(Nûh - 7.Ayet)

<< Geniş Meal

Nasr

"Fetih"den murad, belli bir savaştaki zafer değildir. Aslında burada kesin bir zafer murad edilmiştir. Bu öyle bir zamandır ki İslâm'a karşı çıkacak hiçbir güç kalmamış ve İslâm Arabistan'da kesin bir zafer kazanmıştır. Bazı müfessirler bundan Mekke fethini anlamışlardır. Ancak Mekke fethi Hicrî 8'de vukubulmuş, bu sure ise Hicrî 10'un sonunda nazil olmuştur. Bu, girişte açıkladığımız İbn Ömer ve Serra binti Nebhan'ın rivayetlerinde görülmüştü. Bunun yanısıra ibn Abbas'ın kavli de bu tefsire ters düşer. O kavil, bu surenin Kur'an'ın son suresi olduğu idi. Bu durumda, Mekke'nin fethi kastedilmiş olamaz. Çünkü Tevbe suresi bu sureden sonra nazil olmuştur. Öyleyse bu sure, en son sure nasıl olabilir? Kuşkusuz Mekke'nin fethi bir bakıma kesin zafer sayılabilir. Çünkü bu olaydan sonra Mekke'li müşriklerin cesareti kırılmıştır. Buna rağmen müşriklerde hâlâ, yeterli güç ve kuvvet vardı. Nitekim bundan sonra vukubulan Taif ve Huneyn gazvelerinden sonra Arabistan üzerinde kesin galibiyet sağlanabildi ve bu da iki yıl aldı. Mevdudi

Yani insanların birer ikişer İslam'a girdikleri dönem geçmiş, kabilelerin, hiç karşı koymadan topluca İslam'a girdikleri zaman gelmiştir. Bu keyfiyet Hicrî 9'un başlarında başlamıştır. Onun için o seneye "heyetler senesi" denmiştir. Arabistan'ın her köşesinden Araplar, peşpeşe heyetler halinde Rasulullah'ın huzuruna gelerek O'na biat ettiler ve İslam'a girdiler. Resulullah'ın Veda Haccı'na gittiği Hicrî 10'a kadar bütün Arabistan tek bayrak altında birleşmiş ve ülkede hiç bir müşrik kalmamıştı. Mevdudi

Yani, Allah'a tam teslimiyet dinine: karş. 3:19. “Allah katında tek [hak] din, [insanın] O'na tam teslimiyetidir”. M.Esed

Yani, insanlar doğru dine kalabalıklar halinde girseler bile, mümin kendine aşırı güvenden kaçınmalı, tersine daha mütevazi ve kendi zaaflarının daha fazla bilincinde olmalıdır. Ayrıca Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Dikkat edin, insanlar dine büyük gruplar halinde giriyorlar -ama öyle bir zaman gelecek ki yine büyük gruplar halinde ayrılacaklar” (İbni Hanbel, Câbir b. Abdullah'tan rivayeten. Benzer bir Hadis, Ebû Hureyre'nin rivayeti ile Mustedrek'te geçmektedir). M.Esed

"Hamd"dan murad, Allah'a hamd-ü senâ ve şükretmektir. "Tesbih"ten murad, Allah'ı her bakımdan tenzih etmektir. Burada, "Rabb'inin bu mucezesini gördükten sonra O'na hamd edip, O'nu tesbih et" denmiştir. Hamd'in anlamı, "bu büyük başarının, senin marifetin sonucu gerçekleştiği aklına bile gelmemelidir. Bu tamamen Allah'ın lütfu ile olmuştur. Bunun için Allah'a şükret, kalp ve lisan ile bunu itiraf et. Çünkü böyle büyük bir işi gerçekleştiren ve bu başarının yaratıcısı ancak Allah'tır, hamd'a ancak O müstehaktır" şeklindedir. Burada "Tesbih"in anlamı ise şöyledir: "Allah, sözünün yücelmesi için sizin çabanıza muhtaç olmaktan münezzehtir. Bunu itiraf edin. Çabanızın başarıya ulaşmasının, ancak Allah'ın teyid ve nusreti ile olabileceğine de kesinlikle inanmalısınız. Allah (c.c.) bir işi istediği kuluna yaptırabilir. Bir kula bunun gibi bir hizmeti yaptırması, aslında ona Allah'ın bir ihsanıdır. Allah'ın sizin üzerinizdeki ihsanı da onun dinine hizmet etme şerefini size vermesidir." Bunun yanısıra, "Subhanallah" demenin bir de taaccüb yanı vardır. Akıl almayan bir iş vukubulduğunda insan "subhanallah" der. Onun anlamı, ancak Allah'ın kudretinin böyle hayret verici bir işi meydana getirebileceği, başka hiçbir gücün bunu başaramayacağıdır.
Yani Rabb'inize dua edin. Size yüklenilen hizmeti yerine getirirken eğer bir zaafta bulunduysanız bunu affetsin. Bu, İslâm'ın insanlar arasında oluşturduğu terbiyedir. Bir kimse Allah'ın dini için ne kadar zorluğa katlanmış olursa olsun aklına hiçbir zaman Rabb'inin hakkını ödediği düşüncesi gelmemelidir. Tersine, insan her zaman "ben aslında yapmam gereken kadarını bile yapamadım" şeklinde düşünmelidir. Allah'a, O'nun hakkını ödemede ne kadar eksikliği varsa affetmesi ve yaptıklarını kabul etmesi için dua etmelidir. Allah, Rasulullah'a işte böyle bir terbiye vermiştir. O Rasulullah ki, hiç kimse ondan daha fazla Allah (c.c.) yolunda çaba göstermeye güç yetiremez. O'ndan başka kim, yaptıklarından sonra gururlanmaz ve Allah'ın hakkını ödeyemediğini düşünür? Allah'ın bir kulu üzerindeki hakkı o kadar büyüktür ki hiçbir mahluk onu ödeyemez.
Allah, kendisine ettikleri ibadeti, riyazet ve dini hizmeti büyük zannetmemeleri için bu emri Müslümanlara sürekli tekrarlar. Allah (c.c.) yolunda bütün hayatlarını verdikten sonra bile Allah'ın hakkını ödeyemecekleri gerçeğini unutmamalıdırlar. Aynı şekilde, eğer onlara bir afiyet nasip olmuşsa, onu kendi marifetleri saymamalıdırlar. Bunu da Allah'ın lutfu olarak bilmelidirler. İftihar ve kibirlenmek yerine, Rabb'inin önünde acz ile eğilmeli, hamd ve istiğfar etmelidirler. Mevdudi

Âyetteki fetih ile, “Mekke'nin, o bölgedeki diğer kentlerin, site devletlerin fethi” kastedilmiştir. Zira sözcüğün başındaki “lam-ı tarif”, mahzuf muzafın ileyhten bedel olup  فتح الله [fethullâh/Allah'ın fethi] anlamındadır. Allah'ın lutfedeceği fethi de, sadece Mekke'nin fethine indirgemek uygun değildir. Zaten bu sûre Mekke'nin fethinden iki sene sonra inmiştir.
Târih kaynaklarına göre bu âyetlerin indiği dönemde Yemenliler grup grup gelip Müslüman olmuşlardı. O nedenle bu seneye, “heyetler senesi” denilir.
Bu sûrenin iniş sebebiyle ilgili şu bilgiler verilmiştir:
İbn Ömer dedi ki: Bu sûre Veda haccı sırasında Mina'da nâzil oldu. Daha sonra, Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı beğenip seçtim (Mâide/3) buyruğu nâziloldu. Bundan sonra Peygamber (s.a) 80 gün yaşadı. Daha sonra da Kelâle âyeti (aynı zamanda sûrenin son âyeti olan Nisâ/176. âyet) nâzil oldu. Ondan sonra Peygamber elli gün yaşadı. Daha sonra, Andolsun ki içinizden size öyle bir Peygamber geldi ki... (Tevbe/128) âyeti nâzil oldu. Bundan sonra 35 gün yaşadı.
Sûrede dikkat çeken, Hemen Rabbinin övgüsüyle birlikte tesbih et ve O'ndan bağışlanma dile ifadesiyle, önce Rasûlullah'a, sonra da insanlığa kulluk terbiyesi öğretilmektedir. Şöyle ki: Herkes şâhit olmuştur ki, Rasûlullah canını dişine takarak elçilik görevini yapmıştır. Ama her ne olursa olsun Allah'ın hakkının ödendiği düşünülmemeli ve kusurlar için Allah'tan bağışlanma dilenmelidir. Zira Allah'ın hakkının ödenmesi mümkün değildir. Öyleyse kul, O'nun tevvâblığına, gaffârlığına sığınmalıdır. H.Yılmaz

Ayette emredilen tesbih ve istiğfarın, her fetih ve yardımdan sonra yapılmasının istenmesi kuvvetle muhtemeldir. Zaten rivayetlere baktığımızda, Hz. Peygamberin hayatının sonlarına doğru şu duayı sıklıkla yaptığını görmekteyiz. “subhanallahi vebihamdihi estağfurullah ve etübi ileyh” Allahı eksikliklerden tenzih ederim, Onu hamd ederim; Allaha istiğfar eder ve Ona yönelirim.”

Kuranda birtakım ayetler dikkate alındığında, hata yapmayan peygamber anlayışının yanlış olduğu hemen fark edilebilecektir. (Tevbe 43; Ahzap 37; Muhammed 19; Fetih 2; Tahrim 1; abese 1-10) Bu Konuda unutulmaması gereken nokta şudur: “Bir peygamber aynı hatayı iki kere yapmaz; sürekli hata yapmaz, hatası düzeltilmeden ve istiğfar edip bağışlanmadan ölmez.hatanın düzeltilmesi, söz konusu davranışın ümmet için bir hatanın devamını engellemeye yöneliktir. Peygamberlerin masumiyeti de vahyin insanlara ulaştırılması noktasındadır; yoksa hata yapmamalarında değildir.

Nasr suresinde genel olarak insanlara, bencillik duygusuna kapılmamaları, yüce Allahın yardımı ve desteğinden ümitsiz olmamaları, O’nun verdiği her sözün gereğini mutlaka yapacağını bilmeleri, O’nu hesaba katarak yaşamayı öğrenmeleri, sahipsiz bırakılmayacaklarını unutmamaları ve her nimetin karşılığında bir teşekkürün gerekli olduğu bildirilmektedir. M.Okuyan