(Kâf - 4.Ayet)

<< Geniş Meal

Kâfirûn

Âyette geçen “كافر - kâfir” sözcüğü Kur’ân’ın anahtar kavramlarından biri olduğu için özellikle incelenmesi yararlı olacaktır. Gerek “كافر - kâfir” ve gerekse aynı kökten türeyen “كفر - küfr” sözcüklerinin sözlük ve terim anlamları şöyledir:

كفر - küfür” sözcüğünün sözlükteki birincil anlamı “örtmek” demektir. Karanlığı ile her şeyi örttüğü için geceye “كافر - kâfir [örten]” dendiği gibi erişilen nimetlere teşekkür etmeyerek yapılan nankörlüğe de “küfr” denir.

كفر - küfr” sözcüğünün terim anlamı ise, Allah’ın varlığını ve birliğini, peygamberlik kurumunu ve peygamberleri, din gününü ve ahireti inkâr etmektir. Bu anlamıyla imanın zıddı olan inançsızlığı ifade etmektedir. “كافر - kâfir” sözcüğü, “كفر - kefere” fiilinin ism-i faili olup sözlük anlamı olarak “nimeti örten, inkâr eden; nimete nankörlük eden, uzak kalan; nimetten kaçınan kimse” demektir.

Kâfir” sözcüğünün terim olarak anlamı ise “imanı olmayan, inkâr eden kimse” demektir.

Kısaca ve özetle “كافر - kâfir”; “küfür” denen zihinsel eylemin faili/yapıcısı/ işleyicisidir. Bu durumda asıl üzerinde durulması gereken sözcük “كفر - küfr ”dür.

Kur’ân’da “كفر - küfr” ve türevleri pek çok âyette geçmektedir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, İslâm’da iman konuları bir bütün teşkil ettiğinden, küfrü işleyip kâfir olmak için Kur’ân’da verilen örneklerden herhangi birine benzeyerek iman konularından birini bile inkâr etmek yeterlidir:

“Allah’ı ve peygamberlerini inkâr ederek kâfir olan, biz bir kısmına inanırız bir kısmına inanmayız diyerek Allah ve Elçisi’nin arasını ayırmaya kalkışan ve böylece imanla küfür arasında bir yol tutmaya çalışan kimseler var ya, işte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir. Biz o kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. Nisa; 150, 151.

Yoksa siz Kitabın bir kısmına inanıp da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu hâlde içinizden böyle yapanların alacağı karşılık dünya hayatında bir rüsvalıktan başka nedir? Kıyamet günü de azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Allah yaptıklarınızdan gafil/ habersiz değildir”. Bakara; 85.

Kişiyi dinin sınırları dışına atan küfürlerin en kötüsü, tartışmasız olarak Allah hakkındaki küfürlerdir. Allah’ı yüceliğine uygun olmayan bir şekilde nitelemek; isim, sıfat ve emirlerinin birisini bile hafife almak; Allah’a noksanlık isnat etmek şeklindeki küfürlerden en büyük olanı ve bağışlanmayacağı bildirileni, Allah’a ortak tanımaktır:

“Onlar Allah’ın astlarından fayda da, zarar da vermeyen şeylere taparlar. Kâfir, Rabbine karşı olanların yardımcısıdır da.” Furkan; 55.

“Şüphesiz ki: “Allah ancak Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kâfir olmuşlardır.” Maide; 17.

“Şüphesiz, “Meryem oğlu Mesih, Allah’ın kendisidir” diyenler kâfir olmuşlardır.” Maide; 72.

“Allah, şüphesiz üçün [üç tanrının] üçüncüsüdür” diyenler kâfir olmuşlardır”. Maide; 73.

“Ve Yahudiler “Uzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da “Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla daha önce yaşayan inkârcıların sözlerini taklit ediyorlar.” Tövbe; 30.

“Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun altındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah’a ortak tanırsa, şüphesiz pek büyük bir günah uydurmuş [işlemiş]olur”. Nisa; 48.

Hemen belirtilmelidir ki, şirki terk ederek tövbe eden ve af dileyenler artık mümin sıfatı kazanacaklarından, Rabbimiz bu gidişatlarını bozmamaları kaydı ile onları geçmişteki şirklerinden dolayı affedeceğini bildirmiştir:

“Allah ve elçisi müşriklerden beridir [uzaktır, ilişkili değildir] . Derhal tövbe ederseniz o, hakkınızda hayırdır, yok aldırmazsanız biliniz ki Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz”. Tövbe; 3.

Bir başka küfür de peygamberlik müessesesini kabul etmemek veya herhangi bir peygamberin peygamberliğini [elçiliğini] inkâr etmektir:

“Ve deyin ki: “Biz Allah’a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildi ise, İbrahim’e ve İsmail’e ve İshak’a ve Yakup’a ve esbâta [torunlarına] ne indirildi ise, Mûsâ’ya ve Îsâ ’ya ne verildi ise ve bütün peygamberlere Rabb’lerinden olarak ne verildi ise hepsine iman ettik; O’nun elçilerinden birinin arasını ayırmayız [hiç birini diğerinden ayırmayız] ve biz ancak O’nun için teslim olanlarız.” Bakara; 136.

Küfr ve kâfir kavramlarının örneklerini daha da çoğaltmak mümkündür. Ancak daha fazla teferruata girmenin amaç dışına çıkmak olacağını düşünerek şimdilik bu özet bilgiyle yetiniyoruz.

H.Yılmaz

Kur'an-ı Kerim, birçok yerde cahiliye hayatından örnekler vererek müslümanların ibret almalarını ister. Yine bu surede Allah son tevhit dini olan İslâm'la insanların nasıl bir inkılapla nefis ve şeytani putların hâkimiyetinden kurtulduklarını anlatır. Bilindiği gibi cahiliye dönemi Arapları Allah'ı inkâr etmiyorlar, ancak O'nu "Bir" ve "Samed" olarak tanımıyorlardı. Onlar Allah ile beraber putlara, geçmişteki ö-nemli zatlara, heykellere ibadet ediyor ve bunların Allah yolunda sadece birer vesile olduğu iddiasında bulunuyorlardı. "Biz onlara sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz" (Zümer, 3) diyorlardı. Yine Ankebût suresinde "Onlara gökleri ve yeri kim yarattı, güneş ve ay'ı kim emrine verdi diye soracak olursanız" Allah" diyeceklerdir elbet-te..." (Ankebût,61). Hem de yeminlerle dile getirdikleri bu tür inançlarını Allah "Siz ancak Allah(u Teâlâ)'dan başka pullara ibadet ediyor ve (O'na ortak diye) yalan düzüyorsunuz. Bu Allah'tan başka ibadet etmekle olduklarınız size bir rızık vermeye muhakkak ki muktedir değil-dir. Rızkı Allah katında arayın O'na ibadet edin. Ve (rızkınızı o verdiği için de) O'na şükrediniz. (Çünkü ahirette) yalnız O'na döndürülecek-siniz" (Ankebût,17) diyerek onların Allah'tan başka ibadet ettikleri şeylerin kendilerini Allah'a yaklaştırmayacağını belirtir. Kâfirûn sûresi insanın içine düştüğü bu ikilemi, bu tür bir çıkmaza kesin bir çözüm getirerek mü'min, kâfir saflarının netleşmesini sağlamakta ve insanların bu tür mazeretlerinin olmayacağını ferman buyurmaktadır.

"(Ey Nebi!) De ki: Ey Kâfirler" Allah onları gerçek durumlarıyla çağırarak, gerçek vasıflarını belirtmektedir. Onların dini yoktur. Ne kadar Allah'a ibadet etseler de bu böyledir. Böylece onlarla Hz. Muhammed (s.a.v) arasında bir bağ söz konusu değildir. "Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam" Bu ifade, kâfirlerin ibadet ettiği ve halen de ibadet etmekte oldukları bütün mabutları içine alır. Onlar melekler, cinler, nebiler, veliler, ölmüş insanların ruhları, güneş, ay, yıldızlar, hayvanlar, ağaçlar, hayali tanrılar, tanrıçalar, putlarda olabilir. İlahlara topluca ibadet etmenin içine Allah'a ibadet de girse bile, bu aslında Allah'a ibadet değildir. Kur'an-ı Kerim'de açıkça Allah'a ibadetin O'nunla birlikte bir başka şeye ibadet etmemek demek olduğu bildirilmiş ve sadece Allah'a ihlasla yönelmek emredilmiştir: "Oysa kendilerine dini yalnız Allah'a halis kılarak, Allah'ı birleyenler olarak O'na kulluk etmeleri emredilmişti" (Beyyine, 5).

A.Küçük

De ki: ey kâfirler!

Bu ayetle ilgili bazı hususları açıklamak gerekmektedir. Ayetteki kul emri “de ki” el-Kâfirûn kelimesi ise “inkârcılar, nankörler” demektir.

Bu durumda, Hz. Peygamberi yalanlayanlar Enam 6/33 ayet gereği aslında Yüce Allah’ı ve O’nun ayetlerini yalanlamış olmaktadırlar.

Ayetteki “ey kâfirler” hitabına bazı alimlerimim, “ey nankörler” demeyi tercih etmişlerdir ki bu tercüme doğrudur. Çünkü inkâr, nankörlüğün en üst derecesidir. Esasında Zümer 39/64 te, Allah’tan başkasına ibadet etmesini isteyenlere Hz. Peygamberin “ey cahiller” diye hitap etmesi istenmektedir.. Durum böyle olunca, oradaki cahil kelimesinin aslında “kâfir” anlamında kullanıldığı anlaşılır.

Diğer taraftan el-Kâfirûn kelimesinin kimleri kapsadığı, bütün kâfirleri mi, yoksa sadece o dönemdekilerle mi sınırlı olduğu da tartışılmıştır.

M.Okuyan

DEĞİŞİK BİR KÂFİR TÜRÜ

Kendilerine sorulduğunda; Kuran’a iman ediyorum derler. Bunlara bu iman ettiğini söylediği kitapların ayetlerini okuduğunuz da da kaşını gözünü oynatır.

Kitabın tümüne inandığını söyleyen bu kimseler, ayetleri teker teker devre dışı bırakırlar. Yaşantılarında onlara yer vermezler. Böylece o ayetlerin üzerini örterler. Hayatlarının dışında bırakırlar.

İslam âlimleri

EL- KÜFR

El-Küfr, dört manada tefsir edilir:

1. el-Küfr, Allah'ın tevhidine küfr etmek, O'nu inkâr etmek manasında kullanılır; şu ayetlerde böyledir:

Gerçekten o küfr edenleri (yani, Allah'ın tevhidini/bir ve tek ilah olduğunu inkâr edenleri) uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir: iman etmezler. (Bakara/6)

Küfr edip {yani, Allah'ın tevhidini inkâr edip} Allah yolundan alıkoyanlar... (Muhammed/1)

Benzeri buyruklar çoktur.

2. el-Küfr, hüccetin delilin inkârı manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

O tanıdıkları kendilerine gelince, ona küfr ettiler (yani, onlar onu tanıdılar, fakat onu inkâr ettiler). (Bakara2/89)

Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler [Yahudi ve Hristiyanlar] o'nu, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar (yani, Nebi'yi (oğullarını tanıdıkları gibi) tanırlar; çünkü o'nun nitelikleri, beraberlerindeki Tevrat'ta bulunmaktadır}. Kendilerini zarara uğratanlardır ki, iman etmezler. (En'âm/20)

Kendilerine Kitap verdiklerimiz onu (yani, Kâbe’nin kıble olduğunu) oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Bununla birlikte içlerinden bir grup bildikleri halde hakkı gizlerler. (Bakara/146)

Yoluna gücü yetenlerin Beyt'i [Kâbe’yi] haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Artık kim küfr ederse (yani, Ehl-i Kitap'tan olsun, diğer din müntesiplerinden olsun kim Allah'ın Beyt-i Haran’ını haccetmeyi inkâr edip haccın farziyyetini reddederse), şüphesiz ki Allah âlemlerden (Ehl-i Kitap'tan ve onların gayrısından) ganidir. (Al-i İmrân/97)

3. el-Küfr, küfran-ı nimet/nankörlük anlamında kullanılır; şu ayetlerde böyledir:

Bana şükr edin, Bana küfr (yani, nimetime küfr-nankörlük) etmeyin! (Bakara/152)

(Süleyman dedi ki): "Şükr mü edeceğim, yoksa küfr (yani, yoksa nimete küfr nankörlük) mü edeceğim di­ye beni sınaması içindir." (Neml/40)

Allah'a şükret diye ve her kim şükr ederse, kendi lehine etmiş olur; her kim de küfr {yani, nimete küfr- nankörlük} ederse, doğrusu Allah ganidir, hamîd dir. (Lokman/12)

{Fir'avn, Musa'ya dedi ki}: "O yaptığın fiili yaptın, o halde sen o kâfirlerdensin {yani, nankörlerdensin -ki bununla, o'nu küçükken büyüttüğünü ve o'na iyilik yaptığını, buna karşılık Musa'nın nankörlük ettiğini kaydetmektedir-}. (Şu ‘ara/19)

Benzeri ayetimi?" çoktur.

4. el-Küfr, beri uzak olmak, uzaklaşmak manasında kullanılır; şu ayetlerde olduğu gibi:

{İbrahim, babasına ve kavmine dedi ki}: "Biz size küfr ettik {yani, biz sizden teberri ettik uzaklaştık}; bizimle sizin aranızda ebedî olarak düşmanlık başladı." (Mümtehine/4)

Sonra, Kıyamet Günü kiminiz kiminize küfr edecek (yani, kiminiz kiminizden uzak olduğunu ilan edecek}. (Ankebut/25)

{İblis kendisine itaat edenlere diyecek ki}: "Ben sizin bundan evvel beni, (itaatte Allah'a) şirk koşmanıza da küfr etmiştim" {yani, uzak olduğumu bildirmiştim}. (İbrahim/22)

Benzeri buyruklar çoktur.  A.Hamdi AKSEKİ

Bu ifade, kâfirlerin ibadet ettiği ve halen de ibadet etmekte oldukları bütün mabutları şamildir. Onlar; melekler, cinler, nebiler, veliler, ölmüş insanların ruhları, güneş, ay, yıldız, hayvanlar, ağaçlar, nehirler, hayalî tanrılar ve tanrıçalar da olabilir. Burada, Arap müşriklerin Allah'ı da mabut olarak tanıdıkları itirazı ileri sürülebilir. Ayrıca dünyadaki diğer müşriklerin de en eski dönemlerden bugüne kadar Allah'ın mabut olduğunu inkâr etmedikleri de söylenebilir. Bunun yanı sıra Ehl-i Kitap’ın da mabudluğu eklenebilir. Bu durumda, hiç istisna yapmadan bütün ilahlara ibadetten beraat etmek nasıl doğru olabilir? Bu ilahlar içinde Allah (c.c.) da yok mudur? Bunun cevabı şudur: İçinde Allah (c.c.) da bulunsa, pek çok tanrıya topluca ibadet etmek, Tevhide inanan kişinin beraat etmesi gereken ibadet şeklidir. Çünkü Tevhide inanan bir kişi için Allah, mabutlardan bir mabut değil, ancak ve ancak tek mabuttur. İlahlara topluca ibadet etmenin içine Allah'a ibadet de girse bile, bu aslında Allah'a ibadet değildir. Kur'an-ı Kerim'de açıkça Allah'a ibadetin O'nunla birlikte bir başka şeye ibadet etmemek olduğu bildirilmiş ve sadece Allah'a ihlasla yönelmek emredilmiştir: "Oysa kendilerine, dini yalnız Allah'a hâlis kılarak,
Allah'ı birleyenler olarak O'na kulluk etmeleri (...) emredilmişti." (Beyyine, 5) Bu konuya Kur'an-ı Kerim'de pek çok yerde değinilerek açıklık getirilmiş ve üzerinde şiddetle durulmuştur. Mesela bkz. Nisa 145, 146, A'raf 29, Zümer 2-3-11-14, Mü'min 14-64-65-66. Aynı konuya Hadis-i Kutsi’de de değinilmiştir. Rasûlullah buyurmuştur ki, Allah (c.c.) (c.c) şöyle diyor: "Ben bütün ortakların şirkinden münezzehim. Eğer birisinin amelinde benden başkasına da niyet varsa, ben ondan beriyim. O amel, bana ortak koştuğu şey içindir." (Müsned-i Ahmed, İbni Mace) Aslında Allah'ı iki veya üç ya da pek çok tanrıdan birisi kabul etmek, ibadette O'na başkalarını ortak koşmak küfürdür. Bu şirkten beraat etmek ise, Kâfirûn suresinin nüzul maksadıdır. 

Mevdudi

İBÂDET: “عبادة - İbâdet” sözcüğü, dilimize fonetik olarak Arapça orijinaliyle girmesine rağmen kök anlamı olan “kulluk, kölelik etme” konusundaki insanın tarz ve tavrıyla ilgili asıl anlamını büyük oranda kaybetmiş ve sadece bir takım ritüel, ayin ve davranışlar için kullanılan bir kavram haline dönüşmüştür.

“A-be-de” kök fiilinin mastarı olan “ibâdet” sözcüğü, “kulluk yapmak, kölelik etmek” anlamına gelir. Bu anlamlar bir insanın kayıtsız şartsız teslim olmasını, itaat etmesini, boyun eğmesini ifade eder.

“İbâdet ”in dinî terim olarak anlamı ise; “kulun sahibine/yaratanına karşı, sahibi/yaratanı tarafından verilen görevleri kayıtsız şartsız kabullenip yerine getirmesi” demektir.

Öyleyse “ibâdet”, halk arasında yaygınlaştığı gibi sadece üç-beş ameli yapmaktan ibaret değildir. İbâdet, Allah’ın kulluk talimatnamesinde vermiş olduğu görevlerin tümünü yapmaktır, hepsini uygulamaktır. Bu durumda kulların ilk görevleri arasında okumak, yazmak, temiz olmak, çevredekileri uyarmak, yetimleri himaye etmek, yetimlerin mallarını yememek, daima helal kazanıp-yemek, marufu emredip münkerden nehyetmek [toplumda aktif olup iyi ve güzeli emretmek, kötülüklere de engel olmak], doğru, dürüst ve güvenilir olmak, ölçü ve tartıda hile yapmamak, rüşvet almamak-vermemek, zina ve fuhuştan uzak durmak gibi görevler sayılabilir.

İbâdet [kulluk] etmenin amacı sosyal bir varlık olan insanı olgunlaştırmak; böylece bilgilendirilmiş, eğitilmiş, olgunlaşmış ve aşırılıklarından arındırılmış insanlarla toplumda huzur ve barışı temin etmektir. İnsan denen varlık, “zalim, cahil, nankör, zayıf, cimri, aciz, hırslı, huysuz, şehvet ve mal düşkünü, egoist, tembel, vahşî, sadist” gibi fıtri özelliklere sahip olarak yaratılmıştır (İbrahim 34, Hud 9, 10, İsra 67, 100, Nahl 4, Rum 54, Fussilet 49, Mearic 19, Âdiyât 6, Âl-i İmran 14) . Bu fıtri özellikleri onun başkalarının hak ve hukukuna tecavüz etmesine, toplumda zulmün, fesadın, kavganın oluşmasına, dolayısıyla da barışın bozulmasına neden olmaktadır. Yüce Allah insanın bu olumsuz özelliklerini ortadan kaldırıp onun “âlim, adil, vefakâr, güçlü, cömert, erdemli, iffetli, paylaşımcı, barışsever” birisi olmasını sağlamak ve onu kendine, ailesine ve toplumuna yararlı bir birey haline getirmek için ona ibâdet/kulluk görevi vermiştir. Bu görevlerin Allah’a herhangi bir yarar veya zararı yoktur. O’nun insanların yapacağı bu kulluğa ihtiyacı da yoktur. Verilmiş bu görevler insanların kendi iyiliklerine ve mutluluklarına yöneliktir.

İbâdet/kulluk görevinin özü bu olmasına rağmen uygulamada çok sapmalar olmuş, Yüce Allah da ibâdetin özü hakkındaki bu sapmaları Kur’ân’da belirterek insanların dikkatini çekmiştir. İbâdet hakkındaki sapmalar meleklerin, peygamberlerin, cinlerin, evliyaların veya Allah’tan başka herhangi bir varlığın sahte ilâhlar edinilip Allah’a ortak koşulması şeklinde ortaya çıktığı gibi, hevâ, para, kadın, makam, mevki, ideoloji gibi tağutların farkında olarak ya da olmayarak yedek ilâh edinilmesi şeklinde de ortaya çıkmıştır. Geçmişte böyle olduğu gibi, bugün de böyledir.

H.Yılmaz

Yukarıdaki çeviride mâ (ki o) edatı, bir taraftan bütün olumlu kavramlara ve etik değerlere -mesela, Allah'a inanma ve müminin O'na teslimiyeti- işaret ederken, diğer taraftan, insanın “kendi-kendine yeterli” olduğuna inanması (karş. 96:6-7) yahut kişiliğinde baskın halde bulunan ve adeta köleleştirici bir etkiye sahip olan “açgözlülük” gibi (sure 102) saptırıcı ve sahte tapınma nesnelerine ve bâtıl değerlere/inançlara işaret eder.  M.Esed

İbadetin şartı ihlastır. Allah'ın birliğine iman etmeyince ona ibadet edilmez. Allah'a ibadet eden ondan başka Tanrı tanımaz. Allah'a başkalarını ortak koşarak veya Allah'tan başkasını Allah diye hayal ederek tapmak Allah'a ibadet değil, onu tanımamaktır. Onun için müşrikler Allah'a kulluk ediyoruz zannetseler bile, kulluk etmiş olmazlar, kendi hayal ve hevâlarına taparlar. Bundan dolayı "De ki: "Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi bana emrediyorsunuz ey cahiller." (Zümer, 39/64) buyurulmuştu.  

H.Yazır

Hakikati inkâr etmenize sebep olan batıl değerleri terk etmekte gönülsüz davrandığınız sürece.

M.Esed

"Sizin ibadet ettiklerinize ibadet etmiyorum." cümlesinden sonra gelmiştir.
Onun için anlamı, "benim ibadet ettiğim vasıflardaki tek İlah'a sizler ibadet edenlerden değilsiniz." cümlesinden sonra gelmektedir. Onun için anlamı "Ve siz de benim ibadet ettiğim tek İlah'a ibadet edenlere benzemiyorsunuz." olur. Diğer ifadeyle, "Benim için sizin ve atalarınızın taptığı tanrılara tapmak mümkün değildir. Sizin de pek çok tanrıya ibadeti terk ederek bir tek İlah'a ibadet etmeye karşı inadınız vardır. Onun için, tek İlah’a ibadet etmeniz ümit edilmiyor."   

Mevdudi 

Kâfirûn suresinin son ayeti İslam dininin inanç özgürlüğüne bakışını simgelemektedir. Kurana göre insanlar, inanma veya inanmama da serbest bırakılmışlardır.

“Sizi yaratan O’dur; kiminiz kafir, kiminiz müminsiniz (Teğabün 2) ,

” Biz insana doğru yolu gösterdik; ya şakir(mümin) olur, ya da kâfir (nankör) (İnsan 3),

“De ki hak rabbinizden gelendir. Dileyen iman etsin, dileyen de inkâr etsin (Kehf 29