(En’âm - 46.Ayet)

<< Geniş Meal

Fil

Görmedin mi nasıl etti Rabbin Ashâb-ı Fîl’e,

ASHÂB-I FÎLAshab-ı Fil tamlamasının sözcük anlamı “fil arkadaşları ”dır. Fil Ashabı, Kur’an’a göre, kötü plânları sebebiyle Allah tarafından helâk edilmiş bir topluluktur.

Bakara sûresinin 127. ayetinden öğrendiğimize göre, oğlu İsmail ile birlikte İbrahim peygamber tarafından inşa edilen tavansız, küçük ve dört köşe olduğu için Kâbe diye adlandırılan Beytullah, yine Kur’an’dan öğrendiğimize göre Allah’ın İbrahim peygambere vahyi doğrultusunda, insanların ziyaret yeri olarak ilân edilmiştir (Hacc; 27). Kur’ân’da “بيتى - beyti [Evim], Beytullah [Allah’ın Evi], (Bakara 125, Hacc 26),بيتالعتيق - beytü’l-atîk” [Eski Ev] gibi isimler verilen Kâbe, içinde bulunduğu kent olan Mekke’ye de “امّ القراء - ümmü’l-kura [Kentlerin Anası, Anakent], (En’âm 92), Beledü’l-Emin [Güvenli Kent] (Tin 3) gibi nitelikler kazandırmıştır.

H.Yılmaz

Rabbin, fil ordusuna neler yaptı, görmedin mi?

Ayetteki tera fiili “görmek”, ashabul-fil tamlaması ise “fil ordusu” demektir. Ayetteki tera fiili “görmek” ashabu’l-fil tamlaması ise “fil ordusu” demektir. İlk ayette geçen elem tera ifadesi “görmedin mi?” anlamına gelse de, burada “Haberin yok mu? Duymadın mı? Gözünde canlandırabilir misin? (M.İslamoğlu) şeklinde anlaşılmalıdır. Çünkü olay Hz. Peygamber doğmadan önce gerçekleştiği için, onun bu olayı görmesi mümkün değildi

M.Okuyan

Rabbinin, fil ordusuna neler yaptığını görmez misin?

Bu soru, birinci derecede Hz. Peygambere, ikinci derecede yaşamakta olan nesillere sorulmaktadır. Sorunun yüklemi, yani fiili “görmek”  tir. Buradaki görme, “bilme, araştırmak, gidip yerinde incelemek ve hatırlamak” anlamlarına gelmektedir.

Aslında bu soru Taha suresinin 128 ayetinde yer alan “Nuha” denen aklı harekete geçirmeyi, geçmiş, tarihi olgulardan ders almayı amaçlayan bir soru niteliğini taşımaktadır.

“Bizim, onlardan önce nice nesilleri helak etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi? Hâlbuki onların yurtlarında gezip dolaşırlar. Bunda elbette akıl sahipleri için nice ibretler vardır.” (Taha 20/128)

Dikkat edilirse, Yüce Allah Fil ordusunun yaptığının keyfesinin tespit edilmesi, araştırılması ve bulunması istenmektedir. Bir bakıma soru bu “nasıl” üzerine sorulmaktadır.. İşte tarihi ve sosyolojik araştırmalara hedef tayin edilmekte, yani “nasıl” ın bulunması şeklinde bir hedef konmaktadır. Yüce Allah’ın yaptığının “nasıl” ını bulmak araştırmanın merkezi noktasını teşkil etmektedir. B.Bayraklı

GÖRMEDİN Mİ DİYE BAŞLAYAN AYETLER

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖينَ خَرَجُوا مِنْ دِياَرِهِمْ وَهُمْ اُلُوفٌ حَذَرَ الْمَوْتِ فَقَالَ لَهُمُ اللّٰهُ مُوتُوا ثُمَّ اَحْيَاهُمْ اِنَّ اللّٰهَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَشْكُرُونَ

(Habîbim, sayıları) binlerce olduğu halde ölüm korkusuyla yurtlarından (bırakıp) çıkanları gör (müş gibi bil) medin mi? Allah onlara «Ölüm!» dedi, sonrada kendilerini diriltti. Her halde Allah insanlara karşı fazl (-ü inayet) sahibidir. Fakat insanların pek çoğu şükretmezler. (Bakara 2/243)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الْمَلَاِ مِنْ بَنٖى اِسْرَایٖٔلَ مِنْ بَعْدِ مُوسٰى اِذْ قَالُوا لِنَبِىٍّ لَهُمُ ابْعَثْ لَنَا مَلِكًا نُقَاتِلْ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ قَالَ هَلْ عَسَيْتُمْ اِنْ كُتِبَ عَلَيْكُمُ الْقِتَالُ اَلَّا تُقَاتِلُوا قَالُوا وَمَا لَنَا اَلَّا نُقَاتِلَ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ وَقَدْ اُخْرِجْنَا مِنْ دِيَارِنَا وَاَبْنَائِنَا فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ تَوَلَّوْا اِلَّا قَلٖيلًا مِنْهُمْ وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ بِالظَّالِمٖينَ

Musa'dan sonra İsrailoğulları’nın önde gelenlerini görmedin mi? Hani, peygamberlerinden birine: "Bize bir melik gönder de Allah yolunda savaşalım" demişlerdi, O: "Ya üzerinize savaş yazıldığı halde savaşmayacak olursanız?" demişti. "Bize ne oluyor ki Allah yolunda savaşmayalım? Ki biz yurdumuzdan çıkarıldık ve çocuklarımızdan (uzaklaştırıldık.)" demişlerdi. Ama onlara savaş yazıldığı (öngörüldüğü) zaman, az bir kısmı hariç yüz çevirdiler. Allah zalimleri bilir. (Bakara 2/246)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖى حَاجَّ اِبْرٰهٖيمَ فٖى رَبِّهٖ اَنْ اٰتٰیهُ اللّٰهُ الْمُلْكَ اِذْ قَالَ اِبْرٰهٖيمُ رَبِّىَ الَّذٖى يُحْيٖ وَيُمٖيتُ قَالَ اَنَا اُحْيٖ وَاُمٖيتُ قَالَ اِبْرٰهٖيمُ فَاِنَّ اللّٰهَ يَاْتٖى بِالشَّمْسِ مِنَ الْمَشْرِقِ فَاْتِ بِهَا مِنَ الْمَغْرِبِ فَبُهِتَ الَّذٖى كَفَرَ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِى الْقَوْمَ الظَّالِمٖينَ
Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim diriltir ve öldürür" demişti; o da: "Ben de öldürür ve diriltirim" demişti. (O zaman) İbrahim: "Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir" deyince, o inkârcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.  (Bakara 2/258)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖينَ اُوتُوا نَصٖيبًا مِنَ الْكِتَابِ يُدْعَوْنَ اِلٰى كِتَابِ اللّٰهِ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ يَتَوَلّٰى فَرٖيقٌ مِنْهُمْ وَهُمْ مُعْرِضُونَ
Kendilerine Kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında Allah'ın Kitabı hükmetsin diye çağrılıyorlar da, onlardan bir bölümü yüz çeviriyor. Onlar, işte böyle arka dönenlerdir. (Al-i İmran 3/23)

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖينَ اُوتُوا نَصٖيبًا مِنَ الْكِتَابِ يَشْتَرُونَ الضَّلَالَةَ وَيُرٖيدُونَ اَنْ تَضِلُّوا السَّبٖيلَ
Kendilerine kitaptan bir pay verilenlerin sapıklığı satın aldıklarını ve sizin de yolu sapıtmanızı istediklerini görmedin mi

(Nisa 4/44)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖينَ يُزَكُّونَ اَنْفُسَهُمْ بَلِ اللّٰهُ يُزَكّٖى مَنْ يَشَاءُ وَلَا يُظْلَمُونَ فَتٖيلًا

Kendilerini (övgüyle) temize çıkaranları görmedin mi? Hayır; Allah, dilediğini temizleyip yüceltir. Onlar, 'bir hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar' bile haksızlığa uğratılmazlar. (Nisa 4/49)

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖينَ اُوتُوا نَصٖيبًا مِنَ الْكِتَابِ يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوتِ وَيَقُولُونَ لِلَّذٖينَ كَفَرُوا هٰؤُلَاءِ اَهْدٰى مِنَ الَّذٖينَ اٰمَنُوا سَبٖيلًا
Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmedin mi? Onlar, tağuta ve Cîbt’e inanıyorlar ve diğer inkâr edenler için: "Bunlar, iman edenlerden daha doğru bir yoldadır" diyorlar. (Nisa 4/51)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖينَ يَزْعُمُونَ اَنَّهُمْ اٰمَنُوا بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرٖيدُونَ اَنْ يَتَحَاكَمُوا اِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ اُمِرُوا اَنْ يَكْفُرُوا بِهٖ وَيُرٖيدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلَالًا بَعٖيدًا

Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tâğûtun önünde muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister.

(Nisa 4/60)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖينَ قٖيلَ لَهُمْ كُفُّوا اَيْدِيَكُمْ وَاَقٖيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ فَلَمَّا كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقِتَالُ اِذَا فَرٖيقٌ مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللّٰهِ اَوْ اَشَدَّ خَشْيَةً وَقَالُوا رَبَّنَا لِمَ كَتَبْتَ عَلَيْنَا الْقِتَالَ لَوْلَا اَخَّرْتَنَا اِلٰى اَجَلٍ قَرٖيبٍ قُلْ مَتَاعُ الدُّنْيَا قَلٖيلٌ وَالْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِمَنِ اتَّقٰى وَلَا تُظْلَمُونَ فَتٖيلًا

Kendilerine "Elinizi (savaştan) çekin, namazı kılın, zekatı verin" denenleri görmedin mi? Oysa savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, insanlardan Allah'tan korkar gibi -hatta daha da şiddetli bir korkuyla- korkuya kapılıyorlar ve "Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?" dediler. De ki: "Dünyanın metaı azdır, ahiret, ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz 'bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar' bile haksızlığa uğratılmayacaksınız."

(Nisa 4/77)

اَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرةٍ طَيِّبَةٍ اَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِى السَّمَاءِ

Görmedin mi ki, Allah nasıl bir örnek vermiştir: Güzel bir söz, güzel bir ağaç gibidir ki, onun kökü sabit, dalı ise göktedir. (İbrahim 14/24)
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذٖينَ بَدَّلُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ كُفْرًا وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ

Allah'ın bu nimetini inkâra değiştirenleri ve kavimlerini 'yıkım ve azap' yurduna konduranları görmedin mi? (İbrahim 14/28)
اَلَمْ تَرَ اَنَّا اَرْسَلْنَا الشَّيَاطٖينَ عَلَى الْكَافِرٖينَ تَؤُزُّهُمْ اَزًّا

Görmedin mi, biz gerçekten şeytanları, kâfirlerin üzerine gönderdik, onları tahrik edip kışkırtıyorlar. (Meryem 19/83)
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَابُّ وَكَثٖيرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَثٖيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَا يَشَاءُ
Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah'a secde etmektedirler. Birçoğu üzerine azap hak olmuştur. Allah kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. (Hac 22/18)
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَتُصْبِحُ الْاَرْضُ مُخْضَرَّةً اِنَّ اللّٰهَ لَطٖيفٌ خَبٖيرٌ

Görmedin mi, Allah, gökten su indirdi, böylece yeryüzü yemyeşil donatıldı. Şüphesiz Allah, lütfedicidir, her şeyden haberdardır. (Hac 22/63)
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِى الْاَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْرٖى فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِهٖ وَيُمْسِكُ السَّمَاءَ اَنْ تَقَعَ عَلَى الْاَرْضِ اِلَّا بِاِذْنِهٖ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُفٌ رَحٖيمٌ
Görmedin mi, Allah, yerdekileri ve denizde onun emriyle akıp giden gemileri, sizin yararınıza verdi. Ve izni olmadıkça, göğü yerin üstüne düşmekten alıkoyar. Şüphesiz Allah, insanlara karşı şefkatlidir, çok merhametlidir. (Hac 22/65)
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَافَّاتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْبٖيحَهُ وَاللّٰهُ عَلٖيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ
Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah'ı tesbih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbîhini şüphesiz bilmiştir. Allah, onların işlediklerini bilendir. (Nur 24/41)
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُزْجٖى سَحَابًا ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكَامًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِهٖ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ جِبَالٍ فٖيهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُصٖيبُ بِهٖ مَنْ يَشَاءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَاءُ يَكَادُ سَنَا بَرْقِهٖ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ

Görmedin mi ki, Allah bulutları sürmekte, sonra aralarını birleştirmekte, sonra da onları üst üste yığmaktadır; böylece, yağmurun bunların arasından akıp çıktığını görürsün. Gökten içinde dolu bulunan dağlar (gibi bulutlar) indiriverir, onu dilediğine isabet ettirir de, dilediğinden onu çevirir; şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri kamaştırıp götürüverecektir. (Nur 24/43)
اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ وَلَوْ شَاءَ لَجَعَلَهُ سَاكِنًا ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلٖيلًا

Rabbini görmedin mi, gölgeyi nasıl uzatıvermiştir? Eğer dilemiş olsaydı onu durgun kılardı. Sonra biz güneşi ona bir delil kılmışızdır. (Furkan 25/45 )

   وَاَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُ  اَلَمْ تَرَ اَنَّهُمْ فٖى كُلِّ وَادٍ يَهٖيمُونَ

Onların her vadide hakikaten ifrata (mübalağaya) düşe geldiklerini ve hakikaten yapmayacakları şeyleri söyler (insanlar) olduklarını görmedin mi? Kesinlik var. Mutlaka bu konular dikkate alınmalıdır.  (Şuara 26/225-226)

Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı?

Ayette geçen keyd, “başkalarına zarar vermek için yapılan planlama “ dır. Onların planı Mekke üzerine yürüyüp kabeyi yıkmaktır. Tadlil de, “boşa çıkarmak, iptal etmek” anlamına gelmektedir. Bu durumu Allah kâfirlerin duası için de kullanmaktadır: “hâlbuki kâfirlerin yalvarması boşunadır.” (Mümin 40/50)

Buradan şu sonucu çıkarabiliriz: İyiler kötülere karşı koyamaz. Yüce Allah’ın oluşturduğu değerler zarar görür hale gelirse Yüce Allah, olaya el koymakta ve bu değerleri korumaktadır. Çünkü Yüce Allah mabetlerin yıkılmasını ve kötülerin ellerinin onlara dokunmasını istememektedir. (Hac 22/40)

Yüce Allah’ın kendi değerlerini her zaman koruyacağının delillerinden birisi bu suredeki fil olgusudur.

B.Bayraklı

Üzerlerine sürü sürü uçan varlıklar gönderdi.

Konuyla ilgili şu farklı ve oldukça önemli bilgileri de aktarmak istiyoruz: “Ebabil, sıfat olarak “katar katar, sürüler halinde” anlamına gelir. Tayr, kuştan sineğe, görünenden görünmeyene dek, bir yerden bir yere havada/hava ile intikal eden her hareketli varlık için kullanılır. Tayr ’ın ille de kanatlı olması şart değildir; zira Enam 6/38 de “kanat” ayrıca zikredilir. Her hâlükârda kesin olan, orada ve o anda ilahi bir müdahalenin varlığıdır. Bu zamanlama bile, basil başına bir olağanüstü müdahalenin bir göstergesidir. “Göklerin ve yerin bütün orduları Allah’ın ermine amadedir.” (Feth 48/4) ve “rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilmez.”( Müddesir 74/31) ayetleri ışığında zımmî anlam şu olur: Allah’ın, kimsenin akıl fikir erdiremediği ordularından bir ordu, fil ordusunu perişan etti. 

M.Okuyan

Burada "tayran ebâbile" kelimesi kullanılmıştır. Urduca ‘da "ebabil" kelimesi bir kuş için kullanılır. Onun için bizde genellikle Ebrehe ‘nin üzerine ebabil kuşları gönderildiği zannedilir. Oysa Arapça'da "ebabil", çeşitli yönlerden gelen sürüler anlamındadır. Bunlar insanlar da hayvanlar da olabilir. İkrime ve Katade, bu kuş sürülerinin Kızıldeniz tarafından geldiklerini söylerler. Said b. Cübeyr ve İkrime, bu kuşların daha önce hiç görülmediklerini, daha sonra da görülmediklerini belirtirler. Bu kuşlar Necid ‘de bulunan kuşlardan değillerdi.

Mevdudi

Onların üzerlerine öbek öbek uçanlar [bulutlar, boran] göndermedi mi?

Muhammed Abduh ve arkadaşları ise, 3. âyetteki “طير - tayr [uçanlar]” sözcüğünün, mikrop taşıyan sivrisinekler olduğunu ve bu küçük canlıların Habeşli askerler üzerine mikrop saçmış olabileceklerini ileri sürmüşlerdir. Bu kanaatlerine sağ kalan askerler arasında çiçek ve veba gibi hastalıkların baş göstermiş olduğunu kaydeden tarihi belgeleri delil olarak göstermişlerdir. [İbn Hişam, bu olaydan sonra ilk defa bu bölgede çiçek ve kızamık hastalıklarının görüldüğünü nakleder. İbn Hişam, es-Sîratü’n-Nebeviyye , Kahire 1955, I-II, 43-62]

Bu âyetin müteşabih kabul edilerek üzerinde fazla durulmaması veya yapılan açıklamaların tutarsız ve yanlış oluşu, “طير - tayr” sözcüğünün “kuşlar” olarak anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Buna benzer bir yanlış da ileride Neml sûresindehüthüt” sözcüğünün “kuş” olarak değerlendirilmesi şeklinde karşımıza çıkacaktır.

طير - tayr” sözcüğüne “iki kanatla uçmak” anlamının verilmesi aslında Kur’an’a uymamaktadır. Çünkü En’âm sûresinin 38. âyetinde “Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı, iki kanadıyla uçan hiçbir kuş istisna olmamak üzere hepsi de sizin gibi birer ümmettir” denilmektedir. Bu âyette geçen “يطير - yetıru” fiili sadece “uçar” anlamında olup “kanatlarıyla/iki kanadıyla” uçtuğu anlamı verilmek için ayrıca “بجناحين - bi cenahayni” sözcüğü ilave edilmiştir. Eğer “طير - tayr” sözcüğü “kanatlarıyla uçar” anlamında olsaydı, “بجناحين - bi-cenahayni” sözcüğüne gerek kalmaz, “iki kanadıyla” ifadesi âyette zikredilmezdi. Bu durumda “طير - tayr” sözcüğünden “iki kanatla uçan kuşlar” anlamı çıkarmak yanlıştır.

Arapça’da bazı sözcükler özel anlamlar ifade eder. Örnek olarak “İsra” sözcüğü, “gece yürüyüşü” demektir, sadece “yürümek” anlamına gelmez. “Tayr” sözcüğü de iddia edildiği gibi “iki kanatla uçmak” anlamına gelmez, En’âm sûresinin 38. ayetinin gösterdiği gibi sadece “uçmak” anlamına gelir.

Sözcüğün Kur’an’a uygun olan bu anlamı esas alındığında, Nahl sûresinin 79. âyetinde de geçen tayr sözcüğünü “kuşlar” anlamında değil, “bulutlar” anlamında kabul etmek daha isabetli olacaktır.

Gök boşluğunda, bir emre boyun eğdirilmiş olan uçanlara [kuşlara, bulutlara] bakmadılar mı? Onları Allah’tan başkası tutmuyor. Bunda, inanan bir kavim/halk için elbette ki âyetler[açık kanıtlar] vardır. Nahl; 79.

Yine Mülk sûresinin 19. ayetindekiصفّات - Saffat” ve “يقبضن - yagbidne” sözcüklerine gerçek anlamları verilirse bu konu daha iyi anlaşılacaktır. Bugüne kadar tefsirciler ve dilbilimciler tarafından “sürüler, topluluklar, öbek öbek, gruplar” şeklinde çevrilen “ebabil” sözcüğü için de bu anlam kabul edilebilir.

H.Yılmaz

Üzerlerine birçok ebabil kuşları saldı. Alay alay, fırka fırka, bölük bölük, birbiri ardınca, katar katar çeşitli yönlerden.

TAYR, bilindiği üzere uçan kuş demek olan "tâir" in çoğuludur. diye nekre olarak getirilmesi de bunların tanınmadık, garib birtakım kuşlar olduğunu hatırlatır. Gerçekte kuşların o zamana kadar oralarda görülmemiş irili, ufaklı, siyah, yeşil, beyaz, takım takım garip kuşlar olduğu da rivayet edilmiştir.

H.Yazır

Onlara (fil ordusuna) sert taşlar atıyorlardı.

Ayetteki tarmi fiili “atmak” hıcarah kelimesi “taş” siccîl sözcüğü ise “şiddetli, katı, sert, kiremit gibi sertleşmiş taş, dünya seması demektir.

Her iki kelime bir arada (Hud11/ 82 ve Zariyat 51/ 33) ayetlerin de işaretiyle “sertleşmiş, katı taş” demek olur. (Araf 7/133) ayetin işaretiyle ve siccîl kelimesinin “kova” anlamındaki secl köküne nispetle bu azabın “yukardan aşağıya doğru, kovalar dolusu, sert taşlardan” oluştuğu” anlaşılmaktadır.

Ayrıca tescil şeklindeki kalıptan anlaşılacağı gibi bu taşların adeta “adresi tespit edilmiş, tescillenmiş” olduğu ve siccin kelimesiyle benzeşmesi gereği “azapların yazılı olduğu taşlar” anlamına geldiği de kaynaklarda ifade edilmektedir.

M.Okuyan

Buradaki kelime "bi hicâretin min siccîl “dir. Yani siccîl ‘den bir taş. İbn Abbas bu kelimenin, aslen Farsça bir kelime olan "seng" ve "gil" den alınma olduğunu söyler. Bundan murad, çamurdan yapılmış ve pişirilerek sertleştirilmiş taştır. Kur'an-ı Kerim de bunu teyit etmektedir. Hud suresi 82 ve Hicr suresi 74'te Lut kavmi üzerine siccîl taşlarından yağmur yağdırıldığı açıklanmıştır. Aynı taşlar hakkında Zariyat suresi 33'te "hicâretin min tin", yani toprak ve çamurdan yapılmış taş buyurulmuştur.
Mevdudi

Lafzen "siccîl taşları ile" Allah tarafından hükmedilmiş/tayin edilmiş bir şey demektir. Bu nedenle, bi hicarah min siccîl ibaresi "önceden tespit edilmiş (yani Allah'ın takdiri ile ) taş gibi sert ve ceza/azap darbeleri ‘ni gösteren bir mecazdır.

Bu özel bela/azap ani bir salgın hastalık olabilir. Vakidi ve Muhammed b. İshaka göre - bu ikincisi, İbn. Hişam ve İbn Kesir tarafından aktarılmıştır- ilk defa o zaman Arap topraklarında lekeli humma ve çiçek hastalığı görüldü. İlginç olan bir nokta da şudur. hasbe kelimesi -ki, bazı otoritelere göre aynı zamanda tifüsü ifade eder- asıl olarak taşlarla vurmak veya darbe vurmak anlamına gelir

Yukardaki ayette zikredilen "uçan varlıkların mahiyeti hakkında ne Kuran ne de sahih hadisler herhangi bir bilgi vermez. Diğer taraftan yorumcuların sarıldığı bütün tasvirler tamamıyla hayali olduklarından ciddi olarak üzerlerinde durmaya gerek yoktur. Eğer salgın bir hastalık var sayımı doğru ise, "uçan varlıklar" ister sinek, ister böcek bu mikrobun taşıyıcıları olabilir. Ancak bir şey açık ve kesindir. İşgalcileri teslim alan belanın mahiyeti ne olursa olsun kelimenin gerçek anlamıyla tam bir mucize idi. Çünkü baskı altındaki Mekke halkına hiç beklenmeyen bir kurtuluş imkânı sunmuştu.

M.Esed

Ki onlara pişmiş taşlar ile birlikte büyük taneli yağmur yağdırıyorlardı.

Tefsirlerin tümünde “ترميهم - termîhim” fiili, “رمى - remyün” mastarından türetilen “fiili muzari, müfret, müennes” bir kalıp olarak alınmıştır. Fiilin kök anlamı “atmak ”tır. Taş atmak, ok atmak gibi işler “remy” ile ifade edildiği gibi, “مرمى - mermi” sözcüğü de bu kökten türetilmiştir. Remy ayrıca istiare yoluyla “sövmek” ve “iftira atmak” anlamlarında da kullanılmaktadır (Nur 4, 6, 23).

ترميهم - termîhim” fiilinin kökü “رمى - remyün” olarak kabul edilince, doğal olarak âyet “Ki bunlar onlara ateşte pişmiş taşlar atıyorlardı” şeklinde açıklanmakta, bu açıklama da atılan şeylerin ne olduğu hakkında yorumculara “atmak” fiili ile ilgili hayalî çağrışımlar yaptırmaktadır.

Biz bu olayın tefsirlerdeki bildik açıklamalardan farklı cereyan ettiği görüşündeyiz. Bunu izah etmeden önce âyetteki şu üç hususun öncelikle incelenmesi gerekir:

Birinci hususترميهم - termîhim” fiilinin hangi kökten türediğidir. Arapça lügat kitaplarına göre “termîhim” fiilinin yine “رم ى - r-m-y” harflerinden oluşan fakat mim harfi esre olarak okunan remiyün sözcüğünden de türemiş olması mümkündür. İsim olarak “yağmuru iri ve yere sert inen bulut” anlamına gelen bu sözcük fîlleştirilirse, “bulut iri ve yere sert inen yağmuru yağdırıyor” demek olur. Ayrıca “r-m-y” sözcüğünü “atmak” anlamında alıp bulutların taş atmalarını mecaz olarak “Taş yağdırmak” anlamıyla anlamanın da herhangi bir sakıncası yoktur.

İkinci husus, “بحجارة - bi hicaretin” ifadesinin başındaki “ب - be” harf-i cerrinin, cümleye kattığı anlamdır. Nahv ilminde “harf-i cer” denilen “be” edatı [bağlandığı sözcükte “bi” olarak okunur], cümleye “ilsak, teaddiye, sebebiyye, istiane, muhasebe, bedel, mukabele, kasem, tefdiye” anlamları katar. Bu âyeti yorumlayanlar ve çevirenler bugüne kadar “be” edatının cümleye “ilsak [mecazi]” anlam kattığını kabul etmişler ve ifadeyi “pişmiş taşları” olarak mânalandırmışlardır. Bize göre ise bu edat cümleye “مصاحبة - muhasebe [yoldaşlık, birliktelik]” anlamı katmakta olup “pişmiş taşlar ile birlikte” şeklinde manalandırılmalıdır.

Üçüncü husus “سجّيل - siccîl” sözcüğünün Kur’ân’daki kullanımlarıdır. Biz, “siccîl” sözcüğünün eski Farsçadan [Pehlevîce] Arapça ’ya geçmiş bir sözcük olduğu ve aslının da “seng-i gil [kilden, topraktan yapılmış pişmiş taş]” anlamına geldiği hakkında bir itirazda bulunmuyoruz. Sadece bu sözcüğün Kur’ân’ın başka ayetlerindeki kullanımına da dikkat çekmek istiyoruz. “Siccîl” sözcüğü, konumuz olan bu âyet dışında Kur’ân’da iki yerde daha geçmektedir:

Nihâyet emrimiz gelince, oranın üstünü altına getirdik. Ve üzerlerine, istif edilmiş, pişmiş çamurdan taşlar yağdırdık. Hud 82

O kentin üstünü altına getirdik. Ve üzerlerine pişmiş çamurdan taşlar yağdırdık.” Hıcr; 74.

“Yerin üstünün altına getirildiği” ni anlatan bu ifadelerin, Hıcr sûresinin 73. âyetinde geçen Sonra, şafakla birlikte çığlık/uğultu onları yakalayıverdi ifadesi ile birlikte düşünülmesi hâlinde, ayetlerde anlatılanın bir volkan patlaması ve onunla eşzamanlı bir deprem olduğu kanaati oluşmaktadır. Nitekim Hud sûresinin 82. âyetindeمنضود - mendûdin [istiflenmiş]” sözcüğü ile nitelenen “pişmiş çamurdan yapılan taşlar” ifadesi, âdeta bir yanardağın püskürttüğü lâvların [cüruf] yığınlar oluşturduğunu anlatmaktadır. Şu hâlde, Kur’ân’ın yukarıdaki ayetlerde siccilden taşlar ifadesini “lâv [cüruf]” anlamında kullanmasından yola çıkarak siccilden taşlar ın bu âyette de aynı anlamda kullanıldığını çıkarsamak mümkündür. Bu durumda, bir yanardağ ifrazatı olan “siccîl taşları” nın rüzgâr yardımı ile taşınıp şiddetli bir yağmur ile birlikte “Fil Ashabının üzerine yağmış olması ihtimal dâhiline girmektedir.

H.Yılmaz

O kuşlar, onlara kurumuş çamurdan taşlar atıyordu.

Ayette geçen siccîl kelimesinin ne anlama geldiğini alimler açıklamışlar ama, bu açıklamaları çok farklılıklar göstermektedir.. Onun için o izahları burada nakletmenin anlamı yoktur.

Kuran’da daha önce Yüce Allah’ın cezalandırmalarında yine bu taş gönderme metodunu görmüştük. Özellikle Hud11/ 82 de siccîl kelimesi geçmiş ve orada kelimenin geniş açıklamasını yapmıştık. Ama siccile en güzel manayı Zariyat51/ 33 vermektedir: “Üzerlerine çamurdan taş yağdırmak için.” Demek ki siccîl, Zariyat51/ 33 teki tin kelimesi ile manalandırılabilir. Bu kuşlar Allah tarafından savaşmak için görevlendirilmiş olan uzay yaratıkları olabilir. Çünkü “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır.” (Fetih 48/4)  B.Bayraklı

Böylece Allah onları yenmiş ekin tarlasına çevirmişti.

Asf kelimesi, “kırıp dökmek, eğip bükmek, ekin yaprağı, saman, taze yaprak, tane, taze ekin” me’kül sözcüğü ise “yenmiş demektir”

(Rahman 55/12) ayette de geçen bu kelime, orada “yaprak” anlamında kullanılmaktadır. Dolayısıyla Ebrehe ordusu, üzerlerine taş atılması gazabından kurtulamamış, adeta yenmiş ekin yaprağına dönüştürülmüştür.

Ayetleri izah ederken sözünü ettiğimiz bütün ihtimaller, kelimelerin anlam zenginliğinden kaynaklanmakta ve her biri için bu izahlar makul görülmektedir. Bizim burada belirtmek istediğimiz asıl husus şudur: “Göklerin ve yerin bütün ordularının sahibi olan.” (Fetih 48/4;7) Yüce Allah, bazı kötü niyetlilere karşı şiddetli bir azap uygulamıştır. “Allah’ın ordularını O’ndan başka hiç kimsenin bilemeyeceği” (Müddesir 74/31) Kuvvet ve kudret sadece ve sadece Allah’a ait olduğu için, azabın niteliği hakkında aklı zorlayan izahlara gerek olmadığı kanaatindeyiz.

M.Okuyan

Buradaki kelime "ke asfin me'kul"dur. "Asf" kelimesi Rahman suresi 12. ayette de kullanılmıştır: "zu'l asfi ve'r reyhan" (yaprak, taneler ve hoş kokulu bitkiler). Buradan anlaşılıyor ki, "asf" in manası, dışı kabuk olan tanedir. Çiftçi onların tanelerini çıkararak kabuklarını hayvanlara yem olarak atar. Hayvanlar da bir kısmını yer, bir kısmını ayakları altına düştüğü için çiğner. "Keasfin me'kul" de bu demektir.

Mevdudi

Böylece onları bir yenik bitki yaprağı gibi kılıverdi.

Âyette geçen “عصف - asf” kelimesi, ağacın kuru yaprağıdır. “Asf” kelimesi, Rahman sûresinin 12. âyetinde de kullanılmıştır; “ذوالعصفوالرّيحان - zü’l-asfı ve’r-reyhân [yapraklı taneler ve hoş kokulu bitkiler]”. Yaprağın “yenik” diye nitelendirilmesi, onun çürüdüğünü, öğütüldüğünü ifade eder. “Yenik” ifadesiyle böceklerin onu yiyip parçaladığı ya da hayvanların onu yiyip çiğneyip öğüttüğü andaki hali anlatılmaktadır. Bu ifade, boranla yağan taşların onların bedenlerini nasıl paramparça ettiklerini somut bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bizce bu anlatımın “Fil Ashabının çiçek veya kızamık hastalıkları ile helâk edilirken ki hâllerinin tasviridir” şeklinde yorumlanmasına, âyet dizimlerinin farklılaştırılmasına, anlatılanların müteşabihliğini hükmedilmesine, kısacası bu surenin bu gün için anlaşılamayacağı görüşünün ileri sürülmesine hiçbir gerek yoktur. 1. âyette yer alan “keyfiyet/nasıllık” belirgin bir şekilde ortaya çıkmakta ve sure en güzel şekilde anlaşılmaktadır.

H.Yılmaz

Derhal onları ( fil, sahiplerini Rabb ‘in) yenmiş ekin yaprağı gibi kılıverdi.

ASF, esasında eğip bükmek, kırıp dökmek mânâlarıyla ilgili olarak masdar ve isim olan bir kelimedir. Burada "Yapraklı tane." (Rahman, 55/12) âyetinde olduğu gibi isim olduğu bellidir. Tefsirciler bunun ekin yaprağı demek olduğunu söyleyerek birkaç vecih zikretmişlerdir:

1- Hasaddan sonra tarlada kalan, rüzgâr önünde savrulan ve hayvanlar tarafından yenen ekin yaprağı döküntüsü.

2- Kırılıp savrulan saman.

3- Başak çıkmadan önceki taze yapraklar.

4- Evrinsiz, içi boş kabcıktan ibaret kalan tane. Bunların hepsine asf denilebilirse de, "Kamus “ta zikredildiği üzere asfın asıl mânâsı taze ekin, gök ekin yaprağıdır ki, kuruyup kırılınca saman olur. Rahman Sûresi'nde "O çimli taneler." (Rahman, 55/12) diye terceme etmiştim. Ekin yetişmezden önce, henüz yeşilken biçilmeye de asf denir k i, çayır gibi hayvana yedirilir. Böyle taze iken biçilen ekin tutamlarına asuf, içinde henüz tanenin bulunduğu başak çıkmadan toplanmış yapraklarına asîfe, o sararmış ekin başağından dökülen kırıntılarına, saman çöplerine usafe denilir. Henüz yeşil iken bi ç ilen veya biçilmeden çayır gibi hayvana verilen gök ekine dilimizde "hâsıl" ve bazı yerlerde "kasıl" denilir. Onun için biz de mealde asfı, hasıl diye terceme etmeyi uygun bulduk. Me'kul, malumdur ki, yenmiş, yenik demektir.

H.Yazır

Sonunda onları, kurtçuk tarafından yenilmiş ekin yaprağı gibi yaptı.

Ayette geçen asf “ekin yaprağı” dır. Rahmanın 12 de de aynı anlama gelmektedir. Bir bakıma “saman” manasını da ifade etmektedir. Ayette geçen me’kül de, “yenmiş” demektir. Yüce Allah onların durumunu bizim algıladığımız şeylere benzetme kurarak anlatmaktadır. Yüce Allah, mabedini yıkmaya kalkanları bu şekilde cezalandırmaktadır. Buradan şu neticeleri çıkarıyoruz:

Mabetlere el sürmek, onları tahrip etmeye kalkmak en büyük zulümdür. (Bakara 2/114) Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır. (Bakara 2/114)

Mabetleri harap etmek, oradaki ibadet ve öğrenim özgürlüğüne mani olmaktır. Bu da en büyük zulümdür. (Bakara 2/114) Bunlara bu dünyada uygulanacak ceza budur. B.Bayraklı