(Tâ-Hâ - 73.Ayet)

<< Geniş Meal

Nâs

Deki: “İnsanların Rabbine sığınırım!

RABBÜN-NÂS (İNSANLARIN RABBİ): “Rabb” sözcüğünün “Terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, tekâmülü programlayıp yöneten” anlamına geldiği ve “Yaratıcı”, “ilâh” gibi kavramlarla karıştırılmaması gerektiği daha önce ifade edilmişti. Yüce Allah da bu surenin 1. âyetinde “insanların Rabbine”, 3. âyetinde de “insanların İlâhına” ibarelerini aynı cümle içinde kullanmak suretiyle “Rabb” ve “İlâh” sözcüklerinin farklı anlamlar taşıdığını göstermiştir.

Hiç şüphesiz Allah bütün varlıkların Rabbidir. Fakat görüldüğü gibi, âyette “Rabbünnâs/insanların Rabbi” denilmiştir. Bunun nedenleri hakkında şunlar söylenebilir:

Evrende yaratıkların üstünü insanlardır.>

Burada sığınması emredilen, insanlardır. İnsan bu suredeki ifadeler ile sığınma yaptığı vakit “Ey Rabbim, Ey İlâhım, Ey Melikim sana sığınıyorum” demiş olur.>

Buradaki sığınma, insanların göğüslerindeki [kalplerindeki, zihinlerindeki] vesvese veren “hannas” ın şerrinden sığınmadır. “İnsanlara vesvese veren hannasın şerrinden, insanların işlerine hâkim olan Rablerine sığınırım. O Rabb, insanların ilâhıdır, mabududur” denilerek yapılan bir sığınmadır. Bu sığınma, tıpkı bir kölenin, tehlikeye maruz kaldığında hizmetinde bulunduğu velisine yönelip yardım istemesi gibidir.

Dikkat edilirse, Rabbimiz Felâk sûresinde sığınılması gereken dört şey için tek bir sıfatını zikretmişti. Burada işin ciddiyetine binaen sığınılması gereken tek bir şey için üç sıfatını zikretmektedir. Buradan da “hannas” ın insanlara ne derece zarar verebileceği anlaşılmaktadır.

H.Yılmaz

Rabbin nas'a, insanların Rabbine sığınırım de. Rabb; yeryüzünde yarattığı her canlıyı yaratan ve yarattıklarının hayat programını çizen, her varlığın kulluk programını belirleyen demektir. Rabb, kişiye yaptığını yaptıran, yapmayıp terk ettiğini terk ettiren demektir. Rabb, terbiye eden, düzenleyen, besleyen, büyüyen, sahip olan demektir.

Rabb, kişinin hayat programını belirleyen varlık demektir. İnsanın hayat programını belirleyen kimse onun Rabbidir. İnsan kimin arzularını gerçekleştiriyorsa, kimin dediği gibi yaşamaya çalışıyorsa onun Rabbi odur. Rabb, insanın hayatına hâkim olan, hayatında etkili olan, yaptıklarını yaptıran, yapmadıklarını da yaptırmayan güçtür. Şöyle giyiniyor veya böyle giyinmemeye çalışıyoruz. Kim dedi bunu? Kimi razı etmek için böyle yapıyoruz?

Yani öyle, ya da böyle giyinirken bunun yaptırıcısı kimse, o konuda Rabbimiz odur. Moda mı? Toplum mu? Çevre mi? Âdetler mi? Töreler mi? Müdür mü? Âmir mi? Yönetmelikler mi? Yasalar mı? Yoksa Allah mı? Kim dedi böyle giyinin diye? Kimdir bize bunu yaptıran? Kimse işte, kişinin Rabbi odur.

Birine küsüyoruz yaptırıcısı kim? Allah mı? Yoksa para mı? Menfaat mi? Birini seviyoruz. Kim dedi diye? Birileriyle beraber olmaya çalışıyoruz. Kimi memnun etmek için? Filan mektepte okuyoruz. Kim dedi bunu? Evimizi şöyle şöyle tefriş ediyoruz. Kim dedi diye? Şu şu meslekleri seçiyoruz kim dedi?

İşte Rabbimiz surenin birinci âyetinde kendisinin insanların yegane Rabbi olduğunu anlatarak kendisine sığınmamızı, kendisinin koruması altına girmemizi, kendisiyle yol bulmamızı ve tüm hayat programımızı kendisinden almamızı, kendisi için bir hayat yaşamamızı emrediyor.

A.Küçük

İnsanların Rabbine.

Bütün insanların kendilerine ve işlerine sahip, terbiye edici sahibine, yani halk ve emriyle insanlar yaratan ve sanat ve kudretiyle o Ğasık, kara topraktan o duygusuz, karanlık maddeden tan gibi parlayan duygulu insanlar yetiştiren, onlara yaramaz şeyleri atıp yarar şeyleri süze süze akıtarak lütuf ve terbiyesiyle tavırdan tavıra, halden hâle kemâle erdirerek büyüte büyüte akıl ve

iz ‘an verip insanlık gereklerini, insanlık vazifelerini duyurarak bütün yaratıklar içinde seçkin bir halde kendi cinsiyle birlikte, toplum hâlinde yaşayacak hâle getiren ve getirmekte bulunan ve bu şekilde onlara terbiye fikriyle rububiyet anlayışını öğreterek kendi varlığını sezdirip hak ve hayır uğrunda çalışmak yolunu gösteren Mevla’sına,

H.Yazır

Ayrıca, ilk üç ayette üç kez geçen en-nas kelimesi, insanın değerini hatırlatmaya yönelik olarak da anlaşılabilir. İsra 17/70 ayette, “İnsanoğlu çok değerli bir varlık”, Tin 95/4 te de “En güzel şekilde yaratılan” olarak  ifade edilmektedir. Bu değeri nedeniyle kendisine sığınılacak varlık olan Yüce Allah üç sıfatıyla anılınca, ona sığınacak varlığın, yani insanın da üç defa zikredilmesi daha etkileyici bir üslup oluşturmaktadır.

M.Okuyan

Ben insanların Rabbine sığınırım

Yüce Allah’ın Rabb sıfatı önceki surenin başında da yer almaktadır. Rabb, “yaratan ve hidayet veren, yani eğitendir.” (Taha 20/50) Demek ki, insanları yaratan, onları besleyen ve onları eğiten Allah’a sığınmak ve O’ndan yardım dilemek gerekiyor. B.Bayraklı

İnsanların hükümdarına

MELİK: Allah’ın güzel isimlerinden biri olan “melik”, “hükümdar, kral” demektir. “Melik” sözcüğü, “me-le-ke” fiilinden türemiştir. “me-le-ke”, “malik ve sahip olmak [yönetim gücü]” demektir. Kelime, hem bir şeye sahip olmayı, hem de kuvvetli olmayı çağrıştırır. Sahip ve malik anlamında “melik, mâlik, melik” kelimeleri kullanılır. Mastarı olan “mülk” veya “milk”, sahip olunan ve üzerinde tasarrufta bulunulan şeyi ifade ettiği gibi, tasarrufta bulunmayı da ifade eder. Bu tasarruf öncelikle insanlar, daha sonra da mallar üzerindeki tasarruftur. Nitekim Yüce Allah için “İnsanların Meliki” denilirken, O’nun insanlar üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir.

H.Yılmaz

“İnsanların Melikine”

İnsanların Melikine, Malikine, insanların sahibine, insanların sevk ve idare edicisine, insanlar adına emreden, nehy eden, kanunlar koyan, organize eden, insanlara egemen olan, insanlara hükmetme makamında olan insanların hükümdarına sığınırım de. A.Küçük

O insanların meliki (hükümdarı)ne. Yani o terbiye ile yetiştirilen, akıl melekeleri, insanlık güçleri gelişmeye başlayan, insanların hepsini hükmü altında tutarak bütün melekelerini ve güçlerini hayır nizam ile olgunluklarının gayesine doğru faaliyete sevk etmek üzere mertebelerine, ilim ve hikmetinin gereğine göre emir ve yasak ile idare eden hükümdarına, daha açıkçası nisbî mânâ ile Rab ve melik değil, "Mülkün sahibi, sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden mülkü alırsın, dilediğini yükseltirsin, dilediğini alçaltırsın. Hayır, senin elindedir." (Âl-i İmrân, 3/26) ayetinin mefhumunca dilediğine mülk verip şah yapan, dilediğini de padişah iken indirip atan, dilediğini aziz, dilediğini zelil etmek kudretine haiz olan devamlı mülk ile tam Rablık kendisine mahsus bulunan melikler meliki, padişahlar padişahı, hükümdarlar hükümdarına.

H.Yazır

İnsanların ilâhına sığınırım

İLÂH: Sözlük anlamı “örtünmek, gizlenmek, alışmak ve kulluk” demek olan “ilâh” sözcüğü, genelde “ibâdet edilen, tapınılan, ululanan” nesnelerin ortak adı olmuştur. “İlâh” sözcüğünün “ibâdet edilen varlık” anlamında kullanılmasının sebebi olarak; bu sözcüğe “ihtiyaçları gideren, işlenen amelin karşılığını veren, sükûnet bahşeden [huzur, rahatlık veren], yücelik, hükmü altına alıp koruyan, musibet anında koruyan” anlamlarının yüklenmiş olması gösterilebilir.

İslâmiyet’in saf tevhit akidesi, tapılacak, ibâdet edilecek ve ululanacak olanın; kâinatı ve eşyayı yaratanın, yoktan var edenin sadece Allah olduğunu kabul eder.

Görüldüğü gibi İslâmiyet’teki “Allah” kavramı ile diğer dinlerdeki “ilâh” kavramı arasında tartışmaya yer bırakmayacak nitelikte büyük farklar vardır. Diğer dinlerdeki ilâhlar, bu dinlere mensup olan insanların korkularının, ihtiyaçlarının ürünü olup insanların isteklerine göre şekillenmişlerdir. Hüküm koyma özellikleri olmayan ve insanların korkularının, ihtiyaçlarının ortadan kalkması hâlinde fonksiyonlarını kaybedecek olan bu ilâhlar, insanlarla birlikte var olup insanlarla birlikte yok olurlar.

Oysa İslâm’da kişi, ilâhını kendi ihtiyaçları doğrultusunda edinemez. Zira İslâm, ibâdet edilecek ilâhın tek, mutlak yaratıcı [her şeyi yaratan] ve tek hüküm koyucu olduğu esası üzerine oturtulmuştur. İslâm, insanları işte bu ilâha, yani Allah’a iman ve ibâdet etmeye çağırmaktadır. İslâm’daki ilâh olan Allah, mutlak yaratıcı olduğundan her şeyden önce de vardır. Varlığı zatı ile kaimdir. Varlığını ayakta tutmak için kendisinden başka hiçbir desteğe ihtiyaç duymaz ve ebedî olduğu için de insanla birlikte yok olmaz.

“İlâh” sözcüğü Kur’ân’da hem “Hak olsun batıl olsun, ayırım yapılmaksızın, insanların tapındığı varlık” anlamında, hem de “Gerçekten ibadete lâyık olan Hakk mabut” anlamında kullanılmıştır.

İLÂH EDİNMEK: Yeryüzünde bilgilendirilen ilk insan ve ilk peygamber olan Âdem’le başlayan tevhit inancı, gönderilen her peygamberle birlikte devam etmiş ve peygamberimiz ile kemale ermiştir.

Bütün peygamberler kendilerinden önceki peygamberleri tasdik edici özellikte olan tevhit yolunda mücadelelerini sürdürmüşler, gönderildikleri kavimleri Allah’tan başka ilâhlar edinmemeleri hususunda uyararak onları Allah’a kulluk etmeye çağırmışlardır. Ancak peygamberler bu mücadeleleri sırasında kendilerinin yanında yer alan pek az mümin bulabilmişlerdir. Hatta bazıları içinde bulundukları toplumun sürekli hakaret ve alaylarına maruz kalmışlar, yaşadıkları yerden uzaklaştırılmışlar veya öldürülmüşlerdir.

Peygamberlerin uyarılarını dikkate almayan toplumlar kendi inançlarında ısrar etmişler, kendileri için ilâh olabileceğine inandıkları şeylerin korkulu ve sıkıntılı anlarda kendilerini koruyabileceğini zannederek Allah’tan başka ilâhlar edinmişler ve onlara tapınmaya devam etmişlerdir. Kur’ân, bu insanları bize şu şekilde tanıtmaktadır:

Onlar, kendileri için bir izzet ve kuvvet kaynağı olsunlar diye, Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler. Meryem; 81.

Onlar, Allah’ın astlarından kendileri yardım olunurlar ümidi ile ilâhlar [tanrılar] edindiler. Ya Sin; 74.

Allah’ın astlarından yalvardıkları yalancı ilâhlar, Rabbinin emri geldiği zaman onlara hiçbir fayda sağlamadı, ziyanlarını arttırmaktan başka bir işe yaramadı. Hud; 101.

Ve Allah’ın astlarından çağırdıkları şeyler, hiçbir şeyi yaratamazlar. Onların kendileri yaratılıp duruyorlar. Onlar diriler değil ölülerdir. Ne zaman dirileceklerine de şuurları/ bilinçleri yoktur. Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. Nahl; 20, 22.

Allah’ın astlarından Allah’a eş tuttukları ortaklara tâbi olmuyorlar. Onlar sadece zanna uyuyorlar, onlar ancak yalandan başkasını söylemiyorlar. Yunus; 66.

Allah ile birlikte başka bir ilâha tapma. Ondan başka hiçbir ilâh yok. Kasas; 88.

Bu ayetlerden şu neticeleri çıkarmak mümkündür:

1.Cahiliye devri insanları kendilerine korkulu ve sıkıntılı anlarında dua edip yardıma çağırdıkları ilâhlar ediniyorlardı.

2.Bu ilâhlar sadece cinler, melekler ve putlardan ibaret değildi. Daha önce yaşayıp ölmüş olan şahıslar da tapınılan ilâhlar arasında idi. Nitekim “Onlar diriler değil, ölülerdir. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler” ( Nahl 21) âyeti bunu ispatlamaktadır.

3.Müşrikler, ilâh edindikleri putların kendilerinin dua ve yakarışlarını işittiklerini ve kendilerine yardım edebilecek güçlere sahip olduklarına inanıyorlardı.

Bu neticelerden yola çıkılarak ilâh edinmenin dua ve yakarışları işitebilecek ve gereğini yapabilecek bir gücün varlığına inanmak ve o gücü benimsemek olduğu söylenebilir. Bu tarife göre, insan bu gücün sadece Allah’ta olduğuna inanıyor ve buna göre davranıyorsa Allah’ı ilâh edinmiş olmaktadır. Eğer bu güce sahip başka “şey” lerin de varlığına inanıyor ve buna göre davranıyorsa, Allah’tan başka “şey” leri de ilâh edinmiş sayılmaktadır.

Ancak, hayatın içindeki sebep-sonuç yasaları gereğince insanların birbirlerinden aldıkları yardımların bu anlama gelmeyeceği tabi ’idir. Meselâ bir insanın aç karnını doyurmak üzere başka birinden talepte bulunması ya da hastalığını iyileştireceğini umduğu bir doktordan yardım istemesi, yardım istediği bu kişileri ilâh edindiği anlamına gelmez. Çünkü bu şartlarda istenen yardımlar, hayatın doğal akışı içinde, bazı insanların sahip oldukları imkânlar ve bilgiler sayesinde başkalarına yapabilecekleri yardımlardır. Zaten Yüce Allah bu durumu, işlerini birbirlerine gördürmek için insanları farklı yarattığını söylemek suretiyle Kur’ân’da açıkça belirtmiştir. Ama yukarıdaki örneğe göre, karnı acıkan veya hasta olan insan, ihtiyaçlarını gidermek üzere bir ölüden, bir nesneden [puttan] veya bu ihtiyaçları karşılayacak imkân ve bilgisi bulunmayan herhangi birisinden doğaüstü yollarla yardım umarsa, o “şey” i ilâh edinmiş olur.

Günümüzde pek sık rastlanan şekli ile bir ölüden veya bir diriden ihtiyaçlarının karşılanması [para, ev, araba, iş], bozuk sağlığının iyileştirilmesi veya iyi olan sağlığının bozulmaması gibi konularda talepte bulunmak, talepte bulunulanın ilâh edinilmesinden başka bir şey değildir. Keza, yeni evlenen çiftlerin kendilerine mutluluk getireceğine inanarak çeşitli şahısların mezarlarını ziyaret etmeleri ve adaklar adamaları da Allah’tan başka ilâhlar edinmenin ve Allah’a ortak koşmanın en belirgin örneklerindendir.

Aslında insanın ilâh edindiği nesnelere dua etmesine ve onlardan yardım dilemesine sebep olan düşünce, o nesnelerin tabiat kanunları üzerinde hükmünü geçirmeye ve tabiat kanunlarının nüfuzu dışında bir kuvvete sahip olduğunu zımnen kabul etmesidir.

Yüce Allah, kendisinden başka ilâh edinenlerin durumlarını Kur’ân’da şu şekilde açıklamaktadır:

Kesinlikle, Biz kendi çevrenizde bulunan memleketleri helâk ettik. Âyetleri, belki onlar küfürden imana dönerler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu onların yalanlarıdır, uydurmakta oldukları şeydir. Ahkaf; 27, 28.

İnsanların gerçek yaratıcıyı bırakıp kendi elleriyle yaptıkları putları ilâh edinmelerinin başlangıcı ise Kur’ân’da şöyle bildirilmiştir:

Nuh: “Rabbim! Kavmim bana isyan etti. Malı ve evlâdı kendisine zarardan başka bir şey vermeyen kimseye uydular. Onlar büyük tuzaklar kurdular. Ve ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Ved, Suva’, Yagus, Yeûk ve Nesr gibi putlarınızdan vazgeçmeyin!’ dediler” dedi. Nuh; 21–23.

Âyette bahsi geçen bu putlar, tarihî belgelerden öğrendiğimize göre, daha sonraları Arabistan yarımadasının değişik yerlerinde yeniden dikilmiştir.

Eski çağlarda yaşamış, tevhit inancından habersiz kavimler de insan davranışları gösteren pek çok ilâh edinmişlerdir. Meselâ; Eski Mısır’ın mitolojik dinlerinde, bir kaynağa göre zaman, bir başka kaynağa göre yeryüzü ilâhı Keb [veya Geb] ile gökyüzü tanrıçası Nut’un [Neuth, Nuit] evlenmesinden meydana gelen Osiris, kıskançlık yüzünden Seth [Set] tarafından öldürülerek on iki [ya da on dört] parçaya bölünmüştü. Eski Çin dini olan Sinizm’e göre tanrı Çang-Ti’nin soyundan gelen Çin hükümdarları, göğün oğulları idi. Hint dinlerindeki ilâhlar da, her türlü beşerî eksikliklerden uzak değillerdi. Meselâ, gök gürültüsü, yağmur, fırtına gibi olayların ilâhı olan ve yıldırım ile şimşeği silâh olarak kullanan İndra, çok zalim ve gaddar bir ilâhtı. Keza Sümerlerin ilâhı olan Marduk, ulûhiyeti diğer tanrılarla savaşarak tıpkı insanlar arasındaki krallar gibi elde etmişti. İran dini Mecusîlik’te ise bir kaynağa göre iyilik tanrısı olan Hürmüz ile kötülük tanrısı Ehrimen, başka bir kaynağa göre Bilge Tanrı Ahura Mazda’nın kendi iradesi ile yarattığı ve sonradan iyilik ve kötülük ilkelerine dönüşen iki ruh Ormazd [Hürmüz] ile Ehrimen, devamlı savaşırlardı. Hangisi galip gelirse ona bağlı olarak yeryüzünde iyilik veya kötülük galip gelmekte idi. Bugünkü Avrupalıların ataları olan Keltlerin dininde, insanlar vahşîce ilâhlara kurban edilirdi. Azteklerin, bir kaynağa göre harp tanrısı olarak kabul ettikleri Çiçli-Puçli, başka bir kaynağa göre ise Savaş ve Güneş Tanrısı Huitzilopochtli, insan yüreği yemekten hoşlanan zalim ve savaşçı bir ilâhtı. Yahudilerin millî ilâhı olan Yehova [YHVH, YAHVE, YeHoVah], kendi kavmi olan İsrailoğulları’nın dışında kalan kavimlere karşı son derece zalim ve gaddardı. Bunların yanında Eski Yunan’ın mitolojik Olimpos tanrılarını da unutmamak gerekir. Ayrıca orta Asya Türklerinin çeşitli nesneleri, özellikle kendilerini kurtardığına inandıkları bir kurdu nasıl ilâhlaştırdıkları bilinmektedir. [ İslâm Ansiklopedisi ve Ana Britannica ]

Bugünkü Batı dünyası, Yunan ve Roma çoktanrıcılığını, ismi dışında her şeyi ile aynen almıştır. Batı dillerinde ilâh karşılığı olarak kullanılan kelimeler [İngilizce “God”, Almanca “Gott”, Fransızca “Dieu”, İtalyanca “Dio”], temelde Yunanca Theos ve Lâtince Deivo kelimelerine, bu kelimeler de Yunan mitolojisinin insan şeklindeki tanrı anlayışına dayanmaktadır. Eski Yunan’dan kaynaklanan ve genellikle beşerî zaaf ve eksiklik taşıyan bu ilâh anlayışı, önce Roma’ya, oradan da Hıristiyanlığa geçmiş ve İsa ile Meryem heykelleri, mabetlerin vazgeçilmez putları hâline getirilmiştir.

Görüldüğü gibi İslâm ile diğer dinlerin ilâh anlayışı birbirinden çok farklı olup İslâm dışındaki dinler, saf tevhide ve tevhitte var olan her şeyden arındırılmış Allah anlayışına bir türlü yaklaşamamışlardır. Bu dinler İslâmiyet’in ilâh anlayışına kavram olarak yaklaşamadıkları gibi isim olarak da yaklaşamamışlar, ilâhlarına “Tanrı”, “Rab”, “İlâh”, “Hüda”, “Çalap” gibi isimler vermişler ama “Allah” ismini hiç vermemişler, belki de verememişlerdir.

İslâmiyet’teki ilâh inancı, 3. âyetin bildirdiği gibi, O’nun sadece Müslümanların değil, tüm insanların ilâhı olduğu gerçeğine dayanmaktadır. 

H.Yılmaz

Allah kendisinden başka İlâh olmayandır ve işte biz göklerde ve yerde tek İlâh olan Allah’a sığınıyoruz. Dikkat ediyorsanız surede Rabbimizin üç sıfatı peş peşe sıralanarak bu sıfatların sahibi olan Allah’a sığınmamız emrediliyor. Buradan şunları anlıyoruz:

1. Rabbimiz bu sıfatının üçünde de kendisini kullarına izafe etmiş. “Rabbin nas” (insanların Rabbi), “Melikin nas” (İnsanların Meliki), “İlahi’n nas” (İnsanların İlâhı) buyurarak kendisini kullarına izafe etmiştir ki, bu insanlar için en büyük bir şereftir. Rabbimiz bu sıfatlarıyla tavsif buyurduğu zatını kullarına izafe ederek kullarına en büyük bir şeref kazandırmıştır.

2. Bir de aslında Rabbimiz tüm varlıkların, tüm kullarının Rab-bi, Meliki ve İlâhı iken sadece insanların zikrinden şunu anlıyoruz. Bu varlıklar içinde Rabbimizin bu sıfatları konusunda irade sahibi olmaları hasebiyle sadece insanlar istismarda bulunabilecekleri için Rabbimiz bu üç sıfatına dikkat çekmiştir diyoruz. Zira Cenab-ı Hakk’ın öteki sıfatlarını istismar eden hemen hemen hiç çıkmamıştır. Yaratıcı, Kâdir oluşunu, rızık verici oluşunu hiç kimse reddetmezken, O’nun Rabb oluşunu, insan hayatına karışıcı oluşunu, hayat programı belirleyici, kanun koyucu oluşunu, Melik, mülkün sahibi, mülkü konusunda tasarruf yetkisine sahip oluşunu ve sadece kendisine kulluk yapılıp, sadece kendisi dinlenilecek, çektiği yere gidilecek tek İlâh oluşunu reddedenler hep olagelmiştir.

Yani bugüne kadar ben Allah’ım diyenler, ben yaratıcıyım diyenler, benim her şeye gücüm yeter diyenler hiç olmamış, ama ben Rabbim, ben kanun koyma yetkisine sahibim, egemenlik bendedir, ben mülkün sahibiyim, bu ülke benimdir, ben İlâhım, benim sözlerim dinlenmeli diyenler çok olmuştur. Her halde insanların istismarlarına müsait olduğu için Rabbimiz peş peşe bu üç sıfatını zikrederek özellikle bu sıfatların yegâne sahibi olarak kendisine sığınmamızı istiyor bu sûresinde.

Rabb, Melik ve İlâh O’dur. O’ndan başka Rabb, O’ndan başka Melik, O’ndan başka İlâh yoktur. Rabb makamında, Melik, ulûhiyet makamında hayatınızın kanunlarını düzenleme konusunda Rabbiniz O’dur. Ve bu Rabbiniz olan Allah kendisinden başka İlâh olmayandır. O her şeyin yaratıcısıdır. Varlığımızın sebebi O’dur. Hayatın kaynağı O’dur. Göklerin, yerin, gecenin, gündüzün, meyvelerin, sebzelerin sahibi O’dur. Malımızı, evimizi, ailemizi, çocuklarımızı, makamımızı, paramızı, pulumuzu, aklımızı, zekâmızı, bilgimizi, havamızı, suyumuzu her şeyimizi yaratan O’dur. Allah yaratıcıdır, o halde O’na kulluk edin. Madem ki her şeyinizi yaratan O’dur, madem ki her şeyinizi veren O’dur, o halde sadece O’nu dinleyin.

Allah’tan başka toplum, moda, baba, ana, amir, müdür, âdetler, yönetmelikler gibi putları Allah makamına oturtup onların istedikleri bir hayatı yaşayıp Allah’a şirk koşmaya kalkışmayın. Yaşadığınız bu hayatın sonunda O’nun huzuruna gideceğinizi ve hayatınızın hesabını sonunda O’na ödeyeceğinizi asla unutmayın.

Buraya kadar Rabbimiz kime sığınacağımızı anlattı. Bundan sonrada bakın kimden sığınacağımızı, kime karşı kendisine sığınmamız gerektiğini anlatacak. Acaba bu Rabb, Melik ve İlâh olan Allah’a kimden sığınacağız? Kime karşı korunma dileceğiz? A.Küçük

"Rab" ismi, rabbü'd-dâr (ev sahibi), rabbü'l-mâl (mal sahibi) gibi izafet (tamlama) ile kullanıldığı zaman Allah'dan başkasına da söylenebilir. "Melik" isminin de ondan daha özel olmakla beraber Allah'tan başkasına söylendiği bilinmektedir. Fakat ilâhlık asla şirk kabul etmediği, "Allah'tan başka ilâh yok." olduğu için ilâh ismi şer'an ve hakikaten Allah'a mahsustur. Şu halde Rab daha genel, melik daha özel, ilâh daha da özeldir. Burada ise maksadın, Allah Teâlâ olduğunun iyice anlaşılması için Rabbi'n-nâs, Melik'in-nâs da İlahi’n-nâs ile beyan buyurulmuştur. Gerçi bunların Rabbe sıfat veya bedel olması da caiz görülebilirse de Zemahşerî ve diğer kritikçiler beyan atfı olmalarını tercih etmişlerdir. Fakat burada önce şunu düşünmek gerekir: Allah Teâlâ yalnız insanların değil, her şeyin Rabbi ve bütün âlem onun Rablığı, Melikliği, İlâhlığı nizamı altında dizili olduğu halde burada niçin "Rab" ismi önce insanlara izafetle tahsis buyurulup da sonra "İnsanların hükümdarı, insanların ilâhı" diye açıklamaya lüzum görülmüş ve niçin (nâs) üç defa tekrar edilmiş tir? Bunun nüktesi:

1- Kur'ân'ın iniş hikmeti insanların terbiyesi, insanları doğru yola hidâyet ve irşad olduğu için bunu başında olduğu gibi sonunda da bilhassa hatırlatmak ile insan ruhunun terbiyesine Allah'ın yardımının artması hususunu anlatmak ve bu şekilde Kur'ân'ın sonundan başına dönüp baktırmaktır. "Sığınırım de!" emirleri Fatiha Suresi’nin "Bize doğru yolu göster." (Fatiha, 1/6) duasına son cevap olarak doğrudan doğruya bir sığındırma ve koruma irşadı olduğu için Bakara Suresi’nin başındaki "Muttakiler (Allah'tan gereğince korkanlar) için yol göstericidir." (Bakara, 2/2) ayetinin manasının bir ölçüsü olduğu gibi, "İnsanların Rabbi" buyurulması "Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, (Allah'ın azabından) korunasınız."

(Bakara, 2/21) hitabını hatırlatarak sonu başa bağlamıştır. Hatim indirmede başa dönülerek "hâll-i mürtehil" yapılması da bu nükte ile uyumludur.

2- Ebu's-Suud'un beyan ettiği üzere bunda "iâzeye şayan bir istiâze minhâcına" yani korumaya lâyık bir sığınış yoluna irşad vardır. Çünkü Rabbine sığınanın, fertlerinden bir fert bulunduğu insan cinsi içinde terbiyesi, köleliği, kulluğu ile Rabbine intisap edişi ve tevessülü, rahmet ve acımanın artmasının sebeplerindendir. Ve Allah Teâlâ'nın bunu böyle emir buyurması bu şekilde korumaya kesin vaadde bulunduğuna delâlet eden kerem delillerindendir. Bir de burada sığınılan şer, özellikle nizamlara düşmanlığı ile bilinen şeytanın şerridir. Bundan korunmak için insanların ona karşı Allah'ın terbiyesi altında, hükümranlığı içinde, kulluk safında dizilmelerini Kur’an’la savunmaktır. "Benim halis kullarım üzerinde senin saltanatın yoktur." (Hıcr, 15/42) yüksek sözünün mânâsı üzere şeytanın nüfuz ve saldırısından korunacaklarına bir işaret de vardır.

İbnü Sina ve bazı arifler demişlerdir ki: Zira insan nefsi asıl fıtratında Allah'ı bilmek ve Allah'ı sevmekle süslenmeye kabiliyetlidir, fakat ilk önceleri bu bilgilerden boş olur. Nitekim "Allah sizi annelerinizin karnından çıkardığı zaman hiçbir şey bilmiyordunuz." (Nahl, 16/78) buyurulmuştur. Buna maddî akıl (akl-ı heyûlâî) mertebesi denilir. Sonra ikinci mertebede onda evveliyat (başlangıçlar) ve bedîhiyyat (apaçık şeyler) denilen ilk ilimler hâsıl olur ki, bunlarla fikrî meçhulleri arayıp bilmeye ulaşılır. Buna, akıl bi'l-meleke (meleke ile akıl) mertebesi denilir. Sonra da işin sonunda o fikrî meçhuller kuvveden fiile (his hâlinden, iş hâline) çıkarılır ki, buna da akıl bi'l-fiil (fiil ile akıl) mertebesi denilir. İşte "İnsanların Rabbine sığınırım, de!", insanî nefis mertebelerinden ilk mertebeye işarettir ki, bu onun gerek bedihî (apaçık) ve gerek kesbî (çalışmakla elde edilen) bütün ilimlerden uzak bulunduğu hâlidir. Nefis bu mertebede, onu terbiye edecek ve o apaçık bilgilerle süsleyecek terbiyeciye muhtaçtır. Sonra o apaçık bilgilerin meydana geldiği ikinci mertebede onlardan fikrî ilimle r e geçme melekesi meydana gelir ki "İnsanların hükümdarı" bu mertebeye işaret eder. Sonra da üçüncü mertebede fikrî ilimlerin düşünce ve tasarıdan, fiile çıkmasıyla nefsin tam kemâli hâsıl olur ki "İnsanların ilâhı" da bu mertebeye işaret eder. Deme k ki burada "nâs" kelimesinin üç defa zikri, aynı mânâda tekrar olmayıp, her birinde insana ait nefsin bir mertebesine işaret olunarak Hak Sübhânehû ve Teâlâ kendisini insanlığın her mertebesinde tecelli eden hüküm ve tasarrufuna göre birer isim ile isim vererek tanıtmıştır.

Ve onun için "İnsanların ilâhı" diye beyan buyurulmuştur. O halde bu üçüncü "nâs" akıllı insanlar içinden peygamberler, sıddıklar, şehitler, salihler ve Allah'ın birliğine iman edip de onlara uyan ve onlara arkadaş olmak, onlarla haşr olunmak isteyen hâlis mümin erkek ve kadınlar, müslüman erkek ve kadınlar gibi kâmil insanlar, yani Fatiha Sûresi'nde "Kendilerine nimet verdiğin, gazab edilmemiş ve sapmamışların yoluna." (Fatiha, 1/6-7) ve Bakara Suresi’nin başında "Ahirete kesinlikle iman ederler. İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve umduklarına erenler işte onlardır." (Bakara, 2/4-5) buyurulan insanlar olması gerekir. Hakikaten sığındırılıp korunmaları vaat olunanlar da bunlardır. Bununla beraber insanların Rablık, mülk, ilâhlık hükümleri altında birer âyette üç tavır ile tekrar etmesi "Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz, sizi o diriltti, yine öldürecek, yine diriltecek, sonra O'na döndürüleceksiniz." (Bakara, 2/28), "De ki: Allah sizi yaşatıyor, sonra sizi öldürüyor. Sonra sizi, kıyamet gününe topla(yıp getir)ece k tir ki, onda şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Casiye, 45/26) gibi ayetlerde hatırlatılan yaşatma ve öldürme mertebeleri ile âhiret günü tavırlarını da hatırlatmaktan hâli değildir. Bu bakımdan şöyle demek olur: İnsanlar ölüler iken, yani hayatsız yer, cansız madde, ölü toprak iken onları, Rablık hükmüyle hayat verip insan yapan nâsın Rabb ‘ine, sonra o hayattaki insanları Melik'lik hükmüyle idare ederken siyaset edip öldüren insanların hükümdarına, sonra da o öldürdüğü insanları ilâhlık hükmüyle ebedî ahiret hayatıyla yeniden diriltip toplayarak cezalarını vermek üzere ilâhî huzuruna döndürecek olan, yani kudreti bu kadar büyük ve akıllıların hayırlısı olan insanların ilâhına sığınırım de. Ona böyle sığınmak ise, sonunda muhakkak olan zoraki döndürmeden önce her emrine hazır olmak üzere isteğe bağlı dönüş demek olan tevbe ve hak yola dönüş ile "Kul(um) bana nafile (ibadet)ler ile yaklaşmaya devam eder. Ta ki ben onun kulağı, gözü ve kalbi oluncaya kadar." kudsi hadisi gereğince yaklaşarak " Allah’ta bâkî olmak “ta karar azmi olmuş olur ki, bu da "Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz." (Fatiha, 1/5) anlaşmasının fiilî sonucu demek olan kurtuluş ve büyük zaferdir. Ne mutlu buna eren kullara!

H.Yazır

İnsanların Tanrısına

Tanrı olabilmek için, yaratmak, beslemek, terbiye etmek ve sahip çıkıp yönetmek gerekiyor. Ayetlerin içeriği tevhit inancına doğru akıp gidiyor. Aynı zamanda Yüce Allah’ın insanlar alemi ile olan temel ilişkileri gündeme getirilmektedir. İnsanları yaratan, besleyen, terbiye eden, sahip çıkıp yöneten ve onların tanrısı olana sadece sığınılabilir ve sadece O’ndan yardım dilenebilir. B.Bayraklı

İLAH

İbadet etmek anlamındaki “e-l-h” kökünden türeyen ilah mabut demektir. Hak veya batıl her mabuda ilah denir. Nefsin ilahlaştırılması, yardımını umarak ilah edinme, zarar görme korkusu ile ilah edinme, fayda ümit ederek ilah edinme vb. Tapmak, boyun eğmek ve itaat etmek ve tabi olmak anlamlarına gelir. Onun için yapamayacağı şey yok, yani Allah’a rağmen, işte o ne ise ilah kabul edilmiştir. Allah’tan başka ilah yoktur. Onun dışında ilah tutmak insanı şirke götürür.

“Bütün ilahları bir tek ilah yapmış, bu gerçekten şaşılacak bir şey ?” ( Sad 5)

İnsanların bir kısmı, Allah’tan başkalarını, kendilerine statü ve nüfus sağlamak için ilahlaştırırlar.

Hakikatin en özlü ifadesiyle Allah’tan başka ilah yoktur. Allah’tan başka ilah olmadığına ve olmayacağına göre, hangi anlamda olursa olsun, ister umut ve korkuların sevk ettiği duygusal yönelişler şeklinde olsun, ister Allah katından bir vesile ya da aracı arama tavrı içinde olsun ve nihayet isterse toplumsal ve siyasal planda hâkim beşeri yasa ve düzenlere uyup, boyun eğmek şeklinde olsun, Allah’tan başkasını ilah olarak görmek, zımmen de olsa ilah mevkiine koymak, kul olarak düşülebilecek yanlış ve yanılgının en büyüğüdür. MEVDUDİ

Kendi arzusunu ve isteklerini ilah etmek

”Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” (Furkan 43)

Kendi başına buyruk olmak ayette belirtildiği gibi Allah’ın ilahlığını tanımamak demektir. Yani kendi kendine yettiğini sanmak. Hiçbir kimseye, şeye muhtaç olmadığını kanaatine varmak.

“Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah\ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağı ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah'tan sonra ona kim hidayet verecektir? Yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz?”(Casiye 23)

Menfaat ve yardımın ilah edinilmesi

“Onlar kendilerine yardım etsinler diye Allah’tan başka ilahlar edinirler. O ilahlar onlara yardım edemezler. Aksine onlar ilahlarının hazır ol vaziyetindeki askerleridir.”(Yasin 74) (Yasin 75)

Yardım alma umudu, insanı yedek ilah edinmeye sürükler. Yardım Allah’tan beklenmelidir. Menfaat bazen öylesine bir mabet haline geliyor ki, o mabette menfaati temin edene ibadet dahi edilmektedir. Ekonomik, siyasi ve teknolojik güç bir toplumu diğer topluma köle ve kul haline getirmektedir. Menfaatin başında olanlara boyun eğmeyenler asi ilan edilmekte ve onlar bu mabede girmek için zorlanmaktadırlar. Menfaat düşkünü kimselerde bu mabedin bekçilik görevini yaparlar.

Müminler çok çalışıp, çok emek sarf ederek başkalarına muhtaç olmamaya çalışmalıdır. Bunun bir ilahi emir olduğunu anlamalıdır.

”Ne önceki vahyin takipçilerinden hakikati inkâra yeltenenler, ne de Allah\tan başka şeylere ilahlık yakıştıranlar, Rabbin tarafından sana indirilen bir hayrı görmekten hoşlanırlar; ancak Allah dilediğini rahmetine ulaştırır; zira Allah, sınırsız lütuf Sahibidir.” (Bakara 105)

”(Allah,) Doğunun ve batının Rabbidir. O’ndan başka ilah yoktur. Şu halde (yalnızca) O'nu vekil tut.” (Müzzemmil 9)

İnsanlara doğru yola iletmeyenin ve konuşamayan şeylerin ilah edilmesi

”(Tura gitmesinin) Ardından Musa’nın kavmi süs eşyalarından böğürmesi olan bir buzağı heykelini (tapılacak ilah) edindiler. Onun kendileriyle konuşmadığını ve onları bir yola da yöneltip-iletmediğini (hidayete erdirmediğini) görmediler mi? Onu (ilah) edindiler de, zulmedenler oldular.” (Araf  148)

Kuranın indiriliş sebebi “İşte bu (Kur\an) uyarılıp korkutulsunlar, gerçekten Allah’ın yalnızca bir tek ilah olduğunu bilsinler ve temiz akıl sahipleri iyice öğüt alıp düşünsünler diye bir bildirip-duyurma (bir belağ)dır.” (İbrahim 52)

“O gün (artık) Allah\a teslim olmuşlardır ve uydurdukları (yalancı ilahlar) da onlardan çekilip-uzaklaşmıştır.” (Nahl 87)

“Allah ile beraber başka ilahlar edinme, yoksa kınanmış ve kendi başına (yapayalnız ve yardımcısız) bırakılmış olursun.”

(Isra 22)

“Bunlar, Rabbinin sana hikmet olarak vah yettiği şeylerdir. Rabbin ile beraber başka ilahlar kılma, yoksa yerilmiş, kovulmuş olarak cehenneme bırakılırsın.”(Isra 39)

Kendilerine güç ve şeref kazandırmak için Allah’tan başka ilah edindiler

”Kendilerine güç (izzet) sağlasınlar diye, Allah\tan başka ilahlar edindiler” (Meryem 81)

Allahtan başka niçin ilah etmeyeceğimizi aşağıdaki ayetler anlatıyor

“Yoksa yerden birtakım ilahlar edindiler de, onlar mı (ölüleri) diriltecekler?” (Enbiya 21)

”Ve Allah ile beraber başka bir ilaha tapma. O’ndan başka ilah yoktur. O'nun yüzünden (zatından) başka her şey helak olucudur. Hüküm O'nundur ve siz O'na döndürüleceksiniz” (Kasas 88)

“Ey insanlar, Allah’ın üzerinizdeki nimetini anın. Gökten ve yerden sizi rızıklandıran Allah'ın dışında bir başka yaratıcı var mı? O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?” (Fatır 3)

”İşte bu, Rabbiniz Allah’tır; her şeyin yaratıcısıdır; O'ndan başka ilah yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?”

(Mümin 62)

Sonsuza kadar diri olan, hayatı ve varlığı yaratan her şeyi hükmüne bağlayabilen ilahtır.

“Allah, Kendisinden başka ilah olmayan, Sonsuza Kadar Diri, Hayatın ve Varlığın Kaynağı ve Dayanağı olan, Her şeyi Hükmüne, İradesine Bağlı Kılan Yaratıcı!” (Al-i İmran 29)

”De ki: “Ey geçmiş vahyin izleyicileri! Sizinle bizim aramızdaki şu ortak ilkeye gelin: Allah'tan başka kimseye kulluk etmeyeceğiz, O'ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız ve Allah ile birlikte insanları rab edinmeyeceğiz.” Ve eğer yüz çevirirlerse de ki: “Şahit olun ki biz kendimizi Allah’a teslim etmişiz!”  (Al-i İmran 64)

Allah kendisinden başkasına ilahlık yakıştıranı asla bağışlamaz.

“ALLAH, Kendisinden başka birine ilahlık yakıştırılmasını asla bağışlamaz, [ama] dilediği kimsenin daha hafif günahlarını bağışlar: Çünkü Allah\ın yanı sıra başkasına ilahlık yakıştıranlar şiddetli bir sapıklığa düşmüş kimselerdir.” ( Nisa 116)

”Bir gün onların hepsini bir araya toplayacağız ve o zaman, Allah’tan başka şeylere ilahlık yakıştıranlara: “Allah'ın ulûhiyetine ortak olduklarını tahayyül ettiğiniz o varlıklar neredeler şimdi?” diye soracağız. (Enam 22)

Dünya ve ahirette Allahtan başka hiçbir güç bizi içine düşeceğimiz sıkıntılardan kurtaramaz

“De ki: “[Yalnızca] Allah, sizi bundan ve başka her türlü sıkıntıdan kurtarabilir, ama siz hâlâ O\nun yanı sıra başka güçlere ilahlık yakıştırıyorsunuz!” (Enam 64)

” Bunun içindir ki, [ey insanoğlu,] Allah’la beraber başka bir ilaha başvurma ki kendini azaba uğrayanların arasında bulmayasın.” (Şuara 213)

“Şimdi [vaki olduğu üzere:] insanlar sıkıntıya uğradıklarında Rablerine dönerek [yardım için] O’na yalvarıp yakarırlar; fakat rahmetine nail olunca da bir kısmı, başka güçleri Rablerinin ilahlığına ortak koş[maya baş]larlar,” (Rum 33)

Gerçek ilah; yaratandır, geçinmemizi sağlayan, ölümü getirdikten sonra tekrar hayata getirendir.

“Sizi yaratan, sonra geçinmeniz için gerekli vasıtaları sağlayan, ardından sizi ölüme götüren ve en sonunda tekrar hayata döndürecek olan, Allah’tır. O'nun ilahlığına ortak koştuğunuz güçler veya varlıklar bu işlerden birini yapabilirler mi? (Hayır!) O, ihtişamında sınırsızdır ve insanların kendisine eş koştuklarından çok yücedir!” (Rum 40)

Allahtan başka birisine ilahi sıfat yakıştırmak zulümdür

“Lokman, oğluna öğüt verirken şöyle konuştu: “Ey Benim sevgili oğlum! Allah'tan başkasına ilahî sıfatlar yakıştırma! Bil ki, böyle [düzmece] ortaklık yakıştırmalar, gerçekten büyük bir zulümdür!” (Lokman 13)

“Deki: “Allah’tan başka [ilahî güçlere sahip olduğunu] zannettiğiniz [varlıkları] çağırın: (aslında) onların ne yerde ne gökte zerre kadar güçleri yoktur, ne buralar[ın yönetimin]de bir pay sahibidirler, ne de Allah kendisine onlar arasından bir yardımcı [seçmiştir]”. (Sebe 22)

”Allah kuluna kâfi değil mi? Ama seni, O’ndan başka [kulluk yaptıkları hayali ilah]ları ile korkutuyorlar! Allah kimi saptırırsa artık onu yola getiren bulunmaz,” (Zümer 36)

Günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden veya cezalandıran ilah Allah’tır

”Günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, intikamı çetin, Lütfü sınırsız olan [Allah’tan]. Ondan başka ilah yoktur: varış O'nadır.” (Mümin 3)

Yaratmak sadece gerçek İlah olan Allah’a aittir

“O’ndan başka ilah yoktur, hayat bağışlayan ve ölüm veren O'dur: O sizin de Rabbinizdir, geçmiş atalarınızın da.”(Duhân 8)

”De ki: “Siz, Allah\ı bırakıp yalvardığınız şeylerin [gerçekten] ne olduklarını hiç düşündünüz mü? Gösterin bana: bu [varlıklar veya güç]ler yeryüzünün hangi parçasında bir şey yarattılar! Yoksa onlar gök[lerin yaratılmasın]da pay sahibi midirler? [Eğer öyleyse,] bundan önceki herhangi bir ilahî kelâmı yahut [başka] bir bilgi kalıntısını getirin bana, eğer iddianızda haklı iseniz!” (Ahkaf 4)

“Allah’ın yanı sıra başka ilahlar edinenleri: o halde atın bunları şiddetli azabın içine!”(Kaf 26)

” Allah yalnız başına anıldığında, ahirete inanmayanların kalpleri nefretle ürperir; O’nun berisindeki, ilahlaştırılmış kişilerle birlikte anıldığında ise hemen müjdelenmiş gibi sevinirler.” (Zümer 45)

Allah Teâlâ İlah’ta olması gereken özelliklerden bazılarını aşağıdaki ayette vermiştir.

“Öyle Allah ki O, ilah yok O’ndan gayrı! Melik(Hükümdar), Kuddûs(Çok temiz), Selâm(Emniyet veren), Mümin(Güvenilir),  Müheymin(Koruyan), Aziz(Güçlü), Cebbar(Gücü her şeye yeten), Mütekebbir(Büyüklük kendisine ait olan). Allah, onların ortak koşmalarından yücedir, arınmıştır.” (Haşr 23)

“Allah, O’ndan başka ilah yoktur! Öyleyse, inananlar yalnız Allah'a güvensinler.”  (Teğabün 13)

Allah Teâlâ; ilah Allah’tır buyurmaktadır. Çünkü o aşağıda bahsedildiği gibidir.

“Allah... O’ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiç bir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.”(Bakara 255)

- Allah’tan başka birtakım velilere tutunanlara “evliya” denilmesi. Yalnız açık şirk değil, gizli şirki dahi yok edip kaldırmak içindir. Çünkü başkasına gösteriş ederek riya ile Allah’a ibadet edenler de Allah’tan başkasını veli edinmiş olur.

Genel olarak Allah’tan başkasını mabut etme sebebi Kur’an’da şöyle belirtilmiştir.

“Allah’tan başkalarını, ihtiyaçlarına karşı yardım eder, menfaatleri dokunur, işlerini görür, tehlikeden kurtarır diye veli, sahip koruyucu edinerek mabut ederler.” ( Ankebut 41)

Birde Allah’tan başkasına tapanların fayda elde etme duygusundan önce, zarar korkusuyla taptıklarını ortaya koyar. Diktatör ve zalimler, insanları daha çok korkutma politikasıyla kendilerine tapındırmaya uğraşırlar. Bu yüzden birçok zavallılar, o gücü onların kendilerininmiş gibi sanarak korku belasıyla onları ilah yerine koyar, Allah’ı unuturlar.

VESVÂS: Vesvese “alçak bir sesle, fısıltı ile gizli bir düşünce aşılamak, bir işe, eyleme yöneltmek” demektir. Kur’ân’da bu sureden başka A’râf sûresinin 20., Kaf sûresinin 16. ve Tâ Hâ sûresinin 120. ayetlerinde geçmektedir.

HANNAS: “Hannas” sözcüğü, “hunus” kökünden türemiş mübalâğa ism-i faili olup, “Çok sinsi, gizlenen, gizlilik siyaseti güden” anlamındadır. Bu sözcüğün farklı bir kalıbı olan “hunnes” sözcüğünü Tekvîr sûresinin 15. âyetinde görmüştük.

“Hannas” sözcüğünü “gizli düşman, derin düşman” olarak da ele alabilir ve buradan yola çıkarak bu gizli düşmanı iki grupta inceleyebiliriz:

1.Birinci grup gizli düşman, içimizdeki gizli düşmandır. Bu bizim içimizdeki şeytanımızdır; ham düşüncemiz, İblistir. Yani hevamızdır, kötü huylarımızdır, egomuzdur, nefsimizdir. Nitekim Rabbimiz bunu bize şöyle bildirmiştir:

Ve hiç kuşkusuz, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini de Biz biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. Kaf; 16.

Gizli düşmanın dışarıda değil de insanın içinde olduğunun vurgusu 5. âyette “fi suduri’n-nâs [insanların göğüslerinde; kalplerinde, akıllarında, zihinlerinde] denilmek suretiyle yapılmıştır. Bu âyeti bilgisizce “göğüslerine/kalplerine, akıllarına, zihinlerine” şeklinde çevirenler kesinlikle büyük bir yanlış içindedirler. Çünkü âyetin bu şekilde çevrilmesi için orijinalinin “ilâ sudurinnas” olması gerekmektedir. Hâlbuki âyet “fi suduri’n-nâs” şeklindedir. Yani 4. âyette sözü edilen “hannas”, işlevini dışarıda değil, göğüslerde [kalplerde, akıllarda, zihinlerde] yapmaktadır. Dolayısıyla gizli düşman kendi içimizde faaliyet göstermektedir.

İkinci grup gizli düşman ise toplum içindeki hannastır. Bunlar, toplumun beyni konumundaki kurumlara yerleşip oradan toplumun fesadı için vesvese verirler, toplumun zararına neden olurlar. Yine bunlar, çevremizdeki şeytânlaşmış kişiler, güçler ve kurumlardır. Toplumda kendilerini doğrudan hiç göstermezler, sürekli piyon kullanırlar. Ya da değişik etkileme yollarıyla [şiir, resim, müzik, sinema, tiyatro, televizyon, kitap, okul gibi araçlarla] zehirlerini zerk ederler, akıl ve fikirleri çelerek kişileri ve kuruluşları yönlendirir, türlü fenalıklara düşürürler. Bunlar insanları Allah yoluna gitmekten alıkoyar, hatta din ve imandan çıkarır, ya da din ve imana gelmelerine engel olur, onları ebedî felâkete sürüklerler. Bu ikinci grup “hannas”, En’âm sûresinde bize şöyle açıklanmıştır:

“Şeytanlar kendi dostlarına sizinle mücadele etmeleri için vahyederler [gizlice telkinde bulunurlar]. Onlara boyun eğerseniz siz de müşriklerden [Allah’a ortak koşanlardan] oldunuz demektir.” En’âm; 121.

“Böylece Biz her peygamber için cinn ve ins şeytanlarını düşman kıldık. Ki dünya malına aldanmak için bunların bazısı bazısına sözün süslüsünü vahyeder [gizlice telkinde bulunup fısıldar]. Ve şayet Rabbin dileseydi onu yapmazlardı. Öyleyse onları bırak, uydurdukları şeyleri de. Âhirete inanmayan kimselerin kalpleri ona kansın, ondan memnun olsun ve de yapmakta olduklarını yapsınlar diye de.” En’âm; 112, 113.

Âyette geçen “vahyeder” sözcüğü, “gizli gizli, sinsi sinsi telkinde bulunur, bilgi verir” demektir. Tam karşılığı olmasa da “fısıldar” diye de açıklanabilir. Aynı sözcüğü En’âm sûresinin 121. âyetinde de görmek mümkündür.

En’âm sûresinin 112. ayetinden anlaşılmaktadır ki, peygamberlerin açık ve gizli düşmanları vardır. Bunlar birbirleriyle gizli gizli iş birliği yapmaktadırlar. Birbirlerine cazibeli sözler öğretmektedirler. Bu sinsi plânlarının gerekçeleri ise şunlardır:

Dünya malına, menfaatine aldanmak: Çünkü onlar toplumun asalakları olup dünya malına her şeyin üstünde değer vermektedirler. Peygamberler ise onların düzenlerini bozmakta, çıkarlarına engel olmaktadırlar.

Âhirete inanmayanların [henüz Müslüman olmamışların] kalplerini Kur’an’a alternatif olarak ürettikleri süslü sözlere yöneltmek.

Bu sözlerle âhirete inanmayanları [henüz Müslüman olmamışları] memnun etmek.

Böylece işlemekte oldukları suçu işlemeye devam ederek dümenlerini döndürmek, gemilerini yüzdürmek, saltanatlarını sürdürmek, sömürü düzenini devam ettirmek. Kısaca çıkarlarını devam ettirmek.

Bu sinsi şer yöntemlerinden biri de çağımızda icat edilmiş olan “Subliminal Advertising” yöntemidir. Bu deyim Türkçeye “Bilinçaltına Gömülen/İşlenen Reklâmlar” diye çevrilmektedir.

Bu tip reklâmlara ve imgelere maruz kalanlar, gerçekte bilinçli algı seviyesinin çok altındaki uyarıcılara maruz kalmaktadırlar. Bu tip uyarıcıların insanlar tarafından algılandığını kanıtlayan en önemli deney 1957 yılında James M. Vicarı tarafından yapılmıştır. Kısaca anlatılacak olursa; bir filmi izleyen deneklere “kola için ve patlamış mısır yiyin” yazıları her 5 saniyede bir ve saniyenin 1/3000′i gibi kısacık sürelerde gösterilmiş ve sonuç olarak kola satışlarının %18,1, mısır satışlarının ise %57,5 oranında arttığı gözlenmiştir.

Bir araştırmaya göre bu tip mesajlar kişilerin ilgi alanına girmeyen konularda uygulanınca sonuçsuz kalmakta, meselâ koladan nefret eden kişiler bu şekilde güdülenememektedir.

Sigarayı bıraktırma, çevreyi koruma kampanyaları gibi olumlu amaçlar için kullanılabilen bu yöntem, olumsuz amaçlar için de kullanılabilmektedir. Meselâ bu yöntemle “annenize saldırın” mesajı alan deneklerde depresif hâller oluştuğu gözlenmiştir. Etkilerinin kısa süreli olduğu deneylerle anlaşılmış olan bu yöntemle yapılan reklâmlar, bazı ülkelerde ahlâkî gerekçelerle yasaklanmıştır.

H.Yılmaz

“Sinsice kalplere vesvese ve kuşku verip duran vesvâs’ı hannâs’ın (vesvesecinin) şerrinden”

Hannas da onun isimlerinden birisidir. Hannas kancık, kaypak, dönek anlamlarına geldiği gibi bir de Tekvir sûresinde bu kelime yıldızlar için de kullanılmaktadır.

“Gündüz sinip geceleri gözüken gezegenlere andolsun;”  (Tekvir 15,16)

Saklanıp saklanıp hücuma geçen, sinip sinip tekrar saldıran, tam öldürdük dediğiniz anda birdenbire karşınıza dikilen ve fırsat kollayan, gafil bir anımızı bekleyip duran, bizi hak yoldan saptırmak için tüm izinleri kaldırmış olan o hannâstan o dönek ve sinsi vesvese kaynağının şerrinden de Allah’a sığınmak zorundayız.

A.Küçük

"Vesvese veren o sinsi ve sinici olanın şerrinden."

İbn Abbas dedi ki: Kul, Allah, andığı vakit şeytan onun kalbinden siner ve çekilip gider. Kul gaflete düşecek olursa onun kalbini ağzına alır, ona vesveseler verir ve birtakım uzak emellerle oyalar.

İbrahim et-Teymî dedi ki: Vesvas ın ilk ortaya çıkması abdest halindedir.

Ona hannas (sinen ve sinsi) deniliş sebebinin, kut Allah'ı anmaktan gaflete düştüğü takdirde geri dönmesi olduğu da söylenmiştir. Çünkü "el-Hannes" geri dönmek demektir. Recez vezninde şair şöyle demiştir:

"Ve bir arkadaş ki hareket ettikçe eder,

Eğer ben ona selam verirsem, onun geri dönüşü daha da artar."

İbn Cübeyr, İbn Abbas'tan yüce Allah'ın: "Vesvese veren o sinsi ve sini-dolan" buyruğu hakkında iki açıklama nakletmekledir: Birincisine göre o, vesvese vermekle hidayetten geri döner. İkincisine göre o, vesvese ile yakînin dışına çıkar.

Kuduri

Vesvese nedir? Keşşâf'ın ve Rağıb’ın da söyledikleri vechile vesvese esasen fis, hiş demek, yavaş fısıltı yapmak, fiskos etmek gibi gizli sese, gizli fısıltıya denilir. Zinet eşyası hışıltısına "vesvâsü'l-huliy" denilmesi bundandır. Kamus ‘un kaydettiği vechile avcının ve köpeklerin yavaşça seslerine vesvese ve vesvas denilmesi de bundandır. Bundan hâtırâ-i redîeye, yani nefsin veya şeytanın kalbe koyduğu hayırsız, faydasız, alçak hatıra ve dağdağaya vesvese denilmek meşhur olmuştur, dilimizde bilinen de budur. "Nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz." (Kaf, 50/16) âyeti nefsin vesvesesi hakkında, "Şeytan ona ( Âdem'e) fısıldadı." (Taha, 20/120) âyeti de şeytanın vesvesesi hakkındadır.

Hunus’a gelince: "Hunus" tan mübalağalı ism-i fâil veya o vezinde ism-i mensup olarak vesvâsın sıfatıdır. Çok hunus edici, hunus âdeti olan demektir. Küvvirat Sûresi'nde "Gündüzleri kaybolup geceleri ortaya çıkan bütün yıldızlara." (Küvvirat, 81/15-16) âyetinde de geçmiş olan hunus, lügatta lazım (geçişsiz) fiil olarak teahhur ve rücu yani gerilemek ve geri dönmek, sıkılıp büzülmek, sinip kaybolmak ve görünmez olmak mânâlarıyla ilgili olduğu gibi, müteaddi (geçişli) fiil olarak geriletmek, munkabız etmek, sindirip kaybetmek mânâlarına gelir. Tefsirciler çoğunlukla lâzım fiilden geç kalma ve inkıbaz ile sinmek mânâsını esas tutarak tefsir etmişlerdir ki, bundan "hannas" geri çekiler e k veya büzülüp sinerek fırsat bulunca dönmek âdeti olan demek oluyor. Onun için biz bunu sinsi diye tercüme etmeyi uygun bulduk. Keşşafta: "Hunûsa mensup, âdeti hunus yani geri kalmak olandır. Çünkü Said b. Cübeyr ‘den rivayet olunmuştur ki, insan Rabbini zikrettiği zaman şeytan hunus eder, geri kaçar, gaflet edince de döner vesveseye başlar." der. Ragıb da der ki: "Hannas, hunus eden, yani Allah anıldığı zaman geri kalan şeytandır." Bunlara göre "Vesvâs-i hannas" şeytan demek olmuş oluyor ki, tefsircilerin çoğu da bunu söylemişlerdir. Surenin sonunda bu şeytan 

H.Yazır

Vesvese veren sinsi vesvesecinin şerrinden

Ayetteki el-vesvas kelimesi, “vesvese oluşturabilecek her tür vesvese kaynağı” el-hannas kelimesi ise “sinmek, geri kalmak” demektir.

“el-vesvas” kelimesinin anlamı çerçevesinde “bilinen bilinmeyen, hayal veya gerçek, bilinçaltı veya bilinç üstü, duyular veya güdüler, vehim veya endişe, insana kaynaklılık veya cin kaynaklılık, görülebilirlik veya görülemezlik, hissedilelebilinir veya hissedilemezlik” gibi unsurlar vardır. Bu nedenle bu ayetteki el vesvas kelimesini izah eden Taberî bunun şeytan” olduğunu beyan etmekte ve sürekli vesvese vermenin onun özelliği olduğunu belirtmektedir.

“el-hannas” kelimesi ise, yukarıda ifade ettiğimiz gibi “sinmek, geri kalmak” demektir. (Tekvir81/ 15) te “gezegenlerin sinmesi ve görünmesi” anlamında kullanılan bu kelime, burada şeytanın sinsiliğini ortaya koymaktadır. “İnsan, Rabbini hatırladığı zaman, şeytan geri çekilir ve kaçar (siner); ama Rabbini unuttuğu zaman ona vesvese verir.” Said b. Cübeyr, İbn. Abbas’ın şöyle dediğini nakletmektedir: “İnsan, Rabbini hatırladığı zaman, şeytan geri çekilir ve kaçar (siner); ama Rabbini unuttuğu zaman ona vesvese verir.” Bu rivayetten anlaşılıyor ki, el-hannas kelimesi, şeytanın sinmesi veya geri durması anlamlarına gelmektedir. Bu durum, bir çekingenlik ve güçsüzlük nedeniyle üstün güç olan Yüce Allah’ın huzurunda haddini bilme halidir. 

M.Okuyan

İnsanlara kötü şeyler fısıldayan o sinsi vesvesecinin şerrinden

El-vesvas: Bu kelime, “vesvese veren” anlamındadır. Kök kelime visvastır. Burada, işi gücü vesvese vermek olan, yaptığı eylemle aynîleşen şeytanı ifade etmektedir. Vesvese, insanı gizli bir ses veya fısıltı ile bir anlayış, düşünce ve zan aşılayarak yanlış bir eyleme sevk etmektir. İnsanın içinden geçen yanlış düşünce ve fırtınalara, fitlere de vesvese denmektedir. Böyle bir vesveseyi insanın nefsi de verebilir. Kaf suresinin 16. Ayeti bunu ifade etmektedir. “And olsun insanı yaratık, nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve Biz ona şah damarından daha yakınız.” Diğer taraftan insana vesvese verdiğini de Taha 120 de buluyoruz: “Âdeme şeytan vesvese Verdi.”

Demek ki insanlar, hem kendi nefisleri hem de şeytanın vesveseleri, telkinleri veya fitleri ile çevrelenmiş, onların etkisi altında kalmış durumdadırlar.

El-Hannas: Bu kelime, “geri kalan” anlamına gelen hunus kökünden türemiş, aşırılık ifade eden bir sıfattır. “Geri kalan, kötülüğe sürüklemek için insana arkadan yaklaşan, onu arkadan izleyen, döne döne vesvese veren” demektir. Hem cin, hem de insan şeytanları insanları arkadan takip eder, fırsatını yakalayınca vesveselerini verip onları etkilemeye çalışırlar. Pusuda yatarak, sinsi bir durumda insanın yoldan çıkması için her şeyi yaparlar. 

B.Bayraklı

Olaya başka bir açıdan yaklaşırsak, vesvese verenlerin çabasını şu şekilde sıralayabiliriz: İnsanı, önce küfür, şirk, ateistlik, Allah (c.c.) ve Resulüne isyan ve müminlere karşı düşmanlık için kışkırtırlar. Eğer bunda başarılı olamamışlarsa ve kışkırtılan kişi oyuna gelmeyerek İslam'a girmişse, bu kez onu İslam içinde bid ‘ata teşvik ederler. Bunda da başarılı olamazlarsa, onu günaha teşvik ederek, bunlarda bir sakınca olmadığını telkin ederler. Böylece küçük günahların birikerek büyük günahlara dönüşmesini isterler. Bunda da başarılı olamazlarsa, söz konusu kişinin müminliğinin kendisi ile sınırlı kalmasına ve galip gelmek için çalışmasına çaba gösterirler. O şahıs tüm bunlara rağmen hiç bir oyuna gelmezse, cin ve insanlardan bütün şeytanlar saldırıya geçerek halkı onun aleyhine kışkırtırlar. Bu noktada şeytan, mü'min insana gelerek şöyle kışkırtır: "Bunlara tahammül etmen korkak olduğunu gösteriyor. Aslında senin de onlara karşılık vermen gerekirdi." Bu, şeytanın son silahıdır. Şeytan böylece Hak davetçilerini saptırmak ve verimsiz bir alana itmek ister. Davetçi eğer bu tuzaktan da kurtulursa, şeytan çaresiz kalır, Bu konuda Kur'an'da şöyle buyurulur: "Eğer şeytanın seni kışkırttığını hissedersen Allah'a sığın!" (Araf: 200, Fussilet: 36), "De ki: Şeytanın kışkırtmasından Sana sığınırım" (Mü’minun: 97). "Muttakilerin durumu, şeytandan kötü bir düşünce geldiğinde hemen Allah'ı hatırlayarak doğru yolu bulmalarıdır." (A'raf: 201) Şeytanın son tuzağından da kurtulanlar hakkında Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:
"....Buna ancak nasip sahipleri eriştirilir." (Fussilet: 35)
Burada bir başka noktaya da dikkat edilmelidir. O da, insanın kalbine sadece dışarıdan cin ve şeytanlardan vesvese gelmediğidir. İnsanın kendi nefsi de vesvese verir. Yanlış düşünce ve sapmış aklın da vesvese vereceği ihtimal dışında değildir. İnsanın gayri meşru istek ve hevesleri, irade gücü ve muhakemesinin de onu saptırabileceği bilinmelidir. Bu konu Kur'an-ı Kerim'de şöyle açıklanmıştır: "Biz onun nefsinin ne vesveseler verdiğini biliriz." (Kaf: 16). Rasûlullah cuma namazı hutbesinde okunması sünnet olan duada şöyle buyurmuştur: "Nefsin şer ve fitnelerinden Allah'a sığınırız." (Neuzu billahi min şururi enfusina.)  

Mevdudi

Ki o, insanların sinesine vesvese düşürür.

El-Vesvas şeytanın ismi, el-hannas da sıfatı olmaktadır. Onların tanımını bu ayet yapmakta ve eylemlerini de tanıtmaktadır. İnsanların sinesine veya göğsüne vesvese sokarlar, düşürürler demektir.

Araf 200 de bu vesvese nezğ yani “fit”, aynı surenin 201 ayetinde de taif şeklinde yer alan kelimeler vesveseyi ifade etmektedir. Müminun 97 de geçen hemazat “kışkırtmalar” demektir.

Şeytanın insanları etkileme yollarını Fatiha suresinin tefsirinde detaylı bir şekilde açıkladığımızdan burada tekrar etmek istemiyoruz.

B. Bayraklı

Surede öyle bir uyum var ki güzelliğini anlatmak mümkün değildir. Ancak dile aşina olarak sureyi aslından okumakla bu güzellik sezilir. Surede sinsice insana sokulup kötü düşünceler fısıldayan cin ve insan şeytanlarından Allah'a sığınılır. Konu, fısıltı konusudur. Arapça aslından okuyunuz: "Kul e’uzu bi rabbi'n-nâs, meliki'n-nâs, ilâhi'n-nâs, min şerri'l-vasvâsi'l-hannâs, ellezî yuvesvisu fî sudûri'n-nâs, mine'l-cinneti va'n-nâs" kulağınıza bir fısıltı sesi geliyor, değil mi? İşte Kur'ân böyledir. Yalnız kelimelerin anlamı değil, kelimelerin kendileri de ses tonlarıyla, anlattıkları konuyu canlandırır (aliterasyon).

S.Ateş 

Muhtemelen insan bünyesinin karşı karşıya bulunduğu ve doğru ile yanlış arasında ayrım yapmamızı zaman zaman güçleştiren görünmez, esrarlı tabiat güçlerini göstermektedir. Ancak, Kur’an’ın son suresinin bu son ayeti ışığında bakıldığında, kendilerinden Allah'a sığınmamız emredilen "görünmez güçlerin" kendi kalplerimizin körlüğünden, ihtirasımızdan ve atalarımızdan bize geçen sakat anlayış ve batıl değerlerden kaynaklanan şeytani eğilimler olduğu sonucuna varırız.

M.Esed

Bazı ehli ilme göre vesvese verenler iki çeşittir. Birisi cin, diğeri ise insandır. Buna dayanarak söz konusu müfessirler ayetteki "Nas" kelimesinin hem insanı hem de cini kapsadığını söylemişlerdir.
Kur'an'daki "Ricalun (erkekler)" kelimesinin cinler için de kullanılmış olmasını (Cin:6), "Nefer" kelimesinin aynı zamanda cin topluluğu için de kullandığı (Ahkaf: 29) delil göstererek; "Nas" kelimesinin cin ve insana da şamil olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak bu açıklama doğru değildir. Çünkü "nas", "ins" ve "insan" kelimeleri lügat yönünden cin kelimesinin zıddıdır. Cin'in asıl manası gizli mahlûktur. Cinler, insanın gözünden gizli olduğu için onlara cin denir. Bunun tersine "nas" veya "ins" kelimesi açık, görünür ve hissedilebilir olduğu için bu kelime ile nitelenmiştir. Bu kullanım Kasas suresi 29. ayette "ânes" kelimesinin, "rea (görmek)" anlamında kullanılması gibidir (ânese min canib't tûri nara). Yani Hz. Musa'nın Tûr dağının yanında ateşi görmesini "rea" kelimesi ile değil de "ânes" kelimesi ile karşılanması gibi... Nisa suresi 6. ayette de; "fe in ânestum minhum rüşda." Yani "onların buluğa erdiğini hissettiğinizde.." ifadesine göre "anes'in anlamı, "âsestum (hissettiğinizde)" veya "raeytum (gördüğünüzde)"dur... Örnekten de anlaşılacağı gibi "nas “ın anlamı lügat yönünden "cin" kelimesi için uygun olamaz. Dolayısıyla konumuz olan ayetin doğru anlamı; "Cinlerden ve insanlardan olabilen ve insanların kalbine vesvese veren şey" şeklindedir. Yani diğer bir ifadeyle vesvese verme işini cin şeytanları da, insan şeytanları da yaparlar. Bu surede onların her ikisinden de Allah'a sığınılması telkin edilmiştir. Bu anlamı Kur'an ve hadisler de teyit etmektedir. Kur'an'da şöyle buyurulmuştur: "Biz her peygambere de insan ve cin şeytanlarını böylece düşman ettik. Birbirlerine ümit verici şeyler söyleyerek aldatmak ister ve uydurma şeyleri onlara fısıldarlar..." (En’âm, 112).
İmam Ahmed, Nesei ve İbn Hibban, Ebu Zer'den şöyle naklederler: "Mescitte Rasûlullah’ın yanındaydım şöyle buyurdu: 'Ya Ebu Zer, namaz kıldın mı?' Ben 'Hayır', dedim. Rasûlullah: 'Kalk ve namaz kıl', buyurdu. Kalktım, namaz kıldım ve tekrar yanına oturdum. Rasûlullah: 'Ya Ebu Zer, insan ve cin şeytanlarının şerrinden Allah'a sığın', dedi. Ben: 'Ya Rasûlullah, insanlardan da şeytan olur mu?' dedim. Rasûlullah: 'Evet', dedi."

Mevdudi

Cinlerden ve insanlardan oluşan, insanların gönüllerine vesvese veren (vesvesecinin şerrinden)

Ayetteki yüvesvisü fiili “vesvese vermek” sudur kelimesi “gönüller” el-cinneh sözcüğü “cinler”, en-nas kelimesi ise “insanlar demektir.

Şeytanın vesveseleri hakkında Kuran da çeşitli ifadeler vardır. Şeytanın vesvese vermesi anlamında istizlal/ istezelle  “kaydırmak” (Ali İmran3/ 155), tahvifl yuhavvifu “korkutmak” (Ali İmran3/ 175)  tadlil/yudillu “saptırmak” (Nisa 4/60) Keyd “tuzak” (Nisa4/ 76), nezğ “fitlemek” (Araf7/ 200 Fussilet41/ 36), taif “vesvese”, olumsuz müdahale” (Araf 7/201) ve hemazat “kışkırtma” (Müminun 23/97), kelimeleri kullanılmaktadır. İnsanların bunlardan kurtulması için Yüce Allah’ı hatırlamaları ve O’na sığınmaları kendilerine emredilmektedir.

Şeytan kaynaklı vesveselerin içerikleri ve sonuçları hakkında Kuran da pek çok ifade yer almaktadır. Birkaçını hatırlatmakta yarar görüyoruz. Şeytan apaçık düşmandır ve insanları devamlı olarak kötülük ve çirkinlik emreder (Bakara 2/168-169 Nur 24/21)Cömertlik yapanları fakirlikle korkutur. (Bakara2/ 268) Kuruntu verdirir. (Nisa4/ 118-120) Kin ve düşmanlık meydana getirmek ister (Maide5/ 91) insanların yaptığı yanlışları onlara süslü ve doğru gibi gösterir.(Enam6/ 43 Enfal 8/ 48 Nahl 16/ 63 Neml 27/24 Ankebut29/ 38) Onlara görevlerini unutturur(Enam 6/68 Yusuf 12/42 Kehf 18/63) insanları saptırıp şaşırtır. (Enam 6/ 71) Kendi dostlarına süslü sözler, aldanma içerikli mesajlar ve Müslümanlarla mücadele etmelerini fısıldar, onları bu işlere teşvik eder.(Enam6/ 112, 121) İnsanların arasını açar (Yusuf12/ 100; İsra 17/53) Yanlış vaatlerde bulunur (İbrahim 14/ 22) Sadece aldanma vaat eder. (İsra17/ 64) Vahyi bozmak ve ona bir şeyler katıştırmak ister (Hac 22/ 52) İnsanı yüzüstü bırakıp rezil eder (Furkan25/ 29) İnsanı ateş azabına çağırır.(Lokman 31/21) İnsanları kötülüğe sürükler ve onlara boş ümit verir. (Muhammed 47/25) İnsanı etkisi altına alır ve Allah’ı hatırlamayı unutturur.(Mücadele 58/ 19)

(Kaaf 50/16) da Yüce Allah, insanı kendisinin yarattığını ve nefsinin ona neleri vesvese verdiğini gayet iyi bildiğini, çünkü insana şah damarından daha yakın olduğunu beyan etmektedir. Demek ki, insana vesvese veren varlık sadece şeytan değildir; insana nefsi de vesvese vermekte ve insanı hak dan uzaklaştırmaya çalışmaktadır. Hz. Yusuf kıssasında Züleyha’nın itiraf ettiği gibi “kötülük emreden nefis” (Yusuf 12/53) şeytanın insandaki şubesidir. İnsan, bununla şeytanlaşır, şeytanca işler yapar, azar, sapar ve çevresindekileri saptırmaya çalışır.

M.Okuyan

"İster cinden olsun, İster insandan olsun."

Bu buyrukla vesvese verenin insandan olabileceğini haber vermektedir. El-Hasen dedi ki: Bunlar iki şeytandır. Cin şeytanı insanların kalplerine vesvese verir. İnsan şeytanı ise açıkça gelir.

Katade dedi ki: Şüphesiz cinlerden de şeytanlar vardır, insanlardan da şeytanlar vardır, O halde hem insan, hem cin şeytanlarından Allah'a sığın.

Ebu Zer’den bir adama şöyle dediği rivayet edilmektedir: Sen insan şeytanlarından Allah'a sığındın mı? O; İnsanlardan da şeytan var mı dır? Deyince şöyle dedi: Evet, çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: "Her peygambere ins ve cin şeytanlarını böylece düşman kıldık." (el-En’âm, 6/112)

Bir takım kimselere göre; buradaki "insanlar” ile de yine cinler kastedilmiştir. Yüce Allah'ın: "Bir gerçek de şu ki: İnsanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı" (el-Cin, 72/6) buyruğunda kendilerinden "erkekler" diye; başka yerde "topluluk ve grup" (bk. el-Ahkaf, 46/29) diye söz edildiği gibi, burada da kendilerinden "İnsanlar diye söz edilmiştir. Buna güre "ister insandan" buyruğu "ister cinden" buyruğuna atfedilmiş olup, bu tekrar (mananın değil de) lafızların farklı oluşundan dolayıdır.

Denildiğine göre İblis insanların kalplerine vesvese verdiği gibi cinlerin kalplerine de vesvese verir. Buna göre "İnsanların göğüslerine" buyruğu, hepsi hakkında umumi bir ifade olur. "İster cinden olsun, ister insandan olsun" buyruğu ise kalplerinde vesvese verdiği kimseleri açıklamaktadır.

Bir diğer açıklamaya göre: "Vesvese veren... İn şerrinden" lafzındaki "vesvese" cinlerin ve insanların verdiği vesvesedir. Bu da insanın içinden geçirdiği şeylere denir. Peygamber (sav)'ın de şöyle dediği sabittir: "Şüphesiz yüce Allah fiilen işlemedikçe yahut onu söylemedikçe içlerinden geçirdikleri şeyleri ümmetime bağışlamıştır," Bu hadisi Ebu Hureyre rivayet etmiş, Müslim de kitabında zikretmiştir. Artık bundan maksadın ne olduğunu en iyi bilen yüce Allah'tır,

Kuduri

Cinlerden ve insanlardan oluşmuştur

İblis sadece cinlerdendir, ama şeytanlar ise hem cin hem de insanlardan meydana gelmişlerdir. İnsanlardan oluşan şeytanlar da vardır. Bunu daha önce Enam 112 de görmüştük: “Böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık.”

Felak suresi ile Nas suresine muavvizeteyn ismi verilmektedir. İstiâze denen e’uzu billahi mine’ş-şeytanirracim cümlesini söylemek Kuran’a göre farzdır. Nahl 98 de Kuran okumaya başlarken bunu okumanın zorunlu olduğu ifade edilmektedir. İşte Felak ve Nas surelerinde Allah’a nelerden ve kimlerden sığınılacağının dökümü yapılmaktadır.

B.Bayraklı

Nas Suresi

Bismillahirrahmanirrahim

(İyiliği sonsuz, ikramı bol Allah’ın adıyla)

(قُلْ أَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ (1) مَلِكِ النَّاسِ (2) إِلَهِ النَّاسِ (3) مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ (4) الَّذِي يُوَسْوِسُ فِي صُدُورِ النَّاسِ (5) مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ (6

(1) De ki: Sığınırım insanların sahibine (2) İnsanların hükümdarına (3) İnsanların ilâhına (4) Sinsi vesvesecinin şerrinden sığınırım (5) O, insanların içine vesvese sokar (6) Cinden de olur, insandan da.

Birinci âyette geçen “rabb ’ün-nas” yani “insanların rabbi” sözü, “insanların sahibi” diye tercüme edilmiştir. Çünkü Rabb(ربّ); sahip anlamına gelir. Hepimizin sahibi Allah’tır. Öyleyse hiçbirimiz sahipsiz değiliz.

Bize sahip olan, üzerimizde tam yetkiye de sahip olur. Böyle birine, kayıtsız şartsız boyun eğmek gerekir. Ona gönüllü olarak boyun eğmek ve ondan yardım istemek, onu ilah saymak olur. İnsanlar üzerinde Allah’tan başka tam yetkili olmadığı için ondan başka ilah da yoktur. Ama Allah’ı ikinci sıraya koyarak başkasını da yetkili sayıp onlara gönüllü olarak boyun eğenler ve yardım dileyenler vardır. İşte onlar Allah’a ortak koşmuş, müşrik olmuş olurlar.

Dördüncü âyette sinsi diye tercüme edilen hannas(خناس); Allah anıldığı zaman sinip, saklanan anlamına gelir. El-Vesvasi’l-Hannas ise Allah’ın dininden kaçan ama insanların zihnini karıştırmaktan vazgeçmeyen varlıklar demektir.

Âdem’i saptıran İblis başta olmak üzere, insanı doğru yoldan saptıran herkes bu kapsama girer. Bunlar insandan da olur cinden de. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

Onlara yemin etti ki; ben ikinizin de iyiliğini istiyorum.” (A’raf 7/20-21)

Şeytanlar sapık oldukları için kendilerine suç ortağı arar, onların iyiliğini istiyormuş gibi davranırlar.

Şeytanların ortak özelliği Allah anıldığı zaman sinip, saklanmalarıdır. Cin şeytanları sadece vesvese verdiklerinden onlardan korunmak için Allah’ın emir ve yasaklarını hatırlamak yeterlidir. İnsan şeytanları ise yoldan çıkmış insanlardır. Onlardan korunabilmek için onlara Allah’ın ayetlerini göstermek ve onları Allah’ın kitabına çağırmak gerekir. Şeytanlık yapmaya çalışanlar Allah’ın ayetleri karşısında korkma, sinme, huzursuz olma ve kaçacak yer arama gibi belirtiler gösterirler.

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“O şeytanı Allah lanetlemiştir. O demişti ki, ‘Ne olursa olsun, senin kullarından belli bir takımını ele geçireceğim. Onları yoldan çıkaracağım. Onları beklentiler içine sokacağım. Onlara emredeceğim, En’âm ın kulaklarını yaracaklar. Onlara emredeceğim, Allah’ın yarattığını değiştirecekler.’ Bakın, sizden kim o şeytanı dost edinir, Allah ile kendi arasına koyarsa açık bir kayba uğramış olur.” (Nisa 4/118-119)

“O bir grubu yoluna kabul eder, bir grup da sapıklığı hak eder. Sapıklığı hak edenler Allah’ı ikinci sıraya koyup şeytanları dost edinenlerdir. Üstelik kendilerini doğru yolda görürler.” (A’raf 7/30)

Felak suresinde, insanı günaha sokacak dış etkenlerden bahsedilmişti. Bu surede ise iç etken olan vesveseden de Allah’a sığınmamız emredilmiştir. Çünkü şeytanları bizden uzaklaştıracak olan odur. Bundan dolayı bu surelere Muavvizeteyn (معوذتين), yani “koruyucu iki sure” denmiştir. Peygamber efendimiz korku anında ve geceleri yatmadan önce bu sureleri okumamızı tavsiye etmiştir. A.A.Bayındır