(Tâ-Hâ - 135.Ayet)

<< Geniş Meal

Hümeze

VAY haline iftira atanın ve ayıp-kusur arayanın!

Yani kötü niyetle başkalarında gerçek veya hayali kusurlar aramaya çalışan herkes.

M.Esed

Diliyle çekiştirip insanların onuru ile oynayan, kaş-göz hareketleriyle onlarla alay eden insanların vay haline! 

Bu ayetin içerdiği mesajı anlayabilmek için şu kavramların açıklanması gerekiyor.

HÜMEZE

Bu kelime ayıplama, arkadan atma, el ile çimdiklemek, dürtmek, kakmak vurmak, dar yere sıkıştırmak, ısırmak, kırmak ve yere çalmak” anlamlarına gelen hemz kökünden türemiştir. Bu manalardan hareket ederek hemz den türemiş olan Hümeze, “inceden inceye, geriden geriye hafife alarak, alay ederek insanların namusu ve şerefi ile oynayarak incitmek, yenmek, kötülemek, arkadan konuşarak ayıplamak, kınamak, öteye beriye koğuculuk yapmak ve bunu sanat, adet haline getiren kişinin ahlakını ifade etmektedir. Bunu yapan insanlar, bununla şöhret bulmuşlar ve bu manalarda geçen davranışlardan birini veya bir kaçını hayata geçirmişlerdir.

Kitle haberleşme vasıtaları geliştikçe hümezenin alanı da genişlemekte, metotları çeşitlenmekte ve yıkıcılığı artmaktadır. Artık Hümeze yapanlar, sınır tanımamakta ve medya yoluyla ülkeler arası bu işi yapabilmektedirler. Birilerinin çıkıp Hz. Peygambere hakaret ederek, onun onuru ile oynayarak, onun dehşet verici karikatürlerini çizip dünyayı ayağa kaldırabilmektedir.

LÜMEZE

Bu kelime de, Hümeze kelimesine yakın bir mana taşımaktadır. Lümeze, “kaş-göz hareketleriyle, işaretleriyle alaya almak” tır. Genelde Hümeze “yüze karşı olan sözle ayıplama” yı Lümeze de “arkadan kaş-göz hareketleriyle ayıplamayı” ifade etmektedir. Her ikisi de insanlara hoşlanmayacakları lakaplar takarak onları alaya alma manasına gelmektedir. Hucurat 11 de ifade edilen husus da aslında budur: “Ey iman edenler! Hiçbir topluluk başka bir toplulukla alay etmesin. Olur ki alay edilenler onlardan daha iyi olabilirler. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler; alay edilenler kendilerinden daha iyi olabilirler. Birbirinizi ayıplamayın. Birbirinize kötü lakaplar takmayın. İmandan sonra fasık diye anılmak ne kötüdür! Kim tevbe etmezse işte onlar zalimlerdir.” (Hucurat 49/11)

VEYL

Bu kelime, kızgınlığı ve birine helak dilemeyi ifade eden bir terimdir.

Bu ayette geçen suhriyet kelimesi “küçümsemek, olduğundan aşağı göstermek, iltifat etmemek” manalarına gelmekte, Hümeze ve Lümeze ye yakın bir anlam taşımaktadır. Suhriyet, küçümsemenin, alaya almanın genelini, Hümeze ve Lümeze de özel davranışları ifade etmektedir.

Ekonomik ve sosyal seviye farklılıkları nedeniyle erkek ve kadınlar fakir ve sosyal statüsü aşağıda olanları küçümsememeli, onları alaya almamalıdır. Önemli olan Allah katındaki seviyedir.

B.Bayraklı

"Şuradan buradan bir mal biriktirmiştir". Ve hep onu saymaktadır. Yani o malın hukukunu: Nereden gelip, nereye gitmesi gerekeceğini, onunla ne gibi hayırlar yapabileceğini düşünmeyerek, işi gücü sadece onun sayısını zapt edip çoğaltmak ve ona güvenmektir. Yahut etrafındakilere sadece onu saydırıp, onunla iftihar etmek, o suretle gözleri malda, işleri güçleri insanları birbirine tutuşturmak olan hümeze lümeze güruhunu başına toplayarak kendini onlara tanıtmak, başlarına geçmektir. Çünkü o hümeze lümeze güruhunun çoğunun malı olmamakla beraber emeli koğuculukla mal toplamak

olduğundan, öylelerinin başına toplanır ve onu sayarlar. Bu mânâya işaret için olmalıdır ki tekil olarak den yazılmış "onlar, bir mal topladılar ve onu saydılar" denilmemiştir. Sonra da bunların çoğulluğuna tenbih için diye çoğul zamiri gönderilmiştir. Bununla beraber her biri itibarıyla da tekil getirilmiş olmak düşünülebilir. Zira nekreye muzaf olan kül, küll-i ifrâdîdir. H.Yazır

Arkadan çekiştirenlerin, kaş göz hareketleriyle alay edenlerin hepsinin vay hâline!

Buradaki "hümeze tûn lümeze" kelimeleri, Arapça'da birbirine çok yakın anlamlı iki kelimedir. Birbirinin yerine de kullanılabilir. O kadar az fark vardır ki, ehl-i lisan Araplar bile hümeze ‘nin anlamı olarak lümeze ‘yi gösterirler. Burada iki kelime birlikte kullanılmıştır. Bu durumda anlam şöyle olur. Başkalarını hakir ve zelil etmeyi âdet haline getiren o kişi bazılarını parmakla gösterir, bazılarını da göz ile işaret eder. Bazılarına nasipleri dolayısıyla ta'n eder. Bazı şahısları da kötülüğe boğar. Bazılarını yüzüne karşı aşağılar, bazılarını da gıybet eder. Laf taşıyarak dostlar arasında kavga çıkarır, kardeşlerin arasını bozar. Başkalarına kötü isim takar, onlarla alay eder ve eksikliklerini ortaya çıkarır.

Mevdudi

VEYL: ويل [veyl] sözcüğü, “kınama, öfke ve tehdit” ifade eden bir sözcük olup sözcüğün aslı وى لفلان [vey li-fülânın=vay falancaya] şeklindedir. Ne var ki, Araplar tarafından sıkça kullanılan وى [vey] sözcüğü, zamanla kendisinden sonra gelen ل [lam] ile birleştirilerek ويل [veyl] şeklinde kullanılmaya başlanmıştır.

Araplar, gördükleri ileri derecedeki çirkinlik için veyl, küçük görmek için veys, acımak için de veyh sözcüklerini kullanırlar.

Veyl sözcüğü, cehennemde bir dağın veya bir vâdinin adı olarak da rivayet edilmiştir. Ama bu tarz rivayetler kişisel yorum olmaktan öteye geçememişlerdir.

Rabbimiz veyl kelimesini burada nekre [belirsiz] olarak ifade etmiştir. Bu kullanımdan, veyl ‘in ölçüsünü hiç kimsenin bilmediği, bilemeyeceği, ancak Allah’ın bilebileceği anlaşılmaktadır. Bir başka ifade ile Rabbimiz, cezasının sadece Kendisi tarafından bilinebilecek ölçüde büyük olduğunu bildirerek inançsız insanlarca ortaya konulan bu davranışların ne denli çirkin olduğuna dikkat çekmiş olmaktadır.

HÜMEZE ve LÜMEZE: همزة [hümeze] sözcüğü, همز [hemz] kökünden türemiş, mübalâğa [abartı] kalıbında bir ism-i fail [etken isim] olup “sıkan, kıran, men eden, ayıplayan, vuran, döven” anlamlarında kullanılır. Ama asıl anlamı, “sıkan” ve “sakındıran” demektir. Zaman içerisinde “arkadan kınayarak, ayıplayarak, kötüleyerek birini bir şeyden sakındıran, o kişiyi sıkıntıya sokanlar” anlamında kullanılır olmuştur.

لمزة [lümeze] ise “yüze karşı gizli sözle; kaş, göz, dudak hareketleri ile can sıkma, maneviyat bozma” anlamındaki لمز [lemz] sözcüğünden türemiş bir sözcüktür. Lümeze de tıpkı hümeze gibi mübalâğa kalıbında çoğul anlamlı bir ism-i fail olup “yüze karşı mimiklerle [kaş, göz ve dudak hareketleriyle] sıkıntı verenler” anlamına gelir.

Lemz sözcüğünün türevleri, Hucurât/11 ve Tövbe/58, 79‘da görülebilir.

Hümeze ve lümeze sözcükleri فعلة [fu‘aletün] kalıbında olup Araplar ضحكة [duhaketün=çok gülen] , لعنة [lu‘anetün=çok lânet eden] gibi sözcükleri de bu kalıpla kullanmışlardır. Sözcüklerin farklı kıraatleri söz konusu olmasına rağmen, kıraatlerin hiç birinde anlam farklılığı yoktur. Bu nedenle burada farklı kıraatlerin ayrıntısına girilmeyecektir.

Hümeze ve lümeze sözcüklerinin manaları ile ilgili olarak klâsik eserlerde şu açıklamalar yer almıştır:

Hümeze, “gıybet eden”, lümeze ise “ayıplayan ve eğlenen” demektir.

Hümeze, el-kol hareketleriyle; lümeze de dille yapılan alaya almalardır.

Hümeze, yüz yüze iken ayıplayıp alay eden, lümeze ise insanı arkasından ayıplayıp alay edendir.

Hümeze, açıkça ayıplayıp alay eden; lümeze ise gizlice, kaş-göz işaretleriyle ayıplayandır da denilmiştir.

Hümeze ve lümeze, insanlara hoşlanmadıkları lâkaplar takarak öyle çağırandır.

Hümeze, beraberinde oturan kimseyi göz ucuyla işaret ederek ayıplayıp alay eden; lümeze ise din kardeşini gıyabında kötü şeylerle anıp ayıplayandır.

Bunlar [hümeze ve lümeze] koğuculuk yapanlar; dostların arasını açanlar ve insanlara kusur bulanlardır.

Hümeze dil ile lümeze de göz ile yapılandır.

Görüldüğü gibi, yukarıdaki açıklamaların hepsi de birbirine yakın anlamlar içermektedir. Ancak bize göre bunların içerisinde âyetin lâfzî yapısına ve Kur’ân’ın genel ilkelerine en uygun olanı, Lisânu’l-Arab‘ın verdiği anlamlar doğrultusunda sözcüklerin orijinal anlamlarıyla yapılan açıklamadır.

Dikkat edilecek olursa, sözcükler hakkındaki açıklamaların tümü, “insanların şeref ve haysiyetiyle oynayıp onların kusurlarını ortaya koyma, onları sıkıntıya sokma, maneviyatlarını bozma” anlamlarında birleşmektedir. Bu demektir ki, hümeze ve lümeze olarak adlandırılanlar, İslâm tebliğcilerini sıkıştırmak, sıkıntıya sokmak, başarılarını engellemek için arkalarından girişimlerde bulunmakta, kulis yapmakta, lobiler oluşturmakta hatta bunlarla da yetinmeyip yüzlerine karşı sinir bozucu mimik hareketlerinde bulunmaktadırlar.

H.Yılmaz

(İnsanları çekiştiren, (kaş-göz hareketleriyle) yüze karşı eğlenmeyi adet edinen kişilerin vay haline!)

Veyl kelimesi, “yazıklar olsun”, “vay haline” demektir. Bu durumda kelime “şiddetli şer, hüzün, helak ve elem verici azap” anlamlarını da içermektedir.

Hümeze kelimesi, “ayıplamak, arkadan atmak, el ile çimdiklemek, dürtmek, kakmak, vurmak, sıkıştırmak, ısırmak, kırmak vey ere çalmak” gibi anlamlara gelmektedir. Bu anlamlar gereği hümeze, “gammazlığı adet ve sanat haline getiren, gerek el ile gerekse dil ile maddeten veya manen, şunu bunu itip kakmayı, kırıp incitmeyi adet edinmiş dedikoducular” için kullanılır.

Lümeze ise “mızrak saplamak gibi kötülemek, ayıplamak ve kaş göz kırparak, işaret ederek, eğlenerek birini diğerine göstermek” anlamlarına gelmektedir. Bu anlamlardan hareketle, söz konusu kelime “devamlı olarak herkesi ayıplayan, şuna buna ayıp ve eksiklik isnad ederek eğlenmeyi adet haline getirmiş, kendini beğenmiş atak kişiler” demektir.(Hucurat49/  11) ayetinde lemz “kötülemek” anlamına gelmektedir.

Her iki kelime şu noktada birleşir “İnsanların şeref ve haysiyetlerini alay konusu etmek, ayıplarını deşifre etmek” (Razi) Hümeze ve Lümeze kelimeleri, daha derli toplu bir ifadeyle “gizli-açık, arkadan önden, sürekli iftira atıp kara çalan, çekiştirip ayıp kusur arayan kişiler” demektir.( M.İslamoğlu)

Kuran da, Müslümanların birbirleriyle alay etmeleri (Hucurat49/  11) de yasaklandığı gibi (Bakara2/ 13) te Müslümanlarla alay eden, inançları sefih, düşük ve değersiz olarak görenler kınanmaktadır. Alaycılık, İblis ahlaksızlığıdır. Çünkü ilk defa alaycılığı o yapmıştır. Hz. Âdemi beğenmediği için, ilahi emre boyun eğmemiş, sonuçta huzurdan kovulmuştu. İnananlarla alay etmeyi en çok gerçekleştirenlerden bir de Hz. Nuh’un kavmidir (Hud11/ 27) ancak onlar da hak ettikleri cezaya çarptırılmışlardır.

M.Okuyan

"Yazıklar olsun her dedikoducuya ve iftiracıya." :

Kim bir hata yahut bir günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa şüphesiz büyük bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. (Nisa 4/112)

Evli kadınları suçladıktan sonra dört tanık getiremeyenlere seksen celde vurunuz ve onların tanıklığını ebedi olarak kabul etmeyin. Onlar yoldan çıkmış kimselerdir. (Nur 24/4)

Uydurdu. Onun sizin için kötü olduğunu sanmayın; aksine sizin için iyi (bir ders) dir. Bu arada, onlardan her biri günahı paylaşmıştır. Elebaşılık yapanları da büyük bir cezayı hak etmiştir. (Nur 24/11)

Onu işittiğinizde, siz inanan erkek ve kadınların birbiriniz hakkında olumlu düşüncelere sahip olarak, "Bu, açıkça büyük bir yalandır," demeleri gerekmez miydi? (Nur 24/12)

Dört tanık getirmeli değiller miydi? Tanıklar getiremediklerine göre onlar Allah yanında yalancılardandır. (Nur 24/13)

Allah'ın size dünya ve ahirette bağışı ve merhameti olmasaydı daldığınız o olaydan ötürü size büyük bir ceza dokunacaktı.

(Nur 24/14)

Onu dilinize dolamış ve hakkında bir bilginiz olmayan bir konuda ağzınızı açıp konuşuyordunuz. Onu basit bir şey sanmıştınız. Oysa o, Allah yanında büyüktür. (Nur 24/15)

Onu işittiğinizde, "Bunu konuşmamız doğru değil. Sen Yücesin. Bu büyük bir iftiradır," demeniz gerekmez miydi? (Nur 24/16)

Benzerini tekrarlamayasınız diye Allah size öğüt veriyor. İnananlar iseniz. (Nur 24/17)

İffetli ve (kötülüklerden) habersiz inanan kadınlara iftira edenler, dünya ve ahirette lanetlenirler ve onlar için büyük bir ceza vardır. (Nur 24/23)

İnanan erkeklere ve kadınlara, haksız yere hakaret edenler, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir. (Ahzab 33/58)

Ey inananlar, kötü huylara sahip birisi size bir haber getirirse onu araştırınız. Yoksa bilmeden bir topluluğa karşı haksızlık edersiniz ve daha sonra yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız. (Hucurat 49/6)

Şunların hiçbirine uyma: yemin edip duran, aşağılık, (Kalem 68/10)

İftiracı, söz götürüp getiren, (Kalem 68/11)

İyiliğe ve yardıma engel olan, saldırgan, günahkâr. (Kalem 68/12)

İnsafsız ve sahtekâr. (Kalem 68/13)

Yazıklar olsun her dedikoducuya ve iftiracıya. (Hümeze 104/1)

Maksat ise, malı Allah'a itaat yolunda harcamayıp, elde tutmanın yerilmesidir. Yüce Allah'ın: "O, hayrı alabildiğine engelleyen" (Kaf, 50/25); (Nun-Kalem, 68/12) buyruğu ile: "Mal toplayıp kaba dolduran" (el-Mearic, 70/18) buyruk­larında olduğu gibi.

"Toplayıp" anlamındaki; lafzının "mim" harfi genel olarak şeddesiz okunmuştur. Ancak İbn Amir, Hamza ve el-Kisaî çokluk anlamı ifade etmek üzere şeddeli okumuşlardır. Ebu Ubeyd de daha sonraki: "Onu tekrar tekrar sayandır" buyruğu dolayısıyla bu okuyuşu tercih etmiştir.

El-Hasen, Nasr b. Asım ve Ebu'l-Aliye ise "toplayıp" anlamındaki fiili şeddesiz okumuşlardır. Aynı şekilde; "onu tekrar tekrar sayandır" anlamındaki fiili de; şeklinde şeddesiz okumuşlar ve böylelikle şeddeli olan harfin muzaaf (aynı harften iki harfin şeddeli okunması) olduğunu göstermişlerdir. Çünkü bunun asit 'dir. Ancak böyle bir okuyuşun (açıklanabilmesi) uzak bir ihtimaldir. Çünkü Mushaf ta bu, iki dal ile yazılmıştır. Bununla birlikte şiirde bunun gibi taz'îfi açığa çıkardıkları vakit şeddesiz okudukları benzer kullanımlar da geçmiş bulunmaktadır. Bir şair şöyle demiştir:

"Yavaş ol ey Ümâme! Beni deneyerek anladığın gibi benîm huyum şudur: Çokça cimrilik göstermiş kimselere dahi ben cömertlik ederim."

Görüldüğü gibi şair burada:  şeklinde şeddeli kullanımı kastetmiştir. Fakat o taz'îfi (aynı harften şeddeli oları harfleri) birbirinden çözerek açığa çıkarmıştır. Ancak şiir bu gibi zorunlulukların uygulandığı bir yerdir.

El-Mehdevî dedi ki: Her kim "onu tekrar tekrar sayan" lafzını şeddesiz okuyacak olursa, o vakit bu mala atfedilmiş olur. Yani bu kimse malı topladı ve ‘onu sayıp durdu, demek olur. O halde bu muzaafiığı açığa çıkartılmış bir fiil olmaz. Çünkü böyle bir şey ancak şiirde kullanılır.

Kuduri,

Mal biriktirip onu (tekrar tekrar) sayan

“Toplamak, biriktirmek” anlamına gelen camea fiili, bazı kıraat âlimleri tarafından cemmea şeklinde okunmuştur. Bu durumda kelimenin anlamı, “malı şuradan buradan demeden, bir anlamda helaline ve haramına bakmadan toplamak” şeklini alır. (Yazır) Malını biriktiren bu insanların, birikimlerini sürekli saymaları, onu daha da çoğaltma duygusunun bir sonucudur.

Ayetteki adede fiili, “tekrar tekrar saymak” anlamı yanında, “malını kalkan yapmak” manasına da gelir.(Esed) “Mal canın yongasıdır” sözü gereği, eğer bu sevgi, dünya malına karşı aşırı bir tutkuya dönüşürse, söz konusu işlem, bu insanın dünya hayatına taptığını ve bu hayattan başka bir âleme inanmadığını da gösterebilir.

M.Okuyan

Birinci cümleden sonra bu ayetten kendiliğinden, bu tavrın onun varlıklı olmasından kaynaklandığı anlamı çıkmaktadır.
Mal toplamayı ifade etmek için "cemea mâlen" kelimesi kullanılmıştır. Bu ifadeden, malın çok olduğu anlamı çıkmaktadır. Ondan sonra malını sayması ise onun cimriliğini ve maddeye tapan bir kişi olduğunu ortaya çıkarır.

Mevdudi

Diriliş günü para, mevki, şöhret, soy, sop un hiçbir yararı olmaz:

İnkârcıların ne paraları ne de çocukları Allah'a karşı hiçbir yarar sağlamaz. Onlar ateşin yakıtıdır. (Al-i İmran 3/10)

İnkâr edenlerin ne paraları ne de çocukları Allah'a karşı kendilerine hiçbir yarar sağlamayacaktır. Onlar ateşin halkıdır ve orada sürekli kalıcıdırlar. (Al-i İmran 3/116)

Onların paraları ve çocukları seni etkilemesin. Allah bunlarla, onları dünya hayatında cezalandırmayı ve canlarının inkârcı olarak çıkmasını istiyor. (Tevbe 9/55)

Belli bir süreye kadar onları şaşkınlıkları içinde bırak (Müminun 23/54)

Sanıyorlar mı ki, kendilerine bağışladığımız paralar ve çocuklar ile (Müminun 23/55)

Sizi bize yaklaştıran şey ne paralarınızdır, ne de çocuklarınızdır. Ancak inanan ve erdemli davrananlar hariç. Onlara, yaptıklarının iki kat karşılığı verilecektir ve odalarında güvenlik içindedirler. (Sebe 34/37)

Araplardan geride kalanlar, "Paralarımız ve çoluk çocuğumuz bizi alıkoydu, bizim için bağışlanma dile," diyeceklerdir. Onlar gönüllerindekini değil, dilleriyle söylerler. De ki, "Sizin için bir zarar veya yarar dilerse Allah'ın bu dileğine kim engel olabilir?" Oysa Allah tüm yaptıklarınızdan haberdardır. (Fetih 48/11)

Bilesiniz ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme, para ve çocuk çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, inkârcıların hoşuna giden bir bitkiyi yetiştiren bir yağmura benzer. Ne var ki daha sonra o bitki kurur, sararır ve sonunda çerçöp olur. Ahirette ise Allah'tan çetin bir azap, bir bağışlanma ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı, kandıran, geçici bir zevkten ibarettir. (Hadid57/20)

Ne paraları, ne de evlatları, onları Allah'tan kurtaramayacaktır. Onlar cehennem halkıdırlar ve orada ebedi kalıcıdırlar.

(Mücadele 58/17)

Ey inananlar, paralarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Böyle davrananlar kaybedenlerdir.(Münafıkun63/9)

Paralarınız ve çocuklarınız bir sınavdır. Büyük ödül Allah'ın yanındadır. (Teğabün 64/15)

Para mal biriktirip Allah yolunda harcamayanların sonu:

Ey inananlar, din bilginlerinin ve din adamlarının çoğu halkın parasını hakk etmeden yerler ve Allah'ın yolundan saptırırlar. Altın ve gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlara acı bir azap müjdele. (Tevbe 9/34)

Gün gelir o biriktirdikleri altınlar ve paralar cehennem ateşinde ısıtılarak onlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanır: "Kendiniz için biriktirdiğiniz işte budur. Biriktirdiğinizi tadın." (Tevbe 9/35)

Allah'ın lütfundan kendilerine bağışladığı nimetlerde cimrilik edenler onu kendileri için hayırlı sanmasın. Aksine, o kendileri için zararlıdır. Toplayıp biriktirdikleri, Diriliş Günü boyunlarına dolanacak. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Al-i İmran 3/180)

Sanki parası/malı onu ölümsüz yapacakmış gibi. (Hümeze 104/3)

Allah sınamak için insana bolca verir ya da kısar:

Rabbi, sınamak için insana bolca verip sevindirdiği zaman, "Rabbim bana cömert davrandı," der. (Fecr 89/15)

Ancak ne zaman ki rızkını kısarak onu sınarsa, "Rabbim beni küçük düşürdü," der.(Fecr 89/16)

Bir akşam, ona güzel koşu atları sunulmuştu. (Sad 38/31)

Dedi ki, "Mal ve mülk sevgisi beni Rabbimi anmaktan alıkoydu. Ta ki, o (güneş) bir örtünün ardından kayboldu." (Sad 38/32)

Süleyman'ı böylece sınadık; onun hükümranlığına maddi zenginlik kattık; ancak o tümüyle (Tanrı'ya) yöneldi. (Sad 38/34)

İbrahim, "Rabbim, burayı güvenlik yeri kıl. Allah'a ve ahiret gününe inanan halkına ürünlerle rızık ver," deyince, "İnkâr edene de rızık vereceğim. Onu kısa bir süre geçindirir, sonra onu ateş cezasına mahkûm ederim. Ne kötü bir uğrak yeridir orası!," dedi. (Bakara 2/126)

Allah'ın lütfundan kendilerine bağışladığı nimetlerde cimrilik edenler onu kendileri için hayırlı sanmasın. Aksine, o kendileri için zararlıdır. Toplayıp biriktirdikleri, Diriliş Günü boyunlarına dolanacak. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Al-i İmran 3/180)

O sizi bir tek nefisten (aynı genetik özellikten) yarattı. Ondan da eşini yarattı ki dinginlik bulsun. Eşine yaklaşınca, hafif bir yükle yüklendi ve onunla gezindi. Yükü ağırlaşınca her ikisi Rabb’leri Allah'a: "Bize kusursuz bir çocuk verirsen şükredenlerden olacağız," diye yalvardılar. (Araf 7/189)

Onlara kusursuz bir çocuk verince, O'nun kendilerine verdiği bu hediyeyle ilgili olarak O'na ortaklar koşmaya başladılar. Allah onların ortak koştukları her şeyden çok yücedir. (Araf 7/190)

Hatta bazıları, "Bize lütfundan verirse, paramızı yardım için harcayacağız ve dürüst insanlardan olacağız," diye Allah'a söz verdiler. (Tevbe 9/75)

Fakat onlara kendi lütfundan verince, cimrileştiler ve yüz çevirerek döndüler. (Tevbe 9/76)

Onların bazılarına, sınamak için verdiğimiz dünya hayatının süslerine gözünü dikme. Rabbinin senin için hazırladığı nimetler daha iyidir ve süreklidir. (Ta-Ha 20/131)

Karun, Musa'nın halkından olmasına rağmen ihanet edip onlara zulmetti. Kendisine öyle hazineler vermiştik ki anahtarları güçlü bir topluluğa bile ağır geliyordu. Halkı ona şöyle demişti: "şımarma, Allah şımaranları sevmez." (Kasas 28/76)

"Allah'ın sana verdiği nimetlerle, dünyadaki payını unutmadan ahiret yurdunu ara. Allah sana nasıl iyilikte bulunmuşsa sen de iyilikte bulun. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayı arama. Allah bozguncuları sevmez." (Kasas 28/77)

Dedi ki, "Tüm bunlar bana, bilgi ve becerimden dolayı verildi. “Ondan önce, kendisinden daha büyük bir güce ve sayısal çoğunluğa sahip nice nesilleri Allah'ın yok ettiğini bilmez mi? Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz. (Kasas 28/78)

Kendilerine, "Allah'ın size verdiği rızıklardan verin," denildiğinde, inkâr edenler inananlara, "Allah'ın, dilediği takdirde besleyebileceği kimseleri mi besleyelim? Siz gerçekten iyice sapıtmışsınız," derler. (Yasin 36/47)

Sabahleyin birbirlerine seslendiler: (Kalem 68/21)

"Devşirecekseniz, haydi ekinlerinize erken varın." (Kalem 68/22)

Derken yola çıktılar, aralarında konuşuyorlardı. (Kalem 68/23)

"Sakın, bugün hiçbir yoksul oraya yanınıza girmesin." (Kalem 68/24)

Çoğaltma yarışı sizi alabildiğine meşgul etti; (Tekasür 102/1)

Mezarlara varıncaya (ölünceye) kadar... (Tekasür 102/2)

Doğrusu, yakında bileceksiniz. (Tekasür 102/3)

Elbette, yakında bileceksiniz. (Tekasür 102/4)

Doğrusu, kesin olarak bilseydiniz. (Tekasür 102/5)

Cehennemi görürdünüz. (Tekasür 102/6)

Zaten, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz. (Tekasür 102/7)

Sonra, o gün (size verilen) nimetlerden sorulacaksınız. (Tekasür 102/8)

Dünya hayatına bağlanmak kınanır:

De ki: "Ana babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aileniz, kazandığınız paralar, bozuk gitmesinden korktuğunuz iş ve hoşlandığınız evler Allah ve elçisinden ve O'nun yolunda çaba göstermekten daha sevgili ise, Allah emrini getirinceye kadar bekleyiniz." Allah yoldan çıkmış toplumları doğruya iletmez. (Tevbe 9/24)

Kadınları, çocukları, yığınlarla altın ve gümüşü, eğitilmiş atları, davarları ve ekinleri sevmek gibi zevkler insanlara alımlı görünür. Bunlar dünya hayatının nimetleridir. Oysa gidilecek en güzel yer Allah katındadır. (Al-i İmran 3/14)

Herkes ölümü tadacaktır. Diriliş günü ödülleriniz size eksiksiz olarak verilir. Kim ateşten kurtarılıp cennete sokulursa, zafer kazanmış olur. Dünya hayatı ancak aldatıcı bir zevkten ibarettir. (Al-i İmran 3/185)

Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatını sevip ona bağlananlar ve ayetlerimizden gafil olanlar… (Yunus 10/7)

İşte onların yeri, kazandıklarından ötürü ateştir. (Yunus 10/8)

Onları kurtarınca da yeryüzünde haksız yere taşkınlık yapmaya başlarlar. Ey insanlar, taşkınlığınız kendinize karşıdır. Dünya hayatının geçici zevkine düşkünsünüz; hâlbuki dönüşünüz bizedir ve yapmış olduğunuz her şeyi size haber veririz.

(Yunus 10/23)

Dünya hayatı, tıpkı şu örnek gibidir; gökten indirdiğimiz su insanların ve hayvanların yediği bitkilerin yapısına karışır. Bu durum, yeryüzünün süslenip bezendiği ve halkının da artık doğaya egemen olduklarını sandıkları ana kadar sürer. Nihayet geceleyin veya gündüzün ona emrimiz gelir. Sanki bir önceki gün hiçbir şeye sahip değilmiş gibi onu kökünden biçilmiş bir duruma sokarız. Düşünen bir toplum için ayetleri böyle açıklarız. (Yunus 10/24)

Kim dünya hayatını ve lüksünü ararsa, yaptıklarının karşılığını orada tam öderiz ve onlar orada hiç bir eksikliğe uğratılmazlar.

Bunlar için ahirette, yalnız ateş vardır. Yaptıklarının hepsi orada boş çıkmıştır. Bütün yaptıkları geçersizdir.(Hud 11/16)

Allah dilediğine rızkı açar veya kısar. Onlar dünya hayatı ile sevindiler, hâlbuki bu dünya hayatı ahiret ile karşılaştırıldığında bir geçimlikten ibarettir. (Rad 13/26)

Kim bu geçici dünyayı isterse, orada istediğimize dilediğimiz kadar veririz. Ancak daha sonra onu, kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme mahkûm ederiz. (İsra 17/18)

Rab'lerinin rızasını dileyerek sabah akşam kulluk edenlerle birlikte olmaya çalış. Dünya hayatının çekici materyallerini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini mesajımızdan gafil kıldığımız ve hevesine uyarak işlerini karıştıran kimseleri izleme.

(Kehf 18/28)

Onlara dünya hayatının örneği olarak, gökten indirdiğimiz suyla beslenen ve sonra rüzgârın savurduğu çer çöpe dönen yeryüzünün bitkisini örnek ver. Allah her şeye gücü yetendir. (Kehf 18/45)

Size verilen her şey, bu dünya hayatının malı ve süsüdür. Allah'ın yanında olanlar ise daha iyi ve süreklidir. Anlamaz mısınız? (Kasas 28/60)

Kavuşacağı güzel bir ödülü kendisine söz verdiğimiz bir kimse, kendisini dünya hayatının malıyla nimetlendirdiğimiz ve sonra diriliş günü hesaba çekilen kimse gibi midir? (Kasas 28/61)

Karun, Musa'nın halkından olmasına rağmen ihanet edip onlara zulmetti. Kendisine öyle hazineler vermiştik ki anahtarları güçlü bir topluluğa bile ağır geliyordu. Halkı ona şöyle demişti: "şımarma, Allah şımaranları sevmez." (Kasas 28/76)

"Allah'ın sana verdiği nimetlerle, dünyadaki payını unutmadan ahiret yurdunu ara. Allah sana nasıl iyilikte bulunmuşsa sen de iyilikte bulun. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayı arama. Allah bozguncuları sevmez." (Kasas 28/77)

Dedi ki, "Tüm bunlar bana, bilgi ve becerimden dolayı verildi. “Ondan önce, kendisinden daha büyük bir güce ve sayısal çoğunluğa sahip nice nesilleri Allah'ın yok ettiğini bilmez mi? Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz.(Kasas 28/78)

Bir ara, tüm görkemiyle halkının arasına çıkmıştı. Dünya hayatını seçenler, "Keşke Karun'a verilenlerin bir benzeri bize de verilseydi. Gerçekten, o çok şanslı biri," dediler. (Kasas 28/79)

Kendilerine bilgi verilmiş olanlar, "Yazık size, inanan ve erdemli davranan için Allah'ın ödülü daha iyidir," dediler. Buna ancak sabredenler kavuşturulur. (Kasas 28/80)

Onu eviyle birlikte yerin dibine geçirdik. Allah'ın dışında kendisine yardım edecek bir bölüğü yoktu; kazananlardan olmadı.

(Kasas 28/81)

Bir önceki gün onun durumuna imrenenler, "Demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de kısar. Allah bize lütfetmeseydi bizi de batırırdı. Demek kâfirler başarıya ulaşamazlar," demeye başladılar. (Kasas 28/82)

Bu dünya hayatı bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise gerçek hayattır; bir bilselerdi. (Ankebut 29/64)

Ey halk, Rabbinizi dinleyin, babanın çocuğuna yardım edemeyeceği ne de çocuğun babaya yardım edemeyeceği günden korkun. Allah'ın sözü gerçektir. Dünya hayatı sizi aldatmasın; kandırıcılar sizi Allah ile aldatmasınlar. (Lokman 31/33)

Ey insanlar Allah'ın sözü gerçektir; dünya hayatı sizi aldatmasın. Kandırıcı, sizi Allah hakkında kandırmasın.(Fatır 35/5)

"Ey halkım, bu dünya hayatı geçici bir geçinmedir. Ahiret yurdu ise ebedi bir duraktır." (Mümin 40/39)

Size ne verildiyse dünya hayatının geçimliğidir. Ancak inananlar ve Rabb’lerine güvenenler için Allah'ın yanında bulunanlar daha iyidir ve süreklidir. (Şura 42/36)

Tüm insanlar (inkârcılıkta) bir tek toplum olacak olmasaydı, Rahman'ı inkâr edenlerin evini gümüş tavanlar ve binip çıkacakları merdivenlerle donatırdık. (Zuhruf 43/ 33)

Evlerine kapılar ve konforlu mobilyalar. (Zuhruf 43/34)

Ve nice gösterişli maddeler. Tüm bunlar bu dünya hayatının geçici materyalidir. Ahiret ise Rabbinin katında erdemlilerindir. (Zuhruf 43/35)

Onlar derler ki, "Biz sadece dünya hayatında yaşarız. Yaşarız, ölürüz ve bizi zamandan başkası yok etmez." Onların bu konuda bir bilgisi yoktur. Onlar sadece zannediyorlar. (Casiye 45/24)

Ve onlara şöyle denir: "Bugünkü karşılaşmanızı unuttuğunuz için biz de bugün sizi unutuyoruz. Yeriniz ateştir ve sizin bir yardımcınız da olmayacaktır." (Casiye 45/34)

"Çünkü siz Allah'ın ayetlerini alaya aldınız ve dünya hayatı sizi kandırdı." Sonuç olarak, onlar oradan çıkamazlar ve özürleri de dinlenmez. (Casiye 45/35)

İnkârcılar cehenneme sunulduğu gün, "Dünya hayatında tüm güzel şeylerinizi boşa harcayıp onların zevkini sürdünüz. Yeryüzünde haksız yere büyüklenmenizin ve yoldan çıkmanızın karşılığında bugün alçaltıcı azabı göreceksiniz." karşılığında bugün alçaltıcı azabı göreceksiniz." karşılığında bugün alçaltıcı azabı göreceksiniz." (Ahkaf 46/20)

Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir. İnanıp erdemli davranırsanız, ödüllerinizi verir. O sizden paralarınızı istemiyor. (Muhammed 47/36)

Mesajımızdan yüz çeviren ve dünya hayatından başkasını arzulamayan kimseyi önemseme. (Necm 53/29)

Bilesiniz ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme, para ve çocuk çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, inkârcıların hoşuna giden bir bitkiyi yetiştiren bir yağmura benzer. Ne var ki daha sonra o bitki kurur, sararır ve sonunda çerçöp olur. Ahirette ise Allah'tan çetin bir azap, bir bağışlanma ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı, kandıran, geçici bir zevkten ibarettir.

(Hadid 57/20)

Bunlar şu geçiciyi seviyorlar ve önlerindeki ağır bir günü ise önemsemiyorlar. (İnsan 76/27)

Ve dünya hayatını yeğleyenlere gelince. (Naziat 79/38)

Gidilecek yer cehennem olacaktır. (Naziat 79/39)

Ne var ki siz dünya hayatını seçiyorsunuz. (A’la 87/16)

Oysa ahiret daha iyi ve süreklidir. (Ala 87/17)

Dünya hayatının tanımı:

Onlara dünya hayatının örneği olarak, gökten indirdiğimiz suyla beslenen ve sonra rüzgârın savurduğu çer çöpe dönen yeryüzünün bitkisini ver. Allah her şeye gücü yetendir. (Kehf 18/45)

Dünya hayatı, tıpkı şu örnek gibidir; gökten indirdiğimiz su insanların ve hayvanların yediği bitkilerin yapısına karışır. Bu durum, yeryüzünün süslenip bezendiği ve halkının da artık doğaya egemen olduklarını sandıkları ana kadar sürer. Nihayet geceleyin veya gündüzün ona emrimiz gelir. Sanki bir önceki gün hiçbir şeye sahip değilmiş gibi onu kökünden biçilmiş bir duruma sokarız. Düşünen bir toplum için ayetleri böyle açıklarız. (Yunus 10/24)

Bilesiniz ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme, para ve çocuk çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, inkârcıların hoşuna giden bir bitkiyi yetiştiren bir yağmura benzer. Ne var ki daha sonra o bitki kurur, sararır ve sonunda çerçöp olur. Ahirette ise Allah'tan çetin bir azap, bir bağışlanma ve hoşnutluk vardır. Dünya hayatı, kandıran, geçici bir zevkten ibarettir.

(Hadid 57/20)

Kadınları, çocukları, yığınlarla altın ve gümüşü, eğitilmiş atları, davarları ve ekinleri sevmek gibi zevkler insanlara alımlı görünür. Bunlar dünya hayatının nimetleridir. Oysa gidilecek en güzel yer Allah katındadır. (Al-i İmran 3/14)

Herkes ölümü tadacaktır. Diriliş günü ödülleriniz size eksiksiz olarak verilir. Kim ateşten kurtarılıp cennete sokulursa, zafer kazanmış olur. Dünya hayatı ancak aldatıcı bir zevkten ibarettir. (Al-i İmran 3/185)

Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlence. Erdemliler için ahiret yurdu daha hayırlı. Düşünmez misiniz? (Enam 6/32)

Ey inananlar, size ne oldu ki, "Allah yolunda harekete geçin," dendiği zaman yere çakılıp kaldınız? Ahiret yerine bu dünya hayatına mı razı oldunuz? Dünya hayatının nimetleri ahiret hayatına oranla pek azdır. (Tevbe 9/38)

Dünya hayatını ve lüksünü arayanın sonu:

Ve dünya hayatını yeğleyenlere gelince. (Naziat 79/38)

Gidilecek yer cehennem olacaktır. (Naziat 79/39)

İbrahim, "Rabbim, burayı güvenlik yeri kıl. Allah'a ve ahiret gününe inanan halkına ürünlerle rızık ver," deyince, "İnkâr edene de rızık vereceğim. Onu kısa bir süre geçindirir, sonra onu ateş cezasına mahkûm ederim. Ne kötü bir uğrak yeridir orası!," dedi. (Bakara 2/126)

De ki: "Ana babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aileniz, kazandığınız paralar, bozuk gitmesinden korktuğunuz iş ve hoşlandığınız evler Allah ve elçisinden ve O'nun yolunda çaba göstermekten daha sevgili ise, Allah emrini getirinceye kadar bekleyiniz." Allah yoldan çıkmış toplumları doğruya iletmez. (Tevbe 9/24)

Töreninizi bitirdiğiniz zaman, atalarınızı andığınız gibi, hatta daha güçlü olarak Allah'ı anmayı sürdürün. Halktan kimi "Rabbimiz, bize bu dünyada ver," der; onun ahiretten bir payı olmaz. (Bakara 2/200)

Ölemez. Ölümün belirlenmiş bir süresi var. Kim dünya nimetini isterse ona ondan veririz, kim ahiret nimetini isterse ona da ondan veririz. Şükredenleri ödüllendireceğiz. (Al-i İmran 3/145)

Musa dedi ki: "Rabbimiz, sen Firavun ve konseyine dünya hayatında lüks ve mal verdin. Rabbimiz, senin yolundan saptırsınlar diye mi? Rabbimiz, onların mallarını silip süpür ve acı azabı görünceye kadar inanmasınlar diye kalplerini katılaştır."

(Yunus 10/88)

Kim dünya hayatını ve lüksünü ararsa, yaptıklarının karşılığını orada tam öderiz ve onlar orada hiç bir eksikliğe uğratılmazlar. (Hud 11/15)

Bunlar için ahirette, yalnız ateş vardır. Yaptıklarının hepsi orada boş çıkmıştır. Bütün yaptıkları geçersizdir. (Hud 11/16)

Kim bu geçici dünyayı isterse, orada istediğimize dilediğimiz kadar veririz. Ancak daha sonra onu, kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme mahkûm ederiz. (İsra 17/18)

Hepsine, onlara da bunlara da, Rabbinin nimetlerinden ulaştırırız. Rabbinin nimetleri sınırlanmamıştır. (İsra 17/20)

Kavuşacağı güzel bir ödülü kendisine söz verdiğimiz bir kimse, kendisini dünya hayatının malıyla nimetlendirdiğimiz ve sonra diriliş günü hesaba çekilen kimse gibi midir? (Kasas 28/61)

"Allah'ın sana verdiği nimetlerle, dünyadaki payını unutmadan ahiret yurdunu ara. Allah sana nasıl iyilikte bulunmuşsa sen de iyilikte bulun. Yeryüzünde bozgunculuk yapmayı arama. Allah bozguncuları sevmez." (Kasas 28/77)

Kim ahiret ödülünü isterse onun ödülünü arttırırız. Dünya ödülünü isteyene de onu veririz; ancak onun ahiretten bir payı olmaz. (Şura 42/20)

Bu, maddi servetleri ve imkânları elde etmeye ve onlara sahip olmaya neredeyse "dini" bir değer atfetme eğiliminin kinayeli bir anlatımıdır - insani ruhi endişelere gerçekten önem vermekten alıkoyan bir eğilim-

M.Esed

2–3.    O ki, malı toplayıp ve malının gerçekten kendisini ebedîleştirdiğini sanarak onu tekrar tekrar sayandır.

Âyetlerin başındaki الّذى [ellezî] ism-i mevsûlu, cümlenin devamında açıklanan gerekçe ile yanlış yapan kişilerin kimler olduğunu işaret etmektedir. Bu kimseler, 1. âyette sözü edilen hümeze ve lümeze ‘dir. Başka bir ifade ile 1. âyette hemz ve lemz yaparak müminleri sıkıntıya sokan bu kimselerin cüretleri, biriktirdikleri mal sayesinde kendilerini bu dünyada ebedî zannetmelerinden kaynaklanmaktadır.

Âyetteki مالا [mâl] kelimesi, nekre [belirtisiz] getirilmiş ve böylelikle bu kelimenin anlamı geniş tutulmuştur. Çünkü nekrelik [belirtisizlik] , çokluğa da azlığa da yorulabilir.

Nekrelik azlığa yorulur ise, bir insanın malı [sahip olduğu şeyler] , bütün dünyanın malına nispetle bir hiç değerinde olacağından, âyetteki vurgu, küçümseme ile malın azlığına yapılmış olur.

Nekrelik çokluğa yorulur ise, âyetteki vurgu, önemseme ile malın çokluğuna olur ve aynı zamanda bu küstahlığın da biriktirilen önemli miktardaki mala güven dolayısıyla yapıldığı kastedilmiş olur.

MALI SAYMAK: عدّد [‘addede] sözcüğü, “biriktirmek, hazırlamak” anlamına gelen ve sesteş bir sözcük olan udde kökünden türemiştir. İnsanların belli bir amaçla (meselâ, olası kötü hâdiselere karşı güvence olarak) bir şeyi biriktirmesi udde sözcüğü ile ifade edilir.

Addede sözcüğü, kökünün sesteş bir sözcük olması sebebiyle birden çok anlama gelir.

Sözcüğün ilk anlamı, عدة [‘adet=sayı] demek olup cümledeki anlamı da, “tek tek saydı” manasına gelir. Sözcüğün tef‘îl babından [şeddeli] oluşu ise, sayılan şeyin çokluğunu anlatmaktadır.

Addede sözcüğü, yine “sayı” anlamı ekseninde “çoğalttı” manasına da gelmektedir. Nitekim Arapça’da, “…’da [onda] oldukça adet, yani çokluk vardır” şeklinde kullanılır.

Âyetteki عدّده [‘addede hu=onu tekrar tekrar sayandır] ifadesi, bazı kıraatlerde ‘addede sözcüğünün şeddesiz şekli ile adede hu olarak yer almıştır. Bu şekle göre ise, kökün sesteşliği sebebiyle ifadenin anlamları şöyle olur:

“Mal biriktirdi ve o malın sayısını belirledi.”

“Malının, adamlarının adedini çoğalttı.”

Yukarıdaki âyetler, biriktirdiği mal-mülkle, yetiştirdiği evlâtla, elde ettiği makam-mevki ile övünüp böbürlenenlerin ve kendisini müstağni zannedenlerin neden böyle davrandıklarının gerçek sebebini açıklamak suretiyle, bu zavallıların akılsızlığını ortaya çıkarmaktadır: O, malının kendisini gerçekten ebedîleştirdiğini sanıyor!

Hâlbuki tüm dünya metaı, gelip geçici şeylerden ibarettir. Kendisi ebedî olmayan şeyin insana ebedîlik sağlaması mümkün değildir. Dünya çapında kurulacak hâkimiyetler bile, her şeyi ile fâni olan bu dünyada yok olup gitmeye mahkûmdur. Dolayısıyla fâni dünyada sahip olunanlarla insanın kendini ebedî hissetmesi ancak akılsızlık göstergesidir.

خلد [huld=ebedîleşmek] sözcüğü, âhirete has bir kavram olup bu nedenle ahiretin bir adı da darü’l-huld [Ebedîlik Yurdu] dur. Zaten Kur’ân’da cennet ve cehennemin ebedîliği de huld sözcüğü ile ifade edilmiştir.

Âyette geçen, اخلده [ahledehu] sözcüğü, huld kökünden türemiş olup “dışarı çıkmadan sürekli evde kalmak” anlamına gelir. Bu sözcük, bulunulan hâlin kesintiye uğramadan devam ettiğini anlatır. Nitekim Vakıa/17de, cennet ehline bir lütuf olarak verilecek çocuklar için muhalledûn [ebedîleştirilmiş] sıfatı kullanılmıştır ki, bu ifade de, o çocukların hiç büyümeyeceği ve yaşlanmayacağı anlamına gelir.

Ahledehu fiili, geçmiş zaman kipinde olduğu için âyetin anlamının da, kendisini ebedîleştirdi olarak verilmesi gerekmektedir. Sözcüğün geniş zaman ya da gelecek zaman kipinde “kendisini ebedîleştireceği” şeklinde çevrilmesi hem yanlıştır, hem de âyetteki ince anlamı yok etmektedir. Çünkü âyetin metnine göre, “o akılsız, malının kendisini ölümsüzleştireceğini değil, ölümsüzleştirmiş olduğunu” sanmaktadır.

Hatırlanacak olursa, Tin sûresi’nde, ahsen-i takvim üzere yaratılmış olan insanın, iman etmemesi ve sâlihâtı işlememesi sonucu, hayvandan beter edildiği, esfel-i sâfilîn‘e itildiği bildirilmişti. 1–3. ayetlerde de bu inançsız insanın iğrençleşmiş, adileşmiş, küstahlaşmış portresi çizilmiştir. Bu portre, sadece âyetin indiği dönemdeki şu veya bu kişinin değil, her zaman ve her yerde görülen inançsız insanın portresidir: “Mala sahip olmakla insanlığın üstün ve ebedî değerlerine, onurlandırıcı her şeyine sahip olunacağını zanneden; şu veya bu şekilde elde ettiği malı hayattaki en büyük kazanç olarak değerlendiren; mala sahip olduğunda gönlünü tümüyle ona kaptıran; mal karşısında bütün kavramların önemini kaybettiğini, bütün değerlerin, bütün ölçülerin küçüldüğünü hisseden, onun karşısında kendine hâkim olamayan aşağılık bir tip…”

Bu patolojik kişilik, edindiği mal veya emtiayı her şeye gücü yeten, ölümü dahi baştan savıp ölümsüzlük sağlayan bir ilâh olarak görme eğilimindedir. Mal tutkusunun esiri olup iyice yozlaşan bu kişilik, elindeki ekonomik varlığı, hesaba çekilme ve yaptıklarının karşılığını verme zamanı olan ahirette Allah’ın vereceği cezayı bertaraf edebilecek bir güç zannedecek kadar da akılsızdır.

Bu kişilik hastalığındaki inançsız insan, yukarıda sıralanan güdülerin yönlendirmesiyle malın peşine düşmekte, onu ikide bir saymakta ve saydıkça da zevk almaktadır. Bu güdülerin kişiliğine yerleştirdiği çirkin duygular ise onu insanların yüce değerlerini ve onurlarını aşağılamaya itmektedir. Sonunda ayetlerde çizilen tablo gerçekleşmekte ve inançsız insan hem dili, hem de hareketleriyle alaya başlamaktadır. Yani, alay ettiği insanların gerek seslerini ve sözlerini, gerekse hareketlerini veya fiziksel özelliklerini alaylı mimiklerle taklit ve karikatürize ederek aklı sıra onları küçük düşürmek amacıyla bir nevi tiyatro sahnelemektedir.

Ne var ki, bu davranışları kendilerine pek pahalıya mal olacak ağır bir sonuç içermektedir: H.Yılmaz

Hayır! Andolsun ki o, Hutemaya atılacaktır.

Bu kelime bir şeyi kırmak anlamına gelen hatame fiilinden türemiştir. Hatıme kalıbı “hastalık veya ihtiyarlıktan zayıf ve bitkin düşmek” anlamına gelmektedir. Ehtame kalıbından alınıp “yer” le beraber kullanılınca “yerin kırığının çok olması demektir. İnhatame kalıbı, “kırılmak”; “insan” kelimesi ile bir araya getirilince “izdiham yapmak” manasına gelmektedir. Razinin nakline göre Müberred bu kelimeye, “içine düşen herkesi un-ufak eden, kırıp geçiren cehennem” e Hutame demektedir. “Yanındaki insanların yemeklerini yiyenlerle obur” anlamına da hutame denmektedir.

EZMEK

“Nihayet karınca vadisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! Dedi.” (Neml 27/18) la yehtimenneküm “sizi ezmesin” ifadesine baktığımızda ilgili kelimenin fiil kalıbında ve “ezip un-ufak etmek” anlamında gelmiş olduğunu görürüz.

Bu manadan hareket edersek Hümeze suresinde geçen “hutame” kelimesini şöyle yorumlarız: Hümeze suresinde “Hümeze” ve “lümeze” kelimeleri yer almaktadır. Kaş-göz hareketleriyle başkasının onuru ve şerefiyle oynayıp onlar manen kırıp-geçiren insanlar, kendilerini kırıp geçiren hutame cehennemine atılacaklardır. Başkasının onurunu kıranın ahirette hutame cehenneminde onuru kırılacaktır.

Hemmaz ve lemmâz, “ölü eti yemek” anlamında “insanların etini yemektir”. Hutame cehennemi de bu gıybeti yapanların deri ve etini yakıp-yemektedir. B.Bayraklı

(O,) Allah’ın tutuşturulmuş bir ateşidir.

Kur'an-ı Kerim'de buradan başka hiçbir yerde cehennem ateşi için "Allah'ın ateşi" denmemiştir. Burada ateş Allah'a nispet edilmiştir. Bunun sebebi de sadece o ateşin korkunçluğunu anlatmak için değil, aynı zamanda dünyada mal varlığı nedeniyle gurur ve tekebbür edenlerin Allah (c.c.) indinde ne kadar nefretle karşılandıklarını belirtmek, içindir. Onun için Allah (c.c) bu ateşe mahsus olmak üzere onu kendine nispet etmiştir. Söz konusu kişiler bu ateşe atılacaklardır. 

Mevdudi

Kur’ân’da “cehennem ateşi” için, ناراللّه [Allah’ın ateşi] ifadesinin kullanıldığı tek âyet budur. Bunun sebebi, sadece o ateşin korkunçluğunu anlatmaktır. Zımnen, “O, sizin bildiğiniz ateşlerden değildir, o Allah’a aittir; sönmez, bitmez, tükenmez. Ona hiç kimse müdahale edemez. Onun dehşet ve şiddetini de bilemezsiniz, o Allah’a ait ölçülerdedir” denilmektedir.

6.âyet aynı zamanda, dünyada mal varlığı sebebiyle şımaranların Allah katında ne kadar büyük nefretle karşılandıklarına da işaret etmektedir. H.Yılmaz

Ayetteki tettaliu fiili, bu ateşin dışarıdan değil, içeriden dışarıya yükseleceğini, içinden yanıp dışını yakacağını ifade eder.(Hutema), emanet edilen fıtratın, bastırılan vicdanın, saptırılan bilincin, güdülerin ermine verilen bilinçaltının ve duyguların, kendilerini Allahtan mahrum eden sahiplerinden intikam almak için yaktığı bir ateştir.

M.İslamoğlu

 

"Tetteliu ale'l ef’ideh “deki "İttelea" kelimesi yukarı çıkmak anlamına gelir. Diğer anlamı, haberdar olmaktır. "Ef'ideh", "fevad"ın çoğuludur. Anlamı da kalptir. Ancak bu kelime insanın göğsündeki kalbi için kullanılmamıştır. İnsanın şuur, idrak, hissiyat, heves, akait, düşünce, niyet ve irade yeri için kullanılmıştır. Ateşin kalbe kadar ulaşmasının anlamı, insanın kötü düşüncelerinin, fasit akidelerinin çirkin heveslerinin, habis niyet ve iradelerinin merkezine kadar ateş ulaşmasıdır. Bir başka anlamı, Allah'ın bu ateşinin, müstahak olan ve olmayan herkesi yakan dünyadaki ateş gibi kör olmayacağıdır. Tersine bu ateş suçluların kalbine kadar ulaşır, suçuna göre ve hak ettiği kadar onu yakar, azabına sebep olur.

Mevdudi

Yani onların kalplerinden çıkarak günahkârların suçlarını geç fark etmelerinde "ateşi “in ruhi niteliğine bir işaret vardır.

M.Esed

O, gönüllerin üzerine tırmanıp çıkar [ulaşır] .

NEDEN FUAD [GÖNÜLLER] :

الافئدة [ef’ideh] sözcüğü, fevad sözcüğünün çoğulu olup “kalp” demektir. Ancak bu sözcük “insanın göğsündeki kalp” için değil, “insandaki şuur, idrak, hissiyat, heves, ilke, düşünce, niyet ve irâde merkezi” için kullanılır.

Ateşin kalbe kadar ulaşması birden fazla anlama gelebilir:

A) Bu ateş, sadece insanın cezalandırılmasına yol açan yanlış düşüncelerini, çirkin heveslerini, bozuk ilkelerini, kötü niyet ve iradesini sarmakla kalmayıp bu pisliklerin üretildiği merkeze kadar ulaşmaktadır.

B) Bu ateş, dünyadaki ateş gibi kör, müstahak olanı da olmayanı da birlikte yakan bir ateş olmayıp ancak suçuna göre ve hak edilen kadar yakan, suçluların kalbine kadar ulaşarak onlara vaat edilen azabı tattıran bir ateştir.

C) İnsanın en duyarlı ve kırılgan noktasının kalp olması dolayısıyla cehennem ateşinin gönüllere ulaşması, azabın en fazla acıyan yere ulaşması ve azabın bütün şiddetiyle hissedilmesi anlamına gelir. Hissedilen acının ne kadar dokunaklı olduğunu ifade etmek üzere Türkçe’de kullanılan “Ciğerime işledi”, “Kalbim kırıldı”, “Ciğerim parçalandı”, “İçim acıdı” deyimleri ile Arabça’daki ıttılaun alel ef’ideh [gönüllerin üzerine tırmanıp çıkma] deyimi aynı anlamı ifade etmektedir.

D) Şirkin, küfrün, kötü inançların, bozuk niyetlerin üretildiği yer kalptir. İnsan gönlüyle inanır veya gönlüyle inkâr eder. Cehennem ateşinin bu merkeze, kalbe ulaşması cezalandırmada, “hedefin on ikiden vurulması” anlamına gelir ki, bu da “dokunursan elini kırarım” veya “adımını atarsan ayağını kırarım” tehditleri sonrasında ceza olarak gerçekten elin veya ayağın kırılmasına benzemektedir. H.Yılmaz

"Fi amedin mümeddedeh"in bir kaç anlamı vardır.

Birincisi, cehennemin kapıları kapanacak ve onların üzerine yüksek sütunlar dikilecektir.

İkincisi, bu suçlular yüksek sütunlar ile bağlanacaklardır.

Üçüncüsü, İbn Abbas'ın açıkladığı anlamdır. Buna göre, ateşin alevi sütun şeklinde yükselecektir.

Mevdudi

Lafzen "geniş sütunlar arasında", yani ümitsizlik ile kuşatılmış halde.

M.Esed

8-9. O, uzatılmış sütunlarda onların üzerine kapatılıp kilitlenecektir.

Ayetteki mü’sadeh kelimesi “kilitlenmiş” amed sözcüğü “direkler”, mümeddedeh”in kelimesi ise “uzatılmış, uzun” demektir. Bu ifadelerden anlaşıldığına göre, Hutame, içine girenlerin bir daha dışarı çıkamayacağı bir ateştir.

Ayetteki mü’sade kelimesi, “tıpalanmış, sımsıkı kapatılmış” demektir. Bu durumda ayetteki maksat, Hutame cehenneminden çıkış olmayacağını ortaya koymaktadır. Zaten Yüce Allah, cehennemde ölüm olmayacağını (Nisa 4/56; İbrahim 14/17; Taha 20/74; Furkan 25/13-14; Fatır 35/36; İnşikak 84/11-12; Ala 87/13) ve oradan çıkmak isteyenlerin çıkarılmayacağını çeşitli ayetlerde dile getirmektedir. (Fatır 35/36-37; Müddesir 74/28)

“Uzatılmış sütunlar” ifadesi, benzer şekilde cehennemden çıkış olmayacağını ve orasının kuşatılmış bir yer olduğunu belirtmeye yönelik bir tamlama olsa gerektir. İnsanların onurunu kırıp haklarını gasp edenler, hatta vicdanlara kelepçe vurmaya kalkışanlar, orada sütunlara bağlanacaklardır. Kehf 18/29 da, cehennemin duvarlarının, içindekileri çepeçevre kuşattığından söz edilmektedir.

M.Okuyan

8–9.    O, onların üzerine kilitlenmiştir/kapatılmıştır; uzatılmış direkler içinde.

Bu âyetler, cehennemi bir zindan olarak tasvir etmektedir: Kapıları hiç açılmamak üzere kapatılmış, kendisinden kaçılamayan bir zindan… Demir parmaklıklar yerine uzun sütunları olan bir zindan… Âdeta bir kafes gibi, her yerin görülebildiği ve her yerden görülebilen ama dışına çıkılamayan bir zindan…

8. âyetteki, مؤصدة [mü’sade] sözcüğü, “kapıyı kapattım, kilitledim” ifadesinden gelmiştir ve “tıpalanmış, sımsıkı kapatılmış” demektir. Sözcüğün bu anlamları, cehennem kapılarının açılmayacağını, oradan çıkışın söz konusu olmayacağını ifade etmektedir. Cehennem hakkındaki bu ifade, Kur’ân’da bir yerde daha aynen geçmektedir:

Ayetlerimizi inkâr edenler de meş’emet [uğursuzluk-şomluk] yâranının ta kendileridir. Üzerlerinde kapıları sımsıkı kapatılmış bir ateş vardır. (Beled 19–20)

Yukarıdaki anlatımlardan, cehennemlikleri fizikî azapların yanında manevî azapların da beklediği anlaşılmaktadır. Çünkü ayetlerde kapıların kilitli olduğu ve direklerin uzatılmış olduğu vurgulanmak suretiyle kapıların açılmak, direklerin aşılmak istendiği, ama bu çabaların sonuçsuz kaldığı imaları vardır. Yaşanan bütün bu rezilliğin çevreden görülüyor olması, kaçış teşebbüslerinin boşa çıkmasının verdiği sıkıntı azabına –tabir yerinde ise– bir de tuz-biber mahiyetindeki mahcubiyet duygusunu eklemektedir.

Bugüne kadar Kur’ân ile ilgili çalışma yapanların hepsi, âyetteki عمد [‘amed] sözcüğünün; “direk, sütun, temel direk, baston” gibi anlamları ile sözcüğün kıraat farklılıkları üzerinde durmuşlar ve bu çerçevede ayrıntılara girmişlerdir. Türkçe’ deki “amuda kalkmak” [tepe üstü çivi gibi dik durmak] deyimi de, ‘amed sözcüğünün bu anlamlarına uygun manada dilimize girmiştir.

Hâlbuki kadim Arap dilinde ‘amed sözcüğünün başka anlamları da vardır ve âyetin bu anlamlara göre yapılacak çevirisi de gayet uygun olmaktadır.

‘Amed sözcüğü, yukarıdakilerden başka şu anlamlara da gelmektedir:

A) Yerinden desteksiz, yardımsız kalkamayan hastaya el-‘amîd denir.

B) Çok şiddetli üzüntüye el-‘amîd denir.

C) Sırttaki yaraya ve ura ‘amed denir.

Sözcüğün bu anlamları dikkate alınırsa, 9. âyetin şu şekillerde çevrilmesi mümkündür:

A) “Uzun hastalıklar içinde.”

B) “Bitmeyen sıkıntılar içinde.”

C) “Sırtında hiç iyi olmayacak, şifa bulmayacak yaralar içinde.”

UYARI 1: Bu konuda asıl yapılması gereken şey, İslâm düşmanlarının eline Müslümanları karikatürize edecekleri malzeme vermemektir. Ne var ki, hümeze ve lümeze takımı, tarihte her zaman görüldüğü gibi, malzemelerini kendileri yaratarak sahneye çıkmaktadırlar. Bu takdirde yapılması gereken, onları Allah’a havale etmektir. Meselâ Peygamberimizin çevresindeki hümeze ve lümeze grubundan Mekkeli Hakem b. el-Âs adındaki müşrik, eldeki bilgilere göre, yürüyüşünü taklit etmek suretiyle Peygamberimizle alay etmiştir. Kur’ân, hümeze ve lümeze takımının bu yaptıkları için Peygamberimizi ve inananları teselli etmiştir:

Hiç kuşkusuz senden önce de peygamberler alaya alındı. Onlardan alay eden kişileri alay ettikleri şey kuşatıverdi. (En‘âm/10)

Hiç kuşkusuz senden önce ilk milletler arasında da elçi görevlendirdik. Onlara hiçbir elçi gelmiyordu ki onu alaya almış olmasınlar. (Hicr/10–11)

Ve hiç kuşkusuz senden önce birçok elçiyle alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alay ettikleri şey kuşatmıştı. (Enbiya/41)

Ve Biz öncekilere de nice peygamberler göndermiştik. Onlar kendilerine gelen her peygamberi mutlaka alaya alıyorlardı. Sonra Biz onlardan daha güçlü olanları helâk ettik. Öncekilerin örneği geçti de. (Zuhruf/6–8)

Müslümanlar bu mesajlar doğrultusunda uyanık olmalı, bu beyinsizlerin tahriklerine kapılmamalı, oyunlarına gelmemeli, onları bu dünyada cezalandırmak uğruna kendilerine de zarar veren eylemlerde bulunmamalıdırlar. Ayrıca onların Allah’a havale edilmelerinin bu dünyada cezalandırılmayacakları anlamına gelmediği de iyi bilinmelidir.

Rabbimizin surede kullandığı sözcükler dikkatle incelendiğinde, verilen mesajın aynı zamanda bu dünyaya da yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Rabbimiz sanki şöyle demektedir: “Malını güç kaynağı yapıp çokluğu ile kendisinin ebedîleştiğini zanneden, inananlara sıkıntı veren, kaş-göz hareketleriyle sinirlerini bozan o inançsızın başına öyle birini musallat ederiz ki, mala-mülke önem vermeden onun bütün malını kırıp döker, yiyip bitirir, kaybeder. İnançsız da ta ciğerlerinden yanıp tutuşur, sürekli dermansız hastalıklar, bitmeyen sıkıntılar, üzüntüler, iyi olmayan, şifa bulmayan yaralar içinde Allah’ın ateşini çeker durur. İnkâr edişine sebep olan o malını Biz onun azap kaynağına dönüştürürüz.”

Nitekim toplumda bu şekilde cezalandırılmış olan birçok insana her zaman rastlamak mümkündür.

UYARI 2: Bu tehdit herkese şamil olmayıp sadece “malına güvenerek, malından aldığı güçle Müslümanları tehdit eden, sıkıntıya sokan, onların maneviyatını bozan, hevesini kıran ve ahireti inkâr eden tüm kâfirlere, inançsız İslâm düşmanlarına” yöneliktir. Dolayısıyla, dedikodu ve gıybet gibi kusurlarına rağmen imanlı insanlar kendilerini bu tehdidin muhatabı olarak görmemelidirler.

Fakat ne yazık ki, geçmişte Müslümanları daha takvalı bir hayata yöneltmek adına, kusurlu Müslümanların da cehenneme girip yanacağına dair rivayetler uydurulmuştur. Kur’ân ayetleriyle çelişen yüzlerce rivayetten biri olmasına rağmen yukarıdaki âyetle ilgili olarak klâsik tefsirlerin çoğunda yer almış bulunan Ebû Hureyre kaynaklı bir rivayeti ibret nazarlarına sunmakta yarar görüyoruz:

Allah Teâlâ isyankâr müminleri ateşten çıkardıktan sonra ki en uzun duran yedi bin sene duracaktır– Allah Teâlâ cehenneme ateşten kapaklar, ateşten egserler, ateşten amudlarla bir kısım melekler gönderecek, o kapakları onların üzerine kapayacaklar, o çivilerle sıkıştıracaklar, o amudları uzatıp bastıracaklar, ne bir ruh girecek, ne bir gam çıkacak bir boşluk kalmayacak. Aziz, Celil, Cebbar olan Allah, Arş’ı üzerinde, onları unutmuş gibi bırakacak. Cennet ehli nimetleriyle meşgul olacaklar, artık ondan sonra o cehennem ehli hiçbir yardım dileyemeyecekler, söz kesilecek, artık onların sözleri bir nefes alıp vermekten ibaret kalacak. Ve işte, Cehennemlikler dikilmiş direklere bağlı bulundukları halde, o ateşin kapıları üzerlerine kapatılacaktır ayetinin anlamı budur.

Rivayet bir yana, pek tabiîdir ki, dedikodu, gıybet, alay gibi çirkin davranışlar bir Müslüman’a asla yakışmaz. Zaten hepsi de mümine yasaklanmış davranışlardır. Onlardan herhangi birini işleyen bir Müslüman’ın bu kusurlu davranıştan dolayı mutlaka tövbe etmesi gerekmektedir:

Ey inananlar! Bir topluluk bir topluluğu alaya almasın. Olabilir ki, onlar [alay ettikleri topluluk] kendilerinden hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar. Belki de alay ettikleri, kendilerinden hayırlıdır. Kendinizi de fırlatıp atmayın [ayıplamayın, küçük düşürmeyin]; birbirilerinizi lâkaplar ile fırlatıp atmayın [küçük düşürmeyin, küçümsemeyin] . İmandan sonra fâsıklık ile adlanmak ne kötü şeydir! Ve kim tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. (Hucurât/11)

Bu konuların gerek bu surede ve gerekse farklı sözcükler kullanılarak Müddessir sûresi’nde dile getirilmesi, bir taraftan kendilerini savunmak, diğer taraftan da inançsızların iğrençliklerine karşı direnmek durumunda olan Müslümanları hem memnun etmekte, hem de Allah’a olan iman ve güvenlerini pekiştirmektedir. H.Yılmaz