(Hicr - 55.Ayet)

<< Geniş Meal

Kevser

Kevser terimi, “bolluk”, “çokluk” yahut “bereket” anlamındaki kesret isminin tekid halidir (Zemahşerî); ayrıca aynı anlamı veren bir sıfat olarak da kullanılmaktadır (Kâmus, Lisânu'l-‘Arab, vb.). Kur’an'da kullanıldığı tek örnek olan yukarıdaki bağlamda kevser, Hz. Peygamber'e vahiy, bilgi, hikmet, iyilik ve hem bu dünyada hem de öteki dünyada şerefli ve onurlu olmak gibi soyut ve manevî anlamda iyi ve güzel olan her şeyden bolca ihsan edilmesini anlatmaktadır (Razi); genel olarak müminler açısından ise, bilgi elde etme, iyi fiiller işleme, bütün canlı varlıklara karşı şefkatli davranma ve böylece iç huzuruna ve tatminine kavuşma imkânını ifade eder. 

(M.Esed)

Şüphesiz Biz sana Kevser’i verdik.

Bazı sapkın zihniyet sahipleri, Kur’ân’daki “إنّا, نحن - Biz” ifadelerinden yola çıkarak Allah’ın bu ifadeyi kullanarak yaptığını söylediği işleri velileri, dostları ile birlikte yaptığını ileri sürmüşler, böylece sadece Allah’a ait sıfat ve tasarrufların kendi uydurdukları “evliya” takımına da yakıştırılması için çaba göstermişlerdir.

Oysa Kur’ân’daki “إنّا ,نحن - Biz” sözcüğüyle azamet/ululuk kast edilmektedir. Bu ifade biçimi birçok dilde uygulanmaktadır. Nitekim krallar ve güçlü yöneticiler de tarihî fermanlarında kendilerinden “biz” diye söz etmektedirler. Modern bir ifade biçimi olarak karşımızdaki insana “siz” diye hitap etmek de buna benzer bir durumdur.

KEVSER:كوثر - kevser” sözcüğü Arapça’da “fev’al” kalıbında bir kelime olup” كثرة - kesret [çokluk]” kökünden türemiştir. Anlamı “alabildiğine, aşırı derecede çok” demektir. Araplara göre sayısı, değeri, önemi çok olan her şey “kevser ”dir. Meselâ, çıktığı geziden yakınlarına aldığı hediyelerle dönen bir kişinin getirdiği hediyelerin çokluğunu belirtmek için “Kevser getirdi” tabiri kullanılır.

Bize göre peygamberimize verilen “Kevser”, Duhâ 6–8 ve İnşirah 1–4 sureleri ile Hicr sûresinin 87. âyetinde bahsedilen lütuflardır:

O seni yetim olarak bulup barınağa kavuşturmadı mı? Seni şaşırmış olarak bulup hidâyet etmedi mi? Seni aile geçindirme zorluğu içinde bulup da zengin etmedi mi? Duhâ; 6 – 8.

Biz, senin için, senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Senden ağır yükünü indirmedik mi? Ki o, senin belini çatırdatmıştı. Senin şanını da senin için yüceltmedik mi? İnşirah; 1 – 4.

İkililerden yediyi ve Büyük Kur’an’ı verdik. Hicr; 87.

Hicr sûresinin 87. ayetindeki “سبعا من المثانى - ikililerden yediyi” ifadesi için pek çok görüş ileri sürülmüştür. Bu ifade bize peygamberimizin hayatındaki yedi köklü değişikliği hatırlatmaktadır. Bu değişiklikler, peygamberimizin iradesi ve gayreti dışında, görünür bir sebep olmadan, Allah tarafından yapılan değişikliklerdir. “İkililer” ifadesinin bize düşündürdüğü ise; bu değişikliklerin meydana geldiği konuların olumlu ve olumsuz hâllerinin birlikteliği, yani varlık alanındaki zıtlıklardan oluşan ikililerdir.

İ’TÂ [VERMEK]: Arapça’da vermek sözcüğü “اعطاء - ita” veya “ايتاء - îtâ” sözcükleriyle ifade edilir. İta sözcüğü, bir şeyi emanet veya geçici olarak değil, temlik veya devir yoluyla temelli olarak verme anlamındadır. Bu anlam aynı zamanda bir lütuf olarak vermeyi de içeren bir anlamdır. “Îtâ” ise i’tâ yı da kapsayacak şekilde, daha geniş anlamda kullanılır. Yani “îtâ” hem temlik ve lütuf olarak vermeyi, hem de bir görev olarak süreli, emanet vermeyi ifade etmektedir. Kevser sûresinde ita ifadesi kullanıldığı için peygamberimize verilenlerin ilahî bir lütuf olduğu, bir şeye karşılık verilmediği ve emanet olmadığı anlaşılmaktadır. Keza Sad sûresinin 39. âyetinde, Süleyman peygambere verilenlerin de aynı özellikte olduğu bu sözcüğün bir başka kullanım şekli olan “عطاء - atâ” ile ifade edilmesinden anlaşılmaktadır. Hicr sûresinin 87. âyetinde peygamberimize verildiği belirtilenler ise hem lütuf hem de peygamberlik göreviyle bağlantılı olduğundan “îtâ” kelimesi ile ifade edilmiştir.

H.Yılmaz

(Ey Peygamber!) Sana Kevser’i veren Biz ’iz.”

Ayetteki el-kevser kelimesi çeşitli anlamlara gelmektedir.

Esasında surenin ilk ayeti, bu surenin, duhâ suresinde Hz. Peygambere verileceği vaat edilen bazı ödüllerle ilgili olmasını gerektirmektedir.. Orada sözü edilen nimetler, ayetteki sevfe edatı gereği, Hz. Peygambere ilerde verilecek olanlardır.

El-Kevser kelimesinin asıl ve öncelikli anlamları “bolluk, çokluk, bereket” şeklindedir. Ayrıca “Hz. Peygambere verilen vahiy, bilgi, hikmet, iyilik, hem bu dünyada hem de öteki âlemde şerefli, onurlu olmak, iyi fiiller işlemek, bütün canlı varlıklara karşı şefkatli davranmak, böylece iç huzuruna ve tatmine kavuşmak” gibi soyut ve somut anlamda iyi ve güzel olan her şeyden bolca ihsan edilmesi de ilave anlamlar olarak zikredilebilir.

Surenin ilk ayetindeki a’tayna fiilinin geçmiş zaman kipindeki oluşu, kanaatimizce verilmesinden söz edilen kevserin verilmiş olduğunu gösterir. Bu nimetlerin neler olduğunu listelemeye gerek yoktur.  Bunların bir kısmının neler olduğu Duhan 93/4-8 ayetlerinde bahsedilmektedir. Senin için sonrası öncesinden daha hayırlı olacaktır. Nitekim ileride Rabbin sana (çeşitli nimetler) verecek ve sen memnun olacaksın.” Nimetlerin verilmesi daha çok Medine döneminde gerçekleştiği için, Kevser suresinin de Medine de indirildiğini söyleyen görüş yanlış olması gerektir. 

M.Okuyan

Biz sana Kevser’i verdik.

EL-KEVSER kelimesinin manasının Tahrirde 26 görüşle anlatıldığını Elmalı nakletmektedir. Biz bu manaları bütünüyle burada nakletmeyeceğiz. Bu kelimenin, “bolluk, çokluk, bereket” anlamına geldiğini ve “çok hayır, nimet” demek olduğunu söylemekle yetineceğiz. Ancak burada şu soruyu sormadan geçemeyeceğiz: Peygamberimize verilen bu “çok hayır” nelerden oluşmaktadır? Sorunun cevabını şu ayetlerle verebiliriz:

“Elbette Rabbin sana verecek de, hoşnut olacaksın” (Duha 93/5)

Yüce Allah Hz. Peygambere hoşnut olacağı nimet, zafer ve diğer konularda hayırlar verecektir. Razı olacağı şeyi vermesi onun Allah katında ne denli değer taşıdığını ifade etmektedir.

“Seni yetim bulup barındırmadı mı?” (Duha 93/6) Yetimi barındırmak o yetim için çok hayırdır.

“Şaşırmış bulup da yol göstermedi mi?” (Duha 93/7) Hz. Peygambere Kuran’ı vermekle çok hayır vermiş oldu.

“Seni fakir bulup zengin etmedi mi?” (Duha 93/8) Fakirin, yani ihtiyaç sahibini ihtiyacını gidermek onun için çok hayır olmaktadır.

“Biz senin göğsünü genişletmedik mi? Belini büken yükünü senden alıp atmadık mı? Senin şanını yüceltmedik mi?”

(İnşirah 94/1-4)

“Doğrusu Kuran senin ve toplumunun şerefidir.” (Zuhruf 43/44) Hz. Peygambere Kuran’ın verilmesi ona çok hayrın, yani kevserin verilmesi demektir.

Kısaca diyebiliriz ki, Hz. Peygambere verilen Kevser ırmağı Kuran’ın başlattığı ve insanların gönlüne akıttığı hakikat ırmağının kendisidir. Bu ırmak insanlığın sonuna kadar akacak ve insanlığa hayırlar getirecektir. Hz. Peygambere verilen bu kevser, aslında tüm insanlığa verilmiştir. B.Bayraklı 

O halde Rabbin için kulluk et ve kurban kes.

Ayetteki salli emir “ibadet etmek” inhar emir ise “Kurban kesmek demektir.

Bu ayette iki emir verilmektedir: “Salat etmek” ve “nahr etmek” Ayetteki salat ve nahr kelimeleri hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmektedir. Durum böyle olunca, bu ayette anlatılan hususun kurban ibadetine ilişkinliğini, kurban kesmenin bir görev olduğunu, Hacc 22/34-37 ayetlerinde yer alan “kurbanın bütün ümmetlere bir görev olarak verildiği gerçeği” yle bu ayetin bütünleştiğini belirtmeliyiz.

Ayetteki emir, sadece Hz. Peygambere yönelik değildir; onu takip etmek ve onu örnek almak durumunda olan bütün müminler bu hitabın muhatabıdır. (Enam 162-163) “De ki, salatım (tevhit içerikli eylemlerim), kurbanım, hayatım ve ölümüm sadece ve sadece hiçbir ortağı olmayan, âlemlerin Rabbi Allaha aittir. Ben böyle emrolundum ve Müslümanların önde geleneyim”  Ayetlerin verdiği mesaj “hayatı Allahın dediği gibi yaşamak” tır.

M.Okuyan

Öyleyse Rabbin için haniflik et/destekle[şirke ve tağuta karşı çaba göster/ sosyal yardım yap] ve nahr yap!

Arap edebiyatının önemli sanatlarından biri olan ve daha önce Fatiha sûresinde gördüğümüz “İltifat” sanatı bu âyette de hemen dikkati çekmektedir. Birinci âyette “إنّا - Biz” zamiri kullanılmış ve ikinci âyette bu akışa uygun olarak “لنا - Bizim için denmesi gerekiyorken üçüncü tekil kişiye dönülerek “لربّك - Rabbin için” denilmiştir.

“Biz” zamirinden “Rabb” ismine dönülmek suretiyle yapılan “İltifat” sayesinde hem ikinci âyet hükmünün etkinliği arttırılmış, hem de Alak suresinden bu yana hep ön plânda tutulmuş olan Allah’ın “Rabb” olma özelliği bu surede de ön plâna çıkarılmıştır. Çünkü dünyadaki ve ahiretteki yaşamımızın her anı, Allah’ın “Rabb” lığı, programcılığı ile tasarladığı üzere gerçekleşmekte ve insanların da bunu akıllarından hiçbir zaman çıkarmamaları gerekmektedir.

haniflik et/destekle [şirke ve tağuta karşı çaba göster/sosyal yardım yap]

Âyette geçen “صلّ - salli” sözcüğünün dil bilgisi kurallarına göre “صلى - saly” kökünden de, “صلو - salv” kökünden de türemiş olması kabildir. Hem “صلى - saly” hem de “صلو - salv” sözcükleri nakıs sözcüklerdir. Nakıs sözcüklerin sonundaki illet harfi, sözcüklerin değişik kalıplardaki çekimlerinin birçoğunda ya “ى - ya” harfine dönüşerek “ى - ya” ile gösterilir, ya da cezm hallerinde düşer. Bu durumda anlamları birbirinden farklı olan bu köklerden türemiş sözcüklerin gerçekte hangi kökten türediğini anlamak zorlaşır. Buna bağlı olarak bu sözcüklerin ne anlama geldiği hakkında da bazı karışıklıklar ortaya çıkar. Bu nedenle sözcüklerin hangi kökten türediği konusunda dikkatli bir tahlil yapmak, Kur’ân’ın mesajını doğru anlamak bakımından çok önemlidir.

Âyetteki “صلّ - salli” sözcüğünün hangi kökten geldiği araştırılırken ilk bakılacak şey, köklerin anlamlarıdır. Bu köklerden “صلى - saly” sözcüğü; “ateşe atmak, ateşe girmek” demektir. Bu anlama göre “صلّ - salli” sözcüğünün “saly” kökünden türemiş olması, konumuz olan âyetin peygamberimize “ateşe gir, kendini ateşe at” emrini vermesi anlamına gelir ki, bu mantıksızdır, dolayısıyla yanlıştır. Şu hâlde âyette geçen “صلّ - salli” sözcüğünün “صلى - saly” kökünden türemediği kesindir. Türkçe ’deki “sallamak” ve “yaslamak” sözcüklerinin de kendisinden türediği ve “ateşe atmak, ateşe girmek” anlamına gelen “صلى - saly” sözcüğü, bu anlamıyla Kur’ân’da kullanılmıştır:

Sonra o’nu cahîme [cehenneme] sallayın صلّوه - sallûhu”. Hakka; 31.

Ayrıca, bu kökten türemiş ve bu anlamda olan “صلّوه - islavha , يصلى - yeslâ وسيصلون - ve seyeslavne, ساصليه - seuslîhi, lâ yeslâha” gibi sözcükler Kur’ân’da birçok yerde geçmektedir.

Bu âyette geçen “صلّ - salli” sözcüğünün “صلى - saly” kökünden türemediği kesin olduğuna göre, sözcük “صلو - salv” kökünden türemiş olmalıdır.

صلو - salv” sözcüğü, isim olarak “uyluk”, fiil olarak da “uylukları hareket ettirmek” demektir. Bir kimsenin herhangi bir yüke destek vermek istediği zaman, uyluğunu [bacağın diz ile kalça arasındaki bölümünü] yatay hâle getirip yükün altına sokarak destek sağlaması da bu sözcük ile ifade edilir. Emir kipi olarak “صلو - salv” kökünden türediği kabul edildiğinde “صلّ - salli” sözcüğü, “uyluklarını hareket ettir, ayağa kalk, yürü, çabala, şirke ve tağuta karşı çık, çok çalış, çok gayret et, destek ol, sosyal yardım yap” anlamındadır. “صلّ - salli” sözcüğünün “tef’il” babından olması, bazen fiile, bazen özneye, bazen de tümlece “çokluk” anlamı kazandırmaktadır.

صلو - salv” sözcüğünün mastarı aslında “صلوة - salvet” olduğu halde sözcük nakıs olduğu için genel dil bilgisi kuralları gereği “صلوة - salât” şekline dönüşmüştür. Ancak sözcüğün illetli olan üçüncü harfi elif ile yazılmayıp “vav” harfiyle “صلوة - salât” şeklinde yazılır. Zaten “صاوة - salât” sözcüğünün çoğulu olan “صلوات - salâvat” sözcüğünde de “صلو - salv” kökünün “و - vav” harfi açıkça ortaya çıkmakta ve okunmaktadır. Bu durumun başka kelimelerde de birçok örneği vardır.

Meselâ “غزى - ğazâ” sözcüğünün mastarının “غزوة - ğazve”, bunun çoğulunun da “غزوات - ğazevât” olmasına rağmen fiil çekimlerinde “و - vav” harfi ya “ى - ya”ya dönüşür, ya da düşer, yok olur.

Bütün bunlar bize göstermektedir ki, bu âyette geçen “صلّ - salli” sözcüğü kesinlikle “صلو - salv” kökünden türemiştir. Dil bilgisi kurallarına göre; aslı “صلوة - salvet” olan “salât” mastarının, geçmiş zaman belirten bir fiil olan “salla” sözcüğünün, emir kipi olan “صلّ - salli” ve çoğulu “صلّو - sallû” sözcüklerinin hepsinin birden “صلو - salv” kökünden türediği açıkça belli olsa da, konunun öneminden ve bugüne kadarki yanlış anlamlandırmalardan dolayı zihinlerde bir “acaba” sorusu kalabilmektedir. Ancak Kur’ân bu soruya da cevap vermiş ve Kıyamet sûresinin 31 ve 32. ayetlerindeصلّى - sallâ” sözcüğünü karşıt anlamı ile birlikte kullanmak suretiyle bu konuyu açıklığa kavuşturmuştur:

Felâ saddaqa velâ sallâ velâkin kezzebe ve tevellâ” “ (O, ne tasdik etti ne de çaba harcadı/destekledi. Ama yalanladı ve geri durdu.) Kıyâmet;31,32.

Âyette geçen dört eylemin ikisi, diğer ikisinin karşıtı ve zıt anlamlısı olarak gösterilmiştir. Yani “كذّب - yalanlama” nın karşıtı “صدّق - tasdik etme” olarak belirtilirken, “sürekli geri durmak, sürekli yüz dönmek, lâkayt kalmak, ilgisizlik, pasiflik ve yapılmakta olan girişimleri kösteklemek” anlamlarına gelen “تولّى - tevellâ” sözcüğünün karşıtı olarak da “صلّى - sallâ” sözcüğü kullanılmıştır. Bu durumda “صلّى - sallâ” sözcüğü; “sürekli ileri atılmak, ilgisiz kalmamak, pasif olmamak, hep aktif olmak” anlamlarına gelmektedir. Asr sûresinde geçen ve anlamı, “yanlışları, bozuklukları, çirkinlikleri ortadan kaldırmak için çalışmak” olan “عملوا الصّالحات - sâlihâtı işlemek” fiili de “sallâ” fiilinin farklı bir ifadesidir.

Namaz anlamına gelen “الصّلوة - es-salât” ile ilgili olarak, gerek “es-salât”ın ifası, icrası, namaz kıl/kılınız emirleri, gerekse namaz kılmakla ilgili diğer cümleler Kur’ân’da “صلّ salli” şeklinde değil de “اقامة - iqâme” fiili ile birlikte “اقم الصّلوة - eqımi’s-salâte , قيموا الصّلوة - eqîmu’s-salâte” şeklinde kullanılmıştır. Bu ikili kavram Kur’ân’da toplam 67 yerde geçmektedir.

Sözcüklerin asıl anlamları bazen yan anlamlarına doğru kayar; bu durum doğaldır. Ancak bu kayma esnasında “نحر - nahr” ve “ابتر - ebter” sözcüklerinin tahlilinde de göreceğimiz gibi ana eksen kaybolmaz. “صلوة - salât” sözcüğündeki anlam kayması ise biraz daha fazladır. Bunun nedeninin “İsrâiliyyât” olduğu kanısındayız. Çünkü “salât” sözcüğü İbranicede de vardır. İbranice ’deki “salât” sözcüğü “selâmlama, selâm durma” anlamına gelen “saluta” fiilinden gelmektedir. Bu sözcük, İbranilerden Araplara, onlardan da Endülüs yoluyla batı dillerine [Fransızca, İtalyanca ve İngilizceye] geçerek “salutation” şeklini almıştır. Görünen o ki, sözcüğün İbranice anlamı Arapça anlamını bastırmış ve Müslümanlar ile Kur’ân arasına yüce dağlar gibi girip oturmuştur. Dikkat çekicidir ki, “saluta” sözcüğünün türevlerinden olan “صلوات - salavât” sözcüğü, Hacc sûresinin 40. âyetinde İbranice “manastırlar” anlamıyla yer almasına rağmen bu husus İslam bilginlerce dikkate alınmamıştır. Üstelik hâlâ da alınmamaya devam edilmektedir.

Müfredât’ın müellifi ünlü bilgin Râğıb el-İsfehânî bile eserinin “salât” maddesinde “الصّلوة - salât” sözcüğünün anlamı konusunu “Lügat ehlinin çoğu ‘الصّلوة - es-salat dua, tebrik ve temcittir demiştir” diyerek âdeta geçiştirivermiştir.

Bu anlam kaydırması ya da cehalet nedeniyle yanlış anlamlandırma sonucunda “salâvat getirme, salâvat-ı şerife okuma” gibi ritüeller ortaya çıkmıştır. Piyasadaki bütün ilmihal kitaplarına göre “Allahümme salli” ya da bunun değişik versiyonlarını söylemek olan salâvat, Kur’ân’da bambaşka bir anlamda kullanılmıştır. Ne gariptir ki, Kur’an’ı değil de rivayetleri ön plâna çıkaran bu kitaplar, “salâvat” kavramını da bizzat Kur’an’a, Ahzab sûresinin 56. ayetine dayandırdıklarını iddia etmektedirler. Ne var ki, Türkçe diye sundukları sözler de Arapça olduğundan kimse o sözcüklerin gerçek anlamlarını öğrenememekte, konunun gerçek içeriği asılsız yorumların veya cehaletin örtüsü altında kalmaktadır. Yukarıda yaptığımız tahlillerin ışığı altında konunun anahtarı olan âyet şudur:

Şüphesiz Allah ve melekleri peygamberi destekliyorlar/ona yardım ediyorlar/o’nun için gerekeni yapıyorlar. Ey müminler! Siz de ona destek olun/ona yardım edin/o’nun için gerekeni yapın ve o’nun güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayın! Ahzab;56.

Asılsız rivayetlerin peşinden giden cahiller bu ayete dayanarak aslında şunu söylemiş olmaktadırlar:

“Allahümme salli âlâ Muhammed ve sellim…” yani “Ey Allah’ım! Muhammed’e sen yardım et, ona gerekli desteği sen ver ve o’nun güvenliğini sen sağla!

Böyle bir yakarış gerçekten de yakışıksız bir taleptir. Öyle ki, tıpkı Maide sûresinde anlatılan Mûsâ peygamber ile İsrâîloğulları arasındaki ilişkiyi andırmaktadır:

Dediler ki: “Ey Mûsâ! Onlar orada oldukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Hadi sen git, Rabbinle birlikte savaşın. Biz şuracıkta oturacağız.” Maide; 24.

Bu âyet indiğinde sahabenin bir köşeye çekilip “Allahümme salli ve sellim” demediği, varıyla yoğuyla harekete geçip Allah yolunda peygamberimize destek olduğu ve güvenliğini sağladığı tartışmasız olarak bellidir. Böyle olmasına rağmen Allah’ın dinine bu tür uydurmaları sokmaya çalışanlar ya kasıtlı bir ihanet içindedirler ya da özendirme amacıyla kapıldıkları koyu bir cehaletin temsilcisidirler.

Ve nahr yap.

نحر - nahr” sözcüğü bir kaç kelime ile Türkçeye çevrilemeyeceği için aynen bırakılmış, açıklaması burada yapılmıştır.

Belirtmek gerekir ki, “nahr” sözcüğü klâsik eserlerde iyice irdelenmeden Türkçeye en uzak anlamı olan “kurban kes” şeklinde çevrilmiştir. Bu durum, “Ğalât-ı meşhur, fasih lisana yeğdir [meşhur olmuş hatalı sözcük, orijinaline tercih edilir]” kuralına tamı tamına denk düşen bir uygulamadır. Ne var ki, yapılan ğalâtın/hatanın sürdürülmesi edebiyat alanında önemli bir sakınca doğurmayabilir ama dinin temel ilkelerinin ğalat bir anlamla yozlaşması, göze alınamayacak kadar büyük bir sakıncadır.

İsim olarak kullanıldığında “göğüs, gerdan” anlamına gelen “nahr” sözcüğü, mastar olarak kullanıldığında “eli göğse değdirmek, göğüslemek, devenin göğsüne bıçak saplayıp kesmek” anlamlarına gelir. Türkçedeki “intihar” sözcüğünün aslı da buradan gelmektedir. Sözcük âyette “وانحر - venhar” emir kipiyle yer aldığına göre sözcüğün mastar hâlinin taşıdığı üç değişik anlamın da incelenmesi gerekir.

Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki birinci anlamı “elini göğsüne değdir” emridir. İmam-ı Şafii “venhar” emrini “kurban kes” ya da “deve kes” olarak değil, “ellerini göğsüne değdir” olarak anlamış ve namaz kılarken alınan ara tekbirlerde ellerin göğse değdirilmesine içtihat etmiştir. Bu nedenle Şafii mezhebine mensup olanlar namaz kılarken bu içtihada uyarlar.

Şii müfessir ve fakihler de, Ali ve ehlibeyt kaynaklı rivayetleri dikkate alarak bu emri namazda kıyamda iken ellerin göğse kaldırılması ve namazda tekbir getirirken ellerin boğaz çukurluğunun hizasına kadar kaldırılması olarak anlamış ve bu şekilde uygulamışlardır.

Kimileri de aynı emri namazda göğsün kıbleye döndürülmesi, kesinlikle başka yönlere yalpalanılmaması gerektiği şeklinde anlamışlardır.

Ebû Hanife’nin bu âyeti nasıl anladığına gelince; o günkü siyasal iktidarın söylemine aykırılıklar taşıması sebebiyle olsa gerek, eserleri zamanın idarecileri tarafından yok edilmiş, bu nedenle de konu hakkındaki yorumu bize kadar intikal edememiştir.

Ancak bütün bu anlayışların namaz esnasındaki bedensel hareketlere yönelik olarak ortaya konduğu dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Oysa âyette bu hareketin namazda olacağına dair hiçbir işaret, delâlet ya da karine [ipucu] yoktur.

Bize göre, namaza başlama tekbirinde ya da namazlardaki ara tekbirlerde dilimizle “Allahu Ekber [Allah her şeyden daha büyüktür]” derken ellerimizi göğsümüze kaldırmamız, aynı anda beden dilimizle de bu inanç ve anlayışımızı pekiştirdiğimiz anlamını taşımaktadır. Yaptığımız bu hareket, Allah’tan başka her şeyi arkaya attığımızı ifade eden sembolik bir davranıştır. Sure peygamberimize hitap ettiğine göre, Yüce Allah’ın bu emirle peygamberimizden istediği, hakkında çıkarılan kin dolu söylentileri, kendisine yapılan kötü davranışları, düşmanlıkları, hileleri ve tuzakları arkaya atması, dikkate almaması, boş vermesi, elini sallayıp geçivermesidir.

Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki ikinci anlamı “göğüslemek, göğüs göğse gelmek” demektir. Sözcüğün en fazla kullanılan anlamlarından biri olan bu anlam, Arap şairleri tarafından boğaz boğaza gelmeyi, göğüs göğse dövüşmeyi ifade etmek için kullanılmıştır. Ayrıca “evleri göğüs göğse [karşı karşıya]” deyiminde de bu anlamda kullanılmıştır.

Sözcüğün mastar olarak kullanılması hâlindeki üçüncü anlamı ise “deveyi göğsünden hançerle kesmek” demektir. Dikkat edilirse bu anlam içinde “kurban” sözcüğü yer almamaktadır. Bu anlam esas alındığında, ayetten “kurban kes” veya “deveyi kurban kes” gibi anlamlar çıkmaz, sadece “deve kes” anlamı çıkar. Bu takdirde âyetin anlamı “Seni üzüyorlar, sana düşmanlık ediyorlar, sen de uyluklarını hareket ettir, ayağa kalk, yürü, çabala, şirke ve tağuta karşı çık, çok çalış, çok gayret et, destek ol, sosyal yardım yap ve deve kes!” olur. O günkü şartlar altında peygamberimize kasaplık yapmasının emredilmiş olması anlamsızdır. Çünkü bu sure indiğinde peygamberimiz hâlâ insanlara tebliğde zorlanmaktadır, yeterince taraftar edinememiştir. İşler henüz teori/iman boyutundadır. Tebliğin dışında herhangi bir eylem söz konusu değildir. Bu aşamada Rabbimiz ona sadece secde ile yakınlaşmasını Alak Sûresinin 19. âyetinde emretmiştir. Yani bu surenin indiği zamanki kurban [Allah’a yakınlaştıracak eylem] sadece secdedir. Kevser sûresinin 15. sırada indiğini bilenler ve sure ile âyeti o ortama göre ele alanlar “venhar” emrinden kesinlikle “kurban kes” anlamını çıkarmazlar.

Kurban ile ilgili olarak Kütüb-ü Sitte ’de [Altı Büyük Hadis Kitabı’nda] 26 rivayet mevcuttur. Ama bunların çoğu aynı rivayetin farklı kişiler tarafından nakledilmiş varyasyonlarıdır. Bu rivayetlerin hepsinde konu edilen kurban ve kurban ile ilgili bilgiler, hacda hacıların mükellef tutulduğu “هدى - hedy” kurbanına [Hacıların hediye olarak kestiği kurbana]” yöneliktir, yoksa bayram günlerinde hayvan kesmeye yönelik değildir. Rivayetlerin ve tarihî belgelerin hiçbirinde, ne Mekke’de bu surenin indiği dönemlerde, ne de Medine’de Hacc farz oluncaya kadar herhangi bir kurban olayı anlatımı söz konusu değildir. Özetlemek gerekirse, bu âyetler indiği zaman Mekke’de ne peygamberimiz ne de o günkü Müslümanlar kurban kesme şeklinde bir ibâdet yapmıştır.

Ragıb el İsfehânî de Müfredat adlı eserinde “nahr” ı Hacc esnasında Mina’da kesilmesi gereken hediye olarak açıklar. Ancak hedy ’den bahseden Bakara sûresinin 196. âyeti, Maide sûresinin 2, 95 ve 97. Âyetleri ve Feth sûresinin 25. âyeti henüz inmemiştir, çünkü bu âyetler Medenidir. Dolayısıyla Kevser sûresi indiği sırada Hacc ile ilgili bir hüküm henüz ortada yoktur. Böyle olmasına rağmen Ragıp’a göre de “nahr” hacda kesilen hediyenin dışında bir şey değildir, kurban adı altında günümüzde yapılan kesimle bir ilgisi yoktur.

Bazıları kurban konusunu İbrahim peygambere bağlarlar ve o’nun oğlunu kurban edişini konu alan birçok Kur’ân dışı kültürü kendilerine kaynak kabul ederek detaylara girerler. Oysa Saffat sûresinin 83–113. âyetlerine baktığımızda, bu olayların kurbanla herhangi bir ilgisinin olmadığı görülmektedir. Bazıları da Maide sûresinin 27–31. ayetlerindeki “iki âdemoğlu” kıssasından yola çıkarak kurbana kaynak aramaya çalışmışlardır. Ne var ki, ilgili pasajın da hayvan kurban etme gibi bir anlamı bulunmamaktadır.

Müslümanların nerede ve ne amaçla hayvan keseceği, Hacc sûresinin 34–38. ayetlerinde açıklanmıştır.

Yukarıdaki açıklamaların ışığı altında Kevser sûresinin 2. âyeti ; “Madem Rabbin sana kevseri [bu kadar bol nimeti] verdi, öyleyse sen de Rabbin için çok çalış, çok gayret et, uyluklarını hareket ettir, ayağa kalk, yürü, çabala, şirke ve tağuta karşı çık, destek ol, sosyal yardım yap, gerisini boş ver, düşünme, önüne gelecek her zorluğu göğüsle, sabret!” anlamındadır.

H.Yılmaz

Lafızdan zahir olduğu gibi yukarı ki sure de delalet eder ki bu "salli= namaz kıl" emri, namaz demek olan salattandır, tasliye (salavatı şerife okumak)den ve sadece dua mânâsından değildir. Bu namazdan murad hangi namaz olduğu hakkında bir kaç görüş vardır:

"Muhakkak namaz, müminlere vakitli olarak farz kılınmıştır." (Nisa, 4/103). "Güneş'in (ufukta aşağı) kaymasından gecenin kararmasına (yatsı vaktine) kadar namaz kıl." (İsra, 17/78) gibi diğer birçok emirler ve âyetlerle sabittir. Bundan önce de Resulullah (s.a.v.) namaz kılıyordu. Onun için bu mânâyı anlatmak isteyen tefsirciler bunu "namaz kıl" gibi "namaza devam et" diye tefsir etmişlerdir ki, vücup namazın kendisine değil, devamına yönelmiş olur.

"De ki: "Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabb'i Allah içindir. Onun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim." (En’âm, 6/162-163) mânâsı üzere sadece Allah için yapılması hak İslâm dininin, Kevser atıyyesinin gereği olduğuna delalet de açıktır.

Araplar ‘ın örfünde nahır deve kesmekte çok kullanıldığı ve Hacc Sûresi'nde "Biz kurbanlık develeri de size Allah'ın (dininin) işaretlerinden yaptık. Onlarda sizin için hayır vardır. Onlar, ön ayaklarını sıra halinde yere basmış durumda iken üzerlerine Allah'ın ismini anın (da kesin). Yanları yere düş(üp canları çık)ınca da onlardan yiyin, kanaat eden (fakir)e de, isteyen (fakir)e de yedirin. Allah o(kocaman hayva)nlar size boyun eğdirdi ki, şükredesiniz." (Hacc, 22/36) âyetinde de "büdün" (develer) zikredildiği için pek çok tefsirci burada nahrın boğazlamak mânâsına olduğunu göstermek için "develeri kes" diye takdir ve tefsir etmişlerdir.

Ebu Hayyan "Bahr" de der ki: "Nahrdan murad hady (Kâbe'ye sevk edilen deve), nüsük (kurban), dahâyâ (kuşluk kurbanlıkları) nahridir. Çoğunluk böyle demiştir

Ey Ebu Hakem! Sen Mücanid'in amcası ve mütenahir, yani nahır nahire, göğüs göğüse karşılıklı dere ahalisinin, Mekke ahalisinin efendisi misin?"

El-Ebtahu'l-mütanahır, göğüs göğüse karşılıklı dere demektir. Bu mânâdan "nahr" kıbleye dönme mânâsını ifade edebilir. Gerçekte tenahur lügatta intihar etmek ve boğazlamak mânâsına geldiği gibi, göğse isabet ettirmek, göğüs göğüse karşılamak mânâsından mecaz olarak evlerin ve dere kenarlarının karşılaşması gibi mutlaka tekabül (karşı karşıya olma) mânâsına da gelebilirse de bilinen mânâyı bırakıp da mecaz üstüne mecaz olarak kıbleye dönme mânâsını anlamaya kalkışmak doğru olmaz, nahrın de tenahur mânâsına geldiği kabul edilecek olunca bundan göğüs göğüse cihadı, mücahede yi anlamak daha çok yakışırdı.

Dârakutnî "İfrat “da yine Hz. Ali'den, "Namazda sağ elini sol bileğinin üzerine koy da, sonra ikisini göğsüne koy." demiş olduğunu rivayet etmişler. Ebu'ş-Şeyh ve "Sünen"de

Bundan dolayı biz de mealde Kurban kesmek tabiriyle ifadeyi "boğazla" demekten daha uygun bulduk. Ki tefsirinin özeti şu olur: Sana o Kevser'i verdiğimizden dolayı haydi sen Rabbinin lütfuna hem kalben, hem dilinle, hem bütün azalarınla bedenen ve malen her vechile şükretmek üzere Rabbin için ihlas ile namaz kıl, namaz kılmakla beraber kurban da kes. Ona böyle tevhit ve ihlas ile fedakarane ibadet ve kulluk et ve çok hayır işleyerek nimeti an, Rabbinin sana olan ihsanı kesilmek ihtimali yoktur.

H.Yazır

Öyle ise Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.

“Rabbin için namaz kıl”

Bu emirde yer alan “namaz kıl”, aslında bütün ibadetleri kapsamına almaktadır. İbadetin yalnız Allah’a yapılacağının ilkesi işte burada da konmaktadır. Mademki hayır veren Allah’tır, ibadet yani namaz da sadece O’nun için kılınmalıdır. Buradaki namaz kılma emir farzdır. Namaz kılmak konusunu Bakara 3 te geniş şekilde açıkladığımızdan burada detaya girmiyoruz.

“Kurban kes”

Âlimler buradaki venhar emrinin ne anlama geldiğini tartışmış ve birbirinden farklı manalara almışlardır. Biz bu tartışmalara girmek istemiyoruz. Ancak tartışmalara bakmak isteyenler, bu ayetin tefsirinde Elmalı’nın ve Süleyman Ateşin tefsirlerine bakabilirler. Bu tartışmalara dalanlar kurban kesmenin hükmü konusunda yanılmaktadırlar. Biz bu geniş tartışma ve farklı açıklamalar alanine girmek istemiyoruz; çünkü bu yanlışlara hayat vermek istemiyoruz. Tartışmalara girmek, tartışmaları daha derinleştirecek, koyulaştıracak ve arttıracaktır.

Kurbanın farz olduğunu Hac suresinin 34. Ayetini açıklarken söylemiştik. Kurbanın farz olduğu hükmünü Allah vermiştir. “Biz her ümmet için Kurban kesmeyi farz kıldık” (Hac 22/34) ifadesinden kurbanın hükmünün farz olduğunu anlamaktayız. Hac 34 te geçen ce’alnâ fiili, feradna “farz kıldık” demektir. Her ümmete farz kılındığı gibi Hz. Muhammedin ümmetine de kurban ibadeti farz kılınmıştır. Geniş açıklama için Hacc 34-37 ayetlerine bakılabilir.

Bu noktada şunu söyleyerek konuya son vermek istiyoruz: Kevser suresinin 2. Ayeti, Enam 162 ayetinin emir şeklinde açılımıdır: “De ki: Şüphesiz benim namazım ve kurbanım âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Kevser 2 de de namazın ve kurbanın Allah için kılınıp kesilmesi emredilmektedir. Bütün bu açıklamaların neticesinde şu noktayı vurgulamak gerekiyor: Kurban kesmeyi Allah emretmiştir, bu nedenle de farzdır. Kevser suresinin bu ayetindeki venhar emir de bunu ifade etmektedir.

Birinci ve ikinci ayetleri beraberce düşününce şu neticeyi çıkarabiliriz: Yüce Allah’ın insanlara verdiği bol iyiliklerin karşısında onların da namaz kılarak ve kurban keserek şükürlerini yapmaları gerekiyor. Her iyilik, amel cinsinden ibadetle karşılanmalı ve şükrü yapılmalıdır. İyilikler, ibadet şeklindeki şükürle ortada kalmamakta, yalnız bırakılmamakta ve adeta güven altına alınmaktadır. B.Bayraklı

Ebter, soyut ve manevi değerler için kullanılır. Tıpkı “Besmeleyle başlamayan bir iş ebterdir” ifadesinde olduğu gibi. Ebter e kelimenin sonradan kazandığı “soyu kesik” manası verenler, ayetin bu suçlamayı yapanlara iade ettiğinde hemfikirdirler. Oysa Kuranın kendisi soy-sop ile, evlat ve oğulla övünmeyi şiddetle kınar. Kurana göre, çocuksuzluk bir eksiklik değil, bir imtihandır. Kaldı ki bu surenin iniş nedeni olarak gösterilen As. B.Vaile mukabele ediliyorsa, bu mukabele gerçekleşmememiş demektir. Zira oğlu (Amr b. As), torunu Abdullah ve onun nesli yaşamıştır. Eğer ebter manevi soyun kastedildiği söylenecek olursa, iman gibi küfrün de hep var olacağı bedihi bir hakikattir. Kâfirler sadece dünyada var olmayacaklar, ahirette de cehennemde var olacaklardır. Yani küfrün ve kâfirin soyunun kesik olduğu şeklindeki bir anlayış isabetli değildir.

M.İslamoğlu

Kesinlikle ebter olan sana kin duyanın kendisidir.

ا بتر - ebter” sözcüğü “بتر - beter” sözcüğünden türemiştir. İlk anlamı “kuyruğu köküne kadar kesmek” demektir. Kuyruğu olmayan eşeğe “حمار ابتر - hımarun ebterü” denilirdi. Daha sonraları hayır hasenat yapmayan kimselere, zürriyeti olmayanlara, özellikle de erkek çocuğu olmayanlara denilir oldu. Bilindiği gibi, kız çocuğu şark kültüründe evlâttan sayılmazdı.

Bu sözcük Türkçeye de geçmiştir. Birisine beddua ederken “beter ol!” denir. Bunun anlamı “senin sonun olmasın, perişan ol!” demektir.

İlk andan itibaren bütün kâfirler peygamberimizi değişik sıfat ve yakıştırmalarla kötülemeye çalışmışlardır. Kâfirliği bir nitelik olarak aldığımızda, dünyada inkârcılar var oldukça peygamberimizi kötüleme ve gözden düşürme eylemlerinin de devam edeceği açıktır. Ne var ki, peygamberimize ve dolayısıyla İslâm’a o günlerde sataşanların eli boş kaldığı gibi, bundan sonra da boş kalacaktır. O günkülerin hem emekleri boşa çıkmış, hem de nesepleri, soy ve sopları dünya sahnesinden silinip gitmiştir. Bu ayetlerden anlıyoruz ki, bu gün de yarın da yine aynı şekilde olacaktır.

H.Yılmaz

ŞÂNİ', işaret ettiğimiz "Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin, sizi adaletten saptırmasın." (Maide, 5/8) âyetinde geçtiği üzere buğz ve düşmanlık etmek için kin tutmak mânâsına "şeneân"den ism-i fail olarak mübğız, buğzeden demektir. Anlaşılıyor ki murad, buğzedip geçmiş olan değil, buğzunda devam ve ısrar edendir. Yani zaman ve hudûs mânâsı değil, devam ve sübut mânâsı kastedilmiştir. Onun için izafet (tamlama)i, lafzıyye değil maneviyedir. Şu halde sonradan tevbe edip imana gelenler bu hükümden hariç kalır.

"Ebter", ayıp şeylerden olduğu için, ef’al-i tafdil değil, sıfat-ı müşebbehedir. Müennesi "betra" gelir. Kesiklik mânâsına "betir" den türemiştir. Şu halde esas mânâsı kesik demek ise de, örfte kuyruk kesilmesinde yaygın olmuştur. Onun için kuyruğu kesik hayvana ebter denildiği gibi, kuyruğu kesik küçük ayın gibi yazılan hemzeye ayn-ı betra tabir olunur ki, Türkçe'de müzekkerine de, müennesine de "güdük" denilir. Kuyruk arkada olmak hasebiyle sonunda arkası olmayan, yani zürriyeti olmayan, kendinden sonra eseri kalmayan kimselere veya sonu gelmeyen, sonunda hayır olmayan işe de istiare suretiyle ebter denilmiştir. "Önemli olan her hangi bir iş Allah'ın ismiyle başlanmazsa o iş ebterdir." hadisinde ebter, sonu gelmez, sonunda hayır olmaz, eksik, güdük kalır demektir. Çünkü "O'nun yüzü (zatı)ndan başka her şey helak olacaktır." (Kasas, 28/88) âyeti gereğince Allah'tan başka her şey yok olacaktır.

H.Yazır

Asıl soyu kesik olan, şüphesiz sana hınç/kin besleyendir.

Ayetteki şanie/şene’e kelimesi, “buğz etmek, öfke duymak” el-ebter/betr kelimesi ise “kökünü kazımak” demektir.

Ayetin tercemesi “bedensel veya fiziksel olarak soyu kesik olmak” anlamında yorumlanmalıdır. Anacak “el-kevser kelimesi nasıl “çok nimet çok hayır” anlamına geliyorsa, el-ebter kelimesi de onun zıddı bir anlama sahip olmalıdır. Bu durumda ayet, “Senden nefret edenler hayırdan, her türlü iyilik ve güzellikten kesilmiş, tamamen kopmuştur” şeklinde olur.

M.Okuyan