(Bakara - 255.Ayet)

<< Geniş Meal

Tâ-Hâ

Sûrenin birinci Âyeti, daha evvel "Kesik Harfler" olarak ifade ettiğimiz bu iki harften oluşmuştur. Tek başlarına herhangi bir anlamları bulunmayan bu harfler, Kur'ân'ın indiği ve Araplar arasında henüz rakamların kullanılmayıp sayıların harflerle ifade edildiği dönemde 9 [dokuz] ve 5 [beş] sayılarını temsil etmekteydi. Kesik harflerle başlayan önceki sûrelerde de açıkladığımız gibi, biz bu harflerin ya Kur'ân'ın maddî yapısı bakımından önemli birer unsûr ya da uyarı niteliği taşıyan ifadeler olduklarını düşünüyoruz. Bu harfler, tam olarak ne anlama geldiklerini ortaya koyacak Kur'ân erlerini beklemektedir.
ط - tâ ve ه - hâ harfleri ile ilgili olarak geçmişte birçok açıklamalar yapılmış ve denmiştir ki:

Ancak bu görüşler arasında üzerinde durulmaya değer tek açıklama Tâ-Hâ ifadesinin "Ey insan" demek olduğu şeklindeki görüştür. Çünkü klâsik kaynaklarda Habeş Uk kabilesi ve Süryani dillerinde Tâ-Hâ ifadesinin "ey insan" anlamına geldiği yolunda dil araştırmacılarının yaptığı bazı tespitler yer almaktadır. Ancak Kur'ân'da yabancı dillerden gelen ve Arapçalaşmış yüzlerce sözcük bulunmasına rağmen Tâ-Hâ ifadesinin bu anlamı taşıması mümkün değildir. Zira yapılan tespitler, Kur'ân indiği dönemde bu sözcüğün henüz Arapçalaşmamış olduğu yönündedir. Kur'ân'ın da "Arapça indirildiği" bildirildiğine göre, Kur'ân'ın içinde Arapçalaşmamış bir sözcüğün bulunduğu söz konusu edilemez. Dolayısıyla, Tâ-Hâ ifadesi ile ilgili olarak bugüne kadar yapılmış olan açıklamalar, itibar edilmeyecek, gerçeklerden uzak yakıştırmalardır.H.Yılmaz

Yani, Kur’an'ın öğretileriyle insana teklif edilen ahlakî disiplin onun yaşama duygusunu, yaşama sevincini daraltmak ya da söndürmek amacına değil, tersine, insanın doğru ve eğrinin ne olduğu konusundaki bilincini derinleştirmek suretiyle bu duyguyu pekiştirip zenginleştirmek amacına dayanmaktadır. M.Esed

Bu ayet bir önceki ayetin anlamını açıklığa kavuşturur. Kur'an'ın vahyolunmasının nedeni, Hz. Peygamber'e (s.a) imkansız bir şey yüklemek ve ondan inatçı insanların kalbine iman sokmasını isteyerek onu baskı altında bırakmak değildir; onun tek gönderiliş amacı Allah'dan korkanlar için bir öğüt olmaktır. Bu nedenle Peygamber (s.a) içlerinde hiç bir Allah korkusu kalmayan ve hak nedir bâtıl nedir diye hiçbir kaygısı olmayan insanlarla vakit kaybetmemelidir.   Mevdudi

Görüldüğü gibi, bu Âyetler Meryem Sûresi'nin sonlarında yer alan İşte şüphesiz Biz onu, [Kur'ân'ı] kendisiyle takvâ sahiplerini müjdeleyesin, inat eden kavmi de uyarasın diye senin lisanın üzere kolaylaştırdık ifadesinin devamı mahiyetindedir.
Burada peygamberimize Kur'ân'ın kendisine bir sıkıntı vermek, onu mutsuz etmek için indirilmediği bildirilmekte ve kendisinden tebliğ ve tebyin görevini yaparken başarısız olduğu hissine kapılarak sıkılıp üzülmemesi veya yalanlayıcıların âkıbetlerine üzülerek sıkıntı duymaması istenmektedir.
Bu Âyetlerden ayrıca Kur'ân'ın kimseye sıkıntı vermek üzere inmediği, dolayısıyla peygamberimizin de onu kimseyi üzmeden, kimseyi sıkmadan, yumuşak sözlerle, tatlı dille, güzel yöntemlerle tebliğ ve tebyin etmesi gerektiği anlamı da çıkmaktadır.
Bu Âyetlerin inişiyle ilgili olarak esbâb-ı Nüzûl'de şöyle bir olay nakledilmektedir:
Âlimler, bu âyetin sebe-i nüzûlü ile ilgili bir kaç vecih zikretmişlerdir.
1- Mukâtil şöyle demiştir: Ebû Cehil, Velİd b. Muğire, Mut'im b. Âdiyy ve Nadr b. el- Haris, Hz. 1- 1- Peygamber (s.a)'e: "Şüphesiz ki sen, atalarının dinini terk ettiğin için bir meşakkat ve sıkıntı içindesin" dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), "Aksine ben, âlemlere rahmet olmak üzere gönderildim" dedi. Onlar da: "Hayır, aksine sen zahmet çekiyor, zahmet veriyorsun" deyince, Cenâb-ı Hak, onları reddetmek ve Hz. Muhammed (s.a)'e de İslâm'ın sırf barış ve esenlik olduğunu; bu Kur'ân'ın bütün kazançları elde etmeye götüren bir selamet ve bütün mutlulukları elde etmeye bir sebep olduğunu; kâfirlerin içinde bulunduğu durumun ise pür bedbahtlık olduğunu bildirmek üzere bu Âyeti indirdi.
2- Hz. Peygamber (s.a), ayakları şişinceye kadar gece namazı kılmıştı. Bunun üzerine Cebrâîl (a.s) ona, "(Biraz da) nefsine (zaman) bırak. Çünkü onun da senin üzerinde bir hakkı var" dedi. Buna göre Âyetin manası, "Biz, Kur'ân'ı sana, hep ibadet ede ede nefsini helâk etmen ve ona büyük bir meşakkat vermen için indirmedik. Sen ancak dosdoğru, lekesiz ve hoşgörülü bir din ile gönderildin" şeklinde olur. Yine Hz. Peygamber (s.a)'in gece namazına kalktığı zaman, uyumamak için göğsünü bir ipe bağladığı rivayet edilmiştir. Bazıları ise şöyle demişlerdir: "O, tek bir ayağı üzerinde durup ibadet ederdi." Diğer bazıları ise, "O, bütün gece boyunca uykusuz kalırdı. İşte Cenâb-ı Hak, "Zahmet çekesin diye" ifadesi ile bunu kastetmiştir" demişlerdir. Kâdi, "Bu, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Peygamber (s.a) bir şeyi yaptığı zaman, şüphesiz onu Allah'ın emri ile yapar. Hz. Peygamber (s.a) bunu, Allah'ın emriyle yapınca, mutluluk babından bir şey olmuş olur. Dolayısıyla da ona, "Biz bunu sana emretmedik" denilmesi doğru olmaz" demiştir.
3- Bazı alimler de şöyle demişlerdir: "Bu Âyetten muradın, "Kendine eziyet etme ve nefsine, şu kâfirlerin küfrüne üzülerek, azâb etme. Şüphesiz ki Biz, Kur'ân'ı sana, ancak onunla öğüt veresin [uyarasın] diye indirdik. Binaenaleyh kim iman eder ve kendisini düzeltirse, kendisi içindir. Kim de inkâr ederse, onun inkârı seni hüzünlendirmesin. Sana düşen ancak tebliğ etmektir" manası olması muhtemeldir. Bu, "Onlar mümin olmayacaklar diye neredeyse kendine kıyacaksın" Şu'arâ Sûresi'nin 3. Âyetinde ve "Onların sözleri seni hüzünlendirmesin" Yûnus Sûresi'nin 76. Âyetlerinde anlatıldığı gibidir.
4- Âyet, "Şüphesiz ki sen, kavminin küfründen ötürü kınanacak değilsin" manasınadır. Bu, "Onların üzerine Mûsâllat (bir adam) değilsin" Gâşiye Sûresi'nin 22. Âyeti ve "Sen onlar üzerine (görevli) bir vekîl değilsin" En'am Sûresi'nin 107. Âyetlerinde olduğu gibidir. Yani, "Sen onlara tebliğ ettikten sonra, onların küfürlerinden sorumlu değilsin, günahlarından dolayı sorgulanmazsın" demektir.
5- Bu sûre Mekke'de ilk nazil olan sûrelerdendir. Bu dönemde, Hz. Peygamber (s.a) de, düşmanların eziyeti ve hükümranlığı altında idi. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki ona, "Ebediyyen bu durumda kalacağını zannetme. Aksine peygamberliğin galib gelecek, kadr-u kıymetin ortaya çıkacak. Çünkü bu Kur'ân'ı sana, o müşrikler arasında mutsuz kalasın diye indirmedik. Aksine onunla yücelesin ve şereflere nail olasın diye indirdik" demektir. [45–4] (RAZİ, 2-4. Âyetler ile ilgili açıklamalar)
Bizim kanaatimize göre bu nakillerin tümü sonradan uydurulmuştur. Dikkat edilirse, 3. Âyette Kur'ân'ın haşyet duyanlara bir öğüt olduğu bildirilmiş ve öğüt ile haşyet arasında bir ilişki kurulmuştur. Hatırlanacağı gibi, Furgân ve Yâ-Sîn Sûrelerinde de peygamberin ancak haşyet duyanları uyaracağı bildirilmişti. Bu, ilim sahibi olmayanların haşyet duyamayacakları, -çünkü haşyet, ilimden kaynaklanan bir saygı ve ürperti duygusudur-, öğüt almayacakları ve uyarı kabul etmeyecekleri anlamına gelmektedir. Peygamberimiz ise tebliğde bulunduğu her kişinin öğüt almasını, imana gelmesini ummakta, umduğu gibi olmayınca da üzülüp kahrolmakta, sıkıntı çekmektedir. Rabbimizin Kur'ân'ı sıkıntı versin diye indirmediğini vurgulayan sözleri, peygamberimize bir teselli olmakta, içine düştüğü psikolojik sıkıntıyı gidererek onu rahatlatmaktadır. Nitekim bu mealdeki rahatlatıcı uyarılar peygamberimize sık sık yapılmıştır:
(Şu'arâ: 3) Onlar iman edenler olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin!
(Yâ-Sîn: 76) O hâlde onların sözü seni üzmesin. Şüphesiz ki Biz, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını da biliyoruz.
(Ğaşiye: 22) Sen, onlar üzerinde bir zorba değilsin.
(Kehf: 6) Sonra da sen onlar bu söze [Kur'ân'a] inanmazlarsa, bıraktıkları eserlerden [yaptıklarından dolayı] üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin!
(En'âm: 107) Allah dileseydi ortak koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi yapmadık. Sen onlara vekîl [onlardan sorumlu] da değilsin.
4. Âyetteki yeryüzünü ve yüce gökleri yaratandan bir indirilişle indirdik ifadesinde, Allah'ın azametine dikkat çeken bir vurgu mevcuttur. Böylece hem peygamberimizin arkasındaki güç ortaya konmuş olmakta, hem de verilen bu bilgi ile müşriklerin haşyet duymalarına imkân sağlanmaktadır. H.Yılmaz

Yani, "Evreni yarattıktan sonra, Allah onu yönetmekte ve onunla ilgili bütün düzenlemeleri yapmaktadır."  Mevdudi

Arş terimine verdiğimiz “kudret ve hükümranlık tahtı” şeklindeki karşılık için bkz. 7:54 hk. 43. not..M.Esed

Bu Âyetlerde de Rabbimiz, Meryem Sûresi'nin son bölümünde olduğu gibi Rahmân adını ön plâna çıkararak beyanlarda bulunmaktadır.

ARŞ'A İSTİVÂ:

Müteşâbih bir anlatım olan arş'a istivâ ifadesi, lâfzen "arşın üstüne kurulmak", mecazen de "en büyük makama sahip olmak, en büyük gücü elinde bulundurmak" anlamına gelir. Allah'ın mekândan münezzeh olduğu hem birçok Âyetle bildirilmiş ve hem de aklen sabit olduğuna göre, bu ifadede sözcüklerin "hakikat" manalarının murat edilmiş olması mümkün değildir. Dolayısıyla Allah'ın arşa istivâ etmesi, Allah'ın en büyük makama sahip olduğu ve en büyük gücü elinde bulundurduğu anlamına gelmektedir.
Necm Sûresi'nin tahlilinde de ifade ettiğimiz gibi, pek çok Âyette Allah'ın sıfatları "istivâ etti" ifadesine benzeyen Müteşâbih ifadelerle tanıtılmıştır. Meselâ, o günkü Araplar arasında kullanımı yaygın olan "gökte olan, tahtta oturan, tahtını sekiz meleğin çektiği kral" gibi ifadeler, Kur'ân'da hep Allah'ın gücünü ve kuvvetini anlatmak için kullanılmıştır. Allah'ın gelmesi, inmesi, yaklaşması, eli olması, yüksek-açık ufukta olması, Âdem ve İblis'le bire bir konuşması, görmesi, işitmesi gibi ifadelerin lâfzî anlamlarıyla anlaşılması Kur'ân'ın rûhuna aykırı bir davranıştır. Dolayısıyla buradaki istivâ etti ifadesi de mecaz anlamdadır ve aşağıdaki Âyetlerde olduğu gibi "egemenlik kurdu, kontrol altına aldı" demektir:
(A'râf: 54) Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratıp sonra da Arş üzerine istivâ eden, [egemenlik kuran], gündüzü durmadan kovalayan gece ile bürüyen Güneş, Ay, yıldızları emrine boyun eğdirmiş olarak var eden Allah'tır. Gözünüzü açın; yaratış da O'nundur, buyruk da. –Âlemlerin Rabbi olan Allah çok yücedir.-
(Bakara: 29) O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra semâya istivâ edip [egemenlik kurup] onları yedi gök olarak düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilicidir.
إستوى - İstivâ sözcüğü, yukarıdakilerden başka şu Âyetlerde de aynı anlamda kullanılmıştır:
Necm Sûresi'nin 6; Yûnus Sûresi'nin 3; Ra'd Sûresi'nin 2; Furgân Sûresi'nin 59; Secde Sûresi'nin 4. Âyetleri.
6. Âyet, her nerede olursa olsun Yüce Allah'ın her şeyi bildiğini ve dikkate aldığını anlatmaktadır. Bu husus başka Âyetlerde de dile getirilmiştir:
(Lokmân: 16) Ey oğulcuğum! Şüphesiz o bir hardal tanesi ağırlığında olup da bir kayanın içinde yahut göklerde ya da yerin içinde olsa, Allah onu getirecektir. Şüphesiz Allah en lâtif, hakkıyla haberdar olandır.
(Furgân: 6) De ki: "Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir."
7. Âyeti oluşturan Sen sesini yükseltirsen; O [Rahmân] şüphesiz gizliyi ve gizlinin gizlisini bilir ifadesi, peygamberimize şu mesajı vermektedir:
"Senin ve arkadaşlarının çektiği işkenceler ve düşmanlarınızın sizi yenmek için yaptığı oyunlar nedeniyle Allah'a sesli olarak şikâyet etmeniz gerekmez. Çünkü Allah her şeyden haberdardır ve O sizin kalplerinizden geçirdiğiniz şikâyetleri bile duyar." H.Yılmaz

Yani, O sadece insanın dile getirilmeyen bilinçli düşüncelerini değil, bilinçaltında olup bitenleri de bilmektedir. M.Esed

Anlamı "O, gizliyi de, açığı da bilir" şeklinde olur.  Yani, "Senin ve arkadaşlarının çektiği işkenceler ve düşmanlarınızın sizi yenmek için yaptıkları oyunlar nedeniyle Allah'a sesli olarak şikayet etmeniz gerekmez, çünkü Allah herşeyden haberdardır. Ve O sizin kalblerinizden geçirdiğiniz şikâyetleri bile duyar."   Mevdudi

GİZLİNİN GİZLİSİ:

Deyim, gelecekte yapılması plânlanan ve herkesten gizli olan sırları veya plânlı olmasa da insanın içinden geçirdiği ve zihninin bir köşesine attığı düşünceleri yahut da çeşitli sebeplerle farkında olunmadan bilinçaltına itilmiş etkilenmeleri ifade etmektedir. Yani Allah, fiiliyata geçmediği için sorumlu tutmasa da, insanların her türlü tasarımlarını ve kendilerine bile itiraf etmedikleri gizli eğilimlerini hep bilmektedir H.Yılmaz

Bak Araf suresi 180 ve Haşr suresi 24 ayetleri inceleyiniz. M.Sağ

el-Esmâu'l-husnâ teriminin bu karşılığı hk. bir açıklama için bkz. 7. sure, 145. not M.Esed

EN GÜZEL İSİM ve SIFATLAR (ESMÂÜ'L-HÜSNÂ) ALLAH'INDIR:

Genellikle birer anlam ifade eden isimlerin "güzel" veya "çok güzel" olarak nitelenmesi, anlamlarının "güzel" veya "çok güzel" olmasına bağlıdır.
Rabbimiz kendisini, kimliğini ve sıfatlarını Kur'ân'da birçok güzel isimle anmıştır. Bunların bir kısmı sadece O'nun zatına ait olan, bir kısmı da O'nun yarattıkları ile ilişkisini yansıtan isimlerdir. Bu isimlerin tümü de anlam ve nitelik itibariyle O'na yakışan isimlerdir. Allah'ı kullarına tanıtan bu isimler, varlık âlemindeki "en güzel" isimlerdir.
Esmâü'l-Hüsn'a = en güzel isimler ifadesi, konumuz olan Âyet grubundaki 8. Âyet de dâhil olmak üzere Kur'ân'da dört yerde geçmektedir. Diğerleri A'râf Sûresi'nin 180; İsrâ Sûresi'nin 110 ve Haşr Sûresi'nin 24. Âyetleridir. Bu ifadenin yer aldığı cümleler yapı itibariyle Kasr ifade etmektedir. Yani esmâü'l-hüsn'a deyimi cümlelere hep "en güzel isimler sadece Allah içindir" vurgusu kazandırmaktadır. Bu, kullara ait olan isimlerin "en güzel" nitelemesi ile nitelenemeyeceği anlamına gelmektedir. Şu hâlde insanlar için ancak "güzel isimler" söz konusu olabilir. Meselâ, bir insan "bilen" olabilir ama "en iyi bilen" sadece Allah'tır. Bu nedenle, Allah'a ait tüm isim ve sıfatlar, "en iyi bilen", "her şeyi bilen" şeklinde mübalâğa kalıplarıyla ifade edilmiştir.
Esmâü'l-hüsn'a ile ilgili geniş bilgi, A'râf Sûresinin 180. Âyetinin tahlilinde verilmiştir. H.Yılmaz

İlk surelerde rastlanan (53:36 ve 87:19) kısa atıfların dışında, bu surenin 9. ayetiyle başlayarak 98. ayetin sonuna kadar devam eden bu anlatım, Hz. Musa'nın hayatı hakkında Kur’an'da verilen ilk mufassal anlatımdır. Kıssanın bu bölümde anlatılması surenin baş tarafında geçen (2-4. ayetler) vahiy meselesiyle ve vahyî dinlerin temelindeki ilke birliği konusundaki Kur’ânî öğretiyle bağlantılıdır. M.Esed

Bu Âyetten itibaren Mûsâ Peygamber ile ilgili kıssa başlamaktadır. Diğer sûrelerde detaylıca açıklanmış olan Mûsâ olgusu Tâ-Hâ/9-99'da kısa değinilerle özet hâlinde verilmiştir. Bu pasaj, hemen bir çırpıda oluvermiş gibi algılamamalıdır.  9–36. Âyetlerde Mûsâ'nın peygamberlikle görevlendirilişi, 37–40. Âyetlerde Mûsâ peygamberin peygamber olmadan önceki hayatına dair yapılan hatırlatma, 41–98. Âyetlerde de Mûsâ peygamberin Firavun ve İsrâîloğulları ile yaşadığı olaylar nakledilmektedir. Burada nakledilen olaylar kronolojik değildir. Bu pasajın, resmi mushafta, tertip heyeti tarafından düzgün tertip edilmediği kanaatiyle ayet sıralarını farklı olarak tertip etmiş bulunuyoruz.
Daha önceki Sûrelerde kısaca değinilen Mûsâ peygamberin hayat hikâyesine daha ayrıntılı olarak ilk kez bu Sûrede yer verilmiştir. Doğumu ile peygamber olması arasındaki hayat hikâyesi ise Kasas Sûresinde yer almaktadır.
Bu Sûrede geçen olaylarda, Allah'ın Mûsâ peygambere mesaj gönderirken uyguladığı yöntem ile Mûsâ peygamberin yaşadığı gelişmeler karşısındaki tutumu sergilenmektedir. Dolayısıyla bu kıssadan öncelikle hisse almış olan ilk muhatap peygamberimiz, sonra da onun görevini devam ettiren ve ettirecek olan mücahitlerdir.
Ulaştı mı sana Mûsâ'nın haberi? şeklindeki soru, cevap almak üzere değil, dikkat çekmek için sorulmuş bir sorudur. Ve bu cümle, “Sana Musa’nın haberi kesinlikle geldi” demektir. H.Yılmaz

Hani o bir ateş görmüştü de ehline [ailesine, yakınlarına], "Kesinlikle ben bir ateş gördüm. Ondan size bir kor parçası getirmem yahut ateş üzerinde bir kılavuz bulmam için siz bekleyin!" demişti.
Âyette geçen ehil [aile ve yakınlar] ifadesinden anlaşıldığına göre Mûsâ peygamber bu seyahatte yalnız değildir. Daha sonra -Kasas Sûresinden- öğrenileceği üzere, bu olay Mûsâ ve ehlinin Medyen'den Mısır'a dönmesi sırasında gerçekleşmiştir.
Olay esnasında ateşin görülebilmesi vaktin gece olduğunu, kora ihtiyaç duyulması havanın soğuk olduğunu, ateşin yanında bir kılavuz bulma ümidi de Mûsâ peygamber ve ehlinin yollarını kaybettiğini göstermektedir. H.Yılmaz

Sonraki ifadelerden (ayrıca 27:7 ve 28:29'da konuyla ilgili ifadelerden) anlaşılıyor ki, Hz. Musa çölde yahut bozkırda yolunu kaybetmiştir; bu ifade, o'nun manevî bir yol göstericiye ihtiyaç duyduğunu sembolik bir üslupla dile getiren bir îma da olabilir. Kıssanın bu safhası o'nun Mısır'dan çıkışını izleyen yolculuk günleriyle alakalıdır (bkz. 28:14 vd.). “Ateş” temsîliyle (bu, Tevrat'ta “yanan çalı” olarak geçmektedir) ilgili olarak bkz. 27:7-8 hk. 7. not. M.Esed

Ne var ki, bazı müfessirler tuvan (ya da tuvâ) sözcüğünün “kutlu kılınan vadi”nin ismi olduğunu söylemişlerdir. Oysa Zemahşerî, “iki kere yapılan” anlamındaki tuvan yahut tivan tabirinden yola çıkarak, sözcüğü “iki kere” anlamına yormuştur; yani, “iki kere kutsanmış” yahut “iki kere kutlu kılınmış” -anlaşıldığı kadarıyla, ilki Allah'ın sesinin işitilmesinden, ikincisi de Hz. Musa'ya peygamberlik görevi verilmesinden ötürü. M.Esed

Belki de bu sebeple Yahudiler ayakkabıları ile (namaz kılmazlar) dua etmezler. Fakat Peygamber (s.a) bu şüpheyi şöyle söyleyerek ortadan kaldırmıştır: "Ayakkabılarıyla veya mestleriyle namaz kılmayan Yahudilerin aksine amel edin." (Ebu Davud.) Fakat bu, kişinin mutlaka ayakkabılarla namaz kılması gerektiği anlamına gelmez, sadece ayakkabılarla namaz kılmanın caiz olduğunu gösterir. Bu, Ebu Davud'un Amr ibn As'dan rivayet ettiği bir hadisle de desteklenmektedir. Bu hadiste Amr, Peygamber'i (s.a) ayakkabılarla da, ayakkabısızken de namaz kılarken gördüğünü söyler.
Ebu Said Hudri'den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur. "Mescid'e gireceğiniz zaman ayakkabılarınızın altını kontrol edin. Şayet bir pislik varsa, onu toprağa sürerek temizleyin. Böylece namaz kılabilirsiniz." Ebu Hüreyre, Rasûlullah'ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: "Ayakkabılarınız kirlendiğinde, toprak onların temizlenmesi için yeterlidir". Yine Ümmü Seleme'den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Ayakkabınızın altı pislenmiş ise eğer, yolda yürürken temizlenir."
Bunlar gibi birçok hadise dayanmak suretiyle Ebu Hanife, İmam Yusuf Evzai, İshak bin Rehaviye gibi fıkıh alimleri "ayakkabının toprakla temizlenebileceği" görüşündedirler. İmam Şafii ve İmam Ahmet bin Hanbel'den yapılan nakillerde, onların görüşünün bu şekilde olduğunu ortaya koyar. Ancak İmam Şafii'nin meşhur görüşü, bunun tam tersinedir. Fakat yine de İmam Şafii'nin ayakkabının toprakla temizlenebileceği şeklindeki görüşü daha yaygındır.
Bu konuda başka hadisler de vardır, fakat o günlerde camilerde, hatta Peygamberin mescidinde bile halılar, kilimler... vs. olmadığına dikkat edilmelidir. Bu nedenle bu gün halılar ve kilimlerle kaplı camilere ayakkabılarla girmek uygun düşmez. Fakat insanın çimenliklerde veya toprak üzerinde ayakkabılarla namaz kılmasında bir beis yoktur. Genelde müfessirler Tuva'nın bir vadi olduğu görüşündedirler, fakat bazılarına göre "o an için mukaddes hale getirilen bir vadi" anlamına gelir.    (Mevdudi)

Bununla, salât türünden bütün gerçek ibadetlerin hem temel amacının, hem de zihinsel gerekçesinin Allah'ı, O'nun birliğini, eşsiz-ortaksız olduğunu anmak, hatırlamak olduğu belirtiliyor. M.Esed

Burada geçen "Ekımis-Salat" ayeti tefsir ve çevirilerde "Namaz kıl" şeklinde verilmiştir. Kur'an kelime ve kavramları üzerindeki araştırmalarımız bunun öyle olmadığını gösteriyor. Çünkü Kur'anda geçen "Salat ve türevlerinin hepsi, bugün kıldığımız ve uyguladığımız namaz ibadeti anlamına gelmemektedir. Örneğin: "Dua etmek, desteklemek, hareket ettirmek, ayağa kalkmak, çabalamak, şirke ve tağuta karşı çıkmak, çok çalışmak, bağlantı kurmak, inanmak, sosyal yardım yapmak, tebrik etmek, ilahi yardım, Havra, Kur'anı anlayarak okumak, uygulamak "vs. ilk aklıma gelenler.

İşte bütün bunlar, KUR'AN'DA geçen salat ve türevlerine yüklenmiş anlamlardır. "Burada Yüce Allah, Musa'yı, kendisi adına şirke ve tağuta karşı mücadeleye hazırlıyor ve onu eğitiyor. Nitekim devam eden ayetler, Musa'nın Firavuna gitmesini, ona tebliğ etmesini anlatıyor. Eğer bu ayeti "namaz kılmak" şeklinde çevirir ve bu günküuyguladığımız şekliyle anarsak, o zaman akla şu anlamda sorular gelebilir. Örneğin, "Musa Allah il ilk karşılaştığına göre nasıl namaz kılacak? Öyle ise nasıl klıyordu? Namaz buyruğu aynı olduğuna göre ve Allah bu ayette Mus'ya, bizzat kendisi doğrudan namaz kıl" dediğine göre, nasıl kılınacağını neden anlatmadı? Halbuki, Firavuna gittiğinde neler yapacağını detayına kadar öğretiyor. "Hz. Muhammede, namazın nasıl kılınacağını Cebrail anlattı" şeklindeki meşhur rivayete göre Cebrail Musa'ya damı öğretti mi? Bu ve bunun gibi sorular akla gelir ve yanıt ister. Bilindiği gibi, Hz. Muhammed'in Miraç'ta, altıncı gökteki Musa ile, yedinci gökteki Allah(!) arasında gelip-giderek, namaz vakitlerinde indirim yaptırdığı, "Hz. Musa olmasaydı, Allah bizi 50 vakit namazla sorumlu sorumlu tutacaktı" gibi, güya peygamberi yüceltme adına ortaya konan rivayetlerin Kur'an ışığında sorgulanması gerektiğine inanıyorum. Velhasıl Kur'anda geçen salat ve türevleri örneklediğim anlamlarıyla değişik surelerde uygun olan anlamlar ile anlamlandırılmalıdır. O takdirede Allah'ınmuradına daha iyi yaklaşılır kanaatindeyim. En iyisini Allah bilir.M.Sağ 

Yani, gelip çatacağı zamanı. -  “Peşinden koştuğu şeyler” ifadesiyle bilinçli çabalar kasdedilmekte ve dolayısıyla elde olmaksızın yapılan eylemler (ki bunlar sonraki terimin en geniş anlamıyla, fiilî yapıp- etmeler yahut şifahî beyanlar içinde tezahür eden her şeyi içine almaktadır) ve yine farkında olmadan yapılan ihmaller, bunların ahlaken iyi ya da kötü olmasına bakılmaksızın, dışta bırakılmaktadır. Yukarıdaki ilkeyi Hz. Musa'nın kıssasını anlatırken telaffuz etmekle Kur’an, bütün gerçek dinlerin temelinde yatan ahlakî kavram ve öğretilerin özde hep aynı olduğunu vurgulamaktadır. (Ayrıca bkz. 53:39 ve ilgili 32. not.)  M.Esed

Tahlile başlamadan evvel, kıssanın bu bölümünün diğer Sûrelerdeki anlatımlarına da bakmakta yarar vardır:
(Neml: 7–14)   Hani Musa, yakınlarına: “Şüphesiz ben bir ateş gördüm, ondan size bir haber getireceğim yahut ısınmanız için bir kor ateş getireceğim” demişti.
Sonra oraya geldiği zaman seslenilmişti: “Ateşin içindeki ve yanı başındaki kişi mübarek kılınmıştır! Ve âlemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzehtir!
Ey Musa! Şüphesiz Ben, Aziz [mutlak galip] ve Hakîm [hikmet sahibi]  Allah’ım!

Ve birikimini ortaya koy!” - Onu sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görüverince dönüp, arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa korkma! Şüphesiz ki Ben; Benim yanımda elçiler]korkmaz. - Ancak, kim zulüm yapar, sonra kötülüğün sonunda iyiliğe çevirirse, şüphesiz Ben, çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.-
Ve koynundaki gücünü devreye sok; dokuz âyet içinde Firavun’a ve onun kavmine hiç kusursuz, mükemmel çıkacaksın. Şüphesiz onlar yoldan çıkmış bir kavim olmuşlardır.
Sonra da ayetlerimiz onlara parlak bir şekilde gelince, “Bu apaçık bir sihirdir” dediler.
Ve onların kendileri bunlara tam bir kanaat getirdiği hâlde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. —Şimdi bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!-

(Kasas: 29–32)  Artık Musa eceli [süreyi] gerçekleştirip ehliyle [ailesiyle, yakınlarıyla] yola çıkınca, Dağ tarafından bir ateş hissetti. Ailesine, “Benim size bir haber getirmem için siz (burada) durun; ben bir ateş hissettim. Yahut ısınırsınız diye o ateşten bir parça getiririm” dedi.

Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan seslenildi: “Ey Musa! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah’ın ta kendisiyim! Ve birikimini ortaya at! – Onu (birikimini sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görünce de dönüp arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Koynundaki gücünü devreye sok, kusursuz bembeyaz çıkacakSIN. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.”

 (Nâziât: 15–17) Mûsâ’nın haberi sana geldi mi?
Hani, Rabbi ona mukaddes Tuvâ vadisinde /iki kez temizlenmiş vadide seslenmişti:  “ Firavun’a git! Şüphesiz o azdı.”

 

11–16. Âyetler, Mûsâ peygambere yapılan ilk hitabı, ilk vahyi ve sonraki aldığı vahiylerinin tümünün özetini bildirmektedir. Mûsâ peygambere olan bu ilk vahyinde Yüce Allah kendisini Mûsâ peygamberin ve âlemlerin Rabbi olarak tanıtmakta, kendisinden başka ilâh olmadığını, vaktini açığa vurmamakla birlikte kıyâmetin mutlaka geleceğini bildirmektedir. Ayrıca Mûsâ peygamberin tertemiz bir vadîde [yolda, doğrultuda] olduğunu ve onu Elçi seçtiğini açıklamakta, ona bazı emirler vermektedir:

  • Nalınlarını çıkar.
  • Vahye dileceklere kulak ver.
  • Allah'a kul ol.
  • Allah'ı anmak için salâtı ikame et.
  • Hevasına uyan kimse iman etmene engel olmasın diye dikkat et.

NALINLARI ÇIKARMAK:

12. Âyette geçen nalınlarını çıkar emrinin ne anlama geldiği hakkında aşağıdakilere benzer birçok yorum yapılmıştır:

  • Mûsâ peygamberin pabuçları ölmüş eşek derisinden imiş de böyle bir pabuçla mukaddes vâdiye girilmezmiş.
  • Mûsâ peygamberin iki ayağı da vâdiye iyi tutunsun diye Allah ona pabuçlarını çıkarmasını emretmiş.
  • Allah, Mûsâ peygamberin üzerinde bulunduğu vâdiye saygı için ondan -bu zamanda camilere girerken ayakkabı çıkarıldığı gibi- pabuçlarını çıkarmasını istemiş. [45–6] (Kutubi; el-Câmiu li Ahkami'l-Kur'ân)

Biz bu konuda farklı bir kanaate sahibiz. Şöyle ki:
Mûsâ peygambere verilen nalınlarını çıkar emri, Türkçede kullandığımız "kolları sıva, paçaları sıva, yola koyul" şeklindeki tabirlerimize benzemektedir. Mûsâ peygamberden artık kendisini tamamen peygamberlik görevine adaması; görevini yaparken ehlinin, malının, mülkünün, kısaca hiçbir şeyin kendisine ayak bağı olmamasını sağlaması istenmektedir. Bu emre göre Mûsâ peygamber bütün benliğiyle elçilik görevine koşacak, görevini yapmak için gerekirse eşinden, çocuklarından ayrılacaktır. Tasavvufçuların "nalınları çıkarmak" tabirini "hanımı boşamak" anlamında yorumlamalarının kaynağı da, Mûsâ peygambere verilen ve eşinden ayrılmayı kapsayan bu emir olsa gerektir.
Bu emir sonrasında Mûsâ peygamberle ehli arasındaki ilişkiler ve mal varlığındaki gelişmeler Kur'ân'da yer almamıştır. Ancak Tevrât'a göre Mûsâ peygamber ehlini ve mal varlığını orada bırakmış, ehli ile daha sonra Mısır'da buluşmuştur:
Mûsâ kayınbabası Yitro'nun yanına döndü. Ona, "İzin ver, Mısır'daki soydaşlarımın yanına döneyim" dedi, "Bakayım, hâlâ yaşıyorlar mı?" Yitro, "Esenlikle git" diye karşılık verdi. [45–7] Çıkış; 4/18:18-
Mûsâ peygamberin kayınbabası Midyanlı Kâhin Yitro, Tanrı'nın Mûsâ peygamberin ve halkı İsrâil için yaptığı her şeyi, RABB'in İsrâilliler'i Mısır'dan nasıl çıkardığını duydu. Mûsâ peygamberin kendisine göndermiş olduğu karısı Sippora'yı ve iki oğlunu yanına aldı. Mûsâ,peygamber "Garibim bu yabancı diyarda" diyerek oğullarından birine Gerşom adını vermişti. Sonra, "Babamın Tanrısı bana yardım etti, beni Firavun'un kılıcından esirgedi" diyerek öbürüne de Eliezer adını koymuştu. Yitro Mûsâ peygamberin karısı ve oğullarıyla birlikte Tanrı Dağı'na, Mûsâ peygamberin konakladığı çöle geldi. Mûsâ'ya şu haberi gönderdi: "Ben, kayınbaban Yitro, karın ve iki oğlunla birlikte sana geliyoruz." Mûsâ peygamber kayınbabasını karşılamaya çıktı, önünde eğilip onu öptü. Birbirinin hatırını sorup çadıra girdiler. Mûsâ peygamber İsrâilliler uğruna RABB'in Firavun'la Mısırlılara bütün yaptıklarını, yolda çektikleri sıkıntıları, RABB'in kendilerini nasıl kurtardığını kayınbabasına bir bir anlattı. [45–8] Çıkış; 18/1–8:
15. Âyette geçen onu (kıyâmeti) neredeyse gizleyeceğim ki herkes emeğinin karşılığını alsın ifadesi, kıyâmetin kopmasının ve âhiret hayatının başlamasının bu dünya hayatındaki imtihanın gereği olduğuna işaret etmektedir. Çünkü her insan bu dünyada yaptıklarının karşılığını tam olarak ancak âhirette alabilecek, orada tam bir adaletle karşılaşacaktır:
(Zilzâl: 7–8) Artık her kim zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim de zerre miktarı bir şerr işlerse onu görecektir.

(Tûr: 13- 16) O gün onlar (yalanlayıcılar), cehennem ateşine itildikçe itilirler. —İşte bu,  yalanlayıp durduğunuz ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin, artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız! -

Ahzab; 63, 73: İnsanlar sana Sâ‘at'ten [kıyâmetin kopuş vaktinden] soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi, Allah'ın; münâfık erkekleri, münâfık kadınları, müşrik erkekleri, müşrik kadınları azap etmesi; Ve Allah'ın, mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların tevbelerini kabul etmesi için ancak Allah'ın nezdindedir. Ne bilirsin belki Sâ‘at [kıyâmetin kopuş vakti] yakında olur. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

Kıyâmetin kopma belirtilerinin açıkça gösterilmemesi, aslında insanların inançlarındaki samimiyeti ortaya çıkarmaktadır. Çünkü samimî bir şekilde âhirete inanan kimse, kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmese de her an takvâ üzerinde yaşamaya devam edecek, âhirete inanmayan kimsenin devam edeceği şey ise kıyamet belirtilerini açıkça görmediğinden hayatını fıskla, fücurla sürdürecektir.
16. Âyetin muhatabı aslında tek tek mükelleflerdir. Akıl sahibi herkese zımnen şöyle denmektedir: "Kıyâmeti yalanlayan, dünyada kendilerine lezzet veren şeylere yönelen, Mevlâ'sına isyan eden, arzularına uyan kimsenin peşinden gitmeyin. Kim onlara bu tavırlarında muvafakat ederse, mutlaka kaybeder, helâk olur. Malı mülkü kendisine fayda vermez."
(Leyl: 8–11) Kim de cimrilik ederse ve kendisini tüm ihtiyaçların üstünde görürse ve en güzeli yalanlarsa, Biz ona en zor olan için kolaylık vereceğiz. Aşağı yuvarlanıp helâk olduğunda malı onu kurtaramayacaktır.

طوى - TÛVÂ:
Bu sözcüğün geçtiği cümle genellikle Şüphesiz sen temizlenmiş vadîdesin; Tûvâ'dasın şeklinde çevrilerek Tûvâ sözcüğü özel bir vadînin adı olarak açıklanmıştır. Ancak Zebidi, en önemli Arap kaynakları arasında yer alan Tacü'l-Arus adlı eserinde böyle bir vadîden hiç bahsetmemiştir. Aynı konu üzerinde emek harcayanlardan biri olan Zemahşeri ise tûvâ sözcüğünün anlamının iki kere demek olduğundan yola çıkarak cümleye "sen iki kere temizlenmiş bir vadîdesin" anlamını vermiştir. [45–9] (Zemahşeri, el-Keşşaf; c:2, s:531)
الوادى - VÂDİ:
Vâdi "dağların, tepelerin arasındaki her yarık, çukur yer" demektir. [45–10] (Tacü'l-Arus; c: 20, s: 283)
Türkçedeki koyak sözcüğü de yukarıdaki "vadî" anlamının yanı sıra, "akarsuların karalarda oluşturduğu, bir yöne doğru meyilli, uzunlamasına çukur" demektir.
Âyette geçen vâdi sözcüğünü yukarıdaki gerçek anlamlarında kabul etmek mümkün değildir. Zira aynı olayı anlatan başka Âyetlerde bir dağdan bahsedilmekte ve Mûsâ peygamberin uzaktan oradaki ateşi gördüğü bildirilmektedir. Eğer Âyette geçen vâdi sözlüklerdeki anlamına uygun olarak çukur bir yer olsa idi, ne Mûsâ peygamber oradaki ateşi görebilir, ne de Rabbimiz orada bir dağın varlığından söz ederdi. Dolayısıyla burada vâdi sözcüğü ile mecazî olarak "yol" kastedilmiştir. Bu "yol", iki kere temizlenmiş peygamberlik yoludur. Mûsâ peygambere "Artık sen peygamberlik yolundasın. Kolları sıva, artık çoluk-çocuk, mal-mülk düşünme, vahye kulak ver, yeni işine başla!" denilmiştir.H.Yılmaz

Bu 17 ve devam eden ayetlerden anlıyoruz ki, Allah, Musa'nın elinde ne olduğunu kuşkusuz biliyor. Ama elçilik görevi verdiği Musa Peygamberi, vahyi almaya hazır hale getirmek için, bir bakıma eğitiyor ve öğretiyor. (Bak Bakara suresi 79-101 ayetlerini inceleyiniz.) M.sağ

Âyetteki soru bilgi almak için sorulmuş bir soru değildir. Çünkü Allah onun elinde bir asa tuttuğunu bilmektedir. Soru, Mûsâ peygamberin dikkatini asaya çekerek onu hemen sonra ortaya konulacak göstergeye hazırlama amacına yöneliktir. H.Yılmaz

Bu soru sadece bilgi almak için sorulmuş bir soru değildir, çünkü Allah onun elinde bir asa tuttuğunu bilmektedir. Bu soru, elindekinin bir asa olduğunu, bu nedenle biraz sonra ortaya konulacak mucizeye hazır olması gerektiğini vurgulamak için sorulmuştur.Mevdudi

Musa (a.s) bilerek bu soruyu uzatmıştır ve sadece "Bu benim asamdır" deyip susmamıştır. Çünkü Musa (a.s) bu yüce buluşma anını biraz daha uzatmak istiyordu. Mevdudi

ASANIN DİĞER YARARLARI:

Mûsâ peygamberin 18. Âyetteki onda benim için başka yararlar da var şeklindeki ifadesi, asasını Âyette sayılanlar dışında başka işlerde de kullandığını göstermektedir. Meselâ dağda bayırda çobanlık yapan bir kişi yiyecek içecek torbasını asasının ucunda taşır, bitki köklerini topraktan asasıyla çıkartır, su bulmak için toprağı kazarken asasından yararlanır, sürüsünü asasıyla güder, vahşî hayvanlara ve saldırganlara karşı asasını silâh olarak kullanır. Ancak Mûsâ peygamberin bu sözlerinden sonraki gelişmeler göstermektedir ki, artık çoban Mûsâ peygamberin asasının işi bitmiştir, yani asa eski işlevleri için Mûsâ peygambere artık lâzım değildir. Bundan sonraki sağ elinde tutacağı Asa başka bir şeydir, tüm bâtıl olan şeyler o şey ile yok edilecek ve insanların gerçekleri görmesi o şey ile sağlanacaktır.
Bazıları Mûsâ peygamberin asasının ona sağladığı faydaları sayıp dökmekle bitirememişler ve asa ile ilgili birçok kerametler nakletmişlerdir. Bunlara inanan zavallılar da kerameti hep asada aramışlar ve kutsiyet izafe ederek onu günümüze kadar taşımışlardır. Nitekim bazı kişiler asayı peygamberlerin sünneti olarak kabul etmekte ve bu çağda bile asa ile dolaşmaktadır.
Dikkat edilirse, Mûsâ peygambere de tıpkı peygamberimize Mescid-i Aksa'daki son sidre ağacının yanında yapılan hitap gibi aracısız hitap edilmiştir. Yani her iki peygambere de birbirine benzer şekillerde vahye dilmiş ve ikisine de Şûrâ Sûresi'nin 51. Âyetinde bildirilen Allah'ın beşer ile konuşma şekillerinden perde arkası usulü uygulanmıştır.
(Necm: 10–18) Hemen de kuluna vahyettiğini vahyetti. Gönlü gördüğünü yalanlamadı. Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz [onun gördüğü şey hakkında onunla mücadele mi ediyorsunuz]? Andolsun, onu başka bir inişte daha gördü. Son sidrenin yanında. Ki onun yanında oturulan bahçe vardır. O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu. Göz şaşmadı ve azmadı. Andolsun, Rabbinin Âyetlerinin en büyüğünü gördü.
(Kasas: 30- 32) Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan seslenildi: “Ey Musa! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah’ın ta kendisiyim! Ve birikimini ortaya at! – Onu (birikimini sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görünce de dönüp arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Koynundaki gücünü devreye sok, kusursuz bembeyaz çıkacakSIN. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.”

20-23. âyetlerde, Mûsâ'ya verilen iki âyetten bahsedilmektedir. Bunlardan ilki, sağ eline çoban asâsının yerine verilen vahiy/kitap/Tevrât; ikincisi ise gücüne güç katacak olan Hârûn'dur. Aşağıdaki âyetlerde Mûsâ'nın ifade yeteneğinin yeterli olmadığı, meramını iyi anlatması için kardeşi Hârûn'un kendisine yardımcı yapılmasını istediği ve bu isteğinin de verildiği görülecektir.
Bu konu, yani asâ ve yed [kusursuz güç] hakkında A‘râf sûresi'nde detay verilmiştir. Burada başka sözcükler üzerinde duracağız.

الحية [HAYYE]
Hayye sözcüğü de, Mûsâ pasajının doğru anlaşılmasındaki kilit sözcüklerden biridir. Bu nedenle bu sözcük üzerinde durmak istiyoruz:
Hayat sözcüğünden gelen hayye sözcüğü, “bir kere yaşam” demektir. Araplar bu sözcüğü birçok şekilde kullanırlar:
Uzun ömürlü olmasından dolayı yılana, hayye denir.
Gözü keskin olana, “O, hayye'den daha iyi görür” derler.
Hain, sinsi olana, “O, hayye'den daha zâlim” derler.
Çevresine, toplumuna yararlı olanlara, onları koruyanlara, “O, bölgenin, yeryüzünün hayye'si” denir.
Kadın-erkek uzun yaşayana, “O, hayye'nin tekidir” derler.
Kişi akıl, zeka ve dehada zirvede olduğu zaman, “O, vâdinin hayye'sidir” denir.
Hayye, teşbihen Büyük  Ayı yıldız kümesinin ikizleri ile Alkaid [ölü sönük yıldız] arasındaki yıldızlara denir.
Tahiyye [selâmlama/Allah sana ömür versin] sözcüğü de aynı kökten gelir.

Özetlersek, bu sözcüğün anlamı, “hayat ve canlılık”tır. Dolayısıyla hayye sözcüğü, “yılan” demek olmayıp, “varlığın uzun ömürlü oluşu”nu nitelemektedir. Tâ-Hâ sûresi'ndeki  حية تسعى [hayyetun tes‘â/koşup duran tes‘â] ifadesinin, Türkçe'deki tam karşılığı, “yedi canlı” deyimi olup bu da, “defalarca ölüm tehlikesiyle karşılaşmasına rağmen her seferinde sağ kurtulmak” anlamına gelir. Bu sözcük, birçok hastalıktan, bela ve felaketten kurtulan kişiler için kullanıldığı gibi, kedi ve yılan için de kullanılır.
Bu âyetteki hayye sözcüğünü anlamak için, Mûsâ'nın sağ elindekinin diğer bir nitelenmesini de dikkate almak gerekir. Allah Neml/10 ve Kasas/31'de, Mûsâ'nın sağ elindekini, Sanki görünmeyen bir varlık gibi hareket ettirir diye nitelemiştir. Yani, Mûsâ'nın sağ elindeki şey, “hareket ettiren görünmez bir varlığa” benzemektedir. Bu hareket sağlayan görünmez varlık ise, insanların ve hayvanların canıdır.
Bu ifade, vahyin/ilâhî kitapların “rûh” niteliğidir. Kur’ân'ın bir adının da rûh olduğu gibi, Mûsâ'nın sağ elindekinin [Kitabının] adı da rûh'tur:
O, dereceleri yükseltendir, Arş'ın sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için Kendi emrinden/Kendi işinden olan rûhu [vahyi] kullarından dilediğine ilka eder [bırakır]. (Mü’min/15)
İşte böylece Biz sana da Kendi emrimizden/Kendi işimizden olan rûhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nûr/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar Kendisi için olan o Allah'ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın bütün işler yalnız Allah'a döner. (Şûrâ/52-53)
20. âyetteki hayye sözcüğü, “yılan” olarak anlaşılınca, doğal olarak 21. âyetteki korkmak sözcüğü de “yılandan korkmak” olarak anlaşılmıştır. Hâlbuki buradaki korku, bu sûrenin 45-46. âyetleri ile Şu‘arâ/10-15, Neml/10 ve Kasas/30. âyetlerde konu edilen Mûsâ'nın görevden korkması, kaçmasıdır.
Bir vakit de Rabbin Mûsâ'ya, “Git o zâlim kavme; Firavun kavmine, hâlâ takvalı davranmayacaklar mı?” diye nida etmişti. O [Mûsâ], “Rabbim! Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkarım. Göğsüm de daralır, dilim konuşmaz, onun için Hârûn'a da elçilik ver. Hem onlara ait benim üzerimde bir suç var. Ondan dolayı beni öldürmelerinden korkarım” dedi. O [Allah], “Hayır, hayır… Haydi, ikiniz âyetlerimizle gidin. Şüphesiz ki, Biz sizinle beraberiz, işitenleriz. Haydi ikiniz Firavun'a gidin de, ‘Biz kesinlikle, İsrâîloğulları'nı bizimle beraber gönderesin diye’ âlemlerin Rabbinin elçisiyiz deyin” dedi. (Şu‘arâ/10-17)
“Ve birikimini ortaya koy!” –Onu sanki görünmeyen bir varlık gibi hareket ettirir görüverince dönüp, arkasına bakmadan kaçtı.– Ey Mûsâ! Korkma! Şüphesiz ki Ben; Benim yanımda elçiler korkmaz. –Ancak, kim zulüm yapar, sonra kötülüğün sonunda iyiliğe çevirirse, şüphesiz Ben, çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.– (Neml/10-11)
Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vâdinin sağ tarafından, bir ağaçtan seslenildi: “Ey Mûsâ! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah'ın ta kendisiyim! Ve birikimini ortaya at! –Onu [birikimini] sanki görünmeyen bir varlık gibi hareket ettirir görünce de dönüp, arkasına bakmadan kaçtı.– Ey Mûsâ! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Koynundaki gücünü devreye sok, kusursuz bembeyaz çıkacaksın. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.” (Kasas 30-32)
O ikisi [Mûsâ ile Harun], “Rabbimiz! Onun bizim aleyhimize aşırı gitmesinden veya azgınlığından korkarız” dediler. O [Allah], “Korkmayınız, şüphesiz Ben ikinizle beraberim, işitirim ve görürüm.” (Tâ-Hâ/45-46)
22. âyetetteki, tahrücü [çıkacak] filinin öznesi “el” değil, “sen”dir. Bu ifade, fiil kalıbının “ikinci eril tekil şahıs” kalıbı ile, “üçüncü dişil tekil şahıs” kalıplarının aynı kalıp olmasından karıştırılmıştır. Burada kastedilen de kendisine yedek güç olarak verilmiş olan vezir Hârûn'u devreye sokması, o'nun sayesinde ifadeleri kusursuz, lekesiz ve eksiksiz olarak tebliğ etmesidir.
Burada 20-23. âyetlerde zikri geçen Mûsâ'ya verilen iki ayet; alamet, gösterge, Furkân sûresi'nde şöyle zikredilmiştir:
Ve andolsun ki Mûsâ'ya Kitab'ı verdik, kardeşi Hârûn'u da o'nunla birlikte vezir kıldık. Sonra da, “Haydi âyetlerimizi yalanlayan o kavme gidin!” dedik. Sonunda da parçalayıp yok ettik. (Furkân/35-36)  H.Yılmaz

20. âyetteki hayye sözcüğü, “yılan” olarak anlaşılınca, doğal olarak 21. âyetteki korkmak sözcüğü de “yılandan korkmak” olarak anlaşılmıştır. Hâlbuki buradaki korku, bu sûrenin 45-46. âyetleri ile Şu‘arâ/10-15, Neml/10 ve Kasas/30. âyetlerde konu edilen Mûsâ'nın görevden korkması, kaçmasıdır.
Bir vakit de Rabbin Mûsâ'ya, “Git o zâlim kavme; Firavun kavmine, hâlâ takvalı davranmayacaklar mı?” diye nida etmişti. O [Mûsâ], “Rabbim! Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkarım. Göğsüm de daralır, dilim konuşmaz, onun için Hârûn'a da elçilik ver. Hem onlara ait benim üzerimde bir suç var. Ondan dolayı beni öldürmelerinden korkarım” dedi. O [Allah], “Hayır, hayır… Haydi, ikiniz âyetlerimizle gidin. Şüphesiz ki, Biz sizinle beraberiz, işitenleriz. Haydi ikiniz Firavun'a gidin de, ‘Biz kesinlikle, İsrâîloğulları'nı bizimle beraber gönderesin diye’ âlemlerin Rabbinin elçisiyiz deyin” dedi. (Şu‘arâ/10-17)
“Ve birikimini ortaya koy!” –Onu sanki görünmeyen bir varlık gibi hareket ettirir görüverince dönüp, arkasına bakmadan kaçtı.– Ey Mûsâ! Korkma! Şüphesiz ki Ben; Benim yanımda elçiler korkmaz. –Ancak, kim zulüm yapar, sonra kötülüğün sonunda iyiliğe çevirirse, şüphesiz Ben, çok bağışlayıcıyım, çok merhamet sahibiyim.– (Neml/10-11)
Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vâdinin sağ tarafından, bir ağaçtan seslenildi: “Ey Mûsâ! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah'ın ta kendisiyim! Ve birikimini ortaya at! –Onu [birikimini] sanki görünmeyen bir varlık gibi hareket ettirir görünce de dönüp, arkasına bakmadan kaçtı.– Ey Mûsâ! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Koynundaki gücünü devreye sok, kusursuz bembeyaz çıkacaksın. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.” (Kasas 30-32)
O ikisi [Mûsâ ile Harun], “Rabbimiz! Onun bizim aleyhimize aşırı gitmesinden veya azgınlığından korkarız” dediler. O [Allah], “Korkmayınız, şüphesiz Ben ikinizle beraberim, işitirim ve görürüm.” (Tâ-Hâ/45-46)
H.Yılmaz

Asâ'nın mucizevî bir biçimde yılana dönüşmesi, kanaatimizce, gizemli bir anlam taşımaktadır; bununla, öyle anlaşılıyor ki, görünüş ile gerçeklik arasındaki mahiyet farklılığına ve buna bağlı olarak, Allah'ın, bu farklılığı kavramak üzere seçilmiş kullarına bahşettiği manevî vukuf ve sezgiye işaret edilmek isteniyor (karş. 18:66-82'de anlatılan ve Hz. Musa'nın isimsiz bir bilgeyle yaşadığı gizemli tecrübe). Bu yorum 27:10 ve 28:31'deki ilgili ifadelerle de desteklenmektedir; anılan her iki ayette de Hz. Musa'nın asâyı “sanki bir yılanmış gibi, hızla akıyor (ke ennehâ cânn)” gördüğü ifade edilmektedir. M.Esed

Yani, kendisine tevdî edilen peygamberlik görevi sayesinde görülmemiş derecede aydınlanmış. (Bkz. ayrıca 7:108 hk. 85. not.) M.Esed

Bu ifade, öyle görünüyor ki, Firavun'un en büyük günahına, yani, kendini tanrı yerine koymasına işaret etmektedir (karş. 28:38 ve 79:24). M.Esed

Bu Âyette, elçilik görevi verilen Mûsâ peygambere tuğyan hâlindeki Firavun'a gitmesi bildirilmektedir. Çünkü kibirli Firavun öylesine azmıştır ki, kendini ilâh, [Rabb] çevresindekileri de kulları olarak görmektedir. Bu kıssanın anlatıldığı Şu'arâ Sûresi'nin 10-11. ve b,aşka yerdeki Âyetlerden anlaşıldığı üzere Mûsâ peygamber sadece Firavun'a değil aynı zamanda "zâlimler kavmine, Firavun'un kavmine" de gönderilmiştir. Burada sadece Firavun'un zikredilmesi, onun kendi toplumunun doğru yoldan çıkışına liderlik etmesi, toplumunun da bu yoldan çıkışta ona karşı bir irade gösterememesi sebebiyledir:

(Kasas: 38) Firavun da; “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmedim. Ey Haman, benim için çamur üzerine hemen ateş yak [tuğla imal et] da Musa’nın ilâhına muttali olmam için bana bir kule yap. Ve şüphe yok ki onun yalancılardan biri olduğuna kesinlikle inanıyorum” dedi.

(Nâziât: 24) O, [Firavun] "Ben sizin en yüce Rabbinizim" dedi.H.Yılmaz

Vezîr (lafzen, “yük taşıyan”, kökü “yük” anlamına gelen vizr) teriminin birincil anlamı budur; sonraki dönemlerde yönetimde görev sahibi olan bildiğimiz “bakan” ya da “vekil” anlamına kullanılması da bundan ötürüdür. M.Esed

Lafzen, “bir başka zaman”; yani, 38-40. ayetlerde hatırlatıldığı gibi, Hz. Musa'nın çocukluk ve gençlik döneminde. Bu döneme dair bundan sonraki atıflar -yani, Firavun'un İsrailoğulları'na zulmetmesi, yeni doğan erkek çocuklarının öldürülmesi, Hz. Musa'nın bir sandık içinde kurtulması, Firavun ailesince evlatlık edinilmesi, Mısırlı bir adamı öldürmesi ve bunun üzerine Mısır'dan kaçması- hakkında daha geniş bir açıklama için bkz. kıssanın daha ayrıntılı olarak anlatıldığı 28:3-21. M.Esed

Bu Âyet gurubunda, verilen görevi yerine getirebilmek için Mûsâ peygamberin kendisine gerekli gördüğü ve Allah'tan talep ettiği maddî ve manevî unsûrlar yer almaktadır. Bu talepler;

  • Göğsünün açılması,
  • İşinin kolaylaştırılması,
  • Dilindeki düğümün çözülmesi ve
  • Vezir olarak kendisine Hârûn'un verilmesidir.

GÖĞSÜNÜN AÇILMASI:

İnşirah Sûresi'nin tahlilinde de belirttiğimiz gibi, göğsün açılması "ferahlık, rahatlık, metanet ve cesaret sahibi olmak" anlamına gelmektedir. [45–13] (Tebyinü'l-Kur'ân; c:1, s: 249–251. Bkz.)
Mûsâ peygamber de, malını mülkünü terk edip ehlinden ayrı olarak yapacağı bu görevin kendisine doğuracağı sıkıntıları, göğüs darlığını tahmin ettiği için Rabbinden bu talepte bulunmuştur.

DİLİNDEKİ DÜĞÜMÜN ÇÖZÜLMESİ:

Elçilik görevini alan bir kişinin Firavun ve saray adamlarını etkilemek için güzel konuşma yeteneğine sahip olması gerektiğini bilen Mûsâ peygamber, aynı zamanda bu yeteneğin kendisinde olmadığını da biliyordu:
(Zühruf: 51- 53) Ve Firavun, kavminin içinde seslendi: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hala görmüyor musunuz? Yahut ben, şu zavallının ta kendisi olan; nerede ise açıklayamayan [meramını anlatamayan], kişiden daha hayırlı değil miyim? Hem onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?” dedi.

(Kasas: 33–34) O [Musa] dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz ben onlardan bir can öldürdüm, şimdi onların beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Harun’u da. O dil itibariyle benden daha fasihtir. O nedenle onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”

Firavun ve kavmiyle olan konuşmalarına bakıldığında, Mûsâ peygamberin dilindeki bağın çözüldüğü anlaşılmaktadır. Zira söylemlerinin tümü gayet beliğdir.  Bu güzellik, yedek güç olarak kendisine vezir verilen kardeşi Harun sayesinde oluşmaktadır. Bu konu A’raf suresinin tahlilinde “Yed-i Beyza” ifadesininin açıklamasında verilmiştir.
Mûsâ peygamberin dilindeki sorun, Kitab-ı Mukaddeste şöyle geçmektedir:
Mûsâ, "Aman, ya Rab!" dedi, "Ben kulun ne geçmişte, ne de benimle konuşmaya başladığından bu yana iyi bir konuşmacı oldum. Çünkü dili ağır, tutuk biriyim." [45–14] Çıkış, 4; 10
Fakat Talmut, Mûsâ peygamberin konuşmasındaki yetersizliği çok garip bir şekilde açıklamıştır:
Mûsâ, çocuk iken, Firavun'un sakalını tutup onu yoldu. Firavun da, onu öldürmeyi kafasına koyarak, "Elinde mülkümün ve kudretimin zail olacağı kimse budur" dedi. Bunun üzerin Asiye: "O, akıl edemeyen bir çocuktur. Bunun emaresi ise, senin ona hurma ve ateşi yaklaştırmanda" dedi. Sonra da, bu iki şey onun önüne konuldu; o, ateşi aldı ve ağzına koydu... [45–15] Talmut
Ne yazık ki, bu saçma hikâye birçok klâsik kaynakta sanki gerçekmiş gibi yer almıştır.

HÂRÛN'UN VEZİRLİĞİ:

Hârûn ile ilgili olarak, Mûsâ peygamberin kardeşi olmasından başka Kur'ân'da herhangi bir ayrıntı verilmemiştir.
Kitab-ı mokaddes, Hârûn'un büyük kardeş olduğunu söylemektedir:
Firavunla konuştuklarında Mûsâ seksen, Hârûn seksen üç yaşındaydı. [45–16] Çıkış; 7/7
Mûsâ peygamberin Hârûn'un vezirliğini istemesi, kendisi dağa gittiği sırada Hârûn'un da ehli arasında bulunduğunu düşündürmektedir. Çünkü Hârûn yanında olmasa, kendisi yıllardır Medyen'de bulunduğundan Hârûn'un sağ olduğunu bile bilemeyecek, dolayısıyla da onu vezir olarak isteyemeyecekti. Ayrıca Âyette geçen ehli sözcüğünün, aile efradı yanında kan bağı yakınlıklarını ve sıhrî yakınlıkları da kapsaması, Hârûn'un da orada bulunduğunu desteklemektedir.

الوزير - VEZîR:
Vezîr sözcüğünün anlamı, türediği sözcüğe göre şu şekillerde açıklanabilir:

  • Eğer وزر - vizr = yük kökünden türediği kabul edilirse, "yük çeken" anlamına gelir. Zaten vezirler de krallara yardımcı olmak sûretiyle onun yükünü çeken kimselerdir.
  • Eğer Kıyâmet Sûresi'nin 11. Âyetinde geçen وَزَرَ - vezer = sığınak sözcüğünden türediği kabul edilirse, "kendisiyle korunulan dağ" anlamına gelir. Zaten vezirler de bir bakıma kendilerine başvurulan, danışılan, sığınılan kimselerdir.

Bu Âyet grubundaki olaylar Kasas Sûresinde şöyle anlatılmıştır:
(Kasas: 30–35) Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan seslenildi: “Ey Musa! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah’ın ta kendisiyim! Ve birikimini ortaya at! – Onu (birikimini sanki görünmeyen bir varlık gibi, hareket ettirir görünce de dönüp arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Koynundaki gücünü devreye sok, kusursuz bembeyaz çıkacakSIN. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.”

 O [Musa] dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz ben onlardan bir can öldürdüm, şimdi onların beni öldürmelerinden korkuyorum. Kardeşim Harun’u da. O dil itibariyle benden daha fasihtir. O nedenle onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Şüphesiz ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.”
O [Allah] dedi ki: “Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve ikiniz için bir kudret kılacağız. Sonra da onlar ayetlerimiz sebebiyle size erişemeyecekler. Siz ikiniz ve size tabi olanlar üstün olanlarsınız.”

Otuz altıncı ayetteki “O [Allah] dedi: "Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi.” ifadesinden, Mûsâ peygamberin taleplerinin Allah tarafından kabul edildiği anlaşılmaktadır. Yani Mûsâ peygamberin göğsü açılacak, işi kolaylaştırılacak, dilindeki bağ çözülecek ve kardeşi Hârûn da veziri olacaktır. Kısacası, görevinde başarılı olması için Mûsâ peygamberin gerekli gördüğü maddî ve manevî imkânların tümü kendisine verilmiştir. H.Yılmaz

Lafzen, “bir başka zaman”; yani, 38-40. ayetlerde hatırlatıldığı gibi, Hz. Musa'nın çocukluk ve gençlik döneminde. Bu döneme dair bundan sonraki atıflar -yani, Firavun'un İsrailoğulları'na zulmetmesi, yeni doğan erkek çocuklarının öldürülmesi, Hz. Musa'nın bir sandık içinde kurtulması, Firavun ailesince evlatlık edinilmesi, Mısırlı bir adamı öldürmesi ve bunun üzerine Mısır'dan kaçması- hakkında daha geniş bir açıklama için bkz. kıssanın daha ayrıntılı olarak anlatıldığı 28:3-21. M.Esed

Allah, doğumundan beri onun risalet için ilâhî gözetim altında olduğunu vurgulamak için doğumundan beri Musa'ya verdiği nimetleri saymaktadır. Burada sadece kısa değinmeler yer almıştır, fakat Kasas Suresi'nde verilen bu nimet ve lütuflar ayrıntılarıyla anlatılmaktadır. Mevdudi

Bakara Sûresinde açıklandığı üzere Fir'avn, İsrâîl Oğullarının yeni doğan erkek çocuklarını öldürtüyor, kız çocuklarını sağ bırakıyordu. Hz. Mûsa doğunca, onun da öldürtüleceğinden korkan annesi, tasalanmağa başladı. Yüce Allah, onun içine, Mûsâ'yı bir sandığa koyup suya bırakmasını ilhâm etti. Annesi, içine doğan düşünceye uyup uygun bir sandığa koyduğu Mûsâ'yı denize veya Nil ırmağına bıraktı. Âilesiyle birlikte sahildeki bahçesinde oturmakta olan Fir'avn, su üstünde bir sandığın geldiğini görünce onu çıkartıp açtırdı, içinden çıkan çocuğa karşı yüreğinde derin bir sevgi duydu. İşte âyetlerde Allah'ın, Mûsâ'ya olan bu lutfu yâdedilmektedir.  Mevdudi

Lafzen, “o'nu alacaktır” (karş. 28:9). Firavun, kibirli azgınlığı, zulmü ve ayrıca kendini tanrı yerine koymaya kalkışması (bkz. 79:24) sebebiyle Allah'ın düşmanı olarak nitelendiriliyor; öte yandan da çocuk olan Hz. Musa'nın düşmanıdır, çünkü o'nun mensup olduğu halktan nefret etmekte ve korkmaktadır.

 Yani, “Benim korumam-esirgemem altında ve senin için belirlediğim kader uyarınca”: bunun, Hz. Musa'nın Firavun sarayının kültürel ortamında yetişmesine ve Mısır'ın kadîm hikmet ve düşüncesine vukuf kazanmasına -ve böylece hem gelecekte halkına liderlik yapabilmesi, hem de Allah'ın tevdî edeceği elçilik görevini yüklenebilmesi için gerekli nitelikleri edinmesine- ilişkin bir atıf olması mümkündür. M.Esed

Mûsâ peygambere geçmişine yönelik hatırlatmalarda bulunulan bu Âyetlerdeki özet olaylar, Kasas Sûresinde ayrıntılı olarak anlatılmıştır:
(Kasas: 3–21) Biz, iman edecek bir kavim için Musa ve Firavun’un önemli haberlerinden bir kısmını sana hak ile okuyoruz [takip ettiriyoruz].
Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde yüceldi ve ehlini grup grup kıldı; onlardan bir taifeyi güçsüzleştirmek istiyor; bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi.
Biz ise istiyoruz ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları mirasçılar yapalım. Ve onları yeryüzünde sağlamca yerleştirelim, Firavun, Haman ve bu ikisinin askerlerine, onlardan çekinmekte oldukları şeyleri gösterelim.
Ve Biz Musa’nın anasına vahyettik: “Onu emzir. Eğer onun için korkarsan onu denize bırakıver, korkma ve üzülme. Şüphesiz Biz onu sana döndüreceğiz ve kendisini elçilerden biri yapacağız.”
Sonra da Firavun ailesi onu, kendileri için bir düşman ve üzüntü olmak üzere buluntu olarak aldı. Şüphesiz Firavun, Haman ve bu ikisinin askerleri hata edenler idiler. Ve Firavun’un karısı: “Benim ve senin için göz aydınlığı! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlât ediniriz” dedi. Ve onlar, şuurlarını kullanmıyorlar [işin farkında olmuyorlar].
Musa’nın anasının yüreği bomboş sabahladı. - Eğer Biz, inananlardan olması için onun kalbini pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse onu açığa vuracaktı.- Ve o [Musa’nın annesi] onun [Musa’nın] kız kardeşine, “Onun izini takip et” dedi. O da hemen, onlar farkına varmazken uzaktan onu gözetledi.
Ve Biz daha önce, ona sütanalarını haram ettik. Bunun üzerine o [Musa’nın kız kardeşi], “Size, onun bakımını sizin namınıza üstlenecek ve ona nasihatte bulunacak [eğitecek] bir aile göstereyim mi?” dedi.Böylelikle Biz onu, gözü aydın olsun, gam çekmesin ve Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu bilsin diye annesine geri verdik. - Velâkin onların pek çoğu bilmezler.-
Ve Musa yiğitlik çağına girip oturaklaşınca, Biz ona hüküm ve ilim verdik. Ve Biz güzel davrananları işte böyle karşılıklandırırız.
Ve Musa, şehir halkının habersiz olduğu bir anda şehre girdi. Sonra orada, biri kendi tarafından diğeri düşman tarafından savaşan [birbirlerini öldürmeye çalışan] iki adam buldu. Sonra kendi tarafı olan, düşmana karşı ondan [Musa’dan] yardım diledi. Musa da ötekine hemen bir yumruk indirdi de onun aleyhine gerçekleşti [o öldü]. O [Musa]; “Bu, şeytanın işindendir, şüphesiz o, saptırıcı, apaçık bir düşmandır” dedi.
O [Musa], “Rabbim! Şüphesiz kendime zulüm ettim. Artık beni bağışla!” dedi de O [Allah], onu bağışladı. Şüphesiz O, çok bağışlayıcının, çok merhamet edicinin ta kendisidir.
O [Musa], “Rabbim! Bana nimet olarak verdiğin şeylere ant olsun ki, artık hiçbir zaman suçlulara arka olmayacağım” dedi.
Sonra da o [Musa], şehirde korku içinde, kontrol ederek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse feryat ederek ondan yardım istiyor. Musa ona: “Şüphesiz sen, apaçık bir azgınsın!” dedi.
Musa, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o [o adam]; “Ey Musa! Dün bir nefsi öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun? Sen sadece yeryüzünde bir zorba olmak istiyorsun ve sen düzelticilerden olmak istemiyorsun” dedi.
Ve şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal çık! Şüphesiz ki ben öğüt verenlerdenim.” Sonra da o [Musa] korka korka, kontrol ederek oradan çıktı. “Rabbim! Beni zalimler kavminden kurtar!” dedi.

MÛSÂ'NIN ANNESİNE VAHYEDİLMESİ:
Mûsâ peygamberin annesine vahyedilmesi, ona ilham edilmesi, onun içine doğmasının sağlanması anlamındadır. Vahiy sözcüğünün Kur'ân'da hangi anlamlarda kullanıldığı geniş olarak Necm Sûresi'nin tahlilinde açıklanmıştı. Bu sebeple burada sözcüğün 38. Âyetteki ile aynı anlamda kullanıldığı Âyetlerden birkaçını örnek vermekle yetiniyoruz:
(Nahl: 68) Ve Rabbin bal arısına dağlarda, ağaçlarda ve kovanlarda evler/yuvalar edinmesini vahyetti.
(Mâide: 111) Ve hani havarilere "Bana ve elçime inanın" diye vahy etmişim de onlar "İnandık ve bizim gerçekten teslim olduğumuza tanık ol" demişlerdi.
(Fussılet: 12) Böylece O [Allah] onları iki günde yedi gök olmak üzere gerçekleştirdi ve her göğe kendi işini vahyetti [içine yükledi]. Biz en yakın göğü kandillerle ve korumayla süsledik. İşte bu, Azîz, Alîm'in ayarlamasıdır. H.Yılmaz

Daha ayrıntılı bir anlatım için bkz. 28:12.-  Hem burada, hem de 28:12-13'de îma edildiği üzere, Hz. Musa'ya kendi öz annesi mürebbiyelik, süt-annelik yapmıştır. -  Karş. 28:14 -  Hz. Musa'nın hayatında bir dönüm noktası oluşturan bu önemli olay hakkında ayrıntı için bkz. 28:15-21. -  Bkz. 28:22-28. M.Esed

Verilen hiçbir memeyi tutmayan bebek Mûsâ'ya bir süt annesi gerekti. Mûsâ'nın sonucunu merak edip gizlice onu araştırmakta olan kızkardeşi, onun için bir süt annesi arandığını öğrenince Fir'avn âilesine sokulup, Mûsâ'ya bakacak bir süt annesi tanıdığını söyledi ve annesinin adresini verdi. Bir Mısırlı ile dövüşen İsrailli bir adam senden yardım isteyince, vurduğun bir yumrukla Mısırlı'yı öldürmüştün. Mevdudi

Hz. Musa için buyrulan bu ve benzeri ayetler, diğer elçiler için olduğu gibi, Hz. Muhammed içinde kullanılmaktadır. Peygamberleri bölüşerek, birini diğerinden üstün gösterme davranışı doğru değildir. Hepsi Allah'ın elçileridir. Allah onların hepsini gerektiği şekilde yüceltmektedir. İnsanların peygamberlere, Allah'a ait olan ilahlık vasıfları yükleyerek onlarainsan üstü kişilermiş gibi davranmaları, onları Allah yanında sıkıntıya sokacak en büyük zaaflarıdır. M.Sağ

FİTNELENDİRDİKÇE FİTNELENDİRMEK:

40. Âyette geçen Ve Biz seni fitnelendirdikçe fitnelendirdikifadesinin anlamı, "Biz seni nice badirelerden geçirdik, seni eğittik, cürufunu temizleyip saf hâle getirdik" demektir. Buradan da Mûsâ peygamberin uzun süre eğitildikten sonra peygamber yapıldığı anlaşılmaktadır.
Fitne sözcüğü ile ilgili geniş açıklama için Sâd Sûresi'nin sonunda bulunan fitne başlıklı yazımıza bakılabilir. [45–17] (Tebyînü'l-Kur'ân; c: 2, s: 452–456.)
Kur'ân'da İbrâhîm peygamberin de aynı yollardan geçirildiği bildirilmiştir:
(Bakara: 124) Ve hani Rabbi İbrâhîm'i birtakım kelimeler ile belâlandırmış, [sınamış] o, onları tam olarak yerine getirince; (Rabbi ona) "Ben seni insanlara imâm [önder] yapacağım" demişti. O da "Zürriyetimden de (yap)!" dedi. (Rabbi ona) "Benim ahdim zâlimlere nail olmaz!" dedi.

41. Âyette geçen اصطناع - istınâ' sözcüğü, صنع - sun' mastarından "İftial" kalıbı üzerine olup "bir sanat edinmek ve bir sanayi mamulü yapmak" anlamına gelir. Buna göre, aynı Âyette Rabbimizin Mûsâ peygambere yönelik olarak kullandığı, Seni kendim için yetiştirdim ifadesi iki şekilde açıklanabilir:
1- Rabbimiz, topluma göndereceği elçiyi seçip onu doğumundan itibaren bir sanat eseri veya bir sınaî mamul yaparcasına -özel bir itina ile- yetiştirdiği için ona "Seni kendim için yetiştirdim" demiştir.
Bu noktada şu hususu tekrar hatırlatmakta yarar vardır: Yüce Allah'ın toplumlara elçi ve kitap göndermesi, insanlara rahmeti ve hidâyeti kendi üzerine borç yazması sebebiyledir. Tıpkı yarattıklarını rızıklandırması gibi, elçi göndermesi ve kitap indirmesi de rahmeti ve hidâyeti kendi üzerine almasındandır:
(En'âm: 12) De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kim içindir?” De ki: “Allah içindir.” O [Allah], rahmeti kendi nefsi üzerine yazmıştır. Sizi mutlaka, kendisinde asla şüphe olmayan kıyamet gününe toplayacaktır. Kendi nefislerini zarara sokan kimseler; işte onlar iman etmezler.

(En'âm: 54) Ve ayetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen: “Selam olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tövbe eder ve düzeltirse; şüphesiz ki O [Allah], Gafur’dur, Rahîm’dir” de!

(Leyl: 12) Doğruya ve güzele hidâyet etmek sadece Bizim üzerimizedir.
(Nahl: 9) Yolun doğrusu yalnızca Allah üzerinedir [Allah’a borçtur]. Onun [Yol’un] eğrisi de vardır. Ve eğer O [Allah] dileseydi, size topluca hidayet ederdi.

2- Rabbimizin buradaki Seni kendim için yetiştirdim ifadesi, "Ben seni sırf Benim işimi yapasın diye yetiştirdim" anlamına da gelebilir. Buradan da elçi seçilmiş kişinin özel bir işinin olamayacağı, elçilik görevi alanın bütün diğer işleri bırakması gerektiği anlaşılır. Nitekim aynı anlam yukarıdaki hemen nalınlarını çıkar ifadesinde de mevcuttur. H.Yılmaz

 Lafzen, “yahut [olur ki] korkar” -yani, Hz. Musa'nın uyarılarında gerçek payı olduğunu hissederek geriler. Allah geleceği bütünüyle bildiğine göre, yukarıda, “belki (le‘allehû) aklını başına toplar...” şeklinde, olabilirlik üslubu içinde geçen ifadeler, açıktır ki, Firavun'un tepkileri konusunda Allah adına bir “şüphe”yi ya da “belirsizliği” îma etmemekte, fakat sadece mesajı taşıyana, günahkara hitap tarzını belirlerken, kendi adına aklında tutması gereken ihtimalleri işaret etmektedir. Yani, Hz. Musa'ya, Firavun'a hitab ederken, onun aklını başına getirecek ya da en azından onun gözünü yıldıracak bir üslup seçmesi öğütlenmektedir (Râzî). Öte yandan, her Kur’ânî anlatım değişmeyen bir gerçeği ya da gerçekleri ortaya çıkarmak, yahut insan davranışlarıyla ilgili evrensel bir ilkeye açıklık kazandırmak amacını taşıdığına göre, açıktır ki, Allah'ın Hz. Musa'ya belirli bir günahkar için yönelttiği “onunla yumuşak, ılımlı bir tarzda konuş ki, aklını başına toplamak için fırsatı olsun” emri bütün çağlar için ve ihtidâya vesile olabilecek bütün tebliğ çabaları için geçerlidir.  M.Esed

42-44. ayetlerdeki “ Sen ve kardeşin Âyetlerim ile gidin ve Beni anmakta gevşeklik etmeyin. Her ikiniz gidin Firavuna. O gerçekten azdı. Sonra öğüt alması ve haşyet duyması için ona yumuşak söz söyleyin."” İfadeleriyle  Mûsâ peygambere ve kardeşi Hârûn'a beraberce Firavun'a gitmeleri, görevlerinde gevşeklik göstermemeleri emredilmekte, bu emri yerine getirirlerken de yumuşak ve tatlı bir dil kullanmaları tembih edilmektedir.

YUMUŞAK SÖZ SÖYLEMEK:

Rabbimiz, bildirdiği bu tebliğ metoduna uygun olarak Mûsâ peygamberin nasıl konuşması gerektiğini Nâziât Sûresinde örneklendirmiştir:
(Nâziât: 18) Sonra de ki: "Arınmaya var mısın?"
Aslında yumuşak davranma ve güzel söz söyleme, Rabbimizin herkese önerdiği bir davranış tarzıdır:
(Bakara: 83) Ve hani Biz, İsrâîloğulları'nın mîsâkını [kesin sözünü] almıştık: “Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya, yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere de iyilik yapacaksınız, insanlara güzelliği söyleyiniz, salâtı ikâme ediniz ve zekâtı veriniz.” Sonra çok azınız müstesnâ olmak üzere yüz çevirdiniz. Ve siz yüz çevirenlersiniz.

(Âl-i İmrân: 159) İşte, sen, sırf Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.

(Nahl: 125) Rabbinin yoluna hikmetle [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle] ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir.

FİRAVUN'UN DA HAŞYET DUYABİLECEĞİ:

44. Âyetin sonundaki öğüt alması ve haşyet duyması için ifadesi, Mûsâ peygamberin hangi düşünce ile Firavun'a yaklaşması gerektiğini bildirmektedir. Bu, "Firavun'un nasihat dinleyeceğini yahut Allah'tan korkacağını umarak yumuşak konuşun" demektir. Bilindiği gibi, kullar ne kadar tuğyan ederse etsin, Allah elçi göndermeden o azgınlara azap etmemektedir. Rabbimiz, bu ilkesinin gereği olarak toplumunu temsilen Firavun'a da elçi göndermiş, hesap günü bir mazeret ileri sürememesi için de ona sanki öğüt alacakmış gibi nezaketle davranılmasını buyurmuştur. H.Yılmaz

Görüldüğü gibi, görevi alan her iki elçi de başlarına kötü şeylerin gelmesinden, Firavun'un kendilerini işkence veya ölümle cezalandırmasından korkmuşlardır. H.Yılmaz

Yani, “bizi sürgün ederek ya da haksız yere öldürerek, Senin mesajını gereği gibi duyurmamıza engel olacağından”. M.Esed

Bu duayı, Hz. Musa Mısır'a ulaşıp, Harun da ona yardımcı olarak geldiği sırada, henüz Firavun'un huzuruna çıkmadan önce yaptıkları açığa çıkmaktadır.  Mevdudi

Dikkat edilirse, bu Âyetlerin içeriği kıssanın A'râf Sûresindeki anlatımında yoktur.
46. Âyette Rabbimiz korkuya kapılan elçilerine hiç korkmamalarını, her şeyi işiten ve gören olarak daima onlarla beraber olacağını bildirmiştir. Bu himaye Kasas Sûresinde de açıklanmıştır:
(Kasas: 35) O [Allah] dedi ki: “Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve ikiniz için bir kudret kılacağız. Sonra da onlar ayetlerimiz sebebiyle size erişemeyecekler. Siz ikiniz ve size tabi olanlar üstün olanlarsınız.” H.Yılmaz

Kur'anın anlatım metodu harika! Kur'anın, olayı detaylandırmayıp aralarda boşluklar bırakması, insanı sürekli aklını işleterek düşünmeye sevk ediyor. Aklını ve beynini kullanmayan, Kur'andan gereken lezzeti ve dersi alamaz. (Bak. Yusuf suresi 83 ayeti inceleyiniz.) M.sağ

Karş. 2:49, 7:141 ve 14:6. Firavun'un İsrailoğulları'na reva gördüğü zulmün daha ayrıntılı bir tasviri için bkz. Çıkış i, 8-22. M.Esed

Burada ayrıntılar atlanmıştır. Bu ayrıntılar şu surelerde yer almıştır: A'raf: 103-108; Şuara: 10-13; Kasas: 28-40; Naziat: 15-25.
Firavun ile ilgili gerekli bilgiler için bkz. A'raf an: 85
 Firavun Musa'ya hitap etmiştir, çünkü peygamberlik yönünden Hz. Musa, Hz. Harun'dan önce idi. Firavun Hz. Musa'nın peltek konuşmasından yararlanmak için ona hitap etmiş ve daha akıcı konuşan Hz. Harun'u görmezlikten gelmiş olabilir. Firavun, bu sorusuyla şöyle demek istiyordu: "Sen Rabbinden bana bir mesaj getirdiğini söylüyorsun. Bu Rab da kim? Şunu bil ki Ben Mısır'ın ve Mısırlıların Rabbiyim." Onun bu iddiası ile ilgili olarak bkz. Naziat: 24, Zuhruf: 51, Kasas: 38 ve Şuara: 29
Firavun'un bu sözü ile kendisinin halkının tek ilahı olduğunu veya Mısır'da başka hiçbir şeye tapılmadığını kastetmemiş olduğuna dikkat edilmelidir. Aslında o kendi hükümranlığını da kendisinin güneş tanrısının insan şeklindeki sureti olduğu iddiasına dayandırıyordu. Mısır tarihinden o dönemde daha birçok tanrı ve tanrıçaya tapıldığını öğreniyoruz. Gerçekte onun iddia ettiği şey, kendisinin sadece Mısır'ın değil, teoride bütün insanlığın siyasi anlamda rabbi (hakimi) olduğu idi. O halde Musa (a.s) ona kendisine itaat etmesi için bir elçi gönderen başka bir üstün varlığın var olduğunu söylememeliydi. Bu bağlamda bazı kimseler Firavun'un bu mübalağalı iddiasından, Firavun'un Allah'ı inkar edip, kendisini O'nun yerine koymaya çalıştığı anlamını çıkarmışlardır. Fakat Kur'an'da Firavun'un Allah'ı göklerin hakimi olarak kabul ettiği sabittir. Mümin: 28-34 ve Zuhruf: 53. ayetler dikkatlice okunduğunda, onun Allah'ı ve melekleri inkar etmediği açıkça anlaşılır. Firavun'un reddettiği husus, Allah'ın elçiler göndererek emirler vermesi ve yeryüzündeki siyasi hükümranlığına müdahale etmesiydi. İzah için bkz. Kasas an: 53. Mevdudi

Bu cümle Arapça aslında geçmiş zaman kipinde kuruludur (“verdi” ve “yöneltti”); fakat açıkça Allah'ın yaratma eylemindeki sürekliliği yansıttığı için, zaman kavramından bağımsızdır ve Kur’an'ın başka pek çok yerinde olduğu gibi, burada da geniş zamanlı bir anlam ifade etmektedir. Halk terimi bu anlam örgüsü içinde yaratılmış bir nesnenin ya da varlığın sadece özüne ya da tabiatına değil, bu özün ya da tabiatın kendini açığa vurduğu biçime de işaret etmektedir; bizim halkahû ifadesi için benimsediğimiz “her şeye gerçek özünü ve biçimini veren” şeklindeki çeviri de bu düşünceye dayanmaktadır. Yukarıdaki cümleyle anlatılmak istenen gerçek ilk defa 87:2-3'de, yani, Kur’ânî vahyin ilk dönemlerine ait bir surede dile getirilmektedir. M.Esed

Yani, "Biz her anlamda sadece O'nu Rabbimiz olarak kabul ediyoruz. O bizim Mabudumuz, yaratıcımız, hakimimiz ve dayanağımızdır. O her şeyden yücedir ve O'ndan başka hiçbir rab yoktur."
 Bu kısa cümleye çok dikkat edilmelidir. Bu, herşeyi yaratanın ve ona değişik yapı, şekil, yetenek, özellik vs. verenin Allah olduğunu ifade etmektedir. 1) Mesela, insana gördükleri işlere en uygun yapıda yaratılmış olan eller ve ayaklar verilmiştir. 2) İnsana, hayvana, bitkilere, madenlere vb. havaya, suya ve ışığa kısacası her şeye, evrende gördüğü işlev için gerekli olan şekil verilmiştir. 3) Sonra O, herşeye işlevini doğru dürüst yapması için doğru yolunu göstermiştir. Herşeye, kendi yaratılış amacını yerine getirebilmesi için gerekli olan bilgileri öğreten O'dur. Kulağa duymayı, göze görmeyi; balığa yüzmeyi; kırlangıca uçmayı; toprağa bitki çıkarmayı ve ağaca çiçek açıp meyve vermeyi öğreten O'dur. Kısacası O, sadece herşeyin yaratıcısı değil, aynı zamanda herşeyin rehberi ve öğreticisidir de.
Musa (a.s) Firavun ve çevresindekilere mesajı iletebilmek için kısa, fakat anlamı yoğun cümleyi söylemiştir. O sadece, rabbin kim olduğunu soran Firavun'a yeterli bir cevap vermekle kalmamış aynı zamanda onun neden rab olduğunu ve nasıl O'ndan başka rab olamıyacağını da açıklamıştır. Burada ele alınan fikir şudur: Firavun ve onun tebasından herbiri bedenen Allah'a bağlı olduğu ve Allah'ın yol göstermesi ile çalışan bedeninin çeşitli organlarının işlememesi halinde bir an bile yaşayamayacağı için, işte bu nedenle Firavun'un tebasının rabbi olduğunu iddia etmesi saçmadır. Ve halkın da onu rab olarak kabul etmeleri bir aptallıktır.
Bunun yanısıra Musa (a.s), Firavun'un reddettiği peygamberliğin gerekli olduğu konusuna da kısaca işaret etmiştir. Allah, evrendeki herşeye doğru yolu gösterdiğine göre insanların doğru yol gösterilme ihtiyacını da karşılamalıdır. Hayvanların ve kuşların hidayeti (yol gösterilmesi) içgüdü ile olur. Oysa akıl sahibi insanlara akla yakın ikna sistemleri ile insanları doğru yola yönelten peygamberler gönderilir.  Mevdudi

Zımnen, “Birden çok tanrıya tapınan bu kuşaklar, senin görüşüne göre, onmaz biçimde azaba mı mahkum oldular yani?” M.Esed

Yani, onların öte dünyadaki durumunu/kaderini yalnızca Allah belirlemektedir; çünkü onları yönlendiren saikleri, hatalarını ve bunların sebeplerini bütünüyle bilen ancak Allah'tır; erdem ve zaaflarını değerlendirebilecek durumda olan da yalnızca O'dur.

 Râzî'ye göre, Musa ile Firavun arasındaki karşılıklı konuşma, 53-55. ayetlerde genel olarak insana yönelen Kur’ânî bir hitaba yer vermek üzere, geçici olarak burada kesilmektedir. M.Esed

Bu cevap hikmet doludur. Eğer Musa (a.s): "Evet onların hepsi akılsızdı ve sapıktı; bu yüzden de cehennemin yakıtı olacaklar," demiş olsaydı, bu sert fakat doğru cevap Firavun'un beslediği (güttüğü) amaca uygun düşecektir. Fakat Hz. Musa'nın verdiği cevap hem doğru idi, hem de Firavun'un oyununu alt etmeye yetti. Onun cevabı şöyle idi: "Evet şimdi o insanlar Rablerinin huzuruna gittiler ve benim elimde onların amel ve niyetlerini değerlendirecek hiçbir araç yok. Halbuki onlarla ilgili tüm hesaplar Allah katında mahfuzdur ve Allah hiçbir şeyi unutup-şaşırmaz. Onlara ne yapacağını Allah bilir. Beni ve seni ilgilendiren, bu hayatta bizim konumumuzun ne olduğudur. Biz şimdi Allah'ın huzuruna çıkmış olanlardan ziyade kendi sonumuzun ne olacağı ile ilgilenmeliyiz."   Mevdudi

Yani, onun üzerinde ve ondan yararlanarak hayatınızı sürdürmek, geçiminizi sağlamak için gerekli maddî ve zihnî her türlü yol ve vasıtayı size bahşeden O'dur.

 Lafzen, “çiftler” (ezvâc); bu anlam örgüsü içinde “türlü türlü” yahut “her türden” anlamına gelen bir terim; yine de bkz. 13:3 ve ilgili 7. not. M.Esed

Bitkilerin de çiftli: erkekli, dişili olduğunu bildiren bu âyet de Kur'ân'ın bilimsel mu'cizelerinden biridir.  Mevdudi

İnsan bedeninin “topraktan” yaratılması konusunda bkz. 3:59 hk. 47. notun ikinci yarısı ve ayrıca 15:26 hk. 24. not; bedenin “ona (toprağa) dönmesi”, ölümden sonra, kendisini meydana getiren organik ve inorganik unsurlarına ayrılıp dağılması anlamınadır: ve bütün bu olgularda -topraktan yaratılma, hayatın toprakla idamesi ve toprağa dönüşme- sınırsız kudret sahibi Allah'ın, insanın yeryüzündeki hayatının geçici olduğuna ve gelecekte yeniden diriltileceğine dair mesajı gizlidir. M.Esed

Yani, "Her insan şu üç aşamadan geçmek zorundadır. 1) Doğumdan ölüme kadar olan dönem. 2) Ölümden tekrar dirilişe (kıyamet) kadar olan dönem, 3) Kıyamet gününden ebediyete uzanan dönem. Bu ayete göre bu üç aşamada bu dünyada vuku bulacaktır. Yani insan bu dünyada doğar ve ölür, bu dünyada defnedilir ve yine oradan çıkarılır. Mevdudi

 

Lafzen, “(mesajlarımızı) ona gösterdik” (eraynâhu), yani Firavun'a. Zemahşerî, Râzî ve Beydâvî'ye göre, bu fiil, bu anlam akışı içinde “mesajlarımızı ona tanıttık” yahut “mesajlarımızdan haberdar ettik” anlamındadır.

 Burada îma edilen mesajlar (ayetler) hem doğrudan Hz. Musa'ya indirilen vahyi, hem de önceki pasajda atıfta bulunulan, Allah'ın yaratma eyleminden çıkarılacak dolaylı mesajları içine almaktadır M.Esed

Yukarıdaki Âyetlerde görüldüğü gibi Mûsâ peygamber Rabbinin mesajını Firavun'a tebliğ etmiş ve aralarında başlayan diyalogda Firavun ilk olarak Mûsâ peygamberden, biraz da hayretle, onun Rabbi hakkında bilgi istemiştir.
Firavun'un inancıyla ilgili olarak A'raf Sûresinin 127. Âyetinin tahlilinde geniş açıklama yapılmıştı. [45-22] (Tebyînü'l-Kur'ân; c:3, s: 126-129. bkz.)
Mûsâ peygamber ile Firavun arasındaki konuşmanın bu pasajdaki bölümü Şu'arâ Sûresinde şöyle geçmektedir:
(Şu'arâ: 24–28) Ya da onlar, “Allah’a karşı yalan uydurdu” mu diyorlar? İşte eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler; batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz ki O, göğüslerde bulunan şeyleri çok iyi bilendir.
Ve O, kullarının tövbesini kabul eder, kötülüklerden affeder ve sizin işlemekte olduğunuz şeyleri bilir.
Ve O, iman etmiş ve salihatı işleyenlere icabet eder ve onlara lütfundan daha fazlasını verir. Kâfirler ise; şiddetli bir azap onlar içindir.
Ve eğer Allah rızkı kullarına yaysaydı/döşeseydi [bol bol verseydi], kesinlikle yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Velâkin O [Allah] dilediğini belli bir ölçüye göre indiriyor. Şüphesiz ki O, kullarına en çok haberi olandır, en iyi görendir.
Ve O, insanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini yayandır. Ve O, Hamîd’dir [övülmeye lâyık olandır], Veli’dir.

53. Âyetin son kısmından itibaren Mûsâ peygamberle Firavun'un konuşması bitmiş ve Rabbimiz burada tüm insanlığa yönelik bir mesaj vermiştir. Rabbimizin bu mesaj içinde geçen sıfatları Kur'ân'da değişik sûrelerde yer almıştır:
(Nebe: 6) Biz yeryüzünü bir beşik kılmadık mı?
(Nûh: 19–20) Ve Allah sizin için yeryüzünü, kendisinden [yeryüzünden] geniş geniş yollarda gidesiniz diye bir yaygı kılmıştır.”

(Zuhruf: 10) O [Allah] ki, yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı. Orada doğru yolda gidesiniz diye birtakım yollar da kıldı.

(Bakara: 21, 22) Ey insanlar! Takvâlı davranasınız diye, sizi ve sizden öncekileri yaratan, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yapan, gökten su indirip de onunla sizin için rızık olarak ürünlerden çıkaran Rabbinize kulluk edin. Artık siz de, bile bile, Allah'a ortaklar koşmayın.

(Bakara: 164) Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah'ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde ve onda [yeryüzünde], her deprenen canlılardan yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette âyetler vardır.

(En'âm: 99) Ve O [Allah], gökten suyu indirendir. Böylece Biz onunla her şeyin bitkilerini çıkardık. Ondan da birbirine benzeyen ve birbirine benzemeyen birbiri üzerine binmiş taneler; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımları, üzümden bağları, zeytini ve narı çıkarıyoruz. Bunlar meyvelendikleri zaman meyvelerine ve olgunlaşmasına bakın! İşte Bunlarda kesinlikle inanan bir toplum için ayetler vardır.

(Enbiyâ: 31) Ve Biz, yeryüzünün içinde, onlar sarsılmasın diye sağlam kazıklar kıldık. Ve orada yollarını bulsunlar diye bol bol yollar kıldık.

 (Fâtır: 27) Görmedin mi gerçekten Allah gökten bir su indirdi? Biz onunla renkleri başka başka meyveler / ürünler çıkarıverdik. Dağlardan da yollar var; beyazlı, kırmızılı çeşitli renklerde [renklerin değişik tonlarında]. Ve kapkara topraklar / yollar da var.

 (Neml: 60) (Onların ortak koştuğu şeyler mi hayırlıdır?) Ya da, gökleri ve yeryüzünü yaratan, gökten sizin için su indiren mi? Sonra da Biz onunla, bir ağacını bile bitirmenizin söz konusu olmadığı güzel güzel bahçeler bitirmişizdir. Allah’la beraber başka bir ilâh mı var! Aksine onlar zulümde devam eden bir kavimdir.

 (Ra'd: 2- 4) Allah, gökleri gördüğünüz şekilde, direkler olmadan yükselten, sonra Arş üzerine istiva eden, güneşe ve aya boyun eğdiren zattır. –Hepsi adı konmuş bir ecele akıp gidiyor.– O, işi yönetir, Rabbinize kavuşacağınız güne kani olursunuz diye âyetleri detaylandırır. Ve O, arzı uzatan, orada sâbit dağlar ve ırmaklar kılandır. Ve O, orada bütün meyvelerden iki eş yarattı. O, geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Şüphesiz bunda tefekkür eden bir toplum için âyetler vardır. Ve O, yeryüzünde bir tek su ile sulanan birbirine komşu kıtalar, üzümlerden bahçeler, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar kılandır. Ve Biz, nasipliklerinde [meyvelerinde; kokularında, tatlarında] onların bazısını bazısı üzerine fazlalıklı kılıyoruz. Şüphesiz aklını kullanan bir toplum için bunda birtakım deliller vardır.

49. Âyetten anlaşıldığına göre, o esnada iki elçi de orada olmasına rağmen Firavun Mûsâ peygambere hitap etmiştir. Bunu iki ihtimalle açıklamak mümkündür:
1) Firavun, asıl elçinin Mûsâ peygamber olduğunu anlamış ve ona yönelip hitap etmiştir.
2) Firavun, Mûsâ peygamberin dilinin tutuk olduğunu bildiği için, onu aşağılayabilmek amacıyla ona hitap etmiştir. Nitekim bir ara bunu malzeme de yapmıştır:
(Zuhruf: 51- 53) Ve Firavun, kavminin içinde seslendi: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hala görmüyor musunuz? Yahut ben, şu zavallının ta kendisi olan; nerede ise açıklayamayan [meramını anlatamayan], kişiden daha hayırlı değil miyim? Hem onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?” dedi.

56.        Ve andolsun ki, Biz, Firavun'a alametlerimizi; göstergelerimizi; hepsini gösterdik de o yalanladı ve dayattı.
Rabbimizin Firavun'a yönelik bir açıklamasının yer aldığı bu Âyette, Firavun'un tüm göstergeleri görmesine rağmen yalanlayıp dayattığı bildirilmektedir. Firavun'un bu davranışı, bize göre, iktidarını kaybetme korkusundan kaynaklanmaktadır.
Ama Firavun, yalanlayıp dayatmasına karşılık bu göstergelere tam bir kanaat getirmiştir:
(Neml: 4)  H.Yılmaz

Yani, “bizi yönetimden uzaklaştırmaya mı geldin?” (karş. 7:100). M.Esed

(Ayrıntılar için bkz. A'raf an: 87-89; Yunus an: 75). İktidar sahipleri her zaman hak davetçilerini iktidar hırsıyla suçlarlar. Örnek için bkz. A'raf: 110-123, Yunus 78, Müminun: 24  Mevdudi

Lafzen, “şenlik günü” -Bunun Mısırlılar'ın yılbaşı günü olması mümkündür. “Sizin buluşma gününüz” ifadesi “sizin önerdiğiniz buluşma günü” anlamındadır. M.Esed

Firavun'un amacı şuydu: "Sihirbazlar baston ve sopalarını yılana çevirmeyi birkez başardılar mı, Musa'nın (a.s) gösterdiği mucizenin tüm etkisi insanların zihninden silinecekti. Bu, sıradan bir gün ve yer belirlenmemesi gerektiğini öneren Hz. Musa'nın avantajınaydı. Bayram günü (ziynet günü) yakındı. O gün imparatorluğun her yanından akın akın insanlar gelecekti. Bu nedenle bu buluşma herkesin şahitlik edebilmesi için meydanlık bir yerde olmalı ve herkesin açıkça görebilmesi için gündüz zamanı seçilmeliydi."  Mevdudi

Lafzen, “kuracağı düzene/tuzağa karar verdi” (ceme‘a keydehû): bu ifadeyle, belli ki, Firavun'un Mısır'ın en büyük sihirbazlarını çağırması kasdediliyor (karş. 7:111-114). M.Esed

Firavun ve adamları, bu buluşma gününü kendi gelecekleri açısından kesin bir dönüm noktası olarak kabul ediyorlardı; bu nedenle de bu güne çok önem veriyorlardı. Saraydan ülkenin her tarafına büyücüleri çağırıp getirsin diye adamlar gönderilmişti. İnsanları Hz. Musa'nın asasının saldığı korkudan kurtulmaları için büyük gruplar halinde sihirbazları seyretmeye gelmeye teşvik ediyorlardı. Açıkça dinlerinin geleceğinin, sihirbazların becerisine bağlı olduğu söyleniyordu. Dinlerinin yürürlükte kalması sihirbazların başarısına bağlıydı, aksi takdirde Hz. Musa'nın dini, idareyi ele geçirecekti. (Bkz. Şuara: 34-51).
Burada, saraydaki hanedanın ve Mısır'ın yüksek sınıfının dini ile halkın dininin birbirinden çok farklı olduğuna dikkat edilmelidir. Ayrı tanrıları, ayrı mabetleri ve ölümden sonraki hayat (ahiret) hakkında farklı inanç ve düşünceleri vardı.
İdeolojilerde olduğu gibi dinî merasimlerde de birbirlerinden ayrılıyorlardı. (Toynbee, A Study of History, Somervell'in özeti, cilt, I-VI, s. 31-32). Bunun yanı sıra birçok dini ayaklanmanın etkisinde kalan yeteri kadar güçlü topluluklar çok tanrıcılık yerine tek tanrıcılığı kabul etmeye yatkındılar. Bundan başka tek tanrıya ibadet eden büyük bir topluluk da vardı, çünkü İsrailoğulları ve aynı inancı paylaşan başka topluluklar tüm nüfusun en azından % 10'unu oluşturuyorlardı. Firavun, 150 yıl kadar önce o dönemin Firavun'u Amnophis IV veya Akhnaton'un (M.Ö. 1377-1360) bir dini reform yaptığını ve kral ve ailesinin ibadet ettiği tek evrensel bir ilâh olan Aton dışındaki tüm ilâhları ortadan kaldırdığını da hatırlatıyordu. Gerçi bu dinî reform daha sonraki bir kral tarafından tekrar geriye döndürülmüştü, ama etkileri hala devam ediyordu ve Firavun, Hz. Musa'nın yeni bir devrim yapmasından korkuyordu.  Mevdudi

Firavun, Mûsâ peygamberin gösterdiği mu'cizelerin gerçek mu'cize olduğuna kanaat getirmesine rağmen bu mu'cizeleri sihir saymış ve bu mu'cizelerle sarayda oluşturduğu etkiyi silmek ve davetini halk önünde fiyasko ile neticelendirmek iin Mûsâ Peygambere meydan okumuştur. Aslında bu meydan okuma Firavun'un son çare olarak başvurduğu bir yoldur. Çünkü o gün için ülkesinde gerek Mısırlı, gerekse başka memleketlerden gelmiş yüzlerce sihirbaz vardır ve bu sihirbazların çeşitli göz boyama teknikleriyle bir asanın yılan gibi algılanmasını sağlayabileceklerini, hatta Mûsâ peygamberin mu'cizelerini gölgede bırakabilecek maharetler sergileyebileceklerini ummaktadır. Ancak bu plânına rağmen kafası yine de karışıktır. Onun bu kafa karışıklığı, Mûsâ peygambere önce "Sen bir büyücüsün!" demesi ve sonra da "Sen sihrinle bizi arzımızdan [memleketimizden] çıkarmak istiyorsun" şeklinde Mûsâ peygamberi itham etmesinden anlaşılmaktadır. Zira Firavun da gayet iyi bilmektedir ki, sihirbazlar marifetlerini sadece hediye ve ödül almak için sergilemekte, sahip oldukları göz boyama hünerleriyle hiçbiri memleketi fethetmeye kalkmamaktadır. Zaten böyle bir girişime o güne -hatta bugüne- kadar rastlanmamıştır. Oysa Firavun hem Mûsâ peygamberi bir büyücü olarak görmekte, hem de bir büyücünün yapamayacağını bildiği hâlde onun iktidarı elinden alacağını düşünmektedir. Kafası karışık olmasına karışıktır ama çevresindekilere de kendinden emin olduğu imajını vermek zorundadır. Bu nedenle, sihirbazlarla karşılaşacağı günün tarihini ve yerini Mûsâ peygambere bırakmıştır. Mûsâ peygamber ise daha fazla kişinin toplanacağını düşünerek buluşma tarihi ve zamanını bir ziynet [tören, şenlik] gününün kuşluk vakti olarak belirlemiş, Firavun da bu buluşmaya icabet ederek oraya taraftarlarıyla birlikte gelmiştir.
Bize göre Firavun, başına gelecekleri anlamıştır. Çünkü Mûsâ peygamberin getirdikleri sihir değil, gerçek mu'cizelerdir. Ne var ki, bu mu'cizelerin sihir ile etkisiz hâle getirilebileceğini düşünmek de Firavun'un son çaresidir. İşin gerçeği aslında tam da Firavun'un korktuğu gibidir: Mûsâ'nın peygamber yapılış sebebi, Rabbimizin Mısır'da Firavun'un iktidarına son vermek istemesidir.
(Kasas: 5) Biz ise istiyoruz ki, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları mirasçılar yapalım.
Bu Âyet grubunda anlatılan olayların diğer Sûreler'deki anlatımları şöyledir:
(A'râf: 109–114) Firavun'un kavminden ileri gelenler: "Muhakkak bu çok bilgili bir sihirbazdır. O, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor" dediler. (Firavun) "O hâlde siz ne emredersiniz?" dedi. (Onlar da) "Onu ve kardeşini alıkoy, [beklet] şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün çok bilgili sihirbazları sana getirsinler" dediler. Ve o sihirbazlar Firavun'a geldiler; "Eğer galip gelen biz olursak, gerçekten, bizim için büyük bir ücret [ödül] olacak/olacak mı?" dediler. (Firavun) "Evet" dedi. "Siz kesinlikle yakınlaştırılmışlardan olacaksınız da."
(Şu'arâ: 34–51)  O [Firavun], yanı başındaki ileri gelenlere: “Şüphesiz bu, kesinlikle çok bilgili bir sihirbazdır! Sizi sihriyle yeryüzünüzden çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?” dedi.
  Onlar [ileri gelenler] dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy, şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün büyük ve çok bilgili sihirbazları sana getirsinler.”
         Böylece, sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.
İnsanlara da “Siz toplanıyor musunuz?” denildi.
-“Bizim sihirbazlara uymamız için kendilerinin galip gelenler olması lazım!”-
Sihirbazlar geldiklerinde Firavun’a: “Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret var mı?” dediler.
O [Firavun]: “Evet, o takdirde siz, hiç şüphe yok ki, yakınlardan olacaksınız” dedi.
      43-            Musa onlara “Atın, ne atacaksanız!” dedi.
      

Bunun üzerine onlar, çerçöplerini; eften püften bilgilerini; tezlerini (iplerini ve değneklerini) ortaya koydular ve “Firavun’un gücü hakkı için şüphesiz elbette bizler galip olanlarız” dediler.
Sonra Musa BİRİKİMİNİ; ortaya koydu; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor!

 Sonra sihirbazlar boyun eğip teslim olanlar olarak bırakıldılar:
“Biz iman ettik, Âlemlerin Rabbine; Musa ve Harun'un Rabbine” dediler.

49.    O [Firavun] dedi ki: “Ben size izin vermeden o'na iman mı ettiniz? Şüphesiz ki o elbette size sihri öğreten büyüğünüzdür! Peki, yakında bileceksiniz! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama/ardarda kestireceğim ve kesinlikle hepinizi astıracağım!”
50-51. Onlar [sihirbazlar], “Zararı yok, şüphesiz biz Rabbimize dönenleriz. Biz mü’minlerin ilkleri olduğumuzdan dolayı, Rabbimizin bize mağfiret edeceğini umuyoruz” dediler.

Kıssanın bu bölümü, ayrıca Yûnus Sûresi'nin 75–89. Âyetlerinde de yer almaktadır. H.Yılmaz

Mûsâ peygamberin "karşılaşma"nın Allah ile olduğunu bildiren bu Âyetteki uyarısı hem buluşma yerinde toplanmış olan halka ve sihirbazlara hem de Firavun ve yakınlarına yöneliktir. Mûsâ peygamber bu sözlerle karşısında olan herkese akıllarını başlarına almaları için ikazda bulunmaktadır. H.Yılmaz

Yani, Allah'ın mesajlarını bilerek inkara kalkışmak suretiyle. M.Esed

 Musa'nın (a.s) hitap etitği "hasımlar" henüz onunla sihirbazlar arasındaki karşılaşmayı görmeyi bekleyen halk değil, onu, sihirbaz diye itham eden Firavun ve saray adamları idi.
"Yalanlar", Onların Allah'ın elçisini "sihirbaz", onun mucizelerini de "sihir" olarak adlandırılmalarıydı.  Mevdudi

Bu, onların kendi durumlarının zayıf olduğunu ve Musa'nın (a.s) gösterdiği mucizenin bir sihir olmadığını bildiklerini göstermektedir. O halde onlar bu karşılaşmaya tereddüt ve korku içinde gelmişlerdir. Fakat Musa'nın (a.s) ani uyarısı onları derinden sarsınca, karşılaşmanın bayram günü açık bir alanda ve gün ışığında yapılmasının hikmetini tartışmaya başladılar. Çünkü onlar, halkın huzurunda yenilirlerse, herkesin sihir ile mucize arasındaki farkı anlayacağını ve kendilerinin savaşı tamamen kaybedeceklerini düşünüyorlardı.  Mevdudi

Bkz. yukarıda 40. not. Bu iki kişiden kasıt Hz. Musa ve Harun'dur. Lafzen, “örnek [ya da “ideal”] yaşama tarzınızı (tarîkatikum)”. M.Esed

Bu görüşte olanlar, Firavun'un adamlarından ne pahasına olursa olsun Hz. Musa'ya karşı koymaya hazırlanmış olan bir grup olmalı. Çok ateşli olanlar belirlenen karşılaşma için halkı hazırlamakla meşgul olmuş, tecrübeli ve daha serinkanlı olanlar ise dikkat ve kendini muhafazayı tavsiye etmiş olmalılar.
 Büyük bir ihtimalle bu insanlar tartışmalarını iki şeye dayandırıyorlardı.
1) Eğer sihirbazlar da asalarını yılana çevirmeyi başarırlarsa, bu Hz. Musa'nın da sihirbaz olduğunun apaçık bir delili olacaktır.
2) Diğer taraftan, eğer Hz. Musa kazanırsa, yöneticiler ülkelerini kaybedecekler ve onların kültürünü, sanatlarını, medeniyetlerini ve yaratıcılıklarını vs. yansıtan ideal hayat tarzları da otomatik olarak sona erecekti. Bu nedenle onlar Musa'yı (a.s) yenmek için ellerinden geleni yapmalıdırlar.  Mevdudi

Bu Âyetlerden, Mûsâ peygamberin yapmış olduğu uyarıdan sonra Firavun ve adamlarının kafa kafaya verip istişare ettikleri anlaşılmaktadır. Sihirbazların başkalarınca duyulmayan bu konuşmada yaptıkları plânlar Rabbimiz tarafından bizlere ifşa edilmektedir. H.Yılmaz

Lafzen, “bir [tek] safta”, yani birlik içinde. -  Karş. 7:113-114. M.Esed

Onlar aynı zamanda sihirbazlara bir birlik oluşturmalarını ve bu karşılaşma anında, tefrika içinde olduklarını belli etmemelerini tavsiye ettiler. Çünkü diyorlardı, halkın gözü önünde gösterilerin herhangi bir tereddüt veya yapılan gizli bir konuşma, onların kendilerini haklı ve doğru kabul etmediklerinin göstergesi olurdu. Mevdudi

Bak. Araf suresi 116-122 ayetleri inceleyiniz. (M.sağ)

A'raf: 116'da şöyle denmektedir: "Asalarını atıverince insanların gözlerini büyüleyiverdiler ve onları dehşete düşürdüler." Burada sihirden dehşete düşenin sadece halk olmadığı, Musa'nın da (a.s) ondan etkilendiği ifade edilmektedir. O sadece sopaları ve ipleri yılan şeklinde kıvranırken görmekle kalmamış, ayrıca onlardan korkup, dehşete düşmüştür. Mevdudi

Bu âyetlerde, Mûsâ ile Firavun'un bilginlerinin yaptığı müsabakaya ait sahneler yer almaktadır. Önce Firavun'un bilginleri iddia ve görüşlerini ortaya atmışlardır. Onların iddia ve görüşlerini büyük bir başarı ve yaldızlı ifadeler ile ortaya koymaları karşısında Mûsâ endişe duymuştur.
Sihir, “bir şeyi, göz boyayarak, el çabukluğu yaparak veya başka taktiklerle gerçeğinden başka bir şekilde göstermek” demek olup mutlaka göz boyama anlamında değildir. İyi bir anlatım, konferans için de, “Bizi büyüledi, hayran bıraktı” şeklinde ifade edilebilir.
Bu güzel sunum karşısında Mûsâ kendisinin tezlerini onlar gibi anlatamayacağı korkusuna kapılmıştır. Tâ-Hâ/66 ve Şu‘arâ/44'de Firavun'un bilginlerinin tezleri “ip ve değnek” olarak nitelenmiştir. Buradaki “ip ve deynek”, –bu konuyla ilgili âyetlerin de delâletiyle– Türkçe'deki “çer-çöp”, “ipsiz-sapsız, temelsiz-tutarsız” deyimlerine benzetilebilir. Burada anlatılmak istenen, Firavun'un bilginlerinin görüş ve tezlerinin değersiz, işe yaramaz olduğudur.
 

Halkın gözleri önünde yapılan karşılaşmada sihirbazlar Mûsâ peygamberin gösterdiği göstergelerin gerçek olduğunu hemen anlamışlar ve iman etmişlerdir. Çünkü bu göstergelerin sihir olup olmadığını en iyi anlayacak olanlar, sihirbazların bizzat kendileriydi.Tam bu noktada Allah buyuruyor ki: H.Yılmaz

Lafzen, “içinde bir korku hissetti”. Yani, gözbağcılık, kitle göz aldatmacası yoluyla öyle bir oyun düzenlediler ki (karş. 7:116 “halkın gözünü bağladılar”). Hz. Musa bile bir an için bunun etkisinde kaldı. M.Esed

Lafzen, “nereye gelirse gelsin” -Yani, ister iyi bir amaçla, isterse kötü bir amaçla büyüye başvurmuş olsun (Râzî). Yukarıdaki ifade, büyüye başvuran kişinin niyeti ne olursa olsun, “büyü” ya da “sihir” adı altında girişilen her türlü çaba ve faaliyetin kesinlikle mahkum edildiğine işaret etmektedir. (Bu konuda bkz. 2. sure 84. not.) M.Esed

Bu cümle iki şekilde tefsir edilebilir: 1) Mucize sonucu bir canavar şekline dönüşen asa, yılan gibi görünen tüm sopa ve bastonları gerçekten yutmuştur. 2) Canavara dönüşen asa sihirbazların yılanlarını gerçekten yutmamış, fakat onlar üzerindeki sihirin etkisini yok etmiş ve onlar tekrar eski hallerine dönüp ip ve sopa olmuşlardır. Biz ikinci yorumu kabul ediyoruz, çünkü A'raf: 117 ve Şuara: 45'de şöyle denmektedir: "Onların uydurduklarını derleyip-toplayıp yutuyor." Burada ise ifade şöyledir: "Elindekini at, onların yaptıklarını yutacaktır. Çünkü onların yaptıkları ancak bir büyücü hilesidir."  Mevdudi

Karş. 7:117 -119 -  Bkz. 7:120 hk. 90. not  M.Esed

Kıssanın bu bölümü diğer Sûrelerde aşağıdaki gibi anlatılmıştır:
(A'râf: 116–122) O (Mûsâ): “Siz atın” dedi. Onlar atınca da insanların gözlerini büyülediler ve onları korkuttular. Ve büyük bir sihir getirdiler.
 Biz de Mûsâ'ya, “Sen de BİRİKİMİNİ bırakıver” diye vahyettik. Bir de ne görsünler, onların uydurup düzdükleri şeyleri süratle yakalayıp yutuyor.
Böylece hakk yerini buldu ve onların [Firavun ve ileri gelenlerin] bütün yaptıkları boşa gitti, işe yaramadı.
Onlar (Firavun ve ileri gelenler), artık orada mağlup oldular ve küçük düşmüşler olarak geri döndüler.

Sihirbazlar ise boyun eğip teslim olmuş kimseler halinde bırakıldılar. “Âlemlerin Rabbine; Mûsâ'nın ve Hârûn'un Rabbine iman ettik” dediler.

( Şu'arâ: 43–48)  Musa onlara “Atın, ne atacaksanız!” dedi.

Bunun üzerine onlar, çerçöplerini; eften püften bilgilerini; tezlerini (iplerini ve değneklerini) ortaya koydular ve “Firavun’un gücü hakkı için şüphesiz elbette bizler galip olanlarız” dediler.
Sonra Musa BİRİKİMİNİ; ortaya koydu; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor!

Sonra sihirbazlar boyun eğip teslim olanlar olarak bırakıldılar:
“Biz iman ettik, Âlemlerin Rabbine; Musa ve Harun'un Rabbine” dediler.

68. Âyetteki onların yaptıklarını yutacak ifadesi, mu'cize sonucu gerçek bir canavara dönüşen asanın yılan gibi görünen diğer asa ve ipleri yutacağı şeklinde anlaşılabileceği gibi, mecazen sihirbazların yaptıkları sihrin etkisini bozacağı anlamına da gelebilir. Nitekim A'râf Sûresi'nin 117. ve Şu'arâ Sûresi'nin 45. Âyetleri bize göre mecazî bir anlama işaret etmektedir.
Karşılaşmanın sonunda sihirbazların hemen tevhidi kabul etmeleri, bu karşılaşmanın Mûsâ peygamberin becerilerinin denendiği bir karşılaşma değil de onun gerçekten Allah'ın elçisi olup olmadığını belirleyecek bir karşılaşma olduğunu sihirbazların bildiğini göstermektedir. Zaten Mûsâ peygamber de karşılaşma öncesinde bunun Allah ile yapılan bir karşılaşma olduğunu ilân etmiştir.
Mûsâ peygamberin gösterdiği mu'cizeleri sihirle alt ederek onun bir peygamber olmadığını ispatlamak için güçlerini birleştiren ve bütün hünerlerini ortaya koyan sihirbazlar, mu'cizelerin sihir olmadığını anlayınca derhâl iman etmişlerdir. Firavun tarafından Mûsâ peygamberin sihirbazlar karşısındaki yenilgisini teşhir etmeyi umarak düzenlenmiş bu oyun, sonuçta sihirbazların imana geldiklerini söylemeleriyle bir anda Firavun'un aleyhine dönmüştür. H.Yılmaz

A'raf: 123'te şöyle denilmektedir: "Bu, halkı buradan çıkarmak amacı ile şehirde planladığınız bir tuzaktır." Aynı ifade burada da ayrıntılı olarak sunulmaktadır: "Bu sadece onunla sizin aranızda bir tuzak olmakla kalmıyor, aynı zamanda onun sizin lideriniz olduğu anlaşılıyor. Musa'nın bir peygamber olduğunu ispatlamak için onun asasıyla sizin sihirlerinizi bozması ve daha sonra ülkede siyasal bir devrim gerçekleştirebilmesi için, önceden, karşılaşmada ona yenilmek üzere anlaştınız."
 Yani, "Sağ el ve sol ayak veya tam bunun tersi"
 Bu eski zamanlarda uygulanan çok canice bir işkence metodudur. Bu amaçla yere ya uzun bir sütun dikerler ya da ağaç gövdelerini kullanırlardı. Daha sonra tam tepesine ona çapraz bir tahta parçası çakılırdı. Daha sonra suçlunun elleri yukarıdan bu tahtaya bağlanır ve yavaş yavaş acı çeker, ölmesi için öylece bırakılırdı.
 Bu, Firavun'un kaybettiği oyunu kazanmak için ortaya koyduğu son tuzaktı. Onları, kendi krallığına karşı Hz. Musa ile birlikte bir oyun oynadıklarını kabule zorlamak için çok acı işkencelerle tehdit etti. Fakat sihirbazların kararlılık ve sebatı, tuzağı, Firavun'un kendi aleyhine çevirdi. Onların en ağır işkencelere bile katlanmaya hazır olmaları, herkese onların Hz. Musa'nın peygamberliğine samimiyetle inandıklarını ve aralarındaki gizli iş birliği iddiasının onları saptırmak için öne sürülen bir hile olduğunu göstermişti.  Mevdudi

Yahut: “[Bizim için] ancak bu dünya hayatına bir son verebilirsin”. Belirtmek gerekir ki, kadâ fiili, öteki anlamları yanında, “hüküm verdi/yargıda bulundu” ve “[bir şeye] son verdi” anlamlarını da taşır. M.Esed

Firavun (Mısır'ın yerli hükümdarlarına verilen ortak bir isimdir) bir “tanrı-kral” olarak görülürdü ve buna bağlı olarak da, gizli-batınî uygulamaların ve büyünün çok önemli bir yer tuttuğu Mısır dininin ekseni durumundaydı; bunun içindir ki, büyüyü hayatın ayrılmaz bir parçası olarak benimsemek, onun uyruklarından her biri için bir vecîbe, bir görev durumundaydı.

57 Lafzen, “yegane kalıcı” yani, ebedî olan anlamında: karş. 55:26-27.  M.Esed 

Firavun ile sihirbazlar arasındaki konuşmaları nakleden bu Âyetlerden, sihirbazların mu'cize ile sihir arasındaki farkı çok iyi kavradıkları anlaşılmaktadır. Çünkü sihirbazlar, kendi sihirlerini ortadan kaldıran mu'cizeyi görünce Mûsâ peygamberin kendilerinden daha becerikli bir sihirbaz olduğunu söylememişler, "Mûsâ'nın ve Hârûn'un Rabbine iman ettik!" demişlerdir. Firavun ise son ümidi olan sihirbazların bu çabuk teslimiyetlerini hazmedememiş ve onları çok vahşî bir işkence ile tehdit etmiştir.Firavun'un bu tehditlerini gerçekleştirip gerçekleştirmediği Kur'ân'da bildirilmemiş olmasına karşılık, rivâyetlerde, tehdit edildikleri cezaların sihirbazlara aynen uygulandığı ileri sürülmüştür.  H.Yılmaz

Yani, ne manevî olarak yeniden doğar, yeniden dirilir, ne de ölerek acıdan, azaptan kurtulur (Beğavî, Beydâvî). Sonraki ayette geçen “[Rabbinin huzuruna]... mü’min olarak çıkan kimse” ifadesiyle yan yana düşünüldüğünde, bizim “günahkarca davranışlar içinde olan” ifadesiyle aktardığımız mücrim terimi, açıktır ki, dünya hayatında bilinçli ve ısrarlı olarak Allah'ı inkar eden kimseyi ifade etmektedir (Beydâvî). M.Esed

Bu, sihirbazların sözlerine Allah tarafından yapılmış bir ektir.
 Bu, Kur'an'da adı geçen cezaların en ağırıdır; günahkar insan, ölümü cehennem azabına tercih edecek, fakat ölüm ona gelmeyecektir. Hiç kurtulma ümidi olmaksızın sürekli azab içinde kalacaktır. Mevdudi

Böylece Kur’an, başka pek çok yerde olduğu gibi burada da, imanın manevî değerinin kişinin ortaya koyduğu dürüst ve erdemli davranışlara da bağlı olduğunu işaret etmektedir; karş. 6:158'de, Hesap Günü'nde “inandığı halde bir hayır yapmamış olan kimseye iman etmenin bir yararı olmayacağı”na işaret eden ifade. M.Esed

Bu Âyet gurubu, bazı yorumcular tarafından sihirbazların Firavun'a verdikleri cevabın devamı olarak kabul edilmiştir. Biz ise bu Âyetlerin konunun akışı içinde Rabbimizin genele hitap eden bir parantez içi beyanı olduğunu düşünüyor, bu sözlerin sihirbazlara ait olmasını mümkün görmüyoruz. Zira ancak karşılaşmadan sonra imana gelmiş olan sihirbazların bu ilâhî ilkeleri böyle ayrıntılarıyla bilmeleri ve onu burada tebliğ etmeleri söz konusu olamaz.
Âyetlerin mesajına gelince: Bu Âyetlerde bağışlanmanın ve cenneti hak etmenin koşulları açıklanmaktadır.
Bu genel mesajlar pek çok Âyette verilmiştir:
(Asr: 1-3) Asra andolsun ki, iman eden, sâlihât işleyen, hakkı tavsiyeleşen ve sabrı tavsiyeleşenlerin haricindeki tüm insanlar kesinlikle tam bir hüsran/kayıp - zarar içindedir.
(A'la: 10–15) Saygısı olan kişi öğüt alacaktır. En bedbaht olan da ondan kaçınacaktır. O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır. Sonra o en büyük ateşin içinde ne ölecek ne de hayat bulacaktır. Doğrusu kendini kurtarmıştır; Arınan kimse... Rabbinin adını anıp sosyal destek sağlayan kimse... H.Yılmaz

Yani, İsrailoğulları'nın Mısır'da yaşamaları gereken sınav ve tecrübelerden, Firavun ve yandaşlarının onlara çektirdiği sıkıntılardan sonra (karş. 7:130 vd.). “Onlara denizin ortasında kupkuru (güvenli) bir yol tutuver (idrib)” ifadesini, Taberî: “onlara denizin ortasında kuru bir yol seçiver (ittehiz)” şeklinde yorumlamaktadır. Ayrıca bkz. 26:63-66 ve ilgili 33 ve 35. notlar M.Esed

Burada Hz. Musa'nın Mısır'da kaldığı uzun süre içinde meydana gelen olayların ayrıntıları atlanmıştır. Bunlar için bkz. A'raf: 130-147; Yunus: 83-92; Mümin: 23-50 ve Zuhruf: 46-56)
 Bu olay, Allah'ın en sonunda İsrailoğulları'nın ve diğer müslümanların Mısır'dan çıkması için bir gece tayin ettiği zaman meydana gelmiştir. Onlara belirli bir yerde toplanmaları ve bir kervan gibi yola çıkmaları söylenmişti. Onlar tam Sina Yarımadası'na giderken geçmek zorunda oldukları Kızıl Deniz sahillerine ulaştıklarında, Firavun büyük bir ordu ile onların peşinden geldi. Şuara: 61-63'ten, onlar tam denizle düşman arasında iken, Allah'ın Musa'ya asasıyla denize vurmasını emrettiğini öğreniyoruz. Ve bu ayete göre deniz ikiye ayrılmış, kervanın geçmesi için iki kenarında duvar gibi suların yükseldiği kuru bir yol olmuştur. O halde bunun bir fırtına veya med-cezir şeklinde bir mucize sonucu meydana gelmediği apaçıktır. Çünkü su bu şekilde yükseldiğinde arasında kuru bir yol bırakan iki yüksek duvar şeklinde olamaz. (Ayrıntılar için bkz. Şuara an: 47).  Mevdudi

Lafzen, “denizden onları içine alıp boğan [şey] onları boğuverdi” -onları kuşatan felaketin kaçınılmazlığını vurgulayan bir ifade. M.Esed

Şuara Suresi: 64-66. ayetlere göre Firavun ve ordusu bu yoldan onları takip etmişler ve hepsi boğulmuşlardır. Bakara: 50'de de İsrailoğulları'nın karşı kıyıya geçtiklerini ve Firavun ordusunun boğulduklarını gördükleri ifade edilmiştir. Yunus: 90-92. ayetlerden Firavun'un boğulurken Allah'a iman ettiğini, fakat Allah'ın onun imanını kabul etmediğini ve ona, cesedinin gelecek nesiller için ibret olmak üzere muhafaza edileceğinin söylendiğini öğreniyoruz. Mevdudi

Bkz. 19:52 hk. 38. not. Allah'ın İsrailoğulları'yla yaptığı “andlaşma” hk. bkz. 2:63 ve 83.

 Allah'ın, Mısır'dan çıktıktan sonra Sina Çölü'ndeki yolculuk günlerinde İsrailoğulları'na “menne ve selvâ” (kudret helvası ve bıldırcın) bahşetmesine ilişkin atıf buradan başka Kur’an'ın iki yerinde daha geçmektedir (2:57 ve 7:160). Arap dili uzmanlarına göre, menne tabiri yalnızca, bazı çöl bitkileri tarafından salgılanan tatlı, sakızımsı bir madde için değil, fakat aynı zamanda elde etmek için herhangi bir çaba göstermeden bir “lütuf ve ikram olarak” insana bahşedilen şeyleri ifade için de kullanılmaktadır. Bunun gibi, selvâ tabiri de, sadece “bıldırcın” anlamında değil, aynı zamanda, “mahrumiyetten sonra insanı doyuran, mutlu eden şey” anlamında da kullanılmaktadır (Kâmûs). Bunun içindir ki, bu iki terim bir arada, deyimsel olarak, Allah'ın Hz. Musa'nın halkına emek ya da çabalarına karşılık olmaksızın kendiliğinden bahşettiği rızıkları, nimetleri ifade etmektedir. M.Esed

Âyette geçen menn , kudret helvâsı olarak açıklanır.. Aslında menn, bazı mıntıkalarda ağaçların ifrâz ettiği, bal gibi tatlı bir reçinedir. Selvâ da bıldırcın eti demektir. Yüce Allah, İsrâîl Oğullarının bulunduğu mıntıkadaki ağaçlardan bu reçineyi akıtarak ve mıntıkaya bol miktarda bıldırcın göndererek onları beslemiştir.      Yolculuğun Kızıl Deniz'den Tur'un eteklerine kadar olan bölümü ile ilgili olan kıssa burada atlanmıştır. Bu bölüm A'raf: 138-147'de ele alınmıştır. Orada İsrailoğulları'nın Hz. Musa'ya: "Ey Musa! Onların kendilerine ait ilâhları gibi sen de bize bir ilâh yap", dediklerine de değinilmiştir. (A'raf: 138 ve an: 98)
 Yani Tur'un doğu tarafında.
 Bakara: 51 ve A'raf: 142'ye göre Hz. Musa ve İsrailoğulları'nın liderlerinden kendilerine verilen ilâhî emirlere uymaları için kesin söz alınmış ve Tur Dağı onların üzerine yükseltilmişti. (Bakara, an: 71)
 Ayrıntılar için bkz. Bakara, an: 73 ve A'raf, an: 119 Kitab-ı Mukaddes'e göre İsrailoğulları Elim ve Sina arasındaki çölden geçerken Menn ve Selva onlara lutfedilmiş ve bu tam 40 sene devam etmiştir. Çıkış'a göre şöyle gönderilmiştir:
Ve vaki oldu ki, akşamleyin bıldırcınlar çıkıp ordugahı kapladılar ve sabahleyin ordugahın etrafında çiğ düşmüştü. Ve düşmüş olan çiğ kalkınca, işte çölün yüzünde, toprağın üzerinde kırağı gibi küçük bir şey vardı. İsrailoğulları görüp birbirine dediler: Bu menn'dir, çünkü o nedir bilemediler. Musa onlara dedi: Bu, RAB'bin yemek için size verdiği ekmektir..... ve İsrailoğulları onun adını menn koydular. O kişniş tohumu gibi beyaz ve lezzetli, ballı yufka gibi idi." (16: 13-15, 31)
Sayılar'da ise aşağıdaki ayrıntılar yer almaktadır: "... dolaşır ve onu devşirirlerdi, değirmende öğütürler yahut havanda döverlerdi ve tencerede haşlarlardı, ondan pideler yaparlardı, tadı taze yağ tadı gibi idi. Geceleyin ordugah üzerine çiğ düştüğünde menn de düşerdi." (11: 8-9) Allah'ın İsrailoğulları'na "menn" ve "selva" göndermesi bir mucizedir. Çünkü onların normal bir şekilde yiyecek bulmaları mümkün değildi. Nitekim günümüzde bölgede yapılan araştırmalarda bu tür bir yiyeceğin varlığına ait bilgiler bulunmamıştır. Ancak o bölgede bazı sahtekar tüccarlar, bugün turistlere "menn" adıyla helva satarak, bu hususu istismar etmektedirler.  Mevdudi

Yahut: “kibirli, kendini beğenmiş kimseler gibi davranmayın” -Yani, “size bahşedilen nimetleri, Hz. İbrahim'in soyundan gelmiş olmanızın size sağladığını sandığınız sözde bir üstünlüğün gereği saymayın”.

66 Allah'ın gazabı (lafzen, “öfkesi”) tabirinin, insanın, Allah tarafından teklif edilen doğru yol öğretisini bilerek reddedip; azgınlık, taşkınlık içinde “ölçüyü aşarak” kendi üzerine celbettiği kaçınılmaz cezayı işaret eden deyimsel bir ifade olduğu konusunda, hemen hemen bütün klasik müfessirler arasında tam bir görüş birliği vardır..M.Esed

Bu ayete göre bağışlanma için 4 şart vardır:
1)Tevbe: İsyan, itaatsizlik, şirk ve küfürden sakınmak,
2) İman: Allah'a, Rasûlüne, Kitab'a ve Ahiret Gününe samimiyetle inanmak.
3) Salih amel: Allah'ın ve Rasûlü'nün emirlerine uygun işler yapmak,
4) Hidayet: Sebatla doğru yolu takip etmek ve yanlış yola sapmaktan sakınmak.   Mevdudi

Burada sözleşme kapsamında olması sebebiyle sadece İsrâîloğulları için bahsedilmiş gibi görünen güzel nimetler, aslında herkesin istifadesine sunulmuştur. Çünkü Yüce Allah kullarına her zaman tayyibattan yemelerini ve haramlardan uzak durmalarını emretmiştir:
(Bakara: 172) Ey iman etmiş olan kişiler! Sizi rızklandırdığımız şeylerin hoş ve temiz olanlarından yiyin ve Allah'a şükür edin [karşılığını ödeyin], eğer siz yalnızca O'na kulluk ediyorsanız.
82. Âyette Rabbimiz Kur'ân'da çokça yer alan ve ğaffâr, ğafûr, ğâfir sözcükleriyle ifade edilen "bağışlayıcılık" sıfatını ön plâna çıkarmış ve tövbe ettikten sonra doğru yoldan ayrılmayan kimseler için bağışlama kapılarını açmıştır. H.Yılmaz

Bu pasaj, 2:51 ve 7:142'de bahsedilen, Hz. Musa'nın Sina Dağı'na çıktığı günlerle ilgilidir.

68 Lafzen, “Seni halkından çabuk olmaya iten nedir?” -Özgürlüğe daha yeni kavuştukları bir dönemde onlara bizzat rehberlik yapmaktan geri durarak onları yalnız bırakmaması gerektiğini îma eden bir ifade. Bu taklit götürmez vecîz ifade tarzı içinde Kur’an, yüzyıllarca süren bir tutsaklıktan sonra siyasî ve toplumsal bağımsızlığına kavuşan bir halkın geçmişinin yozlaştırıcı etkisinden daha uzun bir süre kurtulamayacağı ve özlenen manevî ve toplumsal düzen ve disiplini tek başına ve bir anda gerçekleştiremeyeceği gerçeğini dile getirmektedir. M.Esed

Klasik müfessirler bu cümleyi maddî ve somut anlamıyla tefsir etmişlerdir; yani: “onlar benim hemen peşim sıra geliyorlar ve şimdi bu yakındalar”. Bununla birlikte, Hz. Musa'nın Sina Dağı'na çıkarken yalnız olması istendiğine göre, bizce, o'nun Allah'a cevabı mecaz mahiyetindedir ve o'nun yokluğunda da İsrailoğulları'nın, tebliğ ettiği doğru yol öğretisine bağlı kalacakları inancını ifade anlamındadır; ne var ki, sonraki ayetlerde görüleceği üzere, olaylar Hz. Musa'nın bu kanaatini boşa çıkaracak yönde cereyan edecektir. M.Esed

Sâmirî tabirinin, söz konusu kişinin soyunu ya da kökenini gösteren bir sıfat ismi olduğunda şüphe yoktur. Taberî ve Zemahşerî'nin verdiği açıklamalardan birine göre, bu tabir “Yahudilerin Sâmire kabilesine”, yani, sonraları Samarîler olarak anılan etnik ve dinsel bir gruba (ki bu gruptan küçük bir kalıntı Filistin'de, Nablus çevresinde hâlâ varlığını sürdürmektedir) mensup birini işaret etmektedir. Ne var ki, böyle bir grup Hz. Musa zamanında henüz mevcut olmadığına göre, İbni ‘Abbâs'ın ileri sürdüğü gibi (Râzî), mümkündür ki, sözkonusu kişi Hz. Musa'nın dinini benimseyen ve Mısır'dan çıkışlarında İsrailoğulları'na katılan pek çok Mısırlı'dan biridir (karş. 7:124 hk. 92. not), ki bu durumda sâmirî tabirinin de eski Mısır dilinde “ecnebi” ya da “yabancı” anlamına gelen shemer sözcüğüyle akraba olması mümkündür. Bu görüşü, kıssada geçen kişinin, Mısır dinindeki Apis figürünün bir yankısı/bir uzantısı olarak işe altın buzağıya tapınma eylemiyle başlaması da desteklemektedir (bkz. 7:148 hk. 113. not). Her hâlükârda, sonraki dönemlerin Samarîleri'nin, ister İbranî, ister Mısır kökenli olsun, bu kişinin soyundan geliyor -ya da öyle sanılıyor- olmaları hiç de imkansız değildir; bu durum, onlarla İsrailli öteki topluluklar arasındaki sürekli çatışmayı da kısmen açıklamaktadır. M.Esed

Bu Âyetler aslında 79. Âyetin devamıdır. Yukarıda da söylediğimiz gibi, 80–82. Âyetler kıssanın anlatımına bir parantez olarak girmiştir. Bu parantezde, denizden geçirilen kavmini nimeti bol bir yere iskân eden ve Rabbi ile buluşma hevesiyle vahiy mahalli olan dağa giden Mûsâ peygamberin Allah ile olan konuşması anlatılmaktadır. Anlatılanlara göre, kavminin kendilerine verilen ilâhî öğretilerden vazgeçmeyeceğine güvenen Mûsâ peygamber, onları kardeşi Hârûn'a emanet ederek Rabbini hoşnut etmek için alelacele ilk vahyi aldığı yere gitmiş ama orada durumun hiç de kendi düşündüğü gibi olmadığını, Samirî'nin onları saptırdığını, onların da kendilerini ateşe attığını öğrenmiştir. İsrâîloğulları'nın kendilerini ateşe atması, Biz onları fitnelendirdik cümlesi ile ifade edilmiştir. Rabbimizin fitnelendirme fiilini kendisine nispet etmesi, "fitnelendirme" eyleminin yaratıcısı olması sebebiyledir. Yani İsrâîloğulları aslında kendi kendilerini ateşe atmışlar, ne olduklarını, içyüzlerini açığa vurmuşlardır.
SÂMİRÎ KİMDİR:
السّامرى - Sâmirî sözcüğü, tıpkı الامّى - ümmî = anakentli, مكّى - Mekkî = Mekkeli, الرّومى - rûmî = Romalı sözcükleri gibi Sâmirli demektir. Buna göre "Sâmir" ya bir ülkenin, ya bir kentin, ya da bir kavmin [oymağın] adıdır. Buna dair elimizde kesin bir bilgi bulunmamasına rağmen biz bu sözcüğün "Sümer" sözcüğünden bozulmuş olduğu kanaatine sahibiz. Sâmirî sözcüğü, Tevrât'ta "Sâmiriye" şeklinde geçmektedir:
Omri, Şemer adlı birinden Samiriye Tepesi'ni iki talant gümüşe satın alıp üstüne bir kent yaptırdı. Tepenin eski sahibi Şemer'in adından dolayı kente Sâmirîye adını verdi. [45-25] Tevrât 1. Krallar, 16.24
Sâmirî sözcüğünün "Sümer" sözcüğünden bozulmuş olduğu varsayımına dayanarak ve yukarıdaki Tevrât cümlesini dikkate alarak İsrâîloğulları'nı yoldan çıkaran Sâmirî hakkında şu yorumu yapmak mümkün olabilir: Sâmirî, İsrâîloğulları arasına karışmış olmasına rağmen, aslen Mezopotamya'dan Mısır'a göçmüş ve hâlâ asaletlerini koruyan Sümerli guruplara mensup birisidir. H.Yılmaz

Yahut: Zemahşerî'ye göre, “Peki, [benim yokluğum] size çok mu uzun göründü?” (Belirtmek gerekir ki, ‘ahd terimi, “andlaşma” ya da “vaad” anlamına geldiği gibi, “süre” ya da “zaman” anlamına da gelmektedir).

 Lafzen, “Yahut Rabbinizden bir gazabın size yönelmesini mi istediniz?” -Yani, “yaptıklarınızın sonuçlarını boş vermeye, gözardı etmeye mi karar verdiniz?” M.Esed

86. Âyette, güvenerek arkasında bıraktığı kavminin yoldan çıktığını öğrenen ve öfke ile kavmine dönen Mûsâ peygamberin sitemi, 87. Âyette de Mûsâ peygamberin azarına karşılık suçu Sâmirî'nin üzerine atmak sûretiyle kavminin kendisini savunması anlatılmıştır. Hatırlanacak olursa, kıssanın bu bölümü A'râf Sûresinde bu ayrıntıda değildi:
(A'râf: 150–151) Ve Mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndüğünde; "Bana arkamdan ne kötü bir halef oldunuz! Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız mı?" dedi. Ve levhaları bıraktı ve kardeşi Hârûn'u kendine çekerek başından tuttu (Hârûn). "Ey anamın oğlu! İnan ki, bu kavim beni güçsüz düşürdü, az daha beni öldüreceklerdi. Onun için bana düşmanları sevindirecek bir şey yapma. Ve beni bu zâlimler kavmi ile bir tutma!" dedi (Mûsâ). Dedi ki: "Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetinin içine al. Ve Sen merhametlilerin en merhametlisisin."  H.Yılmaz

Çıkış xii, 35'de anlatıldığına göre, İsrailoğulları Mısır'dan ayrılmadan hemen önceki günlerde “Mısırlılar'dan altın ve gümüş şeyler (zinetler) ödünç aldılar”. Bu “ödünç alma” işi, açıkçası, asılsız gerekçelere dayanıyordu ve ödünç alınan zinetleri sahiplerine iade etmek gibi bir niyetle yapılmamıştı: çünkü, Tevrat'taki ifadeye göre (xii, 36) İsrailoğulları böyle yaparak “Mısırlıları soymuşlardı.” Kayda değer olan şudur ki, tahrif edilmiş muhtevasıyla bugünkü Tevrat bu davranışı mahkum etmiyor olsa da öyle görünüyor ki, bunun yol açtığı günah duygusu zaman içinde bir iç huzursuzluğu halinde İsrailoğulları'nın üstüne çökmüş ve bu yüzden günahkarca elde edilen bu zinetlerden kurtulmaya karar vermişlerdir (Beğavî, Zemahşerî ve -alternatif yorumlarından birinde- Râzî). M.Esed

FIRLATIP ATILAN ZİYNETLER:

87. Âyetteki ifadeler genellikle aşağıdaki nakil esas alınarak yorumlanmış ve Mûsâ peygamberin kavminin fırlatıp attığı ziynetlerin, İsrâîloğulları'nın Mısır'daki komşularını kandırarak onlardan emanet olarak alıp da iade etmedikleri kıymetli eşya ve madenler olduğu ileri sürülmüştür.
Ziynet"ten kasıt, firavun hanedanından aldıkları altın ve gümüşten oluşan süs eşyaları idi. Otuz beş gün sonra Sâmirî -ki o İsrâîloğulları'ndan idi- onlara dedi ki: "Ey Mısır halkı! Mûsâ size geri dönmeyecektir. Siz de şu vizre bakın. O vizr, kadınlarınız ve çocuklarınız üzerindeki pisliğin ta kendisidir. Bunlar sizin gasp yoluyla firavun hanedanından aldığınız süs eşyalarıdır. Haydi, bunlardan temizlenin ve onları ateşe atın!" Onlar da onun dediğini yaptılar. Altın ve gümüşten oluşan bütün süs eşyalarını toplayıp bir araya getirdiler. Sâmirî bunları aldı ve 36.37 ve 38. günlerde -yani, toplam üç günde- işleyerek bir buzağı şekline getirdi. Sonra Cibril'in atının toynağının izinden almış olduğu toprağı ona kattı. Buzağı bir defaya mahsus olmak üzere böğürdü. Fakat bir daha böğürmesini tekrarlamadı. Samiri, 39. gün bu buzağıya tapmalarını emretti. Ertesi günü, yani kırkıncı günde Mûsâ onların yanına döndü. İşte Allah'ın şu buyruğu bunu anlatmaktadır: "Onları attık, Sâmirî de böylece (o süs/ziynet eşyalarını ateşe) attı. [45–26] (Mukâtil)

Yukarıdaki iddiaların Tevrât'taki yanlış anlatımından başka kaynağı yoktur.

İsrâilliler Mûsâ'nın dediğini yapmış, Mısırlılar'dan altın, gümüş eşya ve giysi istemişlerdi. RAB İsrâillilerin Mısırlıların gözünde lütuf bulmasını sağladı. Mısırlılar onlara istediklerini verdiler. Böylece İsrâilliler onları soydular. [45–27] (Çıkış, 12: 35–36)
Tevrât'taki anlatıma göre; İsrâîloğulları Mısır'dan ayrılmadan hemen önceki günlerde Mısırlılardan altın, gümüş eşya ve giysiler istemişler ve almışlar ama bu aldıklarını geri ödeme niyeti taşımadıklarından aslında Mısırlıları soymuşlardır.
87. Âyeti yukarıdaki anlayışa malzeme yapmak ve bir takım eklemelerle çevirmek, muharref Tevrât'ı nakletmekten başka bir şey değildir. Aslında Tevrât etkisiyle yapılan bu eklemeli çeviriler, Âyetteki fiillere ve cümlelerin kurulumuna da uygun düşmemektedir.
Bize göre bu yaklaşım tamamen yanlıştır. Bu konuda dikkat edilmesi gereken ilk nokta, 87. Âyette geçen زينة القوم - zîynetü'l-gavm = kavmin ziyneti ile A'râf Sûresi'nin 148. Âyetinde geçen حلّيهم - hulliyhim = kadınlarının süs eşyaları ifadelerinin aynı şeyler olmadığıdır. Dolayısıyla Tevrât'ta ve Mukâtil'in iddialarında Mısırlılardan alındığı söylenen süs eşyaları ve kıymetli madenler, A'râf Sûresi'nin 148. Âyetinde geçen hulliyhim ifadesi kapsamında olup bu madenlerin konumuz olan 87. Âyette geçen zîynetü'l-gavm ifadesi kapsamında mütalâa edilmesi mümkün değildir. Bize göre buradaki ziynetler, İsrâîloğullarının yüzlerce sene iç içe yaşadıkları Mısırlılardan aldıkları dini ve ahlâkî değerlerdir. İşte, Mûsâ peygambere mazeret beyan eden kavmi, o kavimden [Mısırlılardan] aldıkları yanlış inançları "ziynetlerden yük" olarak nitelemekte ve bu yükü fırlatıp attıklarını söylemektedirler. Fırlatıp atmak deyimi de İsrâîloğulları'nın Mûsâ peygamberin gösterdiği doğru yola uyarak yanlış inançlardan vazgeçtiklerini ve böylece yükten de kurtulduklarını ifade etmektedir.
Sâmirî ise bu noktadan sonra devreye girmiş ve İsrâîloğulları'nın zihinlerine bazı şeyler sokmuştur. Zihinlerine Sâmirî tarafından sokulan bu şeyler 88. Âyette açıklanmıştır. H.Yılmaz

Parantez içindeki bu ilave, önceki ayette doğrudan ifade edilen anlatımın burada ve devamında dolaylı bir ifade tarzıyla yer değiştirmesi sebebiyle zorunlu olmuştur. - 75 Bkz. 7. sure, 113 not. - 76 Hz. Musa'nın Firavun'un sarayında -tam bir Mısırlı olarak- yetiştiği hususuna ilişkin bir îma. M.Esed

Zımnen, “ve Sâmirî'ye uymayın”. Bu ifade, Hz. Harun'u altın buzağıyı yapmakla ve ona tapınmakla suçlayan Tevrat'la (Çıkış xxxii, 1-5) tam bir tezat ortaya koymaktadır. M.Esed

Bu Âyetlerde Hârûn peygamberin nezaretinde iken İsrâîloğullarının Sâmirî'nin ortaya çıkardığı, böğürmesi [çekiciliği] olan ama kendisi işe yaramayan bir buzağıyı ilâh edinmek sûretiyle sapmaları ve işe yaramaz bir nesneye taparak düşüncesiz bir davranış sergilemeleri sebebiyle Yüce Allah tarafından kınanmaları anlatılmaktadır.

BUZAĞI; BÖĞÜRTÜSÜ ÇEKİCİLİĞİ OLAN CESET:

Hatırlanacak olursa, bu konu daha önce A'râf Sûresi'nin 148. Âyetinde geçmiş ve orada tahlil edilmiştir. Ancak önemine binaen konu burada tekrar ele alınmış ve aynı paralelde bir daha açıklanmıştır.
Bilindiği gibi, buzağı sığır yavrusuna denir. Ancak buzağı sözcüğü burada hakikat anlamıyla, yani yeryüzünde var olan milyonlarca sığır yavrusundan biri kastedilerek kullanılmamıştır. Zaten Rabbimiz de burada buzağı'yı iki ayrı özellikle nitelemek sûretiyle sözcüğün anlamını te'vil etmiş ve dolayısıyla buzağı sözcüğünün Müteşâbih olduğunu göstermiştir. Rabbimizin nitelemelerine göre bu buzağı böğürmesi [çekiciliği] olan bir buzağıdır. Buzağının ikinci niteliği ise bir ceset mesabesinde olmasıdır. Ceset, ölü vücut demektir. Fakat buradaki ceset sözcüğü de bize göre Müteşâbih olup hakikat anlamının dışında kullanılmıştır. Ceset sözcüğünün hakikat anlamı dışında kullanılışının Kur'ân'daki bir diğer örneği de Sâd Sûresi'nin 34. Âyetindedir. Ceset sözcüğü orada kinâye yollu bir anlatımla Süleymân peygamberin iktidarı sırasında bir dönem iyi işler yapmadığını belirtmek için kullanılmıştır. İşte, ceset sözcüğü nasıl Sâd Sûresinde Süleymân peygamberin iyi işler yapmadığını, Arapça deyimi ile meyyit-i müteharrik = hareketli ölü bir tutum sergilediğini anlatmak için kullanıldıysa, burada da söz konusu buzağının hiçbir işe yaramadığını, kendine veya başkalarına yarar veya zarar verebilecek iradeye ve etkinliğe sahip olmadığını belirtmektedir. Nitekim buzağının bu işe yaramaz özellikleri, A'râf Sûresi'nin 148. Âyetinde Onun kendilerine bir söz söylemezliğini ve bir yol göstermezliğini görmediler mi? ifadesiyle; konumuz olan 89. Âyette de Onlar görmüyorlar mıydı ki, o, [buzağı] kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara bir zarara ve bir yarara güç yetiremiyordu ifadesiyle vurgulanmıştır. Buzağının bu nitelikleri aslında insanların Allah'ın astlarından edindikleri sözde ilâhların nitelikleridir. Rabbimiz pek çok Âyette tekrarlayarak bu nitelikleri insanlara iyice tanıtmış ve bu nitelikteki şeylerin ilâh edinilmemesini öğütlemiştir: Bu konu için aşağıdaki Âyetlere de bakılabilinir.
Yûnus Sûresi'nin 18, 106; Meryem Sûresi'nin 42; Enbiyâ Sûresi'nin 66; Mâide Sûresi'nin 76; Ra'd Sûresi'nin 16; Şu'arâ Sûresi'nin 73; Furgân Sûresi'nin 3, 55 ve Hacc Sûresi'nin 12. Âyetleri.

BÖĞÜRME: HUVÂR:
وار
- Böğürmesi olan ifadesindeki "böğürme" sözcüğünün orijinali خوار - huvâr sözcüğüdür. Leys tarafından "boğa sesi" olarak, İbn-i Side tarafından "sığır, koyun, geyik ve havada uçan nesnelerin sesi" olarak açıklanan huvâr sözcüğü, Lîsânü'l-Arab'ta şöyle açıklanmıştır:
Huvar'ın aslı: Avcı geyik yavrusunu yakalar, onu bir yere bağlar ve onun kulaklarını ovalar. İşte o zaman geyik yavrusu böğürür (bağırır). Bunu duyan yavrusunu kaybetmiş olan ana geyik, yavrusunun yanına koşar ve avcıya yakalanır. [45–28] (Lîsân ül Arab; c: 3 s: 245)
Lîsânü'l-Arab'ın verdiği bu bilgiye göre huvâr, bir hayvanın normal böğürmesi değil, bir hayvanı tuzağa düşürmek için başka bir hayvana çıkartılan sestir. Yani "çeken, aldatan bir ses"tir. Nitekim bu, bir yöntem olarak ördek ve keklik avında da yaygın şekilde kullanılmakta, hatta "huvar" bir nevi boru ile taklit bile edilmektedir.
Konumuza bu bilgiler ışığı altında bakıldığında, Âyetlerde böğürtüsü [çekici, aldatıcı sesi] olan ceset olarak nitelenmiş buzağının [altının] insanları tuzağa düşüren bir özelliğe, aldatıcı bir cazibeye sahip olduğu anlatılmaktadır.
Sonuç olarak bize göre burada konu edilen buzağı, [böğürmesi, çekici, aldatıcı sesi olan ceset] altın'dır. Nitekim 148. Âyetteki kendi kadınlarının süs takılarından bir buzağı ifadesi de buzağı'nın "ziynet" olduğunu bildirmek sûretiyle bu görüşü doğrulamaktadır. "Altın"ın [ziynetin] insanları nasıl tuzağa düşürdüğü, nasıl onları kendisine köle yaptığı, [insanların "altın"ı ilâh edindiği] günlük hayatın içinde hiç çaba sarf etmeden görülebilecek bir olgu durumundadır. Ayrıca aynı kıssanın Bakara Sûresi'nin 67–71. Âyetlerindeki anlatımında, ilâh edinilen sığır için kullanılan sarı, lekesiz ve bakanlara haz veren ifadeleri de aynen "altın"ın özelliklerini yansıtmaktadır. Bu konu, orada Rabbimizin Bakara [sığır] ifadesinin te'vilini yapışı ile daha iyi anlaşılmış olacaktır.
(Bakara: 67–71) Ve hani bir zamanlar Mûsâ, kavmine: "Şüphesiz ki Allah, size bir inek boğazlamanızı emrediyor" demişti. Onlar "Sen bizi alaya mı alıyorsun?" dediler. O [Mûsâ], "Ben cahillerden biri olmaktan Allah'a sığınırım" dedi. Onlar: "Bizim için Rabbine dua et, o [inek] her ne ise onu bize iyice açıklasın" dediler. O [Mûsâ], "Rabbim diyor ki, o [inek] pek yaşlı değil, pek körpe de değil, ikisi arası dinç bir sığırdır. Haydi, emir olunduğunuz işi yapınız!" dedi. Onlar: "Bizim için Rabbine dua et, onun rengi ne ise onu bize iyice açıklasın!" dediler. O [Mûsâ], "Şüphesiz Rabbim diyor ki, o [inek], rengi bakanlara sürur veren, sapsarı bir inektir" dedi. Onlar: "Bizim için Rabbine dua et, o nedir, bize iyice açıklasın. Şüphesiz ki o sığır, bize Müteşâbih geldi ve biz şüphesiz Allah dilerse elbette doğru yolu buluruz" dediler. O [Mûsâ], "Rabbim diyor ki; o [inek] çifte koşulup tarla sürmeyen, ekin sulamayan, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır." Onlar: "İşte tam şimdi gerçeği getirdin!" dediler. Sonunda onu boğazladılar. Ama neredeyse yapmayacaklardı.
Görüldüğü gibi, Bakara Sûresi'nin yukarıdaki Âyetlerinde geçen bakara [sığır] sözcüğü de mecaz anlamda kullanılmıştır. Çünkü hakikat anlamıyla çifte koşulmayan, tarla sürmeyen, salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırın varlığından söz etmek mümkün değildir. Dolayısıyla gerek Bakara Sûresindeki sığır, gerekse A'râf Sûresinde ve bu sûrede konu edilen buzağı, bilinen sığır ve yavrusu değil, te'vilinden anlaşıldığına göre "altın"dır. O hâlde, hem Bakara Sûresindeki bakara, hem de A'râf ve Tâ-Hâ Sûrelerindeki buzağı sözcüklerinden "altın" anlaşılmalıdır. Ancak 88. Âyette geçen buzağı sözcüğünün meallerde parantez içi ekleme şeklinde de olsa "altın buzağı" olarak ifade edilmesi yanlıştır. Sözcük sadece buzağı olarak ifade edilmeli fakat "altın" olarak anlaşılmalıdır.
Buzağı'nın mecazen "altın" anlamında kullanılmış olması, hadiseye İsrâîloğulları'nın sapmasına yol açması bakımından yaklaşıldığında da konu ile tam bir uyum göstermektedir. Çünkü, "altın"ın insanları nasıl tuzağa düşürdüğü, onları nasıl kendisine köle yaptığı, yani insanların "altın"ı nasıl ilâh edindiği, günlük hayatın içinde hiç çaba sarf etmeden görülebilecek bir olgu durumundadır.
Klâsik kaynakların çoğunda söz konusu buzağının canlı bir buzağı olduğu ve Sâmirî'nin kerametiyle gerçekleştirildiği yönünde nakiller yer almaktadır. Güya Samirî, denizden geçerken İsrâîloğulları'na öncülük eden Cebrâîl'in atının bastığı yerden bir avuç toprak almış, o toprağı potada eriyen altınların içine atmış, eriyen altını da kalıba dökerek ondan canlı, böğüren bir buzağı çıkarmıştır.
Kimileri de buzağının canlı olmadığı görüşündedir. Bunlara göre, Sâmirî buzağı şeklinde bir heykel yapmış ve bu heykele rüzgârın gireceği, böylece buzağı sesine benzer bir ses çıkarmasını sağlayacak bazı delikler, kanalcıklar koymuştur. Heykel bu sebeple böğürmektedir.
Bu konudaki yorumlardan en çok kabul gören iki tanesi Esed ve Râzi'ye aittir:
İsrâîloğulları'nın bu altın buzağısı, besbelli, yüzyıllarca süren Mısır etkisinin bir ürünüydü. Mısırlılar Menfis'de tanrı Ptah'ın tecessümü olarak gördükleri kutsal boğa'ya, Apis'e tapınırlardı. Boğa yaşlanıp da ölünce, onun yerine hemen yeni bir Apis'in doğduğu düşünülüyor ve eskisinin ruhunun ölüm ülkesinde Osiris'e hulûl ettiğine inanılıyor ve bu iki başlı tanrıya bundan böyle artık Osiris-Apis (Greco-Egyptian dönemde "Serapis") adıyla tapınılıyordu. Altın buzağının çıkardığı "boğuk ses"e (huvâr) gelince, bunun, Mısır tapınaklarında bulunan ve içine açılmış bir takım oyuklar sayesinde ses çıkardığı bilinen putlarda olduğu gibi rüzgârın etkisiyle çıkan bir ses olması muhtemeldir. [45–29](ESED)
İkrime, İbn Abbas'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Hârûn (a.s), Sâmiri buzağıyı yaptığı bir sırada ona uğrar ve ona "Ne yapıyorsun?" dediğinde o "Ben, ne faydası ne de zararı olmayan bir şey yapıyorum. Binaenaleyh, bana dua et" der. Bunun üzerine Hz. Hârûn (a.s) da, "Allah'ım ona, istediğini ver" der. Hz. Hârûn (a.s) çekip gidince Sâmiri, "Allah'ım, senden onun böğürmesini istiyorum" der, o da böğürür. Böyle olması halinde bu, Hârûn (a.s)'ın bir mu'cizesi olmuş olur. "İşte sizin de, Mûsâ'nın da tanrısı budur" ifadesine gelince, bu hususta şöyle bir problem bulunmaktadır: "O kavim, eğer, o anda yapılan o buzağının, göklerin ve yerin yaratıcısı olduğuna inanacak kadar cahil idiyseler onlar deli demektirler ki, dolayısıyla da mükellef olmazlar! Hâlbuki bu kadar kalabalık bir kitlenin deli ve cahil olması da imkânsızdır. Yok, eğer onlar bunun böyle olduğuna inanmıyor idiyseler, daha nasıl, 'işte sizin de, Mûsâ'nın da tanrısı budur" diyebilmişlerdir. Buna şu şekilde cevap verebiliriz: Onlar, belki de "hulul" inancına sahip idiler. Binaenaleyh, böğürme işi, ulûhiyete münasib düşmediğinden her ne kadar bu da uzak bir şey ise de, ilâhın veya onun herhangi bir sıfatının o maddeye hulul ettiğini düşündüler. O topluluk belki de, son derece ahmak ve aptal idiler. [45–30] (Râzi; Mefâtibu'-l Gayb ilgili Âyetlerin açıklamaları)
Netice olarak tekrar söylüyoruz ki, İsrâîloğulları "altın buzağı"ya değil "altın"a tapmışlardır. Sâmirî'nin kafalarına soktuğu şey, altına tapmanın Allah'a tapmaktan daha iyi olduğu fikridir. İsrâîloğulları da, altına taptıkları yetmezmiş gibi, İşte bu sizin ilâhınızdır ve de Mûsâ'nın ilâhıdır. Ama o [Mûsâ] onu terk ediverdi şeklindeki sözleriyle bir zamanlar Mûsâ peygamberin de altına taptığını ve sonra onu terk ettiğini ileri sürmüşlerdir. H.Yılmaz

Karş. 7:142'nin son cümlesi; zikri geçen bu ayette, Hz. Musa'nın, Sina Dağı'na çıkmadan önce Hz. Harun'a “dürüst ve erdemli davranması”nı (islih) öğütlediği ifade edilmektedir. Bu konuyla bağlantılı olarak bkz. 7:150'de Hz. Harun'un Hz. Musa'ya cevabı; ayrıca ilgili 117. not. M.Esed

"Emir" Musa'nın Tur'a giderken kardeşi Harun'u vekil olarak bıraktığında ona verdiği direktiflerdir: "Kavmimde benim yerime geç, islah et ve bozguncuların yolunu tutma." (A'raf: 142)   Mevdudi

Bkz. 7:150. -  Lafzen, “benim sözüme” yahut “söylediğim şeye” -açıkça anlaşılacağı üzere, burada, Hz. Musa'nın halkın birliğini korumanın önemi konusundaki sözlerine (Zemahşerî). M.Esed

Biz bu ayeti tercüme ederken Hz. Musa'nın, Hz. Harun'dan yaşça küçük, vazife itibariyle büyük olduğunu dikkate aldık.
 Hz. Harun'un bu cevabından, tefrikayı önleme amacıyla şirke taviz verdiği kesinlikle anlaşılmaz. Kur'an'dan böyle bir anlam çıkarmaya çalışan bir kimse hidayeti değil dalaleti elde etmiş olur. Dolayısıyla Hz. Harun'un bu ifadesi "niçin benden emir almayı beklemedin" şeklinde de yorumlanabilir. Hz. Harun'un bu cümlesini tam anlamıyla kavrayabilmek için bu ayetin yanısıra A'raf Suresi 150. ayeti de okumalıyız. Orada Hz. Harun (a.s) şöyle demektedir: "Annemoğlu, bu topluluk beni zayıflattı ve nerdeyse beni öldürmeye giriştiler. Bari sen de düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni de bu zalimler topluluğuyla bir sayma." Eğer bu iki ayet birlikte okunursa olayın gerçek şekli kolayca anlaşılabilir: Harun (a.s) halkı buzağıya tapmaktan elinden geldiğince alıkoymaya çalıştı fakat onlar Harun'a (a.s) karşı geldiler ve nerdeyse onu öldüreceklerdi. Onların aralarında bir ayrılık olmasından korkarak Hz. Musa'nın döndüğünde kendisini durumu daha da kötüleştirmekle ve onun yokluğunda kontrolü sağlamamakla suçlamaması için o gelene kadar sessiz kaldı. A'raf: 150'deki cümle, topluluğun içinde iki kardeşin çok sayıda düşmanı olduğuna işaret etmektedir. Mevdudi

Bu Âyetler, İsrâîloğulları tarafından Hârûn peygamber çalınan karaları temizlemektedir. Çünkü Tevrât'a göre İsrâîloğulları'nı yoldan çıkaran Sâmirî değil, Hârûn peygamberdir:
Halk Mûsâ'nın dağdan inmediğini, geciktiğini görünce, Hârûn'un çevresine toplandı. Ona, "Kalk, bize öncülük edecek bir ilâh yap" dediler, "Bizi Mısır'dan çıkaran adama, Mûsâ'ya ne oldu bilmiyoruz!" Hârûn, "Karılarınızın, oğullarınızın, kızlarınızın kulağındaki altın küpeleri çıkarıp bana getirin" dedi. Herkes kulağındaki küpeyi çıkarıp Hârûn'a getirdi. Hârûn altınları topladı, oymacı aletiyle buzağı şekli verdi ve onu dökme bir buzağı yaptı ve "Ey İsrâil, sizi Mısır'dan çıkaran Tanrınız budur!" dedi. Hârûn bunu görünce, buzağının önünde bir sunak yaptı ve "Yarın RABB'in onuruna bayram olacak" diye ilan etti. Ertesi gün halk erkenden kalkıp yakmalık sunular sundu, esenlik sunuları getirdi. Sonra oturup yediler, içtiler, kalkıp âlem yaptılar. RAB Mûsâ'ya, Aşağı in dedi, Mısır'dan çıkardığın halkın baştan çıktı. Buyurduğum yoldan hemen saptılar. Kendilerine dökme bir buzağı yaparak önünde tapındılar, kurban kestiler. 'Ey İsrâilliler, sizi Mısır'dan çıkaran ilâhınız budur!' dediler.
RAB Mûsâ'ya, "Bu halkın ne inatçı olduğunu biliyorum dedi, Şimdi bana engel olma, bırak öfkem alevlensin, onları yok edeyim. Sonra seni büyük bir ulus yapacağım."
Mûsâ Tanrısı RABB'e yalvardı: "Ya RAB, niçin kendi halkına karşı öfken alevlensin? Onları Mısır'dan büyük kudretinle, güçlü elinle çıkardın. Neden Mısırlılar, 'Tanrı kötü amaçla, dağlarda öldürmek, yeryüzünden silmek için onları Mısır'dan çıkardı' desinler? Öfkelenme, vazgeç halkına yapacağın kötülükten. Kulların İbrâhîm'i, İshâk'ı, İsrâil'i anımsa. Onlara kendi üzerine and içtin, 'Soyunuzu gökteki yıldızlar kadar çoğaltacağım. Söz verdiğim bu ülkenin tümünü soyunuza vereceğim. Sonsuza dek onlara miras olacak' dedin." Böylece RAB halkına yapacağını söylediği kötülükten vazgeçti. Mûsâ döndü, elinde antlaşma koşulları yazılı iki taş levhayla dağdan indi. Levhaların ön ve arka iki yüzü de yazılıydı. Onları Tanrı yapmıştı, üzerlerindeki oyma yazılar O'nun yazısıydı. Yeşu, bağrışan halkın sesini duyunca, Mûsâ'ya, "Ordugâhtan savaş sesi geliyor!" dedi. Mûsâ şöyle yanıtladı: "Ne yenenlerin, ne de yenilenlerin sesidir bu; ezgiler duyuyorum ben." Mûsâ ordugâha yaklaşınca, buzağıyı ve oynayan insanları gördü; çok öfkelendi. Elindeki taş levhaları fırlatıp dağın eteğinde parçaladı. Yaptıkları buzağıyı alıp yaktı, toz hâline gelinceye dek ezdi, sonra suya serperek İsrâilliler'e içirdi. Hârûn'a, "Bu halk sana ne yaptı ki, onları bu korkunç günaha sürükledin?" dedi. Hârûn, "Öfkelenme, efendim!" diye karşılık verdi, "Bilirsin, halk kötülüğe eğilimlidir. Bana, 'Bize öncülük edecek bir ilâh yap. Bizi Mısır'dan çıkaran adama, Mûsâ'ya ne oldu bilmiyoruz' dediler. Ben de, 'Kimde altın varsa çıkarsın' dedim. Altınlarını bana verdiler. Ateşe atınca, bu buzağı ortaya çıktı!" Mûsâ halkın başıboş hale geldiğini gördü. Çünkü Hârûn onları dizginlememiş, düşmanlarına alay konusu olmalarına neden olmuştu. Mûsâ ordugâhın girişinde durdu, "RAB'den yana olanlar yanıma gelsin!" dedi. Bütün Levililer çevresine toplandı. Mûsâ şöyle dedi: "İsrâil'in Tanrısı RAB diyor ki: 'Herkes kılıcını kuşansın. Ordugâhta kapı kapı dolaşarak kardeşini, komşusunu, yakınını öldürsün." Levililer Mûsâ'nın buyruğunu yerine getirdiler. O gün halktan üç bine yakın adam öldürüldü. Mûsâ, "Bugün kendinizi RABB'e adamış oldunuz" dedi, "Herkes öz oğluna, öz kardeşine düşman kesildiği için bugün RAB sizi kutsadı." Ertesi gün halka, "Korkunç bir günah işlediniz" dedi, "Şimdi RABB'in huzuruna çıkacağım. Belki günahınızı bağışlatabilirim." Sonra RABB'e dönerek, "Çok yazık, bu halk korkunç bir günah işledi" dedi, "Kendilerine altın put yaptılar. Lütfen günahlarını bağışla, yoksa yazdığın kitaptan adımı sil." RAB, "Kim bana karşı günah işlediyse onun adını sileceğim" diye karşılık verdi. "Şimdi git, halkı sana söylediğim yere götür. Meleğim sana öncülük edecek. Ama zamanı gelince günahlarından ötürü onları cezalandıracağım." RAB halkı cezalandırdı. Çünkü Hârûn'a buzağı yaptırmışlardı. [45–31] Çıkış 32, 1-35

HÂRÛN PEYGAMBER ŞİRKE GÖZ MÜ YUMDU:

Hârûn'un peygamber 94. Âyetteki ifadesi ilk bakışta sanki tefrika çıkarmamak için kavminin altına tapmasına göz yummuş olduğu anlamına geliyor gibi görünse de, A'râf Sûresi'nin 150. Âyeti böyle bir anlayışın doğru olmadığını göstermektedir. Zira orada bildirildiğine göre, Hârûn peygamber kavmi tarafından zayıf düşürülmüş, eli kolu bağlanmış hatta ölümle tehdit edilmek sûretiyle etkisiz hâle getirilmiştir. Yani Hârûn peygamberin şirke taviz vermiş gibi görünmesi, sadece "tefrikayı önlemek" sebebiyle açıklanamaz. Kavminin baskısıyla karşı karşıya gelen Hârûn peygamber, zaten yoldan çıkmış olan halkın bir de kendi aralarında tefrikaya düşmesinden korkmuş ve Mûsâ peygamberin döndüğünde kendisini durumu daha da kötüleştirmekle ve kontrolü iyice kaybetmekle suçlamaması için o gelene kadar sessiz kalmıştır. Nitekim A'râf Sûresi'nin 150. Âyetinden anlaşıldığına göre, kavmin içinde Mûsâ peygambere ve Hârûn peygambere düşman olan ve huzursuzluk çıkmasına yol açacak birçok kimse bulunmaktadır.
Mûsâ peygamberin 93. Âyetteki Benim emrime isyan mı ettin ifadesi, onun oradan ayrılırken Hârûn peygambere bir şeyler emrettiğini göstermektedir. Hârûn'un peygamberin cevabından da bu emrin "Ne olursa olsun, İsrâîloğulları arasında bozgunculuğa sebep olma!" mealinde olduğu anlaşılmaktadır.H.Yılmaz

Kilasik çevirilerde bu ayet, "O da (Samiri): Ben onların görmediklerini gördüm. Zira o elçinin izinden bir avuç toprak alıp onu (erimiş mücevharatın içine) attım. Bunu böyle bana nefsim hoş gösterdi" şeklindedir. Bu ayet, "Samirinin, izinden bir avuç toprak aldığını söylediği elçi Hz. Musanın huzuruna gelen cebrail idi" şeklindeki rivayete göre anlamlandırılmıştır. Halbukii Kur'an ayetlerini dikkatle incelersek, Allah Hz. Musa ile doğrudan iletişim kuruyor. Cebrail hiçbir zaman burada Hz. Musa ile görüşmüş değildir. Dolayısıyla Samiri, "Cebrailin atının izinden toprak aldı" şeklindedeki rivayet zayıf kalmaktadır. (Bak Bakara suresi 67-74; Araf suresi 148-154 ayetleri inceleyiniz.) Ayrıca Bak Tevrat, Buzağıyı, Harunun yaptığını söyler. "harun altınları topladı. Oymacı aletiyle buzağı biçiminde dökme bir put yaptı" der. (Tevrat-Çıkış 32/4) Bu Kur'an ayeti, aynı zamanda Tevrattaki bu tahrifatı da düzeltmiş oluyor. Çünkü Kur'an kendinden önceki kitaplarıda onaylayıp düzelten bir kitaptır. (Bak.Al-i İmran 3) M.Sağ

Belirtmek gerekir ki, besura (lafzen, “gördü” yahut “gören/görür oldu”) fiili “[bir şeyi] zihnen kavradı”, “vukuf kazandı” yahut “anladı” gibi deyimsel anlamlarla yüklüdür. Bunun içindir ki, Ebû Müslim İsfehânî (ki bu zatın yukarıdaki ayetin tamamıyla ilgili tefsirini Râzî analiz etmiş ve son derece makul bulduğunu ifade etmiştir) bu cümleye şu anlamı vermektedir: “Ben onların (yani, halkın geri kalan kısmının) anlamadığını anladım; yani, senin söylediklerinin, Ey Musa, bazılarının yanlış olduğunu fark ettim”. Öyle görünüyor ki, Sâmirî, müte‘âl ve görünmeyen Tanrı ya da Allah fikrine karşı çıkıyor ve halkın “görünen, elle dokunulabilen somut” bir tanrıya inanması gerektiğini düşünüyordu. (Ayrıca bkz. bundan sonraki not.)

 Başka bazı müfessirlerce ortaya konan birtakım hayal mahsulü açıklamaların tersine, Ebû Müslim (Râzî'nin kaydettiğine göre) eser (lafzen, “eser/kalıntı” yahut “iz”) terimini bir kişinin ve özellikle bir peygamberin “tebliğ ve uygulaması” yahut -daha toparlayıcı bir deyişle- “öğretisi” anlamındaki mecazî yüklemiyle açıklamaktadır; ve buna bağlı olarak, kabedtu kabdaten min eseri'r-rasûl fe-nebeztuhâ ibaresinin “Rasûl'ün öğretisinden bir tutam [yani, “onun bir kısmını”] aldım ve onu (öğretinin muhtevasından) çıkarıp attım” anlamına geldiğini ortaya koymuştur; bu yoruma göre, Sâmirî'nin “Rasûl” derken üçüncü tekil şahıs olarak kasdettiği kimsenin Hz. Musa'nın kendisi olduğu anlaşılmaktadır (önceki notta temas edildiği gibi, Ebû Müslim'in bu pasajla ilgili yorumunu Râzî olduğu gibi benimsemektedir). Kanaatimizce, Sâmirî'nin Hz. Musa'nın öğretisinden bir kısmını reddetmesi, onun putperestliğe ve Allah'tan başka nesnelere ya da varlıklara tanrısal nitelikler yakıştırmaya ilişkin bilinçaltı eğilimlerini açığa vurmaktadır: Tanrısal varlığın yahut en azından onun “tecellisi” olarak tasarlanabilen şeyin somut bir imajını ortaya koyarak kavranamaz, tasarlanamaz olanı insanın sınırlı algı ve duyu alanına yaklaştırmayı amaçlayan boş ve aldatıcı bir hayalcilikten ibarettir, bu yoldaki tüm çabalar insanın Allah'a ilişkin kavrayışını aydınlatacağına daha da bulanık bir hale soktuğundan, bu yönde atılan her adım en başta kendi amacını baltalamakta ve böylece çıkmaz bir yola sokulmuş olan dindar eğilimli kişinin manevî potansiyeli büsbütün ziyan edilmektedir: Kur’an'daki veriliş tarzı itibariyle, altın buzağı kıssasıyla anlatılmak istenen gerçek de, şüphesiz budur. M.Esed

Bu ayetin tefsiri ile ilgili çok farklı görüşler öne sürülmüştür. Seleften, onların takipçilerinden çoğu müfessire göre bu ayet şu anlama gelir. "Sâmirî, Elçiyi (Cebrail) geçerken gördü ve onun ayak izinden bir avuç toprak alıp altın buzağının üzerine serpti. Bu, buzağıda hayat oluşmasına neden oldu ve buzağı inek gibi böğürmeye başladı." Kur'an, aslında, bu olayın gerçekten meydana geldiğini söylemez, sadece Hz. Harun'un büyük günah nedeniyle Sâmirî'yi sorgulaması sırasında aldığı cevap içinde zikreder.
Sâmirî'nin sözlerini şu şekilde tefsir edenler de vardır: "Ben Elçide (Musa Peygamber) veya onun imanında, başkalarının görmedikleri bir zayıflık gördüm. Bu nedenle belli bir yere kadar onun ayak izlerini takip ettim. Fakat daha sonra onun yolunu terkettim." Bu yorum büyük bir ihtimalle ilk olarak Ebu Müslim Isfehani tarafından öne sürülmüştür. Daha sonra İmam Razi buna tefsirinde sadece değinmekle kalmamış, aynı zamanda bu görüşü kabul etmiştir. Bu gün de Kur'an'ın apaçık anlamları yerine çok uzak yorumları kabul etme taraftarı olan bazı modernist tefsirciler de bu görüştedirler. Bu insanlar, Kur'an'ın bilinmez, muamma gibi karmakarışık bir dille değil, apaçık, sarih ve anlaşılır bir Arapça ile gönderildiğini unutmaktadırlar. O halde Kur'an metindeki sözleri onların verdiği anlamda kullanmış olamaz, çünkü bu kelimelerin kullanılışı bu ilgisiz ve çok uzak yorumu destekler nitelikte değildir. Bu müfessirlerin asıl söylemek istedikleri şey, Allah'ın kendi sözlerini gereği gibi açık bir şekilde ifade edemediğidir. Bu nedenle onlar "bilim" adamlarının alayından kurtarmak için Allah'ın imdadına yetişmek istiyorlar (Allah korusun.)
Eğer ayeti yer aldığı geniş çerçeve içinde inceleyecek olursak, Sâmirî'nin, bu saptırıcı planı uzun uzun düşündükten sonra uygulamaya koyan bir hilekâr olduğunu kolayca anlayabiliriz. O iyi bir sanatkâr olduğu için yaptığı altın buzağının inek gibi böğürmesini sağlamış ve cahil, basit insanları kandırmayı başarmıştır. Sâmirî sadece bununla da kalmamış, diğer insanların göremediklerini gördüğünü söylemiş ve Elçi'nin ayak izlerinden bir avuç toprak alıp buzağının üzerine atarak onun canlı bir buzağı gibi ses çıkarmasını sağladığı masalını uydurmuştur. Burada "Elçi" (Rasul) kelimesiyle Musa'yı (a.s) kastetmiş ve ayak izlerinin mucizevi olduğunu söyleyerek ona yaltaklanmak istemiş olması mümkündür. Sâmirî böyle söyleyerek çok gizli bir hileye baş vuruyordu. O, Hz. Musa'ya böyle bir yem sunarak, Hz. Musa'nın ayak izinin mucizevi durumundan gurur duymasını ve bunları kendi mucizesinin propagandası için kullanılmasını istiyordu. Fakat gerçek şu ki, Kur'an tüm bunları Sâmirî'nin bir tuzağı olarak sunmuştur ve bunun gerçekten meydana geldiğine dair hiçbir işarete yer vermemiştir. Sâmirî'nin bu sözüne karşı Hz. Musa'nın tepkisi, Hz. Musa'nın bunu hile için uydurulmuş bir hikaye olarak kabul ettiğini göstermektedir. Bu nedenle de Hz. Musa, Sâmirî'yi lanetlemiştir.  Mevdudi

Lafzen, “dokunma yok/dokunmak yasak” -Sâmirî'nin bundan böyle kendini içinde bulacağı yalnızlık ve toplumsal soyutlanmışlık durumunu mecaz yoluyla dile getiren bir ifade. Lafzen, “senin için katılmaktan kaçınamayacağın bir buluşma var”. M.Esed

Buradaki sözler, onun sadece hayattan sürgün edildiğini değil, aynı zamanda bir sürgün olduğunu, herkese bildirmek zorunda bırakıldığını da göstermektedir. Levililer de şu sözler yer alır:
"Ve kendisinde cüzzam hastalığı olan adamın esvabı yırtılacak, saçları çözülecek ve üst dudağını kapayıp "murdar, murdar" diye bağıracak. Hastalık kendisinde devam etitği bütün günlerde murdar olacaktır, pistir; yalnız başına oturacaktır. Meskeni ordugahın dışında olacaktır." (13: 45-46)
Buradan, onun gerek Allah'tan bir azab olarak cüzzam hastalığına uğratılmış olsun, gerekse ona verilen ceza ahlâkî bakımdan onun bir "yara" bir "miskin" olarak görülmesi olsun, her iki durumda da kendisinin pis ve murdar olduğunu "Bana dokunmayın" diye insanlara bildireceği anlaşılmaktadır.  Mevdudi 

98. Âyetteki Elbette Biz onu yakacağız, sonra da kesinlikle onu denizde kökünden yıkacağız. Sizin ilâhınız, ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tır. Şüphesiz ki O ilim yönünden her şeyi kuşatmıştır ifadesinin yer aldığı bölüm kıssaya ait olmayıp Rabbimizin genel bir beyanını içeren parantez içi bir cümledir. Bu genel beyanda Allah'ın her şeyi kuşattığı, küfrün ve şirkin kökünün kazınacağı bildirilmektedir. Aynı husus başka Âyetlerde de bildirilmektedir:
(Talâk: 12) Allah, yedi göğü ve yerden de onlar kadarını yaratandır. Allah'ın her şeye kadir olduğunu ve Allah'ın bilgisinin her şeyi kuşattığını bilesiniz diye buyruk bunlar arasında iner durur.
(Cinn: 28) Ta ki Rabblerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettikleri ortaya çıksın. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır. Her şeyi de sayısı ile saymıştır.
(Sebe'': 3) Ve inkâr edenler: "Bize o saat [kıyâmet] gelmeyecektir" dediler. De ki: "Ama gaybı bilen Rabbime andolsun, o, size mutlaka gelecektir. O'ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır."
(En'âm: 59) Ve gaybın anahtarları yalnızca O'nun katındadır. Ondan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.
(Hûd: 6) Ve yeryüzünde hiçbir dâbbeh/canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. (Allah) Onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır. H.Yılmaz

Ayetin başında yer alan kezâlike (“böyle/böylece”) zarfı hem Kur’an'ın geçmiş olayları -bunlar ister tarihî olaylar olsun, ister menkıbevî ya da temsîlî olaylar olsun- ele almasındaki amaca, hem de ele alış tarzına dikkat çekmek için kullanılmıştır. Kur’an'daki her kıssanın ya da olaylara ilişkin her anlatımın altında yatan amaç, değişmez biçimde hep belli birtakım temel gerçeklerin yansıtılması olduğu için, ele alınan şu veya bu olaya dair anlatım, çoğu zaman Kur’an'ın öne çıkarmak ya da dikkat çekmek istediği ilke ve gerçeklerle doğrudan bağlantısı olmayan çizgiler bir kenara bırakılarak amaca doğrudan hizmet eden yoğun, özlü ve vecîz ifade birimleriyle ortaya konulmaktadır. “Hatırlatıcı” tabiriyle, Allah'ın vahiy yoluyla insana teklif ettiği, bütün çağlarda, bütün insanlar için geçerli değişmez psiko-sosyal yasa ve işleyişlere dikkat çeken vahyî rehber, yani Kur’an kasdedilmektedir. M.Esed

Burada insanlara, Kur'an'dan yüz çeviren ve onun hidayetini reddeden kimsenin Allah'a ve Rasûlune değil sadece kendisine zarar verdiği ve Kur'an'ın mesajını reddeden herkesin kaçınılmaz olarak ahirette cezalandırılacağı bildirilmektedir. Bu uyarı her toplum, her ülke ve her çağ için geçerlidir. Çünkü Kur'an mesajının ulaştığı birey veya toplum için iki seçenek söz konusudur. Onu ya kabul ederler, ya da reddederler; üçüncü bir yol yoktur.  Mevdudi

Lafzen, “[gözleri] mavi[leşerek]” -yani, gözleri sanki mavimsi, donuk bir perdeyle perdelenmiş gibi.M.Esed

Kıyamet gününde üflenecek olan "sûr", orduda askerleri toplamak veya dağıtmak için çalınan boruya benzetilebilir. Bu kelimeler ve kavramlar, insanlar bu tür kavramlara yakın oldukları için kullanılmışlardır. Bu nedenle "sûr"un bugünkü boru ve çanlarla aynı olduğunu düşünmek yanlıştır. Bazı müfessirlere göre bu ifade, şu anlama gelir: "Günahkarların vücutları, sanki içlerinde bir damla kan kalmamış gibi bembeyaz olacaktır."  Mevdudi

Kur’an'da başka pek çok yerde rastlandığı gibi (örn. 2:259, 17:52, 18:19, 23:112-113, 30:55, 79:46 vb.), bu ve bundan sonraki ayet de insanın “zaman”ı algılama tarzının aldatıcı karakterine ve buna bağlı olarak böyle bir “zaman” kavramının izafîliğine işaret etmektedir. “On” sayısı Arapça'da çoğu zaman “birkaç” anlamında azlık bildirmek için kullanılır (Râzî). M.Esed

Asıl metin şu şekilde de yorumlanabilir: "Ölümünüzden sonra, şimdiye kadar en fazla on gün kaldınız." Bizim mealde benimsediğimiz yorum Müminun Suresi, 112-113. ayetler tarafından desteklenmektedir: "Allah onlara: 'Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?' diye sorar, onlar: 'Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.' derler." İkinci yorumu ise Rum Suresi: 55-56. ayetler desteklemektedir: "Kıyametin kopacağı gün günahkarlar tek bir saatin dışında yaşamadıklarına and içerler. İşte onlar dünyada da böyle aldanıyorlardı. Kendilerine ilim ve iman verilenler ise dediler ki: "Andolsun siz Allah'ın kitabında yazılı süre boyunca dirilme gününe kadar yaşadınız, işte bu da dirilme günüdür. Ancak siz bilmiyordunuz. "Bu iki yorum da Kur'an'da birçok ayetlerce desteklenmektedir. Bunlardan, günahkarların hem dünya hayatını, hem de ölümle tekrar diriliş arasında geçen süreyi çok kısa bulacakları anlaşılmaktadır. Onlar dünya hayatını çok kısa bulacaklardır, çünkü tüm beklentilerinin tersine ahirette dünyada iken yalanladıkları ebedi hayatla karşı karşıya geleceklerdir.
Bu hayat için hiçbir hazırlık yapmadıklarından, dünyada kendilerine verilen kısa hayatın zevkleri uğruna ebedi hayatı kaybettiklerini anlayarak pişman olacaklardır. Ölümle tekrar diriliş arasında geçen süreye gelince, günahkarlar bu sureyi de çok kısa bulacaklardır. Çünkü onlar "sûr"a üflenmesiyle yeryüzündeki şuursuzluklarından veya son uykularından uyarıldıklarını hayal edeceklerdir. Tekrar diriliş gününün geleceğini hiç ummadıkları için "sûr"'un. Mahşer Gününün bir habercisi olduğunu kavrayamayacaklardır. Tam tersine onlar bu günün çok saçma olduğunu söyleyip alay ederlerdi.   Mevdudi

Bu anlam örgüsü içinde bu ifade “ne dediklerini tam olarak ancak Biz anlarız” anlamındadır. M.Esed

Bu ayet grubunda Yüce Allah, geçmişe ait kıssaları bitirdiğini söyledikten sonra peygamberimizi muhatap alarak ona seslenmektedir. İnsanlara öğüt ve kılavuz olan Kur’an ile ilgili bilgilerin yer aldığı bu seslenişte; Kur’an’dan yüz çevirenlerin kıyamet gününde gözleri göğermiş hâlde toplanacakları, dünyada yüklendikleri sebebiyle ahirette, içinden çıkılmayacak sıkıntılarla, altından kalkılmayacak yüklerle karşılaşacakları bildirilmekte ve insanlardan da, zikir (öğüt) olarak nitelenen Kur’an’dan öğüt, ibret almaları istenmektedir. Hatırlanacak olursa, surenin başında da Kur’an’ın öğüt olma özelliği ön plâna çıkarılmıştı: “Biz Kur’an’ı sana sıkıntıya düşesin / sıkıntı veresin (eşkıyalık yapasın) diye indirmeyip ancak haşyet duyan kimse için bir öğüt olmak üzere; yeryüzünü ve yüce gökleri yaratandan bir indirilişle indirdik.”
Gözlerin göğermesi
Bu ifade bir deyim olup; “korkudan ve zayıflıktan dolayı gözlerin donup kalması” anlamına gelir. İnkârcıların, yalanlayıcıların, müşriklerin kıyamet günündeki hâlleri, İbrahim suresinde benzer bir ifade ile yer almıştır:
İbrahim; 42: Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah’ın gafil (habersiz) olduğunu sanma! Ancak O, onları gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor.
103 ve 104. ayetlerde, mahşerde toplanan insanların kendi aralarında, dünyada yeterli süre kalmadıkları hakkında konuşacakları bildirilmektedir. Bu konuşmalarda yer alan “on” ve “bir” ifadeleri genellikle azlıktan kinaye olarak “birkaç” anlamında kullanılır. Buna karşılık çokluktan yapılan kinaye ise, 7, 70 ve 1000 sayıları ile ifade edilir. Dolayısıyla ayette geçen “on” sayısı “birkaç sene”yi ifade etmektedir.
Kâfirlerin dünyada geçirdikleri sürenin azlığından yakınmaları, eğer daha fazla süre verilse idi, kendilerinin de iman edip salihatı işleyecekleri yolundaki iddialarına dayanak bulabilme çabası sebebiyledir. Kâfirlerin düşeceği bu durumdan Kur’an’da pek çok yerde söz edilmektedir:
Fatır; 37: Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış olduklarımızdan başka düzgün amel yapalım.” -Sizi, düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık zalimler için bir yardımcı da yoktur.-
Müminun; 112-114: O (Allah); “Yeryüzünde yıl sayısı olarak kaç yıl kaldınız?” dedi.
Onlar; “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte sayanlara sor.” dediler.
O (Allah); “Siz sadece pek az bir süre kaldınız; keşke siz bilmiş olsaydınız!” dedi.
Naziat; 46: Sonra onlar onu (kıyameti) görecekleri gün dünyada bir akşam veya kuşluğundan başka durmamış gibidirler.
Rum; 55, 56: Ve kıyametin kopacağı gün günahkârlar bir saatten fazla durmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle döndürülüyorlardı.
Kendilerine ilim ve iman verilenler de diyecekler ki: “Ant olsun ki, Allah’ın kitabında, dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, ölümden sonra dirilme günüdür. Fakat siz bunu bilmiyordunuz.
Müminler için ise böyle bir durum söz konusu değildir. Onlar dünyada geçirdikleri zamandan şikâyet etmeden “öldük ve dirildik” demektedirler.
Zikirden; Allah’ın gönderdiği öğütlerden yüz çevirenler Kur’an’da devamlı uyarılmışlardır:
Hud; 17: (O dünyayı isteyenler) Hiç Rabbinden açık bir belge üzere olan ve kendisini Allah’tan bir şahidin takip ettiği ve de kendinden önce bir önder ve rahmet olarak Musa’nın kitabı bulunan kimse gibi midir? İşte onlar (böyle olanlar), ona (Kur’an’a) inanırlar. Hangi hizipten olursa olsun kim onu inkâr ederse, ona vaat edilen yer ateştir. İşte bütün bunlardan dolayı sen de bundan (Kur’an’dan) şüphe içinde olma. Kesinlikle o Rabbinden bir hakktır / gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmiyorlar.
İsra; 97: Ve Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah’tan başka hiçbir veliy bulamazsın. Ve Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü haşredeceğiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne zaman ki o (cehennem) dindi, onlara ateşi artırırız.  H.Yılmaz


Lafzen, “onu düz ve çıplak/kuru bırakacak” -cümledeki “onu” zamiri, dolaylı olarak, yere yani, arza ilişkindir (Zemahşerî ve Râzî). M.Esed

Kur’an'ın kıyamet ve ahiret konusuyla ilgili öğretisine göre “dünyanın sonu”, evrenin fiziksel olarak yok oluşu -yokluğa indirgenmesi- anlamına değil, fakat, daha çok, onun, insanın şimdiden tasarlayamayacağı bir mahiyette, her şeyi içine alan toplu ve kökten bir değişime, dönüşüme uğraması anlamına gelmektedir. Son Gün'e ilişkin pek çok temsîlî tasvirden (örn. 14:48, ki bu ayette “yerin başka bir yere, göklerin başka göklere dönüşeceği Gün”den söz edilmektedir) bu anlaşılmaktadır. M.Esed

Kur'an'a göre yeryüzü Kıyamet Gününde yepyeni bir şekle bürünecektir. "Yer düzlenecektir." (İnşikak: 3)
"Denizler fışkırtılıp taşırılacak (ve bütün su yerin dibine batacaktır.) (İnfitar: 37)
"Denizler kaynatılacaktır" (Tekvir: 6)
"Dağlar darmadağın edilip savrulacak ve yerleri bomboş, çırılçıplak kalacaktır. Ve yeryüzünde ne bir eğrilik göreceksin ne de bir tümsek." (Tâ Hâ: 105-107)"O gün yer başka bir yere dönüştürülecektir." (İbrahim: 48)
"Yer cennete dönüştürülecek ve ebedi olarak kalmaları için muttakilere verilecektir." (Zümer: 74)
Bu, yeryüzünün Allah'ın salih ve muttaki kullarına miras olmak üzere cennete dönüştürüleceğini gösterir. O gün tüm dünya bir ülke olacak ve bugün sayısız vatan ve ülkeleri birbirinden ayıran ve insanları birçok kabile, ırk ve sınıflara ayıran çöller, nehirler, okyanuslar ve dağlar olmayacaktır. İbn Abbas ve Katade de cennetin bu dünyada yaratılacağı görüşündedirler. Ayrıca onlar "Sidretu'l Münteha'daki, barınılacak cennet onun yanındadır" (Necm: 14-15) ayetlerini şehidlerin ruhlarının barındığı cennet olarak anlamaktadırlar.  Mevdudi

Lafzen, “kendisinden sapma olmayan (lâ ‘ivece lehû) bir davetçiye uyarlar” -Nihaî Yargı'ya çağırılışı îma eden bir ifade. M.Esed

Arapça metindeki "" kelimesi, ayak sesleri ve mırıltılar gibi alçak sesleri kastetmek için kullanılır. Burada anlatılmak istenen ise o günde insanların ayak sesleri ve fısıltılar dışında ses çıkaramayacak kadar korku ve dehşet içinde olacaklarıdır.  Mevdudi

Hesap Günü'nde şefaat ya da kayırma konusundaki Kur’ânî anlayış için bkz. 10:3 hk. 7. not. Yukarıdaki ayetin sonunda atıfta bulunulan “söz”, İbni ‘Abbâs'a dayanarak Beğavî'nin kaydettiğine göre, Kelime-i Tevhîd'dir: yani, “Allah'tan başka tanrı olmadığı”nı ifade eden söz. Söz'den kasıt da Allah'ın birliğine, eşsiz-ortaksız olduğuna ilişkin inanç. Ayrıca bkz. 19:87 ve ilgili 74. not. M.Esed

Bu başka bir şekilde de yorumlanabilir: "O gün, Rahman'ın dilediği hakkında şefaat edilmesine izin verdiği ve onun için konuşulmasından hoşlandığı kimse hariç hiç kimse hakkında yapılan şefaat kabul edilmez."
Her iki yorum da aşağıdaki ayetlerle desteklenmektedir:
"İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir?" (Bakara: 255)
"Ruh ve meleklerin saflar halinde duracakları gün, Rahman'ın kendilerine izin verdikleri dışında olanlar konuşamazlar. Konuşacak olan da doğruyu söyleyecektir." (Nebe: 38)
"Onlar kendisinden hoşnut olunandan başkası için şefaat edemezler ve Onun haşyetinden içleri titrer." (Enbiya: 28)
"Göklerde nice melekler vardır ki, onların şefaatleri hiçbir şeyle yarar sağlamaz; ancak Allah'ın dileyip de razı olduğu kimseye izin verdikten sonra başka." (Necm: 26)   Mevdudi

Surenin bu bölümünde kıyamet ve ahirete ait sahnelere yer verilmiş ve o gün; dünyanın dümdüz hâle geleceği, herkesin ses bile çıkarmadan son derece saygılı biçimde pürüzsüz çağırıcının (Allah’ın) davetine koşacağı ve Allah’ın izin vermediği, razı olmadığı hiç kimsenin yardım görmeyeceği bildirilmiştir.
105. ayetin “Sana dağlardan soruyorlar” diye başlaması, ahireti kabul etmeyenlerin peygamberimize muhtemelen şöyle bir soru yönelttiklerini düşündürmektedir: “Okuduğun ayetlere göre o gün bütün insanlar dümdüz bir alanda toplanacaklarsa, bu yüksek dağlar kıyamet gününde nereye gidecek?” İşte Rabbimiz 105–107. ayetlerde bu sorunun cevabını vermektedir.
Kıyamet gününde yeryüzünün nasıl bir hâl alacağı Kur’an’da pek çok yerde tarif edilmiş ve Rabbimiz o gün kendi güç ve iradesiyle yapacaklarını değişik yönleriyle açıklamıştır:
İnşikak; 3: Ve yeryüzü dümdüz olduğu zaman.
İbrahim; 48: O gün yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek. Gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır.
Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: Tekvir; 6, Kehf; 47, Tur; 9, 10, Vakıa, 4–6, Hakkah; 13–15, Mürselat; 10, Mearic; 9, Kariah; 5, Müzzemmil; 73, Nebe’; 20.
108. ayette geçen “pürüzsüz davetçi” ifadesindeki “pürüzsüz” sıfatı, kıyamet gününde yeryüzünün “dümdüz” hâle gelecek olmasıyla sanatsal bir uyum göstermektedir. Tabiî ki sözü edilen Davetçi, Kaf suresinin 41. ayetinin tahlilinde belirttiğimiz gibi Yüce Allah’ın bizzat kendisidir.
109. ayette Rabbimiz, kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler hariç, ahirette şefaatin kimseye fayda sağlamayacağını bildirmiştir. Hatırlanacak olursa bu ayetin bir benzeri de Meryem suresinin 87. ayetidir ve orada da Rabbimiz, Rahman’ın katında bir ahd almış olan kimse hariç, kimsenin şefaate sahip olamayacağını farklı bir üslûpla bildirmiştir. Biz, şefaat kavramı hakkında Necm suresinin tahlilinde (İşte Kur’an; c:1, s:355) verdiğimiz ayrıntının oradan okunmasını öneriyor, burada, kuralın istisnaları ile ilgili olarak Rabbimizin bildirdiği üzerinde bir cümle ile durmak istiyoruz. Nasıl, Meryem; 87’deki istisna (Rahman’ın katında ahd almış olanlar), yüzlerce ayette bildirildiği gibi “iman edenler ve salihatı işleyenler” ise, bu surenin 109. ayetindeki istisna (izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler) da yine yüzlerce ayette bildirildiği gibi “iman edenler ve salihatı işleyenler”dir. Yani Rabbimizin her iki ayetteki istisna cümlelerinden anlaşılan odur ki; “iman eden ve salihatı işleyenler” dışında hiç kimse şefaat beklentisinde olmamalıdır. H.Yılmaz

Tam bu şekliyle 2:255, 21:28 ve 22:76'da da geçen bu ifade hk. bir açıklama için bkz. 2. sure, 247. not. M.Esed

Yani, ölmeden önce tevbe edip doğru yola dönerek yaptığı haksızlıkları, kötülükleri tamir etmeyen kimsenin (Râzî). Bu anlam örgüsü içinde, özellikle, Allah'ın doğru yol öğretisini -yani, 99-101. ayetlerde sözü geçen “hatırlatıcı”yı- reddeden kişi kasdedilmiş olabilir M.Esed

110 ve 111. ayetlerde, Rahman’ın şefaate izin vermeyeceği kişilerle, yani ahirette yardım görmeyecek olanlarla ilgili açıklamalar yer almaktadır. Yüce Allah, bunların kendi işlediklerini bildiği gibi, eserleri olarak arkalarından yapılanları da bilmektedir ve cezalandırmayı ona göre yapacaktır. O gün herkes çaresiz olarak baş eğecek, zulüm taşıyanlar, yani Allah’ın dininden uzak kalıp O’nun koyduğu ilkelere ters davrananlar ve bu ilkeleri yok sayanlar, mutlaka cezalandırılacaklardır. Buna karşılık iman edip salihatı işleyenler ise, haklarından mahrum bırakılacakları veya suçsuz oldukları hâlde cezalandırılacakları gibi bir korkuya ve şüpheye kapılmayacaklardır.
Cinn; 13: Ve biz o hidayet rehberini dinlediğimizde ona gerçekten iman ettik. Kim Rabbine inanırsa, o hakkının eksik verilmesinden ve kendisine kötülük dilmesinden korkmaz.
Zilzal; 7, 8: Her kim zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim zerre miktarı bir şer işlerse onu görecek.
Nahl; 95–97: Ve Allah’ın ahdini az bir bedel karşılığında satmayın. Eğer bilirseniz muhakkak ki Allah katındaki; o sizin için daha hayırlıdır.
Sizin yanınızdaki tükenir, Allah’ın katındaki ise kalıcıdır. Ve Biz kesinlikle sabredenlere ecirlerini, yaptıklarının daha güzeli olarak karşılık vereceğiz.
Erkekten ve dişiden, mümin olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle karşılıklandıracağız (ödüllendireceğiz).
İman edip salihatı işleyenlerin korku duymayacaklarını bildiren 112. ayette dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Ayetin ifadesinden anlaşıldığına göre amelin yararlı sayılması iman şartına bağlanmıştır ki bu da, imansızların ne yaparlarsa yapsınlar cehennemden kurtulamayacaklarını göstermektedir:
Âl-i Imran; 91: Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları hâlde de ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın -onu fidye verseler bile- asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.
İsra; 19: Kim de ahireti isterse ve mümin olarak ona (ahirete) yaraşır bir çaba ile onun (ahiret) için çalışırsa, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.
Enbiya; 94: Öyleyse kim inanmış olarak salihatı işlerse onun emeği için nankörlük edilmeyecektir. Biz hiç şüphesiz onu yazanlarız da.
Kehf; 105: İşte onlar, Rabblerinin ayetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmişlerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız (hiç bir değer vermeyiz).
Hud; 16: İşte onlar, kendiler için, ahirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Sanayi ürünleri de orada boşuna gitmiştir. Bütün yaptıkları şeyler de batıldır.
Bu konuda ayrıca şu ayetlere bakılabilir: Bakara; 217, Âl-i Imran; 23, Maide; 5, 53, En’âm; 88, A’râf; 147, Tövbe; 17, 69, Zümer; 65, Ahzab; 19, Muhammed; 9, 28, 32.  H.Yılmaz


Lafzen, “[herhangi bir] haksızlık korkusu yoktur” -Bu şu anlama da gelebilir: “böyle birinin vaktiyle düşünmüş, tasarlamış olabileceği ama işlemediği günahlardan ötürü bir cezaya çarptırılacağından korkmasına sebep yoktur- “ne de hak ettiği mükafattan mahrum bırakılacağından...” Karş. dürüst ve erdemli davrananların ahirette, “hayattayken yaptıkları en iyi işlere göre” mükafatlandırılacağını ifade eden 16:96-97. M.Esed

Bak Meryem suresi 97; Fussilet suresi 44 ve Zuhruf suresi 4 ayetleri incele. M.Sağ

Bu pasajla bağlantılı olan yukarıda 99. ayette olduğu gibi, burada da kezâlike (“böylece”) zarfı Kur’an'ın ifade tarzına ve amacına işaret eden bir atıf durumundadır.

97 Lafzen, “Arapça bir hitabe (kur’ân) olarak”. Bkz. özellikle, 12:2, 13:37, 14:4, 19:97 ve ilgili notlar.

98 Lafzen, “Bilinçli ve duyarlı olsunlar ve bu (kitap) onlarda bir hatırlama/bir uyanma meydana getirsin”. Burada “hatırlama” Allah'tan yana bir hatırlama anlamınadır. Ehdese fiili “[bir şeyi] var etti”, yani “yeniden yahut ilk defa meydana getirdi” demektir; zikr ismi ise “hatırlama/hatıra”, yahut “bir şeyin akılda tutulması” veya “akla getirilmesi” (Râgıb), yani “bilinç düzeyine çıkması/çıkarılması” demektir. M.Esed

Kur'anı "erişilmez, anlaşılmaz, abdestsiz ele alınmaz",raflarda korunan bir kitap olarak değil, bir başucu kitabı gibi her an müracaat edebildiğimiz bir kılavuz olarak düşünmemiz gerekir. Zira ilk okuyuşta anlayamadığımız bir ayeti, ikinci, üçüncü okuyuşta ya da uzun zaman sonra anlayabiliriz. Kur'anı anlamak için, Kur'anın mantığını kazanmak ve kavramak gerekir. Bazen de anlamadığımız ayetleri yıllar sonrabilgimizin artması, bilincimizin gelişmesi ve Tanrının lutfu ile anlayabiliriz. Kur'an mealini sürekli okuyacağız ki, Kur'ansal kavramları ön yargılardan uzak olarak, doğru bir şekilde kavrayıp algılıyabilelim. Böylece, gündelik yaşamımızda çevrenin, toplumun ve geleneklerimizin yanlışlarından kurtulabilme şansına sahip olalım. Aksi takdirde gelenekler ve çevrenin etkisiyle kazandığımzı yanlış bilgilerin oluşturduğu engeller, din adına bizi yanlış yollara götürebilir. M.Sağ  

Hakk ismi Allah'ın bir sıfatı olarak kullanıldığında, yarattığı geçici ve değişken âlemin ötesinde, mutlak ve katıksız anlamda, ezelî ve ebedî olan ve değişmeksizin var olan nihaî “gerçek” anlamını ifade eder: beri yandan Allah'ın Melik sıfatı, O'nun var olan her şeyin üstündeki mutlak egemenliğini ifade etmektedir ve bunun için de çeviride “mutlak ve nihaî egemenlik Sahibi” ifadesiyle aktarılmıştır.

100 Lafzen, “Kur’an'da acele etme/tezlik gösterme” (bkz. bir sonraki not).

101 Bu ayet -klasik müfessirlerden çoğunun belirttiği gibi- büyük bir ihtimalle, her ne kadar ilk ağızda Muhammed (s)'e hitab ediyor olsa da, aslında, bütün çağlarda Kur’an okuyan herkesi ilgilendirmektedir. Yukarıdaki ayetin ifade ettiği mesaj şöyle özetlenebilir: Kur’an Allah'ın Kelâmı, Allah'ın Sözü olduğuna göre, onu oluşturan parçaların hepsi -ibareler, cümleler, ayet ve sureler- bir arada birbiriyle tutarlı ve bağlantılı tam bir bütün meydana getirmektedirler (karş. 25:32'nin son cümlesi ve ilgili 27. not). Bunun içindir ki, Kur’an mesajını tam olarak anlamak isteyen kimse, “aceleci yaklaşımlardan”, yani ayetleri ait oldukları umumî anlam örgüsünden soyutlayarak onlardan aceleci sonuçlar çıkarmaktan sakınmalı, Kur’an'ı bir bütün olarak ele almalı, münferit meseleleri bu bütün içinde değerlendirmelidir. (Keza bkz. 75:16-19 ve ilgili notlar.) M.Esed

Bu tür cümleler, Kur'an'da genellikle bir bölümün sonunda, o bölümü Allah'ı övüp yücelterek bitirmek için yer alır. Konunun akışından bu bölümün "Gerçek Efendi" Melik ile bittiği açıkça anlaşılmaktadır.
 Pasajın sonunda Melek, Peygamber'i (s.a) Allah'ın emri ile vahiy sırasında beliren bir şeye karşı uyarıyor. Vahyin okunuşu sırasında uygun düşmediği için bu uyarı pasajın sonunda yapılmaktadır. Uyarının metninden, Peygamber'in (s.a) Melek vahyi ona öğretirken o bölümü ezberlemeye çalıştığı ve kendi kendine tekrarladığı anlaşılmaktadır. Doğal olarak bu hareket Peygamber'in (s.a) vahyi dinlerken ve kavrarken dikkatinin dağılmasına neden olmuş olabilir. Bu nedenle vahyi öğrenmenin doğru şeklinin ona bildirilmesi gerekmiş ve ona vahyin geldiği sırada ezberlemeye çalışmaması söylenmiştir.
Bu cümle, Tâ Hâ Suresi'nin bu bölümünün nazil olan ilk vahiylerden olduğunu göstermektedir. Çünkü ilk nazil olan diğer surelerden, Peygamberin Kur'an'ı vahyolunduğu sırada ezberlemeye çalıştığını ve Allah'ın onu bu konuda uyardığını öğrenmekteyiz. Örneğin, Kıyamet Suresi 16-19. ayetlerde, Peygamber'e (s.a) şöyle denilmektedir:
"Kur'an'ı kavrayıp bellemek için aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip durma. Hiç şüphesiz onu kalbinde toplamak ve onu sana okutmak bize aittir. Şu halde biz onu okuduğumuz zaman sen de onun okunuşunu izle. Sonra muhakkak onu açıklamak da bize aittir." A'la Suresi, 6. ayette de Hz. Peygamber, (s.a) "Sana okutacağız, sen de unutmayacaksın" denilerek temin edilmektedir. Sonraları Peygamber (s.a) vahyi nasıl okuyacağını öğrendikten sonra bu durum bir daha meydana gelmemiştir. Bu nedenle sonraki surelerde bu konuyla ilgili uyarılar yer almamıştır.   Mevdudi

Bu ayetler hakkında esbab-ı nüzul nakillerinde birçok sebep nakledilmiştir. Bunların herhangi bir değeri olmamakla birlikte örnek teşkil etmesi bakımından bir iki tanesini sunuyoruz:
………
c) Dahhâk şöyle demektedir: "Mekkeliler ve Necefin Piskoposu: "Ey Mu-hammed (s.a.s), bize şunu söyle. Biz sana üç gün mühlet tanıyoruz" demişlerdir. Derken, vahiy gecikir. Bunun üzerine etrafta, "Yahudiler, Muhammedi mağlup etti" şayiası yayılır. Bu sebepten dolayı, "... Kur`ân`da acele etme" ayeti nazil oldu, bu "Onun, levh-i mahfuzdan İsrafil`e; İsrafi`Iden Cebrail`e, Cebrail`den sana vahyi tamamlanmazdan önce, onun inmesi hususunda acele etmede, "Ey Rabbim, ilmimi arttır" demektir.
d) Hasan el-Basri: "bir kadın Hz. Peygamber (s.a.s)`e gelerek, "kocam yüzüme tokat attı` dedi. Bunun üzerine de Hz. Peygamber (s.a.s) "Aranızda kısas uygulanır" buyurdu. İşte bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk`ın, "Kur`ân`da acele etme" hitabı nazil oldu da, Hz. Peygamber (s.a.s) kısas uygulamadan vaz geçti, derken Cenâb-ı Hakk`ın, (Nisa,34) ayeti iniverdi" demiştir. Bu uzak bir ihtimaldir. İtimada şayan olanı ise, ilk izahtır.
Cenâb-ı Hakk`ın, "Rabbim, benim ilmimi arttır` de" ifadesinde gelince, bu, "Allah Subhanehû ve Teâtâ, Hz. Peygamber`e, Kur`ân`m tamamlanması veyahutta, kendisine inen vahyin beyânı ile ortaya çıkacak olan ilminin artması hususunda, kendisine, Allah`a sığınmasını emretmiştir..." demiştir. (Razi; 113. Ayet ile ilgili açıklamalar)
Kur’an’ın ön plâna çıkarıldığı bu ayetlerde, insanların takva sahibi olmaları veya yeni bir öğüt almaları için tehditlerin tekrar tekrar açıkladığını bildirildikten sonra peygamberimize de Kur’an ile ilgili olarak nasıl davranması gerektiği söylenmektedir. Buna göre elçi, herhangi bir konuda acele cevap vererek hemen çözüm getirmeye yanaşmamalı, sürekli olarak Allah’tan, kendisine bilginin artırılmasını istemelidir.
114. ayet, Kur’an’ı iyi anlamak ve doğru yaşamak için gerekli olan çok önemli bir ilkeyi daha ortaya koymaktadır. Bu ilke, daha evvel Müzzemmil ve Furkan surelerinde bildirilmiş olan tertil (iniş sırasına göre ayırma, birbirine karıştırmama) ilkesi ile birlikte mütalâa edilecek olursa, bize göre şu sonuç ortaya çıkmaktadır. Kur’an’ı tam olarak anlamak isteyen kimse, aceleci davranmaktan, yani bir konuya ait ayetlerin tümünü göz önüne almadan o konu hakkında acele ile sonuçlar çıkarmaktan sakınmalı, daima Kur’an’ı bir bütün olarak ele almalıdır. H.Yılmaz

 

Sözkonusu ilahî buyruk -yahut daha uygun bir deyişle, ilahî uyarı- 117. ayette dile getirilmektedir. Bu pasaj, 99. ayetteki ifadeyle, (“Sana geçmişte olup bitenlerin mahiyetinden böyle [bir üslup içinde] bahsetmekteyiz”) bağlantılı olup, manevî gerçekleri gözardı etme eğiliminin insan türünün daimî özelliklerinden biri olduğunu işaret içindir (Râzî). İnsan türü, Kur’an'ın başka yerlerinde olduğu gibi, burada da Hz. Âdem'le simgelenmektedir.M.Esed

Buradan itibaren, tahminen bir önceki bölümden bir müddet sonra nazil olan yeni bir bölüm başlamaktadır. (Bkz. an: 90) Bu bölüm de Allah'ın emri ile Tâ Hâ Suresi'ne dahil edilmiştir, çünkü her ikisi de aynı konuyla ilgilidir. Her iki bölümün ortak noktaları şunlardır:
1) Her iki pasaj da insanlara "unutulmuş dersleri", Allah'ın insanları yarattığında onlara öğrettiği gerçekleri (zikri) hatırlatmaktadır.
2) Her ikisi de şeytanın, insanları bu dersleri unutmaları için kandırdığını öğretmektedir. Şeytan ilk insanlara (Adem ve Havva) bunu unutturarak başarıya ulaşmıştır ve o zamandan beri insan, hakikatleri tekrar tekrar unutmakta ve unutmaması için tekrar tekrar uyarılmaktadır.
3) Her iki pasaj da insana, nihaî kurtuluşunun bu "Öğüt"e (Zikr) karşı takındıkları tavra bağlı olduğunu öğretmektedir.
4) Her iki bölüm de insanları, kayıtsız, istemeyerek yapılan hata ile, bile bile, kasten yapılan isyan ve bunların sonuçları arasında bir ayırım yapmaları konusunda uyarmaktadır. Eğer insan (Adem (a.s) ve Firavun'un sihirbazları gibi) kendilerinin ezeli düşmanı olan şeytan tarafından aldatıldığını anlar ve hatasından pişman olup tevbe ederse affolunur. Fakat Firavun, Şeytan ve Samiride olduğu gibi kasten yapılan isyanlar bağışlanmaz.
 Hz. Adem'in kıssası Bakara: 30-39, A'raf: 11-17, 189, Hicr: 28-42, İsra: 61-65 ve Kehf: 51-52'de yer almıştır. Fakat her yerde kıssanın anlatılan konuyla ilgili olan kısmı alınmış ve vurgulanmıştır. Bu nedenle bu kıssanın tam olarak anlaşılabilmesi için tüm surelerdeki Adem kıssaları ve bunlarla ilgili açıklamalar okunmalıdır.
 Bu, Adem'in kasti bir isyanla değil, kararlılıktan yoksun olduğu için emre karşı geldiği anlamına gelir. O: "Ben Allah için bir bitkiye aldırmam; eğer bu onun emri ise öyle olsun. Ben dilediğimi yaparım. Benim özel meselelerime Allah nasıl karışırmış?" gibi bir söz söylememiş, tam tersine o Allah'ın emrini unuttuğu için doğru yoldan sapmıştır. Ve şeytanın aldatmalarında ısrar edip isyanında devam etmemiştir. Hemen sonra yaptığı tevbe de bunu göstermektedir.  Mevdudi

Bkz. 2:30-34 ve ilgili notlar; özellikle 23, 25 ve 26. notlar; ve ayrıca 15:41 hk. 31. not: Bu notlarda da belirttiğimiz gibi, kavramsal düşünme yetisi/yeteneği insanın ayırıcı özelliği, en önde gelen donanımı olduğuna göre, onun, ahlak anlamında kendisi için belirlenen “amaca bağlılık” konusunda gösterdiği gevşekliğin bir sonucu olarak Allah'ın buyruğunu “unutması”, insan türüne özgü ahlakî zayıflığın bir tezahürüdür (karş. 4:28 -“insan zayıf yaratılmıştır”): ki bu da onun, yukarıda 113. ayette işaret edildiği gibi, sürekli olarak ilahî yol göstermeye muhtaç olduğunu göstermektedir.M.Esed

Lafzen, “bedbaht olmayasın”. Burada sözü geçen “hasbahçe (cennet)” sözcüğünün anlamı konusunda bkz 2. sure, 27. not. M.Esed

Burada Adem'e verilen "bu ağacın meyvesinden yeme" emrine değinilmemiştir. Diğer birçok yerde değinilen bu nokta burada atlanmıştır, çünkü burada asıl vurgulanmak istenen nokta insanın zayıflığıdır. O öylesine zayıftır ki tüm uyarı ve öğütlere rağmen kolayca şeytan tarafından aldatılıp saptırılabilir.
 Her ikisi de şeytanın düşmanları olduğunu biliyorlardı, çünkü Adem, onun secdeye çağrıldığında nasıl isyan ettiğine ve şöyle dediğine şahit olmuşlardı: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." (A'raf: 12; Sad: 76 ve Hicr: 33) "Bir çamur olarak yarattığın kimseye ben secde eder miyim? Şu bana karşı yücelttiğine bir bak." (İsra: 61-62)
Daha sonra şeytan, sadece kendisini üstün görmekle yetinmedi ve Adem'in soyundan gelenleri saptırarak üstünlüğünü ispat edeceğini söyledi ve bu tehdidi ile kıskançlığını göstermiş oldu. (A'raf: 16-17; Hicr: 36-41; İsra: 62-66; Sad: 82-83)
 Burada her ikisi de emre itaatsizliğin akibeti ile uyarılmaktadır.   Mevdudi

Lafzen, “çıplak olmayacaksın”: Fakat Hz. Âdem ile Havvâ'nın ancak yasağı çiğneyip de gözden düştükten sonra “çıplaklıklarının farkında olduklarını” söyleyen 121. ayetteki (ayrıca 7:22'deki) ifade gözönünde bulundurulursa, “çıplak olmayacaksın” sözünün mantıken, insanın, herhangi bir giysi taşımadığı halde çıplaklığını hissetmediği ya da çıplaklığının farkında olmadığı ilkel safiyet durumunu ya da dönemini ifade eden manevî bir anlamla yüklü olduğu rahatlıkla söylenebilir. (Bu temsîlin daha derin anlamları için bkz. 7:20 hk. 14. not.) M.Esed

Âdem’in cenneti
Bakara; 30, Ta Ha; 55, Müminun; 79, Sad; 71, Hicr; 26, İsra; 61-65, Secde; 7 gibi Kur’an’ın bir çok ayetinde belirtildiğine göre Âdem ve insanlar topraktan yaratılmışlardır. Âdem ve tüm insanlığın ilk yaratıldığı toprak ise, başka bir âlemde veya cennette değil, bu arzda, yani yeryüzündedir. Dolayısıyla buradaki “cennet” sözcüğünden ahiretteki cennet anlaşılmamalıdır. Zaten “cennet”in esas sözcük anlamı da; “yeşili ve ormanı toprağı örten sulak arazi parçası” demek olup, sözcük Kur’an’da da, Bakara; 265, Sebe’; 15, 16, Kehf; 32-40, Necm; 15, Kalem; 17 ve daha birçok ayetteki gibi, bu anlamda kullanılmıştır.
Diğer taraftan, ahiretteki cennetin birçok niteliği Kur’an’da açıklanmıştır. Kur’an ayetlerinde verilen açıklamalara göre ahiretteki cennet, öncelikle ebedîlik yurdu olup, oradaki nimetler tükenici değildir. Ayrıca, orada boş lâkırdı, günaha girme olmadığı gibi, herhangi bir şeyin yasaklanması da söz konusu değildir. Oysa Âdem’in yerleştirildiği cennette her şey geçicidir ve orada Âdem yasaklanmıştır. (Bakara; 25, Fatır; 33-35, Saffat; 40-49, Duhan; 51-57, Tur; 17-24, Rahman; 46-78, Vakıa; 10-40, Mümtehine; 21-24, İnsan; 5-22, Nebe’; 31-37, Tur; 17-28, Zühruf; 68-73, Ta Ha; 120)
Sonuç olarak, Âdem mükâfat yurdu olan cennette yaratılıp da oradan dünyaya indirilmiş değildir. Bize göre Âdem, yeryüzünün yeşil, ormanlık, sulak bir bölgesinde yaratılmış ve oradan, cennet niteliği olmayan başka bir bölgeye (çöle) düşürülmüştür. H.Yılmaz

 

Herhalde bu ifâdeler, insanın henüz duyusal güçlerine kavuşmadığı için açlık, susuzluk, sıcaklık, soğukluk hissetmediği bir aşamasını işâretlemektedir. Demek ki bu aşamada insan, doğanın etkilerini anlayacak bir düzeye gelmemişti. Yorulmak bilmiyordu. Bu maddî beden giysisini giyince yaşayabilmek için çalışıp çabalayacak, zahmetlere katlanacaktır. Bu yorgunluk, hep bu maddî duyuların, duyusal yaşamın sonucudur. İşte âyet, insanın bu maddî varlıktan önceki düzeyini anlatmaktadır. Gerçeği Allah bilir.                                                         İşte cennetten indirildiklerinde çekecekleri zorluk ve zahmetin açıklaması budur. Burada, cennetteki yüce ve erişilmez nimetlerin hepsini saymak yerine sadece hayatın dört temel ihtiyacına değinilmektedir: yeme, içme, giyinme ve barınma. Bunlarla sanki şöyle denilmektedir: "Cennette hiçbir çaba harcamaksızın bu nimetler size lütfediliyor. Fakat siz şeytanın aldatmalarına uyarsanız sadece bu kolaylıklardan değil, cennetin tüm yüce nimetlerinden de mahrum kalacaksınız. Bu durumda hayatınızı sürdürecek ihtiyaçları elde etmek için o denli çalışacaksınız ki, hayatın yüce ideallerini elde etmeye çabalamak için ne yeterli zaman, ne de yeterli enerjiniz kalacak.Mevdudi

Bu ayete göre şeytanın ilk olarak saptırmak istediği kimse Havva değil, Adem'dir. Oysa A'raf: 20'ye göre şeytan her ikisini de kandırmış ve her ikisi de ona aldanmışlardı, fakat şeytanın çabalarının ilk ve direkt hedefi yine Adem'di. Bunun aksine Kitab-ı Mukaddes'e göre "yılan yasak ağacın meyvesinden yemesi için ilkönce kadını kandırdı, sonra kadın da kocasını kandırdı" (Yaratılış: 3)
 Bu ayete göre şeytan Adem'i bu ağacın meyvasını yediğinde ebedi bir hayata ve mülke sahip olacağını söyleyerek kandırmıştır. A'raf: 20'ye göre ise onları kandırmak için meyveyi yediklerinde ölümsüz veya melek olacaklarını da söylemiştir. Mevdudi

Bu sembolik ağaç Tevrat'ta “hayat ağacı” ve “iyi ile kötüyü bilme ağacı” olarak tanımlanmaktayken (Tekvîn ii, 9) yukarıdaki Kur’ânî anlatımda Şeytan ondan “sonsuzluk ya da ebedî hayat (huld) ağacı” olarak söz etmektedir. Bu ağacın meyvesinden tatmalarına rağmen Hz. Âdem ile Havvâ'nın ölümsüzlüğe varamamış olduklarına bakılırsa, Şeytan'ın bu teklifinin de, bütün ötekiler gibi aldatıcı olduğu açıktır. Beri yandan Kur’an, bu ağacın gerçek mahiyeti hakkında, ondan “ölümsüzlük ağacı” olarak söz edenin Şeytan olduğuna işaret etmenin ötesinde herhangi bir şey söylememektedir. Buna dayanarak diyebiliriz ki yasak ağaç, Yaratıcı'nın insanın arzu ve eylemleri için koyduğu sınırları, yani insanın Allah-vergisi kendi tabiatını zorlayıp bozmadan aşamayacağı sınırları simgeleyen bir temsîlden ibarettir. İnsanın yeryüzünde ebediyeti arzu etmesi, hiçbir dayanağı olmadan ölümü, ölümden sonra kalkışı ve buna bağlı olarak da, Kur’an'ın “ahiret” ya da “öte dünya” (âhiret) olarak tanımladığı nihaî gerçekliği inkar etmesi demektir. Bu arzu ya da tutku, Şeytan'ın, “çöküşü olmayan bir güce ya da egemenliğe” ulaşmanın, başka bir deyişle, bütün sınırlandırmalardan ve dolayısıyla, son tahlilde, Allah kavramının kendisinden yani, insan hayatına gerçek anlam ve amacını kazandıran biricik kavramdan “sıyrılma”nın insanın elinde olduğu yolundaki iğvâsıyla yakından ilgilidir. M.Esed

Hz. Âdem ile Havvâ'nın “kendi çıplaklıklarının farkına varmaları” şeklindeki sembolik anlatım hakkında bkz. yukarıda 105. not ve ayrıca 7:26-27'de, kaybedilmesi insanın atalarını “kendi çıplaklıkları”nın, yani mutlak çaresizliklerinin ve dolayısıyla Allah'a karşı bağımlılıklarının farkına vardıran “takvâ (Allah'a karşı sorumluluk bilinci) giysisi”ne ilişkin atıf. M.Esed

"... Rabbi onu seçti" çünkü o Rabbine bile bile isyan etmedi. Ve günahında inatla ısrar etmedi. Günahının farkına varır varmaz ondan utandı ve Allahın bağışlamasını diledi: "Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrana uğrayanlardan olacağız." (A'raf: 23) Adem ve Havva'nın aksine şeytan lanetlenmiştir, çünkü o sadece Rabbine isyan etmekle kalmamış, aynı zamanda günahında ısrar etmiş ve Allah'ın, topraktan yarattığı Adem'i, ateşten yaratılmış olan kendisine tercih ederek kendisini isyana sevk etitğini söyleyerek küstahça Allah'ı tehdide yeltenmiştir.
 Yani, "Allah sadece onu bağışlamakla kalmamış, aynı zamanda ona hidayet vermiş ve tabi olacağı yolu öğretmiştir."   Mevdudi

Yani, herhangi bir gerçek anlam ve amaçtan yoksun, manevî planda dar ve kısır; bu durum, sonraki cümlede işaret edildiği gibi, böylelerinin ahiretteki azaplarının da kaynağı olacaktır. M.Esed

Kur'an, günahkarların Kıyamet Günü'nden cehenneme atılacakları zamana dek yaşayacakları değişik durum ve olayları anlatmaktadır: "Andolsun sen bundan bir gaflet içindeydin. İşte biz de senin üzerindeki örtüyü açıp kaldırdık. Artık bugün görüş gücün oldukça keskindir." (Kaf: 22) "O yalnızca onları, gözlerin dehşetle belirebileceği bir güne ertelemektedir. Başlarını dikerek koşarlar, gözleri kendilerine dönüp-çevrilmez. Kalbleri de bomboştur." (İbrahim: 42-43) "Biz her insanın amelini kendi boynuna doladık, Kıyamet Günü'nde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız. (Ona denir ki): Kendi kitabını oku. Bu gün nefsin senden hesap sorucu olarak sana yeter." (İsra: 13-14)
Yukarıdaki ayetlerin ve bu ayetin (126) ışığında, günahkarların ahirette korkunç görüntüleri görebilecekleri ve kötü amellerinin sonuçlarını farkedebilecekleri açığa çıkmaktadır. Fakat diğer yönlerden onlar, yolunu görmeyen yanında ne yol bulmasına yarayan bir baston ne de bir yol göstericisi bulunmayan kör bir adama benzeyeceklerdir. Bu nedenle o sendeler, olduğu yere çakılır kalır ve nereye gideceğini, ihtiyaçlarını nasıl karşılayacağını bilemez. Bu nokta şöyle ifade edilmektedir: "Size geldiğinde, vahiylerimizi unuttunuz, işte bugün de siz unutuluyorsunuz" sanki "körsünüz ve bakacak kimseniz yok"muş gibi.  Mevdudi  

Men esrafe ibaresine verilen bu anlam hk. bkz. 10. sure, 21. not- bu notta, aynı fiil kökünden türemiş olan müsrif ism-i fâilinin anlamı üzerinde durulmuştu. M.Esed

Görüldüğü gibi, 113. ayette başlayan Kur’an ile ilgili necm, 115–123. ayetlerden oluşan Âdem ile ilgili necmin mushaf tertibi sırasında araya sokulmasından sonra, kaldığı yerden devam etmektedir.
Benzer cümlelerle 101, 102. ayetlerde de ifade edilmiş olan bu ayetlerin bildirdiğine göre; Allah’ın zikrinden, yani O’nun anılmasından, öğüdünden, gönderdiği kitaplardan yüz çevirenler, hem dünyada zor ve sıkıntılı bir yaşam sürecekler hem de ahirette daha çetin azap ile cezalandırılacaklardır. Zikirden yüz çevirerek yüzlerce kez kendilerine yapılmış uyarıları görmezden gelen bu şaşkınlar ayrıca da mahşerde kör olarak haşredilmek suretiyle rencide edileceklerdir.
124. ayette geçen “sıkıntılı yaşam” ifadesi, yanlış yorumlarla açıklanmaya çalışılmış ve kimileri bu sıkıntının kabirde yaşanacağını ileri sürerken, kimileri de bu sıkıntılı yaşamın ahirette olacağını iddia etmişlerdir. Ancak, bu görüşlerin her ikisi de doğru değildir. Çünkü Kur’an’a göre “kabir hayatı” diye bir hayat söz konusu değildir ve ahirette yaşanacak sıkıntılar da zaten ayetin devamında yer almaktadır. Burada konu edilen sıkıntılar, dünya hayatındaki sıkıntılar olup, Rabbimiz bunu birçok ayette açıklamıştır:
Bakara; 61: Ve hani bir zamanlar; “Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız, artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın.” demiştiniz. O (Musa) da size; “O üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya inin o vakit istediğiniz elbette olacaktır.” demişti. Ve üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve nihayet Allah’tan bir gazaba uğradılar. İşte bu, Allah’ın ayetlerini inkâr etmiş olmaları, peygamberleri haksız yere öldürmüş olmaları nedeniyledir. İşte bu, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri nedeniyledir.
Maide; 66: Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine Rabblerinden indirileni (Kur’an’ı) ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi (besleneceklerdi). Onlardan bir kısmı aşırı olmayan bir ümmettir. Onlardan çoğunun da yapmakta oldukları ne kötüdür!
A’râf; 96: Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve takva sahibi olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık. Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle (yaptıklarına karşılık) yakalayıverdik.
Nuh; 10–12: Sonra dedim ki: “Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Kesinlikle O, çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın. Size Mallar ve oğullar ile yardımda bulunsun, sizin için bahçeler kılsın, ırmaklar kılsın.”
Cinn; 16, 17: İnanan ve salihatı işleyenler ise sıkıntılardan uzak mutlu bir yaşam süreceklerdir.
Nahl; 97: Erkekten ve dişiden, mümin olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle karşılıklandıracağız (ödüllendireceğiz).
Rabbimizin 127. ayetteki beyanı da dikkatlerden kaçmamalıdır. Çünkü bu ayette, “ayetlere inanmayanlar” yanında “sınırları aşanlar” da cezalandırılacaklar arasına eklenmiştir. H.Yılmaz

Lafzen, “... nice kuşakları helak etmemiz onlara doğru yolu göstermedi mi?” Unutulmamalıdır ki, karn ismi yalnızca “kuşak/nesil” anlamına değil, fakat, çoğu zaman daha çok “belli bir çağda yaşayan insan topluluğu”, yani terimin tarihî anlamıyla “uygarlık” anlamına da gelmektedir. M.Esed

Lafzen, “Ve [O'nun tarafından] belirlenmiş bir süre”. Ayetin aslında cümlenin sonunda bulunan bu ibare, klasik müfessirlerden çoğunun işaret ettiği gibi, ayetin giriş cümleciğiyle bağlantılıdır; çeviride bu husus gözönünde bulundurulmuştur. -  Karş. 10:11 ve 16:61. M.Esed

Bu ayetlerin ilk muhatabı peygamberimiz olmakla birlikte, peygamberimize yöneltilen ifadelerle Rabbimiz, dolaylı olarak önce Mekkelilere sonra da tüm zamanlardaki insanlara hitap etmektedir.
Rabbimiz burada geçmişte yok edilmiş nesillerin izlerinin araştırılıp bulunmasını ve bu izlerin gezilip görülerek onlardan ibret alınmasını istemektedir. Aynı şekilde, geçmiş nesillere ait birçok kıssanın Kur’an’da yer alması da yine Rabbimizin, alacakları ibretle insanların tefekküre yönelmelerini ve doğru yolu bulmalarını istemesi sebebiyledir.
Hacc; 46: Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki olanların, kendisiyle akledecekleri kalpleri ve kendisiyle işitecekleri kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.
129. ayette; suçlulara hemen ceza verilmeyişinin, hiç ceza verilmeyeceği anlamına gelmediği, bunun cezanın belirlenmiş bir zamana ertelendiği için böyle olduğu bildirilmektedir.H.Yılmaz

 

 Lafzen, “gündüzün kenarlarında [yahut “uçlarında”]. Bu konuyla ilgili olarak bkz. 11:114 ve ilgili 145. not. M.Esed

Burada Allah Rasûlu teskin edilmektedir: "Allah henüz onları helâk etmeye niyetlenmemiştir, çünkü onlar için belirli bir süre tayin etmiştir. Bu nedenle sana karşı yaptıklarına sabretmeli, onların sert sözlerini sadece dinlemeli ve görevinin gereklerini yapmaya devam etmelisin. Bu amaçla belirlenen zamanlarda namaz kılmalısın, çünkü namaz sende gerekli olan sabır ve sebatı meydana getirecektir."
"Rabbini hamd ile tesbih et", 132. ayetten de anlaşılacağı üzere "belirlenen vakitlerde namaz kıl" anlamına gelir.
 Ayette namaz vakitleri belirlenmiştir: 1) Güneş doğmadan önce sabah (fecr) namazı; 2) Güneş batmadan önce ikindi (asr) namazı: 3) Gece boyunca ise yatsı (işa) ve teheccüd namazları. Kuşluk, öğle (zuhr) ve akşam (mağrib) namazları ise "gündüzün iki ucunda"dır. (Bkz. Hud an: 113, Rum an: 24, Mümin an: 74, İsra an: 91-97.)
 Orijinal Arapça metin iki anlamı da kabul eder:
1) "Görevin uğrunda birçok kötü söz duymak zorunda kaldığın şu durumla yetin ve onların şu an için cezalandırılmamış olmalarına boyun eğ. Çünkü onlar size işkence etmeye ve bolluk içinde hayat sürmeye devam edeceklerdir."
2) "Görevini yerine getirmeye devam et, çünkü bunun sonucunda hoşnut olacaksın."
İkinci anlam şu ayetlerle desteklenmektedir: a) İsra: 79, "Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama ulaştırır." Bu ayet namazla ilgili emirden hemen sonra yer almaktadır. b) Duha: 4-5, "Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan daha hayırlıdır. Elbette Rabbin sana verecek, sen de hoşnut olacaksın."   Mevdudi

Bu ayetlerde peygamberimizden;
- müşriklerden gelen sıkıntılar ve görevinin zorluğu karşısında sabırlı olması,
- sürekli olarak, özellikle de Arapların en faal oldukları Güneş’in doğuşundan ve batışından önceki saatlerde onların karşısına çıkıp Rabbini tesbih etmesi,
- kendisi sıkıntılar içinde yüzse de, çevresindeki inançsızların bolluk içinde yaşamalarına özenmemesi,
- ehline (ailesine, yakınlarına) salâtı (namazı / sosyal destekte bulunmalarını) emretmesi ve kendisinin de bu görevi sürekli yapması istenmektedir.
130. ayette konu edilen “tesbih”, çarpıtılarak “namaz” yapılmış ve bu ayet, namazın beş vakit olduğuna kanıt gösterilmiştir. Oysa ayette konu edilen “tesbih”, namazdan önemli ve daha etkin bir ibadettir. Daha önce inmiş surelerde (Kalem, A’la, Kaf) yeri geldikçe açıklandığı gibi “tesbih” kısaca; “Yaratanı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmak” demektir. Dolayısıyla Yüce Allah’ın tesbihi; “O’nun, müşriklerin, bilgisizlerin yakıştırdıkları noksanlıklardan, iftiralardan tenzih edilmesi ve sıfatları gereğince yüceltilmesi” demektir. İşte peygamberimizden istenen tesbih budur; Allah’ın gerektiği gibi tanıtılması eylemidir. H.Yılmaz

Lafzen, “onların bir kısmına” [yahut “onlardan bazı tiplere”] (ezvâcen minhum). Müfessirlerden çoğuna göre, bu ibare önceki pasajlarda sözü geçen inkarcılarla ilgilidir; ne var ki, hırs ve tamahın her çeşidini mahkum eden yukarıdaki öğüt çok daha geniş bir kapsama sahip olduğundan, çeviride bu ibareyi “pek çoklarına” tabiriyle aktardık.

 Allah'ın kişiye bahşettiği her şeyin ilahî bilgi ve hikmete dayandığına ve dolayısıyla, Allah'ın kişi için önceden belirlediği kadere tam olarak uygun olduğuna işaret eden bir ifade. Alternatif bir yorumla, yukarıdaki ifadenin, öte dünyaya ve Allah'ın dürüst ve erdemli kişilere bahşedeceği manevî nimetlere işaret ettiği de söylenebilir. M.Esed

"Haram yollardan servet kazanan günahkar insanların zenginliklerini kıskanmak, sana ve arkadaşlarına yakışmaz. Sizin için en hayırlı şey, az da olsa emeğinizle kazandığınız helâl maldır. Salih ve muttakiler için bu daha hayırlı ve daha süreklidir."   Mevdudi

Parantez içinde “Bizim için” sözleriyle yaptığımız ilave Râzî'nin yukardaki cümleye ilişkin yorumuna dayanmaktadır: “Allah böylece açıklamaktadır ki, Kendisi her türlü ihtiyaçtan uzak olduğuna göre, bu ibadeti [yani, salâtı] yalnızca insanların kendi yararları için emretmektedir”. Bir başka deyişle, salât, Eski Ahid'in muharref bugünkü nüshasında sık rastlanan bir tanımlamaya uyarcasına “kıskanç bir Tanrı”ya ödenen bir vergi ya da haraç olarak değil, fakat yalnızca salâtı yerine getiren kimsenin kendi yararına olan bir eylem olarak anlaşılmalıdır. Lafzen, “Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşıyanındır”.  M.Esed

Yani, "Çocuklarınıza da helâl nimetlerin, günahkarların haram servetlerinden daha hayırlı olduğunu öğretin. Bu amaçla onlara namaz kılmayı emredin, çünkü bu onların tutumlarını ve değerler sistemini değiştirecek ve onların günah ve lüks yerine temiz bir hayat ve helâl kazancı seçmelerine neden olacaktır."
Bu şu anlama gelir: "Biz namazları bize bir faydası dokunsun diye kılmanızı emretmiyoruz. Biz bunu sizin iyiliğiniz için istiyoruz. Çünkü namaz kılmak sizde dünya ve ahiret saadetinizi sağlayacak bir takva doğurur."  Mevdudi

131 ve 132. ayetleri bize göre şu şekilde takdir etmek mümkündür: “Günahkâr insanların zenginliklerini kıskanmak, sana ve arkadaşlarına yakışmaz. Sizin için en hayırlı şey, az da olsa emeğinizle kazandığınız helâl maldır. Salih ve muttakiler için bu daha hayırlı ve daha süreklidir. Ve çocuklarınıza da helâl nimetlerin, günahkârların haram servetlerinden daha hayırlı olduğunu öğretin. Bu amaçla onlara salâtı ikame etmeyi emredin, çünkü bu onların tutumlarını ve değerler sistemini değiştirecek ve onların günah ve lüks yerine temiz bir hayat ve helâl kazancı seçmelerine neden olacaktır.”
132. ayette salâtın emredilmesinin arkasından gelen “Biz senden bir rızk istemiyoruz. Seni Biz rızklandırıyoruz.” ifadesinden; salâtın Allah’a bir faydası dokunsun diye emredilmediği, aksine salâtın dünya ve ahiret hayatında mutluluk sağlayacak bir takva doğurması sebebiyle sırf insanların iyiliği için emredildiği anlaşılmaktadır. H.Yılmaz

Yani, peygamberlik görevinin bir kanıtı olarak: karş. 6:109 ve Kur’an'da, inkarcıların, Kur’an mesajına, ancak görünür “mucizeler”le desteklendiği takdirde inanacakları yolundaki sözlerini nakleden başka yerler.

Yani, “Kur’an, önceki peygamberlere indirilen vahyî mesajlarla aynı temel gerçekleri dile getirmiyor mu?” Bunun dışında yukarıdaki belâgat gereği soru, önceki kitaplarda Muhammed (s)'in gelişini önceden haber veren işaretlere ilişkin bir îma da taşımaktadır (örn. 2:42 hk. 33. notta temas edilen, Tesniye xviii, 15 ve 18 yahut Yuhanna xiv, 16; xv, 26 ve xvi, 7 -ki burada Hz. İsa Son Peygamber'den, kendisinden sonra gelecek olan “Tesellici” olarak bahsetmektedir; İncil'de yer alan bu müjde konusunda bkz. 61:6 hakkında yazdığımız not). M.Esed

Karş. 6:131, 15:4 yahut 26:208-209; bu ayetlerde, Allah'ın, manevî/ahlakî anlamda doğruyla eğrinin ne olduğunu bilmeden işlediği herhangi bir hata için insanı asla cezalandırmadığı, yani insana doğru yolu gösteren ilahî mesajı ulaştırmadan onu sorumlu tutmadığı belirtilmektedir. M.Esed

 Yani, insan tabiatı odur ki, içinde bulunduğu şartlar ve dünya görüşü ne olursa olsun, seçtiği yolun, seçilebilecek yolların en doğrusu olduğunun gün gelip ortaya çıkacağını sanır. M.Esed

Sure, yaptıkları itirazlara ve öne sürdükleri bahanelere karşılık müşriklere, hak ettikleri cevabın verilmesiyle sona ermektedir. Yine ince bir uyarının yapıldığı bu son ayetlerde verilen mesaj, birçok ayette değişik ifadelerle yer almaktadır:
Nisa; 166: Fakat Allah, sana indirdiğine -ki onu kendi ilmiyle indirmiştir- şahitlik eder. Melekler de şahitlik ederler. Şahit olarak da Allah yeter.
İsra; 15: Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık.
Kasas, 47, 48: Ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde, hemen; “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, ayetlerine uysak ve müminlerden olsaydık” diyecek olmasalardı.
İşte onlara tarafımızdan o hakk gelince de; “Musa’ya verilen (mucizeler) gibi ona da verilmeli değil miydi?” dediler. Daha evvel Musa’ya verileni inkâr etmemişler miydi? “Birbirine sırt veren (destekleyen) iki sihir” dediler. Ve; “Şüphesiz biz hepsini inkâr edeceğiz.” dediler.
En’âm; 131: İşte bu, Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helâk edici değildir.
Hicr; 4: Ve Biz hiçbir memleketi bilinen bir kitabı olmaksızın helâk etmedik.
Şuara; 208, 209: Ve Biz sadece kendileri için uyarıcılar olan kenti helâk ettik.
Öğüt! Ve Biz, zulmedenler değiliz.
Furkan; 41, 42: Seni gördükleri zaman da; “Bu mu Allah’ın elçi olarak gönderdiği? Şayet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı.” diye seni alaya almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Ve onlar yakında azabı gördükleri zaman, kimin yolca daha sapık olduğunu bilecekler!
Kamer; 26: Yarın onlar, çok yalancı, küstahın kim olduğunu bileceklerdir.  H.Yılmaz