(Beled - 18.Ayet)

<< Geniş Meal

Hicr

Bkz. Ek I -  Mübîn sıfatıyla ilgili bu uzun çeviri cümlesi hk. bkz. 12. sure, 2. not. Yukarıdaki anlam örgüsü içinde kur’ân terimi (ki, el belirtme takısı almadığı her yerde “okuma parçası” ya da “okunacak metin” anlamını işaret etmektedir) ve bağlacından sonra geliyor; basit anlamıyla “ve” demek olan bu bağlaç, burada mevcut, bilinen ilahî kelâmı (el-kitâb) vurgulamak için kullanıldığından tercümede, sözkonusu cümlenin anlamını etkilemeksizin hazfedilebilir (kaldırılabilir). M.Esed
Sure, Yunus ve Yusuf surelerinde olduğu gibi “ اE,  لL,  ر R” harfleriyle başlamış ve hemen arkasından yine vahye dikkat çekilmiştir. Yunus suresinin tahlili yapılırken aynı harflere değinilmiş, geçmiş dönemlerde bu harfler hakkında yapılan bazı yakıştırmalara misaller verilmişti:
- “Rabb benim, Ben Rabbim”,
- “Ben Allah`ım, görürüm”,
- “Ben Allah`ım, Rahman`ım”.
Razi ve Kurtubi gibi zatlar bu harfleri Allah’ın الرّحمنer-Rahman” isminde bulunan harflerin dağıtılmış şekli olarak görmüşler, bazıları da onların Ebced Tablosunda sırasıyla 1, 30 ve 200 sayılarını temsil ettiğini ileri sürmüşlerdir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bizim kanaatimiz, bu ve diğer “Mukatta’ Harfler”in Kur’an’ın fiziki yapısına ait bir şifre veya dikkat çekme edatı olabilecekleri yönündedir.
1. Ayetteki “ تلكtilke [bunlar]” zamiriyle Hicr suresinin ayetlerine işaret edilmiştir. Ancak bu yapılırken Hicr suresi ayetlerinin hem Kur’an’ın hem de “Kitap”ın ayetleri olduğunun ifade edilmesi dikkat çekicidir. Çünkü “Kur’an” ile “Kitap” çoğu zaman aynı anlamda kullanılan sözcüklerdir. Böyle olmakla beraber, bu ayette “Kitap” sözcüğünün “ الel” takısı getirilerek “el-Kitap” şeklinde kullanılması, sözcükle Kur’an’dan başka bir şeyin kastedildiğini göstermektedir. Bizim kanaatimize göre, “el-Kitap” sözcüğü ile Kur’an’dan önceki kitaplar, özellikle de Tevrat kastedilmiştir. Nitekim incelendiğinde bu suredeki konuların tahrife uğramış bir şekilde Kitab-ı Mukaddes’te de yer aldığı görülmektedir. “el-Kitap” sözcüğünün Kur’an’dan önce indirilmiş diğer ilahî kitapları da ifade ediyor olması, Hicr suresinde ortaya konulan ilkelerin Kur’an’dan önceki kitaplarda da aynen var olduğu anlamına gelmektedir. H.Yılmaz

Bu vahiy -yani Kur’an- üslup ve ifade tarzı olarak kendi açık olduğuna, hakkı da apaçık ortaya koyduğuna göre, onu bilerek reddedenlerin Kıyamet Günü'nde herhangi bir mazeretleri olmayacaktır. Kur’an'da sıkça rastlanıldığı üzere, ellezîne keferû ifadesinde fiilin geçmiş zaman (mazî) kipinde çekilmesi küfrün (red ve inkarın) bilerek yapıldığının işaretidir (bkz. 2. sure, 6. not). M.Esed

Bu ayette inkârcılara mutlaka cezalandırılacakları yönünde şiddetli bir mesaj verilmektedir. Bu tarz mesajlar Kur’an’ın birçok yerinde görülmektedir:
 Ve O’nun yolundan saptırmak için Allah’a eşler kıldılar [oluşturdular]. De ki: “Yararlanınız, çünkü varacağınız yer ateştir.” (İbrahim/30)
 Çoğaltma yarışı sizi eğlendirip oyaladı.
Kabirleri ziyaret edişinize dek.
Hayır… Hayır… Yakında bileceksiniz.
Sonra [bir müddet sonra], hayır… Hayır… Yakında bileceksiniz.
Hayır… Hayır… Eğer ki ılmelyakin [kesin bilgi] ile bilirseniz cahimi [çılgınca yanan ateşi] mutlaka görürsünüz.
Sonra [bir müddet sonra] onu aynelyakin [gözle görmüşçesine gerçek olarak] mutlaka göreceksiniz.
Sonra o gün siz nimetten mutlaka sorulacaksınız. (Tekasür/1-8)
 Ayette geçen “ املemel” sözcüğü, dinî terminolojimizde genellikle “tûl-i emel” olarak ifade edilir. Tûl-i emel, kişinin dünyaya tutkunluğu, ahireti unutması, kendisini bekleyen akıbeti umursamaması, böylece “açgözlülük, tamah, bitmez tükenmez hırs ve arzulara kapılması, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya aşırı bağlanması” olarak tarif edilir. Yani bu huy, Allah’ın kınadığı, müminlerde olmaması gereken bir huydur. H.Yılmaz

Lafzen, “o [toplum,] bilinen bir kitaba (kitâbun ma‘lûm) sahip olmadıkça” -yani, sözkonusu toplum ya da halk, ilahî bir kitap ya da mesaj aracılığıyla doğrunun, eğrinin anlamından haberdar kılındığı halde bilerek bu ilahî rehberi tepip reddetmedikçe: karş. 26:208'deki şu ifade: “Biz hiçbir toplumu uyarıcıları olmadan helak etmemişizdir”; yahut 6:131'de ki “fertleri [doğru ile eğrinin anlamından] habersiz olduğu sürece Rabbin o toplumu yaptığı yanlışlıklardan dolayı asla yok etmez.” M.Esed

Yani, her ümmetin ve terimin en geniş anlamıyla, her uygarlığın yaşayan bütün organizmalar gibi, büyüme, olgunlaşma ve nihayet çöküş süreçlerinden ibaret, ilahî iradenin belirlediği bir yaşama, ayakta kalma süresi vardır. Bu tabii yasanın ahlakî çağrışımları ve ayetin sonraki bölümünde de işaret edilen anlamı hk. bkz. 7:34 ve ilgili 25. not. M.Esed
Kâfirlerin, kendilerine herhangi bir azabın gelmemesini ileri sürerek peygamberimizin gerçek bir elçi olmadığı yolundaki iddiaları bu ayetlerle reddedilmiş olmaktadır. 3. ayette geçen “yakında bilecekler” tehdidindeki “yakında” ifadesinin de açılımı mahiyetinde olan bu ayetler şu şekilde takdir edilebilir: “Biz hiçbir topluluğu küfür işler işlemez hemen cezalandırmayız. Her topluluğa daveti duyup anlamaları ve hâllerini düzeltmeleri için bir süre veririz. O süre bitinceye kadar onların günahlarına ve kötü hareketlerine müsamaha gösterir, onlara dilediklerini yapma özgürlüğü verir, bekleriz. Onları hemen cezalandırmamamızın, alaylarına ve küfürlerine müsamaha göstermemizin sebebi işte budur.”
Görüldüğü gibi, bu ayetlerde, her memleketin bilinen bir yazgısı olduğu açıklanmış ve o memlekette yaşayan toplumun bu yazgıyı değiştiremeyeceği bildirilmiştir. Hiçbir toplum kendisi için belirlenmiş ecelin önüne geçemez. İnsanlar ve diğer canlılar için var olan ecel, toplumlar için de söz konusudur.
Allah’ın toplumlara koyduğu bu sosyolojik yasa, başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
 Ve senden azabı çarçabuk istiyorlar. Eğer belirlenmiş / adı konmuş bir ecel olmasaydı, azap onlara elbette gelmişti. Ve o, hiç farkında olmadıkları bir sırada kendilerine ansızın elbette gelecektir. (Ankebut/53)
 Ve her ümmet [toplum] için bir ecel [süre] vardır. O nedenle ecelleri geldiğinde, ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler. (A’râf/34)
 Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun sırtında [yeryüzünde] hiçbir “dabbeh”i [canlıyı] bırakmazdı. Velâkin onları adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah kendi kullarını en iyi görendir. (Fatır/45)
 Bu konu ile ilgili olarak ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Âl-i Imran/145,   A’râf/135, 185, Yunus/11, 49, Hud/104, Hicr/5, İbrahim/10, Nahl/61, Müminun/43.
 Yukarıdaki ayetlerden anlaşılacağı üzere, toplumlar da tıpkı insanlar gibi belirlenmiş bir ömrü yaşamaktadırlar. Hiçbiri ne bu ömrün önüne geçebilmekte, ne de bu ömürden geri kalabilmektedirler. Başka bir ifade ile, her toplum, her uygarlık, aynı kanuna tâbi olarak canlı bir organizma gibi doğup büyümekte, yaşlanmakta ve neticede ölmektedir. O hâlde bir toplum, ne kadar egemen ve yükselmiş olursa olsun, süresini doldurduğunda mutlaka yok olup gidecektir. Toplumların yok olup gitmeleri değişik sebeplerle olabilir. Kimisi ahlaki çöküntü sebebiyle, kimisi egemenliklerini yitirerek, kimisi de jeolojik, iklimsel veya biyolojik felaketlerle yok olabilir. Sonuçta mutlaka yok olup gitmek tüm toplumların önlenemez yazgısıdır.
Ecel denen bu mutlak son, gerek insanlar ve toplumlar, gerekse diğer varlıklar için Allah tarafından belirlenmiş bir olgudur. Ecelin Allah tarafından belirlendiği ve her ecelin bir gerekçesi olduğu Kur’an’da açıkça bildirilmiştir:
 O, sizi bir balçıktan yaratmış olandır. Sonra “ecel”i gerçekleştirmiştir. Ve adı belirlenmiş ecel onun katındadır. Sonra siz hâlâ kuşkulanıp duruyorsunuz. (En’âm/2)
 …  لكلّ اجل كتاب Her ecel için bir yazı/kitap vardır. (Ra’d/38) 
مسمّى اجل ECEL-İ MÜSEMMA
 “Ecel [süre]” sözcüğü Kur’an’da pek çok ayette [Bakara/282, En’âm/2, 60, Hud/3, Ra’d/2, İbrahim/10, Nahl/61, Ta Ha/129, Hacc/3, 33, Ankebut/53, Rum/8, Lokman/29, Fatır/13, 45, Zümer/5, 42, Mümin/67, Şûra/14, Ahkaf/3, Nuh/4] “ecel-i müsemma [adı konulmuş, belirlenmiş süre]” tamlaması içinde geçmektedir. Bu tamlama ile “senesi, ayı, günü ve saatiyle sürenin son anı” kastedilmiş ve ecelin hiçbir şekilde değiştirilemeyeceği vurgulanmıştır.
Ecel ve ecelin değişmeyeceği hakkında A’raf suresinin sonunda bulunan “Ecel” başlıklı yazımızda (Tebyînü’l-Kur’an; c.3, s:168-183) detaylı açıklama yapıldığından, konunun oradan okunmasını öneriyoruz.
 4 ve 5. ayetlerde verilen mesaj, İbrahim suresinde daha detaylı verilmiştir:
 Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah`ın gafil [duyarsız] olduğunu sanma! Ancak O, onları gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor.
Başlarını dikerek koşacaklar, bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur. (İbrahim/42, 43)
 4. ayette geçen “ كتاب معلومKitab-ı ma’lum” ifadesini iki türlü anlamak mümkündür:
* Bu ifade “ecel-i müsemma [adı konulmuş, belirlenmiş süre]” olarak anlaşılabilir. Çünkü her toplumun bir eceli olduğu konusu, yukarıda da açıkladığımız gibi, pek çok ayette dile getirilmiştir:
 Ve her ümmet [toplum] için bir ecel [süre] vardır. Onun için ecelleri geldiğinde, ne bir an erteleyebilirler, ne de öne alabilirler. (A’raf/34)
 * Söz konusu ifade “gönderilmiş, bilinen kitap” olarak da anlaşılabilir. Bu takdirde, ayetten, helak edilen her kavmin mutlaka kendilerine gönderilmiş bir kitabının olduğu, Rabbimizin elçi göndermeden kimseye azap etmediği sonucu çıkar. Bu husus da yine pek çok ayette dile getirilmiştir:
 İşte bu; Rabbinin, halkı gafil iken ülkeleri zulüm ile helak edici olmayışıdır. (Enam/131)
 Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra/15)
 Ve Biz sadece kendileri için uyarıcılar olan kenti helak ettik. (Şuara/208)
 Elçilerden sonra insanların Allah`a karşı bir delilleri olmasın diye müjdeciler ve uyarıcılar olarak elçiler gönderdik. Ve Allah Aziz’dir Ve Hakiym’dir. (Nisa/165)
 Ve [inkâr edenler] “Rabbinden bize bir ayet [mucize] getirse ya!” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi? Ve eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile helak etseydik, muhakkak “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin ayetlerine uysaydık.” diyeceklerdi. (Ta Ha/133, 134) H.Yılmaz

Eskiden Arabistan'da şi'ir bir san'at olmaktan çok, cinlerle, gizli güçlerle temas kurup onlardan birtakım bilgiler alma mesleği idi. Herkes ile konuşmayan cin, ancak seçtiği adamla konuşurdu. Her cinnin seçtiği bir şâ'ir vardı. Erkek veya dişi cin, sevgisine lâyik gördüğü adamın üzerine çullanır, onu yere atar, göğsünün üstüne çıkar ve onu dünyâda kendisinin sözcüsü olmaya zorlardı. İşte şi'ir seremonisi böyle başlardı . O andan itibaren o adama şâ'ir denilirdi. Şâ'irle cin arasında çok içten bir ilişki kurulurdu. Her şâ'irin, zaman zaman kendisine ilhâm veren özel bir cinni vardı. Şâ'ir, genellikle kendi cinnine halîl (samîmî dost) derdi. Şâ'irle ilişki kuran cin, insan isimlerinden biriyle anılırdı. Meselâ büyük şâ'ir el-A'şâ'nın cinninin adı, Mishal (kesici bıçak) idi. İşte müşrikler, Hz. Muhammed'i de böyle cinden ilhâm alan bir şâ'ir sandıklarından dolayı ona "mecnûn şâir", "öğretilmiş mecnûn", "kâhin", "sâhir: büyücü" demişlerdi. Mecnûn: cin çarpmış, demektir. Basitçe "deli" anlamına gelir. Fakat kelimenin, böyle târîhî bir mânâsı vardı ve Araplar, Hz. peygamber için bu kelimeyi bu târîhî anlamında kullanıyorlardı. Bundan dolayı biz, bu kelimeyi "cinlenmiş" şeklinde terceme ettik. (S.Ateş)

(Zikr) kelimesi sözlükte "hatırlatmak" "uyarmak" ve "tavsiye etmek" anlamlarına gelir. Fakat Kur'an bunu teknik bir terim olarak uyarı niteliğinde bir "öğüt" anlamına kullanır. O halde bütün peygamberlere gönderilen tüm kitaplar birer zikr idi ve Kur'an'da bir zikirdir. Mevdudi

Karş. 6:8-9. Hz. Peygamber'in tebligatı konusunda inanmayanların sarf ettiği bu sözlerin alay ve tezyîf için olduğu bellidir (Zemahşerî); bizim ayetin çevirisine yaptığımız “sözde” ilavesi de bu hususu vurgulamak içindir. Bu ayetler her ne kadar öncelikle Hz. Peygamber'in müşrik çağdaşlarıyla ilgili görünüyorsa da, genel anlamda bütün çağlar için inanmayanların olumsuz tutum ve tavırlarını yansıtmaktadırlar. M.Esed

Zımnen, “Yoksa peygamberî bir mesajın doğruluğunu kabule yanaşmayan insanların anlamsız, densiz isteklerini karşılamak için değil”. Ayrıca, sonraki cümlecikten de anlaşılacağı gibi, meleklerin sıradan insanlara fiilen gözükmesi, olsa olsa, Hesap Günü'nün vukuuna (78:39'da “Bu, Nihaî Hakikat Günü'dür” sözleriyle ifade edildiği gibi) ve dolayısıyla yukarıda sözü geçen hakkın inkarcılarının mahkumiyetine delalet eder.

Karş. 6:8 -“Eğer bir melek göndermiş olsaydık, muhakkak ki, her şeyin hükmü verilip bitmiş olurdu”; bir başka deyişle, Hesap Günü gelip çatmış olurdu. M.Esed

Bu ayetlerde, kâfirlerin her zamanki sabit fikirleri olan “mucize göstermeyen bir beşerin elçi olamayacağı” iddiaları ile onlara özgü melek anlayışları dile getirilmektedir.
Mekke ileri gelenlerinin peygamberimize “mecnun [cinlenmiş]” demiş olmalarından iki farklı anlam çıkarmak mümkündür:
1- Müşrikler, “mecnun” sözcüğüyle, peygamberimizin içine cinn girdiğini ve onun cinnin desteğiyle güzel sözler söyleyen biri olduğunu kastetmiş olabilirler. Çünkü Araplar, şairlerin şiirlerini genellikle cinnlerin desteğiyle söylediklerine inanırlar ve her meşhur şairin bir özel cinni olduğunu zannederlerdi.
2- Müşrikler bu sözcükle peygamberimizin içine cinn girdiğini, bu nedenle de normalliğinin bozulmuş, deli, delirmiş biri olduğunu kastetmiş olabilirler.
Biz de sözcüğün bu ayette yaygın olarak kullanılan bu ikinci anlamı ifade ettiği kanaatindeyiz. Zira Mekkeli müşrikler, alaycı bir tavırla dile getirdikleri “elçi-melek” taleplerinde samimi değildirler ve “zikr”in peygamberimize verildiğine inanmadıkları için “mecnun” sözcüğünü hakaret amacı ile söylemiş olmalıdırlar. Bir bakıma şöyle demek istemişlerdir: “Zikrin kendine geldiğini iddia eden kişi! Sen delinin birisin.”
Elçilere “mecnun [deli]” demek müşriklerin ortak üslubu olup daha ön­ceki peygamberlere de aynı şekilde hakaret edilmiştir:
 Onlardan önce Nûh`un kavmi de yalanlamıştı. Öyle ki kulumuzu yalanladılar ve “O, cinlenmiştir / delidir.” dediler. Ve o alıkonulmuştu. (Kamer/9)
 O [Firavun]; “Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle mecnundur” dedi. (Şuara/27)
 Firavun ise ordusuyla birlikte yüz çevirmiş ve “Bu bir sihirbazdır, ya da bir delidir” demişti. (Zariyat/39)
 Şüphesiz onlar, kendilerine “Allah`tan başka ilâh diye bir şey yoktur” denildiği zaman büyüklük taslıyorlar ve “Şüphesiz biz, mecnun bir şair için ilâhlarımızı bırakır mıyız?” diyorlar. (Saffat/35, 36)
 Sonra ondan yüz çevirdiler ve “Öğretilmiş bir deli / cinlenik!” dediler. (Duhan/14)
 Bize kavuşmayı ummayanlar da “Bizim üzerimize melekler indirilmeliydi.” ya da “Rabbimizi görmeli değil miydik?” dediler. Ant olsun ki, onlar kendi içlerinde büyüklüklerine inandılar ve büyük bir azgınlık yapmak suretiyle azgınlık ettiler [azgınlaştıkça azgınlaştılar].
Melekleri görecekleri gün; işte o gün, günahkârlara hiçbir müjde [sevinç haberi] yoktur. Ve onlar “Yasak edilmiştir, yasak!” derler. (Furkan/21, 22)
 O küfredenler o zikri / Kur`an`ı işittikleri zaman az daha seni gözleriyle gerçekten kaydıracaklardı / devireceklerdi ve "O şüphesiz bir delidir" diyorlardı. (Kalem/51)
 İşte böyle, onlardan öncekilere herhangi bir peygamber gelince, onun hakkında da mutlaka onlar; “Bir sihirbazdır!” veya “Bir mecnundur!” dediler. (Zariyat/52)
 Hadi sen öğüt ver! Artık sen Rabbinin nimeti sayesinde sen kâhin ve mecnun biri değilsin. (Tur/29)
 Sen Rabbinin nimeti sayesinde, mecnun / cinlenmiş / deli değilsin. (Kalem/2)
 Arkadaşınızı cin çarpmış değildir. (Tekvîr/22)
 Müşriklerin bu ayetlerde bildirilen itirazları, onların eskiden beri devam edegelen geleneksel anlayışlarına ve tepki tarzlarına uygundur. Önceki toplumlar da kendi peygamberlerinden melekleri ve mucizelerini göstermelerini istemişlerdir. Hatta Semud kavmi peygamberin kendisinin melek olması gerektiğini ileri sürmüş, İsrailoğulları da Musa peygamberden Allah’ı kendilerine göstermesini talep etmiştir.
 Onlar dediler ki: “Sen, kesinlikle büyülenmişlerdensin! Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir ayet getir.” (Şuara/153, 154)
 
  “Bizden bir tek insana mı, ona mı uyacağız? O takdirde biz kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz” dediler. (Kamer/24)
 Onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?" (Zühruf/53)
 Oysa müşriklerin bu isteklerinin gerçekleşmesi, yani meleklerin bedene bürünüp insanlara gözükmesi, “işin bitmesi” anlamına gelmektedir:
 Onlar sadece Allah’ın, buluttan gölgeler içinde gelmesini, meleklerin gelmesini ve işin bitirilivermesini mi bekliyorlar? Hâlbuki bütün işler yalnızca Allah`a döndürülür. (Bakara/210)
 Ve onlar; “Bu peygambere bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer Biz bir melek indirmiş olsaydık, iş, mutlaka bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı. (En’âm/8)
 Bize kavuşmayı ummayanlar da “Bizim üzerimize melekler indirilmeliydi” ya da “Rabbimizi görmeli değil miydik?” dediler. Ant olsun ki, onlar kendi içlerinde büyüklüklerine inandılar ve büyük bir azgınlık yapmak suretiyle azgınlık ettiler [azgınlaştıkça azgınlaştılar].
Melekleri görecekleri gün; işte o gün, günahkârlara hiçbir müjde [sevinç haberi] yoktur. Ve onlar “Yasak edilmiştir, yasak!” derler. (Furkan/21, 22)
 Gerçekleşecek olan!
“Gerçekleşecek olan” nedir?
“Gerçekleşecek olan” nedir sana ne bildirdi?
Semud ve Ad, Kariah’ı [felaket kapısını şiddetli çalanı, şok edeni] yalanlamıştı.
Sonra, Semud’a gelince; onlar korkunç bir sesle helak edildiler.
Ad’a gelince, onlar gürültülü ve azgın bir fırtına ile helak edilivediler.
[Allah] O fırtınayı üzerlerine yedi gece sekiz gündüz musallat etmişti. Öyle ki, o kavmi içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş hâlde görürsün.
Bak şimdi görebilir misin onlara ait herhangi bir kalıntı?
Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilenler o hata ile geldiler.
Onlar Rabblerinin elçisine karşı geldiler de O [Rabbleri] onları pek şiddetli bir yakalayışla yakalayıverdi.
Şüphesiz Biz; onu size bir ibret yapalım ve belleyici kulaklar bellesin diye sular kabarınca sizi akanda [gemide] Biz taşıdık.
Sur`a bir tek üfleme üflendiği, arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün “o olacak” olmuştur.
Ve gök yarılmıştır, artık o, o gün dayanaksızdır.
Melekler onun [semanın] çevresindedirler. O gün Rabbinin Arşını bunların fevkinde sekiz taşır.
O gün siz arz olunursunuz, sizden hiçbir gizli, gizli kalmayacak. (Hakkah/1-18)   
 Ruh ve melekler saf saf dikildikleri gün. Rahman`ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. Ve o [izin verilen] doğruyu söyledi.
İşte bu hakk gündür. Artık dileyen Rabbine bir sığınak edinir. (Nebe`/38- 39)
 Artık o zorlu bir haykırıştan ibarettir. Bir de bakmışsın ki onlar karşıda duruverirler. Ve “Eyvah bizlere! İşte bu, Din günü’dür” derler. (Saffat/19, 20)
 “MELEKLERİN HAKK İLE İNMESİ”
 Bu ifadenin doğru anlaşılabilmesi için buradaki “melek” sözcüğünün hangi anlamda kullanıldığının tespit edilmesi gerekir. Eğer “haberci” anlamında kullanıldığı kabul edilirse, meleklerin risalet/mesaj getirmek için indiklerini; “güç” anlamında kullanıldığı kabul edildiğinde ise meleklerin deprem, fırtına gibi yıkıcı felaketler getirmek için indiklerini anlamak gerekir.
Ayetin sonundaki “o vakit ...” ifadesi, buradaki “melek” sözcüğünün “güç” anlamına geldiğini göstermektedir. Zira melekler “haberci” olsalardı, inişleri ile mühlet ortadan kaldırılmaz, tam tersine, topluma mühlet tanınarak sorumluluk meleklerin getirdiği haber ile başlatılırdı. H.Yılmaz

Daha önceki elçilerine gönderdiği kitapların, insanla sözleriyle karıştırılıp değiştirildiğini çok iyi bilen Yüce Tanrı, aynı durumun Kur'an'ında başına geleceğini bildiği için, Kur'anı koruma görevini, bizzat kendisinin yapacağını vurgulayarak açıklıyor.. Nitekim Peygamber sağken bile, "Kur'anı değiştir" diye istekte bulunan ortak koşucular, Peygamberin vefatından sonra, bu niyetlerinden vazgeçmediler ve mücadelelerine daha hızlı devam ettiler. Kur'anın en sadık inananlarından dört büyük halifeden üçü bu uğurda şehit oldu, biri de hayatının sonuna kadar bunlarla boğuştu. devam eden yüzyıllarda Kur'an düşmanlığı had safhaya ulaştı. Kur'ana ve Peygambere düşmanlığı sabit emevi aşiretinin önderleri, Kur'ana ve Peygambere samimi olarak inananların tamamına yakının ve Peygamber torunlarının katledileceği bir dönem başlattılar. Hatta Arap emevi krallarından Mervan, Peygamberimize gelen vahiyleri bizzat yazdığı orjinel Kur'anı yakacak kadar ileri gitti. Bu Kur'an düşmanı ortama rağmen Yüce Tanrı, Kur'ana bağlı sevdiği kullarından vesileler oluşturdu ve Kur'anı söz verdiği gibi korudu. Her ne kadar bugünkü Müslümanların yaygın olarak inanıp, yaşamaya çalıştıkları İslam, o günlerde oluşturulmuş Kur'an dışı rivayetlerin din olarak yaşandığı İslam ise de, Kur'an, hem Müslümanların Kur'an dışı yaygın inançlarını, hem Hırıstiyanların gerçek İncil dışı yaygın inançlarını ve hem de Yahudilerin gerçek Tevrat dışı yaygın inançlarını bilimsel olarak düzeltecek orijinalliğini ve tazeliğini korumaktadır. Bu en büyük mucizedir ve Tanrı sözünde sadıktır. M.Sağ

Yani, Kur’an'ı. Nezzelnâ fiilinin gramatik yapısı, Zemahşerî'nin 2:23'e ilişkin yorumunda belirtmiş olduğu gibi, Kitâb'ın bir zaman süresi içerisinde tedrîcen (“adım adım” ya da “ayet ayet”) vahyedildiğini îma etmektedir (bkz. bizim 2:23 ile ilgili 14. notumuzun son cümlesi).

Önceden haber verilmiş olan bu olgu, Kur’an metninin, Hz. Peygamber tarafından tebliğ edildiği miladî yedinci yüzyıldan beri her türlü tahrifattan, ilave ve kısaltmadan uzak kalmış olması gerçeğiyle, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kuvvetle doğrulanmıştır: hangi türden olursa olsun, bu kadar uzun bir süre benzer biçimde korunan başka bir kitap örneği yoktur. Belirli bazı Kur’ânî kelimelerle ilgili olarak ilk dönemlerden intikal eden ve klasik müfessirler tarafından yeri geldikçe zaman zaman işaret edilen okuma (kıraat) değişiklikleri, fonetik işaret ya da seslendirme farklılıklarından öteye gitmemekte ve kural olarak ilgili bölümün anlamında herhangi bir değişikliğe yol açmamaktadır. (Ayrıca bkz. 85:22'ye dair, levh-i mahfûz terimini açıklayan 11. not.)  M.Esed

 

 

Bu ayette, vurgu üstüne vurgu yapılarak Zikr’i bizzat Allah’ın indirdiği ve onu kesinlikle koruduğu, koruyacağı bildirilmektedir. Hemen belirtmek gerekir ki, bu koruma vaadi hem vahiy anını hem de sonraki zamanları kapsamaktadır.
Daha önce Büruc suresinin tahlilinde yaptığımız “Kur’an’ın korunmuşluğu” konusundaki açıklamalarımızı, yararlı olacağına inanarak burada da tekrarlıyoruz:
 KUR’AN’IN KORUNMUŞLUĞU
 Kur’an’ın Allah tarafından korunduğu ve korunacağı konusu, üzerinde çok tartışılan bir husustur. Özellikle İslâm dininin mensubu olmayan araştırmacılar, bugünkü Tevrat ve İncil’in orijinalliğinin korunamadığının bu din mensuplarınca bile kabul edilmesinden olsa gerek, Kur’an’ın da tahrife uğradığını ispat için gayret göstermektedirler.
Bilindiği kadarıyla bu yöndeki araştırmaların en sonuncusu İngiltere’de Prof. Mingana adında bir ilim adamı tarafından yapılmıştır. Bu şahıs, Dr. Agnes Levis adında birinin III. Halife Osman dönemine veya biraz daha eski bir döneme ait olan bir mushafın birkaç sayfasını bulduğunu ve kopyalarını da kendisine verdiğini iddia ederek mevcut Mushaf ile bu kopyalar arasında farklar olduğunu ileri sürmüştür. Ancak yapılan tetkikler sonucunda, yanlışlığın mevcut mushafta değil, araştırmacıya verilen kopyalarda olduğu anlaşılmıştır.
İslâm ve Kur’an’ın önde gelen hasımlarından olan ve Kur’an üzerinde araştırmaları bulunan İngiliz müsteşrik [oryantalist, doğubilimci] Sir William Muir, yaptığı uzun araştırmaların sonunda bilim adamı sıfatının verdiği sorumlulukla “Metninin bütün servetini on iki asır muhafaza eden bir başka kitap yoktur” demek zorunda kalmıştır.
Ülkemizde de bazıları tarafından kıraat ve fonetik işaretleri ya da seslendirme farklılıkları öne sürülerek tahrif iddialarında bulunulmuşsa da, bu tip farklılıkların cümlenin anlamını etkilemeyen unsurlardan olması sebebiyle bu iddialar itibar görmemiştir.
Ancak; aklını işletebilen her Müslüman’ın Kur’an’ın Allah tarafından nasıl korunduğuna mantıklı bir cevap araması doğaldır, hatta bir görevdir. Çünkü Kur’an, onu tahrife yeltenen tevhit düşmanlarının Tevrat ve İncil’e yaptıkları saldırılara benzer bir saldırıya [Hacc/52, 53, En’âm/112, 113, 121]  karşı sigortalanmış olarak çelik kasaların içinde muhafaza edilmemektedir. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’ın orijinalliğini muhafaza ettiği bizzat Müslümanlarca mantıklı bir şekilde ispat edilmelidir. Böylece -Müddessir/31’de işaret edildiği üzere- “iman etmiş olanların imanı artsın, kendilerine kitap verilmiş olanlar ile iman sahipleri kuşkuya düşmesin.”
“Benim imanım tamdır, imanımı güçlendirmek için böyle bir şeye ihtiyacım yok” diyenlere, kalbini [imanını] güçlendirmek için Allah’tan ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini isteyen İbrahim peygamberi hatırlatmakta yarar vardır (Bakara/260).
Bizim görüşümüze göre, Kur’an aşağıdaki nedenler dolayısıyla tahrife uğramamıştır.
* Kur’an lâfız, nazım ve içeriği itibariyle bir mucizedir. Bu sebeple herhangi bir eksiltme, arttırma veya değiştirme olsa, deyim yerindeyse hemen sırıtıvermektedir.
* Rabbimiz sayesinde Müslümanlar, erken dönemde harekete geçerek Kur’an’ın kitaplaşmasını gerçekleştirmişlerdir. Böylece çok eski dönemlerdeki el yazması nüshalar ile bugünkü baskıların aynı olduğu görülebilmektedir.
* İlk günden itibaren pek çok insan büyük bir zevkle, aşkla, hazla Kur’an’ı ezberine almak istemiş ve Kur’an’ın lafızlarındaki armonik özellik nedeniyle de bunu kolayca başarmıştır. Böylece tarihin her döneminde Kur’an’ı ezberinde tutan on binlerce hafız mevcut olmuş, bundan dolayı da Kur’an’ın tahrif edilme veya nüshalarının kaybolma riski hiç doğmamıştır.
* Kur’an’ın inmeye başlamasıyla birlikte, Kur’an’ın eğitim ve öğretimi de başlamıştır. Diğer dinlerde dinî eğitimin ruhanîlerin tekelinde olmasına karşılık ruhban sınıfının olmadığı İslâm’da, eğitim ve öğretim, köylü-kentli herkese yönelik olmuştur. Kur’an bir zümrenin veya bir kurumun tekelinde olmadığı gibi, ilk yıllarda bile hiçbir zaman birkaç nüshadan ibaret kalmamıştır. Çok sayıdaki nüshasıyla her Müslüman’ın evine, iş yerine, kütüphanelere, camilere, mescitlere, kitap evlerine girmiş, herkes tarafından okunmuş ve öğrenilmiştir. Böylece yaygın bir öğretim sağlanmış, kötü niyetli kişilerin kişisel boyuttaki tahrif çabaları sonuçsuz kalmıştır.
* Kur’an’ın inmeye başladığı Milâdî 610 yılı, diğer dinlerin ortaya çıkış zamanlarına göre insanlık tarihinin aydınlık bir dönemidir. Bu dönemde birçok eski medeniyet zirve noktasındadır ve olaylar artık kayda geçirilmeye başlanmıştır. Nitekim Musa ve İsa peygamberlerin varlığını ve yaşamını bazı tarihçiler kabul etmezken, peygamberimizin yaşadığı konusunda, hayatı ve kişiliği hakkında hiçbir tereddüt yoktur. Dolayısıyla peygamberimizin tek mucizesi olan Kur’an da, tereddüde yer vermeyen kayıtlarla günümüze gelmiştir.
* İslâmiyet, Musa ve İsa peygamberler zamanındaki gibi yönetilen, değişime uğratılan, mağdur, mazlum, zavallı, garip azınlıklar arasında değil, zengin, hâkim, özgür kentlerde doğmuş ve büyümüş, yöneten, değişime uğratan, güçlü toplumların dini olmuştur. İslâmiyet’in bu özelliği dolayısıyla da Kur’an’ın tahrife uğramış olması mantıklı değildir.
Yukarıda sıralanan maddeler, değişik bakış açıları ile herkes tarafından arttırılabilir ya da azaltılabilir. Ancak Kur’an’ın matematiksel yapısı üzerinde yapılan araştırmalar bu konudaki tüm tartışmaları bitirecek niteliktedir. Henüz tüm detayı ile ortaya çıkarılamamış olsa da, Kur’an’ın şu ana kadar tespit edilen matematiksel özellikleri bile onun hem Allah’tan başkası tarafından yazılmış olamayacağını, hem de yapılacak herhangi bir ilâve ya da eksiltmenin hemen belli olacağını ispatlamaktadır. Kısaca “19 Mucizesi” denilen bu konuyla ilgili olarak daha detaylı bilgi Müddessir suresinin tahlilinde verilmiştir.
 “BİZ ONUN İÇİN KORUYUCULARIZ” İFADESİNDEKİ ZAMİRİN KUR`AN`A RACİ OLMASI
 Kur’an üzerine çalışma yapanların birçoğu, “Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız” ifadesinde geçen “ ه hu [o]” zamiri ile Kur’an’ın değil, peygamberimizin kastedildiğini ileri sürmüşlerdir. Bu takdirde, Allah’ın mutlaka koruyacağı şey Kur’an değil, elçi olmaktadır. Buna göre, ayetteki ifadenin anlamı da “Biz, onun Bizim hakkımızda yalan uydurmasına müsaade etmeyiz” veya “ona bir tuzak hazırlanmasına yahut öldürülmesine karşı onu koruruz” anlamına gelmektedir. Aslında bu anlam da “zikr”in korunmasından başka bir şey değildir. Çünkü buradaki “zikr”, 6. ayette geçen “Ey kendisine Zikr indirilen kişi!” ifadesindeki, elçiye indirilen “zikr”dir. O da elbette ki Kur’an’dır. Dolayısıyla peygamberin korunması, ona indirilen “zikr”in, yani Kur’an’ın korunması demektir. Böyle olmasına rağmen ayetteki ifadeden “elçinin korunacağı” anlamını çıkarmak, hem teknik hem de genel anlamda mümkün değildir.
Bir isim cümlesi olan bu ayet, tüm zamanları, yani hem Kur’an’ın iniş anını hem de sonraki zamanları kapsamaktadır. Zira vahyin düşmanı çoktur. Hatta sonraki ayetlerden öğreneceğimiz gibi, Rabbimiz, “Zikr”i, vahyi, bizzat elçiden, onun İblisinden de korumuştur.
 Eğer o [elçi; Muhammed] bazı sözleri Bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, kesinlikle ondan sağ elini koparırdık [tüm gücünü alırdık].
Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik.
Sizin hiç biriniz ona siper de olamazdınız. (Hakkah/44-47)
 Bu koruma, geçmiş tüm peygamberlere yapılan vahiyler için de söz konusu olup Yüce Allah vahyini tasallutlardan koruyarak kendi sözlerinin arasına kul sözü sokturmamıştır:
 Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna bir şeyler atmış olmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın attığı şeyleri giderir. Sonra da Allah, ayetlerini tahkim eder [güçlendirir]. Ve Allah Alim`dir [her şeyi en iyi bilendir], Hakim’dir [yasalar koyan, güçlendirendir]. (Hacc/52)
 ALLAH VE “BİZ” ZAMİRİ
 Yüce Rabbimiz birçok ayette kendisiyle ilgili olarak “İnna, Nahnü/Biz” zamirini kullanmaktadır.
  “Biz, Bizi, Bize, Bizim, Bizden” gibi ifadelerin Allah için kullanıldığı her ayette, Allah’ın sıfatlarının tecellisine yönelik vasıtalı tasarrufların ifade edildiği görülmektedir. Bunu yüzlerce örnekle açıklamak mümkündür. Ancak burada herkesçe bilinen birkaç örnek vermekle yetiniyoruz:
 “Şüphesiz Biz sana kevseri verdik.” (Kevser/1)
Biz, senin için, senin göğsünü açmadık mı?” (İnşirah/1)
“Muhakkak ki Biz onu kadir gecesinde indirdik.” (Kadr/1)
 Kur’an’da Allah için kullanılan zamirlerin şu şablona uyduğu açıkça görülmektedir:
1- Allah’ın zatına ve üluhiyetine ait ifadelerde “Ene, İnni/Ben [Birinci Tekil Şahıs] ifadesi kullanılmaktadır.
2- Yine Allah’ın zatına ve uluhiyetine ilişkin olmak üzere, bazı ayetlerde Rabbimiz “Sen, Seni, Sana, Senin” gibi “İkinci Tekil Şahıs” zamirleriyle; diğer bazı ayetlerde ise “O, O’nu, O’na, O’nun” gibi “Üçüncü Tekil Şahıs” zamirleriyle ifade edilmektedir. İster ikinci tekil şahıs, isterse üçüncü tekil şahıs olsun, her iki gurup zamir de “teklik” ifade eder. Allah’ın zatının ve uluhiyetinin söz konusu edildiği hiçbir yerde “Siz” veya “Onlar” gibi çoğul ifadeler kullanılmaz.
Fatiha’da da “Yalnız Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz” şekliyle ifade buyrulmuştur.
3- Azametinin, güç ve kudretinin vurgulandığı ayetlerde ise Yüce Allah kendinden “Biz” diye bahsetmektedir.
Bütün dillerde, otorite sahipleri, kendi güç ve kudretlerini anlatırken “Biz” ifadesine başvurmuş, fermanlarında veya söylevlerinde “Biz” ifadesini kullanmışlardır. Bu, Kur’an inmeden de böyle idi, şimdi de böyle devam edip gitmektedir.
Kısaca, Rabbimizin “Biz” ifadesi, Kendisinin azamet ve kibriyasını [büyüklüğünü, ululuğunu] vurgulamak içindir. Meseleye vakıf olan ilim sahipleri Rabbimizin “Biz” ifadelerini “Biz Azimüşşan” olarak ifade etmek suretiyle isabetli bir anlayış ortaya koymuşlardır. H.Yılmaz

Karş. 6:10 ve ilgili 9. not. “Mesajımızdan yana ... alaycı tutum ...” şeklindeki ilavemiz Taberî ve Zemahşerî'nin yukarıdaki ibareyle ilgili tefsirlerine dayanmaktadır. Allah'ın hakkı inkar edenleri günah ve sapıklık içinde bırakması olgusu hk. bkz. 2. sure, 7. not; ayrıca 14. sure, 4. not. M.Esed

Müfessir ve mütercimlerin çoğunluğu 12. ayetteki "onu kablerine soktuk" cümlesindeki "onu" zamirinin 11. ayette geçen "alay" olduğu görüşündedirler. Onlara göre 13. ayetteki "Ona inanmazlar"daki zamir ise 9. ayette geçen "zikr"dir. O zaman 12 ve 13 ayetler şöyle anlaşılır: "Biz o alayı onların kalblerine sokarız ve böylece bu zikre inanmazlar". Gramer bakımından bu görüşte bir yanlışlık olmamasına rağmen, bizim tefsirimiz grametik bakımdan da daha uygun olacaktır. Buna göre 12. ayetin anlamı şöyledir: "Zikr inananların kalblerine girince onlara huzur verir. Fakat aynı şey günahkarların kalbine girince sanki kızgın bir çubuk olur ve onların kalblerini ve zihinlerini yakar." Mevdudi

Lafzen, “önceki toplumların yaşama tarzı (sünnet) gelip geçtiği halde” -yani, Allah'ın onların başına getirdiği felaketler öteden beri herkesçe bilinen bir mesele olduğu halde (İbni Kesîr). M.Esed

Lafzen, “büyülenmiş bir kavimiz”. Karş. 6:7; ayrıca 10:2'nin son paragrafı ve ilgili 5. not. Vahyî gerçeklerin “büyü”, “sihir” ya da “göz bağcılıkla” nitelendirilmesi, vahiy fikrini ve buna bağlı olarak peygamberlik olgusunu peşinen (a priori) reddeden kimselerin karakteristik özelliği olarak Kur’an'ın sıkça işaret ettiği bir husustur. Göğün harikalarına ilişkin doğrudan müşahedelerin bile “hakkı inkara şartlanmış olanları” ikna edemeyeceğini îma eden yukarıdaki iki ayet, dikkatlerimizi yine Allah'ın yaratıcı etkinliğinin bir işareti olarak tabiatın harikalarına çeken sonraki pasaja bir giriş niteliğindedir. M.Esed
Bu ayetlerde, geçmişteki inkârcılarla bağ kurularak Mekkeli müşriklerin de geçmişteki o eski inkarcılar gibi elçilerine karşı muannit ve alaycı davrandıkları bildirilmektedir. Zevk ve sefayı tercih eden, taat ve ibadeti seçtikleri takdirde leziz ve hoş buldukları şeylerden geri kalacaklarını düşünen, bulundukları sosyal statüyü ilah hâline getirmiş olan bu inançsızlar, peygamberleriyle hep alay etmişlerdir. Hele hele kendilerinden mal, mülk, makam ve mevkice aşağı olan birisine itaat edecek olmak, onları iyice çileden çıkarmış olmalıdır. Çünkü kendileri üst sınıftandırlar ve alt sınıftan bir peygambere itaat edecek olurlarsa, mevcut statü farkının ortadan kalkacağını ve ellerinde bulundurdukları siyasi erki başkasına kaptırma durumunda kalacaklarını düşünmüşlerdir. İşte bu sebeplerle, toplumların ileri gelenleri, peygamberliğin kendilerinden aşağıda bulunan sosyal tabakadan birisine verilmesini hiç hazmedememişlerdir.
 Onlar [Şuayb’in kavmi] dediler ki: “Ey Şuayb! Biz senin söylediklerinin çoğunu iyice anlamıyoruz. Seni içimizde çok zayıf olarak görüyoruz. Eğer senin grubun [akrabaların, taraftarların] olmasaydı mutlaka seni recm ederdik [taşa tutar öldürürdük]. Ve senin bize karşı hiçbir üstün gücün [galip gelecek durumun] yoktur.” (Hud/91)
 12. ayet, yukarıda da belirttiğimiz gibi, gerek teknik gerekse ayetin doğru anlaşılması bakımlarından, bize göre surenin 2. ayetinden sonra gelmektedir ve orada okunmalıdır. Buradaki “onu” zamirinin 11. ayette geçen “alay” olduğu veya “Kur’an’ın günahkârların kalplerini yakacağı” şeklindeki kabullerle 12. ayeti mevcut sıralamadaki yerinde anlaşılır kılabilmek için yapılan bir takım açıklamalar tatminkar değildir: 
"Biz böylece onu" sapıklığı, küfrü, alay ve şirki -el-Hasen, Katade ve diğerlerine göre- kavminin "günahkârlarının "kalplerine sokarız." Yani, önceki ümmetler arasında geçenlerin kalplerine bunları soktuğumuz gibi, kavminin müşrik olanlarının kalbine de böylece onu sokarız, tâ ki onlardan öncekiler kendilerine gönderilen peygamberlere iman etmedikleri gibi, bunlar da sana iman etmesinler.
Kadî, İkrime`nin "Bundan maksat" "işte böylece kasvet ve katılığı o mücrimlerin kalplerine sokarız" şeklinde olduğunu söylediğini rivayet etmiş, daha sonra da Kadî sözüne devamla "O kasvet, küfrüne devam ve inat etmesi sebebiyle ancak kâfir kimse tarafından meydana getirilmiştir” demiştir. (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)
 Müfessir ve mütercimlerin çoğunluğu, 12. ayetteki "onu kalplerine soktuk" cümlesindeki "onu" zamirinin 11. ayette geçen "alay" olduğu görüşündedirler. Onlara göre 13. ayetteki "Ona inanmazlar" ifadesindeki zamir ise 9. ayette geçen "zikr"dir. O zaman 12 ve 13. ayetler şöyle anlaşılır: "Biz o alayı onların kalplerine sokarız ve böylece bu zikre inanmazlar". Gramer bakımından bu görüşte bir yanlışlık olmamasına rağmen, bizim tefsirimiz gramatik bakımdan da daha uygun olacaktır. Buna göre 12. ayetin anlamı şöyledir: "Zikr inananların kalplerine girince onlara huzur verir. Fakat aynı şey günahkarların kalbine girince sanki kızgın bir çubuk olur ve onların kalplerini ve zihinlerini yakar." (Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an) H.Yılmaz

Burc: yüksek köşk, demektir. Gökte toplanan birtakım yıldızlar kümesine burc denilir. Bu âyet, gökte bulunan çeşitli yıldız kümelerine işâret etmektedir.  S.Ateş 

 Burûc terimini “büyük takım yıldızları” olarak aktarmamız Tâcu'l-‘Arûs'a dayanmaktadır; klasik müfessirlerden Beydâvî, Beğavî ve İbni Kesîr terime aynı anlamı verirken, Taberî (Mücâhid ve Katâde'ye dayanarak) terimin genel anlamda “yıldızlar”ı ifade ettiğini söylemiştir. M.Esed

Bundan önceki ayetlerde (14-15.) kafirlerin, Kur'an'a karşı, göğe yükselip ondaki ayetleri görseler bile yine de ona inanmayacak denli sert bir tutumları olduğu bildirilmişti. 16-22. ayetlerde ise Kur'an'ın hak olduğu konusunda onları ikna etmek için bazı ayetler zikredilmektedir.
"Burçlar" (büruç) Allah'ın ayetleridir, çünkü her uzay küresi görünmez sınırlarla çevrildiği için bir gökküreden diğerine geçmek imkansızdır. Bu bağlamda Arapça burç kelimesinin "etrafı surlarla örülmüş bir yer" anlamına geldiği belirtilmelidir. Fakat astronomide teknik bir terim olan burç, güneşin göklerde yaptığı yolculuğun geçiş noktalarını belirten burçlar kuşağının oniki konağından birini kastetmek için kullanılır. Bu, bazı müfessirleri bu ayette de burcun astronomideki anlamıyla kullanıldığını düşünmeye yöneltmiştir. Bazıları da bununla "gezegenler"in kastedildiği görüşündedirler. Fakat eğer bu kelimeyi 19. ayetin kapsamı içinde ele alırsak, "küreler" anlamına geldiği sonucuna varırız.
 "Biz burçları bakanlar için süsledik." "Bu kürelerden her birine parlak bir yıldız veya gezegen yerleştirdik ve onların güzel görünmelerini sağladık." Başka bir deyişle: "Biz sınırsız olan evreni, sönük, viran ve korkunç yapmadık, bilakis herkes onda hayret verici bir düzen ve ahenk bulur. Ondaki görüntüler o denli çarpıcıdır ki hepsi gönülleri ve zihinleri büyüler. Evrenin bu mükemmel yapısı, onun yaratıcısının sadece büyük ve hikmet sahibi olduğunun değil, aynı zamanda büyük bir sanatkar olduğunun da göstergesi ve delilidir." Kur'an'da yaratıcının bu yönü Secde suresi ayet 7'de belirtilmektedir: " (O Allah ki) yarattığı herşeyi güzel yapandır." Mevdudi

Yani, "Bu küreler o denli korunmuşlardır ki hiçbir şeytan onlara ulaşamaz. Çünkü cinleri de içeren tüm şeytanlar dünyanın içinde bulunduğu küre ile sınırlıdırlar. Onların bu kürede yaşayanların ayrıca diğer kürelere geçme kabiliyetleri yoktur. Bu, çok yaygın olan bir yanlış anlamayı ortadan kaldırmak üzere zikredilmiştir. Sıradan insanlar, eskiden olduğu gibi bugün de şeytan ve arkadaşlarının evrende her yere gidebileceğine inanmaktadırlar. Bunun tam tersine Kur'an, şeytanların belirli bir sınırı aşamayacaklarını ve sınırsız bir güce sahip olmadıklarını bildirmektedir. Mevdudi

Şetane (“uzak oldu [ya da uzaklaştı]” yahut “yâdlaştı, yabancılaştı”) fiilinden türeyen şeytân terimi Kur’an'da sık sık, doğru ve iyi olan her şeye uzak ve yabancı olan, doğru ve iyi olana karşı çıkan güç ya da etki anlamında geçer (Tâcu'l-‘Arûs, Râğıb): bu anlamda olmak üzere, sözgelimi 2:14'de şeyâtîn sözcüğü “hakkı inkara şartlanmış olanların ya da buna eğilimli olanlar”ın içlerindeki kötücül dürtüleri ifade için kullanılmıştır. Bu itibarla, şeytân tabiri, en geniş ve soyut anlamıyla, meşru ve geçerli ahlakî ilkelere aykırı amaçlara, niyetlere yönelmiş her türlü “kötücül” güç ve dürtüyü ifade eden bir kavramdır. Yukarıdaki anlam örgüsü içinde “Kovulmuş (racîm) her türlü şeytanî güç” ifadesi -tıpkı 37:7'deki benzer bir anlam örgüsü içindeki” “her türlü bozguncu, şeytanî güç” (mârîd) ifadesi gibi- açıkça, İslam öğretisinin şiddetle mahkum ettiği, astrolojik spekülasyonlar (müneccimlik) yoluyla gelecekten haber verme çabalarını îma etmektedir; ayetin başındaki göğe ve yıldızlara ilişkin atıf da bunun içindir. Allah'ın gökleri her türlü kötücül güce karşı “koruma” altına aldığını dile getiren ifade, O'nun, bu güçler ya da böyle güçleri elinde tuttuğunu vehmeden kimseler için astroloji (ilm-i nücûm) ya da “gizli ilimler” denen spekülatif disiplinler yoluyla “insanın algı ve tasavvur gücünü aşan konular” (ğayb) hakkında gerçek bir bilgi elde etmelerini imkansız kıldığı gerçeğini vurgulamaktadır. M.Esed

Lafzen, “ancak kim ki kulak misafiri olmaya çalışır...” yahut “o kadar ki, kim gizli gizli işitmeye çalışırsa...” Bu ifade, öyle görünüyor ki, bilinmeyen âlemi yukarıda sözü geçen yasak yollarla (“gizlice”, “hırsızlık yoluyla”) keşfetmek için girişilen her çabayı kaçınılmaz olarak “parlak bir alev”in yani, yakıcı bir düşkırıklığının, apaçık bir hüsranın izlediğini işaret etmektedir. (Karş. 37:10.) M.Esed
Cinler de gaybi bilmezler. Ancak rûhânî göklerden haber çalmaya çalışmışlar, bundan dolayı üzerlerine kıvılcımlar gönderilmiştir. Rahmân Sûresinin 23-25 nci âyetlerinde insanların da göklere çıkmaya çalışacaklarına işâret vardır. Bu, Kur'ân'ın bir mu'cizesidir.                                                             Bu, gökten haber aldıklarını söyleyen kahinler, büyücüler, münzeviler ve sihirbazların boş iddialarında bir cevap niteliğindedir. Kur'an onların görünmeyen şeyler (gayb) hakkında hiçbir bilgi almaya muktedir olmadıklarını söyler. Şeytanlar yine de kulak hırsızlığı yapmaya çalışırlar. Çünkü onlar yapı itibariyle meleklere insanlardan daha yakındırlar. Fakat gerçekte çok az bir bilgi elde edebilirler.
 Arapçada (şihab-ı mübin) kelimesi sözlükte "parlak bir ateş şulesi" anlamına gelir. Aynı şey Saffat suresi, 10. ayette (şihab-ı sakib) "karanlığı delip geçen alev" olarak adlandırılmıştır. Bu bir "meteor" olabilir de olmayabilir de. Çünkü bunun "kozmik ışın" gibi herhangi bir ışın veya henüz keşfedilmemiş daha kuvvetli bir ışın türü olabilir. Her ne ise, eğer şeytanları kovalayan "parlak ateş şulesi"ni meteor olarak kabul edersek, sayısız denecek kadar çok miktarda, evrende bizim bulunduğumuz kürenin etrafında koruyucu bir duvar oluşturmaktadırlar. Teleskop yardımıyla yapılan bilimsel gözlemler, uzaydan yerin atmosferine "yağmur" gibi milyarlarca meteorun düştüğünü göstermektedir. Böyle bir manzara Kuzey Amerika'nın doğu bölgelerinde 13 Kasım 1833'de gözlenmiştir. Bu o denli güçlü bir koruyucu duvar teşkil etmektedir ki, şeytanların başka bir küreye geçmesi imkansızlaşmaktadır. (Bakınız. Britanıca Ansiklopedisi, 1946, Cilt: 15, Sahife: 337-339)
Yukarıda anlatılanlar yardımıyla "burçlar"ın hayali bir resmi gözönüne getirilebilir. Her ne kadar bir küreyi diğerinden ayıran gözle görülür "duvarlar" yoksa da Allah her küreyi, birini diğerinden ayıran görünmez "duvarlar"la korumaktadır. Meteor yağmurlarına rağmen "gezegenimizin" hala güvenlikte olmasının nedeni işte budur. Çünkü meteorlar, bizim küremizin koruyucu duvarını aşar aşmaz küle dönüşmektedirler. Fakat bazen uzaydan gelen bir meteor, yaratıcının kudretini yeryüzündekilere hatırlatmak üzere dünyaya düşmektedir. Örneğin, bunların en büyüklerinden birinin ağırlığı 645 pound (292, 830 kg.)dır. Eğer yeryüzü "burçlar"la korunuyor olmasıydı, bu kayan yıldızlar (meteorlar) nedeniyle uzun yıllar önce helak olurdu. Kur'an'ın "büruc" dediği işte bu koruyucu duvarlar (burçlar) dır. Mevdudi
“KULAK HIRSIZLIĞI YAPAN ŞEYTANLAR”
 
Kur’an’da iyi değerlendirilmesi gereken konulardan biri de “şeytanların kulak hırsızlığı yapmaları” konusudur. 
Bu konu Kur’an’da Hicr suresinin 16–18. ayetleri ile Saffat suresinin 6–10. ayetlerinde yer almaktadır. Numaraları verilen bu ayetler, eski tefsircilere göre müteşabih sayıldığı için iyi anlaşılamamış ve bu konuda mantıksız, akıl dışı, hatta din dışı açıklamalar ve inançlar ortaya çıkmıştır. Mevcut meal ve tefsirlerin hemen hemen hepsi de konuyu aşağı yukarı aynı anlam doğrultusunda açıklamışlardır. Ancak günümüz teknolojisi bu ayetlerdeki bazı ifadeleri müteşabih sayılmaktan çıkarmış ve bugüne kadar bu müteşabih ifadeleri açıklamak için uydurulmuş hikâyelere ters düşmesin diye bazı dilbilgisi kurallarını ihmal etmeye veya bilerek yanlış kullanmaya artık gerek kalmamıştır.
Ayette geçen “شهاب Şihap” sözcüğü, bildiğimiz odun ve ot alevidir (Lisanü’l-Arab; c:5, s:213,214) Sözcük Hıcr suresinde “شهلب مبين şihab-ı mübin [açık, parlak alev]” şeklinde, Saffat suresinde ise “شهلب ثاقب şihab-ı sakıp [delici alev]” şeklinde kullanılmıştır. Her iki kullanış şekli birlikte değerlendirildiğinde, ayetlerde sözü edilen alevin “delici ve parlak” olduğu anlaşılmaktadır.
Bu delici, parlak alev; bize göre, bu ifadelerin geçtiği ayetlerdeki “فأتبعه feetbeahü [kendisini izler, kendisinin arkasından gelir]” fiilinin de ipucu olmasıyla bir uzay roketinin arkasındaki alevdir.
Eski müfessirler ayetlerdeki bu ifadeleri “yıldız kayması”, “meteor düşmesi” olarak açıklamışlar ve yıldızlar ile meteorların, ne olduğunu anlayamadıkları şeytanların arkasından bir top mermisi gibi fırlatıldığına inanmışlardır. Ancak bu bombardımanın sonucuyla ilgili olarak şeytanların bu parlak, delici alevlerden kurtulup kurtulamadıklarına, ölüp ölmediklerine dair bir yorum yapamamışlardır.
“Kulak hırsızlığı”nın ne olduğuna gelince: Hıcr suresinin 18. ayetindeki “استرق isteraka” fiili, genellikle “kulak hırsızlığı yapan” diye çevrilmiştir. Bu fiil Kur’an’da sadece bu ayette geçer. Fiilin üç harfli hali olan “سرق seraka”nın anlamı “çaldı, hırsızlık etti” demektir. Konumuz olan beş harfli kalıptan anlamı ise “kulak kabarttı, kulak misafiri oldu, kaş altından baktı, çaktırmadan gözüyle izledi” demektir (Lisanü’l-Arab c:4. s:565). Yani “إستراق istirak” hem kulak hem de gözle sinsice bir şeyler öğrenmek demektir.
Bu fiil, konumuz olan ayette “من استرق السّمع men isteraka’s-sem’a [sem’a kulak kabartan]” cümlesi içinde yer almıştır. Burada “سمع sem’” sözcüğü tümleç yapılmış olduğundan, “استرق isteraka” fiili, (kulak kabartılarak ne kadar öğrenilebilirse) “dinleme yoluyla az bir bilgi edinen, az bir şey öğrenen” demektir.
Diğer taraftan cümlede geçen “sem’a” sözcüğü vahyi yani Kur’an’ı işaret etmektedir.
Konumuz olan pasajlardaki ayetler [Hıcr/18 ve Saffat/10], “illa” istisna edatıyla başlamaktadır. Böyle olunca istisna edatından sonraki bölüm, daha evvelki yargıdan dışlanmış olmaktadır. Ayetleri birlikte değerlendirirsek, anlam da “semayı… şeytandan koruduk; ancak vahye kulak veren [mele-i a’lâdan bir parça alan] ve kendisini şihabın takip ettiği kişilerden korumadık” demek olur.
Üzülerek belirtmek gerekir ki, mevcut meal ve tefsirlerde bu inceliğe dikkat edilmemiştir. Ayetlerdeki “illâ” edatı yokmuş gibi davranılmış ve “من men” ism-i mevsulü şart edatı kabul edilerek cümleye şart cümlesi anlamı verilmiştir: “Kim kulak hırsızlığı yaparsa alev topu onu yakalayıverir.”
Oysa 18. ayetin 17. ayetin devamı olması münasebetiyle iki ayeti tek bir cümle hâlinde ifade edersek cümle şöyle şekillenir:
“Ve onu, az da olsa vahye kulak veren ve kendisini açık bir alevin takip ettiklerinin haricindeki tüm Şeytan-ı Racim’lerden koruduk.
Yani sema “azıcık da olsa vahye kulak veren ve kendini açık alev takip edenlerin dışındaki tüm Şeytan-ı Racim’lere” kapalıdır. Az da olsa vahye kulak kabartanlara açıktır, onlara serbesttir, onlardan korunmamıştır.
Konu ile ilgili görüşümüzü Cin Suresi’nin 8-10. ayetlerinin tahlilini yaparken (Tebyînü’l-Kur’an; c: 3, S: 215-228) detaylı olarak arz ettiğimiz için burada sadece bu kısa hatırlatmayla yetiniyor, konunun detayının ilgili bölümden okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Lafzen, “rızıklandırıcısı siz olmadığınız”; yani, bitki ya da hayvan türünden, sizin bakıp beslemediğiniz ama yine de varlıkları idame ettirilen öteki bütün canlılar. En geniş anlamıyla bu ifade, insan da dahil, yaşayan bütün varlıkların yalnız ve yalnız Allah tarafından rızıklandırıldığını vurgulamaktadır (karş. 11:6). M.Esed

Lafzen, “onun hazinesi ancak Bizim yanımızdadır”. - 20 Lafzen, “ve bir kadere/ölçüye uygun olmadıkça onu indirmeyiz (ya da “yaratmayız”): yani, Allah'ın şu ya da bu planının gereğine ve belirli herhangi bir nesnenin ya da olgunun o plan içinde ortaya koyması öngörülen role ya da işleme uygun olmadıkça... M.Esed
Sema ile ilgili açıklamalardan sonra bu ayetlerde de yeryüzüne ve insanlar için önemine dikkat çekilmiştir.
19. ayetteki “yeryüzünü de yaydık” ifadesi, Naziat/30’da “Bundan sonra da yeryüzünü serip döşedi”; Zariyat/48’de ise “Yeryüzünü de Biz döşedik. İşte, ne güzel döşeyenleriz!” şeklinde geçmektedir. Bu ifadelerden yeryüzünün tepsi gibi düz olduğu anlamını çıkaranlar ve böyle olduğuna inanmakta direnenler vardır. Hâlbuki ayette konu edilen husus yeryüzünün düzlüğü değil, yaşamaya elverişli bir yaygınlıkta oluşudur. Yeryüzü, üzerinde yaşayan canlılara nispetle o kadar büyük bir küredir ki, üzerinde bulunan her şey için yaygın, düz bir görünüm arz etmektedir.
Yine aynı ayette bahsi geçen yeryüzüne yerleştirilmiş sabit kazıklar ise dağlardır. Nitekim Nebe’/7’de Rabbimiz “Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da birer direk yapmadık mı!” buyurarak dağları direk [kazık] olarak nitelemiştir. Dağların yeryüzüne kazık gibi yerleştirilmesi, yeryüzünün sarsılmaması içindir:
 O [Allah], gökleri dayanak olmadan yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Yeryüzünde de, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve oralarda her dabbehden [canlıdan] türetip yayıverdi. Ve Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her kerim çiftten bitki bitirdik. (Lokman/10)
 Sarsıntıya uğratır diye yeryüzünün içinde sabit sağlam dağlar bıraktık. Irmaklar ve yollar da. Umulur ki doğru yolu bulursunuz. (Nahl/15)
 Yeryüzünün içinde, onlar sarsılmasın diye sabit dağlar kıldık, rahat gidebilsinler diye dağların aralarında yol olarak geniş boşluklar kıldık. Belki doğru yolu bulurlar. (Enbiya/31)
 Dağların kazıklara benzetilmesi konusu, “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize” adlı kitaptan yapılan bir alıntıyla Mürselat Suresi’nin tahlilinde yer almaktadır. (Tebyînü’l-Kur’an; c: 2, s: 50, 51) Konu ile ilgili detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
 ÖLÇÜLMÜŞ HER ŞEYDEN BİTKİLER BİTİRİLMESİ
19. ayetteki “ فيهاfîha [orada]” zamirini, teknik olarak hem "yeryüzü”ne hem de “sabit dağlar”a göndermek mümkün ise de, biz "yeryüzü"ne raci olmasını daha doğru bulmaktayız. Çünkü yeryüzü, yararlanılan her türlü bitki çeşidinin bitmesi bakımından, ayette geçen “ انبتناenbetna [bitkiler bitirdik]” ifadesine, “dağlar”a göre daha uygun düşmektedir
Ayetteki “ölçülmüş” sıfatı, yeryüzündeki tüm bitkilerin bir “ölçü”, “denge” esasına göre yaratıldığını ve bu “ölçü”, “denge” esasının yaratılışta bir temel yasa olarak konduğunu ifade etmektedir.
 Allah, “her dişinin neyi taşıdığını, rahimler neyi eksiltir ve neyi artırır” bilir. Ve her şey O’nun katında bir ölçü iledir. (Ra’d/8)
 Şüphesiz ki, Biz her şeyi; evet onu [her şeyi] bir kader [ölçü, ayar] ile yarattık. (Kamer/49)
 Ve eğer Allah rızkı kullarına bol bol verseydi, kesinlikle yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Velakin O [Allah] dilediğini belli bir ölçüye göre indiriyor. Şüphesiz ki O, kullarından en çok haberi olandır, onları en iyi görendir, görür. (Şûra/27)
 Burada konu edilen “ölçü”, “denge” esasından, her bitkinin yeryüzünün tamamını kaplamadan, uygun yerlerde bitirilmesi ve belli bir dereceye kadar büyümesi anlaşılmaktadır. Çünkü eğer her bitkinin serbestçe büyümesine izin verilse, büyüme gücünün büyüklüğü sebebiyle tek bir çeşit bitkinin bile yeryüzünün tamamını kaplaması mümkündür. Fakat hikmet sahibi ve her şeye gücü yeten Yaratıcı, büyümeye ve çoğalmaya bir ölçü, bir denge koyarak her tür bitkinin dengeli çoğalmasını düzenlemiştir. Ayrıca bitkilerin belirli boy ve kalınlıkta büyüyor olması da yine her bitkinin yapı, yükseklik, genişlik ve şekil bakımından bizzat yaratıcı tarafından belirlendiğinin bir ispatıdır.
 19. ayetteki “ فيهاfîha [orada]” zamirin "sabit dağlara" gönderilmesi durumunda, “ölçülmüş” şeylerin bitkiler değil de madenler olması söz konusu olur; ki, altın, gümüş, bakır, kurşun, kalay gibi madenler hep bir ölçü ile kullanılan şeylerdir. Canlı veya cansız, tüm varlıklar kimyasal, fiziksel, biyolojik olarak belirli ölçülere sahiptir. Her biri belirli bir formülle meydana getirilmiş ve her birinin evrendeki fonksiyonu yine belirli ölçülerle ayarlanmıştır. Bu da, evrendeki hiçbir şeyin tesadüfî olmadığı, hepsinin akıllı bir tasarım sonucu oluşturulduğu anlamına gelir. (“Ölçü” konusu ile ilgili olarak “Seyyid Kutub’un Kamer Suresi’nin sonunda verdiğimiz Kamer/49 ile ilgili açıklamalarının (Tebyinü’l-Kur’an; c: 2, s: 272-283) tekrar okunmasını öneriyoruz.)
20. ayette Rabbimiz, yeryüzünü insan için bizzat istifade ettiği veya ticaretini yapmak suretiyle yararlandığı tükenmez bir nimet sofrası kıldığını vurgulamaktadır. Bu husus daha önce Abese suresinde de belirtilmişti:
 Hadi, bakıversin insan kendi yiyeceğine!
Biz suyu döktükçe döktük.
Sonra toprağı yardıkça yardık.
Böylece, yeryüzünde daneler / hububat bitirdik.
Ve üzümler, yoncalar
ve zeytinler, hurmalar
ve gür çimenli, sık ağaçlı bahçeler
ve meyve, otlak,
size ve hayvanlarınıza geçimlik olarak. (Abese/24-32)
 20. ayetin sonundaki “sizin rızklandırmadığınız kimseler” ifadesi ile bitki ya da hayvan türünden, insanların bakıp beslemediği ama yine de varlıklarını sürdüren bütün canlılar kastedilmektedir. Söz konusu ifade, en geniş anlamıyla “insan dâhil, yaşayan tüm varlıkların yalnız ve yalnız Allah tarafından rızklandırıldığı” anlamına gelmektedir. Nitekim Yüce Allah, bütün canlıların rızkının kendisine âit olduğunu çok açık bir ifade ile bildirmiştir:
 Ve yeryüzünde hiçbir dabbeh / canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. O [Allah], onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır. (Hud/6)  H.Yılmaz

, hem tozlaşmada oynadıkları rol için, hem de yağmur yüklü bulutları sürüklemeleri için. M.Esed

Lafzen, “varisler (vârisûn) Biziz [ya da “Biz olacağız]”: İstisnasız tüm müfessirlerin ortak görüşüne göre, vâris teriminin, “selefi (öncülü) göçüp gittikten sonra geride kalan kimse” anlamındaki kullanımına dayanan deyimsel bir mecaz. Yukarıda, yaratılmışlar âlemi sahneden çekildikten sonra bakî kalacak olanın Allah olduğu ifade ediliyor. (Karş. Allah'a izafeten, 3:180 ve 57:10'da kullanılan “göklerin ve yerin mirası” ifadesi.) M.Esed

Burada vurgulanmak istenen nokta şudur: "Dünya hayatınız ve sahip olduğunuz herşey geçici ve fanidir. Kalıcı ve baki olan sadece Allah'tır. Ergeç sonunuz gelecek ve siz herşeyi geride, bu dünyada bırakacaksınız. Onlar sonunda tekrar bizim hazinemize geçecek." Mevdudi

Yahut: “Sizden önce [Bize doğru] hızla yol alanları da, ağırdan alanları (yahut “geride kalanları”) da”. Bu yorumların ikisi de ilk müfessirler tarafından aynı derecede caiz gö-rülmektedir. M.Esed

Yüce Allah’ın sonsuz kudretinin gözler önüne serilmeye devam edildiği bu ayetlerde, rüzgârların aşılayıcı olduğuna ve yağmurun yağmasını O’nun sağladığına dikkat çekildikten sonra, sadece Allah’ın öldürüp dirilttiği, O’nun herkesin içindekileri bildiği, sonunda da herkesi haşrederek sorgulayacak olanın O olduğu bildirilmiştir.
22. ayette geçen “rüzgârların aşılayıcılar olması” ifadesi, rüzgârların hem kendi işlevini yerine getirerek yağmur yağması için bulutları aşıladığı, hem de çiçek tozlarını taşıyarak bitkileri döllediği anlamına gelmektedir. Bilimsel araştırmalar rüzgarın bu işlevi hakkında şu bilgileri vermektedir:
 AŞILAYICI RÜZGARLAR
 “Rüzgarları aşılayıcılar olarak gönderdik …” (Hicr/22)
 Gerek Dünya`mızın içindeki fiziksel oluşumlar üzerine yapılan araştırmalar, gerekse bitkiler üzerine yapılan araştırmalar, bize rüzgarların aşılayıcı özelliğinin önemini gösterdi. Rüzgarlar bitkilerin üremesinde bitki tozlarını taşıyarak rol oynamaktadır. Aynı zamanda rüzgarlar, yağmur yağabilmesi için yağmur bulutlarını da aşılamaktadır. Böylece rüzgarlar aşılayıcı fonksiyonlarıyla Dünya`daki yaşam için olmazsa olmazlar listesindedir. Diğer olmazsa olmazlar gibi, rüzgarların olmaması da hem bizim hem de Dünya`daki tüm canlılığın olmaması anlamına gelmektedir.
Denizlerin ve diğer suların üzerinde köpüklenme nedeniyle "Aerosol" adlı hava kabarcıkları oluşmaktadır. Bunlar rüzgarların karadan sürüklediği tozlarla karışarak Atmosfer`in üst katmanlarına doğru havalanır. Rüzgarların yükselttiği bu parçacıklar su buharı ile birleşir, su buharı bu parçacıkların etrafında yoğunlaşır. Bu parçacıklar olmasa, yüzde yüz su buharı, bulutu oluşturamaz. Bulutların oluşması, rüzgarların bu şekilde havada serbest şekilde bulunan su buharını, taşıdıkları parçacıklarla aşılamaları ile olmaktadır. Rüzgarlar bu görevlerini yerine getirmeseydi, yağmur yağdıran bulutlar oluşmayacaktı. Dolayısıyla yağmur olmayacak, yağmur olmayınca da yaşam mümkün olmayacaktı. Rüzgarın görevi burada bitmez. Atmosfer`de tonlarca ağırlığa sahip bulutların sürüklenmesi, hava ile sürtünen bulutlarda negatif ve pozitif elektrik yükleriyle aşılamanın olması da bulutlar sayesindedir. Rüzgarlar olmasaydı bulutlar oluşmazdı; fakat oluştuklarını kabul etsek bile, o zaman da bulutlar buharlaştıkları okyanusların, denizlerin üstüne yağacaklar ve yeryüzündeki bitkilerin, hayvanların, dolayısıyla insanın var olması mümkün olmayacaktı. Rüzgarlar bulutların oluşumundan, yağmurların boşalmasından, yağmurun karalara da yağmasına kadar birçok ayrı fonksiyonu yerine getirmektedir. Rüzgarların bu fonksiyonlarının her biri yaşamın devamı için kesinlikle gereklidir. Yaratıcımız her şeyi olduğu gibi bunu da mükemmel bir şekilde planlamıştır.
 RÜZGARLARIN HARİKA SİSTEMİ
 Yaşamımız için olmazsa olmaz şart olan rüzgarlara Kuran`da dikkat çekilmiş, rüzgarların aşılayıcı özelliği vurgulanmıştır. Rüzgarların yaratılışındaki incelikleri incelediğimizde Dünya`mızdaki mükemmel yaratılışların bir örneğine daha tanık olmaktayız. Dünya`nın dönüşünden Dünya`mızdaki yer şekillerine, alçak ve yüksek basınç alanlarına kadar birçok etken rüzgarların oluşumunda etkilidir. Eğer Dünya`mızın 23,5 derecelik eğikliği olmasaydı, güney ve kuzey kutuplarındaki soğuma ve Güneş`in etkisi her gün için farklı olmazdı. Ekvatorla kutuplar arasındaki ısı farkı azaltılarak rüzgarların ılımlı esmesi sağlanmıştır. Eğer böyle olmasaydı, yer şekilleri böyle ayarlanmasaydı kutuplardan ekvatora, ekvatordan kutuplara doğru esen rüzgarlar yaşamı mahvedecek fırtınalara sebep olabilirdi.
Ayrıca kutuplarda ve ekvatorda Atmosfer`in kalınlığının farklı oluşundan dolayı havanın üst kısmında ayrı, alt kısmında ayrı akımlar oluşmaktadır. Böylece rüzgarların çeşitli yönlerden esmesi sağlanır. Dünya`nın tüm yerleşim bölgelerine çeşitli rüzgarların gelebilmesi için dağlardan, ovalardan, yaylalardan öyle motifler işlenmiştir ki her yerleşim bölgesi çevresinde sıcak ve soğuk cephe sistemleri dönüşümlü olarak doğar. Görüldüğü gibi rüzgarlardan yağmura, dağlardan ovalara, Dünya`nın dönüşünden ısı ayarlamalarına kadar her şey birbiriyle bağlantılıdır. Bu oluşumlardan birini yaratan kim ise, hepsini yaratan da O`dur. Bu oluşumlardan her biri diğerleriyle bağlantılı olduğu için, bunun aksini düşünmek imkansızdır. Dünya`mızdaki oluşumlardaki bu birlik Yaratıcının birliğini ortaya koymaktadır. Bu oluşumlardaki incelikler, mükemmellikler, detaylar ise onun kudretinin, sanatının, bilgisinin, gücünün sınırsızlığını anlamak isteyenlere anlatmaktadır.
Sıcaktan bunaldığımızda bir rüzgar esince duyduğumuz hoş hislerin yanında, bu rüzgarların Yaratıcısının yarattığı incelikleri de hatırlayalım. Rüzgar hem matematiktir, hem sanattır, hem kudrettir, hem ilimdir. Bu oluşumlar yaşadığımız Evren`deki tüm oluşumların nasıl mükemmel şekilde planlandıklarını, aralarından hiçbirinin başıboş olmadığını, dolayısıyla tüm bu oluşumlarla alakalı olan ve bu oluşumların birer parçası olan bizim de başıboş olmadığımızı haykırmaktadır. Rüzgar ister meltem, ister poyraz, ister lodos olsun; her şekliyle Yaratıcımızın planladığı, fiziksel kurallara bağladığı, yaşamımızı onsuz imkansız kıldığı bir tabiat olayıdır.
“... Rüzgarların yönlendirilmesinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır.” (Casiye/5)
(Kuran Araştırmaları Grubu; “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize”)
 23. ayette Rabbimiz, diriltmek [hayat vermek, var etmek, varlık alanına getirmek] işinin, ortağı olmaksızın sadece kendisine ait olduğunu bildirmiştir. Bu iş sadece bir “can verme” işi olmayıp Rabbimizin insanlara olan başka lütuflarını da içermektedir:
 O, beni yaratandır. Ve bana doğru yolu O gösterir. Ve O, beni yediren, içirenin ta kendisidir. Hastalandığım zaman O bana şifa verir. Ve O, beni öldürecek, sonra beni diriltecektir. Ve O, din günü, hatamı bağışlayacağını umduğumdur. (Şuara/78-82)
 Hiç kuşkusuz, öldüren de O`dur, dirilten de… (Necm/44)
 23. ayette geçen “vâris” sözcüğü, “mala, mülke son sahip olan” demektir. Dolayısıyla ayetteki “Ve Biz vâris olanlarız” ifadesi, “Bizden başka hiçbir kimse kalmayacaktır. Kişilerin bugün sahip oldukları mal-mülk, asıl sahibinin, yani Bizim olacaktır. Çünkü kulların herhangi bir şey üzerindeki sahiplik iddiaları ölüm ile sona erecektir” anlamına gelmektedir. Bu konu değişik ifadelerle birçok ayette vurgulanmıştır:
 Şüphesiz Biz yeryüzüne ve onun üzerindeki kimselere vâris olacağız. Ve onlar yalnızca Bize döndürüleceklerdir. (Meryem/40)
 O gün [buluşma günü], onlar, meydana çıkarlar. Kendilerinden hiçbir şey Allah`a karşı gizli kalmaz. -"Bugün mülk kimindir?", “Sadece tek ve kahhar olan Allah`ındır!”- (Mümin/16)
 Ve Allah`ın, kendilerine fazlından verdiği nimetlere karşı cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Bilakis o, kendileri için şerdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası yalnızca Allah`a aittir. Ve Allah yaptıklarınıza bilgi sahibidir. (Âl-i Imran/180)
 Göklerin ve yerin mirası Allah`ın olmasına rağmen neden siz Allah yolunda harcamıyorsunuz? Sizden, fetihten önce harcayan ve savaşan kimse eşit olmaz. Onlar derece bakımından, sonradan infak eden ve savaşan kimselerden daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de “En güzel”i vaat etmiştir. Ve Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Hadid/10)
 Onun üzerindeki her kişi fanidir.
Göklerdeki ve yerdeki her şey fanidir; sadece o celal ve ikram sahibi Allah’ın yüzü baki kalır. (Rahman/26, 27)
 O, Evvel’dir [ilktir], Ahır’dir [sondur], Zahir’dir [açıktadır], Batın’dır “gizlidir” ve O, her şeyi en iyi bilendir. (Hadid/3)
 24. ayette geçen “öne geçmek isteyenler” ifadesi ile “Yüce Allah’a kulluk etmekte ileri gitmek isteyenler”e, bu konuda “yarış yapanlar”a; “geri kalmak isteyenler” ifadesi ile de “kulluktan kaçanlar”a işaret edilmektedir.
  “Öne geçmek” ifadesi bir yarışı çağrıştırmaktadır. Zaten Rabbimiz de Kur’an’da bizleri birçok işte ortak hareket etmeye, güzel davranışlarda birbirimizle yarış etmeye davet etmiştir. Dünya hayatında salihatı işlemekte birbirleriyle yarışıp öne geçenler, ahiret hayatında da cennete girişte ve nimetlere erişmede yine önde yer alacaklardır.
“Yarış yapanlar” ile ilgili geniş açıklama Vakıa suresinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3, s: 653) yapıldığından, konu hakkında bu kadarla yetiniyor ve detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
 Sonuç olarak; 16. ayetten itibaren varlığını, tekliğini, gücünü anlatan Rabbimiz, bunu dile getirirken insanlara göklerin yaratılışı, yeryüzünün teşekkülü, dağların işlevi, her çeşit bitki ile donatılan dünyada insanların ve bütün varlıkların beslenmesi, rüzgârların bitkileri ve bulutları aşılayarak bitkilerin üremesine ve yağmurun yağmasına vesile oluşu gibi tabiat olaylarının yönetilmesi konularında ispatlı dersler vermiş ve en sona sadece kendisinin kalacağını ihtar etmiştir. H.Yılmaz

Kur'an bilim adamlarına ufuk açar. Bilimsel çalışmalar ise Kur'anın daha iyi anlaşılmasına neden olur. Bu bağlamda, yapılan bilimsel çalışmalarla, canlılarda biyolojik evrelerin ilk belirtilerinin balçık katmanları arasında başladığı sonucuna varılmıştır.Bak. Ankebut suresi 19, 20; Nuh suresi, 14-18 ayetleri M.sağ

 Kur’an'da, insanın “balçıktan (tîn)” yahut “topraktan (turâb)” yaratıldığına dair pek çok referans bulunmaktadır; her iki terim de, hem insanın biyolojik menşeindeki basitliği, hem de insan bedeninin ya da organizmasının -başka terkipler ya da başka elementer biçimlenmeler içinde olsa da- toprakta ya da toprağın üstünde var olan organik ve inorganik muhtelif unsurlardan kompoze edilmiş olduğu gerçeğini işaret etmektedir. Üç kere bu surede, bir kere de 55:14'de geçen salsâl tabiri, toprak ya da balçık kavramına bir boyut daha eklemektedir. Pek çok filoloji otoritesine göre, bu tabir, vurulduğu zaman “ses çıkaran kuru balçık” anlamına gelmekte ve Kur’an'da münhasıran insanın yaratılışıyla ilgili olarak kullanıldığı gözönünde bulundurulursa, hem insanı öteki hayvan türlerinden ayıran konuşma ya da dil üretme yeteneğine, hem de insan varlığının kolay kırılabilir ve zayıf yaratılışına işaret etmektedir (karş. 55:14'de geçen “çömlek gibi” yahut “pişirilmiş balçık gibi” ifadesi). Cümlenin kuruluş tarzının da gösterdiği gibi, salsâl'in hame’den inkişaf ettiği ifade edilmektedir (Râzî). Hame’, bazı otoritelere göre, “kokuşmuş kara çamur” ya da “kara balçık” anlamına gelen hame’eh'nin çoğuludur. Hame’ ismini nitelendiren mesnûn sıfatı ise, Râzî'nin belirttiği gibi, hem terkip (bileşim) olarak “değiştirilmiş, tahvîl edilmiş”, hem de “biçim verilmiş” yahut “biçimlendirilmiş” anlamına geliyor: Bizim, çeviride kullandığımız “biçim verilebilir özlü ...” ifadesi de mesnûn sıfatının bu iki boyutlu anlamına işaret etmek çabasını yansıtmaktadır. Kanaatimizce burada, insanın, “ses veren balçık” sözüyle tanımlanan fiziksel varlığının biçim ve öz (kalıp ve terkip) olarak, içinde Allah'ın yaratılış planına göre inkişaf edip ya da evrimleşip geliştiği ilkel biyolojik çevre ve koşulların bir tasviriyle karşı karşıyayız. M.Esed

Arapça "salsal" kelimesi "seramik" gibi ses çıkaran kurutulmuş çamur anlamına gelir.
"Heme", "mayalanmış denebilecek kadar çürümüş siyah balçıktır."
"Mesnun"un iki anlamı vardır: a) "Yağlı hale gelmiş çürümüş balçık" b) "Bir şekle sokulmuş, suretlenmiş bir balçık." Metnin aslından insanın ilk suretinin çürümüş topraktan yapıldığı ve kuruduktan sonra ona ruh üflendiği anlaşılmaktadır. Bu şekilde Kur'an: insanın bir dizi genetik adaptasyonlardan geçtiğini iddia eden Darwin Evrim Teorisini reddetmektedir. Bu nedenle, bazı çağdaşlaşmış tefsircilerin yaptığı gibi, bu teoriyi Kur'an'a dayandırmak saçma olacaktır. Mevdudi

Karş. 55:15 -“şaşırtıcı/şaşkınlık verici bir ateşten (mâricin min nâr)”, yani maddî olmayan (ya da fizik ötesi) unsurlardan. Çeviriye “görünmeyen yaratıklar” şeklinde aktarılan cânn ismi, aslında tekil bir isim olup bütün “insanlığı” bir tür, bir cins olarak ifade etmekte kullanılan “insân” tekil ismi gibi, sözkonusu görünmeyen yaratıkları ya da güçleri tür/cins olarak ifade eden bir cins ismi durumundadır burada. 6:100'e ilişkin 86. notta (çoğulu cinn olan) cânn sözcüğünün etimolojisine kısaca temas edilmiştir. Ek III'de sözcüğün anlamı hakkında daha ayrıntılı bir açıklama yer almaktadır. M.Esed
"Semum" rüzgar olmadığına göre, "nar-ı semum" "çok sıcak bir alev"dir, "ateş" değil. Bu cinlerin ateşten yaratıldığını bildiren pasajların açıklamasıdır. (Bakınız, Rahman Suresi, 14, 15, 16. notlar) Mevdudi
Bu ayetlerde Rabbimiz insanın yapısına dikkat çekmekte, onun elle tutulup gözle görülen yapısını nasıl evreler hâlinde yarattığını bildirmektedir. Bu evrelere göre, insanın maddi yapısını pişmiş çamurdan -eski tabirle su, hava ve topraktan-, elle tutulamayan gözle görülemeyen yapısını da ateşten [enerjiden] yaratmıştır.
Rabbimizin burada verdiği mesaj, “canlı” olan insanın cansız maddeden yaratıldığıdır; bu da ilk yaratılışı ifade eder. Ayetin orijinalindeki “ صلصال من حمإ مسنون salsalin min hamein mesnun” ifadesini “sperm” olarak ele almak, yani Yüce Allah’ın “toprak”, “çamur” ifadelerini sıvı sperm olarak tevil etmek bize göre uygun değildir. Şüphesiz, insanın spermden yaratıldığını ifade eden birçok ayet mevcuttur:
 O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi? (Kıyamet/37)
 O, insanı bir nutfeden yarattı. Bir de bakarsın ki o, apaçık bir düşmandır. (Nahl/4)
 Doğrusu Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan edeceğiz bu nedenle onu işitici, görücü yaptık. Kuşkusuz Biz ona yolu gösterdik; ister şükredici olsun, ister nankör. (İnsan/2, 3)
 Sonra onun soyunu bir özden [“sülale”den], basbayağı bir sudan yapmıştır. (Secde/8)
 Ancak bu ayetler insanın ilk yaratılışını değil, ilk yaratılıştan sonraki üreme aşamalarını ifade etmektedir. Nitekim bu husus başka ayetlerde çok açık ifadelerle belirtilmiştir:
 Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, -[bilin ki] ne olduğunuzu size açıklamak için- şüphesiz Biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra bir alakdan sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en fena zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki kupkurudur; fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. (Hacc/5)
 Ve ant olsun ki, Biz insanı seçilmiş bir çamurdan yarattık.
Sonra onu çok dayanıklı bir karargâhta bir nutfe yaptık.
Sonra o nutfeyi bir embriyon olarak yarattık. Sonra o embriyoyu bir et parçası olarak yarattık. Sonra o bir parçasını kemikler olarak yarattık. Nihayet o kemiklere de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka yaratılışta yeniden kurduk. İşte, yaratıcıların en güzeli Allah ne cömerttir.
Sonra şüphesiz sizler, bunların ardından mutlaka öleceksiniz. (Müminun/12-15)
 Orijinal ifadede geçen sözcüklerin anlamları şunlardır:
 “ صلصالSalsal” sözcüğü “seramik gibi, ses çıkaran, pişirilmeden kurutulmuş çamur” anlamına gelir. (Lisanü’l-Arab; c.5, s. 382)
“ حمإHame” sözcüğü “mayalanmış denebilecek kadar çürümüş, siyah, kokuşmuş balçık" demektir.
“ مسنونMesnun” sözcüğü ise “yağlı hâle gelmiş çürümüş balçık” ve “bir şekle sokulmuş, suretlenmiş balçık” olmak üzere iki anlama gelmektedir.
Bu bilgiler ışığı altında, orijinal metne göre insan, -görünen bilinen varlıkların tümünü temsil ettiği için insan- ilk önce suret [görünüş] olarak çürümüş topraktan yaratılmıştır. Bu aşama yaratılmanın başlangıç aşamasıdır:
 Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır.
Sonra onun soyunu bir özden [sülale`den], basbayağı bir sudan yapmıştır. (Secde/7, 8)
 İNS, İNSAN
 Sözcük anlamı “beş duyuyla hissedilebilen, bilinen, görünen, tanıdık, ilişki kurulabilen, kaybolmayan, sürekli ortada duran” demek olan “insan” sözcüğü, “ فعليان fi’liyan” kalıbında olup “ انسens” sözcüğünden türemiştir. “İnsan” sözcüğünün aslı “ إنسيانinsiyan” sözcüğüdür. (Lisanü’l-Arab; c.1, s.241. ens mad.)
Sözcük, anlam olarak evrendeki tüm görünen [cisimli] varlıkları kapsamasına rağmen sadece insanlara isim olarak verilmiştir. Bunun nedeni, insanın yaratılış itibariyle ünsiyete muhtaç, yani sosyal bir varlık olmasıdır.
Ayetler, insanın “pişmiş çamurdan, kuru balçıktan, çınlayan kilden, işlenebilir çamurdan” yaratıldığını söylemektedir. Bu ifadeler “madde”nin hâlden hâle girmesini çağrıştırmakta ve insanın genel anlamda maddeden yaratıldığına işaret etmektedir. (Detaylı bilgi için bkz: Tebyînü’l-Kur’an; c: 3, s: 189-190)  H.Yılmaz

"Ruh" kelimesinin geleneksel ve yaygın anlamı, Kur'andaki anlamıyla örtüşmez. Kur'anda "ruh" kelimesinin vahiy, nefes, bilgi, can ve buyruk anlamlarına geldiğini görürüz. İnsan yaratıldıktan sonra, Allah can verip, (ruhundan, nefesinden üfleyip) tüm bilgilerini, buyruklarını (Ruhunu) bir bilgisayar proğramı gibi, insanın genetik yapısına yükledi. Tanrının buyruklarını içeren "ruh" (bilgi), genetik yapının sistem proğramı gibi olup, eğitim ve öğretimle gelişebilecek şekilde proğramlanmıştır. Eğer bu proğramlanmış temiz sistem, bir virüs gibi, kötü düşünceler ve davranışlarla, iyi alışkanlıklarla beslenen sistem (ruh) ise, doğal yaratılışı doğrultusunda gelişerek, sonsuz mutluluğa ulaşır. (Bak En'am suresi 122; Enfal suresi 24; İsra suresi 85; Sad suresi 72) M.Sağ

Karş. 2:30-34 ve ilgili notlar; ayrıca, 7:11-18. İnsanın yaratılışı ve Allah'ın meleklere o'nun önünde secde etmelerini (yere kapanmalarını) buyurmasıyla ilgili tüm ifadelerin taşıdığı temsîlî karakter, Allah'ın “Ben ölümlü bir varlık (beşer) yaratacağım ... ve ona belirli bir biçim verdiğim ... zaman ... ilh.” tarzındaki sözlerinde kendini açıkça ortaya koymaktadır; çünkü, açıktır ki, Allah'ın yaratma eylemini tamamlaması için bir zaman aralığına ihtiyacı yoktur -öyle ki, “O bir şeyin olmasını istediği zaman, yalnızca ona ‘Ol!’ der, -ve (o şey) oluverir!” (karş. 2:117, 3:47 ve 59, 6:73, 16:40, 19:35, 36:82 ve 40:68). Allah'ın insana “ruhundan üflemesi” ifadesi, kuşkusuz, ona hayat, bilinç ve duyarlık yani, bir can bahşettiğini dile getiren mecazî bir ifadedir.M.Esed

"... Ona Ruhumdan üflediğim (zaman)...."
"... Ona ilahi özelliklerimin bir yansımasını verdiğim (zaman)..." Bu, insan ruhunun hayat, bilgi, kudret, istek, basiret ve ortalama tüm diğer insani özelliklere sahip olduğunu gösterir. Bunlar gerçekte, kurutulmuş balçıktan yaratılan insana ilahi özelliklerin hafif bir yansımasıdır. İnsanı, Allah'ın halifesi olma konumuna yükselten ve onu meleklerin ve bütün dünyevi varlıkların secde edeceği bir yüceliğe eriştiren işte Allah'ın ruhunu insana üflemesi olayıdır.
Her özellik gerçekte ilahi sıfatların şu veya bu şekilde bir yansımasıdır: Bir hadiste Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Allah merhameti yüz parçaya böldü. Doksandokuz parçasını kendisine ayırdı. Geriye kalan bir parçayı da yeryüzüne gönderdi. İşte bu parça nedeniyle yaratıklar birbirlerine merhamet gösteriyorlar. O kadar ki hayvanların yavrularını tepmemelerinin nedeni de bu merhamettir."
Bu bağlamda, ilahi özelliklerden bazılarına sahip olmanın, ilahlığın bir kısmına da sahip olmak anlamına gelmediğine dikkat edilmelidir. Çünkü ilahlık mutlak olarak bütün yaratıklar için erişilmesi sözkonusu olmayan bir makamdır. Mevdudi

Bkz. 7:11 üzerine 10. not. Şeytan'ın bu “başkaldırma” tavrının altında yatan anlam için bkz. aşağıda 31. not M.Esed

Bu pasajı (30-43. ayetler), Bakara: 30-39, Nisa: 117-120 ve A'raf: 11-25 ile ve bu ayetlerle ilgili notlarla karşılaştırınız. Mevdudi

Yani, "Kıyamet gününe kadar lanetli olarak kalacaksın. Sonra Hüküm gününde isyanından dolayı cezalandırılacaksın. Mevdudi

Yani, "Sen benden aşağı olan birine secde etmemi isteyerek beni saptırdın. Benim böyle bir emre uymayacağım malumdu. Bu nedenle ben de onları saptıracağım ve sana isyan edeceğim". Başka bir deyişle İblis şöyle demek istiyordu: "Dünya hayatını, onun zevklerini ve geçici faydalarını insanlara o kadar süslü göstereceğim ki, sonunda o Allah'ın halifesi olmasının gerektirdiği sorumlulukları unutacak ve ahirette karşılığını alacak. Onlar seni ya unutacaklar, ya da seni hatırladıklarını söyledikleri halde sana isyan edecekler." Mevdudi

Lafzen, “Senin ihlaslı/samimî kulların”... yani, Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyan ve buna bağlı olarak “Şeytan'ın hiçbir ayartmasının” yoldan çıkaramayacağı kimseler. (Keza bkz. aşağıda 32. not.) M.Esed

Yani, “Benim istediğim (de) budur” -İblis'in (ya da Şeytan'ın) insana iğva vermesi, ayartmaya çalışması; ama Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyanlara nüfûz edememesi, onların üzerinde etkili olamaması. Bununla Kur’an şunu açıklığa kavuşturmaktadır ki, yaratıcısına karşı görünüşte “baş kaldırması”na rağmen, Şeytan, gerçekte, Allah'ın planında belli bir işlevi yerine getirmekte ve daimî bir ayartıcı olarak, insanın, iyiyle kötü arasında bir seçim yapması için kendisine Allah tarafından verilen serbestiyi kullanmasına ya da tecrübe etmesine vesîle olmaktadır. (Bu konuda bkz. 19:83, keza 2:34 hk. 26. not; 7:24 hk. 16. not.) M.Esed

Lafzen, “iğvâ'ya kapılıp da senin peşine düşenler hariç”. (Karş. 14:22'de işaret edilen bu ayete göre, Şeytan eski takipçilerine Ceza Günü'nde şöyle hitab edecek: “Sizin üzerinizde gerçekte bir nüfûzum yoktu: sizi sadece çağırıyordum; siz de bana icabet ediyordunuz”.) Yukarıdaki pasajla 7:11-18. ayetler arasındaki başlıca farklılık bu cümleden ibarettir. M.Esed

Lafzen, “yedi kapısı ve her kapı için onlardan taksim edilmiş bir kafile/bir cüz var”. Bu ifade muhtemelen cehennemin, yani günahlarının derecesine göre, “Şeytan'a uyanlar”ı öte dünyada bekleyen azabın yedi derecesini ya da yedi seviyesini dile getirmektedir (Râzî; Taberî'nin kaydettiğine göre Katâde de buna benzer bir açıklama yapmıştır). Ayrıca unutulmamalıdır ki, “cehennem” kavramı, Kur’an'da aynı konuda kullanılan yedi isimden biri olarak onlar gibi mecazîdir. (Böyle olması da zarurîdir, çünkü bu isimler Kur’an'ın el-ğayb diye tanımladığı, insanın algı ve tasavvur sınırlarının dışında kalan alanla ilgilidirler). Sözkonusu isimler: nâr (“ateş”; genel bir tabirdir), cehennem, cehîm (“harlı ateş”), sa‘îr (“harlı alev”), sakar (“kavurucu ateş” ya da “cehennem ateşi”), lezâ (“hiddetli alev/alev püskürtüsü”) ve hutame (“ezici azap”). Belirttiğimiz gibi, öte dünyaya ilişkin bu azap tanımları besbelli temsîlî olduğuna göre, diyebiliriz ki, “cehennemin yedi kapısı” ifadesi de aynı niteliktedir ve dünya hayatında yapılan/edilenlerle ilgili olarak “cehenneme götüren yedi yolu” işaret etmektedir. Ayrıca, bilindiği gibi, Sâmî dillerde -ve özellikle klasik Arapça'da- “yedi” sayısı çok kere “muhtelif” ya da “değişik/çeşitli” anlamında çokluk, çeşitlilik ifade etmek için kullanılmaktadır (karş. Lisânu'l-‘Arab, Tâcu'l-‘Arûs, ilh.): Bunun içindir ki, yukarıdaki Kur’ânî ifadenin de “cehenneme götüren çeşitli yollar”, bir başka deyişle “günah işlemenin muhtelif yolları” gibi bir anlam taşıdığı pekala söylenebilir. M.Esed

Günahkarlar, işledikleri suça göre, Cehennemin kapılarından girmek üzere çeşitli grublara ayrılacaklardır. Örneğin ateistler Cehenneme kendileri için ayrılan kapıdan gireceklerdir. Aynı şekilde münafıklar, müşrikler, nefse tapanlar, zalimler, gösterişliler, küfrün liderleri... vs. hepsi kendileri için ayrılan kapıdan Cehenneme gireceklerdir. Mevdudi

Bu ayet grubunda Rabbimiz, insanın madde ve enerjiden olan yapısını temsilî bir anlatımla ortaya koymaktadır.
İnsan soyunun ilk yaratılış aşamalarına dair bilgiler Kur’an’da ilk kez Sad suresinin 71-85. ayetlerinde verilmişti:
 Hani Rabbin bir zaman meleklere, “Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım. Onu tesviye edip, ruhumdan ona üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın!” demişti.
Bunun üzerine meleklerin tümü hep birlikte secde ettiler,
İblis etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden [görmezden gelenlerden] oldu.
(Allah) “Ey İblis! O benim iki elimle / kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Büyüklendin mi? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?” buyurdu.
(İblis) Dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”
(Allah) “Hemen çık oradan, artık sen kesinlikle racimsin” dedi.
“Ve elbette lânetim [hayırdan uzak tutmam], karşılık gününe kadar senin üzerindedir.”
(İblis) “Rabbim! O hâlde tekrar diriltilecekleri güne kadar beni bakıt [beni karşında tut / mühlet ver]!” dedi.
(Allah) “Haydi sen belirli bir vakte kadar bakıtılanlardansın [karşıda duranlardansın / mühlet verilenlerdensin]” buyurdu.
(İblis) “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım, ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesna” dedi.
(Allah) Buyurdu ki: “Hak budur. Ben de şu hakkı söylüyorum:
Ant olsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım.” (Sad/71-85)
 Gerek Sad suresinde gerekse konumuz olan pasajda insanın yaratılışıyla ilgili ifadeler temsilîdir. Olayın bir tiyatro sahnesi gibi canlandırılarak anlatılması, evrenin, dünyanın ve canlıların var oluş aşamaları hakkında bilgi sahibi olmayanların konuyu iyi anlamalarını sağlamaya yöneliktir. Konunun Allah, melekler, Âdem ve İblis arasında geçen diyaloglarla anlatılması, olayın tamamen temsilî olduğunu göstermektedir. Çünkü Yüce Allah`ın bir insanla bu tarz konuşması veya Kendi yarattığı bir şeyin O`na isyan etmesi, bizzat Kendisinin Kur’ân`da bildirdiğine göre mümkün değildir.
Ayette ifade edilen “çamurdan yaratılış”, “tesviye”, “ruhun üfürülmesi” ve “meleklerin secdesi” bir anda olup bitmiş olaylar değildir. Kur’an’da verilen ayrıntılara göre, bu olaylar milyarlarca yıllık bir süreçte gerçekleşmiştir. Yani, bu anlatımlardan: “Allah, melekleri ve İblis’i çağırdığı bir toplantıda 2-3 dakika içinde, hemen Âdem’i yaratacağını söyledi ve yaratıverdi. Sonra meleklere secde etmelerini söyledi, onlar da derhal secde ettiler. Ama İblis …” şeklinde, her şeyin çok kısa bir zamanda gerçekleştiği anlamını verecek bir sonuç çıkarılmamalıdır.
Konu ile ilgili geniş açıklama Sad Suresi’nin tahlilinde (Tebyînü’l-Kur’an; c: 2, s: 430-449) verildiğinden, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
Konumuz olan 44. ayette cehennemin yedi kapısı olduğundan bahsedilmektedir. Cehennemin yedi kapısının ne olduğu hakkında birçok görüş ileri sürülmüştür. Açıklamaların çoğu, bu kapıların cehenneme girecek günahkârların işledikleri suç cinslerine göre olduğu yönündedir. Mesela inançsızların, münafıkların, müşriklerin veya nefse, mala, mülke, makama, şehvete tapanların hep kendilerine ayrılmış ayrı kapılardan cehenneme girecekleri söylenmiştir. Görüş sahipleri, kâfirlerin kendi inkârcılıklarının yansıması olan inançsızlık, yalanlayıcılık, müşriklik, münafıklık gibi amellerinin cezalarını çekmek üzere atılacakları cehennemin Kur’an’da farklı isim ve niteliklerde olmasına dayanarak, cehenneme ait bu isim ve niteliklerin cehennemin kapılarını temsil ettiğini ileri sürmüşlerdir.
Kur’an’da geçen isim ve nitelikler şunlardır:
1- Nar [“ateş”; genel bir tabirdir],
2- Lezâ [“hiddetli alev/alev püskürtüsü”]
3- Sa`îr  [“harlı alev”],
4- Sekar [“kavurucu ateş]
5- Cahîm [“harlı ateş”],
6- Hâviye [kızgın ateş]
7- Hutame [“ezici, iliklere işleyen azap]
 Birçokları tarafından bu niteliklerin cehenneme ait ayrı bölümler olduğu kabul edilmiş ve her bölümün ayrı bir kapısı olacağı öngörülmüştür.
Klasik kaynaklarda yer alan iki görüş ise şöyledir:
 Ateşin en üst basamağında Muhammed ümmetinden olanlar, ikincisinde Hıristiyanlar, üçüncüsünde Yahudiler, dördüncüsünde Sabiiler, beşincisinde Mecusiler, altıncısında Arap müşrikleri, yedincisinde ise münafıklar, Firavun hanedanı ve Hz. İsa`ya sofra indirilmesini isteyip de indirildikten sonra onu İnkâr edenler bulunacaktır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar" (Nisâ/145). Yine Yüce Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun!" (Mü`min/46). Sofranın indirilişini görenlerden kâfir olanlar hakkında da "Ama bundan sonra sizden kim kâfir olursa, Ben onu alemlerden kimseyi azaplandırmayacağım bir azapla azaplandıracağım" (Maide/115) diye buyurmaktadır. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
 1- Cehennem, üst üste yedi tabakadır. Her bir tabakaya "dereke" denir. Bunun böyle olduğuna, "Hiç şüphesiz münafıklar, cehennemin en alt derekesindedirler" (Nisa/145) ayeti de delildir.
2- Cehennemin karargahı yedi kısma ayrılmıştır ve her kısmın bir kapısı vardır. İbn Cüreyc`in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bunların ilki cehennemdir, sonra "Lezâ", sonra "Hutame", sonra "Sa`ir", sonra "Sakar", sonra "Cahîm", sonra "Hâviye" gelir." Dahhâk şöyle demiştir: "İlk tabakada [derekede], mü`minler günahları nispetinde azap olunur ve sonra oradan çıkarılırlar. İkincisi Yahudilere, üçüncüsü Hıristiyanlara, dördüncüsü Sâbiîlere, beşincisi Mecûsilere, altıncısı müşriklere, yedincisi de münafıklara aittir. (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)
 Ancak cehennem bir bütündür ve yukarıdaki isim ve nitelikler cehennemdeki azabın niteliklerini yansıtmaktadır. Cennet ve cehennemin Kur’an’daki anlatımları temsilî [sembolik] anlatımlardır. Bu semboller özellikle Arabistan coğrafyasından alınan, o coğrafya ile ilgili sembollerdir. Çünkü cennet ve cehennem hem gayb konularındandır, hem de içinde bulunduğumuz boyuttan farklı boyutta olan mekanlardır. Dolayısıyla insanların yaşadığından farklı bir boyutta olan herhangi bir şeyin mahiyetinin tam olarak anlaşılması, zihinde canlandırılması ancak semboller vasıtası ile mümkün olabilmektedir. Rabbimiz de cennet ve cehennemi bize bu nedenle temsilî olarak anlatmaktadır:
 Müttakilere söz verilen cennetin misali şöyledir: Onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgeleri süreklidir. İşte bu, takvalı davrananların akıbetidir. Kâfirlerin akıbeti de ateştir. (Rad/35)
 Takvalı davranmışlara vaat edilen cennetin örneği: “Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rabblerinden bir bağışlanma vardır. Bunlar, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimse gibi olur mu? (Muhammed/15)
Cehennemin kapılarıyla ilgili olarak verilen “yedi” sayısı, bize göre çokluktan kinayedir. Bununla insanları cehenneme sürükleyen yolların çokluğu anlatılmıştır. Çünkü daha evvel birçok kez açıkladığımız gibi, “yedi” sayısı “çokluk, değişiklik” anlamını ifade etmek için de kullanılmaktadır.  H.Yılmaz

Korunanlar (muttakiler), Şeytan'a uymayan ve Allah'tan korkup, ömrünü O'na itaatle geçiren kimselerdir. Mevdudi

Udhulûhâ : oraya giriniz) kelimesi, mechûl mâzî olarak udhilûhâ (oraya sokuldular) şeklinde de okunmuştur. Bu takdirde mânâ: ""Onlar esenlikle, güven içinde oraya sokulmuşlardır" demek olur. Mevdudi

Yani, hepsi onur ve itibar bakımından eşit ve buna bağlı olarak hased ve kıskançlıktan azade olacak. Râzî'nin belirttiği gibi, sürur çoğul ismi (tekili serîr) lugat olarak “sedirler” ya da bazan “tahtlar” anlamına olduğu gibi, “yücelik ya da mutluluk (sürûr) makamı” [ya da “tahtı”] anlamına da gelmektedir. Dolayısıyla, serîr ismi ve onun çoğulu olan sürur sözcüğü işte bu, mutluluk/sevinç anlamındaki sürûr sözcüğünden türemiş olabilir. Bu “mutluluk tahtları”nın üstün ya da yücelmiş niteliği bazı yerlerde “altın işlemeli” (56:15) ya da “yükseğe çıkarılmış” (88:13) ifadeleriyle dile getirilmiştir. M.Esed

Yani, "Eğer muttaki insanlar arasındaki yanlış anlamalar nedeniyle bu dünyada kalplerinde bir üzüntü veya kin belirmişse, Cennete girerlerken bu onların kalbinden silinecek ve onlar birbirlerine karşı hiç bir kötülük duymayacaklardır." (Bkz. El-A'raf: not 32) Mevdudi

Bu ayet aşağıdaki hadis tarafından açıklanmaktadır: "Cennetliklere şöyle seslenilir: "Hep sağlıklı ve zinde olacaksınız, hiç hastalanmayacaksınız; şimdi sonsuz bir hayata başlayıp hiç ölmeyeceksiniz; hep genç kalacak ve oradan çıkmak zorunda kalmayacaksınız." Cennetteki hayatı daha da ayrıntılı açıklayan birçok hadisler vardır: "Cennetlikler hayatları ve maişetleri için gerekli olan şeyleri kazanayım diye çalışmak zorunda kalmayacaklar. Herşeyi çalışmadan elde edecekler." Mevdudi

Bu ayetlerde, İblis’e uymayan muttakilerin durumları anlatılmaktadır. Muttaki kullar Ahiret Günü`nde bahçelerde ve pınar başlarında ağırlanacak, çeşitli ikramlara nail olacaklardır. Köşklerde içlerinden kin, haset gibi dünyevî pislikler temizlenmiş bir şekilde dostlar hâlinde oturacaklar, bu yaşamlarına ebedî olarak devam edeceklerdir. Benzer ayetler Kur’an’da pek çoktur:
 İman edenler ve salihatı işleyenler; –ki Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemeyiz– işte onlar cennet yâranlarıdır ve onlar, orada ebedî olarak kalıcılardır. Ve göğüslerinde gıll`den [kinden, hınçtan, kıskançlıktan, hileden, hainlikten, garazdan] ne varsa çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. [Ve onlar,] “Bize bunun için kılavuzluk eden Allah`a hamdolsun. Eğer Allah bize kılavuzluk etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçek ile gelmiştir” derler. Ve onlara seslenilir: “İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris oldunuz.” (A’raf/42, 43)
 Şüphesiz şu iman etmiş ve salihatı işlemiş kimseler; içlerinde sürekli kalmak üzere Firdevs onlar için ikram olunmuştur. Onlar, oradan hiç ayrılmak istemezler. (Kehf/107, 108)
 Takvalı davranmışlara vaat edilen cennetin örneği: “Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunlar, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimse gibi olur mu? (Muhammed/15)
 –Hiç şüphesiz ki işte bu, Bizim rızkımızdır; ona hiç tükenmek yoktur.– (Sad/54)
 Mütteki, ittika ve takva sözcükleri hakkındaki ayrıntılı açıklamamız A’raf suresinin tahlilinde verilmiştir (Tebyînü’l-Kur’an; c: 2, s: 544-548). Yararlı olacağı kanaatiyle  ilgili bölümün tekrar okunmasını öneriyoruz.
 Cennetlerin sayısı hakkında Rabbimiz Kur’an’da şu bilgileri vermiştir:
 Ve Rabbinin makamından korkan kimseler için iki cennet vardır. (Rahman/46)
 Bu ikisinin astından iki cennet daha vardır. (Rahman/62) H.Yılmaz

Yukarıdaki iki ayetle ilgili yorumunda Râzî, Allah'ın merhametli ve bağışlayıcı olduğunu belirten ifadenin -Allah'a ilişkin kişi zamiri ene'nin iki kere tekrarlanması ve ifadede yer alan iki sıfat fiilin (ortacın) her ikisinin de başında el belirtme takısının bulunması suretiyle- üç katlı bir tekid (pekiştirme) taşıdığına dikkat çekiyor. Buna karşılık, Allah'ın inatçı günahkarlara vereceği cezadan söz eden ifadede böyle bir pekiştirme yoktur. (Karş. 6:12 ve ilgili 10. not, ayrıca 6:54; bu her iki ayette de Allah'ın “Kendisi için rahmeti ilke edindiği” ifade edilmektedir.) M.Esed
Bu ayetlerde Rabbimiz, rahmeti gereği, bir hatırlatma ve uyarı yaparak peygamberimize kendisinin çok bağışlayıcı ve çok merhametli olduğunu, bununla birlikte azabının da pek çetin olduğunu duyurmasını emretmiştir.
Hem bağışlayıcılığını hatırlatarak umutlandıran hem de azabını hatırlatarak korkutan Rabbimiz, bu yöntemiyle bir taraftan rahmetinden ümit kesilip karamsarlığa düşülmemesini, diğer taraftan da sürekli rahmeti umularak ihmalkârlık yapılmamasını öğütlemiş olmaktadır. Buna göre, insan da orta yolu bulmalı, -benzetme yerinde ise-, hasta olduğunda duyacağı korkuyu henüz sağlıklı iken de duyabilmelidir. H.Yılmaz

Hz. İbrahim ve o'nu ziyaret eden semavî elçilerle ilgili daha ayrıntılı bir anlatım için bkz. bu sureden kısa bir süre önce vahyedilen 11. surenin (Hûd) 69-76. ayetleri. Bu kıssa ile Allah'ın merhamet ve affına ilişkin vurgu arasındaki bağlantı Hz. İbrahim'in 56. ayette zikredilen sözlerinde kendini göstermektedir: “Büsbütün yolunu şaşırmış olanlardan başka Rabbinin rahmetinden kim umudunu kesebilir?” Benzer biçimde, 58-84. ayetlerde, peygamberlerinin uyarılarını umursamadıkları için helak edilen günahkar toplumlara ilişkin atıflar, açıkça Allah'ın rahmetinin geri tepilmesini; yani, bilerek işlenmiş ve tevbe edilip geri dönülmemiş günahlara karşılık Allah'ın kaçınılmaz ya da zorunlu cezasını işaret etmektedir (yukarıda 50. ayet). M.Esed

İbrahim (a.s) ve Lut (a.s) peygamberlerin kıssasının anlatılmasının nedeni, Mekke'li müşriklere meleklerin nasıl hak ile geldiklerini göstermektir. Bu onların isteğine bir cevap niteliğindedir. "Eğer doğrulardansan, neden bize melekleri getirmiyorsun? (7. ayet). Bu soruya verilen cevap çok kısadır: "Biz melekleri bir şekilde göndermeyiz. Onlar indikleri zaman hak ile inerler." (8. ayet). Burada meleklerin geliş sebebi olan iki somut olay anlatılmakta ve sanki kafirlere geliş sebebi olan bu "hak"tan hangisini istedikleri sorulmaktadır: "Meleklerin hangi tür "hakk"ı getirmelerini istediğinize karar verin. İbrahim'e (a.s) gönderilen "hakk"a layık olmadığınız meydanda olduğuna göre, meleklerin Lut kavmine getirdiği "hakk"ı mı istiyorsunuz?" Mevdudi

"... Bilgin bir oğul": İshak peygamber, İshak'ın (a.s) adı, bu olayla ilgili müjdenin anlatıldığı Hud suresi 7l. ayette geçmektedir.S.Ateş

Lafzen, “Biz sana hakkı müjdeledik”. Yani, Allah'ın irade ettiği, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan şeyi (Râzî'nin kaydettiğine göre İbni ‘Abbâs M.Esed

Meleklerin Lut kavminin adını anlatmayıp onlardan sadece "günahkar bir topluluk" diye bahsetmeleri, bu insanların, çevresindeki tüm toplulukların durumunu bilen İbrahim (a.s)'in önünde isimlerinin anılmasına gerek olmayacak kadar kötü şöhrete sahip olduklarını gösterir. Mevdudi

Bkz. 7:83 ve ilgili 66. not; ayrıca 11:81 ve 66:10. “Allah'ın, hakkında ... dediği” yolundaki ilavemiz kaddernâ fiilinin üstü örtülü olarak işaret ettiği anlamdan ötürüdür; çünkü “karar verdik”, “öngördük” ya da “takdir ettik” anlamıyla bu fiil Kur’an'da kaçınılmaz olarak münhasıran Allah'a izafe edilen bir eylemi işaret eder. Notlarımızda tekrar tekrar belirttiğimiz gibi, Allah'ın bir günahkarın günah işlemesini ya da hakkın sesine sağır kalmasını “takdir etmesi” yahut “öngörmesi”, O'nun koyduğu tabii yasaların, psiko-sosyal ilkelerin ifadesi için başvurulan temsîlî bir üslubun, bir anlatım tarzının ürünüdür. Bu husus 2. surede 7. notta açıklanmıştır. “Allah'ın takdir etmesi” sözü, ayrıca, daha yaygın bir ifadeyle, Allah'ın, kullarının belirli koşullarda nasıl davranacağını mutlak manada önceden bilmesi anlamına da gelmektedir (Zemahşerî). Ayrıca bkz. 11:34 hk. 56. not; 14:4 hk. 4. not. M.Esed

49, 50. ayetlerde rahmet ve azabına dikkat çeken Rabbimiz, bu ayetlerde de bunları tarihî olaylarla örneklendirmektedir.
Allah’ın rahmetini hak edip azaptan kurtulanlar ile yanlış davranarak azap görenlere örnek verilen olaylar, İbrahim peygamberin müjdelenmesi, Lut peygamberin ailesinin -karısı hariç- kurtarılması, Lut kavminin ise helak edilmesi olaylarıdır.
Bu olaylar daha önce Hud suresinde de dile getirilmiştir:
 Ve ant olsun ki, İbrahim`e de elçilerimiz müjde ile geldiler, “Selâm!” dediler. O; “Selâm!” dedi de saf hâle getirilmiş buzağıyı getirmeye gecikmedi.
Sonra da onların ona uzanmadığını görünce, onları yadırgadı ve içinde onlara karşı bir korku uyandı. Onlar; “Korkma, şüphesiz biz Lut’un kavmine gönderildik” dediler.
Ve onun [İbrahim`in] karısı ayaklanmıştı, gülüverdi. Sonra ona İshak`ı, İshak`ın arkasından da Yakub`u müjdeledik.
O [İbrahim’in karısı] dedi ki: “Vay be! Ben mi doğuracağım! Ben bir “acuz”um [kocası işe yaramaz bir zavallıyım, bahtsız bir karıyım]. Şu kocam da yaşlı bir adam iken! Şüphesiz bu, çok tuhaf bir şey!”
Onlar [elçiler]; “Sen Allah`ın işinden dolayı mı şaşıyorsun? Allah`ın rahmeti ve bollukları üzerinizdedir. Ey ev halkı! Şüphesiz ki O, Hamid’tir [övülmeye lâyıktır], Mecid’tir [cömertliği boldur]” dediler.
Sonra İbrahim’den korku iyice geçip gidince ve kendisine müjde gelince, Bizimle Lut kavmi hakkında mücadeleye başladı.
Şüphesiz İbrahim, çok yumuşak huylu, çok ah vah eden [yufka yürekli], yönelen biri idi.
-“Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Şüphesiz Rabbinin emri kesin olarak geldi ve hiç şüphesiz onlar; onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.- (Hud/69-76)
 RAHMETTEN ÜMİT KESİLMEZ, RAHMETTEN SADECE SAPIKLAR ÜMİT KESER
 57. ayette İbrahim peygamberin ağzından, Allah’ın rahmetinden sadece sapıkların ümit kestiği bildirilmiştir. Allah’ın rahmetinden ümit kesilmemesi  gerektiği Yusuf suresinde Yakub peygamberin ağzından da dile getirilmiş, rahmetten ümit kesenlerin sadece kâfirler olduğu bildirilmişti:
 O [Yakup] dedi ki: “Ben, içimi doldurup taşan özlemimi, kederimi Allah’a şikâyet ediyorum. Ve ben Allah tarafından sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Ey oğullarım, gidin de Yusuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmeyin; kesinlikle kâfirler kavminden başkası Allah’ın vereceği ferahlıktan ümit kesmez. (Yusuf/86, 87)
 Allah’ın rahmetinden ümit kesme sapkınlığı, özellikle Allah’ı tanımamaktan veya yanlış tanımaktan kaynaklanmaktadır. Yüce Allah’ın Rahîm, Ğafur, Rauf, Tevvab, her şeye gücü yeten, dualara icabet eden, affedici ve cömert olduğunu bilenler, hiçbir zaman O’nun rahmetinden ümit kesmezler.
 LUT PEYGAMBERİN AİLESİNİN AZAPTAN KORUNMASI
 Ayette, Lut kavminden sadece Lut peygamberin ailesinin -karısı hariç- kurtarıldığının bildirilmesi, Lut peygambere inananların azlığını göstermektedir. Bu durum bir başka ayette şöyle açıklanmıştır:
 Fakat Biz orada Müslümanlardan, bir evden başka bulmadık. (Zariyat/36)
 59, 60. ayetlerde yer alan Şüphesiz Biz, Lut`un karısı hariç onların hepsini muhakkak kurtaracağız. Biz takdir ettik. Şüphesiz o, kesinlikle geride kalanlardandır [gözü arkada olanlardandır]” ifadesi bir “istisna-yı münkatı” cümlesi olup elçilerin sözü değil, Rabbimizin bir parantez içi bildirimidir. Zira elçilerin kurtarma, takdir etme güçleri ve yetkileri söz konusu olamaz.
Rabbimizin bu ifadesinden anlaşıldığına göre, O’nun nezdinde herkes işlediği suçlardan ve haksız fiillerden dolayı, sosyal statüsü dikkate alınmadan sorumlu tutulmaktadır. Yüce Allah hiç kimseyi statüsünden dolayı sorumluluktan istisna edip cezadan muaf tutmamaktadır. Çünkü sorumluluk statüye göre değil, işlenen fiillere göredir. H.Yılmaz

Bu bölümü A'raf 80-84 ve Hud: 77-83 ile karşılaştırınız. Mevdudi

Kendi şehrinin günahkar insanlarının saldırısına uğrayabilecekleri konusundaki kaygılarını îma eden bir ifade (karş. 11:77 ve ilgili 107. not). M.Esed

Lafzen, “sürekli şüphe içinde oldukları (kânû) şeyi” -Yani, bilerek isteyerek işledikleri günahların kaçınılmaz bir sonucu olarak, bu dünyada ya da öteki dünyada uğrayacakları azabı; günahkarların çok defa alay konusu yaptıkları tehdidin tahakkukunu (karş. 6:57-58, 8:32, 11:8 ve ilgili notlar). Bizce, Hz. Lût toplumunun ve ahlakî ilkelere karşı inatçı umursamazlıkları yüzünden cezalandırılan öteki sapık ve günahkar toplumların kıssalarının bu surede tekrarlanmasını gerektiren sebep bu açıklamaya konu olan cümleyle anlatılmak istenen husustur. M.Esed

Yani, "Sen geride kalan olup olmadığına bakmak için en arkadan gitmelisin."
 Bu, Kitab-ı Mukaddes'te ele alındığı gibi "Sakın arkana bakma, yoksa helak olursun" anlamına gelmez. Bu sadece onları uyarmak amacıyla anılmıştır: "Hiç biriniz geride ne olup bittiğini anlamak için dönüp bakmasın. Helak olan insanların çığlıklarını duyup seyretmemeniz için. Çünkü şimdi ne geriye bakıp "eğlenmek", ne de üzüntü gözyaşları dökmek zamanıdır. Helak olan topluluğun bulunduğu bölgede bir dakika bile durursanız, gökten düşen taşlar size de isabet edebilir." Mevdudi
Bu ayetlerde, cezayı hak eden ve cezalandırılmasına karar verilmiş olan Lut kavmine gelen elçilerin Lut peygamber ile konuşmaları yer almaktadır.
Lut peygamberi ziyarete gelen bu elçiler “melek” olmayıp Hud suresinde de söylediğimiz gibi, insan elçilerdir.
61, 62. ayetlerde “siz alışılmadık bir kavimsiniz” şeklinde çevirdiğimiz sözcüğün aslı “münkerun”dur. “Nekire”lik, “marife”liğin zıddı olduğu için, bu ifade “Ben sizi tanımıyorum, sizin kimlerden olduğunuzu ve geliş amacınızı bilmiyorum” anlamına gelmektedir.
65. ayette geçen “Ve sizden hiç kimse iltifat etmesin” şeklindeki ifadenin anlamı, çoğu yerde yanlış olarak manalandırıldığı şekliyle “Hiç biriniz geride ne olup bittiğini anlamak için dönüp bakmasın” demek değildir. İfadenin doğru anlamı, “Hiç kimse burada benim malım, mülküm, işim gücüm, dostum ahbabım var demesin, onları düşünmesin” demektir.
Hatırlanacak olursa, A`râf/82 ve Neml/56’da Lut kavminin kendi peygamberlerini ülkeden kovmak, çıkarmak istediği bilgisi verilmişti. Yukarıdaki ayetlerde Lut peygambere ülkesinden çıkması için talimat verildiği görülmektedir. Ne var ki, Lut peygamberin elçiler vasıtasıyla aldığı talimat üzerine gerçekleşen bu çıkış, kavminin kovması sonucu değil, Allah’ın onları kurtarması sebebiyle olmuştur. Geride kalanlar ise helak edilmişlerdir. H.Yılmaz

Bu ayette Rabbimizin Lut peygambere yaptığı vahiy yer almaktadır. Kavminin sonunun sabaha çıkmadan geleceği, Lut peygambere bizzat Allah tarafından bildirilmiştir.
 Ve ant olsun, senden önceki ümmetlere [önderli toplumlara] elçiler gönderdik de onları yalvarsınlar diye dayanılmaz zorluk [yoksulluk] ve sıkıntılarla çeviriverdik.
Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta oldukları şeyleri çekici gösterdi [süsledi].
Derken kendilerine hatırlatılanı terk ettiklerinde, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki kendilerine verilen şeylerle ‘sevince kapılıp şımarınca’, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar umutları suya düşenler oldular.
Böylece zulmeden topluluğun kökü kesildi. -Ve hamd, alemlerin Rabbi Allah`adır.- (En’am/42- 45) H.Yılmaz

Lafzen, “tüm insanları” (‘âlemîn): Açıktır ki, Sodomlular'ın bu baskıcı tavrı, Hz. Lût'un, Mezopotamya'dan (ki Hz. Lût'un ve İbrahim'in asıl memleketi burasıdır; bkz. 11. sure, 102. not) gelmiş biri olarak Sodom'da bir yabancı olmasından ve ahlakî öğüt ve irdelemeleriyle daha önceden Sodomlular'ın öfkesini kabartmış bulunmasından ileri gelmektedir (karş. 7:80-82). M.Esed

Aslında Lut Peygamber, bu davranışıyla, kalabalık bir sapkın grubun, ahlak yasalarına aykırı bu davranışlarını, doğal ve meşru bir zemine yönlendirmeye çabalıyor. M.Sağ

Bu "pişmiş çamurdan taşlar" meteorlar veya onların üzerine akan volkanik lavlar olabilir; ya da bunlar güçlü bir rüzgar tarafından üzerlerine yağdırılan taşlar olabilir. Mevdudi

Tam olarak ifade etmek gerekirse, mütevessim terimi: “Bir şeyin dış görünüşünden, haricî özelliklerinden yola çıkarak, o şeyin hakikatini, özünü, iç yüzünü anlamak için gereken dikkat ve duyarlığı gösteren kimse” demektir (Zemahşerî ve Râzî). M.Esed

Vaktiyle kuzeydoğusunda Sodom ve Gomore bulunan Ölü Deniz'in kıyısını izleyerek kuzeye, Suriye'ye doğru uzanan Kuzey Hicaz'daki bu yolun varlığı Amerikan Doğu Araştırmaları Okulu (New Haven, Connecticut) tarafından yayımlanan hava fotoğraflarıyla şaşırtıcı bir biçimde doğrulanmıştır. Sözkonusu fotoğraflar, bu eski yolu, Ölü Deniz'in doğu sahillerine az çok paralel bir seyir göstererek kuzeye doğru kıvrılan koyu bir çizgi halinde açıkça göstermektedirler.M.Esed

Yani, "O şehrin harabeleri, Hicaz'dan (Arabistan) Suriye ve Mısır'a giden yol üzerindedir". Yolcular, Ölü Deniz (Lut Gölü)'in güney doğusunda bu harabelerin işaretlerini görebilirler. Coğrafyacılar yeryüzünde bu bölge, özellikle bölgenin güneyi kadar ayrı ve ıssız bir bölge olmadığı görüşündedirler. Mevdudi

Bu ayet grubunda, Lut kavmindeki erkeklerin Lut’un (as) misafirlerine karşı düşündükleri kötülük, bu yüzden Lut peygamber ile kavmi arasında geçen tartışma ve işin sonunun felaketle bitişi nakledilmektedir.
Kıssanın bu bölümü Hud suresinde de geçmişti:
 Ve ne zaman ki, elçilerimiz Lut’a geldiler, bunlar yüzünden o üzüldü, bunlar yüzünden kolu daraldı [sıkıntıya düştü] ve “Bu, müthiş bir gündür” dedi.
Ve onun kavmi hızlıca ona geldiler. Onlar daha önce de çirkinlikler yaparlardı. O [Lut]; “Ey kavmim! İşte bunlar kızlarım. Onlar sizin için daha temizdirler. Gelin Allah’a takvalı davranın, beni misafirlerim ile ilgili olarak rezil rüsva etmeyin. Sizden hiç reşit [aklı başında] bir adam yok mu?” dedi.
Onlar; “Hiç şüphesiz sen, senin kızlarında bizim için herhangi bir hak olmadığını bildin. Ve şüphesiz ki sen bizim ne istediğimizi kesinlikle biliyorsun” dediler.
O [Lut]; “Keşke size karşı bir gücüm olsaydı, ya da çok çetin bir rüküne [ulaşılmaz bir bölgeye / güçlü bir topluma] sığınabilseydim” dedi.
Onlar [misafir elçiler]; “Ey Lut! Şüphesiz ki, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar. Sen, gecenin bir parçasında ailenle birlikte hemen yola çık. Ve içinizden hiç kimse geri bakmasın, eşin başka. Şüphesiz onlara isabet eden ona da isabet edecektir. Şüphesiz vaat edilenin zamanı, sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil mi?” dediler.
Nihayet emrimiz gelince, oranın üstünü altına getirdik. Ve üzerlerine, istif edilmiş pişmiş çamurdan Rabbinin katında işaretlenmiş taşlar yağdırdık. Ve bunlar, zalimlerden uzak değildir. (Hud/77-83)
 Dikkat edilirse, konumuz olan Hicr/67’de geçen “şehir halkı” ifadesi, Hud/78`de “onun kavmi” şeklinde geçmektedir. Sözü edilen şehir tarihte “Sodom” ve şehir halkı da “Sodomlular” olarak bilinmektedir. Şehir halkının [Sodomluların] kendi beldelerine gelen yabancıları görür görmez Lut peygamberin yanına geliş halleri de yine Hicr/ 67`de “ يستبشرونyestebşirûn [birbirini kutlayarak, sevinerek]”; Hud/ 78`de de “ يهرعون yühra`ûn [koşarak]” şeklinde yer almıştır.
76. ayetteki “Ve şüphesiz o [Lut kavminin bulunduğu şehir harabesi], kesinlikle bir yol üzerinde durmaktadır” ifadesi, o şehrin kalıntılarının gözler önünde dur­duğu, araştırma yapanlar için de hâlâ tazeliğini koruduğu anlamına gelmektedir. Nitekim kalıntıların işaretlerini Hicaz [Arabistan] - Mısır - Suriye yolu üzerindeki Ölü Deniz’in [Lut Gölü] güney doğusunda görmek mümkündür. Kur’an’ın indiği dönemde de Lut kavminin kalıntıları Araplarca çok iyi bilinmekteydi. Öyle ki, helak edilen bu kavmin öyküsü destanlaşmış bir halde herkesin dilindeydi. Bu husus Saffat suresinde şöyle belirtilmiştir:
 Şüphesiz Lut da gönderilenlerdendir [elçilerdendir].
Hani Biz onu ve geride kalıp batanlar içinde kalan bahtsız kadın hariç ehlinin tamamını kurtarmıştık. Sonra diğerlerini helak etmiştik.
Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onların üzerine uğrayıp duruyorsunuz. Hâlâ akletmiyor musunuz? (Saffat/133-138)
 Lut kavminin içinde bulunduğu ahlaki çöküntünün boyutları hakkında bir fikir vermesi bakımından, Mevdudi’nin Talmut’tan derlediği bir açıklamayı aktarmakta yarar görüyoruz:
 Bu, o topluluğun ahlaksızlığın en aşırısına saptıklarını göstermektedir. Onlar yakışıklı yabancıların şehre geldiklerini duyar duymaz, sevinçle Lut`un (a.s) evine toplandılar ve ondan zevklerini tatmin etmek için misafirlerini kendilerine vermesini istediler. Ne yazık ki onların içinden bu ahlaksızca işe ve bu büyük günaha karşı çıkan hiç kimse olmadı. Bu onların, toplum olarak, bütün namus duygularını yitirdiklerini ve böyle ahlaksızca bir isteği açıktan söylemekten hiç bir utanç duymadıklarını göstermektedir. Böyle ahlaksız bir isteği, hiç utanmaksızın, Allah`tan korkan ve dindar bir adam olan Lut (a.s)`a teklif edebilmeleri, bu büyük günahın onlar arasında hiç kimseyi ayırdetmeyecek denli yaygın olduğunu göstermektedir.
Talmut, Lut kavminin ahlaki bozulması ile ilgili birçok örnekler zikretmektedir. Bir keresinde bir yabancı onların şehrinden geçerken karanlık çökmesi nedeniyle Sodom`da sabahlamak zorunda kalır. Yanında gerekli erzakı bulunduğu için hiç kimseye ihtiyaç duymaksızın geceyi geçirmek üzere bir ağacın dibine yatar. Fakat bir Sodomlu onu evine davet eder. Geceleyin yabancının eşeğini ve eşyalarını alıp kaçar. Yabancı sabahleyin yardım istediğinde, şehirdekiler oraya gelirler, fakat yardım etmek için değil geri kalan eşyalarını çalmak için.
Bir keresinde Hz. Sara, Lut (a.s) ailesi hakkında haber almak üzere kölesini Sodom`a gönderir. Köle şehre girdiğinde bir Sodomlunun başka bir yabancıyı dövdüğünü görür. Doğal olarak Hz. Sara`nın kölesi Sodomlunun ahlaki duygularını canlandırmağa çalışır: "Böyle bir zavallı yabancıya neden kötü davranıyorsun?" der. Fakat bu soruya karşılık topluluk içinde başı yarılır.
Bir seferinde de fakir bir adam Sodom`a uğrar, fakat hiç kimse ona yiyecek vermez. Açlıktan ölmek üzere iken yere düşer. Lut (a.s)`ın kızlarından biri onu görür ve yemek gönderir. Bunun üzerine Sodomlular Lut (a.s) ve kızını, böyle "davranış"lardan vazgeçmezlerse şehirden kovmakla tehdit ederler.
Buna benzer birçok olay anlattıktan sonra Talmut, bu topluluğun çok vahşi, merhametsiz ve şerefsiz olduklarını ve hiç bir yolcunun güven içinde onların şehirlerinden geçemediğini ve hiç bir fakirin onlardan yardım veya yiyecek ummadığını bildirir. Böyle bir durumda onlar ölünün elbiselerini soyarlar ve onu çıplak gömerlerdi. Eğer bir yabancı onların şehrine uğrama gafletini göstermişse, onu topluluk içinde soyarlar ve yabancı eğer adaletle davranmalarını isterse, onunla alay ederlerdi. Orada yetiştirdikleri bahçeler içinde utanmazca açıktan günah işlerlerdi ve onları Lut (a.s) dışında bu günahlara karşı uyaran başka kimse yoktu. Kur`an onların bütün günahkar hayatlarını iki anlamlı cümlede toplamıştır: l- "... Onlar daha önceden çok büyük günahlar işlemekteydiler". (Hud/78) 2- "Siz erkeklere yaklaşıyor, yolcuları soyuyor ve topluluk içinde büyük günahlar işliyorsunuz".  (Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an)
 71. ayette Lut peygamberin saldırganlara yönelik olarak söylediği “İşte bunlar, benim kızlarım” şeklindeki sözleri dikkate değer bir ifadedir. Lut peygamberin kızlarının bütün şehir halkının şehvet duygularını tatmin edebilecek sayıda olamayacağı gerçeğinden hareket ederek bu ifade ile Lut peygamberin kendi kızlarını değil, kavminin tüm kadınlarını kastetmiş olduğu kanaatine varıyoruz. Bu açıdan bakıldığında, söz konusu ifadeden o toplumda evlilik müessesinin tümden iflas ettiği, homoseksüel ilişkinin aile kurumunun yerini aldığı anlaşılmaktadır. “Benim kızlarım” ifadesinin o kavmin tüm kadınları için kullanıldığını düşündüren bir diğer husus da, peygamberlerin gönderildikleri toplumların manevi babaları, eşlerinin de manevi anaları durumunda oluşlarıdır:
 Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha yakın, onun [peygamberin] eşleri, onların [müminlerin] analarıdır. (Ahzab/6)
 72. ayetteki “-Ömrüne kasem olsun ki, gerçekten onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı. [Sen ömründe bunlar gibi şehvet çılgınlığı içinde bocalayıp duran rezilleri hiç görmedin].-” ifadesi, peygamberin ömründe böyle bir rezilliğe tanık olmadığını ve o toplumun aklını, iradesini yitirmiş bir sarhoş gibi hareket ettiğini anlatmaktadır. Demek oluyor ki, bu toplumda homoseksüellik marjinal bir sapkınlık olmaktan çıkmış, toplumsal bir hâl almıştır. H.Yılmaz

Bunlar, Şu'ayb'in kavmi idiler. Ormanlık bölgede oturduklarından, bunlara ağaç sâhibleri anlamında ashâbu'l-eyke denmiştir. el-Eyke birbirine girmiş sık ağaçlar demektir.                                  
 Eyke halkı Şuayb (a.s)'ın kavmidir ve başkentleri nedeniyle Medyenliler adını almışlardır. El-Eyke, Tebûk'un eski adı idi ve sözlükte "sık orman" anlamına gelir. Mevdudi

Ayet 26:176 vd.'da da açıkça görüleceği gibi, “Ağaçlı vadilerin sakinleri (el-eykeh)”nden kasıt, peygamberleri Hz. Şuayb'ın uyarılarına aldırmayan ve bu yüzden de, bir yer sarsıntısı ve/veya volkanik püskürtü sonucu yok olup giden Medyen halkıdır (karş. 7:85-93 ve 11:84-95). M.Esed

Yani, birbirlerine komşu bölgelerde yaşayan (bkz. 7. sure, 67. not), akibetleri itibariyle, bir vakitler oturdukları bölgelerden geçen ana yol gibi kolay görülebilir, kolay fark edilebilir bir örnek teşkil eden Hz. Lût ve Şuayb toplumları. M.Esed

Medyen, Hicaz'dan, Filistin ve Suriye'ye giden yol üzerindedir. Mevdudi

Bu ayetlerde, Şuara suresinde detaylı olarak verilen Şuayb peygamberin kıssasına değinilmektedir.
“Eyke” sözcüğünün Şuayb peygamberin ve halkının yaşadığı şehrin adı olduğu ileri sürüldüğü gibi, bunun bir beldenin adı olduğu da söylenmiştir. “el-Eyke”, “sık orman” demektir. “Leyke” olarak da okunmuştur. Bu da “Mekke”ye “Bekke” demeye benzer. (Lisanü’l-Arab; c. 1, s. 298, 299 “eyk” mad.)
79. ayette “ikisi de” ifadesi kullanılmak suretiyle, Eyke’nin harabelerinin de Sodom’un harabeleri gibi Arapların gelip geçtiği yollar üzerinde bulunduğuna dikkat çekilmiştir.
Burada “zalimler” olarak nitelenen Eyke ashabının sergilediği zulümlerin ayrıntısı başka ayetlerde açıklanmıştır:
 (And olsun ki,) Medyen`e de kardeşleri Şuayb`ı (elçi gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim, Allah`a kulluk edin, sizin için O`ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi: Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanan kimseler iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır! Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Ve bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın! Ve eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, o takdirde Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin! Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şuayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden muhakkak çıkarırız, ya da bizim milletimize dönersiniz!” (Şuayb da) Dedi ki: “İstemesek de mi! Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin milletinize dönersek, kesinlikle Allah`a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah`ın dilemesi hariç ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz ilmi ile her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah`a güvenip dayandık.” –Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hakk ile hükmet. Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın!–
Ve o`nun kavminden, kâfir olan ileri gelenler dediler ki: “Eğer Şuayb`a uyarsanız o takdirde siz kesinlikle ziyana uğrayanlardan olursunuz.” (A’raf/85-90)
 Onlar; “Sen, kesinlikle büyülenmişlerden birisin. Sen de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Biz senin kesinlikle yalancılardan biri olduğundan eminiz. Şayet doğrulardan isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver” dediler. (Şuara/185-187)
 Onlar [Şuayb’in kavmi] dediler ki: “Ey Şuayb! Biz senin söylediklerinin çoğunu iyice anlamıyoruz. Seni içimizde çok zayıf olarak görüyoruz. Eğer senin grubun [akrabaların, taraftarların] olmasaydı mutlaka seni recm ederdik [taşa tutar öldürürdük]. Ve senin bize karşı hiçbir üstün gücün [galip gelecek durumun] yoktur.” (Hud/91) H.Yılmaz

Yani, İslam öncesi çağlarda, Hicaz'ın kuzey ucunda Teymâ’ vadisinin güneyindeki el-Hicr denen bölgede yaşamış olan Semûd kavmi (bkz. 7. sure, 56. not). Semûd kavminin kıssası 7:73-79'da anlatılmaktadır.M.Esed

El-Hicr, Semud kavminin başkentiydi. Kentin harabeleri, Medine'den Tebûk'a giden yol üzerinde, Medine'nin kuzey-batısında yer alan el-Ula şehri yakınlarında bulunmaktadır. Kervanlar yolculukları sırasında orada kalmayı yasaklamıştır.
İbn Batuta, hicri sekizinci yüzyılda Mekke'ye giderken oraya uğradığında: "Kızıl dağlara oyulmuş Semud evlerini gördüm. Resimler o denli parlaktı ki sanki kısa bir süre önce boyanmıştı... Onların içinde bugün bile hala çürümüş insan kemikleri bulunmaktadır" demiştir. (Bkz. not 57, A'raf). Mevdudi

Onlar, dağların içinde, dağları keserek yaptıkları evleri de kurtaramamışlardı. Mevdudi

Hıcr ashabı, Salih peygamberin gönderildiği Semud kavmidir. Bu kavmin yaşadığı yer de yine Arapların gelip geçtikleri yollardan biri olan Hicaz-Şam yolu üzerindedir ve Araplar bu medeniyetin kalıntılarını o bölgeden geçtikçe görmektedirler. Bu konu Mevdudi’nin açıklamalarında şu şekilde yer almıştır:
 El-Hicr, Semud kavminin başkentiydi. Kentin harabeleri, Medine`den Tebûk`a giden yol üzerinde, Medine`nin kuzey-batısında yer alan el-Ula şehri yakınlarında bulunmaktadır. Kervanlar, yolculukları sırasında orada kalmayı yasaklamıştır.
İbn Batuta, hicri sekizinci yüzyılda Mekke`ye giderken oraya uğradığında: "Kızıl dağlara oyulmuş Semud evlerini gördüm. Resimler o denli parlaktı ki, sanki kısa bir süre önce boyanmıştı. ... Onların içinde bugün bile hala çürümüş insan kemikleri bulunmaktadır" demiştir. (Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an)
 Bir zamanlar Semud kavminin yaşadığı Hicr vadisindeki kalıntılar “Salih`in şehirleri” di­ye anılmaktadır. Bu kalıntılar isteyenlerce bugün de görülebilmektedir. Dikkat edilirse, Araplar hep kendilerince gayet iyi bilinen medeniyetlerin akıbetleriyle uyarılmışlardır.
 80. ayette geçen “elçiler” ifadesinden ilk bakışta Semud kavmine birden fazla peygamber gönderildiği anlaşılsa da, esas anlam, bu kavmin Allah’ın peygamber gönderme sünnetini kabul etmemeleridir. Böyle olunca da Hicr ashabı tüm peygamberleri yalanlamış olmaktadır.
82. ayetteki “Ve onlar, dağlardan emniyetli emniyetli evler yontuyorlardı” ifadesinden anlaşıldığına göre, Hicr ashabının dağları yontmak suretiyle ev yapmaları, yaşadıkları bölgenin coğrafi zorunluluğundan değil, yaptıkları azgınlık, taşkınlık ve kötülüklerde kullanmak sebebiyledir. “Dağlarda ev yontmak”, Hud, Şuara ve Araf surelerinde Salih peygamberin kavmi Semud`un vasfı olarak belirtilmiştir.
Semud’un azgınlıkları hakkında başka ayetlerde de açıklamalar vardır:
 Derken, onlar, onu [nâka’yı] inciklerinden keserek öldürdüler. Bunun üzerine o [Salih] dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yararlanın. İşte bu, yalanlanmayacak bir vaattir.” (Hud/65)
 Semud kavmine gelince de, Biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yol üzerine sevdiler [tercih ettiler]. Bunun üzerine kazandıkları şeyler sebebiyle alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakalayıverdi. (Fussilet/17) H.Yılmaz

İllâ bi'l-hakk (lafzen, “hak ile [yahut” hak üzere] olmaksızın”) ifadesi için seçilen bu karşılık hk. bir açıklama için bkz. 10. sure, 11. not. M.Esed

Burada, Peygamber (s.a), Hakk'ı tebliğ ettiği ve bütün evren de hak üzere kurulduğu için muhakkak başarıya ulaşacağı konusunda temin edilmektedir. O dönemde böyle bir destek gerekliydi, çünkü batıl zaferi kazanmış gibi görünüyordu. Burada şöyle denilmek isteniyor: "Ey peygamber, batılın bugünkü kazandığı zafere üzülme, çünkü bu geçicidir. Aynı şekilde hak yoldaki engeller, zorluklar ve sorunlar da sürekli değildir. Cesur ol ve Hakka güven, batıla karşı zafer kazanacaksın, çünkü tüm evren sistem olarak hakka yatkın, batıla düşmandır. Bu nedenle hak kalıcı, batıl yok olucudur. (Bkz. İbrahim suresi, 25, 26, ve 35-39. notlar). Mevdudi

Yani, “Allah bütün insanları, bulundukları şartlarda, taşıyacakları tabii/fıtrî nitelikleri ve farklılıkları (Râzî) -pek tabii, hata ve kusurlarını da- eksiksiz bir bilgiyle bilerek yaratmıştır.” (Karş. 7:199, “İnsan fıtratının kabule yatkın olduğu yolu tut; iyi olanı emret” -ve ilgili 162. not.) M.Esed

 Allah'ın bu sıfatları, peygamberi (s.a) teskin etmek için anılmıştır: "Allah Yaratıcı olduğu için, yaratıkların tümü üzerinde kudret sahibidir ve hiç kimse O'nun cezasından kurtulamaz. Bunun yanısıra o herşeyi bilendir: O senin insanları ıslah etmek için tüm çabanla çalıştığını bilmektedir ve sana karşı kurulan tuzaklardan da haberdardır. Bu nedenle bu meseleye üzülmemen gerekir. Sabırla ve birgün mutlaka onlara adaletle davranılacağına inanarak beklemelisin." Mevdudi

 Önceki ayetlerde anlatılan kıssaların ve verilen öğütlerin amacının bildirildiği bu ayetler, aynı zamanda inkârcılar için uyarı, peygamberimiz için de teselli mahiyetindedir.

Rabbimizin göklerin ve yeryüzünün hakk ile yaratıldığı [amaçsız, boşuna yaratılmadığı] ve kıyametin mutlaka gerçekleşip zalimlerin hesap vereceği şeklindeki mesajı başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
 Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah`ındır; yaptıklarıyla kötülük sergileyenleri cezalandırması, güzel davranıp güzel düşünenleri de güzellikle ödüllendirmesi için. (Necm/31)
 Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna yaratmadık. Bu, şu küfretmiş olan kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay şu küfretmiş olan kişilerin hâline! (Sad/27)
 Peki siz, Bizim sizi boş yere yarattığımızı ve şüphesiz sizin yalnızca bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?
İşte gerçek kral Allah, yüceler yücesidir. O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, saygın Arş’ın Rabbidir. (Müminun/115, 116)
 Rabbimiz, uyarısını yaptıktan sonra, peygamberimize, verdikleri onca eziyete ve getirmiş olduğunu yalanlamalarına rağmen müşriklere yumuşak ve iyi davranmasını emretmiştir.
 Artık sen onlardan vazgeç ve “Selam!” de! Artık onlar yakında bileceklerdir. (Zühruf/89) H.Yılmaz

Bu sözlerle söylem, surenin başında beyan edilen ve 85. ayette de dolaylı olarak temas edilen temaya; yani, Allah'ın yaratma eyleminin anlam ve amacını henüz fark edemeyen insana ahlakî ve manevî bir rehber olmak üzere ilahî kitabın vahyedilmesi konusuna yeniden dönülmüş oluyor. Hz. Peygamber'in ileri gelen sahâbîlerinden bazıları da dahil, bu hususta söz sahibi şahsiyetlerin çoğunluğuna göre, “çok-tekrarlanan yedili” (ya da “çok-tekrarlanan yedi”) tabiri, Kur’an'ın ilk suresine Muhammed (s)'in kendisi tarafından verilen bir isimdir; aynı sureyi yine Muhammed (s), Kur’an'da vaz‘edilen bütün ahlakî ve metafizik ilkelere işaret ettiği için, “Kitâb'ın Anası” (ummu'l-kitâb) olarak da tanımlamıştır (Buhârî, Kitâbu't-Tefsîr). Ayrıca bkz. Fâtiha (“Açılış” ya da “Giriş”) suresine ilişkin giriş notumuz. M.Esed
Biz, 87. ayette peygamberimize verildiği bildirilen “ikililerden/ikişerlilerden yedi şey”in, peygamberimizin hayatında var olan yedi negatif/olumsuz hususun yedi pozitif/olumlu hâle dönüşmesi olduğu kanaatindeyiz. Yani, söz konusu ifade, bize göre, peygamberimizin yedi “eksi”sinin “artı” yapılmasını ifade etmektedir. Bunların neler olduğunu bulabilmek için yapılacak şey, her zaman olduğu gibi Kur’an’a müracaat etmek olmalıdır.
Kur’an’a bakıldığında, peygamberimize verilenlerin bildirildiği üç sure bize yol göstermektedir. Bunlar Duha, İnşirah ve Kevser sureleridir. Peygamberimize verilenlerin tümünü “kevser” sözcüğü altında toplayan Kevser Suresi hariç tutulduğunda, geriye iki sure kalmaktadır:
 Şu kuşluk vaktine ve karanlığı büsbütün bastırdığı zamanki geceye ant olsun ki,
*Rabbin seni terk etmeyecek, sana darılmayacak.
Sonrası senin için öncesinden elbette daha hayırlı olacak. Ve Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın.
*O seni yetim olarak bulup barınağa kavuşturmadı mı?
*Seni sapıtmış olarak bulup da hidayet etmedi mi?
*Seni aile geçindirme zorluğu içinde bulup da zengin etmedi mi?
O hâlde yetimi kahretme!
İsteyeni azarlama.
Ve Rabbinin nimetini söz ve fiillerinle ortaya koy! (Duha/1-11)
 *Biz, senin için, senin göğsünü açmadık mı?
*Senden ağır yükünü indirmedik mi?
Ki o, senin belini çatırdatmıştı.
*Senin zikrini [şanını] de senin için yüceltmedik mi?
Demek ki zorluğun yanında mutlaka bir kolaylık var.
Zorluğun yanında bir kolaylık muhakkak var.
O hâlde boşalır boşalmaz hemen yeni bir şeye başla.
Ve arzularını yalnızca Rabbine yönelt. (İnşirah/1-8)
 Her iki surede peygamberimize verildiği bildirilen lütuflar alt alta sıralandığında, Kevser suresinin tahlilinde verdiğimiz şu tablo ortaya çıkmaktadır:
  E  k  s  i  l  e   r            :             A  r  t  ı  l  a  r                     :            
1- Sıradan birisi idi.                       Seçilip Peygamber yapıldı.
2- Yetim idi.                                 Barınağa kavuşturuldu.
3- Şaşırmış idi.                             Doğruya iletildi.
4- Dar gelirli idi.                            Zenginleştirildi.
5- Sıkıntılıydı.                                Göğsü açıldı, ferahlatıldı.
6- Yükü ağırdı.                              Ağır yükü hafifletildi.
7- Adı unutulacaktı.                        Adı, sanı ve şanı yüceltildi.
 Tabloda görüldüğü gibi, Yüce Allah, peygamberimizin hayatındaki yedi olumsuz hususu olumlu hâle getirmiş, yani yedi tane “eksi”sini “artı” yapmak suretiyle ona “seb’an mine’l-mesani”yi vermiştir.
Buna göre, 87, 88. ayetlerin takdirini şu şekilde yapmak mümkündür: “Biz sana böyle yedi tane nimet [yukarıda saydıklarımız] verdik; sana rehberin olsun diye Yüce Kur’an’ı da verdik. Daha ne istersin, ne beklersin? Sakın onlardan bazılarını yararlandırdığımız şeylere gözünü dikme, onlara karşı hüzne kapılma, müminler için de kanatlarını ger!”
 Buradaki “yedi” sözcüğünün çokluktan kinaye olması da mümkündür. Ancak bu durumda “mesani” sözcüğü “ikişerliler, ikililer” anlamına değil, “katmerli” anlamına gelir. Diğer taraftan, ayette geçen “ikişerlilerden yediyi ve Kur’an’ı” ifadesinden anlaşılmaktadır ki, “seb’an min-el-mesani” ifadesi ile Kur’an’dan başka bir şey kastedilmektedir. Yani, buradaki “mesani”, Kur’an’ın özelliklerinden biri olan ve Zümer/23’te konu edilen “mesanilik” ile ilgili değildir.
 Allah sözün en güzelini “Müteşabih” ve “ikililerli” bir kitap olarak indirdi. Rabblerine karşı içleri titreyerek korku duyanların, ondan derileri ürperir. Sonra da onların derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine yatışır. İşte bu, Allah’ın yol göstermesidir. Onunla dilediğini doğruya iletir. Allah, kimi sapıtırsa, artık onun için de bir yol gösteren yoktur. (Zümer/23)  H.Yılmaz

Filolojik otoriteler, ezvâc çoğul isminin burada “birtakım” insanlar, “bazı” kimseler anlamına olup, bazı çağdaş Kur’an mütercimlerinin zannettiği gibi “çiftler” demek olmadığında görüş birliği içindedirler.

Lafzen, “müminler için kanatlarını indir”: şefkat ve alçak gönüllüğü dile getiren mecazî bir deyim (bkz. 17:24 ve ilgili 28. not.) M.Esed
“Esbab-ı nüzul” nakillerinde, 88. ayetin iniş sebebi olarak Müslümanların zengin Yahudilerin servetine özenmeleri gösterilmiştir:
 Denildiğine göre, beldelerin birinde, Kurayza ve Nadîr Yahudilerine, yüklerinde çeşitli elbise, koku, mücevherat ve diğer eşyaların bulunduğu yedi kervan çıkageldi. Bunun üzerine Müslümanlar: "Şayet bu mallar bizim olsaydı, biz bununla güç ve kuvvet kazanır, bunları Allah yolunda infâk ederdik" dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara sanki, "Andolsun ki ben size yedi ayet verdim. Bunlar, bu yedi kafileden muhakkak ve muhakkak daha hayırlıdırlar" demiştir.
İkinci Görüş: İbn Abbas, bu ifâdenin manasının "Kendisiyle herhangi bir kimseyi üstün kıldığımız dünya metâını temenni etme!" şeklinde olduğunu söylemiştir. Vahidî de bu manayı izah ederek şöyle der: "Bir kimse, bakışını ve diğer hasselerini iyice devam ettirip diktiğinde, ancak iki gözünü o şeye uzatmış ve dikmiş olur. Bir şeye gözünü dikip ona alabildiğince bakmak ise, o kimsenin onu arzuladığına ve beğendiğine, temenni ettiğine delâlet eder. Halbuki, Hz. Peygamber (s.a.s), dünya metâından hoşuna gidebilecek şeylere bu şekilde bakmıyordu. Rivayet olunduğuna göre, o, Benî Müstalık`ın idrarları ve pislikleri üzerine bulaşarak kurumuş olan davarlarına bakmış, bunun üzerine, elbisesini hemen yüzüne ve başına çekerek bu ayeti okumuştur." O deve, sığır ve koyunların idrar ve dışkılarının uylukları ve butları üzerinde kuruması ise, onların bahar mevsiminde besiye alınıp, böylece de et ve yağlarının fazlalaşması maksadının güdülmesinden dolayıdır ki, bu, en güzel besi biçimidir.
Üçüncü Görüş: Bazıları da bu ifadenin manasının "Kendisine dünyalık verilmiş olan hiç kimseye haset etme!" şeklinde olduğunu söylemiştir. Kadî, bu mananın uzak olduğunu, zira, herkesin haset etmesinin çirkin ve kötü olduğunu; hasedin başkasının nimetinin yok olmasını istemek olduğunu; bunun ise Allah`a itiraz etmek ve O`nun hüküm ve kazasını beğenmemek gibi bir şey olacağını; dolayısıyla bunu herkesin yapmasının çirkin olacağını; bunun sadece Hz. Peygamber`e. tahsis edilmesinin güzel olmayacağını söylemiştir. (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
 Bazıları da 88. ayetin peygamberimizin Medine`deki Yahudiler­den borç istemesi üzerine indiğini ileri sürmüşlerdir:
 İbn Ebu Hatim der ki: Vekî` İbn Cerrâh`tan nakledildiğine göre; ... Hz. Peygamberin (s.a.) arkadaşı Ebu Rafi` şöyle anlatıyor: Hz. Peygambere (s.a.) bir misâfir gelmişti. Hz. Peygamberin (s.a.) yanında ona yarar [onu ağırlayabileceği] bir şey yoktu. Yahudilerden birisine haber gönderip ‘Allah`ın Elçisi Muhammed sana diyor ki: Receb hilâline [Receb ayının başına] kadar bana bir miktar un ödünç ver’ dedirtti. Yahûdî: Rehinsiz olmaz cevabım verdi. Hz. Peygambere (s.a.) gittim ve bunu haber verdim. O: “Allah`a yemîn olsun ki, ben göktekilerin eminiyim, yeryüzündekilerin eminiyim, şayet bana borç verir veya satarsa muhakkak ona ödeyeceğim” buyurdu. Onun yanından çıktığımda âyetin sonuna kadar “Sakın onlardan bazı sınıflara verdiğimiz geçimliğe gözlerini dikme!” âyeti nazil oldu da, sanki Allah Teâlâ bununla onu dünyaya karşı sabra teşvik etti. Avfî`nin rivayetine göre, İbn Abbâs “Gözlerini dikme!” âyeti hakkında: ‘Kişiyi arkadaşının malı hakkında temennide bulunmaktan men etmiştir’ der. Mücâhid de “Sakın onlardan bazı sınıflara verdiğimiz, geçimliğe ...” âyetinde, zenginlerin kastedildiğini söyler. (İbn Kesir)
 Mevdudi ise bu ayetlerin iniş sebebini, gerçekçi bir yaklaşımla Müslümanların o dönemde içinde bulundukları şartlarla açıklamıştır:
 Kur`an`ın büyük bir nimet olarak verildiğinin belirtilmesi, Peygamber (s.a) ve ona uyanlara, kafirlerin dünyevi mallarına özenmemeleri gerektiğini, zira Kur`an gibi büyük bir nimetin yanında onların varlıklarının hiçbir değeri olmadığını hatırlatmak içindir. Bunun önemini tam anlamıyla kavrayabilmek için, o dönemde Peygamber (s.a) ve ona uyanların fakirlikten kıvrandıklarını göz önünde bulundurmak gerekir. Peygamber (s.a) tebliğe başladığında, ticari etkinlikleri hemen hemen sona ermişti. Bunun yanı sıra Hz. Hatice`nin (r.a) bütün malını da harcamıştı. Sahabenin çoğu ise evlerinden ayrılan ve fakirleşen gençlerdi. Ekonomik boykot, ticaretle uğraşanların işlerini olumsuz yönde etkilemişti. Bunlardan başka, Kureyşlilerin kölesi veya mevlası olan ve hiçbir ekonomik pozisyonu olmayan müminler vardı. Bu ekonomik dertlerin yanı sıra, bütün Müslümanlar, peygamber (s.a) ile birlikte, Mekke ve çevresindekilerden işkence görüyorlardı. Kısacası o kadar çok işkence çekmiş, alay edilmiş ve horlanmışlardı ki, neredeyse hiçbiri maddi veya manevi işkenceden ma`sun kalamamıştı. Diğer tarafta, onlara işkence eden düşmanları olan Kureyş, bu dünyadaki bütün iyi şeyleri alıyor ve lüks içinde bir hayat sürüyorlardı. İşte müminlere yapılan tesellinin arka planı budur: "Neden bu konuda cesaretinizi yitiriyorsunuz? Biz size her türlü zenginliğin ötesinde bir `servet` verdik. O halde düşmanlarınız sizin bilginizi ve yüce ahlakınızı kıskanmalıdır; siz onların kötü yoldan kazanılmış servetlerini ve günah dolu zevklerini kıskanmamalısınız. Çünkü onlar Rableri katına vardıklarında, orada değeri olan hiçbir servet kazanmadıklarını göreceklerdir." (Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an) H.Yılmaz

Yukarıdaki parantez içi ilave, bizce başında el belirtme ön takısı bulunan en-nezîru'l-mübîn (“açık sözlü uyarıcı” yahut “açık açık uyaran kişi”) tabiri için düşünülebilecek tek tatmin edici açıklama durumundadır. Bu ayet mümkündür ki, Tesniye xviii, 15 ve 18'de görülen ve bizim 2. sure, 33. notta temas ettiğimiz, Tevrat'ta Muhammed (s)'in bir peygamber olarak zuhuruna ilişkin ihbara işaret etmektedir. M.Esed

89. ayetteki “Sen kanatlarını müminler için indir” buyruğu daha evvel İsra/24’te de geçmiş, biz de ayeti tahlil ederken şu açıklamayı yapmıştık:
Ayetteki “Ve merhametinden dolayı onlar için alçakgönüllülük kanatlarını indir” ifadesinde İstiare sanatı vardır. Rabbimiz bu sanatlı ifadeyle ana-babalara merhamet edilmesini emretmektedir. Sanat diliyle verilmiş olan bu talimat, sıradan bir emir cümlesiyle verilecek olandan daha fazla etki uyandırmaktadır. Ayrıca buradaki hitap peygamberimize olduğu ve o dönemde peygamberimizin ana-babası olmadığı için, “onlar” ile kastedilenler onun ümmetidir:
 Ve müminlerden sana uyan kimselere kanadını indir. (Şuara/215)
 89. ayette peygamberimize ayrıca “apaçık bir uyarıcı” olduğunu söylemesi emredilmiş, böylece onun elçilik görevlerinden biri olan “uyarıcılık” ön plana çıkarılmıştır. Uyarıcılığın hedefi, insanlara yanlış davranışların, günahın ve kötülüklerin varacağı kötü neticeyi öğ­retmek, insanları kendilerini bekleyen akıbetten haberdar etmektir. Buradaki “apaçık” sözcüğünün “çıplak” şeklinde ifade edilmesi de mümkündür. H.Yılmaz

Hem cümlenin oldukça kapalı (îcâz taşıyan) başlangıcına açıklık getirmek için, hem de ayetin, önceki ayetle ve daha geriye giderek 87. ayetle olan mantıkî bağlantısını belirginleştirmek için Zemahşerî'nin yaptığı açıklama bu yöndedir.

Göründüğü kadarıyla bu ifade, “ilahî mesajın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar eden” Tevrat-İncil bağlılarına gönderme yapmaktadır (karş. 2:85) -yani, Tevrat ve İncil'in yalnız kendi heva ve heveslerine, yaygın toplumsal eğilimlere uyan ilkelerine uyup diğerlerini gözardı eden ve böylece dolaylı biçimde onların geçerliliğini inkar etmiş duruma düşen kimseler. M.Esed

Kur'an'ın bir kısmına şi'ir, bir kısmına büyü ve kehanet, bir kısmına eskilerin masalları dediler.   Mevdudi

Tâcu'l-‘Arûs'a göre (‘adihe ve ‘adave maddesi) ‘ıdîn (d: dâd) sözcüğünün yukarıdaki anlam örgüsü içindeki karşılığı bu yöndedir: bu, aynı zamanda Taberî ve Râzî'nin yaptığı açıklamalara da uygundur (özellikle sonrakinin ayet hakkındaki yorumunun son paragrafı). Sadece dilbilim açısından olsa dahî aynı derecede kabul edilebilir diğer bir açıklama: “Kur’an'ı kısımlara/parçalara ayıranlar ...” şeklindedir; yani, Yahudi ve Hristiyanlar'ın yaptığı gibi bir kısmını doğrulayıp geri kalanına Muhammed (s)'in kendi uydurması olarak bakanlar. Ne var ki, Taberî'nin de işaret ettiği gibi, Kur’an'ın ilahî menşeine inanmayanların onun bir kısmının sıhhatine kanaat getirmeleri muhaldir. Dolayısıyla, bizce ilk açıklama daha tercihe şayan gözükmektedir. M.Esed

Bölücüler, dinlerini birçok bölüme ayıran ve onda ayırıcılık yapan Yahudilerdi. Onlar, dinin bir bölümüne inanıyor, bir bölümünü reddediyor, dine bazı şeyleri ekliyor, bazı şeyleri de dinden çıkarıyorlardı. Bu şekilde hepsi birbirine düşman birçok gruplara ayrılmışlardı.
Onların Kur'an'dan muradı Tevrat'tır. Onlara Tevrat nazil olmuştur. Hz. Muhammed (s.a)'in ümmetine nazil olan Kur'an gibi.
"Onlar Kur'an'larını çeşitli bölümlere ayırdılar." "Onlar kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmazlar." Aynı şey Bakara suresi,ayette de ele alınmıştır: "Siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz?"
"Bu, bizim bölücülere (Yahudiler) gönderdiğimiz uyarının aynısıdır." Burada müminler Allah tarafından yapılan uyarıyı dikkate almayan ve işledikleri günahta ısrar eden Yahudilerin durumundan ders almaları için uyarılmaktadırlar: "Yahudilerin düştüğü rezaleti görmektesiniz. Bu uyarıyı dikkate almayarak aynı sonla karşılaşmak ister misiniz?" Mevdudi

Bu soru, "Şunu yaptın mı?" şeklinde bir öğrenme sorusu değil, "Şunu niçin yaptın?" şeklinde bir azar ve rezîl etme sorusudur. Yoksa zaten birçok âyette, Allah'ın, suçlulara neler yaptıklarını haber vereceği vurgulanmaktadır. Onların suçlarını itiraf etmelerine gerek yoktur. Bütün yaptıkları, ruh defterleri nde açık açık vardır. Mevdudi

Meallerinin Şuara suresinin 3-6. ayetleri arasında gösterilmesine rağmen bu ayetlerin tahlilinin burada yapılmış olmasının sebebi, ayetlerin asıl yeri ile ilgili kanaatimizin gerekçesini ifade edebilmektir.
Bu ayetler, aşağıda sıraladığımız sorunlar sebebiyle, bizde, hem teknik hem de anlam olarak bulundukları yere ait olmadıkları yönünde bir kanaat uyandırmıştır.
 1- Teşbih edatından kaynaklanan sorun:
 90. ayet, “teşbih edatı” olan “ كkaf” ile başladığından, edatın ifadesi olan “gibi” sözcüğü mealde mutlaka yer almak durumundadır. Böyle olunca da, Allah’ın bu taksimcilere/yemincilere indirdiği gibi kime ne indirdiğinin bu ayetten evvel zikredilmiş olması gerekmektedir. Zira “kaf” edatının varlığı, 90. ayeti başka bir ayetin [ana cümlenin] öğesi durumuna getirmektedir. Ama Hıcr suresinin bu bölümünde, 90. ayetin ana cümlesi olmaya uygun bir ayet bulunmamaktadır.
Bu husus maalesef meal ve tefsir yazanlar tarafından görmezden gelinmiş ve ayet bir takım zorlama ifadelerle geçiştirilmiştir. Biz yine de bu durumun onların vicdanlarını rahatsız ettiğini düşünmekteyiz.
Bu sorun klasik kaynaklarda da ya ayetteki “kaf” edatını zait [fazlalık] saymak ya da ayete mahzuf [gizli] sözcükler takdir etmek suretiyle çözülmeye çalışılmıştır:
 Bu ifadede hazfedilmiş sözler vardır. Yani: “Ben bir azap ile apaçık uyaran bir kimseyim” anlamında olup "azap" kelimesi hazfedilmiştir. Çünkü "uyarmak " zaten buna delildir. Nitekim bir başka yerde de şöyle buyrulmaktadır: "Ben Ad ve Semud`un yıldırımı gibi bir yıldırımla sizi korkutup uyarırım" (Fussilet/13) diye buyrulmaktadır. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
 “Nitekim” anlamındaki kâf’ın fazladan geldiği de söylenmiştir. Yani “ben sizi bölüşenlere indirdiğimiz şeyler ile açıkça uyarıcıyım demek olur. Yüce Allah`ın: “Onun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şûrâ/11) buyruğunda olduğu gibi. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
 2- 91. ayetin 90. ayetin devamı olmasından kaynaklanan sorun:
 Mevcut sıralamada 91. ayet, 90. ayetin devamı ve açılımı durumunda olduğundan, 91. ayetteki “ellezine [o kimseler]” ism-i mevsulü de 90. ayetteki “muktesimîn [taksimciler/yeminciler]” sözcüğü ile tefsir edilmektedir. Yani 90. ayette sözü edilen “taksimciler/yeminciler”in, 91. ayette sözü edilen “Kur’an’ı parça parça edenler / Kur’an’a sihir, şiir, esatir ve yalan söz gibi iftira atanlar, kötü söz söyleyenler” oldukları anlaşılmaktadır. Nitekim klasik eserlerdeki nakiller de hep bu yöndedir:
 "Bölüşenler"in anlamı ile ilgili olarak yedi farklı görüş vardır:
1- Mukatil ve el-Ferra der ki: Bunlar Hac döneminde Velid b. el-Muğıre`nin gönderdiği on bir kişidir. Bunlar Mekke`nin dar yollarını, geniş yollarını, dağlardaki yollarını kendi aralarında paylaştırarak bu yollardan geçenlere köle diyorlardı: ‘Aramızda çıkan ve peygamberlik iddiasında bulunan bu kimseye sakın aldanmayın! O bir delidir’, bazen ‘o bir sihirbazdır’, bazen ‘o bir şairdir’, bazen de ‘o bir kahindir’ diyorlardı. Onlara bu şekilde "bölüşenler" adının verilmesi bu yolları kendi aralarında paylaştırmalarıdır. Allah bunların hepsinin canlarını en kötü şekilde aldı. Bunlar ayrıca Velid b. el-Muğire`yi mescidin kapısında hakem olarak tayin etmişlerdi. Peygamber (sav) hakkında ona soru soranlara da: ‘O adamlar doğru söylediler’ diye cevap verirdi.
2- Katade der ki: Bunlar Kureyş kafirlerinden bir topluluk olup Allah`ın kitabını bölüştürerek, bir kısmına şiir, bir kısmına büyü, bir kısmına kehânet, bir kısmına da öncekilerin efsaneleri adını vermişlerdi.
3- İbn Abbas der ki: Bunlar kitabın bir bölümüne iman edip bir bölümünü inkâr eden kimselerdir.
4- İkrime de şöyle demiştir: Bunlar ehl-i kitap kimselerdir. Onlara "bölüşenler" adının veriliş sebebi, alay eden kimseler oluşları ve onların kimisinin ‘Bu sûre benimdir, bu sûre de senin olsun’ demeleridir. İşte dördüncü görüş de budur.
5- Katade der ki: Bunlar kitaplarını bölüştüler, darmadağın ve parçalara ayırdılar ve tahrif ettiler.
6- Zeyd b. Eslem der ki: Burada kastedilenler, Hz. Salih`in kavmidir. Bunlar onu öldürmek üzere kasem ettiklerinden dolayı onlara el-muktesimîn" [yemin eden, kasem eden kimseler] adı verilmiştir. Nitekim Yüce Allah: "Kendi aralarında Allah adına yemin ederek dediler ki: Ona ve aile halkına gece baskın yapalım" (Neml/49) buyruğuyla buna işaret etmektedir.
7- el-Ahfeş der ki: Bunlar karşılıklı olarak yemin ile kendi aralarında bazı hususları bölüşen bir topluluktu. Denildiğine göre, bunlar As b. Vail, Rabia`nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Ebu Cehil b. Hİşam, Ebu’l-Bahteri b. Hişam, en-Nadr b. Haris, Ümeyye b. Halef ve Münebbih b. Haccac`dırlar. Bunu da el-Maverdi nakletmektedir.  (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
 Bu konuda Razi de Kurtubi’nin naklettiği çözümler doğrultusunda nakiller yapmıştır.
Yukarıdaki nakillerde görüldüğü gibi, 90. ayette sözü edilen “muktesimîn [taksimciler/yeminciler]” sözcüğü ile kimlerin kastedildiği konusu iki şekilde çözümlenmek istenmiştir:
* Bu muktesimîn Mekkelilerdir.
* Bunlar [bölüşenler], ehl-i kitaptır.
Ancak her iki çözüm de gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Çünkü “muktesimîn” sözcüğü ile Mekkelilerin kastedildiği varsayıldığında, Mekkelilere daha önce azap inmemiş olması; ehl-i kitabın kastedildiği varsayıldığında ise onların Kur’an’la herhangi bir ilgilerinin bulunmaması, yani Kur’an’ı parça parça etmediklerinin bilinmesi, bulunan bu çözümleri geçersiz kılmaktadır.
 Mevdudi ise “muktesimîn” sözcüğü ile kimlerin kastedildiği konusuna, ayetteki Kur’an’ı Tevrat yaparak bir çözüm bulmaya çalışmıştır:
 Bölücüler, dinlerini birçok bölüme ayıran ve onda ayırıcılık yapan Yahudilerdi. Onlar, dinin bir bölümüne inanıyor, bir bölümünü reddediyor, dine bazı şeyleri ekliyor, bazı şeyleri de dinden çıkarıyorlardı. Bu şekilde hepsi birbirine düşman birçok gruplara ayrılmışlardı. Onların Kur`an`dan muradı Tevrat`tır. Onlara Tevrat nazil olmuştur. Hz. Muhammed (s.a)`in ümmetine nazil olan Kur`an gibi. "Onlar Kur`an`larını çeşitli bölümlere ayırdılar." "Onlar kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmazlar." Aynı şey Bakara suresi 85. ayette de ele alınmıştır: "Siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz?" "Bu, bizim bölücülere [Yahudiler] gönderdiğimiz uyarının aynısıdır." Burada müminler Allah tarafından yapılan uyarıyı dikkate almayan ve işledikleri günahta ısrar eden Yahudilerin durumundan ders almaları için uyarılmaktadırlar: "Yahudilerin düştüğü rezaleti görmektesiniz. Bu uyarıyı dikkate almayarak aynı sonla karşılaşmak ister misiniz?"  (Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an)
 “ المقتسمينMUKTESİMîN” NE DEMEKTİR?
 “Sarf İlmi”nin kurallarına göre, bu sözcüğün “kısım [bölüm]” veya “kasem [yemin]” sözcüklerinden türemiş olmasında herhangi bir engel bulunmamaktadır. Ancak sözcük المقتسمين el-muktesimîn” şeklinde belirteç ile geldiğinden, bu kişilerin daha evvel bildirilmiş birileri olması gerekmektedir. O halde sözcüğün burada hangi anlama geldiğini anlayabilmek için yapılacak iş, Kur’an’da bu ayetten önceki ayetler içinde, başlarına bela indirildiği bildirilen “yeminciler” ya da “taksimciler” bulmaktan ibarettir.
Bu amaçla Kur’an’a bakıldığında, başlarına bela indirilmiş, cezalandırılmış iki grup görülmektedir. Bunlar, Neml suresinde bahsi geçen “Salih peygambere tuzak kuranlar” ile Kalem suresinde bahsi geçen “cennet [bahçe] sahipleri”dir:
 Allah’a yeminleşerek: “Gece ona ve ailesine baskın yapacağız; sonra da velisine [yakınlarına], ‘Biz, o ailenin yok edilişine şahit olmadık [olay sırasında orada değildik] ve biz kesinlikle doğru olanlarız’ diyeceğiz” dediler.
Ve onlar böyle bir tuzak kurdular, şüphesiz Biz de onların farkında olmadığı bir tuzak kurduk [bir ceza ile cezalandırdık]. (Neml/49, 50)
Haberiniz olsun ki, Biz onlara belâ vermişizdir / kesinlikle belâ vereceğiz, [tıpkı] o çiftlik sahiplerine belâ verdiğimiz gibi. Hani onlar, sabah olunca mutlaka onu devşireceklerine yemin etmişlerdi.
Bir istisna da yapmıyorlardı.
Ama onlar uyurken Rabbin tarafından bir dolaşan [afet] onun üzerinden dolaşıverdi.
Sabaha, o bağ biçilmiş / devşirilmiş gibi oluverdi.
Sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler.
"Haydi, devşirecekseniz (çiftliğinize) sabahleyin erkence gidin!" dediler.
Hemen yola koyuldular, aralarında fısıldaşıyorlardı:
"Sakın bugün aranıza bir yoksul sokulmasın!"
Sadece engelleme gücüne sahip / şiddete güçleri yeten [bir tavırla] erkenden gittiler.
Ama çiftliği gördüklerinde: "Biz mutlaka sapıklarız / biz şaşırmışız / yanlış yere gelmişiz,
yok yok, biz mahrum edilmişiz" dediler.
En mutedil [ılımlı] olanları; "Ben size ‘tesbih etmiyor musunuz!’ dememiş miydim?" dedi.
Onlar: "Rabbimiz, Seni tenzih ederiz, doğrusu bizler zalimlermişiz!” dediler.
Sonra döndüler, birbirlerini kınıyorlardı;
"Yazıklar olsun bizlere; bizler gerçekten azgınlarmışız / kendini firavun gibi gören küstahlarmışız.
Umarız ki, Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir; gerçekten biz bütün ümidimizi Rabbimize çeviriyoruz" diye.
İşte böyledir azap. Elbette ahiret azabı daha büyüktür, keşke bilenlerden olsalardı! (Kalem/17-33)
 İlk bakışta, Hıcr suresinden evvel inmiş olmalarından dolayı “muktesimin” sözcüğü ile Kalem ve Neml surelerinde anlatılan gruplardan her ikisinin de kastedildiği düşünülebilir. Bizim tercihimiz, kast edilenin Kalem suresindeki “yeminciler” grubu olduğu yönündedir. Zira yukarıda da bahsettiğimiz gibi, hem teknik hem de anlam bakımından, 90-93. ayetlerin, bulundukları yere ait olmamaları söz konusudur. Yaptığımız uzun araştırmalar bize bu ayetlerin yerinin Şuara suresinde olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, Şuara suresinde geçmesi gereken “muktesimîn” ifadesiyle, Şuara suresinden sonra inmiş olan Neml suresindeki “Salih peygambere tuzak kuranlar”ın kastedilmiş olması mümkün olamayacağından, biz, “muktesimîn” olarak Kalem suresindeki “yeminciler”i görüyoruz.
 “ عضينIDIYN” SÖZCÜĞÜ
 Kur’an’da sadece 91. ayette geçen “Idıyn” sözcüğünün anlamı, -dolayısıyla sözcüğün kökü- hakkında bazı farklı görüşler ileri sürülmüştür:
* Sözcüğün عضوّ ّuduv” kökünden geldiği kabul edildiğinde, çoğul olan bu sözcük -Türkçedeki gibi- “uzuvlar [parçalar]” anlamındadır.
* Sözcüğün “ عضهadah” kökünden geldiği kabul edildiğinde, bu sözcük “yalan, iftira, dedikodu” gibi “kötü söz” anlamındadır.
* Ferra ise sözcüğün “sihir” anlamında olduğunu söylemiştir. (Lisanü’l-Arab, c: 6, s: 305- 306 Udh mad.; İsfehani, el-Müfredat, Udv mad.)
Anlaşılan o ki, konumuz olan ayette yukarıdaki anlamların hepsi birden kastedilmiştir. Yani Kur’an’ı parça parça ayıranlar, Bakara/ 85’de açıklandığı gibi, işine gelene inanıp işine gelmeyene inanmayanları ve Kur’an’a sihir, şiir, esatir ve yalan söz gibi iftira atanları, kötü söz söyleyenleri kapsamaktadır.
92, 93. ayetlerde Rabbimizin tüm insanların kendisi tarafından hesaba çekileceğini bildirmesinden, sorgulamayı ve cezalandırmayı da bizzat O’nun yapacağı­ anlaşılmaktadır. Bu durumda elçiye sadece “uyarı” işi kalmaktadır.
Bunun böyle olduğu birçok ayette bildirilmiştir:
 Şüphesiz şu, dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar; sen hiçbir şeyce onlardan değilsin. Şüphesiz onların işi Allah’adır. Sonra  O [Allah] onlara yapmakta oldukları şeyleri haber verecektir. (En’am/59)
 Sonra insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlendi.
Sen şimdi onları bir zamana kadar sapkınlıkları ile baş başa bırak! (Müminun/53, 54) H.Yılmaz

Lafzen, “Allahla beraber başka ilâh edinenler (yec‘alûn).” İlah sözcüğü, burada kuşkusuz cins ismi olarak kullanılan ve “tanrısal nitelik” taşıdığı vehmedilen her şeyi kapsayan bir terimdir. Bizim, çeviride sözcüğü çoğul olarak aktarmamız da buna dayanıyor.M.Esed

Lafzen, “erişmesi muhakkak/kaçınılmaz olan (el-yakîn) sana erişinceye kadar” –Kur’an'da “ölüm”ü imâ etmek üzere sıkça kullanılan bir deyim (Buhârî, Kitâbu't-Tefsîr). Bununla birlikte, bkz. sözkonusu terimin Kur’an'da ilk defa geçtiği 74:47 M.Esed

Yani, "Salat (namaz) ve Rabbinize ibadet etmek sizde Hakkı tebliğ ve insanlığı ıslah etme sırasında karşılaşacağınız zorluk ve engellere karşı gerekli olan dayanıklılık gücünü yaratacaktır. Bu, sizi rahatlatacak, size cesaret verecek ve engeller, alaylar ve zorluklarla dolu ilahi tebliğ görevinizi yerine getirmenizi sağlayacaktır." Mevdudi

Surenin bu son ayetlerinde peygamberimizin şahsına hitap edilerek elçilik görevini sürdürürken muhatap olduğu sıkıntı veren davranışlar karşısında nasıl hareket etmesi gerektiği üzerinde durulmuş ve kendisine Kur’an’a karşı olumsuz davranışta bulunanlardan herhangi bir beklentisinin olmaması tembih edilmiştir. Çünkü Allah kendi elçisine yeterlidir, elçisine düşmanlık edenler ise yakında neyle karşılaşacaklarını göreceklerdir.
98, 99. ayetlerde peygamberimize elçilik görevine dair bir takım yeni emirler verilmiş ve kendisinden tesbih etmesi, secde edenlerden olması ve Rabbine kulluk yapması istenmiştir. Bu emirleri yerine getirmekle hem elçilik görevini yapmış olacak, hem de “Yakin [kesin bilgi]” sahibi olacak ve göğsünün daralması geçecektir. Çünkü peygamberimiz, görevini yaparken karşılaştığı tavırlar yüzünden ciddi sıkıntılar içindedir. Bu sıkıntılar Kehf/6’da ve diğer birçok ayette ifade edilmiştir. Peygamberimize verilen emirlerden anlaşıldığına göre, sıkıntılar zann ve vehimden kaynaklanmakta, kesin bilgi sahipleri ise sıkıntılardan uzak, rahat olmaktadırlar.
Kesin bilginin gelmesi için peygamberimize verilen emirlerden biri “tesbih etme” tavrıdır. Tesbih, Allah’ı noksan sıfatlardan, ortaklardan, yakıştırılmış türlü saçmalıklardan arındırma eylemidir. Bu anlamıyla tesbih aslında her elçinin ilk görevidir.
 “SECDE EDENLERDEN OLMAK”
 Daha önce “Haydi Allah`a secde edin ve kulluk edin!” (Necm/62) ayetinin tahlilinde (Teybinü’l-Kur’an; c: 1, s: 440-443) açıkladığımız gibi, “secde” “otoriteye boyun eğmek, teslim olmak”; “kulluk” da “teslim olduktan sonra otoritenin verdiği görevleri eksiksiz yapmak” demektir. Konumuz olan ayette peygamberimizden istenen de budur.
 AYETTEKİ “ حتّىHATTA” EDATINDAN KAYNAKLANAN ÇEVİRİ SORUNLARI
 Genellikle “bağlaç” olarak kullanılan حتّى hatta” edatı, cümleye “nihayetü’l-gaye [amacın sonu]”, yani “o bile” anlamı katar. Bu kural sebebiyle 98. ayetteki “ حتّى يأتيك اليقين hatta ye’tiyeke’l-yakin” ifadesine hep “sana yakin gelinceye kadar” anlamı verilmiş ve çoğu mealde ifade “Sana yakin gelinceye dek Rabbine ibadet et!” şeklinde yer almıştır. Bunun sonucunda ise ortaya kesin bilgiye ulaşıncaya kadar kulluğa devam edilmesi, kesin bilgi gelince de ibadetin, kulluğun son bulması gerektiği şeklinde bir anlayış çıkmıştır. Nitekim bu anlayış doğrultusunda birçok felsefi akımda “Bana yakin geldi, ben olgunlaştım” diyerek kulluğu, yükümlülüğü bırakanlar olmuş, hatta bazı şaşkınlar “Ben artık Hakk oldum” bile diyebilmişlerdir.
Bu çarpık sonuçları gören din bilginleri, insanlığı sapıklığa götüren bu anlayışı ortadan kaldırmak için “yakin [kesin bilgi]” kavramını tevil etmek zorunda kalmışlar ve “yakin, ölümdür” diyerek ayetin anlamını “Sen, sana ölüm gelinceye dek Rabbine kulluk et!” şeklinde ayarlamışlardır. Gerçi ölüm, en gerçek olan, tartışılmayan, itiraz edilemeyen, yani kesin olan bir olgudur ama bu tevili yapanlar, ayetteki ifade ile ibadetin sürekliliğinin istendiğini ileri sürmüşler, yaptıkları tevile de Meryem/31’de İsa peygamberin ağzından nakledilen “Hayatta bulunduğum müddetçe bana namazı / sosyal desteği ve zekâtı tavsiye etti” ifadesini delil göstermişlerdir.
 İŞİN DOĞRUSU
 حتّى Hatta” edatı sadece “bağlaç” olarak kullanılmayıp cümle başlarında istinaf ve “key” edatı yerine ta’lil için de kullanılır. (el-İtkan; 505, 506; el-Bürhan, c: 4, s: 272, 273) Bunun örnekleri Tevbe/31, Hucurat/9, Bakara/217, Münafikun/7’de açıkça görülmektedir. Ta’lil için “key” edatı yerine kullanıldığında “hatta” edatına “için” anlamı verilmelidir. Söz konusu edat, konumuz olan ayette cümle başında bulunduğundan, çevirinin buna göre yapılması gerekir. Biz de ayetteki “hatta” edatının bu özelliğini dikkate alarak ayeti “O hâlde sana ‘Yakin’ gelmesi için Rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerden [boyun eğenlerden, teslim olanlardan] ol ve Rabbine kulluk et!” şeklinde anlamlandırdık. H.Yılmaz