(Yûnus - 62.Ayet)

<< Geniş Meal

Yûnus

Bkz. Ek II. - 2 Canlı bir varlığı nitelediği zaman “hakîm” sözcüğüyle çevirilmesi mümkün olan hikmet terimi burada hikmet taşıyan, hikmet bildiren şey ya da vasıta anlamına geliyor. Bazı klasik müfessirler (Taberî gibi) burada sözü geçen “ilahî kitap”tan kasdın bir bütün olarak Kur’ân olduğu görüşündeyken, diğerleri (Zemahşerî gibi) bununla özellikle bu surenin işaret edilmiş olduğu görüşündedirler. Sonraki ayetler gözönünde bulundurulacak olursa, ilk görüş bize daha tercihe şayan görünüyor.M.Esed

Sure, bizim kanaatimize göre birer uyarı edatı olan “kesik harfler”e dikkat çekerek başlamıştır.
“ اE,ل L, رR” harflerinin anlamı ile ilgili olarak geçmiş dönemlerde
- “Rabb benim, Ben Rabbim”,
- “Ben Allah`ım, görürüm”,
- “Ben Allah`ım, Rahman`ım” gibi bir takım yakıştırmalar yapılmıştır. Bazıları da bu harfleri Allah’ın “er-Rahman” isminde bulunan harflerin dağıtılmış şekli olarak görmüştür. (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Bu harflerin EBCD [Ebced] tablosundaki sayı değerleri;
ا Elif: 1,
ل Lam: 30,
ر Ra: 200
olup bu sayı değerlerinin neyi ifade ettiği konusuna henüz bir açıklama getirilememiştir.
Ümidimiz, bu konu üzerinde ciddî çalışmalar, araştırmalar yapacak Kur’an erlerindedir.
“Kesik harfler”den sonra ayet, somut varlıkları göstermekte kullanılan “işte bunlar” anlamındaki “ تلكtilke” işaret zamiri ile devam etmektedir. Bu durum, Kur’an’a sihir diyenlere sert bir cevap mahiyetindedir. “ تلكTilke [işte bunlar]” sözcüğüyle ayetin başlangıcındaki “ا E, ل L, ر R” harflerine işaret edilmiş olabileceği gibi, bu ayetten sonra vahyedilecek olan 2-109 arasındaki ayetlere de işaret edilmiş olabilir. Biz, “ تلكtilke” sözcüğüyle bu suredeki ayetlere işaret edilmiş olma olasılığını daha güçlü görüyoruz.
Keza, ayette geçen “Kitab-ı Hakim [hikmet dolu kitap]” tabiri ile kastedilen şey için de iki olasılık söz konusudur: “Kitab-ı Hakim” olarak nitelenen kitap Kur’an olabileceği gibi, gönderilmiş her kitabın kendisinden yazıldığı “Allah katında saklı kitap”, yani Allah’ın bilgisi kapsamındaki “Levh-i Mahfuz” da olabilir. Ayrıca “Kitab-ı Hakim ifadesi ile Tevrat ve İncil kastedilmiştir, çünkü bu surede zikredilen ayetlerden Tevrat ve İncil`de de bahsedilmiştir” şeklinde bir anlam ortaya çıkarmak mümkünse de, bize göre bu çok uzak bir ihtimaldir.
KİTAP HAKKINDA KULLANILAN “HAKİM” SIFATININ MANASI:
“ الحكيمHakim” sözcüğü “hikmet sahibi, muhkem kılınmış” demektir. Bu sözcük Kitap’ı niteleyen bir sıfat olarak kullanıldığında, o Kitap’ın helâl, haram ve ceza hükümlerini içerdiği, yani onun bir yasalar kitabı olduğu anlamına gelir.
Bu ayette geçen “Hakîm Kitap” Kur’an’dır. Nitekim bunu Kur’an’daki birçok ayette görmek mümkündür. Konu daha önce Ya Sin suresinde de tahlil edildiği için ilgili bölümün tekrar okunmasını önermekle yetiniyoruz. (Tebyînü’l-Kur’an; c:3, s:261-262)
“Hakim” sözcüğü Kur’an’da 92 yerde Allah’ın sıfatı mahiyetinde, 5 yerde de Kur’an’ın niteliği olmak üzere 97 kez geçmektedir. Sözcüğün Kur’an’ın niteliği olarak kullanıldığı diğer dört ayet şunlardır:
Çok hikmetli Kur’an’a ant olsun ki sen, o gönderilenlerdensin [elçilerdensin]. (Ya Sin/2, 3)
İşte bu, Bizim sana okuduğumuz, ayetlerden ve yasalar içeren hatırlatmalardan / öğütlerdendir. (Âl-i Imran/58)
İşte bunlar, o yasalar içeren kitabın ayetleridir. (Lokman/2)
Gerçekten o [Kur’an] Bizim nezdimizdeki ana kitaptadır, çok yücedir ve yasalar içermektedir. (Zühruf/4)
“Hakim” sözcüğünün ilk [vaz’] anlamı olan
“ منعmenea [engel olmak]” manasından yola çıkılarak “Kitab-ı Hakîm” tamlamasından “bozulması engellenmiş”, “sağlam olarak korunmuş”, “içerisinde tutarsızlık, çelişki bulunmayan Kitap” anlamı da elde edilebilir. H.Yılmaz

Bu atıf önceki surenin son kısmıyla ve özellikle “[Ey insanlar,] size kendi içinizden bir Elçi gelmiştir” cümlesiyle ilgilidir (9:128; keza bkz. 50:2'de 2. not).

Lafzen, “doğrulukta (sıdk) öne geçtiklerini (kadem)”. Sıdk terimi, kişinin duyup düşündükleri ile söylediği, yaptığı yahut bir tutum, bir tavır olarak sergilediği şey arasındaki uyumu, bağdaşmayı ifade etmektedir.

Lafzen, “doğrusu, o apaçık bir sihirbaz (sâhir)” -Kafirler bununla, “kendi içlerinden çıkan bu adamın” (yani, Muhammed (s)'in) gerçekte Allah'tan herhangi bir vahiy almadığını, fakat sadece büyüleyici, etkileyici bir belâgatla (bu anlam örgüsü içinde sihr sözcüğünün anlamı budur) yandaşlarını sürüklediğini söylemek istiyorlar. Kur’ân'ın da sık sık işaret ettiği gibi bu itham yalnızca Muhammed (s)'e değil, inanmayanlar tarafından önceki peygamberlere de yöneltilmiştir. “Hakkı inkar edenler” terimi, bu anlam örgüsü içinde, özellikle ilahî vahiy fikrini ve dolayısıyla peygamberlik olgusunu peşinen (a priori) reddeden kimselere işaret etmektedir. M.Esed

Bu ayette, Allah’ın kendilerinden bir beşeri elçi tayin etmesine şaşıran kâfirlere bunda yadırganacak bir şey olmadığı söylenmektedir.
Esbab-ı nüzul nakilleri, peygamberimizin elçi olarak gönderilmesi üzerine, Mekkelilerin “Allah, elçisi bir insan olmayacak kadar büyüktür” ve “Peki, Allah Ebu Talib`in yetiminden başka elçi gönderecek kimse bulmadı mı?” diyen kâfirlere bu ayetin bir cevap olarak nazil olduğunu kaydetmektedir. (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Sureye girişin bu ayetle olması, Yunus suresinin İsra suresinin devamı olduğunu gösteren önemli bir işarettir. Bu, konumuz olan 2. ayetin İsra suresinin 95-111 ayetlerinin devamı olarak okunması hâlinde daha iyi anlaşılmaktadır.
“KADEME SIDK”
Ayette geçen “kademe sıdk” ifadesi hakkında klâsik kaynaklarda şu açıklamalar yapılmıştır:
Katade, bu ifadeyi "eskiden beri doğruluk" diye açıklamıştır. er-Rabi` ise “doğru ve gerçek bir mükâfat”, Ata, “sıddıklık makamı”, Yeman ise “doğru bir iman” diye açıklamıştır. Ayrıca “Meleklerin duası” diye açıklandığı gibi, “Önden gönderdikle­ri [kendilerinden önce vefat eden] salih evlat” diye de açıklanmıştır.
el-Maverdî der ki: (Kademe Sıdk), doğru ve samimi, itaate uygun, doğru mükâfatın veril­mesi demektir. el-Hasen ve yine Katade derler ki: Kadem-i sıdk, Muhammed [sav]`dır.
Yine el-Hasen`den dedi ki: Bu, Peygamber [sav]`ın vefatı musibetiyle kar­şı karşıya kalmaları demektir.
Abdulaziz b. Yahya da der ki: "Kadem-i sıdk", Yüce Allah`ın: "Şüphesiz ken­dileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte on­lar oradan [cehennemden] uzaklaştırılmışlardır" (Enbiya/101) buy­ruğunda dile getirilmiştir. Mukatil ise der ki: Kadem-i sıdk`tan kasıt, onların dünyada iken işledikleri güzel amellerdir. Taberî de bu görüşü tercih etmiş­tir. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
“ قدمKadem [ayak]” ve “ صدقsıdk [doğruluk]” sözcüklerinden meydana gelen “kademe sıdk” tamlaması, bize göre “doğruluk ayağı” demektir ve “insanların yaptıkları amellerin karşılığının hayırlı, uğurlu olması” anlamına gelir. Bu tamlama ile ayette “inananların yaptıkları amellerin karşılıklarını mutlaka eksiksiz hatta fazlasıyla alacakları, amellerin boşa gitmeyeceği” ifade edilmiştir. Yakın bir anlama gelmek üzere Türkçede de “Uğurlu kademli olsun” diye bir deyim vardır. “Kadem” sözcüğü bu deyimde “alınan, edinilen bir şeyin, alan için hayır ve uğur getirmesi” temennisini dile getirmekte ve Kur’an’daki “Kademe Sıdk” tamlamasındakine yakın bir anlam taşımaktadır.Ayetin birinci cümlesini oluşturan “İnsanları uyar ve inananlara Rabbleri nezdinde kesinlikle ‘kademe sıdk’ olduğunu müjdele diye kendilerinden bir adama vahyedişimiz onlara tuhaf mı geldi?” şeklindeki soru cümlesi “İstifham-ı İnkari” olup takrir ve azar anlamı taşımaktadır. Kendilerine içlerinden birinin elçi olarak gönderilmesine şaşırdıkları için azarlanan kâfirlerin bu durumu başka ayetlerde de dile getirilmiş, hatta daha önceki kavimlerin de kendi peygamberlerine tıpkı Mekkeliler gibi davrandıkları bildirilmiştir:
Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler; “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak [çok tuhaf] bir şey!” dediler.
Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler [ve dediler ki]: “İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten, istenen [sizden beklenen] bir şeydir! Biz bunu son [başka bir] dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Zikir [öğüt] aramızdan onun üzerine mi indirildi?” -Aksine onlar benim Zikrimden bir kuşku içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.- (Sad/4-8)
Yine onlar; “Bu Kur`an, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?" dediler. (Zühruf/31)
Ve insanlara yol gösterme gelince, kendilerinin iman etmelerine, sadece “Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?” demeleri engel olur. (İsra/94)
Peki, şimdi siz bu sözden mi hayrete düşüyorsunuz? (Necm/59)
Kaf / 100. Çok şerefli / çok büyük Kur`an`a kasem olsun ki, ama, kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler, "Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür." dediler. (Kaf/1-3)
[Nuh] Dedi ki: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur. Velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Takvaya sahip olmanız ve rahmete nail olabilmeniz için, içinizden sizi uyaracak bir kişiye, bir zikir [öğüt, kitap] gelmesine şaştınız mı?” (A’raf/61-63)
[Hud da] “Ey kavmim! Bende sefahet [akıl hafifliği; cahillik] yok, velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderilerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm. Sizi uyarması için içinizden bir adam üzerine Rabbinizden, size bir zikir [öğüt / kitap] gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sizi, Nuh kavminden sonra, halifeler yaptı ve yaratılışta boy pos itibariyle sizi artırdı. Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki, kurtuluşa erdirilesiniz.” dedi. (A’raf/67-69)
Ve onlar [inkâr etmiş olanlar]; “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu zalimler; “Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz.” da dediler. (Furkan/7, 8)
AYETTEKİ “ ساحرSAHİR” SÖZCÜĞÜ
Ayetin son bölümündeki
“ ساحرsahir” sözcüğünün kıraatindeki farklılık, ayette “ هذاbu” işaret zamiri ile işaret edilenin de farklı şekillerde anlaşılmasına yol açmaktadır.
İbn Kesir, Asım, Hamza, Halef, Kisaî ve Kûfeliler, sözcüğü “sahirün [sihirbazdır]” şeklinde kıraat etmişlerdir. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Bu kıraate göre, ayette, sihirbazlık isnat edilen peygamberimize işaret edilmektedir.
Sözcüğün yaygın kıraati ise
“ سحرsihrün [sihirdir]” şeklindedir. Bu durumda, “sihir” olan Kur’an’dır. Yani “ هذاbu” işaret sıfatı Kur’an’ı göstermektedir. Kur’an’ın kâfirlerce “sihir” olarak nitelenmesinin geçerli bir sebebi vardır, çünkü Kur’an’ın nitelikleri onların becerilerinin çok üstündedir. Kur’an’a ulaşamadıkları için onun edebi üstünlüğünü tenkit edememekte, “sihir” olduğu iddiasına yapışarak güya kendilerini sorumluluktan kurtaracaklarını sanmaktadırlar. H:Yılmaz

Bkz. 7. sure, 43. not. İlahî vahye inanmak, doğal olarak, var olan her şeyin kaynağı, varlığı kendinden başka hiçbir şeye bağlı olmayan yaratıcısı olarak Allah'ın varlığına inanmayı da gerektirdiği için, surenin girişindeki Kur’ânî vahye ilişkin atfı, Allah'ın yaratıcı kudretinin anılması, hatırlatılması izlemiştir.

7 Lafzen, “hiçbir şefaatçi yoktur, O'nun izninden sonra olmadıkça”. Karş. 2:255 -“Kim şefaat edebilir O'nun katında, O'nun izni olmadan?” Bu öğretileriyle Kur’an, yaşayan ya da ölmüş bulunan peygamber ve velîlerin şartsız ya da kendiliklerinden şefaat ve aracılık yapabilecekleri yolundaki avamî (popular) inancı reddetmektedir. Kur’an'da başka yerlerde de işaret edildiği gibi (örn. 20:109, 21:28 ya da 34:23), Allah, dünya hayatında tevbeleri ve olumlu çabalarıyla Allah'ın bağışlamasını ve hoşnutluğunu (rızâ) zaten kazanmış bulunan günahkarlar için Yargı Günü'nde peygamberlere sembolik olarak şefaat etme, kayırma izni verecektir (bkz. 19:87 ve ilgili 74. not); bir başka ifadeyle, peygamberlere verilen şefaat hakkı ya da yetkisi, bu anlamda, sadece Allah'ın bu günahkarları bağışlamasının bir ifadesi olacaktır. Yukarıda bağımsız ve şartsız şefaatin reddedilmesi, Allah'ın sadece ilimde “vasıta” kabul etmeyen ‘Âlim-i Mutlak olduğunun değil, fakat aynı zamanda O'nun değişmeyen, mutlak irade sahibi Tek İlah olduğunun da ifadesidir. Bu anlamda yukarıdaki ayet, Allah'ın yaratıcı kudretinden söz eden daha önceki ayetle bağlantılıdır. (Bkz. aşağıda 27. not.)  M.Esed

Bu kainatın yaradılışından sonra, Allah'ın onunla ilişkisini kesmeyip Zat'ıyla Kendi Arş (taht)ına oturduğunu ve kainatın her bir cüz'ünü yönlendirmek, idare etmek ve her bölümüne hükumet etmekte bulunduğunu vurgulamaktadır. Düşüncesi kıt insanlar Allah'ın kainatı yarattıktan sonra kendi başına bıraktığını veya nasıl isterlerse öyle kullansınlar diye başkalarına devrettiğini düşünürler. Ancak Kur'an, bu düşünceyi reddetmekte ve demektedir ki; kendi yarattıklarını bizzat Allah yönetmektedir; kainatta mekan tutmuş her ne varsa kendi yed-i kudretine almıştır ve kainattaki her hadise, O'nun emri ve izniyle vuku bulmaktadır. Kısaca, O, yalnızca Halik (yaratıcı) değil, aynı zamanda Kainatın Müdebbir'i (yöneticisi), Musavvir'i (suret vereni) ve Kayyum'u (Kainat varlığının temeli) dur; kainat O'nun iradesine göre işler. (Bkz. A'raf. an: 40-4l).
 Bu da meselenin öbür yanını vurguluyor. Allah herşeye Kadir'dir. Hiç kimse O'na herhangi bir şey hakkında tavsiyede bulunmaya cüret edemez; O'nun işleri yönetmesine hiç bir şekilde müdahale edemez; O'nun emrinde bir değişiklik yapamaz yahut bir kimsenin kaderini değiştiremez. Bir kimsenin yapabileceği en fazla şey O'na yalvararak dua ederek başvurmaktan ibarettir; ancak bu başvurunun kabul ya da reddi tamamen O'nun iradesine bağlıdır. O'nun mülkünde kendi başına buyruk olabileceği yahut herhangi bir yolla tavsiyelerde bulunabilecek güçte ve yetkide kimse yoktur.
 Ancak Allah'ın Rabb olduğu şeklindeki çıplak hakikatın ortaya konmasından sonrda, insanlara bu hakikatın kendilerine yüklediği davranış biçimleri anlatılır: "Rabbınız yalnızca Allah olunca, yalnızca O'na ibadet etmelisiniz. "Bu bağlamda şu da belirtilmelidir ki, tıpkı Arapça "Rabb" kelimesi gibi "İbadet" kelimesi de birbiriyle ilişkili üç anlamı ihtiva eder: a) Tapınma, b) Kulluk, c) Boyun eğme.
a) Tüm inayet ve lütuf Allah'tan olunca, insan Allah'a olan şükranını yalnızca O'na ibadet ederek gösterebilir; göstermelidir. O'na niyaz etmeli, O'na yakarmalı ve boynunu O'nun önünde bükmelidir; başkasının değil.
b) Madem ki Allah yegane yüce varlıktır, yücelikte tektir, o halde insan O'nun kulu ve kölesi olmanın gerektirdiği şekilde davranmalıdır. O'na karşı bağımsız, başına buyruk bir tavrı benimsememeli ve kendisini başka herhangi birinin zihni ve ameli kölesi haline getirmemelidir.
c) Madem tüm egemenlik Allah'ındır; O'nun emirlerine boyun eğmeli, O'nun yolunu izlemeli ve ne kendi nefsinin egemenliğini ne de bir başkasının egemenliğini O'nun egemenliği üstünde tanımamalıdır.
 "Öyleyse hala ortaya konmuş bu Hakikat'ın gereklerini anlamayacak mısınız? Gözlerinizi açmayacak mısınız ve sizi Hakikat'e ters, yanlış yollara sevkeden kavrayışsızlıkları farketmeyecek misiniz? Bu sapık yollarda ısrarlı mısınız hala?" Mevdudi

Bu ayette peygamberimize Allah’ı tanıtma yükümlülüğünü yerine getirmesi için gerekli olan “Allah’ı tanıtıcı bilgiler”den bazıları verilmektedir. Bu bilgilerden şu dört tanesi ayette ön plâna çıkarılmıştır:
1- Allah, gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır:
"اليوم Yevm" sözcüğü Türkçeye "gün" olarak çevrilebildiği gibi "devir" olarak da çevrilebilir. Çünkü Arapçada "yevm" sözcüğü hem gündüz ve geceden oluşan 24 saatlik bir "devir [gün]" anlamına, hem de genel olarak "devir" anlamına gelir.
“Yevm" sözcüğünün buradaki anlamının "devir" olarak kabulü, bizlere Kur`an`ın bir mucizesini daha görme imkânı vermektedir. Bilindiği gibi günümüz itibariyle elde edilmiş kozmolojik bulgular, evrenin [dolayısıyla Dünya’nın da] bir takım evrelerden geçerek bugünkü durumuna geldiğini göstermektedir. Kur`an, evrenin ve dünyanın 6 "yevm"de [devirde] yaratıldığını bildirerek, bugünkü bilimsel bulgularla varılan sonucu, yani oluşumun evreler, devirler hâlinde gerçekleştiğini on dört asır önceden ilân etmiş ve bir mucizesini daha gözler önüne sermiştir.
Bu konu daha evvel Kaf suresinde detaylı olarak açıklandığı için bu kadarla yetiniyor, daha fazla bilgi edinmek isteyenlerin ilgili bölümü yeniden okumalarını öneriyoruz. (Tebyînü’l-Kur’an; c:2, s:122-125)
2- Allah, arş üzerinde istiva edendir:
Müteşabih bir kavram olan “استوى istiva” sözcüğü ayette mecaz olarak kullanılmıştır. Sözcüğün mecazi anlamı “egemenlik kurdu, kontrolü altına aldı” demektir.
Rahman, Arş üzerine istiva etmiştir [egemenlik kurmuştur]. (Ta Ha/5)
Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra da Arş üzerine istiva eden [egemenlik kuran], gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürüyen, Güneş, Ay, yıldızları emrine boyun eğdirmiş olarak var eden Allah`tır. Gözünüzü açın; yaratış da O’nundur, buyruk da. -Âlemlerin Rabbi olan Allah çok yücedir.- (A`râf/54)
O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra semaya istiva edip [egemenlik kurup] onları yedi gök olarak düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilicidir. (Bakara/29)

“İstiva” sözcüğü, yukarıdaki ayetlerden başka, Yunus/3, Ra`d/2, Furkan/59 ve Secde/4’te de bu şekilde geçmektedir.
Görüldüğü gibi, ayetlerdeki
“ استوى istiva” sözcüğü, müteşabih bir anlatımla Allah`ın gücünü ve kuvvetini ifade etmektedir. Bundan başka, “Gökte olan”, “Tahtta oturan”, “Tahtını sekiz meleğin çektiği kral” gibi Kur’an ifadeleri de müteşabih olup Allah`ın gücünü ve kuvvetini anlatmak için kullanılmıştır. Bu müteşabih ifadelerin çoğu, o günkü Araplar arasında dolanımda olan ifade kalıplarıdır. Bu nedenle Yüce Allah da kendi muradını Arapların o günkü konuşma ve anlamalarına uygun olan bu deyim ve kalıplarla ifade etmiştir.
Kur`an`da müteşabih ayetlerin varlığını bildiren Âl-i Imran suresinin 7. ve Zümer suresinin 23. ayetleri göz ardı edilip müteşabih ayetlerdeki her ifade zahirî, lâfzî ve hakikat anlamlarıyla dikkate alınırsa, bu, Kur`an`ın ruhuna aykırı bir davranış olur. Meselâ Allah`ın gelmesi, inmesi, yaklaşması, Arş üzerine istiva etmesi, gökte olması, eli olması, yüksek-açık ufukta olması, Âdem ve İblis ile bire bir diyalog kurması, görmesi, işitmesi müteşabih ifadeler olup bunlar ehil kişilerce tevil edilirler.
Müteşabih ifadelerin anlaşılmasını zamana ve ehline bırakmak daha doğru bir davranıştır. Zaman içinde mutlaka her ilimde rasih olanlar çıkar ve bu donanımlı uzmanlar o ayetleri gereği gibi tevil ederler.
“العرش Arş” sözcüğü, iktidar alameti olan “kral koltuğu, taht” demektir. “Arşın sahibi” ifadesi ise yeryüzünün, gökyüzünün, içindeki varlıklarıyla tüm evrenin tek sahibi, tek yöneticisi, tek hükümranı anlamına gelir. Her şeyin ve herkesin sahibi olan bu yüce varlık, kimsenin ve hiçbir şeyin kendisinden kaçamayacağı Allah’tır.
3- “İŞİ YÖNETİP DURAN” ALLAH’TIR:
Ayette geçen
“ تدبيرtedbir” sözcüğü, “bir işin iyi bir sonuca ulaşması için ardını ve akıbetini, önünü ve sonunu, bilerek, hesap ederek gözetmek, takdir ve idare etmek” demektir. Bu ifade kullanılmak suretiyle Allah’ın yarattıktan sonra evrenle ilişkisini kesmediği, aksine evrenin yönetimini sürekli kontrolü altında bulundurduğu vurgulanmaktadır.
4- ŞEFAATÇİ, ANCAK ALLAH’IN İZNİNDEN SONRADIR:
Bu ifade, şefaatin Allah’ın iznine bağlı olduğu anlamına gelmektedir. Ancak bu, Allah’ın bu konuda herhangi bir kişiye veya zümreye şefaat etme izni verdiği veya vereceği şeklinde yorumlanamaz. Çünkü Rabbimizin bu meyanda bir bildirimi yoktur. Şefaat konusu ile ilgili daha fazla detay Necm, Meryem ve Ta Ha surelerinde sunulmuştur. (Tebyinü’l-Kur’an c:1, s:421-424)
Ayetteki “
شفيعşefi’” sözcüğünü “çift, ikincil, yani ikinci olan, yaratılan, yaratıklar” anlamında alarak “Şefaatçi ancak Allah’ın izninden sonradır” ifadesinin “her var olanın, her meydana gelenin ancak Allah’ın izni ile var olup meydana geleceği” anlamına geldiğini söylemek de mümkündür. Çünkü Fecr suresinde belirttiğimiz gibi, “çift sayı” kavramı, aynı türden birden fazla unsurun varlığına işaret eder; başka bir ifadeyle, karşıtı veya karşıtları olan ve bu sebeple başka şeylerle ilişki içinde bulunan her şeyi kapsar.
Ayetin son bölümünde yer alan “İşte Bu, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O`na kulluk ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız?” ifadesiyle müşriklere şöyle denilmektedir: “İbadeti tek ve ortağı olmayan Allah’a tahsis ediniz, ey müşrikler! Durumunuz hakkında öğüt dinlemez misiniz ki, Allah ile beraber O’nun yegâne yaratıcı olduğunu bildiğiniz hâlde bir başkasına da ibadet ediyorsunuz?”
Konumuz olan ayet, Zühruf ve Müminun surelerinde detaylandırılmıştır:
Göklerin ve yerin Rabbi, arşın Rabbi onların niteledikleri şeylerden münezzehtir, yücedir.
Sen hemen bırak onları, kendilerine söz verilen günlerine kavuşuncaya kadar dalsınlar ve oynayadursunlar.
Ve O, gökteki ilâh ve yerdeki ilâhtır. Ve O, Hakiym’dir, Aliym’dir.
Ve göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin mülkü sadece kendisine ait olan o kimse [Allah] ne cömerttir. Saat’in bilgisi de yalnızca O’nun yanındadır. Ve siz sadece O’na döndürüleceksiniz.
Onların, O’nun astlarından yalvarıp durdukları kimseler şefaate malik olamazlar. Ancak hakka şahit olan kişi müstesna. Onlar da biliyorlar.
Ve hiç kuşkusuz, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, kesinlikle “Allah” derler. Öyleyken nasıl çevriliyorlar!
Ve onun “Ey Rabbim! Bunlar şüphesiz imana gelmez bir kavimdir.” demesi kanıttır ki…
Artık sen onlardan vazgeç ve “Selam!” de! Artık onlar yakında bileceklerdir. (Zühruf/82-89)
De ki: “Eğer biliyorsanız, bu yeryüzü ve onun içindeki kimseler kime aittir?”
Onlar; “Allah`a aittir” diyecekler. “Öyle ise siz düşünüp taşınmaz mısınız?” de.
Peki, “Yedi göklerin Rabbi ve azametli Arş’ın Rabbi kimdir?”
[Onlar] “Allah’ındır” diyecekler. “Öyleyse takvalı davranmayacak mısınız” de.
“Peki eğer biliyorsanız, her şeyin melekûtu [mülkiyeti ve yönetimi] kendisinin elinde olan ve kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan kimdir?”
Onlar “Allah`ındır” diyecekler. “Öyle ise nasıl büyülenirsiniz?” de. (Müminun/84-89)  H.Yılmaz

Yani, onu yeni bir yaratıcı eylem ve iradeyle yeniden diriltecektir. Burada, yu‘îduhû (onu yeniden ortaya çıkarır/yeniden yaratır) fiilinin insanın bireysel dirilişine ilişkin olduğu sonraki ayetten de açıkça anlaşılmaktadır. Halk ismi ilk planda “yaratma” eylemini (başlangıçta var olmayan şeyi var etmek eylemini), sonra yaratmanın sonuç ya da hedefini, yani “yaratılmış varlık” (ya da “varlıklar”) ve nihaî olarak da, kelimenin “insan” türünü işaret eden çağrışımı içinde “insanlık”ı ifade eder.

“Yakıcı umutsuzluk” olarak hamîm sözcüğüne ilişkin çevirimiz için bkz. 6. sure, 62. not. M.Esed

Dolayısıyla tüm insanlığın adaletin mutlak anlamda icrası için tekrar diriltilmesi asıl olmaktadır. Mevdudi

Bu ayette, 3. ayetteki “işi yönetip duran Allah’tır” ifadesi biraz daha açılarak Rabbimizin yarattığı varlıkları daha sonra da kontrol etmeye devam ettiği üzerinde durulmuş, yaratılıştan sonraki ikinci aşamanın dünyanın sonuna kadar Allah’ın kontrolünde olduğu ve adaleti sağlamak maksadıyla insanların mutlaka dirilteceği vurgulanmıştır.
Yeniden diriltilmenin mümkün olduğu Kur’an’da günlük hayattan birçok aklî örnekler gösterilerek açıklanmış, her şeyi ilk defa yaratan ve bu yaratmayı sürekli devam ettiren Allah’ın, istediği her şeyi kıyametin ardından istediği biçimde yeniden yaratabileceği, bunun O’na çok kolay olduğu, mukayeseler yapılarak defalarca tekrarlanmıştır:
Ve Allah rüzgârları gönderendir. Sonra onlar da bir bulutu harekete geçirip yukarılara kaldırır. Derken Biz onu ölmüş bir beldeye sevk etmişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir ölmüş çürümüş insanlara hayat vermek. (Fatır/9)
Ve şüphesiz senin yeryüzünü boynu bükük görüp de Bizim onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman onun titreşmesi ve kabarması O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki ona hayat veren kesinlikle ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü yetendir. (Fussilet/39)
Allah`ın gökten bir su indirip de onu bir yoluyla yeryüzündeki pınarlara koyduğunu, sonra onunla renkleri değişik bir ekin çıkardığını, sonra onun olgunlaşıp da senin onu sararmış gördüğünü, sonra da onu bir çöpe çevirdiğini görmedin mi? Şüphesiz bunda kavrama yeteneği olanlar için bir öğüt/ hatırlatma vardır. (Zümer/21)
Sonra öldürdü onu, kabre koydurdu.
Sonra dilediği zaman diriltip ortaya çıkardı onu.
Hayır… Hayır… O, O`nun kendisine emrettiğini şimdiye kadar hiç yerine getirmedi.
Hadi, bakıversin insan kendi yiyeceğine! (Abese/21-24):
De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir. (Ya Sin/79-81)
Peki Biz ilk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır ama, onlar yeni bir yaratılıştan kuşku içindedirler. (Kaf/15)
Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır?
O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi?
Sonra bir alak [embriyon] idi de sonra onu yaratmış sonra da düzene koymuştur; ki ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi var etmiştir.
Peki, bu [bütün bunları yapan] ölüleri diriltmeye kadir [güç yetiren] değil midir? (Kıyamet/36-40)
Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, -[bilin ki] ne olduğunuzu size açıklamak için- şüphesiz Biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra bir alakdan sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en fena zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki kupkurudur; fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir.
İşte bu [gösteriyor ki], şüphesiz ki Allah hakktır [gerçektir]. Şüphesiz ölüleri sadece O diriltir ve şüphesiz sadece O her şeye kadirdir.
Kıyamet ise şüphesiz gelicidir. Kesinlikle onda şüphe yoktur. Ve şüphesiz ki Allah bütün kabirlerde olan kimseleri tekrar diriltecektir. (Hacc/5-7)
De ki: “İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun. Sonra onlar; “Bizi kim geri döndürecek?” diyecekler. De ki: “Sizi ilk defa yaratmış olan.” Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki: “Çok yakın olması umulur! Sizi çağıracağı [diriltileceğiniz] gün, O’nu överek onun çağrısına uyacaksınız ve zannedeceksiniz ki, pek az kaldınız.” (İsra/50-52)
Onlar, gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet şüphesiz ki, O her şeye gücü yetendir. (Ahkaf/33)
Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu [göğü] O [Allah] yaptı. (Naziat/27)
Ve O, sizi geceleyin vefat ettiren, gündüzün elde ettiğiniz şeyleri bilen, sonra adı konmuş ecelin [vadenin] gerçekleşmesi için sizi kaldırandır. Sonra dönüşünüz yalnızca O’nadır. Sonra O, yaptıklarınızı size haber verecektir. (En’am/60)
Sonra kendi gerçek Mevlâları Allah’a döndürülürler. Dikkatli olun, hüküm ancak O`nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir. (En’am/62)
Allah, o canları öldükleri zaman, ölmeyenleri de uyuduklarında alır. Sonra haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar, diğerlerini de adı konmuş bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır. (Zümer/42)
Ölümü aranızda Biz takdir ettik Biz. Ve Biz, sizi benzerlerinize değiştirmemiz ve sizi bilmediğiniz bir şeyde inşa etmemiz üzerine önüne geçilenler değiliz.
Ve ant olsun, ilk yaratılışı bildiniz. Peki, düşünüp öğüt almanız gerekmez mi? (Vakıa/60-62)
Konumuz olan 4. ayetteki “sonra iman eden ve salihatı işleyen kimseleri kıst [nasipleri, hakları olan payları] ile karşılık vermek için geri döndürür” ifadesiyle ahiretin neden gerekli olduğu açıklanmaktadır. Ahiretin gerekliliği, bu ayetin ışığı altında şu şekillerde ortaya konabilir:
* Ahiret korkusu, rahatını sevecek ve dünya nimetlerini arzu edecek bir yapıda yaratılmış olan insanı bu uğurda işleyeceği suçlar konusunda caydırıcı bir unsurdur. Çünkü menfaati için her türlü sorumsuz davranışta bulunabilecek yapıdaki insan ancak bir “mükâfat ve ceza yurdu”nun varlığı sayesinde kendisini denetleyebilmekte, böylece dünya yaşamındaki kötülüklerin artış hızı bir parça da olsa frenlenmektedir. Ahiret korkusunun hiç olmadığı bir dünyadaki fesadın, kargaşanın, düzensizliğin hayali bile korkunçtur.
* Kendisine doğru yol gösterilmesine karşılık, insan, bu dünyada tam olarak özgür bırakılmıştır. Dolayısıyla insanlardan bazısı imanı, bazısı küfrü, bazısı da şükrü veya nankörlüğü tercih etmektedir. Mantıkî olarak düşünüldüğünde, tam bir serbesti içinde yapılan bu tercihlerin mutlaka mükâfat ya da ceza şeklinde karşılık bulması gerekmektedir. Bu karşılıkların verileceği yer ahirettir.
* İnsanın yaptıklarının tam karşılığını bu dünyada aldığını söylemek mümkün değildir. Zira birçok iyi davranış görülmediği veya görmezden gelindiği için karşılıksız kalır, birçok iyi kimse de hiç suçu yokken zulme uğrar, suiistimale maruz kalır. Oysa adalet, karşılıkların tam olarak alınmasını gerektirir. O hâlde, yapılan zerre kadar bir hayır ve şerrin bile ihmal edilmediği, kesin adaletin sağlandığı bir başka dünya daha olmalıdır. İşte, bu dünya ahiret yurdudur ve orada bütün ameller, “Hâkimler Hâkimi”, “Adiller Adili” Allah tarafından karşılıklandırılacak, böylece hakk yerini bulmuş olacaktır.
قسطKIST VE عدلADALET
Ayette geçen
“ قسطkıst” sözcüğü genellikle “ عدلadalet” diye açıklanmıştır. Böyle açıklanmış olmakla beraber, “kıst” sözcüğü tam olarak “adalet” demek değildir. Çünkü “adalet”, “bire bir karşılık, denge, denklik, eşitlik” (Lisanü’l-Arab; c.7, s. 359-360) demek iken, “kıst” sözcüğü “nasip, pay, hak edilmiş olan pay” (Lisanü’l-Arab, c.6, s. 123-128) demektir.
“Kıst” söz konusu olduğunda, mutlaka hak edilen ve söz verilen kadar karşılık ödenir. Bir nevi eşitlik olan “adalet” ise işlenene bire bir karşılık vermeyi gerektirir. Hâlbuki eşitlik her zaman hakkın karşılığı değildir, hatta bazen de zulümdür. Nitekim çalışma hayatında eşitlik esası değil, elemanların kalifiye oluşu, kıdemi gibi hususlar hesaba katılarak kıst esası uygulanır; böylece ücretler kişilerin niteliklerine göre belirlenir. Bir aile reisi de evlâtları arasında eşitlik ilkesiyle değil, kıst ile muamele yapar. Çünkü her çocuğun yaşına ve gördüğü eğitime göre ihtiyaçları değişiktir ve çocuklar aile bütçesinden bu ihtiyaçlara göre pay alırlar. Meselâ, biri ilk öğretimde diğeri üniversitede okuyan iki çocuklu bir aile, çocukların harçlıklarını hiçbir zaman eşit miktarlarda tespit etmez.
Türevleriyle birlikte Kur’an’da 27 kez yer alan “kıst” sözcüğünün,
“ اقتساط iktisat [zulme yol açmadan, aşırıya kaçmadan, hayırlı, yararlı yolu izlemek”, “ تقسيط taksit [hakkı olan bir şeyi belli zamanlara pay pay bölmek]” ve “ قسطاسkıstas” formları Arapça anlamlarının aynısıyla Türkçede de kullanılmaktadır.
Rabbimiz hem “ عادلAdil”, hem de “ قاسطKasit”tir
. Yani, hem adaletle hem de kıst ile muamele eder:
Ve Allah rızk konusunda kiminizi kiminize fazlalıklı kılmıştır. Kendilerine fazlalık verilenler, kendi rızklarını sağ ellerinin malik olduklarına, hepsi onda eşit olmak üzere vermezler. O hâlde bunlar Allah’ın nimetini bilerek inkâr mı ediyorlar? (Nahl/71)
Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zühruf/32)
Mirasın dağıtımında evlâtlar arasındaki pay farklılığı ve miras taksiminde başkasına ait yetim bulunması hâlinde o yetime de pay verilmesi, Rabbimizin “kıst” ile muamelesinin örneklerindendir.
Rabbimiz insanlara da kıst ile muamele etmelerini emretmiş ve bu davranışta bulunanları övmüş ve sevdiğini bildirmiştir.
Yalana çok kulak verenler, haram çok yiyenler! Artık onlar, eğer sana gelirlerse, aralarında hükmet ya da onlardan yüz çevir. Ve eğer onlardan yüz çevirirsen, artık sana hiçbir zaman zarar veremezler. Ve eğer hükmedersen o zaman aralarında hakkaniyetle hükmet. Şüphesiz Allah, hakkaniyetle davrananları sever. (Maide/42)
Ve eğer müminlerden iki grup birbirleriyle savaşırlarsa hemen onların arasını düzeltin. Şayet biri ötekinin üzerine saldırırsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Sonra da eğer dönerse aralarında adaletle barış yapın ve hakkaniyetle davranın. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle davrananları sever. (Hucurat/9)
Ant olsun ki Biz, elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların hakkaniyeti ayakta tutmaları ve Allah`ın dinine ve elçilerine görmeden yardım edenleri belirlemesi için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz, demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak üstündür. (Hadid/25)
Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara hakkaniyetle davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah adalet yapanları sever. (Mümtehine/8)
Ve eğer ki yetimleriniz konusunda hakkaniyeti koruyamayacağınızdan korktuysanız; o takdirde sizin için hoş [helâl, uygun] olan, yetimlerin kadınlarından ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikâhlayın. Şayet o takdirde de adaleti gözetemeyeceğinizden korktuysanız, bir tanesini nikâhlayın. Ya da yeminlerinizin malik olduğunu nikâhlayın. Bu haksızlığa sapmamanız için en uygunudur. (Nisa/3)
Bu konuda ayrıca Bakara/282, Ahzab/5, Âl-i Imran/18, 21, Nisa/127, 135, En’am/152, A’raf/29, Yunus/4, 47, 54, Hud/85, Enbiya/47 ve Rahman/9’a bakılabilir.
“Kıst” sözcüğü, “adl” sözcüğü gibi “ezdat”tandır. “Hak edilmiş pay” anlamında kullanılan sözcük, aynı zamanda bu anlamın zıddı olan “zulüm, hakkı gasp etme” anlamında da kullanılır:
Ve gerçekten biz [bize gelince, bizim durumumuz ise]; Müslümanlar bizdendir, zalimler de bizdendir. Ama kimler teslim olduysa [Müslüman olduysa], işte onlar rüşdü [doğruyu, güzeli, iyiyi, gerçeği] arayanlardır. Ama zalimlere gelince, onlar da cehennem için odun olmuşlardır.” (Cinn/14, 15)
حميمHAMİYM
Ayetten anlaşılacağı gibi, insanlar ahirette iki genel grupta toplanacaklardır. Bu grupların bir tanesi “iman eden ve salihatı işleyenler” grubu, diğeri de müşrikler, münafıklar ve inkârcıların da dâhil olduğu “kâfirler” grubudur. Konumuz olan 4. ayette, “Kâfirler” grubu için cehennemde hazır bulundurulacak şeylerden birinin de “kaynar su” anlamına gelen “hamiym” olduğu bildirilmektedir. Muttakiler cennette her türlü nimet içinde mutlu yaşarken, kâfirler de cehennemde acıklı bir azaba maruz kalacaklar, içecek olarak kaynar su tadacaklardır.
Cehennemdeki cezalandırmalar arasında “hamiym [kaynar su]” da bulunacağı başka ayetlerde de konu edilmiştir:
Kuşkusuz cehennem gözetleme / pusu yeri olmuştur.Azgınlar için son varılacak yer olarak.Orada çağlarca kalacaklardır.
Orada bir serinlik ve içecek bir şey tatmazlar.
Ancak yaptıklarına uygun bir ceza olarak bir kaynar su ve irin (tadarlar).
Ve onlar hesabı ummazlardı.
Ve ayetlerimizi yalanladıkça yalanladılar.
Oysa Biz her şeyi yazarak saydık döktük:
“Öyleyse tadın! Bundan böyle size azaptan başka bir şey arttırmayacağız.” (Nebe’/21-30)
Takvalı davranmışlara vaat edilen cennetin örneği: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rabblerinden bir bağışlanma vardır. Bunlar, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimse gibi olur mu? (Muhanmmed/15)
Ve O, yaratmayı başlatan, sonra onu çevirip yeniden yapandır. Ve bu O`na çok kolaydır. Ve göklerde ve yerde en yüce örnek O`nundur. O çok güçlüdür, hikmet sahibidir. (Rum/27)
Onlar içlerine işleyen bir ateş ve kaynar şu içindedirler, serin olmayan, sevimli olmayan kapkara dumandan bir gölge içindedirler. (Vakıa/42-44)
Suçlular simalarından tanınır da alınlarından ve ayaklarından tutuluverirler.
Peki siz ikiniz Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?
İşte bu, suçluların yalanladığı cehennemdir.
Onlar, onunla kaynar su arasında dolaşır dururlar. (Rahman/41-44)  H.Yılmaz

Her ikisi de “ışık” ya da “aydınlık”ı gösterdikleri için ziyâ ve nûr isimleri sık sık birbirlerinin yerine kullanılabilmektedirler; fakat çoğu dilbilimci ziyâ (ya da dav’) teriminin daha yoğun bir ışığı çağrıştırdığı ve dolayısıyla, güneşin ya da ateşin ışığında olduğu gibi, “kendi gücüyle var olan bir ışığı”, yani bir “ışık kaynağını” belirtmek için kullanıldığı; ama nûr teriminin, varlığı “başka bir şeyin varlığıyla kaim olan”, yani ay gibi ışığını başka bir kaynaktan alan aydınlığı ifade ettiği görüşündedirler (Tâcu'l-‘Arûs'a dayanarak Lane V, 1809).

Lafzen, “Allah bunu ancak hak olarak yaratmıştır” yani, her yanıyla hikmetli olan küllî bir planla uyumlu olarak belli bir amacı gerçekleştirmek üzere (Zemahşerî, Beğavî, Râzî): evrende bilfiil (existent) ya da bilkuvve (potential) var olan soyut ya da somut her şeyin anlamlı olduğuna, belli bir amaca dayandığına; hiçbir şeyin “tesadüfî” olmadığına işaret eden bir ifade. Karş. 3:191 -“Ey Rabbimiz! Sen bunları[n hiçbirini] anlamsız ve amaçsız (bâtılen) yaratmadın”; ve 38:27 -“Biz, hakikati inkar edenlerin sandığı (zann) gibi, göğü ve yeri ve ikisi arasındaki şeyleri bir amaç ve anlamdan yoksun yaratmadık”. M.Esed

Bu ahiret hayatı öğretisini kanıtlayan üçüncü delildir ve Allah'ın gökler ve yere ilişkin ayetleri üzerine temellenmiştir. Bu ayetlerin en büyük ve en önemlileri arasında güneş, ay, gece ve gündüzün ard arda gelişi yer alır. Çünkü bunlar her insanın önüne serilmiştir. Tüm bu ayetler apaçık biçimde, böylesine büyük ve geniş kainatı yaratanın, onu yalnızca eğlence aracı bir oyuncak gibi imal edip, bıktığında kırıp atan bir çocuk olmadığını göstermektedir. O'na işaret eden tüm bu ayetler, Yaratıcı'nın, Hakim bir varlık olduğu gerçeğine birer kanıttır.
Zira O'nun yaratıklarının her bir cüz'ünde bir sistem (nizam), bir hikmet ve önemli bir gaye vardır. Kendi lisan-ı halleriyle adeta şunu söylemektedirler: "Hikmeti'nin işaret ve ayetlerinden O'nun Hakim olduğunu bizzat öğrendiğinize göre, kendisine sağduyu, (ahlaki) duygular, sorumluluk (irade özgürlüğü), sonsuz kaynaklarından faydalanma yetkisi bağışladıktan sonra nasıl tutup da hesaba çekmeyeceğini sanabilir; bunları yolunda kullandığında ödüllendirip, kötüye kullandığında cezalandırmayacağını nasıl umabilirsiniz?"
Böylece 4-6 ayetlerde dile getirilen üç delil, ahiret öğretisi ortaya konurken mantıki bir düzen içinde ileri sürülmüş olmaktadır:
l) Bu dünya hayatının bir başlangıcı olduğu gerçeği öbür dünyada da bir hayatın olabileceğinin kanıtıdır.                                                           2) Ahirette hayatın olması gerekir. Çünkü ahiret hayatı, insana emanet edilen manevi sorumluluğun gereği bulunan, amelleri işleyenlerle işlemeyenlere verilecek karşılık için asıl teşkil eder. Bu yüzden sağduyu ve adalet, bir kimsenin yaptıklarının karşılığını göreceği bir diğer dünyanın varolmasını gerektirir. Zira bu karşılığın, tümüyle adil biçimde karşılanması bu dünyada mümkün değildir.
3) Sağduyu ve adalet, ahiret hayatının olmasını gerektiriyor madem, bu istek kesinlikle karşılanacaktır. Zira kainat ve insanın yaratıcısı Hakimdir ve hikmet sahibi bir varlığın adalet ve sağduyunun isteklerini karşılamaması düşünülemez.
Derin bir düşünme bunların ahiret hayatı ile ilgili ileri sürülebilecek yegane kanıtlar olduğunu ve ayrıca bu kanıtların kafi geleceğini gösterekcektir. Bundan sonra geriye bu bağlamın gereği olan şey kalıyor: Ahirette verilecek karşılığın mümkün, kaçınılmaz ve ilahi hikmetin bir gereği olduğu konusunda insanı ikna etmek. Fakat apaçıktır ki, adil bir karşılık bu dünyada gerçekleşemez; çünkü bu dünya insan için bir imtihan yeridir; bir karşılık (ceza-mükafat) yeri değildir. Ve tabii Allah, insanın ahireti görmeden, yalnızca aklını doğru biçimde kullanarak inanıp inanmayacağını sınamak isteyecektir.
Bunun ardından "o ayetlerini bilen insanlar için böylece açıklar" ve "... Allah'ın tüm yaratıklarında... (Hakikat'ten sapmaktan çekinen) muttaki bir kavim için ayetler vardır" sözleri gelir ki, üzerinde ciddiyetle düşünmeyi gerektirir. Bu sözler şunu ihtiva etmektedir. "Allah hikmetiyle zatına delalet eden bu ayetlerin herbirini, arkalarındaki hakikata açıkça işaret etmesi için yaymıştı. Bu hakikatlara yahnızca a)Cahili önyargılardan kendini kurtarmış ve bilgiyi Allah'ın insana bu amaçla bahşettiği kaynaklardan edinmiş olanlar b) Sapık yoldan kaçınıp, Doğru Yol'u izleme azminde olanlar erişebilir." Mevdudi

Rabbimiz, evrende apaçık görünen Güneş ve Ay gibi ayetlerine dikkat çekerek kendi kudret ve ilmine işaret etmektedir. Ayetteki ifadede Güneş’in “ ضياءZiya”, Ay’ın ise “ نورNur” olarak nitelenmesi dikkat çekicidir. Bu niteleme başka ayetlerde de yapılmıştır:
Gökte burçlar kılan, onların içinde bir kandil ve aydınlatıcı bir Ay kılan ne cömerttir. (Furkan/61)
Ve Ay’ı onların içinde bir ışık kıldığını, Güneş’i de bir lâmba kıldığını (görmediniz mi)? (Nuh/16)
Ve sizin üstünüze yedi sağlamı bina ettik.
Ve ışık saçan bir kandil kıldık. (Nebe/12, 13)
Yukarıdaki ayetlerden, Güneş’in alev alev yanan bir enerji, ışık kaynağı; Ay’ın da bir ışık yansıtıcısı olduğu anlaşılmaktadır. Konu ile ilgili bilimsel bir incelemeyi önemine binaen aşağıda naklediyoruz:
GÜNEŞ`İN VE AY`IN FARKI
“Güneş`i bir ziya [ışık, ısı kaynağı], Ay`ı bir nur[ışık] kılan ve yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için ona duraklar tespit eden O`dur. ...” (Yunus/5)
Güneş dev bir nükleer reaktör olarak Dünya`mızın hem ışık, hem de ısı kaynağıdır. Uzay`ın soğuğunda Dünya`mızı ısıtan Güneş`ten Dünya`mıza gelen ışın miktarı Güneş`in ışınlarının milyarda ikilik dilimidir. Ay ise Güneş`ten aldığı ışığı Dünya`mıza yansıtır. Ay, Güneş gibi bizzat ısının ve ışığın kaynağı değildir. Güneş`in ve Ay`ın bu farklarına Kuran Güneş`i "ziya", Ay`ı "nur" kelimeleriyle farklı şekilde tarif ederek dikkat çekmektedir. Güneş`i tarif eden "ziya" kelimesi ışığı tarif ettiği gibi aynı zamanda yakıcılığı, ısıyı da tarif etmektedir. "Ziya" kelimesine verilen anlamlarda "ziya"nın bizzat ısının ve ışığın kaynağını ifade etmesi, "nur" kelimesinin ise böyle bir vurguya sahip olmaması da ayette bu kelimelerin seçilmesindeki inceliği gösterir.
Kuran`da Güneş için "ziya" sıfatından başka sıfatlar da kullanılmıştır. Güneş bir meşaleye [sirac] ya da yanan bir lambaya [vehhac] benzetilmiştir. Bu ifadeler de Güneş`in yakıtını kendi içinden aldığına işaret eder. Meşale de, lamba da kendi içlerinde yanan ateş ile etrafa ısı ve ışık saçar. Bu ifadelerin Ay için kullanılmaması, sadece Güneş için kullanılması, Kuran`da her kelimenin nasıl yerli yerinde kullanıldığının delilidir.
GÜNEŞ`İN HİZMETLERİ
Güneş`in bir saniyede ürettiği enerji Dünya`daki üç milyar enerji santralinin bir yılda ürettiği enerjiye eşittir. Dünya Güneş`ten gelen ışınların sadece milyarda ikisini alır. Bu miktar çok ince şekilde tespit edilmiştir. örneğin bu miktardaki çok küçük bir azalma Dünya`nın yaşanmayacak şekilde buzullara gömülüp soğumasına sebep olacaktır.
Güneş`in Dünya`mıza uzaklığı, Güneş`in büyüklüğü, Güneş`teki reaksiyonların gücü hep çok ince hesaplara bağlıdır. Bizim de yaşamımız bu çok ince hesaplarla belirlenmiştir. Tüm bu değerlerdeki çok ufak bir değişiklik bile Dünya`daki hayatın yok olmasına sebep olacaktır. Tüm bu kritik değerlerin hem yaratılması, hem de devam ettirilmesi bizim hayatımızın olmazsa olmaz şartlarındandır. Güneş`in hem kendi ekseninde, hem de bir doğrultuya göre hareketi; Dünya`nın ise kendi ekseninde, Güneş`in etrafında, Güneş`e bağlı olarak, Ay`dan etkilenerek birçok farklı hareketi vardır. Bu çok hızlı hareketlerin tümünde Dünya`mız Güneş sistemiyle, galaksisiyle hep yepyeni, her biri öncekinden farklı bir konumda bulunmaktadır. İşte tüm bu çok hızlı, çok ince hareketlerin hiçbiri bizim Güneş`e göre konumumuzu etkilemez, Dünya`daki hayatın yok olmasına sebep olmaz.
Hayatın oluşması için mutlaka Karbon bazlı moleküllere ihtiyaç vardır. Karbon bazlı moleküller ise sadece –20 °C ile +120 °C arasında oluşabilmektedirler. Evren`de ise yıldızların içindeki milyarlarca derecedeki sıcaklıktan, mutlak sıfır noktası olan –273.15 °C`ye kadar çok geniş bir sıcaklık aralığı mevcuttur. Sadece Karbon bazlı moleküllerin oluşması için gerekli sıcaklık aralığının oluşturduğu dilim, mevcut sıcaklık farklılıklarında yüz binde birlik bir dilim bile değildir. Dünya mevcut ısısını koruyamayıp kısa bir süre için bile içinde bulunduğu sıcaklık diliminden çıksaydı, Dünya`mızdaki hayat son bulurdu. Neyse ki, Yaratıcımız her an ihtiyaçlarımızın farkındadır ve her an her şey O`nun kontrolündedir.
“...Güneş`e, Ay`a boyun eğdirdi. Her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi yoluna koyup, düzenler. Delilleri birer birer açıklar ki Rabbinize kavuşacağınıza kesin olarak inanasınız.” (Rad/2)
GÜNEŞ`TEKİ OLUŞUMLAR
Yaklaşık 150 milyon kilometre mesafeden Güneş, Dünya`daki hayatın mümkün olmasını sağlamaktadır. Saatte 1000 kilometre hızla giden bir uçağa binsek 17 yılda bile ulaşamayacağımız bir mesafedir bu. Yüzeyindeki sıcaklık 6 bin derece olan Güneş`in merkezindeki sıcaklık ise 15 milyon derecedir. Alev alev gazdan oluşan bu kürenin yüzeyinde bile hayat düşünülemez. Oysa mevcut uzaklığa yerleştirilince Güneş, Dünya`mızın en yakın dostu, hayatımızın kaynağı olmuştur.
Güneş, enerjisini bünyesindeki hidrojeni helyuma dönüştürerek açığa çıkarmaktadır. Dört ayrı hidrojen çekirdeğinden tek bir helyum oluşur. Bu oluşum tek bir aşamada gerçekleşmez. Bu dönüşüm yavaş yavaş oluşur, Güneş de buna bağlı olarak ağır ağır yanar. önce iki hidrojen birleşip dötronu oluşturur. Dötronun oluşmasını sağlayan da atom çekirdeğindeki güçlü nükleer kuvvettir. Bu kuvvetin gücü de bu noktada çok dengeli bir şekilde ayarlanmıştır. Eğer güçlü nükleer kuvvet mevcut değerinden daha zayıf olsa iki Hidrojen çekirdeği birleşmeyecektir. Yan yana gelen artı yüklü protonlar birbirlerini itecekler ve Güneş`teki nükleer reaksiyon yani Güneş`in kendisi oluşamayacaktır. Eğer güçlü nükleer kuvvet mevcut değerinden daha güçlü olsa, dötron yerine iki protonlu DiProton oluşacaktır. Bu o kadar etkili bir yakıt olurdu ki; Güneş ve Güneş`e benzer yıldızlar bu güç yüzünden çok kısa sürede infilak ederek yok olurdu. Bu durumda her örnekte olduğu gibi yine ne biz, ne de Dünya`mız var olacaktık. Tüm bu göstergeler Allah`ın Evren`i, Evren`deki fizik kurallarını nasıl mükemmel, planlı bir şekilde yarattığını ve işlettiğini ortaya koymaktadır.
“Sizin tanrınız yalnızca Allah`tır. O`nun dışında bir tanrı yoktur. O bilgi bakımından her şeyi kuşatmıştır.” (Taha/98)
(Kuran Araştırmaları Grubu” tarafından hazırlanan “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize” adlı kitaptan)
AY’IN MENZİLLERİ
Konumuz olan 4. ayetteki “Ay’ın menzilleri” ifadesi Ya Sin suresinde de geçmiş ve konu orada açıklanmış idi. Ay’ın Dünya’dan görünüşünün her gün değiştiği; “hilâl”den başlayarak 14. günde “dolunay” hâline gelen Ay’ın, sonraki günlerde yavaş yavaş tekrar eski şekline döndüğü eski tarihlerden beri bilinmektedir. Ay’ın görümündeki bu değişikliklerin daima aynı periyot ve şekilde olması, “Ay’ın Menzilleri” olarak değerlendirilmektedir. Daha fazla ayrıntı için ilgili bölümün Ya Sin Suresi’nden tekrar okunmasını öneriyoruz. (Tebyînü’l-Kur’an; c:3, s:292-295) H.Yılmaz

Lafzen, “Bizimle karşılaşacaklarını ummayanlar [beklemeyenler]”: sözü geçen kimselerin ölümden sonraki hayata ve dolayısıyla Allah'ın nihaî yargısına inanmadıklarını dile getiren bir ifade.

Lafzen, “onunla doyuma ulaşanlara...” -yani, bu dünya hayatına var olan tek realite olarak bakan ve ölümden sonra dirilme fikrini, hayal olarak görüp ciddiye almayanlar M.Esed

Bu pasaj, hem bir iddiayı hem de bir delili ihtiva eder. İddia şudur: Ahiret öğretisini inkar edenler kaçınılmaz olarak Cehenneme gideceklerdir. Delil ise şu: İnkar edenler ya da gafil olanlar bu kötü amelleriyle kendilerine Cehennem ateşinden başka birşey hazırlamış olmuyorlar. Mevdudi

Bu ayette, 5, 6. ayetlerde ittika eden bir kavim için deliller bulunduğu bildirilen gerçeklere itibar etmeyerek ahireti ummayan, sırf dünya nimetleriyle oyalanıp onlarla tatmin olan ve Allah’ın ayetlerine duyarsız kalan akılsız kimseler tehdit edilmektedir.
Ayette geçen “ النّارateş” sözcüğünün, hem cehennemdeki “maddî” ateş hem de “vicdan azabı, pişmanlık ateşi, hasret ateşi” olarak anlaşılması mümkündür. Zira inanmadıklarını ilân edenlerin zihinlerinde daima onları rahatsız eden bir “acaba” vardır. Öyle ki, cennetten mahrum kalma ihtimali bir tarafa, bir de cehenneme gitme ihtimali bu kişilerin içlerini yakar, kavurur. Bize göre, bu tür kişiler inançsızlıklarından bile emin olamadıkları için sürekli tedirgin yaşarlar. Zihinlerinin derinliklerinde daima bu tedirginliği hissederek yaşayanların, Ali b. Ebitalib’e nispet edilen şu sözü iyi düşünmeleri, iyi değerlendirmeleri gerekir:
“Müneccim [astrolog] ve tabib, her ikisi de dediler ki: ‘Ölüler, [ölümlerinden sonra] haşrolunmayacak!’ Ben de sizlere derim ki: ‘Eğer sizin dediğiniz doğru çıkarsa, ben hiçbir şey kaybetmem. Ama eğer benim sözüm doğru çıkarsa, vay geldi başınıza!” H.Yılmaz

Bu ayeti aceleyle geçiştirmemiz doğru olmaz. Zikrediliş düzenine göre bu ayet üstünde derince düşünmek gerekir:
a. "Allah onlara (iman edip salih amel işleyenlere) niye Ahiret Yurdu'ndaki Naim Cenneti'ni bağışlıyor?" Çünkü onlar, bu dünyadayken Sırat-ı Müstakim'i izlediler ve dünya hayatının her cephesi içinde doğruyu benimsediler... Hem birey hem de topluluk olarak... Ve yanlış, hatalı yollardan sakındılar.
b. "Onlar nasıl yaptılar da, her adımda, her dönüm ve kavşak noktasında, doğru ile yanlış, hak ile batıl, hidayet ile dalalat arasını ayırırken sahih kriterler kullanabildiler? Ayrıca basiretlerini kullanıp yanlış yollardan titizlikle kaçınarak sürekli Sırat-ı Müstakim üzere kalabilme gücünü nereden aldılar?" Bu gücün kaynağı, herşeyin asıl kaynağı olan Rabbleriydi; onlara hidayet ve her kritik durumda salih ameller işleme gücü veren Rabbleri...
c. "Rabbleri onlara niye hidayet ve güç verdi?" Çünkü onlar iman etmişlerdi.
d. "Yukarıdaki sonuçlara ulaştıracak olan iman, nasıl bir imandır?" Böyle bir iman yalnızca bir ikrardan ibaret değildir. Bu iman, insan davranış ve seciyesinin muharrik ruhudur; insanın manevi ve ameli yapısını değiştiren bir güce sahiptir.
Bu noktayı tasvir etmek üzere insanın fiziksel hayatı içindeki beslenme, sağlık, enerji ve mutlulukla ilgili durumuna bir göz atalım. Apaçıktır ki, beslenme denen hadisenin oluşabilmesi için yalnızca herhangi bir besine değil, sindirilip kana karışabilen, damarlarda vücudun her köşesine taşınıp, vücut için gerekli enerjiyi sağlayabilen "besinler" gereklidir. Aynı düşünceyle hidayet, doğru tavır, salih amel ve gerçek başarı da akıl, kalb ve nefsin derinliklerine nüfuz ettirilmiş olan yahut da aklın ve kalbin bir köşesinde uyuklamakta bulunan itikatlar öngörülen sonuçları üretemez; çünkü onlar bir insanın davranışı, seciyesi, düşünce yöntemi için ve daha iyi bir hayat için tavır alabilmesi yolunda bir etkide bulunamaz. Tıpkı bir kimsenin bir takım yiyecekleri yeyip, Allah'ın koyduğu fiziksel yasalar gereği sindirmedikçe elde edemeyeceği sonuçları temin edememesi gibi, sahih itikatları yalnızca dil ile ikrar etmekle yetinip, onları aklının, kalbinin ve nefsinin bir parçası haline getirmeyen insan da, yalnızca bu itikatlara uygun amellerle kazanılabilecek olan karşılıkları elde edemez. Mevdudi

Lafzen, “orada onların çığırışı (da‘vâ) ...” ilh.  - 16 Lafzen, “Orada onların (birbirlerine) dirlik, esenlik dilemeleri ‘selâm’ (olsun şeklinde) [olacak]tır”. Selâm teriminin açıklaması ve sözcüğün iç huzura erme, yetkinlik ve kötü olan her şeye karşı güvenlik içinde olma yönündeki esas çağrışımları için bkz. 5. sure, 29. not. M.Esed

İnkârcıların 7, 8. ayetlerde anlatılan akıbetlerine karşılık, bu ayetlerde de inananların akıbetleri beyan edilmektedir. Rabbimizin beyanına göre, iman etmiş ve salihatı işlemiş kişiler, imanları sebebiyle Allah’ın kendilerini kılavuzladığı üzere olacaklar ve cennette gireceklerdir. Cennette kavuştukları nimetler için Allah’ı tesbih ve tenzih ederek O’na hamd edecek olan cennetlikler, birbirlerini de “Selam [esenlik, güvenlik, mutluluk, sağlamlık]!” diyerek kutlayacaklardır. Cennetliklerin selamlanması sadece diğer cennetliklerce olmayacak, bu kişiler ayrıca cennetteki görevliler ve en güzeli Yüce Allah tarafından da selamlanacaklardır.
Söz olarak (onlara) Rahîm Rabbden “selâm” (vardır). (Ya Sin/58)
Takvalı davranmışlara vaat edilen cennetin örneği: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunlar, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimse gibi olur mu? (Muhammed/15)
Kim de Allah`a ve Elçi’ye itaat ederse artık onlar, Allah`ın, peygamberlerden, sıddıklardan, şehitlerden ve salihlerden kendilerine nimet verdiği kişilerle beraberdir. Ve bunlar arkadaş olarak ne güzeldir!
Bu lütuf Allah`tandır. Bilen olarak Allah yeter. (Nisa/69, 70)
O’na kavuşacakları gün onların selâmlamaları “selâm”dır. O [Allah] da onlar için cömertçe bir ödül hazırlamıştır. (Ahzab/44)
(Onlar) Yaptıklarına karşılık olarak; mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Yüz yüze onların üzerinde yaslanırlar. Üzerlerinde [çevrelerinde], kaynağından doldurulmuş, testiler, ibrikler, kadehler -ki ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir- beğendiklerinden meyveler, canlarının çektiğinden kuş eti ile; süreklileştirilmiş [hep aynı bırakılmış] çocuklar, saklı inciler gibi iri gözlüler dolaşırlar. Orada lağv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokan işitmezler. Sadece söz olarak; “selâm!”, “selâm!” (Vakıa/15-26)
Onlar orada boş bir söz işitmezler. Ancak “Selâm” işitirler. Orada onlar için sabah akşam [her zaman] rızkları da vardır. (Meryem/62)
(Takva sahipleri) O kimselerdir ki, melekler, onların canlarını hoş ve rahat hâlde alırlar. “Selam size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete...” derler. (Nahl/32)
Rabblerine karşı takvalı olanlar da cennete bölük bölük sevk edildi. Nihayet oraya vardıkları zaman kapıları açıldı ve bekçileri onlara; "Selâm sizlere, ne hoşsunuz! Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!" dediler. (Zümer/73)
Şüphesiz tarafımızdan kendilerine güzellik hazırlanan kimseler; İşte onlar ondan [cehennemden] uzaklaştırılmışlardır. (Enbiya/101)
Ve o kişiler, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştirirler. Rabblerine haşyet duyarlar ve hesabın kötülüğünden korkarlar.
Ve o kişiler Rabblerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmişler, namazı ikame etmişler ve kendilerine verdiğimiz rızklardan gizli ve açık infak etmişlerdir. Ve onlar çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldırırlar. İşte bu yurdun akıbeti; Adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya [Adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra’d/21-24)
Onlar orada; “Hamd, bizden o üzüntüyü gideren ve bizi lütfundan, kendisinde bize yorgunluk gelmeyecek, kendisinde bizim için usanç olmayacak, durulacak bu yurda konduran Allah’a özgüdür. Gerçekten Rabbimiz çok bağışlayıcı ve çok karşılık vericidir” derler. (Fatır/34, 35)  H.Yılmaz

Lafzen, “kendileri için belirlenmiş süre[nin sonu] gerçekleştirilmiş olurdu:” ilk planda, insanın zayıf yaratılışlı (karş. 4:28) ve dolayısıyla günaha yatkın olduğunu; ikinci olarak, Allah'ın Kendisi için rahmet ve merhameti ilke olarak seçtiğini (bkz. 6:12 ve ilgili not) ve sonuç olarak da, günahkar kimseleri çevre ve ortamı hesaba katmadan cezalandırmayacağını ve onlara tevbe edip doğru yola girmeleri için zaman verdiğini îma eden bir ifade. - 18 Bkz. bu ayetin ilgili olduğu 7. ayet. M.Esed

“Ecel” konusuna dikkat çekilen bu ayette, peygamberlerle alay ederek “vaat edilen azap”ın kendilerine hemen inmesini isteyenlere zımnen şöyle cevap verilmektedir: “İnsanlar hayrı çar­çabuk istiyorlar. Şayet Allah, onların hayrı çarçabuk istemeleri gibi şerri de çarçabuk ver­seydi, işleri hemen bitirilir ve kesinlikle helâk olurlardı. Fakat Allah`ın hikmeti gereği, Allah’la kar­şılaşmayı inkâr edenlere, tüm azgınlık ve isyanlarına rağmen, günahlarından tövbe etmeleri için süre verilmekte ve bu süre içinde defalarca uyarı yapılmaktadır. Dolayısıyla bu kişilerin hak ettikleri şer de belli bir zamana kadar ertelenmiş olmaktadır. Ancak; vurdumduymaz bir şekilde taşkınlık yapmaya ve hadlerini aşmaya devam ederek kendilerine tanınan bu fırsatı kullanmayanlar için ise bu süre sonunda azabın hakk olması kesindir.”
İnkârcıların, tehdit edildikleri ilâhî azabın hemen gelmesi konusunda aceleci davrandıkları, başka ayetlerde de konu edilmiştir:
Ve insan, hayrı davet eder gibi kötülüğü davet eder. Ve insan çok acelecidir. (İsra/11)
Bir de onlar; “Eğer doğrulardan iseniz bu söz verilen [tehdit] ne zaman?” diyorlar.
De ki: “Size öyle bir gün vaat edilmiştir ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz.” (Sebe’/29, 30)
Bir de onlar; “Eğer doğrulardan iseniz bu söz verilen [tehdit] ne zaman?” diyorlar.
De ki: “Kesinlikle Bilgi [onun bilgisi], Allah’ın yanındadır. Ben ise yalnızca apaçık bir uyarıcıyım.” (Mülk/25, 26)
Bir isteyen, -kâfirler için kendisini savacak kimsenin olmadığı “olacak azap”ı istedi. (Mearic/1, 2)
Bir vakit de, “Ey Allah’ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hakk/ gerçek ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver.” demişlerdi. (Enfal/32)
Ve onlar, “Eğer doğrular iseniz bu vaat ne zamandır?” diyorlar. (Yunus/48)
De ki: “Gördünüz mü [ne düşünürsünüz]? O’nun azabı size geceleyin uykuda veya gündüz gelecek olsa!” Suçlular bundan neyi acele isterler? (Yunus/50)
Ve onlar senden, iyilikten önce kötülüğü çabuklaştırmanı isterler. Hâlbuki onlardan önce onlara misal olacak cezalar gelip geçmiştir. Ve gerçekten senin Rabbin, zulümlerine karşılık insanlar için cidden mağfiret sahibidir. Ve kesinlikle senin Rabbin, azabı cidden çok çetin olandır. (Ra’d/6)
Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah`ın gafil [duyarsız] olduğunu sanma! Ancak O, onları gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor. (İbrahim/42)
Öyleyse onların aleyhinde acele etme. Şüphesiz Biz onlar için saydıkça sayıyoruz. (Meryem/84)
Onlar; “Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, hadi o bizi tehdit edip durduğun azabı hemen getir!” dediler.
O [Hud]; “Şüphesiz Bilgi [o azabın ne zaman geleceğine dair bilgi] Allah katındadır. Ben ise size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Velâkin ben sizi cahillik edip duran bir kavim olarak görüyorum” dedi.
Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde; “Ha işte!” dediler, “bu bize yağmur getirecek bir bulut!” Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden içinde acıklı bir azap olan rüzgâr. Sonunda o hâle geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız. (Ahkaf/22-25)
Bu konuda ayrıca Enbiya/38 ve Neml/71’e de bakılabilir.  H.Yılmaz

Bu üçlü mecazî ifade, insanın kendini içinde bulduğu mümkün değişik durum ya da konumları dile getirmek üzere Kur’an'da sık sık kullanılmaktadır. Felaket anlarının çaresizlik duygusu içinde “Allah'a yalvarıp yakarmak” ifadesi, kendini “bilinemezci” (agnostic) sayan ve pozitif düşünce saplantısı içinde Allah inancını kendilerine yakıştıramayan pek çok insanın bu gibi durumlardaki içgüdüsel tepkisini dile getiriyor. (Bkz. yine aşağıda 22-23. ayetler ve keza 6:40-41.)

Lafzen, “Başına gelen sıkıntıdan ötürü sanki Bize (ilâ) hiç yalvarmamış gibi”.

Çoğu yerde (örn. 5:32 ya da 7:81) “aşırılığa düşmüş; aşırılığa meyleden; aşırı davranan; savurgan; tutumsuz” ya da (6:141'de olduğu üzere) “boşa harcayan” kişi anlamına gelen müsrif terimi, yukarıdaki anlam akışı içinde, “kendi kendini heder eden, harcayan” (Râzî), yani sadece bedensel dürtülerine bağlı kalıp, ahlakî yükümlülüklerden, ahlakî endişelerden uzak kalan ve böylece ruhsal yetilerini boşa harcayan kişi anlamında kullanılmıştır. (Karş. Kur’an'da sık sık kullanılan ve bizim “kendi kişiliklerini boşa harcayanlar” olarak tercüme ettiğimiz ellezîne hasirû enfusehum ifadesi.) Burada kullanılan anlamıyla isrâf (lafzen “savurganlık” ya da “ölçü, itidal eksikliği”) terimi hemen hemen, önceki ayette geçen tuğyân (kibirli/kurumlu azgınlık, taşkınlık) teriminin eş anlamlısıdır (Menâr XI, 314) ve aynı tip insana yakışan davranış tarzına işaret eder. “Yapıp-ettikleri kendilerine güzel görünür” ifadesi, hayat boyunca “kendilerini, kendilerine verilen güç ve yetileri boşa harcayanlar”ın düşüncesiz rahatlıklarını, budalaca kendilerinden hoşnutluklarını dile getirmektedir. M.Esed

Bu ayette insanın nankörlük özelliğine dikkat çekilmiştir. İnsanların nankörlüğü Kur’an’da pek çok kez konu edilmiştir:
Ve Biz insana nimet verdiğimiz zaman o yüz çevirir, yan çizer. Kendisine bir kötülük dokunduğu zaman da geniş geniş yalvarır. (Fussilet/51)
Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler. O, müstesna [kaybolmaz]. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür!” (İsra/67)
Ve Biz insana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirip uzaklaşır. Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe düşer. (İsra/83)
Ve insanlara bir sıkıntı dokununca, Rabblerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra, onlara kendinden bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki, içlerinden bir gurup, Rabblerine şirk koşarlar. (Rum/33)
İşte insana bir sıkıntı dokunuverince Bize yalvarır, sonra kendisine tarafımızdan bir nimet bahşettiğimiz zaman da “O, bana bir bilgi üzerine verildi” der. Aslında o [verilen nimetler], bir fitnedir. Velâkin onların çoğu bilmezler. (Zümer/49)
Ve eğer insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür.
Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti.” der. Ve kuşkusuz o, şımarıktır, böbürlenen biridir. (Hud/9, 10)
Ve onlardan, “Eğer Allah lütfundan bize verirse, mutlaka bağışta bulunacağız ve kesinlikle iyilerden olacağız.” diye Allah’a söz verenler vardır.
Sonra, ne zaman ki Allah, onlara lütfundan verir, onda cimrilik ederler ve yüz çevirerek geri dururlar. (Tövbe/75, 76)
O, size karada ve denizde yolculuk ettirendir. Gemilerde bulunduğunuzda gemiler içindekileri tatlı bir rüzgârla götürür, [yolcular] neşelendiklerinde şiddetli bir fırtına gelip çatar, dalgalar her mekândan gelir. Ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca, dini Allah için arındırarak O’na yalvarırlar: “Bizi bundan kurtarırsan, hiç kuşkusuz, şükredenlerden oluruz.”
Sonra O, onları kurtarınca, bir de bakarsın ki, yeryüzünde haksız yere azgınlık ederler. Ey insanlar! Gerçekten, şimdiki hayatın geçici yararları için azgınlığınız, bizzat kendi zararınızadır! Sonra dönüşünüz Bizedir. Yaptıklarınızı size bildireceğiz. (Yunus/22, 23)
Ve iyilik olarak sahip olduğunuz ne varsa, işte Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda, hemen yalnız O’na sığınırsınız.
Sonra, zararı sizden giderince, sizden bir grup, Rabblerine şirk koşarlar. (Nahl/53, 54)
Ayetlerini size göstermek için, geminin denizde, Allah’ın nimetiyle kayıp gittiğini görmedin mi? İşte gerçekten bunda, tüm çok sabırlı ve çok şükreden için, ayetler vardır.
Ve gölgeler gibi bir dalga onları kapladığında, O’nun için dini arındırarak Allah’a yalvarırlar. Ama ne zaman ki karaya çıkararak kurtardı, onlardan bir kısmı muktesıttır. Ve ayetlerimizi ancak, tam hain ve tam nankör bile bile inkâr eder. (Lokman/31, 32)
İşte gemiye bindiklerinde, dini yalnız O’na özgü kılarak Allah’a yalvarırlar. Sonra ne zaman ki onları karaya çıkarıp kurtardı, bir de bakarsın ki onlar, şirk koşuyorlar. (Ankebut/65)
Ve eğer onlara acıyıp da için de bulundukları sıkıntıyı giderseydik, kesinlikle iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direnirlerdi.
Ve ant olsun, Biz onları azap ile yakaladık buna rağmen Rabblerine boyun eğmediler ve yakarmadılar.
Ta ki üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada ümitsiz kalmışlardır! (Müminun/75-77)
Konumuz olan ayetin sonunda yer alan “Haddi aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir” ifadesindeki “süsleme” işini yapan, ya çevrede bulunan başka bir inançsızdır, ya da hevasına kapılıp yaptığı her işi beğenen insanın kendisidir:
O zaman şeytan onlara amellerini çekici göstermiş ve onlara; “Bugün sizi insanlardan bozguna uğratacak kimse yoktur ve ben de sizin yardımcınızım.” demişti. Ne zaman ki, iki topluluk birbirini görür oldu o, iki topuğu üstünde geri döndü ve “Şüphesiz ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğinizi görmekteyim, ben Allah’tan da korkmaktayım.” dedi. Allah sonuçlandırması pek şiddetli olandır. (Enfal/48)
De ki: Ameller bakımından en çok zarara uğrayanları haber verelim mi?
Kendileri güzel sanat/ sanayi olarak güzellik ürettiklerini sanırken basit hayatta çalışmaları boşa gitmiş olan kimselerdir. (Kehf/103, 104)
Şüphesiz Biz şu, ahirete inanmayanların işlerini kendilerine süslü gösterdik de onlar şaşırıp kalmışlardır. (Neml/4)
Ve insanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine bir rahmet tattırdığımız zaman, ayetlerimiz hakkında onların bir plânı vardır. De ki: “Plân bakımından Allah daha çabuktur.” Şüphesiz ki elçilerimiz plânladığınız şeyleri yazıp duruyorlar. (Yunus/21)  H.Yılmaz

Karş. 6:131-132. Bizim “kendilerine gönderilen peygamberler” diye çevirdiğimiz ifade aslında “onların peygamberleri” şeklindedir. Günahkarların inanmaya yanaşmamaları, orijinal metinde, ve mâ kânû li-yu’minû (ve inanmadılar) ifadesiyle verilmektedir. M.Esed

Arapçada "karn" kelimesi genel anlam itibariyle "aynı dönemde yaşayan insanlar" için kullanılır. Fakat Kur'an bu kelimeyi başka bir nisbet için de kullanmaktadır. Kur'an'da "karn" ile güç ve iktidar sahibi kılınmış bütünüyle ya da kısmen dünya liderliğine getirilmiş bir topluluk kastedilmektedir. Böyle bir topluluğu yıkıma uğratmanın bir yolu, bütünüyle helak etmektir, fakat başka yıkım biçimleri de vardır.
 Burada "zulm" kelimesi bilinen sınırlı anlamıyla kullanılmamıştır. Kelime Allah'a kul olmanın hadlerini aşan insanların işlediği tüm günah biçimlerini kapsamına almaktadır. (Lütfen bkz. Bakara. an: 49) Mevdudi

 

Bir önceki ayette nankörlüğü açıklanan insana burada da geçmiş toplumlardan ibret alması ihtar edilmektedir. Çünkü bu dünya, giden bir neslin arkasından hep başka bir neslin getirildiği ve bu düzenin böylece devam ettirildiği bir sınav dünyasıdır:
De ki: O [Allah] her şeyin Rabbi iken, ben Allah’tan başka Rabb mi arayayım? Her kişinin kazandığı yalnız kendisine aittir. Yükünü taşıyan kimse, bir başkasının yükünü taşımaz. Sonra sadece Rabbinizedir dönüşünüz. Böylece O [Allah], ayrılığa düştüğünüz şeyi size haber verecektir. Ve O, sizi yeryüzünün halifeleri kılan, verdikleriyle sizi belâlandırmak [sınamak] için, kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (En’am/164, 165)
14. ayetteki “Sonra nasıl amel edeceğinize bakalım diye onların sonrasından sizi yeryüzünde halifeler kıldık” ifadesinde geçen “halife” sözcüğü, “sonradan gelip birilerinin yerini alanlar” demektir. (“Kur’an’da Halife sözcüğü veya Kur’an’daki Halife” başlıklı bir yazımız Sad suresinin sonunda bulunmaktadır.) (Tebyinü’l-Kur’an; c.2 s. 459- 464)
Yukarıdaki ifade ile muhataplara şu mesaj verilmektedir: “Siz yeryüzünün tek hakimi değilsiniz. Sizden evvel bu dünyada başkaları egemendi. Biz onları yok edip yerlerine sizi geçirdik. Eğer siz de zulme yönelirseniz, sizi de yok eder, yerinize başkalarını getiririz.”
Bu mesaj daha önceki toplumlara da iletilmiştir:
(Ant olsun ki;) Semud’a da kardeşleri Salih’i (elçi olarak gönderdik). O dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil [kanıt] geldi. İşte şu, Allah’ın dişi devesi, sizin için bir ayettir; bırakın onu Allah’ın yeryüzünde yesin, sakın ona kötülükle dokunmayın, yoksa sizi acıklı bir azap yakalayıverir. Ve düşünün ki Ad’dan sonra sizi halifeler yaptı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinden saraylar yapıyorsunuz, dağlarından evler yontuyorsunuz. Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.” (A’raf/73, 74)
Ey insanlar! Allah’a muhtaç olanlar sizlersiniz. Allah ise; O, zengin ve hamde lâyık olandır.
Eğer O dilerse sizi giderir [yok eder] ve yepyeni bir yaratmayı / halkı getirir. Bu, Allah’a hiç güç de değildir. (Fatır/15–17)
Gökleri ve yeryüzünü gerçekten Allah’ın yarattığını görmedin mi? O dilerse sizi giderir ve yepyeni bir halk / yaratılış getirir. Bu, Allah’a göre zor değildir. (İbrahim/19, 20)
Eğer O [Allah] dilerse sizi giderir ey insanlar! Ve başkalarını getirir. Ve Allah, buna güç yetirendir. (Nisa/133)
Ey iman etmiş olan kimseler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki O [Allah], onları sever, onlar da O’nu [Allah’ı] severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; onlar Allah yolunda çaba harcarlar ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah, “Vâsi”dir, çok iyi bilendir. (Maide/54) H.Yılmaz

Ortak koşucular ve ikiyüzlüler, "Bu Kur'andan başka bir Kur'an getir" diye sürekli Peygamberi sıkıştırıyorlardı. Peygamber de, "asla kendiliğmden bir söz uyduramama..." diye cevap veriyor. Ne yazık ki, Peygamberin vefatından sonra, aynı ortak koşucular ve uzantıları, ürettikleri çelişkili rivayetlerle Kur'andan başka ve Kur'anın yerine koydukları dini hüküm kaynakları oluşturdular. Kur'an bilgisinden yoksun insanlara da, bunları dinin kendisi sanıyorlar. M.Sağ

Zımnen şunu demek isterler: “neyin eğri neyin doğru olduğu konusunda bizim kendi görüşlerimize uyan bir öğreti getir”. Yukarıda ayette geçen ifade, (hem Hz. Peygamber zamanında hem de sonraki çağlarda) pek çok bilinemezci (agnostic) tarafından Kur’an'ın ahlaka ve ahirete ilişkin öğretilerine yöneltilen son derece indî eleştirilere ve özellikle böylelerinin, Kur’an'ın Muhammed (s)'in kendi “uydurması” olduğu ve dolayısıyla kendi kişisel görüşlerinden başka bir şey ifade etmediği yolundaki iddialarına ilişkin îma yollu bir atıf durumundadır. “Bizim huzurumuza çıkacaklarına inanası gelmeyen kimseler” ifadesi için bkz. yukarıda 12. not.  M.Esed

Bu geçmişime bakarak, Allah'tan bir bilgi ve emir gelmeksizin Kur'an'ı Allah'ın Kitabı olarak sizlere sunabileceğimi kestirebiliyor musunuz? Mevdudi

Hz. Peygamber'in diliyle ifade edilen bu muhakemenin iki yönlü bir yüklemi vardır. Çok genç yaşlarından beri Muhammed (s) çevresinde dürüstlüğü, güvenilirliği ve tutarlılığıyla tanınmıştır, o kadar ki Mekkeli hemşehrileri bu yüzden ona el-emîn (“Dürüst, Güvenilir”) sıfatını yakıştırmışlardır. Buna ilaveten, (döneminde Araplar arasında oldukça yaygın bir eğilimin tersine,) o hayatı boyunca ne bir tek mısra şiir “düzmüş”, şiir söylemiş, ne de kendisine özgü bir belagatle dikkatleri üzerine çekmişti. “Öyleyse, nasıl telif edebilirsiniz,” diye soruluyor müşriklere, “Muhammed (s)'in asla yalan söylemeyen biri olduğu yolundaki ömürlük gözlemlerinize dayanan eski kanaatinizle, o'nun Kur’an'ı kendi muhayyilesinden çıkarıp sonra da Allah'a isnad ettiği yolundaki şimdiki zanlarınızı. Hem nasıl mümkün olabilir, kırk yaşına kadar ne şiir alanında ne de felsefî düşünce alanında herhangi bir ilgi ya da yatkınlık göstermemiş olan birinin; aranızda bütünüyle ümmî, eğitimsiz olarak bilinen birinin Kur’an gibi dil ve üslubunda kusursuz, insan psikolojisindeki vukuf ve görüşlerinde onun kadar nüfûz edici, iç mantığında onun kadar ikna edici bir eser ortaya koyması?”  M.Esed

Bu ayetlerde Rabbimiz, Kur’an’ın değiştirilmesi talebinde bulunan müşriklere, şayet iyice düşünür ve akıllarını kullanırlarsa, Peygamber`in tebliğ ettiği Kur`an`ın Allah’tan başkasının sözü olamayacağını kesinlikle anlayacaklarını söylemektedir. Müşriklere verilen bu cevap aynı zamanda Kur’an’ın inananların kalplerindeki yerini de pekiştirmektedir.
Esbab-ı nüzul nakillerinde, Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Abdullah b. Ümeyy el-Mahzumî, Velid b. Muğire, Mukevvir b. Hafs, Amr b. Abdullah b. Ebi Kays el-Amiri ve As b. Amir b. Hişam adlarındaki beş kişinin peygamberimizden kendi akıllarına uygun, onların ilâhlarını reddetmeyen, onlara ne yapacaklarını bildirmeyen ve istediklerinde duruma göre değiştirilebilen bir başka Kur’an getirmesini istedikleri, bu ayetlerin de bu talep üzerine indiği haberi yer almaktadır. (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)
Müşriklerin “Bu Kur’an bizim ilâhlarımızı aşağılıyor, bizi kınıyor ve biz de bundan rahatsızlık duyuyoruz” diyerek Kur’an’ın değiştirilmesi talebinde bulunmalarının altında sinsi bir plân yatmaktaydı. Onlar aslında peygamberimizi denemek istemişlerdi ve eğer peygamber böyle bir şey yaparsa, Kur’an’ı kendisinin derlediğini ve onu kendi istediği gibi değiştirdiğini ileri sürmeyi plânlamışlardı. Ama peygamberimize verdirilen “Allah dileseydi, ben onu size okumazdım ve O, onu size bildirmemiş olurdu. Ben de ondan önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” şeklindeki cevap hem müşriklerin plânını boşa çıkarmış, hem de Kur’an’ın gerçekten Allah`tan gelen vahiy olduğuna bir kanıt olmuştur. Çünkü bu cevapla onlara: “Böylesi büyük ve kıymetli bir kitabın, öğrenim görmemiş, talebe olmamış, hiçbir kitap okumamış ve ilmî tartışmalarda bulunmamış bir kimsenin eliyle gelmesi, bunun ancak bir vahiy ile olacağını gösterir. Böyle bir olguyu kabul etmemek ise aklın alacağı bir şey değildir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” denilmiştir.
Hiç kuşkusuz Biz, o ZİKİRİ Biz indirdik Biz. Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız. (Hicr/9)
Eğer o [elçi; Muhammed] bazı sözleri Bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, kesinlikle ondan sağ elini koparırdık [tüm gücünü alırdık].
Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik.
Sizin hiç biriniz ona siper de olamazdınız. (Hakkah/44-47)  H.Yılmaz

 Yani, öte dünyada. Yukarıdaki anlam akışı içinde, “birinin kendi uydurduğu yalanları Allah'a izafe ya da isnad etmesi” ifadesi, özellikle, Muhammed (s)'in böyle yaptığı yolundaki haksız ithama ilişkin görünüyor; “Allah'ın ayetlerine yalan gözüyle bakmak” ifadesi ise, böyle bir suçlamada bulunan ve dolayısıyla Kur’an'ı reddeden kimselerin tutumunu yansıtmaktadır (Râzî).  M.Esed

Allah’ın aleyhine yalan uydurmak; kendisinin veya bir başkasının sözünü Allah’ın sözü imiş gibi göstermek, bilgilerin kendisine Allah tarafından verildiğini söylemek demektir.
Dikkat edilirse, Allah’ın ayetlerini yalanlayan kişi ile Allah’ın aleyhinde yalan uyduran kişi aynı kefeye konmuş ve her ikisi de “en zalim” sıfatıyla nitelenmiştir. Açık bir tehdit olan bu nitelemenin muhatabı o günkü ve sonraki inkarcılar ve iftiracılardır. Dolayısıyla, Peygamberimiz Allah aleyhinde herhangi bir yalan uydurmadığına göre, ayetin içerdiği tehdit de Allah’ın aleyhinde yalan uyduran başka kişilere yöneliktir. Nitekim tarihî kayıtlar da kendi kuruntularını “Allah tarafından yazdırıldı, vahyedildi” diyerek Allah’a isnat eden iftiracı sapıkları ve Yalancı Müseyleme gibi sahte peygamberleri göstermektedir.
Ve onlardan [Kitap ehlinden], o, kitaptan olmamasına rağmen, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip büken bir güruh vardır. O, Allah katından olmadığı hâlde, “Bu, Allah katındandır” derler. Kendileri bilip dururken, Allah’a karşı yalan söylerler. (Âl-i Imran/78)
Ve Allah’a karşı yalan uydurandan, yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “Bana vahyolundu” diyenden ve “Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimleri ölümün şiddetleri içindeyken, melekler de onlara ellerini uzatmış “Nefislerinizi [canlarınızı] çıkarın! Bugün, Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O’nun ayetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” derlerken bir görsen! (En’am/93)
Ve O, size Kitap’ı [Kur’an’ı] ayrıntılı/ hakk-batıl ayrılmış olarak indirdiği hâlde, Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Ve kendilerine kitap verdiğimiz şu kişiler, onun [Kur’an’ın] şüphesiz Rabbinden hakk ile indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sen sakın şüphecilerden olma! (En’am/114)  H.Yılmaz

Arzıhallerini Allah'a sunacak hiçbir şefaatçinin olmadığını söylemenin en güzel yolu budur. Çünkü "herhangi birşey" Allah'ın ilminde değilse bu demektir ki o zaten yoktur; zira göklerde ve yerde varolan herşey Allah'ın ilmi dahilindedir. Mevdudi

Bu ifadeyle söylem yeniden bu surenin 3. ayetinde temas edilen “şefaat” meselesine dönüyor. Cümlenin baş kısmının lafzî çevirisi şöyledir: “Ve kendilerine ne zarar veren ne de yarar sağlayan şeye kulluk ederler” -Bu, hem somut putları, mücessem sembolleri, hem de kavramsal ve soyut imajları îma eden bir ifadedir. Belirtilmelidir ki burada örtülü (elliptic) olarak geçen “onlar” zamiri, daha önce kendilerinden “Bizim huzurumuza çıkacaklarına inanası gelmeyen kimseler”e (bir başka ifadeyle, ölümden sonra kalkışı ve Yargı Günü'nü inkar edenlere) işaret etmemektedir; çünkü yukarıdaki ayette sözü edilen kimselerin, çarpık ve sapık bir biçimde de olsa, ölümden sonrasına ve insanın Allah huzurunda hesaba çekileceğine açıkça inandıkları anlaşılıyor; bu kusur, onların taptıkları şeyleri “kendilerinin Allah katındaki şefaatçileri” olarak görmelerinden de bellidir.

Bu ayetle, herhangi bir kimsenin Allah katında izinsiz ve koşulsuz olarak şefaat edebileceğine, Allah'la kul arasında aracı bir rol üstlenebileceğine inanmanın, kullarını günahları ve erdemleriyle her an ve bütün şartlar altında bilen ve gözeten Allah'ın mutlak ve sınırsız ilmini inkar anlamına geldiği daha iyi anlaşılıyor. (Allah'ın, peygamberlerine sembolik olarak vermesi sözkonusu olabilecek “şefaat” iznine gelince, bu konuda bkz. yukarıda 7. not).  M.Esed

Bu ayette; Allah’ın yaratıcı, rızk verici, her şeye gücü yeten ve her şeyi düzenleyen olduğuna inanan ama aklını kullanmayarak Allah’ın astlarından bir takım ilâhlar edinip bunların kendisini Allah`a yaklaştıracağını zanneden müşrikler kınanmaktadır. Müşriklerin bu sapık mantığı Kur’an’da pek çok ayette dile getirilmiştir:
De ki: “Allah’ın astlarından sizin için zarar ve faydaya gücü yetmeyen şeylere mi kulluk ediyorsunuz? Oysa Allah, çok iyi işitendir, çok iyi bilendir.” (Maide/76)
İnsanlardan kimi de Allah`a bir yar kenarı üzerinde ibadet eder. O nedenle eğer kendisine bir iyilik gelirse onunla mutmain olur. Ve eğer kendisine bir fitne gelirse yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı da ahireti de kaybetti. İşte bu, apaçık kaybın ta kendisidir.
Allah’ın astlarından da kendine zarar ve menfaat veremeyecek şeylere yalvarır. İşte bu, çok uzak sapıklığın ta kendisidir.
O, zararı faydasından daha yakın olana yalvarıyor. O [yalvardığı şey] ne kötü mevlâ [yardımcı, koruyucu] ve ne kötü yoldaştır. (Hacc/11-13)
De ki: “Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?” De ki: “Allah’tır.” De ki: “Allah’ın astlarından o kendi kendilerine fayda ve zarar vermeye gücü olmayanları Yakınlar mı ediniyorsunuz?” De ki: “Hiç kör ile gören bir olur mu? Hiç karanlıklarla aydınlık bir olur mu?” Ya da Allah’a, O’nun gibi yaratan bir takım ortaklar buldular da, bu yaratış kendilerince birbirine benzer mi göründü? De ki: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, birdir, her şeye üstün ve kahredicidir.” (Ra’d/16)
O [İbrahim]; “O hâlde, Allah’ın astlarından size hiçbir şeyce fayda vermeyen ve size zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Size de, Allah’ın astlarından taptıklarınıza da üff [yazıklar olsun]! Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” dedi. (Enbiya/66, 67)
De ki: “Allah’ın astlarından bize yarar sağlamayan ve zarar vermeyen şeylere mi yakaralım? Ve Allah bizi doğru yola ilettikten sonra, kendisinin “bize gel” diye doğruya ve güzele çağıran arkadaşları varken şeytanların kendisini ayartıp yeryüzünde şaşkın dolaşır hâle getirdiği kimseler gibi gerisin geri mi döndürülelim? De ki: “Şüphesiz Allah’ın doğru yolu, gerçek doğru yolun ta kendisidir. Ve biz Âlemlerin Rabbine teslim olmakla ve “Salâtı ikame ediniz ve O’na takvalı olunuz” diye emrolunduk. Ve O [Allah], sadece kendisine toplanacağımız kimsedir.” (En’am/71, 72)
Onlar da Allah’ın astlarından kendisine fayda vermeyen ve zarar vermeyen şeylere tapıyorlar. Ve o kâfir, Rabbinin aleyhine arka çıkandır. (Furkan/55)
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, müşriklerin ortak koştukları nesneler ne kendilerine zarar verebilmekte, ne de faydaları dokunabilmektedir. Müşriklerin böyle şeylere tapmaları ve onlardan yardım istemeleri, her türlü eleştiriyi hak eden bönlükten başka bir şey değildir.
Ayetteki “Siz Allah`a göklerde ve yerde kendisinin bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?” ifadesi şu şekilde takdir edilebilir: “Yani siz, Yüce Allah’a, mülkünde bir ortağı, yahut da O’nun izni olmaksızın nezdinde bir şefaatçi bulunduğu­nu mu haber vermektesiniz? Oysa O, göklerde olsun, yerde olsun, kendisi­nin bir ortağı olduğunu bilmemektedir. Zira O’nun ortağı yoktur, O`nun için böy­le bir şey söz konusu değildir.”
Müşriklere özgü bu densizliğin yüzlerine vurulduğu bir ayet de Ra’d suresindedir:
Peki, kazandığı şeyler ile birlikte her bir nefsin [kişinin] üzerinde ayakta duran O kişi kimdir? Onlar ise Allah`a ortaklar kıldılar. De ki: “Onları isimlendirin! Yoksa siz O’na yeryüzünde bilmediği bir şey mi haber vereceksiniz? Yoksa sözden açık olanı mı? Aslında şu, küfre sapmış olan kişilere planları güzel gösterildi de Yol’dan saptırıldılar. Allah kimi saptırırsa, artık onun için yol gösteren kimse yoktur. (Ra’d/33)
Daha sonra Yüce Allah, kendini zalim bir ortağı bulunmaktan [şirkten] tenzih ve tak­dis ederek şöyle buyurmaktadır: “Allah, onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir ve çok yücedir.”  H.Yılmaz

Lafzen, “ve sonra [aralarında] anlaşmazlığa düştüler”. “Bir tek topluluk” (ümmeten vâhideten) teriminin açıklanması için bkz. 2. sure, 197. not. Yukarıdaki anlam akışı içinde bu ayet, sadece insanlığın bir zamanlar içinde bulunduğu mütecanis topluluk halini değil, aynı zamanda, Kur’an'da sık sık temas edildiği üzere, bütün insanların zihinsel ve ruhsal yaratılış itibariyle Allah'ın varlığını, birliğini ve sınırsız kudret ve egemenliğini kavrayabilecek bir yapıda olduklarına da zımnen işaret etmekte ve insanı temel kavrayıştan uzaklaştıran bütün eğriliklerin, aslında, onun doğuştan getirdiği yeti ve yatkınlıklara zamanla yabancılaşmasından doğan zihnî karışıklıkların ürünü olduğunu îma etmektedir.

Lafzen, “ayrılığa düştükleri bütün konularda aralarında hüküm verilmiş olurdu”: yani, Allah katından, ilahî vahyin temas ettiği meselelere yaklaşımlarında ayrılığa düşecekleri, farklı görüşleri benimseyecekleri yolunda önceden irade edilmiş bir karar olmasaydı -ki ayette geçen “kelime” sözcüğünün bu akış içinde anlamı budur- hakkın ne olduğu konusunda kendilerine apaçık deliller, burhanlar ulaştıktan sonra artık birbirleriyle ihtilafa düşmezler, tersine daha başından aynı görüşleri benimseyip sonuna kadar onlara bağlı kalırlardı (karş. 2:253 ve ilgili 245. not). Oysa, böyle bir tek örneklilik insanların zihnî, ahlakî ve toplumsal gelişmelerini önleyeceği için, Allah, insan aklını vahyin rehberliğiyle destekliyerek hakkı seçmeyi ve ona götüren yolu bulmayı insanların kendi ihtiyarına bırakmıştır. (Keza bkz. 2. sure, 198. not.) Yukarıda parantez içindeki kısım 2:213'le bağlantılı olarak okunmalıdır. M.Esed

Başlangıçta sadece tek bir ümmet olan insanlığın sonradan farklı inançlara, farklı gruplara ayrıldıklarının bildirildiği bu ayetten anlaşıldığına göre; insanların sonradan bir takım ihtilâflara düşerek ayrışması Allah’ın iradesi ve izniyledir. Yani Yüce Allah, inanma konusunda insanlara herhangi bir zorlama yapmayarak onları özgür bırakmış, böylece de insanlar arasında ihtilâflar oluşmuştur.
İNSANLAR AYRILIĞA DÜŞMEDEN ÖNCE TEK BİR ÜMMET İDİLER:
Çoğulu
الامم[ümem] olan الامّة[ümmet] sözcüğü, ümm, ümmî, emam, imâm, âmmîn, teyemmüm sözcükleri gibi emm sözcüğünden türemiştir. Emm sözcüğü “kasdetmek, amaçlamak” demek olduğu için gerek ümmet sözcüğünde ve gerekse sözcüğün diğer türevlerinde –Türkçe`deki kullanımına uymasa da– “kasdetmek” anlamı mevcuttur. (Lisanü’l-Arab; c.1, s.221-225)
Ümmet sözcüğünün terim anlamı ise: “Kendi irâdeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı zamanda aynı yerde bulunan; iyi ya da kötü aynı inanca sahip olan; aynı amacı gütme neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğu” demektir. Çoğulu olan ümem sözcüğü ile birlikte Kur’ân`da 64 yerde geçmektedir. Ayrıca Kur’ân`da değişik kalıplarda olan ama aynı kökten gelen yüzlerce sözcük mevcuttur. Bu sözcüklerin hepsi de “kasdetmek, amaçlamak” anlamı eksenindedir.
Ümmet kavramı ile ilgili olarak A’râf Suresi’nde açıklama yapıldığı için ilgili bölümün oradan okunmasını öneriyor, (Tebyinü’l-Kur’an c. 2, s. 577-580) insanların önceleri tek bir ümmet olduğu konusuna geçiyoruz:
İnsanlar tek bir ümmet idi. Allah, peygamberleri müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi. Anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetsin diye o peygamberle beraber, gerçekleri içinde taşıyan kitap indirdi. Oysa kendilerine kitap verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü, o kitap hakkında anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle inananları, onların üzerinde ihtilâf ettikleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir. (Bakara/213)
Yukarıdaki ayette insanların kendilerine uyarıcı gelmeden önce [küfür yolunda iken] bir tek ümmet oldukları bildirilmektedir. Sözcük küfür yolundaki insanlar için kullanıldığı gibi, mümin insanlar topluluğu için de kullanılmıştır. Nitekim aşağıdaki ayetlerde ümmet sözcüğü müminler için kullanılmıştır:
Ey elçiler! Tayyibattan [temiz, hoş, yararlı şeylerden] yiyin ve salihi işleyin. Şüphesiz Ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilenim.
Ve işte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O hâlde bana takvalı davranın.
Sonra insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlendi. (Müminun/51-53)
Şüphesiz bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O hâlde bana kulluk edin. (Enbiya/92)
Buna göre, konumuz olan 19. ayette geçen “insanlar sadece bir tek ümmetti” ifadesinden:
* “İnsanlar önceleri tevhit ve İslâm ümmeti idiler. Ancak daha sonraları bir kısmının tevhit inancını bırakarak şirke batması, sapıtması sebebiyle aralarında ayrılık baş gösterdi. Böylece birbirlerine karşı hak hukuk tanımayan, her türlü zulmü reva gören çeşitli soylara, gruplara ve milletlere ayrıldılar” şeklinde veya,
* “İnsanlar önceleri kâfir bir ümmet idiler. Ancak daha sonraları bir kısmı İbrahim peygamber gibi hanifleşti ve diğerlerinden ayrılarak tevhit ve İslâm ümmeti oldu” şeklinde anlamlar çıkarmak mümkündür.
RABBİMİZDEN GEÇEN SÖZ
Ayette konu edilen Söz, Rabbimizin cezaları “adı konmuş süreye erteleme” ilkesidir. Yüce Allah, bu ilkesinden ve bu ilkeyi bozmayacağından başka ayetlerde de bahsetmiştir:
Ve onlar kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki taşkınlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından, “adı konmuş bir süreye kadar” sözü geçmemiş olsaydı aralarında kesinlikle gerçekleştirilirdi. Ve şüphesiz kendilerinden sonra Kitap`a vâris kılınan kişiler ondan [Kur`an’dan] kesinlikle kararsızlığa götüren bir kuşku içindedirler. (Şûra/14)
Ve ant olsun ki Biz, Musa’ya Kitap’ı verdik de onda ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir Söz olmasa idi, elbette aralarında gerçekleştirilirdi. Ve onlar şüphesiz, bundan [Kur’an’dan] kuşkulu bir şüphe içindedirler. (Hud/110)
Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun sırtında [yeryüzünde] hiç bir dabbehi [canlıyı] bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah kendi kullarını en iyi görendir. (Fatır/45)
Ayrıca Fussılet/45 ve Ta Ha/129’da da aynı ilkeye değinilmiştir.
Bu açıklamalardan sonra anlaşılmaktadır ki: Şayet Yüce Allah daha önce insanların anlaşmazlığa düştükleri ko­nularda aralarında hüküm verme işini kıyamet gününden ön­ce yapacağına dair bir Söz söylememiş olsaydı, elbet­te hükmünü dünya hayatında gerçekleştirir ve amelleri sebebiyle mümin­leri cennete, kâfirleri de cehenneme koyardı. Fakat Yüce Allah insanlara -neler yapacaklarını tam olarak bilmekle beraber- özgür irade ve yeterli süre vermek suretiyle fırsat tanımış, verdiği sürenin vadesi olarak da kıyamet gününü tespit etmiştir. H.Yılmaz

Yani, Muhammed (s)'e, kendisinin gerçekten Allah'ın mesajını taşıyan biri olduğunu kanıtlayacak mucizevî bir burhan (yukarıda 1-2 ve 15-17. ayetlerde işlenen temayı özetleyen şüpheci bir itiraz ifadesi); bkz. keza 6:37, 109 ve özellikle konuyla ilgili 94. not. “Onlar” zamiri, önceki pasajlarda sözü geçen kafirlerin her iki kategorisini birden îma ediyor: hem “Allah'ın huzuruna çıkarılacaklarına inanası gelmeyen” tanrıtanımaz (atheist) ya da bilinemezci (agnostic)leri, hem de Allah'a inanmakla birlikte “O'na ortak yakıştıran”, birilerini O'nun yanında şefaatçi ya da aracı olarak benimseyen kimseleri (bkz. 18. ayet).

Bu cevap yalnızca Allah'ın niçin Muhammed (s)'e, o'nun peygamberliğini isbat edecek mucizevî bir alamet indirmediği sorusuyla değil, aynı zamanda peygamberlik görevi için niçin o'nun seçildiği sorusuyla da ilgilidir. Bu konuda bkz. 2:105 (“Allah, dilediğini rahmetine ulaştırır”) ve 3:73-74 “Allah (rahmet ve cömertliğinde) sınırsızdır, her şeyi bilendir, dilediğine rahmetini bağışlar.”  M.Esed

Rabbimiz, elçisinden ısrarla tekvinî mucize isteyen kâfirlere verilmesini istediği cevabı doğrudan peygamberimize söylettirmiştir. Peygamberimizden dile getirilmesi istenen tehdit mahiyetindeki bu cevabın takdiri şöyle yapılabilir:
“Allah bana neyi vahyediyorsa ben size onu söylüyorum. Siz ise benden, Allah`ın bana vahyetmediği, dolayısıyla hem benim hem de sizin için gayb olan şeyler istiyor ve mucizeler görmeden inanmayacağınızı söylüyorsunuz. Gaybe ait bilgileri ifşa etmek ya da etmemek bütünüyle Allah`a kalmış bir şeydir. Bu sebeple, ısrarla talep ettiğiniz mucizeyi Allah`ın gönderip göndermeyeceğini hep beraber bekleyip göreceğiz.”
Rabbimiz, inkârcıların bu tavırlarını ve değişik taleplerini Kur’an’da birçok kez dile getirmiş ve bu durumun önceki peygamberler için de aynı olduğunu bildirmiştir:
Ve onlar [inkâr etmiş olanlar]; “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu zalimler; “Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz.” da dediler. (Furkan/7, 8)
Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar halinde üzerimize düşürmelisin, yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız.” dediler. Sen de ki: “Rabbim noksanlıklardan münezzehtir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki?” (İsra/90-93)
Ve Bizi, ayetleri [mucizeleri] göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semud’a, açık, gözle görülebilir biçimde o dişi deveyi vermiştik de onun sebep olmasıyla zulmetmişlerdi. Ve Biz, o mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz. (İsrâ/59)
Şüphesiz şu, aleyhlerinde Rabbinin Kelime’si hakk olmuş olan kimseler, kendilerine bütün mucizeler hep birden gelse, yine de o acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler. (Yunus/96, 97)
Ve Biz onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak da onlar oradan yukarı yükselseler bile, mutlaka “Gözlerimiz döndürüldü/ bulandırıldı. Aslında biz büyülenmiş bir topluluğuz.” diyeceklerdir. (Hicr/14, 15)
Ve gökten düşmekte olan bir parça görseler, “Üst üste yığılmış bulutlardır” derler. (Tur/449
Ve Biz eğer ki sana kâğıtta yazılı bir kitap indirmiş olsak, onlar da ona elleriyle dokunsalardı, kesinlikle o küfretmiş olan kişiler, “Bu, apaçık sihirden başka bir şey değildir" derlerdi.
Ve onlar; “Bu peygambere bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer Biz bir melek indirmiş olsaydık, iş, mutlaka bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı.
Eğer Biz onu [Peygamberi], biz bir melek yapsaydık, yine de onu bir adam şeklinde yapardık ve katmakta olduklarını onlara elbette katardık [onlar yine düştükleri kuşkuya düşerlerdi]. (En’am/7-9)

Bir vakit de, “Ey Allah’ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hakk/ gerçek ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver.” demişlerdi.
Hâlbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azap edecek değildi. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir. (Enfal/32, 33)
Onlar dediler ki: “Sen, kesinlikle büyülenmişlerdensin! Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir ayet getir.” (Şuara/153, 154)
Onlar; “Sen, kesinlikle büyülenmişlerden birisin. Sen de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Biz senin kesinlikle yalancılardan biri olduğundan eminiz. Şayet doğrulardan isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver” dediler. (Şuara/185-187)
Onlar dediler ki: “Ey Hud! Bize bir açık kanıt ile gelmedin. Ve biz Senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Biz sana inananlar değiliz de. Ancak “Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış” diyebiliriz. O [Hud] dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki ben, Allah’ın astlarından O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Hadi öyleyse hepiniz bana tuzak kurun, sonra beni hiç bekletmeyin. Şüphesiz ben gerçekten, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Onun, perçeminden yakalayıp denetlemediği hiçbir dabbeh [hareket eden canlı] yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir. Buna rağmen yine de sırt çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Ve benim Rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi halife yapar. Ve siz O’na hiçbir şeyce zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir. (Hud/53-57)
Hani bir zamanlar da, “Ey Musa biz Allah’ı açıkça görmedikçe senin sözünle asla inanmayacağız.” demiştiniz de bunun üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpıvermişti. (Bakara/55)
Ve onlar dediler ki: “Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil miydi?” De ki: “Şüphesiz ki Allah, bir mucize indirmeye kadirdir, fakat onların çoğu bilmezler.” (Enam/37)
Ve onlar [müşrikler], kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka iman edeceklerine dair en ağır yeminleriyle Allah`a yemin ettiler. De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır.” Onlara mucizeler geldiğinde de iman etmeyeceklerini anlamıyor musunuz? (En’am/109) H.Yılmaz

Yani, 7, 11, 12, 15, 18 ve 20. ayetlerde sözü geçen iki kategoriden insanlar.

Lafzen, “Ayetlerimize karşı hemen bir tertipleri olur”. Bu cümlenin başında yer alan izâ takısı, beklemeden, hemen ya da ansızın olan şeylere işaret ettiği için çeviri için en uygun ifadenin “hemen ayetlerimiz hakkında ... ilh.” olacağını düşündük. Allah'ın ayetleri bütünüyle kavramsal, bütünüyle akla ve idrake hitab eden bir mahiyette olduğuna göre, “onlara karşı tertip içinde olmak”, açıktır ki, ancak bu mesajların ilahî kaynaktan oldukları gerçeğine şüphe gölgesi düşürmeyi ya da onların öngördüğü ilke ve öğretileri “çürütme”yi amaçlayan asılsız iddia ve itirazlar tasarlamak anlamına gelir. Vahye karşı umursamazlık (agnosticism) ve çarpık-inançlılık üstüne yukarıda geçen söylem sonraki iki ayette sözü geçen gemiciler meseliyle devam edecektir. M.Esed

İnsanın nankörlük özelliğine somut bir örneğin verildiği bu ayette, bir sıkıntıdan sonra kendisine bir rahmet tattırılan insanın hemencecik Allah’ın ayetlerine dil uzatmaya kalkıştığı ifade edilmektedir. İşaret anlamı Mekkeli kâfirler olan “insanlar” sözcüğü aslında tüm insanları kapsamaktadır.
Esabab-ı nüzul kayıtları, ayetin iniş sebebi olarak şu olayı nakletmektedir:
Ebu Süfyan: “Senin bedduan sebebiyle bize yağmur yağmaz oldu. Eğer bize yağmur yağdırılmasını [ister ve] sağlarsan, biz de se­ni tasdik ederiz” demişti. Peygamber`in duası üzerine yağmur yağdığı hal­de iman etmediler. İşte onların “tuzaklarından” kasıt budur. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Ayetteki “Plân bakımından Allah daha çabuktur” ifadesi, Müşakele sanatıyla yapılan bir beyan olup anlamı “Allah çarçabuk cezalandırır” demektir. Müşakele sanatıyla ilgili detay Tarık Suresi’nin tahlilinde sunulmuştur. (Tebyinü’l-Kur’an; c.2, s.198-199)
İnsanların genel karakteri olan nankörlük, değişik ifadelerle başka ayetlerde de ortaya konmuştur:
Hayır… Hayır… Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendi­ni yeterli gördüğünde [zengin olduğuna inandığında], kesinlikle azar [tuğyan eder]. (Alak/6-8)
Ve insana sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken, dikilirken Bize yalvardı. Kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi de sanki kendisine dokunan o sıkıntı için Bize hiç yalvarmamış gibi aldırmadan geçip gitti. Haddi aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir. (Yunus/12)
Ve Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman onunla şımarırlar. Ellerinin önceden yaptığı şeyler sebebiyle kendilerine bir kötülük isabet ederse, hemen onlar umutsuzluğa düşerler. (Rum/369:  H.Yılmaz

Lafzen, “tâ ki, gemilerde olduğunuz zaman ...” ilh. Zemahşerî'nin de belirttiği gibi, bu cümleciğin başında gelen “tâ ki” (hattâ) edatı, müteakip cümlecikte sözü geçen fırtınanın ansızın kopmasına ilişkindir, “gemilerde bulunma” eylemine değil. Hemen belirtmeliyiz ki, bu noktada anlatım, doğrudan “siz” hitabını bırakarak neredeyse beklenmedik bir tarzda üçüncü çoğul şahıstan söz eden bir söyleme dönüşüyor: bu, belli ki, müteakip anlatımın temsîlî karakterini vurgulayıp, onu herkes için geçerli bir ders, bir ibret halinde daha tesirli bir biçimde dile getirmeyi amaçlayan bir üslup hususiyetidir. M.Esed

Gerçekten, herşeyin yolunda gittiği zamanlarda Allah'ı unutan en iflah olmaz müşrikler, en sıkı ateistler bile, her taraftan belayla kuşatıldıklarında ve başka herhangi bir imdat umudunu bulamadıklarında Allah'tan imdat istemeye başlarlar. Bu, kainatta varolan herşeyi kontrolü altında bulunduran Kadir-i Mutlak'ın Allah olduğuna apaçık şekilde delalet eder. (Bkz. En'am. an: 29) Mevdudi

Bkz. (yukarıdaki pasajın temsîlî bir örnekle yansıttığı) 12. ayet ve ilgili notlar.

Lafzen, “azgınlıklarınız (bağy) sadece kendi aleyhinizedir”. Karş. sık tekrarlanan Kur’ânî ifade: “kendi kendilerine yazık etmiş oldular” (zalemû enfusehum, lafzen, “kendi kendilerine zulmettiler/zulmetmiş oldular”): bu, her kötü ya da yanlış davranışın ruhsal planda kaçınılmaz olarak onu işleyenin kendisini yaraladığını, kendisini yoksullaştırdığını ifade etmektedir. M.Esed

Bu ayetlerde, insan denen varlığın çaresiz kaldığında şirk koşup şefaatini umduğu sahte tanrılarını hemencecik terk ettiği, Allah’a tam da O’nun istediği gibi yalvardığı; buna karşılık, o sıkıntıdan kurtulur kurtulmaz aynı süratle taşkınlık ve haksızlık yapmaya geri döndüğü ifade edilerek insanın nankör karakterine somut bir örnek daha verilmektedir. Bu örneğin verildiği bir başka ayet de İsra suresindedir:
Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler. O, müstesna [kaybolmaz]. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür! (İsra/67)
23. ayetteki parantez içi cümlede “Ey insanlar, taşkınlığınız şu basit hayatın kazanımı olarak sırf kendi zararınızadır. Sonra dönüşünüz sadece Bizedir. Sonra Biz yapmış olduklarınızı size haber vereceğiz” denilerek dünya hayatındaki başarılarına aldanıp ahireti bütünüyle unutan müstağnilere bir uyarı yapılmaktadır. H.Yılmaz

Burada, "bir gece veya gündüz" ifadesinin kullanılması çok ilginç, Kur'an'ın geldiği çağda ve sonraları (14, asra kadar) dünyanın düz olduğu düşünülüyordu. Dolayısıyla, bu ayetteki, "bir gece veya gündüz buyruğu, dünyanın bir tarafı gece iken, diğer tarafının gündüz olduğunu işaret buyuruyor. Nitekim, bilimin ve bilinçlerin gelişmesiyle, dünyanın yuvarlak olduğu, böylece, dünyanın yarısı gece iken, öbür yarısının gündüz olduğu anlaşılmıştır. Dolayısıyla dünyada herhangi bir olay olduğunda, o olayı, dünyanın gece kısmında olanlar gece, gündüz kısmında olanlar gündüz yaşamaktadırlar.. Bilimin ilerlemesi, Kur'an ayaetlerinin daha iyi anlaşılmasını sağlamaktadır. M.Sağ

Lafzen, “kendisiyle yeryüzü bitkilerinin karıştığı”.

Yani, nereye kadar gidecekleri konusunda makul hiçbir sınır tanımadan tabiata hakim olduklarına inanmış oldukları zaman. Burada, zuhruf teriminin hemen her zaman bir sunîlik, yapaylık ve gayritabii olana ilişkin bir çağrışım taşıdığı ve bu çağrışımıyladır ki, ayette kendisinden sonra geçen izzeyyenet fiiliyle belli bir uyum ve bütünleşme gösterdiği fark edilecektir. Bunun içindir ki, yukarıdaki temsîlî cümlenin tamamı, insanoğlunun tabiatla işbirliği ve bağdaşma içinde değil, fakat onunla düşmancasına göğüs göğüse gelerek teknolojik etkinlikleriyle gerçekleştirdiği yapay ve aldatıcı “bezek ve görkem” olarak anlaşılabilir.

Lafzen, “sanki (daha) dün var değilmiş gibi”: klasik Arapça'da, bir şeyin bütünüyle yok olup gözden silinmesini dile getirmek için kullanılan deyimsel bir ifade (Tâcu'l-‘Arûs).  M.Esed

Bu mesel, bu dünyadaki görünürde "başarılar'ına bakıp, ahireti bütünüyle unutanlara bir uyarı anlamı taşır. Bu tipler, ekinlerinin olgun ve bereketli olduğunu, onu biçebileceklerini ve hasat sonu mutlu olacaklarını zanneden toprak sahiplerine benzetilmiştir. Bu toprak sahipleri olgun ürünlerinin yakında tadına bakabileceklerinden emin biçimde, Allah'ın ürünlerini ve büyük umutlarını tahrib edici emrinin farkında değildirler. Tıpkı bunun gibi ahiret hayatı için hazırlık yapmayanlar bu dünya lezzetleri uğruna irtikab ettiklerinin karşılığını öte dünyada bir felaket olarak bulacaklardır. Tıpkı hasadından emin olunan olgun ürünün aniden bir felakete düçar oluvermesi gibi... Mevdudi

Bir önceki ayette “basit hayatın kazanımı” olarak nitelenmiş olan safa sürmek, vurgun vurmak gibi geçici zevklerin uzun süreli olmayacağı, bu ayette çok veciz bir benzetme ile anlatılmıştır. Mükemmel bir doğa manzarası şeklinde resmedilen basit hayatın kazanımları, bir an sonra harap olmuş bir bölge olarak tasvir edilmek suretiyle insanlar çok etkileyici biçimde uyarılmıştır.
Arka arkaya çizilmiş iyi ve kötü tablolar şeklindeki bu uyarı yöntemi başka ayetlerde de kullanılmıştır:
Ve sen onlara basit hayatın misalini ver: O [basit hayat], gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sebebiyle yeryüzünün bitkileri birbirine karışmış sonra da rüzgârın savurup durduğu bir çöp kırıntısı oluvermiştir. Ve Allah her şeye muktedirdir. (Kehf/45)
Allah`ın gökten bir su indirip de onu bir yoluyla yeryüzündeki pınarlara koyduğunu, sonra onunla renkleri değişik bir ekin çıkardığını, sonra onun olgunlaşıp da senin onu sarmış gördüğünü, sonra da onu bir çöpe çevirdiğini görmedin mi? Şüphesiz bunda kavrama yeteneği olanlar için bir öğüt/ hatırlatma vardır. (Zümer/21)
Bilin ki, iğreti yaşam ancak bir oyun, ‘[eğlence türünden] tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin [veya kafirlerin] hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk [rıza] vardır. İğreti yaşam, aldanış metaından [malından, malzemesinden] başka bir şey değildir. (Hadid/20)
DÜNYA HAYATI BİTKİYE BENZER
İnsanın zaman ve emek harcayarak elde ettiği bu dünyaya ait kazanımlar, ölüm gelip çattığında tıpkı büyük gayretlerle güzelleştirilen bir bahçenin bir afet sonucu ansızın kuruyuvermesi gibi sıfırlanacak, bir ömür boyu beslenmiş ümitler bir anda ümitsizliğe dönüşecektir. Çünkü ölüm, bu dünyaya sımsıkı sarılarak arzularını her an arttıran insanlara genellikle ansızın, hiç beklemediği bir anda gelip çatmakta, bu beklenmedik sonla karşılaşan insan kendisini âdeta yüksek bir tepeden yere çakılmış gibi hissetmektedir.
Bu gerçek, başka bir ayette şöyle tasvir edilmiştir:
Derken kendilerine hatırlatılanı terk ettiklerinde, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki kendilerine verilen şeylerle ‘sevince kapılıp şımarınca’, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutları suya düşenler oldular. (En’am/44) H.Yılmaz

Yani, Allah ahiretteki selam yurduna götüren yola çağırır. "selam yurdu" burada Cennet demektir. İçinde herhangi bir kaybın, felaketin, üzüntünün, acı ve sıkıntının bulunmadığı Cennet Yurdu. S.Ateş

Yahut: “dilediğini dosdoğru bir yola yöneltmektedir”. Burada ve daha pek çok yerde “huzur ve güvenlik” sözcükleriyle ve başka bazı yerlerde de “kurtuluş” sözcüğüyle aktardığımız selâm terimi için bkz. 5. sure, 29. not. Açıktır ki, dâru's-selâm terimi sadece -cennet temsîlinde işaret edilen- öte dünyadaki nihaî esenlik ortamını değil, fakat aynı zamanda gerçek müminin bu dünyadaki ruh durumunu, yani onun Allah'la, tabii çevresiyle ve kendisiyle barış ve bağdaşım içindeki huzurlu, güvenli ruh durumunu da ifade etmektedir. M.Esed

24. ayette, kazanırken, muhafaza ederken ve harcarken insana sıkıntı ve mutsuzluk veren dünya kazancının geçici ve değersiz olduğu açıklanmıştı. Bu ayette ise Rabbimiz insanları gerçek mutluluğa, esenliğe ve güvenliğe çağırmaktadır. Cennete “selâm yurdu” adının verilmesi, oraya gi­renin her türlü afet ve musibetten selâmete ermesinden ötürüdür. Ayrıca “es-Selâm” sözcüğü Rabbimizin isimlerinden biri olup “Dâru’s-Selam” ifadesinden “Allah kendi yurduna çağırıyor” anlamı da çıkmaktadır.
Ve o kişiler, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştirirler. Rabblerine haşyet duyarlar ve hesabın kötülüğünden korkarlar.
Ve o kişiler Rabblerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmişler, salatı ikame etmişler ve kendilerine verdiğimiz rızklardan gizli ve açık infak etmişlerdir. Ve onlar çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldırırlar. İşte bu yurdun akıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya [Adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selam olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra’d/21-24)
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer kendi katında olandır.
De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takva sahibi olan kişiler için Rabblerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’tan hoşnutluk vardır. Allah kulları en iyi görendir.” (Âl-i Imran/14, 15) H.Yılmaz

Yani, fiilen hak ettiğinden fazlası (karş. 6:160 -“kim ki [Allah'ın huzuruna] iyi bir iş ve davranışla çıkarsa, bu yaptığının on katını kazanacaktır”). Keza bkz. 27:89 için 79. not. M.Esed

İyi davranışlar için vaad edilen kat kat “mükafat”ın tersine, kötülüğün karşılığı eylemin kendisi kadardır, onunla orantılıdır. (Keza bkz. 41:50'nin son cümlesi ile ilgili 46. not.)

Lafzen, “kopkoyu geceden bir parçayla/kütleyle”. M.Esed

Yani, iyilere fazla fazla karşılık verilmesinin aksine kötü amellerde bulunanlar yalnızca işlediği suçun karşılığı oranında cezalandırılacaklar (Daha fazla açıklama için bkz. Neml. an: l09/a)
 Suçlular yakalandıklarında yüzlerini bir karaltı kaplar da tüm kurtuluş umutlarını yitirirler ya, işte öyle olacak. Mevdudi

Bu ayetlerde mesaj “karşıtlık” metodu kullanılarak verilmektedir. Hem güzellik yapan kişilere hem de kötülük kazanmış kimselere hangi karşılıkların verileceğinin ayrı ayrı anlatılması, “karşıtlık” metodunun bir gereğidir. İyilerin ve kötülerin durumlarının karşıtlık içinde ele alınması, onları birbirleriyle mukayese edebilmeyi kolaylaştıran bir yöntemdir. Güzel düşünüp güzel iş yapanlar ahirette daha güzeli ile karşılık bulacak, buna karşılık, işledikleri suçlar sebebiyle o gün yüzlerini zilletin bürüyeceği kötüler ise sadece yaptıklarının misliyle cezalandırılacaklardır:
İyiliğin karşılığı, yalnızca iyilik değil midir? (Rahman/60)
Ve sen, onları aşağılıktan dolayı başları öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli etrafa bakarlarken ona [ateşe] sunulduklarını göreceksin. İman edenler de; “Şüphesiz zarara uğrayanlar, kendilerini ve ehillerini [ailelerini, yakınlarını] kıyamet günü zarara uğratmış olan kimselerdir.” diyeceklerdir. İyi bilin ki zalimler devamlı bir azap içerisindedirler. (Şûra/45)
Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah`ın gafil [duyarsız] olduğunu sanma! Ancak O, onları gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor.
Başlarını dikerek koşacaklar, bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur.
İnsanları, azabın geleceği gün ile uyar. Ki o gün, zalimler, “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir zamana kadar ertele de Senin davetine uyalım ve elçilere tâbi olalım.” derler. -Daha önce sizin için zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz?
Hem siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız, size apaçık belli olmuştu. Ve size örnekler de vermiştik. (İbrahim/42-45)
İşte, göz şimşek gibi çaktığı, Ay tutulduğu ve Güneş ve Ay bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan, "Kaçış nereye / Kaçacak yer neresi?" der.
Hayır… Hayır… Sığınak diye bir şey yoktur.
O gün varıp durmak sadece Rabbinedir. / O gün varılıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. (Kıyamet/7-12)
O gün kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler de kararacaktır. Yüzleri kararanlara şöyle denecektir: “Siz inandıktan sonra yeniden kâfir mi oldunuz? Öyleyse, kâfirliğinizden dolayı tadın cezayı! Ve yüzleri ağaranlar ise, Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada temelli kalacaklardır.” (Âl-i İmrân/106-107)
Ve o kıyamet günü, Allah’a karşı yalan söyleyen kişileri yüzleri kararmış olarak göreceksin. Kibirlenenler için cehennemde yer yok mu? (Zümer/60)
Yüzler vardır o gün, pırıl pırıl.
Gülen, müjdeleyen.
Ve yüzler vardır o gün, üzerlerinde toz-toprak.
Tozu-toprağı da bir is bürümüştür.
İşte bunlar, evet bunlardır küfre sapanlar, kötülüğe batanlar. (Abese/38-42)
Hayır… Hayır… İşin aslında siz aceleciyi [dünyayı] seviyorsunuz,
ve ahireti bırakıyorsunuz.
Yüzler var ki o gün apaydınlıktır.
Rabblerine nazar edicidirler. (Kıyamet/20-23)
Kim iyilik getirirse, artık ona onun [getirdiğinin] on misli vardır. Kim de kötülük getirirse, artık o, sadece onun misliyle cezalandırılır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (En’am/160)
Kim iyilik, güzellik getirirse, onun için ondan [getirdiğinden] daha hayırlısı/ getirdiğinden dolayı bir hayır vardır. Ve onlar o gün korkudan güvende olanlardır. (Neml/89)
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar[daki hakların]dan bağışlama ile [vaz]geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Âl-i Imran/134)
Ve Bizim yolumuzda cihat eden kimseleri kesinlikle kendi yollarımıza kılavuzlayacağız. Ve şüphesiz Allah muhsinlerle [iyilik, güzellik üretenlerle] beraberdir. (Ankebut/69)  H.Yılmaz


Lafzen, “siz ve şürekanız (tanrılaştırdıklarınız)”; karş. 6. sure, 15. not. Mekânekum ifadesi (lafzen, “yeriniz”, yani deyimsel ifade olarak “yerinizde kalın!”) bir aşağılama ve tehdit unsuru taşımaktadır.

Yani, Allah'tan başka varlıkları tanrılaştıran kimseleri, bir zamanlar tapındıkları bu varlıklardan ayıracağız (Taberî, Beğavî): kendileriyle sahte tapınma nesneleri arasında gerçekte hiçbir varoluşsal bağın bulunmadığının müşrikler tarafından anlaşıldığını dile getiren mecazî bir ifade (karş. 6:24, 10:30, 11:21, 16:87 ve 28:75 -“uydurdukları şeyler/yalancı görüntüler onları terk etti [ya da terketmiş olacak]”). Keza, bkz. bundan sonraki iki not.

Yani, “tapındığınız, gerçekte, haricî nesnelerle özdeşleştirip üstünü örttüğünüz kendi heva ve hevesleriniz, kendi ihtiraslarınızdı”; başka bir deyişle, burada, birtakım putlara, imajlara, tabiat güçlerine, azîzlere ve peygamberlere tapınmanın, gerçekte sadece tapınanların kendi şuuraltı istek ve arzularının yansıtılmasından ibaret olduğu işaret ediliyor. (Karş. 34:41 ve ilgili 52. not.) M.Esed

Ayrıca bakınız Mü'min suresi 73 ve 74 ayetleri M.Sağ

Böylece Kur’an, ölümlerinden sonra, ortada bunu gerektirecek hiçbir sebep olmadığı halde, sempatizanları tarafından tanrılaştırılan velîlerin, peygamberlerin, kendilerine yöneltilen bu sapık tapınma eyleminden sorumlu tutulmayacaklarını açıklamış oluyor (karş. 5:116-117); ayrıca, put, ikon, tasvir gibi cansız tapınma nesnelerinin de kendileriyle onlara tapınan kimseler arasında herhangi bir ilgi ya da bağın bulunduğunu sembolik olarak reddedeceklerdir. M.Esed

Yani, "Onların melekler, cinler, ruhlar, atalar, nebiler, azizler, şehidler vs. gibi Allah'a şirk koştukları ve yalnızca Allah'ın olan hakları kendilerine devrettikleri ilahlar, tutup kendilerine tapanlardan ayrılacak şöyle diyecekler: "Sizin bize taptığınızdan haberimiz bile yoktu. Çünkü sizin bize yönelttiğiniz ta'zim, saygı, tebcil, hayranlık, dikkat, prestij, sadakatten hiçbiri, bize sunduğunuz ibadet, başvuru, rica, dilek ve adaktan hiçbiri, adımıza yaptığınız secde, rüku, zikir, dini hizmet, dini tören, toplantılardan hiçbiri bize ulaşmadı." Mevdudi

Bu ayetlerde, şirk koşanlar ile kendilerine yapılan isnadı reddedip buna Allah’ı tanık gösteren sahte ilâhlar arasındaki tartışma bir ahiret tablosu hâlinde sergilenmektedir. Şirk koşanlara ve taptıklarına hitaben söylenen “Yerlerinize!” ifadesi, tehdit için kullanılan bir ifadedir ve “Hesabınız görülünceye kadar yerinizde durun!” anlamına gelmektedir.
Oysa, toplanma günü Allah’ın sert muamelesine maruz kalacak olan kâfirler, bu kötü günle karşılaşmamaları için dünyada iken Kur’an’da pek çok kez ikaz edilmişlerdir:
Ant olsun ki Biz her ümmete, “Allah’a ibadet edin ve putlara tapmaktan sakının.” diyen bir peygamber gönderdik. Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hakk olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? (Nahl/36)
Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki ona, “Gerçek şu ki Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için Bana ibadet edin!” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiya/25)
Ve sen, senden önce gönderdiğimiz elçilere sor, Biz Rahman’ın astlarından ibadet edilecek ilâhlar kılmış mıyız? (Zühruf/45)
Şüphe yok ki O, bütün sırların meydana çıkarıldığı gün onun geri döndürülmesine güç yetirendir. (Tarık/8, 9)
O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir. (Kıyamet/13)
Ve her insanın kendi kuşunu ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve Biz kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız. -“Oku kendi kitabını! Bugün nefsin [kendi zatın], kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!”- (İsra/13, 14)
Suçluların o gün bir arada toplanacakları, değişik ifadelerle birçok ayette bildirilmiştir:
Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah’ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. Sonra da onları cahimin [cehennemin] yoluna kılavuzlayın.
Ve durdurun onları; şüphesiz onlar sorguya çekilecekler: “Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?” (Saffat/22-25)
Ve Bizim dağları yürüttüğümüz gün; ve sen yeryüzünü çırılçıplak/ dümdüz göreceksin. Ve Biz onları bir araya topladık. Böylece onlardan hiçbir kimseyi bırakmadık. (Kehf/47)
Ve ey günahkârlar! Bugün [şimdi] siz hadi ayrılın! (Ya Sin/59)
Ve Saat’in dikildiği günde, işte o gün ayrılırlar. (Rum/14)
Öyleyse Allah’tan geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru dine çevir! O gün onlar bölük bölük ayrılırlar. (Rum/43)
Hayır... Hayır... [Onların zannettikleri gibi değil…] Onlar [edindikleri ilâhlar] onların ibadetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır. (Meryem/82)
Ve Allah’ın astlarından kıyamet gününe kadar kendisine hiç bir cevap veremeyecek olan kimselere dua eden kimseden daha sapık kim olabilir? Onlar [tapılan kimseler], onların yalvarışlarından habersizler de.
İnsanlar bir araya toplandığı zaman onlar [taptıkları kimseler] kendilerine düşmandırlar. Ve onların kendilerine tapmalarını inkâr ederler. (Ahkaf/5, 6)
Ve o gün O [Allah], onları hep birlikte toplayacak, sonra meleklere “Şunlar mı size tapıyorlardı?” diyecektir.
Onlar: “Seni tenzih ederiz. Onlara karşı bizim veliymiz Sensin. Bilakis onlar cinnlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inananlardı” dediler. (Sebe/40, 41)
Ve cennet ashabı ateş ashabına, “Biz, Rabbimizin bize vaat ettiğini gerçek bulduk. Peki, siz Rabbinizin size vaat ettiğini gerçek buldunuz mu?” diye seslendiler. Onlar, “Evet” dediler. Aralarında bir duyurucu, şüphesiz ki Allah’ın lânetinin, Allah’ın yolundan geri çevirip yolun eğri-büğrüsünü isteyen ve ahireti inkâr eden zalimlerin üstüne olacağını duyurdu. (A`raf/44, 45)
O gün Allah da tanık gösterecek ve suçlulara söylenecek söz kalmayacaktır:
Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryemoğlu İsa, sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah’ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O [İsa], Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; gaybleri bilen yalnız Sensin, Sen!
Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini söyledim; benim ve sizin Rabbınız olan Allah’a kulluk edin, dedim. Ve ben aralarında olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, onları gözetleyen yalnız Sen oldun Sen. Ve şüphesiz Sen gaybleri en iyi bilensin. (Maide/116, 117)  H.Yılmaz

 

Yani, Allah'ın birliğini, biricikliğini ve sınırsız kudret ve yüceliğini kavrayıp tasdik etmek idrakine; yani, bu gerçeği fark edip anlayabilecek bir yatkınlık içinde yaratılmış olan gerçek insan tabiatına geri döndürülecek (bkz. 7:172). M.Esed

Daha önceki ayetlerin tamamlayıcısı mahiyetinde olan bu ayet, dünya hayatı ile ilgili olan her şeyin bittiği o saate ve geri dönüşün mümkün olmadığı o yerde neler olacağını kısaca şöyle özetlemektedir: İnsanlar, uydurdukları yardımcıları kendilerinden uzaklaşmış bir hâlde gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülecekler ve önceden gönderdiklerinin karşılığını bulacaklardır. Bir başka ifade ile, o gün orası kafaların dank ettiği zaman ve yer olacaktır.
O zaman kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaşmışlardır. Ve onlarla bağlar kesilmiştir. (Bakara/166)
Bak, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler! O uydurdukları şeyler de kendilerinden ayrılıp kayboldu. (En’am/24)
İşte onlar kendilerine zarar vermiş olan kimselerdir. O uydurdukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuşlardır. (Hud/21)
Ve Sur’a üflendiği gün; artık Allah’ın diledikleri hariç olmak üzere göklerde ve yerde kimler varsa hepsi dehşete kapılırlar. Ve hepsi hor-hakirler olarak O’na gelirler. (Neml/87)
Ve Biz her ümmetten bir şahit çekip çıkardık da “Haydi, kesin delilinizi getirin!” dedik. Artık bildiler ki, hakikat Allah’a aittir ve uydurageldikleri şeyler kendilerinden ayrılıp kaybolmuştur. (Kasas/75)
Ayetin başındaki “orada” sözcüğü; “o yerde, o durakta” demek olup mahşer alanındaki duruş yerini ifade etmektedir. Ancak sözcük, yer isminin zaman için kullanılmış olduğunun kabulü ile “o vakitte” olarak da anlaşılabilir.
GERÇEK MEVLÂ
Ayetin açık ifadesi, “Gerçek Mevlâ”nın “Allah” olduğunu vurgulamaktadır. Hatırlanacak olursa, A’raf suresinin 3. ayetinin tahlilinde bu hususa değinmiş, “veliy” sözcüğü ile aynı anlamda olan ve ismi fail anlamıyla “yol gösteren, yardım eden, koruyan, yakın” manasındaki “mevla” sözcüğünün kullara nispet edilmemesi gerektiğini, Mevla’nın sadece Allah olduğunu belirtmiştik. (Tebyinü’l-Kur’an; c:2, s:511) Bundan dolayıdır ki, gerek Celaleddin-i Rûmî adlı şairimizin, gerekse Hindistan, Pakistan ve Afganistan gibi toplumlarda benzer bazı şahsiyetlerin Mevlana unvanıyla anılmaları doğru bir uygulama değildir.
Gerçek Mevlâ’nın Allah olduğu Kur’an’da pek çok ayette bildirilmiştir:
De ki: “Sizin çabuk gelmesini istediğiniz şey benim yanımda olsaydı, benimle sizin aranızdaki iş kesinlikle gerçekleşmiş gitmişti. Ve Allah, zulmedenleri en iyi bilendir.
Gaybın anahtarları da yalnızca O’nun katındadır. O’ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.
Ve O, sizi geceleyin vefat ettiren, gündüzün elde ettiğiniz şeyleri bilen, sonra adı konmuş ecelin [vadenin] gerçekleşmesi için sizi kaldırandır. Sonra dönüşünüz yalnızca O’nadır. Sonra O, yaptıklarınızı size haber verecektir.
Ve O [Allah], kulları üzerinde Kahir’dir [hükümranlığı sürdürür] ve O, sizin üzerinize koruyucular gönderir. Sonra da sizden birinize ölüm geldiği vakit elçilerimiz, hiç eksik-fazla yapmadan, onun canını alırlar.
Sonra kendi gerçek Mevlâları Allah’a döndürülürler. Dikkatli olun, hüküm ancak O`nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir. (En’am/58-62)
Ve Allah uğrunda gerektiği gibi cihat edin. O, sizi o seçti ve dinde; babanız İbrahim`in milletinde sizin için bir zorluk kılmadı. O, daha önce ve işte bunda [Kur’an’da], elçinin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, sizi “Müslümanlar” olarak isimledi. Öyleyse, salatı ikame edin, zekatı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin Mevlânızdır [yol gösteren, yardım eden, koruyan yakınınızdır]. O, ne güzel Mevlâ ve ne güzel yardımcıdır! (Hacc/78)
Ve eğer onlar geri dururlarsa, siz şüphesiz Allah’ın Mevlânız olduğunu bilin. O, ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcıdır! (Enfal/40)
İşte bu, şüphesiz Allah’ın iman eden kimselerin Mevlâsı olmasından, inkâr edenler için Mevlâ olmamasındandır. (Muhammed/11)
Allah, yeminlerinizi çözmeyi kesinlikle size meşru kılmıştır. Ve Allah sizin Mevlânızdır. O, en iyi bilen, en iyi yasa koyandır. (Tahrim/2)
Ve iş bitince şeytan onlara; “Şüphesiz ki Allah size gerçek vaadi vaat etti, ben de size vaat ettim, hemen de caydım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de icabet ettiniz. O nedenle beni kınamayın, nefsinizi [kendinizi] kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de benim kurtarıcım değilsiniz! Ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim.” dedi. Kesinlikle zalimler için acı bir azap vardır! (İbrahim/22) H.Yılmaz

Rızk (“hayatı devam ettirmek için gerekli olan geçimlik her türlü şey”) terimi burada, “gökler ve yer”le ilgili atfı ve sonra da “kulak ve gözler”le ilgili ifadeyi açıklayacak biçimde, sözcüğün hem maddî hem de ruhanî çağrışımlarıyla yüklenmiştir

 Burada hitab edilen kimselerin, önce bazı varlıkların belli tanrısal ya da yarı-tanrısal niteliklerle donanmış olduğuna ve dolayısıyla tanrılıkta Allah'a şu ya da bu bakımdan ortak olduklarına, sonra da bu tür varlıklara tapınmanın insanı Allah'a yaklaştıracağına inanan kimseler olduğu anlaşılıyor. Rasûl'ün diliyle kendilerine yapılan hitaba verdikleri cevaptan da anlaşılacağı gibi, bu tür bir inanç, içinde Allah'ın varlığına da yer vermektedir (karş. 7:172 ve ilgili 139. not); fakat Allah'ın birliği, eşsiz ve ortaksız olduğu gerçeğini dışarda bıraktığı içindir ki, böyle insanların Allah'a olan inançlarını gerçek anlamından, manevî değerinden yoksun bırakmaktadır. M.Esed

Lafzen, “işte budur [ya da böyledir] sizin Rabbiniz olan Allah, O Mutlak ve Nihaî Gerçek” -yani, “şunu kendiliğinizden biliyor, anlıyorsunuz ki, O'dur her şeyi yaratan ve yöneten Tek İlah; O'dur var olan her şeyin ardındaki Mutlak ve Nihaî Gerçek”; (bkz. 20. sure 99. not), bunu bu kadarıyla görüp kabul etmeniz, O'na ilahlığında hiçbir şekilde ve hiç kimseyi kesinlikle ortak koşmamanızı, O'ndan başka hiçbir varlığa az ya da çok tanrısallık yakıştırmamanızı gerektiriyor.

52 Lafzen, “O halde, nasıl döndürülüyorsunuz?” -yani, haktan. M.Esed

Bu ayetlerde, müşrikleri gerçek ilâhın Allah olduğuna ikna etmesi için peygamberimize taktik verildiği söylenebilir. Ancak ayetlerde hedef alınan kitle, bize göre sadece Mekkeli müşrikler değil, tüm kitlelerdir.
Rabbimiz peygamberimizden müşriklere sorular yöneltmesini istemekte, verecekleri cevaplarla müşriklerin Allah’ın birliğini ve Rabb olduğunu itiraf edeceklerini bildirmektedir. Peygamberimize öğretilen taktik, bu itiraflarını Allah’ın birliğine delil göstererek müşriklere suçlarını kabulden başka yol bırakmamaktır.
Rabbimiz bu yöntemin uygulanmasını başka ayetlerde de istemiş, rızkı verenin kendisi olduğu gerçeğini “Rabb”lığına delil olarak göstermiştir:
Böylece, yeryüzünde daneler/ hububat bitirdik.
Ve üzümler, yoncalar ve zeytinler, hurmalar ve gür çimenli, sık ağaçlı bahçeler ve meyve, otlak, size ve hayvanlarınıza geçimlik olarak. (Abese/27-32)
Veya, eğer O [Allah] rızkını kesiverse, size rızk verecek o kimse kimdir? Aslında onlar azgınlık ve nefrette direnip durmaktadırlar. (Mülk/21)
De ki: "Sizi inşa eden [yaratan], size kulak, gözler ve gönüller veren O`dur. Ne az şükrediyorsunuz?" (Mülk/23)
De ki: “Gördünüz mü [düşündünüz mü]; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah`tan başka getirebilecek ilah kimdir?” Bak, Biz ayetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra da onlar sırt çevirip engelliyorlar? (En`âm/46)
Göklerde ve yerde bulunan kimseler, O`na istekte bulunurlar. O, her gün [an] bir iştedir. (Rahman/29)
Siz Allah’ın astlarından bir takım taştan, ağaçtan putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Haberiniz olsun ki, o sizin Allah’ın astlarından mabut diye taptıklarınız, sizin için bir rızk vermeye güç yetiremezler. Onun için rızkı Allah yanında arayın ve O’na kulluk edin ve O’na şükredin. O’na döndürüleceksiniz.” demişti. (Ankebut/17)
O [Allah], gökten yere işleri düzenler, sonra da o [işler], ölçüsü sizin saydıklarınızdan bin yıl olan bir günde O`na [Allah’a] yükselir. (Secde/5)
Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir! O’nun astlarından bir takım veliler edinenler: “Onlar bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” [diyorlar]. Ayrılığa düştükleri bu konuda onların arasında Allah hüküm verecektir. Allah kuşkusuz, yalancı ve çok nankör kişilere kılavuzluk etmez. (Zümer/3)
Ant olsun ki onlara "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, kesin “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Allah`a hamd olsun.” Aslında onların çoğu bilmezler. (Lokman/25)
De ki: “Eğer biliyorsanız, bu yeryüzü ve onun içindeki kimseler kime aittir?”
Onlar: “Allah`a aittir” diyecekler. “Öyle ise siz düşünüp taşınmaz mısınız?” de!
“Peki, yedi göklerin Rabbi ve azametli Arş’ın Rabbi kimdir?”
(Onlar:) “Allah’ındır” diyecekler. “Öyleyse takvalı davranmayacak mısınız” de!
“Peki eğer biliyorsanız, her şeyin melekûtu [mülkiyeti ve yönetimi] kendisinin elinde olan ve kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan kimdir?”
Onlar “Allah`ındır” diyecekler. “Öyle ise nasıl büyülenirsiniz?” de! (Müminun/84-89)  H.Yılmaz

Yani, "Rabbinin kelimesi gerçekleşmiş oldu ki, kafalarına hiç bir şekilde inanmayacaklarını koymuş olanlar hakikat önlerine ayan beyan delillerle konmuş olsa da inanmazlar." Mevdudi

Bu ayette, Rabbimizin ezelî ilmi ile bildiği “gaybe ait olaylar”dan biri dile getirilerek “fasıklık eden kişilerin imana gelmeyeceği” bildirilmektedir. Ayetin işaret ettiği fasıklar, afak ve enfüsteki [evrendeki ve insanların iç dünyalarındaki] ayetlere gözlerini kapayıp kulaklarını tıkayanlardır. Bu kişiler söz konusu davranışlarıyla sadece kalplerine kilit vurmakla kalmamakta, aynı zamanda kendilerini âdeta dünya zevklerine ve nimetlerine boyunlarından tasmalamış olmaktadırlar. Ebuleheb örneğinde olduğu gibi, bu kişiler, kendilerine uyarı geldikten sonra yıllarca yaşamış olmalarına rağmen iman etmeden ölmekte ve böylece Rabbimizin “Şüphesiz onlar imana gelmezler” sözü de gerçekleşmiş olmaktadır.
Ve onlar var güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ümmetlerin her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi ehlini çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın. (Fatır/42, 43)
Ve inkâr etmiş olanlar bölük bölük cehenneme sevk olundu [olunacak]. Nihayet oraya vardıklarında kapıları açıldı [açılacak]. Ve onun bekçileri onlara; “İçinizden size Rabbinizin ayetlerini okuyan, bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” dediler [diyecekler]. Onlar da; “Evet geldi” dediler [diyecekler]. -Velâkin kâfirler üzerine azap kelimesi hakk oldu.- (Zümer/71) H.Yılmaz

Bkz. 2. sure, 7. not, keza 8:55 ve ilgili 58. not. Bu özel anlam örgüsü içinde “Rabbin sözü” terimi, Allah'ın, bilerek günahı seçenler ve hakkı inkar edenlerle ilgili tutumuyla, sünnetiyle (sünnetullâh) eş anlamlı görünüyor (Menâr XI, 359). Ennehum'daki enne edatı (lafzen, “ki onlar”), ilahî “kelime”nin bildirdiği gerçeği işaret ettiğine göre bu edatla başlayan cümleyi üstüste iki noktadan sonra vermeyi daha uygun bulduk. M.Esed



 

Bu belâgatli soru, putperestçe tapınılan varlıkların kendilerine tapınanlarla Allah arasında “aracı” bir rol oynadıkları yolundaki çarpık inançla ilgilidir (bkz. yukarıda 18. ayet) ve bu soruyla, bu çarpık inancı taşıyanların bile bu tür varlıklara hiçbir şekilde bir yaratma ve ölümden sonra diriltme kudreti yakıştıramayacakları ortaya konmaktadır. Keza bkz. bu surenin 4. ayetine ilişkin 8. not. En geniş anlamıyla bu soru (ve onu izleyen cevap) mutlak surette Allah iradesine dayalı doğum, ölüm ve bir devr-i dâim halinde canlı tabiatın her köşesinde açıkça görülen, gözlenen yeniden canlanma, yeniden hayata dönme (regeneration) olgusuna işaret etmektedir. Bkz. 5. sure, 90. not. M.Esed

Cansız putlarla, tasvirlerle “doğru yolu bulma” gücü ya da kavramı arasında bir ilişki kurulamayacağına göre, yukarıdaki pasaj, açıktır ki, kendilerine uluhiyet izafe edilen -ölmüş ya da halen yaşayan- canlı varlıklara işaret etmektedir: canlı varlıklar derken, bunlar avamî (popular) hayal gücünün kendilerine Allah'ın sıfatlarını kısmen ya da tamamen yakıştırdığı hatta bazan kendilerini Allah'ın yeryüzündeki tecellisi ya da tecessümü olarak gördüğü azîz yahut velî olarak bilinen kimseler, peygamberler, melekler vb. dir. Allah'ın doğru yolu göstermesine gelince, bu, Allah'ın insana her şeyden önce hem doğru düşünme gücü, bilinçli muhakeme gücü, hem de içgüdü ve sezgi gücü bahşetmiş ve böylece onu doğru yolu ve doğru davranmanın yasalarını kavrayıp izleyebilme imkanıyla donatmış olmasıyla gerçekleşmektedir (Zemahşerî).

Lafzen, “[ve] nasıl hükmediyorsunuz?”  M.Esed

Bu ayetlerde Rabbimiz müşriklere gerçek ilâhla sahte ilâh karşılaştırmasını yaptırmak için peygamberimizden yine soru-cevap yöntemini kullanmasını istemektedir.
Bir zaman o, babasına; “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir ilim bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahman’a asi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahman’dan bir azap dokunur da şeytan için bir veliy [yardımcı] olursun diye korkuyorum” demişti. (Meryem/42-45)
O [İbrahim]; “Elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa ki sizi ve yaptığınız şeyleri Allah yaratmıştır” dedi. (Saffat/95, 96)  H.Yılmaz

Yani (sahte) din koyucular, filozoflar kanun yapıcılar görüşlerini ilm üzerine değil yalnızca tahmin ve zan üzerine dayandırırlar. Aynı şekilde bu dini ve dünyevi liderlerin peşinden gidenler de onların büyük insanlar olduklarını ve bu yüzden doğru söylediklerini varsayarlar. Zira ataları ve cümle ahali onları izlemiştir; zanlarının nedeni budur. Mevdudi

Önce Mekkelileri, sonra da tüm insanlığı uyaran bu ayet, zannın insanlara hiçbir şey kazandırmayacağını bildirmektedir. Zannın “ilim” karşısında hiç bir değeri yoktur. Gerek insanları batıl inançlara sürükleyen sahte din koyucuları, gerekse görüş ve önerilerini ilimden çıkarsamayan filozof ve kanun yapıcıları yalnızca tahmin ve zanlarına dayanmaktadırlar. Zann ise “hakk”tan hiçbir şey ifade etmediği için kimseye bir kazanç sağlamamaktadır. Bu konu ileride, 66. ayette tekrar gündeme gelecektir. H.Yılmaz

Lafzen, “zan [bir kimseyi] asla hakka karşı umursamaz kılmaz (lâ yuğnî);” yani, zan; kimseyi, [sonraki ayette temas edilen] sahici vahiy yoluyla elde edilebilecek müsbet düşünce ve sezgiden âzâde kılmaz. Burada (ve anlaşıldığı kadarıyla bu surenin 53. ayetinin ilk cümlesinde) işaret edilen kimseler, hakla bâtıl arasında gidip gelen kararsız agnostikler, vahye ilgisiz kalmayı seçen bilinemezcilerdir. -Başta İbni Hazm olmak üzere büyük İslam hukukçularından bazıları, Kur’an ve Sünnet'te açıkça belirtilmeyen ama zımnen ya da dolaylı biçimde îma edildiği var sayılan ilke ve yasaların çıkarsanmasında kıyâs yolunun (“benzetme yoluyla çıkarsama, istihrâc”) meşru olmadığı yolundaki görüşlerini bu ayete dayandırmaktadırlar. Bu ayetin tefsirinde Râzî bu görüşü şöyle özetliyor: “Bu fakihler her türlü kıyasın zan ifade ettiğini, zannınsa [dinle ilgili meselelerde] hiçbir şekilde kabul edilebilir olmadığını, çünkü “zannın asla hakikatin yerini tutamayacağını söylemektedirler”. (Keza bkz. 5:101-102 ve ilgili 120-123. not). M.Esed
Önce Mekkelileri, sonra da tüm insanlığı uyaran bu ayet, zannın insanlara hiçbir şey kazandırmayacağını bildirmektedir. Zannın “ilim” karşısında hiç bir değeri yoktur. Gerek insanları batıl inançlara sürükleyen sahte din koyucuları, gerekse görüş ve önerilerini ilimden çıkarsamayan filozof ve kanun yapıcıları yalnızca tahmin ve zanlarına dayanmaktadırlar. Zann ise “hakk”tan hiçbir şey ifade etmediği için kimseye bir kazanç sağlamamaktadır. Bu konu ileride, 66. ayette tekrar gündeme gelecektir. H.Yılmaz


Kur'an kendi kendisini açıklar. Kur'an'ı başkasının açıklamasına gerek yoktur. Kur'anı rivayetler açıklıyor demek, ince ayarlanmış bir kurnazlıktır. Kur'anın Tevrat ve İncili onaylayıp, düzeltmesiyle ilgili, Bak. Al-i İmran 1-3  M.Sağ

Lafzen, “tersine” (ve lâkin) -olumsuz herhangi bir iddianın imkansızlığını vurgulayan bir sözcük.

Yukarıdaki pasajın anlamı iki yönlüdür: İlki, Kur’an'ın bir bütün olarak ortaya koyduğu hikmet ve tutarlılık onun bir insan, bir ölümlü tarafından uydurulmuş olmasını bütünüyle imkansız kılmaktadır; ve ikincisi de, Kur’an bütün öteki peygamberler aracılığıyla insanoğluna ulaştırılan küllî ve değişmeyen gerçekleri doğrulamak ve onlara son bir ifade biçimi kazandırmak üzere vahyedilen bir mesajdır. Sözü geçen gerçekler öyle gerçeklerdir ki, soyut planda aslında hep değişmeden kalmışlardır ama sonraları insanlar tarafından ya yanlış yorumlanarak, ya ekleme ve kısaltmalarla tahrif edilerek ya da orijinal ifade biçimleriyle yazılı bulundukları metinler kısmen ya da tamamen kaybedilerek gölgelenmiş, üzerleri örtülmüş, anlaşılmaz hale gelmişlerdir. Mâ beyne yedeyhi ifadesi için bizim bu anlam örgüsü içinde “[önceki vahiylerden] bugüne kalmış ne varsa” şeklindeki aktarımımıza ilişkin bir açıklama için bkz. 3. sure, 3 not. M.Esed

ayette ileri sürülen delil şöyle ele alınabilir:
a) Kur'an kendisinden önce aynı şeyin vahyedildiğini teyid eder ve Hz. Muhammed'den (s.a) önceki peygamberler tarafından talim edilmiş temel ilke ve öğretilerin aynısını ileri sürer. Eğer Hz. Rasul (s.a) Kur'an'ı kendisi icad etmiş olsaydı, önceki kitapların temel öğretilerinden (haşa) kendisininkinin daha cazip görülmesini sağlayacak eklemeler yapardı.
b) Kur'an, "Kitab"ta, yani, daha önceki peygamberlerin getirdiği yazılarda ihtiva edilen temel ilke ve öğretileri daha tafsilatlı ve bariz şekilde açıklar, daha rahat anlaşılsın ve kolay uygulansın diye daha fazla delil ve açıklamalar getirir. Mevdudi

Beğavî'nin kaydettiği gibi, büyük dilbilimci Ebû ‘Ubeyde Ma‘mer b. el-Musennâ'ya göre cümlenin başındaki em edatı her zaman soru belirtmez; fakat, Kur’an'ın başka bazı yerlerinde olduğu gibi, burada da ve bağlacının fonksiyonunu görür ki bu durumda ayetin yukarıdaki gibi tercüme edilmesi uygun olacaktır.

Karş. 2:23 ve ilgili 15. not. M.Esed

Lafzen, “henüz özü, aslî anlamı kendilerine gelmemiş iken, ilmini ihâta edemedikleri, kavrayamadıkları şeyi yalanladılar”. Klasik müfessirlerin çoğu bu cümleyi bizim aktardığımız gibi açıklamışlardır; bununla birlikte Taberî ve Beydâvî gibi bazıları te’vîl (“nihaî [ya da asıl] anlam”) terimini 7:53'de kullanıldığı anlamıyla yorumlamışlardır (bkz. bizim bu bölüme ilişkin tercümemiz ve ilgili 41. not). M.Esed

Bu ayetlerde İsra/88’deki konu ele alınarak zanna uyan müşriklerin Kur’an’a bakışları üzerinde durulmuş ve onlara gerekli cevaplar verilmiştir.
“Onu kendisi uydurdu” diyen inançsızlar, “Öyleyse siz benzeri bir sure meydana getirin!” şeklinde Rabbimizin açık bir meydan okumasına muhatap olmuşlardır. Rabbimizin bu meydan okuması başka ayetlerde de devam etmiştir:
De ki: “Ant olsun ki ins ve cinn [herkes], bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini, kesinlikle getiremezler.” (İsra/88)
Yahut [aslında], “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse, eğer doğrulardan iseniz, uydurma olarak da olsa benzeri on sure getirin, Allah’ın astlarından gücünüzün yettiği kişileri de çağırın.” (Hud/13)
Yahut, onu kendi uydurup söyledi diyorlar. Hayır, onlar inanmıyorlar. Peki, onun gibi bir sözü onlar getirsinler, eğer doğruysalar. (Tur/33, 34)
Ve eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku duyuyorsanız, haydi onun gibi bir sure siz getirin ve Allah’ın astlarından tüm tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru iseniz. (Bakara/23)
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, Rabbimizin meydan okuması Kur’an’ın tümüyle bir benzerinin getirilmesi teklifiyle sınırlı kalmamış, bu teklif Kur’an’ın on suresinin, bir suresinin, hatta tek bir sözünün benzerinin getirilmesine kadar indirilmiştir. Rabbimiz ayrıca Kur’an’ın bir benzerinin şahıslar tarafından getirilememesi halinde aynı işi herkesin birleşip yardımlaşarak yapmayı denemelerini teklif etmekte, ancak ne yapılırsa yapılsın, bunun asla becerilemeyeceğini bildirmektedir.
Aslında Rabbimiz, bu meydan okuma ile insanları Kur’an üzerinde çalışmaya ve düşünmeye sevk etmektedir. Çünkü bilmektedir ki, insanlar, yapacakları ciddî çalışmalar neticesinde, en azından şu sonuçlara ulaşacaklardır:
* Kur’an, fesahat, belağat ve icaz bakımından eşsiz bir kitap, ebedî bir şaheserdir. Oysa Allah elçisi Muhammed (as)’in ne edebî bir geçmişi, ne de yaptığı herhangi bir öğrenimi vardır. Dolayısıyla böyle bir kitabı kendisi yazmış olamaz.
* Kur’an, kendinden evvelki kitapları ve elçileri tasdik etmektedir. Oysa onu elçinin kendisi yazmış olsaydı, mutlaka hevasına uyar, geçmiş kitap ve elçileri tasdik etmek yerine kendisini ön plâna çıkararak her şeyi kendisine mal etmek isterdi.
* Kur’an, içerisinde fiziğe, kimyaya, biyolojiye, astronomiye, kozmolojiye, eğitime, psikolojiye, sosyolojiye ait nice bilgiler bulunması sebebiyle, içeriği ve öğretisi bakımından da eşsiz bir kitaptır. Oysa peygamberimiz, Mekke’de yetişmiş, hayatının her dönemi herkesçe bilinen, çevresinde herhangi bir okul veya öğretici bulunmayan bir kimsedir. Dolayısıyla Kur’an’daki bilgileri bilmesi bir yana, o konuları düşünmesi bile mümkün değildir.
* Kur’an gerçeklere dayanan birçok tarihî olay içermektedir. Allah elçisi Muhammed (as) ise böyle konulardan haberi olmayan bir kişidir. Bu olayları bilmesi de, yanlışsız olarak uydurması da imkânsızdır.
* Kur’an, geçmişe ait olduğu kadar geleceğe [gaybe] ait bilgiler de vermektedir. Bu bilgilerin doğrulukları zaman içinde bir bir ortaya çıkmıştır. Sıradan bir insanın mutlaka doğru çıkan bu tür haberler verebilmesi mümkün değildir. Allah’ın elçisi olduğunu söyleyen ve herkesin kendisine inanmasını bekleyen birinin kendine ait bir takım tahminleri geleceğe ait bilgilermiş gibi söylemesi ve güvenilirliğini riske etmesi düşünülemez. O hâlde bu bilgilerin onun kendi tahminleri olması söz konusu değildir.
* Kur’an, yapısal yönü ile de birçok mucize içermektedir. Öyle ki, geniş hacmine rağmen metninde hiçbir açıdan çelişki, tutarsızlık bulunmamaktadır. Böyle bir kitabın, kapasitesi bu işe yetmeyeceği herkesçe bilinen bir kimse tarafından yazılamayacağı ise ortadadır.
Hâlâ Kur’an’ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde bir çok karışıklıklar bulurlardı. (Nisa/82)
Kur’an üzerinde çalışıp düşünen her insanın tespit edebileceği bu hususlar, Kur’an’ın peygamberimizin eseri olmadığını göstermektedir. 37. ayetteki “Onda şüphe edilecek hiçbir şey yoktur. Âlemlerin Rabbi tarafındandır” ifadesi de buna işaret ederek Kur’an’ın Allah katından vahiy ile indirilmiş bir kitap olduğunu bildirmektedir.
Rabbimizin bu meydan okuyuşu bugün hâlâ geçerli olduğu gibi, kıyamete kadar da geçerli olacaktır. Mucizelerin en büyüğü olan Kur’an’ın içerdiği mucizeler kıyamete kadar tükenmeyecek, insanlar o güne kadar onda birçok yeni mucizelerle karşılaşmaya devam edecektir. Kur’an’da karşılaşılacak her yeni mucize ise onun Allah’tan olduğunu bir kez daha ortaya çıkaracaktır.
Kur’an’ın sadece indiği çağa değil, kıyamete kadar tüm insanlara hitap edecek bir kitap olduğu asla akıllardan çıkarılmamalıdır. Bu hususu göz ardı eden ya da Kur’an’ın bu kadar çok mucize içerebileceğine akıl erdiremeyen bazı cahiller, kendilerinin anlayamadıkları bu tür ayetleri eleştirip itiraz etmişlerdir. 39. ayetteki “Bilakis, onlar bilgisini kavrayamadıkları ve tevili kendilerine henüz gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar” ifadesi, tam da böyle bir duruma işaret etmektedir. Cahillerin kavrayamadıkları ayetlere yaptıkları itirazların bir örneği de aşağıdaki ayetler hakkında olmuştur:
İkram olarak bu mu daha hayırlı yahut zakkum ağacı mı?
Şüphesiz Biz onu zalimler için bir fitne kıldık.
Şüphesiz o [zakkum ağacı], cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytanların [boynuzlu yılanların] başları gibidir.
İşte, kesinlikle onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bundan dolduracaklardır. (Saffat/62-66)
Şüphesiz zakkum ağacı, günahkârların yiyeceğidir. O, kızgın bir sıvının kaynaması gibi karınlarda kaynar. (Duhan/43-46)
Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse inkarcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan Ateş’ten korunun. (Bakara/24)
Yukarıdaki ayetler ile ilgili olarak o günün müşriklerinden Ebu Cehil şu eleştiriyi yapmıştır: “Arkadaşınız [Muhammed], ‘Onun yakıtı taşlar ve insanlardır’ diyerek cehennem ateşinin taşları bile yaktığını iddia ediyor, sonra kalkıp o cehennemin içinde bir ağacın yeşerdiğini söylüyor. Halbuki ateş, ağacı yer, yakar, bitirir. Öyle ise o cehennemde nasıl o ağaç yeşerebilir?”
Müteşabih ayetlerden henüz tevili yapılmamış olanlar hakkında Ebu Cehil gibi ortalığı bulandırmak isteyenlerin olabileceğini haber veren Rabbimiz, bu ayetlerin tevilinin kimler tarafından yapılması gerektiğini de Âl-i Imran suresinde bildirmiştir:
O [Allah], sana bu kitabı indirendir. Ondan [bu kitaptan] bir kısmı muhkem [yasa içerenler] ayetlerdir ki bunlar, kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihlerdir [benzeşen anlamlılardır]. Amma, kalplerinde kaypaklık olan kimseler, fitne çıkarmak ve onu tevil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun tevilini ancak Allah ve -"Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” diyerek- ilimde uzman olanlar bilirler. Ve sadece kavrama yeteneği olanlar öğüt alırlar. (Âl-i Imran/7) H.Yılmaz

Bu ayette iki kez geçen yu’minûn fiili burada, sırayla “inananlar” ve “inanmayanlar” şeklinde şimdiki zaman ya da geniş zaman ifade ettiği gibi, “inanacak olanlar” ve “inanmayacak olanlar” şeklinde gelecek zaman da ifade edebiliyor. Taberî ve İbni Kesîr (bizim yaptığımız gibi) ayeti kesin olarak gelecek zaman anlamıyla tefsir ederken, Zemahşerî ve Râzî gibi diğer bazı müfessirler geniş ya da şimdiki zamanı tercih etmişler ama öteki yorumu da caiz görmüşlerdir. (Keza bkz. Menâr XI, 380.)  M.Esed

Kur'an'a inanmayanlar "müfsid" olarak isimlendirilmektedir. Çünkü onların inkarları herhangi bir anlamlı sebebe değil, önyargıya ve nefsaniyete dayanmaktadır.
Bu halleriyle başkalarının inanmasına da engel olmaya çalışırlar. "Ve Allah müfsidleri en iyi bilendir." Çünkü O'ndan hiçbir şey gizli kalmaz. Onlar Kur'an'ı, bir türlü Allah'ın Kitabı olduğuna ikna edilemedikleri için inkar ettiklerine insanları inandırıp, onları aldatabilirler, fakat iyi niyetle davrandıkları yolunda Allah'ı kandıramazlar. Çünkü Allah, onların müfsid (bozguncu) olduklarını bilir. Onlar düzenbazdırlar ve kalblerinin ve bilinçlerinin sesini bastırmaktadırlar. Bile bile gerçeğe kulak ve zihinlerini kapamakta dünya menfaatlerini, zevk'u sefalarını, şehvetlerini ve arzularını gerçeğe tercih etmektedirler. Onların "masum" günahkarlar değil de düpedüz "bozguncu-müfsid" olmalarının nedeni budur. Mevdudi

Bu ayet grubunda peygamberimize kendi çevresindeki insanların davranışları konusunda bilgi verilmekte ve inançsızların ortaya koydukları tepkilerden dolayı kendisini suçlamaması öğütlenmektedir.
İnançsızlar burada “ المفسدينmüfsidler [bozguncular]” olarak isimlendirilmiştir. Çünkü inkârları herhangi bir anlamlı sebebe değil, önyargıya ve nefsaniyete dayanmaktadır.
Ve onlar; “Biz seninle beraber hidayete uyarsak, yurdumuzdan atılırız” dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızk olarak, her şeyin semerelerinin toplanıp kendisine getirildiği, güvenli, haram [dokunulmaz] bir yere [Mekke’ye] yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler. (Kasas/57)
Yine onlar; “Bu Kur`an, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler. (Zühruf/31)
Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını Bize isnat edesin diye fitneye düşüreceklerdi [sana yanlış yaptırıp seni ateşte yakacaklardı]. İşte o takdirde seni Halil [izdaş, yoldaş, dost] edinirlerdi. (İsra/73)
Kalplerinin [bilinçlerinin] sesini bastıran bu düzenbaz bozguncular, inkâr edişlerinin sebebi olarak Kur`an’ın Allah`ın Kitabı olduğuna ikna edilememelerini gösterirler ve bu hâlleriyle zihinlerde sorular uyandırıp başkalarının da inanmasına engel olmaya çalışırlar. Ne var ki, mazeretlerinde samimî olmadıkları Allah’a gizli değildir. Samimiyetsiz ve kötü niyetli olmalarından dolayı da Rabbimiz tarafından “müfsid”ler olarak anılmaktadırlar.
Esbab-ı nüzul nakilleri bu kimselerden bazılarının içtenlikle Kur`an`ın Allah kelâmı oldu­ğunu kabul ettiklerini, ancak inat ya da kınanma korkusu gibi nedenlerle Kur’an’ı yalanlamaya yöneldiklerini kaydetmektedir:
“Velid b. Muğire, Peygamber Kur`an okurken onu dinler ve şöyle der: ‘Ben biraz önce Muhammed’den bir söz işittim ki, o ne insan ne de cin sözüne benziyor. Allah`a ant olsun, onun sözlerinde bambaşka bir tatlılık ve zarafet var. Sözlerinin başlangıcı sağlam bir hurma ağacına, sonları da o ağacın meyvelerine benziyor. O, yücedir, kimse alt edemez.’
Velid, Kureyş’in ileri gelenlerinden biri idi. Ebu Cehil, Velid`in bu sözünü öğrenince onu azarla­mak için doğruca ona gitti. Çünkü Ebu Cehil Peygamber`e kin kusuyordu.”
Bir başka nakil:
“Velid, Ebu Bekir`e gelerek ondan Kur`an okumasını istedi. Bu­nun üzerine Ebu Bekir ona Kur`an`dan biraz okudu. Sonra Kureyş`in ileri gelenlerinin yanına döndü ve ‘İbn Ebi Kebşe`nin [Peygamber`in] dediği ne kadar harika! And olsun ki, o ne şiir, ne sihir, ne de delilik hezeyanıdır. Şüphesiz O Allah`ın kelamıdır’ dedi. Bunun üzerine Kureyş uluları onun iman edip başkasına zarar vereceğinden korktular. Ebu Ce­hil onun yanına geldi, ayıpladı, kınadı. Dönünceye dek onu fitledi.” (İbn-i Kesir; Müddessir Suresi açıklamaları)
41. ayette din seçme hürriyetinin temel ilkesi dile getirilmiştir. Bu konu ilk önce Kâfirun suresinde ortaya konulmuştu:
De ki: “Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibadeti yapmam.
Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibadeti yapmazsınız.
Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibadeti yapıcı değilim.
Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibadeti yapıcı değilsiniz.
Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.” (Kâfirun/1-6)

Size karşı kıskanç olarak... Derken o korku gelince, sen onları, ölümden baygınlık sarmış kimse gibi gözleri dönerek sana bakıyorlarken gördün. Sonra o korku gidince, iyiliğe kıskançlık ederek size keskin keskin diller sıyırdılar. İşte bunlar iman etmediler de Allah amellerini boşa çıkardı. Ve bu, Allah üzerine çok kolaydır. (Ahzab/19)
42. ve 43. ayetlerde ise inkarcılar duyarsızlıkları sebebiyle “kulak veren ama duymayan”, “bakan ama görmeyen” kimseler olarak nitelenmektedirler. Bu niteleme, inkarcıların veciz bir ifadeyle kınanması demektir.
İbrahim`de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve sizin, Allah’ın astlarından taptıklarınızdan uzağız. Biz sizi inkâr ettik. Ve siz bir tek olarak Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda ebedi bir düşmanlık ve buğuz belirmiştir.” demişlerdi. Yalnız İbrahim’in babası için, “Senin için mutlaka mağfiret dileyeceğim. Ve Allah’tan olan hiçbir şeye gücüm yetmez.” demesi hariç. — Rabbimiz! Yalnız sana dayandık, sana yöneldik. Ve dönüş ancak sanadır. Rabbimiz! Bizi inkar edenler için bir fitne kılma! Bizi bağışla! Rabbimiz! Şüphesiz Sen Aziz ve Hakim’in ta kendisisin!- (Mümtehıne/4, 5)
Seni gördükleri zaman da, “Bu mu Allah’ın elçi olarak gönderdiği? Şayet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı.” diye seni alaya almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Ve onlar yakında azabı gördükleri zaman, kimin yolca daha sapık olduğunu bilecekler! (Furkan/41-42)
Siz onları doğru yola çağırsanız da duymazlar. Ve onları sana bakar görürsün, hâlbuki onlar görmezler. (A’raf/198)
Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki olanların, kendisiyle akledecekleri kalpleri, ve kendisiyle işitecekleri kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur. (Hacc/46)  H.Yılmaz

Herkes için bir uyarı mesajı içeren bu ayette Allah’ın kimseye zulmetmediği bildirilmektedir. Bu, cehennemde azap çekecek olanların o duruma bizzat kendi tercihlerinin bir sonucu olarak düşecekleri anlamına gelmektedir. İlk bakışta hiç kimsenin bile bile kendi kötülüğünü istemeyeceği gerekçesiyle akla aykırı gibi görünen bu çıkarsama, aslında tam olarak doğrudur. Zira Allah insanlara işitecek kulaklar, görecek gözler, hissedip akledecek kalpler vermiş ve ayrıca hakk ile batılı, doğru ile yanlışı birbirinden ayırmayı sağlayan kılavuzu [Kur’an’ı], onu tebliğ ve tebyin edecek elçiyle birlikte göndermiştir. Eğer insan, önüne serilmiş bütün bu donanıma itibar etmiyor ve sonucu baştan belli olan yola sapıyorsa, bu onun kendi iradesi ile yaptığı bir tercih demektir.
Dünya hayatında iken geçici çıkarlar uğruna ebedî hayatlarını mahveden bu kimseler, ahirette ise sadece pişmanlık duyacaklardır:
Derler ki: “Evet, bize uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve ‘Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ dedik.”
Ve derler ki: “Eğer biz dinlemiş olsaydık, yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin halkı arasında olmazdık. (Mülk/9, 10)
Sonuç olarak; ahiret hayatında herkes yaptığını çekecek, ektiğini biçecek, ettiğini bulacaktır. H.Yılmaz

Yani, "Ahiret hayatıyla tanışacakları ve bu dünyada geçirdikleri fani hayatın orada ebedi hayata zıt düştüğünü görecekleri zaman anlayacaklar ki, geçmiş hayatları, ahiret hayatının ebediliğine nisbetle bir hiç mesabesindedir. İşte o zaman dünya hayatının geçici zevkleri ve değersiz kazançları pahasına ebedi bir hayatı yağma etmenin ne büyük aptallık olduğunu anlayacaklardır."
 Hüsrana uğramışlardır; çünkü Allah'ın huzuruna çıkacakları ve inkarlarının sonucu olarak işlediklerinin hesabını verecekleri günü unutmuşlardır. Mevdudi

Yani, aralarında muhtelif beşerî bağlarla birbirlerine bağlı bulundukları bu dünyada geçen hayatları, kıyametten sonra kendilerini bekleyen sonrasız hayata kıyasen, (bkz. 79:46'ya ilişkin 19. not) birbirleriyle olan tüm ilgi ve bağların kopup son bulduğu bir an kadar kısa gelecek onlara. Ayrıca bkz. kafirlerin Kıyamet Günü'ndeki durumunu tasvir eden 6:94: “işte şimdi bize yapayalnız geldiniz, tıpkı sizi ilk yarattığımız gibi”; ve aynı ayette daha sonra: “sizin [dünyadaki hayatınız ile] aranızdaki bağlar artık kesilmiştir...” M.Esed

Bu ayette, cehenneme gitmeyi hak etmiş olanların yaşayacakları -mahşer gününe ait- bir tablo canlandırılmaktadır. Haşr alanındaki toplanma sürecinden bir enstantanenin tasvir edildiği bu tablodan anlaşıldığına göre, kendilerine zulmeden insanlar, dünyada ne kadar uzun yaşamış olurlarsa olsunlar, yaşadıkları süreyi az göreceklerdir. O gün bazılarına “sadece gündüzden bir saat”, bazılarına “bir akşam veya kuşluğu” kadar, bazılarına da çok kısa olduğu anlamında “bir gün” kadar gelecektir. Dünyada kalış sürelerinin böylesine kısa algılanacağı hususu ayetlerde şöyle anlatılmıştır:
Sonra onlar onu [kıyameti] görecekleri gün dünyada bir akşam veya kuşluğundan başka durmamış gibidirler. (Naziat/46)
Kim ondan [Bizim verdiğimiz zikirden; Kur’an’dan] yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü; Sur’a üflendiği gün, sürekli içinde kalacakları bir yük yüklenecektir. Ve kıyamet günü onlar için bu ne fena bir yüktür! Biz suçluları o gün, gözleri göğermiş olarak toplayacağız.
Aralarında fısıldaşacaklar: “Siz dünyada sadece ‘on’ kaldınız.”
-Biz aralarında ne konuşacaklarını daha iyi biliriz.- Yolca en üstün olan; “Siz ancak bir gün kaldınız.” diyecektir. (Ta Ha/100-104)
Ve kıyametin kopacağı gün günahkârlar bir saatten fazla durmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle döndürülüyorlardı.
Kendilerine ilim ve iman verilenler de diyecekler ki: “Ant olsun ki, Allah`ın kitabında, dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, ölümden sonra dirilme günüdür. Fakat siz bunu bilmiyordunuz.” (Rum/55, 56)
O [Allah; “Yeryüzünde yıl sayısı olarak kaç yıl kaldınız?” dedi.
Onlar; “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor.” dediler.
O [Allah]; “Siz sadece pek az bir süre kaldınız; keşke siz bilmiş olsaydınız!” dedi. (Müminun/112-114)
Konumuz olan ayetteki “aralarında tanışırlar” ifadesinden, bu kişilerin kabirlerinden çıktıktan sonra birbirlerini -dünyadaki gibi- hemen tanıyacakları anlaşılmaktadır. Ancak bu tanışma, dünyadaki dostluk veya akrabalık ilişkilerinde olduğu gibi insana yarar sağlayacak şekilde değil, birbirlerini azarlamak ve rezil etmek şeklinde bir sonuç verecektir. Bu husus aşağıdaki ayetlerde şöyle bildirilmektedir:
Sonunda Sur’a üflendiği zaman da onların o gün aralarında soy yakınlığı yoktur. Onlar istekleşemezler de. (Müminun/101)
Ve bir sıcak dost bir sıcak dosta sormaz.
Birbirlerine gösterilmiş oldukları hâlde suçlu o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye vermek ister. Sonra kendini kurtarabilsin.
Hayır… Hayır…. O, alevlenen bir ateştir. (Mearic/10-15)
[Allah onlara] “Sizden önce geçmiş cinn ve insden [tanıdığınız-tanımadığınız] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der]. Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder]. Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” dediler [derler]. [Allah] “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” dedi [der]. (A’raf/38)
Ve dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.” (Ahzab/67, 68)
İnkâr edenler; “Biz kesin olarak, ne bu Kur’an’a inanırız, ne ondan önceki [indirile]ne.” dediler. Sen o zulmedenleri, Rabbleri huzurunda tutuklanmış, sözü [suçlamaları] birbirlerine karşı evirip-çevirip birbirlerine atıp dururken bir görsen! Zaafa uğratılan[müstazaf]lar, büyüklük taslayanlara, “Eğer sizler olmasaydınız, gerçekten bizler mümin[kimse]ler olurduk.” Diyecekler.
Büyüklük taslayanlar, zayıf düşürülenlere; “Size kılavuz geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Bilakis, siz kendiniz suçlular oldunuz.” derler.
O zayıf düşürülenler de o büyüklük taslayanlara; “Bilakis gecenin ve gündüzün tuzağı! Siz bize Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na eş koşmamızı emrediyordunuz.” derler. Bunlar azabı gördükleri zaman içlerinden pişmanlık getirmektedirler. Biz de o kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yaptıklarının karşılığını görüyorlar. (Sebe`/31-33)
Sonra, şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiği zaman; bir gün ki o, kişi kaçar kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, oğullarından.
O gün onlardan her kişi için kendisini boş bırakmayacak bir uğraş vardır. (Abese/33-37)
Ayetin sonunda yer alan “Allah`a kavuşmayı yalanlayan kişiler, doğru yoldan gidenler olmadıklarından kesinlikle ziyana uğramışlardır” ifadesi, “Onlar, geçiciye aldanıp ebediyi tercih etmediler; malın sahtesini aldıkları için bu ticâretten kâr sağlamadılar, böylece tüm emekleri boşa gitti” anlamına gelmektedir.  H.Yılmaz

Lafzen, “onlara vaad ettiklerimizden ...” ya da “onları korkuttuğumuz şeylerden ...” yani, hakkı bile bile inkara kalkışmanın tabii sonucu olarak bazan bu dünyada da kaçınılmaz biçimde başa gelen ceza...

Yukarıdaki ayet, Kur’ânî vahyin gerçekliğini kabule yanaşmayan çağdaşlarıyla ilgili olarak ilk ağızda Hz. Peygamber'e hitab etmektedir. Bununla birlikte, en geniş anlamıyla ayet, doğru yolda yaşamanın hayat boyu darlık ve acılara mal olduğunu, beri yandan pek çok zalim ve hak tanımaz insanın görünüşte hiçbir sıkıntı çekmeden fütursuzca hayatın tadını çıkarmasına fırsat verildiğini görüp çelişik gibi görünen bu durumu anlaşılmaz bulabilecek her mümine hitab etmektedir. Kur’an, bu dünya hayatının öte dünya hayatı yanında çok kısa olduğunu, insan kaderinin (yapıp-ettiklerinin) bütün gerçeğiyle asıl öte dünyada ortaya çıkacağını bildirerek görünüşteki bu paradoksu nihaî çözüme ulaştırıyor. Karş. 3:185 -“Kıyamet Gün'ü yapıp-ettiklerinizin karşılığı size tam olarak ödenecektir... çünkü bu dünya hayatı(na düşkünlük) aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.”  M.Esed

Ayette peygamberimize hitap edilerek tüm topluma bir uyarı yapılmaktadır. Ayetin mesajını şu şekilde takdir etmek mümkündür: “Onlara yapacağımızın bir kısmını sana sağlığında göstersek de, yahut bunu göstermeden senin canını alsak da değişen bir şey olmayacak. Biz onlara yapacağımızı yapacağız. Onların Bize döndürülmelerinden ve toplanılmalarından kaçıp kurtulmaları söz konusu değildir. Biz onların her yaptıklarına tanığız ve onları bir bir yazmaktayız.”
Bu ayetin mesajı, Ra’d suresinde de verilmiştir:
Ve onlara vaat ettiğimizin bir kısmını sana göstersek yahut seni vefat ettirsek, şüphesiz yine de sana düşen sadece tebliğ etmektir. Bize düşen de hesap görmektir. (Ra’d/40)

Gerçekten de onlara vaat edilenlerin bir çoğu, gerek peygamberimiz hayatta iken gerekse onun vefatından sonra, kısım kısım gerçekleşmiştir. Meselâ peygamberimiz hayatta iken gerçekleşen Bedir hezimetinin benzerleri, onun vefatından sonra da binlerce kez tekrarlanmıştır. Ancak şurası muhakkaktır ki, insanların ahirette başlarına gelecekler, bu dünyadakinden daha çoktur. H.Yılmaz

Ayrıca Bak. Nahl suresi 36 ayeti inceleyin M.Sağ

Lafzen, “ve elçileri geldiğinde, artık onların arasında bütünüyle hakça bir karar verilir”. Bu ayet başlıca iki hususun altını çizmektedir: (a) vahyin insanlık tarihi boyunca sürekliliğini; uzun süre hiçbir toplumun, çağın ya da uygarlığın (ki ümmet terimine verilebilecek anlamlardan biri de budur) peygamberî rehberlikten yoksun bırakılmadığını ve (b) Allah'ın, “bir toplumu ya da bir ümmeti, fertleri [doğru ile yanlışın anlamından] habersiz olduğu sürece cezalandırmadığı; çünkü yargılamanın ancak onların [bilinçli] eylemlerinden dolayı yapıldığı” (bkz. 6:131-132) yolundaki doktrin ya da ilke. M.Esed

Peygamberlerin kendi ümmetlerine “gelme”lerinin bu dünyada mı yoksa ahirette mi söz konusu edildiği hususuna göre ayetten iki farklı anlam çıkarılabilir. Biz, her iki anlamın da doğru olduğu kanaatindeyiz. Şöyle ki:
Birinci anlam: Peygamberler toplumlarına dünyada iken gelirler ve Allah’ın mesajlarını onlara iletirler.
Bu anlama uygun olarak; bu dünyada her topluma elçiler gönderilmiş, elçi ile gönderilen mesaj muhataplara ulaştığında insanların da bilmemek gibi bir mazeretleri kalmamıştır. Her toplum kendilerine gönderilen mesajdan sorumludur. Mesajı kabul edip hayatlarını buna göre düzenleyenler Allah’ın rahmetine mazhar olacaklar, inkâr edenler ise ahirette veya hem bu dünyada hem de ahirette azaba uğrayacaklardır. Gerek mükâfat gerekse ceza olan karşılıklarda tam bir adaletle hüküm verilecektir. Bu dünyada kendilerine elçi gönderilmemiş olanlar ise, Kur’an’da birçok ayette bildirildiği gibi, cezalandırılmayacaklardır. Ayetten bu anlamın çıkarılmasını destekleyen başka ayetler de vardır:
Şüphesiz Biz seni hakk ile bir müjdeci, bir uyarıcı olarak gönderdik [elçi yaptık]. Her ümmetin de içinde bir uyarıcı mutlaka gelip geçmiştir. (Fatır/24)
Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir Peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra/15)
Ve [inkâr edenler]; “Rabbinden bize bir ayet [mucize] getirse ya!” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi? Ve eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile helâk etseydik, muhakkak; “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin ayetlerine uysaydık.” diyeceklerdi. (Ta Ha/133, 134)
İkinci anlam: Her peygamber ahirette kendi ümmetinin başına gelir ve yargılanma esnasında toplumuna tanıklık eder.
Toplumlar, başlarında kendilerine gönderilmiş olan elçileri olduğu hâlde ahirette hesaba çekilecekler, elçiler de bu sorgulamada tanık olarak dinleneceklerdir.
Konumuz olan 47. ayetten bu anlamın çıkarılmasına uygun olan ayetler de vardır:
Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl?
İnkâr edip peygambere isyan edenler, o gün toprağa karışıp gitmeyi isterler. Allah’tan hiçbir sözü gizleyemezler de. (Nisa/41, 42)
Ve Sur’a üflenmiştir. Allah’ın dilediği kimseler hariç göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir. Bu defa da hep onlar kalkmışlar hazır olda bekliyorlar.
Ve yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hakk ile karar verilmiştir. Ve onlar zulüm olunmazlar [onlara haksızlık edilmez]. (Zümer/68, 69)
elçiler, vakitlendirildikleri zaman, bunlar hangi gün için ertelendiler ise!
Ayırt etme günü için… (Mürselat/11-13)
Ve işte böyle Biz, siz, insanlar üzerine şahitler olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun diye sizi hayırlı bir ümmet kıldık. Daha önce içinde durduğun kıbleyi kılmamız da yalnızca; elçilere uyan kimseleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım diyedir. Bu iş, elbette, Allah`ın hidayet ettiği kimselerin dışındakilere çok büyüktür.Ve Allah imanınızı kaybedecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Bakara/143)
Elçi de; “Ey Rabbim, hiç şüphesiz benim kavmim şu Kur’an’ı mehcur [terk edilmiş bir şey] edindiler.” dedi. (Furkan/30)
Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryemoğlu İsa, sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah’ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O [İsa], Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; gaybleri bilen yalnız Sensin, Sen!
Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini söyledim; benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin, dedim. Ve ben aralarında olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, onları gözetleyen yalnız Sen oldun Sen. Ve şüphesiz Sen gaybleri en iyi bilensin.
Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, Aziz ve Hakîm’in ta kendisisin.” (Maide/116-118)  H.Yılmaz


Zımnen, “Tabiatüstü bir güce sahip olmadığıma göre, insanın duyu ve algı alanını aşan şeyler (ğayb) hakkında bir şey söyleyemem”.

Bkz. 7:34 ve ilgili 25 ve 26. notlar. Bu anlam akışı içinde “süreleri son bulunca” ifadesi özellikle Son Saat'in ve Hesap Günü'nün gelip çatmasını işaret etmektedir M.Esed

Bu ayette, inkârcıların “Eğer doğru kimseler iseniz bu vaat ne zamandır?” şeklindeki sorularına cevap verilmekte ve bu vaadin Allah’ın bilgisi dahilinde olduğu, Peygamberin ise bu konuda bir bilgisinin bulunmadığı dile getirilmektedir.
Bir benzeri daha önce Ya Sin/48’de de dile getirilen bu soru, inananlara inkarcılar tarafından yöneltilmiştir. Ya Sin suresindeki açıklamamızda da belirttiğimiz gibi, gerçekten öğrenmeye yönelik samimi bir soru değil, inkâr ve istihzaya yönelik bir sorudur. Kâfirlerin bu sorusu Kur’an’da birçok ayette geçmektedir:
Bir de onlar: “Eğer doğrulardan iseniz bu söz verilen [tehdit] ne zaman?” diyorlar.
De ki: “Size öyle bir gün vaat edilmiştir ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz.” (Sebe’/29, 30)
Bir de onlar: “Eğer doğrulardan iseniz bu söz verilen [tehdit] ne zaman?” diyorlar.
De ki: “Kesinlikle Bilgi [onun bilgisi], Allah’ın yanındadır. Ben ise yalnızca apaçık bir uyarıcıyım.” (Mülk/25, 26)
Bu konuda ayrıca Enbiya/38 ve Neml/71 ayetlerine de bakılabilir.
49. ayetin son bölümündeki “Her ümmet için bir ecel vardır” ifadesiyle, her toplumun kendisi için belirlenen süre sonunda yıkılıp gideceği bildirilmiş, dolayısıyla toplumlara mevcut güçlerine güvenmemeleri mesajı verilmiştir.
O’na inanmayanlar onun [kıyametin] çabuk gelmesini istiyorlar. İnananlar ise ondan korkuyla titrerler ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, saat [kıyamet] hakkında tartışanlar kesinlikle uzak [geri dönüşü olmayan] bir sapıklık içindedirler. (Şûra/18)
Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiç bir kimseyi kesinlikle ertelemez de. Ve Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Münafikun/11)
Suçluları, Rabblerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz” derlerken bir görsen! (Secde/12)
Sonra da ne zaman hışmımızı gördüler, “Allah’ın birliğine inandık ve O’na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik” dediler.
Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu [kanunu] budur. İşte o kâfirler burada hüsrana düştüler [kaybettiler, zarara uğradılar]. (Mümin/84-85)  H.Yılmaz


Lafzen, “Günaha gömülüp gitmiş bir toplum (mücrimûn) (azabın gelmesinden) ne (umarak) acele ediyor”; bu ifadenin anlamı Zemahşerî'ye göre: “(Allah'ın vereceği) her türlü ceza müthiş ve çetindir; insana ancak kaçıp kurtulma duygusu vermesi gerekir; dolayısıyla onu tezlikle istemek için ortada hiçbir sebep olamaz”. Böyle bir istek, olsa olsa, inkarcıların, Son Saat'in bir gün gelip çatacağı yolundaki gerçeği, ona inanma eğilimi duymaksızın sadece tecessüs sonucu olarak test etmeğe kalkmalarının (yukarıda 48. ayet) ve ayrıca Muhammed (s)'in peygamberlik görevinin kanıtı olmak üzere Allah'ın kendilerini hemen cezalandırması yolundaki alaycı taleplerinin bir ifadesidir (karş. 6:57-58 ve 8:32, ayrıca ilgili notlar). -“Gece vakti ya da güpegündüz” ifadesi, Hesap Günü'nde zalimlerin başına çökecek olan felaketin ansızın ve beklenmedik bir biçimde karşılarına çıkacağını vurgulamak içindir.

Yani, “artık çok geç olduğunda” (Taberî, Zemahşerî, Râzî; bizim aktarırken yaptığımız ilaveler bu otoritelere dayanmaktadır). M.Esed

Lafzen, “Kazanıp durduğunuz şeyden başkasıyla mı cezalandırılıyorsunuz?” M.Esed

Bu ayet grubu, inkârcıların 48. ayette bahsedilen “Eğer doğrular iseniz bu vaat ne zamandır?” sorusuna verilen ikinci cevaptır. Bu cevabın bir benzeri de Tur suresindedir:
O gün onlar cehennem ateşine itildikçe itilirler. -İşte bu yalanlayıp durduğunuz ateştir! Peki bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!- (Tur/13-16)
Ayet grubunun en sonunda yer alan “Kazanmış olduğunuz şeylerden başkası ile mi cezalandırılacaksınız?” ifadesi, hiçbir suçlunun kendi suçundan başkasıyla cezalandırılmayacağı ilkesine atıf yapmaktadır.
Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra/15)  H.Yılmaz

Lafzen, “onlar” -yani, vahye karşı ilgisizlikleri, bilmezlikten gelici tutumlarıyla kararsızlık içinde seyreden ve yukarıda 36. ayette belirtildiği gibi “yalnızca zan(larına) tâbi olan” kimseler (Menâr XI, 394). M.Esed

Burada, Hz. Peygamber'i bile bile yalanlayıp Kur’an'ın mesajını reddederek.

Karş. 3:91 ve ilgili 71. not.

Eserrahû fiili, öncelikle, “onu gizledi” ya da “saklı tuttu” anlamına geliyor; bu itibarla, eserru'n-nedâmete (geçmiş zaman kipinde çekilmiş olmasına rağmen yukarıdaki anlam akışı içinde, açıktır ki, gelecekteki bir olayı göstermektedir) cümleciği, “pişmanlıklarını gizleyecekler” şeklinde tercüme edilebilir. Bununla birlikte, Kur’an'ın konuyla ilgili başka pek çok açıklaması gözönünde bulundurulursa Hesap Günü'nde günahkarlar, pişmanlıklarını gizlemek şöyle dursun, tersine, telaş ve dehşet içinde bütün güçleriyle asıl bunu belirtmeye çalışacaklar; bunun içindir ki bazı müfessirler (örn. Ebû ‘Ubeyde'ye dayanarak Beğavî) bu tekil ayette eserrû fiilinin ilk anlamının karşıtını ifade ettiği görüşünü ileri sürmüşler ve cümleyi, “pişmanlıklarını açığa vuracaklar” şeklinde yorumlamışlardır. Ne var ki, oldukça kuvvetli görünen bu yoruma, başta Ebû Mansûr el-Ezherî olmak üzere bazı dilbilimciler tarafından, dilbilimsel açıdan şiddetle karşı çıkılmıştır (karş. Lane IV, 1337); Bütün bu mülahazalar ışığında, eserra fiilinin “gizlemek” anlamı veren ilk çağrışımı bütünüyle gözardı edilemeyeceğine göre, yukarıdaki Kur’ânî cümlenin (Zemahşerî'nin yorumladığı yönde) gayriihtiyarî olarak “gizlemek” anlamında mecazî boyutuyla anlaşılması ve netice olarak bundan, günahkarların, son derece derin pişmanlıklarını gösterecek gücü kendilerinde bulamadıkları anlamının çıkarılması gerekmektedir.  M.Esed

53. ayette, kendilerine onca ikaz yapılmasından sonra hâlâ “O [azap] gerçek mi?” diye soran inkârcılara, vaat edilen azabın gerçek olduğu ve ondan kurtulmanın mümkün olmadığı bir kez daha ifade edilerek ciddî bir uyarı yapılmaktadır. Rabbimizin kimsenin bu azaptan kaçamayacağını bildiren uyarıları pek çoktur:
Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu / işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir. (Ya Sin/82)
Ve inkâr edenler: “Bize o saat [kıyamet] gelmeyecektir” dediler. De ki: “Ama, gaybı bilen Rabbime ant olsun o, size mutlaka gelecektir. O’ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır.” (Sebe’/3)
Şu inkar eden kimseler, katiyen diriltilmeyeceklerine yanlışça inandılar. De ki: “Aksine, Rabbime kasem olsun ki kesinlikle diriltileceksiniz, sonra kesinlikle yapmış olduğunuz şeyler size haber verilecektir. Ve bu, Allah`a göre çok kolaydır.” (Tegabün/7)
54. ayette Rabbimiz, bütün dünya inkarcıların olsa bile, kıyamet koptuğunda hepsini vermek suretiyle o azaptan kurtulmak isteyeceklerini bildirerek o günkü pişmanlıklarının derecesini ve işin ciddiyetini inkarcılara haber vermektedir. Ancak o gün kimse haksızlığa uğratılmayacak, aralarında doğrulukla ve adaletle hüküm verilecektir:
Ve, hiçbir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiçbir kimseden şefaatin kabul edilmediği, kimseden fidyenin alınmadığı ve onların yardım olunmadığı günden sakının. (Bakara/48)
Ey iman etmiş kimseler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızklardan infak edin. Ve kâfirler, zalimlerin ta kendileridir. (Bakara/254)
Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları hâlde de ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın -onu fidye verseler bile- asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Âl-i Imran/91)
Hepsi de kıyamet günü O’na [Rahman’a] tek başlarına gelirler. (Meryem/95)  H.Yılmaz

Lafzen, “hepiniz O'na geri döneceksiniz” -çünkü, “var olan her şey [çıktığı kaynak olarak] hep O'na dönmektedir” (11:123).  M.Esed

Tüm insanlara yönelik bir bildiri mahiyetindeki bu ayetler “ الاela!” ünlemiyle başlamaktadır. “Haberiniz olsun, gözünüzü açın, iyi bilin ki!” anlamlarına gelen bu ünlem ancak gafillerin dikkatini çekmek ve onları gaflet [ilgisizlik, duyarsızlık] uykusundan uyandırmak için kullanılır. Bu ilahî bildiride, göklerde ve yerde bulunan şeylerin gerçek sahibinin Allah olduğu, hayat ve ölümün O’nun elinde bulunduğu vurgulanarak dünyayı sahiplenmenin ve dünyada baki kalma çabasının anlamsızlığı açıklanmakta, böylece insanlar öğüt verilerek uyarılmaktadır. H.Yılmaz

Yani, hakka, hakikate ve ahlakî güzelliklere ters düşen ne varsa hepsi için bir şifa, bir arınma vasıtası M.Esed

Tüm insanlara hitap edilen bu ayette, dört ana niteliği ön plâna çıkarılarak Kur’an tanıtılmakta, Kur’an’ın ancak inananlara yarar sağlayacağı belirtilmektedir.
Hatırlanacak olursa, Kur’an’ın “şifa” ve “rahmet” nitelikleri ilk olarak İsra/82’de geçmişti. Orada da açıklandığı gibi, Kur’an’ın şifa oluşu bedensel hastalıklara değil, zihinsel hastalıklara yöneliktir. Çünkü Kur’an zihinleri ikna eder, sıkıntı ve bunalımları gidererek gönülleri tatmin eder, insanların ahlakî seviyelerini yükseltir, böylece toplumun dirlik ve düzenini, huzur ve sükununu da sağlamış olur.
Kur’an, insana lâzım olan dosdoğru yolu göstererek onu rüşde erdirdiği ve doğru bir yaşam için gerekli olan bilgileri insanın istifadesine sunarak onu bilgi edinmeye teşvik ettiği için aynı zamanda en büyük “rahmet”tir de... Kur’an’ın “şifa” ve “rahmet” özelliklerinin inananlar için olduğunun vurgulanması, Kur’an’dan ancak müminlerin istifade etmeleri sebebiyledir.
Konu ile ilgili daha geniş açıklama için İsra/82’nin tahliline bakılmasını ve ilgili bölümün tekrar okunmasını öneriyoruz.  H.Yılmaz


Bu ayet, 57. ayette, Kur’an'ın insana, bu dünyada güzel ve insan onuruna yakışan bir yaşama tarzı ve manevî huzura götüren bir yol ile ahiret saadetini teklif ettiğini bildiren ifadeyle bağlantılıdır. Rızk terimi, 2. sure, 4. notta da belirtildiği gibi, ister maddî anlamda olsun (ilk akla gelen anlamıyla “geçim vasıtaları”), ister zihnî anlamda (akıl, sezgi, bilgi, muhakeme gibi) ve isterse manevî ya da ruhanî planda olsun (iman, cömertlik, hilm, sabır gibi) insan için iyi, güzel ve yararlı olan her şeyi ifade edecek kadar geniş bir çağrışım alanına sahiptir. Bu itibarla sözcük, ahlaken kınanan, kaçınılan ve maddî ya da toplumsal planda muzır olan şeyleri ya da olguları değil, münhasıran olumlu ve yararlı şeyleri, vasıtaları işaret etmek için kullanılır. M.Esed

Bu ayette, peygamberimiz aracılığı ile insanlara Kur’an’ın bir önceki ayette sayılan niteliklerinden sağlayacakları faydaların dünyanın bütün kazanımlarından daha değerli olduğu mesajı verilmektedir. İnsanların bu dünyadaki kazanımlarının sadece mal-mülk, para-pul, makam-mevki, şan-şeref olmadığı; geçmişten intikal eden gerek maddî gerekse manevî değerler mirasının da bu kazanımlar içinde bulunduğu dikkate alınacak olursa, Kur’an’dan sağlanacak yararların ve bu gerçek kazanımlardan duyulacak hazların ne kadar büyük olduğu belki daha iyi anlaşılır.
Burada tüm insanlara yönelik olarak yapılan bu mukayese, bir başka ayette peygamberimize yönelik olarak yapılmıştır:
Ve kendilerini fitnelemek için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız şeylere [mal, mülk, evlât ve saltanata] sakın gözlerini dikme [rağbetle bakma]. Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir. (Ta Ha/131)  H.Yılmaz


Lafzen, “ve buna rağmen onun bir kısmını harâm, bir kısmını da helâl saydınız”. Rızık olarak nitelendirilebilecek her şeyi Allah “sizin için indirdiğine” (enzele ‘aleykum) ve böylece insanın onlardan yararlanmasını istediğine göre, meşru bir yaşama tarzı içinde bütün bunların kullanılması da kendiliğinden meşru ve helal demektir (Zemahşerî). Kur’an tarafından bilhassa yasaklanmamış olan her şeyin ilke olarak meşru ya da mübah olduğu düsturu uyarınca, bu ayet insanlar tarafından konan ya da sun‘î olarak Kur’an'a ve Hz. Peygamber'in sünnetine “isnad” edilen tüm yasaklamalara karşı kesin bir tavır ortaya koymaktadır. (Menâr XI, 409 vd.; ayrıca bkz. bu surenin 36. ayetine ilişkin 58. not; keza 5:101-102 ve ilgili notlar.) En geniş anlamıyla bu ayet, vahiyle yönlendirilmekten kaçınan ve “zandan başka bir şeye bel bağlamayan” (36. ayet) kimselerle ilgilidir. M.Esed

Kur’an’ın niteliklerinden ve insanlara sağladığı faydalardan bahsedildikten sonra rızkları haram ve helal diye tasnif etmenin ne gibi bir ahlakî sonuca yol açtığı konusuna geçilmesinden, bu iki ayetin farklı bir necm olduğu anlaşılmaktadır. Allah’ın rızklarından bazısını helâl bazısını haram ilân eden müşrikler bu tutumları sebebiyle eleştirilmekte ve buna yetkileri olmadığı mesajı verilmektedir. Müşriklere bu tasnifi yaparlarken Allah’tan mı yetki aldıkları yoksa yalan mı uydurdukları sorulmakta ise de, Allah’ın bu konuda kimseye yetki vermediği herkesçe bilindiğinden, bu soru aslında onların yalan uydurduklarının ilânı anlamına gelmektedir.
Rabbimizin başka ayetlerde de değinmiş olduğu “haram” ve “helal” hükmü koyma yetkisi, en detaylı olarak En’am suresinde gündeme getirilmiştir:
Ve onlar, O’nun [Allah`ın] yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Allah`a bir hisse kıldılar da kendi sapık inançlarına göre, “Bu, Allah için; şu da ortaklarımız içindir” dediler. İşte ortakları için olan şey [hisse] Allah`a ulaşmaz, Allah için olan şey ortaklarına ulaşır. Verdikleri hüküm ne kötüdür!
Ve onların ortakları, kendilerini mahvetsinler ve dinlerini karıştırıp bozsunlar diye müşriklerden çoğuna evlâtlarını öldürmeyi güzel gösterdi. Ve Allah dileseydi bunu yapmazlardı. O hâlde onları ve onların uydurdukları şeyleri bırak!
Ve onlar, yanlış inanışları sebebiyle; “Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bunlar sırtları yasaklanmış hayvanlardır” dediler. Bir kısım hayvanları da O’na bir iftira olarak üzerlerine Allah`ın adını anmazlar. O [Allah], onları iftira ettikleri şeyler sebebiyle cezalandıracaktır.
Ve onlar; “Bu hayvanların karınlarındakiler sadece erkeklerimize ait olup kadınlarımıza haramdır. Eğer ölü olursa o zaman onlar onda ortaklardır” dediler. O [Allah], onların nitelemelerini onlara ceza olarak verecektir. Şüphesiz O, Hakîm’dir Alîm’dir.
Bilgisizlik yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah`ın kendilerine verdiği rızkı Allah`a iftira ederek haram kılanlar kesinlikle zarara uğradılar. Onlar, kesinlikle sapmışlardır ve onlar hidayete ermişler değillerdir.
Ve O [Allah], asmalı ve asmasız bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde kılandır. Meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de onun hakkını verin ve israf etmeyin. Şüphesiz O [Allah], israf edenleri sevmez.
Ve O, hayvanlardan yük taşıyan, döşek yapılan yaratandır. Allah`ın sizi rızklandırdığı şeylerden yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Sekiz eş: Koyundan iki, keçiden de iki. De ki: “O [Allah], iki erkeği mi haram kıldı yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinin sarıp büründüğünü mü [yavruları mı]? Eğer doğrular iseniz bana ilme dayanarak haber verin.”
Ve deveden iki, sığırdan da iki. De ki: O [Allah], "İki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinin sarıp büründüğünü mü [yavruları mı]? Yoksa Allah’ın size böyle vasiyet ettiğine şahitler mi oldunuz [O’nun yanında mıydınız]? Böyle hiçbir bilgiye dayanmadan, insanları saptırmak için, Allah`a karşı yalan uyduran kimseden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah, o zalimler topluluğuna kılavuz olmaz.” (En’am/136-144)
Allah Bahriye’den Saibe’den Vasiyle’den ve Ham’dan hiç birini (meşru) kılmamıştır. Ancak inkâr edenler, Allah’a karşı yalan düzüp-uyduruyorlar. Onların çoğu akıl erdirmez. (Maide/103)
Konumuz olan bu iki ayette Allah’ın aleyhinde yalan uyduranların akıbetlerine değinilmese de, bu surenin 17. ayetinin “Öyleyse Allah’ın aleyhine bir yalanı uyduran veya O’nun ayetlerini yalanlayan kişiden daha zalim kim olabilir? Hiç şüphesiz bu günahkârlar kurtuluşa eremezler” ifadesine göre, bu kimselerin Allah’ın cezalandırmasından kurtulamayacakları zaten bellidir. Nitekim 60. ayette bu yalancılara kıyamet günü hakkındaki kanaatlerinin sorulması da bir uyarıdır ve onların acı bir akıbetle karşılaşacak olduklarını ima etmektedir.
Allah’a karşı yalan uyduranlar hakkında Kur’an’da daha birçok uyarı ayeti bulunmaktadır. Bu konuyla ilgili olarak En’am/21, 93, A’raf/37, Hud/18, Ankebut/68, Zümer/32 ve Saff/7’ye de bakılmalıdır. H.Yılmaz

Yahut: “O'ndan hangi meseleyi (discourse: kur’ân) okursan oku”.

Lafzen, “tanıklar bulunuyoruz”; öznenin yüceltme vurgusu için çoğul kullanılmasıyla uyumlu olsun diye orijinal metinde nesne de çoğul kullanılmıştır. Bu cümlenin baş kısmında muhatabın tekil olmasından anlaşıldığı üzere, ayette Hz. Peygamber'e ve onun Kur’an tilâvetine (seslendirmesine, dile getirmesine) özel olarak atıfta bulunulması, ilahî vahyin insan hayatı için taşıdığı büyük, gözardı edilemez önemini vurgulamak içindir M.Esed

Rabbimiz asıl mesajını önce peygamberimizi muhatap alarak sonra da İltifat sanatı ile hitabını tüm insanlara yönelterek ortaya koymaktadır. Dolayısıyla bu ayetin mesajı hem peygamberimize hem de herkesedir.
Ayette peygamberimize verilen mesajı şu şekilde takdir etmek mümkündür: “Biz senin büyük bir sabır ve dirençle Hakikat mesajını iletmek ve insanları ıslah etmek için yaptıklarının hepsini görmekteyiz. Şundan emin ol ki, görevini icra ederken senin nasıl çabaladığını, düşmanlarının hangi saldırılarına maruz kaldığını yakinen biliyoruz.”
Ayetin herkese ve özellikle de peygamberimizin düşmanlarına verdiği mesajın takdiri ise şöyle yapılabilir: “Zannetmeyin ki elçimize ve Hakkın savunucusu, sözcüsü olan insanlara karşı yaptıklarınızı bilmiyoruz. Kurduğunuz bütün düzenleri, koyduğunuz bütün engelleri görmekteyiz. Üstelik bu yaptıklarınızı, ayrıntılı ve sağlam biçimde kayda geçiriyoruz. Bu yüzden dikkatli olun; bu yaptıklarınızın hesabının sizden sorulmayacağı zehabına kapılmayın.”
Demek oluyor ki, her kişi -ister elçi olsun, ister toplumun normal bir bireyi- yaptığı işin kendisine zarar vermesini istemiyorsa, o işin Kur’an’a [Allah’ın rızasına] uygun olmasına dikkat etmek durumundadır. Çünkü yapılan her iş tanıklıdır, hepsinin hesabı tek tek sorulacaktır. Dünyada hiçbir şey Allah’ın ilminden ve görmesinden saklı kalamaz. Bu o kadar sıkı bir izlemedir ki, göklerde ve yerde olan zerre ağırlığında hatta zerreden daha küçük veya daha büyük hiçbir şey bundan kaçamaz. Hepsi apaçık bir kitaptadır.
Gaybın anahtarları da yalnızca O’nun katındadır. O’ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın. (En’am/59)

Ve yeryüzünde hiçbir dabbeh [kıpırdayan canlı] ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler [önderli topluluklar] olmasın. Biz kitapta hiçbir şeyi noksan bırakmadık. Sonra onlar Rabblerine toplanacaklardır. (En’am/38)
Ve yeryüzünde hiçbir dabbeh [kıpırdayan canlı] yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. O [Allah], onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır. (Hud/6)
Ve sen kalktığın [elçilik görevini yapmak için ortaya çıktığın] ve boyun eğenler arasında dolaştığın zaman seni gören Aziz [mutlak galip] ve Rahıym’e [engin merhamet sahibine] güvenip dayan. (Şuara/217-219)  H.Yılmaz

Veliye fiili (velî ismi ve bu ismin çoğulu olan evliyâ’ sözcüğü de bu fiilden türetilmiştir) öncelikle bir şeyin bir başka şeye yakın olmasını ifade eder; bu anlamda Kur’an'da (örn. 2:257 ve 3:68'de), Allah'ın “inananlara yakın” (velî) olduğundan söz edilmektedir. Velî terimi münhasıran Allah için kullanıldığında, ya da münhasıran insanlar arası ilişkiyi belirtmek üzere insan için kullanıldığında her ne kadar Kur’an'da “yardımcı”, “dost”, “koruyucu” vb. anlamlar yükleniyor olsa da, sözcüğün bu ikincil anlamlarından hiçbiri -Allah'a karşı gözetilmesi gereken saygıyı zedeler gibi olduklarından- insanın Allah'a karşı tutumunu ya da O'nunla olan ilişkisini tanımlamak için uygun gözükmemektedirler. Sonuç olarak, yukarıda, müminleri Allah'ın evliyası olarak tanımlayan ifadenin, onların Allah'a karşı hep bilinçli ve duyarlı kimseler olması anlamında, “Allah'a yakın olanlar” ifadesiyle aktarılması yerinde olacaktır. Bu aktarım klasik müfessirlerin hemen hepsi tarafından da desteklenmiştir. H.Yılmaz

 Yani, Allah'a yakınlık duygusunun verdiği huzur ve mutluluk ve bunun sonucu olarak ruhî ve manevî itminan. M.Esed

Ayrı bir necm olan bu ayet grubunda da yine çok önemli ve çok özel bir konu açıklanmaktadır. Bu konu, “ اولياء اللّهAllah’ın veliyleri [yakınları, yardımcıları]” konusudur. Çarpıtılması sebebiyle dinî hayatta bir takım hurafelerin ve sapık akımların oluşmasına yol açmış olan bu konu, önemine binaen burada geniş bir incelemeye tâbi tutulacak, bunun sonucunda da Kur’an terminolojisine ait olan “Allah’ın Evliyası” ifadesinin gerçek anlamı ortaya konacaktır.
KİMLER ALLAH’A YAKINDIR, YARDIMCIDIR?
Şimdiye kadar hep Allah’ın kullarına yakınlığı, yardımcılığı ile ilgili olarak kullanılmış olan “veliy [yakın, yardımcı]” sözcüğü, ilk kez Yunus/62’deki “evliyaullah” ifadesi dolayısıyla “kulların Allah’a yakınlığı, yardımcılığı” şeklinde gündeme gelmektedir. Çünkü bir izafet terkibi [isim tamlaması] olan “اولياء اللّه evliyaüllah” ifadesi, sözcük anlamı itibariyle “Allah’a yakın olanlar” demektir.
“اولياء اللّه Evliyaullah [Allah’a yakın olanlar]” ifadesi Kur’an’da geçtiğine göre, Rabbimizin kendisine yakın, yardımcı olarak gördüğü bazı kimselerin varlığı tartışmasızdır. Önemli olan, bu “yakın, yardımcı” insanların kimler olduğudur. Ne var ki, bu insanların kimler olduğu konusu tamamen çarpıtılmış, kimler olduğunu öğrenmek için Kur’an’a başvurulacağı yerde, yalan yanlış söylentiler dikkate alınarak Kur’an dışı acayip bir terminoloji üretilmiştir. Dine Kur’an dışında kaynak aramak anlamına gelen bu davranışlar, tevhit dininin dışına çıkılmasına yol açarak İslâm’a ters yabancı inanç ve kültürlerdeki bazı kabullerin İslâm’a sokulması neticesini doğurmuştur. Bu kabullerin kendilerini nasıl bir pisliğin içine sürüklediğini fark edemeyen zavallılar ise, İslâm’a Kur’an dışı kaynak icat eden müşriklerle birlikte boğazlarına kadar bu pisliğin içine batmışlardır:
Ey inananlar! Müşrikler bir pisliktir. … (Tövbe/28)
Oysa “Evliyaullah”ın kimler olduğunu anlamak için şirke batmaya hiç gerek yoktur. Çünkü Rabbimiz bunların kimler olduğunu Kur’an’da açıklamıştır:
Onlar Mescid-i Haram’dan geri çevirip dururken, Allah onlara neden azap etmeyecekmiş? Onlar O’nun evliyası [yakını, yardımcısı] da değiller. O’nun evliyası [yakınları, yardımcıları] sadece takva sahipleridir. Velâkin onların ekserisi bilmiyorlar. (Enfal/34)
Zihinlerindeki sorulara Kur’an yerine uydurma rivayetlerde cevap arayanlar, bu konuda da Kur’an’ı dikkate almamışlar ve “evliyaüllah” terkibine kendilerince, uydurmalar arasından cevap hazırlamışlardır:
Peygamber Efendimize “Evliyâullah kimdir?” diye sorulmuş, O da şöyle buyurmuştur: “Onlar öyle kimselerdir ki, görüldükleri zaman Allah hatırlanır, zikredilir. (İbn-i Mace Zühd-4)
Hz. Ömer’den rivâyet edilen bir hadiste de “Kendileri şehid veya nebi olmadıkları halde nebilerin ve şehidlerin gıpta ettiği, aralarında ticaret ve akrabalık bağı olmadığı halde birbirlerini Allah için seven kimselerden” bahsedilmektedir. (Müsned, 5/343)
Evliyâüllah, Allah için severler, birbirlerine dost, yârân, ahbâb olurlar. (Ebu Davûd; Sünen/2, 4596. rivâyet)

Yüce Allah, Yunus ve Enfal surelerinin yukarıda verdiğimiz ayetlerinde “اولياء اللّه Evliyaullah [Allah’a yakın olanlar], mütteki müminlerdir” buyurarak “evliyaullah” terkibini açıklamışken; uydurma rivayetlerle “evliyaüllah”a Allah’ın beyanına uymayan başka açıklamalar getirmek, bize göre ancak haddini bilmez İslâm düşmanlarının işi olabilir. Müslümanların ömürlerinin boşa geçmesini sağlamak isteyen art niyetli, şeytan tıynetli bu kimseler, zehirli görüşlerinin cilâsı olarak “hadis” kavramını kullanmışlar ve kendi uydurduklarını peygamberimize isnat etmişlerdir. Biz burada, peygamberimizi bu iftiralardan tenzih etmeyi bir borç olarak görmekteyiz.
Buraya kadarki açıklamalarımızdan çıkan sonuç şudur: “اولياء اللّه Evliyaüllah” sözcüğünün esas anlamı “Allah’a yakın olanlar” demektir. “Allah’a yakın olanlar” ise, Rabbimizin ifadesiyle “muttaki müminler”dir.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur: “ Acaba muttaki müminler Allah’a nasıl yakın olabiliyorlar?” Rabbimiz bu sorunun cevabını da yine Kur’an’da vermiştir:
Ey inananlar! Eğer Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlamlaştırır. (Muhammed/7)
İsa onlardan inkârı sezince şöyle konuştu: “Allah’a gidişte benim yardımcılarım kim?” Havariler dediler ki: “Biz Allah’ın yardımcılarıyız. Allah’a iman ettik biz. Tanık ol, biz müslümanlarız.” (Âl-i Imran/52)
Ey iman etmiş olan kimseler! Allah’ın yardımcıları olun! Hani Meryem oğlu İsa Havarilerine; “Allah’a gidişte benim yardımcılarım kimdir?” demişti de havariler; “Biz Allah’ın yardımcılarıyız.” cevabını vermişlerdi. Bunun ardından İsrailoğullarından bir zümre iman etmiş, bir zümre de küfre sapmıştı. Nihayet Biz, iman sahiplerini düşmanlarına karşı güçlendirdik de onlar üstün geldiler. (Saff/14)
Görüldüğü gibi, yukarıdaki ayetlerin açık ifadelerinde Allah’a yardımdan ve Allah’ın yardımcılarından bahsedilmektedir. Herkesçe malûmdur ki, bizzat Allah’ın kendisine yardım etmek imkânsızdır; Yüce Allah da böyle bir yardımdan ve yardımcılardan müstağnidir. Nitekim Rabbimizin muttaki müminleri kendisine veliy [yakın ve yardımcı] kabul etmesi de O’nun aczinden, düşkünlüğünden, güçsüzlüğünden, ihtiyacından kaynaklanmamaktadır. Rabbimiz bir ayetinde bu hususu şöyle açıklamaktadır:
Ve de ki: Hamd [övgü], hiçbir çocuk edinmeyen, mülkte kendisi için herhangi bir ortağı bulunmayan, düşkünlükten dolayı yardımcısı olmayan Allah’a özgüdür. Ve O’nu [Allah’ı] büyükledikçe büyükle [ululadıkça ulula]! (İsra/111)
O halde, muttaki müminlerin, hiçbir yardıma ve yardımcıya ihtiyacı olmayan Allah’a -sözcüğün hakikat anlamıyla- nasıl yardımcı olabildiğini anlamak için şu hususlarda dikkatle zihin yormak gerekmektedir:
* Allah insanları ne için yaratmış, onlara neden kitaplar ve peygamberler göndermiş ve onlardan neler istemiştir?
* Allah’ın insanlardan istedikleri kimler aracılığıyla gerçekleştirilmektedir, Sünnetullah nasıl cereyan etmektedir?
* Allah’ın düşmanları kimlerdir, bunlar neler isterler, nasıl davranırlar?
Bu soruların cevapları hem belli hem de kolaydır: Allah, dünya yaşamında adaletin sağlanmasını, küfrün, şirkin, nifakın yok edilmesini, dinin tümüyle Allah’a özgü kılınmasını istemekte ve O’nun bu istekleri de biz kullarının ortaya koyduğu mücadele [cihad] nispetinde gerçekleşmektedir. Allah’ın kurulmasını istediği düzeni kendisi kurmayıp kullarına bırakması ise kullarını sınamak istemesinden ötürüdür:
Öyleyse, inkârcılarla karşı karşıya geldiğinizde, boyunları vurun. Sonra, onları iyice sindirince, bağı sıkıca bağlayın; sonra, savaş sona erince, ya karşılıksız ya da kurtarmalıkla salıverin. -İşte eğer dileseydi, onların hakkından bizzat gelirdi; ama bu, sizi birbirinizle sınamak içindir.- Allah yolunda öldürülenlere gelince, onların işlerini saptırmayacaktır. (Muhammed/4)
Demek oluyor ki, Allah’ın istediklerinin gerçekleşmesi için çaba harcayanlar [yani peygamberimiz hayatta iken ona yardım edenler ve Allah’ın dinini ayakta tutmaya çalışanlar], kelimenin tam anlamıyla Allah’a yardım etmiş olmaktadırlar. Başka bir ifade ile “اولياء اللّه evliyaullah [Allah’a yakın olanlar] ve “ انصار اللّه ensarullah [Allah’a yardım edenler], Allah’ın koyduğu emir ve yasakları benimseyerek O’nun dinine sarılıp o dinin yayılması için canla başla çaba harcayanlardır. Bu kimseler Kur’an tarafından “muttaki müminler” olarak nitelenmektedir.
“Evliyaüllah” ve “ensarullah” ifadelerinin asıl anlamları bu olmasına rağmen, “veliy” sözcüğünün ve türevlerinin gerçek anlamlarından saptırılıp gayet sığ olarak “dost” anlamında ifade edilmesi sonucu iş çığırından çıkmış ve basit gibi görünen bu yanlışla Allah ile kulun, kul ile Allah’ın arasında “gönül bağı” anlamında bir dostluktan söz edilir olmuştur. Zaten dinî alanlardaki sapmaların çoğu da metinde sözcük anlamıyla kullanılmış sözcüklerin sanki birer kavrammış gibi dayatılmasından kaynaklanmıştır. Dolayısıyla Türkçede doğru anlamı dışında da kullanılan “dost” sözcüğünün gerçek anlamı tespit edilmeli ve bu konuda nasıl bir sapmaya yol açtığı açıkça gösterilmelidir.
Aslı “dust” ve çoğulu da “dostân” olan “dost” sözcüğünün anlamı “Birinin iyiliğini isteyen, onu içten seven, iyi görüşülen kimse, en yakın arkadaş, gönüldaş” demek olup dilimize Farsçadan girmiştir. Allah’ın sıfatları hakkında az çok bilgisi olan herkesin kabul edeceği gibi, bu sözcüğün anlamı, herhangi bir kimsenin Allah’la dostluk ilişkisi içerisinde gösterilmesine engeldir. Bu nedenle, “bir kimsenin Allah’a dost olması” veya “Allah’ın bir kimseyi dost edinmesi”, dost sözcüğünün anlamı itibariyle yanlış ifadelerdir. Diğer taraftan, anlam olarak birbirinden farklı olmaları sebebiyle, “dost” sözcüğü ile Arapçadaki “veliy” sözcüğünün aynı anlamda kullanılması da son derece büyük bir hatadır. Yanlış anlamlı sözcük kullanma hatası Allah ile ilgili bir konuda yapıldığında, bunu “hata” sözcüğüyle açıklamak da mümkün değildir. İnsanların basit dünya işlerindeki iyi ilişkilerini, yakınlıklarını anlatmak için kullanılan “dost” sözcüğünün Allah ile O’nun her konuda astı olan insanlar arasındaki mecazî yakınlığı ifade etmek için kullanılması, bu fahiş hatayı yapanların maksatlı olabileceklerini düşündürmektedir. Çünkü bu fahiş hata, yapanların ne Arapçadaki yetersizliklerinden, ne de Allah hakkındaki bilgisizliklerinden kaynaklanmaktadır. Bilakis bu kimseler, böyle bir hatayı yapmayacak kadar Arapçaya vâkıftırlar ve Allah’ı da gayet iyi tanıdıkları iddiasındadırlar.
Sonuç olarak, Allah’ın insanlara yakınlığı mecazidir ve bu yakınlık Allah’ın insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarması, onlara yol göstererek yardım etmesi ve onları koruması şeklinde tezahür etmektedir. Muttaki müminlerin Allah’a yakınlığı ve yardımcılığı ise Allah’ın dininin yayılması ve yaşanması için çaba göstermeleridir.
Asıl konumuz olan “veliy” sözcüğüne dönecek olursak; bu sözcük üzerinde uzunca durmamızın sebebi, sözcüğün kavramlaştırılarak tevhide aykırı biçimde kullanılıyor olmasıdır. Çünkü çok eskilerden beri “veliy” veya “evliya” diye bir üst sınıf din adamı tipi oluşturulmuş, bu sınıfa mensup sahte “veliy”ler tıpkı Hristiyanlıktaki ruhbanlar gibi bir çok din dışı işleri yapar olmuşlardır. Kendilerine has tevil yöntemleriyle her türlü İslâm dışı düşünceyi üretmiş olan bu sahte veliylerin tuzağına düşen zavallıların sayısı ise, ne yazık ki pek çoktur. Dolayısıyla, bu sahtekârlar kandırdıkları akılsızların veliysi, şeytanlar da bu sahtekârların veliysi durumundadır.
Böyle bir felâkete uğramamak için dini sadece Allah’a özgülemeyi ve bizi bu doğru yoldan ayırmaması için O’na yönelmeyi öneriyoruz:
“Allah, dini kendisine has kılmak için gayret sarf edenlere velâyetini [yakınlığını, yardımcılığını, karanlıklardan aydınlığa çıkarıcılığını, şefaatini, mürşitliğini ve koruyuculuğunu] esirgemesin! Bu gayret içerisinde olan mümin muttaki kullarını da “evliyaullah” ve “ensarullah” olarak kabul etsin! Bu yolda yürürken O’nun çizdiği rotadan, koyduğu kurallardan çıkmamaya çalıştığımız ve başka bir rehber arkasına düşmediğimiz için de bizleri “halîl” sıfatıyla şereflendirsin!”  H.Yılmaz

‘İzzet ismi, anlam olarak hem üstün kudret kavramını, hem de onur ve yücelik kavramlarını kapsamaktadır. Bu sözcüğün başka bir dile aktarılması, geçtiği anlam örgüsüne, sözün akışına bağlıdır; ve bazan da -burada olduğu gibi- sözcüğün yukarıda temas edilen anlamlarının hepsini birden ifade etmeye çalışmak zorunludur. M.Esed

Peygamberimizi teselli eden bu ayette, hâkimiyetin, gücün, şan ve şerefin sadece Allah’a ait olduğu bildirilmektedir. İnançsızların davranışlarına üzülmemesi öğütlenerek peygamberimize yapılan teselli, aynı zamanda, Allah’a itaat edenlerin zafere ulaşacakları anlamına gelmesi sebebiyle onun karşıtlarına da bir gözdağı mahiyetindedir.
Peygamberimizi üzen sözlerin bir kısmı Furkan suresinde şöyle aktarılmaktadır:
Ve inkâr etmiş olanlar; “Bu [Kur’an], onun [Muhammed’in] uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir.” dediler. Böylece onlar kesinlikle haksızlık ettiler ve asılsız bir iddia getirdiler.
Ve “O [Kur’an], yazılı hâle getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o, sabah akşam [sürekli] kendisine okunmaktadır.” dediler. De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.”
Ve onlar [inkâr etmiş olanlar]; “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu zalimler, “Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz.” da dediler. (Furkan/4-8)
İnkârcıların bu tutumlarına karşı peygamberimiz pek çok ayette teselli edilmiş, Allah’a itaat edenlere de zaferler kazanacakları, şan ve şereflerinin artacağı müjdelenmiştir:
Her kim izzet istiyorsa, bilsin ki izzet tamamıyla yalnızca Allah’ındır. Hoş kelimeler yalnızca O’na yükselir. Ve düzgün iş onu yükseltir. Şu, kötülüklerin plânlarını yapan kişiler; onlar şiddetli azap kendileri için olanlardır. Onların plânları ise; o, darmadağın olur. (Fatır/10)
Derler ki: “Ant olsun, Medine’ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp-çıkaracaktır.” Oysa izzet [güç, onur ve üstünlük] Allah`ın, O`nun Elçisinin ve müminlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar. (Münafikun/8)
İzzetin [güç, kuvvet, yenilmezlik, şan ve şerefin] Rabbi senin rabbin, onların nitelediği şeylerden münezzehtir. (Saffat/180)
O hâlde onların sözü seni üzmesin. Şüphesiz ki Biz, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını da biliyoruz. (Ya Sin/76)
Biz onların söylediklerinin seni mutlaka üzdüğünü elbette biliyoruz. Ama onlar aslında seni yalanlamıyorlar; ama o zalimler Allah`ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlar.
Ve elbette ki senden önce de elçiler yalanlanmıştı da kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabretmişlerdi. Ve Allah’ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Hiç şüphesiz ki sana, gönderilmişlerin [elçilerin] haberlerinden bir kısmı gelmiştir de. (Enam/33, 34)
Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere dünya hayatında ve şahitlerin kalktığı [şahitlik edecekleri] günde [kıyamette] kesinlikle yardım ederiz. (Mümin/51)
Allah, ”Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz” yazmıştır. Şüphesiz Allah Kaviyy’dir, Aziz’dir. (Mücadile/21)
Ve ant olsun ki gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle galip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle galip gelenlerin ta kendisidir.” (Saffat/171-173)  H.Yılmaz


Lafzen, “ortaklara”, yani Allah'a yakıştırılan ortaklara (bkz. 6. sure, 15. not.) Bu ayetin başında iki kere geçen men (“her kim”) zamiri, müşriklerin tanrısal güçler ve nitelikler yakıştırdığı canlı ve akıl sahibi varlıklara işaret etmektedir. Kur’an, insan olsun, melek olsun bütün akıl sahibi varlıkların tâbiyet olarak Allah'a ait olduğunu (yani, evrende var olan başka her şey gibi, onların da varoluş şartı ve sebebi olarak bütünüyle Allah'a bağlı olduklarını), bu itibarla hiçbir tanrısal nitelikleri ve dolayısıyla, kendilerine tapınmayı gerektirecek bir mahiyetleri olmadığını belirterek bu kabil müşrikçe anlayışlara karşı çıkıyor. M.Esed

Bu ayet de yine “ela [gözünüzü açın]!” anlamındaki bir uyarı edatı ile başlamaktadır. Yapılan uyarıda, göklerde ve yeryüzünde olan kimselerin rızklarının Allah’a ait olduğu, buna rağmen Allah’ın astlarından talepte bulunanların ise zanna uyup yalan söyledikleri bildirilmektedir. Böylece ayette zannın, hayalin İslâm dininde yeri olmadığı da vurgulanmış olmaktadır.
Ayetin genel mesajı şu şekilde takdir edilebilir: “Sizin sapmanızın gerçek sebebi, araştırmalarınızı zann ve şüphe üzerine dayandırmanızdır. Bu temelsiz davranışınız yüzünden en makul şeylere bile kulak vermek istemiyorsunuz. Sonuçta sadece hakikate ulaşamamakla kalmıyor, aynı zamanda elçiler tarafından bildirilmiş mesajları da doğru değerlendiremiyorsunuz.”
Daha evvel Necm/23, 28 ve Yunus/36’da yer almış olan “zanna itibar edilmemesi”ne yönelik ifadeler, ileride En’am/116 ve 148’de de karşımıza gelecektir.  H.Yılmaz

Bkz. 14:32-33 ve ilgili 46. not; bu anlam örgüsü içinde “gün” ve “gece” terimlerinin taşıdığı özel anlam için bkz. vahyediliş sırası olarak bu sureden daha önceki bir döneme ait 27:86 üzerine 77. not M.Esed

Bir önceki ayette göklerin ve yerin Allah’a ait olduğu açıklanmış, bu ayette de evrendeki düzene dikkat çekilerek evrendeki tasarrufun Allah’a ait olduğu vurgulanmıştır. Ayetin son cümlesinde de vahye kulak verenlerin bu vurguda ibret alınacak kanıtlar bulacakları bildirilmiştir.
Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip de onunla size rızk olarak çeşitli meyveler çıkarandır. Ve O [Allah], emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi, ırmakları da emrinize verdi.
Sürekli olarak dönüş halinde olan Güneş’i ve Ay’ı emrinize verdi. Geceyi ve gündüzü de sizin emrinize verdi. (İbrahim/32, 33)
Onlar görmediler mi ki, dinlensinler diye geceyi kıldık, gündüzü de gördürücü. Şüphesiz ki bunda iman eden bir kavim için kesinlikle ayetler vardır. (Neml/86) H.Yılmaz


Allah'ın kullarından kimilerini, kemalleri yüzünden diğerlerinden daha fazla sevdiği doğrudur, fakat bu demek değildir ki, Allah bir takım kullarını kendi uluhiyetine ortak etmektedir. Nitekim Allah'ın yüksek payesi, bağışladığı kimseler, O'nun velileridir: "Onlar Allah'a iman edip de O'ndan sakınırlar. Bu yüzden onlar için ne bir korku ne de üzüntü sözkonusudur. Dünya ve ahiret hayatlarında onlara müjde vardır" (62-63. ayetler). Mevdudi

Bu ayette müşriklerin “Allah çocuk edindi” şeklindeki sapık inançlarına gönderme yapılarak bu asılsız iddia kesin bir dille reddedilmektedir. Bu meyanda, Allah’ın bundan uzak olduğu ve böyle bir şeye ihtiyaç duymadığı ifade edilerek tevhid inancı pekiştirilmektedir.
Müşriklerin Yüce Allah’a yakıştırdıkları iftiralarından biri de O’na kimi zaman “oğul”, kimi zaman da “kızlar” isnat etmeleridir:
Ve Yahudiler; “Uzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da; “Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan inkârcıların sözlerini taklit ediyorlar. … (Tövbe/30)
Şüphesiz ki, “Allah ancak Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kâfir olmuşlardır. (Maide/17)
Ve onlar O’nun [Allah] ile cinnler arasında bir nesep [hısımlık bağı] kıldılar. Oysa ant olsun cinnler kendilerinin mutlaka hazır edilenler [mahşerde toplananlar] olduklarını bilirler.
Allah, onların nitelediği şeylerden münezzehtir. (Saffat/158, 159)
Ve onlar; “Allah, çocuk edindi.” dediler. –O, arınıktır- Aksine göklerde ve yeryüzünde ne varsa yalnızca O’nundur. Hepsi O’nun için boyun bükenlerdir. (Bakara/116)
Ve onlar; “Rahman, çocuk edindi” dediler.
Ant olsun ki, siz çok çirkin bir şey söylediniz.
Az kalsın bundan; Rahman’a çocuk isnat ettiler diye gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacaktı.
Hâlbuki Rahman için çocuk edinmek yaraşmaz.
Göklerde ve yerde bulunan kimse Rahman’a, yalnızca kul olarak gelecektir.
Ant olsun ki O [Rahman], onların hepsini kuşatmıştır ve kendilerini bir bir saymıştır.
Hepsi de kıyamet günü O’na [Rahman’a] tek başlarına gelirler. (Meryem/88-95)
O, gökleri ve yeri yoktan var edendir. O’nun sahibesi [eşi] olmadığı hâlde, nasıl olur da O’nun çocuğu olur? Ve O, her şeyi yaratmıştır. Ve O, her şeyi en iyi bilendir. (En’am/101)
De ki: “O, bir tek olan Allah`tır,
Samed olan Allah`tır,
doğurmamış ve doğurulmamıştır.
Ve hiçbir şey O`na; sadece O`na denk olmamıştır.” (İhlas/1-4)  H.Yılmaz


Bu ayetlerde, delilsiz iftira eden ve kendi saçma görüşlerini Allah’a mal edenlerin bu tür yalanlarla dünyada ancak biraz sefa sürebilecekleri, ahirette ise çok fena bir akıbetle karşılaşacakları bildirilmektedir. Bu fena akıbet, tadacakları çetin azaptır. H.Yılmaz

Zımnen, “bu ayetler atalarınızdan devraldığınız müşrikçe inançlara ters ya da aykırı düşüyor diye”. Bu surenin 71-73. ayetlerinde kısaca temas edilen Hz. Nûh kıssası en ayrıntılı ve uzun biçimde 11:36-48'de anlatılmaktadır (ayrıca bkz. 7:59-64). Kıssaya burada temas edilmesi, yukarıda 47. ayetle ve dolayısıyla bu surenin ana fikriyle olan bağlantısı sebebiyledir: yani, Allah'ın buyruk ve iradesini insanlara peygamberleri vasıtasıyla ulaştırdığı gerçeğiyle ve O'nun mesajlarını yalanlayanların öte dünyada çekmeleri mukadder azapla.

Lafzen, “girişeceğiniz eylemin yönünü belirlemek için”; (bu anlam akışı içinde emr teriminin ifade ettiği anlam budur).

Lafzen, “[Allah'a koştuğunuz] ortaklarınız”. Terim üzerine yapılmış bir açıklama için bkz. 6. sure, 15. not.

Orijinal metindeki kısa ve vecîz ve dolayısıyla aktarılması zor olan “girişeceğiniz eylemin (emrukum) yönü ya da mahiyeti size herhangi bir sıkıntı ya da kararsızlık vermesin” ifadesi için oldukça serbest bir çeviridir, bu.  M.Esed

Yani, “onları [diğerlerinden] fazla yaşattık” (Zemahşerî). Halâif (tekili halîf ya da halîfe) terimi için tercih ettiğimiz karşılık hakkında bkz. 2. sure, 22. not. - 95 Bkz. 7. sure, 47. not M.Esed

Bu ayetlerde, çok kısa ve veciz bir şekilde Nuh peygamber ile kavmi arasında cereyan eden olaylara değinilip bir hatırlatma yapılmıştır. Bu olaylara daha önceki surelerde de değinilmiş, özellikle Şuara suresinde konu detaylı olarak aktarılmıştı. Söz konusu olayların kısa bir özet şeklinde bu surede de aktarılmış olması, bize göre, Nuh peygamber ve kavmi arasındaki mücadele ile peygamberimiz ve Mekkeli müşrikler arasındaki mücadelenin birbirine çok benzemesinden dolayıdır.
Onlar dediler ki: “Ey Hud! Bize bir açık kanıt ile gelmedin. Ve biz Senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Biz sana inananlar değiliz de. Ancak ‘Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış’ diyebiliriz.” O [Hud] dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki ben, Allah’ın astlarından O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Hadi öyleyse hepiniz bana tuzak kurun, sonra beni hiç bekletmeyin. Şüphesiz ben gerçekten, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Onun, perçeminden yakalayıp denetlemediği hiçbir dabbeh [hareket eden canlı] yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir. Buna rağmen yine de sırt çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Ve benim Rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi halife yapar. Ve siz O’na hiçbir şeyce zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.” (Hud/53-57)
Sana da kendisinden öncekilerini doğrulayan ve onları kollayıp koruyan olarak hakk ile Kitap’ı [Kur`an’ı] indirdik. Öyleyse onların aralarında Allah`ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen haktan saparak onların arzu ve heveslerine uyma. Ve Biz, sizden hepiniz için bir şeriat ve yol kıldık. Ve eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi belâlandırmak [denemek] için [böyle yapmadı]. Öyleyse iyiliklere yarışın. Hepinizin dönüşü yalnızca Allah’adır. Sonra O, kendisi hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. (Maide/48)
“Ben ancak her şeyin sahibi olan ve burayı haram [dokunulmaz] kılan bu şehrin [Mekke’nin] Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Ve ben Müslüman olmamla ve Kur’an’ı okumamla emrolundum. Artık kim doğru yolu bulursa, yalnız kendisi için bulmuş olur; kim de saparsa hemen ‘Ben sadece uyarıcılardanım’” de! (Neml/91, 92)
Rabbi ona, “İslâm ol!” dediği zaman o [İbrahim]; “Ben âlemlerin Rabbi için İslâm oldum.” dedi.
Ve İbrahim, kendi oğullarına vasiyet etti: “Ey oğullarım! Şüphesiz ki, bu dini size Allah seçti. Onun için uzak durun, yalnızca müslümanlar olarak can verin!” Yakub da [oğullarına vasiyet etti]. (Bakara/131, 132)
-“Rabbim! Sen bana mülk verdin ve bana ehadisin [olacakların/ sözlerin] tevilinden öğrettin. Gökleri ve yeri yoktan var eden! Sen benim velimsin Sensin, benim canımı müslüman olarak al ve beni dünya ve ahrette salihler arasına kat!”- (Yusuf/101)
Ve Musa: “Ey kavmim! Siz Allah`a iman ettinizse, sadece O’na teslim olan müslümanlardan oldunuzsa, artık sadece O’na tevekkül edin” dedi. (Yunus/84)
Firavun dedi ki: “Ben size izin vermeden önce ona iman mı ettiniz? Şüphesiz bu halkını şehirden çıkarmak için, şehirde kurduğunuz gizli bir tuzaktır. Yakında bileceksiniz.
Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi mutlaka asacağım.”
Onlar [sihirbazlar] da dediler ki: “Hiç şüphesiz biz sadece Rabbimize dönenleriz.
Senin bizden intikam alman [cezalandırman] da sırf Rabbimizin ayetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır.” -“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır dök [yağdır] ve canımızı Müslümanlar olarak al!”- (A`râf/123-126)
Ona “köşke gir!” denildi. Sonra o, onu görünce derin bir su sandı ve eteğini çekti. O [Süleyman], “Bu billurdan yapılmış, şeffaf bir zemindir” dedi. O [Melike]: “Rabbim! Ben gerçekten kendime zulüm etmiştim. Süleyman ile beraber, âlemlerin Rabbi olan Allah`a teslim oldum” dedi. (Neml/44)
İçinde hidayet ve nûr bulunan Tevrat`ı, Şüphesiz Biz indirdik. Teslim olmuş kişiler olan peygamberler onunla yahudilere hükmederler, Rabbaniler [kendilerini Allah’a adamış kişiler] ve Ahbar [âlimler] da, Allah`ın kitabından kendilerinden korumaları istenilen ve kendilerinin de üzerine tanıklık ettikleri şeylerle hükmederler. İnsanlara saygı duyup ürpermeyin Bana saygı duyup ürperin. Benim âyetlerimi de az bir paraya satmayın. Ve kim Allah`ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. (Maide/44)
Ve hani havarilere: “Bana ve elçime inanın” diye vahyetmiştim de onlar, “inandık, ve bizim gerçekten teslim olduğumuza tanık ol” demişlerdi. (Maide/111)
De ki: Benim salatım, ibadetim, hayatım ve ölümüm sadece kendisinin ortağı olmayan âlemlerin Rabbi Allah içindir. Ve ben böyle emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.” (En’am/162-163)  H.Yılmaz


Lafzen, “elçileri [kendi] kavimlerine gönderdik” -Muhammed (s)'den önceki peygamberlerden her birinin belli bir kavme ya da cemaate gönderildiğini, Arap toplumunun içinden çıkan Hz. Peygamber'in ise, bütün insanlığa hitab eden evrensel bir mesaj tebliğ eden ilk ve son peygamber olduğunu îma eden bir ifade.

Karş 7:101 ve ilgili 82. not. - 98 Bkz. 2. sure, 7. not  M.Esed

Kalbleri mühürlenen haddi aşmış kimseler inatçı ve dik kafalı kimselerdir. Daha önce zihinlerinde biçimlendirdikleri batıl görüşe körü körüne ve sıkı sıkıya bağlanırlar. Bu yüzden öğüt ve tavsiyelere kulaklarını tıkarlar ve Allah da üzerlerine lanetini indirir. Artık doğru yolu bulmaktan bütünüyle mahrumdurlar. Mevdudi

Rabbimiz, rahmeti gereği, Nuh peygamberden sonra da toplumlara elçiler göndermiş, kendilerine apaçık belgeler getirmelerine rağmen bu elçiler o toplumlarca yalanlanmıştır. Rabbimizin bu konudaki yasası [Sünnetullah], haddi aşarak yalanlayanların kalplerinin mühürlenmesidir. Ayetin sonunda yer alan “kalplerini böyle damgalarız/ mühürleriz” ifadesi, inançsızların kalplerinin mal-mülk, makam-mevki hırsıyla katılaştığı, duygusuz, düşüncesiz, anlayışsız bir hâle gelerek inanma yeteneğini kaybettikleri anlamına gelmektedir. “Kalplerin Mühürlenmesi” konusu daha önce Tin suresinin tahlilinde açıklandığından, daha fazla bilgi için o bölümün (Tebyinü’l-Kur’an; c: 1, s: 560-572) tekrar okunmasını öneriyor, konu ile ilgili iki ayetin mealini vermekle yetiniyoruz:
Ve Biz onların kalplerini ve gözlerini ilkin iman etmedikleri durumdaki gibi ters çeviririz. Ve Biz de onları taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın olarak bırakırız. (En’am/110)
Ve Biz Nuh`tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Ve kullarının günahlarını hakkıyla haberdar olan ve en iyi gören olarak Rabbin yeter. (İsra/17)
Kur’an’dan anlaşıldığına göre, Nuh peygamberden sonra gönderilen elçiler Hud, Salih, İbrahim, Lut ve Şuayb peygamberlerdir. H.Yılmaz


Firavun ve Hz. Musa (a.s) hakkındaki açıklamalar için, Araf suresinin 100. ayetinden 171. ayetine kadar olan olan bölüme ve ilgili açıklama notlarına bakınız.
 Servet, iktidar, debbede ve tantanaları yüzünden "büyüklendiler" ve kendilerini mesajın muhatabı saymadılar. Mesajın hakikatına teslim olup itaat edecekleri yerde kibirlilik tasladılar. Mevdudi

Lafzen, “bu büyüden başka bir şey değil”: Son peygamber Muhammed (s)'e karşı yapılan itirazlara benzer biçimde. (Bkz. bu surenin 2. ayeti ve ilgili 5. not.) Hz. Musa'nın kendilerine tebliğ ettiği mesajın büyüleyici, derinden sarsıcı etkisini dile getiren bir suçlama. M.Esed

Bu son cümlenin vurguladığı husus, “büyü” ya da “sihir” olarak nitelendirilen şeyin, herhangi bir gerçek ve manevî muhtevadan yoksun, geçici bir görüntüden başka bir şey ortaya koyamayacağı, küllî çerçevesi itibariyle Kur’an'da Allah'ın yolu olarak tanımlanan tabiat ilke ve kanunlarının üstüne çıkamayacağı hakikatidir. Hz. Musa ile sihirbazların ve sonrakilerin ihtidasına dair kıssa, her ikisi de bu sureden önce vahyedilmiş olan A‘râf ve Tâ-Hâ surelerinde oldukça ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. M.Esed

“Siz ikiniz” şeklindeki ikili hitap Hz. Musa ve Harun'la ilgilidir. M.Esed

Apaçıktır ki, eğer bu istek sadece İsrailoğulları'nın özgürlüğü için olsaydı, Firavun'un saltanatına herhangi bir tehdit teşkil etmeyecekti. Tehdit teşkil eden şey Hakkın ikamesini gerektiren mesajın kendisiydi. Zira mesaj, şirk üzerine temellenen ve Firavun'un a'yanının ve din adamlarının hakimiyetine dayanma sistemine meydan okumaktaydı. (Daha fazla açıklama için bkz. A'raf. an:66 ve Mümin. an: 43) Mevdudi

Yukarıdaki ilave, 7:116'ya dayanmaktadır; ayrıca bkz. 20:66'nın ikinci paragrafı. M.Esed

Yani, "Büyü olan benim gösterdiğim şey değil, sizin gösterdiğiniz şeydir". Mevdudi

Burada “Allah'ın kelimeleri”nden kasıt, Allah'ın peygamberlerine indirdiği vahiy olduğu kadar, O'nun tarafından vaz‘edilen tabiat kanunlarında kendini gösteren O'nun yaratıcı iradesidir de (Menâr XI, 468). Benzer bir ifade 8:7 ve 42:24'de de geçmektedir. M.Esed

“‘Alâ havf” ifadesi, imanlarını açığa vurmaktan çekinmeyenlere izafeten, “korku[ların]a rağmen” anlamıyla yorumlanacak olursa, yukarıdaki cümlenin anlamı şöyle olacaktır: “Firavun ve onun seçkinler çevresinin kendilerine zulmedecekleri yolundaki korkularına rağmen, kavminden küçük bir grup Hz. Musa'ya olan inançlarını açığa vurdu”. Ayet'in bu yolda anlaşılması, bizim tercümemizi destekleyici yönde, çoğunluğun korku yüzünden imanlarını açığa vurmaktan kaçınmış olduğu anlamını da içinde taşıyacaktır.

Lafzen, “Musa'ya inandılar”. Ayetin (Türkçe söz dizimi itibariyle zorunlu olarak başa gelen -T.ç.n.) devamı, burada söz konusu olanın, imanın kendisi değil onun açığa vurulması olduğunu gösterdiği için bizim aktarımımız da bu yönde olmuştur. Zürriyet (lafzen, “nesil/kuşak”) terimine gelince, terimin çok kere “bir kimsenin soyundan gelen küçük bir grup insan [ya da birkaç kişi]” anlamında kullanıldığını belirten güvenilir pek çok kaynak bulunmaktadır (Taberî, Beğavî, Râzî ve İbni Kesîr'in kaydettiği üzre İbni ‘Abbâs; Taberî ve İbni Kesîr'in kaydettiğine göre Dehhâk ve Katâde); bunun içindir ki, biz de terimi bu yönde aktardık. Kur’an, bazı Mısırlıların da Hz. Musa'nın tebliğ ettiği mesajlara inanıp bu inançları açığa vurduklarını söylediğine göre (örn. 7:120-126), burada “onun halkı” ya da “onun kavmi” ifadesiyle işaret edilmek istenenin sadece İsrailoğulları'nı değil, hem onları hem de Mısırlıları, yani, Hz. Musa'nın içinde yaşadığı bütün bir Mısır toplumunu kapsadığı rahatlıkla düşünülebilir. Nitekim, müteakip cümlecikte geçen ve açıkça Mısır toplumunun “ileri gelenleri”ni ifade eden “onların seçkinler topluluğu” terimindeki aidiyet zamiri de bu görüşü desteklemektedir. M.Esed

Hz. Musa'nın (a.s) kavmine "müslümanlar" diye hitap etmesi, tüm İsrailoğulları topluluğunun müslüman olduğunu gösterir. Aksi halde onlara "eğer müslüman iseniz..." demezde. "Eğer iddia ettiğiniz gibi gerçek müslümanlarsanız, Firavun'un gücünden korkmayın, ancak Allah'a tevekkül edin" diyerek onlardan cesur olmalarını istiyordu. Mevdudi

Lafzen, “kötülük yönünde iğvâ, ayartı” (fitne). M.Esed

Lafzen, “dua ya da ibadetin istikametine (kıble)” -İsrailoğulları'na, kendileri için tek kurtuluş yolunun Allah'tan yana hep bilinç ve duyarlılık göstermekten, kendilerini sonuna kadar O'na ve O'nun dâvâsına adamaktan geçtiğini ifade eden bir mecaz. Çoğunlukla “Mısır” olarak tercüme edilen mısr sözcüğünün birinci anlamı gerçekte “şehir” ya da “başşehir”dir. M.Esed

"Evlerinizi kıble (ye dönük mescidler) haline getirin" ifadesi bence şu anlama gelmektedir. "Bu evleri cemaatla namazın kılındığı ortak mekanlar ve toplantılarınızın yapıldığı merkezi yerler haline getirin." İfadenin akabinde "namazı (salat) ikame edin" emrinin gelmesi, namazlarını tek tek değil, cemaatle kılmaları yolundaki imaya delalet eder. Çünkü Kur'an'daki "ikamet-üs-salat"ifadesi, namazın topluca kılınması anlamında kullanılmıştır.
 Arapçadaki"" kelimesi şu anlama gelir: "Allah'ın lütfuyla ulaşılacak felahın müjdesini vererek onları umut ve cesaretle donat. "Ümitsizlik, korku ve baskı altında oldukları için buna şiddetle ihtiyaç duymaktalardı çünkü. Mevdudi

Klasik müfessirlerin çoğuna göre yudillû (saparlar, yoldan çıkarlar) fiilinin başında bulunan li takısı, bu anlam akışı içinde lâmu'l-‘âkibe (sonuç bildiren lâm) durumunda olup, çok yerde olduğu gibi “için” ya da “diye” sözcükleriyle aktarılabilecek bir amaç ya da niyet belirtmez. Bizim burada li takısı için benimsediğimiz “bunun sonucu olarak” şeklindeki ifade, Allah'ın kendilerine bahşettiği kudret ve zenginliği O'na şükranlarını belirtecek yönde değil de, insanları O'nun yolundan çevirmekte kullanan Firavun ve onun seçkinler topluluğuna karşı Hz. Musa'nın duyduğu ahlakî tepkiyi dile getirmeyi amaçlamaktadır. M.Esed

Lafzen, “sizin, ikinizin duası”. Burada hitab edilen iki kişi, bir sonraki cümlede de sözü geçecek olan Hz. Musa ile Harun'dur. M.Esed

Lafzen, “sizin, ikinizin duası”. Burada hitab edilen iki kişi, bir sonraki cümlede de sözü geçecek olan Hz. Musa ile Harun'dur. M.Esed

Kitab-ı Mukaddes bu olayı zikretmez. Fakat Talmud O'nun boğulurken şöyle dediğini açıkça zikreder; "Ey Rabb Tanrılar arasında sen gibi olan kim?" Mevdudi

Yani, “Ancak şimdi mi, bunun için vaktin çok geç olduğu şu an mı tevbe ediyorsunuz?” Karş. 4:18 “Ölüm anına kadar kötülük işleyip duran, ama o an gelip çattığında ‘Şimdi tevbe ediyorum’ diyenlerin tevbesi kabul edilmeyecektir.” M.Esed

 

Firavunun mumyalanmış cesedi, bugün Kahire Müzesinde sergilenmektedir. M.Sağ

Lafzen, “Seni bedensel olarak kurtaracağız”: Bununla muhtemelen, eski Mısırlıların, krallarının ve seçkinlerinin cesetlerini mumyalayarak gelecek kuşaklar için saklamak yolundaki gelenekleri îma ediliyor. Bazı eski Mısır uzmanları Kur’an'da ve Kitâb-ı Mukaddes'de sözü geçen “zalim Firavun”un II. Ramses (M.Ö. 1324-1258 dolayları) olduğunu ileri sürerken, bazıları da onu talihsiz selefi Tut-ankh-amen'le ya da M.Ö. 15. yüzyılda yaşamış olan III. Thotmes (yahut Thutmosis)'le özdeşleştirmektedirler. Ama bütün bu “özdeşleştirmeler” yalnızca zan ve tahmine dayanmakta olup tarihsel olarak belgelenmemiştir. Akılda tutulmalıdır ki, Kur’an'da geçen “Firavun” (Kur’an'da fir‘avn) tabiri bir özel isim olmayıp Eski Mısır'da bütün krallar için kullanılan bir ünvandan ibarettir. M.Esed

Hatta bugün bile, Firavun'un cesedinin yüzerken bulunduğu yer, bölge sakinlerince gösterilir. Bu yer Sina Yarımadası'nın batı kıyısındadır ve şimdi Cebel-i Firavun (Firavun Dağı) olarak bilinir. Bu dağın yakınında da, Hammam-ı Firavun (Firavun Hamamı) denen sıcak bir kaplıca vardır ki, Firavun'un cesedinin bulunduğu söylenen Ebu Zenime'den birkaç mil mesafededir.
Eğer boğulan Firavun, Hazreti Musa'nın (a.s) kendisine gönderildiğinde Mısır'ı yöneten Minfetah ise, mumyalanmış cesedi hala Kahire müzesinde sergilenmektedir. Sir Grafton E. Smith Firavun'un mumyasından bandajları kaldırdığında cesedi üzerinde bir tuz tabakası bulunmuştu ki, bu onun denizde boğulduğunun apacık delilidir.
 Yani, "Biz ayetlerimizi insanlara, birer uyarıcı olsunlar, ders versinler diye tekrar tekrar gösteririz, fakat ne yazık ki Firavun'un cesedi gibi ayetlerden bile ders almazlar." Mevdudi

Lafzen, “İsrailoğulları'nı güzel ve emin bir yere yerleştirdik” -sıdk terimi, hemen bütün müfessirlere göre, bu anlam örgüsü içinde “güzel ve emin” anlamına gelmektedir.

Bu ayeti tefsir ederken Râzî şunları yazıyor: “Tevrat'ı okuyup incelemeye başladıkları güne kadar Hz. Musa kavmi aralarında çekişmeye düşmeden, tek bir dinî inanç ve görüş üzerindeydiler (‘alâ milletin vâhide); ne zaman ki Tevrat'ı incelemeye başladılar, o zaman [muhtelif] meselelerin, yükümlülüklerin farkına vardılar ve bunların yorumunda aralarında görüş ayrılıklarına düştüler. Bu anlamda, [yukarıdaki Kur’an ayetiyle] Allah açıklamaktadır ki, bu kabil görüş ayrılıkları kaçınılmazdır (lâ-budd) ve bu dünya hayatında hep olacaktır”. Râzî'nin psikolojik vukuf arzeden bu isabetli yorumu, zihinsel planda başka açılar kullanıp başka görüşler benimseme yatkınlığının, yani ihtilaf ve çekişmenin insan tabiatının ayrılmaz bir parçası olduğunu açıkça dile getiren Kur’ânî söylemle de bağdaşmaktadır (bkz. 2:213 ve 253. ayetlerin son cümleleri ve ilgili notlar; ayrıca 23:53 ve 30. not). M.Esed

Daha evvel birçok Sûrede anlatılmış olan Mûsâ peygamber, Mûsâ-Firavun, Mûsâ-İsrâiloğulları kıssalarından derlenmiş bir özetin verildiği bu Âyet grubunda, diğer Sûrelerdeki kıssalarda bulunmayan bazı ayrıntılar mevcuttur. Farklı bilgilerin verildiği Âyetler şunlardır:
(Yûnus: 78) Onlar; "Sen atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çeviresin ve yeryüzünde saltanat ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmayız." dediler.
Bu Âyette, Mûsâ ve Hârûn peygamberlerin Firavun ve kavmini atalarının yolundan çevireceği ve iktidarı bunların ellerinden alacağı konu edilmektedir.
Yûnus/82'deki, “günahkârların hoşuna gitmese de hakkı Kendi kelimeleriyle ortaya koyup gerçekleştirir” ifadesi, diğer âyetlerdeki, “uydurduklarını yutuyor”, “apaçık silip süpürüyor”, “onların yaptıklarını yutacak” şeklindeki ifadeleri tefsir etmektedir.
Açıkça, Allah, bâtılı, kelimeleriyle ortadan kaldırıp hakkı ortaya koymaktadır. Mûsâ'nın attığı asâ olarak nitelenen şey, “Allah'ın kelâmı”, yani “vahiy”dir.

(Yûnus: 83) Sonra Firavun ve adamlarının kendilerini ateşe atacağı korkusundan dolayı Mûsâ'ya kendi kavminden bir soydan başka kimse iman etmedi. Ve şüphesiz Firavun yeryüzünde çok üstün idi ve o kesinlikle haddi aşanlardandı.
Bu Âyetten anlaşıldığına göre, Mûsâ peygambere kendi kavminin tamamı değil, kavminden sadece bir soy inanmıştır. Âyette soy olarak geçen bu inanmış kimseler muhtemelen o günkü gençlerden bir gruptur.
(Yûnus: 85–86) Onlar da: "Biz Allah'a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi o zâlim kavim için fitne kılma ve bizi rahmetinle o kâfirler kavminden kurtar!" dediler.

ZÂLİMLER İÇİN FİTNE OLMAK:

Daha evvel birçok kez açıkladığımız gibi, fitne sözcüğü altın, gümüş gibi kıymetli madenlerin, içlerinde bulunan değersiz maddelerin ateşte yakılması sûretiyle saflaştırılması anlamına gelmektedir. Sözcük, Rabbimizin kullarını saflaştırmak, olgunlaştırmak için onları içerisine düşürdüğü belâlar, sıkıntılar için kullanılan bir kavramdır. Ancak fitne sözcüğü burada "zâlimlere fitne olmak" tabiri içinde yer almaktadır. Bu sebeple, sözcüğe 83–86. Âyetlerden oluşan pasaj bütünlüğü çerçevesinde bakıldığında, sözcüğün meful anlamının kastedildiği görülür. Buna göre, Mûsâ peygamberin kavminin duası şu anlama gelmektedir:
"Ey Rabbimiz! O kavim, bizi dinimizden döndürmek için bize baskı, zulüm yapmasın, yaptırtma bunu!"
(Yûnus: 87) Ve Biz Mûsâ ile kardeşine "Kavminiz için Mısır'da birtakım evler hazırlayın ve evlerinizi kıble kılın ve salâtı ikame edin ve müminlere müjde verin!" diye vahyettik.
Bu Âyette, İsrâîloğullarını dinlerinden döndürmek isteyen Firavun'un baskı ve asimilasyon politikalarına karşı, Mûsâ ile Hârûn peygamberlerin, birlik ve beraberliklerini koruyabilmeleri için nasıl bir yol izlemeleri gerektiği bildirilmiştir. Rabbimizin bu talimatına göre, elçiler ve onlara inananlar birbirine bakan yakın evler [veya toplantı merkezi şeklinde kullanılan hücre evler] oluşturacaklar ve salâtı da ikame edeceklerdir. Aksi hâlde sürüden ayrılanı kurt kapacaktır.
Bu paagrafta  Mûsâ peygamberin Firavun ve ileri gelenler için yaptığı dua ile Rabbimizin bu duanın kabul edildiğini bildiren beyanı ve Firavun'un boğulma anında iman ettiği ve cesedinin sonraki kuşaklara ibret olması için gösterileceği bildirilmektedir.
Firavun'un ölüm anındaki imanı "iman-ı yeis ve imanı- beis" denilen "zoraki iman" kategorisindedir. Sahibine faydası olmayan bu iman, daha evvel Kıyâmet Sûresi'nin tahlilinde detaylı olarak açıklanmıştır. [51–25](Tebyinü'l-Kur'ân; c: 1, s: 616–619)
Âyette geçen beden sözcüğü "insanın vücudu" anlamına geldiği gibi, aynı zamanda "zırh" da demektir. [51–26] (Lisânü'l-Arab; c: 1, s: 355, 356)
Bu nedenle Âyetin "seni bedeninle kurtaracağız" diye çevrilmesinde bir anlam yoktur. Zira "sen" ifadesi içinde "beden" anlamı zaten vardır. Buna göre Âyetin bugün seni zırhınla birlikte kurtaracağız şeklindeki ifadesi, daha sonra Firavun'un ibret için ortaya çıkarılışının, üzerinde savaş elbisesi olduğu hâlde gerçekleşeceğini düşündürmektedir.
Ancak bazı kimseler beden sözcüğünün aynı zamanda "zırh" anlamına da geldiğini dikkate almamışlar ve Firavun'un cesedinin bulunduğunu ve sergilendiğini ileri sürmüşlerdir.
Bu iddialardan biri, British Museum'da EA 32.751 kod numarası ile sergilenen cesedin o günkü Firavun II. Ramses'e ait olduğu yolundadır. Bu iddianın sahipleri, cesedin namazdaki secde pozisyonunda olmasını bu iddialarına delil göstermişlerdir. Ancak British Museum Eski Mısır Eserleri Bölümü yetkilisi olan Derek A. Welsby tarafından yapılan yazılı açıklamada bu cesedin M.Ö. 3.400 yıllarına [yani Mûsâ peygamberden çok önceki bir döneme] ait olduğu ve mezarda cesedin kimliğini ele verecek hiçbir özel takı, giysi ya da işarete rastlanmadığı bildirilmiştir.
Bu konuda ileri sürülen görüşlerden bir diğeri de Mevdûdî'ye aittir. Mevdûdî kendi iddiasını şöyle dile getirmiştir:
Bu va'd-i ilâhi gerçekleşmiş, herkesin bildiği gibi, Firavunun cesedi su üstüne çıkmış, müzede sergilenmektedir.
Hatta bugün bile, Firavun'un cesedinin yüzerken bulunduğu yer, bölge sakinlerince gösterilir. Bu yer Sînâ Yarımadası'nın batı kıyısındadır ve şimdi Cebel-i Firavun [Firavun Dağı] olarak bilinir. Bu dağın yakınında da, Hammam-ı Firavun [Firavun Hamamı] denen sıcak bir kaplıca vardır ki, Firavun'un cesedinin bulunduğu söylenen Ebû Zenime'den birkaç mil mesafededir. Eğer boğulan Firavun, Mûsâ'nın [a.s] kendisine gönderildiğinde Mısır'ı yöneten Minfetah ise, mumyalanmış cesedi hala Kahire müzesinde sergilenmektedir. Sir Grafton E. Smith, Firavun'un mumyasından bandajları kaldırdığında cesedi üzerinde bir tuz tabakası bulunmuştu ki, bu da onun denizde boğulduğunun apaçık delilidir. [51–27] (Mevdûdî; Tefhimü'l Kur'ân, Yûnus, 92 no'lu dipnot)FİRAVUNUN ÇIKARILMASININ BAŞKALARINA İBRET OLMASI:

Bilindiği üzere Firavun, yeryüzünde büyüklenmiş, azdıkça azmış, kendisini yeryüzünün rabbi, ilâhı olarak tanımaya ve tanıtmaya başlamış bir hükümdardır. Onun cesedi, o azametli kişinin nasıl erimiş, bitmiş, tükenmiş hâle geldiğini göstermesi bakımından hem onun gibi azmışlara hem de o hâli gören tüm izleyenlere ibret olacak, ders verecektir.
Âyetin sonunda yer alan Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim Âyetlerimizden gafildirler ifadesiyle insanların duyarsızlığına dikkat çekilmiştir. Gerçekten de insanların çoğu, Allah'ın sayısız Âyetleri ile iç içe yaşamalarına rağmen işin farkında değildirler. Oysa böyle özel bir durum söz konusu olduğunda, para vererek o Âyeti müzelerde bile izlerler.
(Kur'ân kıssalarının yararları için A'râf Sûresi'nin tahlilindeki açıklamamıza bakılabilir.) [51–28](Tebyinül'l-Kur'ân; c 2, s 607–608)
Firavun'un cesedi konusunda Kuran Araştırmaları Grubu'nunKuran Hiç Tükenmeyen Mu'cizeadlı kitabında şu açıklamalar bulunmaktadır:
FİRAVUN'UN CESEDİ ÇOĞUNLUĞUN HABERSİZ OLDUĞU DELİL:
(Yûnus 90-92) Ve İsrâiloğullarını denizden geçirdik. Firavun ve ordusu ise azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Boğulmak üzereyken: "İsrâîloğullarının inandığından başka tanrı olmadığına inandım, ben de Müslümanlardanım" dedi. Şimdi mi? Daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun. Bugün senin bedenini kurtaracağız ki senden sonrakilere bir delil olsun. Gerçekten insanların çoğunluğu delillerimizden habersizdirler.

Firavun öleceğini kesin olarak anlayınca inandığını, Müslüman olduğunu söylemektedir. (Kuran'da Allah'ın indirdiği tüm Peygamberlerin müslümanlığı anlattığı söylenir. Allah'a ortak koşmadan inanan, Allah'a yönelen kişi Müslüman'dır. Türkçedeki "Müslümanlık" kelimesi yanlış bir şekilde sadece Peygamberimize uyanlar ile sınırlanmıştır.) Fakat Allah, öleceğini kesin olarak anlayan Firavun'un bu inancını kabule değer bulmamaktadır. Bununla birlikte, Allah, Firavun'un cesedinin daha sonradan gelen insanlara bir delil olsun diye bozulmadan saklanacağını söylemektedir. Peygamberimizin döneminde, hatta ilerleyen asırlarda müzecilik diye bir zihniyetin gelişeceğinin, binlerce yıllık bozulmamış insan cesetlerinin, hem de firavunlarınkilerin bulunacağının tahmin edilmesine imkân yoktur. Kurân'ın hem bu ifadesi bir mu’cize oluşturmaktadır, hem de bu ifadeyle beraber Kurân'ın bu açık mu’cizelerine rağmen insanların çoğunun bunlardan habersiz olduğunun vurgulanması önemlidir. Gözümüzle gördüğümüz bu tablo gerçek değil mi? Gerçekten Allah'ın delilleri çoktur, gerçekten de insanların çoğunluğu bunlardan habersizdir.
Kuran'ın geldiği dönemde, Nil nehrinin kıyısındaki Krallar Vadisi'nde bütün firavunların cesetleri mumyalanmış bir şekilde saklı bulunuyordu. Bu cesetler, günümüzde müzeciliğin en değerli parçaları olarak saklanmaktadır. Bu mumyaların keşfedilmesi ancak 19. yüzyılda mümkün oldu. Kurân'da bahsedilen Firavun'un hangisi olduğu tartışılabilir ama bu Firavun hangisi olursa olsun, bugün Kahire Müzesi'ndeki Kral Mumyaları Salonu'ndadır ve ziyaretçilere açıktır. (Hz. Mûsâ'nın yaşadığı tahmin edilen döneme daha çok II. Ramses veya onun oğlu Merneptah uymaktadır. Merneptah'ın vücudunda öldürücü darbelerin izi vardır. Bu darbelerin, bu Firavun'un denizde boğulması sırasında oluştuğu, bu Firavun denizde boğulduktan sonra, kıyıya vuran cesedini Mısırlılar'ın diğer Firavunlar'ına yaptıkları gibi mumyaladıklarını söyleyenler vardır. Elimizdeki tarihsel veriler bu Firavun'un nasıl öldüğünü söylemeye yetmez. Fakat Kurân'da bahsedilen Firavun'un ölümü ile bu cesedin arasında bir çelişki de tespit edilememiştir.)
Krallar Vadisi'nde firavunların cesetleri 3.000 yıllık istirahatlarından sonra keşfedildi [1881 ve 1898 yıllarında]. Kurân, Firavun'un cesedinin delil olacağını söylediğine göre bu cesedin bulunması gerekmez miydi? Gerekirdi... Peki, ne oldu? Her zamanki gibi, gereken yine oldu. Ceset bulundu. Tam 3.000 yıllık uykunun ardından... Peki, Kurân'ınİnsanların çoğu delillerimizden habersizdirler öngörüsü ne oldu? Bunu da hem bu konuda, hem diğer konularda etrafınıza sorular sorarak siz test edin. Acaba insanların çoğu Allah'ın delillerinden ne kadar haberdar?
Prof. Dr. Maurice Bucaille, Kurân'ın, Firavun'un cesedinin ileride bulunacağını söyleyen Âyetindeki mu’cizeye, kitaplarında dikkat çekmektedir. [51–29] (Kur'ân Hiç Tükenmeyen Mucize)
(Yûnus 93) Ve andolsun İsrâîloğulları'nı çok güzel bir yurda yerleştirdik ve onları hoş nimetlerden rızklandırdık da kendilerine ilim gelene kadar ihtilâfa düşmediler. Şüphesiz Rabbin, o anlaşmazlığa düştükleri konularda, kıyâmet günü, aralarında gerçekleştirecektir.
Burada İsrâîloğullarının özellikle bilgin olanları kınanmaktadır. Çünkü Âyette ilim gelene kadar onların ayrılığa düşmediği belirtilmiştir. Yani bilgi, ayrılığa değil birliğe sebep olacak en büyük etken iken, İsrâîloğulları arasında ihtilâfa yol açmıştır.
İsrâîloğullarının bilgi geldikten sonra ayrılığa düşmeleri, onların hem Mûsâ dönemindeki hem de Kur'ân indiği dönemdeki durumlarına uymaktadır. Zira İsrâîloğullarının içlerinden bazıları, Tevrât geldiğinde de, Kur'ân'ı gördüklerinde de, ilim kaynağı olan kitabı tanımayarak çıkarları doğrultusunda hareket etmişler ve ayrılığa düşmüşlerdir.H.Yılmaz

Bazı müfessirler 94. ve 95. ayetlerin Hz. Peygamber'e hitab ettiğini söylemişlerdir. Oysa bu görüş, 95. ayette, “Allah'ın ayetlerine yalan gözüyle bakan kimselerden olma” öğüdü gözönünde bulundurulursa bizce gerçeğe son derece aykırı gözükmektedir, çünkü açıktır ki, Allah tarafından peygamber olarak seçilen birinin bu öğütle işaret edilen günaha düşmesi muhaldir. Sonuç olarak Râzî, bu iki ayeti genel olarak insana hitap olarak ele almakta ve “sana indirdiğimiz şey” ifadesi de bizim anladığımız şekilde, insanlığa vahiy yoluyla ulaştırılan, tebliğ edilen hakikat bilgisi olarak açıklanmıştır. Bu yorum ayrıca, yukarıdaki bölümün, son ilahî kitap olan Kur’an'la insanlığa bahşedilen hidayetten söz eden 57-58. ayetlerle de yakından ilgili olduğunu göstermektedir.

Yani, Yahudi ve Hristiyanlara. Burada “okumak” eylemi, zaman içinde metin olarak tahrifata uğramış olsa da, hâlâ içinde Muhammed (s)'in bir peygamber olarak zuhuruna açık işaretler taşıyan ve dolayısıyla onunla vahyedilen mesajın doğruluğunu belgeleyen Kitâb-ı Mukaddes'e inananların inancıyla mecazî bir eş anlamlılık ifade etmektedir. En geniş anlamıyla yukarıdaki ayet, insanoğlunun dinî tecrübenin kesintisiz devamlılığına ve Kur’an'da sıkça değinildiği üzere Allah elçilerinin hepsinin tek ve aynı gerçeği tebliğ ettiklerine işaret etmektedir. (Bkz. bu konuda, 5:48'in ikinci paragrafı ve ilgili 66 ve 67. notlar.)  M.Esed

94. ayetin “artık” sözcüğüyle meallendirdiğimiz “ف fe” edatıyla başlaması, bu edattan sonra gelen sözlerin bu ayetten önceki pasaja ait olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla 94, 95. ayetlerdeki uyarılar, 75-93. ayetlerde yer alan kıssaya bağlı olarak yapılmıştır. Bu edatın dikkate alınmaması hem ayette hem de pasajda sorunlara yol açar.
Ayetin muhatabı tüm insanlar olmasına rağmen hitabın tekil olarak peygamberimize yapılması, tam olarak Türkçedeki “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen işit” deyimine benzemektedir. Kur’an’da bunun bir çok örneği vardır:

Ve ant olsun ki, sana ve senden öncekilere vahyedildi ki: “Ant olsun ki, eğer şirk koşarsan amelin kesinlikle boşa gidecek ve mutlaka kaybedenlerden olacaksın. Onun için, tam aksine yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.” (Zümer/65, 66)
Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara ‘Beni ve annemi, Allah’ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O [İsa]: “Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise Senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; gaybleri bilen yalnız Sensin, Sen!” (Maide/116)
Ey insan, `üstün kerem sahibi` olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir? (İnfitar/6)
İşte insana bir sıkıntı dokunuverince Bize yalvarır, sonra kendisine tarafımızdan bir nimet bahşettiğimiz zaman da “O, bana bir bilgi üzerine verildi” der. Aslında o [verilen nimetler], bir fitnedir. Velâkin onların çoğu bilmezler. (Zümer/49)
Ey Peygamber! Kadınları boşadığınız zaman onları iddetleri içinde boşayın ve iddeti de sayın. Ve Rabbiniz Allah`a takvalı davranın. Apaçık bir hayâsızlıkla gelmeleri müstesna, onları evlerinden çıkarmayın, kendileri de çıkmasınlar. Ve bunlar Allah`ın sınırlarıdır. Kim Allah`ın sınırlarını aşarsa, bilsin ki kesinlikle şüphesiz kendine zulmettir. Sen bilmezsin, Allah, bundan sonra bir durumu ortaya çıkarmak için … (Talak/1)
Ey peygamber! Allah`a takvalı davran, kâfirlere ve münafıklara da itaat etme. Şüphesiz Allah en iyi bilendir, Hakiym’dir [en iyi yasa koyandır].
Ve Rabbinden sana vahyedilen şeylere uy. Şüphesiz Allah, sizin ne yapıp durduğunuzdan haberdardır.
Ve Allah`a tevekkül et, Vekil olarak da Allah yeter. (Ahzab/1-3)
Ey insan! Şüphesiz sen Rabbine doğru koştukça koşan birisin. Sonunda da O’na varacaksın. (İnşikak/6)  H.Yılmaz

الشّكّŞEKK
Türkçede “kuşku anlamında kullanılan “ الشّكّşekke” sözcüğünün esas anlamı “kesin olmayan bilgi [yakin karşıtı]” demektir. (Lisanü’l-Arab; c:5, s:167, 168) Dolayısıyla burada söz konusu olan, peygamberimizin kuşku duyması değil, daha önceden kendisine vahyedilen konularda yeterli bilgisinin olmamasıdır. Zaten ayette de ifadenin şimdiki zaman olarak değil, geçmiş zaman kalıbıyla “ فان كنتfein künte [eğer idiysen …]” şeklinde yer alması, sözcüğün bu anlamda kullanıldığını göstermektedir. Bunun bir başka örneği de yine bu surenin 104. ayetinde karşımıza çıkacaktır.
Peygamberimizin geçmiş kavimler hakkında yeterli, kesin bir bilgisinin olmadığı, başka ayetlerde de bildirilmiştir:

Kesinlikle sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir. (Kaf/22)
Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle Biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Hâlbuki sen bundan önce kesinlikle gafillerden [duyarsız olanlardan, bilgisizlerden idin]. (Yusuf/3)
Ve sen bundan önce, bir kitaptan okur değildin. Onu sağ elinle yazmazdın da. Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyarlardı. (Ankebut/48)
Ve sen Kitap’ın sana ilka edileceğini [indirileceğini] umuyor değildin. [O] Ancak Rabbinden bir rahmet olarak [verildi]. Öyleyse sakın kâfirlere arka çıkma [yardımcı olma]. (Kasas/86)

Ayetteki “ منmin” edatının teb’iz [bölme, parçalama] için olması, özellikle anlatılan kıssanın detayının o günkü ehl-i zikirden öğrenilmesinin, onlara sağlama yaptırılmasının ve böylelikle o konuda tam bir bilgiye ulaşılmasının istendiği anlamına gelmektedir ki, o günün Mekke’sinde de bu bilgilere sahip ve vahiy kültürü olan bir takım kimseler bulunmaktadır.  H.Yılmaz

Allah'ın kendileri üzerinde tahakkuk ettirdiği kelimesi şuydu: Allah hakikatı kabul etmeyenlerin, inatçılık ve dikkafalılık ederek önyargıyla Hakka karşı duranların, bu dünyanın sarhoşluğu içinde ahiret duyarlılığını kaybedenlerin imanını garanti etmez.Mevdudi

Zımnen, “kendilerine, inanmanın artık hiçbir yararının olmayacağı Gün'e kadar”: Bununla, tam boğulma anında Firavun'un “imana gelmesi”nden söz eden 90-91. ayetlere atıf yapılıyor olmalı. Karş. keza 4:17-18. M.Esed

Peygamberimizin üzüntüleri gideren, ona manevî destek veren bu ayetlerde Rabbimizin iki ilkesine işaret edilmektedir. Bu ilkelerden biri; özgür iradeleriyle inançsızlığı seçen kişilerin ne kadar mucize görseler de inanmayacak olmalarıdır. Hatırlanacak olursa, bu ilke surenin 23. ve 33. ayetlerinde de geçmişti. Burada “ كلمة ربّك Kelimeti Rabbik [Rabbinin kelimesi]” olarak ifade edilmiş olan ikinci ilke ise daha evvel قولKavl [Söz]” olarak da izahını yaptığımız “Rabbimizin cehennemi doldurma” kararıdır. (Konunun detayı için bakınız: Tebyinü’l-Kuran c:2, s:110-111)
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus da, ne kadar mucize görseler de inanmayacak olanların bu tavırlarının o acıklı azabı görünceye kadar devam edecek olduğudur. Bu inançsızlar o acıklı azap karşısında imana gelecekler ancak bu zoraki iman onlara hiçbir fayda sağlamayacaktır. H.Yılmaz

Her ne kadar Hz. Yunus (a.s) (M.Ö. 860-784) bir İsrail peygamberiyse de, Asurlulara yol göstermek üzere Irak'a gönderilmişti. Bu yüzden "Yunus kavmi" olarak anılan topluluk Asurlulardı. Aynı zamanda Ninova, bu çok eski ve ünlü kent, onların başkentiydi. Geniş sınırları Tigris'in (Dicle) ile sol kıyısı üzerinde şimdiki Musul kentine tekabül etmektedir. Yörenin tepelerinden biri hala "Yunus Nebi" adını taşır. Kent halkının nasıl müreffeh bir hayat yaşadığını kestirebilmek için Ninova çevresinin 60 mil dolaylarında olduğunu söylemek yeterlidir.
 Burada, ilahi ilkeye bir istisna olarak, konulmuş olan azabın Yunus kavmi üzerinden neden kaldırıldığı meselesine dikkat çekilir. "Azap gerçekleştiğinde bir kavmin iman etmesi kendisine fayda vermez" kuralının bir istisnası olan hadise hakkında Kur'an'da ayrıntılı bilgi verilmez. Ancak bu kıssa hakkında üç yerde (Bkz. Enbiya: 87-88, Saffat: l39-148, Kalem: 48-50) değinmede bulunulur. Her ne kadar (Kitab-ı Mukaddes'in) Yunus Kitabı'nda (The Book of Jonah) bir takım ayrıntılar zikredilmekteyse de bunlara dayanılamaz. Zira ne Yunus Nebi tarafından düzenlenmiştir ne de vahiy kitabıdır, bilinmeyen bir kimse tarafından yazılmış ve Kitab-ı Mukaddes'e sokulmuştur. Bunun da ötesinde, bu kitap gerçek olarak kabul edilmesi mümkün olmayan, açıkça saçma şeyleri ihtiva etmektedir. Bununla birlikte bu konuyu Kur'an'ın imaları ve Yunus Kitabı'nın ayrıntıları ışığında derinlemesine mutalaa edersek muhtelif müfessirlerin getirdiği açıklamaların doğru olduğunu görürüz. Hz. Yunus (a.s), kavmini azab ile korkuttuktan sonra ilahi izin olmaksızın görev yerini terketmişti. Bu yüzden Allah, gelmekte olan azabın belirtilerini görüp tövbe eden Asurluları bağışlamıştı. Bu olay, Kur'an'da belirtildiği gibi yine ilahi yasalarla ilgi içindedir. Allah mesajı bütünüyle ikmal edinceye kadar bir kavmi azaba düçar etmez. Hz. Yunus (a.s), belirlenen süre boyunca tebliğe devam etmediğinden ve kendi kafasından görev yerini terkettiğinden dolayı Allah'ın adaleti cezayı gerektirmedi, çünkü bu kavim için geçerli olacak kanuni şartlar olgunlaşmamış olmaktaydı. Bu yüzden ceza infaz edilmedi. (Daha fazla açıklama için bkz. Saffat. an: 85).
 Asurlular vahye inandıklarında yepyeni bir hayat tarzı edindiler. Fakat bir süre sonra düşünce ve davranışta batıl yollar benimsediler. Nebi Nahum (M.Ö. 720-698) onları inzar etti, tebliğde bulundu fakat hiçbir etkisi olmadı. Sonra Nebi Zephaniah onlara son bir uyarıda bulunmaya çalıştı: "Allah... Asurya'yı helak edecek ve Ninova'yı harabe haline getirecek". Fakat bu da boşunaydı. Sonunda yani M.Ö. 612 dolaylarında Allah Med'leri onlar üzerine hükümran kıldı.
Med kralı, Babillerin de yardımıyla Asur ülkesini işgal etti, ordularını yenilgiye uğrattı ve Ninova surlarını kuşattı. Asurlular bir süre sıkı direndiler fakat Dicle'deki taşmalar sonucu kentin surları çöktü işgalciler içeriye dalarak her tarafı kül yığını haline getirdiler. Bu arada Asur kralı da sarayını ateşe verip yanarak can verdi. Böylece Asur İmparatorluğu ve kültürü tamamen tarihe karıştı. Son arkeolojik kazılar bu yangının yaygın izlerini açığa çıkarmaktadır. Mevdudi

Bu ayetin anlamı 97. ayetin anlamı ile karıştırılmamalıdır. Çünkü 97. ayette zoraki imandan bahsedilmesine karşılık, burada, insanlardan o son dakika gelmeden kendilerine yarar sağlayacak bir şekilde iman etmeleri istenmekte, buna da Yunus peygamberin kavmi örnek gösterilmektedir. Yunus (as) kavmi, bir takım sıkıntılara maruz bırakılan, tam bir “rezillik içinde” iken iman eden ve bu davranışları sebebiyle Allah’ın rezillikten kurtarıp bu dünya hayatından bir süre daha yararlandırdığı bir kavimdir. Rabbimizin, yaptıklarının bir kısmının karşılığı olmak üzere insanlara bir takım sıkıntılar vermesi, onların akıllarını başlarına almalarını sağlamak içindir:
Dönmeleri için; insanların elleriyle kazandıkları yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde fesat/ kargaşa çıktı. (Rum/41)
Ayette Yunus kavmi gibi davranmayıp iman etmeyen ve bu yüzden de helâk edilen toplumlara gönderme yapılarak şayet inanmış olsalardı bu toplumların imanlarının ken­dilerine fayda sağlamış olacağı bildirilmektedir. Ayetin asıl hedefi, o günkü Mekkelileri önceki toplumların başlarına gelenlerle uyarmak ve kendilerini düzeltmelerini teşvik etmektir. Yunus kavminin yaptığı gibi yaparak fırsatı kaçırmadan durumlarını dü­zelttikleri takdirde kendileri için hayırlı bir iş yapmış olacaklardır.
Yunus peygamber için Kur’an’da “Zünnun [kılıç sahibi]” ifadesi kullanılmaktadır. Bu ifade, kılıç yapımı ile ünlü “Ninova kentinden olan” ve “Ninovalı” demektir. Ninova bugünkü Irak’ın Musul kenti yakınlarında bulunan antik bir kenttir. Yunus ve kavmi ile ilgili detay, A’raf suresinde yapılmış olan “Hut” sözcüğünün tahlili içinde bulunduğundan burada ayrıntıya girmiyoruz. Ancak Yunus peygamber ile ilgili olarak ileride karşımıza çıkacak bazı ayetleri vermenin yararlı olacağını düşünüyoruz:
Ve Zünnun’u [kılıç sahibini, Ninovalıyı] da. Hani, öfkelenerek giderken, kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı. Ama sonunda karanlıklar içinde, “Senden başka ilâh yoktur! Seni tespih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!” diye seslenmişti. (Enbiya/87)
Elbette Yunus da gönderilenlerdendir [elçilerdendir].
Hani o, dolu bir gemiye doğru kaçak bir köle gibi kaçmıştı.
Sonra kura çekmişlerdi de o kaybedenlerden olmuştu.
Sonra onu Hût [açgözlülük, bunalım] yutmuştu. O ise kınayıcıydı [pişman olmuştu].
Sonra eğer, şüphesiz o, Allah`ı tesbih edenlerden olmasaydı, kesinlikle diriltilecekleri güne kadar onun [hûtun] karnında [karanlıklarda, bunalımda] kalacaktı.
Sonra Biz, hasta [sancılı; fikir sancısı çeker] bir hâlde iken kendisini sahile attık.
Onun üzerine geniş yapraklı bir ağaç yetiştirdik.
Ve onu, yüz bin hatta daha çok kişiye elçi olarak gönderdik.
Sonunda inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar yararlandırdık. (Saffat/139-148)  H.Yılmaz

Lev-lâ (“olmasaydı” ya da “... için değilse”) edatı bazen hel-lâ edatıyla eş anlamlı olarak kullanılır ve bu durumlarda “niçin değil?” (“niçin öyle olmadı ..?” ilh.) şeklinde tercüme edilebilir. Ne var ki, yukarıdaki ifade için sözkonusu edatın ne soru haliyle tercümesi, ne de yukarıda belirtilen harfiyyen tercümesi sözün amacını vermeye yetmemektedir. İfadenin anlamı ancak, lev-lâ edatının -yukarıda belirtilen birinci dereceden anlamları yüklenmesi dışında- ayrıca hurûfu't-tahdîd denen ve ısrar, teşvik bildiren edatlardan biri olduğu hatırlanınca açıklık kazanıyor. Bu yanıyla edat, gelecek zaman kipinde çekilmiş bir fiilden önce geldiği zaman, bir şeyin yapılması yönünde çabukluk bildiren bir teşvik ve yüreklendirme; geçmiş zaman kipinde çekilmiş bir fiilin önünde ise, yukarıdaki ifadede olduğu gibi, birinin yapması gereken bir işi yapmamış olmasından ötürü bir esef, kınama ya da yazıklama ifade etmektedir. Modern İngilizce'de bu anlamıyla edatın deyimsel bir karşılığı yoktur. Kanaatimizce edat için en yakın karşılık arkaik İngilizce'de, derin bir esef ve kınama ifade eden “heyhat (alack)!” (muhtemelen, kayıp ya da talihsizlik durumunda söylenen “ah! lack!” ifadesinden türemiş olmalı) ünlemi olurdu. Ne var ki, bu ünlemin kullanılması, fazlasıyla eski, fazlasıyla tumturaklı olduğundan bizce yerinde olmayacaktı. Sonuç olarak, arkaik “alack” sözcüğünün ifade gücünü taşımasa da, daha sık kullanılan “alas” (yazık; ne yazık!) sözcüğünü tercih etmek zorunda kaldık. Yine de okuyucu her halükarda akılda tutmalıdır ki, yukarıdaki pasaj her ne kadar bir şart cümlesi ya da soru cümlesiymiş gibi görünse de, çok açık bir biçimde başta Taberî olmak üzere pek çok klasik müfessirin belirttiği gibi, aslında “ne yazık ki, (şimdiye kadar) hiç olmadı ...” şeklinde bir hüküm ifadesi ortaya koymaktadır.

Kur’an pek çok yerde işaret etmektedir ki, hiçbir peygamber halkının bütün bireylerince öyle hemen hoş karşılanıp benimsenmedi; tersine, üyelerinin çoğunluğunun ilahî mesajı dinlememek konusunda gösterdikleri inatçı direnme yüzünden nice toplumlar helak oldu, ziyan olup gitti. Bunun tek istisnasının, Yunus Peygamber'e önceleri karşı çıkan (öyle ki bu yüzden “Yunus öfkeyle çıkıp gitmişti”: karş. 21:87) ama sonra o'nun çağrısına topluca icabet edip kurtulan Ninova halkı olduğu ifade edilmektedir. Yunus kıssası için bkz. 21:87-88 ve 37:139-148 ve ilgili notlar; Kur’ânî atıflara aykırı düşmeyen daha ayrıntılı bir anlatım Kitâb-ı Mukaddes'de yer almaktadır (Yunus'un Kitabı). Söz konusu pasajın anlam örgüsü içinde, gelmiş geçmiş toplumlar arasında peygamberlerine iş işten geçmeden kulak verme basiretini göstermiş tek toplum olarak Hz. Yunus'un kavminden söz edilmesi, “haklarında Rablerinin sözü gerçekleşmiş olan kimseler” (bkz. 96. ayet) tarafından Kur’an mesajının bile bile reddedilmesinin onlarda manevî bir çöküşe ve dolayısıyla ahirette de çetin bir azaba yol açacağı gerçeğiyle Kur’an dinleyen, okuyan insanları uyarmak içindir.  Lafzen, “bir zaman için”; yani toplumsal süreçlerle doğal olarak belirlenmiş ayakta kalma süresi (bkz. Menâr XI, 483).M.Esed

Kur’an tekrar tekrar şu gerçeğin altını çizmektedir: “Eğer O dileseydi hepinizi doğru yola yöneltirdi” (6:149). Bu açıkça şu anlama geliyor: Allah insana doğru ile eğri arasında seçim yapma serbestisini bahşetmiş ve böylece onu, yalnızca doğal güdüleriyle, içgüdüleriyle yaşayan öteki canlılardan ayırarak ahlak meselesi olan üstün bir varlık statüsüne yükseltmiştir. Bu konuda bkz. 6. sure, 143. not; ayrıca, Düşüş ya da cennetten çıkarılma temsîliyle bağlantılı olarak 7. sure 16. not. M.Esed

Bu, tüm bu lütufların ancak Allah'ın kudretinde olduğunu vurgulamak içindir. Bu yüzden hiç kimse Allah'ın izni olmaksızın herhangi birine herhangi bir lütufta bulunamaz veya böyle bir lütfa eremez. İman ve hidayet de birer lütuf olduğuna göre onlara da yalnızca Allah'ın izniyle ulaşılabilir. Hiç kimse Allah'ın izni olmaksızın bu lütfa eremez. Ayrıca bizzat yapmak istese de, başkasını bu lütfa erdiremez. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a) gizliden gizliye halkı imana zorlasaydı bile bunu başaramazdı, çünkü iman Allah'ın izni ve yardımıyla edinilecek bir şeydir.
 Bu ayet, açık bir surette yukarıdaki kuralın (haşa) körü körüne ve akıldışı biçimde uygulanmadığına işaret etmektedir. Şöyle ki, imanın lütfedilmesi ya da bu lutfun herhangi biri üzerinden kaldırılması sebepsiz yere tahakkuk etmez; aksine, hikmet üzere temellenmiş bir sisteme göre meydana gelir. Allah bu lütfu, hakkı araştırma yolunda akl-ı selimini doğru biçimde kullananlara bahşeder. Zira Allah, böyle bir kimseye ihlası ve gayreti oranında hakikata ulaştırıcı vesileler tayin eder ve ona imana götürecek sahih bilgiyi bahşeder. Ancak, cehalet, dalalet, batıl düşünce ve davranışın pisliğini hakikatı aramayan, onda sebat etmeyen önyargıları yüzünden akl-ı selimini gereğince kullanamayan yahut aklını hakikatı arama cihetine yönlendirmeyen kimse üzerine bulaştırır. Böylelerin müstehakkı budur. Mevdudi

Yani, doğruyla eğriyi ayırd etme yetisi de dahil, insan doğasına yerleştirdiği kuvvet ve yatkınlıklar yanında bir de bizâtihî Allah'ın yol göstermesi olmadıkça. İnsanın ahlakî seçim konusundaki özgün iradesi, insanın kendi Tanrı vergisi doğasına, yani, fıtratına uymaktaki istekliliği ya da isteksizliğiyle kendini belli ettiğine göre, imana erişmenin, son tahlilde Allah'ın hidayet ve inayetine bağlı olduğu söylenebilir. (Bu konuda karş. 2. sure, 19. not; ayrıca, 14. sure, 4. not).

Karş. 8:22 ve 55; ayrıca ilgili 58. not. Karşılaştırma için işaret edilen ayetlerde olduğu gibi, yukarıdaki ayette de inançsızlık, kişinin ister peygamberlere indirilen vahiyle doğrudan ifade edilsin, ister -Kur’an'ın bundan sonraki ayette bir kere daha altını çizdiği üzere- yaratılmış âlemdeki gözlenebilir olgularda insanın müşahede ve idrakine açık tutulmuş ayetler, alamet ve işaretler yoluyla ifade edilmiş olsun Allah'ın mesajlarını anlamak, algılamak noktasında aklını kullanmaya peşinen isteksiz olmasının bir sonucu olarak gösterilmektedir. M.Esed

Bu ayetlerde peygamberimiz teselli edilmektedir. Kavminin, akrabalarının inanmasını isteyen peygamberimiz, onlardan birçoğunun inanmaması sebebiyle büyük bir üzüntü içerisindeydi. Rabbimiz bu ayetleriyle elçisini teselli ederken konuyla ilgili olarak ortaya üç de ilke koymaktadır. Bunlar:
* Allah’ın herkesi serbest bıraktığı, peygamberin kimseyi zorlamaması gerektiği;
* Allah’ın izni olmadan kimsenin iman edemeyeceği;
* Allah’ın, aklını kullanmayanlar üzerine pislik, azap yağdırması ilkeleridir.
Ve de ki: “O hakk [gerçek], Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Şüphesiz Biz zalimler için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir. Dayanma/ sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! (Kehf/29)
De ki: “İşte, en kesin ve üstün delil, Allah’ındır. O nedenle eğer O [Allah] dileseydi, elbette hepinize kılavuz olurdu.” (En’am/149)
Doğrusu Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan edeceğiz bu nedenle onu işitici, görücü yaptık. Kuşkusuz Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör. (İnsan/2, 3)
Dinde zorlama yoktur; rüşd, ğayden iyice ayrılmıştır. O hâlde kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Bakara/256)

الرّجسRİCS
100. ayetin sonunda geçen ve üzerinde durulması gereken bir sözcük de “ الرِّجس Rics” sözcüğüdür. Bu sözcüğün vazı’ [ilk konuş] anlamı “rahatsız eden şiddetli gök gürültüsü, deve sesi”dir. Sonraları, insana rahatsızlık, acı, ıstırap veren ve bunlara sebep olan her şeye “rics” denilir olmuştur:
“Rics” sözcüğü “kirlilik, kir [temiz ve temizliğin karşıtı]” demektir. Her türlü kir, pislik “rics”tir. Bu sözcükle “haram, kötü fiil, azap, lanet ve küfür” de kastedilir. Kur’an’da geçen
“ رجسrics” ile “ رجزricz [azap]” sözcükleri aynıdır. Sadece birincideki “ سs” harfi “ زz” harfine dönüşmüştür. “ اسدesed [aslan]” sözcüğünün “ ازد ezed [aslan]” sözcüğüne dönüşmesi gibi.
Zeccac: “Rics, Allah’ın kötülemesine sebep olan her şeydir” demiştir. Birisi çirkin, kötü bir şey yaptığı zaman “racese’r-racülü [kişi çirkin iş yaptı]” denir.
Bu sözcüğün “recs” formundaki anlamı “çok şiddetli, rahatsız edici gök gürlemesi ve deve böğürmesi” demektir. (Lisanü’l-Arab, c: 4, s: 75, 76 Rcs mad.; El-Müfredat, Rcs mad.)
Kötü işlere ve şirk, küfür, lânet gibi şeylere “rics” denilmesinin sebebi, bunların zarara, azaba, rahatsızlığa sebep olmasındandır. Kur’an’da sekiz kez geçen bu sözcüğe bakıldığında, azaba sebep olacak şeylere “rics” denildiği gibi, hastalık, rahatsızlık ve huzursuzluğa sebep olacak şeylere de “rics” denildiği görülmektedir.
De ki: “Bana vahyolunanda, onları yiyici için haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak leş, veya akıtılmış kan, yahut domuzun eti -ki bu gerçekten ricstir [kirlidir, rahatsızlık vericidir], yahut Allah`tan başkası adına kesilmiş bir fisk olması başka [bunlar haramdır].- Ama kim çaresiz kalırsa, tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak üzere… [bunlardan yiyebilir]” işte şüphesiz senin Rabbin çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (En’am/145)
Ey iman etmiş kişiler! Hamır [İçki, uyuşturucu], kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan işlerinden ricstirler [zarar veren şeylerdir]. Öyleyse bunlardan kaçının; umulur ki, kurtuluşa erersiniz.
Gerçekten şeytan, içki ve kumarda sizin aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi, Allah’ın zikrinden ve salattan [namazdan ve sosyal destekten] alıkoymak ister. Öyleyse sona erdirmişler [vazgeçmişler] misiniz? (Maide/90, 91)
Evlerinizde vakarla oturun, ilk cahiliye kadınlarının süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın; namazı ikame edin, zekâtı verin, Allah’a ve elçisine itaat edin. Ey ehli beyt! Gerçekten Allah, sizden ricsi [kiri; rahatsızlık veren şeyleri] gidermek ve tertemiz kılmak ister. (Ahzab/33)
Ve sonra, Allah, kimi doğru yola iletmek isterse, İslâm için onun göğsünü açar. Kimi de saptırmak isterse göğsünü öyle sıkar ki, o, göğe yükseliyormuş gibi olur. İşte böyle Allah, ricsi [pisliği; zarar, azap veren şeyleri] iman etmeyenlerin üzerine kılar [bırakır, atar]. (En’am/125)
Eğer Rabbin dileseydi, insanları elbette tek bir ümmet [önderli topluluk] kılardı. Oysa Rabbinin rahmet ettiği kişiler hariç onlar anlaşmazlığı sürdürmektedirler. Onları işte bunun için yarattı. Ve Rabbinin Söz’ü; “Ant olsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan, onların tümünden dolduracağım” tamamlanmıştır. (Hud/118-119)
Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur`an olsaydı [yine bu Kur`an olurdu]. Hayır, emrin tümü Allah`ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş olurdu. İnkâr edenler, Allah`ın vaadi gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir bela çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah verdiği sözden dönmez/ miadını şaşırmaz. (Ra`d/31)
Ve eğer onlar seni yalanlıyorlarsa, kesinlikle senden önce de elçiler yalanlanmıştı. Ve işler yalnızca Allah’a döndürülür. (Fatır/4)
Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru yola getirir. Ve hayırdan infak ettiğiniz şeyler sırf kendiniz içindir. Ve siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında infak etmezsiniz. Ve hayırdan ne infak ederseniz o size tastamam ödenecektir. Ve siz zulmedilmeyeceksiniz. (Bakara/272)
Onlar iman edenler olmuyorlar diye sen kendini helâk edeceksin! (Şuara/3)
Kesinlikle sen sevdiğini doğru yola iletemezsin; ama Allah dilediğine doğru yolu gösterir ve O, doğru yola girecek olanları daha iyi bilir. (Kasas/56)
Ve onlara vaat ettiğimizin bir kısmını sana göstersek yahut seni vefat ettirsek, şüphesiz yine de sana düşen sadece tebliğ etmektir. Bize düşen de hesap görmektir. (Ra’d/40)
Ve Biz onlara vaat ettiğimizin bir kısmını sana göstersek de, yahut seni vefat ettirsek de, sonunda onların dönüşü yalnızca Bize olacak. Sonra Allah onların ne yapacaklarına şahittir. (Yunus/46)
Artık sen sabret, şüphesiz Allah`ın vaadi hakktır. Artık onlara yapıp durduğumuz tehdidin bir kısmını sana göstersek de veya seni vefat ettirsek de onlar, yalnızca Bize döndürüleceklerdir. (Mümin/77)
Haydi öğüt ver; sen sadece bir öğütçüsün.
Sen onların üzerinde bir zorba değilsin. (Ğaşiye/21, 22)  H.Yılmaz

Bu illete düçar olan insanlar hakikatı, tıpkı Firavun'un boğulurken iman etmesi gibi, yalnızca azabın kendilerini tüm dehşetiyle alıverdiği zaman inanırlar. Ancak siz de çok iyi bilirsiniz ki son pişmanlık fayda vermez.  Mevdudi

İnsanların evreni inceleyerek akıllarını kullanmalarının istendiği bu ayetin takdiri şu şekilde yapılabilir: “Gökte ve yerde size verdiğim mesajı teyit eden, bu mesaja şahadet eden sayısız ayet vardır. Açık göz ve açık yürekle gözleyip üzerinde düşünseniz onları kolaylıkla kavrarsınız.”
Ve onlar göklerin ve yerin hükümdarlığına, Allah’ın yaratmış olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra başka hangi söze inanacaklar? (A’raf/185)  H.Yılmaz

Ayetin başında yer alan bizim uzun, açıklayıcı ilavemiz, herkesten çok Zemahşerî'nin ayet hakkındaki açıklamalarına dayanmaktadır. Böyle bir açıklayıcı ilaveye şunun için ihtiyaç duyulmuştur: Ayetin başında yer alan sümme (“bunun üzerine” ya da “bundan sonra”) zarf bağlacı burada sözün akışını önceki ayetten bu ayete dolaysız bir geçişle aktarmamakta, fakat sözü, Kur’an'da sıkça tekrarlanan bir temaya, yani önceki peygamberlerin inatçı, direngen toplumlarla yaşadıkları tecrübeye, inkarcıların uğradığı azap ve bozguna, ve netice olarak peygamberlerin ve onlara uyanların eriştikleri kurtuluşa bağlayarak, yukarıdaki 102. ayetle kurulması beklenen bağlantıyı dolaylı bir şekilde kurmaktadır. Reşid Rıza bu pasajı, haklı olarak, Kur’an'da yer alan vecîz, kısa ve özlü söyleyiş tarzının (îcâz) başta gelen örneklerinden biri olarak nitelendirmektedir (Menâr XI, 487).

Râzî, hakken ‘aleynâ (lafzen, “Üzerimize hak olarak/Üzerimize borç ya da görev olarak”) ifadesini, bu sözün, Allah için bir görevliliği, bir zorunluluğu değil, fakat sadece mantıkî bir gerekliliği, yani Allah'ın gerçekleştirilmesini Kendi üzerine aldığı, gerçekleştirileceğini vaad ve irade ettiği, böyle olunca da gerçekleşmesi artık kaçınılmaz olan şeyi dile getirdiğini söyleyerek açıklamıştır. Çünkü ne mutlak kudret ve irade sahibi olan Allah'ın bir “görev”, bir “zorunluluk” altında olduğunu düşünmek doğru olur, ne de Râzî'nin belirttiği gibi, insanın, yaratıcısı üzerinde herhangi bir “hakkı” ya da “alacağı” olduğunu düşünmek doğru olur.  M.Esed

İnsanların yola gelmeleri için yapılan uyarıların devam ettiği bu ayetlerde, inatçı müşriklerin helâk edildiği, ama inananların kurtarıldığı bildirilmek suretiyle, inanmayanlar tehdit edilirken inananlara da müjde verilmektedir.
Şüphesiz şu, aleyhlerinde Rabbinin Kelime’si hakk olmuş olan kimseler, kendilerine bütün mucizeler hep birden gelse, yine de o acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler. (Yunus/96, 97)
Ve ayetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen, “Selam olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tövbe eder ve düzeltirse; şüphesiz ki O [Allah], Gafur’dur, Rahıym’dir” de. (En’am/54)  H.Yılmaz

Allah'a ortak koşmadan dine bağlanmak, Allah'a ortak koşarak dine bağlanmak değil M.Sağ

Zımnen, “ve Hesap Günü yaptıklarınıza şahitlik ederim.” “Kulluk ettiğiniz varlıklara” cümleciğinde ellezîne zamirinin kullanılması, işaret edilen varlıkların cansız ve temsîlî şeyler değil, azîz ya da velî olarak bilinen akıl sahibi varlıklar olduğunu gösteriyor. Burada “iman” olarak çevrilmiş olan dîn terimine gelince, bu konuda 2:256 üzerine 249. notun ilk yarısına bkz.

Bu anlam akışı içinde Allah'a, yaşayan bütün yaratıklara ölümü takdir eden vasfıyla yapılan atıf, hakikati inkar edenlere, ölümden sonra O'nun huzurunda hesaba çekileceklerini hatırlatmak içindir. M.Esed

Klasik Arapça'da ve özellikle de Kur’an'da “yüz” sözcüğü, insanın kişiliğini bedenin diğer kısımlarından daha iyi ifade ve temsil ettiği için, çoğu zaman kişinin bütün vasıflarını ifade eden mecazî anlamıyla kullanılır (karş. 2. sure, 91. not). Hanîf terimine ilişkin bir açıklama için bkz. 2. sure, 110. not. M.Esed

Surenin bu sonuç bölümünde tekrar başlangıçtaki konuya dönülmektedir. Bu sebeple, surenin 1-10. ayetlerinin hatırlanmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz.
104-106. ayetlerde Rabbimiz, elçisi aracılığı ile kitlelere bir açıklama yapmaktadır. Peygamberimizin insanlığa yöneltmesi emredilen bu açıklama, meydan okuyucu bir manifesto niteliğindedir: “Ey insanlar! Eğer benim dinimden şekte idiyseniz [benim dinimin ne olduğunu kesin ve tam olarak bilmiyorduysanız], iyi bilin ki, Allah’ın astlarından sizin taptıklarınıza ben tapmam. Velâkin sizin canınızı alacak olana [Allah’a] taparım. Ve ben müminlerden olmamla ve ‘yüzünü haniyf olarak Din’e döndür ve sakın müşriklerden olma! Ve Allah`ın astlarından sana fayda vermeyen, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Buna rağmen eğer yaparsan, o zaman hiç şüphesiz sen zalimlerden olursun’ diye emrolundum. Ben bunları yapacağım. Ben tek başıma olsam da ölsem de öldürülsem de bundan dönmem.”
105. ayette geçen “yüzünü haniyf olarak Din’e döndür” ifadesindeki “yüz” sözcüğüyle, Kasas suresinin sonunda belirttiğimiz gibi “tüm benlik, kimlik, kişilik” kastedilmiştir. Çünkü “yüz”, Arapçada “cüz’iyyet mecaz-ı mürseli” sanatı gereğince canlı varlıkların en belirleyici organıdır. Bu, vesikalık bir fotoğrafın o insanın kimliğini temsil etmesi gibidir.
Sonra Güneş`i doğarken görünce de, “Bu benim Rabbimdir, bu daha büyük,” dedi. Sonra o da batınca, “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben haniyf olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene/ yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi. (En’am/78, 79)

Kur’an’da “حنيف haniyf” sözcüğü ilk kez burada yer almıştır. Sözcük, tekil ve çoğul hâliyle ilerideki surelerde de karşımıza geleceği tahlilini burada yapıyoruz.
الحنيفHANİYF
Bu sözcük, “ ح ن فHa-ne-fe” fiilinin ism-i fail kalıbıdır. “Hanefe” sözcüğü “ayak dönmesi, iki ayağın başparmakları karşı karşıya gelecek şekilde dönmesi” anlamındadır. Sözcüğün, ayak tabanının üste gelmesi anlamında olduğunu söyleyenler de vardır. Sözcük daha sonraları “hayırdan şerre, şerden hayra dönme” anlamında kullanılır olmuştur. Zaman içerisinde İbrahim peygamberin önemli bir niteliği olmuş, “şirkten tevhide yönelme” anlamında genelleşmiştir. Kur’an indiği dönemde Mekke’de İbrahim dinine mensup olanlara, dışarıdan Mekke’ye gelip hacc eden ve sünnet olanlara “hanif” denilirdi. Daha sonra bu sözcük “Müslim [Müslüman]” anlamında kullanılır oldu. (Lisanü’l-Arab c: 2, s: 629, 630 “hnf” mad.)
Biz, sözcüğün anlamı ile ilgili olan yukarıdaki açıklamaları dikkate alarak sözcüğün “önceleri müşrik iken sonra müşrikliği bırakıp tevhide yönelen” şeklinde değil, “şirk koşmaksızın tevhide yönelen” şeklinde anlaşılması lâzım geldiği kanaatindeyiz. Nitekim aşağıdaki ayetten de bu anlaşılmaktadır:
… Allah’a yönelmişler olarak, O’na şirk koşanlar olmayarak o putlardan olan kirlilikten kaçının, yalan sözden de kaçının. Bilin ki, Allah’a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın kendisini ıssız bir yere sürüklediği şey gibidir. (Hacc/30, 31)  H.Yılmaz

Bu ayette, Allah’ın dokundurduğu zarara veya isabet ettirdiği hayra kimsenin engel olamayacağı bildirilmek suretiyle, tüm evrende ne varsa her şeyin Allah’ın kontrolünde olduğu bir kez daha vurgulanmıştır. H.Yılmaz

Bu ayette, özellikle 99 ve 100. ayetlerde anlatılanlar iyice netleştirilmiş, peygamberin görevinin sadece Allah’tan gelen “hakk”ı insanlara duyurmak, iletmek olduğu; yola gelip gelmemenin ise herkesin kendi tercihine bırakıldığı bildirilmiştir. H.Yılmaz

Surenin bu son ayetinde ise peygamberimize görevi hatırlatılarak ondan vahye uyması, sabırlı olması, metanetle görevini sürdürmesi, gelecekte olacakları da Allah’a bırakması istenmektedir. H.Yılmaz