(Enbiyâ - 75.Ayet)

<< Geniş Meal

Asr

‘ASR: Çağ, insanın ortalama ömrü, uzun zaman, peygamberlik çağı, ikindi namazı anlamlarına gelir. Âyette bu anlamlar muhtemel bulunmakla beraber, daha ziyade inanıp güzel işler yapan, hakkı ve sabrı tavsiye edenler dışındaki insanların, ömürlerini boşa geçirdikleri teması işlendiği için burada 'asr ile insan ömrünün kastedildiği kanısındayız.) 

S.Ateş 

‘Asr terimi, ölçülebilir, birbirini izleyen devrelerden oluşan “zamanı gösterir (Dehr ise, başı ve sonu olmayan, “sınırsız zaman” ı, yani “mutlak zamanı anlatır). Bu nedenle ‘asr, zamanın akıp gidişini, yeniden, bir daha yakalanamayacak olan zaman kavramını içerir. 

M.Esed

Asra ant olsun ki,

Daha önce tahlil edilen Fecr Sûresinde, Allah’ın üzerine yemin ettiği şeylerde akıl ve idrak sahipleri için hayret verici özellikler bulunduğu ve edilen yeminle dikkatlerin bu özelliklere çekildiği ifade edilmişti. Asr Sûresinde Allah’ın yemin ederek dikkatleri üzerine çektiği konu “عصر - asr ”dır.

عصر - asr” sözcüğü, hem isim hem de mastar olarak kullanılabilmekte ve kullanıldığı şekle göre farklı anlamlara gelebilmektedir.

İsim olarak kullanıldığında “zaman, çağ, yüzyıl, Dehr [uzun zaman], gündüz ve gece, gündüzün ‘ğadâd’ ve ‘aşiy’ denilen zevalden önceki ve sonraki iki tarafı, öğleden sonra güneşin kızarmasına kadar olan ikindi vakti, kabile-aşiret, yağmur” gibi çeşitli anlamlara gelmektedir.

Mastar olarak kullanıldığında ise “hapsetmek, menetmek, vergi vermek, sıkıp suyunu çıkarmak” anlamlarına gelmektedir.

Kur’ân üzerine zihin yoran uzmanlar, “asr” sözcüğü için bu saydığımız manaların hepsini içeren pek çok değişik yorumlar yapmışlardır.

Biz “asr” sözcüğüne “ikindi vakti” veya “yüzyıl” anlamlarının verilmesinin daha uygun olacağı kanısındayız. Âyeti anlamaya çalışırken “ikindi vakti” anlamının tercih edilerek bunun bir öğretmenin sınavın sonuna doğru öğrencilerine kalan kısa süreyi hatırlatması gibi, olgunluk çağından sonraki insan ömrünün kalan son dönemini işaret eden bir kinaye olarak düşünülmesi gerekir.

Asr sözcüğünün bu iki anlamı esas alınıp sözcüğün önündeki “ال - el” belirlilik takısı da “ahd” [içinde bulunulan zaman] anlamıyla ele alınırsa, âyet şu şekilde yorumlanabilir:

“Şu yaşadığınız asra/çağa kasem olsun ki.” Veya “Şu yaşadığınız asra bir bakın, dikkat edin, göreceksiniz ki” Ya da “Şu ikindiye yemin olsun ki, [Dikkatli olun, ömürler bitmek üzere olmasına rağmen…] 

H.Yılmaz

“Hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız; bizi ancak zamanın geçişi yokluğa sürükler” derler. Onların bu hususta bir bilgisi yoktur, sadece böyle sanırlar.” (Casiye 24)

“İyilik yarışında önceliği kazanan muhacirler ve Ensâr ile, onlara güzelce uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da Allah’tan hoşnutturlar. Allah onlara, içinde temelli ve ebedî kalacakları, içlerinden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır; işte büyük kurtuluş budur.” (Tevbe 100) 

A.Küçük

"asr", çeşitli mânâlara gelen bir müşterek lafız olduğu ve birini tayinde ipucu bulunmayıp hepsine de yüklenmesi sahih olabileceği cihetle "asr denilen her şey" mânâsıyla tümüne hamletmek en doğrusudur.

O halde burada tefsircilerin zikrettikleri manalardan her bir yönünü düşünmek gerekir:

1- İkindi namazı: Mukatil demiştir ki: Allah Teâlâ ikindi namazına yemin etmiştir. Zira "Namazları ve orta namazı koruyun." (Bakara, 2/238) âyetinde "salat-ı vusta" (orta namaz) çoğunluğa göre ikindi namazı olduğu için onun bir özel fazileti vardır.

2- İkindi vakti: Katade demiştir ki: İkindi namazının vakti olması ve kuşluk vaktine karşılık birtakım kudret delillerini içermiş olması bakımından Allah Teâlâ "duhâ" (kuşluk vakti)ya yemin ettiği gibi ikindi vaktine yemin etmiştir.

3- "Dehr": İnsan Sûresi'nde açıklandığı üzere "Dehr" in asıl mânâsı, Rağıb'ın dediği gibi, âlemin varlığının başlangıcından sona ermesine kadar olan müddet, yani zaman-ı kül (tüm zaman)dür. Bu mânâca tüm zamana ve bir kısmına söylenilen zamandan daha özeldir. Zaman ona da, kısımlarına da söylenir. Bununla beraber "Dehr", uzun zamana ve âlemin yaşama müddetine, yani ömrüne ve mutlak zaman mânâsına da kullanılır ki daha kapsamlıdır. Bundan dolayı çoğunlukla "asr" ı, "Dehr" ile tefsir ederken tefsirciler "Dehr" ve "zaman" demişler ve "asr" ı Dehr ile tefsirin tarzında, Dehr ve zamana yeminin hikmetinde de bir kaç açıklama şekli göstermişlerdir:

İnsanın ömrü en kıymetli sermayesidir. Ne kazanacaksa onunla kazanacaktır. O ömür ise dehir (zaman)den biz cüzdür. Onunla akmaktadır. Hatta insan için zaman ömründen, hatta ömrünün içinde bulunduğu anından ibaret değildir. Kârsız geçen her an, o güzel sermayeden heder edilen bir ziyan, bir hüsrandır.

Nitekim "Ve o, öğüt almak veya şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü birbirlerini izler yaptı." (Furkan, 25/62)

buyurulmakla ona işaret edilmiştir

Bu asırdan maksadın, nübüvvet asrı yani Muhammed aleyhisselâmın asrı olduğu akla gelir. Bunda mutlak asrın her mânâsı bulunmakla beraber hepsinden seçkin olan bir fazilet ve özellikle büyük bir toplum da vardır.

"(Ey Resulüm) senin ömrüne andolsun." (Hicr, 15/72) diye ömrüne yem i n ettiği gibi, burada da asrına yemin etmiştir. Şu halde bu açıklamadan sonra mananın sonucu şu olur: Ey Muhammed! Her mânâsıyla asra ve özellikle pek büyük olaylara sahne olmak, gerek baskısı, gerek verimi itibarıyla bütün geçmiş zamanların özeti, zamanı n ikindisi demek olan son asra, yani bütün ümmetlerin hesabı görülmek üzere bulunan ve senin asrın olan ahir (son) zamana yemin olsun ki  H.Yazır

Asra yemin olsun

El-Asr, “akıp giden zaman, ikindi vakti, gece-gündüz, tan yerinin ağarması, akşam-yatsı arası, insan topluluğu, aşiret, yağmur, hapsetmek, yasaklamak, vergi vermek, sıkıp suyunu çıkarmak” gibi anlamlara gelmektedir.

Zaman anlamı itibarıyla bu “içinde bulunulan zaman, 80 veya 100 yıllık zaman dilimi” olarak karn kelimesiyle aynı anlamda buluşmaktadır. Asr ile ilgili “Hz. Peygamberin yaşadığı peygamber olarak görevlendirildiği zaman, ikindi namazı, ahir zaman” yorumları da müfessirlerimiz tarafından ileri sürülmektedir.

Asr kavramı, dehrden farklıdır. Dehr, başı sonu belli olmayan zamanın bütünün adıdır; asr ise başı sonu belli olan, daha çok ortalama “bir insanın ömrünü oluşturan zaman dilimi“ dir. Bu son anlamdan hareketle, ayette kast edilenin de bu doğrultuda olması gerektiği kanaatindeyiz. Dolayısıyla ilk iki ayetin mesajını şöyle anlayabiliriz: Akıp gitmekte olan zamana yemin olsun ki, bunun farkına varmayan insan elbette ziyandadır.”

M.Okuyan

“Güneşin doğumundan önce de batmasından önce de Rabbini övgü ile tesbih et” (Taha 20/130; Kaf 50/39) Bu ayetlerde yer alan kablel-ğurub da “ikindi vakti” demektir.

Hz. Peygamber de el-asr kelimesini “ikindi namazı” anlamında kullanmıştır. Hendek savaşının ardından şöyle demiştir: “Bizi, orta namaz olan ikindi namazından alıkoydular” Hz. Peygamber orta namazını, ikindi namazı olarak manalandırmış ve ikindi namazını “asr” kelimesi ile ifade etmiştir.

Şimdi bu noktada şu soruyu sorabiliriz: Yüce Allah burada asra yemin ederken, neye yemin etmiş olmaktadır? Sorusunun cevabı, “akıp giden zamana yemin” diye ifade edilmektedir.

Yüce Allah burada ikindi namazına değil de, insanların değerini bilmediği, katili oldukları, oyalanıp durdukları, israf ettikleri ve eğlence ile geçirdikleri zamana işte burada yemin etmektedir.

B.Bayraklı

Tüm insanlar kesinlikle tam bir hüsran/kayıp-zarar içindedir.

Birinci âyette “عصر - asr” sözcüğünün önünde bulunan “ال - el” belirlilik takısı, bu âyette “insan” sözcüğünün önünde yer almaktadır. Ancak yukarıda “ahd” anlamıyla ele aldığımız edat, cümlenin sonundaki istisna sebebiyle burada “istiğrak” anlamıyla kabul edilmiş ve âyette tekil hâliyle geçen “insan” sözcüğü “tüm insanlar” olarak çevrilmiştir.

Âyette geçen “خسر - husr” sözcüğü ise “kazanacak yerde zarar etmek, sermayeyi kaybetmek, hasret ve mahrumiyete düşmek” anlamlarında olduğu için “hüsran/kayıp-zarar” şeklinde çevrilmiş ve böylece sözcüğün her iki anlamı da vurgulanmıştır. Sözcük “ال - el” belirlilik takısı almadan kullanıldığı için uğranılan hüsranın/kaybın-zararın sadece bir tek konuya özgü olmayıp birden fazla konuda gerçekleştiği/gerçekleşeceği ve boyutlarının da çok büyük olduğu/olacağı düşünülerek anlaşılmalıdır.

H.Yılmaz

Muhakkak ki insanoğlu ziyandadır. (M.Okuyan)

Ayetteki husr kelimesi “zarar, ziyan, kayıp” demektir.

İnsanın ziyanda olmasının sebebi, zamanın akıp gitmesi ve ömrün boş işlerle tüketilmesidir. Ayetteki el-insan kelimesi “insanoğlu” anlamına gelebilir. Bu durumda baştaki el takısı “cins” anlamını verir ve bütün insanları içerir. Ayetin mesajı ise “insanın potansiyel olarak ziyana düşecek şekilde yaratıldığı” şeklini alır. (Şems 91/ 8) de ifade edildiği gibi, insanın fücur ve takva özelliği vardır. Takvayı terk edip fücura yatırım yapan insan, hem dünyada hem de ahirette ziyanda olacaktır. Bu tercihimiz, ayetin uyarı anlamını ortaya koyar.

El-insan kelimesi, “belirli insanlar” anlamına da gelebilir. Bu durumda baştaki el takısı, “belirlilik” manasını verir. Ayetin mesajı ise “Akıp giden zamana dikkat etmeyen insanlar ziyandadır” şeklini alır. Bu insanlar ömürlerini boş işlerle geçirdikleri için, ahiret onların felaketlerle karşılaşacağı yer olacaktır.

Ayetin hem dünya, hem ahiret için bir felaket habercisi olan yönü de vardır. Buna göre, vahyin ilkelerini dikkate almayanları dünyada dar ve sıkıntılı bir hayat beklemektedir. (Taha20/ 100 ve 124 ) de vurgulanan husus budur. Ayrıca (Zuhruf 43/36) ya göre de vahiyden uzak yaşayanları şeytanın arkadaşlığı beklemektedir. Dünyada şeytana arkadaş olanların ahiretteki durumları ise gitgide artan azaba uğratılmalarıdır. (Cin 17) de hatırlatılan husus budur.

M.Okuyan

"İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur." (Necm, 53/39) ve "Herkes kendi kazancına bağlıdır." (Tûr, 52/21). Bu şekilde insan o sermayeyi veren sahibine ödedikten sonra, hesap günü kendisine kalacak olan kâra göre kendisini kurtaracak ve o oranda nimetlenmiş olacak veya açığına göre sorumlu ve iflas etmiş olarak zarar ve azapta kalacaktır.

Zira her geçen nefes bir ölümdür. Bundan dolayı Razi der ki: "Bu âyet insanda ziyan ve sıkıntının asıl olduğuna delalet eder." Bunun açıklaması şudur: İnsanın gerçek saadeti, ahireti sevmek, dünyanın acı ve tatlısına iltifat etmemektedir. Bununla beraber ahirete çağıran vesileler ise açıktır ki o beş duyu, şehvet ve kızmadır. Onun için halkın pek çoğu dünya sevgisi ile meşgul ve onu talepte boğulmuştur. Bundan dolayı zarar ve helaktedirler.

"İnsan" ile insan türünün kastedildiği de söylenmiştir.

"Gerçekten... Ziyandadır." Aldanış içerisindedir. El-Ahfeş helak oluş, el-Ferrâ ukubet ve ceza, diye açıklamışlardır. Şanı yüce Allah'ın: "İşlerinin so­nu da hüsran oldu" (et-Talak, 65/9) buyruğunda da bu anlamdadır.

İbn Zeyd, şüphesiz bir kötülük içerisindedir, diye açıkladığı gibi, muhakkak bir eksiliş içindedir, diye de açıklanmıştır. Anlamlar birbirine yakındır.

H.Yazır

Müminler müstesna. Çünkü onlara gençlik hallerindeyken işledikleri amellerin ecirleri yazılır. Bunun bir benzen de yüce Allah'ın şu buyruğudur: "Andolsun, Biz insanı gerçekten ahsen-i takvimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına döndürdük." (et-Tin, 95/4-5) (İbrahim devamla) dedi ki; Bizim okuyuşumuz da şöyledir: "Andolsun asra ki gerçekten insan ziyandadır ve şüphesiz o dehrin sonundadır."

Kuduri

Elbette insan ziyandadır

İnsan niçin ziyandadır? Veya kimler ziyandadır? Buradaki insan kavramını dikkate alırsak, “nisyanda olan, yani unutan, görevini unutup zamanı boşuna harcayan, oyalanan ve eğlenceye dalan kimselerdir.” Şeklinde cevap verebiliriz. Şu ayetler bu sorularımızı daha net olarak cevaplandırmaktadır:

“Dalanlarla birlikte dalıyorduk” (Müddesir 74/45) Yanlış işlere, günaha, zarar getiren ve zamanı öldüren işlere dalıyorduk. Cehennemin kapısında kâfirler bunu itiraf edeceklerdir.

“Çoklukla öğünmek sizleri oyaladı. Ta ki ölüp kabre gelinceye kadar.” (Tekasür 102/1-2) İşte bu davranışları sergileyenler ziyandadırlar. Zamanını boşa harcayan ve zaman katili olan, zamanı iyi şeylerle değerlendirmeyenler ziyandadırlar.

Akıl faaliyetinin, düşüncenin, medeniyetin, bilginin, gelişimin ve değişimin en büyük düşmanları zamanın da katilleridir. Zamanı öldürenler ve katledenler akıttıkları zaman kanı ile toplumlarını boğuyorlar. İşte ziyan, zaman kanının deryasında boğulmaktan başka bir şey değildir.

B.Bayraklı

İman eden, sâlihâtı işleyen, hakkı tavsiyeleşen ve sabrı tavsiyeleşen insanlar hariç.

Bu âyette, insanların hüsran içinde kalmamasını sağlayacak özelliklerin neler olduğu açıklanmış ve bu özelliklere sahip olan insanların ikinci âyette belirtilen felâketten istisna edilecekleri bildirilmiştir. Bu özellikler sırasıyla şunlardır:

İMAN ETMEK: Âyetin beyanına göre hüsrandan, kayıptan-zarardan kurtulacakların başında iman edenler gelmektedir. İman “Allah’a ve O’nun vahyettikleri nin doğruluğuna inanmak” olduğuna göre, bu âyetteki iman kavramının izahı için çok geniş bir açılıma gerek olmadığı, ilk Sureden bu Sureye kadar verilmiş olan ilkelerin çizdiği sınırların yeterli olacağı kanısındayız. Kısaca özetlemek gerekirse, “iman edenler” kategorisiyle “o ana kadar vahyedilmiş olan âyetlerle ortaya konan ilkelere, verilen bilgi ve haberlere olan iman ve bu imana sahip olanlar” kastedilmektedir.

Bilindiği gibi Kur’ân’ın temel tezi, İslâm’ın da özü olan tevhit ilkesidir. Bu ilke dinin tamamına inanmayı ve dine ait bütün ilkeleri hayata geçirmeyi gerektirir. Dolayısıyla tevhit inancı, insan davranışlarına anlam kazandıran en üstün değer olup sağlam karakterin ve temiz bir hayatın temelidir. Bu nedenle; iman kavramı Kur’ân’ın bütün ayetleri ışığında enine boyuna incelenip öğrenilmeli ve en önemlisi de şirkten arındırılarak hayata geçirilmelidir. İmanın tanımı sadece Allah tarafından ve sadece Kur’ân’da yapıldığı için biz de bu âyetteki imanın sınırlarını bu âyetin vahyolunduğu zamana kadar inmiş olan Kur’ân ayetleri ile belirlemeyi uygun görmekteyiz.

SÂLİHÂTI İŞLEMEK:عملواالصّلحات - amilu’s-sâlihâtı” Sâlihâtı işleyenler” olarak çevirdiğimiz ifade kalıbı Kur’ân’da toplam 62 âyette yer almıştır. Bu kalıbın pek çok meal ve tefsirde olduğu gibi “amel-i salih işleyenler” şeklinde çevrilmesi yanlıştır.

اصلاح - Islah” sözcüğünden türemiş olan “sâlihât” düzeltmek demektir. “Sâlihâtı işlemek” ise bozuk olan şeyi düzeltmek, düzelticilik yapmak, düzeltmeye yönelik işler yapmak anlamlarına gelir.

Kur’ân, bozuklukları düzeltme faaliyetinde bulunanları tek kelime ile ifade etmiş ve bu kimseleri “muslih” olarak isimlendirmiştir. (Bakara 11, 220; A’râf 56, 85, 170; Hud 117 ve Kasas 19)

Diğer taraftan da Kur’ân, bu âyette geçen “hakkı ve sabrı tavsiyeleşme ”yi, Bakara Sûresinin 277. âyetinde geçen “namaz kılma ve zekât verme” yi, Hud Sûresinin 23. âyetinde geçen “edep ve gönülden Allah’a boyun eğme” yi belirtilen âyetler içinde ayrı ayrı zikretmek Suretiyle “sâlihât” tan ayırmıştır. Yani “hakkı ve sabrı tavsiyeleşme”, “namaz kılma ve zekât verme”, “edep ve gönülden Allah’a boyun eğme” gibi hasenat, Kur’an’a göre “sâlihât” tan” sayılmamaktadır.

Kur’ân’daki bu hususlar dikkate alınarak “sâlihât” konusunda şunları söylemek mümkündür: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek sâlihâtı işlemek değildir. Ama öğüt verme yolu ile namaz kılmayanı namaz kılar hale getirmek, zekât vermeyeni zekât verir hale getirmek, oruç tutmayanı da oruç tutar hale getirmek, sâlihâtı işlemektir. Bu kavramı toplumsal boyuta taşıdığımızda, bulunduğumuz zaman ve zeminde adlî, idarî, siyasî, iktisadî ve benzeri alanlarda her türlü bozukluğun düzeltilmesi için gösterilecek çaba, yapılacak uygulama, sâlihâtı işlemektir.

Bu konuda, “dışa yansımayan işler” demek olan hasenat ile sâlihât arasındaki fark iyi anlaşılmalıdır. Rabbimiz de bu iki konu arasındaki farkı, her bir haseneye on karşılık verirken (En’âm 160) sâlihât karşılığında cenneti vaat etmek Suretiyle çok açık bir şekilde belirlemiştir. (Bakara 25, 82; Nisa 57, 122, 124; Hud 23, İbrahim 23, Kehf 107 ve daha birçok âyet)

HAKKI TAVSİYELEŞMEK: İsim, mastar ve sıfat olarak kullanıldığında değişik manalar alan ve Kur’ân’da toplam 285 kez yer alan “حقّ hakk” sözcüğünün asıl manası “uygunluk ve denk gelme” demektir.

“Hakk”, aklın inkâr edemeyeceği derecede gerçek ve değişmez olandır; doğrudur, isabetlidir, maksada uygundur, arzu edilene denk düşendir.

Her an ve her yerde gerçek ve değişmez olarak bulunan Allah, gerçek Hakk ’dır. O’ndan gelen vahiyler de “hakk” tır. O’nun gönderdiği peygamberler de “hakk” tır. O’nun gönderdiği din [İslâm], dinin bütün hükümleri [Kur’ân] ve dinin haberleri [Kur’ân’daki haberler, ölüm, kıyamet, mahşer, cennet, cehennem…] de “hakk” tır.

“Hakk” kavramının, “Allah’ın hakkı”,insanların hakkı”, veya “Allah’ın ve insanların müşterek hakkı” gibi bizzat Rabbimiz tarafından belirlenmiş değişik şekilleri de vardır. Ancak bu âyette geçen “ hakk”, kavramın iman boyutu ile alâkalıdır.

“Hakkın tavsiyeleşilmesi” deyimi, kavramın toplumsal boyutta da ele alınması gerektiğini, yani kişileri ilgilendirdiği kadar toplumu da ilgilendirdiğini ifade etmektedir. Toplumsal açıdan ele alındığında ise müminlerden oluşan toplumun sürekli bir duyarlılıkla, hakka karşı batılın yayılmasına seyirci kalmaması anlamına gelir. Batıl, hakka göre temelsiz, boş, gerçek olmayan, uymayan, geçersiz demektir. Yani toplumdaki her fert, hakkı, doğruluğu, adaleti sadece kendisi yerine getirmekle kalmamalı, aynı zamanda bunu başkalarına da tavsiye etmelidir. Bu tavsiye bir zorunluluktur. Çünkü hakka sarılmak zordur; nefsin arzuları, menfaatler, azgınların zulmü, zalimlerin adaletsizliği, kendisine batılı örnek almış insanların baskısı, cehalet gibi birçok husus hakka sarılmaya engel teşkil etmektedir.

Allah’ın emirlerini yerine getirmek ve koyduğu yasaklardan kaçınmakla birinci derecede kendi nefsinden sorumlu olan Müslüman, bu ayetle “neme lâzımcılık” ruhunu, “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” zihniyetini terk etmeye çağırılmaktadır.

Müslüman, başta aile fertleri olmak üzere çevresindeki diğer insanlar arasında da hakkın uygulanması ve batılın engellenmesi için var gücü ile çalışacaktır. İnsanlar hakkı birbirlerine tavsiye edecekler, hatırlatacaklar ve birbirlerini bu yolda teşvik edeceklerdir. Böylece gaye ve hedef birliği sağlanacak, bireylerin akıllarına, her türlü koşulda sorumlulukta ortak olunduğu bilinci yerleşecektir. Bu davranışların yaygınlaşması sonucunda kişisel gayretler birleşip toplumsal gayrete dönüşecek, bu davranışlarda bulunan bireylerden oluşan toplum da her alanda güçlü hâle gelecektir. Zaten hakkın kendisi olan dinimiz de bizlerden birbirine bağlı, birbirini destekleyen, birbiriyle yardımlaşan ve birbirine doğru tavsiyelerde bulunan bir toplum olmamızı istemektedir. Eğer bir toplumda bu ruh yoksa o toplum hüsrandan/zarardan kurtulamaz. Çünkü bir toplumu ahlâkî düşüş ve çöküşten korumak ancak bu şekilde mümkündür.

Müslümanların birbirlerine hakkı tavsiye etmeleri bir zarurettir. Hakkı tavsiye etmek demek, hakkı her zaman başkalarına hatırlatmak, başkalarını hakka uygun davranmaları için teşvik etmek, hakka uygunluğu toplumda ortak amaç hâline getirmek demektir. Hakkı birbirine tavsiye eden bireylerden oluşmuş bir toplum, ortak sorumluluk bilinci gelişmiş bir toplum olduğundan, pek çok sorununu bu sayede aşmış bir toplumdur. Çünkü toplumdaki her birey bilir ve görür ki, hakkın bekçisi sadece kendisi değildir. Böyle bir toplumda kişisel amaçlar birleşerek hakkı yaşamak ve yaşatmak hedefine yönelmiştir. Bireyler, böyle bir toplumun mensubu oldukları için asla mahcup olmazlar, aksine kıvanç duyarlar. Zaten hakkın kendisi olan bu din de ancak birbirine bağlı, birbirini destekleyen, birbiriyle yardımlaşan ve birbirine tavsiyelerde bulunan bireylerin bekçiliği altında yaşanabilir.

Bu âyetler aslında dehşetli bir tehdidi işaret etmektedir. Bu, eğer önerilenler yapılmazsa tüm insanlığın hüsrana [kayba-zarara] uğrayacağı tehdididir. Ne var ki, doğru yolu öğreten Rabbimiz bizi tehdit ettiği felâketten nasıl kurtulabileceğimizi de göstermiş ve bize hakkı tavsiyeleşmemizi önermiştir.

Son olarak, bu konuda şu husus asla akıllardan çıkarılmamalıdır: Kişisel olarak “hakk” üzerinde bulunanlar, toplumun bozulmasına seyirci kalmaları hâlinde kendileri de “hakk” üzerinde kalamazlar. Bunun doğal sonucu olarak da hüsrandan [kayıptan-zarardan] kurtulamazlar.

SABRI TASVİYELEŞMEK: Hatırlanacağı üzere, “صبر - sabr” konusuna Müddessir Sûresinin tahlilinde değinilmiş ve bu kavramın en geniş anlamıyla aklın ve dinin gösterdiği yolda azimle yapılan mücadele demek olduğu, “katlanmak”, “ses çıkarmamak” gibi pasif eylemlerle herhangi bir ilgisinin olmadığı ifade edilmişti.

Bu konuda gözden kaçırılmaması gereken en önemli nokta, sabrın kesinlikle atalet değil, bir hareketlilik içerdiğidir. Miskin ve uyuşuk bir halde eylemsiz kalarak payına düşen rezillikleri “kader böyle imiş, tahammül etmeli” mantığıyla kabullenmek, M. Akif Ersoy’un da çok yerinde olarak saptadığı gibi asla Kur’ân’da geçen “sabr” sözcüğü ile açıklanamaz:

“Aman yarabbi! Kur’ân ne söylüyor, biz ne anlıyoruz! Sabır ‘katlanmak’ değil, ‘göğüs germek’ demektir. Neye göğüs germek? Evet, sonunda katlanılamayacak acılara katlanma ıstırabına mahkûm olmamak için, önceden her türlü şedaide [sertliklere, çetinliklere], her türlü mezalime [zulümlere] mertçesine, insancasına göğüs germek… Fedakârlıkların semtine uğramayarak miskin miskin oturmak, sonra da hissesine düşecek rüsvalığa [rezilliği, kepazeliği] ‘kader böyle imiş, tahammül etmeli’ diye hazma [sindirmeye] çalışmak, hiçbir zaman ’sabır’ sözcüğü ile telif olunamaz [bağdaştırılamaz].” (Doç. Dr. Abdülkerim Abdülkadir oğlu, Nuran Abdülkadir oğlu, Mehmet Akif’in Kur’ân-ı Kerim’i Tefsiri, Mev’ıza ve Hutbeleri , Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları)

Gerçekten de Kur’ân “sabr” sözcüğü ile katlanmayı değil, göğüs germeyi kastetmektedir. Göğüs germek ise, içinde bulunulan zorlukların verdiği acılara katlanmak ama aynı zamanda o zorluğu yenmek için onunla mücadele etmek demektir. Dolayısıyla sabr sözcüğü, tam bir aktivite, tam bir canlılık ihtiva etmektedir.

Bu bakış açısıyla sabrın tavsiyeleşilmesi; azgınlıklarla, haksızlıklarla, karanlıklarla karşılaşan herkesin bu olumsuzluklarla mücadele edebilmesini sağlamak için desteklenmesi, yüreklendirilmesi anlamındadır. Hakkın tavsiyeleşilmesi bahsinde söylediğimiz gibi, insanın hüsrandan/zarardan kurtulabilmesi için kişisel çabası yeterli olmamakta, toplum olarak birlikte hareket edilmesi, yardımlaşılması gerekmektedir. Kur’ân, bu birlikteliğin sağlanması için “teşvikleşme” tabirini kullanmıştır. Kur’ân’da bu tabirin kullanılması, ayrıca dikkate değer bir noktadır. Çünkü tarihî gerçekler ve toplum bilimi bize göstermiştir ki, toplumsal birliktelik emir ve yasaklarla sağlanamaz. Bunun yerine, toplumsal dinamikleri harekete geçiren tavsiye, hatırlatma ve teşvik gibi yöntemlerin kullanılmasıyla daha verimli sonuçlar elde edilir. Kur’ân’daki tavsiye, hatırlatma ve teşvik ifadelerinin hem toplumu aynı amaçlara yönelten, hem de ortak sorumlulukların paylaşılması gerektiğini öğreten bir işlevi vardır. Kendisini haksızlıklar karşısında aciz hisseden bir kişi, yapılan teşvik sayesinde başkalarının da kendi uğradığı haksızlıkları gördüğünü ve onunla mücadelede yalnız kalmayacağını görür ve güç kazanır. Kişilerin güçlenmesi aynı zamanda toplumun da güçlenmesi demektir. Gerek hakka uygunluğu ortak amaç hâline getirerek ve gerekse haksızlıklara ve zorluklara karşı ortak mücadele vererek güçlenen bir toplum, hüsrandan/kayıptan-zarardan kurtulma bakımından çok daha avantajlı bir yapıya kavuşmuş olacaktır.

Surede müminlere işaret suretiyle emredilen ilkeler, âhiret saadetleri kadar dünyada varlıklı ve refah içinde yaşamalarını da sağlayacak ilkelerdir. Yirmi birinci asrın ilk yıllarında zenginlik ve refahın ana ilkeleri şu maddeler halinde özetlenmiştir: “Temel ahlâkî kurallara uyma, dürüstlük, sorumluluk, kanun ve kurallara saygı, başkalarının haklarına saygı, çalışkanlık, tasarruf ve yatırıma inanç, irade ve dakiklik”. Bin bir zahmetle araştırılıp tespit edilen bu ilkeler, Kur’ân’ın asırlar önce ortaya koyduğu ilkelerden başka bir şey değildir.

Asr Suresindeki bu ilkeleri uygulayanlar ve uygulamayanlar ile ilgili somut örnekler, ilerideki Surelerde detayları ile görülecektir.

H.Yılmaz

Şimdi, kurtuluşa ermenin kendilerine bağlı olduğu dört sıfata bakalım.
Birinci imandır
. Bu kelime Kur'an'ın bazı yerlerinde, sadece lisan ile ikrar etmeye dayalı iman için kullanılmıştır. (Mesela, Nisa 137, Maide 54, Enfal 20-27, Tevbe 38, Saff 2) Bu kelimenin asıl manası samimi bir kalb ile inanmak ve yakîne ulaşmaktır. Arapça kullanımda da aynı anlamdadır. Lügatta "amene lehu" nun manası, "saddaka ve i'temede aleyhi" (tasdik etti ve itimat etti)dir. "Amenebihi" nin manası, "Aykene bihi" (ona yakîn etti)dir. Kur'an-ı Kerim gerçek imanın ne olduğunu aşağıdaki ayetlerde açıklamıştır: "Mü'minler onlardır ki Allah'a ve Resulüne inandılar, sonra şüphe etmediler" (Hucurat 15), "Rabbimiz Allah'tır deyip sonra doğru yolda sebat edenler" (Fussilet 30), "Mü'minler o kimselerdir ki Allah (c.c.) anıldığı zaman yürekleri ürperir..." (Enfal 2), "İnananlar en çok Allah'ı severler." (Bakara 165), "Hayır, Rabb ‘in hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar." (Nisa 65)
Aşağıdaki ayette biraz daha ileri gidilerek lisan ile ikrara dayalı iman ve gerçek iman arasındaki fark belirtilmiştir. Burada, asıl istenenin gerçek iman olduğu, sadece lisan ile ikrarın yeterli olmayacağı belirtilmiştir: "Ey inananlar! Allah'a ve Resulüne inanın..." (Nisa 136).
Burada bir soru ile karşı karşıya kalıyoruz. İman etmemiz emredildiğinde nelere iman edilmesi kastediliyor? Kur'an-ı Kerim'de bu sorunun cevabı açıkça bildirilmiştir. İman etmekten muradın birincisi Allah'a iman etmektir. Ancak sadece varlığına değil, aynı zamanda tek İlah olduğuna, şeriki olmadığına, insanların ibadet ve itaat edeceği yegane zat olduğuna, insanların kısmetini düzenleyip bozanın ancak Allah (c.c.) olduğuna, dua ve tevekkül edilecek varlığın ancak O olduğuna, ancak O'nun emirlerine uyulup ve ancak O'nun yasaklarından kaçınılacağına, O'nun farzlarının yerine getirilip O'nun menettiklerinden uzak durulacağına, her şeyi duyan ve görenin ancak O olduğuna, insanın sadece fiillerini değil, fiillerini harekete geçiren gizli niyetlerini de bildiğine inanmaktır. İkincisi Rasulullah'a inanmaktır. O'nun Allah (c.c.) tarafından tayin edilmiş yol gösterici olduğuna, getirdiği talimatın Allah (c.c.) tarafından ve hakk olduğuna, O'na itaat etmenin zorunlu olduğuna inanmaktır. Risalet’e iman etmek aynı zamanda meleklere, semavî kitaplara, peygamberlere ve Kur'an'a inanmaya da şamildir. Çünkü bunlar Allah (c.c.) Resul’ünün getirdiği talimatların bir parçasıdırlar. Üçüncüsü ahirete inanmaktır. İnsanın bu dünya hayatı ilk ve son değildir. İnsan ölümden sonra tekrar diriltilecektir. Bu dünyada işlediği amellerin hesabını Allah'a verecek ve bunun sonunda salih olanlar mükâfatlandırılacak, kötü olanlar cezaya çarptırılacaklardır. Bu şekildeki iman, üzerine temiz hayattan bir bina inşa edilebilecek ahlâk, yaşayış ve karakter için sağlam bir temel teşkil eder. Yoksa insanın hayatı ne kadar parlak gözükse de eğer imanı yoksa onun durumu dalgaların amansız olarak sağa sola sürüklediği ve hiçbir yerde karar kılamayan çabasız bir gemiye benzer.
İnsanın hüsrandan kurtulması için gerekli olan, imandan sonraki ikinci özellik salih ameldir. "Salih" kelimesinin anlamı bütün iyiliği kapsar. Küçük ve büyük iyilik de buna dâhildir. Ama Kur'an'a göre iman kökü olmayan hiçbir amel salih amel sayılmaz. Herhangi bir amel Allah (c.c.) ve Resul’ünün bildirdiği hidayete uygun işlense de iman olmaksızın salih amel sayılmaz. Onun için Kur'an-ı Kerim'de nerede salih amelden söz edilmişse orada iman da zikredilmiş ve salih amel imandan sonra anılmıştır.
Kur'an-ı Kerim'de hiç bir yerde imansız amel zikredilmemiştir. Aynı zamanda hiçbir yerde, iyi bile olsa imansız bir amele mükâfat ümidi verilmemiştir. Diğer taraftan, faydalı ve muteber imanın, amel ile ispat edilmiş iman olduğu belirtilmiştir. Yoksa, salih amel olmadan yürütülen bir iman davasını insan kendi kendine reddetmiş olur. Çünkü o insan, iman iddiasına rağmen Allah (c.c.) ve Resul’ünün gösterdiği yoldan başka bir yol takip etmektedir. İman ve salih amel ilişkisi, tohum ve ağaç ilişkisi gibidir. Eğer toprakta tohum yoksa ağaç meydana gelmesi söz konusu olamaz. Ama eğer toprakta tohum olduğu halde ağaç meydana gelmiyorsa onun anlamı tohumun toprakta gömülü kalmış olmasıdır. Onun için Kur'an'da verilen müjdeler, iman etmenin yanında salih amel de işleyenler için geçerlidir. Bu surede de, insanın hüsrandan kurtulması için imandan sonra salih amel işlemesi gerektiği bildirilmiştir. Diğer bir ifadeyle, salih amel olmadan sadece iman ile bir insan hüsrandan kurtulamaz.
Yukarıda zikredilen iki sıfat her fertte olmalıdır. Bu surede daha sonra, hüsrandan kurtulmak için gerekli iki sıfat daha açıklanmıştır. Bunlar, iman ettikten ve salih amel işledikten sonra birbirine hakkı telkin ve sabrı tavsiye etmektir. Bunun anlamı,

Birincisi, iman edenler ve salih amel işleyenler bunu ferdî olarak yapmakla kalmamalı, aynı zamanda mü'min ve salih bir toplum meydana getirmelidirler. İkincisi, bu toplumu bozulmaktan koruyabilmek için her fert kendi sorumluluğunu idrak etmelidir. Onun için toplumunun bütün üyelerine, birbirlerine hakkı ve sabrı telkin etmeleri farzdır.
"Hakk" kelimesi "batıl" ın zıttıdır. Genellikle bu iki manada kullanılır. Birincisi, doğruya, adalete uygun ve gerçek sözdür. İster akidevî iman ile ilgili olsun, ister dünyevî meseleler hakkında olsun aynıdır.

İkincisi, insanın yerine getirmesi vacip olan haktır. O, Allah'ın hakkı, insanların hakkı veya nefsinin hakkı olabilir. Hak kelimeyi tavsiye etmenin anlamı, ehl-i imandan müteşekkil toplumun, hakka karşı batılın yayılmasına seyirci kalmayacak kadar duyarlı olmasıdır. Bu gibi toplumlarda ne zaman ve nerede batıl başkaldırsa, hak kelimesini söyleyenler seslerini yükseltmelidirler. Toplumda her fert sadece kendisi hakkı, doğruluğu ve adaleti yerine getirmekle kalmamalı, aynı zamanda bunu başkalarına da tavsiye etmelidir. Bir cemiyeti ahlâkî düşüş ve inhitattan korumak ancak bu şekilde mümkün olur. Eğer cemiyette bu ruh yoksa toplum hüsrandan kurtulamaz. Şahsî olarak hak üzerinde bulunanlar, cemiyetin bozulmasına seyirci kalmaları sonucu hak üzerine de kaim kalamazlar. Hüsrandan kurtulamazlar. Bu nedenle Maide suresinde Hz. Davud ve Hz. İsa diliyle Beni İsrail'e lanet edilmiştir.
Bu lanetin sebebi, o dönemde Yahudi toplumunda yaygın olan günah ve zulüm irtikâbını birbirlerinden menetmemeleriydi. (Maide 78-79) Ayrıca A'raf suresinde, Beni İsrail'in Cumartesi yasağını açıkça çiğneyerek balık tutmaya başladıkları, bu nedenle de onlara azab indirildiği, bu azaptan ancak günahı önlemek için çaba sarf edenlerin kurtulduğu açıklanmıştır. (A'raf 163-166) Aynı şey Enfal suresinde de açıklanmıştır: "Azabı, sadece günah işleyenlerle kalmayacak fitneden sakının." (Enfal 25) Onun için emr-i bi'l ma’rûf ve nehy-i ani'l münker ümmete farz kılınmıştır. (Al-i İmran 104) Bu farizayı yerine getiren bu ümmete, en hayırlı ümmet denmiştir. (Al-i İmran 110)
Hak kelimeyi tavsiyenin yanı sıra, ehl-i iman ve onların toplumunun hüsrandan kurtulabilmesi için toplum üyelerinin birbirine sabrı telkin etmesi de şart koşulmuştur. Yani hakkın ve onu himaye etmenin uğrunda karşılaştıkları bütün zorluk, musibet, meşakkat, zarar ve mahrumiyetler karşısında birbirlerine, sebat göstermeyi telkin etmelidirler. Her fert, bu şartlara karşı sebat göstermesi için diğerine cesaret vermelidir. (İzah için bkz. Dehr an: 16, Beled an: 14)

Mevdudi

Müslümanları anlatırken bizim ilk vasfımız olarak bunu zikretmektedir.

“Siz, insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden, fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz.”

(Âl-i İmrân 110)

Evet, imanla birlikte amel işleyenler, imanlarını amele dönüştürenler kurtulacaktır. Değilse sadece iman yetmeyecektir. Mücerret bir imanı Allah asla kabul etmeyecektir. Çünkü iman; kalbin, lisanın ve fiilin tasdikidir. Yani bir hükmün icabını fiilen icra etmekle olur bu tasdik. Eğer bilmekle iman aynı şey olsaydı, o zaman tüm ehl-i kitap mü'min olurdu.

“Kendilerine kitap verilenler, hakkı, avuçlarının içini bildikleri gibi bilirler.” (Bakara: 2/146)

“Ey Oğulcuğum! Namaz kıl, uygun olanı buyurup fenalığı önle, başına gelene sabret; doğrusu bunlar, azmedilmeğe değer işlerdir.” (Lokman 17)

Hak, Allah’tan gelen yani vahye mutabık olan gerçektir.

“Hak Rabbindendir. O halde sakın şüphe edenlerden olma!” (Bakara:2/ 147)

Hak kelimesi kitabımızda çok geçer. Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, yasaları hak, sistemi hak, yolu hak, cennet hak, cehennem hak, sırat hak, terazi hak, Mizan hak, kısacası hepsi haktır.

“Haktan başka sadece dalalet vardır.” (Yunus: 32)

A.Küçük

"Hanginizin daha güzel iş yaptığınızı denesin için." (Hud, 11/7; Mülk, 67/2) buyurulduğu üzere güçleri yettiği kadar güzel ameller yapmışlar, emrolunan görevleri yerine getirmiş, yasaklanan büyük günah ve çirkinliklerden çekinmişlerdir ki, bunların esası Kitap ve Sünnet ‘de açıklanmıştır.

Lokman Sûresi'nde iyiliği emir ve kötülüğü yasaklayanlara "Namazı kıl, iyiliği emret, kötülüğü yasakla, sana isabet edene sabret, kuşkusuz bunlar (Allah'ın yapmanı emrettiği) kesin işlerdendir." (Lokman, 31/17) diye isabet edecek musibetlere sabır tavsiye edilerek, onun azme dayanan büyük işlerden olduğu anlatılmıştı.

Bu yönden sabır, ihtiyarî fiillerden olarak ef'al-i mükellefin (görevlilerin fiilleri) arasında tavsiye olunduğu gibi "Ey inananlar, sabredin, direnin, cihada hazırlıklı, uyanık olun ve Allah'tan korkun ki, başarıya eresiniz." (Âl-i İmran, 3/200) diye emrolunmuştur. Çünkü "Kuşkusuz Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara, 2/153) ve "Ancak sabredenlere, mükâfatları hesapsız ödenecektir." (Zümer, 39/10).

"Sabredenleri müjdele ki, onlara bir bela eriştiği zaman: 'Biz Allah içiniz ve biz ona döneceğiz' derler. İşte Rabb’lerinden bağışlamalar ve rahmet hep onlaradır ve doğru yolu bulanlar da onlardır." (Bakara, 2/155-157). Onun için hadislerde de, "Sabır, genişliğin anahtarıdır." "Sabreden zafer bulur." diye vârid olduğu gibi, dilimizde de "İlmin başı sabırdır", "Sabrın sonu selamettir." diye darb-ı mesel olmuştur.

Bu açıklamadan ve sözün gelişinden anlaşılır ki övülen ve tavsiye edilen sabır, iman ve güzel amel ile Hak ve hayır yolunda sabırdır ki bu şecaat, sadakat ve mertlik şiarıdır. Yoksa her kötülüğe katlanmak, her aşağılığa boyun eğmek, pislikler içine düşüp de, her ne pahasına olursa olsun, ondan çıkmaya, kurtulmaya çalışmamak, çabalamamak, ilişik etmemek, batılda, fenalıkta -ne olursa olsun- saplanıp kalmak ve şerre rıza göstermek demek olan tembellik, zillet ve miskinlik ile düşüklükten ibaret bulunan duygusuzluk değildir. Çünkü "Üstünlük, ancak Allah'a, O'nun elçisine ve müminlere mahsustur." (Münafıkun, 63/8) ve Allah "Acizlikten ötürü bir yardımcısı bulunmayan." (İsra, 17/111) dır. Ve çünkü şerre rıza şer, küfre rıza küfürdür. Ve eşeğe mahsus yumuşaklık kötülenmiştir.

"Ayetlerimiz hakkında (münasebetsizliğe) dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan yüz çevir. Eğer şeytan sana (bunu) unutturursa, hatırladıktan sonra (hemen kalk), o zalimler topluluğuyla oturma." (En’âm, 6/68) âyeti de bu mânâyı ifade eder. Bununla beraber bu gibi sabredilmemesi gereken hallerde de telaş ve hiddetle hareket etmeyip "De ki: İşte benim yolum budur. Allah'a basiretle davet ederim, ben ve bana uyanlar." (Yusuf, 12/108) buyurulduğu üzere basiret ile hareket etmelidir.

H.Yazır

"Birbirine... Tavsiye edenler" in anlamı ise, birbirini sevenler ve biri diğerine tavsiye edip, birbirini teşvik edenler demektir.

"Hakkı" yani tevhidi (tavsiye edenler.) ed-Dahhâk, İbn Abbas'tan böyle rivayet etmiştir. Katade dedi ki: "Hak" Kur'ân demektir. Es-Süddî dedi ki: Burada "hak" aziz ve celil olan Allah'tır.

"Sabrı tavsiye edenler" yüce Allah'a itaat üzere ve O'nun mahiyetlerine karşı sabrı tavsiye ederler, demektir. Daha önce (el-Beled, 90/17, âyet ve devamının tefsiri) de geçmiş bulunmaktadır.

Kuduri

İman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler, birbirlerine sabır tavsiye edenler hariç

Tin 95/6 da da açıkladığımız üzere, “iman edenler” ifadesinden sonra gelen “iyi ve yararlı işler yapanlar” cümlesi, ziyandan kurtuluşun imanla beraber salih amellerle mümkün olacağını göstermektedir. Baştaki vav “maiyyet” anlamına alırsak, bu durumda salih amelin imanın ayrılmaz parçası olduğunu söyleyebiliriz. Bu yaklaşımın imanı daha doğru, daha aktif, verimli, üretken, hayatın içinde ve kapsamlı bir şekilde anlamaya katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Esasında salih amelin imandan ayrılmayacağı Taha 20/75 te açıkça ifade edilmektedir. Salih amel yoksa inanç “iman” olmaz; iman yoksa da davranışa “salih amel” denmez. Bu iki kavram birbirleriyle içiçe, birbirini tamamlayan, biri olmadan diğeri anlamını yitirir. Bu ikisini birbirinden ayırınca bugün olduğu gibi, amelden yoksun bir iman anlayışının toplumu ne hale getireceği görülmektedir.

1. Ziyandan kurtulmanın birinci şartı “iman” dır. İman, “inanılması gereken bütün değerlere inanmak, inanılan değerlere güvenmek, güvende olmak ve çerçeveye güven vermek” demektir. Bu dört anlama sahip imanın doğal olarak, bu ayette “salih amel, hakkı tavsiye ve sabrı tavsiye” olarak belirlenmektedir. İmandan yoksun bir davranış “ibadet” veya “hasenat” adını alamayacağı gibi, bunlara “salih amel” de denemez. Bu nedenle, bir davranışın değerlendirmeye tabi tutulabilmesi için, onun inanarak, yani Allah’ın rızasını kazanmak için yapılmış olması şarttır.

2. Ziyana uğramamanın “iman” la beraber ikinci şartı “salih amel” dir. Salih amel, bir insanın iman iddiasının sadece gönüllerde ve dillerde kalmadığını, hislerine, aklına ve bütün davranışlarına yayıldığını göstermesi demektir. Bu durumda salih amel, namaz, oruç, hac, zekat gibi dini pratikleri içermekle beraber, toplumsal anlamda kötü giden işlerin düzeltilmesi, bir anlamda ıslah faaliyetleri yapmak anlamına da gelmektedir.

Bir amel Yüce Allah’a yönelik davranışı ve emrin yerine getirilişi ise, buna “ibadet” veya “hasenat” denir; topluma yönelik bir bozulmuşluğun düzeltilmesi veya ıslahı ise, o zaman bu davranış “salih amel” adını alır. Salih amel, bütün yararlı işlerin ortak adı olarak da anılır. İşte ziyana uğramamanın imanla beraber ikinci esası budur.

3. Ziyandan kurtulmanın üçüncü şartı “insanların birbirlerine hakkı tavsiye etmelerdir.

Birbirine hakkı tavsiye etmek, bütün azimlerini Hakka yöneltmek, iman, amel ve sözlerini hep Hakka yönlendirmek demektir. Hakka götürmeyen her şey batıldır, sonu hüsrandır. Ziyan olmayacak iman ve amel de ancak Hakka iman ve hak yolunda çalışmaktır.

Ayette hatırlatılan hususu daha iyi kavramak için, el-hakk kelimesinin anlamlarına daha yakından bakmak gerekmektedir.

a) El-Hak, Yüce Allah’ın isimlerinden biridir. Bu durumda tavsiyeye konu olacak değer, elbette “Yüce Allah” tır.

b) El-Hak kelimesinin bir anlamı da “Kuran” dır. Yunus 10/108 de belirtilmiştir. İnsanların birbirlerine Kuran’ı hatırlatmaları, onun farkına varılmasını istemeleri ve dini hayata Kurandan bakmayı öğütlemeleri demektir. Enam 6/70 ve Kaaf 50/45. Ayetlerde açıkça ifade edildiği üzere, insanlar muhataplarını Kuran ile uyarmalı ve onlara Kuran’ı sunmalıdır. Çünkü gerçek ve en güzel öğüt Kuran’dır ( Nahl 16/125) insanlara da öncelikle ve özellikle onun ilkeleri öğütlenmelidir. Yüce Allah’a davetin yolu Kurandan geçtiği gibi, Kuran’ı anlatmak da Yüce Allah tarafından cihadın en büyüğü olarak ilan edilmektedir.(Furkan 25/52) Geçip giden ömrün ziyana dönüşmemesinin en kısa yolu, Kuran’ın ışığıyla aydınlanmaktan geçmektedir.

c) Ayetteki mesajın “hakkın tahakkuku” şeklinde de bir anlam boyutu vardır.

Müslümanlar, karşılıklı olarak hakkı tavsiye ederlerken, bu arada hakkın gerçekleşmesine de yardımcı olduklarını bilmelidirler.

4. Ziyana uğramamanın bir diğer şartı da “Birbirlerine sabrı tavsiye etmeleridir.”

Sabır, insanın her sıkıntıya boyun bükmesi olarak algılanmışsa da, bu yeterli bir yorum değildir. Sabır bazen “göğüs germek”, bazen “dayanmak”, bazen “boyun bükmek”, bazen de “inandığı değerlere sadakatle sarılmak” anlamlarına gelmektedir.

Lokman 31/17 ayette de belirtildiği gibi, bunları yapanlar bilmelidirler ki, başlarına sabır gerektirecek bazı sıkıntılar gelebilir. Hatta Hz. Peygamber “cennet zorluklarla çevrilmiş, cehennem de arzularla” buyurarak, ödülle buluşmanın yolunun zorluklara karşı sabırlı, kararlı ve dirençli davranmaktan geçtiğini belirtmektedir. Pek çok ayette Yüce Allah, kendi rızasını kazanmak için hayatını seferber edenleri yalnız bırakmadığını ve onların destekçisi olduğunu ifade etmektedir. (Bakara 2/153,155,157, 214; Maide 5/56; enam 6/34; Yusuf 12/110; Saffat 37/172; Zümer 39/10; Muhammed 47/7; Mücadele 58/21; Münafıkun 63/8) M.Okuyan

Ancak inanıp iyi işler yapanlar, hakkı birbirlerine tavsiye edenler ve sabrı birbirine tavsiye edenler, ziyanda değillerdir.

a- İman etmek; tek Allah’a, yani tevhid inancına inananlaar kurtuluşun kapısından içeri adım atmaktadırlar. İman, ferdi anlamda aklın gönül ülkesindeki eylemidir.

b- İyi ve faydalı amel üretmek; İnsanın, kendisine, toplumuna ve tüm insanlığa yarayacak işlerde bulunması bu amelin kapsamına giriyor. Allah’a ibadetten ve haramdan sakınmadan siysete, ekonomiye ve bilimsel araştırmaya uzanan tüm faydalı işler bu terimin içine girmektedir.

c- hakkı tavsiye etmek; hakkı tavsiye etmeği şu ayetlerle manalandırabiliriz.

“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış hayırlı topluluksunuz; iyiliği emreder, kötülükten men edersiniz.” (Al-i İmran 3/110)

d- Sabrı tavsiye etmek; Yüce Allah, Fussilet suresinde “sabr” ı köklü bir değişim gücü olarak tanımlamaktadır. Bu tanımı yapan ayetler şunlardır:

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık olan kimse, sanki candan bir dost olur. Buna ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak iyiden nasibi olan kimse kavuşturulur.” (Fussilet 41/34-35) Sabır, düşmanı dosta çeviren köklü değişimi meydana getiren güçtür.

Sabır eğitiminde nefsin aşırı isteklerine karşı koymak ve nefsi kontrol altına almak gibi psikolojik bir boyutu vardır. Bir bakıma sabır, dıştan ve içten gelen yanlış etkilere karşı direnmektir. (Al-i İmran 3/220)

“Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara 2/153)

“Sabredenleri müjdele ki, onlara bir bela dokunduğu zaman: Biz Allah’a aitiz ve biz ona döneceğiz derler. İşte Rablerinden bağışlanmalar ve rahmet hep onlaradır. Doğru yolu bulanlar da onlardır.” (Bakara 2/155-157)

“ancak sabredenlere, ödülleri hesapsız verilecektir.” (Zümer 39/10)

Kısaca diyebiliriz ki Yüce Allah, Kuran okulunda kayba uğrayanlarla bundan kurtulanları açıklayarak bir zamanı değerlendirme eğitimi vermektedir. B.Bayraklı