(Âl-i İmrân - 42.Ayet)

<< Geniş Meal

Ra’d

Bkz. Ek II.  -  2 Bazı müfessirler her ne kadar kitâb (“ilahî kelâm” yahut “vahiy”) terimiyle burada özellikle bu sureye işaret edildiği görüşünde iseler de, İbni ‘Abbâs, ısrarla, bununla bir bütün olarak Kur’an'ın kasdedilmiş olduğunu söylemektedir (Beğavî).Bu bölüm bundan önceki surenin son ayetleriyle (102-111) ve özellikle 103. ayetiyle bağlantılıdır; zikredilen ayetlerin hepsi Kur’an'ın ilahî bir menşe’i haiz olduğu hususunu işlemektedirler. M.Esed

Surenin başlangıcı mahiyetinde olan bu ayet, birkaç kelime içinde tüm surenin maksat ve hedefini beyan etmektedir. Allah bu hakikati, Resulüne (s.a) izafeti içinde dile getirmektedir: "Ey Rasûl, insanların çoğu Kur'an'ın talimatını şu veya bu sebeble (mazeretle) inkar ediyorlar; fakat şu bir gerçek ki, bizim sana indirdiğimiz ayetler insanlar inansın ya da inanmasın Hakk'tır."
Bu kısa girişten sonra hitab, surenin üç temel unsurunu içine alan ana fikrine temas etmektedir. Bu temel unsurların birincisi şudur: "Tüm kainat Allah'ındır, O'nun dışında hiçbir şey ve kimse kulluğa ve tapınmaya layık değildir." İkincisi de şudur: "Bu hayattan sonra başka bir hayat var. Tüm yaptıklarınızın hesabını vereceğiniz bir yer orası." Üçüncüsü ise şu: "Ben Allah'ın bir elçisiyim. Dolayısıyla size ilettiğim her ne varsa kendimden değil, Allah'tandır." İnsanlar inkar ettikleri için, Kur'an, bu üç temel esası inkarcıların zihninden kuşku ve itirazları izale etmek üzere çeşitli şekillerde ve tekrar tekrar vurgulamaktadır.Mevdudi

Bu ibareye ilişkin bir açıklama için bkz. 7. sure, 43. not. İnsanın görebileceği “türden herhangi bir destek, dayanak olmaksızın göklerin yükseltilmesi”ne gelince, hatırlanmalıdır ki semâ’ ismi öncelikle “[başka bir şeyin] üstündeki şey” anlamına gelmekte ve -daha çok semâvât çoğul formuyla- (a) görünebilir gökleri (bazan da bulutları), (b) yıldızların, güneş sistemlerinin (bizimkisi de dahil) ve galaksilerin kendi yörüngelerinde seyrettikleri kozmik uzayı ve (c) kaynak olarak Allah'a varan (çünkü O, kelimenin mecazî anlamıyla var olan her şeyin “üstünde”dir) soyut güç ve kudret kavramını ifade için kullanılır. Bizce, yukarıdaki ayette kasdedilen, semâvât teriminin bu üç anlamından ikincisidir; yani, içinde gezegen, yıldız, nebüla yahut galaksi türünden madde kümelenmelerinin, merkezkaç kuvvetlere ve karşılıklı kütlesel çekimlere dayanarak durmadan hareket eden bir sisteme bağlı olarak boşlukta “asılıymışcasına” yer tuttuğu kozmik ya da uzaysal evrendir.Bu “belirlenmiş süre”, bildiğimiz haliyle dünyanın sonuna işaret ediyor olabileceği gibi -ki bu takdirde yaratılmış âlemin sonluluğunu îma etmektedir- (Beğavî ve Râzî'nin kaydettiği üzere) Abdullah b. ‘Abbâs'a göre, diğer gök kütleleri gibi güneşin ve ayın, zamanda ve uzaydaki hareketlerinde izlenen düzenli evreleri ya da peryotları da işaret ediyor olabilir.Yani, “evreni yaratan ve var olan her şeyi çekip çeviren Allah'ın aynı şekilde sizi ölümden sonra diriltmeye ve dünyada yaptıklarınıza bakarak ahirette sizi hesaba çekip yargılamaya gücü yeteceğini düşünüp anlayasınız”. M.Esed

Yani, "Allah uzaydaki sayısız gök cismini görülür ve algılanır herhangi bir destek olmaksızın tutmaktadır." Her ne kadar zahiren bu cisimleri destekleyen hiçbirşey yokmuş gibi görünüyorsa da Allah'ın algılanamayan mutlak kudreti vardır. Bu kudret üzerinde bulunduğumuz yeryüzü de dahil olmak üzere, tüm gök cisimlerini ve felekleri kendileri için tayin edilmiş mekanda tutmakta kalmaz aynı zamanda aralarında herhangi bir çarpışmanın vukuuna da meydan vermez.
"Bizzat mülkünün Taht'ına oturmuştur." ayeti hakkında daha fazla ayrıntı için lütfen A'raf Suresinin 41. açıklama notuna müracaat ediniz. Burada bir mananın kavranma gayesi güdülmektedir. Bu hakikat, Kur'an'ın birçok yerinde, Allah'ın yeryüzünü sadece yaratmakla kalmadığı aynı zamanda mülkünü idare de ettiği, yarattığı alemin bazı cahillerin sandığı gibi birçok tanrı tarafından yönetilmediği; aksine yaratıcısı tarafından işletilen ve yönetilen düzenli bir sistem olduğu hakikatini açıklığa kavuşturmak için zikredilmektedir.
Şunu belirtmek gerekir ki, bu ayette ileri sürülen tüm tezlerin gerçek olduğunu bizzat ayetin muhatapları da kabul etmekteydi. Bu yüzden Allah'ın göğü direksiz yükseltmesi ve güneşle ay'ı değişmez bir nizamın kanunlarına tabi kılması gereğini ispatlamak için ayrıca delile ihtiyaç yoktu. Bu konular sadece, Allah'ın tek hakim ve kainatın tek yöneticisi olduğunu ispat etmek için zikredilmektedir.
Şimdi şu soruyu düşünelim: Böyle bir delil Allah'ın varlığına hiçbir şekilde inanmayan yahut O'nun kainatın yaratıcısı ve kainat işlerinin yöneticisi olduğunu kabul etmeyen kimseleri nasıl ikna edebilir? Buna verilecek cevap şudur: Kur'an'da Tevhid doktrinini desteklemek üzere ileri sürülen deliller aynı şekilde Allah'ın varlığını kabul etmeyen ateistlere karşı O'nun varlığını ispat için de uygulanabilir. Şöyle: Tüm kainat- yeryüzü, ay, güneş ve diğer sayısız gök cisimleri- aynı güçlü yasanın egemenliği altında işleyen mükemmel bir sistem teşkil eder. Bu, böyle bir sistemin (nizamın) Hakim ve Alim olan Kadir-i Mutlak bir Hükmedici tarafından düzenlendiğinin delilidir. Bu da sonuç olarak hiçbir dengi, eşi ve ortağı olmayan bir Allah'ın varlığını gerektirir. Zira yöneticisi olmayan hiçbir düzen, vazedicisi olmayan hiçbir yasa, hakimi olmayan hiçbir hikmet, bileni olmayan hiçbir bilgi yoktur. Şu halde inatçılar ve kendisinde duyarlık adına birşey kalmamış olanlar dışında hiç kimse halıkı olmayan bir mahluk düşünemez.
Bu nizam (sistem) yalnızca kendisini tedbir eden, yöneten Kadir-i Mutlak bir Hükümdar'ın varlığını değil, aynı zamanda kendi altında yatan büyük bir Hikmet'in de varlığını ispat etmekte ve kainattaki hiçbir şeyin sonsuza dek sürmediğine şehadet etmektedir. Kainattaki herşey belli, sabit bir zamana kadar varlığını sürdürmekte ve o süre dolunca sona ermektedir. Bu, nizamın tümü için geçerli olduğu gibi her bölümü için de ayrı ayrı geçerlidir. Kainatın maddi (fiziki) yapısı sonsuz ve ölümsüz hiçbir şeyin bulunmadığını gösteren apaçık bir delildir. Bir bütün olarak kainat düzeninin belli bir sonu, bir eceli olmalıdır ve bu son geldiğinde kainat ecelini yaşar. Şu halde bir öte dünya da olmalıdır. Dolayısıyla Kur'an'da zikredildiği gibi bir dirilişin (ba's) gerçekleşmesi gerekir. Gerekir değil, bu kaçınılmaz biçimde olacaktır; hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde....
Allah, Hz.Rasul'un (s.a) kendilerine ilettiği hakikati ortaya koyan bu ayetleri tafsil etmekte, onlara açıklık kazandırmaktadır. Bu ayetler tüm kainata yayılmıştır ve gözlerini açarak bakan herkes bu ayetlerin tanıklık ettiği Kur'ani hakikatleri tasdik edecektir.
Önceki ayetler iki şeyi ispat etmek üzere zikredilmişlerdir: a) Alemin tek bir Halıkı, tek bir Müdebbiri vardır. b) Herkesin ilahi mahkemesinde yargılanacağı, mükafat ve mücazat göreceği bir Ahiret hayatı olacaktır. Birincisi gayet açıktır, zaten kevni ayetler fazla düşünülmeye ihtiyaç hissettirmeksizin bu sonuca götürdüğünden burada zikredilmiştir. Oysa ikincisi yani ahiret hayatı burada hassaten zikredilmiştir. Çünkü bu hayat müşahade edilmenin ötesindedir. Bu yüzden şu özellikle vurgulanmıştır ki, bu ayetler "Ahirette Rabbinize mülaki olacağınıza ve bu dünyada yaptıklarınızın hesabını vereceğinize yakınen kanaat edersiniz belki" diye tafsil edilmiş ve bir bir açıklanmışlardır.
Şimdi bu kevni ayetlerin ahiret hayatını nasıl ispat ettiğini mütalaa edelim. Bunlar iki şekilde konuya delil oluştururlar:
1
) Güneş gibi, ay gibi büyük gök cisimlerinin tamamiyle Allah'ın iradesine nasıl boyun eğdiklerini düşündükçe kalplerimiz bunları yaratan, hareketlerini düzenleyerek yörüngelerine oturtan Allah'ın, kuşkusuz ki, tüm insanlığı öldükten sonra tekrar diriltmeye kadir olduğunu yakînî biçimde kavrayacaktır.
2) Yeryüzündeki nizam da yaratıcısının hikmet sahibi olduğunu ispatlamaktadır. Bu yüzdendir ki, hikmet sahibi bir yaratıcının insanı yaratıp, onu akıl ve hikmetle donatıp güç ve kuvvet bahşedip sonra onu hiçbir sorumluluk taşımadan, iyi ya da kötü yaptıklarının hesabını vermeden istediğini yapmakta serbest bırakacağı düşünülemez. Çünkü insanın bu dünyada işlediği tüm iş ve amellerin hesabını kesinlikle görecek olması yine O'nun hikmetinin bir gereğidir. Bu ise, O'nun azgınlık edenlere haddini bildirip gadre uğramışların kaybını tazmin etmesini, iyi amellerde bulunanlara mükafat, kötü amellerde bulunanlara ceza verilmesini icap ettirir. Kısaca O'nun hikmeti icabı, herkes hesap vermek üzere huzura çağrılacak ve kendisine şöyle denecektir: "Çeşitli yeryüzü kaynakları ve harika yetenekler ve bu mükemmel vücudun taşıdığı sen; ellerine verilmiş olan emaneti nasıl kullandın?"
Kafasız ve zalim bir dünya yöneticisinin memleket işlerini adamlarına emanet edip sonra hesap sormayı unutması düşünülebilir. Fakat böyle bir şey Hakim ve Alim olan Allah'tan asla beklenemez.
İşte, gök cisimleri üzerinde, bizi ahiret hayatının hem mümkün hem de zaruri olduğuna ikna edecek şekilde düşünmenin ve müşahadelerde bulunmanın yolu ve delili budur. Mevdudi

Bu âyette cisimler arasındaki itme ve çekme yasasına işâret vardır: Allah'ın, gökleri, bizim görebileceğimiz bir direk olmadan yükselttiği belirtilmektedir. Demek ki göğü yükselten, gök cisimlerini birbirinden uzakta tutan bir direk vardır ama bu direk gözümüzle görülür türden bir direk değil, bir güçtür. Bu direk, cisimler arasındaki itme yasasıdır. "Göğü tutup yer üzerine düşmesini önlüyor. Ancak O'nun izniyle düşebilir" (Hac: 65) âyeti de gök cisimlerinin yer üzerine düşme eğiliminde olduğunu, fakat Allah'ın bu düşmeyi engellediğini bildirmektedir. Gök cisimlerinin birbiri üzerine düşme eğilimi ise, cisimler arasındaki çekim yasasıdır. Bu suretle Kur'ân, cisimler arasında itme ve çekme güçlerinin bulunduğuna işâret etmiş olmaktadır. Cisimler arasındaki çekim gücü, itme gücünden fazla olsa, gök cisimleri birbiri üzerine düşerdi. Şayet itme gücü daha fazla olsaydı, gök cisimleri birbirinden belli uzaklıkta duramaz, sonsuzca uzaklaşırdı. Cisimlerin birbirinden belli uzaklıkta, ölçülü durabilmesi için iki gücün birbirine denk olması gerekir. "Allah göğü yükseltti, dengeyi koydu" (Rahmân: 7) âyetiyle de bu iki gücün denk olduğu bildirilmiştir. Şüphesiz bu, Kur'ân'ın bir mu'cizesidir. S.Ateş

Lafzen, “ve bütün ürünlerden orada [yani, yeryüzünde] çiftler (zevceyn isneyn) türeten/çıkaran O'dur”. Zevc terimi bu anlam örgüsü içinde “bir çift” anlamına da gelebilir, “çifti oluşturan şeylerden biri” anlamına da; Ama zevceyn ikileme (tesniye) formunu isneyn sayı sıfatı izlediği zaman, bu sözcük grubu, şüpheye yer bırakmayacak biçimde, “erkek-dişi iki cinsin birlikte oluşturduğu bir çift”i ifade eder. Bu itibarla, yukarıdaki ifade her bitki türünden iki cinsin (yani, erkek ve dişi) var olduğunu dile getirmektedir ki, bu botanik bilimiyle tam bir uyum ortaya koymaktadır. (Pamuk gibi bazı bitkilerde erkek ve dişi üreme organları çoğu zaman aynı çiçekte, birlikte bulunmaktadır. Buna karşılık, kabak türünden bazı bitkilerde görüldüğü gibi, bazan erkek ve dişi organlar aynı bitkinin değişik çiçeklerinde; ve daha seyrek olmak üzere, hurma ağacında olduğu gibi, bazan da erkek ve dişi bitki bütünüyle ayrı sapta ya da gövdede tek-cinsiyetli olarak ortaya çıkmaktadır.) M.Esed

Tevhid ve ahiret doktrinini desteklemek için sema ile ilgili bazı ayetler zikredildikten sonra, aynı amaçla arzla ilgili birkaç ayet zikredilmektedir. Tevhid, ölümden sonra diriliş ve hesap ile ilgili deliller kısaca şunlardır.
1) Tevhid: Yeryüzünün, (üzerinde hayatın idamesine yardımcı olan) semavi cisimlerle yakın bir münasebette olduğu ve dağların, ırmakların, hayatın idamesiyle karşılıklı, münasebet içinde bulunduğu gerçeği, mahlukatın ayrı ve farklı tanrılar tarafından yaratılmadığının; bağımsız güç ve yetkilere sahip tanrılar tarafından yönetilmediğinin apaçık delilidir. Eğer birçok tanrılar olsaydı aralarında böyle bir uyum, ahenk, ittifak ve gaye birliği olmayacağı gibi, olsa bile aralarındaki münasebetin uzun süre böyle devam etmesi düşünülemezdi. Zira çok açıktır ki, eğer yalnızca Tek Kadir-i Mutlak ve Hakim Allah olmasaydı ayrı ayrı tanrıların oturup da sayısız nesneleri arasında hiçbir çatışma ve uyumsuzluğun olmadığı böyle bir ahenk içinde bir kainat nizamı geliştiremezlerdi.
2) Ölümden sonra Diriliş: Arz, şu harika gezegen yaratıcısının Kadir-i Mutlak olduğuna ve dolayısıyla bu Kudret Sahibi'nin istediği zaman ölüleri diriltip, haşredeceğine bizzat delil teşkil etmektedir. Çünkü uzayda güneş etrafında yüzmektedir: çünkü üzerinde sabit dağlar vardır ve çünkü yüzeyinde büyük nehirler akmaktadır, böylece üzerinde sayısız meyve ağaçları bitmekte, şaşmaz bir düzen içinde geceyle gündüzü ard arda getirmektedir.
Tüm bu şeyler yaratıcısının gücüne şehadet etmektedir. Artık, böyle Kadir bir Yaratıcı'nın insanoğlunu ölümden sonra dirilteceğinden kuşku duymak açıkça aptallık olmaktadır.
3) Hesab: Tüm harika ve birer gayeye matuf ayetleriyle yeryüzü yaratıcısının hikmet sahibi olduğu gerçeğine apaçık bir delil teşkil eder. Dolayısıyla O'nun insanı, bu en asil mahlukunu hiçbir gaye gütmeden yarattığı düşünülemez. Aynı şekilde O'nun hikmeti yeryüzünün yapısından, dağları, ağaçları, meyveleri, gecesi ve gündüzünden açıkça tezahür etmektedir. Bu durum, insanın yeryüzüne gayesizce yerleştirilmediğini ve kendisine ilişkin gayeyi yerine getirmedikçe bir hiç olacağını göstermektedir. Demek ki insanoğlu bu ilahi gayeyi yerine getirmek konusunda yaratıcısına karşı hesap verecektir.Mevdudi

Yani, toprağın yapısı, verimliliği ve verdiği ürünün cinsi bakımından. Kendisinden önceki ibarenin anlamını açıklamak için yapılan ve hemen bütün müfessirlerce kabul gören bu ilavenin gerekliliği sonraki cümlelerde açıkça ortaya çıkıyor.Lafzen, “çatalsız, küme halinde olmayan” (ğayru sınvân) -yani, bir kökten bir tek ağaç halinde çıkan.Karş. 6:99 ve 141. İşaret edilen bu ayetlerde de, Allah'ın bir amaca dayanan yaratıcı etkinliğinin işaretlerinden olarak bitkilerin/ürünlerin çok-çeşitliliğine, çok-biçimliliğine ve onların insanlar ve hayvanlar için değişen yararlarına dikkat çekilmektedir. M.Esed

 Yani, "Eğer dikkatle müşahade ederseniz, yeryüzünün yapısındaki çeşitliliğin ilahi hikmet ve gayeyi nasıl yansıttığını anlarsınız. Yeryüzündeki sayısız bölge (kıt'a) her ne kadar birbirine bitişik ise de hepsi birbirinden farklı biçimde, renkte, özellikte, verimde, madeni kaynak ve kapasitede farklıdır. Bu çeşitlilik sayısız hikmet ve faydaya mebnidir. Bırakın diğer mahlukatı, eğer insanoğluna sağladığı faydalar açısından kıtaların farklılığı üzerinde düşünmemiz bile, bunun hakim bir yaratıcısının hikmeti üzerine planlandığını teslim etmemize yetecektir. Çünkü bu çeşitlilik insan medeniyetinin gelişmesine öylesine katkıda bulunmaktadır ki, bu durumun sadece bir tesadüf olduğunu ancak bir akılsız düşünebilir.
Bazı hurma ağaçları tek kökten çıkmış yalnızca tek gövdeleri varken, bazılarının aynı kökten çift gövdesi bulunmaktadır.
Bu ayette zikredilen şeyler Tevhide, Allah'ın herşeyi kuşatan hikmeti ve sınırsız kudretine delalet eden diğer ayetleri ihtiva etmektedir. Bunlardan biri üzerine düşünelim. Toprak bir ve aynıdır, fakat tüm kıtalar birbirinden büyük ölçüde farklıdır. Sonra; su da bir ve aynıdır, fakat birbirinden farklı türden tahıl ve meyvenin yetişmesini sağlar. Meyve ağaçları da birbirine benzer, fakat hepsinde farklı biçimde, farklı hacimde ve farklı özellikte meyveler yetişir. Dahası bazan bir bazan iki olan gövdeleriyle hurmalar biter. Bir kimse bu çeşitliliğin vecheleri üzerinde biraz kafa yorarsa insanoğlunun da tek bir tür olmasına rağmen çeşit çeşit huy, karakter ve eğilime, bu yüzden de farklı farklı davranış biçimlerine sahip olduklarını görecek ve bu çeşitliliğin ilahi hikmetin bir gereği olduğu sonucuna varacaktır. Ayrıca hiç kimsenin bu çeşitlilikten ürkmesine de gerek yoktur; zira Allah, 31. ayette zikredildiği üzere, eğer dileseydi tüm insanlığı doğuştan birbirinin aynı kılar ve hepsine hidayet ederdi. Fakat kainat ve insanın yaradılışındaki hikmet, tek biçimliliği değil, çeşitliliği gerektirmektedir. Aksi takdirde yaradılış anlamsız olurdu. Mevdudi

Paragrafın kendileriyle başladığı “huruf-ı mukatta‘a”nın [kesik harflerin] verdiği mesajı henüz bilmiyoruz. Bunların birer uyarı aracı olması ve verilecek bilgilere dikkat çekiyor olması mümkündür.
Uyarılardan sonra paragraf, İşte bunlar, Kitab'ın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen şey hakktır/gerçektir. Lâkin insanların çoğu inanmıyorlar denilerek inançsızlara sitemle devam etmekte; ardından da Allah'ın sonsuz kudretine; göklerin ve yeryüzünün yaratılış ve işleyişine, bu kudretin eseri olan nimetlerin çeşitliliğine, yaratılmasındaki amaca ve bunların kullara verilmesine dikkat çekilmektedir.
Burada, yeryüzü ve yeryüzündeki bitkiler Arabistan coğrafyasına göre beyân edilmiştir. Bu âyetleri okuyan kimse kendi bulunduğu bölgedeki yeryüzü nimetlerini dikkate almalıdır.
Burada zikredilen nimetler, evrendeki sistemler, oluşumlar; hepsi Allah'ın varlığına, birliğine ve rabbliğine [planına, programcılığına] delalet etmektedir:
Sen, Allah'ın yeryüzündekileri size boyun eğdirdiğini ve Kendisinin emriyle denizlerde akıp giden gemileri görmedin mi? Göğü de Kendi izni olmaksızın yere düşmekten O tutuyor. Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Hacc/65)
O [bir tek, kahhar; Allah], gökleri ve yeri hakk ile yarattı, geceyi gündüzün üstüne bürüyor, gündüzü de gecenin üstüne bürüyor. Güneşi ve ay'ı emre âmâde kılmıştır. Hepsi de adı konmuş bir ecele akıp gitmektedir. İyi bilin ki, O, çok güçlü ve çok bağışlayıcıdır. (Zümer/5)
Burada konu edilen âyetler ve insanlara verilen nimetler, birçok âyette zikredilmişti. Bunlardan birkaçını hatırlatıyoruz:
Allah, yedi göğü ve yerden de onlar kadarını yaratandır Allah'ın her şeye kâdir olduğunu ve Allah'ın bilgisinin her şeyi kuşattığını bilesiniz diye buyruk bunlar arasında iner durur. (Talâk/12)
Ve Biz rüzgârları aşılayıcılar olarak gönderdik de gökten bir su indirip sizi onunla suladık. Onu [suyu] hazinelerde tutanlar [biriktirenler] da siz değilsiniz. (Hicr/22)
Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk kılmadık mı? (Nebe/6-7)
Ve Biz geceyi ve gündüzü iki âyet kıldık. Sonra Rabbinizden bir lütuf aramanız, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için gecenin âyetini silip, bir gördürücü olarak, gündüzün âyetini kıldık [getirdik]. Ve Biz her şeyi detaylandırdıkça detaylandırdık. (İsrâ/12)
Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah'tır. İyi biliniz ki yaratma ve emir sadece O'na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir! (A‘râf/54)
Paragrafın sonunda, Şüphesiz aklını kullanan bir toplum için bunda birtakım deliller vardır buyurularak, bu hususta bireysellikten öte toplumsal bir gözlemleme önerilmiştir. Bu uyarılar birçok kez tekrarlanmıştır:
O, sizin için gökten bir su indirdi. İçecekleriniz ondandır. Hayvanları otlattığınız ağaçlar-bitkiler de ondandır. O [Allah], onunla [su ile] sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve tüm meyvelerden bitiriyor. Şüphesiz bunda tefekkür eden bir toplum için kesinlikle birer âyet vardır. Ve O [Allah], geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin emrinize verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için âyetler vardır. Yeryüzünde sizin için renklerini değişik olarak yarattığı şeyleri de (sizin hizmetinize sunmuştur). Şüphesiz bunda öğüt alan bir toplum için kesinlikle bir âyet vardır. Ve O, denizden taze et yiyesiniz ve ondan takındığınız süs eşyasını çıkarasınız diye lütfundan rızık aramanız için ve şükredesiniz için denizi sizin emrinize verendir. –Gemilerin denizde suyu yararak gittiklerini görüyorsun.– Ve O [Allah] sarsıntıya uğratır diye yeryüzünün içinde sâbit-sağlam dağlar, ırmaklar ve siz doğru yolu bulasınız diye yollar ve daha nice alâmetler bıraktı. Ve onlar yıldızlarla/Kur’ân âyetleri öbekleriyle yollarını bulurlar. Öyleyse yaratan [Allah], yaratmayan [putlar] gibi olur mu? Hâlâ düşünmeyecek misiniz? Ve eğer Allah'ın nimetlerini sayacak olsanız, onları sayamazsınız. Şüphesiz ki Allah ğafûr'dur, rahîm'dir. (Nahl/10-18)
Yine göklerin ve yerin yaratılışı, dillerinizin ve renklerinizin değişikliği O'nun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda bilginler için nice âyetler vardır. Yine gecede ve gündüzde uyumanız ve lütfundan rızık aramanız O'nun âyetlerindendir. Şüphesiz bunda kulak verecek bir toplum için nice âyetler vardır. Yine O'nun âyetlerindendir ki, size hem korku ve hem de umut vermek için şimşeği gösteriyor. Ve gökten bir su indiriyor da onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat veriyor. Şüphesiz ki bunda aklını kullanacak bir kavim için nice âyetler vardır. Göğün ve yeryüzünün Kendi emriyle durması yine O'nun âyetlerindendir. Sonra sizi yeryüzünden bir tek çağırışla çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki siz çıkarılıyorsunuz. Size rahmetinden tattırsın, emriyle gemiler akıp gitsin diye ve şükredersiniz diye lütfundan rızık aramanız için rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi de O'nun âyetlerindendir. Göklerde ve yerde kim varsa hepsi de O'nundur. Hepsi de O'na saygı duyanlardır. (Rûm/22-25, 46, 26)
Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde, “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen noksanlıklardan münezzehsin. Artık bizi ateşin azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen kimi ateş'e girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Zâlimler için hiç yardımcılardan da yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi ebrâr [iyiler/yardımseverler] ile birlikte vefat ettir. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin” diye tefekkür eden kavrama yetenekleri olanlar için nice âyetler vardır. (Âl-i İmrân/190-194)
3. âyette, Orada bütün meyvelerden iki eş yarattı buyurularak, insanlığa Allah'ın bir mucizesi daha hatırlatılmıştır. Bu mucize ile ilgili bir açıklama naklediyoruz:
BİTKİLERDE ERKEKLİK ve DİŞİLİK
Gökten su indirdi, nitekim onunla çeşit çeşit bitkilerden eşler çıkardık. (Tâ-Hâ/53)
Bütün meyvalardan ikişer eş yaratmıştır. (Ra‘d/3)
Kitabımızın 11. bölümünde Allah'ın evreni çiftler hâlinde yarattığını ve bunu açıklayan Kur’ân âyetlerini inceledik. Bitkilerdeki eşler hâlinde yaratılma ise Kur’ân'da özel olarak vurgulanmaktadır. Âyetlerde geçen zevc (çoğulu, zevce)kelimesi eski Türkçemizde “eşler”i belirtmek için kullanılmaktaydı, hanımlar beylerine zevcim, beyler de hanımlarına zevcem demekteydiler. Arapça'dan dilimize geçen bu kelime, bitkilerin eşlerini belirmekte de kullanılan zevc kelimesidir.
Bitkiler üzerine yapılan incelemelerde, bitkilerde de erkekliğin ve dişiliğin olduğu, bu farklı organlar sayesinde bitkilerde üremenin gerçekleştiği anlaşıldı. Peygamberimiz döneminde biyoloji gelişmiş bir bilim değildi. Bitkilerin üremesi, bu üremedeki dişi ve erkek unsurların rolü bilinmiyordu. Bu yüzden 1400 yıl önceden Kur’ân'da bitkilerdeki eşler hâlinde yaratılışa dikkat çekilmesi çok anlamlıdır.
Tohumlu ve çiçekli bitkilerde erkek ve dişi üreme hücreleri vardır. Bu hücreleri, her ikisi de çiçeğin ortasında bulunan erkek organ ile dişi organ üretir. Dişi organın yumurtalık denen şişkince bölümünde küçük ve yuvarlak tohum taslakları, bunların içinde de dişi üreme hücreleri bulunur. Erkek üreme hücreleri ise erkek organın başçık bölümünün ürettiği çiçek tozlarının içinde saklıdır. Çok hafif olan çiçek tozları rüzgârla ya da çeşitli hayvanlar aracılığıyla çiçekten çiçeğe taşınırken, içlerinden bir bölümü dişi organın tepeciğine yapışıp kalır. Daha sonra bu çiçek tozu taneciği boyuncuktan aşağıya doğru inerek yumurtalıklardaki tohum taslaklarına ince bir borudan uzanır. Erkek üreme hücresi de bu borudan geçer ve tohum taslağının içindeki dişi üreme hücresiyle birleşir. Erkek ve dişi üreme hücrelerinin birleşmesine döllenme denir. Döllenmiş tohum taslaklarından tohumlar, bunlardan da yeni bitkiler gelişir.
BİTKİLERDEKİ MÜTHİŞ UYUM
Bitkilerin yüz binlerce değişik türü vardır. Çok küçük boyutlu bitkilerden, California'nın kıyı sekoyaları gibi 90 metre boyundaki dev bitkilere değin sayamayacağımız kadar çok çeşit vardır. Eşeyli üreme yapan tüm bitkilerde dişi organ ve erkek organ birbirinden farklı özelliklerde yaratılmışlardır ve mikro seviyede de tüm bu organlar çok kompleks ve çok mükemmel yaratılışa sahiptir. Yüz binlerce türdeki yüz binlerce dişi ve yüz binlerce erkek organ birbirlerine uygun şekilde yaratılmıştır. Bu uyum, bir kasayı açacak şifrenin o kasaya uyması gibi, çok ince bir uyumdur. Bitkilerin her birinin içinde bu uyum yaratılmasaydı, bu bitkilerin hiç biri var olamazdı. Bir bitkinin yaşamının devamı bu dişi ve erkek organlarına bağlıdır. Bu organların tekinin eksikliği veya bu organlar arasındaki en ufak uyumsuzluk, o bitki türünün yok olmasına sebep olur. Bu yüzden bu organlar aynı zaman dilimi içinde, aynı bitki türünün üzerinde, eksiksiz ve mükemmel olarak var olmak zorundadır. Bu da Yaratıcımızın her şeyi ne kadar mükemmel plânladığının, hiçbir şeyde en ufacık bir tesadüfün, rastgeleliğin yer alamayacağının delilidir. Çok kompleks bir şifre yüz binlerce kere verilse ve yüz binlerce ayrı kasa her seferinde açılsa; bu bir tesadüfün, rastgeleliğin sonucunda olabilir mi? Bitkilerdeki dişi ve erkek organlar ve bu organların birleşmesi için gerekenler dünyadaki en kompleks kasa için gereken şifreden çok daha komplekstir. Üstelik bitkilerdeki dişilik-erkeklik ve buna bağlı üreme, bitkilerin yaratılışının sadece bir yüzüdür. Her bitki kendi harika yaratılışıyla dünyamızın bir süsü, ekolojik sistemimizin bir parçası ve yaratılışın bir mucizesidir.
TİTREŞEREK, KABARARAK CANLANAN TOPRAK
Su ve hava olmadan yaşanamayacağını ufacık çocuklar bile bilir. Peki, toprak olmadan yaşayamayacağımızın acaba yeterince bilincinde miyiz? Toprak sürekli gelişim hâlindedir. Binlerce yıl içerisinde, özellikle suyun etkisiyle, yavaş yavaş aşağıdan yukarıya doğru ana kayanın [litosfer] tahrip olmasıyla oluşur. Bu süreç en sert kayalarda yılda 0.01 milimetre olduğu için toprağın gelişim hareketi gözümüzden kaçar. (Bu oran yeryüzünün sıcak bölgelerinde yılda 20 milimetreye kadar çıkar.) Bu bağlamda toprak cansız olan mineral dünyadan canlı bir dünyaya geçiş aşamasıdır. 1 metreküp verimli toprakta 30.000 kadar bakteri vardır. Gözle algılayamadığımız bu bakteriler toprağın her santimetrekaresinin canlı olması anlamına gelir. Bu canlılığın en önemli maddesi hem bu bakterileri, hem de bitkileri harekete geçirip canlandıran sudur.
Yeryüzünü kupkuru ölü gibi görürsün, ancak üzerine su yağdırdığımız zaman titreşir, kabarır ve her güzel çiftten bir şeyler bitirir. (Hacc/5)
Bu âyette kupkuru toprağın üzerine suyun düşmesiyle oluşan aşamalar anlatılır. Kur’ân'ın ifadelerinde anlatılan titreşmenin ve kabarmanın önce sadece edebî ifadeler olduğu sanıldı. Fakat “Brown Titremesi”nin anlaşılmasıyla Kur’ân'ın bu noktada da bir mucize gösterdiği anlaşıldı. Âyette toprağa suyun düşmesiyle oluşan 3 aşamaya dikkat çekilir:
1)
Toprağın titreşmesi,
2) Toprağın kabarması,
3) Toprağın çiftler hâlinde ürünler vermesi.
Birinci aşamada topraktaki parçacıklar, suyun üzerlerine düşmesiyle hareket eder. Toprağın üzerine düşen su damlacıkları bir hedef olmaksızın birçok yönde hareket eder. Böylece birçok taraftan suyla çarpışan toprak parçacıkları titreşir gibi hareket ederler. Suyun toprağa düşmesiyle topraktaki farklı moleküller arasında elektrik akımı oluşur. Toprağın parçacıkları iyonlaşır. Elektrik akımının düşüşüyle pozitif iyona, yükselişiyle negatif iyona dönüşüm olur. Suyun toprağa gelişiyle iyonik moleküller titreşir. Botanikçi Robert Brown 1828 yılında toprağın partiküllerinin bu hareketini tesbit etti ve adını Brown Movement [Brown Titremesi] koydu. Bu hareket, suyun toprağın üzerine düşmesiyle oluşan bir süreçte gerçekleşir.
İkinci aşamada dikkat çekilen olay, suyu emen toprak parçacıklarının hacimce büyümesi, böylece kabarmanın gerçekleşmesidir. Parçacıklar suya doyunca suyun mineral depoları olurlar. Bitkiler ihtiyaçlarını bu depolardan karşılar. Toprağın suyu tutan mükemmel yapısı sayesinde yağmur suları toprağın derinliklerinde kaybolmaz. Böylece bitkilerin, dolayısıyla tüm canlıların yaşaması mümkün olur.
Üçüncü aşamada bitkilerin filizlenmesine dikkat çekilir. Âyetin işaret ettiği gibi zevci ve zevcesiyle, yani dişiliği ve erkekliğiyle bitkiler yaratılmaya başlanır. Başlangıçta ölü olan toprak suyun toprağın üzerine düşmesiyle başlayan bir sürecin sonunda canlı bitkiyi bağrından çıkarmaktadır.
Kur’ân'da bitkilerin yaratılışına birçok defa dikkat çekilir, hatta bitkilerin yaratılışıyla insanların yaratılışı ve diriltilmesi arasında benzerlik kurulur. Bitkilerin filiz verdiği dönem, insanın gençliğine benzer, daha sonra insanın olgunluk dönemi gibi bitkinin de olgunluk dönemi vardır. İnsan yaşlandığında nasıl buruşuyor, güçten düşüyorsa, bitki de yaşlanınca buruşur, kurur ve eski gücünü, cazibesini kaybeder. Bitki de ölünce insan gibi çerçöp olur ve toprağa karışır. Bitkiler her mevsimde soldukları yerde yeniden canlanarak insanın öldükten sonra yeniden yaratılışına delildirler. Canlı olan bitkiyi her sene öldüren, sonra yeniden aynı yerde dirilten Allah, tüm insanlığın gözü önünde yeniden yaratmanın Kendisi için ne kadar kolay olduğunun delillerini göstermektedir. Böylelikle insanoğlu, bitkilerin yeniden canlandırıldığı her mevsimde, ölümü yaratan Allah için, yeniden canlandırmanın da ne kadar kolay olduğuna tanık olmaktadır.
Ölü toprak onlar için bir delildir. Onu diriltiriz, ondan taneler çıkartırız da ondan yerler. (Yâ-Sîn/33)
Burada bir de, Gökleri gördüğünüz şekilde, direkler olmadan yükselten ifadesiyle başka bir mucize daha gösterilmiştir. Bu mucizeyle ilgili de şu güzel açıklamayı naklediyoruz:
DİREKSİZ YÜKSELMİŞ GÖKYÜZÜ
Allah, şu gördüğünüz gökleri direksiz yükseltendir. (Ra‘d/2)
Kur’ân'ın, Peygamberimiz dönemindeki bilgi seviyesiyle söylenmesi mümkün olmayan bilimsel gerçekleri söylemesi, mucizevî yönlerinden biridir. Bu kitabımızda bu mucizeleri göstermeye çalışırken, daha çok son yüzyılda veya son yüzyıllarda ancak anlaşılabilen bilimsel gerçeklerin, 1400 küsur yıl önce söylendiğine yer verdik. Peygamberimiz dönemindeki araştırmalarla, gözlemlerle bilinmesi imkânsız olan bilgilerden biri yukarıdaki âyetteki ifadedir. Fakat bu gerçek diğer başlıklarımızdaki konular gibi son asırlarda keşfedilen bir olgu değildir. İnsanlar çok uzun zaman önce gökyüzünün direkler üzerinde yükselmediğini öğrendiler. Fakat Kur’ân'ın indiği dönemde, toplumun böyle bir ortak kanaati yoktu. Kur’ân'ın indiği dönemden sonra bile gökyüzünün dünyanın iki ucundaki dağlara yaslandığı fikrine inananlar vardı.
Örneğin Yeni Amerikan İncîli'nin eski baskılarından birinde gökyüzü tersine çevrilmiş bir tasa benzetilmektedir ve gökyüzü direklerle ayakta durmaktadır (bkz. The New American Bible, St Joseph's Medium Size Edition, s. 45). İbn Abbâs (ö. hicrî 68/miladî 687), Mücâhid (ö. hicrî 100/miladî 718), İkrime (ö. hicrî 115/miladî 733) gökyüzünü ayakta tutan direklerin [dağların] varlığına inanıyorlardı. Bu şahıslar, Kur’ân'ın âyetinin sadece görünen kısmı belirttiğini, görünmeyen alanda gökleri ayakta tutan direklerin var olduğunu savundular. Gökyüzünün, dünyanın ucundaki dağlara yaslandığı fikrini, Bâbilliler gibi târihte savunan topluluklar oldu. Peygamberimizin yaşadığı dönemde insanlar, yeryüzünün küre şeklinde olduğunu ve yeryüzünde her iki yöne gidilince, yine aynı noktaya gelinebileceğini bilmiyorlardı. Bu yüzden gökyüzünün direkler üzerinde yükseldiği veya yükselmediği iddiası Peygamberimizin içinde bulunduğu dönem için belirsiz, bilinemez, isbatlanamaz bir iddiadır. Kendi döneminde bilinmeyen ve şüpheli bir konuyu, doğru olarak açıklaması Kur’ân'ın bir mucizesidir. Kur’ân'ın belirttiği bu gerçek, Peygamberimizin zamanında isbatlanamadığı için, Kur’ân'daki bu âyetin varlığı Peygamberimize bir avantaj sağlamamaktadır. Hatta bu âyet, o dönemde isbatlanamaz olduğu için bu âyetin ifadesi yüzünden Kur’ân'a itirazlar yöneltilmiş olması da mümkündür. Kur’ân'ı Peygamberimizin yazdığı iddiasını ileri sürenlerin, Peygamberimizin dönemindeki kanaatlere karşın Kur’ân'da niye böyle bir ifade geçtiğini açıklamaları mümkün olmayacaktır. Kur’ân'daki anlatımların değerini daha iyi kavramamız için Peygamberimizin dönemine hayalen gidip, o dönemin insanlarının kafa yapısını anlamaya çalışmamızın gerekliliği bu konuyla da anlaşılmaktadır. Kur’ân, uçakların, arabaların olmadığı, dünyanın ne şeklinin bilindiği, ne de haritasının olduğu, çoğunluğun okuma-yazma bilmediği bir ortamda vahyedilmiştir. Kur’ân'ı, Peygamberimizin, ya da Peygamberimiz dönemindeki insanların yazdığını söyleyenlerin iddialarına karşı bu tabloyu hatırlatalım. Eğer, Kur’ân'ın ifade ettiği bu konuların, o dönemde söylendiğini göz önünde bulundurursak, Kur’ân'ın mucizelerini daha iyi anlayacağımız kanaatindeyiz.
GÖKYÜZÜ NASIL DURUYOR
Binlerce yıllık dünya târihinde insanoğlu atmosferin niteliğinden, faydalarından, yaşamımız için olmazsa olmaz şart olmasından habersiz yaşadı. Tüm tabakalarıyla atmosfer denen gaz topluluğu nasıl olmuştur da bir araya gelmiştir? Nasıl oluyor da sâbit kalıyor? Gökyüzünün koruyucu bir tavan olması (19. bölüm), geri döndürücü özellikleri (20. bölüm), ayrı tabakalardan oluşması ve her tabakanın kendi görevlerini yerine getirmesi (17. bölüm) gibi, gökyüzünün direksiz bir şekilde durması da (21. bölüm) Allah'ın muhteşem sanatın bir sonucudur.
Güneş sistemimizin gezegenlerinde yapılan araştırmalar, hiçbir gezegenin çevresinde yaşamı olanaklı kılacak bir atmosfer olmadığını göstermiştir. Dünyamızın çevresindeki atmosferin varlığı ve daha da önemlisi bu atmosferin yaşam için her türlü olanağı sağlayacak, yaşamı koruyacak şekilde yaratılması; Allah'ın içinde bulunduğumuz dünyayı, yaşamı burada yaratmak için seçtiğinin bir delilidir.
Gezegenin yüzeyinde, yakınlarında ortaya çıkan gaz molekülleri süratli bir şekilde hareket eder. Eğer gezegenin çekim gücü bu sürate üstün gelirse, gezegen gaz moleküllerini çeker ve gezegenin yüzeyi gaz moleküllerini emer. Eğer gaz molekülleri süratle hareket ederlerse ve gezegenin çekim alanından kurtulurlarsa, uzaydaki seyahatlerine devam ederler. Görüldüğü gibi atmosfer ve buna bağlı oluşan dengeler, dünyanın oluşumundan sonraki bir aşamada meydana gelmiştir. Bu da Kur’ân'ın, Göğü yükseltti ve dengeyi koydu (Rahmân/7) âyetinde belirtilen, göğün sonradan oluşması ve dengenin kurulması ile ilgili ifadelerle mucizevî bir şekilde uyumludur. Gaz moleküllerinin dünyamızın çevresinde olduğu gibi bir atmosfer şeklinde oluşması ve durması çok düşük olasılıktaki bir dengenin sağlanmasıyla mümkündür. Bu denge, yerkürenin çekimiyle gaz moleküllerinin hızının tam bir dengede durması hâlidir. Allah gökyüzünü direksiz yükseltirken böyle hassas bir denge sağlamıştır. Fakat iş bununla bitmemektedir. Bu dengenin sağlanması kadar sürekli devam etmesi de gereklidir. Allah yeryüzünü ve atmosferi yaratırken bunun devamı için gerekli tüm dengeleri de kurmuş ve bu dengenin devamını sağlamıştır. Bilimin ilerlemesiyle öğrendiğimiz bu dengenin sürekliliğinin önemine, Kur’ân şöyle işaret etmektedir:
Allah gökleri ve yeri yok olmasınlar diye tutuyor... (Fâtır/41)
Bu denge için çok fazla verinin ayarlanması zorunludur. Örneğin yerkürenin güneşe göre konumunun ayarı önemlidir; çünkü bu ayar sayesinde yeryüzünün ısı dengesi sağlanacaktır ve de bu gaz moleküllerinin hareketini etkilemektedir. Yeryüzünün dönüş hızı da yine ısının homojenliği açısından önemlidir. Bu dönüş hızlanırsa atmosfer dağılır, yavaşlarsa homojenlik bozulur, çünkü arka yüzdeki atmosfer toprak tarafından emilir. Atmosferin devamı için ekvator ve kutup bölgeleri arasındaki ısı farkı da, bu ısı farkından ortaya çıkacak hava akımlarının korkunç sonuçlarını önleyen Himalayalar'daki, Toroslar'daki, Alpler'deki sıra dağlar da çok önemlidir. Sıradağlar yerküremizin yüzeyinde rüzgârları bloke ederek, soğuk havayı yüksek kesimlerde toplayarak dengenin korunmasına katkıda bulunurlar. Ayrıca atmosferimizin bileşimindeki gazlar da atmosferin devamı için önemlidir. Örneğin atmosferde yüzde olarak çok az miktarda bulunan karbondioksit, toprağı gece yorgan gibi örterek ısı kaybının olmasını önler. Atmosfer için yüzey ısısının kararlı kalması, gece ısı kaybının önlenmesi önemlidir. Görüldüğü gibi sıra dağların varlığından karbondioksitin yaratılmasına, dünyanın büyüklüğünden güneşe konumuna, yüzey ısısının dengelenmesinden atmosferdeki gazların hızlarına ve özelliklerine kadar her şey çok ince bir şekilde birbirleriyle bağlantılı olarak ayarlanmış ve bu sayede göğün direksiz yükselmesi mümkün olmuştur. Tüm bu yaratılışlar ve buraya sığdıramadığımız birçok ince oluşum sayesinde atmosfer, dünyanın çekimiyle dünyaya yapışmadan, kendi hızına rağmen uzaya dağılmadan, tepemizde durmakta ve bize hizmet ettirilmektedir.
Bunlarda aklını çalıştıran bir topluluk için elbette deliller vardır. (Ra‘d/4)
Gökyüzünün yaşamamızı mümkün kılacak şekilde var olması, Yaratıcımızın her şeyi çok mükemmel şekilde plânlaması sayesindedir. H.Yılmaz

Yani, hayat belirtisi gösteren bütün olay ve olgularda belli bir amaçlılığın gözetildiğine ve dolayısıyla üstün kudret ve ilim sahibi yaratıcı bir gücün varlığına delalet eden tüm müşahede edilebilir alametlere rağmen insanın Allah'ı inkara kalkışabilmesi nasıl şaşırtıcı bir şeyse; Allah'a belli belirsiz inandığı halde ölümden sonra dirilişe inanmakta güçlük çeken insanların varlığını görmek de en az o kadar şaşırtıcıdır: çünkü, eğer Allah evreni ve onda harikalar halinde müşahede edilen hayat olgusunu yaratmışsa, açıktır ki, yeni bir yaratma hamlesiyle ölümden sonra hayatı yeniden yaratacak güce ve bunun için gerekli vasıtalara da sahiptir.Çünkü böyleleri, ölümden sonra dirilişi inkar etmeleriyle zımnen Allah'ın sınırsız kudretini ve dolayısıyla fiilen Allah'ın varlığını inkar etmiş olmaktadırlar.Birtakım sahte değerlere bağlanıp kendilerini sorumsuzca çarpık yaşama tarzlarına teslim edenlerin içine düştükleri ruhsal tutsaklığı dile getiren mecazî bir ifade (karş. Zemahşerî, Râzî, Beydâvî). Ayrıca bkz. 34. sure, 44. not. M.Esed

Onlar "rabblerini inkar ettiler". Aslında onlar, Ahireti, Allah'ın Hikmet ve Kudret'ini inkar etmişlerdi. Onlar, öldükten sonra tekrar hayata döndürülmelerinin imkansız olduğunu söylerken demek istedikleri, haşa, 'onların Allah'ı yalnız kudretten değil, hikmetten de yoksun olduğu" biçimindeydi.
Boyuna geçirilmiş demir tasma mahpusluk alameti olduğu için "boyunlarında demir laleler" tabiri burada onların cehaletin, inadın, nefislerinin köleleri olduğunu ve atalarını körü körüne izlediklerini göstermek üzere mecazen kullanılmıştır. Yani, düşünceleri önyargıları tarafından etkilendiğinde, inanmayı kaçınılmaz kılan ne kadar sebep olursa olsun, ahiret'e inanmazlar, onu inkar ederler. Mevdudi

Bu âyette, kâfirlerin şaşılası durumları ortaya konuyor. Onların, çevrelerindeki ve bünyelerindeki bunca delile rağmen direnmeleri, Biz toprak olunca mı, biz gerçekten yeni bir yaratılışta mıyız? demeleri naklediliyor ve onlar, boyunlarındaki demir halkalar yüzünden gerçeği göremeyip kâfirlik ettiklerinden kınanıyorlar.
Kâfirlerin bu akıl dışı tutumları birçok âyette nakledilmiştir:
Kaf/100. Çok şerefli/çok büyük Kur’ân'a kasem olsun ki, ama, kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler, “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” dediler. Biz yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmişizdir. Yanımızda çok iyi kaydedip muhafaza eden bir kitap da vardır. Aksine, hakk kendilerine geldiği zaman onu yalanladılar, onun için onlar karmakarışık bir iş içindedirler. Peki onlar üstlerindeki göğe bakmadılar mı ki, onu Biz hiç yarığı olmadan nasıl bina etmişiz ve süslemişiz! Ve Biz yeri yayıp döşedik ve ona sabit dağlar bıraktık. Orada görünüşü iç açıcı-göz alıcı her çiftten bitkiler bitirdik; Allah'a yönelen her kula gönül gözünü açmak ve ona öğüt olarak. Ve Biz gökten bereketli bir su indirdik. Onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik. Tomurcukları birbiri üzerine dizilmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları da; kullara rızık olmak üzere. Ve Biz onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte çıkış [diriliş] böyledir. (Kaf/1-11)
Onlar, şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah'ın ölüleri diriltmeye de kâdir olduğunu görmediler mi? Evet şüphesiz ki, O, her şeye gücü yetendir. (Ahkâf/33)
Ve onlar dediler ki: “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?” (İsrâ/49)
Ve onlar, “Biz yeryüzünün içinde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Aslında onlar, Rabb'lerine kavuşmayı [O'nun huzuruna varacaklarını] inkâr ediyorlar.” (Secde/10)

Burada konu edilen boyunlarındaki halka, Mü’min/69-76'da, Allah'ın âyetleri üzerinde tartışanları görmedin mi? Nasıl da döndürülüyorlar? Kitabı ve elçilerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette ileride, boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülüp, sonra ateşte yakılırlarken bileceklerdir. Sonra onlara, “Allah'ın astlarından ortaklar koştuğunuz şeyler nerededir?” denir. Onlar, “Bizden kaybolup gittiler; aslında; biz zaten önceleri hiç bir şeye yakarmıyorduk” derler. İşte Allah inkârcıları böyle saptırır: “İşte bu, yeryüzünde hakksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Orada sürekli kalmak üzere cehennem kapılarına girin!” –İşte, büyüklenenlerin durağı ne de kötüdür!”–

şeklinde anlatılan cezalandırma şekli değildir. Buradaki halka, Yâ-Sîn/8'de zikredilen halkadır. O nedenle âyetin daha iyi anlaşılabilmesi için Yâ-Sîn sûresi'ndeki pasajı tekrar sunuyoruz:
Şüphesiz ki Biz onların boyunlarının içinde demir halkalar kıldık. Öyle ki onlar çenelerine kadardır. Böylece onlar burunları yukarı kaldırılmış olanlardır. Ve Biz onların önlerinden bir set, arkalarından bir set kıldık. Böylece Biz kendilerini sarmışızdır. Artık onlar görmezler. Ve onları uyarmışsın yahut uyarmamışsın onlara göre birdir, onlar inanmazlar.(Yâ-Sîn/8-10)
Bu âyet grubu, 7. âyetteki, onlar inanmazlar ifadesinin gerekçelerinin beyânı mahiyetinde olup inanmayacak olanların psikolojik durumlarını açıklamaktadır.
Âyette geçen  مقمحون [muqmehûn] sözcüğünün mastarı olan  إقماح [iqmâh], “başı kaldırıp gözü yummak” demektir. Bu sözcükle inatçı kâfirlerin bir tiplemesi yapılmış, bu tiplerin yapılan daveti reddettiklerini gösterir anlamda başlarını arkaya doğru kaldıran kibirli insanlar oldukları bildirilmiştir. Bu tipe giren kişilerin onca delili görmezden gelip kabul etmemelerine sebep olan kibir ve inatları ise, boyunlarındaki demir halka ile simgeleştirilmiştir.
ÖNLERİNDEKİ ve ARKALARINDAKİ SET
İnkârcıların gerçekleri görmezden gelmeleri, geçmişten ders almayıp geleceği düşünmeyerek burunlarını havaya dikmeleri, bir başka âyette de şöyle dile getirilmiştir:
Biz onlara karînleri [birtakım yakınları/İblislerini] kabuk gibi üzerlerine kaplattık, onlar da, önlerinde ve arkalarında olanları kendilerine süslü gösterdiler. Cinn ve insten [herkesten], kendilerinden önce gelip geçmiş ümmetlerde yürürlükte olan söz, onların üzerine hakk oldu. Şüphesiz onlar, hüsrana uğrayanlar idiler. (Fussilet/25)

Fussilet/25'ten anlaşılacağı gibi, inanmayacak olanların önlerindeki ve arkalarındaki set, aslında çevrelerindeki birtakım yakınların [İblislerinin] olan-biteni onlara süslü göstermeleri ve onların da tutkuları yüzünden bu süse yatkın olmaları durumudur. Buradan da onların, süslü gösterilen mallar, makamlar ve oğullar sebebiyle burunlarını havaya kaldırıp gerçekten uzaklaşmamaları ve tutkularından kurtulup akıllı davranmaları hâlinde kendilerini kurtarabilecekleri anlaşılmaktadır.

Bu paragrafta Rasûlullah'ın hayret edişine dikkat çekilmiştir. Zira Rasûlullah müşriklerin tavırlarına çok üzülüyordu:
Biz onların söylediklerinin seni mutlaka üzdüğünü elbette biliyoruz. Ama onlar aslında seni yalanlamıyorlar; ama o zâlimler Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlar. (En‘âm/33)
O hâlde onların sözü seni üzmesin. Şüphesiz ki Biz, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını da biliyoruz. (Yâ-Sîn/76)
Şu, küfürde yarışan kişiler de seni üzmesin. Onlar, Allah'a hiç bir şeyce asla zarar vermezler. Allah onlara âhirette bir pay kılmamak istiyor. Ve onlar için çok büyük bir azap vardır. (Âl-i İmrân/176)
Kim de inkâr ederse, artık onun inkârı seni üzmesin. Onların dönüşü yalnızca Biz'edir. O zaman Biz onlara yaptıkları şeyleri haber vereceğiz. Gerçekten Allah, kalplerin özünü çok iyi bilendir. (Lokmân/23) H.Yılmaz

Lafzen, “senden iyilikten önce kötülükte ivedi olmanı istiyorlar”; yani, kendilerine Hz. Peygamber tarafından teklif edilen doğru yol bilgi ve öğretisini gönüllü olarak kabul etmek yerine, Allah'ın, kendilerini uyarıp sakınmalarını istediği ibret verici cezayı, getirecekse bir an evvel başlarına getirmesi yönünde Hz. Peygamber'e alaycı bir tavırla meydan okuyorlar. (Burada ve Kur’an'ın pek çok yerinde dile getirilen bu “meydan okuma” tavrına dair daha etraflı bir açıklama için bkz. 6:57-58, 8:32 ve ilgili notlar.)Karş. 10:11'in ilk cümlesi ve ilgili 17. not. M.Esed

Bu ifade Kureyş'in Rasulullah'tan (s.a) isteğiyle ilgilidir: "Eğer sen Allah Rasulü isen, bize tehdit ettiğin azabı, biz seni yalanlayıp durmaktayken, çabuklaştır da görelim!" Bu tavırlarını farklı şekillerde izhar ettiler. Bazan haşa Allah'ı alaya almaya yeltendiler. "Ey Rabb, hesabımızı şimdi gör de ceza gününe birşey kalmasın!" Bazan şunu demeye cüret ettiler: "Rabbimiz, eğer Muhammed Hakikat'ı söylüyorsa ve Sendense o zaman üzerimize gökten taş yağdır ya da bir azap indir veyahut da üzerimize acıklı bir azab gönder." İşte bu ayette kafirlerin bu arsızca soru ve isteklerine karşılık vermektedir. Böyle saçma sapan taleplerden çekinmeleri, kendilerine tanınan mühleti iyi kullanmaları ve yollarını değiştirmeleri konusunda böylece uyarılmaktadırlar; aksi takdirde isyankar tavrı benimsemeleri yüzünden Allah'ın gazabına maruz kalacaklardır. Mevdudi

Yani, o'nun (Muhammed (s)'in), gerçekten, kendisine Allah tarafından vahyedilen bir peygamber olduğunu kanıtlayan bir işaret, bir delil. Ne var ki, Kur’an pek çok yerde (örn. 6:7, 111, 10:96-97 ya da 13:31) istedikleri türden herhangi bir mucizenin bile “hakkı inkara eğilimli” olanları ikna etmeyeceğini ifade etmektedir.Klasik müfessirlere göre bu cümleye değişik anlamlar verilebilir: (1) “Sen sadece bir uyarıcısın; ve her toplumun/her kavmin senin gibi bir yol göstericisi (yani, peygamberi) vardır” -Peygamberî rehberliğin devamlılığını vurgulayan Kur’an öğretisiyle uyumlu bir beyan; (2) “Sen sadece bir uyarıcı ve [aynı zamanda] bütün insanlar için bir yol göstericisin”: bu yorum, önceki peygamberlerin hem belli bir zaman dilimiyle, hem de belli etnik bir çevreyle sınırlı misyonlarının tersine, Kur’ânî mesajın evrenselliğini vurgulamaktadır; (3) “Sen, sadece sana emanet edilen mesajı tebliğ etmekle görevli bir uyarıcısın, insanların gönlünü imana ısındıran asıl yol gösterici/hidayet edici ise yalnızca Allah'tır”. Bu üç yorumdan bize en uygun geleni üçüncüsü olduğundan, ve ayrıca Abdullah İbni ‘Abbâs, Sa‘îd b. Cübeyr, Mücâhid ve Dehhâk tarafından da desteklendiğinden tercümemizde onu benimsedik. Zemahşerî'ye göre bu yorum, Allah'ın sınırsız bilgisine temas eden sonraki ayetle de desteklenmektedir. M.Esed

Bu onların zihniyetlerini gösterir. Bu kafirlere göre, Hz. Muhammed'in (s.a) gerçek bir peygamber olup olmadığını anlamanın yegane kriteri, onun bir mucize gösterip göstermeyeceği idi. Böyleydi çünkü onun mesajını aklî delilerle bir türlü anlayamıyorlardı. Ne onun yüksek karakterinden, ne mesajıyla ashabı arasında gerçekleştirdiği manevi inkılaptan bir ders çıkarabiliyordu. Ayrıca Kur'an'da, cahiliye hurafelerinin ve mensub oldukları şirk dininin ne denli batıl olduğunu göstermek üzere ortaya konan akli delilleri dikkatle müzakere etmeye de niyetleri yoktu.
Her ne kadar doğrudan kafirlere değil de Hz. Peygamber'e (s.a) hitap ediyorsa da, bu onların isteklerine verilmiş kısa bir cevaptır. Yani şöyle: "Ey Rasul, ikna etmek için bu kavme gösterebileceğin birkaç mucize için endişelenip durma. Çünkü bu senin görevinin bir parçası değil. Senin görevin insanları yüz çevirmelerinden ötürü ve batıl yollarının kötü sonuçlarından dolayı uyarmaktır: yalnızca uyarmak... Ve bu amaçla biz her kavme bir kılavuz göndermişizdir. Şimdi sen de bu görevi ifa etmelisin. Bu görev onların gözlerini açmak ve mesajının vazettiği hakikatle hükmetmektedir." Bu veciz cevabı verdikten sonra Allah, onların isteklerine daha değinmiyor, fakat müteakip ayetlerde onları şöyle uyarıyor: Analarınızın karnında olduğunuzdan bu yana hakkınızda vukubulan herşeyi bilen ve yaptığınız her şeyi gözeten Alim Allah'tan bir yere kaçamazsınız. Bu yüzden kaderlerinize, neye layıksanız onunla hükmedilecektir; göklerde ve yerde olan hiçbir kudret O'nun son karar ve hükmüne etkide bulunamaz. Mevdudi

Bu âyetlerde kâfirlerin inatçı, meydan okuyucu, karşı çıkıcı durumları ve Elçi'yi, âhireti inkâr için ileri sürdükleri gerekçeler açıklanmakta ve eleştiri üslubuyla onlara cevap verilmektedir.
Kendi akıllarına göre Rasûlullah'tan, iyilikten önce kötülüğü çabuklaştırmasını isteyen ve Rabbinden o'na bir âyet indirilmeli değil miydi? Diyen bu kâfirlere, –akıllarını kullanmaları için– Hâlbuki onlardan önce onlara iz bırakan cezalar gelip geçmiştir. Ve gerçekten senin Rabbin, zulümlerine karşılık insanlar için cidden mağfiret sahibidir. Ve kesinlikle senin Rabbin, azabı/kovuşturması cidden çok çetin olandır. Sen ancak bir uyarıcısın. Ve her toplum için bir yol gösteren vardır şeklinde karşılık veriliyor.
Bunların mucize beklentileri birçok âyette konu edilmişti:
Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin, yahut Allah'ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar asla inanmayız” dediler. Sen de ki: “Rabbim noksanlıklardan münezzehtir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!” Ve insanlara yol gösterme gelince, kendilerinin iman etmelerine, sadece “Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?” demeleri engel olur. (İsrâ/90-94)
Ve onlar [inkâr etmiş olanlar], “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece o'nunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu zâlimler, “Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz” da dediler. Senin için nasıl örnekler getirdiklerine bir bak! Artık onlar sapmışlardır, hiçbir yola da güç yetiremezler. (Furkân/7-9)
Bize kavuşmayı ummayanlar da, “Bizim üzerimize melekler indirilmeliydi” ya da “Rabbimizi görmeli değil miydik?” dediler. Andolsun ki, onlar kendi içlerinde büyüklüklerine inandılar ve büyük bir azgınlık yapmak sûretiyle azgınlık ettiler [azgınlaştıkça azgınlaştılar]. (Furkân/21)
Kitap Ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Ve kesinlikle onlar Mûsâ'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de, “Allah'ı bize açıkça göster” demişlerdi. Sonra da hakksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra da kendilerine açık deliller geldiği hâlde o buzağıyı edinmişlerdi. Sonra Biz onları bundan dolayı da affettik. Ve Biz Mûsâ'ya apaçık bir kanıt verdik. (Nisâ/153)
Ve Biz eğer ki sana kâğıtta yazılı bir kitap indirmiş olsak, onlar da ona elleriyle dokunsalardı, kesinlikle o küfretmiş olan kişiler, “Bu, apaçık sihirden başka bir şey değildir” derlerdi. Ve onlar, “Bu Peygamber'e bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer Biz bir melek indirmiş olsaydık, iş, mutlaka bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı. Eğer Biz o'nu [Peygamber'i] bir melek yapsaydık, yine de o'nu bir adam şeklinde yapardık ve katmakta olduklarını onlara elbette katardık [onlar yine düştükleri kuşkuya düşerlerdi]. (En‘âm/7-9)
Bir vakit de onlar, “Ey Allahım! Eğer bu Senin katından gelmiş bir hakkın/gerçeğin ta kendisi ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi. Hâlbuki sen içlerinde iken Allah onlara azap edecek değildi. İstiğfâr ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir. (Enfâl/32-33)
Ve onlar, “Ey kendisine Zikir indirilen kişi! Şüphesiz sen cinnlenmiş/deli birisin. Eğer doğrulardan isen, bize melekler ile gelmeliydin” dediler. Biz o melekleri ancak, hakk ile indiririz. O vakit de onlar mühlet verilenlerden olmazlar. (Hicr/6-8)
Görülüyor ki kâfirler kıyâmete, cezalandırılacaklarına inanmadıklarından dolayı azabın çabuklaştırılmasını istiyor, mucizeler bekliyorlar. Peki istedikleri mucizeler gösterilse inanacaklar mı? Hayır:
Sonra nice kentler de vardı ki, zulüm yaparlarken Biz onları helâk ettik. Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır; nice terk edilmiş kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar! Peki, onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinin, kendisiyle akledecekleri kalpleri ve kendisiyle işitecekleri kulakları olsun. İşte, şüphe yok ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur. Ve senden azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Hâlbuki Allah sözünden asla caymayacaktır. Ve şüphesiz Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. Ve zulmedip duran nice kentler; Ben kendilerine mühlet verdim, sonunda onları yakalayıverdim. Dönüş, sadece Banadır. (Hacc/45-48)
İşte bu onlara, kendileri farkında olmadan ansızın geliverecektir. Sonra da onlar, “Biz mühlet verilenlerden miyiz?” diyeceklerdir. Onlar Bizim azabımızı çarçabuklaştırmak mı istiyorlar? Gördün mü, onlara senelerce kazanç sağlatsak, sonra kendilerine vaat edilen gelip çatıverse, o kazandıkları şeylerin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. Ve Biz sadece kendileri için uyarıcılar olan kenti helâk ettik. (Şu‘arâ/202-208)
Ve senden azabı çarçabuk istiyorlar. Eğer belirlenmiş/adı konmuş bir ecel [vâde] olmasaydı, azap onlara elbette gelmişti. Ve o, hiç farkında olmadıkları bir sırada kendilerine ansızın elbette gelecektir. Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Şüphesiz cehennem de kesinlikle kendilerini üstlerinden ve ayaklarının altından bürüdüğü günde kâfirleri kuşatıcıdır. Ve O, “Yapmış olduklarınızı tadın!” der. (Ankebût/53-55)
Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun sırtında [yeryüzünde] hiç bir dâbbehi [canlıyı] bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah Kendi kullarını en iyi görendir. (Fâtır/45)
Şüphesiz, şu, aleyhlerinde Rabbinin kelime'si hakk olmuş olan kimseler, kendilerine bütün mucizeler hep birden gelse, yine de o acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler. (Yûnus/96-97)
Pasajdan açıkça anlaşıldığına göre, küçümsemelerine rağmen tehdit edildikleri azabı isteme hususunda gayr-i ciddi olan müşriklere, Sen ancak bir uyarıcısın. Ve her toplum için bir yol gösteren vardır denilerek cevap verilmek sûretiyle Elçi'den beklenen görev, kafalarına balyoz gibi indiriliyor.
Âyetteki, Ve her toplum için bir yol gösteren vardır ifadesiyle, tüm toplumların uyarıldığı beyân edilmiştir, ki bu rahmân sıfatının tecellisi birçok kez vurgulanmıştır:
Ve her ümmet için elçi olacaktır. O elçileri geldiğinde de aralarında adalet gerçekleştirilmiştir. Ve onlar hakksızlığa uğratılmazlar. (Yûnus/47)
Ve Biz onları, Bizim emrimizle kılavuzluk yapan önderler kıldık. Ve Biz onlara hayırlar işlemeyi, salâtı ikâme etmeyi, zekâtı vermeyi vahyettik. Ve onlar, sadece Bize kulluk yapanlar idiler. (Enbiyâ/73)
Şüphesiz Biz seni hakk ile bir müjdeci, bir uyarıcı olarak gönderdik [elçi yaptık]. Her ümmetin de içinde bir uyarıcı mutlaka gelip geçmiştir. (Fâtır/24) H.Yılmaz

Unsâ terimi, insan için de, hayvan için de dişi varlığı belirtir. “Erken düşürme/erken bırakma” sözü ister gebelik süresinin beklenenin altına düşmesini ifade etsin, ister gebeliğin teşekkülündeki eksikliği, yani düşük yapmayı ifade etsin, belirtmek gerekir ki, ğayd ismi insan türü için kullanıldığında, “vaktinden önce vaz‘edilen cenini” yani, yedi aylıktan küçük cenini işaret eder (Tâcu'l-‘Arûs). “Artırmak” ya da “fazla bekletmek” sözüne gelince, bu da ya “erken düşürmeye” göre daha uzun bir süreyi belirtmek üzere gebeliğin tamamlanmasını, ya da gebeliğin olağan sürenin üstünde gerçekleşmesini ifade ediyor olabilir. (Çünkü, insan türü için gebelik bazan 280 günlük olağan süresinin üstüne çıkarak 305 güne ve bazı tıp otoritelerine göre de 307 güne varabilmektedir.) Buna ilaveten, Allah'ın “her bir dişinin neye gebe olduğunu” bilmesi, açıktır ki, hem henüz doğurulmamış olan dölün cinsiyetiyle, hem de rahimde taşınan dölün sayısıyle ilgilidir. Sonraki ayetin de gösterdiği gibi, Allah tarafından künhüyle bilindiğinden şüphe olmayan gebelik olgusunun sırlarına ilişkin bu atıf, O'nun rahimlerde olanı bildiği gibi, insanın en derindeki yatkınlıklarını da, gelişmesinde göstereceği yön ve doğrultuyu da bildiğini îma etmek içindir.Lafzen, “bir ölçüye göre” (bi-mikdârin) -yani, yaratıldığı özel amaca, var olmasının gerektirdiği şartlara ve Allah'ın yaratma planında oynaması öngörülen role uygun olarak. M.Esed

Bu ayet açıklanırsa, şu anlama gelir: "Allah, anasının rahmine yerleşmiş olan çocuğun adım adım tüm gelişimini bilir. Ve organlarında, kabiliyetinde, kuvvet ve kudretinde ne azalmakta, ne çoğalmakta hepsini yakinen görür. Mevdudi

Yüklendikleri çocukları dışarı çıkardıklarını ve içine aldıkları yavruları.S.Ateş

Bkz. 6. sure, 65. not.  -  Kur’an'da sadece bir kere ve burada geçen Allah'ın müte‘âl sıfatı, O'nun var olan ve olması mümkün her şeyin üstünde ve ötesinde, her şeyden sınırsızcasına aşkın ve başka bir deyişle, Zemahşerî'ye göre, beşerî tanımlarla tanımlanabilecek her şeyin/herkesin üstünde olduğunu ifade etmektedir. (Bu terimle ilgili olarak bkz. 6:100'ün son cümlesi ve ilgili 88. not.) M.Esed

Kavl terimi, öncelikle “söz” ya da “ifade” anlamına gelmektedir; fakat ister bir iddia, bir tez ya da sistematik bir doktrin olarak sözlerle ifade edilmiş olsun, ister sadece zihinde taşınan cinsten olsun, deyimsel olarak “görüş/kanaat” anlamında da kullanılır. Sözkonusu terim, yukarıda açıkça dile getirilmeyen düşüncelere işaret ettiği için, çeviride terimin bu deyimsel anlamını esas aldık.Lafzen, “gün ışığında ortaya çıkması” -yani, kötülüğü açıkça işlemesi (Beğavî ve Râzî'nin kaydettiğine göre İbni ‘Abbâs'ın yorumu bu yönde). Yukarıdaki cümle Arapça kuruluşu içinde şöyle nakledilebilir: “Sizin içinizden düşüncesini (kavl) saklayanla onu açığa vuran O'nun için aynıdır; keza [kötülüklerini] geceyle örten de gündüzün ortaya çıkaran da O'nun için aynıdır”. M.Esed

 hepsini bilir, görür. O'nun bilgisinden ve görmesinden hiçbir şey kaybolmaz. S.Ateş

Lafzen, “ellerinin arasından ve arkasından”. 2:255'de olduğu gibi, “ellerinin arasında” tabiri “onun tarafından fark edilen, görülen” ya da “onun için aşikar olan” anlamına gelirken, “onun arkasında olan” tabiri mecazî olarak “onun haberdar olmadığı” ya da “ondan gizli” olan şey anlamında kullanılmaktadır. Bkz. bundan sonraki not.Lafzen, “Allah'ın emrinden”. Yukarıdaki bölümün çevirisini büyük ölçüde mu‘akkibât (“bir şeyin hemen peşinden giden ya da gelen yahut kesintisiz olarak onu izleyen başka şey” anlamındaki mu‘akkib sözcüğünün çoğuludur) teriminin anlamı belirlemektedir. Klasik müfessirlerin çoğu mu‘akkibât sözcüğüne “melekler kafilesi” yahut “melekler ordusu” anlamını, yani, her insana refakat eden ve kesintisiz olarak birbirinin peşinden görev yapan kaydedici melekler anlamını vermişlerdir. Bunun bir sonucu olarak da min beyni yedeyhi ve min halfihî ibaresine “önünde ve arkasında sıralanan” yani, “insanı her yandan kuşatan” anlamını, min emrillâh ibaresine de “Allah'ın buyruğuyla” anlamını vermişler ve böylece mu‘akkibât sözcüğünden yola çıkarak ayeti meleklere ve onların gözcülük görevlerine işaret olarak yorumlamışlardır. Ne var ki, bu yorum bütün müfessirler tarafından desteklenmemektedir. İlk müfessirlerden bazıları mu‘akkibât teriminin, insanın, istek ve niyetlerini Allah'ın iradesinden bağımsız olarak gerçekleştirmesinde kendisine yardımcı olacaklarına inandığı ve böylesine boş ve bâtıl bir inançla bağlanıp güvendiği her türlü dünyevî güçleri ve kavramları işaret ettiğini söylemiştir; Râzî'nin kaydettiğine göre bu vecîz ayeti ünlü müfessir Ebû Muslim İsfehânî de aynı yönde yorumlamıştır. Adı geçen müfessir 10. ayetle 11. ayetin baş kısmını aktarırken şöyle söylemektedir: “Allah'ın ilmine nisbetle, gizlice yapılan işlerle açıkça yapılanlar, gecenin karanlığında kendini saklayan kimseyle gün ışığında [cüretle ortalıkta] dolaşan kimse hep aynıdır... Çünkü gece[nin örtüsün]e sığınan kimse (böyle yapmakla) asla Allah'ın takdirinden (emr) kaçamaz, tıpkı yardımcılarıyla/refakatçileriyle (mu‘akkibât) çevrilmiş olarak gün ışığında dolaşan kimsenin bundan kaçamadığı gibi: çünkü o yardımcılar, o kimseyi Allah'ın emrine/takdirine karşı hiçbir şekilde koruyamazlar.” Biz de çeviride bu doyurucu yorumu esas aldık. Günahkar kimsenin güvenip dayandığı “koruyucu” ya da “destekleyici” güçler (zenginlik, soy-sop, zürriyyet genişliği gibi) gözle görünür şeyler olabileceği gibi, (kişisel nüfûz, yüksek toplumsal itibar ya da kişinin “şans”ına inanması gibi) soyut ve görünmez şeyler de olabilir; bu husus, min beyni yedeyhi ve min halfihî ibaresinin “hem kişinin görüp farkında olduğu, hem de farkında olmadığı ya da kendisinden gizli” anlamına yorumlanması için bir dayanak oluşturmaktadır (bkz. önceki not).Lafzen, “içlerinde olanı”. Bu ifadenin olumlu ve olumsuz olmak üzere iki anlamı vardır: yani, insanlar kendi nefislerini fesat ve yozlaşmaya terk etmedikçe Allah yardım ve esirgemesinden onları yoksun kılmaz (karş. 8:53); buna karşılık, yine Allah, bilerek-isteyerek günah işleyen kimseler kendi içlerindeki eğriliği, olumsuz eğilimleri değiştirerek bunu hak etmedikçe, onlara rahmet ve inayetini nasip etmez. En geniş anlamıyla bu ifade, hem bireysel, hem de toplumsal hayata yön ve biçim veren; taşıyıcılarının ahlakî niteliklerine ve “iç dünyalarındaki” ruhî/manevî biçimlenmelere göre uygarlıkları yükselten ya da alçaltan ilahî sebep-sonuç ilke ya da ilişkisini, yani, sünnetullâhı dile getirmektedir. M.Esed

Yani, "Allah yalnızca her şahsın neler yaptığını gözlemekle, yaptığı şeyleri bütünüyle bilmekle kalmaz aynı zamanda o şahsa her yerde eşlik eden koruyucular (gözetleyiciler, gardiyanlar) tayin ederek amellerinin hepsini kayda geçirtir." Bu ayet, istediklerini yapmakta serbest olduklarını ve bu dünyada yaptıklarının hesabını vermeyecekleri vehmiyle yaşayan sözkonusu insanlara uyarı olması için zikredilmiştir. Uyarı, bu kavmin kendi cezalarının kendileri tarafından davet edildiğini vurgulamaktadır.
Bu ayet, bir takım kutsal şahısların, azizlerin veya meleklerin kendilerini İlahi cezadan kurtaracak güce sahip olduğunu sananlara bir uyarıdır. Zira onları Allah'a karşı savunacak hiç kimse yoktur. Onlar istedikleri kadar Din Günü'nde Allah'ın tayin edeceği cezadan kendilerini kurtarırlar, kendilerine şefaat ederler umuduyla rabb ve hami edindikleri kimselere kurbanlar sunsunlar, biatlar etsinler, hiç farketmez. Mevdudi

Âyette motamot mânâ şöyledir: Her birini, önünden ve arkasından izleyen, kendini Allah'ın emrinden koruyan melekler vardır.  bâ mânâsında olduğu kabul edildiğine göre melekler, insanı Allah'ın emriyle korurlar, demek olur. Yâhut insanı Allah'ın emrinden korurlar, demektir. Yani insan günâh işlediği zaman ona süre verip, ya da onu istiğfâra yöneltip onu Allah'ın azâbından korurlar veya insanı izleyip kötülüklerden koruyan melekler, Allah'ın emrindendir, demek olur. Âyet için bu üç mânâ da muhtemeldir. S.Ateş

Bu âyet grubunda ilk önce Allah Kendisini ilim sıfatı açısından tanıtmıştır: Allah, “Her dişinin neyi taşıdığını ve rahimler neyi eksiltir ve neyi artırır” bilir. Ve her şey, O'nun katında bir ölçü iledir. (Allah) ğaybı ve açıkta olanı bilendir, pek büyüktür, yüceler yücesidir. Sizden, sözü gizleyen kimse ve onu açığa vuran kimse, gece gizlenenle gündüz açığa çıkan kimse eşittir. Onun [her kişi] için, iki elinin arasından ve arkasından –Allah'ın işinden olarak– onu gözetip koruyan izleyiciler vardır.
Allah'ın ilminin kapsayıcılığı birçok âyette zikredilmişti:
Onlar ki, bazı küçük sürçmeler hariç, günahın büyüklerinden ve iğrençliklerden çekinip kaçınırlar. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin bağışlaması geniş olandır. Sizi, hem topraktan oluşturduğu zaman, hem de annelerinizin karnında ceninler hâlinde bulunduğunuz zaman, en iyi bilen O'dur. O hâlde nefislerinizi temize çıkarmayın. İttika eden kimseyi O daha iyi bilir. (Necm/32)
Onlar, insanlardan gizlemek isterler de Allah'tan gizlemek istemezler. Hâlbuki O [Allah], onlar, O'nun sözden razı olmadığı şeyleri gece plânlarlarken kendileriyle beraberdir. Ve Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır. (Nisâ/108)
Ve sen hangi işi yaparsan yap, Kur’ân'dan onun hakkında ne okursan oku ve siz ne işte çalışırsanız çalışın, unutmayın ki, siz ona dalıp gitmişken, Biz sizin üzerinizde şâhitiz. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiç bir şey Rabbinizden uzak kalmaz. Ve bundan küçüğü ve daha büyüğü ancak apaçık bir kitaptadır. (Yûnus/61)
O [Allah], gözlerin hainliğini ve göğüslerin gizlediğini bilir. (Mü’min/19)
Şüphesiz ki Allah, saatin [kıyâmetin kopuş zamanının] bilgisi yanında olandır. Ve yağmuru O yağdırır, rahimlerde olan şeyleri O bilir. Ve kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Kimse hangi yerde öleceğini de bilmez. Şüphesiz ki Allah en iyi bilendir, en iyi haberi olandır. (Lokmân/34)
O, sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan eşini kıldı [yaptı]. Ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, yaratılıştan sonra bir yaratılışla yaratıyor. İşte bu, mülk [krallık, hâkimiyet] yalnız Kendisinin olan Rabbiniz Allah'tır. O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? (Zümer/6)
İşte bu, şu sebeptendir: Siz, “bir ve tek” olarak Allah'a davet edildiğiniz zaman inkâr ettiniz. O'na ortak koşulunca da inandınız. Artık hüküm, o çok yüce ve çok büyük Allah'ındır. O [Allah], size âyetlerini gösteren, sizin için gökten bir rızık indirendir. Ve ancak gönülden yönelenler öğüt alırlar. Öyleyse, inkârcılar hoşlanmasa da dini sadece Kendisine arındırarak [ait kılarak] Allah'a dua edin. (Mü’min/12-14)
Sen sesini yükseltirsen, O [Rahmân] şüphesiz gizliyi ve gizlinin gizlisini bilir. (Tâ-Hâ/7)
Derken, çok beklemeden o [hüdhüd] geldi de, “Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe'den sana çok doğru ve önemli bir haber getirdim. Şüphesiz ki, onlara [Sebelilere] hükümdarlık eden, kendisine her şeyden verilmiş ve çok büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldum. Onu ve kavmini, Allah'ın astlarından güneşe secde ederler buldum. Şeytân da göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah'a secde etmesinler diye kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için de onlar hidâyete eremiyorlar. –Allah, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayandır, büyük arşın sahibidir–” dedi. (Neml/22-26)
8. âyette, Ve her şey, O'nun katında bir ölçü iledir buyurularak, her şeyin Allah'ın ilminde takdir edilmiş bir kader [ölçü] çerçevesinde meydana geldiğini bildirmektedir. Evrendeki hiçbir şey boşuna, amaçsız, plânsız, rastgele meydana gelmemiş, her şey belirli bir amaca yönelik olarak önceden yapılmış bir plân dâhilinde yaratılmıştır.
Kamer sûresi'nde açıkladığımız bu hususu burada da naklediyoruz:
Şüphesiz ki, Biz her şeyi; evet onu [her şeyi] bir kader [ölçü/ayar] ile yarattık. (Kamer/49)
Seyyid Kutub'un Kamer/49 âyetiyle ilgili açıklamaları:
Her şeyi, irili-ufaklı her nesneyi, konuşabilen ve dilsiz her varlığı, hareket edebilen ve edemeyen tüm yaratıkları, geçmişte ve şimdiki zamanda var olan tüm nesneleri, bilinen ve bilinmeyen bütün yaratıkları, kısacası her şeyi belirli bir plân uyarınca yarattık.
Bu plân her yaratığın öz varlığını, niteliklerini, miktarını, zamanını, yerini, çevresini kuşatan varlıklar ile arasındaki ilişkileri ve evrenin yapısı üzerindeki etkisini belirler, sınırlandırır.
Bu kısacık âyet son derece geniş kapsamlı, görkemli ve büyük bir gerçeğe parmak basar. Bütün evren bu gerçeğin somut kanıtı niteliğindedir. Şu evren bütünü ile yüzyüze gelen, onunla iletişim kuran, ondan etkilenen, varlık bütününün uyumlu ve koordineli bir parçası olduğunun bilincinde olan kalp, bu gerçeği ana çizgisi ile kavramakta gecikmez. Evrendeki her şey bu mutlak uyumu gerçekleştiren bir plâna bağlıdır. Bu evren bütünü ile yüzyüze gelen her kalp, bu kapsamlı plânın gölgesinin ana çizgilerinin damgasını üzerinde taşır.
Sonra bilimsel gözleme, deneye ve araştırmaya başvurulur. Bu yöntemler aracılığı ile ve insan aklının kapasitesi oranında bu gerçek kavranmaya, bu yolla bilinebileceği kadar anlaşılmaya çalışılır. Bu gerçeğin daima büyük bölümü ve daha eksiksiz algısı bilimsel yöntemlerle kazanılabilen bölümünün ötesinde kalacaktır. O kalan bölümü insan sıfatı sezgi yolu ile algılar ve evrenin âhenkli korosunun etkisi bu gerçeği özümler. Çünkü insan fıtratının kendisi de her zerresi bir plâna göre yaratılmış olan şu evren bütününün ayrılmaz bir parçasıdır.
Modern bilim bu gerçeğin bazı yönlerini keşfetmiş, elindeki yöntemler aracılığı ile kavranabileceği kadarını kavramıştır. Bu arada gezegenlerin, yıldızların hacimlerini, kütlelerini, aralarındaki uzaklıkları ve karşılıklı çekim güçlerini belirleyebilmiştir. Bu sayede bilginler henüz görmedikleri yıldızların yerlerini doğru olarak tesbit edebilmişlerdir. Çünkü evrene egemen olan uyum prensibi, söz konusu yıldızın bilginlerce saptanan yerde olmasını gerektiriyor. Sonradan o yıldızın gerçekten hesap yolu ile saptadıkları yerde olduğunu görmüşlerdir. Bu uyumluluk prensibi bilim adamlarının gözledikleri yıldızların hareketlerine ilişkin belirli verileri açıklamakta ve sonra da onların var sayımlarının doğru olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu var sayımların doğruluklarının meydana çıkması gök cisimlerinin uzay boşluğuna son derece ölçülü ve plânlanmış oranlara dayalı olarak dağılmış olduklarını gösterir. Bu oranların zaman içinde ne değişmeleri ve ne de bozulmaları söz konusudur.
Öte yandan modern bilim, üzerinde yaşadığımız şu yer kürede egemen olan uyumu, yüce Allah'ın plânı uyarınca bu gezegeni belirli bir “hayat” türüne elverişli kılan şartlar arasındaki âhengi de keşfetmiştir. Öyle ki, bu şartlar arasındaki oranlardan herhangi birinin bozulduğunu farz edelim; o takdirde ya hayat tümü ile sona erer ya da daha baştan ortaya çıkması mümkün olmaz. Şu yer yuvarlağının hacmini, kütlesini, güneş'ten uzaklığını, güneş'in ısı derecesini, dünya ile ekseni arasındaki eğimin açısal değerini, dünya'nın kendi çevresindeki ve güneş etrafındaki dönüş hızını; ay'ın dünya'dan uzaklığını, hacmini, kütlesini, dünya üzerindeki denizlerin ve karaların dağılımını bir arada düşünelim. Bunlara burada sayılmayan binlerce olguyu ekleyelim. Bütün bu olgular ve şartlar arasında ince bir duyarlılıkla plânlanmış ölçüler ve oranlar vardır. Eğer bu oranlardan bir teki bile bozulsa bütün dengeler alt-üst olur ve bu dengesizlik, yeryüzünde süren “hayat” olayının sona ermesini kaçınılmaz kılar.
Yine modern bilim, hayatı düzenleyen çok sayıdaki faktörler arasında, canlılarla onları kuşatan şartlar arasında ve bu şartların kendileri arasında var olan uyumu da keşfetmiştir. Öyle ki, bu bilgiler, insanoğluna yukarıdaki kısa âyetin vurguladığı büyük ve derin gerçeği bir ölçüde kavrama imkânı sağlamıştır.
Bu bulgulardan öğrendiğimize göre gerek doğal ortamda ve gerekse canlıların yapısında hayatı ve var olmayı sağlayan faktörleri ile ölüme ve yok olmaya yol açan faktörler arasında sürekli korunan bir denge vardır. Bu denge hayatın doğuşunu, varlığını ve devamını sağlayacak oranda korunur. Fakat canlılık olayının herhangi bir zaman dilimindeki canlıların çoğalma ve beslenme şartlarının sınırlarını aşacak derecede yayılmasına da meydan verilmez, yani canlılığın yayılması bu sınırda durdurulur.
Canlılar arasındaki bu duyarlı dengeye burada kısaca değinmemizin faydalı olacağını sanıyorum. Bilindiği gibi daha önceki birkaç sûreyi açıklarken evrenin yapısına ve yeryüzündeki hayat şartlarına egemen olan uyumu, dengeyi oldukça ayrıntılı biçimde irdelemiştik. (Bu konuda geniş bilgi için Furkân sûresi'ne ilişkin açıklamalarımıza başvurulabilir.)
Küçük kuşları yiyerek beslenen yırtıcı kuşların sayısı azdır. Çünkü bu kuşlar az yumurtlarlar ve az kuluçkaya yatarlar. Üstelik dünyanın sadece belirli bölgelerinde yaşarlar. Buna karşılık uzun zaman yaşarlar. Eğer yırtıcı kuşlar uzun ömürleri yanında bir de çok yumurtlayabilseler ve dünyanın her yöresinde yaşayabilseler küçük kuşların ya soylarını kuruturlar ya da sayılarını büyük oranda azaltırlardı. Küçük kuşların sayıca çok olmaları ve sık sık yumurtlamaları bu sonucu önlemeye yetmezdi. Oysa küçük kuşların şu yeryüzünde başta yırtıcı kuşlara yem olmak, insanların beslenmesine katkıda bulunmak gibi daha birçok fonksiyonları vardır. Nitekim bir şair bu gerçeği şöyle dile getirir:
Küçük kuşların yavrusu çok olur
Buna karşılık ana şahin tek tek yumurtlar.
Daha önce belirttiğimiz gibi bu olgu, yüce Allah tarafından plânlanmış bir hikmetin sonucudur. Amaç, yırtıcı kuşlar ile küçük kuşlar arasında yaşama faktörleri ile yok olma faktörleri bakımından denge kurmaktır.
Kara sinek milyonlarca yumurta yapar. Fakat bu yumurtalardan çıkan sinek yavruları iki haftadan fazla yaşamazlar. Eğer bu yüksek yumurtlama oranı yanında birkaç yıl yaşasalardı yeryüzünün her yanını kara sinekler kaplar ve başta insan olmak üzere birçok canlının dünyada yaşaması imkânsız olurdu. Fakat şu evreni plânlayıp yöneten güçlü “el”in işlettiği şaşmaz denge mekanizması üreme çokluğu ile ömür kısalığı arasında denge kurmuş ve bunun sonucu olarak gördüğümüz düzen meydana gelmiştir.
Sayıca en kalabalık, en hızlı biçimde çoğalan ve en saldırgan varlıklar olan mikroplar, aynı zamanda en dayanıksız ve en kısa ömürlü canlılardır. Soğuğun, sıcağın, ışığın, asitlerin, kan salgılarının ve başka birçok faktörün etkisi ile milyarlarcası ölür. Sadece çok az sayıdaki hayvana ve insana karşı üstünlük sağlayabilirler. Eğer çok dayanıklı ve uzun ömürlü olsalardı hayatı ve tüm canlıları yok ederlerdi.
Bütün canlı türleri kendilerini düşmanlarına karşı koruyan ve yok olmalarını önleyen silahlarla donatılmışlardır. Bu silahlar çeşitli türde ve birbirinden farklıdır. Söz gelimi sayı çokluğu bir silah olduğu gibi, güçlü vücut yapısı bir başka silahtır. Bu ikisi arasında türlü türlü, çeşit çeşit silahlar vardır.
Küçük yılanlar zehir ya da düşmanlarından hızla kaçabilme silahları ile donatılmışlardır. Büyük yılanlar ise kas gücü silahı ile donatılmışlardır. Bu yüzden pek az türleri zehirlidir.
Korunma bakımından pek beceriksiz bir canlı türü olan domuz böceği kötü koku yayan, yakıcı bir madde ile donatılmıştır. Kendisine dokunan her canlıya bu maddeyi salgılayarak düşmanlarından korunur.
Ceylanlar hızlı koşma ve çok yükseğe sıçrayabilme silahı ile donatılmışken, aslanlar pazu gücü ve düşmanlarını parçalayabilme yeteneği ile donatılmışlardır. Kısacası küçük-büyük her canlının düşmanlarına karşı ayrı bir koruyucu silahı vardır.
Dişi yumurtacık erkek sperması tarafından döllendikten sonra rahmin çeperine yapışır. Bu döllenmiş yumurtacık son derece oburdur. Çevresindeki çeperi aşındırarak orada emmesine ve gelişmesine elverişli bir kan gölü oluşturur. Cenini annesine bağlayan ve doğuma kadar beslenme kanalı görevi yapan göbek bağının boyu gerçekleştirdiği amacın gereklerine uygun miktarda yaratılmıştır. Yani, bu bağ, taşıdığı besinin ne yolda ekşimesine yol açacak kadar uzundur ve ne de bu besinin hızla akarak cenini rahatsız etmesine sebep olabilecek kadar kısadır.
Gebeliğin sonunda ve doğumun başlangıç aşamasında ana memesi sarıya çalan beyazlıkta bir sıvı salgılar. Yüce Allah'ın şaşırtıcı sanatının bir eseri olarak bu sıvı yeni doğan yavruyu hastalıklara karşı koruyan erimiş kimyasal maddelerden oluşmuştur. Doğumun ikinci gününde memede süt oluşmaya başlar. Yine yüce Allah'ın eşsiz plânı uyarınca ana memesinden akan sütün miktarı günden güne çoğalarak bir yılın sonunda iki buçuk litreye ulaşır. Oysa doğumun ilk günlerinde bu sütün miktarı birkaç yüz gramı geçmez. Ana sütündeki mucize sadece süt miktarının çocuğun büyümesine paralel biçimde artması ile sınırlı kalmaz. Ayrıca sütün bileşimine giren maddelerin cinsi ve oranı da zamanla değişir. Ana sütü, doğumu izleyen ilk günlerde çok az oranda nişasta ve şeker içeren su ağırlıklı bir sıvı iken zamanla koyulaşır; içindeki nişasta, şeker ve yağ oranı artar. Bu gelişme çocuğun dokularının ve sistemlerinin sürekli gelişimine ayak uyduracak tempoda günden güne gerçekleşir.
Eğer insan organizmasını oluşturan çeşitli sistemleri, bu sistemlerin görevlerini, çalışma tarzlarını, organizmanın yaşamasına ve sağlıklı olmasına ilişkin fonksiyonlarını incelersek, nasıl dikkatle plânlandıklarını ve ne kadar ölçülü bir tasarlamaya dayandıklarını hayretle görür, yüce Allah'ın güçlü eli ile her canlı organizmayı, her organı, hatta her hücreyi yönettiğini, gözetimi ve denetimi altında bulundurduğunu belirleriz. Burada bu şaşırtıcı mekanizmaların hepsinin nasıl çalıştıklarını ayrıntılı biçimde anlatamayız. Bu sistemlerden sadece birindeki iç salgı bezleri sistemindeki son derece hassas plânlamaya kısaca değinmekle yetinelim. Bu bezlerin her biri birer küçük kimya ürünleri fabrikasıdır. Organizmaya gerekli kimyasal bileşimleri sağlarlar. Salgıladıkları kimyasal bileşimler o kadar etkili, o kadar güçlüdür ki, yüz milyonda birlik dozajı bile insan vücudunda son derece önemli etkiler meydana getirir. Bu bezler her birinin salgısı, diğerinin salgısının etkisini tamamlayacak düzende çalışırlar. Bu salgılar hakkında bütün bildiğimiz onların son derece karmaşık bileşikler olduğu, dozajlarında meydana gelebilecek herhangi kısa süreli bir oran değişikliğinin organizmanın yapısında tehlike derecesine varan bir yıkıma yol açacağıdır.
Öte yandan hayvan organizmasının sistemleri, bu hayvanın türüne, yaşadığı çevreye ve yaşama şartlarına bağlı olarak değişmekte, farklılık göstermektedir. Arslanların, kaplanların, kurtların, sırtlanların ve çölde yaşadıkları için ancak avladıkları öbür hayvanların etleri ile beslenebilen bütün yırtıcı hayvanların ağızları kesici dişlerle ve sert azı dişleri ile donatılmıştır. Bunlar avlarına saldırdıklarında kas gücünden yararlanacakları için bacak kasları güçlüdür. Ayrıca bu bacakların uçlarında keskin tırnaklar ve pençeler vardır. Bu hayvanların mideleri de etleri ve kemikleri sindirebilen asitler ve enzimler salgılar.
Buna karşılık geviş getiren, çayırlarda otlayarak beslenen evcil hayvanların organik sistemleri farklı donanımdadır:
Bu hayvanların sindirim sistemleri yaşadıkları çevrenin şartlarına uyacak biçimde tasarlanmıştır. Bu hayvanların ağızları oldukça geniştir. Azı ve köpek dişleri sert yapılı ve güçlü değildir. Buna karşılık ağızları parçalayıcı, keskin dişlerle donatılmıştır. Bu sayede otları ve bitkileri çabuk yerler ve bir kerede yutarlar. Böylece yaratılış amaçları olan hisleri insana sunma imkânına kavuşurlar. Yüce Allah bu sınıfa giren hayvanların sistemlerini son derece şaşırtıcı nitelikte yaratmıştır: Bu hayvanların acele ile yuttukları otlar ve bitkiler önce “işkembe”ye iner. Burası besin deposu görevini görür. Gündelik çalışma bitip de hayvan istirahata geçince işkembede depolanan besinler midenin “börkenek” adlı gözüne iner, sonra da tekrar ağzına çıkar. Hayvan bu yutulmuş besinleri ikinci kez iyice çiğnedikten sonra midesinin üçüncü gözü olan “kırkbayır”a gönderir, besinler oradan da midenin dördüncü gözü olan “şirden”e iner.
Bu uzun sindirim işleminin amacı bu tür hayvanları korumaktır. Çünkü bunlar çayırda otladıkları sırada çoğu kere yırtıcı hayvanların saldırısına uğrama tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Bu yüzden bir an önce besinlerini elde edip hızla güvenli istirahat yerlerine çekilmek zorundadırlar.
Bilim diyor ki; geviş getirme işlemi bu tür hayvanlar için zaruri, hatta hayatîdir. Çünkü otlar, selüloz zarı ile kaplı hücrelerden oluştuklarından dolayı sindirilmeleri zor bitkilerdir. Hayvan bu bitkileri sindirebilmek için oldukça uzun bir zamana muhtaçtır. Eğer geviş getirmese ve midesinde acele ile yuttuğu besinleri depo etmeye yarayacak “işkembe” denen göz olmasaydı, hayvan otlarken uzun zaman harcamak zorunda kalacaktı, bu zaman bir tam güne yakın olacak, fakat buna rağmen yeteri besini sağlayamayacaktı, üstelik çiğneyip yutma işlemleri sırasında kasları çok yorulacaktı. Oysa geviş getirme işlemi sayesinde acele ile ağzına aldığı besinleri “işkembe”sinde depoluyor, bu besinler orada biraz mayalanıp yumuşadıktan sonra hayvan tarafından tekrar ağza çıkarılarak çiğneniyor, öğütülüyor ve arkasından yutuluyor. Böylece hayvan kolayca otlamış, besinini almış ve aldığı besini sindirmiş oluyor. Bütün bu kolaylıkları tasarlayan Allah ne kadar yücedir.
Baykuş ve delice kuşu gibi yırtıcı kuşların gagaları, etleri parçalamaya yarasınlar diye çengel gibi kıvrık ve keskindir. Buna karşılık kazların ve ördeklerin gagaları geniş ve kepçe gibi yayvandır. Bu biçimleri ile çamurlar arasında ve sular içinde besin aramaya elverişli olmaktadırlar. Gagaların iki yanında sazları ve otları kesmeye yarayan testere gibi küçük dişler vardır.
Tavukların, güvercinlerin ve yerden tane toplayarak beslenen diğer kuşların gagaları ise tane toplamaya yarayacak biçimde kısa ve küttür. Oysa meselâ martının gagası oldukça uzundur. Gaganın alt kısmında ise balıkçı ağını andıran bir torba sarkar. Çünkü martının temel besini balıktır.
Hüdhüd ve çavuş kuşlarının gagaları ise birazcık uzun ve küttür. Bu biçimleri ile çoğunlukla yeraltında yaşayan böcekleri ve kurtçukları aramaya elverişlidirler. Bilim adamlarının dediklerine göre eğer insan bir kuşun gagasına şöyle bir bakarsa hangi tür besin ile beslendiğini tesbit edebilir.
Kuşların sindirim sisteminin geriye kalan bölümü de son derece hayret verici bir yapıdadır. Dişleri olmadığı için besinlerini sindirsinler diye “kursak”la ve “taşlık”la donatılmışlardır. Kuşlar, “taşlık”larındaki besinleri sindirmelerine yardımcı öğeler olsunlar diye çakıl taşları ve sert maddeler yutarlar.
Eğer bütün hayvan cinslerini ve türlerini bu şekilde incelersek işimiz uzar ve bu tefsir kitabının yönteminden ayrılmış oluruz. O yüzden adımlarımızı hızlandırarak tek hücreli bir canlı olan “amip”in yanına varalım. Varalım da yüce Allah'ın bu hayvancığa yönelik elini, üzerine dönük gözetimini ve hayatını düzenleyen duyarlı plânını büyüteç altına alalım:
Amip, minik gövdeli bir canlıdır. Göl kenarlarında ve bataklıklarda ya da akar suların taşıdığı taşlar üzerinde yaşar. Gözleri yoktur, “göz lekeleri” aracılığı ile görür. Kütlesi amorftur, yani ortamın şartlarına ve ihtiyaca göre biçim değiştirir. Hareket edince vücudundan bazı çıkıntılar uzar. Bu çıkıntıları ayak gibi kullanarak istediği yere doğru gider. Bu yüzden bu çıkıntılara “yalancı ayaklar” adı verilir. Besinini bulduğu zaman onu bu çıkıntıların biri ya da ikisi ile yakalar, üzerine sindirimi sağlayıcı bir salgı akıttıktan sonra besinin yararlı öğelerini emer, yararsız artıklarını vücudunun dışına atar. Bu minik canlı sudan aldığı oksijeni kullanır ve bütün vücudu ile solunumunu yapar.
Düşünelim ki, gözle görülmeyecek kadar küçücük olan bu minik canlı yaşıyor, hareket ediyor, besleniyor, solunum yapıyor ve besin artıklarını dışarıya atıyor. Gelişmesini tamamlayınca ikiye bölünüyor ve her iki bölümü de ayrı birer canlı oluyor.
Bitkilerin acayip yönleri insanlarda, hayvanlarda ve kuşlarda gördüğümüz acayipliklerden daha az şaşırtıcı, daha az hayranlık uyandırıcı değildir. Onlarda görülen ince ölçülü plân, diğer canlılardaki plândan daha az dikkat çekici ve daha az göze batıcı değildir. Kısacası, O her şeyi yaratmış ve bir ön tasarıya göre düzenlemiştir (bkz. Furkân/2).
Şunu hemen belirtelim ki, bu plânlama ve tasarlama konusu anlattıklarımızdan daha önemli ve daha geniş kapsamlıdır. Şu evrenin küçük-büyük bütün hareketleri, bütün gelişmeleri, bütün akımları belirli bir plâna ve ön tasarıya bağlıdır. Târihteki her olayın, insan vicdanındaki her duygusal reaksiyonun ve yine insanın verdiği her nefesin bu belirli plânda ve ön tasarıda yeri vardır. Şu verdiğimiz soluğun zamanı, yeri, şartları tümü ile plânlanmıştır. Bu nefes tıpkı büyük ve önemli olaylar gibi varlık düzeni ile ve evrenin genel hareketi ile ilişkilidir, evrensel uyum açısından hesaba katılmıştır.

Şu çöl ortasında yetişen ve tek başına duran ağaca bakalım. O da bu belirli plâna bağlı olarak orada duruyor ve yerden çıktığı andan beri varlık bütünü ile irtibatlı bir fonksiyonu yerine getiriyor. Şu yerde sürünen minik karınca, şu havada uçan kuş, şu suda yüzen tek hücreli canlı, plâna ve ön-tasarıya bağlılık açısından tıpkı büyük gezegen sistemleri ve iri gök cisimleri gibidirler.
Her şey zaman bakımından, yer bakımından, miktar bakımından, biçim bakımından plâna bağlıdır; bütün şartlar ve durumlar arasında uyum vardır. Meselâ Hz. Ya‘kûb'un, Hz. Yûsuf'un ve Bünyamin'in anası olan ikinci bir kadınla evlenmesi olayını düşünelim. Bu olay, ilk plânda sanıldığı gibi, kişisel ve bireysel bir olay değildi. Bir plâna bağlı olarak meydana gelmişti. Bu plânın aşamaları şöyle gelişecekti. Hz. Yûsuf'un kardeşleri kendisini kıskanacaklar, o'nu götürüp kuyuya atacaklar, fakat öldürmeyecekler, yoldan geçen bir kafile o'nu kuyudan çıkarıp Mısır'a götürüp satacak. Böylece Hz. Yûsuf baş vezirin sarayında büyüyecek, baş vezirin eşi o'nunla yatağını paylaşmak isteyecek, o bu baştan çıkarma girişimine pabuç bırakmayacak, zindana atılacak. Niçin? Orada kralın adamları ile tanışacak, onların rüyalarını yorumlayacak. Niçin? Öyle bir noktaya varılacak ki, bu soruya cevap verilemeyecek. Bazıları ısrarla soracaklar: Niçin? Yâ Rabbi, niçin Hz. Yûsuf ızdırap çekiyor? Niçin bu peygamber, çektiği acıların etkisi ile gözlerini kaybediyor? Niçin masum Yûsuf bunca acıya katlanıyor? Niçin? Çeyrek yüzyıllık ızdırabın sonunda bu sorulara ilk cevap geliyor: Çünkü ilâhî plân, Hz. Yûsuf'u yedi kıtlık yılında Mısır halkının ve Mısır çevresindeki halkların beslenme sorumluluğunu üstlenmek üzere hazırlıyordu. Sonra niçin? Hz. Yûsuf ana-babasını ve kardeşlerini yanına alsın diye. Çünkü bu ailenin soyundan İsrâîloğulları türeyecek; Firavun, İsrâîloğulları'na baskı yapacak, sonra onların içinden Hz. Mûsâ çıkacak. Onun hayatında yine ilâhî plâna bağlı birçok gelişmeler olacak; arkasından günümüz dünyasının içinde yaşadığı, tüm dünya insanlarının hayat akışını etkileyen birçok olaylar, gelişmeler ve akımlar meydana gelecek.
Yine meselâ Hz. Ya‘kûb'un atası, Hz. İbrâhîm'in Mısırlı bir kadın olan Hacer ile evlenmesini düşünelim. Bu olay da ilk plânda sanıldığı gibi kişisel ve bireysel bir olay değildi. Tersine gerek bu olay ve gerekse Hz. İbrâhîm'in başından geçen diğer bazı olaylar o'nun ana yurdu olan Irak'tan ayrılarak Mısır'a gitmesine yol açtı. Orada Hacer ile evlendi. Bu eşinden oğlu İsmâîl dünyaya geldi. İsmâîl ve anası bugün Ka‘be'nin bulunduğu yöreye yerleşti. Sonunda Hz. İbrâhîm'in soyundan bu yarımadada Hz. Muhammed dünyaya geldi. Bu yarımada İslâm'ın doğuşu için en elverişli ortam olarak belirdi. Tüm bunların sonunda bütün insanlık târihinin en büyük olayı meydana geldi.
Her olayda, her başlangıçta, her sonda, her noktanın arkasında, her adımda, her değişiklikte, her yenilikte ipin uzak ucunun arkasında yüce Allah'ın plânı vardır. Yüce Allah'ın geçerli, geniş kapsamlı, ölçülü, duyarlı ve derin plânı.
İnsanlar bazan bu ipin yakın ucunu görürler, uzak ucunu göremezler. Bazan olayın başlangıç noktası ile sonucu arasındaki zaman insanların kısa ömürlerini aşar. Bu yüzden olayın plâna bağlı hikmetini göremezler. Bundan dolayı sabırsızlanırlar, “Şöyle olmalı, böyle olmalı” diye öneriler ileri sürerler. Kimi zaman da öfkeye kapılırlar, ileri-geri konuşurlar.
Oysa Yüce Allah bu Kur’ân'da insanlara öğretiyor ki, her şey ana plâna bağlıdır, insanlar her işi, tüm işlerin sahibine bırakmalıdırlar. Arkasından huzur ve güven için yüce Allah'ın plânı ile uyumlu ve ahenkli adımlarla yollarına devam etmelidirler. Bu plânın eşliğinde ve yoldaşlığında sağlam, güvenli ve sarsılmaz adımlar atmalıdırlar.
Yüce Allah, bu koca evrendeki her varlık biriminin hacmini, biçimini, fonksiyonunu, işini, zamanını, yerini, diğer varlıklarla uyumlu ilişkisini düzenlemiştir.
Gerek evrenin kendisinin ve gerekse evrende yer alan tüm varlıkların bileşimleri; insanı gerçekten hayrete düşürür, “rastlantı” düşüncesini kökünden çürütür. İnsanoğlunun bilgisi geliştikçe, evrenin yasalarına, işleyişine ve varlık birimlerine egemen olan uyumun yeni örneklerini keşfettikçe bu çarpıcı âyetin anlamını daha iyi anlıyor, onun kapsamını kavramaya çalışanın ufku biraz daha genişliyor. Tekrarlayalım: O her şeyi yaratmış ve bir ön tasarıya göre düzenlemiştir.
Bakın New York Bilimler Akademisi'nin eski başkanlarından A. Cressy Morrison, İnsan Yalnız Değildir adlı eserinde ne diyor:
“İnsanı dehşete düşüren bir başka nokta, tabiatın bugünkü biçimde düzenlenmiş olması, bu düzenin bu kadar üstün bir inceliğe ermiş olmasıdır. Meselâ, yer kabuğu şimdikinden bir kaç metre daha kalın olsaydı, karbondioksit'in oksijen atomlarından birini emecek, bunun sonucunda bitkilerin yaşaması mümkün olmayacaktı.
“Eğer atmosfer, şimdikinden daha kalın olsaydı, atmosfer dışında yanan milyonlarca meteor, yerkürenin değişik yerlerine çarpacaktı. Bu meteorlar 6 mil ile 40 mil arasında değişen bir hızla düşerler. Bu durumda yanabilen her şeyi tutuşturabilirlerdi. Eğer bu meteorlar kurşun hızı ile düşseler yere çakılırlar ve bundan korkunç sonuçlar doğardı. Eğer kurşun hızından doksan kat daha hızla düşen bir meteor parçası insana çarparak geçse sadece ısı etkisi ile onu paramparça ederdi.
“Atmosfer, gerektiği kadar kalındır. Bu ölçülü kalınlık, bitkilerin muhtaç oldukları kimyasal etkili ışınları sızdırmaya elverişlidir. Ayrıca mikropları öldürür ve besinlerin gelişmesine imkân verir. Üstelik eğer insan gereğinden daha uzun bir süre güneşte kalmazsa bu ışınlardan zarar görmez. Uzun yüzyıllardan beri yeryüzü, çoğu zehirli olan gazlar yaydığı hâlde hava kirlenmiyor, temiz kalabiliyor, insanın yaşaması için gerekli olan dengeli oranını koruyabiliyor. Bu büyük dengeyi yer kabuğunu saran su kütleleri, okyanuslar sağlıyor. Hayat, besin maddeleri, yağmurlar, yaşamaya uygun iklim, bitkiler ve son olarak insanın kendisi varlıklarını bu su kitlesine borçludurlar.”
Yazar, kitabının bir başka bölümünde şöyle diyor:
“Eğer havadaki oksijenin oranı şimdiki gibi % 21 değil de % 50, ya da daha yüksek olsaydı, dünyadaki bütün yanabilen maddeler her an tutuşabilirlerdi. O zaman çakan şimşekten çıkan ilk kıvılcım bir ağaca çarpsa bütün bir ormanı küle çevirirdi. Buna karşılık eğer havadaki oksijenin oranı % 10'a, ya da daha aşağıya düşse belki hayat, uzun yüzyıllar içinde kendini bu şartlara adapte ederdi, ama bu durumda şimdi insanın varlığına alıştığı uygarlık imkânlarının bir çoğundan, meselâ ateşten yoksun olurduk.”
Yazar, adı geçen eserinin üçüncü bölümünde ise şöyle diyor:
“Tabiatta ne hayret verici bir denge, bir denetim mekanizması vardır. Bu denge sert kabuklu hayvanların döneminden beri herhangi bir hayvan türünün dünyaya egemen olmasına meydan vermemiştir. Hiç bir hayvan türü ne kadar yırtıcı, ne kadar iri gövdeli ve ne kadar kurnaz olursa olsun dünyayı ele geçirememiştir. Yalnız insan bitkilerin ve hayvanların yaşama alanlarını değiştirerek bu doğal dengeyi bozmuştur. Fakat çok geçmeden hayvan, böcek ve bitki kaynaklı çeşitli afetlere uğrayarak bu yanlış uygulamanın ağır cezasını çekmiştir.”
Şimdi anlatacağımız olay, bu kuralların insan varlığı açısından ne kadar önemli olduklarının canlı örneğidir:

Birkaç yıl önce Avustralya'da erozyonu önleme amacı ile başka yerden getirtilen kaktüs türünde bir bitki geliştirildi. Fakat bu bitki türü o kadar hızlı bir şekilde yayıldı ki çok geçmeden tüm İngiltere'nin yüzölçümüne eş bir alanı kapladı. Şehirlilerin de, köylülerin de hayatlarını zorlaştırmaya başladı, ekinleri yok etti, tarıma darbe indirdi. Ama Avustralyalılar yine de bu bitkinin hızlı yayılışını önleyecek bir çare bulamadılar. Tüm Avustralya hiç bir engel tanımadan yayılışını

sürdüren, bu yabancı kaynaklı başıboş bitki ordusunun istilâsına uğrama tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.
Bunun üzerine böcek uzmanları dünyanın çeşitli yerlerinde yaptıkları araştırmalar sonunda sadece bu kaktüs bitkisi üzerinde yaşayan, sırf onun yapraklarını yiyerek beslenen bir böcek buldular. Bu böcek hızlı ürüyordu. Aynı zamanda Avustralya'da, düşmanı olan bir başka böcek türü yoktu. Bu yüzden çok geçmeden söz konusu kaktüs türü bitkinin yayılmasını durdurdu. Arkasından kendi üremesi de yavaşladı. Günün birinde söz konusu kaktüs türü bitkinin, sürekli yayılışını önlemeye yetecek kadar az bir nesli kaldı.
Görüldüğü gibi tabiatta her zaman kurallar ve dengeler egemendir ve dengeler her zaman faydalıdır.
Sıtma hastalığının taşıyıcısı olan sivrisinek neden bütün dünyaya yayılmayı başaramadı? Oysa atalarımız ya onun aşıladığı hastalıktan ölüyor, ya da aşıladığı mikroba karşı bağışıklık kazanıyorlardı. Aynı soruyu sarı hummayı yayan sinek için sorabiliriz. Oysa bu sinek bir zamanlar o kadar kuzeye doğru ilerledi ki, bir mevsimde New York şehrine kadar sokulabilmişti. Soğuk bölgelerde sık rastlanan sinek türleri için de aynı sözü söyleyebiliriz. Niçin gece sineği asıl yurdu olan sıcak bölgeler dışında yaşayacak biçimde gelişerek insan türünü kökünden yok edebilecek bir etkinlik düzeyine erememiştir? Düne kadar insan koleranın, vebanın ve daha birçok öldürücü mikrobun karşısında herhangi bir koruyucu önlemden yoksundu. Koruyucu aşılardan tamamen habersiz bir câhillik dönemi yaşıyordu. Bütün bunları hatırladığı takdirde bu aleyhte faktörlere rağmen insan soyunun varlığının devam etmesinin gerçekten hayret verici bir olgu olduğunu anlamakta gecikmez.
Böceklerin, insanlar gibi akciğerleri yoktur. Solunumlarını borucuklar aracılığı ile gerçekleştirirler. Fakat böcekler gelişip vücutları irileşince söz konusu borucuklar irileşen vücutları oranındaki oksijen akışını sağlayamazlar. Bu yüzden tabiatta bir kaç santimden uzun böcek türüne rastlanmaz. Böceklerin kanatları da fazla uzamaz. İşte böceklerin organik yapılarının bu özellikleri ve solunum yollarının sınırlı fonksiyonu yüzünden iri gövdeli bir böcek türünün varlığı mümkün değildir. Bu sınırlı gelişmişlik düzeyi tüm böcek türlerini frenlemiş; onlara dünyaya egemen olma imkânı vermemiştir. Eğer bu doğal engel olmasaydı, yeryüzünde insan soyu var olamazdı. Arslan kadar iri bir eşek arısı ile ya da o kadar kocaman bir örümcek ile normal bir insanın karşılaştığını düşününüz. Acaba o insanın hâli nice olur?
Bunlar dışında hayvan fizyolojisinde öyle müthiş, öyle şaşırtıcı düzenlemeler var ki, pek az insan bunların farkındadır. Ama eğer bu düzenlemeler olmasaydı, hiç bir hayvan, hatta hiç bir bitki varlığını sürdüremezdi.
Görülüyor ki, insan bilgisi gün geçtikçe yüce Allah'ın yaratıklarına ilişkin tasarlayıcılığının hayret verici yeni bir belirtisini, evrene ilişkin ince bir düzenlemesini keşfediyor; böylece O'nun sevgili “kul”una indirdiği Kur’ân'da yer alan, O her şeyi yaratmış ve bir ön-tasarıya göre düzenlemiştir şeklindeki buyruğunun her gün yeni bir anlamını kavramaktadır.
8. âyetteki, Ve rahimler neyi eksiltir ve neyi artırır bilir ifadesiyle, Allah'ın, ana rahmine yerleşmiş olan nutfenin aşama aşama tüm gelişimini, oluşan organ ve fonksiyonlarda neyin artıp eksildiğini bildiği beyân buyurulmaktadır.
11. âyette ilk önce, Onun [her kişi] için, iki elinin arasından ve arkasından –Allah'ın işinden olarak– onu gözetip koruyan izleyiciler vardır buyurularak, Allah'ın insanların tüm davranışlarını bildiği, kaydettiği uyarısı yapılmıştır.
Onun sağından ve solundan oturmuş [yerleşik] iki tesbitçi tesbit edip dururken, o [insan] hiçbir söz söylemez ki yanında hazır gözetleyen bulunmasın. (Kaf/17-18)
Daha sonra da, Gerçekte, bir halk, kendi nefislerinde olanı değiştirmedikçe, Allah hiçbir şeyi değiştirmez. Ve Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onun geri çevrilmesi söz konusu değildir. Onlar için O'nun astlarından bir velî [yardım eden, koruyan, yol gösteren] de yoktur buyurularak sosyal bir olguya dikkat çekilmiştir:
Bu, şüphesiz bir kavim [toplum], kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah'ın, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici olmayışı ve şüphesiz Allah'ın en iyi işiten, en iyi bilen olması nedeniyledir. (Enfâl/53)
Âyetteki, Bu, şüphesiz bir kavim [toplum], kendinde olanı değiştirinceye kadar Allah'ın, ona nimet olarak bağışladığını değiştirici olmayışı, şüphesiz Allah'ın en iyi işiten, en iyi bilen olması nedeniyledir ifadesinden anlaşılıyor ki, siyasî, iktisadî ve ahlâkî bozulmaların neticesinde toplumların cezalandırılmasının nedeni, toplumun fertleridir. Zira sünnetullah, beşerî değişimin ilâhî değiştirmeye sebep olacağı şeklinde câri olmaktadır.
Âyetlerden açıkça anlaşıldığına göre, insanların zaman zaman maruz kaldıkları cezalandırma amaçlı musibetler, felaketler, zâlim yöneticiler durduk yerde ortaya çıkmıyor. Bilakis bunlar, insanların kendi yanlış tutum ve davranışları neticesinde meydana geliyor. Yaşanan zillet, esaret, mustaz‘aflık, yoksulluk, o toplumun hayat biçiminin sapıklığa, boş vermişliğe ve bozgunculuğa dönüşmüş olması sebebiyledir. Bu, her zaman ve mekânda siyasî, iktisadî, ictimaî ve askerî açıdan olabilir.
Bunu salâtın ikâmesi ve salâtın zayiini konu alan âyetler ile somut olarak gösterebiliriz:
Sen, sana kitaptan vahyedileni oku/izle ve salâtı [eğitimi, öğretimi, sosyal destek kurumlarını] ikâme et [oluştur, ayakta tut]. Muhakkak ki salât [eğitim, öğretim, sosyal destek kurumları], fahşadan ve kötülükten alıkoyar. Ve Allah'ın anılması, elbette daha büyüktür. Ve Allah, yapıp ürettiğiniz şeyleri bilir. (Ankebût/45)
Sonra onların ardından half [kötü bir nesil] geldi ki, salâtı [sosyal desteği] kaybettiler [hayatlarından çıkarıp attılar]. Ve şehvetlerine uydular. Bundan dolayı tevbe eden ve iman eden ve sâlihi işleyenler hariç onlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır. İşte bunlar [tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler] cennete; Rahmân'ın kullarına görmedikleri hâlde vaat ettiği adn cennetlerine girecekler ve hiçbir şeyce hakksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O'nun vaadi mutlaka yerini bulacaktır. (Meryem/59-61)
Semûd azgınlığı sebebiyle yalanladı; en zorlu bedbahtları görevi kabul edip gittiği zaman, Allah'ın elçisi onlara demişti ki: “Allah'ın devesi!” ve “Onun su içmesi!” Fakat onlar, onu yalanladılar, deveyi de inciklerini kesip öldürdüler. Rabb'leri de günahları dolayısıyla onları düzleyiverdi [yerle bir etti]. Ve o bunun sonucundan korkmayarak. (Şems/11-15)
Ve eğer hakk onların tutkularına uysaydı, kesinlikle gökler, yeryüzü ve bunlarda bulunan kimseler bozulup giderdi. Aslında Biz onların şanını/öğütlerini getirdik; sonra da onlar, kendi şanlarından/öğütlerinden yüz çevirenlerdir. (Mü’minûn/71)
Toplumun değişimi iyi yönde oluşacak, hakktan yana değişim gösterecek olursa, Allah da iyilik-güzellik halk edecektir:
Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve takvâ sahibi olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık. Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle [yaptıklarına karşılık] yakalayıverdik. (A‘râf/96)
Ve eğer Kitap Ehli iman etmiş ve takvâ sahibi olsalardı, kesinlikle onların kötülüklerini örter ve kesinlikle nimeti bol olan cennetlere koyardık. Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrât'ı, İncîl'i, ve kendilerine Rabb'lerinden indirileni [Kur’ân'ı] ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi [besleneceklerdi]. Onlardan bir kısmı orta yol tutan [bazısına inanıp bazısına inanmayarak orta yol tutan] bir ümmettir. Ve onlardan çoğunun yapmakta oldukları ne kötüdür! (Mâide/65-66)
Ve onlar eğer inansalardı ve takvâlı olsalardı, kesinlikle Allah'tan bir ödül, daha iyi olacaktı. Keşke biliyor olsalardı! (Bakara/103)H.Yılmaz

Yani, Kur’an'da sık sık imanı ve manevî kurtuluşu simgeleyen yağmur umudunu. Bu ayetle söylem, yeniden bu surenin başında (2-4. ayetlerde) işlenen temaya; yani, tabiatta ilahî bir bilgi ve kudrete dayalı anlamlı ve amaçlı düzen ve işleyişin tanıklık ettiği hakikate: Allah'ın varlığı, birliği temasına dönüyor. M.Esed

Şimşeği görünce onun tahribatından korkarsınız, fakat yağmurun işâreti olduğu için sevinir, yağmur umarsanız. S.Ateş

Yani, O'nun müte‘âl/aşkın varlığı ve Zâtı'nın niteliği hakkında.Râğıb'a göre, Kur’an'da yalnızca burada geçen şedîdu'l-mihâl ifadesi “insanın aklıyla kuşatamayacağı hikmetli, ince ve derin/aynı zamanda tutarlı planlar yapmakta ve gerçekleştirmekte sınırsız kudret sahibi” anlamına gelmektedir. Bizim verdiğimiz anlam da bu yoruma dayanıyor. M.Esed

Gökgürültüsü, bir şimşek çakmasını izleyen bu yüksek sesin her ne kadar hayvanların da işitebileceği türden bir gürültü olsa da onun hakiki anlamını işitecek kulaklar için bir Tevhid ilanıdır. Zira bu ses, denizlerden bulutlar kaldırıp sonra onları dilediği yere taşıyan ve onları yeryüzü sakinleri için gerekli olan yağmurlara döndüren Allah'ın, kelimelerin en mükemmel anlamıyla, herşeyi bilen ve herşeye gücü yeten olduğunu, hiçbir bakımdan noksanı ve hiçbir şekilde ortağı bulunmadığını haykırmaktadır.
Burada meleklerin Rabblerinin korkusuyla dopdolu olduğu ve ettikleri hamdın bu bağlamda özel bir anlamı olduğu zikredilmektedir. Aslında bu ayet, meleklere sürekli ilahlar olarak tapan ve onların uluhiyete ortak olduğuna inanan cahili toplumun şirkini nefyetmektedir. Bu ayete göre melekler Allah'ın ortakları değil, aksine O'nun itaatkar kullarıdır. Bu yüzden O'ndan korktukları için, O'nu hamd ile tesbih ederler.
O'nun öylesine ani, öylesine etkili plan ve mekirleri vardır ki, onlardan birini istediği yönden istediği kişiye isabet ettiribilir ve buna maruz kalan kimse katiyyen ne olup bittiğinin farkına varmaz. Bu, Kadir-i Mutlak hakkında saçma sapan laflar eden kimselerin kesinlikle anlamsızlık içine yuvarlandıklarına bir delil teşkil eder. Mevdudi

Bu âyetlerde de insanoğlunun yakından tanıdığı, ilgiyle izlediği gökyüzü olaylarına değinilerek onların Allah ile olan ilişkileri, özellikle de gök gürültüsü ve yıldırımın Allah'ı tesbih ettiğine dikkat çekilmiştir. “Allah'ın her türlü noksanlıklardan arınık ve tüm kemal sıfatlarıyla donanmış olduğunun haykırılışı” demek olan tesbih ile burada, gök gürültüsü ve yıldırımın tesadüfler sonucu olan bilinçsiz olgular olmayıp, bir plân ve programa dayalı olarak meydana geldiği ve bu programın sahibinin de Allah olduğuna işaret edilmiştir. Doğadaki bu olay; buharlaşan suların bulutları oluşturması, bulutların rüzgârlar vasıtasıyla belirli yerlere taşınması, yağmur yağması, gök gürültüsü ve yıldırımın oluşması, ancak Allah'ın eseridir. Allah'tan başka bunu yapabilecek bir güç, söz konusu bile olamaz.
Sadece gök gürültüsü değil, evrendeki her varlık Allah'ı tesbih eder:
Yedi gök, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar Allah'ı tesbih ederler. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini iyi kavramıyorsunuz. Şüphesiz ki O, halîmdir, çok bağışlayandır. (İsrâ/44)
Göklerde ve yeryüzünde bulunanların, dizi dizi uçanların [kuşların, arıların, bulutların, boranların] Allah'ı tesbih ettiklerini görmedin mi? Hepsi kendi tesbihini ve salâtını mutlaka bilmektedir. Allah da, onların işlemekte olduklarını en iyi bilendir. (Nûr/41)
Ve ayrıca Hadîd/2; Haşr/1, 24; Saff/1; Cuma/1; Teğâbün/1; Zümer/75; Mü’min/7; Fussilet/39 ve Şûrâ/5. âyetlere de bakılabilir. H.Yılmaz

"Gerçek çağrı O'nunkidir." Çünkü yardımda bulunacak ve zorlukları bertaraf edecek olan güce ve yetkiye sahiptir. Mevdudi

Lafzen, “Hakkın çağrısı [yahut “hakka yönelen dua”] O'nundur/O'na aittir” ya da, ayetin lafzına daha yakın bir aktarımla, “Bütün gerçek dualar [yalnızca] O'na aittir/O'na müteveccihtir.” Bununla birlikte, hatırlanmalıdır ki, el-hakk (“hak/değişmeyen gerçek”) terimi, Nihaî Gerçek'e ya da var olan her şeyin özündeki Aslî Sebeb'e (Almanca felsefî terminolojide Urgrund) işaret etmek üzere Allah'a atfedilen sıfatlardan biridir; dolayısıyla da‘vetu'l-hakk ifadesi ayetin devamında açıkça dile getirildiği gibi, başka varlıklara, güçlere ya da beşerî ilkelere dayanıp sığınmanın kendiliğinden (eo ipso) bâtıl ve yararsız olduğunu îma edecek şekilde, “Nihaî Gerçek olan O'na (Allah'a) yöneltilen dua yahut sığınma” olarak anlaşılabilir.Yahut: “Allah'la beraber”/“O'nun yanısıra”.  -  Lafzen, “iki avucunu”. M.Esed

Yescud (“yere kapanır” yahut “yere kapanırlar”) ifadesi, Zemahşerî'ye göre, yaratıkların Allah'ın iradesine, yani O'nun kendi bünyelerinde ve içinde yer aldıkları çevrede, âlemde geçerli kıldığı tabii ilke ve yasalara mutlak manada bağlı olduklarını dile getiren mecazî bir ifadedir. Müfessirlerin çoğuna göre, Allah'a gönüllü ve isteyerek (yani, bilinçli olarak) baş eğenler melekler ve müminlerdir; hakkı inkar edenlere gelince, bunlar O'na baş eğmeye “istekli” olmasalar da, bir yaratık olarak bağlı oldukları fiziksel ve toplumsal ilke ve yasalar bakımından, farkında olmadan Allah'ın iradesine boyun eğmek zorundadırlar. Öte yandan, ayetin devamındaki “gölgeler” atfı da gözönünde bulundurulacak olursa, ayette geçen men ilgi zamirinin bu anlam örgüsü içinde sadece akıl sahibi varlıklarla değil, fakat canlı cansız bütün öteki fiziksel varlıklarla da, yani “göklerde ve yerde var olan her şeyle ve herkesle” alakalı olduğu, ister istemez anlaşılacaktır. (Ayrıca bkz. 16:48-49 ve 22:18.)Yani, herhangi bir fiziksel nesneden düşen gölgenin güneşin dünyaya göre aldığı duruma bağlı olarak değiştiği bilinmektedir; imdi, dünyanın güneş etrafında dönmesi, evrendeki diğer bütün olaylar gibi, sadece Allah'ın yaratıcı iradesinin bir sonucu olduğuna göre gölgelerin sabah ve akşam uzayıp öğlen vakti kısalması onların da Allah'a bağlı olduklarının görünür ifadesidir. M.Esed

"Göklerde ve yerde her ne (her kim) varsa Allah'a secde eder" ibaresi, her mahlukun her halukarda O'nun fiziki kanunlarına boyun eğip, itaat etmek zorunda oluşu anlamınadır. Bir mümin ile bir kafirin teslimiyeti arasındaki yegane fark, ilkinin kalbi bir şevk ile itaat etmesi, ikincisinin ise bunu arzusu hilafına zorla yapmasıdır; zira bu kanunlara karşı gelmek gücünü aşmaktadır ne de olsa...
"Gölgelerin secde etmesi" de onların sabahları Batı'ya doğru akşamları Doğu'ya doğru mütamadiyyen düşüyor olmalarıdır. Bu da onların belli bir kanuna boyun eğdiklerini gösterir. Mevdudi

Bu âyetlerde de müşrikler uyarılmaya devam edilmekte, kâfirlerin yanlış ve çarpık durumları değerlendirilmektedir. Yukarıda varlıkların tesbihi konu edilmişti, şimdi ise varlıkların secdesi, ilâhî sisteme teslimiyetleri konu edilmektedir. Gölgelerin secde etmesi de, onların ilâhî sisteme boyun eğmeleridir. Bu hususa başka âyetlerde de dikkat çekilmişti:
Sonra duman hâlinde bulunan göğe yerleşti/egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de, “Biz isteyerek geldik” dediler. (Fussilet/11)
Onlar, Allah'ın yarattığı, gölgeleri Allah'a boyun eğerek, küçülenlerin ta kendisi olarak sağdan sola dönen birtakım şeyleri görmediler mi? (Nahl/48)
Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler. O, müstesna [kaybolmaz]. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan çok nankördür! (İsrâ/67) H.Yılmaz

Lafzen, “Allah'a ortaklar mı koşuyorlar/yakıştırıyorlar...” yani, ilahlığında ve yaratıcı kudretinde Allah'a ortak birtakım varlıklar mı vehmediyorlar? (Ayrıca bkz. 6. sure, 15. not.)Halk (“yaratma” yahut “yaratma eylemi”) terimi çoğu zaman, mecazî anlamda, insanın belirli mahiyette bazı etkinlikleri için de kullanılıyor olmakla birlikte, bir ressama, bir şaire ya da bir filozofa atfedilen “yaratma” ile Allah'a atfedilen yaratma eylemi arasında bir mahiyet farkı vardır: çünkü insan “yaratırken” eserini bu yaratma eyleminden önce zaten mevcut bulunan unsurlardan yola çıkarak ortaya koymaktadır; denebilir ki, en üstün sanat eserinde bile sanatçının, yani “yaratıcı”nın yaptığı bütün iş, önceden mevcut bu unsurları belki yeni bir terkip içinde bir araya getirmekten ibarettir; ama “yoktan var etmek” anlamında yaratmaya gelince, kelimenin bu gerçek anlamıyla, yaratma kudret ve bilgisine sahip olan sadece Allah'tır; çünkü O, yaratma eyleminden önce ya bütün olarak, ya da unsurları itibariyle mevcut bulunmayan şeyi varetmektedir (karş. 2:117 -“O bir şeyin olmasını dilerse, ona sadece ‘Ol!’ der -ve (o şey) olur”). Yukarıdaki ayette, Allah'tan başka herhangi bir gücün ya da varlığın da “O'nun yarattığı gibi yaratabileceği” yolundaki bâtıl ve çarpık inanca ilişkin atfın anlamı da budur. M.Esed

Her ne kadar "Göklerin ve yerin rabbı kimdir?" sorusu müşriklere sorulmuş idiyse de Allah'ın Resulünden onu bizzat cevaplamasını ve "Allah'tır" demesini istemesi gerçekten vurgulamaya değer bir husus olacaktır. Böyleydi, çünkü müşrikler o veya bu şekilde mezkur soruya cevap vermeye çekiniyorlardı. "Allah değildir" diyemezlerdi, çünkü Allah'ın herşeyin yaratıcısı olduğuna kendileri inanıyorlardı. Diğer taraftan böyle bir soruya açık ifadelerle verilecek bir karşılığı kendileri kabul etmezlerdi. Çünkü o zaman Tevhid doktrinini kabul etmek ve şirkin lehine hiçbir esas bulunmadığını teslim etmek zorunda kalacaklardı. Bu çıkmaz durumlarını farkedince, tabii ki böyle bir soruya cevap vermek istemeyeceklerdi. İşte Allah'ın müşriklere bu tür sorular sormasını Rasulü'nden isteme nedeni buydu: "Göklerin ve yerin Rabbı kim? Kainatın rabbı kim? Hayatınızı idame ettiren şeyleri, rızkı kim sağlıyor size?" Bu sorulara herhangi bir cevap vermedikleri zaman da, Allah, Rasulü'nden cevaben "Allah" demesini istiyor ve peşinden şu delili getiriyor: "Madem Allah'tır niye o zaman ilahlar ittihaz ediyorsunuz?"
 "Kör," kainatta gözünün önüne saçılmış, yayılmış olmasına rağmen, Allah'ın Birliğine delalet eden sayısız ayetlerin hiçbirini görmeyen kişidir. Öte yandan "gören" kişi, kainatın her zerresinde, bir çimen, bir ağaç yaprağında kendisini yaratanı gösteren ayetleri görendir. Böylece ortaya atılan soru şu anlama gelmiş olur: "Ey inkarcılar, eğer siz ayetler karşısında körseniz, onları görebilen kişi ne diye bir kör gibi davransın, niçin sizler gibi sağa sola toslasın?"
Buradaki "nur," Rasulullah (s.a) ve ashabının sahip oldukları hakikat ilminin nuru anlamınadır. Buna mukabil, müşriklerin sayıklamalarında tezahür eden cehaletin "zulmet"i sözkonusuydu. Bu durumda sözkonusu soru şu anlamda sorulmuş olur: "Nur'a sahib olanlar onu söndürüp de, ne diye sizler gibi karanlık içinde sayıklayıp dursunlar? Peki, anladık, nurun değerini bilmiyorsunuz, karanlıkta sayıklamayı tercih edip etmemek sizin bileceğiniz bir iş; fakat nasıl oluyor da nura sahip olmuş, karanlık ile aydınlığın farkını tefrik etmiş ve sanki gün ışığında yürüyormuşcasına doğru yolunu görmekte olan bir kimsenin, aydınlığı bırakıp da karanlıklarda sayıklayabileceğini umabiliyorsunuz?
Bu soru, müşriklerin şirk üzere yaşamalarının hiçbir geçerli sebebi olmadığını vurgulamak için zikredilmektedir. İlahlarının kainattaki tek bir zerreyi bile yaratamayacağını ve yaradılışa en küçük, en önemsiz bir katkısı bulunamayacağını bizzat kabul ederlerse bu konudaki zanlarını besleyecek hiçbir temel kalmayacaktır zira geriye. Peki, neden o halde birer vehimden ibaret olan tanrılarını Hakiki Yaratıcı'nın kudret ve haklarına ortak ediyorlar?
Arapça "Kahhar" kelimesi lugatta "Kendi hükmüyle herşeye hükmeden ve herşeyi tamamen kendi kontrolü altında bulunduran" anlamına gelir.
O'nun "Vahid'ül-Kahhar" olduğu gerçeği daha önce zikredilen "Herşeyin yaratıcısı yalnızca Allah'tır" gerçeğinden tabiatıyla çıkmaktadır ki, bu gerçek müşrikler tarafından da kabul edilmekte ve hiçbir şekilde inkar edilmemekteydi. Bu böyleydi çünkü, herşeyi yaratanın mantıki olarak tek olması gerekir ve O'ndan masiva (gayri) olan herşey, her varlık zaruri olarak O'nun mahlûku olmalıdır. Dolayısıyla hiçbir şey varlığında, sıfatlarında, kudretinde ve haklarında yaratıcıya denk ve ortak olamaz. Demek ki, yaratıcısının mahlukat üzerinde kesin bir kudrete ve kapsayıcı bir kontrole sahip olması gerekir. Çünkü yaratıcının tamamen kontrol edemediği birşeyi yaratması düşünülemez. Şu halde Allah'ı Yaratıcı olarak kabul eden bir kimsenin yaratıcıdan başka herhangi birşeye tapınması, zorluklarının halledilmesi ve ihtiyaçlarının karşılanması için O'ndan başkasına dua etmesi için hiçbir sebep kalmamaktadır. Mevdudi

Çeviride “nehir yatakları” (evdiyeh) tabirinden önce yer alan ilave “kurumuş” sözcüğü bu ismin başında el harf-i tarifinin (belirtme takısının) bulunmaması yüzünden gerekli görülmüştür. Zemahşerî'ye göre “evdiyeh” sözcüğünün başında belirtme takısının bulunmaması, sadece bazı nehir yataklarının yağmurla dolup taştığının, ama ayette sözü geçen yağışı almayan bazılarınınsa kuru kaldığının ifadesidir. Akılda tutulmalıdır ki, vâd ya da halk dilindeki vâdî terimi öncelikle, aslında kuru olduğu halde bol yağış aldığı zaman suya kavuşan “su-yatağı” yahut “nehir-yatağı” demektir; sözcük ancak en geniş anlamıyla düşünüldüğü zaman, bazan akarsu ya da nehir anlamına da kullanılmaktadır.Zımnen, “geriye temiz ve berrak su kalır”. M.Esed

Bu benzetmede Allah'ın Rasulü'ne gönderdiği vahy, gökten indililen yağmura; müminlerse ırmak ve derelere benzetilmektedir. Yataklarını kapasitelerine göre yağmur suyuyla dolduran ırmaklar nasılsa, Rasulden kabiliyetleri kadarıyla bilgi alan müminler de öyledir. Öte yandan İslami Haraket'in düşmanları tarafından koparılan yaygara, akan suyun yüzeyinde dansetmeye başlayan ve kısa bir süre sonra yok olup giden kabarmış köpüğe benzetilmektedir.
Nasıl, madenler saflaştırılmak için ocakta erililirken üzerlerinde bir köpük tabakasının zuhur etmesi gayet tabii bir hadise ise, kötü insanlar da aynı şekilde, saflaşmak üzere zulüm ocaklarından geçirilen iyi insanlar işkence çekerken, onlardan ayrılarak yüzeye çıkarlar ve harici bir unsur haline gelirler. Mevdudi

Bâtıl, önce oluşup sonra yok olan köpük gibidir. Hak ise insanlara yararlı ve kalıcı olan su ve ma'denler gibidir. S.Ateş

Burada, çevredeki onca âyete dikkat çekilip müşriklerin densizliği ortaya konulduktan sonra kendilerine şu sualler sorulmuştur:
• Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?
• Allah'ın astlarından o kendi kendilerine fayda ve zarar vermeye gücü olmayanları velîler mi ediniyorsunuz?
• Hiç kör ile gören bir olur mu?
• Hiç karanlıklarla aydınlık bir olur mu?
• Allah'a, O'nun gibi yaratan birtakım ortaklar buldular da, bu yaratış kendilerince birbirine benzer mi göründü?
Bu sorulara, Allah'ın, Elçisi'nin ağzından verdiği cevaplar, müşriklerin de itiraz edemeyecekleri cevaplardır. Zira birçok âyette [Ankebût/43, Lokmân/25, Yûnus/31, Mü’minûn/84-86, Zuhruf/9, 87] bildirildiği üzere müşrikler Allah'ı kabul etmektedir, fakat Allah'ın rabbliğini, evrene ve insana müdahalesini kabullenmemektedirler. Onların rabbleri, şirk koştukları kişi ve nesnelerdir.
Bu cevaptan sonra onlara uyarı amaçlı örnekleme yapılmaktadır: O [Allah], gökten bir su indirdi de vâdiler kendi ölçüsünde sel olup aktılar. Sonra da sel, suyun yüzüne çıkan bir köpük yüklendi. Bir zînet eşyası veya bir yarar sağlamak için ateşte erittiklerinin üzerinde de benzeri bir köpük vardır –Allah, hakk ve bâtılı böyle örnekler–, sonra köpük atılır gider, insanlara faydası olan ise yerde kalır. İşte böyle Allah örnekleri verir.
İşte bu âyetlerde bunların akılsızlıkları kınanmakta yaptıklarının; düşünce sistemlerinin ve ideolojilerinin işe yaramaz köpük ve cüruftan başka bir şey olmadığı, şartlar normale döndüğünde onların yok olup gittiği, sadece gerçek olanın meydanda kaldığı beyân edilmektedir. Böylece, Allah'ı bir yana bırakarak, Allah'ın astından âciz, kendilerine bile bir yarar sağlama ya da bir zararı defetme gücüne sahip olmayan düzmece ilâhları kendilerine velî [yardımcı, koruyucu] edinenler kınanmaktadır.
Bâtıl gidicidir:
Ve de ki: “Hakk geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl yok olup gider.” (İsrâ/81)
Ve Biz göğü, yeryüzünü ve aralarındaki şeyleri, oyun oynayanlar olarak yaratmadık. Eğer Biz, bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu Kendi katımızdan edinirdik; eğer Biz yapanlar olsaydık. Bilakis Biz hakkı bâtılın başına çarparız da onun beynini parçalar. Bir de bakarsın o [bâtıl], yok olup gitmiştir. Ve Allah'a yakıştırdığınız vasıflardan dolayı size yazıklar olsun! Göklerde ve yeryüzünde olan kimseler de yalnızca O'nundur. O'nun katında olan kimseler de O'nun kulluğundan büyüklenmezler ve usanmazlar, gece-gündüz ara vermeyerek tesbih ederler. (Enbiyâ/16-20)
De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinimden “şekk”te idiyseniz [benim dinimin ne olduğunu kesin ve tam olarak bilmiyorduysanız], iyi bilin ki, Allah'ın astlarından sizin taptıklarınıza ben tapmam. Velâkin sizin canınızı alacak olana [Allah'a] taparım. Ve ben mü’minlerden olmamla ve ‘yüzünü [tüm benliğini] hanif olarak [şirkten, küfürden hakk'a dönen biri olarak] din'e döndür ve sakın müşriklerden olma! ve Allah'ın astlarından sana fayda vermeyen, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Buna rağmen eğer yaparsan, o zaman hiç şüphesiz sen zâlimlerden olursun’ diye emrolundum.” (Yûnus/104-106)
O [İbrâhîm], “O hâlde, Allah'ın astlarından size hiçbir şeyce fayda vermeyen ve size zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Size de, Allah'ın astlarından taptıklarınıza da üff [yazıklar olsun]! Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” dedi. (Enbiyâ/66-67)
De ki: “Allah'ın astlarından bize yarar sağlamayan ve zarar vermeyen şeylere mi yakaralım? Ve Allah bizi doğru yola ilettikten sonra, kendisinin ‘Bize gel’ diye doğruya ve güzele çağıran arkadaşları varken şeytânların kendisini ayartıp yeryüzünde şaşkın dolaşır hâle getirdiği kimseler gibi gerisin geri mi döndürülelim?” De ki: “Şüphesiz Allah'ın doğru yolu, gerçek doğru yolun ta kendisidir. Ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla ve ‘Salâtı ikâme ediniz ve O'na takvâlı olunuz’ diye emrolunduk. Ve O [Allah], sadece Kendisine toplanacağımız kimsedir.” (En‘âm/71-72)
İnsanlardan kimi de Allah'a belirsiz bir taraf üzerinde ibâdet eder. O nedenle eğer kendisine bir iyilik gelirse onunla mutmain olur. Ve eğer kendisine bir fitne gelirse yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı da âhireti de kaybetti. İşte bu, apaçık kaybın ta kendisidir. O, Allah'ın astlarından kendine zarar ve menfaat veremeyecek şeylere yalvarır. İşte bu, çok uzak sapıklığın ta kendisidir. O, zararı faydasından daha yakın olana yalvarıyor. O [yalvardığı şey] ne kötü mevlâ [yardımcı, koruyucu] ve ne kötü yoldaştır! (Hacc/11-13)
De ki: “Allah'ın astlarından sizin için zarar ve fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi kulluk ediyorsunuz? Oysa Allah, çok iyi işitendir, çok iyi bilendir.” (Mâide/76) H.Yılmaz

Bu aktarım, Zemahşerî'nin yukarıdaki bölüme ilişkin açıklamasına dayanıyor. Öteki müfessirlere göre 18. ayetin başlangıcı önceki ayetin son cümlesinden bağımsız ve anlamını şöyle aktarabileceğimiz yeni bir cümledir: “Rablerinin (çağrısına) karşılık verenler için son derece üstün bir iyilik/güzellik (el-husnâ) vardır; O'na hiç karşılık vermeyenlere gelince...” Bizce, el-husnâ ifadesini inananların verdiği karşılığı niteleyen, tanımlayan bir sıfat olarak anlamlandıran Zemahşerî'nin yorumu, “Allah'ın yaptığı benzetmelere” ilişkin atfın bir kere daha ve tam olarak teyidi anlamına da geldiğine göre daha tercihe şayan gözükmektedir.Lafzen, “ve onunla birlikte onun bir misli daha”.  -  41 Karş. 3:91 ve ilgili 71. not. M.Esed

Bu ayet şunu gösterir: Müşrikler öylesine acıklı bir azap içinde olacaklar ki kurtulmak için herşeylerini vermekten tereddüt etmeyeceklerdir.
"İşte hesapları kötü (ağır) olanlar bunlardır": Onlar kötü amellerinin tüm sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaklardır. Hiç bir günah, hiçbir hata kısaca hiçbir şey unutulmayacak hiç bir kötülük cezasız kalmayacaktır.
Kur'an'dan Allah'a isyan edenlerin sıkı bir hesaba maruz kalacaklarını öğreniyoruz; buna karşlılık inananlar ve Rabb'lerine itaat edenlerin hesapları "hafif" olacaktır. Sadakatleri dikkate alınarak, davaları yumuşak bir edayla yürütülecek ve genelde yaptığı iyilikler hesaba katılarak, kusurlarının çoğu affedilecektir. Bu, Rasülullah'ın (s.a) bir Hadis-i Şerifiyle daha da açıklığa kavuşmuştur. Hz.Aişe rivayet ediyor: "Dedim ki: Ey Allah'ın Rasulü! Kur'an'da korkutucu bir ayet var: Kim bir kötülük yaparsa cezasını görür. (Maide 123). Allah Resulü cevap verdi: Ey Aişe, Allah'ın mümin ve itaatkar kullarının hesabını nasıl kolay göreceğini bilmiyor musun? Bu dünyada başına gelen musibet bir diken batması bile olsa Allah tarafından günahlarının o veya bu kısmına kefaret olarak kabul edilecektir. Ahiret'te herhangi bir günahın hesabını vermeğe çağrılan herkes onun karşılığını görecektir. Bunun üzerine Hz.Aişe sordu: Şu halde "Amel defteri sağ tarafından verilenler kolay bir hesap verecekler" (İnşikak: 7-8) ayetindeki kolay hesaptan kasıt bu olmalı. Allah Rasulü şöyle cevap verdi: Bu ayet, yalnızca onların tüm amellerinin yani - iyi ve kötü tüm davranışlarının - Allah'ın huzuruna takdim edileceğine işaret etmektedir; yoksa tüm amellerinin hesabını vermek üzere çağrılan bir kimse tamamen helak edilecektir.
Aynı şey bu dünyada bile olmaktadır. Bir efendi kendisine bağlı ve itaatkar hizmetçisine yumuşak davranır, onun küçük kusurlarını hoşgörür ve hatta sadakatle hizmet etmesini gözönünde bulundurarak onun büyük kusurlarını bile affeder. Buna karşlılık eğer bir hizmetçi hain ve dikkafalı ise yaptıkları hizmetlerin hiçbiri gözönünde bulundurulmaz ve hem küçük hem de büyük kusurları cezalandırılır. Mevdudi

Bu âyette önce Allah'ın evrendeki âyetlerini tanıyan ve Kur’ân'daki âyetlere uyan kimseler için “en güzel” olduğu açıklanmıştır, ki en güzel ifadesiyle, “cennet ve Allah'ın vereceği ödüller” kastedilmiştir:
Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır; yaptıklarıyla kötülük sergileyenleri cezalandırması, güzel davranıp güzel düşünenleri de “en güzel” ile ödüllendirmesi için. (Necm/31)
Güzellik yapan kişiler için daha güzeli ve fazlası vardır. Yüzlerine kara bulaşmaz, zillet de. İşte bunlar cennet ashâbıdırlar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. Kötülük kazanmış olan kimseler de; kötülüğün cezası, bir misli iledir. Ve onları bir zillet kaplar. Onlar için Allah'tan, hiçbir koruyucu yoktur. Sanki onların yüzleri karanlık gecelerden bir parçaya bürünmüş gibidir. İşte onlar ateşin ashâbıdırlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır. (Yûnus/26-27)
Kim iyilik, güzellik getirirse, onun için ondan [getirdiğinden] daha hayırlısı/getirdiğinden dolayı bir hayır vardır. Ve onlar o gün korkudan güvende olanlardır. (Neml/89)
Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakkların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Âl-i İmrân/134)
Ve Bizim yolumuzda cihat eden kimseleri kesinlikle Kendi yollarımıza kılavuzlayacağız. Ve şüphesiz Allah muhsinlerle [iyilik, güzellik üretenlerle] beraberdir. (Ankebût/69)
Âyetin son bölümünde kâfirlere de hesabın en kötüsünün olacağı ve onların, yeryüzünde bulunanların tümü ve onunla birlikte bir misli daha kendilerinin olsa, onu kurtuluş fidyesi olarak verecekleri, ama kendilerinden kabul edilmeyeceği, varacakları yerin –yerlerin en kötüsü olan– cehennem olacağı bildiriliyor ve böylece onların korkup akıllarını başlarına almaları sağlanmak isteniyor:
Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları hâlde de ölen kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye verseler bile– asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Âl-i İmrân/91)
Ve “O [azap] gerçek mi?” diye senden haber almak istiyorlar. De ki: “Evet. Rabbime andolsun ki o, kesinlikle bir gerçektir. Ve siz âciz bırakanlar değilsiniz.” Ve eğer ki, zulüm yapmış olan herkes yeryüzünde ne varsa kendisinin olsa onu feda ederdi [kurtulmalık verirdi]. Ve onlar azabı görünce pişmanlık duyardı. Ve aralarında adalet gerçekleştirildi. Ve onlar hakksızlığa uğramazlar. (Yûnus/53-54)
Ve eğer bütün yeryüzündekiler ve onunla birlikte bir o kadarı da o zulmeden kişilerin olsaydı, kıyâmet günü azabın kötülüğünden kurtulmak için onu mutlaka kurtulmalık verirlerdi. Ve onların hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah tarafından onlar için meydana çıkar. Ve kazandıklarının kötülükleri onlar için meydana çıkmış ve kendisiyle alay edip durdukları şeyler, kendilerini çepeçevre sarmıştır. (Zümer/47-48)
Şüphesiz, küfretmiş olan şu kimseler; bütün yeryüzündekiler ve onunla birlikte bir o kadarı daha, kıyâmet gününün azabından kurtulmalık vermek için kendilerinin olsa, onlardan kabul edilmez. Ve onlar için can yakıcı bir azap vardır. Onlar, ateş'ten çıkmak isterler. Ama oradan çıkanlar değillerdir. Ve onlar için devamlı bir azap vardır. (Mâide/36-37)
Onlara, “Biz sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. Onlar [mü’minler], “Evet ama, siz kendi canlarınızı ateşe attınız, gözlediniz, kuşkuya düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. Nihâyet Allah'ın emri gelip çattı. O çok aldatan da sizi Allah ile aldattı. Bugün artık sizden fidye alınmaz, kâfirlerden de. Sizin varacağınız yer ateştir. O, size yaraşandır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” (Hadîd/14-15) H.Yılmaz

Yani, "İkisinin bu dünyadaki durumları birbirinden nasıl farklı olursa, ahiretteki akıbetleri de aynı şekilde olacak.
Yani, "Allah tarafından gönderilen mesajı dinleyen ve O'nun Rasulünü kabul eden kimseler, gerçek anlamda akıllı olan kişilerdir. Onların bu dünyadaki amelleri, mesajın aydınlığı karşısında körleşen aptallarınkinden kesin şekilde farklıdır. Dolayısıyla onların ahiretteki akıbeti müteakip ayetlerdeki gibidir. Mevdudi

Bu anlam örgüsü içinde “andlaşma” sözcüğü, kişinin Allah'a olan inancından doğan bütün yükümlülüklerini, bu inancın sonucu olarak hemcinslerine karşı üstlendiği bütün ahlakî, hukukî ve toplumsal yükümlülükleri kucaklayan genel bir kavramdır (Zemahşerî); bu konuyla ilgili olarak bkz. ‘akd teriminin geçtiği 5:1'in ilk cümlesi ve ilgili 1. not. “Allah'a karşı taahhüt” olarak çevirdiğim ‘ahdullâh terimiyle ilgili olarak da bkz. 2. sure, 19. not. M.Esed

 Bu akit, yaradılışın başlangıcında tüm insanlığın yalnızca kendisine ibadet edeceklerine dair Allah'a yaptıkları ahdin aynısıdır. (Lütfen Araf suresinin 134. ve 135. açıklama notlarına müracaat edin). Bütün insanlarla yapılan bu ahd insan tabiatına iyice massedilmiştir. Bir insan bu dünyaya geldiği zaman, tabiri caizse, yine aynı ahdi teyid ediyor demektir, zira yaradılışını daha önce ahidde bulunduğu aynı Allah'a borçludur:
O'nun rahmetiyle dünyaya getirilmiş, O'nun Rezzak oluşu yüzünden beslenmiş, büyümüş ve O'nun lütfettiği güç ve melekeleri kullanmıştır, kullanacaktır. Tüm bunlar bizzat varlıklarıyla Rabbi'yle yaptığı anlaşmanın bağlayıcılığı içinde yine O'na bağlar. Şu apaçık bir gerçektir ki akıllı, sadık ve inanmış kimseler ahde vefa gösterirler, bilmeden, istemeden bozmak dışında ona aykırı davranmazlar. Mevdudi

Bu bağlar -aile bağları, öksüz/yetim ve yoksullara karşı taşınan sorumluluklar, komşular arasındaki karşılıklı hak ve görevler gibi- insanlararası ilişkilerden doğan bütün bağları, ayrıca inananlar arasındaki İslam kardeşliğinin öngördüğü manevî ve dünyevî bağların hepsini içine almaktadır (karş. 8:75 ve ilgili notlar.) “Allah'ın sıkı tutulmasını buyurduğu (bağlar)” sözüyle aktardığımız ifade, en geniş anlamıyla, insanın tüm yaratılmış âlemin bağlı olduğu amaç birliğinin farkında olup buna karşı duyarlı kalması yönündeki manevî yükümlülüğünü ve bu noktadan hareketle -Râzî'ye göre- tüm canlılara karşı sevgi ve şefkatle davranması yönündeki ahlakî sorumluluğunu da dile getirmektedir. M.Esed

Yani, bir toplumun salah ve felahı o toplumdaki ilişkilerin dürüst bir şekilde kurulmasına bağlıdır. Mevdudi

Akrabâ ile, mü'minlerle ilgiyi kesmez, ayırım yapmadan bütün peygamberlere inanırlar. S.Ateş

Bazı müfessirler, bu ifadeyi, “bir günah işledikleri zaman bunu [yani, bunun etki ya da sonucunu] pişmanlık duymak, tevbe etmek suretiyle giderirler” şeklinde yorumlamışlar (Zemahşerî'nin kaydettiğine göre İbni Keysân); bazıları ise, ayetteki “savmak” ya da “gidermek” tabirinin -muhtemelen bilmeden, istemeden- yapılan bir kötülüğün telafîsi için bir iyilik ya da iyi bir iş yapmak (Râzî), yahut (Zemahşerî'nin bahsettiği bir başka yorum) kötü ve olumsuz durumları söz ya da fiille düzeltmeye, ıslah etmeye çalışmak anlamına geldiğini söylemişlerdir. Fakat klasik müfessirlerin ekseriyeti sözkonusu cümlenin en açık anlamının “kötülüğü iyilikle savarlar” şeklinde olduğu görüşündedir; bunun içindir ki, (Beğavî, Zemahşerî ve Râzî'nin kaydettiğine göre) aynı görüşü ifade etmek üzere Hasan Basrî, “[bir şeyden] yoksun bırakıldıkları zaman, verirler; kendilerine yapılan kötülüğü bunu yapana iyilik yaparak savarlar” ve “kötülüğü kötülükle değil, iyilikle giderirler”. Keza bkz. 41:34-36.Lafzen, “[Ahiret] yurdunun sonucu/mahsulü onlarındır”. ‘Ukbâ ismi hemen hemen bütün dil otoriteleri tarafından ‘âkibet (“sonuç”, “netice”, “her şeyin sonu” ve bundan hareketle “ödül”, “karşılık” ve mecazî olarak “kader” ya da “ergi/nail olma” sözcüğüyle eş anlamlı bir sözcük olarak görülmüştür. Dâr terimi ise ed-dâru'l-âhira) “nihaî yurt”/“ahiret yurdu” yani, öte dünya anlamındadır. M.Esed

"Sabredenler": Kendilerine hakimdirler; tüm arzu ve şehvetlerini kontrol ederler, haddi aşmazlar; bir çıkar temin etmek ve arzularını tatmin etmek için Rabblerine itaatsızlık gibi bir dalalete düşmezler. Allah'a teslim olmanın zorunlu sonucu olan keder ve kayıplara mütevekkil bir cesaret ve metanetle göğüs gererler. Eğer biz bir müminin hayatına bu açıdan bakarsak, yaşadığı tüm hayatın sabır ve tahammülle geçen bir hayat olduğunu görürüz. Çünkü o, Rabbinin rızasını kazanmayı ve Ahiret'in ebedi nimetlerine ulaşmayı umarak, bu dünyadaki en amansız şartlarda bile kendini kontrol altında bulundurur: Bu yüzden o, her günah kışkırtısına karşı sabırla savaşır.
Yani "Eğer başkaları onlara kötülük yaparsa, buna karşılık kötülük değil iyilik yaparlar: Şirretliğe karşı şirretlikle değil, erdemle mücadele ederler. Bir zalim kendilerine ne yaparsa yapsın, onlar her halukarda adaletle davranırlar. Aynı şekilde kendilerine yalanlar söyleyen ve alçaklık eden kimselere bile doğru ve dürüst muamelede bulunurlar."
Aynı konuda Rasulullah'ın (s.a) bir hadis-i şerifi vardır: "Başkalarıyla muamelenizde şöyle diyenler gibi olmayın: Bize iyilik edene iyilik ederiz, kötülük edene kötülük. Bu yanlıştır. Siz şu yolu izleyin: Eğer başkaları size iyilik yaparsa siz de onlara iyilik edin. Yok eğer haksız davranırsa siz onlara haksızlık etmeyin."
Şöyle bir hadis daha vardır: "Dokuz şeyi(n aksini) yapmayı Rabb'im bana yasakladı. Bunlardan dördü şunlar: "Hoşnut olayım ya da olmayayım herkese adil davranmak, haklarını çiğneyen kimse için bile hakkı teslim etmek, beni hakkım olan şeyden mahrum ederse bile hakkı olanı ödemek, bana haksız davrananı affetmek". Aynı konuda varid olan bir başka hadis de şudur: "Size ihanet eden kimseye bile hainlik etmeyin. "Bir de Hz.Ömer'in aynı espriye sahip bir sözü vardır: "Sizinle muamelesinde Allah'tan korkmayan kimseyi cezalandırmanın en iyi yolu onunla olan muamelenizde Allah'tan korkmanızdır." Mevdudi

Başka yerlerde belirttiğimiz gibi zevc terimi “çift” anlamına geldiği gibi, çifti oluşturan eşlerden biri, yani “eş” anlamına da gelmektedir. Bu, insan çiftleri için hem “zevci/kocayı”, hem de “zevceyi/karıyı” ifade eder. Bunun gibi âbâ’ (lafzen, “babalar” ya da “atalar”) terimi de çoğunlukla hem babaları hem de anneleri, yani, “ana-babaları” ifade için kullanılır. Zemahşerî'ye göre ibarenin buradaki manası da böyledir. Çeviride “huzurla dolup taşan, ebedî” ifadesiyle, oldukça serbest bir karşılıkla aktarılan ‘adn terimine gelince, bu konuda bkz. terimin Kur’an'da ilk kullanıldığı yer olan 38:50 ve ilgili not. M.Esed

Bu iki şeyi ihtiva eder. Melekler her taraftan çok sayıda onlara gelerek şu müjdeyi verecekler: "Şimdi sizler için barış ve selamet yurdu olan bir yere geldiniz. Burada her türlü keder, felaket, meşakkat, tehlike ve endişeden uzaksınız. (Fazla ayrıntı için bkz. Hicr. an:29) Mevdudi

Lafzen, “üzerinde andlaşıldıktan (mîsâk) sonra”. “Allah'la olan bağlantı, ahidleşme” ifadesi ve bizim parantez içinde “yaratılışlarının gereği ...” şeklindeki ilavemiz hk. daha geniş bir açıklama için bkz. 2. sure, 19. not.Kur’an'da geçen ve çoğu zaman pek de yerinde olmaksızın “beddua/kargış” olarak çevrilen ya da öyle anlaşılan (nitekim klasik dönem sonrası Arap konuşma dilinde de bu anlamda kullanılır olan) la‘net terimi aslında “sürgün” yahut “yabancılaşma” (ib‘âd) yani, iyi ve olumlu olan her şeyden uzaklaştırılma anlamını taşımaktadır (Lisânu'l-‘Arab). Bu anlamına bağlı olarak sözcük Kur’an'da günahkarlarla ilgili olarak Allah'a izafeten geçtiğinde, hemen her zaman “günahkarın Allah'ın rahmet ve inayetinden uzak tutulması” ya da “Allah tarafından reddedilmesi” anlamında geçmektedir. Yukarıdaki anlam akışı içinde sözcüğün bu anlamı, sonraki cümlede günahkarların geleceğini işaret etmek üzere kullanılan “varılacak yerlerin en kötüsü” şeklindeki ifadeyle ayrıca tekid edilmektedir. “Allah'ın sıkı tutulmasını emrettiği bağlar” ifadesine dair bir açıklama için bkz. yukarıda 43. not. M.Esed

Bu ayet Mekke müşriklerinin (ve tabii dünyanın tüm diğer akılsızlarının), bir kimsenin Allah'ın lütfuna mazhar olup olmaması konusunda başvurdukları yanlış ölçüyü reddetmektedir. Onların zannınca bir insanın değeri, servet ve mülkiyetle ölçülür, imanı ve salih ameliyle değil. Onlara göre hayatın nimetleriyle zevklenen kimse isterse batıl inançların sahibi ve kötü amellerin faili olsun Allah'ın seçkin kuludur. Buna mukabil yoksul ve yoksun bir kimse doğru bir insan bile olsa Allah'ın lanetine uğramış demektir. Kureyş liderlerinin Rasulullah'ın (s.a) ashabına büyüklük taslamalarına neden olan hükümleri budur. Nitekim şöyle demişlerdi: "Allah'ın Kureyş'in öncüleriyle beraber olduğunu halinize bakarak anlayın işte."
Bu ayetle, Allah onları, insanların dünyevi durumlarına bakıp da haklarında böylesi bir hüküm vermenin kesinlikle yanlış olduğu konusunda uyarmaktadır. Allah rızkını dilediğine hesapsız, dilediğine de belli bir takdire göre verir. Bunun sebepleri ise onların sandığından çok farklıdır ve ne zenginlik ne de yoksulluk insanların değerini ölçmede bir ölçü olamaz. Bir insanın değerini anlamadaki gerçek ölçü onun inanç ve amelleridir. Doğru inanca ve salih amellere sahip bir kimse, yanlış inançlara ve kötü amellere sahip bir kimseden çok çok üstün mevkidedir. Dolayısıyla bir kimsenin kalitesi mülküyle, yoksulluğuyla değil, düşünce ve amelleriyle ölçülür. Mevdudi

Bu âyetlerde müşrikler akıllarını kullanmaya çağrılmaktadır. Çünkü onlar çıkarlarını ön plânda tuttuklarından başlarına gelecekleri hesaba katmamaktadırlar. İslâm dininin temel prensiplerinden bir çoğu yer aldığı bu âyet grubunda, mü’min görene, kâfir ise köre benzetilerek, Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? buyurulmuştur; ki bu ikisinin bir olmadığı, olamayacağı herkesçe bilinmektedir. Aynı durum, başka bir âyette de şöyle ifade edilmektedir:
Ya da o, gece saatlerinde kalkan, secde ederek, kıyam durarak, daima saygıda duran ve Rabbinin rahmetini uman kimse, (öyle yapmayan gibi midir)? De ki: “Hiç bilen kimseler ve bilmeyen kimseler eşit olur mu?” Kesinlikle sadece temiz akıl sahibi olanlar öğüt alırlar/gereği gibi düşünürler. (Zümer/9)
Bu açıklamadan sonra, kavrama yetenekleri olan kişilerin, yani gerçek akıllıların nitelikleri sayılmıştır. Şöyle ki:
• Allah'ın ahdini yerine getiren,
• Antlaşmayı bozmayan,
• Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştiren,
• Rabb'lerine haşyet duyan,
• Hesabın kötülüğünden korkan,
• Rabb'lerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabreden,
• Salâtı ikâme eden,
• Kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak eden,
• Çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran.
Bunlar, Rasûlullah ile birlikte olma lütfuna eren kimselerin bir çoğunun sahip olduğu niteliklerdir, ki bu niteliklere sahip olmayan kimsenin gerçek bir mü’min olduğu söylenemez.
Bu nitelemeden sonra da, İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” buyurularak, bu niteliklere sahip olanlar müjdelenmiş; ardından da, Allah'ın ahdini sağlamlaştırdıktan sonra bozan ve Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyleri koparan ve yeryüzünde fesat çıkaran kimseler; işte onlar, lanet kendileri için olanlardır. Yurdun kötüsü de onlar içindir buyurularak, Allah'a karşı gelenler tehdit edilmiştir. Sonra da, Ve Allah, dilediği kimseye rızkı genişletir de ölçülendirir de. Onlar ise basit hayat ile ferahladılar. Oysa basit hayat, âhirette sadece bir kazanımdır buyurularak, inançsızların dünyadaki değersiz, geçici şeylerle kendilerini aldattıkları beyân edilmiştir.
Burada Allah'ın ahdi ve buna riâyet önplanda tutulmuştur, ki buna birçok yerde dikkat çekilmişti. Bu hususa dair Nahl sûresi'ndeki pasajı burada da veriyoruz:
Ve sözleşme yaptığınızda Allah'ın ahdini yerine getirin. Yeminlerinizi [sözleşmelerinizi] sağlama aldıktan ve Allah'ı kendinize kesin olarak kefil kıldıktan sonra da onları bozmayın. Şüphesiz ki Allah işlediğiniz şeyleri bilir. Bir ümmet, diğer bir ümmetten daha çoktur diye, yeminlerinizi aranızda aldatma aracı edinerek, ipliğini sağlamca eğirdikten sonra onu söküp bozan kişi [kadın] gibi de olmayın. Şüphesiz Allah, sizi bununla sınıyor. Hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyleri kıyâmet günü size kesinlikle açıklayacaktır. (Nahl/91-82)
Bu âyetlerde, toplumsal yaşamın düzgün yürümesi için hayatî öneme sahip bir ahlâk kuralı konularak, bu ahlâkî kurala uygun davranıp davranmamanın mü’minler için bir sınama olacağı bildirilmektedir. Sözü edilen ahlâk kuralı, toplumsal yaşamın olmazsa olmazı sayılan “sözleşmelere sadakat” ilkesidir. İnsanlar verdikleri sözde durmalı, yaptıkları sözleşmelere uymalı, yeminler ve sözler kesinlikle bir aldatma aracı olarak kullanılmamalıdır:
Ergenlik çağına erinceye kadar yetimin malına da yaklaşmayın. En güzel bir şekilde olması müstesna… Ahdi de yerine getirin. Şüphesiz ahitte [verilen sözde] sorumluluk vardır. (İsrâ/34)
Yetimin malına da yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar (malına) en güzel biçimde hariç [bu şekilde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz]. Ve ölçüyü, tartıyı hakkaniyetle tastamam yapın. Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa âdil olun ve Allah'a verdiğiniz sözü tastamam tutun. İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye O'nun [Allah'ın] size vasiyet ettikleridir. (En‘âm/152)

ALLAH'IN AHDİ

Allah'ın ahdi ile, insanın kendi irade ve ihtiyarıyla üstlendiği her söz kastedilmiştir. Yüce Allah insanların kendi istek ve tercihleri ile yaptıkları anlaşmaları bozmalarını kınamakta, böyle yapanları şiddetli bir şekilde azarlamaktadır. Ahdi [sözü] bozmak, Allah'ın lanetlediği fiillerin başında gelir. Bunun nedeni, ahdi bozmanın toplumda büyük zararlara sebebiyet vermesidir.
Ahdini bozanlar Felâk sûresi'nde, “düğümlere tükürüp üfleyenler” olarak da nitelenmiştir:
“Yarattığı şeylerin şerrinden ve çöktüğü zaman karanlığın şerrinden ve düğümlere tükürüp üfleyenlerin şerrinden ve kıskandığı zaman kıskananın şerrinden felâkın Rabbine sığınırım” de! (Felâk/1-5)
Ve onlar [kurtulan mü’minler], emanetlerine ve ahitlerine riâyet eden kimselerdir. (Mü’minûn/8)
Ancak destekçiler bunun dışındadır. Onlar [destekçiler] ki salâtlarını sürdürenlerdir. Ve onlar [o musalliler/destekçiler], kendi mallarında, isteyen ve mahrumlar [istemekten utanan yoksullar] için belli bir hakk olan kimselerdir. Ve onlar ceza gününü tasdik ederler. Ve onlar Rabb'lerinin azabından korkanlardır. –Şüphesiz Rabb'lerinin azabından emin olunmaz.– Ve onlar ırzlarını koruyanlardır. –Ancak eşlerine ve sözleşmelerinin sahip oldukları hariçtir. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Artık ötesini isteyenler; işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.– Ve onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. Ve onlar, şâhitliklerini yerine getirirler. Ve onlar, salâtları üzerine korumacıdırlar. İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar. (Me‘âric/22-35)
Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz birr değildir. Ama birr, Allah'a, Âhiret Günü'ne/Son Gün'e, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanmak; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve boyunduruktakilere [kölelere], Allah sevgisi için vermek ve namazı ikâme etmek, zekâtı vermektir. Ve sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte onlar sâdık olanlardır. Ve işte onlar takvâlı olanların ta kendileridir. (Bakara/177)
Mü’minlerden öyle kimseler vardır ki, Allah'a, üzerine ahit verdikleri şeylere sadakat gösterdiler. İşte, onlardan kimisi adağını gerçekleştiren [canını veren] kimsedir, kimi de bekleyen kimsedir. Onlar, hiç değiştirmediler. (Ahzâb/23)
O kişiler, Allah'ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. (Ra‘d/20)
Ey İsrâîloğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın, Benim ahdime vefa gösterin ki Ben sizin ahdinize vefa göstereyim. Ve sadece Benden korkun/sadece Bana ibâdet edin. (Bakara/40)
Ve hiç kuşkusuz onlar, bundan önce arkalarını dönüp kaçmayacaklarına Allah'a ahit vermişlerdi. Ve Allah'ın ahdi sorumluluktur. (Ahzâb/15)
Hayır, kim O'nun ahdine vefalı olursa ve takvâlı davranırsa, bilsin ki şüphesiz Allah takvâlı davrananları sever. (Âl-i İmrân/76)
Yemin eden, ahitleşen ve ahdini sağlamlaştırıp pekiştirdikten sonra bozan kimselerin durumu, konumuz olan âyette, yününü eğirip sağlam bir şekilde büktükten sonra onu tekrar çözen bir kadının durumuna benzetilmektedir. Bir kadının kendi eğirip büktüğü yünü tekrar çözmeye kalkması, ahitlerini bozanları karakterize etmek için yapılan bir tasvirdir. Arap örfüne göre yapılan bu benzetmenin belirli bir kadını işaret ettiği nakillerde yer alsa bile, karakterize ettiği kişiliğin ahitlerini bozan tüm erkek ve kadınları kapsadığı açıktır.
Âyetle ilgili olarak klasik eserlerde şu nakil yer almaktadır:
Rivâyet olunduğuna göre, Mekke'de Amr b. Ka‘b b. Sa‘d b. Teym b. Murre kızı Rayta diye bilinen ahmak bir kadın varmış. Bu kadın bu şekilde yaparmış. İşte bu benzetme onadır. Bu açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır. Abdullah b. Kesîr ve es-Süddî de bunu nakletmekle birlikte kadının adını vermemişlerdir.
Ne yazık ki, ekonomik, politik ve kişisel çıkarlar söz konusu olduğunda, toplumda büyük tanınan ve çeşitli özellikleriyle temayüz etmiş pek çok kişinin kolayca ahitlerini bozduğu, çeşitli mazeretler ileri sürerek verilen sözleri yerine getirmemeye çalıştığı gözlenmektedir. Müslüman toplumların bu konudaki ahlâkî disiplinsizliği, sosyal bir yara olarak nitelenebilecek kadar yaygın bir tablo arz etmektedir. Müslümanlar daha birçok ahlâkî değer gibi, sözünde durma, ahitlerini yerine getirme, yeminlerinin muktezasına uyma… konularında da Allah'ın koyduğu ilkeleri iyi anlayıp uygulamalı ve diğer toplumlara örnek olmalıdırlar.
Allah sizi, yeminlerinizdeki lağv ile [kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden] sorumlu tutmaz. Fakat yeminleri düğümlediğiniz şeylerle [kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden] sizi sorumlu tutar; onun kefareti, ehlinize yedirdiğinizin “evsatından” [en hayırlısından; en iyisinden] on miskini yedirmek veya giydirmektir. Veyahut da bir köleyi özgürleştirmektir. Verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır. Bu, bozduğunuz zaman yeminlerinizin kefaretidir. Ve yeminlerinizi koruyun. İşte Allah âyetlerini sizin için böyle açığa kor ki, belki şükredersiniz [karşılığını ödersiniz]. (Mâide/89)
25. âyetteki, Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyler ifadesi, –Bakara/27'de de açıkladığımız gibi– “iman ve amelin birleştirilmesi”dir.
Âyetteki, Allah'ın birleştirmesini emrettiği şeyi kesen ifadesi, genellikle “akrabalık bağını kesen” şeklinde anlaşılmıştır. Hâlbuki burada, “amel ile imanın birleştirilmesi” kastedilmekte; salt imanın yetmeyeceği, imanın mutlaka sâlihâtı işlemek ile birleştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Böylece münâfıkların, “İnandık” demekle yetinerek, diğer dinî vecibeleri yerine getirmedikleri beyân edilmektedir:
İnsanlar, fitnelendirilmeden, “İman ettik” demeleriyle, bırakılıvereceklerini mi sandılar? Ve andolsun ki Biz, onlardan öncekileri de fitnelendirmiştik. Artık elbette Allah, doğru kimseleri bildirecektir ve elbette yalancıları da mutlaka bildirecektir. (Ankebût/2-3)
26. âyette, Ve Allah, dilediği kimseye rızkı genişletir de ölçülendirir de. Onlar ise basit hayat ile ferahladılar. Oysa basit hayat, âhirette sadece bir kazanımdır buyurularak, mala-mülke güvenilmemesi ihtar edilmiştir:
Kesinlikle mallarınız ve çocuklarınız bir fitnedir. Allah ise, büyük ecir Kendi katında olandır. (Teğâbün/15)
Ey iman etmiş kimseler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Böyle bir şeyi kim yaparsa, artık işte onlar, hüsrana uğramışların ta kendileridir. (Münâfikûn/9)
Allah'a haşyet duyma, hesabın kötülüğünden korkma, Allah'ın rızasını kazanmak arzusuyla sabretme, salâtı ikâme etme ve kendilerine verilen rızıklardan gizli ve açık infak etme ile ilgili de onlarca âyet geçmişti. Onları tekrar zikretmeye gerek görmüyoruz.
Burada üzerinde durulacak bir husus da âyetteki, “çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldırma” niteliğidir, ki bir çok âyette mü’minin düzeltici, güzelleştirici ve iyileştirici olması gerektiği bildirilmiştir:
Ve gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde salâtı ikâme et [zihnî ve malî desteği oluştur ve ayakta tut]; çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür. (Hûd/114)
Ve Allah'a çağırıp/yakarıp sâlihi işleyen ve “Ben Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir yakın'dır. Buna [olgun davranışa] ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur. (Fussilet/33-35)
Bu yüce niteliklerle mücehhez kullar, İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” buyurularak onurlandırılmıştır. Buradaki müjdeler başka âyetlerde de zikredilmiştir:
Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara, içinde sürekli kalanlar olarak altlarından ırmaklar akan cennetler ve adn cennetlerinde hoş meskenler vaat etti. Allah'ın rızası ise daha büyüktür. İşte bu, çok büyük kurtuluşun ta kendisidir. (Tevbe/72)
Ve takvâlı davranmış kimselere, “Rabbiniz ne indirdi?” denilince onlar, “Hayır” derler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere iyilik-güzellik vardır. Âhiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Ve takvâlı davrananların yurdu; adn cennetleri ne güzeldir! Onlar oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada onlar için diledikleri şeyler vardır. Allah, takvâ sahiplerini işte böyle karşılıklandırır. (Takvâ sahipleri) o kimselerdir ki, melekler, onları hoş ve rahat ettirerek vefat ettirirler. “Selâm size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete!” derler. (Nahl/30-32)
Sonra Biz Kitab'ı kullarımızdan süzüp seçtiklerimize miras bıraktık. Şimdi de onlardan bazıları nefislerine zulmeden, bazıları orta yolu tutan, bazıları da Allah'ın izniyle hayırlarda önde gidenlerdir. İşte bu büyük lütfun; adn cennetlerinin ta kendisidir. Onlar oraya gireceklerdir. Orada altın bileziklerle ve incilerle süsleneceklerdir. Oradaki elbiseleri ipektir. (Fâtır/32-33)
İşte bu bir öğüttür/şereftir/hatırlatmadır. Şüphesiz ki takvâ sahipleri için güzel bir dönüş yeri; içlerinde yaslanarak birçok meyve ve içecekler istedikleri ve de yanlarında hepsi de aynı yaşta bakışları dikililerin olduğu [gözleri karşılarındakinden başkasını görmeyen hizmetçilerin bulunduğu] kapıları kendilerine açılmış olan adn cennetleri vardır. (Sâd/49-52)H.Yılmaz

Bkz. bu surenin 7. ayeti ve ilgili 16. not. Muhtevası 2:27'ye dair 19. notta açıklanan ve bu surenin 25. ayetinde tekrarlanan bu sorunun burada da tekrarlanması, “[yaratılışlarının gereği olan doğal bir] andlaşmaya dayanıyor olmasına rağmen, Allah'la olan bağlantılarını bozanlar” sözleriyle olan ilgisi dolayısıyladır. Sözkonusu kimselerin Allah'ın varlığını ve kendilerinin O'nun yol gösterici rahmetine olan ihtiyaçlarını idrak etmelerine yarayan derunî ve fıtrî yetilerini/yeteneklerini -bu dünyanın geçici hazlarına kendilerini kaptırmış olmalarından ötürü- tepmiş olmaları bu “hakkı inkar eden kimseler” için Muhammed (s) tarafından tebliğ edilen mesajdaki ilahî tadı, ilahî soluğu hissetmelerini imkansız hale getirmektedir; ve bu yüzdendir ki böyleleri, gözle görülebilir haricî bir “mucize”yle desteklenmedikçe hakkı kabule yanaşmamaktadırlar. (Bkz. aynı konuyla ilgili olarak 6:109 üzerine 94. not.)Yahut: “Dilediğini saptıran Allah'tır”. Yukarıda bizim benimsediğimiz anlam için bkz. 14. sure, 4. not. M.Esed

Bu soruya daha önce cevap verildiğini gözönünde bulundurun. Şimdi de aynı itiraz tekrarlanarak, farklı bir uslupla cevap verilmiştir.
Bu onların sorularına cevaptır. Onların dalalete düşmelerinin mucizeyle hiçbir ilgisi yoktur. Eksik olan mucize değil, doğru yolu bulma arzusudur. Çünkü Allah hiç kimseyi -eğer sapmışsa- zorla doğru yola sokmaz. Bırakın, dileyen seçtiği batıl yolda serseriler gibi dolaşıp dursun. O denli ki, böyle kimseler için hakikatı bulmaya vesile olabilecek vasıtalar bile bir sapıtma vasıtası olur. İlkine yol gösteren bir meşale diğerinin gözlerini kamaştırır. İşte Allah'ın bir kimseyi saptırmasından kasıt budur.
Onların mucize taleblerine verilen bu cevap eşsiz bir belagat örneğidir: "Ey akılsızlar, doğru yolu bulmamanızın mucize gösterilip gösterilmemesiyle ilgisi yok, onu bulmak istemeyen sizlersiniz. Etrafınızda her tarafa yayılmış duran sayısız ayetleri görmüyorsunuz; çünkü hidayete ermek gibi en ufak bir derdiniz yok. Bunca ayet size yol göstermiyorken nasıl olur da tek bir ayet (mucize) yardım eder? Ancak Allah'a yol arayanlar bu ayetleri görürler ve onların yardımıyla doğru yolu bulurlar. Mevdudi

"Bunlar iman edenler ve gönülleri Allah'ın zikri ile doyuma ulaşanlardır."

 a) "İman edenlerdir." Allah'a yönelen insan, ilâhî hidâyetin köklü değişimi denen imana ulaşmaktadır. Tabii ki onu imana ulaştıran Yüce Allah olmaktadır. Çünkü enâbe yani "yönelme"nin ilk belirtisi tâğûtu :nkâr etmektir. Onun içindir ki Bakara 256'da: "Kim tâğûtu inkâr edip Allah'a inanırsa" ifadesi yer almaktadır. Demek ki, mü'min insan önce aşka varlıkları inkâr eder, sonra inanır. Yani önce tâğûtu inkâr eder, ılğûtun kâfiri olur, sonra iman eder. Tâğût, "Allah'tan başka sahte tanrılar" yani, "kulu Allah'tan uzaklaştıran her şey" demektir ve bu sahte :Tanrılar gönülden çıkmadıkça iman oraya girmez.

İşte Allah'a yönelmenin bir anlamı da gönlü sahte tanrılardan temizlemektir. Gönlünü sahte tanrılardan temizleyip iman eden insan Alllah'ın hidâyetini almış demektir.

b)"Gönülleri Allah'ın zikri ile doyum noktasına ulaşanlardır." Bu insanlar, iman basamağında kalmıyor, devamlı gelişimle gönüllerini doyum noktasına ulaştırıyorlar. Bir taraftan nefis, diğer taraftan da gönül doyum noktasına ulaşınca akıl, gönül ve nefis birleşiyor ve böylece insan iç âleminde tevhîde ulaşıyor.

Doyum noktasına Allah'ı zikretmekle ulaşılmaktadır. Zikretmek birinci derecede düşünmeyi ifade etmektedir. Her an, Allah'ı düşünen insanın gönlü manen gelişmektedir. Allah'ı düşünmek her an O'nu yanında hissetmektir. Bütün işlerinde "Rabb'im beni görüyor" diyerek kendini kötülüklerden uzak tutan insanın gönlü gelişmenin basamaklarında mesafeler alıyor demektir. Allah'ı zikretmenin onları doyuma ulaştırmasının etkinlikleri Enfal 2'de ele alınmaktadır.

"Mü'minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda imanlarını arttıran ve yalnız Rabb'lerine dayanıp güvenen kimselerdir."

Demek ki Allah'ı zikretmek, kanın kimyasını ve dolaşımını etkileyip maddî kalbin çalışma sistemini bile değiştirmektedir.

"Zikir" Kur'ân'm bir ismi olduğuna göre, Kur'ân okumak da bir zikirdir; namaz kılmak da bir zikirdir (Tâhâ 20/14).

"Tatmin olmak", doyuma ulaşmak, huzura ermek, iç acılardan kur­tulmak, sükuna kavuşmak anlamına gelmektedir. Gönül eğitimi için zik­rin gerekliliğine işaret eden Ra'd 28. âyet, akıl ile gönlün ve nefsin bu­luştuğu doyum noktası ve tevhidi belirlemenin olmazsa olmazı olduğuna dikkat çekmektedir. B.Bayraklı

"İman edip de iyi iş­ler yapanlara ne mutlu! Varılacak güzel yurt da onlar içindir."

Yüce Allah. Allah'ı zikrederek doyuma, huzura ve sükuna ulaşan kalplerin iman ettiğine ve bu imanın davranışlara yansıdığına da işaret etmektedir. Demek ki iman ve doyum kalpte kalmayacak, davranışların ilkeleri haline gelecek ve sonuçta davranışları yönetip sosyal hayata gi­receklerdir.

Yüce Allah Ra'd 27-29. âyetlerde, inâbe, zikir, iman, iyi amel ve kalbin doyuma ulaşması gibi manevî oluşumları bir oraya getirip bir sistem kurmaktadır. "Bütün benliğini Allah'a yöneltme" anlamına gelen inâbe; "Yüce Allah'ı her an anıp düşünmek" anlamına gelen zikir; "tevhid inancını kabullenmek" anlamına gelen iman; "iç huzuru, doyu­ma ulaşmak" anlamına gelen tatmin gibi oluşumlar kalple alakalıdır. Kalp bunları davranışlarımıza ulaştırdığında olgun insan dediğimiz bir kimlik ortaya çıkmaktadır.

Bu manevî kimliği elde edenler için Yüce Allah iki şey belirle­mektedir:

a) Hoş bir hayat. Âyette geçen tûbâ kelimesi hakkında çeşitli açıklamalar yapılmış ve bunun "cennette bir ağaç" olduğu söylenmiştir. Bu tartışmalara ve izahlara girmeden, bunun "hoş bir hayatın müjdesi" olduğunu söyleyebiliriz. En güzel yorumu İbn Abbâs yapmış ve âyetin yorumunda: "Onlar için sevinç ve göz aydınlığı vardır" demiştir .

Sevinç ve göz aydınlığı dünya hayatındaki hoşluğu, mut­luluğu ifade etmektedir.

Demek ki insanın gönlü ile mutluluğu bir hayat kurmaktadır. "Müjde", hoşluk, sevinç ve mutluluk ağacını gönlünde dikiyor, oradan hayatına uzayıp gidiyor.

b) Varılacak yurt da onlar içindir. Bunun anlamı da "güzel bir ge­lecektir." Bu gelecek güzel yurt da âhiret olacaktır. Sözkonusu kişilerin dünya ve âhirette hoş bir hayatı olacaktır. Çünkü güzel yurtta yaşamakda güzeldir, hoştur ve mutluluk vericidir. Demek ki Allah'a yönelen gö­nül, Allah'ı zikreden ve doyum noktasına ulaşan gönül, iman edip iyi ameller üretmeye neden olan gönül âhiret yurdunu da güzelleştirmekte, mutluluk ağacının dallarını da oraya uzatmaktadır. İşte bu gönül, dünya ve âhireti üzerinde taşıyıp oradaki hayatı cennete çevirmektedir. B.Bayraklı

Ayette geçen ve "Ne mutlu" diye tercüme edilen "TÛBÂ" kelimesinin ne anlama geldiği hususunda farklı görüşler zikredilmiştir. Bazılarına göre "TUBA" cennet demektir. Buna göre âyetin mânâsı: "Salih amel işleyenlere cennet vardır." demektir. Bazılarına göre de "TÛBÂ" cennette bulunan ve müminlerin, altında gölgelenecekleri büyük bir ağacın ismidir. Buna göre de âyetin mânâsı şöyledir: "Salih amel işleyenlere cennette Tûbâ ağacı vardır." Bazılarına göre ise Tûbâ nın mânâsı, "Ne mutlu, müjdeler olsun, gözün aydın olsun" şeklinde müjde ifadeleridir. Meal de bu görüşe göre hazırlanmıştır. Taberi

51 Müfessirlerin çoğu kezâlike (“böylece” ya da “işte böylece”) sözcüğünü önceki peygamberlere işaret olarak yani, “işte böyle, senden önce peygamberler gönderdiğimiz gibi, şimdi seni de gönderdik...” anlamını vererek açıklamışlardır. Ama, bu yorumlayıcı ilave pek de gerekli gibi gelmiyor bize; çünkü bizce bu kezâlike zarfı, doğrudan “O'na yöneleni Kendisine yaklaştıran Allah'tır” ifadesiyle bağlantılıdır; bir başka deyişle bu zarf (“işte böyle”), Allah'ın yol göstermesinin (hidayetinin) bir vasıtası olarak, Muhammed (s)'in görevini/tebliğini nitelendirmektedir (görünüşe bakılırsa Taberî de yukarıdaki ifadeyi böyle anlamıştır).Lafzen, “kendisinden önce [başka] toplumların gelip geçtiği bir topluma”; son Peygamber Muhammed (s)'e kadar ve o'ndan önceki zamanlarda peygamberî vahyin sürekliliğine, kesintisizliğine ilişkin dolaylı bir atıf (Zemahşerî, Râzî). “[İnanmayanlar] toplumuna” ifadesindeki parantez içi ilavemiz İbni Kesîr'in bu ayete ilişkin yorumuna dayanmaktadır; erselnâke (lafzen, “seni gönderdik”) ifadesini “... Elçi olarak çıkardık” diye çevirmemizin sebebi bu ifadeden önce (İngilizce metinde sonra -T.ç.n.) “içinden” (amidst) edatının yer almasıdır.Yani, ya Allah'ın varlığını tanımaya yanaşmayarak, ya O'nun ulaştırdığı doğru yol bilgisini reddederek ya da O'nunla birlikte başka güçlere, başka varlıklara da tanrısal nitelikler yakıştırarak. M.Esed

Yani, "yine aynı sebepten ötürü istedikleri mucizeyi sana vermiyoruz."
Yani, "Rahman'a kulluk edecekleri yerde, O'na ibadeti terkettiler ve sıfatlarında, kudretinde ve haklarında ona ortaklar koşarak, O'nun lütufları karşılığında başkalarına şükran duydular." Mevdudi

Parantez içinde yaptığımız ilave açıklamalar Taberî ve Zeccâc'ın ayete ilişkin tefsirlerine dayanmaktadır (Râzî'nin kaydettiğine göre ve yine Zeccâc'ı ismen anmaksızın Beğavî ve Zemahşerî'nin kaydettiğine göre); karş. 6:109-111.Lafzen, “bütün işler (ya da “buyruk/emir”) bütünüyle Allah'a aittir”; yani, hiçbir “mucizevî belirti”, Allah'la olan bağlantılarını koparmaları yüzünden kalpleri Allah tarafından mühürlenmiş bulunan kimselerin inanmasını sağlayamaz (bkz. 2. sure, 7 ve 19. notlar).Allah'ın insana doğru ile eğri arasında seçim yapma serbestisini bahşetmiş olmasının anlamı şu vahyî ifadelerde yatmaktadır: “O'na yönelmiş olan herkesi” (yukarıda 27. ayet) ve “Allah'la olan bağlantılarına sadakat gösterenleri (20. ayet) Allah kendisine yöneltir”; pek tabii, bunun yanında, yine O, “Allah'la olan bağlantılarını koparan günahkarlardan” (2:26-27) hidayetini, doğru yol bilgisini uzak tutar. Ayrıca bkz. 6:149'un son cümlesi ve ilgili 143. not.Lafzen, “beklenmedik bir felaket (kâri‘a) onların başına çullanmaktan ya da evlerinin yakınına inmekten geri kalmaz (lâ yezâl)”. Bu ifade tekrar ve süreklilik ifade ettiğine göre, demek ki kâri‘a ismi tekil de olsa burada toplu bir anlam taşımakta; yani, manevî değerleri bile-isteye gözardı etmelerinden ötürü “hakkı inkara şartlanmış olanlar” (ellezîne keferû)’ın başına kesintisiz bir biçimde sosyal felaketlerin, kardeş kavgalarının, karşılıklı haksızlık ve tecavüzlerin geleceğini, ya da doğal çevrenin bozulması yoluyla felaketin onları dolaylı olarak etkileyeceğini ifade etmektedir ki, bizce “felaketin onların yerlerinin yurtlarının yakınına inmesi”nden kasıd da budur. (Karş. bu konuda 5:33 ve ilgili notlar, özellikle 55. not.) M.Esed

Bu ayet müşriklerin taleb ettiği mucizenin bir türlü gösterilmeyişine üzülen müminlere izafe edilmiştir. Onların zannınca böyle bir mucize gösterilse onlar hemen İslam'ı kabul edivereceklerdi. Tabiatıyla hiçbir mucize gösterilmeyince, Rasulün peygamberliği hakkında kuşku besleyenlerin talepleri karşılanmadı diye fazlasıyla üzüldüler. Bu ayette zikredilen soru müslümanların üzüntüsünü bertaraf etmek içindir. Yani şöyle: "Kur'an'ın bir suresiyle şöyle şöyle bir mucize gösterilse hemencecik İslam'a gireceklerini mi sanıyorsunuz? Sanki onlar İslam'ı kabule hazır da iş yalnızca bir mucizenin gösterilmesine mi kaldı? Öyle mi sanıyorsunuz? Kur'an'ın öğretilerinde, kainattaki hadiselerde, Rasul'ün (s.a) tertemiz hayatında, ashabında meydana gelen harikulade değişmelerde hakikatın ışığını göremeyenlerin, dağların yürümesinde, arzın yarılmasında ve ölülerin mezarlarından çıkarılıp konuşturulmasında göreceklerini mi düşünüyorsunuz?
"Allah herşeye kadirdir" ve istediği zaman istediği mucizeyi gösterebilir. İnsana hidayet etme sünnetine aykırı düşen herhangi bir mucizeyi ise göstermez. Çünkü asıl mesele Rasul aracılığı ile insana hidayet etmektir ve Allah hiç kimseyi Rasul'ün risaletine zorla inandırmak istemez. Onun istediği insanların hidayeti düşünerek, hikmetle müşahade ederek bulmalarıdır, mucizeler görerek değil.
Yani, "eğer mesele tüm insanlara hiçbir şey anlamadıkları, hiçbir şeyi kavramadıkları halde hidayet etmek olsaydı, Allah isterse hepsini mümin yapabilirdi." Mevdudi

Bu âyetlerde müşriklerin inanmamak için, Ona Rabbinden bir âyet indirilmeli değil miydi, eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur’ân olsaydı… diye ileri sürdükleri sudan bahaneler ve onlara, Şüphesiz Allah, dilediğini şaşırtır ve gönülden bağlanan kimseleri; inanan ve kalpleri Allah'ı anmakla yatışan kişileri Kendisine kılavuzlar. Gözünüzü açın! Kalpler yalnız ve yalnız Allah'ı anmakla yatışır/tatmin olur. İman etmiş ve sâlihâtı işlemiş kimseler; tuba [güzellikler, müjdeler] ve güzel dönüş yeri sadece onlar içindir. Aslında emrin tümü Allah'ındır diye verilen cevaplar yer almakta; böylece inanmama nedenlerini kendilerinde aramaları istenerek, kâfirlerin ileri sürdükleri bahaneler ile asıl inanmama gerekçelerinin alâkasının olmadığı bildirilmektedir:
Aslında o insan, önünü fücurla geçirmek istiyor; soruyor: “Kıyâmet günü ne zamanmış?” (Kıyâmet/5-6)
Aksine onlar, “Bunlar karmakarışık düşlerdir; yok yok, onu kendisi uydurdu; yok yok, o bir şairdir. Hadi öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir âyet [mucize] getirsin” dediler. Onlardan önce yok ettiğimiz hiçbir karye [memleket] iman etmemişti. Şimdi bunlar mı iman edecekler? Ve Biz, senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz olgun kimseleri gönderdik [elçi yaptık]. Haydiyin, siz bilmiyorsanız zikir ehli olanlara [Tevrât'ı bilenlere] soruverin. Ve Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık. Onlar sürekli kalıcılar da [ölümsüz] değillerdi. (Enbiyâ/5-8)
Ve onlar [müşrikler], kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka iman edeceklerine dair en ağır yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır.” Onlara mucizeler geldiğinde de iman etmeyeceklerini anlamıyor musunuz? Ve Biz onların kalplerini ve gözlerini ilkin iman etmedikleri durumdaki gibi ters çeviririz. Ve Biz de onları taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın olarak bırakırız. Ve eğer Biz şüphesiz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, –Allah'ın dilemesi dışında– yine inanmayacaklardı. Velâkin onların çoğu câhillik ediyorlar. (En‘âm/109-111)
Ve Bizi, âyetleri [mucizeleri] göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semûd'a, açık, gözle görülebilir biçimde o dişi deveyi vermiştik de onun sebep olmasıyla zulmetmişlerdi. Ve Biz, o mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz. (İsrâ/59)
Ve onlar, “Ona Rabbinden âyetler [mucizeler] indirilmeli değil miydi?” dediler. De ki: “Âyetler [mucizeler] ancak Allah'ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Kendilerine okunan Kitab'ı şüphesiz Bizim sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır. De ki: “Benimle sizin aranızda şâhit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olan şeyleri bilir. Bâtıla inanan ve Allah'ı inkâr eden kimseler; işte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.” Ve senden azabı çarçabuk istiyorlar. Eğer belirlenmiş/adı konmuş bir ecel [vâde] olmasaydı, azap onlara elbette gelmişti. Ve o, hiç farkında olmadıkları bir sırada kendilerine ansızın elbette gelecektir. Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Şüphesiz cehennem de kesinlikle, kendilerini üstlerinden ve ayaklarının altından bürüdüğü günde kâfirleri kuşatıcıdır. Ve O, “Yapmış olduklarınızı tadın!” der. (Ankebût/50-55)
Kâfirlerin konumu detaylıca açıklandıktan sonra mü’minlere, İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, kesinlikle insanların tümüne hidâyet ederdi. İnkâr eden kimseler, Allah'ın vaadi gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir belâ çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah verdiği sözden dönmez/miadını şaşırmaz ifadesiyle, kendilerinin nimetlere mazhar olmuş kimseler oldukları müjdesi verilirken, kâfirlerin de mutlaka cezalarını çekecekleri beyân ediliyor:
Oysa Rabbin dileseydi elbette yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık, inananlar olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? (Yûnus/99)
Bu âyet grubunda, Gözünüzü açın! Kalpler yalnız ve yalnız Allah'ı anmakla yatışır/tatmin olur buyurularak, Allah'ın zikrinin önemine dikkat çekilmiştir.
Allah'ı zikretmek, kısaca “Allah'ın kulları üzerindeki hakklarını ve bahşettiği nimetleri düşünmek, O'na karşı sorumlulukların yerine getirilip getirilmediğini daima kontrol etmek, verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek, nimetlerine karşı şükredip nankörlük etmemek ve sürekli bu bilinç içerisinde olmak” demektir. Zikir hakkında A‘râf sûresi'nin sonunda yaptığımız açıklamaya bakılabilir.
Burada zikrin önemine vurgu yapılırken, başka âyetlerde Allah'ın zikrine engel olacak şeylere dikkat çekilmiştir:
Ey iman etmiş kimseler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan alıkoymasın. Böyle bir şeyi kim yaparsa, artık işte onlar, hüsrana uğramışların ta kendileridir. (Münâfıkûn/9)
Ve sizi huzurumuza yaklaştıracak olan, mallarınız ve evlâtlarınız değildir. Ancak kim iman eder ve sâlihâtı işlerse, işte onlar; kendileri için yaptıklarına karşı kat kat karşılık olanlardır. Ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler. (Sebe/37)
Allah'ın, yükseltilmesine, içerisinde Kendi isminin zikredilmesine izin verdiği evlerde, sabah-akşam [sürekli] Kendisini tesbih eden öyle er kişiler vardır ki, ticaret ve alış-veriş Allah'ı anmaktan, salâtı ikâme etmekten ve zekât vermekten onları alıkoymaz. Onlar, Allah, kendilerine işledikleri amellerin en güzeli ile karşılık versin ve kendilerine lütfundan artırsın diye kalplerin ve gözlerin ters döndüğü bir günden korkarlar. Ve Allah, dilediği kişileri hesapsız rızıklandırır. (Nûr/36-38) H.Yılmaz

1. Bu âyetin önceki âyetlerle, yani 30 ve 31. âyetlerle bağlantısı vardır. Kâfirler Hz. Peygamber'den alay edercesine mu'cizeler göster­mesini istediler: Mekke dağlarını yürütüp yerin genişlemesini, ölülerini diriltmesini, rüzgarı emirlerine vermesini istemişlerdi. Bu isteklerinde iyi niyetli olmadıklarını 31. âyette Yüce Allah anlatmış, 32. âyette de bunu alay etmek için yaptıklarına işaret etmiştir. Bunu anlatırken Yüce Allah Hz. Peygamber'i teselli de etmektedir. Onların yersiz, zamansız ve tutarsız istekleri elbette Hz. Peygamber'i üzmüştü. Bu üzüntüsünü Yüce Allah, bu âyetteki açıklaması ile gidermektedir.

2.  "Andolsun, senden önceki peygamber­lerle de alay edildi." Alay edilmiş olmak, tüm peygamberlere gösterilen olumsuz tepkilerden biridir.

a) "Senden önceki peygamberlerle de alay edilmiş; bu yüzden onlarla alay edenleri alay ettikleri şey kuşatıvermişti" (En'âm 6/10).

b) "Onlara bir peygamber gelmeye dursun, hemen onunla alay ederlerdi" (Hicr 15/11).

c) "İşte, inkâr ettikleri, âyetlerimizi  ve peygamberlerimi  alaya aldıkları  için onların  cezası
cehennemdir" (Kehf 18/106).

d) "Andolsun senden önceki peygamberlerle de alay edildi; ama onları ala­ya alanları, o alay konusu ettikleri şey kuşatıverdi" (Enbiyâ 21/41).

e) "Onlar, kendilerine gelen her pey­gamberi mutlaka alaya alırlardı" (Zuhruf 43/7).

Peygamberler tarihinin olumsuz manada dinamiklerinden biri "peygamberleri alaya" almak olmuştur. Alayları, canlı bir varlık gibi kendilerini kuşatmıştır. Kuşatma onların helakini hazırlamıştır. Âhirette de onlar cehenneme gideceklerdir.

3. "Ben inkâr edenlere mühlet verdim." Âyetin bu kısmında geçen emleytü kelimesi "mühlet vermek" anlamına gelmektedir. Râzî'nin dediği gibi imlâ', "hayvanlara otlakta bir müddet otlama imkanı verilmesi gibi, kâfirleri de bir süre bolluk ve refah içinde bırakmak"tır.

Bize göre onlara verilen bu mühletin başka bir boyutu vardır. Yüce Allah onlara mühlet verirken, doğruya dönme ihtimallerini takip etmiş­tir. Kâfirlerin değişimi için mühletin verilmesi bir ilâhî kural olmaktadır.

Biz bu âyeti uygularken, dînî ve ahlâkî bakımdan insanları değer­lendirirken, acele etmemeliyiz. İnsanların değişebileceğini daima aklı-mızda tutmalıyız. Değerlendirmelerimizde beklenti, sabır ve tedbirli ol­mak zorundayız.

4. "Sonra da onları yakaladım. Azabım nasılmış!" Dikkat edilirse, âyetin birinci bölümünde istihza yani "alay etmek", ikinci bölümünde "inkâr etmek" eylemi ele alınmaktadır. Demek ki alay, inkâr ile sonuçlanmıştır. Alaydan inkâra geçmek, olumlu manada değişimin imkansızlığına delil olmaktadır.

Değişim için bütün kapılar kapanınca, gönüller kararınca ve kulak­lar tıkanınca cezayı hak ettiler ve Yüce Allah onları yakalayıverdi. Yüce Allah bu azabın "nasıllığının" bilinmesini istemektedir. Tarihsel bir ol­gunun "nasıllığını" tesbit etmek, o olguyu ibrete dönüştürmek, ondan ders almak demektir,

"De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna ba­kın!" (En'âm 6/11).

Alayın, inkârın ve yalanlamanın meydana getirdiği toplumsal tah­ribat ve bu tahribatın helake dönüşmesinin "nasıllığı" tarih biliminin araştırmalarının merkezî konusu olmalıdır. B.Bayraklı

Nefs teriminin burada “kişi/kimse” yahut hem insanları, hem de öteki canlıları işaret etmek üzere “yaşayan varlık” anlamına geldiği aşikardır.Lafzen, “kazandığı/elde ettiği şeye göre” -yani, hayatî ihtiyaçlarına göre; insan sözkonusu olduğu zaman da, ayrıca, hak ettiği şeye göreLafzen, “onları isimlendirin”. Müfessirlerin çoğu bu sözü, sahte ilahları keskin bir biçimde tezyîf eden, yani “onların hiç bir isimlendirmeye, nitelendirmeye ya da tanımlamaya değmeyecek kadar saçma ve anlamsız şeyler” olduğunu işaret eden küçültücü bir ifade olarak yorumlamışlardır. Ayrıca, burada, bu düzmece tapınma nesnelerinin müşriklerin “kendi hayal güçlerinin ürünü [boş] isimler”den ibaret olduğunu söyleyen 7:71, 12:40 ve 53:23. ayetlerin bir yankısıyla karşı karşıya olduğumuz da söylenebilir. Bununla birlikte, Allah'ın mutlak bilgi sahibi olduğuna işaret eden ve hayal mahsulü “şefaatçiler”in, “kayırıcılar”ın sözkonusu edildiği 10:18'i andıran sonraki cümle gözönünde bulundurularak yukarıdaki ibarenin, kasdedilen anlama biraz daha yakın bir biçimde, yani “isterseniz onları ilahî şefaatçiler olarak isimlendirin, fakat ...” şeklinde yorumlanması da mümkündür. (Zemahşerî'ye göre, çoğu zaman “yahut”, “ya da” anlamına gelen em takısı yukarıda bel, yani “tersine/fakat” anlamında kullanılmıştır.)Lafzen, “yoksa [bunu sadece] sözün zahiri olarak (bi-zâhir) mı [söylüyorsunuz]”. Karş. tanrılaştırılan “şefaatçiler”e değinilerek başlayan 10:18'in ikinci kısmı ve ilgili 27. not.Lafzen, “sinsi [ya da “ince”] oyunları/düzenleri” (mekr): Fakat, Taberî'nin de belirttiği gibi bu terim daha çok bilinçli şirkle (“Allah'tan başkalarına tanrı niteliğini ya da tanrısal nitelikleri yakıştırmak”) ve dolayısıyla genel anlamda sahte ve çarpık dinî görüş ve inanışlarla alakalı olduğuna göre, yukarıdaki gibi aktarılması daha yerinde olacaktır.  -  63 Bkz. 7. sure, 152. not ve 14. sure 4. not.M.Esed

Yani, "Onlar öylesine küstahtır ki, herkesin iyi ve kötü bütün amellerini en ince ayrıntılarına kadar bilen ve ilmi herşeyi kuşatmış olan Allah'a ortaklar koştular."
Bunlar onların küstahca davranışlarıdır. Allah'a ortak ve denkler izafe ederler. Yaratıklarının bir kısmının O'nun Vücud'unun bir parça veya bölümü olduğuna, onların Allah gibi hak ve sıfatları bulunduğuna inanırlar. Mülkünde yaşıyor olmalarına rağmen, yaptıklarından dolayı hesaba çekilmeyeceklerini zannederler.
Yani, "Allah'a nisbet ettiğiniz ortaklara boş(una) isimler veriyorsunuz; haklarında gerçek bir bilgiye sahip değilsiniz ki!" Bu bilgiye ulaşmanızın yegane yolu şu ihtimalleri yoklamaktır:
a)Allah'ın şöyle şöyle tip insanları kendi kudret, sıfat ve haklarına ortak ettiğine dair sahih bir ilmi edinmiş olduğunuzu kabul edelim. Şu halde onların isimlerini ve bu konudaki bilginizin kaynağını lütfen biz de bilelim.
b)İkinci ihtimal Allah'ın birtakım ortakları olduğunu bilmemesidir (haşa). Dolayısıyla bundan kendisini haberdar edeceksiniz demektir. Diyelim ki öyle, bize durumu o şekilde anlatın ki böyle saçma bir iddiaya inanacak aptalların bulunup bulunmadığına karar verilebilsin.
Yukarıdaki iki varsayım da, açıkça saçmadır. Demek ki geriye tek alternatif kalıyor: "Hiçbir ölçü ve sebebi olmaksızın O'na ortaklar koşuyorsunuz, bilgisizce tutup birini O'na akraba yapıyorsunuz, bir diğerini niyazları işitici, bir başkasını birtakım ihtiyaçları karşılayıcı ve buna yardım edici; belli bir bölgenin hakimi vs. vs." kabul ediyorsunuz.
Şirk "tuzak, düzen, hile" (mekr) olarak isimlendirilmiştir. Çünkü meleklerin, ruhların, azizlerin, gök cisimlerinin kısaca kendilerine ilahi sıfatları ve kudreti izafe ettikleri, ilahi haklara sahip addettikleri şeylerden hiç biri bu sıfat ve güçlere sahip olduğunu iddia etmediği gibi, ne bu hakları insanlardan talep etmişler ne de halka istediklerini yapabileceklerini söylemişlerdir. Buna karşılık onlar tutup onların huzurunda birtakım ayinler icra etmekteler. İşin aslı, bazı uyanık kimseler kendi desise ve namussuzluklarını uygulayabilmek maksadıyla, sıradan insanların üzerinde güçlü bir etki uyandırabilmek, onları sömürebilmek ve onları güç bela kazandıkları mallarının bir kısmından yoksun bırakabilmek için bu ilahları ihdas etmişlerdir. Böylece halkı, ihdas ettikleri ilahların safdil izleyicileri haline getirip kendilerini de, bu hilenin gereği, tanrıların para vs. işlerine bakan temsilciler yerine koymuşlardır.
Şirkin "tuzak, düzen, hile" (mekr) olarak zikredilmesinin ikinci sebebi, dünya ehlinin şirke gerçekten inandığından dolayı değil, bu inanç kendisine şehvet ve hırsla yüklü sorumsuz bir hayatın kapılarını açtığı, önüne birtakım ahlaki sınırlamalar koymadığından dolayı bağlanmış olmasıdır.
Üçüncü sebep ise aşağıda, 54. açıklama notunda belirtilmiştir.
Şirk, onlara güzel gösterildiği ve böylece onları saptırıp, doğru yola dönmekten alıkoyduğu için de bir "tuzaktır, hiledir". Şöyle: Müşrikler kendi hayat tarzlarına uygun yolları benimsediği zaman, şuurlarını uyuşturacak ve diğer insanları da bulundukları doğru yoldan döndürecek deliller ihdas etmek zorunda kalırlar. Tabiatıyla bu hile (mekr) onları sapıklıklarında sabit kılar ve doğru yoldan saptırılmış olurlar. Mevdudi

Hiç, herkesin yaptığını denetleyen, bütün yaratıkların rızkını veren, ebedi olarak baki kalan Allah ile, görüp işitmeyen, kendine veya başkasına herhangi bir fayda sağlamayan, kendisinden veya herhangi birisinden bir zararı uzaklaştıramayan ve sonunda helak olmaya mahkum olan putlar bir olur mu? Bunu hiç düşünmezler de mi Allaha ortaklar koşarlar?

Ey Muhammed, sen, o Allaha ortak koşan o müşriklere de ki: "O ortak koştuğunuz şeylerin'adlarını söyleyin bakalım, onlar naşı! varlıklardır?,Allaha nasıl ortak olabilirler? Yoksa sizler, yeryüzünde, Allaha, bilmediğiniz bir hususu mu haber vermeye kalkıyorsunuz ve onun dışında ilahlar bulunduğunu iddia ediyorsunuz? Yahut ta birtakım kuru ve tutarsız iddialarda mı bulunuyorsunuz? Doğrusu kâfirlere yalan uydurarak insanlara tuzak kurup onları haktan saptırmaları süslü gösterildi. Böylece kendileri de doğru yoldan sapmış oldular. Allah, kimi saptınrsa artık onu doğru yola iletecek kimse yoktur. Taberi

Âyetlerin bu bölümünden çıkaracağımız önemli neticeler olacak, şirk ve inkârın nelere mal olduğu görülecektir.

1. "Herkesin elde et­tiğini gözeten Allah'a kim eşit olabilir? Onlar, Allah'a ortak koştular." Âyetin bu kısmında geçen nefs kelimesi, "canlı" anlamına alınabilir ve bu manada "can taşıyan insan, hayvan ve bitkiler" kasdedilmiş olur. O zaman şu manayı şu düzeyde tutmamız gerekiyor: "Yaşayan her can­lının ihtiyaç duyduğu, hak ettiği herşeyi gözetip tedarik eden Allah'tır". Çünkü her canlının ihtiyaçları ve hak ettiği şeyler birbirinden farklıdır. İnsanların hak ettiği ve ihtiyaç duyduğu ile hayvan ve bitkilerinki farklı­dır.

Nefs kelimesini insan manasına alırsak, o zaman "kişi" manasını verebiliriz. Bu durumda da ilgili bölüm "her insanın elde ettiği, kazandı­ğı, ürettiği davranışı Yüce Allah'ın gözettiğini, murakabe ettiğini" ifade etmiş olur. Âyette geçen dlzs kesebet fiili, hem eylem anlamına, yani bir iş yapmak, bir davranışta bulunmak anlamına geliyor hem de davra­nış veya işin sonunda elde ettiği maddî ve manevî şeyler demek oluyor. Kesb kelimesi, neticesi maddî bir kazanç olan bir eylem olduğu kadar manevî bir eylem de olabilir. Meselâ bu kelime Bakara 225'de "kalbin eylemi" olarak yer almakta ve tamamen manevî bir eylemi ifade etmektedir. O zaman şöyle bir yorum yapabiliriz: Yüce Allah insanların iç alemindeki oluşumları ve dışarıdaki eylemlerini gözetmekte, neye ihtiyaç duyduklarını, neyi hak ettiklerini bilmekte, inkarcıların gönlün­deki inkârı, niyeti bilip gözettiği gibi, eylemlerini de bilip gözetmektedir. Âyeti bir önceki âyete bağlı olarak değerlendirirsek, "onların alaylarını ve bu alaylarının hak ettiğini bilip öğretmektedir" anlamı söz konusu olur.

Yarattığı varlıkların ihtiyaçları ile bu kadar ilgilenen, elde ettikleri şeyleri en ince noktasına kadar bilip gözeten Allah'a kim eşit olabilir? Her şeyi bilen, her şeyi kuşatan, her şeyi murakabe eden ve her şeye hak ettiğini veren bir varlığın eşi, benzeri olabilir mi? Yüce Allah, "onlar Allah'a şirk koştular" buyururken, onların gönlündeki şirk eylemini de bilmektedir ve şirkin karşılığı ne ise onu da yerine getirecektir. Yapılan her eylemin bir karşılığı vardır. İşte Allah, her eylemin karşılığının ne olacağını, ona yakışanın ne olduğunu bilip verendir. Onun için âyette geçen kâim kelimesi, "yaratıkların işini gözetmek, çekip çevirmek" anlamına gelmektedir.

2. "De ki: Onlara bir ad bulun. Yok"sa siz Allah'a yeryüzünde bilmeyeceği bir şey mi haber veriyorsunuz? Yahut boş laf mı ediyorsunuz?"

Yüce Allah, müşriklerin, kendisine eş koştuklarının isimlerini koymalarını emretmektedir. Bu, isimlendirilmeyi hak etmeyecek kadar değersiz olan varlıkları Allah'a eş koşmanın ne kadar âdî bir davranış olduğunu göstermek için verilen bir emirdir. Yüce Allah muhtelif âyet­lerde bu sahte tanrılar için insanları uyarırken, küçültücü ifadeler de kul-inmaktadır.

a) "(Hûd) dedi ki: Üzerinize Rabb'inizden bir azap ve bir hışım mistir. Haklarında Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece sizin veatalarınızın kuru isimler hususunda benimle tartışıyor musunuz?" (A'râf 7/71).

b) "Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı bir takım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir" (Yûsuf 12/40).

c) "Bunlar, sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir. Onlar ancak, zanna ve nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki kendile­rine Rabb'leri tarafından yol gösterici gelmiştir" (Necm 53/23).

Demek ki 'Âd kavminden itibaren insanlar uydurma isimler ver­dikleri tanrılara tapınışlardı. Hatta A'râf 71'e bakılırsa bunun, 'Âd kav­minden önce başlamış ve gelenek halini almış bir tapınma şekli olduğu görülecektir.

Hz. Peygamber'in doğup büyüdüğü Arap toplumunda bu sahte tan­rılara bir takım isimler takılmıştı: "Gördünüz mü o Lât ve 'Uzza'yı? Ve üçüncüleri olan öteki Menâfi" (Necm 53/19-20).

Yorumunu yapmakta olduğumuz Ra'd 33'de işaret edilen husus, put şeklindeki tanrılara ad koyma olabilir. O zaman 'Âd kavminin atala­rından başlayıp gelen bu sahte tanrılara tapınma geleneğinin Hz. Pey­gamber döneminde de devam ettiğini söyleyebiliriz.

Ama Ra'd 33'de isimlerinin konmasının emredildiği o sahte tanrı­ların neler olduğuna Yûnus 18 ile cevap verebiliriz:

"Onlar Allah'ı bırakıp kendi­lerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve: 'Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizde,' diyorlar. De ki: 'Siz Allah'a göklerde ve yerde bilmeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?' Haşa! O, onların ortak koştuklarından uzak ve yücedir." Bu âyet, Ra'd 33'e daha yakın düşüyor ve onu evrenselleştiriyor. Çünkü hâlâ günümüzde insanlar kendilerine bir takım şefaatçiler bul­makta ve bu suretle onlara tapınmaktadırlar. İşte Yüce Allah Ra'd 33'de bu şefaatçilerin isimlerinin konmasını istemektedir. Çünkü Araplar, tap­tıkları putların bir kısmına isim vermişlerdi. Şefaatçi olarak gördüklerine de isim vermeleri emredilmektedir. Günümüzde şefaatçi kabul edilen bir sürü insan vardır.

Yüce Allah, kendisinden başka varlıkları şefaatçi olarak kabul edenlere, eğer Tanrı iseler onlara Necm 19-20'de olduğu gibi, birer isim vermelerini söylemektedir. Böyle sahte tanrılar edinmenin ne. anlama geldiğini âyetin devamı açıklamaktadır: "Yoksa siz Allah'a yeryüzünde bilmeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?"

Bu soru Yûnus 18'deki soruya denk düşmektedir: "Siz Allah'a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir şey mi haber veriyorsunuz?" Buna ilave olarak Ra'd 33'de şu soru da yer al­maktadır:

"Yahut boş laf mı ediyorsunuz?" Âyetin bu kısmında geçen zahir kelimesi, "göz boyamak, görüntüsü ile konuşmak", Tevbe 30'da olduğu gibi "ağızda gevelemek" manasına gelmektedir. Çünkü Yahudiler Hz. Üzeyir'i, Hıristiyanlar da Hz. îsâ'yı Allah'ın oğlu kabul edip şirk koşarken ağızlan ile sözü geveleyip duruyorlardı.

Sanki Allah'tan başkasına tanrılık özelliğini vermek, Allah'a bil­mediği bir şeyi öğretmek veya boş laf konuşmaktır. Yüce Allah bunların hangisinin olduğunu sormaktadır. Böylece Yüce Allah onların güçlerini aşan işlere kalkıştıklarını ve sahte, yalan, gerçek dışı, uydurma ve iftira edercesine sözler söylediklerini açıklamaktadır.

3. "Doğrusu inkâr edenlere, hileleri süslü gösterildi ve onlar doğru yoldan alıkondular." İnkâr psiko­lojisi içinde olanların iki önemli ve ciddî etkinin altında kalmaktan kur­tulamadıkları gündeme getirilmektedir.

Demek ki inkâr psikolojisi bu etkileri çağırmaktadır. Nedir bu etki­ler?

"Doğrusu inkâr edenlere hileleri süslü gösterildi." Âyette geçen mekr kelimesi iki boyutlu manalandırılabilir: Birisi zihinde tasarlanan düşünce, plan ve entrikadır. Çünkü "hile"nin "zihinde etkilemek, onlara çeşitli şekillerde engel koymak, kötü manada planlar yapmak" gibi zihinsel boyutu vardır. Diğeri de kitap ve makale yazarak, programlar yaparak siyâsî entrikalarda bulunarak, ekonomik ambargolar koyarak bu hileleri hayata geçirmek. Demek ki hilenin bir niyet, bir düşünce ve bir nefis boyutu vardır.

İnkar eden adama, kafasında veya eylemleriyle kurduğu hilelerde haklı olduğu ve bu nedenle hilesinin kendisine süslü gösterildiğine şahit oluyoruz. Kâfir, yanlışının farkına varamaz, çünkü ameli, hilesi ona süs­lü gösterilmiş, o da onun etkisinde kalmıştır; dolayısıyla kötüyü iyi, yan­lışı doğru, bâtılı hak, çirkini güzel görebilecek ve gösterebilecek kadar etki altında kalmıştır.

b) "Onlar doğru yoldan alıkonurlar." Yanlışını güzel gören ya da yanlışı kendisine güzel gösterilen insan bu şekilde yoldan da çıkarılacak, doğrudan döndürülecektir. İnkar psikolojisi kolaylıkla etki altına kalmaya müsait olduğu için kâfirler yoldan çıkarılmakta, döndü­rülmektedirler. Onları yoldan döndüren ve çıkaran kimdir? Onlara amel­lerini süslü gösteren kim ise, yoldan çıkaran da odur.

i. "Onu ve kavmini, Allah'ı bırakıp güneşe secde eder halde buldum. Şeytan kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de, onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için doğru yolu bulamıyorlar" (Nemi 27/24). Demek ki, şeytan onlara amellerini süslü gösterip yoldan çıkmalarına sebep olmaktadır. Şeytanın bu şekildeki etkisini onlara götüren etken inkâr etmeleridir.

ii. "Tehdit ederek, inanan insanları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bük­mek isteyerek öyle bir yolun başında oturmayın" (A'râf 7/86). Demek ki insan insanı yoldan, yani Allah'ın yolundan çıkarabilmekte, güç kullanıp tehdit ederek bunu yapmaktadır.

Bu âyetlerden hareket ederek diyebiliriz ki, kâfirler şeytanın ve başka insanların etkisi altına kalarak yoldan çıkmaktadırlar. Öyle ise, iman, şeytanın ve kötü insanların etkisi altında kalıp yoldan çıkmayı önlemekte, insanı bu etkilere karşı kapalı tutmakta ve ona bir bağışıklık istemi sağlamaktadır, diyebiliriz. İnkar ise, insanın manevî bağışıklık istemini yok ettiği için şeytan ve kötü insanların etkisine açık hale ge-::rmektedir.

Şeytan ve kötü insanlar manevî anlamda mikrop saçmakta ve has­lıklarını inkâr psikolojisine sahip olanlara bulaştırmaktadırlar. İman,  manevî yapısını güçlendirdiğinden insanı bu tip mikroplara karşı  tutmaktadır.

4. "Allah kimi saptırırsa, artık onu doğru  iletecek yoktur." Yüce Allah insanı yoldan saptırır mı? Saptırırsa czlık etmiş olmaz mı? Bu sorulara cevap verebilmek için, yorumunu accıakta olduğumuz Ra'd 33'ün önceki bölümlerine bakmamız gerekir Yüce Allah, Allah'a şirk koşan, amelleri kendilerine süslü gösterilip »rican çıkarılanların bu durumunu tescil etmektedir. Onlar inanış ve biçimleriyle sanki Allah'a 'bizi yoldan çıkar veya yoldan çıkı-srrızı tescil et' demektedirler. Çünkü âyetin başında Yüce Allah, kendi-aı.ir. "herkesin hak ettiğine, kazandığına bakarak gözeten" olduğunu lemisti.

Yüce Allah, sapıtmayı hak edene sapıklık, doğru yola gelmeyi hak ecene de hidâyet vermektedir. İnsanın kazandığı ne ise Yüce Allah onu murakabe ediyor, onun için karşılığını ona verecektir.

Düşüncesi, niyeti ve davranışları ile sapıklığı isteyen ve bunda ısır.: olana Allah aynı şekilde mukabele edecektir. Bir kere Allah yoldan ;-jcînnca da artık geri dönüşü olmayacak, onu doğru yola iletmeye deç kimsenin gücü yetmeyecektir.

Din eğitimcisine düşen görev, insanları doğru yola dönmeyecek gelmekten kurtarmak, Allah'ın saptırmasına sebep olacak düşünce, ve davranışlardan alıkoymak, durumu sebep-sonuç ilişkisi içinde öra anlatmaktır. İnsanın inkarcı ve bunda ısrarlı olması sebep, Al- lah'ın saptırması da sonuçtur. Bu sonuç da başka bir sonucun da sebebi olmaktadır: Allah'ın saptırması sebep, onu doğru yola iletecek birinin olmaması da sonuçtur.

5. "Onlara dünya hayatında azap vardır. Ama, âhiret azabı daha da şiddetlidir. On­ları Allah'tan koruyacak kimse de yoktur." Allah'a eş koşan ve inkâr edenler, amelleri kendilerine süslenip yoldan çıkarılanlar; bunun netice­sinde Allah'ın da onları yoldan çıkardığı, doğru yola ileticileri olmayan bu insanlar, hem dünya hem de âhirette azaba uğrayacaklardır. Bu dü­şünce, inanç ve davranışta olmanın iki çeşit azabı olacağına şahit oluyo­ruz: Dünyada azap görmeleri yeterli olmayacak, daha şiddetli olan âhiret azabını da tadacaklardır.

"Onları Allah'ın azabından koruyacak kimse de yoktur." Peki bu dünya azabı ne olabilir? Ra'd 31. âyette geçen kâri'a azabı, tabiat olaylarının yıkıcı etkisi ya da başka bir toplumun şiddetli saldırısının getirdiği toplumsal çöküş olabilir. Ayrıca bu dünyada doğru yolu onlara gösterebilecek birilerinin olmaması da bir başka azaptır.

Demek ki iman, Allah'ın hem yol göstermesini hem de koruyucu­luğunu temin etmekte, koruyucu hekimlik gibi iman insanı Allah'ın aza­bından korumaktadır.

Din eğitimi Allah'ı inkâr etmenin, O'na şirk koşmanın, peygam­berle alay etmenin, şeytanın veya diğer insanların etkisinde kalıp yanlış iş yaparak yoldan çıkmanın ne olduğunu, neticesinde nasıl bir azabın geleceğini, Yüce Allah'ın nasıl bir tavır takınacağını anlatıp insanlara bilinç vermelidir. Sebep-sonuç ilişkisi içerisinde bunlar halka anlatılma­lı, beyinlerine yazılmalı, gönüllerinde de süslenmelidir. Şirkle mücade­lenin önemi ve ciddiyeti halka kavratılmalı, onların manevî bağışıklık sistemleri sağlam ve zinde tutulmalıdır. Dünya ve âhiret hayatını cehen­neme çevirecek inanç ve davranışlardan caydırmakla din eğitimi görevi­ni yapmış ve amacına ulaşmış olacaktır. B.Bayraklı

Parantez içindeki ilaveyle beraber ayetin bu kısmı için verilen karşılık, Zemahşerî'nin ve özet halinde Râzî'nin yaptığı nakle dayanarak Zeccâc'ın bu bölüme ilişkin tefsirinden harfiyyen uyarlanmıştır. Zemahşerî'ye göre ayetin bu kısmı, “müşahede yoluyla bildiğimiz, hakkında bilgi ve görgü sahibi olduğumuz şeylerden yola çıkarak algı ve gözlem alanımızın ötesindeki bir şeyi tasavvur etmemizi sağlayan temsîlî bir ifade” hükmündedir (temsîlen li-mâ ğâbe ‘annâ bi-mâ nuşâhid). “Cennet meseli”ne ilişkin 47:15'deki benzer ama daha geniş atıfta olduğu gibi, burada da hatırda tutulmalıdır ki, Kur’an'ın kıyamet sonrası hayatın nasıl olacağı konusundaki açıklamaları, insan muhayyilesinin bu dünyada müşahede edebileceği şeylerden hem unsurları, hem de mahiyeti itibariyle bütünüyle farklı şeyleri kavrama imkanı olmadığına göre, zorunlu olarak mecazîdir. (Bu konuda bkz. Ek I.)Yani, huzur ve mutluluk veren şartlar. Zill (“gölge”) sözcüğünün bu yoldaki mecazî anlamı konusunda bkz. 4:57 ve ilgili 74. not. ‘Ukbâ terimine bu anlam örgüsü içinde verdiğimiz karşılık için bkz. yukarıda 45. not.M.Esed

Bu âyetlerde ilk önce müşriklerin kafalarına bir balyoz indirilmektedir: Peki, O, kazandığı şeyler ile birlikte her bir nefsin [kişinin] üzerinde dikilen [görüp gözeten] kimdir?
Onlar bu soruya ister istemez, “Allah'tır!” diye cevap vereceklerdir. Evet, onlar, Allah'ı kabul ediyorlar, ama Allah'a ortaklar koşuyorlar. O nedenle yeni bir soru daha geliyor: Onları isimlendirin! Yoksa siz O'na yeryüzünde bilmediği bir şey mi ya da sözden açık olanı mı haber vereceksiniz?
Bunların akılsızlıkları birçok kez yüzlerine vurulmuştur:
Ve sen hangi işi yaparsan yap, Kur’ân'dan onun hakkında ne okursan oku ve siz ne işte çalışırsanız çalışın, unutmayın ki, siz ona dalıp gitmişken, Biz sizin üzerinizde şâhitiz. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiç bir şey Rabbinizden uzak kalmaz. Ve bundan küçüğü ve daha büyüğü ancak apaçık bir kitaptadır. (Yûnus/61)
Ğaybın anahtarları da yalnızca O'nun katındadır. O'ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın. (En‘âm/59)
Ve yeryüzünde hiçbir dâbbeh/canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. O [Allah], onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır. (Hûd/6)
Sen sesini yükseltirsen, O [Rahmân] şüphesiz gizliyi ve gizlinin gizlisini bilir. (Tâ-Hâ/7)
O, gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra arş üzerine istivâ eden, yerküreye gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilendir. Ve nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. (Hadîd/4)
Âyetteki, Onları isimlendirin! ifadesiyle, değersiz putlara isim verilmesi kınanıyor. Ki putlara isim vermek [onları değerli kılmak], geçmişteki müşriklerin bir ilkesiydi.
(Onlar da) dediler ki: “Demek sen Allah'a; tek olarak [başkasını karıştırmadan] kulluk edelim ve atalarımızın kulluk ettiklerini bırakalım diye mi bize geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir!” (Hûd) dedi ki: “Artık size Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Hakklarında Allah'ın hiç bir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!” (A‘râf/70-71)
O [Yûsuf], “Size yiyecek olarak verilecek bir yemek gelmeden önce onun te’vîlini size bildiririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. Şüphesiz ben Allah'a inanmayan bir kavmin –ki onlar âhireti inkâr edenlerin ta kendileridir– milletini terk ettim. Ve atalarım İbrâhîm, İshâk ve Ya‘kûb'un milletine uydum. Bizim, Allah'a hiçbir şeyi ortak tutmamız olmaz. Bu, Allah'ın bize ve insanlara bir lütfudur. Velâkin insanların çoğu şükretmiyorlar. Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok rabbler mi daha hayırlı, yoksa her şeye hâkim ve gâlip olan bir tek Allah mı? Sizin, O'nun astlarından o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Ona [bunlara tapmanız konusuna] Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah'a aittir: O, size, Kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte bu dosdoğru/koruyan dindir. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar. Ey benim zindan arkadaşlarım! Biriniz efendisine yine şarap sunacak. Diğeri de asılacak da kuşlar onu başından yiyecekler. İşte hakkında fetva istediğiniz iş gerçekleşti” dedi. (Yûsuf/37-41)
Bunlar, Allah hakklarında bir kanıt indirmediği hâlde sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Andolsun, onlara Rabb'lerinden hidâyet geldiği hâlde onlar sadece zanna [sanıya], bir de nefislerinin hoşlandığı şeylere uyuyorlar. (Necm/23)
Bu soruların ardından da dikkatli olmaları ve kurtuluşa özenmeleri amaçlanarak şu açıklamalar yapılmaktadır: Aslında şu küfre sapmış olan kişilere plânları güzel gösterildi de yol'dan saptırıldılar. Allah kimi saptırırsa, artık onun için yol gösteren kimse yoktur. Onlar için şu basit hayatta [dünya hayatında] bir azap vardır. Âhiret azabı ise kesinlikle daha ezicidir. Onları Allah'tan koruyacak biri de yoktur. Muttakilere söz verilen cennetin misali şöyledir: Onun altından ırmaklar akar, nasiplikleri [meyveleri, renkleri, tatları] ve gölgeleri süreklidir. İşte bu, takvâlı davrananların âkıbetidir. Kâfirlerin âkıbeti de ateş'tir.
Ve Biz onlara birtakım karînleri [yakınları, İblislerini] kabuk gibi üzerlerine kaplattık, onlar da, önlerinde ve arkalarında [tüm çevrelerinde] olanları kendilerine süslü gösterdiler. Cinn ve insten [herkesten], kendilerinden önce gelip geçmiş ümmetlerde yürürlükte olan “söz” onların üzerine hakk oldu. Şüphesiz onlar, hüsrana uğrayanlar idiler. (Fussilet/25)
35. âyette özendirmek amacıyla cennet, Onun altından ırmaklar akar, nasiplikleri [meyveleri, renkleri, tatları] ve gölgeleri süreklidir diye nitelenerek örneklenmiştir. Malumdur ki cennet, herkesin arzu duyacağı nimetler olarak nitelenmektedir:
Ey âyetlerimize iman etmiş ve Müslümanlar olmuş olan kullarım! Bugün size korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz. Siz ve eşleriniz ağırlanmış olanlar olarak girin cennete! –Onların [muttakilerin] çevrelerinde altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada nefislerin arzu duyacağı, gözlerin zevkleneceği her şey vardır.– Ve siz orada sürekli kalacaksınız. Ve işte bu, yapagelmiş olduğunuz şeyler sebebiyle, kendisine vâris edildiğiniz cennettir. Orada sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz. (Zuhruf/68-73)
Başka bir örnekleme de Muhammed sûresi'nde zikredilmektedir:
Peki, Rabbi tarafından apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse, işinin kötülüğü kendisine süslü gösterilen ve hevâlarına uyan kimseler gibi; ateş'te ebedî olarak kalacak olan ve kaynar su içirilip de bağırsaklarını paramparça olan kimseler gibi midir? Takvâlı davranmışlara vaat edilen cennetin örneği: “Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rabb'lerinden bir bağışlanma vardır. (Muhammed/14-15) H.Yılmaz

Bu ayet müşrikler tarafından yükseltilen özel itiraz yaygarasına bir cevaptır. Onlar şöyle demekteydiler: "O, (iddia ettiği gibi) kendisinden önceki peygamberlerin getirdiği mesajın aynısını getirmişse eğer, niye o halde, daha önceki peygamberlerin izinden giden Yahudi ve Hırıstiyanlar öne atılıp onu teşrif etmiyorlar?" Bu ayet bu yaygaraya cevap veriyor ve diyor ki, önceki peygamberlerin gerçek izleyicileri Kur'an'ın bildiklerinden sevinç duyarlar fakat sahteleri küplere biner. Bu yüzden ayette Rasulullah'a bu konudan endişe duymaması söylenmekte: "Ey Rasul! Onların memnun ya da kızgın olmalarını aklına takma. Onlara sarahatle, Kur'an'ın Rabbinden gelen bir Hidayet olduğunu ve ne pahasına olursa olsun onun yolundan gideceğini anlat." Mevdudi

Zımnen, “ve ona inananlar”.   - Yani, onlara bu dünyada doğru yolu gösterdiği, öte dünyada da ebedî mutluluğu vaad ettiği için.Yani, Kur’an'ın, kendi dinlerinin öngördüğü ya da öğrettiği manevî kavramlarla eş değer pek çok şey ihtiva ettiğini kabul ettikleri halde. Bu anlam örgüsü içinde ahzâb tabiri (lafzen, “hizipler” ya da “mezhepler”; tekili hizb) öteki dinlerin ya da inançların mensupları anlamına geliyor (Taberî ve Râzî).Cümlenin başındaki “yalnızca” (innemâ) takısı “açıkça gösteriyor ki [İslam'da] bu (tevhid) [ilke]siyle bağlantılı olmayan tek yükümlülük, tek emir ya da nehiy (yasak) yoktur” (Râzî). M.Esed

Lafzen, “Arapça bir hüküm olarak”: yani, Arap Peygamber'in önce kendi yakın çevresindeki insanlara ve sonra da onların aracılığıyla bütün insanlığa onu tebliğ edebilmesini sağlamak amacıyla. Bu konuyla ilgili olarak karş. Allah'ın her peygambere, “onlara [hakkı] açık açık anlatabilmesi için kendi kavminin diliyle” bir mesaj indirdiğini ifade eden 14:4. Kur’an mesajının yalnızca Araplarla sınırlı olmayıp evrensel bir nitelik taşıdığı gerçeğine gelince, bu Kur’an'ın pek çok yerinde açıkça ifade edilmiştir, mesela 7:158'de: “[Ey Peygamber] de ki: Ey insanlar! Şüphesiz ben Allah'ın hepinize gönderdiği bir elçisiyim”.Lafzen, “Onların hevalarına (ehvâhum) uyarsan” -yani, Kur’an'ın ortaya koyduğu bazı temel gerçekleri kabul etmekle birlikte, tamamını benimsemekte isteksizlik gösteren başka dinlere mensup kimselerle uzlaşarak. M.Esed

Yani, peygamberlerin hepsi öteki insanlar gibi ölümlü birer beşerdirler; hiç biri “tabiatüstü”, “beşerüstü” niteliklerle donatılmış değildi. Bu ifade, ilahî mesajın sıhhat ve doğruluğunu, sırf “ölümlü biri”nin, bir “beşer”in aracılığıyla gönderildiği için kabule yanaşmayan inkarcılara bir cevap niteliğindedir. (Karş. inanmayanların, Muhammed (s)'in “[diğer bütün ölümlü insanlar gibi] yiyip içen, çarşı-pazar dolaşan” bir peygamber olduğu yolundaki alaycı sözlerini ve Allah'ın onların “kendi aralarından birini” peygamber olarak seçmiş olmasından yana duydukları şüpheci şaşkınlığı dile getiren 25:7.) Buna ilaveten, yukarıdaki ayet, peygamberlerin “eşler ve çocuklar” sahibi olduğunu söylerken, îma yoluyla, insanın doğal ve fiziksel hayatının pozitif değerini vurgulamakta ve sözde “Allah'a yönelmenin” makbul bir yolu olarak insana teklif edilen çileci, kendine-eziyetci doktrinleri reddetmektedir.Lafzen, “Allah'ın izniyle”. Karş. 6:109 -“Mucizeler ancak Allah'ın kudretindedir” ve ilgili 94. not. Yukarıdaki anlam akışı içinde bu ifade, “mucizevî bir belirti/bir alamet” indirilmedikçe Muhammed (s)'in getirdiği mesaja inanmayacaklarını söyleyenlere bir cevap niteliğindedir.Yahut: “ilahî bir kelâm (kitâb). Bkz. 5:48 -“Sizin her biriniz için [farklı] bir kanun ve [farklı] bir hayat tarzı belirledik” -ve Kur’an mesajında bütünleşip sonlanan ilahî mesajlar zincirine ilişkin bir açıklamanın yer aldığı ilgili 66. not. Diğer müfessirler yanında İbni Kesîr tarafından da benimsenen yukarıdaki cümleye ilişkin bu yorum, ifadeyi, Muhammed (s)'den önce gönderilen peygamberlere ilişkin önceki bahise ve Kur’an'ın, kendisinden önce vahyedilmiş bulunan diğer bütün mesajların hulasası olduğunu işaret eden sonraki bölüme bağlamaktadır. Bunun dışında, her çağda o çağın şartlarına ve o çağda yaşayan insanların ihtiyaçlarına denk düşen vahyî bir mesajın gönderildiğini dile getiren ifade (Zemahşerî), başka dinlere mensup kimseler tarafından sıkça ileri sürülen, Kur’an'ın önceki ilahî mesajlardan farklı olduğu yolundaki itirazlara bir cevap niteliğindedir (Râzî).M.Esed

Bu ayet bir başka itiraz sorusuna cevaptır: Müşrikler kadınları ve çocukları var diye O'nun Allah Rasulü olamayacağını ileri sürmüşlerdi. Çünkü onlara göre peygamberlerin bu tür dünyevi arzuları olamazdı.
Bu ayet de şöyle bir itiraza cevaptır: "Eğer o gerçek bir peygamber olsaydı Musa'nın mucizevi asası ve parlayan eli gibi bir mucize gösterirdi. Yahut İsa gibi körlerin gözünü açar ve cüzzamlıları iyi eder, Hz.Salih'in dişi devesi gibi bir mucize getirirdi." Cevap şudur: Ne daha önceki peygamberlerin bir mucize göstermeye kudreti vardır, ne de bu peygamberin. Allah gerekli olduğunu gördüğü yer ve zamanda bir mucize göstermiştir ve gerekli olduğunu gördüğü yer ve zamanda da gösterecektir. Ve ben kendimde böyle bir kudret olduğunu iddia etmedim ki böyle bir şey benden istensin!" Mevdudi

Yani, vahyin ya da bütün ilahî mesajların kaynağı, menba‘ı (asl) O'dur -Kur’an'dan önceki vahyî mesaj ya da tebligatın yürürlükten kaldırılmasına ve onların değişmeyen hakikatlere ilişkin yanlarıyla son vahyî mesaja indirgenip sona erdirilmiş olduklarına dair bir önceki atıf konusunda bkz. 2:106 ve ilgili 87. not. (Taberî ve İbni Kesîr'in kaydettiğine göre Katâde sözkonusu pasajın 2:106 ile aynı anlamı işaret ettiğini söylemiştir.) M.Esed

Bu ayet, Kur'an'ın vahyedilişine karşı ileri sürülen bir diğer itiraza cevaptır. Müşrikler şöyle demişti: "Daha önce vahyedilmiş kitaplar dururken bu yeni kitaba ne gerek vardı? Size göre önceki kitaplar tahrif edilmiş bu yüzden Allah onları nesh ve iptal etmiş ardında da bu yeni kitaba uyulmasını emretmiştir. Takındığınız bu tutum yanlış, çünkü bir kimse nasıl olur da Allah'ın kitabını tahrif eder? Bir kimsenin Allah'ın kitabını tahrif etmeye nasıl gücü yeter? Niçin Allah bu kitapları böyle şeylerden korumadı? Siz diyorsunuz ki, bu kitab Tevrat ve İncil'i vahyeden aynı Allah tarafından vahyedildi. O halde nasıl oluyor da sizin şeriatınız Tevrat'ınkinden farklı oluyor? Sizler Tevrat'ın gayri şer'i addettiği şeyleri şer'i kabul ediyorsunuz vs." Bu itirazi sorulara diğer surelerde ayrıntılı cevaplar verilmiştir; ancak bu surede onlara yalnızca veciz ve kapsamlı bir cevap verilmektedir.
Arapça "ümm'ül-kitab" kelimesi lugatte "Ana Kitab" (kitab'ın anası) anlamınadır, yani, vahyedilmiş tüm kitabların kaynak ve kökeni... Mevdudi

Cenâbı Hak, kâinâtta bazı şeyleri yok ederken, bazılarını bırakır, yeniden yaratır. Bazı uluslar tarih sahnesinden silinirken, başkaları onların yerini alır. Bazı doğa varlıklarını, canlı türlerini ortadan kaldırırken, bazılarını sürdürür. Dinazorlar gibi bugün ortadan kalkmış olan nice hayvan türleri vardır. Âyetin asıl amacı, Allah'ın, insanları uyardığı azâb geldiği gün, dilediği toplumları yok edip, dilediklerini koruyacağını vurgulamaktır. Ahmed ibn el-Mübârek diyor ki: "Bu âyetin tefsîrini, ümmî mürşidim Abdu'l-Azîz ed-Debbâğ'a sormuştum, bana şu cevabı verdi: Geleceğe âid işlerden bir yağmur yağması, bir kişinin gelmesi, bir hâdisenin olması gibi şeylerden bir kısmı vuku'a gelmez ki "Allah mahveder" den maksat budur. Bir kısmı da vuku'a gelir ki "Allah bırakır" dan maksat da budur. "Ana Kitap, kendisinin yanındadır" demek de, O'nun kadîm ilminin aslâ şaşmayacağını vurgular. Bu tefsîri bana, dün bizzât Allah'ın Elçisi (s.a.v.) öğretti" (el-İbrîz). S.Ateş

38-39. âyetler de anlam olarak bu paragrafa bağlı olduklarından beraber tertip ettik.
Bu âyetlerde Rasûlullah teselli edilmiş, Rahmân'ı inkâr edip dururlarken, kendisine vahyedileni onlara okuması kendilerinden önce nice ümmetler gelip geçmiş bir ümmet içinde elçi olarak seçilmiştir. Bu nedenle onlara, O [Rahmân], benim Rabbimdir, O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Ben yalnızca O'na tevekkül ettim dönüşüm de yalnızca O'nadır diye haykırmalıdır.
Rasûlullah'a bu görev verildikten sonra, Ve andolsun ki, senden önceki elçilerle alay edildi. Ben de o inkâr etmiş kişilere süre verdim. Sonra da onları yakalayıverdim; haydin bakalım Benim azabım nasılmış! Andolsun ki, Biz senden önce de peygamberler gönderdik. Onlara da eşler ve zürriyet [nesil/oğlan-kız çocuklar] verdik. Hiç bir peygamber için Allah'ın izni olmadan herhangi bir âyet getirmek de yoktur. Her ecel için bir yazı vardır. Allah dilediğini imha eder, dilediğini de yerinde bırakır. Kitabın anası da yalnızca O'nun katındadır buyurularak elçilik misyonuna dair açıklamalar yapılmıştır.
Bu pasajın iyi anlaşılabilmesi için esbâb-ı nüzûlüne göz atılması gerekir:
Mukâtil ve İbn Cüreyc der ki: Bu buyruk, Hudeybiye barışı esnasında barış şartlarını yazmak istedikleri sırada inmiştir. Bu sırada Peygamber (s.a), Ali'ye, (r.a) “Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm yaz” diye emretmişti. Süheyl b. Amr ile müşrikler ise, “Biz Rahmân olarak ancak Yemame'nin sahibini (–bununla Müseylime el-Kezzâb'ı kastetmişlerdi–) biliyoruz. O bakımdan Bismikellahumme [Senin adınla ey Allahım] yaz” dediler. İşte câhiliye dönemi insanları böyle yazıyorlardı.
Peygamber (s.a) de bunun üzerine Hz. Ali'ye, “Yaz, bu Allah'ın Rasûlü Muhammed'in (s.a) üzerinde barış yaptığı şartlardır” dedi. Ancak Kureyş müşrikleri, “Sen gerçekten Allah'ın Rasûlü olduğun hâlde biz seninle savaşsak ve seni engellemiş olsak, elbette sana zulmetmiş oluruz. Ama bunun yerine sen, ‘Bu Abdullah'ın oğlu Muhammed'in üzerinde barış yaptığı şartlardır’ diye yaz” dediler.
Peygamber'in (s.a) ashâbı, “Bize izin ver de bunlarla çarpışalım” dedilerse de Hz. Peygamber, “Hayır, bunun yerine istedikleri gibi yaz” dedi ve bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
İbn Abbâs da der ki: Bu buyruk, Kureyş kâfirleri hakkında, Peygamber (s.a) kendilerine, “Rahmân'a secde edin” dediğinde, onların “Rahmân da kimmiş?” demeleri üzerine inmiştir.
Rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a) Kureyşlilerle Hudeybiye'de antlaşma yaptığı zaman, antlaşma metnine, “Bu Allah'ın Rasûlü Muhammed'in” ifâdesini yazdırınca, müşrikler, “Eğer sen, Allah'ın Rasûlü idiysen, biz seninle savaştık, böylece de zulmetmiş olduk. (Oysa biz bunu kabul etmiyoruz). Fakat sen, ‘Bu, Muhammed ibn Abdullah'ın (...) yaptığı antlaşma metnidir’ diye yazdır” dediler. Bunun üzerine de, aynen öyle yazıldı. Antlaşma metnine Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm yazıldığında, müşrikler, “Rahmân da kim, biz onu tanımıyoruz?” dediler. Çünkü onlar, mektuplarının başına, “Ey Allahım! Senin isminle...” diye yazarlardı. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlara, “Siz nasıl istiyorsanız, öyle yazın!” dedi.
Müşriklerin, Allah'ın Rahmân sıfatına karşı olan tavırları İsrâ sûresi'nde de zikredilmişti:
De ki: “Allah diye çağırın veyahut Rahmân diye çağırın. Hangi şeyle çağırırsanız çağırın en güzel isimler O'nundur. Salâtını açıkça yapma, gizli de yapma. Ve bu ikisi arasında bir yol ara.” (İsrâ/110)
Bu pasajda, başına gelenlerin yeni bir şey olmadığı, geçmişte de yaşandığı bildirilerek Rasûlullah teselli edilmiştir. Bu tarz teselliler birçok kez yapılmıştır:
Ve eğer onlar seni yalanlıyorlarsa bil ki onlardan önce Nûh'un kavmi, Âd, Semûd, İbrâhîm'in kavmi, Lût'un kavmi, Medyen ashâbı da yalanlamışlardı. Mûsâ da yalanlandı da Ben, o kâfirlere bir süre verdim. Sonra da onları yakalayıverdim. Peki, Beni tanımamak nasılmış! Sonra nice kentler de vardı ki, zulüm yaparlarken biz onları helâk ettik. Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır; nice terk edilmiş kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar! Peki, onlar, yeryüzünde dolaşmadılar mı ki kendilerinin, kendisiyle akledecekleri kalpleri ve kendisiyle işitecekleri kulakları olsun. İşte, şüphe yok ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur. Ve senden azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Hâlbuki Allah sözünden asla caymayacaktır. Ve şüphesiz Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. Ve zulmedip duran nice kentler; Ben kendilerine mühlet verdim, sonunda onları yakalayıverdim. Dönüş, sadece Banadır. (Hacc/42-48)
Sen onların hidâyete ermeleri üzerine hırs göstersen de, artık Allah, saptırdığı kimseyi hidâyete erdirmez. Onlar için yardımcılardan da kimse yoktur. (Nahl/37)
Ey Elçi! Kalpleri iman etmediği hâlde ağızlarıyla “İnandık” diyen kimseler ve Yahûdileşmişlerden, durmadan yalana kulak veren ve sana gelmeyen kimseler için dinleyen [casusluk eden] küfür içinde koşuşan şu kimseler seni üzmesin. Onlar, kelimeyi yerlerinden kaydırıp değiştirirler. “Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!” derler. Allah bir kimseyi fitneye düşürmek isterse, sen Allah'a karşı, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve âhirette onlara çok büyük bir azap vardır. (Mâide/41)
Ve bilmeyen kimseler, “Allah bizimle konuşmalı yahut bize de bir âyet [mucize] gelmeli değil miydi!” dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişlerdi. Onların kalpleri benzeşmiş. Biz kesinlikle, kesin bilgi ile bilgilenmek isteyen toplum için âyetleri apaçık ortaya koyduk. (Bakara/118)
Ve hiç kuşkusuz senden önce de elçiler ile alay edildi. Sonra da onlardan alay eden kişileri alay ettikleri şey kuşatıverdi. (En‘âm/10)
Ve onlara herhangi bir elçi gelmeye görsün, mutlaka onunla alay ederlerdi. (Hicr/11)
İşte, inkâr etmeleri, Benim âyetlerimi ve elçilerimi alaya almaları sebebiyle, onların cezaları cehennemdir. (Kehf/106)
Ve hiç kuşkusuz senden önce birçok elçiyle alay edildi de içlerinden alay edenleri, o alay ettikleri şey kuşatıverdi. (Enbiyâ/41)
Ve Biz öncekilere de nice peygamberler göndermiştik. Onlar kendilerine gelen her peygamberi mutlaka alaya alıyorlardı da Biz, kuvvetçe onlardan daha güçlü olanları helâk ediverdik. Öncekilerin örneği de geçti. (Zuhruf/6-8)
38. âyetteki, Andolsun ki, Biz senden önce de peygamberler gönderdik. Onlara da eşler ve zürriyet [nesil/oğlan-kız çocuklar] verdik ifadesinin bir benzeri de Furkân sûresi'nde de geçmişti:
Ve onlar [inkâr etmiş olanlar], “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece o'nunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu zâlimler, “Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz” da dediler. (Furkân/7-8)
Biz senden evvel de sadece, kesinlikle yemek yiyen, çarşılarda yürüyen elçilerden gönderdik. Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için fitne kıldık. –Sabrediyor musunuz!– Ve senin Rabbin çok iyi görendir. (Furkân/20)H.Yılmaz

 

Müfessirler bu âyet-i Kerimeyi çeşitli şekillerde izah etmişlerdir: Bazılarına göre âyetin izahı şöyledir: "Allah, gönderdiği hükümlerden dilediğini neshederek kaldırır. Dilediğini ise olduğu gibi bırakır."

Bazılarına göre de âyetin izahı şöyledir: "Allah, kullarına ait hususlardan dilediğini siler, dilediğini olduğu gibi bırakır. Ancak cehennemlik olmak, cennetlik olmak, ecel ve hayat müstesnadır. Bunlar değişmez."

Diğer bazılarına göre ise şöyle izah'edilir: "Allah, Meleklerin tesbit eltileri amel defterinden dilediği şeyleri silip, dilediklerini de olduğu gibi bırakır. Değişmeyen levh-i Mahfuz ise onun kalındadır.

Bazılarına göre de âyet şöyle izah edilir: "Allah, dilediği her şeyi siler ve dilediği herşeyi olduğu gibi bırakır."

Bu son izah şekline göre, Allahın silmeyeceği hiçbirşey yoktur. Bu görüşe delil olarak şu Hadis-i Şerif zikredilmiştir:

"Kaza ve kaderin önüne ancak dua durabilir. Ömrü ancak iyilik yapma artırır.

Bir başka görüşte de âyetin izahı şöyledir: "Levh-i Mahfuz iki kısımdır. Birinde Allah, dilediği değişikliği yapar dilediğini ise olduğu gibi bırakır. Diğerinde de hiçbir değişiklik yapmaz. Ona "Ümmül Kitap" denir.

Yine başka bir görüşe göre de âyet şöyle izah edilir: "Allah teaia eceli geleni siler. Ömrü olanı devam ettirir. "Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.

Bir diğer görüşe göre de âyetin izahı: "Allah, kullarından dilediğinin günahını siler. Dilediğinin ise günahını bırakır." şeklindedir.

Ayetin sonunda bulunan ve "Esas Kitap" diye tercüme edilen "Ümmül Kitap" ifadesinden neyin kastedildiği hakkında da farklı izahlar yapılmıştır: Bazılarına göre buradaki Ümmül Kitap'tan maksat, Allahın ilmidir. Bazılarına göre Ümmül Kitap "Kitabın aslı" demektir. Bazılarına göre'ise "Ümmül Kitap" "Haram ve Helali kapsayan hükümler." demektir. Taberi ikinci görüşü tercih etmiştir. Taberi

Yani, yukarıda 31. ayetin son paragrafında belirtildiği üzere, “hakkı inkara şartlanmış olanları” (ellezîne keferû) bekleyen felaketler. M.Esed

Bu, Rasulullah'a (s.a) bir tesellidir. Şöyle: "Ey Rasul, müşriklerin hakikati inkar etmeleri son bulsun diye kendini hırpalamana gerek yok. Sen sana tevdi edilen görevi gönül rahatlığı içinde sürdür ve layık oldukları cezayı vermeyi Biz'e bırak". Bu ifade her ne kadar ayette Rasulullah'a (s.a) hitab ediyorsa da, aslında Rasulullah'tan uğratılmakla tehdit edildikleri azabı getirmesini isteyen Hakikat düşmanlarına bir uyarı niteliği taşıdığı apaçıktır. Mevdudi

Yahut: “Onu [her] yanından (min etrâfihâ) eksiltiyoruz” -Bu ifadenin anlamı, etrâf sözcüğünden anlaşılan şeye bağlıdır: (Somut küresel yapısıyla dünyanın ya da coğrafî anlamda) bir ülkenin “çevresi”, “sınırları”, “sınır boyları” ya da sözcüğün mecazî çağrışımlarıyla, “ileri gelen insanları” -yani, büyük önderleri, bilginleri, düşünürleri (Tâcu'l-‘Arûs), yahut bizim verdiğimiz anlama paralel olarak, “[yeryüzünün] en iyi insanları ve en iyi ürünleri” (a.g.e.). Müfessirlerin pek çoğu etrâf sözcüğünü birinci grupta belirtilen anlamıyla ele alarak onun, yukarıdaki cümlenin Medine'deki Müslüman cemaatle Mekkeli müşrikler arasındaki mücadeleye işaret ettiği görüşünü benimsemişler ve bu itibarla ayeti şöyle anlamlandırmışlardır: “[O Mekkeli müşrikler] görmüyorlar mı [onların elinde tuttuğu] ülkeyi [ya da toprağı] her yanından her gün biraz daha eksiltip küçülterek [cezalandırıcı müdahalelerimizle] yokluyoruz?” Bu yorumuyla ayet Arabistan'ın bütünüyle Müslümanlar tarafından fethedileceğini önceden bildiren bir gaybî ihbar özelliği taşıyor. Buna karşılık, diğer müfessirler ayetin İslam tarihinin ilk dönemleriyle olan ilgisini reddetmemekle birlikte etrâf sözcüğünün ikinci anlamını esas alarak yukarıdaki ibareyi, bizim benimsediğimiz görüşe yakın bir mahiyette, daha genel bir anlamda yorumlamışlardır. Bu cümleden olmak üzere Râzî ayeti şöyle aktarmıştır: “[Hakkı inkar edenler, yeryüzünde talihin -başarı ve yükselmeden sonra çöküşe, yok oluşa; hayattan sonra ölüme; gurur ve ihtişamdan sonra aşağılanmaya; kemalden (olgunluktan/yeterlilikten) sonra acze ve eksikliğe doğru- dönüp durduğunu (ihtilâfât) hâlâ görmediler mi? Hal böyleyken, hakkı inkar edenleri, güçlerinin doruğundayken Allah'ın kendilerini alçaltmayacağından, başkalarına hükmederken köleleştirmeyeceğinden emin kılan ne?” Bu yorum da gözönünde bulundurulursa, “sahip olduğu en iyi şeylerden onu her gün biraz daha yoksun bırakarak” cümlesinin, en geniş anlamıyla, sadece fiziksel ve toplumsal felaketlere değil, aynı zamanda, yitirilmeleri insanın nihaî azaba sürüklenmesi anlamına gelen ahlakî değerlerin çöküşüne ve dolayısıyla dünyevî iktidarın elden çıkarılmasına da işaret ettiği söylenebilir.Lafzen, “yokladığımızı”. M.Esed

"... Biz ülkede ilerlemekteyiz..." Bu ibare çok ince bir üslupla Hakikat düşmanlarını uyarmaktadır: "Mesajımızın Arabistan'da hızla yayılıyor olduğu gerçeği, aslında şu anlama gelir ki, biz sizlere karşı ülkede hızla ilerliyoruz çünkü biz mesajımızı taşıyanlarla beraberiz.
"... Sınırlarını onlara daraltıyoruz...": "Biz İslamın etkisini ülke içinde hızlandırıyoruz ve böylece İslam düşmanlarının etki sahası gittikçe daralıyor. Bunlar, kendilerine yaklaşan felaketin yeteri kadar habercisi değil di?" Mevdudi

Lafzen, “düzen/tuzak kurmuşlardı” -bu anlam örgüsü içinde zındıkça niyetler ve tutumlara işaret eden bir ifade.Lafzen, “kazandığını” -yani, iyi ve kötü.‘Ukbe'd-dâr (burada ‘âkibetu'd-dâr terimiyle eş anlamlıdır) terimi hk. bir açıklama için bkz. sure 6, not 118 M.Esed

Yani, "Hakikat mesajını altetmek için şimdi tertip düzenler, Hakikat'ın sesini boğmak için şirretlik, düzenbazlık ve işkenceyle benzeri tertipler düzenleyen daha önceki kavimlerden pek farklı bir şey yapmamaktadırlar." Mevdudi

Lafzen, “ve kitap/vahiy hakkında bilgi sahibi olan biri (men ‘indehû)” -Kur’an'ı gereği gibi anlamanın insanı, kaçınılmaz biçimde, onun Allah tarafından vahyedilmiş olduğu inancına ulaştıracağını îma eden bir ifade.M.Esed

Yani "İlahi kitapların bilgisine sahip herkes, benim talimatımın daha önceki peygamberlerle getirilenin aynı olduğu gerçeğine şehadet eder." Mevdudi

Bu âyetlerde Rasûlullah'ın çevresindeki bir grup övülerek konuya girilmekte ve Rasûlullah'ın elçilik misyonu ile ilgili detay verilmektedir.

Kendilerine Kitap verilen kimseler, Rasûlullah'a indirilen ile sevinirler. Ama hizipleşenlerden, onların bir kısmını inkâr eden kişiler de vardır. Burada insaflı Yahûdilerin Kur’ân'a bağlandıkları, yeni bir elçi ve kitabın gelişine sevindikleri, hizipleşenlerin de kısmi inkâr ettikleri bildiriliyor. Ehl-i Kitabın insaflı olanları hakkında bazı âyetlerde bilgi verilmişti:
Kendilerine kitabı verdiğimiz kimseler onu, tilâvetinin hakkını vererek okurlar/izlerler. İşte onlar, ona iman ederler. Her kim de onu inkâr ederse, işte onlar zarara uğrayanların ta kendileridir. (Bakara/121)
De ki: “Siz ona [Kur’ân'a] ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine ilim verilenler; o [Kur’ân] onlara okunduğunda onlar, secde ederek [teslimiyet göstererek] çeneleri üstü kapanırlar. Ve ‘Rabbimiz tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir’ derler. Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu [Kur’ân] onların huşûunu [saygılarını, alçak gönüllüğünü] artırır.” (İsrâ/107-109)
Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah'a huşû [saygı] duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rabb'leri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Âl-i İmrân/199)
Ayrıca Âl-i İmrân/114'de Ehl-i Kitabın hepsinin aynı olmadığı bildirilmişti. Bunlardan başka birçok âyette [Bakara/62, Mâide/82-83, Ahkâf/10, En‘âm/114, Kasas/52-53] bu durum beyân edilmiştir.
Bu bildiriden sonra Rasûlullah'a tüm insanlara kendi konumunu, Ben ancak Allah'a kulluk etmekle ve O'na şirk koşmamakla emrolundum. Ben yalnızca O'na davet ediyorum, dönüşüm de yalnız O'nadır diyerek ilan etmesi emrediliyor.
Daha sonra yine Rasûlullah'a birtakım bilgiler, öğütler veriliyor ve öneriler yapılıyor:
• Biz Kur’ân'ı Arapça bir hüküm [mükemmel bir yasa] olarak indirdik. Eğer sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına uyarsan, Allah'tan sana bir yakın kimse ve bir koruyucu yoktur.
• Onlara vaat ettiğimizin bir kısmını sana göstersek yahut seni vefat ettirsek, şüphesiz yine de sana düşen sadece tebliğ etmektir. Bize düşen de hesap görmektir.
• Onlar Bizim yeryüzüne geldiğimizi, onu etrafından noksanlaştırdığımızı görmediler mi? Allah hükmeder. O'nun hükmünü engelleyecek hiçbir kimse yoktur. O, hesabı çok hızlı görendir.
• Onlardan önceki kimseler de hileler yapmışlardı. Fakat bütün hileler [hileleri bozup cezalandırmak] Allah'a aittir. O, her nefsin ne kazandığını bilir. Bu yurdun âkıbetinin kim için olduğunu kâfirler de yakında bilecekler.
• Şu küfretmiş olan kişiler, “Sen gönderilmiş [elçi] değilsin” diyorlar. De ki: “Benimle sizin aranızda en iyi tanık olarak Allah ve yanında Kitab'ın bilgisi bulunan kişi yeter.”
Burada Rasûlullah'a yönelik zikredilen görevler birçok kez beyân edilmişti:
Ve âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar, “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir!” dediler. De ki: “Onu nefsimin [kendimin] öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.” (Yûnus/15)
De ki: “Ben kesinlikle dini yalnızca Kendisine özgü kılarak Allah'a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi.” De ki: “Şüphesiz Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.” De ki: “Dinimi yalnız Kendisine arındırarak Allah'a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz, O'nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız.” De ki: “Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyâmet gününde kendilerini ve ehillerini [ailelerini ve yakınlarını] kayba uğratanlardır.” –Dikkatli olun! İşte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir. Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: Ey kullarım! Bana takvâlı davranın.– (Zümer/11-16)
De ki: “Şüphesiz ki ben; sizin, Allah'ın astlarından yalvardıklarınıza ibâdet etmekten yasaklandım.” De ki: “Ben sizin hevâlarınıza uymam. O zaman [eğer uyarsam] sapıtmış olurum ve ben, doğru yola erenlerden olmamış olurum.” De ki: “Ben Rabbimden apaçık bir delil üzerindeyim. Siz ise onu yalanladınız. O çabuk gelmesini istediğiniz şey benim yanımda değildir, hüküm ancak Allah'a aittir, gerçeği O anlatır/gerçekleştirir ve O, ayırt edenlerin en hayırlısıdır.” (En‘âm/56-57)
De ki: “Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, şüphesiz ben, o, sizin Allah'ı bırakıp taptıklarınıza ibâdet etmekten kesinlikle men edildim ve ben âlemlerin Rabbine teslim olmamla emrolundum.” (Mü’min/66)
De ki: “Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa sâlih ameli işlesin ve Rabbine kullukta, hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf/110)
37. âyette, Ve Biz böylece onu [Kur’ân'ı] Arapça bir hüküm [mükemmel bir yasa] olarak indirdik. Ve eğer sana gelen ilimden sonra onların hevâlarına uyarsan, Allah'tan sana bir yakın kimse ve bir koruyucu yoktur buyurularak Rasûlullah; müşriklerin, münâfıkların ve Ehl-i Kitabın hevâlarına uymaktan, onlara taviz vermekten menedilmiştir. Bu husus birçok kez vurgulanmıştı:
Sana da Kitap'tan [Tevrât'ın bir bölümünden] kendisinin iki eli arasındakileri [sadece içinde konu edilenleri] doğrulayan ve onları kollayıp koruyan olarak hakk ile Kitab'ı [Kur’ân'ı] indirdik. Öyleyse onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen hakktan saparak onların arzu ve heveslerine uyma. Ve Biz, sizden hepiniz için bir şeriat ve yol kıldık. Ve eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi belâlandırmak [denemek] için (böyle yapmadı). Öyleyse iyiliklere yarışın. Hepinizin dönüşü yalnızca Allah'adır. Sonra O, kendisi hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. Sen yine aralarında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, onların hevâlarına uyma. Allah'ın sana indirdiğinin bir kısmından seni fitnelendirmelerinden [vaz geçirmelerinden] sakın. Artık sırt çevirirlerse, artık bil ki şüphesiz Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratmak istiyor. Ve şüphesiz insanlardan pek çoğu kesinlikle fâsık kimselerdir. (Mâide/48-49)
Allah'a ortak koşan kimseler diyecekler ki: “Allah dileseydi biz ortak koşmazdık, atalarımız da ortak koşmazlardı, hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan önce yalanlayanlar da azabımızı tadıncaya kadar işte böyleydi. De ki: “Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir bilgi mi var? Siz, sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.” De ki: “İşte, en kesin ve üstün delil Allah'ındır. O nedenle eğer O [Allah] dileseydi, elbette hepinize kılavuz olurdu.” De ki: “Haydi, Allah bunu kesinlikle haram etti diye tanıklık edecek şâhitlerinizi getirin.” Buna rağmen eğer onlar şâhitlik ederlerse de sen onlarla beraber şâhitlik etme. Âyetlerimi yalanlayan ve âhirete inanmayan kimselerin hevâlarına da uyma. Ve onlar Rabb'lerine denk tutmaktadırlar. (En‘âm/148-150)
Ve onlar, ancak kendilerine bilgi geldikten sonra, aralarındaki taşkınlık yüzünden ayrılığa düştüler. Eğer Rabbin tarafından “adı konmuş bir süreye kadar” sözü geçmemiş olsaydı, aralarında kesinlikle gerçekleştirilirdi. Ve şüphesiz kendilerinden sonra Kitab'a vâris kılınan kişiler ondan [Kur’ân'dan] kesinlikle kararsızlığa götüren bir kuşku içindedirler. İşte bunun için sen davet et ve sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Onların hevâlarına uyma ve de ki: “Ben Allah'ın kitaptan indirdiğine inandım ve ben aranızda adaleti gerçekleştirmemle emrolundum. Allah, bizim Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız yalnızca bize, sizin yaptıklarınız da yalnızca size aittir. Sizinle bizim aramızda hiçbir delile yer yoktur. Allah, bizim aramızı toplayacaktır. Dönüş de yalnız O'nadır. Ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey; artık onun hükmü Allah'a aittir. İşte bu, benim Rabbim Allah'tır. Ben yalnız O'na tevekkül ettim ve ben yalnız O'na yöneliyorum” de. (Şûrâ/14-15, 10)
Ve onlara emir'den apaçık deliller verdik. Sonra onlar, yalnızca, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düştükleri şeylerde kıyâmet günü aralarında gerçekleştirecektir. Sonra da seni emir'den apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Artık sen ona uy, bilmeyen kimselerin hevâlarına uyma. Şüphesiz onlar, Allah karşısında sana hiçbir şeyce yarar sağlayamazlar. Ve şüphesiz zâlimlerin bazısı bazısının yakınlarıdırlar, Allah ise takvâlı davrananların velîsidir/yakınıdır.” (Câsiye/17-19)
41. âyetteki, Ve onlar, şüphesiz Bizim yeryüzüne geldiğimizi, onu etrafından noksanlaştırdığımızı görmediler mi? Allah hükmeder. O'nun hükmünü engelleyecek hiçbir kimse yoktur. Ve O, hesabı çok hızlı görendir ifadesiyle ilgili değerli bir açıklamayı naklediyoruz:
DÖNDÜKÇE KUTUPLARDAN BASIKLAŞMA
Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten yeryüzüne yönelip onu uçlarından eksiltiyoruz. Allah hüküm verir. O'nun hükmünü iptal edebilecek olan yoktur. O hesabı çok çabuk görendir. (Ra‘d/41)
Bu âyettekine benzer bir ifadeyle Enbiyâ/44'de de yeryüzünün uçlarından eksildiğinden bahsedilmektedir. Kur’ân hakkında yazılar yazan birçok kişinin bu âyetleri tam anlamıyla kavrayamadıklarına tanık oluyoruz. Örneğin İkrime (ö. 733 m.), bu âyetten doğrudan anlaşıldığı gibi yeryüzünün uçlarından maddi bir eksilme olsaydı, sonunda yaşanacak bir yer kalmayacağını söyler. Kısacası İkrime, âyetin açık anlamından yeryüzünün uçlarından eksildiğini anlamaktadır; fakat böyle bir şeyi mümkün görmediği için âyetin başka türlü anlaşılması gerektiğini söylemektedir. Benzer düşüncelerle Kur’ân yorumcuları, bu âyetlerle Müslümanların kâfir toprakları fethetmelerine ve bu toprakları işgal etmelerine işaret edildiğini düşündüler. Oysa âyetin çevirisinde gördüğünüz gibi âyette ne kâfirlerin toprakları, ne de fetih diye bir ifade geçmektedir. Âyet Mekke'den, Arap Yarımadası'ndan veya herhangi bir yerden de bahsetmemekte, bütün dünyadan bahsetmektedir (Arapça dünya kelimesi arz olarak ifade edilir ve “dünya” veya “yeryüzü” olarak çevrilir).
Asırlarca bu âyetin işaretinin anlaşılmamasına şaşırmamalıyız. Çünkü kendi ekseni etrafında dönen bir küremsinin zamanla uçlarından [kutuplardan] basıklaşacağı, son asırda öğrenilmiş bir bilgidir. Dünyamızın küremsi şeklinde olduğunun da (dünya genelinde, insanların çoğunluğu tarafından) ancak son asırlarda genel kabul gördüğü unutulmamalıdır. Bu yüzden devam eden bir süreçle dünyanın uçlarından eksildiği, yani kutuplarından basıklaştığının asırlarca anlaşılmamasını normal karşılamalıyız. (Âyette “eksilttik” yerine “eksiltiyoruz” ifadesiyle, devam eden bir süreç içinde dünyanın uçlarından eksiltildiği anlaşılmaktadır. Âyette eğer “eksilttik” denseydi, dünyanın ilk günden itibaren bugünkü şeklinde yaratıldığını anlayabilirdik. “Eksiltiyoruz” ifadesi, bize bir süreç sonunda oluşumu anlatmaktadır.) Kur’ân'ın bu âyetinden çıkan şu iki nokta, dünyanın yaratılışıyla ilgili bulgularla tam uyumludur:
1) Dünyanın uçlarından eksilme olmuştur. (Gerçekten de dünya kutuplardan basık, ekvatorda şişkindir.)
2) Dünya ilk oluşum anında şu andan farklıydı. Zamanla, bir süreç sonunda, uçlarından eksilme olmuştur. (Bu, dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesiyle olmuştur. Kur’ân'ın incelediğimiz âyetinden çıkan bu sonuç da bilimsel bulgularla tam uyumludur.)
Peygamberimizin yaşadığı dönemdeki insanlar bu âyetin anlamındaki inceliği anlayacak bilimsel seviyeden yoksundular. Hatta günümüzde fizikle ciddi bir şekilde ilgilenmeyen kişilere bile kendi ekseni etrafında dönen bir cismin kutuplardan basıklaşıp basıklaşmayacağını veya dünyamızın kendi ekseni etrafında dönüşüyle kutuplardan bir basıklaşmanın oluşup oluşmadığını sorun, cevap alamadığınızı göreceksiniz. Bu bilgi günümüzde bile fiziğe veya dünyanın oluşumuna özel ilgisi olanlarca ancak bilinmektedir. Dünyanın kendi ekseni etrafındaki dönüşündeki merkezkaç kuvveti ve bu kuvvete bağlı olarak oluşan fizikî oluşumlar, dünyanın kutuplardan basıklaşmasının sebebidir (âyetin bu noktanın dışında, dünyanın dönüşü ile beraber dünyanın etrafından sürekli (az da olsa) madde kaybı oluştuğuna da işaret ettiği düşünülmüştür. Âyetin anlaşılan anlamlarından biri asıl işaretken, diğer bir yan işaretin olması veya âyetin bir kaç önemli hususa birden dikkat çekmesi mümkündür).
Kur’ân'ın, uzay ve dünyamızın oluşumuyla ilgili âyetleri 21. yüzyılda daha iyi anlaşılmaktadır. Allah'ın, son asırlarda dine karşı saldırıların yoğunlaşmasına karşın, Kur’ân'ın mucizelerini bu asırlarda ortaya çıkartması; Allah'ın bu saldırılara karşı, inananlara bir yardımı ve desteğidir. Günümüzde uzayın ve dünyanın sırları gittikçe daha çok anlaşılmakta, böylece hem Allah'ın sanatı, hem de Kur’ân'ın mucizevî yapısı kendilerini daha da çok göstermektedir. Günümüzün bilgi birikimi sayesinde evrenin yapısı ile Kur’ân âyetleri arasındaki uyumu daha iyi kavrayabildiğimiz için mutlu olmalıyız.
De ki “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer/9)
42. âyette, Onlardan önceki kimseler de hileler yapmışlardı. Fakat bütün hileler [hileleri bozup cezalandırmak] Allah'a aittir. O, her nefsin ne kazandığını bilir. Bu yurdun âkıbetinin kim için olduğunu kâfirler de yakında bilecekler ifadesiyle inkârcılar tehdit edilmişlerdir. Zira Allah'a karşı hiçbir plân ve tuzak işlemez:
Ve onlar böyle bir tuzak kurdular, şüphesiz Biz de onların farkında olmadığı bir tuzak kurduk [bir ceza ile cezalandırdık]. İşte bak! Onların tuzaklarının âkıbeti nice oldu; şüphesiz Biz onları ve kavimlerini toptan yerle bir ettik. İşte, onların, işledikleri zulümler yüzünden çatıları çöküp ıpıssız kalmış evleri. Hiç şüphesiz ki bunda, bilen bir kavim için bir âyet [gösterge] vardır. (Neml/50-52)
43. âyette müşrikler, Sen gönderilmiş [elçi] değilsin demişlerdir, ki kâfirlerin elçileri yalanlaması yeni bir şey değildir:
Buna karşılık, kavminin küfretmiş olanlarının ileri gelenleri, “Biz seni sadece bizim gibi bir beşer [sıradan bir insan] olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan [ayak takımımızdan] başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizim aleyhimize bir fazlalığınızı da görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancılar sanıyoruz” dediler. (Hûd/27)
Müşriklerin bu iddiasına karşı Allah da Elçisi'ne, Benimle sizin aranızda en iyi tanık olarak Allah ve yanında Kitab'ın bilgisi bulunan kişi yeter demesini emretmektedir, ki bunun detayı, Rahmân ve İnsan sûrelerindedir. O nedenle bağlantıya dikkat edilmelidir.H.Yılmaz