(Sâd - 53.Ayet)

<< Geniş Meal

Hûd

Bkz. Ek II. Sîbeveyh'in (karş. Menâr XII, 3) ve bu ayeti tefsir ederken Râzî'nin ileri sürdüğü pek alışılmadık bir görüşe göre, ayetin başında yer alan Elif-Lâm-Râ harfleri bu surenin başlığı durumundadır ve bunun içindir ki müteakip cümleyle bağlantılı olarak okunmaktadır, yani: “Elif-Lâm-Râ ilahî bir kitaptır ilh...” şeklinde. Oysa, bu görüş, (Râzî'nin kaydettiğine göre) Zeccâc gibi önde gelen otoritelerin bu konudaki görüşüne açıkça ters düşmekle kalmıyor, ayrıca, bu gibi sembolik harflerin birer başlık olduklarını gösterir hiçbir sözdizimsel imkan ya da bağlantı taşımaksızın pek çok surenin başında yer almış olmaları da bu görüşün pek kabul edilebilir olmadığını gösteriyor

2 Zemahşerî ve Râzî'ye göre sümme fussilet (“ve sonra açık ve etraflı bir biçimde dile getirilmiş/tafsil edilmiş”) cümlesinin başındaki sümme bağlacı burada zamanda bir peşpeşelik değil, daha çok nitelik ve şartlarda bir sıra ve uyum bildirir: bu bakımdan, bizim yaptığımız gibi bu bağlacı “ayrıca” ibaresiyle aktarmak yerinde olacaktır. -Bizim “ayetleri kendi içlerinde açık ve sağlam kılınmış, birbirleriyle açıklanmış” ifadesiyle aktardığımız uhkimet âyâtuhû ibaresine gelince, bkz. 3:7'nin ilk cümlesi ve ayrıca, âyât muhkemât ifadesini açıklayan 5. not. Bu ayeti Reşid Rıza da bizim anladığımız anlamda yorumlamıştır (bkz. Menâr XII, 3 vd.). M.Esed

İyi anlaşılması için toplu olarak meallendirdiğimiz bu dört ayet, Hud suresinin özeti mahiyetindedir. Özel bir paragraf teşkil eden bu özeti, içeriğindeki bazı sözcük ve kavramları tek tek ele alarak tahlil etmenin yararlı olacağını düşünüyoruz.
اElif, لlam, رra.
Mukattaa harfleri hakkında daha evvel birçok kez açıklamada bulunmuş, kendi başlarına herhangi bir anlamı olmayan bu harflerin ya Kur’an’ın metin yapısının özel bir öğesini, ya birer uyarı edatını, ya da EBCD tablosunda kendisine karşılık gelen sayıları temsil ettiğini belirtmiştik. Buradaki harflerin EBCD tablosundaki karşılıkları şunlardır:
اElif: 1
لLam: 30
رRa: 200
Ancak bu konuya tatmin edici açıklamalar getiren ciddî bir araştırmanın varlığı konusunda henüz bize ulaşmış bir bilgi bulunmamaktadır.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan biri, 2-4. ayetlerde yer alan “Şüphesiz ben sizin için O’nun tarafından bir uyarıcı ve bir müjdeciyim. Ve Rabbinize bağışlanma isteyin, sonra ona tövbe edin ki, sizi adı konmuş bir süreye kadar güzelce yararlandırsın. Ve her fazilet sahibine lütfunu versin. Ve eğer yüz çevirirseniz, ben sizin aleyhinize olan büyük bir günün azabından korkarım. Dönüşünüz yalnızca Allah`adır. Ve O her şeye gücü yetendir” ifadesinin Kur’an tarafından söyleniyor olmasıdır. Söz konusu ifade, edebiyatta bir anlatım tekniği olarak kullanılan
“ الانطاق İntak” [konuşma yetisi olmayan bir şeyi konuşturmak]” sanatı ile Kur’an’a söylettirilmiştir. Yani, bu sözleri söyleyen Kur’an’dır, Kur’an ayetleridir. İfade bu husus dikkate alınmadan anlaşılmaya çalışıldığı takdirde, o sözlerin peygamberimize ait olduğu gibi yanlış anlamalar ortaya çıkmaktadır.
Edebiyatta sık kullanılan bir sanat çeşidi olan İntak, Kur’an’da başka ayetlerde de yapılmıştır:
Biz yalnızca Rabbinin emri ile ineriz. Önümüzdeki ve ardımızdaki [bütün geçmiş ve gelecek şeyler] ve bunların arasındakiler yalnızca O’nundur. Ve senin Rabbin unutmuş değildir? (Meryem/64)
Öyleyse Allah’a kaçın. Şüphesiz ki ben, sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım. Ve Allah ile beraber başka bir tanrı kılmayın [oluşturmayın]. Şüphesiz ben sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım. (Zariyat/50, 51)
Ve “Bizden her birimizin mutlaka belli bir makamı vardır. Ve biz kesinlikle saf saf dizilenlerin/dizenlerin ta kendisiyiz. Biz, tesbih edenlerin [Allah’ı noksanlıklardan arındıranların] de ta kendisiyiz” derler. (Saffat/164-166)
AYETLERİN “HİKMET” İÇERTİLMİŞ OLMASI
Kur’an’ın çok önemli bir özelliğine dikkat çeken bu ifade, Âl-i Imran/7’de bildirilen “Onda muhkem [hikmet içeren] ayetler vardır… Ki onlar Kitap’ın anasıdır” hükmünün bir başka anlatımıdır. Kamer suresinin sonunda ek olarak verilen “Hikmet” adlı yazımızda (Tebyin’ül-Kur’an; c: 2 s: 284-300) da belirttiğimiz gibi, “hikmet”; “zulüm ve fesada engel olup adaleti sağlayan ilkeler, yasalar ve kurallar” demektir. “Ayetlerin hikmet içertilmiş olması” ifadesine bu doğrultuda bakıldığında, Kur’an’ın bir bölümünü teşkil eden bu ayetlerin, kişilerin ve toplumların hayatlarında zulüm ve kargaşanın önlenmesine, adaletin sağlanmasına yönelik olduğu anlamı belirgin hale gelmektedir.
Pasajdaki
“ احكمتuhkimet” sözcüğünün “bozulması engellenmiş, sağlamlaştırılmış” manasında anlaşılması da mümkündür. Ancak biz, “Allah`tan başkasına kulluk etmeyin [sadece Allah’a kulluk edin] diye ayetleri hikmet içertilmiş/ bozulması engellenmiş, bir de Hakim [hikmetler koyan/ engelleyen], Habir [her şeyden haberdar olan Allah] tarafından detaylandırılmış bir kitaptır” ifadesinden dolayı “uhkimet” sözcüğünün anlamının “zulüm ve fesada engel olup adaleti sağlayan ilkeler, yasalar ve kurallar” şeklinde tevil edilmesinin daha makul olacağı görüşünü taşıyoruz.
SONRA DETAYLANDIRMA
Ayetteki “
ثمّsümme [sonra]” edatı ve aynı anlama gelen “ بعدba’de” edatı, her zaman “zamanda sonra”lığı ifade etmezler, aynı zamanda kelâmdaki sonralığı da ifade ederler. Nitekim bu edatların Beled, Kalem ve Bakara surelerinde “kelâmda sonralık” anlamında kullanıldığı başka ayetler de vardır. Bu nedenle biz, “sümme” edatını, “zamanda sonralık” şeklinde anlaşılmaması için “sonra” olarak değil de “bir de” olarak meallendirmiş bulunuyoruz.  H.Yılmaz

Sonraki ayetin başında yer alan en (“ki, diye”) bağlacı bu çeviride üstüste iki nokta ile karşılanmıştır. “Ey Peygamber, de ki” sözcükleriyle yapılan parantez içi ilave, birinci tekil şahsa hitab eden cümlenin yapısı gereğidir; 4. ayetin sonuna kadar devam eden sonraki kısım, ayetin başında geçen “uyarma” ve “müjdeleme” olgularının her ikisinin yüklemine ilişkindir ve dolayısıyla Hz. Peygamber'e tevdî edilen mesajın tamamını vecîz bir dille hulasa etmekte, çerçevelemektedir.  M.Esed

Yani, “hayatınızın sonuna kadar” (ecel müsemmâ terimi üzerine yapılmış bir açıklama için bkz. 6:2 ile ilgili 2. not). Hikmetinin derinliğine inilemez olan Allah, inanan ve doğru bir çizgi izleyen herkese her zaman dünyevî mutluluk ve maddî refah nasip etmediğine göre, “[dünya] hayatında sizi iyi bir geçimle geçindirsin” ifadesindeki vaadin mutlaka bireylerle değil de, daha çok bir bütün olarak inananlar cemaatiyle ilgili olduğunu düşünmek daha yerinde olur. Reşid Rıza'nın da görüşü bu yöndedir (Menâr XII, 7 vd.). (Karş. 3:139 -“eğer [gerçekten] inanıyorsanız mutlaka (insanların) en üstünü olursunuz”.)

Fazl ismi Allah için kullanıldığı zaman mutlaka “lütuf/kerem ya da inayet” anlamlarını çağrıştırır; ama insanlar için kullanıldığında daha çok “erdem” ve bazan da “üstünlük, seçkinlik” anlamına gelir. Yukarıdaki ayet açıkça göstermektedir ki, bu dünyadaki kısmî ve çoğu zaman da sadece ahlakî planda kalan ceza ve mükafatın tersine, öte dünyada Allah, inanç ve eylemleri yoluyla erdemliliğe, yetkinliğe ulaşan herkese lütuf ve cömertliğinin azamisiyle karşılık verecektir. (Karş. 3:185 -“yaptıklarınızın tam karşılığını ancak Kıyamet Günü'nde elde edeceksiniz”.)

Lafzen, “zorlu bir Gün'ün azabının”. Bu konuda bkz. 9:128. M.Esed

Aynı şey Nahl: 97'de de biraz farklı biçimde zikredilmiştir: "Erkek olsun, kadın olsun, mümin olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılıklarını yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz." Böylece Allah, şeytan ve bağlılarının, dindarlığın hakkı ve doğruluğunu seçenleri kaçınılmaz olarak ızdıraba, belaya ve zorluklara sürüklediği yolundaki teorisini kesin biçimde reddetmektedir. Ve temin etmektedir ki, O kendisine inanıp doğru yaşayanların hayatını hem bu dünyada hem de ahiret'te felaha ulaştıracaktır. Bilinen bir tecrübedir: gerçek ruh huzurunu tadanlar, onurlu ve saygın bir hayat yaşayanlar, yalnızca Allah'tan korkanlar, nefsini temizleyenler, iş ve ilişkilerinde dürüst ve cömert olanlar, günahlardan uzak bulunanlardır. Mevdudi

KİTABIN İNDİRİLİŞ SEBEBİ
Bu husus ayette net olarak açıklanmış ve Kur’an’ın indirilme gayesi “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin diye” sözleriyle ifade edilmiştir. Kur’an’ın tek ve ortağı olmayan Allah`a kulluk etmeyi sağlamak için indirildiği başka ayetlerde de bildirilmiştir:
Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki, ona “Gerçek şu ki Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için bana ibadet edin.” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiya/25)
Ant olsun ki Biz her ümmete, “Allah’a ibadet edin ve putlara tapmaktan sakının.” diyen bir peygamber gönderdik. Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hakk olmuştur. Şimdi yer yüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? (Nahl/36)
Erkekten ve dişiden, mümin olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle karşılıklandıracağız [ödüllendireceğiz]. (Nahl/97)
KİTABIN DETAYLANDIRILMASI
Kur’an’da tevhide, peygamberliğe, ahiretin gerçekliğine, yasalara, öğütlere ve kıssalara ait deliller iyice açıklanmış, insana yararlı ve zararlı şeylerin hepsi bildirilmiştir. Bu yapılırken de ayetler topluca değil, insanların iyi sindirmelerine elverişli bir şekilde, parça parça, fasıl fasıl, necm necm indirilmiştir. Böylece olay ifrat ve tefritten uzak tutulmuştur.
Kur’an’ın yeteri kadar detaylandırıldığı, yani bildirilenden daha fazla detay aranmasına gerek kalmayacak kadar ayrıntılı kılındığı bir çok kez bildirilerek insanlar uyarılmıştır:
Biz, bu Kur`an`da akıllarını başlarına almaları için türlü şekillerde evirip çevirdik [açıkladık]. Ve bu [açıklamalar] ancak onların nefretini artırmıştır. (İsra/41)
Ve işte böylece Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Onda tehditlerden tekrar tekrar açıklama yaptık. Belki takva sahibi olurlar yahut onlara yeni bir öğüt oluşturur. (Ta Ha/113)
Ve suçluların yolu ortaya konsun/ sana belli olsun diye, ayetleri işte böyle detaylandırıyoruz. (En’âm/55)
Ey âdemoğulları! Her mescidin yanında süslerinizi alın, yiyin, için, fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah savurganları sevmez. De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir -kıyamet gününde yalnız onlar için olmak üzere-.” İşte böylece Biz, ayetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (A’raf/31, 32)
Bu konuda ayrıca İsra/89, Kehf/54, Ahkaf/27, Furkan/50, En’am/46, 65, 105, A’raf/58, 174, Tövbe/11, Rum/28, Yunus/5, 24, Ra’d/2 ve Fussılet/3’e de bakılabilir.  H.Yılmaz


Burada söz edilen kimseler Hz. Muhammed'in getirdiği mesajın Allah'tan olduğuna inanan kimseler olmadıklarına göre, bunların “kendilerini Allah'tan gizlemeleri”nin, bu anlam örgüsü içinde olsa olsa bir tek anlamı olabilir ki, o da, onların Allah'tan gelen hakikat çağrısına karşı kendilerini kapalı tutmaları, bu çağrıya kulak vermekte isteksizlik göstermeleridir. Ayette bu, vecîz ve mecazî bir üslup içinde dile getirilmiştir. Bu, aynı zamanda, “kalplerini (lafzen, “göğüslerini/sînelerini”) kat kat örtülerle örtüyorlar” ifadesine de açıklık getirmektedir. Bu son ifadeyle, sözü geçen kimselerin akıllarını ve kalplerini bâtıl inançlarla, hurafelerle örtmüş oldukları ve bunun da kendilerini manevî gerçeklere karşı kapalı ve duyarsız kıldığı belirtilmektedir. Bu konuda bkz. 8:55 ve ilgili 58. not.

Yukarıdaki parantez içi ilave, önceki ibareye pek çok lugatçinin verdiği anlama dayanılarak yapılmıştır (karş. Lane VI, 2262). M.Esed

Gafillerin dikkatini çekmek için “ ألاela” uyarı edatıyla başlayan bu ayette, Arap örfündeki bazı sembolik davranışlarla vahye olan tepkilerini ortaya koyan gafillere Allah’tan hiçbir şeyi saklayamayacakları bildirilmektedir.
“Göğsünü dürüp bükmek” ve “örtüye bürünmek” sözleriyle ifade edilen hareketler, Arapların hoşlanmadıkları kişileri görmemek ve işlerine gelmeyen sözleri dinlememek için ortaya koydukları olumsuz tavrı sembolize etmektedir. Bu sembolik tavır, yönün başka tarafa çevrilmesi ve geniş üst örtüsünün başın üzerine alınması şeklinde gösterilmektedir.
Ayette “onlar” sözcüğüyle kastedilmiş olanlar, aktif düşmanlık göstermeseler bile peygamberimize muhalefetten geri durmayan bazı Mekkelilerdir. Peygamberimize karşı olduklarını fiilî davranışlarıyla belli etmeyen bu kişiler, onu her gördüklerinde başka tarafa dönerek veya örtülerini başlarına geçirip görmezden gelerek Allah’tan gelen mesaja sırt çevirmekte, yani ilahî çağrıya kulak vermemektedirler.
Ayetin ifadesinden mecazî olarak ise; bu kimselerin akıllarını ve kalplerini bâtıl inançlarla, hurafelerle örtmüş oldukları ve bu davranışlarının da onları manevî gerçeklere kapalı ve duyarsız kıldığı anlaşılmaktadır.
Esbab-ı nüzul nakillerinde, bu ayetin münafıklardan birisi hakkında indiği de söylenmiştir:
Bu kişi, peygamber kendisini görüp de imana davet etmesin diye, peygamberin yanından geçti mi göğsünü döndürür, sırtını çevirir, başını önüne eğer, yüzünü örterdi. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Elçiye mesafeli davranma, vahye kulak tıkama şeklindeki bu tür davranışlar Nuh peygambere de yapılmıştır:
Ve şüphesiz ben onları, Senin onları bağışlaman için her davet ettiğimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ısrar ettiler, kibirlendikçe de kibirlendiler. (Nuh/7)
Fakat ne yaparlarsa yapsınlar, Rabbimiz onların akıllarından geçirdiklerini dahi bilmektedir:
Kesinlikle, Allah göklerin ve yerin gaybını bilendir. Hiç şüphesiz O, göğüslerin içindekini çok iyi bilendir. (Fatır/38)
Ve sözünüzü ister gizleyin, ister onu açığa vurun; şüphesiz ki, O [Allah], göğüslerin özünü en iyi bilendir. (Mülk/13)
De ki, göğüslerinizdeki şeyleri gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Ve O [Allah] göklerde olan şeyleri ve yerde olan şeyleri bilir. Ve Allah, her şeye gücü yetendir. (Âl-i Imran/29)
Dediler ki: “Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü/ zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, [yapabileceğini] yap, biz de gerçekten yapıyoruz.” (Fussılet/5)
Peki, onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitleri mi var? (Muhammed/24)
Ayrıca Al-i Imran/119, 154, Maide/7, Enfal/43, Ankebut/10, Lokman/23, Zümer/7, Mü’min/19, Şura/27, Hadid/6, Tegabün/4, Neml/74, Kasas/69’a da bakılabilir.  H.Yılmaz


Allah yarattığı tüm canlıların rızkını verendir. Bir örnek: Balıklar başta olmak üzere deniz canlıların büyük bölümü, okyonusların yüzeye yakın olan birkaçyüz metrelik bölümlarinde yaşar. Ve başlıca beslenme kaynakları alg adı verilen küçük bitkilerdir. Ne var ki, yüzeye yakın yaşayan  deniz canlılarının birkaç yüz metrelik yaşam alanlarında bulunan alg'leri, çok kısa bir sürede bitirmeleri ve sonrada açlıktan ölmeleri gerekirdi. Okyonusların binlerce metrelik daha derin bölümlerindeki alg'ler ise, kendi kendilerine yukarıya çıkamazlar. Deniz canlıları ise, su basıncı nedeni ile daha derine inemezler. Fakat sorun bir şekilde çözülmüştür. Bütün dünyada sürekli yaşanan küçüklü büyüklü depremler ve sismik hareketler, devamlı olarak okyonuslar çalkalamakta ve derin denizlerdeki başıboş alg'leri yüzeye doğru yükselterek, rızkın sürekliliğini sağlamaktadır.(Ayrıca Bak İsra suresi 31 ayet) M.Sağ

Mustekarr ve mustevde‘a tabirlerine verdiğimiz karşılıklar için bkz. 6:98'de 83. not. Yukarıda Allah'ın her şeyi kucaklayan ilmi konusundaki atıf sonraki ayetle bağlantılıdır. (“O kalplerinde olan hakkında mutlak ve eksiksiz bilgi sahibidir”.) M.Esed

Allah ile canlılar arasındaki ilişkinin vurgulandığı bu ayette, Allah’ın hareket etmekte olan her yeryüzü canlısının rızkını verdiği, onların konulduğu ve bulunduğu yerleri bildiği, dolayısıyla her bir canlıyı sürekli olarak kontrol ettiği bildirilmektedir.
Ayette geçen
“ دابّةdabbeh” sözcüğü, virüs, bakteri gibi en küçükler de dâhil olmak üzere, hareket eden her türlü canlı varlık demektir. Ayetin ifadesinden, Yüce Allah’ın sadece insanların değil, büyüğüyle küçüğüyle, denizdekiyle karadakiyle tüm yaratıkların rızklarına kefîl olduğu anlaşılmaktadır.
“Dabbeh” sözcüğünü ilk geçtiği Neml/82’nin tahlilinde ayrıntılı olarak incelemiş, sözcüğe yanlış anlamlar yüklenmesi sonucunda ortaya ne gibi yanlış inançların çıktığını detaylarıyla anlatmıştık. Bu nedenle, gerek “dabbeh” sözcüğünün Kur’an’daki gerçek anlamı, gerekse bu sözcük etrafında oluşan rivayet yığınının niteliği hakkındaki açıklamalarımızın tekrar okunmasını önermekle yetiniyoruz. (Tebyînü’l-Kur’an; c: 4, s:174-180)
" مستقرّMÜSTAKARR" VE " مستودعMÜSTEVDA" SÖZCÜKLERİ
Ayette geçen “el-müstekarr” sözcüğü “yerleşik yer”, “el-müstevda`” sözcüğü de “geçici yer” demektir. Allah’ın her canlının “yerleşik” ve “geçici” yerlerini bilmesi demek, canlıların hem ema­net edildikleri, hem de sonradan mekân tuttukları yerlerin Allah tarafından biliniyor olmasıdır. Bu yerler ne kadar değişikliğe uğrarsa uğrasın,

Allah’ın bilmesi bakımından herhangi bir durum değişikliği (ya da “zorluk”) oluşturmaz. Meselâ:
- Bir kimse belli bir adreste ikamet ederken, bazı sebeplerle başka şehirlere, başka ülkelere gidebilir; nereye giderse gitsin, Allah o insanın nerede olduğunu bilir.
- Bir kimsenin her gün yattığı yer ile öleceği yer aynı olmayabilir; ancak Allah her ikisini de bilir.
- Bir sperm hücresi babanın vücudunda yaratılır, sonradan yeri değişerek annenin yumurta hücresine girer. Allah bu hücrenin de ne zaman, nerede olduğunu tam olarak bilir.
- Bir bakteri belli bir yerde oluşur, sonra da değişik yollarla başka canlıların vücutlarına girer ve orada faaliyet gösterir. Allah o bakterinin de nerede ve hangi faaliyette bulunduğunu bilir.
Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:
Gaybın anahtarları da yalnızca O’nun katındadır. O’ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O... O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta bulunmasın. (En’am/59)
Konumuz olan ayet, bize göre, yukarıda saydıklarımızın dışında bir başka anlam daha içermektedir. O da “insanın kendisine ait bilgilerle beraber diriliş gününe kadar emanet olarak durduğu yerin Allah tarafından biliniyor olması”dır. Bu anlamın biraz daha ayrıntılı açıklanabilmesi için şu ayetlerin hatırlanması gerekir:
1. Ayet: “O gün, o insan, önden yolladığı ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir. (Kıyamet/13)
“O GÜN”
“اليوم Yevm” sözcüğü Kur’an’da sadece “gün” anlamında değil, “evre, devre, etap” anlamlarında da kullanılmıştır. Bu sözcük Kur’an’da bazen kısa bir “an”ı, bazen de uzun “yıllar”ı işaret etmektedir. Meselâ Rahman/29’da “an” anlamına gelen “yevm” sözcüğü, Hud/7 ve Fussılet/9, 10’da “uzun yıllar” anlamına gelmektedir.
Bize göre, bu ayetlerdeki “o gün”, yukarıdaki olayların meydana geldiği ve inançsızların “Kaçacak yer neresi!” diyerek âdeta kaçacak delik aradığı, yani gözün fal taşı gibi açıldığı, Ay’ın tutulduğu, Güneş ve Ay’ın birleştiği gündür, ölüm anıdır.
İşte “o son an”da, insanın yaratılışta içine yerleştirilmiş biyolojik “çip”ler [hafıza işlevini gören sinir hücreleri] görev başına gelip kayıttaki bilgileri insanın görüşüne arz ederler. İnsan artık vicdanıyla baş başa kalmış ve yaptıklarının azabını vicdanında duymaya başlamıştır. Böylece insanın kendi aleyhine hem tanık hem de ihbarcı olacağı dönem o ölüm anıyla başlamıştır. Tabiî ki bu süreç ahirette de devam edecektir.
Hafıza hücrelerinin görev başına geleceğine ve kişinin yaptıklarını eksiksiz olarak bildireceğine dair görüşümüz, bilimsel araştırmalardan da destek almış durumdadır. Dr. Pınar Uysal Onganer bir makalesinde şunları söylemektedir:
“… Kaliforniya’da bulunan Salk Enstitüsü Biyoloji Bölümü nörobiyologları [sinir biyologları], “Neuron” dergisinde konu ile ilgili bulgularını yayınladılar. Yaptıkları deneysel çalışmaları ile, unuttuğumuzu sandığımız için şemsiye almadığımıza inandığımız hâlde, aslında beynimizin hatırladığını kanıtladılar. … Dr. Thomas D. Albright ve ekibi, maymunların beyinlerinde neler olduğunu anlamak için ‘İnferior Temporal Korteks’teki [İTK] sinir hücreleri sinyallerini incelemişler. İTK, beynin ‘görsel tanıma’ ve hatırlamadan sorumlu alanıdır. Elektriksel olarak bu bölgenin uyarılmasının, geçmişte yaşanan olaylara ait görsel halüsinasyonlara neden olduğu gösterilmiştir. Ayrıca İTK’nın görsel hafızanın depolanması ve gerektiğinde çağırılmasında rolü olduğu düşünülmektedir.” (11 Şubat 2006 tarihli Cumhuriyet gazetesi, Bilim Teknik ekinden)
2. Ayet: “Ve O [Allah], kulları üzerinde Kahir’dir [hükümranlığı sürdürür] ve O, sizin üzerinize koruyucular [bellekler] gönderir. Sonra da sizden birinize ölüm geldiği vakit, elçilerimiz hiç eksik-fazla yapmadan onu vefat ettirirler.” (En’am/61)
“Koruyucular” olarak çevirdiğimiz sözcük, ayetin orijinal metninde “Hafaza” olarak geçmektedir. Bu sözcüğün kök anlamı “korumak”tır. “Koruyucular” anlamına gelen “Hafaza” ile “bellek” anlamına gelen “Hafıza” sözcüğünün aynı kökten türetilmiş olması özellikle dikkat çekicidir. Görüldüğü gibi, ayet, insan yapısında hafıza işlevini gören hücrelerin [belleklerin] varlığını ispatlamaktadır. Çünkü Allah’ın vefat ettirdiği sırada kullarına göndereceğini bildirdiği “muhafızlar [koruyucular]”, insana takdim ve tehir ettiğini eksiksiz haber veren, bir bakıma, insana kendi hayatının “Z” raporunu çıkartan “bellekler”dir.
3. Ayet: “Biz yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmişizdir. Yanımızda çok iyi kaydedip muhafaza eden bir kitap da vardır.” (Kaf/4)
Bu ayet, inkârcıların “Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” şeklindeki bahanelerine verilen cevaptır. İnkârcıların yeniden dirilmeyi alışılmıştan uzak [imkânsız] zannetmeleri, yaratılış gerçeğini ve yaratılışın bütün bölümlerini ayrıntılarıyla bilmemelerinden [bilgisizlikten] kaynaklanmaktadır. Hayatın bütün sırları keşfedilmiş olsa idi, herhâlde ölümden sonra dirilme de akıllara pek uzak gelmezdi. Ne var ki,

Yüce Allah bu sırları bilmekte ve ona göre yaratmaktadır:
De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek ve O, her yaratmayı çok iyi bilir.” (Ya Sin/79)
Öldükten sonra çürüyüp toprak olanlara ne olduğu, varlıkları nelerin oluşturduğu, onları oluşturan parçalar arasındaki bağların niteliği, bu parçalardan nelerin kaybolup nelerin kaybolmadığı, nelerin şekil değiştirerek mevcut kaldığı [varlıklarını koruduğu] gibi hususlar ancak Rabbimiz tarafından bilinebilecek sırlardır. Rabbimiz varlıklarla ilgili tüm bu hususları noksansız olarak bilmekte, yarattığı hayata ilişkin tüm sırları kendi ilminde bulundurmaktadır. Ayette yaratılışla ilgili tüm bilgilerin korunduğu bildirildiğine göre, insanların öldükten sonra çürüyüp toprağa karışmaları onların kaybolup gittikleri anlamına gelmez. Hayatın bu topraktan [maddeden] yeniden başlaması, daha önce bir kez gerçekleşmiştir ve sürekli gerçekleşmeye devam edip gitmektedir.
Yukarıdaki üç ayeti göz önünde bulundurarak “müstakarr” ve “müstevda” sözcükleri ile ilgili olarak yukarıda verdiğimiz son anlamın açıklaması şu şekilde yapılabilir:
İnsanın yapısında kendisi hakkındaki tüm olayları kayda geçiren bellek hücreleri mevcuttur. Hatta tüm hücrelerin bellek özelliğine sahip olmaları ihtimali de uzak değildir. Bu bellek hücreleri, ölüm anında işlevlerini yerine getirerek vefatın gerçekleşmesini sağlamaktadırlar. Konumuz olan ayetteki “O [Allah], onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir” ifadesinden, bu hücrelerin ölüm sonucu toprağa karışıp yok olmadığı ve Allah’ın insanların tüm hayatlarının kayıtlarını taşıyan bu muhafızların [bellek hücrelerinin] nerede bulunduklarını bildiği anlaşılmaktadır.
Bunun böyle olması, reenkarnasyon ile izah edilmeye çalışılan bazı olaylara yeni bir açıklama imkanı getirmektedir. Bilindiği gibi, dünyaya gelmeden önce başka bir hayat yaşadığını iddia edip o hayatına dair önemli ayrıntılar veren bazı insanlardan bahsedilmektedir. Tenasuh [Ruh Göçü] inancına dayanak yapılmaya çalışılan bu tür vakalar, bir insanın zaman içinde farklı bedenlerde yaşadığına kanıt olarak yorumlanamaz. Çünkü ölen bir insan ne bir daha hayata dönebilir, ne de bir başka insanın bedeninde yeni bir hayata geçebilir. Bunda hiçbir kuşku yoktur. Ancak geçmişte başka hayatlar yaşadığını iddia edenler arasından yalancı, şarlatan veya patolojik kişilikli olmadıkları belirlenenler çıkarsa, bunların durumu nasıl açıklanmalıdır?
Konumuz olan ayette, Rabbimizin her şeyin takipçisi olduğu, hiçbir olgu, olay ve nesnenin O’nun ilmi ve kontrolü dışında bulunmadığı bildirilmektedir. Bu ayetin bizim öngördüğümüz anlamı çerçevesinde olaya şöyle bir açıklama getirilebilir:
Asırlar önce yaşamış bir kişiye ait bellek hücrelerinin sindirim ya da solunum yoluyla herhangi bir kişinin vücuduna girmesi ve orada emaneten durması, o kişinin de bu bellek hücrelerindeki kayıtları kendi geçmişi imiş gibi hatırlayıp anlatması mümkündür.
Sonuç olarak, bu ayetin mesajı şu şekilde takdir edilebilir: “Alîm olan Allah`tan saklanarak cezadan kurtulabileceğinizi sanmanız akılsızlıktan başka bir şey değildir. O, küçücük bir serçenin yaşadığı yuvayı, minnacık bir sineğin bulunduğu deliği bile bilir ve her nerede yaşıyorlarsa onların rızklarını tedarik eder. Her yaratığın devindiği ve ikamet ettiği yeri bilir ve onları belirli bir vakte kadar yaşatır, sonra öldürür.”  H.Yılmaz


Ayrıca Bak. Secde suresi 4 ve Fussilet suresi 11, 12 ayetleri M.Sağ

Eyyâm (lafzen, “günler”) sözcüğünü “evre/safha” ve ‘arş (taht) sözcüğünü de “kudret tahtı” olarak aktarmamız hakkında. bkz. 7. sure 43. not. “O'nun kudret tahtı suyun üstündeydi” ifadesiyle yapılan atıf, Allah'ın iradesine bağlı olarak hayatın bütünüyle suda başlayıp evrimleştiğini işaret eder gibi gözüküyor ki, bu husus Kur’an tarafından açıkça ortaya konduğu gibi (bkz. 21:30 ve ilgili 39. not) yakın zamanlarda biyoloji alanında yapılan araştırmalarla da doğrulanmıştır. Yine de kesin gözüyle bakılamayacak olan bu yorumun, önceki ayette geçen “yaşayan hiçbir canlı” ifadesiyle de desteklendiği söylenebilir. “Hayatı yarattığı sürece” ifadesiyle yaptığımız parantez içi ilave Reşid Rıza'nın bu ayet hakkındaki uzun yorumunda ileri sürdüğü görüşle bağdaşım içindedir (Menâr XII, 16 vd.).

Bu ayette olduğu gibi sonraki üç ayetin de başında yer alan le-in (“nitekim, eğer”) ifadesi, atıfta bulunulan durumun tipik karakterini -yani, sık rastlanan bir durum olduğunu- belirtmek içindir. Kanaatimizce, yerine göre, “nitekim, eğer...”, “şöyle ki, eğer” ya da “yine, eğer” ifadeleriyle aktarılması yerinde olacaktır.

Çoğu zaman “büyü” ya da “sihir” anlamında kullanılan sihr terimi öncelikle “bir şeyi asıl (yahut tabii) durumundan çıkarıp başka bir duruma sokmayı, mahiyetini değiştirmeyi” ifade eder (Tâcu'l-‘Arûs); dolayısıyla, sahte ya da gerçek dışı olan bir şeyi gerçekmiş gibi göstermek anlamına gelir. Bununla birlikte, “ölümden sonra tekrar diriltileceksiniz” şeklindeki Kur’ânî ifade, Râzî'nin de belirttiği gibi, sihr sözcüğüyle doğrudan nitelendirilebilecek “fiilî” bir durumu işaret etmediğine göre, bu ifadenin, bununla dile getirilen olguya inanmayanlar tarafından bile “büyücülük” ya da “sihirbazlık” olarak tanımlandığını ileri sürmek mantık dışı olacaktır. Öte yandan, inanmayanların ölümden sonra kalkış doktrinini, sırf, dünya hayatının tadını çıkarabilecek durumda olanları bundan alıkoymayı (Râzî), yoksul ve talihsiz insanları da bu dünyadaki kötü talihlerine uyuşuk bir biçimde boyun eğdirmeyi amaçlayan “büyüleyici ya da uyuşturucu bir vehim, bir kuruntu” olarak görüp küçümseme tavrı içinde reddettikleri ortadadır. Ayette geçen sihr sözcüğünün bu bağlam içindeki anlamı da budur zaten. (Karş. inanmayanların, Muhammed (s) için, “gözbağcı” anlamında, kullandıkları “sâhir” lakabının geçtiği 10:2.) M.Esed

Bu ayette, evreni Allah’ın yarattığı hatırlatılarak kudretinin sınırsızlığı vurgulanmakta, peşinden de inançsızların “öldükten sonra diriltilecekleri” haberine karşı, bunun “ancak bir sihir/sihirbaz işi olduğu” şeklindeki mantık dışı yaklaşımları dile getirilmektedir.
Rabbimiz burada sonsuz gücünü tanıtırken evreni yaratma sebebini de açıklamış ve evrenin kimin daha güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için yaratıldığını bildirmiştir.
Evrenin boşuna yaratılmadığı gerçeği değişik ifadelerle birçok ayette tekrarlanmıştır. Bu ayetlerden biri de “daha güzel amel işleme” imtihanının, “ortağı olmayan tek Allah’a yapılacak kulluk” konusunda olduğunu açıklayan Zariyat/56’dır:
Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna yaratmadık. Bu, şu küfretmiş olan kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay şu küfretmiş olan kişilerin hâline! (Sad/27)
Peki siz, Bizim sizi boş yere yarattığımızı ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?
İşte gerçek kral Allah, yüceler yücesidir. O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, saygın Arş’ın Rabbidir. (Müminun/115, 116)
Ben, cinn ve insi [herkesi] yalnızca, Bana ibadet/ kulluk etsinler diye yarattım. (Zariyat/56)
Kâinatın yaratılma süresi olarak bildirilen “altı gün”, Kaf suresinin tahlilinde açıkladığımız gibi, “altı evre”, “altı dönem”, “altı aşama” anlamlarına gelmektedir:
ALTI GÜN: ALTI DEVRE
اليوم [yevm] sözcüğü, Türkçe`ye “gün” olarak çevrilebildiği gibi, “devir” olarak da çevrilebilir. Çünkü Arapça`da yevm sözcüğü, hem “gündüz ve geceden oluşan 24 saatlik bir devir [gün]” anlamına, hem de genel olarak “devir [hangi müddet olursa olsun, zamandan bir müddet]” anlamına gelir. Nitekim Secde/5`de, 1.000 senelik bir yevm`den, Me‘âric/4`de ise 50.000 senelik bir yevm`den bahsedilmek sûretiyle, yevm sözcüğünün belirli bir ölçüdeki “devir”i değil de genel anlamda bir “devir”i ifade ettiği Kur’ân tarafından da teyit edilmiştir.
Bu konu Kaf Suresinin tahlilinde ayrıntılı olarak işlendiği için bu kadarla yetiniyor, ilgili bölümün oradan okunmasını öneriyoruz. (Tebyînü’l-Kur’an; c:2, s:122-125)
  H.Yılmaz

Lafzen, “[Bizim tarafımızdan] belirlenmiş/hesap edilmiş bir vakte kadar”, yani, Kıyamet Günü'ne kadar: yukarıda 3. ayette Hz. Peygamber'e söyletilen “O zorlu Gün [gelip çattığında] azabın sizin başınıza gelmesinden korkarım!” sözüne ilişkin bir atıf. Ümmet isminin muhtelif anlamları içinde buraya en uygun olanı “vakit/zaman” ya da “süre”dir (Zemahşerî, İbni Kesîr ve diğer klasik müfessirler).

İnanmayanların umursamaz tavırlarıyla ilgili bu bahis hakkında bir açıklama için bkz. 8:32, 10:50 ve ilgili notlar; ayrıca 6:57-58. Yukarıdaki alaycı soruya ilişkin müteaddid Kur’ânî atıflar açıkça göstermektedir ki, bu soruyla ortaya çıkan zihinsel tavır yalıtılmış belirli bir tarihsel örnekle sınırlı değil (bkz. 8. sure 32. not), fakat “hakikati inkara şartlanmış olan” herkeste olmasa da, bu eğilimi gösteren çoğu insanda bu eğilimin bir belirtisi olarak kendiliğinden ortaya çıkan bir tavırdır.

Lafzen, “alay edip durdukları şey onları sarıp kuşatacak (hâka bihim)”. Hemen bütün müfessirlere göre hâka fiilinin, gelecek zaman ifade edilmek istendiği halde geçmiş zaman çekimiyle kullanılması, bahsedilmek istenen olay ya da olgunun kaçınılmazlığını îma ve tekid özelliği gösteren bir üslup değeri taşımaktadır. (Ayrıca bkz. 6:10 ile ilgili 9. not.) M.Esed

Bu ve önceki ayetlerden inkârcıların şöyle düşündüğü anlaşılmaktadır: “Eğer suç işleyenler cezalandırılacak olsaydı biz cezalandırılırdık. Biz cezalandırılmadığımıza göre, cezalandırılma diye bir şey de yoktur.” Azabın gecikmesinden cesaret alan inkarcılar, daha da ileri giderek: “Azabı hapseden ne ki, tutmasın, salıversin de gelsin” diyerek bir de küstahlık etmektedirler.
Senin kavmin ise, o hakk olmasına rağmen onu yalanladı. De ki: “Ben sizin üzerinize vekil değilim. Her haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır, siz de yakında bileceksiniz.” (En’âm/66, 67)
Bir vakit de, “Ey Allah’ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hakk/ gerçek ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver.” demişlerdi. (Enfal/32)
De ki: “Gördünüz mü [ne düşünürsünüz]? O’nun azabı size geceleyin uykuda veya gündüz gelecek olsa!” Suçlular bundan neyi acele isterler? (Yunus/50)
Sen onlara karşı hüzne de kapılma ve onların kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da sıkıntı içinde olma!” (Neml/70)
De ki: “Belki de çabuklaştırmakta olduğunuzun bir kısmı size yetişmiştir bile.” (Neml/72)
Ve senden azabı çarçabuk istiyorlar. Eğer belirlenmiş/ adı konmuş bir ecel [vade] olmasaydı, azap onlara elbette gelmişti. Ve o, hiç farkında olmadıkları bir sırada kendilerine ansızın elbette gelecektir.
Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Halbuki cehennem, o kâfirleri kesinlikle kuşatıcıdır. (Ankebut/53, 54)
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, inkârcıların küstahlıklarına karşılık Rabbimiz yine onları uyarmaya devam etmektedir. Bu tutumlarının devam etmesi hâlinde azabın mutlaka gerçekleşeceğini ihtar eden bu uyarılar başka ayetlerde de yapılmıştır:
Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut hâlinde gördüklerinde; “Ha işte!”, dediler, “Bu bize yağmur getirecek bir bulut!” Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden içinde acıklı bir azap olan rüzgâr. Sonunda o hâle geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız biz. (Ahkaf/24, 25)
-“Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Şüphesiz Rabbinin emri kesin olarak geldi ve hiç şüphesiz onlar; onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.- (Hud/76)
AYETTEKİ “ الامّةÜMMET” SÖZCÜĞÜ
“Ümmet” sözcüğünün “önderleri bulunan toplum” demek olduğu daha evvel birçok kez açıklanmıştı. Ne var ki, Kur’an üzerine çalışma yapanların birçoğu, “ümmet”i, sözcük anlamını dikkate almadan, zorlama ile “sayısı belli bir vadeye ve bilinen bir zamana kadar” şeklinde anlamlandırmışlardır. Biz ise “ümmet”in sözcük anlamı ile değerlendirilmesinin daha isabetli olduğu görüşünü taşımaktayız.
Ve o ikiden kurtulmuş olan kişi nice ümmetten sonra anarak dedi ki: “Ben size onun [o görüntünün] tevilini haber veririm, hemen beni gönderin.” (Yusuf/45)  H.Yılmaz

Ayetin devamı göstermektedir ki, burada ve sonraki ayette geçen tür bildirici “insan” terimi, öncelikle ya Allah'ın varlığına kani olmayan ya da hakkı inkar eğiliminde olan bilinemezci (agnostic)/vahye ilgisiz, umursamaz kimseleri îma etmektedir; bununla birlikte, terimin, daha geniş anlamıyla, Allah'a inandıkları halde dinî çaba ve duyarlık olarak zayıf olan ve dolayısıyla haricî şartların ve özellikle de çıkar ve statü hesaplarının tesiriyle kolayca sarsılıp yön değiştiren kimseleri de ifade ettiği söylenebilir.

Lafzen, “umutsuzdur [ya da umutsuz olur]” yahut “umutsuzluğa kapılır” (yeûs); geçmişteki mutlu, müreffeh durumunu sadece sebep sonuç zincirinin rastlantıya bağlı bir ürünü olarak, yahut kısacası, Allah'ın bir lütfu olarak değil de, uluorta “şans” denen şeyin bir sonucu olarak gören birinin musibet karşısında düştüğü durumu dile getiren bir ifade. Bu açıdan, yeûs terimi, Kur’ânî kullanımıyla, manevî nihilizmin bir göstergesidir. M.Esed

İnsanın bu sefil nitelikleri burada kafirlerin de aynı durumda olduklarını sergilemek için zikredilmiştir. Rasulullah (s.a) onları Allah'a isyanlarının sonuçlarına karşı uyarınca, onunla şu mealde alay etmişlerdi: "Deli misin sen? Bizim kudret ve refahımızı görmüyor musun? Hayatın bütün nimetlerini tatmakdayız ve çevremizdeki herşeye ve herkese hükmetmekteyiz! Nasıl oluyor da bize gelecek bir azaptan haber verebiliyorsun? Hangi gerekçeyle?"
Yukarıda zikredilen böbürlü davranış bu ayette sözü edilen sefil insan karakteriyle ilgilidir. Bu karakter şudur: İnsan, tabiatı gereği sathi, sun'i bir yapıya sahiptir ve derin düşünceden çekinir. Bu yüzden refaha erip kudret sahibi olduğunda zevkine düşkün, kibirli ve böbürlü bir hal alır. O kadar ki, herhangi bir ihtimalin bu mutlu şartları sona erdirebileceğini hayal etmek bile istemez. İşler bir gün tersine döndüğünde de, umutsuzluğun heykelleşmiş biçimi haline gelir ve orada, burada, heryerde kötü talihinden şikayete başlar. Hatta Allah'ı suçlamaktan, O'nun uluhiyetine hakaret etmekten bile geri durmaz. Fakat talihi tekrar döndüğü zaman uzak görüşlülüğü ile, bilgi ve başarıyla övünmeye başlar. Kafirlerin, Rasulullah'a (s.a) cevap yetiştirmeye çalışırken böyle sathi ve sun'i bir karakter sergilemelerinin nedeni budur. Allah'ın cezalarını tecil ettiğini unuturlar. Oysa Allah, bu mühleti onlara içinde bulundukları saçmalık üzerinde düşünebilmek, kendilerine tanınan bu süre içinde yollarını belirleyebilmek ve kendilerini, refahlarının derin temelleri olduğunu ve bundan sonra da hep olacağını sanıp aldatmasınlar diye vermiştir. Mevdudi

Kur’an'da bu tarzda yalnızca bir kere geçen ne‘mâ’ isminin anlamını tam olarak aktarabilmek için çeviride zorunlu olarak iki sözcük (bolluk ve genişlik) kullanıldı. Le-in sözcüğü için burada kullandığımız “yine” ifadesine gelince, bu konuda bkz. yukarıda 11. not.

19 Lafzen, “Ölçüsüz sevinç içinde; aşırı kendini beğenen biridir/(biri olur çıkar)” -yani, talihinin iyiye dönmesini kendinden bilir, kendi marifeti sanır; ya da kendi şanslılığına yorar. M.Esed

Bu ayetlerde, olgunlaşmamış insanın umutsuzluk, inançsızlık, nankörlük, şımarıklık, böbürlenme gibi karakteristik zaaflarına dikkat çekilmekte, bu olumsuz huyların ancak sabredip salihatı işleyen iman sahiplerince terbiye edilebileceği mesajı verilmektedir.
İnsanın karakteristik zaafları hakkında başka ayetler de vardır:
İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman sınayıp da kendisini üstün kılar ve nimetler verirse, “Rabbim beni üstün kıldı” der. (Fecr/15)
Şüphesiz insan dayanıksız ve huysuz yaratılmıştır; kendisine kötülük dokundu mu sızlanır. Kendisine hayır dokundu mu da engelleyicidir [küçük bir yardımı bile engeller].
Ancak destekçiler [sabırla salihatı işeyenler] bunun dışındadır. (Mearic/19-22) H.Yılmaz


Lafzen, “... diyecekler [korkusuyla] göğsün daraldığı için”. Konu üzerinde söz sahibi bütün otoriteler, yukarıdaki cümlenin başında yer alan le‘alle (lafzen, “olabilir ki”) ifadesinin Muhammed (s)'in mesajına karşı çıkanların gösterecekleri olumsuz tepkiye ilişkin bir beklentiyi işaret ettiğini söylemektedirler; bu itibarla, cümlenin kendi olumsuzlamasını (reddini) içinde taşıyan bir soru formu içinde, yani “... hiç doğru olur mu?” şeklinde çevirilmesi yerinde olacaktır. Hz. Peygamber'in kendisine vahyedilen mesajın bir kısmını terk etmesi ya da gözardı etmesi ihtimaline ya da beklentisine gelince, bu konuda Abdullah İbni ‘Abbâs ve diğer sahâbîlerden aktarılan rivayetlere göre (bkz. Râzî'nin bu ayete ilişkin yorumu) Kureyş müşrikleri Hz. Peygamber'den şöyle bir istekte bulunmuşlar: “Bize, bizim ilahlarımızı karalamayan bir vahiy (kitâb) getir ki, sana uyabilelim, sana inanalım”.

Bu ayeti açıklarken İbni ‘Abbâs, Mekke'nin ileri gelen müşriklerinden bazılarının, “Ey Muhammed, eğer gerçekten bir rasûlsen, şu Mekke dağını altına çevir”; bazılarının da: “senin bir peygamber olduğuna şahitlik yapacak melekler getir bize” dediklerini ve bunun üzerine yukarıdaki ayetin vahyedildiğini nakletmektedir (Râzî). Karş. 6:8 ve 17:90-93.

Zımnen, “ve dolayısıyla hakkın üstün gelmesini sağlayacak olan da O'dur” demek isteniyor. Hz. Peygamber'in, kendi adına mucize göstermek gücünde olmadığı yolundaki açıklaması hakkında bkz. 6:50 ve ilgili 38. not. M.Esed

Peygamberimizin elçilik görevini hangi koşullarda sürdürdüğünü bildiren bu ayet, onun inkârcıların sataşmalarından ve çevresindekilere zarar vermelerinden dolayı çok bunaldığını göstermektedir. İnkârcıların baskıları öyle boyutlara ulaşmış olmalı ki, peygamberimizin gönlünde çevresindekilerin etkisiyle veya kendi düşünceleri sonucu, kâfirlerin üzerine bu kadar gidilip putlarının böylesine yerilmemesi gerektiği yolunda bir kanaat hâsıl olmuştur. Bu da yüreğine büyük bir sıkıntı vermektedir. Rabbimiz ise elçisine en ufak bir tereddüde kapılmadan aldığı mesajı yaymaya devam etmesini, cevap yetiremeyeceği veya alay konusu olacağı korkusuyla duraklamamasını ihtar etmekte ve “Sen yalnızca bir uyarıcısın” diyerek ona cesaret ve destek vermektedir.
Peygamberimizin içinde kaldığı bu zor durum başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
Kitap ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Ve kesinlikle onlar Musa`dan bundan daha büyüğünü istemişler di de, “Allah`ı bize açıkça göster.” demişlerdi. Sonra da haksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra da kendilerine açık deliller geldiği hâlde buzağı edinmişlerdi. Sonra Biz onları bundan dolayı da affettik. Ve Biz Musa`ya apaçık bir kanıt verdik. (Nisa/153)
Ve ayetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar; “Bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir.” dediler. De ki: “Onu nefsimin [kendimin] öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım. (Yunus/15)
De ki: “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum. Gaybı da bilmem ben. Size ben bir meleğim de demiyorum. Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum.” De ki: “Körle gören eşit olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?” (En’âm/50)
Ve onlar [inkâr etmiş olanlar]; “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu zalimler, “Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz.” da dediler. (Furkan/7, 8)
Ant olsun Biz biliyoruz ki, kesinlikle onların söylediklerine senin göğsün daralıyor.
O halde sana “Yakin” gelmesi için Rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerden [boyun eğenlerden, teslim olanlardan] ol ve Rabbine kulluk et! (Hicr/97-99)
Öyle cömerttir ki O, dilerse sana ondan daha hayırlısını; altından ırmaklar akan cennetler kılar [verir], senin için saraylar da kılar [yapar]. (Furkan/10)
Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar halinde üzerimize düşürmelisin, yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız.” dediler. Sen de ki: “Rabbim noksanlıklardan münezzehtir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki?!” (İsra/90-93)  H.Yılmaz


Ortak koşucular, Kur'anın anlaşılmasını istemezler..Peygamber, hayatta iken bile, Kur'anın nasıl devre dışı bırakırız, insan sözüyle denk tutarız çabaları ve Allah'ın bunlara meydan okuması çok ilginç. Ne yazık ki, Peygamberin vefatından yıllar sonra, aynı ortak koşucular ve uzantıları, "Kur'anın tek başına yeterli olmadığı, her şeyi açıklamadığı" inancını yaygınlaştırdılar. Sonra gelenler de bu tuzağa düşerek, "Kur'anı herkes anlayamaz, Kur'an meali yerine geçmez, Arapçasını okumak yeterli ve çok sevaptır.."vs. gibi öğütler verdiler. Bunların, sadece bağnaz ve cahil kişilerce değil, adı sanı belli alimlerce de desteklnmesi ayrıca şaşırtıcı ve düşündürücüdür. M.Sağ

Cümlenin başındaki em edatını “ve” olarak çevirmem konusunda bkz. 10. sure 61. not.

Yani, Kur’an gibi ilahî bir kitap bir insan tarafından uydurulabilirse. Karş. 2:23, 10:37-38 ve 17:88 ve ayrıca ilgili notlar. M.Esed

Bu ayet de yine “Kur’an’ı kendisi uydurdu” diyen inkârcılara bir meydan okumadır.

Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu vurgulayan bu meydan okuma başka ayetlerde de yapılmaktadır:
Ve eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku duyuyorsanız, haydi onun gibi bir sure siz getirin ve Allah’ın astlarından tüm tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru iseniz. (Bakara/23)
Ve bu Kur`an, Allah`ın astları tarafından uydurulan değildir. Lâkin kendinden önceki kitapları tasdik eder ve o kitabı ayrıntılı olarak açıklar. Onda şüphe edilecek hiç bir şey yoktur. Âlemlerin Rabbi tarafındandır.
Yahut “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse siz benzeri, bir sure meydana getirin, Allah’ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğrular iseniz.” (Yunus/37, 38)
De ki: “Ant olsun ki ins ve cinn [herkes], bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini kesinlikle getiremezler.” (İsra/88)
Yahut, onu kendi uydurup söyledi diyorlar. Hayır, onlar inanmıyorlar. Peki, onun gibi bir sözü onlar getirsinler, eğer doğruysalar. (Tur/33, 34) H.Yılmaz


Burada da aynı delil iki şeyi kanıtlamak için öne sürülmektedir. Bu iki şeyden birincisi Kur'an'ın Allah tarafından inzal edildiği; ikincisi ise Tevhid öğretisinin doğruluğudur. Şöyle özetleyelim:
l)"Siz diyorsunuz ki Kur'an Allah tarafından vahyedilmedi, aksine benim tarafımdan uydurulup icad edildi ve sonra Allah'a izafe edildi. Sizin iddianızın aslı astarı olsaydı, sizlere tekrar tekrar meydan okumama bir karşılık olarak, sizin de buna benzer bir kitap icad etmeye gücünüz yeterdi. Tüm kaynak ve güçlerinizi birleştirmenize rağmen bunu başaramadığınıza göre, Kur'an'ın Allah'ın vahyi olduğuna dair iddiam kesin olarak, tamamen ve bütünüyle kanıtlanmış oluyor."
2) Kur'an sizin tanrılarınıza iki koldan meydan okudu, fakat onlardan hiç ses seda çıkmadı. Onlar, Kur'an gibi bir kitabı üretmek konusunda size yardıma çağrıldılar; ama yardıma gelen olmadı. Bu da gösterir ki onların ne bir güçleri ne de uluhiyette bir ortaklıkları vardır. Onların bu imtihanı başaramadıklarını, aksine kendilerini kitaptaki açık saldırılara karşı savunmakta bile aciz kaldıklarını kendiniz gördünüz; Kitap, onlara tapmamalarını istemiştir insanlardan, çünkü onların uluhiyete herhangi bir iştirakleri yoktur. Tüm bunlar bu tanrılarda ilahi hiçbir özelliğin bulunmadığını ve sizlerin onları akılsızca ilah ittihaz ettiğinizi kanıtlar."
Bu ayet göstermektedir ki, Hud Suresi Yunus Suresinden önce nazil olmuştur. Çünkü, müşriklere ilkin bu sureyle, Kur'an sureleri gibi on sure getirmeleri yolunda meydan okunmuştu, fakat onlar bunu başaramadılar. Sonra Yunus suresinin 38. ayetinde Kur'an'ın benzeri tek bir sure getirmeleri yolunda kendilerine meydan okunmuştur. (Bkz. Yunus: 38 ve an: 46). Mevdudi

Rabbimiz burada tüm inananlara hitap etmekte ve inkârcıların bir önceki ayette yapılan meydan okumaya cevap vermemeleri durumunda, müminlere, inkârcılardan artık teslim olmalarını istemelerini emretmektedir.H.Yılmaz

Lafzen, “eğer onlar [yani, şairleriniz, bilginleriniz] çağrınıza cevap veremiyorlarsa”. Karş. “Ve eğer bunu yapamıyorsanız -ki kesinlikle yapamayacaksınız- o zaman...” sözleriyle benzer bir meydan okumanın yer aldığı 2:24.

Lafzen, “ancak Allah'ın ilmiyle”.  M.Esed

Ahiret'i hiçbir şekilde hesaba katmadan yalnızca bu dünyada bir saray edinmek için çabalayan kimse, doğallık ve kaçınılmazlıkla Cehennem'de kendisi için ateş hazırlanmasına yol açan ölçü ve vesilelerin de göbeğinde demektir. (Bkz. Yunus. an:12) Mevdudi

 Yani, iyi davranışları, yararlı eylemleri Hüküm Günü'nde her ne kadar hesaba katılacak ise de, ölümden sonra kalkışa ve ahirete inanmamakla işlemiş oldukları günah bunlardan ağır basacak. M.Esed

Bu ayetlerde Rabbimiz, dünya hayatını ve süsünü kendilerine amaç edinmiş ve ömürlerini bu kazanımlara adamış dünyaperestleri uyarmakta ve onların ahirette ateşten başka bir şeyleri olmayacağını açıklamaktadır. Allah’ın bu ilkesi sadece bu ayette değil, başka ayetlerde de konu edilmiştir. Ne var ki, bazı kıt düşünceliler bu ilkenin özünü kavrayamadıkları için yanlış bir zehaba kapılmakta, yaptıkları bir kısım iyilikler sebebiyle Allah`ın kendilerini mal, makam, refah ile sevindirdiğini sanmaktadırlar. Böyle sandıkları için de dünya kazanımlarını elde etmek için gösterdikleri çabalarla boş yere övünüp durmaktadırlar. Oysa Rabbimiz bu şahısların yanlış ve boş değerlendirmelerini reddetmekte ve amellerin ancak iman ile birlikte olması hâlinde değerli olacağına işaret etmektedir. Yapılan işleri değerli kılacak asıl gerekçe bu amellerin geçici dünya için değil, gerçek ahiret yurdu için yapılmış olmasıdır:
Sen şimdi onları bir zamana kadar sapkınlıkları ile baş başa bırak!
Onlar, kendilerini hayırlarda koşturalım diye, kendilerine maldan ve oğullardan bir şeyler vermekte olduğumuzu mu sanıyorlar? Bilakis, işin farkına varamıyorlar. (Müminun/54-56)
Her kim aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] isterse, istediğimiz kimseye, dilediğimiz şeyi çabuklaştırırız. Sonra onun için cehennemi kılarız [hazırlarız]; kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.
Kim de ahireti isterse ve mümin olarak ona [ahirete] yaraşır bir çaba ile onun [ahiret] için çalışırsa, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.
Hepsine; onlara [dünyayı isteyenlere] ve bunlara [ahireti isteyenlere] Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.
Onların bir kısmını bir kısmı üzerine fazlalıklı kıldığımıza bir bak! Elbette ahiret, dereceler bakımından daha büyüktür, fazlalık bakımından da daha büyüktür. (İsra/18-21)
Her kim ahiret kazancını isterse, biz onun kazancını artırırız, her kim de dünya kazancını isterse ona da ondan veririz, ama ona ahirette hiçbir nasip yoktur. (Şûra/20)
Ve onlardan, sadakalar hakkında sana dil uzatanlar vardır. Ki, o sadakalardan kendilerine verilmişse hoşnut olurlar, verilmemişse hemen öfkeleniverirler. (Tövbe/58)
Ve hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden -ki ondan içki ve güzel rızk edinirsiniz- [size içiririz]. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için bir ayet vardır. (Nahl/67)
Aslında yalnızca O’na [Allah’a] yalvarırsınız da O, da dilerse çağırdığınız şeyi açar [kaldırır] ve siz ortak koştuğunuz şeyleri ağzınıza almazsınız. (En’âm/41)
Ve kullarım, sana Benden sordukları zaman; biliniz ki şüphesiz Ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasına cevap veririm. O hâlde reşit olmaları için onlar da Bana karşılık versinler ve Bana inansınlar. (Bakara/186)
Sonra da ibadetlerinizi bitirdiğinizde yine Allah’ı anın, tıpkı babalarınızı andığınız gibi. Hatta daha kuvvetli bir anışla anın. İnsanlardan bazısı, “Ey Rabbimiz bize dünyada ver!” diyen kimselerdir. Onun için de Ahiret’te bir nasip yoktur.
Yine onlardan, “Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik ve ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateşin azabından koru!” diyenler vardır.
İşte onlar, kendileri için kazandıklarından bir nasip olanlardır. Ve Allah, hesabı çok çabuk görendir. (Bakara/200-202)
Şüphesiz Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, şüphesiz onun anahtarları güçlü kuvvetli bir topluluğa ağır gelirdi. Bir zaman kavmi ona demişti ki: “Şımarma! Şüphesiz ki Allah şımarıkları sevmez. Ve Allah’ın sana verdiğinde ahiret yurdunu iste. Dünyadan da nasibini unutma! Allah`ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun. Ve yeryüzünde bozgunculuğu isteme. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas/76, 77)
Ve herkes sadece Allah’ın izniyle vakitlendirilmiş bir yazgı olarak ölür. Ve kim dünya karşılığını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret karşılığını isterse ona da ondan veririz. Ve Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız. (Âl-i Imran/145) H.Yılmaz


Bu ilave, Beğavî, Zemahşerî ve Râzî'nin yaptığı yoruma dayanmaktadır.

Lafzen, “O'nun katından bir şahidin okuduğu” ya da “duyurduğu”. Zemahşerî, Râzî ve öteki bazı klasik müfessirlere göre bu ibare Kur’an'ı îma etmektedir; bizim “tanıklık belgesi” şeklindeki aktarımımız da bu yoruma dayanmaktadır. Bunun yerine, bazı müfessirlerin söylediği gibi bu terim Hz. Peygamber'e ya da o'na vahyi aktaran Cebrail'e işaret ediyor olsaydı, o zaman, tanık olarak tercüme edilmesi gerekecekti. Hangi yorum benimsenirse benimsensin, netice olarak ayetin dile getirdiği mesaj, hep aynıdır; çünkü, bu ayetle ilgili açıklamasında İbni Kesîr'in de belirttiği gibi, “Kur’an Cebrail tarafından Muhammed (s)'e ulaştırılmış, o da insanlara tebliğ etmiştir”.

Zımnen, “böylece ahirette mutluluğa erişeceklerdir”. Bu pasajda kullanılan îcâz (kısa ve özlü ifade tarzı -elliptic) taşıdığı incelik açısından 10:103'dekiyle karşılaştırılabilir.

Yani, ifade ettiği anlam ve amacı anlamaksızın Kur’an'ın mesajına peşinen muhalefet için örgütlenmiş gruplar. Ahzâb terimiyle işaret edilen muhalefet örgütlerini, bazı müfessirlerin yaptığı gibi, Hz. Peygamber'e karşı düşmanlıkları doğrultusunda bir araya gelen müşrik Araplarla sınırlı “tarihî” örneklerle özdeşleştirmek, hiç şüphesiz ki, bu ayetin anlam sahasını bir hayli daraltmak olur.

Râzî, genel anlamda insana hitab eden bu cümlenin başındaki fe (“Bunun içindir ki”) bağlacının yukarıda 12-14. ayetlerle bağlantı sağladığını söylemiştir ki, sonraki ayetlerin anlam akışı da bunu doğrulamaktadır.

33 Lafzen, “fakat” ya da “yine de ... inanmazlar.” M.Esed

Bu ayette, geçici dünya çıkarları uğruna Kur`an`ın mesajını reddeden dünyaperestler ile kılavuza [kitap ve elçiye] uyan kimseler arasında bir mukayese yapılmakta ve hangi hizipten olursa olsun inkârcı dünyaperestlerin sonunun ateş olacağı ilân edilmektedir.
Ayette kıt akıllı dünyaperestler ile mukayese edilen düzgün örnek, kendi öz varlığında ve tüm kâinat nizamında Allah`ın birliğine ve Ahiret`e dair apaçık deliller gören kimselerdir.
“Kendinden önce bir önder ve rahmet olarak Musa’nın kitabı bulunan kimse gibi midir?” ifadesiyle de Ehlikitap’tan inanmış kimselere işaret edilmektedir:
Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılmış bulacakları o ümmî peygamber, o elçiye uyarlar. O hâlde, ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (A’raf/157)
Bu mukayeseli uyarılar başka ayetlerde de görülmektedir:
Ya da o, gece saatlerinde kalkan, secde ederek, kıyam durarak, daima ahireti hesaba katan ve Rabbinin rahmetini uman kimse mi []? De ki: “Hiç bilen kimseler ve bilmeyen kimseler eşit olur mu?” Kesinlikle sadece temiz akıl sahibi olanlar öğüt alırlar. (Zümer/9)
Rabbimiz inkârcıların ateşe girerken ne söyleyeceklerini ve onları nasıl bir ateşin beklediğini de haber vermiştir:
Ve derler ki: “Eğer biz dinlemiş olsaydık, yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin halkı arasında olmazdık. (Mülk/10)
Şu inkâr eden Allah yolundan çeviren kimseler; Biz yaptıkları bozgunculuk nedeniyle onlara azap üstüne azap arttırdık. (Nahl/88)
Ve Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah`ın astlarından hiçbir veliy bulamazsın. Ve Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü haşredeceğiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne zaman ki o [cehennem] dindi onlara ateşi artırırız. İşte bu, onların, ayetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve “Bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, biz yeni bir yaratılışla mutlaka diriltilmiş mi olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. (İsra/97, 98)
Ayetin sonunda elçiden görevini kuşku duymadan, selim akılla sürdürmesi istenmektedir:
Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini/ dileyeni şaşırtır, dilediğine/ dileyene de kılavuzluk eder. O hâlde canın onlara karşı hasretlerle [üzüntülerle] sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir. (Fatır/8)
H.Yılmaz

İnkarcıların, Kur’an'ı Muhammed (s)'in kendisinin uydurduğu, (karş. yukarıda 13. ayet ve ayrıca 10:17) ve sonra da onu şarlatanlıkla Allah'a yakıştırdığı yolundaki iddialarına karşı bir red, bir çürütme.

Lafzen, “şahitler”; ilk müfessirlerden çoğu bununla, insanların yapıp-ettiklerini kaydeden meleklerin kasdedildiği görüşündeyken başkaları (Beğavî'nin kaydettiğine göre İbni ‘Abbâs) bununla, Hesap Günü'nde gönderildikleri toplum için şahitliğe çağırılacak olan peygamberlerin îma edildiğini söylemişlerdir. Bu sonraki görüş (Taberî ve Beğavî'nin kaydettiğine göre) konuyla ilgili açıklamasını 16:84'de “her ümmetten bir şahit çıkarırız” şeklinde, şahit olarak açıkça insanlardan söz eden ifadeye dayandıran Dehhâk tarafından da desteklenmiştir.

Ya da: “Rablerine karşı”.

Batı dillerinde çoğu zaman “beddua, kargış” karşılığı olarak yetersiz bir çeviriyle aktarılan la‘neh sözcüğü birincil anlamıyla ib‘âd (“uzaklaşma” “yabancılaşma” ya da “sürgün etme”) sözcüğüyle manevî planda eş anlamlıdır; bunun içindir ki, “iyi olan her şeyden uzak tutmak” manası ifade eder (Lisânu'l-‘Arab) ve Allah'a izafe edildiğinde de “günahkarın O'nun rahmetinden yoksun bırakılması” demektir (Menâr II, 50). M.Esed

 

Karş. 7:44-45, yukarıdaki ayet 7:45'le hemen bütünüyle eşdeğer gözükmektedir; bir farkla ki; 7:45'de “onlar” zamiri bir tek kere geçerken (ve bunun bir sonucu olarak, ibare “ve onlar ki ahiret hayatının gerçek olduğunu kabule yanaşmazlar!” şeklindeyken) yukarıdaki ayette bu zamir, hem pekiştirme hem de sebeplilik belirtmek üzere tekrarlanmakta (Türkçeye çeviride zamir tekrarlanmayarak pekiştirme ve sebeplilik ‘zaten’ kelimesi ile karşılanmıştır. T.ç.n.) ve böylece sözü edilen kimselerin haksız davranışlarının asıl sebebinin onların ölümden sonraki hayata inanmamaları olduğu dile getirilmektedir. Bir başka deyişle, ölümden sonra kalkışa, Allah'ın nihaî yargısına ve ahiret hayatına dair inanç burada insanın ahlakî endişelerinin gerçek ve sürekli tek kaynağı olarak gösterilmektedir. M.Esed

Yani, "Onlar dosdoğru yolu izlemek istemezler, istedikleri o yolun kendi arzu, şehvet, vehim, hurafe ve kaprislerine uygun olarak dolambaçlı hale getirilmesidir." Mevdudi

Bu ayetlerde, yeryüzündeki en büyük zalimlerin Allah adına yalan uyduranlar ve eğri büğrü göstermek suretiyle insanları Allah yolundan uzaklaştıranlar olduğu; Allah’ın lânetlediği [rahmetinden uzak tuttuğu] bu zalimlerce uydurulan yalanların kıyamet günü yüzlerine vurulacağı, böylece onların orada rezillik azabıyla da azaplandırılacakları bildirilmektedir.
[Ant olsun ki] Semud’a da kardeşleri Salih’i [elçi olarak gönderdik]. O dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil [kanıt] geldi. İşte şu, Allah’ın dişi devesi, sizin için bir ayettir; bırakın onu Allah’ın yeryüzünde yesin, sakın ona kötülükle dokunmayın, yoksa sizi acıklı bir azap yakalayıverir. Ve düşünün ki Ad’dan sonra sizi halifeler yaptı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinden saraylar yapıyorsunuz, dağlarından evler yontuyorsunuz. Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.” (A’raf/73, 74)
Kur’an’da “Allah`a karşı yalan uydurma” olarak tanımlanan cürüm, O’nun helâl dediğine haram, haram dediğine helâl demek ve hakk olarak gönderdiği Kitap’ı O`nun gönderme­diğini söylemek şeklindeki yanlış tavır ve davranışlardır. Bu yanlış tavır ve davranışlar başka ayetlerde de söz konusu edilmiştir:
Ve kendi dillerinizin yalan vasfetmesi ile Allah’a yalan uydurmak için, “Şu helâldir, şu haramdır” demeyin; aksi hâlde Allah`a iftira etmiş olursunuz. Şüphesiz Allah’a yalan uyduran kimseler kurtulamazlar. (Nahl/116)
Artık yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz paraya satmak için “Bu Allah katındandır.” derler. Artık o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara, yazıklar olsun o kazandıkları şeyler yüzünden yazıklar olsun onlara! (Bakara/79)
Ve onlardan [Kitap ehlinden], o, kitaptan olmamasına rağmen, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip büken bir güruh vardır. O, Allah katından olmadığı hâlde, “Bu, Allah katındandır” derler. Kendileri bilip dururken, Allah’a karşı yalan söylerler. (Âl-i Imran/78)
Bu konuda ayrıca En’âm/21, 93, 144, 157, A’raf/37, Yunus/17, Ankebut/68, Saff/7 ayetlerine de bakılabilir. H.Yılmaz


Burada, ahiret hakkında yeniden açıklamada bulunulmuştur.
 Onlara çift katlı azap verilecek; zira kendilerinin yoldan sapması yetmiyormuş gibi başkalarını da saptırdılar ve gelecek kuşaklar için bir dalalet mirası bıraktılar. (Bkz. A'raf. an:30) Mevdudi

Bu ibarenin yüksek derecede özlü ve kısa söyleyiş tarzı (elliptic) taşıdığı gözönünde bulundurulursa, kanaatimizce yukarıdaki parantez içi ilave gerekli gibidir. Taberî, Zemahşerî ve İbni Kesîr'e göre ayet, Allah'ın azabının sözü geçen günahkarlar için bu dünyada muhtemel, ama ahirette muhakkak olduğunu ifade etmektedir. Karş. 3:185 -“yapıp-ettiklerinizin tam karşılığı size ancak kıyamet günü ödenecektir.”

Lafzen, “işitmez durumdaydılar (ya da işitecek güçten yoksundular) ve görmüyorlardı”: karş. 2:7 ve ilgili 7. not; ayrıca 7:179.

“Kat kat azap” hakkında bir açıklama için bkz. 7. sure 29. not. M.Esed

Lafzen, “uydurup durdukları ne varsa ...” Bununla sadece, Allah'tan başka tanrı ya da yarı-tanrı yerine konan birtakım reel güçler ve varlıklar hakkındaki bâtıl inanç ve görüşler değil, aynı zamanda “şans,” zenginlik, kişisel nüfûz, milliyetçilik, ırkçılık, materyalizm vb. insanın manevî değerlere olan ilgi ve itibarını yok eden ve dolayısıyla “kendi kendine yazık etmesi” ve “kendi gücünü, yeteneklerini boşa harcaması”na sebep olan bütün fikr-i sabitler, yanıltıcı idealler, “zihin çelmeyi amaçlayan parlak yarı-hakikatler” (bkz. 6:112 ve ilgili not) işaret edilmektedir. M.Esed

Temelsiz olduğunu alenen gördükleri şeyler, onların Allah, kainat kendi hayatları hakkındaki teorileri yalancı ilahlarına, sahte sığınaklarına, hayali şefaatçılarına, karşılıksız teminatlarına karşı besledikleri güven ve ahiret konusunda ileri sürdükleri zanlardı. Bunların hepsinin batıl olduğu böylece anlaşıldı. Mevdudi

Bu ayet grubunda, 18, 19. ayetlerde “zalimlerin en zalimi” olarak nitelenmiş olanların akıbetleri açıklanmaktadır. Dünyada iken vahyi işitmeye tahammül edemeyen bu zalimlerin edindiği sözde ilâhlar, ahirette onlardan uzaklaşıp kaybolacaklar, böylece ahirette en büyük ziyana uğrayacak kimseler de onlar olacaktır.
İnsanlar bir araya toplandığı zaman onlar [taptıkları kimseler] kendilerine düşmandırlar. Ve onların kendilerine tapmalarını inkâr ederler. (Ahkâf/6)
Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl? (Nisa/41)
Hayır... Hayır... [Onların zannettikleri gibi değil]... Onlar [edindikleri ilâhlar] onların ibadetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır.
Görmedin mi? Şüphesiz Biz şeytanları o kâfirler üzerine gönderdik. Onları kışkırttıkça kışkırtıyorlar. (Meryem/82, 83)
[İbrahim onlara] Dedi ki: “Siz, sırf aranızdaki dünya hayatında sevgi için Allah’ın astlarından birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lânetleyecektir. Varacağınız yer de cehennemdir. Ve sizin için yardımcılardan yoktur.” (Ankebut/25)
O zaman kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaşmışlardır. Ve onlarla bağlar kesilmiştir. (Bakara/166)
H.Yılmaz

Zalimlerin kimliği açıklandıktan ve akıbetleri bildirildikten sonra, bu ayette de inanan ve salihatı işleyenlerin cennet yaşamında azaptan ve sıkıntıdan uzak olacakları, iç açıcı, mutluluk verici bir tablo şeklinde sunulmaktadır. “Zalimler” ile “iman ehli”nin karşılaşacakları ahiret tablolarının peş peşe verilmesi, Kur’an’da çok kullanılan “karşıtlıklarla anlatma” yönteminin örneklerinden birisidir. Birbirine zıt olguların peş peşe sıralanarak anlatıldığı bu yöntem, hem söz konusu olguların mukayese edilmelerini kolaylaştırmakta, hem de insanın korku ve ümit arasında gidip gelen iç dünyasını daha derinden etkilemektedir. H.Yılmaz

Lafzen, “iki grup” -inananlar ve ilahî kitabı reddedenler.

Mesel (lafzen, “örnek/kıyas/benzerlik”) sözcüğü için bu anlam örgüsü içinde “yapı” karşılığını seçmemiz hakkında bkz. 3:59 üzerine 47. notun ilk kısmı. M.Esed

18-23. ayetlerde konu edilen zalimler ile iman edip salihatı işlemiş olanlar, bu ayette “Bunlar örnek olarak hiç eşit olurlar mı?” sorusu ile karşılaştırılmaktadır.
Bu soru aslında cevabı belli olan bir sorudur. İnanışları ve yaşayışları birbirine benzemeyen bu iki grubun elbette ki birbirinden farklı akıbetleri olacaktır. Allah’ın ayetlerini görmeyip elçiye kulak vermeyenler, kendi kendilerini kör ve sağır duruma getirerek bu aşağılık durumlarına yaraşır bir akıbetle karşılaşacaklardır. İnananlar ise kör ve sağır bir kişi ile gören ve işiten bir kişi arasındaki fark kadar açık bir gerekçeyle iyi ve güzel bir akıbete nail olacaktır.
Ayetin sonundaki “Hâlâ düşünmeyecek misiniz/ öğüt almayacak mısınız?” sorusu, “Bunlarla diğerlerini birbirinden ayıramıyor musunuz?” anlamına gelen uyarıcı bir sorudur.
Rabbimizin karşıtlıkları kullanarak dile getirdiği bu fark başka ayetlerde de vurgulanmıştır:
Cehennem ashabı ve cennet ashabı eşit olmaz. Cennet ashabı kurtulanların ta kendileridir. (Haşr/20)
Kör ile gören, karanlıklar ile aydınlık ve gölge ile sıcaklık eşit olmaz.
Ölüler ve diriler de eşit olmaz. Şüphesiz Allah, her dilediğine/ dileyene işittirir. Sen ise kabirlerdeki kişilere işittiren biri değilsin.
Sen sadece bir uyarıcısın.
Şüphesiz Biz seni hakk ile bir müjdeci, bir uyarıcı olarak gönderdik [elçi yaptık]. Her ümmetin de içinde bir uyarıcı mutlaka gelip geçmiştir. (Fatır/19-24)
H.Yılmaz

Cümlenin başındaki ve bağlacı, görünüşe bakılırsa, surenin başındaki ayetlerle bağlantılıdır ve Kur’an mesajının ana hatlarıyla ve öz olarak, daha önceki peygamberlerin tebliğ ettiği mesajla aynı olduğunu vurgulamaktadır (Menâr XII, 59 vd.). Bizim parantez içi ilavemiz bu mülahazaya dayanıyor. Ayrıca bkz. 7. sure, 45. not. M.Esed

Bu ifade de 7:59'da olduğu gibi, hem beklenen tufana hem de Hesap Günü'ne işaret ediyor olabilir. M.Esed

Bu sözler 2-3. ayetlerde Hz. Muhammed'in (s.a) dilinden zikredilenlerle aynıdır. S.Ateş

Tüm peygamber kıssalarının -ve özellikle de Hz. İsa ve o'ndan sonra Muhammed (s)'inkinin- gösterdiği gibi, ilk müminlerin çoğu, ilahî mesajın, kendilerine bu dünyada daha adil ve eşitlikçi bir toplumsal düzen, ahirette de ebedî mutluluk vaad ettiği, toplumun aşağı sınıflarına mensup köleler, yoksullar ve ezilenler arasından çıkmıştır; ve peygamberlerin üstlendiği görev, bütünüyle bu devrimci karakteri sebebiyledir ki, kurulu düzeni elinde tutan, toplumun varlıklı ve imtiyazlı kişileri ve grupları katında daima hoşnutsuzluğa yol açmıştır.

Lafzen, “sizde, bize kıyasla bir üstünlük [ya da bir “erdem”] görmüyoruz.” M.Esed

Aynı aptalca itiraz Rasulullah'a (s.a) Mekke müşrikleri tarafından yapılmıştı. Şöyle diyorlardı: "Sen de bizim gibi insansın, yiyor, içiyor, yürüyor, uyuyorsun; bizler gibi evleniyorsun; Allah tarafından gönderildiğine dair hiçbir alamet yok ki sende!" (Bkz. Yasin. an: 11]
 Mekke'nin "ileri gelenler"i de Rasulullah'ın ashabı hakkında aynı değerlendirmede bulunmuşlardı. Onunla şu şekilde alay ettiler: "Senin takipçilerin yalnızca ya toy çocuklar ya köleler yahut da bu toplumun sefilleri... Kısaca öyleleri izliyor ki seni, ne itibarları var, ne sağduyuları, ne de bilgileri." (Bkz. En'am an: 34-37, Yunus an:78)
 Bu, şu demektir: "İddianıza göre sizler Allah'ın sevgili kullarısınız; Allah size lütfediyor da yolunuzdan gitmeyenlere azab ediyor. Fakat gerçek, bunun tam tersi. Çünkü servet, köle ve iktidarla taltif edilen bizleriz; sizinse bu tür hiçbir şeyiniz yok. Haydi bize bizden üstün olduğunuz bir yanınızı söyleyin." Mevdudi

“Din'de bir zorlama olmayacağı” yolundaki temel Kur’ânî öğretiye (2:256) ve Hz. Peygamber'in “yalnızca bir uyarıcı ve müjdeci” olduğu yolunda sıkça tekrarlanan ve görevinin yalnızca kendisine emanet edilen mesajı duyurmak, tebliğ etmek olduğunu belirten ifadeye ilişkin bir atıf. Bu cümledeki çoğul “biz” zamiri Hz. Nûh ve o'nun ashâbına matuftur. M.Esed

Bu sözler, 17. ayette Hz. Peygamber'in (s.a) ağzından dile getirilenlerle aynıdır. Şöyle, "İlkin ben Allah'ın enfüs ve afakımdaki ayetlerini gözlemlemek suretiyle Tevhid'in gerçekliğini kesin biçimde kavradım. Sonra aynı gerçeklik vahiyle bana tey'id edildi." Bu tüm peygamberlerin "gayb"ın bilgisine müşahade ve tefekkürle ulaştığını göstermektedir. Bu bilgiye ulaştılar ve sonra Allah onları, Rasul tayin ederek aynı zamanda fiili bilgiyle de lutuflandırdı. Mevdudi

Bu ifade, inkarcıların yukarıda 27. ayette yer alan ve Hz. Nûh'a ashâbının hep aşağı sınıftan kimseler olduğunu küçümseyici bir üslupla dile getiren ve bunu yaparken de dolaylı bir biçimde o'na, eğer bu tür insanları yanından uzaklaştırırsa belki kendisine kulak verebileceklerini îma eden sözlerine bir cevap gibidir (karş. 26:111). Muhammed (s) de, görevinin ilk yıllarında, Kureyş müşriklerinin benzer tepkilerine hedef olmuştu; 6:52 hakkındaki açıklamalarında İbni Kesîr bu konuda muhtelif rivayetler kaydetmiştir. M.Esed

Bu sözler onların görevlerini yerine getirirken hiçbir nefsi (şahsi) saikle hareket etmediklerini şu mealde ifade etmekteydi: "Ben size tebliğde bulunuyorum ya, dünya kazancı olarak, hiçbir talebim isteğim ve beklentim yok. Aksine, beklediğim hiçbir çıkarın bulunmadığını belki sonunda anlarsınız umuduyla bunca işkenceye katlanıyorum. Risalet görevimi yürütürken herhangi bir şahsi çıkar yahut nefsi istek sahibi olduğuma dair bir alamet gösteremezsiniz." (Bkz. Müminun. an: 70, Yasin. an: 17 ve Şura. an: 4l).
 Yani, "Onların gerçek değerleri, ancak Rabblerine mulaki oldukları zaman anlaşılacaktır. Bu yüzden sizin onları bu dünyada zillet içindeymiş gibi değerlendirmenizin anlamı yok. Ola ki onlar -bunu yalnız Rabbleri bilir- kıymetli mücevherdirler ve siz onları yalnızca kıymetsiz taşlar olarak değerlendiriyorsunuz." (Bkz. En'am: 52, Kehf: 28). Mevdudi

Bkz. 6:50 ve 7:188. - Yani, Hz. Nûh'un 27. ayette sözü geçen aşağı sınıftan, yoksul bağlıları (bkz. yukarıda 47. not). - Lafzen, “kendi içlerinde bulunan şeyleri”. M.Esed

Zımnen, “hem de bizi ikna etmeksizin” (71:5-6'da tam olarak ifade edildiği gibi). İnkarcı soydaşlarının Hz. Nûh'tan yana duydukları hoşnutsuzluk, en belirgin biçimde “Eğer benim [aranızda] bulunmam ve Allah'ın mesajlarını duyurmam sizi hoşnutsuz kılıyorsa ...” ifadesiyle dile getirilmiştir zaten (bkz. 10:71).

Bkz. yukarıda 26. ayetin sonu. M.Esed

Yani, "Eğer, iyiliklere ilginizin yokluğu ve kötülükte ısrarınızın devamı yüzünden Allah sizleri doğru yoldan alıkoymaya karar vermişse bir kez, benim sizin için yapacağım hiçbir şey işe yaramayacaktır. Çünkü Allah insanları kendilerinin seçtikleri yolda bırakır ki, diledikleri gibi gitsinler." Mevdudi

Bazı müfessirlere göre, lafzî çevirisi “Allah'ın sizi yoldan çıkarması” şeklinde olan en yuğviyekum ifadesi, “günahlarınızdan ötürü sizi cezalandırması” (Râzî'nin kaydettiğine göre Hasan Basrî), yahut “sizi helak etmesi” (Taberî) ya da “sizi tüm iyiliklerden yoksun bırakması” olarak anlaşılmalıdır (Râzî'nin kaydettiğine göre Cubbâ‘î); bu son görüş bizim 7:16'daki ağveytenî (“beni Sen engellemiştin”) ifadesi için benimsediğimiz ve ilgili 11. notla açıklamaya çalıştığımız karşılıkla az çok çakışıyor. Bununla birlikte, bu ifade akışı içinde, hakkı inkarda inat gösterenlerle ilgili Allah'ın sünnetine ilişkin Kur’ânî öğretiyle daha bir bağdaştığını görerek bu ifadeyi burada “eğer Allah sizin azgınlık içinde kalmanızı dilemişse” sözleriyle aktarmayı daha uygun bulduk (bkz. 2. sure, 7. not). Üstelik bu yorum, ayet hakkındaki tefsiriyle Zemahşerî tarafından da desteklenmektedir: “Allah, hakikati inkar edeni (kâfir), bu günahında ısrar edeceğini bilerek olduğu gibi bu durum içinde bırakıp tevbe etmekten alıkoyduğu zaman, [Allah'ın] bu fiili [Kur’an'da] “insanı hataya meylettirmesi (iğvâ)” ve “saptırması” (idlâl) olarak tanımlanmaktadır; benzer biçimde, Allah, kişinin tevbe edeceğini bilerek onu koruyup ona lütfettiği zaman da, Allah'ın bu fiili “insana doğru yolu göstermesi” (irşâd) ya da “ona rehberlik etmesi/doğru yola yöneltmesi” (hidâyet) olarak tanımlanmaktadır.” (Ayrıca bkz. 14. sure, 4. not.) M.Esed

Bazı klasik müfessirler bu ayetin Hz. Nûh ve kavmiyle ilgili kıssanın bir parçası olduğunu söylemektedirler. Ama, önceki ve sonraki ayetlerde “dedi” ya da “dediler” formundaki geçmiş zaman kipinin âniden “... mı diyorlar” formunda şimdiki zamana dönüşmesi gözönünde bulundurulursa, bu görüşün isabetli olduğu pek söylenemez. Bu konuda tek akla yakın açıklama Taberî'yle İbni Kesîr'in yaptığı (Mukâtil'e dayanarak Beğavî'nin de temas ettiği) açıklamadır ki, buna göre bütün bu 35. ayet, Muhammed (s)'e hitab eden ve Kur’an'da anlatılan Hz. Nûh kıssasına ve dolaylı olarak da Kur’an'a temas eden bir ara pasajdır; bir başka deyişle, bu surenin 13. ayetinde olduğu gibi, Kur’an'ın başka yerlerinde de temas edilen inkarcılara ait iddianın bir tekrarından ibarettir. Bu son derece ikna edici yorum Reşid Rıza tarafından da benimsenmiştir (Menâr XII, 71).

Ya da: “sizin sorumlu olduğunuz günahla benim bir ilgim yok” -yani, Allah'ın mesajlarına yalan gözüyle bakmak günahıyla (karş. 10:41) yahut Allah hakkında yalan uydurmak günahıyla... M.Esed

Yani, “Bizim korumamız altında”. - 60 Fulk (lafzî karşılığı “gemi” olan ama kelimenin Avrupa dillerindeki tanıdık muhtevasından dolayı tarafımdan “tekne” olarak çevrilmiştir) sözcüğünün başındaki belirtme takısı, yukarıda yaptığımız parantez içi ilaveyi gerekli kılmıştır. M.Esed

Bir peygambere alaycılık gibi hafif meşrep bir tutum yakıştırılamayacağından (Beğavî), yukarıdaki ibarenin anlamı şöyle görünüyor: “Eğer bizi, inancımızdan ve bugün yaptığımız şeylerden ötürü bilgisiz olarak görüyorsanız, biz de sizi hakkı tanımaya yanaşmamanızdan ve böylece Allah'ın azabını kendi elinizle çağırmanızdan ötürü bilgisiz olarak görüyoruz” (Zemahşerî ve daha kısa bir ifade biçiminde Beğavî). Bizim parantez içinde yaptığımız ilave de ayetin bu yöndeki anlamını dile getirmek içindir. M.Esed

Tandırın feverân etmesi, buharlı gemide suyu ısıtacak ocağın alev alev yanması anlamına gelir. Kelimenin temel anlamı budur. Bu da o zaman buharlı geminin varlığını düşündürmektedir. Fakat bu deyim mecâz olarak işin ciddîleşmesi anlamını da verir. S.Ateş

Bu ayet hakkında farklı tefsirler yapılmıştır; fakat biz doğru olanın metinde geçen kelimelerle yoğunlaşan tefsir olduğu kanısındayız. Tufan, suyu kaynatmaya başlayan özel fırının, ayetin metninde geçen adıyla Tennur'un feveranıyla başladı. Aynı vakitlerde sağanak yağmurlar yağmaya ve su arzın her tarafını kaplamaya başladı. Bu durum Kamer suresinin ll. ve 12. ayetlerinde ayrıntılarıyla anlatılır: "Bizde müthiş ve sürekli bir sağanak halinde başlayan yağmurla göğün kapılarını açtık. Yeri de açtık; coşkun kaynaklar halinde sular fışkırdı ve bu iki su takdir edilen akıbeti gerçekleştirmek üzere birleşti."
Bu bağlamda şu belirtilmelidir ki, "" dan önce gelen harfi tarif (elif-lam) takısı, fırının, tufanı başlatmak üzere modeli Allah tarafından belirlenmiş özel bir fırın olduğunu göstermektedir. Nitekim emir gelir gelmez, " " suyu kaynatmaya başlamıştır.
Müminun Suresi'nin 27. ayetinde Tennur'un modelinin daha önceden belirlendiği açıkça zikredilir.
 Yani, ailenden kafir olarak belirlenmişleri gemiye alma, çünkü onlar esirgeyişimize layık değiller. Büyük bir ihtimalle gemiye alınmayanlar iki kişiydi: Biri boğulan oğlu (ayet: 43) diğeri de karısı
(Tahrim: 10) Muhtemelen başkaları da vardı, ama Kur'anda bu ikisinin dışında başka isim geçmemektedir.
 Bu ayet tüm insan ırkını Hz. Nuh'un üç oğlundan başlatan tarihçi ve geneologların teorilerini reddetmektedir. Bu yanlış teorinin geçerlilik kazanması Kitab-ı Mukaddes'te geçen kıssada tufandan kurtulanlar arasında Hz. Nuh (a.s), karısı ve üç oğlu dışında kimsenin zikredilmemesiydi. (Tekvin 6: 18, 7:7, 9 ve 9:19). Fakat Kur'an Hz. Nuh'un ailesi dışında, sayıları az da olsa diğer müminlerin varlığını da birçok yerinde zikrederek, bununla çelişir. Dahası, Kur'an Hz. Nuh'un (a.s) sonraki kuşakların, O'nun ve tufandan kurtulanların halefleri olduğunu beyan eder: "Nuh ile birlikte taşıdıklarımızdan (olan insan kuşağı)..." (İsra:3). "İşte bunlar kendilerine Allah'ın nimet verdiği peygamberlerdendir. Adem'in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımızdan..." (Meryem:58). Mevdudi

Yaygın olan görüş, Nuh Tufanının tüm dünyayı kapsadığı şeklindedir. Halbuki,, Tufan sadece Nuhun kavmi ve bölgesiyle sınırlı idi. (54:13) Tufan ise, Nuhun halkıyla, Ölü Deniz bölgesiyle sınırlı idi. Çünkü aynı çağda ve aynı zamanda, başka komşu kavimlerde başka elçiler de vardı. Tufanı genel kabul edersek o elçiler ve o kavimlerin de helak olması gerekir. Nuhun gemisi ise, ağaçların liflerle bağanmasıyla oluşturulmuş, bir nevi sal şeklinde bir gemi idi. Gemiye alınan hayvanlar ise, Nuh Peygambere ait çiftlik hayvanları idi (Bak Kamer suresi 13; Mü'min suresi 27 ve Nuh suresi 5-28 ayetleri) M.Sağ

Lafzen, “yerin yüzü kaynayıp coşuncaya kadar” (fâra’t-tennûr). Bu ibare, kaynak olarak Talmud'daki menkıbelerden başka dayanağı olmayan çok sayıda çelişik, tutarsız yorumlara konu olmuştur (Menâr XII,75). Ötekiler yanında en akla yakın açıklama İbni ‘Abbâs ve ‘İkrime'ye dayanarak Taberî, Beğavî ve İbni Kesîr'in verdiğidir; buna göre tennûr [lafzen, “ocak/tandır”] yerin yüzü, arzın sathı demektir. Râzî de, Arapların arzın yüzüne “tennûr” dediklerinden söz eder; Kâmûs ise “tennûr”un anlamlarından birinin “suyun kaynayıp fışkırdığı yer” olduğunu kaydetmektedir. Lugat olarak “kaynayıp coştu ya da taştı” anlamına gelen fâra fiili burada “yeryüzünü kaplayıp sulara gark eden” azgın su taşkınlarını, selleri dile getirmektedir (İbni Kesîr; ayrıca bkz. 54:12). Bu “yeryüzünde taşkınlar halinde kaynayıp coşan sular” ifadesi, öyle görünüyor ki, şimdi Akdenizin bulunduğu büyük vadiyi basıp kaplayan (bkz. 7. sure, 47. not), sürekli ve şiddetli yağmurlarla (karş. 54:11) çığırından çıkıp bugünkü Suriye ve Kuzey Irak'a doğru süratle yayılan büyük tufanı dile getirmektedir. Bu çapta bir tufana, Kitâb-ı Mukaddes ve Kur’an'da olduğu gibi, eski Yunan mitolojisinde (örn. Deukalion ve Pyrrhea öyküsünde) ve Sümer-Babil efsanelerinde de temas edilmektedir.

 Zevc terimi, öncelikle çift oluşturan şeylerden, varlıklardan ya da kişilerden her biri anlamına gelmekle birlikte “çift” anlamında da kullanılmaktadır. Buradaki ifade akışı içinde ilk anlamıyla kullanıldığı açıktır; sonuç olarak da, min kullin zevceyn isneyn ifadesi için yapılabilecek en uygun çeviri yukarıdaki gibidir. Hz. Nûh'a gemiye alması buyurulan hayvanlara gelince, bununla Kitâb-ı Mukaddes'de anlatıldığı gibi, yeryüzündeki bütün hayvanların değil, fakat Hz. Nûh'un hâl-i hazır elinde bulunan evcil hayvanların îma edildiğini düşünmek yerinde olur

Yani, hakkı tanımaktan inatla kaçınmalarından ötürü Allah'ın bu azaba mahkum ettikleri. Ayrıca bkz. 42-43 ve 45-47. ayetler. M.Esed

41. ayetteki “onun akışı da duruşu da Allah adınadır” ifadesi, meydana gelen olayların hep Allah’ın müdahalesi ile geliştiği, herhangi bir karışıklığın söz konusu olmadığı anlamındadır. Bu durum, kıssanın anlatıldığı diğer ayetlerde de belirtilmiştir:
Sonra sen ve beraberindeki kişiler gemiye yerleştiğinde de, “Hamd bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah içindir” de!
Ve de ki: “Rabbim! Beni bolluk olan bir yere indir/bana bolca ikramda
bulun. Sen, indirenlerin/ikramda bulunanların en iyisisin.” (Müminûn/28, 29)
Ve O, bütün çiftleri [eşleri] yaratan ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri kılandır.
Siz onların sırtına binip üzerlerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin nimetini anarak şöyle diyesiniz: "Bunları bizim hizmetimize veren Allah`ı tenzih ve tesbih ederiz. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi."
"Gerçekten biz Rabbimize döneceğiz." (Zühruf/12-14)
Ve onlar Allah`ı hakkıyla takdir etmediler. Ve yeryüzü kıyamet günü O`nun avucundadır. Gökler de O’nun sağ eliyle [kudretiyle] dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yücedir. (Zümer/67)
Ve o vakit Rabbin [onlara], kıyamet gününe kadar üzerlerine, mutlaka kendilerini en kötü azaba uğratacak kimseler göndereceğini ilân etti. Şüphe yok ki, Rabbin cezayı çabucak verendir. Ve muhakkak ki O, Gafur ve Rahîm’dir. (A`râf/167)
Ve onlar senden, iyilikten önce kötülüğü çabuklaştırmanı isterler. Hâlbuki onlardan önce onlara misal olacak cezalar gelip geçmiştir. Ve gerçekten senin Rabbin, zulümlerine karşılık insanlar için cidden mağfiret sahibidir. Ve kesinlikle senin Rabbin, azabı cidden çok çetin olandır. (Ra`d/6)
Şüphesiz, sular kabarınca, onu, size bir ibret yapalım ve anlayışlı kulaklar anlasın diye sizi [akıcıda] gemide Biz taşıdık. (Hakka/11, 12)
O’nu [Nuh’u] da, nankörlük edilen kişiye bir mükâfat olmak üzere, korumamız/ gözetimimiz altında akıp giden levhaları [tahtaları] ve çivileri/ urganları olan [sal] üzerinde taşıdık.
Ve ant olsun Biz, bunu bir ayet olarak bıraktık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? (Kamer/13-15)
Bazı kaynaklarda Nuh peygamberin gemiye binmeyen inkârcı oğlunun “Yam” ismindeki dördüncü oğlu olduğu ileri sürülmüştür. H.Yılmaz

Yâ buneyye (“oğulcuğum/oğulcağızım”) küçültme ünlemi, oğulun yaşına bakmaksızın, okşama, yüreklendirme ifade eden bir hitap tarzıdır: Söz gelimi, yukarıdaki kıssada bununla hitab edilen Hz. Nûh'un oğlu yetişkin bir insan olarak karşımıza çıkarken, aynı ifadeyle 12:5'de hitab edilen Hz. Yusuf henüz bir çocuk, en fazla bir delikanlıdır. M.Esed

İnanmayıp, Allah'a ortak koşulursa, Peygamber oğlu ya da yakını olmak bile insanı kurtarmaz. peygamberlerden şefaat bekleyenler ve ders almak isteyenler için, bu Kur'an ayetleri bir uyarıdır. Peygamberler, hiçbir günahkarı kurtaramazlar. Ne Hz. İbrahim babasını, ne Hz. Nuh oğlunu, Hz. Lut hanımını ne de Hz. Muhammed amcalarını kurtarabildi. M.Sağ

Kur'an'a göre gemi, Doğu Anadolu'da (eskiden) Cezire-i İbni Ömer olarak anılan bölgenin Kuzey-doğusunda bulunan Cudi Dağı'nın Demek ki, bu olaydan sonra yeryüzünün çeşitli yerlerine dağılmışlar ve tufana dair rivayetlerini de beraberlerinde götürmüşlerdir. (Bkz. A'raf. an: 47) Mevdudi

Eski Süryanice'de Kardû olarak bilinen bu dağ, Van Gölü bölgesinde, bugünkü Suriye'nin el-Cezîre eyaletinin merkezi olan İbni Ömer Cezîresi adındaki şehrin takriben yirmibeş mil kuzey batısındadır. Ağrı Dağı'nın değil de sözü geçen bu dağın Hz. Nûh'un gemisinin oturduğu dağ olarak şöhret bulmasını sağlayan Mezopotamya'nın sözlü geleneğidir... Hz. Nûh'un gemisinin oturduğu yerin burası olarak gösterilmesi, şüphesiz, Babil efsanesine dayanmaktadır (Encyclopaedia of Islam I, 1059). Ama hatırlanmalıdır ki, Ararat ismi (Asurcası Urartu) bir zamanlar Cûdî Dağı'nı da içine alacak tarzda Van Gölü'nün güneyine kadar bu bölgenin tamamı için kullanılıyor olabilir: Kitâb-ı Mukaddes'deki “gemi Ararat dağlarının üzerine oturdu (Tekvîn viii, 4)” ifadesi de bununla açıklamasını buluyor. M.Esed

Mevdudî, Tufan’ın bittiğini ve geminin Cudi üzerine oturduğunu anlatan bu ayet hakkında bazı araştırmalar yaptıktan sonra şu mütalâada bulunmuştur:
Kur`an`a göre, gemi, Doğu Anadolu`da eskiden Cezire-i İbn-i Ömer olarak anılan bölgenin kuzeydoğusunda bulunan Cudi Dağı`nın üzerine oturmuştur. Fakat Kitab-ı Mukaddes`e göre geminin oturduğu yer Ararat [Ağrı] dağıdır. Kadim tarihler de geminin oturduğu yerin Cudi Dağı olduğunu teyit etmektedirler. Sözgelimi M.Ö. 250 yıllarında yaşamış olan Babil kentinin dini lideri Berasus, Keldanilerle ilgili tarihinde Hz. Nuh`un gemisinin Cudi Dağı üzerine oturduğunu söylemektedir. Aristo`nun öğrencisi Abydenus ise aynı rivayeti teyit etmekle kalmaz, aynı zamanda kendi çağındaki birçok Iraklının geminin parçalarına sahip olduklarını, bu parçaları batırdıkları suları da hastalara şifalı su olarak içirdiklerini yazar.
Şimdi meseleyi yeniden mütalaa edelim: Burada zikredilen tufan tüm yeryüzünü kapladı mı, yoksa yalnızca Hz. Nuh`un [a.s] bölgesini mi içine aldı? Bu, şimdiye dek halledilmemiş bir sorudur. Kitab-ı Mukaddes`e ve İsrailiyata bakarsanız tufan arz çapında olmuştu. (Tekvin 7: 18-24) Fakat Kur`an bu konuda sükut etmektedir. Gerçi tufandan arta kalanları tüm insanlığın selefleri olarak zikretmektedir ama bu illa da tufanın dünya çapında olduğunu düşünmemizi gerektirmez. Bu meseleye şöyle bir açıklama getirilebilir: Tarihin o döneminde yeryüzünün yerleşim bölgesi yalnızca Hz. Nuh`un [a.s] yaşadığı bölgeydi ve tufandan arta kalan kuşaklar tedrici olarak yeryüzünün diğer bölgelerine yayıldılar. Bu teoriyi iki şey desteklemektedir. Birinci olarak, Dicle ve Fırat bölgesinde büyük bir tufanın meydana geldiği yolunda tarihsel geleneklerin, arkeolojik buluntuların ve jeolojik kanıtların teyit ettiği kesin deliller söz konusudur. Buna karşılık yeryüzünün diğer bölgelerinde tufanın dünya çapında olduğunu kanıtlayacak herhangi bir delil söz konusu değildir. İkinci olarak, Amerika ve Avustralya gibi birbirinden çok uzak yerlerdekiler dahil hemen tüm yeryüzü sakinlerinin geleneklerinde bir zamanlar yeryüzünde büyük bir tufanın koptuğu yolunda rivayetler vardır. Bunlardan çıkarılacak sonuç, insanlığın atalarının bir zamanlar yeryüzünün belli bir yöresinde yaşıyor olduklarıdır. Demek ki, bu olaydan sonra yeryüzünün çeşitli yerlerine dağılmışlar ve tufana dair rivayetlerini de beraberlerinde götürmüşlerdir. (Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an) H.Yılmaz

 

Burada, 40. ayette geçen “aileni ... gemiye bindir” şeklindeki ilahî buyruğa gönderme yapılıyor; Hz. Nûh'un sözlerinden, bu buyruğu bütün ailesinin kurtarılacağı yolunda anladığı, “haklarında hüküm verilmiş bulunanları değil, yalnız...” şeklindeki sınırlandırıcı ifadeyi gözden kaçırdığı anlaşılıyor. Bazı müfessirler 45-47. ayetlerin 43. ayetle bağlantılı olduğu ve bu sebeple bu ayetlerde anlatılanların zaman bakımından 44. ayetle anlatılan olaylardan önce geldiği görüşündedirler; bu görüş çağdaş Kur’an mütercimlerini Hz. Nûh'un Allah'a yakarışını hatalı olarak şimdiki zaman kipinde (yani, Allah'tan oğlunu boğulmaktan kurtarmasını istemek biçiminde) aktarmaya sevk etmiştir. Oysa, Taberî ve İbni Kesîr'in yaptığı gibi, Hz. Nûh'un bu sözleri gemi Cûdî Dağı'na oturduktan sonra (yani, oğlu öldükten sonra) söylediğini düşünmek ve dolayısıyla, bu yakarışı “Hz. Nûh'un, boğulan oğlunun [ahiretteki] durumunu öğrenmek çabası” olarak görmek daha makuldür (İbni Kesîr). Sonuç olarak, hem Hz. Nûh'un, boğulan oğluyla ilgili yakarışı, hem de Allah'ın buna verdiği cevap geçmiş zaman kipinde aktarılmalıdır. M.Esed

Bu ayette “ehil” kelimesi birinci plânda din kardeşliği açısından “yakın” anlamında kullanılmış, böylece mühim olanın soy yakınlığı değil, din yakınlığı olduğu vurgulanmıştır. Zira Nuh peygamber ile oğlu arasındaki nesep yakınlığı tartışmasızdır; ancak Allah “Ey Nuh! Şüphesiz o senin ehlinden değildir” diyerek buradaki “ehil” sözcüğün “iman ve amel yakınlığı” anlamında olduğunu göstermiştir. Demek oluyor ki, kişi mümin olmadıkça, peygamber çocuğu da olsa bunun ona bir yararı dokunmamaktadır.
“Ehil” sözcüğünü ayetteki bağlamından kopararak:
* “O, Benim kendilerini kurtarmayı vaat ettiğim aile halkından değildir”
* “Nuh onu kendi oğlu sanıyordu ama o Nuh’un oğlu değildi. Nuh’un karısı onu başkasından peydahlamıştı.”
* “Oğlan Nuh’un evinde doğdu ama eşinin eski kocasındandı” şeklinde zorlama yorumlarla açıklamaya çalışmak gereksizdir. Çünkü bir peygamber çocuğunun da inkârcı, zalim olması mümkündür:
Ve hani Rabbi İbrahim’i, bir takım kelimeler ile belâlandırmış [sınamış], o, onları tam olarak yerine getirince [Rabbi ona], “Ben seni insanlara imam [önder] yapacağım.” demişti. O da; “Zürriyetimden de [yap]!” dedi. [Rabbi ona] “Benim ahdim zalimlere nail olmaz!” dedi. (Bakara/124)
Ancak şu husus gözden kaçırılmamalıdır: Nuh peygamberin bizzat oğlu için Allah’a yalvarması, oğlunun müşrik olduğunu bilmediğini göstermektedir. Zira müşrikler için istiğfar etmek mümkün olmadığından, onun da bile bile oğlu için böyle bir talepte bulunması mümkün değildir:
Kendilerine, cehennem ashabı oldukları iyice belli olduktan sonra peygambere ve iman etmiş kişilere, akraba bile olsalar, müşrikler için istiğfar etmek yoktur.
İbrahim`in babası için istiğfar etmesi de yalnızca ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Sonra onun Allah için bir düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca ondan [istiğfardan] vazgeçti. Şüphesiz İbrahim, çok içli, çok halim birisi idi. (Tövbe/113, 114) H.Yılmaz

Bazı müfessirlere göre (örn. Taberî ve Râzî) innehû ‘amelun ğayru sâlihin cümlesi Hz. Nûh'un oğlu için yakarmasına ilişkindir ve dolayısıyla ilahî bir kınama ifade etmektedir: bu durumda cümlenin, “doğrusu, bu (yakarış senin hesabına) doğru olmayan bir davranıştır” şeklinde çevirilmesi ya da anlaşılması gerekir. Ama diğer müfessirler (Zemahşerî gibi) bu yorumu reddediyor ve yukarıdaki ibareyi bizim çevirdiğimiz tarzda, oğula bağlıyorlar. Kanaatimizce bu yorum “o senin ailenden değildi/sayılmazdı” (yani, kan-bağı yönünden öyle olsa bile, manevî bakımdan inkarcılarla birlikte olmayı tercih etti) ifadesiyle daha uyumlu gözüküyor.

Yani, Allah'ın takdirinde yatan en içsel sebepler ve insanın ahiretteki nihaî durumu hakkındaki bilgi; çünkü bu konulardaki “niçin” ve “nasıl” sorularının cevapları insanın duyu ve algı alanının dışında (ğayb alanında) kalmaktadır.

Yani, “Allah'tan, takdirini, kendi heva ve heveslerini tatmin edecek yönde değiştirmesini isteyen cahil kimselerden biri olmamayı” (Menâr XII, 85 vd.).  M.Esed

Bu ayette “ehil” kelimesi birinci plânda din kardeşliği açısından “yakın” anlamında kullanılmış, böylece mühim olanın soy yakınlığı değil, din yakınlığı olduğu vurgulanmıştır. Zira Nuh peygamber ile oğlu arasındaki nesep yakınlığı tartışmasızdır; ancak Allah “Ey Nuh! Şüphesiz o senin ehlinden değildir” diyerek buradaki “ehil” sözcüğün “iman ve amel yakınlığı” anlamında olduğunu göstermiştir. Demek oluyor ki, kişi mümin olmadıkça, peygamber çocuğu da olsa bunun ona bir yararı dokunmamaktadır.
“Ehil” sözcüğünü ayetteki bağlamından kopararak:
* “O, Benim kendilerini kurtarmayı vaat ettiğim aile halkından değildir”
* “Nuh onu kendi oğlu sanıyordu ama o Nuh’un oğlu değildi. Nuh’un karısı onu başkasından peydahlamıştı.”
* “Oğlan Nuh’un evinde doğdu ama eşinin eski kocasındandı” şeklinde zorlama yorumlarla açıklamaya çalışmak gereksizdir. Çünkü bir peygamber çocuğunun da inkârcı, zalim olması mümkündür:
Ve hani Rabbi İbrahim’i, bir takım kelimeler ile belâlandırmış [sınamış], o, onları tam olarak yerine getirince [Rabbi ona], “Ben seni insanlara imam [önder] yapacağım.” demişti. O da; “Zürriyetimden de [yap]!” dedi. [Rabbi ona] “Benim ahdim zalimlere nail olmaz!” dedi. (Bakara/124)
Ancak şu husus gözden kaçırılmamalıdır: Nuh peygamberin bizzat oğlu için Allah’a yalvarması, oğlunun müşrik olduğunu bilmediğini göstermektedir. Zira müşrikler için istiğfar etmek mümkün olmadığından, onun da bile bile oğlu için böyle bir talepte bulunması mümkün değildir:
Kendilerine, cehennem ashabı oldukları iyice belli olduktan sonra peygambere ve iman etmiş kişilere, akraba bile olsalar, müşrikler için istiğfar etmek yoktur.
İbrahim`in babası için istiğfar etmesi de yalnızca ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Sonra onun Allah için bir düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca ondan [istiğfardan] vazgeçti. Şüphesiz İbrahim, çok içli, çok halim birisi idi. (Tövbe/113, 114)
Nitekim Rabbimiz 46. ayette “Hakkında bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme! Şüphesiz Ben seni cahillerden olmaktan sakındırırım” demek suretiyle Nuh peygambere bu konuda bilgisi olmadığını belirtmiş ve ona öğüt vermiştir. Nuh peygambere verilen bu öğütten Allah’tan ne isteneceğinin iyi bilinmesi gerektiği anlaşılmalıdır. Allah’tan bilinçsizce ve bilgisizce bir şey istemek doğru bir davranış değildir.
Rabbimiz Kur’an’da insanlara sürekli öğüt vermiştir:
Eğer siz inanmış kimseler iseniz, onun bir benzerini ebedî olarak bir defa daha tekrarlamamanızı Allah size öğütler. (Nur/17)
Kadınları boşadığınız zaman iddetlerini bitirdiklerinde, artık onları ya iyilikle tutun veya iyilikle salın. Yoksa haklarına tecavüz için zararlarına olarak onları tutmayın. Her kim bunu yaparsa kendi nefsine zulmetmiş olur. Sakın Allah’ın ayetlerini oyuncak edinmeyin, Allah’ın üzerinizdeki nimetini, size kendisiyle öğüt vermek üzere indirdiği kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] hatırlayıp, düşünün. Hem Allah’a takvalı davranın ve bilin ki Allah her şeyi hakkıyla bilir.
Ve siz kadınları boşadığınız zaman ecellerini [iddet sürelerini] bitirdiklerinde, aralarında maruf bir şekilde rızalaştıkları takdirde, kendilerini kocalarıyla nikâhlanacaklar diye sıkıştırıp, engellemeyin. İşte bu, sizden Allah`a ve ahiret gününe inanan kimselerin kendisiyle öğütlendiği şeydir [ilkedir]. Bu, sizin için daha uygun ve daha nezihtir. Ve Allah bilir, siz ise bilemezsiniz. (Bakara/231, 232)
Şüphesiz Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Şüphesiz Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi çok işiten, çok iyi görendir. (Nisa/58)
Şüphesiz Allah, size adaleti, iyilik-güzellik yapmayı ve yakınlara vermeyi emreder; hayasızlıktan, kötülükten ve azgınlıktan nehyeder. Öğüt almanız için size öğüt verir. (Nahl/90)
47. ayette, Nuh peygamber Âdem ile eşinin şu duasını tekrarlamak­tadır:
[Onlar; her ikisi] “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik ve eğer bizi bağışlamazsan ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak zarara uğrayacaklardan oluruz!” dediler. (A`râf/23)
Nuh peygambere verilen mesaj daha sonra onun neslinden gelen İbrahim peygambere de verilmiştir. Rabbimiz, inanmayanları dışlayarak rızk duasında bulunan İbrahim peygambere inan­mayanları da az bir zaman faydalandıracağını bildirerek uyarıda bulunmuştur:
Ve bir zaman İbrahim; “Rabbim, burasını güvenli bir belde kıl, halkını; onlardan Allah’a ve son güne inananları, meyvelerle rızklandır.” demişti. O [Allah] dedi ki: “Küfreden kimseyi dahi çok az kazançlandırırım, sonra da onu ateşin azabına sürüklerim. Ve ne kötü varılacak yerdir!” (Bakara/126) H.Yılmaz

Burada “barış ve güvenlik” sözcükleriyle aktarılan selâm terimi, kötü olan her şeye karşı hem iç, hem de dış güvenliği ifade eder. Terim hakkında daha etraflı bir açıklama için bkz. 5. sure, 29. not.

Yukarıdaki parantez içi ilave klasik müfessirlerin ittifakına dayanmaktadır. Ayetin aslında “seninle beraber olan (gelen) insanlar [ya da “kuşaklar”]dan” şeklinde geçen ifade henüz doğmamış olan kuşakları işaret ediyor; ama Allah'ın rahmet ve bereketi bütün müminleri içine alacağı için ister istemez Hz. Nûh'un kendi kuşağı da bunun içine girmektedir; “hakikati inkar edenler” (kâfirûn) Allah'ın selâm ve bereketinin dışında tutulduğuna göre bu ilk müminlerin soyundan gelen insanlar arasında yalnız inanıp doğru yolda gidenlerin O'nun lütuf ve rahmetinden bir payları olacaktır (karş. Hz. İbrahim'in soyu için kullanılan benzer bir ifadenin yer aldığı 2:124): Bizim sonraki cümlede, “[senin ve onların soyundan gelecek olan zalim ve inkarcı] insanlara gelince” ifadesindeki parantez içi ilavemiz de bu düşünceye dayanmaktadır. M.Esed

Bkz. yukarıda 35. ayet. Hz. Nûh kıssası her ne kadar Muhammed (s)'den önce de Araplar tarafından bulanık bir biçimde biliniyor olsa da, bu bilgi Kur’an'da yukarıda anlatıldığı kadar tutarlı, ayrıntılı değildi (Râzî). Kıssanın anlatım akışında araya giren bu bölümün başında -3:44, 11:100 ve 12:102'de benzer cümlede kullanılan tekil ifadenin (“bu anlatılan” şeklindeki) tersine- “bütün bunlar” şeklinde çoğul ifadenin kullanılması, kanaatimizce, sadece yukarıda anlatılan Hz. Nûh kıssasını değil daha sonra anlatılacak olan öteki peygamber kıssalarının da îma edildiğini göstermektedir. Bu itibarla, sık sık hatırlatılmasa da, unutulmamalıdır ki, Kur’an'ın bu kıssaları ele almasındaki asıl amaç asla onları “hikaye” etmek değildir. Ne zaman önceki peygamberlere ait kıssalar anlatılsa, ne zaman İslam'dan önce ya da Hz. Peygamber zamanında vuku bulan bir olaya temas edilse bunun altında mutlaka ahlakî bir ders yatmaktadır. Öte yandan, aynı olay ya da kıssanın, çok kere, birden çok ahlakî anlamlar, çağrışımlar taşıyan değişik veçheleri olduğundan, Kur’an aynı olay ya da kıssaları değişik surelerde tekrar tekrar anlatmakta ama her seferinde bunlarda, bir bütün olarak Kur’ânî vahyin, Kur’ânî öğretinin değişik bir yanına ışık tutmakta, bütünü oluşturan şu ya da bu temel gerçeğe dikkat çekmektedir. M.Esed

Nuh peygambere ait kıssa bitirildikten sonra bu ayette peygamberimize dönülmüş, kendisinin ve kavminin bilmediği bu kıssadan ders alarak sabretmesi istenmiştir. Hatırlanacak olursa, peygamberimize daha önce de sabırlı olması emredilmişti:
Sen onların dediklerine sabret ve güçlerin sahibi kulumuz Davud’u hatırla. Şüphesiz o, [Rabbine] çokça dönendi. (Sad/17)
Öyleyse Rabbinin kararına karşı sabret; balık arkadaşı gibi olma. Hani o bir kez aşırı bunaldığında Rabbine seslenmişti. (Kalem/48)
Rabbimizin kıssadan alınmasını istediği dersler, suç ve cezanın bireysel olduğu, insanların sosyal statülerine göre değerlendirilme­mesi gerektiği, insanların değerlendirilmesinde hasep, nesebin önemli olmadığı ve hiç kimseye ayrıcalık tanınmadığı gibi hususlardır.
Kıssanın peygamberimize hitap eden son ayeti, alınması gereken mesajlarla beraber şu şekilde takdir edilebilir: “Nuh`un başından ge­çenleri size anlattım. O nasıl sabretti ise siz de sabretmelisiniz. Toplumu­nun ona gösterdiği olumsuz tepkiyi ve işi ne derece ileri gö­türdüklerini gördünüz. Nuh’un nasıl kurtarıldığını da öğrendiniz. Size de olumsuz tepkiler olacaktır. Ama bunun en büyük çaresi sabırdır. Siz de Nuh gibi mutlaka selâmete ereceksiniz.” H.Yılmaz

Hûd ismi ve ‘Âd kavmiyle ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. 7. sure, 48. not.

Yani, hiçbir gerçekliği olmayan düzmece tanrılar uyduran kimseler (karş. Hz. Hûd'la ilgili 7:71). Mufterûn terimi için bkz. 7. sure, 119. not  M.Esed

Lafzen, “göğü bolluk içinde üzerinize salıversin”. Semâ’ terimi klasik Arapça'da çoğu zaman mecaz olarak “yağmur” anlamında kullanılır; yağmurun kıtlığı ise Ahkâf (“kum tepeleri”) diye bilinen ve bir vakitler ‘Âd kavminin yerleşim sahası olup onlardan bu yana terk edilmiş bulunan beldenin karakteridir. 46:24'de görüleceği üzere, yukarıdaki bölümde sözü edilen dönem ciddî bir kuraklığın hüküm sürdüğü bir dönemdi ve bu bakımdan ayetteki “bolca rahmet-bereket” tabiriyle “yağmur”un kasdediliyor olması kuvvetle muhtemeldir. M.Esed

Bu ibare, 3. ayette Rasulullah'ın diliyle ifade edilen şeylerle aynıdır. Ayet, manevi değerlerin yalnızca öbür dünyada mahsub edilmeyeceğinin, aynı zamanda bu dünyada da toplumların düşüş ve yükselişleri belirleyeceğinin açık bir delilidir. Böyledir, çünkü Allah alem üzerinde yalnızca kendi koyduğu tabiat kanunları uyarınca değil, aynı zamanda manevi ilkeler uyarınca da hükmünü icra eder. Mevdudi

İkinci ibret tablosu, Hud peygamber ile onun kavmi Ad hakkındadır. Hud peygamber de kavmine karşı peygamberimizin verdiği mücadeleye benzer bir mücadele vermiş ve Mekkeliler gibi müşrik olan Ad halkını tevhide davet etmiştir. Tarihte iki tane Ad kavmi yaşamış olup birisi Hud peygamberin elçi olarak gönderildiği kavim, diğeri de sütunlar sahibi olan İrem halkıdır.
Hud kıssası bu surede Nuh kıssası kadar uzun ve detaylı olarak verilmemiştir. 50 ile 60. ayetler arasında özetlenen kıssa, elçi ile kavmi arasında geçen karşılıklı konuşma şeklindedir. Bu anlatımıyla kıssa adeta canlı bir tiyatro sahnesi gibidir. Kıssanın bu anlatımında, daha evvelki surelerde anlatılanlara göre farklı bazı ifadeler de mevcuttur.
Ad, gönderilmişleri [elçileri, mesajları] yalanladı.
Hani kardeşleri Hud onlara demişti ki: “Siz takvalı davranmaz mısınız? Şüphesiz ki ben, sizin için güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’a takvalı davranın ve bana itaat edin. Ve buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrim âlemlerin Rabbi üzerinedir. Her yüksek tepeye, alâmet bir bina kurarak mı eğleniyorsunuz? Sonsuzlaşmanız için / sanki sonsuzlaşacakmışsınız gibi sanayi üreten yerler [fabrikalar / kaleler] mi edinirsiniz? Yakaladığınız vakit de zorbaca mı yakaladınız? Artık Allah’a takvalı davranın ve bana itaat edin. Size o bildiğiniz şeyleri verene; davarlar, oğullar, cennetler [bağlar, bahçeler], pınarlar verene takvalı davranın. Şüphesiz ki ben sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum.”
Onlar dediler ki: “Sen, öğüt versen de yahut öğüt verenlerden olmasan da bizim için aynıdır. Bu, sadece öncekilerin hayat tarzlarıdır. Ve biz azaba uğratılacaklar değiliz.”
Bunun üzerine onu yalanladılar da Biz kendilerini helâk ettik. Şüphesiz ki bunda kesinlikle mutlak bir ayet vardır, ama onların çoğu iman ediciler değillerdi.
Ve şüphesiz ki Rabbin, kesinlikle Aziz [mutlak galip] ve Rahîm’in [engin merhamet sahibinin] ta kendisidir. (Şuara/123-140)
(Ant olsun ki,) Ad’a da kardeşleri Hud’u (elçi gönderdik). O, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?” dedi.
Kavminden, ileri gelen kâfir kimseler “Biz seni sefahet [akıl hafifliği, cahillik] içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz” dediler.
(Hud da) “Ey kavmim! Bende sefahet [akıl hafifliği, cahillik] yok, velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderilerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm. Sizi uyarması için içinizden bir adam üzerine Rabbinizden, size bir zikir [öğüt/kitap] gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sizi, Nuh kavminden sonra halifeler yaptı ve yaratılışta boy pos itibariyle sizi artırdı. Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki, kurtuluşa erdirilesiniz” dedi.
(Onlar da) Dediler ki: “Demek sen tek Allah`a kulluk edelim ve atalarımızın kulluk ettiklerini bırakalım diye mi bize geldin? Eğer doğrulardan isen bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir!”
(Hud)] Dedi ki: “Artık size Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Haklarında Allah’ın hiç bir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!”
Bunun üzerine onu ve onunla beraber olan kimseleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık ve ayetlerimizi yalanlayan ve iman etmemiş olan kimselerin kökünü kestik. (A’raf/65-72)  H.Yılmaz)


Yani, "Sen bize, Allah tarafından gönderildiğini ve sunduğun mesajın hak olduğunu kesin olarak ispatlayacak apaçık bir beyyine getirmedin" Mevdudi

Cinnet ya da delilik kasdediliyor. - Yahut: “ki, sizin [Allah'a] ortaklar koşmanızdan (mimmâ tuşrikûn) ben suçlu ya da sorumlu değilim...” - Bu ifadeyle Hz. Hûd, soydaşlarının, düzmece tanrılarından biri tarafından çarpılmış olabileceği yolundaki alaycı iddialarını reddetmiş oluyor. M.Esed

Karş. 7:195'in son cümlesinde bütünüyle benzer bir meydan okuma M.Esed

Bu, onların "Biz senin sözünle tanrılarımızdan vazgeçecek değiliz..." şeklindeki diretmelerine karşı Hz. Hud'un (a.s) verdiği cevaptır ve şunu içerir: "Şunu iyi bilin ki ben de sizin Allah'a karşı edindiğiniz ilahlarınızdan nefret ediyorum"
 Bu da "tanrılarımızdan biri seni fena çarpmış..." şeklindeki iddialarına Rasul'ün verdiği cevaptır. (Yunus: 71'le karşılaştırın.) S.Ateş

Yani, Rabbim ne eylerse hep doğru eyler, güzel eyler. Çünkü, O'nun işleri doğrudur, adildir; verdiği hükümler bütünüyle hak ve adalet üzeredir. Dolayısıyla benimle olan çatışmanızda asla başarılı olamayacaksınız.  Mevdudi

Yani, üzerinde O'nun kontrol ve gözetiminin olmadığı, bütünüyle O'na bağlı/bağımlı olmayan tek bir canlı yoktur (karş. bu surenin 6. ayeti). Birinin bir başkasına boyun eğip teslim olmasını ifade ederken eski Araplar: “falancanın yuları filancanın elinde” derlerdi. Bu konuda bkz. sözkonusu deyimin Kur’ânî vahyin iniş sırasına göre ilk kez geçtiği 96:15-16.

Lafzen, “benim Rabbim dosdoğru bir yoldadır” -Allah'ın var olan her şeyi mutlak doğru ve mutlak adil bir düzen içinde hükmü altında tuttuğunu, çekip çevirdiğini bile isteye kötülük yapanın, yapıp-ettiklerinin bu dünyada ya da öte dünyada (insan hayatı, bir bütün olarak ancak bu iki safhanın bir bileşimi olarak düşünülebileceğine göre) cezasız, iyiliğin de mükafatsız kalmasına asla izin vermeyeceğini dile getiren bir ifade. M.Esed

Bu ayetlerde, Hud peygamberin gayet açık, net, ikna edici, akla ve mantığa uygun açıklamalarına yer verilmiş ve bu açıklamalar karşısında, iyi düşünenlerin gerçeği inkâr etmedikleri, düşünemeyenlerin ise inkârlarına devam ettikleri vurgulanmıştır. H.Yılmaz

Âd kavminin şiddetli fırtına yüzünden helak olmasının öyküsü için bkz. 54:19 ve özellikle 69:6-8.

Yani, ‘Âd kavminin geride kalanlarının başına gelecek olan azaptan. Bizim parantez içinde “ahiretteki” sözcüğüyle yaptığımız ilave Taberî, Zemahşerî ve Râzî tarafından yapılan yoruma dayanmaktadır. Adı geçen müfessirlere göre Hz. Hûd ve o'na uyanlar hakkında bahsi geçen ilk kurtarma ‘Âd kavminin bu dünyada uğradığı felakete, ikincisi ise sonrakilerin ahirette çekecekleri cezaya ilişkindir. M.Esed

Bununla “inkarcıların ileri gelenleri” kasdediliyor (7:66). Cebbâr terimiyle ilgili yukarıdaki açıklama için bkz. 26:130 ile ilgili 58. not. M.Esed

Her ne kadar onlara yalnızca bir peygamber gelmişse de, her çağda, her topluma gelen elçilerce tebliğ edilen mesajın aynısı gelmişti onlara da... Dolayısıyla bir Rasul'ü tanımamak, tümünü tanımamak anlamına geliyordu. Mevdudi

Hud kıssanın sonunda yer alan bu ayetlerde Rabbimiz sanki parmakla gösterircesine Ad’ı işaret etmiş, “Ve işte bu, Rabblerinin ayetlerine kafa tutan, O’nun elçilerine isyan eden ve her inatçı zorbanın emrine uyan Ad’dır” diyerek çok canlı bir uyarı yapmıştır.
Ad kavmini konu alan ayetlerden, bu kavmin Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ettikleri, elçileri yalanladıkları, her zorbanın arkasından gittikleri ve bu suçları yüzünden cezalandırıldıkları anlaşılmaktadır. Kıssadan çıkartılması gereken hisse ise, belirtilen suçları işleyenlerin de Ad ile aynı kötü akıbete ulaşacak olduklarıdır.
H.Yılmaz

La‘net terimini “[Allah'ın] lâneti” şeklinde çevirmem ile ilgili olarak bkz. yukarıda 37. not. M.Esed

SEMÛD [toplumuna da] soydaşları Salih'i gönderdik. 87(Salih onlara:) “Ey kavmim! [Yalnızca] Allah'a kulluk edin!” dedi, “(Çünkü) sizin O'ndan başka tanrınız yok. Sizi topraktan yaratıp geliştiren, 88 orayı bayındır kılmanızı sağlayan O'dur. 89 Bunun içindir ki, artık günahlarınızdan ötürü Rabbinizden bağışlanma dileyin ve sonra da tevbe ve pişmanlık içinde O'na yönelin, çünkü, benim Rabbim, [Kendisine yönelen herkese] her zaman yakınlık gösterir, [dualara] cevap verir!” M.Esed

Lütfen A'raf suresinin 57-62. açıklama notlarını gözönünde bulundurun.
 Bu ifade, "Sizin Allah'tan başka ilahınız yoktur" beyanına bir delil teşkil etmektedir. Delil, müşriklerin bir yaratıcı Allah inancını teslim etmeleri üzerinde temellenmektedir. Dolayısıyla Hz. Salih'in (a.s) tebliğ ettiği şey şu anlama geliyordu: "Siz de kabul edersiniz ki, ölü topraktan şu harika bedeninizi yaratan ve şu yeryüzünü yaşamanıza uygun bir yer haline getiren Allah'tır. Şu halde Allah'tan başka uluhiyet ve ubudiyete layık başka bir tanrı nasıl olabilir?"  Yani, "daha önce başka ilahlara tapmanızdan ötürü bağışlanma dileyin."
 Bu kısa ibarede Kur'an, her devirde insanları yanlış yollara sevketmiş olan müşriklerin bir yanlış anlamasına karşı çıkmaktadır. Onlar Allah'ın kendilerinden çok uzaklarda ve bu yüzden de onu dünya kralları gibi yaklaşılmaz olduğunu sanıyorlardı. Krallara yaklaşmanın tek yolu, onların huzuruna çıkabilen ve arzıhal sahiplerinin dileklerini sunabilen ve aldığı cevabı geri iletebilen aracılardı. Dolayısıyla zanlarınca Allah'a ettikleri duayı iletecek ve kabul olup olmadığını bildirecek aracılar gerekiyordu. Bunun açıkça batıl olduğu ortadadır. Bu inancı teşvik edip haklılaştıranlar, kendileri olmaksızın Allah'a ulaşmanın, dualara karşılık almanın mümkün olmadığını ileri süren bir takım uyanık tiplerdi. Dolayısıyla sıradan insanlar Allah'a ulaşmak için böylesi kutsal varlıkların peşine düşmeliydi. Böylece, çeşitli hediyeler sunarak Yüce Makam'a iletilmek üzere isteklerini bildirdikleri ve arzıhallerini iletmede oldukça hünerli olan kimselerin emrine girmeye başladılar. Bu yanlış anlama sonucu bir aracılar güruhu oluşup, ruhbanlık düzeninin kurulmasına yol açtı. Bu sistem cahili müşrik inanç izleyicilerini öylesine ablukaya almıştı ki, doğumdan ölüme kadar herhangi bir dini töreni bizzat icra edemez duruma gelmişlerdi.
Şimdi Hz. Salih'in (a.s) müşriklerin batıl inancını geçersiz kılan kısa cevabı üzerinde duralım. Cevap şudur: "Allah yakındır (karib). Bu yüzden O'nun yardımını herhangi bir aracının yardımı olmaksızın doğrudan isteyin. Evet. O yüceler yücesidir, ama herbiriniz O'nu isteklerinizi fısıltıyla bile ileteceğiniz yakınlıkta bilmelisiniz kendinize. Hatta isteklerinizi gizlice bildirebileceğiniz gibi açıkça da bildirebilirsiniz O'na. Dolayısıyla aracılar edinme, onları bu işe ortak koşma aptallığından vazgeçin ve dualarınızı, sizin en yakınınızda olan ve isteklerinize karşılık verecek olan Allah'a edin. (Bkz. Bakara. an: 188) Mevdudi

Lafzen, “Bundan önce aramızda umut beslenen biriydin”; Hz. Salih'in geleneksel inançlarını bırakıp Tek Allah'a kulluk etmeleri yolunda içten bir istek ve büyük bir çabayla karşılarına çıkıp da onları şaşırttığı güne kadar, kavmi tarafından muhtemelen müstakbel bir lider olarak görülmesine önayak olan parlak zekasına, seçkin niteliklerine ve sağlam kişiliğine işaret eden bir îma.

Lafzen, “gerçek şu ki, bizi davet ettiğin şey hakkında kaygılandırıcı bir şüphe içindeyiz”. Hatırlanmalıdır ki, İslam öncesi Araplar, düzmece tanrılarına da, Allah'ın kızları olarak gördükleri meleklere de, insan ile, varlığını bu anlayış içinde reddetmedikleri Allah arasında meşru aracılar gözüyle bakıyorlardı; bunun sonucu olarak, peygamberlerinin kendilerinden bu düzmece tanrıları ya da yarı-tanrıları bırakmalarını istemesi onlar için son derece sarsıcı bir vaka durumundaydı. Semûdluların yukarıdaki cevabı sanki, “sizin O'ndan başka tanrınız yok!” şeklindeki tevhîdî uyarısından vazgeçse, Hz. Salih'in, peygamber olduğu yolundaki iddiasını kabule hazır olduklarını îma eder gibidir; Hz. Salih'in sonraki ayette verdiği karşılığı da bütünüyle açıklayan bir yorumdur bu. M.Esed

Bu daha önceki soruya bir cevaptır: "Ben sizin hatırınıza Allah'tan aldığım hidayeti terkederek asi olursam O'na karşı beni savunamaz, koruyamazsınız. Böyle olduğu gibi, O'na karşı isyanımın günahına günah eklemiş olacaksınız. Dolayısıyla tebliğ etmek üzere gönderildiğim doğru yolu size göstermek yerine, sizin yolunuza uyarsam ilave bir cezaya çarptırılacağım." Mevdudi

Yani, “şayet -ilahî vahiy yoluyla ulaşılan bütün delillere, kanıtlara rağmen- Allah'tan başka tanrı olmadığı ve O'na tanrılığında herhangi bir kimseyi ya da şeyi ortak koşmanın bağışlanmaz bir günah olduğu temel gerçeğini gözardı edecek, bilmezlikten gelecek olursam” (karş. 4:48 ve ilgili 65. not).

Lafzen, “yıkımı[mı] artırmaktan başka bir şey yapamazsınız bana”. Bu karşılıklı konuşma Hz. Salih'le Semûd'un ileri gelenleri arasında geçiyor olsa da, verdiği mesaj -Kur’ânî kıssa ve mesellerin hepsi için söylenebileceği üzere- bütün çağlar için geçerli evrensel bir öneme sahiptir. Burada altı çizilmek istenen husus, mutlak ilmi ve mutlak kudretiyle var olan her şeyi kuşatan, var olan her şeye egemen olan Tek ilah fikriyle, tanrısal ya da yarı-tanrısal nitelik ve fonksiyonları Allah'tan başkasına yakıştırma tavrını barıştırmanın, uzlaştırmanın temelden imkansız olduğudur. Semûd'un üstü örtülü önerisi (bkz. 92. not) ve bunun Hz. Salih tarafından reddedilmesi, insanla Allah arasında tasavvur edilen birtakım sahte “aracıların” vasıtasıyla “Allah'ı insana” ya da “insanı Allah'a” yaklaştırma fikrine dayanan bütün dinî tavır ve yaklaşımlar için esastan uyarıcı bir yüklem, temel bir mesaj taşımaktadır. İlkel dinlerde bu aracılık fikri birtakım tabiat güçlerinin tanrılaştırılmasına ve giderek belirsiz, bulanık bir Üstün Güç (örn. eski Yunanlılarda Moira) tasavvuruna ve onun bu belirsizliğinden, dalgınlığından, geride durmasından bilistifade onun adına edip-eylediği vehmedilen birtakım hayal ürünü biçimsel mabutların/tanrıların ihdasına önayak olmuştur. Daha gelişmiş, daha karmaşık dinî kültürlerde aracıya duyulan bu ihtiyaç, Allah'ın, daha alt düzeydeki tanrılar aracılığıyla kişileşmiş olarak tecelli ettiği (Hindu dininde, Upanişadların ve Vedaların Mutlak Brahma'sının Vişnu ya da Şiva'nın varlığında kişileştirilmesi gibi) ya da insan biçiminde tecessüm ettiği (Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu, Üç'ün -Teslis'in- İkincisi olduğu yolundaki Hristiyan inancında olduğu gibi) inancıyla kendini göstermektedir. Bu tevhid dışı eğilim bir adım daha giderek velî ya da azîz diye bilinen, ölmüş ya da yaşayan, birtakım seçilmiş kişilere “Allah'ı insana yaklaştırma”ya kadir bir aracılık rolü yakıştırmakta ve ne yazık ki, kendilerini “monoteist/tek tanrıcı” sayan insanlar bile böyle bir aracılığa ihtiyaç duymaktadırlar; velîlerin Allah'la insan arasında aracı rolü oynadıklarına inanmanın İslam'ın en temel ilkesine aykırı olduğunu anlamayan yanlış yönlendirilmiş pek çok Müslümanın da bu grup içinde yer aldığını eklemeliyiz. Allah'ın birliğine, eşsiz ve benzersiz oluşuna ve dolayısıyla ister somut bir varlık, ister soyut bir güç olsun, hiçbir şeyin, hiçbir kimsenin O'nun tanrılık vasfı üzerinde pay sahibi olmadığına; âlemin tasarrufunda, çekilip çevirilmesinde O'na nüfûz ve müdahale edebilecek kimsenin bulunmadığına dair sürekli tekrarlanan Kur’ânî vurgunun amacı, insanı, kendi kendini mahkum ettiği hayal mahsulü bir “aracı-güçler” hiyerarşisine kul-köle olmaktan kurtarmak ve ona “nereye dönerseniz dönün Allah'ın yönü orasıdır” (2:115) gerçeğini, ya da “Allah'ın “[kendisine dua eden herkese] yakın olduğu” gerçeğini (2:186; ayrıca özlü biçimde bu surenin 61. ayeti) anlatmaktadır. M.Esed

Bu ayetlerde, yine peygamberimizin elçilik mücadelesine benzeyen bir başka mücadelenin anlatımına başlanmış, Semud kavmine elçi yapılan Salih peygamber ile kavmi arasındaki diyalog, herhangi bir izahı gerektirmeyecek açıklıkla canlı olarak nakledilmiştir.
“Nâkatullah” ve “Semud” sözcükleri ile ilgili detay Şems ve A’raf surelerinin tahlillerinde verildiğinden burada tekrar açıklamaya gerek görülmemiştir. (Tebyinü’l-Kur’an; c: 1, s: 511-517 ve c: 2, s: 613-615)  H.Yılmaz


Bu ayette, Semud kavminin Allah’ın nâkasını [kamu maliyesini] ayaklarını [gelir kaynaklarını] keserek yok etmeleri üzerine Salih peygamberin kavmine sonlarının yaklaştığını ihtar eden sözleri yer almaktadır. Bu sözler arasında geçen “üç gün” ifadesi de, muhtemelen zamanın kısalığından kinayedir. H.Yılmaz

Sina Yarımadası'nda hala dolaşan rivayetlere göre, Allah onları azaptan kurtarmış ve buraya sevketmiştir. Nitekim Cebel-i Musa yanında Hz. Salih'in (a.s) adıyla anılan bir dağ vardır ki, söylendiğine göre, Peygamber, kavminin helak edilmesinden sonra burayı sığınak edinmiştir. Mevdudi

Lafzen, “kendi evlerinde yere kapanıp kaldılar”. Râzî'nin kaydettiğine göre İbni ‘Abbâs sayha (lafzen, “şiddetli bağırma/nâra” ya da “çığlık”) terimini sâ‘ika (“yıldırım” yahut “gök gürlemesi”) sözcüğünün eş anlamlısı olarak açıklamıştır. Aynı olay, 7:78'de, oradaki anlatım akışı içinde açıkça bir yer sarsıntısına işaret ettiği görülen racfeh (“şiddetli sarsıntı”) sözcüğüyle anlatıldığına göre, mümkündür ki, burada da Kur’an'da başka yerlerde de sözü geçen bu sayha (“şiddetli bağırma/gürültü”) ya çoğu zaman yer sarsıntısından önce yahut onunla birlikte işitilen ve yer altından gelen bir gürültüyü/gürüldemeyi ya da volkanik bir patlamanın gök gürlemesini andıran gürültüsünü ifade etmektedir (bkz. 7. sure, 62. not). Bununla birlikte, aynı ifadenin değişik bağlamlar içinde birden fazla kullanımını gözönünde bulundurarak sözcüğün, “[Allah katından cezalandırıcı] bir sayha” gibi ya da 50:42'de Son Saat'i işaret eden “son sayha” gibi daha genel bir anlamı olduğunu söyleyebiliriz. M.Esed

Semud kavminin sonunun bildirildiği bu ayetlerde, Salih peygamber ve onunla birlikte iman etmiş olanların kurtarıldıkları, diğerlerinin ise sanki orada hiç yaşamamışlar gibi mahvedildikleri anlatılmaktadır. “Sanki orada hiç kalmamışlardı” ifadesi, adlarının, sanlarının ve izlerinin yok olup gittiği anlamındadır. Bununla o kavimden geriye sadece ibret verici bu kıssanın kaldığı vurgulanmıştır. Hatırlanacak olursa, bu kıssa ile ilgili olarak A’raf suresinde şu açıklamalar verilmişti:
(Ant olsun ki,) Semud’a da kardeşleri Salih’i (elçi olarak gönderdik). O dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil [kanıt] geldi. İşte şu, Allah’ın dişi devesi, sizin için bir ayettir; bırakın onu Allah’ın yeryüzünde yesin, sakın ona kötülükle dokunmayın, yoksa sizi acıklı bir azap yakalayıverir. Ve düşünün ki Ad’dan sonra sizi halifeler yaptı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi; onun düzlüklerinden saraylar yapıyorsunuz, dağlarından evler yontuyorsunuz. Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.”
Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen inanmış kimselere dediler ki: “Siz, Salih`in, gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu biliyor musunuz?” [Onlar da] “Kesinlikle biz onunla gönderilene inananlarız [inanıyoruz]!” dediler.
O büyüklük taslayan kimseler; “Biz, sizin inandığınızı kesinlikle inkâr edenleriz [ediyoruz]!” dediler.
Hemencecik de o dişi deveyi ayaklarından kesip öldürdüler ve büyüklenerek Rabblerinin buyruğundan dışarı çıktılar ve “Ey Salih! Eğer hakikaten gönderilen elçilerden isen, bizi tehdit ettiğini getir bize!” dediler.
Bunun üzerine hemen onları, şiddetli sarsıntı yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çökekaldılar. (A’raf/73-78)
Kıssanın tümü dikkate alınarak Semud kavminin işlediği suçlar şu şekilde özetlenebilir:
* Körlüğü doğru yola tercih etmek,
* Allah’ın devesini öldürmek,
* Elçileri [elçilik misyonunu] yalanlamak
Bu suçlar başka ayetlerde de açıklanmıştır:
Semud’a gelince; işte Biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yol üzerine sevdiler [tercih ettiler]. Bunun üzerine kazandıkları şeyler sebebiyle alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakalayıverdi.
Ve Biz iman etmiş kimseleri ve takvalı davranmış olan kimseleri kurtardık. (Fussılet/17, 18)
Fakat onlar, onu yalanladılar, deveyi de inciklerini kesip öldürdüler. Rabbleri de günahları dolayısıyla onları düzleyiverdi [yerle bir etti]. (Şems/14)
Semud, gönderilmişleri [elçileri, mesajları] yalanladı. (Şuara/141)  H.Yılmaz


Bu olay Hz. İbrahim'e (a.s) gelen meleklerin insan kılığında geldiklerini ve kimliklerini gizlediklerini göstermektedir. Bu yüzden Hz. İbrahim (a.s) onları yabancı misafir olarak değerlendirdi ve ağırlamak için de önlerine kızartılmış dana eti koydu. Mevdudi

Kur’an, sözü uzatarak Hz. İbrahim'in bu ziyaretçilerinin melek olduğunu ayrıca belirtmiyor; ama rusulunâ (“elçilerimiz”) tabiri çoğu zaman semavî elçiler anlamında kullanıldığı için, klasik müfessirlerin hepsi bu tabiri yukarıdaki anlatım akışı içinde de bu anlama yormuşlardır. “Müjde”nin buradaki içeriği için bkz. aşağıda 71. ayet. Hz. Lût kıssasına Hz. İbrahim'in hayatından kısa bir kesitle girilmesinin sebebi, sonrakinin ileriki bir evrede Sodom'un günahkar halkı için Allah'a yapacağı yakarmada (74-76. ayetler) ve ayrıca, mümkündür ki, Allah'ın “Seni insanlara önder yapacağım” ifadesiyle ona önceden verdiği sözde yatmaktadır (bkz. 2:124) ki bu söz o'nda yalnız kendi ailesinden yana değil, aynı zamanda yeğeni Hz. Lût aracılığıyla dolaylı olarak ilişki içinde bulunduğu Sodom halkından yana da derin bir ahlakî sorumluluk duygusu uyandırmış olmalı.

Lafzen, “getirmekte geç kalmadı”. Bu ayette geçen selâm (“barış/güvenlik”) sözcüğünün daha derin çağrışımları için bkz. 5. sure, 29. not.  M.Esed

Bazı müfessirlere göre, Hz. İbrahim'in (a.s) korkusu, onların ete elini uzatmamalarından kaynaklanmaktadır. Onlara göre, Hz. İbrahim (a.s) misafirlerin et yemediklerini görünce kötü bir niyetle geldikleri sonucuna varmıştır. Çünkü Arap geleneğine göre eğer bir yabancı, ağırlanmayı reddediyorsa, bu misafir olarak değil, yağmacı olarak geldiği anlamı taşırdı. Fakat bu görüş müteakip ayetle desteklenmemektedir.
 Cevaplarından anlaşıldığına göre Hz. İbrahim (a.s) yemeği reddetmelerinden onların melek olduklarını anlamıştı. Korkusu ziyaretlerindendi. Çünkü meleklerin insan kılığında gelmesi hayra alamet değildi; bunu biliyordu. Korkmuştu çünkü melekler ailesinden yahut hemşehrilerinden birinin veyahut da bizzat kendisinin işlediği bir kusurun hesabını sormaya gelmiş olabilirlerdi. Eğer mesele sözkonusu müfessirlerin zannettiği gibi olsaydı, meleklerin cevabı şöyle olurdu: "Bizden korkma! Çünkü biz Rabbinden gelen melekleriz". Ancak korkusunu gidermek için verdikleri cevabın "Herhangi bir korkuya kapılma! Biz (sana değil) Lut kavmine gönderildik" şeklinde olması, Hz. İbrahim'in (a.s) onların melek olduklarını anladığını fakat insan şeklindeki ziyaretlerinin onu korkuya sevkettiğini göstermektedir. Zira melekler ya bir kimseyi sert bir şekilde hesaba çekmek yahut da bir suçtan ötürü şiddetle cezalandırmak için geldiklerinde, insan kılığında gelirlerdi. Mevdudi

Lafzen, “onlar[ın bu davranışlarına] bir anlam veremedi ve onlardan korku duydu”. Sözü geçen elçiler melek oldukları için (Kitâb-ı Mukaddes, Tekvîn xviii, 8'deki ifadenin tersine) yemek yemediler; ve Arap geleneğine göre bir misafirin kendisine ikram edilen yemeği yememesi onun dostça olmayan niyetine yorulduğu için, o ana kadar ziyaretçilerinin melek olduğunu fark etmemiş olan Hz. İbrahim, onların düşmanca bir niyetleri olmasından kaygı duydu.

Kur’an'daki anlatılanların tersine, Kitâb-ı Mukaddes'in anlatımına göre Hz. İbrahim'in kardeşi oğlu Hz. Lût, Ürdün'de, bugünkü Ölü Deniz (Arapça'da Bahru Lût: “Lût Denizi/Lût Gölü”) yakınlarında yaşadı. “Lût kavmi” olarak geçen halk aslında Hz. Lût'un mensup olduğu kavmi belirtmez, çünkü o da, Hz. İbrahim gibi güney Babil'deki Ur şehrinin yerlilerindendi ve amcasıyla beraber oradan göç etmişti; bu yüzdendir ki, “Lût kavmi” tabiri Kur’an'da geçtiği her yerde, Hz. Lût'un aralarında yaşamaya karar verdiği ve peygamberlik göreviyle gönderildiği Sodom şehri (ya da ülkesi) sakinlerini ifade etmektedir. M.Esed

Buradan anlaşıldığına göre meleklerin insan kılığındaki ziyareti haberini aldığında ev halkı tedirgin olmuş, bu yüzden Hz. İbrahim'in (a.s) eşi de meselenin ne olduğunu öğrenmek amacıyla oraya gelmişti. Meleklerin kendi kavmini değil, Hz. Lut'un kavmini cezalandırmak üzere geldiklerini öğrenince rahatlıyarak memnun oldu.
 Melekler Hz. İbrahim (a.s) yerine Hz. Sare'ye verdiler bir oğlan çocuğu müjdesini; çünkü Hz. İbrahim'in (a.s) eşi Hacer'den olma bir oğlu vardı: Hz. İsmail. Fakat Sare'nin oğlu yoktu. Hüznünü dağıtmak için ona oğlu Hz. İshak'ı müjdelediler. Hz. İshak'ı ve oğlu Hz. Yakub'u. Her ikiside Allah'ın büyük peygamberlerinden olacaklardı.br> Mevdudi

Yani, yabancıların Allah'ın elçileri olduğunu ve kendilerinin onlardan korkmaları için bir sebep bulunmadığını anladığı için sevinç ve rahatlama içinde gülüyordu (Zemahşerî); parantez içindeki “sevinçle” ifadesi bu durumu belirtmek içindir. Kitâb-ı Mukaddes'de (Tekvîn xviii, 12-15), Sarah'ın kocamış kadın haliyle çocuk doğuracağı kendisine bildirilmesi üzerine “kendi kendine güldüğü”nü ifade eden anlatım Kur’an'ınkinden ayrılmaktadır, çünkü Kur’an'da yukarıda görüldüğü gibi, doğacak çocuğun müjdelenmesi kadının güldüğünü nakleden ifadeden sonra gelmekte ve bu anlatım akışı içinde “bunun üzerine” ya da “bundan sonra” anlamı ifade eden fe bağlacıyla başlamaktadır. M.Esed

Bu ayette 69. ayetin birinci bölümüne yapılmış bir gönderme vardır. İbrahim peygamberin karısının bu ayette yaptığı bildirilen davranışı [gülüvermesi], 69. ayetin birinci bölümünde anlatılanlar sırasında İbrahim peygamber ile elçilerin selâmlaşması ve elçilerin müjdeyi vermesi üzerine olmuştur. Yani İbrahim peygamberin karısı, elçilerin verdiği müjdeyi duyunca buna gülmüştür. Burada 71. ayetten 69. ayete yapılan gönderme, Zariyat suresinde de 29. ayetten 25. ayete yapılmıştır. İbrahim peygamberin burada 69. ayetin ikinci bölümünde, Zariyat suresinde de 26. ayette belirtilen müjdelik teklifi ise karısının gülmesinden sonradır.
71. ayette üzerinde durulması lâzım gelen iki nokta İbrahim peygamberin karısının “gülmesi” ve “kaime”liğidir:
İBRAHİM PEYGAMBERİN KARISININ GÜLMESİ
Ayette geçen
“ ضحكتdahıket” sözcüğü “gülmek” demektir. “Gülmek” sadece dudakları gererek ve ses çıkarmadan yapılan tebessüm değildir; dişlerin görüneceği şekilde sesli olarak yapılan bir davranıştır. İbrahim peygamberin karısı, gülüvermesinin ardından 72. ayette bildirilen konuşmasında, kendisinin “acuz”luğu ve kocasının yaşlılığı sebebiyle müjdeyi çok tuhaf bulduğunu söylemiştir. Yani, elçilerin İbrahim peygambere verdiği müjde, İbrahim peygamberin karısının çok tuhafına gitmiş ve yaşlı kocasından bir çocuk sahibi olacağı haberi onu kahkahalarla güldürmüştür.
Ne var ki klâsik eserlerin birçoğunda “dahıket” sözcüğü şu anlamlara çekilmiştir:
Mücahid ve İkrime, Yüce Allah`ın "Güldü" buyruğu ile ilgili olarak “müjdenin tahakkuku için ay halinden kesilmiş iken, ay hali oldu” diye açıklamışlardır. ... Cumhur ise der ki: Burada bildiğimiz "gülmek" kastedilmektedir. Ancak bunun mahiyeti hakkında farklı görüşler vardır. Bunun hayret ve şaşkınlık ifade eden gülmek olduğu söylenmiştir. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l Kur’an)
Mukatil de der ki: Hz. İbrahim, misafirlerine hizmet ederken ve ihtişamıyla ortada iken üç kişiden korkması ve titremesine gülmüştü, çünkü Hz. İbrahim tek başına yüz kişiye bedel kabul ediliyordu.
Yine (Mukatil) der ki: Sözlükte bu kelimenin ay hali anlamına gelmesi uygun değildir. Ebu Ubeyd ve el-Ferrâ da bu anlamı kabul etmezler. el-Ferrâ der ki: Ben bu kelimenin bu anlamını güvenilir birisinden işitmiş değilim. Bu olsa olsa bir kinaye olabilir. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Kıssanın buradaki bölümü ile ilgili olarak bir çok olay ortaya atılmıştır. Ne var ki, bu gerçek dışı anlatımların naklinde yarar görmüyoruz.
İBRAHİM PEYGAMBERİN KARISININ AYAKLANMIŞLIĞI
Ayette İbrahim peygamberin karısının “ قائمةkaime” olduğu ifade edilmiştir. Bu ifade mealciler tarafından genellikle “ayakta dikiliyordu” şeklinde çevrilmiştir. Hâlbuki kıssadaki anlatıma göre olayların gelişiminde İbrahim peygamberin karısının ayakta durmasının veya oturmasının yahut da yatmasının hiçbir önemi yoktur. Dolayısıyla buradaki “kaime” ifadesinin başka bir anlamı olmalıdır.
Bize göre, buradaki “kaimelik” ayaklanmışlığı, baş kaldırmışlığı ifade etmektedir. Buna göre, İbrahim peygamberin karısının “kaime” oluşu, onun kocası ile arasının açık olduğunu ifade etmektedir. Bu durum, İbrahim peygamber ile karısının ayrılma, boşanma safhasında olduklarını göstermektedir. Nitekim “kıyam” sözcüğü “siyasî baş kaldırma” anlamında olup sözcüğün Kur’an’da bu anlamda kullanıldığı birçok ayet vardır:
Ve şu bir gerçek ki Allah’ın kulu [Peygamber] O’na çağırarak ayaklandığı [harekete geçtiği] zaman onlar [“cinn” den bir grup] onun etrafında neredeyse bir keçe olacaklar [kenetlenecekler]. (Cinn/19)
Ve Biz onlar ayaklanıp da; “Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’nun astlarına ilâh olarak yalvarmayız, yoksa kesinlikle saçma sapan konuşmuş oluruz.” dediklerinde, onların kalplerini sağlamlaştırdık. (Kehf/14)
Allah, Kâbe’yi; o Beyt-i Haram’ı, haram ayı, heydi [hacda oraya hediye olarak kesilen hayvanı] ve [kurbanlardaki] gerdanlıkları insanlar için bir ayağa kalkış kıldı. Bu, Allah’ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini ve Allah’ın her şeyi hakkıyla bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir. (Maide/97)
Ve Biz bir zaman bu Beyt’i, insanlar için bir sevap kazanma ve bir güven yeri kılmıştık. Siz de İbrahim’in makamından kendinize bir namazgâh edinin. Ve Biz İbrahim ile İsmail’e; “Beytimi, hem tavaf edenler için, hem ibadete kapananlar için, hem de secde edişin hanifleri [Allah’a boyun eğmeyi sağlayan hanifler] için tertemiz tutunuz.” diye ahit almıştık. (Bakara/125)
Ayrıca Hacc/26, Şuara/218, Zariyat/45 ve Âl-i Imran/97’ye de bakılabilir.
Bu konudaki nakillerden klâsik eserlerde yer alanlarının çoğu Kitab-ı Mukaddes kaynaklıdır:
12 İçin için gülerek, "Bu yaştan sonra bu zevki tadabilir miyim?" diye düşündü, "Üstelik efendim de yaşlı."
13 RABB İbrahim`e sordu: "Sara niçin, `Bu yaştan sonra gerçekten çocuk sahibi mi olacağım!` diyerek güldü?
14 RABB için olanaksız bir şey var mı? Belirlenen vakitte, gelecek yıl bu zaman yanına döndüğümde Sara`nın bir oğlu olacak."
15 Sara korktu, "Gülmedim" diyerek yalan söyledi. RABB, "Hayır, güldün" dedi. (Tekvin 18/ 12-15)  H.Yılmaz

Bu sözcükler, onun tarafından bir üzüntü ve şikayet belirtecek şekilde sözlük anlamında kullanılmamıştır. Kendisi, haber karşısında duyduğu şaşkınlığı ifade etmek istemiştir yalnızca.
 Kitab-ı Mukaddes'e göre o sırada Hz. İbrahim (a.s) l00, Hz. Sare ise 90 yaşındaydı. Mevdudi

Bu yazıklanma ya da yerinme ifadesi açıktır ki, kadının, hem kendini o güne kadar kısır olarak bilmesiyle, hem de bu şaşırtıcı haberin (ya da müjdenin) bir yanılgıyla sonuçlanmasından yana duyduğu korkuyla ilgilidir. M.Esed

Soru kendisine her ne kadar yaşlıların çocuğu olmazsa da bunu sağlamanın Allah'ın gücü ötesinde olmadığını hatırlatmak için sorulmuştu. Onun gibi gerçek bir mümine hanımın, bu müjde karşısında şaşırıp kalmaması gerekirdi. (Kendisine bu hatırlatıldı). Mevdudi

Lafzen, “Allah'ın buyruğu mu seni şaşırtıyor?” yahut: “Allah'ın buyruğunu mu tuhaf buluyorsun?” Bununla birlikte, bu vecîz soru, bizce ancak, Kur’an'da sıkça tekrarlanan, “Allah bir şeyin olmasını isteyince, ona sadece ‘Ol!’ der -ve (o şey) oluverir” ifadesinin bir yankısı olmak üzere bizim yapmaya çalıştığımız tarzda açıklayıcı bir ifadeyle aktarılabilir. M.Esed

Bu ayetlerde, İbrahim peygamberin karısı kendisini “acuz”, İbrahim peygamberi de “şeyh [yaşlı biri]” olarak nitelemiş ve verilen müjdenin nasıl gerçekleşebileceği konusundaki hayretini dile getirmiştir. Bu nitelemeler dikkate alınarak Zariyat suresindeki sıfatlara bakıldığında, oradaki “acuz” sıfatını yine İbrahim peygamberin karısına, “akim” sıfatını ise İbrahim peygambere izafe etmek gerekmektedir. Bu durumda, İbrahim peygamber, karısı tarafından hem “yaşlı” hem de “kısır” olarak nitelenmiş olmaktadır.
İbrahim peygamberin çocuklarından İsmail’in burada müjdelenen İshak’tan evvel doğduğuna dair elde bir kanıt bulunmamaktadır. Muhtemeldir ki, İsmail, bu müjdeden sonra, İbrahim peygamberin kısırlığı Allah tarafından giderildikten sonra doğmuştur.
“ العجوزACUZ” SÖZCÜĞÜ: Bu sözcük “yaşlı” demek olduğu gibi, “geniş kalçalı” veya “kocası yaşlı, kendine uygun kocası olmayan, dengini bulmamış, zavallı, bahtsız, kara bahtlı genç hanım” anlamlarına da gelmektedir. (Lisanü’l-Arab; c.6, s. 99)
Yukarıdaki anlamlardan ele aldığımız konuya en uygun düşeni sonuncusudur. Çünkü İbrahim peygamberin karısının 72. ayette bildirilen “Vay be! Ben mi doğuracağım! Ben bir “acuz”um [kocası işe yaramaz bir zavallıyım, bahtsız bir karıyım]. Şu kocam da yaşlı bir adam iken! Şüphesiz bu, çok tuhaf bir şey!” şeklindeki sözleri, onun genç, doğurmaya elverişli bir kadın olduğunu göstermekte, buna karşılık İbrahim peygamberi ise yaşlı (Zariyat/26’ya göre akim, kısır) biri olarak tanıtmaktadır. Dolayısıyla İbrahim peygamberin karısı, verilen müjdeye kocasının yaşlılığı ve kısırlığı dolayısıyla gülmüştür. Onun bu anlayışı, içinde bulunduğu durum sebebiyle kendini nitelediği “acuz” sözcüğünü “zavallı, çileli, dengini bulmamış” anlamında kullanmış olmasını gerektirmektedir. Nitekim müjdeye şaşıran İbrahim peygamber de -Hicr Suresi’nde- şaşkınlığına gerekçe olarak yaşlılığını göstermiş, karısı ile ilgili herhangi bir açıklama yapmamıştır:
Ve onlara [kullarıma], İbrahim’in misafirlerinden haber ver.
Hani onlar [İbrahim’in misafirleri], İbrahim`in yanına girdiler de “selam!” demişlerdi. O [İbrahim]: “ Şüphesiz biz sizden korkanlarız” demişti.
Onlar [İbrahim’in misafirleri]: “Korkma! Şüphesiz biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz” dediler.
O [İbrahim] dedi ki: “Bana ihtiyarlık gelmişken mi beni müjdeliyorsunuz. Peki neye dayanarak beni müjdeliyorsunuz?”
Onlar [İbrahim’in misafirleri]: “Seni gerçekle müjdeliyoruz. Ümidini kesenlerden olma!” dediler.
O [İbrahim] dedi ki: “Rabbimin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?” (Hicr/51-56)
Klâsik eserlerde ise bu konuya dair mesnetsiz nakiller mevcuttur:
Mücahid der ki: O vakit Hz. Sara doksan dokuz yaşında idi. İbn İshak da doksan yaşında idi, demektedir. Bundan başka görüşler de vardır.
Denildiğine göre; Hz. İbrahim yüz yirmi yaşında idi. Onun yüz yaşında olduğu da söylenmiştir. Mücahid`in görüşüne göre Hz. Sara`dan sadece bir yaş büyük idi. Denildiğine göre Hz. Sara`nın "ve şu eşim de bir ihtiyar iken" sözleri ile İbrahim’in (as) kendisine yaklaşmadığını üstü kapalı ifade etmiştir. Hz. İbrahim`in hanımı olan Hz. Sara, Hârân`ın kızıdır. Hârân, Nâhûr`un oğlu, o Şârû`un, o Arğû`nun, o da Fâliğ`in oğludur. Sara, Hz. İbrahim`in amcasının kızıdır. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)  H.Yılmaz

Müfessirlerin hemen hemen tamamı, bu ifadenin “Bizimle (yani, Allah'ın Kendisiyle) değil, fakat (29:31'de de aşikar olduğu üzere, Hz. İbrahim'e Sodom'un yaklaşan felaketini haber veren) “elçilerimizle tartışmaya koyuldu” [lafzen, “cedelleşiyor/du”] anlamına geldiği görüşündedirler. M.Esed

Bu ayetlere göre, İbrahim peygambere gelen elçilerin kimlikleri ve aslî görevleri, yani esas olarak nereye ve ne için gittikleri belli olunca İbrahim peygamberin artık kendi adına bir korkusu kalmamış, ancak bu kez de Lût kavminin helâk edileceğini öğrendiğinden, helâk edilmemeleri için onlarla mücadeleye girişmiştir.
Ve elçilerimiz İbrahim`e müjdeyi getirdiklerinde; “Biz bu kentin halkını helâk edeceğiz.” dediler. -Şüphesiz oranın halkı zalimler idiler.-
O [İbrahim]; “Şüphesiz orada Lut var!” dedi. Onlar; “Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve geride kalanlardan olan karısı dışındaki ailesini elbette kurtaracağız” dediler. (Ankebut/31, 32)
75. ayette açıkça belirtildiği gibi, İbrahim peygamber yumuşak huylu, yufka yürekli birisidir. Bu sebepledir ki, helâk edileceklere acıdığı için elçilerle mücadeleye girmiştir. Bu mücadele, Kitab-ı Mukaddes’te, Allah ile yapılan bir pazarlık şekline sokulmuştur:
23 RABB`e yaklaşarak, "Haklıyı da haksızla birlikte mi yok edeceksin? diye sordu,
24 "Kentte elli doğru kişi var diyelim. Orayı gerçekten yok edecek misin? İçindeki elli doğru kişinin hatırı için kenti bağışlamayacak mısın?
25 Senden uzak olsun bu. Haklıyı, haksızı aynı kefeye koyarak haksızın yanında haklıyı da öldürmek senden uzak olsun. Bütün dünyayı yargılayan adil olmalı."
26 RABB, "Eğer Sodom`da elli doğru kişi bulursam, onların hatırına bütün kenti bağışlayacağım" diye karşılık verdi.
27 İbrahim, "Ben toz ve külüm, bir hiçim" dedi, "Ama seninle konuşma yürekliliğini göstereceğim.
28 Kırk beş doğru kişi var diyelim, beş kişi için bütün kenti yok mu edeceksin?" RABB, "Eğer kentte kırk beş doğru kişi bulursam, orayı yok etmeyeceğim" dedi.
29 İbrahim yine sordu: "Ya kırk kişi bulursan?" RABB, "O kırk kişinin hatırı için hiçbir şey yapmayacağım" diye yanıt verdi.
30 İbrahim, "Ya Rab, öfkelenme ama, otuz kişi var diyelim?" dedi. RABB, "Otuz kişi bulursam, kente dokunmayacağım" diye yanıt verdi.
31 İbrahim, "Ya Rab, lütfen konuşma yürekliliğimi bağışla" dedi, "Eğer yirmi kişi bulursan?" RABB, "Yirmi kişinin hatırı için kenti yok etmeyeceğim" diye yanıt verdi.
32 İbrahim, "Ya Rabb, öfkelenme ama, bir kez daha konuşacağım" dedi, "Eğer on kişi bulursan?" RABB, "On kişinin hatırı için kenti yok etmeyeceğim" diye yanıt verdi. (Tekvin /18: 23-32)  H.Yılmaz

Hz. İbrahim'in (a.s) hayatı hakkındaki bu pasaja sathi biçimde bakan biri bu durumun uygunsuz olduğunu, özellikle Lut kavmine yaklaşmakta olan azaba bir başlangıç olarak konu dışı olduğunu düşünebilir. Ne var ki konuyla ilgili tarihsel olaylar ışığında meseleye bakan biri burada zikredilenlerin makul olduğu sonucuna varacaktır. Bu uygunluğu anlamak için iki şeyi gözönünde bulundurmak gerekir:
a) Bu tarihi olaylar burada Kureyş'e uyarı olması için zikredilmiştir. Zira Kureyş, Kur'an'ın kendilerini geleceğinden korkuttuğu azaba karşı gayet aldırmaz ve kendinden emin bir yanlış tavır içindeydi. Ne de olsa onların Hz. İbrahim'e (a.s) akrabalığı vardı, Kabe'nin bekçileriydiler, Arabistan'ın dini, iktisadi ve siyasi önderiydiler. Düşüncelerine göre ataları Hz. İbrahim (a.s), Allah'ın sevgili bir kulu olarak onlara şefaatçı olabilir ve onları Allah'tan gelecek bir azaba karşı savunabilirdi. Hz. Nuh'un (a.s) oğlunun ölümü de aynı şekilde, onun gibi büyük bir peygamberin oğlunu azaptan kurtaramayacağını göstermek için resmedilmişti. Üstelik duası kabul edilmemekle kalmamış aynı zamanda inkarcı oğlu adına istirhamda bulunduğu için hesaba çekilmişti. Demek ki, Hz. İbrahim'in (a.s) hayatından verilen bu örnek olay, Allah'ın peygamberine karşı tüm dostluğuna rağmen, O'nun Lut kavmi hakkındaki istirhamını reddettiğini göstermek için zikredilmiştir. Zira Hz. İbrahim (a.s) adaletin gereğine rağmen inkarcı bir topluma şefaat etmeye çalışmıştı.
b) Hz. İbrahim'in (a.s) hayatından alınan bu olay ile Lut kavminin helaki başka birşeyi vurgulamak için de zikredilmiştir: Kureyş ilahi adalet kanununun sürekli ve düzenli olarak geçerlikte olduğunu ve çevrelerinde buna dair birçok açık delilin bulunduğunu unutmuştu. Bir tarafta İbrahim peygamberin durumu vardı. Yurdunu Hak ve doğruluk uğruna terketmiş ve neresini uygun bulduysa orada yaşamıştı. Ayrıca kendisini destekleyecek hiçbir zahiri güç de yoktu. Fakat ilahi adalet doğruluğundan ötürü kendisine İshak gibi bir oğul, Yakub gibi bir torunla (aleyhimüsselam) ödüllendirdi. İsrailoğullarının bu ataları asırlarca, Hz. İbrahim'in (a.s) bir mülteci olarak yaşadığı Filistin'de egemen olmuşlardı.
Öte yandan Lut kavminin durumu vardı: Bu toplum büyük bir refah içinde yaşıyordu. Ancak bu refah onları o denli sarhoş etmişti ki apaçık bir küfür içinde yaşamaya başlamışlar, Allah'tan gelen cezayla alaşağı edileceklerini unutmuşlardı. Artık Hz. Lut'un (a.s) tebliğine kulak asan kalmamıştı. Fakat ilahi adalet Hz. İbrahim'e (a.s) müjdenin verildiği ve günahkar Lut kavminin yeryüzünden silinme emrinin çıktığı zamanla aynı zamanda gerçekleşti. Bunun sonucu olarak yeryüzünde onlardan geriye hiç kimse kalmadı. Bu olay tüm zamanların inkarcılarına bir ders olmalıdır. Mevdudi

Bu ayet, elçilerin kendileriyle mücadeleye girişen İbrahim peygambere verdiği bir cevap olabileceği gibi, Rabbimizin kıssanın sonunda İbrahim peygamberi muhatap alarak tüm zamanların insanlarına verdiği genel bir mesaj da olabilir. Bu takdirde, ayette, Allah’tan istenecek şeylerin hangi şartlarda isteneceği ifade edilmiş olmaktadır; ki, böyle bir ifade farklı bir üslûpla Tövbe suresinde de yer almıştır:
Kendilerine, cehennem ashabı oldukları iyice belli olduktan sonra peygambere ve iman etmiş kişilere, akraba bile olsalar, müşrikler için istiğfar etmek yoktur.
İbrahim`in babası için istiğfar etmesi de yalnızca ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Sonra onun Allah için bir düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca ondan [istiğfardan] vazgeçti. Şüphesiz İbrahim, çok içli, çok halim birisi idi.
Netice olarak 76. ayette bildirilen karar, ilm-i ilâhiye göre verilmiş bir karar olup dönüşü mümkün değildir. Onun için yalvarıp yakarmanın anlamı yoktur. (Tövbe/113, 114)  H.Yılmaz

Çünkü elçiler, delikanlılar şeklinde gelmişlerdi. Lût onları insan sandı. Oğlancı olan kavminin, onlara saldıracaklarından korktu.                                                                                                           
 Lütfen A'raf suresinin 63-68. açıklama notlarını gözönünde bulundurunuz.
 Kıssayla ilgili olarak Kur'an'ın çeşitli bölümlerinde zikredilmiş olan ayrıntılar, meleklerin Hz. Lut'a (a.s) yakışıklı gençler biçiminde geldiklerini ve Hz. Lut'un (a.s) onların melekler olduklarını farketmediğini sarih biçimde göstermektedir. Kavminin nasıl arsız, nasıl mücrim olduğunu bildiğinden dolayı endişeye kapılmasının, sıkıntı duymasının nedeni budur. Mevdudi

Lafzen, “onlara kol kanat germekten aciz idi” -Hz. Lût'un, ziyaretçilerini, Sodomluların, bugün bile “Sodom” denince hemen akla gelen gayritabii eğilimlerine karşı korumak konusundaki çaresizliğini dile getiren ve klasik Arapça'da kullanılan deyimsel bir ifade. Hz. Lût, ziyaretçilerinin eli yüzü düzgün genç insanlar olduğunu görmüş olmalı ki, sapık hemşehrilerinin saldırısına maruz kalacaklarına muhakkak gözüyle bakıyor. M.Esed

"Kızlarım" ifadesiyle Lut aleyhisselam iki şeyden birini kastetmiş olmalıdır: İlkin "Kızlarım" sözüyle topluluğun içinde yaşayan kızları kastetmiş olabilir, çünkü bir peygamberin kavmine nisbeti bir babanın çocuklarına nisbeti gibidir. Fakat doğrudan kendi kızlarını da kastetmiş olması mümkündür. Ancak herhangi bir surette zina teklifinde bulunmuş olması muhaldir, zira bu ifadeyi takip eden "bunlar sizin için daha temizdir" ifadesi bu türden bir yanlış anlamaya mahal bırakmamaktadır. Hz. Lut'un (a.s) bu tür ifade tarzıyla onların cinsel arzularını gayri tabii yollar yerine şer'i yollardan tatmin etmek üzre kadınlara yönelmeleri gereğini işaret ettiği besbellidir. Mevdudi

Lafzen, “ona doğru.” Ne var ki, Sodomluların sapıkça bir amaçla yöneldikleri kimse Hz. Lût'un kendisi değil de o'nun konukları olduğuna göre, bizim aktarımımız ayetin maksadına uygun gözükmektedir. Belirtmeliyiz ki, burada kullanıldığı biçimde, yuhra‘ûn fiili edilgen çatı halindeyken sadece “koşarak geldiler/seğirttiler” anlamına değil, belki daha çok “bir güç tarafından sürüklenircesine/kovalanırcasına koştular” anlamına gelmektedir (Zemahşerî) -yukarıdaki vakada bu güç onların sapık arzularıdır.

Müfessirlerin çoğu “işte kızlarım” ifadesinin (bir peygamberin kendi kavminin manevî babası sayılacağı mülahazasıyla) burada “benim kavmimin ya da kabilemin kızları” anlamına geldiği görüşündedirler. Fakat, ister kavmin kızlarını, isterse Hz. Lût'un kendi kızlarını işaret ediyor olsun -ki sonraki ihtimal daha kuvvetlidir- her iki durumda da bu söz, en geniş anlamıyla, Sodomluların sapık eğilimleri yüzünden uzak kaldıkları erkekle kadın arasındaki doğal ilişkiye dikkat çekmektedir. M.Esed

Burada söz konusu edilen davranışlardan, Lut halkının sosyal yapısının ahlaken hangi boyuta geldiğini kolaylıkla anlayabiliriz. M.Sağ

Lafzen, “yahut güçlü bir dayanağa sığınabilseydim/başvurabilseydim”. Bazı müfessirler her ne kadar bu ifadenin “kabilevî himaye”yi (ki, Hz. Lût Sodom'da bir yabancı olduğuna göre bu pek mümkün gözükmüyor) dile getirdiği görüşünde iseler de, bu konuda elimizde, Hz. Lût'un kasdettiği himayenin Allah'ın himayesi olduğunu gösteren (Taberî'nin geniş yer verdiği) çok sayıda güvenilir Hadis kaydı bulunmaktadır ki, bunlara göre Muhammed (s)'in, Kur’an'ın bu ayetine işaret ederek: “Allah Lût'a rahmetini eriştirdi; çünkü o kendini gerçekten kudret sahibi bir himayeye havale etti!” dediği rivayet edilmektedir. M.Esed

Yani, soyut anlamda, “geride bıraktıklarına” (Râzî) -maddî anlamda geriye bakmanın değil, günahkar şehir halkıyla bütün ilişkileri kesmenin sözkonusu olduğu aşikar.

Karş. 7:83 ve ilgili not; ayrıca 66:10 (ki bu ayette, Sodom'un yerlilerinden olup kocasından yana inançsızlık gösteren, yani o'nun peygamber olarak görevlendirildiğine inanmayan Hz. Lût'un karısından söz edilmekte ve bu kadının öyküsü inkarcıların durumunu yansıtan bir mesel, bir örnek olarak gösterilmektedir). M.Esed

Muhtemelen azap, yerin altını üstüne getiren korkunç bir deprem ve taşlar yağdırıcı bir volkan patlaması biçiminde geldi.
"Pişirilmiş balçıktan taşlar" büyük bir ihtimalle volkanik bölgelerde sıcaklık ve lavlarla yerin altında teşekkül etmiş taşlara işaret etmektedir. Bu teşekkülün belirtilerine bugün bile Lut gölü yakınlarında rastlanmaktadır. Mevdudi

Lafzen, “siccîl taşları”. Siccîl sözcüğü, bazı dilbilimcilere göre, Farsça seng-i gil (“pişirilmiş balçık taş” ya da “taşlaşmış balçık”) sözcüğünün Arapçaya intikal etmiş şeklidir: karş. Kâmûs ve Tâcu'l-‘Arûs. Eğer bu görüş doğruysa, “taşlaşmış balçık” tabiri, muhtemelen (önceki cümlede “[o günahkar şehirlerin/kasabaların] altını üstüne getirdik” ifadesiyle îma edilen büyük yer sarsıntısıyla da bağlantılı olarak hemen bir volkanik püskürtüyü akla getiren “lav” parçalarıyla az çok aynı şeyi işaret ediyor gibidir. Fakat, Zemahşerî ve Râzî'nin belirttikleri bir ihtimal daha var ki, buna göre siccîl terimi Arapça kökenlidir ve lugat anlamı “yazı”, terim anlamı “yazılar, takdir edilen şey” olan sicill sözcüğünün anlamdaşıdır: bu görüşten yola çıkıldığında, hicâra min siccîl ifadesinin, mecazî anlamda, “Allah'ın takdiriyle vaki olan cezalandırıcı darbeler/taşlar” anlamını dile getirdiği söylenebilir (Zemahşerî ve Râzî; hem yukarıdaki ayetle hem de 105:4 hakkındaki yorumlarıyla bağlantılı olarak). Bizce, sonraki ayetin son cümlesinde işaret edilen husus da, “önceden yazılan cezanın sert taş püskürtüleri” ifadesinde yatan bu mecazî anlamdır. M.Esed

Yani "her taş belli bir tahrip görevini yerine getirmesi, belli bir mücrimi helak etmesi için işaretlenmişti."
 Bu ifade, günahlarında ısrar eden zalimleri uyarma anlamına geliyordu. Şöyle: "Kendinizi, sanki o sizden uzakmış gibi azaptan uzakta sanmayın. Azap, Lut kavmine gelmişse size de gelebilir. Ne Lut kavmi kendilerini Allah'a karşı savunabildi ne de sizler savunabilirsiniz!" Mevdudi

İlk Kur’an müfessirlerinden (Taberî'nin kaydettiğine göre Katâde, ‘İkrime gibi) bazılarına göre bu büyük ve çetin azap tehdidi her çağın zalimleri için sözkonusudur -ki bu da, hicâra min siccîl ifadesinin mecazî çağrışımı konusunda söylenenleri destekleyen bir görüştür.M.Esed

Beşinci kıssa olarak Lut kıssasının anlatıldığı bu pasajda, Lut peygamberin iman edenlerle birlikte kurtarılışı, karısının ise işbirliği içinde olduğu kâfirlerle birlikte helâk edilişi nakledilmiş ve bu olaylardan ibret alınması istenmiştir.
Daha önce inmiş surelerde de nakledilmiş olan Lut kıssasının buradaki anlatımında, eski anlatımlara ek olarak Lut peygamberin gelen misafirlere halkının kötülük yapmasından endişe duyarak sıkıntıya düştüğü vurgulanmıştır.
Lut kıssası, önceki surelerde şu ifadelerle nakledilmişti:
(Ant olsun,) Lut’u da (elçi olarak gönderdik). Hani o, kavmine demişti ki: “Siz, sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı iğrençliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten ve kesinlikle siz, kadınların astından erkeklere şehvetle gidiyorsunuz. Aslında siz sınırı aşan bir kavimsiniz.”
Ve kavminin cevabı yalnızca “Onları kentinizden çıkarın, çünkü onlar, fazla temizlenen insanlarmış!” demek oldu.
Bunun üzerine Biz de onu ve ailesini kurtardık, yalnız karısını kurtarmadık; o, geride kalanlardan idi.
Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Bak bakalım günahkârların sonu nasıl oldu! (A’raf/80-84)
Lut’u da (elçi olarak kavmine gönderdik). Hani o, kavmine; “Göz göre göre hâlâ o aşırılığı [hayâsızlığı] yapacak mısınız? Kadınlardan aşağı olan erkeklere şehvet yönünden yaklaşacak mısınız? Aslında siz cahillikte devam edegelen bir kavimsiniz!” demişti.
Sonra da kavminin cevabı sadece “Lut ailesini memleketinizden çıkarın; baksanıza onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış!” demeleri oldu.
Bunun üzerine onu ve geride kalmasını takdir ettiğimiz karısı dışındaki yakınlarını kurtardık.
Ve onların üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Ne kötü idi uyarılanların yağmuru! (Neml/54-58)
Lut kavmi uyarıları yalanladı.
Biz, onların üzerine ufak taş yağdıran bir fırtına gönderdik. Lut’un ailesi müstesna. Onları katımızdan bir nimet olarak seher vaktinde kurtardık; Biz şükreden kimseyi böyle mükâfatlandırırız.
Ant olsun [Lut], onları bizim yakalamamıza karşı uyarmıştı. Fakat onlar uyarıları kuşku ile karşıladılar
ve ant olsun onun konuklarından murat almaya [cinsel yönden faydalanmaya] kalkıştılar. Biz de gözlerini siliverdik: "Haydi azabımı ve uyarıları tadın!"
Ve ant olsun sabah erkenden, onları kararlı bir azap bastırıverdi. (Kamer/33-38)
Lut`u da (gönderdik). Hani o kavmine; “Şüphesiz siz, kesinlikle âlemlerden sizden önce geçmiş olanların yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz!
Siz, şüphesiz, mutlaka erkeklere gidecek, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapacak mısınız?” dedi. İşte kavminin cevabı da sadece “Doğru söyleyenlerden isen Allah`ın azabını bize getir!” demeleri oldu. (Ankebut/28, 29)
Konumuz olan pasajın tahliline başlamadan önce konu hakkında Kitab-ı Mukaddes’e bakmak yararlı olacaktır. Böylece olayın hangi boyutlarda çarpıtıldığı ve Kitab-ı Mukaddes’in nasıl bir cüretle tahrif edildiği daha iyi anlaşılmış olacaktır:
1 İki melek akşamleyin Sodom`a vardılar. Lut kentin kapısında oturuyordu. Onları görür görmez karşılamak için ayağa kalktı. Yere kapanarak,
2 "Efendilerim" dedi, "Kulunuzun evine buyurun. Ayaklarınızı yıkayın. Geceyi bizde geçirin. Sonra erkenden kalkıp yolunuza devam edersiniz." Melekler, "Olmaz" dediler, "Geceyi kentin meydanında geçireceğiz."
3 Ama Lut çok diretti. Sonunda onunla birlikte evine gittiler. Lut onlara yemek hazırladı, mayasız ekmek pişirdi. Yediler.
4 Onlar yatmadan, kentin erkekleri, Sodom`un her mahallesinden genç yaşlı kentin bütün erkekleri evi sardı.
5 Lut`a seslenerek, "Bu gece sana gelen adamlar nerede?" diye sordular, "Getir onları da yatalım."
6 Lut dışarı çıktı, arkasından kapıyı kapadı.
7 "Kardeşler, lütfen bu kötülüğü yapmayın" dedi,
8 "Erkek yüzü görmemiş iki kızım var. Size onları getireyim, ne isterseniz yapın. Yeter ki, bu adamlara dokunmayın. Çünkü onlar konuğumdur, çatımın altına geldiler."
9 Adamlar, "Çekil önümüzden!" diye karşılık verdiler, "Adam buraya dışardan geldi, şimdi yargıçlık taslıyor! Sana daha beterini yaparız." Lut`u ite kaka kapıyı kırmaya davrandılar.
10 Ama içerdeki adamlar uzanıp Lut`u evin içine, yanlarına aldılar ve kapıyı kapadılar.
11 Kapıya dayanan adamları, büyük küçük hepsini kör ettiler. Öyle ki, adamlar kapıyı bulamaz oldu.
12 İçerdeki iki adam Lut`a, "Senin burada başka kimin var?" diye sordular, "Oğullarını, kızlarını, damatlarını, kentte sana ait kim varsa hepsini dışarı çıkar.
13 Çünkü biz burayı yok edeceğiz. RABB bu halk hakkında birçok kötü suçlama duydu. Kenti yok etmek için bizi gönderdi."
14 Lut dışarı çıktı ve kızlarıyla evlenecek olan adamlara, "Hemen buradan uzaklaşın!" dedi, "Çünkü RABB bu kenti yok etmek üzere." Ne var ki damat adayları onun şaka yaptığını sandılar.
15 Şafak sökerken melekler Lut`a, "Karını ve iki kızını al, hemen buradan uzaklaş" diye üstelediler, "Yoksa kent cezasını bulurken sen de canından olursun."
16 Lut ağır davrandı. Ama RABB ona acıdı. Adamlar Lut`un, karısının ve iki kızının elinden tutup onları kentin dışına çıkardılar.
17 Kentin dışına çıkınca, adamlardan biri Lut`a, "Kaç, canını kurtar, arkana bakma" dedi, "Bu ovanın hiçbir yerinde durma. Dağa kaç, yoksa ölür gidersin."
18 Lut, "Aman, efendim!" diye karşılık verdi,
19 "Ben kulunuzdan hoşnut kaldınız, canımı kurtarmakla bana büyük iyilik yaptınız. Ama dağa kaçamam. Çünkü felaket bana yetişir, ölürüm.
20 Bakın, şurada kaçabileceğim, yakın bir kent var, küçücük bir kent. İzin verin, oraya kaçıp canımı kurtarayım. Zaten küçücük bir kent."
21 Adamlardan biri Lut`a, "Peki, dileğini kabul ediyorum" dedi, "O kenti yıkmayacağım.
22 Çabuk ol, hemen kaç! Çünkü sen oraya varmadan bir şey yapamam." Bu yüzden o kente Soar adı verildi.
23 Lut Soar`a vardığında güneş doğmuştu.
24 RABB Sodom`la Gomora`nın üzerine gökten ateşli kükürt yağdırdı.
25 Bu kentleri, bütün ovayı, oradaki insanların hepsini ve bütün bitkileri yok etti.
26 Ancak Lut`un peşisıra gelen karısı dönüp geriye bakınca tuz kesildi.
27 İbrahim sabah erkenden kalkıp önceki gün RABB`in huzurunda durduğu yere gitti.
28 Sodom`a, Gomora`ya ve bütün ovaya baktı. Yerden, tüten bir ocak gibi duman yükseliyordu.
29 Tanrı ovadaki kentleri yok ederken İbrahim`i anımsamış ve Lut`un yaşadığı kentleri yok ederken Lut`u bu felaketin dışına çıkarmıştı.
Lut ile Kızları
30 Lut Soar`da kalmaktan korkuyordu. Bu yüzden iki kızıyla kentten ayrılarak dağa yerleşti. İki kızıyla birlikte bir mağarada yaşamaya başladı.
31 Büyük kızı küçüğüne, "Babamız yaşlı" dedi, "Dünya geleneklerine uygun biçimde burada bizimle yatabilecek bir erkek yok.
32 Gel, babamıza şarap içirelim, soyumuzu yaşatmak için onunla yatalım."
33 O gece babalarına şarap içirdiler. Büyük kız gidip babasıyla yattı. Ancak Lut yatıp kalktığının farkında değildi.
34 Ertesi gün büyük kız küçüğüne, "Dün gece babamla yattım" dedi, "Bu gece de ona şarap içirelim. Soyumuzu yaşatmak için sen de onunla yat."
35 O gece de babalarına şarap içirdiler ve küçük kız babasıyla yattı. Ama Lut yatıp kalktığının farkında değildi.
36 Böylece Lut`un iki kızı da öz babalarından hamile kaldı.
37 Büyük kız bir oğlan doğurdu ve ona Moav adını verdi. Moav bugünkü Moavlılar`ın atasıdır.
38 Küçük kızın da bir oğlu oldu ve adını Ben-Amm koydu. O da bugünkü Ammonlular`ın atasıdır. (Tekvin/19. Bab)
78. ayette “Onlar daha önce çirkinlikler yaparlardı” cümlesindeki çirkinlikler ile erkeklerin cinsel arzularını kadınlar yerine hemcinsleriyle tatmin etmesi, yani homoseksüel ilişkiler kastedilmiştir. Daha önceki kavimlerde görülmemiş olan bu sapıklığın Lut peygamberin elçilik yaptığı kavimde önü alınamaz bir seviyeye ulaştığı görülmektedir. Tarihteki adıyla Sodom halkının, Lut peygambere misafir geldiğini haber alır almaz, gelen bu misafirlere [elçilere] de tecavüz etmek için Lut peygamberin evine koşuşmuş olmaları bunu göstermektedir.
“Sizden hiç reşit [aklı başında] bir adam yok mu?”
Kavmini önce ikna etmeye çalışan Lut peygamber, son olarak onları “Sizden hiç reşit [aklı başında] bir adam yok mu?” diyerek uyarmıştır. Ayetin orijinalindeki
“ الرّشيدreşit” sözcüğü “rüşd sahibi [aklı başında]” demektir. Anlaşılan o ki, Lut peygamber toplum içinde birkaç kişi de olsa reşit [aklı başında] adam aramıştır. Ne var ki, toplumdaki herkes şehvet sarhoşudur, kimsenin aklı başında değildir:
-Ömrüne kasem olsun ki [sen ömrün boyu gördün ki] gerçekten onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı.- (Hicr/72)
78. ayet, toplumlardaki kokuşmanın yol açtığı felâketin akılların başlardan gitmesi sonucu olduğunu göstermektedir. Biraz ileride karşımıza gelecek olan şu ayette ise toplumların uğrayacağı bu tür felâketleri akıl sahiplerinin önleyebileceği bildirilmektedir:
İşte sizden önceki devirlerden bakıyye sahipleri [akıllı insanlar, kitap ehli] yeryüzünde bozgunculuktan vazgeçirmeye çalışsalardı! Fakat onların içinden kurtardığımız pek az kimse bunu yaptı. O zulmeden kişiler ise şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve suçlular oldular. (Hud/116)
78. ayette geçen “kızlarım” ve 79. ayette geçen “senin kızların” ifadeleri, Lut peygamberin kendi kızları anlamında değil, “toplumun kadınları” anlamında alınmalıdır. Çünkü Lut peygamberin kendi sulbünden olan kızlarının sayıca kavmin bütün erkekleri ile denkleşmesi mümkün değildir. Böyle bir denkleşmeden ancak “kızlarım” ifadesi ile kavmin bütün kadınlarının kastedilmesi hâlinde söz edilebilir. Lut peygamber, kavminin bütün kadınlarını kendi kızı olarak görüyor olmalı ki, ayette bu şekilde bir ifade kullanılmıştır. Aynı şekilde, kavmin erkeklerinin Lut peygambere verdikleri “sen, senin kızlarında bizim için herhangi bir hak olmadığını bildin” cevabının da “Senin kızlarına, yani kadınlara ihtiyacımız yok, onlara cinsel arzu duymuyor, meyletmiyoruz, onları istemiyor ve sevmiyoruz, onlarda gözümüz yok” şeklinde anlaşılması gerekmektedir.
80- O [Lut]: “Keşke size karşı bir gücüm olsaydı, ya da çok sarp bir yere sığınabilseydim!” dedi.
Lut peygamber, aklını yitirmiş, kuduz köpek gibi saldırıya geçen kavmine karşı çaresiz kalmış, ya onlarla tek başına mücadele edebilecek bir güce sahip olmayı, ya da şehvet sarhoşu o toplumdan kaçıp kurtulmayı dilemiştir.
Kötü alışkanlıklarla ve reşit [aklı başında] olmayanlarla mücadele etmek gerçekten çok zordur. Lut peygamber de gücünü aşan böyle bir mücadelede çaresiz kalmıştır. Ne var ki, tam o sırada her şey değişmiş, çare gözükmüştür:
81- Onlar [misafir elçiler]: “Ey Lut! Şüphesiz ki, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar. Sen, gecenin bir parçasında ailenle birlikte hemen yola çık. Ve içinizden hiç kimse geri bakmasın, eşin başka. Şüphesiz onlara isabet eden ona da isabet edecektir. Şüphesiz vaat edilenin zamanı, sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil mi?” dediler.
Bu ayette elçiler Allah’ın elçileri olduklarını, Lut peygamber ile -eşi hariç- ailesini o azgın toplum onlara zarar veremeden kurtaracaklarını ve geride kalan şehvet sarhoşu kavmin de helâk edileceğini açıklamışlardır.
Ayette geçen “Ve içinizden hiç kimse geri bakmasın, eşin başka” ifadesi, “gözü arkada kalma” deyimiyle aynı anlama gelmektedir. Bu ifade ile elçiler “Yaşadığınız kentteki malı, mülkü, yakınları, kısaca hiçbir şeyi dikkate almadan buradan çıkıp gidin! Gemileri yakın; bir daha buraya dönmeyin!” demek istemişlerdir. Lut peygamberin karısı ise inançsız biri olmalı ki, gözü arkada kalmış ve o günahkâr toplumla birlikte helâk edilmiştir.
82, 83- Nihayet emrimiz gelince, oranın üstünü altına getirdik. Ve üzerlerine, istif edilmiş pişmiş çamurdan Rabbinin katında işaretlenmiş taşlar yağdırdık. Ve bunlar, zalimlerden uzak değildir.
Görüldüğü gibi, Rabbimiz, Sodom halkı kovamadan, Lut peygamber ve inananları elçileri vasıtasıyla ülkeden çıkartmıştır. Yüce Allah’ın onları oradan çıkartması, Lut peygamber ve ona inananların kurtuluşlarını, geride kalanların ise cezalandırılmalarını sağlamak içindir.
83. ayetin sonundaki “Ve bunlar, zalimlerden uzak değildir” ifadesi çok ciddî ve keskin bir mesajdır. Bu mesaj, “Buna benzer durumlar zalimlerden hiç de uzak değildir. Lut kavmi gibi zalim toplumlar her zaman aynen buradaki gibi helâk edilirler” anlamına gelmektedir. Rabbimiz bu ifade ile ilâhî vahyi ve Allah’ın gönderdiği elçileri yalanlayıp inkâr etmenin, cinsel sapıklık gibi ahlâkı temelinden sarsan davra­nışlarda bulunmanın ve bundan geri dönmeyip sapıklıkta ısrar etmenin toplumların helâkine sebep olacağını bildirmekte ve gelecek nesillere öğüt verip uyarıda bulunmaktadır. H.Yılmaz


Bkz. 7. sure, 67. not. - Böylece, Tevhid inancıyla (Allah'tan başka tanrı olmadığına inanmak) insanlar arası ilişkilerde adaleti gözetmek ilkesi (bkz. 6. sure, 150. not), burada doğruluğun, doğru yolun, biri olmazsa olmaz iki ana ilkesi, iki temel boyutu olarak konuluyor. Bazı müfesirlere göre, Medyen halkı özellikle ticarî zihniyetin, karmaşık ticarî ilişkilerin geliştiği ve buna bağlı olarak ticarî hile ve sahtekarlıklara yaygın olarak başvurulan bir toplumdu. Bununla birlikte, açıktır ki, bu ayet ve devamının ifade ettiği mesaj, sadece “tarihsel” boyuta bağlı kalınarak yapılan yorumların çok ötesine geçmektedir. Hz. Şuayb kıssasının bu versiyonuyla güdülen amaç, Kur’an'ın daima yaptığı gibi, her çağda ve her toplum için geçerli genel bir ahlakî ilkenin dile getirilmesidir ki, bu da, kişinin insan ilişkileri alanında dürüst olmadıkça -yani, hem manevî planda hem de toplumsal planda dürüst olmadıkça- Allah'a karşı da dürüst olamayacağı ilkesidir. Bu husus, aynı uyarının, sonraki ayette, bu sefer olumlu cümlede bir emir olarak yeniden tekrarlanıp vurgulanmasını da açıklamaktadır. M.Esed

Yani, iyi davranışlarınız ve birbirinizle giriştiğiniz dürüst ilişkiler, helal alış verişler sonucu hak ettiğiniz gerçek ve kalıcı kazanç, kalıcı değer (karş. 18:46 ve 19:76'da el-bâkıyyâtu's-sâlihât ifadesi). M.Esed

Yani, "Benim sizin üzerinizde hiçbir gücüm yok. Size yapsam yapsam iyi niyetli bir kişi olarak tavsiyede bulunabilirm, tebliğimi kabul ya reddetmek size kalmış bir şey! Nasılsa bana değil, Allah'a hesap vereceksiniz; dolayısıyla Allah'tan korkun ve gerçekten mümin iseniz fesatçılıktan vazgeçin!" Mevdudi

Yani, başkalarının ve özellikle de yoksulların haklarını ve ihtiyaçlarını düşünmeksizin. Sonraki cümledeki, Hz. Şuayb'ın yumuşak başlı ve aklı başında biri olduğuna dair alaycı îma da buradan gelmektedir.

Lafzen, “Salâtın/duaların mı emrediyor ...” M.Esed

Zemahşerî, Râzî ve öteki pek çok müfessire göre parantez içinde verdiğimiz bu ilave, Hz. Şuayb'ın cevabı içinde zımnen ifade edilmektedir. Hz. Şuayb'ın, Allah'ın kendisine güzel ve bol rızık verdiğini vurgulaması, soydaşlarına birbirlerine karşı dürüst davranmayı öğütlerken bunu kendi çıkarı için yapmadığını hatırlatmak içindir.

Yani, “gerçekten sizin hakkınız olan şeylerden sizi yoksun bırakmak istemiyorum” -yukarıda 85. ayete ilişkin bir atıf. M.Esed

Burada "rızk" iki anlamı içerir. Allah'ın hakikat bilgisinden bahşettiği rızk ve hayatın ihtiyaçlarından bahşettiği rızk. Birinci anlamıyla, bu surede Hz. Muhammed (s.a), Hz. Nuh (a.s) ve Hz. Salih (a.s) tarafından tebliğ edilenle aynıdır: "Allah bana vahyederek hakikatın bilgisini bahşetti. Nitekim afak ve enfüz ayetleri üzerindeki derin müşahedeler de beni aynı bilgiye ulaştırmıştı. Bu yüzden artık sizin batıl inançlarınıza, gayri meşru uygulamalarınıza ortak olamam." İkinci anlamıyla alındığında da (rızk kelimesinin kullanılışı) onların şu şekildeki sıkıştırmalarına bir cevap teşkil eder: Gerçekten sen ülkede bulunan yegane halim (yumuşak huylu) ve reşid (aklı başında, olgun) kişisin". Ve dolayısıyla şu anlama gelir: "Madem ki Allah beni hem hakikatın bilgisiyle hem de dünya nimetleriyle rızıklandırdı, sizin bu çabalarınız bu nimeti külfete döndüremez. Dolayısıyla dalaletinizi hidayet, gayri meşru davranışınızı, meşru göstermek gibi bir nankörlüğe asla düşmeyeceğim demektir."
 Yani, "Size neyi tebliğ ediyorsam bizzat uyguluyor olmam iddiamın hakikat olduğuna bir delildir. Sözgelimi ben size tanrı ve tanrıçalarınıza ait kutsal (!) yerlere ziyaretinizi yasaklasaydım da kendim böyle bir tapınağın muhafızı olsaydım bana karşı ileri sürdüğünüz, benim Tevhid inancım yalnızca kendi ticaretime yer açmak ve başkalarının "işleri"ni baltalamak için tebliğ ettiğim şeklinde suçlamanızda haklı olabilirdiniz. Aynı şekilde eğer size gayri meşru vasıtaların kullanımını yasaklasaydım da aynı vasıtaları kendi ticaretim (çıkarım) doğrultusunda kullansaydım, bana karşı yönelttiğiniz, benim sizlere doğruluğu yalnızca kendi çıkarımın idamesi yolunda itibar kazanmak için emrettiğim şeklindeki itirazınızda haklı olurdunuz. Fakat sizler de şahitsiniz ki size yasakladığım şeyden kendim de sakınıyorum, sizi arındırmak istediğim pisliklerden kendimi de muhafaza ediyorum, kısaca sizi davet ettiğim yolu bizzat kendim izliyorum. Tüm bunlar size ilettiğim mesajın hak olduğuna kendimin de inandığını gösteren apaçık birer delildir. Mevdudi

Hz. Şuayb'ın, 7. sureye ilişkin 67. notta belirtildiği gibi, görevli olduğu toplumun bulunduğu bölge, bugün Akabe Körfezi olarak bilinen yerden Ölü Deniz'in doğusundaki Moab dağlarına kadar uzanmaktaydı. Sodom ve Gomore bu bölgeye komşu oluyordu. M.Esed

Karş. 6:25. Medyen halkı, bu sözle her ne kadar kendi anlayış, kavrayış eksikliğini itiraf eder gibi ise de bu ifade aslında, “neden bahsettiğini pek anlamıyorum” derkenki yarı kızgınlık yarı sıkılmışlık tavrını dile getirmektedir.

Lafzen, “seni aramızda gerçekten zayıf biri olarak görüyoruz” -yani, kayda değer kabilevî bir dayanağı olmayan biri olarak. M.Esed

Hem klasik Arapça'da, hem de günümüzde belli bazı bedevî kabilelerin dilinde ittehazehû (ya da ce‘alehû) zıhriyyen tabiri “onu küçümsedi”, “onu unuttu/gözden çıkardı” ya da “onu unutulacak/gözden çıkarılacak bir şey olarak gördü” anlamına gelmektedir ki, bu sonuncusu, yukarıdaki anlam örgüsü içinde en uygunu olarak gözüküyor. M.Esed

Şuayb peygamber ile Medyen halkı arasında geçen olayların anlatıldığı bu bölümde, Medyen halkının inanç ve ekonomik düzen itibariyle yanlış bir yol üzerinde bulundukları, Allah ve elçi tanımadıkları, geçimlerini temin ederken haksız kazanç peşinde koşup haram lokma yedikleri vurgulanmaktadır.
Karşılıklı konuşma şeklinde nakledilen kıssadan anlaşıldığına göre, Medyen’e elçi olarak gönderilen Şuayb peygamber, kendi kavmi ile -peygamberimizle Mekkeli müşrikler arasındakine benzer- uzun bir mücadeleye girişmiştir. Bu mücadelede kavmini Allah’a kulluğa davet etmiş, onlara adaletli olmak, ölçüde tartıda dürüst davranmak, hakkaniyetli olmak, yapageldikleri yanlışlar için af dilemek gibi erdemli davranışları tavsiye etmiş, aksi hâlde belâya çarptırılacaklarını haber vererek uyarılarda bulunmuştur. Kıssada inançsızlıkla beraber ekonomik ve sosyal bozuklukların da dile getirilmiş olmasından, şirkin de, adaletsiz bir ekonomik düzenin de toplumların çöküşlerini oluşturan ana dinamikler arasında bulunduğu anlaşılmaktadır. Ne var ki, Meyden toplumu Şuayb peygamberin bu konudaki hiçbir düzeltici uyarısını dinlememiş, bu nedenle de Yunus/49’da açıklandığı gibi, çöküşün ertelenmesi mümkün olmamıştır.
Şuayb peygamberin elçi gönderildiği kavmin “Medyen” ismiyle anılması konusunda iki görüş vardır. Birinci görüşe göre, Medyenliler İbrahim peygamberin oğlu Medyen`in soyundandırlar ve bu sebeple onlara “Medyenoğulları” anlamında “Medyen” denilmiştir. İkinci görüşe göre ise “Medyen” bir şehrin adıdır; içinde yaşayan halk da şehrin adına nispetle “Medyen” olarak anılmıştır.
87. ayette geçen “Mallarımız konusunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana salâtın mı emrediyor?” ifadesindeki “salat” sözcüğü “din”i temsil etmektedir. Tıpkı “yüz” ifadesinin bedenin tümünü, “yüz” fotoğrafının da insanın kimliğini temsil etmesi gibi, sosyal yardım inancı ve ameli olan “salât” da “din”in sosyal ve bireysel hayata yansıyan en önemli özelliğidir. Aynı ayette Medyen halkının ağzından verilen “Şüphesiz sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın” ifadesi ise ya “Sen kendini yumuşak huylu, aklı başında biri sanıyorsun” anlamındadır, ya da Şuayb peygamberle alay etmek için söyledikleri bir sözdür.
Şuayb peygamberin kıssası diğer surelerde şu ifadelerle yer almıştır:
(Ant olsun ki,) Medyen’e de kardeşleri Şuayb’i (elçi gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın, eğer inanan kimseler iseniz bu sizin için daha hayırlıdır! Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Ve bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın! Ve eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, o takdirde Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin! Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şuayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden muhakkak çıkarırız, ya da bizim milletimize dönersiniz!” [Şuayb de] Dedi ki: “İstemesek de mi!” Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin milletinize dönersek, kesinlikle Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi durumu ayrı. Ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz ilmi ile her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a güvenip dayandık.” -Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hakk ile hükmet. Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın!-
Ve onun kavminden, kâfir olan ileri gelenler dediler ki: “Eğer Şuayb’e uyarsanız o takdirde siz kesinlikle ziyana uğrayanlardan olursunuz.”
Bunun üzerine o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çökekaldılar. Şuayb’i yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış / zenginlik sürmemiş gibi oldular. Şuayb’i yalanlayanlar var ya işte ziyana uğrayanlar, kendileri oldular.
Bunun üzerine (Şuayb) onlara sırt çevirdi ve dedi ki: “Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, hâl böyleyken kâfir bir kavme / topluma nasıl tasalanayım [üzüleyim]?” (A’raf/85-93)
Eyke ashabı, gönderilmişleri [elçileri, mesajları] yalanladı.
Hani Şuayb onlara demişti ki: “Siz takvalı davranmayacak mısınız? Şüphesiz ki, ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle Allah’a takvalı davranın ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ecrim yalnız âlemlerin Rabbi üzerinedir. Ölçeği tam ölçün ve hak yiyenlerden olmayın. Ve doğru terazi ile tartın. Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Ve O, sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan kişiye [Allah’a] takvalı davranın.”
Onlar; “Sen, kesinlikle büyülenmişlerden birisin. Sen de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Biz senin kesinlikle yalancılardan biri olduğundan eminiz. Şayet doğrulardan isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver.” dediler.
O [Şuayb]; “Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir” dedi.
Bunun üzerine onu yalanladılar da kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Şüphesiz o büyük bir günün azabı idi!
Şüphesiz bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman ediciler değillerdi.
Ve şüphesiz Rabbin, kesinlikle Aziz [mutlak üstün olan] ve Rahıym’in [engin merhametli olanın] ta kendisidir. (Şuara/176-191) H.Yılmaz


Lafzen, “doğru yolda (raşîd) değildi”. Firavun ve onun yandaşları hakkındaki bu kısa bölüm (96-99. ayetler), “her inatçı zorbanın koyduğu yasaya boyun eğen” ‘Âd kavmiyle ilgili olarak (bu surenin 59. ayeti) işaret edilen gerçeklerle paralellik göstermekte ve onları pekiştirmektedir. Bu itibarla, bu bölümün ana teması, liderliğin bâtıl, tevhid dışı bir yol izlemesi sorunu ve böyle bir “yüksek otoriteye” baş eğmek konusunda insanın bireysel olarak ve ahlaken sorumlu olup olmayacağı sorusudur. Kur’an bu soruya üstüne basarak olumlu cevap veriyor ve diyor ki: bu durumda hem yöneten, hem de yönetilenler eşit derecede sorumludur; hiç kimse bütün suçunun, statü olarak kendisinden üstte bulunan kimselerin verdiği emirleri körü körüne yerine getirmek olduğu mazeretiyle bu sorumluluktan kendini kurtaramaz. İnsanın nisbî olarak serbest irade sahibi olduğuna -yani, doğru ile eğri arasında seçim yapma özgürlüğüne sahip olduğuna- ilişkin bu dolaylı atıf, bu surede sözü geçen peygamberlerin ve onların zalim ve inkarcı toplumlarının kıssalarından çıkarılacak en uygun ders durumundadır. M.Esed

Bu ayetten Kur'an'da diğer bazı anlatılanlardan anlaşıldığına göre bir topluluğun bu dünyadaki önde gelenleri, kıyamet gününde de o topluluğun liderleri olacaklardır. Eğer liderler bu dünyada toplumu hakka, adalete ve doğruluğa sevketmişse, onu izleyenler de kıyamet günü liderin sancağı altında toplanacaklar ve Cennet'e onun öncülüğünde gireceklerdir. Yok eğer halkı dalalete, ahlaksızlığa ve zulme çağırmışsalar bu çağrıya uyanlar da onun liderliğinde Cehennem'e yürüyeceklerdir. Rasulullah (s.a) bir hadisinde bu konuyu şöyle açıklamaktadır: "Kıyamet günü "cahili" şairlerin sancağı, İmr'ul-Kays'ın elinde olacak ve top yekün onun öncülüğünde cehenneme yürüyecekler."
Şimdi bu iki yürüyüş kolunun durumunu resmetmeye çalışalım. Apaçıktır ki, birinci yürüyüş kolu, kendilerini cennete götüren, buna vesile olan liderlerini överek, ona dualar ederek gayet mutlu ve neşeli biçimde yürüyecektir. Diğer taraftan şerir liderleri izleyenler, kendilerini liderlerinin düşürdüğü sefil açmazın içinde bulacaklar ve tabiatıyla onlar hakkında tariflerin ötesinde bir öfkeye kapılacaklardır. Bunlar liderlerine lanetler yağdırarak, kendilerini azabın korkunç ateşine iten bu melunlara beddualar ederek, Cehennem'e doğru yürümektedirler artık. Mevdudi

Bkz. bu surenin 18. ayetinin son cümlesine dair 37. not; ayrıca ‘Âd kavminin akibetine benzer terimlerle işaret eden 60. ayet. M.Esed

Bu ayetlerde surenin yedinci kıssası olan Musa ve Firavun kıssası anlatılmaktadır. Çok kısa olarak özetlenen kıssada, Firavun’un kendi kavmini yanlış bir yola soktuğu, kavminin de bu yanlış adamı izlediği, böylece Firavun ile kavminin hem dünyada hem de ahirette beraberce felâkete sürüklediği açıklanmaktadır.
97. ayetin son bölümündeki “Hâlbuki Firavun`un emri reşit [aklı çalıştıran, doğruya ulaştıran] değildir” ifadesi çok önemli bir noktaya, aklın yoluna vurgu yapmaktadır. Firavun’un sürüklediği bilgisizlik, inat, zann ve hayal ürünü yollar, akıl dışı yollardır ve işe yarar hiçbir tarafları yoktur.
98, 99. ayetlerde Firavun’un ve onu izleyenlerin akıbeti açıklanmış, dünyada ve ahirette lânetlendikleri [Allah’ın rahmetinden uzaklaştırıldıkları] bildirilmiştir.
Firavun ve benzeri kişilerin sonları Kur’an’da birçok ayette değişik üslûplarla anlatılmıştır:
Ad kavmine, sütunların sahibi İrem`e -ki beldeler içinde bir benzeri yaratılmamıştı-, vadilerde kayaları kesen Semud kavmine, o kazıkların sahibi Firavun`a Rabbinin ne yaptığını görmedin mi? Onlar ki, o ülkelerde azıtmışlardı. Dolayısıyla da oralarda bozgunculuğu çoğaltmışlardı. Onun için de Rabbin üzerlerine azap kamçısı yağdırdı. (Fecr/6-13)
Ama Firavun elçiye isyan etti de Biz de onu korkunç bir tutuşla tutuverdik. (Müzzemmil/16)
Ama o [Firavun] yalanladı, karşı geldi.
Sonra koşarak [çabucak] arka döndü.
Derken topladı da seslendi.
O [Firavun]; “Ben sizin en yüce rabbinizim.” dedi.
Allah da, dünya ve ahiret azabıyla yakalayıverdi.
Şüphesiz bunda, haşyet [saygı] duyan kimseler için bir ibret vardır. (Naziat/21-26)
(Allah onlara) “Sizden önce geçmiş cinn ve insden [tanıdığınız, tanımadığınız] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der]. Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder]. Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver!” dediler [derler]. [Allah] “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” dedi [der]. (A’raf/38)
Ve dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.” (Ahzab/67, 68)
O [Firavun], kendisi ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerine inandılar.
Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Şimdi, zalimlerin sonunun nasıl olduğuna bir bak!
Ve onları ateşe çağıran imamlar [önderler] kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyecekler de.
Ve bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmiş/ uzaklaştırılmış kimselerdendirler. (Kasas/39-42)
Sonra Allah onu [o mümini], onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun`un ehlini [yakınlarını] ise, azabın kötüsü; ateş kuşattı. Onlar, sabah akşam [daima] ona [ateşe] arz olunurlar. Kıyamet kopacağı gün ise: “Firavun’un ehlini [yakınlarını] azabın en şiddetlisine sokun!” (Mümin/45, 46) H.Yılmaz


Bu ayetlerde, surenin başından bu yana nakledilen kıssalara işaret edilerek herkesin bu kıssalardan hisse alması istenmektedir.
Kıssalardaki olaylara bakıldığında, toplumların anlatılan akıbetlere bizzat kendi davranışları sebebiyle ulaştıkları anlaşılmaktadır. Toplumlar kendi elleriyle ekmiş olduklarını biçmekte, dolayısıyla kötü akıbet konusunda hiçbir haksızlığa uğratılmamaktadırlar. Bu husus birçok ayette defalarca tekrarlanmıştır:
Onlara, kendilerinden önceki kişilerin; Nuh’un Kavmi’nin, Ad`ın, Semud`un, İbrahim’in Kavmi`nin, Medyen Ashabı`nın ve mü`tefikelerin [alt-üst olmuş kentlerin] haberi gelmedi mi? Onlara elçileri açık delillerle gelmişlerdi. Ve sonra Allah, onlara zulmeden değildi. Velâkin onlar kendilerine zulmediyorlardı. (Tövbe/70)
İşte hepsini günahları sebebiyle yakaladık; onlardan kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, onlardan kimini korkunç bir ses yakaladı, onlardan kimini yerin dibine geçirdik, onlardan kimini de suda boğduk. Ve Allah onlara zulmetmiyordu velâkin onlar kendilerine zulmediyorlardı. (Ankebut/40)
Her kim salihi işlerse artık kendi için yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa, artık kendi aleyhinedir. Ve senin Rabbin kullara çok zalim değildir. (Fussılet/46)
Şüphesiz ki Allah, zerre kadar zulüm etmez. Ve eğer iyilik ise onu kat kat artırır. Ve kendi katından büyük bir ecir verir. (Nisa/40)
Ve Kitap [amel defteri] konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış.” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf/49)
Ve Biz sana anlattıklarımızı, daha önce Yahudilere de haram kılmıştık. Ve Biz onlara zulmetmedik. Ama onlar kendilerine zulmediyorlardı. (Nahl/118)  H.Yılmaz

Bu ayetlerde Rabbimizin suçluları yakalayışının çok çetin olduğu, kimsenin O’ndan kaçamayacağı, suçlulara sadece mühlet tanındığı bildirilmektedir. Suçlulara mühlet verilmesinin sebebi ise Allah’ın onların soyundan dünyaya gelecek olanlar hakkında yaptığı plânların gerçekleşmesi içindir. Yoksa, zalimler zulümlerinin hesabını mutlaka vereceklerdir. Dolayısıyla bu ayetlerde insanlığa, vakit varken kendilerini toparlamaları mesajı verilmiştir.
Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere dünya hayatında ve şahitlerin kalktığı [şahitlik edecekleri] günde [kıyamette] kesinlikle yardım ederiz. (Mümin/51)
Ve inkâr edenler peygamberlerine, “Ya sizi mutlaka yurdumuzdan çıkaracağız, ya da mutlaka dinimize döneceksiniz!” dediler. Rableri de onlara, “Biz zalimleri mutlaka helâk edeceğiz.” [diye] vahyetti.
Ve onlardan sonra sizi mutlaka yeryüzüne yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkan içindir. (İbrahim/13, 14) H.Yılmaz


Bu, şefaatçılarının (aracılarının) kendilerini O günün azabından koruyacaklarına inanan akılsızlara bir uyarıdır. Bu kimseler, şefaatçılarımız bizi kurtarır, onlar kendi günahkar izleyicilerini bağışlatmak üzere Allah'tan izin koparabileceklerine göre bizi azaptan korurlar zannıyla kötü ameller işlemekten sakınmaları için uyarılmaktadırlar böylece. Bu uyarının nedeni onların, ne pahasına olursa olsun Allah'ın üzmek istemeyeceği sevgili gözdelerine inanıp güvenmeleri, onları başlı başına bir güvence saymalarıdır. Herhangi bir etki uyandırmak için değil, tamamen hakikatı ifade etmek üzere, kendilerine O'nun izni olmaksızın şu gözdelerin herhangi bir dahli olamayacağı söylenmektedir. Hiçbir veli, hiçbir melek, gücü ya da etkisi ne kadar yüksek olursa olsun, O'nun izni olmaksızın o yüce mahkemede tek kelime edemez. Bu yüzden Allah 'tan gayrısına bel bağlayıp bu tür şefaatçılar (yahut aracılar) edinerek, onların kendilerini ahiret gününün azabından koruyacakları umuduyla bu dünyada rahat rahat günah işleyenler, ne kadar akılsızca davrandıklarını anlayacakları için nihayette hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Mevdudi

Öte dünyada gökler ile yerin ne olacağı ile ilgili Bak. İbrahim suresi 48 M.Sağ

105 ve 106. ayetlerde geçen "gökler ve yer devam ettiği sürece" ifadesi, sözkonusu kimselerin uğrayacakları azabın sürekliliğini belirtmek veya ahirette yeni bir yeryüzünün, yeni göklerin yaratılacağına işaret etmek için zikredilmektedir. Yer ve gökler iki sebepten dolayı varolmaya devam edemez: Birincisi, Kur'an'a göre gökler ve yerin kıyamet gününde değiştirileceği gerçeğidir; ikincisiyse bu ayetlerde zikredilen olaylar ahirette meydana gelecektir.
 Bu ifade, onları ebedi azaptan kurtaracak hiçbir gücün bulunmadığını vurgulamak için zikredilmiştir. Kuşkusuz Allah dilediği kimseyi affeder, ayrıca istediği kimsenin azap süresini de değiştirebilir; zira bu yasaları kendisi için koymuştur ve O'nun yasası üzerinde, O'nun gücünü sınırlayacak herhangi bir yasa mevcut değildir. Mevdudi

Yani, Allah durdurmadıkça ya da ertelemedikçe (karş. 6:128'in son paragrafı ve ilgili 114. not; ayrıca 40:12 hk. 10. not). “Gökler ve yer yerinde durdukça” ifadesine gelince; bu söz, Kıyamet Günü'yle aynı anlama gelen Son Gün gelip çatınca bildiğimiz dünyanın da sona ereceğini işaret eden pek çok Kur’ânî ifadenin varlığı sebebiyle, klasik müfessirlerden çoğunu yorum zorluğuna sürüklemiştir. Ne var ki, Taberî'nin bu ayet hakkındaki yorumunda belirttiği gibi, eski Arapça'da “gökler ve yer yerinde durdukça” tabirinin ya da “gece ile gündüz peş peşe geldikçe” tabirinin “sonu gelmeyen süre” ya da “sonsuz” (ebed) anlamına mecaz olarak kullanıldığını hatırlarsak bu ifade problem olmaktan çıkacaktır. Ayrıca bkz. 20:105-107 ve ilgili 90. not; keza, 14:48 hk. 63. not. M.Esed

Yani, Allah onlara daha büyük bir mükafat bahşetmeyi istemedikçe (Râzî, ayrıca Menâr XII, 161) ya da -ki bizce daha muhtemel olan budur- insanın (insan türünün) önünde yeni bir evrim sahnesi, daha yüksek bir evre açmadıkça. M.Esed

Yani, "Onlar ne Cennete sevkedilecekler ne de orada kalabileceklerdir. Bunu sağlayacak ve Allah'ı bu tür şeylere mecbur edecek istisnai yasalar kesinlikle sözkonusu değildir. Eğer Cennette kalacaklarsa bu ancak Allah'ın lutfuyla mümkün olabilir. Onlar hakkındaki herhangi bir değişikliği eğer dilerse, gerçekleştirmeye tam anlamıyla O kadirdir. Mevdudi

Bu ayetlerde, o gün [Mahşer günü] insanların “bedbahtlar” ve “mutlular” olmak üzere iki grup olacakları bildirilerek bedbahtların cehennemdeki, mutluların da cennetteki durumları kısaca açıklanmaktadır.
Ayetlerde geçen “gökler ve yer durdukça” ifadesi, cennetteki ikramların ve cehennemdeki azapların sürekliliğini belirtmektedir. Zira klâsik Arapçada “gökler ve yer durdukça” ve “gece gündüz peş peşe geldikçe” tabirleri, “sonu gelmeyen süre [ebed] anlamında kullanılır. Yoksa ahirette, aşağıdaki ayetlerden de görüleceği üzere, ne gökler vardır ne de yeryüzü; dağlar yıkılıp yer dümdüz edilecek, gök de başka bir şekle döndürülecektir:
Ve Bizim dağları yürüttüğümüz gün; ve sen yer yüzünü çırılçıplak/ dümdüz göreceksin. Ve Biz onları bir araya topladık. Böylece onlardan hiçbir kimseyi bırakmadık. (Kehf/47)
O gün Sur’a üflenir: Siz de hemen bölükler hâlinde gelirsiniz.
Ve gökyüzü açıldı da kapılar oluvermiştir [oluverecektir].
Ve dağlar yürütülmüş ve serap oluvermiştir. (Nebe`/18-20)
Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.” (Ta Ha/105-107)
Ve sen dağları görürsün; sen onları donuk, durgun sanırsın. Oysa onlar her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın yapımı olarak bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Şüphesiz ki O, yaptıklarınıza tamamıyla haberdardır. (Neml/88)
O gün gök, sarsıldıkça sarsılır, dağlar da yürüdükçe yürür. (Tur/9, 10)
O gün gök erimiş bir maden gibi olur.
Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. (Mearic/8, 9)
Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur. (Kaariah/5)
Olacak o vak’a olduğu zaman. —Ki onun [o vak’anın] oluşu için yalan söyleyen yoktur. O [o vak’a], alçaltıcıdır, yükselticidir.- Yeryüzü şiddetle sarsıldıkça sarsıldığı ve dağlar ufalandıkça ufalanıp da toza dumana dönüşüverdiği zaman. (Vakıa/1-6)
O gün yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek. Gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. (İbrahim/48)
Bu konuda ayrıca İnfitar ve İnşikak surelerine bakılabilir. İşte o gün [Mahşer günü] dünyada iken ertelenmiş akıbet gelmiş olacak, artık kimse konuşamayacak, söz mülk sahibinin olacaktır:
İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahman’a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur. (Furkan/26)
O gün onlar meydana çıkarlar. Kendilerinden hiçbir şey Allah`a karşı gizli kalmaz. -"Bugün mülk kimindir?", “Sadece tek ve kahhar olan Allah`ındır!”- (Mümin/16)
Ruh ve melekler saf saf dikildikleri gün. Rahman`ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. Ve o [izin verilen] doğruyu söyledi. (Nebe’/38)
Bugün Biz onların ağızlarının üzerine mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıkları şeylere şahitlik eder. (Ya Sin/65)
Bu, onların konuşmayacakları gündür [andır].
Kendilerine izin de verilmez ki, özür dilesinler. (Mürselat/35, 36)
Onun karini [yaşıtı olan arkadaşı] dedi ki: "Rabbimiz! Ben onu azdırmadım. Fakat kendisi uzak bir dalâlet [kayboluş / sapıklık] içindeydi."
[Allah] Buyurdu ki: "Benim huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce tehdit göndermiştim." (Kaf/27, 28)
Ve dediler ki: “Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar. Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.” (Ahzab/67, 68)
İnkâr edenler; “Biz kesin olarak, ne bu Kur’an’a inanırız, ne ondan önceki [indirile]ne.” dediler. Sen o zulmedenleri, Rabbleri huzurunda tutuklanmış, sözü [suçlamaları] birbirlerine karşı evirip-çevirip birbirlerine atıp dururken bir görsen! Zaafa uğratılan [müstazaf]lar, büyüklük taslayanlara “Eğer sizler olmasaydınız, gerçekten bizler mümin [kimse]ler olurduk.” diyecekler
Büyüklük taslayanlar, zayıf düşürülenlere, “Size kılavuz geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Bilakis, siz kendiniz suçlular oldunuz.” derler.
O zayıf düşürülenler de o büyüklük taslayanlara, “Bilakis gecenin ve gündüzün tuzağı! Siz bize Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na eş koşmamızı emrediyordunuz.” derler. Bunlar azabı gördükleri zaman içlerinden pişmanlık getirmektedirler. Biz de o kâfirlerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yaptıklarının karşılığını görüyorlar. (Sebe’/31-33) H.Yılmaz


Yani, “onların inançlarının akla, sağduyuya dayandığını sanma”: Öncelikle, geçen pasajlarda anlatılan inkarcı toplumlar gibi, kendi eski inançlarıyla uyuşmuyor gerekçesiyle Allah'ın mesajına karşı çıkan müşrik Araplara ve genel olarak da, kelimenin en geniş anlamıyla, atalarından devraldığı sahte değerlere bağlı kalan ve bunun sonucu olarak sahte ya da gayritabii ahlakî standartlara uyan toplumlara ilişkin bir atıf. İnkarcı toplumları karakterize eden bu tutum -bu ayetin son cümlesinde işaret edildiği gibi- ya bu dünyada, ya ahirette, ya da her ikisinde birden kaçınılmaz olarak beraberinde acıyı, azabı ge-tirmektedir.

Lafzen, “Paylarını tam olarak, eksiltmeden ödeyeceğiz”. Bu cümle hakkında yapılmış bir açıklama için bkz. bu surenin 15-16. ayetlerine dair 27. not. M.Esed

Bu ifade Rasulullah'ın (s.a) onların ilahları hakkında herhangi bir şüpheye sahip olduğu anlamına gelmemektedir. Her ne kadar kelimeler Rasulullah'a (s.a) izafe ediliyorsa da, aslında ifade herkesi içine almaktadır. Yani ifadenin taşıdığı anlam şudur: "Aklı başında olan hiç kimse kuşku duymaz ki, ilahlara ibadet eden insanlar; onların mucizevi güçlerine inandırılmalıdırlar; aksi taktirde ne onlara ibadet eder ne kurbanlar bağışlar ve ne de onlardan yardım isteğinde bulunurlar." Aslında onların ibadetleri, kurban ve dualara ne gerçek bir deneye, ne gözleme ve ne de bir bilgiye dayanmakta, aksine yalnızca atalarının körü körüne taklidini temel almaktadırlar. Dalaletlerinin ispatı da taptıkları ilahların, kendilerini her zaman ve tümüyle helak etmiş olan ilahi azap karşısında hiçbir şey yapamamış olmalarıdır. Mevdudi

Peygamberimizi muhatap alan ama onun şahsında tüm insanlığa mesaj veren bu ayette, Mekkeli müşriklerin, kendi atalarından devraldıkları sahte değerlere bağlı kalarak o yol bilmez ataları gibi yanlış yolda bulundukları ve bundan dolayı da kesinlikle cezalandırılacakları ilân edilmektedir. Peygamberimizden istenen, Mekkeli müşriklerin takip ettikleri yolun yanlışlığından asla kuşku duymamasıdır.
Allah’ın indirdiği din yerine atalarından öğrendiklerine uyanların durumları başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
Ve onlara “Allah’ın indirdiğine uyun.” dendiği vakit, “Aksine biz, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız.” dediler. Ataları bir şeye akıl erdirmez ve doğru yolu bulmaz idiyseler de mi? (Bakara/170)
Ve onlara “Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin.” dendiği zaman, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter.” derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu bulmayan kimseler olsa da mı? (Maide/104)
Ve işte böyle Biz, senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri; “Şüphesiz biz babalarımızı bir ümmet [önderli toplum] üzerinde bulduk. Biz de kesinlikle onların izlerine uyanlarız.” dediler. (Zühruf/23)
Konumuz olan ayetin sonunda yer alan “Şüphesiz Biz de kendilerine nasiplerini kesinlikle eksiksiz öderiz” ifadesi, onların dünyada iken hayırdan ve şerden yaptıklarının karşılığının tam olarak verileceği anlamına gelmektedir:
Her kim zerre miktarı bir hayır ilerse onu görecek, her kim zerre miktarı bir şer işlerse onu görecek. (Zilzal/7, 8)
Ve herkes için yaptıkları işlerden, bir takım dereceler vardır. Ve onlar zulmedilmeden, O [Allah], onlara amellerini tam ödeyecektir. (Ahkaf/19)
Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye haksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır? (Âl-i Imran/25)
Ne amel yaptıysa herkese karşılığı tam olarak ödendi. Ve O [Allah], onların yaptıklarını en iyi şekilde bilendir. (Zümer/70)
Ayrıca Zümer/10, Bakara/272, 281, Âl-i Imran/57, 161, 185, Nisa/173, Nahl/111 ve bu surenin 15 ve 11. ayetlerine bakılabilir. H.Yılmaz


Lafzen, “onda (da) anlaşmazlığa/ayrılığa düşüldü”, ya da “onun hakkında (da) karşıt görüşler ortaya atıldı”: bu cümlenin anlamı şu ki: Muhammed (s)'in çağdaşlarının yaptığı gibi, Hz. Musa'nın tebliğ ettiği insanlardan bir kısmı kitabı kabul etti, bir kısmı da onun gösterdiği yolda yürümeyi reddetti.

Lafzen, “aralarında elbette karar verilirdi/verilmiş olurdu”. -Yani, cezalandırılmalarının Kıyamet Günü'ne kadar erteleneceği konusunda Allah'ın takdiri (kelime, lafzen, “söz”) olmamış olsaydı bu toplumlar yok edici bir felaketle hemen cezalandırılırlardı (karş. 10:93'ün son cümlesi ve ilgili 114. not).

Karş. 2:55 -“Ey Musa, doğrusu Allah'ı kendi gözümüzle görmedikçe sana asla inanmayacağız!”  M.Esed

Bu ayette İsrailoğullarının durumu ortaya konmuş, onların kendi kitaplarında ayrılığa düştükleri, mezheplere ayrıldıkları, farklı farklı anlayışlara sahip oldukları açıklanmıştır.
İnsanların ayrılığa düşmesi konusu başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
Ve onlar kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki taşkınlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından adı konmuş bir süreye dair bir söz geçmemiş olsaydı aralarında kesinlikle gerçekleştirilirdi. Ve şüphesiz kendilerinden sonra Kitap’a vâris kılınan kişiler ondan [Kur’an’dan] kesinlikle kararsızlığa götüren bir kuşku içindedirler. (Şûra/14)
İnsanlar tek bir ümmet idi. Sonra Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve ihtilâf ettikler konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hakk ile kitap indirdi. Ve sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka, kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/ dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar. (Bakara/213)
Ayette geçen “Rabbinden, daha önce verilmiş bir Söz” ibaresi, Allah’ın bir kararını ifade etmektedir ve bu karar Yunus suresinin tahlilinde belirttiğimiz gibi şu anlama gelmektedir:
RABBİMİZDEN GEÇEN SÖZ
110. ayette konu edilen “Söz”, Rabbimizin cezaları “adı konmuş süreye erteleme” ilkesidir. Eğer bu ilke olmasa idi, herkesin hak ettiği anında kendisine verilecekti. Fakat Allah ilkesini katiyen bozmaz.
Ve onlar kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki taşkınlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından, “adı konmuş bir süreye kadar” sözü geçmemiş olsaydı aralarında kesinlikle gerçekleştirilirdi. Ve şüphesiz kendilerinden sonra Kitap’a vâris kılınan kişiler ondan [Kur’an’dan] kesinlikle kararsızlığa götüren bir kuşku içindedirler. (Şûra/14)
Ve ant olsun ki Biz, Musa’ya Kitap’ı verdik de onda ihtilafa düşüldü. Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir Söz olmasa idi, elbette aralarında gerçekleştirilirdi. Ve onlar şüphesiz, bundan [Kur’an’dan] kuşkulu bir şüphe içindedirler. (Hudn/110)
Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun sırtında [yeryüzünde] hiçbir dabbehi [canlıyı] bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah kendi kullarını en iyi görendir. (Fatır/45)
Ayrıca Fussılet/45 ve Ta Ha/129’da da aynı ilkeye değinilmiştir.
Şayet Yüce Allah, hakkında anlaşmazlığa düştükleri ko­nularda mükâfat ve cezayı vermek suretiyle kıyamet gününden ön­ce aralarında hüküm vermeyeceğine önceden hükmetmemiş olsaydı, elbet­te dünya hayatında hak ettiklerini hemen gerçekleştiriverirdi. Yani amelleri sebebiyle mümin­leri cennete girdirir, küfürleri sebebiyle de kâfirleri cehenneme atardı. Fakat şanı yüce Allah bütün insanların neler yapacağını bilmekle birlikte, önceden beri belli bir eceli tayin etmiş ve bunun için vade olarak kıyamet gününü tespit etmiştir.
Dikkat edilirse, tahlilini yapmaya çalıştığımız bu ayet, içinde bulunduğu pasajdaki konu akışına uymamaktadır. Bu sebeple biz 110. ayetin ya İsrailoğullarının tutumunun konu edildiği bir dönemde diğer ayetlerden bağımsız olarak inmiş ayrı bir necm, ya da Kur’an’daki başka bir pasaja ait bir ayet olduğunu düşünmekteyiz. Ama kesin olan şudur ki, 110. ayet, içinde bulunduğumuz pasaja ait değildir. Nitekim bir sonraki 111. ayet, bir önceki 109. ayetin devamı durumundadır: H.Yılmaz

İkinci çoğul şahsa hitab eden bu buyruğu açıklarken, İbni Kesîr bunun inananların hepsine hitab ettiğini ve onların, inanan-inanmayan herkese karşı kaçınmaları gereken davranışlara dikkat çektiğini belirtiyor: ve bunu yaparken de, belli ki, İbni ‘Abbâs'ın bu ayet için yaptığı (Râzî tarafından da kaydedilen) şu açıklamaya dayanıyor: “Ayet şunu demek istiyor: Allah'a boyun eğin/O'na karşı alçak gönüllü olun; birbirinize karşı büyüklenmeyin, kurum satmayın”. Sonraki müfessirlerin bazılarına göre ise (Taberî, Zemahşerî, Beğavî, Râzî gibi) ayetin en geniş anlamı: “Allah tarafından konulmuş sınırları aşmayın”, ya da “hak ve adalet sınırlarını aşmayın” şeklindedir. M.Esed

Tüm İslâm ilkelerinin çekirdeği mahiyetinde olan bu iki ayette söze önce peygamberimize hitap edilerek başlanmış, daha sonra da İltifat sanatı yapılarak hitap tüm müminlere yaygınlaştırılmıştır.
SIRAT-I MÜSTAKİM
Kur’an ayetleri ışığında değerlendirildiğinde, bu tamlamanın “Allah’ın Yolu”, “Hakk Yol”, “Allah’ın Kitabı”, “İslâm Dini”, “İslâm Milleti” gibi anlamlara geldiği görülür (Âl-i Imran/51, En’am/126, 153, Hicr/41, Nahl/76, Meryem/36, Ya Sin/61, Zühruf/61, 64). Ancak en güzel anlam, Fatiha suresindeki anlamdır: “Üzerlerine gazap dökülmüşlerin ve şaşkınlığa saplanmışların yolunun dışındaki, kendilerine nimet verdiklerinin yolu olan dosdoğru giden yol.”
Dikkat edilirse, 112. ayette sadece “dosdoğru ol” denmemiş; “Emrolunduğun gibi, Allah’ın çizdiği sınırlarda, koyduğu ilkelerde dosdoğru ol!” denmiştir. Bunun sebebi, bize göre, insanın kendi kendine dosdoğru yolu tamı tamına bulmada yetersiz oluşudur.
H.Yılmaz

Rakene fiili, kişinin duygu ya da düşünce planında, bir kimseye ya da bir şeye karşı hem eğilim göstermesi anlamını, hem de o şeye ya da kimseye güvenmesi, dayanması anlamını ifade ettiği için bir tek sözcükle bir başka dile aktarılamıyor; bizim yukarıdaki lâ terkenû ibaresine ilişkin çevirimizde de bu husus gözönünde bulunduruldu. Ellezîne zalemû ifadesinde geçmiş zaman çekiminin kullanılmış olması, Kur’an'da sıkça görüldüğü üzere, zulümde kasdı ve ısrarı belirtmek içindir; bu gözönünde bulundurularak çeviride bu ifade “zulümde ısrar edenler” şeklinde aktarıldı.

143 Zemahşerî'ye göre son cümlenin başındaki sümme takısı “ve sonra” ya da “bunun ardından” şeklinde çevrilemiyecek tarzda bir zamanda peşpeşelik değil, fakat daha çok başına geldiği olumsuz ifadenin olumsuzluğunu, burada “onlara Allah'ın yardım etmesinin” ihtimal dışı olduğunu (istib‘âd) pekiştiren bir vurgu ifade etmektedir. M.Esed

113. ayette geçen “Ve zulüm yapan kimselere meyletmeyin, sonra size ateş dokunuverir” ifadesindeki zulmedenler, birinci plânda müşrikler, ikinci plânda ise kötü ahlâklı kişilerdir. Bu gibi kişilere meyledilmesinin meyledene de zarar vereceğini bildiren bu uyarı, aynı zamanda, bir başkasından etkilenerek onu taklit etmenin yanlış olacağı manasını da taşımaktadır. Nitekim Yüce Allah’ın bizleri sakındırmak istediği bu durum, insanlar arasındaki ilişkilerde o kadar çok doğrulanmış olmalıdır ki, “Üzüm üzüme baka baka kararır”, “Atı atın yanına bağlama ya huyundan ya suyundan kapar”, “Arkadaşını söyle, senin nasıl biri olduğunu söyleyeyim” gibi atasözleri ortaya çıkmıştır.
İnsanların birbirlerinden etkilenmeleri başka bir ayette daha konu edilmiştir:
Ve ayetlerimiz hakkında dalanları gördüğün zaman onlar, ondan başka söze dalıncaya kadar hemen onlardan yüz çevir. Ve eğer şeytan bunu sana terk ettirse de hatırladıktan sonra o zalimler topluluğu ile beraber oturma.
Takva sahibi olan kişilere de o zalimlerin hesabından bir şey yoktur. Fakat takva sahibi olmaları için bir hatırlatma! (En’âm/68, 69)
H.Yılmaz

Bak İsra suresi 78 ve 79 ayetler ve dipnotu M.Sağ

Surenin “sunuş” bölümünde de belirttiğimiz gibi, namazın vakitlendirildiği bu ayet Medine dönemine aittir. Bu ayete göre namaz, İsra suresinde de bildirilmiş olan vakitlerde, yani sabah, akşam ve yatsı olmak üzere üç vakitte ikame edilmelidir.
Namaz ve namaz vakitleri ile ilgili detaylı açıklamamız İsra/78’in tahlilinde yapıldığından, “Namaz Kaç Vakittir?” başlıklı yazımızın oradan okunmasını öneriyoruz. (Tebyînü’l-Kur’an; c: 4, s: 383-394) H.Yılmaz

(Açıklama için bkz. İsra. an: 95, Taha. an: lll, Rum.  Kötülüğü dünyadan kazımanın yoludur bu: "Salih ameller işleyin ve onlarla kötülüğü yenin. Faziletli olmanın en iyi yolu namazı ikame etmektir. Namaz size tekrar tekrar Allah'ı hatırlatacak, hakikatın tebliğine karşı teşkil edilmiş, birleşik ve sistemli kötülük cephesine karşı başarıyla savaşmanız için gerekli nitelikleri size kazandıracaktır. Ayrıca size hayr ve ıslah sistemine işlerlik kazandırma gücü verecektir. (Bkz. Ankebut. an: 77-79) Mevdudi

Lafzen, “gündüzün iki ucunda”. - 145 Bu buyruk, uygulamanın biçimini ve tam olarak ne zaman yapılacağını belirtmeksizin -çünkü bu iki husus Hz. Peygamber'in, sahih eylem ve sözleriyle biçimlenen sünnetiyle açıkça ortaya konmuştur- tüm farz namazları kapsamaktadır. Hz. Peygamber'in uygulamalarına göre farz namazlar (vaktin girişine göre) şöyledir: sabah (fecr) namazı; gün ortasından az sonra öğlen namazı (zuhr), ikindi namazı (‘asr); günbatımından hemen sonra akşam namazı (mağrib) ve gecenin erken saatlerinde yatsı namazı (‘işâ’). Yukarıdaki ayetin, salâtın genel anlamda taşıdığı büyük öneme dikkat çektiği gözönünde bulundurulursa; bundan, muhakkak ki, insanın sadece beş vakit farz namazlarda değil, fakat uyanık geçirdiği bütün saatlerini Allah'tan yana bilinç ve duyarlığı diri tutma çabası içinde yaşaması gerektiği sonucu rahatlıkla çıkarılabilir

Bu buyruk, uygulamanın biçimini ve tam olarak ne zaman yapılacağını belirtmeksizin -çünkü bu iki husus Hz. Peygamber'in, sahih eylem ve sözleriyle biçimlenen sünnetiyle açıkça ortaya konmuştur- tüm farz namazları kapsamaktadır. Hz. Peygamber'in uygulamalarına göre farz namazlar (vaktin girişine göre) şöyledir: sabah (fecr) namazı; gün ortasından az sonra öğlen namazı (zuhr), ikindi namazı (‘asr); günbatımından hemen sonra akşam namazı (mağrib) ve gecenin erken saatlerinde yatsı namazı (‘işâ’). Yukarıdaki ayetin, salâtın genel anlamda taşıdığı büyük öneme dikkat çektiği gözönünde bulundurulursa; bundan, muhakkak ki, insanın sadece beş vakit farz namazlarda değil, fakat uyanık geçirdiği bütün saatlerini Allah'tan yana bilinç ve duyarlığı diri tutma çabası içinde yaşaması gerektiği sonucu rahatlıkla çıkarılabilir M.Esed

114. ayetin Medenî olması sebebiyle bu ayetin 114. ayetin devamı olarak kabulü mümkün değildir. Dolayısıyla bu ayet ya peygamberimizin sıkıntılı bir döneminde inmiş başlı başına ayrı bir necmdir, ya da başka bir pasajın ayeti olup sahabe tarafından burada tertip edilmiştir.
Biz, müminlere umut ve destek veren, kendilerine verilen görevleri yerine getirirken karşılaşacakları sıkıntılara, acılara göğüs germelerini, var güçleriyle yılmadan görevlerini sürdürmelerini isteyen bu ayetin başlı başına bir necm olduğu kanaatindeyiz.
Hatırlanacak olursa, bu ayetin bir benzeri de Yunus suresinde geçmişti:
Ve sen, sana vahyolunan şeye uy! Ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Ve O [Allah], hüküm verenlerin en hayırlısıdır. (Yunus/109)
Ayette konu edilen “muhsinlik”, Rabbimizin razı olduğu ve sürekli övdüğü bir niteliktir. Birçok ayette muhsinlerin sürekli ödül alacakları bildirilmiştir:
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar [daki hakların]dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Âl-i İmran/134)
Artık demiş oldukları şeyler sebebiyle Allah onlara içlerinde sürekli kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vermiştir. İşte bu, muhsinlerin [iyilik- güzellik üretenlerin] karşılığıdır. (Maide/85)
Ve düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O’na, ürpererek ve rahmetini umarak dua edin. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti, muhsinlere [iyileştirenlere-güzelleştirenler] çok yakındır. (A`râf/56)
Onların etleri ve kanları kesinlikle Allah`a ulaşmayacaktır. Ancak O`na sizden takva ulaşır. Size kılavuzluk ettiği üzere Allah’ı büyükleyesiniz diye onları size boyun eğdirdi. Ve muhsinleri [iyilik-güzellik üretenleri] müjdele. (Hacc/37)
Ve Biz, Bizim yolumuzda gayret gösterenleri, elbette kendi yollarımıza kılavuzlayacağız. Ve şüphesiz Allah muhsinlerle [iyilik-güzellik üretenlerle] beraberdir. (Ankebut/69)
Onlar için Rabbleri nezdinde diledikleri şeyler vardır. İşte bu, muhsinlerin [iyilik-güzellik üretenlerin] karşılığıdır. (Zümer/34)
Eğer siz [Peygamber kadınları] Allah’ı, elçisini ve ahiret yurdunu istiyorsanız artık hiç şüphesiz Allah, sizden muhsinat [iyilik-güzellik üretenleriniz] için büyük bir ecir hazırlamıştır. (Ahzab/29) H.Yılmaz


Cümlenin başında yer olan lev-lâ takısı için bizim tercih ettiğimiz “ne yazık ki” karşılığı hakkında bkz. 10. sure 119. not. Bu pasaj hem önceki ayette geçen “Allah iyilik yapanların hak ettiği karşılığı hiçbir şekilde zayi etmez” ifadesiyle, hem de yukarıda 111. ayette geçen “şüphesiz, Rabbin onların her birine edip-eyledikleri her şeyin karşılığını tam olarak ödeyecektir” ifadesiyle bağlantılıdır. Karn (“nesil“) teriminin daha geniş çağrışımları için bkz. 6. sure, 5. not.

Terife fiili “kolay ve müreffeh bir hayat sürdü” anlamına geliyor; mutraf sözcüğü, “kolay, müreffeh bir hayat yaşayan/hayatın tadını çıkaran”, yani, ahlakî endişelere hayatında pek yer vermeyen demektir. Aynı kökten türetilen mutarraf sözcüğünün bunlardan biraz daha değişik bir anlam boyutu var: “kolay ve müreffeh bir hayatın küstahlaştırdığı kimse”, yahut “haz ve keyif peşinde koşmanın yozlaştırdığı kimse” anlamına geliyor (Muğnî). Mâ utrifû fîhi ibaresinin yukarıdaki çevirisi sözcüğün bu son anlam boyutuna dayanmaktadır. M.Esed

Helâktan kurtulmanın bir başka yolunun açıklandığı bu ayetlerde, kötü gidişat sergileyen toplumlarda ortaya çıkıp mücadele vermesi gerekirken, ev, dam, çoluk-çocuk, mal-mülk, makam-mevki düşünüp çıkar uğruna suskun kalan bilgi ve akıl sahibi nemelâzımcılar kınanmaktadır.
Demek oluyor ki, toplumların bozulma dönemlerinde, o toplumdaki bakıyye sahibi kişilerin, yani toplumun “bilge” nitelikli bireylerinin öne çıkıp toplumun düzeltilmesi yolunda çaba harcamaları, vurdumduymazlık yapmamaları gerekmektedir. Nitekim yukarıda nakledilen Lut kıssasında elçinin kendi toplumuna “İçinizde reşit, aklı başında biri yok mu?” demesi de bu bakış açısı ile söylenmiş bir sözdür.
Ve içinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir ümmet bulunsun. Ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (Âl-i Imran/104)
Bu, bir kavim kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah’ın ona nimet olarak bağışladığını değiştirici olmayışı nedeniyledir. Allah şüphesiz işitendir, bilendir. (Enfal/53)
Her kişi için, önünden ve arkasından Allah`ın emriyle onu gözetip-koruyan izleyiciler vardır. Gerçekte, bir halk, kendi özlerinde olanı değiştirmedikçe, Allah hiçbir şeyi değiştirmez. Ve Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onun geri çevrilmesi söz konusu değildir. Onlar için O’nun astlarından bir veliy [yardım eden, yol gösteren] de yoktur. (Ra’d/11)
Her kim salihi işlerse artık kendi için yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa, artık kendi aleyhinedir. Ve senin Rabbin kullara çok zalim değildir. (Fussılet/46) H.Yılmaz

Bu ibarede, 25-99. ayetlerde sözü edilen toplumların çöküşlerindeki gerçek sebebe gayet öğretici bir tarzda işaret edilmektedir. Bunlar üç şeyi vurgulamak için zikredilmektedir.
a) İnsanları kötülükten sakındıracak, iyiliği tavsiye edecek birtakım kimselerin bulunması gerekmektedir. Zira Allah yalnızca iyiliğe razıdır, kötülüğü ise ancak iyiliğin egemen olduğu veya belli bir potansiyele sahip olduğu sürece müsamaha eder. Fakat, içinde hiç iyi insan kalmadığı, yalnızca mücrimlerin yaşadığı veyahut iyilerin bulunduğu, fakat etkinliklerinin son derece az olduğu, hiç kimsenin bunlara kulak vermediği, kısaca manevi çöküntüye doğru atbaşı giden bir topluluk o kaçınılmaz akıbeti, yani Allah'ın azabını çağırmış demektir.
b) Kendileri salih ameller işlemeye çalışan birkaç kişi dışında herkese ve herşeye müsamaha eden bir toplum kendi fermanını imzalamış ve helakını davet etmiş demektir.
c) Bu pasajdan anlaşıldığına göre bir toplumun kaderi, o toplum içindeki salihlerin etkinliğine bağlıdır. Eğer bir topluluk içinde kötülüğü ve batılı defedip hakkı ve adaleti tesis etmeye gücü yetecek sayıda salih kişi bulunuyorsa genel azap, bir ıslah fırsatı tanımak için o topluluktan kaldırılır. Diğer taraftan eğer salih kişiler böyle bir ıslah girişimi için yeterli sayıda değilseler, topluluk onlara müsamaha etmiyor ve ıslah girişimlerine izin vermiyorsa o zaman topluluk kendi helakini hazırlamış demektir. Çünkü artık değersiz bir topluluk olduğunu bizzat kanıtlamıştır ve varolması için hiçbir haklı sebebi kalmamıştır. (Daha fazla açıklama için bkz. Zariyat. an: 34). Mevdudi

Bkz. 6. sure, 116. not. - 145 Bu buyruk, uygulamanın biçimini ve tam olarak ne zaman yapılacağını belirtmeksizin -çünkü bu iki husus Hz. Peygamber'in, sahih eylem ve sözleriyle biçimlenen sünnetiyle açıkça ortaya konmuştur- tüm farz namazları kapsamaktadır. Hz. Peygamber'in uygulamalarına göre farz namazlar (vaktin girişine göre) şöyledir: sabah (fecr) namazı; gün ortasından az sonra öğlen namazı (zuhr), ikindi namazı (‘asr); günbatımından hemen sonra akşam namazı (mağrib) ve gecenin erken saatlerinde yatsı namazı (‘işâ’). Yukarıdaki ayetin, salâtın genel anlamda taşıdığı büyük öneme dikkat çektiği gözönünde bulundurulursa; bundan, muhakkak ki, insanın sadece beş vakit farz namazlarda değil, fakat uyanık geçirdiği bütün saatlerini Allah'tan yana bilinç ve duyarlığı diri tutma çabası içinde yaşaması gerektiği sonucu rahatlıkla çıkarılabilir.

149 Bu pasaj önceki ayetin son cümlesiyle (“günaha gömülüp gittiler”) bağlantılıdır. Klasik müfessirlerin çoğuna göre zulm terimi (lafzen, “haksızlık veya kötülük”) bu anlam akışı içinde “çarpık inançlar” anlamına gelmektedir ki bu da, peygamberler aracılığıyla Allah tarafından vahyedilmiş gerçekleri inkar etmek, O'nun varlığını tanımamak ya da ilahî kudret ve nitelikleri Allah'tan başka varlıklara yakıştırmak demektir. Râzî, yukarıdaki ayeti açıklarken şöyle diyor: “Hiçbir toplumun başına, sırf inanç düzleminde şirk ve küfr içinde olmaları yüzünden bu dünyada yok edici türden cezalandırıcı bir azap gelmez; bu kabil bir ceza toplumun başına, ancak toplumun insanları [birbirlerine karşı] ısrarla haksızlık yaptıkları; [başkalarının] hukukunu, hayatını ve onurunu tehlikeye sokacak tarzda insanlık dışı, ahlak dışı davrandıkları zaman gelir. Bunun içindir ki, Müslüman hukukçular (fukahâ’) insanın Allah'a karşı olan yükümlülüklerinin O'nun bağışlayıcı, affedici olduğu ilkesiyle birlikte düşünülebileceğini, (yani yerine getirilmediği takdirde O'nun affının umulabileceğini), ama insanlara karşı olan yükümlülüklerin hassas, esnemez bir özellik taşıdığını, dolayısıyla mutlaka ve duyarlı bir biçimde gözetilmesi gerektiğini söylemişlerdir”. Meselenin böyle ele alınmasının sebebi, Allah'ın mutlak kudret sahibi olması ve hiçbir korunmaya ihtiyacı olmaması, ama insanın zayıf ve korunmaya muhtaç olmasıdır. (Karş. 28:59'un son cümlesi ve ilgili 61. not.) M.Esed

Ayrıca bak Yunus suresi 99 M.Sağ

Yani, her konuda, hatta Allah tarafından vahyedilen değişmez gerçekler konusunda bile. Ümmeten vâhideten (bir tek topluluk) terimi ve onun değişik anlam boyutları hakkında bir açıklama için bkz. 2. sure, 197 ve 198. notlar; 2:253'ün ikinci kısmı ve ilgili 245. not; ve 5:48'in ikinci kısmıyla ilgili 66 ve 67. notlar. Burada böylece, Kur’an bir kere daha işaret etmektedir ki, insanların birbirleriyle hep görüş ayrılıkları içinde olmaları, farklı düşüncelerin peşinden gitmeleri bir rastlantı değil, tersine Allah'ın ilim ve iradesinin bir ürünü olan insan varlığının temel unsurlarından birinin tezahürüdür. Eğer Allah bütün insanların aynı inanca bağlı olmasını irade etseydi -ki bu onun için asla zor olmazdı- o zaman zihinsel gelişme tamamen dururdu ve “ve insanların hepsi yaratılışlarının zoruyla hakka inanıp Allah'a itaat ederek manevî hayatları itibariyle belki melekler gibi olurlardı ama tür olarak sahip oldukları üstün ve ayırıcı niteliklerinden yoksun düşüp toplumsal hayatları itibariyle karıncalara ya da arılara benzeyip çıkarlardı (Menâr XII, 193) -Bu, insanın, ona doğruyla eğri arasında seçim yapma ve böylece hayatına onu diğer bütün canlılardan ayıran, ahlakî bir anlam, manevî boyut kazandırma imkanını veren, izafî de olsa, serbest irade ve seçme özgürlüğünden yoksun bırakılması olurdu. M.Esed

Büyük merhamet sahibi olan Allah, bu dünyada bize uyarılarını yaparak, her türlü olanağı ve şansı vermiştir. Cennete ve cehenneme girenler, aslında, dünya yaşamında, kendi özgür iradesiyle oraları seçerler.M.Sağ

(Daha fazla açıklama için, bkz. En'am. an: 24) Mevdudi

Yani, O'nun (aydınlatıcı, yol gösterici) rahmetinden -ki bu O'nun varlığını tanıyıp kabul etmek (karş. 7:172 ve ilgili 139. not) ve O'nun, peygamberleriyle insanlığa bahşettiği yol gösterici mesajı benimsemek konusundaki Allah-vergisi görme, kavrama yeteneğinden ibarettir- yararlanmasını bilenler. (Râzî)

Mücâhid ve ‘İkrime gibi ilk müfessirlerden bazıları, bizim yukarıda çeviride “bu (lütfa erişmeleri) için” ifadesiyle aktardığımız li-zâlike ibaresindeki zâlike (“bu”) işaret isminin Allah'ın insana bahşettiği rahmet/lütuf anlamına geldiği görüşündedirler. Hasan Basrî ve ‘Atâ gibi müfessirler ise bununla, insanların zihinsel tercihleri bakımından birbirlerinden farklı olabilme kabiliyetlerinin kasdedilmiş olduğunu söylemişlerdir. Zemahşerî'ye göre bu, insanı diğer yaratıklardan ayıran ahlakî seçim serbestisidir ki buna önceki bölümlerde de zaten işaret edilmiştir; gerçekten de insanı diğer yaratıkların üstüne çıkaran Allah-vergisi en özgün nitelik (karş. 2:30-34'deki Âdem ile melekler meseli) bu seçme özgürlüğü olduğu içindir ki, Zemahşerî'nin yorumu, ötekilerin içinde bizce en ihatalı, doğruya en yakın olanıdır.

Burada da 32:13'de geçtiği anlamda tekrarlanan “Allah'ın kelimesi” ifadesi ilk defa ya da orijinal ifade biçimiyle 7:18'de “şeytanın yandaşları”yla, yani, kendilerine Allah'ın teklif ettiği yol gösterici mesajı reddedenlerle ilgili olarak telaffuz edilmişti; bizim yukarıda paragraf başında parantez içinde yaptığımız ilavede de bu husus gözönünde bulundurulmuştur. Bizim yukarıda ve benzer durumlarda “görünmeyen varlıklar” ifadesiyle karşıladığımız cinn teriminin anlamı konusunda bkz. Ek III. M.Esed

Bu ayetlerde, bütün insanları “iman” veya “küfür” ümmeti şeklinde tek bir ümmet yapmaya kadir olduğunu haber veren Rabbimiz, böyle yapmadığını bildirerek insanlar için belirlediği “özgürlük” ilkesini açıklamaktadır. Allah’ın insanları özgür bıraktığı, bir başka ayette ise şöyle ifade edilmiştir:
Oysa Rabbin dileseydi elbette yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık, inananlar olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? (Yunus/99)
Allah’ın insanı kendilerine vahyedilenden başkasını yapamayan diğer canlılar gibi yaratmayıp özgür bırakması, farklı düşüncelerin, farklı görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olmuş, bu da insanlar arasında ayrılıklar oluşturmuştur. Ancak bunun böyle olduğunu çok iyi bilen Yüce Allah, bu ayrılıkların ortadan kaldırılması ve rahmetinden herkesin istifade etmesi için insanlara vahiyler ve elçiler göndermiş, böylece tüm inananlara dosdoğru bir yolda birleşme imkânı sağlamıştır. Allah’ın gösterdiği bu dosdoğru yol, Kur’an’da “Sırat-ı Mustakim” olarak ifade edilmiştir. İnsanların bu dosdoğru yolda bulunmaları hâlinde aralarında en ufak bir ayrılık bile doğmamaktadır. H.Yılmaz

Yani, Kur’an bütün bunları sırf olayların seyrini vermek için, sırf hikaye etmiş olmak için anlatmıyor, tersine bu olayları, bu kıssaları (ya da onların işe yarar kesitlerini) ahlakî gerçekleri sergilemek ve inananların inancını güçlendirmek, pekiştirmek için kullanıyor (bkz. yukarıda 73. notun ikinci kısmı ve ayrıca 131. not). M.Esed

Bu ayette Rabbimiz, kıssa nakletmekteki amacını açıklamakta ve kıssaların yararlarını bildirmektedir.
Ayetin ifadesinden anlaşıldığına göre, önceki elçilerin haberleri Kur’an’da sadece olayların gelişimini hikâye etmek için değil, içlerindeki ahlâkî gerçekleri sergilemek ve böylece inananların inançlarını pekiştirmek için yer almaktadır. Zaten kıssaların üslûbu da tarih bilgisi vermek amacıyla değil, öğüt vermek amacıyla anlatıldıklarını göstermektedir. Kur’an’daki kıssaların insanlara sağlayacağı yararlar kısaca şöyle özetlenebilir:
* Kur’ân`daki kıssalar, eskiden de peygamberlerin gelip geçtiği bilgisini vermek sûretiyle peygamberlerin türedi olmadığını gösterir.
* Kur’ân`daki kıssalar, gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin görevlerinin “tebliğ etmek” ve “öğütte bulunmak”tan ibaret olduğunu öğretir.
* Kur’ân`daki kıssalar, Allah`ın elçilerine daima gönderildikleri toplumun ileri gelenleri [mele’] tarafından karşı çıkıldığı bilgisini verir.
* Kur’ân`daki kıssalar, Peygamberimizin tebliğine karşı çıkıp o`nu engellemek isteyenlere, bu tavırlarının bedelini nasıl ödeyecekleri konusunda geçmişten -bazılarını kendilerinin de bildikleri- örnekler vermek sûretiyle hatırlatma yapar, uyarıda bulunur.
* Kur’ân`daki kıssalar, Peygamberimizin ve yandaşlarının karşı karşıya bulundukları durumun daha önceki peygamberler ve toplumları arasında meydana gelenlere benzediğini, hatta büyük ölçüde aynı olduğunu bildirmek sûretiyle Peygamberimize ve yandaşlarına güven telkin eder; ayrıca Allah`ın elçilerinin daima galip geldiklerini bildirmek sûretiyle onlara azim kazandırır ve manevîyatlarını kuvvetlendirir. H.Yılmaz


Ortaya konan onca açık kanıta rağmen hâlâ inkârda direnenler tehdit edilmekte, peygamberimize de açık destek verilmektedir. Burada kısa ve özlü bir şekilde verilen mesaj, aşağıdaki ayetlerde daha detaylı verilmiştir:
O [Şuayb]; “Ey kavmim! Benim gurubum [akrabalarım, taraftarlarım] size karşı Allah’tan daha mı güçlü/ değerli? Ve O’nu [Allah’ı] arkanıza atılmış bir şey edindiniz. Şüphesiz ki, Rabbim bütün yaptıklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır. Ve ey kavmim! Var gücünüzle yapacağınız ne varsa yapın! Şüphesiz ben yapıcıyım. Perişan edecek azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında bileceksiniz. Gözetleyiniz, Şüphesiz ben sizinle beraber gözetleyiciyim” dedi. (Hud/92, 93)
De ki: “Ey kavmim! Gücünüz yettiğince yapacağınızı yapın, Şüphesiz ben de yapıyorum. Yakında yurdun sonunun kim için olduğunu bileceksiniz. Şüphesiz zalimler kurtuluşa eremezler.” (En’am/135)
De ki: “Ey kavmim! Siz bulunduğunuz yer üzere çalışın. Şüphesiz ben de çalışıcıyım. Artık kendisini rezil edecek azabın kime geleceğini ve kalıcı bir azabın kimin üzerine yerleşeceğini yakında bileceksiniz.” (Zümer/39, 40) H.Yılmaz


Lafzen, “Göklerin ve yerin gizil gerçekleri[ne dair mutlak bilgi] Allah'ındır”. Ğayb teriminin bu anlamı için bkz. 2:3'e dair 3. not. M.Esed

Bu ayette, göklerde ve yerde bilinmeyen şeylerin hepsini Allah’ın bildiği, olup biten her şeyin O’na döndüğü bildirilerek insanlara O’na kul olmaktan başka çarelerinin olmadığı hatırlatılmaktadır.
Surenin bu son ayetinin mesajı kısaca şudur: “Aklınızı kullanırsanız Allah’a kul olmaktan başka çareniz yoktur.” H.Yılmaz