(Kamer - 25.Ayet)

<< Geniş Meal

Fâtiha

Mushaf-ı şeriflerde iki türlü besmele vardır. Birisi sure başlarında yazılan ve sureden bağımsız olan besmele, diğeri Neml Sûresinin (Neml, 27/30) ayetindeki besmeledir. Bu besmelenin, Neml sûresinin bu ayetinin bir parçası olduğu açıkça bilinmektedir. Bundan dolayı besmelenin Kur'ân âyeti olduğunda şüphe yoktur ve bu durum, açık tevatür ile ve âlimlerin ittifakıyla kesin olarak bilinmektedir.

Fatiha sûresinin birinci âyeti besmeledir. Âlimlerimizin ekseriyetinin görüşü budur. Kur’an-ı Kerim’de 114 yerde besmele vardır. Bunlardan 113 tanesi sure başlarında, bir tanesi de Neml suresinde, sure ortasındadır.

“Süleyman’dan bana Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla bir mektup bırakıldı.” (Neml 27/ 30)

BAŞKASI ADINA İŞ YAPMAK

"Bütün milletlerde ve bu cümleden Arap milletinde de bilindiği gibi birisi bir reis veya büyük bir zat hesabına -ve kendi şahsından bahsetmeden- yalnız onun için bir iş yapmak istediği zaman "falanın adına" der. Ve o zatın ismini söyler ki "O ve onun emri olmasaydı ben bu işi yapmazdım ve yapamazdım." demek olur. Bunun en açık örneğini devlet mahkemelerinde görürüz. Hâkimler gerek sözlü hükümlerinin ve gerek ilâmlarının başında "falan hükümdar adına veya falan reis adına" başlığını söylerler. İşte bunlar gibi bir müslüman da "şu işe başlıyorum" derken "Ben bu işi kendim için değil, Allah adına, onun emri ile ve ancak onun için yapıyorum." demiş olur.

Hâlbuki "Allah adına yemek yiyorum." demek pek hoş değildir. Bunda yalnız "Allah'ın ihsan ettiği yemeği yiyorum." mânâsı anlaşılabilseydi doğru ve uygun olurdu. Fakat yedirmekte değil, yemekte Allah'a ELÇİLİK yapmak anlamsız ve edebe aykırı bir söz olur. Hatta "Allah adına ibadet ediyorum." demek de doğru değildir. Çünkü ibadet Allah'a yapılırsa da Allah adına, O'nun yerine değil, kulun kendi vekilliğini kuvvetlendirmek için kendi adına bizzat kendisi tarafından yapılır. Hâlbuki "Falancanın adına istiyorum." diyen, bir elçinin veya "Falancanın adına hükmediyorum." diyen bir hâkimin makamı böyle değildir.

Be Harfi:

Besmelenin başındaki (be) harfi ile manasının yanı sıra sığınma manasına da gelir. "Başkası adına" bir işi yapmayı ifade eder.

İsim Kavramı:

(ism) kavramı, bir varlığın zihinde beliren işaret ve alametidir. Ayrıca başına bir mana ifade eden kelimeye de 'isim' denmektedir. Dış âlemde zihinde o varlığın gerçekleşen manasına da 'müsemma' denmektedir. İsm kavramının yücelik manasına gelen sümuv veya damgalamak manasına vesm kelimelerinden türediğini söyleyenler de vardır. H.Yazır

ALLAH

Kısaca deriz ki, ”Allah” lafzı celil yaratıcı olan Zat’ın- Sübhanhü ve Teâlâ- özel ismidir ve bütün sıfatları bu isim ile kullanılır.

وَلِلّٰهِ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُوا الَّذٖينَ يُلْحِدُونَ فٖى اَسْمَائِهٖ سَيُجْزَوْنَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“En güzel isimler Allah’ındır, O’na o isimlerle dua edin, O’nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın” (Araf 7/180) buyurulmaktadır.

NASIL BİR ALLAH

اَللّٰهُ لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ اَلْحَیُّ الْقَيُّومُ لَا تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِ مَنْ ذَا الَّذٖى يَشْفَعُ عِنْدَهُ اِلَّا بِاِذْنِهٖ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْدٖيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحٖيطُونَ بِشَیْءٍ مِنْ عِلْمِهٖ اِلَّا بِمَا شَاءَ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَلَا يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِىُّ الْعَظٖيمُ
“Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiç bir şeyi kavrayıp kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.” (Bakara 2/255)
هُوَ اللّٰهُ الَّذٖى لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحٖيمُ

O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Gaybı da, müşahede edilebileni de bilendir. Rahman, Rahim olan O'dur.(Haşir 59/22)

هُوَ اللّٰهُ الَّذٖى لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزٖيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Melik'tir; Kuddûs’dür; Selam'dır; Mü’min’ dir; Müheymin'dir; Aziz'dir; Cebbar'dır; Mütekebbir ‘dir. Allah, (müşriklerin) şirk koştuklarından çok yücedir. (Haşir 59/23)

هُوَ اللّٰهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزٖيزُ الْحَكٖيمُ
O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hâkimdir. (Haşir 59/24)
~ ~ ~

ALLAH BAŞKALARININ ANLATTIĞI GİBİ DEĞİLDİR. KURANDA KENDİSİNİ NASIL TANIMLAMIŞSA ÖYLEDİR.
(O) gökleri ve yeri yaratandır. Size hem kendi (cins) inizden eşler, hem davarlardan eşler yaptı. Sizi bu suretle (zürriyyetlendirib) üretiyor. Onun (benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi (dahi) yoktur. O, hakkıyle işiten, kemâliyle görendir. (Şura 42/11)

RAHMAN

Kur’ân’da insanlar için hiç kullanılmayan er-Rahman ismi, elli yedi yerde Allah için kullanılmaktadır. Ayrıca Kur’ân’daki bir sure de er-Rahman ismini taşımaktadır. Bu surede Yüce Allah, rahmetinin bir sonucu olarak görünen, görünmeyen; bilinen bilinmeyen varlıklar için yarattığı nimetleri saymakta, insan ve diğer sorumlu varlıkların bu nimetlerin kıymetini bilip nankörlük etmemeleri gerektiğini tekrar tekrar vurgulamaktadır.

Kuran ayetleri eşliğinde Rahman ismini anlamaya çalışalım.

“Hal böyleyken, onlara “Rahman önünde secdeye varın” denildiğinde, “Rahman da neymiş [ya da kimmiş?] Şimdi biz senin buyurduğun şeyin önünde mi secdeye varalım yani?” derler ve böylece [senin çağrın] onların nefretini artırır.” (Furkan 25/60)

“İşte o zaman, “Vah bize, kim bizi bulunduğumuz yerden kaldırdı? Rahman’ın vaat ettiği buymuş. Peygamberler doğru söylemiş” derler.” (Yasin 36/52)

“ De ki Allah deyin Rahman deyin hangisini deseniz hep onundur o en güzel isimler; bununla beraber salâhatında pek bağırma, pek de gizleme ikisinin arası bir yol tut” (İsra 17/110)

“O gün, Ruh ve melekler saf bağlayıp kıyama geçerler. Rahman'ın izin verdiği dışındakiler konuşamazlar. O izin verilen, doğruyu söyler.” (Nebe 78/38)

“1. Rahman (Allah)”

“2. Kur'an'ı öğretti.”

“3. İnsanı yarattı.”

“4. Ona açıklamayı öğretti.” (Rahman 55/1-4)

 “O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O, Rahman’dır. O gün insanlar O’na karşı konuşmaya yetkili değillerdir.” (Nebe 78/37)

“İlahınız tek bir ilahtır. Rahman ve Rahim olan Allah’tan başka ilah yoktur. (Bakara 2/163)

İşte böylece seni, kendilerinden önce nice ümmetlerin gelip geçtiği bir ümmete gönderdik ki; vahyettiklerimizi onlara okuyasın. Oysa onlar Rahmanı tanımadılar. De ki: O benim Rabbimdir, O’ndan başka ilah yoktur. Yalnızca ona bağlandım, dönüşüm de onadır.” (Rad 13/30)

Eğer Allah’tan korkan biriysen senden Rahmana sığınırım, dedi. (Meryem 19/18)

“Ye iç gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görürsen, Ben, Rahmana konuşmama sözü verdim. Bunun için kimseyle konuşmayacağım, de.” (Meryem 19/26)

“Babacığım, şeytana kulluk etme! Çünkü şeytan Rahman’a isyan etmiştir.” (Meryem 19/44) (Meryem19/ 45; 58; 61; 69; 75; 78; 85; 87;88; 92; 93; 96)

“Rahman arşa hükmetmiştir.” (Taha 20/90)

“O gün sapmadan çağırana uyarlar, sesler Rahman’ın korkusundan kısılmıştır. Fısıltıdan başka bir şey işitemezsin (Taha 20/108) (Taha 20/109)

Rahman çocuk edindi, dediler. Haşa o bundan uzaktır. Aksine onlar değerli kullardır.” (Enbiya 21/26)

Kâfirler seni gördüklerinde, ancak seninle alay ederler: İlahlarınızı diline dolayan bu mu? Derler, işte Rahman’ın zikrin/kitabını inkâr edenler onlardır.” (Enbiya 21/36)

“De ki: Gece ve gündüz sizi Rahman’dan kim koruyabilir? Buna rağmen onlar, Rablerinin zikrinden yüz çeviriyorlar.” (Enbiya 21/42)

“Rabbim, dedi. Hak ile hükmet. Sizin nitelemenizden yardımına sığınılacak Rahman olan Rabbimizdir.” (Enbiya 21/112)

“O gün, gerçek hâkimiyet Rahman’ındır. Kâfirler için pek zorlu bir gündür.” (Furkan 25/26)

“Gökleri ve yeri ve bunların arasındakileri altı günde yaratan, sonra hâkimiyeti altına alan Rahman’dır. Sor bundan haberi olana” (Furkan 25/59) (Furkan 60; 63; Şuara 26/5;217; Neml 27/30; Yasin 36/11)

“Siz de bizim gibi insandan başka bir şey değilsiniz, Rahman, hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz, diye cevap vermişlerdi.” (Yasin 36/15) (Yasin 23; Yasin 52;) (Fussilet 41/2) (Zuhruf 43/17)

“Rahmanın kulları olan melekleri dişi saydılar. Onların yaratılışlarına mı şahit oldular? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve onlara sorulacaktır.” (Zuhruf 43/19)

“Eğer Rahman dilemiş olsaydı, biz onlara kulluk etmezdik, dediler. Bu hususta bir bilgileri yoktur. Onlar sadece yalan söylemektedirler.” (Zuhruf 43/20) (Zuhruf 33; 45)

“De ki: Eğer Rahmanın bir oğlu olsaydı, ona kulluk edenlerin ilki ben olurdum.” (Zuhruf 43/81)

“Gökleri yedi kat yaratan O’dur. Rahmanın yaratmasında bir düzensizlik göremezsin. Gözünü çevir de bak bir çatlak görüyor musunuz?” (Mülk 67/3) (Mülk19; 20;29;)

Bu ayetler ışığında kanaatimce Rahman= Allah diyebiliriz.

Yukardaki ayetlerde Rahman İsmi Kendisine secde edilen, vaatlerde bulunan, mahşerde kendisinden izin alınmadan konuşulamayan, kendisine sığınılan, gökleri ve yeri yaratan, arşa hükmeden, kâinatı hâkimiyeti altına alan, kendisine kulluk edilen, kendisine oğul isnat edilmiş olması (İhlas suresinde Allah ismi geçer), en güzel isimlerin Rahmana ait olması (Araf 180 ve Haşir 24) de ise bu özellik Allah için kullanılmıştır. Bütün bunlar yukardaki tezimizi doğrular niteliktedir.

“ De ki Allah deyin Rahman deyin hangisini deseniz hep onundur o en güzel isimler; bununla beraber salâhatında (namazında) pek bağırma, pek de gizleme ikisinin arası bir yol tut” (İsra 17/110)

Oysa onlar Rahmanı tanımadılar. De ki: O benim Rabbimdir, O’ndan başka ilah yoktur. Yalnızca ona bağlandım, dönüşüm de onadır.” (Rad 13/30) Burada la ilahe illallah daki Allah yerine Rahman kullanılmıştır.

RAHİM

Rahîm kelimesi, “رحمة - rahmet,مرحمة - merhamet ve رحم - ruhm” mastarından hem etkin hem de edilgin anlamlı, “çok merhametli”, “merhamet olunan” anlamında bir sıfattır. Kök anlamı acımak, merhamet etmek ve bağışlamak demektir. Rahim’in çoğulu “رحماء - ruhamâ” dır. Merhamet, iyilik ve nimet anlamına da gelir. Kur’ân’da, 114′ü Allah, bir tanesi de peygamberimiz için (Tövbe 128 ) olmak üzere toplam 115 kez yer alır. Rahîm sıfatı Kur’ân’da genellikle “çok bağışlayıcı” anlamına gelen “غفور - ğafur” sıfatı ile birlikte kullanılmıştır. Bu durum, Allah’ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğuna bir delil teşkil eder. Bu sıfat, Kur’ân’ın dört âyetinde de “ارحمالرّاحمين - erhamü’r-râhimîn [Merhametlilerin en merhametlisi] şeklinde kullanılmıştır.

اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحٖيمٌ

 “Allah insanlara çok şefkatlidir; çok merhametlidir” (Bakara 2/143)

فَاَنَّهُ غَفُورٌ رَحٖيمٌ

O, bağışlayandır, merhamet edendir." (Enam 6/54)
قَالَ عَذَابٖى اُصٖيبُ بِهٖ مَنْ اَشَاءُ وَرَحْمَتٖى وَسِعَتْ كُلَّ شَیْءٍ فَسَاَكْتُبُهَا لِلَّذٖينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالَّذٖينَ هُمْ بِاٰيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ

Dedi ki: "Azabımı dilediğime isabet ettiririm, rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır; onu korkup sakınanlara, zekâtı verenlere ve bizim ayetlerimize iman edenlere yazacağım." (Araf 7/156)

وَكَانَ بِالْمُؤْمِنٖينَ رَحٖيمًا

Zaten O, inananlara karşı çok merhametlidir. (Ahzab 33/43)
Yukardaki (Bakara 2/143) ayetine göre insanlara merhametli olduğu bildiriliyor. Bu dünya için geçerli olsa gerek.  (Enam6/54) te de ayetin tamamına bakıldığında tevbe edenlere karşı merhametli olduğunu ve bağışlayacağını bildirmektedir.

(Araf 7/156) da da mahşerle bağlantılı olarak, muttaki kullarına, zekâtı verenlere ve Kuran’a iman edenlere rahmet edeceği bildirilmiştir.

HAMD

“الحمد - hamd”, bir nimetin ve güzelliğin kaynağı ve sahibi olan gücü, övgü ve yüceltme sözleriyle anmaktır. Bu anlamıyla “hamd”, verilen bir nimetten yararlanma veya yapılan bir yardımla feraha çıkma karşılığı olmaktan çok, o nimeti verenin veya o yardımı yapanın, yani Yaratıcı ’nın sonsuz güç ve kuvvetine, yarattığı nimetlerin çokluğuna, O’nun Rabbliğine duyulan hayranlık sebebiyle dile getirilen bir övgüdür.

“Allah, kendisinden başka ilah olmayan tek varlıktır. Hamd, en başta da en sonda da sadece O’na aittir; (O’na layıktır)” (Kasas 28/70)

“Göklerde ve yerde Hamde sadece O layıktır.” (Rum 30/18)

“Hamde sadece göklerin Rabbi, yerin Rabbi, yani bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’a layıktır.” (Casiye 45/36)

Ahirette cennet nimetleri içerisinde

“Dualarının sonu, hamd âlemlerin Rabbi Allah’a olsun” (Yunus 10/10)

Kısaca Hamd sebepleri yaratan ve bizim emrimize veren Allah’a aittir. Memnuniyetimizin her şeyin sahibi olan Allah’a ait olması kaçınılmazdır. Elimizde her ne varsa Allah onu yarattığı için vardır. Her şeyin sahibi Allah olduğu için Hamd da ona yapılmalıdır. Ondan başkasına yapmak nankörlüktür. Yaratılmışlara hamd yapılmaz, bu haksızlık olur. Hakk’ın başkasına devredilmesi ise zulümdür. Bu fiili işleyen de zalim olur. Zalimler iflah etmez.

Hamd, göklerde ve yerde bulunanların hepsinin sahibi olan Allah'a mahsustur. Ahirette de hamd O'na mahsustur. O, hikmet sahibidir, her şeyden haberi olandır. [Sebe 34/1]

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a mahsustur. O, yaratmada dilediği artırmayı yapar. Şüphesiz Allah, her şeye gücü yetendir. [Fâtır 35/1]

Razi, daha farklı bir mukayese yapmaktadır: Hamd, nimetin sana veya başkasına ulaşmasını kapsar. Şükür ise sadece sana ulaşan nimete mahsustur.
Bu ayetteki “‘âlemîn” terimi, hem maddî hem de manevî anlamdaki bütün varlık kategorilerini gösterir.

RAB

Efendi, malik, sahip, terbiye eden, yetiştiren, düzene koyan, düzelten, tedbir alan, sorumluluk üstlenen, yöneten, nimet veren, ihtiyaçları gideren, kefil olan, seçkin, sözü dinlenen, otorite sahibi reis, melik, efendiliği ve üstünlüğü kabul edilen kişi demektir. Çoğulu erbaptır. Arap dilinde  “rab” kelimesi, itaat edilen efendi, bir şeyi ıslah eden, bir şeyin maliki ve sahibi anlamlarında kullanılmıştır.

 Kur’an’da kullanılış biçimleri

1- İhtiyaçları gideren efendi, malik anlamında insanın sıfatı [Yusuf peygamberin efendisi manasında]

وَرَاوَدَتْهُ الَّتٖى هُوَ فٖى بَيْتِهَا عَنْ نَفْسِهٖ وَغَلَّقَتِ الْاَبْوَابَ وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ قَالَ مَعَاذَ اللّٰهِ اِنَّهُ رَبّٖى اَحْسَنَ مَثْوَایَ

اِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ

“Evinde bulunduğu kadın onu kendisine çağırdı, kapıları sıkı sıkı kapadı ve  (gelsene ) dedi. Yusuf: “Günah işlemekten Allaha sığınırım, doğrusu senin kocan benim Rabb ’imdir; bana iyi bakmıştır. Zalimler iflah olmazlar ki.” Dedi. (Yusuf 23) Mısır azizinin sıfatı şeklinde

2- İtaat edilen sözü geçen otorite sahibi, reis, efendilik ve üstünlüğü kabul edilen kişiler. Allah ile birlikte hüküm koymada ortaklar.

اِتَّخَذُوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَسٖيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا اُمِرُوا اِلَّا لِيَعْبُدُوا اِلٰهًا وَاحِدًا لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ

“(Yahudi ve Hıristiyanlar) Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini rabler edindiler. Meryem oğlu Mesihi de (rab edindiler) “ (Tevbe 9/ 31)

قُلْ يَا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ اَلَّا نَعْبُدَ اِلَّا اللّٰهَ وَلَا نُشْرِكَ بِهٖ شَيْپًا وَلَا يَتَّخِذَ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُولُوا اشْهَدُوا بِاَنَّا مُسْلِمُونَ

De ki: "Ey Ehlikitap! Sizin ve bizim aramızda aynı olan şu söze gelin: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah'ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim." Eğer yüz çevirirlerse şöyle söyle: "Tanık olun, biz Müslümanlarız/Allah'a teslim olanlarız."  (Al-i İmran 3/64)

Ayetlerinde geçen “erbap”; emir ve yasaklarına boyun eğilen, koyduğu kurallara uyulan, ilahi vahye dayanmadan helal ve haram dediklerine inanılan, ilahlık mertebesine yükseltilen kimseler anlamında kullanılmıştır.

3- Melik ve sahip, yaratma, hidayet etme, yedirme içirme, şifa verme ve bağışlama anlamında Allah’ın sıfatı olarak kullanılmıştır. Mesela

“Onlar bu beytin Rabbine ibadet etsinler.” Kureyş -3,4 ayetindeki “rab” kelimesi bu anlamdadır.

4- Allah’ın sıfatı olarak “Rab”, bütün varlıkları yaratan, yetiştiren, terbiye eden, ihtiyaçlarını gideren, rızık veren, görüp gözeten veli anlamında

“İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim velimdir)” (Şuara 77)

5- insanlara, yerlere, göklere, gezegenlere, hayvanlara, bitkilere, ağaçlara, çiçeklere, toprağa, suya, havaya… Her şeye nizamını, güzelliğini, yeteneklerini veren, yaşamalarını sağlayan, her şeyin maliki ve sahibi demektir.

“Beni yaratan ve bana doğruyu gösteren O’dur

Beni, yediren, içiren O’dur.

Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.

Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek O’dur.

Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum O’dur.

Rabbim bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” (Şuara 79) (Şuara 83)

Burada kuran; Rab kelimesinin içini kendisi doldurmuş ve ancak bu özellikler de olan İlah, Rab olabilir demektedir.

Rab kelimesi, Kuran’da “er-Rab” şeklinde hiç kullanılmamış,

“Çok merhametli Rabb” İyi bilinki

“Âlemlerin Rabbi”

“Hamt (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”(Fatiha 2)

“Ulu arşın Rabbi “

“ (Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben sadece O’na güvenip dayanırım. O yüce Arş’ın sahibidir.” ( Tevbe 129)

“Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi”

“(O) göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbidir. Şu halde O’na kulluk et; O’na kulluk etmek için sabırlı ve metanetli ol. O’nun bir adaşı (benzeri) olduğunu biliyor musun? (Asla benzeri yoktur) (Meryem 65)

“Musa ve Harun’un Rabbi”

“Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar, (Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik ) dediler.”(Ta-ha 70)

“Yedi göğün Rabbi”

“Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arşın Rabbi kimdir? Diye sor.” ( Mü’minun 86)

“Doğu batı ve ikisinin arasında olanların Rabbi”

“Musa devamla şunu söyledi: Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.”( Şuara 28)

“Kâbe’nin Rabbi”

“Kâbe’nin Rabbine kulluk et” ( Kureyş 4 )

“Sabahın Rabbi” (Felak 1)

“İnsanların Rabbi” (Nas 1)

“Her şeyin Rabbi”

“ De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben ondan başka Rab mi arayacağım? Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. Ve O, uyuşmazlığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.” (Enam 164)

İlk inen ayet de Allah Teâlâ” seni yaratan Rabbinin adı ile oku” demiştir. Ayet de kendisini Rab olarak nitelemiştir.

Ve daha çok “Rabbin” (243 defa), “Rabbiniz” (118 defa) ve “Rabbimiz 111 defa terkipleriyle kullanılmıştır.

KURANDA GEÇEN BÜTÜN DUA AYETLERİ RAP İSMİ İLEDİR. DOLAYISIYLA ALLAH’A DUA EDERKEN ALLAH’IN RAB İSMİ İLE DUA EDELİM

- din günü , “Karşılık Günü” demektir. Bu sözle “herkesin iyi ya da kötü, yaptığı tüm edim ve eylemlerin karşılığını göreceği âhiret günü” kast edilmektedir. Kavramın asıl açılımı bizzat Rabbimiz tarafından İnfitar sûresinin 15- 19. ayetlerinde yapılmaktadır.

وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَفٖى جَحٖيمٍ

Ve şüphesiz fâcir (kötü) olanlar da, elbette çılgınca yanan ateşin içindedirler. (İnfitar 82/14)

يَصْلَوْنَهَا يَوْمَ الدّٖينِ

Din günü girerler oraya. (İnfitar 82/15)

“Din gününün ne olduğunu sen nerden bilirsin? Evet, ceza gününün ne olduğunu nereden bileceksin? O gün, kimsenin kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı bir gündür. O gün buyruk yalnız Allah'ındır.” (İnfitar 82/ 17,18,19)

"ed-Din":

Amellere verilen karşılık ve ameller dolayısıyla hesaba çekmek demektir. İbn Abbas, İbn Mesut, İbn Cüreyc, Katade ve başkaları böyle söylemiştir. Bu Peygamber (s.a)'den de rivayet edilmiş bir açıklama şeklidir. Bu açıklamanın doğruluğuna yüce Allah'ın şu buyrukları da delildir: "O günde Allah onlara eksiksiz olarak hesaplarını (dinehum) kendilerine verecektir." (en-Nur, 24/25); "Bugün her bir nefse kazandığının karşılığı verilecektir." (el-Mü’min, 40/17); "Bugünde işleye geldiğiniz amellerinizle size karşılık verilecektir." (el-Casiye, 45/28); "Gerçekten biz mi cezalandırılacağız (medînûn)?" (es-Sâffât, 37/53) Yani hesaba çekilip amellerimizin karşılığı mı verilecektir; anlamındadır.

"İbadet ederiz “in anlamı "itaat ederiz “dir. Kuduri

Arapça "İbadet" kelimesi üç anlamda kullanılır:

a) Tapma ve bağlılık;

b) Boyun eğme ve itaat etme;

c) Hükmü altına girme ve kulluk yapma. Burada bu üç anlama da gelir; yani: "Biz yalnız sana ibadet ederiz, yalnız senin kulların ve köleleriniz." "Yalnız Sen'le bu tür bir ilişki içindeyiz" ve "Bu üç anlamıyla da Sen'den başka hiç kimseyi mabut kabul etmiyoruz."
"Senin yardımını diliyoruz, çünkü senin Âlemlerin Rabbi olduğunu, her şeye kâdir olduğunu ve her şey üzerinde hükümran olduğunu biliyoruz. Bu nedenle, istek ve ihtiyaçlarımızın karşılanması için yardımını isteyerek sana yöneliyoruz." Mevdudi

Allah’a ibadetin boyutlarını şu tutum ve davranışlar oluşturur:

Yalnızca O’ndan yardım istemek,

Korkmak,

Başkasını veli edinmemek,

Başka koruyucu, kollayıcı kabul etmemek.

Ve yalnızca O’na Dayanmak, Güvenmek, Sığınmak.

İbadetin sadece Allah’a yapılması gerektiği Kur’ân’da tekrar tekrar vurgulanmış, peygamber bile olsa Allah’tan başkasına yapılacak ibadetin şirk olacağı belirtilmiştir.

ŞİRK:“الشّرك - şirk”, sözlükte mülk ve saltanatta ortaklık demektir. Dinî açıdan ise Allah’ın yetki ve imtiyazlarından, zatî ve sübutî sıfatlarından, en güzel isim ve sıfatları arasında yer alan sıfat ve tasarruflarından birinin ya da bir kaçının Allah’tan başka somut ya da soyut herhangi bir varlığa yakıştırılması, verilmesi ya da uyarlanmasıdır.

TEVHİD:“ال تّوحيد - tevhidin sözlük anlamı birlemektir.” Dinî anlamı ise “Kelime-i Tevhit” te ifade edildiği şekliyle önce tüm ilâhları reddetmek, sonra da ilâh olarak sadece Allah’ı kabul etmektir. Pek tabiî ki bu kabul yalnızca sözde kalmamalı, tüm düşünce ve eylemlerde de kendini göstermelidir. H.Yılmaz

BASİRETÜL KURAN’DAN BİR AÇIKLAMA

Allah’ın dışında bizi kendilerine itaate çağıran yeryüzünde binlerce tâğut, binlerce sahte Rabler, sahte efendiler, kanun koyucular, çevre, âdetler, moda, nefis, şeytan, zevkler, amirler, ağalar, babalar, analar, patronlar vardır. Bizi kendilerine de kulluğa, kendilerini de dinlemeye çağırarak bizi şirke düşürmek isteyen binlerce unsur var çevremizde. Onun içindir ki bir Müslüman her gün kırk defa namazlarında Allah’a verdiği bu sözü unutup, hayatını parçalara bölüp, her bir parçasında ayrı ayrı efendilere itaat etmeye bir başladı mı; Allah korusun, artık şirke düşmüş demektir. A.Küçük

Şirkten uzak bir kulluk veya ibadet nasıl yapılabilir? Bu sorunun cevabını şu ayetlerle verebiliriz:

(De ki: "Bana, dini Allah'a halis kılarak O'na ibadet etmem emrolundu"). [Zümer 39/11]

(De ki: "Ben dinimde ihlas ile ancak Allah'a ibadet ederim").'[Zümer 39/14]

(Heva ve hevesini tanrı edineni gördün mü?) [Casiye 45/23]

Bu ayete göre insan, kendi nefsini/ hevasını tanrı edinebilmektedir. İnsan aklını ve gönlünü nefsinin emrine verirse, nefsini tanrı edinmiş olur.

Riya da gizli şirktir. Başkaları desinler diye yapılan her ibadet riyadır. Allah rızası için yapılanlar ibadettir.

REŞİT RIZA

Üstat Muhammed Abduh riyanın iki kısım olduğunu söylemişti:

1. Nifak riyası; kişinin yaptığı işi insanlara gösteriş için yapması.

2. İtiyat riyası; yani yapılan işin, ibadetin ne anlama geldiğini, niçin işlediğini, ne faydası bulunduğunu hiç düşünmeden, kimin için yapıldığına, kendisine yaklaşma amacıyla yapılıp yapılmadığına hiç bakılmadan öteden beri alışılageldiği için yapılmış olması. İnsanların çoğunun durumu böyledir. Bir çocuk babasının yanında durur ve ona uyarak namazını kılar, yatar kalkar. Aradan zaman geçer büyür, rüştüne erer, fakat hala yatıp kalkmaya devam eder ve namazında hiçbir farklılık meydana gelmez, bir türlü taklit ile yapageldiği hareketlerin içini ibadet ruhu ile dolduramaz. Bu adamın kıldığı namaz içinde Allah için yapılmış bir şey bulamazsınız. Menâr (M.Abduh-Reşit Rıza)

Ayetin devamında duaların sadece Allah’a yapılması gerektiği bildirilmektedir. Dualar başkalarına yöneltilerek yapılırsa, buda şirktir. Çünkü yalnızca Allah’a yapılması gereken şey başkasına da yapılırsa o da ilah durumuna düşer.

Sözlükte “çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek” anlamına gelen dua, din literatüründe, insanın bütün benliğiyle Allah ‘a yönelerek maddî ve manevî isteklerini O’na arz etmesi demektir. Duanın ana gayesi insanın Allah’ a halini arz etmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre dua, Allah ile kul arasında bir diyalog anlamı taşır.

“Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme” (Kehf 18/28)

Bir ayette, “De ki; duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin? Ey inkârcılar! Size Resulün bildirdiklerini kesinkes yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır!” (Furkan 25/77)

Buyrulmak suretiyle insanın ancak Allah’a olan bu yönelişiyle değer kazanabileceği belirtilmiştir. Kur’an’da insanın ihtiyaç ve sıkıntılarının giderildiği, kendini emniyet içinde ve başarılı gördüğü durumlarda dua isteğinin zayıfladığı, Allah’tan yüz çevirdiği, kendi güç ve yeterliliğini gözünde büyütüp nankör ve bencil olduğu, zalimane tutum ve davranışlar sergilediği anlatılmaktadır

“Denizde başınıza bir musibet geldiğinde, O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, yine eski halinize dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür.” (İsra 17/ 67)

“Dağlar gibi dalgalar onları kuşattığı zaman, dini tamamen Allaha halis kılarak (ihlâsla) O’na yalvarırlar. Allah onları karaya çıkararak kurtardığı vakit içlerinden bir kısmı orta yolu tutar. Zaten bizim ayetlerimizi, ancak nankör hainler inkâr eder.” (Lokman 31/ 32)

“İnsana bir nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirir ve yan çizer. Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur.” (Fussilet 41/ 51)

İnsanın başı dara düştüğünde dua etmesinin

”Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, kabul edeyim. Çünkü bana ibadeti bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehennem gireceklerdir.” (Mümin 40/ 60)

Yanı sıra özellikle refah ve rahatlık durumlarında da Allah’ı hatırlaması kulluğun bir gereğidir. Duanın sadece Allah’a yöneltilmesi; Allah’tan başkasına, putlara veya kendilerine üstün nitelikler izafe edilen başka yaratıklara dua (ve ibadet) edilmemesi hususu Kur’an’da ısrarla vurgulanmıştır

“O halde sakın Allah ile beraber başka ilaha kulluk edip yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun.”( Şu ‘ara 26/ 213)

“Allah ile birlikte başka bir ilaha dua etme! O’ndan başka ilah yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz ancak ona döndürüleceksiniz.” (Kasas 28/ 88)

MAKBUL OLAN DUALAR

Cafer b. Muhammed (ra) şöyle demiştir

-Dört şeye müptela olan kimsenin, dört şeyden nasıl habersiz durduğuna şaşıyorum.

1-Dara düşen bir kimse, nasıl olur da “la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin.” (Senden başka ilah yoktur. Sübhansın. Ben zalimlerden oldum) duasını okumaz. Nitekim bu duayı yapana, Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu:

“Bunun üzerine onun duasını kabul ettik, kurtardık. Bu şekilde müminleri kurtarırız.” (Enbiya 21/ 88)

2-Bir kimse bir şeyden korktuğu halde neden, “Hasbiyallahu ve ni’mel- vekil” (Allah bana kâfi, ne güzel vekildir) diye dua etmez. Bu manada Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu

“Allah’tan nimet ve fazilet ile kendilerine hiçbir kötülük gelmeden geri döndüler. Allah’ın rızasına uymuş oldular. Allah büyük kerem sahibidir.” (Ali İmran 3/174)

3-İnsanların hilelerinden korktuğu halde nasıl olur,

“Ve üfevvidu emri İllallah. İnnallahe basirun bil’ibad” (İşimi Allah’a havale ediyorum. Allah kullarını görür, gözetir.) duasını okumaz. Bu hususta Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu:

“Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allaha havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını çok iyi görendir.”

( Mümin 40/ 44)

“Allah’u Teâlâ onu, öbürlerinin kurduğu tuzakların kötülüğünden korudu. Firavun ve arkadaşlarını kötü azap kuşatıverdi” (Mümin 40/45)

4-Bir kimse, cenneti istediği halde, “Maşallah, la havle vela kuvvete illa billâh” (Maşallah, güç ve kuvvet ancak Allah’ındır) duasını yapmaz. Nitekim bu konu da Allah’u Teâlâ şöyle buyurdu.

“Bağına girdiğinde: Maşallah! Kuvvet yalnız Allah’ındır, deseydin ya! Eğer malca ve evlatça beni kendinden güçsüz görüyorsan.” (Kehf 18/ 39)

“Belki, Rabbim bana, senin bağından daha iyisini verir…” (Kehf 18/ 40)

Resul ve Nebilerin Kuranda yaptığı duaların bir kısmı şöyledir.

Hz. Eyüp as. Bana hastalık isabet etmiştir, hâlbuki sen merhametlilerin en merhametlisisin (Ve ente erhamü’r-râhimîn)”

( Enbiya 21/ 83)

Hz. Musa as. “Sen bizim velimizsin (ente veliyyuna ) o halde bizi bağışla ve bize merhamet et! Sen bağışlayanların en hayırlısısın.” (Araf 7/155)

“Onlara acıyarak alçak gönüllülük kanadını ger ve deki [Rabbim onlar beni küçükken acıyıp büyüttükleri gibi] sen de onlara acı.” (İsra 17/ 24)

İSLAM DA DUA NASIL YAPILIR?

“İbn-i Abbas şöyle demiştir:
“Duadan da seci ’li nev’ini bırak, böylesinden sakın. Çünkü ben Rasulullah’tan ve sahabelerinden seci ‘li, kafiyeli dua ile meşgul olmadıklarını bilmişimdir. Yani onlar bunu değil de ancak seci ‘li ve kafiyeli sözlerden çekinmeyi yapıyorlardı.”
Görmekteyiz ki, Yüce Rabbimizin ayetleri ve bu ayetler ile terbiye edilmiş olan Peygamberimizin uygulamaları göz önüne alınınca duanın olması gereken adabı şunlar olmaktadır:
Dua yaparken edebiyat yapılmamalıdır. Yapmacık, kafiyeli, seci ‘li ifadelerden ve tavırlardan kaçınılmalıdır.
Dualar, Huşu ile umarak, korkarak ve ürpererek yapılmalıdır.
Yapılan duanın kabul edileceğine kesinlikle inanılmalıdır.
Dua yaparken önce Allah’ı anıp, hamdedilmeli, sonra da kişisel istekler istenmelidir. (Fatiha örneğinde olduğu gibi.)
Haksız ve yersiz isteklerde bulunulmamalıdır. Kimsenin zararı istenmemelidir. Dualar, Kur’an’da yer almış, Allaha Teâlâ’nın tasvip ettiği türden; günahların affı, kötülüklerin def’i ve örtülmesi, canın iman ile ve iyilerle beraber alınması, kıyamet gününde rezil ve rüsvay olmamak, hidayet, tövbenin kabulü, hayırlı bir nesile sahip olmak, iyi, güzel işler yapabilmek, cehennem azabından korunmak, ilim ve sağlık istemek için olmalıdır. 
İşin aslını görünce, ısmarlama sözde duaların dua olmadığını ve Allah’a emirler yağdırırcasına TV. Ve radyolarda, camilerde, değişik merasimlerde yapılan artistik gösterilerin, düzmecelerin de dua olmadığını anlıyoruz.

Kur’an-ı Kerim’deki dua mahiyetindeki ayetler ön ve arkalarıyla pasaj içerisinde dikkate alındığında geçmiş peygamberler gibi o duaları edenler kendi bulundukları koşullar ve ortama göre niyazda bulunduklarını göreceğiz. O nedenle ısmarlama, basmakalıp, şablon birçoğu uyduruk, yalan-yanlış dualar (Ramazan Duası, Kenz-ül Arş Duası, İsm-i Azam Duası, Hacet Duası, Karınca Duası, Bereket Duası, İstihare Duası, Nazar Duası, Ağrı, sancı vs. duaları gibi) okuyacağımıza, biz de kendi şartlarımıza ve ortamımıza göre, kendimiz niyazda bulunmalıyız.

Kesinlikle şablon dualar okumayalım, kendimiz, kendimizce dua edelim, yalvaralım.

Bazı sure ve ayetler örnek dua metinleri mahiyetindedir. Mesela, Fatiha suresi Allah’ı veciz bir şekilde niteledikten sonra O’na kulluk ve duadaki ihlâsı ve insanlığın en çok muhtaç olduğu hidayeti (doğru yola ulaşma) içten dilemeyi eşsiz bir üslupla ifade eden sözleriyle bütün Müslümanların en çok okudukları dua metni haline gelmiştir. Bakara suresinin 201. ayetinde geçen, “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da güzellik ver, ahir ahirette de güzellik ver; bizi cehennem azabından koru” mealindeki sözler de Fatiha’dan sonra en çok okunan dua olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de dua ile ilgili 200 civarında ayet mevcuttur.

“İhdi” Hidâyet mastarından emirdir. Hidâyet et demek; yol göster demektir. Bu sığa ile yukarıdan aşağıya, yâni büyükten küçüğe vuku bulan fiile emir, aşağıdan yukarıya, yâni küçükten büyüğe karşı gerçekleştirilen talebe de dua denir. Müsaviden müsaviye yapılana da iltimas denir.

Hidâyet irşattan, mihmandarlıktan farklıdır. Yolu sadece gösterivermeye irşat denir. Ama yolu göstermekle, tarif etmekle birlikte yol soranın elinden tutup, önüne düşüp yolun sonuna kadar götürüvermek, yolda sebat vermek, yolda tutmak ise hidayettir. Bir de hidâyet hayır talebine mahsustur. Hırsıza, soysuza yol göstermek hidâyet değildir. Bu mânâda Hâdî sadece Allah’tır. Allah’tan başka Hâdî yoktur. Rabbimizin isimlerinden birisi de Hâdîdir

Rabbimiz, rahmeti gereği insanı hidâyeti isteyebilecek, onu talep edebilecek, hidâyeti kabullenebilecek, bir fıtratta yaratmıştır. İşte biz, fıtratımız gereği Rabbimizden sırat-ı müstakime hidâyet istiyoruz.

Sırat, yol demektir. Müstakim sırat da dosdoğru yol demektir. Hiç bir eğriliği, yamukluğu, inişi, yokuşu olmayan dosdoğru yol demektir. Allah’ın kitabı ve Resulünün sünnetiyle ortaya konulmuş din demektir, Şeriat demektir, Kur’an demektir, sünnet demektir.

Rabbimiz, kitabının başka yerlerinde buyurur ki: “İşte bu benim dosdoğru yolumdur. Sizi dünyada huzura, ahirette de cennete götürecek yol budur. Ama bu, benim yolumun dışında da yollar vardır. Sakın o yollara uymayın. Yol tekdir. Yol Allah’ın yoludur. tâli yollarsa şeytanların yollarıdır. Eğer benim yolumu bırakır da onların yollarına uyarsanız, onlar sizi Rabbinizin yolundan ayırıp saptırırlar.”

Allah kendi yolunu, dosdoğru yolunu kitabında ortaya koymuştur. Öyleyse bütün mesele Allah’ın kitabına uymak ve kitaba göre yaşamaktır. Kitapla yol bulmaktır. Yolunu kitaba ve sünnete sorarak bulmaktır. Takva da budur işte. Takva, Rabbimizin yukarıda tarif buyurduğu esaslara göre hayat yaşamaktır. Rabbimizin, kitabında anlattığı bu emir ve yasaklara riayettir takva. Rabbimiz bizim muttaki olmamız için, bizim böylece bir hayat yaşayarak cennete ulaşmamız için, yollarını göstermiştir. Kitabın ve sünnetin dışında takva yolu da yoktur. Kim ki kitap ve sünneti bırakır da başka şeylerin, başka yolların peşine takılırsa, o mutlaka sapmak zorunda kalacaktır. H.Yazır

Kuran, Allah Teâlâ’nın insanoğluna bahşetmiş olduğu bu hidayet vasıtalarına çok sayıda ayette işaret etmektedir. Bunlardan biri şudur: Biz onun için iki göz, bir dil ve iki dudak var etmedik mi? Biz onu iki yola da hidayet etmedik mi?” (Beled 90/9-10)  Bir diğer ayet şudur: “Semûd kavmine doğru yolu göstermiştik; ama onlar körlüğü, doğru yolda gitmeye tercih ettiler.”

(Fussilet 41/17) Hidayetin bir başka manası kaldı ki o da

“İşte bunlar Allah’ın doğru yola hidayet ettikleridir, onların yoluna uy!”  (Enam 6/90)

Bu anlamada hidayet tabiidir ki, aynen duyular, akıl ve dinde olduğu gibi herkese eşit biçimde bahşedilmiş değildir. Hidayetin Arapçada böyle farklı anlamları olduğu bilinir. Ancak “Sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola eriştirir” (Şura 42/53) ve “Gerçek şu ki, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir, O, hidayete erecek olanları daha iyi bilendir.” (Kasas 28/56) ayeti ile “Onların doğru yola iletilmeleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini doğru yola eriştirir.” (Bakara 2/272) ayetleri arasında görünürde bir çelişki var ise de bu şöyle giderilir. Resulullah’a vazife biçilen hidayet hayır ve hak olanın gösterilmesi, açıklanması anlamında olan hidayet; ondan nefyedilen (onun yapmayacağı bildirilen) hidayet de fiilen yardım etme, başarıya eriştirme, sonuç alma anlamındaki burada sözünü ettiğimiz hidayet olmaktadır.

“Sırat-ı müstakim”

Bu tabire din, hak, adalet, hadler (ilahi sınırlar) olduğunu söyleyenler olmuştur. Biz onu, bizi dünya ve ahiret saadetine ulaştıracak akait, adap, ahkâm ve öğretiden oluşan bir bütün olarak görmekteyiz. Menâr (M.Abduh- Reşit Rıza)
HİDÂYET: Hidâyet sözcüğünün tüm anlamlarının burada sıralanabilmesi mümkün değildir. Özet olarak hidayetin iyiye, güzele önderlik etmek, hak ve batılı ayırt etmeye yarayan bilgi ve belgeler vermek, yol göstermek, peygamber yollamak ve kitap indirmek gibi anlamlar taşıdığı söylenebilir. Hemen belirtmek gerekir ki, kötülüğe yol göstermek hidâyet anlamına gelmez.

Hidâyet Allah’a aittir. Peygamberler de dâhil, hiçbir insanın hidâyet etme gücü ve yetkisi yoktur. Kur’ân’da bunun böyle olduğunu bildiren tam 304 adet âyet vardır.

SIRAT-I MÜSTAKİM: Bu tamlama Kur’ân ayetleri ışığında değerlendirilirse; anlamının “Allah’ın yolu”, “Hak yol”, “Allah’ın kitabı”, “İslâm dinî”, “İslâm milleti” olduğu görülür. “Dosdoğru Yol” un en güzel tanımı da bu surede yapılmıştır: “Üzerlerine gazap dökülmüşlerin ve şaşkınlığa saplanmışların yolunun dışındaki, kendilerine nimet verdiklerinin yolu olan dosdoğru giden yol”

Sırat-ı Müstakım ile ilgili şu ayetlere bakılabilir: Âl-i İmran 51, Enam 126, 153, Hıcr 41, Nahl 76, Meryem 36, Ya Sin 61 ve Zuhruf 64. H.Yılmaz

(Şüphesiz ki sen, doğru bir yol göstermektesin. O yol, göklerin ve yerin sahibi olan Allah'ın yoludur. Bütün işler sonunda Allah'a döner). [Şura 42/52-53]

(Biz hepiniz için bir hukuk ve bir yol belirledik). [Maide 5/48]

(Dînen kayyimen=dosdoğru din)

De ki: "Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi". [Enam 6/161]

("Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra istikamette olanların üzerine melekler iner; "Korkmayın, üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin!" diye). [Fussilet41/30]

(Allah kimi doğru yola iletmek isterse, onun kalbini İslâm'a açar). [Enam 6/125]

KISACA KURAN’DA ALLAH’IN YAP DEDİKLERİNİ YAPMAK YAPMA DEDİKLERİNİ YAPMAMAK, ONA UYMAK SIRATI MÜSTAKİMDİR.

اِتَّبِعُوا مَا اُنْزِلَ اِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ وَلَا تَتَّبِعُوا مِنْ دُونِهٖ اَوْلِيَاءَ قَلٖيلًا مَا تَذَكَّرُونَ

Rabbinizden size indirilene uyun, O'ndan başka velilere uymayın. Ne az öğüt alıyorsunuz? (Araf 7/3)

Allah cc. Muhammed nebisine de şöyle seslenmektedir.

وَاتَّبِعْ مَا يُوحٰى اِلَيْكَ وَاصْبِرْ حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِمٖينَ
Sana vahyedilene uy ve Allah hüküm verinceye kadar sabret. O, hâkimlerin en hayırlısıdır. (Yunus 10/109)

Muhammed Abduh) şu görüşü benimsemişlerdir: Allah'ın gazabına uğrayanlar -ki kendilerini O'nun rahmetinden yoksun bırakanlar demektir- olarak tanımlanan insanlar, Allah'ın mesajından tam haberdar olan, onu anlayan ama kabul etmeyenlerdir. “Sapkınlar” ise ya hakikatin hiç ulaşmadığı, ya da onu hakikat olarak kabul etmelerini güçleştirecek kadar değişmiş ve bozulmuş olarak ulaştığı insanlardır (bkz. Abduh, Menâr I, 68 vd.).  M.Esed

(Nisa 4/69) da sayılan dört gurup,”Kim Allah ve Resule itaat ederse, işte onlar Allahın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular (ve doğrulayanlar), şehitler ve salihlerle beraberdir. Ne iyi arkadaştır onlar?”  hakkı, istikameti ve doğruyu temsil etmektedir; geride kalan “gazaba uğratılmışlar ve sapıklıkta kalanlar” ise kaybeden herkesi içermektedir. Bunları sadece bazı Yahudi ve Hıristiyanlar olarak yorumlamak, ayetin evrensel mesajını daraltmaya neden olur. Kaldı ki Yüce Allah isim vermemekte; nitelikler üzerinde durup “şahısları” değil, onların “yolunu “sakıncalı olarak nitelendirmektedir. Bu sure indiğinde Hz. Peygamberi rahatsız edenlerin içinde “Yahudi ve Hıristiyanlar” yoktu ki onlarla ilgili bilgiler versin. M.Okuyan

GENEL OLARAK MÜFESSİRLER NİSA 69 AYETİNİ NİMET VERİLENLER OLARAK YETERLİ GÖRMÜŞLERDİR.
Bunların içinde H.Yazır da vardır. İnsanlar ya Cennete veya cehenneme gidecek. Başka bir mesken yok. Dolayısıyla cehenneme gidenlerin tamamı gazaba uğrayanlardır. Sapanlardır.