(Hac - 28.Ayet)

<< Geniş Meal

İbrahim

"" kelimesi, " " kelimesinden daha geniş anlamlıdır. Bir kişi ancak övüldüğü zaman Mahmud adını alır. Fakat Hamîd olan varlık, başkası tarafından övülse de övülmese de doğal ve sürekli olarak övgüye layıktır. Çünkü hamd ve övgü unsuru onun zatındadır ve onun ayrılmaz bir parçasıdır.
Bu, peygamberin (s.a) gönderiliş gayesidir. Ona insanları karanlık yollardan (günahkarlıktan), Kur'an'ın ışığı ile Allah yoluna çıkarma görevi emanet edilmişti. Çünkü Allah yolunda olmayan herkes, kendisini aydınlanmış ve bilgili sansa da, gerçekte (cehalet) karanlıklar(ı) içindedir. Diğer taraftan Allah yolunu bulan kişi, okuma-yazma bilmese de bilginin aydınlığına ulaşmış demektir.
"Rablerinin izniyle" ifadesi ile de bir İslam davetçisinin (Allah'ın Rasulü bile olsa) yapabileceği tek şeyin Hak yolu göstermek olduğu belirtilmek isteniyor. Hiç kimseyi doğru yola zorla yöneltmeye onun gücü yetmez, çünkü bu ancak Allah'ın yardımı ve izni ile olur. İşte bu nedenle sadece Allah'ın izin verdiği ve yardım ettiği kimse hidayete ulaşabilir. Aksi takdirde peygamber gibi kamil bir tebliğci bile olsa hiç kimseyi hidayete ulaştıramaz. Allah'ın bir kimseyi hidayete ulaştırmak için yardım etmesine neden olan ilahi kanuna gelince, Kur'an'ın, çeşitli bölümlerinden Allah'ın sadece kendisi hidayete ulaşmak isteyen, kendisini önyargı, inatçılık ve dikbaşlılıktan kurtarmış olan, şehvetinin kurbanı ve arzularının kölesi olmayan, açık gözlerle görmeye, açık kulaklarla dinlemeye ve apaçık bir zihinle düşünmeye niyetli olan; ve her akla yatkın şeyi kabul etmeye hazır olan kimselerin hidayete ulaşmasına yardımcı olduğunu öğreniyoruz. Mevdudi

Sure, Kur’an’a dikkat çekilerek başlamaktadır. Kur’an, insanların karanlıklardan aydınlığa, Allah’ın yoluna çıkarılmaları için indirilmiştir. Böyle olmasına rağmen, kâfirler bu fırsatı değerlendirmemişler, kendi elleriyle başlarına çok büyük bir azap gelmesini sağlamışlardır. Bunlar, dünya hayatını ahırete tercih eden bir kafaya sahip olduklarından dolayıçok uzak bir sapıklık içindedirler; doğru yolu bulmaları, doğru yola çıkmaları çok uzak bir ihtimaldir.
1. ayetin başında “elif”, “lam” ve “ra” kesik harfleri bulunmaktadır. Bu harfler ile ilgili daha evvel Yunus, Hud ve Yusuf surelerinde açıklamalarımız olmuştu. Kanaatimize göre bu harfler, dikkat çekmek için kullanılan birer uyarı edatı mahiyetindedir. Dikkat çekici olan, bu harflerden sonra Kur’an’dan bahsedilmesi ve Kur’an’ın bazı niteliklerinin vurgulanmış olmasıdır.
اE,ل  L,  رR” harflerinin anlamı ile ilgili olarak geçmiş dönemlerde
* “Rabb benim, Ben Rabbim”,
* “Ben Allah'ım, görürüm”,
* “Ben Allah'ım, Rahman'ım” gibi bir takım yakıştırmalar yapılmıştır. Bazıları da bu harfleri Allah’ın “er-Rahman” isminde bulunan harflerin dağıtılmış şekli olarak görmüştür. (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Bu harflerin EBCD [Ebced] tablosundaki sayı değerleri:
ا   Elif: 1,
ل   Lam: 30,
ر   Ra: 200’dür.

Ne var ki, bu sayı değerlerinin neyi ifade ettiği konusuna henüz bir açıklama getirilememiştir. Ümidimiz, bu konu üzerinde ciddî çalışma ve araştırmalar yapacak olan Kur’an erlerindedir.
اE,ل  L,  رR” harfleriyle ilgili olarak Yunus suresinin tahlilinde açıklama yapıldığından, detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 4, s: 485, 486) okunmasını öneriyoruz.
Konumuz olan pasajda, Kitab’ın indiriliş amacı “insanların karanlıklardan aydınlığa; Allah’ın yoluna çıkarılması” olarak açıklanmıştır. Sözü edilen “karanlıklar”, En’am suresinin ilk ayetlerinde de açıkladığımız gibi, ışığın yokluğu anlamındaki bildiğimiz karanlık değildir; küfrün ve şirkin doğurduğu bunalımlar, sıkıntılar ve kargaşalar anlamındadır. Keza yine aynı ayette geçen “aydınlık” da bildiğimiz aydınlık [ışığın varlığı] değil, Allah’ın yolu ve onun doğal sonucu olan dünya ve ahıret mutluluğudur. Allah’ın yolunda olmayanlar, her ne kadar fizik, kimya, tarih gibi alanlarda birçok bilgiye sahip olsalar bile yine de karanlıklar içindedirler. Nitekim inançsız bilginler, mevcut bilgilerini insanlığın ve doğanın yararına değil, çoğu zaman felaketi için kullanmaktan kaçınmamaktadırlar. Allah yolunda olan kimseler ise okuma-yazma bilmeseler bile insanlığın ve tabiatın yararına çalışmayı ahlakî bir görev olarak görmektedirler.
Rabbimiz inananların Veli’sidir. Rahmeti gereği elçi gönderir ve kitap indirir. Elçi de Rabbimizin Kitap’taki mesajları ile insanları uyarır ve onlara rehberlik eder. Akıl sahipleri ise bu uyarıları doğru değerlendirir, gerçeği bulur ve hayatlarını o gerçeklere göre tanzim ederler.
Kur’an’ın indiriliş amacının insanları uyarmak ve onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak olduğu Kur’an’da birçok kez hatırlatılmıştır:

Ey kitap ehli! Kesinlikle Kitap’tan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açığa koyan, çoğundan da vazgeçen Bizim elçimiz size geldi. Kesinlikle size, Allah’tan bir ışık ve apaçık bir kitap geldi.
Allah onunla [Kitap’la] kendi rızasına uyanları selamet yollarına kılavuzlar. Onları kendi izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola kılavuzlar. (Maide/15, 16)

Allah, inananların Velîsidir [Yakın Kimsesidir]; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfre sapanlara gelince, onların  Yakın Kimseleri tâğûttur ki, kendilerini nurdan karanlığa çıkarır. Bunlar cehennem ashabıdır. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar. (Bakara/257)

O [Allah], Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetleri indirendir. Ve şüphesiz Allah, size ı çok şefkatli, çok merhametlidir. (Hadid/9)

10, 11- Allah onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır. O halde ey kavrama yeteneği olan iman etmiş kimseler! Allah’a karşı takvalı olun.  Kesinlikle Allah, iman etmiş ve salihatı işlemiş kimseleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için, size bir öğüt, size Allah’ın açık açık ayetlerini  [mucizelerini] okuyan bir elçi indirdi.  Ve Allah'a inanır ve salihi işlerse O [Allah], onu, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetlere girdirir. Allah onun için rızkı güzelleştirmiştir. (Talak/10, 11)

Allah, sizlerden iman etmiş ve salihatı işlemiş olan kimselere, kendilerinden öncekileri halifeler kıldığı gibi, yeryüzünde onları da halife kılacağını  [başkalarının yerine geçireceğini],  onlar için beğenip seçtiği dini onlar için kesinlikle tutunduracağını ve korkularından sonra, onları kesinlikle güvene değiştireceğini vaat etti.  Onlar Bana kulluk ederler, Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Bundan sonra da kim inkâr ederse, artık işte onlar, yoldan çıkanların ta kendileridir. (Nur/55)

Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah'a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onların bazıları mümindirler,  pek çoğu da yoldan çıkmış kimsedirler. (Al-i Imran/ 110)

İşte o kimseler [Allah’a yardım ettikleri için Allah’ın yardımına mazhar olmuş kimseler], eğer kendilerine yeryüzünde bir güç verilirse salâtı ikame etmişlerdir, zekatı vermişlerdir, marufu emretmişlerdir ve münkerden alıkoymuşlardır. İşlerin sonucu sadece Allah'a aittir. (Hac/41)

Babaları uyarılmamış bu yüzden de kendileri gafil [duyarsız] bir kavmi kendisiyle uyarasın diye Aziz [çok güçlü], Rahîm’in [çok merhametlinin] indirdiği çok hikmetli Kur’an’a ant olsun ki sen, o gönderilenlerdensin [elçilerdensin], hiç şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerinesin. (Ya Sin/2-6)

Yine konumuz olan pasajda “göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler Kendisinin olan Allah” ifadesi yer almaktadır. Bu ifadesiyle Rabbimiz gökte ve yeryüzünde ne varsa hepsinin Kendisinin olduğunu vurgulayarak insanları kendilerinin olmayan şeylere bağlanmamaları noktasında uyarmaktadır.

De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde doğru yolu bulmanız için Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, Ümmî Peygamber olan Elçisi'ne iman edin ve o'na uyun.” (A’raf/158) H.Yılmaz

Zemahşerî ve Râzî'ye göre, yestehibbûn fiil formunun yukarıdaki anlam akışı içindeki asıl anlamı budur -yani, insanın bütün duygularına ve duyarlığına olduğu gibi el koyan, ruhsal kaynaklarını bütünüyle emip yoksullaştıran ve dolayısıyla onu manevî/ahlakî gerçeklere karşı kaçınılmaz biçimde ilgisiz ve yalıtılmış kılan dizginsiz bir sevgiyle dünya hayatını seçmek. M.Esed

Hakkı reddedenler, çıkarları bu dünya hayatı ile sınırlı olan ve ahiret hayatının çıkarlarına önem vermeyen kimselerdir. Ki onlar bu dünyadaki zevk, çıkar ve rahatlık için ahirette her tür cezayı üstlenmeye hazırdırlar; diğer taraftan bu dünyada küçücük bir zevki bile feda etmeye dayanamazlar ve ahirette elde edecekleri zevkler karşılığında, bu dünyada hiçbir tehlike ve meseleye katlanmaya ve hiçbir kayba razı olmaya hazır değildirler. Kısacası bunlar, bu dünya hayatının zevklerini ahiret hayatının zevkleri ile soğukkanlılıkla karşılaştıran ve bu dünya lehinde kararını veren kimselerdir: Bu nedenle onlar ne zaman ikisi arasında bir çatışmaya şahit olsalar, bu dünyaya karşılık ahiret hayatını feda ederler.
Yani, "Onlar Allah'ın yoluna uymak istemezler. Fakat Allah'ın yolunu, kendi arzularına uydurmak için çaba harcarlar, bu yol kendisini öyle bir düzenlemeye tabi tutmalıdır ki, onların tüm teorilerini, arzularını kendi içine almalı ve onların yaşama tarzına uymayan tüm inançları dışlamalıdır; onların tüm alışkanlık, adet ve geleneklerini kutsal kabul etmelidir; onlardan istemedikleri hiçbir şey talep etmemeleridir; kısacası Allah'ın hidayeti onlara itaatkâr köleler bulmalı ve onların şeytani şehvetlerinin istediği yönde hareket etmelidir; aynı zamanda onları ne eleştirmeli, ne de Allah'ın emirlerine uymalarını istemelidir. Onların Allah'ın hidayetini kabul etmeleri için öne sürdükleri şart işte budur." Mevdudi

Bütün ilahî metinler insanlar tarafından anlaşılsın diye vahyedildiğine göre, onlardan her birinin, mesajı ulaştırmakla görevli peygamber hangi kavimdense hitap da ilk ağızda onlara olacağı için, o kavmin diliyle indirilmiş olması zorunludur; Kur’an dahî, evrensel bir mesajı ve hedefi olmasına rağmen (karş. 7:158'e dair 126. not) bu bakımdan bir istisna değildir.

Yahut: “Dilediğini saptırır/sapıklık içinde bırakır; dilediğini de doğru yola yöneltir”. “Allah'ın saptırması” ya da “sapıklık içinde bırakması”na ilişkin tüm Kur’ânî atıflar ancak, 2:26-27'de ortaya konan “Allah, kendisine karşı taahhütlerini bozan fasıklardan başkasını saptırmaz” ilkesiyle birlikte düşünülmeli, bu temel üzerinde değerlendirilmelidir (bu konuda ayrıca bkz. 2. sure, 19. not); bu, şu demektir: insanın sapıp da “yoldan çıkması”, kelimenin avamî anlamıyla “kader”in ya da “alınyazısı”nın keyfî bir sonucu değil, fakat kesinlikle insanın kendi tutum ve eğilimlerinin bir sonucudur (karş. 2. sure, 7. not). Yukarıdaki ayete ilişkin yorumunda Zemahşerî, insanın elinde tuttuğu bu serbest seçim imkanı üzerinde durarak şunu belirtmektedir: “Allah, tutum ve davranışlarının gidişi itibariyle asla imana ermeyeceğini bildiği insanların dışında hiç kimseyi saptırmaz, sapıklık içinde bırakmaz; ve yine Allah, imana olan eğilimini bildiği insanların dışında kimseyi doğru yola yöneltmez, doğru yola sokmaz. Bunun içindir ki, yukarıdaki ayette Allah'a izafe edilen ‘saptırma/sapıklık içinde bırakma’ ifadesi, Allah'ın, sapmaya eğilim gösteren kişiyi rahmet ve hidayetinden yoksun kılarak kendi haline bırakması (tahliye) anlamına, ‘doğru yola yöneltme’ (hidayet) ifadesi ise, bunu hak eden kişiye başarı (tevfîk) ve destek sağlaması anlamına gelmektedir. Bu itibarla, “Allah, yüzüstü bırakılmayı hak edenlerin dışında kimseyi yüzüstü bırakmaz; buna karşılık yardım ve desteği hak edenlerin dışında kimseye yardım ve destek vermez”. Zemahşerî, 16:93'de benzer bir ifadeyi yorumlarken de şöyle diyor: “[Allah, bile-isteye] hakkı inkar yolunu seçip bu [inkarcılığı]nda inat göstereceğini bildiği kimseyi yüzüstü bırakır; ve ... imanı seçeceğini bildiği kimseye de (bu yolda) yardım ve destek bahşeder: Bu durum, sonucun [insanın] serbest seçimine (ihtiyâr), yani [Allah'ın] destek ve yardımını mı yoksa yüzüstü bırakıp yardımından uzak tutmasını mı hak etmesine bağlı olduğunu göstermekte, insanın liyakatini hesaba katmayan cebrî yorumları hükümsüz kılmaktadır”. M.Esed

Bu ayet iki noktayı ima eder: Birincisi, Allah insanların daveti anlayamama gibi bir bahaneleri olmaması için vahy, peygamberin gönderildiği kavmin diliyle indirilmiştir. İkincisi, bu ayet, mucize olsun diye hiçbir peygamberin başka bir dille kavmine gönderilmediğini göstermektedir. Çünkü Allah, insanların meraklarını gidermekten daha çok davetin anlaşılmasına ve doğru yola ulaşılmasına, ihtimam göstermiştir. Bu amacı gerçekleştirmek için o kavmin dilini bilen peygamber aracılığıyla vahyi insanlara sunmuştur.
Yani, "Peygamberler daveti; o kavmin herkes tarafından anlaşılan ana diliyle sunmuş olmalarına rağmen, yine de herkes doğru yola ulaşmamıştır. Bunun nedeni, daveti anlayan herkesin o daveti kabul etmemesidir. Çünkü daveti ile dilediğini hidayete ulaştırmak, dilediğini de saptırmak tamamen Allah'ın elindedir.
Allah, Aziz ve çok güçlü olduğu için hiç kimse tek başına doğru yolu bulma veya sapma gücüne sahip değildir. Çünkü hiç kimse sınırsız, bağımsız değil, bilakis Allah'ın kudreti dahilindedir. Fakat Allah hikmet sahibi olduğu için, kudreti, gelişigüzel bir şekilde, hiçbir şeye dayanmaksızın dilediğine hidayet verip dilediğini saptırmakta kullanmaz. O'ndan hidayet alan kişi, bu hidayeti kendi çabası ile kazanmıştır, hidayetten sapan kimse ise sapıklığı kendisi seçtiği için doğru yoldan ayrılmıştır. Mevdudi

Bu ayette Rabbimiz, toplumlara elçiler gönderdiğini, bu elçileri mutlaka kendi toplumlarının anadilleriyle gönderdiğini, bunun gerekçesinin de elçinin getirdiği mesajları açıkça ortaya koyabilmeleri olduğunu beyan etmektedir. Elçi ile gönderildiği toplumun dilleri farklı olsaydı hem mesajın iletilmesi ve algılanması sorun olurdu, hem de mesaj iletilenler mesajı anlamadıklarını, anlayamadıklarını bahane ederlerdi. Bu konu daha evvel de birçok kez açıklanmıştı.
Görüldüğü gibi, bu ayette çok önemli bir husus; uyarının insanlara anadilleri ile yapılması gerektiği olgusu ön plana çıkarılmıştır:

Ve eğer Biz onu [zikiri] yabancı dilde bir “Kur’ân [okuma]” yapsaydık, elbette onlar: “Âyetleri detaylandırılmalı değil miydi?’ Yabancı dil mi, Arapça mı!”  diyeceklerdi. De ki: “O, iman eden kimseler için bir kılavuz ve bir şifadır.” İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve o [Zikr; Kur’ân], onlar üzerine bir körlüktür. Onlara çok uzak bir mekândan seslenilmektedir. (Fussılet/44)

Ve Biz onu [apaçık kitabı] yabancılardan [Arapça bilmeyenlerden] birine indirseydik de, bunu o, onlara okusaydı, onlar, buna iman ediciler değillerdi. (Şuara/198, 199)

Apaçık kitaba ant olsun ki Biz onu aklınızı kullanasınız diye Arapça bir Kur'an [okuma] yaptık. (Zühruf/2, 3)

Ayetteki “Biz onlara, açıkça ortaya koysun diye, her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik” ifadesinden sanki Resulullah sadece Arapça bilen Arap toplumuna gönderilmiş gibi bir anlam çıkıyormuş gibi gözükse de, esası öyle değildir. Buradaki ifadeler tıpkı şu ayetler gibi vurgu içermekte ve her elçinin davete önce kendi toplumundan başladığını göstermektedir:

İşte bu da Bizim kentlerin anasını [Anakent’i] ve yanı başındaki kişileri uyarman için indirdiğimiz kendinden öncekini doğrulayıcı mübarek [bolluk dolu] bir Kitaptır. Ahirete inananlar ona da inanırlar ve onlar desteklerine de koruyucudurlar [desteklerini de sürdürürler]. (Enam/92)
De ki: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Ve sizi ve ulaşan herkesi kendisiyle uyarayım diye bana bu Kur'an vahyolundu. Allah’la beraber gerçekten başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten tanıklık eder misiniz?” De ki: “Ben etmem.” De ki: “O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve kesinlikle ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.” (En’am/19)

Resulullah’ın tüm toplumlara, insanların tümüne elçi gönderildiğini açık açık beyan eden ayetler de mevcuttur:

De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde doğru yolu bulmanız için Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, Ümmî Peygamber olan Elçisi'ne iman edin ve o'na uyun.” (A’raf/158)

Ve Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; velakin insanların çoğu bilmiyorlar. (Sebe/28)

İşte böylece Biz kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur'ân vahyettik. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. (Şura/7)

De ki: “Ant olsun ki ins ve cinn [herkes], bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini, kesinlikle getiremezler.” (İsra/88)

O, Ümmiler  [anakentliler] içinde, kendilerinden olan ve onlara ve henüz onlara katılmamış olan onlardan başkalarına Allah'ın ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. -Onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde olsalar da.- Ve O, Azîz’dir Hakîm’dir.
Bu, Allah'ın, dilediği kişiye verdiği lütfudur. Ve Allah, büyük lütuf sahibidir. (Cuma/2-4)

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da ayetteki “لتبيّن litübeyyine” sözcüğüdür. Bu sözcük genellikle dilimize “açıklaman için” ya da “açıklayasın” şeklinde çevrilmektedir. Böylece sanki Kur’an anlaşılması zor bir kitaptır da peygamberin açıklamasına muhtaçtır, peygamberin onu açıklaması gerekmektedir. Hâlbuki durum böyle değildir. Biz bu konuyu çalışmamızın Sunuş bölümünde detaylandırmış idik. Lüzumuna binaen burada da tekrarlıyoruz:

Bu ÇALIŞMAMIZ “tefsir” değil, “teybin”dir          

“Tefsir” sözcüğü, terim olarak “Kur'an'ı, Yüce Allah'ın  muradına delâlet etmesi yönünden  beşerî takat oranında açıklamak” demektir.
“Tefsir” sözcüğünün kökü “Fesr” sözcüğüdür. “Açıklamak, örtülü şeyi açmak” anlamına gelen bu sözcük, ilk defa tıp alanında “doktorun suya bakması” anlamında kullanılmıştır. Nitekim bu kökün başka bir türevi olan “tefsira” sözcüğü, “hastalığın tespiti için üzerinde araştırma yapılan sidik” demektir. (Lisanü’l-Arab; Fesr maddesi, cilt 7, sf. 101)
Hekimler getirilen “tefsira”ya bakarak hastalıkların sebeplerini bulup açıkladıkları için “fesr” sözcüğü de zamanla yukarıda verilen “açıklamak, örtülü şeyi açmak” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. “Fesr” sözcüğünün tef'il babından mastarı olan “tefsir” sözcüğü de bu anlama paralel olarak “iyice araştırmak, çok açıklamak” anlamında kullanılmaktadır.
Bütün bunlar, “tefsir” sözcüğünün filolojik olarak şu anlamlara delalet ettiğini göstermektedir:
“Anlaşılamamış, kapalı, müşkil, müphem bir sözü, konuyu, ya da meseleyi anlaşılır hâle getirmek...”
Böyle bir tarif, sözcüğün terim anlamı için verdiğimiz tanımla da uyumludur. Ragıp da el-Müfredat adlı eserinde “tefsir” sözcüğünü Lisanü’l-Arab'a uyumlu olarak açıklamıştır. (El Müfredat, Fesr maddesi, sf. 380)
Bu bilgilere göre “Kur'an tefsiri” diye yazılan eserler, müellifleri böyle düşünmeseler de, Kur'an'ın kapalı, müphem ve örtülü olduğunu peşinen kabul etmiş olmaktadırlar.
Bu nedenle, elinizdeki bu çalışmanın bir Kur'an tefsiri olmadığını özellikle belirtmek gerekir. Bizim anlayışımıza göre Kur'an'ın insanlar tarafından tefsirine ihtiyaç yoktur. Çünkü Kur'an'ın bizzat kendisi yüceler yücesi Rabbimiz tarafından yapılmış en güzel tefsirdir. Nitekim Furkan/33’teOnların sana getirdikleri hiçbir temsil yoktur ki, sana hakkı [doğrusunu] ve en güzel açıklamayı getirmeyelim” denilerek Kur'an'ın en iyi tefsir olduğu, ele aldığı meseleleri en güzel şekilde açıkladığı ve problemleri tamamen çözdüğü bildirilmektedir. Ayrıca Kur'an'da “Ayatün Beyyinatün”, “Kitabün Mübin”, “Beyyenehü”, “Mübeyyinat”, “Tibyan” ve “Beyan” gibi aynı kökten türetilmiş kavramlarla Kur'an ayetlerinin apaçık olduğu bildirilmiş, Kur'an'ın kapalı, müşkil, anlaşılmaz olmadığı yüzlerce kez vurgulanmıştır. Yüce Allah kitabındaki mesajlarının açıkça anlaşılabilmesini sağlamak için her türlü anlatım tekniğini kullanmış, bir anlatım aracı olarak sivrisinek gibi en basit şeyleri bile örnek vermekten çekinmemiştir. Böylece ilahi mesajlar üniversitedeki akademisyenden dağdaki çobana kadar herkes tarafından anlaşılabilecek bir açıklığa kavuşturulmuştur.
Kur'an'ın herhangi bir tefsire gerek duyulmayacak kadar açık ve anlaşılır olduğunu gösteren bu gerçekler ortada iken Kur’an’ı tefsir etme iddiasıyla yola çıkmak, en hafifinden cüretkârlık olarak nitelendirilecek bir yaklaşım olsa gerektir.
“Tebyîn” sözcüğü, iki zıt anlam için de kullanılan “Beyn” sözcüğünün türevlerinden olup tef'il babından mastardır. Saklama anlamına gelen “Ketm” sözcüğünün zıt anlamlısı olan “tebyîn”, “açığa koyma” demektir. Ancak bu, iyi anlaşılmamış bir şeyi açıklama anlamında değil, var olan bir şeyi ortaya koyma, gözler önüne serme anlamında bir açığa koymadır. Meselâ Araplar  “Beyyene’s-subhu li zi’l-ayneyni” yani “Sabah, gözü olanlara her şeyi ortaya koydu” şeklinde bir deyim kullanmaktadırlar. Bir benzetme yaparak anlatmak gerekirse; “Tebyîn” buzdolabında, kilerde veya herhangi bir yerde durmakta olan yiyeceklerin yenmek üzere masanın üzerinde hazır duruma getirilmesi, yani zaten var olan yiyeceklerin bulundukları yerden alınıp ortaya konulmasıdır. “Ketm” ise tam tersine, ortada durması gereken bir şeyin ortadan kaldırılıp bir yerlere saklanmasıdır.
“Tebyin” sözcüğünün bu anlamı Kur'an'da net olarak vurgulanmıştır:

 “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti Biz, insanlara apaçık gösterdikten sonra gizleyenlere hem Allah hem de bütün lânet ediciler lânet eder. Ancak tövbe edip durumlarını düzeltenler ve [açık delilleri ve hidayeti] açıkça ortaya koyanlar başkadır. Zira Ben onların tövbelerini kabul ederim. Ben tövbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.(Bakara/159, 160)   

 “Ve hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu mutlaka insanların önüne apaçık koyacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz" diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir bedel karşılığı sattılar. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü!”  (Âl-i Imran/187)

Tebyin sözcüğünün ism-i mef'ul kalıbına konulmuş bazı türevleri Kur’an’da “Fahişetün mübeyyinetün (Nisa/19, Ahzab/30, Talâk/1) ve “Âyâtün mübeyyinâtün (Nur/4, 46, Talâk/11) şeklindeki ifadelerle yer almıştır. “Beyan” sözcüğünün türevlerinden olup “apaçık” anlamına gelen sözcükler ile “açığa koyma” anlamındaki “tebyin” sözcüğü ve onun ism-i mef’ul kalıbındaki türevleri bazıları tarafından anlamdaş olarak kabul edilse bile, her bir sözcüğün anlamı, bulunduğu kalıp itibariyle bir diğerinden farklıdır.
Kur'an konteksti içinde “Tebyin”, “Her biri gayet açık ve seçik olan Kur'an ayetlerinin ortaya konularak gözler önüne serilmesi” anlamına gelmektedir. Bu ortaya koyuş, Kur'an'ı vahyeden ve onu açıklamayı kendi üzerine borç alan Rabbimizin yaptığı bir iştir. Peygamberlerin Allah'tan aldıkları vahyi kendi toplumlarına aktarmalarına “tebliğ” denmekle birlikte, sonraki yinelemeleri de mahiyeti bakımından birer “tebyin” faaliyetine dönüşmektedir (Nahl/39, 44, 64, Zühruf/63, Maide/9, 15, İbrahim/4). Kavram bu bağlamda ele alındığında, müminlerin görevinin sadece tebyin olduğu anlaşılmaktadır.
Bizim yapmaya çalıştığımız da budur. Kur'an'ı kapalı, anlaşılmaz olmaktan tenzih eder, “onu tefsir ettik” deme cüretinden Rabbimize sığınırız.”

Rabbimiz sadece son elçisini değil, daha evvelki elçilerini de kendi toplumlarının dilleriyle göndermiştir. Bu peygamberlerin hepsi de tebyinde bulunmuşlardır:

Ve Biz, senden önce de, sadece kendilerine vahyettiğimiz olgun insanları, açık kanatlarla ve yazılı belgelerle elçi olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız, haydiyin Ehlizikir’e [Tevrat ve İncil’i bilen bilginlere] sorun. Biz sana da o Zikr’i [Kur’an’ı], kendilerine indirilmiş olanı ortaya koyman için, onların da tefekkür etmeleri için indirdik. (Nahl/43, 44)

4. ayetteki “… Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğru yola iletir” cümlesi, Rabbimizin insanları iman edip etmemekte serbest bıraktığını ifade etmektedir. Bu konu Kehf/29’un tahlilinde  (Tebyinü’l Kur’an; c. 7 ,  s. Mizanpajdan sonra sayfa numarası girilecek!) ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Eski Arap geleneğinde “gün” ya da “günler” deyimi çoğu zaman önemli tarihî olayları işaret için kullanılırdı (örn. eyyâmu'l-‘arab, İslâm öncesi Araplar arasında cereyan eden kabile savaşlarını ifade eden bir deyimdir). Bununla birlikte Kur’an'ın “gün” sözcüğüne sıkça yüklediği ahirete ilişkin çağrışımlar (örn. “Son Gün”; “Kıyamet Günü”, “Hesap Günü” vb.) ve özellikle de, “Allah'ın Günleri” deyimiyle açıkça dünyevî zamanın sonunda gerçekleşecek olan Allah'ın yargısının ya da yargılamasının kasdedildiği (45:14) gözönünde bulundurulursa, yukarıdaki anlam örgüsü içinde de bu ifadenin aynı anlamı taşıdığını; yani, Kıyamet Günü'nde Allah'ın insana ilişkin nihaî yargılaması anlamına geldiğini söylemek tek mantıkî yoldur. Çoğul formun (“Allah'ın Günleri”) kullanılmış olması, muhtemelen, Kur’an'ın öylesine sıkça kullandığı “Gün” deyiminin aslında insanın zaman kavramıyla ya da zaman tanımlamasıyla pek ilgisi olmadığını; bunun daha çok bilinen “zaman” kavramının içinde bir yer tutmadığı gibi bir anlam da taşımadığı, öteler ötesi bir başka realiteyi (gerçeklik düzeyini) işaret ettiğini göstermektedir. M.Esed

Arapça " " kelimesi ıstılahta, hatırlanan tarihi olaylar anlamına gelir. Bu nedenle "", geçmişteki büyük şahsiyet ve toplumlara amellerine göre verilen ceza ve mükafatlara değinen insanlık tarihinin önemli olaylarını kasteder.
Bu olaylar şu anlamda birer ayettiler. Bu olaylar akıllıca incelendiğinde, bunların sadece bir tek Allah'ın var olduğunu gösteren birer delil oldukları, cezalandırma kanununun evrensel olduğu ve Hak ile batılın, bilgi ile ahlaki uygulamalarındaki farklılıklara dayandığı ve bu kanunun uygulanabilmesi için bir öte dünyaya (Ahiret) ihtiyaç olduğu anlaşılır. Ayrıca bu olaylarda, kişiyi, yanlış inanç ve teoriler üzerine kurulan hayat sistemlerinin kötü sonuçlarına karşı uyaran ve onlardan ders almasını sağlayan ayet ve işaretler vardır.
Bu ayetlerin her an gözönünde bulunmasına rağmen, sadece denemeler sırasında sabreden, Allah'ın nimet ve lütuflarını hakkıyla değerlendiren ve O'na şükreden kimseler onlardan ders alabilir. Şükretmeyen insanlar ise bu olayların önemini kavrasalar bile, onlardan ders alamazlar. Mevdudi

Bu ayette Rabbimiz, Resulullah’ın daha evvel Musa’nın (as) da görevlendirildiği aynı görevle gönderildiği mesajını vermektedir. Rabbimiz Musa peygamberi “eyyamullah [Allah’ın günleri]” ve mucizeler ile uyararak toplumunu karanlıklardan aydınlığa çıkarmakla görevlendirdiği gibi, bütün peygamberlerini de kendi toplumlarını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak gayesiyle göndermiştir.
Araplar “ ايّام العربEyyamü’l-Arab [Arab Günleri]” deyimiyle asırlardır hafızalarda kalan kendi tarihlerindeki önemli hadiseleri ve meşhur savaşları; Arap tarihine ait önemli olayları kastederler. Bu nedenle, ayetteki “ ايّام اللهAllah’ın günleri” ifadesi de Allah’ın Musa Peygamberin kavmini cezalandıracağı günler” demektir.
Sonuç olarak “Eyyamullah [Allah’ın günleri]” ifadesinin genel anlamda “Allah’ın ciddi boyutta cezalandıracağı günler” demek olduğunu söyleyebiliriz. Bu ifade daha evvel Casiye suresinde (Tebyinü’l Kur’an; c. 6,  s. 476)  de tahlil edilmişti.
Ayetteki “Musa ile gelen ayetler” ifadesini hem Musa’ya (as) verilen Kitap’ın ayetleri, hem de Musa (as) ve İsrailoğulları’nın hayatlarındaki “Âsâ”, “Beyaz El”, “Çekirgeler”, “Bitler”, “Kurbağa”, “Kan, “Denizin Yarılması”, “Taştan Pınarların Fışkırması”, “Dağın Gölgelik Gibi Kaldırılması” ve “Gökten Bıldırcın Eti ile Kudret Helvası İndirilmesi” gibi olağanüstü olaylar olarak anlayabiliriz. H.Yılmaz

Yani, "Eğer şükreden kimseler iseniz, bizim nimetlerimize değer verip, onları doğru şekilde kullanır ve emirlerimize isyan etmezsiniz. Bilakis bize karşı olan şükrünüzü göstermek için boyun eğer ve itaat edersiniz."
TESNİYE (Kitab-ı Mukaddes)'de bu konuda uzun ve ayrıntılı bir bölüm vardır. Buna göre Musa (a.s.), ölümün eşiğinde iken İsrailoğullarına tarihindeki tüm önemli olayları hatırlatmış ve Allah'ın onlara kendisi aracılığıyla gönderdiği Tevrat'ın bütün emirlerini tekrarlamıştır. Daha sonra onlara, itaat ederlerse, Allah'tan büyük mükafatlara mazhar olacaklarını anlatan uzun bir konuşma yapmıştır. Fakat eğer isyanı seçerlerse onlara acıklı bir azap vardır. Bu konu 4,6,8,10,11 ve 28-30. bablara serpiştirilmiştir. Bazı pasajlar o denli etkileyici niteliktedir ki bir kısmını buraya aldık:
"Dinle, ey İsrail, Allah'ımız Rab, bir olan Rab'dır ve Allah'ın olan Rabbi bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün kuvvetinle seveceksin. Ve bugün sana emretmekte olduğum bu sözler senin yüreğinde olacaklar. Ve onları oğullarının zihnine iyice koyacaksın ve evinde oturduğun ve yolda yürüdüğün ve yerde yattığın ve kalktığın zaman bunlar hakkında konuşacaksın." (Tesniye, 6:4-7).
"Ve şimdi, ey İsrail, Allah'ın olan Rabden korkmaktan, onun bütün yollarında yürümekten ve onu sevmekten ve bütün yüreğinle ve bütün canınla Allah'ın Rabbe hizmet etmekten, bugün iyiliğin için sana emretmekte olduğum Rabbin emirlerini ve kanunlarını tutmaktan başka Allah'ın Rab senden ne istiyor? İşte, gökler, göklerin gökleri, yer ve onda olan her şey Allah'ın olan Rabbındır". (Tesniye 10:12-14).
"Bugün sana emretmekte olduğum Allah'ın olan Rabbin bütün emirlerini tutup yapmak için onun sözünü iyice dinlersen, Allah'ın Rab, dünyanın bütün nimetlerine seni üstün kılacaktır. Ve eğer Allah'ın olan Rabbın sözünü dinlersen, bütün bu bereketler senin üzerine gelecek ve sana erişeceklerdir. Şehirde bereketli olacaksın, kırda da bereketli olacaksın. Sana karşı ayaklanan düşmanlarını, Rab senin önünde kırdıracak... Ambarlarında ve elini attığın her yerde Rab senin üzerine bereketi emredecektir... Rab seni kendisi için mukaddes kavim olarak ikame edecektir.... Yerin bütün kavimleri senin Rabbinin ismiyle çağırmakta olduğunu görecekler ve senden korkacaklar... ve sen çok milletlere ödünç vereceksin ve sen ödünç almayacaksın... Rab seni kuyruk değil baş edecek; ve ancak üstün olacaksın ve alt olmayacaksın." (28: 1-13).
"Fakat vaki olacak ki, bugün sana emretmekte olduğum Allah'ın olan Rabbin bütün emirlerini ve kanunlarını tutup yapmak üzere onun sözünü dinlemezsen, bütün şu lanetler senin üzerine gelecekler ve sana erişeceklerdir. Şehirde lanetli olacaksın ve kırda lanetli olacaksın... Yapmak için el attığın her işte Rab senin üzerine lanet, şaşkınlık ve tekdir gönderecektir... Rab sana vebayı bela olarak verecek... Ve başının üzerinde olan gökler tunç ve senin altında olan yer demir olacak... Rab seni düşmanlarının önünde kırdıracak, onlara karşı bir yoldan çıkacaksın ve onların önünde yedi yoldan kaçacaksın.. Bir kadınla nişanlanacaksın ve onunla başka bir adam yatacak; ev yapacaksın ve onda oturmayacaksın; bağ dikeceksin ve faydasını görmeyeceksin. Gözünün önünde öküzün boğazlanacak... Rabbin sana karşı göndereceği düşmanlarına, açlıkta, susuzlukta, çıplaklıkta ve her türlü yoklukta kulluk edeceksin; ve o seni helak edinceye kadar boynunun üzerine demir bir boyunduruk vuracaktır... Ve Rab sizi yerin bir ucundan yerin öbür ucuna kadar bütün milletler arasında dağıtacaktır..." (Tesniye 28: 15-65). Mevdudi

Burada Musa (a.s.) ve kavminden bahsedilmesinin nedeni, Mekke'lileri, Allah'ın Hz. Muhammed'i (s.a) kendi aralarından çıkararak onlara yaptığı bu büyük lutfa karşı nankörlük yaptıklarında karşılaşacakları kötü sonuçlara karşı uyarmaktadır. Bu, zamanında yapılmış bir uyarıydı, çünkü o dönemde Mekke'liler kendilerine iletilen mesajı reddederek bu nimete nankörlük yapmaktaydılar. Bu nedenle Mekke'liler burada, İsrailoğullarının Allah'ın nimetlerine nankörlük ve isyan etmelerinin sonucu olan rezil durumlarından ders almaları için uyarılmaktadırlar.
Kureyşliler, İsrailoğullarının isyankar tutumlarının sonuçlarını görebilecekleri için onlara şöyle bir soru yöneltilmektedir: "Size büyük bir nimet olarak gelen mesaja karşı nankörlük gösterip aynı kötü sonu siz de mi yaşamak istiyorsunuz?"
Kureyş'e verilen büyük nimet tabii ki Hz.Muhammed'in (s.a) kendi aralarından çıkmış olmasıdır. O birlikte gönderildiği mesaj konusunda onları sürekli temin etmekteydi: "Bu davetimi kabul edin: o zaman bütün Araplar ve Arap olmayanlar size boyun eğip teslim olacaklardır." Mevdudi

Bu ayet grubunda, Musa peygamberin kendi toplumuna Allah’ın İsrailoğulları üzerindeki nimetlerini hatırlatarak Allah’a nankörlük etmemeleri, nankörlük ederlerse O’na değil kendilerine zarar verecekleri yönündeki öğütleri yer almaktadır.
Bu öğütler arasında yer alan “Ve işte bunda Rabbinizden size çok büyük bir bela vardır” ifadesiyle insanoğlunun daima Allah’ın imtihanıyla baş başa olduğu gerçeği hatırlatılmaktadır.
“İsrailoğulları’nın belalandırılması [imtihan edilişi]”, onların hem nimetler verilerek hem de sıkıntıya düşürülerek sınanmaları/denenmeleri olarak anlaşılmalıdır.

Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü tadıcıdır. Ve fitne olmak üzere, sizi Biz, şer ve hayır ile belalandırırız. Ve siz yalnız Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya/35)

Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık. Onlardan bir kısmı sâlihlerdi, bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve Biz, onları dönsünler diye iyiliklerle ve kötülüklerle belâlandırdık [imtihan ettik]. (A'râf/168)

Ve de kesinlikle Biz sizi korkudan,  açlıktan bir şeylerle; ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile belalandıracağız [imtihan edeceğiz]. Başlarına bir musıbet geldiği zaman “Biz şüphesiz Allah'a aidiz ve yalnız O’na döneceğiz.” diyen şu sabredenleri müjdele! (Bakara/155)

Ayetlerdeki “Ve hani Rabbiniz ilan etmişti: ‘Ant olsun ki şükrederseniz elbette size artırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir” ve  “Eğer küfrederseniz/ nankörlük ederseniz; siz ve yeryüzündeki kimseler topluca, iyi biliniz ki Allah kesinlikle Ganiyy’dir, Hamîd’dir” ifadelerinden anlaşıldığına göre, Rabbimiz Tevrat’ta Musa’ya şükürle ilgili çok kesin direktiflerde bulunmuştur.
Şükür, şükrün gereği ve şükrün nimeti artıracağı konusu daha önce Ya Sin suresinin sonunda ayrıntılı olarak açıklanmıştı. Önemine binaen kısaca özetliyoruz:

ŞÜKÜR

Kur’an’da üzerinde çok durulmuş olan “şükür”, imanın gereği ve müminlerin temel görevidir. Nitekim birçok ayette inananlar, aynı zamanda “şükredenler” olarak nitelenmiştir.
“Şükür” ile zıt anlamdaki “küfran” sözcüğü ise bir müminin asla yapmayacağı bir davranış olan “nankörlük” demektir.
“Şükür” sözcüğünün anlamı zaman içerisinde değişime uğramış ve başta içerdiği anlam örgüsünü kısmen kaybetmiştir.
الشّكرŞükür”, “hayvanın yediği besini, verdiği süt ve semizliği ile belli etmesi” demektir. (Lisanü’l-Arab; c:5, s:163–165 ve Tacü’l-Arus; c:7, s:48–51)
Sözcüğün lügat anlamını şu örneklerle açıklamak mümkündür: Şükür, beslenen bir hayvanın yediklerinin karşılığını maddi olarak göstermesi demek olduğuna göre, bir tavuğun yumurta vermesi, bir ineğin süt vermesi, bir koyunun yün vermesi veya her üçünün de et verecek şekilde semirmesi bu anlamda hayvanın şükrü olmuş olur. Görüldüğü gibi, beslenen bu hayvanların dilleriyle veya beden tavırlarıyla sahiplerine gösterdikleri yaranma, yaltaklanma hareketleri “şükür” kapsamında değildir. Ancak seslerini dinletmeleri için beslenen papağan, bülbül, kanarya gibi hayvanların ötüşlerini de bir “şükür” olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü bu işlevlerini yerine getirmeleri için beslenmektedirler.
Aynı kökten türemiş olan “teşekkür”, “müteşekkir” ve “şükran” sözcükleriyle birlikte Türkçede de kullanılan “şükür” sözcüğü, türevleriyle birlikte Kur’an’da toplam 74 kez yer almıştır. Aşağıda verilen ayetler dikkate alınarak “şükr”ün din terminolojisindeki anlamı şöyle ifade edilebilir:
Şükür, Allah’ın insanlara verdiği nimetlere karşı insanların da bu nimetlerin karşılığını Allah’a vermeleridir.
Sözcüğün gerçek anlamı, alınan şeye bir karşılık olarak verilenin de o şeyin cinsinden olmasını gerektirmektedir. Yani “şükür”ün lâf ile olmayacağı, gerek sözcüğün vaz’ [ilk] anlamından gerekse Kur’an’daki kullanımlarından anlaşılmaktadır. Şükrün ayetlerdeki kullanımı, onun insana verilen nimetin cinsinden verilerek yapılabilecek bir karşılık verme olduğunu göstermektedir. Ancak gerçek böyle olmasına rağmen sözcük gerçek anlamından uzaklaştırılmış ve “dilin şükrü”, “kalbin şükrü” ve “bedenin şükrü” gibi tasniflere tâbi tutulmuştur.
Şükür nimet karşılığıdır. Rabbimiz verdiği nimetleri hatırlatıp ondan sonra şükür talebinde bulunmaktadır:

Öyleyse Allah’ın size rızk olarak verdiği şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin. Allah'ın nimetine şükredin, eğer gerçekten sadece O'na kulluk ediyorsanız. (Nahl/114)           

Öyleyse Beni anın ki, Ben de sizi anayım. Ve Bana şükredin, Bana nankörlük etmeyin. (Bakara/152)    

Sonra da o [Süleyman] onun kararından / sözünden gülerek tebessüm etti. Ve “Ey Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimete şükretmemi ve hoşnut olacağın salihi işlememi gönlüme getir ve Rahmetinle, beni salih kullarının içine kat!” dedi. (Neml/19)               

Ve Biz insana ana ve babasına ihsanı [iyilik yapmayı / güzel davranmayı] tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle bıraktı [doğurdu]. Ve onun taşınması ve ayrılması otuz aydır. Nihayet insan olgunluk çağına ulaşıp, kırk seneye geldiğinde der ki: “Rabbim! Bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salihi işlememi sağla. Benim için soyumdan salih kimseler kıl. Şüphesiz ben Sana yöneldim. Ve ben şüphesiz teslim olanlardanım.” (Ahkaf/15)                                           

Şüphesiz ki, Rabbimiz insana sayamayacağı kadar nimet vermiştir. Başta aldığı nefes olmak üzere, sahip olduğu aile, mal, mülk ve diğer her şey, bütün bu nimetlerin de üstünde olarak Kur’an ve onun sayesinde nail olunan iman, hep O’nun verdiği nimetlerdendir. Dolayısıyla bütün bu nimetlerin karşılığının Rabbimize bire bir ödenebilmesi imkânsızdır. Bu durumda insanın yapacağı şey çok şükretmek, yani mümkün olduğu kadar, imkânlarının elverdiği kadar salih işlemektir.
Şükür nimetin artmasına, şükrün karşıtı olan küfür [nankörlük] ise nimetin elden gitmesine sebep olur. İnsan şükrettikçe, yani nimeti veren Allah’a karşılığını ödedikçe Allah da ona nimetini kat kat artırır; ayrıca ona huzur ve mutluluk verir.

Ve hani Rabbiniz size şöyle ilân etmişti: “Ant olsun ki şükrederseniz elbette size arttırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir. (İbrahim/7)             

Nankörlük edenler ise hem biriktireceğim diye hem de biriktirdiğimi koruyacağım ve daha da artıracağım diye maddî ve manevî sıkıntılara, azaplara duçar olur. Ayrıca Allah, verdiği nimeti elinden almak suretiyle onu cezalandırır.
Yüce Allah, “şükür” görevini yerine getirmek üzere kullarından her “hasene” getirene, getirdiğinin on katını vaat etmektedir [En’âm/160]. “İnfak, salihat” cinsinden davranışlarda bulunanların durumunu da bire yedi yüz veren daneye benzetmekte ve onlardan dilediği kişiler için daha da arttıracağını bildirmektedir [Bakara/261].
Yüce Rabbimizin Esma-i Hüsna’sından ikisi de “eş-Şakir [yapılanın karşılığını veren] ve “eş-Şekûr [yapılanın karşılığını çok çok veren]”dir.
Konu hakkındaki detaylı açıklamamız Ya Sin suresinin sonundadır. (Tebyinü’l-Kur’an; c.3,  s: 322-328)
Firavun’un İsrailoğulları’na yaptığı işkenceleri şu ayetler ile hatırlamalıyız:

Ve hani bir zaman sizi, sizi azabın en kötüsüne çarpıtan, oğullarınızı boğazlayan, kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardık. Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir bela vardır. (Bakara/49)

Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde yüceldi ve ehlini grup grup kıldı; onlardan bir taifeyi güçsüzleştirmek istiyor; bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi. (Kasas/4)

Konumuz olan ayetlerde Musa’nın (as) İsrailoğulları’na verdiği nakledilen öğütler, Musa’nın (as) ölmezden evvel İsrailoğulları’na Tevrat’tan özetlediği, tekrarladığı emirlerdir. Bunlar Kitab-ı Mukaddes’in Tesniye bölümünü oluşturmaktadır. Tesniye’nin konumuz olan ayetlerle örtüşen cümlelerini aşağıda naklediyoruz:

4 "Kulak ver, ey İsrail! Yahve Tanrımız'dır, O tektir.
Tanrınız Yahve'yi bütün yüreğinizle, bütün canınızla, bütün gücünüzle seveceksiniz.
Bugün size verdiğim bu buyrukları aklınızda tutun.
Onları çocuklarınıza benimsetin. Evinizde otururken, yolda yürürken, yatarken, kalkarken onlardan söz edin.
Bir belirti olarak onları ellerinize bağlayın, alnınıza takın.
9 Evlerinizin kapı sövelerine, kentlerinizin kapılarına yazın." (Tesniye, 6: 4-9)

"Şimdi, ey İsrail halkı, Tanrınız RABB sizden ne istiyor? Yalnız şunu istiyor: Tanrınız RABB'den korkun, O'nun yollarında yürüyün, O'nu sevin; bütün yüreğinizle, bütün canınızla O'na kulluk edin;
üzerinize iyilik gelsin diye bugün size bildirdiğim buyruklarına, kurallarına uyun.
Gökler de, en yüce katı da, yeryüzü ve içindeki her şey Tanrınız RABB'indir.
Öyleyken RABB atalarınızı sevdi, onlara bağlandı. Bugün olduğu gibi, onların soyu olan sizleri bütün halkların arasından seçti.
Yüreklerinizi RABB'e adayın bundan böyle dik başlı olmayın.
Çünkü Tanrınız Yahve, tanrıların Tanrısı, rablerin Rabbi'dir. O kimseyi kayırmayan, rüşvet almayan, ulu, güçlü, heybetli Tanrı'dır.
Öksüzlerin, dul kadınların hakkını gözetir. Yabancıları sever, onlara yiyecek, giyecek sağlar.
Siz de yabancıları seveceksiniz. Çünkü Mısır'da siz de yabancıydınız.
20 Tanrınız RABB'den korkun, O'na kulluk edin. O'na bağlı kalın ve O'nun adıyla ant için.
21 O övgünüzdür. Gözlerinizle gördüğünüz o büyük, heybetli belirtileri sizin için yapan Tanrınız'dır.
22 Mısır'a giden atalarınız yetmiş kişiydi. Şimdiyse Tanrınız RABB sizi göklerdeki yıldızlar kadar çoğalttı." (Tesniye 10: 12-22)

Eğer Tanrınız RABB'in sözünü iyice dinler ve bugün size ilettiğim bütün buyruklarına uyarsanız, Tanrınız RABB sizi yeryüzündeki bütün uluslardan üstün kılacaktır.
Tanrınız RABB'in sözünü dinlerseniz, şu bereketler üzerinize gelecek ve sizinle olacak:
"Kentte de, tarlada da kutsanacaksınız.
4 "Rahminizin meyvesi kutsanacak. Toprağınızın ürünü, hayvanlarınızın dölü -sığırlarınızın buzağıları, sürülerinizin kuzuları- bereketli olacak.
5 "Sepetiniz ve hamur tekneniz bereketli olacak.
6 "İçeri girdiğinizde de, dışarı çıktığınızda da kutsanacaksınız.
7 "RABB size saldıran düşmanlarınızı önünüzde bozguna uğratacak. Onlar size bir yoldan saldıracak, ama önünüzden yedi yoldan kaçacaklar.
8 "RABB'in buyruğuyla ambarlarınız dolu olacak. El attığınız her işte RABB sizi kutsayacak. Tanrınız RABB size vereceği ülkede sizi kutsayacak.
9 "Tanrınız RABB'in buyruklarına uyar, O'nun yollarında yürürseniz, RABB size içtiği ant uyarınca sizi kendisi için kutsal bir halk olarak koruyacaktır.
Yeryüzündeki bütün uluslar RABB'e ait olduğunuzu görecek, sizden korkacaklar.
  11.RABB atalarınıza ant içerek size söz verdiği ülkede bolluk içinde yaşamanızı sağlayacak: Rahminizin meyvesi kutsanacak; hayvanlarınızın yavruları, toprağınızın ürünü verimli olacak.
12 RABB ülkenize yağmuru zamanında yağdırmak ve bütün emeğinizi verimli kılmak için göklerdeki zengin hazinesini açacak. Birçok ulusa ödünç vereceksiniz; siz ödünç almayacaksınız.
13 RABB sizi kuyruk değil baş yapacak. Eğer bugün size ilettiğim Tanrınız RABB'in buyruklarını dinler, onlara iyice uyarsanız, altta değil, her zaman üstte olacaksınız.
14 Bugün size ilettiğim buyrukların dışına çıkmayacak, başka ilahların ardınca gitmeyecek, onlara tapmayacaksınız."

Lanetler
15 "Ama Tanrınız RABB'in sözünü dinlemez, bugün size ilettiğim buyrukların, kuralların hepsine uymazsanız, şu lanetler üzerinize gelecek ve size ulaşacak:
16 "Kentte de, tarlada da lanetli olacaksınız.
17 "Sepetiniz ve hamur tekneniz lanetli olacak.
18 "Rahminizin meyvesi, toprağınızın ürünü, sığırlarınızın buzağıları, sürülerinizin kuzuları lanetli olacak.
19 "İçeri girdiğinizde lanetli olacaksınız; dışarı çıktığınızda da lanetli olacaksınız.
20 "RABB'e sırt çevirmekle yaptığınız kötülükler yüzünden el attığınız her işte O sizi lanete uğratacak, şaşkına çevirecek, paylayacak. Sonunda üzerinize yıkım gelecek ve çabucak yok olacaksınız.
21 RABB, mülk edinmek için gideceğiniz ülkede sizi yok edinceye dek, salgın hastalıkla cezalandıracak.
22 Veremle, sıtmayla, iltihapla, yakıcı sıcaklıkla, kuraklıkla, samyeliyle, küfle cezalandıracak. Siz yok oluncaya dek bunlar sizi kovalayacak.
Başınızın üstündeki gök tunç, ayağınızın altındaki yer demir olacak.
RABB siz yok oluncaya dek gökten yağmur yerine ülkenize toz ve kum yağdıracak.
"RABB sizi düşmanlarınızın önünde bozguna uğratacak. Onlara bir yoldan saldıracak, ama önlerinden yedi yoldan kaçacaksınız. Yeryüzündeki bütün uluslar için dehşet verici bir örnek olacaksınız.
Ölüleriniz gökteki bütün kuşlara ve yabanıl hayvanlara yem olacak; onları korkutup kaçıran kimse olmayacak.
RABB sizi iyileşemeyeceğiniz Mısır çıbanıyla, urlarla, kaşıntıyla, uyuzla vuracak.
RABB sizi delilikle, körlükle, şaşkınlıkla cezalandıracak.
29 Öğle vakti körlerin karanlıkta el yordamıyla yürüdüğü gibi yürüyeceksiniz. Yaptığınız her şeyde başarısız olacak, sürekli sıkıştırılacak, yağmalanacaksınız. Sizi kurtaran olmayacak.
"Bir kızla nişanlanacaksınız, ama başka biri onunla yatacak. Ev yapacak ama içinde oturmayacaksınız. Bağ dikecek ama üzümünü toplamayacaksınız.
Öküzünüz gözünüzün önünde kesilecek ama etini yemeyeceksiniz. Eşeğiniz zorla sizden alınacak, geri getirilmeyecek. Davarlarınız düşmanlarınıza verilecek. Sizi kurtaran olmayacak.
32 Oğullarınız, kızlarınız gözlerinizin önünde başka bir ulusa verilecek. Her gün onları gözlemekten gözlerinizin gücü tükenecek. Elinizden bir şey gelmeyecek.
Tanımadığınız bir halk toprağınızın ürününü ve bütün emeğinizi yiyecek. Sürekli sıkıştırılacak, ezileceksiniz.
Gözlerinizle gördükleriniz sizi çıldırtacak.
RABB dizlerinizi, bacaklarınızı tepeden tırnağa iyileşmeyen ağrılı çıbanlarla vuracak.
"RABB sizi ve başınıza atayacağınız kralı sizin de atalarınızın da bilmediği bir ulusa sürecek. Orada ağaçtan, taştan yapılmış başka ilahlara tapacaksınız.
RABB'in sizi süreceği bütün uluslar başınıza gelenlerden dehşete düşecek; sizi aşağılayacak, sizinle eğlenecekler.
38 "Çok tohum ekecek, ama az toplayacaksınız. Çünkü ürününüzü çekirge yiyecek.
39 Bağlar dikecek, bakımını yapacak, ama şarap içmeyecek, üzüm toplamayacaksınız. Onları kurt yiyecek.
Ülkenizin her yerinde zeytinlikleriniz olacak, ama zeytinyağı sürünmeyeceksiniz. Zeytin ağaçlarınız ürününü yere dökecek.
Oğullarınız, kızlarınız olacak, ama sizinle kalmayacaklar, sürgüne gönderilecekler.
Bütün ağaçlarınızı, toprağınızın ürününü çekirgeler yiyecek.
"Aranızdaki yabancılar yükseldikçe yükselecek, sizse alçaldıkça alçalacaksınız.
O sana ödünç verecek, ama sen ona ödünç vermeyeceksin. O baş, sen kuyruk olacaksın.
"Bütün bu lanetler başınıza yağacak. Yok oluncaya dek sizi kovalayacak ve size erişecek. Çünkü Tanrınız RABB'in sözünü dinlemediniz, size verdiği buyrukları, kuralları yerine getirmediniz.
Bu lanetler siz ve soyunuz için sonsuza dek bir belirti, şaşılası bir olay olarak kalacak.
47 Madem bolluk zamanında Tanrınız RABB'e sevinçle, hoşnutlukla kulluk etmediniz,
RABB'in üzerinize göndereceği düşmanlara kölelik edeceksiniz. Aç, susuz, çıplak kalacaksınız; her şeye gereksinim duyacaksınız. RABB sizi yok edinceye dek boynunuza demir boyunduruk vuracak.
"RABB uzaktan, dünyanın öbür ucundan bir ulusu - dilini bilmediğiniz bir ulusu - birden çullanan bir kartal gibi başınıza getirecek.
50 Yaşlılara saygı, küçüklere sevgi beslemeyen acımasız bir ulusu.
51 Siz yok oluncaya dek hayvanlarınızın yavrularını, toprağınızın ürününü yiyip bitirecekler. Size ne tahıl, ne şarap, ne zeytinyağı, ne sığırlarınızın buzağılarını, ne de sürülerinizin kuzularını bırakacaklar; ta ki, siz ortadan kalkıncaya dek.
52 Güvendiğiniz yüksek, dayanıklı surlar yerle bir oluncaya dek ülkenizdeki bütün kentlerde sizi kuşatacaklar. Tanrınız RABB'in size verdiği ülkedeki bütün kentleri kuşatacaklar.
"Kuşatma sırasında düşmanınızın vereceği sıkıntıdan rahminizin meyvesini, Tanrınız RABB'in size verdiği oğulların, kızların etini yiyeceksiniz.
Aranızdaki en yumuşak, en duyarlı adam bile öz kardeşine, sevdiği karısına, sağ kalan çocuklarına acımayacak;
yediği çocuklarının etini onların hiçbiriyle paylaşmayacak. Çünkü düşmanın kuşatma sırasında sizi sıkıştırması yüzünden kentlerinizde hiç yiyecek kalmayacak.
56-57 Aranızda en yumuşak, en duyarlı kadın -yumuşaklığından ve duyarlılığından ayağının tabanını yere basmak istemeyen kadın- bile sevdiği kocasından, öz oğlundan, kızından, plasentayı ve doğuracağı çocukları esirgeyecek. Çünkü kuşatma sırasında düşmanın kentlerinizde size vereceği sıkıntıdan, yokluktan onları gizlice yiyecek.
58 "Bu kitapta yazılı yasanın bütün sözlerine uymaz, Tanrınız Yahve'nin yüce ve heybetli adından korkmazsanız,
59 RABB sizi ve soyunuzu korkunç belalarla, büyük ve sürekli belalarla, ağır, iyileşmez hastalıklarla vuracak.
60 Sizi ürküten Mısır'ın bütün hastalıklarını yeniden başınıza getirecek; size yapışacaklar.
61 Siz yok oluncaya dek RABB bu Yasa Kitabı'nda yazılmamış her türlü hastalığı ve belayı da başınıza getirecek.
Gökteki yıldızlar kadar çok olan sizler, sayıca az bırakılacaksınız. Çünkü Tanrınız RABB'in sözüne kulak vermediniz.
Size iyilik yapmak, sizi çoğaltmak RABB'i nasıl sevindirdiyse, sizi yıkmak ve yok etmek de öyle sevindirecektir. Mülk edinmek için gideceğiniz ülkeden sökülüp atılacaksınız.
"RABB sizi dünyanın bir ucundan öbür ucuna, bütün halklar arasına dağıtacak. Orada sizin de atalarınızın da tanımadığı, ağaçtan ve taştan yapılmış başka ilahlara tapacaksınız.
Bu uluslar arasında ne esenliğiniz ne de dinlenecek bir yeriniz olacak. Orada RABB size titreyen yürekler, umutsuzluk ve bakmaktan yorulmuş gözler verecek.
Sürekli can kaygısı içinde yaşayacaksınız. Gece gündüz dehşet içinde olacaksınız. Yaşamınızın güvenliği olmayacak.
Yüreğinizi kaplayan dehşet ve gözlerinizin gördüğü olaylar yüzünden, sabah, 'Keşke akşam olsa!', akşam, 'Keşke sabah olsa!' diyeceksiniz.
Bir daha görmeyeceksiniz dediğim yoldan RABB sizi gemilerle Mısır'a geri gönderecek. Orada erkek ve kadın köle olarak kendinizi düşmanlarınıza satmaya kalkışacaksınız; ama satın alan olmayacak." (Tesniye; 28: 1-68)

Musa (as) ve kavmiyle ilgili İbrahim suresindeki bu kısa değininin amacı, Musa’nın (as) kavmi örnek verilerek Mekke müşriklerine onlar gibi nankör olmamaları mesajını vermektir. H.Yılmaz

Yani, bu toplumlar yeryüzünden gelip geçtiler; böyle kaç toplumun gelip geçtiğini ve nasıl bir hayat sergilediklerini bütün gerçeğiyle şimdi ancak Allah bilir. Bkz. 14. ayet ve aşağıda 18. not.

Lafzen, “ellerini ağızlarına koyup” -kişinin makul bir öneriyi ya da önermeyi aynı derecede makul ve mantıkî bir karşı tezle reddetmekte gösterdiği aczi, yetersizliği ifade eden bir deyim: Nitekim, elçilerin getirdiği mesaja karşı inatçı soydaşlarının düşünmeden ortaya attıkları itiraz hiçbir şekilde bir “tez” olarak görülemez.

Bkz. 11. sure, 92. not. Dikkatten kaçmış olmaması gerekir ki, inkarcıların bu cevabı, 11:62'de belli bir toplumun -Semûd kaviminin- ağzından ve tekil olarak (“bizi çağırdığın şey”) verilirken, burada, değişik peygamberlere hitaben değişik toplumların tepkisini toplu olarak yansıtmak üzere çoğul olarak (“bizi çağırdığınız şey”) verilmiştir. Sonraki anlatımın temelini teşkil eden ve daha önceki zamanlarda gelmiş olan tek tek peygamberlerin başlarından geçenlere ilişkin muhtelif Kur’ânî kıssaların yankılarını içinde taşıyan bu genelleme, Allah'ı bütünüyle inkar eden ya da O'nun varlığını bilinçli olarak inkar etmese de kendileriyle Allah arasında birtakım hayal ürünü, (ilahî veya yarı ilahî olduğu düşünülen) “aracılar, şefaatçiler” vehmetmek suretiyle dolaylı olarak ya da zımnen, O'nun her şeyi bilen, her şeye gücü yeten biricik ilah olduğu gerçeği karşısında inkar durumuna düşen kimselerin inatçı tutumlarının mümeyyiz vasfını, belirleyici karakterini ortaya koyar niteliktedir. M.Esed

Hz. Musa (a.s.)'nın konuşması 8. ayetle bitmektedir. Bu ayetten itibaren Mekke'li kafirlere doğrudan hitap edilmektedir.
Buradaki metnin Arapça kelimelerinin anlamı konusunda birçok farklı görüş öne sürülmüş ve her müfessir bunlara değişik anlamlar vermiştir. Biz bu kelimelerin, kafirlerin İslam davetine karşı gösterdikleri hoşgörüsüzlük, şaşkınlık ve kızgınlığı ifade ettiği görüşündeyiz. Bu görüş bir sonraki cümle tarafından desteklenmektedir.
Onlar İslami davet hakkında "kuşkulu bir şüphe" içindeydiler, çünkü bu davet onların zihinlerindeki huzuru bozmuştu. Mesaja davet her zaman için zihinleri yorar, çünkü onun düşmanları için bile ilk anda onu reddetmek veya gönül rahatlığıyla ona karşı çıkmak imkansızdır. Onlar onun hakkındaki şüphelerinde ne kadar ısrar ederlerse etsinler ve onun gerçekliğini ve akla yakın fikirlerini ne kadar reddederlerse etsinler, onun açıksözlülüğü, samimiyeti ve ifade tarzı, en azılı düşmanlarının zihninde bile karışıklıklara neden olur. Elçinin saf ve kusursuz karakteri ve ona uyanlarda görülen göze çarpan iyi değişiklikler onların zihinlerinde o denli bir birikim etkisi yaratır ki, en azılı düşmanlar bile kendi durumlarından rahatsızlık duyup şüpheye düşerler. Böylece Hakkı savunanların vicdan huzurunu bozmak isteyenler kendi iç huzurlarını bozmuş olurlar. Mevdudi

 

Lafzen, “onların elçileri”.  - Yani, “bu dünyadaki hayatınızın sonuna kadar”. Kanaatimizce bu ifade, “hakkı inkara kalkışanların ya da buna eğilim gösterenlerin” bu dünyada dahî başlarına gelmesi mukadder olan felaketlere (bkz. 13:31'in son paragrafı ve ilgili 57. not) işaret ederek, Allah'ın, peygamberleri aracılığıyla ulaştırdığı çağrıya bilinçli ve duyarlı olarak olumlu tepki gösteren kimselerin bu tür felaketlerden/azaplardan bağışık olacaklarını ve manevî planda ebedî huzur ve saadetle ödüllendirileceklerini îma etmektedir (karş. 13:29). M.Esed

Peygamberlerin, daveti reddedenlere bu soruyu sormalarının nedeni onların, Allah'a karşı takındıkları tavrın saçmalığını göstermek istemeleridir. Çünkü her dönemde müşrikler Allah'ın varlığına, O'nun göklerin ve yerin yaratıcısı olduğuna inanmalarına rağmen, Allah'tan gelen vahyi, bunun mantiki bir sonucu olarak da yalnızca O'na ibadet etmeleri gerektiği gerçeğini reddetmişlerdir. Bu nedenle Peygamberler onlara şöyle bir soru yöneltmişlerdir: "Siz Allah'ın varlığı hakkında herhangi bir şüphe içinde misiniz?."
Bireyler söz konusu olduğunda "belirli bir süre" ya kişinin öldüğü zaman, ya da kıyamet günü olabilir. Milletlerin yükseliş ve düşleriyle ilgili "belirlenen süre" ise o toplumdaki kişilerin ortak davranışları ile belirlenir. Örneğin, eğer iyi bir toplum süresi dolmadan bozulmaya uğrarsa, belirlenen süre kısaltılmış ve yürürlükten kaldırılmış olur. Diğer taraftan eğer bozulmuş bir toplum iyiye doğru yönelip değişirse, süresi uzatılır; öyle ki kıyamete kadar bile yaşayabilir. Bu nokta Ra'd suresi 11. ayette şöyle ifade edilmiştir: "Gerçekten Allah, kendi özlerinde olanı değiştirip bozuncaya kadar bir toplulukta olanı değiştirip bozmaz..."
Kafirler şöyle demek istiyorlardır: "Siz de her yönüyle bizim gibi insanlarsınız, bizim gibi yiyor, içiyor ve uyuyorsunuz ve bizim gibi evlenip çocuk sahibi oluyorsunuz. Açlık ve susuzluk hissediyor, bizim gibi sıcaktan, soğuktan, hastalık ve kazalardan etkileniyorsunuz. Kısacası siz de bizim gibi bütün insan olmanın gerektirdiği sınırlamalara sahipsiniz ve biz sizde, sizi peygamber olarak kabul etmemize, Allah'ın sizinle iletişim kurduğuna ve size meleklerini gönderdiğine inanmamıza neden olacak fevkalade ve harikulade birşey görmüyoruz."
Yani, "Eğer hala peygamber olduğunuzu iddia ediyorsanız, bize sizin Allah tarafından gönderildiğinize ve beraberinizde getirdiğiniz davetin gerçekten O'nun katından olduğuna ikna edecek somut bir delil getirin." Mevdudi

Yani, hakkın peşinde olan herkes, aydınlanma için, kendilerine teklif edilen ilahî mesajın muhtevasına yönelmelidirler (bkz. 7:75, 13:43 ve ilgili notlar). Kur’an pek çok yerde (örn. 6:109-111 ya da 13:31) peygamberî mesajın gözle görülebilir, haricî vasıtalar ya da vakalarla kanıtlanması yolundaki isteklerin hem ahlaken, hem de mantıken boş ve yararsız olduğunu ifade etmiştir; çünkü böyle bir mesajın ortaya koyduğu mutlak ya da fıtrî gerçeklikten yana duyulan, ahlaken sağlam ve zihinsel olarak da doğrulanabilir inanç ya da itminan ancak “akla uygun, bilinç ve duyarlığa dayanan bir kavrayış”la elde edilebilir (12:108). M.Esed

Yani, "Şüphesiz biz de sizin gibi insanız, fakat Allah dilediğiyle bizi sizin aranızdan seçti ve bize Hak (gerçek) bilgiyi ve kesin bir basireti lutfetti. Bu Allah'ın dileğidir ve O dilediğine dilediği şeyi lutfetmek kudretine sahiptir. Biz O'ndan bu lutfu size veya başkalarına vermesini isteme durumunda değiliz. Bize gösterilen gerçekleri de reddedemeyiz. " Mevdudi

Lafzen, “bizi yollarımıza yönelten” -9. ayetle başlayan bölümün tamamında izlenen ve bütün peygamberler tarafından tebliğ edilen mesajın öz ve esas itibariyle hep aynı olduğunu dile getiren çoğul ifade tarzı. M.Esed

Bu istekten, peygamberlerin kendilerine ilahi görev verilmeden önce kavimlerinin dinine uydukları sonucunu çıkarmak yanlıştır. Kavimlerinin böyle düşünmelerinin nedeni onların daha önceden sessiz bir hayat yaşamaları ve ne yeni bir dine uyduklarını ne de yürürlükteki dine karşı açıkça karşı çıktıklarını ilan etmemiş olmalarıdır. Bu nedenle kavimleri onların da atalarının dinine uyduklarını düşünmüşler ve onları dinden dönmekle suçlamışlardır. Gerçekte ise onlar hiçbir zaman müşrik atalarının dinine uymamışlardır. Mevdudi

Lafzen, “Onlardan sonra”: elçiler tarafından tebliğ edilen hak ve hakikate ilişkin mesajın muhaliflerinden daha uzun ömürlü olacağını (karş. yukarıda 9. ayet, “onları [şimdi] Allah'tan başka kimse bilmez”) ve sonunda zafere ulaşacağını îma eden ilahî vaad.

Zemahşerî'nin işaret ettiği gibi, yukarıdaki ayette dile getirilen ilahî vaad, “gelecek (el-‘âkibe) Allah'a karşı sorumluluk bilincine sahip olanlarındır ” (7:128) ifadesiyle eş değerdedir. M.Esed

Burada peygamberler, kavimlerinin onları vatanlarından sürüp çıkarma tehdidine karşı teselli edilmektedirler. Onlara şöyle deniyor: "Onları oradan çıkaracağız, sizi ve size uyanları oraya yerleştireceğiz." Mevdudi

Musa peygamber ile ilgili bir hatırlatma yapıldıktan sonra, bu ayet grubunda da Musa’dan önceki elçilere ve bu elçilerin kendi toplumları ile olan mücadelelerine,  Rabbimizin o elçilere yaptığı vahiylere değinilmiştir.
Yüce Allah, Nuh’tan (as) bu yana, tevhid akidesini yerleştirmek, yeryüzünde zulüm ve fesadı engelleyip adaleti sağlamak amacıyla birçok peygamber göndermiştir. Peygamberler toplumlarına Allah’ın rahmet ve bağışını haber vermiş fakat hepsi de elçilerinin ağzını tıkayıp gerçeği söylemelerine engel olmaya çalışmıştır. “Siz sadece bizim gibi bir beşersiniz, bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin” diyerek elçilere karşı çıkmışlardır.
Daha önce de açıklandığı gibi, Mekke müşrikleri elçinin içlerinden biri, bir beşer oluşunu kabullenemiyorlardı. Onlara göre elçi ya melek olmalıydı, ya da beraberinde bir melek bulunmalıydı. Üstelik çok da zengin olmalıydı. Bu konulara ait detay daha evvel Furkan ve İsra surelerinde (Tebyinü’l-Kur’an; c:3, s:351, 352 ve c:4, s:404-412) yer almıştır.
Bunun üzerine elçiler Allah’tan aldıkları emirle onlara “Biz ancak sizin gibi bir beşeriz. Velâkin Allah kullarından dilediğini kayırır. Ve Allah’ın izni olmadıkça bizim için size bir delil getirmemiz olacak şey değildir. Onun için de inananlar sadece Allah’a tevekkül etsinler. Ve bize yollarımızı göstermişken, neden biz Allah'a tevekkül etmeyelim! Ve elbette biz, bize yaptığınız eziyetlere sabredeceğiz. Tevekkül edenler de yalnız Allah'a tevekkül etsinler” demişlerdir.
Tüm bunlardan sonra müşrikler azgınlıklarını artırarak “ya bizim dinimize dönersiniz, ya da sizi buradan sürüp çıkaracağız” diyerek elçilere eza ve cefa etmişlerdir. Sonunda Allah, elçilere “Biz zalimleri mutlaka helak edeceğiz ve onlardan sonra sizi mutlaka o yere yerleştireceğiz. Bu, makamımdan ve tehdidimden korkan içindir” diye vahyederek onlara güç kuvvet vermiştir.

Zalimlerin elçilere dirençle karşı koyuşları daha evvel de birçok surede genişçe anlatılmıştı. Burada Resulullah’ın da başına bir takım sıkıntıların geleceği bildirilirken aynı zamanda karşı tutumlarını sürdüren Mekkeli müşriklere de akıbetlerinin o direnişçilerden farklı olmayacağı mesajı verilmiştir.

Pasajdaki ana temayı yansıtan şu ayetlerin okunmasını, konunun daha iyi anlaşılması bakımından özellikle gerekli görüyoruz:

Ad’ı, Semud’u, Ress ashabını ve bunlar arasında daha birçok nesilleri de. (Furkan/38)

Ve ant olsun ki Biz senin önünden nice elçiler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık onlardan kimini de anlatmadık. Hiçbir elçi, Allah'ın izni olmaksızın bir ayet getiremez.  Artık Allah'ın emri gelince de hak ile gerçekleştirilir. Batılcılar, işte burada hüsrana uğradılar. (Mü'min/78)

Ve yakında seni arzdan [yurdundan] çıkarmak için, muhakkak ki rahatsız edecekler. O takdirde senden önce elçilerimizden gönderdiğimiz kişiler hakkındaki sünnetimize göre onlar da senin ardından pek az kalacaklardır. -Bizim sünnetimizde herhangi bir değişme göremezsin.- (İsrâ/76, 77)

Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şu‘ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden muhakkak çıkarırız, ya da bizim milletimize dönersiniz!” [Şu‘ayb da] dedi ki: “İstemesek de mi! Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin milletinize dönersek, kesinlikle Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah'ın dilemesi hariç ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz ilmi ile her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a güvenip dayandık.” –Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hakk ile hükmet. Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın!– (A'râf/88-89)

Onlar ki, başka değil, sırf “Rabbimiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette,  içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yerle bir edilirdi. Allah, kendisine yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir. (Hacc/40)

Lut’u da (elçi olarak kavmine gönderdik). Hani o, kavmine; “Göz göre göre hâlâ o aşırılığı [hayâsızlığı] yapacak mısınız? Şehvet yönünden kadınlardan aşağı olan erkeklere yaklaşacak mısınız? Aslında siz cahillikte devam edegelen bir kavimsiniz!” demişti.
Sonra da kavminin cevabı sadece “Lut ailesini memleketinizden çıkarın; baksanıza onlar temiz kalmak isteyen insanlarmış!” demeleri oldu.
Bunun üzerine onu ve geride kalmasını takdir ettiğimiz karısı dışındaki yakınlarını kurtardık.
Ve onların üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki! Ne kötü idi uyarılanların yağmuru! (Neml/54- 58)

Hani bir zaman, şu küfretmiş olan kimseler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurarken Allah da tuzak kuruyordu. Ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır. (Enfal/30)

Peki, kazandığı şeyler ile birlikte her bir nefsin [kişinin] üzerinde ayakta duran o kişi kimdir? Onlar ise Allah'a ortaklar kıldılar. De ki: “Onları isimlendirin! Yoksa siz O’na yeryüzünde bilmediği bir şey mi haber vereceksiniz? Yoksa sözden açık olanı mı? Aslında şu, küfre sapmış olan kişilere planları güzel gösterildi de Yol’dan saptırıldılar. Allah kimi saptırırsa, artık onun için yol gösteren kimse yoktur. (Ra'd/33)

Şüphesiz şu, Allah'ın ayetlerini inkâr eden ve haksız yere peygamberleri öldüren ve insanlardan adaleti emreden kişileri öldürten kişiler; hadi onlara acıklı bir azabı müjdele!
İşte bunlar, dünyada ve ahirette de bütün yaptıkları boşa gitmiş olan kimselerdir. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Al-i Imran/21-22)

Bu [Elçilik], Allah'ın, dilediği kişiye verdiği lütfudur. Ve Allah, büyük lütuf sahibidir. (Cuma/4)

Allah meleklerden,  elçiler seçer, insanlardan da… Şüphesiz Allah en iyi işiten, en iyi görendir. (Hacc/75) H.Yılmaz

Ya da: “[onlar yani, elçiler] zafer için niyaz ettiler”, yahut “[Allah'ın] yardım[ını] istediler” -İsteftehû fiil formunda kullanılan feth isminin muhtevasında bulunan bu her iki anlam burada birbiriyle bağlantılıdır. Hatırlanmalıdır ki, feteha'nın lugat anlamı “açtı”; istefteha'nınki de: “[bir şeyi] açmayı istedi” ya da “açılsın istedi” şeklindedir. Bu itibarla, yukarıdaki bölüm, genelleştirilmiş bir ifade tarzı içinde Şuayb Peygamber'in 7:89'daki duasını yankılamaktadır: “Ey Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasındaki hakkı ortaya çıkar (iftah)”. M.Esed

Bu tarihi olayların öneminin kavranabilmesi için, bunların Mekke müşriklerinin peygambere (s.a) yönelttikleri itirazlara cevap olarak zikredildiği gözönünde bulundurulmalıdır. Bu surenin indirildiği dönemde Mekke'nin durumu, daha önceki peygamberlerin kavimlerinin durumunun aynısı olduğu için, bu olaylar Kureyşlileri ve diğer Arap müşriklerini uyarmak üzere anlatılmaktadır: "Daha önceki kafirler peygamberlerine karşı çıktılar, helak oldular ve yerlerine müminler geçti. Aynı şekilde sizin geleceğiniz de tamamen peygamberin (s.a) davetine karşı takınacağınız tavra dayanmaktadır. Eğer bu daveti kabul ederseniz, Arabistan topraklarında kalabilirsiniz, eğer reddederseniz oradan çıkarılırsınız." Bunu takip eden olaylar, bu uyarının onbeş yıl sonra gerçekleştiğini göstermektedir, çünkü onbeş yıl sonra tüm Arabistan'da bir tek müşrik kalmamıştı. Mevdudi

Lafzen, “onun ardından [da] cehennem (gelmektedir)”; yani, varacağı yer olarak. Cebbâr sözcüğü için, bu anlam örgüsü içinde verdiğimiz “hakkın zorba düşmanı” karşılığı hk. bkz. 26:130 ile ilgili 58. notun ilk kısmı.

Sadîd sözcüğü, ilk ağızda “dönüp uzaklaştı” ya da “[bir şeyden] yüz çevirdi/tiksindi” yahut -Kâmûs ve Esâs'ın kaydettiğine göre- (bir şeye karşı duyduğu tiksintiden ötürü) “yüksek sesle bağırdı/çığlık attı” anlamına gelen sadde fiilinin masdarlarından biridir. Sadîd sözcüğü tiksinti veren şeyi ifade ettiği içindir ki, yaralardan akan cerahatten ya da organizmadan sızan kıvamlı sıvıyı ifade için mecaz olarak da kullanılır. Yukarıdaki ayete ilişkin yorumunda Râzî, mâin sadîdin ifadesinin burada tamamen mecazî bir anlam taşıdığını ve “sadîd gibi (irin ya da cerahat gibi, yani onun kadar tiksinti veren) su” olarak anlaşılması gerektiğini söylemektedir. Biz de bu yoruma uyarak yukarıdaki ifadeyi, dünyadaki hayatları süresince bütün manevî gerçekleri inkara eğilim gösteren kimseleri ahirette bekleyen amansız acıları, taciz edici, huylandırıcı azabı mecazî bir üslup içinde vermek üzere, “azapla ağulanmış” ifadesiyle çevirdik. (Karş. bizim, “yakıcı bir ümitsizlik iksiri” ifadesiyle çevirdiğimiz “şerâb min hamîm” tabiri; bu tabir Kur’an'da muhtelif yerlerde geçmekte olup 6:70'e ilişkin 62. notta bir açıklaması verilmiştir). M.Esed

Bu ayetlerde, elçilerin direnen inkârcılar hakkındaki talepleri ile Rabbimizin bu talepleri kabul ederek direnen müşrikleri cezalandırması nakledilmiştir. Elçiler sıkıştıkları dönemlerde daima Allah’tan yardım istemişlerdir. Rabbimiz de elçilere yardım ederek tüm zorbaları perişan etmiştir. Bu zorbaların ahiretteki yerleri de cehennem olacaktır:
O [Nuh]:  “Rabbim! Şüphesiz onlar [Kavmim] bana isyan etti. Malı ve evlâdı kendisine zarardan başka bir şey vermeyen kimseye uydular. Ve onlar büyük tuzaklar kurdular. Ve ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Ve sakın Ved, Suvâ’, Yagûs, Yeûk ve Nesr’i bırakmayın’ dediler. Kesinlikle birçoklarını da saptırdılar. Sen de o zalimlere sadece sapıklığı arttır.” dedi.
Ve Nûh dedi ki: “Bu yerde dolaşan kâfirlerden bir tek kişi bırakma. Şüphesiz ki sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız ve kâfir çocuklar doğururlar. Rabbim! Benim için, anam-babam için, mümin olarak evime giren kişiler için ve mümin erkekler ve mü’min kadınlar için mağfiret et! Zalimlere de sadece yok oluşu arttır.”
(25) Onlar, hatalarından dolayı suda boğuldular sonra da ateşe sokuldular. Sonra da kendileri için Allah'ın astlarından yardımcılar bulamadılar. (Nuh/21-28)

Ve Musa: “Rabbimiz! Şüphesiz Sen Firavun’a ve ileri gelenlerine basit hayatta ziynet ve mallar verdin. -Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye- Rabbimiz! Onların mallarını sil süpür ve kalplerine sıkıntı düşür. Çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler” dedi.
O [Allah] “Her ikinizin de duası kesinlikle kabul olundu. Öyleyse ikiniz doğru yolda devam edin. Ve bilmeyen kişilerin yolunu sakın izlemeyin!” dedi. (Yunus/88, 89)

O zaafa uğratıla gelmiş olan kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına, batılarına [her tarafına] mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrailoğulları’na olan o pek güzel sözü, sabırları yüzünden tamam oldu [yerine geldi]. Biz de Firavun ile kavminin yapa geldikleri sınai eserlerini ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerle bir ettik. (A'raf/137)

Siz, şüphesiz, mutlaka erkeklere gidecek, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapacak mısınız?” dedi. İşte kavminin cevabı da sadece “Doğru söyleyenlerden isen Allah'ın azabını bize getir!” demeleri oldu.
O [Lut]:  “Rabbim! Şu bozguncular toplumuna karşı bana yardım et!” dedi. (Ankebut/29, 30)

Ayetlerde konu edilen “kaynar su” ve “irin içirme” şeklindeki cezalandırmalar, korkutarak uyarma maksadıyla birçok kez dikkatlere sunulmuştur:

Şu ikisi, Rableri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır. Artık küfretmiş kimseler; kendileri için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. Bununla karınlarındaki şeyler ve derileri eritilir. Ve onlar için demirden topuzlar vardır. Gamdan dolayı, oradan ne zaman çıkmak isteseler, oraya geri çevrilirler. Ve, “Yakıcı azabı tadın!” (Hacc/19-22)

De ki, “Dinimi yalnız kendisine arındırarak Allah’a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz, O’nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız.” De ki:  “Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyamet gününde kendilerini ve ehillerini [ailelerini ve yakınlarını] kayba uğratanlardır.”  -Dikkatli olun! İşte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir. Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: Ey kullarım! Bana takvalı davranın.- (Zümer/16)

Takvalı davranmışlara vaat edilen cennetin örneği: “Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunlar, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimse gibi olur mu? (Muhammed/15)

Ve de ki: “O hak [gerçek], Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Şüphesiz Biz zalimler için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir! Dayanma/sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! (Kehf/29)

-Onu yakalayın sonra da bağlayın. Sonra cehenneme yaslayın onu. Sonra da onu yetmiş arşın zincir içerisinde onu oraya [cehenneme] sokun! Şüphesiz o, büyük Allah'a inanmıyordu. Miskinin yiyeceği üzerine teşvik de etmiyordu. Bu sebeple bugün burada onun için hiçbir sıcak dost yoktur. Sadece hata edenlerin yiyeceği olan bir irinden başka yiyecek de yok.-  (Hakkah/30 37)

De ki: “Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler malûm bir günün belli vaktinde/ randevu yerine mutlaka toplanacaklardır. Sonra şüphesiz siz, ey sapıklar, yalanlayıcılar! Kesinlikle zakkumdan bir ağaçtan yiyeceksiniz de karınlarınızı onunla dolduracaksınız. Sonra da onun üstüne kaynar su içeceksiniz. Hem de susuzluk illetine tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.” İşte bu, din gününde onların ziyafetleridir. (Vakıa/52)

Onlar kızışmış bir ateşe yaslanırlar, kızgın bir kaynaktan sulanırlar. (Gaşiye/4, 5)

İşte o kaynar su ve irindir. Artık onu tatsınlar [tadıp dursunlar]!
Ve onun şeklinden çifter çifter diğerleri vardır. (Sâd/57-58)

Şüphesiz o [zakkum ağacı], cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytanların [boynuzlu yılanların] başları gibidir.
İşte, kesinlikle onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bundan dolduracaklardır.
Sonra şüphesiz onlar için, bunun üzerine kaynar su karışımı bir içecek vardır.
Sonra da şüphesiz dönecekleri yer, kesinlikle Cahim’dir [cehennemdir]. (Saffat/64-68)

Rabbimiz elçilerine yardım edip onları her zaman muvaffak kılacağını birçok kez ilan etmiştir:

Ve ant olsun ki, gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle galip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle galip gelenlerin ta kendisidir.” (Saffat/171-173)

Allah: ”Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz”  yazmıştır. Şüphesiz Allah Kaviyy’dir, Aziz’dir. (Mücadile/21)

Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O’da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. (Muhammed/7)

O, kendi imanları ile birlikte, imanca fazlalaşsınlar diye müminlerin kalplerine sekine [güven, moral, mutluluk] indirendir. Göklerin ve yerin orduları da yalnızca Allah'ındır. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. (Fetih/4)

 Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz. (Al-i Imran/139)

 Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şahitlerin kalktığı [şahitlik edecekleri] günde [kıyamette] kesinlikle yardım ederiz. (Mümin/51) H.Yılmaz

Yani, iyi olanları bile (Râzî). - 25 Lafzen, “işte en uzak sapıklık budur”. Zâlike huve zamirlerinden sonra gelen ed-dalâlu’l-ba‘îd ifadesinin başındaki belirtme takısı (harf-i tarif) bu “uzak sapıklık”ın ya da “yoldan çıkma”nın son derece aşırı, son derece vahim olduğunu vurgulamak içindir: Ne var ki, bu yapı İngilizceye (ve tabii Türkçeye de -T.ç.n.), yukarıda olduğu gibi, çok defa ancak açıklayıcı bir ifadeyle aktarılabilmektedir. Fakat, belirtmek gerekir ki sözkonusu ibare Kur’an'da, bir kez yukarıdaki ayette, bir de 22:12'de olmak üzere yalnızca iki kere geçmektedir -ve her iki yerde de bununla, Allah'ın varlığına ve birliğine ilişkin, açık ya da üstü örtülü inkarcı tavır işaret edilmektedir. M.Esed

Yani,"İlahi davete karşı sadakatsız, inançsız ve isyankar olanlar ve peygamberlerin davet ettikleri yola uymayı kabul etmeyenler, sonunda hayatları boyunca kazandıklarının ve yaptıkları işlerin bir yığın kül kadar değersiz olduğunu göreceklerdir. Uzun yıllar boyunca biriken büyük bir kül tepeciği nasıl fırtınalı bir günde rüzgar tarafından darmadağın ediliyorsa, aynı şekilde onların bütün büyük işlerinin o fırtınalı kıyamet gününde bir yığın külden başka bir şey olmadığı görülecektir. Onların göz kamaştırıcı kültürleri, büyük medeniyetleri, muhteşem krallık ve devletleri, büyük üniversiteleri, bilimleri, edebiyatları ve ikiyüzlüce yapılan ibadetleri, fazilet dedikleri davranışları, dünya hayatında övündükleri yararlı ve ıslah edici hareketleri, o gün bir yığın kül kadar değersiz olacak ve kıyamet gününün "fırtınası" tarafından etrafa saçılacak. O denli ki o gün ilahi teraziye koymaya değecek en ufak bir yararlı iş bile bulamayacaklar." Mevdudi

Bu ayette, geçmişten günümüze tüm inkârcıların ortaya koydukları işlerin, akılsızca yaptıkları tercihin bir sonucu olarak bir hiç hükmünde olacağı mesajı bir örnekle verilmektedir. İnkârcıların amelleri rüzgârda savrulan kül gibidir. Yaptıklarının hiçbir değeri, ağırlığı, dayanıklılığı yoktur. Hafif bir rüzgâr ile bile savrulur gider, ortada hiçbir şey kalmaz. Birçok yerde değinildiği gibi, amellerin Allah tarafından değerlendirilmeye tabi tutulması için o amellerin öncelikle Allah rızası için yapılmış olması gerekmektedir. İnkârcıların küfrü, ortaya koydukları bütün işlerin temelini yok etmekte, ortada amel diye bir şey bırakmamaktadır.
Küfredenlerin amellerinin boşuna oluşu ile ilgili birçok benzetme yapılmıştır:

Ve Biz onların [Bize kavuşmayı ummayanların] amelden her yaptıklarının önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri hâline getiriverdik. (Furkan/23)

Onların bu basit hayatta harcadıklarının durumu, kendilerine zulmeden bir toplumun ekinlerine isabet edip de onları helak eden kavurucu rüzgârın durumu gibidir. Ve Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar,  kendilerine zulmediyorlar. (Al-i Imran/117)

Ey iman etmiş kimseler! Allah’a ve son güne inanmadığı halde malını insanlara gösteriş için bağışlayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakarak ve eziyet ederek boşa çıkarmayın. İşte onun durumu, üzerinde biraz toprak bulunup da üzerine bir sağanak isabet ettiği zaman, sağanağın cascavlak olarak bıraktığı kayanın durumu gibidir. Onlar, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Ve Allah, kâfirler topluluğuna hidayet etmez. (Bakara/264) H.Yılmaz

Bkz. 10:5 üzerine 11. not.  - 27 Lafzen, “yeni bir yaratma getirir” veya “yeni bir toplum”. Burada hatırlanmalıdır ki, halk terimi yalnızca “yaratma/yaratış” ya da “yaratma eylemi” değil, aynı zamanda “halk” yahut “insanlık” anlamına da gelmektedir ki yukarıdaki ayette kasdedilen mana da budur (Râzî'nin kaydettiğine göre İbni ‘Abbâs). M.Esed

Bu, kafirlerin işlerinin kül kadar değersiz olduğunu söyleyen bir önceki cümleyi ispatlamaktadır. Soru şunları ifade etmektedir: "Neden bundan şüphe duyuyorsunuz? Yerlerin ve göklerin büyük sisteminin, batılın değil, Hakk'ın sürekliliğine bağlı olduğunu görmüyor musunuz? Hak ve gerçekliğe değil, gerçek dışı spekülasyon ve tahminlere dayanan herşeyin uzun süre yaşamayacağı gerçeğine herşey şahittir. O halde işlerini batıla dayandıran bir kimsenin düzenleri mutlaka boşa çıkacaktır.
Çünkü böyle bir kimsenin işlerini kum üzerine bina ettiği ve onların uzun sürmesini bekleyemeyeceği açıktır. Aynı şekilde hakkı ve gerçeği bir yana bırakıp, hayatlarını yanlış teori ve fikirlere dayandıranlar da sürekli bir değere sahip olabileceklerini beklememelidirler, çünkü onların tüm kazandıkları değersiz kül yığınları gibi dağılmaya mahkumdur. Bu apaçık bir gerçektir, buna rağmen neden hayat sistemini Allah'tan bağımsız bir şekilde kuran veya (başka tanrı olmadığı halde) bir başkasının ilahlığına dayandıran bir kimsenin bütün kazandıklarının eninde sonunda boşa çıkacağından şüphe duyuyorsunuz? İnsan bu dünyada ne bağımsızdır, ne de Allah'tan başkasının kuludur. Bu gerçeğe rağmen, neden hayatlarını batıla dayandıran bir kimsenin bütün yaptıklarının rüzgar tarafından darmadağın edilmiş kül yığınları gibi değersiz olduğunu anlayacağını düşünemiyor musunuz?" Mevdudi

Bu bir önceki ayette yer alan cümlenin ispatından hemen sonra gelen bir tavsiyedir. Bu, aynı zamanda tehditkar cümle ile ilgili ortaya çıkan şüpheleri siler. Şu şekilde bir soru yöneltilebilir: "Eğer yaratılış gerçekten Hakkın devamlılığına dayanıyorsa, neden bir batıla sapan ve yanlış yoldan giden kimse hemen helak edilmiyor?" Bu sorunun cevabı şöyledir: "Ey anlayışsız adam, böyle bir kimseye helak etmenin Allah için zor olduğunu mu sanıyorsunuz? Ya da o kimsenin Allah'la yakın bir ilişkisi olduğu için Allah'ın onu helak etmediğini mi düşünüyorsun? Eğer bu doğru değilse, ki sen bunun doğru olmadığını biliyorsun, batıla uyan ve kötü ameller işleyen bir toplumun her zaman için, yerlerine daha iyi bir toplum getirilmek üzere yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını anlamalısın. Eğer batıla uyan topluluğa süre tanınmışsa ve yapılan tehdit uygulamada bir şekle bürünmemişse, bu hiçbir tehlikenin varolmadığı anlamına gelmez. Kayıtsız olmak yerine, verilen bu sürenin her dakikasından yararlanmaya çalışmalı ve tabi olduğunuz batıl sistemin sürekli ve dengeli olmadığını anlamalısın. Bu nedenle hayat sistemini daha dayanıklı ve sürekli temeller üzerinde kurmalısın." Mevdudi

Ayetteki soru, uyarmak amacıyla müşriklere yöneltilmiştir. “Göklerin ve yerin gerçek ile yaratılması”, Nahl/3’ün tahlilinde detaylı olarak açıkladığımız gibi, bu varlıkların geçici, süreli, ölümlü olarak yaratılmış olması demektir. Gökleri ve yeryüzündeki olay ve olguları gözlemleyen, araştıran herkes, evrenin ömrünün süreli olduğunu ve o vakte doğru akıp gittiğini bilir, anlar. Ayrıca insan kendi varlığına baktığında da ölümlü bir varlık olduğunu fark eder. Ayette ölüm sonrasına işaret edilerek hesaba hazırlanılması, yaratılıştaki gerçeğin unutulmaması istenmektedir. Çünkü ilk yaratılışı anlamayan yeniden yaratılışı kavrayamaz.

Onlar, şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet şüphesiz ki, O,  her şeye gücü yetendir. (Ahkaf/33)

Ve o insan [o kişi], kendisini bir nutfeden [bir damla sudan] yarattığımızı görmedi mi de şimdi o, apaçık bir hasımdır [düşmandır].
Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”
De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz.
Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir.
Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu / işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir.
O hâlde her şeyin melekûtu [tam hükümranlığı] kendi elinde olan [Allah] her türlü noksanlıklardan arınıktır. Siz de yalnız O’na döndürüleceksiniz. (Ya Sin/77-83)

Konumuz olan ayetin ilk bölümünde Rabbimiz “O dilerse sizi giderir ve yepyeni bir halk/yaratılış getirir. Bu, Allah’a göre zor değildir”buyurarak inkârcıların her zaman bir felaket beklentisi içinde olmalarını ihtar etmiştir.

Ey insanlar! Allah’a muhtaç olanlar sizlersiniz. Allah ise; O, zengin ve hamde lâyık olandır.
Eğer O dilerse sizi giderir [yok eder] ve yepyeni bir yaratmayı / halkı getirir. Bu, Allah’a hiç güç de değildir. (Fâtır/15-17)

İnkâr eden kişiler ise, artık yıkım onlara! Ve O [Allah], onların amellerini saptırmıştır. (Muhammed/38)

Ey iman etmiş olan kimseler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki O [Allah], onları sever, onlar da O’nu [Allah’ı] severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; onlar Allah yolunda çaba harcarlar ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah, Vasi’”dır, Çok İyi Bilen’dir. (Mâide/54)

Eğer O [Allah] dilerse sizi giderir ey insanlar! Ve başkalarını getirir. Ve Allah, buna güç yetirendir. (Nisa/133) H.Yılmaz

Allah'ın mesajına karşı umursamazlık gösterdikleri için ayetin devamında “büyüklük taslayanlar” (estekberû) olarak tanımlanan ve toplum içinde düşünce ya da aksiyon alanında “önder” olarak bilinen kimselerin ortaya koydukları sözde örnek tutum ve davranışlara öykünerek kişilik ve ahlak zayıflığı, heva ve hevesine düşkünlük yüzünden günah işleyen kimseler (İbni ‘Abbâs'tan rivayetle Taberî).

Zımnen, “fakat şimdi dönüp tevbe etmek için artık çok geç”. Taberî ve Râzî'ye göre yukarıdaki sözün anlamı bu yöndedir. Bununla birlikte Zemahşerî, şimdiki zamana değil geçmişe ilişkin başka bir yorum getirerek bu söze: “Eğer Allah bizi doğru yola yöneltseydi, biz de sizi (ona) yöneltirdik” manasını vermiş, bir başka deyişle, bu ifadeyi, günahkarların kendilerini sorumluluktan soyutlayarak geçmişteki günahlarını Allah'ın kendilerine “hidayet etmemiş” olmasına bağlama çabaları olarak anlamıştır. Bizim kanaatimize göre, bütün öteki sebeplerin yanında, “zayıflar”ın talebiyle (bkz. önceki not) hem dünya hayatında “büyüklük taslayanlar”ın cevabı arasındaki, hem de bu sonrakilerin, “artık çok geç!” ifadesiyle özetlenebilecek, umutsuzluk ifade eden sonraki sözleri arasındaki mantıkî bağlantıyı koruduğu için Taberî ve Râzî tarafından ileri sürülen açıklama daha benimsenebilir gözükmektedir. M.Esed

Arapça "" fiili "ortaya çıkmak" ve "tanınmak" anlamlarına gelir. Bu nedenle biz de "Allah'ın huzuruna toplanıp çıktıklarında" ifadesini kullandık. Gerçekte bütün insanlar her an Allah'ın huzurundadırlar, fakat bunun farkında değildirler. Fakat Hüküm günü "Hakimler Hakimi" Allah'ın önünde toplandıklarında, her an O'nun huzurunda bulunduklarını anlayacaklardır. O denli ki onların yaptıkları her şey, düşündükleri ve istedikleri her şey Allah tarafından bilinmektedir.
Bu ayet başkalarını gözü kapalı takip eden veya "Biz zayıfız" diyerek zalimlere boyun eğip itaat eden herkese bir uyarı niteliğindedir. Böyle kimseler şu şekilde uyarılmaktadırlar: "Sizin bugün körü körüne peşinden gittiğiniz liderler, azizler, yöneticiler ve hakimler sizi asla Allah'ın cezasından kurtaramayacaklardır. O halde bugün sizin peşinden gittiğiniz kimselerin nereye gittiklerini ve sizi neye yönelttiklerini iyi düşünmelisiniz." Mevdudi

Lafzen, “Allah size doğru/sahici bir söz vermişti” -yani, kıyametin ve son yargının gerçekleşeceğini haber vermişti.

Bu bölüme ilişkin tefsirinde Râzî şöyle bir açıklama getiriyor: “Bu ayet göstermektedir ki, gerçek Şeytan (eş-şeytânu'l-aslî) insanın [kendi] arzuları, hevesleri ve kompleksleridir (en-nefs): Çünkü yukarıdaki sözleriyle Şeytan ortaya koymaktadır ki, kendisi [günahkarın ruhuna] ancak ayartma ve vesvese yoluyla ulaşmaktaydı; dolayısıyla, eğer insan ruhunda şehvete, öfkeye, boş ve bâtıl inanç ve fantezilere doğru önceden mevcut bir eğilim, bir yatkınlık olmasaydı, bu şeytanî ayartma ya da vesveseler hiçbir şekilde etkili olmayacaktı”.

Yani, “sizin yardım çağrınıza cevap veremem, tıpkı sizin, dünya hayatında benim çağrılarıma cevap vermemeniz gerektiği gibi”. Yukarıdaki cümle çoğu zaman başka bir anlamda, yani, “ben size yardım edemem, tıpkı sizin de bana yardım edemeyeceğiniz gibi” şeklinde tefsir edilmektedir. Oysa, Şeytan'ın -hem önceki bölümlerde, hem de sonraki cümlede- günahkarların dünyevî geçmişine ilişkin temsîlî sözleri gözönünde bulundurulursa, bizim benimsediğimiz yorumun daha uygun olduğu görülecektir; hem bu yorum, musrıh sözcüğünün (“imdat çağrısına ya da feryada cevap veren kimse”) türediği seraha fiilinin lugat anlamına daha yakındır (Cevherî).

Bizce, asıl anlamını yansıtmaktan uzak olan lafzî çevirisi “vaktiyle beni [Allah'a] ortak koşmanızın doğru olduğunu inkar etmişimdir” şeklinde verilebilecek olan, son derece kısa ve özlü ifade edilmiş kefertu bi-mâ eşrektumûnî min kabl cümlesinin anlamı yukarıdaki gibidir. Bununla anlatılmak istenen, Şeytan'ın, insanları yoldan çıkarmaya çabalamakla birlikte, kendisini asla Allah'la “eşit” bir yere koymadığı (karş. Şeytan'ın, Âdem ile Havvâ'ya hitaben, Allah'tan “sizin Rabbiniz” olarak söz ettiği 7:20; yine Allah'a “Rabbim” diye hitab ettiği 15:36 ve 39; yahut “doğrusu ben Allah'tan korkarım” dediği 8:48 ve 59:16), fakat sadece insanların günahkarca eylemlerini “kendilerine iyi/güzel gösterdiği” (karş. 6:43, 8:48, 16:63, 27:24, 29:38), yani, daha çok onları, insanın herhangi bir sınır gözetmeksizin kendi heva ve heveslerine uymasının ahlaken doğrulanabilir olduğuna inandırmaya çalıştığı hususudur. Ne var ki, Şeytan kendisini Allah'la bir tutmasa da, Şeytan'ın pohpohlamalarına teslim olan günahkar, bu tutumuyla onu dolaylı olarak tanrılaştırmış, “Allah'a ortak koşmuş” olmaktadır. -Bu bakımdan, belirtmek gerekir ki, Kur’an'da şeytân terimi, çoğu zaman, her insanda bulunan ve mahiyeti itibariyle ahlak dışı olan ve dolayısıyla insanın ruhî ve manevî huzuruna, esenliğine aykırı düşen dürtüler için bir mecaz olarak kullanılmaktadır.

Yani, ister zihinsel bir büyüklenmeden ötürü, ister ahlakî düşkünlükten ya da karakter zayıflığından ötürü olsun, “Şeytan'ın çağrısı”na bilerek, isteyerek kulak veren, bu çağrıya uyan herkes. M.Esed

Günahkarlar şeytanı kendilerini saptırmakla suçladıklarında şeytan suçunu kabul edecek ve şöyle diyecektir: "Siz şimdi, Allah'ın verdiği bütün söz ve vaadlerin gerçek olduğunu ve benim sözlerimin hep boşa çıktığını görüyorsunuz. Ben de size zenginlik hakkında boş vaadlerde bulunduğumu, sizi açgözlülüğe teşvik ettiğimi ve sizi büyük beklentilerle oyaladığımı itiraf ediyorum. Sizi ahiret hayatının olmadığı, eğer varsa bile şu veya bu ulu kişinin şefaatiyle azaptan kurtulacağınız konusunda sizi temin ettim. Sizin yapmak zorunda olduğunuz tekşey, her şeyi onun huzurunda yapmanızdır. Sonra dilediğinizi yapmakta serbestsiniz, çünkü O sizi bütün sonuçlardan muaf tutacaktır. Bütün bunları söylediğimi ve taraftarlarıma da bunları söylemelerini emrettiğimi tekrar ediyorum."
Yani, "Siz doğru yola uymak istediğiniz halde benim sizi yanlış yola saptırdığımı söyleyemez ve bunu ispat edemezsiniz. Siz kendiniz bile bunun böyle olmadığını kabul edersiniz. Ben sizi Hakka karşı batıla davet etmekten ve fazilet yerine rezalete yöneltmekten başka birşey yapmadım. Eğer iki yoldan birini seçme özgürlüğüne sahip olduğunuzda doğru yola uymak isteseydiniz, benim sizi yanlış yola uymaya zorlayacak gücüm yoktu. Şimdi ben size yaptığım zavallı çağrının sorumluluğunu yükleniyorum, fakat siz benim davetimi kabul etme sorumluluğunun yükünü üzerinizden atamazsınız, çünkü bunu kendi arzunuzla yaptınız. O halde bütün sonuçlarına da katlanmalısınız."
Bu, imanda şirkten ayrı olarak amelde işlenen şirke açık bir örnektir. Şeytan kendi takipçilerinden, kendisini Allah'a ortak kabul etmelerini isteyecektir. Fakat iman sözkonusu olduğunda, şeytanı ilahlıkta ve ibadette Allah'a ortak kabul eden hiç kimse yoktur, bilakis herkes onu kötü amelleri nedeniyle lanetler. Bununla birlikte insanlar ona boyun eğip itaat ederler ve sanki o " tanrı " imiş gibi onu körü körüne izlerler. İşte buna "şirk" denir.
Şimdi de bunun aksi olan görüşü ele alalım. Bazıları bunun, sadece burada değinilen şeytanın sözüne dayanan bir görüş olduğunu söyleyebilirler. Fakat eğer bu dayanıksız olsaydı ilk önce Allah bunu kabul etmezdi. Yanısıra bu, Kur'an'da zikredilen tek şirk örneği değildir. İşte Kur'an'da zikredilen birkaç şirk örneği:
a) Kur'an Yahudi ve Hıristiyanları şirkle suçlar, çünkü onlar rahiplerini, din adamlarını Allah'ın yanısıra "Rab" olarak kabul etmişlerdir. (Tevbe,31)
b) Batıl gelenek ve inançlara uyanlara da müşrik adı verilmiştir. (En'am, 136-139).
c) Arzu ve şehvetlerine uyanlar da kendi "nefislerini" ilah edinmekle suçlanmışlardır. (Furkan, 43).
d) Allah'a isyan edenler "Şeytan"a ibadet etmekle suçlanmışlardır. (Yasin, 60).
e) Allah'ın izni olmaksızın insanların hükümlerine uyanlar, gerçekten Allah'ın izni olmaksızın bu kimseleri Allah'a ortak koşmaktadırlar. (Şura, 21).
Yukarıdaki örneklerin tümü şirkin sadece, kişinin ibadette Allah'a bir ortak koşması olayını imanın bir şartı olarak kabul etmesi ile sınırlı olmadığını göstermektedir. İlahi bir izin olmaksızın, bilakis ilahi bir yasaklamaya rağmen kişinin Allah'tan başkasına teslim ve tabi olması da şirktir. Böyle bir kişi, tabi olduğu ve peşinden gittiği kimseyi lanetlese bile şirk günahını işlemiş olur. İki tür şirk arasındaki fark işlenen günahın mahiyetinde değil derecesindedir. (Geniş bilgi için En'am suresinin 87, 107 açıklama notları ile, Kaf suresinin 50. açıklama notuna bakınız).Mevdudi

Arapça "" kelimesi sözlükte " uzun bir ömür dilemek" anlamına gelir. Fakat günlük dilde iki insanın karşılaştığında birbirini selamlaması anlamına gelir. O halde (Tahiyye) ifadesi şu anlama gelebilir: " Onlar birbirlerini 'selam üzerine' olsun diye karşılarlar veya böyle karşılanırlar". Selam kelimesinin hem "huzur" için bir dua ve dilek, hem de "huzur" içinde karşılıklı bir tebrikleşme anlamlarını ifade ettiğine dikkat edilmelidir.Mevdudi

Dünyanın geçiciliği, amellerin niteliğine dair açıklamalar ve detaylı uyarılar yapıldıktan sonra, bu ayet grubunda da ahırete ait sahneler ortaya konmuştur:

Birinci sahne:
Bu sahnede, kendilerini güçlü kabul edenler ile onlar tarafından zayıf bırakılmış [müstez’af] olanlar ahırette yüzleştirilmektedir.
Zayıflar sözde büyüklere:
- “Şüphesiz bizler, sizlere uyan kimseler idik. Peki, şimdi siz, Allah'ın azabından bir şeyi bizden savar mısınız?” diye sorarlar.
Büyüklük taslayanlar da:
- “Allah bize kılavuz olsaydı biz kesinlikle size kılavuz olurduk.  Bizler sızlansak ya da sabretsek bizim için birdir [Şimdi sızlansak da, sabretsek de fark etmez]. Bizim için kaçacak herhangi bir yer yoktur” diye cevap verirler.

Bu sahne Kur’an’ın başka ayetlerinde de verilmiştir:

Ve onlar, ateş içinde birbirleriyle tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara: “Şüphesiz bizler size uyan kimseler idik. Şimdi siz bizden, ateşten bir bölümü savabiliyor musunuz?" derler.
Büyüklük taslayanlar: “Şüphesiz hep onun içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında hükmünü vermiştir” dediler. (Mü’min/47-48)

[Allah onlara,] “Sizden önce geçmiş cinn ve insden [tanıdığınız- tanımadığınız] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der]. Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder]. Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” dediler [derler]. [Allah,] “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” dedi [der].
Öncekiler de sonrakilere, “Sizin bize karşı fazlalığınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” dediler [derler]. (A’raf/38-39)

O gün yüzleri ateş içinde çevrilirken: “Ah keşke Allah’a itaat etseydik ve Elçi’ye itaat etseydik!” derler.
Ve dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar.  Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.” (Ahzab/66-68)

Ve şu, inkâr eden kimseler, “Biz kesin olarak, bu Kur’an’a inanmayız, ondan öncekine de.” dediler. Sen o zulmedenleri, Rableri huzurunda tutuklanmış, sözü bazısının bazısına geri çevirdiğini bir görsen! Za’fa uğratılan kimseler, büyüklük taslayan kimselere, “Eğer sizler olmasaydınız, kesinlikle bizler müminler olurduk.” diyecekler.
Büyüklük taslayan kimseler, zayıf düşürülen kimselere: “Size kılavuz geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Bilakis, siz kendiniz suçlular oldunuz.” derler.
O zayıf düşürülen kimseler de o büyüklük taslayan kimselere: “Bilakis gecenin ve gündüzün tuzağı! Siz bize Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na bir takım eşler kılmamızı emrediyordunuz.” derler. Bunlar azabı gördükleri zaman pişmanlıklarını gizleyeceklerdir. Biz de o küfretmiş olan kimselerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yapmış olduklarının karşılığını görüyorlar. (Sebe'/31-33)

Bu sahnenin mesajı, toplumdaki elitlerin, liderlerin, azizlerin bu tür zavallıları kurtaramayacağı, herkesin daha dünyada iken kendi başının çaresine bakması gerektiğidir.

Ve, hiçbir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiçbir kimseden şefaatin kabul edilmediği, kimseden fidyenin alınmadığı ve onların yardım olunmadığı günden sakının. (Bakara/48)

İkinci sahne:
Bu sahnede suçlular, içine düştükleri durumun sorumluluğunu şeytanın [İblis’in] üstüne yıkmaya çalışmaktadırlar. Şeytan da onlara:
-Şüphesiz ki Allah size gerçek vaadi vaat etti, ben de size vaat ettim, hemen de caydım. Zaten benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım siz de bana icabet ettiniz. O nedenle beni kınamayın, nefsinizi [kendinizi] kınayın! Ben sizi kurtaramam, siz de benim kurtarıcım değilsiniz! Şüphesiz ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim” demek suretiyle kendisini savunmaktadır.

O [Şeytan] onlara vaat eder ve onları kuruntulandırır. Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez. (Nisa/120)

Ve Allah’ın astlarından kıyamet gününe kadar kendisine hiç bir cevap veremeyecek olan kimselere dua eden kimseden daha sapık kim olabilir? Üstelik onlar [tapılan kimseler], o kimselerin yalvarışlarından habersizler de.
İnsanlar bir araya toplandığı zaman da onlar [taptıkları kimseler] kendilerine düşmanlar oldular. Ve onların kendilerine tapmalarını inkâr edenler idiler. (Ahkaf/5,6)

Onun karîni [yaşıtı olan arkadaşı] dedi ki: “Rabbimiz! Ben onu azdırmadım. Fakat kendisi uzak bir dalâlet [kayboluş/sapıklık] içindeydi.”
(Allah) buyurdu ki: “Benim huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce tehdit göndermiştim.” (Kaf/27, 28)

Üçüncü sahne
Ve iman eden ve salihatı işleyenler, Rablerinin izniyle içinde sürekli kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetlere girdirilirler. Ve onlar daima her türlü rahaysızlık veren şeyden uzak olarak esenlik içindedirler.

Rablerine karşı takvalı olanlar da cennete bölük bölük sevk edildi. Nihayet oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara: "Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!” dediği zaman;  “Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!" dediler [denilecek]. (Zümer/73)

Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah’ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O [İsa], Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; gaybleri bilen yalnız Sensin, Sen!
Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini söyledim; benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin, dedim. Ve ben aralarında olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, onları gözetleyen yalnız Sen oldun Sen.  Ve şüphesiz Sen gaybleri en iyi bilensin.
Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, Aziz ve Hakîm’in ta kendisisin.”
Allah dedi ki: "Bu, doğru kimselere doğruluklarının fayda sağladığı gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır". Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte bu, büyük kurtuluştur. (Mâide/116, 119)

İşte onlar [Rahman’ın kulları], sabretmelerine karşılık ğurfede [cennetin en yüksek makamlarında], orada ebedî kalacaklar olarak mükâfatlandırılacaklar, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır -orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir ikametgâhtır!- (Furkan/75)

Ve o kişiler, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştirirler. Rablerine haşyet duyarlar ve hesabın kötülüğünden korkarlar.
Ve o kişiler Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmişler, salâtı ikame etmişler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmişlerdir. Ve onlar çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldırırlar. İşte bu yurdun akıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar,  atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selam olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra'd/23, 24)

Onların oradaki duaları “Allah’ım, Sen her türlü eksiklikten münezzehsin!”dir. Ve onların oradaki selâmlaşmaları, “selâm!”dır. Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun!”dur. (Yunus/10)

Gerçekten cennetin ashabı [cennetlik olanlar] bugün bir meşguliyet içinde sefa sürmektedirler.
Kendileri ve eşleri gölgeler içinde koltuklar üzerine kurulmuşlardır.
Yalnızca onlara, orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey de onlarındır.
Söz olarak [onlara] Rahîm Rabbden “selâm” [vardır]. (Ya Sin/55- 58)

Burada ve daha birçok ayette cennette akan ırmaklardan bahsedilmiştir. Bu ırmakların niteliğini şu ayetlerden öğrenmekteyiz:

İnanmış ve salihatı işlemiş kimselere, ‘şüphesiz kendileri için altlarından ırmaklar akan cennetlerin olduğunu” müjdele. Onlardaki herhangi bir meyveden her rızıklandırılışlarında: ‘Bu, bizim daha önce rızıklandığımız şeydir’ derler. Ve onlara onun benzeşenleri verildi. Orada çok temiz eşler de yalnızca onlarındır. Ve onlar, orada sürekli kalanlardır. (Bakara/25)

Muttakilere söz verilen cennetin misali şöyledir: Onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgeleri süreklidir. İşte bu, takvalı davrananların akıbetidir. Kâfirlerin akıbeti de ateştir. (Ra'd/35)

Takvalı davranmışlara vaat edilen cennetin örneği: “Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunlar, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimse gibi olur mu? (Muhammed/15) H.Yılmaz

 

Kelime sözcüğü, geniş anlamıyla, düşünsel, kavramsal ifade, fikir, kaziye/önerme anlamına gelmektedir. Buna bağlı olarak, “güzel-doğru bir söz” ifadesi, mahiyeti itibariyle doğru olan ve ahlakî anlamda iyi ve güzel olana çağırdığı için sonuna kadar yararlı ve kalıcı olan teklif, fikir ya da öğreti anlamındadır; Allah'ın mesajlarının her biri, nihaî amacı itibariyle ahlaken iyi ve doğru olan yönünde yapılmış çağrıdan ibaret olduğuna göre, “güzel-doğru söz” terimi, aynı zamanda, “Allah'ın mesajları”nı da işaret etmektedir. Benzer şekilde, 26. ayette sözü geçen “çirkin söz” tabiri ise, ilahî mesajın gösterdiği yönün tersini işaret eden: yani, mahiyeti itibariyle yanlış, ahlaken kötü ve buna bağlı olarak manevî planda yıkıma götüren her türlü düşünce, inanç ve öğreti anlamında kullanılmaktadır. M.Esed

Temiz sözden maksat, imanı bildiren şahadet kelimesidir, temiz ağaç da iman sahibidir. Temiz ağaç hurmadır diyenler de vardır. A.K.G

"" sözlükte "temiz bir söz" anlamına gelmesine rağmen burada "Doğru bir söz ve sağlam bir inanç" anlamındadır. Kur'an'a göre bu "söz" ve "inanç", tevhidi kabul etmek, peygamberlere, vahye ve ahirete inanmaktır. Çünkü tevhid bunları belli başlı doğrular olarak ilan eder.Burada "güzel bir söz"ün ne kadar güçlü ve yaygın olduğu gösterilmektedir. Evrendeki tüm sistem, müminin şehadet ettiği bu "güzel söz"deki gerçekliğe dayandığından, yer ve bütün sistemi onunla işbirliği içindedir ve bütün sistemi ile birlikte gökyüzü onun hizmetindedir. Bu nedenle müminle tabiat kanunu arasında bir çatışma yoktur, herşey tabiatı gereği ona yardım elini uzatır. Mevdudi



 

"Güzel bir söz" o denli verimlidir ki, hayat sistemini ona dayandıran herkes (veya her toplum) her an ondan meyvasını alır. Çünkü "güzel söz", düşüncede berraklık, sinirlerde denge, karekterde güç, ahlakta temizlik, ilişkilerde sebat, konuşmada doğruluk, sohbette dolaysız ve doğrudan konuşma, sosyal davranışlarda ölçülü bir tutum, kültürde soyluluk, ekonomide adalet ve eşitlik, politikada onurluluk, savaşta soyluluk, barışta samimiyet ve verilen sözlerde, yapılan anlaşmalarda güven yaratır. Kısacası o, yerinde kullanıldığında herşeyi altına çeviren bir iksirdir. Mevdudi

Rabbimiz, insanların irşadı amacıyla Kur’an’da her cinsten örnekler vermektedir:

Şüphesiz Allah bir sivrisineği, hatta daha üstün bir şeyi misal getirmekten çekinmez. İşte iman eden kimseler bilirler ki, şüphesiz o, haktır, Rabblerindendir. O küfretmiş olan kimseler de artık “Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?" derler.  O [Allah], onunla birçoklarını şaşırtır, onunla birçoklarını kılavuzlar. O [Allah], onunla sadece fasıkları şaşırtır. (Bakara/26)

O [Allah], gökten bir su indirdi de vadiler, kendi ölçüsünde sel olup aktılar. Sonra da Sel, suyun yüzüne çıkan bir köpük yüklendi. Bir ziynet eşyası veya bir yarar sağlamak için, ateşte erittiklerinin üzerinde de benzeri bir köpük vardır. –Allah, hak ve batılı böyle vurur.- sonra köpük atılır gider, insanlara faydası olan ise yerde kalır. İşte Allah böyle örnekler verir. (Ra’d/17)

Eğer Biz bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, Allah’ın haşyetinden onu baş eğmiş, parça, parça olmuş görürdün. Ve Biz bu misalleri tefekkür ederler diye insanlara veriyoruz. (Haşr/21)

Biz bu örnekleri insanlara veriyoruz. Ama bilginlerden başkası akletmez. (Ankebut/43)

Rabbimiz, konumuz olan ayette iyi, güzel sözün/bilginin [imanın] her zaman, her şartta ve her ortamda yararlı olacağına dair temsili bir açıklamada bulunmaktadır. “Güzel-hoş bir söz”,  kökü sağlam, dalları-budakları göğe yayılmış, her an ürün veren güzel bir ağaca benzetilmiştir.

Burada “güzel-hoş söz” ile kastedilenin  “Lâ ilahe illallah” sözü olduğu; ağaca benzetilen bu sözün iman olgusunu simgelediği; ağacın dal-budağının toplumsal hayat, her an verdiği ürünün de iyi davranışlar olduğu anlaşılmaktadır.

Rabbimiz tevhid inancını Al-i Imran suresinde “kelime” olarak nitelemiştir.

De ki: “Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ın astlarından bazımız bazımızı rabler edinmeyelim.” Buna rağmen eğer onlar, yüz çevirirlerse, artık “Şüphesiz bizim Müslümanlar olduğumuza şahit olun” deyin. (Al-i Imran/64) H.Yılmaz

Lafzen, “hiçbir bakımdan sağlamlığı (karâr) olmayan”: yani, “çirkin (ve asılsız) söz” (bkz. yukarıda 36. not), büyüsüne kapılan insanların katında ilk ağızda büyük bir ilgi uyandırsa da nihaî etkisi bakımından gelip geçicidir. M.Esed

"Kötü bir söz", "güzel bir söz"ün tam tersidir. Gerçek dışı ve yanlış olan herşey için kullanılabilir, fakat burada ateizm, sapıklık, inançsızlık, şirk, putatapıcılık veya peygamber tarafından getirilmemiş hangi "izm" olursa olsun kişinin hayat sistemini dayandırdığı yanlış inanç ve akide anlamında kullanılmaktadır.
" Kötü bir söz" (yanlış bir inanç) dayanıklı ve sürekli değildir, çünkü tabiat kurallarına terstir. Bu nedenle evrendeki her şey ona karşı çıkar ve onu reddeder. Sanki toprak onun tohumlarını dışarı atmaya hazırdır ve eğer atılan tohumlardan bazıları büyümeyi ve kötü bir ağaç olmayı başarırsa, o zaman gökyüzü onun dallarına baskı uygular. Gerçekte eğer insana denenmesi için özgürlük ve süre tanınmamış olsa, kötülüğün gelişmesine hiç bir zaman izin verilmezdi. Bu özgürlük nedeniyle bazı insanların hayatlarını "kötü söz"e dayandırmalarına izin verilmiştir. Onun belli bir dereceye kadar büyümesine müsaade edilir, fakat o kötü sonuçlar doğurmaktan başka bir şey üretmez. Kısa bir süre sonra da onun kökü topraktan sökülüp atılır.
"Güzel bir söz" ile "kötü bir söz" arasındaki ayırım o denli açıktır ki, dünyanın kültürel, ahlaki, dini ve entellektüel tarihini eleştirel bir yaklaşımla inceleyen herkes bunu kolayca algılayabilir. Çünkü "güzel söz", tüm insanlık tarihi boyunca bir tek ve aynı kalmıştır ve hiçbir zaman tarihten silinmemiştir. Bunun aksine, tarihte sayılamayacak denli çok "kötü söz" ortaya çıkmış, fakat bunlardan tarih kitaplarındaki isimleri dışında hiçbir iz kalmamıştır. Hatta bunlardan bazıları o denli saçmadır ki, eğer bugün insanlar bunları duysalar insanların bu kadar akıldışı şeylere nasıl inandıklarına şaşırırlar.
İki tür "söz" arasında dikkate değer bir ayrım daha vardır. Ne zaman bir kimse veya toplum "güzel sözü" hayat sistemi olarak kabul ederse, nimet ve lütuflar sadece o kişi ve toplumla sınırlı kalmaz her tarafa yayılır. Bunun aksine ne zaman bir kimse veya toplum, hayatını "kötü söz" üzerine kurarsa, her tarafa kaos ve karışıklık yayılır.
Bu bağlamda, "güzel söz" ve "kötü söz" örneği ile, rüzgarın savurduğu bir yığın kül (18. ayet) "sel köpüğü" ve "eritilmiş madenlerin köpüğü" misallerinde (Ra'd, 17) anlatılmak istenenin aynen anlatıldığı da belirtilmelidir. Mevdudi

İyi, güzel söz”ün “güzel bir ağaç”a benzetildiği yukarıdaki ayetten sonra, bu ayette de “çirkin söz” köksüz, topraktan koparılmış, sabit kalma imkânı olmayan bir ağaca benzetilmiştir. “Kötü söz”, imanın karşıtı olan dinsizlik, küfür ve şirki temsil etmektedir. Kâfirlerin, müşriklerin [inançsızların] hiçbir ameli değerlendirilmeyeceğinden, kötü ağacın meyve vermesinden de bahsedilmemiştir.
Kötü sözün mahiyeti ile ilgili şu ayetlerin hatırlanması çok yerinde olacaktır:

Rabblerini inkâr eden kimselerin durumu; onların yaptıkları tıpkı fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamazlar. İşte bu,  uzak sapıklığın ta kendisidir. (İbrahim/18)

İşte böyle! Ve kim Allah’ın yasaklarına saygı gösterirse, bu, kendisi için Rabbinin katında şüphesiz hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. O halde Allah’a yönelmişler olarak, O’na şirk koşanlar olmayarak o putlardan olan kirlilikten kaçının, yalan sözden de kaçının. Bilin ki,  Allah’a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgarın kendisini ıssız bir yere sürüklediği şey gibidir. (Hacc/31) H.Yılmaz

Lafzen, “güçlü/sağlam” (sâbit). Kavl terimi de kelime terimi gibi (bkz. yukarıda 36. not), “söz”, “lafız” ya da “konuşma” gibi birinci anlamlarının ötesinde inanç ya da görüş bildiren ifade: yani, “anlayış”, “düstûr” ya da “dâvâ” vb. anlamlarına işaret etmektedir. Yukarıdaki anlam akışı içerisinde, bu terim “kelime-i tevhîd”le dile getirilen anlayışı: yani, Allah'tan başka ilah/tanrı olmadığı ve Muhammed (s)'in O'nun Elçisi olduğu telakkîsini îma etmektedir ki, bu tefsir, Buhârî'nin Sahîh'inin Kitâbu't-Tefsîr bölümünde el-Berâ’ b. ‘Azib'den ve Müslim dahil diğer Hadisçilerin Şu‘be'den rivayet ettikleri, Hz. Peygamber'in bu ayet hakkındaki kendi açıklamasına dayanmaktadır. Sâbit sıfatı, nitelediği “söz”ün (ya da “anlayış”ın) “sağlamlığı”nı -yani, sarsılmaz biçimde doğru ve tutarlı olduğunu ifade etmekte ve böylece onu önceki “güzel/doğru söz” ve “güzel/diri ağaç” benzetmesiyle ilişkilendirmektedir.

Bkz. Bu surenin 4. ayetine ilişkin 4. not. M.Esed

O sözden asla ayrılmazlar, daima o tevhîd sözüyle Allah'ın birliğini haykırırlar.S.Ateş

Yani, "Müminler bu dünya hayatı boyunca sabrederler, çünkü onun dengeli hayat sistemi "güzel bir söz" üzerine kuruludur. Çünkü bu, onlara apaçık bir görüş açısı, anlamlı bir düşünce sistemi ve kapsamlı bir hayat öğretisi sağlar ve bütün kilitlere ve problemlere bir anahtar teşkil eder. Onun yardımıyla müminler, onların hayatın her zorluğu karşısında sabırlı olmalarını sağlayan güçlü bir karekter ve sağlam bir tavır elde ederler. Bu, aynı zamanda onlara, zihin ve gönül huzuru veren ve onları sapmaktan ve kaprislerden koruyan yaşama ilkelerini de sağlar. Herşeyin ötesinde, bu dünya hayatından sonra ahiret hayatına başladıklarında, hiçbir korku ve tedirginlik duymaksızın soğukkanlı olacaklardır. Çünkü, sanki daha önceden her yönünü biliyorlarmış gibi orada herşeyi bekledikleri gibi bulacaklardır. Çünkü onlara ahiret hakkında tam bir bilgi verilmiş ve bu şekilde müminler oradaki her aşama için hazırlanmışlardır. Bu nedenle onlar, dünya hayatlarını "kötü bir söz" üzerine kuran, herşeyi beklentilerinin tersi bir şekilde bulan kafirlerin tersine her aşamadan tam bir soğukkanlılıkla geçeceklerdir."
Yani, Allah, "güzel söz"ü bırakıp "kötü söz"e uyan günahkarların, zihinlerini karıştırarak ve çabalarını yanlış yolda harcayarak sapıtmalarına izin verir. Onların doğru düşünce ve davranış şeklini bulamamalarının ve rezalete düşmelerinin nedeni işte budur".

Mevdudi

Bu ayette Sünnetullah’ta cereyan eden ilkeler açıklanmıştır. Allah, iman edenleri hem dünyada hem de ahırette sağlam tutacaktır. Yani inanmışlar dünyada, sosyal, siyasal, askeri ve ekonomi alanlarında daima üstün olacaklardır. Ahırette de cennetlerde de sefa süreceklerdir. Enfal/60’ın gereği olarak müminler her zaman askerî, sosyal, siyasi ve ekonomik alanlarda Allah’ın düşmanlarından ve kendi düşmanlarından daima üstün olmak zorundadırlar. Böyle olmadıkları takdirde her türlü bela ve musibete hazır olmalıdırlar.

Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz. (Al-i Imran/139) H.Yılmaz

Lafzen, “Allah'ın ni‘metini küfürle değiştiren”. “Allah'ın nimeti” tabiri, açıktır ki, burada Allah'ın, elçileri aracılığıyla gönderdiği mesajlar anlamınadır.

Bu ifadenin, yukarıda 21. ayette sözü geçen, Allah'a karşı dik başlı düşünce ve aksiyon önderleriyle onların sürüklediği zayıf kişilikli uyruk ve bağlılarını işaret ettiği açıktır. M.Esed

Lafzen, “Allah'a eşler/ortaklar koştular (endâd)”. Bizim bu cümleyle ilgili açıklayıcı çevirimiz (ki Râzî tarafından bütünüyle doğrulanmaktadır) hk. yapılmış bir açıklama için bkz. 2. sure, 13. not. Li-yudillû ifadesinin başında yer alan li ön-eki amaç (ya da niyet) değil, fakat lâmu'l-‘âkibeh denen ve sonuç bildiren lâm'dır (Râzî) ve çeviri de buna göre yapılmıştır. M.Esed

Bu ayetlerde, zalimlerin neler yaptığı ve Rabbimizin de onlara neler yapacağı bildirilmiştir. Allah’ın bunca nimetini görmezden gelen, insanları tevhid inancından alıkoyarak şirk hallerinin devamını isteyen, üstelik toplumlarını saptırmak için bir takım sahte ilahlar ortaya koyan kimseler, kesinlikle helak yurdu olan cehenneme gireceklerdir. Her ne kadar dünya nimetlerinden yararlansalar da, akıbetleri böyle olacaktır.
Ayetin mesajı genel olmakla birlikte ilk muhatap Mekkeli müşriklerdir. Bu durumdakilerin benzerleri geçmişte de yaşamıştır. Rabbimiz bu nitelikteki insanların nankörlüğüne, şirklerine ve putçuluklarına rağmen onlara “Yararlanınız, artık, şüphesiz dönüşünüz ateşedir” buyurmaktadır. Bu çok ciddi bir tehdittir. Ayetteki “Yararlanınız …” ifadesi gösteriyor ki, Rabbimiz bu tip insanları hemen cezalandırmamaktadır.
Konumuz olan ayetin benzerleri Fussılet ve Zümer surelerinde de geçmişti:

Şüphesiz ayetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp inkâra sapan kimseler Bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılacak olan kişi mi daha hayırlıdır, yoksa kıyamet günü güven içinde gelecek kişi mi? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki O [Allah], yaptığınız şeyleri en iyi görendir. (Fussılet/40)

İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, bütün gönlünü ona vererek Rabbine dua eder. Sonra kendisine tarafından bir nimet lütfettiği zaman da önceden O’na dua ettiği hali unutur da, Allah’ın yolundan sapıtmak için O’na ortaklar kılar [oluşturur]. De ki: “Küfrünle biraz yararlan! Şüphesiz sen ateşin ashabındansın.” (Zümer/8)

Biz onları biraz yararlandırırız. Sonra kendilerini yoğun bir azaba doğru zorlarız. (Lokman/24)

(O şeyler) Dünyada bir kazanımdır. Sonra dönüşleri yalnızca Bizedir. Daha sonra da inkâr ettikleri şeyler nedeniyle kendilerine o çetin azabı tattıracağız. (Yunus/70)

Ayette işaret edildiği gibi, Allah’ın nimetlerini [gönderdiği elçiyi, indirdiği kitabı, toplumda oluşturulmuş kardeşliği, huzur ve mutluluğu] nankörlüğe dönüştürenlerin başında Sebe halkı, İsrailoğulları, Karun ve Kureyş kabilesi yer almaktadır.

Ve hani Musa kavmine: “Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani O [Allah], içinizden peygamberler kıldı. Sizi de hükümdarlar kıldı. Ve âlemlerden hiçbir kimseye vermediğini size verdi” dedi. (Maide/20)

Ve hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın, ayrılmayın ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O [Allah], kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah doğru yolu bulasınız diye ayetlerini sizin için böyle ortaya koyar. (Al-i  Imran/103)

Ey iman etmiş kimseler! Allah'ın sizin üzerinizde olan nimetini hatırlayın. Hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti de, O [Allah], onların ellerini sizden çekmişti. A Ve Allah’a takvalı davranın. Artık müminler de yalnızca Allah'a tevekkül etsinler. (Maide/1l)

Ey iman etmiş kimseler! Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani size ordular gelmişti de Biz, onların üzerlerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik. Ve Allah, işlemiş olduklarınızı hakkıyla görüyordu. (Ahzab/9)

Surenin “Giriş” bölümünde de beyan ettiğimiz gibi, konumuz olan 28 ve 29. ayetlerin Medeni olduğuna dair nakiller vardır. Söz konusu ayetlerin pasaja olan uyumu dikkate alındığında, bu nakillerin ciddiyeti kalmamaktadır. H.Yılmaz

Bkz. 2. sure, 4. not.   -  45 Karş. 2:254. Râzî'nin kaydettiğine göre dilbilimci Ebû ‘Ubeyde'ye göre, bey‘ (“alış veriş” ya da “pazarlık”) tabiri, burada, mecazî olarak “fidye [alıp verme]” anlamına gelmektedir ki Kur’an bunun Hesap Günü'nde kimseden kabul edilmeyeceğini sık sık belirtmektedir (karş. 3:91 ve ilgili 71. not; ayrıca 5:36, 10:54, 13:18, 39:47 ve 70:11-15); hilâl'in (Ebû ‘Ubeyde'ye göre, bu anlam örgüsü içinde, muhâle, yani “karşılıklı dostluk, arkadaşlık” terimiyle eş anlamlıdır) olmayışı ise, Hesap Günü'nde aracılığın, kayırıcılığın iş görmeyeceğini göstermektedir; çünkü “İşte şimdi bize yapayalnız geldiniz, tıpkı sizi ilk yarattığımız gibi” (6:94). M.Esed

Yani, "Müminler, kafirlerin aksine şükrü seçmelidirler (29. ayet). Şükürlerinin bürünmesi gereken pratik şekil ise, namazı kılmaları ve mallarını Allah yolunda harcamalarıdır."
Yani, "O gün kimse ne fidye ne de şefaat ile kurtulamayacaktır." Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz, elçisinin müminler topluluğuna “Salâtı ikame etsinler, alışveriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden açık ve gizli olarak infakta bulunsunlar” şeklindeki mesajını iletmesini buyurmaktadır. Allah’ın nimetlerini nankörlüğe dönüştürenlere yapılan tehdide mukabil, bu buyrukta da müminleri şükre yöneltme vardır.
Ayette üzerinde durulan en önemli konu “Salâtın ikamesi”dir. Salât, Resulullah’ın da nitelediği gibi, dinin direğidir. Salâtın ikame edilmediği [oluşturulmadığı ve ayakta tutulmadığı] hiçbir toplum iflah olmamıştır. Bu ayette mü’minlerin artık kendi destek kurumlarını [okullarını açmaları, Bağkur, Sigorta, Emekli Sandığı, Kızılay, Yeşilay gibi tüm yardım kurumlarını] oluşturmaları ve oluşturdukları kendi destek kurumlarını ayakta tutmaları, yaşatmaları emredilmiştir. (Salât ve namaz konularına ait geniş açıklamamız inşaallah Ankebut/45’in tahlilinde ve aynı surenin sonundaki ekte verilecektir.)
Ayette geçen “alışveriş ve dostluğun olmadığı bir gün” ifadesi, kimsenin fidye vererek kendisini kurtarma imkânına sahip olmayacağı, herkesin kendi derdine düşeceği, dost geçinenlerin birbirine düşman olacağı “Hesap Günü” anlamındadır.

O gün Muttakiler hariç tüm izdaşlar [birbirinin izinden gidenler],  birbirlerine düşmandırlar. (Zuhruf/67)

İşte bunlar da sizinle birlikte atılırcasına giren bir gruptur. Onlara bir merhaba [rahat] yok. Şüphesiz onlar cehenneme sallandılar [atıldılar].
Derler ki: “Hayır, asıl size merhaba yok. Onu [cehennemi] önümüze siz getirdiniz. O ne kötü bir duraktır!”
Derler ki: “Rabbimiz! Bizim önümüze bunu kim getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat arttır!”
Ve yine derler ki: “Kendilerini kötülerden saydığımız bir takım adamları niye göremiyoruz?
Biz onları alaya almıştık/aşağılamıştık. Yoksa gözler onlardan kaydı mı?”
Şüphesiz ki bu, ateş ehlinin birbiriyle tartışması/davalaşması gerçektir. (Sad/59-64)

(Allah onlara) “Sizden önce geçmiş cinn ve insden [tanıdığınız- tanımadığınız] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der]. Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder]. Nihâyet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” dediler [derler]. [Allah,] “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” dedi [der].
Öncekiler de sonrakilere, “Sizin bize karşı fazlalığınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” dediler [derler]. (A’raf/38, 39)

Kesinlikle Allah kâfirleri hayırdan uzak tutmuş ve içinde ebedi olarak kalmaları üzere onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır.  Onlar orada, bir yakın ve yardımcı bulamazlar.
O gün yüzleri ateş içinde çevrilirken: “Ah keşke Allah’a itaat etseydik ve Elçi’ye itaat etseydik!” derler.
Ve dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar.  Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.” (Ahzab/64- 68)

O [İbrahim] dedi ki: “Siz, sırf aranızdaki dünya hayatında sevgi için Allah’ın astlarından birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lanetleyecektir. Varacağınız yer de cehennemdir. Ve sizin için yardımcılardan yoktur.” (Ankebut/25)

Ey iman etmiş kimseler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak edin. Ve kâfirler, zalimlerin ta kendileridir. (Bakara/254)

Kimsenin kimse yerine bir şey ödemeyeceği, kimseden fidye kabul edilmeyeceği, şefaatin hiç kimseye yarar sağlamayacağı ve onların yardım olunmadığı günden sakının. (Bakara/123)

Ve, hiçbir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiçbir kimseden şefaatin kabul edilmediği, kimseden fidyenin alınmadığı ve onların yardım olunmadığı günden sakının. (Bakara/48)

Bugün artık sizden fidye alınmaz, kâfirlerden de.  Sizin varacağınız yer ateştir. O, size yaraşandır. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” (Hadîd/15)

Ayetteki  “… alışveriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce … infakta bulunsunlar” ifadesi, “ölmezden evvel infakta bulunsunlar” anlamındadır. Çünkü öldükten sonra infak imkânı olmayacak, infak edilmediğine pişman olunacaktır.

Sizden birinize ölüm gelip de: ‘Rabbim, beni yakın bir süreye [ecele] kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam’ demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. (Münafıkûn/10)

Yine aynı ayette infakın nasıl yapılması lazım geldiği de beyan edilmiştir. Bu beyandan, gizli veya aşikâr yapılacak infak türleri olduğu anlamı çıkmaktadır.
Aşağıdaki ayetlerin delaletiyle “zekât” gibi zorunlu infak türünün aşikâr [açıktan] yapılabileceği; sadaka, tatavvu [gönüllü, ihtiyarî] infakların ise gizlice yapılmasının daha erdemli bir davranış olduğu anlaşılmaktadır:

Sadakaları açıkça verirseniz, artık o, ne iyi olur; ve eğer onları gizlerseniz fakirlere verirseniz artık bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmını kapattırır. Ve bilin ki, Allah, işlemiş olduğunuz şeylere haberdardır. (Bakara/271)

Ve o kişiler, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştirirler. Rablerine haşyet duyarlar ve hesabın kötülüğünden korkarlar.
Ve o kişiler Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmişler, salâtı ikame etmişler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmişlerdir. Ve onlar çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldırırlar. İşte bu yurdun akıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar,  atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selam olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra'd/21- 24) H.Yılmaz

 

Hemen bütün müfessirler, Allah'ın eşyayı ve tabii güçleri insana “baş eğdirmiş” ya da onun “hizmetine vermiş” olmasının onlardan süreklilik içinde yararlanmasını sağlamış olması anlamında bir mecâz olduğu görüşünde birleşmiştirler. Bizim yukarıdaki açıklayıcı ilavelerimiz de bu görüşe dayanmaktadır. Yine aynı anlamda, gecenin ve gündüzün “sizin için” (yani insanlar için) yaratılmış olduğu hususu 10:67, 27:86 ya da 40:61'de geçmektedir. M.Esed

Metindeki "" ifadesi (32-33 ayetler), bunları "size kulluk etsinler diye çeviren bazı kimseleri yanlış sonuçlara götürmüştür. Hatta bunlardan bazıları bu ayetleri, insan hayatının tek gayesinin yeri ve gökleri kendi emri altında almak olduğu şeklinde tefsir etmişlerdir. Oysa bunların gerçek anlamı "Sizin için (kanunlara) tabidirler" olmalıdır. Allah bütün bunları, insanlara yararlı olacak kanunlara bağlamıştır. Eğer gel-git (med-cezir) belirli fizik kanunlarına bağlı olmasaydı, denizcilik mümkün olmazdı; bir nehir belli kanunlara bağlı olmasaydı, ondan kanallar açmak imkansız olurdu, aynı şekilde gök cisimler (güneş, ay vs.) yeryüzü, gece ve gündüz belirli sabit kurallara bağlı olmasaydı, değil medeni bir hayat, hayatın idamesi bile söz konusu olamazdı.Mevdudi

Yani, insanın bütünüyle hayrına ya da yararına olacağı, ancak sınırsız ilim ve hikmet sahibi Allah tarafından öngörülen hususlarda Allah kullarının her istediğini karşılamaktadır; “isteyebileceğiniz her türlü şeyden” ibaresinin başında yer alan min (lafzen, “...den”, fakat bu anlam örgüsü içinde, “...den bazısı”) edatının ayetin anlamına olan etkisi bu yöndedir. M.Esed

Verdiği nimetlere karşı kullarından şükretmelerini, salâtı ikame etmelerini ve gizli-aşikâr infakta bulunmalarını isteyen Rabbimiz, bu ayetlerde de kullarına lütfettiği çeşitli nimetlerini hatırlatarak insanoğlunu kendi tabiatındaki zulüm ve nankörlük eğilimlerine karşı uyarmaktadır.
Rabbimizin nimetleri gerçekten de sayılamayacak kadar çoktur. O, gökten yağmur indirerek insanları ve onların yararlandığı tüm bitki ve hayvanları beslemektedir. Denizleri ve nehirleri insanın emrine vermesi, güneş ve ayı döndürerek insanlığın hizmetine sunması, gece ve gündüzü insanların maişet ve dinlenme düzenini sağlayacak şekilde düzenlemesi, yeryüzündeki yararlı ve gerekli her şeyi insanın emrine amade kılması bu nimetlerden sadece bir kısmıdır. “Allah’ın nimetini saymak isterseniz de sayamazsınız!” ifadesi gerçeği tam olarak yansıtmaktadır. Allah’ın nimetleri o kadar çoktur ki, hepsini saymak gerçekten de mümkün değildir.
Konumuz olan ayetlerde hatırlatılan bu nimetler ile ilgili Kur’an’da birçok ayet vardır:

Ey insanlar! Takvalı davranasınız diye, sizi ve sizden öncekileri yaratan,  yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yapan, gökten su indirip de onunla sizin için rızık olarak ürünlerden çıkaran Rabbinize kulluk edin. Öyleyse siz de, bile bile Allah’a ortaklar koşmayın. (Bakara/21, 22

Allah’ın yedi göğü tabakalar halinde nasıl yarattığını ve Ay’ı onların içinde bir ışık kıldığını, güneşi de bir lamba kıldığını görmediniz mi? (Nuh/15, 16)

O, Güneş’i bir aydınlık, Ay’ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye, Ay’a menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için ayetleri detaylandırır.  (Yunus/5)

Ve Biz, Geceyi bir elbise yaptık.
Ve Biz, Gündüzü bir geçim zamanı kıldık.
Ve sizin üstünüze yedi sağlamı bina ettik.
Ve ışık saçan bir kandil kıldık. (Nebe/10-11)

O [Allah], içinde dinlenesiniz diye sizin için geceyi, göresiniz diye de gündüzü kılandır. Şüphesiz bunda kulak verecek bir kavim için ayetler vardır. (Yunus/67)

Güneş’in Ay’a erişip çatması uygun olmaz. Gece de gündüzü öne geçici değildir. Hepsi de bir yörüngede yüzerler. (Ya Sin/40)

Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve güneş, ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah'tır. İyi biliniz ki yaratma ve emir sadece O'na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir! (A'raf/54)

O [Allah], geceyi gündüze sokuyor, gündüzü de geceye sokuyor. Güneş’i ve Ay’ı emre amade kılmıştır. Hepsi adı konmuş bir müddet için akıp gidiyor. İşte bu, mülk kendisinin olan sizin Rabbinizdir. O’nun astlarından yakardığınız kimseler bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip olamazlar. Onları çağırırsanız onlar, çağrınızı işitmezler, işitseler bile size cevap veremezler, Kıyamet günü de ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Sana her şeyden haberdar olan [Allah] gibi (kimse) haber veremez. (Fatır/13, 14)

O [Bir tek, Kahhar; Allah], gökleri ve yeri hak ile yarattı, geceyi gündüzün üstüne bürüyor, gündüzü de gecenin üstüne bürüyor. Güneş’i ve Ay'ı emre âmâde kılmıştır. Hepsi de adı konmuş bir ecele akıp gitmektedir. İyi bilin ki, O, çok güçlü ve çok bağışlayıcıdır. (Zümer/5)

Ve O’nun [Allah’ın] rahmetindendir ki O, geceyi ve gündüzü; onda [gecede] dinlenesiniz ve [gündüzün] O’nun lütuf ve kereminden arayasınız ve şükredesiniz diye kıldı. (Kasas/73) H.Yılmaz

Bu bölümün tamamı (35-41. ayetler) -ki surenin ismi de bu bölümden mülhemdir- kelimenin en derin anlamıyla doğruluğun ya da selametin insana açık tek yolunun, Hz. İbrahim'in duasında dile getirilen tevhid yolu (yani, Allah'ın varlığını, birliğini ve biricikliğini tanımak ve buna bağlı olarak, tanrılığında O'na eş ve ortak olduğu vehmedilen “diğer güçleri” (karş. yukarıda 30. ayet) bu asılsız nitelikleriyle reddetmek) olduğunu vurgulayan bir ara bölüm, bir parantez içi hatırlatma durumundadır. Hz. İbrahim'in bu duası, ayrıca, Allah'ın sınırsız nimetinin farkında olup, şükranlarını dile getiren birinin duası olduğuna göre, kendinden önceki 34. ayetle sonraki 42. ayeti de birbirine bağlamaktadır.

Yani, Kâbe'nin bulunduğu beldeyi (bkz. 2. sure, 102. not) ve özellikle Mekke'yi.

“Putlar” (esnâm, tekili sanem) terimi sadece, düzmece “ilahları” temsilen yapılmış biçimsel ve somut nesneleri ifade etmez: Çünkü, Allah'tan başka şeylere ya da kimselere ilahî güç ya da nitelikler yakıştırmak anlamına gelen şirk hali, Râzî'nin belirtiği gibi, “bir sonucun tezahürü sırasında karşılaşılan sebep, vesile ve vasıta türünden -örn. zenginlik, nüfûz, şans, itibar vb.- şeylere” tapınma duygusu içinde yönelmek ya da değer vermek şeklinde de olabilir; oysa gerçek tevhid inancı (et-tevhîdu'l-mahz) insanın bu kabil haricî sebep ve vasıtalara karşı kendini her türlü içsel bağlanmalardan arındırıp Allah'tan başka olaylara yön veren gerçek hiçbir gücün mevcut olmadığına tam olarak kanaat getirmesi demektir. M.Esed 

Şimdi yüce Allah, bir misal olarak Hz. İbrâhîm'i anlatmaktadır. Hz. İbrâhîm, Yukarı Mezopotamya'daki Ur (Urfa) kentinde doğdu. Allah kendisini peygamberlikle görevlendirdi. Putatapanlara karşı geldi, putları yerdi. Kral Nemrud kendisini ateşe attırdı. Fakat Allah onu yanmaktan korudu. O da kardeşinin oğlu Lût'u ve âilesini yanına alarak Mezopotamya'dan çıktı, Harran'dan geçip Mısır'a gitti. Mısır'da bir süre kaldıktan sonra Filistin'e gelip yerleşti. Karısı Sare'nin çocuğu olmuyordu. Sâre'nin teşvikiyle Hâcer'le birleşen İbrâhîm'in İsmâ'îl adlı bir oğlu oldu. Bir zaman sonra çok ileri yaştaki Sâre'den de İshâk adını verdiği oğlu doğdu. Bunun üzerine Sâre, Hâcer'den olan çocuğun, kendi çocuğuyla birlikte İbrâhîm'in mîrâsına sâhibolmasını önlemek için İbrâhîm'e, Hâcer'i, çocuğu ile beraber evden uzaklaştırmasını söyledi. Aslında Hâcer, kendi câriyesi olduğu için yasal olarak buna hakkı vardı. Hz. İbrâhîm de Allah'ın vahyine dayanarak Hâcer'le İsmâ'îl'i alıp Faran'a yani Mekke yöresindeki dağların eteğine yerleştirdi. İşte şimdi okuduğumuz âyetler, Hz. İbrâhîm'in, karısını ve çocuğunu bu vâdîye getirdikten sonra Allah'a yalvarışını anlatmaktadır. S.Ateş

Bundan önceki ayetlerde (32-35) Kureyş'e bütün insanlara verdiği bunca nimete karşılık Allah'a şükretmeleri için bir çağrı yapılmıştır. Fakat bu pasajda aynı çağrı Kureyşlilere verilen özel nimetler hatırlatılarak tekrarlanmaktadır. Onlara İbrahim'in atalarının Kabe yakınlarına yerleştirdiği, Mekke'yi "emin bir belde" yaptığı ve İbrahim'in (a.s.) duasına karşılık Allah'ın Kureyşlilere nimet ve lütuflarını bahşettiği hatırlatılmaktadır. Onlardan bu "nimetleri" hatırlamaları ve doğru yola uymaları istenmektedir. 
Mekke dua edilen şehirdir. Mevdudi

 

 Bu, putların Allah'ın yolundan sapık yollara döndüren birer araç olduklarını söylemenin mecazi bir anlatımıdır.
Doğru yoldan başka yollara uyanlara karşı gösterilen yumuşaklık, İbrahim (a.s.) ın insanlara duyduğu şefkatin bir göstergesidir. İbrahim (a.s.) onların durumunu Allah'ın merhamet ve bağışlamasına bırakmıştır, çünkü onları ilahi azab içinde görmeye dayanamazdı. Sonra onlar için af dilemiş ve rızk konusunda Allah'a şöyle dua etmiştir. "Rabbim, Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandırır." (Bakara, 126). Ahiret azabı gelince İbrahim (a.s.) benim yolumda, yürüyemeyenleri cezalandır dememiş ve onlar hakkında 'Yarabbi! Sen bilirsin, sen af edici ve merhametlisin', demiştir. İbrahim (a.s.) in bu merhamet ve şefkat dileği sadece kendi evlatları için değil, bütün bir insan topluluğu içindi. Buna benzer bir başka örnek de Hud suresinde yer almaktadır. Melekler Lut kavminin sapık topluluğunu helak etmek üzere yola çıktıklarında İbrahim (a.s.) onlar için dua etmeye başlamıştır. ".....İbrahim, Lut kavmi konusunda bizimle tartışmalara girişti, çünkü o yumuşak huylu ve merhametli biriydi. (Hud: 74-75). Aynı şekilde Hz. İsa (a.s.) da çok yumuşak kalpliydi. Hatta Allah ona, kendisine uyanların doğru yoldan saptıklarını gösterdiğinde yine de onlar için dua edip yalvaracaktır. "Eğer onları azaplandırırsan, kuşkusuz onlar senin kullarındır, eğer onları bağışlarsan, kuşkusuz Aziz olan, Hakim olan da sensin". (Maide: 118) Mevdudi

Yani, Mekke'nin çıplak, kayalık tepelerle çevrili dar ve çorak vadisi. “Soyumdan bazıları” ifadesiyle Hz. İbrahim, Hz. İsmail'i ve o'nun soyundan gelen Mekke sakinlerini kasdediyor.

Yani, insanları, hac dolayısıyla Mekke'yi ziyaret etmekte ve oranın sakinlerinin bu kutsal ama çorak beldede geçinmelerini kolaylaştıracak yönde yardımcı olmakta istekli kıl. Ef’ideten mine'n-nâs ifadesi “insanlardan bazılarının kalpleri” şeklinde de anlaşılabilir ki, bu durumda, bu ifadeden “müminlerin kalpleri” anlamı çıkarılabilir (Beğavî, Râzî, İbni Kesîr). M.Esed

Allah İbrahim (a.s.) ın duasını kabul etti. Bu surenin indirildiği dönemde Arabistan'ın her tarafından bir çok insanın hac ve umre için Mekke'ye gitmesinin ve bugün de dünyanın her tarafından insanın orada toplanmasının nedeni bu duadır. Bunun yanısıra o bölgenin tamamen kurak olmasına ve hayvanlar için bile hiç bitki yetişmemesine rağmen, yılın her mevsiminde çeşit çeşit meyve ve sebzelerle doludur. Mevdudi

Yani, deyimsel olarak, “bütünüyle sana karşı teslimiyet ve yönelme tavrı içinde tut”. Zürriyyetî (“soyumdan gelenler”) sözcüğünden önce gelen min “...den [kimileri]” edatı, Hz. İbrahim'in soyundan gelenler hakkındaki isteğine karşı Allah'ın 2:124'de “zalimler Benim sözümü/ahdimi hak edemez” ya da “Benim sözüm zalimleri kapsamaz” şeklindeki cevabına ilişkin açık bir atıf teşkil etmektedir. Bununla Hz. İbrahim'e, soyundan gelen herkesin müslim ve salih olmayacağı ve dolayısıyla kimsenin, sırf Allah'ın şu ya da bu rasûlunün soyundan geliyor diye, “seçilmiş insanlar” sınıfından olduğu iddiasıyla ortaya çıkamayacağı hususu hatırlatılmaktadır. Bu ifade, sadece Hz. İbrahim'in Hz. İshâk kolundan gelen İsrailoğulları ile Hz. İsmail kolundan gelen Arapları ve bunların içinde de özellikle Kureyşlileri değil, kendisi de Kureyş kabilesine mensup olan Son Peygamber Muhammed (s)'in soyundan gelen zalim kimseleri de işaret etmektedir. M.Esed

Hz. İbrahim (a.s.) duasında müşrik babasını da anmıştı, çünkü ona onun için kendi Rabbine dua edeceğine dair söz vermişti (Meryem, 48). Fakat sonraları, onun için dua etmemesi gerektiğinin, çünkü onun bir Allah düşmanı olduğunun farkına vardığında verdiği sözden vazgeçmiştir.(Tevbe, 114). Mevdudi

Bu ayetlerde İbrahim peygamberin duasına yer verilmiştir. Gerek bu ayetlerden, gerekse İbrahim ile ilgili diğer Kur’an pasajlarından anlaşıldığı üzere, bu dualar İbrahim peygamberin değişik zamanlarda ve ortamlarda yaptığı dualardır. Bu dualar aynı zamanda onun hayatından bazı kesitleri de vermektedir. Burada nakledilen duasının bir benzeri Bakara suresinde de verilmiştir:

Ve hani İbrahim, Beyt'ten temelleri yükseltirler: Rabbimiz, bizden kabul buyur, şüphesiz Sen en iyi işitenin, en iyi bilenin ta Kendisisin. Rabbimiz! Bizim ikimizi Senin için teslim olanlar kıl. Soyumuzdan da senin için teslim olan bir ümmet kıl [getir]. Ve bize kulluk yöntemlerini göster, tövbemizi de kabul et. Şüphesiz Sen tövbeleri çokça kabul edenin ve çok merhametli olanın ta Kendisisin. Rabbimiz, bir de onlara içlerinden bir peygamber gönder ki, onlara senin ayetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğretsin, onları arındırsın. Hiç şüphesiz Aziz sensin, hikmet sahibi [zulüm ve fesada engel olacak yasaları koyan] Sensin. (Bakara/127-129)

Konumuz olan ayette İbrahim peygamberin putlar ile ilgili olarak “Rabbim! Şüphesiz onlar [putlar] insanlardan birçoğunu saptırdılar” dediği dikkat çekmektedir. Bu bir mecaz ifadedir. Zira putlar cansız varlıklardır. Cansızlar ise hiçbir şey yapamazlar. Fakat onlara tapmada bir saptırma [dalâlet] söz konusu olduğu için, bu saptırma işi mecazen onlara nispet edilmiştir.

Yine konumuz olan pasajda, Kâbe ile ilgili olarak “Haram [dokunulmazlaşmış] Ev …” ifadesinin geçtiği görülmektedir. Kâbe “muharrem [dokunulmazlaşmış]” olarak nitelenmiştir. Kur’an incelendiğinde, Kâbe’nin bu statüsünün orada kavga-dövüş etme, oraya saygısızlık etme gibi davranışların ve dışarıda yapılanların orada yapılmasının yasaklanmışlığından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

 Yoksa kenarlarında insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen orayı güvenli, harem [dokunulmaz] yaptığımızı görmediler mi? Hâlâ batıla inanıp Allah’ın nimetine nankörlük mü ediyorlar? (Ankebût/67) 

Şüphesiz, insanlar için mübarek ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Bekke’dekidir [Mekke’dekidir] .
Onda apaçık deliller; İbrahim’in makamı vardır. Oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir. (Al-i Imran/96, 97)

İbrahim peygamber bu yakarışında Allah’tan kentin güvenliği, şirkten korunma, neslinin çevrece sevilmesi, rızıklandırılması, kendisinin ve soyunun salâtı ikame edenler olması, duasının kabulü ve ahırette kendisinin, ana-babasının ve müminlerin bağışlanması gibi taleplerini dile getirmiştir.
İbrahim’in (as) ana-babası için istiğfarda bulunmasıyla ilgili olarak şu noktanın özellikle açıklaması gerekmektedir: Bilindiği üzere, müşrik biri için duada, istiğfarda bulunulamaz. Sadece onların doğru yola iletilmesi için dua edilebilir.

Kendilerine, cehennem ashabı oldukları iyice belli olduktan sonra peygambere ve iman etmiş kişilere, akraba bile olsalar, müşrikler için istiğfar etmek yoktur.
İbrahim'in babası için istiğfar etmesi de yalnızca ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Sonra onun Allah için bir düşmanı olduğu kendisine açıkça belli olunca ondan [istiğfardan] vazgeçti. Şüphesiz İbrahim, çok içli, çok halim birisi idi. (Tevbe/114)
İbrahim (as), babası hakkındaki hükmü bilmediğinden babası için istiğfarda bulunmuştu.

Kitap’ta İbrahim’i de an / hatırlat. Şüphesiz ki o, sıddık [özü, sözü doğru] biri idi, peygamberdi.
Bir zaman o, babasına: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir ilim bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahman’a asi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahman’dan bir azap dokunur da şeytan için bir veliy [yardımcı] olursun diye korkuyorum” demişti.
O [Babası]: “Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, ant olsun seni recm ederim [taşlayarak öldürürüm]. Haydi, uzun bir müddet bana uzak ol! [defol!]” dedi.
O [İbrahim]: “Selâm sana olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Şüphesiz O, bana çok lütufkârdır. Ve ben, sizden ve Allah’ın astlarından kulluk ettiğiniz şeylerden çekilip ayrılıyorum. Ve Rabbime dua edeceğim. Rabbime yalvarışımda bedbaht olmayacağımı umuyorum” dedi. (Meryem/41- 48)

brahim'de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve sizin, Allah’ın astlarından taptıklarınızdan uzağız. Biz sizi inkâr ettik. Ve siz bir tek olarak Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda ebedi bir düşmanlık ve buğz belirmiştir” demişlerdi. Yalnız İbrahim’in babası için, “Senin için mutlaka mağfiret dileyeceğim. Ve Allah’tan olan hiçbir şeye gücüm yetmez” demesi hariç. -Rabbimiz! Yalnız sana dayandık, sana yöneldik. Ve dönüş ancak sanadır. Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir fitne kılma! Bizi bağışla!  Rabbimiz! Şüphesiz Sen Aziz ve Hakîm’in ta kendisisin!- (Mümtehıne/4) H.Yılmaz

Bu ayet, Hz. İbrahim'in duasının son cümlesiyle, yani, o'nun “Hesabın görüleceği Gün”e ilişkin sözleriyle bağlantılıdır. Burada sözkonusu edilen zalimler, “Allah'a eş ya da ortak olan başka güçlerin mevcudiyetine” inanmak zilletine düşen (karş. yukarıda 30. ayet) ve dolayısıyla affedilmez şirk günahını işleyen kimselerdir. “Zaman tanıma” ya da “erteleme” ifadesi hk. bkz. 11:20'nin ilk cümlesi ve ilgili 39. not. M.Esed

Bu manzara günahkarların hesap günündeki acıklı ve korkunç durumunu göstermektedir. Onlar durumlarının farkına vardıklarında o denli şaşırıp korkacaklardır ki, hiçbirşey görmeksizin öyle bakakalacaklardır. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz, yaptıklarından dolayı zalimleri hemen cezalandırmamasının yanlış yorumlanmamasını hatırlatarak onlara dünya hayatında uyguladığı sünnetini açıklamaktadır. Bu açıklama aynı zamanda peygamberimize de bir teselli mahiyetindedir. “Şüphesiz Allah zalim nankörlerin yaptıklarına karşı duyarsız değildir, onlara ilgisiz kalmamıştır. İbrahim’in sabrettiği gibi sen de sabret ve müşriklere şunu bil­dir ki; azaplarının ertelenmesi, yaptıkları işlere Allah’ın razı olduğundan veya göz yumduğundan dolayı de­ğildir. Bilakis isyankârlara mühlet vermek Allah'ın bir sünnetidir. Onlar, başlarını dikerek koşacakları,  gözlerin dışa fırlayacağı bir gün mutlaka cezalandırılacaklardır.”
Gerek “başlarını dikerek koşacakları, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün”, gerekse “bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur” sözleri mahşerin dehşetini ortaya koyan ifadelerdir. İnsanlar bu dehşet uyandırıcı ifadelerle yargılanacakları gün konusunda uyarılmaktadırlar.
Mahşerin dehşeti şu ayetlerde de yansıtılmıştır:

O hâlde onlardan geri dur [sırt çevir]. O günde Çağırıcı'nın, nüküre [bilinmedik, inkâr edilen, yadırganan bir şeye] çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar, sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O kâfirler “Bu, zor bir gündür” derler. (Kamer/6- 8)

Sen onları hemen bırak da, vaat edilen günlerine kavuşuncaya dek boşa uğraşsınlar ve oynayadursunlar.
O gün onlar, kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. Sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi.
Gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir halde. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür! (Mearic/42-44):

O gün, hiçbir eğriliği olmayan o davetçiye uyarlar ve Rahman için sesler kısılmıştır. Artık sadece hafif bir ses duyacaksın.
O gün, Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler hariç şefaat fayda vermez.
Allah, onların [yardım görmeyenlerin] önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri bilir. Onlar ise O’nu bilgice kuşatamazlar.
Ve yüzler [kişiler], Hayy [Diri] ve Kayyum [bütün yarattıklarını gözetip duran Allah] için baş eğmiştir. Bir zulüm taşıyan kimseler gerçekten zarara uğramıştır. (Ta Ha/108-111) H.Yılmaz

Karş. 6:27.  - Lafzen, “sizin için herhangi bir düşüşün [veya “yıkımın”] olmadığına” -yani, bu dünya hayatından, günahkarların hak ettikleri cezayı bulacakları bir ahiret hayatına geçişin vuku bulmayacağına: Kur’an'da sıkça dile getirilen, ölümden sonrasına ve dolayısıyla Allah'ın nihaî yargılamasına karşı pek çoklarının gösterdiği inkarcı tavıra ilişkin bir atıf. M.Esed

Yani, “siz de, tüm ahlakî değerlere karşı çıkan ve böylece kendi felaketlerini hazırlayan önceki nesillerle aynı dünyada ve temel nitelikleri bakımından aynı beşerî çevre ve koşullarda yaşadınız: Bunun içindir ki, onların trajik sonları sizin için bir uyarı, bir ders olmalıydı”.

Lafzen, “misaller/meseller”, yani, kıyamet fikrini, Allah'ın nihaî yargılaması fikrini yansıtmak, anlatmak üzere Kur’an'da yer verilen meseller, benzetmeler (Râzî). Ayrıca bkz. yukarıda 37. not. M.Esed

Rabbimiz, elçisine, insanları “azabın geleceği gün” ile uyarma görevi verdikten sonra, bu ayetlerde de müşrikler ile ilgili mahşere ait bir sahneyi nakletmektedir. Bu sahnede müşrikler “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin davetine uyalım ve elçilere tâbi olalım” diye yakarmaktadırlar. Onların bu yakarışlarına Rabbimiz “Daha önce siz, sizin için zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? Hem siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuştu. Ve size örnekler de vermiştik” diye cevap vermektedir.
Müşriklerin ahiret hakkındaki kanaatleri, bunların yanlışlığı ve sonunda teslim oluşları birçok ayette bildirilmiştir:

Ve onlar [kâfirler], “Allah ölen kimseyi diriltmez” diye en kuvvetli yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. Hayır, Allah ölüleri, üzerine aldığı gerçek bir vaat olarak, onların, hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açığa koymak ve inkâr eden kimselerin, yalancıların ta kendisi olduklarını bildirmek için diriltecektir. (Nahl/38, 39)

Her emir kararlaştırılmış, en üstün seviyede yeterli bir hikmet olduğu hâlde onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Şüphesiz onlara vazgeçirecek haberler de gelmişti. Buna rağmen uyarılar fayda vermiyor. (Kamer/3-5)

 (O kâfirler), kendilerine zulmetmiş kimseler olarak, meleklerin, vefat ettirdikleri kimselerdir. Artık teslimiyeti koyarlar: "Biz, hiç bir kötülükten yapmıyorduk." Bilakis, şüphesiz Allah, sizin yapmakta olduklarınızı çok iyi bilendir.
“O halde içinde sürekli kalanlar olarak cehennemin kapılarına girin!” denir. İşte, büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! (Nahl/28, 29)

Ve bu adam, kendine zulmederek bağına girdi:  “Ben, bunun hiç yok olacağını sanmıyorum. Ben Saat’in kopacağını da zannetmiyorum. Velev ki, Rabbime geri götürüldüm, kesinlikle orada bundan daha iyi bir sonuç bulurum” dedi. (Kehf/35, 36)

Onlar [Kâfirler] dediler ki: “Rabbimiz! Sen bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkışa bir yol var mı?”
İşte bu, şu sebeptendir: Siz, “bir ve tek” olarak Allah'a davet edildiğiniz zaman inkâr ettiniz. O'na ortak koşulunca da inandınız.” Artık hüküm, o çok yüce ve çok büyük Allah'ındır. (Mü'min/11, 12)

Suçluları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz.” derlerken bir görsen!
Ve eğer Biz dileseydik her nefse [kişiye] hidayetini verirdik. Velâkin Benden: “Bütün insanlar ve cinlerden [herkesten] cehennemi elbette tamamen dolduracağım.” sözü hak olmuştur.
Öyleyse bu gününüzle karşılaşmayı unuttuğunuzdan dolayı tadın azabı! Hiç şüphesiz ki Biz unuttuk [cezalandırdık] sizi. Ve yapmış olduğunuza karşılık sonsuzluk azabını tadın!” (Secde/12-14)

Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış olduklarımızdan başka düzgün amel yapalım.” -Sizi, düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık zalimler için bir yardımcı da yoktur.- (Fatır/37)

Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz.
O [Allah], dedi ki: “Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın da.
Şüphesiz Benim kullarımdan bir gurup: "Rabbimiz! Biz iman ettik; artık bizi bağışla, bize merhamet et, sen, merhametlilerin en iyisisin." diyorlardı. (Mü'minun/106- 108)

Ve ansızın azap gelmeden, kişinin, “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” demesinden yahut  “Allah bana doğru yolu gösterseydi, her halde ben muttakilerden olurdum” demesinden veya azabı gördüğü zaman, “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım” demesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin.”
Bilakis, sana ayetlerim geldi de sen onları hemen yalanladın, büyüklük tasladın ve kâfirlerden oldun. (Zümer/58, 59)
O, az daha öfkeden çatlayacak. Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara sorar: “Size bir uyarıcı gelmedi mi?” 
Onlar derler ki: “Evet, bize uyarıcı geldi de biz yalanladık ve ‘Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ dedik.
Ve onlar derler ki: “Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin ashabı içinde olmazdık
Böylece günahlarını itiraf ettiler. Artık, uzaklık, çılgın ateş ashabı içindir. (Mülk/10)

Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde, "Rabbim, terk ettiğim şeylerde salihi işlemem için beni geri döndür” dedi. Hayır… Hayır… Bu, şüphesiz onun söylediği bir sözdür. Onların tekrar diriltilecekleri güne kadar onların arkalarında bir engel vardır. (Mü'minûn/99-100)

Ey iman edenler, ne mallarınız ne çocuklarınız sizi Allah'ı zikretmekten ‘tutkuya kaptırarak-alıkoymasın’; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.
Sizden birinize ölüm gelip de: ‘Rabbim, beni yakın bir süreye [ecele] kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam’ demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. (Münâfikûn/9-10)

Ve onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman, “Ah, ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık!” deyiverdiklerini bir görsen!
Aksine, işin aslı daha önce gizleyip durdukları açığa çıktı. Geri çevrilselerdi yine men edildikleri şeye mutlaka dönmüşlerdi. Evet, onlar gerçekten yalancıdırlar. (En’am/27-28) H.Yılmaz

Lafzen, “oyunlarını/düzenlerini kurdular”, yani, Allah'la beraber başka tanrısal güçlerin de mevcudiyetine inandılar, düzmece tanrılar uydurdular: Taberî'nin bu ayete ilişkin uzun yorumlarının sonlarına doğru verdiği açıklama bu yöndedir. Bizim mekr terimi için, bu anlam örgüsü içinde verdiğimiz “asılsız tasarımlara dayanan oyun/düzen” şeklindeki karşılık için bkz. 13. sure, 62. not. M.Esed

Yani, "Allah'ın kanunlarını bozan ve vahye karşı çıkanların, zulümlerinin sonucunu değiştirmek için büyük planlar yaptıklarını ve tuzaklar kurduklarını, fakat Allah'ın onları bir tek "karşı tuzak" ile helak ettiğini gördünüz. Sizden önceki kavimlerin planları boşa çıktığı halde siz, "güçlü" hesaplamalarınız ve planlarınızla başarıya ulaşacağınızı ümit ederek, hakka davet eden mesaja karşı giriştiğiniz tuzaklardan vazgeçmiyorsunuz." Mevdudi

Bu ayette Mekkeli zalim müşriklerin planları deşifre edilip Rabbimizin hepsinden haberi olduğu, boyutu ne kadar büyük olursa olsun bu planların hiçbir öneminin olmadığı ve Allah’ın onları kesinlikle cezalandıracağı açıklanarak peygamberimiz motive edilmektedir.
Ayetteki “ … onların tuzakları” ifadesi ile Mekkelilerin şirkleri kastedilmiştir. İnsanoğlunun işlediği en ağır suç “şirk”tir.

Az kalsın bundan; Rahman’a çocuk isnat ettiler diye gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacaktı. (Meryem/91-92)

Onlar hangi miktarda ve ne tür suçlar işlerse işlesinler, hangi tuzakları kurarlarsa kursunlar, Allah hepsini noksansız bilmektedir.

Onlar, insanlardan gizlenmek isterler de Allah'tan gizlenmek istemezler.  Halbuki O [Allah], onlar O’nun sözden razı olmadığı şeyleri gece kurarlarken kendileriyle beraberdir. Ve Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır. (Ni­sa/108)

Göklerde olan şeyleri ve yeryüzünde olan şeyleri, Allah'ın bildiğini görmedin mi? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde O,mutlaka dördüncüleridir.  Beşte de O,  mutlaka altıncılarıdır. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıkları şeyleri haber verecektir. Şüphesiz Allah, her şeyi en iyi bilendir. (Mücâdele/7) H.Yılmaz

Yani, Kıyamete ve Hesap Günü'ndeki ceza ve mükafata ilişkin vaadden. Bu, özellikle, dünyadaki hayatları sırasında zalimlere zaman zaman verilen “mühlet”le alakalıdır (karş. yukarıda 42. ayet). M.Esed

Bu hitab Peygamber (s.a)e yöneltilmiş olmasına rağmen, gerçekte düşmanları kastedilmektedir. Onlar, cezalarının geciktirmesi nedeniyle boş ümitlere kapılmamaları için uyarılmaktadırlar. Allah'ın daha önceki peygamberlere verdiği sözleri tuttuğunu ve onların düşmanlarını helak ettiğini unutmamalıdırlar. Allah, muhakkak Hz. Muhammed'e (s.a) verdiği sözleri de yerine getirecektir. Mevdudi

Resulullah’a moral takviyesi yapıldıktan sonra, bu ayette de ona “O halde sakın Allah'ın, elçilerine olan vaadinden cayacağını sanma!” denilerek Rabbimizin inkârcılara olan değişmez tavrı vurgulanmaktadır. Allah onların yaptıklarına duyarsız değildir. Resulüne karşı çıkan, mesajlarının duyulmasına engel olmaya çalışan, ona ve beraberindekilere eza-cefa eden kişilerden mutlaka intikam alacaktır; yani onları yakalayıp cezalandıracaktır, böylece adalet sağlanmış olacaktır. Bu kesindir, Allah bu kararından asla caymamıştır, cayması da söz konusu değildir.
Ayetin ilk muhatabı Resulullah olmakla beraber verdiği mesaj geneldir. Rabbimiz her zaman hakkı galip getirecek, haktan yana olanlara destek verecektir.

Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şahitlerin kalktığı [şahitlik edecekleri] günde [kıyamette] kesinlikle yardım ederiz. (Mü'min/51)

Allah’a ve elçisine kafa tutanlar en aşağılık kişiler arasındadırlar.
Allah: ”Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz”  yazmıştır. Şüphesiz Allah Kaviyy’dir, Azîz’dir. (Mücadele/20, 21)

Ve eğer onlar,  sana hile yapmak isterlerse, Bil ki şüphesiz sana Allah yeter. O, seni kendi yardımıyla ve müminlerle güçlendirendir. (Enfal/62)

Onlar, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Hâlbuki Allah, sadece, kâfirler hoş görmeseler de Kendi nurunu tamamlamaya dayatıyor. (Tevbe/32) H.Yılmaz

Bu ayetten ve Kur'an'daki diğer bazı işaretlerden, kıyamette yeryüzünün ve göklerin tamamen helak olmayacağı, fakat "birinci sur"a üflendiği anlaşılmaktadır. Bundan sonra, "birinci" ve "sonuncu sur"a üfleniş arasında (bu ikisi arasında ne kadar süre olduğunu ancak Allah bilir), yeryüzünün ve göklerin bugünkü şekli ve durumu degişecek ve yeni fiziksel kanunlara dayanan yepyeni bir fiziksel sistem meydana gelecektir. İşte bu Ahiret olacaktır. "son sur"a üflendiğinde, Adem'den (a.s.) "ilk sur" üflenmeden önce doğanlara kadar bütün insanlar diriltilecek ve Allah'ın huzuruna getirilecektir. Kur'an, buna "toplamak, bir araya getirmek" anlamına gelen (Haşr) adını verir. Kur'an'da kullanılan kelimelerden ve hadislerde yer alan bazı açık cümlelerden, bu olayın yeryüzünde meydana geleceği açığa çıkmaktadır. "hüküm yeri" ve "mizan" (terazi) yeryüzünde kurulacak ve kararlar burada verilecektir. Kur'an ve hadislerden ahiret hayatının sadece ruhsal hayatın olacağı ve her bireyin cezasını veya mükafatını bu dünyada yaşadığı "şahsiyet" içinde alacağı anlaşılmaktadır. Mevdudi 

Bu ifade, Kıyamet Gününde vuku bulacak olan ve bütün tabii olguları ve dolayısıyla bilinen tüm evreni içine alacak olan toplu ve kökten değişime ilişkin bir ima durumundadır. Kur’anın kıyamet ve ahret konusuyla ilgili öğretisine göre dünyanın sonu, evrenin fiziksel olarak yok oluşu- yokluğa indirgenmesi- anlamına değil, fakat, daha çok, onun, insanın şimdiden tasarlayamayacağı bir mahiyette, her şeyi içine alan toplu ve kökten bir değişme, dönüşüme uğraması anlamına gelmektedir. Son Güne ilişkin pek çok temsili tasvir vardır. Bu değişim mahiyeti itibarıyla insanın tanıyıp bildiği ya da tasavvur edebileceği şeylerin ötesinde olduğu için, sonraki iki ayette de, başka yerlerde de, Kıyamet gününde neler olacağına dair Kur’ani tasvirlerin hepsi, kaçınılmaz olarak, temsili terimlerle ifade edilmiştir. Aynı şey, ahrette insanın başına gelecek olan iyi ya da kötü hallerin tasviri içinde geçerlidir. M.Esed

Bu bölümle ilgili açıklamasında Râzî, günahkarların “bukağılarla/zincirlerle birbirlerine bağlı” olacaklarına dair ifadenin, günahkarların kendi kötü eylem ve temayüllerini ve sonuç olarak öte dünyada topluca içine düşecekleri genel umutsuzluğu dile getiren bir mecaz olduğu görüşünü ileri sürmüştür. Kanaatimizce bu ifade aynı zamanda, her kötü eylemin yeryüzünde zincirleme bir reaksiyonu harekete geçirdiğini, her kötülüğün, kaçınılmaz olarak ardından bir başka kötülüğü davet ettiği gerçeğini de dile getirmektedir. M.Esed

Râzî'ye göre “katrandan (katirân) giysiler” ifadesiyle “ateşle bürünmüş yüzler” ifadesi, Hesap Günü'nde günahkar ruhları kaplıyacak olan anlatılmaz acıları, yakıcı, dondurucu korkuları dile getiren mecazî ifadelerdir. (Keza bkz. 73. sure, 7. not.) M.Esed

Bazı müfessirler "katran"ın "kükürt" veya "eritilmiş bakır" yerine kullanıldığı görüşündedirler, fakat gerçekte ""ve benzerlerini kastetmektedir. Mevdudi

 

Bu ayette Rabbimizin ne zaman intikam alacağı [suçluyu yakalayıp da cezalandıracağı], böylece adaleti sağlayacağı açıklanmaktadır.  Kıyamet koparılacak, gökler ve yer değiştirilecek, bütün zalim ve inkârcılar huzura çıkarılacaktır. Bu zalimler zincire vurulacaklar, katrandan gömlekler giyinecekler ve yüzlerini ateş saracaktır.

Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır; yaptıklarıyla kötülük sergileyenleri cezalandırması, güzel davranıp güzel düşünenleri de güzellikle ödüllendirmesi için. (Necm/31)

 Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.” (Ta Ha/105-107)

Ayetteki “Onların gömlekleri katrandandır” sözüyle hem zalimlerin ahiretteki perişanlığı, hem de cezalarının işledikleri suça uygun oluşu ifade edilmiştir.

Katran

Bu sözcük, Arapçadaki anlamıyla aynen Türkçeye de geçmiştir. Ardıç, çam, hurma, köknar gibi ağaçlardan elde edilen sıvı yağ kıvamında ve siyah renkli, ağır is kokulu, suda erimeyen bir özsudur. Katran bazı madenlerden de elde edilir ve bu türleri “madenî katran” olarak da adlandırılır. Zift gibi bir şeydir.
Araplar katranı genellikle kaynatarak uyuz develere sürmekte kullanırlar. Ayette yer almasının nedeni de Arapların bu uygulamasıdır. Günahkârların yüzlerini, derilerini ateş yalayınca, elbise olarak onlara da kaynar katran giydirilecektir; üzerlerine, yaralarına, yanıklarına katran sürülecektir. H.Yılmaz

Sure, Kur’an’ın insanlığa tevhid içerikli, öğüt dolu bir tebliğ olduğu duyurusu ile son bulmaktadır.
Ayette, surenin ilk ayetine işaret edilerek “
هذاhâzâ [işte bu]” denilmiştir. Bunun anlamı, insanlara tebliğ edilenin [duyurulanın] sadece cehennem ahvali olmadığı, Kur’an’ın bütünü olduğu gerçeğidir.

De ki: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Ve sizi ve ulaşan herkesi kendisiyle uyarayım diye bana bu Kur'an vahyolundu. Allah’la beraber gerçekten başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten tanıklık eder misiniz?” De ki: “Ben etmem.” De ki: “O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve kesinlikle ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.” (En’am/19)

Bu [Kur’an], insanlar için bir açıklama ve muttakiler için bir yol gösterme ve bir öğüttür. (Al-i Imran/138)

Şüphesiz bunda [Kur'ân'da] kulluk eden toplum için kesinlikle bir tebliğ [iletilen mesaj] vardır. (Enbiya/106) H.Yılmaz