(Âl-i İmrân - 45.Ayet)

<< Geniş Meal

Nahl

İnanmayanların şüpheci ve meydan okuyucu sorgulamalarına ya da tecessüslerine ilişkin bu îma hk. bkz. 6:57-58, 8:32; 10:50-51 ve ilgili notlar. M.Esed

Yani, "Son 'Hüküm' günü yaklaşmıştır." Orijinal metinde geçmiş zamanın kullanılması, olayın yakın gelecekte gerçekleşeceğinin kesin olduğunu göstermek veya Kureyş'in isyanının ve kötü amellerinin dayanılmaz bir hal aldığını ve artık azap gününün gelmesini hakettiklerini vurgulamak amacıyla olabilir.
Burda, o "emir"in ne olduğu veya nasıl geldiği gibi bir soru ile karşılaşılabilir. Biz burada "emr" ile Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'den Medine'ye hicret etmesinin kastedildiği görüşündeyiz. (Gerçeği yalnızca Allah bilir). Çünkü bu ayetin indirilişinden kısa bir süre sonra Hz. Peygamber'e (s.a) hicret etmesi emredilmişti. Kur'an'a göre, bir peygamber ancak kavminin azgınlık ve isyanının doruk noktasına ulaştığı bir zamanda yurdunu terkeder. Daha sonra onların kaderi çizilir, onlar ya Allah'tan gelen bir azapla helâk edilirler, ya da peygamber ve ona inananlar tarafından yok edilirler. Tarihte buna benzer gerçekleşmiş birçok olay vardır. Hz. Peygamber (s.a) Mekke'den hicret edince, Mekkeliler bunu kendileri için zafer saydılar. Fakat bu, kâfirler için hicretten on yıl kadar bir süre sonra, sadece Mekke'den değil tüm Arabistan'dan şirkin ve küfrün silinmesi gibi bir yenilgiyle neticelendi.
Birinci ve ikinci cümle arasındaki ilginin anlaşılabilmesi için, olayın arka planı zihinde tutulmalıdır. Kafirlerin Hz. Peygamber'den (s.a) "Allah'ın emrini acele istemeleri" kendi şirk dinlerinin doğru, Hz. Muhammed'in (s.a) sunduğu tevhidin ise yanlış olduğu inancına dayanıyordu. Aksi takdirde, diyorlardı, eğer bu mesajın arkasında Allah olsaydı, isyanlarımız ve küfrümüz nedeniyle ilâhî azap çoktan gelmeliydi. Bu nedenle "Allah'ın emri"nin gelmesinin, yakın olduğu belirtildikten sonra, onların azabın gecikmesi konusundaki yanlış anlamaları ortadan kaldırılmaktadır: "Sizin, gittiğiniz şirk yolu doğru olduğu için azabın gelmeyeceğini sanmanız tamamen yanlıştır. Çünkü Allah şirkten müstağnidir ve O'nun hiç bir ortağı yoktur." Mevdudi

Sure, Resulullah’ın uyarılarına karşı “o vaat edilen ne zamanmış?” diyen inançsızların uyarıldığı ve Allah’ın onların ortak koştuklarından münezzeh olduğunun vurgulandığı bu ayetle başlamaktadır. “Allah’ın emri geldi [kesinlikle gelecek]. Artık onu acele edip istemeyiniz” ifadesiyle müşriklere “sizin uzak saydığınız ya da yok saydığınız Allah’ın emri [ölüm, kıyamet, ahıret]” kapınızdadır, çok yakındır, geldi gelecek haldedir; acele istemeyin” denilmektedir.
Ayetin nüzul sebebi hakkında klasik kaynaklarda şu bilgi yer almaktadır:

Rivayet olunduğuna göre, “Saat [Kıyamet] yaklaştı. Ay [ikiye] ayrıldı (Kamer/1)” ayeti nazil olunca, kâfirler kendi aralarında: "O, kıyametin yaklaştığını iddia ediyor. Dolayısı ile yapmakta olduğunuz bazı (kötü) işleri artık bırakın. Olup bitecekleri hep birlikte görelim" dediler. Fakat kıyamet hemen kopmayınca, "Bizi tehdid ettiğin şeyden birşey görmedik" dediler. Bunun üzerine, “İnsanların hesap [günü] yaklaştı (Enbiya/1)” ayeti nazil oldu. Kâfirler bundan dolayı tır tir titreyip korkarak o günlerin gelmesini beklemeye başladılar. Ama o günlerin gelmesi uzayıp gelmeyince, "Ey Muhammed, bizi tehdit ettiğin şeyden hiçbir iz göremedik" dediler. Bunun üzerine işte, "Allah'ın emri geldi" ayeti nazil oldu. Hz. Peygamber (s.a.s) diz üstü çöktü ve insanlar başlarını kaldırınca, ayetteki "Artık onu vaktinden evvel istemeyin" ifadesi nazil oldu. (Razi; el Mefatihu’l Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Mekkeli müşrikler, kendilerine vaad edilenlere karşı akılları sıra bir tez üretmekteydiler. Bunlar birçok kez açıklanmıştı:

Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman, “işittik, dilersek bunun gibisini biz de söyleriz, bu, evvelkilerin efsanelerinden başka bir şey değildir” demişlerdi.
Bir vakit de, “Ey Allahım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hak/gerçek ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi.
Hâlbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azap edecek değildi. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir. (Enfal/31- 33)

Ve senden azabı çarçabuk istiyorlar. Eğer belirlenmiş/adı konmuş bir ecel [vade] olmasaydı, azap onlara elbette gelmişti. Ve o, hiç farkında olmadıkları bir sırada kendilerine ansızın elbette gelecektir.
Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Şüphesiz cehennem de kesinlikle, kendilerini üstlerinden ve ayaklarının altından bürüdüğü günde kâfirleri kuşatıcıdır. Ve O, ‘yapmış olduğunuzu tadın!” der. (Ankebut/53-55)

De ki: “Ben Rabbimden apaçık bir delil üzerindeyim. Siz ise onu yalanladınız. O çabuk gelmesini istediğiniz şey benim yanımda değildir, hüküm ancak Allah’a aittir, gerçeği O anlatır / gerçekleştirir ve O, ayırt edenlerin en hayırlısıdır.”
De ki: “Sizin çabuk gelmesini istediğiniz şey benim yanımda olsaydı, benimle sizin aranızdaki iş kesinlikle gerçekleşmiş gitmişti. Ve Allah, zulmedenleri en iyi bilendir. (En’am/57, 58)

De ki: “Gördünüz mü [ne düşünürsünüz]? O’nun azabı size geceleyin uykuda veya gündüzün gelecek olsa!” Suçlular bundan neyi acele isterler?
Bu azap meydana geldikten sonra mı ona iman edeceksiniz, yoksa şimdi mi? Hâlbuki siz onu acele olsun istiyordunuz. (Yunus/50, 51)

Onlar Bizim azabımızı çar çabuklaştırmak mı istiyorlar?
Gördün mü, onlara senelerce kazanç sağlatsak, sonra kendilerine vaat edilen gelip çatıverse, o kazandıkları şeylerin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.
Ve Biz sadece kendileri için uyarıcılar olan kenti helâk ettik. (Şuara/204- 208)

Ya şimdi onlar, Bizim azabımızı çabuk gelsin mi istiyorlar?
Fakat o [azabımız], onların sahasına indiği zaman da uyarılanların sabahı ne kötüdür! (Saffat/176, 177)

Bu, sadece Mekke müşriklerine özgü bir tutum değildi. Geçmiş müşriklerin, kâfirlerin de tarzıydı:

Ve kendilerine doğru yol  [kitap, elçi] geldiği zaman insanları, iman etmelerine ve Rabblerinden günahlarının bağışlanmasını istemelerine sadece “evvelkilerin sünnetlerinin kendilerine gelmesi ya da önlerine azabın gelmesi” engelledi. (Kehf/55)

Âd’ın kardeşini [Hud’u] de an! Hani o, Ahkâf’ta kavmini uyarmıştı. -Kesinlikle onun önünde ve ardında, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum." diyen uyarıcılar geçmişti.-
Onlar: “Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, hadi o bizi tehdit edip durduğun azabı hemen getir." dediler.
O [Ad’in kardeşi; Hud]: “ Şüphesiz Bilgi [o azabın ne zaman geleceğine dair bilgi] Allah katındadır. Ben ise size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Velâkin ben sizi cahillik edip duran bir kavim olarak görüyorum.” dedi.
Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde: “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler,  Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr… Sonunda o hale geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız.
Ve ant olsun ki, Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık [size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik]. Onlara da kulaklar, gözler ve duygular kılmıştık [vermiştik]. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı/ kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi.
Kesinlikle, Biz kendi kıyınızda bulunan memleketleri helâk ettik. Ayetleri, onlar dönsünler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır, uydurmakta oldukları şeydir. (Ahkâf/21- 28)

Konumuz olan ayetin “O [Allah], onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir ve yücedir” şeklindeki son cümlesinde Allah’a ortak koşulduğu ifade edilen şeyler, insanların edindikleri sahte ilahlardır. Bu sahte ilahlar insanların kendi hevaları, mal-mülk, kadın-kız veya tutkuyla bağlanılan başka varlıklar olabileceği gibi, cahiliye Araplarında olduğu gibi Lat, Menat, Uzza ve Hubel isminde heykeller veya Nuh peygamber döneminden kalma Vedd, Suva, Yagus, Yeük ve Nesr gibi putlar da olabilir. Kur’an’ın indiği topraklarda bilinenlerin dışında, dünyanın diğer yerlerinde edinilen sahte ilahlar da buna dâhildir. Mesela Eski Yunan ve Roma’daki Olimpos tanrıları, Zeus, Apollo, Artemis; eski Mezopotamya uygarlıklarında tanrı kabul edilen Ay, Güneş ve diğer gök cisimleri, Afrika ve Amerika yerlilerince ilah kabul edilen tabiat varlıkları, insanlık tarihi boyunca zaman zaman tanrılaştırılan melekler, cinler, peygamberler de buna dâhildir. Tarih, vaktiyle salih kul olarak yaşamış bazı insanların, din bilginlerinin ve hatta bazı devlet yöneticilerinin bile tanrılaştırıldığı dönemlere tanık olmuştur. H.Yılmaz

 

Rûh (lafzen, “ruh”, “can” ya da “hayat soluğu”) terimi Kur’an'da daha çok “ilham/esin” -ve özellikle de “vahiy”- anlamında kullanılıyor; çünkü, Zemahşerî'nin hem yukarıdaki ayetle, hem de 42:52'nin ilk cümlesiyle ilgili olarak belirttiği gibi, “vahiy, bilgisizken ölü [gibi] olan kalbe hayat vermektedir; canın bedendeki işlevi neyse din konusunda da vahyin işlevi odur”. Aynı konuda Râzî de benzer bir açıklama yapmıştır. Rûh teriminin bu anlamında ilk kullanıldığı ayet 97:4'dür.M.Esed

Bu, "Bir peygamberin hem sözle, hem de amelle görevini yerine getirebilmesi için ona bahşedilen 'peygamberlik ruhu'" anlamına gelir. Kur'an bu "Ruh"tan birçok yerde bahseder. Çünkü insanın ruhu ile fiziksel hayatı arasında nasıl bir ilişki varsa, bu ruhla peygamberin görevi ve onun ahlâkî hayatı arasında da aynı tür bir ilişki vardır. Bu bağlamda hıristiyanlar "ruh" kavramını yanlış yorumlayarak, "teslis" şeklinde sapık bir akide ortaya çıkarmışlardır.
Kâfirleri azabın gecikmesi konusunda Hz. Peygamber (s.a) ile alay etmeye teşvik eden noktalardan biri de, onun gerçek bir peygamber olduğuna inanmamalarıydı. Allah, resulünün kendi gönderdiği seçilmiş bir insan ve gerçek bir peygamber olduğu konusunda onları temin etmektedir.
"O, kendi emriyle kullarından kimi dilerse ona ruh ile melekleri indirir." Bu, Kureyş'in ileri gelenlerinin Hz. Peygamber'e (s.a) yönelttikleri itirazlara bir cevap niteliğindedir. "Eğer Allah onlara bir peygamber göndermek dilediyse, Abdullah'ın oğlu Muhammed'den başka bu görevi yapacak kimse yok muydu? Neden Mekke ve Taif'in ileri gelenlerinden birini seçmedi?" Bu tip saçma sorulara ancak böyle cevap verilir. Bu nedenle Kur'an'ın birçok yerinde bu cevap tekrarlanmıştır: "Allah ne yapacağını en iyi bilendir ve sizin tavsiyelerinize ihtiyacı yoktur. O, bu görevi uygun bulduğu kişiye seçip verir."
Bu ayet, peygamberlik "ruhu"nun özünü ortaya koymaktadır: İlâhlık sadece Allah'a mahsustur, korkutmaya layık olan da sadece O'dur. Bu yüzden Allah korkusundan başka toplumun ahlâkî sistemini ayakta tutacak bir dayanak noktası yoktur. Çünkü ancak O'nun gazabından ve cezasından veya O'na itaatsizliğin sonuçlarından korkma kişiyi dalâletten kurtarabilir. Bu nedenle insanlara "yalnız benden korkun" diye emredilmiştir. Mevdudi

Bu ayetle başlayan ve 24. ayete kadar devam eden bu ayet grubunda Allah’ın insanlara lütfettiği maddî ve manevî nimetler sayılmış, insanoğlunun hayatını ve geçimini kolaylaştıran vasıtalar ile Allah’ın evrendeki varlık ve birliğine kanıt olan bir takım ayetlere dikkat çekilmiştir. Bununla Rabbimiz müşriklerin anlayışlarından münezzeh olduğunu ortaya koymuştur. Bu maksada yönelik olarak Rabbimiz kendi sıfatlarını sayıp dökmüş, düzmece ilâh ve rablerde bu sıfat ve özelliklerin olmadığını, olamayacağını beyan etmiştir.
Konumuz olan 2. ayette Rabbimizin insanlara bahşettiği en büyük nimete, vahye dikkat çekilmiştir. Bu ayetlerde şu noktalar üzerinde durulmuştur:
Allah, elçilik görevini kime isterse ona verir. Elçi yapacağı kişiyi O, Kendisi seçer ve elçi yapar. Bunda kimsenin bir dahli, tesiri söz konusu olmaz.

Allah meleklerden elçiler seçer, insanlardan da... Şüphesiz Allah en iyi işiten, en iyi görendir. (Hacc/75)

Ve onlara bir ayet geldiği zaman, “Allah'ın elçilerine verilen gibi bize de verilmedikçe asla inanmayacağız” dediler. Allah elçilik görevini nereye vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, çevirdikleri hilelerinden dolayı Allah katında bir zillet ve çetin bir azap dokunacaktır. (En’am/124)

Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/32)

O, Ümmîler [anakentliler] içinde, kendilerinden olan ve onlara ve henüz onlara katılmamış olan onlardan başkalarına Allah'ın ayetlerini okuyan, onları arındıran, onlara Kitap’ı ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. -Onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde olsalar da.- Ve O, Azîz’dir Hakîm’dir.
Bu, Allah'ın, dilediği kişiye verdiği lütfudur. Ve Allah, büyük lütuf sahibidir. (Cuma/2-4)

Meleklerin indirilişi:

Ayette Yüce Allah’ın, bazı kullarına melekleri ruh ile birlikte indirdiği konu edilmektedir. Burada konu edilen “kullar” elçilerdir. Onlara indirdiği melekler de bu elçilere indirdiği vahiylerdir. Bu konu daha evvel Kadr suresinde detaylı olarak işlenmişti. (Tebyinü’l Kur’an; c.1,  s.479)

Vahyi göndermenin sırf kendine özgü bir iş oluşu:

 Rabbimiz vahiyde aracı kullanmamakta, vahyini elçisinin kalbine bizzat kendisi ilka etmektedir. Vahyin bu şekilde gerçekleştiği başka ayetlerden de anlaşılmaktadır:

O, dereceleri yükseltendir, Arş’ın sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için kendi emrinden/ kendi işinden olan ruhu [vahyi] kullarından dilediğine ilka eder [bırakır]. (Mü’min/15)

İşte böylece Biz sana da kendi emrimizden/ kendi işimizden olan ruhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola;  göklerde ve yerde bulunanlar kendisi için olan O Allah’ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın, bütün işler yalnız Allah'a döner. (Şura/52, 53)

Vahyin amacı:

Ayetteki ‘Şüphesiz Benden başka ilâh yok, o hâlde Bana takvalı davranın’ diye uyarın diye indirir/ hulûl ettirir” ifadesinden, vahyin amacının “Allah’tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığını” bildirmek, öğretmek olduğu anlaşılmaktadır.

İlk peygamberden son peygambere, ilk kitaptan son kitaba kadar hepsi aynı amaç için gönderilmiştir:

Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki, ona: “Gerçek şu ki Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için bana ibadet edin.” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiya/25)

Elif, lam, ra. (Bu), Allah'tan başkasına kulluk etmeyin [sadece Allah’a kulluk edin] diye ayetleri hikmet içertilmiş/ bozulması engellenmiş, bir de Hakîm [Hikmetler Koyan/ Engelleyen], Habîr [Her Şeyden Haberdar Olan] tarafından detaylandırılmış bir kitaptır: “Şüphesiz ben sizin için O’nun tarafından bir uyarıcı ve bir müjdeciyim. Ve Rabbinize istiğfar edin [bağışlanma isteyin], sonra O’na tövbe edin ki, sizi adı konmuş bir süreye kadar güzelce yararlandırsın. Ve her fazilet sahibine lütfunu versin. Ve eğer yüz çevirirseniz, ben sizin aleyhinize olan büyük bir günün azabından korkarım. Dönüşünüz yalnızca Allah'adır. Ve O her şeye gücü yetendir.” (Hud/2)

Onunla [apaçık kitapla], uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça lisan ile senin kalbine Emin Ruh [Güvenilir Can, sağlam bilgi] indi. (Şuara/193-195)

Ve Biz ona şiir öğretmedik. Bu onun için yaraşmaz da. O, sadece diri olanları uyarmak ve kâfirlerin üzerine Söz’ün hak olması için bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. (Ya Sin/69, 70)

İşte böylece Biz kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur'ân vahyettik. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. (Şura/7)

Âlemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkan’ı [Ayırıcı’yı] indiren ne cömerttir [ne bol nimet verendir]! (Furkan/1)

Sen ancak ona [saate; kıyametin kopuşuna] haşyet duyan kişilerin uyarıcısısın. (Naziat/45)

O, dereceleri yükseltendir, Arş’ın sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için kendi emrinden/ kendi işinden olan ruhu [vahyi] kullarından dilediğine ilka eder [bırakır]. (Mü’min/15)

Bu konu ile ilgili yüzlerce ayet mevcuttur. H.Yılmaz

Yani, yalnızca kendisince bilinen bir anlam ve amaca uygun olarak. Ayrıca, bkz. 10:5 ve bilhassa ilgili 11. not.

Birinci ayetin bir parçasının bu tekrarı, Allah'ın birliğine, eşsiz-ortaksız oluşuna ve yaratıcı kudretine dikkat çekmek içindir. M.Esed

. Yani, "bütün yeryüzü ve gökler sistemi, tevhidin doğruluğuna ve şirkin bâtıl olduğuna şahittir. Evrende neye bakarsanız ve sistemi ne yönden ele alırsanız alın, onun birçok değil, sadece bir tek tanrı tarafından idare edildiğini göreceksiniz. Evrende onu destekler nitelikte hiçbir delil bulamadığınız halde nasıl şirke inanabilirsiniz?"
Buna uygun bir şekilde, insanın kendisinden ve evrendeki diğer ayetlerden tevhidi ispatlayan ve şirkin bâtıl olduğunu gösteren deliller ortaya konulmaktadır. Mevdudi

Bu ayette evrenin “hak [gerçek]” ile yaratıldığı vurgulanmıştır. Konu edilen “gerçek”in ne olduğu, aşağıdaki ayetler dikkate alındığında daha iyi anlaşılmaktadır:

Gökleri ve yeryüzünü Allah’ın gerçek ile yarattığını görmedin mi? O dilerse sizi giderir ve yepyeni bir halk/yaratılış getirir. (İbrahim/19)

Ve O, gökleri ve yeri hakk ile yaratandır. Ve O, “Ol!” dediği gün hemen olur. O’nun sözü haktır. Sur’a üflendiği gün de mülk ancak O'nundur. O, gizliyi ve açığı bilendir. O, Hakîm’dir, Habîr’dir. (En’am/73)

O, Güneş’i bir aydınlık, Ay’ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye, Ay’a menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için ayetleri detaylandırır.  (Yunus/5)

Allah, gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Şüphesiz bunda, iman edenler için kesinlikle bir ayet vardır. (Ankebut/44)

Ve Biz gökleri, yeryüzünü ve aralarındaki şeyleri ancak hakk /gerçek ile yarattık ve elbette ki, o saat [kıyamet] mutlaka gelecektir [kopacaktır]. Şimdi sen aldırış etme ve güzel muamele et. (Hicr/85)

Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi ki, Allah göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır? Gerçekten insanların çoğu, Rabblerine kavuşmayı inkâr etmektedirler. (Rum/8)

O [Bir tek, Kahhar; Allah], gökleri ve yeri hak ile yarattı, geceyi gündüzün üstüne bürüyor, gündüzü de gecenin üstüne bürüyor. Güneşi ve ay'ı emre âmâde kılmıştır. Hepsi de adı konmuş bir ecele akıp gitmektedir. İyi bilin ki, O, çok güçlü ve çok bağışlayıcıdır. (Zümer/5)

Ve Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri oyuncular olarak yaratmadık.
Biz o ikisini sadece hak/gerçek ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar. (Duhan/38, 39)

Ve Allah, gökleri ve yeryüzünü gerçek ile ve de her kişiyi yaptığı ile karşılıklandırmak için yarattı. Ve onlar zulmedilmezler. (Casiye/22)

Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri ancak “hakk” ile ve “adı konmuş bir süre” ile yarattık.  Şu inkâr eden kimseler ise uyarıldıkları şeylerden/uyarılmaktan yüz çevirenlerdir. (Ahkaf/3)

O [Allah] gökleri ve yeri hak ile yarattı ve sizi biçimlendirdi. –Biçimlerinizi de ne güzel yaptı!-  Ve dönüş yalnızca O’nadır. (Teğabün/3)

Öyleyse gök ve yeryüzünün Rabbine kasem olsun ki, o [size edilen o vaad], kesinlikle tıpkı sizin konuşmanız gibi gerçektir. (Zariyat/23)

Ve şüphesiz o [Kur’an], kesin bilginin gerçeğidir. (Hakka/51) 

Bu ayetlerde konu edilen gerçek, “bunların muvakkat; süreli” oluşudur. Kâinata bakan, gözlem yapan, araştıran herkes bu gerçeği, yani bunların süreli olduğunu, sürelerini tamamladıktan sonra yok olacaklarını anlar.H.Yılmaz

Lafzen, “yeri gelince, nasıl açık bir hasım, bir muarız olabiliyor!” Zemahşerî'ye ve Râzî'ye göre, yukarıdaki ibare iki şekilde yorumlanmaya müsaittir. Zemahşerî'nin sözleriyle: “Birinci yorum: [sadece] bir sperm/döl-suyu damlasından, bilinç (idrak) ve hareket yeteneğinden yoksun fiziksel bir zerreden yola çıkarak varoluş âlemine yükselen insan, sonunda, [herhangi bir teklifin yanında ya da karşısında yer alarak] kendi lehinde fikir istihsal edebilen, cüret ya da cesaretle tartışmaya girebilen ve iddia ya da görüşlerini açıkça ifade edebilen yüksek tasavvur ve ifade gücüne sahip (mintîk) bir varlık haline gelir; bu olguda Allah'ın yaratıcı kudretinin bir tezahürü kendini göstermektedir. Öteki yorum: insan, kendi Rabbini, yaratıcısını tanımaya yanaşmamakla Rabbine karşı bir muhalif, bir muarız, bir hasım olmaya yatkın olduğunu göstermektedir”. Râzî, kesin tercihini bu iki yorumdan ilki lehinde koyarken sebep olarak, “Çünkü” diyor, “yukarıdaki ayetler, insanların dikbaşlılığına, küfre ve nankörlüğe olan yatkınlıklarına değil, öncelikle mutlak bilgi ve hikmet sahibi bir yaratıcının varlığını ortaya koyan bir olguya dikkat çekmek maksadına matuftur”. Bununla birlikte, oldukça erken bir dönemde vahyedilen 36:77-78'i gözönünde bulundurarak, biz yukarıdaki iki yorumun karşılıklı olarak birbirini nakzetmeyen, tersine birbirini tamamlayan yorumlar olduğu kanaatindeyiz; çünkü yukarıdaki ayet, madem ki akıl sahibi bir varlık olarak insanın mümeyyiz (ayırıcı) vasfını ortaya koyuyor; o halde, bu vasfın onu yüksek erdem ve başarılara götürebildiği gibi, bütünüyle sapıklığa, azgınlığa sürükleyebildiği gerçeğini de, ayetin işaret ettiği anlam alanı içinde düşünmek zorundayız. Bu derin ve vecîz ibarenin çevirisi için benimsediğimiz serbest aktarım da bu düşünceye dayanmaktadır. M.Esed

Bunun iki anlamı vardır ve burada her iki anlam da kastedilmektedir.
1
) Allah insanı bir damla sudan yaratmıştır. Buna rağmen insan iddiasını destekler nitelikte sebepler öne sürme ve tartışma gücüne sahiptir.
2) Böyle önemsiz bir şeyden yaratılan insan, o denli kibirlenmiştir ki yaratıcısını bile inkâr eder olmuştur.
Eğer ifade birinci anlamıyla ele alınırsa, ileriki ayetlerde buna cevap niteliğinde peygamberin getirdiği davetin hak olduğunu ispatlayan bir dizi deliller öne sürülmüştür. (Bkz. an: 115). Eğer ikinci anlamıyla ele alınırsa, bununla insana, yaratıcısına isyankâr olup azgınca karşı çıkarken kendi kökeninin ne denli basit bir madde olduğunu unutmaması için uyarı yapılmaktadır diyebiliriz. Eğer insan, gelişmesindeki çeşitli dönemleri, doğumunu, büyümesini hatırlayacak olursa, yaratıcısına karşı isyankâr ve kibirli bir tutum takınmadan önce birçok kez düşünme fırsatı bulacaktır. Mevdudi

Bu ayette Rabbimiz, insanı bir nutfeden [döllenmiş yumurtadan] yarattığını; böyle olmasına rağmen insanın bunu unutup Allah’a hasımlığa soyunduğunu açıklarken hem kendi varlığının delillerine hem de insanın nankör yapısına dikkat çekmektedir. İnsanı çok hakir, değersiz bir konumdan çok saygın bir duruma getirenin bizzat Allah olmasına rağmen insanoğlu kerameti kendisinden belleyerek ve geçici nimetlere bel bağlayarak şımarmakta, böylece Rabbine karşı nankörce bir tutum takınmaktadır. Bu durum daha evvel Ya Sin suresinde de dile getirilmişti:

Ve o insan [o kişi], kendisini bir nutfeden [bir damla sudan] yarattığımızı görmedi mi de şimdi o, apaçık bir hasımdır [düşmandır].
Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı. Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”
De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O, her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz.
Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O, çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir.
Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu / işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir. (Ya Sin/77–82)

İnsanın Rabbine hasım kesilmesi, Allah’ın gönderdiği elçileri ve bu elçilerin tebliğ ettiği mesajları kabul etmemesi, bunun sonucu olarak da öldükten sonra dirileceği gerçeğini inkâr ederek Allah’a karşı sorumlu olduğunu reddetmesidir. Bu tıynettekiler kıyameti ve haşri yalanlamaya çok istekli davranarak bu hasımlıklarını her fırsatta hareketleriyle ortaya koymaya çalışırlar. Bunu Resulullah döneminde açık açık yaparken günümüzdeki temsilcileri ise aynı düşmanlığı sinsi yöntemlerle, çoğu zaman da bilimsel jargon kullanarak yapmaya kalkışmaktadırlar:

Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? (Saffat/16)

Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz karşılık göreceğiz? (Saffat/53)      

Ama kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler, “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” dediler. (Kaf/2, 3)

Ve onlar: “Biz yeryüzünde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Aksine onlar, Rabblerine kavuşmayı [O’nun huzuruna varacaklarını] inkâr ediyorlar. (Secde/10)

Ve onlar dediler ki: “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?” (İsra/49)

Bu, ayetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve: “Sahi bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, yeni bir yaratılışla diriltilmiş olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. (İsra/98)
Size, gerçekten siz öldüğünüz, toprak ve kemik olduğunuzda, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? (Müminun/35) 

İnsanın nutfeden yaratıldığı birçok kez [Kehf/37, Hacc/5, Mü’minun/13, 14, Fatır/11, Mü’min/67, Necm/46, Kıyamet/37, İnsan/2, Abese/19] vurgulanmıştır. Ayrıca aşağıdaki ayet, insana neden yaratıldığını hatırlatarak yaratıcısına hasım olması durumunda neyle karşılaşacağını veciz bir dille haber vermektedir: 

Onun için insan neden yaratılmış olduğuna bir baksın; omurga ile göğüs kemikleri arasından çıkan, atıcı bir sudan başlanarak yaratıldı.
Şüphe yok ki, O, bütün sırların meydana çıkarıldığı gün onun geri döndürülmesine güç yetirendir. (Tarık/5-9) H.Yılmaz

Kuranın en önemli özelliği, hitap şeklinin, örneklerinin, geldiği toplumun anlama ve algılama kapasitesine, seviyesine göre olmasıdır. Ancak gelecek nesiller ve başka toplumlar içinde işaretlerini verir ki, her toplum kendi anlama ve algılama gücü nisbetinde Kurandan yararlansın ve ihtiyaçlarını kendileri bulsun. Kurana bilimsel olarak bakanlar ve aklını işletenler, Tanrının doğadaki ayetlerinden yararlanırlar.. Teknoloji, sanayi, ziraat, ekonomi vs. gibi, buluşlar ve gelişmelerle de ödüllerini alırlar. Kuranın, indiği topluma hitap şekline takılıp kalan toplumlar ise, o günün toplum bilinci açısından Kurana bakarlar. Bu ayette Allah, o günün toplumunun algılayabileceği" taşıt araçlarını" verdikten sonra, "daha bilmediğiniz bir çok şeyler de yaratır." buyuruyor. O günün toplumu için hayal bile edilemeyen, fakat bugünün toplumları için doğal olan, tren, otomobil, helikopter, uçak, uzay gemisi vs. gibi, bu ayette, "daha bilmediğiniz bir çok şeyi de yaratır." şeklinde işaret edilen tüm modern taşıt araçlarının yaratılması için, gerekli olan insan beyni, fizik, kimya yasaları ve maddelerin hepsi, Allah tarafından evrende yaratılmıştır. Bilimin ve bilinçlerin gelişmesiyle, aklını kullanan toplumlar, Allahın doğadaki bu ayetlerini buldular yararlandılar. Ayrıca Bak. Yasin suresi 41,42) M.Sağ

Yahluku muzari‘ (şimdiki zaman) fiil çekimi, burada, önceki ayetlerde geçen haleka mazî (geçmiş zaman) çekimiyle bir kontrast oluşturacak biçimde geniş zaman (“yaratır”) anlamı vermektedir. Allah'ın sürekli yaratmasına ilişkin bu atıf, tabii nakil vasıtalarının (yani, bu maksat için insan tarafından evcilleştirilen hayvanların) bahsinden hemen sonra geldiği için, belli ki, aynı kategoriden ama henüz bilinmeyen başka şeylere: yani, insan zekasına kazandırdığı icat yeteneği yoluyla Allah'ın yaratmakta devam edeceği yeni yeni ulaşım araçlarına işaret etmektedir (karş. 36:42). Uygarlık tarihinin birbirini izleyen her safhası, ulaşım araçları alanında önceden hayal bile edilemeyen yeni yeni buluşlar gözönüne koyduğuna göre, “bilmediğiniz daha neler yaratacaktır” yolundaki Kur’ânî ifade insanlık tarihinin -geçmiş, şimdi ve gelecek- her dönemi için geçerlidir. M.Esed

Bu ayetlerde Rabbimiz koyun, deve, keçi ve sığır gibi hayvanların önemine değinerek insanlığın bu hayvanlardan gıda, giyecek, ziynet, taşıma ve ulaşım alanlarında nasıl yararlandıklarını hatırlatmaktadır. Bu hayvanların olmaması durumunda insan hayatının ne tür yoksunluk ve sıkıntılarla iç içe olacağı herkesçe takdir edilebilir. Bu nedenle, bu nimetleri veren Allah unutulmamalıdır. 

Ve Allah size evlerinizden bir huzur ve dinlenme kıldı. Ve hayvanların derilerinden yolculuk ve konaklama günlerinizde evler ve yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar, döşeme eşyası ve kazanç kıldı. (Nahl/80)

Ve onlar görmediler mi ki: Biz şüphesiz onlar için ellerimizin [kudretimizin] meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar yarattık da onlar, onlara sahip bulunuyorlar.
Ve onları, kendileri için zelil kıldık da. Bu yüzden binekleri onlardandır. Onlardan yiyip duruyorlar da.
Ve onlarda daha birçok menfaatler ve içecekler var. Hâlâ şükretmeyecekler mi? (Ya Sin/71-73)

En’amda da sizin için kesinlikle bir ibret vardır. Onların karınlarındaki şeylerden size içiririz. Onlarda sizin için birtakım yararlar daha vardır. Ve siz, onlardan yersiniz, onların üzerinde ve gemilerin üzerinde taşınırsınız yüklenirsiniz. (Mü'minun/21-22)

Allah, onlardan bir kısmına binesiniz diye sizin için hayvanları kılandır [yaratan, ayarlayandır]. Onların bir kısmından da yiyorsunuz. Ve sizin için onlarda daha nice menfaatler vardır. Ve [Allah] Onların üzerinde gönüllerinizdeki bir arzuya erersiniz diye [hayvanları kılandır [yaratandır, ayarlayandır]]. Ve siz, onlar üzerinde ve gemiler üzerinde taşınırsınız.
Ve Allah size ayetlerini gösteriyor. Peki, şimdi Allah’ın âyetlerinin hangisini inkâr edersiniz? (Ğâfir/79-81)

Ve O,  bütün çiftleri [eşleri] yarattı ve siz onların sırtına binip üzerlerine yerleşirsiniz. Sonra onun üzerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin nimetini anarak: “Bunları bizim hizmetimize veren Allah eksikliklerden münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz de yalnızca Rabbimize döneceğiz” diyesiniz diye sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri kıldı. (Zuhruf/12-14) H.Yılmaz

Lafzen, “yolun varacağı yer[i göstermek] Allah'a düşer” yani, “doğru yol” kavramıyla kasdedilen manevî ve ahlakî hedeflerin tayini “Allah'a özgüdür” ya da “Allah'a düşer” (‘alallâh) ifadesi, son tahlilde, 6:12 ve 54'deki “O kendisi için rahmeti ilke edinmiştir” ifadesiyle benzer bir içerik taşımaktadır; bir başka deyişle Allah, istisna gözetmeden, onu izlemeye niyetli ve gayretli herkese doğru yolu gösterir.Ahlak kavramı, Allah'ın insana bahşettiği iyiyle kötü arasında seçim yapma serbestisiyle doğrudan bağlantılı olduğu için, Allah hidayet bulmak konusunda insanı zor altında bırakmaz; gösterir ve uyarır ama onu benimsemeyi ya da reddetmeyi insana bırakır. M.Esed

Bu, peygamberlikle ilgili bir tartışmayla birlikte tevhidi, Allah'ın merhamet ve inayetini ispatlayan delilleri içermektedir. Bu tartışmanın özü şudur:
İnsanın seçimine açık, pek çok çeşitli düşünce ve eylem yolları vardır. Bütün bu farklı yolların doğru yollar olamayacağı açıktır, çünkü bir tek doğru yol vardır. Bu nedenle bu doğru yol üzerine kurulan bir tek doğru hayat felsefesi ve doğru hayat felsefesine dayanan bir tek doğru hayat tarzı olabilir.
Dolayısıyla doğru hayat tarzını seçmek, insanın en önemli ve vazgeçilmez ihtiyacıdır. Çünkü yanlış bir seçim onu felâkete götürebilir. İnsan, tüm diğer hayvanî ihtiyaçlarını tıpkı hayvanlar gibi karşılayabilir, fakat bu doğru hayat tarzının seçimi, onun insan olmak münasebetiyle en temel ihtiyacıdır ve onsuz insanın hayatı başlı başına bir hata teşkil edebilir.
Şimdi, insanın bedenî yönden duyduğu ihtiyaçları birçok nimetler vererek karşılayan Allah'ın, insanın en önemli ve gerçek ihtiyacını karşılamak için bir düzenleme yapmadığı düşünülemez. Allah onun hayatî ihtiyaçlarını nasıl karşıladıysa, onun en büyük ihtiyacını da gönderdiği Rasûlleri aracılğıyla gidermiştir. Yüzyılların deneyimi, insanoğlu ne zaman kendi kendisine bir hayat tarzı seçti ise budalaca bir iş yaptığını göstermiştir. Çünkü insan aklı ve zihni sınırlıdır ve insan doğru hayat tarzının seçiminde bunlara güvenip dayanamaz. Herşeyin ötesinde, Allah'ın, insanın bu en büyük ihtiyacını karşılamak için tedbirler almadığı söylenemez. Çünkü Allah'ın, insanın bedenî ihtiyaçları için birçok nimetler verip, onu en önemli ve vazgeçilmez ihtiyacını karşılamak için kendi kendine araştırma ve aramaya terk edeceğine inanmak, Allah hakkında yanlış bir düşünce taşımaktır. (Bkz. Rahman. an: 2-3)
 Burada şöyle bir soru akla gelebilir: "Allah insanlara doğru yolu göstermeyi üzerine aldığı halde, neden bütün insanları doğuştan hidayete erdirmiyor." Allah'ın, diğer hayvanlarda olduğu gibi, insanı da doğuştan bir içgüdü ile yaratabileceği ve bilinçli bir düşünme, öğrenme ve imtihan sürecinden geçmeden ona doğru yolu seçme yetkisi verebileceği mümkündü. Fakat bu O'nun, doğru yolu veya batıl yollardan birini seçip ona uyma, özgürlük, güç ve yetisine sahip bir varlık yaratma dileğine karşıt bir durum olurdu. Bu nedenle insan farklı bilgi araçlarına, bilinçli düşünme, dileme ve karar verme güçlerine sahip kılınmış ve ona kendisindeki güçlerin tümünü ve tüm çevresindekileri kullanma yetkisi verilmiştir. Bunun yanısıra Allah insana ve çevresindeki herşeye onun doğru yolu bulmasına veya sapıtmasına neden olacak faktörler yerleştirmiştir. Eğer Allah, insanı doğuştan doğru yolu bulmuş olarak yaratsaydı, tüm bunlar anlamını kaybederdi ve insan sadece kendisine verilen özgürlüğün doğru kullanılması ile varılabilecek gelişmeleri hiçbir zaman eleyemezdi. Bu nedenle Allah, insanlığın hidayeti -doğru yolu- bulabilmesi için risaleti, yani peygamberliği seçmiştir ve insanı peygamberi kabul veya reddetme konusunda serbest bırakmıştır. Bu sınamayla Allah, insanın kendisine sunulan hidayeti kabul edip etmediği konusunda hüküm verir. Mevdudi

Bu ayette Rabbimiz, merhameti gereği elçi göndererek, kitap indirerek insanlara yolun doğrusunu bildirdiğini, yolun eğrisi de bulunduğu için onları eğri yoldan korumak istediğini, ama insanları özgür bıraktığını, kimseyi doğru yol için zorlamadığını, isteyenin sonucuna katlanmayı göze alarak eğri yola da gidebileceğini beyan etmektedir. Bu konu onlarca ayet ile insanlara açıklanmıştır:

Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru yola getirir. Ve hayırdan infak ettiğiniz şeyler sırf kendiniz içindir. Ve siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında infak etmezsiniz. Ve hayırdan ne infak ederseniz o size tastamam ödenecektir. Ve siz zulmedilmeyeceksiniz. (Bakara/272)

De ki: “Geliniz, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, imlak haşyetiyle [fakirlik endişesiyle / fakirleştiriliriz korkusuyla] çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi ve onları Biz rızklandırıyoruz. Ve kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmayın. Haksız yere Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin. İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O’nun size vasiyet ettikleridir. 
Yetimin malına da yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar [malına] en güzel biçimde hariç [bu şekilde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz]. Ve ölçüyü,  tartıyı hakkaniyetle tastamam yapın. Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olun ve Allah'a verdiğiniz sözü tastamam tutun. İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye O’nun [Allah’ın] size vasiyet ettikleridir.
Ve şüphesiz ki, bu, dosdoğru olarak Benim yolumdur. Hemen ona uyun. Ve yollara uymayın da sizi O’nun yolundan ayırmasın. İşte bunlar, takvalı davranırsınız diye O’nun [Allah’ın] size vasiyet ettikleridir.
Sonra Biz, Rablerine kavuşacaklarına inansınlar diye iyilik, güzellik üretenlere tamam olarak, her şeyi genişçe açıklamak ve kılavuz ve rahmet olmak üzere Musa’ya Kitap’ı verdik. 
Ve bu [Kur'an], “Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa [Yahudi ve Hıristiyanlara] indirildi; biz ise, onların ders yapışlarından habersizdik [o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk]” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. O nedenle, rahmet olunmanız için ona uyun ve takvalı davranın. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah’ın ayetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız. (En’am/151-157)

De ki: “İşte, en kesin ve üstün delil, Allah’ındır. O nedenle eğer O [Allah] dileseydi, elbette hepinize kılavuz olurdu.” (En’am/149)

Oysa Rabbin dileseydi elbette yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık, inananlar olmaları için, insanları sen mi zorlayacaksın? (Yunus/99)

Ve de ki: “O hak [gerçek], Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Şüphesiz Biz zalimler için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir! Dayanma/sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! (Kehf/29)

Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü tadıcıdır. Ve fitne olmak üzere, sizi Biz, şer ve hayır ile belalandırırız. Ve siz yalnız Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya/35)

O [Allah] dedi ki: “İşte bu Benim üzerime aldığım dosdoğru bir yoldur. Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün yoktur. Şüphesiz ki onların hepsine vaat edilen yer de cehennemdir. Onun için yedi kapı vardır. O kapıların her biri için onlardan bir parça ayrılmıştır.” (Hıcr/41)

Eğer Rabbin dileseydi, insanları elbette tek bir ümmet [önderli topluluk] kılardı. Oysa Rabbinin rahmet ettiği kişiler hariç onlar anlaşmazlığı sürdürmektedirler. Onları işte bunun için yarattı. Ve Rabbinin “Ant olsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan, onların tümünden dolduracağım” Söz’ü tamamlanmıştır. (Hud/118,119) H.Yılmaz

Rabbimiz bu ayetlerde her gün iç içe bulunduğumuz, onlar olmadan olamayacağımız nimetlerini hatırlatmıştır. Yiyeceklerimizin, içeceklerimizin temel kaynağı olan su, birinci planda verilmiştir. Sonra bunların oluşabilmesini sağlayan gece-gündüzün dönüşümden ve diğer nimetlerden söz edilmiştir.

Ve O’nun [Allah’ın] rahmetindendir ki O, geceyi ve gündüzü; onda [gecede] dinlenesiniz ve [gündüzün] O’nun lütuf ve kereminden arayasınız ve şükredesiniz diye kıldı. (Kasas/73)

O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir.” dedi. -İşte Biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice ayetler vardır! Biz sizi ondan [yeryüzünden] yarattık, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.- (Ta Ha/53)

Konumuz olan paragrafta sayılan nimetler ile ilgili olarak Kur’an’da daha yüzlerce ayet mevcuttur. Nimetlerin burada sayılma nedeni, onlardan dolayı Allah’a şükredilmesi, bedellerinin ödenmesi gerektiği mesajını vermektir H.Yılmaz

Bu ifade, öyle görünüyor ki, dağların, oluşumlarını yer kabuğunun maruz olduğu tedricî dengelenme ameliyesine (process) borçlu olduğunu îma ediyor. Sözkonusu ameliye, arzın yüzeyinden, muhtemelen mağmadan (ergime halinde madde) ve belki de gazlardan oluşan arzın merkezine doğru ilerleyen soğuma ve katılaşmadan ileri gelen tazyik ve sıkışmaların sonucudur. Öyle görünüyor ki, iç kısımda bulunan bu sıvı-gaz karışımı, ancak yukarıdaki tabakaların, katı kütlelerin -ki bunların en göze çarpan kısmını dağlar meydana getirmektedir- muazzam basıncıyla dengede tutulmaktadır. Bu olgu, 78:7'de dağları “direk” ya da “destek” (evtâd) olarak, yani, arzın jeolojik süreçler içinde tedrîcen kazandığı izafî denge ve mukavemetin sembolü olarak tanımlayan Kur’ânî atıfın da açıklaması durumundadır. Bu denge, yer sarsıntıları ve volkanik patlamaların gösterdiği gibi, mutlak bir denge olmamakla birlikte, yine de arz üzerinde hayatın devamına imkan veren şey, yer altındaki akıcı ama kararsız tabakalara karşı direnç gösteren katı yer kabuğunun varlığıdır. Kanaatimizce, hem yukarıdaki ayette, hem de 21:31 ile 31:10'da geçen “sizi sarsmasın (ya da “onları sarsmasın”) diye” ifadesiyle anlatılmak istenen de budur.M.Esed

Burada dağların gerçek işlerinin, yeryüzünün devinim ve hızını düzenlemek olduğu gösterilmektedir. Bizim bu sonuca varmamızın nedeni Kur'an'ın birçok yerinde dağların bu yararlılığından açıkça bahsetmiş olmasıdır. Bu nedenle dağların diğer faydaları arızî olarak kabul edilmelidir.
Doğal yollar; akarsular, nehirler ve derelerin yataklarının oluşturduğu yollardır. Her ne kadar bu tip yollar ovalarda da büyük öneme sahipse de, özellikle dağlık bölgelerde bu tip yollara daha büyük ihtiyaç duyulur. Mevdudi

Lafzen, “yollarını bulurlar”. Bu pasaj, 4. ayette doğrudan, hem 8. ayetin son cümlesinde, hem de 14. ayette de dolaylı olarak temas edilen konuya ince bir tarzda dönüş yaparak Allah'ın insana bahşettiği nimete, rahmete ilişkin önceki tanımlamayı tamamlayıcı yönde, insanın zihinsel kapasitesinin, yani Allah'ın ona bahşettiği en büyük nimetin anlam ve önemine dikkat çekiyor. (Bu husus hk. bkz. yukarıda 5. not; ayrıca 2:30-33'de beyan edilen, insanın yaratılışıyla ilgili temsîl.) M.Esed

Bu Allah'ın bir ayetidir: O, çeşitli bölgeleri birbirinden ayırmak için işaretler koyarak arzın tekdüzeliğini ortadan kaldırmıştır. Bunların birçok faydaları vardır, bu faydalardan biri de yolcuların ve denizcilerin yollarını bulmalarına yardımcı olmalarıdır. Özellikle, yol gösteren hiçbir nesnenin olmadığı ve her an kaybolunabilecek olan kumlu bir çölde yolculuk edinilirken bu işaretlerin önem ve değeri daha da iyi anlaşılır. Bu işaretlerin eksikliği en çok deniz yolculuğunda hissedilir. İnsan ancak denizde ve çölde yolculuk yaparken "yıldızlarla varacağı yere ulaşma"nın gerçek önemini anlayabilir.Bu ayet tevhidle ilgili delilleri, Allah'ın merhamet ve inayeti ve peygamberlikle ilgili işaretleri gözler önüne sermektedir. Çünkü insan ister istemez şöyle bir soru yöneltmektedir: "İnsanın doğru yolu maddi anlamda bulması, yani gideceği yere ulaşabilmesi için bu denli geniş imkânlar hazırlayan Allah'ın onun ahlâkî ve ruhî ihtiyaçlarını görmezlikten gelmesi mümkün müdür?" Bu mümkün değildir, çünkü yanlış bir yöne yöneldiği için karşılaşılan büyük kayıplar, doğru yoldan sapma sonucu karşılaşılan ahlâkî ve ruhî kayıpların yanında hiç kalır. İnsanların karada ve denizde yollarını bulabilmeleri için dağlar, nehirler, yıldızlar ve başka nesneler vareden, Allah'ın insanın ahlâkî ve ruhî ihtiyaçlarını görmezden geldiğini düşünmek, Allah'ın lütuf ve rahmetinden şüphe etmekten başka bir şey değildir. Mantıkî olarak Allah'ın, insanı başarısının kendisine bağlı olduğu doğru hayat tarzına yönelten işaretler göstermiş olması gerekir.

Burada insanın dikkatini, kendi yaratılışına, göklerin ve yerin yaratılışına çekmek için bir dizi ayetten (işaretten) bahsedilmektedir. Bu şekilde insan herşeyin, Hz. Peygamber'in (s.a) söylediklerinin doğruluğunu desteklediğini farkedecektir. Bu işaretler yakından incelendiğinde, ateistlerin iddia ettiği gibi olmadığı aksine bunların bir tek yaratıcı ve bir tek varlık tarafından yaratıldığı ve bu konuda onun ortağı olmadığı anlaşılır. Bu konuyu yaradılışın merkezi konusunu oluşturan insan açısından ele alalım. Diliyle konuşabilen ve kendisini onunla savunabilen bu mükemmel varlık önemsiz bir damla sudan bir sperm parçasından yaratılmıştır. Daha sonra tüm hayvanlar onun ihtiyaçlarını karşılamak üzere yaratılmışlardır. Bu yaratıklar onun giyecek, yiyecek gibi ihtiyaçlarını karşılarlar, aynı zamanda onun estetik zevkini de giderirler. Bundan başka insanın ihtiyaçlarını karşılamak üzere yeryüzünde meyveler, tahıllar ve bitkiler yetişmesi için gökten yağmur yağar. Hem yeryüzündeki çeşitli bitkilerin üretimi ile hem de insanın genel menfaatı ile yakından ilgili mevsimler, düzenli geceler ve gündüzler yaratılmıştır. Bundan başka insanın estetik ve fiziksel ihtiyacını karşılayan ve ona ulaşım yolları sağlayan okyanuslar vardır. Aynı şekilde dağlar da insanlara birçok yararlar sağlamak üzere yaratılmışlardır. Yolcuların ve denizcilerin yollarını bulmasını sağlayan gökte yıldızlar ve yerde işaretler de yaratılmıştır. Kısacası, yeryüzünde ve göklerde insanın refahı ile ilgili hayatı için kaçınılmaz işaretler vardır.

Tüm bunlar, bütün evreni bir tek yaratıcının düzenlediği ve bu düzene göre de yarattığını göstermektedir. Bu düzene uygun olarak sürekli yeni şeyler yaratan ve yeryüzünden sonsuz uzaya doğru uzanan bu muhteşem evreni yöneten O'dur. Aptal ve inatçı olanlar dışında kim bütün bunların sadece tesadüfen meydana geldiğini söyleyebilir? Veya kim, mükemmel bir sistem içinde birbirine bağlı ve dengeli bir şekilde işleyen tüm bu farklı yönlerin, farklı tanrılar tarafından yaratıldığını ve farklı hakimlerin kontrolünde olduğunu söyleyebilir? Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz dağların fonksiyonuna değinmiş, dağların insanlar için çok büyük bir nimet olduğuna dikkat çekmiştir.
Ayetlerden anlaşılan odur ki, dağların yaratılmasındaki hikmet insanların sarsılmamasını sağlamaktır. Sabit dağlar olmasaydı, insanlar yeryüzünde çalkalanıp sallanacak, ayaklarını sağlamca yere basıp ayakta dura­mayacak, deprem oluyormuş gibi sürekli sallantı halinde olacaktı. Rabbimiz yeryüzünü oluştururken, yani yerkabuğu jeolojik süreç içinde şekillenirken, Rabbimiz, dengeyi sağlamak için sağlam kazıklar denen dağları var etmiştir. Bu dağlar yeryüzünü ve yeryüzündekileri olumsuz etki­leyecek yer sarsıntılarına engel olmak suretiyle stabiliteyi [dengeyi] sağlamaktadır.
Dağların fonksiyonu ile ilgili Kur’an’da birçok ayet vardır:

Ve Biz, Yeryüzünün içinde, onlar sarsılmasın diye sağlam kazıklar kıldık. Ve orada yollarını bulsunlar diye bol bol yollar kıldık. (Enbiya/31)

Bunların dışında, Ra’d/3, Hıcr/19, Neml/61, Lokman/10, Fussılet/10, Sebe/13, Kaf/7, Mürselat/27, Nebe’/7 ve Naziat32’ye de bakılmalıdır.Dağların fonksiyonuna ilişkin daha evvel Mürselat suresinin tahlilinde geniş açıklama yapıldığından, konunun oradan (Tebyinü’l Kur’an; c. 2, s. 51) tekrar okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Hiçbir şey yaratamayan o putlar, bunca varlıkları yaratan Allah'a denk tutulur mu? S.Ateş

Yani, "Eğer siz, ey Mekkeliler, sizin ve herşeyin yaratıcısının Allah olduğunu kabul ediyor (onlar da diğer müşrikler gibi bunu kabul ediyorlardı) ve ona ortak koştuğunuz şeylerden hiçbirinin evrende hiçbir şey yaratmadığına inanıyorsanız, nasıl oluyor da O'nun yarattığı evrende, yaratıcının sıfatlarından birini veya benzerini yaratıklardan birine atfedebiliyorsunuz? Nasıl olur da Allah'ın yarattığı bir evrende yaratıkların hakları ve güçleri yaratıcının hak ve güçlerine eşit olur? Nasıl olur da yaratıcının ve yaratılanların aynı özellik ve niteliklere sahip oldukları veya baba ve oğul ilişkisi içinde oldukları söylenebilir. Mevdudi

 

Burada belirtilen Allah'ın "el-Gafur" ve "er-Rahim" sıfatlarının bir önceki ayetle olan ilgisi çok açıktır, bu nedenle değinilmemiştir. "Allah insanlara sayısız nimetler ve lütuflar ihsan eder, buna rağmen insanlar O'na karşı nankör, inançsız ve isyankâr bir tavır takınırlar. O insanları hemen cezalandırmaz, aksine onlara mühlet verir, çünkü (O Rahimdir, Halimdir.)" Bu, hem bireyler hem de toplumlar için geçerlidir. Allah'ın varlığını bile inkâr eden nice insan vardır ki, yine de Allah onlara nimetlerini vermeye devam eder. Bir de sıfatlarında güç ve haklarında O'na ortak koşan, nimetleri nedeniyle O'na değil başkalarına şükreden insanlar vardır, Allah bunlara da nimetlerini bağışlamaya devam eder. O'nu yaratıcıları olarak kabul ettikleri halde O'na isyan eden kimseler de vardır. Fakat Allah tüm bunlara rağmen sayısız nimetlerini fertlere ve toplumlara asırlarca vermeye devam eder. Mevdudi

 

Allah'ın, kendisini inkâr eden ve ona ortak koşanlara neden hâlâ nimetlerini vermeye devam ettiği konusunda bir yanlış anlama ortaya çıkabilir. Bazı bilgisiz kimseler, O'nun böyle kimselere nimetlerini vermeye devam ettiği, çünkü onların yaptıklarından haberdar olmadığı gibi yanlış bir düşünceye kapılabilirler. Kur'an bu konuyu şu şekilde açıklığa kavuşturur: "Gizli ve açık yapılan herşeyi Allah bilir. Buna rağmen nimetlerini günahkârlardan esirgemez, çünkü O merhametlidir; bağışlayandır. O halde, ey akılsızlar, bu yanlış düşünceyi bırakın ve durumunuzu düzeltin." Mevdudi

Lafzen, “çağırdıklarına”: bu ifadeyle, aşağıda 21. ayetten de açıkça anlaşılacağı gibi, ardılları tarafından kendilerine tanrısal ya da yarı-tanrısal nitelikler yakıştırılan ölmüş kimseler, azîzler, velîler işaret edilmektedir. M.Esed

 

. Burada insanların koştukları ortakları reddederken kullanılan kelimeler, bunların melekler, cinler, şeytan veya putlar değil, ölmüş peygamberler, azizler, şehitler, ulu ve olağanüstü insanlar olduklarını göstermektedir. Melekler ve şeytanlar diridirler, o halde "onlar ölüdürler, diri değil" ifadesi onlar için geçerli değildir. "Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler." İfadesinin taştan, tahtadan putlar için kullanılmış olması da sözkonusu değildir. İslâm öncesi Arabistan'da bu tür soyut ilâh kavramlarının olmadığı gibi bu tür bir itiraz, itaraz eden kişinin o dönem konusunda tarihî bilgisinin eksikliğini gösterir. O dönemde Arabistan'da peygamberlere, azizlere kutsiyet atfeden Yahudi ve Hıristiyanların bulunduğu bilinmektedir. Arap müşriklerinin yaptığı ilâhların çoğunun insan olduğu ve öldükten sonra putlarının yapıldığı da bir gerçektir. İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadise göre "Ved, Suva, Yeğus, Yeuk ve Nasr büyük insanlardır, kendilerinden sonra gelen insanlar onları ilâh edindi". Hz. Aişe'den rivayet edilen diğer bir hadise göre ise Asâf ve Naile adlı putlar birer insandı. Lât, Menat ve Uzza ile ilgili de buna benzer hadisler vardır. O denli ki müşriklerin inancına göre Lât ve Uzza Allah'ın maşuku (sevgilisi) idiler ve O, kışı Lât ile, yazı da Uzza ile geçirirdi. Fakat "Allah onların isnad ettikleri bu bâtıl şeylerden uzaktır." Mevdudi

Yani, insanın bütünüyle bu eşsiz-ortaksız ilaha kulluk yapması gerektiği, nihaî anlamda ancak O'na karşı sorumlu olduğu fikrini kabul edemeyecek kadar küstah ve kibirliler.M.Esed

Yani, "Ahiret hayatına inanmayanlar, o denli sorumsuz, başıboş ve bu dünya hayatı ile o denli sarhoş oldular ki herhangi bir gerçeği inkâr etmekte, hakka hiçbir değer vermemek ve onu önemsememekte bir an bile tereddüt etmez hale geldiler. Bu nedenle onlar kendilerine herhangi bir ahlâkî sınırlama uygulamaya hazır değildirler ve uydukları yolun doğru mu yanlış mı olduğunu araştırmaya hiçbir ihtiyaç duymazlar." Mevdudi

Rabbimiz, gerçek ilahlığını, her şeyin yaratıcısı olduğunu ve her şeyi Kendisinin idare ettiğini açık kanıtlarla ortaya koyduktan sonra, “Öyleyse yaratan [Allah], yaratmayan [putlar] gibi olur mu? Hala düşünmeyecek misiniz?” buyurarak Kendisini gereği gibi takdir edemeyen inkârcıları kınamakta, akılsızlıklarını ve nankörlüklerini eleştirmektedir.Sahte ilahlar ile “Tek Gerçek İlah”ın farkını ortaya koyan ve “Gerçek İlah”ın doğru olarak tanınması gerektiği mesajını veren onlarca ayet vardır:

Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi ona iyi kulak verin: Sizin Allah’ın astlarından şu yakardıklarınız bir araya gelseler, bir sineği bile asla yaratamazlar. Ve sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen ve istenen güçsüzdür.
Allah’ı gereği gibi ölçemediler [değerlendirip bilemediler]. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye üstündür. (Hacc/73, 74)

De ki: “Hamd Allah’a mahsustur. Selâm [esenlik, güvenlik] de seçip arı duru hâle getirdiği kullarınadır. Allah mı hayırlıdır, yoksa onların ortak koştuğu şeyler mi?”
(Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır?) Ya da, gökleri ve yeryüzünü yaratan, gökten sizin için su indiren mi? Sonra da Biz onunla, bir ağacını bile bitirmenizin söz konusu olmadığı güzel güzel bahçeler bitirmişizdir. Allah’la beraber başka bir ilâh mı var! Aksine onlar zulümde devam eden bir kavimdir.
(Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır?) Ya da, yeryüzünü barınak kılan, aralarında nehirler kılan, onun için sabit dağlar kılan ve iki deniz arasına engel kılan mı? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Bilakis onların çoğu bilmiyorlar.
(Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır?) Ya da, kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve kötülüğü gideren, sizi yeryüzünün halifeleri yapan mı? Allah’ın yanında başka bir ilâh mı var? Çok az düşünüyorsunuz!
(Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır?) Ya da, karanın ve denizin karanlıkları içinde size kılavuz olan, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir.
(Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır?) Ya da, önce yaratan, sonra onu iade edecek olan ve sizi hem gökten, hem yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilâh mı var? De ki: Eğer doğru kimseler iseniz, kesin delilinizi getiriniz!
De ki: “Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. Ve onlar, ne zaman diriltileceklerinin bilincine varmazlar. (Neml/59-65)

Onların kendileriyle yürüyecek ayakları, tutacak elleri, görecek gözleri veya işitecek kulakları mı var? De ki: “Çağırın ortaklarınızı, sonra bana tuzak kurun ve bana mühlet vermeyin.” (A’raf/195)

İşte bu, Allah'ın yaratmasıdır. Haydi, gösterin Bana! O'nun astlarından olan kimseler ne yaratmıştır? Aslında o zalimler, apaçık bir sapıklık içindedirler. (Lokman/11)

De ki: “Allah’ın astlarından yakarıp durduğunuz ortak koştuğunuz kimseleri gördünüz mü? Gösterin bana, yeryüzünden neyi yaratmışlardır? Ya da onlar için göklerde bir ortaklık mı var? Ya da Biz kendilerine bir kitap vermişiz de onlar, ondan bir delil üzerinde midirler?” Bilakis o zalimler, birbirlerine aldatmadan başka bir vaatte bulunmuyorlar. (Fatır/40) H.Yılmaz

Bir önceki ayette (23), vahyi reddeden kibirli insanlar, Allah'ın, "onların bütün yaptıklarını" bildiği söylenerek uyarılmaktadırlar. Burada ise yani 24. ayetten itibaren Kur'an, bu amelleri birer birer saymakta ve onların Hz. Peygamber'e (s.a) yönelttikleri eleştirilere, onu kabul etmemek için öne sürdükleri özürlere cevap vermekte, onlara ikaz ve nasihat etmektedir.
Onların en hileli oyunlarından biri de Kur'an hakkında şüpheler yaratmaktı. Mekke'ye dışarıdan yabancılar geldiğinde doğal olarak Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'tan geldiğini ilân ettiği Kur'an hakkında araştırma yapmaya başlıyorlardı. Kâfirler ise, onlara Kur'an'ın sadece "eskilerin masalları" olduğunu söylüyorlardı. Böylece yabancıların, Hz. Peygamber'in (s.a) mesajına ilgi duymasını engellemek istiyorlardı. Mevdudi

Li-yahmilû fiilinin başındaki li ön eki, Râzî'nin de belirttiği gibi, burada gramercilerin lâmu'l-‘âkibe dedikleri türden olup, sadece nedensel peşpeşelik (âkibet) ifade etmektedir; bu durumda ya bağ edatı “ve” ile ya da yukarıdaki ifade akışı içinde, “böylece” zarfıyla tercüme edilebilir.

Lafzen, “[doğrunun ne olduğunu] bilmeden yoldan çıkardıkları kimseler.” Zemahşerî'ye göre burada sonrakilerin (yani, sapanların) bilgi ya da anlayış eksikliğine işaret edilmektedir. M.Esed

Müslümanları yanlış yönlendirenler, Allah yanında sorumludur. Diriliş gününde yanlış yönlendirdikleri insanların günahlarının bir bölümünü yükleneceklerdir. Normalde kimse kimsenin günahını yüklenmez. Bak. Sebe suresi 25 ayette. Ancak burada söz konusu olan, saf, temiz insanları bile bile kandıranlardır.M.Sağ

Lafzen, “düzen kurdular” (mekera): yani, ilahî mesajı “eskilerin masalları” diye tanımlayarak; Allah'ın varlığını, birliğini, eşsiz-ortaksız oluşunu tanımayı reddederek zındıklık yaptılar.

Lafzen, “onların yapılarını” (bkz. sonraki not).  - 21 Bu, açıktır ki, şirk ve kibir tavrıyla ortaya konulan -hem bireysel, hem de toplumsal- her türlü çaba ve faaliyetin bütünüyle boş ve geçici olduğuna işaret eden mecazî bir ifadedir (Râzî). M.Esed

Bu ayetlerde Mekkeli müşriklerin tutumları, yanlış inançları bir kez daha ortaya konarak onlara geçmişteki toplumlardan kendilerine benzeyen kavimlerin başlarına gelenler hatırlatılmaktadır. “Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! Şüphesiz onlardan önceki kimseler tuzak kurdular da Allah onların duvarlarına temellerinden geldi.  Sonra da çatı tepelerinden üzerlerine çöktü. Ve onlara azap akledemedikleri bir yönden geldi” şeklindeki bu hatırlatmayla bu nankör inkârcılara akıllarını başlarına almaları mesajı verilmektedir. Ayetin ifadesinde müşriklere yönelik ileri derecede bir tehdit söz konusudur.
Gerçekten de Kur’an’da nakledilen kıssalar, arkeolojik kazılar, dünya üzerindeki binlerce ören yerleri ve tarihi bilgiler geçmiş kavimlerin başına gelen korkunç felaketleri göstermektedir. Rabbimiz bu uyarıyı önemine binaen birçok kez yapmıştır: 

İşte hepsini günahları sebebiyle yakaladık: onlardan kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, onlardan kimini korkunç bir ses yakaladı, onlardan kimini yerin dibine geçirdik, onlardan kimini de suda boğduk. Ve Allah onlara zulmetmiyordu velâkin onlar kendilerine zulmediyorlardı. (Ankebut/40)

Fakat onlar yüz çevirdiler [karşılığını vermediler]. Biz de üzerlerine Arim [barajların] selini salıverdik ve o onlara iki bahçelerini buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da sidir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik. (Sebe/16)

İnsanlardan kimi de vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence edinmek için laf eğlencesi satın alır. İşte onlar, kendileri için aşağılayıcı bir azap olanlardır. (Lokman/6)

Konumuz olan ayetler, Allah ile savaş yapmaya yeltenenlerin, etkiledikleri kişilerin günahlarını da yüklenecekleri mesajını vermektedir. Bilinmelidir ki, bu tür insanlar yoldan çıkardıklarının günahlarının da bir kısmını yüklenirken, onların günahlarından da bir eksilme olmayacaktır.

Onlar elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte nice yükleri de taşıyacaklar. Ve uydurup durdukları şeylerden kıyamet günü mutlaka sorgulanacaklardır. (Ankebut/13)

Kim güzel bir işte aracılık ederse, onun için bundan [aracılıktan] bir pay vardır. Kim de kötü bir şeyde aracılık yaparsa, onun için de bundan bir pay vardır. Ve Allah her şeyin karşılığını verendir. (Nisa/85)

24. ayette Allah’ın ayetleri için “öncekilerin efsaneleri” diyen bir kişiden bahsedilmektedir.  “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında bu sözleri söyleyen kimsenin Nadr b. el-Haris olduğu nakledilmektedir:

Nadr bin el-Haris Hire'ye gitmiş ve orada Kelile ve Dimne ile ilgili anlatılan hikâyeleri satın almıştı. Sonra Kureyşlilere bu hikâyeleri okur ve şöyle dermiş: “Muhammed de arkadaşlarına ancak öncekilerin masallarını okumaktadır. Yani onun okuduğu şey, Rabbimizin indirdikleri değildir.” (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Bu konu daha evvel Furkan suresinde de yer almıştı.

Ve “O [Kur’an], yazılı hâle getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o, sabah akşam [sürekli] kendisine okunmaktadır” dediler. (Furkan/5)

Rabbimiz, Kendisiyle savaşma cüretinde bulunanları uyararak onlara tuzaklarının boş olduğunu bildirmiştir. Nitekim İbrahim suresinde onların tuzakları ile ilgili şu ayet yer almaktadır:

Ve gerçekten onlar, tuzaklarını kurdular. Onların tuzakları, dağları yerinden oynatacak olsa da, onların tuzakları, Allah katındadır. (İbrahim/46)

26. ayette “Allah, onların duvarlarına temellerinden geldi” denilmektedir. “Gelmek”, “gitmek”, “inmek”, “çıkmak” gibi kavramların Allah hakkında hakiki anlamlarıyla kullanılması mümkün değildir. O halde bu kavramları mecazî olarak anlamlandırmak gerekir. Burada kast edilen de, “Onlar inkâr edince Allah onlara binalarını temellerinden ve direklerinden söküp çıkaran bir zelzeleyi getirdi” şeklinde bir anlamdır. Allah hakkında az çok bilgisi olanlar bu ifadelerin mecaz olduğunu bilirler. Ayette anlatılmak istenen, Allah’ın onları tabiat olayları ile cezalandırdığıdır. Bunu ifade eden birçok ayet vardır:

Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık. Bak bakalım günahkârların sonu nasıl oldu! (A’raf/84)

Bunun üzerine o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Şu‘ayb'ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış/zenginlik sürmemiş gibi oldular. Şu‘ayb'ı yalanlayanlar var ya, işte ziyana uğrayanlar, kendileri oldular. (A’raf/91, 92)

Görmedin mi nasıl etti Rabbin Ashab-ı Fil’e!
Onların kötü plânlarını boşa çıkarmadı mı?
Onların üzerlerine öbek öbek uçanlar [bulutlar, boran] göndermedi mi?
Ki onlara pişmiş taşlar ile birlikte büyük taneli yağmur yağdırıyorlardı.
Sonunda onları bir yenik bitki yaprağı gibi yapıverdi. (Fil/1-5)

Bu yüzden Biz de onlara bu en basit hayatta rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik. Ahiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir. Onlar yardım da olunmazlar.
Semûd’a gelince; işte, Biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü doğru yol üzerine sevdiler [tercih ettiler]. Bunun üzerine kazandıkları şeyler sebebiyle alçaltıcı azabın yıldırımı onları yakalayıverdi. (Fussilet/16, 17)

Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde: “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler,  Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr... Sonunda o hale geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız. (Ahkaf/24-25) H.Yılmaz

Yahut: “uğruna çekiştiğiniz”. Bu konuda bkz. 8. sure, 16. not.

Lafzen, “Bana ortak koştuğunuz şeyler”. Şerîk (çoğulu şürekâ’) teriminin, inançla ilgili olarak Kur’an dilinde ifade ettiği anlam hk. bkz. 6. sure, 15. not.

Yani, netice olarak ve her bakımdan -çünkü, “ancak Kıyamet Günü, yaptıklarınızın karşılığı tam olarak ödenecektir” (3:185). Hum (onları) zamiri sadece ara-sözle işaret edilen gelmiş geçmiş günahkarları değil, fakat 22-25. ayetlerde söz edilenleri de îma ettiğinden, çeviride “hepsini” sözcüğüyle açıklayıcı bir ilave yapma gereğini duyduk.

Yani: Allah'ın peygamberler aracılığıyla insanlığa teklif ettiği doğru yol bilgisinden yararlanmış olanlar. M.Esed

Bu cevap ile biraz önce geçen ve cevabı okuyucuya bırakılan soru arasında bir ilişki vardır. Allah "Şimdi benim ortaklarım nerede?" diye sorduğunda, kıyamet günü mahşer alanında toplanacak olan tüm insanlar ölüm sessizliği içine gireceklerdir. O zaman kâfirlerin ve müşriklerin dili tutulacaktır çünkü, bu soruya bir cevap bulamayacaklardır. İşte o zaman kendilerine ilim verilenler: "Bugün kâfirler için kötü bir gündür" diyerek onların durumunu teyid edeceklerdir. Mevdudi

Karş. 6:23 ve ilgili not; ayrıca 2:11.  -  Zımnen, “ve sizi, bunları yaparken güttüğünüz amaçlara göre yargılayacaktır”. Allah'ın vahyedilmiş mesajlar yoluyla teklif ettiği doğru yol bilgisini, büyüklük duygusu içinde bilerek hafife alıp “eskilerin masalları” diyerek (bkz. yukarıda 22-24. ayetler) bir kenara attıkları gözönünde bulundurularak, böylelerinin bilmezlikten gelmelerinin, hakikatten habersiz olduklarını ileri sürmelerinin kâle alınmayacağını îma eden bir ifade.M.Esed

Bu, biraz önce kendilerine ilim verilenlerin söyledikleri söze Allah'ın yaptığı ilavedir, onların sözünün devamı değildir. Burayı bir önceki cümlenin devamı olarak kabul eden tefsirciler bu görüşlerini destekler nitelikte bir delil öne sürememişlerdir.
Yani, "Ölüm anında Allah onların canlarını aldığında...." Mevdudi

Bu ayet (28), 32. ayet ve Kur'an'da diğer birçok ayetler ölümden hemen sonra, ruhların Berzah'ta azap veya selameti yaşadığını açıkça göstermektedir. Hadislerde "kabir" (mezar) kelimesi ruhun bu durumu için mecazi anlamda kullanılmaktadır. Bu, ruhun ölümünden hemen sonra başlayan ve kıyamet gününe kadar süren bir hayattır. Hadisleri inkâr edenler, ölümden sonra ruhun kıyamet gününe kadar askıda kalacağını azap veya mükafatla karşılaşmayacağını ve hiç bir şeyin de farkında olmayacağını söylerler. Bunun yanlış bir görüş olduğu açıktır. Çünkü 28. ayete göre öldükten hemen sonra kâfirler kötü ve yanlış bir hayat yaşadıklarını farkedince, melekleri hiç bir kötülük yapmadıklarına inandırmaya çalışacaklardır. Melekler onların bu "cesaret"ine karşı çıkıp azarlayacak ve onlara cehenneme gideceklerini söyleyeceklerdir. Diğer taraftan 32. ayete göre melekler ölümden hemen sonra muttaki insanları selamlayacak ve onları Cennet'le müjdeleyeceklerdir.
Bu ayetlerin yanısıra 97. ayette, Medine'ye hicret etmeyen müslümanlarla -ölümlerinden sonra- meleklerle aralarında geçen bir konuşmaya değinilmektedir. Bunların dışında Mümin: 45-46'da, Firavun ve halkının şedid bir azap içinde oldukları ifade edilmektedir. Yani her sabah ve her akşam Cehennem ateşi onlara gösterilmektedir. Bu, onların kıyamet gününden sonra ebedî azaba çarptırılmalarına dek böyle devam edecek ve sonra ateşe atılacaklardır.
Hem Kur'an, hem de hadisler ruhun, ölümden sonra kıyamet gününe dek bu durumda olacağını vurgular. Ölüm sadece ruh ile bedeni birbirinden ayırır. Ruh, ölümden sonra dünyada iken beden ile birlikte geçirdiği deneyimler, edindiği ahlâkî tutumlar ve yaptığı zihni faaliyetler sonucu oluşan kişiliğin aynısı içinde yaşamaya devam eder. Bu bekleme süresince ruhun deneyimleri, gözlemleri, düşünce ve bilinci aynen bir rüyadaki duruma benzetilebilir. Nasıl ölüm cezasına çarptırılan bir mahkum idam öncesinde vicdanen eziyet çekerse, aynı şekilde melekler de suçluya, sanki bir rüyada imiş gibi sonsuz azabı önceden tatması için azap eder ve onu cehenneme götürürler. Bunun tersine mümin bir ruhu melekler "hoş geldin" diyerek karşılarlar, onu "cennet" ile müjdelerler, onun güzel koku ve meltemini ona ulaştırır ve sadık bir hizmetçinin ödülünü almak üzere efendisinin yanına çağrıldığı an gibi onun mutlu olmasını sağlarlar. Fakat Berzah'taki bu "hayat", Sur'a ikinci kez üflenişiyle son bulacaktır. Günahkâr ruhlar tekrar eski bedenlerine iade edilince mahşerde "Yazıklar olsun bize, bizi uykumuzdan kim uyandırdı?" diye bağıracaklar. Fakat gerçek müminler tam bir huzur içinde: "Bu, Rahman'ın vadettiğidir, Peygamberler de doğruyu söylemişlerdir." (Yasin-52) diyeceklerdir.
Bu olay Rum Suresi'nde daha açık bir şekilde ele alınmıştır.
Günahkârlar, ölümden sonra kabirde bir veya iki satten fazla yaşamadıklarını ve hemen oradan kaldırıldıklarını sanırlar. Kendilerine İlim ve İman verilenler ise: "Andolsun, siz Allah'ın kitabında yazılı süre boyunca, öldükten sonra dirilme gününe kadar yaşadınız. İşte bu da dirilme günüdür. Ancak siz bunu bilmiyordunuz." (Rum: 55-56) derler. Mevdudi

Bu ayet gurubunda, Elçi’nin tebliğ ettiği vahiy için “eskilerin masalları” diyen müşriklerin kıyamet ve mahşer günündeki durumları sergilenmiştir.
Onlar, kıyamet gününde rezil-rüsva edilecek ve ortak koştukları sözde ilahlarının nerede olduğu sorulacaktır. Aklı başında olan bilgili kişiler ise kâfirlerin rezilliğinin hak edilmiş bir ceza olduğunu zaten kabullenmektedirler:

Ve kendilerine ilim verilmiş olan kimseler ise; “Yazıklar olsun size! İman eden ve salihi işleyen kimseler için Allah’ın mükâfatı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir” dediler. (Kasas/80)

Müşriklerle ilgili kıyamet ve mahşer sahnelerinin yer aldığı ayetlerden birkaçı şunlardır:

Ve o gün hepsini toplayacağız. Sonra Biz, ortak koşan kimselere: “Hani nerede o batılca inandığınız ortaklarınız?” diyeceğiz. (En’am/22)

Ve hepsini toplayacağımız, sonra da o şirk koşanlar için “Yerlerinize! Siz ve ortaklarınız!” diyeceğimiz gün, artık aralarını iyice açtık [açacağız] ve onların ortakları, “Siz sadece bize tapmıyordunuz ki! Şimdi bizim aramızda ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Biz sizin ibadetinizden kesinlikle gafildik [duyarsızdık]” dediler [diyecekler]. (Yunus/28, 29)

 Ve onlara: “Allah’ın astlarından taptığınız şeyler nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?” denilmiştir. (Şuara/93)

Artık onun için ne herhangi bir güç vardır, ne de herhangi bir yardımcı. (Tarık/10)

Melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını- diye onları vefat ettirirken bir görseydin.” (Enfal/50)

 Bu ayetlerde şu noktalara değinilmiştir:

* Kâfirler ölüm anlarında vefat ettirilirken çok sıkıntı çekerler, pişmanlık duyarlar ama iş işten geçmiş olur. Ümitsizlik ve çaresizlik anında iman işe yaramaz.

Ne zaman ki elçileri onlara, açık delillerle geldi,  kendilerinde bulunan bilgiden dolayı şımarıklık etmişlerdi. Hâlbuki o, alay ettikleri şey onları kuşatmıştı.
Sonra da ne zaman hışmımızı gördüler: “Allah’ın birliğine inandık ve O’na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik” dediler.
Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. -Allah’ın kulları hakkındaki sürüp giden tutumu [kanunu]... - İşte o kâfirler burada hüsrana düştüler [kaybettiler, zarara uğradılar]. (Mü’min/83-85)

* Müşrikler orada da yalan söylerler: Ayette müşriklerin “Biz, hiç bir kötülükten yapmıyorduk” dedikleri nakledilmektedir. Onların bu ifadeleri, o şartlar altında bile yalan söylediklerini göstermektedir. Nitekim En’am suresinde şu pasaj yer almıştı:

 Ve o gün hepsini toplayacağız. Sonra Biz, ortak koşan kimselere, “Hani nerede o batılca inandığınız ortaklarınız?” diyeceğiz.
Sonra, onların fitneleri, “Rabbimiz, Allah'a kasem olsun ki, ‘biz müşriklerden değildik’ demekten başka bir şey değildi.”
Bak, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler! O uydurdukları şeyler de kendilerinden ayrılıp kayboldu. (En’am/22-25)

Yukarıdaki ayetlerde, müşriklerin sorgulandıkları sırada şirklerini inkârdan başka bir yol bulamayacakları belirtilmektedir. Mahşerdeki sorgu sırasında suçluların akıllarının başlarından gittiği, şaşkın, dehşete düşmüş bir hâlde olacakları göz önüne alınırsa, onların orada da yalan söylemelerinin mümkün olduğu düşünülebilir. Ancak ahirette yalan söylemenin hiçbir işe yaramayacağı Kur’an’da açıkça dile getirilen bir husustur. Yalan söylemeye kalksalar bile Yüce Allah çeşitli şahitlerle onların yalanlarını yüzlerine vuracaktır. Nitekim suçluların ahirette yalan söylediklerini bildiren birçok ayet mevcuttur:

Bugün Biz onların ağızlarının üzerine mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıkları şeylere şahitlik eder. (Ya Sin/65)

Sonunda oraya geldiklerinde, onların işitme, görme duyuları ve derileri yaptıkları şeyler ile ilgili kendi aleyhlerinde şahitlik ederler.
Ve onlar kendi derilerine “Niye aleyhimize şahitlik ettiniz?” dediler. Dediler ki: “Her şeyi konuşturan Allah, bizi konuşturdu ve sizi ilk defa O yarattı ve ona döndürülmektesiniz.” (Fussılet/20, 21)

Aksine, işin aslı daha önce gizleyip durdukları açığa çıktı. Geri çevrilselerdi yine men edildikleri şeye mutlaka dönmüşlerdi. Evet, onlar gerçekten yalancıdırlar. (En'âm/28)

Allah onların hepsini tekrar dirilttiği gün... İşte, size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler ve kendilerinin bir şey üzerinde bulunduklarını sanacaklardır. Gözünüzü açın, onlar yalancıların ta kendileridir. (Mücâdele/18)

Allah’ın ayetleri üzerinde tartışanları görmedin mi? Nasıl da döndürülüyor­lar? Kitabı ve elçilerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette ileride, boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülüp, sonra ateşte yakılırlarken bileceklerdir. Sonra onlara, “Allah’ın astlarından ortaklar koştuğunuz şeyler nerededir?” denir. Onlar; “Bizden kaybolup gittiler; aslında biz zaten önceleri hiç bir şeye yakarmıyorduk” der­ler. İşte Allah inkârcıları böyle saptırır: "İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Orada sürekli kalmak üzere cehennem kapılarına girin!” -İşte büyüklenenlerin durağı ne de kötüdür!- (Mümin/69-76) H.Yılmaz

Bu anlam örgüsü içinde “iyilik” (hasene) terimi, ister istemez, maddî bir iyiliği ya da yararı değil, daha çok Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşımanın verdiği manevî doyum ve huzur duygusunu işaret etmektedir. M.Esed

 

 

. Bu cennet nimetlerinin en güzelidir. Cennet ehli orada her istediğini ve dilediğini elde edecek ve orada onlara hiç bir üzüntü olmayacaktır. Bu, bu dünyadaki en zengin insanın bile ulaşamayacağı bir nimettir. Cennete giren herkes bu nimetten yararlanacaktır, çünkü o herşeyi istediği ve dilediği gibi bulacak ve her dileğinin, her arzusunun yerine getirildiğini görecektir. Mevdudi

Kendilerine “Rabbiniz ne indirdi?” diye sorulduğunda “Eskilerin masallarını...” diyen müşriklerin durumlarına karşılık bu ayetlerde de akıllı ve takvalı davranan müminlerin durumları nakledilmektedir. Aynı soruya “hayır indirildi” diye cevap veren müminler, bu teslimiyetleri karşılığında doğal olarak ahirette de “hayır” ile karşılaşacaklardır. Öyle ki, Rablerinden görecekleri bu hayırlı muamelenin sonucu olarak Adn cennetlerine yerleştirileceklerdir. İnananların, takvalı davrananların daima ödüllendirileceği Rabbimizin bir vaadidir:

Şüphesiz, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, melekler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve âhirette sizin Yakınlarınızız. Cennette, Gafûr ve Rahîm Allah’tan bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir.

Ve Allah’a çağırıp/yakarıp salihi işleyen ve “Ben Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir Yakın’dır. (Fussılet/30-34)

-Onların [muttakilerin] çevrelerinde altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada nefislerin arzu duyacağı, gözlerin zevkleneceği her şey vardır.- Ve siz orada sürekli kalacaksınız. Ve işte bu, yapagelmiş olduğunuz şeyler sebebiyle, kendisine varis edildiğiniz cennettir. Orada sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz. (Zuhruf/71-73)

Allah, iman edenleri, basit yaşamda  [bu dünyada] ve ahirette sabit bir söze sabitler.  Allah, zalimleri de saptırır. Ve Allah, dilediği şeyi yapar. (İbrahim/27)

Muttakilerin kendilerine gönderilen vahiyleri “hayır” olarak nitelemeleri, Kur’an’ın mahza hayır, iyilik ve güzellik içerdiğini ifade etmektedir. Kur’an dünyada da hayırdır, ahırette de hayırdır. 

Oysa ahiret daha hayırlı [önemli] ve devamlı kalıcıdır. (A’la/17)

Sonrası senin için öncesinden elbette daha hayırlı olacak. Ve Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın. (Duha/4, 5)

Erkekten ve dişiden, mümin olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini, yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle karşılıklandıracağız [ödüllendireceğiz]. (Nahl/97)

Konumuz olan ayetlerde dikkat çeken bir başka nokta da, takvalıların tüm yaptıklarının ölüm anında kendilerine tastamam gösterilmek suretiyle sevindirilerek vefat ettirilecek olmalarıdır.

Ayetlerde müminler methedilip övülerek diğer insanlar da onların ulaşacakları mutlu sonu elde etmeye teşvik edilmişlerdir. H.Yılmaz

Lafzen, “meleklerin kendilerine gelmesini, yahut Allah'ın hükmünün (emr) gelmesini mi bekliyorlar?” -yani, Kıyamet Günü'nü mü bekliyorlar? Bu pasajın tam olarak ne anlama geldiği, bu sureyle aynı dönemde vahyedilmiş olan 6:158'de ortaya konmaktadır. M.Esed

Burada kâfirler uyarılmaktadır: "Niçin onlar hâlâ, çok basit ve açık olan daveti kabul etmekte tereddüt ediyorlar? Biz, Hakk'ın her yönünü ortaya koymak için her metodu denedik ve buna evrenin her tarafından şahitler getirdik; akıllı ve düşünebilen insanlar için şirke sapmaya neden olacak hiçbir boşluk bırakmadık. Şimdi onların bekledikleri şey ölüm meleğinin gelmesinden başka bir şey değil; işte o zaman son nefeslerinde daveti kabul ederler. Yoksa onlar kendilerini helak edip daveti kabul etmelerine neden olacak Allah'ın azabını mı bekliyorlar?" Mevdudi

Bkz. 6:10 ve ilgili not. Benzer cümleler Kur’an'da pek çok yerde, hep ilahî mesaja karşı inanmayanların alaycı tavrına dikkat çeken, onmaz günahkarları bekleyen ilahî azabı haber veren bir mesaj ortaya koymaktadırlar. Çoğu yerde olduğu gibi, burada da Kur’an işaret etmektedir ki, “ceza” ya da “azap” (‘azâb), bile bile işlenen hata ve günahların doğal ve kaçınılmaz bir sonucundan başka bir şey değildir: bunun içindir ki, günah işleyen kişi, böyle yapmakla kendi ruhanî ya da manevî bütünlüğünü tehlikeye attığına göre, aslında “kendi kendine zulmediyor” yahut “kendi kendine haksızlık yapıyor” demektir ve bunun sonucuna da katlanması, hak ettiği azabı ya da cezayı çekmesi gerekir. M.Esed

Bu ayetlerde, işi inada döküp bilgisizce ve herhangi bir dayanakları olmadan ahıreti, azabı inkâr eden müşriklere zımnen şöyle denilmektedir: “Niçin hâlâ çok kolay ve açık olan daveti kabul etmekte direniyorlar? Biz, gerçeği ortaya koymak için her metodu denedik ve buna evrenden ve kendi bünyelerinden kanıtlar gösterdik. Akıllı ve düşünebilen insanlar için şirke sapmaya neden olacak hiçbir boşluk bırakmadık. Onlarsa bunları hep göz ardı etmekteler. Ölüm meleği gelince işin farkına varacaklar. O zaman daveti kabul edecekler fakat bu kabul edişleri bir işe yaramayacaktır.”
Bu ayetin bir benzeri de En’am ve Furkan surelerine yer almıştı:

Meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden, ya da Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Rabbinin ayetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; şüphesiz biz de bekleyicileriz.” (En’am/158)

Hayır… Hayır… Yer üst üste sarsıntılarla dümdüz edildiği zaman, Rabbinin geldiği ve meleklerin saf saf dizildiği zaman, o gün cehennem de getirilmiştir; o insanın, o gün aklı başına gelecektir, artık aklının başına gelmesinin kendisine ne yararı var ki! [(Fecr/21-23)

Allah’a, Allah’ın peygamberlerine ve âhiret gününe iman etmeyen bir kimse, eğer ölüm anında, ölümün şiddetleri kendisine gelip çattığı ve ilâhî azabı kesinkes görüp hissettiği zaman iman ederse, bu imana “iman-ı ye’s” veya “iman-ı be’s [zoraki iman]” denir.
Zoraki iman şu üç durumda söz konusu olur:
1- Hayatta iken karşılaşılan felâketler karşısında.
2- Ölüm anında.
3- Kıyamette ve kıyamet sonrası dirilişte.
Bu üç durumdan biriyle karşılaştıktan sonra iman edenlerin imanları kabul edilmez. Çünkü onlar özgür iradeleri ile değil, karşılaştıkları belâların sebep olduğu korku ve ümitsizlikle, yani zoraki olarak iman etmişlerdir. Bu nedenle de, bu imanları kendilerine hiçbir fayda vermez.
Bu konu hakkında Kıyamet suresinin tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; s: 1,  c: 616-619) detaylı açıklama yapıldığından, ilgili bölümün oradan okunmasını öneriyoruz.

Ve Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “bana vahyolundu” diyenden ve “Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimleri ölümün şiddetleri içindeyken, melekler de onlara ellerini uzatmış, “Ruhunuzu teslim edin! Bugün, Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O’nun ayetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız!” derlerken bir görsen!(En’âm/93)

O gün onlar cehennem ateşine itildikçe itilirler. -İşte bu,  yalanlayıp durduğunuz ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız! – (Tur/14) H.Yılmaz

 

Bu ayette ise müşriklerin bir başka saçmalığına değinilmiştir. Onlar, beyinsizliklerinin vebalini Allah’a yüklemeye çalışmışlardır. Allah dileseymiş onlara şirk koşturtmazmış, suç işletmezmiş. Tabiî ki dilese yapardı ama “meşiet-i ilahî” insanların özgürce seçiminden yana gerçekleşmiştir. Sonucunu kabullenmek kaydıyla dileyen istediği gibi inanır ve yaşar. Hidayet için zorlama söz konusu değildir. Müşriklerin bu inançları En’am ve Zuhruf surelerinde daha evvel de bildirilmişti:

Allah’a ortak koşan kimseler diyecekler ki: “Allah dileseydi biz ortak koşmazdık, atalarımız da ortak koşmazlardı, hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan önce yalanlayanlar da azabımızı tadıncaya kadar işte böyleydi. De ki: “Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir bilgi mi var? Siz, sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.” (En’am/148)

Ve ansızın azap gelmeden,  kişinin, “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” demesinden yahut  “Allah bana doğru yolu gösterseydi, her halde ben müttakilerden olurdum” demesinden veya azabı gördüğü zaman, “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım” demesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin.” (Zümer/55-58)

Ayetteki “Kendilerinden önceki kimseler böyle yaptılar” ifadesi, Peygamber’in dönemindeki müşriklerden önceki nesillerin de kendi saçma düşüncelerine göre inanıp yaşadıklarını ve yaptıklarının vebalini Allah’a fatura etmeye kalktıklarını göstermektedir. O eski nesiller kendilerine gelen kitapları kendi anlayışlarına göre yorumladılar hatta tahrifat yapma cüretini gösterdiler.

Onlardan bir kısmı da ümmilerdir/Anakentliler’dir. Onlar Kitap’ı bilmezler, sadece hayal ve kuruntu bilirler. Ve onlar sadece zannederler [kuşkulanırlar].
Artık yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz paraya satmak için “Bu Allah katındandır” derler. Artık o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara yazıklar olsun, o kazandıkları şeyler yüzünden yazıklar olsun onlara! (Bakara/78, 79)

Ve onlardan [Kitap ehlinden], o, kitaptan olmamasına rağmen, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip büken bir güruh vardır. O, Allah katından olmadığı halde, “Bu, Allah katındandır.” derler. Kendileri bilip dururken, Allah’a karşı, yalan söylerler. (Âl-i Imrân/78) H.Yılmaz

Lafzen, “O'ndan başkasının buyruğuyla”. Bu açıdan bkz. 6:148 ve ilgili 141. not. (Zikredilen ayette de, yukarıdaki ayette de işaret edilen keyfî ve haksız yasaklama ve tabulara 6:136-153'de temas edilmekte ve ilgili notlarımızda açıklanmış bulunmaktadır.) Hakkı inkar edenlerin Allah'ın mesajlarına karşı takındıkları alaycı tavır, onların, Allah'ın insana bahşettiği serbest iradeyi, yani her türlü ahlakî tutumun temeli olan iyiyle kötü, doğruyla eğri arasında seçim yapabilme yetisini, yukarıda görüldüğü gibi, tartışma konusu yapmalarında da kendini göstermektedir.

Yani, elçiler kimseyi doğru yolu seçmeye zorlayamazlar. M.Esed

Bu noktanın öneminin kavranabilmesi için okuyucu En'am Suresi 148-150. ayetlere ve 124-126. açıklama notlarına bakmalıdır. Çünkü bu konu orada ele alınmıştır.
Yani, "Sizin itirazınız" yeni değil, sizden önceki sapık kimseler de aynı şeyi öne sürerlerdi. Bugün siz de, onlar gibi, sapıklığınıza ve yanlış hareketlerinize "Allah'ın dilediği bu" diye özür gösteriyorsunuz. Bunun kendinizi aldatmak ve nasihattan kaçmak için uydurduğunuz yalan bir özür olduğunu biliyorsunuz."
Bu cevap, aynı zamanda, Kur'an'ın sadece "eskilerin masalları" olduğunu söyleyen kâfirlere de imalı bir cevap niteliğindedir. (ayet 24) Onlar Hz. Peygamber'in (s.a) yeni bir şey sunmadığını söylemek istiyorlardı. Yani o, Nuh Peygamber'den beri tekrar edilegelen aynı eski hikayeleri anlatıyordu. Bu itiraza verilen cevap şöyledir: "Eğer Hz. Peygamber (s.a) yeni bir şey söylemiyor ve eskilerin masallarını tekrarlıyorsa, siz de kötü amelleriniz için yeni bir özür öne sürmüyor ve sizden öncekilerin öne sürdükleri özürleri tekrarlıyorsunuz." Mevdudi

 

Yahut: “her çağda”, çünkü ümmet terimi bu anlamı da taşımaktadır. En geniş anlamıyla, terim burada “uygarlık” ya da belli bir çağda, belli bir zaman aralığında yaşayan kuşaklar, toplumlar olarak anlaşılabilir.

Tâğût terimine ilişkin bu çeviri için bkz. 2. sure, 250. not. Hatırlanmalıdır ki, Kur’ânî kavram örgüsü içinde “Allah'a kulluk etmek” tabiri, kaçınılmaz olarak, insanın O'na karşı duyduğu sorumluluk hissini, sorumluluk anlayışını ifade eder: bunun içindir ki, yukarıdaki buyruk, son derece kısa ve özlü bir ifade tarzı içinde, bütün ahlakî emir ve nehiyleri topluca içine almaktadır: dolayısıyla ahlakın kaynağı ve temeli olduğu gibi, her ümmet için yenilenen tevhid dininin de değişmeyen ana mesajı durumundadır.

Yani, onlar Allah'ın bütün insanlara teklif ettiği doğru yol bilgisinden yararlanmasını bilenler.

Lafzen, “bir kısmı da, sapıklığın kendileri için kaçınılmaz olduğu (hakka ‘aleyhi) kimseler” yahut “sapıklığı hak edenlerdi”: yani, Allah'ın uyarıcı, yol gösterici mesajına bilerek ve inatla karşı durduğu, ona uymaya yanaşmadığı için “kalpleri mühürlenmiş” olanlardı (bkz. 2. sure, 7. not; ayrıca 14. sure, 4. not). M.Esed

Yani, "Siz işlediğiniz günahlara 'Allah'ın dileği böyle' diye özür öne sürerek kurtulamazsınız, çünkü biz her ümmete 'Benden başkasına kulluk etmeyin, tağuta uyup, ona itaat etmeyin' diye tebliğ eden bir peygamber gönderdik. Bunun yanısıra sizi, daha önceden amellerinizi ve sapıklıklarınızı kabul etmediğimiz konusunda uyarmıştık. O halde neden sapıklıklarınız için özürler bulmaya çalışıyorsunuz? Yoksa size gönderdiğimiz rasûllerin size dini tebliğ etmek yerine, sizi zorlaması gerektiğini mi söylemek istiyorsunuz?" (Allah'ın "dileği" ile Allah'ın "kabul"ü arasındaki fark için bkz. En'am. an: 80, Zümer. an: 20)
Yani, "Ne zaman bir ümmete bir peygamber gelse onlar iki grup olurlar."
(1) Daveti kabul edenler (Eğer Allah'ın dilemesi olmasa bu da imkansız olur.)
(2) Daveti reddeden ve sapık yola bağlananlar. (Daha geniş açıklama için bkz. En'am. an: 28.)
Yani, siz insanlık tarihinden kendinize ders çıkarabilirsiniz. Sözgelimi Hz. Musa (a.s) ve İsrailoğulları mı Allah'ın azabına çarptırılmıştır yoksa Firavun ve kavmi mi? Yine azab, Hz. Salih, Hz. Hud, Hz. Nuh ve diğer peygamberlere inanan kimselere mi, yoksa onları reddedenlere mi gelmiştir? Bu tarihi misallerden, kafir toplumlara bir mühlet tanınmış olduğu ortaya çıkmıyor mu? Allah onlara inkar ve isyan etmelerine rağmen, yine de mühlet vermiştir. Ancak kendilerine yapılan tebliğ ve nasihata rağmen, bir toplum dalâlet üzerinde ısrar eder ve haddi aşarsa, onlara verilen mühlet sona erer ve Allah o toplumu helâk eder. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz, rahmeti gereği, insanların doğru yolu bulmaları, “Allah’a ibadet edip tağuttan kaçınmaları” için elçi gönderdiğini beyan etmektedir.

Gönderilen elçilerin görevi ve onlara indirilen vahiylerin temel mesajı, insanları tağuta kulluktan kurtarıp Allah’a kulluğa yöneltmektir.

Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki, ona: “Gerçek şu ki Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için bana ibadet edin.” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiyâ/25)

Ve sen, elçilerimizden senden önce gönderdiğimiz kişilere sor, “Biz Rahman’ın astlarından ibadet edilecek ilâhlar kılmış mıyız?" (Zuhruf/45)

Bu görev ve mesaj, kısaca “la ilahe illallah”ı bütün muktezası ile insanlara iletmek ve bu ilkeye göre hareket edilmesini sağlamaya çalışmaktır.
Ayette “Allah’a kulluk”un alternatifi “tağuta kulluk” olarak verilmiştir. Nitekim Rabbimizin tevhid inancını ortaya koyarken kullandığı “karşıtlık ilkesiyle anlatım” metodu başka ayetlerde de görülmektedir:

Dinde zorlama yoktur; rüşd ğayden [iman küfürden, iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan] iyice ayrılmıştır. O halde kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Bakara/256)
Ayette bahsedilen “Tağût” ve onun bu adı almasına sebep olan “tuğyan/azma” hakkında kısa bir hatırlatmanın yararlı olacağı kanaatindeyiz:

TUĞYAN: Tâğût’un eylemi olması bakımından öncelikle bu kavramın bilinmesi gerekmektedir.
Tuğyan, "haddi aşma, zulüm, azgınlık, sapıklık, isyan, küfür" de­mektir.
Tuğyan kelimesi, tağâ [azdı, taştı, zulmetti] fiilinin mastarı olarak Kur’an'da dokuz yerde geçer. Ayrıca "haddi aşıp azgınlık yapan kişi ve topluluklar" manasında [tağ] altı yerde; insanları yoldan çıkaran, azdı­ran "şeytan", "put" ve "kâhin" anlamında [tâğût] sekiz yerde geçer. Mas­tar ve diğer türevleriyle birlikte bu kelime Kur’an'da toplam otuz dokuz yerde zikredilir. Tuğyan, insanın tabiatında vardır. Vahye kulağını tıkayan, kendi aklını yegâne rehber kabul ederek kendini beğenen bencil insan, bir de çok mal sahibi olup kendini ihtiyaçtan uzak görmeye başladı mı, tuğyan içine düşmüş olur.
İnsan, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek hissettiği zaman artık Allah'ı unutur; gerçek kudret, gerçek ilim, ger­çek dileme, gerçek güç ve irade sahibinin yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum insan için tuğyana açılan bir kapıdır; ar­tık dilediğini yapar, hak-hukuk ve sınır tanımaz. Allah'a ortak koş­maya, nefsini O'nun yerine geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeye başlar. İşte bu hâl, tuğyan hâlidir ve bu tür insanlar da Kur’an'ın diliyle "tâğî'dir.
Kur’an'da Firavun, tuğyanın simgesi olarak takdim edilmiştir. O, bütün gücün kendi elinde olduğuna inanıyor, insanları küçük görü­yor, öldürüyor ve en kötü işkenceye maruz bırakıyordu (Bakara/49, İbrahim/6). Firavun mantığına göre bütün insanlar onun kulu-kölesi, Mısır ve nehirler onun mülkü idi (Zuhruf/51).
Eğer Musa (as) ile Harun (as) ona tuğyanını hatırlatmasa ve onu Allah'a çağırmasa idiler, Firavun da âhirette Allah'a karşı bir bahane üretebilir, "Rabbim! Bana bir uyarıcı gelmedi ki!" diyebilirdi. Çünkü azgınlığının farkında değildi; insanları köle olarak çalıştırmayı, onlara işkence et­meyi ve öldürmeyi tabiî hakkı olarak görüyordu. Saltanatı onu mağ­rur etmişti.
Tuğyan'ın temelinde kibir ve bencillik yatar. Şeytanın da azgınlığının sebebi kibir ve bencillikti. Bu bakımdan Nisâ/51'de tâğût, şey­tanı [İblisi] da kapsamaktadır.

TÂĞÛT:

Arapça "Yüce Allah'a isyan etmek" anlamına gelen tağa kökünden türemiş bir kavramdır. "Azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytan, put, puthâne, kâhin, sihirbaz, Allah'ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluş" anlamlarına gelir. Tuğyan ile aynı kökten gelen tâğût kelimesi; "azgın, insanlara zorla hükmeden, kâfir, zorba kişi"yi ifade eder.
Kur’an'da Allah müminlerin dostu ve yardımcısı; tâğût ise kâ­firlerin dostu ve yardımcısı olarak gösterilmiş, müminlerin "Allah yolunda savaştıkları", kâfirlerin ise "tâğût yolunda savaştıkları" ifade edilmiştir:
Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır, inkâr edenlerin ise dostları tâğûttur [azgın putlardır]. Onları aydın­lıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada temelli kalacaklardır. (Bakara/257)
İnananlar Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler ise tâğût [şeytan] yolunda savaşırlar. Şeytanın dostlarıyla savaşın. Esasen şeytanın hilesi zayıftır. (Nisâ/76)
Allah'ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geç­mek üzere hükümler icat eden her kişi ve kurum, tâğûttur.
Tâğût, Allah'a karşı isyan etmesinin yanısıra, O'nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Bu işleviyle o, şeytân, papaz, dî­nî veya siyasî bir lider olabilir.
Yüce Allah Kur’an'da “Andolsun ki, Biz her kavme ‘Allah'a ibadet edin, tâğûta kulluk etmekten kaçının!’ diye (tebliğ yapması için) bir peygamber göndermişizdir (Nahl/36)” ve “İman edenler Allah yolun­da savaşırlar, kâfirler ise tâğût yolunda savaşırlar (Nisâ/76)” ayetleriyle müminlere tâğût hakkında bilgi vermekte ve tâğûta karşı takın­maları gereken tavrı açıklamaktadır.
Her ne şekilde olursa olsun, insanlar tarafından Al­lah'ın hükümlerine muhalefet edecek şekilde konulan hükümler, "tâğûtî hükümler" ola­rak isimlendirilirler. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Sana indirilen Kur’an'a ve senden önce indirilen kitaplara iman et­tik” diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tâğûtun huzurunda muhakeme olmak [hükümlerine boyun eğmek] istiyor­lar. Hâlbuki tâğûtu inkâr etmekle [kâfir saymakla, lânetlemekle] emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa saptırmak ister. (Nisâ/60)

Kendisinde böyle yetkiler görüp, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyip hevâ ve hevesleri doğrultusunda hükümler koyanlar, aynı za­manda "ilâhlık" iddiasındadırlar. Dolayısıyla Allah'ın hükümleri dışında hüküm koyanlar ve o hükümlere tâbi olanlar, tevhîd akidesi­nin dışına çıkıp kâfir, zalim ve fasık olurlar. Allah Teâlâ, Allah'ın in­dirdiği ile hükmetmeyenleri kafir, zalim ve fasık olarak nitelemiştir (Mâide/44-47).
Konumuz olan ayetten de anlaşıldığı üzere Yüce Allah, Nûh (as)'dan Muhammed (as)'e kadar bütün peygamberleri, insanlığı tev­hide, yani Allah'ın birliğine, ortağı olmadığına inanmaya; O'nun koy­duğu hükümleri kabullenmeyip hevâ ve heveslerine göre hüküm koyan tâğûta karşı savaşmaya ve tâğût kapsamına giren şeylere kul­luk etmekten kaçınmaya çağırmaları için göndermiştir.
Bu tâğûtlar, İbrâhîm (as) döneminde Nemrut, Mûsâ (as) döne­minde Firavun, Muhammed (as) döneminde de Ebû Cehl ve Ebû Leheb gibi toplumun ileri gelenleri ve puta tapan şahsiyetleridir; diğer peygamberler döneminde de, kendilerine gönderilen tevhîd akidesi­ni/inancını inkâr edip, atalarından kalan inançlar üzerinde inat gös­teren puta tapan kavimlerdir.
Tâğûtların devri kapanmış değildir. Peygamber bulunsun veya bulunmasın, her dönemde tâğûtlar var olmaya devam etmiştir. Onlar sadece eski kavimlerde ortaya çıkıp yaşama imkânı bulan güçler değil; bugün de müslümanlara en azim düşmanlığı ve en yıkıcı propagandaları reva gören kişi, odak veya organizasyonlardır. Tâğût, ekonomik, sosyal ve kültürel güç kaynaklarını ele geçirmiş, ahlâkî değerleri [dini] toplumların gözünde itibarsız ve taraftarı olmaktan çekinilen bir duruma düşürmeyi göze alacak kadar düşmanlığını ilerletmiştir. Ayrıca doğrudan yaptıklarının dışında, insanlığın ortak değerleri adı altında pek çok kavramı da müslümanlara zarar verecek bir içeriğe dönüştürmüştür. Kısaca tâğût, müslümanları dört bir yanından kuşatmış bulunmakta ve müslümanlara hayat hakkı tanımamaktadır.
Öyleyse anlıyoruz ki, Peygamberimizin görevi sokaktaki şımarık­larla değil, tâğûtî düzenin kurucularıyla mücadele etmekti. İlk işi, toplumun hidayet yolu üzerinde oturup haydutça engellemeler yapan bu azgın güruhu uyarmaktı.
Bu açıklamalardan sonra tekrar konumuz olan 36. ayete dönelim: Rabbimiz ayetin sonunda “Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş?” buyurmuştur. Böyle buyurarak peygamberlere ters davranan ve gerçeği yalanlayanların durumlarının araştırılmasını istemiştir.
Rabbimizin geçmişten ibret alınması amacıyla yaptığı bu davetin yer aldığı onlarca ayet mevcuttur. Bunlardan birkaçını hatırlatmakla yetiniyoruz:

Peki, onlar, yeryüzünde yolculuk etmediler mi? Ki kendilerinden öncekilerin akıbeti nasıl olmuş bir görsünler. Allah, onları yerle bir etti. Bu kâfirlere de onların başına gelenlerin benzerleri vardır. (Muhammed/10)

Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki onların, kendisiyle akledecekleri kalbleri ve kendisiyle işitecekleri kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur. (Hacc/46)

Ve ant olsun, onlardan öncekiler de yalanladılar. Peki, Beni inkâr ediş nasıl oldu? (Mülk/18) H.Yılmaz

 

Bu ayette Resulullah’a, ne kadar gayret gösterirse göstersin, kalbini mühürletmiş kişilerin doğru yola gelmeyecekleri bildirilmiştir. Peygamberimizin kendini hırpalayacak kadar çabalamasının gerekmediği mesajı verilerek teselli edildiği bu ayette aynı zamanda inkârcılara da yardımcısız ve çaresiz kalacakları uyarısı yapılmıştır.
Bu konunun detaylı olarak yer aldığı birçok ayet vardır:

Ey Elçi! Kalpleri iman etmediği halde ağızlarıyla “inandık” diyen kimseler ve Yahudilerden küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler ve sana gelmeyen kimselere için dinlerler [casusluk ederler]; kelimeyi yerlerinden kaydırıp değiştirirler. “Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!” derler. Allah bir kimseyi fitneye düşürmek isterse, sen Allah’a karşı, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve ahirette onlara büyük azap vardır. (Maide/41) 
O [Nuh]: “Onu size ancak dilerse Allah getirir. Ve siz O’nu âciz bırakanlar değilsiniz. Ben size öğüt vermek istemiş olsam da, eğer Allah sizi azdırmayı murat ediyorsa, benim öğüdüm size bir fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve yalnızca O’na döndürüleceksiniz” dedi. (Hud/34)

Kesinlikle sen sevdiğini doğru yola iletemezsin; ama Allah dilediğine doğru yolu gösterir ve O, doğru yola girecek olanları daha iyi bilir. (Kasas/56)

Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru yola getirir. Ve hayırdan infak ettiğiniz şeyler sırf kendiniz içindir. Ve siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında infak etmezsiniz. Ve hayırdan ne infak ederseniz o size tastamam ödenecektir. Ve siz zulmedilmeyeceksiniz. (Bakara/272)

Şüphesiz, şu, aleyhlerinde Rabbinin Kelime’si hakk olmuş olan kimseler, kendilerine bütün mucizeler hep birden gelse, yine de o acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler. (Yunus/96, 97)

Allah’ın kimleri saptıracağı, kimlere hidayet edeceği birçok ayette yer almıştır. Bu konuyu daha evvel Tekvir suresinin tahlilinde ele aldığımızdan, detayın oradan (Tebyinü’l Kur’an; c.1,  s.180) okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Lafzen, “ve” -ama, bu bağlaç, açıkça görüldüğü gibi, önceki ifadeyi, kendisine bir yönde açıklama getiren bir başka cümleye bağladığı için, çeviride daha uygun olacağı düşüncesiyle “üstelik” sözcüğüyle aktarıldı.

Kıyamet'in böylece kesin bir biçimde inkarı -ki bu iyi ve kötü eylemler hakkında Allah'ın nihaî yargısının da inkarı anlamına gelir- insanın aktüel ya da potansiyel gözlemleriyle bilinenin dışında başka herhangi bir realitenin var olabileceğini reddeden belli bir zihniyetin karakteristik yanıdır. Bu zihnî tutum, hayata kopkoyu maddeci bir gözle bakmanın ve yukarıda 22-23. ayetlerde işaret edilen “büyüklenme” tavrının bir sonucu olduğundan, Allah'ın varlığına dair -hiçbir sonuca götürmediği için- belli belirsiz, bulanık bir inanç içerse bile, kelimenin en derin anlamıyla dinsizliğe ya da din-düşmanlığına delalet eder. M.Esed

Yani, öncelikle kıyamet ve yargı gerçeğini, ve genel anlamda, dünya hayatı boyunca insanın zihnini meşgul eden bütün fizik ötesi soruların nihaî cevabını. M.Esed

Burada mantıki olarak kıyametin ve öldükten sonra dirilmenin gerekliliğini gösteren iki şey belirtilmektedir: 1) Gerçeği gözler önüne sermek. 2) Bu dünyadaki doğru ve yanlış amelleri nedeniyle insanları cezalandırmak veya mükafatlandırmak. İnsanın yeryüzünde yaratılışından beri gerçeğin; aileler, milletler ve ırklar arasında anlaşmazlıklara neden olacak biçimde değişik şekillerde algılandığı bilinen bir noktadır. Bu değişik algılamalar farklı teorilere dayalı bir çok farklı toplum, kültür ve inançların doğmasına neden olmuştur. Her çağda bu teorilerin milyonlarca taraftarları, kendi teorilerini yaymak için hayatlarını, mal ve şereflerini bu yola harcamışlardır. Her grup diğerini yok etmek için büyük bir çaba sarfetmiştir. Durum bu olunca, her aklı başında olan insan bu uzlaşmaz farklılıkların mutlaka bir gün çözümlenmesi ve neyin doğru neyin yanlış olduğunun ortaya çıkması gerektiği sonucuna varacaktır. Gerçek perdesinin bu dünyada iken açılamayacağı ve her şeyin ortaya serilemeyeceği meydandadır. Çünkü bu dünyanın üzerine kurulduğu sistem buna izin vermez. Bu nedenle bu ihtiyacın karşılanması için başka bir dünyaya gerek vardır.
Bu sadece aklın ve mantığın değil, ahlâk duygusunun da gerektirdiği bir ihtiyaçtır. Ahlâk duygusu herkesin adaletli davranıp davranmadığına, doğru iş yapıp yapmadığına göre mükafatlandırılmasını veya cezalandırılmasını gerektirir. Çünkü, bazı insanlar, diğerlerine zulmetmiş, bazıları zulme uğramış, bazıları fedakârlık etmiş, bazıları da onların fedakârlıklarını istismar etmiştir. Böylece herkes, milyonlarca insanı iyi veya kötü yönden etkileyen ahlâkî veya gayri ahlâkî felsefeler ortaya atmış ve uygulamışlardır. Ahlâk duygusu, ahlâkî sonuçların gerçek yerini bulacağı ceza ve mükafatın verileceği bir zamanın olmasını gerektirir. Bu amaç bu dünyada gerçekleştirelemeyeceği için başka bir dünya olmalıdır. Mevdudi

Bu ayetlerde de yine akıllarını kullanmayan müşriklerin temelsiz inançları sorgulanmakta ve bu inancın geçersizliği ortaya konmaktadır. Müşriklerin Allah'a yemin ederek ısrarla ahireti reddetmelerine karşılık, Rabbimiz de onların bu inanışını reddederek “Hayır, Allah ölüleri, üzerine aldığı gerçek bir vaat olarak, onların, hakkında ihtilaf ettikleri şeyi onlara açığa koymak ve inkâr eden kimselerin yalancıların ta kendisi olduklarını bildirmek için diriltecektir” ifadeleriyle gerçeği açıklamaktadır.
Müşriklerin kıyamet ve öldükten sonra dirilmeyi kabul etmeyişleri daha evvel birçok yerde konu edilmişti: Bunlardan Ya Sin suresinde yaptığımız açıklamayı burada da naklediyoruz:

Ve o insan [o kişi], kendisini bir nutfeden [bir damla sudan] yarattığımızı görmedi mi de şimdi o, apaçık bir hasımdır [düşmandır].
Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı. Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”
De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O, her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz.
Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O, çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir.
Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu / işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir. (Ya Sin/77, 82)

Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? (Saffat/16) 

Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz karşılık göreceğiz? (Saffat/53)      

Ama kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler, “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” dediler. (Kaf/2, 3)         

Ve onlar: “Biz yeryüzünde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Aksine onlar, Rabblerine kavuşmayı [O’nun huzuruna varacaklarını] inkâr ediyorlar. (Secde/10)    

Ve onlar dediler ki: “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?” (İsra/49)     
Bu, ayetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve: “Sahi bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, yeni bir yaratılışla diriltilmiş olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. (İsra/98) 

Size, gerçekten siz öldüğünüz, toprak ve kemik olduğunuzda, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? (Müminun/35)                  

Peygamberimizin tebliğine karşı yapılan bütün bu itirazlara ikna edici deliller gösterilerek her defasında cevap verilmiştir. “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O her yaratmayı çok iyi bilendir” ifadesi de bu cevaplardan biridir.
Aşağıdaki ayetler de diğer cevaplardan bazılarıdır:

Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar. (Mümin/57)                      

Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu [göğü] O   [Allah] yaptı:
Boyunu yükseltti ve onu düzene koydu, gecesini kararttı ve kuşluğunu [ışığın parlaklığını] çıkarttı. Ve ondan sonra yeryüzünü döşedi; yeryüzünden suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da sabitledi [demirledi; sağlam bir şekilde yerleştirdi], sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak [yararlanmak] üzere. (Naziat/27–33)

Ölümü aranızda Biz takdir ettik Biz. Biz önüne geçilebilenler değiliz.
Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getiririz ve sizi bilmediğiniz bir şeyde inşa ederiz. (Vakıa/60, 61)         

Rabbimiz Âdem’i anasız babasız, İsa peygamberi de babasız yaratmıştır. Ayrıca Rabbimiz, Rum suresinin 19–24. ayetlerinde bildirildiği gibi, ölüden diri, diriden de ölü yaratmaktadır. Bu konu daha evvel Ya Sin suresinin tahlilinde ele alındığından, detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3,  s: 316, 317) okunmasını öneriyoruz.
Ahıretin gerekliliği Yunus suresinde şöyle açıklanmıştır:

Hepinizin dönüşü sadece O'nadır. Allah bunu hakk olarak vaat etmiştir. Şüphesiz O, halkı ilk baştan yaratır, sonra iman eden ve salihatı işleyen kimseleri kıst [nasipleri, hakları olan payları] ile karşılık vermek için geri döndürür. Şu küfretmiş olan kimseler, küfretmeleri nedeniyle, kaynar sudan bir içki ve acıklı azap kendileri için olanlardır. (Yunus/4)

Yeniden diriltilmenin mümkün olduğu Kur’an’da günlük hayattan birçok aklî örnekler gösterilerek açıklanmış, her şeyi ilk defa yaratan ve bu yaratmayı sürekli devam ettiren Allah’ın, istediği her şeyi kıyametin ardından istediği biçimde yeniden yaratabileceği, bunun O’na çok kolay olduğu mukayeseler yapılarak defalarca tekrarlanmıştır:

Ve Allah rüzgârları gönderendir. Sonra onlar da bir bulutu harekete geçirip yukarılara kaldırır. Derken Biz onu ölmüş bir beldeye sevk etmişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir ölmüş çürümüş insanlara hayat vermek. (Fatır/9)]

Ve şüphesiz senin yeryüzünü boynu bükük görüp de Bizim onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman onun titreşmesi ve kabarması O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki ona hayat veren kesinlikle ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü yetendir. (Fussilet/39)  

Allah'ın gökten bir su indirip de onu bir yoluyla yeryüzündeki pınarlara koyduğunu, sonra onunla renkleri değişik bir ekin çıkardığını, sonra onun olgunlaşıp da senin onu sararmış gördüğünü, sonra da onu bir çöpe çevirdiğini görmedin mi? Şüphesiz bunda kavrama yeteneği olanlar için bir öğüt/ hatırlatma vardır. (Zümer/21)

Sonra öldürdü onu, kabre koydurdu.
Sonra dilediği zaman diriltip ortaya çıkardı onu.
Hayır… Hayır… O, O`nun kendisine emrettiğini şimdiye kadar hiç yerine  getirmedi.
Hadi, bakıversin insan kendi yiyeceğine! (Abese/21-24)

Peki Biz ilk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır ama, onlar yeni bir yaratılıştan kuşku içindedirler. (Kaf/15)

Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır?
O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi?
Sonra bir alak [embriyon] idi de sonra onu yaratmış sonra da düzene koymuştur; ki ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi var etmiştir.
Peki, bu [bütün bunları yapan] ölüleri diriltmeye kadir [güç yetiren] değil midir? (Kıyamet/36-40)

Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, -[bilin ki] ne olduğunuzu size açıklamak için- şüphesiz Biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra bir alakdan sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en fena zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki kupkurudur; fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir.
İşte bu [gösteriyor ki], şüphesiz ki Allah hakktır [gerçektir]. Şüphesiz ölüleri sadece O diriltir ve şüphesiz sadece O her şeye kadirdir.
Kıyamet ise şüphesiz gelicidir. Kesinlikle onda şüphe yoktur. Ve şüphesiz ki Allah bütün kabirlerde olan kimseleri tekrar diriltecektir. (Hacc/5-7)

De ki: “İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun. Sonra onlar; “Bizi kim geri döndürecek?” diyecekler. De ki: “Sizi ilk defa yaratmış olan.” Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki: “Çok yakın olması umulur! Sizi çağıracağı [diriltileceğiniz] gün, O’nu överek onun çağrısına uyacaksınız ve zannedeceksiniz ki, pek az  kaldınız.” (İsra/50-52)

Onlar, gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet şüphesiz ki, O her şeye gücü yetendir. (Ahkaf/33)

Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu [göğü] O [Allah] yaptı. (Naziat/27)]

Ve O, sizi geceleyin vefat ettiren, gündüzün elde ettiğiniz şeyleri bilen, sonra adı konmuş ecelin [vadenin] gerçekleşmesi için sizi kaldırandır. Sonra dönüşünüz yalnızca O’nadır. Sonra O, yaptıklarınızı size haber verecektir. (En’am/60)

Sonra kendi gerçek Mevlâları Allah’a döndürülürler. Dikkatli olun, hüküm ancak O'nundur ve O, hesap görenlerin en süratlisidir. (En’am/62)

Allah, o canları öldükleri zaman, ölmeyenleri de uyuduklarında alır. Sonra haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkoyar, diğerlerini de adı konmuş bir süreye kadar salıverir. Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice ibretler vardır. (Zümer/42)

Ölümü aranızda Biz takdir ettik Biz. Ve Biz, sizi benzerlerinize değiştirmemiz ve sizi bilmediğiniz bir şeyde inşa etmemiz üzerine önüne geçilenler değiliz.
Ve ant olsun, ilk yaratılışı bildiniz. Peki, düşünüp öğüt almanız gerekmez mi? (Vakıa/60-62)

Bu ayetlerin ışığı altında, “Ahiret”in gerekliliğini şu şekilde özetleyebiliriz:

* Ahiret korkusu, rahatını seven ve dünya nimetlerini arzu edecek bir yapıda yaratılmış olan insanı bu uğurda işleyeceği suçlardan caydırabilecek bir unsurdur. Çünkü menfaati için her türlü sorumsuz davranışı işleyebilecek nitelikteki insanoğlu ancak bir “mükâfat ve ceza yurdu”nun varlığı sayesinde kendisini denetleyebilmekte, böylece dünya yaşamındaki kötülükler bir parça da olsa frenlenebilmektedir. Ahiret korkusunun hiç olmadığı bir dünyada nasıl bir kargaşa, düzensizlik ve çürümenin hüküm süreceğini hayal etmek bile dehşet vericidir.
* Kendisine doğru yol gösterilmesine karşılık, insan, bu dünyada tam olarak özgür bırakılmıştır. Dolayısıyla insanlardan bazısı imanı, bazısı küfrü, bazısı da şükrü veya nankörlüğü tercih etmektedir. Mantıkî olarak düşünüldüğünde, tam bir serbesti içinde yapılan bu tercihlerin mutlaka mükâfat ya da ceza şeklinde karşılık bulması gerekmektedir. Bu karşılıkların verileceği yer ahirettir.
* İnsanın yaptıklarının tam karşılığını bu dünyada aldığını söylemek mümkün değildir. Zira birçok iyi davranış görülmediği veya görmezden gelindiği için karşılıksız kalır, birçok iyi kimse de hiç suçu yokken zulme uğrar, suiistimale maruz kalır. Oysa adalet, karşılıkların tam olarak alınmasını gerektirir. O hâlde, yapılan zerre kadar bir hayır ve şerrin bile ihmal edilmediği, kesin adaletin sağlandığı bir başka dünya daha olmalıdır. İşte, bu dünya ahiret yurdudur ve orada bütün ameller, “Hâkimler Hâkimi”, “Adiller Adili” Allah tarafından karşılıklandırılacak, böylece hakk yerini bulmuş olacaktır.

O gün onlar cehennem ateşine itildikçe itilirler. -İşte bu,  yalanlayıp durduğunuz ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!- (Tur/13-16) H.Yılmaz

Bu ayette Rabbimiz sonsuz kudretine dikkat çekerek değişik zamanlarda ölen tüm insanların bir anda diriltilmesini çok zor bir iş olarak kabul eden zavallılara mesaj vermektedir. Allah’ın bir şey yaratmak için uygun ortam ve koşullara ihtiyacı yoktur. O sadece “ol!” der, o da [murad edilen şey de] hemen oluverir.

Ve buyruğumuz, ancak, göz kırpması gibi bir tekdir. (Kamer/50)

Sizin yaratılmanız ve ölümden sonra diriltilmeniz ancak bir tek kişininki gibidir. Şüphesiz Allah en iyi işiten, en iyi görendir. (Lokman/28)

Allah için çocuk edinmek diye bir şey yoktur. O, bundan münezzehtir. O, bir şeye hükmederse, ona sadece “ol” der, o da oluverir. (Meryem/35)

Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu / işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir. (Ya Sin/82)

O, yaşatır ve öldürür. Artık O, bir emr gerçekleştirince artık ona sadece ‘ol!’ der de o,  hemen olur. (Mü’min/68) H.Yılmaz

Bu, ölülerin diriltilmesini ve değişik zamanlarda ölen tüm insanların bir anda diriltilmesini çok zor bir iş olarak kabul edenlere bir cevap niteliğindedir. Burada onlara, sadece "ol" emri ile dilediği her şeyi yapmaya kadir olan Allah için, bunun çok kolay bir iş olduğu söylenmektedir. Çünkü Allah bunun için hiç bir yardıma, araca ve uygun ortama ihtiyaç duymayacak denli bunlardan yücedir. Onun sadece "ol" demesi, gelmesi için yeterlidir. Bu dünya O'nun "ol" emri ile yaratılmıştır. Aynı şekilde ahiret de sadece O'nun "ol" emri ile yaratılacaktır. Mevdudi

 

Ellezîne hâcerû ifadesine ilişkin bu aktarım hk. bir açıklama için bkz. 2. sure 203. not ve 4. sure 124. not: “zulüm diyarını” ya da “zulmün egemen olduğu alanı terk etmek” ifadesinin burada sırf manevî, ruhanî bir çağrışım taşıyor olması, ifadenin bir önceki ayette temas edilen “hakkın inkarı” ifadesinin hemen ardından geliyor olmasından bellidir.

Bkz. yukarıda 28. not. - İlk ağızda “bildi” anlamına gelen ‘alime fiili aynı zamanda “öğrendi” ya da “görüp anladı” anlamını da taşımaktadır; Beğavî, Zemahşerî ve Râzî'nin de belirttikleri gibi, lev kânû ya‘lemûn ibaresindeki “onlar” zamiri önceki pasajlarda geçen inkarcılara ilişkindir; bu nedenle, çevirideki “bir anlayabilselerdi!” sözü burada, sonraki nesne cümleciğiyle kendiliğinden aşikar bir bağlantı sağlayacak biçimde açık olarak ifade edilmiştir. M.Esed

Burada, kâfirlerin işkenceleri nedeniyle yurtlarını terketmek zorunda kalan ve Mekke'den Habeşistan'a hicret eden muhacir müslümanlar teselli edilmektedir. Burada kâfirlerden hemen sonra muhacirlere değinilmesi kâfirlere imalı bir uyarı niteliği taşımaktadır. Onlara, müslümanlara yaptıkları eziyetlerin cezasız kalacağını düşünerek kendilerini aldatmamaları söylenmektedir: "Ey zalimler! Zulme uğrayan müminlerin adalet bulmayacaklarını mı sanıyorsunuz?" Mevdudi

Yani, eğer inananları harekete geçiren manevî saikleri gerçekten anlayabilselerdi, (inkarcıların) kendileri de inanmaya başlarlardı. M.Esed

Bu ayetlerde, zulme uğradıklarında inançlarında sebat gösterip gerektiğinde mallarını, mülklerini, yurtlarını bırakıp inançlarını bir başka yerde yaşamak isteyenler övülmektedir. Bu ayetler peygamberimize ve sıkıntıdaki Müslümanlara hicret işareti vermektedir.
Mekkeli müşrikler tevhid inancından geri çevirmek için müminlere ellerinden gelen her türlü işkenceyi yapmaya başlamışlardı. Tarih kitaplarında yer aldığına göre, İslam daveti başlayıp Kureyş'ten ina­nanların sayısı çoğaldıkça Mekkeli müşrikler büyük tepki göstererek müminlere sataşmaya ve işkence etmeye başlamışlar, onları tevhid inancından geri döndürmeye çalışmışlardır.
Bunun üzerine ilk Müslümanlardan bir grup peygamberimizin yol göstermesiyle Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmışlardır. İlk seferinde 11 erkek, 4 kadın hicret etmiştir. Muhacirlerin çoğunluğu Kureyş’in gençlerinden oluşmaktaydı. Müşriklerin de akrabaları idiler. Bir müddet sonra Habeşistan’daki bu muhacirlere müşriklerin inandığına dair yanlış bir haber ulaştı ve hemen geri döndüler. Ne yazık ki, bu haber doğru değildi. Yanlış haber, Resulullah’ın Necm suresini tebliği anında müşriklerin gayri ihtiyari secde etmelerinden kaynaklanmıştı.
Mekkeli müşrikler yeniden zulmetmeye başladılar, müminler tekrar hicret ettiler. Bu kez onlara başkaları da katılmış ve sayıları 83 erkek ve 18 kadın olmak üzere 101’e ulaşmıştı. Bu ikinci grup Hicret’in 6. yılına kadar orada kaldı. Bu esnada müslümanlar Medine’de güçlenip kuvvetlenmişlerdi. Durumu öğrenmeleri üzerine Habeşistandaki göçmenler hemen Medine’ye döndüler.
“Esbabı Nüzul” kayıtlarında (Vahıdi; Esbabü’n-Nüzul, İbn Cerir, İbn Ebi Hatim) bu ayetlerin Ebu Cendel b. Süheyl, Bilal, Habbab, Abis ve Ammar hakkında indiği nakledilir. Ancak bu nakiller doğru bile olsa, ayetlerin mesajını birkaç kişiye hasretmek doğru değildir. Ayetler tüm zamanlara şamil mesajlar içermektedir. H.Yılmaz

Bu pasajın işaret etmek istediği iki husus vardır: ilki, 36. ayette beyan edilen ifadeyle bağlantılı olarak, Allah'ın şu ya da bu dönemde her ümmete, her uygarlığa peygamber gönderdiği ve dolayısıyla belli başlı hiçbir insan topluluğunun, hiçbir ümmetin ilahî yol gösterme rahmetinden yoksun kalmadığı hususu; ikincisi ise, inkarcıların, Muhammed (s)'in, “ölümlü bir insan” olduğu için Allah'ın elçisi olamayacağı yolunda sıkça dile getirdikleri itiraza cevap olarak Allah'ın bütün peygamberlerini ölümlü insanlardan seçmiş olduğu hususu. (Peygamberler de dahil, hiçbir kulun doğaüstü güçler ve niteliklerle donanmış olmadığı yolundaki Kur’ânî öğreti hk. bkz. 6:50 ve 7:188 ve bunlarla ilgili notlar; ayrıca 6:109 hk. 94. not.)

Lafzen, “uyarıcıya/hatırlatıcıya” -çünkü vahyedilmiş her mesaj değişmeyen gerçek yönünde yapılmış bir uyarı ya da bir hatırlatmadır. Burada, sözü geçen konuda bilgilerine başvurulması istenen kimseler, anlaşıldığı kadarıyla Yahudi ve Hristiyanlardır (Taberî, Zemahşerî). M.Esed

Bu, Mekkeli müşriklerin, kendileri gibi bir insan olduğu için Hz. Muhammed'i (s.a) peygamber olarak kabul etmeyeceklerini söyleyerek yaptıkları (ve burada belirtilmeyen) itiraza bir cevap niteliğindedir. Onlara, daha önce gönderilen peygamberlere de aynı itiraz ile karşı çıkıldığı söylenmektedir.
"Zikr ehli..." Yani Ehl-i Kitab'ın alimleri, tamamen olmasa da diğer semavi kitaplara vakıf olanlar ve daha önceki peygamberlerin kıssalarını bilenler. Mevdudi

 

Burada iki mânâ muhtemeldir: Birine göre bi'l-beyyinât 'ta bâ 43 ncü âyetteki arselnâ 'ya bağlıdır. "Biz, elçileri, açık kanıtlarla ve Kitaplarla gönderdik" demektir. Fakat bu, zorlama bir yorumdur. İkinci ihtimâle göre: bi'l-beyyinât, lâta'lemûne 'nin tümlecidir.. Biz, bu mânâyı tercih ettik. S.Ateş

Yukarıdaki cümle, bir ara-söz olarak, yukarıda 45. notta işaret edilen sebepler yüzünden Kur’an'ın ilahî menşeine şüpheyle bakan herkese hitab etmektedir. Zubur (“hikmet dolu ilahî kitaplar”) terimi hk. bir açıklama için bkz. 21. sure, 101. Not

Zımnen, “vahiy yoluyla” indirilen -bununla, ahlakî değer ve ilkelerin zamana bağlı tüm değişmelerden bağımsız ve dolayısıyla mutlak ve sürekli oldukları işaret ediliyor. M.Esed

Bu bağlamda, "Kendilerine indirileni insanlara açıklama..." görevinin peygamber tarafından sadece dil ile değil, aynı zamanda uygulamada da yerine getirilmesi gerektiğini belirtmekte yarar var. Hz. Peygamber'in (s.a) kendi önderliğinde bir İslâm toplumu kurması ve onu Kitab'ın ilkeleri doğrultusunda yönetmesi gerekir. Hz. Peygamber'in (s.a) bu görevi, bu arada özellikle bir insan göndermenin hikmetini göstermek üzere anılmıştır. Aksi takdirde kitap bir melek aracılığıyla gönderilebilir veya yazılıp ayrı ayrı her insanın eline verilebilirdi. Fakat bu durumda, Allah'ın insalara bir kitap göndermedeki dileği, Hikmeti, Rahmet ve Nimeti yerine gelmiş olmazdı. Çünkü Allah'ın bir kitap göndermeden amacı; onun bir insan tarafından parça parça sunulması, anlamlarının açıklanması, şüphe ve karışıklıkların o insan tarafından açığa kavuşturulması, yapılan itirazlara cevap verilmesi vs. ve her şeyin ötesinde o insanın kendisini reddeden ve kendisine karşı çıkanlara, ancak Kitab'ı getiren birine layık bir tavır takınmasıdır. Diğer taraftan Peygamber, Kitab'a inananlara, hayatın her yönünde rehberlik etmeli ve kendi mükemmel hayat tarzını onların gözü önüne sermeli. Sonra da onları bütün insanlara model teşkil edecek örnek bir toplum haline sokmak için, gerek fert fert gerekse toplu olarak Kitab'ın ilke ve öğretileri konusunda eğitmelidir.
Şimdi bu ayeti (43) diğer bir yönden ele alalım. Bu ayet hem Peygamber olarak bir insanın gönderilmesi inancını reddedenlerin öne sürdükleri itirazları hem de Peygamber'in açıklamasına gerek kalmaksızın sadece Kitab'ın kabul edilmesi gerektiğini söyleyenlerin görüşünü (hadisi inkar edenler) çürütür. Bu ikinci görüş, taraftarları her neyi önü sürerlerse sürsünler bu ayete aykırıdır. Sadece Kitab'ın kabul edilmesi gerektiğini söyleyenler şu görüşleri öne sürerler:
(a) Peygamber tebliğ ettiği kitap ile ilgili hiç bir açıklama yapmamıştır.
(b) Sadece Kitap kabul edilmelidir, peygamber tarafından yapılan "açıklama" değil.
(c) Bugün için bize sadece Kitap gereklidir. Çünkü Peygamberin "açıklama"sı yararını yitirmiştir.
(d) Şimdi sadece Kitab'a güvenilebilir; çünkü Hz. Peygamber'in (s.a) "açıklama"ları bugüne ulaşmamıştır, veya ulaşsa bile güvenilir değildir.
Kur'an'ın mezkur ayeti bu dört görüşü de reddeder.
Eğer (a) görüşünü kabul edecek olurlarsa, bu Hz. Peygamber'in (s.a) Kitab'ın tebliğcisi olarak, seçildiği amacı yerine getirmediği anlamına gelir; aksi takdirde Allah, Kitab'ı melek aracılığıyla veya doğrudan her insana gönderebilirdi.
Eğer (b) veya (c) görüşünü kabul edecek olurlarsa, Allah'ı yazılı Kur'an nüshalarını doğrudan insanlara gönderebileceği halde, Kitab'ı bir peygamber aracılığıyla göndererek lüzumsuz bir iş yapmakla suçlamış olurlar. (Allah korusun).
(d) görüşünü kabul ettikleri halde ise, gerçekte hem Kur'an'ı hem de Hz. Muhammed'in (s.a) "peygamberliği"ni inkar etmiş olurlar. O zaman onlara kalan tek akıllıca yol, yeni bir peygamber ve yeni bir vahiy gelmesi gerektiğine inananların görüşünü kabul etmek olacaktır. Oysa Allah, Hz. Peygamber'in (s.a) Kitab'ı açıklamasını temel bir nokta olarak kabul etmekte ve bunu Peygamber gönderilmesinin nedeni olarak bildirmektedir. Eğer Hadisi reddedenlerin öne sürdükleri, Hz. Peygamber'in (s.a) açıklamalarının sona erdiği görüşünü kabul edecek olursak iki sonuç kaçınılmaz olmaktadır: Birincisi, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğinin bir yol olarak bizim için sona erdiği ve onunla aramızdaki ilişkinin sadece daha önceki peygamberlerle (örneğin Hud, Salih, Şuayb) (Allah'ın selamı onların üzerine olsun) olan ilişkimiz gibi olduğu sonucudur. Yani, biz sadece onların eski peygamberler olduğuna şehadet etmeliyiz, fakat onların sünnetine uymak zorunda değiliz. Bu görüş hemen bizi yeni bir peygambere ihtiyaç vardır fikrine götürecektir. Çünkü böylece Hatemu'n-Nebiyyin ilkesi reddedilmiş olmaktadır. İkinci kaçınılmaz sonuç ise, yeni bir Kitab'a ihtiyaç olduğudur, çünkü bu durumda Kur'an, tek başına yeterli olamaz. Bu ayetin ışığında Kur'an'ın kendi kendisini açıklayabileceği görüşünü ispatlayacak tek bir fikre bile yer kalmamaktadır. O halde bu son görüşe göre mutlaka yeni bir kitap gönderilmelidir. Hadisi ve sünneti inkar edenler İslâm'a kökünden darbe vurmaktadırlar. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz Kur’an’ın indiriliş nedenini ve gönderdiği elçilerin niteliğini açıklamaktadır. Daha sonra da bu konuya aklı ermeyenleri bu konuyu bilen bilginlere [zikr ehline] yöneltmekte ve onlardan bilgi alınabileceğini bildirmektedir.
Müşriklerin beklentisi doğrultusunda bir elçi olmayacağı Kur’an’da ikna edici kanıtlarla birçok kez açıklanmıştır:

Ve onlar “Bu peygambere bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer Biz bir melek indirmiş olsaydık, iş, mutlaka bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı.
Eğer Biz onu [Peygamberi] bir melek yapsaydık, yine de onu bir adam şeklinde yapardık ve katmakta olduklarını onlara elbette katardık [onlar yine düştükleri kuşkuya düşerlerdi]. (En’am/8, 9)

Sonra da dediler ki:  "Bu ikisinin kavimleri bize kulluk ederken biz, bizim benzerimiz olan bu iki beşere inanacak mıyız?" (Mü'minun/47)

Ve onun [elçinin] kavminden, kâfir olmuş, ahirete ulaşmayı yalanlamış ve şu basit yaşamda kendilerine refah verdiğimiz; mütref [kodaman] kişiler: "Bu, sadece sizin gibi bir beşerdir; sizin yediğiniz şeylerden yiyor, sizin içtiğiniz şeylerden içiyor. Ve eğer, kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz, şüphesiz o zaman siz, kesinlikle ziyan edenlersiniz. Size, gerçekten siz öldüğünüz, toprak ve kemik olduğunuzda, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaad ediyor? Tehdit olunduğunuz şey uzaktır da uzaktır! Sadece basit hayatımız! Biz, ölürüz, yaşarız. Ve biz,  diriltilecekler değiliz. Bu [elçi], sadece Allah hakkında yalan uyduran bir adamdır ve biz ona inanmıyoruz" dediler. (Mü'minun/33-38)

İnsanları uyar ve inananlara Rabbleri nezdinde kesinlikle “kademe sıdk” olduğunu müjdele diye kendilerinden olgun bir adama vahyedişimiz onlara tuhaf mı geldi? O kâfirler “Hiç şüphesiz bu kesinlikle apaçık bir sihirbazdır/ sihirdir” dediler. (Yunus/2)

Ve onlar [inkâr etmiş olanlar]: “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu zalimler, “Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz” da dediler. (Furkan/7)

Ve Biz senden önce de yalnızca, kentlerin ehlinden [kendi halkından], kendilerine vahyettiğimiz birtakım olgun kişileri elçi olarak gönderdik.  Şimdi o yerlerde şöyle bir gezip dolaşmadılar mı? Ki kendilerinden önce gelip geçenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bir baksalar! Elbette ahiret yurdu takvalı davranan kişiler için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? (Yusuf/109)

Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar halinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız.” dediler. Sen de ki: “Rabbim noksanlıklardan münezzehtir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!”
Ve insanlara yol gösterme gelince, kendilerinin iman etmelerine, sadece “Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?” demeleri engel olur. (İsra/93,94)

Biz senden evvel de sadece, kesinlikle yemek yiyen, çarşılarda yürüyen elçilerden gönderdik. Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için fitne kıldık. -Sabrediyor musunuz!- Ve senin Rabbin çok iyi görendir. (Furkan/20)

De ki: “Ben size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Gaybı da bilmem ben. Size ‘ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben yalnızca bana vahyedilene uyuyorum.” De ki: “Kör ile gören eşit olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?”  (En’am/50)

De ki: “Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih ameli işlesin ve Rabbine kullukta, hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf/110)

De ki: “Ben kendim için Allah'ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim, elbette ben hayırdan çoğaltmak isterdim. Ve bana hiçbir kötülük bulaşmamıştır. Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden bir kavme müjdeleyenim.” (A’raf/188)

Konumuz olan ayetteki “Ehl-i Zikr” ifadesiyle hem Ehlikitap’tan Tevrat, vahiy ve din hakkında bilgisi olanlar, hem de Kur’an’ı ve mesajlarını iyice kavramış olan mümin bilginler kastedilmiştir. Zaten “Zikr” sözcüğü hem Tevrat’ın hem de Kur’an’ın niteliğidir. 

Ve ant olsun ki Biz, Zikir’den sonra, Zebur’da da ‘Şüphesiz yeryüzüne ancak Benim salih kullarım mirasçı olacak’ yazdık.  (Enbiya/105)

Hiç kuşkusuz Biz, o Zikr’i Biz indirdik Biz. Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız. (Hıcr/9)

De ki: “Ben elçilerden ilk ortaya çıkan biri değilim. Ve ben, bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum. Ben sadece bana vahyedilene tabi oluyorum. Ve ben sadece apaçık bir uyarıcıyım.” (Ahkaf/9)

Demek oluyor ki, sorunu olanlar bu sorunlarını Kur’an’ı bilenlere iletecekler ve işin doğrusunu Kur’an’dan öğreneceklerdir. Bu noktaya birçok kez temas edilmiştir:

Ey iman etmiş kimseler! Allah'a itaat edin, Elçi’ye ve sizden olan emir sahibine itaat edin. Sonra eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve ahiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi’ye havale edin. Bu, daha iyidir ve ilk iş olma bakımından daha güzeldir. (Nisa/59)

Ve Biz, sana Kitap’ı [Kur'ân’ı] sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyler onlar için açığa koyasın diye ve iman edecek bir topluma bir kılavuz, bir rahmet olarak indirdik. (Nahl/64)

İnsanlar tek bir ümmet idi.  Sonra Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve ihtilaf ettikler konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hak ile kitap indirdi. Ve sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka, kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar. (Bakara/213) H.Yılmaz

 

Tahavvuf teriminin anlamlarından biri de “tedricî eksilme/çürüme” ya da “yavaş yavaş yok olma”dır (Lisânu'l-‘Arab, havefe maddesi; ayrıca Taberî ve Zemahşerî); yukarıdaki anlam örgüsü içinde terim hem toplumsal, hem de manevî/ahlakî çağrışımlar vermektedir: yavaş yavaş ahlakî değerlerin çözülmesi, gücün, toplumsal insicamın, huzur ve emniyetin ve sonunda hayatın kendisinin silinip yok olması.

Zımnen, “peygamberleri yoluyla size doğru yol bilgisi bahşettiğine ve düşünüp karar vermeniz ve kendinizi dönüşü olmayan yıkıma, felakete sürüklemeden önce yolunuzu doğrultmanız için zaman verdiğine bakılırsa”. M.Esed

Bu ayetlerde özellikle sürekli hile planlayan müşrikler kınanmakta ve karşılaşabilecekleri azapla tehdit edilip uyarılmaktadır. Soru şeklindeki bu uyarıyla kendilerine hiçbir şekilde güvencede olmadıkları, üstelik başlarına gelebileceklere karşı önlem alabilecek bir güçlerinin de bulunmadığı bildirilmektedir.
Ayette sözü edilen azap çeşitleri, Karun gibi onların da yere batırılması, azabın hiç ummadıkları bir yönden gelip çatması, ya da Ad, Semud ve Lut kavimlerine gelen azap şeklini çağrıştırmaktadır.

Semadaki kişinin sizi yere batırmasından güvende misiniz? Bir de bakarsın ki çalkalanıvermiştir.
Ya da siz, gökte olan kişinin üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden güvende misiniz? Artık uyarımın nasıl olduğunu yakında bileceksiniz. (Mülk/16, 17)

Acaba o kentlerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende oldular mı? Yoksa o kentlerin halkı, kuşluk vakti oynarlarken [anlamsız işlerle uğraşırlarken] onlara azabımızın geleceğinden güvende oldular mı? Öyleyse Allah'ın mekrinden [ince plânından] güvende oldular mı? Ziyana uğramış topluluktan başkası Allah'ın mekrinden [ince plânından] kendini güvende görmez. (A’raf/97, 99)

Sonunda Biz onu ve evini yere geçirdik. Artık Allah’ın astlarından kendisine yardım edecek bir taraftar da olmadı ve o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi. (Kasas/81)

Hani bir zaman, şu küfretmiş olan kimseler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurarken Allah da tuzak kuruyordu. Ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır. (Enfal/30)

Küfretmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları sakın seni aldatmasın. (Al-i Imrân/196)
47. ayetin son cümlesindeki “İşte, şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir” ifadesi, Rabbimizin insanlara bir kurtuluş kapısı açarak rahmeti ve şefkati gereği suçluyu alelacele cezalandırmayacağı mesajını vermektedir. Buna dair Rabbimizin beyanlarını daha evvel de görmüş idik.

Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun sırtında [yeryüzünde] hiç bir dabbehi [canlıyı] bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah kendi kullarını en iyi görendir. (Fatır/45)

Bununla beraber senin rahmet sahibi Rabbin çok bağışlayıcıdır. Eğer O [Senin rahmet sahibi Rabbin], işledikleri günahlar yüzünden onları hemen yakalayacak olsaydı, onlara azabı kesinlikle acele verirdi. Aksine onlara vaat edilen bir zaman vardır. Onlar, O’nun astlarından bir sığınak asla bulamazlar. (Kehf/58) H.Yılmaz

 

Sonraki ayette hayvanlardan ve meleklerden ayrıca söz edildiği gözönünde bulundurulursa, burada, “şeyler” ya da “nesneler” tabiri, öyle anlaşılıyor ki, cansız şeyleri ve belki bitki türünden canlıları işaret etmektedir.

Lafzen, “ve mutlak şekilde tâbi olarak” yahut “teslim olarak”. “Boyun eğme” (secde) terimi burada, açıktır ki, yaratılmış canlı cansız her şeyin Allah'a karşı ya da Allah'ın koyduğu doğal yasalara karşı fıtrî, içsel boyun-eğmişliğini dile getiren sembolik bir tabirdir. Ayrıca bkz. 13:15 ve ilgili notlar 33-34. M.Esed

. Her şeyin -bir insan, bir hayvan, bir ağaç veya bir dağ-gölgesini yayması onun maddi varlığının bir delilidir; maddeden yapılmış olan her şey de Allah'ın bir yaratığıdır ve evrensel bir kurala, bir kanuna tabidir. Buradaki "kanun", maddi varlığa sahip olan her şeyin gölgesinin yerde sürünmesidir. Bu, kulluklarının sembolik bir ifadesidir ve hiç bir şekilde ilâhlığa ortak olamazlar. Mevdudi

Yani, en aşağı türlerden en yüksek yaratıklara kadar bütün varlıklar. Dâbbe terimi, kendi kendine hareket edebilen ve bir bedeni ya da gövdesi olan canlılar için kullanılır; dolayısıyla fiziksel bir bedeni olmayan ve “melek” diye adlandırılan fizik ötesi varlıkları kapsamaz, hatta onlarla bir karşıtlık belirtir (Râzî). M.Esed

Yani, "Sadece yeryüzündeki varlıklar değil, göklerde bulunan, insanların ilah olarak kabul ettiği ve Allah'a yakın saydığı bütün varlıklar da Allah'a secde ederler ve hiçbir şekilde ilâhlıkta O'na ortak değildirler.
Bu ayet aynı zamanda bize sadece yeryüzünde değil, göklerde, yani gezegenlerde de canlı yaratıkların olduğunu bildirmektedir. (Bkz. Şura: 29) Mevdudi

 

Yani, Allah'ın onların yapılarına yerleştirdiği saiklere uymak zorundadırlar ve böyle olduğu için de, günah işlemeye istidatları yoktur. Oysa, insan bu bakımdan tamamen ve temelden farklıdır. Yaratılış olarak günah ve erdemden bağışık olan “hayvan ve melekler”in aksine insan, terimin ahlakî anlamıyla, serbest irade üzere yaratılmıştır: doğruyla eğri arasında seçim yapabilir ve dolayısıyla günah işleyebilir; ama günah işlerken bile, Allah tarafından konulmuş bulunan ve Kur’an'da sünnetullâh (“Allah'ın yolu”) olarak tanımlanan evrensel yasaların, evrensel gerçeklerin dışına çıkamaz; “göklerde ve yerde var olan her şey ve herkes isteyerek ya da zorunlu olarak Allah'ın önünde eğilmektedir” şeklindeki Kur’ânî ifade (13:15) bu hususu dile getirmektedir. M.Esed

Bu ayetlerde Rabbimiz evrendeki ayetlerine; kurduğu sisteme dikkat çekmiştir. Ayetin orijinal metninde yer alan “secde” sözcüğü, namazdaki secde demek olmayıp daha evvel birçok vesile ile açıkladığımız gibi “Teslim olma, boyun eğme, uyum sağlama” anlamındadır.
Allah’ın yarattığı küçük, büyük her varlık Allah’ın koyduğu sistem çerçevesinde hareket etmekte, kime ne görev verdiyse hepsi de kendisine verilen o görevi yapmaktadır:

Sonra duman halinde bulunan göğe yerleşti/egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de  “Biz isteyerek geldik” dediler. (Fussılet/11)

Bitkiler ve ağaçlar da secde etmektedirler. (Rahman/6)

Ve yerde ve göklerde olan kimseler ve gölgeleri ister istemez de sabah akşam yalnızca Allah'a secde ederler. (Ra’d/15)

Göklerde ve yeryüzünde olan kimseler de yalnızca O'nundur. O’nun Katında olanlar da O'nun kulluğundan büyüklenmezler ve usanmazlar.
Gece gündüz ara vermeyerek tesbih ederler. (Enbiya/19,20)

Bu ayetler sadece yeryüzünde değil, göklerde [gezegenlerde] de canlı yaratıklar olduğunu bildirmektedir. Bu işaret daha birçok ayette vardır. Bunlardan biri de aşağıdaki ayettir:

Ve göklerin, yeryüzünün yaratılması ve o ikisinde [göklerde ve yerde] her dâbbehden/canlıdan türetip yayması, O’nun âyetlerindendir. Ve O, dilediği zaman onların hepsini toplamaya gücü yetendir. (Şura/29) H.Yılmaz

İlâheyn isneyn (“iki ilah/iki tanrı”) tabirindeki çifte ikileme, “Tek İlah'tan başkasına,” yani Allah'tan başkasına kulluk etmek konusundaki mutlak yasaklamayı pekiştirmek içindir.

Kişi zamirlerinin Kur’an'da Allah'a izafeten kullanıldığı zaman geçirdikleri anî değişimler için çarpıcı bir örnek. Önsözde 2. notta ve başka yerlerde de belirttiğimiz gibi, kişi zamirlerinde (“O”, “Ben”, “Biz”, “Bizi”, “Bize”, “Beni”, “Bana” vb.) görülen bu anî değişmeler ya da geçişler, Allah'ın tüm ifade sınırlarının üzerinde olduğunu ve dolayısıyla “kişi zamirlerinin” zorunlu olarak kullanılmasının îma edebileceği her türlü tanımlama düzeylerinin üstünde olduğunu göstermektedir. M.Esed

 

Rabbimizin gönderdiği mesajların içeriğinin çok öz bir şekilde ifade edildiği bu ayetlerde tevhid inancını oluşturan temel ilkeler ortaya konmaktadır. Bu ilkelere göre, Rabbimiz tek ilah olduğu gibi, kâinatın mülkü de tamamen O’na aittir. İnsanın yalnız O’na kulluk etmesi gerektiği gibi, takvalı davranması gereken tek varlığın da O olduğunun bilincinde olmalıdır. Rabbimiz, tevhid inancını oluşturan bu temel ilkelerin bozulmasına asla razı değildir.
Ayette “iki ilah”ın reddedilmesi, ikiden fazla ilahın da reddedilmesi anlamına gelir:

Eğer o ikisinde [yer ile gökte] Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de kesinlikle kargaşa içinde olurdu [düzenleri bozulurdu]. O halde Arş'ın Rabbi olan Allah, onların nitelemekte oldukları şeylerden münezzehtir. (Enbiya/22)

Peki, onlar, göklerde ve yerde olan herkesi, ister istemez O'na teslim olmuşken ve kendileri de sadece O’na döndürüleceklerken Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? (AI-i Imran/83)

Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından bir takım veliler edinenler: “Onlar [Allah’ın astlarından edindiğimiz veliler] bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz”. Şüphesiz kendilerinin ihtilaf edip durdukları şeylerde,  onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez. (Zümer/3) H.Yılmaz

 "Sıkıntıya düştüğünüzde başkasına değil Allah'a yalvarmanız O'nun birliğinin bir ispatıdır; O sizin kalplerinizde yer etmiştir. Edindiğiniz tanrılar tarafından baskı altına alınan gerçek tabiatınız sıkıntı zamanlarında elinizde olmadan yüzeye çıkar ve Allah'a yalvarır. Çünkü o, gerçek kuvvete sahip başka tanrı, rab ve mabud tanımaz. (Daha geniş ayrıntılar için bkz. En'am. an: 29-41, Yunus. an: 31) Mevdudi

Lafzen, “Rablerine [başka güçleri] ortak koşarlar”: Yani, “şans”larındaki değişmeyi “haricî” faktörler ya da etkiler olarak gördükleri şeylere hamledip bunlarda tanrısal güçler ve nitelikler vehmederek. M.Esed

Yani, "Sıkıntıdan kurtulup Allah'a şükrünü ifa edeceği sırada, Allah'ın bu lütfuna aracılık ettikleri için bazı tanrılara ve azizlere de şükür sunmaya başlar. Çünkü onların aracılığı olmaksızın Allah'ın bu sıkıntıyı gideremeyeceğini sanır." Mevdudi

Bu ayetlerde, insanoğlunun sahip olduğu nimetlerin hepsinin Allah’ın lütfu olduğu hatırlatılarak bazılarının kendilerine sıkıntı dokunduğunda Allah’a yalvardıkları, sıkıntı geçtikten sonra ise nankörlük amacıyla Allah’a şirk koştukları nakledilmektedir. Bu hâl, çıkarcılığı kendisine kişilik edinmiş kimselerin genel psikolojisidir.

O, sizi bir candan yaratan ve ondan da, kendisine ısınsın diye, eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki zevce ağırlaştı, o zaman onlar [o ikisi] Rablerine dua ettiler: “Eğer bize salih [bir çocuk] verirsen, ant olsun ki kesinlikle şükredenlerden olacağız.”
Ne zaman ki onlara [o ikisine] salih [bir çocuk] verdi, o ikisine verdiği şey hakkında O’nun için ortaklar kıldılar. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah münezzehtir, yücedir. (A’raf/189, 190)

İnsanın şirke ve nankörlüğe meyilli bu ham karakteri Hud suresinde de dile getirilmiştir:

Ve eğer insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür. Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti” der. Ve kuşkusuz o,  şımarıktır, böbürlenen biridir. (Hud/9, 10)        

Kur’an’da konumuz olan ayetin üslûbunu taşıyan ve Hud suresinin yukarıda verdiğimiz ayetlerinin tefsiri mahiyetinde olan daha birçok ayet vardır:

Ve onlardan, “Eğer Allah lütfundan bize verirse, mutlaka bağışta bulunacağız ve kesinlikle iyilerden olacağız” diye Allah’a söz verenler vardır. Sonra, ne zaman ki Allah onlara lütfundan verir, onda cimrilik ederler ve yüz çevirerek geri dururlar. (Tövbe/75, 76)                 

O, size karada ve denizde yolculuk ettirendir. Gemilerde bulunduğunuzda gemiler içindekileri tatlı bir rüzgârla götürür, [yolcular] neşelendiklerinde şiddetli bir fırtına gelip çatar, dalgalar her mekândan gelir. Ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca, dini Allah için arındırarak O’na yalvarırlar: “Bizi bundan kurtarırsan, hiç kuşkusuz, şükredenlerden oluruz.”
Sonra O, onları kurtarınca, bir de bakarsın ki, yeryüzünde haksız yere azgınlık ederler. Ey insanlar! Gerçekten, şimdiki hayatın geçici yararları için azgınlığınız, bizzat kendi zararınızadır! Sonra dönüşünüz Bizedir. Yaptıklarınızı size bildireceğiz. (Yunus/22, 23)

Ve iyilik olarak sahip olduğunuz ne varsa, işte Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda, hemen yalnız O’na sığınırsınız.
Sonra, zararı sizden giderince, sizden bir gurup, Rablerine şirk koşarlar. (Nahl/53, 54)    

Ayetlerini size göstermek için, geminin denizde, Allah’ın nimetiyle kayıp gittiğini görmedin mi? İşte gerçekten bunda, tüm çok sabırlı ve çok şükreden için, ayetler vardır.
Ve gölgeler gibi bir dalga onları kapladığında, O’nun için dini arındırarak Allah’a yalvarırlar. Ama ne zaman ki karaya çıkararak kurtardı, onlardan bir kısmı muktesıttır. Ve ayetlerimizi ancak, tam hain ve tam nankör bile bile inkâr eder. (Lokman/31, 32)             

Ve insanlara bir sıkıntı dokununca, Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra, onlara kendinden bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki, içlerinden bir gurup, Rablerine şirk koşarlar. (Rum/33)       

İşte gemiye bindiklerinde, dini yalnız O’na özgü kılarak Allah’a yalvarırlar. Sonra ne zaman ki onları karaya çıkarıp kurtardı, bir de bakarsın ki onlar, şirk koşuyorlar. (Ankebut/65)        

Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, yalvardıklarınız kaybolup giderler. O, kaybolmaz. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür! (İsra/67)       

Ve insanın başına bir belâ gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah, katından bir iyilik verince, önceden niçin O’na yalvarmış olduğunu unutuverir. Allah’ın yolundan saptırmak için, O’na bir takım ortaklar koşar. De ki: “İnkârından bir süre yararlan! Evet, sen Ateş halkındansın.” (Zümer/6-8)             

Bu konuya daha evvel A’raf suresinde değinildiğinden, detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3 s: 110-115) okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Klasik müfessirlerin çoğuna göre, bu ifade, müşrik Arapların -6:136'da sözü geçen- tarımsal ürünlerinden ve hayvanlarından bir kısmını tanrılarına adama âdetleriyle ilgilidir; ve bu tanrılar tamamen hayal ürünü olduğundan burada, “haklarında hiçbir şey bilmedikleri” sözüyle tanımlanmaktadır. Bununla birlikte, yukarıdaki ifade, 6:136 üzerine 120. notumuzda da belirttiğimiz gibi, çok daha geniş, çok daha genel bir anlam taşımaktadır: bir kere, bu surenin önceki üç ayetiyle, yani bu ayetlerde ifade edilen, Allah'tan başka güçlere ve etkilere Allah'ın yaratıcılık vasfından bir pay (nasîb) ve dolayısıyla bunlara insan hayatı üzerinde belirleyici bir rol yakıştırmak tavrıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu görüş, yukarıdaki ayete ilişkin yorumun son cümlesinde (astrolojik spekülasyonlara özel bir atıfta bulunan) Râzî tarafından da desteklenmektedir. M.Esed

İslam öncesi Arapları, Lât, Menât, ‘Uzzâ gibi tanrıçalarla (bkz. 53:19-20 ile ilgili 13. not) dişi olarak tasavvur ettikleri meleklerin “Allah'ın kızları” olduklarına inanıyorlardı. Bu tür inançları kökten reddeden Kur’an, Allah'ın her türlü eksiklikten uzak olduğunu (subhânehû) ve dolayısıyla, kendini ya da cinsini devam ettirmek anlamında ancak yaratıklara yakıştırılabilecek “döl” ya da “soy” kavramının içinde taşıdığı tamamlanmamışlık vasfından da bütünüyle münezzeh olduğunu ifade etmektedir (karş. 6:100 ve ilgili 87-88. notlar). 57-59. ayetleri kapsayan bu ara bölüm aşağıda 66. notla açıklanmaktadır.

Yani, sadece erkek çocuğu; çünkü İslam öncesi Arapları kız çocuğunu katlanılması zorunlu bir yük, bir musibet olarak görmekteydiler. M.Esed

Bu ayetler, Kuranın geldiği zamandaki Arap toplumunun zihinsel durumunun kadına bakışını yansıtıyor. Bu zihinsel düşünce, sonraki yıllarda, Kuran yorumlarına da yansıyacak ve çağımızın en güncel problemine neden olacaktır.M.Sağ

 

İslâmdan önceki Arap toplumunda kız çocuklarından hoşlanılmazdı. Erkek çocuk isterlerdi ki kendilerini, düşmanlarına karşı savunsun. Kız çocukları savaşamazdı. Bu yüzden kız çocuğu olması, bir insan için utanç verici bir şeydi. Bu utanç ve eziklikten kurtulmak için çölde, küçücük kız yavrularını diri diri toprağa gömenler vardı. S.Ateş

Yani, bu seçeneklerin her ikisi de kötüdür, çarpıktır: çocuğu sürekli bir hor görme nesnesi, bir zillet kaynağı olarak muhafaza etmek de, müşrik Arapların sıkça yaptıkları gibi, canlı canlı toprağa gömmek de. İslam öncesi Arabistan'ında kadına karşı benimsenen aşağılayıcı, hor görücü tutumu dile getiren bu pasaj -tarihsel olaylara, anane ve geleneklere ilişkin Kur’ânî referansların hemen hepsinde görüldüğü üzere- burada işaret edilen özel toplumsal olguyu ve bunun neticesi olarak ortaya çıkan çocuk kıyımı hadisesini de aşan çok daha geniş bir anlam taşımaktadır. Öyle görünüyor ki, bütün bu pasajın en can alıcı noktası “kendileri için [sanki buna güçleri yetermiş gibi] hoşlarına gideni [seçmek isterler]” cümlesidir; bunun anlamı şudur: kendi hoşlarına gitmeyen şeyleri (örn. bizzat kendilerince aşağılanan kız çocuğunu) Allah'a yakıştırmaya o kadar teşneyken, insanın O'na karşı mutlak olarak sorumlu olduğu anlayışını benimsemekte isteksizdirler; çünkü böyle bir anlayış, kendilerini birtakım manevî/ahlakî sınırlar içinde tutmaya zorlamak suretiyle onların haz ve rahat yönündeki eğilimlerine ters düşmektedir. Böyle mutlak ya da nihaî bir manevî/ahlakî sorumluluk fikrine karşı çıkınca, insiyakî olarak kıyamet fikri, ölümden sonra dirilme fikri karşısında da duralamaktadırlar; ve dolaylı yollardan da olsa bir kere, Allah'ın ölüyü diriltmeye kâdir olduğu inkara kalkışılınca, bunun ardından O'nun her şeye gücü yeten Tek İlah olduğu gerçeğinin inkarı gelmekte ve bu inkar batağına bir kere saplananlar artık giderek birtakım hayal ürünü güçlere, varlıklara, ya da etkilere “tanrısal nitelikler yakıştırma”ya başlamaktadırlar. Yukarıdaki ara pasaj bütün bunlara, İslam öncesi Araplarının inanç ve ananelerine atıfta bulunmak suretiyle işaret ederken, söylem, bütün bir Kur’an'ın çevresinde dönüp durduğu temaya, yani Allah'ın birliği, eşsiz-ortaksız olduğu ve her şeye gücü yeter olduğu konusuna böylece bir kere daha dönmektedir. M.Esed

Kızları hor görme tutumu, burada, onların Allah'a karşı cehalet, küstahlık ve akılsızlıkta ne kadar aşırı gittiklerini göstermek üzere anılmıştır. Bu cehalet ve küstahlık nedeniyle onlar, kız çocuğuna sahip olmayı kendileri için aşağılık bir durum olarak kabul etmelerine rağmen Allah'a kızlar isnad etmekte tereddüt etmemişlerdir. Bunun yanısıra bu isnad, onların koştukları şirk nedeniyle Allah'a ne kadar az bir değer verdiklerini de göstermektedir. Bu nedenle onlar, her şeyden müstağni ve yüce olan Allah'a böyle saçma ve komik şeyler isnat etmekten sakınmamışlardır. Mevdudi

Bu ayet gurubunda, cahiliye Araplarının, evlatları ve malları ile ilgili sapık inançları, gelenekler, cehalet ve küstahlıkta ne kadar ileri gittikleri anlatılmaktadır. O günkü Arap müşrikleri güya kendi kafalarınca taksimat yaparak bazı yiyecekleri putlara, sözde ilahlarına ayırıyorlardı. Üstün gördükleri oğlan çocuklarını kendileri sahiplenip hor gördükleri kız çocukları da Allah’a isnat ediyorlardı. İçlerinden birine kız çocuğu doğduğu haber verildiğinde bu habere öfkelenir, kızarmak bir yana, öfkesinden yüzü kapkara kesilirdi. Kız çocuğu oldu diye toplumdan saklanır, “bu rezillik karşısında çocuğu tutsam mı, toprağa gömsem mi” diye kendi içinde gelgitli bir savaş yaşardı.
Bu ayetler insanlığın bir zamanlar ne halde olduğunu ve İslam’ın insanlığı hangi sosyal çukurlardan çıkardığını göstermektedir.
Onların bu inançları daha evvel de birçok ayette sergilenmişti:

Onlar Rahman’ın kullarının ta kendisi olan melekleri de dişi kıldılar. Onlar, onların yaratılışına tanık mı oldular? Onların tanıklıkları yazılacak ve onlar sorguya çekileceklerdir. (Zuhruf/19)

Onlardan biri, Rahman’a örnek vurduğu ile müjdelendiği zaman yüzü simsiyah kesilir. Ve o yutkunan biridir. (Zuhruf/17)

Ve onlar, O’nun [Allah'ın] yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Allah'a bir hisse kıldılar da kendi sapık inançlarına göre, “Bu, Allah için; şu da ortaklarımız içindir” dediler. İşte, ortakları için olan şey [hisse] Allah'a ulaşmaz, Allah için olan şey ortaklarına ulaşır. Verdikleri hüküm ne kötüdür! (En’am/136)

Allah Bahriye’den Saibe’den, Vasiyle’den ve Ham’dan hiç birini [meşru] kılmamıştır. Ancak inkâr edenler, Allah’a karşı yalan düzüp-uyduruyorlar. Onların çoğu akıl erdirmez. (Maide/103)

Erkek sizin için, dişi O'nun için mi?
İşte bu, bu şekilde olursa, eksik/haksız bir bölüştürmedir. (Necm/21, 22)

Gözünüzü açın! Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı “Kesinlikle Allah doğurdu” diyorlar. Ve hiç şüphesiz onlar, kesinlikle yalancıdırlar.
O [Allah], kızları oğullara tercih mi etmiş?
Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz? (Saffat/151-154) H.Yılmaz

Yani, dolaylı olarak, insanın Allah'a karşı mutlak ve nihaî anlamda sorumlu olduğunu inkar ediyorlar. Zemahşerî ve Râzî'ye göre mesel (lafzî karşılığı “örnek”, “mesel”) terimi burada ve sonraki cümlecikte sıfat, (“nitelik”) anlamına gelmektedir. M.Esed

Yahut: “[yalnızca O'nun tarafından] bilinen bir sürenin sonuna kadar” -(yani, düşünüp tevbe etmelerine yetecek bir sürenin, dünyada sürecekleri hayatın sonuna kadar).

Metindeki saat kavramını aktarırken tercih ettiğimiz “bir an” sözcüğü için bkz. 7. sure, 26. not. M.Esed

Bu ayetlerde, Allah’a seviyesizce yakıştırmalar yapan inkârcıların, yaptıkları kötülüğün karşılığını ahirette yine kötülük olarak alacakları bildirilmektedir. Ancak Allah’ın kullara benzemediği, söz konusu kötülüklerden vazgeçtikleri takdirde Allah’ın da onları yüce mesellere değiştireceği müjdesi verilmektedir. Pasaj, Allah’ın cezalandırmada acele etmediği, onları adı konmuş bir ecele [ahırete] ertelediği hükmü ile sona ermektedir.

Kim iyilik getirirse, artık ona onun [getirdiğinin] on misli vardır. Kim de kötülük getirirse, artık o, sadece onun misliyle cezalandırılır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (En’am/160)

Kötülük kazanmış olan kimseler de, kötülüğün cezası, bir misli iledir. Ve onları bir zillet kaplar. Onlar için Allah'tan, hiçbir koruyucu yoktur. Sanki onların yüzleri karanlık gecelerden bir parçaya bürünmüş gibidir. İşte onlar ateşin ashabıdırlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır. (Yunus/27)

Ve gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde salâtı ikame et (zihinsel ve mali desteği oluştur ve ayakta tut); çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, ibret alanlara bir öğüttür. (Hud/114)

Ve işte o kişiler [Rahman’ın kulları], Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı öldürmezler. -Ancak Hakk ile öldürürler.- Zina da etmezler. -Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler müstesna. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tövbe eder ve salihi işlerse, kesinlikle o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.- (Furkan/68–71)       

Yine iman etmiş olan o kimse: “Ey kavmim! Bana uyun ki size reşadın [akıllı olmanın]  yoluna kılavuzluk edeyim. Ey kavmim! Bu bayağı hayat ancak geçici bir kazanımdır. Ahiret ise kesinlikle durulacak yurdun ta kendisidir. Her kim bir kötülük yaparsa, ona ancak yaptığının bir misli ile ceza verilir. Ve erkek veya kadın, her kim mümin olarak salihi [düzeltmeye yönelik iş] işlerse, artık onlar, orada hesapsızca rızıklanmak üzere cennete girerler.” Yine: “Ey kavmim! Bana ne oluyor ki, siz beni ateşe davet ediyorken ben sizi kurtuluşa davet ediyorum! Siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve benim için hiç bilgi olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya davet ediyorsunuz. Ben ise sizi Aziz [o çok güçlü] ve Gaffar’a [çok bağışlayıcı olan Allah'a] davet ediyorum. Hiç inkâr edilemez ki, gerçekten sizin beni kendisine davet ettiğiniz şey dünya ve ahirette kendisine bir çağrı olmayan şeydir. Ve şüphesiz dönüşümüz Allah’adır. Ve şüphesiz haddi aşanlar, cehennem ashabının ta kendileridir. Artık siz benim sizin için söylediklerimi yakında anacaksınız. Ve ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını en iyi görendir” dedi. (Mü’min/38- 44)

Ecel konusu ile ilgili detay A’raf suresinin sonundadır. (Tebyinü’l Kur’an; c.3, s. 168-173) H.Yılmaz

Âyetin sonundaki (mufratûn) kelimesinde râ (üstün) okunduğu takdirde: "Onlar, ateşe sürüleceklerdir" demek olur. Fakat râ (esire) okunûrsa "Onlar ifrât edenler, yani aşırı gidenlerdir" mânâsı çıkar S.Ateş

Yani, “kızları” (bkz. yukarıda 57-59. ayetler): fakat, Zemahşerî'nin de işaret ettiği gibi, bu ifade, Allah'ın kudret ve iktidarında bir pay sahibi olduklarına inanılan varlıkların O'na ortak koşulması ve dolayısıyla O'nun birliğinin, eşsizliğinin inkarı haletini de îma etmektedir; bir başka deyişle, burada sözü edilen kimseler kendi meşruiyet alanlarına el uzatılmasını, nüfuzlarının hasımlarınca daraltılmasını hoşnutsuzlukla karşılarken, aynı hassasiyeti Allah fikri, ilah anlayışları konusunda göstermiyorlar.

Lafzen, “en güzelin (el-husnâ) kendilerine ait olduğu hakkında...” -yani, kendi dinsel ya da dindışı görüşlerinin, olanca saçmalıklarına rağmen, Allah katında güzel ve makbul görüleceğini sanıyorlar. Yukarıdaki anlam örgüsü içinde el-husnâ tabiri için benimsenen (öteki müfessirler arasında Zemahşerî ve Râzî tarafından da zikredilen) bu yorum, sonraki ayette geçen “Şeytan onlara yapıp-ettiklerini güzel gösterdi” ifadesiyle mantıkî bir bağlantı içindedir.

Lafzen, “onlarınki [yahut “onların payı”] ateş olacak ve terk edilecekler”. M.Esed

Bu ayet 56 -59. ayetler üzerine atıf olup Mekkeli müşriklerin sapık inançlarının beyanı mahiyetindedir.
Mekkeli şımarık kodamanlar kendilerinin Allah’ın sevgili kulu olduklarını, sahip oldukları servetin de kendilerine bu nedenle verildiğini iddia ederlerdi. Hatta “ahıret yok; ama varsa bile, bize orada da en hayırlı şeyler verilir” şeklinde kof bir egosantrizm içinde yaşarlardı.

Ve eğer insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak,  kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür.
Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti” der. Ve kuşkusuz o, şımarıktır, böbürlenen biridir. (Hud/9,10)

Ve eğer kendisine dokunan sıkıntıdan sonra, kendisine tarafımızdan bir rahmet tattırsak, hiç kuşkusuz “Bu benim hakkımdır. Ve Saat’in geleceğini sanmıyorum. Ve eğer Rabbime döndürülürsem, O’nun katında hiç şüphesiz, benim için en güzeli vardır” der. Bu nedenle inkâr eden kimselere, yaptıklarını kesin bildireceğiz ve onlara, kesinlikle kaba bir cezadan tattıracağız. (Fussilet/50)

Ve bu adam, kendine zulmederek bağına girdi:  “Ben, bunun hiç yok olacağını sanmıyorum. Ben Saat’in kopacağını da zannetmiyorum. Velev ki, Rabbime geri götürüldüm, kesinlikle orada bundan daha iyi bir sonuç bulurum” dedi. (Kehf/35, 36)

Bu zihniyet sahipleri ile ilgili Meryem suresinde detaylı bir pasaj vardır:

Ve ayetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman, o inkâr etmiş olan kişiler, iman etmiş olan kişilere; “Bu iki zümreden [mümin ve kâfirlerden] hangisi makam mevki bakımından daha iyi, düşüp kalktığı kimseler [örgütler] bakımından daha güzeldir?” dediler.
Hâlbuki Biz, onlardan önce, mal ve gösterişçe daha güzel nice kuşakları [asırlar halkını] helâk ettik.
De ki: “Kim sapıklık içinde olursa, Rahman ona uzattıkça uzatır [mühlet verir]. Nihayet kendilerine vaat edileni; amma azabı, amma Saat’i [kıyametin kopuşunu] gördükleri vakit, artık onlar kimin makamca mevkice daha şerli ve askerce [destekçe, kuvvetçe] daha zayıf olduğunu bilecektir.
Ve Allah, hidayete erenlere kılavuzunu artırır. Ve kalıcı olan salihat, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, sonuç bakımından da daha iyidir.”
Peki, ayetlerimizi inkâr eden ve “Elbette mal ve çocuk verilecektir” diyen kimseyi gördün mü?
O [inkârcı kişi], gaybe muttali oldu ya da Rahman katında bir söz mü aldı? Hayır... Hayır... [Onun zannettiği gibi değil...] Biz onun söylediği şeyleri yazarız ve onun için, azaptan uzattıkça uzatırız. Ve o söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız ve o, Bize tek başına gelecektir. (Meryem/73-80)

Yukarıdaki pasaj dikkatle okunduğunda, inkârcıların kendilerine okunan Kur’an ayetlerine inanmak yerine, inananlarla kendi aralarındaki makam-mevki farklarını gündeme getirerek kendilerinin daha iyi bir pozisyonda olduklarını iddia ettikleri görülmektedir. Bu tavırlarıyla inkârcılar zımnen şöyle demektedirler: “Kimin daha güzel ve büyük evleri var? Kimin hayat standartları daha yüksek? Kimin daha muhteşem ve şaşaalı meclisleri var? Eğer siz bütün bunlardan mahrum, biz ise onların hepsine sahip bir durumda isek, çok mutlu bir dünya hayatı yaşayan bizler mi, yoksa fakir ve zavallı bir hayat yaşayan sizler mi doğru yolda sayılırsınız? Buna karar verin.”
İnkârcıların bu yaklaşımları Kur’an’da başka ayetlerde de nakledilmiştir:

Ve inkâr etmiş olan kişiler, iman etmiş kişiler için “Eğer bir hayır olsaydı onlar, bizim önümüze geçemezlerdi” dediler. Bununla doğru yola varamayınca da “Bu eski bir uydurmadır” diyeceklerdir. (Ahkaf/11)        

Onlar “Sana düşük kimseler uyarken, biz sana inanır mıyız?” dediler. (Şuara/111)        

Ve Biz, “Allah aramızdan bunlara mı iyilikte bulundu?” desinler diye, onlardan bazısını bazısı ile fitnelendirdik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil midir? (En’âm/53)               

İnkârcıların inananlara yönelik bu küstah ve küçümseyici tutumlarının kaynağı, gerek dünyaya olan bağlılıklarının gerekse insan ilişkilerindeki kibirlerinin yol açtığı değer algılamadaki manevî körlükleridir. Pasajda, müminleri küçümseyen Kureyşli Firavun taslaklarına zımnen şöyle bir hatırlatma yapılmaktadır: “Sizden daha varlıklı; daha sağlam evlere, eşyalara, güzel manzaralara sahip olan nice kuşaklar, inkâr ve yalanlamaları sonucu yok edildiler. Siz de bu zihniyette devam ederseniz aynen onlar gibi helâk edilirsiniz.”
Kendini garantide gören bu zihniyetteki bir insan “Elbette mal ve çocuk verilecektir” diyerek küstahça bir tavır sergilemektedir. Zımnen şöyle demektedir: “Siz beni hatalı ve sapık bir insan olarak niteliyor ve ilâhî azapla tehdit ediyorsunuz. Ancak gerçek şu ki, bugün ben sizden daha zenginim ve gelecekte de elimdeki nimetlere sahip olmaya devam edeceğim. Mallarıma, servetime, zenginliğime ve benim oğullarıma bakın ve ondan sonra da bana Allah’ın azabının bunun neresinde olduğunu söyleyin.”
Meryem suresindeki bu pasajla ilgili tahlilimizin (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3, s: 520-524) yeniden gözden geçirilmesinin yararlı olacağı kanaatindeyiz. H.Yılmaz

Bu âyetteki (el-yevm: bugün), ta'bîri, ya "dünyâ" anlamına gelir; yani dünyâda onların velîsi şeytândır, demek olur. Yahut "O gün" anlamına gelir. Yani şeytân onları azdırdığı zaman onların dostu idi, demektir. Yahut, Kureyşe âidolabilir; yani şeytân, bugün de şunların velîsidir, demek olur.S.Ateş

Yahut: “O bugün (de) onların patronu [ya da “efendisi”]dir”. Hatırlanmalıdır ki, velî ismi, ilk ağızda, “[birine ya da bir şeye] yakın oldu [ya da “yaklaştı”/“yakınlaştı”]” anlamına gelen veliye fiilinden türemiştir. Kur’an'da da bu anlamıyla sözcük Allah'ın inananlara yakınlığını (örn. 2:257 yahut 3:68) ya da inananların Allah'a yakınlığını (bkz. 10:62 ve ilgili 84. not) ifade için kullanılır. Yine bu anlamıyla sözcük 2:257'de “şer güçlerin (tâğût)” “hakkı inkara şartlanmış olanlara (ellezîne keferû)” yakın olduğunu ifade için kullanılmaktadır. M.Esed

Yani, "Bu kitap onlara, babalarının ve atalarının bâtıl inançlarının neden olduğu ve onları bir çok gruba bölen ihtilafları çözmeleri için bir fırsat vermiştir. Onlar Kur'an tarafından sunulan Hak üzerinde birleşebilirler, fakat bu akılsız insanlar, kendilerine nimet geldikten sonra da daha önceki durumlarını tercih ederek azap ve cezaya uğrayacaklardır. Diğer taraftan sadece bu Kitab'a inananlar doğru yolu bulacak ve Allah'ın lütuf ve nimetine mazhar olacaklardır." Mevdudi

Rabbimiz, 63-69. ayetlerde insanlığa lütfettiği nimetlerin bir kısmını sayıp dökmüştür. Bu nimetler, Allah'ın gücüne, yüceliğine, evrende koyduğu yasaların mükemmelliğine apaçık deliller olan nimetlerdir. Tabii, bunlar aklını kullanabilen, tutkularının esiri olmayan kimseler içindir.
Bu nimetlerin başında, insanın ebedi hayatını kazanmasına vesile olacak olan “kitap” ve “elçi” nimeti gelmektedir. İnsan, Allah’ı ve Allah’ın doğru yolunu bu nimetler aracılığı ile bulabilmekte ve ancak onlar sayesinde dünya ve ahıretini kurtarabilmektedir.
Kitap ve elçinin rahmet ve kılavuz oluşuna dair Kur’an’da yüzlerce ayet mevcuttur. İnsanların ihtilaf ettikleri, problem çıkardıkları konuların başında din, tevhîd inancı, kitap, İsa, öldükten sonra dirilme, haram-helal gibi konular gelmektedir. Bütün bu ihtilafların çözümü ise ancak Kur’an’la mümkündür. Bu ayet ihtilafların çözümünde Kur’an dışı bir başvuru kaynağı tanınmamasını emretmektedir. Zira Allah’tan gelmeyen her çözüm yeni ihtilafları da beraberinde getirecektir. H.Yılmaz

Kur’an'da sıkça rastlandığı gibi, burada da vahyin sağlayacağı ya da yön vereceği ifade edilen manevî uyanışa ilişkin referansı, Allah'ın yaratıcı etkinliğinin bir başka belirtisi olarak hemen organik hayat mucizesine ilişkin bir referans izliyor. M.Esed

Yani, "Eğer Hz. Peygamber'in (s.a) davetini dinleyip bu ayetleri dikkatlice gözleseydiniz tüm kalbinizle: 'Bu ayetler onun davetini destekliyor.' diye bağırırdınız. Her yıl durmadan bu ayetlere şahit oluyorsunuz. Önünüzde kupkuru, hiç bir hayat belirtisi -bir parça çim, çiçek, tomurcuk veya bir böcek- bulunmayan bir toprak var. Sonra yağmur yağıyor. Birdenbire aynı toprak parçasını hayat kaplıyor. Orada binbir çeşit böcek beliriyor. Bu önce hayat, sonra ölüm, tekrar hayat, tekrar ölüm sürecini her yıl izliyorsunuz. Yine de Hz. Peygamber (s.a) size tüm insanların öldükten sonra diriltileceğini söylediğinde şüpheye düşüyorsunuz, çünkü siz bu ayetlere Allah'ın her şeyin altında yatan hikmetini düşünmeyen hayvanlar gibi bakıyorsunuz. Aksi takdirde bu ayetlerin, Hz. Peygamber'in (s.a) davetini desteklediğini görürdünüz." Mevdudi

Bir salgı bezi ürünü olan süt, ana-hayvanın hayatı için (yahut metindeki mecazî tanımla “kanı” için ) zarurî bir madde değildir; beri yandan, hayvan bedeninin, kendi metabolizması bakımından artık hiç yararı kalmadığı için dışarı atması gereken bir madde de değildir: bunun içindir ki, ayette “[hayvan bedeninden] atılacak artıklarla kan arasından [salgılanan]” bir sıvı olarak tanımlanıyor. M.Esed

"..... fışkı ile kan arasından...." Burada dişi sağmal hayvanların göğüslerinde sütün nasıl mükemmel bir şekilde oluştuğuna işaret edilmektedir. Bu hayvanların yedikleri yem; kan, fışkı ve bu her ikisinden gerek yapı, gerek renk ve gerekse kullanım bakımından farklı olan süte dönüşür. Bazı hayvanların sütü o denli çok olur ki, yavruları doyduktan sonra insanların beslenmesi için de büyük bir miktar süt kalır. Mevdudi

Seker (lafzî karşılığı, “şarap” ya da, cins/tür belirten bir isim olarak “sarhoş edici içki”) terimi burada rızk-ı hasen (lafzî karşılığı, “yararlı/sağlıklı besin”) kavramıyla çelişiyor ya da bir aykırılık ortaya koyuyor; böylece alkolün hem olumsuz, hem de olumlu etki ve özelliklerinin belirtilmek istendiği düşünülebilir belki. Bununla birlikte, bu sure sarhoşluk veren içkilerin Kur’an'ca 5:90-91'de yasaklanmasından takrîben on yıl önce vahyedilmiş olsa da, yukarıdaki ayette bu tür içkileri ahlaken kınayıcı bir îmanın bulunduğundan şüphe yoktur (Taberî ve Râzî'nin kaydettiğine göre İbni ‘Abbâs; ayrıca Râzî) M.Esed

. Burada meyve, hurma ve üzüm sularının iki özelliğe sahip olduğu belirtilmektedir. Birisi insan için temiz bir rızık olma, diğeri ise mayalanınca alkole dönüşme özelliği. Fakat bu nimetten temiz ve sağlığa uygun rızık almak ile kendisine zevk verecek ve onu sarhoş edecek içkiyi içmek arasındaki seçim insana bırakılmıştır. Bu, aynı zamanda şarabın haram olacağına da işarettir.Mevdudi

Bu ayet gurubunda ise insanlara yeryüzündeki bitki ve canlı türünden verilen nimetler hatırlatılmaktadır.
Yağmur bu nimetlerin en başta gelenlerindendir. Yağmurun, dolayısıyla suyun canlılar ve özellikle de insanlar üzerindeki hayatî fonksiyonu birçok ayette hatırlatılmıştır. Allah’ın yağmur yağdırıp onunla ölü toprağı canlandırması, söz dinleyen, akıllı toplumlar için gerçekten de bir ibret kaynağıdır. Ölümden sonra yeniden dirilmeyi çağrıştıran bu olay, Kur’an’da birçok yerde ahırete delil olarak gösterilmiştir:

Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesi ve onda, her dabbeden [deprenen canlılardan] yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette ayetler vardır. (Bakara/164)

Yine O’nun âyetlerindendir ki, size hem korku ve hem de umut vermek için şimşeği gösteriyor. Ve gökten bir su indiriyor da onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat veriyor. Şüphesiz ki bunda aklını kullanacak bir kavim için nice deliller vardır. (Rum/24)

Şüphesiz göklerde ve yeryüzünde müminler için âyetler vardır. Ve sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı dâbbehlerde [canlılarda] da kesin bilgiyle inanan bir kavim için âyetler vardır. Ve gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde ve Allah’ın gökten bir rızktan indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği şeyde ve rüzgârları evirip çevirmesinde aklını çalıştıran bir kavim için ayetler vardır. (Casiye/3- 5)

66. ayette, hayvanların yapısına yerleştirilen biyolojik sistemlere işaret edilerek fışkı üreten boşaltım sistemi ile kan dolaşımını sağlayan dolaşım sistemi arasından insanların zevkle içtiği tertemiz süt nimetinin çıkarılışına dikkat çekilmektedir. Bu mucize sistemler sadece hayvanlar için söz konusu olmayıp daha karmaşık ve mükemmel olanları insan vücudunda da bulunmaktadır. Mesela, erkeğin aldığı besinlerden dışkı, kan ve sperm üretilmektedir. Kadın vücudu ise aldığı besinlerle dışkı, kan, yumurta ve süt üretmektedir. Bunu yüzlerce sistemle genişletmek mümkündür. Akıllı insanlar bu sistemlerin tesadüfen oluşmadığı gibi, o vücudun sahibi tarafından da oluşturulmadığını iyi bilirler. Onlar bütün bu biyolojik sistemlerin Yüce Allah’ın eseri olduğu hakkında zerrece kuşku duymazlar.
67. ayette ise Rabbimiz meyvelere dikkat çekmekte ve meyvelerin insan hayatı üzerindeki önemini bildirmektedir. Ayette sadece hurma ve üzümden bahsedilmesi, Arapların daha çok bu meyveleri tanıması ve bilmesinden dolayıdır. Ayetin işaret ettiği ibretlik özellikler, elma, armut, ayva, erik, kaysı, kiraz gibi tüm meyveler için de geçerlidir.

“SEKER”

Ayette “Ki siz ondan içki ve güzel rızık edinirsiniz-” ifadesi geçmektedir.  Bazıları bu ifadedeki “seker [içki]” sözcüğünü “yiyecek, sirke, nebiz” gibi anlamlara çekmeye çalışmıştır. Hâlbuki “seker” sözcüğü “sislilik, bulutluluk, tozluluk, bulanıklık” anlamında olup aklın karışıklığı, bilincin bulanıklığı, argo tabiriyle “kafanın kıyak”lığı demektir. Bu psikolojik haller Türkçede “sarhoşluk” kelimesiyle ifade edilmektedir.
Ayette özellikle dikkatten kaçırılmaması gereken bir nokta da, Rabbimizin söz konusu nimetleri özellikle henüz iman etmemiş kişilere hatırlatıyor olmasıdır. Bu nedenle, onlar için içki yasaktı, serbestti diye bir konu yoktur. Bu ayetin içkinin yasaklanmasından evvel nazil olduğunu, daha sonra da hükmün kaldırıldığını iddia etmek, Kur’an’ı tanımamaktan başka bir şey değildir.
İçki ile ilgili detayı ise inşaallah Bakara/219’u tahlil ederken “Hamr” sözcüğü kapsamında ele alacağız H.Yılmaz

Burada, “vahyetti” (evhâ) ifadesi, Allah'ın bu küçük kanatlı varlığa verdiği, mükemmel bir geometrik plan içinde şaşmaz oranlara dayalı altıgen, prizmatik balmumu hücrelerinden müteşekkil bal peteğini -o hem mekan, hem de malzeme bakımından son derece ekonomik, dolayısıyla son derece rasyonel mimarlık harikasını- yapma hüner ve insiyakına dikkat çekiyor. Ayetin devamında bahsedilen, bitki özsularının arının gövdesinde bala dönüşmesiyle bütünlenen bu olgu “sünnetullahın” tabiattaki çarpıcı tezahürlerinden birini teşkil etmektedir. M.Esed

Arapça "vahy" kelimesinin sözlük anlamı, sadece konuşanla dinleyenin anlayabileceği bir tür gizli işarettir. Aynı bağlamda "ilkâ" (bir şeyin kalbe doğması) ve "ilham" (gizli mesaj ve telkin) anlamında kullanılır. Allah mahlukatını böylece vahy yoluyla terbiye eder. Terbiye olunan (mahlukat) ile terbiye edici (rabbul-alemin) arasındaki bu eğitim ilişkisi bir başkası tarafından görülemez. İşte bu olay Kur'an'da vahy, ilham ve ilkâ kelimeleriyle ifade edilmiştir. Ancak bu kelimeler ayrı olayları ifade etmede kullanılır olmuştur.Örneğin "vahy" peygamberlere, "ilham" velilere ve Allah'ın has kullarına, "ilkâ" ise herkese mahsus olmak üzere kullanılmaktadır. Fakat Kur'an, bu kavramların kullanılmasında, aralarında bir ayırım gözetmez.
"Allah emriyle semaya vahyetti ve onlar buna uygun olarak hareket etmeye başladılar." (Fussilet: 12)
"O emriyle arza vahyedecek ve arzda haberlerini anlatacaktır." (Zilzal: 4-5)
"Rabbin meleklere vahyediyordu ki..."
O, balarısına da vahyeder ve onu tüm görevini mükemmel ve içgüdüsel bir şekilde yerine getirmesini sağlayacak özelliklerle donatır. (68. ayet). Uçmayı öğrenen bir kuş, yüzmeyi öğrenen balık ve emmeyi öğrenen yeni doğmuş bir bebek için de aynı şey geçerlidir. Allah'ın bir insana birdenbire bir fikir ilham etmesi de vahiydir. (Kasas: 7) Bütün büyük keşifler, icatlar, büyük edebiyat ve sanat eserleri için de durum aynıdır; vahiy olmasa bunların hiçbirisi söz konusu olamaz. Gerçekte her insan şu veya bu zamanda zihni ve ruhi etkisini bir fikir, bir düşünce veya bir rüya şeklinde duyumsar ve daha sonra yaşanan bir tecrübeyle bunun görülmeyen bir vahiy olduğu ispatlanır.
Bir de sadece nebi ve rasûllerin ayırıcı vasfı olan vahiy vardır. Bu vahiy şekli kendine özgü özellikleri ile diğer vahiy türlerinden ayrılır. Peygamber kesin olarak kendisine Allah tarafından ilham edildiğini bilir ve bunun farkındadır. Bu tür bir vahiy, insanlığın hidayeti için inanç ilkeleri, emirler, kanun ve düzenlemeleri içerir. Mevdudi

 

Allah'ın, arıya vahyetmesi, ona verdiği içgüdüyü gösterir. Arının karnından çıkan bal da gerçekten insanın birçok derdine devâdır. S.Ateş

Tanrının Kuran da verdiği örnekler ve mucizeler, birer bilimsel inceleme ve araştırma konusudur. Aklını kullanan bilgili toplumlar, bu örneklerden yararlanırlar. Bu ayetteki bal arısı örneği de, besin ve vitamin açısından alabildiğine zengin olan balın, bazı allerjilere ve rahatsızlıklara ilaç oluşu gerçeğidir.M.Sağ

"... Rabbinin gösterdiği düz yollardan git." "... hayatının kolayca akıp gitmesi için sana Allah'ın vahyi tarafından öğretilen metodlara uygun bir şekilde çalış." Arılara, yumurtalar için ayrı, bitki özünü bala çevirmek ve yiyecek depolamak için ayrı peteklerden, yani hayatın her yönü için ayrı bir petekten oluşan o mükemmel fabrikayı ve kovan içindeki düzeni sağlamalarını öğreten şey Allah'ın vahyidir. Arılara bu "fabrikayı" düzen içinde yürütmeyi, bir kral ve çeşitli işlerle görevli binlerce işçiden oluşan bir topluluk kurmayı öğreten de Allah'ın vahyidir. Onlara vahiy yoluyla o denli açıklık getirilmiştir ki arılar bunu düşünmeye bile ihtiyaç duymazlar. Onlar bu düzeni yüzyıllardan beri toplu çabalarıyla tam bir uyum içinde sürdürmektedirler.
Bal hem lezzetli bir besin kaynağıdır, hem de tıbbi yönden yararlıdır. Birinci özelliği herkes tarafından bilindiği için burada özellikle ikinci niteliğine değinilmiştir. Bal, bir çok hastalığın tedavisinde kullanılır, çünkü çiçek ve meyvelerin suyunun ve glikozunun en güzel bir şekilde birleşiminden oluşmuştur. Bunun yanısıra bal çürüyüp bozulmadığı için diğer ilaçların hazırlanmasında ve korunmasında da kullanılır.
Başka şeylerin çürüyüp bozulmasını da engeller. Bu nedenle yüzyıllardan beri bal, alkolün yerine kullanılmaktadır. Eğer arı-kovanı şifalı bitkilerin bol olduğu bir yerde ise, o kovanın balı sadece bal değil aynı zamanda o şifalı bitkilerin de bir özü olur. Eğer arılar bilinçli bir şekilde bitkilerden öz elde etmek için kullanılsalar, büyük bir ihtimalle elde edilen bu öz, labaratuarlarda elde edilen özden çok daha iyi olur.
Bu pasajda (48-69. ayetler) tevhid ve öldükten sonra dirilme hakkında deliller yer almaktadır. Bu delillere yer vermek gerekliydi, çünkü kafirler ve müşrikler Hz. Peygamber'e (s.a) özellikle bu iki nokta nedeniyle karşı çıkıyorlardı. Birinci ilkeyi, yani tevhidi kabul etmek, şirk ve inkara dayanan tüm hayat tarzını yıkmaktaydı, çünkü yardımcı, Veli ve Rızık veren olarak Allah'ı kabul etmek başka bir tanrı veya puta yer bırakmıyordu. Tevhidin ispatı sağmal hayvanların, arıların, hurma ağacının ve üzümün yapısının ve bunların insanlar için olan faydalarının gözlenmesine dayandırılmaktadır. Bunlar gözlendiğinde insanın aklına doğal olarak şöyle bir soru gelir: Bunları bu şekilde ve bu amaçla düzenleyen kim?" Tek açık ve doğru cevap, tüm bunları hikmet sahibi ve merhametli olan Allah'ın insanlara yiyecek sağlamak için bu kadar mükemmel yarattığıdır. O halde Hz. Peygamber (s.a) haklı olarak şöyle demektedir: "Size süt, bal, hurma, üzümler ve daha nicelerini veren Allah olduğunu kabul ettiğinize göre, ki bunu kabul etmek zorundasınız; sadece O'nun ibadete, şükre, övülmeye ve bağlanmaya layık olduğunu da kabul etmelisiniz. Neden hâlâ kendi yaptığınız ilâh ve putlara ibadet etmeye devam ediyorsunuz?"
Kafirlerin en çok itiraz ettikleri ikinci konu da öldükten sonra dirilme konusu idi. Onlar bu ilkeye karşı çıkıyorlardı, çünkü eğer bunu kabul ederlerse tüm ahlâk sistemlerini değiştirmeleri gerekiyordu ve onlar da bu ahlâksız hayat tarzını değiştirmeye hazır değillerdi. Onların karşı çıkmalarının tek dayanağı, bir kimseyi öldükten sonra diriltmenin imkansız olduğunu sanmalarıydı.
Onlara bir zamanlar kupkuru olan bir toprağın, yağmurun yağmasıyla nasıl birdenbire tekrar canlandığını gözlemeleri istenmekte ve bu döngüyü her yıl izlemekte oldukları söylenmektedir. Ölü bir toprağı canlandırıp bitkilerle donatan Allah aynı şekilde hiç bir zorluk çekmeksizin ölü bir insanı da tekrar diriltebilir. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz bir başka nimetine daha dikkat çekmektedir. Bunlar bal arısı ve onun ürettiği baldır. Rabbimiz bal arısına şöyle vahyetmiştir [genlerine kodlamıştır]: Dağlarda, ağaçlarda çardaklarda yuvalar edinecek, her türlü meyveden yiyecek, her kolay yoldan geçecektir. Böylece karnında şifa olan bal oluşacaktır. Bunu gözlemleyen her akıllı insan da bunda açık bir kanıt bulacak, insanlık arıdaki bu sistemi gözlemleyerek kendilerine şifa veren ilaçların da üretim şekillerini öğrenecektir.
Bal arısı ve ürünü olan bal ile ilgili birkaç tespiti burada naklediyoruz.

1- Arılar, tabiatları gereği, altıgen şeklindeki evlerini [peteklerini] birbirinden farklı olmayacak şekilde, birbirine eşit ve denk olarak yaparlar. Hiçbir insanın cetvel ve pergel gibi aletleri olmaksızın bu peteklerin benzerini yapması mümkün değildir.
2- Mühendislikte, bu peteklerin altıgen dışında bir şekilde şekillenmeleri halinde, ister istemez o evler arasında birtakım kullanılamayacak boşlukların kalacağı; fakat altıgenli olarak yapılmaları halinde, aralarında boşa gitmiş yerlerin kalmayacağı sabittir. Şu halde bu zayıf ve ufacık hayvanları, böylesine gizli ve ince hikmetlere vakıf etmek elbette dikkate değer şeylerdendir.
3- Arılar arasında bey durumunda olan bir tek arı bulunur. O arı diğerlerinden daha yapılı olur ve öbürlerine hükümran olur. Diğerleri ona hizmet ederler ve uçuşma esnasında onu sırtlarında taşırlar. Bu da şayan-ı dikkat şeylerdendir.
4- Arılar, yerlerinden hoşlanmadıkları zaman topluca başka bir yere çekip giderler. İnsanlar onları eski yuvalarına döndürmek istediklerinde, tambur ve benzeri çeşitli sesli musiki aletleri çalarlar. İşte bu sesler ve musikiler sayesinde insanlar onları yuvalarına döndürebilirler. Bu da enteresan bir durumdur. Binaenaleyh arıların ileri derecede zekâlarına delâlet eden bu şaşırtıcı özelliklerle, başka hayvanlardan temayüz edip, bu çeşit akıl ve zekâ da vahye benzer bir durum olan ilham yoluyla tahakkuk edince, Hak Teâlâ onlar hakkında, ''Rabbin bal arısına vahdetti ki..." buyurmuştur.  (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

YUVAYI DİŞİ ARI YAPAR

Rabbin dişi bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda, insanların kurdukları kovanlarda evler edin.” (Nahl/68)
Kur’an, arının yaptıklarını anlatırken fiilin dişil formunu kullanmaktadır. Arapçada fiiller dişiye ve erkeğe göre farklı çekilirler [Başka birçok dünya dilinde de böyledir]. Arının yaptıkları anlatılırken fiilin dişil formunun kullanılması Kuran'ın saydığı eylemleri dişi bal arısının yaptığını göstermektedir. Bu yüzden ayeti "dişi bal arısı" diye çevirmek daha doğrudur. Dişi bal arısının yaptıkları Kuran'da şöyle tarif edilmektedir: [Arapça'da arının erkeği ve dişisi aynı şekilde yazılır, bu kelimenin ayrıca dişisi yoktur.]

1- Evini [kovanını] inşa etmesi (68. ayet)
2- Bal özünü toplamak için doğadaki faaliyeti (69. ayet)
3- Bal yapması (69. ayet, bir sonraki bölümde inceledik.)
Kur’an'ın saydığı bu üç faaliyeti de dişi arı olan işçi arılar gerçekleştirmektedir. Bu yüzden Kur’an'da arıdan sonra gelen fiile dişilik takısı eklenmiştir. Kuran'ın saydığı bu faaliyetler ile erkek arıların hiçbir ilişkisi yoktur. Dişi olan işçi arılardan daha iri yapılı ve kocaman gözlü olan erkek arıların tek görevi genç ana arıyı döllemektir. Yaz sonunda bu görevini yerine getiren erkek arılar dişi arılar tarafından kovandan atılır ve dişi arıların bakımıyla yaşamaya alışkın oldukları için çok geçmeden açlıktan ölür.
Kur’an'ın indiği dönemde insanların kovan içindeki iş bölümünün detaylarından, işçi arıların dişi olduğundan, kovanı inşa etmenin, bal yapmanın, bal yapmak için meyvelerin özünü toplamanın dişi işçi arıların görevi olduğundan haberleri yoktu. Bu yüzden Kur’an'ın dişi arının görevlerini sayarken fiili dişiye göre çekmesi ve erkek arıları bu görevlerden dışlaması mucizevî bir ifadedir.

ARI BİR MATEMATİK PROFESÖRÜ MÜDÜR?

Kur’an'da dikkat çekilen dişi bal arısının yaptıklarını iyice incelediğimizde arının kabiliyetlerine şaşmamak elde değildir. Arının yaşayacağı evini [kovanını] oluşturması, bu evin içindeki petekleri inşa etmesi matematiksel bir deha gerektirmektedir.
Bal arıları milyonlarca yıldır peteklerini altıgen yapmaktadır [On milyonlarca yıl öncesine ait arı fosillerinden bu anlaşılmaktadır]. Acaba neden bu şekil dikdörtgen, beşgen, sekizgen değil de altıgendir? Bunu araştıran matematikçiler birim alanın tamamen kullanılması ve en az malzemeyle petek yapılabilmesi için en ideal şeklin altıgen olduğunu ortaya koydular. Petekler üçgen ya da dörtgen olsaydı, boşluksuz kullanılabilecekti. Fakat altıgen hücreler için kullanılan malzeme üçgen ya da dörtgen için kullanılan malzemeden daha azdır. Diğer birçok geometrik şekilde ise kullanılmayan bölgeler ortaya çıkacaktı. Sonuç olarak altıgen hücre, en çok miktarda bal depolarken, yapılması için en az balmumu gereken şekildir.
Dişi [işçi] arıların bu çalışmalarında en çok ilgi çeken durumlardan biri on binlerce işçi arının her birinin, birer tuğlacığını bıraktığı bu yapının, geometrik ölçülere bütünüyle uyabilmesidir. Matematikçiler verilen belirli miktardaki balmumuyla yumurtadan çıkacak kurtçukları içine alabilecek daha geniş bir yer yapılamayacağını ispatlamışlardır. Böylece işçi arılar belirli miktardaki gereçle, gereken büyüklükteki bir yapının en ekonomik biçimde nasıl yapılabileceğini göstermektedirler.
Antoine Ferchault adındaki bir Fransız böcek bilgini, bunu "Arılar problemi" diye tanınan bir geometri problemi olarak ortaya koymuştur. Bu problem şudur: "Tabanı birbirlerine göre eğimi aynı olan üç çeşit eşkenar dörtgen ile kapanmış düzgün altıgen bir dik prizma verilsin. Bu prizmanın toplam yüzey alanının en küçük değerde olması için eşkenar dörtgenler arasındaki açılar ne olmalıdır?" Biri Alman, biri İsviçreli, biri de İngiliz olan üç tanınmış matematikçi bu problemin çözümüyle uğraştılar ve şu sonuca vardılar: 70° 32' [70 derece ve 32 dakika]. Gerçekten de bu, dişi bal arılarının yaptığı petek gözeneklerinin açısının tamı tamına aynısıdır.
İşçi arılarımız peteğin yapımına birkaç farklı noktadan başlarlar. İş ilerledikçe peteğin gözenekleri orta yerde birleşir. Bu durumda kaynaşma noktasındaki peteklerin açıları yine kusursuzdur. Bu işçi arıların peteğin yapımına rasgele koyulmadıklarını, başlangıç ve bitiş noktaları arasındaki uzaklıkları, arkadaşları olan diğer işçi arılarının pozisyonlarını önceden çok ince bir şekilde hesapladıklarını ortaya koyar. En usta matematikçiler bile arının hesabının kusursuzluğunu 70° 32' [70 derece ve 32 dakika]'yı hesaplayarak ortaya koymaktadırlar. Fakat bu matematik profesörlerine elinize bir cetvel alın, bu açıları tam tutturarak bir altıgen çizin desek, hele hele bu hesapları yapan üç profesöre üçünüz ayrı yerden başlayarak altıgenler çizin, ortadaki altıgenler de tam düzgün, kusursuz olsun desek hiç şüphesiz bu kadar ince bir çizimi beceremezlerdi. Görülüyor ki arı, hem büyük bir teorisyendir, hem de müthiş bir pratisyendir. Teoride hesaplanması çok zor olanı hesaplamış, pratikte ise bizim el ve gözlerimizle tayin edemeyeceğimiz hassaslıktaki ölçüleri tutturmuştur.
Altı hafta yaşayabilen arılar tüm bu hesapları ve uygulamaları nasıl gerçekleştirmektedir? Arıların bu yaptıklarını "içgüdü" diye niteleyip, tüm bu harikalıkları tesadüfen oluşmuş gibi göstermek Yusuf suresinin 40. ayetinin işaret ettiği gibi isimlendirmelerin arkasına sığınmaktır. İçgüdü kelimesi, sadece bir isimlendirmeden ibaret olup aslında hiçbir açıklama ortaya koymayan bir terimdir. Kur’an arıya vahyedildiğini söyleyerek, arının tüm bu yaptıklarının, Allah'ın programlaması ve düzenlemesinin sonucunda olduğu ortaya koymaktadır. Altı haftada en zeki canlı olan insan "1, 2, 3" diyerek, üçe kadar saymayı bile beceremez. Arının tüm bu yaptıklarının ne arı tarafından öğrenildiğini, ne de tesadüfen oluştuğunu söylemek mümkündür. Açıkça bellidir ki, arıyı Yaratan, arıyı bütün özellikleriyle beraber yaratmış, tüm bu matematiksel problemleri halletmiş ve arıya en mükemmel uygulamaları yaptırmıştır. Yine bu Yaratıcı, arıya kendi ihtiyaçlarından fazla bal yaptırtarak, insanlara nimetlerini göstermektedir.
Görmezler mi ki kudretimizle nice hayvanları yarattık da onlara sahip olmaktadırlar.
Onları kendilerine boyun eğdirdik. Bir kısmına binmekte, bir kısmını yemektedirler.
Onlarda kendileri için daha nice yararlar ve içecekler vardır. Hala şükretmiyorlar mı? (Yasin/71-73)

ARININ KARINCIKLARI VE BALIN ŞİFASI

Sonra meyvelerin her türünden ye de Efendinin sana kolaylaştırdığı yollara koyul. Onun karınlarından renkleri çeşit çeşit bir içecek çıkar ki, insanlar için onda şifalar vardır. Şüphesiz, aklını çalıştıran bir topluluk için bunda bir delil vardır.” (Nahl/69)
Uzunluğu 1-3 cm arasında değişen arının vücudu baş, göğüs ve karın olmak üzere üç bölümden oluşur. En arkadaki karın bölümü gövdenin öbür bölümlerinden daha uzundur ve halka biçimindeki bölütlerden oluşur. Ayette tekil dişi arıda "karınlar" olduğu vurgulanmaktadır. Ayetin Arapçasında bu "butuniha" ifadesiyle belirtilir. Kelimenin sonundaki "ha", dişi ve tekil şahsı belirtir. Eğer çoğul dişi arılardaki karınlar vurgulanmak isteseydi bu ifade "butunihinne" olur idi. Böylece ayet arının bölütlü, parçalı karın yapısına da işaret etmektedir. Bu parçalı karın yapısıyla arı "karınların" sahibi olarak nitelenmektedir. Arıların bu karın yapısının iç kısmında birine bal torbası ve diğerine de kursak adı verilen iki mide vardır. Arı çiçeklerden aldığı bal özünü önce kursağında bal haline getirir. Arının karın bölgesi bir kimya laboratuarı gibi çalışmakta ve bal üretmektedir.
  Balın rengi gerçekten de ayette geçtiği gibi çeşit çeşittir. Bu renk, iklim, mevsim, hava koşulları ve alındığı kaynaklara bağlı olarak çok değişik görünüştedir. Beyazdan tutunuz da esmer [pekmez rengi] ve kahverengiden yeşile kadar çeşitli renklerde ballar vardır. Bu renklerin en hoşa gideni bal rengi de denilen açık altın sarısıdır. Balcılık alanında modern ve titiz çalışması olan ülkeler balın rengini saptamak için tespit edilmiş bir renk cetveli kullanmaktadır.

ARILARIN DANSI

İncelediğimiz ayetin başında, dişi bal arısının bal yapabilmek için bitkilerin özünü toplamasına işaret edilir. Gerçekten de ayette söylendiği gibi dişi olan işçi arılar bal yaptıkları gibi, bu balın ham maddesini bitkilerden toplamak da dişi olan bu işçi arıların görevidir. Arıların bal özlerini toplama aşamalarında birbirinden ilginç, inanılmaz olaylar gerçekleşmektedir.
Çiçeklerin yerini bulan arı, bulduklarını haber vermek üzere diğer arıların yanına döner. Bu arı, dans ederek diğer arılara balın ham madde kaynağının koordinatlarını bildirir. Arı yaptığı dans yoluyla verdiği mesajlarla, kaynağın hem doğrultusunu, hem de uzaklığını eksiksiz olarak diğer arılara iletir. Belli bir yaşa gelmiş insanlar 6 haftada bir dans kurunu bile bitirememektedirler. Oysa sadece 6 hafta yaşayan arı yaptığı dansları bir iletişim aracı olarak kullanabilmektedir.
Arının dansı kadar, kovanına dönerken yaptığı hesaplar da çok ilginçtir. Balın ham maddesinin kaynağını sadece Güneş'e göre tarif etmesi mümkün olan arı, kovana dönene kadar Güneş her 4 dakikada 1 derece yer değiştirir. Arı Güneş'in bu yer değişimini hem besini bulurken, hem kovana en kestirme yönden dönmesi gerekirken hesaplar. Arı, hedefinin peşinde ne kadar dolaşırsa dolaşsın, en kestirme şekilde kovana dönerken, Güneş'in ne kadar yer değiştirdiğini hesaplamak zorundadır. Arı bu hesabı da kusursuz yapmaktadır. Arının tüm bu hesapları, kovan içindeki tüm bu uyum; ne tesadüflerle, ne de 6 hafta yaşayan arının eğitilmesiyle açıklanabilir. Arı tüm bu görevleri kendisine öğretilmiş olarak doğmaktadır. Yaratıcı, arıyı en mükemmel şekilde programlamıştır.

BALDAKİ ŞİFA

Dişi olan işçi bal arılarının üretimi olan balın, insanlar için ne kadar faydalı bir besin kaynağı olduğu ayette belirtilir. Balın şifa olduğu günümüzde tüm tıp otoritelerince tartışmasız olarak kabul edilmektedir. Bal hem birçok vitamine, hem kalsiyum, potasyum, magnezyum, sodyum, fosfor gibi birçok minerale, hem bakıra, iyoda, demire, çinkoya, hem de bazı hormonlara sahiptir.
Bal, içindeki şekerlerin bir başka cins şekere dönüşebilme özelliği sayesinde kolayca sindirilir. Bal, içerdiği serbest şekerler ile beynin çalışmasını kolaylaştırır. Kan yapımına, kanın temizlenmesine, kan dolaşımının düzenlenmesine yardımcı olur. Bal, vücudumuzun iç mekanizmasının daha iyi çalışması için yenilerek kullanıldığı gibi, kozmetikte ve cilt hastalıklarında vücuda dıştan sürülerek de kullanılır. Balın iyileştirdiği söylenen hastalıklar saymakla bitmez.
Balın şifa kaynağı olduğu birçok toplumda düşünülmüştür. Bu yüzden Kuran'ın bu konuda söylediğinin, Kuran'ın indiği dönemde bilinmediğini söylemiyoruz. Fakat şuna dikkat etmeliyiz ki, Peygamberimiz döneminden gelen uydurma hadislerde deve idrarının içilmesine, bu idrarın şifa olduğuna dair sözlere de rastlıyoruz. Kur’an, o dönemin bu uydurma şifa kaynaklarına gönderme yapmamış, bal gibi günümüzde hiç kimsenin itiraz edemeyeceği bir maddeyi şifa olarak insanlara sunmuştur. Eğer Kur’an kendi döneminin heyecanlarıyla yazılmış bir uydurma olsaydı, içinde elbette kendi döneminin safsatalarını içeren böylesine yanlışlar da olacaktı.
Kur’an, arılarla ve balın yapımıyla ilgili hiçbir yanlış izah yapmadığı gibi, kovan yapma, balın ham maddesini toplama, bal yapma gibi görevleri dişi arıların yaptığını belirterek indiği dönemdeki insanların bilemeyeceği bir gerçeği de açıklamıştır. Ayrıca bu dişi arının, bölmeli karınlardan oluşan anatomik yapısına da "bir tek dişi arıda çoğul karın" ifadesi kullanılarak işaret edilmiştir. Arının ve diğer böceklerin fizyolojik yapısını incelemeye dair bir geleneğe rastlanmayan bir dönemde bu ifadenin olması da çok ilginçtir.
Arının kovandaki iş bölümünü, arının tüm marifetlerini anlatmaya bu kitabın hacmi yetmez. Bu tek başına bir kitap konusudur. Arının kovanı havalandırması, belirli bir nem ve ısı oranını sağlaması, kovan içinde mükemmel bir hijyenik ortamı oluşturması, kovanda nöbet beklemesi, yabancı maddeleri kovandan atış yöntemleri, salgıladığı balmumu, propolis, süt gibi maddeler birbirinden hayret verici ve mükemmeldir. Altı hafta yaşayan arı, tüm bu mükemmel özelliklere doğuştan nasıl sahip olmaktadır? Bilinçli bir Yaratıcı olmadan arının bu bilgileri kendi kendine tesadüfen elde etmesi hiç mümkün olabilir mi? Kur’an'ın dikkat çektiği arının, yaptıklarını her inceleyen, arının şahsında Allah'ın mükemmel bir sanat eserini görecektir.
Sizin yaratılışınızda ve her yana yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir toplum için deliller vardır.” (Casiye/4) (Kur’an Araştırmaları Gurubu)  H.Yılmaz


Lafzen, “ömrün en düşkün olunan çağına vardırılır, öyle ki, bilirken hiçbir şey bilmez olur” -insanın organik gelişme sürecini îma eden bir ifade: insan doğar, gelişir; gücünün, zeka, bilgi ve tecrübesinin doruğuna erişir; sonra giderek geriler; yaşlanır ve bazı hallerde, yeni doğan bir çocuk kadar düşkün ve çaresiz bir duruma düşer.M.Esed 

İnsan, çocukluğunda âcizdir, bir şey bilmez. Sonra güçlenir, bir şeyler öğrenir. Kendine güvenir. Ama ihtiyarlık basınca tekrar gücü azalır, akıl yetenekleri zayıflar, bunaklık başlar. Yine bebekliğinde olduğu gibi bir şey bilmez duruma gelir. S.Ateş

Burada vurgulanan nokta şudur: Allah sadece (önceki ayetlerde belirtildiği gibi) sizin hayati ihtiyaçlarınızı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda O sizin hayat ve ölümünüz hakkında tek söz sahibi ve Hakim olandır. O'ndan başka hiç kimse öldürme veya diriltme kudretine sahip değildir.
Bu nokta, müşriklere ve kafirlere, insanı yeryüzündeki diğer yaratıklardan üstün kılan bilginin Allah tarafından verildiğini bildirmek için vurgulanmıştır: Bir zamanlar bilgiye sahip olan insanın yaşlanınca bir et yığını gibi kaldığını görürsünüz. Bir zamanlar başkalarına bilgi öğreten bu adam tüm duygularını yitirir ve kendisine bile bakamayacak hale gelir. Mevdudi

Yukarıdaki ayetlerde Rabbimiz, su indirerek bitkileri yarattığını, sonra hayvanları ve onlardaki mucizeleri, bitkilerden ve hayvanlardan elde edilen nimetleri dile getirdikten sonra konuyu insana getirmiş ve insan hayatındaki üç aşamaya dikkat çekmiştir. Bunlar, insanın yaratılışı, vefatı ve ömrün en kötü zamanı olan aşamalardır.

İNSANIN YARATILIŞI

İnsanın yaratılışına vurgu yapılması, kendi yaratılışını bilmeyen bir insanın öldükten sonra yeniden yaratılmayı kolayca kabullenememesinden dolayıdır. Bu gerçek Ya Sin suresinde şöyle dile getirilmişti.

Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”
De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz.
Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir.
Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu / işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir. (Ya Sin/78-82)

ÖMRÜN EN KÖTÜ ÇAĞI

Rabbimiz, kullarının şımarmamaları, tağutlaşmamaları, firavunlaşmamaları ve kendi hiçliklerini, mutlaka Allah’a döneceklerini akıllarından çıkarmamaları için insanın fiziksel ve zihinsel durumlarını en güçlü dönemlerinden sonra inişe geçirmektedir.

Ve Biz kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu tersine çeviririz [tepesi üste dikeriz]. Buna rağmen hâlâ akıllanmayacaklar mı? (Ya Sin/68)

Allah, sizi güçsüz olarak yaratandır, sonra güçsüzlüğün arkasından kuvvet kıldı. Sonra kuvvetin arkasından güçsüzlük ve ihtiyarlık kıldı. O, dilediğini yaratır. Ve O, en iyi bilendir, en iyi güç yetirendir. (Rum/54)

Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, -[bilin ki] ne olduğunuzu size açıklamak için - şüphesiz Biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra bir alaktan, sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en fena zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki kupkurudur; fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. (Hacc/5) H.Yılmaz

“Rızıklarını ... ile paylaşmak” ifadesi, metinde “rızıklarını ...e döndürmek” olarak geçmektedir. “Sağ ellerinin malik olduğu kimseler” (yani, “meşru yollarla sahip oldukları kimseler”) burada, Allah yolunda yapılan savaşta tutsak alınan kimseler de olabilir (bkz. 2. sure 167 ve 168. notlar; 8. sure, 72. not), geçimleri konusunda başkalarına bağımlı olan ve dolayısıyla başkalarının sorumluluğu altında bulunan kimseler de olabilir. Kişinin sorumluluğu altında olan kimseleri kendisiyle eşit standartlarda yedirip içirmesi, zarurî ihtiyaçlarını karşılaması İslam'ın kesin ilkelerinden biridir; bunun içindir ki, Hz. Peygamber: “Allah'ın sizin sorumluluğunuza emanet ettiği (lafzen, “elinizin altında bulunan”), size bağımlı (havelukum) bu kimseler sizin kardeşlerinizdir. O halde, kardeşini kendi sorumluluğu altında tutan kişi, ona kendi yediğinden yedirsin, kendi giydiğinden giydirsin ve onlara taşıyamayacağı yük yüklemesin; onlara bir yük yüklemeniz gerektiğinde, onlara kendiniz de yardım edin” buyurmuştur. (Buhârî'nin muhtelif rivayetleriyle kaydettiği bu Sahîh Hadis, Müslim, Tirmizî ve İbni Hanbel'in derlemelerinde de yer almaktadır.) İnsanlar arasındaki sorumluluk bağının böylece ele alınması gerekirken, yine de insanların çoğu zaman zaman bu ahlakî sorumluluk duygusunu canlı tutmakta zaafa düşerler, ve bu zaaf, ayetin devamında ifade edildiği gibi, giderek Allah'ın nimetini ve O'nun kulları üzerindeki kesintisiz bağış ve esirgemesini inkara kadar varır. M.Esed

. Bu ayetin anlamı hakkında derinlemesine düşünmek yararlı olacaktır, çünkü bazı çağdaş tefsirciler bu ayete dayanarak garip ekonomik teoriler icat etmektedirler. Onlar bu yoruma, İslam ekonomisinde yeni bir felsefe ve görünüm kazandırmak için ayetleri sunuldukları çerçeveden ayırıp tek bir bütün imiş gibi ele alarak ulaşırlar. Ayeti böyle tefsir edenlere göre ayetin anlamı şudur:
Allah'ın kendilerine nimet verdiği kimseler bu nimetleri hizmetçileri ve köleleri ile eşit olarak paylaşmalıdırlar, aksi takdirde Allah'ın kendilerine verdiği nimetlere karşılık O'na nankörlük etmiş olurlar. Ayetin bu şekilde tefsir edilmesi yanlıştır ve çok uzak bir ihtimaldir. Çünkü ayetin ele alındığı çerçeve içinde kesinlikle hiç bir ekonomik kural söz konusu değildir. Bu ayeti de içine alan tüm pasaj, tevhidin ispatlanması ve şirkin reddedilmesini konu alır. Bu pasajı takip eden ayetlerde de aynı konuya devam edilmektedir. Burada ekonomik bir kuraldan bahsedilmesinin hiç bir gereği yoktur ve bahsedilmiş olması en azından anlamsız olacaktır. Bunun aksine eğer ayet sunulduğu çerçeve içinde ele alınırsa, ayetin tüm pasajda ele alınan konunun aynısını ifade ettiği anlaşılır. Bu şekilde ele alındığında ayet şu anlama gelir: "Siz servetinizde -bu nimeti size Allah verdiği halde- kölelerinizi ve hizmetçilerinizi kendinize ortak kılmazken, Allah'ın size verdiği nimete şükürde nasıl olur da başka ilâhları O'na ortak koşarsınız? Siz bu ilâhların hiç kimse üzerinde hiç bir hakka sahip olmadıklarını ve bu nedenle de sizin Allah'a olan ibadetinizde de hiç bir hakka sahip olmadıklarını biliyorsunuz, çünkü en sonunda onlar Allah'ın kulları ve köleleridir."
Ayetin bu şekilde tefsir edilmesi gerektiği görüşü Rum Suresi 28. ayet tarafından da desteklenmektedir: "Allah size kendi nefislerinizden bir örnek verir: Size rızık olarak verdiğimiz şeylerde sağ ellerinizin malik olduğu kölelerinizden sizinle eşit olanlar var mı? Ve siz birbirinizden korktuğunuz gibi onlardan da korkar mısınız? İşte biz aklını kullanabilen bir toplum için ayetleri böyle birer birer açıklarız." Bu iki ayet karşılaştırıldığında, her ikisininde müşriklere kendilerini köleleri ile servet ve statü bakımından eşit tutmadıkları halde, yaratıklarından birini Allah'a ortak koşacak kadar aptalca bir iş yaptıklarını bildirmek için indirildiği sonucuna ulaşılır.
Yanlış sonuca ulaşan tefsirin ise şu cümle ile desteklendiği ortaya çıkmaktadır: "O halde bunlar Allah'ın nimetini bilerek inkar mı ediyorlar?" Bu ayet, zengin insanlar ve köleler örneğinin hemen arkasından geldiği için bazıları, servetlerini, daha az serveti olanlarla eşit olarak paylaşmayanların nankörlük etmiş olacakları sonucuna varmaktadırlar. Gerçekte, Kur'an'ı yakından inceleyen herkes, Allah'a karşı nankörlüğün O'nun verdiği nimetlere karşı şükürde O'na ortaklar koşmak anlamına geldiğini bilir.
Bu yorumun yanlış olduğu o denli ortadadır ki, Kur'an'ı yakından inceleyen ve Kur'an ilimlerini bilen hiç kimse bu konuda yanılgıya düşemez. Bu ve buna benzer ayetler sadece Kur'an hakkında yüzeysel bir bilgiye sahip olan kimseleri yanıltabilir.
Şimdi Allah'a karşı gösterilen nankörlüğün önemi açığa çıktığına göre, ayetin asıl anlamının aşağıdaki gibi olacağını söyleyebiliriz: "Müşrikler, efendi ve köle arasındaki ayırımın önemini anladıkları ve kendi hayatlarında bu ayrımı gözledikleri halde neden yaratıcı ve yaratıklar arasındaki büyük farkı gözardı etmekte inat ediyorlar ve kendilerine Allah tarafından verilen nimetlere karşılık neden şükürde O'na yaratılanları ortak koşuyorlar?" Mevdudi

Bu ayette, dünya hayatında carî olan ast-üst ilişkisinin insanlığa konulan sosyolojik bir yasa olduğuna işaret edilerek Allah’ın insanlara eşit muamele etmediğini ileri süren zihniyete cevap verilmiştir.

Ayette şu noktalar üzerinde durulmuştur:
* Allah bazı kişileri malca, mülkçe, evlatça, ömürce, akılca fazlalıklı kılmıştır. Fazlalıklı kılmak, “üstün kılmak” anlamında anlaşılmamalıdır.
* Fazlalığa sahip kişiler, sahip olduklarından ellerinin altındakilere, işçilerine, memurlarına, çalışanlara eşit olarak vermezler; bazı gerekçeleri dikkate alarak farklı farklı verirler. Onlardan hiçbirini kendileriyle aynı seviyede tutmazlar. Onlarla paylaşmazlar.
Bu açıklamalardan sonra Rabbimiz “O halde bunlar Allah’ın nimetini bilerek inkâr mı ediyorlar?” buyurarak zımnen şu mesajı vermektedir: “Siz bile çalışanlarınızı; kölelerinizi, işçilerinizi kendinize eşit ortak [şerik] kabul etmiyorsunuz. Efendi ile köle, işçi ile patron arasındaki ayırımı kabul ediyorsunuz da Allah ile yaratıkları arasında fark olması gerektiğini neden kabul etmiyorsunuz? Allah hiç kullarını kendine ortak [şerik] kabul eder mi?”

Allah, size kendinizden bir örnek veriyor: Hiç size rızık olarak verdiğimiz şeylerde yeminlerinizin malik olduklarından [yasa ile size teslim edilen kişilerden] ortaklarınız bulunur da onlarla siz eşit olur ve kendinize çekindiğiniz gibi onlarla da karşılıklı çekinir misiniz? İşte Biz, aklını kullanan bir toplum için ayetleri böyle açıklarız. (Rum/28)

Allah’ın nimetlerini kullarına farklı ölçülerde vermesi ve bundan dolayı da bazılarının bazılarından fazlalıklı olması, sosyal düzenin yürümesi içindir:
Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/32)

Hayattaki ast-üst ilişkisi, toplumsal yaşama konulan ve insanların birbirleriyle çeşitli sosyal ilişkiler kurmasını sağlayan, böylece insanların bu ilişki kurma biçimleriyle sınandıkları ilahî bir yasadır. Burada konu edilen “derecelerle yükseltme”, keramet, üstünlük, saygınlık bakımından değil, ekonomik güç, akıl, zekâ, anlayış, bilgi-bilgisizlik bakımından oluşan farklılıklardır. Herkesin ekonomik güç, zekâ ve anlayış bakımından eşit olduğu bir toplumda “insanların birbirlerine iş gördürmeleri” demek olan “istihdam” ve “iş üretme” mümkün olmaz; “İstihdam” ve “iş üretme”nin olmadığı ortamlarda ise hayat durur. Ancak bilinmelidir ki, insanın ahlakî tutumunun esas alındığı “Hesap Günü” kriterleri arasında ekonomik ya da diğer dünyevî fazlalıkların hiçbir yeri yoktur. Hatta bu fazlalıklar, kişinin ahlakî olgunluğuna katkıda bulunmadıkları sürece, hayat yolundaki en zorlu sınanma alanlarını da oluştururlar.

Ve kendilerini fitnelemek için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız şeylere [mal, mülk, evlât ve saltanata] sakın gözlerini dikme [rağbetle bakma]. Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir. (Ta Ha/131)

Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere [mal ve servete] heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında üzülme de... Sen kanatlarını müminler için indir. Ve: “Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcının ta kendisiyim” de. (Hıcr/88, 89) H.Yılmaz

Lafzen, “sizin için kendinizden eşler yaptı” [ya da “sağladı”]. Zevc terimi sadece iki kişiden müteşekkil bir “çift”i değil, aynı zamanda çifti meydana getiren kişilerden her birini de ifade eder; yani “eş” anlamına da gelir. Bunun içindir ki, sözcüğün çoğulu ezvâc bütün insanlara atıfla, hem “kocalar”ı hem de “karılar”ı işaret etmektedir.

Lafzen, “Onlar”, yani Allah'ın varlığını ve/veya birliğini inkar edenler. M.Esed

. "..... onlar bâtıla inanıyorlar....." Onlar, kaderlerini belirleme, isteklerini karşılama, dualarına cevap verme, onlara çocuklar ihsan etme, hastalıklarını iyileştirme ve onların davalarda kazanmalarına yardım etme güçlerine sahip olan cinler, belirli tanrı ve tanrıçalar ve ölü veya diri azizlerin var olduğu konusunda bâtıl ve asılsız bir inanç besliyorlar.
".... Allah'ın nimetini inkar ediyorlar." Allah'ın verdiği nimetlere karşılık şükürde, bu nimetleri vermekle hiç bir ilgisi olmayan tanrı ve putları O'na ortak koşarak O'nun nimetini inkâr ediyorlar. Kur'an bu tür şirki Allah'ın nimetlerini inkâr etmek olarak adlandırıyor. Burada şu temel prensip ortaya konulmaktadır: Nimet vermeyen birisine karşı şükürde bulunmak veya o nimeti gerçek verenin kendi isteğiyle değil de, şu veya bu kimsenin aracılığı, isteği veya şefkati ile verdiğine inanmak o nimeti gerçek veren varlığa nankörlük etmek anlamına gelir.
Biraz düşünen insan, yukarıda değinilen şeylerin mutlak olarak adil ve mantıkî olduğu sonucuna varır. Olayı örneklemek için A'nın, ihtiyacı olan B'ye karşılıksız yardım ettiğini, fakat B'nin A'nın karşısına geçip olayla hiç ilgisi olmayan başka bir kimseye teşekkür ettiğini, ona şükran gösterdiğini farzedelim. Çok cömert bir insan olan A, B'nin bu yersiz karşılığına dikkat etmeyip ona yardım etmeye devam bile edebilir. Fakat B'yi düşük karakterli ve nankör bir zavallı olarak görür. Daha sonra B'nin diğer kimselere, A'nın kendisine iyilik etmesinde aracılık ettikleri için şükran gösterdiği açığa çıkar. Doğal olarak A bunu kabul etmeyecektir, çünkü B'nin kanaati kesinlikle yanlıştır. Ayrıca A bunu kendisine hakaret olarak kabul edecektir, çünkü bu B'nin kendisi hakkında cömert ve ikram sahibi diye bir düşünceye sahip olmadığı ve sadece arkadaşlarını memnun etmek için yardım ettiği kanaatinde olduğu anlamına gelir. Bu A'nın ihtiyacı olan bir kimseye ancak dostlarının aracılığıyla yardım ettiği, aksi takdirde hiç kimsenin ondan hiç bir şey beklememesi gerektiği anlamına gelir. Mevdudi

İlk ayette Rabbimiz mucizevî nimetlerini hatırlatmaya devam ederek müşrikleri kınamakta, bir sonraki ayette de onların bâtılla nasıl iç içe olduklarını beyan etmektedir. Çünkü onlar, Allah’ın kendilerine bunca mucizevî nimeti ikram etmesine rağmen, nankörlük ederek o nimetleri veren Allah’ı bırakıp göklerden ve yeryüzünden kendileri için rızk olarak herhangi bir şeye malik olmayan ve hiçbir şeye güç yetiremeyen şeylere tapmaktadırlar.
Ayette dolaylı olarak verilen mesajlardan biri de, özellikle “rızk” konusu gündeme getirilerek “ilah” olarak kabul edilecek nesnenin hiç olmazsa rızk verip vermediğinin, vermeye güç yetirip yetiremeyeceğinin düşünülmesi gerektiğine işaret edilmesidir.
Onların sahte ilahları ile gerçek ilahın kim olduğu aşağıdaki ayetlerde açıklanmaktadır:

Ve onlar, cinnleri [görünmez güç ve varlıkları] Allah’a ortaklar kıldılar. Hâlbuki onları O yaratmıştır. Bilgileri olmadan da oğullar, kızlar uydurdular. -O’nun şanı onların nitelediği şeylerden münezzeh ve yücedir.- (En’am/100)

Yoksa O’nun astlarından,  bir takım evliya [Yakın Kimseler] mi kabulleniyorlar?  İşte Allah, Velî’nin [Yakın Olan’ın] ta kendisidir. Ve O, ölüleri diriltir ve O, her şeye gücü yetendir. İşte O, göklerin ve yerin yoktan yaratıcısıdır/parçalayıcısıdır. O sizin için kendinizden eşler ve en’amdan çiftler yaratmıştır. O, sizi bunun [bu düzenin] içerisinde üretip çoğaltıyor. O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. Ve O, en iyi işitendir, en iyi görendir. Göklerin ve yeryüzünün kilitleri yalnızca O'nundur. O, dilediği kimse için rızkı genişletir ve ayarlar. Şüphesiz ki O, her şeyi en iyi bilendir. (Şura/9-12)

De ki: “O, bir tek olan Allah'tır,
Samed olan Allah'tır,
doğurmamış ve doğrulmamıştır.
Ve hiçbir şey O'na; sadece O'na denk olmamıştır.” (İhlas/1-4)

Bu konu surenin 17-22. ayetlerinde genişçe açıklanmıştı. 75, 76. ayetlerinde örneklerle tekrar açıklanacaktır. H.Yılmaz

Yani, “Allah'ı başka herhangi bir şeyle ya da kimseyle kıyaslayarak yahut O'nu öyle olur olmaz kavramlarla tanımlamaya çalışarak O'na karşı saygısızlıkta bulunmayın. Çünkü her tanımlama, son tahlilde, başka nesne ya da nesnelere nisbet yahut kıyas yoluyla tanımlanan şeyin niteliklerini belli bir sınırlandırma içine sokmak demektir; Oysa, Allah “İnsanların tasavvur yoluyla varacakları her türlü tanımlamanın ötesindedir” (bkz. 6:100'ün son cümlesi ve ilgili 88. not). M.Esed

Birtakım benzerler ortaya çıkararak Allâh'ı onlara benzetmeğe ve O'nu koştuğunuz ortaklarla kıyaslamaya kalkmayın. S.Ateş

"Allah'a benzerler koşup durmayın." Allah'ı başkaları ile karşılaştırmayın ve O'nu, kendilerine hizmetçiler, kapıcılar olmaksızın ulaşılmayan dünya kralları ve yöneticileri gibi kabul etmeyin. Allah, melekler, veliler, seçilmiş kimseler, vs. ile çevrili olmadığı için herkes hiç bir aracıya ihtiyaç duymaksızın doğrudan O'na yönelebilir. Mevdudi

Bu ayette insanlar -özellikle de müşrikler- Allah’ı kullara, eşyaya, nesnelere benzetmemeleri konusunda çok ciddi bir şekilde uyarılmaktadır.
Hatırlanacağı üzere, Zümer/3’te, müşriklerin Allah’a yaklaşabilmek için bir takım ortaklar edindikleri, onlara taptıkları açıklanmıştı. Müşrikler “Kralın kullarına kulluk etmek, doğrudan krala kulluk etmekten daha fazla saygıyı ifade eder”, “büyüklerin yanına destursuz girilmez; mutlaka sekreter, odacı, kapıcı gibi hatırlı bir aracı gerekir” şeklinde saçma inançlara sahiptiler. Bugün de bu inanışta olanların varlığı bilinmektedir. İşte, bu ayette Rabbimiz bu tür inanışları reddetmektedir.

Şüphesiz ki Biz bu kitabı sana gerçekle indirdik. Öyleyse Dini sadece O’nun için arındırarak Allah’a kulluk et.
Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından bir takım veliler edinenler: “Onlar [Allah’ın astlarından edindiğimiz veliler] bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz”. Şüphesiz kendilerinin ihtilaf edip durdukları şeylerde,  onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez. (Zümer/2, 3)

Kesinlikle, Biz kendi çevrenizde bulunan memleketleri helâk ettik. Ayetleri, onlar dönsünler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır, uydurmakta oldukları şeydir. (Ahkaf/27, 28) H.Yılmaz

 

Buna verilecek cevabın “hayır” olduğu açıktır. Bu kıyaslamanın taşıdığı anlam da açıktır: misaldeki bu iki tür insan bir tutulamazsa, peki öyleyse, her haliyle diğer yaratıklara -ya da insan aklıyla kavranabilen yahut tasavvur edilebilen tabiat güçlerine- bütünüyle bağımlı bir yaratık, var olan her şeyin mutlak yaratıcısı, sınırsız ve kavranmaz kudret sahibi Allah'la nasıl bir tutulabilir; kudret ve nüfuzca O'nunla nasıl kıyaslanabilir? (Bu istidlal tarzı sonraki meselde de devam ettirilip geliştirilecektir.) M.Esed

Allah'tan başkasına tapan kimse, başkasının malı olan, hürriyetten yoksun, âciz köle durumundadır. Çünkü o, irâdesini bir yaratığın eline vermiş, köleleşmiştir. Allah'a kul olan ise, yaratıklara kölelikten kurtulmuş, tam özgürlüğe kavuşmuştur. Zira o, herşeyi yalnız Allah'tan beklediğinden, menfaat için kimseye boyun eğmez. İşte böylesi de elindeki malı, istediği gibi sarf edebilen hür insan durumundadır. Elbette bu iki tip insan bir olmaz. Âyetteki misâl ile, bu gerçek anlatılıyor. S.Ateş  

Bir önceki ayette müşriklere, hiç bir şey O'na benzemediği için Allah'la O'nun yaratıkları arasında benzerlikler koşmaya çalışmamaları söylenmektedir. Bu benzetmelerin temeli yanlış olduğu için, sonuçları da yanıltıcıdır. Bu ayetle onları gerçeğe ulaştırmak için uygun örnekler ve doğru benzerlikler anlatılmaktadır.
Son soru ile "Hamd Allah'a mahsustur" cümlesi arasında, bu cümle yardımı ile doldurulması gereken bir boşluk vardır. Ayetteki soru yöneltildiğinde müşrikler elbette iki insanın eşit olduğu cevabını veremeyeceklerdir. Bu nedenle bazıları bu ikisinin eşit olamayacağını söyleyecekler, bazıları ise bunu kabul ettiklerinde, şirki reddetmek zorunda kalacaklarını düşünerek susacaklardır. Bu nedenle "Hamd Allah'a mahsustur" sözü Peygamber tarafından her iki gruba da yöneltilecek bir cevaptır. Birinci gruba yöneltildiğinde: "Elhamdülillah! Hiç olmazsa bu kadarını kabul ettiniz", anlamına gelir. İkinci gruba yöneltildiğinde: "Elhamdülillah! Tüm inatçılığınıza rağmen sesinizi çıkarmadınız ve her ikisinin eşit olduğunu söyleyecek cüreti ve küstahlığı göstermediniz," anlamına gelir.
"İnsanların çoğu (bu basit gerçeği) anlamazlar." Güç sahibi olanlar ve olmayanlar arasındaki farkı hissettikleri ve dikkatle gözettikleri halde, yaratıcı ile yaratılanlar arasındaki büyük farkı ne hissedip ne de gözetiyorlar. Bu nedenle sıfat ve güçlerinde yaratıkları Yaratıcı'ya ortak koşuyorlar ve sadece Yaratıcı'nın hakkı olan bağlılığı yaratıklara gösteriyorlar. Ne yazık ki günlük hayatlarında bir ricada bulunacakları zaman evin hizmetçisine değil efendisine başvuruyorlar, fakat bunun aksine ihtiyaçları için Allah'a değil, O'nun kullarına yalvarıyorlar. Mevdudi

 

Ebkem terimi, ister uzvî ister zihnî bir yetersizlikten dolayı olsun “doğru-düzgün konuşamayan”: yani, “kalın kafalı” yahut “aptal” anlamında “dilsiz/sessiz” demektir. Yukarıdaki Kur’ânî tasvir bu her iki anlam grubunu da kapsamaktadır.

Yahut: “onu nereye gönderse”. - 88 Yani, sadece kendisi dürüst ve erdemli biri olmakla kalmayan, ama aynı zamanda doğru yaşama tarzını başkalarına emredecek güce ve yetkiye de sahip olan biri. Böylece, birinci meselin konusu özgürlük ile kölelik yahut daha genel bir tanımlamayla bağımsızlık ile bağımlılık arasındaki karşıtlık iken; ikinci meselin konusu, dilsizlik ve yetersizlik, ehliyetsizlik ile dürüstlük, adalet ve yeterlilik arasındaki karşıtlıktır. Bu her iki meselin de, sonuç olarak işaret ettikleri anlam aynı yöndedir (bkz. yukarıda 85. not). M.Esed

Birinci örnekte belli güçlere sahip olma veya olmama konusunda Allah ile diğer bâtıl ilâhlar arasındaki fark açığa çıkarılmıştı. İkincisinde ise bu güçlerin kullanılması vurgulanmaktadır. Allah sadece herşeye kadir olan değil, aynı zamanda duaları işiten ve ihtiyaçları giderendir, oysa bir kulun bunlara gücü yetmez. O yakarışları işitmez, işitemez; ne onlara cevap verebilir ne de bir şey yapmaya gücü yeter. Kul tamamen efendisine bağlıdır ve yalnız başına bir şey yapamaz. Diğer taraftan efendi, herşeye gücü yetendir. Hüküm ve hikmet sahibidir. O dünyada adaleti uygular: O'nun her yaptığı doğru ve kesindir. Onlara sor: "O halde bu efendi ile kulu eşit görmenin bir anlamı var mı?" Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz Kendisi ile akılsızların sözde ilahları arasındaki farkı bir örnekleme ile anlatmaktadır.

Birinci örnek:

Kendiliğinden bir şey yapmaya gücü olmayan bir köle ile, gizli-âşikâr, çokça infâk eden, zengin ve cömert olan hür bir insan düşünülsün. Bu ikisi hiç eşit olur mu?
Öyleyse yaratılış, şekil ve insan olma bakımından denk olmalarına rağmen, nasıl bu ikisini denk saymak mümkün değilse, rızk vermeye ve lütfetmeye kadir olan Allah ile, hiçbir şeye sahip olmayan ve kesinlikle hiçbir şey yapamayacak olan putlar eşit olur mu?

İkinci örnek:

Yine iki insan;  ikisi de insan olma açısından aynı olmakla beraber, biri dilsiz, beceriksiz, çevresine de yüktür. Diğeri ise güçlü, adaleti sağlayan ve doğru yolda bir kişidir. Peki, bu iki kişi eşit midir?
Bu örnekteki dilsiz kişi putu, adaleti sağlayan kişi de Allah’ı temsil etmektedir.
Öyleyse hiçbir zaman kusurlu varlıklar ile Samed ve âlemlerden müstağni olan Allah bir değildir. H.Yılmaz

Bu pasaj 74. ayetin ikinci cümlesiyle bağlantılıdır: “Allah [her şey(in aslın)ı] biliyor, ama siz [gerçekten] bilmiyorsunuz”.

Ayetin devamından da çıkarsanabileceği gibi, -burada “bilinmeyen gerçekler/gizil gerçekler” olarak çevirilen- ğayb terimi, bu anlam örgüsü içinde, zamanını ancak Allah'ın bildiği Son Saat'in vukuuna ilişkin bir îma taşımaktadır (Zemahşerî). Buna paralel olarak, bu tabirle, bizim duyum ve tasavvur imkanlarımızla doğrudan kavramamız kabil olmayan, ama Kur’an'ın ısrarla belirttiği doğrultuda, yaratma kudretinin tezahürlerinden yola çıkarak varlığına ve birliğine şehadet ettiğimiz Allah'ın kendi Zâtı da işaret edilmiş olabilir (Beydâvî).

Lafzen, “[Son] Saat olgusu [yani, vukuu] ... gibi olacak” -Kıyamet'in hem beklenmedik bir anda hem de çok çabuk olup biteceğini işaret eden bir ifade; bu her iki nitelik de (yani, birdenbire ve hızla cereyan etme özellikleri) Allah'ın onu irade etmesiyle onun gerçekleşmesi arasında herhangi bir zaman aralığının bulunmayışının bir sonucudur; bu durum, yukarıdaki cümlede yer alan “bundan daha da kısa bir an içinde” ifadesini de açıklıyor. M.Esed

Bir sonraki ayet bunun Mekkeliler tarafından Peygambere (s.a) sık sık yöneltilen bir soruya cevap niteliğinde olduğunu göstermektedir. Burada değinilmeyen soru şudur: "Eğer sık sık adından söz ettiğin "kıyamet" gerçekten gelecekse, ne zaman geleceğini bize haber ver."
Yani, "kıyamet"in yavaş yavaş gelip, uzun zaman alacağını sanarak kendi kendinizi aldatmayın: Ne onun gelişini belli bir uzaklıkta görebilecek, ne ona karşı korunabilecek ve ne de onun gelişine hazırlık yapabileceksiniz. Çünkü o, önceden hiç bir belirti olmaksızın aniden bir göz açıp kapayıncaya dek veya bundan daha az bir sürede gelecek. Bu nedenle şimdi meseleyi ciddi olarak düşünme ve ona karşı tutumunuzu belirleme zamanıdır. Kıyamet'in gelmesine daha çok zaman olduğu ve onun gelişini görünce Allah'a karşı vazifeleri yapmak gibi boş ümide dayanmayın."
Tevhid'in anlatıldığı bu bölümde kıyamet'ten bahsedilmesi, insanlara tevhid veya şirki tercih etmenin sadece teorik bir mesele olmadığını anlatmak amacıyla olabilir. Çünkü bu seçim kişilerin kıyamet gününde hesap sorulacakları değişik hayat tarzlarının doğmasına neden olur. Onlara kıyamet'in bilinmeyen bir zamanda aniden geleceği de bildirilmektedir. Bu nedenle onlar o gün kurtuluş veya hezimete uğramalarına neden olacak doğru seçimi yapmalıdırlar. Mevdudi

Bu ayette Rabbimiz insanların evrende henüz keşfedemedikleri nice mucizelere ve özellikle de kıyamete [evrenin düzeninin son bulmasına] dair bilginin Kendisinde olduğunu açıklayarak kıyametin kopmasının Kendisi için çok basit olduğunu bildirmektedir. 

Ve buyruğumuz, ancak, göz kırpması gibi bir tekdir. (Kamer/50)

Sizin yaratılmanız ve ölümden sonra diriltilmeniz ancak bir tek kişininki gibidir. Şüphesiz Allah en iyi işiten, en iyi görendir. (Lokman/28) H.Yılmaz

Burada onlara doğduklarında bir hayvan yavrusundan daha cahil ve muhtaç bir halde oldukları, fakat Allah'ın onlara işitecek kulaklar, görecek gözler ve düşünen akıllar verdiği hatırlatılmaktadır. Bu nimetler onların dünyevi işlerini mükemmel bir şekilde yürütmelerine yarayan bilgileri elde etmelerini sağlamıştır. O denli ki bu duyu organları insanın dünyadaki her şeye hükmetmesini sağlayan yegane araçlardır.
Yani, "size bu gibi nimetleri veren Allah'a şükretmelisiniz. Eğer siz kulaklarınızla Allah Kelamı dışındaki her şeyi işitir, gözlerinizle Allah'ın ayetleri dışındaki herşeyi görür ve size bu nimetleri veren hariç her konuda iyi düşünürseniz, bu sizin nankörlüğünüzdür." Mevdudi

Culûd (tekili cild) terimi lugat olarak “deriler” anlamına geliyor ise de, öyle görünüyor ki burada evcil hayvanların yünlerini de anlam alanı içine almaktadır. Belirtmek gerekir ki, Arapça'da beyt ismi sadece taştan topraktan bildiğimiz ev için değil; aynı zamanda çadır için, kısacası seyyar ya da sabit her türlü barınak için kullanılmaktadır.

Veber, (ayette çoğulu evbâr kullanılıyor) develerin omuz kısmında bulunan ve ince giysiler ve bazan da bedevî çadırı örmekte kullanılan yumuşak, ince yün. M.Esed

Evler: Arabistan'da çok kullanılan deriden çadırlar.
Yani, "Yolculuğa çıkmak istediğinizde kolayca çadır bozup onları taşıyabilirsiniz. Kısa bir mola vermek istediğinizde hemen çadırlarınızı kurup onları dinlenme ve gölgelenme yeri olarak kullanabilirsiniz." Mevdudi

Lafzen, “yarattıklarından/yarattığı şeylerden”.  - 96 Lafzen, “gölgeler/gölgelikler” (zilâl, tekili zill). Deyimsel olarak bu sözcük bazan koruyucu anlamında kişinin “üstünü örten/gölgeleyen” şeyleri belirtmek için kullanılır; ayetin devamı da bu koruyuculuk niteliğine açıkça işaret ettiğine göre, sözcüğün deyimsel anlamını burada lafzî anlamına tercih etmek bizce yerinde olacaktır.

Hemen bütün klasik müfessirlere göre, burada “sıcak”tan söz edilirken bunun karşıtı olan “soğuk” da kasdedilmektedir; bizim çevirideki ilavemiz de bu mülahazaya dayanıyor.

Müfessirlerin çoğuna göre, bu ayetteki “elbiseler” (serâbîl) terimi ikinci tekrarında “savaş elbisesi” ya da “zırh” olarak anlaşılmalıdır ki bu da savaşları ya da karşılıklı şiddet hareketlerini akla getiriyor. Fakat, bu yorum her ne kadar gözardı edilmese de, bize öyle geliyor ki “elbiseler” sözcüğünün ikinci tekrarı çok daha geniş anlamıyla, yani insanın kendi başına açtığı tehlikeli durumlarda kullanmak zorunda kalabileceği her türlü “örtü”yü (yani, bedeni korumaya yarayan her türlü eşya ve malzemeyi) işaret eden deyimsel anlamıyla anlaşılabilir; be’sekum (“saldırganca davranışlarınız” ya da “zorbalığınız/şiddetiniz”) tabiri üzerindeki vurgu da, kanaatimizce buna dayanmaktadır. M.Esed

Kur'an şu iki sebep yüzünden soğuktan korunmaya değinmemiştir:
(1) Yaz mevsiminde giyeceklerin kullanılması, yüksek bir kültür seviyesine işaret eder ve daha aşağı kültür seviyelerinin burada anılmasına gerek yoktur.
(2) Sıcak ülkelerde elbisenin kullanılması özellikle anılmıştır. Çünkü bu tür ülkelerde giyecekler, sıcak ve şiddetli rüzgardan korunmak için giyilir. Bu nedenle kişi sıcak rüzgardan korunmak için başını, boynunu, kulaklarını ve tüm vücudunu örtmek zorundadır; aksi takdirde bu sıcak rüzgar insanı öldürebilir.
Yani, "Zırh",
"Allah üzerinizdeki nimetini böylece tamamlıyor.": Allah insanın hayatının her yönüyle ilgili en ufak ihtiyaçlarını ve gerekli olan şeylerini karşılar. Sözgelimi insan vücudunun dış etkilerden korunmasını ele alalım. Allah'ın bu konuda, geniş bir kitap yazılacak kadar çok düzenlemeler yaptığını görüyoruz. Bu düzenlemeler giyinme ve barınma gibi nimetlerde mükemmele ulaşır. Yiyecekleri ele alırsak, bunların da her ihtiyacı karşılayacak kadar çok çeşitli olduğunu görürüz.
Bunun da ötesinde Allah'ın insanların yiyecek ihtiyacını karşılamak için ihsan ettiği araçlar o denli çoktur ki bu çeşitlerin listesi ve değişik yiyecek türlerinin isimlerini yazabilmek için ciltler dolusu kitaba ihtiyaç vardır. Bu yiyecek nimetinin tamamlanmasıdır. Aynı şekilde insan, Allah'ın, insan hayatının her yönü ve her ihtiyacı için verdiği tüm nimetlerin mükemmele eriştiğini ve tamamlandığını görebilir. Mevdudi

Bu ayet gurubunda Rabbimiz yine insanlara verdiği nimetleri sayıp dökmüştür: İnsanı bilgilendirerek mükerrem [değerli] kılmış, onu duyular ve duygularla donatmıştır. Rabbimiz bu nimetlerini andıktan sonra insanların dikkatini gökyüzündeki kuşlar ve bulutların uçuşuna, uçuruluşuna, havaya ve havanın gücüne, dolayısıyla bütün bunların insanlık için önemine dikkat çekmiştir. Ne bulutlar uçar özellikte yaratılmasaydı rüzgârlar onları sürükleyebilirdi, ne de suyun tabiat içindeki çevrimi olmasaydı yeryüzü her an bitki ve diğer canlı türlerinin yaşamasına elverişli olabilirdi. İnsana hatırlatılan nimetler bunlarla da sınırlı değildir. Rabbimizin yarattığı varlıkların sağladığı gölgelikler, ağaçlar, mağaralar, bulutlar; hayvanlardan sağlanan ve insanı sıcaktan koruyacak elbiseler, çadırlar, evler, zırhlar,  döşemelik kumaşlar da Rabbimizin insana olan ikram ve ihsanını göstermektedir. Ayetlerde sayılan nimet çeşitleri özellikle Arabistan coğrafyasında bulunanları ifade etmektedir. Bu nimetlerin tadat edilmesinden, diğer coğrafyalardaki nimetlerin de insanlığa aynı maksatla ihsan edildiği anlaşılmalıdır.
Pasajda hatırlatılan tüm nimetler Allah’ın kudretinin mükemmelliğini göstermektedir. Akılını kullanabilenler için hepsi de kesin birer kanıt mahiyetindedir.
Pasajda verilen mesajlar başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

De ki: "O, sizi inşa eden [yaratan], size kulak, gözler ve gönüller kılandır. Ne az şükrediyorsunuz?"
De ki: "O, sizi yeryüzünde dağıtıp yayandır ve siz O'na toplanıp götürüleceksiniz." (Mülk/23, 24)

Ve onlar, üstlerindeki sıra sıra sıralanmış ve dürülmüş uçan şeylere göz atmıyorlar mı? Onları Rahmân'dan başkası tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi en iyi görendir. (Mülk/19)

Görmedin mi ki Allah, bulutları sürüklüyor; sonra onları bir araya getiriyor. Sonra üst üste yığıyor. İşte görüyorsun ki bunların arasından yağmuru çıkarıyor. Ve O, gökten, içinde dolu bulunan dağları indirir de onu dilediğine isabet ettirir; dilediğinden de onu uzak tutar. Şimşeğin parıltısı nerdeyse gözleri alır! (Nur/43) H.Yılmaz

 

Yani, yararlandıkları pek çok nimetin farkında oldukları halde, Allah'ın onlardaki yaratıcı kudretini doğrulamaya yanaşmıyor ve böylece dolaylı olarak O'nun varlığını inkar etmiş oluyorlar. Çeviride bizim kâfirûn tabirine verdiğimiz karşılık (“onmaz biçimde küfre batmış kimseler”) sözcüğün başında yer alan ve küfür fiilindeki ısrar ve niyetliliği vurgulayan el harf-i tarifinin (belirtme takısının) varlığına dayanmaktadır. M.Esed

Burada Allah'ın nimetlerinin inkâr edilmesi ile Mekkeli kâfirlerin pratik hayatlarındaki nimetleri inkâr etmeleri kastedilmektedir. Çünkü onlar tüm bu nimetlerin Allah katından olduğunu inkâr etmiyorlar, fakat bunun yanısıra meleklerin, azizlerin ve ilâhların bunda katkısı olduğuna inanıyorlardı. Bu nedenle de Allah'ın nimetlerine karşı şükürde bu aracıları da ortak yapıyorlardı. Bilakis onlara, Allah'tan daha çok şükran gösteriyorlardı. Allah, onların bu ortak koşmasını, Allah'ın nimetlerini inkâr etme, nankörlük ve O'nun nimetlerini unutma diye nitelemektedir. Mevdudi

Surenin bu ayetlerinde Rabbimiz, aslında kâfirlerin Allah’ın nimetlerini bildiklerini, buna rağmen nankörlük ettiklerini belirterek elçisinden tebliğ görevini yapıp gerisini düşünmemesini istemiştir. Zira bu kadar açıklamaya rağmen hala direniyorlarsa yapılacak başka bir şey yok demektir.H.Yılmaz

Allah'ın her ümmetin içinden -ya da ümmet teriminin geniş anlamıyla söyleyecek olursak, her uygarlığın yahut kültür çağının içinden- çıkardığı peygamberlerin, kendi toplumlarına Allah'ın mesajını ulaştırıp onlara doğru ile eğrinin anlamını açıkladıklarına dair şehadet edecekleri ve dolayısıyla inanmayanların hiçbir mazeret ileri süremeyecekleri Hesap Günü'ne ilişkin bir îma.

Zemahşerî'ye göre, onların mazeret ileri sürmelerine “izin verilmemesi”, inanmayanların ortaya koyacakları makul ya da haklı bir sebep yahut özürün olmadığını dile getiren deyimsel bir ifadedir. (Keza karş. 77:35-36.) M.Esed

"Şahit", o ümmetin peygamberi veya o topluluğu tevhide ve Allah'a ibadete çağıran ve onları şirk, bâtıl inanç ve geleneklerin sonuçlarına karşı ikaz eden ve kıyamet günündeki hesap ile uyaran, Peygamber'in takipçilerinden biri olacaktır. O, topluluğa doğru mesajı verdiği, fakat onların bilerek ve isteyerek o günahları işlediği konusunda şahitlik edecektir.
Bu, suçluların kendilerini temize çıkarmaya hiç bir fırsatları kalmayacağı anlamına gelmez, fakat onların suçlarının güçlü belgelerle ıspatlanacağı ve onların mazeret öne sürmeye fırsatları kalmayacağı anlamına gelir.
Yani, "Onlara, işledikleri günahlar nedeniyle Rablerinden özür dileme fırsatı verilmeyecektir. Çünkü o gün hüküm günü olacak ve özür dileme ve tevbe etme zamanı çoktan sona ermiş olacaktır." Kur'an ve hadisler, tevbe etme ve özür dileme yerinin ahiret değil, bu dünya olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu dünyada bile, ölüm alametleri görülür görülmez bu fırsat sona ermektedir. Çünkü kişi ölümün yaklaştığını anladığında, tevbe etmenin ve özür dilemenin bir anlamı olmaz. Günahlarına tevbe zamanı, kişi ölüm sınırına girer girmez sona erer, ondan sonra artık sadece ceza veya mükafat hükmü kalır. Mevdudi

 

Bu ayetlerde kâfirlerin kâfir olduklarına dair tanık getirileceği bildirilmiştir. Sözü edilen bu tanıklar, o ümmetlere gönderilen peygamberlerdir.

Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl? (Nisa/41) H.Yılmaz

Karş. 6:22 ve ilgili 15. not.   -  Kur’an'da pek çok yerde, tevbe etmeden ölen her günahkara Hesap Günü'nde günahlarının açık ve nesnelleştirilmiş bir biçimde gösterileceği ve bunlardan her birinin günahkarın aleyhinde tanıklıkta bulunan ve onu savunulmaz bir biçimde suçlu olduğunu kabul etmek zorunda bırakan bağımsız birer gerçeklik tezahürü olarak onun karşısına çıkacağı ifade edilmektedir. Bu konuda ayrıca hatırlanmalıdır ki, Kur’an'da her günah eylemi, ister Allah'ın birliği, biricikliği/eşsizliği inancına aykırı düşen bir davranış şeklinde olsun, isterse O'nun yaratıklarından herhangi birine karşı işlenmiş bir haksızlık şeklinde olsun, en başta kişinin “kendi kendine yazık etmesi” yahut “kendi kendine zulmetmesi” olarak tanımlanmaktadır.

Karş. 6:23-24 ve ilgili 16-17. notlar. M.Esed

Bu, onların, müşriklerin kendilerinden yardım dileyip, yalvardıkları şeyleri reddetmeleri anlamına gelmez. Onlar müşrikleri yalancılıkla suçlarlar ve onların izin almaksızın kendilerini put ve ilâh edindiklerini söylerler: "Biz size Allah'ı bırakıp da bizden yardım dileyin, bize yalvarın demedik. Aslında biz bunu asla kabul etmedik, hatta bizden yardım dilediğinizde ve bize yalvardığınızda haberimiz bile yoktu. Bizim dualarınızı işitebileceğimizi, onlara cevap verebileceğimizi ve zorluklardan sizi kurtaracağımızı sanmanız çok asılsız. Bu şirkten siz sorumlu olduğunuza göre, neden bunun sonuçlarını bize yüklemek istiyorsunuz?" Mevdudi

Yani, onların dayandıkları herşey bâtıl ve asılsız olacaktır, çünkü onlar yalvarışlarını duyacak ve zorluklarını giderecek hiç kimse bulamayacaklardır. Ortaya çıkıp: 'Bunlar bana bağlı olan kimselerdir, onlara bir şey yapılmasın,' diyecek kimse de olmayacaktır. Mevdudi

Bu ayetlerde müşriklerin ahıretteki sorgulanmalarından bir sahne nakledilmektedir. Bu sahnede müşriklere güvendikleri dağlara kar yağacağı mesajı verilmektedir. Çünkü kendi kabahatlerini üzerlerine atmak istedikleri sözde ilahları onları kandıranların kendileri olmadığını, müşriklerin yalancılardan başka bir şey olmadıklarını söyleyeceklerdir. 

Hayır... Hayır... [Onların zannettikleri gibi değil]... Onlar [edindikleri ilâhlar] onların ibadetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır. (Meryem/82)

İnsanlar bir araya toplandığı zaman da onlar [taptıkları kimseler] kendilerine düşmanlar oldular. Ve onların kendilerine tapmalarını inkâr edenler idiler. (Ahkaf/6)

Haklarında Söz gerçekleşen kimseler; “Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak, işte bunları da öylece biz azdırdık. Biz Sana karşı uzak olduk. Onlar sadece bizlere tapmıyorlardı” derler. (Kasas/63)

Ve o gün O [Allah], onları hep birlikte toplayacak, sonra meleklere: “Şunlar mı size tapıyorlardı?” diyecektir.
Onlar: “Seni tenzih ederiz. Onlara karşı bizim velimiz Sensin. Bilakis onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inananlardı” dediler. (Sebe/40, 41)

Ve o gün O [Rabbin], onları ve onların Allah’ın astlarından taptıkları şeyleri toplar da, “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi o yolu kaybettiler?” der.
Onlar dediler ki: “Tespih ederiz Seni, Senin astlarından veliyler edinmek bize yaraşmaz. Ama Sen onları ve atalarını öylesine nimetlendirdin ki, Zikir’i [Öğüt’ü] terk ettiler ve helâke giden bir topluluk oldular.”
İşte onlar [taptıklarınız] sizi söylediklerinizde yalanladılar. Artık geri çevirmeye ve bir yardıma güç yetiremezsiniz. Ve sizden kim zulmederse, Biz ona büyük bir azabı tattıracağız. (Furkan/17-19)

O [İbrahim onlara] Dedi ki: “Siz, sırf aranızdaki dünya hayatında sevgi için Allah’ın astlarından birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lanetleyecektir. Varacağınız yer de cehennemdir. Ve sizin için yardımcılardan yoktur.” (Ankebut/25)

87. ayette geçen “Ve onlar, o gün, Allah'a teslimiyeti koydular” ifadesi, müşriklerin o gün teslim bayrağını çekmekten başka çarelerinin kalmayacağı anlamındadır. Müşriklerin o günkü zilletleri Kur’an’da birçok kez dile getirilmiştir:

Ve ansızın azap gelmeden,  kişinin, “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” demesinden yahut  “Allah bana doğru yolu gösterseydi, her halde ben muttakilerden olurdum” demesinden veya azabı gördüğü zaman, “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım” demesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin.”
Bilakis, sana ayetlerim geldi de sen onları hemen yalanladın, büyüklük tasladın ve kâfirlerden oldun.
Ve o kıyamet günü, Allah'a karşı yalan söyleyen kişileri yüzleri kararmış olarak göreceksin. Kibirlenenler için cehennemde yer yok mu? (Zümer/55-60)
Onlar derler ki: “Evet, bize uyarıcı geldi de biz yalanladık ve ‘Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ dedik.
Ve onlar derler ki: “Eğer biz dinlemiş olsaydık yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin ashabı içinde olmazdık
Böylece günahlarını itiraf ettiler. Artık, uzaklık, çılgın ateş ashabı içindir. (Mülk/9-11)

O [çılgın alev] onları uzak bir yerden görünce, onun öfkelenmesini ve uğultusunu işittiler [işitecekler].
Ve elleri boyunlarına bağlanmış olarak ondan [cehennemden] dar bir yere atıldıkları zaman, oracıkta ölümü isterler.
-Bugün bir ölüm değil birçok ölüm isteyin!- (Furkân/12-14)

Bu küfretmiş kişiler, ateşi, yüzlerinden ve sırtlarından men edemeyecekleri ve kesinlikle yardım da olunmayacakları zamanı, bir bilseler!
Aslında o [bu azap], onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşırtacaktır. Artık onu geri çevirmeye güçleri yetmeyecek ve onlara mühlet verilmeyecek. (Enbiya/39, 40)

Bize gelecekleri gün, neler işitecekler, neler görecekler! Fakat o zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedirler. (Meryem/38)

Suçluları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz.” derlerken bir görsen! (Secde/12):

(Allah onlara) “Sizden önce geçmiş cinn ve insden [tanıdığınız- tanımadığınız] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der]. Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder]. Nihâyet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” dediler [derler]. [Allah,] “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” dedi [der]. (A’raf/38) H.Yılmaz

 

Çifte azap: Birincisi kendi inkarları için, diğeri ise başkalarını Allah yolundan alıkoydukları için. Mevdudi

Kur'an hidayet veya dalaletin, kurtuluş veya azabın dayandığı her şeyi açıkça ortaya koymuştur ki, hakla bâtılı birbirinden ayıran bu bilgi doğru yola ulaşmak için zaruridir.
Bu bağlamda, Kur'an da bu ve buna benzer cümlelerde, "her şey" ile bütün ilimler ve sanatlar kastedildiğini savunan ve bu yorumun doğruluğunu ispatlamak için Kur'an'ın gerçek anlamını değiştiren bazı kimselerin düştüğü hataya düşmemeye dikkat etmek gerekmektedir.
Bu Kitap, kendisine ilâhî bir kitap olarak teslim olan ve onu hayatın her yönünde takip edenler için bir yol göstericidir. Daha sonra bu Kitap onlara Allah'ın nimet ve lütuflarını ihsan eder ve onlara hüküm gününde Allah'ın mahkemesinden başarı ile çıkacaklarını müjdeler: Bunun aksine onu inkar edenler, sadece onun hidayetinden ve nimetlerinden mahrum olmakla kalmayacaklar, aynı zamanda kıyamet gününde Allah'ın Rasûlü onlara karşı şahitlik ettiğinde bu Kitabı da kendi aleyhlerinde bir şahit olarak bulacaklardır. Bu Kitap onlar aleyhinde çok kuvvetli bir delil olacaktır, çünkü Allah Rasûlü (s.a) onun hak ile bâtılı birbirinden ayıran mesajını onlara ilettiğini söyleyecektir. Mevdudi

Bkz. yukarıda 100. not. - 106 Hz. Peygamber'in Arap çağdaşları, doğal olarak, her ne kadar o'nun tebligatını ulaştırdığı ilk insan topluluğu ya da ilk kuşak olsa da -ve bu durum onların bu tebligat karşısındaki tepkilerine özel bir ehemmiyet kazandırıyor olsa da- yine de Kur’ânî mesaj bu haliyle bütün insanlığa hitab etmektedir. (Bu konuyla ilgili olarak bkz. özellikle 7:158; 21:107 ve ilgili notlar.)

Yani, iyi ile kötünün, hem bireysel anlamda, hem de toplumsal anlamda ne olduğu konusunda usûl ve esasa dair bilinmesi gereken her şeyi. Nezzelnâ ifadesi için tercih ettiğimiz karşılık konusunda, hatırlanmalıdır ki, bu özel gramatik kalıp Kur’an'da sık sık, vahyin bir seferde değil, belli bir zaman aralığı içinde tedrîcen (“adım adım”) indirildiğini îma etmek için kullanılmaktadır. M.Esed

Bu ayet gurubunda da yine mahşerdeki bir başka sorgulama sahnesi sergilenerek müşrikler uyarılmaya devam edilmektedir. Bu sahnedeki suçlu tipi, bireysel suç işlemekten daha fazlasını yaparak kendisi dışında başkalarını da saptırmak için uğraşanlardır. Bu tür suçlular azap üstüne azap çekeceklerdir. Zira kendi suçları yetmezmiş gibi, bir de başkalarını saptırarak suç üzerine suç işlemişlerdir.

Onlar elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte nice yükleri de taşıyacaklar. Ve uydurup durdukları şeylerden kıyamet günü mutlaka sorgulanacaklardır. (Ankebut/13)

Kim güzel bir işte aracılık ederse, onun için bundan [aracılıktan] bir pay vardır. Kim de kötü bir şeyde aracılık yaparsa, onun için de bundan bir pay vardır. Ve Allah her şeyin karşılığını verendir. (Nisa/85)

Bu suçlular hakkında peygamberler şahit olacak, toplumları şahit olacak, hatta kendi organları da aleyhlerine şahit olacaktır. 

Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl? (Nisa/41)

Ve işte böyle Biz, siz, insanlar üzerine şahitler olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun diye sizi hayırlı bir ümmet kıldık. Daha önce içinde durduğun kıbleyi kılmamız da yalnızca; elçilere uyan kimseleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım diyedir. Bu iş, elbette, Allah'ın hidayet ettiği kimselerin dışındakilere çok büyüktür. Ve Allah imanınızı kaybedecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Bakara/143)

O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış oldukları işlere kendi aleyhlerinde şahitlik edecektir. (Nur/24)

Bugün Biz onların ağızlarının üzerine mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıkları şeylere şahitlik eder. (Ya Sin/65)

Sonunda oraya geldiklerinde, onların işitme, görme duyuları ve derileri yaptıkları şeyler ile ilgili kendi aleyhlerinde şahitlik ederler. (Fussilet/20)

89. ayetin “Biz bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak sana indirdik” anlamındaki son cümlesi Kur’an’a yöneliktir. Kur’an’ın kılavuzluğu, rahmet ve müjde oluşu daha evvel de birçok kez vurgulanmıştı. Aynı cümlede geçen “her şeyi açıklayan” özelliği ise aşağıdaki şu ayetlerde vurgulanmaktadır:

Şüphesiz zikir kendilerine geldiğinde onu inkâr eden kimseler, …  Ve şüphesiz o [Zikr], Hakîm ve Hamîd tarafından indirilmedir. Önünden ve ardından [hiçbir tarafından] kendisine batılın gelmediği azîz bir kitaptır. (Fussilet/41, 42)

Ve yeryüzünde hiçbir dabbeh [kıpırdayan canlı] ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler [önderli topluluklar] olmasın. Biz Kitapta hiçbir şeyi tefrit yapmadık [noksan, yetersiz bırakmadık]. Sonra onlar Rabblerine toplanacaklardır. (En’am/38) H.Yılmaz

 

Bu kısa cümlede Allah, dengeli ve sağlıklı bir toplumun dayanağını teşkil eden üç önemli şey emretmektedir:
Bunlardan birincisi iki farklı yöne sahip olan adalettir.
ADALET: Sınırlama olmaksızın herkesin sahip olduğu hakları elde etmesi için gerekli olan düzenlemeleri yapmaktır. Bununla birlikte adalet, hakların eşit olarak dağıtılması anlamına gelmez, çünkü bu çok gayrı tabii olur. Gerçekte adalet, hakların, bazı zamanlar da eşitlik denebilecek şekilde haktanır ölçülerde dağıtılmasıdır. Örneğin, bütün vatandaşlar, vatandaşlık hakları bakımından eşit olmalıdırlar, fakat diğer durumlarda hakların eşit olması adalet dışıdır. Mesela çocuklar ve anne-babanın toplumsal konum ve haklar bakımından eşit olması tabii ki yanlıştır. Aynı şekilde daha yüksek veya daha alçak bir iş dalında hizmet verenler ücret ve gelirde eşit olamazlar. Allah'ın emrettiği şey, herkese ahlâkî, sosyal, ekonomik, kanunî veya siyasî olan tüm haklarının, hakettiği ölçüde verilmesidir.
İHSAN: Emredilen ikinci nokta, "İhsan"dır. Bu kelime iyi, cömert, hoş görülü, affeden, merhametli, nazik olma, bencil olmama... vs. anlamlarına gelir. Toplumsal hayatta bu adaletten daha önemlidir, çünkü adalet sağlıklı ve dengeli bir toplumun temeli ise ihsan onun mükemmele erişmesidir. Bir taraftan adalet, toplumun haklarını çiğnenmekten ve zulümden korurken, diğer taraftan ihsan, toplumu zevkli yaşamaya değer bir hale sokar. Eğer bir toplumda birey kendi isteklerini yerine getirmekte inat ederse, o toplumun gelişemeyeceği açıktır, en iyi ihtimalle bu toplum çatışmadan uzak olabilir; fakat böyle bir toplumda, sevgi, şükran, cömertlik, fedekârlık, samimiyet, sempati gibi yaşama zevkini geliştiren ve yüce değerlerin oluşmasını sağlayan insanî nitelikler oluşamaz.
SILA-I RAHİME: Emredilen üçüncü nokta İhsan'ın özel bir uygulaması olan sıla-ı rahime iyilik etmektir. Bu, kişinin akrabalarına sadece iyi davranması, onların acılarını ve mutluluklarını paylaşması ve onlara kanuni sınırlar içinde yardım etmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda kişi servetini de imkanları dahilinde ve akrabalarının ihtiyaçlarına göre onlarla paylaşmalıdır. Burada, gerekli imkanlara sahip herkesin, kendi ailesinin haklarının yanısıra akrabalarının payının da gerçek ve kanunî olduğunu kabul etmesi gerektiği emredilmektedir. İlâhî Kanun ailede zengin olan her bireyi, fakir akrabaların ihtiyaçlarını karşılamakla sorumlu tutar. İslâm, akrabaları açlıktan kıvranırken zevk ve sefahat içinde yaşamayı büyük bir günah olarak tanımlar. İslâm, aileyi toplumun önemli unsurlarından biri olarak kabul ettiği için, fakir bireylerin hakkı ilk önce ailedeki zenginler, daha sonra da diğer zenginler üzerindedir. Hz. Peygamber (s.a) bu noktayı bir çok hadiste vurgulamıştır: Bir kimsenin, akrabalıkta yakınlık sırasına göre, anne-babasına, karısına, çocuklarına, kız ve erkek kardeşlerine ve diğer akrabalarına karşı görevleri vardır. Bu ana ilkeye dayanan Hz. Ömer, hilafeti döneminde bir yetime birinci dereceden kuzeninin kefil olmasını emretmiştir. Bir başka yetim konusunda da birinci dereceden kuzeni olmadığı için uzak akrabalarını yetime bakmakla görevlendirmiştir. Her bölümün kendi içindeki fakir bireyleri desteklediği bir toplum düşünün! Elbette böyle bir toplum hem ekonomik, hem sosyal, hem de ahlâkî yönden yüce ve saf bir toplum olacaktır.
Yukarıdaki değinilen üç iyi özelliğe karşılık Allah, hem bireyi hem de tüm toplumu bozan üç kötülüğü yasaklamaktadır.
1
) FAHŞA: Arapça fahşa kelimesi, gayrı ahlâkî, müstehcen, kötü, çirkin, adi, terbiyesiz; her şeye veya genel beğeni ve edep kurallarına uymadığı için duyulması ve görülmesi uygun kaçmayan şeyleri; zina, fuhuş, homoseksüellik, çıplaklık, açıklık, hırsızlık, soygun, içki içme, kumar oynama, dilencilik, terbiyesizce konuşma ve benzeri şeyleri içerir. Aynı şekilde bu ahlâksızlıkları toplumsallaştırmak ve yaymak da, örneğin yanlış propaganda, iftira, suçların açıktan işlenmesi, ahlâksız hikayeler, bu türden tiyatrolar, filmler, çıplak resimler, kadınların açık saçık ortalıkta dolaşması, karşı cinslerin gruplar halinde karışık halde dolaşması, dansetmesi vs. aynı şekilde fahşanın içine girer.
2) MÜNKER: Genelde insanlar arasında kötü kabul edilen ve tüm diğer ilâhi şeriatlar tarafından yasaklanan her şey demektir.
3) BAĞY: Genel ahlâk kurallarını aşan ve Yaratıcı olsun yaratıklar olsun, diğerlerinin haklarını çiğneyen her tür kötü davranıştır. Mevdudi

Bu âyette, dünyâ ve âhiretin düzenini sağlayan üç güzel şey emredilmekte; dünyâ ve âhiretin düzenini bozan üç kötü şey menedilmektedir: Adâlet: Herşeyi tam yerine koymak, her hususta ölçülü hareket etmek, hakkı yerine getirmek demektir ki, zulmün karşıtıdır. Allah bunu emrediyor. Fahşâ: özellikle aşırı derecede şehvetlere uyarak, zinâ gibi yasaklara saparak ölçü dışına taşmaktır. Bunu da yasaklıyor. İhsân: güzellik, iyilik demektir. Güzel iş yapmak ihsân olduğu gibi, başkasına iyilikte bulunmak da ihsândır. İhsân, ibâdette en yüksek mertebedir. "Allah'ı görüyormuş gibi ibâdet etmek" ibâdette ihsân derecesidir. Bunun karşıtı olan münker kötü görülen şeyler, çirkin işlerdir. Öfkeye kapılarak hareket etmek ihsânın zıddı olan münkerdir. Allah, ihsânı emrederken zıddı olan bağy' (insanlara saldırmak, onların hakkını gasbetmek, zorbalık yapmak)ı yasaklamıştır. Kapsamlı anlamından ötürü Abdullâh ibn Mes'ûd: "Eğer bundan başka âyet olmasaydı dahi bu âyet, Kur'ân'ın, herşeyi açıklayıcı ve âlemlere hidâyet ve rahmet olmasına yeterdi!" demiştir (Envâru'ut-Tenzîl: 1/679). S.Ateş

Lafzen, “[kişinin kendi] akrabalarına (zu'l-kurbâ) verme[sini]”. Bu ifadedeki son terim çoğunlukla, kişinin kan yahut evlilik bağıyla bağlı bulunduğu yakınları, akrabası anlamına gelir; ne var ki terim, ahlakî yönde kapsamlı bir teşvik ifade eden bu ayetin anlam örgüsü içinde geçtiği için, kişinin bütün “yakınlarını”, ait olduğu “cemaatin bütün bireylerini” işaret etmektedir.

Başka yerlerde “yanlış ya da kötü olan” ifadesiyle çevirdiğimiz münker terimi burada esas anlamıyla, yani “aklın [ve/veya sağduyunun] reddettiği” ve buna bağlı olarak “ilke olarak, reddedilmesi, kaçınılması gereken şey” anlamında geçmektedir. Zemahşerî, daha kesin bir ifadeyle terimi “insan aklının kabul etmediği” yahut “yanlış/eğri olduğuna hükmettiği şey” (mâ tunkiruhu'l-‘ukûl) olarak; bir başka deyişle akla, mantığa, sağduyuya uymayan, bunlara ters düşen şey olarak açıklamaktadır. (Açıktır ki, bu terimin ifade ettiği şey, insanın algı ve kavrayış gücünü aşan şeylerle karıştırılmamalıdır.) Bütünüyle inandırıcı olan bu açıklama, sadece (terimin soyut anlamıyla) zihnen kabul edilmesi mümkün olmayan önermeleri değil, fakat aynı zamanda fiilen uygunsuz ve muzır olan ve dolayısıyla uzak durulması, kaçınılması gereken tutum ve davranışları da içine almaktadır; böyle olduğu için de bu açıklama, Kur’an'ın hem ahlakî problemlere ilişkin akla uygun yaklaşımıyla, hem de onun insan davranışlarında gözetilmesi gereken sağduyu ve itidal konusundaki ısrarıyla tam bir bağdaşım içindedir. Bizim sözkonusu el-münker terimini burada ve benzer durumlarda “akıl ve sağduyuya aykırı olan” ifadesiyle aktarmamız da yukarıdaki mülahazalara dayanmaktadır. M.Esed

Rabbimizin 89. ayette beyan ettiği “Biz bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak sana indirdik” ifadesi bu ayette açıklanmıştır. Bu ayet, yeryüzünde sosyal düzeni sağlayacak olan ana ilkeleri içermektedir. Bu ilkeler, insanlığı adalete, iyiye, güzele yönelten; hayâsızlıktan, kötülükten, azgınlıktan men eden ilkelerdir. 

 Allah adaleti, ihsanı [iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi] ve yakınlara vermeyi emreder

عدالةADALET

Bu sözcük lügatte “bire bir karşılık, denge, denklik, eşitlik” demektir.(Lisanü’l Arab, c.7 , s. 359, 360)  Kavramsal olarak ise “Sınırlama olmadan, herkesin haktan nasibini alabilmesi için eşit şartların oluşturulması” anlamına gelmektedir. Mesela bir toplumda vatandaşlık hakları, diline, dinine, etnik kökenine ve cinsiyetine bakılmadan herkes için eşit olmalıdır. Verilen cezalar da ayırım yapılmadan herkes için eşit ve suç ile orantılı olmalıdır.
Adalet, toplumları ayakta tutan en önemli değerdir.

Ey iman etmiş kişiler! Allah için, hakkaniyeti ayakta tutan tanıklar olunuz. Ve bir topluma olan kininiz, sizi adaletsizlik yapmanıza sürüklemesin. Adaletli olun, o [adaletli olmak], takvaya daha yakındır. Allah'a takvalı davranın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınıza haberdardır. (Maide/8)

Şüphesiz Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Şüphesiz Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz Allah her şeyi çok işiten, çok iyi görendir. (Nisa/58)

Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halîfe kıldık [yaptık]. O hâlde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla]. Hevâya [keyfe, arzuya] uyma. O takdirde seni Allah'ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah yolundan sapanlar; hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır. (Sad/26)

Ant olsun ki Biz,  elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların hakkaniyeti ayakta tutmaları ve Allah'ın dinine ve elçilerine görmeden yardım edenleri belirlemesi için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz, demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Şüphesiz Allah Kaviyy’dir [Çok Kuvvetli Olan’dır],  Azîz’dir [Mutlak Üstün Olan’dır]. (Hadid/25)

De ki: “Rabbim hakkaniyeti emretti. Her mescitte yüzünüzü O'na doğrultun ve dini yalnız Kendisine has kılarak O'na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi O'na döneceksiniz.” (A’raf/ 29)

Ey iman etmiş kimseler’ hakkaniyeti ayakta tutanlar/koruyanlar olun. Kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, Allah için tanıklık eden kimseler olun. İster zengin olsun, ister fakir olsun, Allah ikisine de daha yakındır. Artık adaleti yerine getirebilmek için hevanıza uymayın. Eğer eğip bükerseniz veya geri durursanız, biliniz ki, şüphesiz Allah yaptıklarınıza haberdardır. (Nisa/135)

İHSAN

“İhsan” sözcüğü genelde iyilik, güzellik üretme; cömert, hoş görülü, affedici, merhametli ve nazik olma, bencil olmama gibi anlamlarda kullanılmıştır. Ancak sözcüğün asıl anlamı “iyileştirme-güzelleştirme” demektir. Rabbimizin emrettiği “ihsan”, kendimizdeki, ailemizdeki, çevremizdeki ve ülkemizdeki kötülüklerin, çirkinliklerin iyileştirilmesi ve güzelleştirilmesi eylemlerini de içeren kapsamlı bir emirdir. Bu anlamıyla “ihsan”, pasif bir iyi olma halini aşarak çevreye de etki eden bilinçli ve aktif bir iyileştirme, güzelleştirme faaliyetidir.

AKRABALARA VERMEK

Rabbimiz akrabaya [kan bağı ve evlilik bağı ile oluşan yakınlara] vermeyi emrederken neyin verileceğini bildirmemiştir. Böylece akrabaya verilecek olan şeyler genelleşmiştir. Bunun anlamı, sevgiden, selam ve iyi muameleden başlayıp maddi ve manevi her türlü yardım ve desteğe kadar uzanan bir kapsam içinde yakınlara her şeyin verilebileceğidir. Rabbimiz “yakınlara verme”yi emrederek akrabaların maddi ve manevi sorunlarını yüklenmenin başta müminler olmak üzere insanlığın ahlakî sorumluluk alanı içerisinde olduğu mesajını vermektedir.
Bu mesaj başka ayetlerde de yer almıştır:

Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yayan Rabbinize takvalı davranın. Ve kendisiyle birbirinizle dilekleştiğiniz Allah'a ve akrabalığa takvalı davranın. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir. (Nisa/ ):
Ve senin Rabbin kesin olarak şunları gerçekleştirdi [karar altına aldı]: Kendisinden başkasına kul olmayın, anne ve babaya iyi davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “öf”  deme,  onları azarlama. Ve ikisine de kerim [onurlu, tatlı ve güzel] söz söyle. Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: “Rabbim! Onların beni küçükten terbiye ettikleri gibi, onlara rahmet et.”
Sizin Rabbiniz içinizdekileri çok iyi bilir. Eğer salihler olursanız elbette O tam anlamıyla dönenleri bağışlayıcıdır.
Yakınlık sahibine, yoksula ve yolda kalmışa da hakkını ver. Ve saçıp savurma. -Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.- İsra/23- 27)

hayâsızlıktan, kötülükten ve azgınlıktan nehyeder.

FAHŞA [HAYASIZLIK]

 “فحشاء   Fahşa” sözcüğü “çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış, olması gereken sınırı aşmak, söz ve cevapta taşkınlık etmek” anlamlarına gelmektedir. Sözcüğün çoğuluفواحش    fevahiş”tir.
  DilciRagıb el-İsfehanî de“Fuhş”, “fahşa” ve “fahişe” sözcüklerini kendi lügatinde “son derece çirkin söz ve fiiller” olarak tanımlamıştır. (el-Müfredat; Fahşa mad.)
Âl-i Imran/135’de “fena iş” olarak nitelenen “fahişe” sözcüğü, Kur`an`da on üç yerde, çoğulu “fevahiş” sözcüğü ise dört yerde geçmektedir. Sözcük genel olarakKur`an`da  birden çok aşırılık için kullanılmıştır. Gerek bu aşırılıkların ne olduğu, gerekse bu kavramla ilgili diğer açıklamalarımız daha önce Necm suresinin tahlilinde verildiğinden, detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 1, s: 427-430) okunmasını öneriyoruz.  

MÜNKER [KÖTÜLÜK]

“Münker”, insanlık tarafından kötü olarak kabul edildiği gibi, Yüce Allah tarafından da çirkin görülen şeylerdir.
Rabbimiz Kur’an’da “ma’rûfu emr” ve “münkerden nehy” emriyle insanlığın iyi ve kötü, yararlı ve zararlı, güzel ve çirkin, olumlu ve olumsuz şeyler, davranışlar ve olgular arasında doğru ayrım yapabilecek bir vicdanî yetiyle donatıldığına işaret etmektedir. Neyin iyi neyin kötü olduğunu doğasına yerleştirilen bu vicdanî yetiyle değerlendirebilen insan, kendisini sınırlayan müteal [aşkın, transandantal, ilahî] kaynaklı değer ölçüleri olmadan bu içsel mekanizmayı özenli kullanamamakta, tam tersine, çeşitli psikolojik mekanizmalar kullanarak kötüyü, çirkini, yanlışı meşrulaştırma çabasına girişmektedir. “Şeytanın kişiye kendi yaptıklarını güzel, süslü göstermesi”, bu meşrulaştırıcı psikolojik mekanizmaları fark etmeyen insanın içine düştüğü içsel bir tuzak olarak da değerlendirilebilir. Rabbimiz insanın sağduyusu ile doğru olarak tanıdığı “münker”i kendisi de yasaklayarak insanlığın vicdanî tanısını desteklemekte ve ona kötüyü ve kötülüğü önlemeyi sağlayacak güçlü bir dinî müeyyide kazandırmaktadır. Çünkü insan mutlak zararlı olduğunu bildiği şeylerden kaçınma konusunda bile kendini yeterince denetleyememektedir. 1930’lu yıllarda ABD’de getirilen alkollü içki yasağının tüm yasal zorlamalara rağmen başarılı olamayışı, buna karşılık İslam toplumlarında alkollü içki kullanma oranındaki belirgin düşüklük, “kötü” olanı engellemede dinî müeyyidenin ne denli etkili olduğunu gösteren iyi bir örnektir. .

 البغىBAĞY [AZGINLIK]

 البغىBağy” sözlükte “tecavüz, haktan dönme, zulüm, kibir ve fesat” anlamındadır. (Lisanü’l Arab, c.1, s. 467-469 “bğv” mad) Sözcük, konumuz olan ayette genel anlamda kullanıldığından, ister Allah’a, ister yaratıklara karşı olsun, her türlü taşkınlığı, haksız başkaldırıyı ifade etmektedir.

De ki: “Rabbim, sadece iğrençlikleri; onun açık ve gizli olanını, günahları, haksız yere başkaldırmayı, haklarında hiç bir delil indirmediği şeyleri Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram etmiştir.” (A’raf/33) H.Yılmaz

“Allah'la andlaşma/sözleşme” (‘ahdullâh) ifadesiyle ilgili olarak bkz. 2. sure, 9. not. “Bağlanma içine girdiğinizde” cümleciği iki anlam taşımaktadır: birinci olarak (13:20'de olduğu gibi) bu ifade, kişinin Allah'a olan inancından doğan manevî, ahlakî ve toplumsal yükümlülüklerine işaret etmektedir; ve ikinci olarak da, insanların birbirleriyle yaptıkları tüm sözleşmelerin, tüm andlaşmaların, Râzî'nin belirttiği gibi, ilke olarak Allah'la yapılmış sayılacağını ve dolayısıyla bunlara tam bir riayet gerektirdiğini tenbih etmektedir. Sonraki ifadeler de zaten insanın “Allah'la yaptığı sözleşme”nin bu ikinci yanına işaret etmektedir.

Lafzen, “Allah'ı [ya da “Allah'ın adını”] kendilerine kefîl kılarak”.  -  Yani, “düşünmeden yapmış olduğunuz” yeminler dışında (bkz. 2:225). M.Esed

Lafzen, “bir (ümmet) [diğer] topluluktan daha güçlü diye”: korku zoruyla yapılan olumlamaları, yine korku zoruyla verilen sözleri îma eden bir ifade.

Lafzen, “kendi aranızda bir aldatma/bir aldatmaca (dehalen) olarak”.

Hem önceki pasajdan, hem de sonraki pasajdan açıkça anlaşılacağı üzere, burada sözü edilen çekişmeler, doğruluğu ve tutarlılığı konusunda farklı topluluklara ve farklı zihniyetlere bağlı insanların birbirinden çok farklı görüşlere sahip oldukları manevî ve ahlakî değerlerle ilgilidir. Ayrıca bkz. 2. sure, 94. not. M.Esed

Bu ayette Allah, önem sırasına göre dizilmiş üç tür anlaşmadan (ahid) bahsetmektedir. Bunlardan birincisi, hepsinden önemli olan Allah'la insan arasındaki ahid, yani bağdır. Önem sırasında ikinci olan, bir insanla bir insan arasında veya bir grup insan arasında Allah şahit tutularak veya Allah'ın adı anılarak yapılan ahidleşme veya anlaşmadır. Üçüncü tür ahid ise, Allah'ın adı anılmadan yapılan ahiddir. Her ne kadar bu önem sırasına göre üçüncü ise de, bu ahidin yerine getirilmesi de ilk ikisi kadar önemlidir ve bozulması yasaklanmıştır.
Bu bağlamda, Allah'ın, anlaşmaları bozanları çok şiddetli bir şekilde azarladığına dikkat edilmelidir ki bu yeryüzündeki karışıklık ve düzensizliklerin en büyük sebebidir. Ne yazık ki "büyük" insanlar bile, ekonomik, politik ve dinî anlaşmazlıklarda kendi toplulukları lehinde avantaj elde etmek için yapılan anlaşmaları bozmayı büyük bir hüner kabul etmektedirler. Bir ülkenin önderi, bir seferinde kendi halkının yararına başka bir ülke ile anlaşma yapar, fakat bir başka sefer, yine aynı önder o anlaşmayı halkının çıkarları için açıktan veya gizliden bozar. Özel hayatlarında şerefli bir şekilde yaşayan insanların bile bu tür davranışlarda bulunmaları bir tezattır. Bunun yanısıra ne yazık ki halk da onların bu davranışını protesto etmez, hatta bu utanç verici diplomasi oyunları nedeniyle onları över. Bu nedenle Allah, bu tür anlaşmalardan hepsinin, anlaşmaya girenler ve onların halkı için birer imtihan konusu olduğunu bildirmektedir. Onlar bu şekilde, yani anlaşmayı bozarak halkla belirli bir yarar sağlayabilirler, fakat hüküm gününde bunun sonuçlarından kaçamazlar.
Burada anlaşmazlıklara neden olan fikir ayrılıkları ve ihtilafların çözümünün kıyamet gününde olacağı bildirilmektedir. Bu nedenle bu ihtilaflar, anlaşmaları bozmak için bir özür teşkil etmemelidir. Taraflardan biri tamamen haklı, karşı taraf ise tamamen haksız olsa bile, haklı olanın anlaşmayı bozması, yanlış propaganda yapması veya diğerini mahvetmek için başka kötü yollar kullanması doğru değildir. Eğer haklı olan taraf böyle yaparsa, yaptığını kıyamet günü kendi aleyhinde bulacaktır. Çünkü doğruluk ve adalet, kişinin sadece teorilerinde ve amaçlarında doğru olmasını değil, aynı zamanda doğru metodlar ve araçlar kullanmasını da gerektirir. Bu uyarı özellikle, kendileri Allah yolunda oldukları ve düşmanları Allah'a asi olduğu için düşmanları ile savaşma hakkına sahip olduklarını, bu nedenle de düşmanla yaptıkları anlaşmalara uyma zorunlulukları olmadığını düşünen dini grupları hedef almaktadır. Bu, Arap Yahudilerinin uyguladığı bir yöntemdi. Onlar şöyle derlerdi: "Bizim putperest Araplara karşı hiç bir yükümlülüğümüz yok. Bizim için avantajlı ve Yahudi olmayanlar için kötü olan her konuda onları kandırmaya ve aldatmaya hakkımız var." Mevdudi

Rabbimiz bu ayetlerde toplumsal yaşamın düzgün yürümesi için hayatî öneme sahip bir ahlak kuralını buyurarak müminlerin bu ahlakî kurala uygun davranıp davranmadıklarının onlar için sorumluluk getiren bir sınama olacağı bildirilmektedir. Sözü edilen ahlak kuralı, toplumsal yaşamın olmazsa olmazı sayılan “sözleşmelere sadakat” ilkesidir.  İnsanlar verdikleri sözde durmalı, yaptıkları sözleşmelere uymalı, yeminler ve sözler kesinlikle bir aldatma aracı olarak kullanılmamalıdır.

Ergenlik çağına erinceye kadar yetimin malına da yaklaşmayın. En güzel bir şekilde olması müstesna… Ahdi de yerine getirin. Şüphesiz ahitte [verilen sözde] sorumluluk vardır. (İsra/34)

Yetimin malına da yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar [malına] en güzel biçimde hariç [bu şekilde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz]. Ve ölçüyü,  tartıyı hakkaniyetle tastamam yapın. Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olun ve Allah'a verdiğiniz sözü tastamam tutun. İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye O’nun [Allah’ın] size vasiyet ettikleridir. (En’am/152)

“ALLAH’IN AHDİ”  

Bu ifade ile insanın kendi irade ve ihtiyarı ile üstlendiği her söz kastedilmiştir. Yüce Allah insanların kendi istek ve tercihleri ile yaptıkları anlaşmaları bozmalarını kınamakta, böyle yapanları şiddetli bir şekilde azarlamaktadır. Ahdi [sözü] bozmak Allah’ın lanetlediği fiillerin başında gelir. Bunun nedeni, ahdi bozmanın toplumda büyük zararlara sebebiyet vermesidir.
Ahdini bozanlar Felak suresinde “düğümlere tükürüp üfleyenler” olarak da nitelenmiştir:

 “Yarattığı şeylerin şerrinden ve çöktüğü zaman karanlığın şerrinden ve düğümlere tükürüp üfleyenlerin şerrinden ve kıskandığı zaman kıskananın şerrinden Felâkın Rabbi'ne sığınırım” de! (Felak/1-5)

Ve onlar [kurtulan müminler], emanetlerine ve ahitlerine riayet eden kimselerdir. (Mü’minun/8)

Ancak destekçiler bunun dışındadır.
Onlar [Destekçiler] ki salanlarını sürdürenlerdir.
Ve onlar [o musalliler [destekçiler]], kendi mallarında, isteyen ve mahrumlar [istemekten utanan yoksullar] için belli bir hak olan kimselerdir.
Ve onlar ceza gününü tasdik ederler.
Ve onlar Rablerinin azabından korkanlardır.
-Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunmaz.-
Ve onlar ırzlarını koruyanlardır. -Ancak eşlerine ve sözleşmelerinin sahip oldukları hariçtir. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Artık ötesini isteyenler; işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.-
Ve onlar, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.
Ve onlar, şahitliklerini yerine getirirler.
Ve onlar, salâtları üzerine korumacıdırlar.

İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar. (Mearic/22- 35)

Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz Birr değildir. Ama Birr, Allah’a, Âhiret Günü’ne/Son Gün’e, meleklere, Kitap’a, peygamberlere inanmak; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve boyunduruktakilere [kölelere], Allah sevgisi için vermek ve namazı ikame etmek, zekâtı vermektir. Ve sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte onlar sadık olanlardır. Ve işte onlar takvalı olanların ta kendileridir. (Bakara/177)

Müminlerden öyle kimseler vardır ki, Allah'a, üzerine ahit verdikleri şeylere sadakat gösterdiler. İşte, onlardan kimisi adağını gerçekleştiren [canını veren] kimsedir, kimi de bekleyen kimsedir. Onlar,  hiç değiştirmediler. (Ahzab/23)

O kişiler, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar. (Ra’d/20)

Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimetimi hatırlayın, Benim ahdime vefa gösterin ki ben sizin ahdinize vefa göstereyim. Ve sadece Benden korkun/ sadece bana ibadet edin. (Bakara/40)

Ve hiç kuşkusuz onlar, bundan önce,  arkalarını dönüp kaçmayacaklarına Allah'a ahit vermişlerdi. Ve Allah'ın ahdi sorumluluktur. (Ahzab/15)

Hayır, kim O’nun ahdine vefalı olursa ve takvalı davranırsa, bilsinki şüphesiz Allah takvalı davrananları sever. (Al-i Imran/76)

Yemin eden, ahitleşen ve ahdini sağlamlaştırıp pekiştirdikten sonra bozan kimselerin durumu, konumuz olan ayette, yününü eğirip sağlam bir şekilde büktükten sonra onu tekrar çözen bir kadının durumuna benzetilmektedir. Bir kadının kendi eğirip büktüğü yünü tekrar çözmeye kalkması, ahitlerini bozanları karakterize etmek için yapılan bir tasvirdir. Arap örfüne göre yapılan bu benzetmenin belirli bir kadını işaret ettiği nakillerde yer alsa bile, karakterize ettiği kişiliğin ahitlerini bozan tüm erkek ve kadınları kapsadığı açıktır.
Ayetle ilgili olarak klasik eserlerde şu nakil yer almaktadır:

Rivayet olunduğuna göre, Mekke'de Amr b. Ka'b b. Sa'd b. Teym b. Murre kızı Rayta diye bilinen ah­mak bir kadın varmış. Bu kadın bu şekilde yaparmış. İşte bu benzetme onadır. Bu açıklamayı el-Ferrâ yapmıştır. Abdullah b. Kesir ve es-Süddî de bunu nakletmekle birlikte kadının adını vermemişlerdir. (Razi; el Mefatihu’l Gayb, Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Ne yazık ki, ekonomik, politik ve kişisel çıkarlar söz konusu olduğunda, toplumda büyük tanınan ve çeşitli özellikleriyle temayüz etmiş pek çok kişinin kolayca ahitlerini bozduğu, çeşitli mazeretler ileri sürerek verilen sözleri yerine getirmemeye çalıştığı gözlenmektedir. Müslüman toplumların bu konudaki ahlakî disiplinsizliği, sosyal bir yara olarak nitelenebilecek kadar yaygın bir tablo arz etmektedir. Müslümanlar daha birçok ahlakî değer gibi, sözünde durma, ahitlerini yerine getirme, yeminlerinin muktezasına uyma gibi konularda da Kur’an’ın temel ahlâk parametrelerini iyi anlayıp içselleştirmeli, böylece ahlâk bakımından topluma örneklik etmeye elverişli bir kişiliğe kavuşmalıdır.

Allah sizi, yeminlerinizdeki lağv ile [kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden] sorumlu tutmaz. Fakat yeminleri düğümlediğiniz şeylerle [kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden] sizi sorumlu tutar; onun keffareti, ehlinize yedirdiğinizin “evsatından [en hayırlısından; en iyisinden]” on miskini yedirmek veya giydirmektir. Veyahut da bir köleyi özgürleştirmektir. Verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır. Bu, bozduğunuz zaman yeminlerinizin keffaretidir. Ve yeminlerinizi koruyun. İşte Allah ayetlerini sizin için böyle açığa kor ki, belki şükredesiniz [karşılığını ödersiniz]. (Maide/89) H.Yılmaz

Yani, üzerinde fikir birliğine varılmış manevî/ahlakî değerlerle birbirine bağlı. Bu açıdan bkz. 10:19 ve ilgili notlar, özellikle 29. not. Ummeten vâhideten (“tek ümmet”) kavramı hk. bir açıklama ve kavramın diğer çağrışımları için bkz. 2. sure, 197 ve 198. notlar.

Yahut: “O, dilediğini saptırır; dilediğini de doğru yola yöneltir”. Allah'ın insanı “sapıklık içinde bırakması [ya da “saptırması]” yahut, tam bunun tersine, “doğru yola yöneltmesi” kavramının görünüşte îma eder gibi olduğu önceden belirlenmişlik ya da önceden takdir edilmişlik karşısında serbest irade problemi hk. bkz. 14. sure, 4. not.

İnsanın iyi ya da kötü bütün eylemlerinin -ve buna bağlı olarak bütün eğilimlerinin ve onların sonucu olan tutum ve davranışlarının- serbest seçim ya da iradenin ürünü olmayıp Allah'ın takdiri olduğu yolundaki çarpık inanca işaret eden bir ifade. Zemahşerî bu problem çevresindeki görüşünü şöyle hulasa ediyor: “Eğer [insanları] Allah'ın sapıklığa yahut doğru yola sürüklediği, cebrettiği doğru olsaydı, o zaman onların yaptıkları her şeyden sorumlu tutulacaklarını buyurur muydu?” M.Esed

Bu da bir önceki uyarıyı destekler niteliktedir. Allah'ın dinini savunan bir kimsenin, kendi dinini (bunun Allah'ın dini olduğunu farzedelim,) yaymak için doğru, yanlış diye ayırmaksızın her türlü metodu kullanmaya ve karşı dinleri yok etmeye haklı olduğunu sanması yanlıştır. Çünkü bu açıkça Allah'ın "muradı"na ters olacaktır: Eğer Allah dinî farklılıkların olmamasını dileseydi, insana seçme özgürlüğünü vermeyebilirdi. Bu durumda Allah'ın, dinini kötü yollarla yaymaya çalışan, dinin savunucularına da ihtiyacı kalmazdı. Allah, insanlardan günah işleme ve küfre sapma güç ve özgürlüğünü alarak insanların hepsini doğuştan mümin ve itaatkar kullar olarak yaratabilirdi. Bu durumda iman ve itaatten sapma gibi bir şey söz konusu olamazdı.
Burada Allah'ın kendisinin, insanlara bir çok yoldan birine uyma güç ve özgürlüğünü verdiği belirtilmektedir. Bu nedenle Allah doğru yola uymaya niyetlenenlerin hidayete ulaşmasını kolaylaştırır ve sapmak isteyenleri de saptıkları yolda bırakır. Mevdudi

 

Yani, “imana eriştikten sonra Allah'a karşı gelmiş olursunuz”. Bu ifadeden de anlaşılıyor ki, yukarıda notta da belirtildiği gibi, insanların birbirleriyle yaptıkları her sözleşme, her andlaşma bâtıl üzere olmadıkça Allah'la yapılmış gibidir

Yani, bu dünyada (Taberî, Zemahşerî, Beydâvî); çünkü yeminlerin, sözleşmelerin ihlali, kaçınılmaz olarak karşılıklı güvenin giderek bütünüyle yok olmasına ve bu da sonuç olarak toplumsal dokunun bozulmasına, çözülmesine yol açacaktır. M.Esed

Yani, "Daha önceden İslâm'a inanan bir insan, sizin kötü davranışlarınızı görüp hayal kırıklığına uğrar ve müminlere katılmaktan vazgeçebilir." Çünkü o şöyle bir düşünce içinde olur:" Ahlâk ve davranış yönünden bu müslümanların kafirlerden pek farkı olmadığına göre onlara katılmam için hiç bir sebep yok." Mevdudi

Yani, "O'nun dininin bir temsilcisi olarak Allah adına yaptığınız ahidleşme",
Bu, Allah'a verilen sözün yüksek pahaya satılması gerektiği anlamına gelmez. Burada anlatılmak istenen, dünyevi bir kazanç ne kadar büyük olursa olsun Allah'a verilen sözün değeri ile karşılaştırıldığında hiçbir öneminin olmayacağıdır. Bu nedenle Allah'a verilen söz ile sonunda geçici olan herhangi dünyevi bir kazancı değişmek kârsız bir alışveriştir. Mevdudi

"Sabredenler", bir tarafta doğru ve hakkın, diğer tarafta da açgözlülük ve nefsin bulunduğu savaşta daima sebat gösterenlerdir. Onlar, doğruluk uğruna her kaybı göğüsleyip haram yollarla elde edebilecekleri her tür kazancı reddederler. Onlar yaptıkları iyi amellerin karşılığını ahirette almak için sabırla beklerler. Mevdudi

Rabbimizin toplumsal ilkelere yönelik direktifleri bu ayet grubunda da devam etmektedir. Ayetlerin ifadeleri herkesin anlayacağı ölçüde açık ve beliğdir.
93. ayetteki “Ve Allah dileseydi elbette hepinizi tek bir ümmet yapardı. Fakat Allah dilediğini saptırır ve dilediğine de hidayet verir [dileyeni saptırır dileyeni doğru ulaştırır]”  ifadesi, “sizi tek bir dine sa­hip kılardı, sizi robot gibi yapardı; ama özgür bıraktı, size irade, tercih hakkı tanıdı” demektir.
94. ayette yeminlerin [sözleşmelerin] kötüye kullanılmaması istenmekte ve böyle yapmanın doğuracağı kötü sonuçların dönüp sözleşmelere ihanet edenleri de etkileyeceği bildirilmiştir.

İyilerden olmanıza, takvalı davranmanıza, insanlar arasını düzeltmenize olan yeminlerinize Allah’ı engel kılmayın. Ve Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir. (Bakara/224)

95. ayette ise genel ahlak ilkelerine işaret edilerek menfaat için din değiştirme, dalkavukluk yapma, yalancı şahitlik, çıkar amacıyla görevi kötüye kullanma, çıkar karşılığı zalimleri destekleme ve onlarla işbirliği yapma, rüşvet, irtikâp gibi davranışlar yasaklanmaktadır. H.Yılmaz

 

Bu ifade, gerçek bir müminin, Allah'tan yana uyanık tutmaya çalıştığı bilinç ve duyarlıkta bu dünyada erişilebilecek en büyük mutluluğu, esenliği bulabileceği düşünülürse, ya bu dünyadaki hayata, ya onu öte dünyada bekleyen mutluluğa, ya da her ikisine birden işaret etmektedir. M.Esed

Dâimâ huzûr içinde bulunur, halinden memnun olur, âhirette ise, yaptıkları işlerin en güzeline göre ecirleri verilir. Bütün işleri, en güzel yapılmış biçimde ödüllendirilir. S.Ateş

Bu ayet, adil, doğru ve şerefli bir tutum içinde olanların ahirette kazançlı çıkmalarına rağmen bu dünyada daima kaybedeceği gibi yanlış bir fikre kapılan müminlerin ve kafirlerin bu düşüncesinin doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Allah bu yanlış anlamayı ortadan kaldırır ve şöyle der: "Sizin bu kanaatiniz yanlıştır. Doğru davranış, sadece ahirette mutlu bir hayat değil, aynı zamanda Allah'ın lütfuyla bu dünyada da temiz ve mutlu bir hayat sağlar."
Şu bir gerçektir ki davranışlarında samimi, doğru, şerefli, adil ve temiz olanlar bu dünyada çok daha iyi bir hayat yaşarlar. Çünkü onlar, kusursuz kişilikleri ile, bu özelliklere sahip olmayanların yaşamadığı saygı, şeref ve güven içinde yaşarlar. Başarı kazanmak için pis ve kötü yollar deneyenlerin elde edemediği temiz ve göze çarpan bir başarı kazanırlar. Her şeyin ötesinde, kulübede yaşasalar bile, saraylarda ve köşklerde oturan günahkârların yaşamadığı bir vicdanî huzuru ve tatmini yaşarlar.
Yani, "Onların ahiretteki derecesi, işledikleri en iyi amellere göre belirlenecektir." Başka bir deyişle; "Eğer bir kimse hem büyük hem de küçük iyilikler yapmışsa, işlediği en büyük iyiliklere göre değerlendirilip yüksek derecelere ulaşacaktır. Mevdudi

Toplumsal huzur ve refaha yönelik bir dizi direktif veren Rabbimiz, bu direktiflere riayet ederek iyi işler yapanlara dünyada güzel ve huzurlu bir hayat, ahırette de yaptıklarından daha güzel karşılıklar bahşedeceğini müjdelemektedir. Buna göre, imanlı olarak yapılan her işin karşılığında, kadın veya erkek, bu dünyada rahat, huzurlu ve mutlu bir hayata, ahırette de yaptıklarından daha iyi bir ödüle kavuşturulacaktır. Üstelik yapılan işlerin en güzeli ne ise, onu yapanlar sanki tüm ömürleri boyunca onu yapmışlar gibi ödüllendirilecektir.
Ayette açıkça görüldüğü gibi, amellerin işe yaraması imanlı olmak şartına bağlanmıştır. İmanı olmayanların amelleri işe yaramayacaktır.

İşte onlar, Rabblerinin âyetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmiş kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz]. (Kehf/105)

Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları halde de ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın  -onu fidye verseler bile-  asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Al-i Imran/91)

Her kim zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim zerre miktarı bir şer işlerse onu görecek. (Zilzal/7, 8) H.Yılmaz

 

Bu pasaj 98. ayetten başlayarak 105. ayeti de kapsamakta ve yukarıda 90. ayette geçen kapsamlı ahlakî talimatla ve buna bağlı olarak (89. ayetteki) Kur’an'ın amacının her şeyi açıklamak, Allah'a yürekten boyun eğenlere bir doğru yol bilgisi, bir rahmet (zihin ve ruh aydınlığı) ve bir müjde sağlamak olduğunu dile getiren ifadeyle açık bir bağlantı kurmaktadır. Sözü geçen son ifade, Kur’an'ın, Allah'ın öngördüğü manevî ve ahlakî değerlerin nihaî kaynağı ve dolayısıyla iyinin ve kötünün ne olduğunu ortaya koyan değişmez bir ölçü olduğunu îma etmektedir. Ne var ki insan, yapısı gereği, her zaman vahiy yoluyla ortaya konan manevî, ahlakî ölçülerin gerçek değerini sorgulama ya da onlara şüpheyle yaklaşma eğilimindedir; bunun içindir ki, yukarıdaki ayetle, inanan kişiye, ilahî kelâmı okuyacağı yahut onun üzerinde düşüneceği zaman, Kur’an'ın “kovulmuş Şeytan” olarak isimlendirdiği varlığın -yani, insanın kendi ruhunda ve toplumsal çevresinde bulunan ve onu ahlakî ilke ve endişelerinden koparıp Allah'tan uzaklaştıran her türlü güç ve saikin- ayartmalarına, fısıltılarına karşı Allah'ın manevî desteğine başvurması öğütleniyor. M.Esed

Seni şeytânın vesveselerinden korumasını Allah'tan iste. E'ûzu billâhi mine'ş-şeytâni'r-racîm, de. S.Ateş

Bu, sadece Arapça "Euzubillahimineşşeytanirracim" (Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım) kelimelerini tekrarlamak gerektiği anlamına gelmez. Kişi Kur'an okurken şeytanın vesveselerinden korunmak için elinden geleni yapmalı, bunu içten dilemeli ve kalbine anlamsız ve yanlış şüphelerin gelmesine izin vermemelidir. Kur'an'da var olan her şeyi gerçek şekliyle görmeli ve anlamını Allah'ın dileği dışında bir anlama sokacak şekilde ondaki fikirleri kendi şahsî görüş ve fikirleriyle karıştırmamalıdır. Bundan başka kişi, şeytanın en büyük ve en gizli düzeninin, okuyucunun Kur'an'dan hidayet almaması olduğunu da unutmamalıdır. Şeytan okuyucuyu saptırmak, onun Kur'an'dan hidayet almasını engellemek ve onu yanlış düşünme yollarına sevketmek için elinden geleni yapar. Bu nedenle okuyucu şeytana karşı korunmuş olmak ve şeytanın kendisini Kur'an hidayetinden alıkoymaması için Allah'tan yardım isteyip O'na sığınmalıdır. Çünkü bu kaynaktan hidayet alamayan, başka hiç bir yerden hidayet bulamayacaktır. Bunun da ötesinde bu kitapla dalâlete düşmek isteyen kimse o denli sapacaktır ki düştüğü kısır döngüden çıkamayacaktır.
Bu ayetin yer aldığı bölüm, Mekkeli müşriklerin Kur'an aleyhinde yönelttikleri sorulara verilen cevaplara giriş niteliğindedir. Onlara, Kur'an aleyhinde sorular yönelterek değil, ancak, şeytanın saptırmalarına karşı Allah'a sınığınarak Kur'an'ı gerçek şekliyle görmeye çalışırlarsa O'nun nimetlerinden yararlanabilecekleri söylenmektedir. Aksi takdirde şeytan bir kimsenin Kur'an'ı ve öğrettiklerini anlamasına izin vermez. Mevdudi

Yahut: “onu efendi edinenler”. Bununla bağlantılı olarak karş, 14:22 ve ilgili 31. not.

Yani, zenginlik gibi, toplumsal nüfûz ve itibar gibi azdırıcı şeylere tapınırcasına bağlılık, düşkünlük göstererek ruhlarını Şeytan'ın ayartmalarına kaptıranlar. M.Esed

Bu ayetlerde Rabbimiz insanı bekleyen büyük tehlikeye dikkat çekmektedir. Bu tehlike Şeytan-ı Racim’dir. İnsan yaptığı işleri Allah rızası için yapmalı, o işlere Şeytan-ı Racim’in burnunu sokturmamalıdır. Şeytan-ı Racim’in yapılan işlerde payı olması, bu amellerin iyi amel olmaktan çıkması demektir.

Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav, Biz onların yakıştırmakta oldukları şeylerin çok iyi biliriz.
Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!
Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım. (Mü’minun/96- 98)

ŞEYTANDAN ALLAH’A SIĞINMAK:

Şeytandan Allah’a sığınmak, “Euzu billahi mine’ş-şeytanirracim [Kovulmuş Şeytan’dan Allah’a sığınırım]” ifadesini dile getirmek veya “Allah’ım, şeytandan sana sığınırım, beni ondan koru!” demek değildir.
Şeytandan Allah’a sığınmak:
* Şeytan tipler ve güçler tarafından dayatılan düşünce ve amelleri behemehal Allah’ın gönderdiği Kur’an terazisinde tartmaktır.
* Şeytanın aklımıza, fikrimize zerk ettiği zehirleri Allah’ın Kur’an’da bize ikram ettiği panzehirle tedavi etmektir.
* Doğruyu Allah’tan öğrenip şeytanın bizi saptırmasına engel olmaktır.
* Fırtınaya tutulan geminin hemen limana sığınması gibi, derhal Kur’an’a sarılıp problemleri Kur’an ile çözmektir. Bilinmelidir ki, anlamadan Kur’an okumakla bu problemler çözülemez.
Kovulmuş Şeytan’dan Allah’a sığınılması direktifi, salt sığınma sözünü söylemekle yerine getirilebilecek bir emir değildir. Zira ayette “Allah’a sığınırım de!” veya “Allah’a sığınmak istiyorum de!” değil, “Allah’a sığın!” denilmektedir.
O hâlde yapılacak iş, yukarıda da söylediğimiz gibi, insanın Allah’ın sözlerine teslim olarak hayatını sadece o sözlere göre düzenlemesidir. Sonuç olarak insan mutlaka aklını çalıştırmaya yönelmeli ve kalbe sürekli vesvese veren şeytanlardan korunmak için Allah’a, O’nun kitabına sığınmalıdır.
Şeytan-ı Racim insana sadece vesvese verir. Ne kadar vesvese verirse versin, insan üzerinde herhangi bir zorlayıcı gücü yoktur.
Konuyla ilgili ayetlerden birkaçı şunlardır:

Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna bir şeyler atmış olmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın attığı şeyleri giderir. Sonra da Allah, âyetlerini tahkim eder [güçlendirir]. Ve Allah Alîm'dir [her şeyi en iyi bilen], Hakîm’dir [yasalar koyan, güçlendirendir]. (Hacc/52)

Kendi kardeşleri onları sapıklığa sürüklediği ve bırakmadığı hâlde şüphesiz şu takvâ sahipleri, kendilerine şeytândan bir taif [vesvese, karanlık kuruntu, sırnaşma] iliştiği zaman, hatırlarlar/düşünürler. Sonra bir de bakarsın ki onlar görüp bilmişlerdir! (A’raf/201)

(İblis) “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım; ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesna…” dedi. (Sad/82-83)

Ve iş bitince şeytan onlara, “Şüphesiz ki Allah size gerçek vaadi vaat etti, ben de size vaat ettim, hemen de caydım. Zaten benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım siz de bana icabet ettiniz. O nedenle beni kınamayın, nefsinizi [kendinizi] kınayın! Ben sizi kurtaramam,  siz de benim kurtarıcım değilsiniz! Şüphesiz ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim” dedi. -Şüphesiz zalimler, kendileri için acı bir azap olanlardır!- (İbrahim/22)

Ey insanlar! Yeryüzündeki helâl ve tayyib [temiz, hoş, yararlı] şeylerden yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır.
O, size yalnızca kötülüğü, aşırılığı [çirkin-hayasızlığı] ve Allah üzerine bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder. (Ba­kara/168, 169)

Ey iman etmiş kişiler! Hepiniz toptan silme [İslâm’a, barışa, güvenliğe] girin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır. (Bakara/208)

Ve Allah’a ve ahiret gününe iman etmedikleri halde mallarını, insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimseleri. Ve şeytan kimin için karin [yaştaş, yakın arkadaş] olursa, o ne kötü bir karindir! (Nisa/38)

İman etmiş kimseler Allah yolunda savaşırlar. Küfür etmiş kişiler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın velileri ile savaşın. Hiç kuşkusuz şeytanın tuzağı çok zayıftır. (Nisa/76)

Şeytan onları istilâ etmişti de onlara Allah’ı anmayı terk ettirmişti. Onlar, şeytanın hizbidir [gurubudur]. İyi bilin ki şeytanın hizbi kesinlikle kaybedenlerdir. (Mücâdele/19)

Ve her kim Rahman’ın zikrinden körleşirse Biz ona bir şeytan musallat ederiz de artık o,  onun için karindir [yaştaştır, yandaştır]; ve şüphesiz ki onlar [karinler], onları [körleşenleri] Yol’dan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. (Zuhruf/36, 37)

Ve üzerine Allah’ın adı anılmayan şeylerden yemeyin. Ve şüphesiz o fısktır [tam bir yoldan çıkıştır]. Ve şüphesiz şeytanlar kendi velilerine sizinle mücadele etmeleri için vahyederler [gizlice telkinde bulunurlar]. Ve eğer onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz müşrikler oldunuz demektir. (En’am/121)

Ey Âdemoğulları! Şeytan, ana-babanızı, kendi çirkinliklerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanlara velîyler [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlar] yaptık. (A’raf/27)

Bir grubu doğru yola iletti, bir gruba da sapıklık hakk oldu; onlar, şeytânları, Allah'ın astlarından yakınlar edindiler ve kendilerinin de kesinlikle doğru yolda olduklarını sanıyorlar. (A’raf/30)

Yakınlık sahibine, yoksula ve yolda kalmışa da hakkını ver. Ve saçıp savurma. - Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.- (İsra/26, 27)

Bir zaman o, babasına: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir ilim bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahman’a asi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahman’dan bir azap dokunur da şeytan için bir veliy [yardımcı] olursun diye korkuyorum” demişti. (Meryem/44)

“Şeytan-ı Racim’den Allah’a sığınma” konusu daha evvel A’raf ve Fussılet surelerinde ele alındığından, detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3, s: 120, 121 ve c: 6, s: 300, 301) okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Yani, bazı Müslüman alimlerin ileri sürdüğü gibi Kur’an'ın bir ayetinin hükmünü kaldırıp “neshedip” onun yerine bir başka ayet koyarak değil, fakat önceki ümmetlere mahsus birtakım özel talimatların yerine Kur’an mesajını koyarak. (Kur’an'ın kendi ayetleri için sözkonusu edilen bu savunulamaz “nesih doktrini” için bkz. 2:106 ve ilgili 87. not; ayrıca 41:42 ve 35. not.)

Yani, vahyin (yunezzil fiil formunun da îma ettiği) tedricî inişi Allah'ın planıyla uyum içindedir; öyle ki Allah istek ve buyruğunu bir plana göre insana tedricî olarak bildirmekte, insanlığın zihinsel ve toplumsal gelişme düzeyine göre bir talimatını bir başkasıyla değiştirmekte ve bütün bu süreci Kur’an mesajıyla doruğuna ulaştırmaktadır.

Yani, onlar yeni bir hükmün/talimatın gerekliliğini anlamadıkları için, buna bağlı olarak Kur’an'ı da gereği gibi anlayıp değerlendiremiyorlar. M.Esed

Bu ayet şu anlama da gelebilir: "Kur'an'da emirler parça parça indirildiği için bir emri açıklayan başka bir emir indirdiğimiz zaman." örneğin; "içki yasağı ve zina ile ilgili emirler, yıllarca birbiri ardınca gelen emirlerden oluşmaktadır. Fakat biz bu tefsiri kabul etmekte tereddüt ediyoruz, çünkü Nahl Suresi Mekki bir suredir ve bildiğimiz kadarıyla Mekke'de emirlerin böyle derece derece gönderildiğini gösteren bir örnek yoktur. Bu nedenle biz diğer tefsiri kabul ediyoruz. Kur'an bir konuya farklı yerlerde ayrıntılar ekler ve aynı konuyu farklı yerlerde farklı örneklerle açıklar. Aynı şekilde Kur'an, aynı hikayeyi farklı yerlerde farklı kelimelerle anlatır ve değişik yerlerde farklı yön ve ayrıntılarını sunar. Aynı konuyu ispatlamak için bir yerde bir fikir, başka yerde başka bir fikir öne sürer. Bir yerde bir konuyu kısaca, başka bir yerde ayrıntılarıyla ele alır. Mekkelilerin Kur'an'ı Hz. Muhammed'in (s.a) uydurduğunu söylemelerinin nedeni budur. Müşrikler şöyle diyorlardı: "Eğer Kur'an Allah kelamı olsaydı belirli bir yerde belirli bir konunun tümüne değinirdi, çünkü Allah'ın bilgisi eksik değildir. O, bir konunun ayrıntılarını derece derece düşünmek ve aynı şeyi anlatmak için farklı yaklaşımlar kullanmak zorunda değildir. Bunun aksine insan bilgisi sınırlıdır. İnsan Kur'an'da da olduğu gibi merhale merhale düşünmek zorundadır. Bu da Kur'an'ı senin uydurduğunun bir delilidir." Mevdudi

Bu ayette Rabbimiz bazı ayetleri kaldırıp onların yerine başka ayetler getirdiğini açıklamaktadır. Benzeri bir açıklama Bakara suresinde de yapılmıştır:

Biz bir ayetten her neyi nesheder veya söylettirmezsek, ondan daha iyisini yahut benzerini getiririz. Sen, Allah’ın her şeye en iyi güç yetiren olduğunu bilmedin mi? (Bakara/106)

Rabbimiz bu ayetlerde peygamberlere gelen vahyin evrensel hükümler içerenleri hariç, yöresel ve süreli olanlarından bazısının kaldırılması meselesine işaret etmektedir. Buna göre, Rabbimiz daha evvel gönderdiği kitaplardaki yöresel ve süreli ilkeleri kaldırıp onların yerine Kur’an ile evrensel ve tüm zamanlara yönelik ilkeleri getirmiştir. Burada sözü edilen “kaldırma” işleminin anlamı, Resulullah’a gelmiş vahiylerin değiştirilmesi, unutturulması, terk ettirilmesi değildir. Rabbimiz Kur’an’da bunların söz konusu olmayacağını daha ilk vahiylerde bildirmiştir:

Bundan böyle seni okutacağız [sende bilgi birikimi sağlayıp onu başkalarına tebliğ ettireceğiz] ve unutmayacaksın/terk etmeyeceksin.
Ancak Allah dilerse başka… Kuşkusuz ki O, açığı da bilir, gizliyi de.
Ve sana “En Kolay Olan”ı [seni en çok mutlu edecek olan şeyleri] kolaylaştıracağız. (A’la/6-8): H.Yılmaz

"Ruh" ve "gudüs" sözcükleriinden oluşan bu tamlamanın, "ruh" kelimesi, Kuran da "can, vahiy, bilgi" vs.. anlamlarına gelmektedir. "Gudus" kelimesi ise, ister "temizlik" anlamına gelen "guds" isterse Allahın isimlerinden olan "Guddüs" olsun, tüm kirliliklerden arınmış, temizlenmiş anlamlarına gelmektedir. Böylece, Kuran ayetinde geçen, "Ruhul Gudüs" tamalamasının anlamı, "Allahın ruhu", Allahın vahyi, Allahın buyruğu" anlamlarına gelmektedir. Daha geniş açıklama. Bak. Şuara suresi 193-195 ayetleri M.Sağ

Rûhu'l-kudüs terimini, bundan başka geçtiği üç ayrı ayette olduğu gibi (2:87 ve 253; 5:110), burada da “kutsal ilham” sözcükleriyle (ki, bizce bunun Kur’ânî eş anlamlısı “ilahî vahiy”dir. bkz. 2. sure, 71. not) aktardık. Bununla birlikte, tam sözcük karşılığı olan “kutsal ruh” tabirinin Allah'ın mesajını peygamberlere ulaştıran melek olarak anlaşılması da mümkündür. (Bkz. ayrıca, bu surenin 2. ayeti ve ilgili 2. not.) M.Esed

Yani "Allah'ın vahyini parça parça göndermesi, sizin sandığınız gibi O'nun ilim ve hikmetinin eksik olduğunu göstermez. Allah vahyini parça parça gönderir, çünkü insan aklı ve kavrama kapasitesi sınırlı ve eksiktir ve onun meseleyi bir anda bir kerede anlayıp kavramasını engeller. Bu nedenle Allah Hikmeti ile Vahyini Ruhü'l Kudüs (Cebrail) aracılığıyla parça parça göndermiştir. O, insanların bir konuyu kabiliyet ve istidatlarına göre kavrayıp bilgi ve imanlarında sağlam olabilmeleri için onu safha safha indirir, yavaş yavaş ayrıntılarına iner ve onu insanlara açıklamak için bir çok değişik yol ve metodlar izler."
Kur'an'ın parça parça gönderilmesinin ikinci hikmeti de, ona tabi olan müslümanların İslam'ın tebliği için gerekli talimatı alabilmeleri ve ihtiyaç duyduklarında O'nun tam zamanında çözümler sunmasıdır. Eğer bu emirler ve talimatlar zamanından önce veya sonra gönderilseydi yararlı olmazdı.
Kur'an'ın bir seferde bir bütün olarak gönderilmemesinin üçüncü hikmeti de, işkence çeken ve büyük engellerle karşılaşan müminlere, tekrar tekrar ihtiyaç duydukları cesaret ve müjdenin verilmesidir. Bu nedenle Kur'an'da kendilerine görevlerini yürütecek güç ve ümit vermek üzere tekrar tekrar ahiret mutluluğu müjdelenmektedir.
Ruhü'l Kudüs: "Cibril burada vahyi getiren meleğin yerine, vahyi getiren meleğin insanlarda bulunan zaaflardan uzak olduğunu kafirlere anlatmak üzere bu ünvanı almıştır. O, ne getirdiği mesaja birşeyler ekleyecek veya ondan bir şeyler çıkaracak kadar şereften yoksun, ne de Allah adına bir şey uyduracak kadar yalancıdır. O, günah işlemesine neden olacak insani eksikliğe de sahip değildir. O, tamamen temiz ve kutsaldır ve Allah kelamını eksiksiz bir şekilde iletir." Mevdudi

Hz. Muhammed, daha önce gelen kitaplardan bahseden Kuran ayetlerini, kitap ehline (Yahudi ve Hıristiyan) anlattığı zaman onların şaşırıp kaldıkları gibi, Araplar da, Kuran ayetleri karşısında şaşırdılar ve o çağda tanınmış ehli kitap bir zatı örnek göstererek, "Muhammed e bunları o zat öğretiyor" diye propoganda yaparak, inananların kafasını karıştırmaya çalıştılar. Allah; "Bahsettikleri kişi Arapça bilmez, Muhammed de o zatın dilini bilmez, arada tercümanda olmadığına göre, o zat nasıl öğretebilir? Ayetlerimiz apaçık bir arapçadır" buyurarak yalancıların probagandalarını boşa çıkarıyordu. Bu yaygarayı yapan ortak koşucu yalancıların uzantıları, Peygamberin vefatından yıllar sonra, aynı ayetleri "Kuran Arapçadan başka bir dile çevrilemez" diye çarpıtıp yorumladılar. Arap dilini kutsallaştırıp, "Kuran'ın yazılarına bakmak ibadettir" düşüncesini yerleştirdiler ve yüz yıllarca Kuran'ın başka dillere çevrilmesine engel oldular.M.Sağ

Yani, Muhammed (s)'e. Bu ifadeyle, onun, vahiy aldığı yolundaki beyanının yalan olduğunu söylemek istiyorlar.

Müşrik Kureyşlilerden bazıları Kur’an'da dile getirilen öğretilere Muhammed (s)'in kendi “uydurmaları” gözüyle bakarken, bazıları da bunların ona bir yabancı tarafından, belki, o zamanlar Mekke'de oturan yahut Muhammed (s)'in hayatının erken dönemlerinde karşılaştığı farzedilen bir Hristiyan tarafından öğretildiğini düşünüyorlardı. Şüpheci Mekke'lilerin bu konuda kasdetmiş olabilecekleri kişi ya da kişilerin “kimliği” hakkında hem ilk Müslüman müfessirler, hem de çağdaş oryantalistler tarafından çeşitli tahminler yürütülmüştür; ama bu tahminlerin hepsi bütünüyle spekülatif nitelikte olup herhangi bir tarihsel değer taşımamaktadır. Müşrik Mekke'lilerin bu kuruntusu sadece bir tek tarihsel gerçeğe işaret etmektedir ki, bu da, derinliğini, eşsizliğini inkar edemedikleri Kur’an'ın o'nun tarafından “telif edildiğini” söylemeyi bile o'na yapılmış bir iltifat olarak gören Hz. Peygamber'in düşmanlarının böylece onun (Kur’an'ın) telifini, yahut en azından esinini, hayal ürünü bir yabancı “öğretmen”e, Arap olmayan efsanevî bir kişiliğe izafe etmeleridir.

Tanımlayıcı mübîn terimi için seçilen bu uzun ve kapsamlı karşılık hk. bir açıklama için bkz. 12. sure, 2. not. Sözkonusu terim burada, hiçbir insanın -ve özellikle hiçbir yabancının (Arap olmayan anlamında)- Kur’an'daki pürüzsüz ve yüksek Arapça dil ve ifade tarzını ortaya koyamayacağı gerçeğini vurgulamak için kullanılmaktadır.

Müşriklerin, Hz. Muhammed (s.a.a)'e, Ahd-i Atıyk ve Ahd-i Cedid'deki olayları söyleyip bellettiğini sandıkları adam hakkında çeşitli rivâyetler vardır. İbn-i Abbas'a göre Mekke'de demircilikle geçinen Bel'âm adlı bir Rum Hıristiyandır. Dahhak, Selman-ı Farisi'dir demiştir. Mücahid ve katade, Ya'ış, yahut Ayiş denen bir Rumdur, sonra Müslüman olmuştur diye rivayet etmişlerdir. Müslim oğlu Abdullah, Cahiliyye devrinde Yesar ve Hıbr adlı iki Hıristiyan vardı, demircilikle geçinirler, kılıç yaparlardı. Hz. Muhammed (s.a.a) onların dükkanına uğrar, onlar Kitab-ı Mukaddes okurlarken dinlerdi. Kureyş, Hz. Muhammed (s.a.a)'in bunlardan öğrendiğini sandılar der (Mecma, 2, 58-59). Hz. Muhammed (s.a.a), on yaşlarındayken, amcası Ebu-Talib'in kervanıyla Şam yakınlarındaki Busra'ya gitmişti. Orda Sergius adında bir Nasturi rahibiyle görüşmüştü. Ayette buna işaret ediliyor diyenler de olmuş, fakat Kur’an'ı İngilizce’ye çeviren Sale, Hz. Peygamber'in yaşı dolayısıyla bu iddiayı reddettiği gibi Selman'ın Medine'de Müslüman olduğundan bahsederek bu adamın Selman olduğu hakkındaki rivayeti de reddetmiştir (Ömer Rıza Doğrul: Tanrı Buyruğu, İst. Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi - 1934, c. 2, s. 406, not. 2). A.K.G

Bu bağlamda, hadisler, Mekkelilerin Hz. Peygamber (s.a) ile ilgisi olduğunu düşündükleri bir çok şahsın adını verir, bunlardan biri Ceber'dir (Amr bin el Hadrami'nin Rum kölesi). Fakat bu şahısların tek ortak özelliği hepsinin de Arap olmayan köleler olmalarıdır. Kim olursa olsun, Tevrat ve İncil'i okuyan ve Peygamber'le de (s.a) bir yakınlığı olan herkes, Mekkelilere Kur'an'ın gerçek yazarının bu şahıs olduğu, fakat Hz. Muhammed'in (s.a) onun Allah kelamı olduğunu iddia ederek yalan söylediğini düşünme ve buna inanma fırsatı sağlıyordu. Bu, sadece Hz. Peygamber'in (s.a) düşmanlarının onun aleyhinde iftiralar uyduracak denli küstah olduğunu değil, aynı zamanda genelde halkın çağdaşlarını değerlendirmede adil olmadığını göstermektedir. Onlar tarihte eşsiz olan o büyük şahsiyete işte böyle kötü davranıyorlardı. Düşmanlıklarının kendi gözlerini körelttiği bu insanlar, saf Arapça olan Kur'an'ı, Tevrat ve İncil'le ilgili yüzeysel bir bilgiye sahip olan bir yabancıya isnat ediyorlardı. Bir doğruluk timsali olan Hz. Peygamber'in (s.a) söylediğini kabul etmek yerine, Kur'an'ı hiç bir önemi olmayan yabancı bir köleye isnat ediyorlardı. Mevdudi

 

Bu ayetlerde Kur’an’ın indirilişi konusuna tekrar değinilmiş, Kur’an hakkında ileri sürülen şüpheler nakledilerek bu şüphelere makul ve tatmin edici cevaplar verilmiştir.
Görüldüğü gibi, 101. ayette açık ve net olarak Kur’an’ın “Allah’ın indirmesi” olduğu bildirilmektedir. 102. ayetteki “Ruhulkudüs” ifadesini “Cebrail” olarak yorumlayanlar ise bu yorumlarına dayanarak Kur’an’ı Cebrail adlı meleğin indirdiğini ileri sürmektedirler.
Bu nedenle daha evvel ayrıntılı olarak ele aldığımız “Ruhu’l-Kudüs” ve bununla ilgili konuları tekrar hatırlatma gereği duyuyoruz.

“RUHÜ’L-KUDÜS” TAMLAMASININ TAHLİLİ:

“Ruh” sözcüğünün esas anlamı “can [vücudu diri tutan cevher]” demektir. (Lisanü’l-Arab; c. 4, s. 290. Ruh mad.) Ancak sözcük Kur’an’da bu anlamda değil, “kişi ve toplumları toplumsal hayatta diri, sağlıklı kılan can, vahiy” anlamında kullanılmıştır. Bu hususun ayrıntıları Kadr suresinin tahlilinde belirtilmiştir. (Tebyinü’l-Kur’an; c:1, s:482-490)
“Kudüs” sözcüğünün anlamı ise bu sözcüğün hangi sözcükten geldiğine dair yapılacak kabule bağlıdır ve bunun için iki olasılık söz konusudur:
1- Sözcüğün “temizlik” anlamındaki “kuds” sözcüğünden geldiği kabul edilirse, “kudüs” sözcüğü de “temiz” anlamına geliyor demektir. “Kuds” sözcüğü ve onun “mukaddes”, “mukaddesat”, “nükaddisü” gibi türevleri Kur’an’da on bir yerde geçmektedir.
2- Sözcüğün Allah’ın isimlerinden biri olan “
قدّوسKuddüs” sözcüğünden bozulduğu kabul edilirse, “kudüs” sözcüğü de “tüm kirliliklerden arınık, tertemiz” anlamına geliyor demektir. Sadece Allah için kullanılan “Kuddüs” sözcüğü, Haşr suresinin 23. ve Cuma suresinin 1. ayetlerinde olmak üzere Kur’an’da iki yerde geçmektedir.
“Ruh” ve “kudüs” sözcüklerinin anlamları belli olduğuna göre, “Ruhü’l-Kudüs” tamlamasının anlamının da yukarıdaki her iki anlamdan hangisinin kabul edileceğine bağlı olarak iki şıklı olması söz konusudur:
1- “Kudüs” sözcüğünün anlamının “temiz” olduğu kabul edilirse, “Ruhü’l-Kudüs” tabiri de “Temiz ilâhî bilgi, Allah’tan gelen temiz bilgi” anlamına gelir.
2- Allah’ın isimlerinden olan “el-Kuddüs”ün zamanla halk ağzında değişerek “Kudüs” şekline dönüştüğü kabul edilirse, “Ruhü’l-Kudüs” tamlamasının anlamı da “Tertemizin [tüm eksikliklerden temizlenmiş olan Allah’ın] ruhu [canı], vahyi, bilgisi” demek olur. Nitekim klâsik tefsircilerden Mücahit ve Rebii de “el-Kudüs” sözcüğünün Allah’ın isimlerinden biri olduğunu söylemişlerdir. Bu kabul doğrultusunda “Ruhü’l-Kudüs” ifadesinin “Allah’ın ruhu” anlamına geldiği görüşü zaten Kur’an’dan da destek bulmaktadır. Çünkü Kur’an’da geçen her “ruh” sözcüğü Allah’a nispet edilmiştir. Meselâ Âdem’e ve Meryem’e “Ruhumuzdan üfledik” denildiği gibi, elçi Zekeriyya’nın (as) Meryem’e ilettiği bilgiler için de “Ruhumuz” ifadesi kullanılmıştır:
Sonuç olarak, “kudüs” sözcüğünün geliş yerinin farklılıkları da hesaba katılarak yapılan tahliller, “Ruhü’l-Kudüs” ifadesinin “Allah’ın ruhu, Allah’ın vahyi, Allah’tan gelen bilgi” anlamlarına geldiğini göstermektedir. “Ruhü’l-Kudüs” tamlamasının bu anlamı taşıdığı, tamlamanın geçtiği ayetlerden de kolayca anlaşılmaktadır.
Tekrar konumuz olan Nahl/102’ye dönersek, mevcut meallerde bu ayetin nasıl anlamlandırıldığının öncelikle bilinmesi gerekmektedir.Diyanet İşleri Başkanlığınca hazırlanan meal başta olmak üzere birçok mealde Ruhü’l-Kudüs”ün “Cebrail” olduğu peşinen kabul edilerek ayet genellikle şöyle anlamlandırılmaktadır:
“Onlara de ki: Kur’an’ı Cebrail, iman edenlere sebat vermek, Müslümanlara bir hidayet ve bir müjde olmak için Rabbinin katından hak olarak indirdi.”
Oysa bizim çevirimizde “Ruhü’l-Kudüs”ün indirmesi değil, inmesi söz konusudur. Ayetin “Kul [De ki]” ifadesiyle başlaması, bu ayetin birilerine cevap niteliğinde olduğunu göstermektedir. Bu sebeple ayet, paragrafı oluşturan diğer ayetlerle birlikte değerlendirilmelidir. Ayetin ait olduğu paragraf 101–103. ayetlerden oluşmuştur. Buna göre paragraf şöyledir:

Ve Biz bir ayet yerine başka bir ayet getirdiğimiz zaman -Allah ne indirdiğini daha iyi bilen olmasına rağmen- onlar, “Sen, ancak bir uydurucusun” dediler. İşin doğrusu onların çoğu bilmiyorlar.
De ki: “İman etmiş kimseleri güçlendirip kökleştirmek / tutundurmak için ve Müslümanlara bir müjde ve kılavuz olmak üzere, senin Rabbinden ona birçok Ruhü’l-Kudüs hakk ile inmiştir.
Ve kesinlikle Biz biliyoruz ki, onlar “Sadece, ona bir beşer öğretiyor” diyorlar. Ona [Peygambere] öğretiyor zannında bulundukları kimsenin dili yabancıdır. Bu [Kur’an] ise apaçık bir Arapçadır. (Nahl/101–103)

Görüldüğü gibi, 101. ayette açık ve net olarak Kur’an’ın “Allah’ın indirmesi” olduğu bildirilmektedir. Oysa 102. ayetle ilgili olarak Kur’an’ı Cebrail adlı meleğin indirdiği yolundaki Kur’an dışı kabul, 102. ayet ile 101. ayetlere verilen anlamlar arasındaki çelişkinin görmezden gelinmesine ve 102. ayette bir dilbilgisi kuralının ihlâl edilmesine yol açmıştır. Şöyle ki:
102. ayette geçen “nezzele” filinin aslı “nezele”dir ve anlamı “indi” demektir. Geçişsiz bir fiil olan “nezele” fiili, kural gereği burada Tef’il babından “nezzele”ye dönüştürülmüştür. Bu kalıba sokulan sözcükler sadece fiilde, failde veya mef’ulde çokluğu ifade ederler. Bu kurala göre, ayetteki “nezzele” fiili “çok çok indi” anlamına gelir. Geçişsiz bir fiil olan “nezele” sözcüğünün geçişli hâle dönüşmesi ve “indirdi” olarak anlamlandırılması ancak bir teaddi edatı kullanılmasıyla veya fiilin “enzele” kalıbına dönüştürülmesiyle sağlanır. Ayette geçen “bilhakkı” ifadesindeki “ be” harf-i cerri ise musahabe anlamında olduğundan teaddi edatı sayılamaz. Arapça dilbilgisinin bu kuralları gereği ayetteki “nezzelehü ruhu’l-kudüsü” ifadesinin anlamı, “Ona birçok ruhü’l-kudüs [vahy] inmiştir” demektir. “Ruhü’l-Kudüs”ü, yani “vahy”i kimin indirdiği ise 101. ayette belirtilmiş ve indirenin Allah olduğu açıkça ifade edilmiştir.
Ortaya çıkan sonuç özet olarak şudur: Kur’an’da geçen “Ruhü’l-Kudüs” ifadeleri, “Vahy, Allah’tan gelen temiz, sağlam bilgiler” demek olup kesinlikle “Cebrail adı verilen vahiy meleği” demek değildir.
Kur’an’da bir tek yerde geçen “er-Ruhü’l-Emîn” ifadesinin de bu doğrultuda ele alınması gerekmektedir:

Kesin olan şu ki o, âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onunla, uyarıcılardan olasın diye senin kalbine “er-Ruhü’l-Emîn [Güvenilir Ruh]” indi. (Şuara/192–194)

Şuara/193’te bir sıfat tamlaması olarak “er-Ruhü’l-Emîn” şeklinde yer alan bu ifade, bir isim tamlamasıymış gibi “ruhü’l-emin” şeklinde telâkki edilmekte ve böylece büyük yanlışlıklara sebebiyet verilmektedir. Nitekim Kur’an’ın Cebrail adındaki melek tarafından indirildiği yolundaki peşin kabule dayanan geleneksel anlayış, bu ayeti de “Onu Ruhü’l-Emin [Cebrail] indirdi” diye yanlış meallendirmiş ve zihinlerde bu yanlışla yer etmesine yol açmıştır. Oysa bu meal, ayetin lâfzî manasına uygun olmadığı gibi, hem Şuara/192’deki “O, âlemlerin Rabbinin [Allah’ın] indirmesidir” ifadesiyle hem de Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğini bildiren yüzlerce ayetle de çelişmektedir. Bu çelişki de yine “nezele [indi]” fiilinin geçişsiz olmasına rağmen geçişli anlama gelecek şekilde “indirdi” olarak ifade edilmesinden kaynaklanmaktadır. Hâlbuki yüzlerce ayetin anlamıyla oluşturulan bu çelişkinin ortadan kaldırılması için, ayette geçen “bihi” ifadesindeki “be” harf-i cerrinin “ilsak” için değil de “musahabe” için alınması yeterlidir. Bu takdirde “nezele” fiili geçişsiz anlamı ile “onunla indi” olarak ifade edilir ve diğer ayetlerle oluşturulmuş olan çelişki de ortadan kalkmış olur.
Netice olarak, Şuara/193’te geçen “er-Ruhü’l-Emin” ifadesinin kişileştirilerek “Cebrail” olarak yorumlanması yanlıştır. Burada “emin, güvenilir, sağlam” olarak nitelenmiş olan ve uyarıcılardan olmasını sağlamak için peygamberimizin kalbine Allah tarafından indirilmiş olduğu bildirilen “ruh, bilgi, vahiy”, Mücadele/22’de de açıkça ifade edildiği gibi, inananları güçlendirmek üzere yine Allah tarafından indirilmiştir.
Kur’an’da Kur’an’ın indirilmesi, kitabın indirilmesi, ayetlerin indirilmesi, surelerin indirilmesi, meleklerin [vahiylerin] indirilmesi, hikmetin indirilmesi, Tevrat’ın indirilmesi, İncil’in indirilmesi, Furkan’ın indirilmesi ile ilgili üç yüz civarında ayet mevcuttur. Bu ayetlerin hepsinde de bunları indirenin Allah olduğu bildirilmiştir. Kur’an’ı başkasının indirdiğini bildiren hiçbir ayet yoktur, olamaz da… Çünkü Kur’an asla ve kat’iyen kendisiyle çelişmez.
Ruhu’l-Kudüs, Ruhu’l-Emin ve Cebrail konularına dair detaylı tahlilimiz daha evvel Meryem suresinin sonunda (Tebyinü’l Kur’an; c.3,  s. 532- 548) verildiğinden, ilgili bölümün oradan tekrar okunmasını öneriyoruz.
Konumuz olan Nahl/102, 103’den anlaşıldığına göre, bu ayetler bazı olaylar üzerine inmiştir:

"Andolsun ki onların ‘Ona muhakkak bir insan öğretiyor’ dediklerini biliyoruz"buyruğunda, Hz. Peygamber'e öğretiyor dedikleri bu şahsın ismi hususunda farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre, sözü geçen bu kişi el-Fâkih b. el-Muğire'nin kölesi olup adı Cebr idi. Önceleri Hıristiyanken sonra İslam’a girdi. Kureyş'in kâfirleri, Peygamber (sav)’den -ümmî olup hiç bir kitap okumamış olduğu halde- geçmiş ve gelecek olaylara dair haberleri işittikle­rinde “Ona bunları muhakkak Cebr öğretmektedir” diyorlardı. Cebr ise Arap olmayan bir kimse idi. Yüce Allah da onların bu iddialarını şöylece cevap­landırmaktadır: "İnkâra saparak kastettikleri o kimsenin dili yabancıdır. Bu ise apaçık bir Arapçadır." Hiç bir insanın ve cinnin tek bir suresine ve daha fazla bir bölümüne karşı çıkarak benzerini meydana koyamadığı böy­le bir sözü Arap olmayan Cebr ona nasıl öğretebilir?
en-Nakkâş'ın naklettiğine göre, Cebr'in efendisi onu dövüyor ve ona şöyle diyordu: “Muhammed'e sen öğretiyorsun, ha!” O: “Allah'a yemin ederim ki, hayır! Bilakis o bana öğretiyor ve beni doğruya iletiyor” diyordu.
İbn İshak der ki: Bana nakledildiğine göre, Peygamber (sav), el-Hadranıî oğullarının kölesi olan ve Cebr adındaki Hıristiyan bir kölenin yanında çok­ça otururdu. Bu kişi, [önceki] kitapları okuyan birisi idi. Bunun üzerine müş­rikler “Allah'a andolsun ki, Muhammed'in bu getirdiklerini ona şu Hıristiyan Cebr'den başkası öğretmiyor” dediler.
İkrime ise “Bu kişinin adı Yaiş idi, el-Hadramî oğullarının bîr kölesi idi. Ra-sûlullah (sav) ona Kur'ân-ı Kerim'i öğretiyordu.” Bunu el-Maverdî nakletmekte­dir.
es-Sa'lebî'nin İkrime ve Katade'den naklettiğine göre, bu, Muğire oğulla­rının bir kölesi olup adı Yaîş idi. Arapça olmayan kitapları okumasını bilir­di. Kureyşlileıin “Şüphesiz ona bir insan öğretiyor” demeleri üzerine bu âyet-i kerime indi.
el-Mehdevî'nin İkrime'den naklettiğine göre, bu, Âmir b. Lüey oğullarının bir kölesi olup adı Yaîş idi.
Abdullah b. Müslim el-Hadramî dedi ki: Bizim, Aynu't-Temrliler'den Hıristiyan iki kölemiz vardı. Bunlardan birisinin adı Yesar, diğerinin adı da Cebr idi. el-Maverdî ile el-Kuşeyrî ve es-Sa'lebî de böyle nakletmişlerdir. Şu kadar var ki, es-Sa'lebî şunları da söylemektedir: Bunlardan birisinin adı Nebt, künyesi Ebu Fükeyhe idi. Diğerinin adı ise Cebr idi. Bunların ikisi de kılıç yapar ve kılıç bileyler idi. Ellerinde bulunan bir kitabı okuyorlardı. es-Sa'le­bî (devamla) der ki: Bunlar, Tevrat ve İncil'i okurlardı. el-Maverdî ve el-Mehdevî ise “Tevrat okurlardı” demişlerdir. Rasûlullah (sav) bunların yanlarından geçer, onların okuyuşlarını dinlerdi. Müşriklerin “Bunlardan öğreniyor” de­meleri üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirerek müşrikleri yalanladı.
Bir diğer görüşe göre, müşrikler bu sözleriyle Selman el-Farisî (r.a)'ı kastetmişlerdi. Bunu ed-Dahhâk ifade etmiştir.
Bir diğer görüşe göre, bu kişi, Bel'âm adında Mekke'deki bir Hıristiyan idi. Bu, Tevratı da okuyan birisi idi. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Müşrikler de Rasûlullah (sav)'ı bunun yanına girip çıkarken görüyorlar­dı. O bakımdan “Ona bunu öğreten ancak Bel'âm'dır” dediler. el-Kutebî der ki: Mekke'de Rumca konuşan ve Ebu Meysere diye anılan Hıristiyan bir adam var­dı. Kimi zaman Peygamber (sav) onun yanında otururdu. Kâfirlerin “Şüphe­siz Muhammed ondan öğreniyor” demeleri üzerine bu âyet-i kerime indi.
Bir rivayete göre ise bu kişi Utbe b. Rabia'nın kölesi Addâs'tır. Bunun, Hu-veytıb b. Abduluzza'nın kölesi Abis ile İbnü'l-Hadramî'nin kölesi Yesar Ebu Fükeyhe oldukları da söylenmiştir. İkisi de İslâm'a girmişlerdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Derim ki: Bunların hepsi ihtimal dâhilindedir. Çünkü Peygamber (sav) de­ğişik zamanlarda, Allah'ın kendisine öğrettiklerinden bunlara da öğretmek kastıyla bunların yanında oturmuş olabilir. Bu da Mekke'de oluyordu. en-Nehlıâs der ki: Bu sözler birbirleriyle çelişen sözler değildir. Çünkü bu iddiada bulunanların bütün bunlara işarette bulunmuş olmaları ve bunların Hz. Peygamber'e öğrettiklerini iddia etmiş olmaları muhtemeldir. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Muhammed b. İshâk b. Yessâr, “es-Sîre” adlı eserinde der ki: Bana ulaştığına göre, Allah Rasûlü (s.a.) Merve yanında bir Hıristiyan olan ve kendisine Cebr adı verilen Hadram oğullarından birine âit bir kölenin sattığı şeylerin yanında çokça otururdu. Onlar: “Allah’a yemin olsun ki, getirdiklerinin birçoğunu Muhammed'e ancak Hadramoğulları kölesi Hıristiyan Cebr öğretiyor” demekteydiler. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ “Andolsun ki; ona elbette bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz. Kastettikleri kişinin dili yabancıdır. Kur'an ise apaçık Arapçadır” âyetini indirdi. Abdullah İbn Kesîr de böyle söylemiştir. İkrime ve Katâde'den rivayete göre ise bu kölenin ismi Yaîş idi. İbn Cerîr der ki: Bana Ahmed b Muhammed et-Tûsînin... İbn Abbâs'tan rivayetinde o, şöyle anlatmış: Allah Rasûlü (s.a.) Mekke'de bir köle tanıyordu. Bu kölenin ismi Bel'âm olup dili yabancıydı. Müşrikler, Allah Rasûlünün (s.a.) onun yanına girip çıktığını görürler ve “Muhakkak ona Bel'âm öğretiyor” derlerdi. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Andolsun ki; ona elbette bir insan öğretiyor, dediklerini biliyoruz. Kasdettikleri kişinin dili yabancıdır. Kur'an ise apaçık Arapçadır” âyetini indirdi. (İbn Kesir) H.Yılmaz

Yani, 103. ayette sözü geçen karalayıcı iddiayı. Bu ifade, ilk bakışta her ne kadar Hz. Peygamber'in muhalif çağdaşlarını îma etmekte ise de, geniş kapsamıyla bu îma, Muhammed (s)'e indirilen vahyin gerçekliğine inanmak istemeyen ve onu birtakım marazî ruh hallerinin, fikr-i sâbitlerin ürünü kuruntular ya da bilinçli, kasıtlı uydurmalar toplamı olarak açıklayıp gözden düşürmeye çalışan her çağın inkarcı tipini kapsamaktadır. M.Esed

Bu ayetlerde Allah’a ve Resulüne iftira atanlar kınanmış ve bu kişilerin akıbetlerinin iyi olmadığı, olmayacağı bildirilmiştir. Sonra da yalanı ancak Allah’ın ayetlerine inanmayan kimselerin ortaya atacağı vurgulanarak inançlı kimselerin öylesi yalanlar atmayacakları mesajı verilmiştir.H.Yılmaz

 

Lafzen, “kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde, zora koşulan kimse”. İşkence ve ölüm tehdidi altında canlarını kurtarmak için görünüşte inançlarından “caydıklarını” söyleyen müminleri îma eden bir ifade. Her ne kadar Kur’an'da, muhtelif yerlerde, inanç uğruna şehit olmanın yüce erdemine dikkat çekilmiş ise de, “Allah kimseye, taşıyabileceğinden fazla yük yüklemez” (karş. 2:233 ve 286, 6:152, 7:42, 23:62 ve aynı konuda başka pek çok Kur’ânî ifade).

Lafzen, “dışındadır/müstesnadır”. Ne var ki, cümlenin bir bütün olarak Arapça'daki kuruluşu metindeki illâ takısını yukarıdaki gibi (yani, “... değil,” şeklinde) aktarmamızı gerekli kılmaktadır. M.Esed 

Kureyş, Ammâr'ı, babası Yâsir'i ve annesi Sümeyye'yi inkâr etmeğe zorladı. Kabul etmeyince Sümeyye'nin her ayağını bir deveye bağlayıp: "Sen erkekler için müslüman oldun!" diyerek bir darbe ile vücudunu ortadan biçtiler. Yâsir'i de öldürdüler. İslâmda ilk şehîd bu ikisidir. İşkence üzerine Ammâr, diliyle, onların istediklerini söyleyip inkâr etmek zorunda kaldı. Hz. peygamber'e, Ammâr'ın inkâr ettiği haber verilince: "Ammâr, başından ayağına kadar imanla doludur; îmân onun etine, kanına karışmıştır" diyerek yanında bulunan Ammâr'ın gözlerini sildi ve: "Seni yine zorlarlarsa, istediklerini söyle!" dedi. Bu da göstetir ki zorlama karşısında kalben değil, fakat sözle inkâr câizdir. Metanet göstermek daha efdaldir. S.Ateş 

Kureyş, Ammâr'ın babası Yâsir'i Müslümanlıktan döndürmek için işkencelerle öldürdüler. Annesi Sümeyye'yi de iki deveye bağladılar, develeri muhalif taraflara sürerek parçaladılar. Müslümanlıkta ilk şehit bunlardır. Ammâr, işkenceye dayanamadı, kâfir olduğunu söyledi, kurtuldu. Bunu Hz. Muhammed (s.a.a)'e haber verdiler, Ammâr dinden döndü, kâfir oldu dediler. Hz. Muhammed (s.a.a), kat'iyen olamaz, o, tepesinden tırnağına kadar imanla doludur buyurdu. Ammâr, ağlıya ağlıya .Hz. Muhammed (s.a.a)'e gelip tanrılarına inandığımı söylemedikçe beni bırakmadılar dedi. Hz. Peygamber, Ammar'ın göz yaşlarını elleriyle silerek, gene zorlarlarsa ne dedirtmek istiyorlarsa de buyurdu. Ayet, bu olaya işaret etmektedir.A.K.G

Bu ayet, imanlarından vazgeçirilmek üzere dayanılmaz işkencelere ve acılara maruz bırakılan müminlerle ilgilidir. Onlara, eğer hayatlarına karşılık küfrü kabul etmeye zorlanırlarsa, kalpleri iman bakımından sağlam olmak şartıyla küfür sözlerini kabul etmelerinde bir beis olmadığı, böyle yaptıklarında affedilecekleri söylenmektedir. Diğer taraftan eğer küfrü gönülden kabul ederlerse, hayatlarını kurtarsalar bile Allah'ın azabından kurtulamayacaklardır.
Fakat bu, kişinin hayatını kurtarmak için küfrü söz ile kabul etmesi gerektiği anlamına gelmez. Bu sadece bir ruhsattır ve mümin için ideal bir durum değildir. Bu ruhsata göre eğer kişi o sözleri (küfrü kabul ettiğini) söylerse, bundan hesaba çekilmeyecektir. Gerçekte bir mümin için ideal olan vücudu parça parça doğransa bile haktan başka birşey söylememektir. Hz. Peygamber'in (s.a) döneminde bazılarının ideale göre davrandığını, bazılarının ise kendilerine verilen izinden faydalandıklarını gösteren örnekler vardır. Örneğin Habbab bin Eret (r.a) eriyen yağları ateşi söndürünceye dek kor üzerinde yatmaya zorlanmış, fakat imanında sebat göstermiştir. Bilal-i Habeşi de (r.a) demirden bir zırh içinde kavurucu sıcağın ortasında bırakılmıştır. Daha sonra kızgın kum üzerinde sürüklenmiş, fakat yine de "Allah birdir" demeye devam etmiştir. Habib bin Zeyd bin Asım (r.a) adındaki müminin ise yalancı peygamber Müseylime'nin emriyle uzuvları birer birer kesilmiştir. Her uzuvu kesilişinde ona bu yalancıyı peygamber olarak kabul etmesi söylenmiş fakat o son nefesini verinceye dek her seferinde onun peygamberliğini reddetmiştir. Diğer taraftan anne ve babası gözleri önünde işkence ile öldürülen Ammar bin Yasir (r.a) örneği vardır. Anne-babasından sonra ona da işkence yapmaya başlamışlar, fakat o hayatını kurtarmak için onların söylediği küfür sözlerini tekrarlamak zorunda kalmıştır. Daha sonra ağlayarak Hz. Peygamber'e (s.a) gelmiş ve: "Ey Allah'ın Rasülü! Beni senin hakkında kötü konuşmadan ve kendi ilâhlarını övmeden bırakmadılar" demişti. Hz. Peygamber (s.a) ona "Peki bu sırada gönlünde iman sabit miydi?" diye sorduğunda samimiyetle "Kalbim imanla doluydu." diye cevap vermişti. Hz. Peygamber (s.a) bunun üzerine: "Eğer aynı işkenceye maruz kalırsan yine aynı şeyi yap." demişti. Mevdudi

Zımnen, “kendileri için neyin iyi, neyin kötü olduğu konusunda” -Allah'ın hakkı inkar edenlerin kalplerini mühürlemesi ifadesine ilişkin bir açıklama için bkz. 2:7 ve ilgili not. M.Esed

 

Bu sözler, Hak Yolu'nun sıkıntılarına katlanamayacaklarını anlayıp imandan dönen ve tekrar müşrik topluluğa katılan kimseler hakkındadır. Mevdudi

Bu ayetlerde, zorlanmadığı, herhangi bir cebir altında kalmadığı halde imandan sonra kendi istekleriyle küfre düşenlerin akıbetleri ve bu akıbete müstahak olmalarının nedeni açıklanmaktadır. Eğer bir insan imandan sonra küfre dönmüşse, bunun sebebi, dünya hayatını ahırete göre daha sevimli bulmuş olmalarıdır. Dünyada sürecekleri safa ile ahırette sürecekleri sefayı karşılaştırmışlar, sonuçta peşin olanı benimseyerek dünyadaki sefayı tercih etmişlerdir. Çünkü dünyaya, geçici zevk ve sefaya olan tutkuları gönüllerini kör etmiş, hakikati görme yeteneklerini yok etmiştir. Bu yanlış tercih sonucunda da ahırette kesin bir ziyana uğramışlardır.

Her kim aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] isterse, istediğimiz kimseye, dilediğimiz şeyi çabuklaştırırız. Sonra onun için cehennemi kılarız [hazırlarız]; kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.
Kim de ahireti isterse ve mümin olarak ona [ahirete] yaraşır bir çaba ile onun [ahiret] için çalışırsa, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.
Hepsine; onlara [dünyayı isteyenlere] ve bunlara [ahireti isteyenlere] Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir. (İsra/18-20)

Onlar [insanlar] aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] seviyorlar ve ağır bir günü arkalarına atıyorlar. (İnsan/27)

Her kim ahiret ekinini isterse, Biz onun ekininde, onun için arttırırız. Ve her kim dünya tarlasını isterse ona da ondan veririz. Ve onun için ahirette hiçbir nasip yoktur. (Şura/20)

106. ayette “… -kalbi iman ile yatışmış halde iken, baskıyla zorlanan hariç olmak üzere- …”ifadesiyle yapılan istisna,imanlarından vazgeçirilmek üzere dayanılmaz işkencelere ve acılara maruz bırakılan müminlerle ilgilidir.  Bu ayetlerin inişine dair klasik eserlerde şu bilgilere yer verilmiştir:

Yüce Allah'ın "Zorlanan müstesna olmak üzere" buyruğu, tefsir âlimlerinin görüşüne göre, Ammâr b. Yâsir hakkında inmiştir. Çünkü Ammâr (r.a) kendisinden istedikleri şeylere kısmen yaklaşmış idi. İbn Abbas der ki: Müş­rikler onu, babasını, annesi Sümeyye'yi, Suheyb'i, Bilâl'ı, Habbab'ı ve Salim'i alıp onlara işkence etmeye başladılar. Sümeyye iki deveye bağlandı ve ön tarafına bir mızrak saplandı. Ona “sen erkekler sebebiyle İslâm'a girdin” de­nildi. Hem kendisi hem de kocası Yâsir öldürüldü. İslâm tarihinde ilk öldü­rülen [şehit edilen] kişiler bunlardır. Ammâr ise zor ve baskı altında diliy­le onların istediklerini söyledi. Bunu Rasûlullah (sav)'a arz edince Rasûlullah (sav) da ona: "Kalbini nasıl buluyorsun?" deyince O, “iman ile dopdolu ve huzur bulmuş olarak” diye cevap verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) ona "Bir daha aynı şeyi yapmaya kalkışacak olurlarsa, sen de öyle yap" di­ye buyurdu.  (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)Nasıl ki bir insan kalbi imanla doluyken dilinden küfür çıkmasıyla kâfir olmuyorsa, kalbi küfür ile doluyken de sırf diliyle iman getirip Müslüman olduğunu söylemekle de mümin olmaz. Böyle biri ancak münafık olur.

İki topluluğun karşılaştığı günde size dokunan şeyler de Allah'ın izniyledir. Ve müminleri bilsin ve münafıklık yapanları bilsin içindir. Ve onlara: "Geliniz, Allah yolunda savaşınız veya savunma yapınız." denilmişti. Onlar: "Biz savaşı bilseydik kesinlikle size uyardık." dediler. Onlar, o gün, imandan çok küfre yakındılar. Onlar, kalplerinde olmayan şeyleri ağızlarıyla söylüyorlar. Allah, gizledikleri şeyleri daha iyi bilendir. (Al-i Imran/166, 167) H.Yılmaz

Yukarıda fiil formu içinde (futinû) geçen ve bizim “kötülüğün ayartısı” ifadesiyle çevirdiğimiz fitne kavramıyla ilgili bir açıklama için bkz. 8. sure, 25. not. Ellezîne hâcerû ifadesi ve onun manevî anlamı hk. bkz. 2. sure, 203. not ve 4. sure, 124. not. M.Esed

Bu ayetlerde Rabbimiz, inançları uğruna eza çeken, hicret eden, elinden geldiği ölçüde cihad eden, bunları yaparken de sabır ve sebat gösteren kimselerin yanında olduğunu, böyle kimselerin Allah’ın rahmet ve bağışlamasına mazhar olacaklarını, yaptıklarının karşılığını ahırette de dünyada da noksansız olarak alacaklarını beyan etmektedir.  Ayetteki “ … senin Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra cihad eden ve sabreden kimseler içindir” ifadesi, sanki “Rabbin onların emrine amadedir” dercesine bir ifadedir.
Rabbimiz aynı zamanda bu ayette, katlandıkları eziyet had safhaya gelmiş müminlere bir çıkış yolu da göstermektedir. Bu yol, zor durumdaki müminlerin hicret ederek daha güvenli bölgelere gitmesidir. Ancak anadan, babadan, evlattan, akrabadan, arkadaştan, yıllarca biriktirdiği maldan ayrılıp kimseyi tanımadığı, kimsenin de onu tanımadığı bir yere gitmek hiç de kolay değildir. Bu, her kişinin değil, er kişilerin yapabileceği bir iştir. Bundan dolayıdır ki, Rabbimiz “Sonra şüphesiz senin Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra cihad eden ve sabreden kimseler içindir” buyurarak bu er kişileri onurlandırmaktadır.
Hicretin ağırlığı ve kazandırdıkları hakkında Rabbimizin başka açıklamaları da mevcuttur:

Kuşkusuz şu inanan ve hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanlar ve barındırıp yardım edenler, evet işte bunlari bazısı baszzısının velisi olanlardır. İnanan ve hicret etmeyenlere gelince, hicret edene kadar, onlara yakınlık söz konusu değildir. Ve din uğrunda yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir halk zararına olmaksızın, onlara yardım etmeniz gerekir. Ve Allah yaptıklarınızı çok iyi görür. (Enfal/72)

Bunun üzerine Rableri onlara karşılık verdi: "Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun  -Ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]- çalışanın amelini zayi etmem. Binaen aleyh göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır. (Al-i Imran/195) H.Yılmaz

Ahırette herkes kendi derdine düşmüş, akrabalık ve tüm yakınlıklar bitmiştir. Herkes kendini kurtarma çabasındadır. Herkes yakınlarından, dünyada ilişki içinde olduklarından kaçar. Kendini kurtarmak için oğullarını, eşini, ailesini fidye vermeyi bile düşünür:Sonra, şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiği zaman;
bir gün ki o, kişi kaçar kardeşinden,
annesinden, babasından,
eşinden, oğullarından.
O gün onlardan her kişi için kendisini boş bırakmayacak bir uğraş vardır. (Abese/33-37)                                                                                                                                                                                                    Birbirlerine gösterilmiş oldukları halde suçlu o günün azabından kurtulmak için oğullarını,  eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye vermek ister. Sonra kendini kurtarabilsin. (Mearic/11- 14) H.Yılmaz

Lafzen, “giysi/elbise” (libâs) -İnsanı bir elbise gibi her yandan kuşatan felaketi ifade için klasik Arapça'da kullanılan deyimsel bir ifade (Tâcu'l-‘Arûs, yukarıdaki ayete özel bir atıfta bulunarak).

Bu örnek ya da mesel, Allah'ın insana bahşettiği hesapsız rızık ve nimetlere karşı bilinçli ya da kasıtlı nankörlüğün, bir başka deyişle Allah'ın doğru yolu gösteren mesajına bilerek karşı çıkmanın, uzun vadede ve bir bütün olarak toplumsal hayatın karmaşık dokusu içinde dönüp dolaşıp eninde sonunda insanların başına sadece ahirette değil, bu dünyada da vahim sonuçlar, büyük felaketler açacağını gösteriyor. Bu dünyada, hiçbir toplum, köklerini, insanın (2. sure 19. notta açıklandığı üzere) “Allah'la olan bağlantısı” ya da “sözleşmesi” kavramında içkin bulunan ahlakî ve toplumsal ölçülere dayandırmadıkça, güvenlik ve refah içinde yaşamayı umamaz. M.Esed

Zikredilen memleket burada belirtilmemiştir, tefsirciler de bu yerin neresi olduğuna işaret etmemişlerdir. Bununla birlikte İbn Abbas'ın bu yerin Mekke olduğu konusunda (doğruya yakın) bir sözü vardır. Bu durumda "açlık ve korku", Hz. Muhammed'in (s.a) peygamber olduğu dönemde, Mekke halkını sarsan kıtlık olacaktır. Mevdudi

Bu ayetlerde, güvenli, huzurlu, geçim vasıtaları bol bir kent örneği üzerinden Kureyş kâfirlerine ciddi bir mesaj verilmiştir. Örnek verilen kentin halkı Allah’ın nimetlerine nankörlük etmiş, Allah da onları sıkıntıya sokarak cezalandırmıştır. Bu örnek üzerinden Kureyşli inkârcılara “Eğer bu nankörlükte devam ederseniz, sizin kentinizi de sıkıntıya sokarız” mesajı verilmiştir. 
Nitekim gerek ticaret yolları üzerinde olmasının getirdiği kazançla, gerekse huzurlu ve güvenli bir belde olmasıyla rahat bir hayat yaşanan Mekke şehri, müminlerin hicretinden sonra bir hayli kuraklık, kıtlık sıkıntısı yaşamıştır.
Ayette verilen kent örneği gerçek hayattan olabileceği gibi, ibret içerikli edebî bir sanat da olabilir. Biz söz konusu örnek kenti Sebe’ olarak anlıyoruz:

Ant olsun ki Sebe kavmi için iskân ettikleri yerde bir ayet vardı: Sağdan ve soldan iki bahçe! -“Rabbinizin rızkından yiyin ve O'nun için şükredin [karşılığını ödeyin]! Ne güzel bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rab!”-
Fakat onlar yüz çevirdiler [karşılığını vermediler]. Biz de üzerlerine Arim [barajların] selini salıverdik ve o onlara iki bahçelerini buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da sidir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik.
Bu,  onların küfretmeleri nedeniyle Bizim onları cezalandırmamızdır. Ve Biz sadece çok nankör olanları cezalandırırız.
Ve Biz onlarla o bereket verdiğimiz memleketler arasında, sırt sırta şehirler meydana getirmiştik. Ve onlara da muntazam gidiş geliş düzenledik: -Buralarda gecelerce ve gündüzlerce [sürekli] emniyet içinde gidin gelin!-
Sonra da onlar: “Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır” dediler ve nefislerine zulmettiler. Şimdi de Biz onları ehadis [efsaneler] kıldık ve tamamen didik didik dağıttık. Şüphesiz ki bunda tüm çok şükreden sabırlı için elbette ayetler vardır. (Sebe/15-19)

Bu örnekle Kureyş kâfirlerine verilen mesaja gelince; konuya dair Kureyş suresindeki açıklamalarımızı burada da naklediyoruz:

Kureyş’in güvenliği, esenliği için; -kış ve yaz seferlerinde güvenlik, esenlikleri- öyleyse kendilerini açlıktan kurtararak beslemiş olan ve her korkudan onları güvene kavuşturmuş olan bu Beyt’in Rabbine kulluk etsinler. (Kureyş/1-4)

Görüldüğü gibi, surede, “O Ev`in sahibi ve Rabbi”nin Kureyşlileri açlıktan kurtarıp doyurduğu ve korkudan emin kıldığı bildirilmektedir. Bu nedenle Kureyşlilerin sırf emniyet içinde nimetlenmeleri sebebiyle bile sadece Allah`a kulluk etmeleri gerekmekteydi:

Yoksa çevrelerinde insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen orayı güvenli haram [dokunulmaz] yaptığımızı görmediler mi? Hâlâ bâtıla inanıp Allah`ın nimetine nankörlük mü ederler? (Ankebut/67)     

Ve "Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız" dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, haram [dokunulmaz] bir yere [Mekke`ye] yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler. (Kasas/57)

Kureyşliler “Bu Ev’e [Kâbe’ye]” sığınmadan önce dağınık durumdaydılar ve hiçbir saygınlıkları yoktu. Mekke`de bir araya gelip Kâbe hizmetini üstlenince bütün Arabistan`da saygın bir konuma yükseldiler. O dönemde insanlar Arabistan`ın hiçbir yerinde kendi kabile sınırları dışına çıkamaz, saldırıya uğrama tehlikesi altında bir an bile rahat uyuyamazlardı. Çünkü saldırılar ya ölüm ya da kölelikle sonuçlanırdı. Kervanlar da ancak yolları üzerindeki kabilelerin ileri gelenlerine rüşvet vererek sağ salim ilerleyebilirdi.
İşte, cahiliye döneminde hiçbir kabilenin güvende olmadığı böyle bir ortamda, Mekke`deki Kureyşliler bütün bu tehlikelerden tamamen emin bir durumdaydı. Çünkü Mekke`nin bir düşman saldırısıyla karşılaşması söz konusu değildi. Kureyşliler, taşıdıkları "Kâbe`nin hizmetçileri" sıfatı ile büyük ve küçük kafilelerle ülkenin her tarafında serbestçe dolaşır, kimse kendilerine dokunmazdı. Hatta tek başına seyahat eden bir Kureyşlinin "Ben Haremliyim" ya da "Ben Allah`ın haremindenim" demesi bile saldırılardan kurtulması için yeterli olurdu. Bütün bu avantajlar, Kureyş`in sadece maddî değerlerle değil, itibar ve güvenlik gibi manevî değerlerle de nimetlendirildiğini göstermektedir. Bunların üzerine Rabbimiz bir de onlara vahiy nimeti bahşetmiş, böylece Kureyşliler sapıklıktan, küfürden [dolayısıyla da cehennemden] uzak kalma fırsatı yakalamışlardır. Rabbimiz, konumuz olan ayetlerdeki uyarısıyla Kureyşli inkârcılara bu nimetleri iyi değerlendirmeleri, örnek verilen kent halkının akıbetine düşmemeleri mesajını vermektedir. Çünkü Allah`ın lütuf ve fazlına mazhar olanlar, kendilerine bu nimetleri bol bol veren Rablerine asla nankörlük etmemelidirler. H.Yılmaz

Bu pasajla nankör şehir ahalisi örneği ve dolayısıyla bu surenin giriş bölümleri (1-15. ayetler) arasındaki bağlantılardan birini, bu şükre çağırma ifadesi kurmaktadır. M.Esed

Bundan, bu sürenin kıtlıktan sonra nazil olduğu anlaşılmaktadır.
Burada helâl ve harama niyet etmek Allah'a ibadetin ölçüsü olarak sunulmuştur. Allah'ın kulları olduklarını söyleyenler temiz ve helâl olanı yerler. O'na şükrederler, haram ve pis şeylerden kaçınırlar. Mevdudi

 

Belirtmek gerekiyor ki, yukarıdaki iki ayet 2:172-173'le hemen hemen aynıdırlar ve dolayısıyla numarası kaydedilen bu ayetlerin içinde yer aldığı bütün bir pasajla, yani 2:168-173'le bağlantı içinde okunmalıdır. Karş. ayrıca 6:145. M.Esed

Ahlaken neyin doğru, neyin yanlış olduğu konusunda subjektif tercihlere dayanan keyfi görüşler ileri sürme şeklinde ortaya çıkan bu çok önemli sorundur. Müslüman alimlerin kendiliklerinden subjektif kıyas yöntemleri ile çıkardıkları ve sonra Allah’ın emirleri diye ortaya koydukları sayısız farazi hukuki talimatı da dahil etmişlerdir.Aynı zamanda bu kimselere dini ve itikadi mahiyette buyruklar çıkarma hakkı izafe edilmiştir. Ayrıca geleneklerin getirdiği bir takım hususlarda bu konuya dahil edilebilir. M.Esed

Allah’ın haram etmediği şeyleri, Allah adına haramlaştıranlar, bu Kur’an ayetine göre, Allah adına haramlar icad ettikleri için acı azabı tadacaklar. Onlar Tanrı ve peygamber adına uydurdukları sayısız haramlarla Tanrının bağışladığı birçok nimeti yasaklayarak acı bir azabı hak ederler. M.Sağ

Çeşitli insanlar, kendi kendilerine bazı şeyleri helâl, bazılarını haram kılmışlardı. Bazı hayvanları erkeklere mahsus görüyor, kadınlara yasaklıyorlardı. Böylece çevrelerine hurâfe ağları örüyorlar, hem kendilerine, hem de çevrelerine zulmediyorlardı. İşte Kur'ân, Allah'ın yasakladığı şeyler dışında bir şeyin haram olmadığını vurgulayarak, kafalara vurulan prangaları kırıyor. S.Ateş

Bu ayet açıkça, haram ve helâli belirleme hakkının sadece Allah'a ait olduğunu gösterir. Veya başka bir deyişle, kurallar koyma yetkisi sadece Allah'ındır. Bu nedenle helâl ve haramı belirlemeye yeltenen herkes O'nun haklarına tecavüz etmiş olur. Elbette ilâhî emri nihai otorite olarak kabul eden bir kimse, belirli bir şeyin veya hareketin haram mı yoksa helal mi olduğunu bundan çıkarabilir.
Haramı ve helâli belirleme yetkisini haksız yere üstlenmek iki nedenden ötürü Allah'a karşı yalan uydurmak olur:
1
) Böyle bir kimse, Kitab'ı gözönüne almaksızın, kendisinin helâl ve haram dediklerinin Allah tarafından helâl ve haram kılındığını söyler veya:
2) Allah'ın helâli ve haramı belirleme yetkisinden vazgeçtiğini ve insanları hayatlarıyla ilgili hükümler koymada serbest bıraktığını söylemek ister. Tabii ki bu iddiaların her biri Allah'a karşı uydurulmuş bir "yalan" ve bir iftiradır.Mevdudi

Bu ayet grubunda Rabbimiz, insanlara verdiği temiz, hoş, nefis nimetlerden yemelerini ve bu nimetlerin karşılığını ödemelerini [şükretmelerini] istemiştir. Sonra da leşi, kanı, domuzun etini ve Allah'tan başkası adına kesilenleri yasakladığını bildirmiştir. Ancak ölüm ihtimali gibi durumlarda, yasaklanmış yiyeceklerden zaruret ölçüsünde yenilebilmesine izin vermiştir. Ayrıca herhangi bir şeyin haramlığını sadece Allah’ın belirleyeceğini, Allah adına haram-helal koymanın Allah’a iftira olduğunu bildirmiş, bu tür sahtekârlıkta bulunanları acıklı azap ile tehdit etmiştir.
Pasajda konu edilen helal ve haram gıdalar ile ilgili olarak En’am suresinde şu hükümler bildirilmişti: (Ayetler ardışık olmadığı için numaralarıyla birlikte verilmiştir.)

 “136 – Ve onlar, O’nun [Allah'ın] yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Allah'a bir hisse kıldılar da kendi sapık inançlarına göre, “Bu, Allah için; şu da ortaklarımız içindir” dediler. İşte ortakları için olan şey [hisse] Allah'a ulaşmaz, Allah için olan şey ortaklarına ulaşır. Verdikleri hüküm ne kötüdür!
138 – Ve onlar, yanlış inanışları sebebiyle: “Bunlar, dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bunlar sırtları yasaklanmış hayvanlardır” dediler. Bir kısım hayvanları da O’na bir iftira olarak üzerlerine Allah'ın adını anmazlar. O [Allah], onları iftira ettikleri şeyler sebebiyle cezalandıracaktır.
139 – Ve onlar: “Bu hayvanların karınlarındakiler sadece erkeklerimize ait olup kadınlarımıza haramdır. Eğer ölü olursa o zaman onlar onda ortaklardır” dediler. O [Allah],  onların nitelemelerini onlara ceza olarak verecektir. Şüphesiz O, Hakîm’dir Alîm’dir.
142 – Ve O, hayvanlardan yük taşıyan, döşek yapılan yaratandır. Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır.
143 - Sekiz eş: Koyundan iki, keçiden de iki. De ki: “O [Allah], iki erkeği mi haram kıldı yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinin sarıp büründüğünü mü [yavruları mı]? Eğer doğrular iseniz bana ilme dayanarak haber verin.”
144 - Ve deveden iki, sığırdan da iki. De ki: O [Allah], "İki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinin sarıp büründüğünü mü [yavruları mı]? Yoksa Allah’ın size böyle vasiyet ettiğine şahitler mi oldunuz [O’nun yanında mıydınız]? Böyle hiçbir bilgiye dayanmadan, insanları saptırmak için, Allah'a karşı yalan uyduran kimseden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah, o zalimler topluluğuna kılavuz olmaz”.
145 - De ki: “Bana vahyolunanda, onları yiyen için, leş, veya akıtılmış kan, yahut domuzun eti -ki şüphesiz o [domuzun eti] ricstir [kirlidir, rahatsızlık vericidir]- yahut Allah'tan başkası adına kesilmiş bir fisk olan hariç, haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak Ama kim çaresiz kalırsa, tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak üzere… [bunlardan yiyebilir]” İşte şüphesiz senin Rabbin çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
118 – Artık, eğer Allah'ın âyetlerine iman edenler iseniz, üzerine Allah’ın adı anılanlardan yiyin.
146 – Ve Biz Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşınan, ya da kemiğe karışan yağlar dışında, sığır ve koyunun da, yağlarını onlara haram ettik. Bu, saldırganlıkları yüzünden Bizim onları cezalandırışımızdır. Ve Biz elbette doğrularız.”
147 – Artık eğer seni yalanladılarsa, hemen de ki: "Rabbiniz geniş rahmet sahibidir. Ve O’nun azabı suçlular toplumundan geri çevrilmez.”
148 – Allah’a ortak koşan kimseler diyecekler ki: “Allah dileseydi biz ortak koşmazdık, atalarımız da ortak koşmazlardı, hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan önce yalanlayanlar da azabımızı tadıncaya kadar işte böyleydi. De ki: “Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir bilgi mi var? Siz, sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.” (En’am/136, 138, 139, 142-145, 118, 146)

Ayrıca bu konuda şu ayetlere de müracaat edilmelidir.

O, size ölü hayvanı, kanı, domuzun etini ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanları haram kıldı. Sonra kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına tecavüz etmemek ve zaruret ölçüsünü geçmemek üzere ona bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. (Bakara/173)
Ey iman edenler! Allah’ın alâmetlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lütuf ve rıza bekleyerek Beytü’l-Haram’ı [Kâbe’yi] kastedenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman da avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya da sevk etmesin. Ve iyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’a takvalı davranın. Hiç şüphesiz Allah azabı çok çetin olandır.
Size leş, kan, domuzun eti, Allah'tan başkasının adı anılarak kesilen; boğulmuş, vurulmuş, yukardan düşmüş, boynuzlanmış, canavar yırtmış olup da canlı iken kesmedikleriniz; dikili taşlar üzerine boğazlananlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız haram kılındı. Bunların hepsi doğru yoldan çıkmaktır. Bugün şu küfretmiş olan kimseler, dininize karşı ümitsizliğe düşmüşlerdir. Öyleyse onlara haşyet duymayın Bana haşyet duyun. Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak da İslâm’a razı oldum. Artık kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden zorda kalırsa, Bilsinki şüphesiz Allah Gafûr’dur, Rahîm’dir. (Maide/2-3) H.Yılmaz

Yani, bu sureden kısa bir süre önce vahyedilmiş olan 6:146'da sözü edilen şeyler. Cümlenin başındaki “Ve” bağlacı bu ayetin yukarıda 114. ayetteki “Allah'ın size rızık olarak bahşettiği temiz ve meşru şeylerden payınızı alın” ifadesiyle olan bağlantısına işaret etmektedir. Bu iki ifade bir arada, gerçekten iyi ve sağlığa uygun olan hiçbir şeyin müminlere yasak olmadığını (6:145); Yahudilere konan perhiz türünden bazı yasaklama ve kısıtlamalarınsa inatla sürdürdükleri bazı günahlara karşı sadece onlara özgü bir ceza, bir tedîb olduğunu göstermektedir (karş. 3:93). M.Esed

. Bu paragrafta (118-124), Mekke'li müşriklerin, daha önceki ayetlerde (114-117) verilen emirlere karşı yaptıkları itirazlara cevap verilmektedir. Birinci itirazları şöyleydi: "Sizin haram diye saydıklarınızın yanısıra, Yahudilerde haram olan, fakat sizin helâl saydığınız bir çok şey var. Eğer onlarınki de sizinki de Allah'tan geliyorsa, niçin aranızda farklılıklar var?" İkinci itirazları ise şuydu: "Siz cumartesi (sebt) gününün kutsiyetini ortadan kaldırdınız. Bunu kendi kendinize mi yoksa Allah'ın emri ile mi yaptınız? Eğer Allah emrettiyse, o zaman iki kanun arasında apaçık bir çelişki olacaktır. Yoksa Allah birbirine karşıt iki emir mi verdi?"
Burada: "Yahudi olanlara da her tırnaklı hayvanı haram kıldık..." (En'am: 146) ayeti kastedilmektedir. Bu ayette (117) Allah bu belirtilen şeylerin, Yahudilerin zulümleri nedeniyle haram kılındığını bildirmektedir.
Burada şöyle bir soru akla gelmektedir: En'am Suresi mi yoksa Nahl Suresi mi önce indirilmiştir? Çünkü Nahl Suresi 118. ayette, En'am Suresi 146. ayete bir gönderme; En'am Suresi 119. ayette de: "Ne oluyor ki size, kaçınılmaz bir ihtiyaçla karşı karşıya kalmanız dışında, O size haram kıldıklarını ayrı ayrı açıklamışken, üzerinde Allah'ın ismi anılan şeyleri yemiyorsunuz?..." şeklinde Nahl Suresi 115. ayete bir gönderme vardır. Çünkü, Mekkî sureler içinde haram olanların ayrıntısıyla açıklandığı tek yer bu iki suredir. Biz Nahl Suresi'nin En'am'dan önce nazil olduğu görüşündeyiz. Çünkü En'am Suresi 119. ayette, Nahl Suresi'nin daha önceki bir ayetine (115. ayete) gönderme vardır. En'am Suresi'nin nazil olmasından sonra kafirlerin Nahl Suresi'ndeki bu konuyla ilgili ayetlere itiraz ettikleri açığa çıkmaktadır. Daha sonra bunlara En'am-146'da değinilmiş ve burada bir çok şey özellikle Yahudilere haram kılınmıştır. Nahl Suresi'ndeki cevaba, yani 118. ayete gelince, bu ayet En'am'dan sonra nazil olduğu halde, Nahl Suresi'ne yerleştirilmiştir. Mevdudi

Bu ayette, yukarıda sayılan yasakların Yahudilere de yasak olan şeyler olduğu, fakat onların yasakları artırarak kendilerine zulmettikleri bildirilmektedir.

Sonra da Yahudileşen kimselerden olan zulüm, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları halde faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık.
Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, salâtı ikame eden, zekâtı veren, Allah’a ve ahiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir mükâfat vereceklerimizdir. (Nisa/l60-l62) H.Yılmaz

 

Rabbimizin rahmet kapılarını açarak günah işleyen kullarına tövbe ve yanlışları düzeltme imkânı verdiğinin bildirildiği bu ayette, Rabbimiz kullandığı üslupla sanki kullarını affetmeye hazır olduğu mesajını vermektedir. Rabbimiz rahmeti gereği kullarına her zaman tövbe kapılarını açık tutmakta ve onlara ölmeden önce küfürlerinden, günahlarından dönüş fırsatı tanımaktadır.
Bu mesajı içeren başka birçok ayet daha vardır:

Allah'ın [kabulünü] üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerinkidir. İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm/hikmet sahibidir.
Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: 'Ben şimdi gerçekten tevbe ettim' diyenler, ne de kâfir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azap hazırlamışızdır. (Nisa/17,18)

Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun altındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah’a ortak tanırsa, şüphesiz pek büyük bir günah uydurmuş [işlemiş] olur. (Nisa/48)

Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun aşağısında kalanları ise, [onlardan] dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır. (Nisa/16)

Şüphesiz imanlarının arkasından küfreden, sonra da küfrünü artırmış olan şu kimseler; onların tevbeleri asla kabul olunmayacaktır. Ve işte onlar sapıkların ta kendileridir.
Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları halde de ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın  - onu fidye verseler bile -  asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Al-i Imran/90, 91)H.Yılmaz

Ümmet teriminin pek çok anlamlarından biri de budur; ve bizce bu anlam örgüsü içinde yapılabilecek en uygun aktarım ancak yukarıdaki gibi olabilir. Burada Hz. İbrahim'den söz edilmesi, Yahudilerden söz eden 118. ayete ilişkin ince bir atıf taşımaktadır: çünkü ismi geçen bu kavim, Hz. İbrahim'in soyundan gelmekle kendini “seçilmiş kavim” olarak görmektedir; oysa, Kur’an, soya dayanarak ortaya atılan tüm üstünlük, seçilmişlik iddialarını ısrarla reddetmektedir. Ayrıca, Kur’an pek çok yerde ifade etmektedir ki, İbranîlerin -bu arada çoğu Arap boylarının- bu mümtaz/seçkin atası iyi, güzel ve doğru olan şeylerle öylesine özdeşleşmişti ki, “Allah o'nu (kendine) dost edinmişti” yahut “Allah onu sevgisiyle yüceltmişti” (4:125); oysa o'nun Yahudi torunları her fırsatta Allah'a başkaldırmış, ve dolayısıyla “kendi kendilerine haksızlık etmişlerdir”.

Hanîf teriminin bu karşılığına ilişkin bir açıklama için bkz. 2. sure, 110. not. M.Esed

"İbrahim başlı başına bir ümmetti." Çünkü o dönemde dünyada İslam sancağını taşıyan tek müslümandı. Dünyanın geri kalanı ise küfür sancağını taşıyordu. Allah'ın bu kulu, normalde bir topluluk tarafından yürütülen bir görevi yürüttüğü için bir tek kişi değil başlı başına bir topluluk, bir ümmetti. Mevdudi

 

Lafzen, “sonra” yahut “bundan sonra” (sümme): fakat, bu bağlaç burada, Kur’an'da ortaya konan vahyî mesajın en can alıcı noktasına, doruğuna işaret ettiği için, yukarıdaki gibi aktarılması daha uygun gözükmektedir. M.Esed

Bu, kafirlerin birinci itirazına (an:117) verilen bir cevap niteliğindedir ve iki kısma ayrılır:
1
) Sizin Yahudilik ve İslâm kuralları arasında yüzeyde gördüğünüz farklılıklardan ötürü düşündüğünüz gibi ilâhî kanunda bir çelişki yoktur. İsyanlarından ötürü sadece bir kaç şey Yahudilere haram kılınmıştır. Bu nedenle başkalarının bu temiz şeylerden yararlanmaması için bir sebep yok.
2) Hz. Muhammed'e (s.a), Yahudilerin yoluna değil, Hz. İbrahim'in (a.s) yoluna uyması emredilmiştir. Onlar da bu belirtilenlerin Hz. İbrahim (a.s) hukukunda haram olmadığını bilmektedirler. Örneğin Yahudiler deve etini yemezler, oysa bu Hz. İbrahim'in şeriatına göre helaldir. Aynı şekilde deve kuşu, yabani tavşan, ördek vs. Yahudilerde haramdı, fakat bunlar Hz. İbrahim'e (a.s) hiç bir bağları ve ilişkileri olmadığı konusunda uyarılmaktadırlar. Çünkü Hz. İbrahim (a.s) müşrik değildi, oysa Yahudiler ve Mekkeliler şirk içindeydiler. Hz. Muhammed (s.a) ve onun yanında olanlar Hz. İbrahim'in (a.s) tek gerçek takipçileridirler. Çünkü onların inançlarında ve uygulamalarında şirkin zerresi bile yoktur. Mevdudi

İbrahim peygamberin konu edildiği bu ayet grubunda, İbrahim’in (as) Allah’a teslim olmuş, O’na yönelmiş [Hanif olmuş], O’nun nimetlerine şükreden biri olduğu hatırlatılarak Mekke müşriklerine, torunu olmakla övündükleri İbrahim (as) gibi olmaları, onun dinine uymaları; yani İbrahim’in dinindeki helal ve haramları dikkate almaları uyarısı yapılmıştır.

Bu mesajda İbrahim peygamber şu niteliklerle tanıtılmıştır:

İbrahim başlı başına bir ümmettir

Kanittir

Haniftir

Müşriklerden değildir

Allah’ın verdiği nimetlere şükreden bir kişidir

Allah’ın elçi olarak seçtiği bir kişidir

Allah’ın hidayetine mazhar olmuş birisidir

Allah ona dünyada bile güzellik vermiştir

Ahırette de salihlerdendir

İbrahim peygamberin burada sayılan sıfatlarıyla ilgili Kur’an’da birçok ayet vardır. Ancak biz bu sıfatlardan sadece üç tanesini tahlil etmekle yetineceğiz:

İbrahim’in (as) Başlı Başına Bir Ümmet Olması 

Daha evvel birkaç kez açıkladığımız (Tebyinü’l Kur’an; c. 2,  s. 577-580) gibi, “ümmet” sözcüğü “Kendi iradeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı zamanda aynı yerde bulunan; iyi ya da kötü, aynı inanca sahip olan; aynı amacı gütme neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğu” demektir. İbrahim peygamberin başlı başına bir ümmet olarak nitelenmesinden, onun sosyal konularda ve işlerde koca bir topluma bedel bir kişi olduğu anlaşılmaktadır. Bir toplumun fertlerindeki faziletlerin hepsi onda mevcuttu.
Buradaki “ümmet” sözcüğünü “imam” anlamında anlamak da mümkündür.

Ve hani Rabbi İbrahim’i, birtakım kelimeler ile belalandırmış [sınamış], o, onları tam olarak yerine getirince [Rabbi ona], “Ben seni insanlara imam [önder] yapacağım” demişti. O da “Zürriyetimden de [yap!]” dedi.  [Rabbi ona] “Benim ahdim zâlimlere nail olmaz!” dedi. (Bakara/124)

İbrahimin Kanit Olması  

“Kanit” sözcüğü “kunut” sözcüğünün etken isim kalıbıdır. “Kunut” sözcüğü “susmak, saygı duruşunda bulunmak” demektir. (Lisan; 7/504 knt mad.) Dinî terim olarak “kunut”, “Allah’a kullukta mütevazı, saygılı olmak ve bu durumu sürdürmek” demektir. Bu sıfat gerçek müminlerin niteliği olarak Kur’an’da birçok kez yer almıştır. (Ahzab/31,35, Zümer/9, Nisa/34, Tahrim/5, 12, Bakara/116, 238, Rum/26 ve Al-i Imran/17) Kanit sözcüğü özel kişi olarak burada İbrahim Peygamber için, Al-i Imran/43’te de Meryem için kullanılmıştır. Bu niteliğin İbrahim peygamber için kullanılması, onun Allah’a saygılı, saygısında devamlı, saygıda kusur etmeyen biri olduğu anlamındadır.

Hanif  

 “Hanefe” sözcüğü “ayak dönmesi, iki ayağın başparmakları karşı karşıya gelecek şekilde dönmesi” anlamındadır. Sözcüğün, ayak tabanının üste gelmesi anlamında olduğunu söyleyenler de vardır. Sözcük daha sonraları “hayırdan şerre, şerden hayra dönme” anlamında kullanılır olmuştur. Zaman içerisinde İbrahim peygamberin önemli bir niteliği olmuş, “şirkten tevhide yönelme” anlamında genelleşmiştir. Kur’an indiği dönemde Mekke’de İbrahim dinine mensup olanlara, dışarıdan Mekke’ye gelip hacc eden ve sünnet olanlara “hanif” denilirdi. Daha sonra bu sözcük “Müslim [Müslüman]” anlamında kullanılır oldu. (Lisanü’l-Arab c: 2, s: 629, 630 “hnf” mad.)
Biz, sözcüğün anlamı ile ilgili yukarıdaki açıklamaları da dikkate alarak sözcüğün “önceleri müşrik iken sonra müşrikliği bırakıp tevhide yönelen” şeklinde değil, “şirk koşmaksızın tevhide yönelen” şeklinde anlaşılması gerektiği kanaatindeyiz. Nitekim aşağıdaki ayetten de bu anlaşılmaktadır:

… Allah’a yönelmişler olarak, O’na şirk koşanlar olmayarak o putlardan olan kirlilikten kaçının, yalan sözden de kaçının. Bilin ki, Allah’a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın kendisini ıssız bir yere sürüklediği şey gibidir. (Hacc/30, 31)

Kur’an’da حنيف haniyf” sözcüğü ilk kez Yunus suresinde yer almıştır:

De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinimden “şekk”te idiyseniz [benim dinimin ne olduğunu kesin ve tam olarak bilmiyorduysanız], iyi bilin ki, Allah’ın astlarından sizin taptıklarınıza ben tapmam. Velâkin sizin canınızı alacak olana [Allah’a] taparım. Ve ben müminlerden olmamla ve ‘yüzünü [tüm benliğini] hanif olarak [şirkten, küfürden Hakk’a dönen biri olarak] Din’e döndür ve sakın müşriklerden olma! ve Allah'ın astlarından sana fayda vermeyen, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Buna rağmen eğer yaparsan, o zaman hiç şüphesiz sen zalimlerden olursun’ diye emrolundum.” (Yunus/104-106)

İbrahim peygamberin hanifliği ile ilgili Yunus suresinde geniş açıklama yapıldığından, detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 4 s: 587, 588) okunmasını öneriyoruz:

Konumuz olan pasajdaki 128. ayette Rabbimiz “Sonra sana ‘Hanif olan ve müşriklerden olmayan İbrahim’in milletine tabi ol’ diye vahyettik” buyurmuştur. Rabbimizin bu beyanından, vahyin özünün [ilahi ilkelerin] ilk peygamberden son peygambere hiç değişmediğini anlıyoruz.  İlk peygambere verilen din nimeti ile son peygambere verilen din nimetinin özü aynıdır:

Ve Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin. O, sizi o seçti ve dinde; babanız İbrahim'in milletinde sizin için bir zorluk kılmadı. O, daha önce ve işte bunda [Kur’an’da], elçinin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, sizi “Müslümanlar” olarak isimledi. Öyleyse, salâtı ikame edin, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin Mevla’nızdır [yol gösteren, yardım eden, koruyan yakınınızdır]. O, ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır! (Hacc/78)

De ki: “Şüphesiz Rabbim, beni doğru yola kılavuzladı; dimdik ayakta duran bir dine, hanif İbrahim’in milletine. O [İbrahim], ortak koşanlardan olmamıştı.” (En’am/161) H.Yılmaz

 

Bu, ikinci itiraza verilen cevaptır. Sebt (cumartesi günü) ile ilgili kısıtlamaların sadece Yahudilerle ilgili olduğu Hz. İbrahim'in (a.s) dini ile hiç bir ilgisi olmadığını söylemeye gerek yoktu, çünkü onlar da bunu biliyorlardı. Bu kısıtlamalar, Yahudiler sürekli kanunlara ve emirlere karşı geldiği için konmuştur. Bunun tam anlamıyla kavranabilmesi için Kitab-ı Mukaddes'teki Sebt günü ile ilgili emirlere bakılmasında fayda vardır: Örneğin Çıkış 20:8-11, 23:12-13, 31: 1-17, 35: 23 ve Sayılar 15: 32-36. Bunun yanısıra Sebt gününü tecavüz ile ilgili bölümlere bakmakta da yarar vardır. Bkz. Yeremya: 17: 21-27 ve Hezkiel 20: 12-24. Mevdudi

Yani, Hz. İbrahim hakkında. Bu ifadeden kasıt şudur: Yahudilerin çoğu, Tevhid dininin esaslarına açıkça ters düşen bir biçimde, sırf bu büyük Peygamber'in soyundan gelmiş olmalarına dayanarak kendilerinin “Allah tarafından seçilmiş kavim” olduklarını ileri sürmek suretiyle Hz. İbrahim'in gerçek dininden sapmışlardı. (“Onun hakkında uyuşmaz görüşler ileri sürüp çekişenler” ifadesiyle dile getirilmek istenen de, kanaatimizce işte bu sapmadır.) Kur’an'da sık sık işaret edildiği gibi, bu manevî taşkınlık ya da küstahlık, İsrailoğulları'na -ve yalnızca onlara- birtakım ciddî yasaklar, kısıtlamalar ve mecburiyetler yükletilerek Allah tarafından cezalandırılmıştır. İşte bu kısıtlama ya da ilave yükümlülüklerden biri de Sebt (Cumartesi) günü her türlü işten, alış verişten uzak durmaktır. En geniş anlamıyla bu pasaj, Allah tarafından öngörülen tüm biçimsel yükümlülüklerin (ritual), kendi başlarına dinî birer amaç olmadıklarını, ama sadece manevî ve ruhanî disiplinin biçimlendirilmesinde araç ve vesile olarak iş gördüklerini işaret etmektedir.

Yani, sözde “Allah tarafından seçilmiş bir kavim” olma statüsüne dayanarak nihaî kurtuluşu hak ettiklerini ileri sürenlerle insanın bireysel olarak Allah'a karşı sorumlu olduğuna inananlar arasında. Bu ifadeyle söylem Allah'tan yana bilinç ve duyarlık içinde dürüst ve erdemli yaşama temasına yeniden dönmektedir. M.Esed

Bu ayette “Sebt”in kimler üzerine farz kılındığı açıklanmakta ve Sebt’e önem vermeyenlerin cezalandırılacakları bildirilmektedir. “Sebt”, şu anda “sebt” konusu ile ilgili kargaşa çıkaranlar üzerine faz kılınmıştı. Bu konuda ihtilaf edip duranlar İsrailoğulları’dır.
“Sebt” aslında “rahat, istirahat, sakinlik, işi bırakmak, uyumak” anlamındadır. (Lisanü’l Arab, c.4 , s.  462 “sbt” mad.)
“Sebt” ile ilgili olarak daha evvel A’raf suresinin tahlilinde ayrıntılı bir açıklama yapmıştık. Önemine binaen konuyu kısaca özetliyoruz:

“SEBT” GÜNÜ

Halk arasında “cumartesi günü” olarak bilinen “sebt” günü; insanların günlük yaşamları ile ilgili [dünyevî] işlerini bir taraf bırakıp bunları hiç düşünmeden, sadece Tanrı’nın sözlerini dinledikleri ve bunları derin derin düşünmeye vakit ayırdıkları, dolayısıyla hem bedenlerini hem de ruhlarını dinlendirdikleri gündür. 
İsmi “Şabat Günü” olarak geçen “sebt” günü hakkında Tevrat’ta şunlar yazmaktadır:
Çıkış, 20. Bölüm; 1–11. cümleler:

On Buyruk

1- Tanrı şöyle konuştu: 2- "Seni Mısır'dan, köle olduğun ülkeden çıkaran Tanrın RABB benim. 3- "Benden başka tanrın olmayacak. 4- "Kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde ya da yeraltındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put yapmayacaksın. 5- Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünkü ben, Tanrın RABB, kıskanç bir Tanrı'yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım. 6- Ama beni seven, buyruklarıma uyan binlerce kuşağa sevgi gösteririm. 7- "Tanrın RABB'in adını boş yere ağzına almayacaksın. Çünkü RABB, adını boş yere ağzına alanları cezasız bırakmayacaktır. 8- "Şabat Günü'nü kutsal sayarak anımsa. 9- Altı gün çalışacak, bütün işlerini yapacaksın. 10- Ama yedinci gün bana, Tanrın RABB'e Şabat Günü olarak adanmıştır. O gün sen, oğlun, kızın, erkek ve kadın kölen, hayvanların, aranızdaki yabancılar dâhil, hiçbir iş yapmayacaksınız. 11- Çünkü ben, RABB, yeri göğü, denizi ve bütün canlıları altı günde yarattım, yedinci gün dinlendim. Bu yüzden Şabat Günü'nü kutsadım ve kutsal bir gün olarak belirledim.

Levililer 19. Bölüm; 1–4. cümleler:

Adalet ve Kutsallık Yasaları

1- RABB Musa'ya şöyle dedi: 2- "İsrail topluluğuna de ki, 'Kutsal olun, çünkü ben Tanrınız RABB, kutsalım. 3- "'Herkes annesine babasına saygı göstersin. Şabat günlerimi tutun. Tanrınız RABB benim. 4- "'Putlara tapmayın. Kendinize dökme ilahlar yapmayın. Tanrınız RABB benim.

Sayılar 15. Bölüm; 32–36. cümleler:

Şabat Günü'nü Tutmayan Öldürülüyor

32- İsrailliler çöldeyken, Şabat Günü odun toplayan birini buldular. 33- Odun toplarken adamı bulanlar onu Musa'yla Harun'un ve bütün topluluğun önüne getirdiler. 34- Adama ne yapılacağı belirlenmediğinden onu gözaltında tuttular. 35- Derken RABB Musa'ya, "O adam öldürülmeli. Bütün topluluk ordugâhın dışında onu taşa tutsun" dedim 36- Böylece topluluk adamı ordugâhın dışına çıkardı. RABB'in Musa'ya buyurduğu gibi, onu taşlayarak öldürdüler.

Yeremya 17. Bölüm; 21–27. cümleler:

21- RABB diyor ki, Şabat Günü yük taşımamaya, Yeruşalim kapılarından içeri bir şey sokmamaya dikkat edin. 22- Şabat Günü evinizden yük çıkarmayın, hiç iş yapmayın. Atalarınıza buyurduğum gibi Şabat Günü'nü kutsal sayacaksınız.23- Ne var ki, onlar sözümü dinlemediler, kulak asmadılar. Dik başlılık ederek beni dinlemediler, yola gelmek istemediler. 24- Beni iyi dinlerseniz, diyor RABB, Şabat Günü bu kentin kapılarından yük taşımayıp hiç iş yapmayarak Şabat Günü'nü kutsal sayarsanız, 25- Davut'un tahtında oturan krallarla önderler savaş
arabalarına, atlara binip Yahuda halkı ve Yeruşalim'de yaşayanlarla birlikte bu kentin kapılarından girecekler. Bu kentte sonsuza dek insanlar yaşayacak. 26- Yahuda kentlerinden, Yeruşalim çevresinden, Benyamin topraklarından, Şefela'dan, dağlık bölgeden, Negev'den gelip RABB'in Tapınağı'na yakmalık sunular, kurbanlar, tahıl sunuları, günnük ve şükran sunuları getirecekler. 27- Ancak beni dinlemez, Şabat Günü Yeruşalim kapılarından yük taşıyarak girer, o günü kutsal saymazsanız, kentin kapılarını ateşe vereceğim. Yeruşalim saraylarını yakıp yok edecek, hiç sönmeyecek ateş."

Hezekiel 20. Bölüm; 12–24. cümleler:

12- Kendilerini kutsal kılanın ben RABB olduğumu anlasınlar diye aramızda bir belirti olarak Şabat günlerimi de onlara verdim. 13- "'Böyleyken İsrail halkı çölde bana başkaldırdı. Uygulayan kişiye yaşam veren kurallarımı izlemediler, ilkelerimi reddettiler. Şabat günlerimi de hiçe saydılar. Bu yüzden çölde öfkemi üzerlerine yağdırıp onları yok edeceğimi söyledim. 14- Ama İsrailliler'i Mısır'dan çıkardığımı gören ulusların gözünde adıma leke gelmesin diye bunu yapmadım. 15- Ben de kendilerine verdiğim en güzel ülkeye, süt ve bal akan ülkeye onları götürmeyeceğime çölde ant içtim. 16- Çünkü ilkelerimi reddettiler, kurallarımı izlemediler, Şabat günlerimi hiçe saydılar. Yürekleri putlarına bağlıydı. 17- Yine de onlara acıdım, onları yok etmedim, çölde işlerine son vermedim. 18- Çölde çocuklarına atalarınızın kurallarını izlemeyin, ilkelerine göre yaşamayın, putlarıyla kendinizi kirletmeyin dedim. 19- Ben Tanrınız RABB'im, benim kurallarımı izleyin, benim ilkelerim uyarınca yaşayın. 20- Aramızda bir belirti olsun diye Şabat günlerimi kutsal sayın. O zaman benim Tanrınız RABB olduğumu anlayacaksınız dedim. 21- "'Ne var ki, çocuklar bana karşı geldiler. Kurallarımı izlemediler. Uygulayan kişiye yaşam veren ilkelerim uyarınca dikkatle yaşamadılar. Şabat günlerimi hiçe saydılar. Bu yüzden çölde öfkemi üzerlerine yağdıracağımı, kızgınlığımı dökeceğimi söyledim. 22- Ama elimi geri çektim, İsrailliler'i Mısır'dan çıkardığımı gören ulusların gözünde adıma leke gelmesin diye bunu yapmadım. 23- Onları ulusların arasına dağıtacağıma, başka ülkelere göndereceğime çölde ant içtim. 24- Çünkü ilkelerimi izlemediler, kurallarımı reddettiler. Şabat günlerimi hiçe saydılar, gözlerini atalarının putlarına diktiler.

Dünya işlerini bırakıp ibadete tahsis edilen gün olan “sebt” gününün halk arasında “cumartesi günü” olarak yaygınlaşmasının sebebi, “sebt”in cumartesi günlerinde uygulanmasından kaynaklanmaktadır.
“Sebt” konusunun ayette konu edilmesinin sebebi, Sebt’in İbrahim peygamberin dininde olmadığını beyan içindir. Sebt [Dünyevi işlerin kısıtlanması] Yahudilere özel olarak yüklenen bir yükümlülüktür. Bu yükümlülüğün sebebi ise Kitab-ı Mukaddes alıntılarından da anlaşılacağı üzere Yahudilerin kanunlara ve emirlere sürekli karşı gelmeleridir. H.Yılmaz

 

Karş. 29:46. “Geçmiş vahyin mensupları ile ... en güzel şekilde tartışın!” Başka inançlara bağlı kimselerle girilen tartışmalarda yöntem olarak en güzel, en yumuşak ve dolayısıyla en akla ve sağduyuya dayanan yöntemleri seçmek konusundaki bu ısrar “dinde zorlama yoktur” (2:256) ilkesiyle tam bir uyum ortaya koymaktadır. M.Esed

Bu emir, İslâm'ın tebliği ile ilgilenenler için çok önemlidir. Onlar şu iki şeyi de gözönünde bulundurmalıdırlar: "Hikmet" ve "güzel öğüt" Hikmet; kişinin tebliği sırasında dikkatli ve basiretli olması, bunu körükörüne yapmamasıdır. Hikmet, hitabedilen kişinin zihin, yetenek ve şartlarının gözönünde bulundurulmasını ve Mesaj'ın bunlara uygun bir şekilde iletilmesini gerektirir. Bundan başka aynı metod herkese veya her gruba uygulanmamalı, aksine önce muhatabın hastalığı teşhis edilmeli, ona göre zihin ve kalbi uyarılarak tedavi edilmelidir.
"Güzel öğüt" iki noktayı vurgulamak ister:
1
) Kişi muhatabını sadece mantıki ikna metodlarıyla değil aynı zamanda duygularını cezbederek de inandırmaya çalışmalıdır. Aynı şekilde kişi sadece sapıklık ve kötülüklerin yasak olduğu konusu üzerinde durmamalı, aynı zamanda insan doğasında varolan kötülük aleyhtarı tutumu, karşısındaki insanda da uyandırmaya çalışmalıdır. Bu kötülüklerin sonuçlarıyla da muhatabını uyarmalıdır. Bunun yanısıra kişi karşısındakine hidayetin ve iyi amellerin mükemmel ve doğru olduğunu mantıken kabul ettirmeye çalışmakla kalmayıp aynı zamanda onu sevdirmeye de çalışmalıdır.
2) Öğüt, karşıdakinin mutluluğu ve refahını düşündüğünü gösterir bir tarzda olmalıdır. Öğüt verenin karşısındakini küçük gördüğünü veya kendi üstünlüğü ile övündüğünü gösterecek hiç bir davranışı olmamalıdır. Aksine karşıdaki kimse, öğüt verenin kendisini düzeltmeye ve mutluluğa ulaştırmaya çabaladığını hissetmelidir.
123. "En güzel şekilde mücadele et" emri, kişinin tatlı bir dile sahip olması, soylu bir davranış göstermesi, akli ve cezbedici fikirler öne sürmesi ve polemik, tartışma ve karşıtlıklar içine düşmemesi gerektiğini ifade etmektedir. Başkalarıyla en güzel şekilde mücadele eden kimse, suçlamalara, çarpık fikir ve iğneli sözlere yönelmez; karşısındakini matetmek ve tartışmada kendi üstünlüğünün alkışlanması için onunla alay da etmez. Çünkü bu tür davranışlar inatçılık ve dikbaşlılığa neden olur. Bunun tam tersine öğüt veren kişi karşısındakini alçak gönüllü ve basit bir şekilde ikna etmeye çalışır ve karşısındakinin çarpık fikir ve kısır döngülere girdiğini gördüğü zaman onun daha çok sapıtmaması için tartışmayı bırakır. Mevdudi

Bu ayetlerde Resulullah’a hitap edilmiş ve kendisine Allah yolunda nasıl bir davet metodu izlemesi gerektiği bildirilmiştir. Yüce Allah’ın bu konuda uyulmasını istediği davet metodu, insanların İslam’a hikmetle ve güzel öğütle davet edilmeleri, kendileriyle en güzel bir biçimde mücadele edilerek hakka çağırılmaları metodudur.
Davetin hangi metotla yapılması gerektiği aşağıdaki ayette de konu edilmiştir:

Kendilerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin ve: “Biz, bize indirilene ve size indirilene inandık. Bizim ilahımız ve sizin ilahınız birdir. Biz sadece ona teslim olmuş kimseleriz” deyiniz. (Ankebut/46)

Âyetin Nüzul Sebebi:

Tefsir bilginlerinin büyük çoğunluğu, bu âyet-i kerimenin Medine'de in­diğini kabul etmektedir. Bu âyet-i kerime, Uhud günü Hz. Hamza'ya müsle yapılması [azalarının kesilmesi] hakkında inmiştir. Bu husus, Sahih-i Buhârî'de Siyer bölümünde söz konusu edilmektedir.
en-Nehhâs ise bu âyetin Mekke'de indiği kanaatindedir. Anlamı itibariy­le de kendisinden önce Mekke'de inmiş buyruklar ile güzel bir bağlantısı var­dır. Çünkü burada davet olunan ve kendisine öğüt verilenden, kendisiyle tar­tışılana, oradan da yaptığı fiile karşılık ceza verilene tedrici olarak geçiş ya­pılmaktadır. Ancak, cumhurdan gelen rivayet daha sağlamdır.

Dârakutnî'nin rivayetine göre İbn Abbas şöyle demiştir: Müşrikler, Uhud'da öldürülenleri bırakıp gittikten sonra Resulullah (sav) öldürülenlerin yanına gitti. Hoşuna gitmeyen bir manzara ile karşılaştı. Hamza'nın karnının yarıl­mış olduğunu, burnunun ve kulaklarının kesilmiş olduğunu görünce şöyle dedi: "Eğer kadınlar üzülmeyecek yahut benden sonra izlenecek bir sünnet olmayacak olsaydı, Allah onu yırtıcı hayvanların ve kuşların karnından (kı­yamet gününde) dirilteceği vakte kadar bırakırdım. And ederim ki, onun ye­rine yetmiş kişiye müsle yapacağım." Daha sonra bir örtü getirilmesini iste­di, onunla yüzünü örttü. Ayakları dışarıda kaldı. Resulullah (sav), bu örtüy­le yüzünü kapattı, ayaklarının üzerine de izhir otu koydu. Sonra onu öne ge­çirerek üzerinde on defa tekbir getirdi. Daha sonra (şehidler) birer birer getirilip (cenaze namazları kılınmak üzere) konuluyordu. Hamza ise mekânın­da duruyordu. Sonunda Hz. Hamza'nın üzerine yetmiş namaz kılmış oldu. Çünkü (Uhud'da) öldürülenlerin sayısı yetmiş idi. Şehitlerin defnedilme işi bitirildikten sonra şu: "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et... Sabret, senin sabrın ancak Allah iledir" âyetleri indi. Resulullah (sav) da sabretti ve kimseye müsle uygulamadı. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Rabbimiz Kur’an’da büyük cihadın Furkan ile yapılmasını emretmiştir. Kur’an’ın öğüt oluşunu da yüzlerce ayette bildirmiştir:

Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onunla [Furkan ile] onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihat yap! (Furkan/52)

Davet şekli, yolları ve malzemesi Kur’an’da hep gösterilmiştir. Emredildiği şekilde “en güzel şekilde mücadele”, kırıcı olmadan, yumuşak sözlerle, kötülüğe karşı iyilikle karşılık vererek, bilgi ve bilimsel verilerle ortak değerlere dikkat çekmekle ve sabırla yapılabilir. Davetin böyle olması gerektiği şu ayetlerden de anlaşılmaktadır:

Her ikiniz gidin Firavuna. O, gerçekten azdı. Sonra ona öğüt alması ve haşyet duyması için yumuşak söz söyleyin.” (Ta Ha/43, 44)

İşte sen [o zaman], sırf Allah'ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever. (Al-i Imran/159)

Ve o kişiler, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştirirler. Rablerine haşyet duyarlar ve hesabın kötülüğünden korkarlar.
Ve o kişiler Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmişler, salâtı ikame etmişler ve kendilerine verdiğimiz rızklardan gizli ve açık infak etmişlerdir. Ve onlar çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldırırlar. İşte bu yurdun akıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar,  atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selam olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Rad/21- 24)

Ve Allah’a çağırıp/yakarıp salihi işleyen ve “Ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir Yakın’dır. (Fussilet/33, 34)

İnsanlardan bazıları da Allah hakkında bilgiden başka şeyle tartışır. Ve tüm azılı şeytanı izlerler. (Hacc/3)

De ki: “Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ın astlarından bazımız bazımızı rabler edinmeyelim.” Buna rağmen eğer onlara yüz çevirirlerse, artık “Şüphesiz bizim Müslümanlar olduğumuza şahit olun” deyin. (Al-i Imran/64) H.Yılmaz

Lafzen, “maruz kaldığınız kadarıyla karşılık [veya “cevap”] verin”: bu talimatla, müminlerin, başka inançlara bağlı kimselerle tartışırken kendilerini tutmaları ve muhataplarına karşı asla onur kırıcı, zihnen tezyif edici olmayan davranış tarzlarını seçmeleri öğütleniyor. Gerçi tartışmada kişinin dürüstlüğü ya da samimiyeti muhatabınca itham altına sokulduğunda buna misliyle karşılık vermek caizdir; ama ayetin devamı, sabır ve itidalle karşılamanın ahlakî planda daha tercihe değer olduğunu ortaya koyuyor. M.Esed

Hz. peygamber, Uhud Savaşında, amcası Hamza'yı kâfirler tarafından burnu ve kulakları kesilmiş, ciğeri çıkartılmış bir durumda görünce: "Allah'a andolsun ki, eğer Allah bana zafer verirse, senin yerine, onlardan yetmiş kişiyi böyle yapacağım!" demişti. Fakat yemînine keffâret vererek bu sözünü uygulamamış, Mekke'nin Fethinde düşmanlarını affetmiştir. S.Ateş

Bu ayette Rabbimiz kötü muamelelere karşı sabırlı ve affedici olunmasını, hemen cezalandırmaya girişilmemesini buyurmuştur. Müminlerin sıfatlarından birisi de, “öfkelendikleri zaman bağışlayan kimseler, … kendilerine bağy [bir zulüm ve saldırı] isabet ettiği zaman birbirleriyle yardımlaşan/ intikam alan kimseler” olmalarıdır.

Ve Allah’a çağırıp/yakarıp salihi işleyen ve “Ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir Yakın’dır. (Fussılet/33, 34)

Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav, Biz onların yakıştırmakta oldukları şeylerin çok iyi biliriz. (Mü’minun/96)

Bu konuda Yusuf peygamberden de bir örnek verilmiştir. O, kendisine kötülük yapan kardeşlerini affetmiştir:

O [Yusuf] dedi ki: “Siz cahiller iken Yusuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?"
Onlar [Yusuf’un kardeşleri]: “Yoksa sen, sahiden Yusuf musun?” dediler. O [Yusuf]: "Ben Yusuf'um, bu da kardeşim. Kesinlikle, Allah bizi nimetlendirdi. Şüphesiz kim takvalı davranır ve sabrederse, artık hiç şüphesiz Allah, iyi, güzel işler yapanların mükâfatını zayi etmez” dedi.
Onlar dediler ki: “Allah’a yemin olsun, Allah seni gerçekten bize üstün kıldı. Ve biz gerçekten hatalılar idik.”
O [Yusuf] dedi ki: “Bugün size bir ayıplama ve azarlama yoktur. Allah sizi mağfiretiyle bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir. Şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne koyun, basîr [ayıplanan, dalga geçilen hastalıktan kurtulmuş] hâle gelir [derbederlikten kurtulur]. Ve bütün ailenizi bana getirin.” (Yusuf/89- 92)

Affedici olma konusu daha evvel Şura suresinin tahlilinde ele alındığından, ayrıntılı açıklamalarımızın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 6, s: 359-361) okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Lafzen, “ve senin güçlüklere göğüs germen (sabr) yalnızca Allah'a bağlıdır” [ya da “Allah'la kâimdir”]” -yani, yoksa bu sabır sadece ruhanî ya da manevî bir gurur ya da küstahlığın, sahte bir kendine-güvenin, sahte bir dürüstlük tavrının kaynağı olmamalı.

Lafzen, “bütün o kurageldikleri şeyler (oyunlar/tuzaklar)”, yani, Allah'ın mesajlarına karşı uydurdukları asılsız, tutarsız iddialar. M.Esed

"Allah kendisinden korkanlarla beraberdir." Çünkü onlar kötü yollardan sakınırlar ve daima doğru bir davranış içinde olurlar. Onlar eylem ve davranışlarının, kendilerine yaptıkları kötülükler tarafından değil, kendi doğruluk duygularından kaynaklandığını bilirler. Bu nedenle kötülüğe iyilikle karşılık verirler. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz, önceki ayetteki emrine ilave olarak Resulullah’a görevini metanetle sürdürmesini, inatçılar için üzülmemesini, onların yüzünden sıkıntıya düşmemesini emredip daha sonra da tüm insanlığa bir beyanname mahiyetindeki şu müjde ve güvenceyi bildirmiştir: Şüphesiz ki Allah, takvâlı davranan kişiler ve kendilerini iyileştiren/ güzelleştiren kişilerin ta kendisi olanlar ile birliktedir.
Görüldüğü gibi, surenin son mesajı Allah’ın takvalı davranan ve iyileştiren müminler ile beraber olduğu müjdesidir. “Allah’ın beraber olduğu kişi” demek, dünya ve ahırette sırtı yere gelmeyecek kişi demektir. Bu sabır ve güvenci Resulullah’tan ve Musa peygamberden nakledilen şu ifadelerde de görüyoruz:

O [Musa]: “Hayır... Hayır... Şüphesiz Rabbim benimledir, bana yol gösterecektir” dedi. (Şuara/62)

Eğer siz ona [elçiye] yardım etmezseniz, bilin ki Allah ona kesinlikle yardım etmiştir. Hani o küfretmiş kişiler, onu ikinin ikincisi olarak çıkarmışlardı. Hani ikisi mağarada idiler. Hani o, arkadaşına "Üzülme, şüphesiz Allah bizimle beraberdir." diyordu. Bunun üzerine Allah, onun üzerine huzur indirmiş, onu sizin görmediğiniz askerlerle desteklemiş ve küfreden kişilerin sözünü en alçak kılmıştı. Allah’ın kelimesi de en yücenin ta kendisidir. Ve Allah, Azîz’dir, Hakîm’dir. (Tevbe/40)

Allah’ın takva sahipleriyle birlikte olduğu şu ayetlerde de ifade edilmiştir:

Haram ay haram aya karşılıktır. Ve bütün haramlar kısastır [birbirine karşılıktır]. O halde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının ayniyle saldırın. Ve Allah’a takvalı davranın. Ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir. Bakara; 194:

Şüphesiz Allah katında; Gökleri ve yeri yarattığı günkü Allah’ın yazısında, ayların sayısı, ay olarak on ikidir. Bunlardan dördü Haram’lardır [Haram Ay’lardır]. İşte bu koruyan dindir. Bu sebeple onlarda [haram aylarda] kendinize zulmetmeyiniz. Ve sizinle toptan savaşan müşriklerle siz de toptan savaşın. Ve şüphesiz Allah’ın muttakiler ile beraber olduğunu bilin. (Tevbe/36)

Ve Biz, Bizim yolumuzda gayret gösterenleri, elbette Kendi yollarımıza kılavuzlayacağız. Ve şüphesiz Allah muhsinlerle [iyilik-güzellik üretenlerle] beraberdir. (Ankebut/69) H.Yılmaz