(Kasas - 58.Ayet)

<< Geniş Meal

İsrâ

Bu ayette geçen “Mescidi Aksa” nın, bugün Kudus şehrinde bulunan ve aynı ismi taşıyan mescit olduğu ileri sürülerek, bu konuda rivayetler üretilerek, kitaplara bu şekilde yazılması sağlanmıştır. Rivayetlere dayanan Kur’an tefsir ve çevirmenleri de, Kur’an ayetini bu rivayetlere göre anlamlandırmışlar ve bu yanlışı yüzyıllarca adeye dayatmışlardır.Halbuk, Kur’anın indiği çağda Kudüsteki  tapınağın adı “Mescidi Aksa” değil , Süleyman peygamberin yaptırdığı, Yahudilerin İlya tapınağı Arapların “Beytil Makdis”  ve bizim Süleyman mescidi dediğimiz tapınaktı. Değişik olaylar ve savaşlar nedeniyle bu tapınak yerle bir edilmiştir. Bu tapınağın günümüzde sadece bir duvarı ayakta kalabilmiştir, bu da Yahudilerin ağlama duvarıdır.  

Ancak daha sonraları bu tapınağın yanına iki mescid daha inşa edilmiştir. Bunlardan biri 527-565 yılları arasında hükümdar olan Bizans Kralı tarafından yapılan tapınaktır. Bu mabed, Hz. Ömer 639 yılında Kudüsü aldığı zaman camiye çevrilmiş ve “Ömer mescidi” adını almıştır. İkinci mescid ise, Emevi Kralı A.Melik B.Mervan tarafından şeytani bir kurnazlıkla yaptırılan mescittir.Mervan bu mescide “Kubbetis Sahra” Ömer mescidine de  “Mescid-i Aksa” adını vermiştir. Sene 691 dir, yani Kur’an ayetlerinin geldiği seneden yıllar sonra. Mervan’ın şeytani bir kurnazlığıyla koyduğu bu isim rivayetlerle şöhret bulunca, geriye, Kur’an’daki İsra suresinin birinci ayetinde geçen “Mescidi Aksa”nın bu mescid olduğunu kitaplara yazdırmak kalmıştır. Bu da, inananlar üzerin de devlet terörünün estirildiği o yıllar da pek de zor olmamıştır. 

Tarihsel gerçekler ortada iken tüm tefsirciler ve mütercimler  bu yanlışı sürdürmüşler ve Müslümanları da öyle inandırmışlardır. Bugün böyle olduğunu söylemek, hatta düşünmek bile olanaksız hale gelmiştir. Durum böyle olunca da, arkasından yığınla rivayet ve yalan ortaya atılmıştır. En meşhurları miraç olayıdır. Miraç olayı ile ilgili çelişkili, birbirini tutmaz yığınla rivayet üretilerek, nerede ise, Kur’an ayetinin ne demek istediğini anlaşılmaz hale getirmiştir. Miraç olayı ve bu olayla namazın Hz. Musanın Hz. mUhammede ısrarla telkinleri sonucu, beş vakte indirildiği gibi, Kur’ana da aykırı rivayetler üretilmiştir. Allah , kulu Muhammedi göklere çıkarmak için, ne diye Kudüs teki mescide uğratma gereği duysun ki, hem Allah göktemidir ki peygamberi göklere davet ediyor. 

özetle ayette geçen “Mescid aksa” Kudüsteki mervanın ismini verdiği mescid değildir, mubarek kılınmış  “Mescidi Haramın “ kenarında bir yerdedir. Mubarek kılınan yerin Mekke olduğu, “Al-i İmran 96” ayette açıklanmıştır. Mekke şehrinin dışındaki yere (Mescidi Aksaya” kadar Peygamberimimzin yürütülmesinin geceleyin olduğu “leylen” (gece) hem de gece yürüyüşü anlamına gelen “Esra” kelimesi ile vurgulanmıştır. Bu gecenin mubarek bir gece olduğu “ Duhan suresi 1-3” ayetlerde ve Kadir suresinde açıklanmaktadır. “Bakara suresinin 185” ayeti ile de ramazanın bir gecesi olduğu belirtilmiştir. Mucizelerini nerede ve nasıl gösterdiğini, “Mescid Aksadaki”, yani Mekke şehrinin kenarındaki son sidre ağacının yanın da, peygambere elçiliğini ve vahyini nasıl bildirdiğini de “Necm suresi 1-18” ayetlerinde açık olarak anlatmaktadır. 

 Bu gece Peygamber, kul  Muhammed olarak geldiği “Cennetil Me’vada” dan (ağaçlarla kaplı yer, bahçelik) elçi Muhammed olarak ayrılmıştır. En üstün otoritenin sahibi yüce Allah, kulu Muhammedin bilincinin, Kur’an vahyini almaya hazır hale gelmesini sağlamak için. Onu en kenar nokatadayken uzak secde edilen yere (Mescid Aksaya) yürütüp, zaman ve mekanı ortadan kaldırarak, geçmişi, geleceği ve ahret hayatını, kulu Muhammedin gözleri önüne sermiştir. Bu manzara karşısında “Göz şaşmadı, sınırı da aşmadı Rabbinin büyük ayetlerini gördü.”   

 Böylece yüce Allah nasıl Hz. Musa’yı Tur’a çağırıp vahyi almaya hazır hale getirdi ise, nitekim 2. Ayet bu gerçeği anımsatıyor. (Bakınız Hz.Musa ile ilgili Ta –Ha suresi 17.ayet) Hz. Muhammede de ayetlerini ve ilk vahyini aynı şekilde bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Ayrıntılı bilgi için “Tebyinul Kur’an” İşte Kur’an, Hakkı yılmaz c4 İşaret yayınları. (M.Sağ)  

Âyet terimi “[ilahî] mesaj” anlamında Kur’an'da çok sık kullanılan bir terim olsa da, hatırlatmalıyız ki, öncelikle, “kendisiyle bir başka şeyin varlığına ya da niteliklerine hükmedilen simge yahut işaret/alamet” anlamını taşır (Kâmûs). Râğıb'ın tanımladığı gibi, bu terim, algı ve müşahede alanımız içinde olan ve kendisi gibi algı ve müşahede alanımızda bulunmayan bir başka şeyle ilgi ve bağlantı içinde onun varlığına delalet eden kavranabilir herhangi bir olgu, yahut kısacası “sembol/alamet” anlamında kullanılır. Bunun içindir ki, min âyâtinâ ibaresi, “bazı alametlerimizi” yahut “bazı sembollerimizi”, yani nihaî gerçeklere delalet eden bazı işaretlerimizi sözcükleriyle rahatlıkla aktarılabilir.

Hz. Peygamberin, Kudüs'e “Gece Yolculuğu” (isrâ’) ve ardından göğe “Yükselme” (mi‘râc) diye bilinen sırlarla dolu tecrübesine ilişkin yukarıdaki kısa atıf, bu çalışmanın sonuna konan Ek IV'de oldukça etraflı bir biçimde tartışılmaktadır. Mescid-i Harâm (“Dokunulmaz İbadet Evi”) tabiri Kâbe Mâbedi için Kur’an'da geçen isimlerden biridir; Kâbe ilk şekliyle Hz. İbrahim tarafından inşa edilmiştir (bkz. 2. sure, 102. not) ve “insanlık için inşa edilmiş ilk Mâbed” (3:96); yani, Tek Tanrı'ya ibadet için inşa edilmiş ilk mesciddir. Mescid-i Aksâ (“Uzak/En Uzak İbadet Evi”) tabiriyle de, burada Muhammed (s)'den önce gelen uzun İbranî peygamberler zincirini simgeleyen ve “çevresini mübarek kıldığımız” ifadesiyle tanımlanan kadîm Süleyman Mâbedi -yahut, belki daha çok bu mâbed havalisi- kasdediliyor. Bu iki ünlü kutsal mâbedin yan yana zikredilmesi, Kur’an'ın “yeni” bir din getirmediğini, fakat önceki peygamberler tarafından da tebliğ edilen tek ve aynı mesajın bir devamından ve nihaî inkişafından ibaret olduğunu işaret amacına matuftur. M.Esed

Bu ayette değinilen olay, "Mi'rac" ve "İsra" olarak bilinmektedir. Sahih hadislere göre bu olay Hicret'ten bir yıl önce meydana gelmiştir. Hadis ve diğer siyer kitaplarında çok sayıda (25) Sahabeden bu konunun ayrıntılarını anlatan rivayetler nakledilmektedir. Enes bin Malik, Malik bin Se'se'e, Ebu Zer Gıfari ve Ebu Hureyre (Allah hepsinden razı olsun) olayın ayrıntılarını rivayet etmişlerdir. Bunların yanısıra Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Abbas, Ebu Said el-Hudri, Huzeyfe bin Yeman, Hz. Aişe vs. (Allah hepsinden razı olsun) olayın bazı bölümlerini nakletmişlerdir.
Bu ayette Kur'an, yolculuğun sadece bir bölümünü, Mescid-i Haram'dan Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya gidişi anmaktadır. Burada anlatıldığı üzere bu yolculuğun gayesi Allah'ın kuluna bazı ayetlerini göstermek istemesidir. Kur'an bundan başka ayrıntılara değinmez, fakat biz diğer ayrıntıları hadislerden öğrenmekteyiz:
Bir gece Cebrail (a.s), Hz. Peygamberi (s.a) Burak üzerinde, Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götürdü. Hz. Peygamber (s.a) orada diğer peygamberlerle birlikte namaz kıldı. Daha sonra göğün çeşitli tabakalarına yükselen peygamberimiz orada bazı büyük peygamberlerle karşılaştı. En sonunda göğün en yüksek tabakasına ulaştı ve Allah'ın huzuruna çıktı. Başka önemli emirlerin yanısıra beş vakit namaz da işte burada emredildi. Daha sonra Peygamber (s.a) Mescid-i Haram'a geldi. Bir çok hadise göre bu yolculuk sırasında ona (s.a) cennet ve cehennem de gösterilmiştir. Güvenilir hadislerden öğrendiğimize göre Hz. Peygamber (s.a) ertesi gün bu olayı anlattığında Mekkeli müşrikler onunla alay ettiler ve müminlerden bazıları da bunda şüpheye düştüler.
Yukarıda belirtilen hadislere dayanan ayrıntılar Kur'an'da verilen ayrıntılara yapılan eklemelerdir. Bu nedenle hadislerde değinilen ayrıntılar, Kur'an'a ters olduğu gerekçesi ile reddedilemez. Bununla birlikte, bir kimse eğer hadislerde belirtilen ayrıntıları reddederse o kafir olmaz. Ancak Kur'an'daki ayrıntıları reddederse kafir olur.
Bu yolculuk (Mi'rac) hakkında bir çok farklı görüşler vardır. Bazıları bunun rüyada meydana geldiği görüşündedirler; Bazıları ise olay sırasında Hz. Peygamber'in (s.a) tamamen uyanık olduğu ve bedeni ile birlikte yolculuk ettiğini söylerler; bazıları ise bunun sadece Hz. Peygamber'e (s.a) gösterilmiş mistik bir görüntüden öte bir şey olmadığını söylerler. Fakat bu ayetin başlangıç sözleri: "Kulunu... götüren o (Allah) yücedir", bunun Allah'ın sınırsız gücü ile meydana gelmiş olan doğa-üstü bir olay olduğunu göstermektedir. Eğer olay sadece mistik bir görüntüden ibaret olsaydı ayet, bu olayı meydana getiren varlığın her tür zayıflık ve eksiklikten uzak olduğunu gösteren "subhane" ifadesi ile başlamazdı. Yine "Kulunu bir gece... götüren" sözleri, bunun sadece bir görüntü veya rüya olmadığını, bilakis Allah'ın Peygamberi'ne (s.a) ayetlerini gösterdiği fiziksel ve bedensel bir yolculuk olduğunu göstermektedir. Bu nedenle herkes, bunun sadece ruhsal bir deneyim olmayıp, Allah'ın Peygamber'i (s.a) için hazırladığı fiziksel bir yolculuk ve bir gözlem olduğunu kabul etmelidir.
Bazı kimselerin bu olayı imkansızmış gibi görmeleri çok gariptir. İnsanın sınırlı -hem de çok sınırlı- güçleri ile Aya ulaşmayı başardığı bir zamanda, Allah'ın sonsuz ve sınırsız gücü ve kudreti ile Rasûlü'ne (s.a) kısa bir zaman içinde bu yolculuğu yaptırabileceğini inkar etmek çok saçmadır.
Herşeyin ötesinde, bir şeyin mümkün olup olmadığı konusundaki soru sadece sınırlı güçlere sahip olan insan hakkında geçerli olur. Fakat her şeye kadir olan Allah söz konusu olduğunda bu tür sorular sorulamaz. Sadece Allah'ın her şeye kadir olduğuna inanmayan bir kimse, Allah kendisi, kulunu Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götürdüğünü söylediği halde bu olağanüstü olaya itiraz edip inkar edebilir. Aynı şekilde, hadislerde geçen ayrıntılara yöneltilen itirazlar da, ikisi dışında, çok basit ve saçmadır:
Birinci itiraz şudur: Eğer hadislerdeki ayrıntıları kabul edecek olursak o zaman Allah'ın belirli bir yer ile sınırlı olduğunu kabul etmemiz gerekecektir; aksi takdirde bu amaçla kulun belli bir yerden başka bir yere götürülmesine gerek olmazdı. Bunun yanısıra hadislerin bildirdiğine göre Hz. Peygamber (s.a) bu yolculuğunda cennet ve cehennemi, orada azap çeken insanları görmüştür. Buna yöneltilen itiraz da şöyledir: Neden bazı insanlar kıyametten sonra kurulacak mahkemeden önce azap çekmekte veya mükafat görmektedirler?
Birinci itirazı ele alırsak, elbette Allah sınırsız ve sonsuzdur. Fakat O, kullarıyla münasebet kurduğunda, kullarının eksik ve zayıf yaratılışlarına uygun araçlar kullanır. Bu O'nun kendi eksikliği nedeniyle değil, kullarının zayıflık ve eksiklikleri sebebiyledir. Örneğin O, yarattıklarından herhangi biriyle konuştuğu zaman, kendisinin konuşmasında sınırlama söz konusu olmamasına rağmen kulunun anlayacağı sınırlı konuşma şeklini kullanır. Aynı şekilde O, kuluna mülkünün muhteşem ayetlerinden bazılarını göstermek istediğinde, onu ayetlerin bulunduğu mekana götürür. Elbette kul, Allah gibi evrende var olan ayetlerin tümünü görmeye güç yetiremez. Çünkü Allah'ın bir şeyleri görmek için bir yere gitme gibi bir ihtiyacı yoktur, fakat kul bunu yapmak zorundadır. Aynı şey kulun Allah'ın huzuruna çıkması için de geçerlidir. Gerçi Allah herhangi bir mekanla sınırlı değildir, fakat kul, O'nun huzuruna çıkmak için, O'nun ayetlerinin çok yoğun olduğu bir yere gitmelidir. Çünkü kul, sınırlı güçleri ile O'nun sonsuz ve sınırsız huzuruna varamaz.
İkinci itiraza gelince, bu da Hz. Peygamber'e (s.a) gösterilen bir çok ayetin sembolik olduğu konusunu anlamamaktan kaynaklanmaktadır. Örneğin bir çukurdan şişman bir öküzün çıkması, fakat tekrar içeri girememesi fitnenin somutlaştırılmış bir halidir. Aynı şekilde zina yapanlar, Hz. Peygamber'e (s.a) önlerinde taze et olduğu halde, çürük ve kokmuş et yerken gösterilmişlerdir. Buna benzer bir şekilde kötülüklere verilen cezalar da ona ahirette verilecek olan cezaları önceden görebilmesi için sembolik bir şekilde gösterilmiştir

Bazı kimselerin bu olayı imkansızmış gibi görmeleri çok gariptir. İnsanın sınırlı -hem de çok sınırlı- güçleri ile Aya ulaşmayı başardığı bir zamanda, Allah'ın sonsuz ve sınırsız gücü ve kudreti ile Rasûlü'ne (s.a) kısa bir zaman içinde bu yolculuğu yaptırabileceğini inkar etmek çok saçmadır.
Herşeyin ötesinde, bir şeyin mümkün olup olmadığı konusundaki soru sadece sınırlı güçlere sahip olan insan hakkında geçerli olur. Fakat her şeye kadir olan Allah söz konusu olduğunda bu tür sorular sorulamaz. Sadece Allah'ın her şeye kadir olduğuna inanmayan bir kimse, Allah kendisi, kulunu Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götürdüğünü söylediği halde bu olağanüstü olaya itiraz edip inkar edebilir. Aynı şekilde, hadislerde geçen ayrıntılara yöneltilen itirazlar da, ikisi dışında, çok basit ve saçmadır:
Birinci itiraz şudur: Eğer hadislerdeki ayrıntıları kabul edecek olursak o zaman Allah'ın belirli bir yer ile sınırlı olduğunu kabul etmemiz gerekecektir; aksi takdirde bu amaçla kulun belli bir yerden başka bir yere götürülmesine gerek olmazdı. Bunun yanısıra hadislerin bildirdiğine göre Hz. Peygamber (s.a) bu yolculuğunda cennet ve cehennemi, orada azap çeken insanları görmüştür. Buna yöneltilen itiraz da şöyledir: Neden bazı insanlar kıyametten sonra kurulacak mahkemeden önce azap çekmekte veya mükafat görmektedirler?
Birinci itirazı ele alırsak, elbette Allah sınırsız ve sonsuzdur. Fakat O, kullarıyla münasebet kurduğunda, kullarının eksik ve zayıf yaratılışlarına uygun araçlar kullanır. Bu O'nun kendi eksikliği nedeniyle değil, kullarının zayıflık ve eksiklikleri sebebiyledir. Örneğin O, yarattıklarından herhangi biriyle konuştuğu zaman, kendisinin konuşmasında sınırlama söz konusu olmamasına rağmen kulunun anlayacağı sınırlı konuşma şeklini kullanır. Aynı şekilde O, kuluna mülkünün muhteşem ayetlerinden bazılarını göstermek istediğinde, onu ayetlerin bulunduğu mekana götürür. Elbette kul, Allah gibi evrende var olan ayetlerin tümünü görmeye güç yetiremez. Çünkü Allah'ın bir şeyleri görmek için bir yere gitme gibi bir ihtiyacı yoktur, fakat kul bunu yapmak zorundadır. Aynı şey kulun Allah'ın huzuruna çıkması için de geçerlidir. Gerçi Allah herhangi bir mekanla sınırlı değildir, fakat kul, O'nun huzuruna çıkmak için, O'nun ayetlerinin çok yoğun olduğu bir yere gitmelidir. Çünkü kul, sınırlı güçleri ile O'nun sonsuz ve sınırsız huzuruna varamaz.
İkinci itiraza gelince, bu da Hz. Peygamber'e (s.a) gösterilen bir çok ayetin sembolik olduğu konusunu anlamamaktan kaynaklanmaktadır. Örneğin bir çukurdan şişman bir öküzün çıkması, fakat tekrar içeri girememesi fitnenin somutlaştırılmış bir halidir. Aynı şekilde zina yapanlar, Hz. Peygamber'e (s.a) önlerinde taze et olduğu halde, çürük ve kokmuş et yerken gösterilmişlerdir. Buna benzer bir şekilde kötülüklere verilen cezalar da ona ahirette verilecek olan cezaları önceden görebilmesi için sembolik bir şekilde gösterilmiştir.onları, tüm teorilerini zanna dayandıran ve iddia ettiklerini müşahade edemeyen filozoflardan ayırır. Filozofların aksine Peygamberler insanlara sundukları şeyler konusunda şehadet edebilirler, çünkü onları kendi gözleriyle görmüşlerdir. (Mevdudi)

Bir gece,

Ayette sözü edilen olayın bir gece vakti meydana geldiği tartışmasızdır. Ama bu gecenin hangi gece olduğu, ayette geçen diğer sözcüklerin açıklamaları yapıldıktan sonra, ileride belirtilecektir.
Kul
Olayın kahramanı olarak ayette bahsi geçen kulun, adı sanı açıklanmamasına rağmen ittifakla peygamberimiz Muhammed (as) olduğu kabul edilmiş ve bu konuda farklı bir görüş ileri sürülmemiştir. Çünkü eski ve yeni tüm din bilginleri, Alak ve Cinn surelerinde geçen
عبدkul”un, Necm suresinin 3. ve Tekvir suresinin 22. ayetlerinde geçen “ صاحبكم sahibüküm [arkadaşınız]” ifadesi ile kastedilenin ve Kadir suresinin 2. ayetindeki “ وما ادراكve ma edrake [… sana]” şeklindeki hitabın muhatabının peygamberimiz Muhammed olduğunda, dolayısıyla buradaki “kul”un da yine peygamberimize yönelik olarak kullanıldığında en başından beri aynı fikirde olmuşlardır.
Mescid-i Haram’dan
Gerek tüm din ve dil bilginlerine, gerek tüm tarih ve coğrafya kaynaklarına göre ve gerekse hem Arap hem Rum şair ve yazarlarının eserlerinde yer aldığına göre, Mescid-i Haram, Kâbe’dir. Çünkü Kâbe’nin haram, yani savaşın, kavganın yapılmadığı, yapılmayacağı “güvenli bölge / güvenli mescit” olarak bilinmesi İslâm öncesine dayanmaktadır. Bu sebeple ayette geçen “Mescid-i Haram” tartışmasız olarak “Kâbe”dir.
Mescid-i Aksa’ya
Konumuzu aydınlatacak hususlardan biri, sıfat tamlaması şeklindeki bu ifadedir. Peygamberimizin bir gece Mescid-i Haram’dan yürütüldüğü [yürüyerek gittiği] Mescid-i Aksa’nın neresi olduğunun doğru bilinmesi önem arz etmektedir.
Rivayetlere dayalı yorum yapanlar, konumuz olan ayette geçen Mescid-i Aksa’nın bugün Kudüs’te bulunan mabet olduğunu ileri sürerek kitaplara bu şekilde yazılmasını sağlamışlar ve bu yanlışı âdeta dayatmışlardır. Dolayısıyla bugün Mescid-i Aksa denilince çoğunluğun aklına Kudüs’teki mescit gelmektedir. Bu yanlış bilginin üstüne bir de bu konuda uydurulmuş çok sayıdaki rivayetin etkisi eklenince, Müslümanlar arasında peygamberimizin Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya yürüyerek gittiği, hatta oradan da göklere çıktığı yolunda bir inanç oluşmuştur.
Hâlbuki “Mescid-i Aksa” ismi sadece üç rivayette yer almakta, o rivayetlerde de bu mescidin nerede olduğu hakkında herhangi bir ifade bulunmamaktadır. Diğer taraftan, Kudüs’te bulunan tapınağın kastedildiği rivayetlerde ise, bu tapınak hep Beytü’l-Makdis adıyla anılmaktadır.
Mübarek yerin neresi olduğu Kur’an’da bildirilmiştir:
İnsanlar için konulan ilk ev, Bekke [Mekke]’deki mübarek ve âlemlere rahmet olan evdir. (Âl-i Imran/96)
Yani, mübarek yer Kâbe’dir, diğer adıyla Mescid-i Haram’dır. Mescid-i Haram, “Haram bölgenin mescidi” demek olduğuna göre, merkezinde Kâbe’nin bulunduğu haram/mübarek/bereketli bölgenin sınırları belirlenmelidir ki, bu bölgenin kenarlarının nereleri olduğu da tespit edilebilsin.
Mekke ve Kâbe’yi konu alan tüm belgelerde haram/mübarek/bereketli bölgenin sınırları şöyle belirlenmiştir:
- Kâbe’den Medine yolu istikametine dört mil,
- Kâbe’den Yemen yolu istikametine altı mil,
- Kâbe’den Taif yolu istikametine on bir mil,
- Kâbe’den Irak yolu istikametine yedi mil,
- Kâbe’den Ci’rane vadisi istikametine dokuz mil,
- Kâbe’den Cidde yolu istikametine on mil.
Bu durumda, konumuz ayette sözü edilen Mescid-i Aksa, yukarıda sınırları belirlenmiş olan bölgenin hemen dışında, kenarında olmalıdır. Yani, adı Abdülmelik b. Mervan tarafından bu ayetlerin inişinden en az 50 sene sonra Mescid-i Aksa olarak konulmuş Kudüs’teki mescidin ayette sözü edilen Mescid-i Aksa olması mümkün değildir.

PEYGAMBERİMİZİN YÜRÜTÜLÜŞ NEDENİ:
Ayetlerimizden gösterelim diye ...
Ayette bildirildiğine göre; Allah’ın kulu [Muhammed (as)], kendisine bir takım ayetler gösterilmek üzere, bir gece, Mescid-i Haram’dan, mübarek kılınmış yerin kenarındaki Mescid-i Aksa’ya yürütülmüştür.
Rabbimiz hem bu gösteriyi hem de ayetlerini “nerede” ve “nasıl” gösterdiğini Necm suresinde açıklamıştır. Konunun öneminden dolayı, Necm Suresi’nin ilgili bölümünün yeniden okunmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz. (Tebyînü’l-Kur’an; c:1, s:405-415)
Kısaca özetlemek gerekirse, Necm suresinin ilgili ayetleri çarpıtılmış ve Allah`a ait olan nitelikler maalesef Cebrail`e yakıştırılarak Kur`an`ı vahyedenin Cebrail olduğu ileri sürülmüştür. Necm Suresi’nin ilgili ayetlerinde vahyi kimin öğrettiği isimle değil, sıfatlarla açıklanmıştır. Bu sıfatlar Yüce Allah’ın sıfatlarıdır. Halbuki rivayetçiler bu sıfatları Cebrail`e vermişler, 10. ayette peygamberimizin Cebrail`e kul olması anlamı ortaya çıkınca da işin içinden çıkamayarak bin bir safsata uydurmuşlardır. Kur`an`ı öğretenin Cebrail olduğunu söylemek, Kur`an`a tamamen terstir.
Tekrar konumuza dönersek; “Kulunu [Muhammed (as)’ı] ... Mescid-i Aksa’ya yürüten” ifadesinden, peygamberimizin yürümesinin ve mucizelerden en büyüğünü görmesinin geceleyin gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Yürüyüşün bir gece vakti vuku bulduğu, hem “leylen [geceleyin]” zarfıyla hem de “gece yolculuğu” anlamına gelen “esra” fiili ile vurgulanmaktadır

Bu gecenin nasıl bir gece olduğu hakkında Kur’an’da şu bilgiler verilmiştir:
- Bu gece mübarek bir gecedir:
Hâ Mîm. O ayan-beyan gösteren Kitap’a yemin olsun ki, Biz onu mübarek/ kutlu/ bereketli bir gecede indirdik. Hiç kuşkusuz biz uyarıcılarız. (Duhan/1-3)
- Bu gece Kadir gecesidir:
Biz o Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik. (Kadr/1)
Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, İsra suresinin 1’inci, Duhan suresinin 4’üncü ve Kadir suresinin 1’inci ayetlerinde geçen “gece” aynı gecedir.
Bakara/185’te ise bu gecenin Ramazan ayında olduğu açıklanmıştır. Ancak hangi yıldaki Ramazan ayının kaçıncı gecesi olduğu Kur’an’da bildirilmemiştir. Rabbimizin bilgi vermediği birçok konuda olduğu gibi bu konuda da rivayetler ortaya çıkmış, bunların en sağlam kabul edilenlerinin birinde “Hicretten bir sene evvel olduğu” (Mükatil); diğerinde ise Enes ve Hüseyin’den naklen “Muhammed (as) henüz peygamber olmazdan evvel” (Zemahşerî; Keşşaf) denmiştir. Pek tabiîdir ki, bu olay peygamberimizin elçilik görevi almasından 1-2 saat önce gerçekleşmiştir. Çünkü ayette bildirildiğine göre, peygamberimiz, Mescid-i Haram’dam Mescid-i Aksa’ya, kendisine bir takım ayetler gösterilmek, yani peygamber yapılmak, vahyedilmek için yürütülmüştür. Nitekim Necm suresinden öğrendiğimize göre, peygamberimiz, bu yürüyüşün sonunda, Mescid-i Aksa’daki son sidre ağacının yanında ilk vahyi almış ve “Kul Muhammed” olarak geldiği “Cennetü’l-Meva”dan “Elçi Muhammed (as)” olarak ayrılmıştır.
Şüphesiz O, en iyi işitenin, en iyi görenin ta kendisidir. H.Yılmaz





 

Ayetin başında yer alan “ve” bağlacı, sırlarla dolu Gece Yolculuğu'nun -ve dolayısıyla Miraç vakasının- Hz. Musa'ya lütfedilen vahiy gibi yüksek düzeyde ve benzer mahiyette, ilahî lütuf eseri tecrübeler olduğunu işaret etmektedir. Kur’an'da 4:164'de, “Allah, Musa'ya sözünü söyledi,” yani doğrudan (teklîmen) konuştu diye buyurulmaktadır; ayrıca bkz. 7:143-144 ve özellikle, Allah'ın Hz. Musa'ya “... seninle konuşarak sana insanların arasında üstün bir yer ayırdım” sözünün geçtiği 144. ayet. Surenin başında yer alan “yüceliğinde sınır olmayan O [Allah] ki, kulunu geceleyin, bazı alametlerimizi göstermek için ... götürdü” ifadesinde de aynı dolaysız rabıtaya ya da aynı doğrudan tecrübeye ilişkin bir atıf vardır (bkz. yukarıda 2. not; ayrıca Ek IV). Bunun yanında bir de, burada ve Kur’an'ın başka pek çok yerinde görülen İbranîlerin dinî tarihine ilişkin göndermeler, onların peygamberlerine indirilen vahiylerin Tevhid inancının (monoteizmin) ilk ifade biçimlerini temsil ettikleri gerçeğine işaret etmek içindir ki bu, tevhid inancının yeniden tebliğ edilmesinde ideolojik açıdan büyük bir önem taşımaktadır.

Vekîl terimi, “[bir başkasına ait] iş ya da sorunların çözüm için emanet ya da havale edildiği kimse”yi yahut, “[bir başkasının] davranışından sorumlu olan kimse”yi ifade eder. Allah için kullanıldığı zaman, bazan “koruyucu” (3:173'de olduğu gibi) yahut, “destekçi/savunucu” (4:109'da olduğu gibi) ya da “‘alâ külli şey’in” ifadesiyle birlikte, (6:102 ve 11:12'de olduğu gibi) “her şeyi gözetiminde tutan” anlamında kullanılmaktadır. Yukarıdaki ayette (39:62'de olduğu gibi) terim belirgin bir biçimde, yarattığı varlıkların ve nesnelerin kaderlerinin belirlenmesi konusunda münhasıran Allah'ın nüfûz ve kudret sahibi olduğunu ifade etmektedir. M.Esed

Surenin 2. ayetinden başlayıp 9. ayetine kadar devam edecek olan bu bölümde, peygamberimizin çağdaşı olan İsrailoğulları, geçmişte başlarına gelenler hatırlatılarak uyarılmaktadır. Bu uyarı, hem uzak hem de yakın tarihî geçmişleri dile getirilerek yapılmaktadır.
Konumuz olan 2, 3. ayetlerdeki uyarılarda; Allah’ın astlarından “vekil” edinmesinler diye onlara kılavuz olarak kitap yollandığı bildirilmekte, ayrıca Nuh peygamber gibi çok şükreden bir atanın soyundan olmaları sebebiyle, onların da ataları Nuh gibi çok şükreden ve “vekil” olarak sadece Allah’ı tanıyan kullar olmaları istenmektedir.
“Vekil” sözcüğü “Rabb” sözcüğüyle eş anlamlı olup “var eden, varlığı sürdüren, gelişim ve evrimi programlayan, rızk veren ve koruyan” demektir. Bu sözcüğün anlamı ile ilgili ayrıntı, Furkan suresinin sonunda bulunan “Vekâlet - Vekil - Tevekkül” başlıklı yazımızda mevcuttur. (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3, s: 391-400)
Nuh peygamber, tarih öncesi çağda yaşadığı için aslında tüm insanların atası durumundadır. Burada İsrailoğullarının atası olarak nitelenmesi, İsrailoğullarına verilen özel mesaj sebebiyledir. Bu nitelemeyle sanki İsrailoğullarına: “Sizin dedeniz olan Nuh çok şükreden bir kuldu. Kendisine verilen her nimeti Rabbinden bilir ve karşılığını Allah için öderdi. Siz, onun zürriyetisiniz. Öyleyse atanız gibi yapın” denilmiştir. H.Yılmaz


Lafzen, “kitapta” -burada sözcük cins belirten anlamıyla ve muhtemelen Tevrat'ta yer alan (Levililer xxvi, 14-39 ve Tesniye xxviii, 15-68) gaybî haberlere, ayrıca İşaya'nın, Yeremya'nın, Hz. Yahya ve İsa'nın ön uyarılarına işaret etmek üzere kullanılmıştır.

Hem Kitâb-ı Mukaddes, hem de Kur’an İsrailoğulları'nın pek çok kere Allah'ın koyduğu yasalara baş kaldırdıklarından söz ettiğine göre, “iki defa” (merrateyni) ifadesinin burada sadece iki kez olan bir şeyi değil, fakat daha çok İsrailoğulları tarihinin iki ayrı ve uzun dönemini işaret ettiğini söylememizi haklı kılacak gerekçelere sahibiz. M.Esed

Ayette geçen ‘ibâd terimi, isteyerek ya da zorunlu olarak hepsi Allah'ın iradesine boyun eğmek durumunda olduklarına göre, yaratılmış varlıkların her türünü içine almakta (karş. 13:15 ve ilgili 33. not) ve burada açıktır ki, özellikle insanlara işaret etmektedir. Muhtemeldir ki, “kavgada çok çetin kullarımız” tabiri, M.Ö. 7. yüzyılda Filistin'i istila edip İbranî ulusunun büyük kısmının (on “kayıp kabile”) yok olmasına sebep olan Asurlular ve onlardan yüz yıl kadar sonra Süleyman Mâbedi'ni yıkıp İsrailoğulları'ndan kalanları da tutsak alarak yurtlarından çıkaran Babilliler, ya da tek “dönem” teşkil etmek üzere bütün bu olayların her ikisiyle birden ilgilidir (bkz. önceki not). Allah'ın tevbeye yanaşmayan günahkarlar üzerine sıkıntılar ya da felaketler “göndermesi”, Kur’an'ın başka yerlerinde olduğu gibi burada da, insan hayatının ve özellikle de ulusların ve toplumların ortak hayatının uzun vadede bağlı olduğu sebep-sonuç yasalarını işaret için kullanılan deyimsel bir ifadedir. M.Esed

Burada Asurluların ve Babillerin İsrailoğulları'nı helak etmesi kastedilmektedir. Bunun tarihi arka planını sadece yukarıda zikredilen "Peygamberlerin sahifelerinden anlamak mümkün değildir. Allah'ın vahyolunan Kitabına inandıklarını iddia eden bu kavmi insanların önderi seviyesinden indirip en zelil ve hakir bir kavim haline getirmesine neden olan durum ve şartların tam anlaşılabilmesi için İsrailoğulları'nın tarihini özetle zikretmekte fayda vardır.
Hz. Musa'nın (a.s) ölümünden sonra İsrailoğulları, Filistin'e girdiklerinde Filistin'de, Hittiler, Kenanlılar, Perizziler, Filistinliler, Yebusiler, Hiviler, Amoriler vardı. Bu topluluklar putperestliğin en kötü şekillerini benimsemişlerdi. En büyük ilâhları, tüm ilâhların babası olarak kabul ettikleri ve boğa-heykelleri ile temsil edilen "Ayl" idi. Onun eşi "Aşera" idi ve bu ikisinden türemiş yetmişe yakın tanrı ve tanrıça vardı. Bunların arasında en güçlü tanrı olarak Baal kabul ediliyordu ve onun yağmur ve büyüme ilâhı ve göklerin ve yerlerin rabbi olduğuna inanılıyordu. Onun karısına kuzey bölgelerinde Anathotu, Filistinde ise Ashtaroth deniliyordu. Bu ikisi aşk ve üreme tanrıçalarıydı. Bunların yanısıra, ölüm tanrısı, hastalık ve kıtlık tanrısı ve sağlık tanrıçası gibi tabii olay ve dünyevi güçlere atfedilen bir sürü tanrı ve tanrıça vardı. Bu insanlar tanrı ve tanrıçalarına o denli aşağılık ve pis özellikler atfettiler ki en ahlâksız kimse bile böyle bilinmekten kaçınır. Tapınma ve dayanma açısından böyle tanrılar edinen bir topluluğun ahlâkî yönden en kötü dejenerasyonlardan uzak kalamayacağı açıktır; çağımızda yapılan arkeolojik kazılar da bunu göstermektedir.
Çocukların kurban edilmesi onlar arasında çok yaygın bir gelenekti. Onların ibadet yerleri sanki geneleve dönüşmüştü. İbadet yerlerinde kadınlar dini fahişeler olarak yer alıyor ve onlarla ilişki kurmak ibadet ve tapınmanın bir parçası olarak kabul ediliyordu.
Tevrat'ta verilen emirlerde İsrailoğulları'na açıka bu toplulukları yok etmeleri, Filistini onlardan almaları, bu insanlarla karışmaktan kaçınmaları ve ahlâkî ve ideolojik zayıflıklardan kaçınmaları emredilmekteydi.
Fakat İsrailoğulları Filistin'e girer girmez bu hidayeti (yol göstermeyi) bir kenara attılar. Sadece birleşik bir krallık kurmayı becerememekle kalmadılar aynı zamanda kavmiyetçiliğin dar görüşlülüğü içine hapsolundular. Her kabile fethedilen topraklardan bir kısmını ele geçirip bağımsız bir devlet kurmak istiyordu. Aralarındaki bu birlik eksikliği hiç bir kabilenin topraklarından putperestleri atmasını sağlayacak güce sahip olamamasını sağladı. Böylece hepsi de putperestlere kendi topraklarında yaşama izni vermek zorunda kaldılar. Bunun yanısıra fethedilen topraklar içinde İsrailoğulları'nın başa çıkamadığı bazı putperest şehir devletleri de kalmıştı. Yukarıda an: 6'da Mezmurlar'dan yapılan alıntıda değinilen nokta işte budur.
Bu putperest topluluklarla karışmanın birinci sonucu İsrailoğulları'nın putperest olmaları ve yavaş yavaş başka kötülüklere de alışmalarıdır. Bu noktaya Hakimler'de şöyle değinilmektedir; "İsrailoğulları Rabbin gözünde kötü olanı yaptılar ve Baallara kulluk ettiler. Kendilerini Mısır diyarından çıkaran, atalarının ilâhı olan Rabbi bıraktılar ve etraflarında olan milletlerin ilâhlarından olan başka ilâhların ardınca yürüdüler ve onlara eğildiler. Rabbi öfkelendirdiler. Rabbi bırakıp Baala ve Astartilere kulluk ettiler." (Hakimler 2: 11-13)
İsrailoğulları'na isabet eden ikinci akibet ise, fethetmedikleri şehir devletlerinin ve topraklarına hiç dokunmadıkları Filistinlerin birleşip arka arkaya yaptıkları saldırılarla Filistinin büyük bir bölümü ele geçirmeleri ve sonunda Kutsal Tabut'u da elde etmeleridir. En sonunda İsrailoğulları bir kralın yönetiminde birleşmeleri gerektiği sonucuna vardılar ve Samuel peygamber onların isteği üzerine M.Ö. 1020'de Talut'u onlara kral tayin etti. (Ayrıntılar için bkz. Bakara: 246-248 ve an: 268-270)
Birleşik krallık üç kral tarafından yönetildi: Talut (M.Ö. 1020-M.Ö. 1004), Davud Peygamber (M.Ö. 1004-M.Ö. 965), Süleyman Peygamber (M.Ö. 965-M.Ö.926). Bu krallar Hz. Musa'nın (a.s) ölümünden sonra İsrailoğulları'nın yarım bıraktığı görevi tamamladılar. Kuzeydeki Finike devleti ve güney kıyıdaki Filistin devleti dışındaki tüm devletleri ele geçirdiler, bu iki devleti de haraca bağladılar.
Hz. Süleyman'ın (a.s) ölümünden sonra İsrailoğulları tekrar sapıttılar ve kendi aralarında çarpışıp biri başkenti "Samaria" olan Kuzey Filistin ve Ürdün'de İsrail krallığı, diğeri başkenti Kudüs olan güney Filistin ve Edom'da Yuda krıllağı olmak üzere iki krallığa ayrıldılar. Bu iki krallık da başlangıçtan beri didişme üzerine kurulmuşlardı ve sonuna dek de böyle devam etti.
Komşu toplulukların ideolojik ve ahlâkî zayıflıklarından ilk önce etkilenen İsrail krallığının yöneticileri ve halkı oldu. Özellikle kral Ahab'ın putperest Zidon prensesi Yezebel ile evlenmesinden sonra, putperestlik ve diğer kötülükler devletin önderliğinde kontrolsüzce yayılmaya başladı. İlyas ve Elişa peygamberler bu tufanı durdurmak için ellerinden geleni yaptılar, fakat hızla bozulan ve sapıtılan İsrailoğulları onları dinlemediler. En sonunda Allah'ın İsrailoğulları'na bir gazabı olarak Asurlular M.Ö. 900 yılından itibaren Filistin'e sayısız saldırılar düzenlediler. Bu dönemde Amos (M.Ö. 787-747) ve Hoşça (M.Ö. 747-735) peygamberler çıktılar ve İsrailoğulları'nı tekrar tekrar uyardılar. Fakat bu sapık topluluk onların uyarılarını dinlemedi ve tüm sınırları çiğnedi. Amos Peygamber, İsrail kralı tarafından Samaia'dan sürgün edildi ve ülkede davetini yayması yasaklandı. Bundan çok kısa bir süre sonra İsrail krallığı ve topluluğu üstüne Allah'ın gazabı indi. Asur kralı Sargon M.Ö. 71'de Samaria'ı aldı ve bu kuzey krallığına bir son verdi. İsrailoğulları'ndan binlercesi kılıçtan geçirildi; ileri gelenlerinden 27 bini de anayurtlarından çıkarılıp Asur imparatorluğunun doğu sınırları tarafına dağıtıldı ve imparatorluğun diğer bölgelerinden gelen gruplarla değiştirildi. Kendi memleketlerinde kalan İsrailoğulları'ndan bir grup ise yabancılarla karıştıkları için yavaş yavaş ulusal ve kültürel kimliklerini kaybettiler.
İsrailoğulları'nın güney Filistin'de kurdukları Yuda Krallığı dedikleri diğer krallıkta Hz. Süleyman'ın (a.s) ölümünden sonra küfre saptı. Fakat bunların ahlâkî bozulmaları diğer krallığa göre daha yavaş gerçekleşti. Bu nedenle tarih sahnesinde daha uzun kalabildi. Daha sonra, aynen İsrail krallığı gibi sürekli saldırılara uğradı, şehirleri harap edildi, başkenti kuşatıldı. Fakat bu krallık Asurlular tarafından tamamen yok edilmedi, sadece haraca bağlandı. Daha sonraları İşaya ve Yeremya peygamberlerin tüm çabalarına rağmen Yuda halkı putatapıcılıktan ve diğer kötülüklerden vazgeçmeyince Babil Kralı Nebukadnazar M.Ö. 598'de Kudüs dahil tüm Yuda krallığını ele geçirdi ve Yuda kralını da esir aldı. O zaman bile İsrailoğulları yola gelmediler ve Yeremya Peygamberin sözlerine ve uyarılarına kulak asmadılar. Durumlarını düzeltecekleri yerde Babillilere isyan edip yönetimi ele geçirmeyi planladılar. En sonunda Nebukadnazar M.Ö. 'de Yuda'yı istila edip tüm önemli şehirleri yerle bir ederek onları ağır bir şekilde cezalandırdı. Kudüs'ü ve Hz. Süleyman'ın mabedini yerle bir etti ve taş üstünde taş bırakmadı. İsrailoğulları'nın çoğunu oradan çıkardı ve onları çevre ülkelere dağıttı. Geride kalan topluluk, çevre topluluklar tarafından lanetlendi ve her tür kötülüklere maruz kaldı.
Bu, İsrailoğulları'na uyarı olarak verilen ilk felaket ve bunun sonucu çektikleri ilk ceza idi.
Hz. Musa'dan sonra Filistin
Açıklama:
Hz. Musa'nın (a.s.) ölümünden sonra İsrailoğulları Yeşu'nun önderliğinde bütün Filistin'i ele geçirdiler, fakat birleşik bir krallık kurmak yerine bütün toprakları miras olarak aralarında paylaştırlar.
Bu harita Filisitin'in nasıl parçalandığını ve İsrailoğullarının 12 kabilesi tarafından nasıl alındığını gösterir. Bu 12 kabile şunlardı: Yuda, Simeon, Dan, Benjamin, Efraim, Reuben, Gad, Manasseh, İssacher, Zebulun, Haftali, Aşer.
Zayıf ve parçalanmış oldukları için Tevratın, putperest Kenarlıları Filistin'den çıkarma emrine yerine getiremediler. Kenanlılar onların aralarında yaşamaya devam etti ve güçlü şehir devletleri kurdular. Kitab-ı Mukaddes Talut'un zamanına kadar Sidon, Tyre, Dor, Meggiddo, Beth-Shaan, Gezer, Kudüs, ... vs. gibi şehirlerin Kenanlıların elinde kaldığını ve onların putperest kültürününü İsrailoğulları'nı etkilediğini söyler.
Bunun da ötesinde İsrail sınırları çevresinde hala güçlü devletler vardır. Filistiler, Edomiler, Moabiler ve Ammoniler daha sonralara İsrail'e sürekli saldırılar düzenlemişler ve topraklarından büyük bir bölümünü ele geçirmişlerdir. Eğer Allah'ın rahmeti olmasa ve Talup zamanında birleşmiş olmasalar İsrailoğulları Filistin'den bile sürülebilirdi. Mevdudi

Lafzen, “hamle sırasını onlardan size döndürdük” -Öyle görünüyor ki, bu ifade Yahudilerin M.Ö. 6. yüzyılın son çeyreğinde Babil tutsaklığından ya da sürgününden dönüp, ulusal örgütlenmelerini kısmen yeniden gerçekleştirdikleri ve yıkılan eski mâbedlerinin yerine bir yenisini yaptıkları günleri îma ediyor. M.Esed

Burada, Babililere esaretten kurtulduktan sonra İsrailoğulları'na (yani Yuda halkına) verilen mühlet kastedilmektedir. İsrail ve Samaria halkı ahlâkî yönden bir kez çöktükten sonra tekrar düzelemediler. Fakat Yuda halkı arasında hâlâ hakka uyan ve diğer insanları da doğru yola çağıran insanlar vardı. Bunlar Yuda'da kalanları doğru yola çağırma görevlerine devam ettiler ve Babil'e ve diğer memleketlere sürülenleri de pişman olup tevbe etmeye davet ettiler. En sonunda Allah'ın rahmeti yardıma geldi. Babil'in çöküşü başladı. Pers Krali Hüsrev M.Ö. 529'da Babil'i aldı ve ertesi yıl İsrailoğulları'na anayurtlarına dönme izni veren bir kanun çıkarttı. İsrailoğulları kafileler halinde vatanlarına dönmeye başladılar ve bu manzara uzun bir süre devam etti. Hüsrev İsrailoğulları'na Süleyman'ın Mabed'ini tekrar yapma izni de verdi, fakat orada yerleşik bulunan komşu topluluklar buna karşı çıktı. En sonunda Darius Ison Yuda kralının torunlarından biri olan Zerubbabel'i M.Ö. 522'de Yuda'nın yöneticisi olarak atadı. O da Yeşu ve Zekeriya ve Haggay peygamberlerin gözetiminde Mabedi tekrar inşa ettirdi. M.Ö. 458'de Ezra bir grup sürgün vatandaşıyla Yuda'ya vardı ve Pers Kralı Artahşaşta ona şöyle bir ferman yazdı:
İsrail ve Yuda'nın Beni İsrail Krallığı
Makkabilerin yönetimindeki Filistin
"Ve sen Ezra, nezdindeki Allah'ın hikmetine göre amirler ve hakimler koy; ta ki ırmağın öte tarafında olan bütün kavme, senin ilâhının şeriatını bilenlerin hepsine hükmetsinler ve bilmeyene öğretin.
Ve her kim senin ilâhının şeriatını ve kralın emirlerini yapmazsa gerek ölüm, gerek sürgün, gerek mal müsaderesi, gerekse hapis için hemen hüküm icra olsun."
(Ezra 8: 25-26)
Bu fermandan yararlanan Ezra, Hz. Musa'nın (a.s) dinini tekrar ikame etmek için uğraştı. İsrailoğulları'ndan tüm doğru ve iyi insanları topladı ve güçlü bir organizasyon kurdu. Tevrat'ı içeren Pentateuch'u (Kitab-ı Mukaddes'te Eski Ahid'in ilk beş kitabı-çev.) derledi ve dağıttı. İsrailoğulları'nın dini eğitimi için düzenlemeler yaptı, kanun uyguladı ve başka topluluklarla karışma sonucu yerleşen ahlâkî ve ideolojik zayıflıkları yavaş yavaş ortadan kaldırmaya başladı. Yahudileri, evlendikleri putperest kadınları boşamaya zorladı ve onlardan sadece bir tek Allah'a ibadet edecekleri ve sadece O'nun kanununa uyacakları konusunda söz aldı.
M.Ö. 445 Nehemya önderliğinde bir sürgün grubu Yuda'ya geldi. Pers Kralı Nehemya'yı Kudüs'ün yöneticisi tayin etti ve ona şehrin çevresine bir duvar yapmayı emretti. Böylece 150 yıl sonra Kutsal şehir tamamen inşa edilmiş ve Yahudi din ve kültürünün merkezi haline gelmişti. Fakat Kuzey Filistin ve Samaria'da yaşayan İsrailoğulları Ezra'nın yaptığı ıslahattan faydalanamamışlardır. Bu nedenle Kudüs'e karşılık Ceriz dağında bir tapınak inşa etmişler ve bunu Kitab Ehlinin dini merkezi yapmaya çalışmışlardı. Bu Yahudilerle, Samaria'lıları ayıran son nokta olmuştu.
Pers İmparatorluğu'nun çöküşü, Büyük İskender'in fetihleri ve Yunanlıların yükselişi ile Yahudiler biraz geriledi. İskender'in ölümünden sonra onun krallığı üçe bölündü. Suriye, Antakya başkent olmak üzere Seleucide imparatorluğuna düştü. Kral 3. Antakyus M.Ö. 198'de Filistin'i kendi topraklarına kattı. Putperest olan bu Yunanlı istilacılar, Yahudi din ve kültüründen çok rahatsız oldular. Bu nedenle ekonomik ve siyasi baskı ile Yunan hayat tarzı ve kültürünü empoze etmeye çalıştılar. İsrailoğulları'ndan büyük bir bölümünü, kendilerine yardım etmek üzere taraflarına kazandılar. Bu dışarıdan yapılan müdahale Yahudi milletini parçaladı. Aralarından bir grup hemen Yunan kıyafetlerini, Yunan dilini, Yunan hayat tarzını ve Yunan sporlarını benimsedi, fakat kendi kültür ve hayat tarzlarına bağlı kalanlar da oldu.
M.Ö. 175'te 4. Antakyus (kendisine tanrının tezahürü anlamına gelen Epiphanes denirdi) tahta geçtiğinde Yahudi din ve kültürünü ortadan kaldırmak için elinden geleni yaptı. Kudüs'teki Kutsal Mabed'e putlar koydu ve Yahudileri bunlara secde etmeye zorladı. Onların ibadet şekillerini ve sunakta kurban kesmelerini yasakladı ve bunun yerine Yahudilerin putlara kurban kesmelerini emretti. Evlerinde Tevrat bulunduranlara, cumartesi (sebt) yasağına uyanlara veya çocuklarını vaftiz edenlere ölüm cezası uyguladı. Fakat Yahudiler bu baskılara boyun eğmediler ve tarihte Makkabi İsyanı diye bilinen bir isyan başlattılar. Yunanlılardan etkilenen diğer Yahudiler, Yunan tarafına sempati duyuyor ve Makkabi İsyanını bastırmak için Antakya'daki despotlarla işbirliği yapıyorlardı. Fakat hala Ezra'nın günlerindeki havaya sahip olan sıradan Yahudiler Makkabilerle birlik oldular ve Yunanlıları yenip M.Ö. 67'ye kadar gücünü koruyan bağımsız bir din devleti kurmayı başardılar. Bu devlet zamanla genişledi ve bir zamanlar Yuda ve İsrail krallıklarına ait olan tüm toprakları ele geçirdi. Hatta Hz. Davud (a.s) ve Hz. Süleyman (a.s) zamanında bile fethedilemeyen Filistiye'nin bir bölümünü de ele geçirdiler.İşte bu ayetin tarihsel arka planı budur. Mevdudi

Lafzen, “yüzlerinizi karartan”. Yüz insan bedeninin en gözönünde ve ruh durumunu hemen ve en iyi biçimde yansıtan kısmı olduğu için çoğu zaman insanın tüm varlığını ifade eden bir mecaz olarak kullanılır; bunun içindir ki “birinin yüzünü karartmak” ifadesi onu bütünüyle “onursuz kılmak” yahut “onurunu bütünüyle ayak altına almak” ifadesiyle eş anlamlıdır. Bu pasaj, kuvvetle muhtemeldir ki, İkinci Mâbed'in ve Yahudi eyaletinin M.S. 70 yılında Titus tarafından yakılıp yıkılmasını îma etmektedir. M.Esed

İkinci çöküş ve bunun cezası da şöyledir:
Makkabilerin başlattığı ateşli dinî ve ahlâkî hava yavaş yavaş etkisini kaybetti ve bunun yerine dünya sevgisi ve dış görünüşe verilen önem artmaya başladı. Aralarında ayrılıklar çıktı ve Roma generali Pompey'i kendileri Filistin'e davet ettiler. Pompey M.Ö. 63'de dikkatini bu topraklara yöneltti ve Kudüs'ü alarak Yahudilerin siyasi özgürlüğüne bir son verdi. Fakat Romalı fatihler bu toprakları doğrudan yönetim yerine yerel liderler aracılığıyla yönetmeyi tercih ediyorlardı. Bu nedenle Filistin'de yerel bir yönetim kuruldu. Bu görev M.Ö. 40 yılında akıllı bir Yahudi olan Herod'un eline geçti. Bu yönetici büyük Herod olarak bilinir. Herod M.Ö. 40'tan, M.Ö.4'e dek Filistin Ve Ürdün'ün tümünü yönetti. Herod bir taraftan Yahudileri memnun etmek için dinî liderleri koruyor, bir taraftan da Roma imparatorluğuna bağlılığını göstererek Sezar'ı memnun ediyor ve Roma kültürünü yaymaya çalışıyordu. Onun yönetimi döneminde Yahudiler çok dejenere oldular ve ahlâksızlığın en kötü seviyelerine düştüler.
Herod'un ölümünden sonra krallığı üçe ayrıldı. Oğlu Archelaus, Samaria, Yuda ve kuzey Edom'un yöneticisi oldu. Fakat M.S. 6'da Sezar Agüstüs, onu yöneticilikten aldı ve yerine Romalı bir yönetici getirdi. Bu durum M.S. 41'e kadar devam etti. İşte bu sıralarda Hz. İsa (a.s) İsrailoğulları'nı islah etmek için ortaya çıkmıştı, fakat Yahudi liderleri onu kabule yanaşmıyordu, hatta onun Roma yöneticisi Pontus Pilate tarafından ölüm cezasına çarptırılması için ellerinden geleni yapmışlardı.
Herod'un ikinci oğlu Herod Antipas, kuzey Filistin'de Galile ve Ürdün'ün yöneticisi oldu. Bir dansözün isteği üzerine Hz. Yahya'nın (a.s) başını kestiren işte bu kraldır.
Herod'un üçüncü oğlu Philip, bir tarafta Yermuk nehri, diğer tarafta Hermon dağı tarafından çevrelenen bölgeyi devraldı. Philip Yunan ve Roma kültüründen, hem babasından, hem de kardeşlerinden çok daha fazla etkilenmişti. Bu nedenle hakkın tebliğ edilmesi, Filistin'in diğer bölgelerindeki etkinin çok az bir bölümünü bile burada gösteremezdi.
M.S. 41'de Romalılar, Herod'un torunu Herod Agripa'yı bir zamanlar Herod tarafından yönetilen toprakların yöneticisi tayin ettiler. Yönetime geçtikten sonra bu adam Hz. İsa'ya (a.s) tabi olanlara elinden gelen işkenceyi yaptı. Havarilerin önderliğinde insanlar arasında Allah korkusunu ve güzel ahlâkı yaymak için girişilen hareketin başını ezmek için tüm gücünü kullandı.
Yahudilerin genelinin ve dini liderlerinin ne durumda olduklarını anlayabilmek için Hz. İsa'nın (s.a) dört İncil'de yer alan vaazlarında onlara yönelttiği eleştirilere bir göz atılmalıdır. Yahya (a.s) gibi bir din adamı onların gözü önünde öldürülmüş fakat bu barbarlığa karşı hiç kimse sesini çıkarmamıştır. Daha sonra topluluğun dini liderlerinin hepsi sözbirliği ile Hz. İsa'nın (a.s) ölüm cezasına çarptırılmasını istemişlerdir. Bu azgınlığa yas tutacak sadece bir kaç doğru insan vardı. Bunun da ötesinde Pontius Pilate; "Âdet üzere Fısıh Bayramı nedeniyle hangi mahkumu serbest bırakalım: İsa'yı mı yoksa hırsız Barabbas'ı mı?" diye sorduğunda hep bir ağızdan "Barabbas" diye bağırdılar. Bu Allah'ın İsrailoğulları'na verdiği son şanstı, artık bundan sonra onların kaderi mühürlendi.
Bundan kısa bir süre sonra Yahudilerle Romalılar arasında bir anlaşmazlık çıktı ve bu Yahudilerin M.S. 64-66 yıllarında açık bir isyan başlatmalarına neden oldu. Ne II. Herod Agrippa, ne de Roma maliye memuru Floris bu isyanı bastırmayı başaramadılar. En sonunda Romalılar büyük bir askeri güçle saldırdılar ve M.S. 70'te Titus, Küdüs'ü zor kullanarak aldı. Yaklaşık 133.000 kişi kılıçtan geçirildi, 67 bin kişi esir alındı ve binlercesi Mısır madenlerinde ve başka ülkelerde çalıştırılmak üzere götürüldü. Bunlar ya arenalarda vahşi hayvanlara yem oluyor, ya da kılıçla çalışan savaşçıların hedef tahtası olarak kullanılıyorlardı. Bütün uzun boylu ve güzel kızlar fetih ordusu tarafından alındı. Kutsal Kudüs şehri ve Kutsal Mabet yerle bir edildi. Bundan sonra Filistin'de Yahudi etkisi o denli zayıfladı ki Yahudiler iki bin yıldır güç kazanamadılar ve Kutsal Mabet hiç bir zaman tekrar inşa edilemedi. Daha sonraları Roma imparatoru Hadrian Kudüs'ü inşa ettirdi, fakat adını değiştirerek "Aielia" koydu. Fakat Yahudiler yüzyıllarca Kudüs'e giremediler. Bu, Yahudilerin ikinci kez sapmaları nedeniyle çektikleri cezaydı. Mevdudi

Her ne kadar bu uyarı, İsrailoğulları'na yapılan hitabın sonunda parantez içi olarak yer almışsa da bunun Yahudilere hitap etmediği ve sadece baştaki bölümünün onlara hitap ettiği söylenemez. Aslında tüm hitap Mekkeli müşriklere yöneliktir. Fakat burada onlara doğrudan hitap edilmemiş, onları uyarmak için İsrailoğulları'nın tarihinden önemli olaylar sunulmuştur. Mevdudi

İsrailoğullarının Cezalandırılışına Dair İki Önemli Olay:
1- M. Ö. 8. yüzyılın sonlarında Asur Kralı`nın Yahudilerle savaşarak Filistin bölgesinin geneline hükmeden İsrail devletine son vermesi; onları yurtlarından sürmesi, yerlerine dışarıdan getirdikleri grupların yerleşmesidir.
2- M. Ö. 6. asrın ilk çeyreğinde, Babil kralı Buhtunnasır’ın [Nabukadnazar], İsrailoğullan`yla savaşarak "Yahuda" devletini ikinci kez yerle bir etmesi, başkentleri Orşilim`i [Beyt-i Makdis] yakıp yıkması, tapınaklarını harabeye çevirmesi, halkın genelini Babil`e sür­mesidir.
Aynı şekilde tarihin belgelediği bir başka olay daha vardır: İsrailoğulları bu iki önemli darbeden başka bir diğer darbeyi de M. Ö. 3. asırdan 1. asra kadar Şam bölge­sinde hüküm süren Yunan devletinden, ardından M. Ö. 1. asrın ilk yarılarında aynı böl­geyi hükmü altına alan Roma devletinden yediler. Filistin`e kadar Babil devletini yöne­timi altına alan Pers kralı Kurus, İsrailoğulları`na yeniden itibar kazandırdı. Bunun üze­rine başkent ve mabetlerini yeniden imar ettiler. Fakat yönetim Yunanlılar`ın eline ge­çince İsrailoğulları tekrar taşkınlıkta bulundular ve zulme başladılar. Bunun üzerine Yunan devleti onlara tavır aldı ve onları yenilgiye uğrattı. Ardından yeniden güçlendiler. Yöne­tim Roma devletine geçince isyan ettiler ve taşkınlıkta bulundular. Bunun üzerine Roma onlara dersini verdi, onları yenilgiye uğrattı. Başkentlerini ve tapınaklarını yerle bir etti. M. S. 1. asırda onlardan büyük bir topluluğu öldürdü. Geri kalan halkı darmadağın etti, mabetleri harap oldu. Bu ayetler ininceye dek durum böyle devam etti. (Derveze; Tefsirü’l-Hadis) H.Yılmaz



 

Yani, ahlakî düzgünlüğe, inceliğe ve insanın bireysel ve toplumsal yararına uygun, bunlarla uyumlu olan. Bu ifadeyle söylem, günah işlemenin ya da günahkarca bir yaşama tarzı seçmenin hakkı inkar etmekle aynı anlama geldiğini gösterdikten sonra, yeniden, bu surenin 2. ayetinde temas edilmiş olan Kur’an'ın temel temasına, yani Allah'ın peygamberlerine indirdiği vahyî mesajlar aracılığıyla insana her çağda doğru yol bilgisini ulaştırdığı fikrine dönüyor. M.Esed

2. ayette İsrailoğullarına kılavuz olarak Kitap verdiğini söyleyen Rabbimiz, burada da Müslümanlara Kur’an’ı verdiğini bildirmekte, Musa’ya verilen kitabın insanları tevhide yönelttiği gibi Kur’an’ın da en doğru, en sağlam şeye kılavuzladığını, iman edip salihatı işleyenleri büyük bir ödülle, ahirete inanmayanları ise can yakıcı bir azapla müjdelediğini açıklamaktadır.
Dikkat edilirse burada teşvik ve korkutma bir arada yapılmış, “müjde” ile başlayan cümle “tehdit” ile bitirilmek suretiyle çok farklı bir üslup kullanılmıştır. Arap edebiyatının önemli yöntemlerinden biri olan bu üslup, Kur’an’da sık sık görülmektedir.
9. ayette Kur’an için kullanılan “en sağlam şeye kılavuzlar” ifadesindeki “en sağlam şey”in ne anlama geldiğini bulmak için Cinn suresinin 3. ayetini hatırlamak gerekmektedir. Çünkü orada Kur’an için “rüşde kılavuzlar” ifadesi kullanılmıştır. Böylece bu ayette “en sağlam şey” ile kastedilenin “rüşd” olduğu ortaya çıkmaktadır.
RÜŞD
“Rüşd” sözcüğü “doğru ve eğriyi ayırt etme bilinci, zihinsel olgunluk, doğru yolu bulup ona girmek, iyi ve doğru olan şeyleri yapabilme olgunluğuna ulaşmak” demektir. (Lisanü’l-Arab, c.4, s. 148, 149 “rşd” mad.) Sözcük, Kur’an’da farklı türevleriyle 19 kez yer almaktadır [Bakara/186, 256, A’râf/146, Nisa/6, Kehf/10, 17, 24, 66, Enbiya/51, Cinn/3, 10, 14, 21, Mümin/29, 38, Hucurat/7, Hud/78, 87, 97].
“Reşit olma”, “rüşdüne erme”, “irşat etme”, “mürşit” gibi türevleri Türkçede de kullanılan “rüşd” sözcüğünün Kur’an ayetlerindeki manasını kısaca “İslâm’ın öngördüğü olgunluğa ulaşmak ve yaşamak” diye tarif etmek mümkündür.
Buna göre “rüşde kılavuzluk eden Kur’an” ifadesi, “Kur’an’ın insanları akıl kullandırtarak bilinçlendirdiği, olgunluğa ulaştırdığı, -başka bir ifade ile- kimseyi büyülemediği, kimsenin beynini yıkamadığı” anlamına gelmektedir.
Bu ayetlerde Kur’an’ın çok önemli özelliklerinden biri ortaya konularak Kur’an’ın rüşde, en sağlama iletme işini, müjde ve uyarma yöntemlerinin ikisiyle birden yaptığını göstermektedir. Kur’an’da nerede bir uyarı yapılmışsa, hemen arkasından cennet ve cehennem sahneleri verilmektedir.
SALİHATI İŞLEMEK:
“عملوا الصّلحات Salihatı işleyenler” olarak çevirdiğimiz kalıp, Kur`an`da toplam 62 ayette yer almıştır. Bu kalıbın pek çok meal ve tefsirde olduğu gibi “amel-i salih işleyenler” şeklinde çevrilmesi yanlıştır.
“اصلاح Islah”
sözcüğünden türemiş olan “salihat” düzeltmek demektir. “Salihat işlemek” ise bozuk olan şeyi düzeltmek, düzelticilik yapmak, düzeltmeye yönelik işler yapmak anlamlarına gelir.
Kur`an, bozuklukları düzeltme faaliyetinde bulunanları tek kelime ile ifade etmiş ve bu kimseleri “muslih” olarak isimlendirmiştir [Bakara; 11, 220 , A`râf; 56, 85, 170 , Hud; 117 ve Kasas; 19].
Diğer taraftan Kur`an; bu ayette geçen “hakkı ve sabrı tavsiyeleşme”, Bakara/277’de geçen “namaz kılma ve zekât verme”, Hud/23’te geçen “edep ve gönülden Allah`a boyun eğme” kavramlarını aynı ayet içinde ayrı ayrı zikretmek suretiyle “salihat”tan ayırmıştır. Yani “hakkı ve sabrı tavsiyeleşme”, “namaz kılma ve zekât verme”, “edep ve gönülden Allah`a boyun eğme” gibi hasenat, Kur`an`a göre “salihat”tan sayılmamaktadır.
Kur`an`daki bu hususlar dikkate alınarak “salihat” konusunda şunları söylemek mümkündür: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, salihatı işlemek değildir. Ama öğüt verme yolu ile namaz kılmayanı namaz kılar hale getirmek, zekât vermeyeni zekât verir hale getirmek, oruç tutmayanı da oruç tutar hale getirmek, salihatı işlemektir. Kavramın toplumsal boyutunun ise şu şekilde tanımlanması mümkündür: Bulunduğumuz zaman ve zeminde adlî, idarî, siyasî, iktisadî ve diğer alanlarda her türlü bozukluğun düzeltilmesi için gösterilecek çaba, yapılacak uygulama, salihatı işlemektir.
Bu konuda, “dışa yansımayan işler” demek olan hasenat ile salihat arasındaki fark iyi anlaşılmalıdır. Rabbimiz bu iki konu arasındaki farkı her bir haseneye on karşılık verirken [En`âm/60], salihat karşılığında cenneti vaat etmek suretiyle çok açık bir şekilde belirlemiştir [Bakara/25, 82, Nisa/57, 122, 124; Hud/23, İbrahim/23, Kehf/107 ve daha birçok ayet]. H.Yılmaz


Yukarıdaki anlam örgüsü içinde ve bağlacının anlamı bizce budur.

Karş. 2:216 -“Mümkündür ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için (bazan) iyi olabilir; ve yine mümkündür ki, hoşlandığınız bir şey de sizin için (bazan) kötü olabilir”: başka bir deyişle, ilahî rehberlik, iyinin ve kötünün ne olduğu konusunda tek nesnel ölçüdür.  M.Esed

Bu, Mekkeli kafirlerin saçma isteklerine, Hz. Peygamber'den (s.a) bahsettiği azabı hemen indirmesi isteklerine verilen cevaptır. Bu bir önceki ayetle de yakından ilgilidir. Sanki şöyle denmek istenir: "Ey akılsız insanlar topluluğu, iyilik isteyeceğinize, azap istiyorsunuz. Allah'ın azabının uğradığı topluluğun çektiklerini görmüyor musunuz?"
Burada, kendilerine yaptıkları işkenceler ve daveti inatlarından ötürü reddetmeleri nedeniyle kafirlerin helâk olması için dua eden müminlere de gizli bir uyarı vardır. Bu topluluğun içinde sonradan müslüman olan ve İslâm'ın en kuvvetli temsilcileri haline gelen bir çok kimse vardı. İşte bu nedenle Allah: "İnsan pek acelecidir." demektedir. İnsan Allah'a sadece anlık acil ihtiyaçları için dua eder. Oysa daha sonra yaşanan tecrübe gösterir ki eğer Allah onun duasını kabul etmiş olsaydı, bu kendisi için daha kötü olurdu. Mevdudi

Bu ayette, insanların sanki hayra davet ediyormuşçasına şerre davet etmeleri gündeme getirilmiş ve insanoğlu her şeyin hemen oluvermesini isteme yönündeki bu fıtri eğilimi denetleme konusundaki dikkatsizliği sebebiyle eleştirilmiştir. Bu ayet aynı zamanda “kılavuz”un önemine işaret etmektedir. Çünkü kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmeyen insan, Allah tarafından verilen kılavuz sayesinde iyiyle kötüyü birbirinden ayırıp kendisine zarar veren davranışlardan sakınabilir.
İnsanın hayrı çağırır gibi şerri çağırması, Kur’an’ın diğer ayetlerinden yararlanılarak iki şekilde anlaşılabilir:
a- İnsan, yaptığı bir davranışın ne sonuç vereceğini kesin olarak bilmediği için, bazen kendisine zarar verecek olan bir şeyi yararlıymış gibi isteyebilir:
Ve savaş sizin için hoş olmayan bir şey olmasına rağmen o size yazıldı [farz kılındı]. Olabilir ki siz, sizin için hayırlı olan bir şeyden hoşlanmazsınız. Yine olabilir ki, siz, sizin için şerli olan bir şeyi seversiniz. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Bakara/216)
Bu duruma verilebilecek bir diğer örnek de şudur: İnsanların pek çoğu, başlarına gelen sıkıntı verici herhangi bir olay üzerine “Ölsem de kurtulsam” der. Böyle söylemekteki amacı, kendisine sıkıntı veren o olayın etkisinden kurtulmaktır. Halbuki küçük sıkıntı ve eziyetlerden kurtulmak için ölümü isterken, o güne kadar yaptıkları yüzünden ahirette sürekli azabı hak edip etmediğinin hesabını yapmayı aklına bile getirmemiştir. Kendini Allah’a affettirmek için tövbe edip O’nun istediği gibi bir insan olmaya çabalayacağı yerde, sadece o andaki azaptan kurtulmayı düşünerek kısa yoldan ölümü istemektedir. Oysa bu düşüncesiz ve aceleci tavrıyla azabın en korkunç ve sürekli olanını tercih etmiş olmaktadır.
b- İnsan, eski kavimlerin yaptığı gibi, inanmadığı için azabı isteyebilir:
Bir vakit de, “Ey Allah’ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hakk [gerçek] ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi. (Enfal/32)
Bir de onlar [duyarsız kavim]; “Eğer doğrulardan iseniz bu söz verilen [tehdit] ne zaman?” diyorlar. (Ya Sin/48)
Ve senden azabı çarçabuk istiyorlar. Eğer belirlenmiş/ adı konmuş bir ecel [vade] olmasaydı, azap onlara elbette gelmişti. Ve o, hiç farkında olmadıkları bir sırada kendilerine ansızın elbette gelecektir.
Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Hâlbuki cehennem, o kâfirleri kesinlikle kuşatıcıdır. (Ankebut/53, 54)
Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde; “Ha işte!” dediler, “Bu bize yağmur getirecek bir bulut!” Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden içinde acıklı bir azap olan rüzgâr. Sonunda o hâle geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız biz. (Ahkaf/24, 25)
Yahut onlar dolaşıp dururlarken [Allah`ın azabının] kendilerini yakalayıvermesinden emin mi oldular? Üstelik onlar, aciz bırakanlar da değillerdir. (Nahl/46)
Ve onlar senden, iyilikten önce kötülüğü çabuklaştırmanı isterler. Hâlbuki onlardan önce onlara misal olacak cezalar gelip geçmiştir. Ve gerçekten senin Rabbin, zulümlerine karşılık insanlar için cidden mağfiret sahibidir. Ve kesinlikle senin Rabbin, azabı cidden çok çetin olandır. (Ra’d/6) H.Yılmaz

Âyet teriminin birincil anlamı için bkz. yukarıda 2. not. Buradaki anlam örgüsü içinde âyeteyn (“iki sembol”) ifadesi -sonraki cümleciğin de gösterdiği gibi- manevî ya da ruhanî karanlık ve aydınlıkla alakalıdır.

 Yani, insanı manevî/ruhanî cehalet ve hatadan aklın ve imanın aydınlığına yöneltmek amacına dayanan Kur’an mesajını.

 Lafzen, “yılların hesabını (‘aded)”. Bu tabir, Kâmûs'un da belirttiği gibi, “insanın sayıp durduğu [kendi] ömrünün yılları”nı da ifade yahut işaret ettiğine göre, dünya hayatının geçiciliğine dikkat çekerek insanı burada açıkça manevî/ruhanî öz eleştiriye çağıran bir îma taşımaktadır.

 Yani, insanın din ve ahlak alanında ihtiyaç duyabileceği yol gösterici her türlü bilgiyi. M.Esed 

Bu âyetten gece âyetinin, karanlık, gündüz âyetinin de aydınlık olduğu anlaşılır. Karanlık ve aydınlık olayları, Allah'ın kudretinin belirtilerindendir. Abdullah ibn Abbâs ve başka sahâbîlerden gelen rivâyetlere göre gece âyeti Ay, gündüz âyeti Güneştir. Eğer gece ve gündüz âyetlerinden maksat Ay ve Güneş ise,"Gece âyetini sildik" ifâdesinden, Ayın da bir zamanlar Güneş gibi ışık veren parlak bir yıldız iken zamanla ışığını ve ısısını kaybettiği anlamı çıkar. Güneş hâlâ ışık ve ısısını yaymağa devam etmektedir ve bu özelliğini daha çok uzun zaman koruyacaktır. Ancak kıyâmet olayında Güneş de öteki yıldızlar gibi büzülüp karartılacak, ışığını ve ısısını kaybedecektir. Ayın, önceleri Güneş gibi parlak bir yıldız olup sonradan ışığını kaybettiği bilinmiyordu. Bilimsel çalışmaların saptadığı bu gerçeğe Kur'ân, asırlar önce işâret buyurmuştur.

Allah insanı evrendeki çeşitliliğin altında yatan hikmeti araştırmaya davet eder ve monoton bir aynılık beklememesini bildirir. Gerçekte tüm sistem çeşitlilik, farklılık ve her şeyin birbirinden ayrı olması kuralına dayanır. Bu olayı daha da açıklığa kavuşturmak için gece ve gündüzün ayetlerini ele alalım: "Siz bu iki birbirine zıt olayı günlük hayatınızda her gün gözlemektesiniz. Eğer bunun altında yatan hikmeti bir an düşünürseniz, böyle bir çeşitlilik olmasa, yeryüzünde hiç bir etkinliğin olmayacağı sonucuna varırsınız. Aynı şekilde insanların farklı tabiatı, düşünce ve eğilimlere sahip olarak yaratılmalarının altında da bir hikmet yatar. Eğer Allah bütün insanları doğuştan doğru yaratsaydı ve sadece itaat edenleri ve müminleri bırakıp tüm isyankar ve kafirleri helâk etseydi, insanın yaratılış gayesi yerine getirilmemiş olurdu. Bu nedenle sadece gündüzün olmasını ve hiç gecenin olmamasını istemek doğru değildir. En doğru şey hidayet ışığına sahip olanların, ellerinden geldiğince sapıklığın karanlığını yok etmeye çalışmalarıdır. Eğer gecenin karanlığı gibi bir karanlık bulurlarsa, hidayet ışığının güneş gibi tekrar meydana çıkması için beklemeleri onların görevidir." Mevdudi

Bu ayette, gece ve gündüzün düşünenler, akıllarını kullananlar için Allah’ı tanımaya kanıt ve bir ibret olduğu açıklanmaktadır. Bu açıklama değişik ifadelerle başka ayetlerde de yapılmıştır:
Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü de bir geçim zamanı yaptık. (Nebe’/10, 11)
O [Allah], içinde dinlenesiniz diye sizin için geceyi, göresiniz diye de gündüzü kılandır. Şüphesiz bunda kulak verecek bir kavim için ayetler vardır. (Yunus/67)
Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesi ve onda, deprenen canlıları yaymasında, rüzgarları evirip çevirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette ayetler vardır. (Bakara/164)
De ki: “Gördünüz mü [Düşündünüz mü hiç], eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka size ışık getirecek ilâh kimdir? Hâlâ kulak vermeyecek misiniz?”
De ki: “Gördünüz mü [Düşündünüz mü hiç], eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka, istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?”
Ve O’nun [Allah’ın] rahmetindendir ki O, geceyi ve gündüzü geceleyin dinlenesiniz, [gündüzün] ise O’nun lütuf ve kereminden arayasınız diye kıldı. Ve umulur ki şükredersiniz [karşılığını ödersiniz]. (Kasas/71-73)
Gökte burçlar kılan, onların içinde bir kandil ve aydınlatıcı bir Ay kılan ne cömerttir.
Ve O, öğüt almayı veya şükretmeyi dileyen kimseler için gece ile gündüzü hılfeten [birbiri ardınca] kılandır. (Furkan/61, 62)
Ve O [Allah], diriltir ve öldürür. Gece ile gündüzün birbirini takip etmesi de yalnızca O’nun içindir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz? (Müminun/80)
O [Bir tek, Kahhar; Allah], gökleri ve yeri hakk ile yarattı, geceyi gündüzün üstüne bürüyor, gündüzü de gecenin üstüne bürüyor. Güneş’i ve Ay’ı emre amade kılmıştır. Hepsi de adı konmuş bir ecele akıp gitmektedir. İyi bilin ki, O, çok güçlü ve çok bağışlayıcıdır. (Zümer/5)
Gece de onlara [duyarsız kavme] bir delildir. Biz ondan [geceden] gündüzü sıyırırız da onlar hemen karanlığa dalıverirler.
Kendi yolunda kendisi için kararlaştırılmış olan için akıp giden Güneş de [duyarsız kavim için bir delildir]. İşte bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir [ayarlamasıdır]. (Ya Sîn/37, 38)
VAKTİN ÖNEMİ
Saat, gün, ay ve yıl ile ifade edilen “vakit”, toplumsal hayatta olduğu kadar dinî hayatta da büyük öneme sahip bir kavramdır. Çünkü dinî hayatta salat, zekat, oruç, hacc gibi ibadetler mevkutedir, yani belli bir zamana göre düzenlenmiştir. İşte, Allah’ın bir ayeti olduğu bildirilen gece ile gündüz, diğer birçok hayatî konuda olduğu gibi “vakit” konusunda da temel bir öge niteliğindedir. Öyle ki, zamanın ölçülmesi ancak gece ile gündüzün varlığı ile mümkün olur.
O, Güneş’i bir aydınlık, Ay’ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye Ay’a menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için ayetleri detaylandırır.
Şüphesiz gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve Allah`ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde ittika eden bir kavim için nice deliller vardır. (Yunus/5, 6)
Sana hilallerden [yeni aylardan] soruyorlar. De ki: “Onlar, insanlar ve hacc için, zaman ölçmeye yarar.” Evlerinize arka taraflarından girmeniz “birr” değildir. Ama “birr”, takvalı davranmaktır. Öyleyse, evlerinize kapılarınızdan girin. Ve Allah’a takvalı davranın. Belki başarıya erenlerden [kurtulanlardan] olursunuz! (Bakara/189)
Tan yerini yarandır. Geceyi dinlenme zamanı, Güneş ve Ay’ı zaman ölçüsü kılmıştır. Bu, Güçlü Olan’ın, Bilen’in takdiridir [belirlemesidir]. (En`âm/96)
Ayette geçen “gecenin ayetini silip, bir gördürücü olarak, gündüzün ayetini kıldık [getirdik]” ifadesi, bir zamanlar Ay’ın da Güneş gibi ısı ve ışık veren bir durumda olduğunu, daha sonra da bu özelliğini kaybedip sadece yansıtan niteliğe büründüğünü düşündürmektedir. Bilindiği gibi, Ay’ın oluşumu ve evrimi hakkında ortaya atılan üç varsayım da [Yer’in bölünmesi, Yer çevresinde yoğunlaşma, Yer yörüngesine yakalanma gibi teoriler] bugüne kadar ispatlanamamış, onlar ışığında Ay’ın ve Yer’in mevcut durumlarına yeterli açıklamalar getirilememiştir. Belki ilerideki zamanlarda Ay’ın oluşumu kesin kanıtlarla izah edilebilir hâle gelecek ve ayetteki ifadenin nasıl anlaşılması lâzım geldiği ortaya çıkacaktır. Bu takdirde bir gerçeğin daha asırlar önceden Kur’an’da açıklanmış olduğu görülecek ve Kur’an’ın bir mucizesi daha gözler önüne serilmiş olacaktır.
Ayetin son cümlesi olan “Ve Biz her şeyi detaylandırdıkça detaylandırdık” ifadesi, “Dininiz ve dünyanız için ihtiyaç duyduğunuz her şeyi detaylıca izah ettik, ortaya koyduk” anlamında olup bu husus Kur’an’da farklı ifadelerle başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
Ve yeryüzünde hiçbir dabbeh/ canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler [önderli topluluklar] olmasın. Biz kitapta hiçbir şeyi noksan bırakmadık. Sonra onlar Rabblerine toplanacaklardır. (En’âm/38)
Ve Biz o gün, her ümmet içinde, kendilerinden kendi aleyhlerine bir şahit göndereceğiz. Seni de onların üzerine şahit getireceğiz. Biz bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (Nahl/89)
Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesi ve onda, her dabbeden [deprenen canlılardan] yaymasında, rüzgarları evirip çevirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette ayetler vardır. (Bakara/164)
Ayetin son bölümündeki ifadeler ile “gece” ve “gündüz”ün mecaz anlamları ön plâna çıkmaktadır. Buna göre, “gece” cehaleti ve küfrü, “gündüz” de imanı ve bilgiyi ifade etmektedir. H.Yılmaz


Her insanın dünyadaki yaşamı, doğumundan ölümüne dek, bir CD kaydı gibi kaydedilir. Diriliş gününde, herkes kendi kaydını izler ve kendi yargısını kendisi verir. (Bak. Rad suresi 11 ; Kehf suresi 49; ve hadid suresi 22 ayetleri) M.sağ 

Tâir, tam sözcük karşılığı “kuş” ya da daha uygun bir ifadeyle “uçan şey/uçan yaratık”tır. İslam'dan önceki dönemlerde Araplar çoğu zaman kuşların uçuş tarzlarına, uçuş yönlerine bakarak olacak olan hakkında iyi ya da kötü anlamlar çıkarmaya, kısacası gelecek hakkında ön-görüler, ön-yorumlar üretmeye çalıştıklarından tâir terimi zamanla deyimsel olarak “talih”, yahut iyi ya da kötü, ikisini de kapsamak üzere “kader” anlamında kullanılır olmuştur. (Bu açıdan bkz. 3. sure, 37. not; 7. sure, 95. not.) Bununla birlikte, unutulmamalıdır ki, Kur’ânî “kader” kavramı, insan hayatına ilişkin haricî şartların ve olayların gidişinden çok, kişinin manevî/ahlakî tercihlerinin bir sonucu olarak bu hayatın izlediği yönü işaret eder, bir başka deyişle insanın manevî-ruhanî yazgısını ifade eder -ki bu da, Kur’an'da sıkça belirtildiği gibi, kişinin eğilimlerine, (ahlaken kötü olana karşı direnerek ya da tersine, iyi olana karşı bile-istiye ilgisiz kalarak) bilinçli tercihleriyle ortaya koyduğu tutum ve davranışlarına bağlıdır. Dolayısıyla, insanın manevî-ruhanî yazgısı (ya da kaderi) kendisine bağlıdır; kişiliğin genel gidişiyle ayrılmaz biçimde bağlantılıdır, ve insanı hayatta yapıp-ettiklerinden sorumlu tutan Allah olduğu için de, kendisinden “Biz her insanın kaderini kendi boynuna dolamışızdır” diye söz etmektedir. M.Esed

"Biz herkesin kaderini (kısmetini) kendi boynuna doladık." "İyi şans veya kötü kaderin sebep ve sonuçları kişinin kendisindedir. İyi davranışları nedeniyle iyi bir şansa sahip olur ve bunların eksiklikleri nedeniyle de kötü olaylarla karşılaşır." Bu konuyu açığa kavuşturmak zorunluydu, çünkü kaderleri kendi iyi veya kötü amellerine bağlı olduğu halde akılsız insanlar talihsizliklerini hep dış güçlere bağlamışlardır. Eğer sebeplere inerlerse, talihlerinin kendi iyi veya kötü nitelik ve yargılarına bağlı olduğunu görürler. Mevdudi

Bu ayetlerde birçok uyarıcı noktaya değinilmiştir. Anlaşılması gereken ilk nokta, “ طائرtair” sözcüğü ile neyin kast edildiğidir. Daha önce de açıklandığı gibi, “tair” kuş demektir. “Kuş”, iğretiliği ifade eder. Nitekim Türkçede “kuş misali” deyimi ile konu edilen şeyin kısa zaman sonra ayrılıp gideceği kastedilir.
Ayetteki “boynuna” ifadesi ise gereklilikten kinayedir. Meselâ, “Bu işi senin boynuna borç kıldım, bu işi bırakamazsın, bu iş için mutlaka sen gereklisin” anlamındaki bir cümleyi, “Bu işi senin boynuna doladım” şeklinde ifade etmek mümkündür.
Ayette geçen “kuşun boyuna dolanması” deyimi, bu durumda, insanın bir anda yapıp geçiverdiği amellerinin bile kendisinden ayrılmayacağı, bu amellerin her zaman insanla birlikte olduğu ve ahirette de birlikte olacağı anlamına gelmektedir.
Diğer taraftan, Arapların “tair” ve “tatayyur” sözcüklerini uğur-uğursuzluk anlamında kullanmalarından hareket ederek “Ve her insanın kendi kuşunu ayrılmayacak şekilde boynuna doladık” ifadesini şu şekilde anlamak da mümkündür: “Biz herkesin kaderini [kısmetini] kendi boynuna doladık, yapacağı iyi davranışlarla iyi sonuçlara, kötü davranışlarla da kötü sonuçlara ulaşır, yani iyi veya kötü işler sebep ve sonuçlarıyla kişinin kendisindedir.” Çünkü Araplar, yapmak istedikleri herhangi bir işin kendilerini hayra mı şerre mi götüreceğini anlamak için kuşların hâllerine bakarlar; ürkütüldüklerinde veya kendi kendilerine uçtuklarında kuşların sağa, sola veya yukarı doğru uçmalarından manalar çıkarırlar, buna göre de yapacakları işin kendileri için mutluluk veya mutsuzluk doğuracağına karar verirlerdi.
Sonuç olarak şöyle söylenebilir: Ayette geçen “tair”, insandan sadır olan her türlü davranışlardır. Bunlar kuş gibi uçup gitmezler, kolye gibi herkesin boynuna asılı durumdadırlar:  H.Yılmaz

“Sicil” ve ardından “kendi hesabını çıkarmak” tabirleri Hesap Günü'nde insanın geçmişine ilişkin her şeyin toplu olarak idrakinde olacağını ifade ediyor (Râzî). Bu temsîlî ifade Kur’an'da pek çok şekilde geçmektedir, örn. 37:19 yahut 39:68'de; ve belki en açık biçimde 50:22'de: “İşte (gözünüzdeki) perdeyi kaldırdık, bugün artık görüşünüz çok keskin!” M.Esed

Her kim zerre miktarı bir hayır ilerse onu görecek, her kim zerre miktarı bir şer işlerse onu görecek. (Zilzal/ 7-8)
Onun sağından ve solundan oturmuş [yerleşik] iki tespitçi tespit edip dururken,
o [insan] hiçbir söz söylemez ki yanında hazır gözetleyen bulunmasın. (Kaf/17, 18)
Oysa üzerinizde koruyucular var.
Değerli yazıcılar
Onlar, siz her ne yaparsanız bilirler
Ebrar/ iyiler/ yardımseverler, elbette Mutluluk Cenneti’nde olacaklar,
füccar/ inançsızlar ise kesinlikle Cahim’de [Cehennemde] olacaklar. (İnfitar/10-14)
“Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!” (Tur/16)
O [Bu iş], sizin kuruntularınızla ve Ehlikitap’ın kuruntularıyla değildir. Kim kötülük yaparsa onunla cezalandırılır. Ve o kendisi için Allah’ın astlarından bir Yakın Kimse ve bir yardımcı bulamaz. (Nisa/123)
15. ayetteki “Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez” ifadesi, 14. ayette tahlilini yapmaya çalıştığımız “Her insanın kendi kuşunu ayrılmayacak şekilde boynuna doladık” ifadesinin bir açılımı, farklı bir şekilde anlatımıdır. Her iki ifade de, hiç kimsenin başkasının işlediği suçtan sorumlu tutulmayacağını, hiç bir suçlunun işlediği suçları bir başkasına yükleyemeyeceğini; buna karşılık, güzel ve iyi amelin mükâfatının onu yapana ait olduğunu, bu mükâfattan da bir başkasının yararlanamayacağını anlatmaktadır. Bu ilke Kur’an’da değişik ifadelerle birçok ayette belirtilmiştir:
Gerçek şu ki, hiçbir günahkâr bir başka günahkârın günahını çekmez.
Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur.
Ve onun çalışıp didinmesi yakında görülecektir. (Necm/38-40)
De ki: O [Allah] her şeyin Rabbi iken, ben Allah’tan başka Rabb mi arayayım? Her kişinin kazandığı yalnız kendisine aittir. Yükünü taşıyan kimse, bir başkasının yükünü taşımaz. Sonra sadece Rabbinizedir dönüşünüz. Böylece O [Allah], ayrılığa düştüğünüz şeyi size haber verecektir. Ve O, sizi yeryüzünün halifeleri kılan, verdikleriyle sizi belâlandırmak [sınamak] için, kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (Enam/164, 165)
Ve yük çeken bir kimse, başkasının yükünü yüklenmez. Eğer ağır yüklü bir kimse, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan hiç bir şey yüklenilmeyecek -bir akrabası olsa bile-. Şüphesiz sen ancak Rabblerine karşı gaybde haşyet duyan ve salatı ikame edenleri uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah’adır. (Fatır/18)
Eğer inkâr edecek olursanız, artık şüphesiz Allah size hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için küfre rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin [yararınız] için ondan razı olur. Hiç bir [suçlu] günahkâr, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir. (Zümer/7)
Tabiî ki, bu ilke, kişinin önderlik yapmak, teşvik etmek suretiyle sebep olduğu ama fiilen başkaları tarafından işlenen suçlardaki payını ortadan kaldırmamaktadır. Çünkü “herkesin eserlerinden sorumlu tutulacağı” ilkesi, suça azmettirenlerin ve kötü eser bırakanların da suçu işleyenlerin cezasından ayrıca pay alacaklarını bildirmektedir:
Kıyamet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri için. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! (Nahl/25)
Şüphesiz ki ölüleri ancak Biz diriltiriz Biz. Onların önceden yapıp gönderdiklerini ve eserlerini de yazarız. Zaten Biz her şeyi bir “imam-ı mübin”de sayıp tespit etmişizdir. (Ya Sin/12)
DİNDE KUR’AN DIŞI BİR KAYNAK YARATILMAMASI HAKKINDA TARİHTEN BİR OLAY:
İbn Ömer, Rasülullah (as)’ın "Ölü, ehlinin, çoluk çocuğunun ağlaması sebebiyle azâb görür" dediğini rivayet etmiştir. Halbuki Aişe, bu haberin sıhhatini ta`n etmiş, tenkidinin doğruluğuna da, Cenâb-ı Hakk`ın “bir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez" ayetiyle istidlal etmiştir. Çünkü çoluk-çocuğunun ağlaması sebebiyle kişiye azap etmek, kişiyi başkasının suçu sebebiyle sorgulamak olur ki, bu da bu ayetin hükmünün hilafınadır. (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
OKUNACAK KİTAP
Burada konu edilen kitap, insanın tüm amellerinin kaydedildiği kitaptır. Öyle ki, amellerin kaydından oluşan bu kitap, tıpkı bir uçağın kara kutusu, bir bilgisayarın ana belleği gibi, insanın içinde bir yerinde dürülü, kapalı durumdadır. Ahirette ise bu kitap açılacak, ekrana taşınacak ve kişiye “Oku kendi kitabını! Bugün nefsin [kendi zatın], kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!” (İsra/14) denilecektir. Eğer kitapta kayıtlı bilgiler mutluluğu gerektiren şeyler ise, mutluluk; mutsuzluğu gerektiren şeyler ise mutsuzluk baş gösterecek, böylece kişi, yargılama için kendisinden başka kimseye ihtiyaç olmayan bir mahkemede, hem sanık hem tanık hem savcı hem de yargıç olacak ve kendi kendisini yargılayacaktır.
15. ayetteki “Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur” ifadesiyle kesin ve açık olarak insanın seçme kabiliyetinin bulunduğu vurgulanmakta, nimet veya azap olarak göreceklerinin de onun bu seçiminin sonucu olduğu bildirilmektedir. H.Yılmaz

Bkz. 6:164, 35:18, 39:7 ve ilgili notlar; ayrıca, bu temel ahlakî ilkeye ilişkin Kur’ânî ifadenin ilk yer aldığı 53:38.

20 Zımnen, “ki doğru ile eğrinin anlamını iyice anlayabilsinler”: karş. 6:131-132 ve ilgili 117. not; ayrıca, iniş sırasına göre İsrâ’ suresinden hemen önce gelen 28. surenin 59. ayeti. M.Esed

ELÇİSİZ, KİTAPSIZ, YASA KONULMADAN CEZALANDIRMA OLMAZ
15. ayetin son bölümündeki “Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık” ifadesiyle, yasasız [şeriatsız] suç olmayacağı; dolayısıyla da yasa konmadan kimsenin cezalandırılmayacağı beyan edilmektedir. Bu ilke aynı zamanda elçilerin ilâhî adaletin uygulanmasındaki önemini belirtmektedir. Çünkü ceza veya mükâfat, elçinin getirdiği bu mesaja göre belirlenmekte ve kişilerin lehinde veya aleyhinde delil olarak bu mesaj kullanılmaktadır. Eğer ortada elçi vasıtasıyla getirilmiş bir mesaj yoksa, insanların adil olarak cezalandırılmaları veya mükâfatlandırılmaları mümkün olmaz. Çünkü böyle bir durumda insanlar doğru yola uymalarını gerektiren bilginin kendilerine ulaşmadığı özrünü ileri sürebilirler. Bu mazeret, onların cezalandırılmamaları talebini haklı kılan bir mazeret olur. Fakat elçinin daveti bir topluluğa ulaştıktan sonra, eğer bu davet o toplum tarafından reddedilmişse, artık insanların böyle bir özür imkânı kalmayacaktır.
Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi anakente göndermedikçe, memleketleri helâk edici değildir. Zaten Biz, halkı zalim olmayan memleketleri helâk edici değiliz. (Kasas/59)
Bu, Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helâk edici değildir. (En’am/131)
Ve Biz sadece kendileri için uyarıcılar olan kenti helâk ettik.
Öğüt! Ve Biz, zulmedenler değiliz. (Şuara/208-209)
Hâlbuki senin Rabbin, kıyamet günü, “Biz, bunlardan gafildik” demeyesiniz yahut “Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen zürriyetiz / kuşaklarız, batılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi helâk edeceksin?” demeyesiniz diye, âdemoğullarının sulbünden onların soylarını çıkarır ve onları kendi nefislerine tanık eder; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Derler ki: “Elbette Rabbimizsin, tanıklık ediyoruz.” (A’raf/172, 173)
Ey kitap ehli! Peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada; "Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi" demeyiniz diye, size teybin yapan [açıkça ortaya koyan] elçimiz geldi. İşte kesinlikle müjdeleyici ve uyarıcı size geldi. Allah, her şeye en çok gücü yetendir. (Maide/19)
Ve bu [Kur`ân], “Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa [yahudi ve hıristiyanlara] indirildi; Biz ise, onların okumasından habersizdik [o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. O nedenle, rahmet olunmanız için ona uyun ve takvalı davranın. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah’ın ayetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız. (En’am/155, 157)
Ve ansızın azap gelmeden, kişinin, “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” demesinden yahut “Allah bana doğru yolu gösterseydi, her halde ben müttakilerden olurdum” demesinden veya azabı gördüğü zaman, “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım” demesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin.” (Zümer/55, 58) H.Yılmaz


Burada emir, yöneltmek veya çoğaltmak anlamındadır. Yani helâk etmek istediğimiz ülkenin varlıklılarını yöneltiriz veya çoğaltırız, demektir. Aslında bu ve benzeri âyetler, insanların psikolojik durumlarını ve bu durumların, İlâhî yasalara göre oluştuğunu anlatmaktadır. İnsanların kötülük istemeleri ve buna alışmaları, içlerinde kötülüğe karşı büyük bir eğilim doğurur ki bu hal, Allah'ın yasasından başka bir şey değildir. İnsanın içinde oluşan bu yasa, Allah'ın emri olarak ifâde edilmiştir. Çünkü herşey, O'nun yasası çerçevesinde olur. (S.Ateş)

Yani, kendilerini ahlakî endişelerden bütünüyle uzak tutan. (Mutraf terimine verdiğimiz bu anlam için bkz. 11. sure, 147. not.) Burada sözü edilen kimseler zenginliklerine, toplumsal konumlarına dayanarak toplumlarında fiilî liderliği temsil eden ve dolayısıyla nüfuzları altındaki kimselerin davranışlarından da ahlaken sorumlu olan kimselerdir.

22 Lafzen, “emrimizi”, yani yollarını doğrultmaları için. Karye (lafzî karşılığı, “şehir/kasaba”) -her zaman olmamakla birlikte- çoğu zaman “toplum” yahut “ahali” anlamını taşımaktadır. M.Esed

 Burada bir topluluğun Allah tarafından nasıl helâk edileceğinin bir planı yer almaktadır. Bir bölgenin zenginleri isyankar oldular mı, o topluluk mutlaka helâk olur. Devam edegelen isyanları ve haddi aşmalarından sonra, zenginler isyanda o denli direnirler ki vicdanın iç güdüsel duygularını bile yok saymaya başlarlar. Aynı olaya 16. ayette de değinilmektedir: "Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz vakit, onun varlıklılarına emrederiz ve orada itaattan çıkarlar." Bunun nedeni Allah'ın, insanın hidayeti için vicdanı yaratmış olmasıdır. Bu nedenle vicdanın söyledikleri gerçekte Allah'ın emirleridir. Bu nedenle "Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman..." ayeti Allah'ın sebepsiz yere bir topluluğu helâk etmek istediği anlamına gelmez. O ülke helâk edilir, çünkü isyanlarından sonra "artık o memlekete azap hak olmuştur. Biz onu tamamen mahvederiz." Bu ülke helâk olmayı hak eder, çünkü sıradan insanlar, topluluğun önderleri ve topluluğun çökmesinin gerçek sorumluları olan zenginlere uyarlar. İlk önceleri zenginler, isyan, fesat, zulüm ve kötülükler işlerler, daha sonra da halk onlara uyar ve Allah'ın azabını üzerine çekerler. Bu, aynı zamanda her toplumun önderlerini ve yöneticilerini seçmede çok dikkatli ve titiz olması gerektiği konusunda da bir uyarıdır. Çünkü eğer önderler günahkâr ve isyânkar olurlarsa, kaçınılmaz olarak toplumu da felakete sürüklerler. Mevdudi

Karye (lafzî karşılığı, “şehir/kasaba”) -her zaman olmamakla birlikte- çoğu zaman “toplum” yahut “ahali” anlamını taşımaktadır.Bu ayet, “Allah’ın sebepsiz yere bir topluluğu helâk etmek istediği” şeklinde anlaşılmamalıdır. Çünkü Allah’ın emrettiği “fısk” değil, “maruf”tur. Toplumun varlık ve güç sahibi önde gelenlerinin ayette dile getirilen fasıklıkları, Allah’ın onlara “fısk”ı emretmesi sebebiyle değil, onların, Allah’ın emrettiği “maruf”u yerine getirmeyerek sapıklık etmeleri sebebiyledir. Dolayısıyla burada toplum, önderlerini ve yöneticilerini seçerken çok dikkatli ve titiz olmaları konusunda uyarılmaktadır. Çünkü suçlu ve sapık önderlerin, kendileriyle beraber içinde yaşadıkları toplumu da felâkete sürüklemeleri kaçınılmazdır:
Ve “sadece sizden zalim olanlara isabet etmeyen fitnelerden” korunun ve hiç şüphesiz Allah’ın, azabı çetin olan olduğunu bilin. (Enfal/25)
Mealini “varlık ve güç sahibi önde gelenler” olarak verdiğimiz sözcüğün orijinali “mütref”tir. “Mütref” sözcüğü “nimet ve refahın kendisini şımarttığı kimse” demektir. Ayette sözü edilen bu tür insanlar, zenginlikleri ve sosyal konumları sayesinde toplumlarında fiilî liderler hâline gelen ve sıradan insanlar tarafından benimsenerek kendilerine uyulan kimselerdir. Ayette dile getirilen yasa [Sünnetullah], bu kimselerin, uyguladıkları zulüm ve fesatla, işledikleri türlü kötülüklerle, Allah’ın koyduğu kurallara karşı sergiledikleri isyanla diğer insanlara örnek olmaları ve onları da kendilerine benzetmeleri durumunda, Allah’ın azabını o toplumun üzerine çekecekleri ve sonuçta da toplum olarak helâk edilecekleri gerçeğidir. H.Yılmaz

Bu ayetten, 16. ayette bildirilen sosyolojik yasanın işlediği ve Nuh peygamberden itibaren nice helâkin bu yasa çerçevesinde gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Ayette Allah’ın, kullarının suçlarını hakkıyla bildiğinin ve en iyi gördüğünün vurgulanması ise, O’nun kimseye zulmetmediğini, bu helâkleri herkesin kendi davranışları ile hak ettiğini göstermektedir. Yani, yoldan çıkmış önderler kendilerine uyan halkı da yoldan çıkarmakta, bu sapkınlıklarının bir sonucu olarak ülkelerinin gerilemesine, hatta yıkılmasına yol açmaktadır. Bu, bir toplumun bütün kesimleriyle beraber azaba maruz kalması demektir. H.Yılmaz

Allah'ın varlığına ve insanın O'na karşı sorumlu olduğuna inanmış olmak ahiret hayatının iyiliğini/güzelliğini gözetmek ve bunun için çaba sarf etmenin bir ön şartı olduğuna göre, bu anlam örgüsü içinde açıktır ki, “mümin” terimi, Allah'ın mutlak birliği ve biricikliği/eşsizliği-ortaksızlığı konusunda açık bir idrake ve ayrıca peygamberlere indirilen vahiyle insana teklif edilen doğru yol bilgisinin bile-isteye kabulüne işaret etmektedir –Arapça metinde, bilindiği gibi, önceki cümlenin tamamı tekil kişi zamiriyle ifade edilmiştir (“isteyen ... ve çaba gösteren ... ve mümindir” gibi): fakat çoğul olarak ifade edilen sonraki cümleciği gözönüne alarak, Arapça kullanıma da uygun bir şekilde buradaki zamirleri çoğul olarak aktarmak daha yerinde olacaktır.M.Esed

Herkes neye çalışırsa Rabbin onu verir. Rabbin, kimseyi çalışmasının amacından mahrûm etmez. İnsan çalışmasının karşılığını görür. Çünkü bu, Rabbinin yasası ve kararıdır. İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur.  (S.Ateş)

Allah bu dünya nimetlerini hem bu dünyayı isteyenlere, hem de ahiret için çalışanlara verir. Fakat bu sadece Allah'ın bir lütfudur, başkalarının değil. Ne bu dünyayı isteyenler, ahiret için çalışanları bu nimetlerden mahrum bırakabilir, ne de ahiret için çalışanların dünyayı isteyenlerden bu nimetleri almaya güçleri vardır. Mevdudi

13. ayetin devamı ve açıklaması durumunda olan bu ayetlerde insanlar iki gruba ayrılmıştır. Birinci grubu teşkil eden peşincilere [dünyacılara], bu dünyada kendi istedikleri kadar değil, Allah’ın dilediği kadar verileceği; ancak sonunda hor ve hakir olarak cehenneme girecekleri ihtar edilmektedir. Ahireti isteyip de oraya yaraşır bir çaba gösteren ikinci gruba ise, bu çalışmalarının karşılığının verileceği müjdelenmektedir. Ancak Rabbimiz, bu dünyada yapılacak çalışmaların [amellerin] kabulünü “iman” şartına bağlamış ve bu şartın olmazsa olmazlığını “Kim ahreti isterse ve mümin olarak ona [ahirete] yaraşır bir çaba ile onun [ahiret] için çalışırsa, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir” ifadesi ile vurgulamıştır.
İmansız amelin hiçbir işe yaramayacağı, Kur’an’da pek çok ayette açık ve net olarak ifade edilmiştir:
Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları hâlde de ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın -onu fidye verseler bile- asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Âli Imran/91)
İşte onlar, Rabblerinin ayetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmişlerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz]. (Kehf/105)
Bu gün size temiz olan şeyler helâl kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin de yemeğiniz onlara helâldir. Müminlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini/ mehirlerini ödediğiniz takdirde- size helâl kılındı. Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O, ahirette hüsrana uğrayanlardandır. (Maide/5)
Ve ant olsun ki, sana ve senden öncekilere vahyedildi ki: “Ant olsun ki, eğer şirk koşarsan amelin kesinlikle boşa gidecek ve mutlaka kaybedenlerden olacaksın. Onun için, tam aksine yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. (Zümer/65, 66)
Size karşı kıskanç olarak. Derken o korku gelince, sen onları, ölümden baygınlık sarmış kimse gibi gözleri dönerek sana bakıyorlarken gördün. Sonra o korku gidince, iyiliğe kıskançlık ederek size keskin keskin diller sıyırdılar. İşte bunlar iman etmediler de Allah amellerini boşa çıkardı. Ve bu, Allah üzerine çok kolaydır. (Ahzab/19)
Birbirlerine gösterilmiş oldukları hâlde suçlu o günün azabından kurtulmak için oğullarını, eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye vermek ister. Sonra kendini kurtarabilsin. (Mearic/11-14)
Bugün artık sizden fidye alınmaz, kâfirlerden de. Sizin varacağınız yer ateştir. O, size yaraşandır. O, ne kötü bir dönüş yeridir! (Hadid/15)
İşte bu, Allah’ın kılavuzluğudur. O, onunla kullarından dilediğine kılavuzluk eder. Ve eğer onlar ortak koşsalardı, kesinlikle yapmış oldukları şeyler boşa gitmişti. (Enam/88)
İşte onlar, kendiler için, ahirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Sanayi ürünleri de orada boşuna gitmiştir. Yaptıkları şeyler de batıldır. (Hud/16)
Sana haram aydan ve onda [o haram ayda] savaşmaktan soruyorlar. De ki: Onda savaşmak, büyüktür ve Allah yolundan alıkoymaktır, O’nu ve Mescid-i Haram’ı inkâr etmektir. Ve onun [Mesci-i Haram’ın] halkını oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyüktür. Ve fitne, öldürmekten daha büyüktür. Onlar, eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. Ve işte onlar, ateşin ashabıdır. Onlar orada sürekli kalanlardır. (Bakara/217)
Buna karşı seninle münakaşaya kalkışırlarsa artık de ki: “Ben, yüzümü [tüm benliğimi] Allah’a teslim etmişimdir, bana uyan kimseler de.” Ve kendilerine kitap verilenlere ve Ümmîlere [Anakentlilere] de ki: “Siz de teslim oldunuz mu/ İslâm’ı kabul ettiniz mi?” Eğer teslim olurlarsa/ İslâm’a girerlerse artık hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse de artık, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Ve Allah kulları en iyi görendir.
Şüphesiz Allah’ın ayetlerini inkâr edenler ve haksız yere peygamberleri öldürenler, insanlardan hakların verilmesini emreden kimseleri öldürenler… Hemen bunları acıklı bir azapla müjdele!
İşte bunlar, dünyada ve ahirette de bütün yaptıkları boşa gitmiş olan kimselerdir. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Âl-i Imran/20-22)
Ve iman etmiş kişiler; “Kesinlikle, sizinle beraber olduklarına dair, Allah’a bütün güçleriyle yemin edenler bunlar mı?” derler. Onların amelleri boşa gitmiştir ve onlar kaybedenler olmuşlardır. (Maide/53)
Ayetlerimizi ve ahiretteki karşılaşmayı yalanlayanların amelleri hepten boşa gitmiştir. Onlar kendi yaptıklarından başka bir şey ile mi cezalandırılırlar? (Araf/147)
Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, salatı ikame eden/ kılan, zekatı veren ve sadece Allah’a haşyet duyan kimseler imar ederler. Artık işte onların, hidayet üzere olanlardan olmaları umulur. (Tövbe/18)
Siz de tıpkı kendinizden önceki, sizden daha güçlü, kuvvetli, mal ve evlâtça sizden daha varlıklı ve de paylarına düşen kadar yararlanan kimseler gibisiniz. İşte siz de sizden öncekiler paylarına düşen kadarıyla nasıl yararlanmak istedilerse siz de onlar gibi payınıza düşen kadarıyla yararlanmak istediniz. Siz de dalanlar gibi daldınız. İşte bunların, dünyada ve ahirette amelleri boşa gitti ve işte bunlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (Tövbe/69)
İnkâr eden kişiler ise, artık yıkım onlara! Ve O [Allah], onların amellerini saptırmıştır.
Bu, onların, Allah’ın indirdiklerini beğenmediklerinden dolayıdır. Artık O [Allah] da onların amellerini boşa çıkarmıştır. (Muhammed/8, 9)
Şüphesiz doğru yol kendilerine açıkça belli olduktan sonra gerisin geri küfre dönenler, şeytan, hoş göstermiş ve onları uzun emellere düşürmüştür.
Bu, onların, Allah’ın indirdiğini beğenmeyen kimselere; “Bazı işlerde biz size itaat edeceğiz.” demeleri sebebiyledir. Oysa Allah onların gizlediklerini biliyor.
Artık melekler onların yüzlerine ve arkalarına vurarak canlarını alırken nasıl olacak!
Bu, onların Allah’ı gazaplandıran şeylere uymaları ve O’nun rızasını beğenmemelerinden dolayıdır. Artık Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır. (Muhammed/25-28)
Şüphesiz ki, şu inkâr eden, Allah yolundan meneden ve kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra Peygamber’e karşı gelen kişiler, Allah’a hiçbir şeyce zarar veremezler. Ve O [Allah], onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır. (Muhammed/32)
Ve eğer ki zulüm yapmış olan herkes, yeryüzünde ne varsa kendisinin olsa onu feda ederdi [kurtulmalık verirdi] ve onlar azabı görünce pişmanlık duyardı. Ve aralarında adalet gerçekleştirildi. Ve onlar haksızlığa uğramazlar. (Yunus/54)
Rabblerine uyanlar için daha güzeli vardır. O’na uymayanlar ise, yeryüzünde bulunan ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha kendilerinin olsa, onu kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi. İşte onlar, hesabın kötüsü kendileri için olanlardır. Varacakları yer de cehennemdir. Orası da ne fena yataktır. (Ra’d/18)
Ve eğer bütün yeryüzündekiler ve onunla birlikte bir o kadarı da o zulmeden kişilerin olsaydı, kıyamet günü azabın kötülüğünden kurtulmak için onu mutlaka kurtulmalık verirlerdi. Ve onların hiç hesaba katmadıkları şeyler, Allah tarafından karşılarına çıkarılır. (Zümer/47)
Şüphesiz, bütün yeryüzündekiler ve onunla birlikte bir o kadarı daha, kıyamet gününün azabından kurtulmalık vermek için inkâr eden kişilerin olsa, onlardan kabul edilmez. Ve onlar için can yakıcı bir azap vardır. (Maide/36)
İşte onlar, Rabblerinin ayetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmişlerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz]. (Kehf/105)
Biz kıyamet günü için adalet terazileri koyarız; hiçbir kimse, hiçbir şeyce haksızlığa uğratılmaz, [o şey] bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getiririz. Ve hesap görenler olarak Biz yeteriz. (Enbiya/47)
Sur’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy sop ilişkisi yoktur. İstekleşemezler de [kimse kimseden bir şey isteyemez].
Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte bunlar asıl kurtuluşa erenlerdir.
Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; cehennemde sürekli kalıcıdırlar.
Orada onlar dişleri sırıtır hâlde iken ateş yüzlerini yalar.
Benim ayetlerim size okunmadı mı? Siz ise onları yalanlıyordunuz.
Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz.”
O [Allah] dedi ki: “Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın da. (Müminun/101-108)  H.Yılmaz

 

 

Lafzen, “derece olarak daha büyük ve (vaad ettiği) cömertlik bakımından (tafdîlen) daha büyüktür”. Fakat son terim burada belirgin bir biçimde “erdem” (manevî mazhariyet) anlamını da içinde taşıdığından terimin çok yönlü anlamı bir tek sözcükle değil, ancak bir sözcük grubuyla aktarılmıştır. M.Esed

Ayette geçen “Onların bir kısmını bir kısmı üzerine” ifadesindeki “kısım” sözcüğü ile cennetliklerin ve cehennemliklerin kastedildiği kabul edilirse; bu iki kesim arasındaki fazlalıkların dünyaya ait mal-mülk, makam-mevki, yeme-içme konularında değil, cehennemliklerde bulunmayan onur, saygı, merhamet, şefkat, sevgi, sorumluluk, sosyal destek, iyi niyet, hakkı ve sabrı tavsiyeleşme gibi meziyetler konusunda olduğu söz konusu olur.
Eğer ayette geçen “kısım”ların, cennetlikler ile cehennemliklerin kendi içlerindeki bir ayırım olduğu kabul edilirse, ayetin birinci cümlesinin takdiri şu şekilde yapılabilir: “Bizim her iki gruba da dünyada iken mubah olan şeyleri nasıl verdiğimize bir bak! Nasıl bazısını bazısına fazlalıklı kılmış ve bir mubahı bir mümine verirken bir diğerine vermemişiz! Yine nasıl bir kâfire verirken bir diğerine vermemişiz!”
Bu farklı vermelerin sebebi Kur’an’da Rabbimiz tarafından şöyle açıklanmıştır:
Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık, Biz! Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zühruf/32)
Ve O sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, bazınızı bazınızın üstüne yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve O, kesinlikle çok bağışlayandır, Rahîm’dir. (En’am/165)
Ve Allah rızk konusunda kiminizi kiminize fazlalıklı kılmıştır. Kendilerine fazlalık verilenler, kendi rızklarını sağ ellerinin malik olduklarına, hepsi onda eşit olmak üzere vermezler. O hâlde bunlar Allah’ın nimetini bilerek inkâr mı ediyorlar? (Nahl/71)
Konumuz olan ayetin ikinci cümlesinde ahiretin dereceler ve fazlalıklar bakımından daha büyük olduğunun bildirilmesi, dünya nimetlerini elde etmek için gösterilen gayretten daha fazlasının ahiret nimetleri için gösterilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Çünkü ahiret yurdundaki nimetler, dünyadakilere göre çok daha mükemmeldir:
Cennet ashabı, o gün kalacak yer açısından çok iyi, dinlenecek yer bakımından da daha güzeldir. (Furkan/24)
Diğer taraftan, ahiret yurdunun dereceler bakımından büyük olması, cennet ve cehennemdeki dereceler arası farklılıkların dünyadakine kıyasla daha büyük olduğunu göstermektedir. Yani, dünyadaki en üst derecenin nimetleri ile ahiretteki en üst derecenin nimetleri birbirine denk olmayacağı gibi, dünyadaki en alt derecenin rezilliği ile ahiretteki en alt derecenin rezilliği de birbirine denk değildir. Her iki kıyaslamaya göre de ahiretin nimet veya rezilliğinin dünyadakinden daha büyük olduğuna kuşku yoktur. Kişilerin, farkları büyük olan bu uhrevî derecelerden hangisine girecekleri ise onların dünyada iken ortaya koydukları amellere bağlıdır. Dünyada farklı ameller ortaya koyan insanlar ahirette de farklı dereceler elde edecekler, ya cehennemin değişik tabakalarında zincirler, bukağılar, ateş ve daha nice azap dereceleriyle karşılaşacaklar, ya da cennette değişik nimetlerin bulunduğu sefa derecelerine nail olacaklardır. H.Yılmaz


19. ayette amellerin işe yaraması kişinin imanlı olması şartına bağlandıktan sonra, bu ayette imanın izahına başlanmış ve imanın olmazsa olmazı olan “tevhit”e, şirkten arınmaya dikkat çekilmiştir. Zira şirk, kişinin amellerinin yok sayılmasına yol açan küfrün yegâne affedilmeyecek türüdür.
Bu pasajdaki hitap 18. ayette geçen
“ منmen [her kim]”e yönelik iken, bu ayette İltifat sanatı yapılarak söz doğrudan muhataba yöneltilmiştir. Ayetin ilk muhatabı ise peygamberimizdir. Böyle olunca, Kur’an’ın genel üslûbu ve ilkeleri gereği, muhatap tüm zamanların insanları olmaktadır. Dolayısıyla ayeti şöyle takdir etmek mümkünüdür: “Ey insanlar! Allah ile birlikte başka bir ilâh kılmayın [edinmeyin, tanımayın]! Yoksa kınanmış ve yalnız başına bırakılmış olarak oturup kalırsınız.” H.Yılmaz

İnsanın dünyaya gelmesinde, hayata kavuşmasında asıl ve nihaî âmil ya da müsebbib Allah olmakla birlikte, bunun gerçekleşmesindeki haricî ya da maddî ve fiilî âmil kişinin ana-babasıdır: böyle olduğu için de, yukarıda Allah'ı tâzim ve tevhid konusundaki çağrıyı hemen ana-babayı tâzîz etme, yüce tutma emri yahut öğüdü izliyor. Bunu da aşarak, 39. ayetin sonuna kadar uzanan bu pasaj insanlar arası ilişkilerde merhametin, yüce gönüllüğün ve dürüstlüğün “ahiret hayatının güzel kılınması için gösterilmesi gereken çaba”nın tamamlayıcı bir parçası olduğunu ortaya koyuyor.

Arapça'da üff hoşnutsuzluk, sıkıntı ya da tiksinti hallerinde sarf edilen bir ünlem, çıkarılan bir ses. M.Esed

Buradan itibaren yer alan ayetlerde, İslâm'ın insan hayatının tüm yapısını üzerine dayandırmayı amaçladığı ana ilkeler ortaya konulmaktadır. Bunlar, Hz. Peygamber (s.a) tarafından Mekke döneminin sona erdiği ve Medine döneminin başlayacağı sıralarda ilan edilen, tabir yerindeyse, Hz. Peygamber'in (s.a) davetinin bir manifestosunu oluşturmaktadırlar. Böylece herkes İslâm toplumunun ve devletinin hangi ideolojik, ahlâkî, kültürel, ekonomik ve hukukî ilkeler üzerine kurulacağını bilecektir. (Bkz. En'am Suresi 151-153 ayetler ve bunlarla ilgili açıklamalar.)
 Bu emir çok geniş kapsamlıdır. Sadece Allah'tan başka bir ilâha tapmayı yasaklamakla kalmaz, aynı zamanda kişinin hiç tereddütsüz Allah'a ibadet ve itaat edip ona boyun eğmesi gerektiği anlamına da gelir. Sadece O'nun emirleri ve kanunları itaat edilmeye layık ve O'nun otoritesinin her şeyin üstünde olduğu kabul edilmelidir. Bu, sadece dini inanç ve kişisel uygulama ile sınırlı bir emir değildi, aynı zamanda Hz. Peygamber (s.a) tarafından Medine'de uygulanarak ortaya konulan ahlâkî, kültürel ve siyasal sistemin de temelini teşkil eden bir ilkeydi. Bu kurulan sistemin ilk ve en önemli dayanağı, ancak Allah'ın mabud, kanun koyucu ve hakim olarak kabul edilmesi ilkesiydi. Mevdudi

Lafzen, “onlar için acıma-esirgemeyle (rahmet) tevazu/alçak gönüllülük kanadını indiresin”: kuşun yuvadaki yavruları üzerine şefkat ve esirgemeyle kanatlarını germesinden mülhem mecazî bir ifade. M.Esed

22. ayette tevhidin önemine dikkat çekildikten sonra, bu ayetlerden itibaren tevhidin yansıması niteliğinde olan sosyal, ekonomik, kültürel ve cinsel ahlaka ilişkin ana ilkeler sıralanmaktadır. Bu ilkelerin toplu olarak bir genelge mahiyetinde bildirildiği bir başka yer de En’am suresidir:
De ki: “Geliniz, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, imlak haşyetiyle [fakirlik endişesiyle/ fakirleştiriliriz korkusuyla] çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi ve onları Biz rızklandırıyoruz. Ve kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmayın. Haksız yere Allah`ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin. İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O’nun size vasiyet ettikleridir.
Yetimin malına da yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar [malına] en güzel biçimde [yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz]. Ve ölçüyü, tartıyı tam adaletle yapın. Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olun ve Allah`a verdiğiniz sözü tutun. Öğüt alıp düşünesiniz diye [Allah] bunları size vasiyet etmiştir.
Ve şüphesiz ki, bu, dosdoğru olarak Benim yolumdur. Hemen ona uyun ve Yollar’a uymayın da sizi O’nun yolundan ayırmasın. İşte bunlar, takvalı davranırsınız diye O’nun size vasiyet ettikleridir. (En’am/151-153)
ANAYA BABAYA İYİ DAVRANMAK
Yüce Rabbimiz, imanın ilkelerini belirtirken hem En’am suresinde hem de burada, şirkten arınmaktan hemen sonra ana-babaya iyilikle davranmayı saymıştır. Lokman suresinde de ana-babayı şükredilecekler arasında kendisinden sonraki sıraya koymuştur:
Ve Biz insana, anası ve babası hakkında tavsiyede bulunduk: -Anası onu zayıflık üstüne zayıflıkla taşıdı. Onun sütten ayrılması da iki yıl içindedir.– “Bana, anana ve babana şükret [karşılık öde]!” Dönüş, ancak banadır. (Lokman/14)
Anaya babaya iyilik yapmak onların sadece karınlarını tok, sırtlarını pek tutmak olarak anlaşılmamalıdır. Onlara iyilik yapmak ve iyi davranmak, rabbimizin önemle üzerinde durduğu bir ahlaki tutumdur. Bu ahlaki tutum, onların her türlü maddî ihtiyaçlarının giderilmesinden başlayıp yaşlılıklarında daha da ihtiyaç duydukları manevi ve duygusal ihtiyaçlarının giderilmesine kadar bir çok davranışı içeren bir süreçtir. Sevdiklerinin sevilmesi, ahbaplarının aranıp sorulması, meşru taleplerine karşı çıkılmaması, kırgınlıklarına neden olabilecek kaba söz ve davranışlardan kaçınılması, mutluluklarını sağlayacak yakın ilgiden mahrum bırakılmamaları, hayatlarını hoş ve tatlı bir aile atmosferi içinde yaşamalarının sağlanması bu tür davranışlar cümlesindendir.
Ana-babaya iyi davranmak, onların Müslüman olmaları durumuna bağlı değildir. Eğer ana-baba müminler ile savaşmıyorlarsa, kâfir de olsalar, evlâtlarının onlara karşı yukarıda sayılan görevleri yerine getirmeleri gerekir:
Allah, sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah adalet yapanları sever. (Mümtehine/8)
Konumuz olan ayette Rabbimizin ana-babanın yaşlılık hâlleri üzerinde durmuş olması özellikle dikkate değer bir noktadır. Çünkü yaşlılık sebebiyle meydana gelen değişikliklerden ötürü, insan, evlâtlarının göstereceği iyiliklere daha fazla muhtaçtır. Rabbimiz, bu durumdaki ana-babaya, değil kaba davranıp azarlamayı, “öf!” demeyi bile yasaklamıştır.
Ayetteki “Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir” buyruğu, İstiare sanatıyla onlara merhamet edilmesini emretmektedir ki, sanat diliyle verilmiş olan bu talimat, sıradan bir emir cümlesiyle verilecek olandan daha fazla etki uyandırmaktadır.
Buradaki hitap peygamberimize olduğu ve o dönemde peygamberimizin ana-babası olmadığı için, “onlar” ile kastedilenler onun ümmetidir:
Ve müminlerden sana uyan kimselere kanadını indir. (Şuara/215)
24. ayetin sonunda öğretilen duada özellikle ana-babanın evladını terbiye etme işlevinin söz konusu edilmesi, bize göre, insanın ana-babasının kendisini büyütürken gösterdikleri sevgi ve şefkati, çektikleri sıkıntı ve yorgunlukları hatırlamasını sağlamak içindir.
Ayette verilen bir diğer mesaj da, insan üzerinde Allah’tan sonra en büyük hak sahibinin ana-baba olduğudur. O hâlde müminlere düşen de kendi üzerlerinde hak sahibi olan ebeveynlerine saygıda, itaatte, hizmette kusur etmemeleridir. H.Yılmaz


Bu ayetle Allah’ın önceki ayetlerde konu edilen ilkelerine uymakta gösterilecek samimiyetsizliğe, riyakârlığa set çekilmekte, ancak daha evvel yapmış oldukları hatalardan samimiyetle dönmek isteyenlere de yeşil ışık yakılmaktadır. H.Yılmaz

Bu ilave yukarıdaki vecîz (lafzen ifade edilmemiş olan) cümlenin anlamını vermektedir (Taberî, Beğavî, Zemahşerî, Râzî). M.Esed

Burada akrabadan söz ederken geçen “onun hakkı” ifadesi, açıktır ki, kişinin yakınlarına, akrabasına göstermekle yükümlü olduğu sevgiye, saygıya dayanan ilgi ve yakınlığı işaret etmektedir (Zemahşerî ve Râzî); çünkü akrabadan maddî destek ya da yardımı gerektirecek kadar ihtiyaç içinde olanlar ayetin devamındaki “düşkünler” (miskîn) kategorisine dahildirler.

 Bu ifade için bkz. 2. sure, 145. not.

Lafzen, “[bütünüyle] boş yere” (tebzîren), yani amaçsızcasına, anlamsız bir biçimde yahut iyi/meşru bir amaca bağlı olmaksızın. Akılda tutulmalıdır ki, tebzîr kavramı kişinin harcadığı miktarla değil de, harcamanın dayandığı amaçla ilgilidir. Bunun içindir ki, Taberî'nin kaydettiğine göre, İbni ‘Abbâs ve İbni Mes‘ûd tebzîr terimini “doğru olmayan bir amaç için” yahut “bâtıl bir sebeple harcamada bulunmak” olarak tanımlamışlardır; yine aynı yerde Mücâhid'in “Bir insan bütün varını yoğunu doğru bir amaç için harcarsa yaptığı tebzîr sayılmaz; fakat bâtıl yolda, yanlış yolda çok az bir miktar harcasa bile, bu tebzîr sayılır” dediği kaydedilmiştir. M.Esed

 

Tebzîr (saçıp savurma) -bundan önceki notta verilen açıklama ışığında- Allah'ın insana bahşettiği rızık nimetine karşılık tam bir şükür bilmezlik ifade ettiği için, saçıp savuran kimse de (mübezzir) “şeytanların türdeşi [lafzen, “kardeşleri”]” olarak nitelendiriliyor- “şeytan” ve “şeytanî” terimlerinin anlamına ilişkin etraflı bir açıklama için bkz. 15. sure, 16. not. M.Esed

Yani, “kendin de ihtiyaç içinde olman sebebiyle başkalarına yardım edecek durumda olmadığın için”. M.Esed

Tevhit inancının yansıması niteliğindeki temel ahlakî ilkelerin sayılmasına bu ayetlerde de devam edilmektedir. Müminlerin sahip olması gereken ekonomik ahlakın bir göstergesi olarak bu ayette servet ve kazançların sadece onları kazananlara ait olmadığı, bu ekonomik değerlerde akrabanın, yoksulun ve yolda kalmışın da haklarının bulunduğu bildirilmektedir. Bu hakların mutlaka sahiplerine tediye edilmesi gerektiği bilincinin kazanılması, Kur’an’ın temel öğretilerinden birisidir. Burada en dikkat edilecek nokta, ekonomik değerlerin boşa harcanması demek olan kaynak israfının [savurganlığın] men edilmiş olmasıdır. Allah’ın lütfettiği helal kazançlar ve diğer temiz nimetler harcanmalı, tüketilmeli fakat asla israf edilmemelidir. Çünkü saçıp savuranlar, bu yaptıklarıyla “şeytanların kardeşi” olma durumuna düşmektedirler. Ekonomik değerleri bencilce saçıp savurmak, bir çok ihtiyaç sahibinin bu ekonomik değerlerden mahrum kalmasına neden olan bilinçsizce bir tutumdur. Bu bilinçsizce tutum, gerek kişilerin iç dünyalarındaki bencillik ve hodgâmlığı pekiştirerek, gerekse diğer insanların içlerindeki haset ve yoksunluk krizlerini tetikleyerek toplumun ahlakî rotasını bozucu etkiler yapmaktadır. Toplumların huzur ve mutluluğunu bozan birçok sosyal problem, bozuk, bencilce ve savurganlığa dayalı bir mal ve servet kullanımının komplikasyonları olarak ortaya çıkmaktadır.
Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakları verilmeli, ancak verecek bir şeyi olmayanlar da hiç olmazsa bu insanlara hoş, tatlı ve gönül alıcı sözler söylemelidir.
Akrabaya, yoksula, yolda kalmışa haklarının verilmesi gerektiği ilkesi başka surelerde de tekrarlanmış, Bakara suresinde ise bu ilkenin “birr [cennete lâyık nitelik] kapsamında olduğu belirtilmiştir:
Ve onların mallarında dilenen ve mahrum [yoksun; istemeyen yoksul] için bir hak vardı. (Zariyat/19)
Ve [o musalliler [destekçiler], kendi mallarında, isteyen ve mahrumlar [istemekten utanan yoksullar] için belli bir hak olan kimselerdir. (Mearic/24, 25)
İsteyeni azarlama. (Duha/10)
Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz Birr değildir. Ama Birr, Allah’a, Ahiret Günü’ne/ Son Gün’e, meleklere, Kitap’a, peygamberlere inanmak; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve boyunduruktakilere [kölelere], Allah sevgisi için vermek ve namazı ikame etmek, zekatı vermektir. Ve sözleştiklerinde sözlerini tastamam yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte onlar sadık olanlardır. Ve işte onlar takvalı olanların ta kendileridir. (Bakara/177)
Ekonomik ahlak ile ilgili “verme” ilkesinin dile getirildiği ayetlerin ifadelerinden de kolayca anlaşıldığı gibi, her birey, sahip olduğu varlıklar üzerinde diğer insanların da hakları olduğunu kabul etmeli ve onlara bir şey verirken iyilik yaptığını değil, sadece onların hakları olanı verdiğini düşünmelidir. Yardımların ancak bu duygu içinde yapılması ile “Birr” denen ahlakî tutuma ulaşılabilir.
Geçmişte ifrat içinde olanlar, Bakara/177’deki “yakınlık sahibi” ifadesiyle peygamberimizin yakınlarının, özellikle de kızı Fatıma ve soyunun kastedildiğini ileri sürmüşler, onlara verilecek olanın da Fedek arazisi olduğunu iddia etmişlerdir. Hâlbuki Fedek arazisi Medine döneminin son yıllarında ganimet olarak elde edilmiş ve taksimi yapılmış bir arazidir; bu ayet ise Mekkîdir.
26. ayette geçen “ آتِati [ver]” emri, önce peygamberimize sonra da herkese yöneliktir. Zira bu emrin geçtiği cümle, 23. ayette sözü edilen hükümler üzerine atfedilmiştir.
Bizim “saçıp savurmak” olarak çevirdiğimiz sözcüğün aslı “israf” değil, “ تبذير tebzir”
sözcüğüdür. “Tebzir”, “malı ifsad etmek, yersiz, masiyete harcamak” demektir. Bu anlam, savurganlığın miktarı ile değil, malın harcandığı yer ile ilgilidir. (Lisanü’l-Arab; c.1, s. 361, “bzr” mad.)
Buna göre; eğer harcama normal yerlere yapılıyorsa, varlığın tümünün harcanması hâlinde bile bu davranış “tebzir” kapsamına girmez. Ancak harcama hakk olmayan bir yere yapılıyorsa, bu özellikteki tek kuruşluk harcama bile “tebzir” kapsamındadır. Dolayısıyla Rabbimiz, harcamaları kötü yollarda yapmayı, yani mal veya serveti insanların zararına kullanılabilecek yerlere ve kişilere harcamayı yasaklamış, bu yasağa uymayan mübezzirleri [saçıp savuranları] de “şeytanların kardeşleri” olarak nitelemiştir. Mübezzirlerin “şeytanların kardeşleri” olarak nitelenmesi; bu kişilerin, mallarını şeytanların [insanlara zarar veren, onları Allah’ın yolundan saptıran, yeryüzünde fesat ve kargaşa çıkarmak için uğraşanların] güçlenmeleri ve işlevlerini sürdürmeleri yolunda harcamaları sebebiyledir. Zaten malın tebziri de tam olarak malın bu şekilde harcanmasıdır. Bu sebeple, her mümin harcadığı kuruşun nerelere gittiğini takip etmeli, Allah’ın rıza göstermediği konularda iş yapanlarla ilişkiyi kesmeli, bu gibi kişilerle başka konularda da olsa alış veriş yapmamalı, onların güçlenmesine yardım etmemelidir.
Şeytanın arkadaşlığı, Zühruf suresinde değişik bir ifade ile dile getirilmiştir:
Ve her kim Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse Biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o onun için karindir [yaştaş, yakın arkadaştır]. (Zühruf/36)
EN AZINDAN “YUMUŞAK SÖZ”
28. ayetteki “Rabbinden umduğun bir rahmeti arayarak” ifadesi, fakirlikten kinayedir. Çünkü Allah’ın rahmet ve ihsanını daha ziyade malı olanlar değil de malı olmayanlar talep ederler. Böyle olduğu için de sebebin ismi müsebbebe verilmiş ve fakirlik “Allah’ın rahmetini talep etmek” olarak isimlendirilmiştir. Buna göre, 28. ayetin manası “Eğer fakirsen, malın azsa, onlarla olan ilişkilerini güzel sözlerle devam ettir. Onlara malının olmadığını söyleyerek mazeretini bildir ve güzel ifadelerle onlara iyi temennilerde bulun. Onları ‘Allah yardımcı olur, bu günler de geçer, Allah kimseyi darda bırakmaz’ gibi sözlerle teselli et” şeklinde olur.
Maruf söz [Bir tatlı dil, güzel söz] ve bağışlamak, kendisini eza [incitme, başa kakma] izleyen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, Ganiyy’dir [Zengindir; hiçbir şeye muhtaç değildir], Haliym’dir [yumuşak davranandır]. (Bakara/263) H.Yılmaz


 Cimriliği ve özellikle de başkalarına yardım konusunda gösterilen isteksizliği îma eden bir mecaz (karş. 5:64'deki benzer ifade). M.Esed

Ellerin boyna bağlanmış olması, cimriliği temsil eder. Ellerin açılması da savurganlıktan kinâyedir. Yani ne öyle ellerini boynuna bağlamış gibi cimri ol; ne de malını saçıp savur. Her iki hal de insanın kınanıp üzüntü içine düşmesine neden olur. 

 "Elini boynuna bağlı olarak asma" diye kelimesi kelimesine tercüme edilen cümle "cimri olma" anlamına gelir. "Onu büsbütün de açıp saçma" ise, "Savurgan ve müsrif olma" anlamına gelir. Eğer 27 ve 29. ayetler birlikte okunursa Kur'an'ın insanlardan orta yolu takip etmelerini, yani ne servetin dönüşümünü ve dağılımını engelleyecek denli cimri, ne de kendi ekonomik durumlarını çökertecek denli savurgan olmamalarını istediği anlışılır. Bunun aksine onlar dengeli bir biçimde davranmayı öğrenmeli; parayı harcaması gereken yere harcamalı ve kendilerini felakete sürükleyecek savurganlıktan sakınmalıdırlar. Gerçekte parayı insanın gerçek ihtiyaçlarından olmayan, faydasız yerlere, yani gösteriş, lüks, günah fiiller ve buna benzer yerlere harcamak, Allah'ın verdiği nimete karşı nankörlük etmektir. Bu nedenle bu tür yerlere para harcayanlar şeytanın kardeşleridir.
Bu iki cümle de sadece bireye yapılan ahlâkî tavsiye ve emirden ibaret değildir. Bu emirler, İslâm toplumunu ahlâkî eğitim, sosyal baskı ve hukukî sınırlamalarla savurganlıktan korumaya yöneliktir. Buna uygun bir şekilde Medine İslâm Devleti'nde toplumu savurganlıktan korumak için bazı önlemler alınmıştı. Birincisi, savurganlık ve lüksün bir çok çeşidi kanunen yasaktır; yani haramdı. İkincisi bunlara karşı hukukî önlemler alınmıştı. Üçüncüsü, israfı içeren gelenekleri ortadan kaldırıcı sosyal düzenlemeler yapılmıştı. Devletin, bireylerin açıktan yaptıkları israfı engelleme hakkı vardır. Her şeyin ötesinde zekat ve sadaka, pintiliği ve para biriktirme arzusunu ortadan kaldırmaya yardımcı oluyordu. Bu önlemlerin yanısıra insanların savurganlıkla cimriliği, cömertlikle hasisliği birbirinden ayırmasını sağlayan genel bir toplumsal sağduyu yaratılmıştı. Öyle ki cimri insanlar aşağı görülüyor, cömert insanlar şerefli kabul ediliyordu. Bu zihni ve ahlâkî tavır İslâm toplumunun bir parçası olmuştu. Bugün de İslâm toplumunda cimri ve savurgan insanlar aşağı görülmekte, cömert insanlara ise her yerde saygı gösterilmektedir. Mevdudi

Ayetteki “Ve elini boynuna bağlanmış kılma!” ifadesi cimrilikten kinaye olup meal metninde parantez içinde belirttiğimiz gibi, anlamı “cimri olma!” demektir. “Onu büsbütün de saçma!” ifadesi de “Savurgan, müsrif olma!” anlamına gelir. 27. ve 29. ayetler birlikte okunduğunda, Rabbimizin harcamalarımızda ifrat ve tefrite gitmeden orta yolu takip etmemizi istediği açıkça anlaşılmaktadır. Cimrilik ve savurganlık gibi aşırılıklar hem maddî hem de manevî yönlerden insan için zararlı davranışlardır. Cimrilik insana saygınlık ve itibar kaybettirirken, savurganlık da insanın muhtaç ve zelil durumlara düşmesine yol açar. Harcamalarda orta yolun takip edilmesi ilkesi Furkan suresinde şu şekilde belirtilmiştir:
Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], harcadıklarında israf etmezler, sıkılık da etmezler ve bu ikisi arasında bir denge olmuştur. (Furkan/67)
Ayetteki “Aksi hâlde kınanmış ve yaptığına pişman olur kalırsın” ifadesi, malını tamamen kaybeden insanın kendini ve ailesini sıkıntıya düşürmesi yüzünden çevresi tarafından kınanacağını ve yaptıklarından kendinin de pişmanlık duyacağını bildirmektedir. Öyleyse ne servetin dönüşümünü ve dağılımını engelleyecek kadar cimri, ne de kendi ekonomik durumunu çökertecek şekilde savurgan olunmalıdır. H.Yılmaz


Bu ayette, insanlar arasındaki rızk farklılığının belli bir sebebe dayandığı, Allah’ın rızkları dağıtırken kullarının durumlarından haberdar olduğu ve dilediğini zengin, dilediğini fakir kılmak üzere rızkları bilerek dağıttığı açıklanmaktadır.
Allah’ın biz kulları arasında böyle bir farklılık yaratması, imtihana vesile olması sebebiyledir:
Hayır… Hayır… Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendini yeterli gördüğünde [zengin olduğuna inandığında], kesinlikle azar [tuğyan eder]. (Alak/6-8)
Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa; “Rabbim beni aşağıladı.” der.
Hayır… Hayır… Doğrusu siz yetimi kerimleştirmiyorsunuz. Yoksulun yiyeceği üzerine birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Oysa mirası yağmalarcasına öyle bir yiyişle yiyorsunuz ki! Malı öyle bir sevişle seviyorsunuz ki, yığmacasına! (Fecr/16-20)
Ve eğer Allah rızkı kullarına bol bol verseydi, kesinlikle yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Velâkin O [Allah] dilediğini belli bir ölçüye göre indiriyor. Şüphesiz ki O, kullarından en çok haberi olandır, onları en iyi görendir görür. (Şûra/27)
Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, insanlar arasındaki ekonomik farklılıklar Rabbimizin koyduğu kural gereği gerçekleşmektedir. Böyle olmakla birlikte, Rabbimiz kendi yarattığı bu farklılığın insanlar tarafından giderilmesini istemiş ve fazlalıklı olan insanlara Kur’an’da emirler vererek fazlalıklarını diğerleriyle paylaşmalarını bildirmiştir. Her alanda olduğu gibi ekonomik alanda da ahlakiliği gözeten Rabbimiz, fazlalıkların diğerleriyle paylaşılmasını da “arınmanın gereği” bir davranış olarak nitelemiştir. Ancak kişilerin ahlakî tutumlarının açığa çıkarılmasında çok önemli bir husus olan bu ilâhî eşitsizliğin bir takım zorlayıcı yollarla ortadan kaldırılması [servet dağılımının bir otorite tarafından değiştirilmesi], ne gerçekten adil bir eşitlik sağlayabilmekte, ne de Rabbimizin amacına uygun bir davranış olmaktadır. Çünkü dünyadaki pek çok örneğinde görüldüğü gibi, bu tarz zorlama yöntemler yeni eşitsizlikler ortaya çıkarmakta, gönül rızası ile olmadığı için de ilâhî amaca hizmet etmemektedir. İlâhî sistem, bireyin bu eşitsizliği meydana getiren fazlalıklarından başkalarına da vererek kurtulmasını amaçlamakta, böylece bireylerin dünyadaki ekonomik düzenin daha adil olmasına katkıda bulunmalarına imkân tanımaktadır. Dolayısıyla, insanların tam bir rıza içinde olmadığı zorakî paylaşım sistemlerinin Rabbimizin bu konudaki amacına hizmet etmesi mümkün değildir. H.Yılmaz



 

Tarihsel planda bu ifade istenmeyen kız çocuklarının diri diri gömülmesi şeklindeki İslam öncesi Arap âdetini (bkz. 81:8-9 üzerine 4. not) îma ediyor olabileceği gibi -daha seyrek de olsa- Arapların bazı tanrılarına erkek çocuk kurban etmelerini de îma ediyor olabilir (bkz. Zemahşerî'nin 6:137'e ilişkin yorumu). Bütün bunlarla birlikte yukarıdaki uyarı ve aynı zamanda yasaklama, “yoksulluk kaygısıyla”, yani sadece ekonomik sebeplerle çocuk aldırmayı (kürtaj) da pekala içine aldığına göre çağlar üstü bir önem, çağlar üstü bir anlam taşımaktadır.M.Esed

Ayette geçen “ إملاقimlak” sözcüğü “bir şeye sahip olamamak, yoksulluk” demektir. (Lisanü’l-Arab, c.8, s. 360, 361) Bu sözcük hem geçişsiz hem de geçişli olduğundan, “yoksulluk” anlamına geldiği gibi, “yoksul bırakılmak” anlamına da gelir. Dolayısıyla ayetteki “imlak haşyeti” ifadesi hem “yoksulluk korkusu”, hem de “yoksul bırakılmak korkusu” demek olur. “İmlak” sözcüğünün geçişsiz anlamına göre “Ve yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin” şeklinde meallendirilen ifade, “Çocuklara yapacağınız harcamalardan dolayı fakirleşeceğinizden korkarak çocuklarınızı öldürmeyin” şeklinde anlaşılmış olur.
“İmlak” sözcüğünün geçişli olduğu kabul edildiğinde ise aynı ifade “Yoksul bırakılacağınız korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin” şeklinde de anlaşılabilir. “Fakir bırakılma korkusu”, putlardan medet uman, onlara kurbanlar sunan müşrik Arapların hissettiği “putlar tarafından fakirleştirilme” korkusudur:
Ve onlar, O’nun [Allah’ın] yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Allah’a bir hisse kıldılar da kendi sapık inançlarına göre, “Bu, Allah için; şu da ortaklarımız içindir” dediler. İşte ortakları için olan şey [hisse] Allah’a ulaşmaz, Allah için olan şey ortaklarına ulaşır. Verdikleri hüküm ne kötüdür!
Ve onlar [ortakları], kendilerini mahvetsinler ve dinlerini karıştırıp bozsunlar diye müşriklerden çoğuna evlâtlarını öldürmeyi güzel gösterdi. Ve Allah dileseydi bunu yapmazlardı. O hâlde onları ve onların uydurdukları şeyleri bırak! (En’am/136, 137)
“İmlak” sözcüğünün geçişsiz anlamına göre ayetteki ifadeden çıkan “fakirleşme korkusu”, aile mevcuduna bir boğazın eklenmesiyle oluşacağı düşünülen “yitecek sıkıntısı” korkusudur ki, bu da başka ayetlerde şöyle yer almaktadır:
Ve onlardan biri kadın ile [kız doğum haberi ile] müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir.
Kendisine verilen müjdenin kötülüğü dolayısıyla kavminden gizlenir; zillet ve horluğa rağmen onu [kızı] yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün! Dikkat edin onların verdikleri hüküm [töreleri] ne kötüdür! (Nahl/58, 59)
... diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda,
“Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye... (Tekvir/8, 9)
Gerçekten de Arap cahiliye tarihine bakıldığında, Arapların kendi kız çocuklarını yukarıda belirtilen iki sebeple öldürdükleri görülmektedir. Rabbimiz “imlak” sözcüğünü kullanarak her iki sebebi de kapsayacak şekilde çocukların öldürülmesini yasaklamıştır. Rabbimizin kullarına olan merhametinin bir babanın evlâdına olan merhametinden daha fazla olduğunu gösteren bu yasak, bir başka ayette de tekrarlanmıştır:
De ki: “Geliniz, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, imlak haşyetiyle [fakirlik endişesiyle/ fakirleştiriliriz korkusuyla] çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi ve onları Biz rızklandırıyoruz. Ve kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmayın. Haksız yere Allah’ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin. İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O’nun size vasiyet ettikleridir. (En’am/151)
Bugünkü dünyada kız çocuklar o günkü gibi doğrudan öldürülmemektedir. Ne var ki, ayetteki “evlâtlarınızı öldürmeyin” ifadesinin modern zamanlarda da tekabül ettiği anlam ortadan kalkmış değildir. İslami hiçbir gerekçesi olmadan bir takım geleneksel gerekçelerle kız çocuklarının sosyal ayrımlara uğratılması kısmen bugün de devam etmektedir. Ayetin mesajını, bu ayetin gözettiği ahlakî ilkeyi eksen alarak anlamak daha doğru bir yaklaşım olur. Bu bağlamda, “çocukların öldürülmemesi” emrine, kız-erkek ayrımı yapılmaksızın onların cahil, eğitimsiz, mesleksiz bırakılmamasını da kapsayacak şekilde bakılmalıdır. Çünkü bu sosyal alanlarda onları donanımsız bırakmak, bize göre, onları öldürmek demektir.
Burada konu edilen “çocuk öldürme” eyleminin doğum kontrolü ile bir ilgisi yoktur. Zira “evlât” sözcüğü doğum sonrası aşamayı ifade eden bir sözcüktür. Dolayısıyla doğum kontrolünün “evlâtlar” ile ilişkilendirilmesi doğru değildir. H.Yılmaz


Lafzen, “zinaya yaklaşmayın” -“yaklaşmayın” ifadesiyle zina yasağı pekiştiriliyor. Belirtmek gerekir ki, zinâ terimi kadınla erkek arasında, bunlar bir başkasıyla evli olsun olmasın, evlilik dışı cinsel ilişkinin her türü için kullanılan bir tabirdir- dolayısıyla hem “evliler” hem de “bekarlar” arası “gayrimeşru cinsel ilişki”yi kapsamaktadır.M.Esed

Ayetteki “yaklaşmayın” ifadesiyle, zina denen toplumsal ateşe, tabir yerinde ise, “dış kapının kapatılması” suretiyle ileri derecede önlem alınmaktadır. Çünkü “yaklaşmayın” ifadesi, başkalarının bulunmadığı yerlerde baş başa kalmak, kaş göz işareti yapmak, davet ya da tahrik edici söz söylemek, dokunmak, öpmek gibi zinaya yol açabilecek her türlü davranışı kapsamaktadır.
İğrençlik ve aşırılık olarak nitelenen zina fiiline yaklaşılmaması emrinin ayette çoğul olarak gelmesi, bu talimatın topluma verildiğini göstermektedir. Yani, Rabbimiz zinaya karşı önlem alma amacıyla yasa çıkarma ve insanlara eğitim verme görevlerini topluma yüklemektedir. (Surenin sonunda “zina” konusu ile ilgili detaylı açıklama içeren bir ek yazı mevcuttur.) H.Yılmaz

Yani, kazâî (hukukî) bir yargı, haklı sebeplere dayanan bir savaş (2:190 ve ilgili 167. not), yahut nefsi müdafaa gibi gerekçelere dayanmadıkça.

 Bu ifade haksız yere adam öldürmenin cezasına, yani kısâs (“adil karşılık”) denen, 2:178'de ve ilgili notlarda açıklanan cezaya işaret etmektedir. Yukarıdaki anlam örgüsü içinde velî (“hâmî/koruyucu” yahut “[birinin] haklarını savunan”) terimi çoğunlukla maktulün yasal varisi yahut yakın akraba anlamınadır; bununla birlikte Zemahşerî yasal yönetimin de (sultân) bu terimin kapsamına girdiğini belirtir ki bu açıklama, kuşkusuz, yönetimin toplumun tüm üyelerinin tabii “koruyucusu” olduğu fikrine dayanmaktadır. Kutile mazlûmen (“haksız yere öldürülme”) ifadesine gelince, açıktır ki bu yalnızca taammüden işlenen cinayete işaret etmektedir; çünkü zulm kavramı Kur’an'da kazara yahut bilmeden işlenen hatalar için değil, özellikle, bilerek işlenen haksızlıklar için kullanılır.

 Böylece, maktulün haklarını savunacak olan kimse, (bu durumda, kazâî merci) ölüm cezasını gerçek katil ya da katillerden başkasına uygulamak konusunda yetkisiz kılınmakla kalmıyor, fakat aynı zamanda, durumu elverirse, hafifletici sebep ve şartları gözönünde bulundurarak ölüm cezasından büsbütün sarf-ı nazar etmeye mecbur kılınıyor.

 Yani, onun kazâî yargılama yoluyla hem bu dünyada katilinden öcü alınmış oluyor; hem de Allah'ın haksız yere öldürülen kimselere öte dünyada bahşedeceği özel nimete yahut rahmete kavuşuyor (Râzî). Bununla birlikte, bazı müfessirler buradaki “o” zamirinin maktulün haklarını koruyan kimseyle, yani yasal varisiyle ya da yakın akrabasıyla ilgili olduğunu söyleyerek yukarıdaki ibareyi “kendisi kısas yasasıyla yeterince desteklenmiştir, o halde artık denklik ölçüsünü aşan bir cezalandırmanın peşine düşmesin” şeklinde açıklamaktadırlar M.Esed

Kâtil yerine, kâtilin akrabâsını veya kâtille beraber bir başkasını öldürmesin.  Kendisine verilen bu yetkiyi kötüye kullanmasın. Öldürülenin velîsi, kâtilden kısâs talebeder. Ona kısâs hakkını ancak mahkeme kararıyla devlet verir. Yoksa kendisi, mahkemesiz kimseyi öldüremez. Çünkü o takdirde düzen bozulur, anarşi olur. 

"Hiç bir canı öldürmeyin" yasağı sadece başkalarını değil, kişinin kendi canını da kapsamı içine almaktadır. Çünkü o da bu emri takip eden yasağın içine dahildir. Bu nedenle intihar da cinayet kadar büyük bir günahtır. Bazı akılsız insanlar intiharın yasak olmadığını, çünkü herkesin kendi nefsi (canı) üzerinde hakim olduğu fikrini öne sürmektedirler. Bu nedenle, onlara göre kişinin kendisini öldürmesinde veya servetini yok etmesinde hiç bir kötülük yoktur. Onlar her nefsin Allah'a ait olduğunu ve kişinin onu yok etme, hatta kötüye kullanmaya bile hakkı olmadığını unutmaktadırlar.
Bu dünya bir imtihan yeridir ve biz Allah'ın dileğine uygun bir şekilde hayatımızın sonuna dek burada bir denemeden geçeceğiz. Yaşadığımız şartların uygun veya denenme için tercih edilir olup olmaması önemli değildir. Bu nedenle bırakın imtihandan kurtulmak için (Allah'ın yasakladığı) intihar suçunu işlemeyi, imtihan alanından kaçmak bile doğru değildir. Çünkü intihar eden kimse küçük ve önemsiz meselelerden büyük ve ebedi azaba kaçmaktadır.
 Arapça "Sultan" kelimesini "kısas için salahiyet" diye tercüme ettik. Burada "sultan" kelimesi "hukuki işlem için bir zemin" anlamına gelmektedir. Burada, bir cinayet işlendiğinde salahiyetli olan kişinin devlet değil, öldürülen kişinin veli veya velileri olduğu ortaya konulmaktadır. Öldürülenin velisi, katili affetme veya ondan hayatına karşılık diyet alma yetkisine sahiptir.
 "Öldürmede aşırıya gitmek." katilden başka kimseleri de öldürmek, suçluyu işkence ile öldürmek, suçlunun cesedini tahrip etmek, diyet aldıktan sonra katili öldürmek vs. anlamlarına gelebilir. Tüm bunlar yasaklanmıştır.
 Yardımın nasıl verileceği açıklanmamıştır, çünkü ayetin nazil olduğu dönemde henüz İslâm devleti kurulmamıştı. Devletin kuruluşundan sonra, öldürülenin velisinin kısası uygulama yetkisinin olmadığı açığa çıkmıştır. Sadece İslâm devleti kısası uygulama yetkisine sahiptir. Bu nedenle adalet sadece devletten istenmelidir. Mevdudi

Bu ayette insanların hayat hakkı üzerinde durulmakta ve Arapların cana kıyma konusundaki âdetlerine değinilmektedir. Cahiliye Arapları kendi yakınlarından biri öldürüldüğünde ölenin öcünü almak için uğraşır, sadece katili öldürmekle ye­tinmeyip katilin yakınlarını da öldürerek öç ve intikamda haddi aşarlardı. Hele katilin sülâlesinden güçlü olduklarında daha da ileri giderlerdi.
Rabbimiz bu ayetiyle böyle gelenekleri olan bir topluma cinayetlerle ilgili olarak bir kanun koymuş, ölenin velisi­ne kısas hakkı tanımakla birlikte bu hakkın kötüye kullanılmasını kesinlikle men etmiştir.
Ayetteki “Allah’ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin” emri sadece insanın bir başkasını öldürmesini değil, kişinin kendini öldürmesini de kapsamaktadır. Bu sebeple intihar da cinayet kadar büyük bir günahtır.
Kısas uygulamasında dikkate alınması gereken bir husus da kısas uygulanacak kişinin fiziksel ve zihinsel bakımlardan erişkin ve yeterli olması gerektiğidir. Bu, “ نفس nefs” sözcüğünün “fiziksel ve zihinsel bakımlardan mükemmel olan kişi” anlamına gelmesi dolayısıyladır. Aksi hâldeki bir kısas uygulamasının zulüm olacağı ortadadır.
Kısas konusuna başka ayetlerde de yer verilmiş ve bu yetki bazı durumlarda büyük ölçüde kısıtlanmıştır:
Ey iman etmiş olan kişiler! Öldürmede/ öldürülenlerde kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın… Ama her kim, onun [ölenin] kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uymalı, ona güzellikle ödemelidir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık kim sınırları aşarsa artık acı veren azap onun içindir.
Ey kavrama yeteneği olanlar! Kısasta sizin için hayat vardır. Ümit edilir ki, takvalı davranırsınız. (Bakara/178, 179)
Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın ve sınırları aşmayın. Şüphesiz ki Allah, sınırları aşanları sevmez. (Bakara/190)
Ve hata dışında bir mümin, diğer bir mümini öldüremez. Ve kim bir mümini hataen öldürürse, mümin bir köleyi özgürlüğe kavuşturmalı ve ölenin ailesine [vârislerine] teslim edilecek bir diyet vermelidir. -Ancak ölünün ailesinin bağışlaması müstesnadır.- Eğer öldürülen, mümin olmakla beraber size düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin [mümin kâfir ayırımı yapmadan] bir köleyi özgür bırakması gerekir. Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mümin bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması gerekir. Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tövbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah, Aliym’dir [her şeyi bilendir], Hakiym’dir [yasa koyandır].
Ve kim bir mümini kasten öldürürse, işte onun cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennem­dir. Ve Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır. (Nisa/92, 93)
De ki: “Geliniz, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, imlak haşyetiyle [fakirlik endişesiyle/ fakirleştirirliriz korkusuyla] çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi ve onları Biz rızklandırıyoruz. Ve kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmayın. Haksız yere Allah’ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin. İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O’nun size vasiyet ettikleridir. (En’am/151)
Ve işte o kişiler [Rahman’ın kulları], Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı öldürmezler. -Ancak Hakk ile öldürürler.- Zina da etmezler. -Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler müstesna. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tövbe eder ve salihi işlerse, kesinlikle o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.- (Furkan/68, 71)
Kur’an’da hakk ile nefsi öldürmeye, Kısas yolu dışında sadece savaş [cephe savaşı veya Allah ve elçisine, yani dine karşı savaş] sebebiyle izin verilmiş olup bu hususu belirleyen ayetlerden bir kaçı şunlardır:
Kendilerine savaş açılan kimselere kendileri zulme uğramaları nedeniyle izin verildi. Ve şüphesiz ki Allah onları zafere ulaştırmaya gücü yetendir. (Hacc/39)
Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların karşılığı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama/ arka arkaya kesilmesi, ya da yeryüzünden sürgün edilmeleridir. Bu, onlar için dünyada bir zillettir. Ahirette de onlar için büyük bir azap vardır. (Maide/33)
Ve sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın [ölün, öldürün]. Ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez. (Bakara/190)
Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah adalet yapanları sever. (Mümtehıne/8)
Sizden güvende olmak ve kendi kavimlerinden güvende olmak isteyen diğerlerini bulacaksınız. Bunlar fitne için her davet olunuşlarında onun içine baş aşağı dalarlar. Öyleyse bunlar, eğer sizden uzak durmazlarsa ve size barış önermezlerse ve ellerini [güçlerini] çekmezlerse hemen kendilerini bulduğunuz yerde yakalayın ve öldürün. Ve işte bunlar, onların aleyhinde size verdiğimiz apaçık bir güçtür [yetkidir]. (Nisa/91)
Kur’an’da cana kıymanın sadece bu iki yolla mazur sayılacağı bildirilmiş olmasına rağmen, maalesef yine bazı rivayetler dikkate alınarak dinden dönenlerin, zina edenlerin, namaz kılmayanların, zekat vermeyenlerin, homoseksüellik edenlerin, büyücülerin, hayvanla cinsel ilişki kuranların da öldürüleceğine dair hükümler konulmuştur. H.Yılmaz


Bu ayetteki “yaklaşmayın” emri de çoğuldur, yani tüm kişileri ve kurumları muhatap almaktadır. Bir tavsiye şeklinde olmayıp zorunluluk ifade eden bu emre “en güzel bir şekilde olması müstesna” ifadesiyle getirilen istisna, bize göre, yetimin malının muhafaza edilmesi ve malın gelir getirmesinin sağlanması gibi yollardır. Bilindiği gibi, yetim hakkının gözetilmesi İslâm dininin ilk sosyal emridir. Rabbimiz, namazdan, niyazdan, oruçtan önce inananlara yetimin kahredilmemesi ve yetimin kerimleştirilmesi [saygınlaştırılması] emirlerini vermiştir:
Hayır… Hayır… Doğrusu siz yetimi kerimleştirmiyorsunuz. Yoksulun yiyeceği üzerine birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Oysa mirası yağmalarcasına öyle bir yiyişle yiyorsunuz ki! Malı öyle bir sevişle seviyorsunuz ki, yığmacasına! (Fecr/17-20)
O hâlde yetimi kahretme! (Duha/9)
Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. (Maun/1-3)
Bu emir daha sonra Nisa/1-10 ve 127, Bakara/83, 177 ve 215, Enfal/41, Haşr/7, İnsan/8 ve Beled/15’te de değişik ifadelerle tekrarlanmıştır.
Ahdi de yerine getirin
“ عهدAhit”, bir işi belgelemek ve onu iyice sağlama almak için önceden yapılmış olan anlaşmadır. (Lisanü’l-Arab, c.6, s. 494- 496) Ahitlerin yerine getirilmesini emreden ayetin kapsamına alış-veriş, ortaklık, yemin, nezir [adama], sulh [barış] ve nikâh gibi bütün ahitler girer. Ahitlerin yerine getirilmesi bir zorunluluk olup Rabbimizin bu emri başka ayetlerde de geçmektedir:
Ey iman etmiş olan kişiler! Sözleşmeleri yerine getirin! (Maide/1)
Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz Birr değildir. Ama Birr, Allah’a, Ahiret Günü’ne/ Son Gün’e, meleklere, Kitap’a, peygamberlere inanmak; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve boyunduruktakilere [kölelere], Allah sevgisi için vermek ve namazı ikame etmek, zekatı vermektir. Ve sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getirenler, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte onlar sadık olanlardır. Ve işte onlar takvalı olanların ta kendileridir. (Bakara/177) Ve onlar [kurtulan müminler], emanetlerine ve ahitlerine riayet eden kişilerdir. (Müminun/8)
O, ribayı yiyen kişiler, şeytanın bir dokunuşuyla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu, şüphesiz onların, “Alış-veriş, riba gibidir” demeleriyledir. Oysaki Allah, alış-verişi helâl, ribayı haram kılmıştır. Kendisine Rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah’adır. Ve kim ki yeniden dönerse, işte o dönenler ateşin dostlarıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır. (Bakara/275)
Ve sözleşme yaptığınızda Allah’ın ahdini yerine getirin ve Allah’ı kendinize kefil tutarak onları sağlama aldıktan sonra yeminleri bozmayın. Şüphesiz ki Allah işlediklerinizi bilir. (Nahl/91)
“Yarattığı şeylerin şerrinden ve çöktüğü zaman karanlığın şerrinden ve düğümlere tükürüp üfleyenlerin [sözleşmelerini bozanların] şerrinden ve kıskandığı zaman kıskananın şerrinden Felakın Rabbi`ne sığınırım” de! (Felak/1-5) H.Yılmaz


Lafzen, “dosdoğru” (müstakîm) -Kur’an'ın anlam dokusu içinde ister istemez manevî ya da ruhanî ve ahlakî çağrışım taşıyan bir terim. Böyle olduğu için, 6:152'deki benzer ifadede olduğu gibi, yukarıdaki buyruk da sadece ticarî alış verişler için değil, insanlar arası bütün ilişkiler için geçerlidir. M.Esed

Adalet ilkesinin ön plânda tutulduğu bu ayette, verilen emir yine çoğul olduğu için tüm kişi ve kurumları bağlamaktadır. Yani bu emir sadece çarşı-pazar esnafına değil, bu emrin hem uygulanmasını hem de denetimini sağlamakla yükümlü olan kamu otoritesine de verilmiştir. Dolayısıyla bu emir, toplumsal hayatın başta ticarî ve malî olmak üzere pek çok yönünü kapsamına almaktadır.
Eksik tartmak ve noksan ölçmek, yapılan hırsızlığın “gram” ve “santim” cinsinden olması sebebiyle aslında çok büyük bir yolsuzluk değildir. Ancak Rabbimizin bu fiillere karşılık olan tehdidi, aynı konudaki diğer ayetlerde de görüleceği gibi, bir hayli sert ve şiddetlidir. Bunun sebebi, bize göre, toplum düzeninde oluşabilecek büyük vurgunların, hortumların, suiistimal ve haksız kazanç kapılarının daha ilk baştan kapatılması, önlenmesi amacına yöneliktir. Nice gangsterin ilk suçunun yumurta çalmak olduğu dikkate alınırsa, bugün pazaryerinde gramla hile yapan kişinin yarın tüccar olduğunda malı batman batman götürmesi uzak bir ihtimal olmayacaktır. Bu ekonomik ahlaksızlığa geçit vermemek için yılanın başının küçükken ezilmesi istenmektedir. Buna göre insanların da adaletli bir düzen için bu ilkeyi toplumsal hayatın her alanında titizlikle uygulaması, Rabbimizin bu husustaki vaadinin ve tehdidinin büyüklüğüne bakarak yanlış yollara sapmaktan kaçınması gerekmektedir.
Yazıklar olsun! İnsanlardan kendilerine bir şey aldıkları zaman tam ölçen, kendileri başkalarına bir şey ölçtükleri veya tarttıkları zaman eksik ölçen muttaffifin kişilere! (Muttaffifin/1-3)
Ve semayı; onu yükseltti ve terazide/ ölçüde taşkınlık etmeyin diye teraziyi/ ölçüyü koydu. Tartıyı adaletle yapın, teraziyi yanlış tutmayın. (Rahman/7-9)
Medyen’e de kardeşleri Şu’ayb’i… [gönderdik]. O [Şuayb]; “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Ölçeği ve teraziyi eksik tutmayın. Şüphesiz ben sizi hayır ile görüyorum. Ve ben kuşatacak bir günün azabından sizin için korkuyorum. Ve ey kavmim! Ölçerken ve tartarken adaleti yerine getirin. İnsanların eşyalarını eksiltmeyin ve yeryüzünde fesatçılar olarak fenalık etmeyin. Eğer mümin iseniz, Allah’ın bıraktığı [helâlinden size ihsan ettiği kâr] sizin için daha hayırlıdır. Ve ben sizin üzerinize bir koruyucu değilim.” dedi. (Hud/84-86)
[Ant olsun ki] Medyen’e de kardeşleri Şuayb’i [elçi gönderdik]. Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi: Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanan kimseler iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır! Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Ve bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın! Ve eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, o takdirde Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin! Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.” (A’raf/85-87)
Hani Şuayb onlara demişti ki: “Siz takvalı davranmayacak mısınız? Şüphesiz ki, ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle Allah’a takvalı davranın ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ecrim yalnız âlemlerin Rabbi üzerinedir. Ölçeği tam ölçün ve hak yiyenlerden olmayın. Ve doğru terazi ile tartın. Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Ve O, sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan kişiye [Allah’a] takvalı davranın.” (Şuara/177-184)
Ayetin sonunda Rabbimiz bu ilkenin uygulamasının daha hayırlı, sonuçlarının daha güzel olduğunu bildirmiştir. Gerçekten de, tartı ve ölçüde bu ilkeye özen gösteren kişilerin bu özellikleri daima onlara duyulan güvenin artmasına ve kalplerin onlara yönelmesine yol açmış, dolayısıyla onların bu dünyadaki kazançlarının devamlı ve artan oranlı olmasını sağlamıştır. Bu ilkeye uymanın ahiretteki kazancı ise dünyadakinden daha büyük olacaktır. Bu ilkeye uygun davrananlar hem elem verici bir azaptan kurtulacaklar, hem de büyük bir mükâfat elde edeceklerdir. H.Yılmaz


Kur'an eşsiz bir yol göstericidir. Ve Kur'an, günümüz insanına olduğu gibi, gelecek çağların insanlarına da rehberdir. Emin olmadığınız şeyleri sorgulayıp araştırmadan körü körüne hareket etmememizi öğütler. Böyle hareket eden insanlara ya da toplumlara, yanlış telkinler yapanların ve çıkarları için onları istismar edenlerin tutumları bir zarar veremez. M.sağ

Yahut: “Bilmediğin konuda fikir beyan etme” [veya “bilmediğin şeyin ardından gitme”]. Bunun, olaylar ya da insanlar hakkında ileri sürülen mesnetsiz iddialara (ve dolayısıyla iftira ve yalan şehadete), olaylarla doğrulanmayan, tahmine dayanan beyanlara ya da elde doğru değerlendirmeye yetecek veriler olmadığı halde birtakım toplumsal olay ve oluşumlara karışma tavrına işaret eden bir ifade olduğu söylenebilir. M.Esed

Toplumsal hayatın ahlâkî, hukukî, siyasî, idarî tüm yönlerini kapsayan ve bilim, sanat, eğitim alanları için de geçerli olan bu emir, bilgi sahibi olmadan fikir beyan etmeyi ve ehil olunmayan bir konuda görev üstlenmeyi yasaklamaktadır. Kişinin yeterli araştırmayı yapmadan ve bilgi sahibi olmadan yapacağı her iş, onun “zann” ile hareket etmesi demektir. İnsanın başını belâya sokabilecek bu tür davranışlar [zann ile hareket etmek], Kur’an tarafından açıkça yasaklanmıştır:
Ve onların çoğu, ancak bir zanna uyarlar. Şüphesiz ki zann, “Hakk”tan hiçbir şey kazandırmaz. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını çok iyi bilir. (Yunus/36)
Ey inananlar! Bir topluluk bir topluluğu alaya almasın. Olabilir ki, onlar [alay ettikleri topluluk] kendilerinden hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar. Belki de alay ettikleri, kendilerinden hayırlıdır. Kendinizi de fırlatıp atmayın [ayıplamayın, küçük düşürmeyin]; birbirinizi lâkaplar ile fırlatıp atmayın [küçük düşürmeyin, küçümsemeyin]. İmandan sonra fasıklık ile adlanmak ne kötü şeydir! Ve kim tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.
Ey inanmış olan kişiler! Zanndan çok sakının. Şüphesiz zannın bir kısmı günahtır. …
Ey insanlar! Biz sizi, bir erkek ile bir dişiden yarattık, birbirinizle tanışasınız diye sizi uluslara ve oymaklara ayırdık. Şüphesiz ki, Allah katında en değerliniz, en takvalı olanınızdır. Gerçekten Allah bilendir, haberdardır. (Hucurat/11-13)
Bunlar, Allah haklarında bir kanıt indirmediği hâlde sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Ant olsun, onlara Rabblerinden hidayet geldiği hâlde onlar, sadece zanna [sanıya], bir de nefislerinin hoşlandığı şeylere uyuyorlar. (Necm/23)
“Ve Allah’ın sözü kesinlikle gerçektir ve Saat’e gelince, onda kuşku yoktur” denildiğinde, “Saat’in ne olduğunu bilmiyoruz, yalnızca biz sadece zannediyoruz, kesin bir bilgi edinmiş değiliz” dediniz. (Casiye/32)
Ey iman etmiş olan kimseler! Eğer fasıkın biri size bir haber getirirsen hemen araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız [zarar getirirsiniz] da yaptığınıza pişman olanlar olursunuz. (Hucurat/6)
Allah’a ortak koşan kimseler diyecekler ki: “Allah dileseydi biz ortak koşmazdık, atalarımız da ortak koşmazlardı, hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan önce yalanlayanlar da azabımızı tadıncaya kadar işte böyleydi. De ki: “Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir bilgi mi var? Siz, sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.” (Enam/148)
Ve kendi dillerinizin yalan vasfetmesi ile Allah’a yalan uydurmak için, “Şu helâldir, şu haramdır” demeyin; aksi hâlde Allah’a iftira etmiş olursunuz. Şüphesiz Allah’a yalan uyduran kimseler kurtulamazlar. (Nahl/116)
De ki: “Eğer doğrular iseniz, hemen Allah katından bu ikisinden [bana ve Musa’ya inen kitaplardan] daha çok doğruya kılavuz olan bir kitap getirin de ben de ona uyayım!”
Buna rağmen eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar, yalnızca heveslerine uymaktadırlar. Allah’tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık/ şaşkın [aşağı] kim olabilir? Kesinlikle Allah zalim kavme yol göstermez. (Kasas/49, 50)
Aslında onların ahiret hakkında bilgileri art arda gelmektedir. Fakat onlar bundan bir şüphe içindedirler. Daha doğrusu onlar bundan kördürler. (Neml/66)
İNSAN VE ORGANLARININ SORUMLULUĞU:
Konumuz olan ayetteki “Şüphesiz kulak, göz, gönül, bunların her biri ondan sorumludurlar” ifadesinden, insanın organlarının her birinin kendi işlevleriyle kesp ettiklerinden sorumlu tutulacağı anlaşılmaktadır. Ahirette insan, kalbiyle düşündüğü ve inandığı şeylerden, kulağıyla duyduklarından, gözüyle gördüklerinden sorumlu tutulup hesaba çekilecektir.
Bugün Biz onların ağızlarının üzerine mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıkları şeylere şahitlik eder. (Ya Sin/65) Sonunda oraya geldiklerinde, onların işitme, görme duyuları ve derileri yaptıkları şeyler ile ilgili kendi aleyhlerinde şahitlik ederler. (Fussilet/20)  H.Yılmaz


Kibirli ve gösterişi seven insana zımnen şöyle denilmektedir: “Senin altında delemediğin, yaramadığın yer, üstünde de zirvesine ulaşamayacağın dağlar vardır. Dolayısıyla sen, üstünden ve altından bu iki tür cansızla kuşatılmışsın. O hâlde sen onlardan da pek çok zayıfsın. Etrafı kuşatılmış âciz ve zayıf bir varlığın kibirlenmesi uygun düşmez.” Böylece kibirli davrananlar eleştirilerek Müslümanların bireysel ve toplumsal ilişkilerinde alçakgönüllülükten ayrılmamaları gerektiği mesajı verilmektedir. Bu öğüt başka ayetlerde de görülmektedir:
Ve insanlara için avurdunu şişirme [kibirlenme] ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz ki Allah övünen ve kuruntu edenlerin hepsini sevmez.
Ve yürüyüşünde mutedil ol, sesinden kıs. Şüphesiz seslerin en çirkini kesinlikle eşeklerin sesidir. (Lokman/18, 19)
Allah’ın ayetleri üzerinde tartışanları görmedin mi? Nasıl da döndürülüyor­lar? Kitabı ve peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette ileride, boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülüp, sonra ateşte yakılırlarken bileceklerdir. Sonra onlara, “Allah’ın astlarından ortaklar koştuğunuz şeyler nerededir?” denir. Onlar; “Bizden uzaklaştılar; hayır; biz zaten önceleri hiç bir şeye yakarmıyorduk” der­ler. İşte Allah inkârcıları böyle saptırır. Onlara; “İşte bu [boyunlarınızın zincirli olması, kaynar suya atılmanız], yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Orada sürekli kalmak üzere cehennem kapılarına girin” denir. İşte büyüklenenlerin durağı ne de kötüdür! (Mümin/69-76)
Ve Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman “Selâm!” derler. (Furkan/63)
Bu ilâhî emirden dolayı İslam’ı yaşayan toplumlar ve onların idarecileri daima mütevazı olmuşlar, kibir, zorbalık, gurur gibi her türlü kötü özellikten uzak kalmaya çalışmışlardır. Savaş kazandıklarında bile gurur ve kibre neden olacak en ufak bir söz sarf etmemişlerdir. Onların giyecekleri, yiyecekleri, evleri ve binekleri hep sade ve basit olmuştur.
ALTIN TAKINMAK, İPEK GİYMEK
Allah’ın nehyettiği “gösteriş”in birer vesilesi olduğu düşüncesiyle “altın” ve “ipek” bazı ortamlarda haram kabul edilmektedir. Ancak bu kabul bizatihi “altın” ve “ipek”in madde olarak haramlığımdan değil, bunların yol açacağı olumsuzluklar bakımındandır. Zaten “altın” da “ipek” de Allah’ın lütfettiği nimetlerden olup Allah’ın kulları için yarattığı bu gibi ziynetleri haram etmek, yasaklamak kimsenin haddi değildir:
De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir -kıyamet gününde yalnız onlar için olmak üzere-.” İşte böylece Biz, ayetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (A’raf/32)
Böyle olmakla beraber, Rabbimiz “birikim”i hoş görmemektedir. Altın’ın atıl tutulması, kenz yapılması tam anlamıyla bir “birikim” mahiyetindedir. Dolayısıyla “altın”ın takı olarak kullanılması veya günlük hayatta kullanılan tabak, kaşık, çatal gibi gereçlerin “altın”dan yapılması, bize göre, ancak “altın”ın lüks sayılmadığı, ekonomik değer taşımadığı, kimsenin “altın”a ihtiyaç duymadığı ortamlarda sakıncasızdır. Aynı şekilde, herkesin giyebildiği ortamlarda “ipek” giymenin de bir sakıncası yoktur. Ne var ki, giymek için pamuklu kumaş bile bulamayanların bulunduğu bir ortamda “ipek” giymek haramdır. Çünkü böyle bir ortamda “ipek” giymek hem diğer insanların kıskançlığına, hem de giyenin böbürlenmesine yol açar. Hemen belirtmek gerekir ki, buradaki “ortam” sözcüğü tüm dünyayı, yeryüzündeki bütün toplumları kapsamaktadır. Yani, her gün binlerce insanın açlıktan öldüğü bir dünyada hiç kimse “Benim çevremdeki insanların altına ve ipeğe ihtiyacı yoktur” diyerek Allah’ın sevmediği bir davranış içinde olmadığını ileri süremez.
Kısaca söylemek gerekirse, “altın” ve “ipek” lüks sembolleri olup bunların haramlığı lüks oluşlarından gelmektedir.
Diğer taraftan, haram diye parmağına “altın” yüzük takmayan, “ipek” kumaş giymeyen fakat şato gibi evlerde oturup lüks otomobillere binen din cahilleri, meselenin bu ince yönünü hiç anlamamış demektirler. Hâlbuki iyi anlamalıdırlar.
Fakat o, yalanladı ve geri durdu.
Sonra da gerine gerine ehline [ailesine, arkadaşlarına] gitti.
Çok yakın sana, hem de çok yakın!
Yine, çok yakın sana, hem de çok yakın! (Kıyamet/ 32-35)  H.Yılmaz


Bu ayette, 23-37. ayetlerde sayılan yasakların çiğnenmesinin Allah katında suç ve çirkin davranışlar olduğu bildirilmektedir. H.Yılmaz

Bazı müfessirlere göre bu hüküm önceki iki ayette bahsedilenlerle ilgilidir; daha kuvvetli bir ihtimal ise, bunun yukarıdaki gibi ister açıkça dile getirilmiş olsun ister sadece îma edilmiş olsun, 22-37. ayetlerde geçen bütün yasaklamalarla ilgili olduğudur. M.Esed

Bu Kur'an ayeti "Hikmetin ne olduğunu apaçık anlatıyor. Kur'an'ın isimlerinden biri de, "Hikmet Kitabı anlamına gelen "Hakim" dir. M.sağ

Belirtmek gerekir ki, çoğu zaman “bilgelik” yahut “derin bir bilgi ve vukufa dayanan, ince-derin bir gerçeği dile getiren söz” anlamına gelen hikmet ismi, “önledi” yahut “kişiyi ya da bir nesneyi istenmeyen tarzda olmaktan ya da davranmaktan alıkoydu” anlamına gelen hakeme fiilinden türemiştir. Bunun içindir ki, hikmet sözcüğünün birinci anlamı “kişiyi kötülükten yahut cahilce davranmaktan alıkoyan şey”dir (karş. Lane II, 617); olumlu anlamıyla sözcük “çok derin ve üstün olana ilişkin vukuf, anlayış, kavrayış” demektir (Lisânu'l-‘Arab, Tâcu'l-‘Arûs). Terim, yukarıdaki ayette özellikle “Allah katında hoş karşılanmayan şeyler”e atıfta bulunulduktan sonra geçtiğine göre, insandaki sağduyu (yahut “doğruyla eğriyi birbirinden ayırma yeteneği”ne işaret etmektedir ki bu da, ahlakî değerler konusunda Allah'ın tayin ettiği mutlak bir ölçünün varlığını gerekli kılar.

48 Allah'a ve O'nun nihaî yargılamasına inanç olmaksızın, zamandan ve toplumsal çevre ve koşullardan bağımsız mutlak ahlakî değerlerin kabulü için başka herhangi bir dayanak olmadığı, olamayacağı için, yukarıdaki pasaj, başlarken olduğu gibi, Allah'ın varlığına, birliğine inanmaya ilişkin bir çağrıyla sonuçlanıyor. M.Esed

Kur’an kendini birçok ayette “hikmet” ve “hüküm” adlarıyla nitelemiştir. Ayrıca ayetlerinin bir bölümünün muhkem [hikmet içeren] olduğunu beyan etmiş, ayetlerinin tamamı için de Kamer suresinde “Hıkmet-i baliğa” deyimi kullanmıştır. (Kamer suresinin sonunda ek olarak verilen “Kur’an’daki ‘Hikmet’ Sözcüğünün Anlamı” başlıklı yazımızda konuyla ilgili ayrıntılı açıklama mevcuttur.) (Tebyînü’l-Kur’an; c:2, s:284-300)
Konumuz olan ayetteki “bunlar” sözcüğüyle kastedilen ilkelerin, emirlerin, yasakların “hikmetten [yasalardan] bir kısmı” olduğu bildirilmektedir. “Hikmetten bir kısım” olarak kastedilenler ise, 25 adet mükellefiyetten oluşan sosyal ve ahlâkî temel yasadır.
Bu ayette de hitap peygamberimize gözükse de, diğer bir çok ayette olduğu gibi gerçek muhatap tüm insanlardır.

40. ayet: Bu ayet, Mukatil’in tespitine göre 42. ayetten sonra inmiştir. Biz de aynı görüşü paylaşıyor ve 40. ayeti, söz akışı olarak daha uygun olması sebebiyle 42. ayetin devamı olarak değerlendirmiş bulunuyoruz. H.Yılmaz

Lafzen, “meleklerden dişiler/kızlar mı edindi?”: Meleklerin Allah'ın kızları (bir tür tanrıçalar) olduğu yolundaki İslam öncesi çağların Arap inancını îma eden bir ifade. Müşrik Arapların bir taraftan kız çocuklarını hor görürken, diğer taraftan onları kendilerine değil de Allah'a, yüce tutulması gereken bir varlığa yakıştırmalarındaki çelişkiye dikkat çekiliyor olmalı (karş. 16:57-59 ve ilgili notlar). Bu belagat gereği soru, en geniş anlamıyla, Allah'ın uluhiyetinin bir başka varlığa yansıtılabilmesindeki, ya da bir başka varlıkla paylaştırılabilmesindeki saçmalığı, tutarsızlığı ortaya koyuyor (karş. 6:100-101). M.Esed

Kur’an’ın işlevinin vurgulandığı bu ayette, insanların yararına olan her şeyin Kur’an’da evirile çevrile, yani detaylandırılarak tekrar tekrar verildiği anlatılmaktadır. Bu husus başka ayetlerde de bildirilmiştir:
Ve ant olsun Biz, öğüt almaları için, aralarında evirip çevirdik [çeşit çeşit şekillerde anlattık], ama insanların çoğu sadece nankörlüğe dayattılar. (Furkan/50)
Ve ant olsun Biz, Söz’ü [vahyi, Kur’an’ı] öğüt alırlar diye birbiri ardınca uladık. (Kasas/51)
Hani bir zamanlar sizden misak [sağlam bir söz] almıştık, Tur’u [dağı] da üstünüze kaldırmıştık. Size verdiğimiz şeyi kuvvetle tutun ve içindekileri hatırlayın. Belki takvalı olursunuz. (Bakara/63)
Ayetin ikinci cümlesinde ise insanlara lütfedilen bu imkânlardan çoklarının yararlanmadığı, aksine bu lütfun onların nefretlerini arttırdığı bildirilmektedir. Öğüdün nefreti arttırışı geçmiş kavimlerde de olmuştur:
Ve onlara “Rahman’a boyun eğin!” dendiği zaman, “Rahman da neymiş? Senin bize emrettiğin şey için mi boyun eğeceğiz?” dediler. Ve bu [boyun eğme emri], onların nefretlerini artırdı. (Furkan/60)
Ve onlar var güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ümmetlerin her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi ehlini çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın. (Fatır/42, 43)
O [Nuh]; “Rabbim! Şüphesiz ben kavmimi gece gündüz davet ettim. Fakat benim çağırmam, onların sadece kaçmalarını artırdı” dedi. (Nuh/5, 6)
Ve Biz Kur’an’dan, inananlar için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Ve [bu], sadece zalimlerin yıkımını artırıyor. (İsra/82)
Kalplerinde bir hastalık olanlara gelince de onların da pisliklerinin içine pislik ilave etmiştir. Ve onlar kâfir olarak ölmüşlerdir. (Tövbe/125)
Ne oluyor onlara da öğüt verip düşündüren şeyden yüz çeviriyorlar?
Sağa-sola kaçışan yaban eşekleri gibidirler, aslandan ürkmüşlerdir. (Müddessir/49-51)  H.Yılmaz

‘Arş terimi (lafzen, “taht” yahut, daha uygun bir ifadeyle “kudret makamı”) Kur’an'da Allah'ın var olan her şey üzerindeki mutlak hakimiyetini ifade için kullanılmaktadır; bunun içindir ki, zu'l-‘arş tabiri en yakın bir ifadeyle “Topyekün egemenliği elinde tutan” şeklinde aktarılabilir. Öte yandan, bu ayetin işaret ettiği anlam konusunda müfessirler bütünüyle hemfikir değildirler. Bazıları ayeti, “Eğer Allah'tan başka tanrılar var olsaydı, bunlar Allah'ı âlem üzerindeki kudret ve iktidarından kısmen ya da tamamen yoksun bırakmaya çalışırlar ve böylece âlemde bir kaosa, kargaşaya yol açarlardı” şeklinde açıklamışlardır. En başta Taberî ve İbni Kesîr olmak üzere bazıları ise, biraz karmaşık da olsa, daha iyi bir yorumda bulunmuşlardır. Allah'tan başka tanrılar ya da tanrısal güçlerin varlığına inanan kimselerin bu varlıkları ya da güçleri yalnızca Allah'la insanlar arasında aracılar olarak gördükleri yolundaki meşrulaştırıcı faraziyeden yola çıkarak bu müfessirler demişlerdir ki, eğer bu sözde tanrısal yahut yarı-tanrısal “aracılar” gerçekten var olsalardı, bu durum açıkça onların birer aracıdan başka bir şey olmamaları nedeniyle, Allah'ı mutlak ve müte‘âl varlık olarak tanıdıkları anlamına gelirdi ki bu da kendilerinin gerçekte herhangi bir kudrete sahip olmadıklarını ve son tahlilde bütünüyle O'na bağlı, O'na bağımlı olduklarını kabul etmek demektir; bağımlı oldukları, herhangi bir kudretten yoksun oldukları böylece aşikar olan bu hayal ürünü “aracıların”, hangi mahiyette olursa olsun, herhangi bir tanrısal nitelikten de yoksun oldukları ortadadır. Hal böyle olunca, artık insan için doğrudan doğruya Allah'a, o her şeye gücü yeten, her şeyi görüp işiten Tek İlah'a yönelmesi ve herhangi bir aracıya ihtiyaç duymaması çok daha makul, çok daha onurlu değil midir? M.Esed

Yani, "Onlar kendileri arşa sahip olmak için çaba harcarlardı." Eğer birden fazla ilâh olsaydı şu iki sonuçtan biri ortaya çıkardı:
1) Eğer her biri birbirinden bağımsız ilâhlar olsalar, sınırsız evrenin yönetiminde birbirleriyle anlaşamazlar ve evrenin işleyişinde düzen, ahenk ve denge olmazdı. Her an anlaşmazlık çıkar ve her biri tek hâkim olmak için çalışırdı.
2) Eğer onlardan bir tanesi en üstün ilâh olsa ve diğerleri onun bazı yetkiler verdiği kulları olsaydı, onlar üstün ilâha daima itaat eden kullar olarak kalmazlar ve kendileri de en üstün olmaya çalışırlardı.
Oysa gerçek şudur ki, göklerde ve yerde olan her şey, yetişmesi için ortak bir amaçla hareket etmeseler, bu evrende bir tek buğday tanesi veya bir tutam ot bile büyüyemez. Bu nedenle ancak cahil ve anlayışsız bir kimse, bu evrenin işlerini yürüten birbirinden bağımsız veya yarı bağımlı birden fazla tanrının olduğunu söyleyebilir. Evrenin doğasını ve işleyişini inceleyen herkes, bu evreni yöneten tek bir varlık ve tek bir hakim olduğu ve bunda hiç bir kimsenin payı olmasına imkan olmadığı görüşüne varır. Mevdudi

Cansız sanılan herşeyde, insanların fark edemedikleri bir canlılık vardır. Bütün eşya atomlardan oluşur. Atomun çekirdeği çevresindeki elektronlar, akla şaşkınlık verecek bir hızla dönmektedir. Meselâ bir Hidrojen atomundaki elektron, çekirdeği çevresinde, saniyede 2000 km. hızla döner. Sanki bir zerre, koca bir güneş sistemini temsil etmektedir. İşte maddenin en küçük parçası, bu hareketleriyle Allah'ı tesbîh etmektedir. Tesbîh, Yaratıcının şânının yüceliğini söylemektir. Her zerre O'nun şânının yüceliğini söylemiyor mu? Bir atomdaki bu düzen, O'nun kemâlini haykırmıyor mu?

Yani, "Bütün evren ve onun içinde bulunan her şey onları yaratan ve koruyan varlığın her tür eksiklik, hata ve zayıflıktan uzak olduğuna ve O'nun hiç bir ortağı ve eşi olmayacak kadar yüce olduğuna şahitlik eder."
 Her şey sadece yaratıcıyı hamd ile tesbih etmekle kalmaz, aynı zamanda O'nun her yönden eşsiz ve hamde layık tek varlık olduğuna da delil teşkil eder. Her şey yaratıcısının ve düzenleyicisinin her tür niteliği mükemmele ulaştığı bir tek varlık olduğunun bir delilidir. Bu nedenle sadece O hamde ve övgüye layıktır.

Yani, "O'na karşı cüretkar olmanıza ve sürekli O'na yanlış şeyler ve ortaklar isnat etmenize rağmen, sizi bağışlamasının ve sabretmesinin tek nedeni O'nun Halim ve Gafûr olmasıdır. O ne sizden rızkınızı esirger, ne sizi lütfundan mahrum bırakır, ne de isyankâr ve günahkâr bir kimseyi yıldırımla yakar. O, o denli Halim ve Gafûrdur ki, insanlara ve toplumlara ıslah olmaları için zaman tanır, onların doğru yolu bulabilmesi için nebiler ve rasuller gönderir ve samimiyetle ve pişmanlıkla doğru yola uyan bir kimsenin geçmiş günahlarını affeder. Mevdudi

Bu ifadeyle ilgili bir açıklama için bkz. 2. sure, 20. not.

 Yani, kainattaki her şey sınırsız ilim sahibi Yaratıcı bir İrade'nin varlığına tanıklık ederken, yalnızca insan, her zaman var olan, her yerde varlığını hissettiren Allah'ın mutlak kudretinin bu karşı konulmaz, görmezlikten gelinmez tecellilerine, belirtilerine karşı çoğu zaman kör ve sağır kalmaktadır. M.Esed

Bu ayet grubunda tevhide yönelik gerçekler açıklanmakta, cahil Arapların yardımcı veya yedek tanrılar edinmek suretiyle Allah’a sürmeye çalıştıkları karalar, gayet özlü, mantıklı deliller gösterilerek temizlenmektedir.
42. ayetteki “Eğer dedikleri gibi O’nun [Allah] ile birlikte ilâhlar olsaydı, o zaman bunlar [ilâhlar] Arş`ın sahibine bir yol ararlardı” ifadesini iki türlü anlamak mümkündür:
1- Eğer onların dedikleri gibi, Allah ile birlikte her biri diğerinden bağımsız çeşitli ilâhlar olsaydı, bunlar sınırsız evrenin yönetiminde birbirleriyle anlaşamazlar, her biri tek hâkim olmak için çalışır ve sonuçta evrenin işleyişinde düzen, ahenk ve denge olmazdı.
2- Eğer onların dedikleri gibi, en üstün olan Allah ile birlikte O’nun bazı yetkilerini devrettiği ilâhlar olsaydı, kendilerine yetki devredilen ilâhlar bu yetkilerle yetinmez, daima itaat eden kullar gibi olmak istemez, en üstün olmak için çalışırlardı. Böyle bir durumda da evren fesada uğrar, baştan aşağı her şeyin düzeni bozulurdu.
42. ayetteki ifade hangi türlü anlaşılırsa anlaşılsın, evrendeki düzeni biraz araştırıp gören hiç kimsenin evrendeki işleyişin birbirinden bağımsız veya yarı bağımlı ilâhlar tarafından sürdürüldüğünü iddia etmesi mümkün değildir. Çünkü birden fazla tanrı olması durumunda, evrendeki bu mükemmel uyumun asla söz konusu olamayacağını akıl kolayca istidlal eder. Bunun aksi ise ancak ayette gösterilen mantıkî delili idrak edemeyecek derecede anlayışsız ve cahil bir kimse tarafından iddia edilebilir.
Bu ayetlerde yapılan tevhide yönelik aklî uyarılar, başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
Eğer o ikisinde [yer ile gökte] Allah`tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de kesinlikle kargaşa içinde olurdu [düzenleri bozulurdu]. O hâlde Arş`ın Rabbi olan Allah, onların vasfetmekte oldukları şeylerden münezzehtir. (Enbiya/22)
Görüldüğü gibi, 40. ayette, Allah’ın çocuk edindiği iddiası gündeme getirilmek suretiyle tevhit ilkesinden sapışın bir başka boyutu sergilenmekte ve paragrafın anlamına yapılan bu katkıyla, 40. ayetin yerinin 42. ayetten sonra olması gerektiğini savunan görüşün ne kadar isabetli olduğu ortaya çıkmış olmaktadır.
Tevhit ilkesinden sapışın bu boyutu da Kur’an’da pek çok yerde vurgulanmıştır:
Ve onlar; “Rahman, çocuk edindi” dediler.
Ant olsun ki, siz çok çirkin bir şey söylediniz.
Az kalsın bundan; Rahman’a çocuk isnat ettiler diye gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacaktı.
Hâlbuki Rahman için çocuk edinmek yaraşmaz.
Göklerde ve yerde bulunan kimse Rahman’a, yalnızca kul olarak gelecektir.
Ant olsun ki O [Rahman], onların hepsini kuşatmıştır ve kendilerini bir bir saymıştır.
Hepsi de kıyamet günü O’na [Rahman’a] tek başlarına gelirler. (Meryem/88-95)
Ve onlar, Allah’a kızlar isnat ediyorlar. –O [Allah], bundan münezzehtir. – Kendileri için de iştahlandıkları şey [oğlan çocukları] vardır.
Ve onlardan biri kadın ile [kız doğum haberi ile] müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir.
Kendisine verilen müjdenin kötülüğü dolayısıyla kavminden gizlenir; zillet ve horluğa rağmen onu [kızı] yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün! Dikkat edin onların verdikleri hüküm [töreleri] ne kötüdür! (Nahl/57-59)
44. ayette geçen “tesbih” kavramı, Kalem, A’la ve Kaf surelerinin tahlillerinde (Tebyinü’l-Kur’an; c:1, s:187,188) açıkladığımız gibi; “Allah’ı, O’na yakışmayan şeylerden uzak tutmak, Allah’ı yüceltmek, O’nun her türlü kemal sıfatlarla donanmış olduğunu iyi kavramak ve bunu her vesile ile yüksek sesle söylemek” demektir. Bu da; yapısıyla ve nizamıyla evrendeki her şeyin, Allah’ın varlığının birliğini ve her türlü noksanlıktan uzak olduğunu gösterdiği anlamına gelir:
Gök gürültüsü ve melekler O`na hamd ile O`nun korkusundan dolayı O`nu tesbih ederler. Ve O, yıldırımlar gönderir de onunla dilediğini çarpar. Onlar ise Allah hakkında mücadele edip duruyorlar. Oysa O [Allah] çarpması pek çetin olandır. (Ra’d/13)
Ve meleklerin arşın kenarını sararak, Rabblerine hamd ile tesbih ettiklerini görürsün. Ve aralarında hakk gerçekleştirilmiştir. Ve “Âlemlerin Rabbi Allah`a hamdolsun” denilmektedir. (Zümer/75)
Arşı taşıyan kimseler ve onun [arşın] kenarındakiler, Rabblerinin hamdiyle tesbih ederler ve O`na inanırlar. İman etmişler için bağışlanma dilerler: “Rabbimiz! Sen rahmet ve bilgice her şeyi kuşattın. Onun için tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları Cahim’in [cehennemin] azabından koru!” (Mümin/7)
İşin aslı bu olmasına rağmen, “tesbih” kavramı dil ile “sübhanellah … sübhanellah …” demek anlamına indirgenmiş ve bu hususta bir çok asılsız hikâye ortaya atılmıştır. İşte birkaç örnek:
Peygamber o ikisi ile birlikte uçmuş, yedi göğe ulaşmış. Döndüğü zaman şöyle buyurmuş: Pek çok tesbîh ile beraber, göklerin şöyle tesbîh ettiğini duydum:
Yüce gökler heybet sahibini tesbîh ederler. Yücelik sahibinin yüceliğinden eğilmişlerdir. Tesbîh ederiz yücelerin yücesini, tenzih ve takdis ederiz O`nu.
Nitekim Buhârî`nin Sahîh`inde Abdullah İbn Mes`-ûd`dan nakledilir ki; o, şöyle demiştir; «Biz yenirken yemeğin tesbîh ettiğini duyardık.»
Ebu Zerr`in hadîsinde de Rasûlullah [s.a.] in eline çakıl taşlarını aldığında, arının vızıltısı gibi onların tesbihinin duyulduğu bildirilir. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
44. ayetin sonundaki “Şüphesiz ki O, halimdir çok bağışlayandır” ifadesiyle, daha evvel yanlış davranmalarına rağmen sonradan bu aklî deliller ile şirkten kurtulup doğruya ulaşacaklara af ve mağfiret kapısı açılmaktadır. Tövbe ile Allah’ın bağışlaması arasındaki ilişki Kur’an’da birçok ayette yer almıştır. Bu ayetlerin anlamca 44. ayete yakın olanlarından bir kaçı şunlardır:
Kim bir kötülük işler yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah`tan bağışlanma dilerse, Allah`ı çok bağışlayıcı ve çok merhametli bulur. (Nisa/110)
Hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yok oluvermekten, Allah tutuyor. Ant olsun ki eğer onlar [gökler ve yeryüzü] yok oluverirlerse, onları O’ndan sonra kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır. (Fatır/ 41)
Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun sırtında [yeryüzünde] hiç bir dabbehi [canlıyı] bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah kendi kullarını en iyi görendir. (Fatır/45)  H.Yılmaz

Lafzen, “Kur’an'da ne zaman Rabbinden tek olarak bahsetsen”. M.Esed

Bu ayete göre, kafalarını ortak koşucu rivayetlerle dolduranların, yani imanlarını şirkle kirletenlerin Kur'anı anlamalarını Allah'ın engellediğini öğreniyoruz. Böyle kimselere Kur'andan bahsedildiği zaman rahatsız olurlar, herkesin Kur'anı anlamayacağından söz ederler ve hemen çelişkili rivayetlerle kendilerini savunurlar. (Bak. Kamer suresi 17, 22, 32 ve 40 ayetlerini inceleyiniz.) M.sağ

Yani, "Sizin, Rabbiniz olarak sadece Allah'ı kabul etmenizden ve onların zikrettiği ilâhları anmamanızdan hoşlanmazlar." Onlar, sadece bir tek Allah'ı yüceltmekte ısrar etmeyi ve onların büyüklerinin ve azizlerinin "mucizeler"inden hiç bahsetmemeyi de onlara nimetleri için şükretmemeyi çok garip karşılıyorlardı. Çünkü, onlara göre, Allah ilâhlık güçlerinden bazılarını o büyüklere vermiştir. Bu nedenle onlar şöyle diyorlardı: "Bu ne garip bir adam! Bilinmezliğin bilgisinin, tüm güç ve otoritelerin bir tek Allah'a ait olduğunu söylüyor. Bize çocuklar veren, bizi hastalıklardan koruyan, ticaretimizin gelişmesini sağlayan, kısaca bizim tüm istek ve arzularımıza cevap veren ilâhlara neden hiç pay biçmiyor?" (Bkz. Zümer: 45 ve an: 64) Mevdudi

Bu ayetlerde Mekkeli müşriklerin hâlleri anlatılmaktadır. Kur’an ile müşrikler arasındaki perde, aslında onların izledikleri Kur’an karşıtı politikalardan ve Kur’an’ı dinlememek için uydurdukları bahanelerden ibarettir. Onlar, önlerine getirilen onca delili, çıkar hesaplarına uymadığı için incelemezler. İblislerinin kendilerine süslü gösterdiği kibir ve inatları sayesinde de gerçekleri görmezler, geçmişten ders almazlar, geleceği düşünmezler. Müşriklerin burunlarını havaya dikmiş bu hâlleri başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
Şüphesiz ki Biz onların boyunlarının içinde demir halkalar kıldık. Öyle ki onlar çenelerine kadardır. Böylece onlar burunları yukarı kaldırılmış olanlardır.
Ve Biz onların önlerinden bir set, arkalarından bir set kıldık. Böylece Biz kendilerini sarmışızdır. Artık onlar görmezler.
Ve onları uyarmışsın yahut uyarmamışsın onlara göre birdir, onlar inanmazlar. (Ya Sin/8-10)
Biz onlara karinleri [bir takım yakınları, yani İblislerini] kabuk gibi üzerlerine kaplattık, onlar da, önlerinde ve arkalarında olanları kendilerine süslü gösterdiler. Cinnlerden ve insanlardan [herkesten] kendilerinden önce gelip geçmiş ümmetlerde yürürlükte olan söz, onların üzerine hakk oldu. Şüphesiz onlar, hüsrana uğrayanlar idiler. (Fussılet/25)
Allah, onların kalpleri ve kulakları üzerine mühür vurmuştur; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Büyük azap da onlar içindir. (Bakara/7)
Ve ona ayetlerimiz okunduğu zaman sanki kulaklarında bir ağırlık varmış da onları işitmemiş gibi, büyüklük taslayarak sırt çevirir. İşte onu, acı verecek bir azabı müjdele. (Lokman/7)
Bu konunun daha iyi anlaşılması için Tin suresinin tahlilinde bulunan “Allah’ın Kalpleri Mühürlemesi” (Tebyinü’l-Kur’an; c.1 s. 560-571) başlıklı yazımızın okunmasını öneriyoruz.
Esbab-ı Nüzul nakillerine göre ayette değinilen kişiler Ebuleheb ve karısı, Ebu’l-Bahteri, Zemaa, Süheyl ve Huveyti adlı kişilerdir. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an) Anlatılanlara göre, bu kişiler heyet halinde amcasının yanına geldiklerinde, peygamberimiz onlara “Allah’tan başka ilâh olmadığını kabul edin, bu sayede Arapların hükmedenleri olursunuz, Arap olmayanlar da size itaat eder” demiş, onlar da arkalarını dönüp gitmişlerdir. Bu tip kişilerin tavırları Kur’an’da şöyle yer almaktadır:
Dediler ki: “Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü/ zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, [yapabileceğini] yap, biz de gerçekten yapıyoruz.” (Fussılet/5)
46. ayetteki “Ve sen Kur’an’da sadece Rabbini ‘bir ve tek’ olarak andığın zaman, ‘nefretle kaçar vaziyette’ gerisin geriye giderler” ifadesinden, müşriklerin bir ve tek olan Allah’ın yüceltilmesini ve bunda ısrar edilmesini kabul etmedikleri anlaşılmaktadır. Aslında onlar peygamberimizden, Allah ile beraber kendi ilâhlarının büyüklerinden, azizlerinden de bahsetmesini istemektedirler. Çünkü onlara göre Allah, ilâhlık güçlerinden bazılarını, onlara çocuklar veren, onları hastalıklardan koruyan, onların ticaretlerinin gelişmesini sağlayan, kısaca onların tüm istek ve arzularına cevap veren kendi ilâhlarına da vermiştir. Müşriklerin bu sapık inançları Kur’an’da şöyle ifade edilmiştir:
Ve Allah, “bir tek” olarak anıldığı zaman ahirete inanmayanların yürekleri burkulur da, O`nun astlarından olan kimseler anıldığı zaman derhal yüzleri gülüverir. (Zümer/45)
Bu sapık görüşler maalesef o günlerde kalmamış, günümüzdeki bazı çevrelere de intikal etmiştir. O ilkel çağda olduğu gibi, Allah’ın birçok sıfatı ve tasarrufu bu çevrelerde bir takım “kutub”lara, “gavs”lara verilmekte ve bu kimseler Allah’tan daha fazla zikredilmektedir.  H.Yılmaz



 

Burada onların Hz. Peygamber'in (s.a) davetine karşı kurdukları tuzaklar ve oyunlara değinilmektedir. Onlar gizlice Hz. Peygamber'i (s.a) dinlerler ve daha sonra buna karşı bir oyun hazırlamak üzere toplanırlardı. Bazen bir kimsenin Kur'an'dan etkilendiği konusunda şüpheye düşerler ve birlikte oturup onu bu etkiden kurtarmaya çalışarak şöyle derlerdi: "Bir düşman tarafından büyülenen ve aynı onun gibi konuşan bir adamdan nasıl etkilenirsin?" Mevdudi

Bu ayette, peygamberimizin çağrısına karşı müşriklerin fısıldaşarak [herkesten gizli olarak] kendi aralarında kurdukları bir tuzak ifşa edilmekte ve onların Kur’an’dan etkilenen kişilere “Büyülenmiş bir adamdan nasıl etkilenirsin?” diyerek bu kişileri Kur’an’ın etkisinden uzaklaştırmak istedikleri bildirilmektedir. Müşriklerin bu plânı başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
Rabblerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü/ hatırlatmayı ancak oyun yaparak ve kalpleri eğlenerek dinlerler. Ve o zalimler aralarında şu fısıltıyı gizlediler: “Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz?” (Enbiya/2, 3)
Ve onlar [inkâr etmiş olanlar]; “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu zalimler; “Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz.” da dediler. (Furkan/7, 8)
İsimleri Esbab-ı Nüzul nakillerine geçmiş olan bu zalimlerin peygamberimize karşı düzenledikleri oyunlar sadece ayette belirtilenden ibaret değildir. Ayrıca söz konusu nakillerde bu şahısların birbirlerini de kontrol altında tuttukları yer almaktadır:
Bana Muhammed İbn Müslim İbn Şihâb ez-Zührî dedi ki: Kendisine şöyle anlatılmış: Harb oğlu Ebu Süfyân, Hişâm oğlu Ebu Cehil, Şerik oğlu Ahnes bir gece Rasûlullah [s.a.] ı geceleyin evinde namaz kılarken dinlemek üzere gittiler. Onlardan her biri Hz. Peygamberi dinlemek için ayrı bir yer tuttu. Hiç birisi diğerinin yerini bilmiyordu. Onu dinlemeye başladılar. Sabah olunca ayrıldılar. Nihayet yolları birleşti de birbirlerini kınamaya başladılar. Birbirlerine şöyle diyorlardı: Bir daha yapmayınız. Halkınızın düşkünlerinden bazıları sizi görecek olurlarsa, onların içine bir şey düşürürsünüz. Sonra ayrıldılar. Ertesi gün ikinci gece olunca her biri tekrar bulunduğu yere gelip Kur`an dinlemeye koyuldular. Nihayet fecir ağarınca ayrıldılar ve aynı yolda karşılaştılar. Birbirlerine tekrar ilk söylediklerini söylediler ve dağıldılar. Üçüncü gece olunca her biri Kur`an`ı dinlemeye koyulmak üzere eski yerlerini aldılar. Fecir ağarınca ayrıldılar. Yolları birleşince birbirlerine dediler ki: Bir daha tekrarlamamak üzere sözleşmeden ayrılmayalım. Bunun üzerine sözleşerek ayrıldılar. Ahnes b. Şerik sabah olunca sopasını aldı. Sonra evinden çıktı Ebu Süfyân b. Harb`a geldi ve ona: Ey Ebu Hanzala, Muhammed`den duyduğun şey hakkında görüşün nedir, bana bildir? dedi. Ebu Süfyân dedi ki: Ey Ebu Sa`lebe, Allah`a and olsun, ben ondan öyle şeyler duydum ki onu ve ne demek istediğini biliyorum. Öyle şeyler de duydum ki, ne onun anlamını ne de söylemek istediğini biliyorum. Ahnes b. Şerik dedi ki: Allah`a andolsun ki, ben de senin yemin ettiğin durumdayım. Sonra Ebu Süfyân`ın yanından çıkıp Ebu Cehl’in yanına girdi, onun evine vardığında dedi ki: Ey Ebu Hakem, Muhammed`den duyduğun şeyler hakkında görüşün nedir? Ne duydum ki? dedi. Biz ve Abd Menâf oğulları şeref konusunda yarıştık. Onlar yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar taşıdılar, biz de taşıdık. Onlar verdiler, biz de verdik. Nihayet her ikimiz de diz üstü çökünce, ikimiz de bağlı atlar gibi olduk. O zaman onlar dediler ki: Bizden bir peygamber geldi. Ona gökten vahiy geliyor. Biz onu ne zaman kavrayabiliriz? Allah`a and olsun ki, ona ebediyyen ne inanırız, ne de doğrularız. Bunun üzerine Ahnes b. Şerik yanından kalkıp onu kendi başına bıraktı. (İbn İshâk; Sîret) H.Yılmaz


Burada onların her seferinde birbirine karşı fikirler öne sürdükleri söylenmek istenmektedir. Onlar bazan "sen bir büyücüsün" derler, bazan da "sen büyülenmişsin veya sen bir şairsin veya içine kötü bir ruh girmiş" derlerdi. Bu birbirine karşıt ithamlar gerçeği bilmediklerinin delilidir. Aksi taktirde her yeni durumda ona uygun yeni bir ad icad etmezlerdi. Bu aynı zamanda onların Hz. Peygamber'e (s.a) yönelttikleri "itham"dan kendilerinin bile emin olmadıklarını gösterir. Onlar bir gün Hz. Peygamber'e (s.a) bir ad takıyorlar, fakat ertesi gün onun uygun olmadığını anlıyorlardı. Daha sonra ikinci bir lakap takıyorlar, bunu üçüncü gün ve daha sonrası takip ediyordu. Böylece her lakap birbirine zıt oluyor ve bu hiç birinin doğru olmadığını, tersine kafirler tarafından uydurulduğunu gösteriyordu. Mevdudi

Bu ayette müşriklerin peygamberimizin aleyhine geliştirdikleri politikalarına dikkat çekilmekte ve bu anlayışları sebebiyle sapıklığa düştükleri, çıkmazda oldukları bildirilmektedir. Gerçekten de müşrikler, elçilik görevini ilân etmesinden itibaren peygamberimize sihirbazlık, şairlik, mecnunluk, kâhinlik gibi sıfatlar yakıştırmışlar, Kur’an’ın ona başkası tarafından öğretildiği yolunda ithamlarda bulunmuşlar, fakat bütün bu iddialarının gerçeklerle bağdaşmaması yüzünden, iftiralarına kendileri bile inanmamışlardır. 48. ayet onların bu çıkmazlarını yüzlerine vurmakta ve bir çıkış yolu bulmalarına engel olan şaşkınlıklarını kınamaktadır.H.Yılmaz

Lafzen, “kalplerinize daha da zor gelen yaratılmış başka bir unsur” -yani, hayata kavuşabileceği, hayata dönebileceği çok daha az beklenir bir madde. M.Esed

İnsana dünyada geçirdiği hayat, ahirette yaşayacağı hayat yanında “çok kısa bir süre”ymiş gibi gelecek (Taberî, Zemahşerî). Bu ifadenin bir başka anlamı da, insanın dünyevî zaman duygusunun mutlak realiteyle karşılaştığında anlamını yitireceği yönündedir. Ölümden sonra dirilişi eskiden inkar eden bu insanların Allah'ın çağrısına O'nu överek cevap vereceklerini söyleyen önceki ifade, onların, ölümden kalktıklarında artık Allah'ın varlık ve kudretini bütünüyle idrak edebilecek duruma geleceklerini îma etmektedir. M.Esed

Yani, "Siz ölümle kıyamet gününde tekrar dirilişiniz arasında sadece bir kaç saat yaşadığınızı sanacaksınız, çünkü kısa bir uykudan sonra aynı günün sesiyle uyarıldığınızı düşüneceksiniz."
"O'na hamdederek çağrısına uyarsınız." cümlesi büyük bir gerçeğe işaret etmektedir: Tekrar dirilirken kafir de mümin de Allah'a hamdedecektir. Mümin böyle yapacaktır, çünkü o dünyada iken de aynı inancı kabul etmiş veya yaşamıştır. Kafire gelince böyle deme cesaretini bulacaktır, çünkü onda küfrü nedeniyle bastırmakta olduğu bu inanma fırsatı vardır. Yeni hayatta tüm bu kasti baskılar sona erecek ve kafirler elinde olmaksızın Allah'a hamdedecektir. Mevdudi

Bu ayet grubunda, tekrar dirilmeyi mümkün görmeyen inançsızların itirazları ile bunlara verilen cevaplar yer almaktadır.
50. ayetteki “İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun” ifadesinden anlaşıldığına göre, inançsızlar, Allah’ın tekrar diriltmeye güç yetireceği konusunda ikna olmamışlardır. Nitekim 51. ayette inançsızlarca yapılacağı bildirilen “baş sallama” hareketi, verilen bir haberin kabul edilmediğini belirtmek için yapılan bir harekettir. Bu hareketin zımnî anlamı, inançsızların ölümden sonra kendilerini ilk defa yaratmış olanın dirilteceği gerçeğine inanmadıklarını göstermektedir. Bu tartışmaya Kur’an’da birçok kez yer verilmiştir:
Ve o insan [o kişi], kendisini bir nutfeden [bir damla sudan] yarattığımızı görmedi mi de şimdi o, apaçık bir hasımdır [düşmandır]. Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı. Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”
De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O, her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz.
Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O, çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir.
Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu / işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir. (Ya Sin/77–82)
Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? (Saffat/16)
Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz karşılık göreceğiz? (Saffat/53)
Ama kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler; “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” dediler. (Kaf/2, 3)
Ve onlar; “Biz yeryüzünde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Aksine onlar, Rabblerine kavuşmayı [O’nun huzuruna varacaklarını] inkâr ediyorlar. (Secde/10)
Ve onlar dediler ki: “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?” (İsra/49)
Bu, ayetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve “Sahi bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, yeni bir yaratılışla diriltilmiş olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. (İsra/98)
Size, gerçekten siz öldüğünüz, toprak ve kemik olduğunuzda, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? (Müminun/35)
Ayrıca Müminun/82, Vakıa/47, Naziat/11. ayetlere de bakılabilir.
İnançsızların -yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi- inatla direnmeleri karşısında, Rabbimiz de yaratmadaki ve öldürmedeki gücünün önüne geçilmez olduğunu açıklamaya hep devam etmiştir:
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar. (Mümin/57)
Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu [göğü] O [Allah] yaptı: Boyunu yükseltti ve onu düzene koydu, gecesini kararttı ve kuşluğunu [ışığın parlaklığını] çıkarttı. Ve ondan sonra yeryüzünü döşedi; yeryüzünden suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da sabitledi [demirledi; sağlam bir şekilde yerleştirdi], sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak [yararlanmak] üzere. (Naziat/27–33)
Ölümü aranızda Biz takdir ettik Biz. Biz önüne geçilebilenler değiliz.
Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getiririz ve sizi bilmediğiniz bir şeyde inşa ederiz. (Vakıa/60, 61)
Ve O, başlatan, sonra onu çevirip yeniden yapandır. Ve bu O`na çok kolaydır. Ve göklerde ve yerde en yüce örnek O`nundur. O çok güçlüdür, hikmet sahibidir. (Rum/27)
Göğün ve yeryüzünün kendi emriyle durması da O’nun ayetlerindendir. Sonra sizi yeryüzünden bir tek çağırışla çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki siz çıkarılıyorsunuz. (Rum/25)
Ve buyruğumuz, ancak, göz kırpması gibi bir tekdir. (Kamer/50)
Biz bir şeyi dilediğimiz zaman, ona sözümüz, ona sadece “ol” dememizdir. O da hemen oluverir. (Nahl/40)
İşte o, bir tek haykırıştır.
Bir de bakmışsın onlar meydandadır. (Naziat/13-14)

51. ayette Rabbimiz, inançsızlar tarafından geri döndürme işinin ne zaman olacağına dair sorulan soruya peygamberimizin “Çok yakın olması umulur!” diye cevap vermesini emretmektedir. Bu ifade, yeniden diriltilmenin kesin zamanını belirtmemekle beraber bu işin mutlaka çok yakın olduğu anlamına gelmektedir. Çünkü “umulur [asâ]” sözcüğü cümlede Allah’ın yapacağı bir işe yönelik olarak kullanılmıştır; bu da Allah’ın o işi mutlaka olduracağını ifade etmektedir.
Rabbimiz, kesin zamanını belirtmediği o belli vakti [kıyameti] kimsenin bilemeyeceğini ve o bilginin sadece kendisine ait olduğunu birçok ayette açıklamıştır:
İnsanlar sana o saatten [kıyametin saatinden] soruyorlar. De ki: “Kesinlikle ona ait bilgi Allah katındadır.” Ne bilirsin, belki de saat yakındadır. (Ahzab/63)
Allah, bu kitabı ve teraziyi/ ölçüyü hakkla indirendir. Ve sana ne bildirir ki, belki de o Saat [kıyamet] çok yakındır! (Şûra/17)
Şüphesiz ki Allah, saatin [kıyametin kopuş zamanının] bilgisi yanında olandır. Ve yağmuru O yağdırır, rahimlerde olan şeyleri O bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Kimse hangi yerde öleceğini de bilmez. Şüphesiz ki Allah en iyi bilendir, en iyi haberi olandır. (Lokman/34)
Sana, Saat’ten soruyorlar; “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelir.” Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (A’raf/187)
Onlar orada; “Hamd, bizden o üzüntüyü gideren ve bizi lütfundan, kendisinde bize yorgunluk gelmeyecek, kendisinde bizim için usanç olmayacak, durulacak bu yurda konduran Allah’a özgüdür. Gerçekten Rabbimiz çok bağışlayıcı ve çok karşılık vericidir” derler. (Fatır/34, 35)
52. ayetteki “ve sadece pek az kaldığınızı zannedeceksiniz” ifadesiyle, insanların diriltilecekleri gün dünyada çok az kaldıklarını sanacakları bildirilmektedir. Onların bu sanıları başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
Sonra onlar onu [kıyameti] görecekleri gün dünyada bir akşam veya kuşluğundan başka durmamış gibidirler. (Naziat/46)
Kim ondan [Bizim verdiğimiz zikirden; Kur’an’dan] yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü; Sura üfürüldüğü gün, sürekli içinde kalacakları bir yük yüklenecektir. Ve kıyamet günü onlar için; bu ne fena bir yüktür! Biz suçluları o gün, gözleri göğermiş olarak toplayacağız.
Aralarında fısıldaşacaklar: “Siz dünyada sadece ‘on’ kaldınız.”
-Biz aralarında ne konuşacaklarını daha iyi biliriz.- Yolca en üstün olan; “Siz ancak bir gün kaldınız.” diyecektir. (Ta Ha/102-104)
Ve kıyametin kopacağı gün günahkârlar bir saatten fazla durmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle döndürülüyorlardı. (Rum/55)
O [Allah]; “Yeryüzünde yıl sayısı olarak kaç yıl kaldınız?” dedi.
Onlar; “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor.” dediler.
O [Allah]; “Siz sadece pek az bir süre kaldınız; keşke siz bilmiş olsaydınız!” dedi.
Öyleyse sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? (Müminun/112-115
) H.Yılmaz 

Karş. 16-25 (ve ilgili 149. not) ve 29:46.

Lafzen, “Şeytan onların arasını açar” yahut “onların arasına ayrılık sokar”.  M.Esed

Müminlere, kafirlerle ve diğer İslâm düşmanlarıyla tartıştıklarında bile güzel sözler söylemeleri emredilmektedir. Onlara ne sert söz söylemeli ne de abartılmış ifadeler kullanılmalıdır. Konuşmalarında soğukkanlı olmalı ve karşı tarafın kışkırtıcı davranışlarına rağmen sadece doğru olanı söylemelidirler.
 Müminler şeytanın kışkırtmalarına karşı da uyarılmaktadırlar. "Düşmanlarınıza cevap verirken sinirlendiğinizi hissederseniz, hemen bu kışkırtmayı sizin tartışmanıza zarar vermek isteyen şeytanın yaptığını anlamalısınız. Böylece o, insanlar arasında anlaşmazlığı yaymaya çalışır." Mevdudi

Bu ayette Müslümanlara, yumuşak söz söylemek suretiyle iyi, güzel, hoş bir davranış sergilemeleri telkin edilmektedir. Çünkü sert davranışlar ve inat sadece tartışma ortamının gerginleşmesine yol açarak düşmanlık ve kine sebep olmakla kalmaz, aynı zamanda tartışma zemininin genişlemesine, insanların böbürlenmesine ve daha da kötüsü, gerçeklerin gizlenmesine de sebep olur.
Esbab-ı Nüzul kayıtlarında, bu ayetin Ömer b. Hattab’ın müşriklerle sert bir üslûpla tartışması sonucu Müslümanların savaş istemeleri üzerine indiği ileri sürülmüştür. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Rabbimiz bir başka ayette daha, iman etmiş kişilere ne yapmaları gerektiğini bildirerek tartışma ölçülerini ortaya koymuştur:
İman etmiş kişilere, “O’nun [Allah’ın] her kavmi kazandıklarıyla cezalandırması için, Allah`ın günlerini ummayanları bağışlamalarını” söyle. (Casiye/14)
Ayette kullardan istenen “en güzeli söyleme” işi ancak Kur’an ile yapılabilir. Zira sözlerin en güzeli Kur’an’dır:
Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah`a yönelenler; müjde onlaradır. Haydi müjdele sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı! İşte onlar, Allah`ın kendilerine hidayet verdiği kimselerdir. Ve işte onlar kavrama yeteneği olanların ta kendileridir. (Zümer/17,18)
Nitekim Furkan suresinde en büyük cihadın Furkan ile yapılacağı bildirilmiştir:
Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onunla [Furkan ile] onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihat yap! (Furkan/52)
Konumuz olan 52. ayetin başındaki “kullarıma” ifadesiyle müminlerin kastedilmiş olduğu söylenebileceği gibi, tüm insanların kastedilmiş olduğu da söylenebilir. Çünkü insanlardan yumuşak davranmalarının istendiği bir ayette, bu güzel hitap, kalpler hakk dine yönelsin diye, dine, tevhide davet edilen herkese yöneltilmiş olabilir. Ancak Kur’an’da geçen “kullar” lâfzı çoğunlukla müminleri işaret etmektedir:
Hemen gir kullarımın içine!
Ve gir cennetime! (Fecr/29, 30):
Adaklarını yerine getirirler ve fenalığı yayılmış [efsaneleşmiş] bir günden korkarlar. (İnsan/7)
52. ayetin son kısmında şeytanın etkisine dikkat çekilerek yapılan öğüde uyulmaması hâlinde şeytanın devreye gireceği ve ortaya düşmanlık çıkaracağı bildirilmiştir. Şeytanın insanların düşmanı olduğu ve ara bozduğu başka ayetlerde de ihtar edilmiştir:
Ve onların Allah’ın astlarından yalvardıkları kimselere sövmeyin ki, onlar da bilgisizce, aşırı giderek Allah`a sövmesinler. Biz, her ümmete yaptıkları işi işte böyle süsledik. Sonra da onların dönüşü Rabblerinedir. Sonra O, onlara ne yaptıklarını haber verir. (En’am/108)
Eğer sana şeytandan bir vesvese gelirse de hemen Allah’a sığın. Muhakkak ki O, en iyi işiten, en iyi bilendir. (A’raf/200)
Ve anasıyla babasını yüksek bir taht üzerine yükseltti. Ve hepsi secde ederek yere kapandılar. Ve o [Yusuf]: “Babacığım İşte bu durum, o gördüğümün tevilidir. Gerçekten Rabbim onu hakk kıldı. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, beni zindandan çıkarmakla ve sizi çölden getirmekle Rabbim bana hakikaten ihsan buyurdu. Şüphesiz Rabbim dilediğin şeye lütuf edicidir. Şüphesiz O, en iyi bilen, hüküm koyanın ta kendisidir. (Yusuf/100)
Ey insanlar! Yeryüzündeki helâl ve tayyib [temiz, hoş, yararlı] şeylerden yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır. (Bakara/168) H.Yılmaz


Bu anlam örgüsü içinde vekîl terimine karşılık olarak verdiğimiz “[bir başka varlığın] kaderini/yazgısını belirleme yetkisine sahip olan kimse” ifadesi hk. bkz. bu surenin 2. ayeti üzerine 4. not. Yukarıdaki cümle için aynı derecede makul bir başka çeviri de şu olabilirdi: “Biz seni onların davranışlarından sorumlu olarak göndermedik”. M.Esed

Bu ayette, içimizle-dışımızla, düşüncemizle-amelimizle, Rabbimizin bizi bizden daha iyi bildiği hatırlatılmaktadır. Bu hatırlatma Necm suresinde de şöyle yapılmıştır:
Onlar ki, bazı küçük sürçmeler hariç, günahın büyüklerinden ve iğrençliklerden çekinip kaçınırlar. Hiç kuşkusuz, senin Rabbin bağışlaması geniş olandır. Sizi, hem topraktan oluşturduğu zaman, hem de annelerinizin karnında ceninler hâlinde bulunduğunuz zaman, en iyi bilen O’dur. O hâlde nefislerinizi temize çıkarmayın. İttika eden kimseyi O daha iyi bilir. (Necm/32)
Bu ayette ayrıca Allah’ın günahlardan dönüş yapan kimseyi dilerse affedeceği ve dilerse ceza vereceği bildirilerek her türlü yetkinin O’na ait olduğu vurgulanmıştır. Buna göre, hiç kimsenin kendisini veya bir başkasını cennetlik ilân etmesi uygun düşmez. Çünkü kimin cennete kimin cehenneme gideceği bizzat Rabbimizin kararına bağlıdır. Bu konuda bizce yapılabilecek tek değerlendirme, A’raf suresinin 44-46. ayetlerinde bildirilenler doğrultusunda olabilir. Buna göre, yapacağımız değerlendirmeler, herhangi bir amelin karşılığının cennette veya cehennemde insanın karşısına çıkacağı şeklinde genel bir açıklamayla sınırlı kalmalı, o ameli işleyen kimsenin Allah`ın rahmeti veya gazabı ile karşılaşacağı hususunda herhangi bir hüküm içermemelidir.
VEKİL
Furkan suresinde detaylı olarak açıkladığımız gibi, “vekil”, “var eden, varlığı sürdüren, gelişim ve evrimi programlayan, rızk veren ve koruyan” demektir. Ayetin ilk iki cümlesinde asıl muhataplara seslenildikten sonra, son cümlede hitap peygamberimize yöneltilmiş ve ona “kendisinin onlar üzerinde vekil olmadığı” bildirilmiştir. Bu hüküm, insanların tutumları dolayısıyla peygamberimizin ne o gün, ne bu gün, ne de gelecekte sorumluluğu olmadığının ve olmayacağının çok açık beyanıdır.H.Yılmaz


Tüm peygamberleri, buyruklarını insanlara bildirmek için görevlendiren Allah, her birisine farklı özellikler ve üstünlükler vermiştir. Peygamberler arasında ayırım yapıp, onları üstünlük yarışına sokmak inananlara düşmez. (Bak Bakara suresi 253, 285, ayetlerini inceleyiniz.) M.sağ

Bu, öyle görünüyor ki, Son Peygamber olarak Muhammed (s)'in misyonuna ilişkin bir îmadır (Zemahşerî, Beydâvî): yani, Muhammed (s)'in kendisi, Allah'ın mesajını ulaştırdığı kimselerin “kaderlerini belirleme” gücüne sahip olamasa da, tebliğ ettiği mesaj kıyamete kadar geçerli kalacaktır.

Yani, tıpkı Hz. Davud'un “ilahî hikmetler kitabı”nın (Mezmurlar) o'nun dünyevî iktidarından (krallığından) fazla yaşaması gibi, Muhammed (s)'in tebliğ ettiği mesaj, Kur’an da, o'nun takipçilerinin tüm inişli çıkışlı tarihsel gidişlerinin üstüne çıkacak, onlardan fazla yaşayacaktır M.Esed

Ayetin muhatabı peygamberimiz olmasına rağmen, yapılan bildiri Mekkeli müşriklere yöneliktir. Bu hitap tarzıyla Mekkeli müşrikler, peygamberimizi küçük görmeleri sebebiyle eleştirilmektedir.
Genellikle toplumlar kendi içlerinden seçilmiş, sivrilmiş kimseleri kolayca kabul etmemişler, kıskançlık göstererek çeşitli iftiralarla, asılsız yakıştırmalarla onları yıpratmaya çalışmışlardır. Mekkeli müşrikler de aynı doğrultuda davranmışlar, aralarından seçilmiş bu sıradan insanın değil peygamber, saygıdeğer ve dindar bir kişi bile sayılamayacağını ileri sürmüşlerdir. Çünkü onlara göre zahit ve dindar bir kişi, dünyayla ilgili olan hiç bir iş yapmamalı, inzivaya çekilip Allah`ı zikretmelidir. Peygamberimiz ise yaşaması için gerekli olan şeyleri kazanmak ve çalışmak zorundadır. Bu nedenle o da herkes gibi çalışıp emek harcamaktadır.
Konumuz olan ayette Davud peygamberin anılması, bize göre, peygamberimizin elçiliğine itiraz eden Mekkeli müşriklere bir cevap niteliğindedir. Elçiliğini kabul ettikleri Davud peygamber bu hatırlatmayla onlara örnek gösterilmekte ve sanki şöyle denilmektedir: “Davud bir kral olarak normal bir insana nazaran dünya işleri ile çok daha fazla ilgilenmeye mecbur birisiydi. Buna rağmen Allah ona peygamberlik nimetini ve kitap olarak da Zebur’u vermiştir. Aynı şekilde Muhammed (as) de dünya işleri ile uğraşmakta; karısı ve çocuklarıyla beraber herkes gibi bir hayat sürmekte, çalışıp hayatî ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Dolayısıyla, Muhammed’e göre daha sorumlu bir mevkide bulunan Davud’a peygamberlik verilmesi nasıl normal karşılanıyor ise, Muhammed’e verilen elçilik görevi de normal karşılanmalı, yadırganmamalıdır.”
Bir kral ve peygamber olan Davud’un (as) peygamberimizin elçiliği konusunda misal getirilmesi, aynı zamanda peygamberimize de ileride devlet başkanlığı görevinin verileceğinin bir işareti olarak değerlendirilebilir.
Ayetin Mekkeli müşrikleri objektif davranmaya çağıran mesajı, başka ayetlerde çeşitli peygamberlerin isimleri anılarak da verilmiştir:
İşte elçiler; Biz onların bazısını bazısı üzerine fazlalıklı kıldık. Onlardan bir kısmı Allah’ın konuştuğu ve bazısının derecelerini fazlalıklı kıldığı kimselerdir. Ve Meryem oğlu İsa’ya açık kanıtlar verdik ve onu Ruhulkudüs ile destekledik. Ve eğer Allah dileseydi onların ardından gelenler, açık mesajlar kendilerine ulaştıktan sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Velâkin ayrılığa düştüler de onlardan bazısı iman etti, bazısı inkâr etti. Ve eğer Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Velâkin, Allah dilediğini yapar. (Bakara/253)
Ve deyin ki: “Biz Allah’a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildi ise, İbrahim’e ve İsmail’e ve İshak’a ve Yakub’a ve esbata [torunlarına] ne indirildi ise, Musa’ya ve İsa’ya ne verildi ise ve bütün peygamberlere Rabblerinden olarak ne verildi ise hepsine iman ettik; O’nun elçilerinden birinin arasını ayırmayız [hiç birini diğerinden ayırmayız] ve biz ancak O’nun için teslim olanlarız. (Bakara/136)
Elçi [Muhammed], kendi Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de. Hepsi Allah`a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler; “Biz Allah`ın elçileri arasında ayırım yapmayız.” ve “Biz duyduk ve itaat ettik. Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır” dediler. (Bakara/285)
De ki: “Biz Allah`a, bize indirilene [Kur’an’a], İbrahim`e, İsmail`e, İshak`a, Yakub`a ve torunlarına indirilene, Musa`ya, İsa`ya ve peygamberlere Rabblerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç biri arasında ayırım yapmayız. Ve biz yalnız O`na teslim olanlarız.” (Âl-i Imran/84) H.Yılmaz


Zımnen, “Allah'la birlikte başka tanrısal güçlerin de var olduğuna/var olabileceğine inanan kimselere”.

 Sonraki ifadelerin de gösterdiği gibi bu ifade, azîzlere, velîlere ve meleklere tapınmayı îma ediyor.

 Yani, bu darlığı kendi üzerlerine almaya: Bu açıkça Hristiyanların “vekaleten kefaret” inancına bir atıftır. M.Esed

Bu uyarı, tevhid ilkesini işlemekte ve şirki reddetmektedir. Buna göre, şirk sadece Allah'tan başkasına secde etmekten ibaret değildir. Allah'tan başkasına yalvarıp başkasından yardım dilemek de şirktir. Çünkü yalvarmak ve yardım dilemek de bir tür ibadettir. Bu nedenle Allah'tan başkasından yardım dileyen kimse de, puta tapan kimse kadar müşriktir. Bu ayet, Allah'tan başka, dualara cevap veren, sıkıntıları gideren, kötü durumları düzelten başka bir gücün olmadığını açıkça göstermektedir. O halde, eğer bir kimse Allah'tan başkasının bir güce sahip olduğunu söylerse şirk işlemiş olacaktır. Mevdudi

Yani, peygamberlerin de, meleklerin de en büyükleri. M.Esed

Metindeki kelimeler, burada adı geçen ilâh ve yardımcıların taştan yapılmış putlar değil, ya melekler ya da ölmüş azizler olduklarını göstermektedir. Bu ayette, insanların yardım dilediği hiç bir melek, aziz veya peygamberin hiç kimsenin yalvarmasına cevap verecek güçte olmadığı açıkça belirtilmektedir. Onlar kendileri Allah'tan merhamet umar, azabından korkar ve O'na yakınlaşmak için vesile ararlar. Mevdudi

Bu ayetler, o günün müşriklerinin inançlarını ortaya koyarak onları tevhit konusunda akıllarını kullanmaya davet etmektedir. Müşriklerin bazı güçler atfederek taptıkları putların [sahte tanrıların] aslında gerçek Tanrı’ya tapan birileri olduklarının ve âcizliklerinin bu ayetlerde vurgulanması, bugünkü putlaştırılmış azizlerin [yatırların] da aslında tanrılık iddiası olmayan ve tam aksine Allah’a yakın olmak için çalışmış saygın kişiler olduklarını, bu kişileri Allah’a yaklaştırıcı putlar hâline getiren yakıştırmaların ise onlardan sonra yaşamış başkaları tarafından yapıldığını göstermektedir.
Ayetin beyanından açıkça anlaşıldığına göre, şirk, bazılarının zannettiği gibi sadece Allah`tan başkasına secde etmekten ibaret değildir. Allah`tan başkasına yalvarıp başkasından yardım dilemek de şirktir. Çünkü yalvarmak ve yardım dilemek bir tür ibadettir; bu ibadeti Allah’tan başkasına yapanlar puta tapanlar kadar müşriktir.
Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından bir takım veliler edinenler: “Onlar bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” [diyorlar]. Ayrılığa düştükleri bu konuda onların arasında Allah hüküm verecektir. Allah kuşkusuz, yalancı ve çok nankör kişilere kılavuzluk etmez.
Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, elbette yaratacağından, dileyeceğini seçecekti. O, bundan münezzehtir. O, bir tek ve kahredici Allah`tır. (Zümer/3, 4)
Ey iman etmiş olan kişiler! Allah’a takvalı davranın, O`na yaklaşmaya yol arayın ve O`nun yolunda gayret gösterin. Umulur ki siz kurtuluşa erersiniz. (Maide/35)
Şüphesiz ki iman eden kimseler, hicret eden kimseler ve Allah yolunda gayret gösteren kimseler, Allah`ın rahmetini umarlar. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Bakara/218)
De ki: “Allah`ın astlarından tanrı saydığınız kimseleri çağırın. Onlar göklerde ve yeryüzünde de zerre ağırlığına malik olmazlar. Onların, bu ikisinde [gökler ve yeryüzünde] O’nun için onlardan bir yardımcı da yoktur.” (Sebe’/22)
Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi ona iyi kulak verin: Sizin Allah’ın astlarından şu yakardıklarınız bir araya gelseler, bir sineği bile asla yaratamazlar. Ve sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen ve istenen güçsüzdür. (Hacc/73)
Ve Yahudiler; “Uzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da; “Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan inkârcıların sözlerini taklit ediyorlar. …
Onlar, Allah’ın astlarından bilginlerini, rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı kendilerine Rabbler edindiler... Oysa onlar sadece bir tek olan İlâh’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah`tan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir. (Tövbe/30, 31)  H.Yılmaz

Yani, dünya hayatında her şey geçici, her şey yok olmaya mahkum olduğuna göre, insanoğlu ahiret hayatından yana duyarlık göstermeli, kendini ona hazırlamalıdır.

 Lafzen, “kitapta” -yani, bunların hepsi, Allah'ın yarattığı âlem için koyduğu değişmez yasalara bağlı kılınmıştır. M.Esed

Bu ayet, kafirlerin kendi memleketlerinin tehlike veya azaptan uzak olduğu konusundaki zanlarını ortadan kaldırmak amacındadır. Ayet her memleketin zaman eseri veya Allah'ın azabı ile helâk edileceğini bildirmektedir. Mevdudi

Bu ayette, her uygarlığın kıyametten önce mutlaka yok edileceği veya şiddetli bir azap ile azaplandırılacağı bildirilmek suretiyle, kâfirlerin kendi memleketlerinin tehlike veya azaptan uzak olduğu yolundaki inançları reddedilmekte, ayrıca bunun Allah’ın değişmez bir uygulaması olduğu vurgulanmaktadır.
Onlara Biz zulmetmedik; fakat onlar kendilerine zulmettiler. Onun için Rabbinin emri geldiğinde, Allah’ın astlarından taptıkları tanrıları, onlara hiçbir şey sağlamadı ve onlara ziyandan başka bir şey arttırmadılar. (Hûd/101)
Kentlerden niceleri var ki Rablerinin ve O`nun elçilerinin emrine başkaldırdı da Biz onları çetin bir hesaba çektik ve onlara görülmemiş, duyulmamış bir azapla azap ettik.
Böylece onlar işlerinin vebalini tattılar. İşlerinin sonucu da tam bir hüsran olmuştur. (Talâk/8, 9) H.Yılmaz


Bu son derece vecîz ve dolayısıyla ilk bakışta biraz kapalı gibi görünen cümle, bir bütün olarak Kur’an'ın anlam ve amacı konusunda temel bir açıklama ortaya koymaktadır. Kur’an'ın pek çok yerinde Peygamber Muhammed (s)'in, Allah'ın elçilerinin sonuncusu ve en büyüğü olmakla birlikte, önceki bazı peygamberlerin sözlü mesajlarını desteklemek ya da pekiştirmek için gösterildiği söylenen türden mucizeler gösterme gücüyle donatılmadığı ısrarla belirtilmiştir. Denebilir ki, o'nun tek mucizesi: açıklığıyla, ahlakî kapsam ve mahiyetiyle kusursuz; insanlık tarihinin her çağına, her gelişim safhasına uyan; insanların hem duygularına hem akıllarına hitab eden; hangi ırktan, hangi toplumsal katmandan gelirse gelsin her insana açık olan ve hem lafzıyla, hem de muhtevasıyla Kıyamet Günü'ne kadar değişmeden kalacak olan Kur’an'ın kendisiydi ve bugün de böyle olmakta devam etmektedir. Önceki peygamberler değişmez biçimde hep kendi toplumlarına, kendi kavimlerine ve yalnız kendi çağlarına tebliğ etmekle görevlendirildikleri için onların tebligatı ister istemez kendi toplumlarının ve kendi çağlarının toplumsal ve düşünsel şartlarıyla sınırlıydı; ve hitab ettikleri insanlar da henüz bağımsız düşünme evresine varmamış olduklarından, bu peygamberler, üstlendikleri görevin iç gerçeğini, sarsıcı mahiyetini kavrayabilmeleri yönünde insanların dikkatlerini uyandırmak için sembolik nitelikte birtakım alametlere, birtakım mucizelere ihtiyaç duymuşlardır (bkz. 6. sure, 94. not). Ama Kur’an, insanlığın (özellikle, Yahudilik, Hristiyanlık gibi çıkışları itibariyle vahye dayanan dinsel gelişmelerin etkili olduğu bölgelerde yaşayan toplumların) belli bir düşünce ve inanç sistemini (ideology), artık yukarıdaki ayetin işaret ettiği tarzda geçmişte vuku bulan ve çoğu zaman sadece yeni ve ciddî kavrayış, anlayış bozukluklarına yol açan birtakım mucizevî alamet ya da işaretlerin zuhuruna ihtiyaç duymadan kavrayabileceği bir çağda vahyedilmiştir.

Bkz. 7:73'ün ikinci paragrafı ve ilgili 57. not. Kur’an'da, sözkonusu dişi devenin mucizevî bir mahiyet taşıdığına dair herhangi bir işaret yoksa da, bu ifade onun Semûd kavmi için bir deneme, bir sınama nesnesi ve bu anlamda “uyarıcı-aydınlatıcı bir belirti” (mubsıra) olduğunu işaret etmektedir (karş. 54:27). M.Esed

Burada "ayetler", peygamberliğin delilleri olarak sunulan görülebilir mucizelerdir. Kureyşli müşrikler tekrar tekrar böyle mucizeler istiyorlardı.
 Burada kafirler şöyle uyarılmaktadırlar: "Size doğru yolu göstermek için mucizeler göndermemesi Allah'ın rahmetindendir. Oysa siz böyle mucizelerin gönderilemeyeceğini sanıyorsunuz. Bilmelisiniz ki, size bir mucize gönderilmiyor, çünkü onun reddedilmesi kaçınılmaz olarak azaba neden olur ve o topluluk helâk edilir. Apaçık mucizeleri reddeden Semud gibi kavimlerin tamamen helâk edildiğini tarihten öğrenebilirsiniz."
 Yani, "Mucizeler iş olsun diye gösterilmez. Bunlar insanları Peygamber'in Allah'tan yardım gördüğü ve isyanları sonucunda karşılaşacakları azabın farkına varmaları konusunda uyarmak için gösterilir." Mevdudi

Bu ayette Rabbimiz, mucizeleri ancak korkutmak için gönderdiğini bildirerek mucize yollamasının amacını açıklamaktadır. Mekkeli müşriklerin bekledikleri türden mucize göndermemesinin sebebi olarak da Rabbimiz, inançsızların, önceki kavimlerin peygamberleri vasıtasıyla gönderilen mucizelerden etkilenmemelerini ve onları yalanlamalarını göstermekte, buna da Semud kavmini örnek vermektedir.
Rabbimizin Mekkeli müşriklerin istedikleri türden bir mucize göndermemiş olması, bir anlamda onların lehine bir durumdur. Çünkü mucizeleri gördükleri hâlde inanmayanlar, Allah’ın kanunu gereği, tıpkı eski kavimler gibi yerle bir olacaklardır. Allah Mekkeli kâfirlerin mucizeleri gördükleri hâlde inanmayacak olduklarını bilmektedir. İlahî azabın onların üzerine hemen gelmemesi ise Allah’ın bir rahmeti olarak değerlendirilmelidir.
Rabbimiz mucize olarak onlara Kur’an’ın yeteceğini bildirmiştir:
Ve “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” dediler. De ki: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ve ben yalnızca apaçık bir uyarıcıyım.”
‘Kendilerine okunan Kitap’ı Bizim kesinlikle sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır. (Ankebut/50, 51)
Bilakis onlar; “Bunlar karmakarışık düşlerdir; yok yok, onu kendisi uydurdu; yok yok o bir şairdir. Hadi öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir mucize getirsin!” dediler. (Enbiya/5)
Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin, yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız.” dediler. Sen de ki: “Rabbim noksanlıklardan münezzehtir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!” (İsra/90-93) H.Yılmaz



 

Burada bahsi geçen görüntü (ru’yâ), Hz. Peygamber'in “Gece Yolculuğu”nu izleyen Miraç olayıdır (bkz. Ek IV). Bu olay mahiyeti itibariyle birbirleriyle çatışan yorumlara açık olduğu ve dolayısıyla nesnel realitesi bakımından birtakım şüphelere yol açma istidadında bulunduğu için -ayetin devamında ifade edildiği gibi- “insanlar için bir sınama” vesilesi oluşturmaktadır. Şöyle ki: bu olayla yüzyüze geldiklerinde imanı zayıf olanlarla sığ düşünenlerin Muhammed (s)'in dürüstlüğünden ve dolayısıyla peygamberliğinden yana duydukları inanç sarsılırken, Allah'a sarsılmaz bir imanla bağlı olanlar bu olayda Allah'ın seçtiği kimselere bahşettiği ruhanî nimetin olağanüstü bir tezahürünü görmekte ve böylece Kur’an mesajına duydukları iman daha da güçlenmektedir. 

Bu “Kur’an'da lânetlenen ağac”ın, 37:62 vd. ve 44:43 vd.'da cehennemin tezahürlerinden biri olarak sözü geçen “ölümcül meyve ağacı” (şeceratu'z-zakkûm) olduğunda şüphe yoktur (bkz. 37:62-63 ve ilgili 22 ve 23. notlar. Bu notlardan sonuncusunda sözkonusu ağacın insanlar için niçin “bir sınama” olduğu açıklanmaktadır). Yukarıdaki anlam akışı içinde ağaç, açıkça cehennemin kendisini simgelediği için, “lânetli” yahut “lânetlenmiş” ağaç olarak nitelendirilmektedir. Burada, ahiret hayatının başka tezahürlerinin değil de, sadece “cehennem”in özel olarak işaret edilmiş olmasının sebebi, ağacın bir uyarı olduğunu ifade eden sonraki cümlede açıklık kazanmaktadır. M.Esed

Bu söz, Bedir zaferinin müjdesi idi.  Burada işâret edilen ru'yâ, ya Mi'râc gecesi Hz. peygamber(s.a.v.)e lutfedilen müşâhededir ki Mi'râcın uykuda olduğunu söyleyenler bunu ru'yâ diye açıklamışlar; uyanık iken olduğunu söyleyenler ise, buradaki ru'yâ kelimesini açıktan görme diye tefsîr etmişlerdir. Ru'yâ, uykuda görülen şeylerin adı ise de, asıl kelime anlamı görmektir. Mi'râc gecesi vukubulan görme, bir ru'yâ değil, uyanıklık halinde bir müşâhede (vizyon) idi. Kur'ân'da la'netlenen ağaç da cehennemdeki Zakkum ağacıdır. Putatapanlar bu ağacın adını duyunca: "Muhammed, cehennemin taşları yaktığını sanıyor; sonra orada ağaç bittiğini söylüyor(!)" diyerek alay etmişlerdi. Halbuki bu ağaç, kendi bildikleri türden bir ağaç değil, sembolik anlam taşıyan bir ağaç idi. Bununla Allah, cehennemde biten, cehennemin ürünü olan ağaç gibi insanları temsil etmiş olabilir. Nitekim bu ağacın şeytân veya Ebûcehil veya Hakem ibn Ebu'l-Âs olduğu söylenmiştir. S.Ateş 

Yani, "Peygamberliğin daha başlangıcında, Kureyşli müşrikler senin davetine karşı çıkmaya başladıklarından sana; şüphesiz biz onları çepeçevre kuşatmışızdır demiştik. Onlar senin davetini engellemek için ellerinden geleni yapabilirler, fakat bunda başarısızlığa uğrayacaklar ve senin davetin tüm düşmanlıklara karşı zafere ulaşacaktır. Bu davetin bir mucize şeklinde gerçekleştiğini görmüyorlar mı? Onların tüm engellemeleri etkisiz kalmış ve sana ufacık bir zarar vermeyi bile başaramamışlardır. İşte bu Hz. Peygamber'in (s.a) davetinin her şeye gücü yeten Allah tarafından desteklendiğinin apaçık bir delilidir."
Allah'ın kafirleri çepeçevre kuşattığına ve Hz. Peygamber'e (s.a) davetinde yardımcı olduğuna değinen ayetler Mekke döneminin ilk zamanlarında nazil olan bir çok surede yer almaktadır. Mesela, Allah Büruc Suresi 17-20. ayetlerde şöyle buyurmaktadır: "Orduların haberi sana geldi mi? Firavun ve Semud ordularının? Hayır, küfretmekte olanlar bir yalanlama içindedirler. Allah ise onları, arkalarından çepeçevre kuşatmıştır."
 Burada Mi'rac (Göğe yükseliş) kastedilmektedir; çünkü burada "rüya" "düş görmek" anlamında değil bir şeyi fiziksel olarak çıplak gözle görmek anlamındadır. Eğer bu sadece bir "rüya" olsaydı ve Hz. Peygamber (s.a) kafirlere sadece bir rüya anlatmış olsaydı, bunun onlar için bir deneme aracı olmasının bir anlamı olmazdı. İnsanlar bir gün garip rüyalar görürler ve bunu diğer insanlara anlatırlar. Fakat bu rüyalar, hiç bir zaman rüya görenin yalan söylediği veya deli olduğu konusunda itham aracı olmazlar.
 Duhan Suresi 43-44. ayetlerde anılan lanetli "Zakkum" ağacı cehennemin dibinde yetişir ve cehennemlikler ondan yemek zorunda kalacaklardır. Bu ağaca lanetli denmesinin sebebi cehennemliklerin onu Allah'tan bir rahmet olarak değil lanetlenmelerinin bir sembolu olarak yemeleridir. Lanetlenen insanlar bundan yiyecek ve daha çok acı çekeceklerdir, çünkü bu ağaçtan yenen kısım onların karnında kaynar suyun kaynaması gibi kaynayacaktır.
 Yani, "Onların Gerçeğin bilgisini senin gibi doğru ve soylu bir insandan, ilk ağızdan öğrenmeleri ve ondan ders alıp doğru yolu bulmaları için sana Mi'rac'ta böyle mucizeler gösterdik. Fakat onlar seninle alay etmeye başladılar, oysa biz onları, senin aracılığınla kötü amellerin sonucu Zakkum'dan yemek zorunda kalacakları konusunda yine uyarmıştık. Bunun tersine onlar seninle alay etmeye başladılar ve şöyle dediler: "Şu adamın mantığına bir bakın: Bir taraftan cehennemde korkunç bir ateş yandığından bahsediyor, diğer taraftan orada ağaçlar yetiştiğini söylüyor." Mevdudi   

Bu ayette Allah’ın insanları kuşattığı, peygamberimize açıkça bir görüntü gösterdiği ve Kur’an’da lânet edilen ağacı insanlara bir imtihan yaptığı bildirilmek suretiyle üç önemli husus üzerinde durulmuştur:
BİRİNCİ HUSUS: İHATA
Yüce Rabbimiz insanları çepeçevre kuşattığını bildirmektedir. Bu beyan, Allah’ın kuşatmasından hiç kimsenin kurtulamayacağı anlamına gelmektedir.
Oysa Allah onları arkalarından kuşatıcıdır. (Büruc/20)
De ki: “O tehdit olunduğunuz şey yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi kılacak ben bilmiyorum. [Rabbim] Bütün gaybı bilendir. Ve de elçilerden seçip memnun olduğu kişi müstesna, gaybına hiçbir kimseyi muttali kılmaz. Çünkü O, Rabblerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini bilsin diye onun önünden ve ardından [her tarafından] gözetleyiciler salar. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır. Her şeyi de sayısı ile saymıştır.” (Cinn/25-28)
İKİNCİ HUSUS: PEYGAMBERİMİZE AÇIKÇA GÖSTERİLEN GÖRÜNTÜ
Bu görüntünün ne olduğu hakkında farklı görüşler ortaya atılmıştır. Klâsik kaynaklarda da yer alan bu görüşlerden iki tanesi şöyledir:
1- Şia`nın görüşü: “Ağaç” ile “Ümeyyeoğulları” kastedilmiştir. “Görüntü” ise peygamberimizin Ümeyyeoğullarını “minberine sıçrayan maymunlar” olarak gördüğü rüyadır.
Bu görüşe göre, bazı gruplar, peygamberimizin rüyasında gördüğü maymunları Ümeyyeoğulları olarak kabul etmektedirler. (İbn Cerir, İbn Kesir ve Kurtubî)
2- Diğer görüş: Bazı rivayetler, Allah’ın peygamberimize rüyasında Kureyş kâfirlerinin yıkılıp yere serilecekleri, ölecekleri yerleri gösterdiğini, bu rüyayı duyan Kureyşlilerin de bunu alay konusu yaparak ondan rüyanın hemen gerçekleştirilmesini istediklerini nakletmektedir. Bu rivayetlere dayanan görüşe göre, ayette açıkça gösterildiği bildirilen görüntü, peygamberimize rüyasında gösterilen Bedir’de öldürülecek müşriklerin görüntüsüdür.
Biz ise bu görüntünün Kur’an’da bahsi geçen şu iki görüntüden biri olduğu kanaatindeyiz:
1- Bu görüntü, bu surenin 1. ayetinde konu edilen gecede, peygamberimizin ilk vahy anında son sidre ağacında gördüğü ve ayrıntıları Necm suresinde anlatılan görüntüdür.
O, üstün akıl sahibi. Ki istiva etmiştir O.
Ve O, en yüksek ufukta idi.
Sonra yaklaştı ve hemen sarktı.
İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu.
Hemen de kuluna vahyettiğini vahyetti.
Gönlü, gördüğünü yalanlamadı.
Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? [onun gördüğü şey hakkında onunla mücadele mi ediyorsunuz?]
Ant olsun onu, başka bir inişte daha gördü.
Son sidrenin yanında.
Ki onun yanında oturulan bahçe vardır.
O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu.
Göz şaşmadı ve azmadı.
Ant olsun, Rabbinin ayetlerinin en büyüğünü gördü. (Necm/6-18)
Peygamberimiz bu gördüklerini halka anlatmış ama buna aklı yatmayanların etkisiyle toplumda fitne oluşmuştur.
2- Bu görüntü, peygamberimizin kendisinin Mekke’ye girişini gördüğü görüntüdür.
Ant olsun ki, Allah, elçisine o görüntüyü hakk ile doğru çıkardı. Siz, Allah dilerse kesinlikle güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış kişiler olarak, korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. Öyleyse O [Allah], sizin bilmediğinizi bilir. Sonra da bundan önce size yakın bir fetih verdi. (Fetih/27)
Peygamberimiz, görmüş olduğu bu görüntüyü de halka bildirmiş, bazılarının iyi haber olarak yorumlaması, bazılarının da istihza ile karşılaması sonucu bu görüntü de toplumda fitne oluşturmuştur.
Ancak dikkatle hatırda tutulmalıdır ki, burada sözü edilen görüntüler “rüyada görülen” görüntüler değil, “uyanık iken görülen” görüntülerdir. Bunun detayı inşallah Yusuf suresinde açıklanacaktır.
ÜÇÜNCÜ HUSUS: KUR’AN`DA LÂNET EDİLEN AĞAÇ
Esbab-ı Nüzul kayıtlarında “Lânetli Ağaç” hakkında şu nakil yer almaktadır:
Yüce Allah Kur`an-ı Kerim`de Zakkum ağacını anlatınca Ebu Cehil şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Muhammed sizi zakkum ağacıyla korku­tuyor. Siz bilmiyor musunuz ki, ateş ağacı yakar. Halbuki Muhammed ate­şin ağaç bitirdiğini iddia ediyor. Siz zakkumun ne olduğunu biliyor musu­nuz? O hurma ve kaymak. Ey Cariye bize hurma ve kaymak getir." Cariye onları getirdi. Ebu Cehil: "Muhammed`in sizi korkuttuğu bu zakkumu yiyin!" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi. Kur`an`da lanetlenen ağacı, insanları sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkuturuz da, bu onların azgınlığını ar­tırmaktan başka bir şey yapmaz. (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Klâsik kaynaklar bu konuda da rivayetlere yönelmiştir:
Birinci Görüş: Ekserisi bunun Hak Teâlâ`nın "Şüphesiz o zakkum ağacı günaha düşkün olanın yemeğidir" [Duhan, 43-44] ayetinde bahsettiği zakkum ağacıdır. Bu ağacın zikredilmesindeki imtihan şu iki açıdan olabilir:
1- Ebu Cehil şöyle demişti: "Arkadaşınız [Muhammed], cehennem ateşinin, "Onun yakıtı taşlar ve insanlardır" [Bakara, 24] diyerek, taşları bile yaktığını iddia ediyor, sonra kalkıp o cehennemin içinde bir ağacın yeşerdiğini söylüyor. Halbuki ateş, ağacı yer, yakar, bitirir. Öyle ise o cehennemde nasıl o ağaç yeşerebilir?"
2- İbn`z-Zibe`râ şöyle der: Bizim bildiğimize göre zakkum, hurma veya kaymak demektir. Bir şeyi lokmalamak hakkında da, tezakkamû derler. İşte onlar cehennemde bir ağacın olmasına şaştıkları için, Allah Teâlâ "Hakikaten biz o [zakkum ağacını] zalimler için bir fitne yaptık" [Saffat, 63] ayetini indirmiştir.
Mervan`ın Soyu Hakkında
İkinci Görüş: İbn Abbas şöyle der: "Burada bahsedilen ağaç ile, Ümeyyeoğulları, yani Hakem b. Ebi`l-As’oğullan [soyu] kastedilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber [s.a.s] rüyasında, minberini Mervan`ın oğullarının birbirinden devraldıklarını görmüştü. O, bu rüyasını Hz. Ebu Bekir ile Ömer`e evinde onlarla baş başa iken anlatmıştı. Birbirlerinden ayrıldıklarında, Hz. Peygamber [s.a.s] Hakem b. Ebi`l-As`ın rüyasını aynen anlattığını duydu ve buna çok sinirlendi. Bu sırrını Hz. Ömer [r.a]`in ifşa ettiği ithamında bulundu. Sonra da Hakem`in kendilerini gizlice dinlediği ortaya çıktı. Bunun üzerine Hz. Peygamber [s.a.s], onu sürdü." Vahidî şöyle der: "Bu hadise Medine`de cereyan etmiştir, sûre ise Mekki`dir. Binâenaleyh böyle bir tefsir, ancak bu ayetin Medenî olduğunu söylemekle mümkündür. Ama hiç kimse bu ayetin Medine`de nazil olduğunu söylememiştir." Bu görüşü, Hz. Aişe [r.a]`nin Mervan`a, "Allah, sen babanın [Hakem`in] sulbünde iken, babana lanet etti. Sen de, Allah`ın lanet ettiği kimsenin bir parçasısın" demiş olması da te`kid eder.
Üçüncü Görüş: Kur`ân`da lanet edilen bu ağaç ile Yahudiler kastedilmiştir Çünkü Cenâb-ı Hak, "Benî İsrail`den kâfir olanlar lanetlendi" (Maide/78) buyurmuştur. Buna göre şayet birisi, "Müşrikler, Hz. Peygamber [s.a.s]`den kesin ve kuvvetli mucizeler getirmesini isteyince, Allah Teâlâ da: "Onların getirilmesinde size bir fayda yok. Çünkü eğer onlar gösterilir de siz iman etmezseniz, kökünüzü kazıyacak bir azap indiririm" diye cevap vermiştir. Halbuki bu doğru değildir. Bu sözün, insanlar için bir fitne olan o rüyanın ve ağacın zikredilmesi ile ilgisi nedir?" derse, deriz ki: İfadenin manası şöyledir: Sanki, "onlar bu mucizeleri isteyip, sonra da sen o mucizeleri göstermeyince, bunların gösterilmeyişi, senin nübüvvet iddianda doğru olmadığın hususunda onlar için bir şüphe olmuştur." Fakat bu şüphe, senin işini zayıflatmaz ve durumunun zayıflamasına sebep olmaz. Baksana, rüyadan bahsedilmesi, o kâfirlerin kalplerine büyük bir şüphe düşmesine sebep oldu. Fakat o kuvvetli şüphe bile, senin risaletin hususunda bir zayıflığa ve senin etrafında ehl-i hakkın toplanmasında bir gevşemeye yol açmadı. İşte aynen bunun gibi, mucizelerin gösterilmemesi sebebiyle meydana gelen bu şüphe de, senin durumunda bir gevşemeye ve senin risaletin hususunda bir zayıflığa sebep olmaz. (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Bize göre ise; lânetli ağaç “uzak durulması, dışlanması gereken ağaç” anlamında olup bu ifade ile “altın, mal” kastedilmiştir. Çünkü Sad suresinde söylediğimiz gibi, (Tebyinü’l-Kuran; c: 2, s: 444) “lânet” sözcüğü “kovmak, iyilik ve faydadan mahrum bırakmak, ailenin veya sülâlenin bir ferdinin dışlanması” demektir. Âdem’e “Bu ağaca yaklaşmayın” emrinin verildiği A’raf/19’da geçen “şecer [ağaç]” sözcüğü de, ayetin tahlilinde detaylı olarak açıkladığımız gibi, “altın, mal, mülk” anlamına gelmektedir. (Tebyinü’l-Kuran; c: 2, s: 534)
Nitekim Rabbimiz de Kur’an’da defalarca bunun insanlar için bir fitne olduğunu ve ondan uzak durulmasını, müptelâsı olunmamasını emretmiştir:
Ve biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız kesinlikle fitnedir. Kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir vardır. (Enfal/28)
Kesinlikle mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir. Allah ise, büyük ecir kendi katında olandır. (Teğabun/15)
İşte insana bir sıkıntı dokunuverince Bize yalvarır, sonra kendisine tarafımızdan bir nimet bahşettiğimiz zaman da; “O, bana bir bilgi üzerine verildi” der. Aslında o [verilen nimetler], bir fitnedir. Velâkin onların çoğu bilmezler. (Zümer/49)
Sonuç: Konumuz olan 60. ayetteki lânetli ağacın Duhan/43, 44’te sözü edilen Zakkum ağacı ile herhangi bir ilgisi yoktur. H.Yılmaz


Hz. Âdem ve melekler temsîli üzerine yapılmış bir açıklama için bkz. 2:30-34, 7:11-18, 15:26-41 ve ilgili notlar. A‘râf ve Hicr surelerinde olduğu gibi burada da vurgu İblis'in Hz. Âdem hakkındaki küçümseyici tavrı (ki bu tavrın, açıktır ki, bütün insan türü için simgeleyici bir anlamı vardır) üzerindedir; bunun içindir ki, bu pasaj, yukarıdaki 53. ayetin bitiş cümlesiyle, yani “Şeytan gerçekten de insanın açık düşmanıdır” ifadesiyle açık bir bağlantı içindedir. Allah'ın meleklere “Âdem'in önünde secde edin” buyruğunda ifadesini bulan insanın üstün konumu üzerindeki vurgu bu temsîli 70-72. ayetlere bağlamaktadır. M.Esed

Bkz. Bakara: 30-39, Nisa: 117-121, Araf: 11-25, Hicr: 26-42, İbrahim: 22
Bu hikaye burada, kafirlere, Allah'a karşı olan tutum ve davranışlarının aynı şeytanınki gibi olduğu anlatılmak üzere tekrarlanmıştır. Gerçekte onlar insanın en büyük düşmanı olan şeytana uyuyorlar ve onun, insanlığın yaratılışının başlangıcında, Adem'in soyundan gelenleri saptırmak üzere verdiği sözü yerine getirmek için kurduğu tuzaklara düşüyorlar. Mevdudi

Karş. 7:16-17. Haneke fiili sözcük olarak “[atın] alt çenesine (hanek) ip ya da gem geçirdi” anlamına geliyor; tabii, yenmek maksadıyla: dolayısıyla buradaki ihteneke formu “birine gem taktı, boyun eğdirdi”, “körükörüne itaatini sağladı” anlamı taşımaktadır.M.Esed

“Bütün gücünle” anlamına gelen deyimsel bir ifade.

 Günahkarca yollarla elde edilen yahut günahkarca harcanan dünyevî zenginlikleri, zinâ yoluyla çocuk sahibi olmayı îma eden bir ifade. (Bununla birlikte, belirtmek gerekir ki, İslamî ahlak ve hukuk sisteminde bu yolla dünyaya gelmiş çocuklar için öngörülen hiçbir yasal kısıtlama, mahrumiyet ya da yetkisizlik mevcut değildir.)

 Karş. 4:120 ve ilgili 142. not. M.Esed

Yani, 14:22 ve 15:42'de de belirtildiği gibi, “onların üzerinde gerçek bir nüfûzun olmayacaktır”. M.Esed

Bunun iki anlamı vardır:
1) "Sen insanoğlunu kendi yoluna uydurmak için zorlama gücüne sahip değilsin. Senin yapabileceğin tek şey onları boş vaadler ve ümitlerle kandırmandır; fakat onların sana uyup uymama seçenekleri olacaktır. Onları isteksizce kendine uymaya zorlamaya gücün yetmez."
2) "Sen benim doğru kullarımı, kandırmayı başaramazsın. Zayıf ve güçsüzler sana uysa da, bana itaatte sabit olan Salih kullarım üzerinde bir tasarrufta bulunamazsın."
 Yani, "Allah'a güvenen, O'nun hidayetine ve yardımına inanan kimseler, şeytanla imtihan edildiklerinde başka bir desteğe ihtiyaç duymayacaklardır. Çünkü Allah onların şeytanın saptırmalarından uzak kalmalarına yardım edecek, onları koruyacak ve doğru yola iletecektir. Diğer taraftan kendi güçlerine veya Allah'tan başka güçlere güvenenler, şeytanla imtihan edildiklerinde, bu imtihandan başarılı çıkamayacaklardır." Mevdudi

Bu ayet grubunda, Sad, A’raf ve Ta Ha surelerindeki gibi, insanın var edilişine yine Âdem ve İblis motifleriyle yaklaşılmıştır. Bu yaklaşımın ayrıntıları Sad ve A’raf surelerinde verilmiş olmakla birlikte, nakledilen olay her surede bazı ek bilgilerle zenginleştirilmiş ve dikkatler ayrı noktalara çekilmiştir. Meselâ burada diğer surelerdeki anlatımlardan farklı olarak 53. ayette “Kullarıma söyle de en güzel olanı söylesinler. Şüphesiz şeytan aralarına fesat sokar. Şüphesiz şeytan, insan için apaçık bir düşmandır” şeklinde yapılan uyarı, 64. ayetteki “Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars. Ve atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaatlerde bulun!” ifadesiyle örneklendirilmiştir. Bu ayette İblis, bir bölgeyi atlılar ve yayalarla basan, belirli şeylerin çalınmasını, talan edilmesini emreden bir soyguncuya, yağmacıya benzetilmiştir. Bu benzetmede geçen “şeytanın atlıları ve yayaları” ifadesi diğer surelerdeki anlatımlarda yoktur. Bu ifadede şeytana nispet edilen atlılar ve yayalar, sayılamayacak kadar çok yol ve yöntemle şeytanın yaptığı işleri yapan “şeytan yandaşları”nı, yani tuzağa düşüp şeytanlaşmış insanları temsil etmektedir.
İblis’in dürtülerinden etkilenerek onun tuzağına düşmüş, azmış, azdırılmış insanların bu hâllerini, günlük hayatta akla ilk gelenin hiç düşünmeden yapıldığı ve sonunda kaçınılmaz olarak zarara uğranıldığı davranışlarda görmek mümkündür.
İBLİS’İN ORTAKLIĞI
İblis’in mallarda ve çocuklarda insanlara ortak olması için hiçbir çaba göstermesine gerek yoktur. Kişiler, bilinçsizlikleri sebebiyle İblis’e hizmet ederek onu kendilerine ortak ederler. Meselâ kendi mallarını kendi yararlarına kullandıkları kadar, İblis’in amacı doğrultusunda da harcamak suretiyle, İblis’i kendi mallarına ortak etmiş olurlar. Aynı şekilde, çocuklarının sadece büyütülmesi ile ilgilenip rüşde ermeleri konusunda duyarsız davranan bilinçsiz kişiler, çocuklarının cahil kalmalarına sebebiyet vermiş olmaları hasebiyle onlar üzerindeki yetiştirme haklarını da İblis’le paylaşmış olurlar. Doğru yolda eğitilmemiş bir çocuğun babası artık yarı yarıya İblis’tir ve bu çocuğun İblis’in amacı doğrultusunda bir fasık, bir zalim veya bir müşrik olması kaçınılmazdır.
Allah ona [şeytana] lânet etti. Ve o; “Elbette Senin kullarından belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım, ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını bozacaklar.” dedi. Ve her kim Allah’ın astından şeytanı veliy edinirse, şüphesiz o, apaçık bir ziyan ile ziyana uğrar. (Nisa/118, 119)
Allah Bahriye`den Saibe`den Vasiyle’den ve Ham`dan hiç birini [meşru] kılmamıştır. Ancak inkâr edenler, Allah`a karşı yalan düzüp-uyduruyorlar. Onların çoğu akıl erdirmez. (Maide/103)
[İblis] “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım, ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesna” dedi. (Sad/82, 83)
Ve onlar, O’nun [Allah`ın] yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Allah`a bir hisse kıldılar da kendi sapık inançlarına göre, “Bu, Allah için; şu da ortaklarımız içindir” dediler. İşte ortakları için olan şey [hisse] Allah`a ulaşmaz, Allah için olan şey ortaklarına ulaşır. Verdikleri hüküm ne kötüdür! (En’am/136)
Şeytan, sizi fakirlikle korkutur ve size aşırılığı [çirkin-hayâsızlığı] emreder. Allah ise, size kendisinden bağışlama ve bol ihsan vadeder. Ve Allah Vâsi’dir [ilmi ve rahmeti sonsuz geniş olandır], en iyi bilendir. (Bakara/268)
Ve yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları ve sizi Biz rızklandırırız/ besleriz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır. (İsra/31)
62. ve 63. ayetlerde aktarılan İblis’e ait ifadeler, azdırma yetkisi ve gücünün ona bizzat Allah tarafından verildiğini, onun sırf bu iş için yaratıldığını göstermektedir. İblis’in her halükarda kendi işlevini yerine getireceğini kasem [yemin] ile vurgulaması, Allah’ın kendisine verdiği görevi yine Allah’tan aldığı güç ve destek ile yerine getireceğine dair Allah’a verilen bir söz mahiyetindedir. Yoksa bir çok yerde açıklandığı gibi, İblis’in bu sözleri Allah’a isyan anlamına gelmez. Bu sözlerin Allah’a bir karşı çıkış olarak değerlendirilmesi, İblis’i Allah’a rakip olarak görmeyi ve insanların çoğunun doğru yoldan çıkması sebebiyle de onun Allah’a karşı galip geldiğini kabul etmeyi gerektirir.
İBLİS, ARITILMIŞ KULLARI AZDIRAMAYACAKTIR
Rabbimiz, 65. ayetteki “Şüphesiz ki Benim kullarım; senin için onlar aleyhine hiçbir güç yoktur” sözleriyle İblis’e tanıdığı yetkiye bir sınırlama getirmiş ve “muhleslerin” [arıtılmış, arı duru hâle getirilmiş kimselerin] İblis’in dürtülerinden etkilenmeyeceğini açıklamıştır.
Arıtılmanın fitne ve belâlandırma yöntemiyle yapıldığı ve kimlerin sabırları sayesinde “muhles” oldukları da yine Kur’an’dan öğrenilmekedir:
İbrahim Peygamber hakkında:
Ve hani Rabbi İbrahim’i, bir takım kelimeler ile belâlandırmış [sınamış, arıtmış], o, onları tam olarak yerine getirince [Rabbi ona], “Ben seni insanlara imam [önder] yapacağım” demişti. O da “Zürriyetimden de [yap!]” dedi. [Rabbi ona] “Benim ahdim zalimlere nail olmaz!” dedi. (Bakara/124)
Davud Peygamber hakkında:
…Ve Davud, Bizim kendisini fitnelendirdiğimizi [arı duru, has hâle getirdiğimizi] iyice anladı. … (Sad/24)
Süleyman Peygamber hakkında:
Ant olsun ki Biz Süleyman’ı da fitneye düşürmüştük [çeşitli badirelerden geçirerek saflaştırmıştık, olgunlaştırmıştık]. Ve tahtının üzerine bir ceset bırakmıştık.
Sonra o, döndü; “Rabbim! Beni koru [maddî ve manevî pislik bulaştırma] ve bana, benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk ihsan et! Şüphesiz ki Sen, bol bol ihsan edensin” dedi. (Sad/34, 35)
Eyyub Peygamber hakkında:
Kulumuz Eyyub’u da hatırla! Bir zaman o, Rabbine nida etmişti: “Meşakkat ve acı ile bana şeytan dokundu.” (Sad/41)
İbrahim, İshak ve Yakup Peygamberler hakkında:
Güç ve basiret sahibi kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla!
Şüphesiz Biz onları Yurt düşüncesi saflığıyla saflaştırdık [arı duru hâle getirdik]. (Sad/45, 46)
Musa peygamber Hakkında:
Hani kız kardeşin yürüyordu da, “Sizi onun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi!” diyordu. Böylece gözü aydın olsun da kederlenmesin diye seni annene geri döndürdük. Hem sen, bir adam öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve seni çeşitli fitnelerle fitnelendirdik. Sonra da yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir karara göre geldin, ey Musa! (Ta Ha/40)
Ve Kitap’ta Musa’yı da an/ hatırlat. Şüphesiz o arıtılmıştı, bir elçi ve peygamber idi. (Meryem/51)
Yusuf Peygamber hakkında:
Ve ant olsun o [hanım], ona niyeti kurmuştu. Eğer o [Yusuf] Rabbinin burhanını görmese idi ona [kadına] niyeti kurmuştu. Ondan fuhşu ve fenalığı uzak tutalım diye böyledir. Çünkü o, Bizim arıtılmış kullarımızdandı. (Yusuf/24)
Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, peygamberlerin tümü de Allah’ın takdir ettiği fitnelerden geçerek eğitilmişler, saflaştırılıp olgunlaştırılmışlardır. Çünkü onların sabır ve sebat konusunda iyi, dayanıklı duruma gelmeleri, davet görevlerinde duygusal olmamaları, hevalarına uymamaları, hakktan sapmamaları, kısacası görevlerinde başarılı olmaları gerekmektedir. Peygamberimizle ilgili fitneler zinciri ise o daha doğmadan dünyaya babadan yetim olarak gelmesiyle başlamıştır. Küçük yaşta annesini de kaybederek öksüzlük acısı ikiye katlanmış, önce dedesinin sonra da amcasının himayesinde kalarak çocukluğunu ve gençliğini başka evlerde geçirmiş, evlenene kadar yoksulluk çekmiş, çocuklarının genç yaşlarda ölmelerinin acısını tatmış, müşriklerin sözlü ve fiilî tacizlerine uğramıştır. Peygamberimizin maruz kaldığı fitneler Kur’an’da ve tarih kitaplarında yer alan daha niceleriyle hayatının sonuna kadar devam etmiştir.
Rabbimizin insanlar için uygun görüp uyguladığı bu sistem, bir buğday tohumunun “nimet” hâline gelme süreci ile büyük benzerlik göstermektedir. Ekim ile toprağın içine hapsedilen buğday tohumu, toprağın içinde çatlar ve toprağı delerek dışarıya doğru hareket eder. Toprağın üzerine çıktığı zaman ise yağmurla, soğukla karşılaşır, kızgın güneşin altında sararıp olgunlaşır. Fakat bu olgunluk yeterli değildir; orakla beli kesilir, harmanda dövülür, değirmende ezilip öğütülür. Bu da yetmez, fırında ateşe atılır. Bir buğday tohumu bile ancak bunca aşamalardan geçtikten sonra sofralarda “nimet” olarak yerini alır.
Ancak yukarıda örnek verdiğimiz ayetlere bakarak Rabbimizin Kur’an’da belirttiği peygamberlerden başka hiç kimsenin “muhles” olamayacağı yönünde bir kanaate varılmamalıdır. Fitnelenen, belâlar ve musibetler ile sınanmalara sabreden, arınma-durulma sürecinin gerektirdiği gönül eğitimini ihmal etmeyen, akletme ve tefekkür etme düzeyinde kendini iyi yetiştiren herkes “muhles” olup İblis’ten etkilenmeyebilir. H.Yılmaz


Bu ayette Rabbimizin insanlara tanıdığı kolaylıklara değinilerek suyun yaratılış amaçlarından biri açıklanmakta, bu yapılırken de dolaylı olarak suyun kaldırma kuvvetine işaret edilmektedir. Ayetin sonunda ise Rabbimizin bu kuralları rahmeti gereği koyduğu ve bundan her alanda faydalanılabileceği mesajı verilmektedir. H.Yılmaz

Yani, "Bu, sizin gerçek fıtratınızı, Allah'tan başkasının bilmediğinin apaçık bir delilidir. Siz de kalplerinizin derinliklerinde herhangi bir kayıp vaya kazanç gücünün sadece O'na ait olduğunu hissedersiniz. Eğer böyle olmasaydı, insan başka bir yardımcının güç yetiremeyeceğini hissettiği durumlarda Allah'a yalvarmazdı." (Bkz. Yunus, an: 31) Mevdudi

Bu ayetlerde, insanların felâkete uğradıkları zaman bütün sahte ilâhları terk edip sadece Allah’a yalvardıkları, fakat güç durumdan kurtulunca yine şirklerine döndükleri belirtilmekte, böylece insan karakterinin genel bir özelliği olan nankörlüğü sergilenmektedir. A’raf suresinin tahlilinde genişçe yer verdiğimiz bu konu Kur’an’da pek çok ayette dile getirilmiştir:
Ve eğer insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür.
Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti.” der. Ve kuşkusuz o, şımarıktır, böbürlenen biridir. (Hud/9, 10)
Ve onlardan, “Eğer Allah lütfundan bize verirse, mutlaka bağışta bulunacağız ve kesinlikle iyilerden olacağız.” diye Allah’a söz verenler vardır.
Sonra, ne zaman ki Allah, onlara lütfundan verir, onda cimrilik ederler ve yüz çevirerek geri dururlar. (Tövbe/75, 76)
O, size karada ve denizde yolculuk ettirendir. Gemilerde bulunduğunuzda gemiler içindekileri tatlı bir rüzgârla götürür, [yolcular] neşelendiklerinde şiddetli bir fırtına gelip çatar, dalgalar her mekândan gelir. Ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca, dini Allah için arındırarak O’na yalvarırlar: “Bizi bundan kurtarırsan, hiç kuşkusuz, şükredenlerden oluruz.”
Sonra O, onları kurtarınca, bir de bakarsın ki, yeryüzünde haksız yere azgınlık ederler. Ey insanlar! Gerçekten, şimdiki hayatın geçici yararları için azgınlığınız, bizzat kendi zararınızadır! Sonra dönüşünüz Bizedir. Yaptıklarınızı size bildireceğiz. (Yunus/22, 23)
Ve iyilik olarak sahip olduğunuz ne varsa, işte Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda, hemen yalnız O’na sığınırsınız.
Sonra, zararı sizden giderince, sizden bir grup, Rabblerine şirk koşarlar. (Nahl/53, 54)
Ayetlerini size göstermek için, geminin denizde, Allah’ın nimetiyle kayıp gittiğini görmedin mi? İşte gerçekten bunda, tüm çok sabırlı ve çok şükreden için, ayetler vardır.
Ve gölgeler gibi bir dalga onları kapladığında, O’nun için dini arındırarak Allah’a yalvarırlar. Ama ne zaman ki karaya çıkararak kurtardı, onlardan bir kısmı muktesıttır. Ve ayetlerimizi ancak, tam hain ve tam nankör bile bile inkâr eder. (Lokman/31, 32)
Ve insanlara bir sıkıntı dokununca, Rabblerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra, onlara kendinden bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki, içlerinden bir grup, Rabblerine şirk koşarlar. (Rum/33)
İşte gemiye bindiklerinde, dini yalnız O’na özgü kılarak Allah’a yalvarırlar. Sonra ne zaman ki onları karaya çıkarıp kurtardı, bir de bakarsın ki onlar, şirk koşuyorlar. (Ankebut/65)
Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, yalvardıklarınız kaybolup giderler. O, kaybolmaz. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür! (İsra/67)  H.Yılmaz

Yani, onlara bu bakımdan, kendilerini öteki bütün canlıların ve hatta meleklerin üzerine çıkaran düşünme ve soyutlama yeteneği bahşederek (karş. 2:31 ve ilgili not 23) insanın ayırıcı özelliğine dikkat çeken bu ifade, bölümü 61. ayete bağlamakta ve 61. ayette ele alınan temayı devam ettirmektedir. M.Esed

Bu ayette Rabbimiz, Âdemoğullarına pek çok ikramda bulunduğunu ve onu kerim kıldığını beyan etmektedir.
İNSANIN KERİMLİĞİ
Rabbimizin insana verdiği şan ve şeref, Kur’an’da, meleklerin Âdem’e secde edişini konu alan pasajlarda açıkça ifade edilmiştir:
Hani Rabbin bir zaman meleklere; “Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım. Onu tesviye edip, ruhumdan kendisine üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın.” demişti.
Bunun üzerine meleklerin tümü hep birlikte secde ettiler, İblis etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden [görmezden gelenlerden] oldu.
[Allah] “Ey İblis! O Benim iki elimle/ kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Büyüklendin mi? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?” buyurdu. (Sad/71-75)
Ve bir zaman Rabbin, meleklere; “Ben yeryüzünde bir halîfe kılacağım [yapacağım].” demişti. “Orada bozgunculuk yapan, kan döken birisini mi kılacaksın [yapacaksın]? Oysa biz, Seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz.” demişlerdi. “Ben sizin bilmediğiniz şeyleri çok iyi bilirim” dedi. (Bakara/30)
Allah’ın göklerde ve yeryüzünde de ne varsa hepsini, sizin için boyun eğdirdiğini görmediniz mi? Ve O [Allah], gizli ve açık olarak nimetlerini üzerinize yaymıştır. İnsanlardan kimi de var ki, bilgisiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitapsız Allah hakkında mücadele ediyor [tartışıyor]. (Lokman/20)
Yaratılışındaki biçimsel mükemmellik de insanın kerimliğinin bir başka yönüdür:
Gerçekten Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra iman edenler ve salihatı işleyenler hariç -çünkü onlar için kesintisiz bir ödül var- onu alçakların en alçağına döndürdük. (Tîn/ 4-6)
O [Allah] gökleri ve yeri hakk ile yarattı ve sizi biçimlendirdi. –Biçimlerinizi de ne güzel yaptı!- Ve dönüş yalnızca O’nadır. (Teğabün/3)
Sonra nutfeyi bir alaka [embrion] yarattık, derken o alakayı bir mudga [bir çiğnem et parçası hâlinde] yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık olarak inşa ettik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, ne cömerttir! (Müminun/14)
Allah`ın boyasına!!! Boyaca Allah’tan daha güzel olan kimdir? -İşte biz sadece O`na ibadet edenleriz.- (Bakara/138)
Aslında Allah’ın insana verdiği değerin en büyük göstergesi, onu tevhide yöneltip kendi astlarından kimseye kul etmemek istemesi, yani ona doğru yolu göstermesi, gerçekleri öğretmesidir:
Oku! En üstün olan senin Rabbin ise kalemle öğretendir; insana bilmediğini öğretti. (Alak/3-5)
İşte, yaratılışı böylesine mükemmel olan ve Allah’ın şan, şeref, değer verdiği insan, İblis’in dürtülerine uyarak kötülükleri sonradan kazanmış ve kendisini “aşağılıkların aşağılığı” veya “aşağıların en aşağısı” durumuna sokmuştur.
Bu konuyla ilgili olarak Tin Suresi’ndeki açıklamamızın tekrar okunmasını öneriyoruz. (Tebyînü’l-Kur’an; c:1, s:555-557)
Konumuz olan 70. ayette, insana verilenlerin ikinci sırasında yer alan “karada, denizde taşıtlara yükledik” ifadesi, insanın Yaratıcı tarafından kendisine lütfedilen akılla tekerleği bulup kara taşıtlarını yapması ve suyun kaldırma kuvvetini keşfedip denizlerde gemileri yüzdürmesi kast edilmiştir. Bu ifade, insanoğlunun bu ve buna benzer daha birçok gelişmeyi sağlayabilecek donanıma sahip olduğu anlamına da gelmektedir.
Ayetteki “ve temiz-hoş yiyeceklerden onları rızklandırdık” ifadesi şu şekilde takdir edilebilir: “Onlara rızk olarak tertemiz meyvelerden, ekinlerden, etlerden, sütlerden, renkleri ve tatları çeşit çeşit, lezzetli, hoşa giden yiyecekler ihsan ettik. Onlara çeşitli türden, renkten, şekilden giyecekler verdik. Muhtelif iklimlerdeki bölgelerde, kendi seçip beğendikleri yörelerdeki güzel manzaralarda bu nimetlerden yararlanıp durmaktalar.”
İnsanoğluna yapılan ikramların bu ayetteki sonuncu sırasında yer alan “onları, yarattıklarımızın birçoğundan oldukça fazlalıklı kıldık” ifadesinin takdirini ise şöyle yapmak mümkünüdür: “İnsanı fiziksel olarak, ayakları üzerine dikilip yürüyen ve elleriyle pek çok iş yapabilen bir yaratılışla yarattık. İnsandan başka diğer hayvanlar ise dört ayakları üzerinde yürümektedirler. Başka canlılarda olmayan duygular ve daha pek çok ayrıcalık verdiğimiz insana lütfedilen en önemli fazlalık ise “akıl”dır. İnsan aklı sayesinde konuşma yetisi kazanır, tefekkür kabiliyetini geliştirir, gerçekleri görür, kendisine yararı ve zararı dokunacak şeyleri anlar ve en önemlisi de kendisini yaratanı tanıyabilir.” H.Yılmaz


İmâm, önder mânâsına geldiği gibi, Yâsîn: 12. âyette olduğu üzere kayıt defteri anlamına da gelir. Birinci takdirde Allah'ın, her milleti, izinde gittikleri önderleriyle; ikinci takdirde eylemlerinin saptandığı defterle Yüce Dîvâna çağıracağı anlatılmaktadır. Âyetin bağlamı, ikinci anlamı güçlendirmektedir. "Her ümmet, kendi Kitabına çağırılır" (Câsiye: 28) âyeti İsrâ: 71'de imâmın, amel defteri anlamında kullanıldığını kanıtlar

Kur'an'dan kıyamet gününde iyilerin kitaplarını sağ ellerinden alacaklarını ve onların kitaplarına bakıp, başkalarına da göstermekten büyük sevinç duyacaklarını öğreniyoruz. Günahkarlar ise kitaplarını sol ellerinden alacaklar ve utançtan onu arkalarına gizlemeye çalışacaklardır. (Bkz. Hakk: 19-28, İnşikak: 7-13) Mevdudi

Râzî, ned‘û kulle unâsin bi-imâmihim ifadesini böyle açıklamaktadır (lafzen, “insanların hepsini kendi imamlarıyla” yahut “önderleriyle çağıracağız”). Râzî'ye göre, imâm (lafzen, “önder” ya da “rehber”) terimi, bu anlam örgüsü içinde, insanın davranışlarını yönlendiren, yapıp-etmelerini motive eden, iyi ya da kötü, bilinçli eğilimleri işaret etmek üzere soyut bir anlam taşımaktadır. Bizce de bu açıklama, özellikle 53:39 ile ilgili 32. notumuzda kaydettiğimiz Hadis de gözönünde bulundurulursa son derece inandırıcı bir açıklamadır.

85 Kur’an'da sıkça kullanılan ve kişi hakkında manevî/ruhanî planda aklayıcı anlam ifade eden simgesel bir imaj. Aynı ifade tarzı içinde “sol el” tabiri bunun tersini dile getirmektedir (karş. 69:19 ve 25; ayrıca 84:7).

86 Bu son cümle, açıktır ki, hem iyiler, hem de kötüler için geçerlidir (fetîl sözcüğünü karşılamak için yukarıda kullandığımız ifade için bkz. 4. sure, 67. not). M.Esed

Ayetteki “O gün Biz insanları önderleriyle toplayacağız” ifadesinden, “ إمام önder” sözcüğüyle ne kastedildiğine göre üç türlü anlam çıkarmak mümkündür.
1- “Önder” sözcüğüyle “peygamber” kastedilmiştir: Bu takdirde ifadeden; Allah’ın bir ümmet hakkında hüküm vereceği zaman o ümmetin peygamberini de orada bulunduracağı anlaşır ki, bu anlama işaret eden başka ayetler de vardır:
Ve yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hakk ile karar verilmiştir. Ve onlar zulüm olunmazlar [onlara haksızlık edilmez]. (Zümer/69)
Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl? (Nisa/41)
Her ümmet için bir elçi vardır. Elçileri geldiğinde de aralarında adalet gerçekleştirilmiştir. Ve onlar haksızlığa uğramazlar. (Yunus/47)
2- “Önder” sözcüğüyle “siyasî lider” kastedilmiştir: Bu takdirde ifadeden; hüküm gününde o ümmeti arkasından sürükleyen kişinin de orada bulunacağı anlaşılır ki, bu anlam da Kur’an’dan destek bulmaktadır:
O [Firavun] kıyamet günü, kavminin önüne düşer. -Artık o [Firavun], bunları [kavmini] ateşe götürmüştür. O varılan yer de ne kötü bir yerdir!- (Hud/98)
3- “Önder” sözcüğüyle “amellerin yazıldığı kitap” kastedilmiştir. Bu takdirde ifadeden; hüküm gününde herkesin kendi amel kitabıyla birlikte hazır bulundurulacağı anlaşılır ki, bu anlam da Kur’an’a uygundur:
Şüphesiz ki ölüleri ancak Biz diriltiriz Biz. Onların önceden yapıp gönderdiklerini ve eserlerini de yazarız. Zaten Biz her şeyi bir “imam-ı mübin”de sayıp tespit etmişizdir. (Ya Sin/12)
Ve Kitap [amel defteri] konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf/49)
Ve her ümmeti, diz çökmüş görürsün. Her ümmet, kendi kitabına çağırılır: Bugün, yapmış olduğunuz amellerin karşılığı size verilecektir.
İşte kitabımız, yüzünüze karşı hakkı konuşuyor. Şüphesiz Biz, sizin yaptıklarınızı hep kaydetmiş olanın ta kendisiyiz! (Casiye/28-29)
Ahirette “kitap verilişi” Kur’an’da bir çok kez ifade edilmiş olup verilme şekli de Arap örfüne göre tarif edilmiştir. Buna göre, kitabın “sağ”dan verilişi o kişinin cennetlik, “sol”dan verilişi de cehennemlik olduğunun işaretidir:
Kitabı sağından verilen kişiye gelince de o; “Alın, okuyun kitabımı. Şüphesiz ben hesabıma kavuşacağıma inanıyordum/ kesinlikle biliyordum.” der.
Artık o, meyveleri sarkmış yüksek bir cennette hoşnut bir yaşamdadır. -Geçmiş günlerde yaptığınız işlerden ötürü afiyetle yeyin, için!-
Ve kitabı solundan verilen kimseye gelince; o da; “Keşke kitabım bana verilmeseydi, hesabımın ne olduğunu da bilmeseydim.” der.
Ne olurdu o iş bitmiş olsaydı.
Malım bana hiç fayda vermedi.
Gücüm [otoritem] de benden yok olup gitti. (Hakkah/19-29)
İşte, kitabı sağ eline verilen kişiye gelince; o kolay bir hesapla hesaba çekilecek ve sevinçli olarak ailesine dönecektir.
Kitabı kendisine arkasından verilen kişiye gelince; o, ölümü çağıracak ve alevli ateşe girecektir. (İnşikak/7-12)
71. ayette geçen
“ فتيلfetil [kandil fitili/ çekirdeğin iplikçiği]” ifadesi, Arap örfünde azlıktan kinaye bir deyimdir. Önemsiz, basit, kıymeti olmayan şeyler hakkında bir “darbımesel” olarak kullanılır. (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb) Çekirdeğin iplikçiğine bu ismin verilmesi, çekirdek çıkarılırken iplikçiğin de bükülerek çekirdekle beraber çıkması sebebiyledir. Aynı şekilde “kıtmir [çekirdeği kaplayan ince zar]” ve “nakir [çekirdekten küçük oyuk]” sözcükleri de Klasik Arapçada bunun gibi birer deyim olarak kullanılır.
“Fetil” sözcüğünün bu anlamına göre 71. ayetteki “onlar kandil fitili/ çekirdeğin iplikçiği kadar [en küçük] bir haksızlığa uğratılmayacaklar” ifadesi, “Onların mükâfatları, değer verilmeyecek bir miktarda bile eksiltilmeyecek” anlamına gelir. Bu da, dünyada pek bol olan haksızlıkla, zulümle ahirette hiç karşılaşılmayacak demektir:
Sonra onların ardından half [kötü bir nesil] geldi ki, namazı / sosyal desteği kaybettiler [hayatlarından çıkarıp attılar]. Ve şehvetlerine uydular. Bundan dolayı tövbe eden ve iman eden ve salihi işleyenler hariç onlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır. İşte bunlar [tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler] cennete; Rahman’ın kullarına görmedikleri hâlde vadettiği Adn cennetlerine girecekler ve hiçbir şeyce haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O’nun vaadi mutlaka yerini bulacaktır. (Meryem/59-61)
Ve her kim mümin olarak salihattan işlerse, artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz. (Ta Ha/112) H.Yılmaz

Karş. 20:124-125. Bu pasaj göstermektedir ki, insanın ahiretteki hayatı sadece dünya hayatında izlediği davranış tarzıyla belirlenmiş olmakla kalmayıp, aynı zamanda, önceden yer etmiş eğilimlerin tabii inkişafı ve yoğunlaşması halinde dünya hayatının organik bir uzantısı olarak tecellî etmektedir. M.Esed

72. ayette konu edilen “körlük” kalbin körlüğüdür. “Kör” nitelemesi burada mecazi anlamda yapılmıştır ve “dosdoğru yolu göremeyen sapık” anlamına gelmektedir. Buna göre, 72. ayet, çevresinde bulunan binlerce ayeti, delili, ibreti görmeyen ve kendisine ihsan edilmiş onca nimetin farkında olmayan kimsenin ahiret nimetlerine karşı da kör olacağını bildirmektedir:
Kim Benim zikrimden [Benim anılmamdan/ Benim öğüdümden] yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim/ yaşam vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: “Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşrettin?” [Allah] Der ki: “Bu böyledir, ayetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun [cezalandırılıyorsun].” (Ta Ha/124-126)
Ve Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah`ın astlarından hiçbir veliy bulamazsın. Ve Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü haşredeceğiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne zaman ki o [cehennem] dindi, onlara ateşi artırırız. İşte bu, onların, ayetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve “Bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, biz yeni bir yaratılışla mutlaka diriltilmiş mi olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. (İsra/97, 98)  H.Yılmaz

Hz. Peygamber Kur'anı tebliğ ederken, ortak koşucu iki yüzlülerrin, Peygamberi bile Kur'andan vazgeçirmeye çalıştıklarını bu ayetlerle öğreniyoruz. Demek ki, aynı iki yüzlüler ve uzantıları, Peygamberin vefatından yüzyıllar sonra, Kur'anı anlamadan, sadece Arapçadan okumanın fazilet ve ibadet olduğu gibi söylentilerle, Kur'anı Müslümanların yaşamından koparmanın ince ayarlı uygulamasını bir bakıma gerçekleştirmişlerdir.(Bak. Bakara suresi 159 ve Enam suresi 114, 115 ayetleri ve dipnotları) M.Sağ

Bu ifade, müşrik Kureyşliler tarafından yapılan bir “uzlaşma teklifi”ni dile getirmektedir: Müşrikler Hz. Peygamber'den, şu ya da bu şekilde, onların kabile tanrılarını da tanımasını ve bu tanımayı da Allah'a dayandırmasını istiyorlar; buna karşılık, o'na kendisini bir peygamber olarak tanıyacaklarını ve bir lider olarak o'nu izleyeceklerini vaad ediyorlardı. Pek tabii, Hz. Peygamber bu teklifi reddetmiştir. M.Esed

Bu ifade, Hz. Peygamber'in derin imanının böyle bir şeyi düşünmeyi o'nun için imkansız kılacak kadar sağlam olduğunu dile getirmektedir. M.Esed

Bu ayet grubu doğrudan peygamberimize yöneliktir. Pasajdan anlaşıldığına göre, müşriklerin bazı ödünler istemesi karşısında peygamberimiz de onlara ödün vermeyi düşünmüş, fakat Allah’ın kendisini koruması sayesinde ödün vermemiştir. Hemen belirtmek gerekir ki, böyle bir durumla sadece peygamberimiz karşılaşmamıştır:
Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna bir şeyler atmış olmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın attığı şeyleri giderir. Sonra da Allah, ayetlerini tahkim eder [güçlendirir]. Ve Allah Alîm`dir [her şeyi en iyi bilen], Hakîmdir [yasalar koyan, güçlendirendir]. (Hacc/52)
Bu ayetlerin Yahudiler veya Tebük savaşı hakkında ve Medine’de indiğine dair rivayetler söz konusu olsa da, surenin “Giriş” bölümünde de değindiğimiz üzere, biz Mekkî ayetlerden oldukları kanaatindeyiz. Çünkü müşrikler, tevhit konusunda peygamberimizden ödün isteme ve onu yurdundan çıkarma plânları yapma gibi eylemlerini peygamberimiz henüz Mekke’de iken yapmışlardır.
Konumuz olan ayetleri iyi anlayabilmek için öncelikle peygamberimizin elçilikle görevlendirilmesini takip eden on yılda yaşadığı olayları göz önünde bulundurmak lâzımdır. Daha önce de söz konusu edildiği gibi, Mekkeli müşrikler, peygamberimizi tevhidî inanç ve davetinden döndürmek ve İslâm dini ile şirke batmış cahiliye gelenekleri arasında bir uzlaşma yapmaya zorlamak için ellerinden geleni yapmışlar, peygamberimizden taviz koparamayınca da onu etkisiz kılıp amaçlarına ulaşmak için ona mal teklif edip baştan çıkarmak, kendisine ve taraftarlarına sosyal ve ekonomik boykot uygulamak gibi çeşitli yöntemler denemişlerdir. Bununla da yetinmemişler, çeşitli tuzaklara, iftiralara hatta işkencelere başvurmuşlardır. Müşriklerin bu gayretlerinden bir tanesi de Yunus suresinde açıklanmıştır:
Ve ayetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar; “Bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir!” dediler. De ki: “Onu nefsimin [kendimin] öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.
De ki: “Allah dileseydi, ben onu [Kur’an’ı] size okumazdım ve O [Allah], onu [Kur’an’ı] size bildirmemiş olurdu. Ben de ondan [Kur’an’dan] önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Yunus/15, 16)
Peygamberimiz bütün bu hücumlara ancak Allah’ın ona verdiği destek sayesinde karşı durmuş ve onlara hiçbir ödün vermemiştir. Çünkü 74. ayetin ifadesinden anlaşıldığı gibi, Allah’ın elçisinin bile Allah’tan yardım almaksızın batıla ve küfrün saptırıcı yöntemlerine karşı koyması mümkün değildir. H.Yılmaz

Yani, “böyle yapmakla, Allah'ın sana bahşettiği vahye rağmen yoldan çıkmış olacağın için ve ayrıca, ortaya koymuş olacağın çarpık örnekle sana inananları da yoldan çıkarmış olacağın için”. Yukarıdaki pasajın dile getirdiği anlam, ilgili olduğu tarihsel olay ya da olayların ötesine geçmekte ve temel bir gerçeğe ya da doğruya ters düşecek bilinçli bir tercihin affedilmez bir günah oluşturduğuna işaret etmektedir. M.Esed

Bu ifadeler tekrar iki noktayı anlatmak ister:
1) "Eğer hakkı bildikten sonra küfürle uzlaşma yapsaydın, o dejenere olmuş topluluğu hoşnut edebilirdin, fakat Allah'ın gazabını üzerine çeker ve hem bu dünyada hem de ahirette kat kat azabı tadardın."
2) "Hiç kimse, hatta Allah'ın Rasûlü bile, Allah'tan yardım almaksızın bâtıl ve küfrün saptırıcı metodlarına karşı koyamaz."
Hz. Peygamber'in (s.a) bulunduğu doğru durumda sebat edip kalmasını sağlayan güç Allah tarafından kendisine verilen sabır nimetinden kaynaklanıyordu. Böylece onu ne kadar şiddetli olursa olsun, hiç bir işkence yolundan döndürememiştir. Mevdudi

Mekkenin fethiyle, Allah'ın bu vadi gerçekleşmiştir. Allah'ın sözü gerçektir. M.Sağ

Nitekim Allah'ın Elçisini rahatsız edip onu yurdundan çıkaranlar, onun Mekke'den ayrılışından kısa bir süre sonra Bedir'de helâk olup gitmişlerdir. Mekke'de inmiş olan bu âyetler, ileride vukubulacak bir olayı haber vermektedir ki gaybe ilişkin bir mu'cizedir. (S.Ateş) 

Unutulmamalıdır ki, Hz. Peygamber ve izleyicilerinin müşrik Kureyşlilerin eliyle çektikleri maddî ve manevî baskı ve eziyetlerin son haddini bulduğu bir dönemde vahyedilen bu sure Mekkî surelerdendir.

Lafzen, “senden sonra”.

Bu ön-bildirme (gaybî ihbar/prophecy), iki yılı biraz aşkın bir zaman sonra, Hicret'in ikinci yılı Ramazan ayında, sözkonusu Kureyşli liderler Bedir savaşında öldürüldükleri zaman gerçekleşmiş oldu. M.Esed

, Hicret'in ikinci yılı Ramazan ayında, sözkonusu Kureyşli liderler Bedir savaşında öldürüldükleri zaman gerçekleşmiş oldu.

 Bu apaçık bir gayb haberiydi. Her ne kadar indirildiği dönemde sadece bir tehdit olarak kabul edilmişse de on yıl kadar sonra bu tehdit gerçekleşmiştir. Bu surenin indirilmesinden bir yıl kadar sonra Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber'i (s.a) yurdundan ayrılmaya zorladılar. Bundan sekiz yıl kadar sonra Hz. Peygamber (s.a) Mekke'ye bir fatih olarak döndü ve bundan da iki yıl sonra tüm Arabistan müşriklerden temizlendi. Bundan sonra orada kalan müslüman olarak kaldı, müşrik olarak değil. Mevdudi

76. ayet, Kureyşli kâfirlerin peygamberimizi Mekke’den kovmak için gizli bir plân yaptıklarını ortaya çıkarmakta, 77. ayet de eğer peygamberi Mekke`den çıkarırlarsa kendilerinin de orada fazla kalamayacaklarını bildirmektedir. Verilen masaj, elçiler ve zorba karşıtları arasındaki süreci belirleyen sebep ve sonuç yasasının Allah’ın koyduğu bir yasa olduğu; Sünnetullah denen bu yasanın geçmişte böyle işlediği, Mekkeli müşrikler ile peygamberimiz arasındaki mücadele sürecinde de böyle işleyeceğidir. Rabbimizin kendi yasasını hatırlatarak elçisini zorbalıkla yurdundan çıkarmaya kalkışan müşrikleri uyarması, onlara doğrudan bir tehdit mahiyetindedir. Nitekim müşrikler plânlarını gerçekleştirerek peygamberimizi göçe mecbur bırakmışlar, bunun karşılığında da Rabbimizin tehdidi gerçekleşmiş ve kısa süre sonra Mekke peygamberimiz tarafından fethedilmiştir.
Hâlbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azap edecek değildi. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir. (Enfal/33) H.Yılmaz

Yani, onları yerinden yurdundan eden insanlar helak edilerek cezalandırılmışlardı.M.Esed

Peygamberini aralarından çıkaran her millete aynı kanunu uygulayıp onları mahvetmişizdir.

Yani, "İşte Allah her zaman, bir peygamberi öldüren veya süren bir topluluğa böyle davranır. Onlar bundan sonra o topraklarda kalamazlar. Onlar ya Allah'ın azabı ile helâk edilirler, ya bir düşman topluluğun idaresi altına girerler, ya da Peygamber'in takipçileri tarafından hezimete uğratılırlar." Mevdudi

Hz. Peygamber'in uygulamasıyla da (sünnet) sabit olduğu gibi, bu ayet, yetişkin erkek, kadın her müslüman için farz kılınan günlük beş vakit namazı vakit bakımından tam olarak çerçevelemektedir: Sabah namazı (fecr), güneşin doruğu -zevâl- aştıktan kısa bir süre sonra öğle namazı (zuhr), ikindi namazı (‘asr), gün batımından hemen sonra akşam namazı (mağrib) ve gecenin bütünüyle çöküşünden sonra da yatsı namazı (‘işâ’). Gerçi her namazda Kur’an okumak zorunludur, fakat özellikle sabah namazı deyimsel olarak “sabah okuması (kur’ân)” olarak anılmaktadır ki bunun sebebi Hz. Peygamber'in özellikle bu vaktin namazını kılarken, onun ehemmiyetini de vurgularcasına vahyin etki ve esinlemesi altında okumayı uzun tutmasıdır. (Bkz. bundan sonraki not.)

Klasik müfessirlerin çoğu bu meşhûd terimine, fecrin geceyle gündüz arasında bir geçit olması nedeniyle, “hem gece meleklerinin hem de gündüz meleklerinin tanık olduğu” şeklinde bir anlam vermişlerdir. Buna karşılık Râzî, meşhûd deyimiyle, burada, Allah'ın bahşettiği aydınlığın insanın kendi ruhunda husule getirdiği ışımaya işaret edildiği görüşündedir; gerçekten de gecenin sükûnet ve karanlığının yerini gündüzün diriltici ışığına terk ettiği bu saatlerde, insan ruhu dua, tefekkür, anma (zikr) eylemlerinin bir bileşimi olarak salât yoluyla manevî/ruhanî gerçekler alanına derin ve dolaysız bir nüfûz sağlayabileceği, ulvî olan her şeyle ilgi ve temas kurabileceği yüksek bir algı ve duyarlık düzeyinde bulunmaktadır ki, ayette ifade edilmek istenen de, Râzî'ye göre, insan ruhunun o vakitler ulaştığı bu açıklık, duruluk ve ulvî olana yatkınlık durumudur. M.Esed

Kur'an'da bu beş vakit namaza çeşitli yerlerde işaret edilir:
1) "Gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde namaz kıl." (Hud: 114)
2) "Güneşin doğuşundan önce (Fecr) ve batışından önce (Asr) Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir bölümümde (İşa) ve gündüzün uçlarında (Fecr, Zuhr, ve Mağrib) tesbihte bulun." (Taha: 130)
3) "Öyleyse akşama girdiğiniz vakit de, sabaha erdiğiniz vakit de Allah'ı tesbih edip (yüceltin). Hamd O'nundur, göklerde de yerde de, günün sonunda da (Asr) ve öğleye erdiğiniz vakit (Zuhr) de." (Rum: 17-18).
Namazın zamanlarının böyle belirlenmesinde büyük bir hikmet vardır. Bunlardan biri güneşe tapanların ibadet ettikleri zamanlarda namaz kılmamaktır. Çünkü güneş her çağda müşriklerin en büyük ilâhlarından biri olmuştur, onlar da genellikle güneşin batımında ve doğumunda ibadet ederlerdi. Bu nedenle bu iki vakitte namaz tamamen yasaklanmıştır. Bunun yanısıra onlar güneşin tam zirvede olduğu zeval vaktinde de ibadet ederlerdi. Bu nedenle İslâm, müslümanlara gündüz kılınan iki namazdan birini güneş doğmadan önce (Fecr) diğerini de güneş zirveden kaydıktan sonra (Zuhr) kılmalarını emretmiştir. Hz. Peygamber (s.a) de namaz vakitlerinin hikmetini hadislerde açıklamıştır. Mesela Amr İbn Abese'den rivayet edilen hadiste Hz. Peygamber (s.a) bu konuyla ilgili bir soruya şöyle cevap vermiştir: "Sabah namazını kılın, fakat güneş tam doğmak üzere iken yükselinceye kadar namaz kılmaktan sakının. Çünkü şeytanın boynuzları arasından doğar ve kafirler o zaman ona secde ederler."
İkindi namazından bahsettikten sonra da şöyle demiştir: "İkindi namazından sonra güneş batıncaya kadar namazdan sakının. Çünkü güneş şeytanın boynuzları arasından batar ve kafirler o zaman ona secde ederler." (Müslim)
Güneşin şeytanın boynuzları arasından doğup batması bu hadiste sembolik bir anlatımdır. Şeytanın bu vakitlerde insanları saptırmaya uğraştığı anlamına gelir. Şeytan kafirlerin bu zamanlarda ibadet etmesine o denli sevinir ki, bunu onayladığının bir belirtisi olarak sanki güneşi tepesinde taşır. Hadisin bir yorumu Hz. Peygamber'in (s.a) "Kafirler ona secde ederler" ifadesine dayanmaktadır. Mevdudi

Lafzen, “sana farz kılınanın dışında” yahut “senin için ilave/fazladan olmak üzere” (nâfileten leke) -yani, beş vakit namaza ilave olarak. Bunun içindir ki, Hz. Peygamber gecenin büyük bir kısmını değişmez biçimde namaz kılarak geçirdiği halde, yukarıdaki ifade bir yükümlülük değil, bir tavsiye bildirmektedir. M.Esed

"Teheccüd""ün sözlük anlamı uykuyu bölüp kalkmaktır. Bu nedenle cümle "teheccüd namazı kıl" diye tercüme edilmiştir, yani "gecenin bir bölümü geçince uykudan kalk ve namaz kıl."
 "Nafile" sözlükte "zorunlu görevin yanısıra yapılan bir şey" anlamına gelir. Bu Teheccüd'ün beş vakit farz namazın dışında olduğunu gösterir.
 "... Belki Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır." Sen hem bu dünyada hem de ahirette öyle bir makama ulaşırsın ki, herkes sana karşı övgü ile dolu olur ve övülen bir kimse olursun." Bununla sanki şöyle denilmek isteniyor: "Şimdi senin düşmanların sana adlar takıyorlar, tüm memlekette senin adını kötüye çıkarmaya çalışıyorlar ve sana iftiralar yöneltiyorlar. Fakat dünyanın sana yapılan övgünün yankılarıyla döneceği günler çok uzak değil ve ahirette de bütün yaratılanlar seni övgü ile anacaklar." Hz. Peygamber'in (s.a) kıyamet gününde şefaat etme makamına yükseltilmesi de övülmüş makamının bir bölümüdür. Mevdudi

78 ve 79 Kur'an ayetinde geçen "salat" kelimesini, tefsir yapanlar ve mütercimler, bugünkü şekliyle uyguladığımız namaz ibadeti ve vakitleri olarak anlamışlar ve öyle anlamlandırmışlardır. Hatta namaz vakti üç vakittir, beş vakittir şeklinde görüş farklılıkları ortaya koymuşlar ve tartışmışlardır. Bu arada her fırka, grup kendisini haklı çıkarmak için karşılıklı yığınla rivayet üretmiştir ve bugün bile tartışmaya devam etmektedirler. Hatta önceki baskılarımızda buna biz de katılmıştık. Eğer "salat" kelimesini, sadece bugün anladığımız ve uyguladığımız ibadet şekli olarak düşünürsek yazılanlar doğrudur. Ama acaba, bu ayetteki "salat" ve anlatılmak istenen öylemidir? Kur'ansal bir kavram olan "salat" kelimesi en geniş anlamıyla vahye bağlı olmaktır.. Yani "dinin tamamıdır, direğidir". Öyle olunca da, o günkü koşullarda, dinin yani vahyinunutulmamasının tek yolu da öğretmek ve öğrenmekten geçer. Aksi takdirde o günkü koşullarda vahyi öğrenmek mümkün değildir. Çünkü, vahiy devam ediyor ve herkesin elinde bir kitap şeklinde Kur'an yoktur. Dolayısıyla vahyi devamlı kılmak, anlamak ve ezberlemek için, onu bilene, Peygambere, yani öğretmene ihtiyaç vardır. Bu da öğretme ve öğrenmeyle olur. "Salt" eğitim-öğretim işi olunca da, bunun vakitleri de belirlenmiş olmalıdır.

İşte bu ve benzer Kur'an ayetleri, o günkü koşullara göre en uygun öğrenme vakitlerini bildiriyor. Çünkü gündüzleri Peygamberde dahil olmak üzere herkes işte ve çalışmaktadır.Gelen vahiyleri sahabeye öğretme vakitleri olarak, akşam güneş battıktan sonra gece yarısına kadar, sabah erkenden de işe gitmeden önceki vakitlerin en uygun olduğu bildiriliyor.. Çünkü günün sona ermesiyle dışarıdaki işler de bitmiş oluyor, sabah erken olması ise, işe henüz gidilmemiştir. Ayrıca, öğretmene yani peygambere öğreteceği dersi yani vahyi, kendisi iyice öğrenmesi ve hazmetmesi bakımından, gece kalkıp dersine çalışması öneriliyor ki, öğrencilere yani sahabeye öğretirken eksik öğretmesin, Hatta 106 ve 110 ayette, öğretmenin öğrencilere dersini nasıl öğreteceği de bildiriliyor.

Şöyle "...salatında, yani öğretirken, sindire sindire, iyice anlamalarını sağlayarak. Bunu yaparken de, sesini çok yükseltme, bağırarak anlatma, ya da duyulamayacak kadar sessiz anlatma, tam orta, herkesin duyabileceği ve anlayabileceği bir ses tonuyla anlat" diye bildiriliyor. Eğer bu ayeti bugünkü kıldığımız namazdaki okuma şekliyle anlarsak, çok sesli okuduğumuz da Allah rahatsız olur, sessiz okuduğumuzda duymaz mı ki orta sesle okuyun buyursun. Apaçıktır ki, bu bir eğitim-öğretim ve öğretmen öğrenci ilişkisidir. Çünkü öğretmen öğrencilere ne çok bağırarak ne de duymayacakları kadar sessiz anlatmalı, normal bir ses tonuyla, kimseyi sıkmadan anlaşılır bir şekilde anlatması lazım. İşte Yüce Allah, korunmasını kendisinin garenti ettiği vahyinin (Hicr 9) o günkü koşullarda nasıl muhafaza edileceğinin yöntemini bildirmiştir. Sonraki yüzyıllarda kitaplaştırarak aynı yöntemle korunmuştur. M.sağ

MAKAM-I MAHMUD
Ayettek
i “ مقاما محموداmekamen mahmuden” ifadesi teknik olarak iki şekilde değerlendirilip iki farklı anlam elde edilebilir.
1- “Mahmûden” sözcüğü, ayetteki "seni gönderecektir" fiilinden "hâl" olmak üzere mansubtur, yani, "seni mahmûd [övülmüş] olarak gönderecektir" demektir.
2- Bu sözcük, kendinden önceki "makam" kelimesinin sıfatı olduğu için mansubtur. Anlamı “seni güzel bir makama ulaştıracak” şeklinde olur.
Ayetteki makam veya “güzel bir makam” ile ilgili bir çok rivayet vardır. Bilindiği gibi, makam sözcüğü bu rivayetler ışığında daha çok “şefaat makamı” olarak algılanır.
Bize göre, bu tamlama ile “neticesi övgü [metih] olan bir makam” kastedilmiştir. Bu makam öncelikle Allah’ın hoşnutluğu makamı, sonra da Medine Devleti başkanlığı makamıdır.
Tıpkı Meryem suresindeki İbrahim, İdris ve İsmail peygamber örneklerinde olduğu gibi:
Kitap’ta İbrahim’i de an / hatırlat. Şüphesiz ki o, sıddık [özü, sözü doğru] biri idi, peygamberdi.
Bir zaman o, babasına; “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir ilim bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahman’a asi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahman’dan bir azap dokunur da şeytan için bir veliy [yardımcı] olursun diye korkuyorum.” demişti.
O [Babası]; “Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, ant olsun seni recm ederim [taşlayarak öldürürüm]. Haydi, uzun bir müddet bana uzak ol! [defol!]” dedi.
O [İbrahim]; “Selâm sana olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Şüphesiz O, bana çok lütufkârdır. Ve ben, sizden ve Allah’ın astlarından kulluk ettiğiniz şeylerden çekilip ayrılıyorum. Ve Rabbime dua edeceğim. Rabbime yalvarışımda bedbaht olmayacağımı umuyorum.” dedi.
Sonra o [İbrahim], onlardan [kavminden] ve onların Allah’ın astlarından ibadet ettikleri şeylerden uzaklaşınca, Biz ona İshak’ı ve Yakub’u ihsan ettik. Hepsini de peygamber kıldık [yaptık].
Ve Biz onlara rahmetimizden lütuflarda bulunduk. Ve onlar için yüce bir doğruluk dili kıldık.
Ve Kitap’ta Musa’yı da an / hatırlat. Şüphesiz o arıtılarak saflaştırılmış idi. Ve bir elçi, bir peygamber idi.
Biz ona en uğurlu Tur’un [dağın] yan tarafından seslendik ve onu hususî bir konuşmada bulunmak üzere yaklaştırdık.
Ve rahmetimizden ona, kardeşi Harun’u bir peygamber olarak ihsan eyledik.
Ve Kitap’ta İsmail’i an / hatırlat. Şüphesiz o, vaadine sadık idi, bir elçiydi, bir peygamberdi.
Ve o ehline [ailesine, çevresine] namazı / sosyal desteği ve zekâtı emrederdi. Ve o Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti.
Ve Kitap’ta İdris`i an / hatırlat. Şüphesiz o, çok sadık biriydi, bir peygamberdi.
Ve Biz onu yüce bir yere yükselttik. (Meryem/41-57) H.Yılmaz


 

Peygamberimize bu ayette emredilen dua, hem hicretin yaklaştığına işaret etmekte hem de ona şöyle bir uyarı içermektedir: “Nerede ve ne durumda olursan ol, hakkı takip etmelisin. Eğer bir yerden hicret edersen, hakk yolunda hicret etmelisin ve nereye gidersen hakk için gitmelisin.”
مدخل صدقMUDHALE SIDK - مخررج صدقMUHRACE SIDK
Peygamberimize emredilen duada geçen “müdhale sıdk” ve “mührace sıdk” ifadeleri aslında çok geniş bir anlam taşımaktadır. Dolayısıyla bu ifadenin “kabre girip çıkma”, “peygamberlik görevine başlayıp bitirme”, “namaza başlayıp bitirme”, “dinî görevlere başlayıp bitirme”, “Mekke’den çıkma Medine’ye girme” gibi anlamlara geldiğini söylemek yanlış olmaz. Bu nedenle ifadenin her iş için “doğrulukla giriş ve doğrulukla çıkış” anlamı verilerek özetlenmesi mümkündür.
Duanın sonundaki “Ve bana katından yardımcı bir kuvvet ver” ifadesi, “Bu bozulmuş dünyayı ıslah edebilmem, görevimi sürdürebilmem için bana bir güç ve yetki ver, devletlerden birini benim yardımcım kıl” anlamına gelir. Zira şirki bertaraf edip tevhit ve adaleti sağlayabilmek için maddî güce ihtiyaç vardır. Burada ihtiyaç duyulan güç, dünya nimetlerine sahip olma amacı taşımayıp Allah yolunda, O’nun rızasına uygun bir iş yapmaya yöneliktir. Bu nedenle bu gücü kazanmayı istemek “dünyaya tapmak” değil, bilakis “Allah’a ibadet etmek” demektir. Hatırlanacak olursa, Allah’tan güçlü bir iktidar talebinde bulunan Süleyman peygamber de bu isteğini kendi çıkarı için değil, hayra hizmet için yapmıştır:
“Ben, hayır [servet, çıkar] sevgisini, Rabbimin zikrinden dolayı sevdim.” -Sonunda onlar perdenin arkasına girdiler.-
“Geri getirin onları bana!” [dedi]. Hemen onların bacaklarını, boyunlarını sıvazlamaya başladı. (Sad/32, 33) H.Yılmaz


Bu ayette Rabbimiz, tüm dünyaya şu hususun ilân edilmesini emretmektedir: “Artık hakk gelmiştir. Bundan sonra kâfirler ne yaparlarsa yapsınlar, hakka zarar veremeyeceklerdir. Çünkü hakkın gelmesi karşısında batıl yok olmaya mahkûmdur.”
Bu mesaj başka ayetlerde de verilmiştir:
De ki: “Hakk geldi. Ve batıl başlamaz ve geri gelmez.” (Sebe’/49)
Bilakis, Biz hakkı batılın üzerine atarız da onun beynini ezer. Bir de bakarsın o, yok olup gitmiştir. Ve nitelediklerinizden dolayı vay hâlinize! (Enbiya/18)
Ant olsun ki Biz, elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti ayakta tutmaları ve Allah`ın dinine ve elçilerine görmeden yardım edenleri belirlemesi için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz, demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, mutlak üstündür. (Hadid/25)  H.Yılmaz


Kur'an inannlarını, çelişkili rivayetlerle/şirkle kirletenlerin inançlarını temizleyen bir ilaçtır. Kur'an, gerçeği arayanlar için, evrensel bir mutluluk reçetesidir. Ortak koşucular için bir kabustur. (Bak. Yunus suresi 57 ayeti inceleyiniz) M.Sağ

“Zalimler” tabiriyle, kendi kendilerini aldatıp oyalayarak, “dünyevî haz ve zenginliklere” aşırı bağlılık, aşırı düşkünlük göstererek vahyin gösterdiği doğru yolu bulma şansını elden kaçıran; mutlak gerçeklerin, değişmeyen manevî/ahlakî değerlerin varlığına inanmayan ve sonuç olarak, ayetin devamında ifade edildiği gibi, manevî/ruhanî bir nihilizmin tutsağı olanlar kasdedilmektedir. M.esed

Bu ayetten başlamak üzere 89. ayetin de dâhil olduğu pasaj, Kur’an’ın özelliklerinden bazılarının ön plâna çıkarıldığı ve bu surenin 41. ayetinin tefsiri mahiyetinde olan çok önemli bir pasajdır.
Bu ayette Kur’an’ın “şifa” ve “rahmet” olmak üzere iki özelliğinden söz edilmiştir.
KUR’AN “ŞİFA”DIR:
Kur’an’ın şifa oluşu bedensel hastalıklara değil, zihinsel hastalıklara yöneliktir. Çünkü Kur’an zihinleri ikna eder, sıkıntı ve bunalımları gidererek gönülleri tatmin eder, insanların ahlakî seviyelerini yükseltir, böylece toplumun dirlik ve düzenini, huzur ve sükununu da sağlamış olur. Kur’an’ın “şifa” ve “rahmet” özelliklerinin inananlar için olduğunun vurgulanması, Kur’an’dan ancak müminlerin istifade etmeleri sebebiyledir.
Kur`an`ı rehber edinen ve hüküm kitabı olarak kabul eden kimseler, ondan yararlanarak batıl itikatlardan, hurafelerden, kin, buğz, kıskançlık gibi kınanmış huylardan uzaklaşırlar, dolayısıyla psikolojik, aklî ve ahlâkî hastalıklardan şifa bulup Allah`ın rahmetine mazhar olurlar.
Kur’an’ın bu özelliklerine başka ayetlerde de dikkat çekilmiştir:
Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerdekine şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet gelmiştir. (Yunus/57)
Ve eğer Biz onu yabancı dilde bir Kur’an yapsaydık, elbette: “Ayetleri detaylandırılmalı değil miydi? İster yabancı dilde ister Arapça!” diyeceklerdi. De ki: “O, iman edenler için bir kılavuz ve bir şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve Kur’an onlar üzerine bir körlüktür. Onlara çok uzak bir mekândan seslenilmektedir.” (Fussılet/44)
KUR`AN “RAHMET”TİR:
Kur’an, insana lâzım olan dosdoğru yolu göstererek onu rüşde erdirdiği ve doğru bir yaşam için gerekli olan bilgileri insanın istifadesine sunarak onu bilgi edinmeye teşvik ettiği için, en büyük “rahmet”tir.
Ne yazık ki, Kur’an’ın rahmet ve şifa oluşu da yine uydurma rivayetler ve düzmece haberlerle çarpıtılmıştır. Bunun sonucu olarak Kur’an ayetlerinin yazılı olduğu kağıt ve benzeri nesnelerin bedensel hastalıklara şifa olduğu gibi Rabbimizin Kur’an’ı indiriş amacına ters inanç ve kanaatler oluşmuştur. Bu inanç ve kabulle, üzerine Kur’an ayetleri üflenmiş su içirilerek çaresiz dertlerden şifa bulunacağı gibi utanç verici uygulamalara gidilmiştir. Bu tür uygulamalar Rabbimizin “Ben her şeyi gerçek ile yarattım” kanununa tamamen ters olan temelsiz uygulamalardır. Kur’an, mesajı ve önerdiği yaşam modeliyle gönüllere şifadır. H.Yılmaz


 

Bu ayette Rabbimiz, insanın verilen nimetlerin kıymetini bilmediğini, bir mahrumiyete uğradığında ise hemen karamsarlığa kapılarak tam bir nankörlük sergilediğini bildirmektedir. Bu genel insan davranışı, en büyük nimetlerden biri olan Kur’an için de geçerlidir. Yukarıda karakteri çizilen bu nankör insan tipi başka ayetlerde de konu edilmiştir:
Ve Biz insana nimet verdiğimiz zaman o yüz çevirir, yan çizer. Kendisine bir kötülük dokunduğu zaman da geniş geniş yalvarır. (Fussılet/51)
Hayır… Hayır… Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendini yeterli gördüğünde [zengin olduğuna inandığında], kesinlikle azar [tuğyan eder]. (Alak/6-8)
Ve eğer, insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür.
Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti” der. Ve kuşkusuz o, şımarıktır, böbürlenen biridir.
Ancak sabreden ve salihatı işleyen kişiler müstesnadır [böyle değillerdir]. İşte bunlar, mağfiret ve büyük ödül kendileri için olanlardır. (Hud/9-11):
İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman sınayıp da kendisini üstün kılar ve nimetler verirse: "Rabbim beni üstün kıldı" der.
Ama, her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa: "Rabbim beni aşağıladı." der. (Fecr/15, 16)
Şüphesiz insan dayanıksız ve huysuz yaratılmıştır; Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır. Kendisine hayır dokundu mu da engelleyicidir [küçük bir yardımı bile engeller]. (Mearic/19-21)  H.Yılmaz

Ayette geçen “ شاكلتهşâkiletihi” ifadesi, “mizacına göre, karakterine göre, niyetine göre, dinine, mezhebine göre” gibi anlamlarda anlaşılabilir.
Buna göre ayetin mesajı, “Eğer nefsi aydınlanmış, hayırlı, temiz ve ulvî, yüce bir nefis ise, ondan faziletli ve kıymetli ameller sudur eder. Yok, eğer nefis bulanık, adi, kötü, sapıtmış, zulmanî ise, ondan da kötü ve değersiz fiiller sâdır olur” demektir.
Bu ayette müşriklere karşı yumuşak bir üslûpla yapılan uyarı ve tehdit, başka ayetlerde meydan okuyan bir üslûpla da yapılmıştır:
Ve iman etmeyen o kişilere de ki: “Elinizden geleni geri koymayın! Şüphesiz biz yapıcılarız. Bekleyin! Şüphesiz biz bekleyenleriz. (Hud/121, 122)  H.Yılmaz


"Ruh" kelimesinin geleneksel ve yaygın anlamı, Kur'an'daki anlamıyla pek uyuşmaz. Kur'an ayetlerini incelediğimizde "ruh"un vahiy/Tanrısal bilgi ve Tanrı tarafından insan cesedine üflediği "can", "bilinç" anlamlarına geldiğini görürüz. (15/29; 39/42) Tanrı, insan türüne bizzat kendi ruhundan üfleyerek, onu bilinç ve kişilik sahibi kıldı. Çelişkili rivayetler ve hurafeler yoluyla dejenere olan bilinç ve kişiliğimizi, Ruhu/Tanrısal bilgiyi beynimize yerleştirerek temizleyebiliriz. Ruh/Vahiy/Tanrısal bilgi, şirkle, hurafelerle kirlenmiş bilinçleri temizler, canlandırır.(Bak.Hicr suresi 29; Sad suresi 72 ve Zümer suresi 42 ayetlerini inceleyiniz.) M.Sağ

Rûh, Allah'ın emrinden, yani O'nun yaratma işlerindendir. O'nun mâhiyetini ancak Allah bilir. Rûhun kendisini göremiyorsak da varlığını, yaptığı işlerden anlıyoruz. Allah'a en yakın yaratık rûhtur. Rûh, hayât kaynağıdır, herşeye canlılık veren odur. Burada Rûh'un, peygamber'e vahiy getiren Cebrâîl olması daha güçlü bir olasılıktır.

GenellikleArapça "ruh" kelimesinin "can", "insan ruhu" anlamında kullanıldığı yargısı vardır. Buna göre Hz. Peygamber'e (s.a) insan ruhunun tabiatı sorulmuş, buna cevap olarak da onun Allah'ın emrinde olduğu söylenmiştir. Fakat biz bu anlamı kabul etmekte tereddüt ediyoruz; çünkü bu, ancak ayeti içinde yer aldığı bölümden yani siyak ve sibaktan çıkardığımızda mümkün olur. Aksi takdirde bu sözler çok anlamsız olur. Çünkü buraya kadar olan ayetlerde, bundan sonra gelen ve Kur'an'ın anafikriyle ilgili olan ayetlerin arasına insan ruhu ile ilgili bir sorunun sokulması çok anlamsızdır.
Eğer ayeti yer aldığı bölüm içinde okursak, burada "ruh" kelimesinin vahyi getiren melek olduğunu anlarız. Bu, müşriklerin şu sorusuna verilen bir cevaptı: "Kur'an'ı nereden alıyorsun?" cevapta sanki şöyle denilmek isteniyordu: "Ey Muhammed, bu insanlar sana 'Ruh'tan yani Kur'an'ın kaynağından veya onu elde ettiğin araçtan soruyorlar. De ki: Bu "Ruh" bana Rabbimin emri ile gelir. Fakat sizin bildiğiniz o kadar azdır ki, insan sözleriyle Allah'tan vahyolunan sözleri birbirinden ayırdedemezsiniz. Kur'an'ın başka biri tarafından uydurulduğunu sanmanızın nedeni işte budur."
Yukarıdaki yorum tercih edilmelidir, çünkü önceki ve sonraki ayetlerle mükemmel bir uyum içindedir. Bu görüş Kur'an tarafından da desteklenmektedir: ".... Allah mahşer günü ile uyarıp korkutmak için, kendi emrinden olan "Ruh"u kullarından dilediğine indirir." (Mü'min: 15) "Böylece sana da biz kendi emrimizden bir Ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir bilmiyordun...." (Şura: 52) Bunun yanısıra İbn Abbas, Katade ve Hasan Basri'de (Allah hepsine rahmet etsin) aynı tefsiri benimsemişlerdir. İbn Cerir aynı görüşü Katade'den rivayetle İbn Abbas'a isnat eder, fakat çok gariptir ki, İbn Abbas'ın bunu sadece gizli olarak söylediğini belirtir. Ruhu'l-Meani yazarı da, Hasan Basri ve Katade'nin şu sözlerini nakleder: "Ruh ile Cebrail kastedilmiştir: soru onun inişi ve vahyin Hz. Peygamber'in (s.a) kalbine ilka edilişi ile ilgiliydi." Mevdudi

 Rûh teriminin bu yolda yorumu hk. bkz. 16. sure, 2. not. Bazı müfessirler burada ruh sözcüğünden kastın “vahiy” olgusu, özellikle de Kur’an'ın vahyi olduğu görüşündedirler; bazıları ise, sözcüğü “ruh,” yani “insan ruhu” olarak anlamışlardır. Ne var ki, bu son yorum, önceki ve sonraki ayetlerin açıkça Kur’an'a işaret ettikleri gözönünde tutulursa, bölümün anlam örgüsü içinde pek inandırıcı gözükmemektedir; bunun içindir ki, bizce “rûh”dan kasıt, vahiy olgusudur. M.Esed

 Ruh kavramı bugüne kadar dinli veya dinsiz, Müslim veya gayrimüslim birçok kişinin ilgi alanına girmiş, cahil veya bilgin birçok kimse tarafından ruh hakkında yüzlerce kitap kaleme alınmıştır. Bu eserlerde genellikle şu konular işlenmiştir: Ruh nedir? Ruh kaç tanedir? Ruhlar nerede bulunur? Ruh ve nefis aynı şey midir? Ruh cisim midir, mahlûk mudur, enerji midir, kozmik bilinç midir, melek midir, varlıkların aslı mıdır? Ruh şeffaf, billûr, cins-i lâtif midir? Ruh mu yoksa ceset mi önce yaratılmıştır? Ruh ölür mü? Ruh kabirde cesede geri döner mi? Dirilerin ruhları ölülerin ruhlarıyla buluşur mu? Her şey ruhtan mı meydana gelmiştir? Hayatı, hareketi, idraki sağlayan güç ruh mudur? Ruhun insanî, hayvanî, nebatî olmak üzere çeşitleri var mıdır? Olgun ruh ile geleceği görebilmek, gelecekten haber verebilmek, zaman ve mekân dışına çıkmak mümkün müdür?
Bütün bunlardan başka, ruh ile ilgili bu eserlerde ruh çağırma, telepati, medyumluk, yoga, doğru rüya, büyü, sihir ve reenkarnasyon [ruh göçü] gibi konuların açıklanmasına da çalışılmıştır.
Gerek bu soruların gerekse onlara verilen cevapların Kur’an’a ne kadar uygun oldukları Kadr suresinin tahlilinde tarafımızdan incelenmiş ve Ruh ile ilgili Kur’an’ın yaklaşımı açıkça ortaya konulmuş idi. Bu nedenle konu üzerinde durmuyor, ilgili bölümün yeniden okunmasını öneriyoruz. (Tebyinü’l-Kur’an c:1, s:482-486)
İlgili bölüm okunduğunda, konumuz olan ayette sözü edilen “ruh”un vahiy olduğu ve Rabbimizin “vahiy” konusunda insanlara çok az bilgi verdiği gerçeği hemen hatırlanacaktır. H.Yılmaz

Lafzen, “Bize karşı [yahut “Bizim yanımızda”] seni koruyacak” -yani, “sana doğru yolu bulman için başka vasıtalar temin edecek”: vahyî hidayetin, kelimenin mutlak anlamıyla, ahlakın tek kaynağı olduğunu işaret eden bir ifade. “Vahyin giderilmesi” yahut geri alınması, onun insanların kalbinden ve belleğinden silinmesi, keza yazılı bir metin olarak da ortadan kalkması anlamına geliyor. M.Esed

Gerçi bu sözler görünürde Hz. Peygamber'e (s.a) hitap ediyorsa da, asıl hitap Kur'an'ı Hz. Peygamber'in kendisinin uydurduğuna veya başka bir adamın ona gizlice Kur'an'ı öğrettiğine inanan kafirleredir. Onlara bunun Allah kelamı olduğu söylenmektedir: "Bizim elçimiz Kur'an'ı uydurmadı, bilakis biz onu ona ihsan ettik. Eğer biz Kur'an'ı ondan geri almak istesek, ne Peygamber'in (s.a) böyle bir şey uydurmaya, ne de başka bir şey veya kimsenin Peygamber'in (s.a) böyle mükemmel bir kitap sunmasına yardım etmeye gücü vardır." Mevdudi

“Ruh”un [vahyin] önemine değinilen bu ayetlerde Rabbimiz; rahmeti gereği lütfettiği ruhu [vahyi] isterse ortadan kaldıracağını, ama eğer bunu yaparsa, bu işten insanların zararlı çıkacağını ihtar etmektedir.
Bu sözler ilk bakışta peygamberimize söylenmiş görünüyorsa da, asıl hitap, Kur’an’ı peygamberimizin uydurduğunu veya Kur’an’ı ona başka bir kişinin öğrettiğini iddia eden kâfirleredir. Burada onlara Kur’an’ın Allah kelâmı olduğu söylenmektedir: “Bizim elçimiz Kur’an’ı kendisi uydurmadı, bilakis Biz onu ona ihsan ettik. Eğer Biz Kur’an’ı ondan geri almak istesek, ne Peygamber’in böyle bir şey uydurmaya, ne de kimsenin onun böyle mükemmel bir kitap sunmasına yardım etmeye gücü vardır.” H.Yılmaz

Bu teklif Kur'an'ın daha bir çok yerinde yer almaktadır. (Bakara: 23-24, Yunus: 38-39, Hud: 13-14, Tur: 33-34) Tüm bu yerlerde bu teklif, Hz. Muhammed'i (s.a) Kur'an'ı kendi uydurup Allah'a isnat etmekle suçlayan kafirlere karşı bir cevap olarak sunulmuştur. Bunun yanısıra, aynı iftira Yunus: 16'da da reddedilmektedir: "De ki: Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdim. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. Siz yine da akıl erdirmeyecek misiniz?"
Şimdi de bu ayetlerde Kur'an'ın Allah kelamı olduğunu ispatlayan üç delili ele alalım.
a) Kur'an, dil, üslup, öne sürdüğü deliller, konular, anafikir, öğretiler ve gayble ilgili önceden verdiği haberler bakımından öyle bir mucizedir ki, onun benzerini meydana getirmek insan gücünün ötesindedir: "Siz bunu bir insanın yazdığını söylüyorsunuz, fakat biz diyoruz ki: Bütün insanlar birleşse bunun gibi bir kitap yazamaz, hatta müşriklerin ilâh olarak kabul ettikleri ve bu kitabın açıkça eleştirdiği cinler de kafirlerin yardımına gelse, yine de bu teklife karşılık ona benzer bir kitap meydana getiremezler."
b) Hz. Muhammed'in (s.a) Kur'an'ı uydurduğu iddiasına gelince, Kur'an bu iddiaya şöyle cevap verir: "Muhammed (s.a) sizin aranızdan biridir ve yabancı değildir. Kur'an indirilmeden önce o sizin aranızda kırk yıl yaşadı. Daha önce, hatta peygamberliğini ilan etmeden bir gün önce bile ondan hiç Kur'an'a benzer sözler işittiniz mi veya onun hiç Kur'an'daki konu ve meseleleri daha önceden tartıştığını duydunuz mu? Eğer meseleyi bu bakış açısından ele alırsanız, Hz. Muhammed'in (s.a) dili, fikirleri, bilgisi,üslubu ve düşünce şekli ile ilgili bu ani değişikliğin ilâhî hidayet olmaksızın gerçekleşemeyeceğini anlarsınız."
c) "Kur'an'ın okunmasından sonra onun aranızdan yok olmadığını ve aranızda yaşamaya devam ettiğini görmüyor musunuz? Ondan Kur'an'dan başka sözler de işitiyorsunuz. İki tür ifade şekli arasındaki farkın, hiç kimsenin bu ikisini aynı anda beceremeyeceği kadar açık olduğuna dikkat etmiyor musunuz? "Kur'an ile Hz. peygamber'in (s.a) hadisleri arasındaki ifade farkı bugün bile anlaşılabilmektedir. Arap dili ve edebiyatını iyi bilen herkes, bu iki tür ifadenin bir kişiye ait olamayacak kadar birbirinden farklı olduğunu farkedebilir. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Yunus: 16 ve an: 21, Tûr, an: 22-27) Mevdudi

Râğıb'a göre mesel ismi (lafzen, “benzer”, “örnek” ya da “timsâl”) burada aşağı yukarı vasf (“mukayese yoluyla açıklama”, yani “tanımlama”) sözcüğüyle eş anlamlıdır. Sözcük burada, en geniş anlamıyla, “bir konuyu örneklerle açıklayan anlatım tarzı” anlamında kullanılmıştır.

Yani, kendi günahkarca eğilimlerine ters düşen düşünceleri kabulde isteksizdirler. M.Esed

85. ayette vurgulanan “ruhun [vahyin] Allah’ın kendi işi olduğu” hususu bu ayetlerde daha güçlü bir şekilde ifade edilmektedir. Bilinen-bilinmeyen tüm insanların [Gerek Mekke’de gerekse dünyanın diğer yerlerinde yaşayan herkesin] bir araya gelmeleri hâlinde bile böyle bir mucizenin oluşturulamayacağı açıklanarak herkese sanki “Buyurun, siz de uydurun, hep birlikte de çalışabilirsiniz!” diye meydan okunmaktadır.
Gerçekten de Kur`an dil, üslûp, öne sürdüğü deliller, konular, ana fikir, öğretiler ve gayble ilgili önceden verdiği haberler bakımından öyle bir mucizedir ki, onun benzerini meydana getirmek insan gücü dâhilinde değildir.
Buradaki meydan okuma, Kur’an’ın peygamberin kendi düzmesi olduğu iddiasındaki akılsızlaradır. Bu meydan okuma sadece Mekke döneminde ve bu ayette değil, başka ayetlerde ve Medine’de de yapılmıştır:
Ve eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku duyuyorsanız, haydi onun gibi bir sure siz getirin ve Allah’ın astlarından tüm tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru iseniz.
Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan Ateş’ten korunun. (Bakara/23, 24)
Yahut, “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse siz benzeri, bir sure meydana getirin. Allah’ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğru iseniz.” (Yunus/38)
Yahut, “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse, uydurma da olsa benzeri, on sure getirin. Allah’ın astlarından çağırabileceklerinizi de çağırın. Eğer doğru iseniz.” (Hud/13)
Yahut, onu kendi uydurup söyledi diyorlar. Hayır, onlar inanmıyorlar.
Peki, onun gibi bir sözü onlar getirsinler, eğer doğruysalar. (Tur/33, 34)
Ve ayetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir.” dediler. De ki: “Onu nefsimin [kendimin] öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.
De ki: “Allah dileseydi, ben onu size okumazdım ve onu size bildirmemiş olurdu. Ben ondan önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Yunus/15, 16)
[Bu] Temiz akıl sahipleri onun ayetlerini düşünsünler ve öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. (Sad/29)
Ant olsun ki Biz, düşünüp öğüt alsınlar diye pürüzsüz Arapça bir kur`an [okuma olarak] bu Kur`an`da insanlar için her türlüsünden örnek verdik. Umulur ki takvalı davranırlar. (Zümer/27, 28)
Bu, Arapça bir kur`an [okuma] olarak, bilen bir kavim için ayetleri detaylandırılmış bir kitaptır. (Fussilet/3)
Apaçık kitaba ant olsun ki Biz onu aklınızı kullanasınız diye Arapça bir kur`an [okuma] yaptık. (Zühruf/2, 3)
Onlara ayetlerimiz okunduğu zaman, “İşittik, dilersek bunun gibisini biz de söyleriz, bu, evvelkilerin efsanelerinden başka bir şey değildir.” demişlerdi.
Bir vakit de, “Ey Allah’ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hakk/ gerçek ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver.” demişlerdi. Enfal; 31, 32:
89. ayetin sonundaki “Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasından kaçındılar” ifadesi insanların inkârcılıkta inat ettikleri anlamına gelmektedir. Bu inat, onların kendi çıkarlarına, rahatlarına ve konforlarına çok düşkün olmalarından kaynaklanmaktadır.
Ve o vakit münafıklar ve kalplerinde bir hastalık bulunanlar; “Allah ve elçisi bize bir aldanıştan başka bir vaat yapmamış.” diyorlardı.
Ve hani bunlardan bir grup; "Ey Yesrib [Medine] halkı! Sizin için duracak yer yok, hemen dönün." diyorlardı. Onlardan bir kısmı da, “Evlerimiz gerçekten savunmasızdır.” diyerek Peygamberden izin istiyorlardı. Hâlbuki onlar [evleri] savunmasız değildi. Onlar sadece kaçmak istiyorlardı. (Ahzab/12, 13)
Ve kendilerine açık deliller hâlinde ayetlerimiz okunduğu zaman onlar; “Bu, başka değil, sadece sizi atalarınızın taptığı tanrılardan men etmek isteyen bir adamdır.” dediler. Ve “Bu [Kur`an uydurulmuş bir iftiradan başka bir şey değildir.” dediler. O küfretmiş olan kimseler kendilerine hakk geldiği zaman; “Şüphesiz bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir.” dediler. (Sebe/43)
Ve işte böylece sana Kitap’ı indirdik. Onun için, kendilerine kitap verdiklerimiz ona inanırlar. Bunlardan [Yahudi olmayan Araplardan] da ona inanan kişiler vardır. Ayetlerimizi ancak ve ancak kâfirler bile bile reddederler.
Ve sen bundan önce, bir kitaptan okur değildin. Onu sağ elinle yazmazdın da. Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyarlardı.
Bilakis o [Kur’an], kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde [yer eden] apaçık ayetlerdir. Ayetlerimizi ancak ve ancak zalimler bile bile reddederler.
Ve “Ona Rabbinden mucizeler indirilmeli değil miydi?” derler. De ki: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.”
Kendilerine okunan Kitap’ı Bizim kesinlikle sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.
De ki: “Benimle sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. O, göklerde ve yerde olan şeyleri bilir. Batıla inanan ve Allah’ı inkâr eden kimseler; işte onlar, hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (Ankebut/47-52)
KUR`AN, GERÇEĞİ HER ŞEKLİYLE ANLATIR
89. ayetteki “Ve ant olsun ki biz bu Kur`an`da insanlar için her örnekten evirip çevirmişizdir” ifadesi, Kur’an’da her şeyin detaylandırıldığı, enine boyuna işlendiği, konulmuş olan ilkelerin tümünün yararının ve zararının herkes tarafından kabul edilebilir makul ve mantıklı gerekçelerle açıklandığı anlamına gelmektedir.
Nitekim Kur’an’da Allah’ın varlığına ve birliğine, ahiretin gerçekliğine afak ve enfüsten binlerce delil getirilmiştir. Diğer taraftan Kur’an’daki kıssalarla da Nuh, Ad, Semud gibi kavimlerin; küfür ve azgınlıkta ileri giden Firavun gibi tiranların; Hud, Salih, Musa ve İsa gibi peygamberlerin nasıl her türlü belâlarla sınandığı haber verilmiş, böylece insanların bu kıssalarda yapılan açıklamaları tefekkür ederek Allah’ın yöntemini [Sünnetullah’ı] kavramaları ve olanlardan ders almaları istenmiştir. İnsanlar ise bütün bu açıklamalara, öğütlere rağmen küfürlerini devam ettirmişlerdir. H.Yılmaz


Yani, Hz. Musa gibi (karş. 2:60).M.Esed

Bu, öyle görünüyor ki, Kur’an'da hakkında o kadar sık söz edilen cennet temsîline ilişkin alaycı bir îma. M.Esed

Lafzen, “iddia ettiğin gibi”: bunun, bu sureden bir süre önce vahyolunan 34:9'da ifade edilen tehdide ilişkin bir atıf olması mümkündür. M.Esed

İnanmayanların bu talebine, Suyûtî'ye göre, bu sureden kısa bir süre sonra vahyedilen En‘âm suresinin 7. ayetinde de bir karşılık bulunmaktadır. Fakat bu talep ve bunu hazırlayan “şartlar” yalnızca belli bir tarihsel döneme, belli bir toplumsal-kültürel çevreye has olmayıp, son derece yaygın, aykırı bir ruh durumunu, yani, yalınkat (prima-facie) bir şüphecilik ile vahyî mesajın sıhhatini vahiy taşıyıcısının “mucizeler gösterebilme becerisine” bağlayan ilkel safdillik karışımı menfî bir zihinsel tutumu yansıtmaktadır (karş. 6:37 ve 109; 7:203). Muhammed (s)'e Allah tarafından bahşedilen tek mucize Kur’an'ın kendisi olduğu için (bkz. bu surenin 59. ayetinin ilk kısmı ve yukarıda 71. not), sonraki pasajda Hz. Peygamber'e, bu tür taleplerin anlamsız ve tutarsız olduğunu bildirmesi emredilmektedir.

Yani, “mucizeler yalnızca Allah'ın kudretindedir” (karş. 6:109 ve ilgili 94. not). M.Esed

Lafzen, “... demelerinden başka ... değildir”. Kâle fiili (kavl ismi gibi) çoğu zaman bir görüş ya da fikir ileri sürmek ya da bir fikri tutmak anlamına mecaz olarak kullanılır; yukarıdaki ifadede de bu fiilin zihinsel, kavramsal bir itirazı işaret ettiği açıktır. M.Esed

Kısacası cahil insanlar hiç bir zaman bir insanın Allah'ın peygamberi olabileceği gerçeğini kabul etmemişlerdir. Açıklama için bkz. Yasin, an: 11. Mevdudi

Buradan Hz. Peygamber'in (s.a) sadece vahyi tebliğ etmek için değil aynı zamanda ona uygun bir hayat tarzı kurmak üzere de gönderildiği çıkmaktadır. O, vahyin ilkelerini insani şartlara uygulamalı ve getirdiği daveti anlamaya ve dinlemeye çalışanların yanlış anlayışlarını ortadan kaldırmalıdır. Bunun yanısıra Hz. Peygamber, müminleri vahyi öğretilere dayanan bir toplum oluşturacak şekilde eğitmelidir. Davetine karşı çıkan ve onu reddedenlerle bâtıla giden yolları kapatmak ve Allah'ın elçi göndermede gayesi olan ıslahı gerçekleştirmek için savaşmalıdır. Tüm bunların insan topluluğu içinde gerçekleştirilmesi gerektiğinden bu görevi sadece bir insan (peygamber) başarabilir. Eğer elçi olarak bir melek gönderilseydi, onun yapabileceği tek şey vahyi insanlara iletmek, aktarmak olurdu. Çünkü o insanlarla birlikte yaşayıp onların yaşayışını düzeltmek için onların hayatlarına ve meselelerine ortak olamazdı. O halde sadece insan olan bir elçinin bu göreve uygun olduğu kabul edilmesi gereken apaçık bir gerçektir. Mevdudi

Yani, "Allah, benim sizi ıslah etmek için harcadığım tüm çabalardan ve sizin benim görevimi engellemek için harcadığınız tüm çabalardan haberdardır. O'nun şahitliği yeter, çünkü nihai hükmü O verecektir." Mevdudi

Bu ayet grubunda yalanlayıcıların yalanlama gerekçeleri ve ileri sürdükleri bahaneler açıklanarak aslında kendilerine mucizelerin en büyüğü gelmiş olan kâfirlerin kendi kafalarında geliştirdikleri mucize isteklerine ikinci kez cevap verilmektedir.
BEŞER’E GELEN ELÇİ BİR “İNSAN” OLMALIDIR
Kur’an’da verilen bilgilere göre, müşrikler gönderilen elçinin kendilerinden biri olmasını hazmedememişler ve bir insanın Allah`ın elçisi olabileceğini hiçbir zaman kabul etmemişlerdir.
Rabbimiz ise aynı cinsten olan yaratıkların birbirlerine daha meyyal olmaları sebebiyle insanlara gönderilecek elçilerin de insan olması gerektiğini açıklamıştır. 95. ayette yer alan “Eğer yeryüzünde sakin sakin yürüyen melekler olsaydı, Biz elbette onlara gökten melek bir peygamber gönderirdik” ifadesi, düşünüldüğünde herkesin rahatlıkla kabul edeceği bu türdeşlik ilkesini vurgulamaktadır.
94. ayette geçen “yol gösterme” ifadesinden ise elçilerin “tebliğ” görevleri yanında “tebyinde bulunma” ve “nasihat etme” görevlerinin de bulunduğu anlaşılmaktadır. Buna göre peygamber, hem toplumunu kendisine vahyedilen ilkeler doğrultusunda eğiterek ıslah etmeye çalışmalı, hem de batıla giden yolları kapatmaya gayret göstermelidir. Bunu yaparken de tebliğ ettiği ilkeleri önce kendi hayatına uygulayarak toplum önünde canlı bir örnek oluşturmalıdır. Çünkü yapılan davetin yanlış anlaşılma ihtimali ancak bu davranış normlarına uyularak ortadan kaldırılabilir.
Açık bir gerçektir ki, insan topluluğu içinde bu tür görevler ancak yine bir insan tarafından başarılabilir. İnsanların içinde yaşayarak onlara vahyi aktarabilecek, karşılaştıkları hayat sorunlarına ortak olduğu için onlara rehberlik edip yaşayışlarını düzeltebilecek, yaşam tarzıyla örneklik ederek etrafındakileri yanlışlardan uzak tutabilecek bir elçinin de behemehal “insan” olması gerekmektedir. Şayet Allah insanlara bir “melek” elçi göndermiş olsaydı, onun yapabileceği tek şey sadece vahyi insanlara aktarmak olurdu. Bir “melek”le karşı karşıya kalan insanların ise ondan bilgi almaya asla güçleri yetmezdi.
Bu gibi nedenlerle Yüce Allah, insanları uyarmak ve onlara öğüt vermek üzere onlarla aynı şeyleri hisseden, onlarla aynı dili konuşan, onları her yönüyle anlayan ve tahammül derecelerini bilen birini, bir “insan”ı elçi olarak tayin etmiştir. Bu elçi, Allah’ın mesajını ilk uygulayan kişi olarak diğerlerine de örnek olmak suretiyle insanlara doğru yönü nasıl bulabileceklerini gösterecek, eğer insanlar takındıkları lakayt ve yanlış tutumu sürdürecek olurlarsa, onları kendilerini bekleyen felâket konusunda uyarıp dikkatlerini çekecektir.
Ne var ki, sağduyulu insanların kolayca ve gönül huzuruyla kabullenecekleri Allah’ın elçi göndermedeki bu yöntemi müşrikler tarafından hayretle karşılanmış, hem bizzat peygamberlik kurumu hem de peygamberin duyurduğu “yeniden dirilme” konusu akılsızca gerekçeler ileri sürülerek reddedilmiştir.
Elçilerin meleklerden olması beklentisine karşılık onların hep insanlardan seçildiği, Kur’an’da başka ayetlerde de konu edilmiştir:
Ant olsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara kendi ayetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler. (Âl-i Imran/164)
Hiç kuşkusuz, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, inananlara sevecen ve merhametli bir elçi gelmiştir. (Tövbe/128)
Nitekim içinizden size bir peygamber gönderdik ki size ayetlerimizi okuyor, sizi arındırıyor, size kitabı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğretiyor. Ve size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor. (Bakara/151)
Ve “Bu peygambere bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer böyle bir melek indirmiş olsaydık, iş mutlaka bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı.
Eğer Biz onu [Peygamberi], Biz bir melek yapsaydık, yine de onu bir adam şeklinde yapardık ve katmakta olduklarını onlara elbette katardık [onlar yine düştükleri kuşkuya düşerlerdi]. (En’am/8, 9)
İnsanları uyar ve inananlara ‘Rabbleri nezdinde keskinlikle kademe sıdk olduğunu müjdele’ diye kendilerinden bir adama vahyedişimiz onlara tuhaf mı geldi? O kâfirler; “Hiç şüphesiz bu kesinlikle apaçık bir sihirbazdır/ sihirdir.” dediler. (Yunus/2)
Elçinin kendi içlerinden biri olmasına başka kavimler de itiraz etmişlerdir:
Semud da o uyarıları yalanladı:
"Bizden bir tek insana mı, ona mı uyacağız? O takdirde biz kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz" dediler.
"Zikir/ öğüt, aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır".
Yarın onlar, çok yalancı, küstahın kim olduğunu bileceklerdir. (Kamer/23-26)
Bu, kendilerine elçileri açık deliller ile geldiğinde, “Bir beşer mi bize yol gösterecek?" deyip de kâfirleşmeleri ve sırt çevirmeleri nedeniyledir. Allah muhtaç olmadığını gösterdi. Allah zengindir, övülmeye lâyıktır. (Teğabün/6)
Sonra da dediler ki: "Bu ikisinin kavimleri bize kölelik ederken biz, bizim benzerimiz olan bu iki beşere inanacak mıyız?" (Müminun/47)
Elçileri dedi ki: “Gökleri ve yeri yaratan, sizi günahlarınızı bağışlamak için çağıran ve belirlenmiş bir süreye kadar sizi erteleyen Allah hakkında da şüphe mi var?” Onlar; “Siz sadece bizim gibi bir beşersiniz, bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. O hâlde bize apaçık bir delil getirin!” dediler. (İbrahim/10)
96. ayetteki “Benim aramda ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter” ifadesi şu anlama gelmektedir: “Allah, benim sizi ıslah etmek için harcadığım tüm çabalardan ve sizin benim görevimi engellemek için harcadığınız tüm çabalardan haberdardır. O’nun şahitliği yeter, çünkü nihai hükmü O verecektir.”
Rabbimizin Kur’an’da gerek elçisinin şahsına yönelik itirazlar olarak gerekse müşriklerin değişik mucize beklentileri olarak ana hatları ile bildirdiği hususlar, aşağıdaki rivayetlerde bazı olaylar nakledilerek yer almıştır:
MUCİZE İSTEYENLER
İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ebu Küreyb... İbn Abbâs`tan nakletti ki, o şöyle demiş: Bir gün güneş battıktan sonra Kâ`be`nin arkasında Rebîa`nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Harb oğlu Ebu Süfyân, Abdüddâr oğullarından bir adam, Esed oğullarının kardeşleri Ebu`1-Bahterî, Esed oğlu Muttalib oğlu Esved, Esved oğlu Zenı`a, Muğîre oğlu Velîd, Hişâm oğlu Ebu Cehil, Ebu Übeyy oğlu Abdullah, Halef oğlu Ümeyye, Vâil oğlu Âs, Sehm kabilesinden Haccâc`m iki oğlu Nübeyhâ ve Münebbih kendi aralarında toplandılar. Ve dediler ki: Muhammed`e bir heyet gönderin, onunla-konuşsun, tartışsın ve onu âciz bıraksın. Böylece sizin mazeretiniz kalmaz. Bunun üzerine Hz. Peygambere bir heyet gönderdiler ve “Kavminin eşrafı seninle konuşmak için toplandı” dediler. Rasûlullah (s.a.) hak yola girme konusunda onların durumunda bir şey [değişiklik] olduğunu zannederek koşa koşa geldi. Hz. Peygamber onların doğru yola gelmesini çok istiyor, seviyordu. Onların karşı çıkmaları kendisine zor geliyordu. Nihayet varıp yanlarına oturdu. Onlar dediler ki: “Ey Muhammed, biz seni bir daha mazeretimiz kalmasın diye çağırdık. Allah`a and olsun ki Araplardan kavmi arasına, senin kavminin arasına girdirdiğinden daha kötü bir şey girdiren kimseyi tanımıyoruz. Sen, babalara küfrettin, dini ayıpladın, rüyâları budalalıkla niteledin, tanrılara hakaret ettin ve topluluğu dağıttın. Seninle bizim aramızda olan her konuda işlemedik bir kötülük bırakmadın. Sen bu sözü getirmekle maksadın bir mal elde etmek ise, sana malımızdan toplayalım ve sen içimizde en çok malı olan kişi ol. Eğer maksadın aramızda şeref elde etmekse, seni başımıza efendi yapalım. Eğer kral olmak istiyorsan, üzerimize kral yapalım. Eğer senin gördüğünü söylediğin ve sana gelen şey bir cin ise -böyle olabilir-, o zaman seni iyileştirmek için tabip aramak için malımızı sarf edelim. Ve bu konuda seni mazûr sayalım.”
Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki: “Sizin söylediklerinizden hiç biri yok bende. Size getirdiğim şeyi, ne malınızı istemek için, ne üstünüzde şeref elde etmek için, ne de kral olmak için getirdim. Yalnızca Allah Teâlâ beni size vekîl olarak gönderdi. Bana bir Kitap indirdi. Sizi müjdelememi ve uyarmamı emretti. Bunun üzerine ben de size, Rabbimin risâletini tebliğ ettim ve öğütte bulundum. Size getirdiğim şeyi kabul ederseniz; bu, sizin dünya ve âhirette payınıza düşen şeydir. Eğer reddederseniz; Allah`ın emri uyarınca sabrederim. En sonunda Allah benimle sizin aranızda hükmünü verir.” Ya da Rasûlullah (s.a.) buna benzer sözler söylemişti.
Onlar dediler ki: “Ey Muhammed; sana açıkladığımızı kabul etmezsen, bilmiş ol; artık insanlardan hiç birisi sana karşı diyar bakımından bizim yanımızda daha dar, mal bakımından daha az, geçim bakımından da daha sıkıntılı bir durumda olamaz. O zaman Rabbinden dile de -seni gönderdiği o şeyle gönderen Rabbinden- çevremizi bize daraltan şu dağları yürütsün ve ülkemizi düzeltsin. Orada tıpkı Irak`ta, Şam`da bulunan ırmaklar gibi ırmaklar kaynatsın. Atalarımızdan göçmüş olanları geri göndersin. Bize gönderecekleri arasında Kusayy İbn Kilâb da bulunsun. Çünkü o, doğru sözlü bir ihtiyardı. Senin dediğini ona soralım, bakalım doğru mu söylüyorsun, yoksa bâtıl mı? Eğer istediğimizi yaparsan ve onlar da seni doğrularlarsa, biz de artık seni tasdik ederiz. Senin Allah katındaki mertebeni kabul ederiz. Ve senin, dediğin gibi Allah`tan gönderilmiş bir elçi olduğuna inanırız.”
Rasûlullah (s.a.) onlara dedi ki: “Ben, bunun için peygamber olarak gönderilmedim. Ben, Allah katından bana verileni size getirmek üzere geldim. Ben, gönderildiğim risâleti size tebliğ ettim. Eğer kabul ederseniz; bu, sizin dünya ve âhiretteki nasîbinizdir. Eğer reddederseniz ben, Allah`ın emrine sabırla rızâ gösteririm. Tâ ki benimle sizin aranızda hükmünü versin.” Onlar dediler ki: “Eğer bu dediğimizi yapmazsan, kendini tut ve Rabbinden bize senin söylediğini doğrulayan bir melek göndermesini iste de biz ona senin için müracaat edelim. Yine Rabbinden iste de senin için bahçeler, köşkler, altın ve gümüşten hazîneler yapsın ve senin, aramakta olduğunu sandığımız şeylere ihtiyâcın kalmasın. Çünkü sen, çarşı pazarda duruyor ve bizim gibi geçim peşinde koşuyorsun. İşte o zaman senin Rabbin katında bir mevkiin olduğunu, üstünlüğün bulunduğunu öğreniriz. Şayet iddia ettiğin gibi bir rasûl isen...”
Rasûlullah (s.a.) onlara şöyle dedi: “Ben, bunu yapacak değilim. Ben, Rabbimden böyle şeyler isteyecek birisi değilim. Ve ben bunun için size peygamber olarak gönderilmedim. Allah beni müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. Size getirdiğimi kabul ederseniz, bu, sizin dünya ve âhiretteki nasîbinizdir. Eğer reddederseniz, ben Allah`ın emrine sabreder, rızâ gösteririm. Tâ ki benimle sizin aranızda hükmünü versin.”
Onlar dediler ki: “Öyleyse senin iddia ettiğin gibi, Rabbin her şeyi yapmaya muktedir ise bize göğü indir. Çünkü biz, bunu yapmadığın takdirde sana inanacak değiliz.” Rasûlullah (s.a.) onlara dedi ki: “Bu, Allah`a âit bir şeydir. İsterse sizin için öyle yapar.”
Onlar dediler ki: “Rabbinin, bizim seninle beraber oturacağımızı ve sana sormak istediğimiz şeyi soracağımızı, dilediğimiz şeyleri isteyeceğimizi bilmesine, sana gelip bizim müracaat edeceğimizi bildirmesine ve bu konuda getirdiğine inanmazsak bize ne yapacağını haber vermesine gelince: Duyduk ki bütün bunları sana Yemâme`de kendisine Rahman denilen bir adam bildiriyormuş. Doğrusu, Allah`a and olsun ki, biz, Rahmân`a ebediyyen inanmayız. Artık ey Muhammed, senin bize beyân edeceğin bir özrün yok. Allah`a and olsun ki, biz, senin bu yaptıklarına karşılık seni bırakacak değiliz. Ya sen bizi mahvedeceksin, ya da biz seni...” Onlardan bir kısmı da dediler ki: “Biz Allah`ın kızları olan meleklere ibâdet ederiz.” Bir başka grup da dedi ki: “Allah`ı melekleriyle beraber karşımıza getirmedikçe sana îmân etmeyiz.”
Onlar böyle deyince, Rasûlullah (s.a.) kalktı. Onunla beraber halası oğlu Abdullah İbn Ebu Ümeyye -ki, bu Abdülmuttalib`in kızı Atîke’nin oğluydu- kalktı ve şöyle dedi: “Ey Muhammed, kavmin sana anlatacaklarını anlattı, sen onların anlattıklarından hiç birini kabul etmedin. Sonra kendileri için senden bazı şeyler istediler ki, bunlar vesilesiyle Allah katındaki makamını öğrensinler. Sen, bunu da yerine getirmedin. Sonra senden kendilerini korkuttuğun azabın çabucak gelmesini istediler. Allah`a and olsun ki, sen, göğe merdiven dayayıp yükselmedikçe ve ben de sen dönünceye kadar bekleyip sen beraberinde dört melekle birlikte söylediğine şahâdet eden yayılmış bir nüsha ile birlikte gelmedikçe sana ebediyyen îmân etmem. O melekler senin dediğine şehâdet etmelidirler. Allah`a yemîn ederim, eğer sen bunu yapmış da olsan, öyle sanıyorum ki, ben yine seni doğrulayacak değilim.” Sonra Hz. Peygamberin yanından ayrılıp gitti. Rasûlullah (s.a.) da onların yanından ayrılıp hüzün dolu olarak evine döndü. Çünkü kavmi kendini çağırdığı zaman, onların îmân edeceklerini ummuştu. Fakat onların îmândan uzaklaştıklarını görünce eseflendi, kederlendi.
Ziyâd b. Abdullah el-Bekkâî, İbn İshâk`tan bu rivayeti aynı şekilde nakleder. İbn îshâk der ki: “Bana bunu ilim ehlinden bir kısmı, Saîd b. Cübeyr ve İkrime kanalıyla Abdullah b. Abbâs`tan nakletti.” Sonra da aynı rivayeti zikreder. Allah Teâlâ, bu kâfirlerin toplanmış oldukları bu mecliste doğru yolu bulmak için o şeyleri gerçekten istemiş olsalardı, onların isteğini karşılardı. Ne var ki, onların bu isteklerini sırf küfür ve inat olsun diye istediklerini çok iyi bildiği için Rasûlüne şöyle demiştir: “Dilersen onların istediklerini sana veririz, ama bundan sonra da küfredecek olurlarsa, âlemlerde hiç bir kimseyi azaplandırmadığımız biçimde onları azaplandırırız. Ama dilersen onlar için tevbe ve rahmet kapısı açılır.” Hz. Peygamber “Hayır, onlar için tevbe ve rahmet kapısının açılmasını dilerim” dedi. Nitekim 59. âyette Abdullah b. Abbâs ve Zübeyr b. Avvâm`dan nakledilen hadîs geçmişti. Furkân sûresinde de şöyle buyrulur: “Şöyle dediler: Bu ne biçim peygamber ki, yemek yiyor, sokaklarda geziyor? Ona beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya! Yahut kendisine bir hazîne verilseydi veya besleneceği bir bostanı olsaydı ya! Bu zâlimler, mü`minlere ‘sizin uyduğunuz sâdece büyülenmiş bir adamdır’ dediler. Sana nasıl misâller getirdiklerine bir bak! Onlar sapmışlardır, yol bulamazlar. Dilerse sana bunlardan daha iyi olan, içlerinden ırmaklar akan cennetler verebilen ve köşkler kurabilen Allah, yücelerin yücesidir. Zâten onlar kıyamet saatini da yalanladılar. O saatin geleceğini yalanlayanlara çılgın alevli bir ateş hazırlamışızdır” (Furkân/7-11). “Sen bize yerden bir kaynak fışkırtıncaya kadar sana asla inanmayacağız.” Bu ayet-i kerîme`deki “Yenbu’a” kelimesi “akan, göze” demektir. Onlar, Hicaz toprağında akan bir göze istiyorlardı. Gerçi bu, Allah için pek kolaydı. Dilerse onu yapar ve onların istediklerinin hepsine cevap verirdi. Ama Allah, buna rağmen onların doğru yola dönmeyeceklerini biliyordu. Nitekim Allah Teâlâ bu gibiler hakkında şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu, üzerlerine Rabbinizin sözü hak olanlar inanmazlar. Onlara her türlü âyet gelse bile. Elem verici azabı görünceye kadar” (Yûnus/ 96-97). Bir başka âyet-i celîle`de ise şöyle buyrulur: “Eğer Biz, onlara gerçekten melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe onlar yine de inanacak değillerdi. Fakat onların çoğu bunu bilmezler” (En`âm/111).
“Yahut iddia ettiğin gibi göğü üzerimize parça parça düşüresin. “Sen bize kıyamet günü göğün parçalanıp düşeceğini söylüyorsun. Etrafa yayılacağını bildirerek tehdit ediyorsun. Öyleyse bunu dünyada acele olarak yap ve parça parça göğü üzerimize indir. Bu ifâde onların: “Ey Allah`ımız! Eğer bu, gerçekten Senin katından ise bize gökten taş yağdır!” (Enfâl/32) kavli gibidir. Şuayb Aleyhisselâm`ın kavmi de ondan aynı şeyleri istemiş ve demişlerdi ki: “Eğer doğrulardan isen bizim üzerimize gökten bir parça indir” (Şuarâ/187). Bunun üzerine Allah Teâlâ onları, gölgelik günün azabıyla cezalandırmıştı. Doğrusu o günün azabı pek büyüktü. Âlemlere rahmet olarak gönderilen tevbe peygamberine gelince: O, bunların bekletilmesini ve kendilerine süre tanınmasını istemiştir. Belki Allah, onların soyundan Allah`a ibâdet edip şirk koşmayan bir nesil çıkarır diye. Gerçekten de böyle olmuştur. Çünkü yukarıda adı geçen o kişilerden bir kısmı daha sonra Müslüman olmuş ve İslâm`da güzel mertebelere ermişlerdir. Hattâ Hz. Peygambere o son sözü söyleyen Abdullah b. Ebu Ümeyye tamamen teslim olarak İslâm`a girmiş, Allah Azze ve Celle`ye dönmüştür. “Yahut da altından bir evin olsun!” Abdullah b. Abbâs, Mücâhid ve Katâde, burada geçen “zuhruf” kelimesinin altın anlamına geldiğini söylerler. Hattâ Abdullah b. Mes`ûd`un rivayetinde bu âyet şu şekilde okunur: “Veya göğe yükselesin. Biz sana bakıp dururken bir merdivenle göğe çıkasın.” (Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an, İbn-i Kesir, İbn-i Hişam; es-Siretü’n-Nebeviye, 1, 236-238)  H.Yılmaz


“Onlar için” ifadesi, bizce, Kur’an'da “harlı alev” (sa‘îr) tabiriyle mecazen ifade edilen azabın bireysel niteliğini vurgulamak içindir. Bu terim ve felsefî anlam alanı için bkz. Ek I. M.Esed

Bu ayette Kur'an ilâhî bir kuralı ortaya koymaktadır. Allah, sadece kendi hidayetine uymayı isteyen kimseyi doğru yola ulaştırır ve sapmak isteyenin de sapıtmasına izin verir. Bundan sonra Allah'ın hidayet kapısını kapadığı kimseyi doğru yola getirmeye hiç kimsenin gücü yetmez, çünkü o kimse inatçılığı ve sapıklıktaki ısrarı nedeniyle hidayetten mahrum edilmiştir. Şu açık bir gerçektir ki, eğer bir kimse hakka sırtını döner ve bâtıla bağlanırsa, dünyada onu bâtıldan çevirip hakka döndürebilecek hiç bir güç yoktur. Çünkü bu sapıklıktan sonra Allah böyle bir kimse için haktan daha da uzaklaşıp bâtıla daha çok sevgi duymasına neden olan vesileler yaratır.
 Kıyamet gününde onlar kör, sağır ve dilsiz olarak diriltileceklerdir, çünkü onlar bu dünyada iken hakkı görmediler, hakkı duymadılar, hakkı konuşmadılar. Kör, sağır, dilsizler gibi davrandılar. Mevdudi

İnkarcıların ağzından nakledilen (ve bu surenin 49. ayetinde de tam bu şekliyle zikredilen) bu söz, Allah'ın ölüyü diriltmeye kâdir olduğunu inkar etmenin O'nun varlığını inkar etmekle aynı anlama geldiğini işaret etmek içindir. Bu zincirleme inkar tuzağına düşen kimseler önceki ayette “körler, sağırlar ve dilsizler” olarak nitelendirilmektedir. M.Esed

Bilindiği gibi, Rabbimiz rahmeti gereği kitap indirmiş, elçi göndermiş ve akıl gibi bir nimet verdiği insanı bıkıp usanmadan uyarmıştır. Allah’ın bu lütfuna rağmen sapıklık sergileyerek değişik üslûplarla evire çevire açıklanmış apaçık ayetleri inkâr edenler ise cezalarını mutlaka çekeceklerdir. İşte, daha evvel birçok ayette yer almış olan bu ilke, burada bir kez daha tekrarlanmaktadır.
Allah sadece kendi hidayetine ulaşmak isteyen kimseleri doğru yola ulaştırmakta, kendi hidayetinden sapmak isteyenlerin de sapıtmasına izin vermektedir. Allah`ın hidayet kapısını kapadığı kimseyi doğru yola getirmek ise hiç kimsenin gücü dâhilinde değildir. Çünkü inatçılığı ve sapıklıktaki ısrarı yüzünden hakkı görmeyen, duymayan, konuşmayan o kimseler hidayetten mahrum kılınmışlardır. Aslında bu tür insanların hidayetten mahrum kılınmaları bizzat kendi elleriyle işledikleri suçlar sebebiyledir. Ayetin bildirdiğine göre, bu kimseler dünyada kör, sağır ve dilsiz olarak yaşamayı tercih ettiklerinden dolayı kıyamet gününde de kör, sağır ve dilsiz olarak diriltileceklerdir.

“Muhakkak size Rabbinizden basiretler geldi. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de körlük ederse zararı kendisinedir. Ben sizin üzerinize bir bekçi değilim!” (En’am/104)
Ve de ki: “O hakk [gerçek], Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Şüphesiz Biz zalimler için duvarları çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir. Dayanma/ sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! (Kehf/29)
Şüphesiz bu, bir öğüttür. Artık dileyen kişi Rabbine doğru yol tutar. (İnsan/29)
Ey iman etmiş kişiler! Önleminizi alın sonra da onlara karşı ya küçük birlikler hâlinde sefere çıkınız veya toptan sefere çıkınız. (Nisa; 71:
... içinizden doğru gitmek isteyenler için.
Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince siz dileyemezsiniz. (Tekvir/27, 28)
Ve şu kâfirlerin hâli, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyerek haykıranın hâline benzer; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden akıl da etmezler. (Bakara/171)
Şimdi yüz üstü kapanarak yürüyen mi daha doğru gider, yoksa dosdoğru yolda dümdüz yürüyen mi? (Mülk/22)
O gün yüzleri üzere ateşte sürüklenirler: "Sekarın [Cehennemin] dokunuşunu tadın!" (Kamer/48)
Ve günahkârlar ateşi görmüşler de artık kendilerinin ona düşeceklerine kani olmuşlardır. Ondan kaçıp sığınacak bir yer de bulamadılar. (Kehf/53)
O [çılgın alev] onları uzak bir yerden görünce, onun öfkelenmesini ve uğultusunu işittiler [işitecekler].
Ve elleri boyunlarına bağlanmış olarak ondan [cehennemden] dar bir yere atıldıkları zaman, oracıkta ölümü isterler. (Furkan/12, 13)
  H.Yılmaz

Lafzen, “onların benzerini yaratacak güce” -yani, onların her birini bireysel olarak, ölümden önce hangi yapı ve kimliğe sahipseler o yapı ve kimlik üzere diriltecek güce...

115 Lafzen, “onlar için ... bir süre (ecel)”. Ecel terimi öncelikle, “[yok olması ya da ortadan kalkması mukadder olan bir şey için] belirlenmiş süre” anlamına geldiğine göre, burada açıktır ki, kıyametin kaçınılmazlığını ifade etmektedir.

116 Bkz. yukarıda 98 ve 105. notlar. M.Esed

Bu ayette müşrikler, gökleri ve yeri yaratan Allah’ın yeniden yaratmaya da güç yetireceğini görmedikleri, düşünmedikleri için kınanmaktadır. Bu ifade aynı zamanda müşriklerin Allah inancına sahip olduklarını da göstermektedir. Ne var ki, bu inançları berrak, arı-duru olmadığı gibi, diğer inanç ilkeleriyle de uyumlu değildir. Bu durum başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
Ant olsun ki onlara "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, kesin “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Allah`a hamd olsun.” Aslında onların çoğu bilmezler. (Lokman/25)
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar. (Mümin/57)
Onlar, gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmakla yorulmamış olan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu görmediler mi? Evet şüphesiz ki O, her şeye gücü yetendir. (Ahkâf/33)
Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir.
Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu / işi, o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir.
O hâlde her şeyin melekûtu [tam hükümranlığı] kendi elinde olan [Allah] her türlü noksanlıklardan arınıktır. Siz de yalnız O’na döndürüleceksiniz. (Ya Sin/81-83
) H.Yılmaz

Lafzen, rahmet . - 118 Yani, insan, tabiatı icabı, maddî/dünyevî meta ve imkanlara bağımlı olduğundan, insiyakî olarak onlara sıkı sıkı sarılma eğilimi gösterir; buna karşılık Allah bütünüyle Kendine yeterlidir ve dolayısıyla cömertliğine herhangi bir sınır koymak ihtiyacından uzaktır (parantez içindeki ilave açıklama da bu mülahazaya dayanıyor). Allah'ın rahmet ve cömertliğine işaret eden bu dolaylı atıf, gerek önceki pasajlarda, gerekse sonraki pasajlarda geçen ve Allah'ın, peyamberleri eliyle insana iyi ve doğru bir yaşama tarzı için yol göstermekten hiçbir zaman geri kalmadığını belirten ifadelerin bir gereğidir. M.Esed

Bu ayette, 55. ayette anılan şeyler tekrarlanmaktadır. Bu ayette Mekkelilerin Hz. Muhammed'i (s.a) yani kendileri gibi bir insanı "peygamber" kabul etmemelerinin altında yatan psikolojik sebebe işaret edilmektedir. Çünkü böylece onun üstünlüğünü kabul etmek zorundaydılar ve bir kimsenin kendi çağdaşı olan kendisi gibi bir insanın üstünlüğünü kabul etmesi çok zordur. Bu ayet şöyle genişletilebilir; "Bir başkasının üstünlüğünü bile kabul edemeyecek kadar cimri olan kimselerin Allah'ın tüm hazinelerine sahip olsalar bile başkalarına harcama konusunda cömert olmaları beklenemez." Mevdudi

Bu ayette, insanın fıtratında bulunan “cimrilik” özelliğine değinilmekte ve insanın evrene de sahip olsa yine eli sıkı davranacağı bildirilmektedir.
Gerçekten de insan cimridir, çünkü muhtaç olarak yaratılmıştır. Muhtaç olan bir varlık, ihtiyacını gidereceği şeyleri sever ve onları elinde tutmaya yönelir. İnsanın harcamaya kıydığı şeyler, daha çok kendisine gerekmediğini düşündüğü şeylerdir. Harcamayı göze aldığı bazı şeyler de vardır ki, bu şeyleri harcamakla çevresine gösteriş yapmayı; karşılığında da beğenilme, övülme, teşekkür gibi manevi hazlar elde etmeyi umar. Bu tarz harcamalar aslında harcananların yerine maddi veya manevî bir şeyler konmak için yapıldığından, insanın cömertliğini gösteren harcamalar sayılamaz. Cömertlik, bu dünyada hiçbir karşılık beklemeden harcama yapmaktır. Bu da insanın Allah için harcama yapması ve karşılığını sadece Allah’tan beklemesi demektir. Bu nedenledir ki, cömertlik mümin insanlara özgü bir ahlakî erdemdir. İnsanın fıtrî bir özelliği olan “cimrilik” ancak iyi bir iman terbiyesiyle azaltılıp cömertliğe dönüştürülebilir.
İnsanın fıtratından gelen cimrilik özelliği başka ayetlere de konu olmuştur:
Yoksa onlar için mülkten bir pay mı vardır. Eğer öyle olsaydı, insanlara bir hurma çekirdeğinin oyuğunu bile vermezlerdi. (Nisa/53)
Şüphesiz insan dayanıksız ve huysuz yaratılmıştır; kendisine kötülük dokundu mu sızlanır. Kendisine hayır dokundu mu da engelleyicidir [küçük bir yardımı bile engeller]. (Mearic/19-21)
Konumuz olan ayet ayrıca 55. ayette peygamberlerle ilgili olarak “Allah’ın bazılarını bazıları üzerine fazlalıklı kılması” ifadesiyle belirtilen ilahî yasaya da bir gönderme içermektedir. Çünkü belirgin göstergelere rağmen bir kimsenin üstünlüğünü kabul etmemek de bir tür cimriliktir. Mekkeli müşrikler, somut delillerle ortaya çıkmış olan peygamberimizin elçiliğini reddetmiş, yani onun kendilerinden üstünlüğünü kabul etmeyerek cimrilik göstermişlerdir. Bu bakış açısı ile ayetin anlamı şöyle takdir edilebilir: “Bir başkasının üstünlüğünü kabul edemeyecek kadar cimri olan kimselerin, Allah’ın tüm hazinelerine sahip olsalar bile başkalarına harcama konusunda cömert olmaları beklenemez.” H.Yılmaz

Bazı müfessirler bu “dokuz ayet”in Hz. Musa'nın eliyle gerçekleştirilen mucizelere işaret ettiğini; ötekiler ise (Neseî, İbni Hanbel, Beyhakî, İbni Mâce ve Taberânî gibi muhaddislerin derlemelerinde kayıtlı bir Hadis'e dayanarak) bunun, başta tevhid ilkesi olmak üzere, Hz. Musa'ya yöneltilen dokuz özel emre ya da ahlakî prensibe delalet ettiğini ileri sürmüşlerdir. Bununla birlikte, bize kalırsa, bu “dokuz” sayısı, tıpkı klasik Arapça'da “çokluk” ya da “taaddüd” bildirmek için kullanılan “yedi” ve “yetmiş” sayıları gibi “çokluk” bildiren deyimsel bir ifadeden başka bir şey değildir.

120 Yani, bugünkü İsrailoğulları'na. Bu ifadenin tam olarak anlamı şudur: “Kur’an'ın bu konuda anlattıklarını onlara sor; kendi kitaplarına bakacak olurlarsa, bu anlatılanları doğrulamak zorunda kalacaklardır”. Bu “doğrulama”, öyle görünüyor ki, bu anlatım akışı içinde Hz. Musa ile Firavun kıssasından bahsedilmesinin sebebini de ortaya koyacak şekilde, 104. ayette söylenenlerle alakalıdır. (Sözkonusu kıssa, 7:103-137 ve 20:49-79'da daha ayrıntılı bir biçimde anlatılmaktadır.)

121 Karş. 7:105 -“bırak, İsrailoğulları benimle gelsinler!”

122 Yahut: “Senin büyülenmiş olduğunu düşünüyorum!” Ne var ki, bizim çeviri metninde, edilgen yapıdaki meshûr sözcüğü için -Allah'ın Hz. Musa'ya mucizevî belirtiler verdiğine ilişkin sonraki ayetteki atfı da gözönünde bulundurursak- tercih ettiğimiz karşılık Taberî'nin bu konudaki açıklamasına dayanmaktadır. M.Esed

Hz. Mûsâ'ya verilen mu'cizeler: "Ejderha olan 'asâ, ışık veren el, çekirge, kımıl (bit veya at sineği), kurbağa, kan, taştan suyun fışkırması, denizin yarılması, Dağın, İsrâîl Oğullarının başının üstüne kaldırılmasıdır. Bunun, Mekkelilerin mucize isteklerine verilen üçüncü cevap olduğuna dikkat edilmelidir. Onlar dediler ki: "Sen şunları gözümüzün önünde yapmadıkça sana inanmayacağız." Onların bu isteklerine karşı şöyle cevap verilmektedir: "Sizin istediğiniz gibi dokuz ayet (mucize) sizden önce Firavun'a gösterilmişti. Onun sadece Hz. Musa'ya (a.s) inanmamak için neler söylediğini biliyorsunuz. Bu mucizeleri de gördükten sonra Peygamber'i (a.s) yine inkar ettiğinde ona ne yaptığımızı da biliyorsunuz."
Burada anılan dokuz mucizeye A'raf Suresi 133. ayette de değinilmektedir. Bu mucizeler şunlardı:
(1) Büyük bir yılana dönüşen asa
(2) Musa'nın güneş gibi parlayan ve beyaz olan sağ eli
(3) Sihirbazların tümünün sihirlerinin bozulması
(4) Kıtlık
(5) Tufan
(6) Çekirge
(7) Buğday güvesi
(8) Kurbağa
(9) Kan afeti
 Bu nokta, özellikle burada yer almıştır, çünkü Mekkeli müşrikler aynı iddiayı Hz. Peygamber'e de (s.a) yöneltiyorlardı. 47. ayette de şöyle denilmektedir: "O zalimler birbirlerine şöyle derler: Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz." Burada Mekkeli müşriklere, Firavun'un da, Hz. Musa'ya inananlara aynı sözleri söylediği ve bu konuda kendilerinin Firavun'a tabi oldukları bildirilmektedir.
Bu bağlamda, Hz. Peygamber'in (s.a) büyülenmesiyle ilgili bir hadise, karşı çıkan bazı hadis inkarcılarına kısaca değinmek istiyorum. Onlar, bu hadisin Kureyşlilerin Peygamber'e yönelttikleri "büyülenmiş" lakabını desteklediğini söylemektedirler, oysa Kur'an bunu reddetmektedir. Fakat onlar şu noktayı unutuyorlar: Aynı durum Firavun'un büyülenmiş diye itham ettiği Hz. Musa (a.s) için de geçerlidir. Çünkü Taha Suresi 66-67. ayetlerinde şöyle denilmektedir: "Sihirlerinden dolayı onların ipleri ve asaları Musa'ya gerçekten debeleniyormuş gibi göründü. Musa bu yüzden kendi içinde bir tür korku duymaya başladı." Eğer hadisin sözleri Kur'an'a aykırı görünüyorsa, Kur'an'ın kendi sözleri Musa'nın büyülenmiş olmadığı konusundaki diğer sözleriyle çelişmiyor mu? Bu hadis inkarcıları, bu ayetin Firavun'un iddiasını desteklediğini mi söylemek istiyorlar?
Gerçekte bu hadis inkarcıları, Mekkeli müşriklerin ve Firavun'un Hz. Muhammed'e (s.a) ve Hz. Musa'ya (a.s) ne anlamda büyülenmiş diye bir iftira yönelttiklerini bilmiyorlar. Onlar; Hz. Musa (a.s) ile Hz. Muhammed'i (s.a) bir düşman gücün büyülediğini ve onların bu sihir içinde peygamber olduklarını iddia ettiklerini ve bu garip mesajı ilettiklerini söylemek istiyorlardı. Kur'an bu iddianın yanlış olduğunu söyler. Fakat bir insana uygulanan kısa süreli büyü ve sihir de reddedilmemiştir, çünkü büyünün bir insana etkisi sanki taşın insan vücuduna çarpması gibidir. Bir peygamberin geçici bir süre büyüden etkilenmiş olması, onun peygamberliğini zedelemez. Aynen bir peygamberi zehirin etkilemesi veya bir peygamberin yaralanması gibi; bir peygamber belirli bir süre bir sihirin, bir büyünün etkisinde de kalabilir. Böyle geçici bir süre devam eden büyü onun peygamberliğine zarar vermez. Allah korusun, eğer büyü onun aklında ve düşüncesinde kötü bir etki yapsaydı, onun getirdiği mesajdan ve vahiyden şüphe edilirdi. Mekkeli müşrikler ve Firavun, Hz. Muhammed'e (s.a) ve Hz. Musa'ya (a.s) büyülenmiş demekle, onların, büyünün etkisiyle tüm düşünme yetilerini kaybettiklerini söylemek istiyorlardı. Kur'an Hz. Peygamber'e (s.a) karşı yöneltilen bu iddia ve iftirayı reddeder. Mevdudi

Bu ayetlerde, surenin girişindeki İsrailoğulları ile ilgili pasaja atıf yapılarak İsrailoğullarının tüm kıssaları çok kısa ve öz olarak hatırlatılmakta ve bu kıssalardan hisse çıkartılması istenmektedir. Bu ayet grubu ayrıca müşriklerin mucize taleplerine verilen üçüncü bir cevap konumundadır. Onlara sanki şunlar söylenmektedir: “İstediğiniz türden dokuz mucize, sizden önce Firavun ve yandaşlarına gösterilmişti. Onlar da aynı sizin gibi, elçiye “sihirlenmiş”, “mecnun” demişler ve Allah’ı aşikâre görmedikçe Musa’ya inanmayacaklarını söylemişlerdi. Gönderdiğimiz mucizeleri gördükten sonra da inkârlarına devam etmeleri ve Musa ile İsrailoğullarını yurtlarından çıkarmaya girişmeleri üzerine başlarına ne geldiğini biliyorsunuz. Eğer siz de böyle devam edecek olursanız, onlar gibi aynı akıbete uğrayacak, helâk edileceksiniz.”
Bu ayetlerde konu edilen Musa ile ilgili olayların detayı A’raf suresinin 103-162. ve Ta Ha suresinin 42-82. ayetlerinde yer almıştır.
101. ayette geçen “dokuz” sayısı “adet” ifade etmek için kullanıldığı gibi, klâsik Arapçada tıpkı yedi, yetmiş, bin sayıları gibi çokluk belirtmek için de kullanılır. Dolayısıyla ayetteki ifade hem Musa peygambere “pek çok” mucize verildiği şeklinde hem de “dokuz adet” mucize verildiği şeklinde anlaşılabilir. “Dokuz” ifadesinin verilen mucizelerin sayısını belirttiği kabul edildiğinde, Neml suresinin 10-12. ve A’raf suresinin 117 ile 130-133. ayetlerine göre bu mucizelerin şunlar olduğu anlaşılır:
1- Büyük bir yılana dönüşen asa
2- Musa`nın güneş gibi parlayan ve beyaz olan sağ eli
3- Sihirbazların tümünün sihirlerinin bozulması
4- Kıtlık
5- Tufan
6- Çekirge
7- Buğday güvesi
8- Kurbağa
9- Kan afeti
Ve asanı bırak! —Onu yılan gibi deprenir görüverince dönüp arkasına bakmadan kaçtı.— Ey Musa korkma! Şüphesiz ki Ben; Benim yanımda gönderilmişler [elçiler] korkmaz. —Ancak, kim zulüm yapar, sonra kötülüğün sonunda iyiliğe çevirirse, şüphesiz Ben, çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.-
Ve elini koynuna sok; kusursuz bembeyaz çıkacaktır; dokuz ayet içinde Firavun’a ve onun kavmine. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir kavim olmuşlardır.” (Neml/10-12)
Biz de Musa’ya “Sen de asanı bırakıver.” diye vahyettik. Bir de ne görsünler, onların uydurup düzdükleri şeyleri süratle yakalayıp yutuyor. (A’raf/1179
Ve ant olsun ki Biz, Firavun sülâlesini, senelerle kuraklıklarla / senelerce kıtlık ve ürün noksanlığı ile yakaladık; ki belki düşünüp öğüt alırlar!
Sonra kendilerine iyilik geldiği zaman, “İşte bu bize aittir” dediler. Eğer kendilerine bir kötülük gelirse, Musa ile yanındakilerin uğursuzluğu olarak kabul ederler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındadır. Velâkin onların çoğu bilmezler.
Ve onlar [Firavunun kavmi], “Sen bizi kendisiyle büyülemek için her ne mucize getirirsen getir, biz de sana inananlar değiliz.” dediler.
Biz de ayrı ayrı ayrılmış [belirli aralıklarla] ayetler olmak üzere üzerlerine tufanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine büyüklük tasladılar ve bir suçlular kavmi oldular. (A’raf/130-133) H.Yılmaz

Bir ihtimâle göre: Ben seni hayırdan çevrilmiş bir insan görüyorum, demektir.

 Hz. Musa (a.s) bu sözleri, bu ayetlerin Alemlerin Rabbinden geldiğini ifade etmek için söylemiştir. Çünkü Mısır'a gelen felaketlerin herhangi bir büyü veya insan gücü tarafından yapılmış olması imkansızdır. Hiç bir insan, kurbağa ve çekirgelerin bütün bitkileri yiyip bitirmesini sağlamayı başaramaz. Hz. Musa'nın (a.s) daha önceden Firavun'u, inatçılığından vazgeçmesi için gelecek olan ayetle uyardığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Daha sonra o felaket aynen Hz. Musa'nın (a.s) dediği gibi çıkardı. Böyle bir durumda bu felaketlerin yerlerin ve göklerin Rabbi olan Allah'tan başka birisi tarafından gönderildiğini ancak ahmak ve inatçı kimseler söyleyebilir.
 Yani, "Ben büyülenmiş değilim, bilakis siz çok kötü insanlarsınız. Siz bu kadar açık ayetleri gördükten sonra bile, inkarınızda direttiğiniz için helâk olmayı hak ettiniz." Mevdudi

Dünyanın her bir yanına dağılan, dillerini kaybeden ve korkunç işkence ve katliamlara uğrayan Yahudilerin 1948 de Filistinde İsrail bayrağı altında tekrar bir araya gelmeleri büyük ve tarihsel bir olaydır. (M.Sağ)

Firavun'la ilgili hikayenin bu bölümü, Mekkeli müşriklerin hikayesine de aynen uyduğu için burada ele alınmıştır. Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber'i (s.a) ve müminleri Arabistan'dan çıkarmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Bu kıssa onlara şöyle bir uyarıda bulunmaktadır: "Firavun, Hz. Musa'yı (a.s) ve İsrailoğulları'nı yurtlarından çıkarmaya çalıştı, fakat o ve taraftarları tamamen helâk edildiler, Hz. Musa ve ona inananlar hayatta bırakıldılar. Aynı şekilde, siz de böyle devam edecek olursanız, aynı akıbete uğrayacaksınız. Mevdudi

Râzî'ye göre lefîf terimi, iyinin ve kötünün, güçlünün ve zayıfın, mutlu olanın, mutsuz olanın hep bir arada bulunduğu, birbirinden farklı sayısız unsurdan terekküb etmiş insan kalabalığını, kısacası bütün çeşitliliği içinde insanlığı ifade etmektedir. Terim, açıkça anlaşılmaktadır ki, burada, yine İsrailoğulları'nın Hz. İbrahim soyundan gelmiş olmalarından ötürü “seçilmiş kavim” oldukları ve dolayısıyla peşinen ve ister istemez Allah'ın kayrasına layık oldukları yolundaki asılsız iddiayı çürütmek için kullanılmıştır. Kur’an, Kıyamet Günü'nde bütün insanlığın yargılanacağını ve kimsenin bu bakımdan bağışık tutulmayacağını bildirerek bu iddiayı reddetmektedir M.Esed

ayet bize göre peygamberimizin Mekke`yi fethedeceği yönünde bir müjdeyi de içermektedir. Çünkü Mekke halkı da Firavun gibi peygamberimizi yurdundan çıkarmak istemektedir. 104. ayet Musa ve İsrailoğullarının çıkarılmak istendikleri topraklara yerleştirildiğini hatırlatarak aynı şeyin Mekkelilerin de başına gelebileceğini ihtar etmiş olmaktadır. Nitekim bu durum aynen gerçekleşmiştir. H.Yılmaz 

Lafzen, “hakla” yahut “hak üzere”.

Yani, Hz. Peygamber eliyle, herhangi bir değişikliğe/tahrifata uğratılmaksızın, bir şey eklenip çıkarılmaksızın insana ulaştırıldı. M.Esed

Bu ayetlerde konu yine Kur’an’a getirilmiş ve Kur’an’ın Allah tarafından hakk ile indirildiği bildirilmiştir. “Hakk ile indirdik” ifadesi, Kur’an’da herhangi bir eksiklik veya fazlalık olmadığı, yani Kur’an’ın içine Allah’tan olmayan bir şeyin karışmasına izin verilmediği, Kur’an’ın korunduğu ve korunacağı anlamına gelmektedir. Kur’an’ın Allah’ın indirmesi olduğu, Nisa suresinde şöyle ifade edilmiştir:
Fakat Allah, sana indirdiğine -ki onu kendi ilmiyle indirmiştir- şahitlik eder. Melekler de şahitlik ederler. Şahit olarak da Allah yeter. Nisa; 166:
Bu bildirimden sonra elçiye dönülmüş ve kendisinin yalnızca “müjdeci” ve “uyarıcı” olarak elçi yapıldığı hatırlatılarak ona Kur’an’ı nasıl tanıtması gerektiği öğretilmiştir. Buna göre, Kur’an nasıl parça parça [necm, necm] indirildiyse, yararlı olabilmesi için yine parça parça [necm necm], karıştırılmadan, indirildiği sıra ile okunması ve anlatılması gerekmektedir.
İnkâr edenler; “Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?” de dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirelim diye böyledir [parça parça indirilmiştir]. Ve Biz onu tane tane okuduk. (Furkan/32) H.Yılmaz

Lafzen, “[Birbirini tamamlayan] bölümlere ayırdık”, yahut, (Râzî'nin kaydettiği) bazı müfessirlere göre, “açık/tefrik edilebilir bir mesaj olarak ortaya koyduk”. Çeviride her iki anlamı da vermeye çalıştık.

Yukarıdaki ayet, hem Kur’an'ın, Hz. Peygamber'in yirmiüç yılı bulan risalet (elçilik görevi) süresince tedrîcen vahyedilmiş olmasındaki tarihsel gerçeği, hem de buna rağmen kendi içinde tutarlı bir bütün olduğunu ve dolayısıyla ancak bir bütün olarak da ele alınırsa -yani, her bölümü, diğer bütün bölümler gözönünde bulundurularak okunursa- tam olarak anlaşılabileceğini ifade etmektedir. (Ayrıca bkz. 20:114 ve ilgili 101. not.) M.Esed

Bu, şu itiraza verilen cevaptır: "Allah neden vahyini bir bütün olarak indirmedi? Neden onu parça parça gönderiyor. Allah'ın, neyi göndereceğine karar vermesi için bir süre düşünmesi mi lazım?" Bu tür sorulara Nahl Suresi 101-102. ayetlerin  açıklama notlarında cevap verildiği için burada tekrar ele almaya gerek yok. Mevdudi

Bu ayetlerde konu yine Kur’an’a getirilmiş ve Kur’an’ın Allah tarafından hakk ile indirildiği bildirilmiştir. “Hakk ile indirdik” ifadesi, Kur’an’da herhangi bir eksiklik veya fazlalık olmadığı, yani Kur’an’ın içine Allah’tan olmayan bir şeyin karışmasına izin verilmediği, Kur’an’ın korunduğu ve korunacağı anlamına gelmektedir. Kur’an’ın Allah’ın indirmesi olduğu, Nisa suresinde şöyle ifade edilmiştir:
Fakat Allah, sana indirdiğine -ki onu kendi ilmiyle indirmiştir- şahitlik eder. Melekler de şahitlik ederler. Şahit olarak da Allah yeter. Nisa; 166:
Bu bildirimden sonra elçiye dönülmüş ve kendisinin yalnızca “müjdeci” ve “uyarıcı” olarak elçi yapıldığı hatırlatılarak ona Kur’an’ı nasıl tanıtması gerektiği öğretilmiştir. Buna göre, Kur’an nasıl parça parça [necm, necm] indirildiyse, yararlı olabilmesi için yine parça parça [necm necm], karıştırılmadan, indirildiği sıra ile okunması ve anlatılması gerekmektedir.
İnkâr edenler; “Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?” de dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirelim diye böyledir [parça parça indirilmiştir]. Ve Biz onu tane tane okuduk. (Furkan/32) H.Yılmaz

Lafzen, “ondan önce” -yani, bu nitelikleriyle Kur’an onlara ulaşmadan önce. M.Esed

Dikkat edilirse, 85. ayetten beri konu ekseni, -sudan bahaneler ileri sürerek mucize isteyen yalanlayıcılara verilen ikna edici cevaplar dışında- Kur’an olmuştur. Bu ayetlerde de hem o günün yalanlayıcılarına hem de tüm zamanların insanlarına seslenilmiş, Kur’an okunduğunda bilgi sahibi kişilerin cahiller gibi davranmadıkları, davranmayacakları ilân edilmiştir.
Rabbimizin “daha önce kendilerine ilim verilenler” şeklinde nitelediği bilgi sahipleri, Mücahid’den gelen bir nakle göre, peygamberimize indirilen ayetleri dinlediklerinde hemen secde edip yere kapanan Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Varaka b. Nevfel ve Abdullah b. Selâm adlarındaki bir Ehlikitap grubudur. (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
“Daha önce kendilerine ilim verilen” bu grubun bu durumu ile 41. ve 82. ayetlerde Kur’an’ın içlerindeki nefreti artırdığı bildirilen Mekke müşriklerinin durumu karşılaştırıldığında şu sonuca ulaşılmaktadır: Kur’an, inkârcıların zulümlerini, bilgi sahiplerinin ise haşyetlerini arttırmaktadır.
Bilgi sahiplerinin Kur’an karşısında gösterdikleri duyarlılık Kur’an’da bir çok kez ortaya konmuştur:
Sen kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, kendi içlerinde keşişler ve rahipler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından “Biz Hıristiyanlarız” diyen kimseleri bulursun.
Ve onlar elçiye indirileni [Kur`an’ı] dinledikleri zaman, onun hakk olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Onlar; “Rabbimiz! Biz iman ettik, bizi şahitler ile birlikte yaz!” derler. (Maide/82, 83)
Hepsi bir değildirler. Kitap ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet [önderi olan topluluk] vardır ki onlar, gecenin saatlerinde onlar secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okurlar. Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar iyi insanlardandırlar.
Ve onlar hayırdan ne işlerlerse örtülmeyecektir [karşılıksız bırakılmayacaklardır]. Ve Allah takvalı davrananları bilir. (Âl-i Imran/113-115)
Ve şüphesiz ki kitap ehlinden, Allah’a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene Allah`a boyun eğerek inananlar vardır. Onlar Allah’ın ayetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rabbleri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Âl-i Imran/199)
De ki: “Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü]? Eğer bu Kur’an Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrailoğullarından bir şahit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa siz de büyüklük tasladıysanız? Şüphesiz ki, Allah zalimler topluluğuna kılavuzluk etmez.” (Ahkaf/10)
Ve O, size Kitap’ı [Kur’an’ı] ayrıntılı olarak indirdiği hâlde, Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Ve kendilerine kitap verdiğimiz şu kişiler, onun [Kur’an’ın] şüphesiz Rabbinden hakk ile indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sen sakın şüphecilerden olma. (En’am/114)
Ondan [Sözden; vahyden, Kur’an’dan] önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona [Söz’e; vahye, Kur’an’a] da inanırlar. Ve onlara o [Söz; vahy, Kur’an] okunduğu zaman onlar; “Biz ona [Söz’e] inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık.” dediler. (Kasas/52, 53) H.Yılmaz

Bu ifadenin, Kitâb-ı Mukaddes'de Muhammed (s)'in peygamber olarak zuhurunu haber veren bölümlere ve özellikle Tesniye xviii, 15 ve 18'e ilişkin bir îma olması mümkündür (karş. 2. sure, 33. not). Yine de “Allah'ın vaadinin gerçekleşmesi” ifadesi, en geniş anlamıyla, O'nun belli bir vahiy indirmesiyle, yani Kur’an'ı vahyetmesiyle ve dolayısıyla insanoğluna, manevî, kültürel ve toplumsal gelişim çizgisinin her adımında yol gösterecek olan bir rehber bahşetmiş olmasıyla ilgili olsa gerektir. M.Esed

Yani, "Onlar Kur'an'ı dinledikleri zaman, hemen onun daha önceki peygamberlerin kitaplarında müjdelenen peygamber olduğumu anlarlar." Kitap Ehlinden salih olanların durumu Kur'an'da bir çok yerde anılmıştır. Örneğin Âl-i İmran: 113-115, 199, Maide: 82-85 Mevdudi

Dikkat edilirse, 85. ayetten beri konu ekseni, -sudan bahaneler ileri sürerek mucize isteyen yalanlayıcılara verilen ikna edici cevaplar dışında- Kur’an olmuştur. Bu ayetlerde de hem o günün yalanlayıcılarına hem de tüm zamanların insanlarına seslenilmiş, Kur’an okunduğunda bilgi sahibi kişilerin cahiller gibi davranmadıkları, davranmayacakları ilân edilmiştir.
Rabbimizin “daha önce kendilerine ilim verilenler” şeklinde nitelediği bilgi sahipleri, Mücahid’den gelen bir nakle göre, peygamberimize indirilen ayetleri dinlediklerinde hemen secde edip yere kapanan Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Varaka b. Nevfel ve Abdullah b. Selâm adlarındaki bir Ehlikitap grubudur. (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
“Daha önce kendilerine ilim verilen” bu grubun bu durumu ile 41. ve 82. ayetlerde Kur’an’ın içlerindeki nefreti artırdığı bildirilen Mekke müşriklerinin durumu karşılaştırıldığında şu sonuca ulaşılmaktadır: Kur’an, inkârcıların zulümlerini, bilgi sahiplerinin ise haşyetlerini arttırmaktadır.
Bilgi sahiplerinin Kur’an karşısında gösterdikleri duyarlılık Kur’an’da bir çok kez ortaya konmuştur:
Sen kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, kendi içlerinde keşişler ve rahipler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından “Biz Hıristiyanlarız” diyen kimseleri bulursun.
Ve onlar elçiye indirileni [Kur`an’ı] dinledikleri zaman, onun hakk olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Onlar; “Rabbimiz! Biz iman ettik, bizi şahitler ile birlikte yaz!” derler. (Maide/82, 83)
Hepsi bir değildirler. Kitap ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet [önderi olan topluluk] vardır ki onlar, gecenin saatlerinde onlar secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okurlar. Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar iyi insanlardandırlar.
Ve onlar hayırdan ne işlerlerse örtülmeyecektir [karşılıksız bırakılmayacaklardır]. Ve Allah takvalı davrananları bilir. (Âl-i Imran/113-115)
Ve şüphesiz ki kitap ehlinden, Allah’a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene Allah`a boyun eğerek inananlar vardır. Onlar Allah’ın ayetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rabbleri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Âl-i Imran/199)
De ki: “Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü]? Eğer bu Kur’an Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrailoğullarından bir şahit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa siz de büyüklük tasladıysanız? Şüphesiz ki, Allah zalimler topluluğuna kılavuzluk etmez.” (Ahkaf/10)
Ve O, size Kitap’ı [Kur’an’ı] ayrıntılı olarak indirdiği hâlde, Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Ve kendilerine kitap verdiğimiz şu kişiler, onun [Kur’an’ın] şüphesiz Rabbinden hakk ile indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sen sakın şüphecilerden olma. (En’am/114)
Ondan [Sözden; vahyden, Kur’an’dan] önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona [Söz’e; vahye, Kur’an’a] da inanırlar. Ve onlara o [Söz; vahy, Kur’an] okunduğu zaman onlar; “Biz ona [Söz’e] inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık.” dediler. (Kasas/52, 53) H.Yılmaz

“Fakat müminler herhangi bir yerde veya zamanda aynı şartlarla karşılaşırlarsa aynı emre uymalıdırlar.Mekke putperestleri, namazın ses tonunu değiştirdikleri için, Kur’an bunu düzeltmektedir.Ne varki Kur’anın bu açık ayetine rağmen Müslümanlar gündüz namazlarını sessiz kılmaktadırlar. Cuma namazı gündüz olmasına rağmen sesli kılınıyor. Demek ki, doğrusu, normal bir ses tonuyla sesli kılmaktır. “                

Allah sözcüğü, ortak koşucu Arapların putlara tapındıkları Kur'an öncesi dönemde, dillerinde var olan bir sözcüktü. İlk kez Kur'anda duydukları yeni bir sözcük değildi. Öyle ki, "Allah", ortak koşucu Arapların zihinlerinde ve dillerinde baş tanrılarının adıydı. Kur'andan önce birçok tanrıya tapan arapların, "Allah sözcüğünü nasıl kullandıklarını Kur'an bize bildirmektedir. "Allah" sözcüğünün ortak koşucu Arapların dilindeki anlamı, tüm varlıklara boyun eğdiren en güçlü varlıktır. Öteki tanrılar/ Kabedeki putlar ise, Allah'a ulaşmada aracılar idi.Kur'an bunun doğru bir inanç olmadığını, biricik Allah'ın, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan "Rahman olan Allah" olduğunu, tüm güzel isimlerin O'na ait olduğunu öğretmiştir. (Bak, Araf suresi 180; Haşr suresi 24; Ankebut suresi 61, 65 ve Lokman suresi, 32 ayetleri) M.Sağ

Puta tapanlar, Hz. peygamber(s.a.v.)in: "Yâ Allah, yâ Rahmân!" diye du'â ettiğini duyunca dediler ki: "Muhammed bizim iki tanrıya tapmamızı yasaklıyor, ama kendisi de başka tanrılara yalvarıyor!" bunun üzerine inen bu âyet, Allah'ın birçok güzel isim ve sıfatları bulunduğunu, bunların söylenmesiyle yine Allah'a du'a edilmiş olacağını bildiriyor. (S.Ateş)

Bu, kafirlerin diğer bir itirazına verilen cevaptır. Onlar şöyle diyorlardı: "Biz yaratıcıya "Allah" dendiğini duyduk, fakat "Rahman" ismini nerden buldun?" Bunun nedeni onların "Rahman" ismini Allah için kullanmamaları ve bu ismi sevmemeleriydi.. Bu emir Mekke'de verilmişti. İbn Abbas, Hz. Peygamber (s.a) ve müminlerin namaz kıldıklarında yüksek sesle Kur'an okuduklarını rivayet etmiştir. Bunun üzerine kafirler de bağırıyorlar ve onlara sövüyorlardı. Bu nedenle onlara ne kafirleri baştan çıkaracak denli yüksek sesle, ne de diğer müminlerin duyamayacağı kadar alçak sesle okumamaları emredilmiştir. Bu emir, Medine'de şartlar değişince uygulanmamaya başlandı.  (Mevdudi)

el-Esmâu'l-husnâ (lafzen, “en yetkin” ya da “en güzel isimler”) ifadesine ilişkin bir açıklama için bkz. 7. sure, 145. not. Rahmân sıfatı, hiçbir şarta bağlı olmaksızın her şeyi/herkesi kucaklayan kayra, bağış, acıma ve esirgeme keyfiyet ve gücünü ifade eden son derece geniş bir anlama sahiptir ve özellikle, “Rahmeti kendisine ilke edinen” (6:12 ve 54) Allah için kullanılır. M.Esed

Bu ayet “De ki!” emri ile başladığına göre, birilerine cevap mahiyetindedir. Esab-ı nüzul nakillerinden biri, bu ayetin “Rahman”ın ne olduğunu bilmeyen müşriklerin “Muhammed hem yalnızca Allah’a kulluk edeceksiniz, yalvaracaksınız diyor, hem de kendisi ‘Ey Rahman!’ diye Allah’tan başkasına dua ediyor” demeleri üzerine indiğini, bir diğeri de “Tevrat’ta çokça geçen bir ismin Kur’an’da da geçtiğini görüyoruz” diyen ve bu isimle de “Rahman”ı kasteden Yahudilere cevap olarak indiğini kaydetmektedir.
Ancak ayet, birilerine cevap olmasının yanı sıra “Allah’a yönelirken sözcüklerin hiç öneminin olmadığı” anlamına da gelmektedir. Çünkü bütün güzel isimler Allah’ındır ve hangisiyle niyazda bulunulursa bulunulsun fark etmemektedir. Dolayısıyla “Allah” yerine, farklı dillerde olmak üzere Tanrı, Çalap, God, Huda, Yezdan denmesinde hiçbir mahzur yoktur. Böyle olmakla beraber, Kur’an’da örnek verilen duaların ekserisinde Allah “Rabb” sıfatı ile çağrılmıştır.
Esma-i Hüsna konusunda A’raf suresinin tahlilinde (Tebyinü’l Kuran, c:3, s:101-106) detaylı açıklama mevcut olup Allah’ın en güzel isimlerinden bir kısmı toplu olarak Haşr suresinde bildirilmiştir:
O, kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah’tır. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, Rahman’dır Rahıym’dir.
O, kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah’tır. O, Melik, Kuddüs, Selam, Mü’min, Müheymin, Aziz, Cebbar, Mütekkebbir’dir. Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.
O, Halik, Bari, Musavvir Allah`tır. En güzel isimler O`nun içindir. Göklerde ve yerde olanlar O`nun için tesbih ederler. Ve O, Aziz’dir Hakiym’dir. (Haşr/22-24)
Ayetin son cümlesinde -her konuda olduğu gibi- “dua/ sosyal destek” konusunda da orta yolun tutulması emredilmekte; salâtın riyakârca yapılması da, korku sebebiyle terk edilmesi de istenmemektedir. H.Yılmaz

Lafzen, “Kendi için bir oğul edinmemiş olan” -yani, kendi varlığının uzantısı olarak bir çocuk edinmek gibi eksiklik, yetersizlik ifade eden niteliklerden mutlak surette uzaktır. Ayette geçen ifade, sadece, Hz. İsa'nın “Allah'ın oğlu” olduğu yolundaki Hristiyan öğretisini çürütmekle kalmayıp bunu da aşarak, “oğul”, “çocuk”, “döl” gibi kavramlarla Allah arasında bağlantı kurmanın mantıken imkansızlığını ortaya koyduğu için, ibarenin geniş zaman kipiyle ve veled sözcüğünün, hem erkek, hem de kız çocuğunu ifade eden birincil anlamıyla yani, “döl” sözcüğüyle aktarılması, kanaatimizce daha yerinde olacaktır.

134 Lafzen, “herhangi bir güçüzlükten [ya da “düşkünlük”ten] ötürü bir koruyucuya [yahut “bir yardımcıya”] ihtiyacı olmayan”.  M.Esed

Bu cümlede gizli bir alay vardır. Müşrikler, Allah'ın, mülkünü idare etmeleri için yardımcılar ve temsilciler tayin ettiğine inanıyorlardı. Bu O'nun mülkünü idarede güçsüz ve yardıma muhtaç olduğu anlamına geliyordu; yani O'nun ilâhlıkta kendisine destek olacak yardımcılara ihtiyacı vardı. Bu cümle onların bu yanlış iddialarını reddeder. "O'nun ilâhlığının çeşitli yerlerine tayin edeceği veya mülkünün çeşitli bölgelerine yöneticiler yapacağı ilâhlara ve azizlere ihtiyacı yoktur." Mevdudi

İlk ayetinde peygamberimizin elçiliğe atanmasının konu edildiği sure, elçiye yapılan bir görev bildirimi ile son bulmakta ve bu son ayette ondan “hamd”in Allah’a özgü olduğunu bir kez daha ilân etmesi ve O’nu yüceltebildiği kadar yüceltmesi istenmektedir.
“Mülkte kendisi için herhangi bir ortağı bulunmayan, düşkünlükten dolayı yardımcısı olmayan” şeklindeki açıklamayla hem geçmiş hem de çağdaş müşriklere gönderme yapılmıştır. Çünkü onlar, Allah`ın kendi mülkünü idare etmekte kendisine dost, vezir, müsteşar mahiyetinde Kutub, Kutbu’l-Aktap, Kavs, Kavs-ı A’zam gibi bir takım yardımcılar, temsilciler tayin ettiğine inanırlar. Bu inanç, mülkünü idare etmede Allah’ın güçsüz ve yardıma muhtaç olduğunu, dolayısıyla da ilâhlıkta kendisine destek olacak yaverlere ihtiyaç duyduğunu kabul etmeyi gerektirir.
Surenin son ayetindeki açıklama ile müşriklerin bu sapık inançları reddedilmiş, Allah’ın kendi mülkünü idare etmede ne çeşitli bölgelere yönetici yapacağı azizlere ne de çeşitli konularda yetki devredeceği ilâhlara ihtiyacı olmadığı mesajı verilerek tevhide vurgu yapılmıştır. Çünkü O, eşi ve benzeri bulunmayan, tek başına her şeyin yaratıcısı, yarattığı her şeyi ortağı veya destekçisi olmadan yönetmeye muktedir olandır.Allah, doğrusunu en iyi bilendir.  H.Yılmaz