(Bakara - 187.Ayet)

<< Geniş Meal

Meryem

Bu ayet grubunda müşriklerin tamamı muhatap alınmakla birlikte, ayetlerin muhatabı özellikle Allah’a çocuk isnat eden müşriklerdir. Bu isnadın ne kadar çirkin olduğu, göklerin neredeyse çatlayacağı, yerin yarılacağı, dağların parçalanıp dağılacağı ifade edilmek suretiyle gösterilmiştir. Bu çirkin sözlerin sahiplerinin kimler olduğu yine Kur’an tarafından açıklanmaktadır. Bunlar, “Üzeyr Allah’ın oğludur” diyen Yahudiler, “İsa Allah’ın oğludur” diyen Hıristiyanlar ve “Melekler Allah’ın kızlarıdır” diyen Araplardır:

Tövbe 30: Ve Yahudiler “Uzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da “Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan inkârcıların sözlerini taklit ediyorlar.

Bakara 116: Ve onlar “Allah, çocuk edindi” dediler. -O, arınıktır.- Aksine göklerde ve yeryüzünde ne varsa yalnızca O’nundur. Hepsi O’nun için boyun bükenlerdir.

Saffat 158: Ve onlar, O’nunla [Allah’la] cinnler arasında bir nesep [hısımlık bağı] kıldılar. Oysa ant olsun cinnler kendilerinin mutlaka hazır edilenler [mahşerde toplananlar] olduklarını bilirler.

93. ayette, göklerde ve yerde bulunanların Allah’a sadece “kul” sıfatıyla geleceklerinin vurgulanması, Allah’ın dünyada seçip elçilik payesi verdiği kişilerin de ahirette sadece “kul” sıfatını taşıyacaklarını göstermektedir.

94, 95. ayetler, Allah’ın herkesi kuşattığı, onlar hakkında her şeyi bildiği ve müminler hariç herkesin orada eşsiz dostsuz, çocuksuz, arkadaşsız olacağını bildirmektedir:

Şuara 88, 89: O gün ki, mal fayda vermez, oğullar da...Ancak Allah’a tertemiz bir kalple gelenler hariç.

Ayetlerde “Rahman” adının tekrar edilmesi dikkat çekici bir husustur. Bu, Rabbimizin rahmeti gereği suçlulara tövbe kapısını açık tuttuğunu, hatalarından döndüklerinde onlara merhametiyle muamele edeceğini göstermektedir. H.Yılmaz

Rahman’ın iman eden ve salihatı işleyenler için sevgi kılması demek, Allah’ın onlar için sevgi vermesi, yani müminlerin kalplerinde sevgi yaratması, onlara sevdikleri şeyleri vermesi, onların da sevdikleri şeyleri isteyecek olması demektir. Kısacası, Rabbimiz sevecek, sevdirecek ve orada her şey sevgiye bağlanacaktır. H.Yılmaz

Yani, onlara sevgisini bahşeder ve onları yaratıklarını sevme yeteneğiyle donatır, ayrıca onların hemcinsleri tarafından sevilmelerini sağlar. Sonraki ayetten de anlaşılacağı gibi, bu sevgi nimeti, insana ilahî mesaj yoluyla teklif edilen doğruluk-öğretisinin özünde mevcuttur. M.Esed

Burada Mekke sokaklarında işkence gören salih insanlar teselli edilmektedir. Onlara, salih amelleri ve iyi davranışları nedeniyle insanların kendilerine saygı ve hürmet gösterecekleri zamanın yaklaştığı söylenmektedir. Kalbleri onlara yöneltilecek ve bütün dünya onları saygıyla anacaktır. Ve bu evrensel ilkeye göre vuku bulacaktır. Günahkar, kibirli, kendini beğenmiş olanlar ve insanları bâtılla ve iki yüzlülükle yönetmeye çalışanlar hiçbir zaman kalbleri, gönülleri esir edemiyeceklerdir. Diğer taraftan insanları doğrulukla, samimiyetle ve iyi amellerle doğru yola çağıranlar, ilk başlarda onursuz insanların düşmanlığı ve ilgisizliği ile karşılaşsalar da en sonunda onların kalblerini kazanmayı başaracaklardır.  Mevdudi

İnsanın Allah'ın “kelime”sini ya da “sözü”nü dil dışı mahiyetiyle olduğu gibi kavraması kabil olmadığı için, ilahî mesaj insana her zaman kendi dilinde vahyedilmiştir (karş. 14:4 -“Biz her elçiyi ancak kendi halkının diliyle (vahyedilmiş) [bir mesajla] gönderdik”) ve her zaman insan zihninin kavrayabileceği kavramlarla ifade edilmiştir; bunun içindir ki, Hz. Peygamber'e indirilen mesaj için “senin kalbine indirdik” (2:97) yahut, “[ilahî vahiy/esin] onunla senin kalbine inmiştir” (26:193-194) buyurulmaktadır. M.Esed

Peygamberin ana dili Arapça, Kur'an vahyine ilk muhatap olanlarda Araplar olduğu için, kolaylıkla anlamaları bakımından, Allah vahyini Arapça olarak gönderdi. Peygamber nasıl halkına Arapça bildirdi ise, Peygamberin mirasçıları olan alimlerde, Kur'anı, aynen Peygamberin yaptığı gibi, kendi halklarına annlayacakları ana dilleriyle açıklayacaklardır. İşte asıl sünnet budur. Yoksa, dili Arapça olmayan haklara, Kur'anı aynen Arapça olarak aktarmak değildir. Öyle olursa, Kur'an sadece Araplara gelmiş olur, Peygamberde sadece arapların peygamberi durumuna düşer.En tehlikeli olanı da, Kur'anın ne anlattığından haberi olmayan Müslümanın, çelişkili rivayetleri ve dince yetkili kişilerin görüş ve fetvalarını, dinin kendisi sanmalarıdır. Ne yazık ki, yüz yıllarca bu anlayışın, Arap olmayan Müslüman ülkelere empoze edildiğine üzüntüyle tanık olmaktayız. Bak. Fussilet 44 ayeti inceleyiniz. M.sağ

Yani, uygarlığı. 74. ayetteki benzer cümlede karn teriminin yüklendiği anlam. M.Esed

Hatırlanacağı üzere, Meryem suresi “[Bu] Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya olan rahmetini anmasıdır” diye başlamış, Meryem’in, İbrahim’in, Musa’nın, İsmail’in, İdris’in anılması ile devam etmiş, sure içinde tevhide ve ahiret gününe yönelik açıklamalar, uyarılar yer almıştı. Bu son ayetlerle de konu bağlanmış, açıklama sonlandırılmıştır.

97. ayet, takva sahiplerini müjdeleyen, inatçı müşriklere ise uyarıda bulunan Kur’an’ın elçinin diliyle kolaylaştırıldığını bildirmektedir. Elçi kendi diliyle indirilen Kur’an’ı daha kolay anlatmış, elçi ile aynı dili konuşan toplum da gerçekleri kolayca öğrenerek eski yanlış bilgilerini düzeltmiştir. Herkes tarafından gayet iyi anlaşılan Kur’an, müminler için müjde, müşrikler içinse ürkütücü bir uyarı olmuştur.

98. ayette, geçmişte yaşamış müşriklerden en ufak bir iz kalmadığı vurgulanmak suretiyle o günkü müşriklerden de herhangi bir eser kalmayacağı ima edilmiştir. İma edilen bu tarihsel atıf, peygamberimize ve müminlere manevi kuvvet vermeye, sabır ve direnç kazandırmaya yöneliktir. H.Yılmaz

Klâsik kaynaklarda bu harflerin okunuş ve anlamlarına ait bir hayli görüş nakledilmiştir. Bu görüşlerin bazılarında bu harflerin Allah’ın isimlerini temsil ettiği, bazılarında da Kur’an’ın isimleri olduğu ileri sürülmüştür. Meselâ İbn Abbas’a göre “ كkaf” harfi “ الكافىKafî” isminden, “ هha” harfi “ الهادىHadi” isminden, “ ىya” harfi “ الحكيمHakiym” isminden, “ عayn” harfi “ الحليمHalim” isminden, “ صsad” harfi”, “ الصّادقSadık” ismindendir. Dahhak’a göre de “kef” harfi “ الكريمKerim, الكبيرKebir ve الكافىKafi” isimlerinden, “ha” harfi “ الهادىHadi” isminden, “ ىya” harfi “ الرّحيمRahîm” isminden, “ayn” harfi “ العليمAliym ve العظيمAzim” isimlerinden, “sad” harfi de “ الصّادقSadık” ismindendir. (Razi, Mefatihu’l Gayb; Kurtubî, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an) Ancak bunların hepsi birer yakıştırmadan ibaret olup dayanakları olmayan görüşlerdir.Daha önce Kalem, Kaf, Sad, A’râf ve Ya Sin surelerinin tahlillerinde de belirttiğimiz gibi, bu kesik harflerin neyi temsil ettiği henüz bilinememektedir. Biz Rabbimizin Kur’an’ı koruyacağını bildiren ifadesinden hareketle bu harflerin Kur’an’ın korunmasına yönelik önemli bir öğeyi temsil ettiğini, ya da dikkat çekici uyarı edatları olduğunu düşünüyoruz. İnşallah gelecekte bu bilinmezlik ortadan kalkacak ve kendisini Kur’an’ı anlamaya vakfetmiş “Kur’an Erleri” tarafından gerçek tespit edilecektir  H.Yılmaz

Lafzen, “Kulu Zekeriya’ya Rabbinin rahmetine dair bir anma/hatırlatma”. İncillerde yer alan ve Kur’an tarafından da nakzedilmeyen anlama göre Hz. İsa’nın annesi Hz. Meryam, Hz. Zekeriya’nın karısı Elisa’nın yeğeniydi. (Krş. Luka i 36.)  M.Esed

Karşılaştırma için bkz. Âl-i İmran 34-37. ayetler ve bunlarla ilgili notlarda yer alan Zekeriyya kıssası.
 Harun'un (a.s) torunlarından biri olan Hz. Zekeriyya'nın (a.s) konumunu anlayabilmek için İsrailoğulları arasında yaygın olan rahiplik geleneği ile ilgili bilgiye sahip olmak gerekir.
Filistin'in fethinden sonra topraklar Yakub'un (a.s) zürriyetinden olan 12 kabile arasında miras olarak dağıtıldı. 13. kabile olan Levi'lere de dini hizmetler ve görevler emanet edildi. Levi'liler arasında da "en mukaddes şeyleri takdis etmek, Rabbin önünde buhur yakmak, ona hizmet eylemek ve ebediyyen onun ismiyle mübarek kılmak üzere" seçilen aile Harun'un (a.s) oğulları idi. Diğer Levi'lilerin mabede girmesine izin verilmiyordu. "Çünkü onların vazifesi Rab evinin hizmeti için avlularda, odalarda ve bütün mukaddes şeyleri temizlemekte Allah Evinin hizmet işinde Harunoğulları'nın yanında bulunmak... ve sebt günlerinde, aybaşlarında ve belli bayramlarda yapılan bütün takdimeleri Rabbe arzetmekti."
Harunoğulları 24 aileye bölünmüştü ve bu 24 aile sıra ile Rabbin evine hizmet ediyorlardı. Bu ailelerden biri Zekeriyya'nın (a.s) liderliğindeki Abiya ailesi idi. Bu nedenle ailesinin sırası geldiğinde mabede gidip buhur yapmak Zekeriyya'nın (a.s) göreviydi. (ayrıntılar için bkz. I. Tarihler 23-24) Mevdudi

TARİHE GÖRE ZEKERİYYA

Zekeriyya’nın konumu:

Harun`un (as) torunlarından biri olan Hz. Zekeriyya`nın (as) konumunu anlayabilmek için İsrailoğulları arasında yaygın olan rahiplik geleneği ile ilgili bilgiye sahip olmak gerekir.

Filistin`in fethinden sonra topraklar Yakub`un (as) zürriyetinden olan 12 kabile arasında miras olarak dağıtıldı. 13. kabile olan Levililere de dini hizmetler ve görevler emanet edildi. Levililer arasında da "en mukaddes şeyleri takdis etmek, Rabbin önünde buhur yakmak, ona hizmet eylemek ve ebediyyen onun ismiyle mübarek kılmak üzere" seçilen aile Harun`un (as) oğulları idi. Diğer Levililerin mabede girmesine izin verilmiyordu. "Çünkü onların vazifesi Rab evinin hizmeti için avlularda, odalarda ve bütün mukaddes şeyleri temizlemekte Allah Evinin hizmet işinde Harunoğulları`nın yanında bulunmak... ve sebt günlerinde, aybaşlarında ve belli bayramlarda yapılan bütün takdimeleri Rabbe arzetmekti."

Harunoğulları 24 aileye bölünmüştü ve bu 24 aile sıra ile Rabbin evine hizmet ediyorlardı. Bu ailelerden biri Zekeriyya`nın (as) liderliğindeki Abiya ailesi idi. Bu nedenle ailesinin sırası geldiğinde mabede gidip buhur yapmak Zekeriyya`nın (as) göreviydi. (Ayrıntılar için bkz. I. Tarihler, 23-24) (Mevdudi; Tefhimu’l-Kur’an)

Konumuz olan pasajın 2–15. ayetlerinde, Yüce Allah’ın rahmetinin Zekeriyya peygamber üzerindeki tecellisi nakledilmiştir. Bilindiği gibi peygamberlik müessesesi, Allah’ın rahmeti gereği hayata geçirdiği bir uygulamadır ve tüm peygamberler âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Rabbimiz rahmetini önce Zekeriyya peygamber üzerinde tecelli ettirerek ileri yaşına ve eşinin de kısır olmasına rağmen mucize olarak ona Yahya’yı lütfetmiş, sonra da Yahya’yı dinine hizmetçi kılmak suretiyle Zekeriyya peygamberin dualarını yerine getirmiştir. Zekeriyya peygamber üzerindeki rahmetini bu şekilde tecelli ettiren Rabbimiz, o toplumu uyarmak için arka arkaya elçi tayin ederek rahmetini diğer insanlara da ulaştırmıştır.

Ayetteki “ ذكرُzikrü” sözcüğü “ ذكِّرzekkir” şeklinde de okunmuştur. (Razi, Mefatihu’l-Gayb; Kurtubî, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an) Buna göre ayetin anlamı “Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya olan rahmetini hatırlat!” şeklinde olmaktadır. Biz de mealimizde her üç kıraate göre de uygun olan anlamı vermeyi tercih ediyoruz. H.Yılmaz

 

 

Lafzen, “gizli seslenişle”. M.Esed

Konuya Zekeriyya peygamberin Rabbine dua ettiğinin bildirilmesi ile girilmiş ve ettiği bu duanın niteliği belirtilmiştir. Bu nedenle ayet, aynı zamanda Allah’a nasıl dua edileceğine de işaret etmektedir. Zekeriya peygamber gönlünü Rabbine açarak O’na samimi bir niyazda bulunmuş, cahillerin yaptığı gibi bağırıp çağırarak, -haşa- buyruk verir gibi dua etmemiştir.

Rabbimiz bir başka ayette yine Zekeriyya peygamberin duasını anlatırken, onun dua edişindeki bir başka özelliği daha açıklamıştır:

Enbiya 90: Biz de onun için icabet ettik de kendisine Yahya’yı ihsan ettik. Ve onun için eşini düzelttik [doğum yapmaya elverişli hâle getirdik]. Şüphesiz onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Ve Bize karşı derin saygı duyuyorlardı.

Duanın adabı ile ilgili olarak A’râf suresinde de ayetler vardır:

A’râf 55, 56: Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Kesinlikle O, haddi aşanları sevmez.

Ve düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O’na, ürpererek ve rahmetini umarak dua edin. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti muhsinlere [iyileştirenlere güzelleştirenlere] çok yakındır.

A’râf 205: Ve sabah akşam [her zaman] kendi içinden, korkarak ve yalvararak, yüksek olmayan bir sesle Rabbini an ve umursamazlardan olma!

Bazı klâsik kaynaklarda Zekeriyya peygamberin kendi toplumundan utandığı için veya çevresindekilerin “Şu ihtiyara bakın, ihtiyarlığına bakmadan çocuğu olsun istiyor” demelerinden ve kendisini ahmaklıkla itham etmelerinden çekindiği için ya da yakınlarının kıskançlığına vesile olmasın diye gizlice dua ettiği (Mukatil) ileri sürülmüştür. Yorumlarını genellikle peygamberimiz hakkındaki rivayetlere dayandıran klâsik yazarlar, Zekeriyya peygamberin buradaki duasını yorumlarken nedense peygamberimizin “Duada sesinizi yükseltmeyin, çünkü siz sağır ve uzakta olan birine değil, Semî ve Basir Allah’a yakarıyorsunuz” (Sahih-i Buhari, Dualar Kitabı, 50. Bab, 77 numaralı hadis) diye uyarıda bulunduğu bir rivayeti hiç dikkate almamışlardır. Ayrıca bu ayetleri iyi anlamış, yaşamış ve bizler için güzel bir örnek olan peygamberimizin ve onun eğitiminden geçmiş arkadaşlarının kafiyeli ve bağıra bağıra dua etmediklerini, edenleri de uyardıklarını nakleden birçok tarihî nitelikteki belgeyi de görmezden gelmişlerdir. (Sahih-i Buhari, Dualar Kitabı, 50. Bab, 33 numaralı hadis) Zekeriyya peygamberin duasını gizli yapışını yanlış yorumlayanlar peygamberimizle ilgili bu nakilleri dikkate almış olsalar veya duanın adabını bildiren Kur’an ayetlerini hatırlarına getirselerdi, Zekeriyya’nın (as) bu şekilde dua etmesini onlar da bizim gibi bir edep ve içtenlik meselesi olarak görürlerdi.H.Yılmaz

Lafzen, “Sana yaptığım duada hiç bedbaht olmadım”. M.Esed

Zekeriyya peygamberin bu ayetlerdeki duasına dikkat edilirse, bu duaların kendine herhangi bir menfaat sağlamaya değil, nübüvvet görevinin devamına yönelik olduğu açıkça görülür. Zekeriyya’nın (as) kendisine verilen görevi yaşlılık döneminde sürdürebilmek için Rabbinden bir veliy talep etmesi, Musa’nın (as) sırf görevini yaparken kendisine yardımcı olsun diye Rabbinden kardeşi Harun’u kendisine vezir yapmasını istemesi gibidir. Dolayısıyla buradaki miras, mal varlığı ile ilgili bir miras değil, yapılan görevin devamlılığı ile ilgili bir mirastır. Nitekim ayetteki “Yakup ailesine vâris olsun” ifadesi de bunu doğrulamaktadır. Başka bir ifade ile söylenecek olursa, buradaki miras, Sad suresinde gördüğümüz ve Neml suresinde de göreceğimiz gibi, Süleyman peygamberin Davut peygambere vâris kılınması cinsinden bir mirastır. Süleyman peygamber, babası Davut’un deruhte ettiği görevi bu verasetle sürdürmüştür:

Sad 30: Davud’a Süleyman’ı da bahşettik. (O) Ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendi.

Neml 16: Ve Süleyman Davud’a varis oldu. Ve: “Ey insanlar! Bize kuş mantığı öğretildi ve bize her şeyden verildi” dedi. -Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.-

“KEMİĞİM ZAYIFLADI” İFADESİ

Zekeriyya peygamberin duasında geçen “kemiğim zayıfladı” ve “başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu” şeklindeki ifadeler, onun bedeninin iç ve dış durumunu anlatmaktadır. Zira saçların ağarması bedenin dış görüntüsünü, kemiklerin zayıflaması da bedenin içteki durumunu anlatan ifadelerdir. Zekeriyya peygamberin iç organların en sağlamı olan kemiklerinin zayıfladığını söylemesi, diğer iç organlarının dış görünümünden daha çok zayıfladığını, yani cidden ihtiyarlık döneminde olduğunu göstermektedir.

İhtiyarlığın “zayıflayan kemik” ile; ağarmış saçların da “alev gibi tutuşması” istiareleriyle ifade edilmesi, İstiare sanatının mükemmel bir örneğini teşkil etmektedir. Zekeriyya peygamberin sözlerinin hepsi de bu ayetlerde Arap dilinin en beliğ sanatlarıyla nakledilmektedir.H.Yılmaz

Lafzen, “benden sonra”. Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Zekeriya, kendisi gibi Mâbed'de görevli olan hısım-akrabasının görevlerini liyakat ve samimiyetle yerine getirmek için ahlaken çok zayıf kalacaklarından (Râzî) ve bu cümleden olmak üzere, hâmîsi olduğu Hz. Meryem'in geleceğinin de belki tehlikeye düşeceğinden endişe ediyordu (karş. 3:37'nin ilk paragrafı).M.Esed

Yani "Akrabalarım, yani Abiya ailesi içinde bana emanet edilen görevi üstelenebilecek dini ve ahlâkî bakımdan düzgün hiçbir kimse göremiyorum." Mevdudi

“MEVALİ” NEDİR?

“ موالىMevali” sözcüğü, “Asabe; bir kimsenin çocuğu yerine geçecek ve onun mirasını devralacak kimseler” demektir. (Lisanü’l-Arab; c.9, s.406) Bu ayetlerde sözcüğe “malların idaresinde, daha çok da siyasî ve dinî işlere önderlik hususunda Zekeriyya peygambere halef olacak kimseler” anlamını vermek daha doğru bir yaklaşım olur. Zekeriyya peygamber Allah’tan bu türde bir halef için talepte bulunmaktadır. Bu talepten, o dönemde bir nevi veliaht edinmenin gelenek olduğu anlaşılmaktadır.Eski eserlerde Zekeriyya peygamberin eşinin adına ve soyuna dair bir takım nakiller de yer almaktadır. Ne var ki, bu nakiller sağlam dayanaktan yoksun, güvenilir olmayan nakillerdir. Bu nedenle “Zekeriyya peygamberin eşi” diyerek geçiyor, Rabbimizin bildirdiği ile yetinmeyi uygun görüyoruz. H.Yılmaz

Yani, "Ben sadece bana varis olacak oğul için değil, aynı zamanda Yakub ailesinin doğru yolunu devralacak bir varis için dua ediyorum."   Mevdudi

Bkz. 3:39. - 7 Lafzen, “Daha önce hiç kimseyi o'na adaş kılmadık” -Yahyâ ismi, “o yaşayacak”, yani, manevî erdemleriyle hep canlı ve diri kalacak, her zaman hatırlanacak demektir; bu ismin o'nun için Allah tarafından bizzat seçilmesi ilahî söze/vaade (kelime, karş. 3:39 hk. 28. not) eş değer müstesna bir paye idi. M.Esed

Bu ayet, Rabbimizin Zekeriyya peygamberin içtenlikle yapmış olduğu duaya karşılık verişidir.

Bize göre bu ayet, üzerinde durulması gereken üç önemli hususu içermektedir:

1- Rabbimiz, “çocuk” veya “oğul” yerine “gulam” sözcüğünü kullanmış ve Zekeriyya peygambere adı Yahya olan bir “gulam” vereceğini bildirmiştir. “ غلام Gulam”, “ergenleşmiş, ihtilam olma çağına gelmiş, bıyığı terleyen oğlan”, “doğumundan ihtiyarlığa kadar olan dönem” demektir. (Lisanül’Arab; c.6, s.665. glm mad.) İnsanın bu çağı “delikanlılık” olarak ifade edilir. Kimse anasından delikanlı olarak doğamayacağına göre, Rabbimiz bu ifade ile doğacak çocuğun erkek olacağını, büyüyüp bir delikanlı olacağını ve Zekeriyya peygamberin beklentilerini yerine getireceğini bildirmiş olmaktadır.

2- “ يحيىYahya”, “yaşayacak, yaşar” demektir. Müjdelenen çocuğa bu ismin uygun görülmesi, onun ismiyle yaşayacağını, yani isminin hep manevî değerlerle anılacağını, hiç unutulmayacağını, ya da ona verilecek ilim [hikmet, Kitap] ile toplumların manen canlanacağını göstermektedir. Doğacak çocuğu bu ismin verilmesinin bir başka sebebinin de onun kısır annesinin rahmini canlandırması olduğu söylenebilir.

3- Doğacak çocuğun isminin ailesine bırakılmayıp bizzat Allah tarafından verilmesi ve daha evvel kimseye bu ismin verilmemiş olması, hem ailesi hem de Yahya için onurların en büyüğüdür.

Çocuğun isminin “Yahya” olarak konması ve bir adaşının bulunmaması, İncil’de şöyle yer almıştır: ( Luka; 1. Bab, 61–63)

60- Ama annesi, "Hayır, adı Yahya olacak" dedi.

61- Ona, "Akrabaların arasında bu adı taşıyan kimse yok ki" dediler.

62- Bunun üzerine babasına işaretle çocuğun adını ne koymak istediğini sordular.

63- Zekeriya bir yazı levhası istedi ve "Adı Yahya`dır" diye yazdı. Herkes şaşakaldı.”  H.Yılmaz

 

Bu ayet, Allah’tan aldığı müjde karşısında Zekeriyya peygamberin gizleyemediği şaşkınlığını dile getirmektedir.

O dönemde Zekeriyya peygamberin 120, karısının 98 yaşında veya Zekeriyya peygamberin 75 yaşında olduğuna dair rivayetler mevcuttur. Ancak bunlar destekten yoksun söylentilerdir. Yukarıdaki ayette de görüldüğü gibi, Kur’an’da Zekeriyya peygamberin eşine ait, kısırlığı dışında bir bilgi bulunmamaktadır. Nitekim Enbiya suresinin 90. ayetindeki “Ve onun için eşini düzelttik [doğum yapmaya elverişli hâle getirdik]” ifadesinden de Zekeriyya peygamberin eşinin yaşlılık sebebiyle değil, yapısal bir bozukluk sebebiyle kısır olduğu ve bu bozukluğun düzeltilerek bünyesinin doğuracak bir niteliğe kavuşturulduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, Zekeriyya peygamberin şaşkınlığının sebebi, o güne kadar kısır olan karısının çocuk doğuracak olmasıdır, yoksa karısının gençleştirilerek doğum yapacak olması değildir.

Böyle bir meraklı şaşkınlık, İbrahim peygamber ve eşinde de meydana gelmiştir:

Hud; 72: O [İbrahim’in karısı] dedi ki: “Vay be! Ben mi doğuracağım! Ben bir kocakarıyım / büyük kalçalıyım. Şu kocam da yaşlı bir adamdır. Şüphesiz bu, çok tuhaf bir şey!” H.Yılmaz

Lafzen, “Sen hiçbir şey değilken... [yahut “hiçbir şey olmadığın halde”]. Allah'ın yepyeni bir sebep-sonuç süreci var etme konusundaki sınırsız gücüne işaret eden bu ifade, Âl-i ‘İmrân'da olduğu gibi burada da, aynı sözcüklerle dile getirilmiş olan, Hz İsa'nın doğum haberine bir giriş hükmündedir (bkz. 19. ayet vd.). M.Esed

Bu ayette Rabbimiz, kendisine verilen müjdeye sanki biraz şüphe duyduğunu belirtir bir heyecanla yaklaşan Zekeriyya peygambere, yine merhametle karşılık vermektedir.

AYETİN CÜMLE YAPISI

Ayette geçen “Rabbin buyurdu ki …” ifadesi, bu ifadenin Allah’tan başka biri tarafından söylendiği izlenimini uyandırmaktadır. Nitekim birçok mealde bu ifadenin başına bir parantez açılıp “Melek”, “Cebrail” gibi eklemeler yapılmıştır. Hâlbuki bir azamet ve ciddiyet ifadesi olan bu sözleri Allah söylemiştir. Bu tür ifadelere Kur’an’da çokça rastlanmaktadır (Nahl/102, Bakara/97).

Özellikle belirtmek gerekir ki, bu ifade tarzı insanlar arasında da cari bir uygulamadır. Bazı durumlarda hükümdarlar da bu tür hitaplar kullanarak hem kendi azametlerini hissettirir, hem de hitap ettikleri kimseleri onurlandırmış olurlar. Şöyle ki: Halktan biri, büyük bir vaatte bulunan hükümdarın vaat ettiği şeye kendisini lâyık görmeyerek “O kim, ben kim?” diye şaşkınlık ve umutsuzluk gösterdiğinde, hükümdar da hem vaadine inandırmak, hem de ahdini yerine getiren biri olduğunu göstermek için o kişiye “Senin hükümdarın böyle istiyor!” şeklinde cevap verir. Böylece hem o kişinin yapılan vaade kendini lâyık görmesini sağlamış, kem de kendisinin verdiği söze bağlı bir hükümdar olduğunu göstermiş olur. Ayetteki “Rabbin buyurdu ki …” ifadesi de böyle bir ifadedir.

Rabbimiz bu ayetteki sözleri ile “fail-i mutlak”, “kadir-i mutlak” ve “halik-ı mutlak” olduğunu, yani dilediği zaman, dilediğini dilediği gibi yaratacağını beyan etmektedir. Yaşlı bir adam ile kısır bir kadından çocuk meydana getirmenin O’nun için kolay bir şey olduğunu bildiren bu beyan, aynı zamanda O’nun bir bakireden babasız çocuk meydana getireceğine de işaret etmektedir.H.Yılmaz

Bak. Al-i İmran 38,41  M.Sağ

Burada, Zekeriyya peygamberin bir alâmet talebinde bulunduğu ve bu talebinin kabul edildiği görülmektedir. Yüce Allah’ın bildirdiğine göre, alâmet, sapasağlam olmasına rağmen Zekeriyya peygamberin üç gece dilinin tutulması, istese de konuşamamasıdır. Zekeriyya peygamberin bu talebinden Âl-i Imran suresinde de bahsedilmektedir:

Âl-i Imran 41: O [Zekeriyya]: “Rabbim! Benim için bir ayet [alâmet] kıl!” dedi. O [Allah]: “Senin ayetin [alâmetin], işaretle hariç, insanlara üç gün, konuşmamandır. Ve Rabbini çok an, sabah akşam [daima] tesbih et!” dedi.

Zekeriyya peygamberin buradaki alâmet talebi, tıpkı İbrahim peygamber gibi, kalbinin mutmain olmasına yöneliktir:

Bakara 260: Bir zamanlar İbrahim de: “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. [Allah] “İnanmadın mı ki?” dedi [buyurdu]. [İbrahim] “İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye” dedi. [Allah] Buyurdu ki: “Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine alıştır. Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça kıl [bırak]. Sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler. Ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Dikkat edilirse, konumuz olan ayette “üç gece” olarak bildirilen konuşmama süresi, Âl-i Imran suresinde “gündüzler” denilmek suretiyle “üç gün” olarak belirtilmiştir. Buradan da konuşamamanın üç gün üç gece süreceği anlaşılmaktadır. Çünkü Arap örfünde günler zikredilince, o günler geceleriyle beraber; geceler zikredilince de o geceler günleriyle beraber algılanır. H.Yılmaz

Râzî'ye göre, bu husus, ayetin devamı Hz. Yahyâ'nın Allah'ın buyruğunu idrak edip anlayabilecek çağa eriştiğini gösterdiğine göre, ayette lafzen olmasa da, îma yoluyla açıkça ifade edilmektedir. M.Esed

Mihrab'la ilgili açıklama için bkz. Al-i İmran an: 36
 Aşağıda okuyucunun Kur'an ve Hıristiyan görüşlerini karşılaştırabilmesi için olayla ilgili Luka incilinde yer alan ayrıntıları sunuyoruz. Referanslar, parantez içindeki eklemeler bize aittir.
"Yahudiye kralı Hered'in günlerinde (bkz. İsra an: 9) Abiyya ailesinden Zekeriyya adında bir rahip vardı. Karısı Harun'un kızlarından Elizabet idi. Her ikisi de Allah indinde salih olup Rabbin bütün emirleri ve hükümlerinde kusursuz yürümekte idiler. Onların çocuğu yoktu. Çünkü Elizabet kısır idi ve ikisi de çok yaşlı idiler. Ve vaki oldu ki Zekeriyya kendi ailesinin sırası geldiğinde Allah'ın huzurunda hizmet ederken, Rahiblik ayini, üzre buhur yapmak için, Rabbin mabedine girmek kurası kendisine düştü. Bütün halk buhur saatinde dışarıda dua ediyorlardı.
Rabbin bir meleği Zekeriyya'ya göründü ve buhur mezbahının sağında durdu:" Zekeriyya onu görünce şaşırdı ve üzerine korku düştü. Fakat melek ona şöyle dedi: "Korkma Zekeriyya çünkü duan işitildi, karın Elizabet sana bir oğul doğuracak. Onun adını Yahya koyacaksın sevinç ve sefa bulacaksın. Onun doğmasından bir çokları da sevinecekler. Çünkü o Rabbin gözünde büyük olacak (Kur'an Al-i İmran 39'da "Seyyiden" büyük bir lider olarak geçer). Şarap ve içki içmeyecek (Kur'an'da "Takiyyen", dindar ve temiz olarak geçmektedir): ve daha anasının karnında Ruhü'l Kudüs ile dolu olacak (Kur'an şöyle der: Henüz çocuk iken ona hikmet verdik.) İsrailoğulları'ndan çoğunu Allah'a Rabb'e döndürecek. Babaların yüreklerini oğullara, asileri salihlerin hikmetine çevirmek ve Rabbe âmade bir kavim hazırlamak üzere İlya'nın ruhu ve kudreti ile onun önünde yürüyecektir.
"Zekeriyya da meleğe dedi: "Ben bunu nasıl bileyim? Çünkü ben yaşlı bir adamım, karım da yaşlıdır." Melek cevap verip ona dedi: "Ben Allah önünde duran Cebrail'im. Seninle konuşmaya ve bu şeyleri sana müjdelemeye gönderildim. İşte dilin tutulacak ve bu şeyler oluncaya kadar söz söylemeyeceksin. Çünkü vaktinde yerine gelecek olan sözlerime inanmadın. (Bu Kur'an'da müjdenin bir işareti olarak verilmiştir, oysa Luka İnciline göre bir ceza olarak verilmiştir. Bunun yanısıra Kur'an bu konuşamama olayının "üç gün" sürdüğünü söyler. Oysa Luka inciline göre bu dilsizlik Yahya'nın doğumuna dek sürmüştür.) Halk Zekeriyya'yı bekleşip duruyor ve mabedde gecikmesine şaşırıyorlardı. Zekeriyya ise çıktığı zaman onlarla konuşamadı. Onlar da mabedde bir ruyet gördüğünü anladılar ve Zekeriyya onlara işaret edip dilsiz kaldı. (Luka, I, 5-22Mevdudi

Ayette geçen “mihrab” sözcüğü “karargâh, ibadethane” demektir. Bu sözcükle burada Zekeriyya peygamberin mabetteki özel odası kastedilmiştir. Hatırlanacak olursa, “mihrab” sözcüğü Sad suresinin 21. ayetinde de geçmişti. Ayette geçen “vahy” sözcüğü burada “işaret ile anlatma” anlamında olup bu sözcükle ilgili geniş açıklama Necm suresinin 10. ayetinin tahlilinde verilmiştir. (Tebyinü’l-Kur’an; c:1, s. 407,408)

Ayette geçen “sabah akşam” ifadesi “daima, her zaman” anlamına gelmektedir. Bu ifadenin “bir sabah, bir akşam” demek olmadığı da Nass suresinin tahlilinde açıklanmıştır. (Tebyinü’l-Kur’an; c:1, s 369, 370)

Ayette geçen “tesbih” sözcüğü kısaca; “Rabbimizi arındırmak” demektir. Bu sözcükle ilgili geniş açıklamalar da Kaf suresinin 39, 40. ayetlerinin tahlilinde mevcuttur. (Tebyinü’l-Kur’an; c:2, s:126-127) H.Yılmaz

Tevrat, Hz. Musa'ya gelen kitabın özel ismi olmayıp, İsrail oğulları peygamberlerine gelen kitapların toplamına verilen isimdir. M.Sağ

İlahi dileğe uygun bir şekilde Yahya'nın (a.s) doğumu ve büyümesi Kur'an'da ele alınmamıştır. Burada sadece bir cümlede yetişkinliğe ulaştığında ona peygamberlik görevinin emanet edildiği ifade edilmiştir. Bu görev: "Tevrat'a hem lafzen, hem de manen tabi olup ona uymak ve İsrailoğulları'nı da buna teşvik etmek"ti.
 "hükm" (hikmet) kelimesi şu anlamlara gelir: 1) Karar vermek, 2) Doğru fikirler oluşturmak, 3) İlahı kanunu yorumlamak, 4) Sorunları çözümlemek 5) Allah'ın karar ve hüküm verme konusunda verdiği yetki.  Mevdudi

 Lafzen, “Bizden, bir ruh inceliği/bir merhamet duygusu” -yani, özel ilahî bir lütuf, bir armağan olarak. M.Esed

"" hemen hemen "anne sevgisi" ile eş anlamlıdır. Başka bir deyişle Yahya (a.s) kalbinde Allah'a karşı bir çocuğun annesine duyduğu derin sevgiye benzer bir sevgi taşıyordu.  Mevdudi

Bak 33. ayette aynı ifadeler Hz.İsa için söyleniyor. Ayetteki "öldüğü gün" ifadesi, Yahya için ne anlama geliyorsa, İsa içinde aynı anlama gelmektedir. M.Sağ

Bu surede ve Al-i İmran Suresi'nde kısaca değinilen Yahya'nın (a.s) görevinin ve temiz kişiliğinin anlaşılabilmesi için Yeni Ahid'in çeşitli kitaplarında yer alan şu hikayenin incelenmesinde fayda vardır:
Luka İnciline göre Yahya (a.s), İsa'dan (a.s) 6 ay büyüktü ve anneleri kardeş çocukları idi. 30 yaşında peygamberlik verilmişti ve Yuhanna İnciline göre Yahya (a.s) görevine Ürdün'de insanları Allah'a çağırmakla başladı. O şöyle derdi: "Ben, Rabbin yolunu düzeltin diye çölde çağıranın sesiyim. (Yuhanna I: 23)
Markos'a göre: "Yahya çölde vaftiz ederdi ve günahların bağışlanması için tevbe vaftizini o vaaz eylemişti. Bütün Yahudi köylüleri ve bütün Kudüslüler ona çıkıyorlardı ve günahlarını itiraf edip Erdin ırmağında onun tarafından vaftiz olunuyorlardı. "(Markos I; 4-5) Bu nedenle o John the Baptist (Vaftizci Yahya) olarak biliniyordu ve İsrailoğulları onu bir Peygamber olarak kabul ediyorlardı. (Matta 21: 26) İsa (a.s), Yahya (a.s) hakkında şöyle demiştir: "Kadınlardan doğanlar arasında Vaftizci Yahya'dan daha büyüğü çıkmamıştır. (Matta 12: 11)
"Yahya'nın deve tüyünden elbiseleri ve belinde deriden kuşağı vardı. Yediği çekirge ve yaban balığı idi." (Matta 3: 4) Yahya (a.s) "Tövbe edin, çünkü göklerin melekûtu (saltanatı) yakındır" derdi. (Matta 3: 2) Bununla Hz. İsa (a.s) Peygamberlik görevine başlamasının yakınlaştığını ifade etmek istiyordu. Onunla ilgili Kur'an da aynı şeyi tasdik etmektedir: "... o (Yahya) Allah'tan olan bir kelimeyi doğrulayacaktır)" (Al-i İmran 39) Bu nedenle ona Hz. İsa'nın "ayeti veya onun işareti" de denmiştir.
Yahya insanları oruç tutmaya ve namaz kılmaya davet etmiştir. (Matta 9: 14; Luka 5: 33, 11: 1) O insanlara şöyle derdi: "İki gömleği olan hiç olmayana versin, yiyeceği olan kimse de böyle yapsın." (Luka 3: 11)
İsrailoğulları'ndan Ferislerin ve Sadukilerin sapık alimlerinin vaftiz için geldiklerini görünce onları azarlayarak şöyle demiştir: "Ey engerekler nesli, gelecek azabtan kaçmayı size kim gösterdi?... İçinizden babamız İbrahim'dir diye gururlanmayın... Balta ağaçların kökü dibinde yatıyor. İyi meyva vermeyen bir ağaç kesilir ve ateşe atılır." (Matta 3; 7-10)
Yahya'nın (a.s) insanları Hakka davet görevini ifa ettiği dönemin kralı Herod Antipas Roma Medeniyetinden o denli etkilenmişti ki, topraklarında günah ve kötülüğün serbestçe yayılmasına neden oluyordu. Harod, kardeşi Phileip'in karısı Herodias'ı meşru olmayan bir şekilde evine almıştı. Yahya (a.s) onu uyarıp işlediği bu günaha karşı sesini yükselttiğinde Herod onu yakalattı ve hapse gönderdi. Bununla birlikte Herod onun dindarlığına ve doğruluğuna saygı duyuyor ve onun halk arasında sahip olduğu saygınlığından korkuyordu. Bunun aksine Herodias, Yahya'nın halk arasında yaymaya çalıştığı ahlâkî duyarlılığın kendisi gibi kadınları hedef aldığını ve onları halkın gözünden düşürdüğünü düşünüyordu. Bu nedenle ondan nefret ediyor ve onu öldürmek istiyor, fakat buna güç yetiremiyordu. Bir müddet sonra önüne bir fırsat çıktı. Herod'un doğum gününde Herodias'ın kızı raksetti ve bu Herod'un o kadar hoşuna gitti ki: "Ne dilersen dile benden, her istediğini sana vereceğim." dedi. Kız, annesine ne isteyeyim diye sordu. Annesi: "Vaftizci Yahya'nın başını iste", dedi. Kız, krala gitti ve Vaftizci Yahya'nın başını bir tabak içinde istediğini söyledi. Herod bunu duyunca üzüldü, fakat sevdiği kızın bu isteğini reddedemedi. Yahya'yı (a.s) hapiste öldürttü ve başını bir tabak içinde rakseden kıza sundu. (Matta 14: 3-12; Markos 6: 17-29; Luka 3: 19-20Mevdudi

Kur’an’da Yahya peygamber ile ilgili olarak, buradaki ve Âl-i Imran suresindeki ayetler dışında bir bilgi verilmemiştir.

Hıristiyan kaynaklarındaki bilgiler ise şöyle özetlenebilir:

Luka İnciline göre Yahya (a.s) , İsa`dan (a.s) 6 ay büyüktü ve anneleri kardeş çocukları idi. Kendisine 30 yaşında peygamberlik verilmişti. Yuhanna İnciline göre Yahya (a.s) görevine Ürdün`de insanları Allah`a çağırmakla başladı. O şöyle derdi: "Ben, Rabbin yolunu düzeltin diye çölde çağıranın sesiyim. (Yuhanna I: 23)

Markos`a göre: "Yahya çölde vaftiz ederdi ve günahların bağışlanması için tevbe vaftizini o vaaz eylemişti. Bütün Yahudi köylüleri ve bütün Kudüslüler ona çıkıyorlardı ve günahlarını itiraf edip Erdin ırmağında onun tarafından vaftiz olunuyorlardı." (Markos I; 4-5) Bu nedenle o John the Baptist (Vaftizci Yahya) olarak biliniyordu ve İsrailoğulları onu bir Peygamber olarak kabul ediyorlardı. (Matta 21: 26) İsa (a.s), Yahya (a.s) hakkında şöyle demiştir: "Kadınlardan doğanlar arasında Vaftizci Yahya`dan daha büyüğü çıkmamıştır. (Matta 12: 11) "Yahya`nın devetüyünden elbiseleri ve belinde deriden kuşağı vardı. Yediği çekirge ve yaban balığı idi." (Matta 3: 4) Yahya (a.s) "Tövbe edin, çünkü göklerin melekûtu (saltanatı) yakındır" derdi. (Matta 3: 2) Bununla Hz. İsa’nın (a.s) peygamberlik görevine başlamasının yakınlaştığını ifade etmek istiyordu. Onunla ilgili Kur`an da aynı şeyi tasdik etmektedir: "... o (Yahya) Allah`tan olan bir kelimeyi doğrulayacaktır" (Al-i İmran 39) Bu nedenle ona Hz. İsa`nın "ayeti veya onun işareti" de denmiştir. Yahya insanları oruç tutmaya ve namaz kılmaya davet etmiştir. (Matta 9: 14; Luka 5: 33, 11: 1) O insanlara şöyle derdi: "İki gömleği olan hiç olmayana versin, yiyeceği olan kimse de böyle yapsın." (Luka 3: 11) İsrailoğulları`ndan Ferisilerin ve Sadukilerin sapık âlimlerinin vaftiz için geldiklerini görünce onları azarlayarak şöyle demiştir: "Ey engerekler nesli, gelecek azaptan kaçmayı size kim gösterdi? İçinizden babamız İbrahim`dir diye gururlanmayın... Balta ağaçların kökü dibinde yatıyor. İyi meyve vermeyen bir ağaç kesilir ve ateşe atılır." (Matta 3; 7-10) Yahya`nın (a.s) insanları Hakka davet görevini ifa ettiği dönemin kralı Herod Antipas Roma Medeniyetinden o denli etkilenmişti ki, topraklarında günah ve kötülüğün serbestçe yayılmasına neden oluyordu. Herod, kardeşi Phileip`in karısı Herodias`ı meşru olmayan bir şekilde evine almıştı. Yahya (a.s) onu uyarıp işlediği bu günaha karşı sesini yükselttiğinde Herod onu yakalattı ve hapse gönderdi. Bununla birlikte Herod onun dindarlığına ve doğruluğuna saygı duyuyor ve onun halk arasında sahip olduğu saygınlığından korkuyordu. Bunun aksine Herodias, Yahya`nın halk arasında yaymaya çalıştığı ahlâkî duyarlılığın kendisi gibi kadınları hedef aldığını ve onları halkın gözünden düşürdüğünü düşünüyordu. Bu nedenle ondan nefret ediyor ve onu öldürmek istiyor, fakat buna güç yetiremiyordu. Bir müddet sonra önüne bir fırsat çıktı. Herod`un doğum gününde Herodias`ın kızı raksetti ve bu Herod`un o kadar hoşuna gitti ki: "Ne dilersen dile benden, her istediğini sana vereceğim" dedi. Kız, annesine ne isteyeyim diye sordu. Annesi: "Vaftizci Yahya`nın başını iste!" dedi. Kız, krala gitti ve Vaftizci Yahya`nın başını bir tabak içinde istediğini söyledi. Herod bunu duyunca üzüldü, fakat sevdiği kızın bu isteğini reddedemedi. Yahya`yı (a.s) hapiste öldürttü ve başını bir tabak içinde rakseden kıza sundu. (Matta 14: 3-12; Markos 6: 17-29; Luka 3: 19-20) (Mevdudi; Tefhimu’l-Kur’an)

12. ayette hitap muhataba yöneltilerek sanki muhatap Yahya peygambermiş ve o da o sırada oradaymış gibi “Yahya!” diye seslenilmiş ve böylece İltifat sanatı yapılmıştır. Bu hitap aynı zamanda Yahya peygamberin büyüdüğünü ve görev başına geçtiğini anlatmaktadır.

Yahya peygamber ile ilgili olan bu ayet grubunda hem ona sunulan nimetler hem de onun bazı özellikleri bildirilmektedir. Bu ayetlere göre, Yahya (as) “hikmet verilen, sevecenlik bahşedilen, arınık, çok takva sahibi, ana babasına iyi davranan, zorba ve asi olmayan” bir kişidir. Âl-i Imran suresinin 39. ayetinde belirtildiğine göre de “Allah’tan olan bir kelimeyi [İsa’yı] doğrulayan, bir önder, iffetli, iyi insanlardan biri ve peygamber” bir kişidir. Yüce Allah’ın “Ve doğurulduğu gün ve öleceği gün ve yeniden diri olarak kaldırılacağı gün ona selâm olsun!” şeklindeki ifadesi ise Yahya peygamber için bir garanti belgesi hükmündedir. Böyle bir garantiye sahip olmak, dünya ve ahiret nimetlerinin en büyüğüdür. Surenin 33. ayetinde aynı garantinin İsa peygamber için de verildiği görülecektir. Bu ifadede yer alan “yevm [gün]” sözcüğü burada “an” anlamındadır. Daha önce birçok kez belirttiğimiz gibi, Arapçadaki “yevm [gün]” sözcüğü, yerine göre “an”, yerine göre “gün” ve yerine göre de “devir” anlamlarında kullanılmaktadır.

Yahya peygambere verilen bu nimetler, babasının [Zekeriyya peygamberin] duasının kabul edildiğini ve kendisine istediklerinden daha fazlasının bağışlandığını göstermektedir.

Yahya peygamberin Allah’ın emri ile tutacağı kitabın hangi kitap olduğuna gelince: Bu kitabın Tevrat olduğu söylenebileceği gibi, ona indirilmiş özel bir kitap olduğu da düşünülebilir. Zira ayetteki “ona hükm vermiştik” ifadesi bunu akla getirmektedir. H.Yılmaz

Lafzen, “kitapta”. Âl-i ‘İmrân'da olduğu gibi, bu surede de Hz. Yahyâ'nın doğumuyla ilgili anlatımı, Hz. İsa'nın doğum öyküsü izlemektedir -Bunun birinci sebebi Hz. Yahyâ'nın (ki, İncil'de “Vaftizci” sıfatıyla geçmektedir) Hz. İsa'nın habercisi olmasıdır; ikinci sebebi ise, bu iki doğum olayının bildiriliş biçimindeki açık paralelliktir. M.Esed

MERYEM

“ مريمMeryem” sözcüğü “ مفعلmef’al” kalıbında bir sözcüktür. Sözcüğün “bir yerden ayrılmak” (Lisanü’l-Arab c:4, s.325. rym mad.) anlamındaki “ رامrame” fiilinden türemiş olması mümkündür. Ancak bu ismin Kitab-ı Mukaddes’te iki yerde Musa peygamberin kızkardeşinin adı olarak geçmesi, sözcüğün İbraniceden geldiğini göstermektedir. (Çıkış:15/20 ve Sayılar: 26/59) Yeni Ahid [İncil]’de bu sözcük Marim, Maria ve Mariamme tarzında 53 kez yer alır. Bu sözcüklerin kesin anlamı net olarak bilinmemektedir. Yorumcular tarafından, “Meryem” sözcüğü ile ilgili, “deniz damlası”, “deniz yıldızı”, “tanrıya bağlı”, “tanrıyı seven”, “hanımefendi”, “ışık veren”, “şişman”, “prenses”, “mağrur”, “güzel kimse”, “kâmil kimse” gibi anlamlar ileri sürülmüştür. (Prof. C. Tümer; Hz. Meryem, T.D.V. Yayınları; T.D.V. İslam Ansiklopedisi, Meryem mad.)

“Meryem” sözcüğü Kur’an’da 34 kez isim şeklinde, 1 kez de “o” zamiriyle işaret edilmek suretiyle toplam 35 kez geçmektedir.

Meryem’in kimliği ve ailesi hakkında yazılıp çizilenlerin ekserisi hayal ürünü olup bu konuda Hıristiyan kaynaklarında da yeterli bilgi ve belge yoktur. Dolayısıyla, Meryem’in anasının adının “Hanna” olduğu, onun da Zekeriyya peygamberin baldızı olduğu, Zekeriyya peygamberin eşinin [yani Meryem’in teyzesinin] adının “Elizabet” olduğu yönündeki nakiller kesinlik arz etmemektedir. Çünkü Taberî Tarihi’nde de olduğu gibi, bu nakiller kesin olmayan Hıristiyan kaynaklarına dayanmaktadır:

Hıristiyanlar, Meryem’in İsa’ya on üç yaşında gebe kaldığını, İsa göğe kaldırılıncaya [!] kadar otuz iki yıl ve birkaç gün dünyada kaldığını, Meryem’in İsa’nın (as) göğe kaldırılmasından sonra altı yıl daha yaşadığını iddia ederler. Buna göre Meryem elli küsur yaşında vefat etmiş demektir. (Kurtubi; Meryem/16 hakkında)

Bu durumda yapılacak şey, her zaman olduğu gibi Kur’an’daki bilgilerle yetinmektir. Kur’an’da Meryem’in anası babası ile ilgili geniş bilgi verilmemekle birlikte, Âl-i Imran suresinin 35. ayetinden anlaşıldığı kadarıyla babasının adı Imran’dır.

Meryem’in doğumu ile ailesinden ayrılışı arasındaki yaşamına dair Kur’an’da herhangi bir bilgi verilmemiştir. Konumuz olan ayetlerde verilen bilgiler, Meryem’in yetişkinlik çağına ait bilgilerdir.

Yukarıdaki ayetlere göre Meryem, ehlinden [ailesinden ve yakınlarından] ayrılıp tek başına doğuda bir bölgeye gitmiştir. O dönemde Meryem’in kaç yaşında olduğu ve ehlinden hangi sebeple ayrıldığı konularında herhangi bir bilgi yoktur.

Ayette geçen “ إنتباذintibaz” sözcüğü “eldeki şeyi öne veya arkaya fırlatıp atmak, tek başına ayrılma, uzaklaşma, ilişik kesme” anlamındadır. (Lisanü’l-Arab; c.8, s.429. nbz mad.) Nitekim bir kimsenin insanlardan uzak bir köşeye oturması da “intebeze” sözcüğüyle ifade edilir. Dolayısıyla Meryem’in kendi evinin doğu taraftaki odasına veya mabedin doğu köşesine çekildiği yolundaki yorumlar sözcüğün anlamına ve ayetin ruhuna aykırıdır. Sözcüğün ifade ettiği anlama göre Meryem yakın çevresinden kopmuş, onlardan ayrılıp uzaklara gitmiştir. Kısacası Meryem evden kaçan kızdır. Durumun böyle olduğu, 17. ayetteki “ehliyle kendisi arasına bir perde edinmişti” ifadesinden de anlaşılmaktadır. Çünkü bu ifade, onun kendisiyle ailesi arasına bildiğimiz bez perde çektiği anlamına değil, ailesinden mesafelenip uzaklaştığı, ailesiyle irtibatı kestiği anlamına gelir. Bunun bir örneği de Sad suresinin 32. ayetindeki “Ben, hayır [servet, çıkar] sevgisini, Rabbimin zikrinden dolayı sevdim. -Sonunda onlar perdenin arkasına girdiler.-” ifadesinde görülmektedir.

Meryem’in ailesini terk etmesinin sebebi olarak “hayız gördüğü için utanmıştı” veya “hamileliği bahanesiyle uzaklaşmıştı” tarzında yapılan yakıştırmalar, ayetin orijinal anlamını bozmaktan başka bir şey değildir. Bizim kanaatimize göre Meryem sorunludur ve sorunları sebebiyle yakın çevresinden uzaklaşmıştır. Meryem’in sorununun ne olduğunu anlama konusunda Âl-i Imran suresinin 36, 37, 42 ve 43. ayetlerindeki bazı ifadeleri birer ipucu olarak değerlendirmek mümkündür:

Âl-i Imran 35–37: Bir zaman İmran’ın karısı: “Rabbim! Kesinlikle ben karnımdakini tam hür olarak Senin için adadım Sen de benden kabul et, şüphesiz Sen en iyi işitensin, en çok bilensin” demişti.

Onu doğurunca da: “Rabbim, onu kız doğurdum; -hâlbuki Allah onun doğurduğu şeyi daha iyi bilir- erkek, kız gibi değildir. Ve ona Meryem adını verdim. Ve ben onu ve soyunu şeytan-ı racimden Sana sığındırırım” dedi.

Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti. Ve onu güzel bir bitki olarak bitirdi. Ve ona Zekeriyya kefil oldu. Zekeriyya ne zaman onun üzerine, mihraba girse, onun yanında bir rızk bulurdu. O [Zekeriyya]: “Ey Meryem! Bu sana nereden?” dedi. O [Meryem] da: “O, Allah katındandır” dedi. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızk verir.

Âl-i Imran 42, 43: Ve hani melekler “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınlarına seçti. Ey Meryem! Rabbine gönülden kul ol, ona boyun eğ ve rükû edenlerle [rükû eden erkeklerle] beraber rükû et!” demişlerdi.

Yukarıdaki ayetlerde yapılmış olan vurgulardan hareket edilerek olayların gelişimi ve Meryem’in sorunları hakkında bazı tahminler yürütülebilir:

Meryem, erkek çocuk isteyen ve bekleyen, çocuk kız olunca da pek sevinmeyen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Imran’ın karısının “Onu kız doğurdum” ifadesinin hemen arkasından gelen Rabbimizin “-hâlbuki Allah onun doğurduğu şeyi daha iyi bilir-” şeklindeki ifadesi, Meryem’in Imran’ın karısının zannettiği ve ayette dile getirdiği gibi olmadığını göstermektedir.

Diğer taraftan Âl-i Imran suresinin 37. ayetindeki “Ve onu güzel bir bitki olarak bitirdi” ifadesi de, Meryem’in normal bir insan özelliğinden çok bir bitki özelliği taşıdığını düşündürmektedir. Bir insanın bitki özelliğinde olması Rabbimizin yaratılış kanunlarına ters değildir. Çünkü insanın yaratılış aşamalarından birisi de bitkilik evresidir:

Nuh 17: Ve Allah sizi yeryüzünde bitki olarak bitirdi.

Meryem’in daha sonra erkeksiz hamile kaldığı da göz önüne alınırsa, bitki özelliğinde olması onun tıpkı çiçekli bitkilerin çoğunda görüldüğü gibi “erselik” yapıda olduğu, yani vücudunda hem erkek hem dişi üreme organı bulunduğu ihtimalini ortaya çıkarır ki, bizim kanaatimiz de bu yöndedir.

Bu kanaatimizi doğrulayan bir husus da Âl-i Imran suresinin 42. ayetindeki “seni âlemlerin kadınlarına seçti” ifadesidir. Çünkü bu ifade ile belirtilen seçkinlik, Meryem’in meziyetleri dolayısıyla diğer kadınlardan üstünlüğünü değil, onun biyolojik farklılığını, fazlalığını, fizikî bakımdan diğer kadınlarla aynı yapıda olmadığını anlatmaktadır.

Meryem’in erselik yapıda olması, ehlini terk edip uzak bir yerde tek başına yaşamaya gitmesinin sebebini de izah etmektedir. Yani Meryem, her problemli insanın yapabileceği gibi, bünyesindeki bu farklılığın meydana getirdiği psikolojik sıkıntı ile evini terk etmiştir.

Ayrıca Meryem’in (20. ayette görüleceği üzere) “Bana bir beşer dokunmamıştır” şeklindeki ifadesi de, onun erselik yapıda olmasına uygun bir ifadedir. Çünkü Meryem “Bana bir erkek dokunmamıştır” dememiş, hem erkek hem kadın için söz konusu edilebilecek bir ifade kullanmıştır.

Bütün bunlardan başka, Meryem’den rükû eden erkekler ile beraber rükû etmesinin istenmesi de çok ilginçtir. Yani Meryem’e haniflik konusunda erkek olarak görev yapması bildirilmiştir. Ayetteki “er-Rakiîn” ifadesinin müzekker getirilmesi herhâlde sadece seci’ [kafiye] olsun diye değildir.

Tamamen Kur’an ayetlerindeki ifadelere dayandırdığımız bu tahminler, bilimsel gerçeklerle de hiçbir çelişki göstermemektedir:

Erdişilik hermafroditlik ya da erseliklik olarak da bilinir. Aynı bireyde erkek ve dişi üreme organlarının birlikte bulunması. Çiçekli bitkilerin çoğunda … erdişilik görülür. (Ana Britannica; c:11, s:313)

Yalancı Erdişilik: … Dişi tipi yalancı erdişilikte yumurtalıkların olmasına karşın ikincil eşey özellikleri ve dış üreme organları erkeğinkilere benzer. Genellikle ergenlik döneminde kadına özgü ikincil eşey özellikleri de gelişir. … Erkek tipi yalancı erdişilikte erbezleri olduğu hâlde ikincil eşey özellikleri ve dış üreme organları kadınınkilere benzer. Bu durumda dölütte erbezlerinin salgıladığı testosteron hormonu bilinmeyen bir nedenle vücuttaki gerekli değişiklikleri gerçekleştirememiştir. En sık rastlanan tipinde dış üreme organları tümüyle kadın üreme organları görünümündedir; ergenlik döneminde kadına özgü ikincil eşey özellikleri belirir. Buna karşılık eşey bezleri [erbezleri] ve eşey kromozomları kişinin erkek olduğunu gösterir. Bu tip bozukluk genellikle kız olduğu sanılan çocuğun ergenlik dönemine girdiği hâlde âdet kanamasının başlamamasıyla tanınır. Vücuttaki dokular erkek eşey hormonlarına çok az ya da hiç yanıt vermediklerinden ve dış üreme organları kadınınkilere benzediğinden çocuk kız çocuğu olarak yetiştirilir. … (Ana Britannica; c:32, s:74)  H.Yılmaz

Belli ki, rahatsız edilmeden kendini bütünüyle dua ve tefekküre vermek için. “Doğu yönünde bir yer”, İbni Kesîr'in de belirttiği gibi, mümkündür ki, Mâbed'in doğu yanında, annesinin Hz. Meryem'i hizmetine adadığı bir bölümü, bir hücreyi işaret ediyor (karş. 3:35-37).

14 Rûh çoğu zaman, 2. sure 71. notta ve 16. sure 2. notta belirtildiği gibi, “vahiy” ya da “ilahî esin” anlamında kullanılmaktadır. Bunun yanında, seyrek de olsa bazan, bu vahyi ya da esini Allah'ın seçtiği kimseye ulaştıran aracıyı, bir başka deyişle meleği (ya da melekî gücü) işaret için kullanılmaktadır. 6:9'da îma edildiği gibi, ölümlü varlıklar bir meleği kendi gerçek heyeti ya da tezahürü içinde algılayamayacakları için, Allah onu Hz. Meryem'e “eli yüzü düzgün bir insan”, yani, kolay algılayabileceği bir kılık içinde göstermiştir. Râzî'ye göre, meleğin rûh tabiriyle ifade edilmesi, bu kategorideki varlıkların, fiziksel ya da bedensel unsurlardan uzak, sırf ruhanî yahut manevî bir mahiyet taşıdıklarını göstermektedir M.Esed

Bak. Nahl suresi, 102; Şuara suresi 193 ayet ve dip not. M.Sağ

MERYEM’E GÖNDERİLEN RUH

Kadr suresinin tahlilinde yaptığımız ayrıntılı açıklamalarda belirttiğimiz gibi, “ruh” sözcüğü Kur’an’da hep “vahiy, ilâhî bilgi” anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla 17. ayetteki “ona ruhumuzu gönderdik” ifadesi de “Meryem’e bir takım ilâhî bilgilerin gönderildiği” anlamına gelmektedir. Ancak bu bilgiler doğrudan Meryem’e vahyedilmemiş, bir elçi vasıtasıyla gönderilmiştir. Bu elçi, o dönemde yaşamış olan Zekeriyya peygamberden başkası değildir. Çünkü Kur’an’dan öğrendiğimize göre, Meryem o dönemde Zekeriyya peygamberin himayesindedir.

Bu ayette “ruhumuzu gönderdik” sözleri ile ifade edilen Meryem’e bilgi verme işlemi, aynı olayı anlatan başka ayetlerde “ruhumuzu üfledik” sözleri ile ifade edilmiştir. Yine Kadr suresindeki açıklamalarda belirttiğimiz gibi, “ruh üfleme” tabiri “az bir bilgi ile bilgilendirmek” demektir. Buna göre, Allah’ın Meryem’e ruhunu göndermesi, elçisi Zekeriyya vasıtasıyla Meryem’e bir takım bilgiler yollaması anlamına gelmektedir. Elçinin Meryem’e örnek gösterdiği mükemmel beşer ise o gün henüz bir bebek olan Yahya peygamberdir. Çünkü Yahya peygamber de kısır anası tarafından daha önce Zekeriyya peygambere verilmiş bu bilgi ile dünyaya getirilmiştir.

Özetlemek gerekirse; daha önce kendisine verilmiş olan ilâhî bilgiyi Meryem’e iletmekle görevlendirilen Zekeriyya peygamber, bu bilgi sayesinde bir erkeğe gerek olmadan çocuk doğurabileceğini Meryem’e anlatarak görevini yapmış, bu bilginin doğruluğuna kanıt olarak da bebek Yahya’yı göstermiştir. Âl-i Imran suresinin 42, 43. ayetlerinde sözü edilen melekler de Zekeriyya peygamber ile Meryem’e gönderilen ayetlerdir.

تمثّلTEMESSÜL

“ تمثّلTemessül” sözcüğünün esas anlamı “örnek vermek” demektir. Bununla beraber sözcük, ikinci, üçüncü anlam olarak “insan şekline girmek” manasında da kullanılmıştır. (Lisanü’l-Arab; c.8, s.200, 201. msl, temessül mad.) Kur’an ile ilgili çalışma yapanlar, genellikle sözcüğün esas anlamı yerine uzak anlamını tercih etmişlerdir. Böyle olunca da Meryem’e haberci olarak Cebrail’in geldiği, korkmasın diye de Cebrail’in ona bir delikanlı kılığında göründüğü yorumları ortaya çıkmıştır.

Biz “temessül” sözcüğünün esas anlamı ile çevrilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Sözcüğün burada asıl anlamıyla değerlendirilmesi, yukarıdaki alıntıda geçen İncil’in şu ifadesi ile de uyum göstermektedir:

36- Bak, senin akrabalarından Elizabet de yaşlılığında bir oğula gebe kaldı. Kısır bilinen bu kadın şimdi altıncı ayındadır. (Luka; 1/36) H.Yılmaz

 

Bu ayette Allah’tan mesaj getiren elçiye Meryem’in verdiği tepki dile getirilmiştir.Buradaki “ تقىّtakiyy” sözcüğü “takva sahibi biri” anlamında olabileceği gibi, özel bir isim de olabilir. Bazı kaynaklarda Meryem’in bulunduğu kentte “Takiyy” adında adı kötüye çıkmış, günahkâr bir adamın varlığından bahsedilmektedir. Eğer bu bilgi doğru ise, Meryem’in, yalnız başına yaşadığı yerde kendisine yaklaşan kişinin o kötü kişi olabileceğini düşünmüş ve taciz edilmekten korkarak “Eğer sen Takiyy adındaki kimse isen” demiş olması mümkündür.Meryem’in “Eğer sen takiyy [takva sahibi birisi / Takiyy] isen” sözlerinin yer aldığı cümle, bir şart cümlesi olmasına rağmen ayette cümlenin ikinci [ceza] bölümü mevcut değildir. Bu, okuyanların takdirine bırakılmıştır. Bize göre cümlenin ikinci bölümü “Bana dokunma!” veya “Bana zarar verme!” şekillerinde takdir edilebilir. H.Yılmaz

Allah tarafından gönderilen bilgiyi ve mesajları Meryem’e getiren elçi, bu ilâhî bilgi sayesinde Meryem’in zekiy [tertemiz] bir delikanlı anası olacağını söylemek suretiyle, getirdiği bilginin amacını da bildirmektedir.

ZEKİY

Ayette geçen “zekiy” sözcüğü “زكى zeka” fiilinden gelir. Sözcük lügatlerde “temizlik, paklık, artıp büyümek, feyiz ve bereket” anlamlarına gelir. Zekiy sözcüğü, “ ذ [peltek ze]” ile yazılan ve Türkçeye de geçmiş olan “zeki, zekâ” sözcüklerinden farklıdır.Buradaki “zekiy sözcüğü; günahlardan arınmış, temiz olarak büyüyüp yetişmiş, peygamber olarak gönderilmek için gerekli olan özelliklere sahip, tertemiz ve nezih anlamlarına gelmektedir. Bu anlamlardan da İsa peygamberin günahlardan uzak bir kişiliğe sahip bulunduğu, tertemiz birisi olarak büyüyüp yetişeceği ve nezahetinin peygamberliğe yaraşır şekilde olduğu anlaşılmaktadır.Ayetteki “ لآهبliehebe” ifadesi “ ليهبliyehebe” diye de okunmuştur (Razi, Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an). Bu kıraate göre anlam “Beni Allah sana bir delikanlı versin diye gönderdi” şeklinde olmaktadır. H.Yılmaz

Meryem’in “Ben kimseyle temas kurmadım, meşru ilişkide bulunmadım, ben bağiyy, yani gayri meşru ilişki kurmuş biri de değilim” anlamına gelen tepkisi, Âl-i Imran suresinde şu sözlerle bildirilmiştir:Âl-i Imran 47: O [Meryem]: “Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim için çocuk nasıl olur?” dedi. [Allah]: “Öyledir! Allah dilediği şeyi yaratır; O, bir işe karar verdiği zaman onun için ‘ol!’ der, o da hemen oluverir” dedi. H.Yılmaz

Bak.Al-i İmran suresi, 42-47 Müslümanlar, cahillerin ve yalancıların rivayetlerine kanarak, Hz.Muhammed'i rahmet peygamberidir" diye diğer peygamberlerden ayırmaya çalışırlar. Halbuki bu ayette Allah, Hz. İsa için "Kendimizden bir rahmet" buyuruyor. Aslında bütün peygamberler Allah'ın rahmetidir. Hz. Muhammed, son peygamber ve tüm insanlık için son rahmettir. "Peygamberler arasında ayırım yapılmaz". M.sağ

"Öyledir" sözü an: 6'da ifade edildiği gibi çok önemlidir. Bunun anlamı şudur: "Rabbinin dilediği gibi senin tertemiz bir oğlun olacak, hiçbir insan sana dokunmamış olduğu halde." Yukarıda 9. ayette geçtiği gibi Zekeriyya'ya (a.s) da aynı cevap verilmiştir. Bu sözü: "Evet öyle olacak, sana bir erkek dokunacak ve senin bir oğlun olacak", diye tefsir etmek sadece anlamı saptırmaktır. Çünkü eğer bu: "Senin de diğer kadınlar gibi bir oğlun olacak demek olsaydı hemen sonraki: "Rabbin dedi ki: 'O bana kolaydır onu insanlara bir ayet yapacağız'", sözleri anlamsız olurdu. Eğer onun doğumu sıradan, herhangi bir çocuğun doğumu gibi olsaydı, şu sözlere gerek kalmazdı. "Bu kolaydır ve bu insanlar için bir ayet (mucize) olacak. Böyle olacak, çünkü o beşikte iken konuşacak."  Mevdudi

Karş. yukarıda 9. ayette, Hz. Yahyâ'nın doğumunun Hz. Zekeriya'ya duyurulmasıyla ilgili benzer ifade. Her iki ifadeyle de, vuku bulmadan önce insan için bütünüyle beklenmedik ya da kavranılmaz olan olayların Allah için son derece mümkün ve gerçekleştirilmesi itibariyle son derece kolay olduğu gerçeği vurgulanmaktadır. Hz. Meryem'e bir oğlunun olacağı haberinin verilmesiyle ilgili olarak yine Kur’an'da 3:47'de, “O bir şeyin olmasını dileyince, ona yalnızca ‘Ol!’ der -ve (o şey) oluverir” denmektedir; fakat ne Kur’an ne de güvenilir Hadisler bize Allah'ın “Ol!” emrinin gerçekleşmesine ilişkin sebep-sonuç bağlantısı (esbâb) hakkında herhangi bir şey söylemediğine göre, bu olayın “nasıl” vuku bulduğuna dair yapılan bütün spekülasyonlar ya da yorumlar Kur’an tefsirinin dışında mütalaa edilmelidir. (Bununla birlikte, bkz. 21:91 ve ilgili 87. not.)

16 Âyet teriminin muhtelif anlamlarından biri de “işaret” yahut, Râğıb'ın etraflı bir biçimde tanımladığı gibi, “sembol/simge”dir (karş. 17. sure, 2. not). Bununla birlikte, terimin Kur’an'da en sık yüklendiği anlam “ilahî mesaj”dır: Bunun içindir ki, sözcüğün mecaz olarak Hz. İsa için kullanılması, muhtemelen, o'nun Allah'ın mesajının insana ulaşmasında bir araç, bir vesile, yani bir peygamber olması ve dolayısıyla Allah'ın rahmetinin bir simgesi olması anlamınadır. Bizim “böyle olduğu için de, senin bir oğlun olacak” sözcükleriyle yaptığımız parantez içi ilavemize gelince, bu, “Ve Biz o'nu ...” sözleriyle devam eden ifade akışının bir gereğidir (Zemahşerî ve Râzî). M.Esed

Elçinin [Zekeriyya peygamberin] bu ayette Meryem’e yaptığı açıklama, 9. ayette Allah’ın kendisine indirdiği vahiy ile aynı mealdedir. Allah’ın elçisi sıfatıyla, doğacak çocuğun [İsa’nın] insanlara bir mucize ve rahmet olacağını bildiren Zekeriyya peygamberin buradaki sözleri, Âl-i Imran suresinde meleklerin ağzından şu şekilde ifade edilmiştir:

Âl-i Imran 45: Hani melekler demişti ki: “Ey Meryem! Şüphesiz Allah sana, dünyada ve ahirette itibarlı ve çok yakınlardan biri olarak adı Meryem oğlu İsa Mesih olan kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor.”

21. ayetin sonundaki “Ve o gerçekleştirilmiş bir iş oldu” ifadesi, bu sözlerin kime ait olduğuna göre iki türlü anlaşılabilir:

a- Eğer bu sözler Elçi’nin sözlerinin devamı olarak kabul edilirse; “Bu iş kader olarak yazılıp kesinleştirilmiştir” demektir.

b- Yok, eğer Rabbimizin beyanı olarak kabul edilirse; “Meryem ikna oldu ve gebe kalması için yapılması gerekeni yaptı, gerçekleştirdi” demektir.

Biz, hem ayetteki “kadâ” fiiline bakarak, hem de bir sonraki ayetin devamlılık bildiren “fe” edatı ile başlamasını göz önüne alarak ikinci anlamın daha uygun olduğunu düşünüyoruz. H.Yılmaz

Meryem çocuğa hamile kaldığında mabedden ayrıldı ve insanların kötü sözlerinden kaçmak için uzak bir yere (Bethlehem) gitti. Halk ona şöyle diyebilirdi: "Şerefli Harun ailesinden şu bakire kıza bakın! Bir çocuk bekliyor, kendisini ibadete adadığı Mabedde hamile kalmış!" Bu nedenle Meryem bir müddet hamileliğinin ayıbını gizlemeyi başardı, fakat bu bile İsa'nın (a.s) babasız doğduğunun bir delilidir. Çünkü eğer Meryem evlenmiş olsa ve bir kocaya sahip olsaydı, ailesinin evinden ayrılıp doğum için uzak bir yeri seçmezdi.  Mevdudi

Bu ayet, Meryem’in ikna olarak elçinin getirdiği bilgi ile hamile kaldığını ve sonra da bulunduğu yerden daha uzak bir yere gittiğini bildirmektedir. Bazı tarihî kaynaklara göre bu yer Beyt el-Lahm [Betlaham] adlı şehirdir.

Meryem’in ikinci kez yer değiştirmesinin sebebini “durumunu saklamak için” diye açıklamak mümkündür. Bu konu Kur’an’da açıkça bildirilmemekle beraber, ayetteki “intibaz” sözcüğü bu açıklamaya delâlet eder mahiyettedir.

Meryem’in hamile kaldığında 13 yaşında olduğu, hamileliğinin kimine göre 9 ay, kimine göre 8 ay, kimine göre 7 ay, kimine göre 6 ay, hatta bazılarına göre 3 saat, bazılarına göre de 1 saat sürdüğü yolunda birçok rivayet varsa da, bunların hepsi dayanaksız ve ciddiyetten uzak nakillerdir. H.Yılmaz

"Keşke..." sözleri o sırada Meryem'in içinde bulunduğu şiddetli tedirginliği ifade etmektedir. O, bu sözleri doğum sancısı nedeniyle değil, çocuğu halkından nasıl gizleyeceği düşüncesinin verdiği üzüntüden sarfetmiştir. Meleğin "Üzülme" demesi onun bu sözleri neden sarfettiğini açıklamaktadır. Evli bir kadın ilk çocuğunu doğururken sancıdan kıvranır, fakat hiçbir zaman üzgün ve hüzünlü olmaz.  Mevdudi

Yani, acıya karşı bir destek bulmak üzere, hurma ağacına tutunmak zorunda bıraktığında. Böylece, bu doğumun da, diğer bütün doğumlarda olduğu gibi, ciddî doğum sancılarıyla birlikte normal ve tabii doğum şartları içinde gerçekleştiğine dikkat çekiliyor. M.Esed

Bu ayette Meryem’in gebelik döneminin sonuna geldiği ve doğurmasının yaklaştığı anlatılmaktadır. Bir hurma ağacının altında doğum sancısı çeken Meryem hem bitkindir hem de kendini çaresiz ve kimsesiz hissetmektedir. “Keşke bundan önce ölseydim ve büsbütün unutulan biri olsaydım!” şeklindeki sözleri, içinde bulunduğu tedirginliğin şiddetini göstermektedir. Bu sözler, doğum sancısı çeken bir kadının söyleyeceği sözler değil, izah edemeyeceği bir şekilde sahip olduğu çocuğunu halkından nasıl gizleyeceğini düşünen bir kadının üzüntüsünü ve pişmanlığını yansıtan sözlerdir. Çünkü hiçbir anne adayı, doğum esnasında çektiği sancı sebebiyle üzülmez ve pişmanlık duymaz. H.Yılmaz

Yahut: “onun (yani, Hz. Meryem'in) alt tarafından”. Bununla birlikte, Zemahşerî'nin kaydettiğine göre Katâde bu ifadeyi “hurma ağacının alt tarafından” diye yorumlamaktadır. M.Esed

Allah'ın Kur'anda verdiği örnekler ve mucizeler, aklını kullanan bilgili toplumlar için, kendilerine yararlar sağlayan ipuçlrıdır. Bu ayette Hz. Meryeme, doğum sancısına karşı önerilen su arkı ve olgun hurma, doğumla ilgilibir ip ucu olabilir mi? Nitekim, günümüzde doğum kilinikleri, doğumu yaklaşan hamile kadınları havuzlara koyarak, doğumlarını kolaylaştırmaktadırlar. Öte yandan bu ayet, Hz. İsa'nın doğduğu mevsim konusunda da ip ucu veriyor. Demek ki, Hz. İsa, Ortadoğuda hurmaların olgunlaşıp, ağaçtan düşecekleri bir mevsimde dünyaya gelmiştir. M.sağ

Yani, "Senin çocukla ilgili bir şey söylemen gerekmez, bu eleştirilere cevap verme sorumluluğu bize aittir." Bu da Meryem'in ne kadar üzgün olduğunu ifade etmektedir. Eğer o evli olsa ve herhangi bir kadın gibi ilk bebeğini doğuruyor olsaydı, Yahudiler arasında yaygın bir gelenek olmasına rağmen ona "susma orucu" tavsiye edilmesine bir gerek olmazdı.  Mevdudi

Lafzen, “de ki” -fakat söylenmesi istenen şeyi fiilen konuşarak söylemesi ayetin devamıyla tezat teşkil edeceğine göre, burada “demek”ten kasıt “işaretle anlatmak”tır.

 Savm teriminin birincil anlamı “kaçınmak” ya da “feragat etmek”tir; sözcük, buradaki anlam örgüsü içinde, samt (“konuşmaktan kaçınmak”) sözcüğüyle eş anlamlıdır; nitekim, Zemahşerî'nin kaydettiğine göre, bu sonraki terim Abdullah İbni Mes‘ûd'un Mushafı'nda (muhtemelen açıklayıcı bir kenar notu olarak) geçmektedir.  M.Esed

Doğum öncesindeki birkaç dakikayı nakleden bu ayetlerde Meryem’in şikâyetlerine cevap veren ve ona yol gösteren biri ortaya çıkmıştır. Kim olduğu belirtilmeden ayette “o” veya “kimse” diye bahsedilen kişi, Meryem’e Allah’ın bir su arkı akıttığını haber vermiş, hurmalardan yemesini, sudan içmesini söylemiş, çocukla ilgili olarak gelecek eleştirilere cevap vermemesini ve o eleştirileri yönelten insanlarla konuşmamasını öğütlemiştir. Biz bu kişinin Zekeriyya peygamber olduğu kanaatindeyiz. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Meryem’in bir çocuk doğuracağı haberini vermesi için de o gönderilmişti.Zekeriyya peygamber doğum esnasında Meryem’in yanına Allah’ın göndermesi ile gitmiş olabileceği gibi, hamile kaldığı günü bildiğinden doğum anını hesaplayarak kendi isteği ile de gitmiş olabilir.Ayetteki “ من تحتهاmin tahtiha” ifadesi, “ مَنْ تحتهاmen tahtiha” olarak da okunmuştur. (Razi, Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an) “Men tahtiha” ibaresi “alttaki kimse” demektir. Ayetin anlamını belirtmek için “men tahtiha” ifadesi tercihe daha uygun düşmektedir. Ancak ayette geçen “min tahtiha” ifadesindeki “ هاha” zamirini “ağaç”a göndermek suretiyle “ağacın altından” anlamı çıkarmak da mümkündür. Nitekim Zemahşeri’nin beyanına göre Katade bunu tercih etmiştir. (Zemahşeri; Keşşaf)

Ayette geçen “ جذعciz’” sözcüğü, hurma ağacının alt kısmını, yani ağacın meyveli olan kısmının altında kalan kısmı ifade etmektedir.(Lisanü’l-Arab; c.2, s. 69] Kutrub ise herhangi bir ağacın kök kısmındaki her kütüğün “ciz’” olduğunu söylemiştir. (Razi; Mefatihu’l-Gayb)Buna ve ayetteki “ بbe” harf-i cerrinin cümleye katacağı anlama göre, “ جذع ciz’”sözcüğünün içinde bulunduğu cümle iki şekilde anlamlandırılabilir:

 Hurma ağacının gövdesini kendine doğru çek ve hareket ettir.

 Gövdedeki taze ve olgun hurmaları kendine doğru hareket ettir.

Meryem’in hurma ağacını sallaması ile ilgili olarak birçok efsane üretilmiştir. Ağacın kuru ağaç olduğu ama kuru ağaçta keramet olarak taze hurma oluştuğu, hatta sadece hurma değil elma, armut, şeftali, kiraz gibi birçok meyve çeşidinin oluştuğu gibi yorumlar bu tür rivayetlere dayanmaktadır. Ancak ayette bu anlatımları destekleyecek en ufak bir ipucu yoktur. Ayrıca Meryem o esnada bir başkası [Zekeriyya peygamber] tarafından yönlendirildiğinden, gelişen olayların Meryem’le ilişkilendirilmesi de doğru bir yaklaşım değildir.

لصّومSAVM [ORUÇ] SÖZCÜĞÜNÜN ANLAMI

“ الصّومSavm” kelimesi, “ ترك الآكل والشّرب والكلام والنّكاح[yemeyi, içmeyi, konuşmayı ve cinsel ilişkiyi bırakmak]” demektir. (Lisanü’l-Arab; c:5, s:434)

26. ayetin açık ifadesinden de anlaşıldığı gibi, Lisanü’l-Arab’ın yukarıdaki ifadesi doğru olup “savm” sözcüğü “konuşmamayı” da kapsamaktadır. Bakara suresinin 183–187. ayetlerinde Müslümanlar için zorunlu bir görev olarak belirlenmiş “savm”, yememeyi, içmemeyi, cinsel ilişkide bulunmamayı ve konuşmamayı gerektirmektedir. Fakat birçok lügat ve ilmihal kitaplarında “es-Savmu fi’ş-Şer’i [Şeriatte Oruç]” diye başlıklar atılmış ve “konuşmayı terk” maddesi ihmal edilmek suretiyle “savm”ın “yeme, içme ve cinsel ilişkiyi bırakma” olduğu yazılmıştır. Yapılan bu ihmali sadece sözcüğünün esas anlamını bozan bir hata olarak değerlendirmek doğru değildir. Çünkü bize göre bu ihmal dine karşı yapılmış büyük bir iftiradır. Eğer şeraitte “savm”ın kapsamından “terk-i kelam” çıkarılacaksa, bunun Kur’an’da yer alması, yani bizzat Allah tarafından çıkarılması gerekmektedir. Nitekim Rabbimiz Bakara suresinin 185. ayetinde “… sizden kim o aya [ramazana] tanık olursa o ayı oruçlu geçirsin …” talimatıyla getirdiği yeme, içme ve cinsel ilişki şeklindeki yasaklara 187. ayette “orucun gecesi… size helâl kılındı …” sözleri ile istisna getirmiş ve ramazan ayı gecelerini kapsam dışı bırakmıştır. Dinde belirleme işte böyle olur. Kur’an’da “terk-i kelam”ın “savm”ın kapsamından çıkarıldığına dair herhangi bir veri olmadığına göre, bizim kanaatimiz, oruç tutarken konuşmanın da terk edilmesi gerektiği yönündedir. Kişiyi takva sahibi yapacak olan orucun kimseyi takva sahibi yapmayıp aksine savurgan ve riyakâr biri yapmasının arkasındaki sebep, orucun İslam’daki gerçek anlamından farklı olarak uygulanmasından olsa gerektir. H.Yılmaz

Lafzen, “o'nu taşıyarak, o'nunla birlikte kavmine geldi”. M.esed

Meryem kucağında bir bebekle dönünce kavmi bu durumu şaşkınlıkla karşılamış ve evlenmeden bebek sahibi olması sebebiyle Meryem’i ailesine yakışmayan bir suç işlemekle [zina yapmakla] itham etmiştir.

Dikkat edilirse, kıssada Meryem’in evden ilk ayrılışının “ehlinden” olduğu, bebeği ile geri dönüşünün ise “kavmine” olduğu ifade edilmiştir. Ayrılışındaki ifadeye uygun olarak Meryem’in “ehline” değil de “kavmine” döndüğünün söylenmesi, aradan geçen zaman içinde Meryem’in ehlinden kimsenin hayatta kalmadığı şeklinde yorumlanabilir. H.Yılmaz

"Harun'un kızkardeşi" sözleri, ya Meryem'in Harun adında bir erkek kardeşi olduğunu ya da onun Harun ailesine mensup olduğunu ifade eder. Birinci anlam Peygamber'in (s.a) bir hadisiyle desteklenmektedir. İkincisi de makuldür. Çünkü Arapça gramer bunu desteklemektedir. Biz ikinci anlamı daha makul buluyoruz, çünkü söz konusu hadisin sözleri mutlaka onun Harun adında bir kardeşi olduğu anlamına gelmeyebilir. Müslim, Nesei, Tirmizi... vb'de yer alan hadis şöyledir: "Necran Hıristiyanları, Kur'an'ın Meryem'i Harun'un kardeşi kabul ederek büyük bir yanlışlık yaptığını söyleyip bu soruyu Muğire b. Şube'ye yönelttiklerinde, Muğire yeterli bir cevap veremedi. Çünkü Harun (a.s) yüzyıllarca önce yaşamıştı. Muğire bu soruyu Hz. Peygamber'e (s.a) yönelttiğinde Allah Rasûlü (s.a) şu cevabı verdi: "İsrailoğulları'nın çocuklarına peygamberlerinin ve diğer salih insanların isimlerini verdiklerini neden söylemedin?" Yani onlara böylece cevap verebilirdin." (bkz. Al-i İmran an: 32)
 İsa'nın (a.s) mucizevi doğumunu inkâr edenler. Meryem çocukla geldiğinde kavminin tümünün yanına gelip onu lanetlemelerini ve suçlamalarını nasıl açıklayabilirler?  Mevdudi

Kadîm semitik ifade tarzında kişinin ismi çok defa kabilenin geçmiş ulularından, büyüklerinden birinin ya da kabilenin ilk atası olarak bilinen kimsenin adına bağlanırdı. Bunun içindir ki, sözgelimi Benû Temîm kabilesine mensup birine bazan “Temîm'in oğlu” yahut “Temîm'in kardeşi” diye hitab edilirdi. Hz. Meryem de rahipler kastına mensup olduğuna göre, Hz. Musa'nın kardeşi Hz. Harun'un soyundan geliyordu ve bu yüzden de “Harun'un kız kardeşi ya da bacısı” olarak çağırılıyordu. (Aynı şekilde, Hz Meryem'in yeğeni ve Hz. Zekeriya'nın karısı Elisa (Elisabeth), Luka i, 5'de, “Harun'un bacıları”ndan biri olarak anılmaktadır.) M.Esed

“HARUN’UN KIZ KARDEŞİ”

Ayetteki bu ifade ya Meryem’in Harun adında bir erkek kardeşi olduğu anlamına gelir, ya da onun Harun ailesine mensup biri olduğunu gösterir. Bu tarz hitap şeklinin Arap örfünde soya mensubiyeti ifade ettiği bilinmektedir. Zira Araplar bir kişiyi tanıtmak için o kişinin adını, genellikle o kişinin mensup olduğu kabilenin geçmiş büyüklerinden birinin veya ilk atası olarak bilinen kimsenin adı ile bağlantı kurarak söylerler. Nitekim Araplarda, bu örfe göre oluşmuş ve klâsik kaynaklarda “Kelboğulları, Esedoğulları, Temimoğulları, “Haşimoğulları” gibi örnekleri bulunan kişi isimli soylar vardır. Bu uygulama ülkemizde de yerleşmiş ve soyadı kanunu uygulamasında “Falanoğlu, Filanoğlu” gibi, aile büyüklerinin adlarını taşıyan soyadları alınmıştır.Taberi ve el-Gaznevi gibi bazı kaynaklarda ise o dönemde, yine kötülüğü ile meşhur olmuş Harun adlı bir kişinin varlığından söz edilmektedir. Eğer bu bilgi doğru ise, bu takdirde “Harun’un kız kardeşi” ifadesi tarizdir, yani üstü kapalı olarak Harun’un kötülüğünün Meryem’e de isnadıdır. H.Yılmaz

Kur'an'ı yanlış yorumlayanlar bu ayeti şöyle tercüme ediyorlar: "Biz daha dünkü çocukla (çok genç) nasıl konuşuruz?" Daha sonra bu sözleri, yıllar sonra İsa (a.s) gelişmiş bir genç olduğunda kavminin yaşlılarının onu genç bularak küçümsedikleri zaman söylediklerini savunurlar. Fakat bütün temayı gözönünde bulunduran bir kimse, bu yorumun yanlış olduğunu ve sadece mucizeyi inkâr etmek için öne sürüldüğünü anlayacaktır. Gerçek şu ki, bu diyalog çocuk büyüdüğünde değil, Meryem bakire olduğu halde çocuğuyla kavminin yanına geldiğinde meydana gelmiştir. Al-i İmran Suresi, 46. ayet ve Maide Suresi, 110. ayette İsa'nın (a.s) bu sözleri beşikte iken söylediğini desteklemektedir. Birinci ayet melek Meryem'e bir oğul müjdelerken şöyle der: "Beşikte de, yetişkinliğinde de insanlarla konuşacaktır." Diğer ayette Allah, İsa'ya (a.s) şöyle der: "... Sen beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun."  Mevdudi

Kur’an her ne kadar, 3:46'da, Hz. İsa'nın “[daha] beşikte [iken] insanlarla konuştuğu”nu yani, daha erken çocukluk çağlarında hikmetle donatıldığını- ifade ediyor ise de, 30-33. ayetler, gelecekte gerçekleşecek bir şeyi ifade için, tekid amacıyla, geçmiş zaman kipini kullanarak olacak şeylerin tasavvurunu sağlayan bir mecaz özelliği gösterir gibidir. (Ayrıca bkz. bundan sonraki not.)

 Bir insana, o insan zihinsel planda ve hayat tecrübesi olarak tam bir olgunluğa erişmeden önce ilahî vahiy tevdî edilerek peygamberlik görevi verilmesi düşünülemeyeceği için, Taberî'nin naklettiğine göre, ‘İkrime ve Dehhâk bu pasajı “Allah bana kitap bahşetmeyi hükme bağlamıştır (kadâ) ... ilh.” şeklinde tefsir etmişler ve dolayısıyla bu ayeti gelecekle ilgili bir atıf, bir îma olarak değerlendirmişlerdir. Taberî'nin kendisi de aynı tefsiri sonraki ayete uygulayarak ona şu anlamı vermiştir: “O bana salâtı ve arınmak için vermeyi (zekâtı) emretmeyi hükme bağlamıştır”. Bununla birlikte, bütün bu pasajın (30-33. ayetler) Hz. İsa tarafından çok daha sonraki bir çağda, yani, yetişkinliğe ulaştığı ve kendisine fiilen peygamberlik görevi tevdî edildikten sonra, dile getirildiği de söylenebilir; bir başka deyişle, bu ayetlerin, yetişkinlik döneminde Hz. İsa'nın hayatına hakim olacak olan manevî ve ahlakî ilkelerin ve özellikle de Hz. İsa'nın yalnızca “Allah'a kul olma” konusundaki derin bilinç ve duyarlığının gelecekteki tezahürleriyle önceden ifadesi olarak anlaşılması mümkündür. M.Esed

Burada kullanılan sözler "Ebeveynime hürmetkâr" değil, "Anneme hürmetkâr"dır. Bu da Hz. İsa'nın babasız olduğunun bir delilidir. Bu nedenle onun adı Kur'an'ın her yerinde Meryem oğlu İsa olarak geçer.  Mevdudi

Bak Hz. İsa için söylenen bu ayetlerin kelime kelime aynısı Hz. Yahya için de ifade ediliyor, 13,14,15 ayetlerle karşılaştırınız. Ayrıca Bak. Al-i İmran suresi 48-51 M.Sağ

Beşikteki bu konuşma 21. ayette meleğin değindiği ayettir. "Allah, sürekli günah işleyen ve kötü amellere devam eden İsrailoğulları'nı cezalandırmayı dilediği için, Harun ailesinden, Hz. Zekeriyya'nın velayeti altında mabette kendisini ibadete adayan bakire bir kızı çocuk sahibi kıldı ve o kız, bu olağanüstü olay nedeniyle binlerce insanın biraraya toplanması için çocuğu kavmine getirdi. Daha sonra Allah, beşikteki çocuğu konuşturdu ve o, bir peygamber olduğunu söyledi. İsrailoğulları bu olağanüstü olayı Allah'ın bu ayetini (mucize) görmelerine rağmen Hz. İsa'nın (a.s) peygamberliğini inkar ettiler ve onu çarmıha germek için saraya götürdüler. Böylece Allah'ın gazabını hak etmiş oldular. (Ayrıntılar için bkz. Âl-i İmran, an: 44 ve 53; Nisa, an: 212- 213, Enbiya an: 88-89 Müminun an: 43Mevdudi

25 Lafzen, “hakkında şüpheye düştükleri”, yahut “hakkında [boş yere] tartıştıkları”: Yahudilerin, o'nun “sahte bir peygamber” ve gayrimeşru bir birleşmenin utanç verici bir mahsulü olduğu yolundaki iddialarından (karş. 4:156) başlayarak, Hristiyanların o'nun “Allah'ın oğlu” ve dolayısıyla “Allah'ın insanda tecessümü” olduğu yolundaki inançlarına varıncaya kadar, Hz. İsa'nın doğası ve menşei hakkında ileri sürülen gerçek dışı ve çelişik görüşlere ilişkin bir atıf. Bu konuda ayrıca bkz. 3:59 ve ilgili 47. not. M.Esed

Bak. ya Sin suresi 82 M.Sağ

Bkz. 2:116 ve ilgili 96. not M.Esed

1-35 "ayetlerde İsa'nın (a.s) Allah'ın oğlu olduğu doktrininin" tamamen yanlış olduğu gösterilmiştir. Yahya'nın (a.s) mucizevi doğumu nasıl onu "Allah'ın oğlu" kılmıyorsa, Hz. İsa'nın (a.s) mucizevi doğumu da onu "Allah'ın oğlu" yapmaz. Çünkü doğumların her ikisi de aynı tür bir mucize sonucuydu. Nitekim Luka İncilinde her iki doğum olayı da aynı çerçeve içinde ele alınmıştır. Bu nedenle Hıristiyanların bu ikisinden birini Allah'ın kulu, diğerini ise Allah'ın oğlu kabul etmeleri tamamen tahriftir. Mevdudi

Îsâ peygamberin gayr-i meşru bir çocuk ve sahte bir peygamber olduğunu iddia eden Yahudiler ile onun Allah'ın oğlu olduğunu ve Allah'ın onda cisimlendiğini iddia eden Hıristiyanlar, birbirleri ile sürekli ihtilâf hâlinde olmuşlardır. Yukarıdaki Âyetler, hem Yahudilerin hem de Hıristiyanların bu yanlış anlayışları sebebiyle ortaya çıkmış olan ihtilâflara son vermiş olmaktadır. Böylece Rabbimiz her iki tarafın da yanlış düşünce ve kanaatlerini ortadan kaldırmış, gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Allah'ı Kur'ân'dan tanıyanlar ve aklıselim sahipleri artık bilmektedirler ki, Allah çocuk edinme gibi noksanlıklardan münezzehtir.
Kur'ân'da bu konuların yer aldığı başka Âyetler de vardır:
(Mâide: 116–118)       Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Sen mi insanlara, ‘Beni ve annemi, Allah'ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O [Îsâ], “Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise Senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; ğaybları en iyi bilenin ta kendisisin! Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini; ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ dedim. Ve ben içlerinde olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, Sen onları gözetleyenin ta kendisi oldun. Ve şüphesiz Sen, her şeye en iyi tanık olansın. Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, azîz ve hakîm'in ta kendisisin” dedi.

(Âl-i İmrân: 59–60)     Şüphesiz Allah katında Îsâ'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir; O, onu topraktan yarattı, sonra ona “Ol!” dedi, o da hemen oldu. Bu gerçek, senin Rabbindendir, öyleyse şüphecilerden olma.H.Yılmaz

Hz. İsa'nın aynı ifadesi, Yuhanna İncili'nde şöyle geçer. "İsa Kardeşlerime git ve onlara söyle. Benim ve sizin Tanrınızın yanına çıkıyorum" Bak Yuhanna 20:17 M.Sağ

Karş. 3:51 ve 43:64.  M.Esed

İsa'nın (a.s) yaptığı bu açıklamaya, Hıristiyanlara, Hz. İsa'nın da diğer peygamberler gibi tevhidi tebliğ ettiğini bildirmek üzere değinilmiştir. Şirk'i ise Hıristiyanlar, Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğunu iddia ederek icat etmişlerdi. (Bkz. Al-i İmran, an: 68, Maide, an: 100-101 ve 130, Zuhruf an: 57-58Mevdudi

Yani, ya Yahudilerin yaptığı gibi, bir peygamber olarak o'nu bütünüyle reddederek, ya da Hristiyanların yaptığı gibi o'nu tanrılaştırarak.

 Lafzen, “Büyük bir Gün'ün ortaya çıkmasından (meşhed) ötürü”; yani, Hesap Günü'nün. M.Esed

Çeşitli görüşteki insan toplulukları, Îsâ hakkında değişik inançlar beslediler. Kimi Îsâ'yı Allah'ın oğlu; kimi Allah ile beraber bir tanrı; kimi Allah'ı oluşturan üç elemandan biri kabul etti.  Mevdudi

İsa peygamber ile ilgili olarak Hıristiyanlar, kendi aralarında da hiziplere, mezheplere ayrılmışlardır. İlk dönem Kur’an bilimcilerinden olan Mukatil’in tespitlerine göre o dönemde Hıristiyanların içinde farklı inanışlara sahip üç grup vardır:

- “İsa Allah’ın oğludur” diyen Nasturîler,

- “İsa Allah’ın kendisidir” diyen Mar-Yakubîler ve

- “Allah üçün üçüncüsüdür” diyen Melkanîler.

Rabbimiz Kur’an’da bu sapık inançları reddedip gerçeği açıklamıştır:

İsra 43: O [Allah], onların dediklerinden büyük bir yücelikle münezzeh ve pek yücedir.

Maide 73: “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfir olan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır.

Kur’an’da Meryem ve İsa peygamber hakkında verilen bilgiler, İsa peygamberin doğumu ile Kur’an’ın inişi arasındaki dönemde ortaya çıkmış Yahudi ve Hıristiyan inançlarını yansıtmaktadır. Ne var ki, Kur’an’ın inişinden bu yana, tıpkı Müslümanların yüzlerce mezhebe binlerce meşrebe ayrıldığı gibi, Hıristiyan ve Yahudiler de mezheplere, meşreplere ayrılmışlar ve her bir hizip değişik inanç ve yaşam tarzı sergilemiştir. Bizim düşüncemize göre, gerek Müslümanlar, gerekse Ehl-i Kitap arasında ortaya çıkmış olan yanlış inanç ve yaşam tarzlarının insanların hayatlarından çıkarılıp atılması için Kur’an’da verilen mesajlar ve ilâhî ilkeler sadece Müslümanlara değil, Ehl-i Kitap’a da ulaştırılmalıdır. Kur’an erlerinin ortaya koyacağı bu yöndeki çalışmalar, insanlığın doğru istikameti tanıması bakımından önemli sonuçlara yol açacak bir potansiyeli taşımaktadır. H.Yılmaz

39. ayetteki uyarma talimatı peygamberimize verilmektedir. Uyarının ulaştırılacağı muhatap ise hem peygamberimizin o günkü muhatapları [yani o günleri yaşayanlar], hem de daha sonra Kur’an’ın tebliğ edildiği kimselerdir. Büyük bir tehdit ve azar üslûbu ile hatırlatılan “pişmanlık günü” ise mahşeriyle, cennetiyle, cehennemiyle ahiret günüdür. O gün cennetteki insanlar bile “Keşke daha fazla salihat işleseydim de daha büyük nimetlere nail olsaydım!” diye pişmanlık duyacaklardır.

Secde 12: Suçluları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz” derlerken bir görsen!

Zümer 56: Kişinin: “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” [demesinden önce de]. H.Yılmaz

Lafzen, “Yeryüzüne ve onun üzerinde bulunan her şeye Biz varis olacağız”. “Varis olma” yahut “miras” kavramının bu mecazî kullanımı hk. bir açıklama için bkz. 15. sure, 22. not M.Esed

Necaşi'nin ve saray adamlarının önünde okunan bölüm burada sona ermektedir. Surenin girişinde bu olayın arka-planını sunmuştuk. Necaşi'nin karşısında bu ayetlerin okunması olayının önemini kavrayabilmek için aşağıdaki noktaları gözönünde bulundurmalıyız.
a) Bu bölüm müslümanların, Hz. İsa hakkındaki İslâmî inancı Hıristiyanlara tebliğ edebilmeleri için Habeşistan'a hicretten hemen önce nazil olmuştur. Bu müslümanların hangi şartlar altında olursa olsun, gerçeği gizlememesi gerektiğini göstermektedir.
b) Bu olay, Habeşistan'a giden müslüman muhacirlerin mükemmel ahlâkî cesaretini de sergilemektedir. Ki onlar saray adamlarının aldıkları rüşvetten sonra onları düşmanlarına teslim edecekleri o kritik anda bile, bu pasajı okumuşlardır. Onlar, İslâm'ın Hıristiyanlığın temel inançları konusundaki bu apaçık eleştirisinin Kral'ı aleyhlerine çevirme ve bu nedenle Kral'ın kendilerini Kureyşlilere teslim etmesi tehlikesi ile karşı karşıya idiler. Fakat buna rağmen onlar Kral'ın önünde hiç tereddüt etmeden bütün gerçeği gözler önüne sermişlerdi. Mevdudi

Buradan itibaren hitap aynen İbrahim'in (a.s) babası ve kardeşleri tarafından vatanından sürülmesi gibi, yakın akrabalarını, Mekkelilerin, vatanlarından hicrete zorladığı Hz. Muhammed'edir. Hz. İbrahim'in (a.s) kıssası bu amaçla seçilmiştir, çünkü Kureyşliler onu dini liderleri olarak kabul ediyor ve onun soyundan gelmekle iftihar ediyorlardı.  Mevdudi

Hz. İbrahim'den ve o'nun babasını, Allah'ın birliğini, eşsiz-ortaksız oluşunu kabule çağırma yolundaki sonuçsuz çabalarından söz eden bu bölüm, aynı bakış açısından, ölümlü bir insan olarak ve Tek ve Biricik İlah'ın, Allah'ın kulu olarak Hz. İsa'nın gerçek tabiatından söz eden önceki bahisle bağlantılıdır. M.Esed

Bu ayetle başlayan pasajda tevhit dininin önderi İbrahim peygamberin insanlara tanıtılması amaçlanmıştır. Bu doğrultuda olmak üzere, İbrahim’in (as) hem peygamberliğinden, hem de “sıddık” biri olduğundan söz edilmiştir. “Sıddık” sözcüğü; “son derece sadık ve doğru, hakkı adamakıllı tasdik eden, tasdikinde çok samimî kimse” demektir.Hatırlanacak olursa, İbrahim peygamberin ismi ilk defa A’lâ suresinde, ikinci olarak da kendisine verilen “suhuf”taki bazı ilkelerin açıklanması sebebiyle Necm suresinde geçmişti. Daha sonra Sad suresinin 45–47. ayetlerinde de adı zikredilmiş, “Güç ve basiret sahibi kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla! Şüphesiz Biz onları yurt düşüncesi saflığıyla saflaştırdık [arı duru hâle getirdik]. Ve şüphesiz onlar, yanımızda seçilmiş en hayırlı kimselerdendir” denilerek onun da hayırlı kimselerden biri olduğuna dikkat çekilmişti.Kişisel özellikleri ve tevhit mücadelesinde verdiği emekler Kur’an’da hep karşımıza çıkacak olan İbrahim peygamber hakkındaki ilk ayrıntı ise konumuz olan bu ayetlerde verilmektedir.İbrahim peygamberin kıssasının anlatıldığı bu ayetlere geçmeden önce, onu tanıtan diğer ayetlerden birkaç örnek daha vermenin yararlı olacağı kanaatineyiz:

Bakara 130: Ve İbrahim’in milletinden, kendini bilmezden başka kim yüz çevirir? Ve Biz onu dünyada seçkin birisi yaptık. Hiç şüphesiz o, ahirette de iyilerden biridir.

Hud 75: Şüphesiz İbrahim, çok yumuşak huylu ve çok yufka yürekli [kendini tamamen Allah’a vermiş biri] idi.

Mümtehine 4: İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine: “Biz sizden ve sizin, Allah’ın astlarından taptıklarınızdan uzağız. Biz sizi inkâr ettik. Ve siz bir tek olarak Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda ebedî bir düşmanlık ve buğz belirmiştir” demişlerdi. Yalnız İbrahim’in babası için; “Senin için mutlaka mağfiret dileyeceğim. Ve Allah’tan olan hiçbir şeye gücüm yetmez” demesi hariç. -Rabbimiz! Yalnız sana dayandık, sana yöneldik. Ve dönüş ancak sanadır.-

Nahl 120: Şüphesiz İbrahim içtenlikle Allah’a boyun eğen, hanif ve başlı başına bir ümmet idi. Ve o, müşriklerden olmadı.

Nahl 123: Sonra sana “Hanif olan ve müşriklerden olmayan İbrahim’in milletine tâbi ol!” diye vahyettik. H.Yılmaz

Yani, zihinsel sezgi ve çıkarsama yoluyla Allah'ın varlığını ve birliğini tanıma bilinci (karş. 6:74-82). M.Esed

Burada, dolaylı olarak Allah'tan başka şeylere ya da kimselere tanrısal nitelikler yakıştırmaktaki akıl dışı davranışın, Allah'a karşı benimsenen tüm akıl dışı ve nankörce tutum ve davranışların bir sembolü olarak, Yaratıcı'sına baş kaldıran Şeytan'a “tapınmak”la aynı anlama geldiği belirtiliyor. Bu bakımdan, belirtmek gerekir ki, şeytân terimi, “[haktan] uzak oldu [yahut “uzaklaştı”]” anlamına gelen şetane fiilinden türemiştir (Lisânu'l-‘Arab, Tâcu'l-‘Arûs): Bunun içindir ki Kur’an, akla, hakikate, ahlaka mahiyet olarak aykırı olan her türlü saiki şeytanî olarak; ve şeytanî saiklere teslimiyet yönünde ortaya konan her bilinçli/kasıtlı eylemi de “Şeytan'a kulluk etmek” ya da “Şeytan'a tapmak” olarak tanımlamaktadır. M.Esed

Arapça metnin "şeytana tapma" anlamında olduğuna dikkat edilmelidir. Gerçi Hz. İbrahim'in babası ve diğer insanlar putlara taptıkları gibi veya o anlamda şeytana tapmıyorlardı, fakat onlar şeytana uyup ona itaat ettikleri için Hz. İbrahim (a.s) onları şeytana tapmakla suçlamıştır. Bu nedenle eğer bir kimse şeytana uyar ve ona itaat ederse, gerçekte ona tapmış olur. Çünkü şeytan insanların tapınma nesnesi olarak kabul ettikleri varlık değildir. Hatta insanların çoğu hem şeytanı lanetlerler, hem de aynı zamanda ona taparlar. (Ayrıntılar için bkz. Kehf Suresi, an: 49-50Mevdudi

Zemahşerî ve Râzî'ye göre, “öyle ... ki” ile başlayan bu cümlecik, kuruluşu itibariyle, insanın, “Şeytan'a dost” olduğunu ancak ahirette -yani, iş işten geçtikten sonra- anlamasının, bilerek günah yolunu seçmenin yol açabileceği en korkunç sonuç olduğunu dile getirmektedir. M.Esed

Bu ayetlerde İbrahim peygamberin uyarıya babasından başladığı ve ilk uyarının da tevhit konusunda olduğu görülmektedir. İbrahim peygamberin babası ve kavmine yaptığı bu uyarılara Kur’an’da birkaç kez yer verilmiştir:

En’âm 74: Ve hani İbrahim, babası Azer’e: “Sen putları tanrılar mı ediniyorsun? Şüphesiz ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum” demişti.

Ankebut 16–18: İbrahim’i de [gönderdik]. Hani o kavmine “Allah’a ibadet edin ve O’na takvalı davranın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Siz Allah’ın astlarından bir takım taştan, ağaçtan putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Haberiniz olsun ki, o sizin Allah’ın astlarından mabut diye taptıklarınız, sizin için bir rızk vermeye güç yetiremezler. Onun için rızkı Allah yanında arayın ve O’na kulluk edin ve O’na şükredin. O’na döndürüleceksiniz” demişti.

Ve eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önceki bir takım ümmetler de yalanlamıştı. Elçiye düşen de apaçık tebliğden başka bir şey değildir.

Zühruf 26–28: Ve hani bir zamanlar İbrahim, babasına ve kavmine: “Gerçekten ben sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni yaratan ayrı... Tabii, şüphesiz ki O, beni doğru yola iletecektir” dedi.

[İbrahim] Bunu [bu sözü], ardından gelecek olanlara devamlı kalacak bir söz yaptı. Belki onlar dönerler.

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, İbrahim peygamber, müşrik olan babası ve kavmini makul ve mantıklı gerekçelerle uyarmıştır. Onlara görmeyen, duymayan ve kendilerine bile hayırları olmayan nesnelere [putlara] yakarmanın, tapmanın mantıksız olduğunu söylemiş, bu davranışları sebebiyle onları “akılsız” olarak nitelemiş ve kınamıştır.Uyarının İbrahim peygamberin yaptığı gibi yakın akrabadan başlaması, Rabbimizin koyduğu bir ilkedir. Nitekim Yüce Allah, peygamberimize de bu doğrultuda emir vermiştir:

Şuara 214: Ve en yakın aşiretini [oymağını] uyar.

Bu ayetlerde İbrahim peygamberin “Babacığım! Şeytana kulluk etme!” ifadesiyle dikkat çektiği şeytan, İblis’tir. Çünkü İbrahim peygamberin babası ve kavmi kendi ham fikirlerine tâbi olarak menfaatlerine uygun gördüklerini ölçüp biçmeden yapmakta, kelimenin tam anlamıyla beyinlerindeki şeytana uymaktadırlar. Bu davranış, başka ayetlerde de geçmektedir:

Nisa 117: Onlar, Allah’ın astlarından, yalnızca dişilere yakarırlar. Ve onlar ancak inatçı şeytana yakarırlar.

Nahl 63: Allah’a yemin olsun ki, Biz kesinlikle senden önce bir takım ümmetlere elçiler gönderdik de şeytan onlara amellerini bezeyip süslü gösterdi. İşte o şeytan, bugün onların veliysidir. Ve onlar için acı bir azap vardır.

İBRAHİM PEYGAMBERİN UYARI ÜSLÛBU

İbrahim peygamber, babasını aklını kullanması ve kimseye faydası olmayan şeylere ibadet etmemesi yönünde uyarır ve dosdoğru yolu göstermek üzere onu kendisine uymaya davet ederken gayet nazik ve yumuşak bir üslûp kullanmıştır. Onu şeytana kulluk etmeye devam etmesi hâlinde Allah’ın azabıyla karşılaşacağı yönünde uyarırken de üslubu yine aynı olmuştur. Bu üslûp aslında tüm insanlar için örnek teşkil eden bir üsluptur. Çünkü Rabbimiz, tebliğ ve tebyinin bu üslûpta olması gerektiğini birçok ayette belirtmiştir:

Müzzemmil 10: Onların söylediklerine / söyleyeceklerine sabret. Ve güzelce ayrıl onlardan.

Nisa 63: İşte onlar, Allah’ın kalplerinde olan şeyleri bildiği kimselerdir. O nedenle sen onlardan uzak dur, onlara öğüt ver ve nefislerinin içlerine beliğ [tesir edecek güzel] söz söyle!

Ta Ha 43, 44: Her ikiniz gidin Firavuna. Gerçekten o azdı. Sonra ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır ve haşyet duyar.

Nahl 125: Rabbinin yoluna hikmetle [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle] ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir.

Âl-i Imran 159: İşte sen [o zaman], sırf Allah’ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et. Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever.

İbrahim peygamberin burada sürekli “Babacığım, babacığım!” demesi, babasını aşırı derecede sevdiğini ve onun azap çekmesini istemediğini göstermektedir. H.Yılmaz

Ortak koşucular, Allah'a tek başına inanmazlar. Allah'a ulaşmada, birilerinin rehberlik yapması gerektiğine inanırlar. (M.sağ)

Babasının bu kaba davranışına karşılık İbrahim peygamber ona ilâhî ilkeler çerçevesinde mukabele etmiştir. İbrahim peygamberin bu tutumu, Kur’an’da birçok ayette tavsiye edilen ve Furkan suresinde de “Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki” başlığı altında sıralanmış olan özelliklerdendir:Furkan 63: Ve Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki; onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman “selâm!” derler.

Kasas 55: Ve onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve “Bizim işlerimiz bizim için, sizin işleriniz de sizin içindir. Size selâm olsun! Biz cahilleri aramıyoruz” derler. H.Yılmaz

Lafzen, “Umulur ki, Rabbime yakarışımda bedbaht olmam”. M.Esed

Bütün dîn mensuplarınca onların, övülüp hayr ile yad edilmelerini sağladık. Herkes onları doğrulukla andı                 
Bu, yurtlarından göç etmek zorunda kalan muhacirlere teselli niteliğindedir. Onlara Hz. İbrahim'in (a.s) hicret ettikten sonra hayırla yadedilme lütfuna mazhar olması gibi kendilerinin de hayırla yadedilme nimetine erecekleri müjdelenmektedir. Fakat kafirler bunu tasavvur bile edememektedirler. (Mevdudi)

Lafzen, “Doğru olanın [yahut “doğruluğun/gerçekliğin”] üstün dilini”. Lisân (“lisan” yahut “dil”) terimi, burada, dille aktarılabilecek, dille ulaştırılabilecek şeyleri ifade için mecaz olarak kullanılmıştır (Zemahşerî). Bu cümle için pek çok müfessir tarafından öne sürülen alternatif bir açıklama da: “Doğrudan/doğruluktan yana üstün bilinmelerini” yahut daha yakın bir ifadeyle “iyi anılmalarını sağladık” şeklindedir. M.Esed

Yüce Allah, İbrahim’in (as) bir hanif olarak gösterdiği gayretler karşılığında ona kendisi gibi “peygamberlik” rütbesiyle onurlandırdığı evlâtlar ve torunlar ihsan etmiş, onları saygın, hayırla, doğrulukla anılan kişiler kılmıştır. Bu ayetlerin bir diğer mesajı da “Allah’a yönelen ve itaat eden samimî kullara nimetler bahşedileceği ve onların hiçbir zaman kayba uğramayacakları” mesajıdır.Bu ayette kısaca değinilmiş olaylar, Saffat ve Şuara surelerinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır:

Saffat 83–112: Hiç kuşkusuz İbrahim de onun [Nuh’un] grubundandı.Hani o Rabbine selim bir kalple gelmişti.Hani o, babasına ve toplumuna “Siz neye kulluk ediyorsunuz? Allah’ın astlarından bir takım uydurma ilâhları mı istiyorsunuz? Peki, âlemlerin Rabbi hakkında kanaatiniz nedir?” demişti.Hemen o [İbrahim] yıldızlara bir göz attı da “Şüphesiz ben hastayım” deyiverdi.Bunun üzerine ondan gerisin geri dönerek geri çekildiler.O da onların ilâhlarına sokulup “Yemez misiniz? Neyiniz var ki, konuşmuyorsunuz?” dedi.”Hemen sağ eliyle bir vuruşla sokuldu.Bir süre sonra, onlar [İbrahim’in halkı] koşarak İbrahim’le yüz yüze geldiler.O [İbrahim]: “Elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysaki sizi ve yaptığınız şeyleri Allah yaratmıştır” dedi.Onlar: “Şunun için bir bina yapın da bunu cahime koyun.” dediler.Onlar ona [İbrahim’e] tuzak kurmak istediler de Biz onları aşağılıklar kılıverdik.O [İbrahim]: “Kuşkusuz ben Rabbime gideceğim, O bana yol gösterecek; Rabbim! Bana salihlerden birini lütfet!”Bunun üzerine Biz İbrahim’e yumuşak huylu bir delikanlı müjdeledik.Ne zaman ki o [çocuk] onunla birlikte koşacak duruma / iş tutacak çağa geldi, o zaman o [İbrahim] “Oğulcuğum! Ben, uykuda şüphesiz seni boğazladığımı görüyorum. Bak bakalım sen ne görürsün [sen ne düşünürsün]?” dedi. (Oğlu cevaben) “Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın” dedi.Sonra ne zaman ki ikisi de teslim oldu ve [İbrahim] onu alnı üzere yatırdı.Biz de ona seslendik: “Ey İbrahim! Sen rüyayı kesinlikle onayladın.” [Ey İbrahim rüyanda görüp de yapmaya teşebbüs ettiğin iş tamam oldu. Oğlunu kesme, bırak.] Biz muhsinleri / güzel düşünenleri ve güzel davrananları işte onun gibi karşılıklandırırız / ödüllendiririz. [Güzel düşünenleri ve güzel davrananları İbrahim’e yaptığımız gibi, kötülük yapmalarına fırsat vermez, uyarırız, kötü işlerine engel oluruz.]Bu [kesme işi] kesinlikle, apaçık bir belâ idi.Ve Biz ona, bu çok büyük keseceği şeyin karşılığında bahşiş / ödül verdik.Ve sonra gelenler içinde onun üstüne bıraktık.Selâm olsun İbrahim’e!İşte Biz güzellik sergileyenleri onun gibi ödüllendiririz.Şüphesiz o bizim inanan kullarımızdandı.Ve Biz ona salihlerden bir peygamber olarak İshak’ı müjdeledik.

Şuara 69–91: Ve onlara İbrahim’in haberini oku.Hani o babasına ve kavmine: “Siz neye kulluk ediyorsunuz?” demişti.Onlar: “Bir takım putlara tapıyoruz. Onlara kulluk etmeye devam edeceğiz” dediler.O [İbrahim]: “Yalvarıp yakardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı, veya size fayda veriyorlar mı, yahut zarar veriyorlar mı?” dedi.Onlar: “Bilakis, biz babalarımızı böyle yapar bulduk” dediler.O [İbrahim]: “Peki, siz ve en eski atalarınızın nelere tapmış olduğunuzu gördünüz mü?İşte onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi ayrı.O, beni yaratandır. Ve bana doğru yolu O gösterir. Ve O, beni yediren, içirenin ta kendisidir. Hastalandığım zaman O bana şifa verir. Ve O, beni öldürecek, sonra beni diriltecektir. Ve O, din günü, hatamı bağışlayacağını umduğumdur.Rabbim! Bana ‘hüküm’ ver ve beni iyilere kat.Ve beni sonra gelecekler için doğrulukla anılanlardan kıl.Ve beni naim [nimeti bol] cennetin mirasçılarından kıl.Ve babamı da bağışla, şüphesiz o sapıklardan oldu.Ve yeniden diriltilen gün; mal ve oğulların sağlam bir kalple [gerçek imanla] gelenlerden başkasına fayda vermediği ve cennetin muttakilere yaklaştırıldığı, azgınlar için de cehennemin açılıp gösterildiği gün beni rezil etme!” dedi.

Bu ayetlerde İbrahim peygamberin kavminden uzaklaşmasının bildirilmesiyle sanki peygamberimize de Mekke’den başka bir kente taşınması için bir işaret verilmiş olmakta ve peygamberimiz zihinsel olarak hicrete hazırlanmaktadır. Kavminden uzaklaştıktan sonra İbrahim peygambere nimetlerin bahşedilmesi ise, hanif davranışları sebebiyle göç etmek zorunda bırakılan tüm insanlara bir ümit ışığı olmaktadır. Çünkü onlar da İbrahim peygambere verilen nimetlere bakarak, hem durumlarının daha iyiye döndürüleceğini hem de evlât ve torun yönünden büyük mazhariyetlere nail olacaklarını umar duruma gelmektedirler. Bu noktada Eyyüb peygamberin Sad suresindeki kıssasının da hatırlanmasında yarar vardır. H.Yılmaz

Bu anlam örgüsü içinde Hz. Musa ve öteki peygamberlerden bahsedilmesi, bütün bu peygamberlerin, Hz. İsa gibi, Allah'ın ölümlü kulları olduğu ve tek ayırıcı niteliklerinin, kendilerine, insana ulaştırmaları için vahiy indirilmiş olduğu hususunu belirtmek içindir (karş. yukarıda 30. ayet). Haberci (nebî) ile elçi (rasûl) terimleri arasındaki anlam farklılığı için bkz. 22:52'nin giriş cümlesi ve ilgili 65. not M.Esed

Kullanılan kelime "temiz" anlamına gelen muhlis'tir. Başka bir deyişle Allah, Musa'yı (a.s) peygamberlik görevi için özellikle seçmiştir.
 Rasûl sözlükte "gönderilen kimse" anlamına gelir. O halde elçi, sefir, temsilci, ulak için kullanılabilir. Kur'an bu kelimeyi Allah'ın özel bir görevle gönderdiği melekler ve Allah'ın davetini insanlara tebliğ eden insanlar için kullanır.
Nebi ise sözlükte haber getiren, derecesi yüksek veya yol gösteren kimse anlamına gelir. Bu isim her üç anlamıyla da tüm peygamberler için kullanılır. O halde Musa (a.s) Rasûl (gönderilmiş) bir Nebi idi, çünkü O, Allah'dan haberler veren ve insanlara doğru yolu gösteren derecesi yüksek bir Rasûldü.
Kur'an bu iki ismi kesin bir şekilde birbirinden ayırmaz, çünkü bir kimse için bir yerde Rasûl der, başka bir yerde aynı kişi için Nebi'yi kullanır. Bazen de her iki ismi bir kişi için kullanır. Bununla birlikte bazı yerlerde her isim sanki aralarında teknik bir anlam farkı varmış gibi kullanılmıştır; fakat yine de bu fark açıkça ortaya konmamıştır. "Senden önce hiçbir rasûl nebi göndermemiştik ki..." (Hac: 52) Fakat şu bir gerçek ki, her Rasûl bir Nebi'dir, ama her Nebi bir Rasûl olmayabilir. Hem Rasûl'ün yapması gereken daha önemli ve daha özel bir görevi vardır. Bu görüş Hz. Peygamber'in (s.a) İmam-ı Ahmed'in Ebu İmame'den ve Hakim'in Hz. Ebu Zer'den rivayet ettiği bir hadisi ile desteklenmektedir. "Peygamber'e (s.a) yeryüzüne kaç "Rasûl" ve kaç "Nebi" gönderildiği sorulduğunda, Rasullerin 313 veya 315, nebilerin ise 124.000 olduğunu söylemiştir.  Mevdudi

Yani, yüzü Sina Dağı'na dönükken Hz. Musa'nın durduğu yerin sağ tarafından (Taberî). Bununla birlikte, “sağ yan” ya da “sağ yamaç” tabiri, Kur’an'ın başka yerlerinde olduğu gibi, burada da, büyük bir ihtimalle, soyut bir kutluluk, güven ya da selamet çağrışımıyla yüklüdür (karş. 74:39 hk. 25. not). Allah'ın Hz. Musa'yı peygamberliğe çağırmasıyla ilgili daha ayrıntılı bir anlatım için bkz. 20:9 vd. M.Esed

"Tur'un sağ tarafından" demek dağın doğu tarafından demektir. Musa (a.s) Medyen'den Mısır'a giderken Tur'un güneyinden geçtiği için Musa dağa yüzünü döndüğünde, dağın doğusu sağında, batısı ise solunda kalıyordu. Yoksa bir dağın tek başına sağı ve solu olamaz.Bkz. Nisa an: 206. Mevdudi

Rabbimizin sık sık insanlara hatırlatılmasını istediği ve daha önce birçok ayette adı geçmiş olan Musa peygamber, ilk kez burada şahsiyeti ile ön plâna çıkarılmış ve “arıtılıp saflaştırıldığına” dikkat çekilmiştir. Musa peygamberin şahsiyeti hakkındaki bilgiler, Kasas/34, Ta Ha/9–97 ve Şuara/10–16. ayetlerde daha ayrıntılı olarak verilmiştir.

TUR

Bu sözcükle ilgili olarak Tin suresinde yaptığımız açıklamayı burada tekrar sunuyoruz:

“الطّور Et-tûr” sözcüğünün aslı “temel” demektir. Araplar evin temeline “طور الدّار tavaru’d-dar” demektedirler. Ancak bu sözcük, evin üzerine yapıldığı ilk temeli kapsadığı gibi, apartman katlarından her birinin başlangıcı anlamındaki ara temeli [tavr] de kapsar. Nitekim Türkçede “kademe”, “aşama” sözcükleriyle ifade edilen “طور tavr” sözcüğü, Nuh suresinin 14. ayetinde “وقد خلقناكم اطوارا ve kad haleknaküm etvara [sizi aşama aşama yarattık]” ifadesinde de bu anlamda kullanılmıştır.“Temel” anlamı ekseninde “kaya” ve “ağaç” için kullanılan “tur” sözcüğü, daha sonra “dağ” anlamında kullanılmaya başlanmış ve bu anlamıyla daha meşhur olmuştur. Sözcüğün bu yöndeki gelişimine uygun olarak araştırmacıların bir kısmı “tur” sözcüğünün genel anlamda “dağ” demek olduğunu söylemişler, bir kısmı ise Musa peygamberin vahiy aldığı özel dağın adı olduğunu ileri sürmüşlerdir. Gerçekten de “tur” sözcüğü, Kur’an’da yer aldığı ayetlerde Musa peygamberin vahiy aldığı özel dağın adı olarak kullanılmıştır (Bakara 63, 93, Nisa 154, Meryem 52, Ta Ha 80, Müminun 20, Kasas 29, 46, Tur 1, Tin 2).Bizim görüşümüze göre de Musa peygambere Allah tarafından ilk hitabın yapıldığı dağın adı olan “Tûr” sözcüğü, “Sina, Sena” gibi sözcüklerle birleştirildiğinde “Sina Dağı” anlamına gelmektedir.“Resul” ve “Nebi” sözcükleriyle ilgili olarak yaptığımız geniş bir açıklama A’râf suresinde bulunmaktadır. Özet olarak tekrarlamak gerekirse; bu iki sözcük arasında bir fark yoktur. Kur’an bu iki ismi kesin bir şekilde birbirinden ayırmamış, aynı şahıs için bir yerde “Resul”ü, başka bir yerde “Nebi”yi kullanmıştır. Bazen de her iki isim bir kişi için kullanılmıştır. Bununla birlikte bazı yerlerde de sanki aralarında teknik bir anlam farkı varmış gibi kullanılmışlardır fakat bu farkın ne olduğu açıkça ortaya konmamıştır.Rabbimiz İsa peygamber ile ilgili ifrata ve tefrite kaçan anlayışları bertaraf etmek için diğer peygamberlerin de tanıtımını yapmaktadır. Böylece Rabbimizin vahyi ile muhatap olanın sadece İsa peygamber olmadığı ve vahye muhataplığın kişiden kaynaklanmayıp bizzat Allah’ın elinde olduğu bildirilmiş olmaktadır. H.Yılmaz

Hz. İbrahim'in Hz. İshâk kolundan gelen Hz. Musa'dan söz edildikten sonra, Hz. İbrahim'in ilk oğlu ve “kuzey” Arap boylarının ve dolayısıyla Kureyş kabilesinin bir mensubu olarak, Muhammed (s)'in atası olan Hz. İsmail'e dikkat çekiliyor. M.Esed

Bu ifadeyle, muhtemeldir ki, Hz. İsmail'in salâtı ve zekâtı zorunlu ibadet biçimleri olarak ilk vaz‘eden peygamberlerden olduğu anlatılmak isteniyor. M.Esed

Daha evvel Sad suresinin 48. ayetinde “İsmail’i, Elyasa’yı, Zülkifl’i de an. Hepsi de hayırlı kimselerdendir” denilmek suretiyle iyilerden olduğu bildirilen İsmail peygamber, Kur’an’da ikinci defa bu ayetlerde anılmaktadır. Dikkat edilirse elçiler kronolojik bir sıralamayla anılmamışlardır. Rabbimiz, sözünde duran, elçi olan, ehline salatı ve zekâtı emreden, örnek bir kişi olarak tanıttığı İsmail peygamberden hoşnut olduğunu bildirerek onun bu güzel niteliklerle anılmasını ve başkalarına da hatırlatılmasını istemektedir.İsmail peygamberin sözünde duran birisi olduğu Saffat suresinin 102. ayetinde de vurgulanmıştır:

Saffat 102: … “Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” …

İsmail peygamberin sözüne sadık oluşunun sahip olduğu niteliklerin en başında sayılması, söze sadakatin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Nitekim sözden dönmek Kur’an’da “Kebair”den [büyük günahlardan] biri sayılmış ve sözünden dönenlerin hem dünya hem ahiret hayatlarında cezalandırılacakları bildirilmiştir:

Saff 2–3: Ey inananlar! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında gazap bakımından büyüdü [büyük bir suç / günah olarak belirlendi].

Tövbe 75–78: Ve Onlardan “Eğer Allah lütfundan bize verirse, mutlaka bağışta bulunacağız ve kesinlikle iyilerden olacağız” diye Allah’a söz verenler vardır.Sonra, ne zaman ki Allah, onlara lütfundan verir, onda cimrilik ederler ve yüz çevirerek geri dururlar.Sonunda Allah’a vaat ettikleri şeylerde sözlerini tutmadıkları ve yalan söyledikleri için, O da kendisiyle karşılaşacakları güne kadar kalplerinde sürüp gidecek bir münafıklık yerleştirdi.Şüphesiz Allah’ın, onların sırlarını ve fısıltılarını bilip durduğunu ve şüphesiz Allah’ın bütün bilinmeyenlerin çok iyi bilicisi olduğunu bilmediler mi?

İsmail peygamberin bir diğer niteliği olarak bildirilen “salâtı [namazı / sosyal desteği] ve zekâtı emretmek” de yine bu davranışın sosyal yaşamdaki önemini göstermektedir. Bu davranışın, kişilerin maddî ve manevî kurtuluşlarını sağladığı, onların dünyada ve ahirette mutlu olmalarına yol açtığı başka ayetlerde de bildirilmiştir:

Ta Ha 132: Ve ehline salâtı emret, kendin de ona sabırla devam et. Biz senden bir rızk istemiyoruz. Seni Biz rızklandırıyoruz. Akıbet takva içindir.

Tahrim 6: Ey inanmış olan kişiler! Kendinizi ve ehlinizi [yakınlarınızı], yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir Ateş’ten koruyun. Onun üzerinde, Allah’a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba melekler vardır.

Konumuz olan ayetlerde İsmail’in (as) de peygamberimiz gibi önce yakın çevresine uyarıda bulunduğu görülmektedir.

Ayetin sonundaki “O Rabbin katında hoşnutluğa ermişti” ifadesiyle İsmail peygamberin Allah nezdindeki konumu bildirildiği gibi, “Kim İsmail gibi sözüne sadık olur, yakınlarına salâtı ve zekâtı emrederse Allah’ı memnun eder” mesajı da verilmektedir. H.Yılmaz

Klasik müfessirlerden ekseriyeti, Kur’an'da 21:85'de bir kere daha ismi geçen İdris Peygamber'i Tevrat'ta (Tekvîn, v, 18-19 ve 21-24) bahsi geçen Hanok'la (Enoch) özdeşleştirmektedirler. Ne var ki, bütünüyle tahmine dayanan bu görüş herhangi bir delille desteklenmemiştir. Bazı modern Kur’an müfessirleri ise İdris isminin Osiris'in Araplaşmış biçimi olduğu görüşünü ileri sürmektedirler. (Osiris, eski Mısır dilindeki As-ar ya da Us-ar isminin eski Yunan dilindeki versiyonudur.) Bu görüşte olanlar, bu isimle anılan kişinin, eski Mısırlılarca sonradan tanrılaştırılan bilge bir kral ya da peygamber olduğunu söylemektedirler (karş. Merâğî XVI, 64 ve Seyyid Kutub, Fî Zilâli'l-Kur’ân, Kahire t.y. cild. XVI, 44); ne var ki, bu, ciddiye alınmak için biraz fazla zorlama bir yorum olarak gözükmektedir. Sonuç olarak, ilk Kur’an müfessirlerinden bazıları (Abdullah İbni Mes‘ûd, Katâde, ‘İkrime ve Dehhâk) “İdris”in İlyas Peygamber'in (Tevrat'ta İlya (Elijah) olarak geçmektedir; bu konuda bkz. 37:123 hk. 48. not) başka bir ismi olduğunu söylemişlerdir ki bizce bu son derece makuldür. M.Esed

Hz. İdris Peygamberin kim olduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazı müfessirler onun İsrailoğulları'nın peygamberlerinden biri olduğu görüşündedirler. Fakat çoğunluk onun Nuh'dan (a.s) önceki peygamberlerden olduğunu söyler. Onun kimliğini belirlememize yardımcı olacak sahih hadis de yoktur. Fakat bir sonraki ayet (58), onun Hz. Nuh'dan önce gönderilen peygamberlerden olduğunu destekler. Çünkü adı geçen tüm peygamberlerden sadece ona "Adem'in zürriyetinden" denilebilir.
Müfessirler Hz. İdris'in Eski Ahid'de adı geçen Hanok olduğu görüşündedirler: "Hanok 65 yaşında iken Metuşelah'a baba oldu. Ve Hanok Metuşalah'dan sonra üç yüz yıl Allah'la birlikte yürüdü.... ve Hanok gözden kayboldu, çünkü Allah onu aldı." (Tekvin 5: 21-24)
Talmut'da daha geniş ayrıntılar vardır, bunlar kısaca şöyledir: "Nuh'dan önce Ademoğulları bozulmaya başladılar. Allah'ın meleği insanlardan uzakta zahidçe bir hayat yaşayan Hanok'a seslendi ve şöyle dedi: "Ey Hanok kalk, inzivadan çık, insanların arasına katıl ve onlara takip etmeleri gereken doğru yolu, benimsemeleri gereken doğru davranışları öğret.'
"Bu ilahi emri aldıktan sonra Hanok inzivadan çıktı, insanları biraraya topladı ve onlara emredildiği şeyleri tebliğ etti. İnsanlar onu dinledi ve Allah'a ibadet etmeye başladılar. Hanok, halkı 353 yıl yönetti: O'nun yönetimi adalet ve hakka dayanıyordu. Bunun sonucunda Allah insanlara her tür nimeti bolca verdi." (H. Plano: The Talmut Selections 'Talmut'tan Seçmeler' sh. 18-21). Mevdudi

Bunun açık anlamı Allah'ın İdris'i yüksek bir makama erdirmesidir, fakat İsrailoğulları'nın kaynaklarına göre, Allah İdris'i (Hanok) göğe yükseltmiştir. Kitab-ı Mukaddes: "Ve o gözden kayboldu, çünkü Allah onu kendine aldı" der. Fakat Talmut'ta onunla ilgili aşağıdaki sözlerle biten uzun bir hikaye vardır.
"Hanok bir araba ve ateşten atlarla, bir kasırga içinde göğe yükseldi."  Mevdudi

Rafe‘nâhu ifadesine verdiğimiz “o'nu yüce bir konuma yükselttik” karşılığı için bkz. 3:55 ve 4:158; bu ayetlerde aynı ifade Hz. İsa için kullanılmaktadır; bkz. ayrıca 4:158 hk. 172. not. M.Esed

İdris peygamber Kur’an’da ilk kez burada anılmakta olup bir kez de Enbiya suresinde anılacaktır.Ayetten öğrendiğimize göre, İdris peygamber de sözünde duran, içi dışı doğru bir kişi ve bir elçiydi. Yaptığı kulluk sonucunda Rabbi tarafından yüksek bir mertebeye yükseltilmişti. Bu yüksek mertebe, bize göre, peygamberlik rütbesi ve İsmail peygamberin de ulaştığı Allah’ın hoşnutluğu mertebesidir. İsrailiyatın etkisinde kalan birçok müfessir, İdris peygamberin yükseltildiği mertebeyi onun canlı olarak göklere çıkarıldığını, sonra da cennete yerleştirildiğini anlatan nakillerle açıklamışlardır. Rivayetlerdeki uydurmalar zaman içinde daha da abartılarak “Kırk Sual” ismiyle şöhret olan kitapta efsaneleştirilmiştir.

Bu hikâyelerde İdris peygamberin adı Tevrat’ta geçen “Hanok” olduğu ileri sürülmüştür. Tevrat Honak’tan şu cümlelerle bahsetmektedir:

18- Yeret yüz altmış iki yaşındayken oğlu Hanok doğdu.

19- Hanok`un doğumundan sonra Yeret sekiz yüz yıl daha yaşadı. Başka oğulları, kızları oldu.

20- Yeret toplam dokuz yüz altmış iki yıl yaşadıktan sonra öldü.

21- Hanok altmış beş yaşındayken oğlu Metuşelah doğdu.

22- Metuşelah`ın doğumundan sonra Hanok üç yüz yıl Tanrı yolunda yürüdü. Başka oğulları, kızları oldu.

23- Hanok toplam üç yüz altmış beş yıl yaşadı.

24- Tanrı yolunda yürüdü, sonra ortadan kayboldu, çünkü Tanrı onu yanına almıştı.

(Tekvin; 5. Bab, 18-24. Cümleler)

İdris peygamberin canlı olarak göğe, cennete çıkışından başka, onun ilk yazıyı yazan, ilk dikiş diken, ilk hesap yapan ve ilk silâh kullanan kişi olduğuna dair de hikâyeler düzülmüştür:

“ … İbn Abbas (r.a), Ka`bu`l-Ahbar`dan ‘Biz onu pek yüce bir yere yükselttik’ ayetini sormuş, o da şöyle demiştir: ‘İdris (a.s)`e, meleklerden bir arkadaşı geldi. Hz. İdris (a.s) ondan ölüm meleğiyle konuşmasını ve canını almayı tehir etmesini istedi. Bunun üzerine bu melek, onu iki kanadı arasına alıp göklere yükseltti. Birden, orada ölüm meleği ile karşılaştılar. Bunun üzerine ölüm meleği o meleğe: ‘Bana görev verildi ve Hz. İdris`in (as) canını dördüncü kat semada al!’ diye emir verildi. Ben de ‘O yeryüzünde iken bu nasıl olur?’ diyordum. Hz. İdris (a.s) bunu duyar duymaz dönüp baktı. Ölüm meleği de onu görüp hemen orada ruhunu aldı.’ Bil ki, Allah Teâlâ onu göklere yükselttiğini beyan buyurarak methetmiştir. Çünkü adet, göklere ancak kadrü kıymeti yüce olan kimsenin yükseltilmesi şeklinde cereyan etmiştir.” (Razi; Meryem; 57)

İdris peygamber ile ilgili dikkat çekici bir ansiklopedi yazısı da şudur:

HZ. İDRİS (A.S)

Hz. İdris, Hz. Şit Aleyhisselâm’ın torunlarından bir peygamberdir. Kendisine 30 suhuf kitap verildi. Asıl adı Ahnuh [Hanuh]’dur. Kur`an-ı Kerimde, çok kitap okuduğu için ona İdris lakabı verilmiştir. Ayrıca, kendisine peygamberlik, hikmet ve sultanlık verildiği için “Müselles bi’n-ni`me [kendisine üç nimet verilen]” de denilmiştir. İdris Aleyhisselâm`ın Babil veya Mısır`da Münif`de doğup yaşadığı rivayet edilmiştir. Babasının ismi Yerd`dir. Annesinin ismi Berre veya Esvet`tir. Kendisi Adem Aleyhisselâm’ın altıncı göbekten torunudur. Adem’e (a.s) kadar olan nesebi şöyledir: İdris (a.s), Yerd, Mehlail, Kinan, Enus, Sit (a.s), Adem (a.s). İdris Aleyhisselâm’ın pek çok evladı olmuştur. Bunlardan en meşhuru Metüselah`dir, çünkü Resulullah efendimizin nuru İdris Aleyhisselâm’dan sonra ona geçmiştir. Adem Aleyhisselâm`ın oğlu Kabil`in evladından olan bir topluma peygamber gönderilmiştir. Cebrail Aleyhisselâm dört defa gelip ona Allah`ın emir ve yasaklarını bildirmiştir. İdris Aleyhisselâm’ın bunları insanlara 105 veya 120 sene bildirdiği rivayet edilmiştir. Kendisine verilen birçok mucizelerden bazıları, ağaçlarda ne kadar yaprak olduğunu bilmesi, havadaki bulutlara çekilmeleri için emir verebilmesi ve kendisinden sonra gelecek olan peygamberleri haber vermesi idi. İnsanlara peygamberimizin vasıflarını ve kendisinden sonra vuku bulacak olan Nuh tufanını anlatmıştır. Ama ne yazık ki, kendisine çok az kişi itaat etmiştir. İdris Aleyhisselâm 72 dil konuşurdu ve her kavmi hak dine kendi dili ile davet etmiştir. Kendisi 100 şehir kurmuştur. İnsanlara çok ilimler öğretmiştir. Bunlardan bazıları fen, tıp, astronomi ve daha nice ince ve derin ilimlerdir. Kendisi kalem ile yazan ve iğne ile diken (bunun için ona terzilerin piri de denilmiştir) ilk insandır. Bunlar tabii ki Allah`ın ona bir ihsanıdır. Yeryüzünün meskûn [yerleşilmis] yerlerini dört bölgeye ayırıp her birisine bir vekil tayin etmiştir. Bir müddet sonra Aşure gününde göğe kaldırıldı: “Kitapta İdris`i de an. Hakikaten o, pek doğru bir insan, bir peygamberdi. Onu üstün bir makama yücelttik.” (El-Meryem, 56-57). Bir rivayete göre eski Yunanlılar ve daha sonra gelen feylezoflar, fizik, kimya ve tıp ilimlerini İdris Aleyhisselâm’ın kitaplarından almıştır. İdris Aleyhisselâm hakkında dört ayet [Meryem; 56-57; Enbiya 85-86] inmiştir. Allahü Teala mübarek Kur`an-i Kerim`de: “İsmail`i, İdris`i ve Zülkif`i de [yadet]. Hepsi de sabreden kimselerdendi. Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdi” (El-Enbiya/85-86) buyurmuştur. Peygamberimiz Muhammed (s.a.s) de bir hadis-i şerifinde: “Ben [Mirac gecesinde] dördüncü kat semada [gökte] İdris (as) ile karşılaştım. Cibril bana: ‘Bu gördüğün İdris`dir. Ona selâm ver!’ dedi. Ben de ona selâm verdim. O da benim selâmıma cevap verdi. Sonra bana: ‘Merhaba salih kardeş, salih peygamber!" dedi” buyurmustur. (Buhari, Müslim) (Peygamberler Tarihi Ansiklopedisi, c:1, Hakikat Kitapevi) H.Yılmaz

Soyları Hz. İsa ile son bulan İbranî peygamberleri Hz. İshâk ve İsrail (Yakub) kolundan geçerek Hz. İbrahim'in soyundan gelirken, Muhammed (s) aynı atanın soyundan, o'nun ilk oğlu İsmail kolundan gelmektedir.

 Yani, peygamberlerin hepsi de beşer olduklarının bilincinde olan, Allah'ın alçak gönüllü kullarıydı. (Bkz. ayrıca 32:15.) M.Esed

Bu ayette, adı anılan peygamberlerin soyları bildirilerek onların hem Allah’ın nimetlerine mazhar olan, hem de Allah’a karşı bilinçle saygı gösteren kimseler oldukları ifade edilmiştir.Ayette adı geçen peygamberler ile surede haber verilen diğer peygamberlerin soy ilişkisi aşağıdaki gibidir:

- Âdem’in soyundan İdris (as),

- Nuh’un (as) soyundan İbrahim (as),

- İsrail’in [Yakub’un] (as) soyundan da Musa (as), Harun (as), Zekeriyya (as) ve İsa (as) gelmiştir.

Allah’ın ayetleri okunduğunda O’nu tanıyan bilinçli her insanın göstermesi gereken tavır, secde ederek yere kapanmaktır. Duyarsızlar ise ayetleri görmezden gelirler:

İsra 107–109: De ki: Siz ona [Kur’an’a] ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine ilim verilenler; o [Kur’an] kendilerine okunduğunda onlar, secde ederek [teslimiyet göstererek] çeneleri üstü kapanırlar. Ve “Rabbimiz tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir” derler.Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu [Kur’an] onların huşuunu [alçak gönüllüğünü] artırır.

Secde 15–17: Gerçekten Bizim ayetlerimize ancak, kendilerine öğüt verildiği zaman secde ederek [teslimiyet göstererek] yere kapanan ve Rabblerine hamd ile tesbih edenler ve büyüklük taslamayanlar inanırlar.Onların yanları yataklardan uzaklaşır, korku ve ümit içinde Rabblerine dua ederler ve kendilerini rızklandırdığımız şeylerden infakta bulunurlar. Verdiğimiz rızklardan bağışlarlar.Ki kişi, kendileri için yaptıklarına karşılık gözler aydınlığı olacak şeylerden gizlenmiş olan şeyleri bilmez. H.Yılmaz

Yani, ahirette, kendilerini manevî yıkıma sürükleyen yanılgıyı bütün açıklığıyla, bütün gerçeğiyle ve pek tabii, bütün karşılığıyla anlayacaklar. M.Esed

Buradan anlaşılıyor ki sapık bir topluluk namazı tamamen terk etmiştir veya onun edasında tamamen dikkatsiz ve aldırmaz olmuşlardır. Bu, sapık bir topluluğun işlediği ilk günahtır; çünkü bundan sonra onlarla Allah arasında başka bir bağ kalmaz. Bu nokta burada evrensel bir ilke şeklinde, yani eski peygamberlerin hepsinin ümmetlerinin ilkönce namazı bırakarak sapıtmaya başladıkları gerçeği ortaya konularak sunulmaktadır.
 Bu Allah'la aradaki bağı koparmanın kaçınılmaz bir sonucu idi. Onlar gittikçe namazdan uzaklaşırken yavaş yavaş şehvetleri onlara hakim olmaya başladı. Bunun sonucu ahlâkî sapıklığın en aşağı derecelerine düştüler ve ilâhî emirler yerine kendi arzu ve şehvetlerine uymaya başladılar.  Mevdudi

Bi'l-ğayb ibaresi için verilen bu açıklayıcı ifade, kanaatimizce ğayb kavramının taşıdığı anlamı aktarmak için yapılabilecek en yakın açıklama durumundadır; çünkü ğayb, insanın dünyevî tecrübeleriyle, algı ve müşahedeleri yoluyla kavrayamayacağı duyu üstü bir realiteyi ifade etmektedir ve bu yüzden de ancak temsîlî ifade unsurlarıyla anlatılabilir. (Bkz. 2:3'ün ilk cümlesi ve ilgili 3. not.) M.Esed

Bi'l-ğayb ibaresi için verilen bu açıklayıcı ifade, kanaatimizce ğayb kavramının taşıdığı anlamı aktarmak için yapılabilecek en yakın açıklama durumundadır; çünkü ğayb, insanın dünyevî tecrübeleriyle, algı ve müşahedeleri yoluyla kavrayamayacağı duyu üstü bir realiteyi ifade etmektedir ve bu yüzden de ancak temsîlî ifade unsurlarıyla anlatılabilir. (Bkz. 2:3'ün ilk cümlesi ve ilgili 3. not.) M.Esed

Yahut: O'nun söz verdiği cennet, iyi kullarının varacakları bir yerdir. Yani O'nun kulları tarafından henüz görülmemiş olan va'dedilen cennetler.  Mevdudi

Selâm terimi ruhanî/manevî sükûnet ve huzur, her türlü hata, kötülük ve iç çatışmadan kurtulmuş olma gibi anlamları kapsamaktadır. 5:16 üzerine düştüğümüz 29. notta da belirttiğimiz gibi (ki adı geçen ayet için bu terim, farklı bir anlam örgüsü içinde “kurtuluş/selamet” sözcüğüyle aktarılmıştı), bu terimin, her bakımdan olmasa da, soyut anlam itibariyle başka dillerdeki en yakın eş anlamlısı, Fransızcadaki salut sözcüğüyle Almancadaki Heil sözcüğüdür.

Yani her zaman. Belirtmek gerekir ki, rızk (“azık/geçimlik”) terimi bir canlının canlılığını devam ettirebilmesi için yararlanabileceği maddî ya da manevî her şeyi ifade eder M.Esed

Selâm terimi ruhanî/manevî sükûnet ve huzur, her türlü hata, kötülük ve iç çatışmadan kurtulmuş olma gibi anlamları "Selam" kelimesi "hata ve kusurlardan uzak" anlamına gelir. Burada cennette insanın tadacağı en büyük zevkin orada hiçbir boş, ayıp ve kötü söz işitmemek olduğunu kastetmektedir. Tüm cennetlikler saf, temiz ve zarif insanlar olacaklar ve herkes yaratılıştan nazik ve sağduyu sahibi olacaktır. Herkes küfür, kötü söz, müstehcen şarkılar ve diğer çirkin seslerden emin ve selim olacaktır. İnsanın duyacağı herşey iyi anlamlı ve doğru olacaktır. Bu, ancak sağduyulu ve nazik bir duyarlılığa sahip bir kimsenin değerlendirebileceği gerçekten büyük bir lütuf ve nimettir. Çünkü sadece böyle bir kimse kokuşmuş bir toplum içinde yaşamanın korkunçluğunu hissedebilir ki böyle bir toplumda onun kulakları hiçbir zaman yalanlara, küfre, kötü sözlere, sapık ve ayıp konuşmalara karşı duyarlılığını yitirmez.  Mevdudi

Bu ayet gurubunda, Allah’ın nimetler verdiği o salih kişilerden sonra gelen yoz kuşakların imanı, salihatı işlemeyi ve salâtı / sosyal desteği hayatlarından çıkarıp attıkları ve tutkularının esiri oldukları; bu sebeple de ceza gördükleri ve görecekleri vurgulanmakta, ayrıca yanlıştan dönenlere de cennetin verileceği bildirilmektedir.“Salâtın / sosyal desteğin kaybedilmesi” ifadesi çoğu zaman yanlış anlaşılmış ve bu ifadeye dayanılarak bir vakit namaz bile geçirenler cehennem ile tehdit edilmişlerdir. Hâlbuki ayette “zayi ettiler” buyrulmuştur. “Zayi’” sözcüğü “bir şeyin elden çıkması, kaybetme” demektir. Zayi etmenin “geçirmek” anlamındaki “fevt” sözcüğü ile hiçbir alâkası yoktur.Salâtın zayi edilmesi onun hayattan çıkarılıp atılması anlamına gelir ki, bu da kâfirlik demektir. Nitekim 60. ayette “Bundan dolayı tövbe eden ve iman eden ve salihi işleyenler hariç” denilerek salâtı hayatlarından çıkarıp atanlardan tövbe etmeleri, imana gelmeleri ve salihi işlemeleri istenmiştir. İmana davet ancak kâfirler için söz konusu edilebilir. Mümin bir kişinin imana davet edilmesi anlamsızdır. Dolayısıyla burada imana davet edilenler namaz vaktini geçiren müminler değil, salâtı hayatlarından çıkarıp atmış olan kâfirlerdir. Eğer salâtın zayi edilmesini “namazın vaktinin geçirilmesi” olarak anlamak ve çevirmek, namazı vaktinde kılamayan Müslümanları korkutmak ve onları daha duyarlı olmaya teşvik amacıyla yapılıyorsa, bu, kaş yaparken göz çıkarmak anlamına gelir. Çünkü iyi maksatla da olsa, ayetin anlamını bozmak doğru olamaz.Önceleri inanmış ve salihat işler bir durumda iken sonradan yozlaşarak kâfirleşmiş toplumların durumu Hadid suresinde de dile getirilmiştir:

Hadid 16: İnananlar için hâlâ vakti gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ı anmak ve Hakk’tan gelen için ürpersin de, daha önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerlerinden uzun zaman geçmiş, dolayısıyla kalpleri katılaşmış kimseler gibi olmasınlar. Onların çoğu da yoldan çıkmıştır.

62. ayette geçen “sabah akşam” deyimi, daha önce de belirttiğimiz gibi “bir sabah bir akşam” anlamında olmayıp “daima, her zaman” anlamındadır.

CENNET ORTAMI

Rabbimiz 61. ayette Adn cennetlerini iman eden ve salihatı işleyenler için vaat etmiş, orada bulunanların en küçük bir haksızlığa bile uğramayacaklarını bildirmiştir. 62. ayette ise cennet ortamını ve lütfedeceği nimetleri “Onlar orada boş bir söz işitmezler. Ancak ‘Selâm’ işitirler. Orada onlar için sabah akşam [her zaman] rızkları da vardır” ifadesiyle dile getirmiştir.“Selâm” sözcüğü “barış, sağlık, güvenlik ve esenlik” anlamındadır. Cennet ortamında işitilecek “selam” sözü, cennet ashabının daima barış içinde, sağlıklı, güvende ve mutlu tutulacaklarını ifade etmektedir.

Cennet ortamına dair Kur’an’da birçok ayet mevcuttur:

Vakıa 25, 26: Orada lağv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokan işitmezler.Sadece söz olarak; “selâm!”, “selâm!” [işitirler].

Nebe’ 31–36: Kesinlikle muttakiler için, Rabbinden bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak korunaklar / kurtuluş mekânları; sulak bağlar, bahçeler, üzümler, hepsi bir seviye tomurcuklar [çiçek bahçeleri], dolu dolu su kapları vardır. Onlar orada boş bir söz ve yalan duymazlar.

Ya Sin 58: Söz olarak [onlara] Rahîm Rab’den “selâm” [vardır].

Ra’d 21–24: Ve o kişiler, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştirirler. Rabblerine haşyet duyarlar ve hesabın kötülüğünden korkarlar.Ve o kişiler Rabblerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmişler, namazı ikame etmişler ve kendilerine verdiğimiz rızklardan gizli ve açıkça infak etmişlerdir. Veonlar çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldırırlar. İşte bu yurdun akıbeti; Adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya [Adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!”

Zümer 73, 74: Rabblerine karşı takvalı olanlar da cennete bölük bölük sevk edildi. Nihayet oraya vardıkları zaman kapıları açıldı ve bekçileri onlara: “Selâm sizlere, ne hoşsunuz! Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!” dediler.Ve onlar da “Hamd olsun o Allah’a ki, bize vaadini doğru çıkardı ve bizi cennet arzına vâris kıldı. Cennette istediğimiz yerde oturuyoruz” dediler. -Yapıp edenlerin ödülü ne güzeldir!-H.Yılmaz

Yani, görseler bile ya da varlığından haberdar olsalar bile meleklerin mahiyetini bilmedikleri, anlamadıkları şeyler. Yukarıdaki ibarenin lafzî karşılığı şudur: “ellerimizin arasında bulunan, arkamızda bulunan ve bu ikisinin arasında bulunan (her şey)”... Bu deyimsel ifade için bkz. 2:255 -“O insanların gözlerinin önünde olanı da, onlardan gizli tutulanı da bilir”- ve ilgili 247. not. Melekler'e ilişkin bu atıf, Muhammed (s) gibi, ilahî vahye muhatap olan önceki peygamberlerle ilgili daha önceki bahisle bağlantılıdır. M.Esed

Bu paragrafta, bir konu bitip diğeri başlamadan araya sıkıştırılmış parantez içi bir konudur. Bundan anlaşılacağı üzere bu sure uzun bir aradan sonra nazil olmuştur. O dönemde Hz. Peygamber (s.a) ve ashabı çok zor günler geçiriyor ve kendilerine yol gösterip, teselli edecek bir vahiy gelmesini bekliyorlardı. Cebrail (a.s) bu vahyi meleklerle birlikte getirdiğinde, mesajın sadece çok acilen gerekli olan kısmını aktardı. Daha sonra devam etmeden önce, Allah'ın izni ile vahyin gecikmesinin nedenini onlara açıklamak, Allah tarafından teselli etmek ve sabır tavsiye etmek için, bu sözleri ekledi. Bu yoruma sadece vahyin sözlerinden yola çıkarak varılmamıştır. Böyle bir yorum, İbn-i Cerir, İbn-i Kesir ve Ruhu'l-Meani yazarının bu konuyla ilgili tefsirlerinde naklettikleri hadislerde de desteklenmektedir.  Mevdudi

Araplar Allah'ı tanır, fakat O'nunla kendileri arasında aracı olduğuna inandıkları başka tanrılara da taparlardı. Ancak onlara sadece ilâh (çoğulu âlihe) derlerdi. Allah, kâinâtın tek yaratıcısının adı idi.Yani, "Siz sadece hizmet yolunu sımsıkı takip etmek ve tüm engel ve zorluklara sabırla göğüs germekle kalmamalı, aynı zamanda vahy'de ve yardımda bir gecikme olduğunda da sabırsızlık göstermemelisiniz. Onun itaatkar bir kulu olarak onun yolunda hizmet etmeli ve sana bir kul ve bir Rasul olarak verilen emanet, görev ve sorumlulukları sebatla yerine getirmelisin."
Semîy kelimesi sözlükte "adaş" anlamına gelir. Burada ise şu anlama gelir: "Allah tek Mabud'dur. Ondan başka bir ilâh biliyor musunuz? Eğer O'ndan başka ilâh yoksa ve siz olmadığını biliyorsanız, o halde O'na ibadet edip O'nun emirlerine itaat etmekten başka seçeneğiniz yok."  Mevdudi

 

Bu ayetler ile önceki ve sonraki ayetler arasında herhangi bir bağlantı kurulamaması sebebiyle klâsik tefsirlerde 64. ayetteki “Biz … ineriz” ifadesinin kime ait olduğu konusunda farklı izahlar yapılmıştır. Ancak bu izahlarla ne konuya makul ve mantıklı bir cevap getirilebilmiş, ne de ayetler iyi anlatılabilmiştir.Kimine göre bu ayetlerin özel bir nüzûl sebebi vardır ve ayetleri anlayabilmek için bu iniş sebebinin bilinmesi gerekmektedir.

İniş sebebi olarak kaydedilen olay şöyledir:

“Kureyşliler, Hz. Muhammed (s.a.s)`in sıfatlarını sormaları ve onun, kitaplarında bulunup bulunmadığını öğrenmeleri için Medine Yahudilerine beş kişi göndermişti. Bu hususu Hıristiyanlara sorduklarında Hıristiyanlar onu duymadıklarını iddia ettiler. Yahudiler ise şöyle dediler: "Biz onu kitabımız Tevrat`ta bulmaktayız. İşte şimdi, onun gelme zamanıdır. Biz, kendisine "Rahmanu`l-Yemame" diyen kişiye üç hususu sorduk, ama bilemedi. Binaenaleyh, siz bunları o Muhammed`e sorun. Eğer o, size bunlardan ikisini haber verirse, o zaman ona uyun. Ona, Ashâb-ı Kehf`in delikanlılarını, Zülkarneyn`i ve Nuh’u sorunuz." Ravi sözüne devamla şöyle der: "Onlar geldiler, Hz. Muhammed [s.a.s]`e bunları sordular. Fakat o, nasıl cevap vereceğini bilemedi. Derken onlara daha sonra cevap vereceğini söyledi, fakat burada "inşaallah" demeyi unuttu. İşte bunun üzerine kendisine 40 gün vahiy gelmedi. Bu sürenin 15 gün olduğu da söylenmiştir. Bu kısım, Hz. Peygamber (s.a.s)`e çok ağır geldi. Müşrikler, Rabbinin Hz. Muhammed (s.a.s)`i yalnız bıraktığını ve öfkelendiğini söylemeye başladılar. Bunun üzerine, Cebrail (a.s) indi. Hz. Peygamber (s.a.s) Cebrail (a.s)`e "Geciktin, neredeyse sû-i zanna kapılacaktım. Seni özledim" dedi. Cebrail de: "Ben de seni özledim; ne var ki ben emre uyan bir kulum. Gönderildiğimde geliyorum, alıkonulduğumda da gelemiyorum" diye cevap verdi.” (Razi; Mefatihu’l-Gayb)Kimisi bu ayetleri şöyle açıklamıştır:

Ayetteki "Biz senin Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz" ifadesi, cennetlikler tarafından söylenmiş bir söz de olabilir. Buna göre ayetin manası: "Biz cennete ancak senin Rabbinin emriyle gelir ve konaklarız. Bizim önümüzde yani gelecekte cennette olanlar ile bizim dünyada iken arkada bıraktığımız şeyler ve bu iki vakit arasında bulunanlar O`na aittir. Rabbin, yarattığı hiçbir şeyi de unutmaz ki, böylece onu yeniden hayata döndürmeyi ihmal etsin. Çünkü O, gaybı bilendir. Zerre dahi ondan gizli kalamaz" demektir. (Ebu Müslim)Mevdudî gibi kimileri, gerçek manasından hareketle ayetlere aşağıdaki şekilde bir açıklama getirmiş ve bu açıklamalarına İbn-i Cerir, İbn-i Kesir ve Ruhu’l-Meani’de nakledilen bazı zayıf rivayetleri destek göstermiştir:“Bu konu bitip diğeri başlamadan araya sıkıştırılmış parantez içi bir konudur. Bundan anlaşılacağı üzere bu sure uzun bir aradan sonra nazil olmuştur. O dönemde Hz. Peygamber [s.a] ve ashabı çok zor günler geçiriyor ve kendilerine yol gösterip, teselli edecek bir vahiy gelmesini bekliyorlardı. Cebrail [a.s] bu vahyi meleklerle birlikte getirdiğinde, mesajın sadece çok acilen gerekli olan kısmını aktardı. Daha sonra devam etmeden önce, Allah`ın izni ile vahyin gecikmesinin nedenini onlara açıklamak, Allah tarafından teselli etmek ve sabır tavsiye etmek için, bu sözleri ekledi.”

Merhum Elmalılı gibi kimileri de Kur’an’dan onay almayan nakillere dayanarak aşağıdaki şekilde bir açıklama yapmışlardır:

"Biz senin Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz." Buradaki vav harfi istinafiye vav’ıdır. Yani bir soruya cevaptır ki, bu soru ayetin iniş sebebinden anlaşılıyor. Nitekim İmam Ahmed, Buharî, Tirmizî, Nesaî ve daha birçok kişi rivayet etmiştir ki, "Resulullah (s.a.v): `Ey Cebrail! Senin bizi [şimdiki mutad] ziyaretinden daha çok ziyaret etmeye engel nedir?` demişti de bu ayet nazil oldu. Demek ki bu ayet Cebrail`in o soruya verdiği cevabı anlatmaktadır. Nüzul sebebi ile ayetin bizzat taşıdığı anlam buna delil olabileceği gibi, surenin baş tarafında [19/17] diye Cibril`in zikri geçmiş olmasından dolayı, biraz önce de hatırlattığımız gibi fasılasının tekrarıyla nazar-ı dikkatin oraya çekilmesi de buna ince bir işaret olmuştur.”

64. ayetteki “Biz … ineriz” ifadesi fetrete, yani vahyin kesildiği bir dönemin varlığına yorularak bu konuda pek çok rivayet uydurulmuştur. Fakat gerek yukarıda örneklerini verdiğimiz türde yapılmış açıklamalar, gerekse bu konuyla ilgili olarak uydurulmuş rivayetler, konumuz olan ayetlerin yapısına ve Kur’an’ın genel anlayışına uymamaktadır.Bize göre burada bir parantez açılmış ve “İntak” sanatı sergilenmiştir. Bu sanat edebiyatta konuşma yetisi olmayan bir şeyi konuşturmak suretiyle icra edilir. Burada konuşturulan Kur’an ayetleridir; vahydir. Yani, “biz” zamiri ile başlayan ifadeyi Kur’an ayetleri dile getirmiştir. Bu sanat Kur’an’da yüzlerce kez kullanılmış olup Kur’an’ın dile getirilmesinin iki örneği Hud ve Zariyat surelerindedir:

Hud 1–4: Elif lam ra. [Bu] Allah’tan başkasına kulluk etmeyin diye ayetleri hikmet içertilmiş / bozulması engellenmiş ve de Hakiym [hikmetler koyan], Habir [her şeyden haberdar olan Allah] tarafından detaylandırılmış bir kitaptır: Şüphesiz ben sizin için O’nun tarafından bir uyarıcı ve bir müjdeciyim. Ve Rabbinize istiğfar edin [bağışlanma isteyin], sonra O’na tövbe edin ki, sizi adı konmuş bir süreye kadar güzelce yararlandırsın. Ve her fazilet sahibine lütfunu versin. Ve eğer yüz çevirirseniz, ben sizin aleyhinize olan büyük bir günün azabından korkarım. Dönüşünüz yalnızca Allah’adır. Ve O her şeye gücü yetendir.

Zariyat 50, 51: Öyleyse Allah’a kaçın. Şüphesiz ki ben, sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım. Ve Allah ile beraber başka bir tanrı kılmayın [oluşturmayın]. Şüphesiz ben sizin için O’ndan apaçık bir uyarıcıyım.

Sonuç olarak, burada inen, indirilen, uyarıcı ve müjdeci olan, kısacası bunları söyleyen Kur’an ayetleridir. H.Yılmaz

51 Lafzen, “daha bir şey değilken” [yahut “olmadığı halde”]. M.Esed

Diğer surelerde olduğu gibi, surenin bu bölümünde de din gününe inanmayan insan tipi ele alınıp onlara akıllarını kullanmaları ve kendilerini kurtarmaları uyarısı yapılmaktadır.Ayetteki “el insan” sözcüğü tekil ve belirtili olduğundan, bu sözcükle belli bir kişinin kastedilmiş olması muhtemel olmakla birlikte, sözcükteki “el” takısını istiğrak anlamında alarak bu ifade ile tüm inançsızların kastedildiğinin anlaşılması da mümkündür.Esbab-ı Nüzul kayıtlarında bu ayetlerdeki “ الإنسانel insan” sözcüğüyle kastedilen insanın Ubey b. Halef el-Cumahî olduğu nakledilmiştir. Bu insan gerçekten Ubey b. Halef el-Cumahî bile olsa, bize göre buradaki uyarı onun şahsında Rabbini tanımayan, öldükten sonra dirilmeye, yeni bir yaratılışla yaratılmaya inanmayan tüm anlayışsızlara yapılmıştır.Rabbimiz bu kişi veya kişiler tarafından ileri sürülen tezi Kur’an’da birçok kez nakletmiş ve reddetmiştir:

Ya Sin 77–80: Ve o insan [o kişi], kendisini bir nutfeden [bir damla sudan] yarattığımızı görmedi mi de şimdi o, apaçık bir hasımdır [düşmandır].Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı. Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz.

Ra’d 5: Ve eğer şaşıyorsan, asıl şaşırtıcı, onların “Biz toprak olunca mı, biz gerçekten yeni bir yaratılışta mıyız?” sözleridir. İşte bunlar Rabblerini inkâr etmiş kimselerdir. Ve işte bunlar, boyunlarında demir halkalar bulunanlardır. Ve işte bunlar, ateşin ashabıdırlar, onlar orada sürekli kalıcıdırlar. H.Yılmaz

Bkz. 15. sure, 16. notun ilk yarısı; ayrıca karş. bu surenin 44-45. ayetlerindeki “Şeytan'a kulluk”a ilişkin atıf ve ilgili 33 ve 34. notlar. Günahkarların Hesap Günü'nde “kendilerini hayattayken yönlendiren şeytanî güçlerle” bir araya getirilmesiyle ilgili sembolik anlatım -2:14 hk. 10. notta belirttiğimiz gibi- şeytân teriminin Kur’an'da çoğu zaman insanın kendi içindeki kötü eğilimleri ifade için kullanıldığı hatırlandığı takdirde, daha kolay anlaşılacaktır. Ayette geçen çoğul kişi zamiri kıyamet ve ölümden sonraki hayat gerçeğini tanımayanlara ilişkindir. M.Esed

"Şeytanlar", günahkar insanların, Allah'ın huzuruna çıkıp yaptıklarından hesaba çekilecekleri bir Ahiret Günü olmadığını söyleyerek sadece bu dünya hayatını yaşamaya ikna eden önderlerdir.  Mevdudi

Yani, insanın Allah'a karşı sorumlu olduğu fikrini bilerek ve kasıtla red ve inkar eden ve dolayısıyla, kendisine bağımlı zayıf ve bilgisiz insanları da yoldan çıkaran kimseler ahirette en ağır azaba çarptırılacaklar. M.Esed

Her isyankar topluluğun önderi. Mevdudi

 

Lafzen, “Orada kimin yanmayı hak ettiğini”: Her günahkarın, Kur’an'da cehennem sözcüğüyle adlandırılan azaba mutlaka sokulmayacağını îma eden bir ifade. (Cümlenin başında yer alan sümme takısı, burada, önceki ifadeyle bağlantıyı sağlayan açıklayıcı bir bağlaç hükmündedir ve dolayısıyla “çünkü” şeklinde aktarılması, bizce daha uygundur.) M.Esed

Lafzen, “Sizden hiç kimse yok ki ona varmamış olsun”. Bazı klasik müfessirlere göre buradaki “siz” zamiri önceki pasajlarda sözü edilen günahkarlara ve özellikle de Kıyamet Günü'ne inanmaya yanaşmayan kimselere ilişkindir. Ne var ki, müfessirlerin ekseriyeti, “herkesin onu müşahede edeceği” anlamında, iyi-kötü, kafir-müslim herkesin bu hitabın kapsamına girdiği görüşündedir: bizim çeviride kullandığımız ifade de bu görüşe dayanmaktadır. M.Esed

Bazı hadislere göre "oraya (cehenneme) uğramak", "cehenneme girmek" anlamındadır. Fakat bu hadislerden hiçbiri sahih değildir. Öyle olsa bu yorum, gerçek müminlerin hiçbir şekilde cehenneme girmeyeceklerini açıkça ifade eden bir çok sahih hadise ve Kur'an'ın kendisine ters düşerdi. Sözlük anlamı olarak da vurûd (bir şeye arzedilmek, uğramak) duhul (girmek) ile eş anlamlı değildir. O halde doğru ifade şu olacaktır. Her insan cehenneme sunulacak, fakat bir sonra ki ayette de açıklandığı gibi dindar, salih insanlar kurtulacak, zalimler orada yüzüstü bırakılacaklardır. Mevdudi

Sümme takısı için seçtiğimiz bu özel karşılık için bkz. 6. sure, 31. not.

57 Yani, Allah'ın yargısını ve hayattayken küstahça bir kenara ittikleri ahlakî gerçekleri kabul etmekte geç kalmalarından ötürü bütünüyle küçük düşmüş ve ezilmiş olarak. M.Esed

Bu ayet gurubunda insanların haşr esnasında ne ile karşılaşacakları bildirilmektedir. Allah’ın bu bildirime yemin ile başlaması, yapılan açıklamaların ne kadar ciddî olduğunu göstermektedir. Buna göre, peygamberler de dâhil olmak üzere tüm insanlar, şeytanlarıyla [kendi iblisleriyle] birlikte, cehennemin dış kenarında bulunan mahşer alanında toplanılacaktır. Peygamberler de dâhil herkesin bu toplanmada hazır bulunacağı, 71. ayetteki “Oraya uğramayacak hiç kimse yoktur” ifadesinden anlaşılmaktadır. Cehennemin dış kenarındaki bu toplanma Rabbimize hesap vermek için olacak, takva sahipleri bir an evvel oradan kurtarılıp cennete gönderilirken, müşrikler orada diz üstü, perişan bir hâlde azap çekmeye başlayacaklardır. Müşriklerin daha cehenneme bile girmeden orada azap çekmeye başlamaları dikkat çekicidir.

Haşre dair Kur’an’da pek çok ayet vardır:

Saffat 22, 23: Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah’ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. [Toplayın da] İletin onları cahimin [cehennemin] yoluna doğru.

Casiye 28: Ve her ümmeti, diz çökmüş görürsün. Her ümmet, kendi kitabına çağırılır: “Bugün, yapmış olduğunuz amellerin karşılığı size verilecektir.”

Zümer 31: Sonra siz kesinlikle kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda tartışacaksınız.

Haşr, Allah’ın kesin olarak aldığı, asla değişmez bir karardır. Ne var ki, bu ürpertici tablo müminleri asla korkutmamalıdır. Çünkü Yüce Allah müminlerin mahşer alanında güvende olacaklarını bildirmektedir:

Enbiya 101, 102: Şüphesiz tarafımızdan kendilerine güzellik hazırlanan kimseler; işte onlar ondan [cehennemden] uzaklaştırılmışlardır.Onlar, onun [cehennemin] uğultusunu duymazlar. Onlar, nefislerinin istediği şeyler içinde sürekli kalıcıdırlar.

Neml 89: Kim iyilik ve güzellik getirirse, onun için ondan [getirdiğinden] daha hayırlısı vardır. Ve onlar o gün korkudan güvende olanlardır.

Rabbimizin ifadeleri gayet açık olmasına rağmen Müslüman ve müminlerin zihinlerinde bu konudaki Kur’an ayetlerine aykırı düşen yanlış bir anlayış yerleşmiş, bu anlayış zamanla genel geçer bir inanç haline dönüşmüştür. Bu anlayışa göre; bütün insanlar dünyada işlemiş oldukları günahları sebebiyle önce cehenneme atılacaklar ve orada belli bir süre azap çektikten sonra günahlarından arınmış olarak cennete gireceklerdir. Dirayetsiz müfessir ve mealciler ile “öncekiler”i körü körüne izlemeyi ilim yapma zanneden taklitçi ulema tarafından aslı astarı olmayan rivayetlere dayandırılarak topluma yerleştirilen bu inanç, Kur’an’a tamamen ters ve maalesef Yahudi zihniyetine uygun bir inançtır.“Haşr”, “Cehennem” ve “Günahkâr Müslümanların Ahiretteki Hali” konuları ile ilgili geniş açıklamamız, A’raf suresinin tahlilinin sonunda sunulan “Cehennem İle İlgili Meseleler” başlıklı yazımızdadır. H.Yılmaz

Kâfirler, Allah'ın âyetlerine nazîre yapmaktan, fikren yanıt vermekten âciz kalınca kendilerinin sosyal durumlarıyle övündüler. "Baksana bizim mevkiimiz yüksek, adamlarımız çok, itibarımız fazla. Müslüman olanlar ise yoksul insanlar. Biz onlardan daha iyiyiz" dediler. İşte âyet, onların bu yüzeysel düşüncelerine işâret etmektedir

Apaçık ayetlerin okunmasına karşılık, kafirler onların sunduğu mesaja inanacakları yerde müminlere, kendilerinin haklı ve doğru olduklarını göstermek için şöyle sorular yönelttiler: "Kimin daha güzel ve büyük evleri var? Kimin hayat standartları daha yüksek? Kimin daha muhteşem ve şâşaalı meclisleri var? Eğer siz mahrum olduğunuz halde bütün bunlara biz sahip isek, o zaman kendiniz için, çok mutlu bir dünya hayatı yaşayan bizler mi, yoksa fakir ve zavallı bir hayat yaşayan sizler mi doğru yoldasınız. Buna karar verin. (Bkz. Kehf an: 37-38Mevdudi

Lafzen, “iki grup” ya da “iki parti”den: din ve ahlak sorunlarına yaklaşımlarındaki temel farklılıklarıyla karakterize edilen iki tip insan toplumu. (Bkz. bundan sonraki not.)

 Lafzen, “topluluk [ya da “meclis”] olarak daha iyi”. İnkarcıların ağzından verilen bu temsîl edici “ifade”, belâgat gereği soru üslubuyla, mutlak ahlakî ilkelere teslim olmaya yanaşmayan ve sadece geçici çıkar hesaplarının gösterdiği yolda gitmeye kararlı bir toplumdan yana, görünüş olarak makul ama derine inildiğinde çürük ve asılsız olan bir iddiayı dile getirmektedir. Böyle bir toplumsal düzende, maddî başarı ve iktidar çoğu zaman tüm metafizik kaygıları -özellikle de Allah'ın öngördüğü ahlakî standartlarla bağdaşan metafizik kaygıları- bile-isteye kısmen ya da tamamen bir kenara bırakmanın sağladığı bir nimet olarak görülmektedir. Bu görüş, bu tür kaygıların özgür ve sınırsız “ilerleme” yolu üzerinde insanın karşısına çıkan bir engelden başka bir şey olmadığı inancına dayanmaktadır. Ayrıca belirtmeye gerek yok ki, en vecîz ifadesini modern söylemdeki “Din halkın afyonudur” sözünde bulan bu tutum, insanın toplumsal hayatının -tabii, bununla gerçekten “iyi” olan bir hayat tarzı kasdediliyorsa- belirli birtakım ahlakî ilke ve yasaklara dayandırılması gerektiği yönünde gelişmiş bütün dinlerin ittifakla dile getirdiği anlayışa taban tabana zıttır. Bu ahlakî ilke ve sınırlandırmaların, mahiyetleri gereği, maddeci eğilimlere kendini kaptırmış toplumlara hükmeden ve onları -başkalarında ve manevî planda da kendilerinde yol açtıkları tahribata bakmaksızın- geçici bir süre için maddî refah ve üstünlüğe kavuşturan ilkesiz ve dizginsiz güç ve iktidar mekanizmalarını işlemez hale getirmeleri tabiidir: Fakat insanın bencilliği ve iktidar hırsı üzerinde tam da bir fren rolü oynadıkları içindir ki, ancak bu ahlakî ilke ve sınırlandırmalar -ve sadece bunlar- bir cemaati, maddeci toplumun tutsak olduğu sonu gelmez tüketici, yoksullaştırıcı iç gerilimlerden, düş kırıklıklarından kurtarabilir; buna bağlı olarak, daha organik ve dolayısıyla daha kalıcı bir toplumsal huzur ve esenlik getirebilirler. Kısacası, “hakkı inkara şartlanmış olanların” ağzıyla ifade edilen belâgat gereği soruya karşı Kur’an'ın, vecîz bir üslup içinde dile getirilen cevabı budur. M.Esed

Bu ayette, Kur’an ayetleri karşısında onlara inanmak yerine, Allah’ın elçisine uyanlara karşı tez ileri süren inkârcıların sözleri dile getirilmiştir. İnananların dikkatini onlar ile kendi aralarındaki makam mevki farklarına çeken inkârcılar, zımnen şöyle demektedirler: “Kimin daha güzel ve büyük evleri var? Kimin hayat standartları daha yüksek? Kimin daha muhteşem ve şaşaalı meclisleri var? Eğer siz bütün bunlardan mahrum, biz ise onların hepsine sahip bir durumda isek, çok mutlu bir dünya hayatı yaşayan bizler mi, yoksa fakir ve zavallı bir hayat yaşayan sizler mi doğru yolda sayılırsınız? Buna karar verin.”Güdük akıllı inkârcıların bu tezleri Kur’an’da değişik yerlerde birkaç kez gündeme getirilerek çürütülmüştür.Bu abes tezlerin ayrıntılı bir örneği de karşımıza Kehf suresinde çıkacaktır.

Ahkaf 11: Ve inkâr etmiş olan kişiler, iman etmiş kişiler için “Eğer bir hayır olsaydı onlar, bizim önümüze geçemezlerdi” dediler. Bununla doğru yola varamayınca da “Bu eski bir uydurmadır” diyeceklerdir.

Şuara 111: Onlar “Sana düşük kimseler uyarken, biz sana inanır mıyız?” dediler.

En’âm 53: Ve Biz, “Allah aramızdan bunlara mı iyilikte bulundu?” desinler diye, onlardan bazısını bazısı ile fitnelendirdik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil midir? H.Yılmaz

Lafzen, “varlıkça” yahut “sahip oldukları şeylerin bolluğu bakımından”. Bu anlam akışı içinde karn terimi, bu surenin son ayetinde olduğu gibi, “bir ve aynı çağda yaşayan insanlar topluluğu”, yani, “uygarlık” anlamına gelmektedir. M.Esed

Bu ayette, müminleri küçümseyen Kureyşli Firavun taslaklarına zımnen şöyle bir hatırlatma yapılmaktadır: “Sizden daha varlıklı; daha sağlam evlere, eşyalara, güzel manzaralara sahip olan nice kuşaklar, inkâr ve yalanlamaları sonucu yok edildiler. Siz de bu zihniyette devam ederseniz aynen onlar gibi helâk edilirsiniz.”

Geçmiş kuşakların helâki, Kur’an’da birçok ayette konu edilmiştir:

Yunus 13, 14: Ve ant olsun ki, sizden önceki birçok kavmi, elçileri kendilerine birçok açık belge ile geldiklerinde zulmettikleri için helâk ettik. Zaten onlar inanacak değillerdi. İşte günahkârlar topluluğunu Biz böyle karşılıklandırırız.Sonra nasıl amel edeceğinize bakalım diye onların sonrasından sizi yeryüzüne halifeler yaptık.

Zühruf 8: Sonra Biz onlardan daha güçlü olanları helâk ettik. Öncekilerin örneği geçti de.

Kaf 36: Biz onlardan önce kendilerinden daha çetin güce sahip nice nesilleri helâk ettik. Öyle ki, onlar beldeleri delik deşik ediyorlardı. Hiç kaçıp kurtulacak yer var mı?

Âl-i Imran 178: Sonra Biz onlardan daha güçlü olanları helâk ettik. Öncekilerin örneği geçti de.

Ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: En’âm/6, 8, Hicr/4, İsra/17, Meryem/98, Ta Ha/128, Şuara/208, Kasas/43, Secde/26, Ya Sin/31, Sad/3, Ahkaf/27, Kamer/51, Hacc/45 ve Kehf/59. H.Yılmaz

 Yahut: “ona bir mühlet verir”, ki belki, tuttuğu yolun yanlışlığını fark eder de doğru yola döner; bunun içindir ki, her mümin, günah içinde olanlar için doğru yola dönmeleri yönünde dua etmekle emrolunmaktadır.

 Bu ilave, hakkı inkar edenlerin 73. ayette bahsi geçen “söz”lerine atıf içindir ve onunla bağlantılıdır (Zemahşerî).

 Lafzen, “destek” ya da “kuvvet olarak” (cünden): Bu anlam örgüsü içinde, hem maddî kaynakları, hem de iyi amaçlar doğrultusunda bunlardan yararlanma imkan ve becerisini işaret eden bir ifade. M.Esed

Lafzen, “Allah doğru yolu seçenleri doğru yolda destekler/pekiştirir”. Lafzen, “Rabbinin katında hem karşılık olarak, hem de kazanç/sonuç olarak daha iyidir” (karş. 18:46). M.Esed

Yani "Her fırsatta Allah onları doğru kararlar vermeye yöneltir, onların doğru yolu benimsemelerine yardımcı olur ve onları kötülüklerden ve yanlış işlerden korur. Bu nedenle onlar doğru yolda sürekli ilerleme kaydederler."  Mevdudi

Bu ayetlerde, daha önceki [73 ve 74.] ayetlerde konu edilen insan tiplerine peygamberimizin neler söylemesi, hangi mesajları iletmesi gerektiği açıklanmış ve onlara bir takım ilâhî ilkeler bildirilmiştir. Bu mesajları başka ayetlerde de görmek mümkündür:

En’âm 110: Ve Biz onların kalplerini ve gözlerini ilkin iman etmedikleri durumdaki gibi ters çeviririz. Ve Biz de onları taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın olarak bırakırız.

Âl-i Imran 173: O kimseler ki, insanlar onlara: “Düşmanlarınız size karşı birlik oldular, onlardan ürperin” dediklerinde, bu, onları inançça ziyadeleştirdi ve “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir” dediler.

Kehf 46: Mal ve oğullar, basit hayatın süsüdür. Baki [kalıcı] salihat ise, Rabbinin katında, sevapça daha hayırlıdır, ümit bağlama yönünden de daha hayırlıdır.

Tövbe 124, 125: Ve bir sure indirildiği zaman, içlerinden bir kimse “O [indirilmiş sure] hanginizin imanını arttırdı?” der. Fakat iman etmiş kimselere gelince, o [inen sure] onların imanını arttırmıştır ve onlar sürekli olarak müjdelenip duruyorlar.Kalplerinde bir hastalık olanlara gelince de; onların da pisliklerinin içine pislik ilâve etmiştir. Ve onlar kâfir olarak ölmüşlerdir.

76. ayette ise Kur’an’ın onları her fırsatta doğru kararlar vermeye yönelttiği, kişilerin doğru yolu benimsemelerine yardımcı olduğu, onları kötülüklerden ve yanlış işlerden koruduğu ve onları sürekli geliştirdiği bildirilmektedir. Hatırlanacak olursa bu husus daha evvel Cinn suresinde de belirtilmişti:

Cinn 2: “Şüphesiz biz, rüşde kılavuzluk eden hayret verici bir Kur’an dinledik.” H.Yılmaz

Yukarıda 73-75. ayetlerde ifade edilen (ve 59. notta da az çok izah edilen) tutumun, yani tüm manevî/ahlakî kaygıları bir kenara bırakarak maddî değerlere sarılmanın ve hayatta peşinden koşulmaya değer tek amacın maddî ve dünyevî “başarı” olduğu inancının bir diğer ifadesi. Bu maddeci “başarı” anlayışı, Kur’an'da pek çok yerde olduğu gibi, burada da, sembolik olarak, kişinin kendini “mal mülk ve evlat” fikr-i sâbitine kaptırmasıyla eş anlamlı olarak ifade edilmiştir. M.Esed

Dünyâda mal ve evlâd sâhibi bazı kimseler, kendilerinin, Allah katında değerli olduklarından dolayı bu imkânlara kavuşturulduklarını sanıyor ve Allah'ın, âhirette de kendilerine mal ve evlâd vereceğini söyleyip böbürleniyorlardı. İşte âyet, bunlardan birinin tutumunu antalıyor.

Kibirlenen adam belli bir kimse değil, fakat Mekke'li müşriklerin tipik bir lideridir. Onlardan herbiri şöyle iddia ediyordu: "Siz beni ne kadar hatalı ve sapık bir insan diye niteleseniz ve ilâhî azabla tehdit etseniz de, gerçek şu ki bugün ben sizden daha zenginim ve gelecekte de ben nimetlere garkolmaya devam edeceğim. Mallarıma, servetime, zenginliğime ve benim oğullarıma bakın ve ondan sonra Allah'ın azabının bunun neresinde olduğunu söyleyin."  Mevdudi

Bu anlam örgüsü içinde ğayb terimi bilinmeyen gelecek anlamındadır. M.Esed

Yani bu kibirli sözleri de onun günahları hesabına yazılacak ve o bu gurur dolu iddiasının cezasını çekecektir. Mevdudi

Lafzen, “ondan miras alacağız” -kişinin vaktiyle başkasına ait olan ya da başkasının yetkisinde olan şeyi devralması anlamına mecaz.

 Yani, herhangi bir dış destek ve dayanaktan yoksun ve dolayısıyla sadece Allah'ın bağış ve merhametine kalmış olarak (karş. 6:94 ve bu surenin 95. ayeti). M.Esed

Daha önce 66. ayette “Ben öldüğüm zaman, ileride gerçekten diri olarak çıkarılacak mıyım?” diyen insan tipi 73–75. ayetlerde de konu edilmiş ve bu zihniyete gereken cevap verilmişti. Konumuz olan 77. ayette bu kez müşrik gruptan bir başka insan tipi gündeme getirilmiştir. Kendini garantide gören bu zihniyetteki bir insan “Elbette mal ve çocuk verilecektir” diyerek küstahça bir tavır sergilemektedir. Zımnen şöyle demektedir: “Siz beni hatalı ve sapık bir insan olarak niteliyor ve ilâhî azapla tehdit ediyorsunuz. Ancak gerçek şu ki, bugün ben sizden daha zenginim ve gelecekte de elimdeki nimetlere sahip olmaya devam edeceğim. Mallarıma, servetime, zenginliğime ve benim oğullarıma bakın ve ondan sonra da bana, Allah’ın azabının bunun neresinde olduğunu söyleyin.”

Ayetlerde söz konusu edilen kibirli şahsın adı bildirilmemiştir. Ancak bu ayet gurubu ile ilgili olarak esbab-ı nüzul kayıtlarında şöyle bir olay nakledilmektedir:

Hasan el-Basri`den bu ayetin Velid b. Muğire hakkında nazil olduğu rivayet edilmiştir. Hâlbuki meşhur olan kavil, bu ayetin As b. Vâil hakkında nazil olduğudur. Habbâb b. el-Eret (r.a) şöyle demiştir: "Benim As b. Vâil’den alacağım vardı. Borcumu ondan istedim. O, "Hayır, Hz. Muhammed (s.a.s)`i inkâr etmedikçe vermem" dedi. Bunun üzerine ben, "Kesinlikle hayır! Ben Hz. Muhammed (s.a.s)`i ne sağlığımda, ne ölürken, ne de öldükten sonra dirildiğimde inkâr ederim" dedim. As b. Vâil: "Ben öldüğümde yeniden mi diriltileceğim?" dedi. Ben, "Evet" dedim. Bunun üzerine o, "Öldükten sonra yeniden diriltildiğimde ve sen bana geldiğinde, orada benim malım ve çocuklarım da olur. İşte borcunu o zaman veririm" dedi.

Şu rivayet de yapılmıştır: "Habbâb [r.a],As b. Vâil için, bir takı yaptı. As, Habbâb`dan onu vermesini istedi. Habbâb da onun ücretini isteyince, O: "Sizler öldükten sonra diriltileceğinizi, cennette altın, gümüş ve ipek bulunduğunu iddia ediyorsunuz. Binaenaleyh ben bunun ücretini orada veririm. Çünkü orada bana da mal ve evlat verilecek" dedi. (Razi, İbn-i Kesir, Kurtubi)

Ayette adı verilmeyen o kişi, bize göre, o günün Mekke’sinde yaşayan bir kodaman olabileceği gibi, aynı görüşteki sapıkları temsil eden ve tüm zamanlarda var olmuş genel bir kişilik de olabilir. Nitekim günümüz toplumunda hak hukuk tanımadan dünya malı toplayan ve ahirete olan inançsızlıklarını “Sen burada bana bulgur ver, ben sana ahirette pirinç vereyim” şeklinde yaygınlaşmış tekerleme gibi sözlerle dışa vuran zavallılar pek çoktur.

78–80. ayetler, bu alaycı kâfirlere dayanaksız ve güvencesiz hareket ettiklerini, bu kafada gittikleri takdirde ahirette mevkice perişan olacaklarını ihtar etmektedir. Aynı mesajı veren bir başka ayet de En’âm suresindedir:

En’âm 94: Ve ant olsun, sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız Bize geldiniz ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bıraktınız. Ve içinizde kendilerinin ortaklar olduğuna inandığınız şefaatçilerinizi sizinle beraber görmüyoruz. Ant olsun, kesilme olmuş ve inandığınız şeyler kaybolmuştur.

Ayette geçen “Ve onun için olan azaptan uzattıkça uzatırız” ifadesi, “onun hak ettiği azabı uzatır ve artırırız, yani azabının zamanını katlarız” demektir.

80. ayetteki “Ve o söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız ve o, Bize tek başına gelecektir” ifadesi, “vaat ettiği malı ve evlâdı kendisinden silinir, kaybolup gider; böylece tıpkı miras malının tekrar onu miras bırakan [ölen] kişiye dönmesi imkânsız olduğu gibi, onun malı ve evlâdı da kalmaz, ahirette hepsi elinden çekilip alınınca o da yapayalnız kalır” demektir. H.Yılmaz

İster fiziksel, ister düşünsel olsun, Allah'a ulaşmada herhangi bir varlığı aracı yapmak, Kur'ana göre ortak koşmaktır. Ortak koşucular kendilerinin Allah'a inandıklarını sanırlar. Bak. Enam surei 23, Yunus suresi 18,28,29 ve Kehf suresi 32-42 ayetlerini inceleyiniz. M.sağ

Bu ifade hem önceki pasajda hem de 73-75. ayetlerde sözü edilen insan tipine, yani dünyevî varlığa ve iktidara neredeyse dinî bir aldanmayla “tapınan” ve dünyevî başarının bu tezahürlerine tanrısal nitelikler yakıştıran insanlara matuftur. M.Esed

"" (İzzet'ten türemiş) kelimesi, hiç kimsenin zarar veremeyeceği güçlü ve kuvvetli bir kimse demektir. Burada ise bir kimsenin hiçbir düşmanının kendisi hakkında kötü bir niyet bile beslemeye cesaret edemeyeceği kadar güçlü bir destekçi ve yardımcıya sahip olması anlamına gelir. Mevdudi

 

Veya: Yarın bunlar o tanrılara tapmalarını inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır.  Yani onlar şöyle diyeceklerdir: "Biz onlardan bize tapmalarını istemedik, bu akılsız topluluğun bize taptığından haberimiz de yoktu." Mevdudi

Bu ayetlerde, akılları sıra izzet sahibi olmak, yani güç, kuvvet, şan ve şeref elde etmek amacıyla Allah’ın astlarından ilâhlar edinen bir başka müşrik grubun hali anlatılmış ve aslında işin onların zannettikleri gibi olmadığı bildirilmiştir. Çünkü bu sahte ilâhların ne bu dünyada ne de ahirette hiç kimseye hayrı dokunacak bir güçleri yoktur. Kendilerine de, başkalarına da herhangi bir yarar sağlayamayacakları gibi, varlıkları da kendilerini ilâh edinen müşriklerin heva ve hevesleri tarafından sürdürülmektedir. Ya Sin suresinde ifade edildiği üzere, onları ilah edinen müşrikler, bir bakıma kendi zihinlerinde ürettikleri bu mevhum ilahların askerleri konumundadırlar. Hepsi de ahirette kendilerine tapınan müşrikler aleyhine tanıklık edeceklerdir:

Ya Sin 74, 75: Bir de onlar, Allah’ın astlarından kendileri yardım olunurlar ümidi ile ilâhlar / tanrılar edindiler.Onlar, onlara yardıma güç yetiremezler. Hâlbuki kendileri [ilâhlar edinenler] onlar [sözde ilâhlar] için hazır askerlerdir.

Ahkaf 6: İnsanlar bir araya toplandığı zaman onlar [taptıkları kimseler] kendilerine düşmandırlar. Ve onların kendilerine tapmalarını inkâr ederler.

Kasas 63: Haklarında Söz gerçekleşen kimseler, “Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak, işte bunları da öylece biz azdırdık. Biz Sana karşı beraat ettik. Onlar bizlere tapmıyorlardı” derler.

En’âm 23: Sonra, onların fitneleri “Rabbimiz, Allah’a yemin ederiz ki, biz müşrikler değildik” demekten başka bir şey olmadı.

Sebe 40, 41: Ve o gün O [Allah], onları hep birlikte toplayacak, sonra meleklere “Şunlar mı size tapıyorlardı?” diyecektir.

Onlar “Seni tenzih ederiz. Onlara karşı bizim veliymiz Sensin. Bilakis onlar cinnlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inananlardı” dediler.

Furkan 17–19: Ve o gün [Rabbin], onları ve onların Allah’ın astlarından taptıkları şeyleri toplar da “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi o yolu kaybettiler?” der.Onlar dediler ki: “Tespih ederiz Seni, Senin astlarından veliyler edinmek bize yaraşmaz. Ama Sen onları ve atalarını öylesine nimetlendirdin ki, Zikir’i [Öğüt’ü] terk ettiler ve helâke giden bir topluluk oldular.”İşte onlar [taptıklarınız] sizi söylediklerinizde yalanladılar. Artık geri çevirmeye ve bir yardıma güç yetiremezsiniz. Ve sizden kim zulmederse, Biz ona büyük bir azabı tattıracağız. H.Yılmaz

Bak. İbrahim suresi 22. ayet M.Sağ

Lafzen, “şeytanlar”; Kur’an bu terimle çoğu zaman mahiyet olarak kötü olan şeyleri ve özellikle insan ruhundaki ahlak dışı dürtü ve eğilimleri ifade etmektedir (karş. 2:14 hk. 10. not ve bu surenin 44. ayeti hk. 33. not).

72 Bkz. 15:41 hk. 31. not. Zemahşerî ve Râzî'ye göre, “Biz, hakkı inkar edenlerin üzerine [her türden] şeytanî güçleri (şeyâtîn) saldık (erselnâ)” ifadesi burada “Biz şeytanî güçlerin onların arasında etkili olmasına izin verdik (halleynâ)” ve bunu yaparken de, bu kötü dürtü ve etkileri kabul ya da reddetmeyi insanın serbest iradesine bıraktık anlamını taşımaktadır. Özellikle Râzî, bu anlam örgüsü içinde, 14. surenin 22. ayetine dikkat çekmektedir ki bu ayete göre Şeytan Kıyamet Günü'nde günahkarlara şöyle hitab edecektir: “Benim sizin üzerinizde doğrudan bir gücüm ya da iktidarım yoktu; ben yalnızca sizi çağırdım ve siz de bana icabet ettiniz. Bunun içindir ki, artık beni değil, siz yalnızca kendinizi suçlayın”. Ayrıca bkz. Râzî'nin yorumunun aynen zikredildiği 14:22 hk. 31. not. M.Esed

Yani, "Onların işkencelerine bir müddet daha sabret, onların cezalandırma zamanı yaklaşıyor. Çünkü biz onlara belirli bir zaman, mühlet verdik ve bu sürenin bitmesine izin verdik."  Mevdudi

Lafzen, “Onlar için tek tek sayıyoruz.” Karş. yukarıda 75. ayetin ilk cümlesi  M.Esed

83. ayette, kâfirlerin kendi üzerlerine gönderilen şeytanlarla sınandığı, onlara uyan ve aldananların akılsızca davranmaları sonucu kendi geleceklerini kararttıkları bildirilmektedir. 84. ayette ise yaptıkları haksızlıklar ve işkenceler sebebiyle bu inkârcıların hemen cezalandırılmaları yönünde peygamberimizden bir istek gelmemesi istenmiş, çünkü Allah’ın bir süre daha onlara fırsat tanıyacağı bildirilmiştir.

Unutulmamalıdır ki, buradaki mesajlar tüm insanlığa yöneliktir. Çevresinde kışkırtıcı iç ve dış şeytanların bulunmadığı hiçbir kimse yoktur. Bu gerçeğe başka ayetlerde de dikkat çekilmiştir:

Zühruf 36, 37: Ve her kim Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse, Biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o, onun için karindir [yaştaş, yakın arkadaştır]; ve şüphesiz ki, onlar, onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.

Üzerlerine kışkırtıcı şeytanlar yollamasına rağmen Rabbimiz insanlara tövbe edebilecekleri, imana gelip salihatı işleyebilecekleri birçok fırsatlar vermektedir. Rabbimizin mehil vererek insanı o kadar yaşatması, O’nun rahmetini göstermektedir. İnançsızlar, verilen mühlet bitince cezalandırılacaklardır.

İbrahim 42: Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah’ın gafil [habersiz] olduğunu sanma! Ancak O, onları gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor.

Lokman 24: Biz onları biraz yararlandırırız. Sonra kendilerini yoğun bir azaba doğru zorlarız.

İbrahim 30: Ve O’nun yolundan saptırmak için Allah’a eşler kıldılar [oluşturdular]. De ki: “Yararlanınız, çünkü varacağınız yer ateştir.”

Allah’ın şeytanları yollaması, onları zor kullanarak gönderdiği anlamında değildir. Bu tabir, insanların şeytanlarla iç içe yaşamalarının Rabbimizin yaratılıştaki takdiri gereği olduğunu anlatmaktadır. Kışkırtıcı şeytanlarla iç içe yaşanan bir hayat, ancak şeytanlara aldanmaya meyilli bir yaşam algısına sahip olanlar için bir risktir. Aklını kullanmayı bilen ve vahye kulak verenler ise bu durumdan hiçbir zarar görmezler:

Sad 82–85: [İblis] “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım, ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesna” dedi.

[Allah] Buyurdu ki: “Hakk budur. Ben de şu hakkı söylüyorum; ant olsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından, hepinizden dolduracağım.”

İbrahim 27: Allah, iman edenleri, basit yaşamda ve ahirette de sabit bir söze sabitler, zalimleri de saptırır ve Allah, dilediği şeyi yapar.

Zühruf 36–40: Ve her kim Rahman’ın zikrinden yüz çevirirse Biz ona bir şeytan musallat ederiz. Artık o, onun için karindir [yaştaş, yakın arkadaştır]; ve şüphesiz ki onlar, onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.Nihayet Bize gelince; “Keşke seninle benim aramda doğu ile batı arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı!” der. -Öyleyse bu ne kötü bir karindir [yaştaş, yakın arkadaştır].-Ve bugün o [pişmanlık duymanız] size hiçbir fayda sağlamayacak. Siz zulmettiğiniz zaman kesinlikle azapta ortaklarsınız.O hâlde sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körlere ve apaçık bir sapıklık içinde bulunanlara sen mi kılavuzluk edeceksin?

Kışkırtıcı şeytanların neler ya da kimler olduğu ayrıntılı olarak Nâs suresinin tahlilinde açıklanmıştı. (Tebyînü’l-Kur’an; c:1, s:365)

Kur’an’da “şeytan”dan bahseden tüm ayetler dikkate alındığında ortaya şöyle bir tablo çıkar:

Şeytan;

- Haramın yenmesini, haksız kazanç elde edilmesini emreden ve öneren,

- Kötülük, hayâsızlık ve Allah’a karşı bilmediğimiz şeyleri söylememizi emreden,

- Bizi fakirlikle korkutan,

- Bizi kuruntulara düşüren,

- Allah’ın yarattıklarını değiştirmeyi emreden,

- Kandırmak için bize yaldızlı sözler fısıldayan,

- Vesvese verip bizi kışkırtan, zihnimizi bulandıran,

- Yaptığımız amellerle bizi şımartan,

- Bizi azdıran,

- İçki / uyuşturucu ve kumarla aramıza düşmanlık ve kin sokmak isteyen,

- Allah’ı anmaktan ve ona namaz / niyazdan bizi geri bırakmak isteyen kişiler, güçler ve huylardır.  H.Yılmaz

Bu ayette takva sahiplerine sunulacak nimetler çok farklı bir ifadeyle anlatılmıştır. Takva sahiplerinin Allah’ın huzuruna “binekli heyetler hâlinde” getirilecek olması, bir kralın veya bir kralın elçisinin karşılanmasını çağrıştırmaktadır. Eğer böyle ise, muttakiler Allah tarafından krallar gibi karşılanacak ve ağırlanacak demektir. H.Yılmaz

Bu iki noktayı ifade etmektedir 1) Şefaat ancak onun için Rahman'dan izin alabilen, yani dünyada iken Allah'a inanan ve onun bağışlamasına layık bir hale gelen kimse için geçerli olacaktır, yani sadece böyle bir kimse için şefaat edilecektir. 2) Sadece Rahman'ın izin verdiği bir kimse başkaları için şefaat edebilecektir, kişilerin hiçbir sebeb olmaksızın şefaatçı kabul ettikleri kimseler değil.  Mevdudi

Lafzen, “Rahmân'la bir ahid yapan dışında ...” Hz. Peygamber'in önde gelen bazı sahâbîleri de içlerinde olmak üzere, klasik müfessirlere göre “Allah'la bir bağ, bir bağlantı içine girme” ifadesi, bu anlam akışı içinde, O'nun birliğini, eşsiz ortaksız olduğunu kabul etmek anlamını taşımaktadır; bu ifadenin daha geniş çağrışımları için bkz. 2. sure, 19. not. Sonuç olarak, Râzî'nin de belirttiği gibi, büyük günah sahipleri bile, hayattayken Allah'ın varlığına ve birliğine inanmış olmaları şartıyla -Kıyamet Günü'nde peygamberlere verilecek olan (bkz. 10:3 hk. 7. not) “şefaat/kayırma” hakkıyla sembolik olarak ifade edilen- Allah'ın bağışlamasını umabilirler. M.Esed

Kur'anın şefaat ile ilgili tanımlaması, Müslümanlar arasındaki yaygın şefaat anlayışı ile örtüşmez. Kur'anın bildirdiği şefaat, Allah'ınhükmünü tasdik etmektir.Allah'tan başka hiç kimse, cezayı hak edeni kurtaramaz. Hesap günü, peygamberler sadece tanıklık edeceklerdir. Bak. Bakara suresi 48 ve Furkan suresi 30 ayetleri inceleyiniz. M.Sağ

72. ayette mahşer alanında [cehennemin dış kenarında] diz üstü perişan hâlde bekletildikleri belirtilen suçlulara daha sonra ne olduğu 86. ayette bildirilmektedir: Onlar “susamış hâlde” cehenneme sürüleceklerdir. Ancak bu susamışlık suyu bol, güneşi mutedil herhangi bir yörede başa gelebilecek bir susama olarak değil, yakıcı bir güneş altında, Arabistan çöllerinde susuz kalmış bir insanın susamışlığı olarak algılanmalıdır. Üstelik bu susamış suçlular orada kimseden yardım da görmeyeceklerdir:

Şuara 100, 101: Artık bizim için şefaatçilerden hiçbir kimse ve yakın bir veliy yoktur.

87. ayetteki “şefaate sahip olmak” tabirine bakıldığında, buradaki şefaatin ya onların başkaları için yapacakları şefaat, ya da başkalarının onlar için yapacakları şefaat olabileceği gibi iki yönlü bir anlam çıkıyor gibi görünse de, ayetteki istisna cümlesinden buradaki şefaatin başkalarının onlar için yapacakları şefaat olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla buradaki “şefaate sahip olmayacaklar” ifadesi, “kimse onlara yardım etmeyecek” demektir. Zaten cehennemdekilerin -kendileri yardıma muhtaçken- bir başkasına yardımda bulunmaları da anlamsızdır. Ancak Rabbimiz ayette “Rahman’ın katında bir ahd almış olan kimse hariç” diye bir istisna yaparak ahirette kimlerin yardım göreceğini açıklamıştır. Onlar, “Rahman’ın katında ahd almış olanlar”, yani “iman edenler ve salihatı işleyenler”dir. Bilindiği gibi, Rabbimiz iman eden ve salihatı işleyenlere yardım edeceğini yüzlerce ayette haber vermiştir.Şefaat kavramı hakkındaki ayrıntılı açıklama Necm suresinin tahlilinde verilmiştir. H.Yılmaz

Lafzen, “Ve” -bu bağlaç bu pasajın 81. ayetle bağlantısını sağlamaktadır.

 Hz. İsa'nın “Allah'ın oğlu olduğu” yolundaki Hristiyan inancına -ve, genel olarak, Allah'ın yaratıkların bedeninde tecessüm ettiği fikrine indirgenebilecek her türlü inanca- ilişkin bu atıf yukarıda 81. ayette ortaya konan temayla, yani, Allah'tan başka güçlerin ya da varlıkların, onlara teveccüh edenler için “güç ve statü [kaynağı] oldukları inancıyla” tanrılaştırılmaları olgusuyla bağlantılıdır. Fakat 81. ayet özellikle, maddî varlık ve iktidar olgusuna yarı-tanrısal bir nitelik yakıştıran ve kendilerini bütünüyle dünyevî başarı tutkusuna kaptıran tanrı-tanımaz insanlara işaret ederken bu pasaj, Allah'ın varlığına inanmakla birlikte, kendileriyle Allah arasında “aracılık” rolü oynayabilirler ümidiyle, peygamberleri ve azîz ya da velî olarak bilinen kimseleri de tanrılaştıran kimselere işaret etmektedir. Bu tanrılaştırma, Allah'ın müte‘âl birliği, eşsiz ve ortaksız olduğu ilkesiyle bağdaşmayacağı içindir ki, insanın “Allah'la olan bağının/bağlantısının” koparılması anlamına gelmektedir; ve eğer bu yolda inat ve ısrar gösterilirse, affedilmez bir günah halini almaktadır (karş. 4:48 ve 116). M.Esed

Allah'ın bir “oğul” edinebileceği fikri -terimin gerçek anlamıyla da, mecazî anlamıyla da- “baba” ile “oğul” arasında bir mahiyet benzerliğini öngörür; oysa, Allah her bakımdan eşsiz ve benzersizdir; şöyle ki: “Hiçbir şey O'na benzemez” (42:11); “Hiçbir şey O'nunla denk tutulamaz” (112:4). Kaldı ki, “soy” ya da “döl” fikri “soy atası”nın ya da “döl sahibi”nin bir başka varlıkta devamı ya da “uzantısı” anlamını taşır ki bu durum, döl veren ya da yaratan varlık için yaratma ya da döl verme eyleminden önce (yahut, “oğul” terimi mecazî anlamda kullanılıyorsa, tecessüm ya da hulûl eyleminden önce) bir eksikliğin, bir tamamlanmamışlığın varlığını ifade eder: Eksiklik ya da tamamlanmamışlık fikri ise, hangi anlamda ele alınırsa alınsın, doğrudan doğruya Allah kavramının inkarı demektir. Öte yandan, “oğul” fikriyle sadece Tek İlah'ın değişik “vecheleri”nden biri ifade edilmek isteniyor olsa bile (Hristiyanlıktaki “Teslîs” akidesinde dile getirildiği gibi) -sonuç olarak, “insanların her türlü tasavvurunun ötesinde bir yüceliğe sahip olan” Allah'ı (bkz. 6:100'ün son cümlesi) tanımlamaya kalkışmak anlamına geldiğine göre bu dahî Kur’an'da küfür olarak nitelendirilmektedir. M.Esed

Yani, -insan olsun melek olsun- onların hepsi, O'nun tanrılığında en küçük bir paya sahip olmaksızın, yalnızca yaratılmış varlıklardır ve hepsi, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, O'nun istek ve iradesine boyun eğmektedirler (karş. 13:15 ve 16:48-49). M.Esed