(En’âm - 87.Ayet)

<< Geniş Meal

Kâri’a

Ah! Eyvah! Apansız (kopup gelen) bu bela!

Yani dünyanın dehşetli bir şekilde Son saatin gelip çatması 

M.Esed

Burada "Elgariatü" kelimesi kullanılmıştır. Lafzi tercümesi "çarpan “dır. "Karia’nın manası, bir şeyin başka bir şeye çarpmasından çıkan sert sestir. Lügat yönünden "kâri’a" kelimesi, "korkunç olay, büyük felaketi izah etmek için kullanılır. "Kara ‘tu hamu'l kâria" yani, "filan kabile veya kavmin başına şiddetli felaket gelmiş" örneğinde olduğu gibi. Kur'an-ı Kerim'de bir yerde bu kelime, bir kavme büyük bir musibet indiğini ifade etmek için kullanılmıştır: "Yaptıkları yüzünden inkâr edenlerin başlarına ani bir bela gelecek." (Rad, 31) Bu suredeki "kâria" ise, kıyamet olayı için kullanılmıştır.
Hakka suresinde kıyamet yine "kâria" ile ifade edilmiştir. (Hakka, 4) Burada kıyametin birinci safhasından, ceza ve mükâfatın sonuna kadar ahiret hayatının bir bütün olarak zikredilmesi dikkat çekicidir. 

Mevdudi  

Kâriah! [Felâket kapısını şiddetli çalan, şok eden!]

“Yaşlandıkça saçların dökülmesi, başın kelleşmesi” anlamına gelen “القرع - kar’ı” sözcüğünün “ismi fail” i olan “القارعة - el-Kâriah” sözcüğünün ilk [vaz’] anlamı, “saçı döken, başı kel eden” demektir. Ama zamanla “çok şiddetle vuran, çok şiddetle yüklenen şeyler, insanlara şok yaşatan ciddî felâketler” anlamında kullanılır olmuştur.

Bu anlam kayması, “el-Kâriah” sözcüğünün türetildiği “kar’ı” sözcüğü için de söz konusu olmuştur. Araplar itaatsiz köleleri asa ile dövmeyi “kar’ı” sözcüğüyle ifade etmişler ve “العبديقرع بالعصى - el-abdü yuqrau bi’l asâ [köle sopa ile dövülür, yola getirilir]” demişlerdir. Sopa ile dövülmek bir insanın felâketi anlamına gelmesine rağmen, bu hastalıklı mantığın izleri “dayak cennetten çıkmadır” şeklindeki basmakalıp bir sözle günümüze kadar gelmiştir.

Bu surede “القارعة - el-Kâriah” sözcüğü ilk [vaz’] anlamında değil, en büyük felâket olan “Kıyamet” anlamında kullanılmıştır. Surede “القارعة - el-Kâriah” sözcüğüyle ifade edilen “Kıyamet’in “el-Hâk Kâh”, “es-Sahhah”, “el-Ğaşiyeh” gibi ince anlamlar içeren başka isimleri de mevcut olup bu isimler inşallah ileride yeri geldikçe açıklanacaktır.

القارعة - el-Kâriah” sözcüğü, Kur’ân’da bu sureden başka iki yerde daha aynı anlamda geçmektedir:

Ve kendisiyle dağların yürütüldüğü veya kendisiyle yeryüzünün parçalandığı veya kendisiyle ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an mı olsaydı? Fakat emir bütünüyle Allah’ındır. İman edenler, ümit kesip daha anlamadılar mı ki, Allah dileseydi, elbette insanlara toptan hidayet ederdi. O inkâr edenlerin kendi sanatlarıyla kapılarını şiddetli çalan kesinlikle çalacak [onları şok edecek], ya da yurtlarının yakınına konacak. Ta ki Allah’ın vaadi gelinceye dek. Allah verdiği sözden caymaz/verdiği sözün zamanını şaşırmaz. Rad; 31.

Bu âyet, insanları geliştirdikleri endüstrileriyle hem kendilerinin hem de dünyanın sonunu hazırlayacakları konusunda uyarmaktadır.

Semûd ve Ad, Kariah’ı [felâket kapısını şiddetli çalanı, şok edeni] yalanlamıştı. Hakkah; 4.

Semûd ve Âd ile ilgili detay daha evvelki surelerde verilmişti. Kıyameti yalanlamalarından dolayı bu kavimlerin başına gelmiş olan felâketler oralardan tetkik edilebilir.

Rabbimizin Kur’an’daki beyanına göre, kıyamet “sayhah [korkunç bir gürültü, uğultu]” ile başlayacaktır:

Ve Sur’a üflenmiştir. Allah’ın dilediği kimseler hariç göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir. Bu defa da hepsi kalkmışlar, “hazır ol ”da bekliyorlar. Zümer; 68.

Onlar sadece, onlar çekişip dururlarken kendilerini yakalayıveren bir tek çığlıkla karşı karşıya kalacaklar. Ya Sin; 49.

Sadece bir tek çığlık olmuştur. Bir de bakmışsın ki hepsi huzurumuzda “hazır ol” a geçirilmişlerdir. Ya Sin; 53.

Bunlar devenin iki sağımlığı kadar dahi gecikmesi olmayan bir çığlıktan başkasıyla karşı karşıya kalmazlar. [Bunlar sadece devenin iki sağımlığı kadar dahi gecikmesi olmayan bir çığlıkla karşı karşıya kalacaklardır.] Sad; 15.

Bir seslenenin yakın bir yerden sesleneceği güne kulak ver; o çağrıyı gerçek olarak duyarlar. İşte bu çıkış günüdür. Kaf; 41,42.

Bu “الصّيحة - sayha [korkunç gürültü, uğultu]” ile inançsızlar, en büyük felâketin kapılarına dayandığını anlayacaklar, göklerin çatlaması, Güneş ve Ay’ın söndürülmesi, yıldızların bulandırılması, dağların yürütülmesi, denizlerin kaynatılması, kısaca her şeyin hercümerç olması sonucunda şoka girerek ne yaptıklarını bilmez hâlde serserice dolaşacaklardır. Evrendeki tüm varlıklar kontrolsüz bir şekilde birbirlerine çarpacaklar ve birbirlerinin felâketlerini oluşturacaklardır. O gün kimse için dönüş veya kaçış imkânı bulunmayacaktır.

İşte, bu yüzden kıyamet “en büyük felâketin kapıları çalması” anlamında “القارعة - el-Kâriah” olarak isimlendirilmiştir.

ÂYET’İN CÜMLE YAPISI:

Görünürde öznesi, yüklemi, tümleci bulunmayan ve sadece “el-kâriah” sözcüğünden ibaret bir cümle olan 1. âyet, bu yapısı itibariyle üzerinde bir miktar durmayı gerektirmektedir. Buradaki “القارعة - el kâriah” sözcüğü, ya öznesi mahzuf [gizli] bir yüklem, ya yüklemi mahzuf bir özne, ya da bir tahzir [uyarı] cümlesinde tümleçtir. Bu son varsayımda âyet ’in başında görünmeyen bir “اتّق - itteki [sakın!]” uyarısı olduğu kabul edilebilir. Bu durumda “el-kâriah!” sözcüğü “o, şiddetle felâket kapısını çalandan kendinizi koruyun!” anlamına gelir. Ancak burada “o, şiddetle felâket kapısını çalan ”ın kelimelerle anlatılması çok zordur. Aslında bunun sözle değil de yaşatarak, göstererek, duyurarak, mesaja uygun efektlerle anlatılması, anlaşılmasını sağlamak bakımından en isabetli yol olacaktır: Yani bir bomba düşecektir ve… “Bommmmm!”

1. ayeti oluşturan “القارعة - el-kâriah” sözcüğü, hem bu bombanın patlaması anındaki korkunç sesi, hem de bombanın geride bırakacağı felâketleri çağrıştırmakta ve onlardan sakınılmasını ihtar etmektedir.

H.Yılmaz

O kâria. O çarpacak bela, yani kıyamet. Çünkü "kâria", "kâr' "dan türemiştir. Maddesinden "kar'", şiddetli bir ses çıkaracak derecede şiddetle dayanıp çarpmaktır. Sopayı başına çaldı. "Tokmak" manasına "mikraa", kapı çalmak manasına "kar'-ı bâb"; kılıçla çarpışmak manasına "kılıçla vuruştu" ifadesi bundandır. Bu şekilde çarpan her şeye kâria, çoğulunda kavari' denilir. Sonra Dehr (zaman)ın başlara çarpan büyük hadiselerine kâria denilmiştir. Nitekim "Küfredenlere, yaptıkları işler sebebiyle bir felaket isabet edecek." (Râ’d, 13/31) buyurulmuştur. Kur’an’ın inzar (korkutma) ayetlerine de denilir. Bilhassa elif-lâm ile "el-Karia" da "el-Hakka" gibi kıyametin isimlerinden olmuştur. Ki başlangıcı, birinci sur üfleme, sonu da kaza etmektir. Böyle isimlendirmenin de bir kaç veçhi söylenmiştir.

1- İnsanların akıllarını alacak, ödlerini patlatacak olan ilk haykırıştır.

"(Birinci defa) Sur’a üflendi, göklerde ve yerde olanlar (korkudan) düşüp bayıldılar." (Zümer, 39/68) buyurulduğu üzere "sa'k" üflemesinde olacaktır. "Onlar, başka değil, sadece korkunç bir sese bakıyorlar." (Yasin, 36/49) buyurulması da bunu teyit eder.

2- Âlemin tahribi zamanında ulvî ve süflî cisimlerin şiddetle, çarpışacaklarından dolayıdır.

3- Karia, insanları korku ve dehşet ile çarpan demektir.

Bu ise gökte yarılma ve parçalanma; Güneş ve Ay'da dürme, çarpıp yıkma; yıldızlarda saçılmak; dağlarda ufalmak ve kökünden sökmek; yerde dürmek ve değiştirme iledir. Bu, Kelbi’nin görüşüdür.

4- Hak düşmanlarını zillet, azap ve işkence ile çarpacağından dolayıdır ki,

Bu da Mükâtil’in görüşüdür. Bazı araştırmacılar demiştir ki, bu, Kelbi’nin görüşünden daha kuvvetlidir. Çünkü

"Ve onlar (hayır işleyenler) o gün korkudan emin kalırlar." (Neml, 27/89) buyurulmuştur. Bununla beraber bu surede gelecek beyan ile yetinmek daha uygundur.

Nedir o kâria? Mâ konumunda mahiyet ve hakikatten sorudur. Fakat bununla maksat gerçekten soru değil, "o ne dehşetli kariadır?" mealinde korkutmak için olması açıktır. Nitekim ne bildirdi sana ki, nedir o kâria (kıyamet)? buyurulması da onun hakikati, insanların ilim dairesinin dışında, yani fiilen görülmedikçe şiddet ve dehşetinin büyüklüğünü hiç kimsenin hatta Peygamber'in bile dirayetle bilemeyeceğini ha t ırlatmak suretiyle o korkutma te’kid ve takviye edilmiştir. Zamir ile ifade edilmeyip de "kâria" isminin üç defa açıkça tekrar edilmesi de o korkutmayı terbiye ve anlatmak içindir. Bundan dolayı Razi’nin zikrettiği üzere birtakım tefsir bilginleri nün irabı tahzir (sakındırma) babından olduğuna kani olmuşlardır. Çünkü "sakın kendini, arslan var aslan!" manasında diye tahzir (sakındırma) nesb ile de, ref ile de caizdir. Buna göre mana: Sakının kendinizi kâria var, çok korkunç kâria, öyle ki onun ne büyük kâria olduğunu görmeyince dirayetle bilemezsiniz, demek olur. Bunun aslı (kork) fiilinin mef’ulü olarak nasıbdan değiştirmedir. Diğer bir kısım tefsirciler de "size kâria gelecek", çok dehşetli kâria, manasına olduğunu söylemişlerdir. Fakat fiil takdirine ihtiyaç olmayacak "el-Karia" doğrudan doğruya mübtedâ, ...'l-kâria) da haber ve mübtedâ olarak cümlesi onun haberi olmak, tahzir (sakındırma) ve tehvil (korkutma) kelâmın manasından anlaşılmak, yukarı ki sureye göre de, gösterildiği üzere, takdir edilmiş sorunun cevabı olmak daha açık ve daha tercihe değerdir. 

H.Yazır

Kapı çalan!

Bu ayetler kıyametin kopuşunu açıklayan diğer ayetleri tamamlayan ayetler grubudur. Kıyametin kopuşunu açıklayan ayetlerin başında İbrahim 48 bulunmaktadır. “O yer başka bir yer, gökler de başka göklere dönüşür.” Demek ki kıyametin kopuşu bir değişim ve dönüşüm olacaktır. Kâinat başka kainata dönüşecektir. İşte Karia suresinin bu ayetinde çarpmanın, bu ani değişimi meydana getirecek çarpma olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bir bakıma bu değişim ve dönüşüm bir çarpış ve vuruş neticesinde olacaktır. B.Bayraklı

Kâriah ’ın [felâket kapısını şiddetli çalanın, şok edenin] ne olduğunu sana ne bildirdi?

Yani; “Onun ortada somut kanıtı ve tanığı olmadığı için, ne kadar kafa yorarsanız yorun, onun ne ölçüde bir felâket olduğunu kavrayamazsınız, tahayyül edemezsiniz. Bilginiz ve anlayışınız onu idrak edebilmekte yetersizdir. Bu sebeple onu size öğretecek olana; Allah’a, O’nun açıklamalarına kulak verin!”

H.Yılmaz

1-3. Büyük çarpma! Ne yaman bir çarpmadır o! O çarpanın ne olduğunu sana bildiren nedir ki!

El-kâri’a kelimesi, “alabildiğine vuran, yüklenen, aniden gelen, başlara çarpan, ödleri patlatan, çarpan, çarpan bela” demektir. Semûd ve Ad kavimlerinin helak edilişinden söz eden Hakka suresinin ilk ayetlerinde, onların Kâri’a yı, yani Kıyameti inkârları dile getirilmekte, bunun sonucunda Semûd kavminin şiddetli bir sarsıntı ile Ad kavminin ise uğultulu bir kasırga ile helak edildiği ifade edilmektedir. Rad 13/31 ayete göre, azabı hak eden insanların başına gelen her çarpıcı felakete de Kâri’a adı verilmektedir.

Beled 90/12 de geniş bir şekilde ele aldığımız üzere Kuran da takip edilen anlatım üsluplarından birisi de, “soru sorarak meseleyi ortaya koymak” tır. Buna göre soru cümleleri farklılık ve çeşitlilik arz eden yapılarda kullanılmaktadır. İşte bunlardan birisi de ve mâ edrâke şeklindeki sorudur. Sorunun bu şekilde sorulmasının nedeni, muhatapların dikkatini daha yoğun bir şekilde çekmek olabilir.

Ve mâ edrâke ifadesi, “Sen nerden bilebilirsin ki!”, “Sana hangi şey bildiriyor ki!” , “Bilir misin!”, “(Bundan) maksat nedir!”, “Bildin mi!” şeklinde de tercüme edilebilir. Kuran’da, bu tür soru ifadesiyle gündeme getirilen meseleyi Yüce Allah cevaplandırmadığı sürece, Hz. Peygamber dâhil hiç kimsenin bilmeyeceği ortaya konulmaktadır.

M.Okuyan

O gün, insanlar etrafa saçılan pervaneler gibi olacaktır.

Ayetteki el-feraş kelimesi “pervane”, el-mebsus sözcüğü ise “yayılmış” demektir.

El- Feraş, “ışığın etrafında veya ateşin içinde uçuşan canlılar” demektir. Kıyamet günü yaşanacak dehşet nedeniyle, insanlar etrafa yayılacak, yerlerinden savrulup çıkartılacak, (Kamer 54/ 7) de olduğu üzere yayılmış çekirgeler gibi” olacaklardır.

M.Okuyan

O gün insanlar, saçılmış kelebekler gibi olurlar.

Yüce Allah burada “saçılmış kelebek, yani pervane” terimini kullanırken, Kamer de “etrafa saçılmış çekirge” ifadesine yer vermektedir. Kıyamet günü insanlar kelebekler gibi öteye beriye koşacaklar, çekirgeler gibi atlayıp duracaklar. Bu benzetmelerin ikisi, bir davranışın farklı boyutlarını ifade etmektedir. Ayette geçen el-mebsus “yayılmış” anlamına gelmekte ve Kamer 7 de geçen münteşir kelimesiyle de aynı manayı ifade etmektedir.

Kıyamet günü öyle anlıyoruz ki, yer çekimi kanunu ortadan kalkacak ve insanlar bu hale gelecektir. Yeni bir yer küre kurulunca, insanlar mezardan dışarı fırlayıp dirilenlerle beraber o yerkürede yerlerini alacaklardır. B.Bayraklı

Dağlar da atılmış yün gibi olacaktır. (M.Okuyan)

Ayetteki el-cibâl kelimesi “dağlar”, el-ıhn sözcüğü “yün”, el-menfuş kelimesi ise “atılmış, savrulmuş” demektir. Bu ayette ifade edilen “dağların atılmış yün gibi oluşu”, Kuran da kıyametin anlatıldığı pek çok ayetteki anlatımların bir benzerini oluşturmaktadır.

“Dağların yürütülmesi” (Kehf 18/ 47 Tekvir 81/ 3), “un ufak edilip savrulması” (Taha 20/ 105), “tıpkı bulutlar gibi hareket etmesi” (Neml 27/ 88), “serpilmesi” (Vakıa 56/ 5), “yeryüzü ve dağların birbirine şiddetli bir şekilde çarpılması” (Hakka 69/ 14), “ dağların yüne dönüşmesi" (Mearic 70/ 9) “etrafa saçılması “ (Mürselat 77/ 10) ve “yürütülüp yerlerinin serap olması” (Nebe 78/ 20) gibi olaylar, Kıyamet gününün dehşetini ortaya koymaktadır. (Neml 27/ 87 ve Zümer 39/ 68) de belirtildiği üzere, bu esnada yaşanacak korkunç sahnelerden, Yüce Allah’ın dilediği bazıları istisna edilip korkudan emin kılınacaklardır.

M.Okuyan

Dağlar da atılmış renkli yün gibi olacak.

Elle açılmış yün gibi demektir. Yani dağlar bir toz gibi olacak ve yerlerinden kaybolacaklardır. Nitekim yüce Allah bir başka yerde: "Dağılmış toz haline gelecekler" (el-Vakıa, 56/6) diye buyurmaktadır. Dilciler diyor ki: " Boyanmış yün" demektir. Buna dair açıklamalar daha önceden "isteyen biri... İstedi" (el-Meâric, 70/1) Sûresi'nde (70/9. âyet ‘in tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Kuduri

Dağlar atılmış yün gibi olacak

Demek ki o çarpış, insanları kelebekler gibi etrafa saçarken, dağları da atılmış yüne çevirecektir. Taha 20/105 te belirtildiği gibi, dağlar ufalanıp savurulacaktır. Taha 20/106 da ise dağların yerleri dümdüz, boş hale gelecektir. Yüce Allah bu ayetleriyle yerkürenin değişiminde dağların ne hale geleceğine işaret etmektedir. İşte kâria denen çarpmanın veya vuruşun ne olduğunu Yüce Allah bu şekilde açıklamakta ve bizim idrakımıza (anlayışımıza) sunmaktadır.

B.Bayraklı

4,5. Ayetler: O gün, insanlar, darmadağın küçük kelebekler [pervaneler] gibi olurlar. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur.

Bu ayetlerde, kıyametin mahiyeti insanlar için tam olarak anlaşılamaz bir nitelikte olduğundan, o gün nelerin olacağı bildirilmektedir.

Ancak, o gün olacakların ayrıntılarına girmeden önce, bir hususun belirtilmesinde yarar görüyoruz: Kıyamet, iki aşamalı tek bir gündür. Birinci aşamada evrenin yok olması, ikinci aşamada ise yeniden dirilme, haşr ve hesap verme gibi olaylar söz konusudur. Allah zamandan münezzeh olduğu için, gelmiş geçmiş tüm insanlar Allah’a göre o gün bir anda ölmüş ve bir anda dirilmiş durumdadır. Yani geçmişte yaşamanın, bugün hayatta olmanın veya gelecekte yaşayacak olmanın o günde hiçbir önemi yoktur. Durum böyle olunca, “kabir hayatı” diye bir hayatın olmadığı da ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu bölümde sunmuş olduğumuz Neml suresinin 87. ve Zümer suresinin 68. âyetinden de bu husus kolayca anlaşılmaktadır.

4–5. ayetler, kıyametin birinci aşamasına ait manzaraları anlatmaktadır. Fakat bazı yorumcular bu iki manzaranın ahirette olacağını, yani kıyametin ikinci aşamasına ait olduğunu ileri sürmüşler ve bu ayetlerin Kamer suresinin 7. ayeti ile aynı anlama geldiğini belirtmişlerdir. Hâlbuki bu iki âyet, mevcut evrenin şekil değiştirmesine, yok olmasına, yani kıyametin birinci aşamasına ait bilgiler vermekte, Kamer suresinin 7. ayeti ise kargaşanın olmadığı bir ortamda düzenli bir şekilde Allah’ın huzuruna çıkışı anlatmakta, dolayısıyla kıyametin ikinci aşamasından haber vermektedir:

Gözleri düşkün düşkün, kabirlerinden çıkarlar, sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. Kamer; 7.

Ayrıca 5. âyette sözü edilen dağlar, kıyametin birinci aşamasında değişime uğrarlar ve kıyametin ikinci aşamasında “dağ” olarak bahisleri geçmez:

O gün Sur’a üflenir: Siz de hemen bölükler hâlinde gelirsiniz. Nebe; 18.

Öyle bir gün ki, insanlar âlemlerin Rabbi için ayakta dikilirler. Muttaffifin; 6.

Ve inkâr edenler bölükler hâlinde cehenneme sevk edildiler. Zümer; 71.

Rablerine takvalı davrananlar da bölükler hâlinde cennete sevk edildiler. Zümer; 73.

İNSANLARIN PERVANELER GİBİ OLUŞU:

Âyet ’in orijinalindeki “الفراش - el-Feraş” sözcüğü, “فراشة - ferâşet” sözcüğünün çoğulu olup “pervaneler” demektir. “Ferâşet [pervane]” de, genellikle geceleri ortaya çıkan, ışığın veya ateşin çevresinde uçuşan küçük kelebektir. Bir adı da “gece kelebeği” olan pervaneler, bilindiği gibi düzensiz uçuşlarla ışığın veya ateşin çevresinde dolaşırlar ve sonunda ışık kaynağının ısısıyla yanarlar. İşte, insanların kıyamet günündeki hâlleri de bu pervanelere benzetilmiştir. O gün, felâket kapıyı çalınca, o akıllı, mantıklı, düzenli insanlar bilinçlerini yitirerek pervanelere dönecekler, yönlerini şaşıracaklar, bir sağa bir sola, bir aşağı bir yukarı koşuşturup duracaklardır. Sonunda da pervanenin yanması gibi, infilâk etmiş dünyanın ateş girdabında yok olacaklardır. O güne tanık olacak milyarlarca insan göz önüne alındığında, yaşanacak genel manzara gerçekten de tüyler ürperticidir.

Bu manzara, farklı anlatımlarla Kur’an’ın başka ayetlerinde de sahnelenmiştir:

Ey İnsanlar! Rabbinizden sakının; şüphesiz o Saat ’ın sarsıntısı çok büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden vazgeçer. Ve her hamile kadın taşıdığını düşürür. Ve sen insanları sarhoş olmadıkları hâlde hep sarhoş görürsün. Ama Allah’ın azabı çok şiddetlidir. Hacc; 1,2.

Ve Biz o gün [kıyamet günü] onları, birbirleri içinde dalgalanır halde bırakıvermişizdir. Sur’a da üflenmiştir. Böylece onların hepsini bir araya toplamışızdır. Kehf; 99.

Sonra, kişinin kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden ve oğullarından kaçtığı gün o kulakları patlatan korkunç ses gelince onlardan her birinin kendine yeter bir işi olur. Abese; 33–37.

Ve Sur’a üflendiği gün Allah’ın diledikleri hariç olmak üzere göklerde ve yerde kimler varsa hepsi dehşete kapılırlar. Hepsi boyunları bükük hâlde O’na gelirler. Sen dağları da görürsün; sen onları donuk-durgun sanırsın. Oysa onlar her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın yapımı olarak bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Şüphesiz ki O, yaptıklarınıza tamamıyla haberdardır. Kim iyilikle gelirse, ona daha iyisi verilir ve onlar o gün korkudan güvende olmuşlardır. Neml; 87–89.

Ve Sur’a üflenmiştir. Allah’ın dilediği kimseler hariç göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir. Bu defa da hepsi kalkmışlar “hazır ol” da bekliyorlar. Zümer; 68.

Yüzler var ki o gün apaydınlıktır. Rablerine nazar edicidirler. Kıyamet; 22,23.

DAĞLARIN ATILMIŞ RENKLİ YÜN GİBİ OLUŞU:

Dağlar [mecaz-ı Mürsel anlamıyla tüm yeryüzü], yoğunluğunu kaybedip sanki atılmış yün gibi kabaracak, bilinen madde özelliği değişecek ve başka bir hâle dönüşecektir. Pek tabiî olarak, bildiğimiz düzene göre biçimlendirilmiş bu hayat da sona erecektir.

Atılmış yün hâline gelecek olan dağların renkli oluşları, dağların yapısındaki elementlerin farklı renklerinden ileri gelmektedir. Nitekim Kur’ân’da bu ayrıntı açıkça belirtilmiştir:

Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi. Biz onunla renkleri başka başka meyveler/ürünler çıkarıverdik. Dağlardan da yollar var, beyazlı kırmızılı çeşitli renklerde. Ve kapkara topraklar/yollar da var. Fatır; 27.

5. âyette atılmış yüne benzetilen dağlar, kıyamet gününü anlatan başka ayetlerde şu şekillerde tasvir edilmiştir:

Arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarpılarak darmadağın edildiği zaman, Hakkah; 14.

Ve dağlar yürütülmüş ve serap oluvermiştir. Nebe; 20.

Ve sana dağlardan sorarlar. Hemen de ki: “Rabbim, onları ufalayıp savuracak.” Tâ Ha; 105.

O günde ki, yer ve dağlar sarsılır ve dağlar eriyip akan bir kum yığınına dönüşür. Müzzemmil; 14.

Ve dağların ufalandıkça ufalandığı, toza dumana dönüşüverdiği [zaman], Vakıa; 5, 6.

H.Yılmaz

Ancak tartıları ağır gelenler

Bunun anlamı, amellerin tartılacağıdır. Ayette geçen mevazin kelimesi “tartılar” demektir. Tartıların ağır gelmesinin anlamı, “bu kişinin dünyada yaptığı iman ve amellerinin fazla olması, ahirette değerlendirildiklerinde iyiliklerinin ağır basmasıdır.”

Yüce Allah diğer ayetlerde bunu şöyle açıklamaktadır.

“O gün tartı/değerlendirme haktır. Kimin tartıları/sevapları ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Araf 7/8)

“Artık kimlerin de tartıları/sevapları ağır basarsa işte onlar, kurtuluşa erecek olanlardır.” (Mü’minun 23/102)

B.Bayraklı

6-7(Hayırlı, sevap) tartıları ağır gelen kişi, hoşnut edici bir yaşayış içinde olacaktır.

Ayetteki sekulet fiili “ağır gelmek”, mevazin kelimesi ise “tartılar” demektir. Yüce Allah, ahiret sürecinde insanlara yedi aşama yaşatacaktır. Bunlar, “diriltme, toplanma, Allah’a sunulma, bilgilendirilme, sorgulanma, değerlendirme ve ödül ya da azap yerine sevk edilme “ dir. İşte bu yedi aşama içerisinde yaşanacak “değerlendirme” nin bir parçası da mizan/tartı “ dır

Mizandan asıl kasıt, adaletin tecellisidir. Kıyamette mutlak adalet sağlanacak ve her hak sahibine hak ettiği tastamam verilecektir. (Araf 7/ 8 ve Enbiya 21/ 47) de de ahirette mizan kurulacağı ile ilgili ayetlere bak.

Ayetteki işeh kelimesi “yaşantı, hayat”, râdiye kelimesi ise “mutlu, hoşnut” demektir.

(Araf 7/ 8 ve Mü’minun 23/ 102) de, kurtuluşun bu tartıdaki ağırlıkla şekilleneceği belirtilmektedir. (Karia 6-7 de) de insanların, dünya hayatındaki hayır ve sevap değeri taşıyan davranışları ağır gelirse, ahirette hoşnut ve huzurlu bir hayat yaşayacakları ifade edilmektedir. Allah’ın ayetlerini ve ahiret gününü inkâr edenlerin, bütün amelleri silinmiş olacağından, Kıyamette onlar için teraziye gerek kalmayacaktır. (Kehf 18/ 105) Bu insanlar zor ölecekleri gibi (Enam 6/ 39 Enfâl 8/  50 Muhammed 47/  27), diriltilirken de irkilerek ve derin pişmanlıklar içerisinde haşr edileceklerdir. (Yasin 36/ 52) Ardından amel defterleri kendilerine sol arka taraflarından verilecek (Vakıa 56/41 Hakka 69/ 25-27 İnşikak 84/ 10 Beled 90/ 19), kendileri suçluluklarını bilip görecekler (İsra 17/14 Kehf 18/ 49 Kıyamet 75/14), dahası simalarından bu durumları adeta okunacaktır. (Rahman 55/39-41 Kasas 28/ 78), işte böyleleri için mizana gerek kalmayacaktır; çünkü o aşamaya kadar çoktan sonucun nasıl olacağı anlaşılmış olacaktır. Demek ki bu tür insanlar yargılanmaya değer bile bulunmayacak, Allah katında hiçbir değer ve kıymetleri olmayacaktır.

M.Okuyan

6,7. Ayetler: Ve hemen, kimin tartıları ağır basarsa, işte o, hoşnutluk veren bir yaşayış içindedir.

Bu ayetlerden itibaren, kıyametin ikinci aşaması olan diriliş, mahşer ve hesap verme aşamasına değinilmektedir.

Âyette geçen “موازين - Mevazin” sözcüğü, kalıbı itibariyle hem “ميزان - Mizan” sözcüğünün hem de “موزون - mevzun [ölçülen]” sözcüğünün çoğulu olabilir.

“Mizan”, “ölçü ve tartı işleminde kullanılan ölçü aleti” demektir. “Terazi” olarak özelleştirilmiş olsa da, “Mizan” sadece ağırlık ölçmeye mahsus bir alet olmayıp ısı ve hız gibi özellikleri ölçmeye yarayan ölçü aletleri de “mizan” kapsamındadır. “Mizan [terazi]” sözcüğü mecazen, hukukta ve iyilik ile kötülüğün ölçülmesinde de kullanılır. Hukuk düzeninde “adalet ”in sembolü hâline gelen terazi; “hak terazisi”, “iyilik terazisi”, “akıl terazisi” gibi deyimlerle bütün dillerde aynı anlama gelen kavramları temsil etmektedir.

Ayetteki “Mevâzîn” sözcüğü, “Mizan” sözcüğünün çoğulu olarak kabul edilirse, âyet “kimin terazileri ağır basarsa” şeklinde çevrilebilir.

Eğer “Mevâzîn sözcüğü, “mevzun” sözcüğünün çoğulu olarak kabul edilirse, âyet de “kimin tartıları ağır gelirse” şeklinde çevrilebilir.

Tartı ve terazi kelimelerinin Kur’ân’da yer aldığı ilk ayetler bunlardır. Bu sözcükler ileride başka surelerde de yer alacaktır ve burada kısaca değinilen tartı ve terazi kavramları oralarda detaylandırılacaktır.

Ancak tartı ve terazi sözcüklerinin yer aldığı tüm Kur’an ayetlerinin burada hatırlatılmasının, konuyla ilgili öğrenilmesi gereken bilgiler ve alınması gereken mesajlar bakımından yararlı olacağını düşünüyoruz:

Ve tartı, o gün haktır. Kimin terazileri ağır basarsa, işte onlar kurtulanlardır. Kimin terazileri de hafif kalırsa, işte onlar da ayetlerimize karşı zalimlik etmelerinden dolayı kendilerini ziyana sokan kimselerdir. Araf; 8, 9.

İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmişlerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz] . Kehf; 105.

Biz kıyamet günü için adalet terazileri koyarız; hiçbir kimse, hiçbir şeyce haksızlığa uğratılmaz, [o şey] bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getiririz. Ve hesap görenler olarak Biz yeteriz. Enbiya; 47.

Sur’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy sop ilişkisi yoktur. İstekleşemezler de [kimse kimseden bir şey isteyemez]. Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte bunlar asıl kurtuluşa erenlerdir. Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; cehennemde sürekli kalıcıdırlar. Orada onlar dişleri sırıtır halde iken ateş yüzlerini yalar. Benim ayetlerim size okunmadı mı? Siz ise onları yalanlıyordunuz. Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz.” [Allah] Dedi ki: “Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın da. Mü’minun; 101–108.

Ant olsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve teraziyi/ölçüyü indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır. Bu, Allah’ın, kendine ve peygamberlerine görmeden yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür. Hadid; 25.

Allah, bu kitabı ve teraziyi/ölçüyü hakkla indirendir. Ve sana ne bildirir ki, belki de o Saat [kıyamet] çok yakındır! Şûra 17.

Ve semayı. Onu yükseltti ve teraziyi/ölçüyü koydu. Sakın terazide/ölçüde taşkınlık etmeyin. Rahman; 7,8.

Tartı ve terazi konusu, geçmişte “Ehl-i Sünnet” ve “Mutezile” ekollerinin farklı anlayışlar geliştirmelerine sebep olmuş bir konudur. Kimileri bu teraziyi iki kefeli pazar terazisi gibi anlamışlar ve birçok rivayeti kendilerine destek yapıp ahirette Cebrail’in bu terazi ile insanların iyiliklerini ve kötülüklerini tartacağını ileri sürmüşlerdir. Kimileri de tartı ve terazi ile mecazen “adalet “in kastedildiğini; Allah’ın olan biten her şeyi bilmesi nedeniyle, ahirette gerçek terazi ile tartı yapmanın bir mantığı bulunmadığını söylemişlerdir. Bu konuda ileri sürülen görüşlerin ayrıntıları Kelâm kitaplarında mevcuttur.

Bizim görüşümüz de, tartı ve terazi ile “adalet “in kastedildiği yolundadır. Yukarıda anlamları verilen Rahman suresinin 7. ve 8 Şûra suresinin 17. ve Hadid suresinin 25. ayetlerine dikkat edildiğinde, Rabbimizin bu dünya için de “mizan” [tartı ve terazi] koyduğu anlaşılmaktadır. Fizikî olarak böyle bir şey, yani Allah tarafından indirilmiş bir terazi görünürde mevcut olmadığına göre, ayetlerde tartı ve terazi ile kastedilen, kefeli, gramlı, okkalı terazi değil, “Adalet’tir. Öyleyse ahiretteki tartı ve terazi ile de yine “adalet” kastedilmektedir. Kur’an kimsenin kesinlikle haksızlığa uğramayacağını; terazisi ağır basanların [ki bunlar inananlardır] mutlu bir yaşamda olacaklarını, terazisi hafif çekenlerin ise [ki bunlar da inançsızlardır] kızgın ateş çukurunda olacaklarını bildirmektedir. Hatırlanacak olursa, bu durum farklı bir üslûpla Tin suresinde de ifade edilmiştir.

Tartının ağır basması ve hafif çekmesi genellikle iyiliklerin ve kötülüklerin birlikte tartılması sonucu iyiliklerin veya kötülüklerin birbirine göre daha ağır veya hafif çekmesi olarak anlaşılmaktadır. Oysa bu anlayış Kur’an’a uymamaktadır. Kur’an’ın ifadelerine göre; inananlar, günahları [kötü davranışları] bulunsa da, Allah o kötülükleri örteceği için cehennem görmeyecekler, cennete gireceklerdir. İnançsızlar ise iyi davranışları olsa bile cehenneme gireceklerdir. Bu durumda, yapılan iyiliklerin ve kötülüklerin cennet ve cehennem hayatında etkili olacağı anlaşılmaktadır. Şöyle ki: İnançsız birisi iyi işler yaptıysa cehennem azabında hafiflik söz konusu olacak, inançlı birisi de kötülük yaptıysa cennetteki nimetleri ve alabileceği zevkler ona göre az olacaktır. Böylece herkes zerre kadar iyiliğinin ve şerrinin karşılığını mutlaka almış olacaktır. Sonuç olarak denilebilir ki, tartıları ağır bastıran imandır; tartıları hafif çektiren de küfürdür, şirktir. H.Yılmaz

Lafzen, anası yani, varacağı yer bir uçurum olacaktır. Zımmen, sıkıntı ve ümitsizlik uçurumu. Ana (ümm) terimi, deyimsel olarak kapsayıcı veya kucaklayıcı bir şeyi göstermek için kullanılmaktadır.

M.Esed

Lafzen kızgın ateş; sıfat, ateşin ana vasfını vurgulamayı amaçlamaktadır. Unutulmamalıdır ki, günahkârların öteki dünyadaki azabı ile ilgili Kur ‘ani tasvirlerin tümü, ancak insan tecrübesinin sınırları içindeki maddi olgular ile karşılaştırılarak anlaşılabilecek olan durumlar ve şartlar ile ilgili mecazlar veya teşbihlerdir.

M.Esed

HAMİYE yani ısının şiddeti manasına "hami “den, kızgın ve kızışgın demektir "fırın kızıştı" demek olduğu gibi, "güneş ve ateş kızıştı, hararetleri şiddetlendi" demektir. Mastarı "Hamyen" ve "humyen" ve "humuyyen" gelir. Ateş zaten kızgın demek iken, " nâr" denildikten sonra bir de "hamiye" (kızgın) diye tavsifi, diğer ateşlerin buna oranla sanki "hamiye" (kızgın) değil, soğukmuşlar gibi hafif kalacaklarına işaret eden bir teşdit (kuvvetlendirme)dir. İşte o kâria (kıyamet)da tartıları hafif gelenlerin sonu budur. "Allah korusun."  H.Yazır