(Abese - 7.Ayet)

<< Geniş Meal

Tekâsür

Çoğalma hevesi size oyladı.

Ayetteki elha fiili “eğlenmek, meşgul etmek, oyalamak” et-tekasür kelimesi ise “çokluk kuruntusu, gururu, iddiası, mal, makam ve şöhret çokluğu ile öğünmek” demektir.

İnsanlar mal veya çocuk bakımından ya da makam ve şan-şöhret bakımından birbirlerinden üstün gibi görünebilirler. Ancak, ayetten anlaşıldığına göre, bu tür üstünlüklerin insana hiçbir yararı yoktur; hatta insanın ziyanını artırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Çünkü Kuranı Kerime göre, “İnsanların en üstünü, Allaha karşı en duyarlı, yani takvaca en ileride olan” lardır. (Hucurat49/ 13) İnsanlar mala düşkünlükte birbirlerini geride bırakmayacak şekilde, yararsız bir yarış içine girmektedirler. İnsanın bu yönünün Hz. Peygamber şu şekilde ifade etmektedir. “âdemoğlunun iki vadi dolusu malı olsa üçüncüyü ister… İnsanoğlunun karnını (gözünü) ancak toprak doldurur” Yüce Allah yersiz şekilde övünmeyi, (Nisa4/ 36) özellikle insanlara kendisinin verdiği çeşitli nimetlerle övünmelerini hoş karşılamadığını bildirmektedir. (Hadid 57/23)  Tekasür suresinin ilk ayetinde dile getirilen öğünmenin insanı oyalaması, onu mezarlıkları ziyarete ve ölüleri dahi saymaya kadar sürüklemesi sonucunu getirecektir. Bu durum, insanın iflası demektir.

M.Okuyan

Tekasür terimi, çoğaltma için ihtirasla çırpınma, yani taşınır veya taşınmaz, gerçek veya hayali kazançları artırma ihtirası anlamına gelir. Yukardaki bağlamda bu terim, insanın daha çok konfor, daha fazla maddi servet, insanla veya tabiat üzerinde daha güçlü otorite ve kesintisiz bir teknolojik ilerleme için çırpınma saplantısını ifade eder. Bu çabaların, başka her şeyi dışlayan bir şekilde aşırı bir tutku ile sürdürülmesi, insanı her türlü ruhi kavrayıştan ve dolayısıyla tamamıyla manevi ahlaki değerler üzerine kurulmuş herhangi bir sınırlama ve kısıtlamayı kabullenmekten alıkoyar ve sonuçta yalnız bireyler değil , bütün bir toplum iç tutarlılığını ve dengesini ve böylece her türlü mutluluk şansını yavaş yavaş yitirir.

M.Esed 

Çoğaltma yarışı sizi eğlendirip oyaladı.

تكاثر - tekasür” sözcüğü “çoğaltma yarışı, çok gösterme çabası” anlamına gelmekle beraber, bu yarışa ve bu çaba içine giren insanların aynı zamanda açgözlü, gözü doymaz, hırslı, ihtiraslı, lükse ve gösterişe meraklı oldukları anlamlarını da içerir. Başka bir ifade ile tekasür”, insanların “Ben ondan daha zengin olacağım”, “Ben ondan daha güçlü olacağım”, “Ben ondan daha ileri olacağım”, “Bu bana yetmez, dahasını isterim” zihniyetiyle ortaya koydukları davranışların psikolojik formatıdır. Bu olumsuz psikolojik format, övünç ve üstünlük elde etmek gibi nefsanî dürtülerden kaynaklanan lüzumsuz, yararsız ve erdemsiz tüm yarış ve rekabetlerin gerçekleşme zeminidir.

Âyette geçen “الهى - elhâ” fiili, “eğlendirerek oyalamak suretiyle gaflete düşürmek, asıl yapılması lâzım gelen şeylerden alıkoymak” anlamına gelir. Dikkat edilirse, insanı gaflete düşüren bu oyalama, zevke ve hazza dayalı bir oyalamadır. Bu oyalanma içindeki insan öylesine zevklenir ki, âdeta zevkten dört köşe olur, gaflete düştüğünün farkına varmaz, asıl yapması gereken işlerden uzaklaştığını bile anlayamaz. Hatta bu zevk uğruna diğer insanları bile baskı altına almaya yönelir.

Elhâ” fiilinin değişik türevleri başta Nur 37, Münafıkun 9 ve Hicr 3. Âyetleri olmak üzere Kur’ân’ın daha birçok âyetinde görülmektedir. (Abese 10, En’âm 32, 70, Ankebut 64, Lokman 6, Muhammed 36, Hadid 20, Cuma 11, A’râf 51, Enbiya 3, 17)

Tekasür” ve “elhâ sözcüklerinin yukarıda açıklanan anlamları esas alındığında âyet şu şekilde açıklanabilir: “Çoğaltma yarışı, çok gösterme çabası, gösteriş yapmak size öylesine zevk verdi ki, esas yapmanız gereken iyi şeylerden [Allah’a kulluktan] sizi alıkoydu.”

Bu noktada, bir yanlış anlaşılma ihtimalini ortadan kaldırmak için hemen belirtmek gerekir ki, burada çok mal sahibi olmak, çok kazanmak, yüksek makam mevki sahibi olmak, meşru rekabet veya hizmet yarışı kınanmamaktadır. Pek tabiidir ki, Allah’a kulluk yapmak için çok çalışmak, çok kazanmak, nitelikli insan olup yüksek makam ve mevkilere ulaşmak, o makamlardan insanlara hizmet etmek, bol nimet kazanıp şükretmek, o nimetlerden Allah yolunda harcamak gibi etkinlikler Allah’ın emrettiği ve insanların benimsemesi gereken görevlerdir. Burada kınanan davranış, bu amaçlara ulaşmak için her yolun mubah sayılması ve bu sonuçları elde etmek için dünyanın cehenneme çevrilmesidir. 

H.Yılmaz

Oyaladı sizleri. "Elhâ" kelimesi "levh “den if’âl babındandır. "Vav" dördüncü harf olarak vahi olduğu için "yâ"ya çevrildiğinden "elif", "yâ" dan değişmiş olarak yazılır. Eğlence demek olan "levh" in aslı gaflet olduğundan "ilhâ" eğlemek, boş bir şey ile aldatarak ve meşgul ederek oyalamak, işinden alıkoymaktır.

Tekasür, çokluk kuruntusu, gururu, iddiası. "Kesret" den tefâül babından. Biz çoğuz, hayır biz çoğuz diye birbirleriyle çokluk yarışı, çokluk gösterisi etmek, çokluk sevdası veya çokluk açıklaması ile kuruntuya düşmek, öğünmektir ki, dünyalıların genellikle kapılıp aldandığı bir gurur hâlidir. Neyin çokluğu ve neden alıkoyduğu açıkça belirlenmeyerek "ilhâ" (oyalama) ve "tekasür" (çokluk kuruntusu) mutlak zikredilmiştir. Zira makamın gereğine göre zihin, muhtemel olan her şeyi anlayabilmek bakımından mutlak getirmenin bir şümullü belagati vardır. Bununla beraber manen bir kayda bağlamaya delalet eder karine de yok değildir.

Birinci olarak "ilhâ", oyalamak, meşgul olunması gereken gerçek maksattan ve mühim olan iş ve görevden eğleyip alıkoymak demek olduğu ve bundan önceki surede "kâria" (kıyamet) ve "mizan" (tartı) zikredilmiş bulunduğu gibi, bundan sonra da kabirler zikrolunacağı için "ilhâ", gerek vacip ve gerek mendûb olan görevlerden ve işlerden, insanın hakikaten işine yarar kastettiği, maksadı olması gereken, zikir, marifet (bilgi), tefekkür, düşünme, şükür, tâat ve ibadet gibi mühim işlerden alıkoymak; "Tekasür" de, buna karşılık ahirette işe yaramayacak, o kıyamet günü ameller tartılırken tartıda ağır basmayacak, o kızgın ateşten korumayacak ve bundan dolayı geçici dünyada insanı aldatıp ahirete yalnız hesap, sapıklık, azap bırakacak olan gurur metâı şeylerin çokluğuyla öğünmek olacağı anlaşılır ki, Hadid Sûresi'ndeki "Muhakkak dünya hayatı bir oyun, eğlence, sur, kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır." (Hadid, 57/20) ayetinin mefhumu demektir. Nitekim Buhari’de, İbnü Abbas'dan, "mal ve evlat da çokluk gururu" denilmiştir.

H.Yazır

Çoklukla öğünmek sizi oyaladı

“Çoklukla oyalamak” ne anlama gelmektedir? Sorusunun cevabını şu şekilde verebiliriz:

Mal biriktirmek, lüks hayatın peşinde koşmak için bütün gayretini sarf etmek, bunu yaparken ahlaki değerleri görmezden gelmek, bir tarafa atmak ve onları değersiz görmektir.

Çoklukla oyalanmak, geçmiş nesillerinin başarılarını ileri sürüp, onları anlatarak, kendisi bir şey yapmadan oyalanmayı ifade etmektedir. İnsanlar milletlerinin tarihi ile öğünür ama kendisi hiçbir şey yapmadan aşırı bir şekilde atalarının yaptığını anlatması oyalanmaktan başka bir şey değildir. Kendi yaptıklarının çokluğu ile öğünmek bu ayette sözü edilen oyalanmak tabirinin içine girmemektedir.

Ayette geçen elha kelimesi levh kökünden gelmekte, ilhâ da “oyalamak, gaflete düşürmek, asıl yapılması zorunlu olan işlerden alıkoymaktır.” B.Bayraklı

Ta ki mezarlıkları ziyaret ettiniz.

Ayetteki zürtüm fiili “ziyaret etmek, gitmek” el- mekaabir kelimesi size “ mezarlıklar demektir. Tercümeyi bu şekilde vermemizin nedeni şudur: genellikle “kabirleri ziyaret ettiniz” tercümesine göre el-mekaabir kelimesi “kabirler” anlamına alınmış olmaktadır. Oysa el-kabr kelimesinin çoğulu el-kubur şeklindedir. El- Mekaabir ise “el-makbera’nın çoğuludur. “Ta ki mezarlıkları ziyarete ettiniz” ifadesi, nüzul sebebinde de aktardığımız gibi mezarlıklara gidip ölüleri saymak ve onların çokluğuyla öğünmek anlamına gelebilir.

Kabir ziyaretinde, ölüleri bağışlasın diye Yüce Allaha dua edilir; yani esenlikleri için niyazda bulunulur. Mezarlıklarda Fatiha okunmasının sağlam bir referansı yoktur. Sevap dağıtımı veya sevap transferi çok yanlış bir davranıştır. Yapılması gereken şey, ölülerin bağışlanması için dua yapmaktır.

Kabir ziyaretiyle ilişkilendirilecek bir ayet şudur (Haşr 10) Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen çok şefkatli, çok merhametlisin!” İşte ölülerimiz için yapacağımız şey bu ayetteki dua etmektir.

Burada çok önemli bir husus daha bilinmelidir: Müşrikler ve imansız ölenler için, Yüce Allahtan bağışlanma dileğinde bulunulmaz. Çünkü (Tevbe 113) te Yüce Allah bunu yasaklamıştır.

M.Okuyan

Nihâyet kabirleri ziyaret ettiniz. [Kabirleri ziyaret edişinize dek] .

Bu âyette geçen “kabir ziyareti” deyimi, bazıları tarafından sözlük anlamıyla ele alınmış ve âyetle ilgili bir takım iniş sebepleri ortaya atılmıştır. İki ailenin nüfus yarışına girdiği ve dirilerin sayıları ile yetinilmeyip kabirlerdeki ölülerin sayısının da yarışa dâhil edildiği yolundaki bu iddialar, Mekke için Sehmoğulları ile Abd-i Menafoğulları’nı, Medine için de Ensar’dan Hariseoğulları ile Harisoğulları’nı konu etmişlerdir. Medine için olan rivayeti uyduranlar, bu surenin Mekke döneminde, üstelik de bu dönemin başlarında indiğini hiç dikkate almamışlardır.

Âyette geçen kabirleri ziyaret deyimi ölüp kabre girmekten kinaye olduğu için bu anlama gelmeyen rivayetleri dikkate almıyoruz.

Âyette konu edilen şey, çoğaltma yarışının bir çeşit hazla, zevkle amaç edinilmesi ve bu amacın gerçekleşmesi yolunda pek çok şeyin mahvedilmesi, ortalığın cehenneme döndürülmesidir, yoksa kişilerin sayısal çokluğu değildir.

Bize göre âyetin anlamı şudur: “Bu tutumunuz [Tekasür ile oyalanışınız], kabirleri ziyarete yani ölümünüze kadar sürmektedir.” H.Yılmaz

3-4.Hayır! (Bunun doğru olmadığını) ileride bileceksiniz! Elbette ilerde bileceksiniz.

Kella edatı hakkında Fecr 89/17 de geniş açıklamalar yapmıştık.

Bu ayetlerdeki kella edatlarının ilkine, Esed’in de tercih ettiği gibi “ama ancak”, ikincisine “ve bir kez daha” anlamı verilebilir. Elmalı’ya göre ise her iki edata “hakikaten, gerçekten” anlamı da verilebilir. Bu iki tercihte de maksat, yapılan hataya karşılık, gerçeğin bir süre sonra farkına varılacağıdır.

Müfessir Dahhak’a göre, ilk ayette bileceği söylenenler kâfirler, ikincisin de ise müminlerdir. Bu durumda ayette bir tekrar veya vurguya gerek yoktur; çünkü muhataplar farklı kişilerdir.

Ayetlerde sevfe edatı “gelecek, uzak gelecek” anlamı verdiği için, ilkini “dünya” , diğerini “ahiret” e yönelik anlamlandırmakta bir sakınca yoktur. İnsanlar er veya geç, yaptıkları hataların yanlışlığını anlayacak ve yaptıklarının sonuçlarına katlanacaklardır. M.Okuyan

Hayır… Hayır… Yakında bileceksiniz. Sonra [bir müddet sonra]

Âyette bahsedilen çoğaltma yarışı, yanlış ve kabul edilemez bir inanış ve davranış olduğu için kellâ edatı kullanılmak suretiyle kesin bir dille reddedilmiş ve bu yanlışın kısa bir zamanda ortaya çıkacağı, doğrunun anlaşılacağı vurgulanmıştır. 

H.Yılmaz

İş öyle değil, sakının, öyle kabir ziyaretine varıncaya kadar çoklukla öğünme ve gururlanma ile oyalanmayın, sonu kabre varan dünyada çok önemli olan görevi unutup da boş, gelip geçici şeylerle eğlenip oyalanmak, mal çokluğuyla gururlanmak aklı olanlara yakışmaz; gerçek, sandığımız gibi değil. İlerde bileceksiniz. Ne büyük gaflette bulunduğunuzu, bulunduğunuz halin sonu ne kadar kötü olduğunu, sonucunu gördüğünüz zaman anlayacaksınız.

H.Yazır

3-4. Hayır! Yakında bileceksiniz! Yine hayır! Yakında bileceksiniz!

Ayette geçen te’lemûn “bileceksiniz” ifadesi, “anlayacaksınız, fark edeceksiniz” anlamına gelmektedir. Yüce Allah bu ifadesiyle mezara kadar oyalanmanın ne denli yanlış olduğunu, insanı ve toplumları nasıl geri bırakıp çürüttüğünü anlatmaktadır. Üstelik bunun ana sebebinin veya dinamiğinin de bilgisizlik olduğuna vurgu yapmaktadır.

Bunları söylerken Yüce Allah, ölmeden önce tedbir alınmasını istemektedir. Müminlerin oyalanma ile asla alakalarının olmamasını temin etmek amacını gütmektedir. Oyalanmanın toplumları mezara, çöküşe, bunun sonucu olarak da bir anlamda ölüme götüreceğinin bilgisini vermektedir.

Bu ayetlerin, “Dünyada yaptıklarınızın sonucunu tatbiki, yani deneysel olarak ahirette göreceksiniz, bileceksiniz veya göreceksiniz anlamına geldiğini söyleyebiliriz. B.Bayraklı

Bkz. sure 6, not 31. (Sümme kelimesi Esed tarafından 6:31'de ve bu ayette “Ve bir kez daha” şeklinde çevrilmiş olmasına rağmen, burada tarafımızdan “Evet, evet!” şeklinde karşılık verilmiştir -T.ç.n.)  

M.Esed

Âyette kellâ” ve “sevfe edatlarının birlikte kullanılması, yanlışın ortaya çıkması ve doğrunun anlaşılması sürecinin bazıları için daha uzun olabileceğini, ama mutlaka onların da gerçeği öğreneceklerini göstermektedir. 

H.Yılmaz

Sonra, hayır, ilerde bileceksiniz. Öncekini tekiddir. İkincinin birinciden daha belağatlı olduğuna delalet içindir. Bir de önceki ölüm sırasında veya kabirde, ikincisi de ölümden sonraki dirilme sırasında denilmiştir. H.Yazır

 

"Hayır, öyle değil." Önceki yasaklamaları bir daha te’kid dir. Razi der ki: "Bu iadenin güzel oluşu, çünkü her yerde 'ya diğer yerlerindekinden başka bir şey takip ettirmiştir. Bu şöyle demek gibidir: Yapmayın azabı hak etmiş olacaksınız, yapmayın daha diğer zararlara giriftar olacaksınız. Bu gibi tekrarlar ise belâgatçiler katında çirkin değil, güzeldir, faydalıdır. Fakat Hasen'den rivayet edildiği üzere bu üçüncü 'nın "hakikaten, gerçekten" mânâsına olması da yakışır, yani doğrusu. Yakîn (kesin bilgi) ile bilesiniz. Dilimizde Arapça'dan olan "yakîn" ile sırf Türkçe olan "yakın" kelimelerini birbirine karıştırmamak gerekir. Türkçe "yakın", Arapça "karîb" demek olduğu malumdur. Bununla beraber Arapça olan "yakîn" de dilimize öyle mal olmuştur ki, çokları Türkçe "yakın"ı bile Arapçası gibi yazarlar. Bu kelimenin ilim ve edebiyat ıstılahımızda kıymeti çok büyüktür. Bütün ilim ve fende aranan gaye bu yakîne ermektir. Onun için "ılme’l-yakîn", "ayne'l-yakîn", "hakka'l-yakîn" deyimleri de birer klişe olmuştur. Yukarılarda da geçtiği üzere "yakîn" aslında şeksiz ve tereddütsüz ilim mânâsına "yakın" gibi masdar veya mübalağalı ism-i fail olup ilmin sıfatından olarak bilinmektedir. "Müteyakkan" (şeksiz şüphesiz bilinen) mânâsına malumun sıfatı olarak da kullanılır. Özellikle "ölüm" ün de ismi olmuştur. Râğıb der ki: İlmin sıfatı olan yakîn, anlayışın sebatıyla nefsin sükûnudur. Marifetin, dirayetin ve benzerlerinin üstündedir. İlm-i yakîn (kesin bilgi) denilir, marifet-i yakîn denilmez. Seyyid ‘in beyanına göre de sözlükte yakin, şek ve şüphe olmayan ilimdir. Istılahta, "o şey öyledir diye öyle inanmaktır ki, başka türlü olması mümkün değil, inancı ile beraber olaya uygun ve yok olması mümkün olmaya n bir inanç ola. (Bu tarifin, ılme’l-yakîn, ayne'l-yakîn, hakka'l-yakîn) mertebelerinin açıklaması hakkında Bakara Sûresi'nde "Onlar ahirete de kesinlikle inanırlar." (Bakara, 2/4) ve Vakıa Sûresi'nde "İşte kesin gerçek budur." (Vakıa, 56/95) ayetlerinde söz geçmişti. Oraya bkz.).

İnsanların ölümü bilişleri üç mertebededir:

Birincisi: Her aklı olan, benzerlerinin ölümünden inceleme ve kıyas yoluyla delil getirerek kendinin öleceğini de şüphesiz bilir ki bu ilme'l-yakîndir.

İkincisi: Ölüme çok yaklaştığında melekleri açıkça görmesiyle ölümü bilir ki bu da ayne'l-yakîn dir.

Üçüncüsü: Tam öldüğü andaki biliştir ki, o da hakka'l-yakîn dir. Önce ılme’l-yakîn, ayne'l-yakîn malumu olan yakîn o zaman kendisi olarak tahakkuk etmiştir. Ilme’l-yakîn, bu üç mertebeye âmm olarak da kullanılır.

H.Yazır

Hayır! Gerçeği kesin bilgi ile bileceksiniz.

Ayette geçen el-yakın, “kesin” demektir. “Kesin bilgi ile ahiretin var olduğunu, oyalanmanın yanlış olduğunu, kısaca hakikati kesin bilgi ile bileceksiniz, demektir.

Yüce Allah, insanlığı “yakın bilgi” veya “kesin bilgi” kavramı ile tanıştırmaktadır. Müminlerin kesin bilgi peşinde koşmaları gerektiğine dikkat çekilmektedir. Bilmek, çok önemli bir değere sahip olmak ve erdemli olmaktır. Onun için Zümer 9 da “bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığı” ilkesi konmuştur.

Netice olarak diyebiliriz ki, Kuran okulu bilgi okuludur. Kuran okulunun giriş kapısının üstünde “aklını kullanamayan bu kapıdan giremez” yazarken, içindeki fakültelerin tümünün kapılarının üzerinde de “en büyük değerlerden birinin yakın-i bilgi” olduğu gerçeği yazılıdır. El-yakin kelimesi iman ve hak için de kullanılmaktadır. (Bakara 2/4; Vakıa 56/95)

Bu ayetler geleceğin bilgisini vermektedir. Geleceğin bilgisini ancak Yüce Allah verebilir. Geleceğin bizler tarafından bilinmesi imkânsızdır. Onun için geleceğe inanmamız gerekiyor. İnanma olmayınca, gelecekte bilmeyi onun yerine koymaktadır.

Bize göre Yüce Allah, bilmeyen ve bilginin doğrultusunda inanmayanları ölü kabul etmektedir. Bilginin can olduğunu, hayat verdiğini, toplumların onunla ayakta kaldıklarını, onsuz ruhsuz ceset haline geldiklerini, çürüyüp kokuştuklarını anlatmakta ve bununla bizi eğitmektedir. Onun içindir ki Şura 52 de Kuran bilgisine ruh, yani “can” ismi verilmektedir.

B.Bayraklı

Zımnen, “kendinizi şimdi içinde bulduğunuz” -yani, temelden yanlış bir hayat tarzının oluşturduğu “yeryüzü cehennemi”: insanın doğal çevresinin sürekli olarak tahrip edilmesine ve ölçüsüz, sınırsız “ekonomik büyüme” hedefinin, bütün ruhî ve dinî yönelişlerin izlerini tamamen kaybetmek üzere bulunan insanlığa empoze etme durumunda olduğu -ve günümüzde fiilen empoze ettiği- düş kırıklığı, mutsuzluk ve şaşkınlığa bir işaret. 

M.Esed

Yani eğer yakın bir bilgiyle, kesin bir bilgiyle bilseydiniz, elbette cehennemi görürdünüz, görecektiniz. Eğer yakın bir bilgiye sahip olsaydınız... Kur’an’ın başka yerlerinde görüyoruz ki, gerçek bilgi vahiydir.

Eğer sen sana gelen ilimden sonra hâlâ onların hevâ ve heveslerine uyarsan Allah’tan sana hiçbir dost ve yardımcı yoktur.”

(Bakara 121)

Rabbimiz: “Eğer sizler yakın bilgisine sahip olsaydınız, yani Kur’an bilgisine sahip olsaydınız elbette gözle görmüş gibi hatta ondan daha yakın bir şekilde cehennemi görecektiniz, bilecektiniz ve ondan korunacaktınız. Çünkü gerçek bilgi amele götürür. Ameli gündeme getirmeyen, amelin konusu olmayan bilgi, bilgi değildir zandır. Gerçek âlimler Allah’tan korkan, Allah’la yol bulan, Allah’a karşı kulluk görevlerini ifa eden kimselerdir.”

A.Küçük

Sonra (ahirette) onu çıplak gözle göreceksiniz/bizzat müşahede edip, göreceksiniz.

Ayetteki ayne’l-yakin tamlaması “bizzat müşahede etmek, görmek” demektir.

Bir önceki ayetteki ilmel-yakin sonucu sahip olunan görme hali, olayın “gerçek anlamda bilinmesi ve dünyada görülmesiyle” ilgilidir. 7. Ayetteki görme ise sümme edatı ile geldiği için daha sonra, yani ahirette gerçekleşecektir. Ayetteki “ayn” kelimesi “göz” anlamına geldiği için, cümle “kesin olarak ve fiilen görmek” demektir. Buna göre, görülecek şey, ahiretteki “cehennem ateşi” dir. Bu ayetlerde ortaklaşa yer alan (leteravünne) fiili 6. Ayette dünyada yakılan acı, ıztırap, kan, gözyaşı, sıkıntı, felaket ve perişanlık ateşini; 7. Ayetteki ise, yine bunların sebep olduğu ahiretteki cehennemi görmeyi ifade eder. Her iki anlamda da “görmek” vardır, sadece görülecek şeyler farklıdır. İşte uğruna fedakârlıklar yapılan mal çoğaltma ve dünya tutkusunun sonucu budur.

Yorumunu yaptığımız ayette sözü edilen “görmek” elbette cehenneme girmek değildir; çünkü sorgulama işlemi son ayette zikredilmektedir.

Hayatı dünyadan ibaret sayıp ahireti inkâr edenler, mahşerde bilgilendirilip sorgulandıktan, yargılandıktan ve haklarında kesin hüküm verildikten sonar cehennem ateşine atılacaklardır. Azgınlar yargılanırken kendilerine cehennem gösterilecektir. (Şuara 91 Naziat 36) Bu durum yargılamada da nasıl sıkıntıların yaşanacağını açıkça göstermektedir.

M.Okuyan

Yani, öteki dünyada. Kişinin geçmiş fiillerinin gerçek mahiyetini ve insanın hayatın nimetlerini (ne'im) yanlış ve müsrifçe kullanarak kendi başına açtığı kaçınılmaz azabı doğrudan ve berrak bir şekilde kavrayarak.

M.Esed

Sonra onu kesin gözle göreceksiniz.

Bir önceki âyette bildirilen bu dünyadaki cehennemin gerçekleşeceği bu âyetle tekrar vurgulamaktadır. Yani: “Şayet bilimsel bir araştırma yaparsanız bu sonucu cehennem ortaya çıkmadan da bilebilirsiniz. Buna rağmen Tekasür ile eğlenme, mutlu olma devam ederse, işte o zaman yarattığınız ve içine düştüğünüz cehennemi bizzat kendi gözlerinizle kesinkes görürsünüz.” 

H.Yılmaz

Sonra yemin olsun ki cehennemi yakin gözüyle göreceksiniz. Bu "ayne'l-yakîn" (yakîn gözü) tamlamasındaki "ayn" da iki vecih vardır.

Birisi: "Ayn", göz mânâsına olmasıdır. Yakîn gözüyle, açıkça, önünüzde göreceksiniz, demek olur. Rü'yet (görmek)den zahir olan budur. Bu şekilde önceki görmek (rü'yet) tehdit, ikinci rü'yet mahşerde, sıratta görme demektir.

Diğeri de "ayn", zat mânâsına olmaktır ki yakînin zatından, kendisinden ibaret olan bir görüşle göreceksiniz, demek olur. Tefsircilerin çoğu burada mânâ bu olduğunu söylemişlerdir. Bu ise hakka'l-yakîn manasının aynı demektir. Bunda bilen, biliş, bilinen, gören, görüş ve görünen hep aynı şey olarak birleşmiş olur. Böyle biliş ve görüş de Allah korusun ancak o cehenneme girmekle olur. Onun için buna göre de demişlerdir ki, önce k i rivayet (görüş), ortaya çıkış esnasında, sonraki görüş girme esnasındadır. H.Yazır

Nihayet o gün (dünyadaki) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.  

Bu ayetteki hitabın kimlere yönelik olduğu konusunda fikir ayrılığına düşülmüştür. Bazıları surenin genel konusunu göz önüne alarak, muhatabın nankörler veya cehennemlikler olduğunu ifade etmişlerdir. Bazıları ise, hesaba çekilmenin herkesi içereceği kanaatindedir. Bizce de burada ki hitap herkese yöneliktir. Yargılama işlemi, sorgulamadan sonar gerçekleşeceği için, nimetlerden hesaba çekilmek de bütün insanları kapsayacaktır. Bu anlamı destekler mahiyette pek çok rivayet vardır. Bunlardan birine göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır. “İnsan dört şeyden hesaba çekilmeden önce yerinden kımıldamaz; Ömrü, malı, gençliği ve davranışı” (Şura 26/91; Naziat 78/36)

Eğer naîm kelimesini (Duha93/ 11) deki gibi “Kuran” anlamındaki nimet kelimesinin çoğulu olarak alırsak, hesaba çekileceğimiz nimetlerin “Kuranın sunduğu bütün prensipler” olacağını da söyleyebiliriz. Nitekim (Zuhruf 43/ 44) e göre, bu son ümmetin hesaba çekileceği asıl değer, onlar için şeref ve haysiyet olarak tanıtılan kitaplarıdır; yani Kurandır.

M.Okuyan
Sonra o gün siz nimetten sorulacaksınız.

Yani; “Dünyada yaşadığınız cehennem yetmeyecek, ahirette de tüm nimetlerden sorgulanacaksınız.”

Bir bütün olarak düşünüldüğünde, surenin âhirete yönelik uyarısı şöyle özetlenebilir:

Çoklukla eğlenmek, çoklukla mutlu olmak, her türlü çokluğu amaç edinmek yanlış bir davranıştır. Tekasür ile eğlenmek sosyal ortamı cehenneme çevirir. Tekasür psikolojisiyle işlenen davranışların yol açacağı sosyolojik ortam bilimsel olarak araştırılırsa, bu ortamın cehennemî bir huzursuzluğa benzer komplikasyonlar doğuracağı önceden görülebilir. Konu araştırılmaz ve bu konudaki yanlışta ısrar edilirse, ortaya çıkacak cehennem inkâr edilemeyecek şekilde gözlerle görülür, yaşanır. Mahşerde, hesap mahallinde sorguya çekilecek ve sahip olduğunuz nimetlerin hesabını vereceksiniz. Aklınızı başınıza toplayın!

İnsanlar başıboş bırakılmış değildir. Bu dünyadan sonra diriltilecekler, mahşerde toplanacaklar ve kendilerine verilen nimetlerin hesabını mutlaka vereceklerdir. İnsan, hayatını ona göre düzenlemeli ve bu bilinçle yaşamalıdır. Oyun, eğlence ve değersiz şeyleri amaç edinmemeli, daha hayırlı, daha çok ve daha güzel olan cennet ve Allah’ın rızası tercih edilmelidir. (Âl-i İmran; 15) Keşke diye hasret çekmenin yarın fayda vermeyeceği asla unutulmamalı, illâ başa geldikten sonra ayıkmak gerekmediği iyi bilinmelidir. Kabirler ziyaret edildikten [ölüp kabirlere atıldıktan] sonra geriye dönüş yoktur.

Tekasür sûresinin mesajını teyit eden en güzel açıklamalardan biri de şu ayettir:

Bilin ki, iğreti yaşam ancak bir oyun, [eğlence türünden] tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünme [süresi ve konusu] , mal ve çocuklarda bir “تكاثر (çoğaltma Tutkusu) dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin [veya kâfirlerin] hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk vardır. İğreti yaşam, aldanış metaından [malından, malzemesinden] başka bir şey değildir. Hadid; 20.

H.Yılmaz

Nihayet o gün nimetlerden elbette hesaba çekileceksiniz.

Yüce Allah insanlara ahirette sorguya çekileceklerini söylerken, sorgulamanın sahip oldukları nimetler nedeniyle olduğunu, yani sorgulamanın konusunu da bildirmektedir.. Bu nimetler nelerdir?

“Var olmak, akılı olmak, hayatını geçindirecek tüm maddi nimetlere sahip olmak, temel ihtiyaçlarını geçindirecek tüm maddi nimetlere sahip olmak ve iman etmiş olmak” bu nimetler arasında sayılabilir. Hz. Peygamber bunlardan bir kaçını şöyle açıklamaktadır. ”Bizi doyuran, suyu içiren ve müslüman yapan Allah’a hamdolsun”

 İşte bu nimetleri nasıl kullandığı, hayatını ve aklını oyalanma ile geçirip geçirmediği insana sorulacaktır. Öyle anlaşılıyor ki, akıl nimetinden dolayı sorgulanmak en başta gelmektedir. Aklını kullanmayanlar, bu dünyada pislik, öteki dünyada da cehennemliktirler. B.Bayraklı