(Kamer - 51.Ayet)

<< Geniş Meal

Âdiyât

Ayetteki el-adiyati dabh ifadesi “soluk soluğa kalarak düşmanlık yapanlar”

Vel-âdiyât ifadesindeki vav harfi yemin için olduğu söylenmesine rağmen burada bir kınamayı ifade etmektedir. Âdiyât “hızlı koşmak seğirtmek” anlamına gelen adv kökünden türemiştir. Ayette çoğul kalıbında olduğundan, koşanlar, çaba sarf edenler” demektir. Ancak bu kelimenin öz anlamları içerisinde öfke, düşmanlık da vardır. Biz, bunu öfke anlamında aldık ve yorumumuzu onun üzerine temellendirdik.

Dabh de, “koşu anında at veya develerin çıkardığı ses” anlamına gelmekle beraber burada “âdiyât kelimesini öfke anlamına alınca müminlerin düşmanlarının öfkelerinden dolayı çıkarttıkları ses manasını vermeyi uygun bulduk.

B.Bayraklı

İçindeki kin ateşini etrafındakilere püskürenlere
Bu ayette geçen el-muriyat kelimesi “ateş çıkarmak” anlamına gelmektedir. Kadh ise, “çarpmak, vurmak” demektir. Taşı taşa vurup kıvılcım çıkarmakta bununla ifade edilmektedir. İbn Abbas gibi otoriteler, atların koşarken nallarının veya tırnaklarının çarpıp kıvılcım çıkarmalarının da bu kelime ile ifade edildiğini söylemektedirler.

Râzînin yaptığı açıklamaya bakarsak İkrime, burada “ateş çıkaranlar” ifadesinin “dil” olduğunu söylemiştir Biz bu yorumu ilginç buluyor ve bundan hareketle açıklama yapmak istiyoruz.

Soluk soluğa koşanlar, ateş çıkaranlar olumsuz manada konuşmaları, yazıları, antlaşmaları ve çeşitli yayınları ile savaş ateşini yakanlardır. Onun için Yüce Allah Maide 64 de “Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa” ifadesine yer vermiştir. Demek ki insanlar söz ve davranışları ile birilerine çarpıyor ve savaş ateşini, kıvılcımını yakıyor.

B.Bayraklı

Kin ve öfkeleriyle sabahlayanlara yazıklar olsun

Ayette geçen el-muğirat ifadesi “çabuk koşmak, çabuk gitmek, akın etmek, baskın yapmak, talan etmek” anlamına gelen iğara kelimesinden türemiştir. Bu ayet, İslam düşmanlarının öfke ve kinleriyle sabahlara kadar plan yapmalarını, onların inanç ve ibadet özgürlüklerini ellerinden almak için nasıl engel koyacaklarını ifade etmektedir. Aslında buradaki kin ve öfkeyle sabahlamanın asıl anlamı tüm zamanlarını bu şekilde geçirmeleridir.

B.Bayraklı

Sabahleyin baskın yapanlara,

Sabah vakti düşmana baskın düzenleyen atlılar kastedilmektedir. Bu açıklama İbn Abbas'tan ve müfessirlerin çoğundan nakledilmiştir. Baskın yapmak istedikleri vakit geceleyin yol alır ve düşmanın bulunduğu yere sabahleyin ulaşırlardı. Çünkü bu vakit, insanların gafil oldukları bir zamandır. Yüce Allah'ın: "O korkutulanların sabahı ne kötü olur!" (es-Saffat, 37/177) buyruğu da bu kabildendir.

Güçlü oldukları için onlar gündüzün baskın yaparlar, diye de açıklanmıştır. Buna göre "sabahleyin" buyruğu sabahın açıkça görünmesine benzetilerek, açıkça (baskın yapanlara) demek olur.

İbn Mesut ve Ali (r.anhüma) ise şöyle demişlerdir: Maksat sırtındaki binitleriyle birlikte kurban bayramı birinci günü Mina’dan Cem'a (Müzdelife ‘ye) gidenlerdir.

Sünnet sabah olmadan gitmektir. El-Kurazî de böyle demiştir. "Baskın"; hızlıca yürümek demektir. Arapların: " Ey Sebir dağı, üzerine güneşin doğmasıyla aydınlan ki (baskın yaparcasına) hızlıca yo­la koyulalım" şeklindeki tabirlerinde de bu anlamdadır.

Kuduri

Onlar tozu dumana katarlar

Ayette geçen eserne kelimesi, “ortaya çıkardı” anlamına gelen eseraden gelmektedir. “Heyecanlandırıp savuşturmak” anlamını ifade eden isaraden türemiş olması en doğrusudur.

Bu ayette geçen nak’an kelimesi farklı manalara gelmektedir. “Toz birikmiş su, haykırmak ve öldürmek” demektir. Otoriteler daha çok “toz” manasını tercih etmişlerdir. Atların savaş alanına saldırılarından, tozu dumana katmaları olarak manalandırılmışlardır.

B.Bayraklı

NAK’AN lügatta toz ve birikmiş su ve haykırmak veya kayırtmak ve öldürmek manalarına gelir. Burada en çok gubar yani toz manasında tefsir edilmiştir ki, akın esnasında savrulan toz, duman demektir. Bu daha önce koşu esnasında savrulmuş isede “ira” gündüz görülmeyip gece göründüğü gibi, bu da gece görülmeyip gündüz görünmüş olduğu için sabah vakti zikredilmiştir. Bu şekilde önceki “Kadh” (hızla çarpmak) ve “ira” (Çakmak çakma) nında gece vakti olduğuna işaret olunmuştur. Bundan başka bu toz sonradan bozulur keşfine de işaret olabilir. Bununla beraber “nak’an” çeşitli manalarına göre hücum esnasındaki feryatlara, dökülen terlere ve kanlara da delalet ve işaretten uzak değildir.

H.Yazır

Yani, toz bulutları ile körleşerek akınlarının düşmana karşı mı, yoksa dosta karşı mı olduğunu bilmeden. Yukarıdaki beş ayette geliştirilen mecazî imaj, sonraki ifadelerle yakından ilgilidir. Oysa klasik müfessirler, bu bağlantıyı hiçbir zaman öne çıkarmamışlardır. ‘Âdiyât terimi, Araplar tarafından çok eski zamanlardan Orta Çağlara kadar kullanılan savaş atlarını veya binek atlarını gösterir (terimin müennes halde kullanılması, kural olarak, dişilerin damızlık atlara tercih edilmesindendir). Geleneksel açıklamalar, “binek atları” nın burada müminlerin Allah yolunda savaşmalarını (Cihâd) sembolize ettiği ve bu nedenle son derece övgüye değer bir şeyi temsil ettiği varsayımına dayanmaktadır. Oysa bu açıklama, böyle olumlu bir temsil ile 6. ayet ve devamında ifade edilen kınama arasındaki tenakuzu dikkate almamakta, ayrıca bu şekildeki bir klasik açıklama surenin iki bölümü arasında mantıkî bir bağlantı kuramamaktadır. Ama böyle bir bağlantının varlığı gerekli olduğundan ve 6-11. ayetler tartışmasız bir şekilde kınayıcı bir nitelik taşıdığından, ilk beş ayetin de aynı -veya, en azından benzer- bir karaktere sahip olduğu sonucuna varırız. “Binek atları” temsilinin burada olumlu bir anlamda kullanıldığı ön yargısından kendimizi kurtardığımızda bu karakter hemen açıkça anlaşılır. Burada tersi geçerlidir. “Binek atları”, şüpheye mahal bırakmayacak şekilde, yoldan çıkmış insan ruhunu veya kişiliğini sembolize eder -bütün ruhî yönelişlerden yoksun, her türlü bâtıl ile şartlanmış ve yönlendirilmiş, bencil arzuların, çılgınca ihtirasların kölesi olmuş, akıl ve bilincin kontrolünden çıkmış, şaşkın toz bulutlarının ve sapık iştahların körleştirdiği, karmaşık/çözümsüz durumlara kendini sokan ve böylece manevî yok oluşunu hazırlayan insan ruhunu. 

M.Esed

Yani, çılgınca akın eden atlarla sembolize edilen ihtiras ve iştahlarına ne zaman teslim olursa Allah'ı ve O'na karşı sorumluluğunu unutur. 

M.Esed

Âdiyât sûresi bu ifadeleri hem pekiştirmiş, hem fütursuzca biriktirilen ve fütursuzca yenilen malların hangi yollardan elde edildiğini açıklamış, hem de bu yollarda sergilenen gözü dönmüş insan davranışlarını insanın nankörlüğünün kanıtı olarak ilân etmiştir.

Sözlük anlamı, “haktan ve hayırdan men etmek, başkalarını uzaklaştırmak” olan “كنود - künûd” sözcüğü ile aynı kökten türemiş olan ve Türkçeye “nankör” olarak çevirdiğimiz “كنود - kenûd” sözcüğü, kısaca “üzerinde bulunduğu şeyi engelleyen” demektir. Bu sözcük “cimri, başkalarıyla paylaşmayan, tek başına yiyen, başına gelen sıkıntıları durmadan sayıp döken, Rabbine saygısızlık eden ve Rabbinin verdiği nimetleri ve rahatlığı unutan” kimseler için kullanılır. Aynı sözcükle yapılan “ارض كنود - arz-ı kenûd” şeklindeki tamlama da “üstünde hiçbir şey bitmeyen toprak” anlamına gelir. Ancak sözcüğün 6. âyetteki kullanımı, yukarıdaki anlamlara ilâveten, 9 ilâ 11. ayetlerden anladığımıza göre, gerçeklerin üzerini örtmek anlamına gelen “küfür” boyutunu da içermektedir. Çünkü 7. âyette nankörlük kanıtı olan davranışlarının bilincinde olduğu bildirilen insanın, 11. âyette söylendiği gibi, kendisinin de farkında olduğu bu gerçekleri Allah’tan gizleyebileceğini düşünerek bilmezden gelmesi, tam bir “küfür” örneğidir.

H.Yılmaz

Gerçek şu ki bu tür bir insan, rabbine karşı çok nankördür.

Ayetteki kenûd kelimesi “çok nankör” demektir. Rabbine karşı nankörlüğün sonu cehennemdir. İlk ayetlerdeki hitaba uygun olarak, buradaki kınamanın da aynı insan tipine yönelik olduğunu belirtmek gerekir.

Her insan mutlak surette Rabbine karşı nankörlük yapar mı? İnsanlar Allaha karşı kulluk görevlerinde bilerek-bilmeyerek veya isteyerek-istemeyerek bazı eksiklikler yapabilirler, kabahatler işleyebilirler; bu nedenle af ve mağfiret dilerler. Bu durum, istisnasız bütün insanların Rabbe karşı  “nankörlük” le nitelendirilmelerini gerektirmez. Nitekim peygamberler, salih insanlar veya çocuklar bu konuda göz önünde bulundurulmalıdır. Bu hitabın belirli bir grubu nitelendirdiği hususu daha belirginleşir.

M.Okuyan

Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür.

KENUD kelimesi “anud” vezninde “kefur”, yani nimetleri çok inkâr eden demektir. Çok kötüleyen ve küfreden inkârcı manasına da tefsir edilmiştir. Bir şey bitirmeyen verimsiz araziye ve kocasının haklarını ve iyiliklerini inkar eden karıya ve yemeğini misafirden sakınarak yalnızca yiyen cimriye ve kazanmışa ücretini vermeyen kötüye ve mutlaka cimri ve pintiye ve inadına isyankar ve günahkara, kölesini, uşağını çok döven kimseye “kenûd” denir. Burada çoğunlukla insan tabiatına ait olmak üzere çokları “nimeti inkâr eden” demişlerdir. Zeccac kâfir demiş; hasan Basri kötülükleri sayar, nimeti unutur paylayıcı demiştir.

H.Yazır

Buradaki ifade "o, hayr sevgisinde şiddetlidir" şeklindedir. Ancak Arapça'da "hayr" kelimesi, sadece iyiliği ifade etmez, mal ve servet için de kullanılır. Meselâ Bakara suresi 180. ayette de "hayr", mal ve serveti ifade etmek için kullanılmıştır. Hayr kelimesinin nerede iyilik için, nerede de mal için kullanıldığı siyak ve sibaktan anlaşılır. Bu ayetteki hayr kelimesi, siyak ve sibaktan da anlaşıldığı gibi iyilik için değil, tersine mal ve servet için kullanılmıştır. İnsanın ameli, Rabb ‘ine karşı nankörlüğüne şehadet etmektedir. Bu durumda, ayet için "o, iyiliği şiddetli sever" diyemeyiz.   

Mevdudi

O mal sevgisine aşırı derecede düşkündür.

Hubbil- hayr ifadesi “mal sevgisi” demektir. “dünya malına düşkünlük”, benzer şekilde dünya malının sonsuz olduğunu zanneden ve ona karşı aşırı düşkünlük gösteren nankör insanı nitelendirmektedir.(Fecr 89/20) ve (Hümeze 104/ 2-3) ayetler bunun delilidir. (Bakara 2/180) ve (Mearic 70/ 21) ayetlerden delil getirerek, buradaki el-hayr kelimesinin “mal, eşya” anlamına geldiğini belirtmeliyiz. 

Bir başka anlam olarak da şunu söyleyebiliriz: el-hayr ve şedit kelimeleri, mala düşkün olan cimri ve nankörlerin hayır konusunda problemli olduklarını, canlarının sıkıldığını, hayır teklifinden hoşlanmadıklarını bu tür tekliflerin kendilerine çok ağır geldiğini ifade etmiş olabilir. Bu farklı, ancak bağlama uygun olan anlam, genelde fazla taraftar bulamamıştır. “Dünya sevgisi bütün hataların başıdır” sözünün ifade ettiği husus da, benzer şekilde dünya malına aşırı tutkunun çeşitli sıkıntılara sebebiyet vereceği gerçeğidir. 

M.Okuyan

Onun mala karşı tutku derecesinde sevgisi vardır.

Ayette geçen el-hayr kelimesi “dünya malı” anlamına gelmektedir. Bu kelimenin “dünya malı”, “servet” anlamına geldiğini nasıl ispat ederiz?

Bu kelimeyi ekonomik değer anlamında ilk kullanan Medyen halkıdır. O ülkeye peygamber olarak gönderilen peygamber de Şu’ayb Peygamber olmuştur:

“Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin! Sizin için ondan başka tanrı yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Zira ben sizi hayır, bolluk içinde görüyorum.” (Hud 11/84)

Hubbul-hayr “mal sevgisi” demektir. Ayetin sonundaki şedit kelimesi ile beraber pekiştirme meydana gelmekte ve sevgiyi tutkuya ve ihtirasa çevirmektedir. Mal ve servet tutkusu, hırsı ve ihtirası ilgili kişinin bütün benliğini kaplamış demektir.

Ancak bazı otoriteler, şedit kelimesini sonuç olarak almışlar, mal sevgisinin insanı çok katı yaptığına yorumlamışlardır. Bize göre, bu anlam doğru olacağı gibi, şedit kelimesi, mal sevgisinin çok aşırır olduğunu, tutkuya, hırsa ve ihtirasa dönüştüğünün ifade etmektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki, insanın bir taraftan nankörlüğü, diğer taraftan mala olan aşırı düşkünlüğü ve tutkuya dönüşen hırsı onun psikolojisinin ve Allah ile olan ilişkilerinin dengesini alt-üst etmektedir, onları bozmaktadır. 

B.Bayraklı

.(Bu insan), kabirlerde bulunanların diriltilip dışarı atılacağını hiç düşünmez mi?

Ayetteki bu’sira fiili “dışarı çıkartılmak, diriltilmek”, el-kubur kelimesi ise “kabirler” demektir.

Bu ayette “kabirlerdekiler diriltileceği zaman, (durumlarının ne olacağını) hiç düşünmez mi? şeklinde de anlam verilebilir. ”Kabirlerden dışarı çıkartılacak varlıklar” nelerdir ki, burada men edatı değil de, edatı getirilmiştir? Kıyamet gününde kabirlerin içi dışına çıkacak, bir anlamda asıl muhataplar insanlar olsa da, yeryüzü nesnel veya fiziksel olarak çeşitli şekil değişikleri yaşayacaktır.(İnfitar 4) Yeryüzü ve gökler yeni bir hal alacak (İbrahim 48) fiziksel anlamda çeşitli alçalmalar ve yükselmeler yaşanacak (Vakıa 3) ve yeryüzü ağırlıklarını çıkartacaktır (Zilzâl 2) durum böyle olunca, (Âdiyât 9) ayetteki edatın m şeklinde gelmesinin anlamı da ortaya çıkmış olmaktadır. Kâinatta bütünüyle bir değişim yaşanacağı için, hitabın herkesi içereceği, başka bir şekilde daha insanlığın bilgisine sunulmuştur.

M.Okuyan

Bilmiyor mu ki, kabirlerin içindekiler fırlatılacak

O zelzele, o kıyamet günü yerin ağırlıklarını çıkardığı ve kabirlerde gömülenler deşilip fırlatıldığı

“Kabirlerin içi dışına getirildiği zaman” (İnfitar 82/4) ayetinde etraflıca anlatıldı.

“Yer dehşetli sarsıntı ile sarsıldığı ve yer ağırlıklarını çıkardığı vakit…” (Zilzâl 99/1-2)

Gök çatladığı vakit -Yıldızlar döküldüğü zaman – Denizler yarılıp akıtıldığı zaman – Kabirler deşildiği vakit

Bu dört şey sıra ile olacaktır.

H.Yazır

Bilmez mi kabirlerde olanlar yeniden diriltilip dışarı atıldığı zaman!

Bu ayet, mala olan aşırı düşkünlüğü nedeniyle cimrilik yapan ve pintilikte bulunan insanlara yanlış yaptıklarını hatırlatmakta, öğüdünü vermektedir. Bunu yaparken de öldükten sonra dirilmeyi gündeme getirmektedir. Kıyametin kopmasının hemen ardından, insanlar mezarlarından veya bulundukları yerden fırlayıp kalkacaklardır:

“Kabirlerin içi dışına getirildiği zaman” (İnfitar 82/4) ayeti de bunu anlatmaktadır.  B.Bayraklı

Kalplerde gizlenenlerin ortaya döküleceğini (hiç düşünmez mi?)

Ayetteki hussile fiili “teshil edilmek, ortaya dökülmek” es-sudur kelimesi ise “gönüller” demektir.

Ayette yer alan “kalplerde gizlenenlerin ortaya dökülmesi” ifadesi, ahirette hiçbir şeyin gizli saklı kalmayacağını ve Allahın bilgisinin dışında başka bir alanın imkânsız olduğunu ortaya koymaktadır. (Tarık 9) ayette de ifade edildiği üzere, mahşerde bütün sırlar ortaya dökülecektir. İnsanlar daha hayattayken gözlerinin hain bakışlarını ve gönüllerinin içindekileri bilen (Mümin 19) Yüce Allah’ın bu bilgisinin, ahirette de aynen devam edeceği (Zilzâl 10) .ayette beyan edilmektedir. Bu sayede insanların bu bilgiye göre hareket etmesi onlardan istenmekte, özellikle nankörlerin bu gerçeği görmezlikten gelmelerinin onlara bir kazanç sağlamayacağı hatırlatılmaktadır. M.Okuyan