(Tâ-Hâ - 132.Ayet)

<< Geniş Meal

Yûsuf

Bkz. Ek II. - 2 Mubîn sıfat fiili, nitelediği ismin bir vasfına işaret edebileceği gibi (“açık”, “aşikar”, “belli” vb.) onun işlevini de ifade edebilir (“açıklayan” ya da “ortaya koyan” vb.); çeviride sözcük her iki anlamıyla birden aktarılmıştır. Üzerinde ittifak edilen hakim görüşe göre yukarıda sözcüğün her iki anlamı da kasdedilmiştir; ve netice olarak, terimin anlamını olduğu gibi vermek için yukarıdaki birleşik ifade zorunlu gibidir. M.Esed

Ayrıca bak Fussilet 44 ve Zuhruf suresi 2, 3, 4 ayetleri M.Sağ

Zemahşerî'ye göre le‘allekum ta‘kilûn ifadesinin yukarıdaki anlam örgüsü içinde anlamı budur. Bu iki ayet ilk ağızda her ne kadar Hz. Peygamber'in Arap çağdaşlarına hitab ediyor olsa bile, aslında çağı ve anadili ne olursa olsun Arap dilini bilen, anlayan herkese hitab etmektedir. Bu ayetler, Kur’an okuyan ya da dinleyen herkese, onun çağrısının öncelikle insanın aklına yöneldiğini, ve “duygu”nun ya da “duygusal yaklaşım”ın tek başına, hiçbir zaman inanç için yeterli bir temel sağlayamayacağını anlatmak istiyor. (Bkz. 13:37 ve 14:4 ve ayrıca ilgili notlar.) M.Esed

Bu sure de Yunus ve Hud sureleri gibi “ اelif”, “ لlam” ve “ رra” kesik harfleriyle başlamıştır. Bu harflerle yapılan dikkat çekmeden sonra, işaret zamiri ile bakışlar Kur’an’a yönlendirilmiş ve Kur’an’ın özelliklerine vurgu yapılmıştır.
2. ayette, Kur’an’ın Arapça olarak indirilme sebebi açıklanmış ve Kur’an’ın insanların akletmeleri, düşünmeleri, anlamaları için Arapça indirildiği belirtilmiştir. Çünkü Kur’an Arap toplumuna inmektedir ve bir toplumun kendisine inen mesajı anlaması, akletmesi, uygulaması ve başkalarına da anlatabilmesi için mesajın o toplumun anadilinde olması gerekmektedir. Eğer böyle olmasa, yani mesaj topluma yabancı bir dilde indirilse, mesajın o dili bilmeyen bir toplum tarafından anlaşılması, akledilmesi, uygulaması da mümkün olmayacaktır.
Ancak buradaki “ عربيّاarabiyyen” sözcüğünün sadece “Arapça, Arap dili” olarak anlaşılması ve açıklanması doğru değildir. Zira bu sözcük “ عربًarabe” kalıbından türeme olduğu kadar “عرُب  arube”
kalıbından da türemiştir. Sözcüğün “arube” kalıbına göre anlamı “fesahat, fasih konuşmak” demektir. (Lisanü’l-Arab; s. 153-159, a-r-b mad.) “Fesahat [fasih konuşmak]” ise “sözün ses ve mana kusurlarından arınmış olması, yani kolay anlaşılması, rahat telâffuz edilmesi, diziminin mükemmel olması” anlamına gelmektedir. (es-Sekkakî; Miftahu’l Ulum)
Bu durumda ayetin anlamı “Şüphesiz ki, Biz onu akledersiniz diye ‘kolay anlaşılır, rahat telâffuz edilir, dizimi mükemmel, dilbilgisi kurallarına uyumlu’ bir Kur’an olarak indirdik” demek olur.
Kur’an’ın indirildiği toplumun dilinin Arapça olması dolayısıyla, o toplumun Kur’an’ı anlayıp akledebilmesi için Arapça indirildiği birçok ayette vurgulanmıştır:

Ve kesinlikle Biz, onların “kesinlikle ona bir beşer öğretiyor” deyişlerini biliyoruz. Kastettikleri o kişinin dili yabancıdır. Bu [Kur’an] ise, apaçık Arapça bir lisandır. (Nahl/103)

Ve eğer biz onu yabancı dilde bir Kur’an yapsaydık, elbette “Ayetleri detaylandırılmalı değil miydi? İster yabancı dilde ister Arapça!” diyeceklerdi. De ki: “O, iman edenler için bir kılavuz ve bir şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve Kur’an onlar üzerine bir körlüktür. Onlara çok uzak bir mekandan seslenilmektedir.” (Fussılet/44)

Ve Biz onu [apaçık kitabı] yabancılardan [Arapça bilmeyenlerden] birine indirseydik de, bunu o, onlara okusaydı, onlar, buna iman ediciler değillerdi. (Şuara/198, 199)

Apaçık kitaba ant olsun ki Biz onu aklınızı kullanasınız diye Arapça bir Kur`an [okuma] yaptık. (Zühruf/2, 3)

Onunla [apaçık kitapla], uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça lisan ile senin kalbine Emin Ruh [Güvenilir Can, sağlam bilgi] indi. (Şuara/193-195)

Ve Biz böylece onu [Kur’an’ı] Arapça bir hüküm [mükemmel bir yasa] olarak indirdik. Ve eğer sana gelen ilimden sonra onların hevalarına uyarsan, Allah’tan sana bir Yakın Kimse ve bir koruyucu yoktur. (Ra’d/37)

Ve bundan [Kur`an`dan] önce bir rehber ve rahmet olarak Musa`nın kitabı vardı. Ve bu [Kur`an] ise zulmeden kimseleri uyarmak, iyilik-güzellik üretenleri müjdelemek için Arap lisanı üzerine tasdik eden bir kitaptır. (Ahkaf/12)

Ve işte böylece Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Onda tehditlerden tekrar tekrar açıklama yaptık. Belki takva sahibi olurlar yahut onlara yeni bir öğüt oluşturur. (Ta Ha/113)

Ve ant olsun ki Biz, düşünüp öğüt alsınlar diye pürüzsüz Arapça bir kur`an [okuma] olarak; takvalı davransınlar diye bu Kur`an`da insanlar için her türlüsünden örnek verdik. (Zümer/27, 28)

Bu, Arapça bir Kur`an [okuma] olarak, bilen bir kavim için ayetleri detaylandırılmış bir kitaptır. (Fussılet/3)

İşte böylece Biz kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur`an vahyettik. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. (Şûra/7) H.Yılmaz

Yahut: “Bu Kur’an'ı sana vahyederken/vahyetmekle”. - Bu noktada Râzî, tefsirinde okuyucunun dikkatini 42:52'ye çekiyor: “Sen kitap nedir, iman nedir, bilmezdin”: Bu ifade, işaret etmek istediği husus bakımından, yukarıdaki ayetin son cümlesiyle benzeşmektedir; bizim parantez içindeki “vahyin ne olduğundan” şeklindeki ilavemiz bu mülahazaya dayanıyor.

Lafzen, “açıklamaların en iyisi ile (ahsenu'l-iktisâs)”. İbarenin bu şekilde çevirilmesi, Zemahşerî'nin yaptığı açıklamaya en yakın olanıdır: “Biz bu Kur’an'ı sana, mümkün olan en iyi/en güzel bir yolla vahyediyoruz/dile getiriyoruz”. Râzî'ye göre, “en iyi” sıfatı burada, dile getirilen/nakledilen şeyin muhtevasını -yani, bu surede anlatılan belirli kıssayı- değil, fakat daha çok Kur’an'ın (ya da surede anlatılan belirli kıssanın) dile getiriliş, naklediliş biçimini ya da üslubunu nitelendirmektedir. Bu noktada Râzî'nin Zemahşerî'yle birleştiği görülüyor. Bu arada, hatırlanmalıdır ki, kassa (masdarları kasas ve iktisâs) fiili öncelikle “adım adım ya da derece derece/safha safha takip etti” anlamına; ikinci dereceden de “[bir konuyu, bir haberi ya da bir hikayeyi] iz sürer gibi adım adım, belli bir sıra gözeterek anlattı, nakletti” anlamına gelmektedir; özetle: “yavaş yavaş/adım adım açıkladı” ya da “şerh etti” (karş. Lane VII, 2526, yukarıdaki ayete ilişkin özel atıfla Kâmûs ve Tâcu'l-‘Arûs'u zikrederek). Beri yandan, eğer kasas masdarı bu bağlam içerisinde kıssa (“hikaye” ya da “anlatım”) sözcüğüyle eş anlamlı olarak ele alınacak olursa, yukarıdaki cümle: “hikayelerin/anlatımların en iyisini (yani, aşağıdaki Hz. Yusuf kıssasını) anlatıyoruz sana” ifadesiyle aktarılabilir. Bununla birlikte, Kur’an'ın kendi kendini açıklayan bir metin olduğunu ifade eden surenin ilk iki ayetiyle de anlam itibariyle tamamen çakıştığına göre, bizce en doğru aktarım: “Biz onu (Kur’an'ı) en güzel bir üslupla açıklıyoruz” şeklinde olanıdır. M.Esed

Yusuf kıssasının girişi olan bu ayette, peygamberimizin bu kıssa hakkında daha önceden herhangi bir bilgisinin bulunmadığı vurgulanmıştır. Ehl-i Kitap arasında çok iyi bilinen bu kıssa, kıssayı hiç bilmeyen peygamberimiz tarafından “en güzel” bir şekilde, üstelik Ehl-i Kitab’ın yanlış bildiği noktalar da düzeltilerek nakledilince, Allah Elçisi’ni sınamaya kalkanlar bu duruma şaşırıp kalmışlardır.
Peygamberimizin bu konularla ilgilenen biri olmadığı, bu meselelere karşı duyarsız, ilgisiz olduğu başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

Kesinlikle sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir. (Kaf/22)

Ve sen Kitap’ın sana ilka edileceğini [indirileceğini] umuyor değildin. [O] Ancak Rabbinden bir rahmet olarak [verildi]. Öyleyse sakın kâfirlere arka çıkma [yardımcı olma]. (Kasas/86)

İşte böylece Biz sana da kendi emrimizden / kendi işimizden olan ruhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur / ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola kılavuzluk etmektesin. (Şûra/52)

Surenin 3. ayetinde “kıssaların en güzeli” olarak nitelenen Yusuf kıssası için 111. ayette de “Ant olsun ki, onların [Yusuf’un, babasının, kardeşlerinin] kıssalarında kavrama yeteneği olanlar için bir ibret vardır” denilmektedir. Bu ayet, Yakup ailesinin mutlu sona ulaştırıldığı anlatılan bu kıssalarda insanlığa yararlı birçok ilkenin bulunduğunu ifade etmektedir.
Yusuf kıssası Kitab-ı Mukaddes’te Tekvin bölümünün 37-45. bablarında yer almaktadır. Yeri geldikçe ilgili bölümler oradan aktarılarak konunun mukayeseli bir şekilde incelenmesi sağlanacak, böylece Kitab-ı Mukaddes’te zayi edilen vahiy ruhunun Kur’an’da nasıl ortaya çıktığı daha iyi anlaşılacaktır. H.Yılmaz

İz takısı çoğunlukla zamana atıf ifade eder ve çoğu hallerde “iken” şeklinde aktarılır. Bununla birlikte, seyrek de olsa bazan bir pekiştirme edatı olarak okuyucunun/dinleyicinin dikkatini ansızın vuku bulan bir şeye çekmek (Muğnî, Kâmûs, Tâcu'l-‘Arûs) ya da -Kur’an'da sıkça başvurulduğu gibi- söylemdeki değişmeye uygun bir geçiş sağlayıp sadede dönüldüğünü hatırlatmak için kullanılır: bu gibi durumlarda sözkonusu takının “bir vakit” ya da “imdi” sözcükleriyle aktarılması yerinde olur. M.Esed

Yusuf kıssası, Yusuf’un gördüğü bir görüntüyü babasına anlattığı bu ayetle başlamaktadır. On bir yıldızın, Güneş’in ve Ay’ın kendisine secde ettiği [teslim olup emrine girdiği] şeklindeki bu “görüntü”, uykuda görülen bir rüya olmayıp Yusuf’un uyanıkken gördüğü bir görüntüdür. Bu husus, ayette “ رأيت raeytü [gördüm]” fiilinin iki kez kullanılması suretiyle vurgulanmıştır. Yani Yusuf, gördüklerini uykuda değil de uyanıkken gördüğünü Babacığım, şüphesiz ben, on bir yıldız, Güneş ve Ay’ı gördüm; onları bana secde ederken [boyun eğerken]  gördüm” diyerek üstüne basa basa bildirmiştir.
Yusuf’un uyanıkken gördüklerine benzer görüntüler, ilerideki ayetlerde bildirileceği gibi, Yusuf’un zindan arkadaşları ve ülkenin kralı tarafından yine uyanıkken görülecektir. Yani, kıssanın devamında yer alan “içki imal etmek, baş üstünde ekmek taşımak ve taşınan ekmekleri kuşların yemesi” ve “yedi cılız ineğin yedi semiz ineği yemesi ve yedi yeşil başakla yedi kuru başak” görüntüleri de rüya olarak değil, gerçek görüntüler olarak karşımıza gelecektir. Aslında bu görüntüler, “gelecek” ile ilgili görüntülerdir. Yani, kâhinlerin, medyumların gördüğü cinsten karmaşık görüntülerdir. Bu çeşit görüntülerin surede Yusuf dışındaki kişilerce de görüldüğünün bildirilmesinden, o dönemde kâhinliğin yaygın bir durumda olduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple, nasıl sihrin yaygın olduğu bir dönemde Musa peygamber sihre yönelik mucizeler ile desteklenmişse, nasıl söz sanatı ve edebiyatın yaygın olduğu bir dönemde peygamberimiz edebî bir mucize olan Kur’an ile gönderilmişse, Yusuf peygamber de kendi döneminde “olacak olayların karmaşık görüntülerinin” tevili ile mucizelendirilmiştir.
Geleceğe ait bu tür bir görüntü peygamberimiz için de söz konusu olmuştur:

Ant olsun ki, Allah, elçisine o görüntüyü hakk ile doğru çıkardı. Siz, Allah dilerse kesinlikle, güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış kişiler olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Öyleyse O [Allah], sizin bilmediğinizi bilir. Sonra da bundan önce size yakın bir fetih verdi. (Fetih/27)

Uykuda iken görülen ve Türkçede “rüya” sözcüğüyle ifade edilen görüntüler ise Kur’an’da “  فى المنام fi’l-menâmi [uykuda]” ifadesi kullanılarak söz konusu edilmiştir. Kur’an’da uykuda görüldüğü özellikle belirtilen rüyalardan biri İbrahim peygambere, bir diğeri de peygamberimize aittir:

Sonra ne zaman ki o [müjdelenen çocuk] onunla birlikte koşacak duruma/onunla birlikte iş tutacak çağa geldi, o zaman o [İbrahim]: “Oğulcuğum! Şüphesiz ben, uykumda; şüphesiz kendimi seni boğazlıyor [helak; perişan, mağdur ediyor]  görüyorum. Bak bakalım sen ne görürsün [sen ne düşünürsün]?” dedi. O [Oğlu]: “Babacığım! Sen emrolunacağın şeyleri yap. İnşaallah beni [sen yokken başıma gelecek tüm sıkıntılara, mağduryetlere] sabredenlerden bulacaksın” dedi. (Saffat/102)

Hani o vakitler Allah sana uykunda onları az gösteriyordu. Eğer O [Allah], onları sana çok gösterseydi mutlaka korkmuştunuz ve o iş [savaş] konusunda anlaşmazlığa düşmüştünüz. Fakat Allah güvenlik sağladı. Şüphesiz O, gönüllerde olanı en iyi bilendir.
Ve hani olması gereken bir şeyi gerçekleştirmek için onlarla karşılaştığınız vakit onları sizin gözünüze az gösteriyordu. Sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Ve bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür. (Enfal/43, 44)

Uyanıkken görülen -Yusuf peygamberin gördüğü türden- görüntüler günümüzde “vision [vizyon]” olarak adlandırılmaktadır. Müslümanlar yeterli düzeyde zihin yorup inceleme yapmadıkları için, bu konularla ilgili olarak ekseriyetle Batı’da yapılan inceleme ve araştırmalar doğrultusunda bir kavramlaştırma oluşmuştur. Verdikleri bilgilere ihtiyatla yaklaşmak gerekse de, bir fikir vermesi açısından Batı kaynaklı eserlerdeki bu konuya ilişkin bilgilere de bakmak yararlı olur kanaatindeyiz. Mesela internet ortamında yayınlanan “Vikipedi” adlı ansiklopedide konu hakkında şu açıklamalara yer verilmiştir:

Vizyon [vision]: Görme organının yardımı olmadan birtakım olayları görme ya da algılama fenomenine ve bu fenomendeki imajlar bütününe verilen addır.
Vizyon tarzındaki algılamalara daha çok medyumlarda, mistiklerde, peygamberlerde ve psişik bakımdan “hassas” kabul edilen kişilerde rastlanmıştır. Psikiyatristlerin bu tür fenomenleri ayrım yapmaksızın “halüsinasyon” adı altında değerlendirmelerine karşılık, Parapsikologlar, halüsinasyonların varlığını yadsımamakla birlikte, bu tür fenomenlerin tümünün halüsinasyonlardan ibaret olmadıklarını, yapılan deney ve araştırmaların gerçek vizyonların değerli bilgiler içerebilen paranormal fenomenler olduğunu ortaya koymuş bulunduğunu ileri sürerler ve gerçek vizyonların halüsinasyonlardan ayırt edilmesi gerektiğini düşünürler. Parapsikolojide vizyon ile aparisyon arasındaki fark şöyle açıklanır: Aparisyonların görme organının yardımıyla görülebilen nesnel oluşumlar olmalarına karşılık, vizyonlar, iç alemden gelen tesirlerin kişinin şuurundaki imajlara bürünerek algı alanında görüntü oluşturmasının sözkonusu olduğu sübjektif olgulardır. Metapsişikçilere göre, semavi addedilen ruhsal irtibatlarla alınan, içeriğinde bir mesaj, bir bilgi taşıyan vizyonlar genellikle sembollere bürünmüş bir halde olurlar.
Metapsişikçiler vizyonları ilgili oldukları zamana göre şöyle sınıflandırırlar:
* Şimdiki zamana ait, uzaktaki veya vizyonerin [vizyonu görenin] bilmediği olaylarla ilgili paranormal algılama vizyonları.
* Gelecekte gerçekleşecek olaylarla ilgili prekognitif vizyonlar.
* Vizyonu görenin kendisinin yaşamamış olduğu, geçmişe ait olaylarla ilgili vizyonlar.
* Vizyonu görenin unutmuş olduğu anılarıyla ilgili vizyonlar.

Kaynakça:

Metapsişik Terimler Sözlüğü, Ergün Arıkdal

The Signet Handbook of Parapsychology, Martin Ebon
Encyclopedia of Psychic Science, Nandor Fodor
Dictionary of Mysticism, Nevill Drury
Encyclopedia of Mystical& Paranormal Experience, Rosemary Ellen Guiley

Kur’an’dan öğrendiğimize göre, vizyon, herkes tarafından görülebilecek bir olgudur. Çünkü ilerideki ayetlerde görüleceği üzere, Yusuf peygamberin zindan arkadaşları ve ülkenin kralı da böyle görüntüleri görmüşlerdir. Tarihe bakıldığında da, Kur’an’ın naklettiklerinden başka, değişik yerlerde, değişik vizyonlardan söz edildiği görülmektedir. Bu vizyonların en bilineni ve günümüzde de hâlâ ilgi çekmeye devam edeni Nostradamus vizyonlarıdır. Burada hemen belirtmek gerekir ki, vizyon ile kehanet [veya medyumluk] aynı şeyler değildir. Kehanet, vizyonu [veya rüyayı] “sözde” yorumlama işidir. Böyle görüntüleri [vizyonları] yorumlayabilmek, Kur’an’da bildirildiğine göre, sadece Yusuf peygambere verilmiş bir özelliktir. Nitekim Yusuf peygamberin babası Yakub peygamber de oğlunun vizyonunu tam olarak tevil edemeyip sadece tahminde bulunmuştur. Yusuf kıssası dışında Kur’an’daki tek vizyon olan peygamberimizin vizyonu da herhangi bir kul tarafından tevil edilmeyip bizzat Rabbimiz tarafından açıklanmıştır. Aynı şekilde Nostradamus da vizyonlarını insanların ancak günü gelince anlayacakları biçimde şifreli bir dille yazmıştır:

Alman yazar Kurt Allgeier, Nostradamus ile ilgili kitabında onu çağın en büyük astrologu olarak tanımlarken, aynı zamanda bir hekim olduğu gerçeğini de ön plana çıkartmıştır. O, birçok yorumcunun aksine, Nostradamus`u dünyanın sonunu haber veren bir kıyamet tellalcısı olarak değil, insanların yeniden dirliğe ve düzenliğe kavuşmaları olasılığının bulunduğunu müjdeleyen bir kahin olarak tanımlar.
Kehanet olgusunu bilim dışı ve çağın gerisinde batıl bir inanç olarak gören ön yargıya verilen en güzel cevaplardan biri, Kurt Allgeier`in tanımlamaları ve açıklamalarıdır. Kimine göre büyük bir şarlatan, kimilerine göre ise dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük dehalarından biridir Nostradamus...
Yüzyıllar boyunca belirli bir geleneğe bağlı kalan Fransız Kralları, gelecekten haber veren bu kahinin Provence`deki mezarını bizzat ziyaret etmişlerdir. Nostradamus, yaptığı çalışmalarla "kahin ve astrolog" unvanına sahip olup da kilise toprağına gömülen tek kişidir. Çünkü aynı iddiada bulunan arkadaşlarının bir çoğu, kilise tarafından büyücülükle suçlanarak yakılmışlardır.
Yüzyıllara damgasını vuran bu kişi kimdir? Babası İsaşar adlı bir Yahudi kabilesinden gelmiştir. Söz konusu kabilede, Eski Ahid`de anlatılan birçok peygamberin yetiştirilmesi de bir başka ilginç ayrıntıdır.
14 Aralık 1503`de Saint Remy`de doğdu, 2 Temmuz 1566`da öldü. Ailesi Yahudi kökenli olmasına rağmen, o daha sonra din değiştirerek Katolik olmuştu. Genç Nostradamus klasik dil ve edebiyat öğrenimini tamamladıktan sonra Avignon`dan ayrıldı. Tıp okumak için 1522`de Montpellier`e gitti.
Nostradamus geleceğe ilişkin birtakım vizyonlar görmeye başlamıştı. Ancak onun tarihe geçen ilk kehaneti Kraliçe Catherine`ye söyledikleridir. Kraliçe`ye şöyle demiştir: "Günü gelince üçü de aynı tahta oturacak."
Kral II. Henri için de şunları söylemiştir: "Genç aslan çayırlar üstünde teke tek yaşlısını yenecek. Altından bir kafes içindeki gözünü delecek. Onun acılı bir can çekişmesi ile ölmesi için iki yara açacak."
Kehaneti 1559 yılında gerçekleşti. Olay Margarete ile Savoye Dükası`nın düğününde meydana geldi: Düğün şerefine düzenlenen yarışmalarda Kral, genç Montgomery Dükü ile mızrak vuruşması yarışmasına katıldı ve korkunç bir kaza oldu. İngiliz`in mızrağı, Kral`ın altın miğferindeki tel örgü siperliği delerek gözüne saplandı. II. Henri aldığı bu yara ile yaşamını yitirdi. Kehanet gerçekleşmişti.
Nostradamus`un gerçekleşmeye başlayan kehanetleri birbirini takip etmeye başladı. Preslerin ölümleri, Fransa`da çıkan karışıklıklar, hep onun tarif ettiği şekilde meydana gelmeye başlamıştı.
Kehanetlerinin birbiri arkasına gerçekleşmeye başlaması bu konudaki ününü arttırdı. Gelecekle ilgili vizyonlar gören Nostradamus, bu bilgileri insanlara açık bir şekilde vermenin uygun olmadığını farketti ve belli bir süre sonra, gelecekle ilgili kehanetlerini, belli bir şifreli dil kullanarak üstü örtülü bir şekilde insanlara aktarmaya başladı. 1555`de, daha sonraları tüm dünyada geniş yankılara sebebiyet verecek olan kehanetlerini, dörtlükler halinde yazmaya başladı.
Bu kehanetleri ilk olarak "Lyon da Vrayes Centuries et Propheties" adı ile yayınlandı. Kitap yazarına çok büyük bir ün sağladı. Kitapda 1555`den 3797 yılına kadar geniş bir zaman dilimi içinde dünyada olacak önemli olaylarla ilgili Nostradamus`un kehanetleri bulunuyordu...
Nostradamus`un şifreli bir dil kullanmasından dolayı, kehanetler önceden pek anlaşılır özellikte değildi. Ancak kehanetteki söz konusu olaylar gerçekleşmeye başlayınca, kehanetin dili çözülebiliyordu. Zaten Nostradamus da kasıtlı olarak kehanetlerini bu şekilde şifrelendirmişti. Kısa bir süre sonra kehanetlerin gerçekleşmekte olduğu farkedildi.
Örneğin: Londra Yangını, Cromvel`in Kralı idam ettirmesi, Fransız Devrimi, 16. Louis`in ve Maria Antuanet`in idamları, Alman Fransız Savaşı, I. ve II. Dünya Savaşları, Mitler, Musolini, Churcil gibi liderlerin yaptıkları işleri, çağımızdaki buluşları, füzeleri, uçakları, denizaltılar, Ay’a yolculukları, Yahudilerin İsrail Devleti`ni kuracaklarını ve daha birçok siyasal olayları şifreli bir dil kullanarak yüzyılların ötesinden insanlığa bildirmiştir. 1555 yılında, 3797 yılına kadar olacak olaylardan bahsedebilmesi onun kehanet gücünün büyük bir göstergesidir.
Kilise tarafından suçlanmamak için meydana gelecek bazı olayları, tarih sırasını değiştirmek zorunda kalmıştır. Çünkü kiliseyi yakından ilgilendiren ve kilisenin işine gelmeyen bazı gelişmelerden de kehanetlerinde bahsediyordu. Bunların başında Papalığın yıkılacağından söz eden kehanetleri bulunmaktaydı. Nitekim ölümünden sonra kehanetlerini içeren kitap, kilise tarafından zaman zaman yasaklanmıştır.
Nostradamus, kehanetlerinin ancak günü gelince anlaşılacağını; yine bizzat kendi yazdığı bir mısrada söylüyordu: "Geleceğin neler getirdiğini keşfedip saklayarak, büyük hükümdarların yaşantılarında... Merak hiç bir şey söylemeyen, bir işkence sehpası... Her şey uzun bir sıra halinde dizilmiştir... İnsan onu ancak günü gelince öğrenecektir.”
Nostradamus`un Atatürk`ün gerçekleştirdiği devrimler hakkında da yıllar öncesinden söz etmiş olması konunun bir başka ilginç yanıdır. Yıllar öncesinden günümüze kadar ulaşan kehanetinde şöyle diyordu Nostradamus:
Bütün yasalar değişecek temelden
Türkiye`de işte öyle bir devrimle
Ve Mısır toprağı gidecek elden
Para da değişecek, para birimi de.

(www.aktifpaylaşım.com)

Vizyonerlik, özellikle de Nostradamus’un vizyonerliği araştırmacılar tarafından bir takım araç ve öğretilere bağlanmışsa da, biz bu özelliğin yaratılıştan gelme [genetik] olduğunu, çalışma ve öğrenme ile kazanılamayacağını düşünüyoruz. Nostradamus’un Kitab-ı Mukaddes’te adı geçen birçok peygamberin yetiştiği İsaşar adlı Yahudi kabilesi ile var olan genetik bağını bu düşüncemizi destekler mahiyette buluyoruz. Bize göre, Nostradamus’un Yakub ve Yusuf peygamberlerin soyundan gelebileceği yönünde bir tahminde bulunmak bile mümkün görünmektedir.
Ayette yıldızların, Güneş’in ve Ay’ın Yusuf peygambere ettikleri bildirilen secde namazdaki secde değil, tıpkı meleklerin Âdem’e ettikleri secde gibi, Yusuf peygambere duyulan saygıyı ve onun otoritesinin kabulünü ifade etmektedir. “Secde” sözcüğü ile ilgili detay Necm suresinde verildiği için bu kadarla yetiniyor, ilgili bölümün oradan okunmasını örneriyoruz. (Tebyinü’l-Kur’an c. 1. s, 440-442)
Secde sözcüğü, yukarıda belirtilen anlamıyla surenin 100. ayetinde de karşımıza gelecektir:

Ve anasıyla babasını yüksek bir taht üzerine yükseltti. Ve hepsi secde ederek onun için yere kapandılar. Ve o [Yusuf]: “Babacığım! İşte bu durum, o gördüğümün tevilidir. Gerçekten Rabbim onu hakk kıldı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkarmakla ve sizi çölden getirmekle Rabbim bana hakikaten ihsan buyurdu. Şüphesiz Rabbim dilediği şeye lütuf edicidir. Şüphesiz O, en iyi bilen, hüküm koyanın ta kendisidir.” (Yusuf/100)  H.Yılmaz

Bkz. 11. sure, 65. not. – 9 Elde bulunan Tevrat metnindeki Hz. Yusuf kıssasında olduğu gibi, Kur’an da, Hz. Yakub'un, kardeşlerini onbir yıldızla, babasını-annesini de güneş ve ayla simgeleyen oğlunun rüyasını, o'nun hesabına aydınlık bir gelecek ifade eden anlamıyla yorumlamaktan geri kalmadığını göstermektedir. Ne var ki, Tevrat, sözkonusu rüyanın yakışık almaz bir düşüncenin mahsulü olduğunu açıkça işaret eden babanın oğulu “azarladığı”ndan söz ederken (Tekvîn xxxvii, 10); Kur’an, kendisi de bir peygamber olan Hz. Yakub'un rüyanın peygamberî keyfiyetini ve derin işaretlerini hemen fark ettiğini ortaya koymaktadır. M.Esed

Rüyanın anlamı gayet açıkken, Hz. Yakub (a.s) rüyayı işittiklerinde on üvey kardeşinin Hz. Yusuf'a kıskançlıklarından ötürü daha da hasmane tavır alacaklarından korkmuştu; bu yüzden Hz. Yusuf'a rüyasını diğer kardeşlerine anlatmamasını tenbihledi. Çünkü biliyordu ki, kardeşleri bir peygamberin oğullarına yakışmayacak karakterdeydiler ve bu yüzden Hz. Yusuf'a karşı her türlü kötülüğü rahatça yapabilirlerdi. Rüyada geçen "güneş", Hz. Yakub'du, "ay" eşiydi (yani Yusuf aleyhisselamın üvey annesi), "onbir yıldız" da onbir kardeşiydi.   Mevdudi

Lafzen, “sözlerin” ya da “haberlerin”. Müfessirlerin ekseriyeti, yukarıdaki ifadenin özellikle Hz. Yusuf'a gelecekte verilecek olan rüya yorumlama yeteneğini işaret ettiği görüşündedirler; fakat Râzî, hadîs (çoğulu ehâdîs) teriminin bu anlam örgüsü içinde hâdis (“yeni vuku bulan bir şey”, yani “bir olay”, “hâdise”) sözcüğüyle eş anlamlı olduğunu belirtmiştir. Bu görüş, bizce, meseleyi yalnızca rüya yorumuna indirgeyen görüşten daha inandırıcıdır; kaldı ki, Kur’an'da te’vîl terimi sıkça (örn. 3:7, 10:39 yahut 18:78'de) bir şeyin, bir olayın ya da bir sözün dış görünüşünün, cereyan tarzının ya da lafzının altındaki “nihaî anlam”, “ana fikir” ya da “gerçek anlam” manasına kullanılmaktadır. Te’vîl teriminden önce min (“den”) edatının kullanılması, bir şeyin ya da olayın ifade ettiği tam ve mutlak bilginin ancak Allah'a ait olduğuna (karş. 3:7 -“onun nihaî anlamını Allah'tan başka kimse bilmez”) ve Allah'ın seçtiği kimseler olarak peygamberlerin bile -ki onlar normal insana bahşedilenden daha geniş bir görüşe/görme yeteneğine (vision) sahiptirler- Allah'ın yarattığı âlemin sırları konusunda ancak ve ancak kısmî bir bilgi ve vukufla donatılmış olduklarına işaret etmektedir.M.Esed

Yani "onu peygamberlikle lütuflandıracak".
 Metinde geçen arapça "" genellikle anlaşıldığı gibi yalnızca "rüyaların yorumu" demek değildir, daha kapsamlı bir anlama sahiptir; "Allah sana hayatın problemlerini anlama ve onlara çözüm bulma yeteneği bahşedecek, sana herşeyin hakikatına ulaştırıcı bir görüş ihsan edecek."  Mevdudi

Görüldüğü gibi, Yakub peygamber oğlunun vizyonunu tam olarak tevil edememiş, ancak bir elçi olmanın kazandırdığı birikimle ona çok ciddi öğütler vermiştir. Kardeşlerinin kıskançlık sebebiyle kendisine kötülük yapmayı plânlayabilecekleri uyarısında bulunan Yakub peygamber, oğlunun gördükleri hakkında da Allah’ın onu hem kendi katında hem de insanlar arasında iyi bir konuma getireceği, ona “kurmayca değerlendirme” yeteneği vererek sözlerin, olayların, olacakların tevilini öğreteceği, vizyonları tevil edebilme özelliği vereceği, dedeleri İbrahim ve İshak’a ihsan ettiği gibi Yusuf’a da nimetler ihsan edeceği yorumunu yapmıştır.
Oğluna yaptığı öğüdü “Şüphesiz ki, Rabbin Alim’dir, Hakim’dir” diyerek bitiren Yakub peygamber, bu son sözleriyle, Allah’ın elçiliği kime vereceğini çok iyi bildiğini ve en iyi yasaları O’nun yapacağını ifade etmiş, kendisinin kulluktan gelen âcizliğini itiraf ederek gerçeği Allah’a havale etmiştir. Yakub peygamberin buradaki sözlerinden, onun büyük babası İbrahim peygamberin duasını bildiği ve o dua doğrultusunda beklentileri olduğu anlaşılmaktadır:

Rabbimiz, bir de onlara içlerinden bir peygamber gönder ki, onlara senin ayetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğretsin, onları arındırsın. Hiç şüphesiz Aziz sensin, hikmet sahibi [zulüm ve fesada engel olacak yasaları koyan] Sensin. (Bakara/129)

Orijinal metinde geçen “ تأويل الأحادسte’vîle’l-ehâdis [olayların, sözlerin önceliklenmesi]”, genellikle “görüntülerin tevili” olarak anlaşılmıştır. Oysa “Allah’ın ona [Yusuf peygambere] te’vile’l-ehadis öğretmesi” yalnızca bu anlama gelmez. İfade, daha kapsamlı olarak Allah’ın Yusuf’a olayları, hayatın problemlerini anlama ve çözümler bulma yeteneği bahşetmesi, her şeyin hakikatine ulaştırıcı görüş ihsan etmesi demektir.
Bizim ısrarla “vizyon” olarak ifade ettiğimiz ve “uyanıkken görülen görüntü” olarak tanımladığımız “rüya” sözcüğünü Türkçedeki anlamıyla “uykuda görülenler” olarak algılayanlar, psikiyatri, psikoloji gibi bilimlerden hiç haberleri olmadıkları hâlde bir takım görüşler beyan etmişler ve peygamberimizi de malzeme yapmak suretiyle “rüya” kavramı hakkında pek çok tutarsız rivayet ortaya atmışlardır. Böylece “rüya” kavramı da İslam dinine düzenlenen suikastlardan birine konu yapılmış, “rüya-i sadık” adıyla bir rüya tipi kabul edilerek İslam dini ile taban tabana zıt yepyeni bir din icat edilmiştir. Ne var ki, sahtekâr mucitlerin icat ettiği bu yeni din bir takım yeni kurallar vazedilmesi şeklinde değil, birçok konuda olduğu gibi, Allah’ın dinine hurafeler yerleştirip onu yozlaştırmak suretiyle oluşturulmuştur. Bu kötü amaçlı sahtekârlar peygamberimiz adına uydurdukları “sadık rüya” kavramı ile birçok batıl inanç ve amel üretmişler, kendilerine inanıp tuzaklarına düşen gafillerle birlikte yeni sapık dinlerini, rüyalarında kendilerine Allah’ın veya peygamberimizin telkin ettiğini ileri sürdükleri kuruntular üzerine kurmuşlardır.
Hâlbuki “rüyanın doğrusu” diye bir kavramın bir müminin hayatında yeri olmamalıdır. Çünkü rüyanın sadık olmadığı Kur’an’da açıkça bildirilmiştir:

Hani o vakitler Allah sana uykunda onları az gösteriyordu. Eğer O [Allah], onları sana çok gösterseydi mutlaka korkmuştunuz ve o iş [savaş] konusunda anlaşmazlığa düşmüştünüz. Fakat Allah güvenlik sağladı. Şüphesiz O, gönüllerde olanı en iyi bilendir.
Ve hani olması gereken bir şeyi gerçekleştirmek için onlarla karşılaştığınız vakit onları sizin gözünüze az gösteriyordu. Sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Ve bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür. (Enfal/43, 44)

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, peygamberimizin gördüğü rüya bile gerçekle ilgisi olmayan bir rüyadır. Diğer taraftan Yüce Rabbimiz, kulları ile konuşma, onlara mesaj yollama ilkelerini Kur’an’da açık ifadelerle bildirmiştir. Bildirdiği bu ilkeler arasında “rüya” bulunmamaktadır. Dolayısıyla sahtekârların uydurma dininde ileri sürülen “rüya ile Allah’tan mesaj alma” iddiası Kur’an’a aykırıdır:

Bir beşer için, bir vahy ile veya perde arkasından yahut bir elçi gönderip de izniyle dilediğini vahyetmesi dışında Allah’ın kendisiyle konuşması olmaz. Muhakkak O, Aliyy’dir Hakîm’dir. (Şûra/51)

Görüldüğü gibi, yukarıdaki ayet, rüyasında Allah’tan mesaj aldığını iddia eden, hem de bunu vahyin [dinin] tamamlandığının açık bir ayetle belirtildiği bir dinin mensubu olduğunu söyleyerek yapan kişilerin ipliğini pazara çıkarmaktadır. H.Yılmaz

Yusuf kıssasındaki olaylar, kıssanın temelini teşkil eden görüntünün ve Yakub peygamberin bu görüntü ile ilgili görüşünün belirtilmesinden sonra, “Yusuf ve kardeşlerinde soranlar/isteyenler [araştıranlar] için birçok ayet” olduğunu bildiren bu ayetle başlamakta ve surenin sonunda yer alan 111. ayetteki aynı ifade ile sona ermektedir.
Ayetteki “nice ayetler” ifadesiyle, kıssanın içeriğinde bulunan insanlığa öğüt niteliğindeki inceliklere, derin anlamlı örneklere işaret edilmiştir. Ayrıca bu ayet, çoğu peygamberimizin akrabası olan ve kıskançlık sebebiyle peygamberliğini kabul etmeyerek ona düşmanlık yapan Mekkeliler için de bir uyarı niteliğindedir. Çünkü Yusuf peygambere eziyet etmede -Mekkeliler gibi- aşırı giden kardeşleri, kıssanın sonunda, Allah`ın yardımına erişerek güçlenen Yusuf peygamberin yetkilerine boyun eğmişler ve onun yönetimi altına girmişlerdir. Dolayısıyla bu kıssa ile Mekkelilere, Yusuf peygamberin kardeşleri gibi en sonunda kıskandıkları kişinin himayesine, kontrolüne girecekleri mesajı verilmektedir.
Yusuf peygamberin kardeşlerinin kimlikleri bazı eserlerde şöyle açıklanmıştır:

En büyüklerinin adı Rûbîl idi. Diğerleri ise Şem`ûn, Lâvî, Yehûza, Zeyâlûn ve Yeşcer`dir. Bunların annesi Leyan kızı Leyâ`dır. Hz. Ya`kub`un dayısının kızıdır. Hz. Ya`kub`un ayrıca iki cariyesinden dört oğ­lu olmuştu: Dân, Naftalî, Câd ve Âşer diye. Daha sonra Leyâ vefat edince, Hz. Ya`kub onun kızkardeşi Râhil ile evlendi. Bundan da Yûsuf ve Bünyamin adın­daki oğulları dünyaya geldi. Böylelikle Hz. Ya`kub`un çocukları toplam on iki kişi idi. es-Süheylî der ki: Ya`kub`un annesinin adı ise Refkâ idi. Râhil, Bünyamin`den dolayı lohusa iken vefat etmişti. Leyân b. Nâlıer b. Âzer ise Hz. Ya`kub`un dayısıdır. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

Zemahşerî Yûsuf`un kardeşlerinin ismini şöyle sıralamaktadır: Yehûda, Rubyal, Şemon, Levi, Ribalon, Yeşcer, Deyne, Dan, Neftali, Cad ve Aşir. Bunların ilk yedisi Hz. Ya`kûb`un evlendiği halasının kızı Libya`dandır. Libya ölünce, Hz. Ya`kûb Libya`nın kızkardeşi Rahil ile evlendi. Rahil`den de Bünyamin ile Yûsuf doğdu. Öyle anlaşılıyor ki, kardeşler arasında üveylik de vardı. (Zemahşeri, Keşşaf; c.2, S. 304) H.Yılmaz

Lafzen, “bir topluluk” ya da “bir grup olduğumuz”. Bünyamin Hz. Yusuf'un anne-baba bir yani, öz kardeşi; ötekiler (baba bir, anne ayrı) üvey kardeşleriydiler. - Lafzen, “apaçık hata içinde”. M.Esed

Bizim burada parantez içindeki -Hz. Yusuf'un kardeşlerinin davranışında yatan ve kendilerince farkında olunmayan istihzayı ifade eden- ilavemiz, klasik müfessirlerden çoğunun üzerinde ittifak ettiği görüşe dayanmaktadır. M.Esed

Zımnen, “ve o'nu uzak diyarlara götürür” (karş. önceki ayet). “Kuyu” sözcüğüyle aktardığımız cübb terimi, özellikle çölde basit bir biçimde toprakta ya da kayalarda açılan ve taşla örülmeyen kuyular için kullanılır: sözü geçen kuyunun bu tür bir kuyu olması onun, Hz. Yusuf'u gözden saklayacak ya da tırmanıp çıkmasına engel olabilecek kadar derin ama onu boğmaya yetmeyecek kadar suyu az bir kuyu olduğunu düşündürmektedir. M.Esed

Bu ayetlerde, Yakub peygamberin Yusuf ile onun küçük kardeşini diğer çocuklarından fazla sevdiği ve bu yüzden de diğer çocukların kıskançlıkla Yusuf’tan kurtulma planı yaptıkları anlatılmakta, böylece insanda yaratılıştan var olan bazı huylara dikkat çekilmektedir.
Ayetlerden anlaşıldığına göre, Yakub (as), vahye muhatap olmuş bir peygamber olmasına rağmen sevgisini Yusuf ile onun küçüğüne yoğunlaştırmış, bunun sonucunda oluşan kıskançlık duygusu da diğer çocuklarına kardeşleri Yusuf’u oradan uzaklaştırmayı, hatta öldürmeyi düşündürebilmiştir. Kıskançlık duygusunun ne kadar kötü bir şey olduğuna daha evvel Felak suresinde işaret edilmiş, kıskananın şerrinden Rabbimize sığınılması istenmiştir:

“Yarattığı şeylerin şerrinden ve çöktüğü zaman karanlığın şerrinden ve düğümlere tükürüp üfleyenlerin şerrinden ve kıskandığı zaman kıskananın şerrinden felakın Rabbine sığınırım” de! (Felak/1-5)

Konumuz olan ayetler, aynı zamanda, Yakub peygamberin evlatları arasında yaptığı ayırımdan kaynaklanan kıskançlığın nelere mal olabileceğine dair dolaylı bir mesaj da içermektedir. Kardeşlerin kendi aralarında Yusuf’la ilgili planlarını tartışırken “Yusuf ve kardeşi” şeklinde bir ifade kullanmaları, Yusuf ile küçük kardeşinin bir başka anneden olduklarına işaret etmektedir. Bu da Yakub peygamberin sevgi konusunda özellikle dikkatli olmasını, evlatlarını kıskançlığa sevkedebilecek tavırlardan özenle kaçınmasını gerektiren bir durumdu.  
8. ayette kardeşlerin kendilerini “usbe” olarak tanımlamaları dikkat çekicidir.  “Usbe”, “sıkı, birbirine bağlı, tutkun on ila kırk kişiden oluşan bir topluluk” anlamına gelmektedir. (Lisanü’l Arab; c: 6, s: 276 asb mad.) Sonuçta, Yakub peygamberin birbirine bağlı, tutkun evlatları, kendi aralarındaki tartışma sonucu, Yusuf’u kuyuya atmayı kararlaştırmışlardır. Ayette geçen “el-cübb [kuyu]” sözcüğünün önündeki “el” takısı, bu kuyunun herhangi bir kuyu değil, kardeşlerin bildikleri ve planda belirgin olarak ifade edilen “malûm, bilinen” bir kuyu olduğunu göstermektedir.
Ayette geçen “sonra da siz salih bir kavim olursunuz” ifadesi, “sonra babanızın gönlünü alırsınız, babanız sizi de sever, gözünde iyi birer evlat olursunuz” anlamına gelmektedir. Bu ifadeden “tövbe eder, arınırsınız” anlamı çıkarmak, bize göre, isabetli bir görüş değildir. Çünkü “tövbe”, cehaletle işlenmiş suçlar için söz konusudur. Oysa kardeşlerin işlemeyi kararlaştırdıkları suç, planlı ve bilinçli olarak işlenecek bir suçtur. Böyle teammüden işlenen suçlar ise istihfafa; Allah’ı, ahireti ve suçu hafif görmeye girer. H.Yılmaz

Arapça "onlar anlamazlar" ibaresi yaklaşık olarak üç anlama gelebilir:
a) Biz Yusuf'a ihsanda bulunuyorduk fakat kardeşleri ona vahyedilmekte olduğunu anlamıyorlardı.
b) Bilesin ki, onlar bu günahı senin birgün böyle bir duruma ulaşabileceğini hayallerinden bile geçirmedikleri için işlediler.
c) Bugün günahı işliyorlar ama yarın başlarına neyin geleceğini bilmiyorlar. Bu meşakkat döneminde Yusuf'a (a.s) vahyedildiğine dair Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'da herhangi bir zikre rastlanmıyor. Aksine Talmud'a göre, Yusuf kuyuya atıldığı zaman bağırmış, ağlamış ve ağabeylerini imdada çağırmıştır. Güya çölden kurtulmanın daha emin yolları yokmuş gibi kuyuya atıldı diye ağlamış, bağırmıştır. Fakat Kur'an'ın bize çizdiği tablo, Yusuf aleyhisselamı, şahsiyetiyle tarihte çok önemli bir rol oynayan kişi olarak resmetmektedir. Mevdudi 

Ayette Rabbimiz, kıssanın anlatımı arasına bir parantez açarak Yusuf’a vahyettiğini bildirmiştir. Böylece Yusuf, gördüğü ilk vizyonun arkasından bu kez vahy alarak ikinci defa büyük bir lütfa mazhar olmuştur. Yapılan vahy, ayette kısaca “… sen onlara … bu işlerini haber vereceksin” şeklinde ifade edilmiştir. Ancak kıssanın gelişimini aktaran sonraki ayetlerden anlaşıldığına göre, Yusuf’a, ileride olacak olaylar, yani kuyudan kurtulacağı, iyi bir yerde yurt tutturularak saygın bir yönetici yapılacağı, peygamberlik görevi verileceği, kardeşleri ve babası ile kavuşturulacağı, kardeşlerinin ondan yardım alacakları ve yapıp-ettiklerine pişmanlık duyacakları vahyedilmiş ve böylece sıkıntılı anında rahatlatılmak suretiyle olacakları sabırla beklemesi sağlanmıştır.
Bazı yorumcular, Yusuf’a yapılan vahyi gerekçe göstererek, Yusuf’un kuyuya atıldığında on sekiz yaşının üstünde olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fakat 12. ayette kardeşlerinin “yesin, içsin, oynasın” demeleri, 13. ayette Yakub peygamberin onun kendisini kurttan koruyamayacağını ifade etmesi, 19. ayette de yolcu kafilesi tarafından “lukata” olarak kabul edilmesi, Yusuf’un kuyuya atıldığında henüz çocuk yaşta olduğunu göstermektedir. Zaten 22. ayette de nübüvvetin Yusuf’a erginlik çağında verildiği bildirilmiştir. Yusuf’a kuyuda iken yapılan vahiy, Musa peygamberin annesine (Kasas/77) ve bal arısına (Nahl/68) yapılan vahiy kabilindendir.
Kıssada Yusuf’un değişik dönemlerde başından geçenlerle ilgili olarak üç ayrı gömlekten söz edilmiştir. Bu gömleklerden biri, kardeşlerin yalandan bir kan bulaştırarak babalarına götürdükleri gömlek; diğeri, Aziz’in karısının Yusuf’a saldırdığı sırada arkasından yırtılan gömlek; üçüncüsü de, Yusuf’un, yüzüne sürmesi için babasına yolladığı gömlektir. Bu gömlekler Yusuf’un hayatındaki farklı dönemlere ait farklı gömleklerdir; aynı gömlek olmaları mümkün değildir.
Yusuf kıssası da uydurmacıların hedefi olmuş ve Yusuf, Yakup, Züleyha ve gömlek ile ilgili birçok efsane uydurulmuştur. H.Yılmaz 

Görünüşe bakılırsa Hz. Yakub, bu kurt hikayesine inanmıyor ama, öteki oğullarının Hz. Yusuf'u çekemediklerinin farkında olduğu için, onların kendilerinin Hz. Yusuf'a ciddî bir kötülük yaptıklarını derhal seziyor. Bununla birlikte, Hz. Yakub'un surenin 83. ayetindeki umutlu ifadesinden de anlaşılacağı gibi, Hz. Yusuf'un gerçekten öldüğüne de tam olarak inanmış değildir.

Lafzen, “sizin bu anlattıklarınıza karşı yardım için kendisine yönelinecek (hâmî) Allah'tır”. M.Esed

Bu ayetlerde, Yusuf’un kardeşlerinin babalarını ikna ederek Yusuf’u yanlarında götürmeleri, kurdukları plan gereği Yusuf’u kuyuya bırakmaları, sonra da babalarını bu kez Yusuf’un öldüğüne ikna etmek için Yusuf’un gömleğini, üzerinde yalandan bir kan lekesi ile getirmeleri nakledilmektedir.
15. ayette Rabbimiz, kıssanın anlatımı arasına bir parantez açarak Yusuf’a vahyettiğini bildirmiştir. Böylece Yusuf, gördüğü ilk vizyonun arkasından bu kez vahy alarak ikinci defa büyük bir lütfa mazhar olmuştur. Yapılan vahy, ayette kısaca “… sen onlara … bu işlerini haber vereceksin” şeklinde ifade edilmiştir. Ancak kıssanın gelişimini aktaran sonraki ayetlerden anlaşıldığına göre, Yusuf’a, ileride olacak olaylar, yani kuyudan kurtulacağı, iyi bir yerde yurt tutturularak saygın bir yönetici yapılacağı, peygamberlik görevi verileceği, kardeşleri ve babası ile kavuşturulacağı, kardeşlerinin ondan yardım alacakları ve yapıp-ettiklerine pişmanlık duyacakları vahyedilmiş ve böylece sıkıntılı anında rahatlatılmak suretiyle olacakları sabırla beklemesi sağlanmıştır.
Bazı yorumcular, Yusuf’a yapılan vahyi gerekçe göstererek, Yusuf’un kuyuya atıldığında on sekiz yaşının üstünde olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fakat 12. ayette kardeşlerinin “yesin, içsin, oynasın” demeleri, 13. ayette Yakub peygamberin onun kendisini kurttan koruyamayacağını ifade etmesi, 19. ayette de yolcu kafilesi tarafından “lukata” olarak kabul edilmesi, Yusuf’un kuyuya atıldığında henüz çocuk yaşta olduğunu göstermektedir. Zaten 22. ayette de nübüvvetin Yusuf’a erginlik çağında verildiği bildirilmiştir. Yusuf’a kuyuda iken yapılan vahiy, Musa peygamberin annesine (Kasas/77) ve bal arısına (Nahl/68) yapılan vahiy kabilindendir.
Kıssada Yusuf’un değişik dönemlerde başından geçenlerle ilgili olarak üç ayrı gömlekten söz edilmiştir. Bu gömleklerden biri, kardeşlerin yalandan bir kan bulaştırarak babalarına götürdükleri gömlek; diğeri, Aziz’in karısının Yusuf’a saldırdığı sırada arkasından yırtılan gömlek; üçüncüsü de, Yusuf’un, yüzüne sürmesi için babasına yolladığı gömlektir. Bu gömlekler Yusuf’un hayatındaki farklı dönemlere ait farklı gömleklerdir; aynı gömlek olmaları mümkün değildir.
Yusuf kıssası da uydurmacıların hedefi olmuş ve Yusuf, Yakup, Züleyha ve gömlek ile ilgili birçok efsane uydurulmuştur.

YAKUB (AS), OĞULLARININ YALANINI BİLMİŞTİ

Yakub peygamber, 18. ayette geçen konuşmasının “bel [bilakis]” edatıyla başlamasından anlaşılacağı üzere, oğullarının Yusuf hakkında söylediklerinin yalan olduğunu bilmiştir. Bunu nasıl bilebildiğine mantıklı gerekçeler bulmak mümkündür:
* Yakub peygamber, Yusuf’un vizyonunu onun ileride büyük nimetlere nail olacağı yönünde tahmin etmiştir. Bu beklentisi gerçekleşmediği için de Yusuf’un öldüğüne inanmamıştır.
* Yakub peygamber, kesin bilgi sahibi olmasa da, bir baba olarak, Yusuf’un ve küçük kardeşinin diğer çocukları tarafından kıskanıldığını az çok tahmin ettiği için, Yusuf’un öldürülmeyip sadece kıskançlıkla evden uzaklaştırıldığını düşünmüş olabilir.
* Belki de Yakub peygambere getirilen kanlı gömlekte Yusuf’u parçaladığı söylenen kurda ait diş ve pençe izi yoktur, gömlek de yırtılıp parçalanmamıştır. O da bunlara dikkat ettiği için Yusuf’un ölümüne inanmamıştır.

Yakub peygamberin Yusuf’un ölümü haberine gösterdiği tepki hakkında Mevdudî’nin yaptığı tespitler şöyledir:

Yakub`un (a.s) Hz. Yusuf`un (a.s) ölüm haberine gösterdiği tepki de Kitab-ı Mukaddes ve Talmud`da zikredilenden farklıdır. Bu kitaplara göre Hz. Yakub (a.s) söz konusu kötü haber karşısında alt-üst olmuş ve sıradan bir baba gibi davranmıştır. Kitab-ı Mukaddes şöyle diyor: "Ve Yakub elbisesini parçaladı ve çulunu beline doladı. Ve oğlu için yıllarca ağladı" (Tekvin, 37:34). Talmud ise acıklı haberi aldıktan sonra kendini kederin kucağına koyverdiğini ve yüzünü yerlere çaldığını söyleyerek Hz. Yakub`un işin aslından haberdar oluşunu reddeder. Güya Yakub: "Vahşi bir hayvan Yusuf`u parçaladı ve bir daha onu asla göremeyeceğim" diyerek haykırmış ve "yıllarca Yusuf için ağlamıştır" (The Talmud, H. Polano, sh. 78. 79). (Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an)

YAKUB PEYGAMBER NİÇİN YUSUF`U KURTARMAYA GİRİŞMEDİ?

18. ayetin ifadesinden evlatlarının anlattıklarına inanmadığı açıkça belli olan Yakub peygamberin, Yusuf’un ölmediğini düşünmesine rağmen Yusuf’a ne olduğunu, kardeşlerinin Yusuf’a ne yaptıklarını öğrenmek için harekete geçmemesi ve işin arkasını kovalamaması merak uyandıran bir durumdur.

Kıssanın bütünü üzerinden oluşabilecek bir kanaatle bu durum hakkında şu görüşler ileri sürülebilir:
* Yüce Allah, fitnelendirmek için Yakub peygamberin basiretini bağlamış olabilir.
* Yakub peygamber, güçlü kuvvetli olan çocuklarının kıskançlık sebebiyle Yusuf’u arayıp bulmasına imkân vermeyeceklerini, eğer bu konuda fazla ısrarlı olursa kendisine eziyet edebileceklerini, hatta belki de öldürebileceklerini düşünmüş olabilir.
* Yakub peygamber, Allah’ın Yusuf`u belâ ve mihnetlerden koruyacağına ve onun şanının yücelteceğine, Yusuf’un gördüğü vizyon sayesinde inanıyordu. Bu nedenle, Yusuf’a kardeşlerine söylememesini tembihlediği bu sırrı kendisinin ifşa etmesi mümkün değildi.

Kısacası, Yakub peygamber, böyle bir belânın ortasında kalınca, en doğru olanın susup sabretmek ve işi tamamen Allah`a havale etmek olduğunu düşünmüş olmalıdır.

SABR-I CEMİL

Yakub peygamberin çıkış yolu olarak sarıldığı “ صبر جميلsabr-ı cemil [güzel sabır]”, herhangi bir tahammülsüzlüğün ve şikâyetin bulunmadığı sa­bırdır. H.Yılmaz

Kitâb-ı Mukaddes'e göre (Tekvîn xxxvii, 25) sözü geçen kervancılar İsmailoğullarındandı -yani, “Gilead'dan gelip baharat, pelesenk ve mür yüklü develeriyle Mısır'a giden” Araplar. (Gilead, Ürdün'ün doğu bölgesi için Kitâb-ı Mukaddes'te kullanılan isimdir.) -Lafzen, “Ne güzel haber!” M.Esed

Bu ayetlerde, kuyuya atılması teklifini ortaya atan kardeşin öngördüğü gibi, Yusuf’un yoldan geçen ve su almak için orada duran bir kafile tarafından bulunup kurtulduğu anlatılmaktadır. Ayetlerin bildirdiğine göre, Yusuf’u bulan kafile onu “lukata” olarak görüp korumuş ve ilk fırsatta düşük bir fiyata satmış, bu olay da Yusuf’un hayatındaki başka bir dönemin başlangıcı olmuştur.

LUKATA

“ لقطةLukata”, bir hukuk terimi olarak “mülkiyetini veya üzerindeki hakkını terk etme niyeti olmaksızın sahibinin iradesi dışında kaybolmuş ve başkası tarafından bulunup sahibine verilmek üzere alınmış, bulanın sahibini bilmediği muhterem [üzerinde sahibinden başkasının tasarruf hakkı olmayan] mal” şeklinde tanımlanmıştır. Hukuk alanında “lukata”, tanık göstermekten duyuru yapmaya, sahibine teslim şartlarından bulanın sahibi çıkmayan buluntudan yararlanma koşullarına, kısımlarından vergisine kadar, ayrıntılı olarak incelenmiştir.
Ayette geçen “ الزّاهدونzahidun” sözcüğünün mastarı olan “ زهدzühd”; “dünya için hırslı olmamak, dünyaya rağbet etmemek” demektir. (Lisanü’l-Arab; c. 4, s.419) 
Buna göre, ayetten iki türlü anlam çıkarmak mümkündür:
* Kafiledekiler, istedikleri takdirde çok para karşılığı satabilecekken Yusuf’u az bir para karşılığı satmışlardır. Böyle yapmalarının sebebi, ya velisinin ortaya çıkıp geleceğinden endişelenerek bir an önce onu ellerinden çıkarmak istemeleri, ya da emek harcamadan buldukları için onu fazla değerli görmemeleridir.
* Buldukları küçük bir çocuğu satmak karşılığında haksız olarak aldıkları para, yaptıkları işin kötülüğüne göre önemsizdir.
Gerek Yusuf’u bulan kafile hakkında, gerekse Yusuf’un satılması ile ilgili olarak birçok efsane ortaya çıkmıştır. Gerçeklikleri çok kuşkulu olan bu anlatıların ibret teşkil edecek herhangi bir özellikleri bulunmamaktadır. Bu nedenle nakillerinde yarar görmüyoruz. H.Yılmaz 

Kur’an bu kişinin adından ve konumundan söz etmiyor; ama surenin devamında (30. ayette) kendisinden ‘azîz (“büyük [ya da “saygın/güçlü] kimse”) olarak söz edilmesi ilgili kişinin yüksek dereceden bir görevli ya da bir soylu olduğunu göstermektedir. -  Bkz. yukarıda 10. not. M.Esed

21. ayette, Yusuf’un Mısırlı bir kişiye satıldığı ve Mısır’a yerleştirildiği, böylece yeni bir hayata başladığı bildirilmektedir. 22. ayette ise Yusuf’a bahşedilen nimetler açıklanmaktadır.
Yusuf’u satın alan kişinin, karısına “bunun yerini şerefli tut” demesi, “ona değer ver, onu yücelt” anlamına gelmektedir. Rabbimizin aynı ayetteki “Ve Biz Yusuf`u böylece yeryüzünde yerleştirdik. Ona olayların tevilini de öğrettik. Ve Allah emrinde galiptir” ifadesinden, Yusuf’u satın alan ailenin gerçekten ona değer vererek iyi bir eğitim ve öğretim sağladığı, bu durumun da aslında Allah’ın emri ile olduğu ve hayatının bu döneminde Yusuf’un vahye muhatap olarak kendisine olayların te’vilinin öğretildiği anlaşılmaktadır. Yani, daha önce çölde yaşayan bir ailenin çocuğu iken, Yusuf, ilk olarak kendisine iyi bir eğitim ve öğretim imkânı sağlayacak bir ailenin yanına yerleştirilmiş, erişkinlik çağına gelince de Allah tarafından elçi yapılmıştır.
Yusuf’un elçi yapıldığının bildirildiği 22. ayetteki “kendisine ilim ve hüküm verdik” ifadesi, Rabbimizin hem elçi hem de hükümdar yaptığı elçiler için kullandığı bir ifadedir. Bu da Yusuf’un hem elçi hem de mülki amir, hükümdar yapıldığını göstermektedir. Çünkü “hüküm verdik” ifadesi, Yusuf’a, “yeryüzünde fitne ve fesadı önleyip adaleti sağlayacak yasalar” demek olan “hikmet” ile yargılama gücü verildiği anlamına gelmektedir. Nitekim bu husus, 101. ayette Yusuf’un “Rabbim! Sen bana mülk verdin …” şeklindeki ifadesi ile teyit edilmiştir. (Hüküm, hikmet sözcükleri Kamer suresinin sonunda bulunan “Hikmet” başlıklı yazımızda ayrıntılı olarak tahlil edildiğinden, ilgili bölümün oradan okunmasını öneriyoruz.) (Tebyinü’l Kur’an c:2, s: 284-300)
Yusuf`un erginlik çağı hakkında Rabbimiz tarafından Kur’an’da herhangi bir bilgi verilmediği hâlde, bu konuda pek çok fikir ileri sürülmüştür:

İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde “otuz üç sene” derler. İbn Abbâs`tan rivayete göre, otuz küsur senedir. Dahhâk yirmi, Hasan kırk, İkrime otuz beş, Süddî otuz, Saîd b. Cübeyr de on sekiz sene derler. İmâm Mâlik, Rabîa, Zeyd b. Eslem ve Şa`bî, erginliği baliğ olmakla açıklamışlardır. Bundan başkaları da söylenmiştir. (İbn Kesir)

MISIRLI KİMDİR?

Kur’an’da Yusuf’u satın alan Mısırlı kişinin kim olduğuna dair bir bilgi verilmemiş, ancak bu şahsın karısı için 30. ayette “Aziz’in karısı” ifadesi kullanılmıştır. “Aziz” sıfatı insanlara nispet edildiğinde, o kişinin “çok güçlü, yenilmez kişi” olduğu anlamına gelmekte, dolayısıyla bu ifadeden de Yusuf’u satın alan kişinin Mısır’da gayet etkin birisi olduğu anlaşılmaktadır.
Bu konudaki anlatılar şöyledir:

Mısır`da onu satın alan kişi Mısır`ın azîzi, veziri idi. İbn Abbâs`tan rivayetle Avfî, onun isminin Kıtfîr olduğunu söyler. Muhammed b. İshâk ise isminin Itfîr b. Rûhayb olup Mısır azîzi ve Mısır hazîneleri üzerine görevli olduğunu söyler. Buna göre, o zamanda Mısır kralı, Reyyân b. Velîd isminde Amâlika`dan birisiydi. Muhammed b. İshâk`a göre karısının ismi Râîl bint Râîl imiş. Başkaları ise karısının isminin Zelîhâ [veya Züleyhâ] olduğunu söylerler. Yine Muhammed b. Sâib`den, onun Ebu Sâlih`den, onun da İbn Abbâs`tan rivayetine göre, Hz. Yûsuf`u Mısır`da satın alan, Mâlik b. Bûyeb b. Anka b. Medyan b. İbrahim imiş. (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

Kitab-ı Mukadddes`e göre bu şahsın adı Potifar idi. Fakat Kur`an onu yalnızca "el-Aziz" ünvanıyla zikreder. Kur`an`ın aynı ünvanı, mevkii yükseldiği zaman Hz. Yusuf (a.s) için de kullandığına bakılırsa, bu ünvanın Mısır`da oldukça yüksek bir resmi makama delalet ettiği ortaya çıkar. Zira "Aziz" kelimesi, karşı çıkılamayan, itaatsizliğin mümkün olmadığı muktedir şahıslar için kullanılmaktadır. Kitab-ı Mukaddes ve Talmud`un zikrettiğine bakılırsa, "Aziz"in Firavun`un özel muhafızı ve muhafız subayı olması gerekir. İbn Cerir`in zikrettiği Hz. İbn Abbas hadisine göre, Aziz, kraliyet hazine memuruydu.
Talmud`a göre zevcesinin ismi "Zelıcha" [Zeliha] idi ve bu kadın müslüman geleneğinde de aynı isimle tanınır. (Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an)

1 İsmailîler Yusuf`u Mısır`a götürmüştü. Firavun`un görevlisi, muhafız birliği komutanı Mısırlı Potifar onu İsmailîler`den satın almıştı.
2 RABB Yusuf`la birlikteydi ve onu başarılı kılıyordu. Yusuf Mısırlı efendisinin evinde kalıyordu.
3 Efendisi RABB`in Yusuf`la birlikte olduğunu ve yaptığı her işte onu başarılı kıldığını gördü.
4 Ondan hoşnut kalarak onu özel hizmetine aldı. Evinin ve sahip olduğu her şeyin sorumluluğunu ona verdi.
5 Yusuf`u evinin ve sahip olduğu her şeyin sorumlusu atadığı andan itibaren RABB Yusuf sayesinde Potifar`ın evini kutsadı. Evini, tarlasını, kendisine ait her şeyi bereketli kıldı.
6 Potifar sahip olduğu her şeyin sorumluluğunu Yusuf`a verdi; yediği yemek dışında, hiçbir şeyle ilgilenmedi. Yusuf güzel yapılı, yakışıklıydı. (Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 39:6)

22. ayetin son kısmındaki “Ve işte Biz, güzelleştirenleri böyle karşılıklandırırız” ifadesiyle Rabbimiz, iktidarı vereceği kimselerin ona layık bilgi ve güzel davranışlara sahip olmaları gerektiğini ve muhsin [sürekli iyilik-güzellik üreten] insanlara hem dünyada hem de ahirette nimetler verdiğini bildirmektedir. H.Yılmaz

Mütercim ve müfessirlerin genel görüşü Hz. Yusuf'un (a.s) (rabbî: efendim) sözcüğünü evin efendisi için kullandığı yolundadır. Böyle anlayınca ayet şu anlama gelir: "Efendim bana pek cömert davrandı, evde çok hoş tuttu beni. Bu durumda onun hanımıyla zina etmek gibi yakışıksız ve hayasız bir işi nasıl işler nasıl nankörlük yaparım?" Ne var ki ben bu ayetin bu şekilde tercüme ve tefsirine şiddetle karşıyım. Her ne kadar Arapçada "rabb" kelimesinin bu anlamda kullanılışı cari ise de, iki yeter sebepten dolayı burada başka anlamda kullanılmış olmalıdır. Bir kere,
Allah'tan başkasını dikkate alarak günahtan çekinmesi bir peygamberin izzetine yakışmaz. İkincisi, bir peygamberin Allah'tan başka biri için "rabbim" kelimesini kullanması hakkında Kur'an'da tek bir örnek yoktur. Hz. Yusuf'un (a.s) ilerideki 4l, 42 ve 50. ayetlerde Rabbinin Allah olduğunu söyleyerek mesajını saflaştırdığını ve kendi itikadıyla Mısırlılarınkini birbirinden ayırdığını görüyoruz. Diğer insanlar onların rabbleri olabiliyor iken, Hz. Yusuf'un Rabbi yalnızca Allah'tı. Dolayısıyla ayete başka bir zaviyeden bakmak gerekir. "Rabbî" kelimesi aynı zamanda "Rabb'ım" demek olduğuna göre Hz. Yusuf (a.s) "Allah"ı kastetmiş olmalıdır. Hem sonra neden itikadına ters bir anlamı ihtiva edecek şekilde "efendim" demek istemiş olsun?   Mevdudi

Parantez içinde verilen ilave, Zemahşerî'ye göre ayette kapalı olarak ifade edilmiştir. Ayrıca, bu ayetle ilgili yorumunda Zemahşerî, iffetli, erdemli olmanın gerçek anlamının, insanın içinde kötü arzuların hiç uyanmaması değil, fakat bu arzulara karşı yenik düşmemesinden ibaret olduğunu belirtmektedir. Karş. Buhârî ve Müslim'in Ebû Hureyre'ye dayanarak kaydettikleri ünlü Hadis: “Yüceler yücesi Allah şöyle buyurur: Bir kulum iyi bir iş yapmayı [sadece] arzu etse, Ben bu [arzuyu] iyi bir amel olarak değerlendiririm; eğer bu arzusunu yerine getirirse, onu on katıyla değerlendiririm; eğer kötü bir iş yapmayı arzu eder ama bunu yapmazsa, bundan Benim rızam için [yani, ahlakî kaygılar sonucu -ki, yukarıdaki ayette bu “Rabbinin burhanı” ifadesiyle dile getirilmiştir] kaçındığını görerek, bunu da iyi bir iş olarak değerlendiririm”.

Lafzen, “Bizim içtenlik sahibi seçkin kullarımızdan biriydi”.  M.Esed

Lafzen, “onun ev halkından orada hazır olan biri (şâhid) tanıklık yaptı” -yani, ayette belirtildiği biçimde bir araştırma önerdi. Kıssanın bu kısmında da Kur’an, Tevrat'taki anlatımdan ayrılmaktadır; çünkü Tevrat'a bakılırsa (Tekvîn xxxix, 19-20) kadının kocası asılsız suçlamaya hemen inanır ve Hz. Yusuf'u hapse atar; bu surenin 26-34. ayetlerinde anlatılanlar Tevrat'taki hikayede gözükmemektedir. M.Esed

26 Lafzen, “Bu (olayın) üstünde durma/bu olaya sırt çevir”. Hemen bütün müfessirlere göre bu ifade: “bu olaydan kimseye bahsetme!” anlamına gelmektedir; bu da kocanın duruma göz yumup unutmaya hazır olduğunu gösteriyor. M.Esed

Bu pasaj, sonuçları bakımından Yusuf’un hayatında önemli yeri olan bir hadise ile ilgilidir. Evin hanımının cinsel arzu ile Yusuf’a saldırışıyla başlayan hadise, Yusuf’un Allah’a sığınarak kadının isteklerine alet olmayışı ile ibretamiz sonuçlara neden olmuştur.
Ayetlerdeki gayet açık ve net anlatıma göre; evin hanımının kendisine saldırması üzerine Yusuf kapıya doğru koşarak kaçmış, arkasından kovalayan kadın ise onu gömleğinden yakalayıp çekiştirerek gömleğinin yırtılmasına sebep olmuştur. Kadının kocası tam bu esnada eve gelmiş ve kendini kurtarmak için Yusuf’a iftira eden karısı ile kendini savunan Yusuf’un söyledikleri arasında kararsız kalmıştır. Sonuçta olay, kendisine hakemlik için başvurulan bir kadın tarafından gayet mantıklı bir şekilde çözümlenmiştir. Aziz’in karısının akrabası olan bu kadın, gömleğin önden yırtılmış olması halinde Yusuf’un, arkadan yırtılmış olması halinde ise kadının suçlu olduğunun anlaşılacağı yönünde görüş bildirmiş, sonuçta gömleğin arkadan yırtılmış olması sebebiyle Yusuf’un iftiraya uğradığı anlaşılmıştır. Olayın çözüme kavuşması üzerine, kadının kocası Yusuf’tan olayı başkalarına duyurmamasını, karısından da suçu için istiğfar etmesini istemiştir.

YUSUF’UN, RABBİNİN BURHANINI GÖRMESİ

24. ayetten anlaşıldığına göre, kadının niyetini açığa vurarak harekete geçmesi karşısında Yusuf’un da içinden aynı niyet geçmiş fakat Yusuf, Allah’ın kendisine gösterdiği bir kanıt sayesinde nefsine hâkim olmuş ve meydana gelecek çirkin işten uzak kalmıştır.
Allah’ın Yusuf’a gösterdiği burhanın [kanıtın] ne olduğu Kur’an’da açıklanmamıştır. Yusuf’un olaydaki konumu dikkate alınarak ayetteki “burhan” hakkında birçok görüş ileri sürülebilir. Nitekim klasik eserlerde de bu konuya değişik açıklamalar getirilmiştir:
  

Ayetteki "Rabbin burhanı" ile ne kasdedildiğini şöyle açıklarız: Peygamberlerin masum [günahsız] olduğunu kabul eden  muhakkik alimler Hz.  Yusuf`un gördüğü burhanı birkaç şekilde açıklamışlardır:
a- Bu, zina fiilinin haram olduğu hususundaki, Allah`ın hüccetinin ve zina edecek kimseye terettüb eden cezanın bilinmesidir.
b- Allah Teâlâ, peygamberlerin nefislerini kötü huylardan temizlemiştir. Hatta Allah`ın, peygamberlerin yakın arkadaşlarının nefislerini bile böyle kötü huylardan temizlediğini söyleyebiliriz. Nitekim Cenab-ı Hak, "Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden ancak kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak diler" (Ahzab/33) buyurmuştur. Binaenaleyh burada Hz. Yusuf`un gördüğü bildirilen ilahî burhandan maksat, peygamberler için güzel huyların tahakkuk etmesi, onları öyle kötü işlere yönelmekten alıkoyan hallerin hatırlatılmasıdır.
c- Hz. Yûsuf (a.s), odanın tavanında,"Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz ki hayâsızlıktır, kötü bir yoldur" (İsra/32) ayetini yazılı olarak gördü.
d- Bu, fuhşiyyatı işlemeye mâni olacak olan "nübüvvet"tir.  Bunun delili, peygamberlerin, insanları kötülüklerden ve rezil rüsvay eden şeylerden men etmek için gönderilmiş olmalarıdır. Dolayısıyla, eğer peygamberler, kendileri her türlü kötülük ve fuhşa yönelirken, insanlara bunu yasaklamaya kalkışırlarsa, "Ey iman edenler, niçin kendinizin yapmadığı şeyleri söyleyip emrediyorsunuz? Yapmayacağınızı söylemeniz, en şiddetli bir buğz bakımından Allah indinde büyüktür" (Saff/2-3) ayetinin muhtevasına girmiş olurlar.
Hem sonra, Allah Teâlâ, Yahudileri "Siz, insanlara iyiliği emredersiniz de kendinizi unutur musunuz?" (Bakara/44) diye ayıplamıştır. Yahudiler için ayıp olan birşey, mucizelerle desteklenmiş bir peygambere nasıl isnad edilebilir?
Bu günahı Yusuf (a.s)`a nisbet edenler de, bu "bürhân”ın ne demek olduğu hususunda, şu izahları yapmışlardır:
1- "Kadın, evin ortasında inci ve yakut kakmalı bir puta yöneldi ve onun üzerini bir bezle örttü. Bunun üzerine Hz. Yusuf (a.s): "Bunu niçin yaptın?" dediğinde de, "Ben putumun bir günah işlerken beni görmesinden utanırım" dedi. Hz. Yûsuf (a.s) da: "Sen, aklı olmayan, duymayan bir puttan utanırken ben nasıl olur da, herkesin yaptığını [yapma gücünü] kendisine veren ilahımdan utanmam! Allah`a yemin olsun ki, ben bu işi kesinlikte yapmam!" dedi" Bu görüşte olanlar, "işte bürhân budur" demişlerdir.
2] Ontar, İbn Abbas (r.a)`dan şunu rivayet etmişlerdir: "Hz. Yûsuf (a.s)`a, babası Ya`kûb, parmaklarını ısırır olduğu halde ve "Peygamberler zümresinden takdir edilmiş olduğun halde, tacirlerin işini mi yapıyorsun? Bundan utan!" der vaziyette temessül etti, göründü." Bu aynı zamanda İkrime, Mücahid, Hasan el-Basri, Sald b. Cübeyr, Katâde, Dahhâk, Mukâtil ve İbn Sîrîn`in görüşüdür. Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: Hz. Yaküp (a.s.) Yusuf (a.s.)`a göründü ve onun göğsüne vurdu. Böylece onun bütün şehveti, parmak uçlarından –adetâ- çıkıp gitti."
3-  Onlar şöyle demişlerdir: "Hz. Yusuf (a.s.), birisinin gökten kendisine "Ey Ya`kûb`un oğlu, sen kuşlar gibi olma. Kuşun tüyleri vardır. Ama zina ettiğinde, o güzel tüyleri dökülür [güzelliği gider] diye seslendiğini duydu"
4- Onlar, İbn Abbas (r.a)`ın şöyle dediğini nakletmişlerdir: "Hz. Yûsuf (a.s.), Yakub (a.s.)`un temsilini [hayalini] görünce de, vazgeçmedi. Ta ki Cebrail (a.s.), onu geri tepince bütün şehveti kayboldu.” Vahidî bu rivayetleri nakledince, kibirlenerek [laf atarak] "Bu, tenzili [Kur`ân`ın nüzulünü] gören zatlardan, Kur`ân`ın tefsirini alan tefsir önderlerinin görüşüdür" demiştir. Ona şöyle denilebilir: "Sen, bize hiç bir faydası bulunmayan bu laf atmalardan başka birşey söylemiyorsun. Senin, buna delilin nerede?" Hem, aynı şeyde delillerin birbirini takib etmesi caizdir. Yûsuf (a.s.), asli delillere göre, zinadan uzak durmuştur. (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)

 “Rabbinin burhanı” demek, Allah`tan gelen ilham demektir ki, bu ilham kendisini bir kadının tahrikine kapılmanın hiçbir kâr getiremeyeceği şuuruna erdirmiştir. "Bu burhan neydi?" sorusunun karşılığı da daha önceki ayette zaten geçmektedir: "Rabbim bana karşı bunca ihsanda bulundu. Şu halde ben niye böyle yanlış bir iş yapayım? Zalimler asla felah bulmaz." Şu halde, gençliğine rağmen Hz. Yusuf`u (a.s) bu büyük tahrikten koruyan "ilahi burhan" anlaşılmış olmalıdır.
Ali b. Ebi Talib (r.a)’dan rivayete göre Züleyha evin bir köşesinde inci ve yakutlarla süslü bir taç giydirilmiş puta kalkıp bir örtüyle üzerini kapattı. Hz. Yusuf ona ne yapıyorsun diye sorunca, Zeliha: Bu ilahımın beni bu şekilde görmesinden utanırım deyince: Benim Allah`tan utanmam daha bir yaraşır, diye cevap verdi. Bu, bu hususta yapılmış en güzel açıklamadır. Çün­kü bu şekildeki cevab ile [Zeliha`ya şirkine karşı] delil getirilmiş olmaktadır.
Denildiğine göre Hz. Yûsuf evin tavanında: "Zinaya yaklaşmayın, o cid­den bir hayasızlıktır, kötü bir yoldur" (İsra/32) buyruğunu yazılı ola­rak gördü.
el-A`meş, Mücahid`den şöyle dediğini rivayet eder: O şalvarını çözünce Ya`kub ona göründü ve: Ey Yûsuf! deyince, Hz. Yûsuf dönüp kaçtı.
Süfyan da, Ebu Husayn`dan, o Said b. Cübeyr`den şöyle dediğini rivayet eder: Hz. Yûsuf’a, Hz. Ya`kub göründü ve göğsüne bir darbe indirdi. Bunun üzerine şehveti parmak uçlarından çıkıp gitti.
Mücahid der ki: Hz. Ya`kub`un herbir oğlunun oniki erkek çocuğu oldu. Yûsuf’un ise sadece iki oğlu oldu, bu şehveti dolayısıyla çocukları azaldı.
Bundan başka açıklamalar da yapılmıştır. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an]

Bizim görüşümüze göre, Yusuf’a gösterilen ayet, Allah`ın, zina fiilinin suç olduğuna ve bu fiili işleyenlerin cezalandırılmaları gerektiğine dair olan emridir. Nitekim 24. ayette Yüce Allah, Yusuf’a kanıt göstermesinin gerekçesini, “Ondan fuhşu ve fenalığı uzak tutalım diye böyledir” diye açıklamıştır.

24. ayetin son cümlesi olan “Şüphesiz o, Bizim arıtılmış kullarımızdandı” ifadesinden anlaşıldığına göre, Yusuf bu olaydan evvel birçok bela ve fitne ile arıtılmış, saf, halis, katışıksız bir kul hâline getirilmiş bulunmaktaydı.

“Arıtılmış” diye çevirdiğimiz “Muhles” sözcüğü, Kur’an’da, Dâvûd, Süleymân, İbrâhîm, İsmâîl ve Yusuf peygamberler için kullanılmış bir niteliktir. Ancak Kur’ân`da muhles oldukları bildirilen bu peygamberlerden başka hiç kimsenin muhles olamayacağını düşünmek ve bu niteliği sadece peygamberlere özgü saymak isabetli bir kanaat değildir. Fitnelenen, belâ ve musibetlerle sınanmaya sabreden, arınma isteğiyle kendini eğitip olgunlaştıran, tefekkür ve akletme gibi zihnî donanımlarını güçlendirerek kendini yetiştiren herkes muhles olup İblis`in iğvalarından korunabilir.

 (Sâd Suresi’nin sonunda yer alan “Fitne” başlıklı yazımız, “Muhles” sözcüğünü de kapsayan açıklamalar içermektedir.) (Tebyinü’l-Kuran; c: 2 s: 452) H.Yılmaz

 Allah, kendisine pusu kuran tüm vasıtaları etkisiz hale getirmek suretiyle Hz. Yusuf'u (a.s) onların tuzaklarından uzaklaştırdı. Bu ayetin ihtiva ettiği bir şey daha vardır: Allah onların tuzak ve tahriklerinden Hz. Yusuf'u (a.s) korumak için ona zindan kapılarını açtı. Mevdudi

Saldırı olayından sonraki gelişmelerin konu edildiği bu pasajdan, olayın Mısır sosyetesi arasında dedikodu konusu olduğu, buna rağmen evin hanımının yine de niyetinden vazgeçmediği anlaşılmaktadır.
Anlatılanlara göre, Aziz’in karısının Yusuf’tan murat alma arzusunda olduğu çevrede duyulmuş ve bu durum kentin kadınları tarafından kınanmıştır. Büyük bir ihtimalle, olayın haberi, hakemlik yapan kişi tarafından sızdırılmıştır. Aziz’in karısı da, kendi yerinde kim olsa Yusuf’a karşı aynı arzuları duyacağını göstermek için olsa gerek, kendisini kınayan kadınları evine ziyafete çağırıp Yusuf’u karşılarına çıkarmıştır. Bundan sonraki olaylar Aziz’in karısının düşündüğü gibi gelişmiş ve Yusuf’u gören kadınlar öyle bir hayranlık duyup şaşkınlığa kapılmışlardır ki, meyvelerini yerken ellerini kesmişlerdir. Böylece Yusuf’a yönelik arzuları yüzünden kendisini kınayan kadınların desteğini alan Aziz’in karısı, kadınların önünde de niyetinden vazgeçmediğini açıklamış ve Yusuf’un karşı çıkması durumunda onu zindana attırmakla tehdit etmiştir. Yusuf ise, zindana atılmanın ne kadar kötü bir şey olduğunu bilmesine ve kadının istediği şeyin çok cazip olmasına rağmen akıllı davranmış, geçici bir zevki ahiret hayatına tercih etmemiş, yani suçu değil, zindana girmeyi tercih etmiştir.
30. ayette konu edilen kadınların sayısı Kur’an’da bildirilmemiş olmasına karşılık, bu konuda bir takım iddialar ortaya atılmıştır:

Kelbî şöyle demiştir: "Bu kadınlar dört kişi idiler: Aziz`in sucusunun karısı, ekmekçisinin karısı, gardiyanın karısı ve çobanının karısı." (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)  

Mukatil, bunlara bekçisinin karısını da ilâve edilmiştir.

Biz, ayetteki “nisvetün [kadınlar]” sözcüğünün çoğul anlamından yola çıkarak sözü edilen kadınların üç veya daha fazla olduklarını düşünüyoruz.
31. ayetteki “ellerini kestiler” ifadesi, “ellerini çizip yaraladılar” demektir. Hemen hemen her dilde, vücudun herhangi bir yerinde meydana gelen çizilme, kanama gibi yaralanmalar “kesilme” şeklinde ifade edilir.
Ayetteki “kesme” fiili “ قطّعkattaa” kalıbıyla verilmiştir. Bu kalıp fiile “kesret [çokluk]” anlamı katar. Ancak “anlam”a katılan bu çokluk, cümlenin fiil, fail veya mefulünden herhangi birine ait olabilir. Dolayısıyla kadınların ellerini çokça kesmeleri ifadesinden: a- Ellerini üç-beş kez kestikleri; b- Ellerinin birkaç parmağını birden kestikleri; c- Ya da ellerini kesenlerin sayıca çok oldukları anlamı çıkarılabilir.
22, 24. ayetlerde Yusuf için hem “محسن    muhsin [iyilik-güzellik üreten]” hem de “   مخلصmuhles [arıtılmış]” nitelikleri verilmiştir. Bu durum, Yusuf’un kimlik, kişilik, ahlak ve eğitim yönünden hangi boyutta olduğunu anlamaya yetip artmaktadır. H.Yılmaz

Lafzen, “onlara öyle geldi ki”. -  Kur’an'a göre Hz. Yusuf, efendisi kendisini suçlu bulduğu için değil, fakat “yularını kadının eline bir binek devesi misali teslim etmiş” olduğundan (Zemahşerî) karısına karşı uysal ve zayıf davranan efendisinin kişilik zaafının kurbanı olarak hapse atılmıştır. M.Esed

Bu ayette, Yusuf’un duasının kabul edildiği ve zindana atıldığı nakledilmektedir. Her şeyin ortaya çıkmasına, asıl saldırıya uğrayanın o olduğunun anlaşılmasına ve bunun bizzat Aziz’in karısı tarafından itiraf edilmesine rağmen Yusuf zindana atılarak kadının rezaleti örtbas edilmeye çalışılmıştır. Bu, o dönemin sosyetesinin ahlaken ne kadar kokuşmuş olduğunu gözler önüne seren bir durumdur. Çünkü ahlaki zafiyet içinde olan tacizkâr bir kadının sosyal statüsü sarsılmasın diye, suçsuzluğu kanıtlanmış bir insan haksız yere hapse gönderilmiştir.
Zemahşeri, Yusuf’un haksız yere zindana atılmasını, karısına karşı uysal ve zayıf davranan Aziz’in kılıbık kişiliğine bağlamış ve Aziz’i “yularını kadının eline bir binek devesi misali teslim etmiş bir kişi” olarak nitelemiştir. (Zemahşerî; Keşşaf, c.2,s. 319)
Yusuf’un zindan süresi olarak klasık eserlerde “üç ay”, “beş yıl”, “yedi yıl”, “on iki yıl”, “dokuz yıl” gibi sürelerden söz edilmiştir. Ancak bu iddiaların hiçbir dayanağı yoktur. Ayettek
i “ حينhıyn [bir süre]” ifadesinden, Yusuf’un uzun bir süre için değil, kısa bir süre için hapse atıldığı anlaşılmaktadır. Bu da dedikodunun dinmesini, ortalığın yatışmasını sağlayacak kadar bir süredir.  H.Yılmaz

Lafzen, “o'nunla hapse giren”. Tevrat'taki anlatıma göre (ki bu noktada Kur’an'la bir uyuşmazlık sözkonusu değildir) bu mahpuslardan biri Kral'ın sâkîsi, biri de fırıncısıydı; her ikisi de kesinleşmemiş suçlardan ötürü hapisteydiler.

Muhsinîn ifadesine yukarıdaki anlam örgüsü içinde Beğavî, Zemahşerî ve Beydâvî tarafından verilen anlam budur. İsmi geçen müfessirlere göre ahsene fiili “iyi oldu” ya da “iyilikte bulundu” şeklindeki birincil anlamına ilaveten, “[bir şeyi] bildi” ya da “[bir şeyi] iyi bildi” anlamında mecaz olarak da kullanılır. Bu itibarla, Kur’an bu ayetle sanki Hz. Yusuf'un hikmet sahibi güvenilir bir rüya yorumcusu olarak saldığı ünün kendisinden önce hapishaneye vardığını îma eder gibidir. M.Esed

Lafzen, “onların altında yatan anlamı”. -  Hz. Yusuf, kendisine gösterilen yakınlığı, mahpus arkadaşlarına doğru yolu, gerçek dini açıklamak, tebliğ etmek için bir fırsat olarak değerlendirmek ister. Onlara rüyalarını yorumlayacağı konusunda olumlu bir tavır gösterirken, önce, tevhid inancına dair bilinmesi, farkında olunması gereken gerçeklere kulak vermelerini ister onlardan M.Esed

Allah mutlak kudret sahibi, mutlak olarak kendine yeterli bir varlık olduğuna göre, insanın, O'ndan başka kimseyi tanrı olarak görmemesi yolunda uyarılması elbette ki Allah'ın kendi ihtiyacı, kendi çıkarı için değildir; böyle bir günahın mutlak olarak mahkum edilmiş olması, sadece ve sadece yine insanın kendi yararı, kendi selameti içindir. Çünkü böyle bir günahtan kaçınması, insanı bâtıl inançlara karşı özgür ve uyanık tutacak ve böylece akıl ve bilinç sahibi bir varlık olarak onurunu korumasına, onurunu yüksekte tutmasına yarayacaktır. M.Esed

Lafzen, “daha iyi”. Yani, “aklın, sağduyunun gösterdiği yola daha uygun” anlamında.

Müteferrikûn terimi hem çokluk, hem de farklılık bildirir; bu anlam örgüsü içinde nitelik, işlev ve seviye farklılığı anlamınadır.M.Esed

Yusuf peygamberin, konuşmasına başlarken “Size yiyecek olarak verilecek bir yemek gelmeden önce onun tevilini size bildiririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir” diyerek kendisinin bir kâhin olmadığını, yapacağı tevillerin gerçeği ifade ettiğini haber vermesi ve tevhit dersinden sonra da arkadaşlarının gördükleri görüntüleri tevil etmesi, ona “tevil mucizesi” verildiğinin, yani peygamber yapıldığının bir başka göstergesidir.

TE’VİL

“Te’vil” sözcüğü, “geriye dönüş” şeklindeki kök anlamından değişerek “tedbir [arkalaştırma]” yani birinci, ikinci, üçüncü şeklinde “ardı ardına dizmek, sıralamak, öncelik sırasına koymak” anlamlarında kullanılır. Burada vizyonlara ait birçok benzer olay ortaya atılabilir. Bunların tevili, bu olayların en uygun olanının tercih edilmesi, benimsenmesidir. H.Yılmaz

Yusuf kendisini Krala hatırlatmasını arkadaşından isterken, Allah'ı anmayı unuttu; arkadaşı da onu efendisine hatırlatmayı unuttu. Yusufun bu hatası, kendisinin birkaç yıl fazla hapiste kalmasına neden oldu. Yardım yalnızca Allah'tan istenir.(Fatiha suresi) 5; Enam suresi 17; enfal suresi 17, Yunus suresi 107 ve şuara suresi 77-82 ayetler ve Kuran boyu geçen ilgili ayetleri inceleyiniz.) M.Sağ

Ayetten anlaşıldığına göre, Allah’ın verdiği ilim sayesinde Yusuf peygamberin yaptığı tevil gerçekleşmiş, ne var ki, kurtulacağını söylediği kişi Yusuf peygamberin tembihini efendisinin yanında söylememiş ve o da zindanda kalmaya devam etmiştir.
Kurtulan kişiye o tembihi hatırlatmayı terk ettiren şeytan o kişinin kendisi, yani kendi şeytanı, iblisidir. Çünkü Rabbimizin bildirdiği gibi, şeytanın herhangi bir zorlama gücü yoktur. Dolayısıyla o kişi, unuttuğundan ya da kendisine unutturulduğundan değil, işine gelmediği, kendisi istemediği için efendisine Yusuf peygamberden bahsetmemiştir.
Ayetin orijinalinde geçen  النّسيان[nisyân] sözcüğü “unutmak” olarak meşhurlaşmıştır; ancak sözcüğün esas anlamı “ ضدّ الذّكر والحفظ  zıddu`z-zikri ve`l hıfz [söylememek, anmamak ve akılda tutmamak]”tır. (Lisanü’l-Arab; c: 8, s: 544) Buna göre, “nisyân” sözcüğü “bile bile terk etme”yi, “değer vermeme”yi, “umursamama”yı ifade eder. “Hatırlamamak, unutmak” kavramları da bu sözcükle ifade edilmekle beraber, Kur’an’daki bütün “nisyân” sözcükleri için daima “umursamamak, ağza almamak” anlamı da itibara alınmalıdır.
Sonuç olarak, zindan arkadaşının Yusuf peygamberden efendisine bahsetmeyi unutması mazeret niteliğindeki normal bir unutma değil, genç arkadaşının Musa peygambere “Hut’u unuttum” (Kehf/60) demesi gibi, “umursamamak, önemsememek, bile bile terk etmek” anlamında, suç niteliğinde bir unutmadır.
“Senelerin küsurunca [3 ila 10 yıl]” olarak çevirdiğimiz ifadenin orijinali, “ بضع سنين biz’ı siniyn”dir. “ بضعBiz’ı
” sözcüğü “3 ila 10 arasında” demek olup buna “3 ila 9 veya 4 ila 9 arasında” diyenler de vardır. (Lisanü’l-Arab c: 1, s: 438, “bz’ı” mad.)
Buradaki gibi, alt ve üst sınırı belli aralıktaki sayılar dilimizde “küsur” olarak ifade edilmektedir. Meselâ on ila yirmi yıl arasındaki süreler “on küsur yıl” veya yüz lira ile iki yüz lira arasındaki fiyatlar “yüz küsur lira” olarak söylenir. Bizim de çevirimizi “senelerin küsuru” şeklinde yapmamızın sebebi budur. Yusuf önce kısa süre için zindana atılmış olmasına rağmen, ayetten anlaşıldığına göre, planlanandan daha uzun süre hapiste kalmıştır.
Ayette geçen “
ظنّzann” sözcüğü burada “kesin bilgi” anlamındadır. “Zann” sözcüğünün Kur’an’daki kullanımı ile ilgili detay Sad suresinin sonunda bulunan “Zann” başlıklı yazımızda mevcuttur. (Tebyinü’l Kur’an; c: 2, s: 457) H.Yılmaz

Burada sözü geçen Kral, öyle görünüyor ki, Sina Yarımadası yoluyla doğudan gelip Mısır'ı istila ettikten sonra ülkede M.Ö. 1700'den 1580'e kadar hüküm süren altı Hiksos kralından biri. Yabancı bir kavimden olduğunda şüphe bulunmayan bu hanedanın ismi eski Mısır dilinde hik şasu ya da heku şoswet sözünden türemiştir ki bunun anlamı: “göçebe ülkelerin hükümdarları” yahut geç dönem Mısır tarihçilerinden Manetho'ya göre “çoban krallar” demektir ki bütün bunlar da onların, Mısır'ın istilasından önce Suriye'de yerleşik hayat tarzını benimsemeye başlamış olmakla birlikte göçebe hayat tarzından çok şeyler taşıyan Araplar olduklarını göstermektedir. Bu, kıssada sözü geçen kralın İbranî kavminden olan Hz. Yusuf'a duyduğu güven ve yakınlığı ve ayrıca sonrakinin ailesinin bilahare Mısır'a yerleşmesini (ve böylece zaman içinde İsrail ulusunun teşekkülünü) kısmen açıklamaktadır. Çünkü hatırlanmalıdır ki İbranîler de birkaç yüzyıl önce Arabistan Yarımadası'ndan Mezopotamya'ya, sonra Suriye'ye göç eden bedevî kabilelerden birinin soyundan gelmektedirler (karş. 7. sure, 48. not); ayrıca Hiksos dili, kendisi de nihayet eski Arap lehçelerinden biri olan İbraniceye çok yakın bir dil olsa gerektir. M.Esed

Hapis yıllarındaki olayların değerlendirilmesi bırakılarak kıssa, tekrar Hz. Yusuf'un (a.s) dünyevi mertebesini yükseltmeye başladığı zamandan başlatılıyor.
 Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'a göre kral gördüğü rüyalardan ötürü oldukça ürkmüş ve kafası karışmıştı. Bu yüzden ülkesi çapında bir ferman çıkararak tüm bilgin, kahin ve sihirbazları bu rüyaları yorumlamaya çağırmıştı.  Mevdudi

Bu ayetlerde ülke yöneticisinin gördüğü görüntü [vizyon] anlatılmaktadır ki, bu görüntü rüyada değil, uyanıkken görülmüştür. Hükümdarın canını sıktığı, tevilini çevresindekilere sormasından belli olan görüntü, sonraki ayetlerden anlaşıldığı gibi, aslında Yusuf peygamberin zindandan çıkmasına vesile olmuştur. Ya da başka bir ifade ile Rabbimiz, hükümdarın vizyonunu, Yusuf peygamberin zindandan çıkması için bir sebep kılmıştır.H.Yılmaz
“Yöneticinin kimliği” ve “rüyaların çeşitleri” konularında Elmalılı Hamdi Yazır’ın görüşleri şöyledir:

İslâm âlimleri, rüya hadisesini üç sınıf olarak tasnif etmişlerdir: Birincisi, Allah tarafından doğrudan doğruya veya bir melek aracılığıyla meydana gelen ilâhî bir telkindir ki, asıl rüya, hak ve gerçek olan rüya budur. İkincisi, benliğin kendinden kendisine yapılan telkin ile meydana gelen görüntüdür ki, geçmişten gelen hatıra birikimlerinin yeni baştan hayal edilmesinden başka bir değer taşımaz. Üçüncüsü ise, şeytanî bir telkin ile meydana gelen zihinsel görüntüdür ki, bilinmeyen bir dış etkenden etkilenerek meydana gelir, fakat yalan bir tedai ve tehayyülden ibaret olur. İşte bu ikisi “ahlam” veya “adğâsü ahlam” adını alır. Bununla beraber bütün bunlar nefiste bilgi değeri olmasa bile, hissî bir heyecan uyandırmaktan geri kalmazlar. Şu halde yalnızca bilgi değeri açısından değil, duyguların halden hale geçmesi açısından da düşünüldüğü zaman görülür ki, ahlam denilen kısmın bile psikolojide hesaba katılmaya değer önemli bir yeri vardır. Gerçekten de Hz. Peygamberin hadislerinde rüyaların hem bilgi değeri, hem de duygusal önemi üzerinde durulmuş, her iki faydasına da ayrı ayrı işaret buyurulmuştur. Bu arada şunu da hatırlatmalıyız ki, hadis-i şerifte "Rüya, peygamberliğin kırkaltı cüz`ünden bir cüz`dür" yani, kırkaltı parçasından bir parçadır buyurulmakla, onun ilmi değerine işaret edilmiştir. Ayrıca yine hadis-i şerifte "Peygamberlik kesildi, mübeşşir at kaldı" buyurulmuştur. Bu da daha ziyade işin duygusal tarafına aittir. Hiç şüphesiz nübüvvetlerin ekmeli, Hz. Muhammed`in nübüvvetidir. Hatemü`l-enbiya [son peygamber] efendimizin vefatına kadar vahiy aldığı peygamberlik süresi yirmi üç sene idi. Ve bu yirmi üç senelik sürenin ilk altı ayında aldığı vahiy, hep sabah aydınlığı gibi zuhur eden rüyalar şeklinde olmuştu. Yirmi üç senenin ise kırk altı tane yarım sene, yani kırkaltı tane "altı ay" demek olduğu hesaba katılırsa, ilk altı ayda rüyalar şeklinde gelen vahyin, bütün vahiy süresinin kırk altıda biri ettiği ve onun kırk altı parçasından bir parça olduğu anlaşılır.
Burada rüya meselesini biraz da zamanımızın felsefi görüşleri açısından ele almak da faydadan halî olmayacaktır. Psikoloji ve genelde ruhsal bilimlerle meşgul olanların bildiği gibi, uyanıkken bize belli bir şeyi tanıtan, mesela "bir buğday başağı gördüm veya bir ses işittim" dedirten herhangi bir görme ve işitme, tek başına o anda meydana gelen basit bir duyumdan ibaret değildir. O anda aldığımız o duyu ile birlikte hafızamız da ona benzer bir hızla hemen harekete geçer, kendisinde daha önceden ona benzer bütün görüntüleri yoklar, varsa aynını bulur, onunla karşılaştırır ve o anda onun buğday başağı olduğuna karar verir. Gördüğü yeni duyu ile daha önce edindiği idraklerin bütünleşmesinden yeni bir tanım elde etmiş bulunur.
Burada sözü geçen Kral, öyle görünüyor ki, Sina Yarımadası yoluyla doğudan gelip Mısır`ı istila ettikten sonra ülkede M.Ö. 1700`den 1580`e kadar hüküm süren altı Hiksos kralından biri. Yabancı bir kavimden olduğunda şüphe bulunmayan bu hanedanın ismi eski Mısır dilinde “hik şasu” ya da “heku şoswet” sözünden türemiştir ki, bunun anlamı “göçebe ülkelerin hükümdarları” yahut geç dönem Mısır tarihçilerinden Manetho`ya göre “çoban krallar” demektir. Ki, bütün bunlar da onların Mısır`ın istilasından önce Suriye`de yerleşik hayat tarzını benimsemeye başlamış olmakla birlikte göçebe hayat tarzından çok şeyler taşıyan Araplar olduklarını göstermektedir. Bu, kıssada sözü geçen kralın İbranî kavminden olan Hz. Yusuf`a duyduğu güven ve yakınlığı ve ayrıca sonrakinin ailesinin bilahare Mısır`a yerleşmesini (ve böylece zaman içinde İsrail ulusunun teşekkülünü) kısmen açıklamaktadır. Çünkü hatırlanmalıdır ki, İbranîler de birkaç yüzyıl önce Arabistan Yarımadası`ndan Mezopotamya`ya, sonra Suriye`ye göç eden bedevî kabilelerden birinin soyundan gelmektedirler; ayrıca Hiksos dili, kendisi de nihayet eski Arap lehçelerinden biri olan İbraniceye çok yakın bir dil olsa gerektir. (Elmalılı)

Nisa suresinin 99. açıklama notuna başvurunuz.)
 Yani, "Seni haksız yere zindanda bırakmaları konusunda kendi hatalarını kabul edip senin haklı olduğunu anlayabilirler belki ve bakarsın ben de sana zindanda verdiğim sözü yerine getirme fırsatı bulmuş olurum."   Mevdudi

Hemen bütün müfessirlere göre buradaki ümmet sözcüğü “bir süre” ya da “uzunca bir zaman aralığı” anlamına gelmektedir.

Açıktır ki burada sâkî, tek başına Kral'a değil, onunla beraber olan bir topluluğa hitab ediyor; çoğul “siz” ifadesi bunun içindir. M.Esed

Arapça'da "sıddık" kelimesi doğruluk ve gerçeğin kendisinde tecessüm ettiği kimse için kulanılır. Demek ki hizmetkar (aşçıbaşı) Hz. Yusuf'un (a.s) saf karakterinden öylesine derinden etkilenmiş ki yıllar bu izlenimi kalbinden silmeye güç yetirememiş, (Ayetin daha doyurucu anlamı için Nisa suresinin 99. açıklama notuna başvurunuz.)
 Yani, "Seni haksız yere zindanda bırakmaları konusunda kendi hatalarını kabul edip senin haklı olduğunu anlayabilirler belki ve bakarsın ben de sana zindanda verdiğim sözü yerine getirme fırsatı bulmuş olurum."    Mevdudi 

Yahut: “yağmurun bolca yağacağı”. Çeviride tercih edilecek anlam, yuğâs fiil formunun ğays (“yağmak/yağmur”) masdarıyla mı, yoksa ğavs (“darlıktan kurtulma”) masdarıyla mı irtibatlandırılacağına bağlıdır. Mısır'da mahsulün durumu bütünüyle Nil'in yıllık taşmalarına bağlı ise de, nehirdeki su seviyesi yine de nehrin yukarı havzasına düşen yağmur miktarına bağlıdır. M.Esed

Bu ayetlerde, hükümdarın gördüğü ve çevresindekilerin tevil edemediği görüntü ve o görüntü hakkında Yusuf peygamberin yaptığı tevil bildirilmektedir.
45. ayette geçen “nice ümmetten sonra” ifadesinden anlaşıldığına göre, Yusuf peygamberin kurtulmuş olan zindan arkadaşı, tevil için gelen birçok sözde kâhinin işin içinden çıkamaması üzerine hükümdara Yusuf peygamberden bahsetmiş ve bu karmakarışık görüntü hakkında ondan tevil öğrenip gelmesi için izin istemiştir. H.Yılmaz

Belli ki, Kral bu sözlerle, olayda Hz. Yusuf'un kışkırtıcı ya da cesaret verici bir davranışının görülüp görülmediğini, yani gerçekten suçsuz olup olmadığını ortaya çıkarmak istiyor. Hatb ismi “varmak istenilen/peşine düşülen ya da elde edilmeye çalışılan şey” demektir. Bu itibarla, mâ hatbukunne ifadesini (lafzen, “[gerçek] amacınız neydi?”) yukarıdaki gibi aktarmayı uygun bulduk.-  Lafzen, “‘azîzin (kişizadenin) hanımı”. M.Esed

Soruşturmanın yürütülüş biçimine bakarak kralın kadınları huzuruna çağırtarak sarayındaki güvenilir kimseleri şahid getirmelerini istemiş olduğu söylenebilir.
 Soruşturma ve delillerin ortaya çıkışı, özellikle soruşturma talebinin Hz. Yusuf'tan (a.s) gelmesi halkın dikkatini onun üzerine yoğunlaştırmış, bu da Hz. Yusuf'un (a.s) ülke çapında isim yapmasına yol açmıştır.
Tüm bilginlerin,kahinlerin ve sihirbazların başarısızlığa uğradığı, aciz kaldığı bir zamanda kralın rüyasını yorumlamıştır. Kralın bizzat kendi huzuruna getirilmesini emretmesine rağmen (yani bu denli ciddi bir durumda) hapse atılmasını protesto etmiş ve hapse atılmasına neden olan hadisenin soruşturulmasını istemiştir. Tabiatıyla bu istek halkı meraka boğmuş ve öfkeyle soruşturmanın sonucunu beklemeye sevketmiştir. Böyle bir durumda tahkik ve araştırma sonuçlarının, Hz. Yusuf'un (a.s) itibarını nasıl yükselttiği tahmin edilebilir.
Öylesine ki, kral ve maiyyeti Hz. Yusuf'u (a.s) yaklaşmakta olan felaketten ülkeyi kurtaran yegane şahıs olarak ilan etmiştir. Hz. Yusuf'un (a.s) artık ülkenin tüm kaynaklarının kendi ellerine, kendi tasarrufuna bırakılması gerektiğini önermesinde ve kralın bu teklifin acilen yürürlüğe konmasını kabul etmesinde şaşılacak bir taraf olmayacaktır. Çünkü, eğer rüyanın yorumu meselesinde vazgeçilmeyecek kişi olmasaydı Hz. Yusuf'un (a.s) koparabileceği en iyi karşılık biraz ödül ve serbest bırakılmaktan öte gitmeyecekti. Aksi takdirde "ülke kaynaklarının tasarrufunu bana devredin" diyemeyecek ve kral bu öneriyi hemen kabul edip iktidarı Hz. Yusuf'a (a.s) vermeyecekti. Nitekim 55 ve 56. ayetlerde bu husus geçecektir. Bu durum değerlendirmesini Kitab-ı Mukaddes ve Talmud da teyid etmektedir.  Mevdudi

Bazı müfessirler (örn. İbni Kesîr ve modernlerden Reşid Rıza -Menâr XII, 323 vd.) bu ve bundan sonraki ayetin kişizadenin hanımına ait itirafların bir devamı olduğu görüşündedirler; fakat, Taberî, Beğavî ve Zemahşerî de dahil klasik müfessirlerin büyük çoğunluğu buradan sonraki konuşmayı tereddüt etmeden -ki bizce de doğrusu budur- Hz. Yusuf'a izafe etmektedirler: ayetin başındaki ilavemiz de bu hususu belirtmeye matuftur.

Lafzen, “onun yokluğunda” ya da “ondan gizli” (bi'l-ğayb). M.Esed

 

Lafzen, “Rabbimin acıdığı/merhamet ettiği ...”. Müfessirlerin çoğuna göre buradaki mâ zamiri kişilere, insanlara (“ki o” ya da “ki onlar”) râcidir.

Lafzen, “kötü olanı emretmeye alışıktır/yatkındır”. -yani, çoğu zaman akıl ve sağduyunun ahlaken iyi ve olumlu bulmadığı yöne sürükleyen güdülerle doludur. Bu ifade, 24. ayetteki “kadın ona karşı arzu doluydu, o da kadını arzuluyordu; öyle ki, [bu ayartma karşısında] eğer Rabbinin burhanı içine doğmasaydı [bu arzuya yeniliverecekti]” ifadesine ve ayrıca 33. ayette geçen “Sen onların tuzaklarını benden uzak tutmasan, ben onların ayartmalarına kapılırdım” şeklindeki Hz. Yusuf'un duasına açık bir atıf taşımaktadır. (Bkz. ayrıca yukarıda 23. not.) Hz. Yusuf'un insan yapısındaki bu zayıflığı dile getiren sözleri, bizzat bu zayıflığı yenmesini bilmiş birinin tevazuunu yansıtan yüce gönüllüce sözlerdir; çünkü ayetin devamı göstermektedir ki, Hz. Yusuf ahlakî zaferini kendisine değil, sadece Allah'ın lütuf ve merhametine bağlamaktadır. M.Esed

Şu demek isteniyor: "Hakkında öyle yüksek bir kanaata sahip olduk ki, memleketin en yüksek sorumluluk isteyen memuriyetini sana çekinmeden tevdi edebiliriz."  Mevdudi

Bu talebiyle Hz. Yusuf'un, yedi yıl sonra baş göstereceğini bildiği kıtlık dönemi için yapmayı düşündüğü erzak stokunu kasdettiği anlaşılıyor. Sonraki ayetler bu talebinin kabul edildiğini ve o'nun da üstlendiği görevi liyakatle yerine getirdiğini gösterecektir. M.Esed

Bu ayetlerde, Yusuf peygamberin talebi üzerine Aziz’in karısı ile birlikte diğer iftiracı kadınların hükümdar huzurundaki bir mahkemede sorgulanması, temsili bir anlatımla canlandırılmıştır.
Hükümdarın “Yusuf`un nefsinden murat almaya kalktığınız zaman durum ne idi?” şeklindeki sorusu, o olay esnasında Yusuf’un kışkırtıcı ya da cesaret verici bir davranışta bulunup bulunmadığını anlamaya yöneliktir. Kadınlar doğruyu söyleyip Yusuf’u aklayınca, Yusuf peygamber zindandan çıkartılarak saraya getirilir. Hükümdarın kendisine çok güvendiğini söylemesi üzerine, Yusuf da ondan ülkenin hazine işlerine atanmasını ister. Yusuf peygamberin kendinden emin olarak söylediği “Beni yeryüzünün hazineleri üzerine kıl [getir]. Şüphesiz ben iyi koruyan, çok iyi bilenim” sözleri, onun yedi yıl sonra baş göstereceğini bildiği kıtlık döneminde ne yapacağını iyi düşünüp planladığını göstermektedir.
51. ayette geçen “nefs” sözcüğü ile ilgili detay Leyl ve Kıyamet surelerinde verildiği için, sözcüğün burada tekrar açıklanmasına gerek duyulmamıştır.
Mevdudi, Yusuf peygamberin ülke yönetimine gelmesi ve bu görevdeki etkinliği hakkında yapmış olduğu tespitleri şöyle dile getirmiştir:

Talmud`a göre, "İbrani, kendisini bilge ve uzman bir kimse olarak isbat etmişti"; ayrıca Talmud, Hz. Yusuf`un (a.s) şöyle dediğini nakleder: "Şu kesin ki, benden daha temayüz etmiş biri daha yok: Nihayet ben Allah`ın tüm bilgileri öğrettiği biriyim.” Daha sonraki ayetlerde bu talebinin kabul edildiğini ve Yusuf’un da üstlendiği görevi hakkıyla yerine getirdiği görülecektir. (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)

Öylesine ki, kral ve maiyyeti Hz. Yusuf`u (a.s) yaklaşmakta olan felaketten ülkeyi kurtaran yegane şahıs olarak ilan etmiştir.. Yusuf`un (a.s) artık ülkenin tüm kaynaklarının kendi ellerine, kendi tasarrufuna bırakılması gerektiğini önermesinde ve kralın bu teklifin acilen yürürlüğe konmasını kabul etmesinde şaşılacak bir taraf olmayacaktır.
İlk soru şudur: Hz. Yusuf`un (a.s) krala yaptığı teklif bir memuriyet için miydi? Daha önceki açıklama notlarının ışığında vuzuha kavuşmuş olmalıdır ki, mesele, hedefine varmasını sağlayacak bir fırsat anını kollayan hırslı bir kişinin başvurusu yahut bir ricası olmadığı gibi, kralın kendi huzurunda dile getirilen bu teklifi kabul edişi de, -meselenin öncesi yokmuş gibi- aniden olmamıştır
Karşılaştırmalı Kitab-ı Mukaddes ve Mısır tarihi üzerine çalışan modern araştırmacılar, Hyksos kralı Apophis`in, Hz. Yusuf`un (a.s) çağdaşı olan kral olduğu görüşünü paylaşmaktadırlar.
O devirde Memphis Mısır`ın başkentiydi. Bu kente ait kalıntılara Kahire`nin güneyinde 14 mil mesafedeki Nil kıyısında rastlanmaktadır. Hz. Yusuf (a.s) buraya getirildiğinde 17-18 yaşlarındaydı.
Aziz`in yanında iki-üç yıl, zindandaysa sekiz-dokuz yıl kaldı; Mısır`a yönetici olduğunda otuz yaşındaydı ve iktidarda seksen yıl tekbaşına kaldı. İktidarının dokuzuncu ve onuncu yılında babası Yakub`a (a.s) kendisi ve tüm aile fertlerinin Filistin`den Mısır`a gelmeleri için haber yolladı. Kitab-ı Mukaddes`e göre onları Hz. Musa`nın (a.s) yaşadığı Goshen bölgesine yerleştirmiştir. Yine Kitab-ı Mukaddes`e göre Hz. Yusuf (a.s) ölmeden önce akrabalarından şu yemini almıştı: "Bu ülkeden atalarınızın ülkesine döndüğünüzde kemiklerimi alıp beraberinizde götüreceksiniz." Sonra öldü. Öldüğünde yüz on yaşındaydı. Akrabaları da kendisini mumyaladılar. Her ne kadar Kur`an`da anlatılan Yusuf kıssası Kitab-ı Mukaddes ve Talmud`la ayrıntılara indikçe farklılaşıyorsa da, üçü de temel öğelerde ittifak halindedirler. Biz de bu farklılıkları gerektiği yer ve zamanda açıklayıcı notlarımızla izaha çalışacağız.
Firavun ile Hz. Musa`nın ilişkilerinin tersine Hz. Yûsuf ile o dönemin Mısır kralı arasında olumlu bir ilişki vardı. Hz.Yûsuf, Maliye Bakanlığı yapacak kadar devlet kademesinde ilerlemişti. (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)

Kur`an`ı kavramada tecrübesi olmayan kimseleri bu ayette geçen "Hazâinu’l-Arz" deyimi ve daha sonra geçen tahıl dağıtım işi yanıltmış; bu yanılgıyla sözkonusu memuriyetin bugünün "Hazine Müsteşarı", "Kıtlık Dönemi Danışmanı" yahut "Maliye Bakanı" türünden bir memuriyet olduğu sonucuna varmışlardır. Aslında Yusuf’un (a.s) memuriyeti bunlardan hiçbiri değildi, zira Kur`an, Kitab-ı Mukaddes ve Talmud`a göre Hz. Yusuf`a (a.s) tüm iktidar tevdi edilmiş ve bir yöneticinin tüm imtiyazı verilmiştir. Tahta oturmasının (Yusuf/l00) ve kendisine melik denmesinin (Yusuf/72) sebebi budur. Bizzat Hz. Yusuf (a.s) Allah`a kendisine melikliği bahşettiği için şükretmiştir (Yusuf/l00). Herşeyden öte, bizzat Allah bu olaya tanıktır; mealen: "Böylece Yusuf`a ülkede iktidar verdik. Artık ülkenin her yanına istediği gibi tasarruf etme hakkına sahip olmuştu" (Yusuf/56). Kitab-ı Mukaddes`e baktığımızda şunları okuyoruz: "Ve Firavun Yusuf`a dedi: " Evimi mekânın bileceksin ve halkın senin emrinle yönetilecek. Ben yalnız tahtta senden büyük olacağım. Bak, tüm Mısır ülkesini yönetmeye seni tayin ediyorum. Senden habersiz Mısır ülkesinde hiç kimse ne parmağını kıpırdatabilecek ne de adım atabilecektir. Ve Yusuf`a Zaphnath-paaneah [Dünya Koruyucusu] adını verdi" (Tekvin, 4l: 40-45). Talmud`a göre ise olay şöyledir: “Ağabeyleri Mısır`dan babaları Hz. Yakub`a (a.s) döndüğünde Hz. Yusuf (a.s) hakkında kendisine şunları söylediler: Mısır meliki, halkı üzerinde öylesine egemen ki ondan üstünü yok. Herkes onun emriyle giriyor, onun emriyle çıkıyor ülkeye. Yöneten onun emirleri... Efendisi Firavun`un nefesini harcamasına gerek bile yok."
…….
Allame Zemahşeri`nin görüşü, Keşşaf tefsirinde 55. ayete getirdiği yorumda verilmiştir. Şöyle diyor: "Yusuf Aleyhisselam ülkenin kaynaklarını benim tasarrufuma verin şeklindeki teklifinde bulunduğu zaman niyeti Allah`ın hükümlerini yürürlükte kılmak, hak ve adaleti tesis etmek ve tüm rasüller gibi görevini icra etmek üzere iktidar fırsatı kollamaktı. Yoksa tahta geçmeyi, saltanat sevdası için yahut dünyevi arzularını ve hırslarını tatmin için istememişti. Böylece bir talepte bulundu; çünkü bu işi icra edebilecek bir başkasının bulunmadığını gayet iyi biliyordu. Ve İnsanların işleri hususunda tasarrufta bulunmak, Hz. Yûsuf`a vacip idi. Binâenaleyh, onun, hangi biçimde olursa olsun, bu işe teşebbüste bulunması caiz di. Biz, şu sebeplerden dolayı, insanların işleri hususunda tasarrufta bulunması, çalışması vâcibtir dedik. (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an) H.Yılmaz

Bu ayette zikredilenler tüm ülkenin tamamiyle onun kontrolüne girdiğini göstermek içindir. Yani ülke ona aitti, herhangi bir bölgesi üzerinde dilediği gibi tasarruf edebilirdi ve avucunun içinde olmayan hiçbir bölge mevcut değildi. İlk müfessirler de bu ayeti şöyle manalandırıyorlar: "Biz Yusuf'u Mısır'daki herşeyin sahibi yaptık. Dünyanın bu bölgesinde dilediğini dilediği yerde yapabilirdi. Zira bu ülkede bütün yetki kendisine verilmişti. Hatta kralı bile devirebilecek bir güce sahipti." Taberi, en alim müfessirlerden addedilen Mücahid'den de bir nakilde bulunarak Mısır kralının Hz. Yusuf (a.s) aracılığıyla müslüman olduğunu da ekliyor.   Mevdudi  

Bu zikredilenler, önceki ayetten, saltanat ve iktidarın, doğruluk ve faziletin nihai mükafatı olduğu sonucuna varanların yanlış yorumuna karşı bir uyarıdır. Çünkü bir müminin arzulayabilceği ve ulaşmak için çabalayabileceği yegane mükafat, Allah'an Ahiret'te müminler üzerine ihsanı ve nimeti olabilir. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz, Yusuf peygambere iktidar nimeti verdiğini, onu dilediği gibi hareket eden bir yönetici yaptığını, tüm muhsinlere Yusuf peygambere verilenler gibi mutlaka ödüller vereceğini, ama ahiretteki ödüllerin dünyadakilerden daha değerli olduğunu bildirmekte ve böylece tüm kullarını muhsinleşmeye özendirmektedir.
Kıssada ayrıca hükümdarın Yusuf peygamberdeki doğruluk, dürüstlük, güvenilirlik özelliklerinin belirtilerini görüp ona güvendiğinin vurgulanmasıyla böylesi bir ahlakın sahibine fayda verdiği gösterilmiş ve herkes böyle bir ahlaka sarılmaya teşvik edilmiş olmaktadır. H.Yılmaz

Yani, Hz. Yusuf'un yedi yıllık bolluk döneminde doldurduğu zahire ambarından zahire satın almak için geldiler; çünkü o'nun önceden haber verdiği kıtlıktan-kuraklıktan Mısır'a komşu ülkeler de etkilenmişlerdi; ama bunun için yalnız Mısır'ın ihtiyat stokları vardı ve bunların dağıtımına da bizzat Hz. Yusuf nezaret ediyordu (karş. Tekvîn xli, 54-57). M.Esed

Lafzen, “babanız tarafından bir kardeşinizi” -yani, Hz. Yusuf'un öz kardeşi Bünyamin'i (ki bu ikisinin annesi Hz. Yakub'un en sevdiği karısı Raşel idi; öteki on kardeş Hz. Yusuf'un baba-bir, anne-ayrı kardeşleridir). Hz. Yakub'un en küçük oğlu Bünyamin Mısır'a yapılan bu ilk sefere katılmamıştı; fakat öyle anlaşılıyor ki, Hz. Yusuf'la görüşmelerinde kardeşleri ondan bahsetmişlerdi. M.Esed

Yani, tahılla takas etmek üzere getirdikleri şeyler (İbni Kesîr): o dönemlerde mübadele ya da takasın genel bir alış veriş tarzı olduğu düşünülürse bu açıklama son derece yerindedir.

Lafzen, “belki ailelerinin yanına vardıklarında onları fark ederler de dönerler”. M.Esed

Bu ayetlerde, Yusuf peygamberin ailesiyle olan ilişkilerinin yöneticilik dönemindeki başlangıcı çok kısa ve özlü bir biçimde anlatılmıştır.
Anlaşıldığına göre, hükümdarın gördüğü görüntüler, Yusuf peygamberin tevili doğrultusunda gerçekleşmiş ve bölgede kıtlık baş göstermiştir. Ancak Mısır ülkesi Yusuf peygamberin aldığı tedbirler sayesinde bu kıtlıktan etkilenmediği gibi, çevredeki ülkelere de yardım etmektedir. Yakub peygamberin, oğullarını Mısır’a zahire, erzak temini için yollaması bunu göstermektedir.Kendisini tanımayan kardeşlerini hemen tanıyan Yusuf peygamber, kardeşleriyle bir hayli sohbet etmiş olmalı ki, onlardan babası ve küçük kardeşiyle ilgili gerekli bilgileri almış ve bir dahaki sefere erzak almaya gelirken küçük kardeşlerini de yanlarında getirmelerini istemiştir. Yusuf peygamber, tekrar gelmelerini sağlamak için kardeşlerine verdiği erzakın içine ödedikleri sermayelerini de geri koydurmuş, küçük kardeşinin getirilmesini sağlama almak için de bir dahaki sefere küçük kardeşlerini getirmezlerse kendilerine erzak verilmeyeceği uyarısında bulunmuştur. H.Yılmaz

Öyle görünüyor ki Hz. Yusuf, dışarıdan zahire almaya gelenlere kişi başına bir deve yükü zahire veriyor. M.Esed

Bu Kur'an ayetleri, biz insanlara çok önemli öğüt ve uyarılar yapmaktadır. Şöyle ki: Bir insan, peygamber de olsa, peygamber çpcuğu ve yakını da olsa, herhangi birşey yapacağı zaman, mutlaka gerekli tedbirler alınmalıdır. Zaten, "Tedbir bizden, takdir Allah'tan "diye, bir özdeyiş bile vardır. Hz. Yakup, çocuklarına, Mısıra, kalabalık bir grup olarak gittiklerinden, dikkat çekmemeleri ve bir aksilik olmaması için, ayrı ayrı girmelerini tenbihliyor. M.Sağ

Muhtemelen, yabancı bir ülkede gereksiz yere dikkatleri üzerlerine çekmemek ve böylece beklenmedik entrikalara kurban olmamak için. Bu konuda bkz. aşağıda 68. not. M.Esed

Hz. Yakub'un (a.s) oğullarının bu seyahatiyle yakından ilgilenişi, en küçük oğlu Bünyamin'in de onlarla birlikte gitmesi yüzündendi. Onun güvenliğinden endişe duyuyordu zira daha önce oğlu Yusuf hakkında acı bir tecrübe geçirmişti. Tabiatiyle yüreği, sevgili oğlunu bir daha hiç göremeyeceği kuşkusuyla doluydu. Evet, Allah'a güveni sonsuzdu, O'nun iradesine sabırla teslim olurdu; ne ki bir beşer olarak oğullarına bazı ihtiyat tedbirleri almalarını tavsiye etmek durumundaydı. Kente ayrı ayrı kapılardan girmek gibi bir ihtiyat tedbirinin anlamını kavramak için, o dönemin siyasi şartlarına bir göz atmamız gerekecek. İsrailoğulları bağımsız kabileler olarak Mısır'ın doğu sınırında yaşamaktaydılar ve sınır yakınındaki diğer kabileler gibi göz altındaydılar. Bu yüzden Hz. Yakub (a.s) eğer kente grup halinde girerlerse kuşku çeken bir çete olarak değerlendirilebileceklerinden korktu. Hele hele bir kıtlık döneminde cezbedilecek kuşku rahatça tahmin edilebilirdi. Zaten Mısır'da birkaç hadisenin oluşturduğu bir tedirginlik vardı, tutup onları da bir soyguncu çete olarak niçin değerlendirmesinlerdi?   Mevdudi

Bu ayetlerde, Yusuf peygamberin kardeşlerinin, küçük kardeşin Mısır’a gönderilmesi konusunda babalarını razı etmeleri ve bu süreçte aralarında geçen konuşmalar nakledilmektedir.
Bu konuşmada Yakub peygamber, küçük kardeşlerini çok iyi kollayıp gözeteceklerine dair oğullarından söz aldıktan sonra, onlara yabancı bir ülkede gereksiz yere dikkatleri üzerlerine çekmemeleri ve böylece beklenmedik entrikalara kurban gitmemeleri için nasihatte bulunmuştur. Yakub peygamberin bu tembihleri aslında sadece psikolojik olarak rahatlatan, en azından manevi destek veren tedbirlerdir. Çünkü ne türlü tedbir alınırsa alınsın, insanların başlarına Allah’tan geleceklerin önüne geçilmesi mümkün değildir. Nitekim Yakub peygamber de bu bilinçte olduğunu, işin sonucunu Allah’a bırakarak göstermiştir.
İmanlı insanların Allah’ı tanıyıp takdir etmelerinin bir sonucu olan “tevekkül” kavramı daha evvel detaylı olarak açıklandığı için (Tebyinü’l Kur’an, c.3, s.391) burada sadece “tevekkül” sözcüğünün tanımını tekrarlamayı yeterli görüyoruz.

TEVEKKÜL

“Vekil” sözcüğünün Kur’an’daki anlamına göre “tevekkül”, “kişinin aczini ortaya koyarak ‘Vekil’ olan Allah’ı kendisine vekil tutması, yani inanç olarak varlığını ve varlığının devamını rızk, terbiye ve koruma bakımından Allah’a bırakması, her türlü sonucun kendisi için en iyisi olacağını kabullenmesi ve sonuca razı olması” demektir. Diğer bir ifadeyle “tevekkül”, kişinin “azim”den [her türlü hazırlığı yapıp kesin karar verdikten] sonra sonucu “Vekil”e [varlığı ayakta tutan, sürdüren, koruyan ve rızk veren Allah’a] bırakmasıdır.
Yukarıdaki tanımlardan anlaşılacağı gibi, imanın bir yansıması olan “tevekkül”ü “insanın her türlü hazırlığı yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakıp Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi ‘Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler!’ diyebilmesi” olarak açıklamak da mümkündür. Çünkü üzerine düşeni yaptıktan sonra sonucu Allah’a bırakan kişi bilir ki, gerçek Vekil’e dayanan her işin sonucu kendisi için daha hayırlı olur. Dolayısıyla, dertlenmeye, bunalıma girmeye, gelecekten endişe duymaya gerek yoktur. İşin sonucu ilk bakışta aleyhte görünse bile, mütevekkil kişi sonucun kendi lehine olabileceğini düşünür ve sonuçtan olumsuz etkilenmez. Lehine sonuçlanmış gibi görünen bir iş için de bu sonucun aslında kendisi için kötü olabileceğini düşünür ve şımarmaz.H.Yılmaz

 

Lafzen, “...diği zaman”/“iken”. - 67 Sonraki ayetlerin de göstereceği gibi, hem onların hem de babalarının, bu serüvenleri mutlu bir sona ulaşıncaya kadar bir hayli kaygı ve sıkıntı çekmeleri gerekecek.

Lafzen, “bu [talimat] aslında, Hz. Yakub'un gönlünden (nefs) geçirip de dile getirmek zorunda hissettiği bir dilekten, bir temenniden başka bir şey değildi”. Bir başka deyişle, Hz. Yakub oğullarına bu öğüdü verirken yalnızca insan yapısından gelen tabii bir eğilime uyarak davranıyor; yoksa, haricî bir tedbirin başlarına gelmesi mukadder bir vakayı önleyebileceğini düşündüğü için değil; çünkü, kendisinin de ifade ettiği gibi: “[olacak olan hakkında] hüküm yalnızca Allah'a aittir”. İslam'ın temel ilkelerinden ya da öğretilerinden biri olan, insanın Allah'a olan bağımlılığı fikrindeki bu ısrar, Hz. Yakub'un (belki tek başına ele alındığı zaman, kıssanın temel tezine aykırı gibi görünen) sözü geçen öğüdünün Kur’ânî anlatımda niçin yer aldığını da açıklamaktadır.

Bu parantez içi ilave, Zemahşerî'nin Hz. Yakub'un “yeterli bir bilgiye sahip olması”na ilişkin tefsirine dayanıyor. M.Esed

"İnsanların çoğu bilmezler...". Bilmedikleri, Hz. Yakub Aleyhisselam'ın "Allah'a tevekkül" ile "ihtiyat tedbiri" arasında nasıl bir denge kurduğudur. Böyledir çünkü Allah kendisine gerçek bilgiyi bahşetmiştir. Sağduyunun gerektirdiği bütün tedbirleri alması bundandır; sağduyunun, derin düşünüş ve tecrübenin gerektirdiği tedbirleri... Böylece Yusuf hakkında aldıkları kötü puanı onlara hatırlatmış, Bünyamin konusunda da aynı hatayı tekrarlamamalarını sağlamak istemiştir. Bu yüzdendir ki, onlardan Allah'ın adıyla sağlam bir taahhüt aldı: Üvey kardeşlerinin emniyeti için ellerinden geleni yapacaklardı. Sonra onları tehlike arzeden siyasi duruma karşı uyardı ve herhangi bir şüphe çekmemeleri için ayrı ayrı kapılardan girmelerini salık verdi. Kısaca beşerin takatınca karşılaşılabilecek her türlü tehlikeye karşı alabileceği tedbirlerin tümünü aldı. Fakat öte taraftan hiçbir beşeri tedbirin Allah'ın iradesini sektirmeye güç yetiremeyeceğini ve gerçek himayenin Allah'ın himayesi olduğunu aklından çıkarmıyordu (ve bunu ifade de etmişti). Yani insan ancak Allah'ın lütfuyla ihtiyat tedbirlerini hesaba katabilirdi. İşte sözleri ve fiilleri arasında böyle bir denge kurabilen kişi gerçek bilgiye ulaşabilir; dünyevi problemlerini halletsin diye Allah'ın insana bahşettiği beşeri yeteneklerin gereklerini yerine getirmesini bilen ve fakat başarı yahut başarısızlığın yalnızca Allah'tan olduğunu kavramış Hz. Yakub (a.s) gibi kimselerdir sadece. İşte bu yüzden "insanların çoğu bilmezler..." Bir kısmı kendi gayret ve tedbirlerine güvenip Allah'a tevekkülü terkeder, diğer bir kısım da yalnızca "Allah'a tevekkül" edip problemlerini çözmek için herhangi bir pratik çareye başvurmazlar Mevdudi

Bu ayette, evlatların Mısır’a babalarının tembih ettiği şekilde girmelerine rağmen bu davranışlarının olacakları önleyemeyeceği belirtilerek Yakub peygamberin gösterdiği tevekkülün ne kadar isabetli olduğu teyit edilmiştir. Yakup peygamber bu tevekkülü hislerinin yol göstermesiyle değil, Allah’ın kendisine öğrettiği ilim sebebiyle yapmıştır.
Yakub peygamberin 67. ayetteki “Ben, Allah’tan hiçbir şeyi sizden gideremem” şeklindeki sözleri, kendisinin, evlatlarını olası tehlikelerden koruma içgüdüsüyle yaptığı tembihin sadece bir temenniden ibaret olduğunun bilincinde olduğunu göstermektedir. Bu tür temenniler içgüdüsel olarak pek çok insan tarafından söylenmektedir. Ne var ki, konumuz olan ayetin açık ifadesinden kolayca anlaşıldığı gibi, “hükm”ün daima Allah’a ait olmasından dolayı bu tür temenniler Allah’ın planında hiçbir değişikliğe yol açamazlar.
Ayetin sonunda yer alan “Ve şüphesiz o, ona öğrettiğimiz için ilim sahibiydi” ifadesi, Yakub peygamberin vahye muhatap olmuş, bilge bir kişi olduğunu göstermektedir. Nitekim bu husus surede Yakub peygambere ait dikkat çekici özellikleri içeren şu ayetlerde de ortaya konmuştur:

O [babası]: “Yavrucuğum! Gördüğünü [vizyonunu] kardeşlerine anlatma. Sonra sana bir tuzak kurarlar. Şüphesiz şeytan insan için apaçık bir düşmanıdır. Ve işte böyle, Rabbin seni seçecek ve sana olayların tevilinden bilgiler öğretecek. Bundan önceki iki atana; İbrahim’e ve İshak’a tamamladığı gibi, nimetini sana ve Yakup soyuna tamamlayacaktır. Şüphesiz ki, Rabbin Alim’dir, Hakim’dir” dedi. (Yusuf/5, 6)  

Bir de gömleğinin üzerinde yalandan bir kan getirdiler. O [babaları] dedi ki: “Bilakis, nefisleriniz aldatıp size bir iş yaptırtmış. -Artık güzel bir sabır!- Bu anlattıklarınıza karşılık yardımına sığınılacak olan ancak Allah`tır.” (Yusuf/18)

O [babaları] dedi ki: “Ben onu size emanet eder miyim? Bundan önce kardeşini emanet ettiğimde olan gibi olması başka! İşte Allah en hayırlı koruyandır. Ve O, merhamet edenlerin en merhametlisidir." (Yusuf/64)

O [babaları] dedi ki: “Etrafınız kuşatılmadıkça [hepiniz çaresiz kalmadıkça] onu bana mutlaka getireceğinize dair Allah`tan bir taahhüt vermedikçe, onu, kesinlikle sizinle göndermem.” Onlar, ona [babalarına] teminatlarını verince, o [babaları]; “Bu söylediklerimize Allah vekildir” dedi. (Yusuf/66)

Ve dedi ki: “Ey yavrularım! Bir kapıdan girmeyin, ayrı ayrı kapılardan girin. Ben, Allah’tan hiçbir şeyi sizden gideremem. Hüküm yalnızca Allah’ındır. Ben sadece ona tevekkül ettim. Artık tevekkül edenler de sadece O’na tevekkül etmelidirler.” (Yusuf/67)  H.Yılmaz

Böylece, Tevrat'taki anlatımın tersine, Kur’an'da Hz. Yusuf'un kendini öteki kardeşlerine tanıtmadan çok önce Bünyamin'e kim olduğunu açmış olduğu ifade ediliyor. “Onların geçmişte yaptıkları” ifadesi, büyük kardeşlerin bir vakitler Hz. Yusuf'a yaptıkları kötülükleri îma etmektedir; Hz. Yusuf'un bunlardan Bünyamin'e bahsettiği anlaşılıyor. M.Esed

Lafzen, “duyurucu” (müezzin) -ezzene (“duyurdu”, “bağırdı” ya da “ilan etti”) fiilinden türemiş bir isim.

Râzî, bu ayeti tefsir ederken şöyle diyor: “Kur’an'da hiçbir yerde Mısırlı görevlilerin ya da hizmetçilerin böyle bir suçlamayı Hz. Yusuf'un emrine dayanarak yaptıkları ifade edilmemektedir; onların bu suçlamayı kendiliklerinden yapmış olması olayların zahirî gidişine daha uygundur (el-akreb ilâ zâhiri'l-hâl); çünkü, su kabını kaybettikleri zaman, [Hz. Yusuf'un bu hizmetçileri hatırlamış olmalılar ki] o sıralar [Hz. Yakub'un oğullarından başka] kimse yoktu yanlarında; böyle olunca bu işi yapabilecek kimseler olarak ilk akıllarına gelen onlar oldu”. Taberî ve Zemahşerî de, aşağıda 76. ayetin son kısmına dair tefsirlerinde benzer görüşler ortaya koymuşlardır. Bize son derece makul gözüken bu görüş, bu asılsız suçlamanın Hz. Yusuf'un açıklanması zor “planının” bir parçası olduğunu söyleyen Tevrat'taki anlatımla (Tekvîn xliv) belirgin bir biçimde çelişmektedir. Olayın Tevrat'taki biçimini gözardı edecek olursak -ki öyle yapmamız da gerekiyor- Kral'ın, kendisine sahip olduğu her şey üzerinde tam bir tasarruf yetkisi verdiği Hz. Yusuf'un (bkz. yukarıda 56. ayet) Kral'ın su kabını bir armağan olarak gözde kardeşinin yükleri arasına koyduğunu, ve bunu -küçük kardeşinden yana gösterdiği özel yakınlığı başka kimsenin, en azından diğer kardeşlerin öğrenmesini istemediği için- hizmetçilerden de gizli yaptığını düşünmek son derece akla uygundur. Bu olay ve bunun Hz. Yusuf kıssası içindeki ahlakî sonuçlarına ilişkin bir açıklama için bkz. aşağıda 77. not. M.Esed

 

Müfessirlerin çoğu -belki de Tevrat'a (Çıkış xxii, 3) dayanarak- eskiden İbranîler arasında hırsıza verilen cezanın bu olduğunu ileri sürmüşlerdir. Oysa, Râzî, bu son cümlenin Hz. Yakub'un oğullarına ait sözlerin bir devamı değil, fakat Mısırlı çığırtkana ait olduğunu ve “[Zaten] biz [Mısırlılar da] bu suçu işleyenleri böyle cezalandırırız” anlamında teyid edici bir anlam taşıdığını söylemektedir. M.Esed

Kervan topluluğunun Hz. İbrahim'in (a.s) soyundan olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir. Dolayısıyla hırsızlarla ilgili yasayı söylemişlerdi: Bir hırsız malını çaldığı kimsenin kölesi yapılır.   Mevdudi

Yusuf bununla Mısır'da geçerli yasa yerine, İsrailoğullarının geleneğini uyguluyor.. Yusuf'un bu davranışı Mısır devletinin bir yöneticisi olarak yanlış görülebilir; ancak, Yusufun bu uygulaması, Mısır halkından herhangi bir kişiye veya bir topluluğa zarar vermemektedir. tamamen iyi niyetlidir ve bir aile dramını düzeltmeye yöneliktir.. Nitekim bu iyi niyetli "hile" ile, bir aile tradejisine son vermiştir. Bu Kur'an ayeti bize, toplum içindeki gerginliklerin, aileler arasındaki anlaşmazlıkların, iyi niyet ve dürüstçe düzenlenmiş, planlı uygulamarla giderilebileceğini göstermektedir.M.Sağ

Lafzen, “onların denklerinden/yüklerinden”. -  Lafzen, “onu”. -  Kıssanın anlamı artık açıkça ortada: kıssa, “[olacak olana dair] nihaî hüküm ancak Allah'a aittir” (yukarıda 67. ayet) temel öğretisinin yeni bir ifadesi durumundadır. Hz. Yusuf kardeşi Bünyamin'i yanında alıkoymak istemektedir; ama Mısır yasalarına göre küçük kardeşlerinin hukukî vasîsi durumunda olan öteki kardeşlerin izni olmadıkça bunu yapması mümkün değildir. Beri yandan kardeşlerin de babalarına verdikleri sözden ötürü Bünyamin'in kalmasına hiçbir şekilde razı olamayacakları ortadadır. Tek çare Hz. Yusuf'un onlara kim olduğunu açıklamasıdır; ama Hz. Yusuf buna henüz hazır olmadığı için Bünyamin'in onlarla eve dönmesine katlanmak zorunda kalır (bkz. yukarıda 72. not). Ona verdiği armağanın, Hz. Yusuf'un hiç beklemediği tarzda kazara ortaya çıkması her şeyi umulmadık biçimde değiştirir: çünkü şimdi artık Bünyamin hırsızlık yapmış gözükmekte ve ülke yasalarına göre Hz. Yusuf'un onu tutsak olarak alıkoyması, evinde tutması gerekmektedir. Kupa olayını îma eden “Hz. Yusuf[un dileğine erişmesi] için “Biz olayları işte böyle düzenledik (kidnâ)” sözü göstermektedir ki, kaydettiği bu gelişmeler itibariyle olay Hz. Yusuf tarafından planlanmadığı gibi, sonuçları itibariyle de onun tahminlerinin üstünde seyretmiştir. M.Esed

Şimdi şu soruyu düşünelim: Allah, planıyla (keyd) Hz. Yusuf'u (a.s) doğrudan nasıl destekledi? Oysa biliyor ki Bünyamin'in yükündeki kap planı bizzat Hz. Yusuf (a.s) tarafından tasarlanmıştı. Ayrıca memurların yükleri aramalarında olaganüstü birşey yoktu, böyle bir durumda yapmaları gerekeni yapmışlardı. Bu ibarede, Allah tarafından mucizevi bir desteğin olduğuna dair, memurların biraderlere Hz. İbrahim'in (a.s) şeriatında hırsızın cezasının ne olduğunu sormaları ve onların da "köleleştirilmesi gerekir" şeklindeki cevapları dışında olağanüstü bir alamet yoktur. Böylece Hz. Yusuf hem kardeşini alıkoymayı başarmış, hem de onun hapsedilmesini engellemiştir. Dolayısıyla Hz. İbrahim'in şeriatını uygulamıştır.
Bunu takip eden cümle de bu yorumu tediy etmektedir.
 Allah dileseydi Hz. Yusuf'un (a.s) planındaki boşluğu gidermezdi. Plandaki zayıf nokta şuydu: Yusuf planına göre kardeşlerini yalnızca melikin yasasına göre alıkoyabilirdi. Fakat bir Allah Rasulüne kendi şahsi meselesi için gayri İslami bir yönetimin yasasına başvurmak yakışmazdı. Zira o, siyasi iktidarı tedrici olarak İslami yasayı yürürlüğe koymak için uhdesine almıştı, yoksa melikin yasasını takviye edip yürülükte kalmasını sağlamak için değil. Allah dileseydi, Hz. Yusuf'a (a.s) gayri İslami bir yasaya başvurmaktan başka çıkar yol koymazdı. Fakat bunu dilemedi; zira Rasulü'nün temiz isminin bu şekilde lekelenmesini istemedi. Bu yüzden Hz. Yusuf (a.s) memurlarına emir vererek (alışılmadık) birşeyi öğrenmelerini istedi: Onlar hırsızları nasıl cezalandırıyorlardı? Biraderler de Hz. İbrahim'in (a.s) yasasını söylediler. Bu, plandaki boşluğu gidermekle kalmadı aynı zamanda biraderlerin de Mısırlı olmadıkları dolayısıyla bu ülkenin yasalarıyla yargılanamayacakları şeklinde herhangi bir itiraz beyan etmelerine de mahal bırakmamış oldu.
Daha önce de işaret edildiği gibi bu Allah'ın bir yardımıydı; peşpeşe iki ayette O'nun lütfunun bir alameti, yüce ilminin bir işareti olarak zikredilen yardımı...
Hz. Yusuf'u (a.s) kendi şahsi meselesi için Mısır Melikinin gayr-i İslami yasasına başvurmaktan koruyan Allah'ın lütfuydu. Çünkü insani zaafın baskısı altına bunu yapmaya yeltenebilirdi. Ve Allah'ın bizzat bir kimsenin ahlaki mertebesini korumak üzere düzenlemelerde bulunması kadar o kimse için büyük bir lütuf olamaz.
Ancak şu da belirtilmeli ki, yalnızca sıkı imtihanlardan "alnının akıyla" çıkanlar bu yüksek nişanla taltif edilir.
Hz. Yusuf'un (a.s) planındaki boşluğu gidermek suretiyle Allah, ilminin, kendisine ilim verilmiş olan (Hz. Yusuf gibi) kimselerin ilminden üstün oluduğunu göstermiştir.
Bu bağlamda mütalaa edilmesi gereken bazı meseleler vardır. Onlara kısaca değinelim.
1) Genellikle " " ifadesi şöyle çevrilmektedir: (Yusuf) kardeşini Melik'in yasasına göre alıkoyamazdı. "Yahut:" (Yusuf) kardeşini Melik'in yasasına göre alıkoymaya yetkili değildi. "Diğer bir deyişle çeviri şu anlama gelmektedir: "Bunu yapamazdı zira Melik'in yasasında buna izin yoktu." Fakat Arap dilinde ve Kur'an'da "ma kane" bu şekilde kullanılmamıştır. Nitekim bunun örneklerini Kur'an'da fazlasıyla bulabiliriz; "ma kane limü'minin en yaktule müminen" (Bir mümin bir mümini öldüremez "öldürmesi yakışık almaz"). "ma kane Allahu en yettehize min veled" (Allah bir çocuk edinemez "edinmesi yakışık almaz"). Dolayısıyla Hz. Yusuf hakkında kullanılan "buna gücü yoktu", "bunu yapamazdı", "buna hakkı yoktu" şeklindeki ifadeler anlamsızdır.
Çünkü Hz. Yusuf'un (a.s) kardeşini "bir hırsızdır" diye Melik'in yasasına göre alıkoymaya güç yetirememesi için bir neden yoktu. Bir hırsıza ceza vermek için bir yasaya sahip olmayan bir yönetim düşünülebilir mi? İfadenin gerçek karşılığı şu şekilde olmalıdır: "Kardeşini Melik'in yasasına göre alıkoyamazdı. Çünkü böyle davranmak bir peygambere yakışmazdı".
2) Kur'an'ın kullandığı "din'il-Melik" (Melikin dini) tabirini "Melik'in yasası" şeklinde anlarsak bu, tartışmalı ifadeyi anlamamıza yardım eder. Çünkü çok açık ki, peygamber Allah'ın dinin (nizamının) ikamesi için gönderilmişti. Melik'in gayri İslami sistemini (dinini) yürürlükte kılmak için değil. Bu zaman zarfında Hz. Peygamber (a.s) görevini bir ölçüde başarmıştı, ama yönetim tam anlamıyla Allah'ın dinine göre teşekkül ettirilememişti. Dolayısıyla artık bir peygamberin kendi şahsi bir meselesi için "Kralın sistemini" benimsemesi uygun olmaz, yakışık almazdı. Yani, "Kardeşini Melik'in yasasına göre alıkoymak Yusuf'a yakışmazdı".
3) Dahası, "Melik'in Dini" ibaresini "ülke yasaları" anlamında kullanmak suretiyle Allah, "din" kelimesinin geniş kapsamına işaret etmiş; Risaletin sahasını yalnızca Allah'ın birliğine inanmakla sınırlandırıp, onu kültürel, siyasi, sosyal, hukuki ve hayatın diğer dünyevi cephelerinin dışarda bıraktığına inanan kimselerin din kavramını kökünden kesmektedir. Veyahut böyle tipler dinin saydığımız vechelerle bir ölçüde ilgili olduğunu kabul ederler ama onlara göre bunlar, yapılsa da yapılmasa da olur kabilinden tavsiyelerdir. Güya din, inananları bunları yahut insan-yapısı yasaları benimsemekte serbest bırakmıştır, zira düşüncelerine göre, ikincisini benimsemelerinde bir beis yoktur. Din'in uzun bir süredir müslümanlar arasında yürürlükte olan bu yanlış kavranışı, İslami hayat tarzını hakim kılmak için gerekeni yapmaları yolunda kendilerini ihmalkar hale getirmiştir ve bu yüzden mesul tutulacaklardır. Dinin bu yanlış kavranışının sonucu olarak müslümanlar İslami olmayan hayat tarzıyla uzlaşır hale gelmişlerdir. Hatta bu yanlış kavrayış yüzünden Hz. Yusuf'u (a.s) güya örnek ittihaz ederek bu sistemlerin destekçisi ve uşağı haline gelebilmişlerdir. Oysa bu ayet ifade biçimi olarak bu yanlış kavramayı reddetmekte, "ülke yasaları"nın tıpkı namaz, hacc, oruç ve zekat gibi dinin bir parçası olduğunu bildirmektedir. Dolayısıyla Ali İmran Suresinin 19. ve 85. ayetlerindeki "el-din"in kabulu gereği, yasalar da namaz ve diğer farzlar gibi bu kavramın kapsamına girer. Bu yüzden dinin bu bölümünün herhangi bir sistemden ihracı Allah'ın gazabını celbedecektir.
4) Bunlarla birlikte yukarıdaki yorum, bir itiraza mahal bırakmamaktadır. Hiçbir şey olmasa, bu satırların yazarının bile katıldığı bir gerçek vardır ki, Hz. Yusuf (a.s) ülkenin en yüksek mevkiindeyken Mısır'da gayri İslami bir düzen yürürlükte bulunmaktadır. Dolayısıyla bu durum bizzat peygamberin Melik'in gayri İslami yasalarını uygulamak zorunda olduğunun bir delilidir. Şu halde Hz. Yusuf'un (a.s) kendi özel meselesinde Hz. İbrahim'in (a.s), şeriatı yerine, uygulamak zorunda kaldığı Melik'in şer'i sistemine göre amel etse ne farkederdi? Kesinlikle farkederdi, zira mesele Hz. Yusuf'un bir peygamber oluşuyla ilgi içindedir. Çünkü o İslami hayat nizamını tesis etmeye çalışmaktaydı ve bu, tedrici olarak başarılabilecek bir işti. Dolayısıyla bu süre içinde Melik'in yasası kaçınılmaz olarak yürürlükte kalacaktı. Aynı şey Hz. Peygamber'in (s.a) Medine'de olduğu sırada Arabistan'da vuku bulmuştu. İslami sistemi bütünüyle ikame etmek dokuz yılı almış ve bu dönemde bir takım gayri İslami yasalar yürürlükte kalmıştı. Sözgelişi içki, faiz, gayri İslami miras ve evlilik geleneği, batıl ticaret şekilleri vs. bir süre daha yürürlükte kalmak durumundaydı. Aynı şekilde İslam'ın medeni ve ceza hukukunun bütün olarak yürürlüğe girmesi de belli bir süreyi gerektirmişti. Dolayısıyla Hz. Yusuf'un (a.s) hükümranlığının ilk dokuz yılında Melik dininin (yasal düzeninin) yürürlükte kalmasında hiçbir tuhaflık bulunmamaktadır. Şu var ki geçiş dönemi esnasında gayri İslami melik yasasının devam etmesi, Allah Rasulü'nün Allah'ın dinini ikame için değil, Melik'in dinini izlemek için gönderildiğine delil teşkil etmez. Melik'in yasasına kendi şahsi davası için başvurmasının Hz. Yusuf'a (a.s) yakışmayacağı meselesine en iyi karşılık yine Rasulullah'ın (s.a) uygulamasında bulunmaktadır. Geçiş dönemi esnasında yani cahili yasaların henüz İslami yasalarla yer değiştirmediği dönemde, kimi müslümanlar daha önce yaptıkları gibi şarap içmeye, faiz yemeye devam ediyorlardı. Ancak Rasulullah (s.a) bu gibi fiilleri asla işlemiyordu

Yine iki kız kardeşle birden evlenmek, muta gibi yasalar uygulanmaktaydı, fakat Rasulullah (s.a) asla böyle bir uygulamada bulunmadı. Böylece açıklığa kavuştu ki, İslami yasaların evrimi döneminde kimi gayri İslami yasaların yürürlükte bırakılmasıyla onların bizzat uygulanması arasında fark vardır. Eğer Hz. Yusuf (a.s) Melik'in yasasını kendi şahsi davası için uygulasaydı bu onun yaptırım gücünü bu yasaya hamlettiği, bu yasayı tasdik ettiği anlamına gelirdi. Oysa bütün cahili şeriatleri ortadan kaldırmak üzere gönderilmiş bir peygamberin, başkalarına ruhsat verilmiş olsa bile bu yasaları izleyemeyeceği açıktır.  Mevdudi

“Onun kardeşi” ifadesiyle Bünyamin'in baba-bir kardeşi Hz. Yusuf'un kasdedildiği ortada. Hz. Yusuf için böyle bir hırsızlık suçlaması daha önce hiç vaki olmadığına göre; kardeşlerinin, kim olduğunu bilmeden yüzüne karşı yaptıkları bu asılsız karalamanın, sırf, doğru yanlış demeden her çareye başvurarak şu anda hırsızlık töhmeti altında bulunan Bünyamin'den kendilerini olabildiğince ayrı tutma gayretine dayandığını söylemek yerinde olur.

Lafzen, “Hz. Yusuf bunu içinde tuttu, onlara belli etmedi (ve kendi kendine) şöyle dedi: ...” Hemen bütün müfessirlere göre buradaki “bunu” kelimesi (hâ zamiri) Hz. Yusuf'un, “dedi” (kâle) ifadesiyle nakledilen “iç konuşma”sına ya da daha doğru bir ifadeyle, seslendirmediği düşüncelerine ilişkindir; bizim oldukça serbest bir çeviriyle aktardığımız husus da budur.

Lafzen, “vasfettiğiniz şeyi”; yani Yusuf ve Bünyamin'e yaptıklarınızı -zımnen, “çünkü siz bizzat Yusuf'u da babasından çalmıştınız”. M.Esed

Hz. Yusuf (a.s) için bu şekilde "el-Aziz" (izzetli kişi) ünvanının kullanılması, onun, Zeliha'nın kocasının daha önceki mevkiine geçtiği şeklinde bir karışıklığa meydan vermiştir. Bu yanlış anlama daha sonraları müfessirleri başka türlü yorumlar icad etmeye sevketmiştir. Bu yorumlara göre Zeliha bir mucizeyle yeniden gençleşmiş ve Melik tarafından Hz. Yusuf (a.s) ile evlendirilmiştir. Müfessirler bununla da kalmamış, kimileri Hz. Yusuf (a.s) ile Zeliha'nın gerdek gecesi konuşmalarını bile tesbit edebilmişlerdir. Aslında tüm bunlar kurgudur. Zira daha öncede işaret edildiği gibi "aziz" kelimesi, bir Mısır saygı ünvanının Arapça karşılığıydı ve özel bir bürokratik ünvana delalet etmemekteydi. "Aziz" kelimesi sadece "ekselansları" gibi anlamlara gelen ve Mısır'da yüksek mevkilere sahip kimseler için kullanılan bir ünvandı. Sözü edilen evliliğe gelince, bu da Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'da Hz. Yusuf'un (a.s) evliliğiyle ilgili olarak anlatılan hikaye üzerine bina edilmiş bir kurgudur. Bu kitaplara göre Hz. Yusuf (a.s) Poti-pherah'ın kızıyla (Asnad) evlenmişti.
Zeliha'nın kocasının adı da Potiphar'dı ve bu iki isim birbirine karışmıştı. Bu hikaye İsrailiyat geleneği içinde o yorumcudan bu yorumcuya el değiştirince Potiphar ile Potip herah isimleri, ses benzerliğinden dolayı aynı şahsa dalalet etmeye başladı. Sonuçta hikayede geçen (Potip herah'ın) kızı, (Potiphar,'ın) "karısı" ile yer değiştirdi. Sonra evliliğin suhuletle tamama ermesi için Potiphar "öldürüldü". Artık geriye tek bir zorluk kalıyordu, yaşların uygunsuzluğu... Bunun için de bir mucizenin yardımına başvuruldu ve ülkenin "yönetici"ne layık bir eş haline getirmek için Zeliha'nın yaşı tamamen gençleştirildi.  Mevdudi

"Hırsız" kelimesi yerine "malımızı bulduğumuz kimse" deyiminin kullanılmış olması çok anlamlıdır. Hz. Yusuf (a.s) kardeşi hakkında "hırsız" kelimesini kullanmaktan çekinmişti. Çünkü kardeşi gerçekte hırsız değildi. Buna "tevriye" denir. Tevriye bir hakikatı örtmek yahut "gizlemek" demektir. Bu uygulamaya belli şartlar ve sınırlar içinde İslami kurallar izin vermiştir. Fakat şahsi amaçlı bir kazanç için değil bir kötülükten sakınmak yahut bir zalimin elinden bir mazlumu kurtarmak için uygulanabilir. Veya gerçek dışı bir şey söylemekten yahut yanıltıcı bir araca başvurmaktan başka çare kalmadığı durumlarda bu yol geçerli olabilir. Apaçıktır ki, benzer bir durumda sadık bir insan açıkça yalan söylemeyecek ve göz göre göre hileye başvuramayacaktır. Bunları yapmak yerine öyle bir şey söylemek ya da yapmak zorundadır ki, ne tam anlamıyla doğru ne de tam anlamıyla yanlış olsun. Aynı şekilde söylediği açıkça yalan da değildir; yaptığı yalnızca kötülüğü defetmek için gerçeği gizlemek olmalıdır. Böyle bir uygulama hem hukuken hem de ahlaken şer'idir: ancak bir takım şahsi çıkarlar için değil, daha büyük bir kötülüğü çok daha küçüğüyle izale etmek amacı taşımak şartıyla... Demek ki Hz. Yusuf'un (a.s) bu durumda sözkonusu tüm şartlara haiz olduğunu söylemek gerekmektedir. Zira, memurlarına, danışıklı olduğu kardeşinin yükünü aramalarını tembihlemiş, fakat arayıp da hırsızlıkla suçlamalarını istememişti. Daha sonra memurlar kardeşlerini birer zanlı olarak huzuruna getirdikleri zaman hafifçe tahtından kalkarak yüklerini aramaya başlamıştı. Herşey olup bitip kardeşleri, Bünyamin yerine içlerinden birini alıkoymasını kendisinden istirham ettiğinde, Hz. Yusuf (a.s) onlara kendi hükümlerine göre mukabelede bulunup, yalnızca kabın bulunduğu şahsı alıkoyacağı, başkasına dokunmayacağı şeklinde karşılık vermişti.
Bu tür uygulama örneklerine mücadelesi esnasında Rasulullah'ın (s.a) hayatında da rastlanmaktadır. Ve bu uygulamaların herhangi bir hukuk ya da ahlak kuralına göre itiraz götürür yanı olamaz.  Mevdudi

Yani, Kral'ın kupasının Bünyamin'in yükünde bulunmasından başka... (Beğavî ve Zemahşerî).

Lafzen, “görünmeyen/bilinmeyen üzerinde gözcü değildik”, yani “sana Bünyamin konusunda söz verdiğimiz zaman, onun hırsızlık yapıp da kendi başına bu belayı açacağını bilmiyorduk” (Zemahşerî). M.Esed

Bu ayetlerde, küçük kardeşini geri göndermemek için Yusuf peygamberin Allah’ın kendisine öğrettiği planı aşama aşama uygulaması nakledilmiştir. Bu plana göre Yusuf peygamber küçük kardeşini yanında alıkoymuş, kardeşlerden en büyüğü de babalarına verdikleri söz gereği, küçük kardeşe sahip çıkmak için Mısır’da kalmayı kararlaştırmıştır.
Kardeşlerin 75. ayetteki “Onun cezası, kimin yükünde çıkarsa, işte o, onun cezasıdır” şeklindeki sözleri, esas olarak cezanın ferdiliğini ifade etmekle beraber, hırsızlık suçu işleyen kişinin tutuklanıp köle yapılacağı anlamını da içermektedir. “Kölelik ve İslam” başlıklı yazımızda da belirttiğimiz gibi, (Tebyinü’l Kur’an; c.2, s.167-180) eski hukuklarda insanların köle yapılmasının sebeplerinden bir tanesi de hırsızlıktır. Yani kardeşler bu sözlerle hem kendi ülkelerinin hukukuna göre suçun ve cezanın ferdi olduğunu ve bu sebeple bütün kardeşlerin cezalandırılamayacağını, hem de hırsızlık suçunun kendi toplumlarında özgürlüğün kısıtlanması şeklinde cezalandırıldığını ifade etmiş olmaktadırlar. İşin özünde ise, Yüce Allah, onların bu sözleri aracılığı ile insanlara bir hukuk dersi vermektedir.

KARDEŞLERİN BAĞLI OLDUĞU ŞERİATTA HIRSIZLIĞIN CEZASI

76. ayetin bildirdiğine göre, Mısır yasaları çerçevesinde kardeşini alıkoymaya imkân bulamayan Yusuf peygamber, Allah’ın öğrettiği oyun gereği, kardeşlerine kendi ülkelerindeki yasaların hırsızlığa verdiği cezayı sormuştur. Kardeşleri de ceza olarak hırsızın alıkonulduğu cevabını vermişlerdir. Yusuf peygamber küçük kardeşini ancak bu ceza şeklinin ortaya konulması üzerine yanında alıkoyabilmiştir. Yusuf peygamberin bu konuda babasının nasıl bir uygulama yaptığını bilmesi, onun yanından küçük yaşta ayrılması sebebiyle mümkün değildir. Dolayısıyla Yusuf peygamberin bu soruyu sorması, Allah’ın verdiği ilham veya vahy sayesinde olmuştur. Bunun da anlamı şudur: Yusuf peygamber küçük kardeşini Allah’ın yardımıyla alıkoyabilmiştir.
Yusuf peygamberin Allah’ın öğrettiği oyun ile kardeşini alıkoyması olayından anlaşılmaktadır ki, doğru amaçlara ulaşmak için yasalara aykırı olmayan ve herhangi bir zulme sebebiyet vermeyen meşru çareler arayıp bulmak caizdir.
76. ayetteki “Melikin dininde [ülkenin yasalarında], kardeşini alıkoymasına imkân yoktu” ifadesine gelince:  Bazı kaynaklarda belirtildiğine göre, "Kralın hırsızla ilgili kanunu, kişinin dövülmesi ve çaldığının iki mislini ödemeye mecbur tutulması" şeklinde idi.
Bu konuda Razi şunları söylemiştir:

İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir. "Onlar o zamanlar, her hırsızı, hırsızlığı sebebiyle köle sayıyorlardı. Onların şeriatinde hırsızın köle sayılması bizim şeriatimizde, ellerin kesilmesinin farz olması yerine geçiyordu ..." Ayetin manası, "Bu cürmün cezâsı, çalınan mal; yükünün içinde bulunan kimsenin kendisidir. Yani, "o şahsın kendisi o cürmün cezasıdır. Yani, onun köle edinilmesi, o cürmün cezasıdır" şeklindedir.(Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)

 76. ayetin sonunda Rabbimiz ayrıca parantez içi bir cümleyle insanlara şımarmamaları için ihtarda bulunmakta, her şeyin kendi kontrolünde olduğunu ve dilediğini derecelerle yükselttiğini bildirmektedir. Buradaki “derecelerle yükseltme” tabiri öncelikle Yusuf peygamber ile alakalı­dır ve ona verilen nimetlere işaret etmektedir. Çünkü Yusuf peygamberin hem kendi kardeşlerine hem de diğer insanların birçoğuna derecelerle üstün kılındığı önceki ayetlerde de bildirilmiştir:

Ve onu satın alan Mısırlı kişi karısına; “Bunun yerini şerefli tut. Bize faydalı olabilir, ya da onu evlat ediniriz.” dedi. Ve Biz Yusuf`u böylece yeryüzünde yerleştirdik. Ona olayların tevilini de öğrettik. Ve Allah emrinde galiptir. Fakat insanların çoğu bilmezler. (Yusuf/21)

Ve o [Yusuf], tam erginlik çağına gelince, kendisine ilim ve hüküm verdik. Ve işte Biz, güzelleştirenleri böyle karşılıklandırırız. (Yusuf/22)

Ve ant olsun o [hanım], ona niyeti kurmuştu. Eğer o [Yusuf] Rabbinin burhanını görmese idi ona [kadına] niyeti kurmuştu. Ondan fuhşu ve fenalığı uzak tutalım diye böyledir. Şüphesiz o, Bizim arıtılmış kullarımızdandı. (Yusuf/24)  

Ve işte Biz böylece Yusuf için o yerde iktidar [ülke yönetimi] verdik. Neresinde isterse orada konaklardı. Biz rahmetimizi dilediğimize nasip ederiz. Ve iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmeyiz. (Yusuf/56)

Bunun üzerine o [Yusuf], kardeşinin kabından önce onların kaplarını aramaya başladı. Sonra onu [su kabını] kardeşinin kabının içinden çıkardı. İşte Yusuf’a Biz böyle bir oyun öğrettik. Melikin dininde [ülkenin yasalarında], kardeşini alıkoymasına imkân yoktu. —Ancak Allah dilerse o başka. Biz dilediğimiz kişileri derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde bir daha iyi bilen vardır.- (Yusuf/76)

Allah’ın bir kimseyi derecelerle yükseltmeyi dilemesi için o kimsenin buna layık olması gerekmektedir:

Kendisine ayetlerimizi verdiğimiz sonra da onlardan sıyrılıp çıkan, derken şeytanın peşine taktığı, böylece de azgınlardan oluveren o kişinin ciddi haberini onlara oku [anlat].
Ve eğer Biz dileseydik onu o ayetlerle yüceltirdik, ama o alçaklığa saplandı kaldı ve tutkusuna uydu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte bu, ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur. O nedenle sen tefekkür etsinler [iyice düşünsünler] diye bu kıssayı iyice anlat.
Ayetlerimizi yalanlayıp, sırf kendilerine zulmeden o kavmin durumu ne kötüdür!
Allah kime yol gösterirse, işte o doğru yolu bulandır. Kimi de saptırırsa, işte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir. (A’raf/175-178)

Rabbimizin 76. ayetin parantez içi cümlesinde yer alan “Ve her bilgi sahibinin üstünde bir ‘daha iyi bilen’ vardır” ifadesine, hem Allah ile insan arasındaki hem de kullar arasındaki ilişki açılarından bakılabilir. Allah ile kul arasındaki ilişki açısından bakıldığında, anlam “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen Allah vardır” şeklinde olur; kullar arasındaki ilişki açısından bakıldığında ise aynı ifadeden “Her bilenin üstünde daha iyi bilen bir insan vardır” anlamı çıkar.Ancak hangi açıdan bakılırsa bakılsın, bu ifadenin mesajı şudur: Hiçbir insan kendisini “en bilgin” olarak görmemelidir.

77. ayette kardeşlerinin Yusuf peygambere de hırsızlık isnat ettikleri görülmektedir. Fakat Kur’an’da Yusuf peygamberin hırsızlık yaptığına dair hiçbir bilgi bulunmamaktadır. Bu durumda bu ithamın ya iftira olarak değerlendirilmesi ya da “Yakub peygamberin Yusuf’u çok sevdiği, kardeşlerinin de bu yüzden onu kıskandığı” bilgisinden hareket edilerek “kardeşleri Yusuf’u babalarının sevgisini çalmakla suçladılar” şeklinde anlaşılması gerekir.
Yusuf peygamber, kardeşlerinin bu ithamına karşılık onlara “Siz çok fena bir mevkidesiniz, nitelediğiniz şeyi Allah en iyi bilendir” demiştir. Yusuf peygamber bu sözleri küçük kardeşlerinin hırsızlık yapabileceğine inandıklarından dolayı onların fena bir mevkie düştüklerini ifade etmek için söylemiş olabileceği gibi, kendisine “hırsız” diyerek iftira etmiş oldukları için de söylemiş olabilir.
79. ayette Yusuf peygamberin “hırsız” sözcüğü yerine “malımızı bulduğumuz kimse” tabirini kullanmış olması çok anlamlıdır. Çünkü Yusuf peygamber kardeşinin hırsız olmadığını bilmektedir ve bundan dolayı da hukuki bir hüküm ifade eden bu sözcük yerine sadece durumu anlatan ve kardeşi hakkında bir hüküm ifade etmeyen bu tabiri kullanmıştır. Buna “tevriye sanatı” denmektedir. Tevriye,  “biri yakın olup sözden ilk anda anlaşılan ve fakat kastedilmeyen, diğeri de uzak olmak üzere iki manası bulunan bir lafzı zikredip bir nükteden dolayı uzak manasını kastederek o lafzı bu manada kullanma” şeklinde icra edilir. (es-Sekkaki, Miftahu’l-Ulum; ayrıca tüm “Belağat” kitapları)
Yusuf peygambere kardeşleri tarafından isnat edilen hırsızlık konusunda bir hayli nakil söz konusudur. Bunlar tahminden öte olmayan şeyler olmasına rağmen bilinmesinde ibreti âlem için yarar görüyoruz:

Saîd b. Cübeyr şöyle demiştir: "Onun ana tarafından dedesi putperest idi. Bundan dolayı Hz. Yûsuf`un annesi, babasının putlara tapmayı böylece bırakacağı için Yûsuf`a o putları çalıp kırmasını emretmişti. Yûsuf (a.s.) da bu işi yapmıştı, bahsedilen hırsızlık budur.
  O, babasının sofrasından yiyecek çalıp fakirlere vermişti. Babasının bir kuzusunu çalıp fakirlere verdiği de söylendiği gibi, aynı şekilde bir tavuğu çalıp fakirlere verdiği de söylenmiştir.
  Hz. Yûsuf (a.s.)`un halası, onu çok severdi. Bundan dolayı onu yanında tutmak istiyordu. Halasının yanında [evinde], Hz. İshak (a.s.)`dan kalma bir kuşak vardı ve onlar o kuşağı teberrüken [bereketini umarak] muhafaza ediyorlardı. Halası o kuşağı Hz. Yûsuf`un beline bağladı ve onun o kuşağı çaldığını söyledi. Onların kanunlarına göre de hırsızlık yapanın köle edinilmesi gerekiyordu. İşte böylece O, Yûsuf`u kendi yanında koyabilmişti.
Hz. Yûsuf`un kardeşleri, hırsızlığı sırf iftira ederek ona isnad ettiler. Çünkü kardeşleri, o hâdise üzerinden uzun bir müddet geçmesine rağmen, Yûsuf`a karşı öfke ile dopdolu idi. İşte bu hadise hased edenin kalbinin, kesinlikle o hased ve kinden temizlenemeyeceğini gösterir.  ( Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)

İlim adamları Hz. Yûsuf a nisbet ettikleri hırsızlığın ne olduğu hususunda farklı görüşlere sahihtirler. Mücahid ve başkalarından rivayet edildiğine gö­re-, Hz. İshak`ın kızı olan Hz. Yûsuf’un halası yaşça Hz. Ya`kub`dan büyüktü. Daha yaşlı olmasından ötürü Hz. İshak`ın kemeri ona geçmişti, çünkü yaş bü­yüklüğüne göre mirasçı oluyorlardı. Bu ise şeriatımızda hükmü nesh olunmuş şeylerdendir. Yine onların şeriatına göre hırsızlık yapan köleleştirilirdi. Hz. Yû­sufun halası ise [annesinin vefatından sonra] onu alıp büyütmüş ve onu aşı­rı derecede sevmişti. Hz. Yûsuf büyüyüp gelişince Hz. Ya`kub, kızkardeşine “Ba­na Yûsuf’u teslim et, gözümün önünden bir an dahi kaybolmasına tahammül edemiyorum” dediyse de halası ondan ayrılmak istemedi. Kardeşi Ya`kub`a “Onu bir kaç gün daha yanımda bırak, göreyim” dedi. Hz. Ya`kub yanından çıkıp gidince, Hz. İshak`ın kemerini alıp onu Hz. Yûsuf’a elbiselerinin altından bağladı. Sonra da: “Ben İshak`ın kemerini kaybettim, onu kimin aldığına, ki­min ele geçirdiğine bir bakınız!” dedi. Bu kemer araştırıldı, sonra da: “Evde bu­lunanların üzerini açın!” dedi. Herkesin üzeri açılınca, kemerin Hz. Yûsuf ile birlikte olduğu görüldü; bu sefer şöyle dedi: “Allah`a yemin ederim, o artık be­nim kölemdir. Ben ona dilediğimi yapacağım. Daha sonra Hz. Ya`kub ona gel­di, ona durumu bildirince, Hz. Ya`kub da şöyle dedi: “Sen bilirsin, eğer böy­le bir şey yaptıysa, o senin kölen olarak sana teslim edilecektir.” Halası, vefat edinceye kadar Hz. Yûsuf u yanında tuttu. İşte kardeşleri: "Eğer o çalmış bulunuyorsa onun daha evvel bir kardeşi de çalmıştı" sözleri ile bu hususa işa­ret ederek ayıpladılar. İşte Hz. Yûsuf da buradan su kabını -halasının yaptı­ğı şekilde- kardeşinin yükü arasına koymayı öğrenmişti.
Said b. Cübeyr der ki: Hayır, halası ona anne tarafından dedesine ait bir putu çalmasını emretmişti. O da sözü geçen o putu çalıp, kırmış ve yola at­mıştı. Onların bu tutumları bir münkeri değiştirmek idi. Kardeşleri ise onu hırsızlık yapmakla nitelediler ve bu işten dolayı onu ayıpladılar. Katâde de böyle demiştir.
ez-Zeccâc`ın kitabında nakledildiğine göre çaldığı bu put altından idi.
Atiyye el-Avfî der ki: Hz. Yûsuf kardeşleriyle birlikte yemekte bulundu­ğu bir sırada bir parça et gördü ve onu sakladı. Bundan dolayı onu ayıpla­dılar.
Şöyle de açıklanmıştır: Hz. Yûsuf sofradaki yemeklerden yoksullara ver­mek üzere bir şeyler alırdı. Bunu da İbn İsa nakletmektedir. Bir diğer açık­lamaya göre kardeşleri Hz. Yûsuf a nisbet ettikleri şeyde yalan söylemişler­di. Bu açıklamayı da el-Hasen yapmıştır. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)  H.Yılmaz

Yani, Bünyamin'i, (Mısır'da kalan) büyük kardeşi ve Hz. Yakub'un öldüğü yolundaki habere hiçbir zaman tam olarak inanmadığı Hz. Yusuf'u (karş. 17. not). M.Esed

Yani, "Sizler, benim asil bir karaktere sahip olduğunu bildiğim oğlumun kabı çaldığına hemencecik inandınız. Onun ağabeyi (Yusuf) meselesinde de tıpkı böyle davranmış, onu uzaklarda elden çıkarıp hiç vicdanınız sızlamadan bir kurda kurban gittiği yalanını söylemiştiniz. Şimdi de gelmiş, aynı rahatlıkla diğer kardeşinizin hırsızlık yaptığını söylüyorsunuz bana."  Mevdudi

Lafzen, “gözleri aklaştı/beyazlaştı”; yani, gözyaşlarıyla bulanarak (Râzî). Hz. Yakub, şimdi her ne kadar üç oğlundan uzak kalmış olsa da, Hz. Yusuf için duyduğu üzüntü hepsine baskın geliyordu; çünkü o'nun ölü mü, diri mi olduğunu henüz bilmiyordu. M.Esed

Yani, “olacak olan konusunda hükmün yalnızca Allah'a ait olduğunu” ve “[O'nun varlığına] inananların yalnızca O'na güvenmeleri gerektiğini” (67. ayet): bütün bu sure boyunca işlenen iki temel ilke; Hz. Yakub bu ilkeyi şimdi oğullarına öğretip öğütlemeye çalışıyor. Buna ilaveten Hz. Yusuf'un peygamberî rüyasını (4. ayet) hatırlaması ve sevgili oğlunu Allah'ın, özel bir görev için seçeceğine (6. ayet) olan inancı Hz. Yakub'un içini Hz. Yusuf'un halen sağ olduğuna dair yeni bir ümitle doldurmuştur (Râzî ve İbni Kesîr); bu husus, o'nun ayetin devamında oğullarına verdiği talimatı da açıklamaktadır M.Esed

Müfessirlerin çoğuna ve bilhassa (Taberî'nin ve ötekilerin kaydettiği gibi) İbni ‘Abbâs'a göre ravh terimi burada rahmet sözcüğüyle eş anlamlıdır. Sözcük dilbilimsel açıdan rûh (“hayat soluğu” ya da günlük dildeki “ruh”) sözcüğüyle akraba olduğuna ve ayrıca dolaylı ya da mecazî olarak, keder ve üzüntüden “uzak yahut azade olmak” (râhah) anlamını taşıdığına göre (Tâcu'l-‘Arûs), en uygun çevirinin “hayat bahşedici rahmet” olacağı söylenebilir. M.Esed

Bu ayetlerde bildirildiğine göre, Mısır’da olanların haberini alan ve oğullarına inanmayan Yakub peygamber önce oğlu Yusuf’a duyduğu hasretle perişan bir hâle gelmiş, sonra da düştüğü durum sebebiyle oğullarının sitem etmesi üzerine içindekileri Allah’a havale edip oğullarından Yusuf ve küçük kardeşini aramalarını istemiştir.
Dikkat edilirse, Yakub peygamber, olanları öğrendiğinde daha önce “Yusuf’u kurt yedi” haberine gösterdiği tepkinin aynısını göstermiş, oğullarına inanmadığını aynı sözlerle tekrarlamış ve kendisi için de “sabr-ı cemil” talebinde bulunmuştur. “Sabr-ı cemîl”, ümidin yitirilmediği, nefret doğurmayan, kin içermeyen, umut dolu sabır demektir. Yakub peygamber, her şeye rağmen evlatlarına nefret duymayacağı, onlara hiçbir şey olmamış gibi davranmasını sağlayacak böyle bir sabır talebinde bulunmuştur. Nitekim 87. ayette Yakub peygamber bu sabr-ı cemil sayesinde kin ve buğz gütmeden çocuklarına “Ey oğullarım!” diye nezaket ve şefkatle hitap etmiştir.
Diğer taraftan, Yakub peygamberin “gidin de Yusuf’u ve kardeşini araştırın” demesi, onun Yusuf’un yaşadığından emin olduğunu göstermektedir. Klasik kaynaklarda Yakub peygamberin Yusuf’un yaşadığından emin olmasının sebebi hakkında değişik açıklamalar yapılmıştır:

Ya`kûb`un Ümidinin Sebebleri

Daha sonra Ya`kûb (a.s.) "Ve Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum" demiştir ki, bu, "Allah`ın rahmet ve ihsanına dair sizin bilemiyeceğiniz nice rahmetini ve ihsanını bilirim. O, benim ummadığım bir yerden genişliği, ferahlığı getirendir" demek olup, bu, Hz. Ya`kûb`un, Yûsuf`un kendisine gelip ulaşmasını gözettiğine, beklediğine bir işarettir. Alimler, bu gözetlemenin sebebi hususunda şunları söylemişlerdir:
l- Ölüm meleği Ya`kûb (a.s.)`un yanına gelince, Ya`kûb ona: "Ey ölüm meleği, oğlum Yûsuf`un canını aldın mı?" deyince o: "Hayır, ey Allah`ın nebisi" der, sonra da Mısır tarafına işaret ederek "Onu, orada ara" der.
2- O, Yûsuf (a.s.)`ın rüyasının gerçek ve sadık olduğunu biliyordu. Zira Yûsuf hakkındaki rüşd ve kemâl emareleri, onun üzerinde apaçık ve zahir idi. Yûsuf (a.s.) gibi kimselerin rüyası boşa çıkamazdı.
3- Belki de Cenâb-ı Hak. Ya`kûb (a.s.)`a, Yûsuf`u ona ulaştıracağını, kavuşturacağını vahyetrniş; ancak ne var ki O, o vakti bildirmemişti. İşte bundan dolayı Ya`kûb (a.s.), bir sıkıntı içinde kalakalmıştı.
4- Süddî şöyle demiştir: "Hz. Ya`kûb`un oğulları, kralın hâl ve hareketlerindeki üslûbunu, O`nun mükemmelliğini Ya`kûb (a.s.)`a bildirdiklerinde, Ya`kûb (a.s.) onun Yûsuf olması ümidine düşerek; "Bu gibi hareket tarzının, kâfirde zuhur etmesi mümkün değil” dedi.
5- Ya`kûb (a.s.), Bünyamin`in hırsızlık etmeyeceğini kesinlikle biliyordu. O, kralın, Bünyamin`e eziyet etmediğini ve onu dövmediğini de duymuştu. Böylece o, zann-ı galibi ile, o kralın Yûsuf olduğu kararına vardı. Birinci mukaddime hakkında söylenebilecek sözün tamamı budur.
İkinci mukaddimeye gelince, buna göre Ya`kûb (a.s.), çocuklarının yanına varmış ve onlarla yumuşak bir biçimde konuşmuştur ki, bu da Ya`kûb`un:     "Evlatlarım gidin, Yûsuf ile kardeşinden  bir haber arayın” şeklindeki sözüdür. (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)

Bize göre, Yakup peygamberin Yusuf’un hayatta olduğuna olan inancının asıl sebebi, onun, oğlu Yusuf’un vizyonu hakkında kendi yaptığı tahmine inanmasıdır. Ayrıca Yusuf ile aralarında niteliğini bilemeyeceğimiz manevi bir irtibatın/iletişimin varlığı da söz konusu olabilir. Hatırlanacak olursa, Yakub peygamber, oğlunun gördüğü görüntüler hakkında “Ve işte böyle, Rabbin seni seçecek ve sana olayların tevilinden bilgiler öğretecek. Bundan önceki iki atana; İbrahim’e ve İshak’a tamamladığı gibi, nimetini sana ve Yakup soyuna tamamlayacaktır. Şüphesiz ki, Rabbin Alim’dir, Hakim’dir” diyerek tahminde bulunmuş ve bu tahminindeki olaylar henüz gerçekleşmemişti. Dolayısıyla bu olaylar gerçekleşmeden Yusuf’un ölmesi söz konusu olamazdı.

Yakub peygamberin düştüğü bu durum karşısında insanın aklına, ister istemez aşağıdaki gibi sorular gelebilmektedir:
* Yakub peygamberin bu derecedeki evlat sevgisi normal midir?
* Peygamberlik makamında bulunan birisinin kendisini kaybederek “Ah Yusuf, vah Yusuf!” diye mecnun gibi dolaşması, çevresinin onu sapıklıkla suçlamasına neden olması doğru mudur?
* Yakub peygamberin olan biteni çevreden saklaması ve oğullarına herhangi bir müeyyide uygulamaması ne derece doğrudur?
* Yakub peygamberin oğlunu çevreye [oğullarından başkasına] aratması konusunda mazeretinin olduğu varsayılsa bile, kuyudan kurtulduktan sonra Yusuf’un, babasının yaşadığı yerleri bilmesine rağmen onu arayıp sormaması, özellikle de eline güç geçtiği dönemde bir elçi veya bir ulak göndermemesi garip değil midir?
* Anlaşmalı da olsa Yusuf peygamberin kardeşini hırsızlık töhmeti altına sokması nasıl uygun görülür?
* Babasının çok üzüleceğini bilmesine rağmen Yusuf peygamber, kardeşini nasıl yanında alıkoyar?

Kıssa içindeki ifadelere iyi dikkat edilecek olursa, bu soruların cevapları kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Ama önce aşağıdaki ayetler tekrar okunmalıdır:

Bunun üzerine o [Yusuf], kardeşinin kabından önce onların kaplarını aramaya başladı. Sonra onu [su kabını] kardeşinin kabının içinden çıkardı. İşte Yusuf’a Biz böyle bir oyun öğrettik. Melikin dininde [ülkenin yasalarında], kardeşini alıkoymasına imkân yoktu. -Ancak Allah dilerse o başka. Biz dilediğimiz kişileri derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde bir daha iyi bilen vardır.-(Yusuf/76)

Ve onu satın alan Mısırlı kişi karısına: “Bunun yerini şerefli tut. Bize faydalı olabilir, ya da onu evlat ediniriz” dedi. Ve Biz Yusuf`u böylece yeryüzünde yerleştirdik. Ona olayların tevilini de öğrettik. Ve Allah emrinde galiptir. Fakat insanların çoğu bilmezler. (Yusuf/21)

Ve işte Biz böylece Yusuf için o yerde iktidar [ülke yönetimi] verdik. Neresinde isterse orada konaklardı. Biz rahmetimizi dilediğimize nasip ederiz. Ve iyilik edenlerin mükâfatını zayi etmeyiz. (Yusuf/56)

O [babaları] dedi ki: “Aksine, nefisleriniz sizi aldatıp bir işe sürüklemiş. Artık güzel bir sabır!  Umarım ki Allah onları [üçünü; Yusuf’u, küçük kardeşini ve büyük kardeşini] birden bana getirir. Şüphesiz O, en iyi bilenin, hikmet sahibi olanın ta kendisidir." (Yusuf/83)

O [Yakup] dedi ki: “Ben, içimi doldurup taşan özlemimi, kederimi Allah’a şikâyet ediyorum. Ve ben Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Ey oğullarım, gidin de Yusuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmeyin; kesinlikle kâfirler kavminden başkası Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmez. (Yusuf/86, 87)

Fakat ne zaman ki, gerçekten müjdeci geldi, onu [gömleği] onun [Yakub’un] yüzüne koydu, hemen basiyr [ayıplanan, dalga geçilen hastalıktan kurtulmuş] hâle geldi. “Ben size demedim mi, ben Allah’tan sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi. (Yusuf/96)

Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, bu kıssanın iki kahramanı olan Yakup ve Yusuf peygamberler, kendileri için belirlenmiş rolleri oynayan iki aktör durumundadırlar. Yüce Allah onlara tarih sahnesinde “aile içi hatalı davranma” rolleri vermiştir. Onlar bu rolleri iyi oynayacaklardır ki, onların sergiledikleri hatalı davranışları görüp duyanlar, bunlardan ibret alacaklar, onlar gibi aile içi yanlış davranışlarda bulunmayacaklardır. Bize göre, Rabbimiz onlara bu görevi vermiş ve onlar da bunu sabr-ı cemil ile uygulamışlardır.

Ve Allah ve elçisi bir işte hüküm verdiklerinde, hiçbir mümin erkek ve mümin kadın için kendi işlerinde [kendi isteklerine göre] serbestlik yoktur. Ve kim Allah’a ve elçisine isyan ederse o, açık bir sapıklıkla sapmıştır. (Ahzab/36)

Bu tarz bir uygulama, Kur’an’da, peygamberimizin evlatlığı Zeyd ile evli olan Zeynep’in, Zeyd’ten boşandıktan sonra peygamberimizle evlenmesi olayında da görülmektedir. H.Yılmaz

Yani, "Eğer bize ihtiyacımızı karşılayacak tahılı verirseniz bu sizin tasaddukunuz olacak, zira tahıl karşılığı elimizde olan para, ihtiyacımız olan tahılı karşılamamaktadır."   Mevdudi

Yani, zahireyle takas etmeyi düşündükleri mallar (bkz. yukarıda 60. not).

Kendi adını Bünyamin'inkiyle birlikte zikretmekle, mümkündür ki, kardeşlerinin Raşel'in iki oğluna karşı tâ başından beri duydukları kin ve kıskançlığı îma etmek istiyor (karş. bu surenin 8. ayeti ve ilgili 12. not); bir başka açıdan, burada Bünyamin'den söz edilmesi, “hırsızlık” olayında onun suçluluğunu kabul etmeye teşne gözükerek sergiledikleri vefasızlığı îma etmek için olabilir (77. ayet). M.Esed

Lafzen, “[tekrar] görmeye başlayacaktır” -yani, “benim için gözyaşı dökmeyi bırakacak; yaşadığımı öğrenince üzüntünün, sürekli gözyaşının görme duyusunda yol açtığı zayıflık, bulanıklık kaybolacaktır”; yukarıdaki cümle için Râzî'nin yaptığı açıklama böylece özetlenebilir. Adı geçen müfessire göre, Hz. Yakub'un üzüntüden tamamen kör olduğunu söylemek için ortada pek öyle zorlayıcı bir sebep yoktur. Ayrıca “gömleğimi babamın yüzüne sürün” ifadesi “gömleğimi babamın önüne koyun” şeklinde de aktarılabilir; çünkü vech (lafzen, “yüz”) terimi klasik Arapça'da çoğu zaman mecaz olarak kişinin şahsiyeti ya da zatı anlamında kullanılır. M.Esed

Bu ayet grubunda, Yüce Allah’ın Yusuf peygambere vahyettiğini bildirdiği 15. ayetteki “Ant olsun ki, sen onlara ilerde onlar hiç farkında değilken bu işlerini haber vereceksin” mesajının gerçekleşmiş olduğu görülmektedir. Yusuf peygamber, erzak tedariki için tekrar yanına gelen kardeşlerine kendini tanıtmış, kardeşlerinin mahcup olup özür dilemeleri üzerine onları bağışlamış ve gömleğini babasına göndererek tüm aileyi Mısır’a davet etmiştir.
Yusuf peygamberin 90. ayette kardeşlerine yönelik olarak söylediği “Şüphesiz kim takvalı davranır ve sabrederse, artık hiç şüphesiz Allah iyi, güzel işler yapanların mükâfatını zayi etmez” şeklindeki sözleri, -“takva”, “sabır” ve “muhsin” kavramları arasındaki ilişkiyi göstermesi sebebiyle- kardeşlerinin yanı sıra tüm insanlığa da verilmiş bir ders mahiyetindedir.
Kıssanın bu bölümünde ayrıca insanlar arasındaki düşmanlığın kalkmasının affa bağlı olduğu mesajı da verilmektedir. Nitekim Yusuf peygamber, aile bünyesindeki sevgi bağlarını, kendisine kötülük yapan kardeşlerini affetmek suretiyle yeniden oluşturmuştur. Bize göre, burada verilen mesajın “Affın, hoş görünün olduğu yerlerde düşmanlık, mutsuzluk olmaz” şeklinde ifadesi de mümkündür.

 البصيرBASİYR

“Basiyr” sözcüğü genellikle “gören, iyi gören” anlamında kullanıldığından, Yakub peygamberin bu kıssadaki durumu, onun önce körleştiği, sonra körlükten kurtulup “iyi görür” hâle geldiği yolunda anlaşılmıştır. Ne var ki, “basiyr” sözcüğü Arapçada “alay edilen, dalga geçilen, derbeder, hasta” anlamındaki “darir” sözcüğünün karşıtı olarak da kullanılır. (Lisanü’l-Arab ; c: 1, s: 429 Bsiyr mad ve c: 5, s: 487 Dariyr mad.)
93. ayetin son cümlesindeki sözleriyle Yusuf peygamber, ailesini yanına çağırmaktadır. Ancak onun bu sözlerini “Yusuf’un kendisi babasının ayağına gitmesi gerekirken, babasını ayağına çağırıyor” şeklinde anlamak, bize göre doğru bir bakış açısı değildir. Çünkü Yusuf peygamberin maksadı, gururundan dolayı ailesini ayağına çağırmak değildi. Göçebe hayatı yaşayan ailesini yerleşik ve medenî bir hayata getirmek istemiş, bunun için de onlara bir devlet daveti yapmıştır. H.Yılmaz

Bu peygamberlerin sahip oldukları olağanüstü güçlerin bir örneğidir. Hz. Yakub (a.s) kervan Mısır'dan henüz yola çıkmışken Ken'an'a o kadar mesafeden Hz. Yusuf'un (a.s) gömleğinin kokusunu almıştı

Bu, aynı zamanda peygamberlere ait güçlerin doğuştan getirilen şahsi nitelikler olmadığını, aksine Allah'ın muradıyla, O'nun tarafından kendilerine bağışlandığını da gösterir. Hz. Yakub'un (a.s) Mısır'da o kadar kaldığı süre içinde Hz. Yusuf'un (a.s) elbiselerinin kokusunu alamayıp da, Allah'ın dilemesiyle (belli bir zamanda) almasının nedeni budur.  Mevdudi

94. ayette, oğulları Mısır’dan hareket ettiği anda Yakub peygamberin yüzlerce kilometrelik bir mesafeden oğlu Yusuf’un kokusunu aldığı, yani onun sağ olduğunu anladığı bildirilmektedir. Normal olarak tam o anda ve o mesafeden böyle bir koku algılaması mümkün görünmediği halde, Yakup peygamber, oğlu ile ilgili doğru bilgiyi kesin olarak o mesafeden ve o anda algılamıştır. Bize göre, bu durumu bazılarının yaptığı gibi “mucize” olarak izah etmek yanlıştır. Çünkü daha evvel açıkladığımız gibi, bir durumu “mucize” olarak niteleyebilmek için bir takım şartların varlığı gerekmektedir (Tebyinü’l Kur’an; c.3, s.17). Burada ise kimseye herhangi bir şeyin ispat edilmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla, Yakub peygamberin bu algılamalarını “mucize” olarak değerlendirmeden önce, durumun başka izah yollarının mümkün olup olmadığının araştırılması gerekmektedir. Bize göre, “mucize şartları”nın mevcut olmaması, baba-oğul arasında paranormal bir irtibat [telepati] olduğu izlenimini vermektedir. Modern bilim “telepati”yi her ne kadar doğrulanmış bir olgu olarak kabul etmese de, insan beyninin imkânlarının tümüyle keşfedilmiş olmadığı kesin bir gerçektir. Biz de Kur’an’daki bu olaydan hareket ederek böyle bir manevi irtibatın modern bilim tarafından da psişik bir olgu olarak kabul edilebileceği ihtimalini mümkün görüyoruz. Anlaşılan o ki, Yakub peygamber işin başından beri telepatik olarak oğlu Yusuf’tan haberdardır ve “vizyon” ile “telepati”, İbrahim ve İshak soyuna Allah’ın verdiği nimetlerdendir.
Daha önce de dediğimiz gibi, İslam dünyasında bu konularla ilgili olarak yeterli çalışma yapılmamıştır. Batı kaynaklı çalışmalarda dile getirilen açıklamalara ihtiyatla yaklaşmakla beraber, konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olması için “telepati” hakkında yazılmış iki makaleyi dikkatlerinize sunuyoruz:

ZİHİNSEL İLETİŞİM TELEPATİ
Ercüment Kaya

Duyular Dışı Algılamaların [DDA] belki de en yaygın ve çoğu zaman da farkında olmadan kullanılan çeşididir telepati. Özellikle, uyuyan kahin olarak da adlandırılan ünlü durugörü medyomu Edgar Cayce’nin verdiği bilgilerde de açıkça görülmektedir ki, telepati vasıtasıyla iletişim Mu ve Atlantis uygarlıklarında çok yoğun olarak kullanılmaktaydı. Bu uygarlıkların dejenerasyonlarına paralel olarak bu duyular dışı algılamanın da köreldiği ifade edilmektedir. İnsanların birbirlerini anlamak için seçtikleri kelimelerin ne kadar yeterli olduğu tartışılır. Bedenin algılama araçları olan beş duyunun yeterliliği de tartışılabilir. Halbuki telepatinin, diğer tüm DDA’da olduğu gibi bedenin algılama araçlarıyla bir ilgisi yoktur. Telepati, bilinen duyumlar ya da herhangi bir araç kullanılmaksızın, her türden düşünce ve duygunun zihinden zihine gönderilip alınması şeklinde yapılan bir iletişimdir.
19. yüzyılın sonlarında başlayan telepati çalışmaları 20. yüzyılın başlarında başta Duke Üniversitesinden Dr. Joseph B. Rhine olmak üzere bazı bilim adamı ve araştırmacılar tarafından deneysel olarak, uygun düzeneklerin ve şartların oluşturulduğu parapsikoloji laboratuvarlarında yapılmıştır. Bu çalışmaların günümüze kadar gelen çok değerli örnekleri mevcuttur [1]. Dr. Rhine özellikle “Zener Kartları”nı kullanarak yaptığı çalışmalarla, DDA’nın ihtimal hesapları ötesinde değere sahip olduklarını ortaya çıkarmıştır. Günümüze kadar Sovyet Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan Telepati çalışmalarının casusluk amacıyla da kullanıldığı anlaşılmıştır [2].
Telepatik iletişimin gerçekleşmesi için en az iki insanın olması gerekmektedir. Bu iki insandan birisi VERİCİ, diğeri ALICI durumundadır. Bu iletişimde şekil, fikir, sembol olarak gönderme-alma yapılmaktadır. Böyle bir iletişimde insanlar arasındaki sempati bağının kuvveti önemli bir unsurdur. Bu duruma en güzel örnek, anne ile çocuğu arasındaki bu sessiz iletişimdir. Sevgililer, yakın arkadaşlar, kardeşler, eşler arasında meydana gelen telepatik iletişim, gerçekleşme yoğunluğu bakımından üst sıralarda yer almaktadır. Bazen telefon çaldığında, açmadan, sizi kimin aradığını söylersiniz. Yolda yürürken uzun zaman görüşmediğiniz bir arkadaşınıza rastlamadan önce düşüncelerinize o gelir. Veya aynı anda aynı şeyleri düşündüğünüzü, biriniz o düşünceleri ağzından kelimelere döktüğü zaman anlarsınız. Çünki bu iletişim bağı tüm varlıklar arasında mevcuttur. Bunlar tesadüf değildir. Çünki TESADÜF diye bir şey yoktur.
Telepatik iletişim, bunun dışında, kontrollü ve deneysel olarak da birbirini tanımayan fakat telepatik yetenekleri gelişmiş süjeler tarafından oluşturulmuştur. Özellikle Sovyet Rusya ve ABD’de yapılan denemelerde, birbirlerinden birkaç bin km uzaklıkta bulunan alıcı ve verici telepatların çok doğru ve sağlıklı bir şekilde gönderme-alma yaptıkları araştırmacılar ve gözlemci bilim adamları tarafından tespit edilmiştir.
Beyindeki her aktivite, atom seviyesinde kimyasal bir değişime neden olur. Bunun sonunda esiri ortama bir tür enerji dalgaları yayılır. Her enerji formunun da bir yayını vardır. Radyasyonsuz hiçbir şey var olmaz. Her şey hayat denizi içinde titreşir durur. Bu sadece canlılar için değil, cansızlar için de geçerlidir. Bilime göre fizik radyasyonların tümü uzaklığın karesiyle azalır. Yani bir verici telsizden çıkan radyasyon uzaklık arttıkça gücünü yitirir. Denemelerle sabit olmuştur ki telepatide uzaklık arttıkça böyle bir durum söz konusu değildir. Hatta uzaklık arttıkça telepatik iletişim daha sağlıklı olmuştur.
Telepatik iletişim zaman ve mekânla sınırlı değildir. Hızı hiçbir iletişim vasıtasıyla mukayese edilemez şekildedir. Bu iletişim, ANINDA gerçekleşmektedir.
  Telepati aslında sadece insanlar için geçerli değildir. Hayvanlar ve bitkiler de bu iletişimi kullanmaktadırlar. Kendi aralarında olabildiği gibi, insanla hayvan, insanla bitkiler arasında da telepatik iletişim gerçekleşmektedir. Bunlara ait yapılmış birçok laboratuvar çalışmaları bunun geçerliliğini kanıtlarken, çevremizde bulunan hayvan ve bitkilerle kurduğumuz özel yakınlıklar en doğal olaylar olarak yaşanan örneklerdir.
Telepatide tespit edilen önemli bir gerçek de, zihnin, bu iletişim sırasında alfa dalga boylarında yayın yapmasıdır.
Telepatide, özellikle vericinin derin bir konsantrasyon ve vizüalizasyon [içsel canlandırma] içinde olması gerekmektedir. Alıcı durumundaki süje için, zihnini alfa dalga boyunda yayın yapar hale getirmesi yeterli olmaktadır. Amerikan Deniz Kuvvetlerinin ilk atom denizaltısı olan Nautilius’un kullanıldığı telepati denemeleri, bilimsel şartlar altında bilim adamlarının gözetiminde yapılan önemli bir örnektir. Bu denemede hem insanlar hem de hayvanlar kullanılmıştır. Denizaltı hiçbir radyo dalgasının ulaşamayacağı derinliğe kadar inmiş ve denizaltı içinde tecrit edilmiş özel bölmeler ve düzenekler kullanılmıştır. Bu denemede hayvan denek olarak tavşanlar kullanılmıştır. Anne tavşan, denizaltının içinde çeşitli kayıt cihazlarına bağlı olarak bulunurken birkaç gün önce doğmuş olan dört yavrusu karada bulunmaktaydı. Deneme gereği yavru tavşanlar sırasıyla boğularak öldürülmüş ve öldürme sırasında denizaltında bulunan anne tavşanın ıstıraplı durumu hem görsel olarak hem de cihazlar tarafından tesbit edilmiştir. Bu denemenin yapıldığı sıralarda insanlar arasında da denemeler yapılmıştır. Mesela denizaltında özel tecrit edilmiş odada bulunan süje [telepat] ile karada bulunan süje arasında mükemmel tarzda gönderme-alma gerçekleştirilmiştir.
Bütün bu gerçeklere rağmen bugün insanlar diğer duygular dışı algılamalarda da olduğu gibi telepatiyi sürekli ve istedikleri zaman kullanamamaktadırlar [özel çalışmalardaki denemeler hariç].
Sadece bir balığın nadiren suyun dışına bir anlık sıçraması ve tekrar suya dalması gibi gerçekleştirilmektedir. Neden? Acaba insanlar böyle bir yeteneği kullanabiliyor olsalardı, bunu günün dejenere, egoist tarzda yapılanmış insanı hangi amaçla kullanırdı? Düşünmesi bile ürkütücü!
Telepati olayının bize getirdiği en büyük özellik, bütün canlılar arasında bir alışverişin mevcut olduğunu göstermesidir. İşin felsefi tarafı budur. Sadece iki zihin arasındaki pire yarışı gibi düşünce sıçraması değildir bu [3].
Hepimiz birbirimize bağlıyız. Hiç kimse müstakil bir varlık değildir. Kesinlikle sizin kendinize ait bir düşünceniz yoktur. Muhakkak o düşüncenin kökeninde size başka yerden intikal etmiş bazı ipuçları vardır. Siz onu üretirsiniz, büyütürsünüz, kendi düşünceniz zannedersiniz. Telepatinin geliştirdiği etik sonuçlar bunlardır. Yani sadece bir şey var demekle iş bitmiyor. Bunu askeri meselelerde, casusluk işlerinde vs. kullanacak değiliz. Bize lüzumlu olan tarafı bu. Hepimiz birbirimizle bir ağ içerisinde bir şebeke sistemi yaratılmış, bilgi alışverişi içindeyiz. Bunu da biz şuurlu veya şuurdışı tarzda meydana getiririz.
Bu telepatik alışveriş hepimizin içinde vardır.
KAYNAKLAR
[1] Parapsikoloji Dersleri, Ruh ve Madde Yayınları
[2] Gizli Parapsikoloji Savaşı, Ruh ve Madde Yayınları
[3] Arıkdal E. “Telepati” konferansı, Aralık 1994 ARAD / Ankara

TELEPATİ
Bilal Uyan

Telepati, evrensel bir iletişim aracıdır. Zamanla ve mekânla sınırlandırılamaz. Bu iletişimsel titreşim, imajinasyon, düşünce ya da sembolizm tarzında ortaya çıkan etki alışı ve verişidir. Bu türdeki olaylar her geçen gün başımıza gelebilir, yani sıklıkla karşılaşabiliriz. Fakat bu durumu yaşayan kişiler kabullenmezler hatta rastlantı der, geçer giderler. Örneğin, bir arkadaşımız birden bire karşımız çıktığında, `Ne tuhaf, şimdi seni düşünüyordum` deriz.
Şunu kesinlikle kabul etmemiz gereklidir ki, insan, şuurunu ve duyu dışı algılamalarını yönlendirerek, karşısındaki insanın düşüncelerini algılayacağı gibi aynı zamanda kendi düşüncelerini de başka zihinlere aktarabilir. Telepati yeteneği, belli oranlar dâhilinde bütün insanlarda vardır. Aralarında sempatik titreşim frekansı doğmuş kişiler arasında ise, bu çok daha yoğundur. Telepatinin en belirgin şekli ise ikizlerin ve özdeş ikizlerin arasında gözlemlenmiştir. Hemen hiçbir çalışma yapılmadan meydana gelen bu yetenek, ikizler arasında doğal bir biçimde kullanılmaktadır. Tarihin başlangıcından itibaren bugüne dek telepatiyi görmek mümkündür, ancak yazılı kayıtların hepsinde çok farklı zamanlara rastlayarak ortaya çıkar.

Telepatinin Tarihçesi:

Kökeni çok eski zamanlara dayanan telepatinin o çağlarda insanların telepatik yeteneklerini günümüze dek çok daha iyi kullandıklarına dair çeşitli teoriler mevcuttur. Dünyanın sayılı parapsikologlarından biri olan, parapsikolojiye büyük emekleri geçen Duke Üniversitesi profesörlerinden Dr. Joshep B. Rhine, konuya İngilizce karşılığı olan Extra Sensory Perception yani Duyular Ötesi İdrak ismini vermiştir. Rhine, yaptığı çalışmalar neticesinde telepatinin bilimsel olarak da kanıtlanmasını sağlamıştır. Daha sonraki dönemlerde geliştirilen araştırmalar sonucunda olay Amerika`nın dışında, Rusya`da en ince ayrıntılarına kadar incelenmiştir ve de her iki ülkenin beraberce yaptıkları deneylerin neticesinde olay bilimsel olarak tam anlamıyla kanıtlanmış oldu.
Antik çağlara dönecek olursak, yani günümüzden iki bin yıl öncesinde telepati konusunun Aristo ve Çiçero tarafından da ele alındığını görmekteyiz. 1965 yılında yapılan bir seminerde olaylar dar bir çerçeve içerisinde alındı ve hedefine ulaşamadı. Fakat 1969 yılında Los Angeles`da yapılan bir başka seminerde ise son derece konuyla alakalı kararlar çıktı ve de ilginç gelişmeler yaşandı. Bu konferansta telepatinin rüyalarla olan bağlantısı ve düşünce nakillerinde heyecanların etkileşiminin ne olduğu gibi pek çok konu işlendi. Sevindirici bir gelişim içinde, seminere katılan insanların hemen hepsi de profesör olmalarına karşın, konular hakkında hiçbir şekilde itirazda bulunmamalarıydı.

Telepati Deneylerine Bir Örnek:

Atlantik Okyanusun`da 25 Temmuz 1959 tarihinde, Amerika`nın ilk atom denizaltısı olan Nautilius, on altı gün süren telepatik deneylere ev sahipliği yapmıştır. Deneyin bir uzantısı olan denizaltıda Teğmen Jones, özel bir kamarada alıcı durumunda, deneyin diğer uzantısı olan Kuzey Caroline Üniversitesi`nde ise öğrenci Smith Durham verici olarak hazır bulunmaktaydı. Durham, özel bir odada ve sıkı tedbirler altında, önündeki özel kutu içerisinde beş ayrı şekilden oluşan bin adet zener kartı ile deneyi başlatıyor ve de her geçen gün belli saatler dâhilinde iki defa olmak suretiyle otomatik kart karıştırıcının karşı kısmına oturuyordu. Makine, Durham` ın önüne birer dakika aralıkla kart fırlatıyor, o da fırlatılan kartlar üzerine konsantre olmaya çalışıyordu. Teğmen Jones ise, Atlantik Okyanusu` nun yüzlerce metre kadar derinliğinde bu kartları bulmaya çalışıyordu. Tahmin ettiği şekilleri bir kâğıda yazmak suretiyle kaptana teslim ediyor, kaptan da onları bir zarfın içerisine koyarak ağzını mühürlüyordu. On altı günün sonunda Nautilius`dan gelen kartlar araştırma merkezinin kasasındaki kartlarla karşılaştırıldığında ortaya çıkan netice oldukça şaşırtıcıydı; aynı tarihli kâğıtlardaki işaretlerin dizilişinin sırası birbirini tıpa tıp tutuyordu. Başarı yüzde yetmiş oranında sağlanmıştı ve hiçbir şüphe götürür yanı yoktu. Bu deney çok sıkı güvenlik önlemleri alınarak gerçekleştirilmişti.

Uzayda Bir Telepati Deneyi:

Amerikalı yetkililer, uzun bir süre sır olarak saklamalarına rağmen, astronotlarının uzayda gerçekleştirdikleri çeşitli deneyler yaptıklarını açıklamışlardı. Bu konu hakkında bilinen en önemli deney, Apollo-14 astronotları tarafından gerçekleştirildi. Öyle bir olaydı ki, bu yolculuk esnasında NASA`dan verilen telepatik bir şifreyle yörünge değişikliğinin yapılması bile sağlanmıştır. 31 Ocak - 9 Şubat 1971 tarihleri arasında Apollo-14 Kaptanı E.D. Mitchell dört ayrı kişi ile telepati deneyleri yaptı. Bu deneylerin ikisi gidiş esnasında, diğer ikisi de dönüş esnasında gerçekleştirildi. Bu deneyler esnasında standart telepati kartları kullanandı, her bir karta konsantre süresi olarak birer saniye verildi. Bu telepatik kart işlemleri tam olarak yirmi beş kez uygulandı ve sonuç pozitifti. (İnternet’ten)

Bu konuya dair merhum Elmalılı’nın kanaati ise şöyledir:

Zamanımız fen bilimleri ve felsefesi bu gibi olağanüstü olayları açıklayamamakla beraber inkâr da etmemektedir, Psikoloji de bu vakaları "telepati" adı altında tasnif ve mütalaa etmektedir. Telgraf, telefon kelimelerinde dahi bilindiği ve kullanıldığı üzere "tele" kelimesi aslında "uzak" demek, "pati"de etkilenme anlamına geldiğinden, "telepati" uzaktan etkilenme demek olur. Ve şöyle tarif olunur: Bir ruhta duyulan öyle bir algılamadır ki, o anda meydana gelmiş gerçek bir olaya ilişkin olduğu halde, öyle bir mesafede veya öyle bir duygu hali içindedir ki, bu durum o olayın o kişi ile bilinmesini imkânsız gibi gösterir." Diğer bir tarife göre de "Bir mânânın veya duygunun uzaktan algılanması, yani hissolunabilecek bir aracının yardımı olmaksızın iletilmesi meselesidir." Önceki tarife göre telepati, normal dışı sayılan şartlarda meydana gelen dış olaylara da şamil olabilecektir. Lâkin ikinci tarife göre, herhangi bir hava akımı içinde duyulabilecek koku gibi olaylar, telepati cinsinden sayılabilecek kadar fevkalade olaylardan değildir.
Burada kendi başıma gelmiş ve yaşadığım bir telepati olayından bir misali anlatmak istiyorum: İstanbul`da Nüvvab Mektebi`nde talebe iken bir gün öğleden sonra dersten çıkıp Nuruosmaniye`de ikametgâhım olan hattat odasına geldim. Tek başıma pencerenin önüne oturdum. Oturur oturmaz, henüz daha hiçbir şeyle meşgul olmadan, birdenbire büyük amcam Mehmed Emin Efendi hatırıma doğuverdi ve derhal kalbime derin bir hüzün çöktü, ağlamak istedim. Hâlbuki başka zamanlar onu hatırlayınca mutlaka sevinç ve neşe hissederdim. Az bulunur, fazilet örneği bir insan idi. Bu sefer hem hatırlayış şeklim, hem de alışılmışın dışında sevinç yerine içime öyle bir hüzünün çökmesi tuhafıma gitmişti. Ben bunu hemen bir yere kaydettim. Onbeş gün sonra memleketten posta ile bir mektup aldım, babam o gün amcamın vefat ettiğini ve bana yadigâr olmak üzere birkaç kitabını vasiyyet ettiğini yazıyordu. O zaman ben postanın on günde geldiği bir mesafeden o hüzünlü olayı, meydana geldiği anda yüreğimde duymuştum ve gözlerim dolmuştu.
İşte telepati dedikleri şey böyle olaylardır ki, bizim ıstılahımız bütün bu gibi olayları ilham cinsinden saymaktadır. Bu hâl uykuda meydana gelseydi adına rüya diyecektik. Bunlar normal duyularımıza göre fevkalade olaylardan olmakla beraber, çok nadir şeyler de değiller, her zaman herkesin başına gelebilen çok sayıda olaylardır. Belki herkeste olur da pek çok kimse bunun farkında bile olmaz. Fakat bunlar genellikle bilgi sebebi değildir. Sıradan bir vehim şeklinden başlayarak, keramet veya mucize derecelerine kadar çıkacak çeşitli derecelerde ortaya çıkabilirler. Âcizane kendi kanaatime göre:
Bu ayet, bize yalnızca ruh ilimleri ve mucize cinsinden bir harikayı tesbit ile kalmıyor, bugünkü teknolojik gelişme açısından dikkate değer ilhamlar da veriyor. Zira görülüyor ki, "rayiha", yani koku kelimesi, "rîh", yani "rüzgâr" anlamına gelen bir kelime ile ifade buyuruluyor. Bu kelimeden iletme anlamı daha belirgindir. Hâlbuki yukarıda da söylediğimiz gibi, kafilenin Mısır`dan ayrıldığı anda Yakub`un vicdanına bu kokunun ulaşması rüzgâr hızından daha hızlı bir iletişimle olmuştur. Bugünkü bilgimize göre; bu iletişimin fizik olarak meydana gelmesi, havanın normal ve kütlevi akımı ile değil de elektrik dalgaları şeklinde olması ihtimali söz konusudur. Ancak bir kokunun havada yayılması, koku zerreciklerinin hava içinde hareket edip yayılması sonucuna dayandığı bilindiğine göre, bu zerrelerin bir elektrik akımı halinde ve elektrik hızı ile akıp gelmesi, fizik açısından aklın almayacağı bir olay olacaktır. Bunun için bir tahlile daha lüzum vardır ki, o da o zerrelerdeki kokunun tıpkı ısı ve ışık gibi yayılma kabiliyetine sahip bir kuvvet olduğunu bulmaktır. Gerçekten de kokunun, mesela bir gül suyu zerrelerinin kendilerinden ziyade onlardaki bir kuvvet ve özellik olması ve ince bir titreşimle yayılıyor şeklinde ele alınması daha akla yatkın ve koku alma duyularımızdaki bedahete daha uygun düşmektedir. O halde meseleyi kimya veya atom fiziği sahasında izleyerek ses naklinden daha ince bir kanun ile koku kuvvetinin ve hareketinin zaptedilmesi ve nakledilmesi dahi elektrik akımından yararlanarak mümkün olabileceği sonucuna varabileceğiz demektir. Gerçi Yakub`un kokuyu duyması fennî bir olay değil, mucizevî bir olaydır. (Elmalılı Ahmet Hamdi)

 Bu emareden anlaşıldığına göre, aile üyeleri arasında Hz. Yusuf (a.s) dışındaki hiç kimse Hz. Yakub'un (a.s) gerçek değerini farkedememiş. Hz. Yakub (a.s) bizzat zihni ve ruhi durumunun iç açıcı olmadığını bilmekteydi. Ve kaderin ne garip bir cilvesidir ki, tarihi meydana getiren büyük şahsiyetlerden çoğu kendi hanelerinde pek az anlaşılmışlardır.  Mevdudi

96. ayetteki “Fakat ne zaman ki, gerçekten müjdeci geldi, onu [gömleği] onun [Yakub’un] yüzüne koydu, hemen basiyr [ayıplanan, dalga geçilen hastalıktan kurtulmuş] hâle geldi” ifadesi, genellikle, “ağlamaktan gözlerine ak düşen ve körleşen Yakub peygamberin, oğlunun gönderdiği gömleği yüzüne sürünce eskisi gibi görmeye başladığı” şeklinde bir mucize olarak kabul edilmştir. Çünkü gerçek hayatta, ağlamakla gözlerin ağarıp kör olması, sonra da körleşmiş, yapısı bozulmuş gözün eski hâline gelip görür olması varit değildir. Ancak burada mucizeyi gerektirecek bir durum yoktur ve olayın mucize olarak kabullenilip geçiştirilmesi mantıklı değildir. Dolayısıyla bu olay, bizim “basiyr” sözcüğüne vermeyi tercih ettiğimiz anlam çerçevesinde gerçekleşmiş olmalıdır.

البصيرBASİYR

“Basiyr” sözcüğü genellikle “gören, iyi gören” anlamında kullanıldığından, Yakub peygamberin bu kıssadaki durumu, onun önce körleştiği, sonra körlükten kurtulup “iyi görür” hâle geldiği yolunda anlaşılmıştır. Ne var ki, “basiyr” sözcüğü Arapçada “alay edilen, dalga geçilen, derbeder, hasta” anlamındaki “darir” sözcüğünün karşıtı olarak da kullanılır. (Lisanü’l-Arab ; c: 1, s: 429 Bsiyr mad ve c: 5, s: 487 Dariyr mad.)
93. ayetin son cümlesindeki sözleriyle Yusuf peygamber, ailesini yanına çağırmaktadır. Ancak onun bu sözlerini “Yusuf’un kendisi babasının ayağına gitmesi gerekirken, babasını ayağına çağırıyor” şeklinde anlamak, bize göre doğru bir bakış açısı değildir. Çünkü Yusuf peygamberin maksadı, gururundan dolayı ailesini ayağına çağırmak değildi. Göçebe hayatı yaşayan ailesini yerleşik ve medenî bir hayata getirmek istemiş, bunun için de onlara bir devlet daveti yapmıştır.H.Yılmaz

97. ve 98. ayetlerin verdiği bir başka mesaj da, hakkında hüküm varit olmamış kimselerin günahı için Allah`tan af ve mağfiret dile­nebileceği hususudur. Hakkında hüküm varit olanlar için istiğfarda bulunulamayacağı ise ayetle belirlenmiştir:

Cehennem ashabı oldukları kendilerine iyice belli olduktan sonra, peygambere ve iman etmiş kişilere, -akraba bile olsalar- müşrikler için istiğfar etmek yoktur.
İbrahim`in babası için istiğfar etmesi de yalnızca ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Sonra onun Allah için bir düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca ondan [istiğfardan] vazgeçti. Şüphesiz İbrahim çok içli, çok halim birisi idi. (Tövbe/113, 114) H.Yılmaz

Bir rivâyete göre bu sırada Yûsuf'un annesi sağdı. Diğer rivâyete göre öz annesi ölmüştü. Burada üvey annesi olan teyzesi, annesi yerine konmuştur.

Hz. Yakub'un (a.s) aile üyelerinden Mısır'a göç edenlerin toplam sayısını belirlemek kayda değer olacaktır; zira bu noktanın, o tarihten 500 yıl sonra bu ülkeden göçeden İsrailoğulları'nın toplam sayısıyla ilgili ortaya atılan problemle ilgisi vardır. Kitab-ı Mukaddes'e göre aile üyelerinin toplam sayısı Hz. Yusuf (a.s) ve iki oğlu dahil edilip, Yakub'un (a.s) ailesine mensub olmayan gelinler hariçte bırakılırsa 70 idi. Ancak Kitab-ı Mukaddes'te verilen nüfus sayımı rakamlarına göre Mısır ülkesini terketmelerinin ikinci yılında Sina Çölünde sayıldıkları zaman sayıları iki milyon idi. Şimdi problem şudur: Nasıl oluyor da bu kadar ev halkı 500-600 yılda iki milyon nüfus oluşturabiliyor?

Apaçık ki hiçbir aile 500 yılda yalnızca üreyerek böyle büyük bir sayıya ulaşamaz. Şu halde geriye rakamın bu kadar artmasının tek diğer yolu olan din değiştirme kalıyordu. Ayrıca bunun böyle olduğuna inanmamız için birçok sebep vardır. İsrailoğulları peygamber soyuydular. Mısır'a göçmüşlerdi; çünkü Hz. Yusuf'un (a.s) iktidarı bir avantajdı. Ayrıca daha önce görmüştük ki, Hz. Yusuf (a.s) Risalet görevinin gereğini yerine getirmek için her fırsatı tam bir şekilde değerlendirmişti. Dolayısıyla İsrailoğulları'nın Mısır'daki beş asırlık iktidarları esnasında Mısırlıları İslam'a döndürmek için ellerinden geleni yaptıklarını düşünmek akla yatkın olacaktır. Bunun sonucu olarak Mısırlılar müslüman oldular ve yalnızca dinlerini değiştirmekle kalmayıp kendilerini Mısırlılardan farklılaştırıp, İsrailoğulları'na benzetecek derecede kültürlerini de değiştirdiler. Tabiatıyla müslüman olmayan Mısırlılar onları yabancı ilan ettiler, tıpkı bugün Hinduların Hindli müslümanlara yaptıkları gibi... Böylece müslüman Mısırlılar kendilerini bu duruma alıştırdılar ve İsrailoğulları'nın birer üyesi oldular. Akabinde Mısırlı milliyetçiler yabancı İsrailoğulları'na zulmetmeye başladıklarında müslüman Mısırlılar da bu zulmün hedefi haline geldi. Dolayısıyla İsrailoğulları Mısır'dan çıktığı zaman onlar da birlikte ülkelerini terketti ve İsrailoğulları'ndan sayıldı

Yukarıdaki açıklamayı Kitab-ı Mukaddes de teyid etmektedir. Sözgelişi Kitab-ı Mukaddes, Mısır'ı terkettikleri zamanı şöyle dile getirir: "İsrailoğulları Ramses'ten Succoth'a seyretti... ve kendilerine karışmış bir topluluk da onlarla gitti. " (Çıkış, 12: 37-38); "aralarında karışmış, şevk içinde olan bir topluluk" (Sayılar, ll:4). Giderek müslüman olan bu Mısırlılar "yabancı" olarak adlandırılmaya başlandı: "Hem topluluğunuz hem de sizinle yolculuk eden yabancı (lar) için bir kanun olacak, sonraki tüm nesilleriniz için bir kanun; sizler gibi yabancı (lar) da Rabbin huzurunda olacak, sizin için ve sizinle seyahat eden yabancı (topluluk) için tek bir kanun tek bir düzen olacak". (Sayılar, 15: 15-16) "Ve ben o zamanda, 'kardeşleriniz arasındaki unsurları dinleyin ve her kimse ile kardeşi arasında ve dahi onlarla bulunan yabancı(lar) arasında adaletle hükmedin' diyerek ahkamınızı vazettim". (Tesniye, 1: 16).

Müslüman olan Mısırlılar için orijinal Kutsal Metinler'de kullanılan ve daha sonra mütercimler tarafından "yabancı" olarak çevrilen terimi şimdi tam olarak bulmak kolay bir iş değildir.  Mevdudi

Lafzen, “Tahtın (‘arş) üzerine”, sözcüğün onur ve itibar ifade eden mecazî anlamıyla.

Râzî'nin kaydettiği üzere Abdullah İbni ‘Abbâs'a göre, “O'nun önünde” ibaresindeki “O” kişi zamiri Allah'a râcidir; çünkü Hz. Yusuf'un, ana-babasının kendi önünde yere kapanmalarına izin vermiş olması Peygamberî mizac açısından pek düşünülebilecek bir davranış değildir.

Hz. Yusuf'un çocukluk rüyasının gerçekleşmesi, kendisine Mısır'da sağlanan yüksek onur ve itibardan ve o'nun sayesinde ana-babasının ve kardeşlerinin Kenan'dan göçerek Mısır'a yerleşmelerinden ibarettir: “çünkü sağduyu sahibi hiç kimse, sembolik anlamı dışında, bir rüyanın bütün içeriğiyle olduğu gibi gerçekleşmesini bekleyemez” (Râzî; surenin 4. ayetinde sözü edilen onbir yıldızın, güneşin ve ayın Hz. Yusuf'un önünde sembolik olarak yere kapanmalarını işaret ederek).

Latîf terimi için “akıl-sır yetmez/kavranılmaz” şeklindeki aktarımımız konusunda bkz. 6. sure, 89. not. Yukarıdaki ayette sözkonusu terim, “olacak olan hakkındaki hüküm yalnızca Allah'a aittir” (67. ayet) ifadesine ilişkin yeni bir boyut taşımaktadır. M.Esed

Bu ayetlerden anlaşıldığına göre Yakub ailesi Mısır’a gitmiş ve Yusuf peygamber tarafından şehrin dışında karşılanmıştır.
Mevdudi’nin tespitleri, bu karşılamanın bir tören şeklinde olduğu yolundadır:

Talmud`a göre "Yusuf babasının yolda olduğunu öğrenince dostlarını, subaylarını ve gözalıcı elbiselerle donatılmış ülke askerlerini bir araya topladı. Yakub peygamberi yolda karşılamak ve Mısır`a kadar eşlik etmek için büyük bir topluluk teşekkül ettirdi. Müzik ve mutluluk her yanı kaplamıştı; herkes, kadınlar ve çocuklar bu muhteşem gösteriyi izlemek üzere evlerin çatılarına çıkmıştı." [H. Polano, sh. lll] (Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an)

100. ayette geçen “secde” tapma anlamında olmayıp o günkü saygıyı ifade etmektedir. Sözcük burada terimsel değil sözcük anlamında kullanılmıştır.
Kıssa, Yusuf peygamberin babasına hitaben söylediği nutkun ardından, 101. ayette yine onun Allah’a yaptığı dua ile sona ermektedir. H.Yılmaz

Lafzen, “hükümranlıktan (mülkten) bahşettin”. Hz. Yusuf'a “mülk”ten (bir cüz) bahşedilmiş olduğu ifade edilirken mutlak iktidar ve hakimiyetin yalnızca Allah'a ait olduğu îma edilmiş oluyor.Bkz. bu surenin 6. ayeti hk. 10. not. M.Esed

Bu ayetlerden anlaşıldığına göre Yakub ailesi Mısır’a gitmiş ve Yusuf peygamber tarafından şehrin dışında karşılanmıştır.
Mevdudi’nin tespitleri, bu karşılamanın bir tören şeklinde olduğu yolundadır:

Talmud`a göre "Yusuf babasının yolda olduğunu öğrenince dostlarını, subaylarını ve gözalıcı elbiselerle donatılmış ülke askerlerini bir araya topladı. Yakub peygamberi yolda karşılamak ve Mısır`a kadar eşlik etmek için büyük bir topluluk teşekkül ettirdi. Müzik ve mutluluk her yanı kaplamıştı; herkes, kadınlar ve çocuklar bu muhteşem gösteriyi izlemek üzere evlerin çatılarına çıkmıştı." [H. Polano, sh. lll] (Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an)

100. ayette geçen “secde” tapma anlamında olmayıp o günkü saygıyı ifade etmektedir. Sözcük burada terimsel değil sözcük anlamında kullanılmıştır.
Kıssa, Yusuf peygamberin babasına hitaben söylediği nutkun ardından, 101. ayette yine onun Allah’a yaptığı dua ile sona ermektedir. H.Yılmaz

Yusuf kıssasının detaylı olarak veciz ve beliğ bir ifade ile anlatılmasından sonra, 102. ayette, bu anlatılanlara işaret edilerek, bunların Allah elçisine vahy ile bildirilen gayb haberleri olduğu açıklanmaktadır.
Tüm Mekke halkının bildiği ve Kur’an’da da açıklandığı gibi, peygamberimiz, İsrail öykülerine hiç ilgi duymadığı için bunları okumuş veya dinlemiş değildi. Onun bu hikâyelerden anlattığı da hiç duyulmamıştı. Mekkeli müşriklerin halk arasında Kur’an’ı peygamberimizin kendisinin uydurduğu yalanını yaymaya çalıştıkları bir sırada, bu kıssa veciz ve beliğ bir şekilde birden peygamberimizin dilinden dökülüvermişti. Oysa bu kıssayı bütün detaylarıyla ve Yahudi belgelerine uygun olarak peygamberimizin düzmesi mümkün değildi. Çünkü Arapların elinde bu kıssaya ait yazılmış bir metin yoktu.
O hâlde, sadece Yusuf kıssası değil, Kur’an’da yer alan diğer kıssalar da gayb haberlerindendi ve Allah’ın ona vahyettikleriydi:

İşte bu, gaybın önemli haberlerinden sana vahyettiklerimizdir. Ve Meryem`e hangisi kefil olacağına kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Ve onlar tartışırlarken sen yanlarında değildin. (Âl-i İmran/44)

Ve Musa’ya o emri gerçekleştirdiğimiz sırada sen batı yönünde değildin. Şahitlerden [hazır bulunanlardan, görenlerden] de değildin.
Ama Biz nice nesiller var ettik de, onların ömürleri uzadıkça uzadı. Sen onlara ayetlerimizi okuyarak, Medyen halkı arasında bulunanlardan da değildin; fakat Biz elçi gönderenleriz.
Ve Biz, seslendiğimiz zaman, Tur’un [dağın] yanında da değildin. Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı [peygamber] gelmeyen bir kavmi uyarman için ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde hemen, “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, ayetlerine uysak ve müminlerden olsak” diyemesinler, onlar öğüt alsınlar diye Rabbinden bir rahmet olarak… [orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik]. (Kasas/44-47)

Onlar birbirileriyle tartışırken, benim mele-i A‘lâ`ya dair bir bilgim yok idi. Ancak ben, evet ben apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyediliyor.” (Sad/69, 70) H.Yılmaz

Bu uyarı Rasulullah'ın (s.a) düçar olduğu bir hatayı düzeltmek amacıyla değil, yalnızca soru soranlara, Allah'ın gerçek niyetlerini bildiğine dair dolaylı bir uyarıdır. Şöyle: "Ey inatçılar güruhu, bu sure sizlere bir ayna olsun diye önünüze kondu. Rasulümüzden Kur'an'ı uydurmadığına dair delil istiyorsunuz. Eğer siz ma'kul ve samimi insanlar olsaydınız, bizzat kendi sınamanızın sonucuna binaen hakikatı kabul ederdiniz. Fakat sizler inatçı insanlarsınız ve hala Kur'an'ı inkar ediyorsunuz?"    Mevdudi

Onlardaki incelikleri düşünüp ibret almazlar. Kur'ân-ı Kerîm'de âyet, Allah'ın varlığını, birliğini ve kudretini gösteren işâret, delîl anlamına geldiği gibi, olağan üstü olay (mu'cize) anlamına da gelir. Zaten Allah'ın varlığını ve kudretini gösteren herşey, olağan üstü bir olaydır. Kur'ân'ın âyetleri de insanların, benzerini getirmekten âciz bulundukları birer mu'cizedir. Tabîat olayları da aslında birer mu'cizedir. Onun için Kur'ân, inen vahiylere âyet dediği gibi., tabî'at olaylarına da âyet demektedir. Demek ki âyet ikiye ayrılmaktadır: Sözlü âyet, sözsüz âyet. Sözlü âyetler, Hz. Muhammed'e ve diğer peygamberlere gelen vahiylerdir. Sözsüz âyetler ise doğa olaylarıdır. Kur'ân anlayışına göre her doğa olayı, dikkatle incelenince insanı Allah'ın birliğini düşünmeğe götüren birer işârettir. Nasıl yola dikilen işâretler, yolcuyu varacağı istikamete sevk ederse, doğa olayları da âhiret yolcusu olan insanı Allah'ın birliğine götürmektedir. Demek ki derin düşünce düzeyine ulaşan insan için doğa olayları da dillenmekte, konuşmakta, birer sözlü âyet oluvermektedir. Kur'ân, Allah'ın birliğini ve kudretini gösteren bu doğa olaylarının yanından körü körüne geçmememizi, bunlardaki incelikleri ve bunlara egemen olan Tanrı kanunlarını bulup çözmemizi emretmektedir. Doğa olayları üzerinde düşünmeyen, onlardaki İlâhî yasaları keşfe çalışmayanlar, Allah'ın âyetleri yanından körü körüne geçmiş olurlar.  S.Ateş

Hz. Yusuf (a.s) kıssasının sona ermiş bulunduğu esnada Kur'an bu fırsatı değerlendiriyor ve temel mesajı iletiyor; zira bu kitapta kıssalar sırf hikaye anlatmış olmak için zikredilmemektedir. Böylece Rasulullah'ı (s.a) bizzat davet eden ve kıssayı dikkatle dinleyen müşriklere mesajın özü birkaç kısa cümleyle iletilmiş olmaktaydı. (l05-lll. ayetler).
 Bu, Allah'ın tüm yeri ve gökleri kaplayan ayetlerini gözardı edip görmezlikten gelenlerin kayıtsızlığına karşı bir uyarıdır ve böylelerine sağlam gözlemler yaparak hakikatı araştırmayı tavsiye etmektedir. Zira eşya (nesneler) yalnızca birer "şey" değil, Hakk'a işarette bulunan birer ayettir de; şu halde araştırmacı, bu ayetlere hayvanlardan farklı biçimde bakmalıdır. Böyle olmalıdır çünkü ağacı, dağı, suyu... bir hayvan da görmektedir, fakat onlar için sadece ağaç, dağ ve su olmaktan ibarettir ve duyuları aracılığıyla onlardan ihtiyaçları yolunda faydalanır. Fakat Allah insana eşya (nesneler) üzerinde derin derin düşünebilsin ve bu ayetleri aracılığıyla hakikatı araştırsın diye, onların maddi ve fiziki görünümlerinin ötesini kavrayabilmesini sağlayacak bir akıl ihsan etmiştir. İnsanların hakikatı keşfedememesinin ve dalalete düşmesinin nedeni eşyayı "ayetler" olarak mütalaa etmemeleri ve eşyanın bu vechesinden yüz çevirmeleridir. Eğer onlar peygamberlerin mesajına bile bile zihinlerini kapamasalardı, bu mesajı kavramaları onu kendilerine rehber edinmeleri hiç de zor olmayacaktı. Mevdudi

Başka ilahları Allah'a eş koşmalarının nedeni Allah'ın Sırat-ı Müstakim'e giden yolu gösteren işaret levhaları mesabesindeki ayetlerinden yüz çevirmeleridir. Böylece yoldan sapmakta ve dikenli çalılar arasında yitip gitmektedirler. Gerçi çoğu hakikatı bütünüyle gözden kaçırmamıştır ve Allah'ı bir yaratıcı, bir Rabb olarak inkar etmemekte ancak O'na şirk koşmaktadır. Yani, Allah'ın varlığını inkar etmemekte fakat, O'nun zatına, sıfatlarına, kudret ve haklarına ortak olan başka ilahlara da inanmaktadır. Eğer gökler ve yerdeki ayetleri bu bakış açısıyla müşahade etselerdi hiçbir zaman şirke düşmezlerdi, zira her yer ve şeydeki bu ayetlerin, Allah'ın birliğinin birer delili olduğunu keşfedeceklerdi. Mevdudi

Peygamberimizin teselli edilip Mekkeli müşriklerin şiddetle kınandığı bu ayetlerde, hiçbir ücret istemeden, insanların iman etmeleri için yanıp tutuşan ve onlara öğüt olan bir kitapla yanaşan peygamberimiz ile, yer ve göklerdeki binlerce ayeti görmezden gelerek çiğneyip geçen ve çoğu inanmayacak olan Mekkeli müşriklerin durumları beraberce nakledilmektedir.
Bu ayetler öncelikle Mekke müşriklerine işaret ediyor olmakla beraber, taşıdığı mesaj bu tür inançsızların her çağda bulunması sebebiyle tüm insanlığa yöneliktir.
Yüce Allah’ın 106. ayetteki “Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a iman etmezler” hükmü, üzerinde durulması ve iyi değerlendirilmesi gereken bir ifadedir. Çünkü şirk koşmak, inançsız insanlar için değil, Kur’an’da birçok ayette belirtildiği gibi, Allah’ın varlığına inanan ama O’nun rabbliğini [her şeyin programlayıcısı olma niteliğini] tanımayan insanlar arasında söz konusu olan bir sapıklıktır:

Yine ant olsun ki onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı, Güneş’i ve Ay’ı kim kontrol altına aldı?" diye sorsan kesinlikle, "Allah" derler. O hâlde nasıl çevriliyorlar? (Ankebut/61)

Ve ant olsun, eğer onlara sorsan: “Kim gökten suyu indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?” Mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Hamd Allah’a özgüdür.” Bilakis onların çoğu akıllarını kullanmazlar. (Ankebut/63)

Yine ant olsun ki, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, kesinlikle: “Allah” derler. O hâlde nasıl çevriliyorlar! (Zühruf/87)

Yine ant olsun ki onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, kesin “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Allah`a hamd olsun!” Aslında onların çoğu bilmezler. (Lokman/25)

De ki: “Sizi gökten ve yeryüzünden kim rızklandırıyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim sahip oluyor? Ve ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Ve işleri kim düzenliyor?” Hemen “Allah” diyecekler. O zaman de ki: “O hâlde hâlâ takvalı davranmayacak mısınız? Öyleyse işte O, sizin gerçek Rabbiniz Allah’tır. Artık gerçekten sonra sapıklıktan başka ne olabilir! O hâlde nasıl da çevriliyorsunuz?” (Yunus/31, 32)

De ki: “Eğer biliyorsanız, bu yeryüzü ve onun içindeki kimseler kime aittir?”
Onlar; “Allah`a aittir” diyecekler. “Öyle ise siz düşünüp taşınmaz mısınız?” de.
Peki, “Yedi göklerin Rabbi ve azametli Arş’ın Rabbi kimdir?”
[Onlar] “Allah’ındır.” diyecekler. “Öyleyse takvalı davranmayacak mısınız” de.
“Peki eğer biliyorsanız, her şeyin melekûtu [mülkiyeti ve yönetimi] kendisinin elinde olan ve kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan kimdir?”
Onlar “Allah`ındır” diyecekler. “Öyle ise nasıl büyülenirsiniz?” de. (Müminun/84-89)

Ayetlerde belirtildiği gibi, günümüzde de, Allah’a inanan ama çeşitli hareketleriyle şirke düşen kimseler vardır.
106. ayetle ilgili olarak yapılan bir diğer açıklama ise şudur: Onlar, kendilerini helak edici musibetten kurtarması için Yüce Allah’a dua ederler. Ama Allah onları kurtardığı vakit, Allah`ın koruyup hi­maye etmesini başka bir şeye nispet ederek ya “Filan kişi olmasaydı kur­tulamazdık”, “Köpek olmasaydı hırsız evimize girerdi” gibi sözler söylerler, ya da verilen nimete yüz çevirip yan çizerler:

Ve insana sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken, dikilirken Bize yalvardı. Kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi de sanki kendisine dokunan o sıkıntı için Bize hiç yalvarmamış gibi aldırmadan geçip gitti. Haddi aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir. (Yunus/12)

Ve Biz insana nimet verdiğimiz zaman o yüz çevirir, yan çizer. Kendisine bir kötülük dokunduğu zaman da geniş geniş yalvarır. (Fussılet/51)

İnsan doğasında bulunan “netameli bir durumla karşılaşınca yalnızca Allah’a sığınma, feraha kavuşunca da şirke bulaşma” eğilimi Âdem ile eşinden başlamıştır.

Konuyla ilgili olarak A’raf suresinin tahlilinde yaptığımız açıklamaları burada da tekrarlamakta yarar görüyoruz:

O, sizi bir candan yaratan ve ondan da, kendisine ısınsın diye, eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki zevce ağırlaştı, o zaman onlar [o ikisi] Rabblerine dua ettiler: “Eğer bize salih [bir çocuk] verirsen, ant olsun ki kesinlikle şükredenlerden olacağız.”
Ne zaman ki onlara [o ikisine] salih [bir çocuk] verdi, o ikisine verdiği şey hakkında O’nun için ortaklar kıldılar. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah münezzehtir, yücedir. (A’raf/189, 190)

Görüldüğü gibi, hamileliğin başlangıcında eşler ne annenin başarılı bir doğum yapacağı, ne de bebeğin salih olup olmayacağı ile ilgili bir endişe taşımaktadır. Her ikisi de işlerin yolunda gittiği düşüncesiyle rahattırlar. Ancak anne adayı ağırlaşıp da doğum iyice yaklaşınca panik başlar ve açıkça Allah’tan yardım istemeye başlarlar. Başa gelen her sıkıntıda olduğu gibi, eğer sağlıklı, iyi bir çocuk ihsan ederse kesinlikle şükredenlerden olacaklarına ve asla nankörlük etmeyeceklerine dair Allah’a sözler verirler. Çocuk sağ ve salim doğduğunda ise verilen sözler unutulur, çocuğun sağlıklı oluşu Allah’tan başka etkenlere bağlanır ve şirk ortaya çıkar.

Bu çocuk ve şirk meselesi, İbrani kültürünce üretilen Âdem-Havva rivayetleri ile birleştirilmiş ve ortaya hayal ürünü anlatımlar çıkmıştır:

İbn Abbas:

Bu âyette geçen “bir nefs” kelimesiyle Hz. Âdem; “bundan da eşini yapan ...” ifadesiyle de Hz. Havva murad edilmiştir. Yani Allah Teala, Hz. Havva’yı, eziyet vermeksizin Hz. Âdem’in kaburgasından yaratmıştır. ... Vakta ki Âdem, Hz. Havva’yı bürüyünce, Havva hafif bir yük yüklendi [hamile kaldı]. Çocuk onun karnında ağırlaşınca, İblis, bir adam suretine girip Havva’nın yanına gelerek şöyle dedi: “Ey Havva, bu nedir? Ben, bunun bir köpek ya da herhangi bir hayvan olmasından korkuyorum. Onun, nereden çıkacağını nereden bileceksin? Arkandan mı çıkıp seni öldürecek, yoksa karnın mı yarılacak?” Bunun üzerine Havva endişelendi ve bunu Âdem’e anlattı. Böylece Âdem ile Havva hep bunun endişesi ve hüznünü taşıdılar. Daha sonra o İblis, Havva’ya gelerek şöyle dedi: “Eğer Allah’tan onu tıpkı senin gibi kusursuz ve hilkati tam bir kimse yapmasını ve onun karnından çıkmasını istersen, ona Abdül Harîs adını verirsin...” Melekler arasında, İblis’in adı el- Harîs idi. İşte bu, Cenab-ı Hakk’ın “Fakat Allah onlara düzgün bir çocuk verince, kendilerine verdiği çocuk hakkında ona eşler tutmaya başladılar” âyetinde ifade edilen husustur. Yani, “Allah onlara, düzgün ve kusursuz bir çocuk verince, Âdem ile Havva, O’na eşler tutmaya başladılar” demektir. İşte, buradaki koşulan şirk ile Harîs [İblis] kasdedilmiştir. Kıssanın tamamı bundan ibarettir.” (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)

İnsanın şirke ve nankörlüğe meyilli bu ham karakteri Hud suresinde de dile getirilmiştir:

Ve eğer insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür.
Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti” der. Ve kuşkusuz o,  şımarıktır, böbürlenen biridir. (Hud/9, 10)

Kur’an’da konumuz olan ayetin üslûbunu taşıyan ve Hud suresinin yukarıda verdiğimiz ayetlerinin tefsiri mahiyetinde olan daha birçok ayet vardır:

Ve onlardan, “Eğer Allah lütfundan bize verirse, mutlaka bağışta bulunacağız ve kesinlikle iyilerden olacağız” diye Allah’a söz verenler vardır.
Sonra, ne zaman ki Allah onlara lütfundan verir, onda cimrilik ederler ve yüz çevirerek geri dururlar. (Tövbe/75, 76)

O, size karada ve denizde yolculuk ettirendir. Gemilerde bulunduğunuzda gemiler içindekileri tatlı bir rüzgârla götürür, [yolcular] neşelendiklerinde şiddetli bir fırtına gelip çatar, dalgalar her mekândan gelir. Ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca, dini Allah için arındırarak O’na yalvarırlar: “Bizi bundan kurtarırsan, hiç kuşkusuz, şükredenlerden oluruz.”
Sonra O, onları kurtarınca, bir de bakarsın ki, yeryüzünde haksız yere azgınlık ederler. Ey insanlar! Gerçekten, şimdiki hayatın geçici yararları için azgınlığınız, bizzat kendi zararınızadır! Sonra dönüşünüz Bizedir. Yaptıklarınızı size bildireceğiz. (Yunus/22, 23)

Ve iyilik olarak sahip olduğunuz ne varsa, işte Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda, hemen yalnız O’na sığınırsınız.
Sonra, zararı sizden giderince, sizden bir gurup, Rabblerine şirk koşarlar. (Nahl/53, 54)

Ayetlerini size göstermek için, geminin denizde, Allah’ın nimetiyle kayıp gittiğini görmedin mi? İşte gerçekten bunda, tüm çok sabırlı ve çok şükreden için, ayetler vardır.
Ve gölgeler gibi bir dalga onları kapladığında, O’nun için dini arındırarak Allah’a yalvarırlar. Ama ne zaman ki karaya çıkararak kurtardı, onlardan bir kısmı muktesıttır. Ve ayetlerimizi ancak, tam hain ve tam nankör bile bile inkâr eder. (Lokman/31, 32)

Ve insanlara bir sıkıntı dokununca, Rabblerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra, onlara kendinden bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki, içlerinden bir gurup, Rabblerine şirk koşarlar. (Rum/33)

İşte gemiye bindiklerinde, dini yalnız O’na özgü kılarak Allah’a yalvarırlar. Sonra ne zaman ki onları karaya çıkarıp kurtardı, bir de bakarsın ki onlar, şirk koşuyorlar. (Ankebut/65)

Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, yalvardıklarınız kaybolup giderler. O, kaybolmaz. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür! (İsra/67)

Zümer suresine ait aşağıdaki ayetler, konumuz olan 189, 190. ayetlerin bire bir tefsiri olarak değerlendirilebilir:

O sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan eşini yaptı. Ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratır. İşte bu, Rabbiniz Allah’tır. Mülk [krallık, hâkimiyet] yalnız O’nundur. O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?
Eğer inkâr ederseniz, gerçekten Allah, size muhtaç değildir. Bununla birlikte, kulları için inkârdan hoşnut olmaz. Eğer şükrederseniz, sizden bunu hoşnutlukla karşılar. Hiçbir taşıyıcı, başkasının yükünü yüklenmez. Sonunda, dönüşünüz Rabbinizedir. O yaptıklarınızı size bildirecektir de. Kuşkusuz O, göğüslerde olanı bilir.
Ve insanın başına bir belâ gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah, katından bir iyilik verince, önceden niçin O’na yalvarmış olduğunu unutuverir. Allah’ın yolundan saptırmak için, O’na bir takım ortaklar koşar. De ki: “İnkârından bir süre yararlan! Evet, sen Ateş halkındansın.” (Zümer/6 – 8)

Rabbimiz bu şirk psikolojisini Duhan suresinde de örneklemiştir:

Bilakis onlar, şüphe içinde eğlenip duruyorlar.
Şimdi sen, göğün, açık bir duman getireceği günü gözetle.
Duman insanları bürür. Bu, elem verici bir azaptır.
Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Biz artık kesinlikle inananlarız.
Nerede onlarda öğüt almak? Hâlbuki kendilerine açıklayıcı bir elçi gelmişti.
Sonra ondan yüz çevirdiler ve “öğretilmiş bir deli/ cinlenik!” dediler.
Biz azabı birazcık kaldırırız, siz yine döneklersiniz.
Bir gün Biz büyük bir şiddetle kıskıvrak yakalarız. Kesinlikle Biz intikam alanlarız [suçluyu yakalayıp ceza vererek adaleti sağlayanlarız]. (Duhan/9-16) H.Yılmaz

Bu soru, hayat karşısında tavır almada, tehlikelere karşı geçici bir güven hissi ve uzun bir ömür sürüleceği düşüncesiyle oluşan kayıtsızlıktan insanları sakındırmak için ortaya konmuştur. Böyle düşünenlere göre problemler pekala uzak bir "geleceğe" ertelenebilir.
Besbelli ki bu yanlış bir tavırdır; çünkü hiçbir insanın belli bir zamana kadar yaşama garantisi olmadığı gibi, hiç kimse ne zaman, nerede ve ne şekilde öleceğini bilmez. Bu yüzden soru şunu demek istemektedir: "Günlük tecrübeleriniz size bir dakika sonrasında bile ne olacağını söylemezken, geleceğiniz size nasıl gizli olmaz? Dolayısıyla hikmet şunu gerektirir ki, geleceğiniz için şimdi hazırlık yapmalısınız ve bulunduğunuz yolun "doğru yol" olup olmadığını enine boyuna düşünmelisiniz. Gittiğiniz yolun "doğru yol" olduğunu gösterecek herhangi bir sağlam deliliniz var mı? Yerde ve göklerde seçiminizi destekleyecek herhangi bir sağlam deliliniz bulunmakta mı? Sizden önce bulunduğunuz yola koyulmuş insanlar hedeflerine güven içinde ulaşabilmişler mi? Kısaca, bu yolu izlemekle kendi döneminiz ve kültürünüzde ulaştığınız sonuçlar doğru yolda olduğunuzu ispatlamakta mı?"  Mevdudi

Bu ayette, müşrikler, duyarsızlıklarından dolayı, yani bunca ayetten ibret almadıkları, akıllarını başlarına toplamadıkları, vahye kulak vermedikleri, öğütleri dinlemedikleri için kınanmaktadırlar. Bir soru cümlesi olmasına rağmen ayetin tek cevabı vardır: İnsanlar, elbette ki, hepsini saracak bir felaketin veya ecellerinin gelmesinden güvende değildirler. Öyleyse, insanlara yaraşan, bu gerçeğin bilincinde olarak yaşamak ve böyle bir bilinçle hareket etmektir.
Rabbimiz bu uyarıyı birçok ayette tekrarlamıştır:

Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti oynarlarken [anlamsız işlerle uğraşırlarken] onlara azabımızın geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah`ın mekrinden [ince planından] güvende oldular mı? Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah`ın mekrinden [ince plânından] kendini güvende görmez. (A’raf/97-99)

Sinsice kötü tuzaklar kuranlar, Allah`ın kendilerini yere batırmayacağından yahut bilemeyecekleri bir yerden azabın gelmeyeceğinden emin mi oldular?
Yahut onlar dolaşıp dururlarken [Allah`ın azabının] kendilerini yakalayıvermesinden, -üstelik onlar, aciz bırakanlar da değillerdir- yahut da kendilerini azar azar yakalamasından emin mi oldular? Ve şüphesiz sizin Rabbiniz kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Nahl/45-47) H.Yılmaz

Alâ basîretin ifadesini daha özlü bir tarzda aktarmak pek mümkün gözükmüyor. Besura ya da besira fiilinden türemiş olan basîret ismi, türediği fiil gibi, “zihinsel olarak görmek/sezerek, kestirerek görmek” anlamında soyut bir çağrışım taşımakta; ve bu itibarla, “sağduyuya, bilinçli kestirişe dayanarak anlamak, kavramak yeteneği” anlamına gelmektedir; ayrıca mecaz olarak, “aklın kabul edebileceği” ya da “akılla doğrulanabilir delil, kanıt” anlamını da ifade etmektedir. Bunun içindir ki, Hz. Peygamber'in telaffuz ettiği “Allah'a çağrı” ifadesi burada insan aklına uygun ve onunla doğrulanabilir bilinçli bir anlayışın, bilinçli bir kavrayışın sonucu olarak tanımlanmaktadır; din, ahlak ve maneviyat konusundaki tüm sorunlara Kur’an'ın yaklaşım tarzındaki doğruluğu, olgunluğu ve bütünlüğü hulasa eden bu ifade çoğu zaman “belki/olur ki akledersiniz” (le‘allekum ta‘kilûn) ya da “öyleyse artık akletmeyecek misiniz?” (e fe lâ ta‘kilûn), yahut “belki/olur ki [hakkı] anlarlar/kavrarlar” (le‘allehum yefkahûn), ya da “olur ki, düşünürsünüz” (le‘allekum tetefekkerûn) ve nihayet çok tekrarlanan bir ibareyle sözkonusu Kur’an mesajının özellikle “düşünen insanlar için” olduğunu dile getiren li-kavmin yetefekkerûn ifadelerinde yankılanmaktadır. M.Esed

Yani, "Allah onların kendisine izafe ettikleri şeylerden kesinlikle münezzehtir. Şirk'e düşmüşlerin kendisine atfettiği her türlü zaaf ve noksanlıktan, sırf sahip oldukları Tanrı tasavvurunun mantıki sonucu olarak kendisine atfettikleri her türlü kusur, hata ve kötülükten münezzehtir."  Mevdudi

103. ayetten beri yapılan açıklamalardan sonra, Rabbimiz, inkârcılar ne yaparlarsa yapsınlar, bu işi bilen ve inanan bir tebliğci olarak peygamberimizden Mekkeli müşriklere [dolayısıyla da tüm insanlara] nezaketle davetini sürdürmesini istemektedir: “İşte bu, benim yolumdur; basiret üzere [aklın, bilginin, sağduyunun gereği olarak] Allah`a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar… Ve Allah münezzehtir. Ve ben müşriklerden değilim.” H.Yılmaz

Bu ayet, inanmayanlar tarafından sıkça öne sürülen, Allah'ın insana yönelttiği mesajın kendileri gibi ölümlü bir insana emanet edilmeyeceği yolundaki itiraza bir cevap mahiyetindedir. M.Esed

Çok kapsamlı olan bir konu burada bir kaç cümleye sığdırılmıştır. Bu ifadeyi şöyle açıklamak mümkündür: "Ey Muhammed! Bu insanlar seni dinlemez, çünkü sana bir Allah Rasulü olarak inanmaları onlar için pek kolay bir şey değil, zira sen onların kentinde doğmuş ve aralarında başkaları gibi yaşamış bir beşersin yalnızca. Oysa bunda garipsenecek hiçbir şey yoktur. Bu ilk kez vuku bulmuyor ki? Senden önce gönderilen bütün bepgamberler de beşer idiler ve gönderildiği insanlarla aynı ortamı paylaşmışlardı. Bir kente bir yabancının gelip şöyle dediği duyulmamıştı: "Ben size peygamber olarak gönderildim. Her ne kadar -Musa, İsa, İbrahim, Nuh (aleyhimüsselam) gibi- kavimlerini ıslaha memur peygamberler, kendi beldelerinde doğmuş ve kavimleriyle aynı ortamı paylaşmışlarsa da..." Şu halde mezkur ifade müşriklere doğrudan şunu anlatmak istemektedir: "Şimdi Rasulü kabul mü edeceğinize yoksa böyle mesnedsiz telakkilerle red mi edeceğinize karar vermeli, yolunuzu seçmelisiniz. Seyahat edip durmada ve peygamberleri yalanlayıp hevalarına uyanların akıbetini hep görmektesiniz. İşte, Ad, Semud, Medyen, Lut ve diğer kavimlerin harabeleri yolunuz üzerinde! Size, ahirette onların ne tür acıklı azaba düçar olduklarını, muttakilerin ise nasıl mutlu bir hayat süreceklerini hatırlatmalarına rağmen bunlardan hiç mi ibret almıyorsunuz?  Mevdudi

Bu ayetlerde, elçi gönderme konusunda kendilerince ilahî bir yasa olduğu ve bu yasaya göre elçilik görevinin bir beşere verilmeyeceği iddiasıyla peygamberimize karşı çıkan müşriklere cevap verilmektedir. Bu cevapta, daha evvelki toplumlara da kendi aralarından elçiler gönderilip uyarıda bulunulduğu, yapılan davete kiminin uyup kiminin uymadığı o eski toplumlardan hiçbirinin kalmadığı, dolayısıyla Mekkeli müşriklerin de bir gün hesap vermek üzere Allah’a dönecekleri bildirilmektedir.

Bizim “bir takım kişiler” olarak çevirdiğimiz “ رجالrical” sözcüğünü bazıları “erkekler” olarak anlamış ve buradan hareket ederek peygamberlerin sadece erkekler arasından seçildiğini, kadınların peygamber olamayacağını ileri sürmüşlerdir. Bazıları da Hud suresinde İbrahim peygamberin karısı ile konuşan elçileri “melek” olarak kabul etmiş ve meleklerle konuştuğu için de İbrahim peygamberin karısını peygamber saymışlardır. Gerek Kasas/7’de Allah’ın vahyettiğini bildirdiği Musa peygamberin annesi, gerekse Âl-i Imran/42, 43’de anlatılan olaydan dolayı İsa (as)’ın annesi Meryem, aynı gerekçeyle peygamber sayılmıştır.
Buna karşı çıkarak üç kadının da peygamber olmadığını ileri sürenler ise peygamberimize isnat edilmiş olan “kadınlardan peygamber yoktur, sıddıkalar vardır” rivayetini iddialarının doğruluğuna delil göstermişlerdir.
Bize göre bu konudaki karışıklığın giderilmesi için ayette geçen “rical” sözcüğünün tahlili gerekmektedir.

 الرّجلRACÜL

“Racül” sözcüğü genelde “erkek [kadının karşıtı]” anlamında kullanıldığı için bazı ayetlerde yanlış anlamalara sebep olmaktadır. Dolayısıyla sözcük hem Arap dilindeki hem de Kur’an’daki kullanımı dikkate alınarak tahlil edilmelidir.
Arapçada “ الرّجلracül”, “insan nev’inden erkek” demek olup “kadın”ın karşıtıdır. “Çocukluk dönemini geçince, ihtilam olmaya başlayınca, delikanlı olunca racül olur” da denilmiştir. (Lisanü’l-Arab; c: 4, s: 84, Tacü’l-Arus; c: 14, s: 263)
Dil kitaplarındaki tahlillere bakıldığında, sözcüğün “ayak” anlamına gelen “ricıl” sözcüğü gibi “rcl” kökünden türediği, bu kökten türeyen sözcüklerin de esas anlamları itibariyle “ayak” anlamı ekseninde oluştukları görülür. Mesela “rical” sözcüğü “ayakları ile yürüyen” anlamından gelişmiştir. “Racül” sözcüğünün çoğulu olan “ رجالrical” sözcüğü ile, “رجِلr ricıl” sözcüğünün türevlerinden olan ve “yaya yürümek, piyade” anlamında kullanılan “ رجالrical” sözcükleri aynı olup sözcüğün hangi anlama geldiği ancak cümle içindeki kullanımından ayırt edilmektedir. Mesela Bakara/239 ve Hacc/27’de bu sözcük “yaya” anlamında kullanılmıştır.
Bu geniş anlamdaki kullanımıyla sözcük, erkek-kadın ayırımı içermeksizin insan türüne verilmiş bir sıfat konumundadır. Daha sonraları anlam daralması olmuş ve sözcük daha çok insanın “erkek” cinsi için kullanılır olmuştur.
Allame İbnü’l-Menzur’un tespitlerine göre, Ebu Zeyyad el-Kilabi “ فتهايج الرّجلان fetehâyece’r-racülâni [iki racül birbirini kandırdı]” derken, “iki racül” ile kendini ve eşini kastediyordu. (Lisanü’l Arab; c: 4, s: 83)
Bu tespit aslında “racül” sözcüğünün erkek ve kadın için kullanıldığını göstermektedir.
Zebidi de Tacü’l-Arus’ta, Muhkem’de “racl” sözcüğünün “olgunluk ve sertlik” ifade eden bir sıfat olduğundan, “ رجل ابوه رجلracülün ebûhü racülün [erkek oğlu erkek]” deyimlerinden bahsedildiğini nakleder.  (Tacü’l-Arus; c:14, s: 263)

Buradan da, insana “racül” denmesinin onun olgunluğundan, çetinliğinden kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Bu yönüyle de “racül” sözcüğü, kadın erkek ayırımı içermeksizin “olgun insan” anlamındadır.
Benzer şekilde Türkçede de “erkek” sözcüğü, olgunluğun, çetinliğin, yiğitliğin, mertliğin ifadesi olarak, kadın-erkek ayırımı içermeksizin, her iki cins için de “sözünde duran, güç durumlarda arkadaşlarından ayrılmayan, olgun” anlamında kullanılır. Mesela “Erkeklik sende kalsın!” ifadesindeki “erkeklik” sözcüğünün cinsiyetle alakası olmadığı gibi, “Erkek kızmış vesselam!” ifadesi de oldukça yaygın bir kullanımdır. 

KUR’AN’DA “RACÜL”

Kur’an’da “ ر ج لrcl” kökünden türemiş sözcük sayısı 73 olup bunların 18 tanesi tekil, tesniye ve çoğul olmak üzere “ayak” anlamındaki “ricıl” kalıbındandır [Bakara/239, Hacc/27, Sad/42, Nur/24, 31, 45, A’raf/124, 195, Maide/6, 33, 66, En’am/65, Ta Ha/71, Şuara/49, Ankebut/55, Ya Sin/65, Mümtehıne/12, İsra/64].
“Erkek” anlamındaki “racül” sözcükleri Kur’an’da nekre [belirtisiz] ve marife [belirli] olmak üzere iki şekilde kullanılmıştır.
Marife olarak kullanılanları ve bu sözcüğün karşıt cinsi ile birlikte kullanılanları, açıkça kadın cinsinin karşıtı olan “erkek” anlamındadır [Bakara/282, Nisa/1, 12, 32, 34, 85, 98, 176, A’raf/81, Fetih/25].
Nekre olanların tümü ise mutlak anlamda “olgun insan, adam” anlamında kullanılmıştır [A’raf/46, 48, 63, 69, 155, Yunus/2, Hud/78, Müminun/25, 38, Kasas/20, Ahzab/4, 23, 40, Sebe/7, 43, Ya Sin/20, Zümer/29, Mümin/ 28, Zühruf/31, En’am/9, İsra/47, Kehf/28, 32, Furkan/8, Maide/23, Nahl/43, 76, Yusuf/109, Nur/37, Cinn/6, Sad/62, Tövbe/108].
Bunlardan bir kaçının meali aşağıdadır:

Aralarında da bir perde vardır. Ve a‘râf üzerindeki kimseler, onların hepsini simalarından [alâmetlerinden] tanırlar. Ve bunlar [a‘râf üzerinde bulunan kimseler], cenneti umup da henüz girmemiş olan cennet ashâbına seslenirler: “Selâm olsun size!” (A’râf/46)

A‘râf ashâbı, alâmetlerinden tanıdıkları kimselere seslenip “Topluluğunuz ve büyüklendiğiniz şeyler size yarar sağlamadı, Allah`ın, rahmetine –[ki bu rahmet,] “Girin cennete, size kaygı yoktur, üzülmeyeceksiniz de! [vaadidir]– erdirmeyeceğine yemin ettikleriniz, şunlar mı?” derler. (A’raf/48, 49)

Öyle kimseler ki, ticaret ve alış veriş Allah`ı anmaktan, salatı ikame etmekten ve zekat vermekten onları alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin ters döndüğü  bir günden korkarlar. (Nur/37)

Allah, bir kimsenin göğüs boşluğu içinde iki kalp kılmadı. Ve kendilerini annelerinize benzeterek yemin konusu yaptığınız [zıharda bulunduğunuz] eşlerinizi de sizin anneleriniz yapmadı. Evlâtlıklarınızı da sizin öz çocuklarınız saymadı. Bu, sizin ağzınızla söylemenizdir. Allah ise hakkı söyler. Ve doğruya yöneltir/ iletir. (Ahzab/4)

Müminlerden öyle kimseler vardır ki, Allah`a, üzerine ahd verdikleri şeylere sadakat gösterdiler. İşte, onlardan kimisi adağını gerçekleştiren [canını veren] kimsedir, kimi de bekleyen kimsedir. Onlar,  hiç değiştirmediler. (Ahzab/23)

Bu örneklerdeki “racül, rical” sözcüklerinin “erkek, erkekler” olarak çevrilmesi sorun oluşturacağından, kesinlikle uygun değildir. Bize göre bu sözcükler “olgun kişi, kişiler, kimse, kimseler, adam, adamlar” olarak çevrilmelidir.
Konumuz olan ayete dönülecek olursa, bize göre bu ifade ile kendilerine vahyedilen elçilerin mutlaka erkek oldukları değil, yeryüzünde yaşayanlardan oldukları açıklanmakta ve müşriklerin “beşerden elçi olmaz, elçi melek olmalı” şeklindeki düşünceleri reddedilmektedir. Nitekim bu husus başka ayetlerde çok açık ifadelerle belirtilmiştir:

Biz senden evvel de sadece, kesinlikle yemek yiyen, çarşılarda yürüyen elçilerden gönderdik. Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için fitne kıldık. -Sabrediyor musunuz!- Ve senin Rabbin çok iyi görendir. (Furkan/20)

Ve Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık. Onlar sürekli kalıcılar da [ölümsüz] değillerdi.
Sonra biz onlara o vaadi [verdiğimiz sözü] yerine getirdik. Böylece onları ve dilediğimiz kimseleri kurtardık. Aşırı gidenleri de helak ettik. (Enbiya/8, 9)

“Kadın elçi olmaz” hükmü verenlerin, bu iddialarına, Rabbimizin Kur’an’da bizi haberdar ettiği elçiler arasında kadın elçi bulunmamasını gerekçe göstermeleri bize göre yeterli değildir. Çünkü Rabbimiz, gönderdiği elçilerin sayısını ve tümünün kimliğini bize bildirmemiştir:

Daha önce sana anlattığımız peygamberlerle, anlatmadığımız başka peygamberlere de [vahyettik]. Ve Allah Musa ile de konuştu. (Nisa/164)

Ve ant olsun ki Biz senin önünden nice elçiler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık, onlardan kimini de anlatmadık. Hiçbir elçi, Allah`ın izni olmaksızın bir ayet getiremez. Artık Allah`ın emri gelince de hakk ile gerçekleştirilir. Batılcılar, işte burada hüsrana uğradılar. (Mümin/78)

Bu durumda, Rabbimizin bize bildirmediği elçiler arasında kadın elçilerin olması da mümkündür.

Ayetteki “Ve Biz senden önce de yalnızca, kentlerin ehlinden [kendi halkından], kendilerine vahyettiğimiz birtakım kişileri elçi olarak gönderdik” ifadesinden, Rabbimizin yerleşik düzende yaşamayanlardan elçi göndermediği anlaşılmaktadır. Bu, bedevilerin kentlilere göre bilgi, eğitim, anlayış yönünden daha düşük seviyede olmalarından kaynaklanıyor olsa gerektir. Çünkü bu nitelikteki kişilerin diğer insanlarla ilişki kurmakta, anlaşmakta zorlanacakları ortadadır. (Elçilerin, kendilerine indirileni insanlara açık seçik tebliğde bulunabilecek nitelikte olduklarına Nahl/43, 44’te işaret edilmiştir.)
Rabbimiz, elçi gönderme sünnetini açıkça beyan ettikten sonra, ayette ayrıca daha evvel peygamber gönderdiği toplumların yaşadıkları yerlerin gezilip araştırılmasını, oralardan ibret alınmasını istemiştir. Bu husus birçok ayette konu edilmiştir:

Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki onların, kendisiyle akledecekleri kalpleri, ve kendisiyle işitecekleri kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur. (Hacc/46) 

Ant olsun ki Biz her ümmete, “Allah’a ibadet edin ve putlara tapmaktan sakının.” diyen bir peygamber gönderdik. Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hakk olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? (Nahl/36)

Daha yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş bir bakmazlar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetin idiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerine fayda vermedi. (Mümin/82)

Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri de onlara nice açık delilleri getirmişlerdi. O hâlde Allah onlara zulmedecek değildi; fakat onlar kendilerine zulmetmekteydiler. (Rum/9)

Ayrıca Âl-i Imran/137, Neml/69, En’am/11, Muhammed/10, Rum/42, Fatır/44, Mümin/21’e de bakılabilir. H.Yılmaz

Lafzen, “tâ ki” (hattâ). Bu, önceki ayetin ilk cümlesinde önceki peygamberlere ilişkin atıfla bağlantılıdır: (Zemahşerî'ye göre) Allah'ın kendilerini temize çıkarmadan önce uzun zaman darlık ve sıkıntı çektiklerine ilişkin bir îma.

Lafzen, “yalanlandıklarını düşündükleri” -yani, ya peygamberlerin Allah'ın yardımına ilişkin beklentilerine sadece kuruntu gözüyle bakan kendi halkları tarafından ya da peygamberlerin Allah'ın acil yardımından yana kendi umutlarını kırar gibi gözüken katı realite tarafından (Zemahşerî). Bu ayeti tefsir ederken Abdullah İbni ‘Abbâs, 2:214'ü zikrederdi: “Öylesine sarsıldılar ki müminlerle birlikte Elçi de “Allah'ın yardımı ne zaman gelecek” diye feryad ediyordu” a.g.e.  M.Esed

Bu ayette, daha önceki peygamberlerin var güçleriyle çaba harcadıkları halde yalanlandıkları kanaatine vardıkları; Allah’ın yardımının da tam o toplumlardan ümit kestikleri bir anda geldiği belirtilerek Rabbimizin çağrıya uymayanlardan dilediklerini helak ettiği, dilediklerini de kurtardığı bildirilmektedir.

Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluklar, sıkıntılar dokundu ve sarsıldılar; hatta Peygamber ve beraberinde iman edenler; “Allah’ın yardımı ne zaman?” derlerdi. - Dikkat edin! Gerçekten Allah’ın yardımı pek yakındır.- (Bakara/214)

Ve ant olsun ki gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında Bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle galip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle galip gelenlerin ta kendisidir.” (Saffat/171-173)

Allah, “Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz.” yazmıştır. Şüphesiz Allah Kaviyy’dir, Aziz’dir. (Mücadile/21)

Ey iman edenler! Eğer siz Allah`ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. (Muhammed/7)

İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O`dur. Göklerin ve yerin orduları Allah`ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır. (Fetih/4)

Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakikaten inanıyorsanız, muhakkak üstün olan sizsinizdir. (Âl-i Imran/139)

Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şahitlerin kalktığı [şahitlik edecekleri] günde [kıyamette] kesinlikle yardım ederiz.
O gün zalimlere özür dilemeleri fayda vermez. Ve onlara lanet vardır, yurdun en kötüsü de onlar içindir. (Mümin/51, 52)

Bu ayette geçen " الظّنّzann" sözcüğü " اليقينyakin [kesin bilgi]" anlamındadır. Bu anlama göre ayet şu şekilde takdir edilebilir: “O peygamberler, ümmetlerinin kendilerini yalanladıklarını, artık bundan sonra onlardan imanın sadır olamayacağını iyice anladılar. İşte o zaman onlara beddua ettiler.” H.Yılmaz

  Kur'an uydurma bir hadis değildir. (Bak Lokman suresi 6, 7; Casiye suresi, 6 ayetleri inceleyiniz. Kur'an, kendinden önce gelen kitapları onaylayan bir kitaptır. Bak. Al'i İmran 1-3) M.Sağ

Lafzen, “onların kıssalarında” -yani, peygamberlerin hikayelerinde

Yani, bir bütün olarak Kur’an (Beğavî ve Zemahşerî). Sonraki satırlar 102-105. ayetlerle bağlantılıdır.

Lafzen, “fakat” -burada Kur’an'ın Muhammed (s)'in kendisi tarafından uydurulmuş olmasının imkansızlığını ifade için kullanılıyor.

Yani, insanın ruhânî ve manevî huzur ve esenliği için ihtiyaç duyabileceği her şeyi. Ayrıca bkz. 10:37 ve ilgili 60. not. M.Esed

111. ayet ile ilgili olarak Mukatil şu olayı nakletmiştir:

Aralarında Ka’b b. Eşref, Ahtab’ın oğulları Huvey ve Cudey, Numan b. Evfa, Amr, Bahira, Gaza, Samuel ve Malik b. Dayf’ın da bulunduğu bazı Yahudiler, Nebi’nin Yusuf’u zikrettiğini duydular. Fakat İbnü’l Hadrami’nin kölesi Cebr, Yesar, Ebu Fukayhe ve Abbas dışında kimse Nebi’ye iman etmedi. Oysa Yusuf’un ve durumunun zikredildiği buyrukları işitmeleri, soranlar için ayetler/işaretler ihtiva ediyordu. Çünkü Yahudiler Nebi’ye Yusuf’un durumuna dair sual sormuşlardı. Bu işittikleri de Yusuf’un durumunu soranlar için bir alametti. Yusuf, kendi döneminde diğer insanlara güzelliğiyle üstün kılınmıştı. Öyle ki, dönemindeki insanlara güzellik hususundaki üstünlüğü, dolunayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibiydi. (Mukatil) 

Surenin ve ayetin son cümlesi olan “Bu, uydurulan bir söz değildir. Ancak kendinden evvelkilerin tasdiki, inananlar için her şeyin detaylandırılması, bir yol gösterme ve rahmettir” ifadesi, Kur’an’a yöneliktir. Bu ifadede Kur’an’ın şu özellikleri ön plana çıkarılmıştır:

* Kur’an, uydurulmuş değildir.
* Kur’an, kendinden öncekileri tasdik eder.
* Kur’an, her şeyi açıklamaktadır.
* Kur’an, iman edenler için bir rehberdir.
* Kur’an, inananlar için bir rahmettir.

Kur’an’ın bu özelliklerini vurgulayan yüzlerce ayet vardır. Gerek sayılarının çokluğu, gerekse başka konularda da örnek verilmiş olmaları nedeniyle nakillerine gerek görmüyoruz. Allah, doğrusunu en iyi bilendir. H.Yılmaz