(Enfâl - 13.Ayet)

<< Geniş Meal

Mâ’ûn

Yani, böyle bir dinde ve dolayısıyla, ahlaki kurallar kavramında (ki din teriminin en temel anlamlarından biridir -karş. 109:6, not 3) herhangi bir objektif geçerlilik bulunmadığını iddia eden. Bazı müfessirler, dîn teriminin yukarıdaki bağlamda “hüküm/hesap”, yani Hesap Günü anlamında kullanıldığını ileri sürerler ve bu ibareyi “Hesap Günü'nü yalanlayan” şeklinde yorumlarlar. 

M.Esed

Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü?

الدّين - din” sözcüğü üzerinde hem Arap-İslâm âlimleri hem de Mac Donald, A. Jeffery, L. Gadret gibi oryantalistler ciddî araştırmalar yapmışlar, İbrânice’de ve Eski Farsça ’da bu sözcüğe yazılış ve okunuş olarak benzeyen sözcükler bulmuşlardır. İbni Menzur ’un Lisanü’l-Arabve Zebidî’nin Tacü’l-Arusadlı eserlerinde, örnekleriyle açıkladıklarına göre; “دين - din” sözcüğü “د - dal”, “ى - ye” ve “ن - nun” harflerinden meydana gelmiştir. “دين - deyn” sözcüğünü oluşturan harfler de aynı harflerdir. Üstelik “deyn” sözcüğünde “ى - y” harfi, cezim hâliyle bir mastar veznini korurken “دين - din” sözcüğündeki “ى - y” harfi harekesini kaybederek harf-i med [uzatma harfi] durumuna dönüşmüş ve böylece “دين - din” sözcüğü isimleşmiştir. Bu durum “din” sözcüğünün “deyn” sözcüğünden türediğini göstermektedir.

Deyn” sözcüğünün ilk anlamı “borç” demektir. Aslında “din” sözcüğü de başlangıçta “borç” anlamında kullanılmaktaydı. Fakat zaman içerisinde insanlar arasındaki alma-verme işlemleri kapsam olarak genişleyince, buna bağlı olarak bu ilişkileri ifade eden sözcüğün de anlamı genişlemiş ve ceza [her şeye bir karşılık verilmesi], hak-hukuk, nizam-intizam, sosyal düzen gibi kavramlar da din sözcüğüyle ifade edilir olmuştur.

Din sözcüğü, konumuz olan âyette “ceza” anlamındadır. Kısaca “karşılık” demek olan “ceza” sözcüğü, Türkçede sadece kötülüğün karşılığı olarak anlaşılmaktadır. Oysa “ جزاء - ceza”, iyi ya da kötü, her türlü davranışın karşılığıdır. Bu âyette konu edilen ve “ceza” anlamına gelen “din” sözcüğü, ahirette herkesin iyi veya kötü, yaptığı işlerin karşılığını göreceği anlamını ifade etmektedir.

Din” sözcüğünün Kur’ân’da ceza/karşılık anlamında kullanıldığına Nur/25, Zariyat/6, İnfitar/9 ve Tin/7 gibi birçok âyet örnek olarak gösterilebilir. Saffat sûresinin 53. âyetinde ise sözcük yine aynı anlamda ama “مدينون - medînûn” şeklinde kullanılmıştır. Ayrıca Kur’ân’da geçen tüm “يوم الدّين - yevmi’d-dîn [din günü]” tamlamalarının anlamı da İnfitar sûresinde detayı verildiği gibi, “Karşılık günü ”dür.

Aynı kökten gelen ve Yüce Allah’ın sıfatı ya da ismi olarak kullanılan “الدّيّان - ed-deyyân” da “Yapılan işlerin karşılığını veren, hesaba çeken, hiçbir ameli karşılıksız bırakmayıp hayra da şerre de karşılık veren” demektir.

Din” sözcüğü daha sonra da istiare yoluyla ve mutlak olarak “toplumsal alış-veriş, toplumsal ilişkiler, şeriat [sosyal nizamı belirleyen ilkeler]” anlamında kullanılır olmuştur. “Şeriat” anlamında kullanılan “din” terimi, Kâfirûn sûresinin tahlilinde açıklanacaktır.

Âyetteki Sen gördün mü?” hitabı, görünüşte peygamberimizedir. Ancak; Kur’ân üslûbu gereği, bu hitap her çağda ve her coğrafyada geçerli olup yaşayan her akıl sahibi insanadır. Ayrıca “duydun mu?” değil de “gördün mü?” ifadesinin kullanmasının nedeni, dini yalanlayarak icraatta bulunanların bu yalanlayıcı tavırlarını fikir düzeyinde değil, toplumda eylem olarak ortaya koyduklarını belirtmek içindir. Ancak bu soru, “evet gördüm” ya da “hayır görmedim” diye cevabı beklenen bir soru değildir. Tam tersine, ortaya çıkan bir durum karşısında “taaccüp [hayret etme] hislerini ifade eden bir soru tipidir. Böyle hayret ifade eden bir soruyla başlanması, dini yani iyi-kötü her amelin mutlaka karşılığının alınacağını yalanlamanın şaşkınlık uyandıran, hayret verici, tuhaf ve enteresan bir tavır olduğunu ifade eder. Bu üslûp, muhatabını ahireti inkâr eden insanda ne gibi bir karakter meydana geleceğini düşünmeye davet etmektedir. Hatırlanacak olursa, aynı soru tipi Alak sûresinde de kullanılmıştı:

“Gördün mü, eğer o kul doğru yol üzerinde idiyse ya da takvayı emrettiyse! Gördün mü, eğer o yalanlamış ve yüz çevirmiş ise!” Alak; 11.12.13.

H.Yılmaz

Dini (ahirette yargılanmayı) yalanlayanı görüyorsun, değil mi?

Bu ayetteki eraeyte fiili, “Gördün mü? Gördün, değil mi? Fark ettin, değil mi? Düşünebilir misin?” şeklinde tercüme edilebilir. Kelime burada “gözle görmek, görebilmek” şeklinde asıl anlamında kullanılmış olamaz. Söylenmek istenen, bunun bir ibret içerikli bakış olduğu ve ders alınması gereğidir. Fiilin başındaki hemze, cevabı beklenen soru edatı değil, durumun çirkinliğini, kötülüğünü veya vahametini ortaya koyan bir konumdadır; bir anlamda burada “bak, gördün mü şunun yaptığını” der gibi bir mesaj söz konusudur.

Ellezi yükezzibu “Yalanlayan” ifadesinin bu şekilde getirilmiş olması, bu tür yalanlama işleminin adeta bir alışkanlık haline getirildiğini göstermektedir. Yalanlamayı yapan kişi, bundan beslenmekte ve davranışlarına yansıtmaktadır ki, devam eden ayetler bunun bir ispatı durumundadır.

Ed-din kelimesinin anlam çeşitliliğini Tin 95/7 de detaylı bir şekilde ele almıştık. Burada sadece şu kadarını belirtmekle yetinelim: Din kelimesi Kuran da “tevhit” (Zümer 39/2) “hüküm, kanun” (Yusuf 12/76; Nur 24/2), “tâat, itaat, boyun bükme” (Tevbe 9/29) “adet gelenek” (Hucurat 49/16) “nizam” (Tevbe 9/36) “yol” (Enam 6/161), “fıtrat, tabiat kanunu” (Rum 30/30), “borç” (Bakara 2/282), gibi anlamlarda kullanılmaktadır.

Maun suresinin 1. Ayetindeki ed-din kelimesine, âlimlerimizin bir kısmı, mutlak anlamda “din” demişlerdir ki bunun Kuran da pek çok kullanım örneği vardır ve bu kavramın bütün dini değerleri kapsadığı ileri sürülmüştür. Bazıları ise kelimenin “hesap ve borç” anlamından hareketle, Fatiha da olduğu gibi “hesap ve ceza (günü) anlamında olduğunu beyan etmişlerdir. Bu kelimenin “din” anlamından hareketle, dini bütünüyle yalanlamak da aynı sonucu vermektedir, diyebiliriz.

Bu kadar farklı anlamları bulunan ed-din kelimesine, Maun suresinin ilk ayetinde söz konusu bütün anlamların verilebileceği kanaatindeyiz. Bazı âlimlerimizin kelimeye verdiği “ahlaki değerler sistemi” ve “Allaha karşı borçluluk sorumluluğu” anlamlarını da (M.İslamoğlu)  oldukça ufuk açıcı bulduğumuzu belirtmek isteriz. İşte, sorumluluğun ve değerler sisteminin, asıl ve nihai anlamını bulacağı yer olan ahiretteki yargılamayı ifade etmesi bakımından ed-din kelimesini “hesap ve yargılanma” manasında izahı tercih etmekteyiz. Surenin iniş zamanı ve ilk muhataplarının ahireti yalanlıyor oluşu, bu tercihimizde haklılığımızın bir delilidir. M.Okuyan

Müddessir sûresinin son bölümünde de bu anlatılıyordu:

“Bizler din gününü yalan sayanlardandık.”  (Müddessir: 46)

En’âm’ da bu yalan sayanların şöyle dedikleri anlatılır:

 “Hayat ancak bu dünyadakinden ibarettir, biz dirilecek de değiliz” dediler.”  (En’âm 29)

“O halde (bunca delillerin huzurundan) sonra hangi şey (haber verdiğin o ba's ve) ceza hususunda sana yalan isnad edebilir?”
(Tin 7)

Dini yalanlayanı gördün mü?

Bid-din “dini” Bu ayette geçen “din” ne anlama gelmektedir? Bu kelimenin manalarını şu şekilde sıralayabiliriz:

DİN: “ceza ve mükâfat” anlamına gelmektedir. Yüce Allah insanların inanç ve amellerini değerlendireceğini ve ardından kâfir, müşrik gibi ağır günahkârları cezalandırıp iman edip iyi amel işleyenleri de ödüllendireceği ilkesine “din” demektedir. İşte bu ceza mükâfatı kişinin alacağını yalanlamaktadır. Fatiha 4 te din kelimesi işte bu anlama gelmektedir.

DİN kelimesi “İslam dini” anlamına gelmektedir. Yüce Allah’ın Hz. Peygambere gönderdiği vahyin bütününün oluşturduğu sistemin tamamına “din” denmektedir. Al-i İmran ve Maide 3 te din kelimesi bu anlama gelmektedir. Tevhit inancının inkar edilmesiyle dinin tamamı yalanlanmış olmaktadır.

Bize göre bu ayette geçen din kelimesi her iki manayı da kapsamına almaktadır. Ceza ve mükâfat gününü, yani bütünüyle ahireti inkâr etmek dinin tamamını inkâr etmek ve yalanlamakla eşdeğer bir inkar anlamına gelmektedir.

Buradaki din kelimesini “vahyin tamamı” olarak ele alırsak, dinin koyduğu ahlaki değerleri yalanlamak anlamına da gelmektedir.. Çünkü Kuran eğitimi, siyasi, ekonomik, aile, sosyal ve cinsel ahlaki ilgilendirmektedir. Bir bakıma bir beyin, bir gönül ve bir nefis ahlakı oluşturulmak istenmektedir. Dini yalanlayan da ahlak sistemini yalanlamış olmaktadır. B.Bayraklı

İşte böyle biridir yetimi itip kakan

Burada "fe zâlike'llezî" buyurulmuştur. Bu cümledeki "fe" bir cümle yerine geçmektedir. Yani, "sen bilmiyorsun, bilmelisin ki odur"  

M. Esed 

“Yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenler karınlarına sadece ateş dolduruyorlar ve yarın onlar çılgın ateşe atılacaklardır.”

(Nisâ: 10)

İşte odur, yetimi itip kakan

Âyette geçen “يدعّ اليتيم - yedu’u’l yetim” deyimi birden çok anlama gelmektedir:

“Yedu’u’l yetim”; Babasının yetime bıraktığı mirasa el koymak suretiyle onun hakkını yemek ve onu kovmak demektir.

“Yedu’u’l yetim”; Yardım talebiyle kendisine gelen bir yetime merhamet etmemek, yanından kovmak, kovulduğu halde çaresizlik nedeniyle yanından gitmeyeni iterek uzaklaştırmak demektir.

“Yedu’u’l yetim”; vesayet ya da velâyet yoluyla yanında bulunan yetime, ev halkının hizmetini gördürmek ve kahrını çektirmek suretiyle ona zulmetmek demektir.

Ancak “yedu’u’l yetim”, yukarıdaki davranışları ara sıra değil devamlı yapmak, bunları âdet haline getirmek demektir. Bu fiili işleyenler yetimin yalnız olduğunu, yardım edeninin bulunmayacağını zannederek onun hakkını yemekten sakınmaz. Ya da elinden tutar gibi görünür ama zulmeder, yardım istediğinde kovar veya iter. Bu yaptıklarının çok kötü şeyler olduğunu düşünmeden, hiçbir şey hissetmeden, Allah’ın her şeyi gördüğünü bilmeden bu tavırlarına devam eder.

Başlarını okşayacak, sahip çıkacak, ilgilenecek bir velileri olmayan, dolayısıyla hakları yağmaya açık ve korunmaya muhtaç yetimler, insanların yumuşaklık ve duyarlılığına muhtaçtırlar. Ne var ki, bu çağrıyı duymayan “yedu’u’l yetim” vicdanı yetimi iter, aşağılar, mağdur eder. Yukarıdaki âyette “dini yalanlayanlar” diye nitelenen kimseler işte bu tür kimselerdir.

H.Yılmaz

Fâ, sebebiyle veya mahzuf şartın cevabı olarak kendinden sonrasının kendinden öncesine terettüp etmesini ifade eder. mübtedâ, mevsûlu haberdir. Mesnedin marife olunanı da kasr ifade eder. Yani "gördünse bilirsin ya, görmedinse de bil! İşte cezaya inanmadığından dolayı öyle dinsiz imansız olan kimselerdir ki yetimi iter, öksüzü zayıf gördüğü ve Allah'tan korkmadığı için insaf ve merhamet etmeyerek kakar kakıştırır, kahir ve hakaretle kovar azarlar.

H.Yazır

İşte böylesi, yetimi itip kakar.

Ayetteki yedü’u fiili “itip kakmak” demektir. Burada ilk ayette olduğu gibi, bir eylemi alışkanlık haline getirmek anlamı vardır. Ahiret sorgulamasını inkâr eden kişinin bu dünyadaki en tehlikeli uygulaması, yetimim itip kakması veya onunla ilgilenmemesidir. Ergenlik çağına erişinceye kadar yetimleri gözetmek, onları koruyup kollamak (Nisa 4/6), yetimlere iyilik ve yardımda bulunmak (Bakara 2/83, 177, 215, 220; Nisa 4/2, 3, 8, 36, 127; Fecr 89/17-18; Beled 90/14-15) yetimin malına kötü şekilde yaklaşmamak (Enam 6/152; İsra 17/34) ve yetimi azarlamamak (Duha 93/9), Kuran da açık ifadelerle emredilmektedir. Mallarını haksız yere yemek ise karınlara ateş doldurmak ve sonunda cehenneme yaslanmak olarak nitelendirilmektedir. (Nisa 4/10) Kuran’ın yetimi gözetme noktasındaki bu hassas tutumu, ahiretteki yargılamayı yalanlayan kişinin dünya hayatındaki ilk tutumu olarak gündeme getirilmektedir.

Daha önce Fecr 89/17 ve Duha 93/9 da da ifade ettiğimiz üzere, nebi as. Yetimlerle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “Kim bir yetimimin başını okşar, (bir sıkıntısı nedeniyle akan gözyaşını silerse), elinin değdiği her kıl, Kıyamette onun için bir nur olur.” “Ben ve Allah’a karşı duyarlı olduğu sürece yetimle ilgilenen kişi, yan yana iki parmak gibiyiz. “

Yetimi koruyup kollamak, onu kendine ve bütünüyle topluma yönelik bir emanet olarak kabul edip, ona gözü gibi sahip çıkmak istenmekteyken, yetimin itilip kakılması kabul edilebilir bir davranış değildir.

M.Okuyan

Âyette “طعامالمسكين - ta’âmu’l-miskîn” ifadesi kullanılmıştır. Bu ifade, “miskinlere yemek yedirmeyi/yedirmeye teşvik etmek” anlamına gelen “اطعامالمسكين - it’âmu’l-miskîn”den farklı bir ifadedir. “Ta’âmu’l-miskîn” ifadesi, “miskinin kendi hakkı olan yemek” demektir. Bu nedenle, “yoksulu doyurmayı teşvik etmemek” le itham edilen sorumsuz ve ahlâksız kimseler kendilerine ait bir yemeği esirgemekle değil, bizzat yoksula ait olan yiyecekleri vermemekle suçlanmaktadırlar. Burada çok ince bir anlatım vardır. Verilmeyen o yemekler vermeyen o kimselerin mülkiyetinde görünüyor olsa bile, aslında doğrudan o yoksullara aittir. Bu şu anlama gelmektedir: O yemek, verenlerin üzerine borç olan, yoksulun hakkı olan yemektir. Yemeği veren, onu bir bahşiş veya lütuf olarak değil, tersine, yoksulun hakkı olduğu için ve zorunlu olarak verecektir, vermelidir. Yoksulun bu hakkı, Zariyat sûresinin 19. âyetinde “Onların mallarında sâil ve mahrumların hakkı vardır” denilmek suretiyle belirtilmiştir.

Daha önce Fecr sûresinde de açıklandığı gibi, “miskin” sözcüğünün gerek fakirlik sebebiyle, gerekse fiziksel-zihinsel yetersizlik, yaşlılık, egemen güçlerin baskısı altında olmak gibi çok değişik nedenlerle hareketsiz kalmış, serbest hareket imkânını kaybetmiş, boynu bükülmüş kimse anlamlarına geldiği tekrar hatırlanmalıdır.

Âyetteki “lâ yehuddu” ifadesi, hakları olan yemeği miskinlere vermeyen kişilerin, kendileri yapmadığı gibi başkalarını da bu işi yapmaya teşvik etmedikleri anlamına gelir. Böylesi kişiler, fakir ve muhtaçların çalışarak veya iş yeri açarak kendi ekmeklerini kazanmaları yönünde herhangi bir girişimde bulunmazlar, onlara haklarını vermezler. Bu kişiler daima efendi/lord olmak isterler; köleleri olsun isterler; herkesin ekmeğini aşını kendileri versin isterler; kölenin soyu köle, işçinin soyu işçi, çiftçinin soyu çiftçi olsun isterler.

Allah’ın burada iki bariz misalle anlattığı konu, ahireti inkâr edenlerin ne kötü meziyet sahibi olduklarını göstermektedir. Tabii ki, “dini yalanlayan” kimselere ait yegâne gösterge bununla sınırlı değildir. Şimdilik “dini yalanlayanın” sadece bu özelliği öne çıkarılmıştır.

Burada asıl vurgulanan, ahireti yalanlayanlarda bulunan yetimi itip-kakma, onları saygın bir hale getirmeme, ihtiyaçlıların yemeklerini vermeme gibi ahlaki bozukluklar değil, bu veya buna benzeyen sayısız kötülüğün doğrudan ahireti yalanlamanın bir sonucu olarak ortaya çıktığıdır.

İman, gönüle düşünce orada rikkat, hassasiyet ve sevgi oluşturur. Oysa “dini yalanlayan” kimselerde vicdanın sermayesi olan bu hasletler bulunmaz.

H.Yılmaz

Ayette yer alan yehuddu fiili, Râzînin de belirttiği üzere, “öncelikle kişinin yoksulu doyurmaya bizzat kendisini motive etmesi” anlamını verir. Kendisini bu isle görevli saymayan birinin, başkasını teşvik etmesi, samimiyetten uzak bir istek olacağı için, etkisi de bulunmayacaktır. Fecr 89/17-18 de “yetime yardımcı olmayıp onlara ikramda bulunmama” nın peşinden, “yoksulu doyurmaya teşvik etmemek,” zikredilmektedir. Hakka 69/34 te ise, “yoksulu doyurmaya teşvik etmemek” “Yüce Allah’a inanmama” nın hemen peşinde gelmekte ve konunun imanla yakın ilgisine dikkat çekilmektedir. Şüphe yok ki, garibanlara yardım etmek imanın bir parçasıdır, imkânlarla sınırlı ve bağımlı değildir.

Kuran’ın pek çok yerinde, değişik şekillerde ve birçok yönüyle “infak”  meselesi ve önemi üzerinde durulmakta, fakirin gönlüne giden yolun infaktan geçtiği ifade edilmektedir.

Eğer “Kuran ın toplumsal anlamda en önemli önceliği nedir? Diye sorulsa, ilk cevap olarak “yetimlerin, fakirlerin ve yoksulların gözetilmesidir” diyebiliriz. İşte Kuran, daha ilk surelerinden itibaren konuyu bütünüyle kendine mesele edinmekte, inanırlarına bu görevden kaçınmamaları gerektiğini öğretmekte, durumu müsait olmasına rağmen, aksi davranışta olmayı dini ve ahireti yalanlamanın bir sorunu saymaktadır.

M.Okuyan

"Yoksulu doyurmaya teşvik etmeyendir."

Yani cimriliğinden, amellerin karşılığının görülmesini (cezayı) yalanladığından ötürü bu işi emretmez. Bu el-Hakka Sûresinde yer alan yüce Allah'ın: "Yoksulu yedirmeye de teşvik etmezdi. "(el-Hakka, 69/34) buyruğunu andırmaktadır. Buna dair açıklamalar da daha önceden (sözü gecen âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

Bu husustaki yergi, gücü yetişemediği için bunu terkeden kimseleri de kapsayacak şekilde umumi değildir. Ancak onlar bir taraftan cimrilik ediyorlar, diğer taraftan kendileri için mazeret bulmaya kalkışıyor ve: "Allah dilese idi kendilerini yedirebileceği kimseleri mi yedirelim?" (Yasin,36/41) diyorlardı. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime, böyleleri hakkında nazil oldu ve onlar bu tutumları dolayısıyla yerildiler. Buna göre ifadenin anlamı şöyle olur: Onlar güç yetirdikleri vakit, bu işi (yoksulu yedirme işini) yapmazlar, güçleri yetmeyecek otursa da bu işi teşvik etmezler.

Kuduri

“Onların mallarında isteyen ve isteyemeyenlerin hakkı vardır.”  (Mearic 24,25)

Buyuruluyordu ya, işte bu verdiğimiz bizim malımızın içinde onlara verilmek üzere Rabbimizin koyduğu fazlalıktır ve onu onlara güzellikle ulaştırmak zorundayız.

Ve miskin, bîçare yoksulun yiyeceğine dair teşvikte ve isteklendirmede bulunmaz. Kendisi doyurmadığı gibi, gerek kendi akrabalarından ve gerek diğer vakit ve durumu müsait olanlardan diğer kimselerin bakıp gözetmesi, doyurması için de kayırmaz, bir yardımda, tavsiyede, teşvikte bulunmaz, çaresizlerin halini düşünmez, fakirlere bakılmasına taraftar olmaz.

Burada "taam" dan murad itam olduğu için "ıt'âmûl'l-miskin" (yoksulları doyurmak) daha açık olacakken "taam" denilmesi nüktelidir. Bunda aç olan bir yoksulun, kudreti olanlar tarafından verilecek taama (yemeğe) mülkü imiş gibi dinen bir hakkı taalluk ettiğine işaret vardır ki "Onların mallarında dilenci ve yoksul için bir hak vardır." (Zariyat, 51/19) ayetinin manasıdır. Bu şekilde hak etmenin şiddetine tenbih ve başa kakmaktan men edilmiş demektir. Yani öyle bir çaresizi doyuran kimse, onun kendi hakkı olan bir yiyeceği vermiş, borcunu ödemiş gibidir. "Azarlayıp kovmak ve teşvik etmemek" fiilleri, devamlılık ifade eden muzari olmak hasebiyle, bu ayetlerin yukarıya bağlanmasından çıkan mananın neticesi şu olur: Toplum halinde ülfet ve anlaşma içinde yaşamak ihtiyacında bulunan ve Allah'ın yardımıyla açlıktan kurtulmuş ve korkudan emniyete erdirilmiş olan insanların Allah'a ibadet ve kulluk etmeleri ve bu kulluğu yapmak için de öksüzlere, kimsesizlere bakmak, açlara, biçarelere yemek yedirip derman aramak için yardımlaşmaları Hak dinin gereği olan bir vazifeleri olduğu ve güçleri yeterken bunu yapmayanların Allah katında cezaya çarpılacakları muhakkak iken, bunun zıddına öksüzü itip kakarak hakkını yemek ve yanıbaşındaki yoksul çaresizin en lüzumlu ihtiyacı olan yiyeceği hakkında bir delalette ve teşvikte bile bulunmayacak kadar acımasızlık ve merhametsizlik etmek insanlık hesabına şaşılmak ve teessüf olunmak lazım gelen pek acı bir zül, bir düşkünlük olmakla beraber böyle öksüzü kakmak ve fakirlere bakmamak gibi insafsızlıklar, dine yalan diyen kimselerin yapageldikleri âdeti, huyu demektir. Her ne kadar bir insanın dine inanmaması şaşılacak bir şey olsa da inanmadıktan sonra o fena huylar ona tabii gibi olacağı için pek şaşılmaz. Asıl şaşılacak taraf, dindar görünenlerin bedenen ve malen vazife ve ibadetlerinden gafleti ve mürailik edip de cüz'î bir yardımdan sakınacak derecede cimrilik etmeleridir.

H.Yazır

Yazıklar olsun şu salat edenlere!

Bu ayette geçen el-musallin kelimesine genellikle “namaz kılanlar” anlamı verilmekte, bu nedenle çeşitli yorum zorlukları yaşanmaktadır.

Öncelikle şu husus unutulmamalıdır. Bu sure, Kâfirûn suresinden önce indirilmiştir. Sure, Hz. Peygamberin risaleti nin ilk yıllarında ve Mekkeli inkârcıların düşmanlıklarının ortaya çıktığı dönemde indirildiğine göre kınananlarda öncelikle Mekke müşrikleridir.

Ayetin başında veyl kelimesi, Kuran da cehennemlikler için kullanılan bir kınama ifadesidir. Allahın kitabını değiştiren (Bakara2/ 79) layık olmayan sıfatları Allaha yakıştıran (Enbiya 21/18) Allah’ı anmadığı için kalbini karartan (Zümer39/ 22) Yalancı ve günaha batan (Casiye45/ 7) dindarlarla alay eden (Hümeze104/ 1) ve yolsuzluk yapan (Muttaffifin 83/1)kişiler içinde kullanılan bu kelime, daha çok kafirler (İbrahim 14/2 Meryem19/ 37 Sad38/ 27 Zariyat51/ 60) müşrikler (Fussilet41/ 6) zalimler (Zuhruf43/ 65) ve ilahi kaynaklı bildirimleri, yani hakkı yalanlayanlar için kullanılmaktadır (Tur52/ 11 Murselet77/ 15,19,24, 37, 40, 45, 47, 49 Muttaffifin 83/ 10) Maun suresindeki veyl kelimeside bu genel istikamet doğrultusunda anlamlandırmak gerekmektedir. Görülüyor ki, Allaha ahirete ve bütünüyle dini değerlere inanan bir kişinin, eksiklikler içerse de yaptığı ibadete “yazıklar olsun” denemez.

Ayetlerde kullanılan ifadeler üzerinde düşündüğümüzde, maksadın “namaz” olmadığını söyleyebiliriz. Çünkü salat sözcüğü, ikame (ekame, yukimu, ekim, vs.) kelimesiyle birlikte kullanıldığında, “formu belli namaz” anlamına gelir. Burada böyle bir kullanım olmadığı için, ayetteki anlamı namazla ilişkilendirmek durumunda değiliz.

Surenin ilk ayetlerindeki “dini, hesabı veya ahireti yalanlamak, yetimi itip kakmak ve yoksulu doyurmaya önayak olmamak” şeklindeki inanç ve davranış bozukluklarının peşinden gelen el-musallin kelimesinde, bu sayılan özelliklerin sahiplerinin kınandığı anlaşılmaktadır.

Aynı zamanda fe veylün ifadesindeki fa edatı, el- musallin denen kişilerin önceki ayetlerde sıralanan olumsuz inanç ve davranışlarıyla ilişkisini ortay koymaktadır. “Takıbiye” denilen bu edat, sayılanlar arasındaki birlikteliği ortaya koymak için kullanılır.

Ayette sözü edilenlerin, gösteriş yaptıklarını ve samimiyetsiz davranış sahibi olduklarını söylemek durumundayız. Bu hareketler, sahte ibadet niteliğiyle Mekke müşriklerine ait içi boş görüntülerdir. Tıpkı (Enfal 8/ 35) te olduğu gibi, buradaki musallin de, salatını ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibaret tutanlardır.

Sözün özü şudur: Bu ayette kınananlar hiçbir şekilde Müslümanlar değildir; şeytana veya putlara yaslanan ve içi boş bazı hareketleri ibadet sanan Mekkeli müşriklerdir. Onların bu hareketleri zaten dini yalanlamanın, yetimi itip kakmanın ve yoksulu gözetmeye önayak olmamanın sonucu olarak zikredilmektedir ki, bu özellikler samimi Müslümanlarda bulunmaz bunlar şirkin ve inkârın sonucu olan bozuk inanç ve davranışlardır.

M.Okuyan

Bu nedenle, şu namaz kılanların/şu destekçilerin vay hâline!

Âyetin başındaki “bu nedenle” diye çevrilmiş olan “ف - fa” edatından, bu ve bundan sonraki ayetlerde sayılan kötü niteliklerin ortaya çıkış gerekçesinin dini yalanlamaya dayandırıldığı anlaşılmaktadır.

Bu âyetteki “المصلّين - el-musallin” ve 5. âyetteki salâtihim sözcükleri, şimdiye kadar klâsik eserlerde hep terimsel anlamlarıyla ele alınmıştır. Bize göre, Kevser suresindeki salli sözcüğünden yola çıkılarak verilen geniş bilgiler doğrultusunda, bu sözcüklerin hem terimsel hem de sözlük anlamları ile açıklanması mümkündür.

Musallin sözcüğünün terimsel anlamı esas alındığında, âyetin anlamı “… Şu namaz kılanların vay hâline!” olur. Sözcüğün sözlük anlamı esas alındığında ise âyet “… Şu destekçilerin vay hâline!” anlamına gelir.

H.Yılmaz

ES- SALAH – İQAMU’S- SALAT KURAN’DA NASIL KULLANILMIŞ?

Es-Salâh, yedi şekilde tefsir edilir:

1. es-Salâh, iman manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

...adn cennetleri. Onlara dâhil olacaklar; atalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salahlı olanlar da {yani, atalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden iman edenler de}. (Râ’d/23)

Kölelerinizden-cariyelerinizden sâlihleri (yani, müminleri} de evlendirin! (Nur/32)

Beni sâlih lere (yani, imanlı atalarıma} ilhak et! (Yusuf/101)

(Süleyman dedi ki}: "Rahmetinle beni sâlih (yani, mü'min} kullarının içine dâhil et!" (Neml/19)

2. es-Salâh; konumun iyiliği, üstünlüğü manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Bunun ardından sâlih bir kavım olursunuz (yani, babanızın nezdindeki konumunuz iyi üstün olur).(Yusuf/9)

Ve muhakkak ki o (yani, İbrahim), ahirette de sâlihlerdendir {yani, Allah indindeki konumu itibariyle iyilerden i üstünlerdendir}. (Bakara/130)

Bunun bir benzeri de Nahl sure sindedir.

3. es-Salâh, Rıfk yumuşaklık manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

İnşaallah beni sarihlerden (yani, beni sana karşı Rıfk ile muamele edenlerden [yumuşak ve iyi davrananlardan] bulacaksın. (Kasas/27)

(Mûsâ, Harun'a dedi ki): "Kavmim içinde bana halef ol ve ıslah et (yani, onlara Rıfk ile muamele et [yumuşak ve iyi davran]! (Araf/142)

4. es-Salâh, halqediliş yaratılış itibariyle düzgünlük [eksiksizlik, kusursuzluk] manasında kullanılır; şu ayette olduğu gibi:

Eğer bize bir sâlih bahşedersen (yani, Âdem ile Havva şöyle dediler: "Eğer bize hilkati yaratılışı düzgün [eli-ayağı yerinde sağlam ve sağlıklı] bir çocuk verirsen! (Araf/189)

5. es-Salâh, ihsan [iyilik güzellik, iyi güzel iş yapmak, güzel davranmak] manasında kullanılır; şu ayette böyledir: (Şu’ayb dedi ki: "Ben başka değil, gücümün yettiğince ıslah {yani, ihsan [iyilik ve güzellik]} irade ediyorum." (Hûd/88)

6. es-Salâh, itaat manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Biz sadece muslihleriz/ıslah edicileriz (yani, yeryüzünde Allah'a muti' olanlarız /itaatkârlarız! (Bakara/11)

Islahının ardından (yani, orada itaat edilmesinin ardından}… (Araf/56)

iman eden ve sâlih ameller işleyenlere (yani, emir ve nehiylerine riayetle Allah'a itaat edenlere} gelince...

7. es-Salâh kelimesi, emanet ile ilgili hususlarda kullanılır; şu ayette olduğu gibi:

O ikisinin babası sâlih bir kimse idi (yani, emaneti eda etme hususunda). (Kehf/82)

İQAMU’S-SALAT

İQAMU’S-salât, iki manada tefsir edilir:

1. Eqâme's-salât ibaresi, tasdikten yoksun ikrar manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Artık o müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün... Eğer dönüp (yani, şirkten dönüp) salâtı iqâme eder ve zekâtı verirlerse {yani, salâtı iqâme ve zekâtı ita etmeyi ikrar ederlerse} yollarını tahliye edin! (Tevbe/5)

Bir mü'min hakkında zimmet gözetmezler. İşte onlar haddi aşanlardır. Eğer döner, salâtı iqâme, zekâtı ita ederlerse yani, salâtı ikame, zekâtı ita etmeyi ikrar ederlerse! Artık dinde kardeşlerinizdir. (Tevbe/10-11)

Bunun bir benzeri de Secde sure sindedir.

2. îgâmu's-salât ibaresi, onun namazın tam-eksiksiz kılınması manasında kullanılmıştır; şu ayetlerde olduğu gibi:

Salâtı iqâme {yani, namazı tam ve eksiksiz kılmayı} ve zekâtı ita etmeyi {yani, farz olan zekâtı vermeyi}...(Enbiya/73)

Bunun bir benzeri de Müzzemmil suresinde yer almaktadır.

Onlar ki gayba (Kur’an’a, onun Allah'tan Muhammed'e indirildiğine) iman eder, salâtı iqâme eder {yani, namazı tam ve eksiksiz kılar} ve kendilerine rızık olarak verdiğimizden infak ederler {yani, zekâtı verirler}.(Bakara/3)  A. Hamdi AKSEKİ

Onlar namazlarından/destek verişlerinden gafildirler,

Âyette “فى - fi” edatının değil de “عن - an” edatının kullanılmasından anlaşılmaktadır ki, namaz esnasında zihinleri dalıp gaflete düşenler değil, namazın ne olduğunu, mahiyetini, erkânını, yararını bilmeden, atalarından gelen bir alışkanlıkla içi boşaltılmış boş namazı kılanlar kınanmaktadır. Bu da âyette belirtilen bu tür namaz kılanların kâfirler olduğunu göstermektedir. Yoksa bu tanımlamaların müminlerle hiç bir ilgisi yoktur. Eğer âyette “fi” edatı kullanılmış olsaydı, bu takdirde kınananlar namazlarını kılarken gaflete düşenler olacaktı. Yani gerçek namazı kılarken hata yapanlar, kusur işleyenler kınanmış olacaktı. Bu durum ise, hatasız bir kulun olamayacağı dikkate alındığında, bütün insanların kınanması anlamına gelecekti. Yüce Rabbimiz bu ayırımı “fi” yerine “an” edatı kullanarak yapmış, böylelikle de namaz kılarken hata yapması mümkün olan bütün insanlar değil, kıldığı namazın ne anlama geldiğini bilmeyenler kast edilmiştir. Rabbimizin kınamasına uğrayan bu kimseler, Celâlettin-i Rumi’nin tabiriyle “Ser bî zemin, dem bi hevâ [baş yere, kıç havaya]” şeklinde namaz kılanlardır.

Bu âyette geçen “ساهون - sâhûn” sözcüğü, Abdullah b. Mesut’un Mushaf’ında lâhûn olarak yer almıştır. Bu durumda âyetin anlamı “Onlar namazı eğlence olarak kılmaktadırlar” olur ki, Enfal sûresinin 35. âyeti de Onların Beyt yanındaki namazları, ıslık çalmak ve el çırpmaktan ibarettir diyerek müşriklerin namazı zevk, eğlence, tatmin aracı olarak kıldıklarını doğrulamaktadır.

Bu noktada, müşriklerin Kur’ân’da net bir şekilde tarif edilen bu davranışları ile günümüzde dindar geçinen bazı kimselerin düğün-dernek ve çeşitli merasimlerde anlamını bilmeden güzel sesli sanatçılara Kur’ân okutmaları veya bazı kesimlerin dinî ibâdet [ritüel/ayin] olarak sema, zikir ya da sazlı sözlü semah yapmaları arasındaki benzerlik gözden kaçırılmamalıdır.

Yukarıdaki açıklamalar salâtihim sözcüğünün terimsel anlamı esas alınarak yapılmıştır. Sözcüğün sözlük anlamı esas alınırsa, âyetin anlamı da “Onlar desteklerinden gafildirler, verdikleri desteği eğlence olarak yapmaktadırlar” şeklinde olur.

H.Yılmaz

Onlar (yaptıklarını sandıkları) ibadetlerinden habersizdirler.

Ayetteki sâhûn kelimesi “habersizlik” demektir. Burada kast edilenlerin kim olduğu çok önemlidir.

Surenin Mekke’de ve risaletin ikinci yılında indirildiğini kabul ettiğimize göre, muhatapları da ona göre anlamak durumundayız. Önceki ayetin izahında el-musallin kelimesinden maksadın kimler olduğunu belirtmeye çalışmıştık. Bu doğrultuda bu ayetteki muhatapların da öncelikle “namazlarını ıslık çalmak ve el çırpmaktan” (Enfal 8/35) ibaret sayan Mekke müşrikleri olduğunu söylemek durumundayız. Onlar yaptıklarının anlamından habersizce, güya ibadet olsun diye bunu yapamaya devam etmekteydiler. Onların “salat” ı buydu. İşte ayette kınamaya sebep olan davranış, bu şekilde yapılan ibadet sanılarıdır.

Mesajı günümüze getirmeye çalışırsak, şu sonucu elde edebiliriz: Maksat, Salat’tan ve onun amacından gafil olanlardır. Yani, alkış ve ıslık eşliğinde yaptıkları tavafı ibadet (salat) zanneden müşrikler gibi, ibadetin hikmet, illet ve gayesini unutup, kendi kafasına göre yaptığının adını ibadet koyanlardır.

M.Okuyan

Bunda sözün gelişine göre kıldıkları bir kaç vakit namazdan dolayı gururlanıp yanılıp da dini ondan ibaretmiş gibi diğer ibadet ve kulluk vazifelerini yapmayanlar da dahil olur. Zira birçok defalar geçtiği üzere dinin ruhu Allah'ın emrine ihlas ile tazim ve bütün hareket ve kuvveti, ceza ve mükâfatı ondan, bilerek, onun adına yarattıklarına şefkat esasında toplanır. Onun için Kur'ân'da imandan sonra salih amellerin esası olmak üzere namaz ve zekât beraber zikr oluna gelmiştir. Böyle iken dindar geçinen birtakım kimseler vardır ki, namaz kılar görünürler de sadece onunla bütün dini vazifelerini ifa ed i vermişler gibi farz ederek yanılırlar. Zekât gibi diğer vazifelere önem vermez kaçınırlar. Allah için istemekten hoşlanırlar da, Allah için ufak bir şey vermekten, Allah'ın kullarına yardım etmekten ve Allah'ın emirlerinin ifası için lazım gelen masraflara güçleri yettiği kadar iştirak etmekten çekinirler. Hâlbuki böylelerle mescitler tamir edilmez. Çünkü Tevbe Sûresi'nde buyurulduğu üzere "Allah'ın mescitlerini, ancak Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başka kimseden korkmayan kimseler onarırlar." (Tevbe, 9/18). Ve "Muhakkak namaz kötü ve iğrenç şeylerden vazgeçirir. Allah'ı anmak, elbette en büyük ibadettir." (Ankebut, 29/45) buyurulduğu üzere namaz çirkin ve kötü şeylerden vazgeçirir olduğu ve böyle Allah'ın zikri olan namaz en büyük vaiz olmak lazım geldiği halde onun yasaklamaları ve öğütleri sayesinde kötülük ve çirkinliklerden vazgeçmeyen, iyilik ve kulluk görevlerini düşünmeyen, Allah için yardım borçlarını vermekten bile sakınan kimseler de namazın mânâsından, yasaklama ve öğüdünden gaflet ederek namazlarından yanılmış olurlar. Bununla beraber bu âyetin mânâsı şu iki âyet ile de izah olunuyor:

H.Yazır

"Onlar namazlarından gaflet içindedirler."

Ed-Dahhâk, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: Bu namaz kıldığı vakit sevab alacağını ümit etmeyen, terk etmesi halinde de bundan ötürü cezalandırılmaktan korkmayan kimsedir. Yine ondan gelen rivayete göre bunlar, namazları vakitlerinden sonraya bırakıp geciktirenlerdir. El-Muğire de İbrahim'den böylece rivayet etmiştir,  şöyle demiştir: Onlar (namaz) vakti(ni kaçırarak) kaybetmek suretiyle gaflet içerisinde olanlardır.

Ebu'l-Aliye'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Namazı kendine mahsus vakitlerinde kılmazlar. Rükû' ve sücutlarını tam yapmazlar.

Derim ki: Buna daha önce Meryem (selam ona) Sûresi'nde (19/59-63- âyetler, 1 ve 2. başlıkta) geçtiği üzere yüce Allah'ın: "Bunlardan sonra ise namazı terkeden, arzularına uyan bir kavim geldi." (Meryem, 19/59) buyruğu da buna delildir.

Yine İbrahim'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Burada sözü edilen kişi, secde ettiği vakit sağına soluna bakacak şekilde başını kaldıran kimsedir.

Kutrub dedi ki: Bu, namazında Kur'ân okumayan, Allah'ı zikretmeyen kişidir.

Abdullah (b. Mesut)'un kıraatinde: " Onlar namazlarında (gaflet 'içinde) oyalanırlar" şeklindedir.

Sa'd b. Ebi Vakkas dedi ki: Peygamber (sav) yüce Allah'ın: "İşte (böyle) namaz kılanların vay haline ki! Onlar namazlarından gaflet içindedirler." buyruğu hakkında şöyle buyurdu; "Bunlar namazı -ona gerektiği gibi önem vermeyip ve ona aldırış etmediklerinden ötürü- vaktinden sonraya tehir edenlerdir.

Yine İbn Abbas'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bunlar gizli hallerde namazı terkeden fakat aleni olarak namazı kıldıkları görülen kimselerdir: "Namaza kalktıkları vakit de tembelce kalkarlar..." (en-Nisa, 4/142)

Bu buyruğun münafıklar hakkında indiğine delil yüce Allah'ın: "Onlar hem riyakârlık yapanların ta kendileridir" buyruğudur. İbn Vehb de Malik'ten böyle dediğini rivayet etmiştir.

İbn Abbas dedi ki: Şayet: "Namazlarında gaflet içindedirler" elemiş olsaydı o vakit bu buyruk, mü'minler hakkında olurdu.

Ata dedi ki: "Namazlarından" diye buyurup; "Namazlarında" diye buyurmayan Allah’a hamdolsun.

ez-Zemahşerî dedi ki: Şayet: "Namazlarından" buyruğu ile "namazlarında" ifadesi arasında nasıl bir fark vardır, diye soracak olursanız cevabımız şudur: "...dan" ifadesi onların namazı terk edecek ve ona çok az aldıracak şekilde namazdan gaflet içerisinde olduklarını anlatır. Bu ise münafıkların işidir. Yahutta müslümanlar arasından fasık ve murdar kimselerin işidir, "...da" ise; onlar namaz kılarken şeytan vesvesesi yahut içlerinden geçirdikleri bir düşünce sebebi ile bazan namazlarında gaflete düşerler, demektir. Bundan ise kurtulabilen bir müslüman hemen hemen yok gibidir, Rasûlullah (sav)'ın da -başkası şöyle dursun- namazda yanıldığı olurdu. Bundan dolayı fukaha yazdıkları eserlerinde "sehv secdesi" bahsini de yazmışlardır.

Kuduri

Onlar gösteriş yaparlar

Ayetteki yüraun fiili “gösteriş yapmak” demektir. Buradaki maksat, ibadeti gösteriye ve gösterişe dönüştürmektedir. İbadeti gösteriye mahkûm ederler, çünkü niyetleri bozuktur. Yaptıklarında düzgün ve halis bir niyet olmadığı için yapılanlar şekilden öte bir değer taşımaz. İnkârcı bir kafaya sahip olanların, yaptıkları silinip gidecektir. (Muhammed 47/1) Esasında bu tipler, yaptıklarını iptal ettiklerinin farkına dahi varamazlar.

Bu ayeti genelde ibadet, özelde namazla ilgili yorumlarsak, Nisa 4/142 de sözü edilen münafıkların kıldığı namaz hatırlanmalıdır. Ayet şöyledir: “Münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışıyorlar; oysa Allah, onların aldatmasını boşa çıkarmakta (başlarına çevirmekte) dir Zaten namaza durdukları zaman da üşenerek kalkarlar ve insanlara gösteriş yaparlar; Allah’ pek az hatıra getirirler.” İşte gösteri ve gösteriş amaçlı kılınan namaz veya bu düşünceyle yapılan diğer faaliyetler insanı münafık özelliğine sahip kılar.

(Bakara 264) te, sadakaların iptali “malını insanlara gösteriş olsun diye vermeye, Allah’a ve ahirete inanmamaya” bağlanmaktadır. Böyle bir infak, üzerinde azıcık toprak bulunan ve sağanakla toprağı yok olan kaya parçasına benzetilmektedir. İbadetlerin en önemli iptal gerekçesi, gösterişe mahkûm edilmesi ve Allah rızasından başka amaçlara hizmet için yapılmasıdır.(Nisa 38) de, mallarını gösteriş için dağıtanlar, Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlar şeytanın arkadaşları olarak tanıtılmaktadır.

Gösteriş denen davranış bozukluğu (Enfal 46-47) de ise şöyle ifade edilmektedir. “Allaha ve resulüne itaat edin, kavga etmeyin; aksi takdirde gücünüz ve rüzgârınız kaybolur, sabredin, Allah sabredenlerle beraberdir. Sakın ha, çalım satmak, insanlara gösteriş yapmak, onları Allah yolundan saptırmak ve engellemek için yurtlarından çıkanlar gibi olmayın…” Bu ayette gösteriş, bir küfür özelliği olarak zikredilmekte ve Müslümanlardan böyle bir davranıştan uzak kalmaları istenmektedir.

Hz. Peygamberin, riya hakkında bu ümmeti uyarmak anlamında çok önemli bir tarifi vardır. Ne kadar hassas davranılması gerektiğini çok nefis bir benzetmeyle ortaya koyan ilgili rivayette Rasûlullah as. Şöyle buyurmaktadır: “Riya bir karıncanın, zifiri karanlık bir gecede simsiyah bir yerdeki hareketinden çok daha gizlidir.”

M.Okuyan

Meselâ adam arkasına bin kişi geçtiği zaman farklı okuyor Kur’an’ı değil mi? İki üç kişi olduğu zaman da farklı okuyor imam efendi. Veya meselâ cuma ve perşembe ezanlarını farklı okuyor değil mi? Veya yalnızken kıldığı namazla insanların içindeyken kıldığı namaz farklı oluyor değil mi? Ne yapmaya çalışıyor bu adam? Beled suresiyle diyecek olursak:

“O, kimsenin kendisini görmediğini mi zannediyor?” (Beled 7)

Böyle yapan kişi, başkalarına gösteriş için mal harcayan, başkaları görsün diye namaz kılan kişi zannediyor mu ki kendisini kimse görmüyor? Yoksa hesabını buna göre mi yapıyor? Yoksa yaptığı o amelini Allah görmedi mi ki başkalarına da duyurmaya çalışıyor? Allah kendisini görmedi mi ki başkalarına anlatıp duruyor? Yoksa işlediği o amelinin mükâfatını başkaları mı verecek? Yani kimin adına yaptı bu ameli de kimden mükâfat bekliyor? Dini reddeden, ahireti yalan sayan kişi, gösteriş için namaz kılar.

A.Küçük

."Onlar hem riyakârlık yapanların ta kendileridir."

Yani böyle bir kimse takiyye (namaz kılmamaktan ötürü karşı karşıya kalacağı zorluklardan kurtulmak) için namaz kıldığı halde, Allah'a itaat olsun diye namaz kıldığını gösterir. Fasık gibi. Bu kimse aslında namaz kılan birisidir, denilsin diye namaz kılmakla birlikte, İbadet olmak üzere namaz kıldığı izlenimini vermeye çalışır.

Riyakârlığın gerçek mahiyeti, ibadet yolu ile dünyalık elde etmek isteğidir. Bunun kökü de insanların kalplerinde yer edinmek arzusudur.

Bunun ilk basamağı, kişinin din ve dünyada maksat ve gidişini güzelleştirmeye çalışmaktır. Aslında bu peygamberliğin cüzlerinden olmakla birlikte, riyakârca bu işi yapan kişi, böyle davranmakla mevki elde etmek ve öğünmek istemektedir.

İkincisi, dünyada zahitlik görüntüsü kazanmak maksadı ile kısa ve kaba elbiseler giyinerek riyakârlık etmektir.

Üçüncüsü, dünya ehline kızdığını, işleyemediği hayır ve itaatler dolayısıyla üzüntülerini ve öğüt verme halini izhar etmek suretiyle sözlü riyakârlıkta bulunmaktır.

Dördüncüsü, namaz kılıp sadaka verdiğini göstermek yahutta insanlar görsün diye namazı güzelleştirmeye çalışmak suretiyle riyakârlık yapmaktır.

Buna dair açıklamalar uzun sürer. Bu (hususlar) onun (riyakârlığın) göstergesidir. Bu açıklamayı İbnu'l-Arabi yapmıştır.

Derim ki: Riya, hükümleri ve gerçek mahiyeti hakkında yeterli açıklamalar, bundan Önce en-Nisâ (4/36. âyet, 1. başlıkta), Hûd (11/15. âyet, 1. başlıkla) ve el-Kehf Sûresi (18/110. âyet) sonlarında geçmiş bulunmaktadır.

Farz Olan Salih Amellerin Açığa Vurulmasıyla Riyakârlık Söz konusu Olmaz:

Farz olması halinde, salih ameli açığa vurmakla kişi riyakârlık yapmış olmaz. Çünkü açıkça yapılmaları ve gizli saklı işlenmemeleri, farz amellerin haklarındandır. Çünkü Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Allah'ın farz kıldığı hususlarda gizlilik saklılık olmaz."

Çünkü bunlar İslimin alametleri ve dinin şiarlarıdır. Diğer taraftan bunları, terkeden bir kimse yerilmeyi ve gazaba uğramayı hak eder. O halde bunları açıkça işlemekle zan altında kalmaktan uzak durmak icap eder. Eğer işlenen amel nafile ise, o vakit bunun gizlenmesi gerekir. Zira bir kimse nafile ameli terk ettiğinden dolayı kınanmaz, bundan dolayı da zan altında tutulmaz. Eğer kendisine uyulsun maksadı ile bu nafile ameli açıkça işleyecek olursa, bu güzel bir iş olur. Çünkü riyakârlık ancak amelini açıktan işlemekle, başkalarının görmesi ve böylelikle salih bir kimse olmakla ondan Övgüyle söz edilmek maksadının güdülmesi halinde söz konusudur.

Birilerinden rivayet edildiğine göre; o mescitte şükür secdesine kapanıp o secdeyi uzatan bir kimse görmüş. Ona: Eğer sen bu işi evinde yapmış olsaydın, bu ne kadar güzel olurdu! Bu sözü ona söylemesinin sebebi, o kimsenin bu davranışıyla riyakârlık yaptığını ve başkalarının bunu görmesini istediğini sezmesinden dolayıdır. Bu anlamdaki açıklamalar, daha önce el-Bakara Sûresi'nde yüce Allah'ın: "Sadakalarınızı açıkça verirseniz o ne güzeldir!" (el-Bakara, 2/271) buyruğu açıklanırken ve başka yerlerde geçmiş bulunmaktadır. Bundan dolayı da Allah'a hamd olsıın.

Kuduri

Onlar ki mürailik ederler, gösteriş yaparlar. Her ne amel yapsalar Allah için yapmazlar da halka gösteriş için ve herkesin göreceği yerde yaparlar.

H.Yazır

Onlar gösteriş yaparlar,

Yani “âhirete inanmadan, namazın mahiyetinden habersiz, eğlence olarak namaz kılanlar gösteriş yapmaktadırlar.”

Âyette “gösteriş yapmak” diye çevirdiğimiz “رياء - riya” sözcüğünün kökü, görmek anlamına gelen “رئية - rü’yet”tir. Sözcük “riya” kalıbına girdiğinde anlamı da “gösteriş” olmaktadır. Gösteriş, bir kimsenin sırf “görsünler” diye bir davranış içerisine girmesi anlamındadır. Gösterişle amaçlanan şey, iyi görünerek insanların kalbinde yer etme isteğidir. Bu bir karakter bozukluğu ve alçakça bir davranıştır. Bu şekilde gösteriş yapanlara “riyakâr” veya “mürai” denir.

“Riya” samimiyetsizliğin ve kişiliksizliğin bir sonucudur. Bu ikiyüzlü kimseler, ya bir dünyalık elde etmek, ya bir makama çıkmak, ya da şöhrete ulaşmak için içten gelmeyen sahte davranışlarda bulunurlar. Bulundukları ortama göre, çıkar sağlamayı düşündükleri insanların hoşuna gidecek veya onlara şirin görünecek hareketler yaparlar. Oysa onları gören, izleyen birileri yoksa bu hareketleri yapmazlar. Zira amaçları doğru olanı yapmak değil, çıkar sağlamayı umdukları kişilerin gözlerini boyamaktır. Bu hareketleri ile beklenti içinde oldukları insanları kandırmaya çalışırlar. Böylece hem kendilerini hem de biriktirdikleri servetlerini korumuş olurlar.

Bu tür insanlar aslında inançsız kimselerdir. Bunlar komşularından en ufak bir yardımı bile esirgedikleri halde, yardım ediyor gibi görünmek istediklerinde de neredeyse televizyon kameralarını ve gazetecileri çağırıp ne kadar yardımsever olduklarını cümle âleme göstermeye çalışırlar. Aslında bu sözde sosyal destekçiliklerini, satışlarını ve prestijlerini artırmak için bir halkla ilişkiler metodu olarak kullanırlar. Bu da yaptıkları sosyal destekçiliğin toplumda kendilerine karşı oluşmuş karşıtlığı ortadan kaldırma amacıyla gerçekleştirildiği anlamına gelmektedir. Ayrıca bunun onlar için bir eğlence olduğu da meselenin bir diğer yönüdür. Tıpkı memleketi soyup soğana çevirenlerin birkaç okul, kültür merkezi, sağlık ocağı yapmaları gibi… Tıpkı bazı sosyetik kulüp ve derneklerin bayramlarda kimsesiz çocukların kaldığı yuvaları ziyaret etmeleri gibi… Tıpkı bazı süper marketlerin reklâm broşürlerinde, ulusal ya da uluslararası yardım kuruluşlarına yaptıkları yardımları ilân etmeleri gibi. Tıpkı Hıristiyan misyonerlerin aslî işleri olan Hıristiyanlık propagandasını perdelemek için sergiledikleri yoksullara yardım ve iş bulma çabaları gibi…

Riya, Kur’ân’da en çok yerilen kavramlardan birisidir:

Ve inananlara rastladıkları vakit “inandık” dediler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, “biz kesin olarak sizinleyiz ve onlarla yalnızca alay ediyoruz” dediler. Bakara; 14.

Ey inanalar! Allah’a ve son güne inanmadığı halde malını insanlara gösteriş için bağışlayan kimseler gibi, sadakalarınızı başa kakarak ve eziyet ederek boşa çıkarmayın… Bakara; 264.

Ve Allah’a ve âhiret gününe inanmadıkları halde mallarını insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimseleri [Allah sevmez] .Ve şeytân Kim için arkadaş olursa, o ne kötü arkadaştır! Nisa; 38.

Evet, ikiyüzlüler Allah’ı aldatmaya çalışırlar; oysa onları aldatan O’dur. Onlar namaza kalktıklarında tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı da pek az hatırlarlar. Nisa; 142.

5. Âyet, bize göre Medine münafıklarını değil, Mekke müşriklerini işaret etmektedir. Çünkü Medineli münafıkların hem namazda hem de malî yardımda riyakâr olmalarına karşılık, Mekkeli müşrikler 7. âyette de gördüğümüz gibi hiç malî yardımda bulunmadıkları için sadece namazda riyakârdırlar.

Surede dikkat edilmesi gereken noktalardan biri de, ilk ayetlerde tekil ifade kullanılmışken 4. ayetten itibaren “المصلّين - el musallin”, “الّذين - ellezîne”, “هم - hüm” gibi çoğul ifadeler kullanılmış olmasıdır. Bu da bize, Mekke müşriklerinin namazlarını evlerinde, bahçelerinde, kimsenin olmadığı, görmediği yerlerde tek başlarına değil, Enfal sûresinin 35. âyetinde belirtildiği gibi, Kâbe’nin yanında ve kalabalık içinde kıldıklarını göstermektedir.

H.Yılmaz

Onlar gösteriş yapanlardır.

Bu ayetlere bağlı olarak iş görmektedirler. Namazından gaflette olan kimseler, bu namazlarını veya yaptığı tüm işleri görülüp takdir edilmek, yani gösteriş için kılarlar veya yaparlar. Aslında Nisa 142 ye göre namazını gösteriş için kılanlar, namazlarından gaflette olanlardır.

“insanlar görsün de takdir etsinler” şeklindeki anlayışları Yüce Allah adına ve bilinçle namazı kılmalarını ortadan kaldırmaktadırlar. Riyakârlık, yani gösteriş, ibadet ve işlerdeki samimiyeti ve bilinci öldürmektedir. Bunun sonucu da, ibadetin faydasını görmemeye ve etkinliğinden yeterince istifade etmemeye varmaktadır.

B.Bayraklı

Mâ‘ûn terimi, kişinin günlük hayatında ihtiyaç duyduğu birçok küçük şeyi ve insanlara bu yolla yardım etme şeklinde kendini gösteren arızî yardımseverliği ifade eder. Daha geniş anlamda ise, herhangi bir zorluk anındaki “yardım” veya “desteği”  gösterir. M.Esed

Ve maunu vermezler.

ماعون - Mâ’ûn”, kendisinde insanlar için fayda bulunan küçük ve az bir şeye denir. “Bol” sözcüğü ile zıt anlamdadır. Müfessirlerin çoğuna göre “maun”, komşuların birbirlerine ödünç verdiği ufak tefek eşyalara denir. Bunlar kap-kacak, keser-balta, su kabı gibi, “ıvır zıvır” denen basit eşyalardır. Bu anlamda pek kıymeti olmayan şeyler için kullanılır. Son âyet, dini yalanlayanların aslında çok basit şeyleri bile vermediklerini, toplumsal yarar için ellerini ceplerine atmadıklarını, yaralı parmağa bile üflemedikleri mesajını vermektedir.

Mâ’ûn” sözcüğünün bazı tefsirlerde “zekât” şeklinde çevrildiği görülmektedir. Bu yorum, âyetin delâlet manasına dayanılarak “küçük, basit ve sıradan bir şeyi bile vermeyen bir insanın zekât gibi malının belli bir oranını hiç veremeyeceği” mantığı ile yapılmıştır. Gerek bu âyetin Mekki, zekât emirlerinin ise Medenî olması ve gerekse Kur’ân’da açıkça “zekât” kavramının bulunması gibi nedenlerle maun sözcüğüne zekât anlamı vermek isabetli değildir.

Mâ’ûn sûresi, dikkat edilirse, bundan evvelki surelerde üzerinde durulmuş olan sosyal adalet ve sosyal paylaşım ilkelerine ait öğretileri özetleyerek yine ön plâna çıkarmaktadır.

Gerek Mâ’ûn suresini iyi anlamak ve gerekse mümin ile mükezzibin [yalanlayıcının] bir karşılaştırılmasını yapabilmek için yalanlayıcıların bu suredeki negatif tavırlarına karşılık müminlerin hangi pozitif tavırlara sahip olduğunun anlatıldığı Bakara sûresinin 3–5. âyetlerine bakmak yerinde olur.

Mâ’ûn sûresi, peygamberimizin misyonunu sürdüren bugünkü müminlere hâlâ şu mesajı vermeye devam etmektedir:

Tüm insanları uyararak onlara öğreteceğiniz, tebliğ edeceğiniz ilk ilke, onları yapılan iyilik ve kötülüğün karşılığının mutlaka ahirette görüleceğine inandırmak olmalıdır. Âhirete inanmayanlar kesinlikle sosyal paylaşımda bulunmazlar. Yapar gözükseler de “dostlar alış verişte görsün” diye yaparlar. Onlar kesinlikle yaralı parmağa üflemezler, kimseye zırnık koklatmazlar. Onlardan hiçbir kimseye ve hiçbir topluma yarar gelmez.

H.Yılmaz

Hayra da engel olurlar

Ayetteki yemne’une fiili “engel olmak” el-Mâ’ûn kelimesi ise “hayır, küçük iyilikler” demektir. El maun kelimesi, bazı âlimlerimize göre zekât denmektedir, gerekçeleri de namazla ilgili bir ayetin arkasından gelmesidir. Bazılarına göre el-maun, “örfen verilmesi, verilmezlik yapılmaması gereken, zengin fakir herkesin birbirinden istediği her şey” in adıdır. Böyle şeyleri vermeyenler kötü huylu ve cimri sayılırlardı. Bu bağlamda Hz. Peygamberin, “Üç şey vardır ki onların verilmemesi helal değildir. Su, ateş, tuz” hadisi delil olarak sunmaktadırlar. Evlerdeki ufak tefek, herkesin, her zaman muhtaç olabileceği şeylere de maun isminin verildiği yine kaynaklarda yer almaktadır.

Cimrilik yapıp başkalarının da cimrilik yapmasını emredenler (Nisa4/ 37 Hadid 58/24), fakir düşme korkusunu yayarak insanları sadaka ve zekâttan alıkoyanlar (Bakara2/ 268)yardıma muhtaçlara infak yapmayıp onları Allaha havale edenler (Yasin36/ 47) ve nihayet her türlü hayrı ve iyiliği engelleyenler (Kalem68/12) davranışları Kuran da kınanan insanlardır. Böyleleri, toplumsal duyarlığı da olmayan, gamsız, egoist ve kendinden başkasını görmeyen menfaat perestlerdir.

M.Okuyan

Ve maunu menederler.

Zekâtı vermezler yahut kimsenin esirgemeyeceği ödünç gibi cüz'î bir yardımlığı bile sakınır, kimseye bir damla bir şey vermek, istemezler. Öyle cimri, öyle pinti olurlar. Böyle olanların zekât vermeyecekleri ise öncelikle anlaşılır.

İşte böyle namaz kılar, dindar görünüp de namazlarından yanılan, mürailik, gösteriş yapıp da ufak bir yardımdan bile kaçınan kimselerin bu halleri, dinsizin dini yalanlamasından değil ise de yetimi kakıştırmasından, fakirlere yardım etmemesinden daha çok şaşmaya değer, yazıklar olsun onlara!

Görülüyor ki Fil Suresi’nden sonra Kureyş Sûresi bu Mâ’ûn Sûresi ile açıklanarak buradan "veyl" (yazıklar olsun) kelimesi ile lafız bakımından ve "yardımlığı sakınırlar" ile de mânâ yönünden Hümeze Suresi’nin "İnsanları diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden her fesat kişinin vay haline! O ki mal yığdı, onu saydı durdu. Malının, kendisini ebedi yaşatacağını sanır." (Hümeze, 104/1-3) mefhumuna bağlandıktan ve Fil Sûresi'nde "Görmedin mi?", burada "gördün mü?" hitaplarıyla Peygamber'e "Görmedin mi?" "Gördün ya" diye birer belağatlı uyarma ile tenbih buyurulduktan sonra bunun arkasından Asr Sûresi gibi yukarı ki bütün sûrelerin semeresini üç âyette özetleyen ve Kur'ân'ın en veciz sûresi ve bilhassa Duhâ Suresi’nden beri gelen sûrelerin mefhumu üzerinde hepsinin tamamlayıcısı olan Kevser Suresi’yle de Muhammed Aleyhisselâmın şanı, özetin özeti olarak tebliğ edilecek ve anlatılacaktır.

H.Yazır

Hayra da mani olurlar

Gösteriş, görünüp takdir edilmek için ibadet yapan ve böylece ibadetin gaflette olanlar hayır veya iyilik yapmadıkları gibi yapılan iyiliklere de engel olurlar. Bunların durumu Kalem 12 de de gündeme getirilmişti: “hayra engel olan, saldırgan, günahkâra (itaat etme)

Ayette geçen el-maun kelimesine Râzînin naklettiğine göre, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali, İbn. Abbas, İbn. Ömer, Hasan el-Basri, Said Cübeyr, İkrime, katede ve Dahhâk tarafından “zekât” manası verilmiştir. Ancak bu kelime, insanlar ve komşular arası verilip alınan basit şeyleri de ifade etmektedir. Bu kelime çanak-çömlek, kap-kacak, alet-edevat ve ev eşyaları gibi yardımlık eşyaları da içermektedir.

Ayetleri bir arada düşünürsek bu ayetin de şu insanları anlattığını fark etmiş oluruz: “Onların harcamalarının Kabul edilmesini engelleyen husus, onların Allah ve peygamberlerini inkâr etmeleri, namaza ancak üşenerek gelmeleri ve istemeyerek infak etmemelerinden başka bir şey değildir.” (Tevbe 9/54)

Görüldüğü gibi namazın faydasını göremeyenler hayrı engellemekte ve zekatın verilmesine mani olmaktadırlar. Böylece namazın ardı sıra zekâtın geldiğini görmüş oluyoruz. B.Bayraklı