(Nasr - 3.Ayet)

<< Geniş Meal

Kehf

Lafzen, “ve ona herhangi bir çapraşıklık vermemiştir.” ‘İvec terimi, sözcüklerin soyut anlamlarıyla, “çarpıklık”, “zorluk/karışıklık” yahut “yoldan çıkma/yolu karıştırma” anlamlarına geldiği gibi, “tahrif” ya da “saptırma” anlamına da gelmektedir. Yukarıdaki cümle, Kur’an'ın açık ve dolaysız ifade tarzına işaret edip onun her türlü bulanıklıktan, tutarsızlıktan uzak olduğuna dikkat çekmektedir; karş. 4:82 -“O eğer Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı onda mutlaka birçok (tutarsızlık ve) çelişki bulurlardı!” M.Esed

. Yani, "Onda ne bir kimsenin anlayamayacağı kadar karışık ve karmaşık şeyler vardır, ne de hakkı seven bir kimseyi kararsız bırakarak doğru yoldan saptıran bir nokta vardır. Mevdudi

Surenin girişi olan bu ayetlerde, Kur’an’a ve onun indiriliş amacına dikkat çekilmiş ve bunun ne kadar önemli olduğunu vurgulayacak şekilde Allah’ın tüm övgülere layık olduğu ifade edilmiştir. Kur’ân’ın içeriği; emirleri, yasakları, uyarıları, öğütleri, bize işaret ettiği ayetleri, geçmişe ait anlatımları hem peygamber hem de bizim için bir nimettir.
Ayette Kur’an’ın herkesi uyarmanın yanı sıra özellikle de “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için indirildiği açıklanmıştır.

Burada Kur’an iki sıfatla, “pürüzsüz” ve “gözetici” sıfatlarıyla nitelenmiştir.
PÜRÜZSÜZLÜK
“Pürüzsüz” sıfatıyla Kur’an’da hiçbir eğriliğin, yanlışlığın, çelişkinin ve işe yaramazlığın olmadığı kastedilmektedir. Yani Kur’an haktır; gerçektir, içinde çelişki, tutarsızlık ve işe yaramaz hiçbir şey yoktur. İçinde ne varsa, tevhit, peygamberlik, iman, ibadet ve ahlak ilkeleri, hepsi doğru şeylerdir.
Hala Kur’an’ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğerki o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı. (Nisa/82)
Ve ant olsun ki Biz, düşünüp öğüt alsınlar diye Pürüzsüz Arapça bir kur'ân [okuma] olarak; takvalı davransınlar diye bu Kur'ân'da insanlar için her türlüsünden örnek verdik. (Zümer/27, 28)

Kendisinde şüphe olmayan bu kitabın indirilişi, âlemlerin Rabbindendir. (Secde/2)
İşte bu kitap; kendisinde kuşku yoktur, gaybde iman eden, salâtı ikame eden, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak eden, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden muttakiler -ki bunlar, ahirete de kesinlikle inanırlar- için bir kılavuzdur. (Bakara/2-4)

KAYYİMLİK/GÖZETİCİLİK

Mealde “gözetici” olarak çevirdiğimiz sözcüğün aslı “ قيّمkayyim”dir. Bu sözcük dilimize genellikle “dosdoğru” olarak çevrilmiştir. Bu anlam doğru değildir; zira sözcüğe bu anlam verildiğinde “pürüzsüz” sözcüğüyle hemen hemen aynı anlama gelmiş olur. Bu da tekrardan başka bir şey olmaz.
“ قيّمKayyim” sözcüğü “dik, ayakta tutan, gözeten” demektir. Günlük hayatta “mescidin kayyımı, hamamın kayyımı” diye kullanılır. (Lisanü’l Arab, c. 7, s. 549)
Demek oluyor ki, “kayyım” sıfatı “başkasının faydasına olan şeyleri yerine getiren” demektir. Nitekim sözcüğün mübalağa kalıbıyla çoğul formu Nisa/34’ün başında “Allah’ın, bazı şeyleri bazısına fazla kılması ve erkeklerin mallarından harcadıkları şey nedeniyle erkekler, kadınlar üzerine kavvamdırlar/koruyup, gözeticidirler ...” diye yer alır.
Bu ayetten hareketle, “kayyim” sıfatının burada Kur’an’ın insanlar üzerindeki fonksiyonuna; gözeticiliğine, yani insanlara rehber oluşuna, ölü mesabesindeki kimseleri ikna edip imana eriştirerek diriltişine işaret ettiğini söyleyebiliriz.

Konumuz olan ayet grubunun içerdiği mesajlardan biri de Kur’an’ın özellikle uyarı amaçlı indirilmiş olması gerçeğidir. Bu husus Kur’an’da yüzlerce ayette konu edilmiştir:

Ruh ve melekler saf saf dikildikleri gün, Rahmân'ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz. Ve o [izin verilen], doğruyu söyler: “ İşte bu, hak gündür. Artık dileyen Rabbine bir sığınak edinir. Şüphesiz Biz sizi yakın bir azap ile uyardık.” O gün, kişi iki elinin[iki gücünün; mal ve çevresi] ne takdim ettiğine bakar [yaptıklarıyla yüz yüze gelir] ve kâfir der ki: “Ah ne olaydı, ben bir toprak olsaydım.” (Nebe/38- 40)

Öyleyse Allah’a kaçın. Şüphesiz ki ben, sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım.
Ve Allah ile beraber başka bir tanrı kılmayın [oluşturmayın]. Şüphesiz ben sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım. (Zariyat/50, 51)

Ve Biz ona şiir öğretmedik. Bu onun için yaraşmaz da. O, sadece diri olanları uyarmak ve kâfirlerin üzerine Söz’ün hak olması için bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. (Ya Sin/69, 70)

Ayette “... katından şiddetli azaba karşı uyarmak için” denildikten sonra özellikle de “ve ‘Allah çocuk edindi’ diyenleri uyarmak için” denilmiştir. Bu, Allah’a çocuk isnadının ne derece büyük bir suç olduğuna dikkat çeken bir ifadedir.
Kur’an’a baktığımızda, (İsrâ/40, 111, Mâide/18, En’am/100 ve Tevbe/30) Allah'a çocuk isnat etme cürmünün hem İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu söyleyen Hıristiyanlar; hem Uzeyr'in Allah'ın oğlu olduğunu söyleyen Yahudiler; hem de meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söyleyen Arap müşrikleri tarafından işlendiği görülmektedir. H.Yılmaz

Böyle diyen kimseleri, Hıristiyanları, Yahudileri ve Allah'a çocuk isnad eden Arap müşriklerini kapsar. Mevdudi

Klasik müfessirlerin çoğu (ve bildiğim kadarıyla, Kur’an'ın bütün ilk mütercimleri) burada bihî kelimesindeki zamiri “Allah kendine bir oğul edindi” iddiasına izafe etmişler ve dolayısıyla cümleyi “bunun hakkında onların herhangi bir bilgileri yok”; yani “ellerinde, böyle bir olaya ya da olguya delalet edebilecek hiçbir delil yok” ifadesiyle aktarmışlardır. Mamafih bu yorum zayıftır, çünkü bilginin bulunmayışı, ilgili gerçek hakkında objektif bir değillemeyi zorunlu kılmaz. Bunun için bihî kelimesinin “onun” anlamına gelemeyeceği: “O'nun” anlamına geleceği ve Allah'a râci olacağı açıktır. Dolayısıyla ibarenin yukarıdaki gibi -onlar, böyle gayritabii ve aykırı bir iddiada bulunanlar, Yüce Varlık'a sadece mükemmel olmayan varlıklar olan yaratılmış varlıklara yüklenebilecek nitelikler yükledikleri için, O'nun hakkında gerçek bir bilgiye sahip değildirler anlamına gelecek şekilde- çevrilmesi gerekir. Bu yorum Taberî tarafından açıkça, Beydâvî tarafından da alternatif yorum olarak benimsenmiştir. M.Esed

"Büyük Söz": "Şu Allah'ın oğludur veya şunu Allah, oğul edinmiştir." Bu söz büyük bir söz olarak nitelenmiştir, çünkü Allah'ın bir oğlu olduğu veya birisini oğul edindiği bir bilgiye dayanmamaktadır. Onlar sadece bir şahsa karşı duydukları bir sevgide aşırı gitmişler ve böyle bir bağ icad etmişlerdir. Onlar alemlerin rabbi olan Allah'a iftira ettiklerinin, O'na karşı büyük bir yalan uydurduklarının farkında da değildirler. Mevdudi

Bu ayette, 4. ayette konu edilen “Allah çocuk edindi” diyenler uyarılmakta ve ağızlarından çıkan sözün ne büyük bir sapıklık olduğuna işaret edilmektedir. Onların bu inançlarının herhangi bir temeli olmadığını bildiren Rabbimiz, dile getirdikleri iftiralarını “Onlar, sadece yalan söylüyorlar” diyerek reddetmektedir.

Ve onlar “Rahman, çocuk edindi” dediler.
Ant olsun ki, siz çok çirkin bir şey söylediniz.
Az kalsın bundan; Rahman’a çocuk isnat ettiler diye gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacaktı.
Hâlbuki Rahman için çocuk edinmek yaraşmaz.
Göklerde ve yerde bulunan tüm herkes Rahman’a, yalnızca kul olarak gelecektir. (Meryem/88-93)

“İLİMLERİ OLMAMASI” MESELESİ

Konumuz olan 5. ayette aynı zamanda bilginin de önemine dikkat çekilmektedir. Demek ki, maddi ve manevi tüm zararlar, yanlışlık ve sapmalar bilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Aynı uyarı Mü’minun suresinde de yapılmıştır:

Her kim, hiç bi delili olmadığı halde, Allah ile birlikte diğer bir ilaha yakarırsa, bilsin ki o kimsenin hesabı, ancak Rabbinin nezdindedir. Şüphesiz kâfirler, iflah olmazlar [durumlarını koruyamazlar, zafer kazanamazlar]. (Mü’minun/117) H.Yılmaz

Lafzen, “neredeyse ...” le‘alle takısı bu anlam akışı içinde bir olasılık değil, fakat daha çok, Hz. Peygamber'in tutumu hakkında kınama/yargı bildiren retorik (belâgatli) bir soru ortaya koymaktadır (Merâğî XIII, 116).

Bu belâgat sorusu, en başta, getirdiği mesajın müşrik/putperest Mekke'liler arasında uyandırdığı düşmanlığa derinden üzülen, onların manevî/ruhanî akibetleri hakkında duyduğu kaygı yüzünden ızdırap çeken Hz. Peygamber'e hitab etmektedir. Ama Hz. Peygamber'e münhasır kalmayıp, aynı zamanda, herhangi bir ahlakî ülkünün ya da önermenin doğruluğuna inanıp da toplumsal çevrenin buna karşı ilgisiz kalmasından cesareti kırılan herkese uzanmaktadır. M.Esed

Burada, bu surenin nazil olduğu sırada Peygamber'in (s.a) üzüntüsünün gerçek sebebine değinilmektedir. Bu Peygamber'in (s.a), kendisinin ve arkadaşlarının gördüğü işkenceye değil, kavminin sapıklık ve ahlâkî bozukluğuna üzüldüğünü göstermektedir. Onu en çok üzen konu ne kadar yola getirmeye çalışırsa çalışsın,kavminin sapıklıkta inat etmesiydi. O çok üzülüyordu, çünkü kavminin sapıklığının en sonunda helâk olmalarına ve Allah'ın azabının üzerlerine hak olmasına neden olacağından korkuyordu. Bu nedenle gece gündüz onları kurtarmaya çalışıyordu, fakat onlar sanki Allah'ın azabının gelmesini istercesine inat ediyorlardı. Peygamber (s.a) bu durumu konuyla ilgili hadisinde şöyle açıklamaktadır: "Benim ve sizin benzeriniz, ateş yakan ve ateşine pervane ve çekirgeler düşmeye başlayınca onları ateşten kurtarmaya çalışan kimse gibidir. Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Oysa siz benim elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz." (Buhari-Müslim) mukayese için bkz. Şuara: 3
Gerçi "... Üzüntü duyarak adeta kendini tüketeceksin." denmektedir, ama bu sözde Peygamber'i (s.a) teselli eden bir ifade de vardır.: "Sen onları inanmaya zorlamakla görevli olmadığına göre neden kendini tüketiyorsun? Senin tek görevin müjdelemek ve korkutmaktır, insanları mümin yapmak değil. Bu nedenle müminleri müjdelemeye ve kafirleri kötü sonla uyarmaya devam etmelisin." Mevdudi

Bu ayette, Resulullah’ın müşriklerin inatla şirklerinde direnmelerine çok üzüldüğü ifade edilerek aslında onlar için üzülmeye değmeyeceği bildirilmektedir. Bununla Resulullah hem teselli edilmekte, hem de uyarı sürecinde ölçülü olunması gerektiği mesajı verilmektedir. Uyarma konusundaki bu ölçülülük “ilgisizlik” ve “umursamazlık” anlamında değil, insanın psikolojisini olumsuz etkilemeyecek bir ölçü tutturulması anlamındadır. Zira başkasının sıkıntılarına duyarsızlık münafıklık alametidir.

Eğer sana bir iyilik dokunursa fenalarına gider. Eğer sana bir musibet dokunursa “Biz kesinlikle işimizi [tedbirimizi] önceden almıştık” derler. Ve onlar sevinenler olarak sırt çevirirler. (Tevbe/50)

Ayetteki “bıraktıkları eserler” ifadesi, “onların yaptıkları” demektir. Bu durumda ayetin manası, “onların senden yüz çevirip arkalarını dönüp git­melerinden dolayı kendini nerdeyse harap edeceksin” demektir.
Ayette dikkati çeken bir diğer nokta da, Resulullah’ın gerek kendisinin gerekse arkadaşlarının gördüğü işkenceye ve çektiği çileye değil, kavminin sapıklık ve akılsız davranışlarına üzülmekte olduğudur. Ancak; ayetten anlaşılacağı üzere, müminler bir başkasına üzülürken de ölçülü olmalıdırlar. Resulullah’ın bu konudaki tutumları bize birçok kez nakledilmiştir.

Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini / dileyeni şaşırtır, dilediğine / dileyene de kılavuzluk eder. O hâlde canın onlara karşı hasretlerle [üzüntülerle] sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir. (Fatır/8)

Onlar iman edenler olmuyorlar diye sen kendini helâk edeceksin! (Şuara/3)

Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider ve eğer size bir kötülük isabet etse onunla sevinirler. Ve eğer sabreder ve takvalı davranırsanız, onların hileleri size hiçbir şeyce zarar vermez. Şüphesiz Allah onları kendi yaptıkları şeylerle kuşatmıştır. (Al-i Imran/120)

Sen sabret! Senin sabrın da ancak Allah iledir. Onlar için üzülme! Onların kurdukları tuzaklardan sıkıntıya düşme! (Nahl/127) H.Yılmaz

Lafzen, “Yeryüzünde bulunan her şeyi ona bezek/süs kıldık ki onları [yani, bütün insanları] sınavdan geçirelim”. Bunun anlamı şudur: Allah insanlara, dünyanın kendilerine sunduğu maddî yarar ve zenginliklere karşı benimsedikleri -güzel ya da çirkin- kişiden kişiye değişen tutumları içinde her birinin kendi seciyesini ortaya koyması için fırsat tanımıştır. Son tahlilde bu pasaj, insanların Allah'ın manevî/ruhanî mesajını kabule yanaşmamalarının altında yatan gerçek saikin (bkz. önceki ayet), hemen hemen her zaman, onların dünya metaına aşırı ve körcesine bağlılık duymaları ve bunun yanında bir de onlara kendi başarıları olarak görünen şeylerde kendilerini boş ve anlamsız bir gurura kaptırmaları olageldiğini işaret etmektedir (karş. 16:22 ve ilgili 15. not). M.Esed

6. ayet Peygamber'e (s.a) hitap ediyordu, fakat 7-8. ayetler dolaylı olarak kafirlere hitap etmektedir: "Bu dünyada gördüğünüz ve sizi aldatan her şeyin sadece sizi denemek için düzenlendiğini açıkça anlamalısınız. Fakat ne yazık ki siz tüm bunların sadece eğlence ve oyun için yaratıldığını sanıyorsunuz. İşte bu nedenle siz hayatın tek amacı olarak: "Ye, iç ve eğlen" ilkesini kabul ediyorsunuz. Bunun sonucu olarak sizin gerçekten iyiliğinizi isteyen kimseye aldırmıyorsunuz. Tüm bunların sadece sizin zevk ve eğlenceniz için değil, sizi denemek için yaratıldığını anlamalısınız. Siz bu nimetlerin arasına, hanginizin hayatın gerçek amacını anlayacağını ve gönderiliş amacınız olan Allah'a ibadette hanginizin sabredeceğini denemek amacıyla gönderildiniz. Tüm bu eğlence araçları o gün sona erecek imtihan süreniz bitecek ve yeryüzü bomboş bir hale gelecektir." Mevdudi

Bu ayetlerde, yeryüzünde ne varsa hepsinin birer süsten ibaret olduğu, sonunda hepsinin de işe yaramaz toprak olacakları, dolayısıyla hiçbirinin geçici hallerine aldanılmaması, değer verilmemesi gerektiği bildirilmektedir.

Bilin ki, iğreti yaşam ancak bir oyun, ‘[eğlence türünden] tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme [süresi ve konusu], mal ve çocuklarda bir çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin [veya kâfirlerin] hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk [rıza] vardır. İğreti yaşam, aldanış metaından [malından, malzemesinden] başka bir şey değildir.” (Hadid/20)
جرزCÜRÜZ
Rabbimiz 8. ayette “Ve şüphesiz Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak kılacağız” buyurmuştur. Bu ayette insanlığa verilen mesaj, yeryüzünün devamlı olarak nimetler içinde yaşanması için değil de, imtihan ve sınanma için süslendiğidir. Öyle ki, sonunda ortada herhangi bir süs kalmayacak, her şey kupkuru bir toprağa dönecektir.

Onun üzerindeki her kişi fânidir. (Rahman/26)

Ve yeryüzü dümdüz olduğu zaman... (İnşikak/3) H.Yılmaz

 

Kehf adamlarından daha acâip nice âyetlerimiz var ki, gözünüzün önünde her an tekrarlanmaktadır. Fakat siz onların farkında değilsiniz. Kehf (ãîçá), dağdaki mağara; rakîm (ÑîâêÂ) de mağaranın bulunduğu dağın adıdır. Yahut rakîm, Ashâb-ı Kehfin isimlerini taşıyan Kitapenin adıdır. Bir rivâyete göre de Ashâb-ı Kehf başka, Ashâb-ı Rakîm de başkadır. Beyzâvî'nin anlattığına göre Ashâb-ı Rakîm, Buhârî ve Müslim'de öyküleri anlatılan üç yolcudur. Yağmura tutulan bu üç kişi, bir mağaraya sığınırlar. Birden yuvarlanan bir kaya, mağaranın ağzını kapatır, içeride kapanıp kalırlar. Sonra her biri, Hak rızâsı için yaptığı bir iyiliği anarak o işin hâtırına bu mağaradan kurtarılmalarını Allah'tan niyâz eder. Mağaranın ağzını tıkayan kaya, her birinin du'âsı sonunda biraz aralanır, sonunda tamamen açılır, oradan kurtulurlar. Fakat bu üç kişinin Rakîm ile ilgisi kuvvetli değildir. Celâleyn'in ifâdesine göre Rakîm, Ashâb-ı Kehf'in başına konan Kitapedir. Tahmine dayalı başka görüşler de vardır. S.Ateş

"Kehf" sözlükte büyük ve geniş mağara anlamına gelir.
" " kelimesinin anlamı konusunda değişik görüşler vardır. Bazı sahabeler ve tabiin, Rakim'in bu olayın meydana geldiği yerin ismi olduğu ve bu yerin Ayle (Akabe) ve Filistin arasında olduğu görüşündedirler. Bazı müfessirler de Rakim'in mağarada uyuyanlar anısına yapılan yazıt (kitabe) olduğu görüşündedirler. Mevlana Ebu'l-Kelam Âzâd, Tercüman'ül Kur'an adlı tefsirinde birinci görüşü kabul eder ve Rakim'in Kitab-ı Mukaddes'te Rekem denilen (Yeşu, 18: 27) yer olduğunu söyler. Daha sonra bunun tarihi Petra şehri olduğunu belirtir. Fakat Ebu'l Kelam, Kitab-ı Mukaddes'de anıldığı şekliyle Rakim'in Benjaminoğulları'na ait olduğunun ve Yeşu'ya göre bu kavmin Ürdün nehrinin batısı ile ölü deniz arasında yerleştiğini ve Petra'nın Ürdün'ün güneyinde olduğunu gözönünde bulundurmaktadır. İşte bu nedenle modern arkeologlar Petra ile Rakim'in aynı yer olmadığı görüşündedirler. (Bkz. Encylopaedia Britannica, 1946, cilt XVII, s. 658) Biz de Rakim ile "kitabe"nin kastedildiği görüşündeyiz.
Bu soru, kafirlerin "mağarada uyuyanlar" hakkındaki şüpheli tutumlarını ortaya koymak amacıyla sorulmuştur. "Siz gökleri ve yeri yaratan Allah'ın bir kaç kişiyi bir kaç yüzyıl boyunca uyku halinde bırakmaya ve onları uykudan uyandırır gibi diriltmeye gücü yetmez mi sanıyorsunuz? Eğer güneşin, ayın ve dünyanın yaratılışını düşünmüş olsaydınız, böyle bir şeyin Allah için zor olduğunu düşünmezdiniz bile." Mevdudi

Bu ilave, sonraki uzun pasajla önceki iki ayet arasında dolaylı olarak îma edilmiş olan bağlantıya açıklık getirmek içindir.

Lafzen, “Yoksa sen, Mağara İnsanları'nı ... daha şaşırtıcı mı buluyorsun?” -Bu ifadeyle, kıssanın ortaya koyduğu temsîlin ya da meselin bir bütün olarak Kur’an'ın önerdiği ahlakî öğretiyle tam bir bağdaşım içinde olduğu îma ediliyor. Ayette sözü geçen Mağara İnsanları'nın kıssasına gelince, müfessirlerin çoğu bunun ilk dönem Hristiyan tarihiyle, yani Roma imparatoru Desius'un zulmüne uğrayan Hristiyanlarla ilgili olduğu görüşüne meyletmektedirler. Menkıbeye göre, Efesli bir grup genç Hristiyan, inançlarıyla bağdaşır bir hayat sürdürmek için köpekleriyle beraber insan gözünden ırak bir mağaraya sığınır ve orada yıllarca süren (bu surenin 25. ayetine dayanarak yapılan bazı hesaplara göre üçyüz yıl dolayında) mucizevî bir uykuya yatarlar. Ne kadar sürdüğünün farkında olmadıkları bu uykudan günün birinde uyanır ve içlerinden birini yiyecek bir şeyler satın alması için şehre gönderirler. Tabii, bu arada durum bütünüyle değişmiş, Hristiyanlık artık kovuşturulan, baskı ve zor altındaki bir din olmaktan çıkmış, hatta Roma İmparatorluğu'nun resmî dini olmuştur. Genç adamın alış veriş için kullanmak istediği -Desius zamanından kalma- eski para şehirde ister istemez merak ve şaşkınlık uyandırır ve şehir halkı genç adama sorular sormaya başlar ve böylece Mağara İnsanları'nın ve onların mucizevî uykularının kıssası aydınlığa kavuşur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, klasik müfessirlerin ekseriyeti, Kur’an'ın bu Mağara İnsanları'yla ilgili atfını (9-26. ayetler) açıklamaya çalışırken hep bu Hristiyan menkıbesine dayanmışlardır. Ama, öyle görünüyor ki, kıssanın bu Hristiyan versiyonu, Hristiyanlık öncesi döneme, Yahudi kaynaklara kadar giden çok eski ve sözlü bir geleneğin son uzantısından başka bir şey değil. Klasik müfessirlerin hemen hepsinin naklettiği muhtelif güvenilir hadisler de bunun böyle olduğunu göstermektedir. Bu Hadislere göre, Muhammed (s)'in sahiden peygamber olup olmadığını sınamak için onun Mekkeli muhaliflerini, öteki meseller yanında, ona Mağara İnsanları'nın kıssası konusunda da soru sormaları için kışkırtanlar Medineli Yahudi din adamlarıydı (rabbis/ahbâr). Surenin 13. ayetiyle ilgili yorumunda İbni Kesîr bu Hadislere atıfta bulunarak şöyle demektedir: “Mağara İnsanları'nın Meryem oğlu İsa'nın izleyicileri olduğu söylenmiştir, ama işin aslını Allah bilir: Çünkü, bunların Hristiyanlık çağından çok önce yaşamış oldukları şu bakımdan açıktır ki, eğer Hristiyan olmuş olsalardı, kendilerini din ve kültür olarak Hristiyanlardan bütünüyle uzak tutan Yahudi din adamları böyle bir kıssaya kendi geleneksel söylenceleri arasında ne diye yer versinler?” Dolayısıyla, giydirilen Hristiyan kisvesi çıkarılıp hristiyanî renklerden arındıktan sonra rahatlıkla söyleyebiliriz ki Mağara İnsanları kıssası özü itibariyle Yahudi menşelidir. Sonradan eklenen unsurlardan arındırıp kendi aslî muhtevasına ulaştırdığımız zaman, kendi ihtiyarıyla dünyadan el etek çekip insan gözünden ırak bir mağarada ömür boyu “uykuya” çekilen ve mucizevî bir “uyanışla hayata dönen” bu insanların kıssasında, Hz. İsa'nın zuhurundan hemen önceki ve hemen sonraki yüzyıllarda Yahudi dininin tarihinde önemli bir rol oynayan dinî bir harekete, (3:52 üzerine 42. notumuzda da belirttiğimiz gibi, Hz. İsa'nın kendisinin de mensup olmuş olabileceği) çileci Essene Kardeşliği hareketine ve özellikle, onun kollarından birine, yani Ölü Deniz yakınlarında bir yerde uzlet içinde yaşamayı seçen ve modern zamanlarda Ölü Deniz Yazmaları/Kitabeleri keşfedildikten bu yana “Kumran cemaati” olarak bilinegelen bir topluluğun hayatına ilişkin çarpıcı bir temsîl buluruz. Yukarıdaki ayette geçen (bizim “yazmalar” ifadesiyle aktardığımız) rakîm ifadesi bu görüşe güçlü bir destek sağlamaktadır. Taberî'nin kaydettiği gibi, ilk otoritelerden bazıları -özellikle İbni ‘Abbâs- bu terimi merkûm (“yazılı şey”) terimiyle ve dolayısıyla “kitap” ya da “kitabe/yazıt” terimiyle eş anlamlı görmüşlerdir. Keza Râzî: “Bütün belâgatçiler ve Arapça uzmanları er-rakîm'in el-kitâb'la aynı anlama geldiği görüşündedirler” demektedir. Kumran cemaati mensuplarının -ki bu Essene tarikatinin ilkelere en bağlı grubuydu- kendilerini bütünüyle bazı kutsal metinlerin ya da yazmaların tedris, istinsah ve muhafazasına adamış oldukları, dünyadan tam bir el etek çekme ve tecrit durumu içinde yaşadıkları ve manevî değerlere bağlılıklarıyla ileri derecede saygı uyandırdıkları tarihî olarak ortaya konmuş bulunduğuna göre, bu kişilerin dindaşlarının muhayyilesinde, zaman içinde, dünyayla irtibatını keserek yüzyıllarca “uyuyan” ve manevî/ruhanî görevleri bitince “uyanan” Mağara İnsanları'nın menkıbesiyle temsîlî bir anlatıma dönüşecek kadar derin bir iz bıraktıkları rahatlıkla söylenebilir. Kaynağı ne olursa olsun, yani ister Yahudi kaynaklı olsun, ister Hristiyan kaynaklı, Kur’an'ın bu menkıbeyi bütünüyle temsîlî bir anlamda: yani, Allah'ın insanda ölümü (yahut “uyku”yu), ölümden sonra kalkışı (yahut “uyanış”ı) gerçekleştirmesini ve bu arada insanları dinlerinin safiyetini korumak için günah ve kötülükle dolu bir dünyayı terk etmeye sevk eden dinî hassasiyeti yansıtan ve nihayet Allah'ın böyle bir imanı, zamanı ve ölüm olgusunu aşan manevî/ruhanî bir uyanma bahşederek nasıl ödüllendirdiğini dile getiren bir temsîl olarak zikrettiği bir gerçektir. M.Esed

 

 

Lafzen, “Bizi (bu) durumumuzdan (min emrinâ) doğru olana çıkaracak bilgiyi/bilinci bize bahşet!” -Cümlenin sonu rüşd teriminin anlamıyla ilgilidir. Bu pasaj, 13. ayete vd.'da daha geniş bir biçimde ortaya konan mesajın ana hatlarına işaret ederken, Mağara İnsanları'nın kıssasına bir tür giriş teşkil etmektedir. M.Esed

Umeyr oğlu Ubeyd'e göre Ashâb-ı Kehf, Dikyanus adlı bir hükümdarın zamanında Efesus'ta yaşamıştır. Bu hükümdar Mecusî imiş. Ashâb-ı Kehf, Hıristiyanlığı kabul ettikleri için zulme uğramışlar ve bir mağaraya sığınmışlardır (Mecma, 2, 90). A.K.G

Yani, Allah onların -hem gerçek, hem de mecazî anlamda dış dünyanın telaş ve kaygılarından uzak kalmalarını sağladı. Klasik müfessirler yukarıdaki pasajı “Allah onların kulaklarını uykuyla tıkadı” anlamına yormuşlardır. M.Esed

Yahut: “onları gönderdik” -Bu anlamıyla ibare, aktif dünya hayatına yeniden dönmeyi ifade ediyor olabilir.

Lafzen, “iki hizipten” -“Aradan geçen sürenin kestirilmesi ...” konusunda aşağıda 19. ayette sözü geçen iki bakış açısını, iki görüşü telmîhen işaret eden bir ifade: Bununla birlikte, akılda tutulmalıdır ki, ehsâ fiili sadece “hesab etti” ya da “saydı” anlamını değil, aynı zamanda “anladı”, yahut “kavradı” anlamını da taşımaktadır (Tâcu'l-‘Arûs). Hakikat peşinde olan bu insanların mağarada geçirdikleri zamanın hesaplanmasının bu kıssanın ahlakî mesajını tamamlayan herhangi özel bir anlamı olamayacağına göre, ehsâ fiili burada açıktır ki, Mağara İnsanları'nın “uykuya” geçmeleriyle “uyanmaları” arasında geçen zamanın manevî/ruhanî anlamını “daha iyi kavramak” yahut bu konuda “daha iyi bir kavrayış göstermek” anlamını taşımaktadır (bkz. aşağıda 25. not).

Lafzen, “ki ... bilelim”: fakat Allah, geçmiş, hal ve gelecek, bütün zorlukları kapsayan kuşatıcı ve sınırsız bir bilgi sahibi olduğuna göre, O'nun bir olayı “bilmesi” o olayı edip-eylemesi, oldurması ve böylece kullarını da bu olaydan haberdar kılması anlamınadır: Bunun içindir ki, sözkonusu fiilin “ki, ... [insanlara] gösterelim” ifadesiyle aktarılması daha yerinde olacaktır. M.Esed

“Giriş” bölümünde, surenin iniş nedeniyle ilgili olarak “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında yer alan bazı nakilleri sunmuştuk. Bu nakillerde, Mekkeli müşriklerin Yesrib’teki Ehlikitap bilginlerine başvurdukları ve onlardan Ashab-ı Kehf’e dair peygamberimize soru sormaları ve onun bu soruya vereceği cevabı dikkate almaları yönünde akıl aldıkları ifade edilmekteydi.
Söz konusu nakiller göz önünde tutularak bu ayetlerin peygamberimize yöneltilen bir sorunun cevabı olduğu görüşü makul gibi görünse de, biz bu konuda farklı kanaat taşıyoruz. Zira nakillerde yer alsa bile ayetlerin metninde peygamberimize bu konuda soru yöneltildiğine dair herhangi bir ifade bulunmamaktadır. Hâlbuki Zülkarneyn ile ilgili bölüm için tersi söz konusu olup ayetlerin metninde “Sana Zülkarneyn’den soruyorlar. De ki: ...” ifadesi geçmektedir. Ashab-ı Kehf hakkındaki anlatıma ise direkt peygamberimiz ve herkes muhatap alınarak “Yoksa sen, Kehf [Büyük mağara] ve Rakim [Yazıt] ashabının şaşılacak ayetlerimizden olduklarını mı sandın?” denilerek başlanmış ve herhangi bir soruya telmihte bulunulmamıştır.
Pasajı okumaya başlamadan önce dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da, kıssada sadece Ashab-ı Kehf’ten değil, Ashab-ı Kehf ile beraber Ashab-ı Rakim’den de bahsedilmiş olmasıdır. Bu nedenle, pasajdaki zamirlerin bir bölümü Ashab-ı Kehf’e, bir bölümü de Ashab-ı Rakim’e racidir.
Ayetlerin metninden açıkça anlaşıldığı üzere, surenin bu bölümünde, Kur’an’ın indiği döneme göre henüz gerçekleşmemiş, ondan asırlarca sonra gerçekleşecek olan ve insanların yok olmadığını, zamanı gelince sağda solda dağınık olarak bulunan hücrelerin emaneten durdukları yerlerden alınıp birleştirileceği gerçeğine ve ahıretin kesin varlığını bilimsel olarak ortaya koyacak kişilere ve olaylara değinilmiştir.
“Kehf” ve “Rakim Ashabı” konularının iyi anlaşılabilmesi için öncelikle 21. ayete dikkat edilmesi gerekmektedir:

Böylece, Allah’ın vaadinin hak olduğunu ve kıyamet gününde hiç şüphe olmadığını bilmeleri için, onlar üzerine haberdar kıldık. Hani onlar aralarında işlerini tartışıyorlardı. Dediler ki: “Üstlerine bir bina yapın. Rableri, onları daha iyi bilir.” Onların işleri üzerine galip olanlar: “Üzerlerine kesinlikle bir mescit yapacağız” dediler. (Kehf/2):

Görüldüğü üzere, Kehf ve Rakim Ashaplarının konu edilmelerinin amacı, onların Allah’ın vaadinin hak olduğuna ve kıyamete dair hiç şüphenin olmayacağına bilimsel kanıt olmalarıdır.
Kehf ve Rakim Ashapları bize bir kıssa olarak anlatılmamıştır. Geçmişteki kıssaların gelecekteki kıyamete kanıt olması zaten düşünülemez. Anlatımda kullanılan fiillerin geniş veya gelecek zaman kipleriyle verilmesi de anlatılanların geçmişe değil de geleceğe yönelik olmasından dolayıdır.
Bu açıklamalardan sonra, Ashab-ı Kehf hakkında verilen bilgilerin “Ashab-ı Kehf Kıssası” olarak kabul edilmesini sağlayan nakillere göz atılması yararlı olacaktır. Rivayet kitaplarında Ashab-ı Kehf’e ait nakledilen kıssalar oldukça ayrıntılı ve birbirinden farklıdır.

Biz, Kur’an’da sözü edilen Ashab-ı Kehf ile efsanelerdeki Ashab-ı Kehf’in birbiriyle alakasının olmadığına kani olsak da, sırf mukayese yapılabilsin diye, merhum Mevdudi’nin hazırladığı en derli toplu nakil derlemesini aşağıda naklediyoruz:

“Bu hikâye ile ilgili en eski kaynak, Suriyeli bir Hıristiyan rahip olan Saruc'lu James'e aittir. James "Mağarada uyuyanların" ölümünden bir kaç yıl sonra M.S. 452’de doğmuştur. Bu olayı geniş ayrıntılarıyla açıklayan hitabe, James tarafından M.S. 474'de veya o sıralarda kaleme alınmıştır. Bu Suryani kaynağı ilk müslüman müfessirlerin eline geçmiş ve İbn Cerir et-Taberi de kendi tefsirinde birçok raviden bu kaynağı nakletmiştir. Diğer taraftan aynı kaynak Avrupa'ya ulaşmış ve Yunanca, Latince tercümeleri yayınlanmıştır. Gibbon'un The Decline and the Fall of Roman Empire [Roma İmparatorluğunun Çöküşü] adlı kitabının 33. bölümünde "Yedi Uyuyanlar" başlığı altında söyledikleri, bizim müfessirlerimizin anlattığı hikâyeye o denli benzemektedir ki, ikisinin de aynı kaynaktan alındığında şüphe yoktur. Mesela, Yedi Hıristiyan genci işkence yaparak mağaraya sığınmaya zorlayan kralın ismi, Gibbon'a göre İmparator Decius'tur. Decius, Roma İmparatorluğunu M.S. 249-251 yılları arasında yönetmiştir ve onun dönemi Hz. İsa'yı (a.s) takip edenlere yapılan işkencelerle meşhurdur. Müslüman müfessirlerin kitaplarında ise bu imparatorun adı "Decanus" "Decaus" olarak geçmektedir. Bizim müfessirlerimize göre bu olayın geçtiği yerin ismi "Aphesus" veya "Aphesos"tur. Diğer taraftan Gibbon'a göre bu yerin ismi Ephesos [Efes] 'tir. Yani Anadolu'nun batı sahilindeki Roma'nın en büyük limanı ve şehridir. Bu şehrin harabelerini bugün de Türkiye'nin İzmir kentinin 20-25 mil ötesinde görmek mümkündür. "Mağarada Uyuyanlar’ın" uyandıkları dönemin imparatorunun adı Müslüman müfessirlere göre "Tezusius"tur, Gibbon'a göre ise II. Theodosius'tur. Bu İmparator, Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra M.S. 408-450 yıllarında tahtta bulunuyordu.
İki hikâye arasında o denli benzerlik vardır ki, Mağarada Uyuyanlar’ın uyandıktan sonra yiyecek almak için şehre gönderdikleri adamın adı Müslüman müfessirlere göre "Jamblicha", Gibbon'a göre ise Jamblichus'tur. İki hikâyenin ayrıntıları da hemen hemen aynıdır.

İmparator Decius zamanında Hz. İsa'ya uyanların acımasızca işkenceye uğradığı sırada, yedi Hıristiyan genç bir mağaraya sığındılar ve uykuya daldılar. Daha sonra İmparator I. Theodosius'un tahta geçişinin 38. yılında [yaklaşık olarak M.S. 445-446 yıllarında] yani bütün Roma İmparatorluğunun müslüman olduğu bir dönemde uyandılar. O halde mağarada yaklaşık 196 yıl kaldılar.
Bazı oryantalistler, yukarıda anlatılan hikaye ile Kur'an’da anlatılan kıssanın aynı olmadığı görüşündedirler. Çünkü onlar Kur'an'da anlatılan olayın 309 yıl olduğu, oysa bu hikayede olayın 196 yıl olduğu fikrini savunurlar. Bu itiraza 25. açıklama notunda cevap verdik.
Kur'an ile bu Suryani kaynağı arasında birkaç küçük fark vardır. İşte bu nedenle Gibbon, Hz. Muhammed'i (s.a) "cahillikle" suçlamaktadır. Fakat onun kendisine dayanarak bu iftirayı attığı Suryani kaynağı, ona göre bile olay bittikten 30-40 yıl sonra bir Suriyeli tarafından ele alınmıştır. Gibbon, bu olayın bir ülkeden diğer bir ülkeye ağızdan ağza yayılırken nasıl değiştiğini göz önünde bulundurmamaktadır. Bu nedenle bu kaynağı kesin doğru kabul edip aralarında var olan değişiklik nedeniyle Kur'an'ı itham etmek yanlıştır. Böyle bir tutum ancak dini düşünceler hakkında çok önyargılı olan ve mantığın gereklerini bile görmezlikten gelen kâfirlerin tutumu olabilir.
"Mağarada Uyuyanlar" olayının geçtiği Ephesus [Efes] şehri, yaklaşık olarak M.Ö. II. yüzyılda kurulmuş ve putperestliğin en büyük merkezi olmuştur. Bu şehrin en büyük putu, Ay tanrıçası Diana idi ve onun bulunduğu tapınak eski dünyanın harikalarından biri olarak kabul ediliyordu. Bu puta tapanların büyük bir bölümünü Anadolulular oluşturmaktaydı. ... Roma İmparatorluğu da onu tanrıçalarından biri olarak kabul ediyordu.
Hz. İsa (a.s)’dan sonra onun mesajı Roma imparatorluğunun çeşitli bölgelerine ulaşmaya başladığında, Efesli birkaç genç putperestlikten vazgeçtiler ve Allah'ı Rableri olarak kabul ettiler. Tours'lu Gregory, "Meraculorum Liber" adlı kitabında bu Hıristiyan gençler hakkında ayrıntılı bilgiler toplamıştır.
"Onlar yedi gençti. İmparator Decius onların inançlarını değiştirdiklerini öğrenince onlara yeni dinleriyle ilgili sorular sordu. Onlar, İmparatorun İsa'nın dinine tamamen karşı olduğunu bildikleri halde, inandıkları Rabbin yerlerin ve göklerin Rabbi olduğunu ve ondan başka hiç bir ilah tanımadıklarını, aksi takdirde büyük bir günah işlemiş olacaklarını açıkladılar. İmparator buna çok kızdı ve onları öldüreceğini söyledi. Fakat daha sonra gençliklerini göz önünde bulundurarak onlara dinlerini değiştirmeleri için üç gün süre verdi. Bu üç gün sonunda inançlarından dönmezlerse öldürüleceklerdi.
Bu yedi genç fırsattan faydalandılar ve şehirden ayrılarak dağda bir mağaraya sığınmak üzere yola çıktılar. Yol üzerinde bir köpek peşlerine takıldı. Onu geri çevirmeye çalıştılar, fakat köpeği peşlerinden ayıramadılar. Sonunda gizlenebilecek bir mağara buldular ve içine gizlendiler. Köpek de mağaranın girişine oturdu. Yorgunluktan derin bir uykuya daldılar. Bu olay M.S. 250 yıllarında meydana geldi. Yaklaşık 197 yıl sonra M.S. 447'de, İmparator II. Theodosius zamanında, tüm Roma İmparatorluğunun Hıristiyan olduğu ve Efeslilerin de putperestlikten vazgeçtiği bir dönemde uyandılar.
Bu dönemde Romalılar arasında, öldükten sonra dirilme ve mahşer günü ile ilgili yoğun bir tartışma gündemdeydi. İmparatorun kendisi de insanların kafasından bu inançsızlığı silmek için bir fırsat gözlüyordu. O denli ki, bir gün insanların inançlarını ve düşüncelerini düzeltecek bir ayet, bir mucize sunması için Allah'a yalvarıp dua etti. İşte tam o günlerde "Yedi Uyuyanlar" mağaralarında uyandılar.
Uyandıktan sonra gençler birbirlerine ne kadar uyuduklarını sormaya başladılar. Bazıları bir gün, bazıları da günün bir bölümü kadar uyuduklarını söylediler. Bir sonuca varamayınca tartışmayı bıraktılar ve gerçek sürenin ne olduğunu Allah'a bıraktılar. Daha sonra arkadaşlarından Jean'ı gümüş paralarla yiyecek almak üzere şehre gönderdiler ve ona tanınmamaya dikkat etmesini, zira Efeslilerin onu Diana'nın önünde secde etmeye zorlayacaklarını tembih ettiler. Fakat Jean şehre indiğinde tüm dünyanın değişmiş olduğunu görerek şaşırdı: "Bütün topluluk Hıristiyanlığa girmiş ve şehirde Diana'ya tapan hiç kimse kalmamıştı. Jean bir dükkâna girdi ve birkaç somun ekmek almak istedi. Fakat para olarak verdiği gümüşlerin üstünde İmparator Decius'un resmini gören dükkân sahibi gözlerine inanamadı ve yabancıya bu parayı nereden bulduğunu sordu. Genç adam paranın kendisinin olduğunu söyleyince aralarında bir tartışma başladı. Daha sonra etraflarına büyük bir kalabalık toplandı ve mesele şehrin yöneticisine kadar ulaştı. Yönetici de şaşırmıştı ve parayı aldığı hazinenin nerede olduğunu soruyordu. Fakat genç paranın kendisine ait olduğu konusunda ısrar etti.
Yönetici ona inanmadı, çünkü yaşlılardan hiç birinin tanımadığı yüzyıllar öncesine ait bir paraya gençler sahip olamazdı. Jean, imparator Decius'un öldüğünü öğrenince buna hem şaşırdı, hem de sevindi. Kalabalığa önceki gün Decius'un zulmünden kurtulmak için birkaç arkadaşı ile birlikte mağaraya sığındıklarını söyledi. Yönetici çok şaşırmıştı ve arkadaşlarının gizlenmekte oldukları mağarayı görmek isteyerek gencin peşinden gitti. Onların arkasından büyük bir kalabalık da geliyordu. Mağaraya geldiklerinde gençlerin gerçekten de İmparator Decius zamanına ait olduklarını fark ettiler. En sonunda İmparator Theodosius'a da haber verildi ve o da mağarayı ziyaret etti. Daha sonra yedi genç mağaraya geri döndüler ve orada son nefeslerini verdiler. Bu apaçık mucizeyi görünce insanların öldükten sonra dirilmeye inançları tekrar güçlendi ve imparator mağaranın etrafına büyük bir anıt inşa edilmesi için emir verdi."
Yukarıda anlatıldığı şekliyle mağarada uyuyanların hikâyesi Kur'an’da anlatılan kıssaya o denli benzemektedir ki, bu yedi gencin Ashab-ı Kehf [Mağarada Uyuyanlar] olduğu kolayca kabul edilebilir. Bununla birlikte bazıları bu hikâyenin bir Anadolu şehrinde geçtiği, oysa Kur'an'ın Arabistan dışında gelişen bir olaya değinmediği şeklinde bir itiraz yöneltirler. Bu nedenle, onlara göre, bu Hıristiyan hikâyesini Ashab-ı Kehf kıssası olarak kabul etmek Kur'an'ın üslup ve ruhuna aykırıdır. Bize göre bu itiraz yanlıştır. Kur'an, Arapları uyarmak amacıyla Arabistan içinde veya dışında yaşayan Arapların tanıdığı doğru yoldan sapan birçok eski toplulukla ilgili hikâyeler anlatır. İşte bu nedenle Kur'an'da Mısır'ın eski tarihine değinilmiştir, oysa Mısır hiç bir zaman Arabistan'ın bir parçası olmamıştır. Sorun şudur: Kur'an'da Mısır tarihine değinilebilirken, neden Arapların Mısır tarihi kadar tanıdık olan Roma ve Roma tarihine değinilmesin? Roma sınırları Kuzey Hicaz'a kadar uzanmıştı ve Arap kervanları hemen hemen bütün yıl boyunca Romalılarla ticaret yapıyordu. Bundan başka, doğrudan Roma yönetimi altında olan Arap kabileleri de vardı. Roma İmparatorluğu Araplar için yabancı değildi. Ve bu gerçek, Rûm Suresiyle açığa çıkmıştır. Şöyle bir fikir de akla gelebilir: Mağarada uyuyanlar kıssası, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğini sınamak için Yahudi ve Hıristiyanların kışkırtması ve Arapların hiç bilmediği konularda sorular sormalarını tavsiye etmeleri üzerine Mekkeli müşriklerin Peygamber'e (s.a) yönelttikleri soruya bir cevap olarak da anlatılmış olabilir.” (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)

ASHAB-I KEHF VE ASHAB-I RAKİM’İN SÖZCÜK ANLAMLARI:
الكهفKehf
"الكهف Kehf",
dağdaki büyük ve geniş oyuk [mağara] demektir. Küçüğüne " غار Gâr" denir. (Lisanü’l-Arab, c: 7, s: 751)

الرّقيمRakim

Rakim” sözcüğü “rkm” kökünden olup “yazmak” anlamındadır. Nitekim Kur’an’da “Kitabun merkûm [yazılmış kitap]” (Mutaffifîn/9, 20) olarak geçer. “Rakîm” de “Yazılmış, rakamlanmış” demektir. Bununla “levha; kitabe, yazıt” kastedilir. Kimileri Rakim’in, üzerinde mağara bulunan dağ; kimileri Ashab-ı Kehf’in yaşadığı kentin adı; kimileri de Ashab-ı Kehf’in isimlerinin yazılı olduğu kurşun kitabe” olduğunu söylemiştir. (Lisanü’l Arab, c.4 , s. 220-222)
Sözcüğün en uygun anlamı ise “Yazıt; kitabe, yazı, yazılı levha” anlamıdır.
“Kehf” ve “Rakim” sözcükleri “ اصحابAshab” sözcüğü ile tamlama yapıldığında, “ اصحاب الكهفAshab-ı Kehf [Büyük Mağara Ehli] ve “ اصحاب الرّقيم Ashab-ı Rakım [Kitabe, Yazıt Ehli]” anlamları ortaya çıkar.
Demek oluyor ki, bu pasajda, “Büyük Mağara”da gelişecek bir takım olaylar anlatılmaktadır. “Büyük Mağara”da çalışanlar ile “Yazıt Ashabı” arasında bir şeyler olacaktır. Mağarada olacak olayların anlatıldığı ayetlere bakılırsa, bu büyük mağara bir “dağ oyuğu” değil bir laboratuar ve ses geçirmez bir stüdyo’dur.

Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakım’i doğru anlayabilmek için Rabbimizin daha evvel biz kullarına bildirmiş olduğu bazı bilgileri hatırlamamız gerekmektedir. Zira o bilgiler, burada konu edilecek olan olayların alt yapısı, ilk basamağı mesabesindedir.

Hud suresinin tahlilinde vermiş olduğumuz bu bilgileri, konuyla yakın ilgisinden dolayı özet olarak değil, aynen nakletmeyi zorunlu görüyoruz:
Ve yeryüzünde hiçbir dabbeh/ canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. O [Allah], onun yerleşik yerini de, geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır.” (Hud/6)
Allah ile canlılar arasındaki ilişkinin vurgulandığı bu ayette, Allah’ın hareket etmekte olan her yeryüzü canlısının rızkını verdiği, onların konulduğu ve bulunduğu yerleri bildiği, dolayısıyla her bir canlıyı sürekli olarak kontrol ettiği bildirilmektedir.

Ayette geçen “ دابّةdabbeh” sözcüğü, virüs, bakteri gibi en küçükler de dâhil olmak üzere, hareket eden her türlü canlı varlık demektir. Ayetin ifadesinden, Yüce Allah’ın sadece insanların değil, büyüğüyle küçüğüyle, denizdekiyle karadakiyle tüm yaratıkların rızklarına kefil olduğu anlaşılmaktadır.
“Dabbeh” sözcüğünü ilk geçtiği Neml/82’nin tahlilinde ayrıntılı olarak incelemiş, sözcüğe yanlış anlamlar yüklenmesi sonucunda ortaya ne gibi yanlış inançların çıktığını detaylarıyla anlatmıştık. Bu nedenle, gerek “dabbeh” sözcüğünün Kur’an’daki gerçek anlamı, gerekse bu sözcük etrafında oluşan rivayet yığınının niteliği hakkındaki açıklamalarımızın tekrar okunmasını önermekle yetiniyoruz. (Tebyînü’l-Kur’an; c: 4, s:174-180)

" مستقرّMÜSTAKARR" VE " مستودعMÜSTEVDA" SÖZCÜKLERİ
Ayette geçen “el-müstekarr” sözcüğü “yerleşik yer”, “el-müstevda'” sözcüğü de “geçici yer” demektir. Allah’ın her canlının “yerleşik” ve “geçici” yerlerini bilmesi demek, canlıların hem ema­net edildikleri, hem de sonradan mekân tuttukları yerlerin Allah tarafından biliniyor olması demektir. Bu yerler ne kadar değişikliğe uğrarsa uğrasın, Allah’ın bilmesi bakımından herhangi bir durum değişikliği [ya da “zorluk”] oluşturmaz. Meselâ:
- Bir kimse belli bir adreste ikamet ederken, bazı sebeplerle başka şehirlere, başka ülkelere gidebilir; nereye giderse gitsin, Allah o insanın nerede olduğunu bilir.
- Bir kimsenin her gün yattığı yer ile öleceği yer aynı olmayabilir; ancak Allah her ikisini de bilir.
- Bir sperm hücresi babanın vücudunda yaratılır, sonradan yeri değişerek annenin yumurta hücresine girer. Allah bu hücrenin de ne zaman, nerede olduğunu tam olarak bilir.
- Bir bakteri belli bir yerde oluşur, sonra da değişik yollarla başka canlıların vücutlarına girer ve orada faaliyet gösterir. Allah o bakterinin de nerede ve hangi faaliyette bulunduğunu bilir.
Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:

Gaybın anahtarları da yalnızca O’nun katındadır. O’ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O... O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta bulunmasın. (En’am/59)

Konumuz olan ayet, bize göre, yukarıda saydıklarımızın dışında bir başka anlam daha içermektedir. O da “insanın kendisine ait bilgilerle beraber diriliş gününe kadar emanet olarak durduğu yerin Allah tarafından biliniyor olması”dır. Bu anlamın biraz daha ayrıntılı açıklanabilmesi için şu ayetlerin hatırlanması gerekir:

1. Ayet: “O gün, o insan, önden yolladığı ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir. [Kıyamet/13]

“اليوم Yevm” sözcüğü Kur’an’da sadece “gün” anlamında değil, “evre, devre, etap” anlamlarında da kullanılmıştır. Bu sözcük Kur’an’da bazen kısa bir “an”ı, bazen de uzun “yıllar”ı işaret etmektedir. Meselâ Rahman/29’da “an” anlamına gelen “yevm” sözcüğü, Hud/7 ve Fussılet/9, 10’da “uzun yıllar” anlamına gelmektedir.
Bize göre, bu ayetlerdeki “o gün”, yukarıdaki olayların meydana geldiği ve inançsızların “Kaçacak yer neresi!” diyerek âdeta kaçacak delik aradığı, yani gözün fal taşı gibi açıldığı, Ay’ın tutulduğu, Güneş ve Ay’ın birleştiği gündür, ölüm anıdır.
İşte “o son an”da, insanın yaratılışta içine yerleştirilmiş biyolojik “çip”ler [hafıza işlevini gören sinir hücreleri] görev başına gelip kayıttaki bilgileri insanın görüşüne arz ederler. İnsan artık vicdanıyla baş başa kalmış ve yaptıklarının azabını vicdanında duymaya başlamıştır. Böylece insanın kendi aleyhine hem tanık hem de ihbarcı olacağı dönem o ölüm anıyla başlamıştır. Tabiî ki bu süreç ahirette de devam edecektir.
Hafıza hücrelerinin görev başına geleceğine ve kişinin yaptıklarını eksiksiz olarak bildireceğine dair görüşümüz, bilimsel araştırmalardan da destek almış durumdadır. Dr. Pınar Uysal Onganer bir makalesinde şunları söylemektedir:

“… Kaliforniya’da bulunan Salk Enstitüsü Biyoloji Bölümü nörobiyologları [sinir biyologları], “Neuron” dergisinde konu ile ilgili bulgularını yayınladılar. Yaptıkları deneysel çalışmaları ile, unuttuğumuzu sandığımız için şemsiye almadığımıza inandığımız hâlde, aslında beynimizin hatırladığını kanıtladılar. … Dr. Thomas D. Albright ve ekibi, maymunların beyinlerinde neler olduğunu anlamak için ‘İnferior Temporal Korteks’teki [İTK] sinir hücreleri sinyallerini incelemişler. İTK, beynin ‘görsel tanıma’ ve hatırlamadan sorumlu alanıdır. Elektriksel olarak bu bölgenin uyarılmasının, geçmişte yaşanan olaylara ait görsel halüsinasyonlara neden olduğu gösterilmiştir. Ayrıca İTK’nın görsel hafızanın depolanması ve gerektiğinde çağırılmasında rolü olduğu düşünülmektedir.” (11 Şubat 2006 tarihli Cumhuriyet gazetesi, Bilim Teknik ekinden)

“Ve O [Allah], kulları üzerinde Kahir’dir [hükümranlığı sürdürür] ve O, sizin üzerinize koruyucular [bellekler] gönderir. Sonra da sizden birinize ölüm geldiği vakit, elçilerimiz hiç eksik-fazla yapmadan onu vefat ettirirler.” (En’am/61)

Yukarıdaki ayette “Koruyucular” olarak çevirdiğimiz sözcük, orijinal metinde “Hafaza” olarak geçmektedir. Bu sözcüğün kök anlamı “korumak”tır. “Koruyucular” anlamına gelen “Hafaza” ile “bellek” anlamına gelen “Hafıza” sözcüğünün aynı kökten türetilmiş olması özellikle dikkat çekicidir. Görüldüğü gibi, ayet, insan yapısında hafıza işlevini gören hücrelerin [belleklerin] varlığını ispatlamaktadır. Çünkü Allah’ın vefat ettirdiği sırada kullarına göndereceğini bildirdiği “muhafızlar [koruyucular]”, insana takdim ve tehir ettiğini eksiksiz haber veren, bir bakıma, insana kendi hayatının “Z” raporunu çıkartan “bellekler”dir.

“Biz yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmişizdir. Yanımızda çok iyi kaydedip muhafaza eden bir kitap da vardır.” (Kaf/4)

Bu ayet, inkârcıların “Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” şeklindeki bahanelerine verilen cevaptır. İnkârcıların yeniden dirilmeyi alışılmıştan uzak [imkânsız] zannetmeleri, yaratılış gerçeğini ve yaratılışın bütün bölümlerini ayrıntılarıyla bilmemelerinden [bilgisizlikten] kaynaklanmaktadır.

Hayatın bütün sırları keşfedilmiş olsa idi, herhâlde ölümden sonra dirilme de akıllara pek uzak gelmezdi. Ne var ki, Yüce Allah bu sırları bilmekte ve ona göre yaratmaktadır:

De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek ve O, her yaratmayı çok iyi bilir.” (Ya Sin/79)]

Öldükten sonra çürüyüp toprak olanlara ne olduğu, varlıkları nelerin oluşturduğu, onları oluşturan parçalar arasındaki bağların niteliği, bu parçalardan nelerin kaybolup nelerin kaybolmadığı, nelerin şekil değiştirerek mevcut kaldığı [varlıklarını koruduğu] gibi hususlar ancak Rabbimiz tarafından bilinebilecek sırlardır. Rabbimiz varlıklarla ilgili tüm bu hususları noksansız olarak bilmekte, yarattığı hayata ilişkin tüm sırları kendi ilminde bulundurmaktadır. Ayette yaratılışla ilgili tüm bilgilerin korunduğu bildirildiğine göre, insanların öldükten sonra çürüyüp toprağa karışmaları onların kaybolup gittikleri anlamına gelmez. Hayatın bu topraktan [maddeden] yeniden başlaması, daha önce bir kez gerçekleşmiştir ve sürekli gerçekleşmeye devam edip gitmektedir.
Yukarıdaki üç ayeti göz önünde bulundurarak “müstakarr” ve “müstevda” sözcükleri ile ilgili olarak yukarıda verdiğimiz son anlamın açıklaması şu şekilde yapılabilir:
İnsanın yapısında kendisi hakkındaki tüm olayları kayda geçiren bellek hücreleri mevcuttur. Hatta tüm hücrelerin bellek özelliğine sahip olmaları ihtimali de uzak değildir. Bu bellek hücreleri, ölüm anında işlevlerini yerine getirerek vefatın gerçekleşmesini sağlamaktadırlar. Konumuz olan ayetteki “O [Allah], onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir” ifadesinden, bu hücrelerin ölüm sonucu toprağa karışıp yok olmadığı ve Allah’ın insanların tüm hayatlarının kayıtlarını taşıyan bu muhafızların [bellek hücrelerinin] nerede bulunduklarını bildiği anlaşılmaktadır.
Bunun böyle olması, reenkarnasyon ile izah edilmeye çalışılan bazı olaylara yeni bir açıklama imkanı getirmektedir. Bilindiği gibi, dünyaya gelmeden önce başka bir hayat yaşadığını iddia edip o hayatına dair önemli ayrıntılar veren bazı insanlardan bahsedilmektedir. Tenasuh [Ruh Göçü] inancına dayanak yapılmaya çalışılan bu tür vakalar, bir insanın zaman içinde farklı bedenlerde yaşadığına kanıt olarak yorumlanamaz. Çünkü ölen bir insan ne bir daha hayata dönebilir, ne de bir başka insanın bedeninde yeni bir hayata geçebilir. Bunda hiçbir kuşku yoktur. Ancak geçmişte başka hayatlar yaşadığını iddia edenler arasından yalancı, şarlatan veya patolojik kişilikli olmadıkları belirlenenler çıkarsa, bunların durumu nasıl açıklanmalıdır?
Konumuz olan ayette, Rabbimizin her şeyin takipçisi olduğu, hiçbir olgu, olay ve nesnenin O’nun ilmi ve kontrolü dışında bulunmadığı bildirilmektedir. Bu ayetin bizim öngördüğümüz anlamı çerçevesinde olaya şöyle bir açıklama getirilebilir:
Asırlar önce yaşamış bir kişiye ait bellek hücrelerinin sindirim ya da solunum yoluyla herhangi bir kişinin vücuduna girmesi ve orada emaneten durması, o kişinin de bu bellek hücrelerindeki kayıtları kendi geçmişi imiş gibi hatırlayıp anlatması mümkündür.” (Tebyinü’l Kur’an; c. 5, s.31-35)

Bu uzun açıklamalardan sonra Allah’ın izniyle diyebiliriz ki, “Ashab-ı Rakim”, geçmişte yaşamış insanların kaybolmamış ve kaybolmayacak bellek hücrelerini [yazıtları] taşıyan kimselerdir. Ashab-ı Kehf de, sessiz bir ortamda, laboratuarda, stüdyoda, hipnoz yöntemiyle bu insanların taşıdıkları başkasına ait hücreleri deşifre eden, kaybolmadığını, kaybolmayacağını, Rabbimizin her bir şeyi yok olmadan durdurduğunu bilimsel olarak ispat edecek yiğitlerdir.
Şimdi de bu veriler doğrultusunda pasajın diğer paragraflarını tahlil edebiliriz:
10 ve 12. ayetler, Kehf ve Rakim Ashapları hakkındaki anlatımının özeti mahiyetindedir. Ashab-ı Kehf, araştırma yapmak için çalışma mekânlarına yönelirler ve burada çalışmalarını sürdürürler. Bunlar inançlı kimselerdir. Hedeflerine ulaşabilmek için Allah’a yalvarmaktadırlar. Allah bunlara Ashab-ı Rakim’i gönderir. Bunlar, 11. ayetteki “Bunun üzerine Biz, onların kulakları üzerine o büyük mağarada nice yıllar vurduk” ifadesinden anlaşıldığına göre, sessiz, yalıtımlı bir ortamda çalışmalarını yıllarca sürdürürler. Sonra da muvaffak olurlar. Ashab-ı Rakim’in hangi dönemden bellek hücreleri taşıdıklarını öğrenirler. Nihayet bu olay 21. ayette ifade edildiği gibi yeniden dirilmenin büyük kanıtlarından biri olur. H.Yılmaz

Yani, zaman içinde insanlar tarafından ilave edilen ve kıssanın amacını bulandıran her türlü masalsı süsten arınmış olarak.Lafzen, “Doğru yolda onlar(ın seviyesin)i yükselttik [yahut “artırdık”]. M.Esed

Bu hikayeyle ilgili en eski kaynak Suriyeli bir Hıristiyan rahip olan Saruc'lu James'e aittir. James "Mağarada uyuyanların" ölümünden bir kaç yıl sonra M.S. 452 de doğmuştur. Bu olayı geniş ayrıntılarıyla açıklayan hitabe, James tarafından M.S. 474'de veya o sıralarda kaleme alınmıştır. Bu Suryani kaynağı ilk müslüman müfessirlerin eline geçmiş ve İbn Cerir et-Taberi tefsirinde birçok raviden bu kaynağı nakletmiştir. Diğer taraftan aynı kaynak Avrupa'ya ulaşmış ve Yunanca, Latince tercümeleri yayınlanmıştır. Gibbon'un The Declihe and the Fall of Roman Empire (Roma İmparatorluğunun Çöküşü) adlı kitabının 33. bölümünde "Yedi Uyuyanlar" başlığı altında söyledikleri, bizim müfessirlerimizin anlattığı hikayeye o denli benzemektedir ki ikisinin de aynı kaynaktan alındığında şüphe yoktur. Mesela, Yedi Hıristiyan genci, işkence yaparak mağaraya sığınmaya zorlayan kralın ismi, Gibbon'a göre, İmparator Decius'tur. Decius Roma İmparatorluğunu M.S. 249-251 yılları arasında yönetmiştir ve onun dönemi Hz. İsa'yı (a.s) takip edenlere yapılan işkencelerle meşhurdur. Müslüman müfessirlerin kitaplarında ise bu imparatorun adı "Decanus" "Decaus" olarak geçmektedir. Bizim müfessirlerimize göre bu olayın geçtiği yerin ismi "Aphesus" veya "Aphesos"tur. Diğer taraftan Gibbon'a göre bu yerin ismi Ephesos (Efes)'tir. Yani Anadolu'nun batı sahilindeki Roma'nın en büyük limanı ve şehridir. Bu şehrin harabelerini bugün de Türkiye'nin İzmir kentinin 20-25 mil ötesinde görmek mümkündür. (Bkz. Harita: 1). "Mağarada uyuyanların" uyandıkları dönemin imparatorunun adı müslüman müfessirlere göre "Tezusius"tur, Gibbon'a göre ise II. Theodosius'tur. Bu İmparator, Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra M.S. 408-450 yıllarında tahtta bulunuyordu.
İki hikaye arasında o denli benzerlik vardır ki, Mağarada uyuyanların uyandıktan sonra yiyecek almak için şehre gönderdikleri adamın adı müslüman müfessirlere göre "Jamblicha", Gibbon'a göre ise Jamblichus'tur. İki hikayenin ayrıntıları da hemen hemen aynıdır.
İmparator Decius zamanında Hz. İsa'ya uyanların acımasızca işkenceye uğradığı sırada, yedi Hıristiyan genç bir mağaraya sığındılar ve uykuya daldılar. Daha sonra İmparator I. Theodosius'un tahta geçişinin 38. yılında (yaklaşık olarak M.S. 445-446 yıllarında) yani bütün Roma İmparatorluğunun müslüman olduğu bir dönemde uyandılar. O halde mağarada yaklaşık 196 yıl kaldılar.
Bazı oryantalistler, yukarıda anlatılan hikaye ile Kur'an da anlatılan kıssanın aynı olmadığı görüşündedirler. Çünkü onlar Kur'an'da (25. ayet) anlatılan olayın 309 yıl olduğu, oysa bu hikayede olayın 196 yıl olduğu fikrini savunurlar. Bu itiraza 25. açıklama notunda cevap verdik.
Kur'an ile bu Suryani kaynağı arasında birkaç küçük fark vardır. İşte bu nedenle Gibbon, Hz. Muhammed'i (s.a) "cahillikle" suçlamaktadır. Fakat onun kendisine dayanarak bu iftirayı attığı Suryani kaynağı ona göre bile olay bittikten 30-40 yıl sonra bir Suriyeli tarafından ele alınmıştır. Gibbon, bu olayın bir ülkeden diğer bir ülkeye ağızdan ağıza yayılırken nasıl değiştiğini gözönünde bulundurmamaktadır. Bu nedenle bu kaynağı kesin doğru kabul edip aralarında var olan değişiklik nedeniyle Kur'an'ı itham etmek yanlıştır. Böyle bir tutum ancak dini düşünceler hakkında çok önyargılı olan ve mantığın gereklerini bile görmezlikten gelen kafirlerin tutumu olabilir.
"Mağarada Uyuyanlar" olayının geçtiği Ephesus (Efes) şehri, yaklaşık olarak M.Ö. II. yüzyılda kurulmuş ve putperestliğin en büyük merkezi olmuştur. Bu şehrin en büyük putu, Ay tanrıçası Diana idi ve onun bulunduğu tapınak eski dünyanın harikalarından biri olarak kabul ediliyordu. Bu puta tapanların büyük bir bölümünü Anadolulular oluşturmaktaydı.... Roma İmparatorluğu da onu tanrıçalarından biri olarak kabul ediyordu.
Hz. İsa (a.s) dan sonra onun mesajı Roma imparatorluğunun çeşitli bölgelerine ulaşmaya başladığında, Efesli birkaç genç putperestlikten vazgeçtiler ve Allah'ı Rableri olarak kabul ettiler. Tours'lu Gregory, "Meraculorum Liber" adlı kitabında bu Hıristiyan gençler hakkında ayrıntılı bilgiler toplamıştır.
"Onlar yedi gençti. İmparator Decius onların inançlarını değiştirdiklerini öğrenince onlara yeni dinleriyle ilgili sorular sordu. Onlar, İmparatorun İsa'nın dinine tamamen karşı olduğunu bildikleri halde, inandıkları Rabbin yerlerin ve göklerin Rabbi olduğunu ve ondan başka hiç bir ilah tanımadıklarını, aksi takdirde büyük bir günah işlemiş olacaklarını açıkladılar. İmparator buna çok kızdı ve onları öldüreceğini söyledi. Fakat daha sonra onların gençliğini göz önünde bulundurarak, dinlerini değiştirmeleri için üç gün süre verdi. Bu üç gün sonunda inançlarından dönmezlerse öldürüleceklerdi.
Bu yedi genç fırsattan faydalandılar ve şehirden ayrılarak dağda bir mağaraya sığınmak üzere yola çıktılar. Yol üzerinde bir köpek peşlerine takıldı. Onu geri çevirmeye çalıştılar, fakat köpeği peşlerinden ayıramadılar. Sonunda gizlenebilecek bir mağara buldular ve içine gizlendiler. Köpek de mağaranın girişine oturdu. Yorgunluktan derin bir uykuya daldılar. Bu olay M.S. 250 yıllarında meydana geldi. Yaklaşık 197 yıl sonra M.S. 447'de, İmparator II. Theodosius zamanında, tüm Roma İmparatorluğunun Hıristiyan olduğu ve Efeslilerin de putperestlikten vazgeçtiği bir dönemde uyandılar.
Bu dönemde Romalılar arasında, öldükten sonra dirilme ve mahşer günü ile ilgili yoğun bir tartışma gündemdeydi. İmparatorun kendisi de insanların kafasından bu inançsızlığı silmek için bir fırsat gözlüyordu. O denli ki bir gün insanların inançlarını ve düşüncelerini düzeltecek bir ayet, bir mucize sunması için Allah'a yalvarıp dua etti. İşte tam o günlerde "yedi uyuyanlar" mağaralarından uyandılar.
Uyandıktan sonra gençler birbirlerine ne kadar uyuduklarını sormaya başladılar. Bazıları bir gün, bazıları da günün bir bölümü kadar uyuduklarını söylediler. Bir sonuca varamayınca tartışmayı bıraktılar ve gerçek sürenin ne olduğunu Allah'a bıraktılar. Daha sonra arkadaşlarından Jean'ı gümüş paralarla yiyecek almak üzere şehre gönderdiler ve ona tanınmamaya dikkat etmesini zira Efeslilerin onu Diana'nın önünde secde etmeye zorlayacaklarını tenbih ettiler. Fakat Jean şehre indiğinde tüm dünyanın değişmiş olduğunu görerek şaşırdı: "Bütün topluluk Hıristiyanlığa girmiş ve şehirde Diana'ya tapan hiç kimse kalmamıştı. Jean bir dükkana girdi ve birkaç somun ekmek almak istedi. Fakat para olarak verdiği gümüşlerin üstünde İmparator Decius'un resmini gören dükkan sahibi gözlerine inanamadı ve yabancıya bu parayı nereden bulduğunu sordu. Genç adam paranın kendisinin olduğunu söyleyince aralarında bir tartışma başladı. Daha sonra etraflarına büyük bir kalabalık toplandı ve mesele şehrin yöneticisine kadar ulaştı. Yönetici de şaşırmıştı ve parayı aldığı hazinenin nerede olduğunu soruyordu. Fakat genç paranın kendisine ait olduğu konusunda ısrar etti.
Yönetici ona inanmadı, çünkü yaşlılardan hiç birinin tanımadığı yüzyıllar öncesine ait bir paraya gençler sahip olamazdı. jean, imparator Decius'un öldüğünü öğrenince buna hem şaşırdı, hem de sevindi. Kalabalığa önceki gün Decius'un zulmünden kurtulmak için birkaç arkadaşı ile birlikte mağaraya sığındıklarını söyledi. Yönetici çok şaşırmıştı ve arkadaşlarının gizlenmekte oldukları mağarayı görmek isteyerek gencin peşinden gitti. Onların arkasından büyük bir kalabalık da geliyordu. Mağaraya geldiklerinde gençlerin gerçekten de İmparator Decius zamanına ait olduklarını farkettiler. En sonunda İmparator Theodosius'a da haber verildi ve o da mağarayı ziyaret etti. Daha sonra yedi genç mağaraya geri döndüler ve orada son nefeslerini verdiler. Bu apaçık mucizeyi görünce insanların öldükten sonra dirilmeye inançları tekrar güçlendi ve İmpartor mağaranın etrafına büyük bir anıt inşa edilmesi için emir verdi."
Yukarıda anlatıldığı şekliyle mağarada uyuyanların hikayesi Kur'an da anlatılan kıssaya o denli benzemektedir ki, bu yedi gencin Ashab-ı Kehf (Mağarada Uyuyanlar) olduğu kolayca kabul edilebilir. Bununla birlikte bazıları bu hikayenin bir Anadolu şehrinde geçtiği, oysa Kur'an'ın Arabistan dışında gelişen bir olaya değinmediği şeklinde bir itiraz yöneltirler. Bu nedenle, onlara göre, bu Hıristiyan hikayesini Ashab-ı Kehf kıssası olarak kabul etmek Kur'an'ın üslup ve ruhuna aykırıdır. Bize göre bu itiraz yanlıştır. Kur'an, Arapları uyarmak amacıyla Arabistan içinde veya dışında yaşayan Arapların tanıdığı doğru yoldan sapan birçok eski toplulukla ilgili hikayeler anlatır. İşte bu nedenle Kur'an'da Mısır'ın eski tarihine değinilmiştir, oysa Mısır hiç bir zaman Arabistan'ın bir parçası olmamıştır. Sorun şudur: Kur'an'da Mısır tarihine değinilebilirken, neden Arapların Mısır tarihi kadar tanıdık olan Roma ve Roma tarihine değinilmesin? Roma sınırları Kuzey Hicaz'a kadar uzanmıştı ve Arap kervanları hemen hemen bütün yıl boyunca Romalılarla ticaret yapıyordu. Bundan başka doğrudan Roma yönetimi altında olan Arap kabileleri de vardı. Roma İmparatorluğu Araplar için yabancı değildi. Ve bu gerçek, Rûm Suresiyle açığa çıkmıştır. Şöyle bir fikir de akla gelebilir: Mağarada uyuyanlar kıssası, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğini sınamak için Yahudi ve Hıristiyanların kışkırtması ve Arapların hiç bilmediği konularda sorular sormalarını tavsiye etmeleri üzerine Mekke'li müşriklerin Peygamber'e (s.a) yönelttikleri soruya bir cevap olarak da anlatılmış olabilir.
Yani onlar samimiyetle inandıklarında Allah da onların doğru yola olan imanlarını artırdı ve onlara, bâtıla boyun eğmek yerine hayatları pahasına hak yolunda sabır ve sebat etme gücü verdi. Mevdudi

Bu konuşmadan sonra uykuya dalmışlardır. Şimdi onların, uykudaki durumları tasvîr edilecektir. S.Ateş

Mirfak terimi “kişinin yararlandığı şey” anlamını taşımaktadır. Yararlanılan şey somut ya da soyut olabilir; yukarıdaki anlam örgüsü içinde, genç adamların dünyevî olanı terk edip bütünüyle inzivaya çekilmelerini işaret etmek üzere, sözcüğün manevî bir çağrışımla yüklü olduğu aşikardır. M.Esed

Bu Allah'a ibadet eden gençler, sığınmak için dağlara kaçtığında Efes şehri, Anadolu'da putatapıcılığın ve kahinliğin merkezi idi. orada bütün dünyada bilinen ve uzaktan yakından birçok tapıcısı olan Tanrıça Diana'ya adanmış bir tapınak vardı. Efes'in kahinleri, cinleri, muskacıları ve sihirbazları çok meşhur idi ve onların bu karanlık işleri Suriye'ye, Filistin'e hatta Mısır'a dek uzanmıştı. Büyücülüğü Süleyman Peygamber'e (a.s) isnad eden Yahudilerin de bu işte büyük payı vardı. (Ayrıntılar için bakınız. Cyclopaedia of Biblical Literature, "Ephesus" başlığı) Bu doğru insanların, putperestlik ve bâtıl inançlarla dolu bir çevrede nasıl kötü ve zor bir durumda yaşadıkları 20. ayette geçen konuşmalarından anlaşılabilir: "Onlar sizi ellerine geçirirlerse taşlayarak öldürürler, yahut kendi dinlerine döndürürler." Mevdudi

Bu ortak fikir sonucunda, onların şehri terkettikleri ve ölümden ya da dinden döndürülmekten korkarak mağaraya sığındıklarına değinilmemiştir.
Bu, mağaranın ağzının kuzeye baktığını göstermektedir. İşte bu nedenle güneş ışığı mağaraya girmiyordu ve mağaranın yanından geçen biri içerde ne olduğunu göremiyordu. Mevdudi

Yani, hazırlıksız bir seyirci, bu Mağara İnsanları'nı kuşatan atmosferde ilk bakışta derinlikli, sarsıcı, belki uhrevî bir şeyler hisseder ve Allah tarafından seçilmiş kimselerin karşısında olduğunu hemen fark ederdi (Taberî, Râzî, İbni Kesîr, Beydâvî). M.Esed

Yani, "Eğer bir kimse bu yedi genci dışarıdan seyretseydi ve onların aralıklı olarak bir taraftan bir tarafa döndüklerini görseydi, onların uyumadıklarını bilakis kendi kendilerine dinlendiklerini sanırdı."
Allah onları öyle korumuştu ki, hiç kimse mağaranın içine giremedi. Çünkü mağaranın içi zifiri karanlıktı ve köpek mağaranın girişinde gözcülük yapıyordu. Eğer bir kimse mağaranın içine baksa ve onları görseydi, hırsız sanıp hemen dönüp kaçardı. İşte bu nedenle bu kadar uzun bir süre onların sığınakları dış dünyaya gizli kaldı. Mevdudi

Bkz. yukarıda 10. not. - 23 Bize öyle geliyor ki, li-yetesâelû (ki çoğu müfessir buna “birbirlerine sorsunlar diye” anlamını vermiştir) teriminin başındaki li eki amaç bildiren bir ek değil, fakat daha çok lâmu'l-‘âkibe denen ve sonuç bildiren bir ek durumundadır. Buna bağlı olarak yukarıdaki anlam akışı içinde sözkonusu ifadenin “ve ... sormaya başladılar” şeklinde anlaşılması daha doğru olur.

Karş. 2:259; orada da aynı soru sorulmakta ve Allah tarafından yüzyıl için öldürülen sonra yeniden diriltilen adam meselinde aynı düşündürücü cevap verilmektedir. Her iki parçada da soru ve cevabın ifade tarzındaki bu çarpıcı benzerlik, hiç kuşkusuz, bir rastlantı değildir: Her iki meselde dile getirilmek istenen fikirler arasındaki özdeşliği, yani Allah'ın ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarmaya (3:27, 6:95, 10:31, 30:19), hayatı yaratmaya, onu ortadan kaldırmaya ve sonra yeniden var etmeye kâdir olduğunu işaret etmektedir bu. Yukarıdaki ayet, ayrıca, bütünüyle dünyevî algılara bağlı beşerî “zaman” kavramının yanıltıcı, aldatıcı olduğunu îma etmektedir.

Yani, başlarından geçen olayın sadece pratik ve zahirî yanıyla ilgilenen arkadaşlarının tersine, bunlar “uykuya dalma”yla “uyanma” arasında geçen zamanın, ölüm ve ölümden sonra kalkış olgusuna kıyasla tek başına hiçbir anlam ve gerçekliği olmadığını anladılar (karş. 17:52 ve ilgili 59. not). Bu husus, 12. ayetteki “iki bakış açısı” (lafzen, “iki hizip”) ifadesine de açıklık getirmektedir. M.Esed

 

“Uyku” sırasında Mağara İnsanları için zaman duygusu adeta yerinde saydığı için, dış dünyanın değişmediğini, yine kendileri için tehdit edici olduğunu sanıyorlar. Kıssa bu noktada âniden kesiliyor (çünkü, bilindiği gibi, Kur’an hiçbir zaman anlatımın özellikle olay akışıyla ilgilenmemektedir) ve sonraki ayetlerde bunun, ölümü, ölümden sonra kalkışı ve zamanın beşerî algılama tarzı içindeki izafîliğini dile getiren bir temsîl olduğu ortaya konuluyor. M.Esed

Rivâyete göre gönderilen genç, çarşıda alışveriş yaparken, üzerinde elinden kaçtıkları Kral Dakyanus'un adı bulunan paraları verince, halk bu genci hazîne bulmuş sanarak kralın huzuruna götürdüler. Aradan çok zaman geçmiş, kent halkı hırıstiyan olmuştu. Kral da hırıstiyandı. Genç, krala kaçmaları olayını anlatınca kral ve kent halkı Mağaraya gittiler, onları bulup konuştular. Sonra onlar yeniden, ebedî uykuya daldılar. Kral onları Mağaranın içine gömdü ve üstlerine mescid (ma'bed) yaptırdı. S.Ateş

Bu ayetlerde Kehf Ashabı’nın çalışmaları yer almaktadır. Kehf Ashabı, uyguladıkları hipnoz yöntemiyle Rakim Ashabı’nın emaneten taşıdığı yazıtlardaki [bellek hücrelerindeki] geçmişte yaşamış kişiye ait kayıtları deşifre etmektedirler. Böylece hem Kur’an’ın mucizeliği hem de Allah’ın vaadinin hak olduğu ve Kıyamet’te hiç şüphenin olmadığı bilimsel olarak ortaya çıkmaktadır.
Ayetteki “güneşi, onların o büyük mağaralarından sağ yana yöneldiğini, battığı zaman da onları sol yandan keser-geçer göreceksin” ifadesi, bu olup bitenlerin Kur’an açısından konumunu belirtmektedir.
Burada konu edilen güneş, yıldız olan Güneş olmayıp mecaz anlamıyla Kur’an’dır. “Şems [Güneş]” sözcüğünün mecaz anlamıyla Kur’an demek olduğunu daha evvel “Şems” suresinde açıklamıştık. (Tebyinü’l Kur’an; c: 1, s: 499) Evet, burada olup bitenlerin Kur’an ile sağlaması yapılacak olursa, yani olanlar Kur’an büyüteci altında değerlendirilecek olursa, sağ yöne yöneldiği [tam isabetle, hayırlı bir iş yapıldığı] görülecektir. Yok, Kur’an açısından bakılmazsa, bu kez sol yöne kayıp gidecektir [uğursuz, anlamsız bir olay olarak kalacaktır, çalışmalara yazık olacaktır.] “Sağ” sözcüğünün “uğur”, sol sözcüğünün “uğursuzluk” anlamında kullanıldığını daha evvel “Ashab-ı Meymene ve Ashab-ı Meş’eme” başlığı altında detaylı olarak açıklamıştık. (Tebyinü’l Kur’an; c.2 , s. 162-164)

Rabbimiz, Kur’an’da, ileride afak ve enfüsten Kur’an’ın mucizelerinin ortaya çıkacağını bize daha evvel bildirmişti:

Onun hakk olduğu ortaya çıkıncaya kadar, hem afakta [dış dünyada], hem enfüslerinde [kendi içlerinde] ayetlerimizi onlara göstereceğiz. Rabbinin şüphesiz her şeye tanık olmuş olması da yetmedi mi? (Fussılet/53)

Bu konuyla ilgili detay daha evvel Fussılet suresinin tahlilinde verilmişti. (Tebyinü’l Kur’an; c. 6, s. )

18. ayette, Ashab-ı Rakim’in taşıdığı hücrelerdeki hafıza kodlarının deşifre yöntemi bildirilmektedir. Anlaşıldığı kadarıyla, söz konusu kod çözümü işlemi hipnoz yöntemiyle gerçekleştirilecektir. Uyutulmuş olmalarına rağmen görenler tarafından uyanık sanılacak olmaları hipnotik bir duruma işaret etmektedir. Uyudukları halde sağa sola hareket etmeleri de bunu göstermektedir.
19. ayetteki “Ve böylece kendi aralarında soruşsunlar diye onları [yazıt ashabını] gönderdik” ifadesi, Rabbimizin Ashab-ı Kehf’e yaptığı yardımı, yani kendilerine çalışacakları, araştırma yapacakları kişileri buldurduğunu ifade etmektedir.
12 ve 19. ayetin orijinalindeki “
بعثbease” fiili genellikle “diriltti” diye tercüme edilmiştir. Biz ise aynı fiili her iki ayette de “göndermek” anlamıyla çevirmiş bulunuyoruz. Böylece 12. ayettekine “gönderdik”, 19. ayettekilere ise “gönderdik” ve “gönderiniz” şeklinde anlam verdik. Bunun nedeni, Arapça dilbilgisi kurallarının bu anlamı gerektiriyor olmasıdır. Şöyle ki:

بعثBEASE

Bu sözcük lügatte “tek başına veya birisiyle birlikte göndermek” demektir. (Tebyinü’l Kur’an; c. 1, s. 449, 450; Tacü’l Arus; c.3, s. 170, 171. “ba’s” mad.)
Kur’an’a bakıldığında, bu sözcüğün “yeniden diriltme” anlamından çok, “gönderme” anlamında kullanıldığı görülmektedir. Sözcüğün “diriltme” anlamı da aslında “mezardan gönderme” anlamından kaynaklanmaktadır. Ayrıca
Kur’an’da elçi göndermenin “ بعثbease” fiiliyle ifade edildiği bir çok ayet vardır. Biz burada “kişi” ve “gurup” gönderme anlamıyla birkaç ayeti örnek vereceğiz:

Allah, İsrailoğuları’ndan söz almıştı. İçlerinden on iki nakip [müfettiş/başkan] göndermiştik. Ve Allah demişti ki: “Ben, muhakkak sizinle beraberim. Namazı ikame eder, zekâtı verir, peygamberlerime iman eder, onları destekler ve Allah’a güzelce borç verirseniz, ant olsun ki sizin günahlarınızı örteceğim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere girdireceğim. İşte sizden her kim de bundan sonra küfrederse, gerçekten dosdoğru yoldan sapmış olur. (Maide/12)

Ve eğer ikisinin [karı-kocanın] arasının açılmasından korktuysanız bir hakem onun [erkeğin] yakınlarından, bir hakem de onun [kadının] yakınlarından kendilerine gönderin. Bu ikisi [iki hakem] gerçekten barıştırmak isterlerse, Allah onların [karı-kocanın] arasında geçim verir. Şüphesiz Allah, Alîm’dir, Habîr’dir. (Nisa/35)

De ki: “O, üstünüzden ve ayaklarınızın altından azap göndermeye yahut sizi fırkalara ayırıp kiminizin kiminize hıncını tattırmaya gücü yetendir.” Bak, onlar iyice anlasınlar diye ayetlerimizi nasıl evirip çeviriyoruz [inceden inceye açıklıyoruz]. (En’am/65)

İşte o ikisinden birincisinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik de onlar, evlerin aralarına girip araştırdılar. Ve o yerine getirilmesi gereken bir vaat idi. (İsra/5)

Ve eğer çıkışı isteselerdi, kesinlikle onun [çıkış] için bir takım hazırlık yaparlardı. Fakat Allah, onların gönderilmelerini hoş görmedi de onları yoldan alıkoydu. -Ve “oturun oturanlarla beraber” denildi.- (Tevbe/46)

19 ve 20. ayetlerde, taşıdıkları hafıza hücreleri deşifre olanlardan aynı çağda yaşamış iki grubun tespit edildiği ve hipnotize edilmiş bir durumdayken birbirlerine soru yönelterek konuştukları nakledilmektedir.
Bu iki grup Yazıt ashabı, suçluların taşlanarak öldürüldükleri dönemin kayıtlarını taşımaktadırlar. Kendilerinde taşıdıkları geçmiş döneme ait hafıza hücrelerinden dolayı her iki grup da sanki o çağda yaşıyormuş gibi davranmaktadırlar; yani o günkü şartların devam ettiğini sanmaktadırlar. H.Yılmaz 

 

Yani, Mağara İnsanları hakkındaki bu kıssayı anlatmak ve özellikle Kur’an'ın kendine has üslubu içinde kıssayı temsîlîleştirmek suretiyle.

Lafzen, “onlar hakkında [başkalarına] bilgi verdik”.

Lafzen, “onların durumunu (emruhum) aralarında tartıştıkları zaman;” Mağara İnsanları kıssasının, tartışmalara ve birbiriyle çatışan yorumlara yol açarak insanların zihnini uzun zaman meşgul ettiğini îma eden bir ifade. Sonraki cümle Allah'ın insanların dikkatini Kur’an'ın muhtevası içinde niçin bu kıssaya çektiğini açıklamaktadır.

Bizce, hem burada, hem de sonraki cümlede “görüşleri genel kabul gören kimselerin (ellezîne ğalebû ‘alâ emrihîm)” mescid yapılması yolundaki önerilerine ilişkin atıfta geçen, ‘aleyhim (lafzen, “onların üzerine”) tabirinin anlamı budur. M.Esed

Mağaradakilerin uykularının sırrı, içlerinden biri yiyecek almak üzere Efes'e inip İmparator Decius döneminin parasını verdiğinde açığa çıkmıştır. Dünya değiştiğinden, o doğal olarak ilgiyi çekmişti. Çünkü iki yüz yıl öncesinin kıyafetlerini giymişti ve günün lehçesinden farklı bir aksanla konuşuyordu. Bu iki yüz yıl boyunca dil, kültür, kıyafetler vs. gibi birçok şey değişmişti. Süryani kaynaklara göre böylece dükkan sahibi ona güvensizlikle bakmış ve onun eski bir hazine kazdığından şüphelenmiştir. Hemen sonra dükkan sahibi bazı komşularını çağırdı ve onu yöneticilerinin huzuruna çıkardılar. Yöneltilen sorular üzerine onun, imanlarını korumak için 200 yıl önce şehirden kaçan Hz. İsa'nın takipçilerinden biri olduğu anlaşıldı. Topluluğun büyük bir çoğunluğu Hıristiyanlığı kabul ettiği için haber şehirde hemen yayıldı ve büyük bir kalabalık Hıristiyan Roma yöneticileriyle birlikte mağaraya vardı. İşte o zaman mağaradakiler yaklaşık iki yüz yıl uyuduklarını anladılar. Daha sonra Hıristiyan kardeşlerini selamlayıp yere uzandılar ve ruhları bedenlerinden ayrıldı.
Süryani kaynağına göre bu olayın meydana geldiği dönemde Efes'te tekrar diriliş ve ahiretle ilgili ateşli tartışmalar hüküm sürüyordu. Her ne kadar halk Roma İmparatorluğunun etkisiyle Hıristiyanlığı kabul etmişse de, şirk ve Romalıların putperestliğinin izleri ve Yunan felsefesinin etkisi hala güçlü idi. Bu nedenle Hıristiyanlığın ahiret inancına rağmen, birçok kimse ahireti inkar ediyor veya en azından bu konuda şüphe duyuyordu. Bunun yanısıra şehrin büyük bir çoğunluğunu meydana getiren Yahudilerin Saduki mezhebi ahireti inkar ediyor ve buna Tevrat'tan dayanaklar bulmaya çalışıyordu. Buna karşı Hıristiyan alimleri bu inançları reddeden kesin bir görüş de öne süremiyorlardı. O denli ki Matta, Markos, Luka'nın Hz. İsa'ya (a.s) atfettikleri birbirine karşıt tartışma ve polemikler, Hıristiyan alemlerince bile çok zayıf kabul ediliyordu. (Bkz. Matta 22: 23-33, Markos 12: 18-27, Luka 20: 27-40) Bu nedenle ahirete inanmayanlar üstün durumdaydılar, hatta müminler bile bu konuda şüpheye düşüyorlardı. İşte bu sırada mağarada uyuyanlar diriltildiler ve öldükten sonra dirilmenin apaçık bir delili olarak bu tartışmalardaki teraziyi müminler tarafına çevirdiler.
Konunun gelişinden bunun Hıristiyanlar arasında doğru kimselerin söylediği bir söz olduğu anlaşılmaktadır. Onlar uyuyanların olduğu gibi kalması için mağaranın girişine bir duvar yapılması gerektiği görüşündeydiler. Çünkü onların derecesini, konumunu hakettikleri mükafatı ancak ve sadece Rableri bilebilirdi.
"Onların işine galip gelenler", doğru yoldaki Hıristiyanların istedikleri gibi davranmalarına izin vermeyen Romalı yöneticiler ve Hıristiyan kilisesinin rahipleriydi. Çünkü beşinci yüzyılın ortalarında sıradan insanlar, özellikle Hıristiyanların Ortodox olanları şirke bulanmış, azizlere ve mezarlara tapar olmuşlardı. O denli ki, mağarada uyuyanların dirilmesinden bir kaç yıl önce M.S. 431 de Efes'de bütün Hıristiyan aleminin temsilcilerinden oluşan bir konsül toplanmış ve orada İsa Mesih'in ilahlığına ve Allah'ın annesi olarak Hz. Meryem'in de Hıristiyan kilisesinin iman maddeleri arasına katılmasına karar verilmişti. Eğer M.S. 431 yılını göz önünde bulundurursak, "meseleye galip gelenler"le dini ve siyasi ipleri elinde tutan kilise önderlerinin ve hükümet adamlarının kastedildiğini anlarız. Gerçekte bunlar şirkin temsilcileri ve mağarada uyuyanların yanına bir ibadethane, bir mescit inşa edilmesine karar veren kimselerdi.
Ne yazık ki bazı müslümanlar, bu ayetten yola çıkarak Kur'an'ın, doğru kimselerin ve azizlerin mezarlarına anıtlar, türbeler, mescitler, tapınaklar inşa etmeye izin verdiğini sanmaktadırlar. Gerçekte Kur'an, diğerlerine galip gelerek, tekrar dirilişin ve ahiret hayatının birer sembolü olan mağarada uyuyanların etrafına bir mescit, bir tapınak inşa eden zalimlerin sapıklığına değinmektedir. O zalimler bu iyi fırsatı kötüye kullanmışlar ve Şirk'i uygulamak için başka araçlar icad etmişlerdir.
Peygamber (s.a) bunu açıkça yasaklamışken, bir kimsenin bu ayetten salih insanların mezarları üstüne mescid yapmanın helal olduğunu nasıl çıkarabileceğini anlamak imkansızdır.
1) "Allah'ın laneti, mezarları ziyaret eden kadınların, onları mescid edinenlerin ve oralarda mum yakanların üzerine olsun." (Ahmet ibn Hanbel, Tirmizi, Ebu Davud, Nesei, İbn Mace)
2) "İyi bilin ki sizden önce geçen ümmetler peygamberlerinin kabirlerini mescit edinmişlerdir. Sakın siz kabirleri mescid edinmeyin. Ben size bunu nehyediyorum." (Müslim)
3) "Allah'ın laneti peygamberlerinin kabirlerini mescid edinen Yahudi ve Hıristiyanların üzerine olsun." (Ahmet İbn Hanbel, Buhari, Müslim, Nesei)
4) "İnsanlar ne garip davranıyorlar: Aralarından salih bir insan ölse, onun kabri üzerine mescit inşa ediyorlar ve içine de resimler çiziyorlar. Onlar kıyamet gününde Allah indirde yaratıkların en şerlileri olacaklardır." (Ahmed İbn Hanbel, Buhari, Müslim, Nesei)
Yukarıda değindiğimiz Nebevi hadislerden, kabirlerin mescit edinilmesinin haram olduğu anlaşılmaktadır. Kur'an, Hıristiyan rahiplerinin ve Romalı yöneticilerin bu günahkar tutumuna sadece bir tarihi gerçek olarak değinmiş ve bu davranışı hoş karşılamamıştır. Bu nedenle Allah'dan korkan hiç kimse, bu ayetten yola çıkarak kabirler etrafına mescit inşa edilmesi fikrini savunamaz.
Burada, 1834 de Discoveries in Asia Minor (Anadolu'da Araştırmalar) adlı eserini yayınlayan Rev. T. Arundell'in bir sözüne değinmek yerinde olacaktır. Arundell, eski Efes kenti harabeleri yakınında Meryem Ana ve Yedi Uyuyanlar Anıtının kalıntılarını gördüğünü söyler. Mevdudi

Bu ayette Rabbimiz, Kehf Ashabı’nı niye devreye sokup onlara araştırma yaptırdığını açıklamaktadır. Rabbimizin Yazıt Ashabı’ndaki emanet hücrelerde kayıtlı bilgileri Allah'ın ba's, haşr ve neşr ile ilgili vaadinin hak ve gerçek olduğunu anlasınlar diye ortaya çıkarıp herkesin duymasını, bilmesini sağlayacağı anlaşılmaktadır.
Böyle bir çalışmayı sürdüren yiğitler, kendi aralarında bu çalışmadan sonra neler yapabileceklerini tartışmaktadırlar. Bazısı bunu fazla büyütmeden sürdürmeyi düşünürken bazısı da -ki bunların dediği olacaktır- bunların üzerine bir mescit [boyun eğilen, ikna edilen bir yer; yani bu konuyu herkesle paylaşarak ve sürekli olarak yaparak bu konuda herkesi ölümden sonra dirilmeye inandıran, bunu herkesin gözüyle görmesini sağlayan bir okul] yapmaya karar verirler. H.Yılmaz

Seyekûlûn ifadesindeki gelecek zaman kipiyle, bir kere daha, sözkonusu kıssanın menkıbevî karakterine işaret edilmekte ve bu konuda ayrıntılara inen bütün spekülasyonların kıssanın temsîl edici, ahlakî mesajıyla bağdaşmadığı îma edilmektedir.

Yani, Mağara İnsanları hakkında ancak, onların kıssalarından çıkarılacak aşikar dersi insanlara ulaştırmak üzere konuşun: yukarıda 21. ayetin ilk paragrafına ilişkin bir atıftır bu. M.Esed

 

Hemen hemen bütün müfessirlere göre, bu ara pasaj (23-24. ayetler) öncelikle, bazı müşrik Kureyşliler tarafından kendisine Mağara İnsanları'nın akibeti konusunda soru yöneltilen Hz. Peygamber'e hitab etmektedir. Rivayete göre, Hz. Peygamber bu sorulara karşı “Cevabını size yarın vereceğim” demiş; bunun üzerine vahiy, Allah'ın, Hz. Peygamber'in bu tavrını tasvib etmediğinin bir işareti olmak üzere geçici olarak durdurulmuştur. Bu öğüt, Hz. Peygamber'le birlikte bütün müminlere hitab eden genel bir ilkeyi ifade etmektedir.M.Esed

Bu, bir önceki ayetle olan ilgisi nedeniyle buraya konulmuş bir parantez içi konudur. Bir önceki ayette Mağarada Uyuyanların sayısını yalnız Allah'ın bilebileceği ve bu tür konularda yapılan araştırmaların anlamsız olduğu belirtilmşiti. Bu nedenle insan önemsiz şeyleri araştırmaktan ve bunlarla ilgili tartışmalara girmekten kaçınmalıdır. Bu parantez içi cümlede Peygamber (s.a) ve müminlere kendi yararlarına şöyle bir emir verilmesine neden olmuştur: Hiç bir zaman "bu işi yarın yapacağım" demeyin, çünkü onu yapıp yapamayacağınızı bilemezsiniz. Siz ne gaybı bilebilirsiniz, ne de her şeyi yapmaya gücünüz yeter. Eğer unutarak ve yanılarak böyle bir şey söylemişseniz hemen Allah'ı anın ve "inşaallah" deyin. Bunun yanısıra siz "yapacağım" dediğiniz işte sizin için bir hayır olup olmadığını da bilmiyorsunuz. Belkide ondan daha hayırlı bir iş yapabilirsiniz. Bu nedenle Allah'a güvenmeli ve "Umulur ki Rabbim beni bu meselede doğru yola daha yakın bir şeyle bana hidayet verir" demelisiniz. Mevdudi

Yani sayıları üzerinde ihtilâf edenler, uyuma süreleri üzerinde de ihtilâf ettiler. Kimi onların üçyüz yıl uyuduğunu söylerken, kimi de üçyüz dokuz yıl uyuduklarını söyledi. Âyetin güçlü anlamı budur. Eğer söz, sayıları ve uyuma süreleri üzerinde görüş ayrılığına düşenlerin söyledikleri sözleri değil de orijinal vahiy ise, yani Mağaradakilerin ne kadar uyuduklarını bildiren vahiy ise, dokuz fazlasıyle üçyüz yıl Mağarada kaldıkları anlatılmış olur. Güneş takvîmine göre 300 yıl, Ay takvîmine göre 309 yıl eder. S.Ateş

Bu ifade, açıktır ki, 22. ayetin ilk paragrafında bahsedilen “gereksiz tahminler”le, yani 22. ayette geçen “onların sayısını en iyi Rabbim bilir” ve 26. ayetteki “Onların [orada] ne kadar kaldığını en iyi Allah bilir” ifadeleriyle reddedilen tahminlerle bağlantılıdır. Bu görüş özellikle Abdullah İbni Mes‘ûd'un görüşüdür ki, bizim yukarıda parantez içinde açıklayıcı ilaveler olarak verdiğimiz ifadelerin (“[bazıları] ... kaldı[ğını ileri sürüyor] ve kimileri de [bu sayıya]”), ismi geçen zatın kendi Kur’an nüshasında Kur’an'ın orijinal ifadeleri olarak yer aldığı rivayet edilmektedir (ama, bizce, bunlar muhtemelen İbni Mes‘ûd'un ilave ettiği açıklayıcı kenar notlarıydı). İbni Mes‘ûd'a izafe edilen görüş Katâde ve Matar el-Verrâk tarafından da paylaşılmaktadır (Taberî, Zemahşerî ve İbni Kesîr). Bizim çevirideki açıklayıcı ilavelerimiz de (“bazıları ... ileri sürüyor”) İbni Mes‘ûd'un bu açıklayıcı kenar notlarında geçen kâlû (“dediler”) ifadesine dayanmaktadır. M.Esed

Bu cümle, parantez içi bölümden hemen önceki konu ile ilgilidir. "Bazıları 'onlar beş kişidir altıncıları köpektir' derler...." Bazıları 'onlar mağarada üçyüz yıl kaldı derler', bazıları da (bu hesaplanan süreye) dokuz yıl ilave ederler." Biz 300 ve 309 yıllık sürelerin Allah'ın kendi sözü olarak değil, başkalarının bu konuyla ilgili kendi görüşleri olarak Kur'an'da belirtildiği görüşündeyiz. Bu görüş bir sonraki cümleye dayanmaktadır: "Onların ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir." Eğer 25. ayetteki sözler Allah'ın kendi sözü olsaydı, bu cümle anlamsız olurdu. Hz. Abdullah ibn Abbas (r.a) da bunun Allah'ın sözü değil, hikayenin bir parçası olarak burada yer aldığını söylemiştir. Mevdudi

Bu ayet grubunda, Kehf Ashabı’nın kendi aralarında Ashab-ı Rakim ile ilgili bulgular hakkındaki fikir teatileri dile getirilmiştir. Bu konuşmadan, söz konusu kişilerden kimisinde üç, kimisinde dört, kimisinde beş, kimisinde de altı farklı kişinin bellek hücresi olduğu; bu hücrelerde bir köpekle ilgili bilgilerin de bulunduğu; söz konusu hücrelerin üç yüz yıl evvele ait olduğu; hatta bir kişideki emanet belleklerin sayısının dokuza çıkarıldığı anlaşılmaktadır.
25. ayetin başındaki “ وvav” edatı 22. ayetin üzerine atıf olup bağımsız bir cümle değildir. Bu durumda, söz konusu ifade onlara dair Rabbimizin bir beyanı değil, Ashabı Kehf’ten bir nakildir.
Rabbimiz daha sonra “Onları ancak pek az kimse bilir. Bu sebeple onlar hakkında zahir olan şeyden başkası ile bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında onlardan kimseye de bir şey sorma! Ve hiçbir şey için, ‘Allah'ın dilemesi dışında, şüphesiz ben yarın onu yapacağım’ deme. Ve terk ettiğin vakit Allah'ı an ve ‘Umarım Rabbim beni, doğruya bundan daha yakın olana eriştirir’ de!” ifadesiyle, “Hiçbir şey hakkında ‘inşaallah’ demedikçe, yani Allah'ın bu söz hususunda sana müsaade etmeyi dilemesi müstesna, ‘ben bunu mutlaka yapacağım’ deme!” diye ihtar etmiştir. Bu ihtardan, bir elçinin din konusunda kendiliğinden ve canının istediği zaman bir işi yapmasının ve bir söz söylemesinin söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır.
Her şey Allah’ın meşîetine bağlıdır. O, ister yaratır, ister yaratmaz. Kur’an’a bakıldığında, Allah’ın tüm tasarruflarının bizzat Kendisinin “Meşiet”ine bağlı olarak ifade edildiği görülmektedir.

Ayetteki “Bu sebeple onlar hakkında zahir olan şeyden başkası ile bir münakaşaya girişme ve bunlar hakkında onlardan kimseye de bir şey sorma!” ifadesiyle, ciddi meselelerde tahminle hüküm verilmemesi istenmektedir. Bir olayın bilgiye esas olması için çok kati kanıtların mevcut olması gerekmektedir. Doğru olan tutum, kesin kanıtlar ile bilinmeyen şeylerin Allah’a havale edilmesidir.
Surenin başında, bu ayetlerin inişiyle ilgili olarak, Resulullah’a sorular sorulduğu, onun da “inşallah” demeden “yarın cevaplayacağım” dediği, ancak vahyin on beş gün geciktiği ve bu ayetin ondan sonra indiğinin anlatıldığı nakillerden örnekler vermiştik. Başta uzun uzadıya yer aldığı ve meseleye ihtiyatla yaklaştığımız için bu nakillerin tekrarına gerek duymuyoruz. H.Yılmaz

Bu ayet Rakim Ashabı’nın hakkında fikir yürütenlere bir öneridir. Bu konuya ait kesin bilgiler henüz gayb mesabesindedir. Bu konu, araştırmaya, çalışmaya açıktır. Araştırmalar sürdükçe gelişmeler sağlanacak, daha net bilgilere, sağlam sonuçlara ulaşılacaktır. H.Yılmaz

Râzî'ye göre, büyük Kur’an müfessiri Ebû Müslim el-İsfehânî'nin bizim 2:106 üzerine 87. notumuzda tartıştığımız “nesih (yürürlükten kaldırma) öğretisi”ni reddederken dayandığı ayetlerden biri de buydu. M.Esed

Kur'an mağarada uyuyanlar kıssasını anlattıktan sonra, surenin nazil olduğu dönemde Mekke'li müslümanların durumunu yorumlamaya başlar.
Bu, asla Peygamber'i (s.a) Mekke'li müşrikleri memnun etmek için Kur'an'da bazı değişiklikler yapmaya niyetlendiği (Allah korusun) ve onun böyle şeye yetkisi olmadığını belirten bir uyarı almasına neden olacak şekilde Kureyş liderleri ile bir uzlaşma yapmayı düşündüğü anlamına gelmez. Bu uyarı, görünüşte Peygamber'e (s.a) hitap ediyor olmasına rağmen gerçekte kafirlere böyle bir uzlaşma ümidi beslememelerini söylemektedir: "Gönderdiğimiz Rasûlün Kur'an'da herhangi bir değişiklik yapmakla yetkili olmadığını kesinlikle anlamalısınız, çünkü o ancak kendisine vahyolunanı aktarmakla sorumludur. Eğer onu kabul etmek istiyorsanız, Alemlerin Rabbinden vahyolunduğu şekliyle tümünü kabul etmek zorundasınız.
Eğer inkar etmek istiyorsanız, edebilirsiniz, fakat sizi memnun etmek için onda en ufak bir değişiklik yapılmayacağını anlamalısınız." Bu, kafirlerin sürekli tekrarladıkları şu soruya verilen cevaptır: "Ey Muhammed! Eğer senin davetinin tümüne inanmamız gerektiği konusunda ısrar ediyorsan, onda atalarımızın adet ve inançlarını destekler nitelikte bazı değişiklikler yap ki senin davetini kabul edelim. Bu bir uzlaşma teklifidir ve ancak bu halkımızı bölünmelerden kurtaracaktır." Kafirlerin bu isteğine Kur'an'ın çeşitli yerlerinde değinilmiş ve bu isteğe aynı cevap verilmiştir: "Apaçık ayetlerimiz onlara okunduğunda, bize kavuşmayı ummayanlar derler ki: "Başka bir Kur'an getir veya onda bazı değişiklikler yap' ...." (Yunus: 15) Mevdudi

Bu ayet hk. bir açıklama için bkz. 6:52 ve ilgili 41. not. - 37 Lafzen, “İşi (emr) [iyi ve doğru olanı]n sınırlarını aşmak [ya da “tecavüz etmek”] olan ...”Bkz. 2. sure, 7. not. Zemahşerî ve Râzî, eğfelnâ fiilini, Kur’ânî öğretiyle uyum içinde, “duyarsız ya da ilgisiz bulduğumuz kimse” olarak tefsir etmişlerdir. (Ayrıca bkz. 14:4 hk. not 4.) M.Esed

Yahut: Kalbinin, kendisini, bizi anmaktan alıkoyduğu. En'âm Sûresinin 52 nci âyetinde de işâret edildiği üzere bazı Kureyş ileri gelenleri, yoksul kişilerle bir arada bulunmaya tenezzül etmiyorlardı. Bunları yanından kovduğu takdirde gelip Hz. Muhammed'le konuşacaklarını söylemişlerdi. Onların müslüman olmasını çok isteyen peygamber Aleyhisselâm da o adamlar geldiği zaman, bu yoksul müslümanların dışarı çıkmasını bir an için düşünmüş olmalı ki bu âyet de, kendisini böyle bir şey yapmaması konusunda uyarmaktadır. S.Ateş

Bu sözler Peygamber'e (s.a) hitap eder görünmektedir, fakat aslında Kureyş ulularını kastetmektedir. İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadise göre Kureyşli büyükler, Peygamber'e (s.a), çoğunlukla onun yanında bulunan Bilal, Süheyb, Ammar, Habbab, İbn Mesud ve benzeri kimselerle oturmalarının şereflerini düşürdüğünü ve onları yanından gönderirse davetini öğrenmek için Peygamber'in meclisine katılabileceklerini söylerlerdi. Bunun üzerine Allah (c.c) şu ayeti indirdi.: "Nefsini sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber tut. Gözlerin onlardan başka yana sapmasın." (Kureyş büyüklerinin, zenginlerinin gelip senin yanına oturabilmesi için bu samimi, fakat fakir insanlardan yüz çevirmek mi istiyorsun?) Bu ayet Kureyşlilere şöyle demektedir: "Sizin zenginliğiniz, ihtişamınız ve gururlandığınız debdebenizin Allah ve Rasûlü katında hiç bir değeri yoktur. Bilakis bu fakir insanlar onların gözünde daha değerlidir. Çünkü onlar samimidirler ve her an Allah'ı anarlar." Nuh'un (a.s) gönderildiği kavmin büyüklerinin tutumu da aynı idi." Hz. Nuh'u kavmi böyle tenkit etmiştir: "Sana bizim basit görüşlü ayaktakımlarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz." Hz. Nuh'ta onlara şöyle cevap vermişti: "Ben iman edenleri yanımdan kovacak değilim. Sizlerin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için 'Allah onlara bir hayır vermeyecek' de demem. Allah onların içlerinde olanı daha iyi bilir" İzah için bkz. Hud: 27-31, En'am: 52, Hicr: 88.
Yani, "onun söylediklerine aldırma, ona itaat etme, onun isteklerini yerine getirme ve onun emirlerine uyma."
Arapça metin "Haktan dönen, bütün sınırları aşan ve burnunun doğrultusunda giden" anlamına da gelebilir. Her iki durumda da sonuç şudur: "Allah'tan gafil olan ve arzularının kölesi olan bir kimse kaçınılmaz bir şekilde bütün sınırları aşacak ve aşırılığın kurbanı olacaktır. Bu nedenle ona itaat eden kimse de aynı yolu izleyecek ve onun arkasından sapıklığa devam edecektir. Mevdudi

 

 

Râzî, ez-zâlimûn (lafzen, “zalimler”) ifadesini böyle tefsir etmektedir.

Bizim, çeviride “dalga dalga yükselen alev katmanları” ifadesiyle aktardığımız sürâdik tabiri sözcük anlamıyla çadırın tentesi ya da dış örtüsü demektir; burada ise günahkarları çepeçevre kuşatacak olan “alev/duman katmanları” anlamındadır (Zemahşerî): onların cehennem azabından kurtulmayacağını dile getiren sembolik bir ifade tarzı (Râzî). M.Esed

Bu ayet, Mağarada Uyuyanlar kıssasının kafirlere şu dersi vermek için anlatıldığını açığa çıkarmaktadır. Bu Rabbinizden gelen gerçektir: Dileyen kabul eder, dileyen reddeder. Fakat insanlar, Mağarada Uyuyanların inançlarından hiç bir taviz vermedikleri gibi Hak'dan da hiç bir taviz verilmeyeceğini anlamalıdırlar. Onlar inandık ve "Bizim Rabbimiz, yerlerin ve göklerin Rabbidir" diye ilan ettikten sonra Tevhid ilkesinden hiç bir taviz vermemişlerdir. Bu açıklamadan sonra onlar kavimleriyle hiç bir uzlaşma girişiminde bulunmamışlar, aksine şöyle demişlerdir: "Biz O'nu bırakıp da başka ilahları kabul etmeyiz. Çünkü böyle yaparsak biz saçma bir şey söylemiş oluruz." Bundan sonra kavimlerinden ve onların ilahlarından ayrılıp yanlarına hiç bir azık almaksızın mağaraya sığınmışlardır. Bundan sonra uyandıklarında tedirgin oldukları tek nokta, kavimlerinin kendilerini inançlarından dönmeye zorlamaları idi. Bunlara değindikten sonra Kur'an Peygamber'e (s.a) şöyle hitap eder. (Aslında bu sözler İslam düşmanlarını hedef almaktadır): "Müşriklerle ve kafirlerle bir uzlaşma yapmak söz konusu değildir. Kabul etsinler, etmesinler, sen onlara Hakkı tebliğ et. Eğer kabul etmezlerse kendileri kötü bir sonla karşılaşacaklardır. Hakkı kabul edenlere gelince, onlar (ister genç, ister fakir ve zayıf kimseler, ister köle, isterse işçi olsunlar) Allah katında gerçek değere sahip olan kimselerdir ve sadece onlara ikram olunacaktır. Bu nedenle sen onlardan yüz çevirip, dünya nimetlerinin çoğuna sahip olsalar bile Allah'dan gafil ve arzularının kölesi olan zenginleri tercih etmemelisin."
" " kelimesi sözlükte bir çadırın kenarları anlamına gelir. Fakat burada cehennem hakkında kullanıldığında duman ve sıcaklığın ulaştığı cehennemin dış sınırları anlamına gelmektedir. Bazı müfessirlere göre bu, gelecek zamana delalet etmektedir. "... Onun dumanı onları çepeçevre kuşatacaktır." Yani ahirette cehennemin dumanı onları kuşatacaktır. Fakat biz onun dumanının, hakdan sapan zalimlerin bu dünyada iken kuşattığı ve onların bu dumandan kurtulamayacakları görüşündeyiz.
" " kelimesinin bir çok sözlük anlamı vardır. Bazılarına göre bu "kalın yağ tortusu"; bazılarına göre yeryüzündeki şeylerin buharlaşması sonucu oluşan "lav"; bazılarına göre de "eritilmiş maden" bazılarına göre ise "irin ve kan" anlamına gelir. Mevdudi

Bu ayet grubunda, surenin nazil olduğu dönemde Mekkeli müslümanların durumlarından söz edilmektedir. Rabbimiz elçisine şu direktifi vermektedir: “Kur’an’dan sapma, başka bir yol izleme, bu kitabın gereği ile amel etmeye devam et!”
Bu direktiften sonra, Allah’ın sözlerinin değiştirilemeyeceği ifade edilerek Mekke müşriklerine “Gönderdiğimiz elçinin Kur’an’da herhangi bir değişiklik yapma yetkisi yoktur, yapmaz ve yaptırtmayız. O, ancak kendisine vahyolunanı aktarmakla sorumludur. Eğer inanacaksanız böyle inanacaksınız; inkâr edecekseniz de serbestsiniz” şeklinde bir mesaj verilmektedir.
Hatırlanacağı üzere, bu mesajı içeren bir pasaj da Yunus suresinde yer almıştı:

Ve ayetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar; “Bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir!” dediler. De ki: “Onu nefsimin [kendimin] öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.
De ki: “Allah dileseydi, ben onu [Kur’an’ı] size okumazdım ve O [Allah], onu [Kur’an’ı] size bildirmemiş olurdu. Ben de ondan [Kur’an’dan] önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Yunus/15- 16)

Yunus suresine ait yukarıdaki pasajda Rabbimiz, Kur’an’ın değiştirilmesi talebinde bulunan müşriklere, şayet iyice düşünür ve akıllarını kullanırlarsa, Peygamber'in tebliğ ettiği Kur'an'ın Allah’tan başkasının sözü olamayacağını kesinlikle anlayacaklarını söylemektedir. Müşriklere verilen bu cevap aynı zamanda Kur’an’ın inananların kalplerindeki yerini de pekiştirmektedir.
Esbab-ı nüzul nakillerinde, Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden Abdullah b. Ümeyy el-Mahzumî, Velid b. Muğire, Mukevvir b. Hafs, Amr b. Abdullah b. Ebi Kays el-Amiri ve As b. Amir b. Hişam adlarındaki beş kişinin peygamberimizden kendi akıllarına uygun, onların ilâhlarını reddetmeyen, onlara ne yapacaklarını bildirmeyen ve istediklerinde duruma göre değiştirilebilen bir başka Kur’an getirmesini istedikleri, bu ayetlerin de bu talep üzerine indiği haberi yer almaktadır. (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)
Yunus/15-16’nin tahlili daha evvel Yunus suresinde yapıldığından, detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 4 s: 513, 514 ) okunmasını öneriyoruz.
Konumuz olan Kehf/28’de açıklananlar ise En’am/51, 52’de açıklanan ilkelere benzemektedir.

Ve Rabblerinin huzurunda haşr edileceklerinden korkanları, takvalı davranmaları için onunla [sana vahyedilenle] uyar. Onların O’nun astlarından Yakın Kimseleri ve şefaatçileri yoktur.
Ve Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rabblerine dua eden kimseleri kovma. Onların hesabından sana hiçbir şey [sorumluluk] yoktur, senin hesabından da onlara hiçbir şey yoktur. Ki onları kovup da zalimlerden olasın! (En’am/51, 52)
“Esbab-ı Nüzul” kayıtları, bu ayetlerin iniş sebebi hakkında da yine aynı olayı zikretmektedir:
Abdullah İbn Mesûd'un şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Kureyş'ten bir topluluk Resûlullah (s.a.s)'a uğramışlardı. O sırada Hz. Peygamber'in yanında, müslümanların zayıf ve fakirlerinden olan Süheyb, Habbâb, Bilâl, Ammar ve başkaları bulunuyordu. Bunun üzerine onlar "Sen, kavminden vazgeçerek bunları mı tercih ettin? Biz bunlara mı tâbi olacağız? Onları yanından kov! Onları kovarsan belki o zaman sana uyarız" deyince Hz. Peygamber [s.a.s]: "Ben, mü'minleri kovan bir kimse değilim" dedi. Kureyş: "O hâlde biz geldiğimizde onları yanından kaldır; biz kalkıp gittiğimizde ise, istersen onları yanında oturt!" deyince de, Hz. Peygamber onların iman etmelerini ümid ederek: "Olur" dedi. Rivayet olunduğuna göre Hz. Ömer, Hz. Peygamber'e: "Bir yapsan da, böylece baksak nasıl olacaklar!" dedi. Sonra bu Kureyşliler bu hususta ısrar edip, Hz. Peygamber'e: "Bu konuda bizim için bir yazı yazsan!" dediklerinde, Hz. Peygamber, bunu yazması için, bir kâğıt ile beraber Hz. Ali'yi çağırtır. İşte bunun üzerine bu âyet nazil olur. Bunun üzerine Hz. Peygamber o kâğıdı fırlatıp atar. Hz. Ömer de bu sözünden dolayı özür beyân eder. İşte bu sebeple, Selmân ve Habbâb: "Bu âyet bizim hakkımızda nazil oldu. Hz. Peygamber bizimle beraber oturuyor ve biz O'na, diz kapağımız diz kapağına temas edecek kadar yakın bulunuyorduk. O, yanımızdan ayrılmak istediğinde, kalkıp gidiyordu. (Mukatil; Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

En’am/51, 52’nin tahlili daha evvel En’am suresinde yapıldığından, detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 5, s: 366, 368) okunmasını öneriyoruz.

Kehf/29’daki “O hak [gerçek], Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” ifadesiyle herkese tam bir özgürlük tanınmakta, insanların bu gerçeği kabul edip etmemekte serbest olduğu bildirilmektedir. Kısacası “dileyen dilediğini yapsın” denilmektedir.

Sonucuna katlanmayı göze almak şartıyla herkesin istediği inanca sahip olmakta serbest olduğu bundan evvel de birçok yerde detaylı olarak sunulmuştu:

Dinde zorlama yoktur; rüşd ğayden [iman küfürden, iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan] iyice ayrılmıştır. O halde kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Bakara/256)

Herkesin inanç tercihinde serbest olduğu bildirilen 29. ayetin devamında “Şüphesiz Biz zalimler için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir! Dayanma/sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür!” denilerek yanlış tercih yapanların nelere katlanmayı göze almaları gerektiği de açıkça bildirilmiştir.
Ayette cehennemi niteleyen sıfatlar, daha evvelki surelerde [Mesela Gaşiye/4-7’de] detaylı olarak sunulmuştu. (Tebyinü’l-Kur’an; c: 7, s: H.Yılmaz

Ahiretteki mutluluk-esenlik durumuna ilişkin diğer bütün Kur’ânî betimlemeler (tasvirler) gibi, inananların altın bilezik takıp ipekli giysiler giyeceklerini (karş. 22:23, 35:33 ve 76:21'deki benzer pasajlar), yumuşak divanlarda (erâik) oturacaklarını ifade eden yukarıdaki atıf da inananların dünya hayatında inançlarının gereği olarak ortaya koydukları fedakarca davranışların bir sonucu olarak kendilerine bahşedilecek olan ebedî hayatın görkemini, canlılığını ve rahatlığını (sırayla “altın takılar, yeşil ipekli işlemeli giysiler ve yumuşak divanlar” gibi sembollerle) betimleyen bir temsîl olduğu aşikardır. Râzî, cennete ilişkin anlatımdaki bu simgeselliğe işaret ederken, yukarıdaki cümlenin iki bölümü arasındaki kuruluş farkına dikkat çekmektedir; şöyle ki: cümlenin ilk kısmı edilgen yapıda (“orada onlara altın bilezikler takılacak”), ikinci kısmı ise etken yapıdadır (“... giysiler giyecekler, oturacaklar”). Râzî'ye göre etken fiille ifade edilen bölüm iyilerin kendi dürüst ve erdemli yapıp-etmeleriyle hak ettikleri karşılığı; edilgen fiille ifade edilen bölümün ise, onların kendi emeklerinin üstünde ve ötesinde, Allah tarafından kendilerine bir lütuf ve armağan olarak bahşedilecek olan şeyleri îma etmektedir. M.Esed

Cennetlikler, eskilerin kralları gibi altın bileziklerle süsleneceklerdir. Bu, kafirler ve günahkar krallar ahirette azap görürken, müminlerin dünya kralları gibi yaşayacaklarını göstermektedir.
"Erâik" kelimesi, gölgeliklerle kaplı bir tür taht anlamına gelen erîke'nin çoğuludur. Bu da müminlerin ahirette dünya kralları gibi tahtlarda oturacaklarını göstermektedir. Mevdudi

İnkârcı müşriklere yapılan tehditlerden sonra, bu ayetlerde de özgür iradesini kullanarak iman etmiş ve salihatı işlemiş müminlerin ahiretteki durumları nakledilmektedir. Ayette sözü edilen altın bilezik ve ipek giysi, yaşam standardının tepe noktasını ifade etmektedir. Çünkü Arap örfünde altın bilezik ve ipek giysi, her zaman lüks ve ihtişamın sembolü olmuştur. Zaten kendilerini ilahî mesaja davet eden peygamberlerden altın takı istemeleri de bu yaşam algıları yüzündendi.
Rabbimiz cennetliklerin gümüş ve inci gibi özendirici takılar takınacaklarını başka ayetlerde de bildirmiştir:

Şüphesiz Allah iman eden ve salihatı işleyenleri, altından ırmaklar akan cennetlere girdirecek. Onlar orada altından bilezikler ve inciler ile süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir. (Hacc/23)

… Üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenmiş olacaklar. … (İnsan/21)

Sonra Biz Kitap’ı kullarımızdan süzüp seçtiklerimize miras bıraktık. Şimdi de onlardan bazıları nefislerine zulmeden, bazıları orta yolu tutan bazıları da Allah’ın izniyle hayırlarda önde gidenlerdir. İşte bu büyük lütfun; Adn cennetlerinin ta kendisidir. Onlar oraya gireceklerdir. Orada altın bileziklerle ve incilerle süsleneceklerdir. Oradaki elbiseleri ipektir. (Fatır/32, 33)

Bu ayetler de bundan evvel nazil olmuş diğer birçok ayet gibi Resulullah ve müminleri salihat işlemeye teşvik etmektedir. H.Yılmaz

Surenin 7-8. ayetleriyle bağlantılı olan bu mesel “yeryüzündeki bütün güzelliklerin Allah'ın insanları sınaması için bir araç” olduğu yolundaki ifadenin bir yankısı durumundadır. M.Esed

Bu misalin önemini anlamak için 28. ayet gözönünde bulundurulmalıdır. 28. ayette Mekkeli cahil liderlere onları memnun etmek için Hz. Peygamber'in (s.a) fakir ashabından yüz çevirilmeyeceği söylenmektedir. Bkz. Kalem: 17-33, Meryem: 73-74, Müminun: 55-61, Fussilet: 49-50 Mevdudi

O adam bahçelerini "Cennet" olarak kabul ediyordu. Bu nedenle o, kendilerine servet ve güç verildiğinde bu dünyada iken cenneti yaşadıklarını ve başka bir cennete ihtiyaçları olmadığını sanan anlayışsız insanlar gibi davranıyordu. Mevdudi

. Yani, "Ben, öldükten sonra bir hayatın olacağına inanmıyorum. Eğer var olsa bile, bu dünyadakinden daha fazlasına sahip olacağım. Çünkü zenginlik ve servetim, Allah katında gözde olduğumun açık bir delilidir." Mevdudi

Bu, Allah'ı "inkar" etmenin sadece Allah'ın varlığını kabul etmemekle sınırlı olmadığını, fakat gurur, kibir, kendini beğenmişlik ve ahireti inkarın da küfr olduğunu göstermektedir. Bu kişi Allah'ın varlığını inkar etmemesine, belki de "Şayet Rabbime döndürülürsem" ifadesi ile onun varlığına şehadet etmesine rağmen komşusu onu Allah'ı inkar etmekle suçlamaktadır. Çünkü zenginlik ve servetini Allah'ın bir lütfu olarak değil de kendi güç ve becerilerinin bir meyvesi olarak kabul eden, bu nimetlerin sonsuz olduğuna ve kimsenin bunları kendisinden alamayacağına inanan ve kendisini hiç kimseye karşı hesap vermekle sorumlu hissetmeyen bir kimse Allah'a inandığını söylese bile "Allah'ı inkar" etmektedir. Çünkü böyle bir kimse Allah'ı tek hakim, mabud ve malik değil de sadece bir varlık olarak kabul etmektedir. Gerçekte, Allah'a iman, sadece O'nun varlığını kabul etmeyi değil, aynı zamanda O'nu tek hakim, tek mabud ve tek hüküm koyucu olarak kabul etmeyi de gerektirir. Mevdudi

Lafzen, “Rabbime kimseyi ortak koşmam [ya da “koşmayacağım”]”. Yani, “Zenginliği ya da yoksulluğu asla Allah'tan başka bir güce yahut yaratıcı bir âmile izafe etmem/edemem” (Râzî'nin kaydettiğine göre, Kiffâl). M.Esed

Yani, "Eğer biz bir şey yapmaya güç yetirebiliyorsak, bu, Allah'ın yardımı ve desteği iledir." Mevdudi

Bu ayet grubunda, inanan ve inanmayan olmak üzere iki insan tipi örneklenmiştir. Birbirleriyle arkadaş olan bu insanlardan ilki, inanan ve Rabbine tevekkül eden bir kişi; diğeri de kendine zulmetmiş [şirk koşmuş], malına mülküne güvenen bir kişidir. Müşrik olanın iki bağı, hurmalığı ve ekin tarlaları vardır. Sulak ve verimli arazilerinin içinden ırmaklar geçmektedir. Bunların dışında başka gelirleri de vardır. Kısacası çok zengin ve varlıklı bir adamdır. Bu gün böyle birini, hanları, hamamları, fabrikaları, bankaları olan bir adam olarak niteleyebiliriz.
Dünya malının ziynet ve geçici olduğu mesajının verildiği bu ayetler, surenin 7 ve 8. ayetleriyle irtibatlandırılarak okunursa, verilen mesaj daha da iyi anlaşılır.
Olumsuz bir tip olarak anlatılan bu kişi şımarıktır. İkide bir arkadaşına “Ben, malca senden daha çok, insan sayısı bakımından da senden daha güçlüyüm” demektedir. Servetiyle karşılaştığında da “Ben, bunun hiç yok olacağını sanmıyorum. Ben Saat’in kopacağını da zannetmiyorum. Velev ki Rabbime geri götürüldüm, kesinlikle orada bundan daha iyi bir sonuç bulurum” diyerek yanlış inancında inatla ısrar etmektedir.
Onun bu şımarıklığına, azgınlığına karşılık, arkadaşı da: “Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, daha sonra da seni olgun insan haline getireni mi inkâr ediyorsun?” diyerek onu uyarmakta, doğru tavrın ne olduğu konusunda ona şu sözlerle öğüt vermektedir: “Fakat ben; O, benim Rabbim Allah’tır. Ve ben Rabbime kimseyi ortak koşmam. Kendi bağına girdiğin zaman: “Maşallah, la kuvvete illa billâh [Allah ne isterse o olur. Allah’tan başka hiçbir güç yoktur]” deseydin ya! Sen her ne kadar beni, malca ve evlâtça kendinden az görüyorsan da, belki Rabbim, bana, senin bağından daha hayırlısını verir. Seninkinin üstüne de gökten felâketler gönderir de o [senin bağ], kaygan bir toprak haline geliverir. Yahut bağının suyu yerin dibine çekilir de bir daha onu aramaya güç yetiremezsin.”
Sonunda Allah, onca malı harap ederek onu yoksul duruma düşürüverir. Nimetin kadrini bilmeyerek Rabbine karşı cahilce ve ahmakça davranan adam ise bu akıbet üzerine pişman olur ve “Ah n’olaydım! Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım!” demeye başlar.
Malına, mülküne, güç aldığı yakınlarına bel bağlayanlar, Kur’an’da birçok kez örnek olarak nakledilmiştir:

Haberiniz olsun ki, Biz onlara belâ vermişizdir/kesinlikle belâ vereceğiz, [tıpkı] o çiftlik sahiplerine belâ verdiğimiz gibi. Hani onlar, sabah olunca mutlaka onu devşireceklerine yemin etmişlerdi.
Bir istisna da yapmıyorlardı.
Ama onlar uyurken Rabbin tarafından bir dolaşan [afet] onun üzerinden dolaşıverdi.
Sabaha, o bağ biçilmiş/ devşirilmiş gibi oluverdi.
Sabahladıkları vakit birbirlerine seslendiler.
"Haydi, devşirecekseniz [çiftliğinize] sabahleyin erkence gidin!" dediler.
Hemen yola koyuldular, aralarında fısıldaşıyorlardı:
"Sakın bugün aranıza bir yoksul sokulmasın!"
Sadece engelleme gücüne sahip/şiddete güçleri yeten [bir tavırla] erkenden gittiler.
Ama çiftliği gördüklerinde: "Biz mutlaka sapıklarız/biz şaşırmışız/ yanlış yere gelmişiz; yok yok, biz mahrum edilmişiz!" dediler.
En hayırlı olanları: "Ben size ‘Tesbih etmiyor musunuz!’ dememiş miydim?" dedi.
Onlar: "Rabbimiz Seni tenzih ederiz, doğrusu bizler zalimlermişiz!” dediler.
Sonra döndüler, birbirlerini [şöyle] kınıyorlardı:
"Yazıklar olsun bizlere! Bizler gerçekten azgınlarmışız, [kendini firavun gibi gören küstahlarmışız.]
Umarız ki, Rabbimiz bize onun yerine daha hayırlısını verir; gerçekten biz bütün ümidimizi Rabbimize çeviriyoruz." (Kalem/17-32)

Arkadan çekiştirenlerin, kaş-göz hareketleriyle alay edenlerin hepsinin vay hâline!
O ki malı toplayıp ve malının gerçekten kendisini ebedîleştirdiğini sanarak onu tekrar tekrar sayandır.
Hayır... Hayır... Kesinlikle o, Hutame'ye fırlatılıp atılacaktır. (Hümeze/1-4)

Ve size verilen şeyler, basit hayatın kazanımı ve onun süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz?
Şu hâlde, Bizim kendisine güzel bir vaatle vaatte bulunup da ona kavuşan kimse, basit hayatın kazanımını kazandırdığımız ve sonra kıyamet gününde huzurumuza getirilenlerden [huzurumuzda ‘hazırol’da tutulanlardan] olan kimse gibi midir?
Ve o gün O [Allah] onlara seslenir de der ki: “Yanlış olarak inanmış olduğunuz Benim ortaklar hani nerede?” (Kasas/60-62):

Şüphesiz Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, şüphesiz onun anahtarları güçlü kuvvetli bir topluluğa ağır gelirdi. Bir zaman kavmi ona demişti ki: “Şımarma! Şüphesiz ki Allah şımarıkları sevmez. Ve Allah’ın sana verdiğinde ahiret yurdunu iste. Dünyadan da nasibini unutma! Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun. Ve yeryüzünde bozgunculuğu isteme. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.”
O [Karun]; “O [servet], bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi.” dedi. Bilmez miydi ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok topluluğu [taraftarı, birikimi] olan kimseleri kesinlikle helâk etmişti. Ve günahkârlar günahlarından sorulmaz [Allah onların hepsini bilir].
Derken o [Karun], ziynet [ihtişam] içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyen kimseler; “Keşke Karun’a verilen gibi bizim de olsaydı! Şüphesiz ki o [Karun], çok büyük bir nasip sahibidir” dediler.
Ve kendilerine ilim verilmiş olan kimseler ise; “Yazıklar olsun size! İman eden ve salihi işleyen kimseler için Allah’ın mükâfatı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir” dediler.
Sonunda Biz onu ve evini yere geçirdik. Artık Allah’ın astlarından kendisine yardım edecek bir taraftar da olmadı ve o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.
Ve daha dün onun yerinde olmayı isteyenler, “Demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı genişletiyor ve daraltıyor. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Ve demek ki inkârcılar felâh bulmuyorlar” diyerek sabahladılar.
İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimseler için kılarız. Ve akıbet, takva sahipleri içindir. (Kasas/76-83)

Örnek verilen kişinin pasajın son bölümünde nakledilen “Ah n’olaydım! Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmasaydım!” ifadesi, onun tevhide yöneldiğini göstermektedir. Unutmamalıdır ki, Rabbimiz insanların gerçeğe dönmeleri için onları bir takım küçük cezalarla uyarır. Aklını kullananlar döner, ısrarcılar ise ahıretteki büyük ceza sonucuna katlanmak zorunda kalırlar.

Dönmeleri için; insanların elleriyle kazandıkları yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde fesat/kargaşa çıktı. (Rum/41)

Allah, sizlerden iman etmiş ve salihatı işlemiş olan kimselere, kendilerinden öncekileri halifeler kıldığı gibi, yeryüzünde onları da halife kılacağını [başkalarının yerine geçireceğini], onlar için beğenip seçtiği dini onlar için kesinlikle tutunduracağını ve korkularından sonra, onları kesinlikle güvene değiştireceğini vaat etti. Onlar Bana kulluk ederler, Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Bundan sonra da kim inkâr ederse, artık işte onlar, yoldan çıkanların ta kendileridir. (Nur/55)

İşte hepsini günahları sebebiyle yakaladık: Onlardan kiminin üzerine taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, onlardan kimini dehşetli bir ses yakaladı, onlardan kimini yerin dibine geçirdik, onlardan kimini de suda boğduk. Ve Allah onlara zulmetmiyordu velâkin onlar kendilerine zulmediyorlardı. (Ankebut/40)

Ant olsun ki Sebe' kavmi için iskân ettikleri yerde bir ayet vardı: Sağdan ve soldan iki bahçe! – “Rabbinizin rızkından yiyin ve O'nun için şükredin [karşılığını ödeyin]! Ne güzel bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rab!”-
Fakat onlar yüz çevirdiler [karşılığını vermediler]. Biz de üzerlerine Arim [barajların] selini salıverdik ve o onlara iki bahçelerini buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da sidir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik.
Bu, onların küfretmeleri nedeniyle Bizim onları cezalandırmamızdır. Ve Biz sadece çok nankör olanları cezalandırırız.
Ve Biz onlarla o bereket verdiğimiz memleketler arasında, sırt sırta şehirler meydana getirmiştik. Ve onlara da muntazam gidiş geliş düzenledik: -Buralarda gecelerce ve gündüzlerce [sürekli] emniyet içinde gidin gelin!-
Sonra da onlar: “Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır” dediler ve nefislerine zulmettiler. Şimdi de Biz onları ehadis [efsaneler] kıldık ve tamamen didik didik dağıttık. Şüphesiz ki bunda tüm çok şükreden sabırlı için elbette ayetler vardır. (Sebe/15-19)

Ne olurdu, iman edip de imanları kendilerine fayda vermiş bir kent olsaydı ya? Ancak Yunus’un kavmi ayrıdır. Onlar iman ettikleri vakit, basit yaşamda o rezillik azabını üzerlerinden kaldırdık ve onları bir süreye kadar yararlandırdık. (Yunus/98)

Konumuz olan pasajdaki örnek tiplerin kim oldukları konusunda farklı görüşler vardır:

Kelbî der ki: Âyet-i kerime, Mek­ke ahalisinden Mahzumoğullarına mensup birisi, mü'min olup adı Ebu Seleme Abdullah b. Abdilesed b. Hilâl b. Abdullah b. Ömer b. Mahzura olan ve Peygamber (sav)'dan önce Umm Seleme'nin kocası olan; diğeri ise kâfir olup Esved b. Abdilesed olan iki kardeş hakkında inmiştir. Aynı zaman­da Sâffat Sûresi'nde Yüce Allah'ın: “Aralarından birisi diyecek ki: Gerçek­ten benim bir dostum vardı (Sâffât/51)” buyruğunda sözü edilen iki kardeş de bunlardır. Bunların her birisine dört bin dinar miras kalmıştı. On­lardan birisi malını Allah yolunda harcayıp daha sonra kardeşinden kendi­sine bir şeyler vermesini istedi, kardeşi de bilinen sözlerini söyledi. Bunu, Sa'lebî ve Kuşeyrî zikretmişlerdir.
Âyet-i kerimenin Peygamber (sav) ile Mekke ahalisi hakkında indiği de söylenmiştir.
Bir diğer görüşe göre de, bu buyruk Allah'a iman eden herkes ile inkâr eden herkese dair bir misaldir.
Bir başka görüşe göre ise, bu, Uyeyne b. Hısn ile arkadaşlarının ve Selman, Suheyb ve arkadaşlarının bir misalidir. İbn Abbas'ın görüşüne göre, Allah on­ları, birileri mü'min olup adı Yahuda olan İsrailoğullarından iki kardeşe ben­zetmektedir. Mukatil ise bu kişinin adının Temliha olduğunu söylemiştir. Di­ğeri ise kâfir olup adı Kartuş idi. İşte Yüce Allah'ın Sâffat Sûresi'nde sö­zünü ettiği iki kişi de bunlardandır. Muhammed b. el-Hasen el-Mukri de bu­nu böylece söz konusu ederek şöyle demektedir: Bu iki kişiden hayırlı olan zatın adı Temliha, diğerinin adı da Kartuş idi. Bunlar, ortaktılar. Daha son­ra mallarını paylaştırdılar. Bunların her birine üç bin dinar düştü. Mü'min olanı bin dinara köle satın alıp onları azad etti, bin dinara elbise satın alıp çıplak­ları giydirdi, bin dinara da yiyecek satın alarak açları yedirdi. Aynı şekilde mescitler inşa etti, hayır işleri yaptı. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

36. ayetin orjinalindeki “ منهاminha” zamiri ilk Mushaflardan Mekke, Medine, Şam ve Topkapı mushaflarında “ منهماminhüma” şeklindedir. Basra, Küfe, Taşkent, T.İ.E. Müzesi ve Kahire mushaflarında “منها minha” şeklinde tekildir. (Mushaf-ı Şerif; İSAM Yayınları, Mushaflardaki Farklar, s. 151)
Pasajdaki anlama uygun olanı ise “ منهماminhüma [o iki bağdan]” şeklinde olanıdır. Biz de buna göre meallendirdik. H.Yılmaz

Yukarıdaki pasajda Allah’ın inananlara her türlü yardımı yaptığı, müşrikleri de rahmetinden mahrum bıraktığı mesajı verilince, pasaj “İşte burada velâyet/vilâyet [egemenlik/ yardımcılık, koruyuculuk, yol göstericilik] ancak Hakk olan Allah’a aittir” diye devam etmektedir. Bu ayette tüm insanlığa yol gösterenin, yardım edenin, koruyanın, kurtaranın, karanlıklardan aydınlığa çıkaranın kim olduğu vurgusu yapılmaktadır. Ayrıca ödüllendirmenin, cezalandırmanın da sadece Allah’a ait olduğuna dikkat çekilmektedir.
Ayette geçen
“ وَلايةvelâyet” sözcüğü, “ وvav” harfi esreli olarak “ وِلايةvilâyet” şeklinde de okunabilir. Nitekim birçok kurra [A'meş, Hamza ve Kisaî,] böyle okumuşlardır. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an) Biz, mealde tercih yapmayarak her iki anlamı da vermiş bulunuyoruz. Her iki anlamı da teyit eden ayetler vardır:

Allah, inananların Velîsidir [Yakın Kimsesidir]; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfre sapanlara gelince, onların Yakın Kimseleri tâğûttur ki, kendilerini nurdan karanlığa çıkarır. Bunlar cehennem ashabıdır. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar. (Bakara/257)

İşte bu, şüphesiz Allah’ın iman eden kimselerin Mevlası olmasından, inkâr edenler için Mevla olmamasındandır. (Muhammed/11)

O gün [dingünü], kimse kimseye malik olmaz [efendilik yapamaz].
Ve o gün buyruk Allah’a aittir. (İnfitar/18, 19)

İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahman’a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur.
Ve o gün, o zalim kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı izdaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir’den o saptırdı. Ve şeytan insan için bir rezil edenmiş!” der. (Furkan/26- 29)

O gün [buluşma günü], onlar, meydana çıkarlar. Kendilerinden hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. –‘Bugün mülk kimindir?’, Sadece tek ve kahhar olan Allah'ındır!’-
Bugün her kişi kazandığı ile karşılıklandırılacaktır. Bugün zulüm diye bir şey yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (Mü’min/16, 17) H.Yılmaz

"Allah her şeye kadirdir": Hayat veren ve öldüren O'dur. Yükseltmek alçaltmak O'nun elindedir. Mevsimler O'nun emriyle değişir. Bu nedenle ey iman edenler; eğer bu gün bolluk içinde yaşıyorsanız, bu durumun sonsuza kadar süreceğini sanıp aldanmayın. Bir emriyle size tüm bunları lutfeden Allah, başka bir emriyle sahip olduklarınızın hepsini yok etmeye kadirdir.Mevdudi

Lafzen, “değeri bakımından Rabbinin nezdinde daha hayırlı ve ümit olarak da yine daha hayırlıdır”. El-bâkiyâtu's-sâlihât (“ürünü kalıcı olan dürüst ve erdemli davranışlar”) ifadesi, bir burada, bir de 19:76'da olmak üzere bütün Kur’an'da iki kere geçmektedir. M.Esed

Önceki ayet grubunda malına mülküne tutkuyla bağlanıp kalmış inançsız bir insanın perişanlığı örneklenmişti. Burada ise surenin giriş bölümündeki ayetlerde de konu edilen “süs” mahiyetindeki dünya kazanımlarının mahiyeti yeniden detaylandırılmaktadır. Dünyada ne varsa gelip geçicidir. Mal ve evlat dünyanın süsüdür. Bu nedenle, onlar da gelip geçicidir. Gelip geçici olmayan ise “salihat”tır. Salihat, Allah katında en değerli olan şeydir.

Ve Allah, hidayete erenlere kılavuzu artırır. Ve kalıcı olan salihat, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, sonuç bakımından da daha iyidir. (Meryem/76)

Dünyanın geçiciliği birçok ayette örneklenmiştir:

Dünya hayatının misali, “Bizim gökten indirdiğimiz su gibidir. Ki gökten indirdiğimiz suyla insanların ve hayvanların yediği bitkiler birbirine karışmıştır. Nihayet yeryüzü süslerini takınıp süslendiği, sahipleri de kendilerinin ona gücü yetenler olduklarına inandıkları bir sırada, geceleyin veya gündüzün, ona emrimiz gelivermiştir de ansızın, sanki dün orada hiçbir şenlik yokmuş gibi onu ta kökünden biçivermiştir.” Biz ayetlerimizi düşünecek bir toplum için işte böyle detaylandırırız. (Yunus/24)

Sen, şüphesiz Allah'ın gökten bir su indirip de onu bir yoluyla yeryüzündeki pınarlara koyduğunu, sonra onunla renkleri değişik bir ekin çıkardığını, sonra onun olgunlaşıp da senin onu sararmış gördüğünü, sonra da onu bir çöpe çevirdiğini görmedin mi? Şüphesiz, bunda kavrama yeteneği olanlar [temiz akıl sahipleri] için kesinlikle bir öğüt/hatırlatma vardır. (Zümer/21)

“Bilin ki, iğreti yaşam ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklar konusunda bir ‘çoğaltma yarış’ıdır. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kâfirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk [rıza] vardır. İğreti yaşam, aldanış metaından [malından, malzemesinden] başka bir şey değildir.” (Hadid/20)

45 ve 46. ayetler, yukarıda konu edilen şımarık, azgın zenginlerin zihniyetinin de reddedilmesi ve kınanmasıdır. O güvendikleri şeyler mahvolur, çerçöp gibi rüzgârın önünde sürüklenir giderler. Onlara güvenip bel bağlayan kimseler de arkalarından hayıflanır dururlar.

Ey iman etmiş olan kimseler! Şüphesiz eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. O nedenle, onlardan sakının. Ve eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız... Bilin ki, şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
Kesinlikle mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir. Allah ise, büyük ecir kendi katında olandır. (Teğabün/14, 15)

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır [zâlike metâu’l-hayati’d-dünya]. Ve Allah, varılacak güzel yer kendi katında olandır.
De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takva sahibi olan kişiler için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’tan hoşnutluk vardır. Allah kulları en iyi görendir.” (Al-i Imran/14, 15)

Ayette konu edilen “kalıcı salihat” ifadesi özel bir anlam taşımaktadır. “Salihat” kavramı ile ilgili olarak daha evvel Asr suresinde şu açıklamayı yapmıştık:

SALİHATI İŞLEMEK

“عملوا الصّلحات Salihatı işleyenler” olarak çevirdiğimiz ifade kalıbı Kur'an'da toplam 62 ayette yer almıştır. Pek çok meal ve tefsirde olduğu gibi bu kalıbın “amel-i salih işleyenler” şeklinde çevrilmesi yanlıştır.
“اصلاح Islah” sözcüğünden türemiş olan “salihat” düzeltmek demektir. “Salihatı işlemek” ise bozuk olan şeyi düzeltmek, düzelticilik yapmak, düzeltmeye yönelik işler yapmak anlamlarına gelir.
Kur'an, bozuklukları düzeltme faaliyetinde bulunanları tek kelime ile ifade etmiş ve bu kimseleri “muslih” olarak isimlendirmiştir. (Bakara/11, 220; A'râf/56, 85, 170; Hud/117 ve Kasas/19)
Diğer taraftan da Kur'an, bu ayette geçen “hakkı ve sabrı tavsiyeleşme”yi, Bakara suresinin 277. ayetinde geçen “namaz kılma ve zekât verme”yi, Hud suresinin 23. ayetinde geçen “edep ve gönülden Allah'a boyun eğme”yi belirtilen ayetler içinde ayrı ayrı zikretmek suretiyle “salihat”tan ayırmıştır. Yani “hakkı ve sabrı tavsiyeleşme”, “namaz kılma ve zekât verme”, “edep ve gönülden Allah'a boyun eğme” gibi hasenat, Kur'an'a göre “salihat”tan sayılmamaktadır.
Kur'an'daki bu hususlar dikkate alınarak “salihat” konusunda şunları söylemek mümkündür: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek salihatı işlemek değildir. Ama öğüt verme yolu ile namaz kılmayanı namaz kılar hale getirmek, zekât vermeyeni zekât verir hale getirmek, oruç tutmayanı da oruç tutar hale getirmek, salihatı işlemektir. Bu kavramı toplumsal boyuta taşıdığımızda, bulunduğumuz zaman ve zeminde adlî, idarî, siyasî, iktisadî ve benzeri alanlarda her türlü bozukluğun düzeltilmesi için gösterilecek çaba, yapılacak uygulama, salihatı işlemektir.
Bu konuda, “dışa yansımayan işler” demek olan “hasenat” ile “salihat” arasındaki fark iyi anlaşılmalıdır. Rabbimiz bu iki kavram arasındaki farkı, her bir haseneye on karşılık verirken (En'âm/160), salihat karşılığında cenneti vaat etmek suretiyle çok açık bir şekilde belirlemiştir. (Bakara/25, 82; Nisa/57, 122, 124; Hud/23, İbrahim/23, Kehf/107 ve daha birçok ayet) H.Yılmaz

 

Yer çekimi ortadan kalktığında o gün, dağlar, bulutlar gibi oraya buraya hareket edeceklerdir. Kur'an aynı olayı Neml Suresi 88'de şöyle anlatır: "Dağları görürsün de onları sabit (donmuş) sanırsın, oysa o gün onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler."
"Yeri çırılçıplak görürsün." Yeryüzünde ne bir bitki, ne de bir bina kalacaktır ve o çırılçıplak bir alan haline gelecektir. Bu surenin 8. ayetinde de aynı olaya değinilmiştir.
Yani, "İlk insan Adem'den kıyamet gününün son anında doğan çocuğa dek bütün insanları mahşerde toplayacağız. Hatta doğduktan sonra bir kez nefes alan bir çocuk bile o gün mahşerde toplananlar arasında olacaktır." Mevdudi

 

Mahşerde toplananlar, pâdişâhın denetimine, sunulan askerlere benzetilmektedir. Yüce Allah, kendisine takdim edilenlere hitâbetmektedir. S.Ateş

Bu söz o gün, ahireti inkar edenlere hitaben söylenecektir: "Şimdi, peygamberlerin öğrettiği bilginin doğru olduğunu görüyorsunuz, onlar size Allah'ın sizi annelerinizin rahminde ilk yarattığı gibi tekrar dirilteceğini söylemişlerdi fakat siz bunu inkar etmiştiniz. İkinci kez hayata döndürülüp döndürülmediğinizi şimdi söyleyin bakalım." Mevdudi

 

Bu ayetlerde, şimdi türlü varlıklarla bezeli bir halde bulunan dünyanın değiştirileceği; üzerindeki dağ, taş, ağaç, ot, canlı, cansız, bilinen hiçbir şeyden eser kalmayacağı; herkesin toplanıp yaptıkları amellerle yüzleşeceği bildirilmektedir. O gün herkesin amel defteri önüne konulacak, suçlular kendi amel defterlerinden korkup “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış!” diyeceklerdir. Pişmanlık duyacaklar ve perişan olacaklardır.

Ve her ümmeti, diz çökmüş görürsün. Her ümmet, kendi kitabına çağırılır: “Bugün, yapmış olduğunuz amellerin karşılığı size verilecektir. İşte bu, yüzünüze karşı hakkı konuşan kitabınızdır. Şüphesiz Biz, sizin yaptıklarınızı yazdırıyorduk.” (Casiye/28, 29)

Ve her insanın kendi kuşunu ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve biz kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız. -“Oku kendi kitabını! Bugün nefsin [kendi zatın], kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!”- (İsra/13, 14)

Pasajda çok kısa olarak verilen bilgiler ve sergilenen sahneler Kur’an’da yüzlerce kez yer almış, uyarı amaçlı olarak birçok kez tekrar edilmiştir.
Bu ayetlerden bir kaçını naklediyoruz:

O gün, Allah’ın her benliği kazandığı ile karşılıklandırması için, yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek. Gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplayacaktır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (İbrahim/48-51)

Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.”
O gün, hiçbir eğriliği olmayan o davetçiye uyarlar ve Rahman için sesler kısılmıştır. Artık sadece hafif bir ses duyacaksın.
O gün, Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler hariç şefaat fayda vermez.
Allah, onların [yardım görmeyenlerin] önlerindeki ve arkalarındaki şeyleri bilir. Onlar ise O’nu bilgice kuşatamazlar.
Ve yüzler [kişiler], Hayy [Diri] ve Kayyum [bütün yarattıklarını gözetip duran Allah] için baş eğmiştir. Bir zulüm taşıyan kimseler gerçekten zarara uğramıştır.
Ve her kim mümin olarak salihattan işlerse, artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz. (Ta Ha/105-112)

Ve sen dağları görürsün; sen onları donuk, durgun sanırsın. Oysa onlar her şeyi sapasağlam yapan Allah’ın yapımı olarak bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Şüphesiz ki O, yaptıklarınıza tamamıyla haberdardır.
Kim iyilik, güzellik getirirse, onun için ondan [getirdiğinden] daha hayırlısı / getirdiğinden dolayı bir hayır vardır. Ve onlar o gün korkudan güvende olanlardır.
Ve kim kötülükle gelirse artık yüzleri ateşte sürtülür. -Siz yaptığınız amellerden başkasıyla mı karşılıklandırılacaksınız?- (Neml/88-90)

Bu sahneler ile ilgili olarak Tekvir/3, İnşikak/4, Tur/9-12, Zilzal/2, İnfitar/10-12, Karia/5, Nebe’/38, Fecr/22 ’ye de bakılabilir. H.Yılmaz

Allah'ın meleklere “Âdem'e secde edin!” buyruğuyla hitab ettiği bu çok tekrarlanan temsîle ilişkin kısa atıf, yukarıdaki anlam örgüsü içinde, insanın fıtrî kavramsal düşünme yeteneğine (bkz. 2:31-34 ve ilgili notlar) ve buna bağlı olarak doğruyla eğri arasında seçim yapma gücüne ve yükümlülüğüne dikkat çekmek içindir. İnsanın ahlakî planda bilerek yanlış bir yol tutması -ki önceki pasajlar bundan söz etmektedir- hemen her zaman onun dünya hayatının cazibesine kendini fazla kaptırmasından ileri geldiğine göre, burada Şeytan'ın (yahut İblis'in), insanı ahlakî endişelerden koparmak ve böylece onun manevî/ruhanî yıkımını hazırlamak için insanda kötüye kullandığı tarafın işte bu kendini kaptırma zaafı olduğuna dikkat çekilmektedir

Burada melekler kasdediliyor (bkz. Ek III).

Lafzen, “onun soyundan gelenleri” -onun peşinden gidenler, ona uyanlar anlamında kullanılan mecazî bir ifade.

Lafzen, “zalimler için”. Şeytan'ın Allah'a karşı sembolik “başkaldırısı” hk. bkz. 2:34, 26. not ve 15:41, 31. not. M.Esed

Kur’ân'ın birçok âyetlerinde meleklerle berâber anılan Şeytan'ın, cin taifesinden olduğu, cins bakımından melek olmadığı bildirilmektedir. Cin, Arapçada bir şeyi duyurmayacak derecede örtmek anlamına gelir. Geceleyin, hiçbir şey görülmediği için "cennel leyl", gece karanlığı çöktü denir. Cennet, ağaçlarla, dallarla, yapraklarla toprağı örten bahçe anlamınadır. Ana karnında olduğu için görünmeyen çocuğa cenin, insanı örten, düşmandan gizleyen kalkana cünne denir ki bu sözler, hep aynı köktendir. Cin, duyguyla anlamamıza imkan bulunmayan ruhani yaratıklar demektir. Bu bakımdan meleklerle Şeytanlar da bu yaratıklardandır. Ancak her melek cindir, fakat her cin, yani göze görünmeyen ruhani yaratık, melek değildir. Araplar, deliliği cinlerin yaptığını sanırlardı. Delilik ve deli anlamına gelen cinnet ve mecnun sözleri, bu kanaatten doğan sözlerdir (al-Müfredat, 97-98). A.K.G.
Adem ve İblis kıssasına, sapık insanları yaptıkları hata konusunda uyarmak amacıyla değinilmiştir. İnsanların kendilerinin iyiliğini isteyen peygamberleri bir tarafa bırakıp da, Adem'e secde etmeyi reddettiğinden beri insanların ezeli düşmanı olan İblis'in tuzaklarına kapılmaları büyük bir hatadır.
İblis'in Allah'a isyan etmesi muhtemeldi. Çünkü o meleklerden değil cinlerden biriydi. Kur'an'da meleklerin kesinlikle ve yaratılıştan itaatkâr olduklarının açıkça ifade edildiğine dikkat edilmelidir.
1) "Onlar büyüklük taslamazlar, kendilerine hakim olan Rablerinden korkarlar ve ne emrolunurlarsa onu yaparlar." (Nahl: 50)
2) ".... Onlar Allah kendilerine neyi emretmişse ona isyan etmezler ve ne emrolunurlarsa onu yaparlar." (Tahrim: 6)
Meleklerin tersine cinler, insanlar gibidirler. İtaat etme seçeneklerine sahiptirler. Yani onlara da inanma veya inanmama, itaat etme veya isyan etme özgürlük ve yetkisi verilmiştir. Bu, İblisin cinlerden biri olduğu ve bu nedenle de onun isyan yolunu seçtiği söylenerek de açığa çıkmaktadır. (Bkz. Hicr: 27, Cin: 13-15) Bu ayet, İblisin bir melek olduğu, hatta sıradan bir melek değil, meleklerin başkanı olduğu konusunda çoğu insanda var olan yanlış anlamayı tamamen ortadan kaldırmaktadır. Kur'an'da geçen "Biz meleklere" "Adem'e secde edin" dediğimizde hepsi secde etti, fakat İblis secde edenlerden olmadı" ifadesi nedeniyle ortaya çıkan zorluk ve karışıklığa gelince, meleklere verilen emrin, meleklerin yönetimi altında bulunan tüm yeryüzü yaratıkları için geçerli olduğuna, onların da insana boyun eğmek zorunda olduklarına dikkat edilmelidir. Buna uygun bir şekilde bütün yaratıklar meleklerle birlikte secde ettiler, fakat İblis onlarla birlikte secde etmekten kaçındı. Bkz. Müminun: 73 Mevdudi

Yani, “bunlar yaratılmış varlıklar olduğuna ve benimle bir ortaklıkları olmadığına göre, onları nasıl olur da kendinize efendi, velî olarak seçersiniz?” -İnsanların bilinçli olarak ya da (Şeytan'ın ayartılarına kapılmak suretiyle) bilinçaltı dürtülerin tutsağı olarak tanrısal nitelikler yakıştırdığı gerçek ya da muhayyel varlıklara ilişkin bir atıf.

Allah sınırsız kudret sahibi, her şeyin künhünü bilen ve mutlak manada kendine yeterli biricik ilah olduğuna göre, başka herhangi bir varlığın ya da gücün O'na tanrılığında “yardımcı” anlamında ortak olduğuna yahut O'nunla insan arasında “aracı” rolü oynayabileceğine inanmanın, insanı bütünüyle sapıklığa sürükleyeceği muhakkaktır. M.Esed

Burada kafirlere şeytanların itaat ve ibadete layık olmadıkları, çünkü onların yerlerin ve göklerin yaratılışında hiç bir katkıları olmadığı, hatta onların kendilerinin bile yaratıldıkları, bu nedenle sadece Allah'ın ibadete layık olduğu anlatılmak istenmektedir. Mevdudi

Lafzen, “[var olduğunu] sandığınız ortaklarımı”: bkz. 6:22 üzerine 15. not.

Yahut: “bir azap uçurumu [ya da “engeli”]”: günahkarları, muhayyile ürünü düzmece varlıklardan ayıran yalan uçurumunu ya da, daha büyük bir ihtimalle, günahkarları, kendileri böyle bir iddiada bulunmadıkları halde tapınırcasına yücelttikleri, tanrılaştırdıkları birtakım ruhanî şahsiyetlerden (Zemahşerî ve Râzî'nin alternatif yorumlarına göre, Hz. İsa ve Meryem'den) ayıran şirk uçurumunu îma eden bir ifade. M.Esed

 Bu konu Kur'an'ın birçok yerinde ele alınmıştır. Bu, Allah'ın hidayetini ve emirlerini bir tarafa atıp, Allah'tan başkasının emir ve yol göstermesine uymanın dil ile Allah'ın ortağı bulunduğu söylenmese bile böyle bir davranışın şirk olduğu vurgulanmaktadır. Hatta bir kimse başkalarını lanetliyor onları kabul etmiyor, fakat aynı zamanda ilâhî emirler yerine onların emirlerine uyuyorsa o zaman böyle bir kimse de şirk koşuyor demektir. Meselâ, bu dünyada herkesin şeytanları lanetlediğini, fakat yine de onlara uyduklarını görüyoruz. Kur'an'a göre, şeytanları lanetlemelerine rağmen insanlar onlara uyarsa, bu insanlar şeytanları Allah'a şirk (ortak) koşmuş olurlar. Belki bu söz ile yapılan bir şirk değildir. Fakat davranışlarda ortaya çıkan şirktir ve Kur'an bunu şirk olarak kabul ediyor. Bkz. Nisa an: 91 ve 145, En'am an: 87 ve 107, Tevbe an: 31, İbrahim an: 32, Meryem an: 27, Müminun an: 41, Furkan an: 56, Kasas an: 86, Sebe an: 59-63, Yasin an: 58, Şura an: 38, Casiye an: 30.
Müfessirler genellikle buna iki anlam vermişlerdir. Birincisi, bizim mealimizde benimsediğimiz anlamdır. İkinicisi ise şöyledir: "Biz onların arasına bir düşmanlık koyarız." Yani: "Onların dünyadaki dostlukları ahirette korkunç bir düşmanlığa dönüşür." Mevdudi

Bu ayet grubunda kısaca insanın yaratılış özelliği, insanın aldanış noktaları ve Rabbimizin bu konudaki uyarışları nakledilmiştir. 50. ayetin birinci bölümü ile ilgili detay daha evvel Sad ve Ta Ha surelerinde verilmişti. (Tebyinü’l Kur’an; c: 2, s: 430-449 ve c: 3, s: 628-635)
İnsanı en çok aldatan, sapmasına, şirk koşmasına neden olan İblis’tir. Ona karşı daima tedbirli olunmalıdır. Onun akla getirdiği ham düşünceler, ölçmeden, tartmadan [tefekkür etmeden] kesinlikle uygulamaya konmamalıdır. Hele hele çıkar için şirke bulaşmamalıdır. Şirk koşulan kişi ve nesnelerin Allah ile bir bağı yoktur.
52. ayetteki “Ve Biz, onların arasına ateşten bir engel kılmışızdır” ifadesiyle müşriklerin ve onların şirk koştuğu şeylerin bir birinden ayrı tutulacakları mesajı verilmektedir.

Ve hepsini toplayacağımız, sonra da o şirk koşanlar için “Yerlerinize! Siz ve ortaklarınız!” diyeceğimiz gün, artık aralarını iyice açtık [açacağız] ve onların ortakları, “Siz sadece bize tapmıyordunuz ki! Şimdi bizim aramızda ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Biz sizin ibadetinizden kesinlikle gafildik [duyarsızdık]” dediler [diyecekler]. (Yunus/28, 29)

Ve o gün hepsini toplayacağız. Sonra Biz, ortak koşan kimselere: “Hani nerede o batılca inandığınız ortaklarınız?” diyeceğiz.
Sonra, onların fitneleri “Rabbimiz, Allah'a kasem olsun ki, ‘biz müşriklerden değildik’ demekten başka bir şey değildi.”

Bak, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler! O uydurdukları şeyler de kendilerinden ayrılıp kayboldu. (En’am/22-24)
Ve ant olsun ki, siz, sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız / teker teker Bize geldiniz ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bıraktınız. Ve içinizde kendilerinin ortaklar olduğuna inandığınız şefaatçilerinizi sizinle beraber görmüyoruz. Ant olsun aranızda kesilme olmuş ve yanlış inandığınız şeyler kaybolmuştur. (En’am/94)

Ve Allah’ın astlarından kıyamet gününe kadar kendisine hiç bir cevap veremeyecek olan kimselere dua eden kimseden daha sapık kim olabilir? Üstelik onlar [tapılan kimseler], o kimselerin yalvarışlarından habersizler de.
İnsanlar bir araya toplandığı zaman da onlar [taptıkları kimseler] kendilerine düşmanlar oldular. Ve onların kendilerine tapmalarını inkâr edenler idiler. (Ahkaf/5, 6)

Ve onlar, kendileri için bir izzet [güç, şan, şeref] olsun diye, Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler.
Hayır... Hayır... [Onların zannettikleri gibi değil]... Onlar [edindikleri ilâhlar] onların ibadetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır. (Meryem/81,82) H.Yılmaz

Rabbimiz bu ayette Kur’an’da sürekli tanık olduğumuz bir gerçeğe değinmektedir: Kur’an’da her şey, insanlar ikna olsunlar diye, kıssalarla, çevrelerindeki ve kendi varlıklarındaki yüzlerce ayetle ve örnekleme yapılmak suretiyle en ince ayrıntıya kadar detaylandırılmıştır. Buna rağmen çıkarına düşkün insan buna karşı mücadele vermektedir.

Biz, bu Kur'an'da, akıllarını başlarına almaları için türlü şekillerde evirip çevirdik [açıkladık]. Ve bu [açıklamalar] ancak onların nefretini artırmıştır. (İsra/41)

Ve ant olsun ki Biz bu Kur'an'da insanlar için her örnekten evirip çevirmişizdir. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasından kaçındılar. (İsra/89)

Ve ant olsun Biz, öğüt almaları için, aralarında evirip çevirdik [çeşit çeşit şekillerde anlattık], ama insanların çoğu sadece nankörlükte dayattılar. (Furkan/50)

Ve ant olsun Biz, Söz’ü [vahyi, Kur’an’ı] öğüt alırlar diye birbiri ardınca uladık. (Kasas/51)

And olsun, Biz Kur’ân'ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? (Kamer/17) H.Yılmaz

Lafzen, “yüzyüze/karşı karşıya gelmelerini” yahut “gelecekte...” (Zemahşerî) -Çevirideki “nihaî azabın başlarına gelmesi” ifadesi kubulen sözcüğüne verilen bu her iki anlamı da kapsamaktadır. M.Esed

Burada insanlar, Kur'an'ın hakkı açıklamak için hiçbir fırsat ve aracı ihmal etmediği konusunda uyarılmaktadırlar: Kur'an, insanın kalbini ve zihnini uyandırmak ve onların dikkatini çekmek için her tür aracı, çeşitli misalleri, tartışma araçlarını, örnekleri kullanmış ve en güzel uslubu seçip-kullanmıştır; kısacası insanları hakkı kabule ikna etmek için denemediği yol bırakmamıştır. Bütün bunlara rağmen onlar hâlâ hakkı kabul etmiyorlarsa, her halde kendilerinden önceki kavimlerin başına gelen ve onların hatalarını anlamalarını sağlayan azabı bekliyorlar. Mevdudi

Bu ayette, kendilerine rehber [kitap, elçi] gelmesine rağmen inanmayan ve günahlarına istiğfar etmeyen Mekkeli müşrikler kınanmakta ve onları bu yanlış tutuma yönelten psikolojik, sosyolojik engel açıklanmaktadır. Bu engel, “evvelkilerin sünnetlerinin kendilerine gelmesi ya da önlerine azabın gelmesi” konusunda yaptıkları yanlış değerlendirmedir. İnkârcılar, kendilerinin de önceki toplumlar gibi cezalandırılmadıklarını düşünerek Elçi’nin uyarılarına şüpheyle yaklaştılar, iyice düşünüp değerlendirmedikleri için ilahî mesajı inkâr cihetine gittiler.

Bir vakit de, “Ey Allah’ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hak/gerçek ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi.
Hâlbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azap edecek değildi. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir. (Enfal/32, 33)

Onlar: “Sen, kesinlikle büyülenmişlerden birisin. Sen de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Biz senin kesinlikle yalancılardan biri olduğundan eminiz. Şayet doğrulardan isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver!” dediler. (Şuara/187)

Siz, şüphesiz, mutlaka erkeklere gidecek, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapacak mısınız?” dedi. İşte kavminin cevabı da sadece “Doğru söyleyenlerden isen Allah'ın azabını bize getir!” demeleri oldu. (Ankebut/29)

Ve onlar; “Ey kendisine Zikir indirilen kişi! Şüphesiz sen cinlenmiş / deli birisin. Eğer doğrulardan isen, bize melekler ile gelmeliydin” dediler. (Hıcr/6, 7) H.Yılmaz

Bu ayet iki anlama gelir: 1) Biz peygamberleri hüküm günü gelmeden önce insanları, itaatin güzel sonuçları ve isyanın kötü sonuçlarıyla uyarsınlar diye göndeririz. Fakat anlayışsız insanlar bu uyarılardan yararlanmazlar ve peygamberin kendilerini kurtarmaya çalıştıkları kötü sonu görmekte israr ederler. 2) Eğer azabı görmekte ısrar ederlerse bunu peygamberlerden istememelidirler, çünkü Peygamber azab getirmek için değil, insanları azaba uğratmaktan kurtarmak için gönderilmiştir.
Mevdudi 

Bu ayette, 55. ayetin temel konusu olan “Sünnetullah”a değinilmiş, sonra da kâfirlerin tutumları bildirilmiştir
Allah, rahmeti gereği, elçilerini müjdeci ve uyarıcı olarak göndermekte fakat işlerine gelmeyenler elçilere her yolla karşı koymaya çalışmaktadırlar.
Ayetin “Ve Biz, elçileri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz” şeklindeki ilk cümlesini, ayetin teknik yapısı itibariyle iki şekilde anlamak mümkündür:
Birincisi, elçilerin mutat görevlerinin ne olduğu ile ilgilidir. Elçiler toplumlarına kendilerine inanıp doğrulayanları müjdelemek, yalanlayıp karşı gelenleri de uyarmak üzere gönderilirler. Onların öncelikli görevi, toplumlarını eğitmektir. Uygulayacakları eğitim metotları da bizzat Allah tarafından belirlenmiştir. Bu metotların en önde olanı, müjdelemek ve uyarmaktır. Bu ikisi, insan psikolojisi üzerinde etkili olan en güçlü ikna aracıdır.
Ayetten alınabilecek mesajların ikincisi, müşriklerin azap talebinin yanlış yerden oluşuyla ilgilidir. İnkârcılar, eğer azap isteyeceklerse onu elçiden değil, Allah’tan istemelidirler. Elçilerin azap getirme diye bir görevleri yoktur. H.Yılmaz

Bir kimse peygamberin tebliğine karşı tartışma, itiraz, çekişme ve mücadele yolunu seçer ve hakkı bâtıl silahlar ve oyunlarla yenmeye çalışırsa, Allah o kimsenin kalbi üzerine perde çeker ve kulaklarına hakkı duymalarını engelleyecek örtüler koyar. Doğal olarak bu tutum onda inatçılık ve katı kalpliliğe neden olur, böylece o hidayet çağrısını duymaz ve kötü akibetini görmeden hatasını anlayamaz bir hale gelir. Çünkü böyle insanlar uyarı ve tebliğe aldırmazlar ve cehennem azabına uğramakta ısrar ederler; zamanla artık burunlarının doğrultusunda sadece azaba gitmekte olduklarına kani olurlar. Mevdudi

Lafzen, “muhakkak, onlar için azabı çabuklaştırırdı”. Allah'ın günahkarlara, tevbe edip yollarını doğrultmaları için zaman verdiğini belirten bir ifade.

Karş. 16:61 ve 35:45'deki şu ya da bu bakımdan benzer ifadeler. “Belirlenmiş süre” (mev‘id) bu anlam örgüsü içinde, günahkarların ömürlerinin sonunu yahut -sonraki ayette işaret edildiği üzere- (sünnetullaha göre) cezasız bırakılmayacak kadar günahta, zulümde ileri gidildiği “dönüşü olmayan nokta”yı gösterir.  M.Esed

Burada insanlar; kendilerine verilen süre ile aldanmaları ve ne yaparlarsa yapsınlar hesaba çekilmeyeceklerini sanmaları konusunda uyarılmaktadırlar. İnsanlar Allah'ın esirgeyen ve bağışlayan olduğu için kendilerine süre verdiğini ve bu nedenle zalimleri hemen cezalandırmadığını unutmaktadırlar. Allah'ın mühlet (süre) vermesinin nedeni O'nun rahmetidir; O'nun rahmeti zalimlere gidişatlarını düzeltmeleri için süre verilmesini gerektirir. Mevdudi

Helâk edilen memleketler, Kureyşlilerin ticaret yolculuklarında rastladıkları ve diğer Araplar tarafından da çok iyi bilinen Sebe, Semûd, Medyen şehirleri ve Lût kavmi idi. Mevdudi

Bu ayet grubunda, bunca açıklamaya rağmen kâfirlerin inatla direnmeleri; hakkı batıl ile ortadan kaldırma teşebbüsleri, sonra da kendilerine yine rahmetle müdahale edilişi beyan edilmektedir. Ayetteki “Rabbinin ayetleriyle öğüt verilip/ hatırlatma yapılıp da onlardan mesafelenen ve iki elinin önden gönderdiklerini unutan/ terk eden [dikkate almayan] kimseden daha zalim kim olabilir?” sorusunun anlamı, “Rabbinin ayetleri ile kendisine öğüt verildi­ği halde bunları önemsemeyen ve bunları kabul etmeyerek yüz çeviren kimseden daha zalim kimse olmaz” demektir. Yani onlar, en zalim kişilerdir. Yaptıkları zulüm, kendilerine verilmiş olan imkânları doğru değerlendirmeyerek içine düştükleri nankörlük, şirk ve inkârcılıktır.
Ayette “kalpleri üzerinde, onu [Kur’an’ı] iyice anlamalarına engel perdeler, kulaklarına da ağırlık olan kişiler” olarak nitelenen bu zalimler, En’am suresinde de benzer ifadelerle kınanmışlardır:

Onlardan sana kulak verenler vardır; oysa Biz, onu kavrayıp anlamalarına; kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, bütün ayetleri görseler de ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr edenler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek, “Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir” derler.
Ve onlar, ondan men ederler ve kendileri ondan uzak dururlar. Ve onlar bilinçsizce, yalnızca kendilerini helake sürüklüyorlar. (En'am/25, 26)

Tutkuları ve cahillikleri, inkârcıların gözlerinin görmemesine, kulaklarının duymamasına sebep olmaktadır. Bu nedenle Kur’an’ı anlayamamaktadırlar. Ne var ki, bu durumlarının bilincinde de değildirler. Bilinçsizce kendilerini haktan uzak tutmaları yetmezmiş gibi, bir de “Bu, eskilerin efsaneleridir, bunda yeni bir şey yok. Biz bunları zaten eskiden beri dinleyip duruyoruz” diyerek başkalarının da hak ile şereflenmelerine engel olmaya çalışmaktadırlar.
Yüce Allah, müşriklerin anlama, görme ve işitme bozukluklarının sebebini, “... Oysa Biz, onu kavrayıp anlamalarına; kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık (En’am/25)” ifadesiyle kendisine izafe etmiştir. Bunun ne anlama geldiğinin daha iyi anlaşılması için Tin suresinde bulunan “Allah’ın Kalpleri Mühürlemesi ve Damgalaması” başlıklı açıklamamızın tekrar okunmasını öneriyoruz. (Tebyînü’l-Kur’an; c: 2, s: 564-573)

58. ayette, Rabbimiz yine rahmet kapılarını açmakta, bağışlayıcılığını ön planda tutmaktadır:

Ve yeryüzünde gezip de bir bakmadılar mı, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Hâlbuki onlar, kuvvetçe kendilerinden daha çetin idiler. Göklerde ve yeryüzünde Allah’ı aciz bırakan hiçbir şey yoktur. Kesinlikle O, en iyi bilendir, en güçlü olandır.
Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun sırtında [yeryüzünde] hiç bir dabbeyi [canlıyı] bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah kendi kullarını en iyi görendir. (Fatır/44, 45)

Ve eğer Allah zulümleri nedeniyle insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun üstünde dâbbehden/canlılardan hiçbir şey bırakmazdı. Velâkin onları adı konulmuş bir süreye kadar erteler. Artık onların ecelleri gelince de ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler. (Nahl/61)

Ve onlar senden, iyilikten önce kötülüğü çabuklaştırmanı isterler. Hâlbuki onlardan önce onlara misal olacak cezalar gelip geçmiştir. Ve gerçekten senin Rabbin, zulümlerine karşılık insanlar için cidden mağfiret sahibidir. Ve kesinlikle senin Rabbin, azabı cidden çok çetin olandır. (Ra’d/6)

59. ayette helâk edildiği bildirilen memleketler, Kureyşlilerin ticaret yolculuklarında rastladıkları ve diğer Araplar tarafından da çok iyi bilinen Sebe, Semûd, Lut kavmi ve Medyen şehirleridir. H.Yılmaz

Çok defa “...diği zaman” anlamına gelen ama bizim burada “hani” sözcüğüyle aktarmayı daha uygun bulduğumuz iz takısı, Kur’an'da çoğu zaman, anlatımın ve düşüncenin akışını bozmadan dikkatleri yeni bir söyleme ya da temaya çekmek için kullanılmaktadır. Buradaki örnekte de bu sözcük, gerilerde 54. ayetle belirgin bir bağlantı kurarak (“... Biz bu Kur’an'da insanlar[ın yararlanması] için çeşitli açılardan türlü türlü dersler ortaya koyduk”) bilginin, özellikle manevî/ruhanî bilginin, hiçbir ölümlünün -bu ölümlü peygamber bile olsa, insan zihnini hayat boyunca meşgul eden soruların hepsine cevap bulabildiğini iddia etmesine imkan vermeyecek kadar tükenmez, sonu gelmez olduğunu yansıtan bir temsîle dikkat uyandırıcı bir giriş sağlamak üzere kullanılmıştır. (Sözkonusu temsîlin dile getirdiği gerçek, bu surenin son iki ayetinde sarahaten ortaya konulmaktadır.) Sonraki ayetlerde (60-82. ayetler) anlatılan Hz. Musa'nın bilgi peşinde yaşadığı serüven, zaman içinde, bizim burada yer veremeyeceğimiz sayısız menkıbenin kaynağı olmuştur. Yine de, değişik rivayetleriyle Buhârî, Müslim ve Tirmizî tarafından kaydedilmiş olup Ubeyy b. Ka‘b'dan nakledilen bir rivayeti zikretmeden geçemeyeceğiz. Bu rivayete göre Hz. Musa, bir keresinde, insanların en bilgesi olduğunu iddia ettiği için Allah tarafından azarlanmış ve kendine vahiy yoluyla, “iki denizin birleştiği yerde” yaşayan bir “Allah kulu”nun kendisinden daha bilge olduğu bildirilmişti. Hz. Musa bu adamı bulmak yönünde ısrarlı bir istek gösterince, Allah da o'na “bir sepete balık” koymasını ve balık kayboluncaya kadar yoluna devam etmesini emretti; balığın kaybolması amaca erişildiğinin işareti olacaktı. Şüphe yok ki bu rivayet, bizim Kur’ânî meselimize temsîlî bir giriş niteliğindedir. Hem Kur’an'da, hem de sözkonusu Hadis'te geçen bu “balık” imajı, mümkündür ki, mutlak bilgiyi yahut ebedî hayatı simgeleyen eski dinî bir sembol olsa gerektir. İlk müfessirlerden pek çoğunun, Bâbülmendeb mevkiinde Kızıl Deniz ile Hint Okyanusu'nun ya da Cebel-i Târık'da Akdeniz ile Atlas Okyanusu'nun birleştiği yeri göstererek, coğrafî bir anlam yükleme eğiliminde oldukları “iki denizin birleştiği yer” ifadesine gelince, Beydâvî, 60. ayetin tefsirinde buna bütünüyle temsîlî bir açıklama getirerek, “iki deniz”in iki tür bilgi kaynağını ya da bilgi akışını -yani, haricî olay ve olgulara ilişkin gözlem ve muhakemeler yoluyla elde edilen zahirî bilgi (‘ilmu'z-zâhir) ile mistik sezgi ve müşahedeler yoluyla elde edilen batınî bilgiyi (‘ilmu'l-bâtın)- simgelediğini söylemektedir. Bu görüşe göre, Hz. Musa'nın arayışının gerçek amacı bu iki tür bilginin buluştuğu sınıra varmaktan ibarettir.

Lafzen, “genç adam” (fetâ) -Klasik Arapça'da, genç ya da yaşlı (yani, yaşına işaret etmeksizin) “hizmetçi/yardımcı” anlamına gelen bir sözcük. Rivayete göre, ayette geçen bu “hizmetçi” ya da “yardımcı”, Hz. Musa'nın ölümünden sonra İsrailoğulları'nın başına geçen Yeşu idi. M.Esed

Mûsâ'nın genç arkadaşı Nun oğlu Yûşâ'dır. Müfessirlere göre Yûşâ Peygamber, Hz. Yakup'un soyundandır. A.K.G.

Gerçi bu hikaye kafirlerin sorusuna bir cevap olarak anlatılmıştır, ama aslında hem kafirlere hem de müminlere önemli bir gerçeği vurgulamak için de kullanılmıştır: Olayların sadece görünen yönlerinden sonuç çıkaran kimseler bu çıkarımlarından çok ciddi bir hata yapmaktadırlar. Çünkü onlar sadece görüneni görmekte ve onların altında yatan ilâhî hikmeti kavrayamamaktadırlar. Onlar günlük hayatta zalimlerin zenginliğini ve masum insanların zayıflığını, isyankarların refah içinde, itaatkârların ise zorluklar içinde olduklarını, günahkârların zevk içinde, dindarların ise acı içinde olduklarını gördüklerinde şaşkınlığa düşmekte ve onların ardında yatan hikmeti anlayamadıkları için yanlış anlamanın kurbanı olmaktadırlar. Kafirler ve zalimler bundan bu dünyanın hiç bir ahlâki kurala bağlı olarak işlemediği, bu dünyanın hiç bir hakimi olmadığı ve eğer varsa bile bu hakimin adaletsiz ve akılsız olduğu sonucunu çıkarmaktadırlar; o halde insan dilediği her şeyi yapabilir. Çünkü hesap verilecek kimse yoktur. Diğer taraftan müminler bunları gördüklerinde o denli sıkılıp cesaretleri kırılmaktadır ki, imanları zor bir imtihana tabi tutulmaktadır. Bu mucizenin ardında yatan hikmeti açığa çıkarmak için Allah gerçeğin üzerinden perdeyi aralamış, böylece Musa gece gündüz meydana gelen olayların ardındaki hikmeti gerçeği görenlerden ne denli değişik olduğunu görebilmiştir.
Şimdi şöyle bir soruyu ele alalım: Bu olay nerede ve ne zaman meydana geldi? Kur'an bu konuda hiç bir şey söylemez. Bu konuda Avfi'nin rivayet ettiği İbn Abbas'dan nakledilen bir söz vardır: "Bu olay, Firavun'un helâk edilişinden ve Musa (a.s) kavmini Mısır'a yerleştirdikten sonra meydana gelmiştir." Fakat bu, İbn Abbas'dan rivayet edilen ve Buhari gibi diğer güvenilir hadis kitaplarında zikredilen başka hadislerle desteklenmemiştir. Musa (a.s)'ın kavmini Firavun'un helâkından sonra Mısır'a yerleştirdiğini ispatlayan başka bir kaynak da yoktur. Bunun tam aksine Kur'an Musa'nın Mısır'dan çıkışından sonra tüm zamanını çölde (Sina ve Tih) geçirdiğini söyler. Bu nedenle Avfi'nin hadisi kabul edilemez. Fakat eğer olayın ayrıntılarını göz önünde bulundurursak iki şey açığa çıkmaktadır: 1) Bunlar, Musa'ya (a.s) peygamberliğin ilk yıllarında gösterilmiş olmalıdır, çünkü bu tür şeyler, peygamberliğin ilk döneminde eğitim ve öğretim için gereklidir. 2) Bu hikaye Mekke'li müminleri rahatlatmak ve teskin etmek için anlatıldığından dolayı, bu mucizelerin Musa'ya (a.s) İsrailoğulları'nın, bu surenin indirildiği dönemde Mekke'li müşriklerin müminlere yaptığı işkencelerin aynısı ile karşılaştığı bir dönemde gösterildiği sonucuna da varılabilir. Bu iki noktaya dayanarak (Gerçeği yalnız Allah bilir) bu olayın Firavun'un İsrailoğulları'na yaptırdığı işkencenin en şiddetli olduğu dönemde meydana geldiğini söyleyebiliriz. Aynen Kureyş liderleri gibi Firavun ve çevresindekiler de azabın gecikmesini, kendi üzerlerinde kendilerini hesaba verecek hiç bir güç olmadığının ispatı sanarak aldanmışlardı. Ve işkence çeken Mekkeli müslümanlar gibi Mısır'lı müslümanlar da şöyle feryat ediyorlardı: "Rabbimiz! Bu zalimlerin hakimiyeti ve bizim zavallılığımız daha ne kadar sürecek?" O denli ki Hz. Musa şöyle dua etti: "Rabbimiz! Şüphesiz sen Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir ihtişam ve mallar verdin. Rabbimiz, senin yolundan saptırmaları için mi?" (Yunus: 88).
Eğer bizim tahminimiz doğru ise, o zaman bu olayın Musa'nın (a.s) Sudan'a yolculuğu sırasında meydana geldiği ve iki denizin birleştiği yer ile Mavi Nil ile Beyaz Nil'in birleştiği bu günkü Hartum şehrinin kastedildiği sonucuna varabiliriz.
Kitab-ı Mukaddes bu konuyla ilgili hiçbir şey söylemez, fakat Talmud bu olaya değinir, ama olayın kahramanı Musa (a.s) değil, Levi'nin oğlu Rabbi Jochanane'dır. Yine Talmud'a göre diğer kişi canlı olarak semaya yükseltilen ve orada dünyanın yönetimi için meleklerle birleştirilen Elijah'dır. (The Talmud Selections H.Polano, S. 313-16)
Çıkıştan önce meydana gelen olaylar gibi bu olayın da doğru olarak aktarılmış olması, fakat yüzyıllar geçtikçe bunda değişiklik ve tahrifler yapılmış olması mümkündür. Fakat ne yazık ki bazı müslümanlar da Talmud'dan etkilenmiş ve Musa kıssasının Musa ile ilgili değil aynı anda başka bir şahısla ilgili olduğuna inanmışlardır. Bu müminler Talmud'un isnadının zayıf olduğunu unutmaktadırlar; hem Kur'an'ın "Musa" adında belirsiz bir kimsenin başından geçen bir olaya değindiğini kabul etmemize de hiç bir sebep yoktur. Dahası Ubey ibn Ka'b'dan rivayet edilen bir hadisden Hz. Peygamber'in (s.a) bu olayı açıklığa kavuşturduğunu ve Musa ile Hz. Musa'nın (a.s) kastedildiğini öğrenmekteyiz. Bir müslümanın Talmud'un bir görüşünü kabul etmesine bir sebep de göremiyoruz.
Oryantalistler, genelde olduğu gibi, tarihin "kaynaklarına" bir "araştırma" yapmışlar ve şunlara işaret etmişlerdir: "Kur'an'da anlatılan hikaye şu üç kaynağa dayandırılabilir: 1) Gılgamış Destanı 2) Süryani iskendernâme 3) Elijah ile Levi'nin oğlu Rabbi Joshua ile ilgili Yahudi efsanesi (İslâm Ansiklopedisi (yeni baskı) ve Shorter Encyclopaedia of İslâm- Hızır başlığı.) Bu kötü niyetli "bilginler" her şeyden önce "bilimsel araştırmaları"nı Kur'an'ın Allah tarafından vahyolunan bir kitap olmadığını ispatlamak için kullanırlar. Böylece onlar, Hz. Muhammed'in (s.a) vahiy olarak iddia ettiği şeylerin böyle "kaynaklar"dan elde edildiğini ispat etmiş olacaklardır. Bu konuda bu utanmaz insanlar öyle akıllıca ve hileli bir şekilde "deliller" ve "iktibaslar" kullanmaktadırlar ki, insan onların "araştırmaları"nın doğruluğuna inanmaya başlamaktadır. Eğer bunların yaptıkları şey "araştırma" ise o zaman insanın böyle bir "araştırma ve bilgi"yi lanetlemeye hakkı vardır.
Biz onlardan "araştırma"larını daha da açıklamaları için aşağıdaki soruları cevaplamalarını istiyoruz.
1
) Kur'an'ın belirli bir iddiasını birkaç eski kitaba dayandırdığı konusunda hangi deliliniz var? Böyle bir iddiayı, Kur'an'da anlatılan bazı olayların bu kitaplardakine benzemesine dayandırdığı için "araştırma" olarak kabul edemeyiz.
2) Kur'an'ın indirildiği dönemde Mekke'de Peygamber'in (s.a) Kur'an için materyal topladığı bir kütüphane olduğu konusunda bir bilgiye mi sahipsiniz? Bu soru yerinde bir sorudur, çünkü Kur'an'daki kıssa ve fikirlerin kaynağı olarak kabul ettiğiniz çeşitli dillerdeki birçok kitap toplandığında, yeteri kadar büyük bir kütüphane meydana gelir. Hz. Muhammed'in (s.a) bu kitapları çeşitli dillerden Arapça'ya tercüme eden mütercimler tuttuğu konusunda, elinizde bir delil mi var? Eğer böyle değilse ve sizin iddianız sadece Peygamber'in (s.a) Arabistan dışına yaptığı birkaç yolculuğa dayanıyorsa, şöyle bir soru sorulabilir: Peygamber'in (s.a) Peygamberliğinden önce böyle kaç kitap kopya edebilmiş veya kaç kitap ezberleyebilmiştir? Nasıl oluyor da Peygamberliğin gelişinden bir gün önce bile onun konuşmalarında, (daha sonra Kur'an'da nazil olan) bu topladığı bilgilerin etkisi görülmemiştir?
3) Nasıl olmuş da Peygamber'in (s.a) çağdaşı Mekke'li Yahudi ve Hıristiyan kafirler, sizin gibi böyle bir delil peşinde oldukları halde Peygamber'e (s.a) böyle bir suçlamayla karşı çıkmamışlardır? O dönem müşriklerinin böyle bir fırsatı değerlendirmek için yeterli nedenleri vardı, çünkü onlara Kur'an'ın vahyolunmuş bir kitap olduğu ve ilâhî bilgiden başka kaynağı olmadığı iddiasının tersini ispatlayacak bir delil bulmaları ve eğer Kur'an'ın insan sözü olduğu doğru ise onun bir benzerini meydana getirmeleri teklifi yapılmıştı. Bu teklif o dönem İslâm düşmanlarının iddialarını boşa çıkarmış ve Kur'an'ın dayandığı başka bir kaynak olduğunu ispatlayacak en ufak mantıki bir fikir bile öne sürmemişlerdir. Bu gerçeklerin ışığında şöyle bir soru yöneltilebilir: "Peygamber'in (s.a) çağdaşları bu araştırmalarında nasıl başarısız oldular da bin yıllık bir zaman geçtikten sonra bugün İslâm düşmanları bu girişimlerinde başarı kazandılar?"
4) En son ve en önemli soru ise şudur: Bu İslâm düşmanlarının Kur'an'ın Allah'tan gelen bir vahiy olma ihtimalini bir tarafa bırakıp bütün çabalarnı onun vahiy olmadığını ispatlama girişimlerinde yoğunlaştırmalarının nedeninin sadece bağnazlık ve garaz olduğunu göstermiyor mu? Kur'an'da anlatılan kıssaların daha önce yazılmış kitaplardakilere benzemesi gerçeği aynı şekilde Kur'an'ın vahyedilmiş olduğu ve geçen zaman boyunca onlarda meydana gelen tahrifleri düzeltmek için bu kıssalara değinildiği şeklindeki görüşün ışığında da ele alınabilir. Onların araştırmaları, neden Kur'an'daki hikayelerin gerçek kaynağının bu kitaplar olduğunu ispatlamak üzerinde yoğunlaşıyor da, diğer ihtimali, Kur'an'ın vahyedilmiş bir kitap olduğu gerçeğini hiç dikkate almıyor?
Bu soruları düşünen her tarafsız kişi, oryantalistlerin "bilgi" adına sundukları "araştırmanın" dikkate alınmaya değer olmadığı sonucuna varacaktır. Mevdudi

Fakat iki [denizin] birleştiği yere vardıklarında balıkları bütünüyle akıllarından çıktı ve denize dalıp gözden kayboldu. M.Esed

Tefsîrlerdeki rivâyete göre Hz. Mûsâ'nın buluşacağı zât, Hızır Aleyhisselâm, uşağının adı da Yûşa'dır. Fakat Kur'ân, ne Mûsâ'nın uşağının adından, ne de onun karşılaşacağı bilge kulun adından söz etmemiştir. Bu zâtın, sadece Allah'ın, katından ilim verdiği bir kul olduğunu söyler. Hızır'ın ebedî yaşadığı hakkındaki rivâyetleri, İbn el-Kayyim ve Âlûsî sağlam görmemişlerdir. Maddî hayât bakımından kıyâmete dek yaşayan bir kimsenin olmaması gerekir. Çünkü Enbiyâ Sûresinin 34 ncü âyetinde: "Senden önce hiçbir insana ebedî yaşama vermedik..." denmektedir. Demek ki maddî olarak ebedî yaşayan insan yoktur. Ancak Hızır'ın, bildiğimiz maddî hayâtla değil, misâl âleminde yaşaması düşünülür. Nitekim Sadre'd-dîn Konevî, Tabsıratu'l-mubtedî ve Tezkiretu'l-muntehî adlı eserinde, "Hızır'ın vücudunun misâl âleminde" olduğunu aktarmıştır. Hz. Mûsâ, Ledün ilminin temsilcisini aramak üzere yola çıkmıştır. İki denizin birleştiği yere varınca, tuttukları balığı, sakladıkları zenbil ile, bir su birikintisine koyup bir kaya gölgesine çekilmişler, burada Mûsâ uyumuş, balık da bu arada zenbilden sıyrılıp denize gitmiştir. Fakat durumu Hz. Mûsâ'ya söylemeyi unutmuştur. Hz. Mûsâ uyandıktan sonra kalkıp yürürler. S.Ateş

Lafzen, “Gördün mü?” Bir soru olarak kurulmuş olmasına rağmen, bu deyimsel ifade çoğu zaman “olacak şey mi?” sözüyle aynı anlama gelmek üzere, beklenmedik ya da olmayacak bir olay karşısında duyulan şaşkınlığı yahut anî bir hatırlamayı ifade etmektedir. - Lafzen, “hatırlamayayım diye onu bana unutturdu”. M.Esed

Surenin bu ayetlerinde Musa peygamberin eğitim sürecinden bir bölüm nakledilmektedir.
Kıssanın giriş mahiyetindeki bu bölümünde, Musa (as), kafasındaki takıntıları gidermek [bunalımdan kurtulmak] için bilginlerin toplandığı yere gidip sıkıntılarına çare aramayı düşünmektedir. Bu konuda azim ve kararlılık içindedir. Nihayet yola çıkarlar ve “iki bilginin toplandığı yerde” -henüz aradığı yerin burası olduğunu bilmemektedir- ikisi de hutlarından [bunalımlarından, sıkıntılarından] kurtulurlar. Bunalımları denizde [bilgin kişide] çekip gider. Sonra oradan ayrılırlar. Musa (as), delikanlıdan yemek istediği zaman delikanlı, Musa’ya (as) bunalımdan kurtulduğunu, fakat bunu Musa’ya (as) söylemediğini; bilerek, şeytana [İblisine] uyarak böyle yaptığını itiraf eder. Aslında Musa da (as) kendisine problem edindiği konuları halletmiş ve o da bunalımdan kurtulmuştur. Yanındaki delikanlı ile yaptığı bu konuşmadan sonra asıl aradığı yer olan “iki bilginin toplandığı yer”in orası olduğunu anlar ve “işte bu aradığımızdı” der. Böylece geldikleri yoldan hemen geri dönerler.
Bu kıssa Kitab-ı Mukaddes’te yer almadığı için kıssada geçen Musa’nın Tevrat sahibi Musa Peygamber olmadığı, söz konusu kişinin bir başka Musa olduğu ileri sürülmüştür. Hatta bu Musa’nın “Gılgamış [Gılga-Mesh] adının Arapçalaşmış şekli olduğu, Kur’ân’da anlatılan olayın Gılgamış Destanı ile bağlantılı olduğu da iddia edilmiştir. Bazı rivayet tefsirlerinde bu konuyla ilgili çok farklı görüşler ortaya konmuştur.
Bize göre, kıssada adı geçen Musa, Kur’ân’daki özellikleri itibariyle Musa peygambere uygundur. Bu konudaki diğer söylentiler dikkate alınacak bir niteliği haiz değildir.
Musa’nın bu serüveni ne zaman yaşadığına gelince: Musa’nın (as) Mısır’dan Medyen’e yalnız kaçtığını ve orada bir aile kurduğunu biliyoruz. O döneminde Musa garip ve fakir birisidir. Medyen’e yalnız ve bekâr olarak gitmiştir. Orada evlenmiş, Medyen’deki sözleşmesi bittikten sonra da oradan ayrılmıştır. Kasas/29’da, ehli [eşi, çocukları, yakınları ve hizmetçileri] ile birlikte yola çıktıkları bildirilmekte, ancak nereye gitmek istediği belirtilmemektedir. Kıssada anlatılan bu macerayı Medyen ile Tur dağı arasındaki bir dönemde yaşamış olmalıdır. Ancak Medyen ile Tur dağında vahye muhatap oluşu arasındaki sürenin ne kadar olduğu veya o arada ne gibi olaylar olduğu ile ilgili olarak Kur’an’da ayrıntılı açıklama yapılmamıştır.
Musa peygamber ile ilgili bu pasajda da Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakim kıssasında olduğu gibi müteşabih [allegorik, sanatsal ifadeli] bir anlatım söz konusudur. Bu nedenle bazı sözcükler üzerinde özellikle durulmalıdır:

MUSA’NIN DELİKANLISI

“فتى Fetâ”, “sağlam genç, yiğit delikanlı” demektir. (Lisanü’l Arab, c: 7, s: 21,22) Sözcüğün çoğulu “fityetün”dür. Sözcüğün çoğul hali yine bu surenin baş kısmında [Kehf/10, 13’te] Ashab-ı Kehf için kullanılmıştır. “Fetâ” sözcüğü “filan kişinin fetası / filancanın genç yiğidi” şeklinde herhangi bir şahsa izafe edilerek kullanıldığında, genellikle o şahsın hür veya köle hizmetçilerini ifade eder. Arap dili buna uygundur.
Gencin kimliği ile ilgili Kur’ân’da bilgi verilmemiştir. Ancak Musa’nın Medyen’den ehli/ailesi/yakınları ile birlikte ayrıldığı [Kasas/29] bilinmektedir. Bu genç yiğit Musa’nın (as) ehlinden birisidir; ama oğlu, ama kardeşi, ama uşağıdır. Kur’an’dan anladığımıza göre, Musa (as) Medyen’den zengin birisi olarak ayrılmıştır.
Bu genç ile ilgili birçok rivayet ortaya atılmıştır. Gencin isminin şu veya bu olmasının önemi yoktur. Konunun bize verdiği mesajlar onun ismi ve kimliği üzerine kurulu değildir. Ayrıca kimliğini ön plana çıkaracak şekilde delikanlıya muteber bir isim bulmak da anlamsız ve Kur’ân terbiyesine aykırıdır.
Literatürdeki seyahatnamelere, özellikle de feodal dönem seyahatnamelerine bakıldığında, Marco Polo, Evliyâ Çelebi, Robinson Crusoe, Strabon, Piri Reis, İbn Batuta, Mark Twain, Henry Miller ve Paul Bowles gibi seyyahların/gezginlerin birer hizmetçilerinin/yardımcılarının olduğu görülür.

İKİ DENİZİN TOPLANDIĞI YER

Bu güne kadar ayetlerin Mekkî oluşu ve müteşâbihliği göz ardı edilip olay coğrafi olarak ele alınmıştır. Bu yaklaşım nedeniyle de yeryüzünün her tarafında “iki denizin toplandığı yer” nitelemesine uygun mekânlar aranmıştır. Kimi Karadeniz ve Hazar Denizi arasını, kimi Ermenistan’da Kur ve Res [Aras] nehirleri arasını, kimi Akdeniz ile Kızıldeniz arasını, kimisi de Ürdün ile Kuzum nehirleri arasını bu niteliğe uygun bulmuştur. Söz konusu coğrafî mekânın Antakya, Eyle, Atlas Okyanusu kıyısındaki bir Endülüs şehri, Afrika’da Tanca, Amerika kıtasında Panama olduğunu ileri sürenler olduğu gibi, İstanbul Boğazının Karadeniz’e çıkışı olan Anadolukavağı veya Çanakkale Boğazının çıkışındaki Gelibolu Yarımadası olduğu görüşünü dile getirenler de olmuştur.
61 ve 63. âyete göre, Musa’nın gideceği, arayacağı şey “
صخرة sahra [kaya]”dır. Hutlarını orada [iki denizin toplandığı yerde veya iki denizi toplayan şeyde] unutmuşlardır. Genç adam, 63. ayette geçen ikrarına göre, Hut’u Sahra’da [Kaya’da] unutmuştur, terk etmiştir, bir bakıma ondan kurtulmuştur. Bu durumda, Sahra [Kaya] ile Mecmeu’l-Bahreyn [İki Denizin Toplandığı Yer] aynı yer veya aynı şeydir.

صخرة SAHRA

“Sahra” “Büyük kaya” demektir. (Lisanü’l Arab, c.7 , s. 79) Ayette geçen [صخرة ] Sahra/ Büyük Kaya, bugün Kudüs’teki Kubbetü’s-Sahra’nın [Mescid-i Aksa’nın] yakınında bulunan ve “Sahratullah” olarak bilinen Kaya’dır. Yahudiler de orayı “Ağlama Duvarı” olarak anmaktadırlar. Bundan da anlaşılmaktadır ki, Davud ve Süleyman peygamberler, ataları Musa peygamberden bu yana bir ilim merkezi olması sebebiyle Beytü’l-Makdis’i orada inşa etmişlerdir. Söz konusu Kaya’nın kutsal kabul edilmesine de bu olaylar neden olmuş olsa gerektir.
Sahra/Kaya sözcüğü, başına özel isim yapma eki olan “El” takısı alarak “
الصّخرة Es-Sahra” olmuş ve böylece özel bir isim haline getirilmiştir. Sözcüğü “Sahratullah” olarak da özel isim haline getirmek mümkündür. Lokman/16’da ise sözcük nekra [belirsiz] olarak yer almıştır.

BAHR [DENİZ]

“ البحرBahr” sözcüğü “genişlik ve açık yüzlülük” demektir. Denize “bahr” denmesi genişliğinden, enginliğinden dolayıdır. “Bahr” sözcüğü aynı zamanda “çok bilgili kişi” demektir. (Lisanü’l Arab, c.1 , s. 332-335) Mecaz olarak ise “çok bilgili, saygın kişi” demektir. (Tacü’l Arus; c. 6 , s. 51) Bilindiği gibi, Türkçemizde de çok bilgili insanlar için “derya gibi adam” deyimi kullanılmaktadır.
Buradan hareketle, ayette geçen “mecmau’l-bahreyn [iki bahrin toplandığı yer]” ifadesinin coğrafi olarak “iki denizin toplandığı, birleştiği yer” demek olmayıp “iki bilgin kişinin toplandığı yer” anlamında olduğunu söyleyebiliriz.
Pasajdan açıkça anlaşıldığına göre, Musa bu “iki denizin buluştuğu yer”e gitmek niyetiyle yola çıkmıştır. “Ben iki denizin toplandığı [iki bilgin kişinin toplandığı] yere varıncaya kadar durmayacağım yahut senelerce gideceğim” demesi, bu konudaki kararlılığını göstermektedir. Genç hizmetçisine yaptığı açıklamadan, bilgi toplamak için yıllarını harcamayı göze aldığı anlaşılmaktadır. Daha sonraki ayetlerden de anlaşılacaktır ki, Musa’nın bu seyahatteki amacı ticaret değil, bilgi sahibi olmaktır; zihnindeki problemlerini çözmek, karamsarlıktan ve bunalımdan kurtulmaktır. Zira Musa elçilik görevine hazırlanmadan evvel birçok badirelerden geçirilmiştir, eğitilmiştir.

Hani kız kardeşin yürüyordu da ‘Sizi onun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi?’ diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve kederlenmesin diye seni annene geri döndürdük. Ve sen, bir can öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve Biz seni fitnelendirdikçe fitnelendirdik. Sonra da yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir kader üzerine geldin, ey Musa!
Ve Ben, seni nefsim [kendim] için yetiştirdim. (Ta Ha/40, 41)

Musa ve delikanlının Kehf suresinde anlatılan yolculukları ve Musa’nın bu yolculuktan öğrendikleri de onu peygamberliğe hazırlama işlemlerindendir.
Pasajda üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da genellikle “balık” diye çevrilen “hut” sözcüğüdür. Sözcükle ilgili olarak daha önce A’raf suresinde yaptığımız açıklamayı, öneminden dolayı kısaca tekrarlamayı yararlı görüyoruz:

HUT

“ حوت Hut” sözcüğü, dilbilimcilerinin bir kısmına göre “balık”, bir kısmına göre de “büyük balık” demektir. Bu anlamıyla sözcük, tatlı ve tuzlu sularda yaşayan soğukkanlı omurgalıların genel adıdır. Ayrıca eski çağlardan beri burçlar kuşağındaki bir takımyıldızın adı olarak da kullanılmaktadır.
Ancak Kur’an’ı doğru anlamak için sözcüklerin teamüldeki kullanımını değil, gerçek anlamlarını bilmek gerekmektedir.
Sözcüğün kökü olan
“حوت hvt”, Arap dilinde “hut” ve “havt” olmak üzere iki türlü okunur. Bu okunuşlardan ilki olan “Hut”, Bedeviler arasında “ağır ağır da yutsa, çabuk çabuk da yutsa kendisine kâfi gelmeyen [doymayan, doyma duygusu olmayan]” anlamında kullanılmıştır.
“Havt” ise “kuşun suyun çevresinde veya vahşî hayvanın bir şeyin çevresinde dönüp durması, oradan ayrılmaması” anlamındadır. (Lisanü’l-Arab; c: 2, s: 644)
Bu anlamlardan anlaşılacağı üzere, “hut” sözcüğü aslında doyma hissi olmadığı ve doyduğunu bilmediği için balıklara yakıştırılmış bir sıfattır, balık demek değildir. Nitekim herkesin bildiği gibi, sularda yaşayan balığın esas adı “semek”tir. Balıklarda doyma hissinin olmaması, yemeye ara verme nedenlerinin doymaları değil de tıkanmaları olması, bugün artık bilimsel bir bilgidir. Balıkların bu özelliklerini bilmeyen amatör akvaryumcuların, günlük ihtiyacın üzerinde yemleme yaptıkları takdirde çatlayarak ölen balıklarla karşılaştıkları bilinen bir durumdur. Balık oburluğunun balık cinsleri itibariyle gösterdiği özellikler ise Su Ürünleri Fakültelerinin araştırma raporlarına da girmiş durumdadır.
Buna göre, “hut” ve “havt” sözcüklerinin anlamlarını “hırs, doyumsuzluk” olarak ifade etmek mümkündür.
“Hut” sözcüğünün Kur’an’da yer aldığı pasajlardaki anlatım dikkate alındığında, sözcüğün daima “sebebiyet mecaz-ı mürseli” şeklinde kullanıldığı görülmektedir. Yani, sebep olan “hırs ve doyumsuzluk” zikredilmekte fakat hırsın insanda sebep olduğu “bunalım ve karamsarlık” kastedilmektedir. Şimdi pasajı tahlile devam edelim:
“Bu şekilde geçtikleri zaman o [Musa], delikanlısına: ‘Getir kuşluk yemeğimizi; gerçekten biz bu yolculuğumuzda yorulduk’ dedi” ayetinin metnine dikkatlebakıldığında, Musa’nın genç arkadaşından kuşluk yiyeceklerini istediği fakat “hutu getir de yiyelim” demediği görülmektedir. Ancak genç adam yemeği getirdi mi, getirmedi mi; yemeklerini yediler mi, yemediler mi; bize bildirilmemektedir. Musa kuşluk yemeği istediği bir anda, genç adam “Gördün mü? O Kaya’ya sığındığımız vakit doğrusu ben hutu unuttum/ terk ettim; ve onu anmamı muhakkak şeytan unutturdu/ terk ettirdi. O [Hut], şaşılacak bir şekilde denizde yolunu edindi” demektedir. 61. ayetteki ifadeye göre sadece genç adam unutmamış, Musa da hutunu unutmuştur/terk etmiştir; yani dertten kurtulmuş, rahatlamıştır.

HUT’UN BAHRDE [BİLGİN KİŞİDE] KAYBOLMASI:

Musa ve yardımcısının sıkıntıları, karamsarlıkları, bunalımları Büyük Kaya’da bilginler arasında yaşadıkları şeyler vasıtasıyla ortadan kalkmıştır. Sanki denizde bir balığın derin bir deliğe dalıp kaybolup gidişi gibi olmuştur. Olay deniz ve balık sembolleri ile anlatıldığından, ifadeler dağdağalıdır. H.Yılmaz
 

Yani, "bizim varacağımız yerin alameti, işareti işte bu idi," Bu, Hz. Musa'nın bu yolculuğu Allah'ın emri ile O'nun kulu ile buluşmak üzere yaptığını göstermektedir. Ona balığın yok olduğu yerde o kul ile buluşacağı söylenmişti.Mevdudi

64. ayetteki “O [Musa], ‘İşte bu, aradığımızdı!’ dedi. Hemen izlerini takip ederek gerisin geri döndüler” şeklindeki genel ifadeye göre, Musa’nın aslında aradığı yeri bulduğu fakat aradığı yerin orası olduğunu anlayamadığı anlaşılmaktadır.
Büyük Kaya’nın orada yaşadıkları olaylara - orada deniz gibi bilgiye sahip kimselerle karşılaşıp sıkıntıdan, bunalımdan kurtulmalarına- bakılırsa, Musa’nın varmak istediği yer; iki denizin birleştiği [bilginlerin toplanıp bilgi alışverişi yaptığı, bilgisizleri bilgilendirdikleri, zihinsel problemleri çözdükleri] yer orası olmalıydı. Oraya dönüp bir şeyler daha öğrenmeliydi. Bu nedenle hemen gerisin geri o Büyük Kaya’ya döndüler.H.Yılmaz

Ubeyy b. Ka‘b'dan rivayet edilen (67. notta sözü geçen) Hadis'te bu esrarlı bilge kişiden “Yeşil Adam” anlamında “el-Hazir” ya da “el-Hizr” olarak bahsedilmektedir. Bu, öyle görünüyor ki bir isimden çok bir sıfat, bir lakabdır ve (halk arasındaki söylenceye göre) bu kişiye izafe edilen bilgi ve hikmetin her zaman yeni, her zaman geçerli olduğunu ifade etmektedir: Bu husus, bizim, bu kişinin şahsında, insan için varılması mümkün derinliğine kavrayış ve tecrübenin son derece derin olduğunu simgeleyen temsîlî bir kişilik ile karşı karşıya olduğumuzu teyid etmektedir. M.Esed

Bütün güvenilir hadis kitaplarında bu kulun ismi "Hızır" olarak bildirilmiştir. Bazılarının İsrailliyatın etkisiyle söylediği gibi onun isminin Elijah (İlyas) olduğunu düşünmemize hiç bir neden yoktur. Bu İsrailliyattan etkilenen kimselerin iddiaları sadece Peygamber'in (s.a) sözüne aykırı olduğu için değildir. Aynı zamanda İlyas Peygamber'in (a.s) Hz. Musa'dan (a.s) yüzlerce yıl sonra doğduğu gerçeğini gözönünde bulundurmadıkları için de yanlıştır.
Kur'an Hz. Musa'nın (a.s) yanındaki gencin kim olduğunu bildirmez; fakat bazı hadislere göre bu genç, Hz. Musa'dan sonra İsrailoğulları'nın başına geçen Nun'un oğlu Yeşu'a dır.Mevdudi

Musa ile delikanlı geri döndüklerinde, iki bilginin buluştuğu o yerde [Kaya’da] bir kişi ile buluşurlar. Bu kişi, Allah’ın kendisine ilim ve rahmet vermiş olduğu bir kuldur.
Kanaatimize göre, Musa ile yardımcısının Sahra’da buldukları bu kul bir peygamberdir. Çünkü ayette “Biz ona katımızdan bir rahmet vermiştik” denmiştir. Aşağıdaki Kur’an ayetleri, Yüce Rabbimizin bu ifadeyi peygamberlik nimeti için kullandığını göstermektedir:

Yine onlar: “Bu Kur'an, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler.
Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık, Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zühruf/31, 32)

Ve sen Kitap’ın sana ilka edileceğini [indirileceğini] umuyor değildin. (O) ancak Rabbinden bir rahmet olarak (verildi). Öyleyse sakın kâfirlere arka çıkma [yardımcı olma]. (Kasas/86)

Bilgin Kul’un bir peygamber oluşunun diğer delili ise surenin 82. ayetinde duvar doğrultma işini kendi iradesi ile yapmadığını beyan ediyor olmasıdır. Bu demektir ki, duvar altında duran iki yetime ait gömünün varlığı ve bu gömünün belli bir süre daha bulunduğu yerde korunması gereği ve dolayısıyla bunun icabı olan duvarın doğrultma işi Bilgin Kul’a [peygambere] vahiy ile telkin edilmiştir.
Yukarıdaki delillere dayanarak peygamber olduğunu söylediğimiz “bilgin kul” hakkında Kur’an’da başkaca bilgi verilmemiştir. Bu durumda, onun da Nisa/164 ve Mü’min/78’de peygamberimize adlarının ve kıssalarının haber verilmediği bildirilen peygamberlerden olduğu anlaşılmaktadır. H.Yılmaz

 

Musa “Bilgin Kul” ile tanışmış ve onun bilgin birisi olduğunu, doğru yolu bulma konusunda kendisine çok bilgi verilmiş olduğunu öğrenmiştir. Ondan “doğru yolu bulma konusunda ona öğretilenlerden öğrenmek için” öğrencisi olmayı istemektedir. H.Yılmaz

Lafzen, “tecrübe olarak kuşatamayacağın şeye (hubran). Râzî'ye göre, Hz. Musa gibi bir peygamberin bile eşyanın nihaî gerçeğini (hakâiku'l-eşyâ’ kemâ hiye) bütünüyle kavramadığına ve daha genel bir ifadeyle, insanın olağan koşullarda daha önce tecrübe ve müşahede etmediği türden bir olguyla karşılaştığında içine düştüğü itidal ve kavrayış eksikliğine işaret eden bir ifade. Yukarıdaki ayet, son tahlilde -Hz. Musa'nın sonraki tecrübelerinden de anlaşılacağı gibi- görünüşle gerçekliğin her zaman çakışmadığını îma etmekte ve bunun da ötesinde, ince bir üslupla, insanın kendi entellektüel/zihnî tecrübelerinde, en azından öğeleri, unsurları itibariyle, bir eşdeğeri, bir karşılığı olmayan şeyleri bütün gerçeğiyle hiçbir zaman kavrayamayacağı, gözünde canlandıramayacağı yolundaki derin gerçeği dile getirmektedir; Kur’an'ın insanın algı ve tasavvur alanının ötesinde kalan hususlarda (ğayb) mesajını mecaz ve temsîllerle ifade etmesi de bu yüzdendir. M.Esed

Musa’nın o yöre ve “Bilgin Kul” hakkında bilgisinin olmadığı bellidir. Çünkü o bölgeye yeni gelmiş ve “Bilgin Kul” ile yeni tanışmıştır. Buna karşılık “Bilgin Kul”un ifadelerinden, onun o yörenin insanı olduğu ve bir takım görevleri olduğu anlaşılmaktadır. Zira “Bilgin kul”, Musa ile birlikte oldukları takdirde meydana gelmesi muhtemel olaylar karşısında Musa’nın idrakinin bu olayları almayacağını ve sabredemeyeceğini öngörmektedir. Yani “Bilgin kul”, belli bir görevi ifa etmek için dolaştığı o bölgede, o bölgeyi iyi tanıdığı için bazı olumsuzluklarla karşılaşabileceğini tahmin edebilmekte ve Musa’nın da bunlara sabredemeyeceğini düşünmektedir. H.Yılmaz

Pazarlık yapılmış ve “Bilgin Kul”, kendisi açıklama yapıncaya kadar tanık olacağı herhangi bir olay hakkında soru sormaması şartıyla Musa’nın kendisiyle beraber gelmesine izin vermiştir.
Dikkat çeken noktalardan biri de, kıssanın bundan sonraki bölümlerinde artık Musa’nın genç yardımcısından söz edilmiyor olmasıdır.H.Yılmaz

Bilgin Kul, bindikleri gemide hasar oluşturunca, Musa dayanamaz ve ona “İçindekileri boğman için mi onu yırttın; parçaladın? Kesinlikle sen, şaşılacak bir şey yaptın!” der. Bilgin Kul da “Ben, ‘Şüphesiz sen benimle beraber olmaya sabredemezsin?’ demedim mi?” diyerek anlaşmayı hatırlatır. Bunun üzerine Musa “Unuttuğum şeyle beni cezalandırma ve işimden dolayı bana güçlük çıkarma!” diyerek özür diler.
Bilgin Kul’un kendisi o çevreyi tanıdığı gibi, gemi sahipleri ve yolcular da “Bilgin Kul”u tanıyor ve ona güveniyor olmalılar ki, onun gemiyi yaralamasına engel olmamışlardır. Ne “bilgin kul”, ne de o yöre hakkında bilgisi olmayan Musa ise bu işe karşı çıkmıştır.
Bu olayda herhangi bir olağanüstülük, esrarengizlik yoktur. Kulun gaybı bilmesi gibi bir durum da söz konusu değildir.

Yine gittiler. Nihayet bir delikanlıya rast geldiler; O [Âlim Kul] onu öldürüverdi. O [Musa]: “Bir nefis karşılığı olmaksızın tertemiz bir nefsi mi öldürdün? Kesinlikle çok anlaşılmaz bir şey yaptın!” dedi. H.Yılmaz

Hz. peygamber (s.a.v.): "Allah, kardeşim Mûsâ'ya rahmet etsin, utandığı için böyle söyledi. Eğer arkadaşıyle kalsaydı, daha ne tuhaf şeyler görecekti!" demiştir. S.Ateş

Bilgin Kul ile Musa yola devam ederler. Nihayet bir delikanlıya rastlarlar. Bilgin Kul bu delikanlıyı öldürür. Bunun üzerine Musa “Bir nefis karşılığı olmaksızın tertemiz bir nefsi mi öldürdün? Kesinlikle çok anlaşılmaz bir şey yaptın!” diyerek olayı kınar. Bunun üzerine Bilgin Kul, Musa’ya “Ben sana ‘Kesinlikle sen benimle birlikte asla sabredemezsin’ demedim mi?” diyerek seyahat şartlarını hatırlatır. Musa da “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme! Kesinlikle tarafımdan özre erdin [kovarsan darılmam]” diyerek tekrar son özrünü bildirir.
Ayette geçen “ غلام Gulam” sözcüğünün orijinal anlamı, “cinsel ilişkiye alabildiğine düşkün ve arzulu olan” demektir. Bu özellik, çocukluk yaşından çıkmış kimselerde olur. Bu da delikanlılık çağıdır. Gulam/ delikanlı sözcüğü, şeyh/ ihtiyar sözcüğünün zıt anlamlısı olarak kullanılır. (Lisanü’l Arab, c.6 , s. 664- 666)
Ayetteki “Bir nefis karşılığı olmaksızın tertemiz bir nefsi mi öldürdün? Kesinlikle çok anlaşılmaz bir şey ...” ifadesinden, “gulam”ın erişkin birisi olduğu anlaşılmaktadır. Musa bu katil olayının ancak “kısas” yoluyla yapılabileceğini ileri sürmüştür. Çocuk yaşta birisi başkasını öldürürse ona kısas yapılmaz. Buradaki olay kısasa uygun görüldüğüne göre, “gulam” çocuk değil, erişkin bir delikanlıdır.
Delikanlının öldürülmesine Musa’dan başka karşı çıkan da olmamıştır. Demek ki, “Bilgin Kul”un delikanlıyı niçin öldürdüğünü o beldenin insanları, öldürülen delikanlının yakınları; ana-babası ve herkes bilmektedir. Aksi halde bir yabancının gelip de memleketlerinde kendilerinden bir delikanlıyı öldürüp elini kolunu sallayarak çekip gitmesine kimse kayıtsız kalmazdı.
“Gulam”ın öldürme gerekçesi surenin 80 ve 81. ayetlerinde açıklanmıştır. H.Yılmaz

Bilgin Kul ile Musa yine yola devam ederler ve bir kente uğrarlar. Acıkmış oldukları için o kenttekilerden yiyecek isterler. Kenttekiler onlarla ilgilenmezler. Anlaşılan o ki, “Bilgin Kul” bu kentte tanınmamakta ve bilinmemektedir.
Buna rağmen Bilgin Kul, yıkılmak üzere olduğunu gördükleri bir duvarı tamir edip doğrultur. Musa yaşananlar karşısında yine dayanamaz ve Bilgin Kul’a “İsteseydin bunun karşılığında mutlaka bir ücret alırdın” diye sitem eder. H.Yılmaz

Bu şehir, İbn-i Abbas'a göre Antakya'dır. Eyle ve Nasıra diyenler de vardır. A.K.G. 

Lafzen, “korktuk” -Fakat akılda tutulmalıdır ki, haşiye fiili, bu birincil anlamının dışında, bazan “korku yahut kaygı verici buldu”, yani, sonuç olarak, “kötü bir şeyin olacağını kestirdi, yahut bildi” anlamını da ifade eder (Tâcu'l-‘Arûs, yukarıdaki ayete ilişkin özel bir atıfla). Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, bilge kişinin ifade ettiği “korku” ya da “kaygı”, haricî belirtiler yoluyla yahut iç sezgi yoluyla (ki, sonraki ayetin ikinci paragrafında geçen “[bütün] bunları ben kendiliğimden yapmadım” sözünün de gösterdiği gibi, bu sonraki yolla olması daha mümkündür) varılmış pozitif “bilgi”yle eş anlamlıdır.M.Esed

Bilgin Kul, “İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o, üzerine sabra takat getirmediğin şeylerin tevilini haber vereyim” diyerek Musa’nın siteminden sonra Musa’ya “Gemi olayına gelince …” diyerek olayları anlatmaya başlar.

GEMİYİ YARALAMA OLAYI

Bilgin Kul, “Gemi olayına gelince; o, denizde çalışan birtakım miskinlerindi. İşte o nedenle ben onu kusurlu hale getirmek istedim. Ötelerinde de bütün gemileri gasp edip alan bir kral vardı” diye açıklamada bulunur.
Anlaşılan o ki, Bilgin Kul bu bölgede tanınan ve o yöreyi iyi bilen birisidir. Bunun kanıtı, bindikleri geminin sahiplerini tanıması ve öteki kıyıda hüküm süren zalim kraldan haberdar olmasıdır. Bunları bildiği için gemiyi yaralamış ve zalim kralın gemiye el koymasını engellemiştir. Gemi sahipleri ve gemideki yolcular da “Bilgin Kul”u tanıyıp ona güvenmektedirler ki, ona engel olmamışlar ve gemiye verdiği zararın karşılığını talep etmemişlerdir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, “Bilgin Kul”un gemideki hasarı kendi iradesi ile yapmış olmasıdır. Bu hususu kendisi de
“ فاردت ان اعيبها Ben onu kusurlu hale getirmek istedim” diyerek beyan etmiştir. Burada gaybı bilme gibi olağan dışı, sır bir durum söz konusu değildir.

DELİKANLININ ÖLDÜRÜLMESİ

Bilgin Kul, delikanlıyı öldürme gerekçesini ise şöyle açıklamıştır: “Delikanlıya da gelince; onun anne-babası mümin kimselerdi. İşte o nedenle biz, onun, o ikisini azdırmasından ve inkâra sürüklemesinden korktuk. Sonra da ‘Rableri onun yerine kendilerine temizlikçe daha hayırlı ve merhamet bakımından daha yakınını versin’ istedik.”
İfadelere dikkat edilirse, öldürme olayında Bilgin Kul’un yalnız olmadığı görülür. Olayda Bilgin kul ile beraber başkaları da vardır. Kıssaya geleneksel açıklamalar doğrultusunda bakanlar, bu ayetlerdeki “korktuk” ve “istedik” şeklindeki çoğul fiillerin öznelerini uyduramamışlardır. “Bilgin kul”un “Hızır” veya “melek” olduğu iddia edilince, “korkanlar”ın da -hâşâ- Allah ile Hızır veya Allah ile melek olduğu anlamı ortaya çıkmaktadır.
Ayetlerden anlaşıldığına göre, delikanlıyı öldürme olayı resmî otoritenin; toplum olarak yasalara göre verdikleri bir karar gereği olmuştur. “Bilgin Kul” bu kararın infaz memurudur. Bu nedenle, olayı açıklarken
“ فخشينا korktuk” ve “فاردنا istedik ki” şeklinde çoğul bir ifade kullanmıştır. Eğer delikanlının öldürülmesi o delikanlının yaşadığı kentte yasal bir icraat olmasaydı, hem delikanlının yakınlarının hem de şehir halkının [kamu otoritesinin] “Bilgin Kul”a gerekli tepkiyi göstermeleri ve onu cezalandırma yönüne gitmeleri gerekirdi.
Görüldüğü gibi, “delikanlının öldürülmesi” olayının bilinmeyecek, yadırganacak, batın ilmi ile açıklanacak herhangi bir yanı yoktur. Normal, yasal bir bir uygulamadır. Ne var ki, Musa, o yörenin yabancısı olduğundan bunu bilmemektedir. Musa, “Bir can karşılığı olmaksızın masum bir cana mı kıydın?” diyerek bir insanın sadece kısas ile öldürülebilineceğini ileri sürmüştür. Hâlbuki şer’an [yasal açıdan] insan sadece kısas için öldürülmez; Allah’a savaş açanlar da öldürülür:

Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların karşılığı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama/ arka arkaya kesilmesi, ya da yeryüzünden sürgün edilmeleridir. Bu, onlar için dünyada bir zillettir. Ahirette de onlar için büyük bir azap vardır. (Maide/33)

Dikkat edilirse, 80. ayette “Delikanlıya gelince, anne-babası mümin kimselerdi. Onun, o ikisini azdırmasından ve inkâra sürüklemesinden korktuk” denilmektedir. Bu ifadeden de delikanlının mümin anne ve babasını dinden çıkarmak için çaba sarf ettiği [Allah ile savaştığı] anlaşılmaktadır. Yani bu durumda Maide suresinin 33. ayetine göre onun öldürülmesi meşru bir olaydır.

DUVAR OLAYI

Bilgin Kul, duvarı doğrultma işinin içyüzünü açıklarken “Duvara da gelince; o, şehirde iki yetim oğlanındı ve onun altında onlar için bir define vardı. Babaları da iyi bir zat idi. İşte onun için, -Rabbinden bir rahmet olmak üzere- Rabbin onların erginlik çağına ermelerini, definelerini çıkarmalarını diledi. Ve ben onu [duvar doğrultma işini] kendi görüşümle yapmadım” demektedir.
Görüldüğü üzere, Bilgin Kul, “Rabbinden bir rahmet olmak üzere- Rabbin onların erginlik çağına ermelerini, definelerini çıkarmalarını diledi
[فاراد ربّك ]” diyerek işin Allah tarafından yaptırıldığını açıklamaktadır. Ayrıca “Ve ben onu [duvar doğrultma işini] kendi görüşümle yapmadım” demek suretiyle de sadece duvar olayını kendi görüşüyle yapmadığını beyan etmektedir.
Demek oluyor ki, Bilgin Kul’a bu üç olaydan sadece üçüncü olay vahiy ile bildirilmiştir. Yani “Bilgin Kul”un kendi bilgisi ve iradesiyle gerçekleştirmediği olay sadece duvar doğrultma işidir.
Ayetin orijinalindeki
“ وما فعلته عن امرى ve mâ fealtühü an emrî” ifadesi, tefsir ve meallerin ekserisinde [hemen hemen hepsinde] “ve ben bunların hiç birini kendi görüşümle yapmadım” diye çevrilmiştir. Bu çeviriye göre, üç olaydan hiç birinde “bilgin kul”un kendi görüşü ile davranmadığı, her üç olayda da aldığı vahiyle hareket ettiği anlaşılmaktadır. Oysa bu çeviri yanlıştır. Doğru çeviri “Ve ben onu [duvarı doğrultmayı] kendi görüşümle yapmadım” şeklindedir.
Rivayetçilerin ve dirayetsizlerin yanlış meal ve tefsirlerinin doğru olabilmesi için ayetin orijinalinin
“عن امرى فعلتهن وما Ve mâ fealtühünne an emrî” şeklinde yani çoğul olarak olması gerekirdi. Ancak bu takdirde cümlenin anlamı, “Ben onları kendi görüşümle yapmadım” şeklinde olurdu. Hâlbuki ayetin orijinali böyle değildir. Zamir “onu” şeklinde tekildir.
Sonuç olarak, rivayetlerin, masalların, menkıbelerin ayetin orijinal anlamını ihmal ettirdiği anlaşılmaktadır. H.Yılmaz

Yani, onlara miras olarak kalan. Eğer duvarın yıkılmasına izin verilseydi, muhtemelen, hazine başkalarının da haberi olacak tarzda ortaya çıkacak ve aç ve yorgun yolculara yardımdan kaçınarak gerçek seciyelerini ortaya koyan hasis kasaba halkı tarafından yağmalanacaktı.

Yaptığı her şeyi yüksek bir gerçeklik bilincinin, yani onun eşyanın dış görünüşünün ötesindeki gerçeklikle temasını sağlayan ve onu Allah'ın akıl erdirilmez planının bilinçli bir parçası haline sokan derinliğine kavrayış ve sezginin sevkiyle yapmış olduğunu îma ediyor. Bu husus, hem 80-81. ayetlerde “biz” ifadesiyle kullanılan çoğul ifade tarzının, hem de 82. ayetin ilk paragrafında, somut beşerî bir eylemin Allah'ın istek ve iradesine izafe edilmesinin bir açıklaması durumundadır (Râzî). M.Esed

Bu ibret dolu öykü, bize birçok ders vermektedir. Örneğin: Bir tanesi eğitimde yöntemin ezbercilik değil, uygulamalı olduğu dersi olabilir mi? Zira bugün çağdaş eğitim yönteminin geldiği nokta bu örnekle örtüşüyor. Allahın Kuran da verdiği örnekler, bilinçli toplumlar için ipuçlarıdır.M.Sağ

Bu kıssa ile ilgili olarak cevaplandırılması gereken çok zor bir soru ortaya çıkar: Hızır tarafından yapılan işlerin iki tanesi insanın yaratılışından beri var olan kanunlara apaçık aykırıdır. Hiçbir kanun bir kimseye başka bir kimsenin malını tahrip etme ve suçsuz bir insanı öldürme izni ve yetkisi vermez. O denli ki bir kimse ilham yoluyla bazı korsanların belli bir gemiyi basacaklarını ve belli bir çocuğun isyankar ve kafir olacağını bilse o zaman bile Allah tarafından gönderilen hiçbir kanun insana ilhamı nedeniyle gemide bir delik açma ve masum bir çocuğu öldürme izni vermez. Buna cevap olarak birisi Hızır'ın bu iki işi Allah'ın emri ile yaptığını söyleyecek olsa, bu bizim sorunumuzu çözmez. Çünkü soru: "Hızır bu işleri kimin emri ile yaptı?" değil, "Bu emirlerin özelliği ne idi" sorusudur. Bu önemlidir, çünkü Hızır bunları "ilahi emir" doğrultusunda yapmıştır. Hızır'ın kendisi de bu işleri kendi yetkisi ile yapmadığını, bilakis Allah'ın rahmetiyle hareket ettiğini söylemektedir. Allah da bunu şu sözlerle tasdik etmektedir: "Biz ona katımızdan bir ilim öğrettik." Bu nedenle bu işlerin Allah'ın emri ile yapıldığından hiç şüphe yoktur. Fakat emrin niteliği ve özelliği ile ilgili soru hâlâ ortada durmaktadır. Çünkü bu emirler, hiçbir ilahi kanun tarafından izin verilmediği için meşru değildir. Ve Kur'an da suçlu olduğuna bir delil olmaksızın bir kimsenin başka birisini öldürmesine izin vermez. Bu nedenle bu emirlerin de bir kimsenin zengin, diğerinin fakir ve bir kimsenin hasta, diğerinin de hasta iken iyileşmesine neden olan Allah'ın emirleri ile aynı grupta olduğunu kabul etmek zorundayız. Eğer Hızır'a verilen emirler bu tür emirler idiyse, Hızır'ın insanlar için konulan ilahi kanunlarla sınırlı olmayan bir melek (veya Allah'ın yaratıklarından başka biri) olduğu sonucuna varılabilir.
Çünkü şer'î yönü olmayan bu tür emirler ancak meleklere verilebilir. Bunun nedeni haram ve helâl sorununun onlar için söz konusu olmamasıdır; onlar hiçbir kişisel güce sahip olmaksızın Allah'ın emirlerine itaat ederler. Onların aksine bir insan, işlediği amel ilahi kanuna aykırı ise, bunu ilham sonucu veya içgüdülerle istemeyerek işlemiş de olsa günah işlemiş olur. Çünkü insan, insan olması münasebetiyle ilahi kanuna uymak zorundadır. Ve ilahi kanunda, bir kimsenin ilham yoluyla bir emir aldığı veya kendisine gizlice yasak bir işin hikmeti bildirildiği için yaptığı işin helâl sayılabileceği bir boşluk yoktur.
Yukarıda değindiğimiz ilke fıkıh alimleri ve sufi liderler tarafından tartışmasız kabul edilmiştir. Allame Alûsî bu konuda Abdü'l Vehhab Şi'rânî, Muhiddin ibn A'rabi, Müceddid Elfi Sani, Şeyh Abdülkadir Geylani, Cüneyd Bağdadi, Sırrı Sekati, Ebu'l Huseyn en-Nuri, Ebu Said el-Harrâz, Ahmed üd-Dineveri ve İmam Gazzali'nin birçok sözünü ayrıntısıyla nakletmiştir. Onlara göre, bir sufi için bile kendine gelen bir ilhama uyarak kanunun ilkelerine ters düşen birşey yapmak doğru değildir. (Ruhu'l Meani cild: XVI, s 16-18). İşte bu nedenle biz Hızır'ın bir melek veya insanı sınırlayan kanunlardan azade başka bir yaratık olması gerektiği sonucuna vardık. Çünkü o, yukarıda anılan formülün tek istisnası olamaz, bu yüzden kaçınılmaz olarak onun, insanlar için önceden belirlenen ilahi kanuna göre değil, Allah'ın dileği doğrultusunda hareket eden Allah'ın kullarından biri olduğu sonucuna varıyoruz.
Eğer Kur'an Hz. Musa'nın (a.s) eğitilmek üzere gönderildiği "kul"un bir insan olduğunu söylemiş olsaydı, o zaman Hızır'ın insan olduğunu kabul edecektik. Fakat Kur'an açıkça onun bir insan olduğunu söylemez, aksine "kullarımızdan biri" olduğunu söyler, bu da onun insan olduğunu göstermez. Kur'an'da bu kelime (kul) çeşitli yerlerde melekler için kullanılmıştır. Bkz. Enbiya: 26, Zuhruf: 19. Bunun yanısıra Hz. Hızır'ın insan olduğuna işaret eden hiçbir hadis yoktur. Hz. Peygamber'den (s.a) Said ibn Cübeyr, İbn Abbas ve İbn Ka'b kanalıyla rivayet edilen sahih bir hadisde "Racul" kelimesi, genelde insanlar için kullanılmasına rağmen, Hızır (a.s) için kullanılmıştır ve sadece insanlar için kullanılmayacağı açığa çıkmıştır. Kur'an'da bu kelimeyi Cin Suresi altıncı ayette cinler için kullanmıştır. Şu da bir gerçektir ki bir melek, bir cin veya görünmeyen bir varlık insanların yanına geldiğinde, insan şeklinde görünür. Ve bu şekil içinde aynen Meryem'e gelen insan kılığındaki melek gibi beşer adını alır. (Meryem 17) O halde yukarıda zikredilen hadiste Peygamber (s.a) tarafından Hızır için kullanılan "Racul" kelimesi, onun mutlaka insan olduğu anlamına gelmez.
Bu nedenle yukarıdaki tartışmanın ışığında, Hızır'ın, bir melek olduğu veya insanlar için belirlenen sınırlarla bağımlı olmayan başka bir yaratık olduğu sonucuna varabiliriz. İbn Kesir'in tefsirinde Maverdi'den rivayet edildiğine göre, bazı eski müfessirler ve Kur'an alimleri de bu görüştedirler. Mevdudi

 

 

Lafzen, “ondan bir hatıra [ya da bir “bahis”] nakledeceğim size” -yani hatırlanmaya, bahsedilmeye değer bir şey; kanaatimizce, bu ifade müteakip kıssanın temsîlî karakterini ve Hz. Musa ile bilge kişi hakkında anlatılan mesel gibi, temel birkaç manevî/ruhanî gerçeğin ortaya konmasına matuf olduğunu işaret etmektedir -karn sözcüğü hem “boynuz”, hem de “nesil”, “devir”, “çağ” ya da “yüzyıl” gibi anlamlar taşıdığına göre, Zulkarneyn tabiri “İki Boynuzlu Adam” yahut “İki Çağın/Devrin Adamı” demektir. Klasik müfessirler bu anlamlardan ilkine (“İki Boynuzlu Adam”) temayül göstermektedirler; Kur’an'ın kendisi bu yolda kesin bir destek sağlamasa da, öyle görünüyor ki, bu tercihlerinde “boynuz” imajının kadîm Orta-Doğu kültüründe taşıdığı kudret ve iktidar çağrışımları rol oynamıştır. Aslında, karn terimi ve onun çoğulu kurûn sözcüğü, bu surenin 83, 86 ve 94. ayetlerinde geçen Zulkarneyn terkibi dışında, Kur’an'da tam yirmi kere geçmekte ve bütün bu yerlerde hep, bir devirde yaşayan ya da belli bir uygarlığa mensup olan insanlar, yani “nesil/kuşak” anlamını taşımaktadır. Bununla birlikte, Zulkarneyn tabiri güçlü ve adil bir hükümdarın niteliklerini ifade için kullanıldığına göre, Araplar tarafından çok eski çağlardan beri bilinen ve Arap dilinde İslam'dan çok önce deyimsel anlamıyla kullanılmaya başlanan bu tabirin yukarıda sözü edilen kadîm sembolik anlamın bir yankısı olduğunu söylemek mümkündür. Buradaki Kur’ânî temsîlin çerçevesi içinde “iki boynuz” tabiri, Zulkarneyn sıfatıyla anılan kişiye bahşedildiği ifade edilen iki güç ve iktidar kaynağını, yani, hükümdarlık kudreti ve itibarını ve Allah'a inanmanın kazandırdığı manevî/ruhanî gücü ifade ediyor olabilir. Bu son husus oldukça önemlidir -çünkü Kur’an'ın sözkonusu bu kişinin Allah'a olan imanına dikkat çekmesi, çoğu müfessirin yaptığı gibi, Zulkarneyn'in Büyük İskender'le (ki bazı paralarda onun iki boynuzlu portresiyle resmedildiği görülmüştür) yahut Yemen'deki İslam öncesi Himyerî Krallarından biriyle özdeşleştirilmesini imkansız kılmaktadır. Bütün bu tarihî şahsiyetlerin putperest oldukları, çok-tanrılı kültlere bağlı oldukları bilinen bir gerçektir; oysa Kur’an'da sözü edilen Zulkarneyn, Allah'ın birliğine yakînen inanan biri olarak karşımıza çıkmaktadır: Zaten, Kur’ânî temsîle derinliğini kazandıran da onun bu yanıdır. Dolayısıyla, buradan, Kur’an'da bahsi geçen Zulkarneyn'in tarihî ya da menkıbevî bir kişilik olmadığı ve onunla ilgili anlatımın da, dünyevî güç ve iktidar problemi çerçevesinde iman ve ahlaka ilişkin temsîlî bir söylem îrad etme amacına matuf olduğu sonucunu çıkarabiliriz (bkz. bu sure için yazılan giriş notunun son pasajı). M.Esed 

Burada anılan Zu'l-Karneyn'in, kimliği tam olarak belli değildir. Bunun, Mekadonya kralı Büyük İskender olduğu en kuvvetli görüş kabul edilir ise de Büyük İskender, âyetlerde anlatılan niteliği taşımaz. Karn: Çağ, boynuz, hükümdar... anlamlarına gelir. Zu'l-Karneyn, iki çağ veya iki boynuz sâhibi demektir. İskender, dünyânın batısını, doğusunu dolaştığından kendisine doğunun ve batının hâkimi anlamında Zu'l-Karneyn denmiştir. Diğer bir görüşe göre de Karn, nesil demektir. İskender zamanında iki nesil ortadan kalktığından kendisine, bu unvân verilmiştir. Başka bir görüşe göre de İskender'in iki küçük boynuzu varmış. Onun için kendisine Zu'l-Karneyn (iki boynuzlu) denmiş. Kitab-ı Mukaddes'in Daniel Sifri (8/3-20)de peygamber Daniel'in, ru'yâda iki boynuzlu, batıya, kuzeye ve güneye tos vurup bütün hayvanları kaçıran bir koç gördüğü, bunun Media ve Fars kralları olduğu, sonra batıdan gelen tek boynuzlu bir ergecin, bu koçu vurup çiğnediği anlatılır. Zu'l-Karneyn'in, Daniel Sifrinde, iki boynuzlu koç diye işâret edilen Fars kralı I. Dârâ olması da muhtemeldir, fakat kesin değildir. Çünkü Kur'ân'da geçen Zu'l-Karneyn, peygamber olmasa dahi olgun bir velî ve cihangîr bir hükümdardır. S.Ateş

Zül-karneyn, iki boynuzlu anlamına gelir. Doğuyu, Batıyı fetheden bir peygamber olduğunu söyleyenler bulunduğu gibi adâlet sahibi bir padişah olduğunu söyleyenler de vardır. Başında, boynuza benzer iki çıkıntı bulunduğu, yahut yeryüzünün batısıyla doğusunu zaptettiği için Zül-karneyn dendiği rivâyet edilmiştir. Ana ve baba tarafından soyca yüce bulunduğundan bu adla anılmıştır diyenler de vardır. Zül-karneyn'i, İskender olarak kabul edenler yanılmışlardır. Zül-karneyn hakkında en yeni ve en doğru incelemeyi, Hindistan Maarif veziri Mevlana Ebül-Kelam Azad başarmıştır. Bütün tarihçilerin fikirlerini inceleyen Mevlana Ebül-Kelam Azad, Ahd-i Atıyk'ın Danyal kitabının 8. babında Danyal'ın, rüyasında iki boynuzlu bir koç görüp bunu Med ve Fars hükümetlerini birleştiren İran hükümdarı olarak yorduğunu kaydediyor. Ona göre ibranca "Lokranim" sözünün Arapça’da tam karşılığı "Zül-karneyn" dir. Azra'nın kitabında da İsrailoğullarını tutsaklıktan kurtaran bu hükümdarın adı "Huruş" tarzında geçer (1, 6). Eş'iya'da da 45. babda Kuruş'tan bahsedilir (1). 11. babda Kuruş, "doğudan getirilecek yırtıcı kuş" diye anılır (11). İrmiya'da da yer yer, esaretten kurtuluş anılmaktadır. Kuruş, milattan önce 559. yılda zuhur etmiştir. 544’te Babil'i almış, Yahûdileri, memleketlerine göndermiştir. 519 da ölmüştür. Med ve Fars hükümetlerini birleştirip bir imparatorluk kurması dolayısıyla Kuruş'un heykelinde iki boynuz vardır (Mevlana Ebül-Kelam Azad'ın bu çok değerli incelemesi, Prof, Said Nefisi tarafından Farsça’ya çevrilmiş ve "Zül-Karneyen ya Kuruş-i Kebir" adıyla ve başta Mevlana Ebül-Kelam Azad'ın hal tercümesini muhtevi olarak 1330 hicri şemsi yılında Tahran’da basılmıştır). Mısır'da Zevs Amon, iki boynuzlu bir koç şeklinde temsil edilen bir ilahtır. Amon, koç demektir. Zül-karneyn'e İskender denmesi belki buraya bağlıdır. Çünkü İskender, Zevs'in oğludur. Zevs, ziya şeklinde anasına yaklaşmış ve anası bu sûretle gebe kalıp İskender’i doğurmuştur (Prof, H. Ritter'in ders takrirlerinden). A.K.G

 Ayetin başındaki (ve) bağlacı, bu kıssayı Hızır kıssasına bağlamaktadır. O halde bu, daha önce anlatılan "Mağarada Uyuyanlar" ve "Musa ile Hızır" kıssalarının da Mekke'li müşriklerin Ehl-i Kitab'a danıştıktan sonra Hz. Muhammed'in (s.a) Peygamberliğini sınamak için sordukları sorulara bir cevap olarak anlatıldıklarını ispatlamaktadır.
 Zül'l-Karneyn'in kim olduğunu belirlemek, ilk dönemlerden beri tartışmalı bir konu olagelmiştir. Müfessirlerin çoğu onun Büyük İskender olduğu görüşündedirler, fakat Kur'an'da anlatıldığı şekliyle Zü'l-Karneyn'in özellikleri ona uymamaktadır. Şimdi ise müfessirler onun eski İran İmparatoru Kisra Haris (Hüsrev veya Sayrıs) olduğuna inanma eğilimindedirler. Biz de onun büyük bir ihtimalle Kisra olduğu görüşünü kabul ediyoruz, fakat bu güne kadar gün ışığına çıkan tarihi gerçekler böyle bir iddiayı desteklemekten uzaktır.
Şimdi de Zü'l-Karneyn'in Kur'an'da anlatıldığı şekliyle özelliklerine bir göz atalım: 1) Zü'l-Karneyn (iki boynuzlu) adı Yahudiler tarafından çok iyi biliniyor olmalı, çünkü onların teklifi üzerine Mekke'li müşrikler bu soruyu Peygamber'e (s.a) yönelttiler. Bu nedenle "İki Boynuzlu" diye bilinen şahsın kim olduğunu veya "İki Boynuzlu" diye bilinen krallığın hangi krallık olduğunu öğrenmek için Yahudi edebiyatından yararlanmalıyız. 2) Zü'l-Karneyn fetihleri doğudan batıya, daha sonra da üçüncü bir yöne ya kuzeye ya da güneye yayılmış büyük bir kral ve büyük bir fatih olmalı. Kur'an'ın indirilmesinden önce böyle büyük fatih olan bir kaç kral vardı. Bu nedenle araştırmamız Zü'l-Karneyn'in diğer özelliklerini bu krallardan birinde bulmak yönünde olmalıdır. 3) Bu isim ancak krallığını Ye'cuc ve Me'cuc'un saldırısından korumak için iki dağın arasına sağlam bir duvar yapan bir krala verilmiştir. Bunu açığa çıkarabilmek için Ye'cuc ve Me'cuc'un kim olduklarını öğrenmeliyiz. Aynı zamanda böyle bir duvarın ne zaman inşa edildiğini ve hangi ülkenin sınırları içinde olduğunu da tespit etmeliyiz. 4) Yukarıdaki özelliklerin yanısıra Zü'l-Karneyn Allah'a ibadet eden bir kral ve adil bir yönetici olmalı. Çünkü Kur'an herşeyden önce bu özellikleri vurgulamaktadır.
Bu özelliklerin ilki Kisra'ya uymaktadır, çünkü Kitab-ı Mukaddes'e göre Daniel Peygamber, rüyasında Medva ve Fas krallıklarını Yunanlıların yükselişinden önce iki boynuzlu bir koç şeklinde görmüştür. (Daniel 8: 3, 20). Yahudiler "İki Boynuzlu" şahsa çok saygı duyarlar çünkü onun saldırısıyla Babil Krallığı çökmüş ve İsrailoğulları özgürlüklerine kavuşmuştur. (Bkz. İsra an: 8)
İkinci özellik de tamamen olmasa da kısmen Kisra'ya uymaktadır. Onun fetihleri batıda Anadolu ve Suriye'ye, doğuda Belh'e kadar uzanmıştır, fakat onun kuzeye ve güneye bir sefer düzenlediğini gösteren hiçbir delil yoktur. Oysa Kur'an onun bu üçüncü seferinden açıkça bahseder. Bununla birlikte üçüncü sefer tamamen konu dışı değildir, çünkü tarih Kisra'nın krallığının kuzeyde Kafkasya'ya kadar genişlediğini söyler. Ye'cuc ve Me'cuc'e gelince, onların eski zamanlardan beri yerleşik imparatorluk ve devletlere saldırılar düzenleyen ve çeşitli adlarla bilinen- Tatarlar, Moğollar, Hunlar ve İskitler- Orta Asya kabileleri olduğu söylenir. Kafkasya'nın güney bölgelerinde sağlam siper ve duvarların yapıldığı da bilinmektedir. Fakat bunların Kisra tarafından yaptırıldığı tarihi olarak tespit edilmiş değildir.
Son özelliğe gelince, Kisra eski krallar arasında bu özelliğe sahip olabilecek tek insandır. Çünkü düşmanları bile onun adaletini övmekten, kendilerini alamazlardı. Kitab-ı Mukaddes'in kitaplarından biri olan Ezra onun İsrailoğullarını Allah'a ibadet ettiği için serbest bırakan ve ortağı olmayan Allah'a ibadet edilmesi için Süleyman tapınağının tekrar inşa edilmesini emreden Allah'tan korkan ve Allah'a ibadet eden bir kral olduğunu söyler.
Yukarıda belirtilen noktaların ışığında, Kur'an'ın nazil oluşundan önce yaşayan krallar içinde sadece Kisra'nın Zü'l-Karneyn'in özelliklerine uyduğunu söyleyebiliriz. Fakat Kisra'nın Zü'l-Karneyn olduğunu kesin bir şekilde iddia edebilmemiz için daha fazla delile ihtiyacımız var. Yine de Kur'an'da anlatılan özelliklere Kisra'dan daha fazla uyan hiçbir kral ve fatih yoktur.
Tarihi olarak Kisra'nın M.Ö. 549'da tahta geçen bir Pers Kralı olduğunu söylememiz yeter. Tahta geçtikten birkaç yıl sonra Medyen ve Lidya krallıklarını ele geçirdi ve M.Ö. 539'da Babil'i fethetti. Bundan sonra ona karşı çıkacak hiçbir güçlü krallık kalmamıştı. Kisra'nın fetihleri bir tarafta Sind ve Türkistan'a, bir tarafta Mısır ve Libya'ya, diğer tarafta Trakya ve Makedonya'ya ve kuzeyde Kafkasya ve Harzem'e kadar uzanmıştı. Yani bütün medeni ülkeler onun yönetimi altındaydı. Mevdudi

Surenin 83- 98. ayetlerden oluşan bu bölümünde birçok esrarı barındıran “Zülkarneyn” konusu gündeme getirilmektedir. “Ve sana Zülkarneyn’den soruyorlar” ifadesinden anlaşıldığına göre, Resulullah’a Zülkarneyn ile ilgili bir soru yöneltilmiş ve kendisinden bu konuda bilgi istenmiştir. Pasajı tahlil ettikten sonra Rabbimizin bu soruyu yöneltenlere ve o topluma onların bildiği, sorduğu, öğrenmek istediği Zülkarneyn’i değil de, bambaşka, yepyeni ve yaşayan bir Zülkarneyn anlattığı anlaşılmış olacaktır. H.Yılmaz

İbni ‘Abbâs, Mücâhid, Sa‘îd b. Cubeyr, ‘İkrime, Katâde ve Dehhâk'a göre (ki bunların hepsinden İbni Kesîr nakletmiştir), sebeb -lafzen, “[bir şeye] ulaşmak, [bir şeyi] gerçekleştirmek için başvurulan vasıta ya da araç”- tabiri, bu anlam örgüsü içinde, belirli bir amaca ulaşmak için başvurulması gerekli doğru ve meşru vasıtaya/araca ilişikin bilgi anlamındadır. M.Esed

Şimdi de Zü'l-Karneyn'in Kur'an'da anlatıldığı şekliyle özelliklerine bir göz atalım:
1- Zü'l-Karneyn [iki boynuzlu] adı Yahudiler tarafından çok iyi biliniyor olmalı, çünkü onların teklifi üzerine Mekke'li müşrikler bu soruyu Peygamber'e (s.a) yönelttiler. Bu nedenle "İki Boynuzlu" diye bilinen şahsın kim olduğunu veya "İki Boynuzlu" diye bilinen krallığın hangi krallık olduğunu öğrenmek için Yahudi edebiyatından yararlanmalıyız.
2- Zü'l-Karneyn fetihleri doğudan batıya, daha sonra da üçüncü bir yöne ya kuzeye ya da güneye yayılmış büyük bir kral ve büyük bir fatih olmalı. Kur'an'ın indirilmesinden önce böyle büyük fatih olan bir kaç kral vardı. Bu nedenle araştırmamız Zü'l-Karneyn'in diğer özelliklerini bu krallardan birinde bulmak yönünde olmalıdır.
3- Bu isim ancak krallığını Ye'cuc ve Me'cuc'un saldırısından korumak için iki dağın arasına sağlam bir duvar yapan bir krala verilmiştir. Bunu açığa çıkarabilmek için Ye'cuc ve Me'cuc'un kim olduklarını öğrenmeliyiz. Aynı zamanda böyle bir duvarın ne zaman inşa edildiğini ve hangi ülkenin sınırları içinde olduğunu da tespit etmeliyiz.
4- Yukarıdaki özelliklerin yanı sıra Zü'l-Karneyn Allah'a ibadet eden bir kral ve adil bir yönetici olmalı. Çünkü Kur'an her şeyden önce bu özellikleri vurgulamaktadır.
Bu özelliklerin ilki Kisra'ya uymaktadır, çünkü Kitab-ı Mukaddes'e göre Daniel Peygamber, rüyasında Medva ve Fas krallıklarını Yunanlıların yükselişinden önce iki boynuzlu bir koç şeklinde görmüştür (Daniel 8: 3, 20). Yahudiler "İki Boynuzlu" şahsa çok saygı duyarlar çünkü onun saldırısıyla Babil Krallığı çökmüş ve İsrailoğulları özgürlüklerine kavuşmuştur.
İkinci özellik de tamamen olmasa bile kısmen Kisra'ya uymaktadır. Onun fetihleri batıda Anadolu ve Suriye'ye, doğuda Belh'e kadar uzanmıştır, fakat onun kuzeye ve güneye bir sefer düzenlediğini gösteren hiçbir delil yoktur. Oysa Kur'an onun bu üçüncü seferinden açıkça bahseder. Bununla birlikte üçüncü sefer tamamen konu dışı değildir, çünkü tarih Kisra'nın krallığının kuzeyde Kafkasya'ya kadar genişlediğini söyler. Ye'cuc ve Me'cuc'e gelince, onların eski zamanlardan beri yerleşik imparatorluk ve devletlere saldırılar düzenleyen ve çeşitli adlarla bilinen- Tatarlar, Moğollar, Hunlar ve İskitler- Orta Asya kabileleri olduğu söylenir. Kafkasya'nın güney bölgelerinde sağlam siper ve duvarların yapıldığı da bilinmektedir. Fakat bunların Kisra tarafından yaptırıldığı tarihi olarak tespit edilmiş değildir.
Son özelliğe gelince; Kisra eski krallar arasında bu özelliğe sahip olabilecek tek insandır. Çünkü düşmanları bile onun adaletini övmekten, kendilerini alamazlardı. Kitab-ı Mukaddes'in kitaplarından biri olan Ezra onun İsrailoğullarını Allah'a ibadet ettiği için serbest bırakan ve ortağı olmayan Allah'a ibadet edilmesi için Süleyman tapınağının tekrar inşa edilmesini emreden, Allah'tan korkan ve Allah'a ibadet eden bir kral olduğunu söyler.
Yukarıda belirtilen noktaların ışığında, Kur'an'ın nazil oluşundan önce yaşayan krallar içinde sadece Kisra'nın Zü'l-Karneyn'in özelliklerine uyduğunu söyleyebiliriz. Fakat Kisra'nın Zü'l-Karneyn olduğunu kesin bir şekilde iddia edebilmemiz için daha fazla delile ihtiyacımız var. Yine de Kur'an'da anlatılan özelliklere Kisra'dan daha fazla uyan hiçbir kral ve fatih yoktur.
Tarihi olarak Kisra'nın M.Ö. 549'da tahta geçen bir Pers kralı olduğunu söylememiz yeter. Tahta geçtikten birkaç yıl sonra Medyen ve Lidya krallıklarını ele geçirdi ve M.Ö. 539'da Babil'i fethetti. Bundan sonra ona karşı çıkacak hiçbir güçlü krallık kalmamıştı. Kisra'nın fetihleri bir tarafta Sind ve Türkistan'a, bir tarafta Mısır ve Libya'ya, diğer tarafta Trakya ve Makedonya'ya ve kuzeyde Kafkasya ve Harzem'e kadar uzanmıştı. Yani bütün medeni ülkeler onun yönetimi altındaydı. (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)

Çağdaş tefsirlerden olan Kasimî'nin tefsirinde bazı araştırmacılara nispet ederek şunlar nakledilmiştir: Dağıstan bölgesinde Araplar arasında Kaf Dağı diye bilinen Kafkas dağlarından birisinin arkasında iki kabile bulunmaktadır. Birisinin ismi Âkûk, diğerinin ise Mâkuk'dur. Araplar bunları Ye'cuc ve Me'cuc diye Arapçaya çevirmişlerdir. Bu iki kabile, birçok millet tarafından bilinmekte ve Ehl-i Kitab’ın kitapla­rında da anlatılmaktadırlar. Bu iki kabileden Rusya ve Asya'daki birçok kuzey ve doğu milletleri üremiştir. "sedd" ise Dağıstan bölgesinde Derbend ile Hazar şehirleri arasında­ki dar boğazda bulunmakta ve şimdi demir kapı, Sed adıyla anılmaktadır. Bu iki dağ arasındaki dar boğazda eski demirden seddin izleri bulunmaktadır.
"Safvetü’l-Ahbar" kitabından nakledilerek anlatıldığına göre, Abbasi Halifesi Vasık'ın gönderdiği seriyyenin ulaştığı sed, Çin şeddidir. Bu surların uzunluğu yaklaşık 1250 mile, kalınlığı alttan 25 adıma, yukarıdan ise 15 adıma, yüksekliği ise 15 adım ile 25 adıma ulaşmaktadır. Bazı yerlerinde ise yüksekliği 40 adıma ulaşan kuleler bulun­maktadır. Bu surları İskender inşa etmemiştir. İskender'in inşa ettiği sed, Derbend sed­didir. Bu müfessirin ifade ettiğine göre, Zülkarneyn, meşhur Makedonyalı İskender'dir. Müfessir, Makedonyalı İskender'in bilinen putperest inancıyla Kur'an ayetlerinin ifade ettiği inanç arasını bulmaya çalışarak şöyle demiştir: “Yunanlıların inancının putperestlik olmasından, O'nun da putperest olması gerekmez. Onun hocaları olan Aristoteles ve Pisagor da Allah'a inanıyorlardı.” Ancak müfessirin bu çabası ikna edici değildir. Onun sözünden anlaşıldığına göre, o, söz konusu seddi Mâkûk ve Âkuk kabilelerin saldırılarını engellemek İçin inşa etmiştir.
Diğer taraftan, çağdaş iki Hindili Müslüman bilgin, Şibli Nu'mânî ve Ebu Kelam Azad, Kur'an'ın değişik bölümlerinde anlatılan konular hakkında bilimsel ölçülere uy­gun, birçok kaynaklara ve önemli tarihi belgelere dayanan araştırmalarda bulunmuşlar­dır. Birinci bilginin araştırması sonucunda tercih ettiğine göre, Zülkarneyn M.Ö. 5. asır­da yaşamış Fars [İran] kralı Dârâ cl-Kebîr'dir. Ye'cuc ve Me'cuc, Kafkas dağlarının ar­dında Doğu’da yerleşmiş Tatar-İskit kabilelerindendir. İnşa ettiği sed ise, Hazar denizi­nin batı yakasında yer alan Derbend şehrine yakın Derbend seddi diye bilinen yerdir. İkinci bilginin araştırması sonucu da tercih ettiğine göre, Zülkarneyn, M.Ö. 6. asırda ya­şamış Fars kralı Kurus’tur. Bu kral Dârâ el-Kebîr'den önce hükümdarlık yapmış. Babil memleketini yıkmış, Babil ülkesinden sürülen Yahudilerin Filistin'e dön­melerine ve Uruşelim [Bcytü’l-Makdis] ile ma'bcdinin M.Ö. 538 yılında yeniden inşa edilmesine izin vermiştir. İnşa edilen sed İse Derbend seddi olmayıp, Viladi Kuyuköz ve Tiflis şehirleri arasında yer alan Kafkas dağlarından birisinin iki tarafında, adlarından birisi olan Kurs boğazı ismiyle tanınan yerdeki seddir. Bu sed hâlâ mevcut olup demir ve bakır karışımıdır. Ye'cuc ve Me'cuc ise Moğol kabilelerinden olup, yeryüzünde boz­gunculuk yapıyorlardı. Kurs seddi de onları engellemek için bina edilmiştir. (Derveze; et Tefsirü’l Hadis)

Bu naklettiğimiz anlatıların dışında, Ebu’l-Kelam Azad “Zülkarneyn” diye bir kitap yazmış, bu kitabında Zülkarneyn’in Pers kralı “Kurus” olduğunu iddia etmiştir. Buna da İsraili kaynakları delil göstermiştir.
Bunların dışında Zülkarneyn’in uzaylı olduğuna dair başka tezler de ileri sürülmüştür.

ZÜLKARNEYN GERÇEKTE KİMDİR?

Yaptığımız nakiller ve alıntıladığımız görüşler, Zülkarneyn’in gerçek kimliğinin spekülatif nakil ve yorumlar arasında iyice anlaşılamaz bir hale geldiğini göstermektedir. Halbuki ayetlerin metnine sadakat gösterilerek ve Kur’an’ın anlam koordinatlarından dışarı çıkılmayarak yapılacak bir tahlil neticesinde Zülkarneyn’in gerçek kimliğiyle alakalı isabetli bir açıklamaya ulaşılacağı kanaatindeyiz. Bu doğrultuda olmak üzere bizim bu konudaki tahlilimiz şöyledir:
Pasajın girişinde Rabbimiz “Ve sana Zülkarneyn'den soruyorlar. De ki: Size ondan, bir hatırlatma/ öğüt okuyacağım” demek suretiyle Zülkarneyn ile ilgili gerçekleri açıklayacağını ve elçisinin de insanlara Zülkaneyn’i buna göre anlatmasını istemektedir.
“Zülkarneyn” sözcüğü
“ ذوzü” edatı ile “ قرنkarn” sözcüğünün tesniyesi “olan “ قرنينkarneyn” sözcüklerinden meydana gelme bir tamlamadır. Anlam olarak “iki karn sahibi” demektir.
“Karn” sözcüğü, “boynuz”, “büyük çadır”, “bir çağdaki insanların ömür süresi; çağ”, “aynı zaman diliminde bulunma açısından bir araya gelmiş toplum, nesil, kuşak” anlamlarındadır. (Lisanü’l Arab, c. 7, s.336- 340; el-Müfredat, “krn” mad.]
Bu açıklamaya göre “Zü’l-karneyn” tamlaması, “iki boynuz sahibi”, “iki büyük çadır sahibi”, “iki çağ sahibi”, “iki nesil sahibi” anlamlarına gelmektedir.
Pasajın tümü dikkate alındığında, “Zülkarneyn” tamlamasının anlamlarından “iki çağ sahibi” anlamının tercih edilmesi gerekmektedir. H.Yılmaz

Bu ayetlerde Zülkarneyn hakkında genel bilgi verilerek onun yeryüzünde iktidar sahibi olduğu, yani “yönetici, hükümdar” olduğu açıklanmıştır. Zülkarneyn, Allah’ın kendisine sağladığı iktidar döneminde çok maceralı bir hayat geçirmiş, bir sebebe bağlı olarak ilk macerasını da bu süreçte yaşamıştır.
Çalışmalarımız sonucunda ulaştığımız tevil, Zülkarneyn’in Son peygamber Muhammed Aleyhisselam olduğudur.
Şimdi Zülkarneyn’in [Resulullah’ın] bu ilk macerasını göreceğiz.H.Yılmaz

Yani, yolculuğu sırasında batıya doğru varabileceği en uzak noktaya (Râzî).

Yahut: “derin, bol bir suya” -ki bu karşılık, pek çok lugatçiye göre (başta Tâcu'l-‘Arûs), birincil anlamı “kaynak/göze” olan ‘ayn sözcüğünün anlamlarından biridir. Tam karşılığı “[güneşi] ... batar buldu (vecedehâ)” olan ama bizim “ona ... dalıyormuş gibi göründü” sözcükleriyle aktardığımız ifadeye gelince, bu hususta bkz. Râzî ve İbni Kesîr, bu müfessirlerin ikisi de bu ifadede güneşin “denize dalıp kaybolması” şeklinde cereyan eden genel göz aldanmasından mülhem bir mecaz karşısında olduğumuza işaret etmektedirler. Râzî, bilimsel bir doğrulukla, bu göz aldanmasının yerin küresel olmasından ileri geldiğini ifade eder. (Burada kaydedilmesi ilginç olacak olan şudur: Râzî'ye göre, bu açıklama daha önce, H. 303 yılında -M. 915 ya da 916- ölen ünlü Mutezilî alim Ebû Ali el-Cubbâ‘î'nin halen kayıp bulunan Kur’an tefsirinde yer almıştır.)

Bu mümkün iki davranış tarzından birini seçme konusundaki ilahî cevaz, sadece Allah tarafından insana sağlanan irade serbestisinin mecazî ifadesi olmakla kalmayıp, aynı zamanda, maslahata (kamu yararına) uygun olan yolu seçmek durumunda olan yönetici ya da yönetim için meşru istihsân (toplumsal yahut ahlakî öncelik) ilkesini getirmektedir ki bu Zulkarneyn meselinin ilk “dersi”dir. M.Esed

Burada 'ayn, su gözesi, hami'e kara balçık diye tefsîr edilir. Demek ki uzak Batıya kadar giden Zu'l-Karneyn, vardığı Atlas Okyanusu kıyısında Güneşin batışını seyretmiş. Allah'ın büyük ve geniş mülkü karşısında Atlas Okyanusu, kendisine bir su gözesi kadar küçük gelmiş ve Güneş, sislerle kaplı deniz ufkunda, sanki balçıktaki bir su gözesine gömülür gibi görünmüştür. S.Ateş

"Güneşin battığı sınır", güneşin battığı "yer" anlamına gelmez. İbn Kesir'e göre bu Zü'l-Karneyn'in arka arkaya ülkeler fethederek batıya yürüdüğü en sonunda karanın bitip okyanusun başladığı yere ulaştığı anlamına gelir.
"Güneşi kara bir balçıkta (denizin kara sularında) batar buldu." Eğer Zü'l-Karneyn Kisra idiyse burası Anadolu'nun batı sınırıdır ve "kara balçık (kara su) ise Ege Denizidir. Bu tefsir Kur'an'ın "Bahr" (deniz) yerine "Ayn" (su kaynağı, pınar) kullanması ile desteklenmektedir.
 "Dedik ki" ifadesi, Allah'ın direkt olarak bu sözleri vahyettiği ve Zü'l-Karneyn'in bir Peygamber veya Allah'dan ilham alan bir kimse olduğu anlamına gelmez. Bu Zü'l-Karneyn'in bir ülkeyi fatih olarak ele geçirdiği ve ele geçirilen ülkelerin halklarının tamamen onun merhametine kaldığı bir dönemle ilgilidir. İşte o zaman Allah onun vicdanına şöyle bir soru yöneltmiştir: "İşte şimdi senin sınanma zamanın. Bu insanlar tamamen senin merhametine kalmış, ister onlara adaletsizce davranırsın, ister iyi ve cömertce davranırsın."' Mevdudi

Yani, ahirette. Ahirete mahsus hiçbir şeyin insanın bu dünyaya ait algı ve tasavvurlarında kullandığı kavramlarla tanımlanamayacağını işaret eden bir tabir. M.Esed

Dürüst ve erdemli davranmak, ilke olarak, insandan beklenen en tabii, en olabilir davranış tarzı olduğuna göre bu davranış tarzıyla ilgili yasaların (kendiliğinden) fazla zorlayıcı olmaması gerekir -bu meselden çıkarılacak bir başka ders de budur. M.Esed

Pasajın bu bölümünde açıklanan bilgileri sıraya koyalım:
*
Zülkarneyn bulunduğu yerden güneşin battığı bir yere gitmiştir.
* O oraya vardığı zaman, güneş kara bir balçıkta batmaktadır.
* Orada bir toplum vardır.
* Allah, Zülkarneyn’e “Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi, güzel davranırsın” demiştir. Yani ona böyle vahyetmiştir. Bu demektir ki, Zülkarneyn, bir hükümdar olmasının yanı sıra, aynı zamanda bir peygamberdir de...
* Zülkarneyn, Allah’tan gelen bu yetki ve öğreti ile yanlarına vardığı topluma “Kim zalimlik ederse muhakkak ona azap edeceğiz; Sonra Rabbine geri döndürülecek, sonra O da onu görülmemiş bir azapla azaplandırır. Amma her kim de iman eder ve salihi işlerse artık buna da en güzel karşılık vardır. Ve Biz onun için emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz” demiştir.
Sıraladığımız bu beş maddedeki üzerinde durulması gereken noktalar şunlardır:
GÜNEŞ VE BU YERİN NERESİ OLDUĞU:

Yesrib [Medine], o dönemde toplumsal bir bataklık halindedir. Vahiyden eser kalmamak üzeredir.
Güneş: Kur’an’daki “Güneş” ifadelerinin mecaz olarak “Vahiy, Kur’an” anlamında olduğunu daha önce birçok kez beyan etmiştik. (Tebyinü’l Kur’an; c.1, s. 499)
Güneşin Battığı Yer: Güneşin batması, bu ayetlerde “Vahyin, daha evvel indirilmiş Kitap’ın [Suhuf-i İbrahim, Tevrat, Zebur, İncil] ortadan kaldırılmış olmasıdır.
Güneşin Kara Balçığa Batışı: Kara balçık, mecazî anlamıyla Yesrib halkının kokuşmuş düzenidir.
Zülkarneyn’e yapılan “Ey Zülkarneyn! Onları ya cezalandırırsın veya onların hakkında iyi, güzel davranırsın” şeklindeki vahyin ne olduğuna gelince; Kur’an’a baktığımız zaman Zülkarneyn’e yapılan vahyin ve Zülkarneyn’in gittiği yer halkıyla yaptığı anlaşmanın içeriğinin Şura suresinin 40- 43. ayetleri olduğunu görüyoruz:

Ve bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve düzeltirse artık onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki, O, zalimleri sevmez.
Kim de zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, işte onların aleyhine bir yol yoktur.
Yol ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık eden kimseler aleyhinedir. İşte onlar, kendileri için acı bir azap olanlardır.
Her kim de sabreder ve kusuru bağışlarsa, şüphesiz işte bu, kesinlikle işlerin azmindendir. (Şura/40-43)

Artık buradan anlıyoruz ki, bu hükümdar ve peygamber Muhammed (as)’dır. Gittiği yer, o günün Yesrib’i, yani bugün Medine olarak bildiğimiz kenttir. Anlatılan olay da peygamberimizin Medine’ye hicreti ve orada mülki idareyi eline alması ve onlarla bir belge [Medine Vesikası] imzalamasıdır. Medine Vesikası, Kehf/87, 88’de ifade edilen “Kim zalimlik ederse muhakkak ona azap edeceğiz; Sonra Rabbine geri döndürülecek, sonra O da onu görülmemiş bir azapla azaplandırır. Amma her kim de iman eder ve salihi işlerse artık buna da en güzel karşılık vardır. Ve Biz onun için emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz” ilkeleri doğrultusunda yapılmış bir sözleşmedir.
Bu tarihi sözleşmenin maddeleri şunlardır:

MEDİNE VESİKASI

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla:
1. Bu yazı Peygamber Muhammed tarafından Kureyşli ve Medineli müminler, Müslümanlar, bunlara tabi olanlara sonradan iltihak edenler ve onlarla beraber cihat edenler içindir.
2. İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet oluştururlar.
3. Kureyş’ten olan muhacirler, kendi aralarında adet olduğu üzere, kan diyetlerini ödemeye iştirak ederler. Onlar savaş esirlerinin kurtuluş fidyelerini müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet ölçülerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.
4. Beni Avflar, kendi aralarında adet olduğu üzere, önceki şekiller altında kan diyetlerini ödemeye iştirak edeceklerdir. Müslümanların teşkil ettiği her zümre savaş esirlerinin kurtuluş fidyelerini müminler arasındaki iyi ve makul bilinen esaslara ve adalet ölçülerine göre ödemeye iştirak edeceklerdir.
(Aynı maddeler, Beni Haris, Beni Saide, Beni Cuşem, Beni Neccar, Beni Amr b.Avf ve Beni Evsler için tekrarlanmıştır. Bu nedenle aynı tekrarı yazmadık.)
5. Müminler, kendi aralarında ağır mali mesuliyetler altında bulunan hiç kimseyi bu durumda bırakmayacaklar. Kurtuluş fidyelerini veya kan diyeti gibi borçlarını iyi ve makul bilinen esaslara göre vereceklerdir.
6. Hiçbir mümin diğer müminin mevlası [kendi ile akdi kardeşlik ilişkisi kurulan kimse] ile onun aleyhine olacak bir anlaşma yapmayacaktır.
7. Takva sahibi müminler, kendi aralarında, mütecavize, haksız bir fiili tasarlayana, bir cürüme veya bir hakka tecavüze ya da müminler arasında bir karışıklık çıkarma kastını taşıyan kimseye karşı olacaklar ve bu kimse onlardan birinin evladı bile olsa, hepsinin elleri onun aleyhine kalkacaktır.
8. Hiçbir mümin, bir kâfir için, bir mümini öldüremez ve mümin aleyhine hiçbir kâfire yardım edemez.
9. Allah’ın zimmeti [himaye ve teminatı] tektir. Müminlerin en ehemmiyetsizlerinden birinin himayesi, onların hepsi için bağlayıcı bir hüküm ifade eder. Zira müminler, diğer insanlardan ayrı olarak birbirlerinin mevlası [dostu] durumundadır.
10. Yahudilerden bize tabi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara karşıt olanlarla yardımlaşmazlarsa, yardım ve desteğimize hak kazanacaklardır.
11. Sulh müminler arasında bir tektir. Hiçbir mümin Allah yolunda girişilen bir harpte, diğer müminleri hariç tutarak, bir barış anlaşması yapamaz. Bu sulh ancak müminler arasında genellik ve adalet esasları üzere yapılacaktır.
12. Bizimle beraber savaşa katılan bütün askeri birlikler, birbirleriyle nöbetleşeceklerdir.
13. Müminler birbirlerinin Allah yolunda akıtılan kanlarının intikamını alacaklardır.
14. Takva sahibi müminler en iyi ve en doğru yolda bulunurlar.
15. Hiçbir müşrik, bir Kureyşlinin mal ve canını himayesi altına alamaz, hiçbir mümine bu hususta engel olamaz.
16. Herhangi bir kimsenin bir müminin ölümüne sebep olduğu kati delillerle sabit olur da, maktulün velisi rıza göstermezse, kısas hükümlerine tabi olur. Bu halde, bütün müminler ona karşı olurlar. Ancak, bunlara sadece bu kuralın tatbiki için hareket etmek helal olur.
17. Bu yazının muhteviyatını kabul eden, Allah’a ve Ahiret Gününe inanan bir müminin bir katile yardım etmesi ve ona sığınak temin etmesi helal değildir. Ona yardım ve yataklık eden, kıyamet günü Allah’ın lanet ve gazabına uğrayacaktır. O zaman artık kendisinden ne bir para ve ne de bir taviz kabul edilecektir.
18. Üzerinde ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey, Allah’a ve Muhammed’e götürülecektir.
19. Yahudiler, müminler gibi savaş sürdüğü sürece harb masraflarını karşılamak mecburiyetindedirler.
20. Beni Avf Yahudileri müminlerle birlikte bir ümmet [toplum] teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri kendilerinedir. Buna, Mevlaları da dâhildir.
21. Yalnız, kim haksız bir fiil irtikâp ederse veya bir cürüm işlerse, o sadece kendine ve aile efradına zarar vermiş olacaktır.
22. Beni Neccar Yahudileri de Beni Avf Yahudileri gibi aynı haklara sahiptirler.
(Beni Haris, Beni Saide, Beni Cuşem, Beni Evs ve Beni Salebe Yahudileri için 21 ve 22. maddelerdeki sözler aynen tekrarlandığı için bu kısımlar zikredilmemiştir.)
23. Cefne ailesi Salebe’nin bir koludur. Bu nedenle Salebeler gibi mütalaa edileceklerdir.
24. Beni Şuteybe de Beni Avf Yahudileri gibi aynı haklara sahip olacaklardır. Kurallara mutlaka riayet edilecek ve bunlara aykırı davranılmayacaktır.
25. Yahudilere sığınanlar bizzat onlar gibi mülahaza olunacaklardır.
26. Yahudilerden hiç kimse Muhammed’in izni olmadan, Müslümanlarla birlikte bir askeri sefere çıkamayacaktır.
27. Bir yaralamanın intikamını almak yasak edilmeyecektir. Biri bir adam öldürecek olursa neticede kendini ve aile efradını mesuliyet altına sokar. Aksi halde haksızlık olacaktır. Allah bu yazıya en iyi riayet edenlerle beraberdir.
28. Bir savaş vukuunda Yahudilerin masrafları kendi üzerine ve Müslümanların masrafları kendi üzerinedir. Bu sahifede gösterilen kimselere harp açanlara karşı, onlar birbirleriyle yardımlaşacaklardır. Onlar arasında iyi davranma olacaktır. Kaidelere mutlaka riayet edilecek, bunlara aykırı davranış olmayacaktır.
29. Hiç kimse müttefiklerine karşı bir cürüm işleyemez. Zulmedilene mutlaka yardım edilecektir.
30. Yahudiler Müslümanlarla birlikte, beraberce harp ettikleri sürece masrafta bulunacaklardır.
31. Bu sahifenin gösterdiği kimseler için Medine, vadisi dahil mukaddes bir yerdir.
32. Himaye altındaki kimse, bizzat himaye eden kimse gibidir. Ne zulmedilir ne de kendisi zulmedebilir.
33. Himaye verme hakkına sahip olanların dışında hiç kimse himaye veremez.
34. Bu sahifede yazılı kimseler arasında zuhurunda korkulan bütün öldürme ve münazaa vakalarının Allah’a ve Resulüne götürülmeleri gerekir. Allah sahifeye en iyi riayet edenlerle beraberdir.
35. Ne Kureyşliler ne de onlara yardım edecekler, himaye altına alınmayacaklardır.
36. Müslümanlar ve Yahudiler arasında Medine’ye saldıracaklara karşı yardımlaşma yapılacaktır.
37. Şayet; Yahudiler, Müslümanlar tarafından bir sulh yapmaya veya bir sulh akdine iştirake davet olunurlarsa, bunu doğrudan doğruya akdedecekler veya ona iştirak edeceklerdir. Şayet Yahudiler, Müslümanlara aynı şeyleri teklif edecek olurlarsa, müminlere karşı aynı haklara sahip olacaklardır. Din konusunda girişilen harp vakaları müstesnadır.
38. Her zümre, kendine ait mıntıkadan sorumludur.
39. Bu sahifede gösterilen kişiler için ortaya konan şartlar, aynı şekilde Evs Yahudilerine, yani onların Mevlalarına ve bizzat kendilerine, yine bu sahifede gösterilen kimseler tarafından sıkı ve tam bir şekilde tatbik olunur. Kurallara mutlaka riayet edilecek, bunlara aykırı hareket edilmeyecektir. Haksız yollarla kazanç temin edenler, sadece kendilerine zarar ermiş olurlar. Allah, bu sahifede gösterilen maddelere en doğru ve en mükemmel riayet edenlerle beraberdir.
40. Bu yazı, bir haksız fiil veya cürüm işleyenin ceza görmesine engel olamaz. Harbe çıkan da Medine’de kalan da emniyet içindedir. Haksız bir fiil işlemek müstesnadır. Allah ve Resulü Muhammed himayelerini, bu sahifeyi tam bir sadakat ve dikkat içinde muhafaza edenler üzerinde tutacaklardır. (Bkz: Niyazi Kahveci, İnsan Hakları ve İslam, Ankara: TDV Yayını, 1995, s: 45-49. Medine Sözleşmesi’nin bir başka Türkçe tercümesi için bkz: Ahmet Gürkan, İslam Kültürünün Garbı Medenileştirilmesi, Ankara:3, b. [Tarihsiz], s. 74-80)  H.Yılmaz

Yani Zü'l-Karneyn doğuya doğru arka arkaya ülkeler fethederek ilerlerken medeni hayatın sona erdiği ve daha ötede ne çadır ne de bina gibi hiç bir barınakları olmayan barbar insanların yaşadığı bir ülkeye ulaştı!.Mevdudi

Ayette tek başına geçen kezâlike (“işte böyle” yahut “işte bunun gibi”) ifadesi için Râzî'nin verdiği açıklama bu yöndedir. Bu ayet, öyle görünüyor ki, kendilerini güneşten koruma ihtiyacı duymayan, doğal şartlarda yaşayan ilkel bir toplumun insanlarından söz etmekte ve Zulkarneyn'in, onların bu yaşama tarzlarını alt üst edip kendilerini elem ve ızdıraba sürüklemeden akıllıca davranarak onları kendi hallerine bırakma yolunu tuttuğunu ifade etmektedir

Lafzen, “onda olanları/onun nezdinde bulunanları”, yani onun, “Allah'ın onları tâbi tuttuğu doğal yaşama seyrini ya da tarzını bozmamak yahut değiştirmemek” yönünde verdiği kararı (karş. 4:119 hk. 141. notun son kısmı). Zulkarneyn'in bu kararı, kanaatimizce, bu meselden çıkarılacak önemli derslerden biridir. M.Esed

Bu ayetlerde ise Zülkarneyn’in [Resulullah’ın] bir başka sebep nedeniyle başka bir serüveni konu edilmektedir. Zülkarneyn bu kez güneşin doğduğu yere gitmektedir. Yukarıda “güneş” ile “vahy”in kastedildiğini söylemiştik. Buna göre, burada konu edilen olay, Zülkarneyn’in [Resulullah’ın] vahyin kendisine ilk indiği yere, yani Mekke’ye [Hudeybiye’ye] gidişidir.
90. ayetteki “Onu [güneşi] bir toplum üzerine doğuyor buldu” ifadesi, o günlerde Mekkelilerin Kur’an’ı yeni yeni idrak etme aşamasında olduğunu bildirmektedir.
Yine 90. ayetteki “Öyle ki Biz onlar için, onun [güneşin] astından bir siper kılmıştık” ifadesiyle, bu gidişin ilahî bir emirle olmayıp Resulullah’ın kendi içtihadına dayandığı; fakat sahip olduğu bilgiler sayesinde çok başarılı bir sözleşme yaptığı anlatılmaktadır. Ayetteki “güneş” sözcüğü “vahiy” olarak ele alınınca, vahyin astı da Resulullah’ın kendi içtihadı olmalıdır. Hudeybiye antlaşmasının başarılı bir sözleşme olduğu, Hayber’in fethinin Hudeybiye antlaşması sayesinde gerçekleşmiş olmasından anlaşılmaktadır.
Tarihi kayıtlara göre, Hicret’in 6. yılında [M. 628’de] Resulullah 1500 kadar Müslüman ile birlikte Kâbe’yi ziyaret etme niyetiyle Mekke yakınlarındaki Hudeybiye mevkiine gelmiş, Mekkelilerin buna müsaade etmeme yönündeki tavırları üzerine

Müslümanlar ile Mekkeliler arasında diplomatik bir müzakere süreci yaşanmıştır. Yapılan müzakereler sonucunda iki taraf arasında bir sulh sözleşmesi akdedilmiştir. Hudeybiye’de yapılan bu tarihi sözleşmenin temel maddeleri şunlardır:
1- Müslümanlar, Kâbe’yi ziyaret etmeksizin derhal Medine’ye dönecekler, ancak onlara ertesi yıl Hac için üç günlük bir izin verilecektir.
2- Mekke’ye iltica eden hiç bir Medineli Müslüman iade edilmeyecek, fakat Muhammed, kendisine sığınan her Mekkeliyi, bu Mekkelinin velisinin [köleler için sahibi ya da aile reisi] isteği üzerine geri göndermek zorunda olacaktır.
3- Anlaşmaya katılan iki tarafın müttefiklerini de kapsayacak şekilde, iki topluluk arasında on yıllık bir barış anlaşması yürürlüğe konulacaktır. Bu barış anlaşmasıyla, taraflardan her birinin arazisi, karşı taraftan gelecek olan [kervan]ların barış amaçlı geçişlerine açılacaktır. Bu anlaşma ile taraflar, üçüncü bir tarafla savaş yapılması halinde tarafsız kalınacağını zımnen kabul ederler. H.Yılmaz

Ayette sözü edilen yerin Kafkaslar olduğu yaygın bir kabul görmüştür. Bununla birlikte, bu iki set arasındaki yerleşim bölgesi ve burada yaşayan kavim hakkında ne Kur’an ne de güvenilir Hadisler herhangi birşey söylemediğine göre, bu konuda müfessirler tarafından ileri sürülen her türlü yorumu mesnetsiz spekülasyonlar olarak bir kenara bırakıp, Zulkarneyn meselinin asıl amacının, temsîlî bir üslup içinde belirli ahlakî ilkelerin ifadesinden ibaret olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. M.Esed

"İki dağ" Hazar Denizi ile Kara Deniz arasında uzanan dağ sıralarının bir bölümü olmalıdır. (Ayet 96.) Bu dağların ötesinde Ye'cuc ve Me'cuc bölgesi vardı.
Yani, "Onlarla iletişim kurmak çok zordu. Onların dili Zü'l-Karneyn ve arkadaşlarına yabancı idi. Onlar da barbar oldukları için ne Zü'l-Karneyn'in dilini anlayabiliyorlar ne de başka bir yabancı dil biliyorlardı." Mevdudi

Arapça'daki Ye’cûc ve Me’cûc tabirleri, Kitâb-ı Mukaddes'de bunlarla ilgili belirsiz bazı atıflara dayanarak (Tekvîn x, 2; I Tarihler i 5; Hezekiel xxxviii, 2 ve xxxix, 6; Yuhannanın Vahyi xx, 8) bütün Avrupa dillerinde Gog ve Magog olarak geçmiştir. Klasik dönem sonrası müfessirlerin çoğu bu kavimleri Moğollar ve Tatarlarla özdeşleştirmektedirler M.Esed

Daha önce açıklama notu 62'de de değindiğimiz gibi, Ye'cuc ve Me'cuc eskiden beri Asya ve Avrupa'daki yerleşik imparatorluklara saldırılar düzenleyen kuzey doğu Asya'nın vahşi kabileleriydi. Tekvin'e göre (10. bölüm) bunlar Nuh'un oğlu Yafes'in soyundan gelmektedirler, müslüman tarihçiler de bu görüşü kabul etmişlerdir. Hezekiel'e göre (38. ve 39. bölümler) onlar Meşek (Moskova) ve Tubal (Tubalsek)'i ele geçirmişlerdi. İsrailli tarihçi Josephus'a göre, Ye'cuc ve Me'cuc, İskitlerdi ve ülkeleri Kara Deniz'in kuzey ve doğusuna dek yayılmıştı. Jerome'ye göre Me'cuc ülkesi Hazar Denizi'nin yakınında Kafkasya'nın kuzeyindeki toprakları kapsıyordu.Mevdudi

Bu ayetlerde ise Zülkarneyn’in [Resulullah’ın] bir başka serüveni yer almıştır. Bu serüvende Zülkarneyn iki sedden sonra bir başka yere gitmiş ve orada “laf anlamaz bir kavim” bulmuştur.
Bu laf anlamaz kavim, Zülkarneyn’e başvurup belirli bir vergi karşılığında ondan o topraklarda kargaşa çıkaran Ye’cüc ve Me’cüc ile kendi aralarında bir sedd yapmasını [vesika düzenlemesini] istemişlerdir.
Bu bölümü iyi anlayabilmek için bazı sözcükleri tahlil ediyoruz:

“ سدّSedd”: Bu sözcük, “aralığı kapatma, gediği kapatma, kargaşayı engelleme” demektir. Sözcüğün “sedde, yesüddü” şeklindeki fiilleri, “düzeltti, barışı sağladı, belgeledi, vesikaya, belgeye bağladı” anlamında çekilir. (Lisanü’l Arab, c.4 , s.530)
Biz “sedd” sözcüğünün bu anlamlarından “vesika [belge]” anlamını tercih ediyoruz.

“İKİ SEDD [VESİKA] ARASI”

Ayette geçen bu ifadeyle iki ayrı belgenin imzalandığı iki kentin arasına işaret edildiği kanaatindeyiz. İmzalanan iki belge Medine Vesikası ve Hudeybiye Vesikası; imzalandıkları kentler de Mekke ve Medine kentleridir. Bu iki kentin arası ise Hayber kentidir.

“SÖZ ANLAMAZ KAVİM”

Zülkarneyn, Hayber’e vardığında “iki kavmin astlarından, neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim buldu” buyrulmaktadır. Burada Zülkarneyn’in karşılaştığı toplumun iki özelliği verilmiştir. Birincisi, bu toplumun Mekke ve Medine toplumlarına göre seviyesiz oluşu, diğeri de “neredeyse hiç söz anlamayan bir toplum” olmalarıdır.
Ayetin orijinalinde
“ يفقهونyefkahûne” sözcüğü kullanılmıştır. Bu sözcük, dil bilmez anlamında değildir. Bu sözcük “ الفقهfıkıh” sözcüğünün türevlerindendir.
“ الفقهFıkıh” sözcüğü,
“bir şeyi bilmek, onu anlamak” demektir. Saygınlığı, şerefi, üstünlüğü diğer bilgilerden fazla olması nedeniyle zamanla “din bilgisi, din anlayışı [hukuk bilgisi, hukuk anlayışı, medenî kanun bilgisi]” anlamında kullanılır olmuştur. (Lisanü’l Arab, c. 7, s.147) Bu durumda, ayette geçen “neredeyse hiç söz anlamayan bir kavim” anlamındaki “lâ yekâdûne yefkahûne kavlen” ifadesi, bu toplumun “elinden gelse, kanun, nizam tanımayacak, hak hukuk önemsemeyecek bir toplum” olduğu mesajını vermektedir.
Bilindiği gibi, verdikleri sözde durmama, ahitlerini, misaklarını bozma, yaptıklarını gönüllü yapmama gibi davranışlar İsrailoğulları’nın sıklıkla işledikleri davranışlardır.
Bu durumda, burada sözü edilen toplum “Hayber Yahudileri”dir. Nitekim Hayber’de yaşayan Yahudilerden bir kısmı, Medine sözleşmesine riayet etmeyerek Medine’den oraya göçmüş bulunan Yahudilerdir.

YE’CÜC VE ME’CÜC

Bu sözcüklerle ilgili birçok abartılı nakiller ortaya atılmıştır. Bunların en sadesini naklediyoruz:

Ye'cuc ve Me'cuc hakkında yaptığı nakilde ise şunlar bulunmaktadır: Bazıları "Ye'cuc" ve "Me'cuc" kelimelerinin Arapça asıldan geldiğini, ateşin tutuşup alevlen­mesi anlamında olduğunu söylemiştir. Veya bunlar, yabancı kelimeler olup Arapçalaştırılmıştır. Bu iki kavim Yafes b. Nuh'un çocuklarından olup Türklerden bir nesildir. Ya­hut Türkler onlardan bir grup olup, Zülkarneyn seddi inşa etmeden oradan çıkmışlar ve dışarıda kalmışlardır. Sonra da Türk diye adlandırılmışlardır. 22 kabile olup Âdemoğullarının onda dokuzunu oluşturmaktadırlar. Onlar iki millet olup her millet de dört bin millettir. Erkeklerinin her biri, neslinden bin kişinin yetişip silah kullanabilecek duru­ma geldiğini görmeden ölmez. Bunlar Âdem (as)'in çocuklarından olup dünyayı tahrip etmek için dolaşırlar. Onlar hakkında anlatılanlara göre, bunlar üç sınıftır: Bir sınıf Şam'daki çamlar gibidir; boyları göğe doğru 120 zira'dır [Bir zira' yaklaşık 70 cm uzunluğundadır]. Diğer bir sınıf, genişliği ve uzunluğu eşit olarak 120 zira'dır, bunların karşısında ne dağ ne de demir duramaz. Üçüncü sınıf ise, bir kulağını yere yayıp üzerine yatar, öbür kulağıyla da sarınıp örtünür. Bunlar, karşılaştıkları her türlü vahşi hayvanı, fili, domuzu, köpeği hatta kendilerinden öleni bile yerler. Önleri Şam'da arkaları Horasan'dadır, doğu nehirlerinin hepsini içerler. Bununla beraber bunlardan bir karış uzunlu­ğunda olanlar da vardır. Zülkarneyn onlardan, boyu orta boylu adamın yarısı kadar olan­lar da buldu, onların ellerinde pençeler vardı. Dişleri vahşi hayvanların dişleri gibiydi, kendilerini sıcak ve soğuktan koruyan cesetlerinde kıllar vardı ve hayvanlar gibi çiftleşirlerdi. Âdem (as) bir gece ihtilam olmuş, menisi toprakla karışmış, Allah da bu sudan Ye'cuc ve Me'cuc'u yaratmıştır. Onlar Âdemoğulları ile baba cihetinden birleşmektedirler. Onlar yırtıcılara benzeyip hayvanları, yırtıcıları parçalarlar; yılan, akrep ve her türlü canlıyı yerler. İlkbaharda ülkelerinden çıkıyorlar ve yaş, yeşil olan her şeyi yiyor; kuru olanları ise beraberlerinde götürüyorlardı. (Derveze; et Tefsirü’l Hadis) 

Bizim bu konuyla ilgili tahlilimiz ise şöyledir:
“Ye’cüc” ve “Me’cüc” sözcüklerinin Arapça olmadığı hakkında görüşler ortaya atılmıştır. Hatta Kur’an’daki Arapça olmayan kelimelerin tespit ve açıklaması konusunda yapılan çalışmalarda, bu sözcüklerin “Harut” ve “Marut” sözcükleri gibi yabancı [Yunanca] olduğu, sonradan Arapçalaştırıldıkları nakledilmiştir. (el Cevaliki ; el Muarreb, Dr. Semih Ebu Muğuli; Fi’l Kur’ani min Külli Lisan)
Bu sözcüklerin yapılarına ekleme çıkarma yapılmak suretiyle Arapça olduğu da kabul edilmiştir. Bu konuda bizim de bir hayli gayretimiz olmuş, ancak bu gayretler de boşuna olmuştur.
Şöyle ki: Bu sözcükleri Arapça kabul edebilmek için, bu sözcüklerden
“ يأجوج Ye’cûc” sözcüğünün “ateşi alevlendirmek, ateş sesi, acı vermek [tuz acısı]” anlamındaki “ ا ج جecc” kökünden; “ مأجوجme’cûc” sözcüğünün de “atmak, saçmak” (Lisanü’l Arab, c. 8, s. 204) anlamındaki “ م ج جmcc” kökünden türediği düşünülebilir. Ne var ki, bu kökten her ne kadar “ يأجج ye’cücü” veya “ يؤجج yü’cicü”, يمججyemcicü” kalıbında geniş zaman fiili oluşturulabilse de, hiçbir zaman “Ye’cûc” veya “Yâcûc”; “Me’cûc” veya “Mâcûc” kalıbında isim oluşturulması mümkün değildir. Bu durumda, isim olan bu sözcüklerin Arap diline başka dillerden geldiğini kabul etmek zorunluluğu doğmaktadır. Tüm dillerde bu tarz yapılandırmalar vardır. Buna “Herc ü Merc”, “Harut Marut”, “herrü merrü” gibi sözcükleri örnek verebiliriz.
Ye’cüc ve Me’cüc sözcükleri, bizim kanaatimize göre de, genel kabule uygun olarak Arapça kökenli değildir. “Teogog” ve “Demogog” sözcüklerinin kısaltılmışları olan “Gog” ve “Magog” sözcüklerinin Arapçalaşmış halleridir.
Bu sözcükler ile ilgili olarak Ehl-i Kitap’ın [Yahudi ve Hıristiyanların] kutsal kitaplarında metinler vardır:

İncil /Vahiy 20. Bab 7-8:
“Bin yıl dolunca, şeytan zindanından çözülecektir; ve yerin dört köşesinde olan milletleri, Gog ve Magog'u, saptırmak ve onları çenk için bir araya toplamak üzere çıkacaktır. Onların sayısı denizin kumu gibidir.”

 

Tekvin 10/2:
“Yâfes’in oğulları: Gomer, ve Me’cûc, ve Maday, ve Yavan, ve Tubal, ve Meşek, ve Tiras...”

Tesniye 28/49-51:
“Rab uzaktan, dünyanın ucundan bir milleti, dilini anlamayacağın bir milleti kartal uçar gibi senin üzerine getirecek; kocamış olanın şahsına itibar etmeyen ve çocuklara acımayan, sert yüzlü bir millet, ve o seni helak edinceye kadar, hayvanlarının semeresini, ve toprağının semeresini yiyecek; ve seni bitirinceye kadar sana buğday, yeni şarap ve yağ, hayvanlarının yavrularını, ve koyunlarının yavrularını bırakmayacaktır. Ve bütün memleketinde güvenmiş olduğun yüksek ve dayanıklı duvarların düşünceye kadar seni bütün şehirlerinde muhasara edecekler ve Allah’ın Rabbin sana verdiği memleketinde, seni bütün şehirlerinde muhasara edecekler.

Hezekiel 38/2-3:
“Âdemoğlu, Magog diyarından olan, Roşun, Meşekin ve Tubal’ın beyi Gog’a yönel ve ona karşı peygamberlik et ve de: Yehova şöyle diyor: “Roşun, Meşekin ve Tubalın beyi Gog, işte, ben sana karşıyım.”

Hezekiel 38/14-16:
“Bundan dolayı, Âdemoğlu peygamberlik et ve Gog’a de: ‘Rab Yahova şöyle diyor: ‘Kavmim İsrâil emniyette oturunca, sen o gün öğrenmeyeceksin. Ve sen ve seninle beraber bir çok kavimler, hepsi atlara binmiş, büyük bir cumhur ve kuvvetli bir ordu olarak, şimalin sonlarından, kendi yerinden geleceksin, ve diyarı örtmek için bir bulut gibi kavmim İsrâil’e karşı çıkacaksın, son günlerde vaki olacak ki, milletlerin gözü önünde sende takdis olunacağım zaman, ey Gog, onlar beni tanısınlar diye, seni kendi diyarıma karşı getireceğim.”

Hezekiel 39/1-6:
“Ve Gog İsrâil diyarına karşı geldiği zaman, Rab Yehova’nın sözü, o günde vaki olacak ki, ateş püsküreceğim. Ve sen Ademoğlu, Gog’a karşı peygamberlik et, ve de: ‘Rab Yehova şöyle diyor’: ‘Roşun, Meşekin ve Tubalın beyi Gog, işte, ben sana karşıyım; Ve seni geri çevireceğim, ve seni ileri götüreceğim, ve şimalin sonlarından seni çıkaracağım; ve seni İsrail dağları üzerine getireceğim; ve sol elinden yayını ve sağ elinden oklarını vurup düşüreceğim. Sen, bütün ordularınla ve yanında olan kavimlerle, İsrâil dağları üzerinde düşeceksin; yesinler diye her çeşit yırtıcı kuşa, ve kırın canavarına seni vereceğim. Açık kırda düşeceksin; çünkü ben söyledim, Rab Yehovanın sözü. Ve Magog üzerine, ve adalarda emniyette oturanlar üzerine ateş göndereceğim; ve bilecekler ki; ben Rabbim.”

Hezekiel 39/ 11-12:
“Ve o gün vaki olacak ki, İsrâil’de, denizin şarkında Geçiciler deresinde [Abarim deresinde] Gog’a kabir yeri vereceğim; ve oradan geçenleri o durduracak; ve orada Gog’u ve bütün cumhurunu gömecekler; ve oraya Hamon-Gog [Gog cumhuru] deresi denilecek. Ve memleketi temizlesinler diye İsrail evleri yedi ay onları gömmekte devam edecekler. Ve onları memleketin bütün kavmi gömecek, ve onlara izzet bulduğum günde nam olacak, Rab Yehova’nın sözü. Ve devam üzere memleket içinden geçecek adamlar, ve o geçenlerle beraber memleketi temizlemek için yerin üzerinde kalanları gömecek adamlar ayıracaklar; onlar yedi ayın sonunu da araştıracaklar. Ve memleket içinden geçecek olanlar geçecekler; ve biri insan kemiği görünce gömecek olanlar onu Hamon-gog deresine gömünceye kadar yanına bir nişan koyacak. Ve Hamona da bir şehrin adı olacak. Memleketi temizleyecekler.”

Yuhannâ’nın Vahyi 20/7-8:
“Ve bin yıl tamam olunca, şeytan zindanından çözülecektir; ve yerin dört köşesinde olan milletleri, Ye’cûc ve Me’cûc’ü, saptırmak ve onları çenk için bir araya toplamak üzere çıkacaktır; Onların sayısı denizin kumu gibidir. Ve yerin genişliği üzerine çıktılar, ve mukaddeslerin ordusunu ve sevgili şehri kuşattılar; ve gökten ateş inip onları yedi.”

Yeremya 5/15:
“İşte, ey İsrail evi, uzaktan evinize bir millet getireceğim, Rab diyor; o zorlu bir millet, eski bir millettir, bir millet ki, sen onun dilini bilmez, ve ne dediklerini anlamazsın. Onların ok kılıfı açık bir kabirdir, hepsi yiğitlerdir. Oğullarının ve kızlarının yiyecekleri harman mahsulünü ve ekmeğini onlar yiyecekler; asmalarını ve incir ağaçlarını yiyecekler; güvenmekte olduğun duvarlı şehirlerini kılıçla vurup yıkacaklar. Fakat o günlerde bile sizi bütün bütün bitirmeyeceğim, Rab diyor.

Bu anlamları Ye’cüc ve Me’cüc’ün ikinci kez yer aldığı Enbiya suresindeki paragrafta tetkik edelim:

Şüphesiz bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.
Hâlbuki onlar [müşrikler], işlerini aralarında paramparça ettiler. Hepsi yalnızca Bize dönücülerdir.
Öyleyse kim inanmış olarak salihatı işlerse onun emeği için nankörlük edilmeyecektir. Biz, hiç şüphesiz onu yazanlarız da.
Ve helak ettiğimiz bir kent üzerine, “kendilerinin dönmemeleri” haramdır [dönmemeleri düşünülemez].
Hatta Ye'cûc ve Me'cûc [akıncılar] açıldığı zaman, onlar, yüksek tepeden akın edip çıkarlar.
Ve gerçek vaat yaklaştığı zaman o küfretmiş olan kişilerin gözleri dönüverir: “Eyvah bizlere! Kesinlikle biz bundan gaflet içindeydik. Aslında biz zalim kimseler idik." (Enbiya/92-97)

Gerek Kitab-ı Mukaddes ve İncil’deki, gerekse Kur’an’daki anlatıma göre Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortak özelliği akıncılık, istilacılıktır.
Dolayısıyla, bu iki sözcüğün çağrıştırdığı güç bir ordunun gücüdür. Bu durumda “Yecüc” ordu komutanı, “Me”cûc” de onun askerleri anlamındadır.
Dikkat çeken bir diğer nokta da, bu sözcüklerin “yakıp yıkma, atıp saçma” sözcüklerini çağrıştıran kelimelerle Arapçalaşmış olmalarıdır.
Ye’cüc ve Me’cüc’ü belli bir tarihe ve coğrafyaya sıkıştırmak yanlıştır. Her devirde ve her bölgede Ye’cüc Me’cüc olabilir. Geçmiş devirde Büyük İskender ve ordusu Ye’cüc Me’cüc idi. Anadolu’yu istila/feth eden Alpaslan ve ordusu da Anadolu halkı için Ye’cüc ve Me’cüc idi. Bizansı istila/feth eden Fatih ve ordusu Bizans için, bugün Irak’ı işgal/istila eden Amerika ve müttefikleri de İslam dünyası için Ye’cüc ve Me’cüc’dür. Afganistan’ı, Çeçenistan’ı, Filistin’i, Vietnam’ı, Mısır’ı, Libya’yı, Fas’ı, Tunus’u istila edenler de hep Ye’cüc ve Me’cüc’dür.
Bütün bu açıklamalardan varacağımız sonuç şudur: Hayber’i istila eden komutan [Muhammed] ve askerleri [Sahabe] de Hayberliler için Ye’cüc ve Me’cüc’dür.
94. ayette, sözcüklerin hakikat anlamlarına göre, “laf anlamaz, kanun nizam dinlemez toplum”un sanki üçüncü şahıslardan bahseder gibi Zülkarneyn’e “Ey Zülkarneyn! Şüphesiz Ye'cüc ve Me'cüc bu topraklarda bozgunculardır” şeklinde hitap ettikleri görülmektedir. Üzerinde yeterince tefekkür edilmediği için ayette nakledilen bu konuşma yanlış değerlendirilmektedir. Hâlbuki sözü edilen “laf anlamaz, kanun nizam dinlemez toplum” Zülkarneyn’e doğrudan “Sen ve ordun, bu topraklarda bozguncularsınız” demeyip nazik ve diplomatik bir üslupla “Ey Zülkarneyn! Şüphesiz Ye'cuc ve Me'cuc bu topraklarda bozgunculardır” şeklinde kinayeli bir lisanla seslenmektedirler.
“Kinaye sanatı” Kur’an’da ve Arap edebiyatında sıkça başvurulan bir yoldur. Hatırlanacağı üzere, Alak suresinde “Salât ettiğin [eğitim öğretim verdiğin, sosyal destek sağladığın] za­man seni engelleyen kişiyi gördün mü?” yerine, “Salât ettiği [eğitim öğretim verdiği, sosyal destek sağladığı] za­man bir kulu engelleyen kişiyi gördün mü? (Alak/9, 10)” denmiştir. Yine aynı şekilde, Abese suresinde de “Yüzünü ekşittin ve sırt çevirdin; sana o kör geldi diye” yerine, “Yüzünü ekşitti ve sırt çevirdi; kendisine o kör geldi diye… (Abese/1, 2)” denmiştir. Her iki ayette de muhataba doğrudan değil, kinayeli bir anlatımla üçüncü şahıs olarak hitap edilmiştir.

TOPRAKLARDA BOZGUNCULUK

Ayette, kanun-nizam tanımaz toplumun [Hayberli Yahudilerin] Zülkarneyn’e: “Ey Zülkarneyn! Şüphesiz Ye'cuc ve Me'cuc bu topraklarda bozgunculardır. Onun için, bizimle onlar arasında bir sedd kılman üzere [şartıyla] sana bir vergi versek olur mu?” diye teklifte bulundukları nakledilmektedir.
Ayetin orijinalindeki
“ الآرضel-Arz” sözcüğünün başındaki “ الel” takısı “ahd” anlamına alındığı zaman, anlam da “yeryüzünde” değil, “bu yerde, bu topraklarda” şeklinde olur. Sözcük bu anlamıyla ele alındığında ise, Hayberlilerin Zülkarneyn’e [Resulullah’a] “İstilacılar [sen ve askerlerin] çiftçilikten anlamazsınız, bu toprakları ekip biçmesini bilmezsiniz, bu topraklara yazık edersiniz, tarlaları bozup dağıtırsınız. O nedenle, bu toprakları elimizden almayın. Bu toprakları yine biz ekelim, dikelim. Karşılığında da size vergi verelim” diye teklifte bulundukları anlaşılır. H.Yılmaz

“Rabbimin bana sağladığı güvenli durum/konum” (mekkennî) ifadesi, genellikle, ona verilen güç ve zenginlik olarak tefsir edilmiştir; ama bizce, bu ifade -Zulkarneyn meselinin özünde yatan ahlakî mesajlar gözönünde bulundurulursa- dünyevî zenginliklerden çok, Allah'ın bahşettiği doğru yol bilgisini, yani hidayeti işaret etmektedir. M.Esed

 . Yani "Bir yönetici olarak düşmanlarımızın saldırılarından sizi korumak benim görevimdir. Bu nedenle sizden bu amaçla fazla bir vergi almam doğru olmaz. Allah'ın bana verdiği hazineler buna yeter. Fakat siz bana iş gücü olarak yardım etmelisiniz." Mevdudi

Bu ayetlerde, Zülkarneyn’in vergi karşılığı sedd yapmasını teklif eden laf anlamaz kavme verdiği cevap ve yaptığı işler konu edilmiştir. Zülkarneyn [Resulullah], verdiği bu cevapta, Allah’ın kendisine lütfettiği zaferin oradan alınacak ganimetten daha değerli ve yararlı olduğunu dile getirmiş, sonra da “gelin, çok sağlam bir anlaşma yapalım” demiştir. “Çok sağlam bir sedd” anlamı verdiğimiz “redm” sözcüğü, “sedd” sözcüğünden daha şümullü bir anlam ifade etmektedir. (Lisanü’l Arab, c. 4, s. 121, “rdm” mad.)
Hak-hukuk bilmez kavim Zülkarneyn’e “bize bir sedd yapıver” demişken, Zülkarneyn onlara çok daha sağlam bir sedd [redm] yapmaktan bahsetmektedir. Buradan anlaşılan o ki, Hayberlilerle yapılacak sözleşme, Medinelilerle yapılan sözleşmeden de, Mekkelilerle Hudeybiye’de yapılan sözleşmeden de daha sağlam olacaktır. Zaten de öyle olmuştur. H.Yılmaz

الحديدZÜBERE’L-HADİD

“ الزّبرZüber” sözcüğü “parça, kütle” anlamında kullanıldığı gibi, “kitap, küçük kitap, broşür, yazılı notlar” anlamında da kullanılır. Davud peygambere verilen kitabın adı olan Zebur da bu sözcükle aynı kökten gelmektedir. (Lisanü’l Arab, c.4, s. 332-335]
الحديد" Hadid” sözcüğü “demir” anlamında olduğu gibi, “keskin zeka, keskin görüş, göz keskinliği” anlamında da kullanılmaktadır. Sözcükle ilgili olarak daha evvel Sebe/10, 11’in tahlilinde açıklama yapıldığından, detayın oradan (Tebyinü’l Kur’an; c.6, s. 79-82) okunmasını öneriyoruz.
Hadid sözcüğü, Kaf/22’de “Kesinlikle sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir” şeklinde “keskin görüş, ince zekâ” anlamında kullanılmıştı. Sözcük konumuz olan ayette de yine “keskin görüş, ince zekâ” anlamındadır.
“Zübere’l-hadid” tamlamasını, bu anlam doğrultusunda değerlendirdiğimizde, cümlenin anlamı da “keskin zekânızın notlarını bana getirin” demek olur. Diğer bir ifadeyle “ince zekânızla hazırladığınız teklif metinlerini bana getirin” demektir. Böylece yapılacak anlaşma için Zülkarneyn ilk teklifi onlardan beklemektedir.
Ayetteki “Nihayet iki tepe /hedef eşitleştiği zaman” ifadesi ise “her iki tarafın kabul edeceği şartlar oluşunca” demektir. Bu gerçekleşince onlara “üfürün” denmiştir. “Üfürün” ifadesi, “siz hazırlayınca biz de imzalayalım, anlaşma sapasağlam olsun” demektir. Zira sözcüklerin lafzî manalarına göre, demiri ateş haline getirip üzerine su boşaltmak, demire, çeliğe su vermektir. Demire, çeliğe su vermek, onu daha sağlam, eğilmez, bükülmez, bozulmaz kılmaktır.

Zülkarneyn “Nihayet onu bir ateş haline getirince” yani, her iki tarafın şartları ortaya konup anlaşma sağlanınca, “getirin bana, üzerine su boşaltayım” demiştir. Burada da yine çok anlamlı sözcüklerle sanatsal bir anlatım icra edilmektedir. Bu nedenle, ifadelerin mecazî anlamlarına dikkat edilmelidir. Klasik kabullerdeki gibi, iki dağ arasına demir kütükleri yığdırıp sonra üzerine erimiş bakır dökmek, aklın alacağı şey değildir. Halkın o kadar demiri ve onu eritecek körüğü olsaydı Zülkarneyn’den yardım da istemezlerdi. Ayrıca iki dağ arasına yığılmış binlerce ton demirin körükle ısıtılıp eritilmesi de imkân dışı bir şeydir.
Ayette genellikle “erimiş bakır” anlamı verilen “
قطرktr” sözcüğü bu anlamı ifade etmekle birlikte, esas anlamı “su”, yağmur” ve “gözyaşı” gibi sıvılardır. (Lisanü’l Arab, c. 7, s. 410, 411) Biz burada su anlamını tercih etmiş bulunuyoruz. H.Yılmaz

Lafzen, “Rabbimin sözü”. -  Klasik müfessirlerden bazıları (örn. Taberî) bu ifadeyi belirli bir tarihî olay için bir ön-haber olarak, yani sonraları Moğollar ve Tatarlarla özdeşleştirilen (bkz. yukarıda 95. not) saldırgan “Yecüc ve Mecüc” topluluklarının gelecekteki saldırılarına dair gaybî bir haber olarak görmektedirler. Bu “özdeşleştirme”, daha çok, İbni Hanbel, Buhârî ve Müslim tarafından nakledilen oldukça güvenilir bulunan bir rivayete dayandırılmaktadır. Bu rivayete göre, Allah'ın Rasûlü bir gün gelecekten işaretler taşıyan bir rüya görür ve uykudan uyandığında bu rüyasından bahisle esef içinde: “Allah'tan başka ilah yok! Yaklaşan felaketten ötürü vah Araplara: Yecüc Mecüc seddinde bugün küçük bir gedik açıldı!” der. Orta Çağdan beri Müslümanlar bu rüyada 13. yüzyılda cereyan eden ve Abbasi İmparatorluğu'nu yıkıp böylece Arap siyasal gücünü felce uğratan Moğol istilasını önceden haber veren bir îma bulagelmişlerdir. Oysa, surenin 99-101. ayetlerinde “Yecüc ve Mecüc”le bağlantılı olarak “O Gün”den -yani, Hesap Günü'nden- bahsediyor olması göstermektedir ki “Rabbimin belirlediği gün” ifadesi aslında, insanın bütün faaliyetlerinin son bulacağı Son Saat'le ilgilidir. Fakat Son Saat'in yaklaşmasına ya da yakınlığına ilişkin Kur’ânî atıfların hiç biri beşerî zaman kavramıyla bağdaşmadığına göre, yukarıdaki her iki açıklamayı da, “Son Saat'in vukuu”nun insan için belirsiz -ve beşerî deyimlerle ifadeye çalışıldığında belki çok uzun- bir süreyi kapsadığı ve inkarcı/bozguncu “Yecüc ve Mecüc” kuvvetlerinin zuhurunun “Son Saat”in yaklaşmasına delalet eden belirtilerden biri olduğu anlamında geçerli saymak mümkündür. Ve nihayet, özellikle 21:96-97'ye dayanarak, Yecüc ve Mecüc'ün, belli kavimler ya da varlıklar anlamında değil, fakat Son Saat'in gelip çatmasından önce insan uygarlığının bütünüyle yok olmasına yol açacak bir toplumsal felaketler serisi anlamında, bütünüyle temsîlî bir unsur olduğunu söylemek son derece mantıkî olacaktır. M.Esed

Yani, "Gerçi ben elimden geldiğince sağlam bir demir duvar yaptım, ama bu sonsuza dek sürecek değildir. Çünkü bu duvar ancak Allah'ın dilediği kadar sağlam kalacaktır ve Rabbimin va'di geldiğinde paramparça olacaktır. O zaman dünyadaki hiçbir güç onu koruyup, muhafaza edemeyecektir.
Allah'ın va'di ile iki şey kastedilmiştir: 1) Bu duvarın yıkılacağı an anlamına gelebilir, 2) Aynı şekilde Allah tarafından herşeyin yok edilip, helak edileceği an olan kıyamet saati kastedilmiş de olabilir.
Bazıları burada Zü'l-Karneyn'e isnad edilen duvarın Çin Seddi olduğu gibi yanlış bir izlenime kapılmışlardır. Oysa bu duvar Dağıstan ve Kara Denizle Hazar Denizi arasında yer alan Kafkasya'nın iki şehri olan Derbent ve Daryal arasına inşa edilmiştir. Kara Deniz ve Daryal arasında, aralarını büyük bir ordunun geçemeyeceği derin vadilerin ayırdığı yüksek dağlar vardır. Fakat Derbent ile Daryal arasında bu tür dağlar yoktur ve geçitler geniştir ve geçit veren cinstendir. Eski çağlarda kuzeyden gelen vahşi ve göçebe kabileler güneydeki toprakları bu geçitlerden yararlanarak istila ederlerdi. Bu akınlardan tedirgin olan Pers kralları korunmak için elli mil uzunluğunda 29 fit yüksekliği 10 fit genişliği olan bir duvar yapmak zorunda kaldılar. Bu duvarın kalıntıları bugün bile görülebilir. Bu duvarı ilk önce kimin yaptırdığı tarihi olarak tespit edilememiştir, fakat müslüman tarihçiler ve coğrafyacılar bu duvarı Zü'l-Karneyn'e isnad ederler. Çünkü bu duvarın kalıntıları Kur'an'da anlatılanlara benzemektedir.
İbn Cerir et-Taberi ve İbn Kesir aşağıdaki olayı kaydetmişler, Yakût ise Mu'cemü'l-Buldan adlı eserinde bu olaya değinmiştir: Azerbaycan'ın fethinden sonra Hz. Ömer H. 22 yılında Surâka bin Amr'ı Derbent'e bir sefer düzenlemekle görevlendirdiğinde Surâka, Abdurrahman bin Rabia'yı öncü koluna kumandan tayin etti. Abdurrahman Ermenistan'a girdiğinde, ülkenin yöneticisi Şehrbrâz karşı koymaksızın teslim oldu. Daha sonra Abdurrahman Derbent'e doğru ilerlemek istediğinde, Şehrbrâz ona Zü'l-Karneyn tarafından inşa edilen bu duvar hakkında bütün ayrıntıları bilen bir adamdan bilgi topladığını haber verdi. Sonra o adam Abdurrahman'ın huzuruna getirildi. (Taberi, cilt. 3 sh. 235-239: el-Bidaye ven-Nihaye, cilt. 7, sh. 122-125; Mu'cemü'l-Buldan da Babül-Ebvab başlığı altında Derbent.)
İki yüz yıl sonra Abbasi Halifesi Vasık (H. 227-233), Selâmü'l-Tercüman'ın başkanlığında elli kişilik bir heyeti Zü'l-Karneyn'in yaptığı duvarı incelemekle görevlendirdi. Bu heyetin gözlemlerine Yakût, Mu'cemü'l-Buldan'ın da İbni Kesir de Nihaye'sinde geniş yer vermiştir. Onlar bu yolculuğun Sâmarra'ya oradan Tiflis'e uzandığını, daha sonra es-Serir ve el-Lân üzerinden Filânşâh'a ulaştığını ve oradan da Hazar ülkesine vardığını söylerler. Bundan sonra Derbent'e girmişler ve orada duvarı görmüşlerdir. (el-Bidaye, c. 2, sh. 111, c.7 sh. 122-125; Mu'cemü'l-Buldan: Babul-Ebvab başlığı) Bu, hicretin 3. yy'na kadar müslüman bilginlerin Kafkas duvarını Zü'l-Karneyn'in yaptığı duvar olarak kabul ettiklerini göstermektedir.
Yakût, Mucemü'l-Buldan'ında aynı görüşü birkaç yerde vurgulamıştır. Mesela Hazar başlığı altında şunları yazar:
"Bu ülke Türklere aittir ve sınır Derbent denilen Babül-Ebvab'ın hemen arkasındaki Zü'l-Karneyn duvarına bitişiktir. "Aynı bağlamda Yakût, Halife Muktedirbillah'ın büyükelçisi Ahmed bin Fadlân'dan da bir söz rivayet eder. Ahmed, Hazar ülkesini ayrıntılarıyla tasvir etmiş ve Hazar'ın içinden Rusya'dan ve Bulgaristan'dan gelip Hazar Denizi'ne dökülen İdil nehri geçen ve başkenti İdil olan ülkenin adı olduğunu söylemiştir.
Babül-Ebvab'la ilgili olarak Yakût, şehrin hem Elbab, hem de Derbent olarak anıldığını söylemiş ve bu şehrin sınırları içinde kuzeyden güneye giden insanların yolculuğunu güçleştiren dar geçitler olduğuna değinmiştir. Bir zamanlar bu ülke Enûşirvan krallığı içindeydi ve İranlı yöneticiler o yöndeki sınırlarını kuvvetlendirmeye çok özen gösterirlerdi.
72. Zü'l-Karneyn kıssası burada son buluyor. Gerçi bu kıssa da "Mağarada Uyuyanlar" ve "Musa ile Hızır" kıssaları gibi, Mekke'li müşriklerin Peygamber'i (s.a) sınamak için sordukları sorulara bir cevap olarak anlatılmıştır; ama Kur'an bu kıssayı kendi amaç ve gayesi doğrultusunda kullanmış ve şöyle demek istemiştir: "Ehl-i Kitap'tan şöhretini işittiğiniz Zü'l-Karneyn sadece bir fatih değildi, o aynı zamanda tevhide, öldükten sonra dirilmeye inanan bir mümindi; adalet ve cömertlik ilkeleriyle hareket ediyordu. O, sizin gibi geçici mallara aldanan ve kendini üstün gören cimri bir insan değildi." Mevdudi

Bu ayetlerde sözleşmenin hayırla, rahmetle sonuçlandığı ve bu sözleşmenin bozulmadığı açıklanmıştır.
Bu ayetler indiği zaman bunların hiç birisi olmamıştı. Dolayısıyla, Resulullah’ın bu olayları yaşayıncaya kadar Kur’an’da konu edilen Zülkarneyn’in bizzat kendisi olduğunu anlayıp anlamadığını bilemiyoruz.
Son olarak şunu da ifade edelim: Resulullah’ın “Zülkarneyn [İki Çağ Sahibi]” oluşu, peygamberlikteki hayatının iki aşamalı oluşundan dolayıdır. Müslümanlar daha sonraki yıllarda Hicret’i takvimlerinin başlangıç yılı olarak kabul ettiler. Böylece olaylar “HÖ [Hicretten Önce]” ve “HS [Hicretten sonra]” diye ayrımlanarak tarihe girdi. Tıpkı “MÖ [Milattan önce] ve “MS [Milattan sonra]” ifadelerindeki “Milat” gibi, “Hicret” olayı da tarih düzleminde iki ayrı çağa işaret eden bir referans noktası olarak kabul edildi.

HAYBERLİLERLE YAPILAN ANTLAŞMA

Konumuzla alakası bakımından Hayberlilerle yapılan sözleşmenin özellikle bilinmesi gerektiğine inanıyoruz. Hayber Yahudilerinin ellerindeki toprakları yarıcı olarak işletmelerinin öngörüldüğü bu antlaşmanın şartları şöyleydi:

Hayber Yahudileri, hususan Vatîh ve Sülalim Yahudileri, kendilerine Peygamberimiz Aleyhisselam tarafından verilen eman ve söz üzerine, bütün mallarını, mülklerini bırakarak Hayber'den çıkıp gideceklerdi. Peygamberimiz Aleyhisselamın onları Hayber'den sürüp çıkarmak istediği sırada, Yahudiler:
"Bizi Hayber'de bırak da, şu Hayber toprağında bulunalım, onları imar edelim, görüp gözetelim. Yâ Muhammed! Biz mal mülk sahipleriyiz. Biz mülk bakımını, işletmesini sizden daha iyi bilir ve başarırız. Sen bu mülkleri bize işlettir!" dediler. Böylece Hayber mülkleri üzerinde yarıcı olarak çalışmak istediklerini belirttiler.
Gerçekten de ne Peygamberimiz Aleyhisselamın, ne de ashabının Hayber mülklerine bakabilecek işçileri bulunmadığı gibi, orayı bizzat görüp gözetmeye de vakitleri yoktu.
Peygamberimiz Aleyhisselam:
"İstiyorsanız, şu malları işlemek üzere size vereyim, mahsul ve meyveler aramızda bölüşülsün! Sizi bu mallar üzerinde Allah'ın durdurduğu müddetçe durdurayım!" buyurdu.
Hayber Yahudileri kabul ettiler. Bunun üzerine, Peygamberimiz Aleyhisselam:
"Sizi çıkarmak istediğimiz zaman, çıkarmamız şartıyla!" diyerek ve mahsulü yarı yarıya bölüşmek üzere, onlarla anlaşma yaptı. Hayber arazisini böylece onlara işletti.
Buna göre; Yahudiler çalışacaklar, ekecekler, dikecekler, elde edilecek ekin ve hurma mahsullerinin yarısını hizmetlerinin karşılığı olarak alacaklardı
Abdurrezzak'ın İmam Zührî'den rivayetine göre:
Peygamberimiz Aleyhisselam, Hayber Yahudilerini, Hayber'den çıkıp gidecekleri sırada yanına çağırdı. Mahsulünü yarı yarıya bölüşmek üzere Hayber hurmalık ve ekinliklerini onlara teslim etti ve kendi­lerine:
"Allah sizi durdurdukça, bu iş üzerinde duracaksınız" buyurdu.
Hayber'de ne Peygamberimiz Aleyhisselam, ne de ashabı hesabına Yahudilerden başka işçi çalıştırılmamıştır.
Ketibe'de yetişmiş 400.000 hurma ağacı vardı. Peygamberimiz Aleyhisselam, mahsul zamanında Abdullah b. Revâha'yı, sonra da Cebbar b. Sahr'ı Hayber'e gönderir, mahsul ve meyveleri adalet ve hakkaniyet üzere tahminlettirip yarı yarıya bölüştürürdü.
Abdullah b. Revâha, mahsulü tahminleyip ikiye böldükten sonra, istedikleri bölüğü almakta Yahudileri serbest bırakır, yahut onlara:
"Siz tahminleyip bölünüz, birisini almakta beni serbest bırakınız" derdi.
Buna rağmen, Yahudilerin Abdullah b. Revâha'ya:
"Bize haksızlık ettin!" diyecek kadar ileri gittikleri olur, Abdullah b. Revâha:
"İsterseniz, bize düşen sizin olsun! Size düşen de bizim olsun!" diyerek olgunluk gösterirdi
Yahudiler, kadınlarının zinet takıntılarını toplayıp Abdullah b. Revâha'ya:
"Bunlar senin olsun da, bize bölüştürmede iyilik et! Göz yum!" dediler.
Abdullah b. Revâha:
"Ey Yahudi cemaati! Vallahi, siz bana Allah'ın yaratıklarının en sevimsizi ve iğrencisinizdir! Sizin bana teklif ettiğiniz ücret, bir rüşvettir. Rüşvet ise haramdır! Biz onu ağzımıza koymayız, yemeyiz!" dedi
Yahudiler:
"Gökler ve yer durdukça, hak ve gerçek olan da budur!" diyerek, rüşvetin kendilerince de haram olduğunu itiraf ettiler.
Abdullah b. Revâha, mahsulü 40.000 vesk olarak tahminlemiş, her iki tarafa yirmişer bin vesk düşmüştü
Hayber Yahudileri, Abdullah b. Süheyl'i öldürünceye kadar, Müslümanlardan hiçbir sert muamele görmediler. Peygamberimiz Aleyhisselam’ın vefatından sonra, Hz. Ebu Bekir de, Hayber Yahudileri hakkında aynı şekilde hareket etti. Hz. Ebu Bekir'in vefatından sonra Hz. Ömer de Hayber Yahudileri hakkında onlar işi azıtıncaya kadar böyle hareket etti. Hz. Ömer'in devrinde Müslümanların elinde işçiler çoğalmış, toprağı işlemek kolaylaşmış, Yahudilere pek ihtiyaç kalmamıştı.
Ketibe'nin yıllık hurma mahsulü tahminen 8.000 vesk idi. Bunun yarısı olan 4.000 vesk hurma yarıcı olan Yahudilere bırakılıyordu.
Ketibe'de ekilen arpanın yıllık hâsılatı 3.000 sa' idi. Bunun yarısı olan 1.500 sa' arpayı Peygamberimiz Aleyhisselam alıyor, 1.500 sa'ını da Yahudilere bırakıyordu.
1.000 sa' tutan hurma çekirdeğinin de yarısı Peygamberimiz Aleyhisselama aitti.
Peygamberimiz Aleyhisselam, bütün bu arpa ve hurma mahsulleriyle hurma çekirdeğinden Müslümanlara vermekte idi. (Tüm İslam Tarihi Belgeleri) H.Yılmaz

 

Dalga dalga ülkeleri istîlâ ederler. Veya halk, şaşkınlıktan dalgalar gibi birbirine çarpar, sarsılır, karışırlar.S.Ateş

Zülkarneyn tanıtıldıktan sonra, bu ayet grubunda Rabbimiz insanları uyarmak için konuyu yine Kıyamet’e getirmiştir. Pasajda konu edilen kimseler, surenin giriş kısmında konu edilen müşriklerdir.
Kıyamet gününde müşrikler mutlak bir hayal kırıklığına uğrayacaklardır. Öyle ki, inanmadıkları, olmaz dedikleri kıyamet ile artık yüz yüze kalmışlardır. İster istemez mahşerde toplanmışlar, hesaplarının görülmesini beklemektedirler. Karşılarında tüm inançsızları içine alacak kadar genişletilmiş bir cehennem vardır.

O hâlde onlardan geri dur [sırt çevir]. O günde Çağırıcı'nın, nüküre [bilinmedik, inkâr edilen, yadırganan bir şeye] çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar, sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O kâfirler, “Bu, zor bir gündür” derler. (Kamer/6-8)

Kim ondan [Bizim verdiğimiz zikirden; Kur’an’dan] yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü; Sur’a üfürüldüğü gün, sürekli içinde kalacakları bir yük yüklenecektir. Ve kıyamet günü onlar için bu ne fena bir yüktür! Biz suçluları o gün, gözleri göğermiş olarak toplayacağız. (Ta Ha/100- 102)

O gün Sûr’a üflenir: Siz de hemen bölükler halinde gelirsiniz. (Nebe’/18) H.Yılmaz

Bu ifade sadece tabii güçlere ya da varlıklara ve birtakım biçimsel tapınma nesnelerine tapınmayı değil, aynı zamanda ölü ya da diri azîz, velî, ermiş olarak bilinen kimselerin Allah katında, O'nun reddettiği kimseler lehine “aracılık”, “şefaat” ya da “kayırıcılık” yapabileceği yolundaki popüler inancı da işaret etmektedir.

Yani, Allah'ın birliğini, eşsiz-ortaksız olduğunu ve buna bağlı olarak, yaratılmış hiçbir varlığın Allah'ın yargısına “müdahale ve nüfûz” edemeyeceğini. M.Esed

Bu, tüm surenin sonucudur ve sadece Zü'l-Karneyn kıssası ile değil aynı zamanda surenin tüm olarak ana fikri ile ilgilidir. Bu ana fikir surenin başında (1-8. ayetler) bildirilmişti: Peygamber (s.a) kavmini 1) Şirkten vazgeçip Tevhid'e uymaya, 2) Dünyaya tapmaktan vazgeçip ahirete inanmaya davet etmişti. Fakat zenginlikleri ve servetleri ile öğünen kavminin önde gelenleri sadece onun davetini kabul etmemekle kalmadılar, aynı zamanda onun davetini kabul eden salih insanları da alaya aldılar ve onlara işkence yaptılar. Bu bölümde aynı konuları ele alır ve müşriklerin Peygamber'i (s.a) sınamak için sordukları bu üç kıssadan mükemmel bir şekilde yararlanır.
Yani, "Tüm bunları duyduktan sonra hâlâ bu küstahlıkta ısrar mı ediyorlar ve tutumlarının kendileri için yararlı olacağını mı sanıyorlar?" Mevdudi

Bu ayette de yine küfre batmış olanlara bir gönderme yapılıp tehdit ve aşağılama üslubuyla kendilerine “Peki o kâfirler, Benim astlarımdan bir takım veliler edineceklerini mi sandılar” denilmiştir. Tabiî ki onları içinde bulundukları durumdan kurtaracak kimse bulunmamaktadır.

Ve onlar, kendileri için bir izzet [güç, şan, şeref] olsun diye, Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler.
Hayır... Hayır... [Onların zannettikleri gibi değil]... Onlar [edindikleri ilâhlar] onların ibadetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır. (Meryem/81, 82) H.Yılmaz

Bu ayetin iki anlamı vardır: Birincisi, bizim mealde ifade ettiğimiz anlamdır; ikincisi ise şöyledir: "... bütün çabalarını dünya hayatına harcayanlar." Yani onlar her ne yapmışlarsa Allah'ı ve ahireti düşünmeksizin bu dünya için yapmışlardır; dünya hayatını gerçek hayat olarak kabul ettikleri için, bu dünyada zengin ve başarılı olmak onların tek amacı haline gelmiştir. Onlar Allah'ın varlığına şehadet etseler bile, bu şehadetin ifade ettiği iki anlama dikkat etmemişlerdir: Hayatlarını Allah'ın rızasını kazanacak bir şekilde geçirmek ve bu dünyada yapılan her şeyin hesabının verileceği o gün kurtuluşa erenlerden olmak. Onların bunu kavramamalarının nedeni, kendilerini her tür sorumluluktan uzak ve tamamen bağımsız olan akılcı hayvanlar olarak kabul etmeleri ve hayvanların çayırda yaptığı gibi bu dünyadaki tüm zevklerden faydalanmak istemeleridir. Mevdudi

Onların her iyi davranışı ya da ameli, “kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu(n karşılığını) görecektir” (99:7) şeklindeki Kur’ânî ifade uyarınca, Hesap Günü'nde her ne kadar hesaba katılacak ise de, yukarıdaki ayet böyle günahkarların yaptığı hiçbir iyiliğin Allah'ı inkar suçunu örtemeyeceğini îma etmektedir (Râzî'nin kaydettiğine göre, Kadı ‘İyâd). M.Esed

"Onların amelleri boşa çıkmıştır." Yani bu amellerin kıyamet gününde onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar bu amelleri büyük kazançlar olarak değerlendirmiş olabilirler, fakat gerçek şu ki, dünyanın sonu geldiğinde bu amellerin hiçbir değeri olmayacaktır. Onlar Rablerinin huzuruna çıkarıldıklarında ve bütün amelleri terazilere konulduğunda, büyük saraylar inşa etmiş, büyük üniversiteler, kütüphaneler kurmuş, büyük fabrikalar ve labaratuvarlar yapmış ve demiryolları, karayolları inşa etmiş olsalar bile, bunların hiçbir ağırlığı olmayacaktır. Kısacası icadları, endüstrileri, bilimleri, sanatları ve bu dünyada iken övündükleri başka şeyler Terazi üzerinde tüm ağırlıklarını kaybedeceklerdir. Orada ağırlığa sahip olacak tek şey, ilahi emirlere uygun olan ve Allah rızası amaçlanarak işlenen ameller. Bu nedenle şu bir gerçektir ki, bir kişinin tüm çabaları bu dünya ile sınırlı ise böyle bir kimse yaptığı işlerin karşılığını ahirette görmeyi ummamalıdır; çünkü tüm bunlar dünyanın sona ermesiyle boşa çıkıp yok olmuşlardır. Şu da açıktır ki, ancak yaptığı işleri O'nun emirleri doğrultusunda O'nun rızasını, hoşnutluğunu kazanmak amacıyla yapan ve yaptıklarının karşılığını ahirette görmeyi uman bir kimsenin amelleri Terazi (Mizan) üzerinde bir ağırlığa sahip olabilir. Bunun aksi olduğunda böyle bir kimse bütün amellerinin boşa çıktığını görecektir. Mevdudi

Bu ayet grubunda Rabbimiz “en çok zarara uğrayanlar”ı elçisi aracılığı ile açıklamaktadır. Buna göre en çok zarara uğrayanlar, dünyada güzel şeyler yapıp ürettiklerini sanırken çalışmaları boşa gitmiş olan kimselerdir. Zira onlar yanlışın en büyüğünü yapmış, Allah’ın ayetlerini ve ahıreti inkâr etmişlerdi. Bu yüzden tüm emekleri boşa gitmiş, yaptıklarının teraziye konulması bile söz konusu olmamıştır. İnkâr etmeleri ve elçiyi alaya almaları yüzünden gidecekleri yer de sadece cehennemdir.
Birçok ayette belirtildiği gibi, burada da amellerin bir kıymet ifade etmesi iman şartına bağlanmıştır. İman olmadan ameller değerlendirilmeyecektir.

Her kim basit hayatı ve süsünü isterse, yaptıklarının karşılığını, ona hiç eksiltmeden, burada tastamam veririz. Onlar orada hiçbir zarara uğratılmazlar.
İşte onlar, kendileri için, ahirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Yapıp ürettikleri de orada boşa gitmiştir. Yaptıkları şeyler de batıldır. (Hud/15, 16)

Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkarcı oldukları halde de ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın - onu fidye verseler bile - asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Al-i Imran/91)

Rabblerini inkâr eden kimselerin durumu; onların yaptıkları tıpkı fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamazlar. İşte bu, uzak sapıklığın ta kendisidir. (İbrahim/18)

Ve Biz onların [Bize kavuşmayı ummayanların] amelden her yaptıklarının önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri hâline getiriverdik. (Furkan/23)

Ve şu küfretmiş olan kişilere gelince, onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki, susayan onu su zanneder, ona vardığında da orada herhangi bir şey bulamaz. Yanında Allah’ı bulmuştur. Allah ise onun hesabını tastamam ödemiştir. Allah hesabı çok çabuk görür. (Nur/39) H.Yılmaz

Bu ayetlerde ise inanan ve salihatı işleyenlerin durumu ortaya konmuştur. Onlar Firdevs bahçelerine yerleştirilecek, orada sürekli kalacaklar ve oradan hiç çıkmak istemeyeceklerdir.

FİRDEVS BAHÇELERİ

Ayette yer alan “Firdevs”, genel kanaate göre sonradan Arapçalaşmış bir sözcüktür. Rumca “bahçe” demektir. Firdevs sözcüğünün çoğulu olan “Ferâdis” Suriye’de [Şam’da] bir yerin adıdır. (Lisanü’l Arab, c.7 , s. 55, 56)
“Firdevs bahçeleri” ifadesiyle müminler cenneti kazandıracak işler yapmaya özendirilmektedir. Klasik kaynaklardaki nakillere göre, Katade Firdevs'in cennetin merkezi ve en üstün yeri olduğunu ileri sürerken, Kâ'b da "Cennetler içinde Fİrdevs'ten daha üstün ve yücesi yoktur” demektedir.
Ayetten, müminlerin ahirette Firdevs bahçeleri ile ödüllendirileceği anlaşıldığı gibi, bu ayetin indiği dönemde henüz Bizans toprağı olan Suriye’deki Firdevs bahçelerinin bir gün inananların olacağı müjdesi de anlaşılabilir. H.Yılmaz

Lafzen, “ve buna ilaveten bir o kadar da biz katsak”. Belirtmek gerekir ki, Zemahşerî'nin de işaret ettiği gibi, bahr terimi, burada var olan bütün denizleri kapsamak üzere bir cins ismi olarak kullanılmıştır; bunun içindir ki “bir o kadar” ifadesini “deniz üstüne deniz” şeklinde aktarmayı tercih ettik. (AyrıLafzen, “Kulu Zekeriya'ya Rabbinin rahmetine dair bir anma/hatırlatma”. İnciller'de yer alan ve Kur’an tarafından da nakzedilmeyen anlatıma göre Hz. İsa'nın annesi Hz. Meryem, Hz. Zekeriya'nın karısı Elisa'nın yeğeniydi. (Karş. Luka i, 36.) M.Esed

Rabbimiz bu ayette kudretinin sonsuzluğuna işaret ederken aynı zamanda kullarına olan rahmetinin de sonsuzluğunu açıklamaktadır. Kullarına o kadar müşfik ve merhametlidir ki, onlar için sürekli peygamber göndermiş, vahiy indirmiştir.
Bu ayetin bir benzerini daha evvel Lokman suresinde görmüştük:

Ve eğer, şüphesiz yeryüzünde ağaçtan ne varsa kalem olsa, deniz de arkasından yedi deniz katılarak onun mürekkebi, Allah'ın sözleri tükenmezdi. Şüphe yok ki Allah Azîz’dir, Hakîm’dir. (Lokman/27)

Sizin yanınızdaki tükenir, Allah’ın katındaki ise kalıcıdır. Ve Biz kesinlikle sabredenlere ecirlerini, yaptıklarının daha güzeli olarak karşılık vereceğiz. (Nahl/96) H.Yılmaz

Bu ayette Rabbimiz mesajını elçisinin diliyle vermektedir. Bu mesaja göre, elçinin kendisi de bir beşerdir. Ne var ki, elçilikle görevlendirilerek kendisine tek bir ilah olduğu vahyedilmiştir. Tercih insanların kendisine aittir. Kim öldükten sonra Allah’a kavuşmaya inanıyorsa salih amel işlemelidir. Allah’a kullukta kimse bir tek olan Rabbine başka varlıkları ortak koşmamalıdır.
Allah’a nasıl ve niçin ortak koşulduğuna ve böylelerinin nasıl bir akıbetle karşılaşacağına dair birkaç ayet hatırlayalım:

De ki: “Ey insanlar! Eğer benim dinimden “şekk”te idiyseniz [benim dinimin ne olduğunu kesin ve tam olarak bilmiyorduysanız], iyi bilin ki, Allah’ın astlarından sizin taptıklarınıza ben tapmam. Velâkin sizin canınızı alacak olana [Allah’a] taparım. Ve ben müminlerden olmamla ve ‘yüzünü [tüm benliğini] hanif olarak [şirkten, küfürden Hakk’a dönen biri olarak] Din’e döndür ve sakın müşriklerden olma! Ve Allah'ın astlarından sana fayda vermeyen, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Buna rağmen eğer yaparsan, o zaman hiç şüphesiz sen zalimlerden olursun’ diye emrolundum.” (Yunus/106)

Ve ant olsun ki, sana ve senden öncekilere vahyedildi ki: “Ant olsun ki, eğer şirk koşarsan amelin kesinlikle boşa gidecek ve mutlaka kaybedenlerden olacaksın. Onun için, tam aksine yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.” (Zümer/65) 66:

Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından bir takım veliler edinenler: “Onlar [Allah’ın astlarından edindiğimiz veliler] bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz”. Şüphesiz kendilerinin ihtilaf edip durdukları şeylerde, onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez. (Zümer/3)

İşte böyle! Ve kim Allah’ın yasaklarına saygı gösterirse, bu, kendisi için Rabbinin katında şüphesiz hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. O halde Allah’a yönelmişler olarak, O’na şirk koşanlar olmayarak o putlardan olan kirlilikten kaçının, yalan sözden de kaçının. Bilin ki, Allah’a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın kendisini ıssız bir yere sürüklediği şey gibidir. (Hacc/31)

İşte bu, Allah'ın kılavuzluğudur. O, onunla kullarından dilediğine kılavuzluk eder. Ve eğer onlar ortak koşsalardı, kesinlikle yapmış oldukları şeyler boşa gitmişti. (En’am/88)

Ve ant olsun ki, siz, sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız / teker teker Bize geldiniz ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bıraktınız. Ve içinizde kendilerinin ortaklar olduğuna inandığınız şefaatçilerinizi sizinle beraber görmüyoruz. Ant olsun aranızda kesilme olmuş ve yanlış inandığınız şeyler kaybolmuştur. (En’am/94)

Yoksa onların, Allah’ın dinde izin vermediği şeyi kendileri için meşru kılmış ortaklar mı vardır? Eğer “Fasl sözü” olmasaydı, aralarında kesinlikle gerçekleşmişti [işleri bitirilmişti]. Ve şüphesiz zalimler; kendileri için acı bir azap olanlardır. (Şura/21) H.Yılmaz