(Nahl - 124.Ayet)

<< Geniş Meal

Felâk

قل - qul [de ki]” ifadesiyle başlayan Felak ve Nâs surelerinde, hangi konuların Allah’a havale edilmesi gerektiği sayılmıştır. Artık bundan sonra Müminler her iki surede belirtilen konularda Allah’a sığınmalı, o surelerde yer almayan konularda ise kendi güç ve dirayetlerini göstermelidirler. Geçmiş peygamberlerin Allah’a sığınmaları da sadece bu çerçevede gerçekleştiği gibi, Kur’ân’daki Allah’a sığınma ayetleri de tamamen bu prensip doğrultusundadır. İnsanlar kendi güçlerini aşan zorluklar için Allah’a sığınmalı, kendi güçleri ile halledebilecekleri konularda ise işin üstesinden kendileri gelmeye çalışmalıdırlar. Hiç çaba göstermeden her işi Allah’a havale edip pasif ve uyuşuk olmamalı, hayır/iyilik dilencisi durumuna düşülmemelidir.

Surede geçen “sığınma” kavramı, “bir başkasına iltica etmek, sığınmak” anlamına gelen “اعوذ - e’uzu” sözcüğü ile ifade edilmiştir. Bu sözcük “عوذ - avz” kökünden türemiştir. Kur’ân’da bu kökten türemiş “عذت - uztü, يعيذون - yeızune , فاستعذ - festeız” sözcükleri de aynı anlama gelmektedir. Bu sözcükle ifade edilen “sığınma” konularının neler olduğu ve her bir konunun Kur’ân’daki örnekleri bir sonraki sure olan Nâs sûresinin sonunda verilmiştir.

Âyette birinci tekil şahıs kullanılarak “اعوذ - e’uzu [ben sığınırım]” denilmesi, peygamberimizin tüm insanlığa öncü ve rehber olduğunu belirtmek içindir. Bir bakıma peygamberimiz “Ben bu karşı konulmaz düşmanlardan ve zararlılardan Allah’a sığınıp yoluma devam ediyorum. Bana inanan, Allah’a güvenen benimle gelir, korkan geri döner gider” mesajını verecek, insanlar da tercihlerini açıkça yapacaklardır. Peygamberimizin vereceği bu mesaj, aynı zamanda müşriklere “Biz sizi ve şu şer güçleri Allah’a havale ediyoruz. Allah’ın vereceği ceza bizim size vereceğimiz zarardan çok daha çetindir” anlamında bir ihtar mahiyetindedir.

Yüce Allah kendisini “ربّ الفلق - Rabbü’l-Felâk” diye niteleyerek bize bir sıfatını daha öğretmektedir. Şu halde sureyi anlamak için önce Rabbimizin “Rabbü’l-Felâk” oluşunu anlamak lâzımdır. Bir tamlama olan bu ifadeyi anlamak için de önce tamlamayı oluşturan “ربّ - rabb” ve “فلق - felâk” sözcüklerini, sonra da her iki sözcüğün tamlama hâlindeki anlamını incelemek gerekir.

Rabb “Terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, tekâmülü [gelişimi] programlayıp yöneten” demektir.

Felâk sözcüğünün anlamı ise “yarıp çıkarmak” demektir. En’âm sûresinin 95 ve 96. ayetleri Rabbimizin “فالق - falik [Yarıp çıkaran]” olduğunu göstermektedir:

Muhakkak ki Allah, taneyi ve çekirdeği yârandır: Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır. İşte Allah! Nasıl da yüz çeviriyorsunuz? En’âm; 95.

Tanyerini yârandır. Geceyi dinlenme zamanı, Güneş ve Ay’ı zaman ölçüsü kılmıştır. Bu, güçlü olanın, bilenin takdiridir [belirlemesidir] . En’âm; 96.

Yukarıdaki bilgilere göre “ Rabbü’l-Felâk” tamlaması; “Yarılışları belirli bir program çerçevesinde belirli hedeflere götüren, yöneten Allah” demektir.

Bu ayetten sadece “Şafak’ın Rabbi [tan yerini ağartan]” anlamını çıkarmak yanlış olur. Gecenin çatlatılıp içinden sabahın çıkarılması anlamı da dâhil, ayetten bitki tohumlarının yarılıp toprağa kök salmasından, toprağın yarılıp filizlerin uç vermesinden, hücrenin gelişip ikiye bölünmesinden tutun da, atomun yarılıp nükleer enerjinin ortaya çıkmasına, ilk çatlamaya [Big Bang] kadar her türlü yarılmanın Allah tarafından belirli bir ölçü, gaye ve bir programa uygun olarak yapılmakta olduğu da anlaşılmalıdır.

Peygamberimize ve Müslümanlara sıkıntılarının sürekli olmayacağı, bir program çerçevesinde bu sıkıntıların çatlatılıp içinden İslâm’ın bir filiz gibi yeryüzüne çıkıp yayılacağı mesajı verilmektedir. O program bilinmediği için “O çatlamanın/yarılmanın Rabbi ”ne dua edilmeli, gerisi O’na bırakılmalıdır. Neyi, ne zaman, nasıl çatlatacağını, sadece bu çatlamanın rabbi [programcısı] bilmektedir. 

H.Yılmaz

Yükselen şafağın Rabbi adlandırılması, Allah'ın, hakikatin her şekildeki idrakinin kaynağı olduğuna ve bir kimsenin O'na sığınmasının hakikatin ardında koşmak ile eş anlamlı olduğuna işaret eder.

M.Esed

De ki: Sabah aydınlığının Rabbine sığınırım

Ayette geçen ve sureye de isim olan el-felâk kelimesi, “cehennemde kapalı bir yer, cehennemde bir ev, kuyu, bizzat cehennemin isimlerinden biri, sabah ve sabahın aydınlığı” anlamlarına gelmektedir. Dahası bu kelime, “yarılıp çıkmak, şafak, tan, iki tepe arasındaki alçak, oturaklı, düz yer, suçluların ayaklarına vurulan tomruk, falaka, çanak dibindeki süt” gibi anlamlara gelir. Kelimenin Felak suresindeki anlamını Enam 6/96 da da kullanıldığı üzere, “sabahın aydınlığı” şeklinde vermek daha doğru gözükmektedir.

Sabahlar, karanlık gecelerden sonra yaşanır. İşte, Müslümanların gecesi durumundaki ilk dönemlerin, yerini aydınlığa bırakacağı Duha 93/4 ve 5 ayetlerde müjdelenen hususların bir anlamda destekçisi durumundadır. Müddesir 74/32-33 te karanlık gecenin gidip aydınlık günün gelmesinden söz edilmekte, Leyl 92/1-2 de de önce etrafı bürüyen karanlık geceye, ardından açılan gündüze dikkat çekilmektedir.. Bunların hepsi kanaatimizce aynı gerçeği işaret etmektedir.

İşte felâk kelimesinin hem “sabahın doğması” hem de “cehennemin adı” olması şeklindeki anlamları Müslümanları rahatlatmakta ve motive etmekte, karşıtlarını ise uyarmayı amaçlamaktadır.

M.Okuyan

De ki: Felâkın Rabbına sığınırım.

Buradaki “gul” ifadesi ifade ettiğimiz gibi:

a. Bir emir değil, vahyin bir parçasıdır.

b. Kur’an’ın Allah’tan geldiğinin beyanı ve tescilidir. Çünkü eğer bu âyetler Allah’tan değil de Rasulullah’tan olsaydı, o zaman Rasûlullah efendimizin kendi kendine “De ki” demesinin anlamı olmazdı.

c. Bu “gul” ifadesi bir de kendisinden sonra gelecek mesajın duyurulma emridir. Yani Allah’tan gelen mesajın, Allah ayetlerinin Rasûlullah’ın bizzat kendisine ve çevresindeki insanlara duyurma, tebliğ etme emridir.

İsti’âze hadisesinde üç unsur vardır:

1. Sığınan,

2. Kendisine sığınılan,

3. Kendisinden sığınılan.

Korunan, koruyan ve kendisinden korunulan. Korunan güçsüzdür, korunmaya muhtaçtır, sığınmaya muhtaç olandır. Koruyan, yani kendisine sığınılan, kendisinden korunma talep edilen varlık da güçlüdür. Kendisinden korunulan, sığınılan varlık da şerrinden, zararından korkulandır.

Bakın bu koruyanların da, korunanların da, tapınanların da tapınılanların da durumlarını anlatırken Rabbimiz Hac sûresinde şöyle buyurur:

“Ey İnsanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin: Sizlerin Allah’ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar; isteyen de, istenen de aciz!” (Hac 73)

“Allah'ı bırakıp da kendilerine yardımı dokunur diye, başka tanrılar edindiler. Oysa onlar yardım edemezler, ancak kendileri o tanrılara koruyuculuk için nöbet beklerler.” (Yasin 74,75)

Felâk, yarıp çıkaran, çatlatıp ortaya çıkaran anlamınadır. En’âm sûresi bu manayı anlatır:

“Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah’tır; ölüden diriyi ve diriden ölüyü çıkarır. İşte Allah budur, nasıl yüz çevirirsiniz?”

(En’âm 95)

Yine aynı surenin bir sonraki âyetinde de Rabbimiz sabahı yarıp çıkaran olarak kendisini anlatır:

“Tanyerini ağartan, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve Ay’ı vakit ölçüsü kılandır. Bu güçlü olanın, bilenin nizamıdır.”

(En’âm 96)

Evet, gece, gündüz, ay, güneş hepsi de Allah’ın ayetleridir. Hepsinde de ölçülü bir yasa koymuştur Rableri. Bunların hiç birisi tesadüfî değildir. Hiçbirisi oyun ve eğlence olarak var edilmiş değildir. Bunların hepsi Allah’ın koyduğu yasalara boyun büküp teslim olmuşken siz kimin yasalarına boyun büküp teslim oluyorsunuz? Siz kimi Rabb bilip sığınıyorsunuz? Kimin koruması altına girmeye çalışıyorsunuz?

A.Küçük

Yani kendine ve herkese şöyle dua etmeyi söyle: Sığınırım. Avz, meaz, ıyaz, istiâze, bir fenalıktan korunmak için başkasına sığınmak, himayesini istemektir ki, sığınana âiz veya müsteiz; sığınılana müsteâzünbih; kaçılan fenalığa münteâzünminh; sığınış tarzına, vesilesine avze; sığındırıp koruyana muîz, korunana muâz denilir. Yani hıfz ve himayesini isteyerek sığınır korunurum. O Felâkın Rabbine.

Mesela bir çekirdeği çatlatmak bir felk, çatlaması bir infilâk, bir infitâr, o çatlayış bir fıtrat, onda iki taraflı meydana gelen durum bir çatlak, bir felk, bir şaktır. Onun bir tarafı bir filk, bir şıktır. O çatlağın iki şıkkı arasından netice olarak pörtleyip beliren, inkişaf eden ve genişleyen tomurcuk, yaprak veya su veya ışık, parıltı, açıklık veya herhangi bir mahlûk, (fetha ile) felâk demektir. Bu mânâ iledir ki, "Taneyi ve çekirdeği yaran, şüphesiz Allah'tır. (O), ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır. İşte Allah budur. O halde nasıl (ona inanmaktan) çevriliyorsunuz? Karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran O'dur." (En'âm, 6/95) buyurulmuştur.

İşte bu mânâlarla ilgili bulunan bu felk maddesinden felâk lâfzının lügatta isim olarak geleceği üzere birçok mânâları beyan olunuyor:

1- Âdem (yokluk)den yarılıp çıkan halk, yani genelde bütün mahlûkat ve özellikle dağlardan pınarlar, buluttan yağmurlar, yerden tohumdan bitkiler, sulp (döl)lerden nesiller, rahimlerden evlatlar gibi bir asıldan ayrılıp çıkan yaratıklar, doğanlar, bu mânâda felâk mahlûk ve meftur anlamdaşı gibi olarak iki mânâsıyla Samed'e karşılık ve onunla mütezâyif olur. Yani Samed'in eksiksizliğine karşılık bu eksikli ve ona muhtaç olur. İzafeti de bunu belirtir.

2- Örfte, özellikle sabaha, yani sütun şeklinde uzamış olan aydınlığa veya sabah yeri ağarıp açılmaktan ibaret olan şafağa denir. Bu bizim Türkçe'de Tan dediğimizin aynı demektir. Tanlamak: Şaşırmak, bir şeyin birdenbire şuura çarpan yumuşaklık veya şiddetinden acı veya tatlı bir intiba ile belirleyip hayran olmak mânâsına geldiğine göre bunda da felk gibi bir tuhaflık mânâsı vardır ki, şafak atmak deyimiyle ifade olunur. Bu mânâca felâk karşılığında karanlık demek olan gasak zikrolunur.

3- İki tepe arasındaki alçak, oturaklı, düz yere denir ve çoğulunda fülkan gelir.

4- Zindanda suçluların ayaklarına vurulan ve miktara da denilen tomruğa denilir ki bizim falaka deyimimiz bunun anlamdaşıdır.

5- Çanak dibinde kalan süt kalıntısına denir.

6- Ekşiyip kesilmiş süte denilir.

7- Cehennemin veya cehennemde bir kuyunun ismi olduğu da nakledilmiştir.

Ragıb der ki: sabahtır; (Neml, 27/61) kavlinde zikrolunan "enhâr" da denildi. Allah' Teâlâ'nın Hz. Musa’ya bildirip onunla denizi yardığı kelimedir de denildi.

H.Yazır

De ki: "Sabahın Rabbına sığınırım,

El-Hubbuli Ebu Abdurrahman dedi ki: Bu, cehennemin İsimlerinden bir isimdir. El-Kelbî: Cehennemde bir vadidir, demiştir. Abdullah b. Ömer: Ateşteki bir ağaçtır, Said b. Cübeyr: Ateşteki bir kuyudur, demiştir. En-Nehhâs dedi ki: Yerin düz olan tarafına "Felak" denilir. Buna göre bu görüş de sahih olur.

Derim ki: İştikak da bu görüşün doğruluğuna tanıklık etmektedir. Çünkü " Yarmak" demektir. " Bir şeyi yardım, yarmak" an­lamındadır. "Teflîk" de ona benzer. " Ben onu yardım, o da yarıldı" denilir.

Buna güre ister canlı, ister sabah, ister tane, çekirdek ve su gibi üzerinden bir şeyin yarılıp ayrıldığı her şeye "Felak" denilir. Nitekim yüce Allah: "Sabahı yarıp çıkarandır." (el-En’âm, 6/96) ile "Şüphesiz Allak taneyi ve çekirdeği çatlatıp yarandır" (el-En’âm, 6/95) diye buyurmaktadır.

Felak aynı zamanda hapishane görevlilerinin kullandıkları ve mahkûmların ayaklarına geçirilen tahta parçalarına da denilir. "Filk" ise büyük musibet ve hayret verici iş demektir. "Adam çok dahi, şaşırtıcıdır" denilir. "Dahi bir şair" demektir. " O bir musibet getirdi" demektir.  Aynı şekilde iki kişi arasında ortadan ayrılan ve kendisinden iki yay yapılan sopaya denilir. Bunların her birisine "filk" adı verilir. Arapların: ifadeleri -ki "bu musibet geldi" demektir- ise "'umer'' gibi kullanılmaz. Yine bu anlamda olmak üzere: " Ben büyük bir musibet ile geldim (başıma büyük musibet geldi)" denilir. "Oldukça gücünden ötürü hayret verecek işler yapmaya koyuldu' demektir.

"Yarattığı şeylerin şerrinden" İblis'in ve onun soyundan gelenlerin şerrinden diye açıklanmıştır. Maksadın cehennem olduğu söylendiği gibi, ifadenin umumi olduğu da belirtilmiştir. Yani yüce Allah'ın yaratıp kötülük verme özelliği bulunan her bir şeyin şerrinden (O'na yığınının), demektir.

Kuduri

De ki ben ağaran sabahın rabbine sığınırım.

Şuara63 te Hz. Musa’nın asası ile denize vurması ve “denizin yarılması” anlamına gelmektedir. Enam 95 te Yüce Allah’ın, tohumu ve çekirdeği toprağın içinde “çatlatan” eylemini ifade etmektedir. Yine Enam 96 da Yüce Allah’ın sabahı “aydınlatması” eylemini ifade etmektedir. Yorumunu yapmakta olduğumuz Felak suresinin birinci ayetinde de “sabahın ağarması” anlamına gelmektedir.

Demek ki bu kelime, “denizin yarılması, tohum ve çekirdeklerin toprağın içinde çatlaması, sabahın ağarması” manalarına gelmektedir. Bu manalara lügatta ki şu anlamlar ilave edilebilir: “Şaşılacak bir şeyin meydana gelmesi, sütün ekşiyip kesilmesi, iki tepe arasındaki yol.”

Toprağın altında çatlayan çekirdeğin içindeki öz, dışındaki kabuğu nasıl atıyorsa, onu geri bırakıyorsa, artık insan doğası ve aklı kendi üzerindeki kabuğu bir tarafa atarak İbrahim 24-25 ayetlerinde olduğu gibi bir ağaç olarak büyümeli, dallarını gökte, köklerini yerde tutmalıdır. Yerin altındaki çekirdek, toprağın suyu ve elementleri ile buluşup nasıl canlanıyorsa, Kuran’ın rahmeti ve elementleri ile buluşan akıl da öyle harekete geçip cehaletin perdesini yırtıp bir aydınlık olarak doğmalıdır ve insanlığın hayatına sabahı getirmelidir. B.Bayraklı

Yarattığı şeylerin şerrinden.

Zararından Allah’a sığınılacaklar için âyette “ما - mâ” edatı kullanılmış olup anlamı “şey, şeyler” demektir. Razi’nin “Buradaki insanları da kapsar; insan olmayanlar daha çok olduğundan akılsız varlıklar için kullanılan kullanılmıştır” şeklindeki görüşü bizce isabetli değildir. Zira Kur’ân Arapçasında “ما - ma” ile “من - men” edatları arasında bir anlam farkı olmadığı, Leyl sûresinin tahlilinde “Kur’ân ve Dilbilgisi” başlığı altında örnekler verilerek gösterilmişti. Surenin Fil suresinden sonra indiği göz önüne alındığında, şerlerinden Rabbü’l-Felâk sığınılması gereken varlıkların başta Fil Ashâbını perişan eden boran olmak üzere, fırtına, kasırga, deprem, sel, yangın gibi doğal afetler ve daha sonra da mikroplar, salgın hastalıklar, zararlı ve zehirli haşereler gibi tüm yaratıklar olduğu anlaşılır.

H.Yılmaz

Yarattıklarının şerrinden

Ayetteki şerr kelimesi “şer, kötülük” ma haleka fiili ise “yarattığı şey” demektir.

Burada sözü edilen yaratık, öncelikle “İblis” tir. Çünkü en çok şer isteyen ve aşılayan varlık odur. Bu nedenle onun yaptığı ve aşıladığı şerden ve kötülüklerden Yüce Allah’a sığınılmasını emretmektedir.

Ayette kastedilmesi muhtemel yaratıklardan bir diğeri “cehennem” olabilir. Bu durumda, cehennemin şerrinden veya felaketinden yine Yüce Allah’a sığınılması isteniyor demektir. Bu anlam, ilk ayetteki felâk kelimesinin “cehennem” anlamıyla da örtüşmektedir.

(Bakara 2/102) de de belirtildiği üzere, Yüce Allah izin vermedikçe hiç kimse hiç kimseye zarar veremez. Doğru yere sığınanlar, Cin suresinde belirtildiği üzere, cinlere sığınan, cinlere sığınan ve onların gereksiz yere şımarmalarına neden olanlar gibi davranmazlar. Varlıklar ne için yaratıldıysa o uğurda çalışmalı, görevlerini ve hadlerini bilmelidir.

M.Okuyan

“Yaratıkların şerrinden,”

Bildiğimiz bilmediğimiz tüm yaratıkların şerlerinden o varlıkların sahibi olan, onların tümü üzerinde egemen olan, söz sahibi olan, onların tümünün ipleri elinde olan Allah’a sığınırız. Maddî, manevi, dünyevî, uhrevî, afakî, enfüsî, ins, cin, şeytan, nefis, hayvanat, haşarat, mikrop, küfür, şirk, nifak, günah, zulüm, cehennem, ateş, üzüntü, keder, noksanlık, dert vs. gibi içimizden ve dışımızdan gelebilecek her türlü şerden Allah’a sığınırız. Rabbimiz tüm mahlûkatının şerrinden kendisine sığınmamızı, kendisinin koruması altına girmemizi emrediyor.

Böyle genel bir sığınma emrinden sonra Rabbimiz surenin bundan sonraki ayetlerinde özellikle de şunlardan, şunlardan bana sığının diyerek sığınmamız gerekenleri anlatacak:

A.Küçük

Yarattığının şerrinden.

İbnü Sina gibi bazıları burada sığınan insana mahsus nefsin kendisine sığınılan olmaması gerekeceğini ve bundan dolayı yarattığı şeylerden kastedilen O'ndan başkası olan cisimler ve varlıklar olması gerekeceğini söylemiş ve insan ruhunun dünyadan olmasından dolayı halk demek olan mâ halâk (yaratık)da dâhil olmayacağı kanaatine sahip olmuş ise de, doğrusu ruh da mahlûktur, sığınanın kendisi de mâ halâk (yaratık)da dâhildir. Onun için sığınılan şer ona sade dışından zorlayıcı olarak gelecek olan objektif (âfâkî) şerden ibaret olmayıp "Sana gelen her kötülük de kendindendir." (Nisâ, 4/79) hükmünce tabiî veya kasti veya hata olarak seçme ve benimsemeyle kendi nefsinden gelen objektif (enfüsî) şerri de içine alması gerekir. "Senin en yaman düşmanın iki yanın arasındaki nefsindir." hadis-i şerifinde de buna işaret olunmuştur. Bu yönden bu iki âyet, bu iki sure toplamının bütün mefhumunu içine almaktadır. Bundan sonrası ise bunun içine yerleştirilmiş olan kısımlar içinde çok vâki olmasından dolayı sığınmaya en çok ihtiyaç duyulan bazı kısımları tayin ederek dıştan içe doğru açıklama ve tafsil olup bu şekilde bu surede daha çok âfâkî (objektif, nesnel) olanlar hatırlatılarak buyuruluyor ki:

H.Yazır

"Yarattığı şeylerin şerrinden,

"Yarattığı şeylerin şerrinden" İblis'in ve onun soyundan gelenlerin şerrinden diye açıklanmıştır. Maksadın cehennem olduğu söylendiği gibi, ifadenin umumi olduğu da belirtilmiştir. Yani yüce Allah'ın yaratıp kötülük verme özelliği bulunan her bir şeyin şerrinden (O'na sığınının), demektir.

Kuduri

Yarattığı her şeyin şerrinden

“Yarattığı her şey” tüm yaratıklar anlamına gelmektedir. Demek ki şer, yaratıklardan geliyor. Yüce Allah hiçbir zaman Kuran’ın hiçbir yerinde kendi şerrinden kendisine sığınılmasını söylememektedir.

Yarattıklarının şerri ne olabilir? Bu soruyu bazı örneklerle cevaplandırabiliriz: Mikroplar, yani bakteriler, virüsler, insanlara kötülük ve hastalık getirmektedirler. Gözle görülmemelerine rağmen hastalık taşırlar. Mikrop taşıyan diğer hayvanlar da buna dâhil edilebilir. İnsanın yaşamını tehdit eden tüm tabiat olayları bu kavramın kapsamına girmektedir.

Yarattıklarından insana en çok kötülüğü dokunan şeytandır. Böylece onun şerrinden de Allah’a sığınılmış olmaktadır. Zaten e’uzu çekerek, kovulmuş şeytandan Allah’a sığınmamız da buna delil teşkil etmektedir. Bundan sonraki Nas suresinde cin ve insanlardan oluşan şeytandan Allah’a sığınılması emredilmektedir. B.Bayraklı

Yani ümitsizliğin karanlığından yahut ölümün yaklaşmasından. Bu dört ayetin tümünde "şerr" terimi, yalnız objektif değil, aynı zamanda subjektif bir muhteviyat da -yani şer korkusu- sahiptir.

M.Esed

Ve çöktüğü zaman karanlığın şerrinden,

Şerrinden/zararından Allah’a sığınılması gerektiği bildirilen “çöken, bastıran karanlık”, bundan önceki surelerde “Gece” sözcüğüyle ifade edilmiş olan cehalettir, bilgisizliktir, yobazlıktır, atalar dinine ve geleneklere körü körüne bağlanıp kalmaktır. Çünkü aydınlatma araç-gereçleri sayesinde fizikî karanlığın şerrinden/zararından kurtulmak mümkündür. Bunun için Allah’a sığınmak anlamsızdır. Ama cehaletin, bilgisizliğin şerrinden kurtulmak için insanların çabaları yeterli olmayıp Allah’ın rahmeti gereklidir.

Türkçe’de “bilgisizlik” dediğimiz sözcüğün Arapça ’sı “جهل - cehl, cehalet” tir. Cehl sözcüğünün sözlük anlamı “bilmemek, kaba davranmak, gücendirmek, fıkır fıkır kaynamak” demektir.

Kur’ân’daki kavramlar üzerine büyük bir otorite olarak kabul edilen Râğıb el-İsfehanî,cehl” sözcüğüne, Kur’an’a dayanarak üç anlam vermiştir:

Nefsin bilgiden boş olmasıdır.

Gerçeğin dışında bir şeye inanmaktır.

Bir konuda yapılması gerekenin veya hakkın tersini yapmaktır.

Bu sözcük farklı biçimleriyle Kur’ân’da 24 kez yer almıştır.

İslâm’ın üzerinde durduğu cahillik [bilmezlik], kişinin fizik, kimya, tarih, coğrafya bilmemesi veya okuryazar olmaması değildir. İslâm’ın üzerinde durduğu cahillik, gerçeğin dışında bir şeye inanmak, hakkın tersini yapmaktır. Nitekim Kur’ân kendinden önceki dönemin inanç ve davranışlarına [atalar dinine saplanıp kalmaya] cehalet/bilgisizlik demiştir. Peygamberimiz de insanlığa fizik, kimya ve benzeri bilimleri değil, gerçeği, gerçeğe inanmayı ve gerçeği yaşamayı öğreterek insanlığı cehaletten kurtarmıştır. Kur’ân, cehaleti aşağıdaki âyetlerle tanıtmaktadır: A’râf 138, 199, Hûd 29, 46, Neml 55, Ahkaf 23, En’âm 35, 54, 111, Bakara 67, 273, Yusuf 33, 89, Furkan 63, Zümer 64, Kasas 55, Ahzâb 33, 72, Nisâ 17, Nahl 119, Hucurât 6, Âl-i İmrân 154, Maide 50, Fetih 26 

H.Yılmaz

Ortalığı kaplayan karanlığın şerrinden

Ayetteki Ğasık kelimesi, “zifiri karanlık, dolgunluk, akmak, dökülmek, soğukluk ve dolmak”, vekabe fiili de “bastırmak, gitmek” demektir. İlk ayetteki felâk kelimesi nasıl ki “sabahın aydınlığı” anlamına geliyor idiyse, bu ifade de onun zıttı olarak “zifiri karanlığın bastırması” anlamına gelmektedir.

Ğasık kelimesinin “içilemeyecek derecede ki soğuk ve kötü kokulu meşrubat veya su” anlamı nedeniyle (Nebe78/ 25) ayetteki “yalnız kaynar su ve irin (içerler)” cümlesi de kelimenin bu anlamını destekler.

Vekabe fiilindeki “gitmek” anlamı nedeniyle, ayette “karanlığın bastırması” değil de “bitip tükenmesi” anlamı da vardır. Dolayısıyla yükselen ışığın, yani sabahın Rabbi olan Allah Teâlâ, bir taraftan hakkı yüceltirken, öte taraftan karanlığın batacağının haberini vermektedir. “De ki: hak geldi; batıl yok oldu. Zaten batıl yok olmaya mahkûmdur” (İsra17/ 81) ayetinde vurgulandığı gibi, hakkın nuru veya ışığı doğunca batılın bütün karanlıkları yok olmaya mahkûm olur. Bizce Felak suresinin ilk ayetlerinde bu gerçek hatırlatılmaktadır.

M.Okuyan

Buradaki “ğasıkın izâ vekab”a insanın içini saran, kaplayan onu tahrik eden şehvettir demişler. Veya insanın ruhuna gam, keder gibi herhangi bir şey ilka eden kara şey, kara sevda demişler. İnsanların ruhlarını karartan, imanlarını yok etmeye çalışan karanlık taraftarı, karanlıktan hoşlanan karanlık dünyanın insanları var ya, onların şerlerinden de Allah’a sığınacağız. Allah’ın nur olan, ışık olan, aydınlık olan kitabının okunmasına, öğrenilmesine, eğitimine engeller koyarak insanların dünyalarını karartmaya çalışan kara ruhluların şerlerinden de Allah’a sığınacağız. İşte Rabbimiz bu ifadesiyle neyi kastetmişse, onların tümünün şerrinden de Felâkın Rabbine sığınırız. Başka?

A.Küçük

"Karanlığı çöküp bastığı zaman gecenin şerrinden,

"Karanlığı çöküp bastığı zaman gecenin şerrinden" buyruğunun anla mı hakkında Farklı görüşler vardır. Bunun gece olduğu söylenmiştir.

"Ğasak; Gece karanlığının ilk vakitleredir. Bu kabilden olmak üzere; "Gecenin karanlığı bastırdı, bastırır' denilir. Şair İbn Kays er-Rakkıyyat dedi ki:

"Şüphesiz ki bu gecenin karanlığı bastı

Ve ben keder ve uykusuzluktan rahatsızım;

Ez-Zeccâc dedi ki: Gece için "Ğasık (çöküp basan)" denilmesi, gündüzden daha soğuk oluşundan dolayıdır. Çünkü "Ğasık" soğuk olan Ğasak" da soğuk demektir. Zira geceleyin yırtıcı hayvanlar aralarında bulundukları çalılıklardan, haşereler yerlerinden çıkarlar. Kötü kimseler de etrafta kötülük ve fesat yapmak için ortaya çıkarlar.

"Ğasık" in sokma halinde yılan elemek olduğu da söylenmiştir. Sanki "Ğasık" onun dişidir. Çünkü zehir oradan akar. "Yılanın dişinin soktuğu kimseye girmesi hali" ni anlatır.

"Ğasık" in ne olursa olsun hücum edip zarar veren her bir şey demek olduğu da söylenmiştir ki, bu da Arapların irini akan yara hakkında kullandıkları: " Yaranın irini aktı" tabirlerinden alınmıştır.

Kuduri

Kapladığında, karanlığın şerrinden

Ğasık “karanlığı çok olan, yani zifiri karanlık” dediğimiz geceyi ifade etmektedir. “Gecenin iyice kararmasına kadar” Demek ki bu kelime gecenin karanlığını ifade etmektedir. Gözün yaşla dolması ve yaranın kanla dolması da bu kelimenin fiil kalıbı ile ifade edilmektedir. Ğasık “batan, tutulan ay” demektir; hatta “batan güneş” e dendiği de nakledilmektedir.

Aslında buradaki zifiri karanlığın çökmesi, bu surenin birinci ayetinde yer alan felâk, ayni “tan yerinin ağarması” nın zıt anlamlısı olmaktadır. İsra 78 de fecrin tam tersi manasını taşımaktadır.

Vekabe fiili, “Güneşin batması, karanlığın yayılıp çökmesi, Ay’ın tutulması, gözlerin içe çökmesi, kayada su biriken çukur ve ahmak” manalarına gelmektedir.

Kötülüklerin çoğu gece vakti artar. Savaşlar gece vakti yapılır, ahlak dışı davranışlar gece vakti yapılır. Bu bakımdan gece vaktinden, yani onun şerrinden/kötülüğünden Allah’a sığınmak gerekiyor. Dünyadaki düşmanlıklar, kinler, savaşlar, suçsuz kadın ve çocukların öldürülmesi akıl güneşinin battığının delili olmakta ve insanlığın nefis ve cehalet karanlığının içinde kaldığını göstermektedir. Bize göre en tehlikeli karanlıklar vardır. Bunların başında “cehaletin ve nefsin karanlığı” gelmektedir. Bunların şerrinden Allah’a sığınmak ve O’nun yardımını dilemek gerekiyor.

B.Bayraklı

Ve düğümlere tükürüp üfleyenlerin şerrinden,

Çok eski dönemlerden beri her toplumda var olan bu büyücü ve üfürükçüler zümresinin bugüne kadar şerlerinden korkulacak bir güç ve etkilerinin olduğu görülmemiştir. Yaptıkları şarlatanlıktan öte bir şey değildir. Netice olarak âyette bunlar kastedilmiş olamaz. Bu yüzden âyetteki “نفّاثأت - neffâsât ve عقد - ukad” sözcüklerinin ifade ettiği diğer anlamlara da itibar etmek gerekir.

نفّاثات - neffâsât” sözcüğünün kökü olan “نفث - nefs” sözcüğü, nefes etmek denilen üflemektir. Bu da biraz tükürükle veya tükürüksüz olarak üfürür gibi yapmak anlamındadır. “Nefs” sözcüğünün manası hakkında eski yorumculardan Keşşaf sahibi Zemahşerî “tükürükle üflemek”, Ragıb da “ Nefs, tükrük fırlatmaktır, bu ise tühlemekten daha azdır. Üfürükçülerin ve sihirbazın nefsi de düğümler içine üfürmesidir” demiştir.

عقد - Ukad” sözcüğü “ukde” sözcüğünün çoğuludur. Ukde, düğüm bağlamak, düğümlemek anlamına gelen “akd” kökünden türetilmiş bir isim olup “düğüm” demektir.

“Ukde[düğüm]” sözcüğü, esas anlamı çerçevesinde şu kavramlar için de kullanılmaktadır:

Düğüm yeri.

Beldeler üzerindeki velâyet.

İdarecilere biat.

Sahibinin kendi malı olduğuna inandığı taşınmaz mallar.

Ağacı çok sık olan yer.

Develer için yeterli otlağı olan yer.

Bir kimsenin yeterli derecedeki geçiminin bağlı olduğu şey.

Bolluk yer.

Ağaç yemeye mecbur kalmış koyun sürüsü.

Kesin gerekiyor olan şeyler. [nikâh akdi, alış-veriş sözleşmesi gibi]

Kin, öfke.

Kamış.

Ragıb, “akd” sözcüğünün öncelikle ipin bağlanması, binanın bağlanması gibi katı cisimlerin bağlanması anlamında, sonra da istiare yoluyla alışveriş akdi, ahid gibi diğer anlamlarda kullanıldığını bildirmiştir.

Görüldüğü gibi, âyeti oluşturan sözcükler gerek hakikat gerekse mecaz olarak birçok anlama gelmektedir. Bu anlamların hepsi de birbiriyle çelişmedikleri için geçerlidir. Bu sözcükler müteşabih sözcüğünün anlamına iyi birer örnektir.

Bize göre âyetin “akitlere [sözleşmelere] üfleyip-tükürenlerin [bozanların] şerrinden” olarak çevrilmesi daha isabetlidir. Çünkü sonucunda Allah’a sığınılacak bir şer/zarar ortaya çıkaracak davranış, bir anlaşmanın karşı tarafın haberi olmadan tek taraflı olarak bozulmasıdır. Örnek olarak; nikâh akdine aykırı davranan bir eşin, iş anlaşmasına aykırı davranan bir ortağın, barış anlaşmasına aykırı davranan bir ülkenin, verdiği sözü tutmayan bir müteahhidin muhatabına vereceği zarar karşısında, anlaşmanın bozulduğundan haberi olmayan diğer tarafın herhangi bir önlem alması söz konusu olmadığından, Allah’a sığınmaktan başka çaresi yoktur. 

H.Yılmaz

En-neffaset kelimesi, “düğüm, yönetim, antlaşma, akar, bol ağaçlı yer, arazi, aç hayvanlar, bağ, kesin niyet, kin ve öfke” gibi anlamlara gelmektedir. (Bakara 235) te bu kelime “nikâh bağı” anlamındadır. Öyle anlaşılıyor ki, söz konusu kelime illede “büyü için üflenen düğümler” anlamıyla sınırlı değildir. Bu kelimeyi “Cebrail, Ruhul kudus ruhuma üfledi” hadisinin desteğiyle, kalbe yapılan “müdahaleler” anlamına da alabiliriz. Yani maksat, düğümlere yapılan üfürükler değil, insana beynine veya bilincine yapılan yazılı sözlü, görünen görünmeyen, hissedilen hissedilmeyen, bilinen bilinmeyen, insana veya şeytan kaynaklı her türlü olumsuz ve kötü müdahaleler olarak Kabul edilebilir.

(Enam 112 ve Nas 5) ayetlerinin desteğiyle, bu düğümler nefsin kör düğümleri, onlara üfleyenler de duygu ve düşünce dünyasındaki düğümleri ve sorunları çözme iddiasıyla insanları aldatan umut tacirleri ve sahtekârlardır; ya da insanın şahsiyet ve onurunu, söz ve sebatını dağıtma çabasıdır. Buna, karşıt cinslerin birbirlerinin duygularını, cinselliği kullanarak kirletmeleri de dâhildir. Sözün özü, bu insanın duygularını karıştırma girişiminin her türünü kapsar. Duygu kirlenmesi bunun sonucudur. M.İslamoğlu

Düğümlere üfleyenlerin şerrinden 

Ayetteki en-neffasat kelimesi “tükürükle birlikte üfürmek” el-ukad kelimesi ise “düğümler” demektir.

En-neffasat kelimesi “üfürme işlemi yaparak erkekleri yoldan çıkaran kadınlar” anlamına da gelmektedir. Teğabün 64/14 ve Yusuf 12/28 ayetlerin desteğiyle bu görüşü ileri sürmekte, Razi de bunu desteklemektedir.

El- ukad kelimesi, “düğüm, yönetim, antlaşma, akar, bol ağaçlı yer, arazi, aç hayvanlar, bağ, kesin niyet, kin ve öfke” gibi anlamlara gelmektedir. Bakara 2/235 te bu kelime “(nikâh) bağı” anlamındadır. Öyle anlaşılıyor ki, söz konusu kelime ille de “büyü için üflenen düğümler” anlamıyla sınırlı değildir. Üflemek kalbe yapılan “müdahaleler” anlamına da alabiliriz. Yani maksat, düğümlere yapılan üfürükler değil, insan beynine veya bilincine yapılan yazılı sözlü, görünen görünmeyen, hissedilen hissedilmeyen, bilinen bilinmeyen, insan veya şeytan kaynaklı her türlü olumsuz ve kötü müdahaleler olarak Kabul edilebilir.

Enam 6/112 ve Nas 114/5. Ayetlerinin desteğiyle, bu düğümler nefsin kör düğümleri, onlara üfleyenler de duygu ve düşünce dünyasındaki düğümleri ve sorunları çözme iddiasıyla insanları aldatan umut tacirleri ve sahtekârlardır; ya da insanın şahsiyet ve onurunu, söz ve sebatını dağıtma çabasıdır. Buna, karşıt cinslerin birbirlerinin duygularını, cinselliği kullanarak kirletmeleri de dâhildir. Sözün özü, bu, insanın duygularını karıştırma girişiminin her türünü kapsar. Duygu kirlenmesi bunun sonucudur.   M.Okuyan

“Düğümlere nefes edenlerin (büyücülerin) şerrinden,”

“Ukde”  ip demektir, “ukad” da ipler demektir. “Nefese” de üfürmek, üflemek demektir. Neffase de onun çoğuludur. Öyleyse iplere, düğümlere üfürenlerin, üfleyenlerin şerrinden de Felâkın Rabbine sığınırım de. Âyetin, anlayabildiğimiz kadarıyla birkaç manası var:

1. Âlimlerimiz buradaki ipler üzerine üfüren, düğümler üzerine üfleyenlerden kastın sihirbazlar olduğunu söylemişler. Çünkü sihir unsurları ipler ve bu iplere atılan düğümlerdir. Sihirbazlar iplere düğüm atarak üfürürler. Evet tüm üfürükçülerin tüm sihirbazların şerlerinden kendisine sığınmamızı istiyor Rabbimiz. Nitekim Buhari’nin rivayet ettiği hadislerinde Rasûlullah efendimiz kendisine sihir yapıldığı zaman Cebrail’in kendisine gelerek bu sureyi okumasını tavsiye ettiğini anlatmaktadır. Biz de onların şerlerinden Rabbimize sığındığımız zaman onların bize yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Bakara sûresinde, Cin sûresinde cinlerin Allah’a sığınan kişiye yapabilecekleri hiçbir şeyin olmadığı anlatılır.

2. Gönüllerdeki düğümlü azimler, tutkular, mefkûreler, hedefler, kuruntular ki, onların şerlerinden de Allah’a sığınacağız.

3. Buradaki “Neffasat”  kelimesi müennes bir kelime olduğu için kadınların cinsel cazibelerinin, hile ve tuzaklarının yüreklere işleyen füsunkâr tesiri olduğu söylenmiştir. Öyleyse şu piyasada erkeklerin kalplerine şehvetler üfürerek onları etkileri altına almaya çalışan, insanları baştan çıkarabilmek için şeytanın oltasına solucan olmuş kadınların şerlerinden de Allah’a sığınacağız. Tıpkı sihir gibi onların da erkeklerin azim ve iradelerini etkileme güçlerinin olduğunu, binaenaleyh onların şerlerinden de kendisine sığınmamızı istiyor Rabbimiz.

4. Nefese kelimesinin çoğulu nüfus ve cemaatlerdir. Öyleyse insanlara kendi görüşlerini, kendi gruplarını, kendi ideolojilerini üfleyen, onları Allah’ın kitabı ve Resul’ünün sünnetinden uzaklaştırarak kendi gruplarına, kendi kitaplarına, kendi anlayışlarına çekmeye çalışan, onların iradelerine düğümler vuran, şunları şunları okumayacaksınız, şunları şunları dinlemeyeceksiniz diyerek onların düşüncelerine ipotekler koymaya çalışan cemaatlerin şerrinden de Allah’a sığınmamız emrediliyor.

5. Veya insanlara küfür ve şirk inançlarını üfürüp onları Allah’a kulluktan koparmaya, kendilerine kul-köle edinmeye çalışan, küfrü ve şirki empoze etmeye, körpe dimağlara pislik üfürerek onları etkilemeye çalışan materyalist eğitim sistemlerinden de hem kendimizi, hem de çocuklarımızı koruyarak Allah’a sığınmamız emredilmektedir.

6. Veya insanlara Allah’ın diniyle uzaktan ve yakından hiçbir ilgisi olmayan resmî bir din empoze etmeye çalışan zalim sistemlerin şerlerinden de Allah’a sığınmamız emredilmektedir.

Meselâ şu anda insanlara küfür ve şirkten başka hiçbir şey empoze etmeyen şeytan vahiylerinin, televizyon programlarının yaptığı bundan başka bir şey değildir. İnsanları Allah’a kulluktan uzaklaştıran, insanlara âhiret unutturan, insanları dinlerinin temel kaynakları Kitap ve Sünnetten uzaklaştıran şeylerin tümünden uzaklaşacağız ve Allah’a sığınacağız. Başka?

A.Küçük

Abdullah b. Amr Abdurrahman b. Sabat, İsa b. Ömer ve Ruveys, Yakubdan "Üfüren kadınların şerrinden" anlamındaki lafızları diye "fâilâr vezninde okumuştur. Bu okuyuş Ebu Bekr es-Sıddık (r.a)'ın mevlası Abdullah b. el-Kasımdan da rivayet edilmiştir.

Rivayet olunduğuna göre birtakım kadınlar. Peygamber (sav)'ı on bir düğüm yaparak büyülemişlerdi. Bunun üzerine yüce Allah muavvizeteyn surelerini on bir âyet olarak indirdi.

İbni Zeyd dedi ki: Bu sözü edilen kadınlar yahudi idi. Bu kadınların Lebid b. el-A'sam'ın kızları olduğu da söylenmiştir.

Kuduri

Düğümlere üfürenlerin şerrinden

Râzînin dediğine bakılırsa neffasattan kasıt “nefs” lerdir. Bu da cemaatler, topluluklar anlamına gelmektedir.  Râzînin bu görüşünü şöyle ispat edebiliriz: “Dediler ki: Onu ve kardeşini eğle ve şehirlere toplayıcı görevliler gönder. Ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa sana getirsinler. Böylece sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildiler.” (Şuara 26/36-38)

Demek ki sihirbazlar bir araya gelip bir cemaat halinde büyü yaparlarsa daha kuvvetli olacağına inanırlardı ve yorumunu yapmakta olduğumuz Felak 4 te de onun için “düğümlere üfürenler” çoğul kalıbında ifade edilmiştir.

Sihirbazların okuyup üflemesi, çağımızda yanlış bilgileri, hurafeleri insanlara öğretmek şeklinde bürünmüştür. Beyinleri, gönülleri düğümlenmiş sürülerle insanlar vardır. Onlar yanlış fikrîlerle büyülenmiş, sihirlenmiş sarhoş halde ıztırap çekmektedirler ve durmadan kendilerini büyüleyenlere ve beyinlerine düğüm vuranlara doğru koşmakta, onlara tutku ile bağlanmakta, onları kutsamaktadırlar. Bu şekilde çalışanlar da razinin dediği gibi cemaat, yani grup halinde çalışmaktadırlar. O grupların içine girenlerin beynine düğüm atılıyor, büyüleniyor ve özgürce düşünmeleri ellerinden alınıyor.

Narkoz yemiş insanın kesilen organının acısını duymaması gibi, bütün değerleri doğranıyor, ama manevi acıyı duymuyor. Daha sonra o grupların mensupları halka, gençliğe düğüm vurmaya çalışıyor ve onları narkozluyorlar.

Yanlış bilgi, yanlış felsefe ve hurafelerin sihrinden kendi irademizle kurtulmamız için Yüce Allah’ın yardımına ihtiyacımız vardır. B.Bayraklı

Ve o düğümlere üfleyicilerin şerrinden. Yani iplere, ipliklere, düğdükleri düğümlere yahut gönüllerde düğümlü azimler, inançlar, tutkunluklar içine üfleyen yahut öyle düğümler içinde anlaşılmaz kapalı bir halde olarak üfürükçülükle afsun yapan büyücü nefislerin yahut karıların yahut toplumların şerrinden. "Nefs etmek", bizim "nefes etmek" dediğimiz üflemektir ki, biraz tükürüklü veya tükürüksüz olarak üfürür gibi yapmaktır. Keşşaf sahibi tükürükle üflemektir, demiş. Levamı' sahibi de üfürmeye benzer, tükürüksüz olarak rukyede (okuyup üflemek) yapılır. Tükürükle olursa tefl, yani "tüh tüh" diye tühlemek tabir olunur demiştir.

Kamus ‘tan, Nihaye'den, Ragıp’tan bazı mühim manalarını kaydedelim:

Kamusta:

1- Ukde, düğüm ve düğüm yeri.

2- Beldeler üzerine velâyet. Nitekim Nihâye’ de der ki: Hz. Ömer hadisinde: "Şehirler üzerine velâyet sahipleri helâk oldu." demektir. Emirler için sancak bağlanmasından alınmıştır.

3- Valiler için akt edilen anlaşma ki, Übey hadisinde "Kâbe'nin Rabb ‘ine yemin ederim ki düğüm ehli helâk oldu." bu mânâdandır, yani akt edilen anlaşma demektir.

4- Sahibinin mülk olarak inandığı akar.

5- Ağacı çok ve girift yer.

6- Develer için otları yeterli otlak.

7- Bir kimsenin yeterli derecede geçimi kendisine bağlı bulunan şey.

8- Bolluk arazi.

9- Ağaç yemeye mecbur kalmış hayvanlar.

10- Herhangi bir şeyin kesin vücubu, lüzumu ki, nikâh bağı ve alış veriş sözleşmesi bundandır. Kalpteki inanca, şiddetli ilişiğe, azim ve kesin niyete, rey ve görüşe ukde denilmesi de buna dâhildir. Nitekim Nihaye'de dua hadisinde "Senin için kalplerimizde nedamet ukdesi vardır." Nedamete azim akdi, demektir ki gerçek tevbedir. Yine bir hadiste "Ve elbette deveme emrederim göç eder, sonra Medine'ye gelinceye kadar onun için bir düğüm çözmem." ona gelinceye kadar azmimi bozmam demektir. Bir hadiste de "Bir

adam alış veriş ediyordu, ukdesinde zayıflık vardı." yani fikrinde ve kendi iyiliklerine bakışında demektir.

11- Kin ve öfkeye de, çoğul sigasıyla, ukad denir. "Düğümleri çözüldü", öfkesi sükûn buldu demektir.

12- Ukde, kamışa da söylenir ve bazı yerlerin de özel ismidir. Hepsi düğüm mânâsıyla ilgili olan nice mânâlar ki, çoğunu ve hepsini belki bu âyette düşünmek mümkün olabilir. Râğıb da Müfredat ‘da akdin önce ipin bağlanması ve binanın bağlanması gibi katı cisimlerde kullanıldığını, sonra da ticaret akdi, ahid ve diğerleri gibi mânâ cinsinden olan şeylere işaret edildiğini söyledikten sonra der ki: Ukde, Akd olunanın ismidir, nikâhtan, yeminden ve diğerlerinden, "Bekleme süresi dolmadan nikâh bağını bağlamaya kalkmayın." (Bakara, 2/235) ve dil tutulduğunda denir. "Dilinde ukde var." demek, tutukluk, pelteklik var demektir. Ukad de "ukde “nin çoğuludur ve bu büyücü kadının bağladığıdır ki, aslı azimettendir. Onun için ona ukde denildiği gibi azimet de denilir. Bundandır ki: Büyücüye muakkid (akt eden) denilir. Ve onun denilir, telkîh (aşılanması)i tutunca kuyruğunu kısan deve; kuyruğu kıvrık teke veya köpektir. Köpeklerin çatışmasına da teâkud denilir.

Demek ki büyücü erkek ve kadının üflediği, akdettiği ukdeler, düğümlediği düğümler bu mânâlarla ilgili bir azim ve azimet düğümüdür ki, asıl uçları onların nefislerinde düğümlenmiş olup onunla diğerleri üzerinde iradelerini şeytanlıkla yürütmek isterler, bir akitteki el sıkma kabilinden, görünüşteki ip düğümü de onun bir görünümüdür.

Burada dikkati çeken noktalardan birisi de "neffâsât" ın müennes çoğul olarak getirilmiş olmasıdır.

Onun için bunun müennes olan mevsufunu takdir etmede üç vecih söylenmiştir:

1- Zahiri üzere "nisa" (kadınlar) takdir olunarak "üfleyici karılar" demek olmasıdır. Bunda da iki vecih vardır:

Birisi, yukarıda işaret olunduğu üzere cadılık çoğunlukla kadınların şiârı olması ve büyü işinde kadının rolünün çok olmasıdır.

Birisi de, erkeklerin azim ve kuvvetleri üzerinde kadın hilesinin, kadın tuzaklarının şirreti veya kadın câzibesinin yüreklere işleyen büyüleyici tesiridir ki, bunu büyünün hakikatine inanmayanlar dahi itiraf ederler. Bununla beraber iki görüşün ikisi de bir mânâya yöneliktir denilebilir.

2- Dişiyi ve erkeği içine almak üzere nüfus (nefisler) takdiriyle "üfleyici nefisler" demek olmasıdır. Zira Arapça'da "Sin" ile nefis kelimesi müennestir. Bu mânâ, erkeğe ve dişiye, fertlere ve toplumlara sadık olmak itibarıyla daha kapsamlı olduğu ve nüzul sebebi sayılan rivayetlere uygun bulunduğu için genellikle en tercih olunan görüş budur. Onun için mealde bu mânâ gösterilmiştir.

3- "Üfleyici toplumlar" diye cemaatler takdir edilmesidir. Çünkü büyücülerin toplanmasıyla yapılan büyü daha şiddetlidir. Bu da erkeği ve dişiyi kapsarsa da fertlere şümûlü açık olmaz.

Bu vecihler de anlaşıldıktan sonra beyan olunan mânâların sonucuna gelelim. Tefsirlerde buna başlıca üç mânâ verilmiştir:

1- Genellikle yaygın olan manadır ki, şöyle demişlerdir: İpliklere düğümler düğüp de onlara üfleyerek rukye ve afsun yapan büyücü karıların veya nefislerin veya toplumların şerrinden. İbnü Cerir bunu: Rukye ederlerken (üflerlerken) iplik düğümlerine üfleyen büyücü kadınların şerrinden diye anlattıktan sonra: "Tevil (yorum) ehli de, yani tefsirciler de dediğimiz gibi söylemiştir, diyerek şunları nakleder: Muhammed b. Sa'd tarîkıyla İbnü Abbas'dan: sihir karışan rukye ler. Hasen'den: Büyücü kadınlar ve erkekler. Katâde’den: 'yi okumuş ve şu rukye lerin sihir karışanından sakınınız demiştir. Tavus’tan: "Mecnunların rukyesi" nden şirke daha yakın bir şey yoktur, demiştir. Mücahit ve İkrime de demiştir ki iplik düğümlerinde rukye lerdir. İkrime demiştir ki iplik düğümlerinde ahzdir (yani bağlama denilen tutukluktur ki Arapça'da ahze denilir). İbnü Zeyd ‘den ukdelerde büyücü kadınlardır. Fakat bu rivayetlerde "iplik ukdesi" ile tahsisi ancak Mücahit ve İkrime ‘den vârid olmuştur. Bu açıklamanın ifadesi, sihir karışmayan, yani şer ve şeytanlık için olmayıp da ondan korunmak ve bir hastalık veya afete Allah'tan şifa niyazı için kendine veya diğerine hulûs-i kalp ve salih niyet ile bir dua veya âyet okuyup üflemek kabilinden olan nefeslerin caiz olduğuna işarettir. Çünkü bunda kimseye zarar vermek veya sapıtmak veya Allah'tan başkasına sığınma ve iltica mânâsı yoktur. Bu surelerde "sığınırım de!" emirleri de her şeyden Allah'a sığınmak gereğini anlatır. Resûlullah’ın kendisine ve diğerlerine bu şekilde okuyup üflediği ve böyle hayır için rukye (üfleme)ye müsaade ettiği sabit ve bu sebeple gerek ruhanî ve gerek cismanî nice hastaların şifa bulduğu da vâki olmuş ve görülmüştür. Ancak okuyuculukla sihirbazlık edenlerin de şerrinden korunmak için bu âyetin hükmü ile sihir karışan rukye lerden (okuyup üflemelerden) sakınılmasının gereği hatırlatılmış, ukdeleri iplik düğümleri diye tahsis edenler de b öyle düğümlere üflemenin büyü kabilinden olduğunu anlatmak istemişlerdir. Bununla beraber mutlaka okuyup üfleme ile koruma ve yardım isteme, yani okumakla tedavi caiz olup olmayacağı hakkında da ihtilaf edilmiştir: Şüphe yok ki bu surelerde ve diğer ayetlerde emrolunduğu üzere herkesin Allah'a sığınarak kendisi ve diğerleri için dua etmesi, okuması, sadece meşru değil, dince emredilmiştir.

Buhari’de, Mesâbih'de ve Meşârık'da yoktur ve hadis şöyledir: "Onlar, o kimselerdir ki, uğursuzluk saymazlar, okunmak istemezler, dağlanmazlar ve ancak Rab'larına tevekkül ederler." Bu, daha sahihtir. Bu hadis İhlâs Sûresi'nde "Samed “in mânâsını izahta geçtiği üzere sebeplere gönül vermeyen, elemler ve musibetler karşısında sarsılmayarak tevekkül makamının en yüksek mertebesinde bulunan "nefs-i râdiye" sahibi Allah ehli olanların büyükleri hakkında olduğu açıktır. Onun için bunlardan uğursuz sayma ve okunmayı istemenin terkedilmesinin daha iyi olacağına istidlâl olunabilirse de herkes için mutlaka men edilmesi ve yasaklanmasına istidlâl etmek uygun olmaz.

İkrime demiştir ki: Rukye eden (okuyan) üflememeli ve sıvazlamamalı ve düğüm yapmamalıdır. İbrahim Nahaî'den de selef; okunmalarda üflemeyi mekruh görürlerdi, diye nakledilmiştir. Bazısı da demiştir ki: Dahhak’ın yanına gittim ağrısı vardı, sana tâvîz okuyayım mı ey Ebu Muhammed! Dedim. "Peki, velâkin üfleme." dedi, ben de Muavvizeteyn okudum."

Halimi demiştir ki: "Rukye edenin üflememesi ve sıvazlamaması ve düğüm yapmaması gerekir." diye İkrime ‘den rivayet olunan söz, sanki bu husustadır. O, şuna kâni olmuştur: Allah Teâlâ düğüme üflemeyi sığınılacak şeylerden kılmıştır. Şu halde yasaklanmış olması vacip olur. Fakat bu istidlâl zayıftır. Çünkü ancak ruhlara ve bedenlere zarar veren büyü olduğu zaman kötülenmiş olur. Ama bu üfleme, ruhları ve bedenleri ıslah için olursa haram olmaması vacip olur. Bununla beraber Nesaî ‘de Ebu Hüreyre'den şu hadis de rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Her kim bir düğüm bağlar da sonra ona üflerse sihir yapmıştır, (yani sihir işlerinden b ir iş yapmıştır), sihir yapan da şirk etmiştir. Her kim bir şeye takılırsa (bir menfaati olur veya zararı defeder diye gönül takar, inanırsa veya o itikat ile muska ve nazarlık gibi bir şey takınırsa) ona havale edilir." Yani yalnız Allah'a sığınmayıp da o şeye bağlandığı, ondan umduğu, hâlbuki Allah'ın izni olmayınca hiçbir şeyin ne faydası, ne zararı olmayacağı için o takıldığı şeyden hiçbir fayda görmez, Allah'ın yardım ve lütfundan mahrum olur.

Âyetin tefsiriyle bu hadisin ilgisi de açıktır. Bu da mutlaka üflemeyi yasaklamamış sihirbazlık tarzında düğümler düğerek şunu bunu bağlamak için okuyup üflemeleri yasaklamış ve son fıkrasıyla da nefsî telkinlerin mutlaka bir hükmü olduğu ve bu şekilde mevhum (kuruntuya dayanan) şeylere inanmanın ve Allah'dan başkasına sığınmanın zararlarını anlatmış demektir. Bunun sonucu da açıklandığı üzere sihir mânâsı karışan düğümlü, ne olduğu belirsiz, mechûl ve anlaşılmaz, şüpheli, inanç veya beden üzerinde zararlı olması akla gelen şeytanî üfürükçülükten ve vehimlere kapılmaktan sakındırmaktır. Onun için tefsircilerin çoğu mânâyı hep sihir (büyü) üzerinde dolaştırmışlar ve mutlaka değil, fakat büyü karışan rukye (okunma)lerden sakınmayı söylemişler, iplik düğümleyerek okumayı da sihir tarzında saymışlar, İkrime gibi bazıları da üflemeyi ve el sürmeyi bile şüpheli telâkki etmişlerdir ki, maksatları tükürüklü üfürükler ve sinirleri bozacak sıvamalar olması gerekir. Yoksa şeytanî çirkin üflemelere karşılık kudsi, Rahmani üflemeler ve nefesler dahi bulunduğu ve maneviyatın maddiyata, maddiyatın maneviyata geçmesi için, isterse çok az olsun, bir adi sebebe teşebbüs dahi lâzım olduğu inkâr olunmuş değildir. "Her şeyin bir devası (ilâcı) vardır." hadisi gereğince ruhi hastalıklara ruhani, cismanî hastalıklara cismanî sebeplerle tedavi meşru olduğu gibi, karışık olanlara da karışık tedavi elbette meşru olur. Şu şart ile ki, tesir, sebeplerden değil, Allah'tan bilinmeli ve hepsinde de entrikadan, sihirbazlıktan, şarlatanlıktan, aldatma ve zarar vermeden sakınılmalıdır. Bu cihetle bedenî hastalıkların tedavisinde bile gerek doktorun ve gerek hastanın ahlâk ve inanç itibarıyla ruh hallerinin dahi özel önemi bulunduğundan, ruhanî kıymet, iyi niyet ve itikat selameti hepsinin başında gelir. Yoksa tıp ilmi adına yapılan zararlar, afsunculuk, üfürükçülük adıyla yapılan zararlardan az değildir. Özellikle bunları Allah için insanlara hizmet ve menfaatten çok, sırf mal kazancı için vasıta yapan ve çok fazla ücretler almak üzere alış veriş akitleri yapmadan bir nefes sarf etmek bile istemeyen doktor taslaklarının, şarlatanların zararları, hiçbir zaman cinciliği, üfürükçülüğü sanat edinenlerden aşağı kalmamıştır. Böylelerinin de de dahil afsunculardan sayılması gerekir. Hatta yalnız tıp ilminde değil, yukarda ukdenin açıklanan mânâlarına göre her meslek ve sanatta hak ve hayır fikrinden ayrılarak insan aldatmak, şer saçmak için nefes sarf edenlerin hepsi de bu mânâda dâhil olan, şerlerinden sığınılması gereken üfürükçülerin nefeslerinden olduğunun da unutulmaması gerekir. Bunların böyle olması ise karşılığında sırf hak ve hayır için ciddiyet ve doğrulukla Allah yolunda nefes sarf edenlerin varlıklarını ve kıymetlerini inkâra sebep teşkil etmez. Bundan dolayı, halis niyet ve temiz nefeslerle Allah'a sığınarak, Allah'tan şifa niyaz ederek okuyup üflemeyi de mutlaka sihirbazlık gibi kabul etmek doğru olmaz. Onun için rukye (okunma)yi caiz görenler Sıhah'ta rivayet edilen bir hayli hadis ile istidlâl etmişlerdir ki, Razi bunlardan şunları kaydetmiştir:

1- Resulullah (s.a.v.) biraz rahatsız olmuştu. Cibril Aleyhisselâm ona okuyup üfledi de "Bismillah okur, rukye ederim sana seni inciten her şeyden, Allah da sana şifa verir." dedi, diye rivayet edilmiştir.

2- İbnü Abbas demiştir ki: Resulullah (s.a.v.) bize bütün ağrılardan ve hummadan korunmak için şu duayı öğretirdi: "Kerim olan Allah'ın adıyla, ben her kanı akan damarın şerrinden ve cehennem ateşinin şerrinden ulu Allah'a sığınırım."

3- Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: Bir kimse eceli gelmemiş bir hastanın yanına girer de yedi defa "Niyaz ederim o ulu Allah'a, O yüce Arş'ın Rabb ‘ine ki sana şifa versin." derse şifa bulur.

4- Resulullah (s.a.v.) bir hastanın yanına girdiğinde şöyle derdi: "Gider o sıkıntıyı, insanların Rabb'i, ona şifa ver, sensin şifa veren, senin şifandan başka şifa yok, bir şifa ki dert bırakmaz."

5- Resulullah (s.a.v.), Hz. Hasan ile Hz. Hüseyni şöyle sığındırırdı: "İkinizi de Allah'ın tam kelimelerine sığındırırım, her şeytandan, kötü kazadan ve kötü gözden." derdi ve buyururdu ki: "Babam İbrahim de oğulları İsmail ve İshak'ı böyle sığındırırdı."

6- Osman b. Ebi’l-As’ın Sakafî'den, demişir ki: Rasulullah’a vardım ve bende ağrı vardı, beni az daha öldürecekti. Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: "Sağ elini onun (ağrıyan yerin) üzerine koy ve yedi kere şöyle de: "Allah'ın adıyla, ben bulduğum şeyin şerrinden Allah'ın izzet ve kudretine sığınırım." ben de yaptım, Allah bana şifa verdi." Bu dikkate şayandır ki Resulullah ona okumamış, onun kendisine okutmuştur.

7- Peygamber (s.a.v.) sefere çıkıp da bir yere konduğu zaman şöyle derdi: "Ey yer! Benim Rabbim, senin de Rabbin Allah'tır, Allah'a sığınırım senin şerrinden ve sendekinin şerrinden ve senden çıkanın şerrinden ve senin üzerinde debelenenin şerrinden, Allah'a sığınırım arslandan, karayılandan, zehirli yılandan, akrepten, beldenin sakinlerinin, doğuranın ve doğurduğunun şerrinden."

Bunlarda üflemeye dair bir işaret yoktur ve bunların meşru sayılmaları için başka delile ihtiyaç olmaksızın Kur’ân’daki dua ve sığınma emirleri ve bu sureler yeterlidir. Bununla beraber Resûlullah’ın üflediği ve sıvazladığı da sabittir.

8- Surenin ta başında geçtiği vechile Resulullah (s.a.v.) her gece muavvizâtı (İhlâs, Felâk ve Nâs sureleri) okur ellerine üfler, yüzüne ve vücuduna meshederdi. Bundan başka yine Hz. Âişe'den Sıhah'ta rivayet edilmiştir ki: "Resulullah (s.a.v.) ailesinden birisi hastalandığı zaman ona Muavvizâtı (İhlâs, Felâk ve Nâs Sureleri) üflerdi. Vefat ettiği hastalığında da ben okuyup üflüyor ve kendi eliyle kendisini sıvazlıyordum. Çünkü onun mübarek elinin bereketi benim elimden çok büyük idi." Bununla beraber Resûlullah’ın kendisine başkalarının okumasını istemediğini anlatan şu rivayet de çok mühimdir. Yine Sahih-i Müslim'de: Hz. Aişe demiştir ki: Resulullah (s.a.v.) bizden bir insan rahatsız olduğu zaman onu sağ eliyle mesheder (sıvazlar), sonra şöyle derdi: "İnsanların Rabbi olan Allah'ım o sıkıntıyı gider, şifa ver, sen şifa vericisin, senin şifandan başka şifa yok, senin şifan dert bırakmaz." Ne zaman ki Resulullah (s.a.v.) hastalandı ve ağırlaştı, sağ elini tuttum, onun yaptığını yapmak istedim, elini elimden çekti, sonra "Allah'ım, beni affet, beni Refik-ı âlâ ile beraber kıl." dedi, ben baka kaldım, ne göreyim iş tamam olmuştu (yani vefat etmişti).

Şu halde bu açıklamadan anlaşılır ki okuyup üfleme ile tedavi halkın pek çoğunun zannettiği gibi dindarlığın gereği ve dinin emrettiği bir şey değil, nihayet bir izindir. Asıl dindarlığın gereği onu terk etmek suretiyle Allah'a dayanmak ve ancak Allah'a sığınıp O'na kendisi doğrudan doğruya dua etmek ve duasına başkalarının aracılığını istememektir. Müminin mümine gerek huzurunda ve gerek arkasından duası meşru ve müstahsen ve hatta dinî görevi bulunduğunda ve "Dua ibadetin iliğidir." hadis-i şerifi gereğince dua ibadetin, dindarlığın iliği olduğunda şüphe yok ise de, dua etmek başka, okuyup üflemek, başkasının nefesinden medet beklemek yine başkadır. Allah Teâlâ duayı emretmiş "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim." (Mümin, 40/60) buyurmuş; "Ben (o kullara) yakınım. Bana dua edince dua edenin duasına karşılık veririm." (Bakara, 2/186) buyurmuş, "De ki: Duanız olmasaydı Rabbim size ne değer verirdi?" (Furkan, 25/77) Fakat şirkten kendinden başkasına dua etmekten yasaklamış, "Ben ancak Rabbime yalvarırım ve hiç kimseyi O'na ortak koşmam, de." (Cin, 72/20) buyurmuştur. Aynı şekilde Kur'ân'da ve Resul’ünün diliyle en güzel duaları öğretmiş ve nihayet bu surelerde de bütün şerlerden doğrudan doğruya kendisine sığınılmasını emretmiştir. Okuyup üfleyecek olan bunları bellesin, her zaman kendine cankurtaran edinsin. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet edildiği üzere her gece ve her ihtiyacında temiz kalp ve itikat ile okusun, kendine üflesin, mümin kardeşlerine de hem dua, hem tavsiye etsin, temiz nefesle dua edenlerin dualarının bereketlerini de inkâr etmesin. Buna söz yok, fakat Allah Teâlâ böyle dua ve icabet (kabul etme) kapısını herkese açtığı, ona genellikle herkesi çağırdığı, herkesin doğrudan doğruya sığınmasını istediği ve şirk ayıbını kabul buyurmadığı halde; ona doğruda n doğruya dua ve ibadet ile sığınma ve ilticayı bırakıp da, "Ben o kapıya gidemem, ne isteyeceğimi de bilemem." diye dua tellalı aramaya ve onun nefesinden meded ummaya kalkışmak dindarlığın gereği değil, cahiliyye âdetidir. İnsanlar bundan gafil olup kendisine okutup üfletmeyi dindarlık gereği sandığı için burada bu genişçe anlatım ile sözü uzatmaya lüzum görüldü. "Muvaffak edici Allah'tır."

2-Bir de "düğümlere üfleyen kadınlar", yani hilebaz kadınlar yahut erkekleri fitneye düşüren, onlara güzelliklerini arz ederek taarruz edip meftun eyleyen fitneci kadınların şerrinden, diye tefsir edilmiştir. Razi’nin beyanına göre Ebu Müslim bu sonuncuyu tercih etmiştir ki, erkeklerin azim ve iradelerinde fikir ve bakışlarında tesir etmek suretiyle tasarruf eden kadınlar, demek olur. Bu şekilde ukde azimet, yani kalbin bağlanması ve görüş mânâsına yahut ip düğümünden istiare edilmiş, nefs de ipin düğümünü yumuşatmak için tükürmekten istiare edilmiş olup mânâ şu olmuş olur: Kadınlar, erkeklerin gönüller i ne üfler gibi verdikleri heyecanlar ve yumuşatıcı tesirlerle onları görüşten görüşe, azimetten azimete çevirir, türlü fitneye düşürürler. Onun için Allah onların şerrinden sığınmayı emretmiştir. Bu mânâ "Muhakkak eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, onlardan sakının." (Teğabün, 64/14) ayetinin mânâsı ile

"Muhakkak sizin tuzağınız büyüktür." (Yusuf, 12/28) ayetinin mânâsına uygundur. Razi der ki: "Bu görüş güzeldir, fakat tefsircilerin çoğunun görüşü hilâfına olmasa..."

Fak at yukarıda geçtiği üzere sihirbaz (büyücü) düğümünün aslı azimette olduğu ve onun da mutlaka iplik düğümü mânâsına tahsisi şart olmayıp maksat örfî ve lügavî daha genel mânâsıyla mutlaka büyücü erkekler ve büyücü kadınlar demek olacağına göre, bu görüş d e ondan hariç değil, onun bir şıkkı demek olur.

3- İbnü Sina'nın ve bazı ariflerin tercih ettiği görüştür ki, düğümlere üfleyen nefisler yahut güçler demek olarak aslî cisimlerin içinde uzvî veya âlî (yüksek) denilen gerek hayvanlar ve gerek bitkiler, bütün canlı cisimlerin gelişmesi, başlangıcı olup, bitkisel nefis ve gelişme gücü ve gaz gücü denilen uzva ait güçlere işaret olmasıdır ki, bütün uzviyette olduğu gibi, insan bedeninde de gıdalanma ve tenasül görevlerinin meyli demek olan şehvet heyecanının ilk başlangıcı ve şartı bu güç, bu nefis; diğer hayvani ve hissî güçler de bunun tamamlayıcısı ve olgunlaştırıcısı olduğuna göre bu mânâ önceki mânâların illeti yerinde olan şehvet gücüne de işaret olarak hepsinden daha genel demek olur. Hatta bu itibarla "şehvânî kuvvet" demek daha açık olur. İbnü Sina ğâsıkı, hayvanî kuvvete yorarak demiştir ki, "hayvani güç sığınıcı olan insan ruhunun tersine olarak kudretli bir zulmet-i ğâsika, yani bulanık bir kara kuvvettir. Çünkü insan ruhu cevherinde temiz, saf ve madde bulanıklığından uzak, bütün suret ve hakikatleri kabul edici bir fıtratta yaratılmıştır. O, ancak hayvanlıktan kirlenir, pislenir, de hayvanlık kuvvetinin şartı olan bitkisel kuvvetlere işarettir. Çünkü o, en, boy, yükseklik, bütün yönlerden hacim ve miktarı artırması yönüyle üç düğüme üflüyor gibidir. (Hatta nefes alıp verme, bitkisel hayat gereğinden olduğuna göre nefs etmek, üflemek bunda mecaz değil, hakikattir. Bitkilerin boğum yerlerinde de ukde (düğüm) hakikattir, denilebilir.) İnsanî nefis ile bitkisel kuvvetler arasında ilgi, hayvanlık vasıtasıyla olduğu için şüphesiz hayvanî kuvvetin zikri bitkisel kuvvetlerden öne alınmıştır. Bu iki güçten nefsin cevherine lazım gelen şer ise onda beden ilişkilerini güçlendirmek ve ona uygun, cevherine l ayık gıda ile beslenmesine engel olmaktır. Ona layık gıda da göklerin ve yerin melekûtunu saran ebedî nakışlarla süslenmedir." Bazılarının dediği gibi Ğasık, katı cisme, madene işaret olduğuna göre de ve bizim dediğimiz gibi hayvan, bitki ve madene ve insan bedenini içine alan asıl cisme işaret olduğu takdirde de bu mânâ cereyan eder. Önceki mânâlar da bunun dallarıdır.

Bütün bunlardan sonra burada (el-Ukad) yukarda Nihaye’den naklen zikrolunan Hz. Ömer ve Übey hadislerindeki "Düğümlere üfleyen helâk oldu." ve "Düğüme üfleyen helâk oldu." gibi "velâyet" ve "biat akdi", diğer deyimle "Ukde-i mülk" mânâsına olması ve hatta o hadislerin bu âyetin bir mefhumu olması da çok muhtemeldir. Bu düğümlere üfleyenlerin üflemeleri ve şerleri ise bir tar a ftan kulların haklarını üzerlerine alan idarecilerin kötü idareleri, mevki hırsları, tahakküm ve düşmanlık duygularıyla o düğümleri sıkıştırmak yolundaki zulüm ve zorbalık hareketleri, bir taraftan da Allah'tan korkmaz azgın âsilerin halkı azdırma ve ifsat ile Hakk'a olan bağları, çözmek, fitne ve ihtilâl çıkarmak için sarf ettikleri nefeslerle yaptıkları tahrikler, çevirdikleri entrikalar demek olup iki yönü içerir ki, bunların ikisi de Allah'a sığınılması lazım gelen en büyük şerlerdendir. Bununla birlikte bunlar da sihrin "Bir şeyi kendi yönünden çevirmek" demek olan genel mânâsında dâhil olacağına göre birinci mânâda dahil demektir.

Şu halde özet: "Ukad" (düğümler), hissî, manevî, hakikat, mecaz birçok mânâlara ihtimali olmakla beraber, esas mânâsı "düğüm" demek olduğu için ip düğümünde zahirdir. Fakat maksadın normal bir ip veya iplik düğümünü bağlamak veya çözmek için üflemek veya tükürmekten ibaret olmadığı da açıktır. Çünkü her iplik düğümünde şer mülâhaza edilemeyeceği de aşikârdır. Bundan dolayı maksat, tabirin hakikati üzere düğüme üflemekten ibaret değil, sihir (büyü)den kinayedir. Bu şekilde sihirbaz (büyücü) kimseler mânâsına örf olmuş bulunduğundan mânâ genelde büyücü erkek ve kadınların şerrinden sığınmadır. Sihir fiili de iplik düğümüne hasredilmiş değildir. Onun için bunu sihrin herhangi bir şeyi, yönünden döndürme ve değiştirme mânâsıyla anlamak uygun olur ki, bu da zikredilen mânâların hepsini içine alır.

H.Yazır

Yani, başka bir kimsenin kıskançlığının kişinin hayatı üzerinde doğurabileceği -moral ve sosyal- etkilerden ve kişinin kendisinin kıskançlık şerrine kapılmasından. Zemahşerî, bu bağlamda Halife Ömer b. Abdülaziz'in (fazileti ve dürüstlüğü sebebiyle “İkinci Ömer” olarak anılır) bir sözünü nakleder: “Başkasını kıskanandan daha mazlum görünen bir zalim düşünemiyorum”. 

M.Esed

Haset, ”başkasında olan bir nimetin ondan alınıp kendisine verilmesini şiddetle istemek” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu ayette insan benliğinde bulunan hasetten değil de, aktif Alana giren veya faaliyet göstermeye başlayan hasetten Allaha sığınılması emredilmektedir. Haset hastalığının en önemli ilacı, haste edilen şey için dua etmektir.

Hasetle birlikte kullanılan birbirine yakın veya zıt anlamlı kelimeler ve anlamları şöyledir; haset “bende yok, onda da olmasın” ; Buhl “bende var, onda olmasın”; Şuhh “onun ki benim olsun”; gıpta, “onda var, bende de olsun”; Sehâvet, “bende var, onda da olsun”; fakr, “onda yok, bende de olmasın” Görüldüğü gibi, bu kelimelerden ilk üç tanesi kötülük içerikli, diğerleri ise iyilik ve güzellik içeriklidir.

Bu bağlamda Hz. Peygamber’in şu hadisini burada hatırlatarak bitirelim: “Şu iki kişiden başkasına yönelik haset (gıta) olmamalıdır. Biri, Allahın mal verdiği ve o malı hak yolda kullanan, diğeri ise, allahın hikmet verdiği ve onunla amel edip insanlara öğreten âdem” 

M.İslamoğlu

“Haset ettiği zaman hasidin şerrinden Allah’a sığınırım de.”

İslâm cemaatına birbirine düşüren, onları bölüp parçalayan çok tehlikeli bir hastalıktır haset. Tarihte Kur’an’ın haber verdiği bazı haset örnekleri vardır ve her biri de çok büyük kayıplarla sonuçlanmıştır. Bunlardan birisi Maide sûresinin 27-30. ayetlerinde haber verilen Hz. Âdem’in çocuklarından Kabil’in kardeşi Habil’i kıskanması sonucunda öldürmesi olayıdır. Bir başka olay da Yusuf sûresinde anlatılır. Hz. Yakup’un oğulları kardeşleri Yusuf’u kıskanıp haset ederler. Sonra kardeşlerini kuyuya atarlar. Sonra başlarına nelerin geldiğini, bu kıskançlıklarının cezasını nasıl ödediklerini anlatır Rabbimiz. Yani insan kalbindeki haset duygusunun insana neleri yaptırdığını görebiliyor musunuz? Kardeş kardeşi öldürebiliyor, kardeş kardeşi kuyuya atabiliyor. Birisi kardeşine Allah tarafından verilmiş bir nimeti çekemiyordu. Allah kardeşinin kurbanını kabul etmiş, kendisininkini ihlâsla yapılmadığı için kabul etmemişti. Bunu kıskanarak kardeşini öldürüyordu. Ötekiler de kardeşlerine karşı babalarının sevgisini kıskanmışlar ve bu hasetleri kardeşlerini yok etmeye kadar götürmüştü onları. İşte haset budur. Bugün de bu yüzden Müslümanların kardeşlerini yemeye çalıştıklarına şâhit oluyoruz.

Kur’an’ın beyanına göre bu hastalık ancak kitap ehline mahsus bir hastalıktır. Bu sadece kitap ehline yakışan bir hastalıktır. Bakın Rabbimiz Bakara suresindeki bir ayetinde şöyle buyuruyor:

“Ehl-i Kitaptan pek çoğu gerçek kendilerine açıklandıktan sonra nefislerindeki haset sebebiyle sizi imandan sonra küfre çevirmek isterler.” (Bakara 109)

A.Küçük

Ve herhangi bir hasetçinin, başkasında gördüğü bir nimeti çekemeyip de ona göz diken, onun mutlaka son bulmasını temenni eden hasetçinin haset ettiği zaman şerrinden.

Haset nedir? Rağıb’ın beyanına göre Haset, bir nimetin hak sahibinden yok olmasını temennidir. Çoğunlukla o nimetin kaybolmasına çalışmakla da beraber olur. Rivayet olunmuştur ki mümin gıpta eder, münafık haset eder. Kamus ‘un ve diğerlerinin beyanına göre de, o nimetin kendisine dönmesini isteyip istememekten daha geneldir. Yani hasette aslolan mânâ bir nimetin, bir faziletin, bir olgunluğun sahibinden yok olmasını arzu etmek, kendisine geçmesini, gerek istesin ve gerekse istemesin, başkasında bulunmasını mutlaka çekememektir. Öyle ki, "Onunki onda dursun da sana da verelim." deseler memnun olmaz, keşke onunki mutlaka gitse de kendisine hiçbir şey verilmese bile hoşlanır. Özellikle haset olunan nimet, hasetçi tarafından gasp olunmak mümkün olmayan şahsî faziletler ve kendine özgü olgunluklar kabilinden olursa, haset eden o zaman bütün bütün fazilet düşmanı kesilir ve onu kendine döndüremediğinden dolayı haset ettiği kişiyi haksız yere mutlaka yok etmekle teselli bulmak ister. "Allah korusun."

Özet olarak, hasetçi, kendinin iyiliğini değil, diğerinin kötülüğünü ister. Eğer başkasından kaybolmasını istememekle beraber, kendisine de onun gibisini veya daha iyisini isterse, o haset etmek değil, gıpta etmek, imrenmektir. Bunları Âlûsî şöyle anlatmıştır: Bilinmeli ki haset, başkasının nimetinin yok olmasını temenni etmeye denir. Bir de başkasında bulunan fakirlik veya diğer herhangi bir noksanın devamını ve nimet yokluğunun hâli üzere devam etmesini temenniye denilir (ki birincisine dilimizde çekememezlik, ikincisine de iyiliğini istememezlik denilir) yaygın olan öncekidir. Her iki mânâ ile de haset eden Allah katında ve Allah'ın kulları yanında buğz edilendir. Meşhur olduğu üzere haset, büyük günahlardan sayılmıştır. Lakin inceleme budur ki fıtrî ve yaratılıştan olan haset, gereği olan eza ile mutlaka amel edilmeyip de ona sahip olan kimse nefsiyle mücadele ederek kardeşine Allah'ın seveceği veçhile muamele ederse onda günah olmaz. Belki o doğuştan haset sahibi, nefsiyle mücahede edip kardeşine iyi muamele ettiğinden dolayı büyük sevaba nail olur. Çünkü fıtrî olana, karşı koymakta büyük zorluk bulunduğu açıktır. Bunlardan başka gıptaya da mecazen haset denildiği vardır, hem ilk örfte bu yaygın idi. Gıpta ise kardeşinde bulunan nimetin kaybolmasını temenni etmeyerek onun gibi senin de olmasını temenni etmendir ki, bunda sakınca yoktur. Nitekim şu Nebevî hadis bu mânâdandır: "Şu ikiden başkasında haset yoktur: Bir adam ki Alla h ona mal vermiş ve hak yolda tüketilmesine onu musallat kılmıştır ve bir adam ki Allah ona hikmet vermiştir, onunla amel eder ve onu insanlara öğretir."

Ğasık, hasid kelimeleri, nekre ve müfret (tekil), aradaki ma'rife (belirli) ve çoğul olarak getirilmiştir. Bunun nüktesinde Zemahşerî ve Razi: "Zira her Ğasık, her haset eden şerli değildir.

Hatta bazan hayırda gıpta mânâsına haset, hayır bile olur fakat her üfürükçü (Neffase)nün şer olduğuna işarettir." demişlerse de, bu pek açık değildir. Zira dağınık fert halinde genel olarak her bir ğasıkın vukubu (karanlığın yayılması) ve her bir haset edenin hasedi zamanında şerrinden tamamen sığınma talep edildiği daha açıktır. Lâkin Ğasık ile haset edenin şerri çoğunlukla karanlıkta ve bilinmezlik içinde, tanınmayarak geriden geriye cereyan eder. Neffase (üfürükçü) ler, sihirbaz (büyücü)lar ise çoğunlukla tanındıkları, bilindikleri halde yüzlere güle güle, gönüllere üfleye üfleye şirretliklerini yaparlar. Ğasık (karanlık) bir eşkıya gibi ansızın basar, hasetçi de bir kundakçı gibi saklı yapar, sâhir (büyücü)ler, cadılar ise dost kılığında yankesici gibi göz göre göre çarparlar. Böyle olması onların hilelerinin ince ve gizli olmasına engel de olmaz. İşte bunlar içinde en çok bile bile şerlerine düşülenler üfürükçüler olduğu ve umumi örfte de en çok şirretle bilinenler bunlar bulunduğu için kelimesinin lâmının ahd veya istiğrak ile marife (belirli) ve çoğul olarak irat edilmiş olması bizce daha doğru ve daha açık görünmektedir. Nâs Sûresi'nde in marife (belirli) olması da "neffâsât" gibidir. Bu yönden de o bunun tamamlayıcısı olan bir beyanı demektir.

H.Yazır

."Ve Haset Edenin Haset Ettiği Zaman Şerrinden":

"Ve Haset Edenin Haset Ettiği Zaman Şerrinden" buyruğunda gecen "haset: kıskanmak" in anlamına dair açıklamalar daha önceden en-Nisa Sûresi'nde (4/54-55. âyetler, 1. başlıkta, ayrıca bk. el-Bakara, 2/109-110. âyetler, 2. başlık) geçmiş bulunmaktadır. Orada hasedin kıskanılan kimsenin sahih olduğu nimetin -haset eden kimseye benzeri verilmese bile- yok olmasını temenni etmek olduğunu belirtmiştik. Münafese ise o kimsenin sahip olduğu nimet yerinde kalmakla birlikte, benzerini temenni etmektir. O halde haset (kıskançlık) yerilmiş bir kötülüktür. Münafese ise mubahtır, gıpta da budur. Peygamber (sav)'dan rivayet edildiğine göre o şöyle buyurmuştur: "Mü'min gıpta eder, münafık haset eder.

Buhârî ile Müslim'in Sahihlerinde şöyle denilmiştir: "Haset ancak iki şeyde olur..." Peygamber efendimiz bununla gıptayı kastetmiş bulunmaktadır. Daha önce bu hadis, en-Nisa Sûresi'nde (az önce belirtilen yerde) geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamdolsun.

Derim ki: İlim adamları dedi ki: Kıskanan kimsenin söz yahut davranış ile kıskanması ortaya çıkmadıkça, zarar vermesi söz konusu değildir. Bu da kıskançlığının kendisini kıskandığı kimseye kötülük vermeye itmesi ve bunun sonucunda onun kötülüklerini izleyerek, arkasına düşerek yanıldığı yerleri tespit etmeğe kalkışması ile olur, Peygamber (sav) söyle buyurmuştur: "Kıskandığın vakit... Arama (veya: Zulmetme, aşırı gitme!) Bu hadis daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

Semada kendisi ile Allah'a karşı gelinen ilk günah haset olduğu gibi, yeryüzünde de kendisi ile Allah'a karşı gelinen ilk günahtır. İblis, Âdem’i kıskandı, Kabil de Habil'i kıskandı. Kıskanan kimse Allah'ın gazabına uğramış, buğz edilmiş, kovulmuş ve lanetlenmiş bir kimsedir. Şu beyiti söyleyen ne güzel söylemiş:

"Kıskanç olan kimseye rahat ettiği vakit (ya da nefes aldığında)tenkit olmak üzere: Ey zalim kişi,., de. Hâlbuki o, mazlum gibi (görür kendisini).

Yüce Allah'ın Her şeyin Yaratıcısı Olduğu ve Kıskanmanın Kötülüğü:

Bu süre, yüce Allah'ın her kötülüğün yaratıcısı olduğunun delilidir. Bu sure ile peygamberine bütün kötülüklerden kendisine sığınmasını emretmekte ve: "Yarattığı şeylerin şerrinden" diye buyurmakladır. Son olarak da kıskançlığı söz konusu ederek onun büyüklüğüne ve zararlarının çokluğuna dikel) kat çekmek istemiştir. Hâkimlerden birisi şöyle demiştir: Kıskanan bir kim­se beş bakımdan Rabbine karşı meydan okur:

1- O, başkasının üzerinde görülen her bir nimete buğz eder.

2- O, Rabbinin paylaştırmasına kızar, gazab eder. Sanki: Niye böyle paylaştırdın? Der, gibidir.

3-O, Allah'ın fiiline karşı çıkar. Yani yüce Allah lütfunu dilediği kimseye verir. O ise, Allah'ın lütfuna karşı cimrilik gösterir.

4- O, Allah'ın dostlarını yardımsız bırakır yahut onları yardımsız bırakıp, üzerlerindeki nimetin zeval bulmasını ister.

5- O, kendi düşmanı olan İblise yardımcı olmuş olur.

Şöyle de denilmiştir Kıskanan kimse oturup kalktığı yerlerde pişman olmaktan başka bir şey elde etmez. Meleklerin nezdinde lanet ve nefretten başkasına nail olmaz. Yalnız başına kaldığı vakit sabırsızlık ve kederden başka bir şey elde etmez. Ahirette ise keder ve ateşte yanmaktan başka bir şey eline geçirmez, Allah'tan ise öfkeden ve uzaklaşmaktan başka bir şey bulmaz.

Rivayet olunduğuna göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Üç kişinin duası kabul olunmaz: Haram yiyen, çokça gıybet eden ve kalbinde müslümanlara karşı bir kötülük yahutta bir kıskançlık bulunan bir kimse." Şanı yüce Allah en iyi bilendir.

Kuduri

Kıskançlık duyduğunda kıskancın şerrinden (sabah aydınlığının Rabbine sığınırım).

Ayetteki hasid/hasede kelimesi “kıskançlık” demektir.

Haset, “başkasına olan bir nimetin ondan alınıp kendisine verilmesini şiddetle istemek” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu ayette insan benliğinde bulunan hasetten değil de, aktif alana giren veya faaliyet göstermeye başlayan hasetten Allah’a sığınılması emredilmektedir. Haset hastalığının en önemli ilacı, haset edilen şey için dua etmektir.

Hasetle birlikte kullanılan birbirine yakın veya zıt anlamlı kelimeler ve anlamları şöyledir:

HASED: Bende yok, onda da olmasın

BUHL: Bende var, onda olmasın

ŞUHH: Onun ki benim olsun.

GIPTA: Onda var bende de olsun

İSAR: Benim değil, onun olsun.

CUD: Bende yok, ama onda olsun

FAKR: Onda yok, bende de olmasın

Görüldüğü gibi, bu kelimelerden ilk üç tanesi kötülük içerikli, diğerleri ise iyilik ve güzellik içeriklidir.

Bu bağlamda Hz. Peygamberin şu hadisini burada hatırlatarak bitirelim: “Şu iki kişiden başkasına yönelik haset (gıpta) olmamalıdır: Biri, Allah’ın mal verdiği ve o malı hak yolda kullanan, diğeri ise, Allah’ın hikmet verdiği ve onunla amel edip insanlara öğreten adam.

M.Okuyan

Haset edenin haset ettiği zamanki şerrinden

Haset duygudur. Ancak bu duygu eyleme dönüştüğünde kurtulması imkânsız ve çok etkili olan bir entrikaya, bir kötülüğe bürünmektedir. Hasedin işleme konulmasından doğan kötülükten beşeri güçle kurtulmak imkânsızdır. Onun için Yüce ALLAH’a sığınıp O’ndan yardım dilemek gerekiyor. Haset insanın içinde seller meydana getirir, orada erdem adına ne varsa yakıp götürür, yerine kin veya düşmanlık bırakır ve onların dehşet verici kötülükler olarak topluma yansımasına neden olur.

Haset, ilim yuvalarını, üniversiteleri, siyaset alanını ve ekonomik faaliyetleri tahrip etmiş, ediyor ve yakıp yıkıyor. İnsanlık tarihi hasedin ölüleri ve faaliyetleri ile doludur. Hasedin tahribatı kadar yıkıcı bir duygu ve faaliyet olmamıştır.

B.Bayraklı

Felak Suresi

Bismillahirrahmanirrahim

(İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla…)

(قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ (1) مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ (2) وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ إِذَا وَقَبَ (3) وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ (4) وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ إِذَا حَسَدَ (5

(1) De ki; “Bölünme Kanunu ”nun sahibine sığınırım (2) Yarattığının şerrinden (3) Bastırdığı zaman karanlığın şerrinden (4) İlişkilere fesat karıştıranların şerrinden (5) Kıskançlık ettiği zaman kıskananın şerrinden.

Birinci âyette “bölünme kanunu” diye tercüme ettiğimiz kelime el-felâk (الْفَلَق)’tır. Felak; bölünme suretiyle yaratılan demektir. Bir şeyin ikiye bölünmesinden sonra üçüncü bir şey ortaya çıkar. Bu, Allah’ın yaratma kanunudur.

“Taneleri ve çekirdekleri bölen (pörtleten) Allah’tır. O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır. İşte Allah budur. Buna rağmen yanlışa nereden sürükleniyorsunuz?” (En’âm 6/95)

Hücreler bölünerek çoğalır. Tohumlar bölünerek içlerinden filizler çıkar. Gecenin sonuna doğru, doğu ufkunda bir bölünme olur ve sabah vakti girer. Bu sırada ortaya çıkan aydınlığın batı ufkuna kadar yayılmasıyla birlikte gündüz başlar. Bu olay, dünyanın her yerinde her gün tekrarlanır.

“Karanlığı, günün ilk ışıklarıyla bölen, geceyi dinlenme zamanı yapan, güneş ile ayı hesaba uyduran odur. Bunlar güçlü ve bilgili olanın koyduğu ölçüdür.” (En’âm 6/96)

Göklerin ve yerin yaratılışı da bu kurala göre olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“O tanımazlık edenlerin görmeleri gerekmez mi, gökler ve yer bütün halinde iken ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık, hâlâ inanmayacaklar mı?” (Enbiya 21/30)

Tüm varlıklar bölünme suretiyle yaratılmıştır. Bu kanunu koyan Allah, bu âyette bizden kendisine sığınmamızı istemektedir.

Devam eden ayetlerde Allah’a, nelerden sığınmamız gerektiği açıklanmaktadır. Bunlar:

1-     Yarattığının şerrinden,

Allah’ın yarattığı şeyler yüzde yüz faydalı veya zararlı değildir. Her şeyde fayda da vardır, zarar da. İçki, kumar ve domuz eti gibi haram olanların zararı faydasından büyüktür.

İnsanlar da birbirlerine zarar verebilirler. Bu yüzden Allah’ın yarattığı her şeyin zararından Allah’a sığınmak gerekir.

2-     Bastırdığı zaman karanlığın şerrinden,

Karanlık, aydınlık gibi değildir. Karanlıkta şeytanlar, insanlar üzerindeki baskılarını artırırlar. Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Karanlık çöktüğü zaman çocuklarınızı dışarı salmayın. Çünkü şeytanlar bu esnada her tarafa yayılırlar.”

Gece vakti insanlar, işi gücü bırakıp dinlenirler. Bir ayette şöyle buyurulmuştur:

“O sizin için geceyi bir örtü; uykuyu, işe ara verme, gündüzü de dağılıp çalışma zamanı yapmıştır.”

3-     İlişkilere fesat karıştıranların şerrinden,

Bu ayete gelenekte “Düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden” şeklinde anlam verilir. Bize göre bu anlam yanlıştır. Kur’ân ayetlerinden biri diğerini açıklar. Eğer bu anlam doğru olsa Kur’ân’da büyünün gerçek olduğuna ve düğümlere üflenerek büyü yapılabileceğine dair âyet olurdu. Firavunun büyücülerinin Musa aleyhisselâma karşı yapılana “büyük bir büyü” diyen Kur’ân, o büyünün sadece bir göz boyama olduğunu bildirmiştir. Ayet şöyledir:

“Musa, (büyücülere) ‘Atın!’ dedi. Atınca herkesin gözünü boyadılar. Onları korkuttular. Büyük bir büyü yaptılar.” (A’raf 7/116)

Firavun’un büyücüleri ile ilgili bir âyet de şöyledir:

“Onların yaptığı büyücü hilesidir. Büyücü nerede olursa olsun hedefine ulaşamaz.” (Taha 20/69)

Büyük sihir, hile ve göz boyama olduğuna göre diğerleri daha alt seviyede kalır. Öyleyse yukarıdaki âyete “Düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden” şeklinde anlam verilemez.

İlişkiler diye tercüme ettiğimiz el-ukad (الْعُقَدِ), akd kelimesinin çoğuludur. Akd; bağlama, anlaşma, sözleşme anlamlarına gelir. Aynı kökten türetilmiş olan itikat; Allah’a bağlanma demektir.

Neffasat نفاثات)[6), neffase (نفاثة) kelimesinin çoğuludur; üflemeye benzer şey anlamına gelen nefs (نفث) kökünden türemiştir. Peygamberimizin “Cebrail içime fısıldadı” [7] (إِنَّ رُوحَ القُدُس نَفَثَ في رُوعي) dediği rivayet edildiğine göre bu üfleme hayırlı da olabilir. Ayette onun şerli olanından Allah’a sığınmamız emredilmiştir. Onun şerli olanına nezğ (نَزْغٌ) denir. Çünkü nezğ (نَزْغٌ), iki şeyin arasını bozma anlamına[8] gelir. Şeytanlar, insanın insan ile ve insanın Allah ile olan ilişkisini bozmaya çalıştıklarından Allah Teâlâ ‘nezğ ’den kendine sığınmamızı emretmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Şeytandan sana ilişkileri bozacak bir vesvese (nezğ) gelirse hemen Allah’a sığın. Çünkü o işitir, bilir.” (A’raf 7/200)

Böylece bu âyetin yukarıdaki âyeti açıkladığı ortaya çıkar.

4-     Kıskançlık ettiği zaman kıskananın şerrinden,

Kıskançlar, karşı tarafın zarara uğraması için her şeyi yapabilirler. Kıskançlıktan Allah’a sığınmak; hem başkalarını kıskanmamayı, hem de kıskançlık yaratmamak için kibir ve gösterişten sakınmayı gerektirir. A.A.Bayındır