(En’âm - 35.Ayet)

<< Geniş Meal

Enbiyâ

  "... hesap günleri yaklaştı." Mahşer günü. Burada insanlar, Rablerinin huzuruna çıkarılıp amellerinin hesabını verecekleri günün uzak olmadığı söylenerek uyarılmaktadırlar. Hz. Muhammed'in (s.a) peygamber olarak gelişi insanlığın tarihinin büyük bir bölümünün geride kaldığını gösteriyordu. Peygamber (s.a) de iki parmağını bitiştirip aynı noktaya temas etmiştir: "Ben bu iki parmağın birbirine bitiştiği gibi kıyamet gününe bitişik bir zamanda gönderildim. Bununla Allah'ın Rasûlu (s.a) şöyle demek istiyordu: "Benimle kıyamet günü arasında başka bir peygamber gelmeyecek. Bu nedenle halinizi şimdi düzeltin, çünkü benden sonra müjdeleyen ve uyaran bir rehber gelmeyecektir."
Yani, "Onlar, ne uyarılara kulak asıyor, ne akibetleri konusunda kafa yoruyor ve ne de Rasûlün mesajını (nasihat veya zikr) dinliyorlar." Mevdudi

Hz. Muhammed, peygamberlikle görevlendirilip, tebliğe başladığı zaman, Mekke müşrikleri olarak bildirilen, Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Ebu Leheb, Velid B. Mugire ve yandaşları, Kuranın Allahtan gelen bir kitap olmayacağını ileri sürerek, Kuranı Muhammed uyduruyor diyerek, atalar dinini savunmak için, geçmişteki peygamberlerin mucizelerine benzer mucizeler görmek istediler.(Bak. Hud suresi 12; İsra suresi 90-95; Furkan suresi 7,8 ayetleri inceleyiniz) Kuran ayetleri, geldiği çağda olduğu gibi, bugün de güncelliğini koruyor, yarın da koruyacaktır. Çünkü her çağda atalar dininne/geleneksel dine bağlı önderler vardır ve var olacaktır. M.Sağ

Bkz. bundan sonraki not. - Sihr (lafzen, “büyü” yahut “tılsım”) sözcüğü için seyrek olarak kullandığımız “büyüleyici söz” karşılığı için bkz. bu terimin Kur’an'ın nüzul kronolojisi itibariyle ilk kez geçtiği 74:24 -Muhammed (s)'in “büyüleyici söz”e sahip bir ölümlüden başka biri olmadığı yolundaki gayrisamimî bir iddiaya dayanarak Kur’an mesajını reddetmekle, Kur’ânî öğretinin muhalifleri aslında “gerçek düşüncelerini saklamaktadırlar; çünkü, bunların muhalefetleri bu öğretiye yönelttikleri ciddî ve makul bir eleştiriden çok, Hz. Peygamber'in çağrısını olumlamanın beraberinde getireceği ahlakî ve manevî disipline uymak konusunda duydukları derin ve köklü isteksizliğe dayanmaktadır. M.Esed

Orjinal Arapça metindeki sözler iki şekilde anlaşılabilir: Birincisi, "Onlar bu hayatı bir oyun sanarak, Allah'tan ve ahiret inancından gafildirler." İkincisi, "Onlar Kur'an'ı ciddiye almazlar ve ona bir oyun eğlence gözüyle bakarlar."
Bu cümle şöyle de ifade edilebilir: "Ne! Şimdi de onun sihrine mi kapılıyorsunuz?"
Mekke'nin ileri gelenlerinden oluşan bir grup kafir, bu konuda aralarında şöyle konuşuyorlardı: "Bu adam kesinlikle bir peygamber olamaz, çünkü o da bizim gibi bir insan; yiyor, içiyor ve bizim gibi karısı ve çocukları var. Onda, onu bizden farklı ve peygamberlik görevine layık kılacak hiçbir üstün özellik göremiyoruz. Bununla birlikte onun konuşmalarında ve kişiliğinde büyülü bir yapı olduğunu kabul ediyoruz. İşte bu nedenle onu dinleyen ve ona yaklaşan onun cazibesine kapılıyor. Bu yüzden yapılacak en iyi şey, onu dinlememek ve ona yaklaşmamak olmalıdır. Çünkü onu dinlemek ve ona yaklaşmak bilerek kendinizi onun sihrine kaptırmanız anlamına gelir."
Onların Peygamber'i (s.a) sihirbazlıkla suçlamalarının nedeni, düşmanlarının bile onun yanına gittiklerinde kişiliğinin "büyüsü"ne kendilerini kaptırmalarıydı. Muhammed b. İshak (H.Ö. 152.) der ki: "Bir keresinde Ebu Süfyan'ın kayınpederi ve Hind'in babası Utbe b. Rebia, Kureyş ulularına Peygamber'i (s.a) görüp ona tavsiyelerde bulunmak istediğini söyledi. Onlar "Biz sana güveniyoruz, git ve onunla konuş" dediler. Bu olay Hz. Hamza müslüman olduktan sonra vuku bulmuştur. Bunun üzerine Utbe Peygamber'e (s.a) gitti ve şöyle dedi: "Ey Kardeşimin oğlu biliyorsun ki sen bundan önce saygıyla anılırdın ve şerefli bir aileye mensupsun. Peki neden halkına bu tehlikeli meseleyi getirdin? Bununla kavminin arasını açtın, kavmini akılsızlıkla suçluyor, onların dinlerini ve tanrılarını küçümsüyor ve atalarına kafir diyorsun. Ey kardeşimin oğlu, eğer istediğin zenginlikse, mallarımızı birleştirir seni aramızda en zengin kimse yaparız. Eğer istediğin şerefse, seni liderimiz, istersen kralımız yaparız. Eğer sana musallat olan hastalıktan kurtulamıyorsan seni tedavi edecek en iyi hekimi buluruz." Utbe bu tür konuşmaya devam etti ve Peygamber (s.a) sessizce bekledi. Uzun konuşmasını bitirdiğinde, Peygamber (s.a): "Ey Velid'in babası, konuşacakların bitti mi, yoksa söyleyecek başka şeylerin var mı? diye sordu. Utbe söyleyeceklerini söylediğini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a): "Şimdi beni dinle' dedi ve Bismillah diyerek "Fussilet" suresini okumaya başladı. Utbe sanki büyülenmiş gibi onu dinliyordu. Peygamber (s.a) 38. ayete geldiğinde secde yaptı. Daha sonra secdeden başını kaldırıp: "Ey Ebu'l-Velid, sana söyleyeceklerimi söyledim, sen de duydun. Benim söyleyecek başka şeyim yok" dedi. Utbe arkadaşlarının yanına döndüğünde onlar Utbe'nin yüzündeki ifade değişikliğini fark etmişlerdi: "Tanrı'ya andolsun sanki o burdan giden adam değil" dediler. Yanlarına vardığında:
"Ne yaptın?" diye sordular. "Tanrı'ya andolsun, bugün hiç duymadığım bir söz duydum. Allah'a andolsun o ne şiir, ne büyü, ne de kehanet. Ey Kureyşliler, size bu adamı kendi haline bırakmanızı tavsiye ederim. Ondan duyduklarımdan mesajının burada büyük bir devrim yaratacağı sonucunu çıkardım. Eğer Araplar onu yok ederlerse kendi kardeşinizi öldürme suçundan kurtulmuş olacaksınız; eğer o Araplara üstün gelirse onun hakimiyeti sizin hakimiyetiniz ve onun şerefi sizin şerefiniz olacak" cevabını verdi. İnsanlar ona: "Ey Ebu'l-Velid, Tanrı'ya andolsun sen onun büyüsüne kapılmışsın." dediler. Bunun üzerine Utbe: 'Ben kendi görüşümü söyledim. İster kabul edin, ister etmeyin' dedi." (İbn Hişam, cilt I, s. 313-314)
Beyhaki, yukarıdaki olayı anlattıktan sonra şunları ekler: "Peygamber (s.a) "Bu durumda eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: Ben sizi Ad ve Semud kavimlerine isabet eden yıldırıma benzer bir yıldırımla uyarıp korkuttum." ayetini okuduğunda Utbe elini Peygamber'in (s.a) ağzına kapayarak: "Allah aşkına kavmine merhamet et." dedi.
Aynı bağlamda İbn İshak başka bir olay anlatır. Bir keresinde Eraş kabilesinden bir adam develeriyle Mekke'ye geldi ve Ebu Cehil onun develerini satın aldı. Adam parasını isteyince, Ebu Cehil onu saçma bir takım özürlerle başından savdı. Sonunda adam Kabe'ye geldi ve açıkça Ebu Cehil'in şerefsizliğini halka ilan etmeye başladı. O sırada Peygamber (s.a) de Kabe'nin bir köşesinde oturuyordu. Kureyşin ileri gelenleri adama: "Bu meselede sana hiçbir şekilde yardımcı olamayız, bak şurada bir adam oturuyor, ona git, o sana paranı verir," dediler. Bunun üzerine Eraşî Peygamber'e (s.a) doğru gitti. O sırada Kureyş'in ileri gelenleri: "Bugün büyük bir eğlence olacak" diye aralarında gülüşüyorlardı. Adam Peygamber'e (s.a) durumu haber verdiğinde o hemen kalktı ve adamla birlikte Ebu Cehil'in evinin yolunu tuttu. Arkalarından bir adam da Kureyşliler adına gözcü olarak onları takip ediyordu. Peygamber (s.a) Ebu Cehil'in kapısını çaldı 'kim o' sesine "Muhammed" cevabını verdi. Bunu duyan Ebu Cehil hemen dışarı çıktı. Hz. Peygamber (s.a) ona: "Bu adamın parasını öde" dedi. Bunun üzerine Ebu Cehil hiçbir şey söylemeden develerin parasını getirdi ve adama ödedi. Bunu gören Kureyşli gözcü arkadaşlarının yanına döndü, bütün olayı anlattı ve: "Tanrıya andolsun, bugün şimdeye dek hiç görmediğim birşey gördüm. Ebu Cehil çıktığında Muhammed (s.a) ona adamın parasını ödemesini söyledi, o da sanki büyülenmiş gibi onun dediğini yaptı" dedi. (İbn Hişam cild. II, s. 29-30)
Kureyşlilerin "sihir etkisi" diye algıladıkları ve insanları, büyüsünden korkarak ona yaklaşmamaları konusunda uyarmalarına neden olan "sihir" işte Peygamber'in (s.a) kişiliğinde, karakter ve ifade tarzındaki bu tesir idi. Mevdudi

Surenin ilk ayetinde, hesaba çekilme zamanları [ölümleri] yaklaşmış olmasına rağmen hâlâ işi ciddiye almayan, büyük bir aymazlık içinde vahiyle mücadele etmeye devam eden Mekkeli müşrikler konu edilmiştir. Pasajın diğer ayetlerinde ise kendilerine tebliğ edilen her yeni vahiyle alay eden bu müşrik elitlerin çevirdikleri dolaplar deşifre edilmektedir. Onlar Resulullah’ı kastederek kendi aralarında “Bu,  sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz?” diye fısıldaşmakta ve vahiy aleyhinde propaganda yapmaktadırlar.
1. ayetin “İnsanlar için hesapları yaklaştı” şeklindeki ilk cümlesi nedeniyle akıllara “Bu ayet ineli yaklaşık bin beş yüz sene olmasına rağmen hâlâ kıyamet kopmadığına göre bu yaklaşmanın anlamı nedir?” sorusu gelebilir. Bu soruya verilecek cevap son derece açıktır: Hesap, ölümle birlikte başlamaktadır. Ölen kişi için zaman durmaktadır. Allah’a göre ise zaman diye bir şey yoktur. Ölen için kendi ölümü ile kıyametin kopuşu arasında hiçbir fark söz konusu değildir.
Nitekim Kur’an’da haşr esnasında herkesin ölüm ile dirilme arasındaki zamanı çok kısa bir süre olarak algılayacağı bildirilmektedir:

Ve Sur’a üfürülmüştür. Bir de bakmışsın ki, onlar kabirlerinden Rablerine doğru akın ediyorlar.
Onlar: “Eyvah başımıza gelenlere! Yatıp uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı/uyandırdı? Bu, Rahman’ın vaat ettiği şeydir. Gönderilen elçiler de doğru söylemişler dediler [derler].
Sadece bir tek çığlık olmuştur. Bir de bakmışsın ki, hepsi huzurumuzda “hazır ol”a geçirilmişlerdir.
Artık bugün kişi herhangi bir şeyce zulmedilmez. Ve sadece yapmış olduklarınız ile karşılıklandırılırsınız. (Ya Sin/51-54)

Kim ondan [Bizim verdiğimiz zikirden; Kur’an’dan] yüz çevirirse, şüphesiz o, kıyamet günü; Sur’a üfürüldüğü gün, sürekli içinde kalacakları bir yük yüklenecektir. Ve kıyamet günü onlar için bu ne fena bir yüktür! Biz suçluları o gün, gözleri göğermiş olarak toplayacağız.
Aralarında fısıldaşacaklar: “Siz dünyada sadece ‘on’ kaldınız.”
-Biz aralarında ne konuşacaklarını daha iyi biliriz.- Yolca en üstün olan “Siz ancak bir gün kaldınız” diyecektir. (Ta Ha/100- 104)

Ve onlar, O’nun [Allah’ın], onları toplayacağı günde, sanki onlar sadece gündüzden bir saat kalmışlar gibi, aralarında tanışırlar. Allah'a kavuşmayı yalanlayan kişiler, doğru yoldan gidenler olmadıklarından kesinlikle ziyana uğramışlardır. (Yunus/45)

Ve kıyametin kopacağı gün günahkârlar bir saatten fazla durmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle döndürülüyorlardı.
Kendilerine ilim ve iman verilenler de diyecekler ki: "Ant olsun ki, Allah'ın kitabında, dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, ölümden sonra dirilme günüdür. Fakat siz bunu bilmiyordunuz. (Rum/55, 56)

Görülüyor ki, ölümün yaklaşması ile kıyametin yaklaşması insanlar için farklı şeyler değildir. Bu nedenledir ki, Rabbimiz insanları hem kıyamet hem de ölüm ile uyarmıştır:

O saat yaklaştı. Ve ay yarıldı/ay yarılacak/ay doğdu [her şey açığa çıkarıldı].
Ve onlar bir ayet görseler hemen yüz çeviriyorlar ve “Devam edip giden bir büyüdür” diyorlar. (Kamer/1, 2)

Allah’ın emri geldi [kesinlikle gelecek]. Artık onu acele edip istemeyiniz. O [Allah], onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir ve yücedir. (Nahl/1)
Çoğaltma yarışı sizi eğlendirip oyaladı.Kabirleri ziyaret edişinize dek…Hayır… Hayır… Yakında bileceksiniz. (Tekasür/1-3)

Ölüm, kıyamet çok yakın olmakla beraber, Rabbimiz iman veya inkârın özgür iradeyle gerçekleşebilmesi ve imanın “zoraki iman” olmaması için ölüm ve kıyamet vakitlerini gizlemiştir.

Sonra onun yanına geldiğinde seslenildi: “Musa! Ben, senin Rabbin olan Ben’im. Hemen iki nalınını çıkar, şüphesiz sen temizlenmiş vadide, Tuva’dasın / iki kere temizlenmiş bir vadidesin. Ve Ben seni seçtim; O hâlde vahyedilecek olan şeye kulak ver. Hiç şüphesiz ki Ben, Allah’ın ta kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salâtı ikame et. Şüphesiz ki o saat [kıyamet] gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse gizleyeceğim.” (Ta; Ha/11-15)

İnsanlar sana Saat’ten [kıyametin kopuş vaktinden] soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi, Allahın, münafık erkekleri, münafık kadınları, müşrik erkekleri, müşrik kadınları azap etmesi;  ve Allah’ın, mümin erkeklerin ve mümin kadınların tövbelerini kabul etmesi için ancak Allah'ın nezdindedir. Ne bilirsin, belki kıyamet yakında olur. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Ahzab/63, 73)

Ve o inkâr eden kimseler: “Bize o saat [kıyametin kopuş anı] gelmeyecektir” dediler. De ki: “Evet [Gelecektir].  Gaybı bilen Rabbime ant olsun ki o, iman eden ve salihatı işleyen kimselere –ki, işte onlar kendileri için bir mağfiret ve kerim bir rızık olanlardır- karşılıklarını vermek için size mutlaka gelecektir. O’ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır.” (Sebe/3, 4)

Müşrikler, iyilik ve kötülük yapanların mutlaka karşılıklarını göreceğini kavrayabilecek akla sahip olmalarına rağmen, dünyanın haz ve eğlencelerine kapılıp sonlarının nereye varacağını düşünmedikleri için kendilerini ebedi mutluluğa götürecek olan elçiden uzak durmaktadırlar:

Bilin ki, iğreti yaşam ancak bir oyun, ‘[eğlence türünden] tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘ تكاثر çoğaltma tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin [veya kâfirlerin] hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çerçöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk [rıza] vardır. İğreti yaşam, aldanış metaından [malından, malzemesinden] başka bir şey değildir. (Hadid/20) 

Bu,  sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz?” demelerinden anlaşıldığına göre, Mekkeli müşrikler, Elçi’nin içlerinden biri, bir beşer olmasını hazmedememiş ve buna sürekli itiraz etmişlerdir. Hâlbuki beşere gelen elçinin de mutlaka beşer olması aklın gereği olup asıl hayret edilmesi gereken, onların bunu değerlendiremeyişleridir. Oysa Elçi’nin kendileri gibi bir beşer oluşu, sağduyulu insanların kolayca ve gönül huzuru ile kabullenebileceği normal bir durumdur. Çünkü Rahman ve Rahîm Allah, uyarıcı ve öğütçü olarak kendileri ile aynı hisleri duyan, aynı şeyleri hisseden, kendi dillerini konuşan, onları her yönüyle anlayan, tahammül derecelerini bilen bir kimseyi peygamber seçmiştir. Onların kendi içlerinden birini seçip elçi yapmıştır ki, içinde bulundukları yanlış tutumu sürdürecek olurlarsa, bu elçi onları bekleyen felâket konusunda dikkatlerini çeksin ve aralarında yükümlülükleri ilk yüklenen, mesajı ilk uygulayan kişi olarak diğerlerine örnek olsun, onlara doğru yönü nasıl bulabileceklerini göstersin.
Bu konuya dair açıklamalar şu ayetlerde yapılmıştır:

Ve onlar [inkâr etmiş olanlar]: “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu zalimler, “Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz” da dediler.
Senin için nasıl örnekler getirdiklerine bir bak! Artık onlar sapmışlardır, hiçbir yola da güç yetiremezler. (Furkan/7- 9)

Biz senden evvel de sadece, kesinlikle yemek yiyen, çarşılarda yürüyen elçilerden gönderdik. Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için fitne kıldık. —Sabrediyor musunuz!- Ve senin Rabbin çok iyi görendir.
Bize kavuşmayı ummayanlar da “Bizim üzerimize melekler indirilmeliydi” ya da “Rabbimizi görmeli değil miydik?” dediler. Ant olsun ki, onlar kendi içlerinde büyüklüklerine inandılar ve büyük bir azgınlık yapmak suretiyle azgınlık ettiler [azgınlaştıkça azgınlaştılar]. (Furkan/20)

Ve onlar “Bu peygambere bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer Biz bir melek indirmiş olsaydık, iş, mutlaka bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı.
Eğer Biz onu [Peygamberi] bir melek yapsaydık, yine de onu bir adam şeklinde yapardık ve katmakta olduklarını onlara elbette katardık [onlar yine düştükleri kuşkuya düşerlerdi].
Ve hiç kuşkusuz senden önce de elçiler ile alay edildi.  Sonra da onlardan alay eden kişileri alay ettikleri şey kuşatıverdi. (En’am/8-10)

Ve onun [elçinin] kavminden, kâfir olmuş, ahirete ulaşmayı yalanlamış ve şu basit yaşamda kendilerine refah verdiğimiz; mütref [kodaman] kişiler: "Bu, sadece sizin gibi bir beşerdir; sizin yediğiniz şeylerden yiyor, sizin içtiğiniz şeylerden içiyor. Ve eğer, kendiniz gibi bir beşere itaat ederseniz, şüphesiz o zaman siz, kesinlikle ziyan edenlersiniz. Size, gerçekten siz öldüğünüz, toprak ve kemik olduğunuzda, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? Tehdit olunduğunuz şey uzaktır da uzaktır! Sadece basit hayatımız! Biz, ölürüz, yaşarız. Ve biz,  diriltilecekler değiliz. Bu [elçi], sadece Allah hakkında yalan uyduran bir adamdır ve biz ona inanmıyoruz" dediler. Mu’minün; 33:

Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin, yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı, yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız.” dediler. Sen de ki: “Rabbim noksanlıklardan münezzehtir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!” (İsra/90-93)

Yine müşriklerden nakledilen “Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz?” şeklindeki ifadeden anlaşıldığına göre, onlar Kur’an’ın olağanüstü nitelikte olduğunu kabul etmekte fakat Allah’tan geldiğini itiraf edemeyerek onu “büyü” olarak tanımlamaktadırlar. Onların bu tutumları ile ilgili olarak merhum Mevdudi tarih kitaplarından şu olayları nakletmektedir:

“Muhammed b. İshak (H.Ö. 152) der ki: "Bir keresinde Ebu Süfyan'ın kayınpederi ve Hind'in babası Utbe b. Rebia, Kureyş ulularına Peygamber'i (s.a) görüp ona tavsiyelerde bulunmak istediğini söyledi. Onlar "Biz sana güveniyoruz, git ve onunla konuş" dediler. Bu olay Hz. Hamza müslüman olduktan sonra vuku bulmuştur. Bunun üzerine Utbe, Peygamber'e (s.a) gitti ve şöyle dedi: "Ey kardeşimin oğlu, biliyorsun ki sen bundan önce saygıyla anılırdın ve şerefli bir aileye mensupsun. Peki, neden halkına bu tehlikeli meseleyi getirdin? Bununla kavminin arasını açtın, kavmini akılsızlıkla suçluyor, onların dinlerini ve tanrılarını küçümsüyor ve atalarına kâfir diyorsun. Ey kardeşimin oğlu, eğer istediğin zenginlikse, mallarımızı birleştirir seni aramızda en zengin kimse yaparız. Eğer istediğin şerefse, seni liderimiz, istersen kralımız yaparız. Eğer sana musallat olan hastalıktan kurtulamıyorsan seni tedavi edecek en iyi hekimi buluruz." Utbe bu tür konuşmaya devam etti ve Peygamber (s.a) sessizce bekledi. Uzun konuşmasını bitirdiğinde, Peygamber (s.a) : "Ey Velid'in babası, konuşacakların bitti mi, yoksa söyleyecek başka şeylerin var mı?” diye sordu. Utbe, söyleyeceklerini söylediğini bildirdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a): "Şimdi beni dinle!” dedi ve Bismillah diyerek "Fussilet" suresini okumaya başladı. Utbe sanki büyülenmiş gibi onu dinliyordu. Peygamber (s.a) 38. ayete geldiğinde secde yaptı. Daha sonra secdeden başını kaldırıp: "Ey Ebu'l-Velid, sana söyleyeceklerimi söyledim, sen de duydun. Benim söyleyecek başka şeyim yok" dedi. Utbe arkadaşlarının yanına döndüğünde, onlar Utbe'nin yüzündeki ifade değişikliğini fark etmişlerdi: "Tanrı'ya andolsun, sanki o buradan giden adam değil" dediler. Yanlarına vardığında: "Ne yaptın?" diye sordular. "Tanrı'ya andolsun, bugün hiç duymadığım bir söz duydum. Allah'a andolsun, o ne şiir, ne büyü, ne de kehanet… Ey Kureyşliler, size bu adamı kendi haline bırakmanızı tavsiye ederim. Ondan duyduklarımdan mesajının burada büyük bir devrim yaratacağı sonucunu çıkardım. Eğer Araplar onu yok ederlerse kendi kardeşinizi öldürme suçundan kurtulmuş olacaksınız; eğer o Araplara üstün gelirse onun hâkimiyeti sizin hâkimiyetiniz ve onun şerefi sizin şerefiniz olacak" cevabını verdi. İnsanlar ona: "Ey Ebu'l-Velid, Tanrı'ya andolsun, sen onun büyüsüne kapılmışsın" dediler. Bunun üzerine Utbe: 'Ben kendi görüşümü söyledim. İster kabul edin, ister etmeyin' dedi." (İbn Hişam, cilt I, s. 313-314)

Beyhaki, yukarıdaki olayı anlattıktan sonra şunları ekler: "Peygamber (s.a) "Bu durumda eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: Ben sizi Ad ve Semud kavimlerine isabet eden yıldırıma benzer bir yıldırımla uyarıp korkuttum" ayetini okuduğunda Utbe elini Peygamber'in (s.a) ağzına kapayarak: "Allah aşkına, kavmine merhamet et!" dedi.
Aynı bağlamda İbn İshak başka bir olay anlatır. Bir keresinde Eraş kabilesinden bir adam develeriyle Mekke'ye geldi ve Ebu Cehil onun develerini satın aldı. Adam parasını isteyince, Ebu Cehil onu saçma bir takım özürlerle başından savdı. Sonunda adam Kâbe’ye geldi ve açıkça Ebu Cehil'in şerefsizliğini halka ilan etmeye başladı. O sırada Peygamber (s.a) de Kâbe’nin bir köşesinde oturuyordu. Kureyşin ileri gelenleri adama: "Bu meselede sana hiçbir şekilde yardımcı olamayız, bak şurada bir adam oturuyor, ona git, o sana paranı verir" dediler. Bunun üzerine Eraşî Peygamber'e (s.a) doğru gitti. O sırada Kureyş'in ileri gelenleri: "Bugün büyük bir eğlence olacak" diye aralarında gülüşüyorlardı. Adam Peygamber'e (s.a) durumu haber verdiğinde o hemen kalktı ve adamla birlikte Ebu Cehil'in evinin yolunu tuttu. Arkalarından bir adam da Kureyşliler adına gözcü olarak onları takip ediyordu. Peygamber (s.a) Ebu Cehil'in kapısını çaldı 'kim o' sesine "Muhammed" cevabını verdi. Bunu duyan Ebu Cehil hemen dışarı çıktı. Hz. Peygamber (s.a) ona: "Bu adamın parasını öde" dedi. Bunun üzerine Ebu Cehil hiçbir şey söylemeden develerin parasını getirdi ve adama ödedi. Bunu gören Kureyşli gözcü arkadaşlarının yanına döndü, bütün olayı anlattı ve: "Tanrıya andolsun, bugün şimdiye dek hiç görmediğim bir şey gördüm. Ebu Cehil çıktığında Muhammed (s.a) ona adamın parasını ödemesini söyledi, o da sanki büyülenmiş gibi onun dediğini yaptı" dedi. (İbn Hişam cild. II, s. 29-30) (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)  H.Yılmaz

 

Medineli ve Basralı ilk Kur’an bilginlerine ve Kûfeli bazı bilginlere göre, bu sözcük kul şeklinde, yani emir olarak telaffuz edilmektedir: (“söyle”); buna karşılık bazı Mekkeli bilginlerle, Kûfelilerin çoğunluğu sözcüğü kâle şeklinde (“[Peygamber] söyledi”) okumaktadırlar. Mushaf'ın ilk nüshalarında kıraat sessiz harflerle -söz gelimi, bu örnekte k ve l sessiz harfleriyle kl şeklinde- sınırlıydı: sözkonusu sözcüğün hem kul, hem de kâle olarak okunabilmesi de buradan ileri gelmektedir. Ne var ki, Taberî'nin de işaret ettiği gibi, sözcüğün her iki okunuşu da aynı anlama çıkmaktadır ve dolayısıyla her ikisi de muteberdir; “çünkü, Allah Muhammed (s)'e şunu söyle diye buyurduğu zaman, Muhammed (s), söylenmesi istenen şeyi [şüphesiz ki] söylüyordu... Bunun içindir ki, sözcük hangi okunuşuyla okunursa okunsun, okuyucu anlaşılması gerekeni anlamaktadır (musîbu's-savâb)”. Klasik müfessirler arasında Beğavî ve Beydâvî özellikle kul kıraatini kullanmakta; Zemahşerî ise, “kâle olarak da okunmuştur” şeklindeki kısa değinmesiyle kendisinin aslında kul emir formunu tercih ettiğini ifade etmiş görünmektedir. M.Esed

Bu, Peygamber (s.a) tarafından onların karşı propagandalarına verilen cevaptır. Onların her sözüne misli bir cevap vermek yerine Peygamber (s.a) "Sizinle Rabbim ilgilencektir, çünkü O herşeyi duyar ve bilir" demekle yetinmiştir. Mevdudi

Bu ayette Rabbimiz, peygamberimize, Mekkeli müşriklerin kendi aralarında gizli gizli “Bu,  sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz” deyişlerinin işe yaramayacağını, Allahın hepsini bildiğini ve kendisine haber verdiğini söylemesini emretmektedir. Böylece müşriklerin gizli planlarının işe yaramayacağı ortaya konarak peygamberimize ve müminlere moral ve güven verilmekte, müşrikler ise paniğe uğratılmaktadır.
Ayetin başındaki “ قالkale” sözcüğü “ قلkul” diye de okunmuştur.  “ قال kale” şeklindeki kıraat, Hamza, Kisâi ve Âsim’in râvisi Hafs'ın kıraatidir. Diğer kıraat imamları ise aynı fiili Kâf’ın zammesi, Elif’in hazfı ve Lam’ın sükûnu ile “ قلkul [De ki]” şeklinde okumuşlardır. (Razi; el Mefatihu’l Gayb) Aynı fiil Medine, Mekke, Basra, Topkapı, Türk İslam Eserleri Müzesi ve Kahire nüshalarında da “kul” şeklinde yazılıdır. Biz de fiilin “kul” şeklini itibara alarak meali “de ki” diye sunduk. Aynı mesele 112. ayet için de söz konusudur.

 De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.” (Furkan/6)

Şüphesiz Allah'ın, onların sırlarını ve fısıltılarını bilip durduğunu ve şüphesiz Allah'ın bütün bilinmeyenlerin çok iyi bilicisi olduğunu bilmediler mi? (Tevbe/78) H.Yılmaz

Bu ayetin arka-planı şöyledir: "Peygamber'in (s.a) getirdiği mesaj taraftar kazanmaya başladığında Mekke'nin ileri gelenleri bu akıma karşı bir propaganda geliştirmeyi planladılar. Bu amaçla Hac için Mekke'ye gelen her ziyaretçinin zihnini Peygamber'e (s.a) karşı silahlandırıp onu dinlememesini sağlamaya karar verdiler. Gerçi bu kampanya yılboyunca sürüyordu, fakat özellikle Hac mevsiminde, çadırlarına kadar gidip insanları Peygamber'e (s.a) karşı uyaran adamlar tayin edilmişti. Bu konuşmalar sırasında Peygamber (s.a) hakkında çok değişik şeyler söyleniyordu. Bazen onun bir sihirbaz olduğu, veya Kur'an'ı kendisinin uydurduğu ve Allah'a isnad ettiği söyleniyordu. Bazıları onun okuduğu (vahyin) deli bir insanın sözleri olduğunu ve içinde saçma fikirler bulunduğunu söylüyorlardı. Bazıları da bunların Allah'ın sözleri şekline sokulmuş sıradan şiirler olduklarını söylüyorlardı. Onların yapmak istedikleri tek şey, kendi görüşlerinin doğruluğuna aldırmaksızın ziyaretçilerin zihinlerini bulandırıp zehirlemekti. Onların bu mesele hakkında belirli ve kararlı bir görüşleri yoktu.
Bunlara rağmen bu karşı propaganda tam tersi bir etki uyandırdı. Mekkeli müşriklerin bu kötü davranışları sonucu Peygamber'in (s.a) adı tüm ülkede duyuldu ve tanındı. O yıllarda Kureyş'in propagandasının sağladığı bu şöhreti, müslümanların yapacağı hiçbir olumlu propaganda bu hızla sağlayamazdı. Kureyş'in tutumu herkesi düşünmeye sevkediyordu: "Hakkında böyle bir kötü propaganda başlatılan adam acaba kim?" Aralarında ciddi olanlar: "Biz hemen büyüye kapılacak kadar çocuk muyuz?" deyip en azından Peygamber'i (s.a) dinlemeye karar veriyorlardı.
Mesela İbn İshak, Tufeyl b. Amr ed-Devsî'nin başından geçenleri kendi ağzından şöyle anlatır: "Ben Devs kabilesinden bir şairdim. Mekke'ye gittiğimde çevremi Peygamber (s.a) hakkında birçok şeyler söyleyen bir yığın Kureyşli sardı. Bunun üzerine şüphelendim ve mümkün olduğu kadar ondan kaçmaya çalıştım. Ertesi gün Kabe'ye gittiğimde onu namaz kılarken gördüm. Şans eseri birkaç cümle duydum ve okuduklarının olağanüstü mükemmellikte sözler olduğunu hissettim. Kendi kendime: "Ben bir şairim, aklı başında genç bir adamım ve doğru ile yanlışı ayırtedemeyecek bir çocuk değilim. O halde neden yanına gidip de okuduğu şey hakkında sorular sormıyayım? dedim. Hemen sonra onu evine kadar takip ettim ve: "İnsanlar senin aleyhinde o kadar çok şeyler söylediler ki, senin sesini duymamak için kulaklarıma pamuk tıkadım. Fakat bugün şans eseri senden duyduğum şeyler o denli etkileyiciydi ki mesajını daha ayrıntılı bir şekilde öğrenmeye kendimde cesaret buldum," dedim. Bunun üzerine Peygamber (s.a) Kur'an'dan bir bölüm okudu, ben de hemen orada o anda müslüman oldum. Eve döndüğümde karımı ve babamı İslâm'a davet ettim, onlar da kabul ettiler. Daha sonra kabilemi İslâm'a davet ettim. Hendek Savaşı'na dek kabilemden 80 kadar aile müslüman olmuştu." (İbn Hişam c. II, s. 22-24).
İbn İshak'ın naklettiği diğer bir rivayete göre, Kureyş'in ileri gelenleri yaptıkları bir toplantıda Peygamber'e (s.a) yöneltilen bütün suçlamaların asılsız olduğunu ikrar etmişlerdi. İbn İshak'a göre bir gün Nadr b. Haris topluluğa hitaben: "Siz bu metodlarla Muhammed'i (s.a) altedemezsiniz. O genç bir adamken onu aranızda en iyi huylu kimse olarak kabul ediyor ve onu en doğru ve şereflimiz diye saygı duyuyordunuz. Şimdi ise o olgunluk yaşına ulaştı ve siz ona: 'Büyücü, kahin, şair, büyülenmiş mecnun' diyorsunuz. Tanrıya andolsun o bir büyücü değil, çünkü biz sihirbazların ne tür insanlar olduklarını ve ne tür hilelere başvurduklarını biliriz. Tanrıya andolsun o bir kahin de değil, çünkü biz kahinlerin tahmine dayalı bilgilerinden de haberdarız. Tanrıya andolsun o bir şair de değil, çünkü şiir sanatı onun sözlerinin şiir sınıfına dahil edilemeyeceğini takdir etmektedir. Tanrıya andolsun o bir mecnun da değil. Çünkü biz mecnunların ne kadar saçma ve anlamsız şeyler söylediklerini biliyoruz. O halde ey Kureyş uluları, onu alt etmek için başka bir plan bulalım" dedi. Bundan sonra insanların dikkatini Kur'an'dan çevirmek için Rüstem ve İsfendiyar gibi İran kültürüne ait hikayeleri toplumda yayma önerisinde bulundu. Bunun üzerine bu planı uygulamaya koydular ve Nadr bu hikayeleri insanların toplu bulundukları yerlerde anlatmaya başladı. (İbn Hişam c. I, s.320-321). Mevdudi

Lafzen, “onlardan önce”. - 8 Kur’an'da sıkça atıfta bulunulan bu eski toplumların çöküşü, değişmez biçimde, kendi maddeci hayat görüşlerine ters düşen tüm manevî gerçeklere karşı umursamaz tutumlar seçmiş olmaları yüzündendi; hal böyleyken, (Kur’an'ın bizi yönelttiği muhakeme tarzına göre), benzer tutumları benimsemiş olan Muhammed (s)'in muhaliflerinden o'nun getirdiği mesajın değerini takdir etmek yönünde daha iyi niyetli bir yaklaşım beklenebilir miydi? M.Esed

Bu, gökten bir ayet isteğine verilen üstü kapalı bir cevap niteliğindedir:
1
) Evvelki peygamberlerin gösterdiğine benzer ayetler (mucizeler) gösterilmesini istiyorsunuz. Fakat siz o inatçı kimselerin gösterilen mucizelere rağmen iman etmediği gerçeğinden habersizsiniz.
2) Siz bir ayet isterken, kendilerine bir ayet gösterildiği halde inanmayan kimselerin helâk olduklarını gözönünde bulundurmuyorsunuz.
3) Size istediğiniz ayeti göndermemesi Allah'ın bir lütfudur. Bu nedenle sizin için en hayırlı tutum, ayet (mucize veya azab) gelmezden evvel inanmanızdır. Aksi halde, kendilerine mucize gösterildikten sonra da inanmayan kavimler gibi siz de helâk olursunuz. Mevdudi

Lafzen, “Hatırlatıcı [Kitabı] izleyenlere.” Burada, tahrifata uğramamış ilk haliyle, Allah'ı ve O'nun buyruklarını insana hatırlatan belgelerden biri durumundaki Kitâb-ı Mukaddes söz konusudur. M.Esed

Bu, "O da bizim gibi bir insan", bu nedenle Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olamaz itirazına verilen bir cevap niteliğindedir. Onlara kendilerinin "Peygamber" olarak kabul ettikleri geçmiş peygamberlerin hepsinin de insan oldukları ve Allah'dan gelen vahye mazhar kılındıkları bildirilmektedir.
Yani, "Musa (a.s) dahil bütün peygamberlerin birer insan oldukları gerçeğini, sizin gibi İslâm'a düşman olan ve size ona karşı gelmenin yollarını öğreten yahudilere sorarak da kontrol edebilirsiniz. Mevdudi

Lafzen, “Biz onları [yani bu elçileri] yemek yemeyen ceset(ler) olarak biçimlendirmedik”: Allah'ın mesajını insanlara ulaştırmakla görevli peygamberlerin doğaüstü nitelikler taşımadıklarını dile getiren bir ifade (karş. 5:75, 13:38, 25:20 ve ilgili notlar). Yukarıdaki ayet, inkarcıların Muhammed (s)'in peygamberliği konusunda, bu surenin, 3. ayetinde ifade edilen itirazlarına bir cevap niteliğindedir. M.Esed

Yani, onların inanan yandaşlarını.  -  Musrifûn tabirine karşılık olarak kullandığımız “kendi kendilerini ziyan edenler” ifadesi için bkz. 10:12'nin son cümlesi hk. 21. not. M.Esed

Tarih bize sadece gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin insan olduğunu söylemekle kalmaz, aynı zamanda onların Allah'ın yardımına mazhar olduklarını ve düşmanlarınında helâk olduğunu bildirerek ders verir. O halde ulaşmaya çalıştığınız amacı ciddi olarak düşünün. Mevdudi

İlk ağızda “hatırlatıcı”, “hatırlama/hatıra” ya da Râğıb'ın tanımlamasıyla, “[bir şeyin] zihinde tutulması” anlamını taşıyan zikr tabiri aynı zamanda “kişinin kendisiyle anıldığı, hatırlandığı -yani övüldüğü- şey”; bir başka deyişle: “şöhret/nam” ya da “ün”; ve bu doğrultuda, deyimsel olarak “onur”, “şeref” yahut “itibar” anlamlarına da gelmektedir. Bu nedenle, yukarıdaki ibare, “hatırlatıcı” kavramının yanında, ayrıca, Kur’an'da vaz‘edilen manevî ve toplumsal vecibelere uymakla insanın kazanacağı onur ve mutluluğa ilişkin dolaylı bir îma da taşımaktadır. Zikrukum ifadesini “akılda tutmanız gereken her şey” ifadesiyle aktarırken zikr teriminin bütün bu anlamlarını dile getirmeye çalıştık. M.Esed 

Şân, şeref, uyarı anlamına gelen Zikr kelimesi, hem Kur'ân öncesi İlâhî Kitapın, hem de Kur'ân'ın ortak adıdır. Burada insanlara, şân, şeref getiren, kendilerini uyaran bir Kitap indirildiği anlatılmaktadır. S.Ateş

Mekkeli müşriklerin Kur'an'a ve Hz. Peygamber'e (s.a) yönelttikleri itirazlara (Kahin, şair, mecnun vb.) verilen geniş kapsamlı bir cevaptır ve şöyle denilmek istenmektedir: "Bu kitabta anlamadığınız ne var? Onu neden doğru bir yaklaşımla ele almıyorsunuz? Onda kesinlikle hiçbir çelişki yoktur: O sizi, sizin problemlerinizi ve hayatınızla ilgili meseleleri ele almaktadır. O sizin fıtratınızı, kökeninizi ve sonunuzu açıklamaktadır; O doğru ile yanlışı ayırmakta ve sizin vicdanınızın da kabul ettiği yüce ahlâkî değerler ortaya koymaktadır. O halde neden bu kadar kolay ve basit bir şeyi anlamak için kafalarınızı kullanmıyorsunuz? Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz, Mekkeli müşriklerin zihnine yerleşmiş olan “beşerden elçi olmaz ve olmamalı” şeklindeki saplantıyı açıkladıktan sonra, elçilik görevi ile ilgili olarak hem onlara hem de tüm zamanların insanlarına açıklamalarda bulunmuş ve sonra da doğrudan müşriklere hitap ederek onlara “hala akıllanmayacak mısınız?” sorusunu yöneltmiştir. Bu soru açık bir uyarı ve kınama ifadesidir.
5. ayette nakledildiğine göre, Mekkeli müşrikler “Bunlar karmakarışık düşlerdir; yok yok, onu kendisi uydurdu; yok yok, o bir şairdir. Hadi öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir ayet [mucize] getirsin” demektedirler. Bu onların gizli planlarının bir parçasıdır. Yine merhum Mevdudi tarihi belgelerden şunları nakletmektedir:

İbn İshak, Tufeyl b. Amr ed-Devsî'nin başından geçenleri kendi ağzından şöyle anlattığını nakletmiştir: "Ben Devs kabilesinden bir şairdim. Mekke'ye gittiğimde çevremi Peygamber (s.a) hakkında birçok şeyler söyleyen bir yığın Kureyşli sardı. Bunun üzerine şüphelendim ve mümkün olduğu kadar ondan kaçmaya çalıştım. Ertesi gün Kâbe’ye gittiğimde onu namaz kılarken gördüm. Şans eseri, birkaç cümle duydum ve okuduklarının olağanüstü mükemmellikte sözler olduğunu hissettim. Kendi kendime: "Ben bir şairim, aklı başında genç bir adamım ve doğru ile yanlışı ayırt edemeyecek bir çocuk değilim. O halde neden yanına gidip de okuduğu şey hakkında sorular sormayayım?” dedim. Hemen sonra onu evine kadar takip ettim ve "İnsanlar senin aleyhinde o kadar çok şeyler söylediler ki, senin sesini duymamak için kulaklarıma pamuk tıkadım. Fakat bugün şans eseri senden duyduğum şeyler o denli etkileyiciydi ki mesajını daha ayrıntılı bir şekilde öğrenmeye kendimde cesaret buldum" dedim. Bunun üzerine Peygamber (s.a) Kur'an'dan bir bölüm okudu, ben de hemen orada o anda müslüman oldum. Eve döndüğümde karımı ve babamı İslâm'a davet ettim, onlar da kabul ettiler. Daha sonra kabilemi İslâm'a davet ettim. Hendek Savaşı'na dek kabilemden 80 kadar aile müslüman olmuştu." (İbn Hişam, c. II, s. 22-24)
İbn İshak'ın naklettiği diğer bir rivayete göre, Kureyş'in ileri gelenleri, yaptıkları bir toplantıda Peygamber'e (s.a) yöneltilen bütün suçlamaların asılsız olduğunu ikrar etmişlerdi. İbn İshak'a göre, bir gün Nadr b. Haris, topluluğa hitaben: "Siz bu metotlarla Muhammed'i (s.a) alt edemezsiniz. O genç bir adamken onu aranızda en iyi huylu kimse olarak kabul ediyor ve onu en doğru ve şerefliniz diye saygı duyuyordunuz. Şimdi ise o olgunluk yaşına ulaştı ve siz ona: 'Büyücü, kâhin, şair, büyülenmiş mecnun' diyorsunuz. Tanrıya andolsun, o bir büyücü değil, çünkü biz sihirbazların ne tür insanlar olduklarını ve ne tür hilelere başvurduklarını biliriz. Tanrıya andolsun, o bir kahin de değil, çünkü biz kahinlerin tahmine dayalı bilgilerinden de haberdarız. Tanrıya andolsun, o bir şair de değil, çünkü şiir sanatı onun sözlerinin şiir sınıfına dahil edilemeyeceğini takdir etmektedir. Tanrıya andolsun, o bir mecnun da değil. Çünkü biz mecnunların ne kadar saçma ve anlamsız şeyler söylediklerini biliyoruz. O halde ey Kureyş uluları, onu alt etmek için başka bir plan bulalım" dedi. Bundan sonra insanların dikkatini Kur'an'dan çevirmek için Rüstem ve İsfendiyar gibi İran kültürüne ait hikâyeleri toplumda yayma önerisinde bulundu. Bunun üzerine bu planı uygulamaya koydular ve Nadr bu hikâyeleri insanların toplu bulundukları yerlerde anlatmaya başladı. (İbn Hişam c. I, s.320-321) (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)

Müşriklerin “Hadi öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir ayet [mucize] getirsin” benzeri taleplerine bir başka surede de şöyle cevap verilmiştir:

Ve “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” dediler. De ki: “Mucizeler ancak Allah’ın katındadır. Ve ben yalnızca apaçık bir uyarıcıyım.
‘Kendilerine okunan Kitap’ı Bizim kesinlikle sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.’ (Ankebut/50, 51)

Ne var ki, talep ettikleri türde mucizeler gönderilse bile, muannit müşriklerin yine de iman etmeyecekleri Kur’an’da birçok kez dile getirilmiştir. Üstelik kör inatlarından kaynaklanan bu inkârları sebebiyle Allah’ın kahrına, helakine duçar olacakları da yine O’nun Kur’an’da bildirilen bir ilkesidir. Rabbimizin Mekkeli müşriklerin istedikleri türden bir mucize göndermemiş olması, bir anlamda onların lehine bir durumdur. Çünkü mucizeleri gördükleri hâlde inanmayanlar, Allah’ın kanunu gereği, tıpkı eski kavimler gibi yerle bir olacaklardır. Allah Mekkeli kâfirlerin mucizeleri gördükleri hâlde inanmayacak olduklarını bilmektedir. İlahî azabın onların üzerine hemen gelmemesi ise Allah’ın bir rahmeti olarak değerlendirilmelidir.

Ve eğer Allah, onlarda hayır olduğunu bilseydi kesinlikle onlara işittirirdi. Ve eğer işittirseydi yine de onlar, geri duranların ta kendisi olarak sırt dönerlerdi. (Enfâl/23)

Ve Bizi, ayetleri [mucizeleri] göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semud’a, açık, gözle görülebilir biçimde o dişi deveyi vermiştik de onun sebep olmasıyla zulmetmişlerdi. Ve Biz, o mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz. (İsra/59)

96, 97 – Şüphesiz, şu, aleyhlerinde Rabbinin Kelime’si hakk olmuş olan kimseler, kendilerine bütün mucizeler hep birden gelse, yine de o acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler. (Yunus/96, 97)

Ve Biz senden önce de yalnızca, kentlerin ehlinden [kendi halkından], kendilerine vahyettiğimiz birtakım olgun kişileri elçi olarak gönderdik.  Şimdi o yerlerde şöyle bir gezip dolaşmadılar mı? Ki kendilerinden önce gelip geçenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bir baksalar! Elbette ahiret yurdu takvalı davranan kişiler için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? (Yusuf/109)
Bu,  kendilerine elçileri açık deliller ile geldiğinde: “Bir beşer mi  bize yol gösterecek?" deyip de kafirleşmeleri ve sırt çevirmeleri nedeniyledir. Allah muhtaç olmadığını gösterdi. Allah zengindir, övülmeye lâyıktır. (Teğâbün/6)

Sonra nice kentler de vardı ki, zulüm yaparlarken biz onları helak ettik. Artık damları çökmüş, duvarları üzerine yıkılmıştır. (Geride) nice terk edilmiş kuyularla bomboş kalmış yüksek saraylar (bırakılmıştır).
Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki onların, kendisiyle akledecekleri kalpleri ve kendisiyle işitecekleri kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur. (Hacc/45, 46) 

“Ehl-i Zikr”
Ayette müşriklere cavap verilirken Rabbimiz “Haydiyin, siz bilmiyorsanız ‘Zikir Ehli’ olanlara [Tevrat’ı bilenlere] soruverin”  denilmiştir. “Ehl-i Zikr” ifadesi ile Yahudilerden ve Hıristiyanlardan Tevrat ile ilgili bilgisi olanlar kastedilmiştir. Zira onlar geçmişte de elçilerin beşer olduğunu, hatta beşere ancak beşer elçinin gelmesi gerektiğini bilirlerdi. Ayrıca kitaplarında bir peygamberin geleceği de yazılı idi. Bu konu ile ilgili olarak A’raf suresindeki açıklamalarımızın tekrar okunmasını öneriyoruz. (Tebyinü’l Kur’an; c.3, s. 54-65) H.Yılmaz

Mâ utriftum fîhi ibaresi hakkında bir açıklama için bkz. 11. sure 147. not.

Kur’an bu sözlerin kime ait olduğunu söylememektedir; fakat, kanaatimizce, bu pasajın anlam akışı göstermektedir ki, bu sözleri söyleyen ses, kendini kınayan, kendini suçlayan, günahkarların kendi vicdanlarının sesidir: Ayetin başına parantez içinde ilave ettiğimiz ifade bu düşünceye dayanmaktadır. M.Esed

  Bu konuşmalar, başlarına azâp inen kavmin psikolojik durumunu ve Allah'ın, onlar hakkındaki gazabını semboljze eden ve durumu canlandıran mecâzî anlatımlardır. Gerçekten arada böyle bir konuşmanın geçmiş olması gerekmez. S.Ateş

Bu çok anlamlı bir cümledir ve şu anlamlara gelebilir.
1
) "Bu azabı iyice düşünün ki biri size onun hakkında soru sorduğunda, ayrıntılı ve kesin bir hesap verebilesiniz."
2) "Her zamanki gibi büyük toplantılarınızı yapın. Belki köleleriniz elpençe divan bir şekilde emirlerinizi almak için gelebilirler."
3) "Eskisi gibi toplantılarınıza devam edin, belki insanlar yine gelip size bir şeyler danışabilirler." Mevdudi

Bu ayetlerde zulmün sonuçları açıklanmaktadır. Zulüm [şirk koşmak ve şirkin yaygınlaştırmak için çaba harcamak], toplumların felaketine neden olan en büyük manevi suçtur. Konumuz olan ayetlerde nakledilen sahne de bu suçu işleyen nankör inkârcıların dünyadaki son anlarıyla ilgilidir. Zalimler mutlaka kötü sonla karşı karşıya gelecekler, “Yazıklar olsun bizlere, Şüphesiz biz gerçekten zalimler imişiz” diye itirafta bulunacaklardır. Ne var ki, bu itiraflarının hiçbir yararı olmayacaktır, çünkü son pişmanlık fayda vermeyecektir.
Daha evvelki surelerin tahlilinde “Zoraki İman” (Tebyinü’l-Kur’an; c. 1, s: 616-619) ile ilgili detaylı açıklama yapmıştık. Bu nedenle burada sadece Mü’min suresinin son üç ayetini vermekle yetiniyoruz:

Ne zaman ki elçileri onlara, açık delillerle geldi,  kendilerinde bulunan bilgiden dolayı şımarıklık etmişlerdi. Hâlbuki o, alay ettikleri şey onları kuşatmıştı.
Sonra da ne zaman hışmımızı gördüler: “Allah’ın birliğine inandık ve O’na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik” dediler.
Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. -Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu [kanunu]…- İşte o kâfirler burada hüsrana düştüler [kaybettiler, zarara uğradılar].” (Mü’min/83-85)

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, bu pasajda konu edilen zulüm, şirk ve şirke çalışmaktır; toplumda her zaman var olan ufak tefek haksızlıklar değildir. Kur’an’da “zulüm”, farklı nitelikleriyle yüzlerce ayette yer almıştır. Bu nitelikler şunlardır:
Kadınlara haksızlık yapmak, Allah'ın sınırlarını aşmak, haram lokma yemek, Allah'ın söylediklerini başka sözlerle değiştirmek, Allah'ın de­mediğini dedi diyerek O'na iftira etmek ve buna göre fetva vermek, kendilerine yapılan ilâhî uyarıları unutmak, verilen nimetlerden dolayı şımarmak, faiz yemek,  haksız yere insanları inançları nedeniyle memleketlerinden çıkarmak, bozgunculuk yapmak, fitne çıkarmak ve fitne çıkaranlara kulak vermek, Allah'ı görmek istemek, peygamberlerin mucizelerini yalanlamak ve onlara inanmamakta ısrar etmek, Allah'ın davetine uymamak, peygamberine tâbi olmamak, günah işlemek, iftira etmek, şeytana kulak vermek, yalan söylemek, sapıklara uymak, yapmadığı şeyi yaptım diye söylemek, başkalarının hakkına tecavüz etmek, peygamberleri öldürmek için tuzak kurmak ve bu konuda and içmek, Allah'ın indirdiği ile hükmetmemek, küfrü imana tercih etmek, tövbe etmemek,  Allah'ın âyetlerine hakaret etmek, toplumu ikiye bölüp birini tutup diğer grubu ezmek, sömürmek ve köleleştirmek.
Bu niteliklerin konu edildiği ayetlere bakıldığında, bu eylemlerin imansızlıktan kaynaklandığının konu edildiği açıkça anlaşılmaktadır. H.Yılmaz

Lafzen, “oyun olarak”, yani amaçsız ve anlamsız olarak: bkz. 10:5 hk. 11. not. M.Esed

Burada, onların insanın her istediğini yapmakta özgür olduğu, ona hesap soracak ve sorgulayacak hiç kimsenin olmadığı, yani kişinin iyi amellerinin mükafatlandırıldığı ve kötü amellerinin cezalandırıldığı bir ahiret yurdunun olmadığı zannına dayanan dünya görüşleri reddedilmektedir. Başka bir deyişle onların bu görüşü, bütün evrenin hiçbir ciddi sebebe dayanmaksızın yaratıldığı ve bu nedenle bir peygamberin mesajına kulak asmanın gereksiz olduğu anlamına geliyordu. Mevdudi

Başka bir tefsîre göre: "Ama biz böyle yapanlar olmadık" . S.Ateş

Lafzen, “eğer böyle yapmayı irade etseydik”: yani, Allah “bir eğlence arayacak olsaydı” (ki, mutlak manada kendine yeterli ve sınırsız kudret sahibi olduğu için, hiçbir şekilde O'nun böyle bir şeye ihtiyacı yoktur) bunu Kendi Zâtı'nda bulurdu; sırf bunun için, yani sırf kendini eğlendirmek ve deyim yerindeyse, kendi varlığının bir “yansımasını” ortaya koymak gibi farazî ve mantıken anlamsız bir amaç için ayrı bir evren yaratmaya ihtiyaç duymazdı. Kur’an'ın vecîz ifade tarzı içinde yukarıdaki pasaj Allah'ın müte‘âl olduğunu, kendisine yakıştırılabilecek beşerî her türlü duygusal ve ruhsal ihtiyaçtan (oyun, eğlence ihtiyacı gibi) uzak olduğunu dile getirmektedir. M.Esed

Yani, "Bu dünya, sadece oyun ve eğlence olsun diye değil, belirli bir amaçla yaratılmıştır. Çünkü eğer o sadece oyun, eğlence olsaydı, biz bunu, sizin gibi akıllı muhakemeli ve sorumlu bir varlık yaratmadan da sağlayabilirdik. Sadece oyun ve eğlence için insanı sınamak ve denemek bizden uzaktır." Mevdudi

 

Âyette geçen zâhik'in türediği zuhûk kökü, canın çıkması anlamınadır. Âyet, bâtıla beyin de vererek onu insan kişiliği haline getirdiğinden zâhik kelimesini, (canı çıkar) şeklinde çevirmek uygundur. S.Ateş

Yani, Allah'ın müte‘âl (yarattığı her şeyin üstünde ve ötesinde) olduğu gerçeği karşısında, O'nun, yaratılmış âlemin içinde ya da onunla birlikte var olduğu yolundaki sahte ve çürük anlayışlar tutunamaz, yok olur gider.

Yaratılmış âlemdeki her şeyin sonlu ve yok olabilir olduğu gerçeği, O'nun sonsuz ve bakî olan Yaratıcı'nın bir “yansıması” olabileceği yolundaki iddiayı kökünden çürütmektedir.

Lafzen, “Tanımlama” ya da “tasvir yoluyla Allah'a yakıştırdığınız niteliklerden ötürü” (karş. 6:100'ün son cümlesi ve ilgili 88. not). -Allah'ın, yarattığı âlemde içkin (mündemiç) olduğu fikrinin O'nun Zâtı'nı tanımlamaya kalkışmakla aynı şey olduğuna işaret eden bir ifade. M.Esed

Yani, "Bu dünyanın yaratılış amacı, Hakla bâtılın çatışmasına zemin teşkil etmesidir. Siz de bu çatışmada bâtılın her an yenilip helâk olduğunu biliyorsunuz. O halde bu gerçeği ciddi olarak düşünmelisiniz; çünkü eğer tüm hayat sisteminizi dünyanın sadece oyun-eğlenceden ibaret olduğu zannına dayandırırsanız, dünyayı sadece oyun ve eğlence olarak kabul eden sizden önceki toplulukların akibetine uğrarsınız. Bu nedenle size gelen mesaja karşı takınacağınız tavrı tekrar gözden geçirmelisiniz. Onunla alay edip Allah Rasûlü'nü hafife almak yerine, sizden evvelki toplulukların akibetinden uyarı ve ders almalısınız." Mevdudi

Bu ayet grubunda Rabbimiz aklı başında olanlara evrendeki hakikatleri açıklayarak insanları tefekküre yöneltmektedir. Müşrik olanlara ise işin ciddiyetini şu mesajıyla bildirmektedir: “Ve Biz göğü,  yeryüzünü ve aralarındaki şeyleri, oyun oynayanlar olarak yaratmadık. Eğer Biz, bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik; eğer Biz, yapanlar olsaydık. Bilakis Biz hakkı batılın başına çarparız da onun beynini parçalar. Bir de bakarsın o [batıl], yok olup gitmiştir. Ve Allah'a yakıştırdığınız vasıflardan dolayı size yazıklar olsun!
Bu açık mesajla müşriklerin Allah’ın eş ve çocuk edindiği şeklindeki batıl inançları tümden reddedilmektedir. Allah’ın evreni yaratmada oyun veya eğlence peşinde olmadığı, eğer eğlence edinmek isteseydi bunun için herhangi bir varlık yaratmaya gerek duymadan bunu kendi katında sağlayacak kudrette olduğu bildirilmektedir.

  Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, kesinlikle yaratacağından, dileyeceğini seçecekti. O, bundan münezzehtir. O, bir tek, kahredici Allah'tır. (Zümer/4)

Ve Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri oyuncular olarak yaratmadık. Biz o ikisini sadece hak/gerçek ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar. (Duhan/38, 39)

Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna yaratmadık. Bu, şu küfretmiş olan kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay şu küfretmiş olan kişilerin hâline! (Sad/27)

Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır.O kişiler ki ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen noksanlıklardan münezzehsin. Artık bizi ateşin azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, kimi ateşe girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Zalimler için yardımcılardan hiç kimse de yoktur". Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi Ebrar [İyiler/yardımseverler] ile birlikte vefat ettir. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyamet günü bizi rezil etme! Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin." (Al-i Imran/190-194) H.Yılmaz

 

Klasik müfessirler bu ifadenin meleklere işaret ettiğini söylemişlerdir; fakat “O'nun yanında yer alanlar/O'nun tarafını tutanlar (men ‘indehû)” ifadesini, yalnızca melekleri değil, aynı zamanda, Allah'a karşı sorumluluk duyan ve bütün varlığıyla O'na boyun eğen insanları da içine alacak şekilde, geniş anlamıyla ele almak mümkündür. Her iki durumda da, sözkonusu varlıkların “O'nun yanında olmaları”, O'na mekanca yakın olduklarını değil, O'nun öngördüğü yolu tutmuş bulunduklarını ve dolayısıyla O'nun nezdinde kazandıkları manevî değer ve itibarı dile getiren mecazî bir anlam taşımaktadır (Zemahşerî ve Râzî): İfadenin bu anlama geldiği açıktır, çünkü Allah zaman ve mekanın üstünde, ötesindedir (bkz. ayrıca, 40:7 ve ilgili 4. not). M.Esed

Buradan itibaren Tevhid'i tasdik eden ve Şirki reddeden bir bölüm başlamaktadır, çünkü Peygamber'le (s.a) Mekkeli müşrikler arasında var olan tartışmanın temel nedenleri bunlardı. Bu arada öne sürülen fikirlerin özü ise şöyledir: Evrenin düzeni, yaratıcı, hakim, malik ve rab olan bir tek Allah'ın varlığının apaçık bir delilidir. Onun mülkünde ve hükmünde ortakları olduğu veya herşeyden üstün bir tanrının yanısıra onun mülkünü idare eden küçük tanrılar bulunduğu fikri tamamen bâtıldır. Bu ispat, evrenin boşu boşuna ve eğlence olarak değil, bilakis çok ciddi bir amaçla yaratıldığı; Hakla bâtıl arasında her zaman bir çatışma olduğu ve bâtılın her zaman yok olmaya mahkum olduğu konularına değinen bir önceki ayete de dayanmaktadır.
Yani Arabistan müşriklerinin Allah'ın çocukları olarak kabul ettikleri ve ilahlıkta ona ortak koşarak ibadet ettikleri melekler.
Yani, "Onlar, bıkmaksızın ve yorulmaksızın gece gündüz ona ibadet ederler." Mevdudi

Tevhid öğretisinin vaz’edildiği bu ayetlerde, yeryüzünde ve göklerde olan her şeyin yalnızca Allah’a ait olduğu, hiç kimsenin ne başıboş ne de bir başkasına ait olmadığı vurgulanarak O’nun katında olan kimseler övülmektedir. “O’nun katında olanlar” ifadesiyle nitelenen kimseler, O’nu iyi tanıyanlar, elçiler ve bilginlerdir. Rabbimiz bu kimselerin Allah’a kulluk etmekten büyüklenmediklerini [kibre kapılmayıp kulluktan kaçınmadıklarını]; O’na olan kulluk görevini usanmadan, şevkle, büyük bir hazla yaptıklarını, Allah’ın noksanlıklardan münezzeh olduğunu sürekli olarak haykırdıklarını bildirmektedir.

Mesih ve yakınlaştırılmış melekler, Allah'ın bir kulu olmaktan asla çekinmezler. Ve kim O'na kulluk etmekten çekinir ve büyüklük taslarsa bilsin ki O, onların hepsini kendisine toplayacaktır. (Nisa/172)

Arşı taşıyan bir de onun [arşın] dış kenarından olan kimseler, Rablerinin hamdiyle tesbih ederler ve O'na inanırlar. İman etmiş kimseler için bağışlanma dilerler: “Rabbimiz! Sen rahmet ve bilgice her şeyi kuşattın. Onun için tövbe eden ve senin yoluna uyan kimseleri bağışla ve onları Cahim’in [cehennemin] azabından koru! Rabbimiz! Onları ve onların atalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden Salih olan kimseleri kendilerine vaat ettiğin Adn cennetlerine girdir. Şüphesiz Sen Azîz ve Hakîm’in ta kendisisin. Onları kötülüklerden de koru. Ve Sen her kimi kötülüklerden korursan, artık o gün elbette ona rahmet etmişsindir. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.” (Mü’min/7-9) H.Yılmaz

Zemahşerî'nin belirttiği gibi, cümlenin başında yer alan em takısı, çoğu yerde olduğu gibi soru sözcüğü olarak (“yoksa ... mı”) değil fakat bel anlamında, yani (yukarıdaki ifade akışı içinde,) “yine de” anlamında kullanılmaktadır.

Lafzen, “yeryüzünden birtakım tanrılar edindiler”, yani dünyevî birtakım nesneleri ya da varlıkları kendilerine tanrı edindiler; her türlü tapınma nesnesini -insan elinden çıkmış put, ikon vb. şeyleri- tanrılaştırdıkları insanları, tabiat güçlerini ve nihayet nüfûz, iktidar ve zenginlik gibi gözde büyütülen, karşısında eğilinen soyut kavramları işaret eden bir ifade. M.Esed

Bu soru, kafirlerin, cansız maddeye Allah'dan başkasının can vermeyeceğine inandıkları halde, neden Allah'ın yanısıra başka ilâhları kabul ettiklerini düşünmeleri için sorulmuştur. Mevdudi

Lafzen, “bu ikisinde/bu iki âlemde”; 19. ayetin ilk cümleciğine ilişkin bir atıf.

Lafzen, “Kudret ve egemenlik tahtının Rabbi/Sahibi” (‘arş teriminin bu anlamı için bkz. 7:54 hk. 43. not).

Karş. 18. ayetin son cümlesi ve ilgili 22. not; ayrıca 6:100 hk. 88. not. M.Esed

Bu kısa cümle iki fikri ihtiva eder:
1
) Değil birbirinden uzak binlerce yıldızı içeren evren, bir tek kurum veya ev bile iki efendi olduğunda gereği gibi düzgün bir işleyiş içinde olamaz.
2) Dünyanın düzeni dahil tüm evrendeki sistem, evrensel bir kanuna göre işlemektedir. Çeşitli güçler ve sayısız eşya arasında uyum, ahenk, denge ve işbirliği olmasa bu sistem bir an bile işleyemez. Bu da güç ve varlıkların birbirleriyle mükemmel bir denge ve ahenkle uyum ve işbirliği içinde olmalarını gerektiren evrensel ve herşeye hakim bir kanun ve düzenin var olduğunun apaçık bir delilidir. Eğer birbirinden bağımsız yönetici ve hakimler olsa bu mümkün olamazdı. Böyle bir düzenin olması başlı başına, tüm evreni yöneten ve düzenleyen bir Hakim ve herşeyi yöneten bir Efendinin var olduğunun apaçık bir delilidir. Daha geniş ayrıntılar için bkz. İsra Suresi, an: 47. Yani, "Tüm evrenin sahibi" Mevdudi

Bkz. yukarıda 24. not.  -  30 Lafzen, “delilinizi getirin”; yani Allah'tan başka tanrı olduğunu, O'ndan başkasına tapınmanın ahlaken ve aklen meşru olduğunu kanıtlayın.

Yani, mesajlarıyla hep Allah'ın birliğini ortaya koyan önceki peygamberlerin.

Başka bir deyişle, çoğu insanların akla ve gerçeğe uygun bir önerinin doğruluğunu ve vaad ettiği olumlu sonuçları kabulden kaçınması, çoğu zaman sadece bu öneriye aşina olmamalarından; onu alışageldikleri kültür ve anlayışla bağdaştıramamalarından ileri gelmektedir. M.Esed

Bu ayet gurubunda, müşriklerin bir takım ilahlar edinmesi konu edilerek bunun mantıksızlığı, geçmişten bu yana bu tip sapkınlıkların olduğu, Rabbimizin bu yanlış inançlardan vazgeçirmek için toplumlara elçiler gönderdiği vurgulanmaktadır.
21. ayette “istifham-ı inkarî” ile “Yoksa onlar yeryüzünden birtakım ilahlar edindiler de onlar mı canlandıracaklar [onları diriltecekler]?” diye sorulmuştur. Bunun anlamı, “onlar diriltmeye gücü yeten ilâhlar edinmemişlerdir” demektir. Bu anlamı çağrıştıracak şekilde soru sorulması, sözde ilahların aşağılanarak müşriklerin kınanması maksadına yöneliktir.
Ayetlerin muhtevası insanoğlunu tevhid konusunda düşünmeye davet eder niteliktedir. Rabbimiz, evrende birden fazla ilahın bulunmasının ondaki düzenin bozulması sonucunu doğuracağını hatırlatarak düşünen insanlara tevhid inancının aklî temelini göstermektedir. “Dû zen”in [iki kadının] olduğu evde “düzen” olmaz özdeyişiyle de ifade edildiği gibi, birbirinden bağımsız iki yöneticinin olduğu yerde düzenin değil, kargaşanın egemen olması kaçınılmazdır.

Ve ant olsun ki Biz, her ümmete, “Allah’a ibadet edin ve tağuttan sakının” diye bir elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? (Nahl/36)

Allah çocuk diye bir şey edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilah kesinlikle kendi yarattığı şeyle birlikte gider ve mutlaka bazıları [diğerleri] üzerine üstün olurdu. Gaybı ve açığı bilen Allah, onların niteledikleri şeylerden münezzehtir. O, onların ortak koştukları şeylerden de çok yücedir. (Mü’minun/91)

Ve sen, elçilerimizden senden önce gönderdiğimiz kişilere sor, “Biz Rahman’ın astlarından ibadet edilecek ilâhlar kılmış mıyız?" (Zuhruf/45)

Ve Allah, buyurdu: “İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhdır. O halde yalnız benden korkun / yalnız bana kulluk edin.” (Nahl/51)

Peki, iki ya da daha çok ilah olduğu düşünülebilir mi? İlahların ikiliği veya daha çokluğu varsayılsa neler olur? Bu konuda Merhum Razi’nin İlm-i Kelam kitaplarında aynen verilen on dört maddelik cevap mahiyetindeki açılımını aşağıda naklediyoruz:

Tevhidin Diğer 14 Delili

1- En kuvvetlisi olan bu delile göre şöyle denilebilir: Biz, zatları gereği vacibu'l-vücûd olan iki varlığın bulunduğunu kabul etsek, bu durumda onların varlık bakımından müşterek olmaları gerekir. Yine onlardan her birinin bizzat kendisi sebebiyle, [harici bir şeye ihtiyaç kalmaksızın] diğerinden ayrılması gerekir. Hâlbuki kendisi sayesinde müşterekliğin sağlandığı şey, farklılığın edildiği şeyden başkadır. Böylece, onlardan her biri, sayesinde diğerine müşterek şeylerle, yine sayesinde diğerlerinden ayrılmış olduğu şeylerden mürekkep bir varlık olmuş olur. Halbuki, her mürekkep varlık, cüz'üne, parçalarına muhtaçtır ki, cüz'ü kendisinden başkadır. O halde, her mürekkep varlık, başkasına muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan her varlık da zatı gereği mümkün varlıktır; binaenaleyh [netice itibariyle], zâtı gereği vâcibu'l-vücûd olan, zâtı gereği mümkünü'l-vücüd olmuş olur ki, bu bir "hulf'dur. O halde, vacibu'l-vücûd sadece Allah’tır. O'nun dışında kalan her şey ise mümkin varlıktır ve O'na muhtaçtır. Halbuki, varlığı hususunda başkasına muhtaç olan, muhdestir. O halde, Allah'ın dışında kalan şey muhdestir. Bu delili, bu ayetin tefsiri kabul etmek mümkündür. Çünkü biz, vacibu’l-vücûd olan iki varlığın farzedilmesi halinde, onlardan hiçbirinin vâcibu'l-vücûd olmayacağına; vâcibu'l-vücûd bulunmadığında da, mümkin varlıklardan hiçbirinin artmayacağına ve bu durumda da, "fesad"ın gerekli olacağına delillerle işarette bulunmuştuk. Böylece, iki ilâhın bulunması halinde, bütün âlemde fesadın meydana geleceği kesinleşmiş olur.
2- Biz, iki ilahın varlığını kabul etmemiz halinde, o zaman, onlardan her birinin ulûhiyette diğerine müşterek olması gerekir. Bu durumda da, herhangi bir şey sebebiyle onlardan her birinin diğerinden ayırt edilmesi gerekir. Aksi halde, ikilikten bahsedilmez. Binâenaleyh, kendisiyle farklılığın ve seçilmenin meydana geldiği şey, ya kemâl sıfatı olur veya olmaz. Eğer bu, kemâl sıfatı olursa, bu vasfı taşımayan [taraf] kemâl vasfından uzak olmuş olur. Böylece de nakıs olur. Nakıs olan ise, ilâh olmaz. Yok, eğer ulûhiyette bu nazar-ı dikkate alınmazsa, bununla nitelenmek vacip değildir. Böylece bu, bir tahsis ediciye muhtaç olmuş olur. O halde bu demektir ki, bununla tahsis edilmiş olan, başkasına muhtaç olmuş olur.
3-  Şöyle de denilebilir: Biz iki ilâhın bulunduğunu farz etsek, o ikisi arasında mutlaka onları birbirinden ayırt edecek bir farklılığın bulunması gerekirdi. Ancak ne var ki, bize göre, bu başkalık, ancak ya mekân, ya zaman, ya vâcibu'l-vücûd olma veyahut da mümkinü'l-vücûd olma açısından meydana gelir. Bütün bunlar ise, ilâh hakkında imkânsızdır. Böylece, bir başkalığın bulunması imkânsız olur.
4-  İki ilâhtan birisi, âlemi idare etmede ya yeterli olur veya olmaz. Eğer yeterli olursa, ikincisi gereksiz ve kendisine ihtiyaç duyulmayan olmuş olurdu ki, bu bir noksanlıktır. Noksan olan ise ilâh olamaz.
5- Akıl, muhdes varlıkların bir faile muhtaç olmasını iktiza eder.
Tek bir failin bütün âlemin müdebbiri olmasında bir imkânsızlık yoktur. Ama bu Bir'in ötesinde olması düşünülebilen fail ve müdebbirlere gelince; bu hususta herhangi bir rakamla bir başka rakam arasında fark yoktur: Bu da, sonsuz sayıların meydana gelmesi neticesine götürür ki, bu imkânsızdır. O halde, birden fazla ilâhın mevcudiyetine hükmetmek imkânsızdır.
6-  İki ilâhtan biri, kendisine delâlet eden başkasına delâlet etmeyen bir delili kendisine tahsis etmeye ya muktedir olabilir veya olmaz. Birincisi imkânsızdır. Çünkü yaratıcıya delâlet eden delil ancak muhdesler ile sağlanır. Hâlbuki muhdeslerin meydana gelmesinde berikine değil de bizzat diğerine delâlet edecek delil yoktur. İkincisi de muhaldir, çünkü bu, O'nun bizzat kendisini tanıtmaktan ve izhar etmekten aciz olduğu sonucuna götürür. Hâlbuki aciz olan ise ilâh olamaz.
7- İki ilâhtan biri, yaptığı işlerden herhangi birisini diğerinden gizlemeye ya kadir olabilir veya olamaz. Eğer kadir olursa, o zaman kendisinden gizli tutulan taraf, cahil olmuş olur. Eğer kadir olamazsa, aciz olması gerekir.
8- Şayet biz, iki ilahın bulunduğun farz etsek, o ikisinin kudretlerinin toplamı, yalnız başına her birinin kudretinden daha güçlü olur. Fakat her birinin kudreti sonludur. Toplam, sonlu olan kudretlerin katlanmış biçimidir. Binaenaleyh, hepsi de sonlu olur.
9- Sayı, bire muhtaç olduğu için noksandır. Cinsinden noksan sayı bulunan bir ise noksandır. Çünkü sayı, birden fazladır. Nakıs olan ise, ilâh olamaz. O halde ilah mutlaka tektir.
10- Biz, varlığı mümkün olan bir yok farz edip, sonra da, iki ilâhın bulunduğunu varsayarak,  bu durumda eğer onlardan birisi, o varlığı mümkün olan yok'u yaratamazsa, o zaman onlardan her biri aciz olmuş olur. Aciz olan ise ilâh olamaz.
Eğer onlardan biri kadir olsa, diğeri olamasa, kadir olan ilâh olur. Eğer her ikisi de kadir olursa, bu durumda onlar onu ya yardımlaşarak var etmişlerdir; bu durumda bu da demektir ki, onlardan her biri diğerinin yardımına muhtaç olmuşlardır. Yok, eğer onlardan her biri yalnız başına onu icat etmeye kadir olup, onlardan birisi de onu icat ettiğinde, bu durumda ikincisi, onun icat etmeye kadir olmaya devam eder ki, bu imkânsızdır. Çünkü mevcut olanı yeniden icat etmek [var etmek] imkânsızdır. Eğer beriki, onu icada kadir olmayı sürdüremezse, bu durumda birincisi, ikincisinin kudretini silmiş ve onu acze düşürmüş olur; böylece de onun tasarrufu altında ezilmiş olur. Dolayısıyla da ilâh olamaz. Bu durumda, şayet, "Bir, yaratacağı şeyi icat ettiğinde, kudreti ondan zail olur. Bu durumda da, sizin, onun aciz olduğunu söylememiz gerekir" denilirse, biz deriz ki: Bir o yaratacağı şeyi yarattığında, kudreti olmuş, ona kudreti intikal etmiştir. Kudretin geçmesi ise acizlik olamaz. Ama olana gelince, onun kudreti etkili olduğunda, ortağı için, kesinlikle kudret kalmaz.  Tam aksine, birincinin kudretinden dolayı onun kudreti zail olmuş olur. Ve karşı tarafı acze düşürme olmuş olur.
11-  Biz bu delili bir başka şekilde şöyle de ifade edebiliriz: Belli bir cisim ele alıp diyelim ki: O iki ilâhtan birisi, o cisimde hareketi, diğeri ise sükûnu; ya da, bunun aksini yapmaya kadir olabilir mi? Eğer kadir olamazlarsa, aciz olurlar. Eğer kadir olurlarsa bu durumda delili biz şu noktaya yöneltiriz: Onlardan biri, o cisimde hareketi başlattığında, ikincisinin, onda sükûnu yaratması imkânsız olur. Bu durumda birincisi, ikincisinin kudretini silmiş ve onu acze düşürmüş olur. Böylece de o, ilâh olamaz.  Bu iki açıklama biçimi, her ikisini kudretine nazaran, acziyeti ifade ederler. Birinci izah da, her ikisinin iradesine nispetle acziyeti ifade ederler.
12-  İki ilâh da bütün malûmatı bildiklerinde, o zaman her birinin ilmi, bizzat diğerinin ilmi olmuş olur. Böylece de, iki ilmin denk olması gerekir, iki denklikten birisini kabul eden zât, diğer denkliği de kabul eder. O halde, bunlardan her birine, bedel yoluyla, diğeriyle de vasıflanması mümkün iken, o sıfatın tahsis edilmesi, bunların her birine ilmi ve kudreti, sayesinde bu vasfı tahsis eden bir muhassisin olmasını gerektirir. Böylece de bunların her biri fakir, muhtaç ve noksan bir mahlûk olur.
13- Bu âlemde ortaklık “kusur ve noksanlık”; tek başına bulunma, kendine yetme ise “mükemmellik” kabul edilir. Nitekim biz bu âlemde kralların o basit ve sonlu hâkimiyetleri hususunda ortaklıktan olabildiğince uzak durduklarını görmekteyiz. Yine biz hükümdarın, iktidarı ne kadar büyük olursa, ortaklıktan nefret etmesinin de o kadar büyük olduğunu müşahede ediyoruz. O halde, Aziz ve Celil olan Allah'ın mülkü ve melekûtu hakkındaki kanaatin nasıl olabilir? Binaenaleyh, onlardan birisi, bu melikliği sadece kendisine tahsis etmek istese ve bunu da yapsa, yapamayan fakir ve aciz olmuş olur ki, böylece de ilâh olamaz. Bunu yapamasa, o zaman son derece üzülür ve nefret duygusu içinde olur ki, yine ilâh olamaz.
14- Biz, iki ilâhın bulunduğunu farz etsek, bu durumda onlardan her biri ya diğerine muhtaç olur veyahut her biri diğerinden müstağni bulunur, muhtaç olmaz. Veyahut da onlardan biri diğerine muhtaç olurken, diğeri ona muhtaç olmaz. Bu durumda sen bak, eğer birincisi olursa, her biri de noksan olmuş olur. Çünkü muhtaç olan noksandır, "Eğer ikincisi olursa, onlardan her biri, kendisine ihtiyaç duyulmayan şeyler olmuş olurlar. Kendisine ihtiyaç hissedilmeyen şey de noksandır. Baksana, bir beldenin bir başkanı ve yöneticisi olsa, o beldenin halkı da o başkana müracaat etmeyip ona iltifat etmeksizin kendi işlerini yapsalar, o başkan eksik ve noksan kabul edilir. Hâlbuki ilâh olan, kendisinden istifade edilen ve kendisinden müstağni olunamayandı. Eğer onlardan birisi, aksi düşünülmeksizin diğerine muhtaç olursa, muhtaç olan herkes kul, kendisine muhtaç olunan ise ilâh olmuş olur. Bil ki, bütün bu izahlar ikna etmeye yönelik ve zannî izahlardır. Esas olan ise önceki izahlardır. (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

24 ve 25. ayetlerde, müşriklerin inançlarının herhangi bir akli ve nakli delile dayanmadığı, ilk peygamberden son peygambere kadar hepsine “Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için bana ibadet edin” diye vahyedildiği vurgulanmaktadır.

Allah’a ortak koşan kimseler diyecekler ki: “Allah dileseydi biz ortak koşmazdık, atalarımız da ortak koşmazlardı, hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan önce yalanlayanlar da azabımızı tadıncaya kadar işte böyleydi. De ki: “Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir bilgi mi var? Siz, sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.” (En’am/148)

Ve onlar: "Eğer Rahman dileseydi, biz onlara tapmazdık." dediler. Onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece uyduruyorlar.
Yoksa Biz kendilerine bundan önce bir kitap verdik de şimdi onlar, ona mı tutunuyorlar? (Zuhruf/20, 21) H.Yılmaz

Yani, “soy, döl ya da zürriyet” kavramının ifade ettiği eksiklik, tamamlanmamışlık halinden mutlak olarak uzak: bkz. 19:92 hk. 77. not.

Bu ifade, Hristiyanların “Allah'ın oğlu” olarak gördükleri Hz. İsa gibi peygamberlere ve İslam öncesi dönemlerde Araplar'ın “Allah'ın kızları” olarak gördükleri meleklere işaret etmektedir. M.Esed

Burada "Çocuk" kelimesi ile, 28. ayetten de anlışalacağı üzere, melekler kastedilmektedir. Arap müşrikleri, meleklerin Allah'ın kızları olduklarına inanıyorlardı. Mevdudi

Lafzen, “Sözde Allah'ın önüne geçmezler” -yani, yalnızca O'nun vahyettiği ve tebliğ etmelerini buyurduğu şeyleri tebliğ ederler. M.Esed

Bu iki ayet müşriklerin melekleri ilâh olarak kabul etmelerine neden olan iki sebebi reddetmektedir.
1
) Onlar melekleri Allah'ın çocukları olarak kabul ediyorlardı.
2) Onlar meleklere ibadet ettiklerinde, meleklerin bundan memnun olup kendileri adına Allah katında şefaatçi olacaklarını sanıyorlardı. (bkz. Yunus: 18, Zumer: 3)
Bu bağlamda Kur'an'ın müşriklerin şefaat ilkesini, onların bu şefaatçilerinin şefaat etmeye yetkili olmadıklarını söyleyerek reddettiğine dikkat edilmelidir. Bunun nedeni ise onların gaybı bilememeleridir. Oysa Allah onlara açık olanı da gizli olanı da bilir. O halde melekler, peygamberler ve veliler ancak Allah'ın izniyle şefaat edebileceklerdir. Şefaati dinleme ve kabul etme yetkisi sadece Allah'a mahsus olduğuna göre, kimse ilâhî haklara ve ibadete layık değildir. Ayrıntılar için bkz. Tâ-Hâ an: 85-86. Mevdudi

“O gün, hakkında sınırsız rahmet Sahibinin izin verdiği, sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasına, kayırmanın arka çıkmanın bir yararı olmayacaktır.(Taha 109) “ Yaşayan ya da ömüş bulunan peygamber ve velilerin şartsız ya da kendiliklerinden şefaat ve aracılık yapabilecekleri yolundaki popüler inancı reddetmektedir. M.Esed

 

Tevhid inancının akli delilleri üzerinde durulduktan sonra, bu pasajda da “Rahman çocuk edindi” diyen müşrikler kınanmaktadır. Bu müşrikler, Allah’ın kendisine çocuk edindiğini iddia ettikleri varlıklar için “onlar bizim şefaatçilerimizdir, onlar bizi Allah’a yaklaştıracaklar, bizim günahlarımızı üstlenecekler” diyerek ve buna inanarak şirke bulaşmışlardı. Pasajda, müşriklerce ilahlaştırılan bu kulların aslında ilahlık iddiası olmayan saygın kullar olduğu, hiçbir varlığın ilahlık iddiasında bulunmadığı ve bulunamayacağı mesajı verilerek şirk inancı şiddetle eleştirilmektedir.

Klasik kaynaklarda bu ayetlerin iniş sebebinin Mekke’deki bir topluluk olduğu nakledilmektedir:

Bu âyet-i ke­rîme, “Melekler Allah'ın kızlarıdır” dedikleri için Huzaalılar hakkında inmiştir. Onlar meleklerin kendilerine şefaat edecekleri umuduyla meleklere ibadet ediyorlardı. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Bu ayet, Huzaa Kabilesi hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar "Melekler Allah'ın kızlarıdır" diyorlardı ve buna, Allah Teâlâ'nın da “(Onlar) O [Allah] ile cinler arasında bir hısımlık uydurdular (Sâffat/158)” ayetiyle işaret ettiği gibi, Allah'ın evlenmek suretiyle cinlerle akraba olduğunu ekliyorlardı. (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

Biz, bu pasajda konu edilen inanç sahiplerinin Yahudi ve Hıristiyanlar olduğu kanaatindeyiz. O dönemde kıyıda köşede bulunan küçük kabilelerin nasıl bir inanca sahip olduklarını bilemiyoruz. Bildiğimiz, Doğru Haberci’den öğrendiğimiz bu inançların Yahudi ve Hıristiyan dinleri müntesiplerine ait olduğudur.

Ve Yahudiler “Uzeyr, Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da “Mesih, Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup güya bununla daha önce yaşayan inkârcıların sözlerini taklit ediyorlar. … (Tevbe/30)

 “Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Halbuki Mesih, “Ey İsrailoğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz Allah’a kulluk edin. Şüphesiz kim Allah’a ortak koşarsa kesinlikle Allah ona cenneti haram eder onun barınağı da ateştir. Ve zalimler için yardımcılardan kimse yoktur. (Mâide/72)

Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah’ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O [İsa], Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; gaybleri bilen yalnız Sensin, Sen!
Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini söyledim; benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin, dedim. Ve ben aralarında olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, onları gözetleyen yalnız Sen oldun Sen.  Ve şüphesiz Sen gaybleri en iyi bilensin.
Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, Aziz ve Hakîm’in ta kendisisin.”
Allah dedi ki: "Bu, doğru kimselere doğruluklarının fayda sağladığı gündür. Onlar için altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler vardır". Allah onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte bu, büyük kurtuluştur. (Maide/116-119)

Konumuz olan pasajda geçen “Ve onlar, O’nun hoşnut olduğu kimselerden başkasına şefaat edemezler”  ifadesindeki “şefaat”, dünyadaki tavassut ve yardım anlamındadır. Bu konuya ait detay Necm suresinde verilmiştir. (Tebyinü’l Kur’an; c.1 ,  s.423) H.Yılmaz

 Bu âyet de çağımızda ulaşılan bilimsel bir gerçeği açıklamaktadır: Bilimsel teoriye göre bütün kâinât, başlangıçta bir gaz bulutu halinde idi. Sonra bir patlama ile bu gaz kütlesinden galaksiler, bunlara bağlı yıldız kümeleri, güneş sistemleri oluşmuştur. Dünyâmız da bağlı bulunduğu Güneş sisteminin gezegenlerinden biridir. Önceleri bir ateş bulutu halinde bulunan Dünyâ da yavaş yavaş soğuyup kabuk bağlamıştır. Oluşum sırasında Dünyâ üzerinde yükselen gazlar ve buharlar yağmur biçiminde dünyâya dökülmüş; denizler, okyanuslar oluşmuştur. Denizlerde yosun biçiminde başlamış olan bitkisel hayât gelişe, gelişe insana kadar varan canlılar meydana gelmiştir. Yani önceleri ratk (bitişik) olan gök cisimlerinin fatk (birbirinden ayrılmas)ı ile Dünyâ meydana gelmiş ve dünyâda oluşan sudan, hayât doğmuştur. İşte âyet, gayet öz bir ifâde ile bu gerçeği anlatmaktadır.S.Ateş

Kural olarak, Kur’ânî ifadeleri, bugün doğru gibi göründüğü halde yarın yeni bir buluş ya da teoriyle pekala yanlışlığı ortaya konabilecek durumda olan “bilimsel buluş ya da teorilerle” açıklamaya, yorumlamaya çalışmak boş ve yararsızdır. Bununla birlikte, Kur’an'da deyimsel olarak “gökler ve yer” diye ifade edilen evrenin başlangıçta bir bütün, tek bir kütle olduğunu dile getiren yukarıdaki yanılmaz atıf, evrenin başlangıçta tek bir elementten, yani hidrojenden meydana gelen bir bütün, tek bir kütle olduğunu ve bu bütünsel kütlenin sonradan merkezî çekim yüzünden büzüşüp muhtelif noktalarda yoğunlaştığını ve böylece zaman içinde münferit nebula, galaksi ve güneş sistemlerine ve bunlardan da giderek yıldızlara, gezegenlere ve onların uydularına dönüştüğü yolundaki bugün hemen hemen bütün astrofizikçilerin paylaştığı görüşü şaşırtıcı bir biçimde doğrulamaktadır. (“Genişleyen evren” terimiyle ifade edilen olguya ilişkin Kur’ânî atıf için bkz. 51:47 ve ilgili 31. not.)

Allah “yaşayan her canlıyı sudan yarattı” ifadesi, bugünün bilim dünyasının evrensel olarak kabul ettiği bir gerçeği son derece özlü bir biçimde dile getirmektedir. Bu Kur’ânî ifade üç boyutlu bir anlam ortaya koymaktadır: (1) Su -ve özellikle, deniz- tüm canlı türlerinin ilk örneğinin (prototype) ortaya çıktığı ortamdır; (2) Var olan ya da tasarlanabilen tüm sıvılar içinde yalnızca su, hayatın ortaya çıkıp tekamül etmesi için uygun ve gerekli özelliklere sahiptir; (3) Hayvansal ya da bitkisel, canlı her hücrenin fiziksel temelini oluşturan ve içinde hayat olgusunun belirebileceği yegane madde ortamı olan protoplazma büyük ölçüde sudan ibarettir ve bütünüyle suya dayanmaktadır. Evrenin başlangıçtaki fiziksel birliğine işaret eden önceki ifadeyle canlı âlemin elementer birliğini işaret eden bu ifadenin birlikte ele alınması, tüm yaratılış olgusunun dayandığı tek bir planın, tek ve tutarlı bir yaratma eyleminin ve buna bağlı olarak da tek bir yaratıcının varlığına götürmektedir. Allah'ın birliğine ve yarattığı âlemin bu anlamdaki insicamına ilişkin vurgu aşağıda 92. ayette yeniden dile getirilmektedir. M.Esed 

Metnin ifadesinden, tüm evrenin bir zamanlar sadece su kütlesi olduğu anlaşılmaktadır. Daha sonra bu kütle farklı parçalara ayrılmış ve dünya ve diğer gök cisimleri olmuştur. Ayrıntılar için bkz. Fussilet an: 13-15.
Metindeki ifadeden Allah'ın, suyu hayatın kökeni ve sebebi kıldığını anlıyoruz Bkz. Nur: 45. Mevdudi

Kuranın verdiği bu bilgi çağdaş bilimimn bulguları ile tam tamına örtüşmektedir. Bugün Astrofiziğin ulaştığı kesin sonuç, tüm evrenin madde ve zaman boyutlarıyla birlikte, bir sıfır anında, büyük bir patlama ile var olduğudur. "Büyük patlama", orjinal adıyla "Bing Bang" teorisi, artık bugün teori olmaktan çıkmış, gerçek olmuştur. Çünkü, tüm evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce büyük bir patlama sonucu yoktan var olduğunu bilimsel olarak kanıtlamıştır. "Büyük Patlama" olayı, evrenin var oluşu ve başlangıcı konusunda tüm bilimsel çevrelerin görüş birliği halinde olduğu yegane bilimsel gerçektir. (Bak Enam suresi 101, 102 ve Zariyat suresi 47--49 ayetleri inceleyiniz) M.Sağ

"Geniş yollar" yeryüzünün çeşitli bölgelerini birbirine bağlayan ve dağlar, ovalar ve kayalar arasında yer alan nehirler ve çeşitli doğa olayları ile oluşturulan yollardı.
Bu çok anlamlı bir cümledir. İnsanlar yeryüzünde seyahat etmek için yol bulabilirler anlamına gelebilir. Aynı zamanda yaratılışın düzeni altında yatan hikmetin onları Hakka ulaştırabileceği anlamına da gelebilir. Mevdudi

Gökyüzünün bu özelliği 20. yy. bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır. Yeryüzünü çepeçevre kuşatan atmosfer, yaşamın devamı için son derece önemli işlevleri yerine getirir. Dünyaya doğru yaklaşan irili ufaklı pek çok gök taşını eriterek yok eder ve bunların yer yüzüne düşerek canlılara büyük zararlar vermesini engeller. Ayrıca uzayın soğuğundan koruduğu, güneşin zararlı ışınlarına engel olduğu gibi, bildiğimiz, bilmediğimiz daha birçok yararları vardır. M.Sağ

"" (hepsi) ve "" (yüzmektedirler) kelimelerinin çoğul kullanılışı, sadece güneş ve ayın değil, tüm gök cisimlerinin kendi yörüngelerinde yüzdüklerini, durgun ve sabit olmadıklarını ifade etmektedir. Bkz. Yasin an: 37. Bu ayetler (30-33) bu günkü fizik, biyoloji ve astronominin ilkeleriyle uyum içinde modern bilimsel terimlerle de açıklanabilir.
19-23. ayetlerde şirk reddilmekte, 30-33. ayetlerde ise tevhidi ispatlayan deliller sunulmaktadır. Bu ayetlerde, evrenin yaratılışının ve düzenli işleyişinin, bunların bir tek güçlü yaratıcı tarafından yaratıldığını gösterdiği ve akıllı bir insanın bunların boşu boşuna yaratılmadığını anlayacağı ima edilmektedir. Gerçek bu iken ve çevrenizde, yeryüzünde ve gökte tevhid ilkesinin delillerini görüp dururken neden Peygamber'in mesajını reddediyor ve ondan başka ayetler, mucizeler istiyorsunuz? Mevdudi

Bu Kuran ayetinde bildirilen gerçekler, çağımızdaki astronomik gözlemlerle kanıtlanmıştır. Astronomi uzmanlarının hesaplarına göre Güneş, Soler Apex adı verilen bir yörünge boyunca "Vega Yıdızı" doğrultusunda saatte 720 bin km lik bir hızla hareket etmektedir. Bu, Güneşin günde 17 milyon 280 bin km yol kat ettiği anlamına gelir. Güneşle birlikte onun çekim sisistemi içindeki tüm gezegenler ve uyduları da aynı mesafeyi kat ederler ve birbirine zarar vermeden uyum içinde hareket ederler. (Bak Yasin suresi 38) M.Sağ

Bu ayet grubunda, gözlerini gerçeğe kapatan, gerçekleri görmezlikten gelen müşrikler kınanmakta ve onlara “Ve şu kâfir olan kimseler, gökler ve yer bitişik bir halde idi de Bizim onları [o ikisini] ayırdığımızı ve hayatı olan her şeyi sudan kıldığımızı görmediler mi? Buna rağmen hâlâ inanmıyorlar mı?” denilmek suretiyle gözlem ve araştırma yapmaya davet edilmektedirler. Araştırma ve gözlem sonucunda Allah’ın ortaklardan münezzeh olduğu mutlaka anlaşılacaktır. Çünkü araştırma ve gözlemle elde edilen tüm deliller, evrende çok dikkate değer bir tertibin mevcut olduğunu göstermektedir. Eğer birden fazla ilah olsaydı, evrende asla böyle bir düzen ve tertip olmazdı.
Pasajda ayrıca Allah’ın kudretinin evrendeki delillerinden birkaçına da değinilmiştir: Bunlar, gökler ile yer bitişik bir halde iken ayrıldığı, her canlının sudan yaratılması, sarsılmasın diye yeryüzünün içinde sağlam kazıklar kılınması, insanlar yollarını bulsunlar diye orada bol bol yollar kılınması, gökyüzünün korunmuş bir tavan yapılması; gecenin, gündüzün, Güneş’in ve Ay’ın yaratılması, bunların bir yörüngede yüzmeleri gibi delillerdir. Bu delillerle evrendeki düzeni sağlayan ilahî yasalara dikkat çekilmiştir. Bu yasalar üzerine çalışma yapan herkes Allah’ın varlığını, birliğini; ortağının olmadığını, olamayacağını bilir.
Bu yasalardan bazıları hakkında yapılan ilmî açıklamaları daha evvelki surelerin tahlilinde nakletmiştik. Burada ise “Yer ve göğün bir zamanlar bitişik olduğu”, “her canlının sudan yaratıldığı” ve “göğün korunmuşluğu” gibi ilk kez önümüze gelen konularla ilgili ayetleri ve bu konulardaki birer çalışmayı naklediyoruz:

Sonra duman halinde bulunan göğe yerleşti/egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de  “Biz isteyerek geldik” dediler. (Fussılet/11)

Hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yok oluvermekten, Allah tutuyor. Ant olsun ki eğer onlar [gökler ve yeryüzü] yok oluverirlerse, onları O’ndan sonra kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır. (Fatır/41)

Göğün ve yeryüzünün kendi emriyle durması da O’nun ayetlerindendir. Sonra sizi yeryüzünden bir tek çağırışla çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki siz çıkarılıyorsunuz. (Rum/25)

Sen, Allah’ın yeryüzündekileri size boyun eğdirdiğini ve kendisinin emriyle denizlerde akıp giden gemileri görmedin mi? Göğü de kendi izni olmaksızın yere düşmekten O tutuyor. Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Hacc/65)

Allah, kendisinden başka ilah diye bir şey olmayandır, Hayy’dir, Kayyum’dur. Kendisini uyuklama ve uyku yakalamaz. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O’nun içindir. Kendisinin izni olmadan yanında şefaat edecek olan kim miş? O, onların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir. Onlar ise, O'nun dilediğinden başka ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsüsü, gökleri ve yeryüzünü kucaklamıştır. Onların ikisini de korunması O'na zor gelmez. Ve O, Aliyy’dir , Azîm’dir . (Bakara/255)

TEK BİR NOKTADAN BAŞLAYAN MACERAMIZ

İnkâr edenler Evren[Gökler] ve yer birbirleriyle bitişik iken onları ayırdığımızı, her canlıyı sudan yarattığımızı görmüyorlar mı? Yine de onlar inanmayacaklar mı?” (Enbiya/30)
Ayetin ifadesinden, bu ayette belirtilenlerin inkârcılara karşı bir delil niteliğinde olduğunu, bu ayette belirtilenler sebebiyle inkârcıların inanması gerektiğini anlıyoruz. Ateistlerin en temel iddiası, maddenin sonsuzdan beri var olduğu ve maddenin tüm canlı-cansız varlıkları tesadüfen oluşturduğudur. Oysa Büyük Patlama [Big-Bang] Teorisi, Evren'in ve zamanın bir başlangıcı olduğunu ortaya koyarak ateizmin bu en temel iddiasını yıkmaktadır. Ayette "İnkâr edenler görmüyorlar mı?" diye sorulması da çok anlamlıdır. Bu şekilde ayet Evren'in ve yeryüzünün bitişikken ayrıldığının anlaşılabileceğine, bunu anlamanın mümkün olduğuna da işaret etmektedir. Ayetin doğruluğunun anlaşılacağı 1900'lü yıllar, bilimsel keşiflerin arttığı, bazılarının bilim ile dini çatışır halde göstermeye çalıştığı yıllardır. Sanayi toplumunun getirdiği refah ile şımaran insanların bazıları bu yıllarda maddeyi putlaştırmaya ve Allah'ın yerine koymaya kalkmışlardır. Tam böyle bir ortamda bazı insanların tapınmaya kalktığı maddenin yaratılmış olduğunun, yani başlangıcı olduğunun, Big-Bang ile doğrulanması, inkârcılığa inen bir tokattır. Ayetin devamında geçen "Yine de onlar inanmayacaklar mı?" cümlesi de çok anlamlıdır. Ayetin bu işaretini de tarih doğrulamış, ortaya konan tüm delillere rağmen inkârcılar inkârlarında ısrarcı olmuşlardır. Ayet bilimsel gerçekleri ortaya koyarken inkârcıların her şeye rağmen inanmama eğilimini de ortaya koymaktadır.
Ayette belirtilenler hem Evren'in başlangıcı olduğunu ortaya koyarak, inkârcılığın maddenin sonsuzdan beri bu şekilde var olduğu iddiasını yıkmakta ve inkârcıları inanmaya mecbur etmektedir, hem de Kuran'ın indiği dönemden 1300 yıl sonra anlaşılacak bu gerçek Kuran'da geçtiği için, inkârcıları bir kez daha Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunu kabule zorlamaktadır.
Evren'in genişlediğini ve tüm Evren'in bitişikken birbirinden ayrıldığını Kuran dışında ortaya koyan hiç kimse olmamıştır. İşte Eski Yunan, işte Ortaçağ, işte Yeniçağ, işte Platon'lu, Thales'li düşünce yoğunluğu, işte Batlamyus, işte Kopernik, işte Kepler, işte Kant... İnsanlık tarihinin tüm dehalarının hiçbiri genişleyen bir Evren'de olduğumuzu bilemediği gibi, bu Evren'in yaratılışının başında her şeyin birbiriyle bitişik olduğunun da farkına varamamışlardır. Gelişmiş aygıtlar olmadan, bilimsel birikim kullanılmadan bu sonuçlara varmak imkânsız olduğu için tüm bu ünlü felsefeciler, fizikçiler bu sonuçlara varamamışlardır. Evren'in yaratıcısı Evren hakkındaki bu en önemli bilgileri kitabıyla insanlara bildirerek hem bu Evren'sel oluşumlara dikkatleri çekmiş, hem de Kuran'ın kendisi tarafından gönderilen bir kitap olduğunu ispat etmiştir. Günü gelince Uzay'da bir nokta olan insana tüm Uzay'ın bir noktadan yaratıldığının delillerinin örtüsünü açan Allah, böylece hem Evren'in bilgisini insanlara sunmuş, hem de kendi kitabının mucizelerini göstermiştir. Ayetin, açık mucizesi kadar "İnkâr edenler görmüyorlar mı?" ifadesiyle ayetin açıklamalarının anlaşılacağına işaret etmesi, "Yine de onlar inanmayacaklar mı?" ifadesiyle inanmayanların bu delillere rağmen inkârcılıklarına devam edeceklerine işaret etmesi de çok ilginçtir. Nitekim Einstein da Evren hakkında yaptığı keşiflerden çok, bunların anlaşılabilmesine şaştığını söylemiştir. Bundan da ayetin, insanların bu ayette ifade edilenleri anlayabileceğine işaretinin önemi anlaşılmaktadır.

KOZMİK FON RADYASYONU DELİLİ
Ayette Evren'in başta bitişik olduğu Arapça "ratk" kelimesiyle ifade edilir ki; bu kelime kaynaşmış durumda iç içe geçmeyi ifade eder. Arapça "fatk" kelimesi ise ayrılmayı, bölünerek ayrılmayı ifade eder. Ayetin belirttiği bu ayrılmayı Lemaitre ortaya koyduğunda, bu kuramın başta dirençle karşılaştığını Evren'in genişlemesini açıklarken anlattık. Bu fikre karşı koyanlardan biri de Fred Hoyle idi. 1940'lı yıllarda Fred Hoyle, Evren'in Big-Bang ile başlaması halinde, bu ayrılmanın [patlamanın] bir kalıntısı olması gerektiğini öne sürerek; "Bana bu Big-Bang'in bir fosilini bulun" dedi. Aslında Fred Hoyle bunu Big-Bang ile alay etmek için söylemişti. Onun bu alaycı meydan okuması Big-Bang'i destekleyen birçok delilin bulunmasına yol açtı. Hoyle'nin alay etmek için kullandığı fosil tabiri, ilginç bir şekilde o zamandan sonra bulunan deliller için kullanıldı. Hoyle Big-Bang ile alay ederken, onu yok etmek isterken, istemeyerek onun daha da çok kanıtlanmasını sağladı.
1948'de George Gamov ve öğrencisi Ralph Adler, Big-Bang olduysa gerçekten Hoyle'nin söylediği fosilin olması gerektiği sonucuna vardılar. İleri sürdükleri mantığa göre Evren Big-Bang'den sonra her yöne doğru genişlediğinden bu alçak düzey fon radyasyonu, bakılan her yönde mevcut olmalıydı. Big-Bang'den sonra çıkan diğer bütün radyasyonların Evren'in içinde belli bir başlangıç noktaları olacak ve sadece o noktadan dışarı doğru yayılacaklardı. Ancak tüm Evren'i başlatan bir patlamadan çıkan radyasyon böyle bir tek noktaya kadar izlenemezdi. Böyle bir Evren'in genel dinamik genişlemesiyle bu radyasyon her yana yayılmak zorundaydı. Gamov ve Adler'in tahmin ettiği radyasyon 1960'larda New Jersey'de Princeton Üniversitesi’nde bir grup tarafından çok hassas aletlerle araştırılmaya başlandı. Fakat bu çok önemli bulguyu bulmak enteresan şekilde başkalarına nasip olacaktır. Arno Penzias ve Robert Wilson, Bell telefon şirketinde iki araştırmacıdır. Bir gün ikili Evren'in her yanından gelen bir parazitle karşılaşırlar ve bunun sebebini tam olarak anlayamazlar. İşin enteresan yanı, Penzias ve Wilson olayı iyice anlamak için çok yakınlarda çalışan Princeton Üniversitesi’ndeki ekipten Robert Dicke ve arkadaşlarını telefonla ararlar. Telefonu kapatan Dicke büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve Nobel ödülünü kazandıracağını umdukları keşfi başkalarının bulduğunu anlar. Evet, bir soğuk kaynakla kıyaslıyorlardı ve hep mutlak sıfırın tam 3 derece üstünde 3 Kelvin'deydi. Radyasyon tam beklenen özelliklere sahiptir ve Evren'in her tarafından gelmektedir. Hoyle'un bulunmayacağını sandığı fosil bulunmuştur. Nobel ödülünü de böylece Penzias ve Wilson kazanır.

UYDUDAN BÜYÜK PATLAMA'YA DESTEK
Penzias ve Wilson 1965'teki keşifleriyle Nobel'i aldıktan sonra, 1989 yılında daha da gelişen teknolojinin yardımıyla COBE uydusu bir roketle uzaya gönderildi. COBE uydusundan gelen veriler Penzias ve Wilson'un buluşunu destekledi. Birçok kişi COBE'nin verilerine kesin kanıt dedi. Böylece 1927'de Lemaitre ile başlayan süreç 1989'da yeni kanıtlar bulmuştu. Yıl 1989'u gösterdiğinde Kuran'ın inmeye başladığı tarihten 1400 yıldan fazla bir zaman geçmişti ve Kuran'ın söyledikleri uyduyla da ispatlanıyordu.
Issız bir adaya çıksak ve bu adada küllere rastlasak herhalde hiçbirimizin bu adada daha önce bir ateşin yandığına şüphesi olmaz. Bu küller adada daha önce yanan ateşin bir nevi fosilidir. Aynı şekilde COBE'nin ve daha önce Penzias ve Wilson'ın bulduğu fosil ışın da Big-Bang'in bir kanıtıdır. Bu fosil-ışının Evren'in her yanına dağılmış durumda olması gerektiğinin Big-Bang ile alay etmek isteyenlerce ortaya atılması da bu delilin sağlamlığının diğer bir göstergesidir.
Big-Bang'i kanıtlayan delillerden biri de Evren'deki hidrojen-helyum oranıdır. 1930'lu yıllarda her gök cisminin yapısına göre özel bir ışık saçtığı olgusundan yola çıkan astronomlar, yıldızların ve galaksilerin bileşimini analiz etmek için özellikle tayfölçerlerden yararlandılar. Tayfölçer ve matematik sayesinde, Evren'in, ilk aşamasında ortalama olarak %75 hidrojen, %24 helyum ve %1 oranında da karbon ya da azot gibi öteki elementleri içerdiğini hesapladılar. Oysa yıldızlar bu kadar hidrojen ve helyum üretmiyorlardı. Değişik bilim adamları tarafından yapılan hesaplar %20-%30 miktarında helyumun yıldızlardan önce meydana gelmiş olması gerektiğini ortaya koydular. Yalnızca Big-Bang'in ilk anlarında var olan ateş topu bu miktardaki hafif gaz sentezini gerçekleştirebilirdi. Big-Bang sonucu oluşması beklenen tablo ile Uzay'daki hidrojen ve helyum miktarı, teoriyi destekleyen delillerden bazılarıdır.
Big-Bang'i kanıtlayan deliller yeterli olmakla beraber, 2000 yılına girildiğinde bile bu delillerin sürekli arttığını görüyoruz. İsviçre'nin Cenevre kentinde Dünya'nın en ünlü fizik merkezlerinden CERN'de 6 milyar Sterlin harcanarak Big-Bang ortamı oluşturulmuştur. Bu deneyin bulguları da Big-Bang'i destekler özelliktedir. Araştırmaya liderlik eden Londra'daki Imperial Koleji öğretim üyelerinden Fizikçi Prof. Peter Dornan'a göre bu deneyin bulguları 21. yüzyılın en önemli buluşlarındandır.
Evren'in bir başlangıcı olması gerektiğini Termodinamik'in kanunları da desteklemektedir. Termodinamik'in ikinci kanunu [Enerjinin Bozulması Kanunu] kendi haline bırakılan sistemlerin düzensizliğe doğru eğilimleri olduğunu, enerjinin daha az kullanılabilir hale doğru gittiğini ve sonuç olarak tam bir işe yaramaz duruma eriştiğini ifade eder. Eğer Evren ve madde sonsuzdan beri var olsaydı sonsuz zamanda hareket tamamen durmuş olacaktı. [Gerçi sonsuz zaman vardır demek, sonsuzu geçip buraya geldik demektir. Oysa sonsuz geçmez, eğer geçiyorsa sonsuz değildir. Kısacası zaman olarak şu noktadaki varlığımız bile bir başlangıcın varlığını ispat eder. Zihin zamanın yaratılmadığını düşündüğü anda çelişkiye, ikileme düşmeye mahkûmdur. İkilemin yegâne çözümü zaman kavramının yaratıldığını bilmekten geçer.] Evren'in başlangıcı olmasının gerekliliği ile Evren'in başlangıcını ispat eden Big-Bang'in bu uyumu da deliller üstüne bir delildir.

MUHAMMED (AS) PEYGAMBER UZAYA UYDU MU GÖNDERDİ?
Big-Bang'in doğrulanması için Uzay'daki uydulardan gelen verilerin kullanıldığını gördük. Peki, Uzay'a gönderilen bu uydudan 1400 yıl önce Muhammed (as) Peygamber, Yerküre'nin Evren'le bitişik olup sonra ayrıldıklarını nasıl anlamıştı? Uzay'ın her an genişlediğini Muhammed (as) Peygamber'in nasıl bilebildiğinin ortaya çıkması için "Acaba çölün kumları altına bir teleskop mu sakladı?" diye sorduk. Üstelik bu teleskopun Hubble'ın teleskopu gibi gelişmiş olması gerekirdi. Peki, inkârcılar acaba Evren'in başta tek bir birleşim olduğunu "Muhammed kozmik fon radyasyonunu hesaplayarak buldu" diye mi iddia edecekler? Bunun için Muhammed (as) Peygamber'in herkesten gizlediği uydusunu Uzay'a gönderdiği ve bu uydudan gelen verileri değerlendirerek COBE'den önce gerekli çıkarımları 1400 yıl önce yaptığı fikrini mi savunacaklar? COBE'den 25 yıl önce fosil radyasyonu, telefon şirketinin ekipmanlarıyla keşfeden Penzias ve Wilson, Nobel ödülünü aldılar. Peki, 1400 yıl önce Evren'in tek bir birleşimden oluştuğunu da, Uzay'ın genişlediğini de söyleyen Muhammed'in (as) Peygamberliğini inkâr edenler, acaba en azından onu Nobel fizik ödülüne aday gösterecekler mi?
Görüldüğü gibi Kuran'ın Allah tarafından gönderilmediğini, Hz. Muhammed'in Kuran'ı kendisinin yazdığını söyleyenler, ne iddia ederlerse etsinler komik duruma düşmekten kurtulamayacaklardır. İnanmaya niyeti olmayanlar hangi delili görürlerse görsünler, kendilerini inkâra şartlandırmışlardır. Hz. İbrahim'e karşı böyleydi, Hz. Musa'ya karşı böyleydi, Hz. İsa'ya karşı da böyleydi, Hz. Muhammed'e karşı da böyledir. İnkârcıların tavrı, tarih boyunca hep aynı psikolojiyi yansıtır. Aşağıdaki ayette görüleceği gibi Hz. Musa'ya karşı koyanlar da, her ne delil görürlerse görsünler inkâr edeceklerini söylemişlerdir.
Bizi büyülemek için delil olarak her ne getirirsen getir, biz sana inanmayacağız.” (Araf/132)

BİG BANG ALLAH'IN BİRLİĞİNİN DE DELİLİDİR
Çok tanrılı inançlar değişik toplumlarda ve değişik çağlarda birbirlerinden apayrı yapılara sahiptir. Eski Mısır'da gözüken çok tanrılı inançla, Hintliler'in çok tanrılı inanç sistemi birbirinden çok farklıdır. Fakat çok tanrılı inanç sistemlerinin ortak özellikleri değişik tanrılara değişik hâkimiyet alanları ayırmalarıdır. Güneş bir tanrıdır, Ay ise değişik bir tanrıdır, dağların tepesindeki falanca tanrı apayrı bir tanrıdır. Kimi tanrı yağmurlardan, kimi tanrı rüzgârlardan sorumludur, kimi tanrı dağların hâkimidir, kimi tanrı nehirlerin hâkimidir... Evren'i ayrı ayrı bölümlere ayıran çok tanrılı zihniyetlere karşın tek Allah inancına sahip olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet Evren'i bir bütün olarak görmüşlerdir. Bu inançların sebebi ise tek bir Allah'ın yarattığı Evren'de ayrılığın, bölünmüşlüğün olamayacak olmasıdır. Bu dinlere göre bölünmüşlük dış görünüştedir, fakat işin özünde Evren'e teklik hâkimdir, tek Allah'ın kontrolünde olan Evren her noktası birbiriyle ilişkili bir bütündür.
Kindi, Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd gibi İslam bilginlerinden birçok Hıristiyan bilginine kadar ünlü felsefeciler "Birden bir südur eder[çıkar]" diyerek tek Allah'ın yarattıklarında bir bütünlük olması gerektiğini söylemişler ve bu bütünlüğün Allah'ın Bir'liğinin delili olduğunu vurgulamışlardır. Daha sonra bu düşünürler Evren'de meydana gelen tüm olayların birbirleriyle nasıl ilişkili olduğunu açıklayarak bu birliği göstermeye çalışmışlardır. Big Bang ile ortaya çıkan gerçeklerden sonra ise, Evren'deki yaratılanların birliği bir kez daha ispatlanmıştır. Çünkü artık Evren'in başının tek bir birleşim olduğu açıkça gözükmektedir. Evren'de oluşacak olan her şey bu teklikten oluşacağına göre, zaten birlik içinde ve birbirleriyle ilişkili olmak zorundadır. Artık hiç kimse Güneş'in ayrı, Ay'ın ayrı, insanın ayrı, yılanın ayrı, falanca bitkinin ayrı bir yaratıcısı var diyemez. Evren'in kökeni bir tekliktir, bu tekliği yaratan kim ise; bu teklikten ortaya çıkan Güneş'i, Ay'ı, insanı, hayvanları, bitkileri de yaratan O'dur. Hiç şüphesiz Big Bang olmadan da mantıklı bir şekilde Evren'in ayrı yaratıcıları, tanrıları olduğu fikrinin mantıksızlığı ortaya konmuştur. Fakat Big-Bang bu konuda da çok kestirme, çok sağlam bir açıklama getirmiştir
“De ki: O Allah Bir'dir. Allah, her şeyin muhtaç olduğudur. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey O'nun dengi değildir.” (İhlas/1-4) (Kur’an Araştırmaları Gurubu) 

GÖKYÜZÜ KORUNMUŞTUR

“Ve gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise bunun delillerinden yüz çeviriyorlar.” (Enbiya/32)
Atmosfer'imiz gözle görmediğimiz gazlardan oluşmuş, 10 bin km'ye varan kalınlıkta şeffaf bir kabuktur. Uzay'dan Dünya'mıza her gün irili ufaklı milyonlarca meteor düşmektedir. Atmosfer'imiz bu meteor bombardımanına karşı şeffaf yapısına rağmen adeta çelikten bir set gibi karşı koymaktadır. Atmosfer'in bu özelliği olmasaydı Dünya'da hayat olmazdı, yeryüzü ise delik deşik olurdu. Bunun bir örneğine uydumuz Ay'a gidildiğinde tanık olduk. Sağanak halinde yağan taşlar, Ay yüzeyine çarpmış, irice olanları ise Ay'ın kabuğunun içine de girerek derin çukurlar oluşturmuştur. Meteorlar, Atmosfer'deki moleküllere, büyük bir hızla çarpmakta, yüksek bir sıcaklık kazanıp buharlaşmakta ve toz parçalarına dönüşerek kaybolmaktadır. Atmosfer aynı zamanda Güneş'ten gelen zararlı ışınları bir filtre gibi süzerek Dünya'daki hayatın yok olmasını önlemektedir.
Eğer atmosferimiz koruyucu bir şemsiye gibi bizi korumasaydı, Dünya'nın yüzeyi de Ay’ın yüzeyi gibi olurdu.
Bu süzme işlemi de Evren'deki diğer oluşumlar gibi çok ince şekilde planlanmıştır. Zararlı ışınları süzen Atmosfer, yaşamın devamını sağlayan ışınları ise süzmez, onların yaşamı devam ettirmelerini engellemez. Böylece gökyüzü, Allah'ın kendisine yüklediği görevleri en güzel şekilde yerine getirmekte, Evren'deki tüm varlıklar gibi kendisinin de bilinçli, gayeli, mükemmel bir şekilde yaratıldığını görmeyi bilen gözlere göstermektedir. Fakat ayetin ifadesinde dendiği gibi inkârcılar her türlü delili görmezlikten geldikleri gibi gökyüzünün yaratılışındaki bu delilleri de görmezlikten gelmektedirler. Atmosfer'deki tüm bu ayarlamalar her şeyin hayatın oluşması için planlandığını, tüm yaratılışların çok ince bir ayarla gerçekleştiğini göstermektedir.
Uzay'daki ısı ortalama –270 °C'ye gelmektedir. Dünya'mızın Uzay'daki bu soğuktan korunması da Atmosfer'in, insanlığın ve tüm canlılığın hizmetine uygun şekilde yaratılması sayesindedir. Atmosfer sahip olduğu özellikler sayesinde Güneş'ten gelen enerjinin çabucak gök boşluğuna geri dönmesini engellemektedir. Ayrıca Güneş ışınlarının dağılmasını sağlayarak, Güneş'i doğrudan görmeyen ve gölge olan yerlerin de aydınlık olmasını olanaklı kılmaktadır. Atmosfer, içerisinde oluşan hava hareketlerine bağlı olarak yeryüzünde sıcaklığın dengeli dağılmasını sağlar. Bu yolla çok ısınan yerlerdeki hava kütleleri, az ısınan yerlere taşınır ve bir denge kurulur. Böylece sürekli ısınan ekvator ve çevresinde sıcaklıkların aşırı yükselmesi, devamlı sıcaklık kaybına uğrayan kutup çevrelerinin ise aşırı soğuması önlenmiş olur. Kısacası Uzay'ın öldürücü ısıdaki soğuğundan korunmamızdan Dünya'daki yaşanılabilen ısının sağlanmasına kadar tüm oluşumlar Allah'ın, Atmosfer'i tüm detaylarıyla mükemmel şekilde yaratması sayesinde mümkün olabilmiştir [Arapça "gök" ifadesiyle Atmosfer'den tüm Uzay'a kadar, yaşadığımız alanın üstünde kalan tüm bölgenin kastedildiğini daha önce de söyledik. Bu yüzden ayette bahsedilen "göğün korunması" ifadesiyle Atmosfer'de gördüğümüz oluşumlara işaret edildiği gibi tüm Uzay'ı kapsayacak oluşumlara da işaret edilmiş olması mümkündür].

“VAN ALLEN” KUŞAKLARI
Dünya'mızın üst tarafından korunması yalnızca Atmosfer'in özellikleriyle sınırlı değildir. Daha önce de gördüğümüz gibi, yerküremizin içindeki madenlerin oluşturduğu manyetik alan Dünya'mızın etrafında "Van Allen Kuşakları" diye adlandırılan koruma zırhını meydana getirmektedir. Bu zırh bizi radyasyon bombardımanlarından korur. Bu zırh olmasaydı Dünya'daki hayat mümkün olmayacaktı. Güneş dışındaki yıldızlardan gelen öldürücü kozmik ışınlar, Dünya'nın etrafındaki bu koruyucu kalkanı geçememektedir. Söz konusu plazma bulutları Hiroşima'ya atılan atom bombasının 100 milyar katına ulaşan değerlere bile gelebilmektedir. Güneş'ten de Dünya'mıza ısı ve ışık dışında, radyasyon ve hızı saniyede 1.5 milyar km'ye varan proton ve elektronlardan oluşan bir rüzgar gelir, fakat Güneş rüzgarları da Dünya'nın 40 bin mil uzağında manyetik halkalar çizen Van Allen Kuşaklarını geçemez. Manyetik alanımızın koruması sayesinde biz, hayatımızı tehdit eden tüm bu oluşumlardan zarar görmeden yaşamaktayız. Yerkürenin çekirdeğindeki oluşumlar sayesinde, gökyüzünde koruyucu bir tavan manyetik alan olarak oluşmaktadır. Ayette söylenen, Dünya'mızın üstünün "korunmuş tavan" özelliğine sahip olması; Dünya'mızın dönüş hızı, Güneş'e konumu, Atmosfer tabakalarının şekli, yapısı, kalınlığı, Dünya'mızın çekirdeğinin yapısı, birleşimindeki maddelerin oranı ve daha birçok değişkenin en uygun oranda, en mükemmel şekilde bir araya gelmeleri sayesinde mümkün olmuştur. Yaşamımız için mutlaka gerekli olan bu şartların bilinçli bir Yaratıcı tarafından planlandığı çok açıktır. Mantık ve vicdan, gökyüzünün bu koruyucu özelliklerinin tesadüfen oluştuğu iddiasını da, Kuran'ın bir insanın aklı ve becerisi ile yazılabileceği iddiasını da reddetmektedir. (Kur’an Araştırmaları Gurubu) 

TOPRAK VE SUDAN YARATILMA

İnsanı çamurdan oluşan bir özden yarattık.” (Müminun/12)
O yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. Ve insanın yaratılışına çamurdan başlamıştır.” (Secde/7)
Sizi topraktan yaratması O'nun delillerindendir. ...” (Rum/20)
Ve O sudan bir insan yarattı ve ona soy sop verdi. Efendin her şeye gücü yetendir.” (Furkan/54)

Kuran, insan yaratılırken kullanılan ham maddelerin toprak ve su olduğunu ortaya koymaktadır. Kuran, bazen bu ham maddeleri ayrı ayrı vurgulamakta, bazen de insanın çamurdan yaratıldığını söyleyip toprak ve suyun bileşiminden insanın yaratıldığını açıklamaktadır.
İnsanın topraktan yaratılması üzerine çok spekülasyonlar yapılmıştır. Biyoloji ve kimya gibi bilimlerin ilerlemesiyle; hem toprağın, hem de insan vücudunun analitik incelemesi yapıldı. Bu incelemeler sonucunda insan vücudunun içerdiği maddeler ile toprağın içerdiği maddelerin tamamen aynı olduğu anlaşıldı. Bu maddeler alüminyum, demir, kalsiyum, oksijen, silikon, sodyum, potasyum, magnezyum, hidrojen, klor, iyot, manganez, kurşun, fosfor, bakır, gümüş, karbon, çinko, kükürt ve azottur. Amerika'daki bir kimya bürosunun yaptığı analize göre insan vücudunun %65'i oksijen, %18'i karbon, %10'u hidrojen, %3'ü azot, %1.5'u kalsiyum, %1'i fosfor, geri kalanı da diğer elementlerdir. Yaratılış denilen Allah'ın muhteşem sanatı işte bu cansız, şuursuz atomları belli bir şekilde birleştirip insanı meydana getirmektedir. Bu maddeler sırf ham madde olarak çok düşük değerlere alıcı bulmaktadır. Oranlarını verdiğimiz temel maddelerin New York Borsasındaki değeri 4.5 Dolar'dır. Evet, tam tamına 4.5 Dolar. İşte insanın temel malzemesinin fiyatı… Allah 4.5 Dolar'lık malzemeden insan mucizesini yaratmaktadır. Görülüyor ki, beceri, bu 4.5 Dolar'lık malzemede değildir. Bütün övgü, bu ham maddeleri de, bu ham maddelerden insanı da yaratan Allah'adır.
Övgü Âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (Fatiha/2)

TOPRAĞIN ÖZÜ
Müminun/12’de dendiği gibi, insan bir “özden” yaratılmıştır. Allah topraktaki elementleri, çok ince bir şekilde ayarlayarak insanı yaratmıştır. İnsan vücudunda gerekli her element belli değer aralıklarında var olabilmektedir. Bu değer aralığından sapmalar olduğunda hastalıklar, ölümler ortaya çıkabilir. Vücutta baştan bu maddeler dengeli bir şekilde dağıtıldıkları gibi, vücut sonradan bu maddeleri dengeli bir şekilde kullanacak, fazlalıkları dışarı atacak biçimde de yaratılmıştır. İnsan vücudunda yaklaşık 2 kg kalsiyum vardır. Eğer bu kalsiyum azalırsa bir elmayı ısırmamız dişlerimizin parçalanmasıyla sonuçlanabilir. Vücudumuzun 120 gr kadar potasyuma ihtiyacı vardır. Bu maddenin eksikliği kas ağrıları, kramplar, yorgunluk, bağırsak rahatsızlıkları, kalp çarpıntısı olarak kendini gösterir. Çinkoya olan ihtiyacımız ise sadece 23 gr kadardır. Bu düşük miktarın eksikliği hafıza kaybı, cinsel yetersizlik, hareket gücünün azalması, koku ve tat alma duyusunun zayıflamasıyla kendini gösterir. 100 mikrogramlık selenyumun eksikliği kas zayıflığı, kalp ve damarlardaki esneme kabiliyetinin bozulmasıyla kendini gösterir.
Tüm bu veriler bize Allah'ın insanı topraktan rastgele yaratmadığını, aynı ayette söylendiği gibi; toprağın içindeki elementleri belli ölçüyle belirleyerek insanı toprağın belli bir özünden yarattığını göstermektedir. Görüldüğü gibi Kuran'da hiçbir kelime boşu boşuna geçmemektedir.
İnsan vücudundaki bu elementlerin incelikle ayarlanması Allah'ın mükemmel tasarımcılığını gözler önüne sermektedir. Secde Suresi'nde Allah'ın güzel yaratışına dikkat çekilmektedir. Gerçekten de çamur gibi basit görünümlü bir maddeden insan gibi bir eserin yaratılması Allah'ın delillerindendir. Nitekim Rum Suresi'nin 20. ayeti topraktan yaratılışın Allah'ın delillerinden biri olduğunu vurgulamaktadır.

SU NASIL CANLANIYOR?
“... Her canlıyı sudan yarattık. Hala inanmayacaklar mı?(Enbiya/30)
Allah hareket eden her canlıyı sudan yarattı.” (Nur/45)
Furkan Suresi'nde insanların, Enbiya ve Nur Sureleri'nde ise tüm canlıların sudan yaratıldıkları söylenmektedir. Su, biyolojik olarak yaşayan maddenin temel unsurudur. İnsan hücrelerden oluşmuştur. Hücreleri incelediğimizde % 60 ile % 80 arasında sudan oluştuğunu görürüz. Temel maddesi su olan hücre, canlı bir maddedir. Canlılığın temeli olan su olmadan canlılık mümkün değildir.
Suyu incelediğimizde suyun iki hidrojen ve bir oksijen atomundan meydana geldiğini görürüz. Kimyasal olarak her özelliği mükemmel ayarlanmış olan su, tamamen cansız olan, %99'u boşluk olan atomlardan oluşur. Nasıl oluyor da %99'u boşluk olan cansız atomlardan oluşan sudan yaratılan hayvanlar, insanlar canlanıyorlar? Bu noktayı iyice düşünen, becerinin cansız atomlarda değil, bu cansız atomları canlandıran Allah'ta olduğunu anlar.
“O Allah'tır. Yaratandır, kusursuzca var edendir, biçim verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nu yüceltir. O üstündür, bilgedir.” (Haşr/24)  (Kur’an Araştırmaları Gurubu) H.Yılmaz

 

Bu ifade, inkarcıların, bu surenin 3. ayetinde sözü geçen, Muhammed (s)'in “onlar gibi ölümlü biri” olduğu yolundaki itirazlarıyla ve aynı zamanda, Allah'ın tüm elçilerinin ölümlü insanlar olduğunu belirten 7-8. ayetlerle bağlantılıdır (karş 3:144).

Bunun açık anlamı “biz sana da ölümsüzlük vermedik” yolundadır. Karş. 39:30 -“şüphesiz, sen ölümü tadacaksın”.

Lafzen, “sanki, sen öleceksin de, onlar sonsuza kadar mı yaşayacaklar?” -İnkarcıların, kendileri için ölüm ve ölümden sonra kalkış olmayacakmışcasına umursamazca davranmalarına ve bu davranışlarının hiçbir şekilde onları bu gerçeklerden kurtarmayacağına işaret eden bir ifade. M.Esed

Burada 19-33. ayetlerle bölünen ve Hz. Peygamberle (s.a) kafirler arasındaki çatışmayı ele alan bölüme tekrar dönülmektedir. Mevdudi

Bu, Peygamber'e (s.a) karşı yapılan tüm uyarılara, tehditlere ve Kureyşlilerin gece gündüz onun aleyhinde düzenledikleri öldürme planlarına verilen bir cevaptır. Bir taraftan Kureyşli kadınlar ona lanet okuyorlardı, çünkü onlara göre Peygamber (s.a) akraba ve çocuklarını kandırarak onların aile hayatına zarar vermişti. Diğer taraftan ise Kureyş'in ileri gelenleri, İsläm'ı tebliğ ettiği için onu korkunç bir akibetle tehdit ediyorlardı. Özellikle Mekke'deki her aileyi etkileyen Habeşistan'a hicretten sonra bu beddua ve tehditler daha da arttı. Bu ayet, onların tehditlerinden korkmaksızın görevine devam edebilmesi için Peygamber'i (s.a) teskin ve teselli etmektedir.
Yani Allah, insanları daima ya fakirlik ya da zenginlikle imtihan edip sınamaktadır. İnsan, acaba zenginlik onu kibirli, kaba ve nefsinin kölesi mi yapacak, yoksa Allah'a şükür mü edecek diye denenmektedir. Diğer taraftan Allah insanların belirli ve helâl sınırlar içinde mi kalacaklarını yoksa üzüntü ve ümitsizliğe mi kapılacaklarını sınamak için onlara fakirlik belâsını vermektedir. Bu nedenle akıllı bir insan ne zenginlik ne de fakirliğe aldanmamalı; onların imtihan olduğunu göz önünde bulundurmalı ve bu imtihanı başarmaya çalışmalıdır. Mevdudi

Bu ayet grubunda Rabbimiz, Resulullah’ın çevresinde olup bitenleri nakletmektedir. Müşrikler peygamberimizin ölümünü bekliyorlar ya da onu öldürmek istiyorlardı. Onların bu beklenti ve istekle­rinin cevaplandırıldığı bu ayetlerde Rabbimizin canlı varlıklar için koyduğu kesin yasa hatırlatılmaktadır: Herkes ölümlüdür; kimse dünyada ebedi kalmayacaktır. Geçmişten bu güne kalmış, beklemiş kimse de yoktur. Hepsi Allah’a döndürülmüştür.
Bu ayet aynı zamanda yabancı kültürlerin etkisiyle Müslümanlar arasına girmiş olan “Hızır” anlayışını da reddetmektedir.

Onun üzerindeki her kişi fânidir.  Ve o celal ve ikram sahibi Rabbinin yüzü baki kalır. (Rahman/26; 27)

Konumuz olan ayetlerin inişi hakkında “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında şu bilgiler yer almaktadır:

Bu âyet-i kerîme, müşriklerin “Biz Muhammed'e ölümün musibetlerinin ge­lip çatmasını bekliyoruz” demeleri üzerine inmiştir. Çünkü müşrikler onun peygamber olduğunu reddediyor ve “O bir şairdir. Onun ölümün musibet­lerine uğramasını bekliyoruz. Belki o da filân oğullarındaki şairin öldüğü gibi ölür” diyorlardı. Yüce Allah da bunun üzerine şöyle buyurdu: “Senden önceki peygamberler öldü. Yüce Allah da onun dinini zafere kavuşturmayı ve ko­rumayı üzerine aldı. İşte Biz senin dinini ve şeriatını da böylece koruyaca­ğız.” (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

35. ayette “Ve fitne olmak üzere, sizi Biz, şer ve hayır ile belalandırırız” buyrulmuştur. Buradan anlaşıldığına göre, Rabbimiz insanı sadece bela ve sıkıntılar ile değil, bolluk ve varlıkla da imtihan etmektedir. Bununla Rabbimiz insanların varlıkla, bollukla, sağlıkla şımarıp şımarmayacaklarını, azıp azmayacaklarını ortaya çıkarmaktadır.

De ki: “O [Allah] her şeyin Rabbi iken, ben Allah’tan başka Rabb mi arayayım?” Her kişinin kazandığı yalnız kendisine aittir. Yükünü taşıyan kimse, bir başkasının yükünü taşımaz. Sonra sadece Rabbinizedir dönüşünüz. Böylece O [Allah], ayrılığa düştüğünüz şeyi size haber verecektir. Ve O, sizi yeryüzünün halifeleri kılan, verdikleriyle sizi belalandırmak [sınamak] için, kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (En’am/164, 165)

Kitap’tan yanında bilgi olan kimse: “Ben onu sana bakışın kendine dönmeden önce getiririm” dedi. Sonra o [Süleyman] onu [Melike’nin tahtını] yanında durur bir hâlde görünce: “Bu,  şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni belâlandırmak için Rabbimin fazlındandır. Ve kim şükrederse hiç şüphesiz kendisi için şükreder. Kim de nankörlük ederse hiç şüphesiz ki Rabbim çok zengin ve Kerim’dir.” (Neml/40)

Şüphesiz Biz yeryüzündeki, ona süs olan şeyleri onların hangisinin daha güzel amel edeceğini sınamamız için yaptık. (Kehf/7) H.Yılmaz

Lafzen, “görseler”: ne var ki, bu fiil burada, daha çok Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği mesajla ilgili olmak üzere, soyut bir anlam taşıdığından yukarıdaki gibi aktarmayı daha uygun gördük.

Zımnen, “kendisi de bizim gibi bir ölümlü olduğu halde, tanrılarımızın gerçek olduğunu inkara cesaret eden”.

Yani, körükörüne tapınıp durdukları düzmece tanrılara toz kondurmuyorlar, onlar aleyhine konuşulmasından rahatsız oluyorlar, ama sıra yaratılmış âlemin her zerresiyle varlığına tanıklık ettiği Allah'ın düzenleyici, çekip çevirici iradesini tanımaya gelince buna yanaşmak istemiyorlar. M.Esed

Bu cümlede sadece onların niçin alay ettiklerine değinilmekte, fakat nasıl alay ettiklerine, ne söylediklerine değinilmemektedir. Muhakkak ki kafirler, Peygamber'den (s.a), elleriyle yaptıkları putlara karşı çıktığı için ondan intikam almak üzere daha farklı ifade ve sözler kullanıyorlardı.
Burada kafirler şöyle tenkit edilmektedirler: "Siz ellerinizle yaptığınız putlarınıza ve yalancı ilâhlarınıza o denli sevgi besliyorsunuz ki, onlara karşı yapılan hiçbir şeye müsamaha gösteremiyorsunuz. Hatta Allah'ın Rasûlü ile alay ediyorsunuz. Fakat Rahman'ın adını duyduğunuzda hemen aceleye kapılmanızdan ve kibirlenerek O'nu anmayı bir tarafa bırakmanızdan utanmıyorsunuz." Mevdudi

Müşriklerin densizliklerinin nakledildiği bu ayette, geçmiş kavimlerin kendilerine gelen elçileri alaya aldıkları gibi onların da kendilerine gelen Resulullah’ı alaya aldıkları bildirilmektedir. Müşriklerin bu alaycı tavırları başka ayetlerde de konu edilmiştir:

Seni gördükleri zaman da; “Bu mu Allah’ın elçi olarak gönderdiği? Şayet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı” diye seni alaya almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Ve onlar yakında azabı gördükleri zaman, kimin yolca daha sapık olduğunu bilecekler! (Furkan/41, 42)

Ve ant olsun ki, senden önceki elçilerle alay edildi. Ben de o inkâr etmiş kişilere süre verdim. Sonra da onları yakalayıverdim; haydin bakalım Benim azabım nasılmış! (Ra’d/32)          

Ayrıca En’âm/10, Hicr/10, 11, Enbiya/41 ve Zühruf/6–8. ayetlerde de değinilen bu konu, Hümeze suresinde daha geniş olarak alaycıların akıbetleri ile birlikte yer almıştır.
Kâfirlerin kendi dinlerinde gösterdikleri sebat ise Sad suresindeki şu ifadeleriyle açıklanmıştı:

“Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler; ‘Bu bir sihirbazdır, büyük bir yalancıdır. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak [çok tuhaf] bir şey!’ dediler. Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler [ve dediler ki]: ‘İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten istenen [sizden beklenen] bir şeydir! Biz bunu son [başka bir] dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Zikir [öğüt] aramızdan onun üzerine mi indirildi?’” (Sad/6-8) H.Yılmaz

Lafzen, “aceleci olarak yaratılmıştır” -yani, tabiat olarak sabırsızdır: karş. 17:11'in son cümlesi. Bu ayetin anlam örgüsü içinde bu ifade, olacak olan, başa gelecek olan şeyler konusundaki tezcanlılığı dile getirmektedir: ve özellikle burada -sonraki ifadeden de anlaşılacağı üzere- Allah'ın mukadder yargısına inanmamakta gösterilen acelecilik sözkonusudur.

Karş. 16:1 -“Allah'ın yargısı mutlaka gelecektir; öyleyse, onun gelmesini acele istemeyin!” M.Esed

Bu metnin tam kelimesi kelimesine karşılığı değil. Arapça'da kullanılışına göre cümle şu anlama gelir: "İnsan yaratılıştan aceleci ve sabırsız bir varlıktır." Aynı noktaya İsra Suresi 11. ayette de değinilmişti: "İnsan pek aceleci ve sabırsızdır."
Bundan sonra gelen cümlelerden burada "Ayetler"le Allah'ın azabı ahiret ve cehennem gibi "tehdit"lerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Kafirler bunlarla alay ediyorlardı: "Bu adam, eğer kendisini inkar edersek bizi Allah'ın azabı, kıyamet gününün dehşeti ve cehennemin yakıtı olacağımız iddiası ile tehdit ediyor. Fakat bunlardan hiç biri bize isabet etmedi. Her zaman olduğu gibi güçlüyüz ve bir şey olacağa da benzemiyor." Mevdudi

Acel kelimesi Himyer lugatında çamur anlamındadır. Buna göre ayetin anlamı "İnsan çamurdan yaratılmıştır" demektir. Ö.Dumlu-H.Elmalı

Pasajın ilk ayetinde, insan psikolojisinde var olan “acelecilik”  ön plana çıkarılarak “İnsan aceleden yaratılmıştır” buyrulmuştur. Bununla verilmek istenen mesaj, insanın “acele” diye bir maddeden yaratıldığı değil, aceleciliğin insanın mayasında bulunduğu, insanın çok aceleci [peşinci] olduğu gerçeğidir. İnsanoğlu, tabiatındaki bu özelliğinden dolayı kıyameti, mahşeri, cennet ve cehennemi hemencecik görmeyi istemekte, aklını çalıştırıp ilahî mesaja kulak vermediği zaman bu aceleciliğinin kendisini nasıl bir akıbete sürüklediğini gereği gibi değerlendirememektedir. İnsan, fıtratındaki bu zaafı ancak ilahî mesaja kulak vererek denetleyebilir. Rabbimiz insan tabiatına birbirini dengeleyecek birçok psikolojik mekanizma yerleştirmiştir. Nasıl cimrilik özelliğini “infak etmek, paylaşmak” ile dengeleyebiliyorsa, nasıl nankörlük özelliğini kendisine verilen nimetler cinsinden ödeyerek “şükür” ile dengeleyebiliyorsa, acelecilik özelliğini de “tefekkür” ile dengeleyebilir ve gönlünü ilahî mesaja açık tutabilir.

Ve insan, hayrı davet eder gibi kötülüğü davet eder. Ve insan çok acelecidir. (İsra/11)

İnsanoğlu aceleci davransa da, plan ve program onun arzusu doğrultusunda değildir. Her şey bir takvime bağlanmıştır. Eceli geldiği zaman her şey gerçekleşecek, onlar da şaşırıp kalacaklardır.

Ve senden azabı çarçabuk istiyorlar. Eğer belirlenmiş/ adı konmuş bir ecel [vade] olmasaydı, azap onlara elbette gelmişti. Ve o, hiç farkında olmadıkları bir sırada kendilerine ansızın elbette gelecektir.
Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Şüphesiz cehennem de kesinlikle, kendilerini üstlerinden ve ayaklarının altından bürüdüğü günde kâfirleri kuşatıcıdır. Ve O, ‘yapmış olduğunuzu tadın!” der. (Ankebut/53- 55)

Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde: “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler,  Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr… Sonunda o hale geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız. (Ahkaf/24, 25)

Sana, Saat'ten soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelir.” Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Araf/187)

Peki, onlar yeryüzünde yolculuk etmediler mi? Ki kendilerinden öncekilerin akıbeti nasıl olmuş bir görsünler. Allah, onları yerle bir etti. Bu kâfirlere de onların başına gelenlerin benzerleri vardır. (Muhammed/10)

O gün, Allah’ın her benliği kazandığı ile karşılıklandırması için, yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek, gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Onların gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplayacaktır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (İbrahim/48- 51)

39. ayette “Bu küfretmiş kişiler, ateşi yüzlerinden ve sırtlarından men edemeyecekleri ve kesinlikle yardım da olunmayacakları zamanı bir bilseler!” buyrularak müşriklerin başlarına gelecek azabın şekli bildirilmekte ve uyarılmaktadırlar.

De ki, “Dinimi yalnız kendisine arındırarak Allah’a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz, O’nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız.” De ki:  “Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyamet gününde kendilerini ve ehillerini [ailelerini ve yakınlarını] kayba uğratanlardır.”  -Dikkatli olun! işte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir. Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: Ey kullarım! Bana takvalı davranın.- (Zümer/16)

Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler vardır. Ve Biz, zalimleri işte böyle cezalandırırız. (A’raf/41)

Peki, ant olsun Rabbine ki, Biz, mutlaka onların hepsini yaptıkları şeylerden hesaba çekeceğiz.
Şimdi sen emrolunduğunu açıkça bildir ve müşriklerden yüz çevir. Şüphesiz ki Biz, Allah ile birlikte başkasını ilâh edinen şu alay eden kimselere karşı sana yeteriz. Artık onlar yakında bileceklerdir.
Ant olsun, Biz biliyoruz ki, kesinlikle onların söylediklerine senin göğsün daralıyor.
O hâlde sana “Yakin” gelmesi için Rabbini hamd ile tesbih et, secde edenlerden [boyun eğenlerden, teslim olanlardan] ol ve Rabbine kulluk et! (Hıcr/92- 99) H.Yılmaz

Bu anlam akışı içinde, Allah'a Rahmân olarak atıfta bulunulması, bütün yaratılmış âlemin tek ve biricik koruyucusunun O olduğunu ifade içindir. M.Esed

Lafzen, “tâ ki hayatları/ömürleri (‘umr) uzasın”- yani, bu müreffeh ve geçici tatminlerle dolu hayatın böyle sürüp gideceği düşüncesine iyice kendilerini kaptırıncaya kadar (Zemahşerî).

Bir açıklama için bkz. 13:41'deki benzer ifade ve ilgili 79 ve 80. notlar. M.Esed

Başka bir deyişle şu anlama gelir: "Bu insanlar, bizim lütuf ve ihsanımıza aldanıyorlar. Yaşadıkları zenginlik ve iyi hayatın kişisel hakları olduğunu ve bunu kendilerinden alabilecek hiç bir gücün olmadığını düşünüyorlar. Üzerlerinde kaderlerini iyiye de kötüye de yönlendirebilecek bir Allah'ın var olduğunu unutuyorlar."
Bu bağlamda bkz. Ra'd: 41 ve bununla ilgili an: 60. Burada bunun yanısıra başka bir anlam daha taşımaktadır. Herşeye gücü yeten Allah'ın yeryüzünde her an, her yerde salgın hastalıklar, kıtlık, fırtına, deprem ve diğer afetler şeklinde ayetlerini gösterdiğinin farkında değiller mi? Milyonlarca insan ölüyor, yerleşim bölgeleri ve hasatlar yok oluyor ve insanların düzenini bozan daha nice zararlar meydana geliyor." İzah için bkz. Secde an: 33.
"Bütün hayat kaynaklarının ve nimetlerin bizim elimizde olduğunu ve bunları dilediğimiz gibi azaltıp çoğaltabileceğimizi bildiklerine göre bizim cezamıza karşı kendilerini koruyacak bir güç ve kuvvete sahipler mi bari? Bu "ayetler"den güçlerinin, zenginliklerinin ve lükslerinin sonsuz olmadığını ve kendilerini hesaba çekip cezalandıracak bir Allah'ın var olduğunu anlamıyorlar mı?" Mevdudi

Pasajın ilk ayetinde, peygamberimizden müşriklere yöneltilmesi istenen "Geceleyin ve gündüzün sizi Rahman'dan kim koruyabilir?" şeklindeki soru ile aslında müşriklerin hiçbir zaman Allah’tan kaçamayacakları mesajı verilmektedir. Çünkü “istifham-ı inkari” şeklindeki bu soruya verilebilecek tek cevap “Sizi Allah’ın cezalandırmasından kimse koruyamaz” şeklindedir.
Aynı ayetin devamındaki “Aslında onlar, Rablerinin zikrinden yüz çevirenlerdir” ifadesiyle isemüşrikler hiçbir işe yaramaz bir takım ilahlar edindikleri ve kendilerine birçok fırsat tanınmasına ve mühlet verilmesine rağmen bunları değerlendirmedikleri için kınanmaktadırlar.
“… Rahman'dan kim koruyabilir?” ifadesiyle işaret edilen husus, ayetteki “gece-gündüz” ifadesinden anlaşıldığına göre, müşriklerin dünyadayken başlarına gelebilecek öldürülme, sakat bırakılma, esir edilme, fakirleştirilme gibi cezalardır.
Rabbimiz pasajın son ayetinde ciddi bir uyarı yapmıştır: “Peki, şimdi Bizim yeryüzüne gelip onu etrafından eksilttiğimizi görmüyorlar mı?
Yeryüzünün etrafından eksiltilmesi” ifadesi birçok anlamlar ihtiva etmektedir. Rabbimiz sürekli olarak bir takım eksiltmelerle; öldürme, fakirleştirme, hastalandırma, fırtına, deprem ve diğer afetlerle noksanlaştırma gibi işlemlerle yeryüzünü bir noktaya doğru sürüklemektedir. Bu, Rabbimizin evren için koyduğu yok oluş, çöküş planıdır. Sürekli geri sayımın devam ettiği, Rabbimizin mevcut düzeni yavaş yavaş geri çevirdiği ve zamanı gelince de bitiş düdüğünü çaldıracağı bu süreç, birinci Sûr’un üflenme aşamasına işaret etmektedir.

Ve onlar, şüphesiz Bizim yeryüzüne geldiğimizi, onu etrafından noksanlaştırdığımızı görmediler mi? Allah hükmeder. O'nun hükmünü engelleyecek hiçbir kimse yoktur. Ve O, hesabı çok hızlı görendir. (Ra’d/41)

Bu ayetler ile ilgili bilimsel bir makaleyi önemine binaen burada naklediyoruz: 

DÖNDÜKÇE KUTUPLARDAN BASIKLAŞMA

Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten Yeryüzü'ne yönelip onu uçlarından eksiltiyoruz. Allah hüküm verir. O'nun hükmünü iptal edebilecek olan yoktur. O hesabı çok çabuk görendir.(Rad/41)

Bu ayettekine benzer bir ifadeyle Enbiya/44’te de Yeryüzü'nün uçlarından eksildiğinden bahsedilmektedir. Kuran hakkında yazılar yazan birçok kişinin bu ayetleri tam anlamıyla kavrayamadıklarına tanık oluyoruz. Örneğin İkrime [Ölümü Hicri 733], bu ayetten doğrudan anlaşıldığı gibi yeryüzünün uçlarından maddi bir eksilme olsaydı, sonunda yaşanacak bir yer kalmayacağını söyler. Kısacası İkrime, ayetin açık anlamından yeryüzünün uçlarından eksildiğini anlamaktadır; fakat böyle bir şeyi mümkün görmediği için ayetin başka türlü anlaşılması gerektiğini söylemektedir. Benzer düşüncelerle Kuran yorumcuları, bu ayetlerle müslümanların kâfir toprakları fethetmelerine ve bu toprakları işgal etmelerine işaret edildiğini düşündüler. Oysa ayetin çevirisinde gördüğünüz gibi ayette ne kâfirlerin toprakları, ne de fetih diye bir ifade geçmektedir. Ayet Mekke'den, Arap Yarımadası'ndan veya herhangi bir yerden de bahsetmemekte, bütün Dünya'dan bahsetmektedir [Arapça Dünya kelimesi "arz" olarak ifade edilir ve Dünya veya yeryüzü olarak çevrilir].
Asırlarca bu ayetin işaretinin anlaşılmamasına şaşırmamalıyız. Çünkü kendi ekseni etrafında dönen bir küremsinin zamanla uçlarından [kutuplardan] basıklaşacağı, son asırda öğrenilmiş bir bilgidir. Dünya'mızın küremsi şeklinde olduğunun da [Dünya genelinde, insanların çoğunluğu tarafından] ancak son asırlarda genel kabul gördüğü unutulmamalıdır. Bu yüzden devam eden bir süreçle Dünya'nın uçlarından eksildiği, yani kutuplarından basıklaştığının asırlarca anlaşılmamasını normal karşılamalıyız. [Ayette "eksilttik" ifadesi yerine "eksiltiyoruz" denmesiyle devam eden bir süreçle Dünya'nın uçlarından eksilme olduğu anlaşılmaktadır. Ayette eğer "eksilttik" denseydi, Dünya'nın ilk günden itibaren bugünkü şeklinde yaratıldığını anlayabilirdik. "Eksiltiyoruz" ifadesi bize bir süreç sonunda oluşumu anlatmaktadır]. Kuran'ın bu ayetinden çıkan şu iki nokta, Dünya'nın yaratılışıyla ilgili bulgularla tam uyumludur:
1- Dünya'nın uçlarından eksilme olmuştur. [Gerçekten de Dünya kutuplardan basık, ekvatorda şişkindir].
2- Dünya ilk oluşum anında şu andan farklıydı. Zamanla, bir süreç sonunda, uçlarından eksilme olmuştur.[Bu Dünya'nın kendi ekseni etrafında dönmesiyle olmuştur. Kuran'ın incelediğimiz ayetinden çıkan bu sonuç da bilimsel bulgularla tam uyumludur].
Peygamberimiz'in yaşadığı dönemdeki insanlar bu ayetin anlamındaki inceliği anlayacak bilimsel seviyeden yoksundular. Hatta günümüzde fizikle ciddi bir şekilde ilgilenmeyen kişilere bile kendi ekseni etrafında dönen bir cismin kutuplardan basıklaşıp basıklaşmayacağını veya Dünya'mızın kendi ekseni etrafında dönüşüyle kutuplardan bir basıklaşmanın oluşup oluşmadığını sorun, cevap alamadığınızı göreceksiniz. Bu bilgi günümüzde bile fiziğe veya Dünya'nın oluşumuna özel ilgisi olanlarca ancak bilinmektedir. Dünya'nın kendi ekseni etrafındaki dönüşündeki merkezkaç kuvveti ve bu kuvvete bağlı olarak oluşan fiziki oluşumlar, Dünya'nın kutuplardan basıklaşmasının sebebidir [Ayetin bu noktanın dışında, Dünya'nın dönüşü ile beraber Dünya'nın etrafından sürekli [az da olsa] madde kaybı oluştuğuna da işaret ettiği düşünülmüştür. Ayetin anlaşılan anlamlarından biri asıl işaretken, diğer bir yan işaretin olması veya ayetin bir kaç önemli hususa birden dikkat çekmesi mümkündür].
Kuran'ın, Uzay ve Dünya'mızın oluşumuyla ilgili ayetleri 21. yüzyılda daha iyi anlaşılmaktadır. Allah'ın son asırlarda dine karşı saldırıların yoğunlaşmasına karşın, Kuran'ın mucizelerini bu asırlarda ortaya çıkartması; Allah'ın bu saldırılara karşı, inananlara bir yardımı ve desteğidir. Günümüzde Uzay'ın ve Dünyanın sırları gittikçe daha çok anlaşılmakta, böylece hem Allah'ın sanatı, hem de Kuran'ın mucizevî yapısı kendilerini daha da çok göstermektedir. Günümüzün bilgi birikimi sayesinde Evren'in yapısı ile Kuran ayetleri arasındaki uyumu daha iyi kavrayabildiğimiz için mutlu olmalıyız.
De ki "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer/9)(Kur’an Hiç Tükenmeyen Mucize; Kur’an Araştırmaları Grubu)

44. ayetin sonunda “O halde üstün gelen onlar mıdır?  buyrularak Allah’ın her zaman emrinde galip olduğu vurgulanmıştır.

Allah “Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz”  yazmıştır. Şüphesiz Allah Kaviyy’dir, Aziz’dir. (Mücadile/21)

Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O’da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. (Muhammed/7)

O, kendi imanları ile birlikte, imanca fazlalaşsınlar diye müminlerin kalplerine sekine [güven- moral- mutluluk] indirendir. Göklerin ve yerin orduları da yalnızca Allah'ındır. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. (Fetih/4)

 Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz. (Al-i Imran/139)

 Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şahitlerin kalktığı [şahitlik edecekleri] günde [kıyamette] kesinlikle yardım ederiz. (Mümin/51)

Ve onu satın alan Mısırlı kişi karısına; “Bunun yerini şerefli tut. Bize faydalı olabilir ya da onu evlat ediniriz” dedi. Ve Biz Yusuf'u böylece yeryüzünde yerleştirdik. Ona olayların tevilini de öğrettik. Ve Allah emrinde galiptir. Fakat insanların çoğu bilmezler. (Yusuf/21)

Ve elbette ki senden önce de elçiler yalanlanmıştı da kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabretmişlerdi. Ve Allah’ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Hiç şüphesiz ki, sana, gönderilmişlerin [elçilerin] haberlerinden bir kısmı gelmiştir de. (En’am/34)

Kesinlikle, Biz kendi kıyınızda bulunan memleketleri helâk ettik. Ayetleri, onlar dönsünler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır, uydurmakta oldukları şeydir. (Ahkaf/27) H.Yılmaz

Bazı tefsîrlere göre terâzîlerin konması, doğru hesap görmenin ve eylemlere uygun cezâ vermenin temsîlidir, sembolik bir anlam taşır. Abdullah ibn Abbâs'ın rivâyetine göre: iyi eylemler güzel şekillerle, kötü eylemler çirkin kılıklarla gelip terâzîlere konacaktır (Envâru't-Tenzîl). S.Ateş

Bkz. A'raf an: 8-9. Bu "terazi"nin gerçek yapısını anlamak bizim için çok zordur. Fakat yine de bu "terazi"nin maddi şeyler değil, insanın amellerini ölçeceği ve bir insanın günahkar mı, dürüst mü ve ne kadar günahkar ve dürüst olduğunu tespit etmeye yarayacağı açıktır. Mevdudi

Bu ayetlerde Resulullah’a, onlar her ne kadar vahye karşı hasım olsalar da yine onları vahiy ile uyardığını söylemesi emredilmekte, buna karşılık vahye kulak tıkayan müşriklerin genel tavırlarının olumsuz olacağına işaret edilmektedir. Rabbimiz bu olumsuz tavırlarından dolayı onları ahirette başlarına gelecek azapla uyararak akıllarını başlarına almalarını istemektedir.
Resulullah’a söylemesi emredilen “Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum” ifadesinden anlaşılması gereken şudur: Peygamberimiz din adına ne yaptıysa vahye uyarak yapmıştır, yaptığı uyarıların tümünü de vahiy ile yapmıştır. O nedenle din adına kim bir şey söyleyecekse, mutlaka Kur’an’dan söylemelidir. Din adına yapılan her uygulama vahye dayanmalı, kimsenin kendi kuruntusu olmamalıdır.

Arapça bir Kur'an [okuma], müjdeleyici ve uyarıcı olarak, bilen bir kavim için ayetleri detaylandırılmış/ayırılmış, Rahmân Rahîm Allah’tan indirilmiş bir kitap! Buna rağmen onların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık onlar kulak vermezler.
Ve onlar: “Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü/ zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir perde vardır. Artık sen, [yapabileceğini] yap, biz de gerçekten yapıyoruz” dediler. (Fussilet/4, 5)

Ve Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “Bana vahyolundu” diyenden ve “Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimleri ölümün şiddetleri içindeyken, melekler de onlara ellerini uzatmış, “Nefislerinizi  [canlarınızı] çıkarın. Bugün, Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O’nun ayetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız” derlerken bir görsen! (En'âm/93)

Ve kendi dillerinizin yalan vasfetmesi ile Allah’a yalan uydurmak için,  “Şu helaldir, şu haramdır” demeyin. Şüphesiz Allah’a yalan uyduran kimseler iflah olmazlar. (Nahl/116)

O [Kur’an], âlemlerin Rabbinden indirilmedir. Eğer o [elçi; Muhammed], bazı sözleri Bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, kesinlikle ondan sağ elini [tüm gücünü] alırdık. Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik. Artık sizden hiç biriniz ona siper de olamazdınız. (Hakka/44-46)

Biz onların söylediklerini daha iyi biliriz. Ve sen onların üzerinde zorlayıcı değilsin. O halde sen, benim tehdidimden korkan kimselere Kur’ân ile öğüt ver. (Kâf/45)

“Ey Rasül! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun verdiği elçilik görevini iletmemiş [yerine getirmemiş] olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Allah kesinlikle, küfre batmış topluluğa doğru yolu göstermez.” (Mâide/67)

De ki: “Bana vahyolunanda, onları yiyen için, leş, veya akıtılmış kan, yahut domuzun eti -ki şüphesiz o [domuzun eti] ricstir [kirlidir, rahatsızlık vericidir]- yahut Allah'tan başkası adına kesilmiş bir fisk olan hariç, haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Artık kim çaresiz kalırsa, tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak üzere [bunlardan yiyebilir].” İşte şüphesiz senin Rabbin çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (En'âm/145)

Konumuz olan pasajın son ayetinde “kıst terazileri” ifadesi geçmektedir. “Kıst”, “hak edilen pay” demektir. Demek oluyor ki, Rabbimiz herkesin hak ettiğini zulmetmeden verecektir. “Adalet terazileri” değil de “kıst terazileri” denilmesinin sebebi, müşriklerin bazı yaptıklarının teraziye konulmayacağı, müminlere de bire on, bire yedi yüz, dilerse de sınırsız fazlalık verileceği şeklinde açıklanabilir. Adalet terazisi olsa her şey birebir olması gerekirdi.
“Kıst” ve “Adalet” sözcükleri ile ilgili olarak daha evvel Yunus/4’ün tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 4, s: 497-499) açıklama yapıldığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
Ayrıca “amellerin değerlendirilmesi” ile ilgili şu ayetlere de göz atılmalıdır:

Ve Kitap [amel defteri] konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar,  yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf/49)

Ve hani bir zaman Lokman, oğluna öğüt vererek, “Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma, hiç şüphesiz ki şirk [Allah’a ortak koşmak],  kesinlikle büyük bir zulümdür. Ey oğulcuğum! Şüphesiz o [şirk, işlenen kötülük] bir hardal tanesi ağırlığında olup da bir kayanın içinde yahut göklerde ya da yerin içinde olsa, Allah onu getirecektir. Şüphesiz Allah en latif, hakkıyla haberdar olandır. Yavrucuğum! Salâtı ikame et, iyiliği emret, kötülükten sakındır. Sana isabet edene de sabret. Şüphesiz bunlar, işlerin kesin olanlarındandır. Ve insanlar için avurdunu şişirme [suratını asma] ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz ki Allah bütün övünen ve kuruntu edenleri sevmez. Ve yürüyüşünde mutedil ol, sesinden kıs. Şüphesiz seslerin en yadırgananı kesinlikle eşeklerin sesidir.” demişti. (Lokman/16)

Her kim zerre miktarı bir hayır ilerse onu görecek, her kim zerre miktarı bir şer işlerse onu görecek. (Zilzal/7, 8)

Şüphesiz ki Allah, zerre kadar zulüm etmez. Ve eğer iyilik ise onu kat kat artırır. Ve kendi katından büyük bir ecir verir. (Nisa/40)

Ve tartı, o gün hakktır. Kimin terazileri ağır basarsa, işte onlar kurtulanlardır.
Kimin terazileri de hafif kalırsa, işte onlar da ayetlerimize karşı zalimlik etmelerinden dolayı kendilerini ziyana sokan kimselerdir. (A’râf/8, 9)

İşte onlar, Rabblerinin ayetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmişlerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz]. (Kehf/105)   

 Sur’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy sop ilişkisi yoktur. İstekleşemezler de [kimse kimseden bir şey isteyemez].
Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte bunlar asıl kurtuluşa erenlerdir.
Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; cehennemde sürekli kalıcıdırlar.
Orada onlar dişleri sırıtır halde iken ateş yüzlerini yalar.
Benim ayetlerim size okunmadı mı? Siz ise onları yalanlıyordunuz.
Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk.
Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz.”
[Allah] Dedi ki: “Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın da. (Müminun/101-108)              

Ant olsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti yerine getirmeleri için beraberlerinde kitabı ve teraziyi/ölçüyü indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır. Bu, Allah’ın, kendine ve peygamberlerine görmeden yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, daima üstündür. (Hadid/25)                      

Allah, bu kitabı ve teraziyi/ölçüyü hakkla indirendir. Ve sana ne bildirir ki, belki de o Saat [kıyamet] çok yakındır! (Şûra/17)                         

Ve semayı… Onu yükseltti ve teraziyi/ölçüyü koydu. Sakın terazide/ ölçüde taşkınlık etmeyin. (Rahman/7, 8) H.Yılmaz

Bkz. 2:53 hk. 38. not. Önceki peygamberlere “doğruyu eğriden yahut hakkı bâtıldan ayırd etmeye yarayan bir ölçü (furkân)” olarak verilen vahye ilişkin bu atfın anlamı iki boyutludur: ilki, bu atıf, tüm ilahî vahiylerin tarihî bir süreklilik arzettiği yolundaki Kur’ânî öğretiye işaret etmektedir (bu husus 2:4 hk. 5. notta açıklanmıştır); ikincisi de, bu atıfla, tüm ahlakî değerler için sadece ve sadece vahyin mutlak bir ölçü olabileceği belirtilmektedir; deyim yerindeyse Hz. Musa Şeriatı, kendine özgü çizgileriyle yalnızca İsrailoğulları'nı bağladığına ve sadece belirli bir tarihsel ve kültürel çerçeve içinde geçerli olduğuna göre, furkân terimi burada kendi çizgileri ve şartları içinde Hz. Musa Şeriatı'yla değil, fakat hem Tevrat'ta hem de bütün ilahî mesajlarda yer alan ortak ve değişmez ahlakî gerçeklerle, temel ahlakî ilkelerle alakalıdır. M.Esed

Buradan itibaren peygamberlerin kıssaları başlar. Eğer bu kıssaları anlatıldıkları çerçeve içinde ele alırsak, aşağıdaki konuları vurgulamak için burada yer aldıkları açığa çıkar:
1
) Daha önce gönderilen tüm peygamberler birer insandı: Bu nedenle Hz. Muhammed (s.a) gibi bir insanın peygamber olarak gönderilmesinde bir gariplik yoktur.
2) Bu Peygamberin görevi ve öğretileri de kendisinden önce gönderilen peygamberlerinkinin aynısıdır.
3) Bütün peygamberlere, kendilerine seçkin nimetler bahşeden Allah tarafından soylu ve yüksek bir mevki verilmiştir. Mesela peygamberler, yıllarca işkence ve zorluklar çekmelerine rağmen, en sonunda Allah onların dualarını kabul etmiş ve düşmanlarına karşı onlara mucizevî yollardan yardım etmiştir.
4) Allah'ın bahşettiği tüm seçkin nimetlere rağmen, onlar, Allah'ın alçak gönüllü kulları idiler. Ve ilahlıkta hiç bir payları yoktu. Hatta onlar da bazan hüküm verirken hata ederler, hasta olurlar, imtihana tabi tutulurlar ve Allah'a hesap verecekleri hatalar işlerlerdi.

 Gerçi Tevrat, bütün insanların iyiliği için gönderilmişti, ama sadece bu özelliklere sahip olanlar ondan yararlanabilirler.
Bu üç kelime de Tevrat'ı yüceltmek ve övmek için kullanılmıştır: 1) Hakkı bâtıldan, ayıran bir kriter (Furkan) 2) Doğru hayat tarzını gösteren bir ışık (ziya) 3) Yanlış yola sapan Ademoğullarına unuttukları dersi hatırlatacak bir öğüt (zikr).Mevdudi

Bir önceki pasajda vahiy ile ilgili öğüt verme, uyarma gereği üzerinde durulmuştu. Bu ayetlerde de geçmişte yapılan vahiy ile öğütlere, Musa ve Harun’a verilen kitaba değinilmekte, bunun Rabbimizin rahmetinin bir tecellisi olduğu bir kez daha hatırlatılarak Kur’an’ın da yine O’nun indirdiği bir öğüt olduğu bildirilmektedir.
Ayetlerde, Allah’ın gönderdiği tüm vahiylerin “hakkı batıldan ayırıcılık [Furkan]”, doğru yolun bulunması için bir “ışık” oluş ve yanlış yapanları uyarmak için “öğüt” olma gibi ortak özellikleri dikkat çekmektedir.
الفرقانFurkan” sözcüğü, “iki şeyi birbirinden ayırmak” anlamındaki “ فرق fark” kökünden türemiştir ve “ فارقةfarika” sözcüğü ile aynı anlama gelir. Yaygın kullanımına bakıldığında, “fark” sözcüğünün türevleri olan tefrik, firak, firkat, fırka, tefrika, ferik sözcüklerinin somut şeyler [mahsusat] için; “ فارقاتfarikat”, “ فاروق Faruk” ve “الفرقان furkan” sözcüklerinin ise soyut şeyler [makulât] için kullanıldığı görülür.
Bakara/53 ve Enbiya/48’de Musa peygambere verildiği söylenen “Furkan”, soyut şeyler olan hakk ile batılı, iman ile küfrü, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü birbirinden ayırma işlevi gördüğü için Kur’an’a da isim olarak verilmiştir. Halife Ömer’e verilen “Faruk” unvanı da onun hak ve batılı iyi ayırmasından dolayıdır.  (Lisanü’l-Arab; c.7, s. 82- 85, Tacü’l-Arus; frk mad.)

İçinde hidayet ve nur bulunan Tevrat'ı, Şüphesiz Biz indirdik. Teslim olmuş kişiler olan peygamberler onunla Yahudilere hükmederler, Rabbaniler [kendilerini Allah’a adamış kişiler] ve Ahbar [âlimler] da, Allah'ın kitabından kendilerinden korumaları istenilen ve kendilerinin de üzerine tanıklık ettikleri şeylerle hükmederler. İnsanlara saygı duyup ürpermeyin Bana saygı duyup ürperin. Benim âyetlerimi de az bir paraya satmayın. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. (Maide/44)

Ve hani Biz, doğru yolu bulursunuz diye, Musa'ya, o kitabı ve furkanı vermiştik. (Bakara/53)

Vahyin bu ortak amacı doğrultusunda bu ayetlerden itibaren geçmiş peygamberlere değinilmektedir: H.Yılmaz

Rüşd (bu anlam örgüsü içinde “sağduyu”) isminin sonunda yer alan “onun” (hû) iyelik zamiri, Hz. İbrahim'in Allah'ın kudretini, eşsiz ve benzersiz oluşunu belli bir muhakeme süreci içinde kavramakta gösterdiği yüksek kişisel, zihinsel niteliğe işaret etmektedir (karş. 6:74-79, ayrıca, 6:83 hk. 69. not); bizim “[Musa'dan] çok önce” diye çevirdiğimiz min kabl ifadesi ise, insanın dinî vukûf ve tecrübesindeki süreklilik özelliğini bir kere daha vurgulamaktadır. M.Esed 

Arapça (rüşd) kelimesinin anlamı çok geniştir ve doğruluk, hakla bâtılı ayırdetme kabiliyeti anlamına gelir.
"Andolsun İbrahim'e doğru yolu bulma kabiliyetini (rüşd) vermiştik".: "O'nun yanlışla doğruyu ayırmada gösterdiği yetenek (rüşd) kendi çabasının bir sonucu değildi, onu biz lütfetmiştik."
"Biz onu biliyorduk": "Biz onun peygamberliğe layık olduğunu biliyorduk, bu nedenle onu bu göreve atadık." En'am Suresi, 124. ayete göre ".... Allah elçiliğini kime vereceğini daha iyi bilir." Bu Kureyşlilerin şu itirazına bir cevap niteliğindedir: "Allah, bizden hiç bir üstünlüğü olmadığı halde neden bu adamı, Muhammed'i peygamber olarak seçti?" Bu itiraza şu şekilde cevap verilmektedir: "Aynı itiraz, halkı tarafından Hz. İbrahim'e de yöneltilebilirdi, fakat biz onun yeteneklerini biliyorduk. Bu nedenle onu peygamber olarak seçtik."
Bu konuyla ilgili olarak bkz. Bakara: 124-141, 258-260; En'am: 74-84; Tevbe: 114; Hûd: 69-76; İbrahim: 35-41; Hicr: 51-58; Nahl: 120-123 ve bunlarla ilgili açıklayıcı notlar. Mevdudi

 

Daha ileriye gitmeden, İbrahim (a.s) kıssasından bu olayın burada yer almasının nedeninin, Kureyşlilerin yanlış inançlarını düzeltmek olduğuna dikkat edilmelidir. Burada onları şiddetle sarsıp uyarmak amaçlanıyor. Çünkü Kureyşliler, Hz. ibrahim'in (a.s) soyundan geliyorlar ve bununla övünüyorlardı. Kabe'nin koruyucuları oldukları için Arabistan'ın en önemli kabilesi olmuşlardı. Bu nedenle bu cevaba ilgisiz kalamazlardı. Mevdudi

Tam tercümesi şöyle olabilir: "Sen bize Hakkı mı getirdin, yoksa bizimle eğleniyor musun?" Kendi inançlarının doğruluğundan o derece emindiler ki, bunların yanlış olduğunun söylenmesinin ciddi olabileceğini hayal bile edemiyorlardı. Mevdudi

Yani, "Eğer bunu tartışıp konuşma sonucunda anlamazsanız, bu putların çaresiz ve güçsüz olduğunu size görünür bir delille ispat edeceğim. O halde bunları ilahınız olarak kabul etmeniz doğru değildir." Mevdudi

Hz. İbrahimin, küçük putları kırıp, en büyük putu kırmaması, puta tapar halkın tapınma özgürlüğüne saldırı olmayıp, onları düşünmeye sevk etme amacına yönelik bir eylemdi. M.Sağ

İşte görünür delil buydu. Rahiplerin ve ziyaretçilerin olmadığı bir sırada İbrahim (a.s) mabede girdi ve putları parçaladı.
Orjinal metindeki "hu" (ona) zamiri, büyük puta veya Hz. İbrahim'e (a.s) işaret edebilir. Birinci durumda, onların putatapıcılığın ne kadar aptalca olduğunu anlamaları için gizli bir alay ifade eder, çünkü büyük putu küçüklerin kırıp parçalamayacağı açıktır. İkinci durumda ise "olay" hakkında kendisine gelip soracaklarını ve onlarla bu saçma inançları ile ilgili ciddi bir konuşma fırsatı elde edeceğini düşünen Hz. İbrahim kasdedilmiş olur. Mevdudi

Hz. İbrahim'in beklediği olay buydu. O, olayın sadece rahipler ve din adamları arasında kalmamasını ve halkın da putların çaresiz olduğunu ve rahiplerin kendilerini kandırdığını görmesini istiyordu. Rahipler daha sonra Firavun'un da işlediği aynı hataya düştüler. Firavun, Musa (a.s) ile sihirbazlar arasındaki karşılaşmayı açık alanda halkın önünde yapmıştı. Böylece Musa (a.s) sihirbazların sihir ve büyülerini yutan asa mucizesini herkese açık olarak gösterme fırsatı elde etmiş oldu. Mevdudi

"Onlara sorun, eğer konuşabilirlerse" cümlesi, İbrahim'in (a.s) "İşte şu en büyükleri yapmış" derken yalan söylemediğinin apaçık bir delilidir. İbrahim'in (a.s) bununla yapmak istediği, onların, putların kendilerini korumak üzere hiç bir şey yapamamış olmalarının hatta çaresiz ve güçsüz oldukları için konuşamamalarının farkına varmaları ve bunu kabul etmeleriydi. Bir kimse tartışma esnasında, karşı tarafın görüşünün imkansız olduğunu gündeme getirmek için gerçek dışı bir soru sorarsa elbette bu soruya yalan denilemez. Çünkü konuşan kişi bunu yalan niyetiyle söylememiştir; ikincisi muhatab olanlar da bunun yalan olmadığını bilmektedirler.
Hz. İbrahim'in (a.s) hayatı boyunca yukarıda adı geçen olay dahil üç kez "yalan" söylediğini bildiren bir "hadis" nedeniyle bu tespitlere burada değinmemiz gerekti. Hz. İbrahim'in söylediği ikinci "yalan" Saffat Suresi, 89. ayette yer alır: "Ben doğrusu hastayım". Üçüncü yalan ise, Kur'an'da yer almaz. Kitab-ı Mukaddes'de karısını kardeşi olarak tanıttığı şeklinde geçer. (Tekvin 12: 12, 18, 19) Ne yazık ki bu "hadis" iki aşırı görüşe neden olmuştur. Rivayeti kutsallaştıran rivayetperest birinci grup "sahih bir hadis" böyle söylediği ve hadis Buhari ile Müslim'de kayıtlı olduğu için Hz. İbrahim'in (a.s) gerçekten bu yalanları söylediğine inanırlar.
Bir peygamberi "yalancılıkla" suçlayan bu "hadis"i bir tarafa bırakmanın daha iyi olacağını düşünmezler. İkinci grup ise Buhari ve Müslim tarafından sahih kabul edilen bu hadis güvenilir olamayacağı için bütün hadisleri bir tarafa atarlar. Elbette bir veya birkaç hadis güvenilir değil diye, tüm hadis malzemesinden yararlanılamayacağını söylemek doğru değildir. Birinci görüşü kabul edenler diğer aşırı uca yönelmişler ve ravileri güvenilir olan bir hadisin metnini incelemeden kabul etmişlerdir. Oysa bir hadisin senedi sahih olsa da, metni bir takım nedenlerden ötürü sahih olmayabilir. Çünkü rivayet edilen hadisin senedi sağlam olmasına rağmen, Hz. Peygamberin (s.a) böyle bir sözü söylemesinin mümkün olmadığı sonucuna varılabilir. Nitekim hadis ilmine görede de, bir hadis senedi sağlam olsa da, muhtevasıyla zayıflık taşıyabilir. Dolayısıyla hadisin metni böyle bir şeyin Peygamber (s.a) tarafından söylenemeyeceğini gösteriyorsa, o zaman sadece ravileri güvenilir diye hadisi güvenilir (sahih) kabul etmekte ısrarın hiç anlamı yoktur.
Bu hadis başka sebepler yüzünden de güvenilir değildir. Daha önce de gösterdiğimiz gibi birinci "yalan" yalan sayılmaz. İkinci "yalan"a (Ben doğrusu hastayım) gelince, İbrahim'in (a.s) o sırada tamamen sağlıklı olduğu ispatlanmadan bu sözün "yalan" olduğu söylenemez. Kur'an da bu noktayı açıklığa kavuşturmamaktadır. Üçüncü "yalan"a gelince, Kitab-ı Mukaddes'te Tekvin'in 12. babında adı geçen olay baştan saçmadır. İbrahim (a.s) karısı Sare ile birlikte Mısır'a gittiğinde, Kitab-ı Mukaddes'e göre de 75 yaşındaydı, karısı ise 65 yaşındaydı. O halde Sare'nin yaşı bile, Sare'nin İbrahim'i (a.s) kendi hayatını kurtarmak için onu kardeşi olarak tanıtmaya zorlayacak denli "güzel ve alımlı" bir kadın olamayacağını gösterir. Binaenaleyh isariliyata dayanan bu tür rivayetleri Hz. Peygamber'e (s.a) isnad etmekte ısrar yanlıştır. Bu yüzden İbrahim'i (a.s) yalan söylemekle itham eden bu hadisin, bu nedenle hiçbir dayanağı yoktur ve ravilerinin güvenilir olmasına rağmen hadis sahih kabul edilemez. Böyle bir aşırılık, "hadis inkarcıları" diye bir grubun ortaya çıkmasına neden olmuştur. İzah için bkz. Resail ve Mesail adlı eserim. cilt: 2, sh. 35-39  Mevdudi

Lafzen, “başları üzerine geri döndürüldüler”: zihnen tepetaklak olmayı, fikrinden caymayı ifade eden deyimsel bir ifade -burada, Hz. İbrahim'i temize çıkarma temayülünden âniden vazgeçip eski suçlayıcı tavırlarına dönmelerini anlatmak için kullanılmaktadır. M.Esed

Orjinal metin şu anlama gelir: "Başları üzerinde geri döndürüldüler." Bazı müfessirler bu ifadenin "utançtan başlarını öne eğdiler" anlamına geldiğini söylemişlerdir. Fakat bu yorum konunun bütünlüğüne ve metnin ifadesine uymamaktadır. Bu ifadenin en doğru yorumu şu olsa gerek: "Kavmi, İbrahim'in cevabını düşündüklerinde, kendilerini kimin kırdığını bile söylemeye güç yetiremeyen güçsüz putları ilâh edindikleri için hatalı olduklarını fark ettiler. Fakat hemen sonra düşüncelerini saptıran inatçılık ve cehalete kapılıp tekrar eski sapıklıklarına döndüler." Mevdudi

Kur’an'ın hiçbir yerinde Hz. İbrahim'in fiilen ve maddî varlığıyla ateşe atıldığı ve mucizevî bir biçimde ateşin içinde yanmadan tutulduğu ifade edilmemektedir; tersine, 29:24'de geçen “Allah o'nu ateşten kurtardı” ifadesi, daha çok, o'nun ateşe hiç atılmamış olduğunu göstermektedir. Öte yandan, klasik müfessirlerin bu ayetle ilgili yorumlarını süsleyen ayrıntılı (ve tutarsız) pek çok hikayenin izi, değişmez biçimde Talmud'daki menkıbelerde bulunabilir ve bunun için de, rahatlıkla gözardı edilebilir. Bu ayette ve ayrıca 29:24 ve 37:97'de Kur’an bize Hz. İbrahim'in zulüm ateşine maruz kaldığını ama buna karşı gösterdiği direnç sayesinde sonraki hayatında üstün bir manevî güce, ruhsal kararlılığa ve iç huzuruna (selâm) eriştiğini temsîlî bir üslup içinde anlatmaktadır. Selâm teriminin daha derin anlamı ve çağrışımları hk. bkz. 5:16 ve ilgili 29. not. M.Esed

Bu, Kur'an'da açıkça değinilen mucizelerden biridir. Fakat buna rağmen böyle bir mucizenin olmadığını "ispatlamaya" çalışanlar da vardır. Bu ayetlere göre (68-70) İbrahim (a.s) diri diri ateşe atılmakla tehdit edilmiş ve yanan alevlerin içine fırlatılmıştır, fakat Allah ateşe İbrahim'e serin ve esenlik olmasını emretmiştir. Kur'an'daki bu apaçık ifadelere rağmen bu insanlar yine de böyle bir mucizeyi reddederler, çünkü onlara göre Allah bile fizik kurallarını aşamaz. Bunlar bu mucizelerin, çağdaş rasyonalistlere çekici gelmeyeceğini ve bu nedenle fizik kurallarına uygun bir şekilde tefsir edilmesi gerektiğini söylerler. Fakat onlar, Kur'an'a göre Allah'ın herşeye kadir olduğunu ve O'nun "bilim" ile açıklanmayan olağanüstü şeyler yapabileceğini unutuyorlar. Bu nedenle Kur'an'ı, bahsettikleri rasyonalizme uydurmağa çalışmayıp ya onu olduğu gibi kabul etmeli ya da reddetmelidirler. Bkz. izah için Ankebut an: 69  Mevdudi

Bundan sonraki ayetten anlaşıldığı gibi, Hz. İbrahim anayurdundan ayrılarak halkını kendi manevî cehaletiyle başbaşa bıraktı. M.Esed

Lafzen, “âlemler için” yahut “bütün insanlar için”; Hz. İbrahim ile Hz. Lût'un ulaştırıldığı beldeden kasıt, sonraları uzun bir peygamberler zincirine anayurt olacak olan Filistin'dir. (Hz. İbrahim'in doğduğu yer, içinde çoktanrıcılığa karşı ilk mücadelelerini verdiği Mezopotamya'daki Ur şehridir.) M.Esed

Kitab-ı Mukaddes'e göre İbrahim'in (a.s) Haran ve Nahor adında iki kardeşi vardı. Lut (a.s) Haran'ın oğluydu (Tekvin: 11:26) ve İbrahim'e (a.s) inanan tek insandı. Bkz. Ankebut: 26
"Bereketli yer" ile hem maddi hem de manevi değere sahip olan Suriye ve Filistin toprakları kastedilmektedir. Burası dünyadaki en verimli bölgelerden biriydi ve ikibin yıldan beri dünyanın diğer bölgelerine nazaran birçok peygamberle şereflendiriliyordu. Mevdudi

Kendileri Yukarı Mezopotamya'da idiler. Harran üzerinden geçtiler. İbrâhîm Filistin'e, Lût, oraya bir günlük mesafede bulunan Mu'tefike'ye yerleşti. S.Ateş

Tevhid inancını yerleştirme sürecinde Musa’ya (as) ve Harun’a (as) yapılan vahiyler konu edildikten sonra, bu ayet gurubunda da İbrahim peygamber ve onun kavmi ile olan mücadelesi nakledilmektedir.
İbrahim’in (as) nasıl eğitilip belli bir kıvama getirildiği ve ondan sonraki dönemde onunla kavmi arasında hangi olayların cereyan ettiği, ayetlerde çok açık ve detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Burada dikkatleri birkaç konu üzerine çekeceğimizden, İbrahim’in (as) buradaki kıssalarının diğer surelerdeki anlatımlarla da ilişkilendirilerek açıklanması gerekmektedir.

Çünkü o [İbrahim], yıldızlara öyle bir bakış baktı ki! Sonra da ‘Şüphesiz ben hastayım  [sancılıyım, fikir sancısı çekiyorum]’ dedi.
Hani o, babasına ve toplumuna: “Siz neye kulluk ediyorsunuz? Allah’ın astlarından birtakım uydurma ilahları mı istiyorsunuz? Peki, âlemlerin Rabbi hakkında kanaatiniz nedir?” demişti.
Bunun üzerine onlar [babası ve kavmi], ondan [İbrahim’den] arkalarını dönerek geri durdular [onunla ilişkiyi kestiler].
Sonra da o, onların ilahlarına sokulup ‘Yemez misiniz/ nasiplenmez misiniz? Neyiniz var ki, konuşmuyorsunuz?” dedi.
Hemen sağ eliyle/yemini nedeniyle bir vuruşla sokuldu.
Bir süre sonra, onlar [İbrahim’in halkı] koşarak İbrahim’le yüz yüze geldiler.
O [İbrahim]: ‘Elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysaki sizi ve yaptığınız şeyleri Allah yaratmıştır’ dedi.
Onlar: “Şunun için bir duvar yapın da bunu cahimin [çılgınca yanan ateşin] içine atın!” dediler.
Onlar, ona [İbrahim’e] tuzak kurmak istediler de Biz onları aşağılıklar kılıverdik. (Sâffât/85-93)

Kitap’ta İbrahim’i de an / hatırlat. Şüphesiz ki o, sıddık [özü, sözü doğru] biri idi, peygamberdi.
Bir zaman o, babasına: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir ilim bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahman’a asi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahman’dan bir azap dokunur da şeytan için bir veliy [yardımcı] olursun diye korkuyorum” demişti.
O [Babası]: “Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, ant olsun seni recm ederim [taşlayarak öldürürüm]. Haydi, uzun bir müddet bana uzak ol! [defol!]” dedi.
O [İbrahim]: “Selâm sana olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Şüphesiz O, bana çok lütufkârdır. Ve ben, sizden ve Allah’ın astlarından kulluk ettiğiniz şeylerden çekilip ayrılıyorum. Ve Rabbime dua edeceğim. Rabbime yalvarışımda bedbaht olmayacağımı umuyorum” dedi.
Sonra o [İbrahim], onlardan [kavminden] ve onların Allah’ın astlarından ibadet ettikleri şeylerden uzaklaşınca, Biz ona İshak’ı ve Yakub’u ihsan ettik. Hepsini de peygamber kıldık [yaptık].
Ve Biz onlara rahmetimizden lütuflarda bulunduk. Ve onlar için yüce bir doğruluk dili kıldık. (Meryem/41-50)

Ve Biz [kanıt elde etmesi] ve kesin inananlardan olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.
Bu nedenle o [İbrahim], üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü, “Bu, benim rabbimdir" dedi. Sonra yıldız batınca, “Ben batanları sevmem” dedi.
Sonra Ay'ı doğarken görünce de “Bu, benim rabbimdir” dedi. O da batınca, “Ant olsun ki Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, kesinlikle ben sapkınlar kavminden olurum” dedi.
Sonra Güneş'i doğarken görünce de, “Bu benim rabbimdir, bu daha büyük!” dedi. Sonra o da batınca, “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene / yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi. En’am, 75- 79:

İbrahim’i de (gönderdik). Hani o kavmine: “Allah’a ibadet edin ve O’na takvalı davranın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır
Siz Allah’ın astlarından bir takım taştan, ağaçtan putlara tapıyorsunuz ve yalan uyduruyorsunuz. Haberiniz olsun ki o, sizin Allah’ın astlarından mabut diye taptıklarınız, sizin için bir rızık vermeye güç yetiremezler. Onun için rızkı Allah yanında arayın ve O’na kulluk edin ve O’na şükredin. O’na döndürüleceksiniz.” demişti.
Ve eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önceki birtakım ümmetler de yalanlamıştı. Elçiye düşen de apaçık tebliğden başka bir şey değildir.
Onlar, Allah'ın yaratmayı nasıl başlattığını, sonra da bunu tekrarladığını da mı görmediler? Şüphesiz bu, Allah'a göre çok kolaydır.
De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, O’nun yaratmaya nasıl başladığına bir bakın. Sonra Allah, son yapıyı inşa edecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.
O, dilediği kimseye azap eder, dilediği kimseye de rahmet eder. Ve siz yalnızca O'na döndürüleceksiniz.
Ve siz yeryüzünde ve gökte aciz bırakanlar değilsiniz. Ve sizin için Allah’ın astlarından bir veli ve yardımcı yoktur.
Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden kimseler; işte onlar Benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir ve onlar, kendileri için acıklı bir azap olanlardır.
Sonra onun [İbrahim’in] toplumunun cevabı, yalnızca:  “Onu öldürün, tahrik edin [yandırın]” demeleri oldu. Sonra da Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda, iman edecek bir toplum için ibretler vardır.
O [İbrahim onlara] Dedi ki: “Siz, sırf aranızdaki dünya hayatında sevgi için Allah’ın astlarından birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lanetleyecektir. Varacağınız yer de cehennemdir. Ve sizin için yardımcılardan yoktur.”
Bunun üzerine ona Lut inandı. Ve o [İbrahim]  dedi ki: “Ben Rabbime hicret ediciyim. Şüphesizi O, Azîz ve Hakîm’in ta kendisidir. (Ankebut/16-26)

Diğer surelerden alınan yukarıdaki pasajları da okuduktan sonra, şimdi konumuz olan Enbiya suresine ait pasajı tahlil etmeye devam edelim:
Bu pasajdaki bazı ifadeler esas anlamlarından alınıp çarpıtılmak suretiyle bazı yanlış anlayışlar ortaya atılmış ve bunlar doğru gibi kabul görmüştür. Yanlış değerlendirildiğine inandığımız bu hususlar, İbrahim’in yalan söylemiş olduğu ve ateşe atılması konularıdır.
Enbiya/62, 63’te geçen “Onlar ‘Ey İbrahim! Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?’ dediler. O [İbrahim]: ‘Aksine, onu şu büyükleri yaptı. Konuşabiliyorlarsa haydiyin onlara sorun’ dedi” ifadesinde nakledilen sözleri ile Saffat suresinde geçen “Çünkü o [İbrahim], yıldızlara öyle bir bakış baktı ki! Sonra da ‘Şüphesiz ben hastayım  [sancılıyım, fikir sancısı çekiyorum]’ dedi” şeklindeki ifadeleri İbrahim’in (as) söylediği yalanlar olarak lanse edilmiştir.

İbrahim’e (as) yalan isnadıyla ilgili klasik eserlerde şu bilgiler mevcuttur:

“Buhârî, Müslim ve Tirmizî'nin rivayetlerine göre Ebu Hureyre şöyle de­miştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Peygamber İbrahim -üç husus dışında- asla hiçbir şey hakkında yalan söylemiş değildir. Bunların birisi onun: "Şüphesiz ki ben hastayım" (Sâffât/37, 89) sözü, diğeri Sara hakkında: “O be­nim kız kardeşimdir” demesi, diğeri de: "Hayır; onların bu büyükleri bunu yapmıştır" demesidir." Lafız Tirmizî’ye aittir. Tirmizî dedi ki: Bu, hasen sa­hih bir hadistir.
İsra'yı anlatan hadiste, Müslim'in Sahih'indeki rivayete göre Ebu Hureyre (ra), İbrahim (as) kıssası hakkında şöyle demiştir: Ve onun yıldız hakkın­daki "Bu benim Rabbimdir (En'âm/76) sözünü de zikretmektedir Buna göre onun söylediği yalanların sayısı dört tane olmaktadır. Ancak Rasûlullah (sav): "İbrahim peygamber ancak üç defa yalan söylemiştir. Bunla­rın ikisi şanı yüce Allah'ın zatı hakkındadır. (Biri): "Gerçekten ben hastayım" sözü ile "Hayır; onların şu büyükleri bunu yapmıştır" sözleri, birisi de Sa­ra hakkındadır." Bu lafzıyla hadisi Müslim rivayet etmiştir
Yıldız hakkında söylediği: "Bu benim Rabbimdir" sözünü yalan kapsa­mına girmekle birlikte; söylediği yalanlar arasında saymayışının sebebi, -doğ­rusunu en iyi bilen Allah'tır-, ya bu sözünü henüz çocukken ve mükellef ol­madığı bir halde söylemiş olabilir. Yahut da o kavmine bu sözleri onları azar­lamak ve yaptıklarını reddetmek anlamında, soru maksadı ile söylemiş olma­lıdır ve soru edatı hazfedilmiştir. Ya da kavmine karşı değişikliğe uğramak özelliğinde bulunan varlığın rabb olmaya elverişli olmadığına dikkatlerini çek­mek maksadıyla delil getirmek üzere söylemiş olabilir.” (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Hâlbuki İbrahim’in (as) “Aksine, onu şu büyükleri yaptı” demesi, kavmini alaylı bir üslupla uyarma ve susturma amaçlı bir ifade idi. Bu tarz bir ifadeyle istiyordu ki, kavmi kendisine “Bunlar konuşmazlar, faydaları da yoktur, zarar da veremezler” diye itiraz etsinler; böylece o da: “O halde onlara niye ibadet ediyorsunuz?” diye kavmine sitem edebilsin. Böylece kendi kazdıkları kuyuya düşsünler, aptallıklarını anlasınlar da hakka dönsünler.

İbrahim’in (as) “Şüphesiz ben hastayım” sözüne gelince: Saffat suresinde de beyan ettiğimiz üzere, İbrahim (as) böyle demekle çekmekte olduğu fikir sancılarını ifade etmiştir. Yoksa toplantı yerine gitmemek için bedenindeki bir hastalığı dile getirmemiştir. Yani bahane uydurmamıştır. Bu konuya ait detay Saffat suresinde verilmiştir. (Tebyinü’l Kur’an; c. 5,  s. 538- 542)
İbrahim’in ateşe atılma efsanesi de klasik kaynaklarda şöyle nakledilir.

"Dediler ki; Onu ateşle yakın!" Onlar delil ileri süremeyecek hale geldik­lerinde günahkârlık ile üstünlük duygusu onları yakaladı ve zorbalık, galip gelmek yoluna koyularak: "Onu ateşle yakın" dediler.
Rivayet edildiğine göre bu sözleri söyleyen kişi Pers Bedevilerinden ya­ni çölde yaşayan göçebelerden Kürtlerden bir adammış. Bunu İbn Ömer, Mücahid ve İbn Cüreyc demiştir. Denildiğine göre adı Heyzer imiş. Allah onu yerin dibine geçirmiş ve kıyamet gününe kadar yerin içinde batmaya devam edip durmaktadır. Bir diğer görüşe göre bu sözü söyleyen, onların hüküm­darları Nemrut imiş.
İbrahim'i ateşte yakmak suretiyle de "İlâhlarınıza yardım edin." Çünkü o, onlara dil uzatmakta ve onları ayıplamaktadır.
Haberde nakledildiğine göre; Nemrut seksen arşın yüksekliğinde ve kırk arşın eninde büyükçe bir köşk inşa etmişti. İbn İshak dedi ki: Bir ay boyun­ca odun topladılar, sonra ateş yaktılar. Ateş alev aldı ve gittikçe alevi arttı. Öyle ki etrafından uçan bir kuş geçecek olursa, saçtığı ısının etkisiyle yanı­yordu. Sonra İbrahim’in (as) ayaklarını bağladılar; elleri de boynuna doğru bağlanmış olduğu halde mancınığa yerleştirdiler. Denildiğine göre o gün mancınığı onlara yapan İblis olmuş. Semavat, arz ve onlarda bulunan bütün me­lekler ve bütün yaratıklar -insanlar ve cinler müstesna- tek bir ses halinde:
Rabbimiz diye feryat ettiler. Bu yeryüzünde İbrahim'den başka sana ibadet eden kimse yük, senin uğrunda ateşe atılıp yakılacak. Ona yardımcı olmak üzere bize izin ver. Yüce Allah şöyle buyurdu: "Eğer sizden herhangi bir şe­yin yardımını ister yahut yardıma davet edecek olursa, ona yardım edin. Bu hususta Ben ona izin verdim. Eğer benden başkasına dua etmeyecek ve ça­ğırmayacak olursa onun halini en iyi bilen Benim, onun dostu ve yardımcı­sı da Ben olacağım."
İbrahim'i ateşe atmak istediklerinde -henüz o daha havada iken- su ha­zinedarı olan melekler ona gelip; Ey İbrahim, dediler. Dilersen ateşi su ile söndürebiliriz. O: Benim size bir ihtiyacım yok, dedi. Rüzgârla görevli olan melek ona gelip; Dilersen ateşi uçururum, dedi. Yine: Hayır dedi. Sonra ba­şını semaya kaldırıp: "Allah'ım, semada olan biricik [ilâh] sensin. Yeryüzün­de de yapayalnız olan benim. Benden başka Sana ibadet eden kimse yok. Allah bana yeter, O ne güzel Vekil'dir."
Ubeyy b. Ka'b’ın rivayetine göre; Peygamber (sav) şöyle buyurmuş­tur: "İbrahim'i ateşe atmak üzere el ve ayaklarını bağladıklarında; "Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim, ey âlemlerin Rabbi, Hamd yal­nız Senindir, mülk yalnız Senindir. Senin hiçbir ortağın yoktur" dedi. Sonra onu mancınık ile oldukça uzak bir mesafeden attılar. Cebrail onu karşıladı ve: Ey İbrahim dedi; Bir ihtiyacın var mı? O, sana bir ihtiyacım yok, dedi. Ceb­rail, o halde Rabbinden iste, deyince şöyle dedi; "O'nun halimi bilmesi O'ndan dilekte bulunmama gerek bırakmıyor." Bunun üzerine söz söyleyen­lerin en doğru sözlüsü olan Yüce Allah şöyle buyurdu: "Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve selâmet ol!"
Kimi ilim adamı şöyle demiştir: Allah o ateşte hararetini kaldıracak bir so­ğukluk, soğukluğunu da kaldıracak bir hararet yarattı. Böylelikle ateş onun için esenlik oldu.
Ebu'l- Âliye dedi ki: Eğer "serin ve selâmet ol" dememiş olsaydı, ateşin soğuğu hararetinden daha fazla olurdu. Eğer "İbrahim'e" dememiş olsaydı, soğukluğu da ebediyete kadar devam edecekti.
Kimi ilim adamının da naklettiğine göre, Yüce Allah cennetten bir yaygı indirdi ve onu Cahim’de yaydı. Allah Cebrail, Mikail, soğuk meleği ve selâmet meleği gibi melekleri indirdi.
Ali ve İbn Abbas dediler ki: Eğer soğukluğunun akabinde "selâmet olması"nı dilememiş olsaydı, İbrahim o ateşin soğuğundan ölürdü ve o gün ken­disi kastediliyor kanaatiyle sönmedik hiçbir ateş kalmayacaktı.
es-Süddî dedi ki: Yüce Allah ağaçtan alınmış her bir odun parçasına ağacına geri dönüp meyvesini bırakmasını emretti. Ka'b ve Katade dediler ki: Ateş İbrahim'in kendisiyle vurulup bağlandığı bağlardan başka şeyleri yak­madı. O ateşin içerisinde yedi gün kaldı, kimse ateşe yaklaşamadı. Sonra ora­ya vardıklarında onun ayakta namaz kılmakta olduğunu gördüler.
el-Minhâl b. Amr dedi ki: İbrahim dedi ki: Ben ateşte bulunduğum gün­lerde, karşı karşıya kaldığım nimetlerin benzerini hiçbir zaman görmedim.
Ka'b, Katade ve ez-Zührî de dediler ki: O gün zehirli keler dışında, İbra­him'in ateşini söndürmeye çalışmamış hiçbir hayvan kalmadı, Bu zehirli ke­ler ona karşı ateşi üflüyordu. İşte bundan dolayı Rasûlullah (sav) öldürülme­sini emretmiş ve ona Fuveysika [fasıkçık, küçük bozguncu] adını vermiştir.
Şuayb el-Himmanî dedi ki: İbrahim on altı yaşında iken ateşe atıldı.
İbn Cüreyc dedi ki: İbrahim yirmi altı yaşında iken ateşe alıldı. Birincisi­ni es-Sa'lebî, ikincisini de el-Maverdî nakletmektedir. Doğrusunu en iyi bi­len Allah'tır.
el-Kelbî dedi ki: Bütün yeryüzü ateşleri soğudu, bir davar paçası dahi pişiremedi. Nemrut, yaptırdığı köşkten, onun gölge meleği tarafından teselli edi­lerek bir divan üzerinde oturmakta olduğunu görünce: Senin Rabbin ne iyi bir Rabbdir! Yemin ederim O'na dört bin tane ineği kurban edeceğim, dedi ve İbrahim’e (as) ilişmedi. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Ona Nemrut ve beraberindekiler bir tuzak kurmak istediler. Bizse on­ları yaptıkları işlerinde en büyük zarara uğrayanlar kıldık. Ve onların tu­zaklarını, en zayıf yaratığımızı kendilerine musallat kılmak suretiyle başla­rına geçirdik.(Enbiya/70)
İbn Abbas dedi ki: Allah onların üzerine en zayıf mahlûku olan sivrisine­ği musallat etti. Aradan vakit geçmeden Nemrut arkadaşlarının ve atlarının parıldayan kemiklerini gördü. Bu sinekler onların etlerini yemiş, kanlarını iç­mişti. Bir tanesi de onun burun deliğine girmiş ve beynine ulaşıncaya kadar önüne geleni kemirip durmuştu. İnsanlar arasında en değerli kabul ettiği ki­şi demir bir balyozla kafasına vuran kişi oluyordu. O, yaklaşık kırk yıl bu şe­kilde kaldı.
"Biz onu ve Lût'u âlemler için bereketlendirdiğimiz arza (ulaştırıp) kurtardık", Biz İbrahim'i ve Lût'u Şam arzına ulaştırarak kurtardık, demek­tir. İkisi ise daha önce Irak topraklarında idiler. İbrahim (as) -İbn Abbas'ın dediğine göre- Lût (as)’ın amcası idi.
Oraya "mübarek" denilmesinin sebebi ise çok verimli, mahsullerinin ve ırmaklarının bol olmasıdır. Ayrıca orası peygamberler yatağıdır.
Bereket, hayrın bir yerde karar kılması demektir. Eğer deve bir yere ça­kılıp kalır da oradan ayrılmazsa “Berku’l-Baîr” denilmesi de buradan gelmekte­dir.
İbn Abbas dedi ki: Mübarek topraklardan kasıt Mekke'dir. Beytu'1-Makdis olduğu da söylenmiştir. Çünkü peygamberlerin çoğunu Yüce Allah ora­dan göndermiştir. Aynı şekilde orası da çok verimli ve mahsulü bol bir yer­dir, suları tatlıdır ve tatlı sular da yere oradan dağılır. Ebu'l-Âliye dedi kî: Ne kadar tatlı bir su varsa, mutlaka semadan Beytu'l-Makdis'teki kayaya iner, son­ra oradan yere dağılır. Benzeri bir söz Ka'b el-Ahbar'dan da nakledilmiştir.
Mübarek toprakların Mısır olduğu da söylenmiştir. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Minhâl b. Amr da şöyle der: "Bana şu rivayet ulaşmıştır: İbrahim (a.s.) o ateşe atılınca orada kırk veya elli gün kalmış ve "Burada olduğum kadar, güzel bir hayat yaşamadım”  demiştir.
Bu kıssa şu şekilde de rivayet edilmiştir: "Onlar, Hz. İbrahim (a.s.) için, bir yer yaptılar ve onu oraya attılar. Sonra oranın üzerinde yedi gün durmadan ateş yaktılar. Sonra bu ateşi, İbrahim (a.s.)’in üzerine kapattılar. Ertesi gün ateşi açtıklarında, Hz. İbrahim (a.s.)'in yanmamış olduğunu, sadece terlediğini gördüler. Bunun üzerine, Lut'un babası Haran: "Ateş onu yakmaz, çünkü o ateşi büyülemiştir. Fakat onu bir şeyin üzerine koyup o şeyin altından bir ateş yakın. Çünkü ancak ateşin dumanı onu öldürebilir" dedi. Onlar da Hz. İbrahim (a.s.)'i bir kuyunun üstüne yerleştirip, alttan ateş yaktılar. Bir kıvılcım sıçrayıp Lût'un babasının sakalına geldi ve onu yaktı. (Razi; el Mefatihu’l Gayb) 

Katâde şöyle diyor: Kertenkele dışında o gün gelen her bir hayvan Hz. İbrahim'in ateşini söndürmüştür. Zührî der ki: Hz. Peygamber (s.a.) onun [kelerin] öldürülmesini emretti ve onu “Füveysık” olarak isimlendirdi. İbn Ebu Hatim der ki: Bize İbn Vehb'in kardeşi oğlu Ebu Abdullah'ın... Fâkih İbn Muğîre el-Mahzûmî'nin bir cariyesinden rivayetinde o, şöyle anlatmış: Hz. Âişe'nin yanına girdim ve evinde bir mızrak gördüm. Ey mü'minlerin annesi, bu mızrakla ne yaparsınız? diye sordum. Dedi ki: Bununla şu kelerleri öldürürüz. Şüphesiz Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuştur: İbrahim ateşe atıldığı zaman keler dışında yeryüzünde ateşi söndürmeyen hiç bir hayvan kalmamıştır. O ise Hz. İbrahim üzerine [ateşe] üfürdü. Allah Rasûlü (s.a.) bize onun öldürülmesini emretti. (İbn Kesir)

İbrahim'in (a.s.) hayatı ile ilgili bu önemli olaya Kitab-ı Mukaddes'te hiç değinilmemektedir. Hatta onun Irak'taki hayatıyla ilgili hiçbir şeye Nemrut'la, babasıyla ve bütün kavmiyle çatışmasına, putperestliği ortadan kaldırma çabalarına, sonunda memleketinden zorla çıkmasına neden olan ateşe atılması olayına, Kitab-ı Mukaddes'in hiçbir yerinde rastlanmamaktadır. Kitab-ı Mukaddes sadece onun memleketinden göç edişine, ona da sanki sadece bir aile maişeti için bir yerden bir yere göç ediyormuş gibi değinir. Kur'an ile Kitab-ı Mukaddes arasında ilginç bir fark daha vardır. Kur'an'a göre bir müşrik olan İbrahim'in (a.s.) babası, oğlunu cezalandıranların en başında geliyordu, fakat Kitab-ı Mukaddes daha değişik bir olay anlatır:
"Terah'ın zürriyetleri bunlardır. Terah Abram'ın, Nahor'un ve Haran'ın babası oldu ve Haran, Lut'un babası oldu. Haran doğduğu memlekette, Keldanilerin Ur şehrinde babası Terah'ın önünde öldü. Abram ve Nahor kendilerine eşler aldılar. Abram'ın karısının adı Sara ve Nahor'un karısının adı Milka idi. O Milka'nın babası ve İska'nın babası olan Haran'ın kızı idi. Ve Sara kısırdı. Onun çocuğu olmazdı. Ve Terah oğlu Abram’ı, Haran'ın oğlu olan torunu Lut'u, oğlu Abram'ın karısı olan gelini Sara'yı alıp Kenan diyarına gitmek üzere Keldanilerin Ur şehrinden onlarla çıktı. Ve Haran'a gelip orada oturdular. Terah'ın günleri 205 yıl oldu ve Terah Haran’da öldü." [Tekvin 11: 27-32]
"Ve Rab Abram'a dedi: "Memleketinden akrabanın yanından ve babanın evinden sana göstereceğim memlekete [Kenan'a] git. Seni büyük bir millet yapacağım. Seni mübarek kılacağım ve senin adını yücelteceğim: Sen de mübarek olacaksın. Seni mübarek kılanları mübarek kılacağım, sana lanet edene lanet edeceğim ve yeryüzünün bütün kabileleri sende mübarek olacaktır." [Tekvin 12: 1-3].
Burada Hz. İbrahim'e niçin bu kadar iltifat edildiği nedense belirtilmemiştir.
Talmut ise İbrahim'in (a.s.) Irak'ta kaldığı sürece yaşadığı olaylarla ilgili bir kaç ayrıntıya yer verir. Bunlar genellikle Kur'an'daki ayrıntılara uyar, fakat bazı önemli olaylarla ilgili çok büyük çelişkiler vardır. Hatta insan Talmut'ta anlatılan olayların karmakarışık ve faraziyelerle dolu olduğunu hisseder, oysa Kur'an'da anlatılan apaçıktır ve İbrahim'e (a.s.) yakışmayacak hiçbir şey yoktur. Okuyucunun bu olayla ilgili Kur'anî açıklama ile Yahudi versiyonu arasındaki farkı anlaması için Talmut'ta anlatılanları aşağıda özetliyoruz. Bu, aynı zamanda Kur'an'ın, Kitab-ı Mukaddes'ten ve Yahudi edebiyatından kıssalar aldığını düşünen kimselerin zihnindeki yanlış anlamayı da ortadan kaldıracaktır.
Talmut'a göre, "Kahinler, Abram'ın doğduğu gece gökyüzünde büyük bir yıldız gördüler ve Nemrud'a Terah'ın evinde doğan çocuğu öldürmesini tavsiye ettiler. Kral çocuğu öldürmeye karar verdi, fakat Terah çocuğunu sakladı ve onun yerine bir hizmetçinin çocuğu öldürüldü. Bunun üzerine Terah karısını ve çocuğunu bir mağaraya sakladı, çocukla annesi orada on yıl yaşadılar.
On birinci yılda Abram, Terah tarafından Nuh'a götürüldü. Abram, Nuh ve oğlu Sam'ın gözetiminde 39 yıl yaşadı. Bu sırada Abram, kendisinden 42 yaş küçük olan yeğeni Sara ile evlendi. [Kitab-ı Mukaddes, Sara'nın Abram'ın yeğeni olduğuna değinmez, adı geçen yaş farkı ise 10 yıl olarak belirtilmiştir.] [Tekvin 11: 29; 17: 17]
Talmut daha sonra şöyle devam eder: "Abram 50 yaşına gelince Nuh'dan ayrıldı ve babasına geri geldi. Babasının bir putperest olduğunu ve evinde 12 aya tekabül eden 12 put bulunduğunu gördü. Babasını putperestlikten vazgeçirmeye çalıştı, fakat babası onu dinlemeyince İbrahim bir gün evdeki bütün putları kırdı. Bunu gören Terah doğruca Nemrud'a gitti ve 50 yıl önce evinde doğan çocuğun ihanet ettiğini ve evdeki putları kırdığını söyledi. Bu konuda kralın hüküm vermesini istedi. Nemrut, Abram'ı sorguya çekti, fakat Abram'ın verdiği cevaplar, dosdoğru, kesin ve açıktı. Nemrud onu hapse attı ve meseleyi karar için meclise sundu. Meclis Abram'ın yakılarak öldürülmesi hükmünü verdi. Bunun üzerine bir ateş hazırlandı ve Abram ateşe atıldı. Kardeşi, aynı zamanda da kayınpederi olan Haran da ateşe atıldı. Nemrud, Terah'a doğduğu gün Abram'ın yerine neden başka bir çocuk öldürüldüğünü sormuş, o da bunu Haran'ın planlandığı cevabını vermişti. Bu nedenle Haran da yakılarak cezalandırıldı. Haran yanarak öldü, fakat insanlar Abram'ın alevlerin arasında hiçbir zarar görmeksizin yürüdüğünü gördüler. Nemrud'a bunu haber verdiklerinde o da bu olayı kendi gözleriyle gördü ve şöyle bağırdı: "Ey göklerin ilahının adamı! Ateşten çık ve yanıma gel." Bunun üzerine Abram ateşten çıktı. Nemrud ona inananlardan biri oldu. Ve ona çok pahalı hediyeler verdi. Bundan sonra, Talmut'a göre Abram Irak'da iki yıl daha kaldı. Ta ki Nemrud korkunç bir rüya gördü ve kahinler Abram'ın onun krallığını yerle bir edeceğini, bu nedenle Abram'ı öldürmesi gerektiğini söylediler: Nemrud, Abram'ı öldürmek üzere adamlar gönderdi, fakat Abram, Nemrud'un kendisine verdiği Eleazar adındaki köleden onların planlarını öğrendi. Bunun üzerine Abram kaçtı ve Nuh'un yanına sığındı. Terah da onu orada ziyarete geldi. Baba ile oğul en sonunda o memleketi terk etmeye karar verdiler, Nuh ve oğlu Sam de bu kararı desteklediler. Bunun üzerine Terah, oğlu Abram, torunu Lut, aynı zamanda torunu olan oğlunun karısı Sara ile birlikte Ur şehrini terk edip Haran'a gitti." [H. Plano: The Talmut Selections, Londra, sh. 30-42.]
Mantıklı bir insan Talmut'un bu anlattıklarını okuduktan sonra, bu kitabın Kur'an'da anlatılan kıssalara kaynak teşkil ettiğini düşünebilir mi? (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an) 

İbrahim’in yakılması konusu

Bu konunun birtakım rivayetlerin etkisinden çıkarılıp Kur’an’daki ifadelerin gerçek anlamları doğrultusunda tahlil edilmesi gerekir. Konu ile ilgili ayetler üç ayrı surede yer almaktadır:

Onlar [kavmi]: “Eğer yapanlarsanız, şunu tahrik edin [yandırın] ve tanrılarınıza yardım edin” dediler.
Biz: “Ey ateş! İbrahim'e karşı soğuk ve güvenli ol” dedik.
Ve ona bir düzen kurmak istediler de Biz kendilerini daha fazla hüsrana uğramışlar kıldık. (Enbiya/68- 70)

Onlar: “Şunun için bir duvar yapın da bunu cahimin [çılgınca yanan ateşin] içine atın!” dediler.
Onlar, ona [İbrahim’e] tuzak kurmak istediler de Biz onları aşağılıklar kılıverdik. (Saffat/97, 98)

Sonra onun [İbrahim’in] toplumunun cevabı, yalnızca:  “Onu öldürün veya tahrik edin [yandırın]” demeleri oldu. Sonra da Allah onu ateşten kurtardı. Şüphesiz bunda, iman edecek bir toplum için ibretler vardır. (Ankebut/24)

Enbiya/68 ve Ankebut/24’teحرّقوهharriqûhu” ifadesi yer almaktadır. Bu ifade genellikle “yakın!” olarak çevrilegelmiştir. Biz bu ifade üzerinde biraz tahlil yapacağız:
حرّقواHarrikû” sözcüğü “ حرقhrq” kökünden, tef’ıl babından çoğul emir kipidir. Bu sözcüğün mastarı olan “ تحريقtahriq” sözcüğü “ateşlendirme” anlamıyla Türkçeye de geçmiştir. (Bir de “hareket” kökünden gelen “harekete geçirme, kışkırtma” anlamında “ تحريكtahrik” sözcüğü vardır. Kaf ve Kef harfleri Türkçede sadece “k” harfiyle ifade edildiğinden karıştırılabilmektedir.)
Sözcüğün kökü olan “ ح ر قhrq”,
“ ateşin alevi”nden gelmektedir. Tahrik, “ateşin bir şey üzerindeki etkisi” demektir. Hastalık nedeniyle gözdeki yanma, hastalıklar nedeniyle kalpteki sızı; soğuk, sıcak ve rüzgâr etkisiyle bitkilerin yanması, acı ve tuzlu şeylerle ağızda oluşan acılar da bu sözcükle ifade edilir. (Lisanü’l Arab, c.2 , s. 404- 406)
Bu durumda bu sözcük “sıkıntı verme, eziyet çektirme, mahvetme” anlamlarında da kullanılabilir. Nitekim Türkçede belaya, sıkıntıya düşüldüğünde “ben yandım, bittim, mahvoldum” denildiği gibi, ani bir sıkıntı geldiğinde de “yandım anam!” denir.
Ankebut/24’te “Onu öldürün veya tahriq edin [yandırın]” ifadesi dikkat çekmektedir. Bu ifadeye göre İbrahim’e iki cezadan biri verilecektir: Ya ölüm ya da “tahriq”. “Tahriq” eyleminde İbrahim’in öldürülmesi söz konusu değildir. Onu öldürmeyip mahvedeceklerdir.
Enbiya/70 ve Saffat/98’e göre, toplumu İbrahim’i tahriq’ten sonra plan kurmuşlardır. İbrahim’i yakıp yok edecek olsalar İbrahim’e tuzak kurmalarına gerek kalmazdı. Onlar “İbrahim’e nasıl eza edebiliriz, sıkıntı çektirebiliriz ve mahvedebiliriz?” diye plan kurmuş olmalıdırlar.
“Cahim” ve “Nar” sözcükleri de her zaman gerçek anlamı olan “ateş” anlamında kullanılmaz. Mecazen aşırı sıkıntı anlamlarında da kullanılır.

Hayır… Hayır… Eğer ki ılmelyakin [kesin bilgi] ile bilirseniz cahimi [çılgınca yanan ateşi] mutlaka görürsünüz. (Tekasür/5, 6)

Ve Yahudiler, “Allah’ın eli sıkıdır” dediler. -Söyledikleri şeyler sebebiyle onların elleri bağlandı ve onlar lanetlendi.-  Aksine O’nun [Allah’ın iki eli açıktır; dilediği gibi harcar. Ve ant olsun ki, Rabbinden sana indirilen, onların çoğunda azgınlık ve küfürce artış yapar. Ve Biz, onların aralarına kıyamete kadar düşmanlık ve kin attık. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür.  Ve onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Oysa Allah bozguncuları sevmez. (Maide/64)

Körü körüne Ataların izinden gitmek

Pasajın 52- 54. ayetlerindeki “Hani o [İbrahim], babasına ve kavmine: ‘Israrla kendisine tapınıp durduğunuz heykeller nedir?’ demişti. Onlar: ‘Biz atalarımızı bunlara tapanlar olarak bulduk’ dediler. O [İbrahim]: ‘Ant olsun ki sizler ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz’ dedi” ifadelerinden, İbrahim’in kavminin kendilerini savundukları tek şeyin taklit, atalar dinine bağlılık olduğu görülmektedir. Kur’an’ın naklettiği bütün kıssalarda aynı şeyi görmekteyiz:

Ve işte böyle Biz, senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri: “Şüphesiz biz babalarımızı bir ümmet [önderli toplum] üzerinde bulduk. Biz de kesinlikle onların izlerine uyanlarız.” demişlerdi. (Zuhruf/23)

Ve onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun” dendiği vakit, “Aksine biz, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız.” dediler. Ataları bir şeye akıl erdirmez ve doğru yolu bulmaz idiyseler de mi? (Bakara/170)

Ve onlara:  “Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin” dendiği zaman: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter” derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu bulmayan kimseler olsa da mı? (Mâide/104)

Ve onlara: “Allah'ın indirdiğine tabi olun!”dendiği zaman: “Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” dediler. Ya şeytan onları cehennemin azabına çağırıyor idiyse! (Lokman/21) H.Yılmaz

Yani, Hz. İshâk'tan yıllar önce doğan büyük oğlu Hz. İsmail'e ilave olarak (nâfileten). M.Esed

İbrahim'in (a.s) hayatı ile ilgili bu önemli olaya Kitab-ı Mukaddes'te hiç değinilmemektedir. Hatta onun Irak'taki hayatıyla ilgili hiçbir şeye Nemrut'la, babasıyla ve bütün kavmiyle çatışmasına, putperestliği ortadan kaldırma çabalarına, sonunda memleketinden zorla çıkmasına neden olan ateşe atılması olayına, Kitab-ı Mukaddes'in hiçbir yerinde rastlanmamaktadır. Kitab-ı Mukaddes sadece onun memleketinden göç edişine, ona da sanki sadece bir aile maişeti için bir yerden bir yere göç ediyormuş gibi değinir. Kur'an'la Kitab-ı Mukaddes arasında ilginç bir fark daha vardır. Kur'an'a göre bir müşrik olan İbrahim'in (a.s) babası, oğlunu cezalandıranların en başında geliyordu, fakat Kitab-ı Mukaddes daha değişik bir olay anlatır:
"Terah'ın zürriyetleri bunlardır. Terah Abram'ın Nahor'un ve Haran'ın babası oldu ve Haran, Lut'un babası oldu. Haran doğduğu memlekette, Keldanilerin Ur şehrinde babası Terah'ın önünde öldü. Abram ve Nahor kendilerine eşler aldılar. Abram'ın karısının adı Sara ve Nahor'un karısının adı Milka idi. O Milka'nın babası ve İska'nın babası olan Haran'ın kızı idi. Ve Sara kısırdı. Onun çocuğu olmazdı. Ve Terah oğlu Abramı, Haran'ın oğlu olan torunu Lut'u oğlu Abram'ın karısı olan gelini Sara'yı alıp Kenan diyarına gitmek üzere Keldanilerin Ur şehrinden onlarla çıktı. Ve Haran'a gelip orada oturdular. Terah'ın günleri 205 yıl oldu ve Terah Haran da öldü." (Tekvin 11: 27-32)
"Ve Rab Abram'a dedi: "Memleketinden akrabanın yanından ve babanın evinden sana göstereceğim memlekete (Kenan'a) git. Seni büyük bir millet yapacağım. Seni mübarek kılacağım ve senin adını yücelteceğim: Sen de mübarek olacaksın. Seni mübarek kılanları mübarek kılacağım, sana lanet edene lanet edeceğim ve yeryüzünün bütün kabileleri sende mübarek olacaktır." (Tekvin 12: 1-3).
Burada Hz. İbrahim'e niçin bu kadar iltifat edildiği nedense belirtilmemiştir.
Talmut ise İbrahim'in (a.s) Irak'da kaldığı sürece yaşadığı olaylarla ilgili bir kaç ayrıntıya yer verir. Bunlar genellikle Kur'an'daki ayrıntılara uyar, fakat bazı önemli olaylarla ilgili çok büyük çelişkiler vardır. Hatta insan Talmut'ta anlatılan olayların karmakarışık ve faraziyelerle dolu olduğunu hisseder, oysa Kur'an'da anlatılan apaçıktır ve İbrahim'e (a.s) yakışmayacak hiçbir şey yoktur. Okuyucunun bu olayla ilgili Kur'an'ı açıklamayla Yahudi versiyonu arasındaki farkı anlaması için Talmut'da anlatılanları aşağıda özetliyoruz. Bu, aynı zamanda Kur'an'ın, Kitab-ı Mukaddes'ten ve Yahudi edebiyatından kıssalar aldığını düşünen kimselerin zihnindeki yanlış anlamayı da ortadan kaldıracaktır.
Talmut'a göre, "Kahinler, Abram'ın doğduğu gece gökyüzünde büyük bir yıldız gördüler ve Nemrud'a Terah'ın evinde doğan çocuğu öldürmesini tavsiye ettiler. Kral çocuğu öldürmeye karar verdi, fakat Terah çocuğunu sakladı ve onun yerine bir hizmetçinin çocuğu öldürüldü. Bunun üzerine Terah karısını ve çocuğunu bir mağaraya sakladı, çocukla annesi orada on yıl yaşadılar.
Onbirinci yılda Abram, Terah tarafından Nuh'a götürüldü. Abram, Nuh ve oğlu Sam'ın gözetiminde 39 yıl yaşadı. Bu sırada Abram, kendisinden 42 yaş küçük olan yeğeni Sara ile evlendi. (Kitab-ı Mukaddes, Sara'nın Abram'ın yeğeni olduğuna değinmez, adı geçen yaş farkı ise 10 yıl olarak belirtilmiştir.) (Tekvin 11: 29; 17: 17).
Talmut daha sonra şöyle devam eder: "Abram 50 yaşına gelince Nuh'dan ayrıldı ve babasına geri geldi. Babasının bir putperest olduğunu ve evinde 12 aya tekabül eden 12 put bulunduğunu gördü. Babasını putperestlikten vazgeçirmeye çalıştı, fakat babası onu dinlemeyince İbrahim birgün evdeki bütün putları kırdı. Bunu gören Terah doğruca Nemrud'a gitti ve 50 yıl önce evinde doğan çocuğun ihanet ettiğini ve evdeki putları kırdığını söyledi. Bu konuda kralın hüküm vermesini istedi. Nemrut, Abram'ı sorguya çekti, fakat Abram'ın verdiği cevaplar, dosdoğru, kesin ve açıktı. Nemrud onu hapse attı ve meseleyi karar için meclise sundu. Meclis Abram'ın yakılarak öldürülmesi hükmünü verdi. Bunun üzerine bir ateş hazırlandı ve Abram ateşe atıldı. Kardeşi, aynı zamanda da kayınpederi olan Haran da ateşe atıldı. Nemrud, Terah'a doğduğu gün Abram'ın yerine neden başka bir çocuk öldürüldüğünü sormuş, o da bunu Haran'ın planlandığı cevabını vermişti. Bu nedenle Haran da yakılarak cezalandırıldı. Haran yanarak öldü, fakat insanlar Abram'ın alevlerin arasında hiçbir zarar görmeksizin yürüdüğünü gördüler. Nemrud'a bunu haber verdiklerinde o da bu olayı kendi gözleriyle gördü ve şöyle bağırdı: "Ey göklerin ilahının adamı! Ateşten çık ve yanıma gel." Bunun üzerine Abram ateşten çıktı. Nemrud ona inananlardan biri oldu. Ve ona çok pahalı hediyeler verdi. Bundan sonra, Talmut'a göre Abram Irak'da iki yıl daha kaldı. Ta ki Nemrud korkunç bir rüya gördü ve kahinler Abram'ın onun krallığını yerle bir edeceğini, bu nedenle Abram'ı öldürmesi gerektiğini söylediler: Nemrud, Abram'ı öldürmek üzere adamlar gönderdi, fakat Abram, Nemrud'un kendisine verdiği Eleazar adındaki köleden onların planlarını öğrendi. Bunun üzerine Abram kaçtı ve Nuh'un yanına sığındı. Terah da onu orada ziyarete geldi. Baba ile oğul en sonunda o memeleketi terk etmeye karar verdiler, Nuh ve oğlu Sam de bu kararı desteklediler. Bunun üzerine Terah, oğlu Abram, torunu Lut, aynı zamanda torunu olan oğlunun karısı Sara ile birlikte Ur şehrini terk edip Haran'a gitti." (H. Plano: The Talmut Selections, Londra, sh. 30-42.)
Mantıklı bir insan Talmut'un bu anlattıklarını okuduktan sonra, bu kitabın Kur'an'da anlatılan kıssalara kaynak teşkil ettiğini düşünebilir mi? Mevdudi

 

. "Hükm" kelimesi çok geniş bir anlama sahiptir. Yargı, hikmet, doğruyu yanlıştan ayıran ölçü ve Allah'tan gelen yetki anlamlarına gelir. "İlim", ise vahyolunan gerçek bilgi anlamındadır. O halde "Lut'a hükm ve ilm verdik" ayeti, "Lut'u peygamber kıldık" anlamına gelir (Lut kıssası için bkz. A'raf: 80-84; Hud: 69-83; Hicr: 57-76 ve bunlarla ilgili açıklayıcı notlar) Mevdudi

Geçmişe ait Musa ve İbrahim kıssalarından sonra üçüncü olarak Lut’a (as) da değinilmiş ve gönderildiği toplum ile aralarındaki olaylar kısaca nakledilerek ibret ve öğüt alınması istenmiştir. Daha evvel A’raf, Hud, Hıcr, Şuara ve Neml surelerinde de Lut (as) ile ilgili açıklamalar geçmişti:

 (And olsun), Lût'u da (elçi olarak gönderdik). Hani o, kavmine demişti ki: “Siz, sizden önce âlemlerden hiç birinin yapmadığı iğrençliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten ve kesinlikle siz, kadınların astından, erkeklere şehvetle gidiyorsunuz. Aslında siz sınırı aşan bir kavimsiniz.” (A’raf/80-81)

Ve onun kavmi hızlıca ona geldiler. Onlar daha önce de çirkinlikler yaparlardı. O [Lut]: “Ey kavmim! İşte bunlar kızlarım. Onlar sizin için daha temizdirler. Gelin Allah’a takvalı davranın, beni misafirlerim ile ilgili olarak rezil rüsvay etmeyin. Sizden hiç reşit [aklı başında] bir adam yok mu?” dedi. (Hud/78)

Siz, şüphesiz, mutlaka erkeklere gidecek, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapacak mısınız?” dedi. İşte kavminin cevabı da sadece “Doğru söyleyenlerden isen Allah'ın azabını bize getir!” demeleri oldu. (Ankebut/29)

Hani kardeşleri Lut onlara demişti ki: “Siz takvalı davranmaz mısınız?  Şüphesiz ki, ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Gelin artık, Allah’a takvalı davranın ve bana itaat edin. Ve buna karşılık ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak âlemlerin Rabbi üzerinedir. Rabbinizin sizler için yarattığı eşleri bırakarak âlemler içinden erkeklere mi gidiyorsunuz? İşin aslı siz haddi aşan bir kavimsiniz.” (Şuara/166)

Lut’u da [elçi olarak kavmine gönderdik]. Hani o, kavmine; “Göz göre göre hâlâ o aşırılığı [hayâsızlığı] yapacak mısınız? Şehvet yönünden kadınlardan aşağı olan erkeklere yaklaşacak mısınız? Aslında siz cahillikte devam edegelen bir kavimsiniz!” demişti. (Neml/54, 55) H.Yılmaz

Burada Nuh'un kavmini ıslah için elinden geleni yaptıktan sonra en sonunda yaptığı şu dua kastedilmektedir: "Rabbim, ben yenik düştüm bana yardım et." (Kamer: 10 ve "Rabbim, yeryüzünde kafirlerden tek kişi bırakma" (Nuh: 26)
"Büyük sıkıntı" ile onların günahkar bir topluluk içinde yaşadıkları sıkıntılı hayat ve Tufan kastedilmiş olabilir. (Bkz. A'raf: 59-64; Yunus: 72-74; Hud: 25-48; İsra: 3 ve bunlarla ilgili açıklayıcı notlar.) Mevdudi

Bu ayetlerde de Nuh peygamber hatırlatılmaktadır. Nuh’un (as) kıssası burada çok kısa verilmiştir. Nuh ile ilgili detay da daha evvel birçok surede yer almıştı:

Ve Nuh dedi ki: “Bu yerde dolaşan kâfirlerden bir tek kişi bırakma. Şüphesiz ki sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız ve kâfir çocuklar doğururlar. Rabbim! Benim için, anam-babam için, mümin olarak evime giren kişiler için ve mümin erkekler ve mümin kadınlar için mağfiret et! Zalimlere de sadece yok oluşu arttır.” (Nûh/26-27)

Ve Nuh’a vahyolundu: “Kesinlikle kavminden iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için onların yaptıkları şeylere üzülme. Ve Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulüm yapan kimseler hakkında da Bana hitapta bulunma. Kesinlikle onlar suda boğulmuşlardır [boğulacaklardır].”
Ve o, gemiyi yapıyordu, kavminden bazı ileri gelenler, ona her uğrayışta onunla alay ediyorlardı. O [Nuh] dedi ki: “Bizimle alay ediyorsunuz, biz de sizinle tıpkı bizimle alay ettiğiniz gibi alay edeceğiz. -Artık o aşağılatıcı azabın kime geleceğini ve o sürekli azabın kimin üstüne ineceğini ileride bileceksiniz.-
Nihayet emrimiz geldiği ve fırın/ tandır kaynadığı zaman Biz dedik ki: “Her cinsten birer çifti ve aleyhlerinde hüküm verilmiş olanların dışında aileni ve iman etmiş olanları onun içine yükle.” -Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti.- (Hûd/36-37)
Bunun üzerine Biz ona: “Bizim gözetimimiz ve vahyimiz ile gemiyi yap. Sonra Bizim emrimiz gelip de tandır kaynayınca, her cinsten eşler halinde iki tane ve bir de onlardan, daha önce kendisi aleyhinde Söz geçmiş olanların dışındaki ehlini [aileni, yakınlarını, inananlarını]  gemiye sok. Zulmetmiş olanlar konusunda bana başvurma. Şüphesiz onlar boğulmuşlardır. Sonra sen ve beraberindeki kişiler gemiye yerleştiğinde de: ‘Hamd bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah içindir’  de! Ve: ‘Rabbim! Beni bolluk olan bir yere indir/bana bolca ikramda bulun. Sen, indirenlerin/ikramda bulunanların en iyisisin’ de” diye vahyettik. (Mü'minun/27- 29)

Bunun üzerine o [Nûh] Rabbine yalvardı: “Ben gerçekten yenik düşürüldüm, bana yardım et/intikamımı al!”
Biz de hemen sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik.
Yeri de kaynaklar hâlinde fışkırttık, derken sular takdir edilmiş/ayarlanmış bir iş üzerine birbirine kavuştu.
Onu [Nuh’u] da, nankörlük edilen kişiye bir mükâfat olmak üzere, korumamız/gözetimimiz altında akıp giden levhaları [tahtaları] ve çivileri/urganları olan [sal] üzerinde taşıdık. (Kamer/11-13) H.Yılmaz  

Yukarıdaki ayette temas edilen kıssanın -ya da, daha doğru bir deyimle, menkıbenin- izahı için dayandığımız tek kaynak Hz. Peygamber'in Sahâbîleridir; çünkü ne Kur’an ne de güvenilir Hadis kaynakları bu konuda herhangi bir açıklama vermemektedir. Bununla birlikte, pek çok Sahâbî ve onların erken ardıllarının (tâbi‘ûn), bir ya da iki önemsiz ayrıntının dışında, kıssanın özü hakkında tam bir fikir birliği içinde olmaları, onun o devirde eski Arap sözlü geleneğinde çok bilinen bir rivayet olduğunu gösterir gibidir (karş. aşağıda 77. not). Kıssaya göre, bir koyun sürüsü geceleyin yolunu şaşırarak komşu tarlaya girer ve orada ekini tahrip eder. Dâvâ, bir hükme bağlaması için Hz. Davud'un önüne getirilir. Hz. Davud, olayın koyun sahibinin ihmalinden doğduğunu görerek, değeri, aşağı yukarı tahrip edilen ekinin değerine denk olan sürünün olduğu gibi tarla sahibine tazminat olarak verilmesine hükmeder. Ama Hz. Davud'un genç oğlu Hz. Süleyman bu cezayı fazla sert bulur; çünkü dâvâlının varı yoğu bu koyun sürüsüdür; oysa, yapılan tahribat geçici mahiyette olup, yalnızca bir yıllık ürünün, bir yıllık gelirin ziyanıyla alakalıdır. Bu sebeple Hz Süleyman, babasına hükmün değiştirilmesi gerektiğini ve koyun sürüsünün sadece bir yıllık geçici intifâ hakkının (süt, yün, o yıl doğan kuzular vb.) ekin sahibine verilmesinin, koyun sahibininse, eski haline getirinceye kadar tarlayı ıslah ve onarımla yükümlendirilmesinin ve sonunda tarlanın da, koyunların da eski sahiplerine iade edilmesinin uygun olacağını söyler. Ancak bu yolla hem dâvâcının uğradığı kayıp bütünüyle giderilmiş, hem de dâvâlı mağdur edilmemiş olacaktır. Hz. Davud oğlunun ortaya koyduğu çözümün kendisininkinden daha adil olduğunu görerek davayı bu yönde karara bağlar. Fakat, Hz. Davud'un kendisi de, en az Hz. Süleyman kadar derin bir adalet duygusuyla hareket ettiği içindir ki, Allah -Kur’an'ın deyişiyle- “o'nların bu hükümlerine tanıktı”. M.Esed

Bir adamın ekinine, toplumdan birinin veya birkaç kişinin davarı düşmüştü. Dâvûd, tazminat olarak davarın, ekin sâhibine verilmesine karar verdi. Henüz 11 yaşında bir çocuk olan oğlu Süleyman ise: Ğ Bunlar hakkında şöyle bir hüküm verilse her ikisi için daha insâflı ve âdil olur, dedi: Davar ekin sâhibine verilir, ekin sâhibi davarın sütünden, yününden yararlanır. Ekin de davar sâhibine verilir, o da eski halini alıncaya dek ekine bakar. Ekin eski hâlini alınca sâhibine, davarlar da sâhibine iâde edilir. Süleyman'ın bu hükmünü babası da uygun buldu. İşte bu hükmü Süleyman'a ilhâm eden Allah idi. S.Ateş

Yani, Hz. Süleyman'ın sözü geçen dâvâdaki yargısı daha isabetli olmakla birlikte, bu durum Hz. Davud'un ilk hükmündeki adaleti yerine getirme niyetini çürütüp bu hükmün hukukî değerini ortadan kaldırmaz.

Hz. Davud'un Mezmurlarına (ilahîlerine) ilişkin bir atıf; bu ilahîlerde Hz. Davud, “yedi gök ve yer ve onların içinde yer alan her şey O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini anmaktadır” (17:44) ya da “göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah'ın sınırsız kudret ve yüceliğini anmaktadır” (57:1) gibi Kur’ânî ayetler doğrultusunda, bütün tabiatı Allah'ı tesbîh etmeye, O'nun kudret ve yüceliğini anmaya çağırmaktadır.Lafzen, “... boyun eğmeye zorladık”. M.Esed

Bu olaya ne Kitab-ı Mukaddes'te ne de Yahudi eserlerinde değinilmemiştir. Müslüman müfessirlere göre bu olay şöyle meydana gelmiştir: Bir adamın davarları geceleyin başka bir adamın ekinine girmişti. Ekin sahibi Davud'a (a.s) şikayet etmiş, o da davarların tarla sahibine verilmesine hükmetmişti. Fakat Süleyman (a.s) bir görüşü kabul etmemiş ve ekinler eski haline gelinceye dek davarların tarla sahibinde kalması fikrini öne sürmüştü. Bununla ilgili olarak Allah: "Biz doğru hükmü Süleyman'a öğrettik" buyuruyor. Fakat hukukî yönden böyle bir meselenin İslâmî hükmünün de olduğunu söyleyemeyiz. Bu konuda Rasûlullah'tan (s.a) rivayet olunan bir hadis yoktur. Bu nedenle fakihler bu konuda farklı görüşler öne sürmüşlerdir.
Fakat ele alındığı çerçeve içinde bu olayın, peygamberlerin de, Allah vergisi güç ve yeteneklerine rağmen sadece birer insan olduklarını vurgulamak için anlatıldığına dikkat edilmelidir. Bu olayda her ikisi de peygamber oldukları halde, Allah Hz. Süleyman'a gösterdiği doğru yolu, Hz. Davud'a (a.s) göstermediği için o yanılmıştı. Bundan sonra gelen bölümlerde her ikisinin sahip oldukları harika yetenekler; bunların Allah tarafından verildiğini, kimseyi ilâh kılmadığını göstermek için anlatılmaktadır.
Bu ayetten, bir mesele de iki yargıç farklı hükümler verdiğinde, sadece birisinin hükmü doğru olduğu halde her ikisinin de hüküm verme yetkisine sahip olmaları şartıyla ikisinin de doğru kabul edileceklerini öğreniyoruz. Peygamber (s.a) aynı ilkeyi daha açık bir şekilde ifade etmiştir. Buhari'de Amr İbn el-As'ın rivayet ettiği hadiste Peygamber'in (s.a) şöyle dediği nakledilmektedir: "Eğer bir yargıç doğru hükme varabilmek için elinden gelen çabayı harcarsa, doğru hüküm verdiğinde iki sevap, yanlış hüküm verdiğinde ise bir sevap kazanır. Ebu Davud ve İbn Mace'de Bureyde'den rivayet edilen bir hadiste de Peygamber'in (s.a) şöyle dediği nakledilmektedir. "Yargıçlar üç çeşittir ve sadece bir tanesi cennettedir. O da Hakkı kabul eden ve ona göre hüküm verendir. Diğer taraftan hakkı bildiği halde, ona aykırı hüküm veren ile yeterli bilgi ve yetkisi olmadığı halde hüküm mevkiinde oturan kimse ise cehennemdedir."
Metindeki ifadeden "Dağların ve kuşların" Davud'a (a.s) boyun eğdirilmediği, bilakis Allah'ı tesbihte ona katıldıkları anlaşılmaktadır. Bu, Sad Suresi 18-19. ayetlerle de desteklenmektedir: "Doğrusu biz dağlara boyun eğdirdik, akşam ve sabah onunla (Davud) birlikte bizi tesbih ederlerdi. Toplanıp gelen kuşları da. Hepsine onunla birlikte bizi tesbih edin diye emrettik, kuşlara da aynısını emrettik." Bu ayetin şu anlama geldiği görüşündeyiz: "Davud (a.s) güzel ve tatlı sesi ile Allah'ı zikr edip tesbih ettiğinde dağlar onun güzel sesini yankılandırıyor, kuşlar da çevresine toplanıyor ve bu manzara çok etkileyici oluyordu." Bu görüş şu hadisle de desteklenmektedir:
Güzel bir sese sahip olan Ebu Musa el-Eşari (r.a) Kur'an okurken oradan geçen Peygamber (s.a) ayakta durup uzun bir süre onu dinlemiş ve o Kur'an okumayı bitirdiğinde: "Bu adama Davud'un güzel sesinden bir parça verilmiş' demiştir." Mevdudi

 Dâvûd Peygamberin, zırh yaparak sattığı ve bu satışın parasıyla geçindiği rivâyet edilmiştir. A.K.G

Lebûs ismi, “giysi” yahut “giysiler anlamına gelen libâs yahut libs sözcükleriyle eş anlamlıdır (Kâmûs, Lisânu'l-‘Arab). Fakat bu tabir İslam öncesi dönemde nadiren “zırh” ya da “savaş giysisi” anlamında kullanıldığı için (a.g.e.) klasik müfessirler yukarıdaki anlam örgüsü içinde bu anlamda kullanıldığını söylemekte ve bu görüşlerini -bu konuda tek dayanak olmak üzere- Katâde'nin “Davud zincirli zırhı yapan ilk kişiydi” yolundaki yorumuna dayandırmaktadırlar (Taberî). Bu görüşün bir uzantısı olarak, cümlenin sonunda geçen be’s tabirini, sözcüğün yan anlamları durumundaki “savaş” ya da “savaştaki şiddet” anlamında ele alarak ayetin ilgili kısmını “sizi [birbirinize karşı girişeceğiniz] şiddet hareketlerine karşı koruyup güçlendirsinler diye, o'na (Hz. Davud'a) sizin için zırh (yahut “savaş giysisi”) yapmasını öğrettik” şeklinde aktarmaktadırlar. Oysa, hatırda tutulmalıdır ki, be’s sözcüğü aynı zamanda “zarar/felaket”, “bahtsızlık/musibet”, “darlık/sıkıntı” ve nihayet “tehlike” anlamını da taşımakta ve dolayısıyla, en geniş anlamıyla, sıkıntı ya da korkuya yol açan şeylere delalet etmektedir (Tâcu'l-‘Arûs). Sözcüğü bu anlamıyla ele alırsak, lebûs tabiri de buna bağlı olarak birincil anlamıyla, yani “giysi” olarak anlaşılabilecek ve bu bizi, Kur’an'ın 7:26'da temas ettiği “Allah'a karşı sorumluluk giysisi” (libâsu't-takvâ) kavramına ulaştıracaktır. Bu anlamda yorumlandığı zaman yukarıdaki ayet, Allah'ın Hz. Davud'a, yandaşlarını, hem birbirlerine karşı duydukları korkuya, hem de bilinmeyene karşı duydukları bilinçaltı korkulara karşı koruyacak derin bir takvayla (Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle) eğitme sanatını öğrettiğini ifade etmektedir. Ayeti noktalayan “Peki, [bu lütuf için] şükrediyor musunuz?” şeklindeki belâgat gereği olan soru cümlesi, genellikle, insanın Allah tarafından kendisine bahşedilen manevî nimeti yeteri kadar takdir etmediğini ve dolayısıyla, gereği gibi şükretmediğini işaret etmektedir. M.Esed

Sebe Suresi, 10-11. ayetlere göre bu olay şöyledir: "... ve ona demiri yumuşattık (ve şöyle emrettik): "geniş zırhlar yap ve onları düzenli bir biçime sok". Bu, Allah'ın Davud'u (a.s) demiri kullanmada usta kıldığını ve özellikle korunma amacıyla ona zırh yapma sanatını öğrettiğini gösterir. Bu gerçek, arkeolojik ve tarihi araştırmalarla da desteklenmektedir. Çünkü bu araştırmalara göre demir devri M.Ö. 1200 ile 1000 yılları arasında başlamıştır ve bu da Davud'un (a.s) yaşadığı dönemdir. İlk önce Suriye ve Anadolu'da M.Ö. 2000-1200 yılları arasında yaşayan Hititler, demiri eritip şekil vermek için bir metod icad etmişler, fakat bunu diğer insanlardan gizlemişler, bu nedenle de demir yaygın bir kullanıma geçmemiştir. Daha sonra Filistiler bunu keşfetmiş fakat yine bir sır olarak saklamışlardı. Hükümdar Seul'den (Talut) önce İsrailoğulları'nın Hititler ve Filistiler'e defalarca yenilmelerinin nedeni karşılarındakinin savaşlarda demiri kullanmasıydı.
M.Ö. 1020'de Talut, Allah'ın emri ile İsrailoğulları'nın hükümdarı olduğunda (M.Ö. 1004-965) sadece tüm Filistin'i ve Ürdün'ü değil, Suriye'nin bir bölümünü de İsrail krallığına kattı. İşte o zaman Hititlerin ve Filistilerin bu kadar gizledikleri zırh yapımı sırrı açığa çıktı ve demirden günlük ucuz eşyalar bile yapılmaya başlandı. Filistinin güneyinde demir madenleri bakımından zengin bir bölge olan Edom'da yapılan yeni arkeolojik kazılar, demir eritme ve şekil verme işleminde kullanılan ocakları açığa çıkarmıştır. Akabe Körfezi'nde, Elat'ın yakınlarında, Süleyman (a.s) zamanında bir liman olan "Ezion-Geber"de yapılan kazılarda açığa çıkan bir ocağın, bu günkü modern eritme fırınlarında kullanılan ilkelere uygun bir şekilde inşa edildiği sanılmaktadır. O halde Davud'un (a.s) bu keşfi ilk önce savaş gayesi ile kullanılmış olması doğaldır. Çünkü kısa bir süre öncesine kadar hükümdarlığının çevresinde yaşayan Kenanlılar halkını rahatsız ediyorlardı. Kitab-ı Mukaddes'de Davud'un (a.s) savaşta kullanılmak üzere demiri eritme ve kullanmada usta olduğunu belirtir. (Bkz. Yeşu, 17: 16 Hakimler, 1: 19, 4: 2-4)
Davud (a.s) hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Bakara 251, İsra: 55 ve bunlarla ilgili açıklayıcı notlar) Mevdudi

Bu ifade, öyle görünüyor ki, hesapsız zenginlikleri Filistin'e (“kutlu kıldığımız ülkeye”) taşıyarak Hz. Süleyman'ın dillere destan zenginliğini meydana getiren gemi filolarını îma ediyor. M.Esed

Bu, Sebe Suresi, 12. ayette de açıklanmıştır. "Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü de bir ay olan rüzgara boyun eğdirdik". Sad Suresi, 36. ayette de şöyle buyurulmaktadır: "Böylece biz rüzgarı onun buyruğu altına verdik. Onun emriyle dilediği yöne yumuşakca eserdi." O halde rüzgar Süleyman'ın (a.s) emrindeydi ve o, bir aylık uzağa deniz seferleri düzenliyebiliyordu. Çünkü rüzgar onun gemileri için istediği yönde esiyordu.
Kitab-ı Mukaddes'de Süleyman'ın (a.s) büyük bir deniz ticareti geliştirdiğini kaydeder. (I Krallar, 10: 22) Bir taraftan onun ticaret gemileri Kızıldeniz boyunca Ezion-Geber'den Yemen'e ve diğer doğu ve güney ülkelerine gidip geliyor, diğer taraftan Tarsis adı verilen donanması Akdeniz'de batı ülkelerine seyahat ediyordu. Edon'da Akabedeki maden ocaklarından çıkarılan bakır ve demirleri eritmek ve işlemek için Ezion-Geber'de onun kurduğu fırın, bugün yapılan arkeolojik araştırmalar tarafından da doğrulanmaktadır. Bu eritilmiş demir ve bakır, başka faydalarının yanı sıra gemi yapımında da kullanılıyordu. Kur'an bu konuya şöyle değinmektedir: "Erimiş bakır madenini ona (Süleyman'a) sel gibi akıttık." (Sebe: 12)
Rüzgarın ona boyun eğdirilmesi konusuna gelince, bu Allah'ın lütfu ile rüzgarın yönünün hep Süleyman'ın (a.s) gemilerinin gideceği yöne esmesi -ki o dönemde gemiler tamamen rüzgara bağlı olarak hareket ediyorlardı- anlamına gelebilir. Fakat 81. ayette geçen "Onun emriyle eserdi" ifadesini zahiri anlamda olduğu gibi kabul etsek de bir sakıncası yoktur. Çünkü Allah, kullarından dilediğine böyle güçler verebilir. Mevdudi

Bu özel anlam örgüsü içinde şeyâtîn (lafzen, “şeytanlar”) terimi için benimsediğimiz karşılık (“baş eğmeyen güçler”), şeytân teriminin “baş eğmeyen”, “aşırı derecede kibirli/dik başlı” ya da “küstah” anlamına gelen deyimsel kullanımına dayanmaktadır (karş. Lane IV, 1552). Buradan yola çıkılarak, ayetin baş eğdirilip köleleştirilen düşman güçlere yahut Hz. Süleyman'ın denetim altına alıp yararlandığı tabiat güçlerine işaret ettiği söylenebilir; ayrıca, bkz. bundan sonraki not.

Burada da, Hz. Süleyman'la ilgili başka bölümlerde de, Kur’an, o'nun ismiyle bitişen ve gerek Yahudi-Hristiyan kültürünün, gerekse İslam öncesi Arap halk kültürünün ayrılmaz parçası halinde yaşayan muhtelif şiirsel menkıbelere atıfta bulunmaktadır. Kur’an'da yer alan bu bahislerin “rasyonel” bir tarzda yorumlanması, kuşkusuz mümkündür; ama, böyle bir çaba bizce pek de gerekli değil. Çünkü bu menkıbeler, Kur’an'ın ilk defa hitab etmek durumunda olduğu toplumun hayal gücüyle öylesine derinden yoğrulmuştu ki, Hz. Süleyman'ın olağanüstü gücünden ve hikmetinden söz eden bu efsanevî hikayeler zaman içinde başlıbaşına kültürel bir gerçeklik, bir ifade ve üslup özelliği kazanmış ve bunun için de, Kur’an'da verilmek istenen belli ahlakî gerçeklerin temsîlî olarak yansıtılması için başvurulabilecek son derece uygun ifade araçları ya da ifade birimleri haline gelmişlerdir. Bunun içindir ki Kur’an, bunların efsanevî mahiyetlerini doğrulamak ya da yalanlamak yönünde konu dışı bir değerlendirme ortaya koymadan, onları, insanın sahip olabileceği her türlü gücün ve ihtişamın nihaî kaynağının Allah olduğu, bazan mucizevî sınırlara varsa bile, beşerî hüner ve dehânın ulaşabildiği tüm başarıların Allah'ın üstün yaratma gücünün tezahüründen ibaret olduğu fikrini etkileyici bir biçimde ortaya koymak için bir fon, bir üslup ve ifade aracı olarak kullanmaktadır. M.Esed

"Şeytanların" boyun eğmesi olayı, Sebe Suresi, 12-13. ayetlerde açıklanmıştı. Bu ayetler, Süleyman (a.s) için çalışan şeytanların ve cinlerin insanlardan tamamen farklı bir yapıya sahip olduklarını göstermektedir. Nitekim Araplar, cinlerin gaybın ilmine vakıf olduklarına inanırlardı. Ayrıca bizzat cinlerin kendileri de gaybın ilmini bildikleri zannı içindeydiler. Bu ayetleri önyargısız okuyan herhangi bir kimse buradaki cin ve şeytanların ne tür bir niteliğe sahip mahluklar olduklarını açıkça görür. İşte Arapların gaybın ilmine vakıf sandıkları cinler bunlardı. Bu nedenle, bazı çağdaş müfessirlerin yaptığı gibi bunların "insan" olduğu sonucuna varmak için Kur'an'ın anlamını saptırmak doğru değildir. Kur'an'daki ifade tarzından ve bu ifadenin yer aldığı konunun akışından bahsedilen cinlerin insan olmadığı anlaşılmaktadır. Eğer bunlar insan olsalardı, bu sadece Süleyman'a (a.s) lutfedilmiş bir nimet olamazdı. Çünkü o zamana dek insanlar Mısır'daki piramitler gibi dev yapılar inşa etmişlerdi bile. Mevdudi

Bu ayetlerde ise yine özet olarak Davud ve Süleyman peygamberlere değinilmiştir. Davud ve Süleyman peygamberlere verilen nimetler çok kısa ifadeler ile anlatılmıştır. Bu iki peygamber, haklarında en fazla efsane oluşturulan peygamberlerdir. 79- 82 arasındaki ayetlerde sayılan nimetler daha evvel Sad ve Sebe’ surelerinin tahlilinde detaylı olarak açıklanmıştı. (Tebyinü’l Kur’an; c.2,  s.333-370) Bu nedenle, bu pasajda konu edilen nimetleri kısaca hatırlatmakla yetineceğiz. Davud ve Süleyman peygamber, kuşlardan yararlanmayı, dağlarda zor şartlarda yaşamayı, demir ve bakırı işlemeyi, denizlerde yelkenli gemilerle ticareti ileri seviyeye çıkarmayı, emri altında çalıştırdığı yabancı işçilerden denizcilikte, bayındırlıkta, yol-köprü ve diğer inşaat işlerinde, bakır kaplar ve heykeller yapımında yararlanmayı başarmışlardır.
Konu ile ilgili olarak Sebe suresindeki pasajı hatırlatmakla yetiniyoruz:

Ve Ant olsun ki, Biz Davud’a tarafımızdan bir fazlalık ve kuşları verdik; “Ey dağlar! Onunla beraber dönün!” Ve onun için demiri yumuşattık: Bol bol zırhlar yap ve biçimlemede ölçülendir.- Siz de sâlihi işleyin. Kesinlikle Ben yaptıklarınızı en iyi görenim.- (Sebe/10, 11)

Davud, Beytüllahim'de yaşayan Yuda kabilesinden sıradan bir gençti. Filistinlilere karşı açılan bir savaşta, İsrail'in en büyük düşmanı olan Calût'u öldürdü ve birdenbire İsrailoğulları arasında değeri yükseldi. Bu olayla birlikte önemi artmaya başladı, öyle ki Talut'un [Seul’ün] ölümünden sonra ilk önce Hebron'da [bugünkü el-Halil] Yuda kralı seçildi, daha sonra da bütün İsrail kabilelerinin kralı oldu. Kudüs'ü aldı ve orayı İsrail krallığının başşehri yaptı. Onun liderliğinde tarihte ilk defa, sınırları Akabe körfezinden Fırat nehrinin batı kıyılarına kadar uzanan Allah'a ibadet eden bir krallık kurulmuş oldu.
Kur’an’a baktığımızda Davud’a verilen nimetleri şöyle toplayabiliriz:
a- Bilgi:  (Neml/15).
b- Kuvvet: (Sâd/17).
c- Dağların boyun eğdirilmesi: (Sebe'/10).
d- Tövbesinin kabulü (Sâd/24, 25).
e- Hükümranlık  (Sâd/26).
f-  Demiri işleme: Sebe’/10).
g- Zebur (Nisa/163).
h- Fasl-ı hıtap  (Sebe’/20)
ı- Hikmet (Sebe’/20)

FASL-I HITÂB: Bilindiği gibi, insanların düşüncelerini ifade etme yetenekleri birbirlerinden farklıdır. Kimilerinin hitabeti iyidir ve bu yetenekleriyle mesajlarını dinleyenlerin zevk alacağı etkileyici anlatımlarla insanlara daha rahat iletirler, çevreyle iletişimlerini daha iyi kurarlar. Kimilerinin de hitabetleri zayıftır, ne dedikleri anlaşılmaz, konuşmaları muhataplarını sıkar. Bunlar mesajlarını gereği kadar iyi iletemezler ve çevreleriyle sağlıklı iletişim kuramazlar.
Âyetteki
 فصل الحطاب [fasl-ı hıtâb] ifadesinden anlaşılmaktadır ki, Dâvûd peygamber çok fasih ve beliğ konuşan, hükümlerini açık bir şekilde dile getiren ve muhataplarına ne demek istediğini gâyet net olarak anlatan bir kişidir.
Fasl-ı hıtâb deyimi ayrıca, hükümlerdeki tereddütsüzlüğü; kesin kararlılığı ve kararlardaki isabeti de ifade etmektedir. [Tebyinü’l Kur’an; c.2, s.343]

SÜLEYMAN PEYGAMBERE VERİLEN NİMETLER: Konumuz olan pasajda Süleyman peygambere de nimetler verildiği beyan edilmiştir. Bunlardan ilki, rüzgârın ona musahhar kılınması, bir diğeri de cinlerin emrine verilmiş olmasıdır.
Süleyman peygamber deniz ticaretine önem verip yelkenli gemilerden bir filo kurmuştu. Gemiler yelkenleri sayesinde, eskiden deve, katır gibi araçlarla aylarca süren yolculuk mesafesini kısaltmıştı. Konunun teferruatı Kitab-ı Mukaddes’in 3. Krallar bölümünün 9. Bab’ında yer alır. Bu ticaret filosu Akabe körfezinin başında bulunan Ozio-Geber’den Ofir’e gider gelirdi. Ve o uzak diyarlardan altın, fildişi, sandal ağacı ve kıymetli taşlar ve baharat gibi sıcak ülke ürünlerinden bereketli toprağa [Filistin] gelir akıtırlardı, taşırlardı. Süleyman, ülkesini o dönem o kadar çok zengin etmişti ki, gümüşün değerce taştan farkı yoktu.

SÜLEYMÂN PEYGAMBERİN EMRİNDEKİ ŞEYTÂNLAR/CİNNLER:
Bu konu daha evvel Sâd ve Cinn surelerinde ele alınmış ve detaylı olarak açıklanmıştı. Bu nedenle burada kısa bir hatırlatma yapmakla yetineceğiz.
Burada konu edilen cinler halk kültüründeki cinler değildir.  Bunlar Süleyman peygamberin babası Dâvûd peygamberin hünerli zanaatkâr adamları ve onlara ustabaşlık yapan Sur kralının gönderdiği Huram baba ve emrindeki hünerli kişilerdir.
Süleymân peygamberin emrindeki şeytânlar konusunda düzülen efsanelerin tümü, âyetteki şeytânlar ifadesinin, Kur’ân'daki tanımı dışında, halk kültürüne yerleşmiş hayalî yaratıklar olarak kabulüne dayanmaktadır. Oysa Kur’ân'daki şeytân ile halk kültüründeki “şeytân” arasında hiçbir alâka bulunmamaktadır.
Hatırlanacak olursa, Tekvîr ve Nâs sûrelerinin tahlili yapılırken “şeytân” konusuna da değinilmiş ve okuyucu bir miktar bilgilendirilmişti. Orada yapılan açıklamalarda şeytân'ın sözlük anlamının kısaca, “hakktan uzak olan” demek olduğu; bir kavram olarak şeytân'ın ise “hakka ve akla aykırı hareket eden her türlü kişi, güç ve kurumun ortak ve karakteristik adı” olduğu belirtilmişti. Süleymân peygamber kıssasında sözü edilen şeytânlar da, bu tip şeytânlardır. Yani, Süleymân peygamber hakkında sürekli gerçek dışı sözler söyleyip iftiralar yayan ve o'nun aleyhinde plânlar kuran kişilerdir.
Cinn olarak nitelenen bu varlıkların kimler olduğu konusunda doğru bir tahlil yapılabilmesi için öncelikle “dinler tarihi” bilgisine ihtiyaç vardır. Babası Dâvûd peygamberden sonra o'nun mirasçısı olarak ülkesinin hükümdarı olan Süleymân peygamber, Ya‘kûb peygamberin soyundan gelen bir Benî İsrâîl peygamberidir. Bu nedenle hem Müslümanların hem de Ehl-i Kitab'ın [Yahudi ve Hıristiyanların] inandığı ve değer verdiği bir kişidir. Süleymân peygamber ile ilgili haberler Ehl-i Kitap'ta da mevcuttur. Eldeki Tevrât'ın muharref [bozulmuş] olması sebebiyle dinî bir kaynak olarak dikkate alınması mümkün değilse de, tarihî bir kaynak olarak ele alınmasında hiçbir sakınca yoktur. Çünkü yazılı dinî metinler de tarihin temel kaynakları arasındadır. Nitekim Ana Britannica ansiklopedisi de, Süleymân peygamberle ilgili olarak verdiği bilgilerin kaynağını Eski Ahit olarak göstermiştir:
Hz. Süleymân'ın yaşamı ile ilgili bilgilerin hemen tümü Eski Ahit'ten kaynaklanır. Kitab-ı Mukaddes, Süleymân peygamberin hizmetinde olan kişilerin, babası Dâvûd peygamberin hünerli zanaatkâr adamları ile onlara ustabaşılık yapan Sur kralının gönderdiği Huram Baba ve emrindeki hünerli kişiler, zanaatkârlar olduğunu kaydetmektedir. Süleymân peygamberin emrindeki şeytân nitelikli cinnlerin hünerli zanaatkârlar olduğunu bildiren Kur’ân âyetleri ile, bir tarihî kaynak olarak değerlendirdiğimiz Tevrât'ın bilgileri bu konuda aynıdır. Zaten Kur’ân'ın bu âyetlerini duyan Ehl-i Kitap da, bu anlatıma itiraz etmemiştir. Bütün bunlar, Süleymân'a hizmet eden cinnleri, halk kültüründeki hayalî cinler olarak açıklayanların hiçbir kaynak ve dayanaklarının olmadığını göstermektedir.
Süleymân peygamber hakkında yalan ve iftira kampanyaları düzenleyen, o'ndan kurtulmak ve iktidarını devirmek için ellerinden gelen her şeyi yapan şeytân nitelikli cinnler, bu hünerli ama zoraki çalışan zanaatkârlardır. Süleymân peygamber, bu durumun bilincinde olarak onlardan zoraki de olsa yararlanmayı sonuna kadar sürdürmüştür.
Konunun detaylarını hatırlamak isteyenlere, bu konunun ele alındığı bölümleri (Tebyinü’l Kur’an; c.2. s.392- 397, c.3, s.191) tekrar okumalarını öneriyoruz.

Konumuz olan pasajdaki 78. ayette, Kur’an’da daha evvelki kıssalarda yer almayan bir olaydan bahsedilmektedir. Bu durum, söz konusu olayın o günün toplumlarında bilindiğini göstermektedir. Ayetlerde olayın mahiyeti ile ilgili bilgi verilmemiş, sadece Davud ve Süleyman peygamberlerin “koyunların gece ekin yemesi” konusunu görüşerek meselenin nasıl bir hükme bağlanacağı konusunda müzakere ettikleri bildirilmiştir.
Bu hususta klasik kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:

Ekini Bozan Davar Hakkında Hüküm

Bu hususun nasıl cereyan ettiği hususunda şu izah yapılmıştır:
a- Müfessirlerin ekserisi şöyle demişlerdir: Hz. Davud'a, birisi ekinin sahibi, diğeri de sürünün sahibi olarak iki adam geıir. Ekin sahibi "Falancanın davarları, benim ekinime girdi ve ondan hiçbir şey bırakmadı" dedi. Bunun üzerine Dâvud (a.s.) "Git, sürü senindir" hükmünü verdi. Derken, ikisi oradan ayrıldılar ve Süleyman (a.s.)'a rast geldiler. Bunun üzerine Süleyman (a.s.): "Aranızda nasıl hükmetti?" deyince onlar, Davud'un verdiği hükmü söylediler. Süleyman (a.s.): "Kadı [hâkim] ben olsaydım, başka türlü hüküm verirdim" dedi. Bu söz, Dâvud (a.s.)'a ulaşınca, bunun üzerine Dâvud (a.s.), Süleyman (a.s.)'ı çağırdı ve "O ikisi arasında sen nasıl hükmederdin?" deyince, Süleyman (a.s.) şöyle dedi: "Ben, davarları, ekinin sahibine verirdim. Böylece, o davarların sütü, kuzusu ve yünü, ekin sahibinin olur. Ertesi yıl, ekin, yenildiği günkü durumuna ulaştığında, koyunları geri sahibine verirdim. Böylece de, ekin sahibi ekinini almış olurdu".
b- İbn Mesûd, Sureyh ve Mukâtil (r.h.) şöyle demişlerdir: "Bir çoban geceleyin, bir üzüm bağının yanına yatak kurdu [sürüsünü orada yatırdı]. Derken çoban farkında olmadan, koyunlar o bağa girdi; üzüm dallarını yiyerek, bağı işe yaramaz hale getirdi. Ertesi gün, bağın sahibi, Dâvud (a.s.)'a başvurdu. Dâvud (a.s.) da, o bağın değeriyle koyunun değeri arasında bir farklılık olmadığı için, koyunların bağ sahibinin olacağı şeklinde hükmetti. Onlar çekip gittiler. Derken, Süleyman (a.s.)'a rastladılar. Bunun üzerine Süleyman (a.s.) onlara "Aranızda nasıl hükmetti?" deyince, onlar, Dâvud (a.s.)'ın verdiği hükmü anlattılar. Süleyman (a.s.), "Bu hükümden başka bir hüküm her iki tarafın durumuna daha uygun olabilir" dedi. Bu söz, Dâvud (a.s.)'a ulaştı. Derken, Dâvud (a.s.), Süleyman (a.s.)'ı çağırdı ve ona, "Babalık ve peygamberlik hakkı için, o iki tarafın durumuna daha uygun olan şeyi bana haber vereceksin" dedi.
Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s.), "Sürüyü, kendisinden yararlanmak üzere, bağın sahibine verirsin, çoban da, eski halini alıncaya kadar o bağı ıslah etmeye çalışır. Daha sonra sürüyü, sahibine geri verirsin" dedi. Dâvud (a.s.), bunun üzerine, "Hüküm, senin verdiğin hükümdür" dedi ve ayni karan verdi. İbn Abbas (r.a.) bu hükmü verirken, Hz. Süleyman (a.s.)'ın yaşının on bir olduğunu söylemiştir  (Razi; el Mefatihu’l Gayb) 

Dâvûd ve Süleyman (AS)

Mürre kanalıyla İbn Mes'ûd'dan rivayetle Ebu İshak, otlatılan bu ekinin, salkımları oluşmuş bir bağ olduğunu söyler. Şüreyh de böyle söylemiştir. İbn Abbâs, âyette geçen النّفش en-nefşü” kelimesinin otlatma anlamında olduğunu söylerken; Şüreyh, Zührî ve Katâde gece otlatma anlamında olduğunu söylemişlerdir. Katâde gündüz otlatmaya ise arap dilinde الهمل el-hemelü” denildiğini belirtir. İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb Hârûn İbn İdrîs el-Asâmm'ın... İbn Mes'ûd'dan rivayetlerine göre; o, “Dâvûd ve Süleyman da, hani, kavmin koyunlarının yayıldığı bir ekin hakkında hüküm veriyorlarken ...” ayeti hakkında şöyle demiştir: Bu, salkımları oluşmuş bir bağ idi ve koyunlar onları bozmuştu. Dâvûd, koyunların bağ sahibine ait olduğuna hükmetti. Süleyman ise şöyle dedi: Ey Allah'ın peygamberi, hüküm bundan başkadır. Hz. Dâvûd: Hüküm nasıldır, diye sordu da, şöyle cevapladı: Bağı koyun sahibine verirsin, eski haline dönünceye kadar ona bakar. Koyunları da bağ sahibine verirsin. Onlardan istifade eder. Nihayet bağ eski hâline döndüğü zaman bağı sahibine, koyunları da sahibine verirsin. İşte Allah Teâlâ'nın: “Biz bu hükmü hemen Süleyman'a belletmiştik” ayeti budur. Avf de aynı açıklamayı İbn Abbâs'tan rivayet etmiştir. Hammâd İbn Seleme'nin Ali İbn Zeyd kanalıyla ... İbn Abbâs'tan rivayetinde o, şöyle anlatmış: Hz. Dâvûd, koyunların ekin sahibine ait olmasına hükmetmişti. Çobanlar yanlarında köpekleri ile çıktıklarında Süleyman onlara: Aranızda nasıl hüküm verdi, diye sordu. Onlar Hz. Davud'un hükmünü haber verdiler. “Şayet işinizi ben üstlenmiş olsaydım bundan başka bir hüküm verirdim” dedi. Bu, Hz. Davud'a haber verildi de Hz. Süleyman'ı çağırdı ve: “Aralarında nasıl hükmedersin?” diye sordu. Koyunları ekin sahiplerine veririm, koyunların yavruları, sütleri, yağları ve faydaları onların olur. Koyunların sahipleri de ekin sahiplerinin ziraat yaptıkları gibi onlar için ekin ekerler. Ekin eski haline ulaştığı zaman ekin sahipleri ekini alır, koyunlar da sahiplerine geri verilir, dedi. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın ... Mesrûk'dan rivayetinde o, şöyle anlatıyor: Koyunların içinde otlamış olduğu ekin bağ idi. Koyunlar orada otlamış ve üzüm salkımı bırakmayıp yemişlerdi. Onlar [bağın sahipleri] Hz. Davud'a gelmişler ve koyunların sahipliğini onlara vermişti. Hz. Süleyman şöyle dedi: Hayır, aksine koyunlar alınır ve bağ sahiplerine verilir. Koyunların sütleri ve faydaları onlara ait olur. Koyunların sahiplerine de bağ verilir, onu ıslah eder ve imar ederler. Ta ki koyunların otladığı gecedeki haline gelinceye kadar… Sonra koyun sahiplerine koyunları, bağ sahiplerine de bağları verilir. Şüreyh, Mürre, Mücâhid, Katâde, İbn Zeyd ve birçokları da böyle söylemiştir. (İbni Kesir) 

Bu olaya Kitab-ı Mukaddes'te de, Yahudi eserlerinde de değinilmemiştir. Müslüman müfessirlere göre bu olay şöyle meydana gelmiştir: Bir adamın davarları geceleyin başka bir adamın ekinine girmişti. Ekin sahibi Davud'a (a.s.) şikâyet etmiş, o da davarların tarla sahibine verilmesine hükmetmişti. Fakat Süleyman (a.s.) bu görüşü kabul etmemiş ve ekinler eski haline gelinceye dek davarların tarla sahibinde kalması fikrini öne sürmüştü. Bununla ilgili olarak Allah: "Biz doğru hükmü Süleyman'a öğrettik" buyuruyor. Fakat hukukî yönden böyle bir meselenin İslâmî hükmünün de olduğunu söyleyemeyiz. Bu konuda Resulullah'tan (s.a) rivayet olunan bir hadis yoktur. Bu nedenle fakihler bu konuda farklı görüşler öne sürmüşlerdir.
Fakat ele alındığı çerçeve içinde bu olayın, peygamberlerin de, Allah vergisi güç ve yeteneklerine rağmen sadece birer insan olduklarını vurgulamak için anlatıldığına dikkat edilmelidir. Bu olayda her ikisi de peygamber oldukları halde, Allah Hz. Süleyman'a gösterdiği doğru yolu, Hz. Davud'a (a.s.) göstermediği için o yanılmıştı. (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)  H.Yılmaz

 

Hz. Eyyub'un başlangıçtaki ikbal ve bahtiyarlığını, sonraki imtihan ve sıkıntılarını, varını yoğunu ve bütün çocuklarını kaybetmesini, çektiği ağır hastalığı ve derin umutsuzluğu ve nihayet gösterdiği sabra karşılık Allah tarafından ödüllendirilmesini anlatan kıssa Eski Ahid'de (Eyyub'un Kitabı) bütün ayrıntılarıyla yer almaktadır. Kitâb-ı Mukaddes'deki yüksek felsefî çizgiler taşıyan bu destansı hikaye, büyük bir ihtimalle eski Nebatî (Kuzey Arabistan'da yaşayan Arap boyu) bir şiirin -boyun bugün kullandığı dilden de anlaşılacağı üzere- İbranice bir tercümesi ya da şerhidir; çünkü “eski Sâmî dünyasının ürettiği en güzel şiirsel metin durumundaki bu parçanın sahibi olan Hz. Eyyub, isminden ve kitabında sözü geçen muhitten (Kuzey Arabistan) anlaşılacağı üzere, Yahudî değil Araptır (Philip K. Hitti, History of the Arabs, London 1937, s. 42-43). Allah'ın kendisiyle “konuştuğu”ndan söz edildiğine göre, Hz Eyyub, Kur’an'da güçlüklere göğüs germekteki erdemiyle (sabr) kişileştirilen bir peygamber olarak peygamberler zinciri içinde yer almaktadır. M.Esed

Eyyûb'un (a.s) kim olduğu, yaşadığı dönem ve mensup olduğu millet konusunda birçok farklı görüş vardır. Bazı müfessirler onun İsrailoğulları'ndan olduğunu, bazıları Mısırlı olduğunu, bazıları Hz. Musa'dan önce yaşayan veya Hz. Davud ve Hz. Süleyman (a.s) zamanında yaşayan bir Arap olduğunu söylerler. Bütün bu tahminler, Kur'an'a muhalif ve kendi içinde çelişkilerle dolu olan Eyyub kitabına dayandırıldığı için onun hakkında hiçbir kesin fikir öne sürülemez. Fakat daha güvenilir eserler olan İşaya kitabına (M.Ö. 8.yy) ve Hezekiel kitabına (M.Ö. 6. yy) göre Eyyub M.Ö. 9.yy veya daha önce yaşamıştır. Milliyetine gelince adının geçtiği Nisa: 163 ve En'am: 84'deki konunun akışından onun bir İsrailî olduğu tahmin edilebilir. Hz. Vehb İbn Münebbih'e göre o Hz. İshak'ın (a.s) oğullarından biri olan Esau'nun torunlarından olabilir.
Duanın sözleri çok ilgi çekicidir. Eyyub (a.s) çektiği sıkıntıdan bahseder, fakat Rabbine: "Sen merhametlilerin en merhametlisisin" demekten başka bir şey söylemez. Bu, onun sabırlı, soylu ve mutmain olan kişiliğinin bir göstergesidir. Mevdudi

Lafzen, “ailesini” -yani, ölenlerin yerini almak üzere sonradan olan çocukları. M.Esed

Eyyub'un (a.s) hastalığının nasıl iyileştirildiği Sad Suresi, 42. ayette anlatılmaktadır: "Ayağını yere vur. İşte yıkanılacak ve içilecek serin bir su" bundan, onun ayağını yere vurur vurmaz oradan bir suyun fışkırdığı anlaşılmaktadır. O bu sudan içmiş, onunla yıkanmış ve hemen sonra hastalığından kurtulmuştur. Tedavinin şekli bizi onun bir deri hastalığından muzdarip olduğu fikrine götürmektedir. Bu fikir Kitab-ı Mukaddes tarafından da desteklenmektedir." Şeytan Rabbin önüne çıktı ve Eyyub'u ayağının tabanından tepesine kadar kötü çıbanlarla vurdu." (Eyyub 2:7)
Eyyub'un (a.s) Kur'an'da anlatılan yüce kişiliği ile Kitab-ı Mukaddes'te anlatılan Eyyub'u karşılaştırmakta fayda vardır. Kur'an onu bir sabır ve dayanıklılık abidesi ve Allah'a ibadet edenlere mükemmel bir örnek olarak sunar. Fakat onun Eyyub kitabında sunulan genel karekteri, Allah'a karşı şikayetlerle dolu bir adamın karakteridir: "Doğmuş olduğum gün yok olsun, Rahimde bir erkek peyda oldu diyen gece de yok olsun. Günü lanetleyenler ona lanet etsinler... Çünkü anam rahminin kapılarını kapamadı ve gözlerinden sıkıntıyı saklamadı. Ben niçin doğunca ölmedim, rahimden çıkınca son soluğumu vermedim?" (Eyyub: 3).... "Keşke kederim bir kere tartılsa ve felaketimle beraber teraziye konsa... çünkü Kadir'in okları içimdedir, ruhumun onların zehrini içmede Allah'ın dehşetleri bana karşı cenge dizildiler." (Eyyub: 6).... "Suç ettimse, sana ne ettim ey insan gözcüsü? Niçin beni kendine hedef ettin ve ben kendime bir yük oldum? Niçin günahımı bağışlamaz, fesadımı da gidermezsin?" (Eyyub, 7: 20-21).
Üç arkadaşı onu teselliye ve sabretmesini tavsiye etmeye çalışırlar, fakat o ümitsizlik içinde şöyle der: "Canım hayatımdan bıktı... Ruhumun çektiği acı ile söyleyeyim" (10:1)... "Ben bunlara benzer çok şeyler işittim, hepiniz yorgunluk veren tesellicilersiniz." (16: 2).... "Ve bu üç kişi artık Eyyub'a cevap vermekten vazgeçtiler... O zaman Elihu'nun öfkesi alevlendi... Eyyub'a karşı... çünkü o kendisini Allah'tan ziyade haklı çıkarmakta idi." (32: 1-3) Fakat o da Eyyub'u teselli etmeyi başaramadı. Bunun üzerine Rab kendisi geldi, Onun üç arkadaşını ve Elihu'yu suçladı, Eyyub'u azarladı ve daha sonra onu affetti, kabul etti ve ona lutfetti." (Bab: 41 ve 42)
Bu kitabın ilk iki babında Eyyub Peygamber'in Allah'dan korkan doğru ve mükemmel bir insan olarak gösterilmesi daha sonraki bölümlerde ise sanki şeytanın onun hakkındaki tahminleri doğru ve Allah'ın ondan beklediği iyi kulluk yanlış çıkmış gibi bir şikayet ve isyan timsali olarak sunulması çok ilginçtir. Bu nedenle, bu kitap, kendisinin ne Allah'ın ne de Eyyub'un (a.s) sözü olmadığının, bilakis sonraları başka birisi tarafından yazılıp Kitab-I Mukaddes'e dahil edildiğinin apaçık bir delilidir. Mevdudi

Bu ayetlerde Eyyub peygamberin başına da sıkıntıların geldiği, onun da diğer peygamberler gibi sadece Allah'tan yardım dilediği, Allah'ın da samimiyetinden dolayı ona büyük lütuflarda bulunduğu anla­tılmaktadır. Eyyub’un (as) burada hatırlatılmasının nedeni, başından geçenlerin ibret verici ve iyi bir öğüt örneği olmasıdır.
Eyyub ile ilgili olarak daha evvel Sad suresinde şu bilgiler verilmişti:

Kulumuz Eyyûb'u da hatırla! Bir zaman o, Rabbine seslenmişti: “Meşakkat ve acı ile bana şeytân dokundu [şeytân bana acı ve meşakkat dokundurdu].”
“Ayağın ile topukla [yere vur, mahmuzla, yaya olarak hemen oradan uzaklaş]! İşte yıkanılacak bir yer, soğuk içecek!”
Ve Biz o'na, ailesini ve onlarla birlikte olanların bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet ve tüm akıl sahipleri [kavrama yeteneği olanlar] için bir ibret olarak bahşettik.
“Ve eline bir tutam bitki al, onunla hemen, rızk aramak için sefere çık ve hanis olma [kararsız olma, doğrudan sapma, günah işleme].” Gerçekten Biz o'nu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendir. (Sad/41-44)

Eyyub (as) da hakkında birçok asılsız hikâye düzülen peygamberlerden biridir. Hakkındaki söylentileri Sad suresinde ele alıp açıkladığımızdan, detayın oradan (Tebyinü’l Kur’an; c. 2,  s. 398- 418) okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Bkz. 19. sure, 41. not.  - Lafzen, “sorumlu olan” yahut “andla bağlanan” herkesi. Zu'l-kifl ifadesi, “[bir şeyden ya da bir kişiden] sorumlu oldu” anlamındaki keffele ve özellikle bu fiilin tekeffele (“[bir şeyi yapmayı] tekeffül etti/üzerine aldı”) türevinden yapılmıştır. Klasik müfessirler zu'l-kifl tabirini her ne kadar belli bir peygamberin ismi ya da sıfatı olarak alıyorlar ve onu, rastgele İlyas, Yeşu, Zekeriya ya da Hezekiel ile özdeşleştiriyorlar ise de, bu konuda tek bir güvenilir Hadis'e, yahut zayıf da olsa herhangi bir mesnede sahip olmadığımıza göre, bizce böyle bir “kişileştirme”yi haklı gösterecek herhangi bir sebep yoktur ortada. Bu yüzden, kanaatimizce, burada (38:48'de geçen benzer ifadede olduğu gibi), hepsi de kendilerini Allah'a andla bağlayan ve O'nun mesajını insanlara ulaştırmakla sorumlu olan kimseler olduğuna göre, peygamberlerin her biri için kullanılan ortak bir deyimle karşı karşıyayız. M.Esed

Açıklama için bkz. Meryem Suresi, an: 33.
"Zü'l-Kifl", bu salih adamın ismi değil, lakabıdır ve "nasib ve kısmet sahibi" anlamına gelir. Fakat burada dünyevi zenginliği değil, onun üstün kişiliğini ve ahiretteki derecesini kastetmek için kullanılmıştır. Bu zat yine aynı adla Sad Suresi, 48'de anılmıştır. Onun kimilği ve mensup olduğu millet hakkında birçok farklı görüşler vardır. Bazıları onun Zekeriyya olarak kabul etmişlerdir (fakat bu görüş doğru değildir, çünkü 89. ayette Zekeriyya ayrıca anılmaktadır.) Bazıları onu İlyas, Nuh'un oğlu Yeşu veya Elyasa olduğu fikrini öne sürmüşlerdir. Fakat bu da yanlıştır, çünkü Sâd Suresi, 49. ayette Elyasa ve Zü'l-Kifl farklı kimseler olarak anılmaktadır. Bazıları onun Eyyub'un (a.s) kendinden sonra peygamber olan Bişr adındaki oğlu olduğunu söylerler.
Alleme Alusî şöyle der: "Yahudiler onun, İsrailoğulları'nın esareti sırasında (M.Ö. 597) Peygamber tayin edilen ve vazifesini Habur ırmağı yakınlarında bir bölgede yapan Hezekiel olduğunu iddia ederler."
Bu birbirine karşıt fikirler aslında hiçbir şey ifade etmezler. Fakat çağdaş müfessirler, hakkında inandırıcı bir delil olmamasına rağmen onun Hezekiel olduğu görüşünü kabul etme taraftarıdırlar. Bu görüş mantıklı görünmektedir, çünkü ayette geçen "O sabreden salihlerdendi ve ona lutfettik" ifadesi Hezekiel kitabınca da desteklenmektedir. O da İsrailoğulları'ndan aldığı esirleri Irak'taki Habur ırmağı yakınlarında Tel-abib'e yerleştiren Bahtunnasır'ın Kudüs'ü fethettiğinde aldığı esirlerden biriydi. M.Ö. 594'de en fazla 30 yaşındayken Hezekiel'e peygamberlik verildi ve o tam 22 yıl boyunca gerek esaretteki İsrailoğulları'na gerekse zalim yönetici ve adamlarına Allah'ın mesajını tebliğ etti. Görevinin 9. yılında "gözlerinin sevgilisi" diye adlandırdığı karısı öldü, fakat o ertesi gün karısının ölümüne ağlamaya gelenleri Allah'ın gazabı ve gelecek olan azabla korkuttu. (Bab 24: 15-27) Kitab-ı Mukaddes'deki Hezekiel kitabı, doğru ve ilâhî kaynaklı olduğu anlaşılan yazılardan biridir. Mevdudi

 

Bu ayetlerde, İsmail, İdris ve Zülkifl’in de sabredenlerden oldukları ve onların da Allah’ın rahmetine mazhar olan salih kişiler oldukları bildirilmiştir. Allah’ın rahmetine girdirilmiş olmaları, üçünün de elçi olarak seçildiklerini göstermektedir.
Bu üç peygamber ile ilgili olarak daha evvel şu ayetleri görmüştük:

İsmail’i, Elyesa'yı, Zülkifl'i de an. Hepsi de hayırlı kimselerdendir. (Sad/48)

Ve Kitap’ta İsmail’i an / hatırlat. Şüphesiz o, vaadine sadık idi, bir elçiydi, bir peygamberdi.
Ve o ehline [ailesine, çevresine] namazı / sosyal desteği ve zekâtı emrederdi. Ve o Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti.
Ve Kitap’ta İdris'i an / hatırlat. Şüphesiz o, çok sadık biriydi, bir peygamberdi.
Ve Biz onu yüce bir mekâna yükselttik. (Meryem/54-57)

Daha evvel Zülkifl ve İdris ile ilgili olarak şu açıklamaları yapmış idik:

ZÜLKİFL: ذوالكفل [Zülkifl] ismi Kur’ân'da 2 kez geçmektedir. Zülkifl sözcüğü, “nasip ve kısmet sahibi” anlamına gelmekte olup, bu sözcükle ayette kasdedilen, o sâlih adamın ismi değil, lâkabıdır. Fakat bu lâkap burada, o kişinin dünyevî zenginliğini değil, üstün şahsiyetini ve ahiretteki derecesini ifade etmektedir.
“Zülkifl”in kimliği ve milliyeti hakkında birçok farklı görüş ileri sürülmüştür. Onun; Zekeriyyâ, İlyas, Nûh'un oğlu Yeşu veya Elyasa olduğunu söyleyenler olduğu gibi, Eyyûb peygamberin kendinden sonra peygamber olan Bişr adındaki oğlu olduğunu söyleyenler de vardır.
Allame Alusî ise, “Yahudiler o'nun, İsrailoğulları’nın esareti sırasında [M.Ö. 597] peygamber tayin edilen ve vazifesini Habur ırmağı yakınlarında bir bölgede yapan Hezekiel olduğunu iddia ederler” demiştir.
Kitab-ı Mukaddes'teki anlatımlar dikkate alındığında, bu kişinin Hezekiel olduğu yolundaki görüş en uygun görüş gibi durmaktadır. Çünkü Hezekiel'in özellikleri, âyette bildirilen niteliğe ters değildir ve Hezekiel kitabı da fazla tahrifata uğramamış yazılardan biri olarak kabul edilmektedir:
Sonradan eklenmiş az sayıda parçayı ötekilerden ayırt etmek olanaklıdır, ama metnin büyük bölümünün gerçekliği kuşkusuzdur.
Kitab-ı Mukaddes'e göre, Kudüs'ü işgal eden Bahtunnasr'ın, İsrailoğulları’ndan aldığı ve Irak'ta Habur ırmağı yakınlarındaki Tel-abib'e yerleştirdiği esirlerden biri olan Hezekiel, en fazla 30 yaşındayken peygamberlik görevini almış ve tam 22 yıl boyunca gerek esaretteki İsrailoğulları’na ve gerekse zalim yöneticiye ve adamlarına Allah'ın mesajını tebliğ etmiştir. Görevinin 9. yılında “gözlerimin sevgilisi” diye adlandırdığı karısı ölen Hezekiel, ertesi gün karısının ölümüne ağlamaya gelenleri Allah'ın gazabıyla ve dünyada gelecek olan yakın azapla uyarmıştır. (Tebyinü’l-Kur’an; c: 2, s: 420)

İDRİS: “İdris peygamber de Kur’an’da iki kez anılmıştır. Ayetlerden öğrendiğimize göre, İdris peygamber de sözünde duran, içi dışı doğru bir kişi ve bir elçiydi. Yaptığı kulluk sonucunda Rabbi tarafından yüksek bir mertebeye yükseltilmişti. Bu yüksek mertebe, bize göre, peygamberlik rütbesi ve İsmail peygamberin de ulaştığı Allah’ın hoşnutluğu mertebesidir. İsrailiyatın etkisinde kalan birçok müfessir, İdris peygamberin yükseltildiği mertebeyi onun canlı olarak göklere çıkarıldığını, sonra da cennete yerleştirildiğini anlatan nakillerle açıklamışlardır. Rivayetlerdeki uydurmalar zaman içinde daha da abartılarak “Kırk Sual” ismiyle şöhret olan kitapta efsaneleştirilmiştir. Bu hikâyelerde İdris peygamberin, Tevrat’ta ismi geçen “Hanok” olduğu ileri sürülmüştür. İdris peygamberin canlı olarak göğe, cennete çıkışından başka, onun ilk yazıyı yazan, ilk dikiş diken, ilk hesap yapan ve ilk silâh kullanan kişi olduğuna dair de hikâyeler düzülmüştür:H.Yılmaz

Yani, 37:139 ve devamında bahsedildiği, Eski Ahid'de (Yunus'un Kitabı) ayrıntılı olarak anlatıldığı üzere “büyük bir balığın” yuttuğu söylenen Yunus Peygamber.

Az çok Kur’ânî atıflarla çakışan Kitâb-ı Mukaddes'deki anlatıma göre, Hz. Yunus, Asur Devleti'nin başşehri Ninova'ya gönderilen peygamberdir. İlk tebliğleri bu şehrin ahalisi tarafından ilgisizlikle karşılanınca onlara kızar ve Allah tarafından kendisine yüklenen görevi bırakır; Kur’ânî deyişle “kaçak bir köle gibi... kaçar” (37:140). Hz Yunus'un geçici olarak cezalandırılması, sonra kurtuluşu ve pişman olup tevbe etmesine Kur’an'ın başka yerlerinde (örn. 37:139-148) ve ilgili notlarda temas edilmiştir. Bu ve bundan sonraki ayette de bu ceza, tevbe ve kurtuluşa işaret edilmektedir. (Yunus Peygamber'in halkının ıslah ve kurtuluşu ise 10:98 ve 37:147-148'de dile getirilmektedir.)Lafzen, “Doğrusu, zalimlerden biri olmuştum”. M.Esed

Kavminin yola gelmesinden umudu kesip, onlara azâbın gelmekte olduğunu gören Yûnus Aleshisselâm, onlardan ayrılıp, başka bir yere gitmek üzere bir gemiye bindi. Batmaya yüz tutan geminin hafiflemesi için yolculardan birini suya atmak gerekti. Suya atılacak kişiyi saptamak için çekilen kur'a, Yûnus'a çıktı. Denize atılan Yûnus'u balık yuttu. İşte bir süre, balığın karnında, karanlıklar içinde kalan Yûnus, orada Rabbine, âyette anlatıldığı biçimde du'â etmişti. Bir süre sonra balık onu sâhile bıraktı. S.Ateş

Yani Yunus, "Zün-nun" sözlük anlamı olarak "balık sahibi" anlamına gelir, Yunus'a bu ad verilmiştir. Çünkü Allah'ın emriyle Onu bir balık yutmuştu. (Bkz. Saffat: 142 ve an: 77-85, Yunus 98 an: 98-100)
Yunus (a.s), hicret için Allah'dan emir gelmeden kavminden ayrılmıştı.
O, Allah'ın azabına uğrayacak olan bu beldeden ayrılması gerektiğini düşünmüştü. Bu davranış aslında başlı başına bir günah teşkil etmez, fakat bir peygamberin Allah'ın izni olmaksızın gönderildiği yeri terketmesi günahtır.
"Karanlıklar..": Balığın içindeki ve onun dışındaki denizin karanlıklarından. Mevdudi

Bu ayetlerde Zünnun [Yunus] peygambere değinilmiş, onun bunalıp görevden korkup kaçtığı, sonradan da kendisini toparlayıp bunalımlardan kurtulduğu, Allah’a dönmesi halinde O’nun her bunalana yardım edeceği bildirilmiştir.
Yunus peygamber burada “Nun sahibi” olarak takdim edilmiştir. Bir başka ayette ise “Hut sahibi” olarak tanıtılmıştı. Pasajın içeriğinden her ikisinin de kesin olarak Yunus peygamberi nitelediği anlaşılmaktadır.
Ayetlerden anlaşıldığına göre Yunus peygamber görev yaptığı dönemlerden birinde sabredemeyip görevden kaçmıştı. Bu ara bunalıma girdi. Aklını başına toplayıp Allah’a yalvardı. Allah onun tövbesini kabul edip görevini sürdürdü.
Yunus Peygamberle ilgili Saffat suresinde çok geniş açıklamalarda bulunmuştuk. Farklı ciltte yer alması ve önemli olması hasebiyle açıklamalarımızı burada da naklediyoruz.

 Elbette Yunus da gönderilenlerdendir [elçilerdendir].
Hani o, dolu bir gemiye doğru kaçak bir köle gibi kaçmıştı.
Sonra o, ok çekişti, sonra da kanıtı iptal edilenlerden [tezi çürütülenlerden] oldu.
Sonra onu Hut [açgözlülük- bunalım] yutmuştu.  O ise kınayıcıydı [pişman olmuştu].
Sonra eğer, şüphesiz o, Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı,  kesinlikle diriltilecekleri güne kadar onun [hut’un] karnında  [karanlıklarda, bunalımda] kalacaktı.
Sonra Biz, o hasta iken;[fikir sancısı çekerken] onu sahile attık.
Onun üzerine geniş yapraklılardan bir ağaç bitirdik.
Ve onu, yüz bin hatta daha çok kişiye elçi olarak gönderdik.
Sonunda inandılar, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar yararlandırdık. (Saffat/140-148)

Yunus peygamber kendisine verilen görevden bunalıp sabredememiş, kaçak bir köle gibi kaçmıştır. Daha sonra yaşadığı zihinsel mücadele sonucu hatasını anlayıp tövbe etmiş ve içine düştüğü bunalımlardan kurtulmuştur. Sonra da Rabbimizin rahmeti ile görevine sarılıp elçilik görevini yerine getirmiştir.
Hatırlanacağı üzere, Rabbimiz, daha evvel ismini vermeden lakabıyla Yunus’a değinmiş, peygamberimize de onun gibi yapmamasını, sabırla elçilik görevini sürdürmesini tembihlemişti:

Öyleyse Rabbinin kararına karşı sabret; balık/bunalım arkadaşı gibi olma. Hani o bir kez aşırı bunaldığında Rabbine seslenmişti.
Eğer Rabbinden ona bir iyilik ulaşmasaydı, kınanmış bir durumda, boş bir yere atılacaktı.
Ancak, Rabbi onu seçti, sonra da iyilerden kıldı. (Kalem/48- 50)

Yunus kıssası İsrailiyat etkisiyle algılanmış ve bu hususta birçok efsane oluşturulmuştur. Gemi yolculuğunda kura çekilmesi, kuranın Yunus’a (as) çıkması, Yunus’un (as) kendisini denize atması ve Yunus’un (as) balığın karnındaki durumu ile ilgili nakilleri Saffat suresinin tahlilinde uzun uzadıya alıntıladığımız için merak edenlerin söz konusu nakilleri (Tebyinü’l-Kur’an; c: 5, s: 580-589) oradan okumalarını öneriyoruz.

YUNUS’U HUT YUTMASI

Genellikle “onu balık yuttu” diye çevrilen sözcüğün mahiyeti ile ilgili olarak Araf/163’ün tahlilini yaparken “hut” sözcüğü ile ilgili geniş bir açıklama (Tebyînü’l-Kur’an: c: 3, s: 72-82) yapmıştık. Önemine binaen o açıklamamızın kısa bir özetini burada tekrar veriyoruz. Ancak konunun daha iyi anlaşılabilmesi için o bölümün tamamının okunmasının daha yararlı olacağını düşünüyor, ilgili bölümün oradan okunmasını öneriyoruz.
“Hut” sözcüğü, dil bilimcilerinin bir kısmına göre “balık”, bir kısmına göre de “büyük balık” demektir. Bu anlamıyla sözcük, tatlı ve tuzlu sularda yaşayan soğukkanlı omurgalıların genel adı olmakla beraber, eski çağlardan beri bilinen burçlar kuşağındaki bir takımyıldızın adı olarak da kullanılmaktadır.
Ancak Kur’an’ı doğru anlamak için sözcüklerin teamüldeki kullanımını değil, gerçek anlamlarını bilmek gerekmektedir.
“Hut” sözcüğünün geçtiği eski şiirlerden biri “Ve Sahip lâ hayre fi şebabihi / Hûten, izâ mâ zâdenâ / …” şeklindedir. Sözcük bu mısrada “ağır ağır da yutsa, çabuk çabuk da yutsa, kendisine kâfi gelmeyen [doymayan, doyma duygusu olmayan]” anlamında kullanılmıştır.
Bu temel açıklamadan anlaşıldığına göre, “hut” sözcüğü aslında doyma hissi olmadığı ve doyduğunu bilmediği için balıklara yakıştırılmış bir sıfattır, balık demek değildir. Nitekim herkesin bildiği gibi, sularda yaşayan balığın esas adı “semek”tir. Balıklarda doyma hissinin olmaması, yemelerine ara verme sebebinin doymaları değil de tıkanmaları olması bugün artık bilimsel bir bilgidir. Balıkların bu özelliklerini bilmeyen amatör akvaryumcuların, günlük ihtiyacın üzerinde yemleme yaptıkları takdirde çatlayarak ölen balıklarla karşılaştıkları, günlük hayata yansımış bir gerçektir. Balık oburluğunun balık cinsleri itibariyle gösterdiği özellikler ise Su Ürünleri Fakültelerinin araştırma raporlarına da girmiş durumdadır.
Buna göre, “hut” ve “havt” sözcüklerinin anlamlarını “hırs, doyumsuzluk” olarak ifade etmek mümkündür.
“Hut” sözcüğünün Kur’an’da yer aldığı pasajlardaki anlatım dikkate alındığında, sözcüğün daima “sebebiyet mecaz-ı mürseli” şeklinde kullanıldığı görülmektedir. Yani, sebep olan “hırs ve doyumsuzluk” zikredilmekte fakat hırsın insanda sebep olduğu “bunalım ve karamsarlık” kastedilmektedir.
Kur’an’ın anlatım özellikleri ve ayet çeşitleri dikkate alındığında, bazı sözcüklerin mecaz anlamlarda kullanıldığı, dolayısıyla da Yunus peygamber ile ilgili ifadelerin müteşabih olduğu anlaşılmaktadır:
1- Kalem/48’deki “makzum” sözcüğü aslında “boğazın tıkanması, sıkıntıdan nefes alamamak” demektir. Sözcüğün bu anlamı Türkçeye “nefes nefese”, “soluk soluğa”, “havasızlıktan boğulacak hâlde” deyimleriyle çevrilebilir. Ancak bu nefes darlığı, içinde bulunulan dertten, sıkıntıdan, ıstıraptan da kaynaklanabilir. Nitekim Yunus peygamberle ilgili diğer ayetler göz önüne alındığında, bu nefes darlığının sözcüğün hakikat anlamına uygun olarak havasızlıktan değil, sıkıntıdan kaynaklandığı anlaşılmaktadır.
2- Enbiya/87’de Yunus peygamberin “karanlıklar içinde” olduğu bildirilmiştir. Buradaki karanlık da yine sözcüğün hakikat anlamına uygun olan “ışıksızlık” değil, zihinsel bunalımdır. Bunu anlamak için Bakara/257’ye bakmak gerekir:

Allah, iman sahiplerinin Veliy’sidir [yol gösteren, yardım eden, koruyan yakınıdır]; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfre sapanlara gelince, onların Yakın Kimseleri tağuttur ki, kendilerini nurdan karanlığa çıkarır. Bunlar cehennem halkıdır. Orada sürekli kalacaklar onlar. (Bakara/257)        

Görüldüğü gibi, ne Yüce Allah karanlıkta kalanları kurtarmak için onlara ışık tutacağını söylemekte, ne de Tağut, saptırdıklarını ışıklarını söndürmek suretiyle karanlığa sürüklemektedir. Dolayısıyla nur “manevî aydınlık, mutluluk”; karanlık da “zihinsel karanlık, bunalım” anlamına gelmektedir.
3- Enbiya/88’de Rabbimiz Yunus peygamberi “ğamm”dan kurtardığını bildirmektedir. “Ğamm” sözcüğü ve türevleri hakikat manasında “bulut” demektir. Fakat sözcük mecazen “keder, üzüntü, sıkıntı, bunalım, karanlık” anlamlarında da kullanılır. Nitekim Türkçeye de bu anlamıyla geçmiştir. Dolayısıyla “ğamm” sözcüğü bu ayette Yunus peygamberin buluttan kurtarıldığını değil, üzüntüden, sıkıntıdan kurtarıldığını ifade etmektedir.
4- Saffat/142’deki “onu hut yutmuştu” ifadesi, Yunus peygamberle ilgili diğer ayetler göz önüne alındığında, Yunus peygamberin üzüntüye boğulduğu, sıkıntıya düştüğü, bunalıma girdiği anlamına gelmektedir. Yunus peygamberin dopdolu [yükünü tamı tamına almış] bir gemiye doğru kaçtığı [gittiği] hatırlanacak olursa, dopdolu olması sebebiyle gemiye binememesi onu üzmüş, bunalıma düşürmüş olmalıdır.
Gerek “hut” sözcüğünün esas anlamı, gerekse Yunus peygamber ile ilgili ifadelerin müteşabih olması, Yunus peygamber ile ilgili ayetlerdeki “hut” sözcüğünün “balık” anlamında kullanılmadığını göstermektedir. Buradan hareketle denilebilir ki, Kehf/61 ve 63’te geçen Musa peygamberin “hut”u da Yunus peygamberin “hut”u gibi balık değil, düşmüş olduğu bunalımdır, karamsarlıktır.
Üzerinde durulması gereken bir başka nokta da 141. ayette geçen
ساهم sâheme” ve “المدحضين müdhadıyn” sözcükleridir. Genellikle ayet “Sonra o, kur’a çekti ve kaybedenlerden oldu” şeklinde meallendirilmiştir. Oysa biz bu iki sözcüğün konumuz olan ayete alışılmışın dışında bir anlam kazandırdığı kanaatindeyiz. Bu nedenle her iki sözcüğü de daha yakından inceleyeceğiz:
“ ساهمSÂHEME”: Bu sözcüğün kökü سهمsehm” sözcüğüdür. “Sehme”, bazen “nasip, haz” anlamında kullanılsa da, sözcüğün esas anlamı “ok”; kumarda, kur’a çekiminde kullanılan ok demektir. Sözcük “yüzün değişmesi [hastalıktan, can sıkıntısından, mahcubiyetten sararması, kızarması]” anlamında da kullanılır. (Lisanü’l-Arab; c: 4, s: 730- 731)
Konumuz olan “Sâheme” ise, aynı kök fiilin Mufaale kalıbından gelen bir sözcüktür. Mufaale kalıbı fiile “müşareket [işteşlik]” anlamı kazandırdığından, “Sâheme” fiili de bu kalıpta “ok çekişti” anlamına gelmektedir.
141. ayete bu anlam gözetilerek bakıldığında, Yunus’un [as] bindiği gemide birileri ile tartıştığı [karşılıklı okları çekiştikleri] ya da Yunus’un [as] kendi kendisiyle mücadele edişi, aklı ile hissi arasındaki oklaşması, kavgası anlatılmak istenmiştir. Zaten 145. ayette “o sakim iken [fikir sancısı çeker iken]” ifadesi yer almaktadır. Müşareket her zaman çokluk arasında olmayıp tek kişide de olabilir. Yunus’un [as] kendi kendine yapmış olduğu fikir jimnastiği de işteşlik içeren bir eylemdir.
المدحضين MÜDHADIYN: Bu sözcüğün kökü دحضdhd” fiili olup “kaygan bir mahalden ayağı kaydı” demektir. Konumuz olan “müdhadıyn” sözcüğü bu fiilin İf’al kalıbından gelmiştir ve anlamı “ayağın kaydırılması” demektir. Sözcük atın, devenin ayağının kayması anlamında kullanıldığı gibi, kişinin tezi için ileri sürdüğü delillerin iptal edilmesi, işe yaramaması anlamında da kullanılır. (Lisanü’l-Arab; c: 3, s: 306. “dhd” mad.) Buna göre, konumuz olan sözcüğün anlamı da “ayağı kaydırılmışlardan”, “delili iptal edilmiş, tezi çürütülmüş olanlardan” demektir.

Sözcük, konumuz olan ayetten başka şu ayetlerde de kullanılmıştır:

Ve Biz, elçileri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Küfretmiş olan kişiler de hakkı batılla iptal etmek [ortadan kaldırmak] için mücadele ediyorlar. Ve onlar, ayetlerimizi ve korkutuldukları şeyleri alaya aldılar. (Kehf/56)

Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonraki bir takım hizipler yalanladı. Her ümmet, kendi elçilerini yakalamak için teşebbüste bulundu; kendisiyle hakkı batılla gidermek için mücadele ettiler. Ben de onları yakalayıverdim. İşte, azabım nasıl oldu? (Mümin/5)

Ve kendisine icabet edildikten sonra Allah hakkında tartışanlar; onların kanıtları Rableri katında iptal edilmiştir. Ve onların üzerinde bir gazap vardır, çetin azap da onlar içindir. (Şura/16)

Artık anlaşılmış olmalı ki, Yunus (as) ne kur’a çekmiş, ne de kur’ada kaybetmiştir. O, kaçış sebeplerinin gerekçelerinin geçerli olmadığını anlamıştır. Ya da birileri ona bunu anlatmıştır.

KAÇMAK- HİCRET

Ayette Yunus’un (as) kaçtığı, hem de sahibinden kaçan bir köle gibi kaçtığı anlatılmaktadır. Bunun açık anlamı “görevden kaçmak”tır. Hicret ise üstlenilen görevi, görevi verenin izni veya emri ile bir başka yerde sürdürmeye gitmektir. Peygamberimiz Mekke’den ayrılırken görevden değil Mekkelilerden kaçıyordu. Amacı üstlendiği görevi başka ortamlarda devam ettirmekti. Bu nedenledir ki, Peygamberimizin hicreti hem emirle olmuş, hem de hicret edenler övgüye mazhar olmuşlardır. Peygamberimizin hicreti ile Yunus peygamberin kaçışı arasındaki temel fark budur.

Onların söylediklerine/söyleyeceklerine sabret! Ve güzelce ayrıl onlardan. (Müzzemmil/10)

Şüphesiz ki iman eden kimseler, hicret eden kimseler ve Allah yolunda gayret gösteren kimseler, Allah'ın rahmetini umarlar. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Bakara/218)

Bunun üzerine Rableri onlara karşılık verdi: "Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun  -Ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]- çalışanın amelini zayi etmem. Binaen aleyh göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır. (Al-i Imran/195)

Saffat/145’teki “Sonra Biz, o hasta iken[fikir sancısı çekerken]...” ifadesinden, Yunus peygamberin de İbrahim (as) gibi bir hayli fikir işkencesi, zihinsel çile çektiği anlaşılmaktadır.
Saffat/142- 145. ayetlerden anlaşılan durum şudur: Yunus (as), Allah’a tevbe edip yakarmış, Allah da onu içinde bulunduğu karanlıklardan, bunalımdan kurtarmıştır.  Yunus (as) daha sonra kavmine gitmiş, onları tekrar Allah’a çağırmıştır. Kavmi de bu kez çağrısına kulak vermiş, yüz bini aşkın nüfusuyla Yunus’a iman etmiştir.
Saffat/147. ayetteki “ أوev” edatı genellikle “veya” diye tercüme edilmiştir. Halbuki bu edat, burada olduğu gibi “hatta” anlamında da kullanılır. (el-İtkan; s. 491, “ev” edatı; el-Bürhan; c. 4, s. 209. “ev” edatı) H.Yılmaz

Lafzen, “varislerin en hayırlısı sensin”. 15:23 hk. 22. notta açıklanan bir ifade. Parantez içinde verdiğimiz açıklayıcı ifade, Zemahşerî ve Râzî'nin bu cümleye ilişkin açıklamalarına dayanmaktadır. Vaftizci Yahyâ'nın babası olan Zekeriya hk. daha ayrıntılı atıflar için bkz. 3:37 vd., 19:2 vd. M.Esed

 

Bu ayetlerde Zekeriya peygambere değinilmiş, onun durumu, duasının kabulü ve kendisine Yahya’nın lütfedilmesi ve Yahya ile birlikte örnek kullukları nakledilmiştir.
Zekeriya peygamberle ilgili geniş bilgi Meryem ve Al-i Imran surelerinde verilmektedir.

Orada Zekeriyya, Rabbine yakardı: "Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz sen, duayı en iyi işitensin" dedi.
Sonra o [Zekeriya] mihrabda dikilmiş destek verirken [eğitim, öğretim yaptırırken] melekler ona: " Şüphesiz Allah sana, Allah'tan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi [bir önder], iffetli bir peygamber olarak, Salihlerden müjdeliyor." diye seslendiler.
O [Zekeriyya]: "Rabbim!  Bana ihtiyarlık gelip çatmışken, karım da  kısırken benim için bir delikanlı nasıl  olabilir?" dedi. O [Allah]: "Öyledir, Allah dilediğini yapar." dedi.
O [Zekeriyya]: "Rabbim! Benim için bir ayet [alâmet] kıl]" dedi. O [Allah]: "Senin ayetin [alâmetin], işaretle hariç, insanlara üç gün, konuşmamandır. Ve Rabbini çok an, sabah akşam [daima] tesbih et" dedi. (Al-i İmran/38- 41)

(Bu,) Rabbinin, kulu Zekeriyya’ya olan rahmetini anmasıdır.
Bir zamanlar o, Rabbine gizli olarak seslenmişti.
Dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de Rabbim, bedbaht olmadım. Ve gerçekten ben, arkamdan, mevalimden [yakınlarımdan, amcaoğullarımdan] endişedeyim. Karım da kısırdır. Onun için katından bana, bana da mirasçı olacak, Yakub ailesine de miras olacak bir veliy [yakın, yardımcı] bağışla. Rabbim, onu sen rızanı kazanan biri kıl!”
“Ey Zekeriyya! Şüphesiz biz sana bir delikanlıyı – onun ismi Yahya’dır-müjdeliyoruz. Bundan önce ona hiçbir adaş kılmadık.
O [Zekeriyya]: “Rabbim! Karım kısır, ben de son derece kocamışken benim nasıl bir delikanlım olabilir?” dedi.
O [Allah] dedi ki: “Öyledir! Rabbin buyurdu ki, o Bana kolaydır. Bundan önce de Ben seni, sen hiçbir şey değilken yarattım.”
O [Zekeriyya]; “Rabbim! Bana bir ayet [alâmet] ver” dedi. O [Allah]; “Senin alâmetin, sapasağlam olduğun hâlde, üç gece insanlarla konuşmamandır” buyurdu.
O [Zekeriyya], bunun üzerine mihraptan kavminin / halkının karşısına çıkıp onlara, sabah akşam [daima, her zaman] tespih etmelerini vahyetti [işaret etti]. (Meryem/2- 11)

Ayetteki “ve eşini düzelttik” ifadesi, “doğum yapmaya engel olan engelleri ortadan kaldırdık, doğum yapacak bir konuma getirdik” demektir. Buradan anlaşıldığına göre Zekeriyya’nın geç yaşa kadar çocuk sahibi olamayışı, eşinin rahatsızlığından kaynaklanmaktaydı. Rabbimiz Zekeriyya’ya lütuf olarak eşini sağlığına kavuşturup çocuk sahibi olmalarını sağlamıştır.
Bu peygamberlerin surede hatırlatılması yine ibret ve öğüt amaçlıdır. Hiçbir peygamber tevhid dışı bir şey yapmamış, kendilerini ön plana çıkarmamıştır. Onlar her zaman gönüllerini Allah’a açmışlar, sadece O’na dua etmişlerdir. H.Yılmaz

. Karısını islah ettik. "Karısının kısırlığını tedavi ettik." "Sen varislilerin en iyisi" olduğun için bana çocuk vermesen de üzülmem. (Ayrıntılı açıklamalar için bkz. Al-i İmran: 37-41; Meryem: 2-14 ve bunlarla ilgili açıklayıcı notlar.)
Peygamber kıssalarının neden burada anlatıldığına bir göz atmamızda fayda vardır:

1) Zekeriyya'nın (a.s) kıssası, bütün peygamberlerin birer insan ve Allah'ın kulları olduklarını ve ilahlıkta hiçbir payları bulunmadığını vurgulamak için anlatılmıştır. Onlar başkalarına çocuk bahşetme kudresine sahip değildirler. Çünkü kendileri de çocuk sahibi olabilmek için Allah'a dua etmek zorundadırlar.
2) Yunus peygamberin kıssası, onun gibi büyük bir peygamberin bile Allah'ın vahyine aykırı bir davranışta bulunması sebebiyle yargılanacağını göstermek için anlatılmıştır. Fakat o tevbe ettiğinde Allah, lutfu ile onu balığın karnından sağ-salim çıkarmıştır.
3) Eyyub'un (a.s) kıssası, peygamberlerin bile zor deneme ve sınavlardan geçirildiklerine, onların da, değil başkalarının hastalıklarını iyileştirmek, kendi sağlıkları için bile Allah'a dua etmek zorunda kaldıklarını göstermek için anlatılmıştır.
Bunların yanısıra vurgulanmak istenen önemli bir gerçek de, bütün peygamberlerin Tehvid'e olan imanlarıdır. İşte bu nedenle onlar ihtiyaç ve istekleri için yalnızca bir tek olan Allah'a dua etmişlerdir. Onlar sınavlarla karşılaşmış olmalarına rağmen, Allah onlara yardım etmiş ve dualarını kabul edip doğa üstü, olağan dışı şekillerde gerçekleştirmiştir. Mevdudi

Burada Hz. Meryem'in Hz. İsa'ya hamile kalmasıyla ilgili olarak kullanılan temsîlî ifade yaygın -fakat hatalı- bir biçimde sanki sadece o'nun doğumuyla ilgiliymiş gibi yorumlanagelmiştir. Gerçekte ise, Kur’an aynı ifadeyi, genel olarak insanın yaratılışıyla ilgili olarak üç ayrı yerde daha kullanmaktadır; yani: 15:29 ve 38:72'de: “Ona biçim verip ... Kendi ruhumu üflediğim zaman”; ve 32:9'da: “ve sonra ona şekil verir [lafzen, “verdi”] Kendi ruhundan üfler [lafzen, “üfledi”]. Özellikle zikredilen son ifadenin içinde yer aldığı pasaj (yani, 32:7-9) son derece açık bir biçimde göstermektedir ki Allah'ın “ruhundan üflemesi” her insan için sözkonusudur. Aynı anlayış doğrultusunda yukarıdaki ayeti yorumlarken Zemahşerî: “Allah'ın bir beden (ya da varlığa) ruhundan üflemesi ona hayat vermesi anlamınadır” demektedir; bu açıklamayı Râzî de paylaşmaktadır. (Bu konuda, ayrıca bkz. 4:171 hk. 181. not). Hz. Meryem'in, deyimsel olarak “iffetini koruyan kadın” anlamına gelen elletî ehsanet fercehâ (lafzen, “mahrem yerlerini koruyan”) ifadesiyle tanımlanmasına gelince, hatırlanmalıdır ki ihsân terimi (lafzen, “[kişinin] tehlike ya da kötülüğe karşı korunmuş olması”) “yasak ve kınanmış olan şeyden kaçınma” gibi deyimsel bir anlam taşımaktadır (Tâcu'l-‘Arûs); burada yasak ve kınanmış olan şeyden kasıt, özellikle meşru olmayan cinsel ilişkidir ve hem kadın hem de erkek için sözkonusudur; bu itibarla, sözgelimi muhsan ve muhsane tabirleri Kur’an'ın başka yerlerinde, sırayla, “iffetsizliğe karşı [evlilikle] korunan” erkek ve kadın anlamında kullanılmaktadır. Bunun içindir ki, hem yukarıdaki ayette, hem de 66:12'de Hz. Meryem'le ilgili olarak geçen elletî ehsanet fercehâ ifadesi, yalnızca, onun çok bilinen iffetini, düşüncede de, eylemde de ahlaken yasak ve kınanmış olan her şeyden tam bir korunma/sakınma içinde olduğunu ve dolayısıyla (4:156'da ve kapalı bir biçimde 19:27-28'de temas edilen, Hz. İsa'nın meşru olmayan bir birleşmenin ürünü olduğu yolundaki) herhangi bir iftira ya da kara çalmaya mesnet olabilecek her türlü hafiflikten uzak olduğunu dile getirmektedir.

Âyet terimine verilen bu anlam için bkz. 17. sure, 2. not ve 19. sure, 16. not. M.Esed

Yani, "Meryem" (Allah'ın selamı onun üzerine olsun)
İsa'nın (a.s) doğumunun Adem'inkinden (a.s) farklı olmadığına dikkat edilmelidir. Çünkü her iki durumda da Arapça metindeki ifadeler aynıdır. (Bkz. Sâd: 71-72) Bunun yanı sıra 91. ayette İsa Mesih'in doğuşu anlatılırken hemen hemen aynı kelimeler kullanılmıştır. (Bkz. Nisa 171 ve Tahrim: 12) Bizzat Allah, Hz. İsa'nın yaratılışının Adem'in yaratılışı gibi olduğunu bildirmiştir. "Şüphesiz, Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona "ol" dedi, o da hemen oluverdi." (Al-i İmran: 59). Bu ayetlerin ışığında Allah'ın "Ona ruhumuzdan üfledik" gibi sözleri mucizevî doğumlar için kullandığı sonucuna varabiliriz. (Ayrıntılı açıklamalar için bkz. Nisa Suresi an: 212-213.)Yani, "Anne ve oğul Allah'ın ortakları değildi, İlahlıkta bir payları da yoktu, bilakis onlar Allah'ın ayetlerinden birer ayetti." (Bkz. Meryem, an: 21, Müminun an: 43.) Mevdudi

Meryem’in iffetine ve Allah’ın ona lütfettiği konuma değinilen bu ayette, dolaylı olarak İsa (as) peygambere de işaret edilmiştir. Meryem hakkındaki “ırzını titizle koruyan kadın” ifadesiyle, babasız çocuk doğurması üzerine Meryem’e isnat edilebilecek suçlamalar reddedilmiştir.
Meryem ile ilgili daha evvel Meryem suresinin tahlilinde detaylı bilgi verilmiştir. (Tebyinü’l Kur’an; c.1,  s. 487-490) Burada kısa bir hatırlatmayla yetiniyoruz:

Kitap’ta Meryem’i de an! Hani o, ehlinden [ailesinden, yakınlarından] ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti.
Sonra ehliyle kendisi arasına bir perde edinmişti de Biz ona ruhumuzu gönderdik, sonra o [ruhu getiren elçi], ona [Meryem’e] mükemmel bir beşeri örnek verdi.
O [Meryem]: “Ben senden Rahman’a sığınırım. Eğer sen takiyy [takva sahibi birisi / Takiyy] isen...” dedi.
O [Elçi, Zekeriyya]: “Ben sadece, sana tertemiz bir delikanlı bağışlamam / bağışlamak için, Rabbinin elçisiyim” dedi.
O [Meryem]: “Benim nasıl delikanlım olabilir? Bana hiçbir beşer dokunmamıştır. Ben bir bağiy [iffetsiz biri] de değilim” dedi.
O [Elçi]: “Öyledir! Rabbin buyurdu ki: Bu [babasız çocuk vermek], Bana pek kolaydır. Hem Biz onu nezdimizden insanlara bir mucize ve rahmet kılacağız.” Ve o gerçekleştirilmiş bir iş oldu.
Sonunda o [Meryem], ona [delikanlıya] gebe kaldı. Sonra da onunla uzak bir yere çekildi.
Sonra doğum sancısı onu bir hurma dalına tutunup dayanmaya zorladı. “Keşke bundan önce ölseydim ve büsbütün unutulan biri olsaydım!” dedi.
Sonra ona aşağısından / aşağısındaki kişi seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin alt tarafında bir su arkı akıttı. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurmalar düşsün. Sonra ye, iç, gözün aydın olsun. Sonra eğer beşerden birini görürsen, ‘Ben Rahman’a bir oruç adadım, onun için bugün hiçbir kimseyle konuşmayacağım’ de.”
Sonra o [Meryem], onu [çocuğunu] yüklenerek kavmine getirdi. Onlar [kavmi] dediler ki: “Ey Meryem! Doğrusu sen görülmemiş bir şey yaptın. Ey Harun’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kişi değildi, annen de bağiy [iffetsiz] bir kadın değildi.”
Bunun üzerine o [Meryem], ona [çocuğa] işaret etti. Onlar “Biz beşikte bir sabi olan kimseyle nasıl konuşuruz?” dediler.
O [Beşikteki çocuk] dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana namazı / sosyal desteği ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse [kıldı]. Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba’s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün, selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde ona ibadet edin, işte bu, dosdoğru yoldur.”
İşte bu, hakk söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları Meryem oğlu İsa’dır.
Allah için çocuk edinmek diye bir şey yoktur. O, bundan münezzehtir. O, bir şeye hükmederse, ona sadece “ol” der, o da oluverir. (Meryem/16-35)

 “Meryeme ruh üfürülmesi” konusunu Meryem suresindeki açıklamamızdan kısaca naklediyor, konunun detayı için ilgili bölümün (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3, s: 486, 487) okunmasını öneriyoruz.

Kur'an’da Meryem’e ruh üflendiği şu iki ayette de ifade edilmiştir:

Ve Allah, ırzını bir kale gibi koruyan Imran kızı Meryem'i de örnek verdi. Biz onun içine ruhumuzdan üfledik. O da Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını tasdikledi ve içten bağlananlardan oldu. (Tahrim/12)         

Ey ehlikitap! Dininizde aşırılığa gitmeyin. Ve Allah hakkında gerçek dışı bir şey söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesih, Allah'ın elçisi ve kelimesidir. Ki Meryem'e ilka ettiği  [ulaştırdığı] kelimesi ve kendisinden bir ruhtur. Artık Allah’a ve elçilerine inanın. “Üçtür” demeyin. Son verin, sizin için daha iyi olur. Allah Vahid'dir, tek ve biricik ilâhtır. Kendisi için bir çocuk olmasından arınmıştır O. Yalnız O'nundur göklerdekiler ve yerdekiler. Vekil olarak Allah yeter. (Nisa/171)

Ruh üfürme”nin “az bir bilgi ile bilgilendirmek” anlamına geldiği daha evvel açıklanmıştı. (Tebyinü’l-Kur’an; c: 1, s: 487-490)  Bu ayetlerden, Meryem valideye bazı özel bilgilerin lütfedildiği anlaşılmaktadır. Ancak bu konunun teferruatı Âl-i Imran, Meryem ve Enbiya surelerindeki ilgili pasajlardan alınmalı ve bu olay Kur'an'daki pasaj bütünlüğü içinde, Zekeriya’nın (as) durumunu açıklayan ayetler ile birlikte ele alınmalıdır. Çünkü yaşlı bir adam olan Zekeriya’nın (as) ve kısır eşinin çocuk sahibi olması ile Meryem'in erkeksiz çocuk doğurması, birbirini takip eden dönemlerde meydana gelmiştir.
Enbiya/91 ve Tahrim/12’de geçen “ruh üfürme” tabiri, Nisa 171'de “ilka [bırakma, ulaştırma]” tabiri ile açıklanmaktadır. “Ruh üfürme” tabirinin “az bir bilgi ile bilgilendirmek” anlamına geldiği artık bilindiğine göre, Meryem’e üflendiği bildirilen ruhun da onun hamile kalması için rahmine [dölyatağına] yapılan fizikî bir üfürük değil, mabette Zekeriya’nın (as) himayesinde bulunduğu sırada Meryem’e lütfedilen bilgi olduğu anlaşılmaktadır. Kur'an'a göre aynı tür bilgi daha önce Zekeriya’ya (as) verilmiş, onun hem yaşlı hem de kısır olan karısı da bu bilgi ile Yahya'yı doğurmuştur. Daha sonra bu kutsal bilgiyi/mesajı Meryem'e iletmekle görevlendirilen Zekeriya (as), Allah'ın elçisi olarak görevini yapmış ve kutsal bilginin doğruluğuna kanıt olarak da bu bilgi sayesinde “sapasağlam” bir insan olarak doğan Yahya'yı göstermiştir.
 “Meryem’in ailesini terk etmesinin sebebi olarak “hayız gördüğü için utanmıştı” veya “hamileliği bahanesiyle uzaklaşmıştı” tarzında yapılan yakıştırmalar, ayetin orijinal anlamını bozmaktan başka bir şey değildir. Bizim kanaatimize göre Meryem sorunludur ve sorunları sebebiyle yakın çevresinden uzaklaşmıştır. Meryem’in sorununun ne olduğunu anlama konusunda Âl-i Imran suresinin 36, 37, 42 ve 43. ayetlerindeki bazı ifadeleri birer ipucu olarak değerlendirmek mümkündür:

Bir zaman İmran’ın karısı: “Rabbim! Kesinlikle ben karnımdakini tam hür olarak Senin için adadım Sen de benden kabul et, şüphesiz Sen en iyi işitensin, en çok bilensin” demişti.
Onu doğurunca da: “Rabbim, onu kız doğurdum; -hâlbuki Allah onun doğurduğu şeyi daha iyi bilir- erkek, kız gibi değildir. Ve ona Meryem adını verdim. Ve ben onu ve soyunu şeytan-ı racimden Sana sığındırırım” dedi.
Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabul ile kabul etti. Ve onu güzel bir bitki olarak bitirdi. Ve ona Zekeriyya kefil oldu. Zekeriyya ne zaman onun üzerine, mihraba girse, onun yanında bir rızk bulurdu. O [Zekeriyya]: “Ey Meryem! Bu sana nereden?” dedi. O [Meryem] da: “O, Allah katındandır” dedi. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızk verir. (Âl-i Imran/35–37)                                            

Ve hani melekler “Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti, seni tertemiz kıldı ve seni âlemlerin kadınlarına seçti. Ey Meryem! Rabbine gönülden kul ol, ona boyun eğ ve rükû edenlerle [rükû eden erkeklerle] beraber rükû et!” demişlerdi. (Âl-i Imran/42, 43)                   

Yukarıdaki ayetlerde yapılmış olan vurgulardan hareket edilerek olayların gelişimi ve Meryem’in sorunları hakkında bazı tahminler yürütülebilir:
Meryem, erkek çocuk isteyen ve bekleyen, çocuk kız olunca da pek sevinmeyen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Imran’ın karısının “Onu kız doğurdum” ifadesinin hemen arkasından gelen Rabbimizin “-hâlbuki Allah onun doğurduğu şeyi daha iyi bilir-” şeklindeki ifadesi, Meryem’in Imran’ın karısının zannettiği ve ayette dile getirdiği gibi olmadığını göstermektedir.
Diğer taraftan Âl-i Imran suresinin 37. ayetindeki “Ve onu güzel bir bitki olarak bitirdi” ifadesi de, Meryem’in normal bir insan özelliğinden çok, bir bitki özelliği taşıdığını düşündürmektedir. Bir insanın bitki özelliğinde olması Rabbimizin yaratılış kanunlarına ters değildir. Çünkü insanın yaratılış aşamalarından birisi de bitkilik evresidir:

Ve Allah sizi yeryüzünde bitki olarak bitirdi. (Nuh/17)            

Meryem’in daha sonra erkeksiz hamile kaldığı da göz önüne alınırsa, bitki özelliğinde olması onun tıpkı çiçekli bitkilerin çoğunda görüldüğü gibi “erselik” yapıda olduğu, yani vücudunda hem erkek hem dişi üreme organı bulunduğu ihtimalini ortaya çıkarır ki, bizim kanaatimiz de bu yöndedir.
Bu kanaatimizi doğrulayan bir husus da Âl-i Imran/42’deki “… seni âlemlerin kadınlarına seçti” ifadesidir. Çünkü bu ifade ile belirtilen seçkinlik, Meryem’in meziyetleri dolayısıyla diğer kadınlardan üstünlüğünü değil, onun biyolojik farklılığını, fazlalığını, fizikî bakımdan diğer kadınlarla aynı yapıda olmadığını anlatmaktadır.
Meryem’in erselik yapıda olması, ehlini terk edip uzak bir yerde tek başına yaşamaya gitmesinin sebebini de izah etmektedir. Yani Meryem, her problemli insanın yapabileceği gibi, bünyesindeki bu farklılığın meydana getirdiği psikolojik sıkıntı ile evini terk etmiştir.
Ayrıca Meryem’in “Bana bir beşer dokunmamıştır” şeklindeki ifadesi de, onun erselik yapıda olmasına uygun bir ifadedir. Çünkü Meryem “Bana bir erkek dokunmamıştır” dememiş, hem erkek hem kadın için söz konusu edilebilecek bir ifade kullanmıştır.
Bütün bunlardan başka, Meryem’den rükû eden erkekler ile beraber rükû etmesinin istenmesi de çok ilginçtir. Yani Meryem’e haniflik konusunda erkek olarak görev yapması bildirilmiştir. Ayetteki “er-Rakiîn” ifadesinin müzekker getirilmesi herhâlde sadece seci’ [kafiye] olsun diye değildir.
Bir dikkat çeken nokta da, Enbiya/92’de Meryem’e işaret eden zamirler müennes [dişil], Tahrim/12’de zamirlerden biri müzekker [eril], diğeri müennes [dişil] olarak yer almıştır.
Tamamen Kur’an ayetlerindeki ifadelere dayandırdığımız bu tahminler, bilimsel gerçeklerle de hiçbir çelişki göstermemektedir:

Erdişilik hermafroditlik ya da erseliklik olarak da bilinir. Aynı bireyde erkek ve dişi üreme organlarının birlikte bulunması. Çiçekli bitkilerin çoğunda … erdişilik görülür. (Ana Britannica; c:11, s:313)
Yalancı Erdişilik: … Dişi tipi yalancı erdişilikte yumurtalıkların olmasına karşın ikincil eşey özellikleri ve dış üreme organları erkeğinkilere benzer. Genellikle ergenlik döneminde kadına özgü ikincil eşey özellikleri de gelişir. … Erkek tipi yalancı erdişilikte erbezleri olduğu hâlde ikincil eşey özellikleri ve dış üreme organları kadınınkilere benzer. Bu durumda dölütte erbezlerinin salgıladığı testosteron hormonu bilinmeyen bir nedenle vücuttaki gerekli değişiklikleri gerçekleştirememiştir. En sık rastlanan tipinde dış üreme organları tümüyle kadın üreme organları görünümündedir; ergenlik döneminde kadına özgü ikincil eşey özellikleri belirir. Buna karşılık eşey bezleri [erbezleri] ve eşey kromozomları kişinin erkek olduğunu gösterir. Bu tip bozukluk genellikle kız olduğu sanılan çocuğun ergenlik dönemine girdiği hâlde âdet kanamasının başlamamasıyla tanınır. Vücuttaki dokular erkek eşey hormonlarına çok az ya da hiç yanıt vermediklerinden ve dış üreme organları kadınınkilere benzediğinden çocuk kız çocuğu olarak yetiştirilir. …   (Ana Britannica; c:32, s:74) H.Yılmaz

Bütün bu peygamberler hep aynı dîn ve ümmet birliğini sağlamak, aynı inancı yerleştirmekle görevlendirilmişlerdir. Bunların hepsi zincirin halkaları gibi birbirini tamamlamaktadır. Hepsi insanlık yolunu aydınlatmak için dizilmiş nûr kandilleri gibi, Allah'a varan yolu aydınlatmaktadır. S.Ateş

Söylem, 48-91. ayetlerde, hepsi de Allah'ın birliği, eşsiz-ortaksız olduğu ilkesini tebliğ eden önceki bazı peygamberleri hatırlattıktan sonra, O'na inananların birliğiyle bir arada düşünülmesi gereken tevhid ilkesine dönüyor. (Bkz. 23:51 vd.) M.Esed

48-91. ayetlerde geçmişteki tüm peygamberlerin kendilerine gönderilen vahiy ekseninde hareket ettikleri mesajı verildikten sonra, bu ayette de inanan toplumların inanç ve dindeki birliğine dikkat çekilmiştir: “Şüphesiz bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin.
Daha evvel detaylı bir şekilde açıkladığımız (Tebyinü’l Kur’an; c.2,  s. 577) gibi, “ümmet” sözcüğü, “kendi iradeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı zamanda aynı yerde bulunan; iyi ya da kötü aynı inanca sahip olan; aynı amacı gütme neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğu” demektir.
Ayetteki  “… sizin ümmetinizdir” ifadesinden anlaşıldığına göre, burada hitap peygamberlerle birlikte tüm müminleredir. Onlara vahye uymaktan ve sadece Allah’a kul olmaktan başka yol olmadığı, olmayacağı açıklanmıştır.
Aşağıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere, burada konu edilen “ümmet”, tüm peygamberlerin öğrettiği “tevhid toplumu”dur; şirke, tefrikaya bulaştırılmamış “İslam dini”dir.
Burada şunu da belirtmek gerekir ki, burada konu edilen birlik, inanç birliğidir. Yoksa her peygambere aynı şeriat verilmiş değildir. İlk peygamberden son peygambere kadar hepsinin öğretisi inanç birliğine dayanmasına karşılık, yaşadıkları bölge ve çağa göre her peygamberin sosyal hayattaki uygulamalarında bazı farklılıklar söz konusudur.

Sana da kendisinden öncekilerini doğrulayan ve onları kollayıp koruyan olarak hakk ile Kitap’ı [Kur'ân’ı] indirdik. Öyleyse onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen haktan saparak onların arzu ve heveslerine uyma. Ve Biz, sizden hepiniz için bir şeriat ve yol kıldık. Ve eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi belalandırmak [denemek] için [böyle yapmadı]. Öyleyse iyiliklere yarışın. Hepinizin dönüşü yalnızca Allah’adır. Sonra O, kendisi hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. (Mâide/48)

Bu vurguyu şu ayetlerde de görmekteyiz:

Ey elçiler! Tayyibattan [temiz, hoş, yararlı şeylerden] yiyin; ve salihi işleyin.  Şüphesiz Ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilenim.
Ve işte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana takvalı davranın. (Mü’minun/51, 52) H.Yılmaz

Tekatta‘û emrahum beynehum deyimsel ifadesinin anlamı budur. Zemahşerî'nin belirttiği gibi hitabın âniden ikinci çoğul şahıstan üçüncü şahsa dönmesi Allah'ın şiddetli hoşnutsuzluğunun -yani, müminlerin birlik ve beraberliğini bozan ya da bozmaya kalkanlardan “yüz çevirmesinin”- ifadesidir. (Bkz. ayrıca, 23:53 ve ilgili 30. not.) M.Esed

Bu ayetle hitap tüm insanlaradır ve şu anlama gelir: "Ey insanlar, aslında siz bir tek topluluksunuz (ümmet), bir tek dininiz var ve bütün peygamberler aynı imanı tebliğ etmişlerdir. O da şudur: "Bütün insanların Rabbi Allah'dır. O halde insanlar sadece O'na ibadet etmelidirler"
Fakat daha sonraları insanlar inancı saptırmışlar ve sevdikleri, hoşlandıkları yeni şeyler icat edip bunları İlah kabul etmişler ve bu inancın içine kendi teori, arzu ve isteklerini karıştırmışlardır. Bu da sayısız topluluk (ümmet) ve dinlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu nedenle şu peygamber şu dinin, bu peygamber öbür dinin kurucusudur, diye belirlemelerde bulunmak tamamen yanlıştır. Zaman içinde çeşitli dönemlerde birçok dinin ortaya çıkmış olması, bu farklılıkları peygamberlerin meydana getirdiğini göstermez. Şu bir gerçektir ki, Allah'ın Rasulleri'nin farklı dinler icat etmiş ve kendilerine inananlara Allah'tan başkalarına tapmalarını öğretmiş olması imkansızdır. Mevdudi

 

Yani, son derece istenmeyen bir durum olmasına rağmen, sahte tanrılara tapınmaya, sahte manevî/ahlakî değerleri benimsemeye götürmediği takdirde, müminlerin beraberliğinden ayrı ya da uzak düşmek (yahut bu beraberliğin parçalanması) dahî, bu olumsuzluğu giderici yönde dürüst ve erdemli çabalar göstermek şartıyla, affedilmez bir durum değildir (karş. 98-99. ayetler). Bu anlam örgüsü içinde, “yine de her kim ki inanır ...” ifadesinin anlamı budur ve bu 2:62'de ve Kur’an'ın başka muhtelif yerlerinde açıkça dile getirilen ilkenin bir yankısıdır. M.Esed

Aslında herkesin vahyin birliği ekseninde şirk koşmadan tek bir ümmet olması gerekirken, inkârcıların vahye sırt dönerek, Allah’a dönecek olmalarına rağmen parça parça gruplara ayrılıp Allah’ın yolundan başka yollar tutmuşlardır. Rabbimiz onları bu tavırlarından dolayı kınarken, iman edenlerin ve salihatı işleyenlerin emeklerinin boşa gitmeyeceğini, hepsinin kaydedildiğini bildirerek onları doğru yola davet etmektedir.
İman eden ve salihat işleyenlerin amellerinin karşılıklarının zayi olmayacağı, ücretlerini fazlasıyla alacakları birçok kez bildirilmiştir:

Bunun üzerine Rableri onlara karşılık verdi: "Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun  -Ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]- çalışanın amelini zayi etmem. Binaen aleyh göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır. (Al-i Imran/195)

Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur.
Ve onun çalışıp didinmesi yakında görülecektir.
Sonra karşılığı kendisine hiç eksiksiz verilecektir. (Necm/39-41)

Kim de ahireti isterse ve mümin olarak ona [ahirete] yaraşır bir çaba ile onun [ahiret] için çalışırsa, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir. (İsra/19)

Hepinizin dönüşü sadece O'nadır. Allah bunu hakk olarak vaat etmiştir. Şüphesiz O, halkı ilk baştan yaratır, sonra iman eden ve salihatı işleyen kimseleri kıst [nasipleri, hakları olan payları] ile karşılık vermek için geri döndürür. Şu küfretmiş olan kimseler, küfretmeleri nedeniyle, kaynar sudan bir içki ve acıklı azap kendileri için olanlardır. (Yunus/4)

Hiç şüphesiz şu iman eden ve salihatı işleyenler; imanlarından dolayı Rabbleri kendilerini hidayete erdirir. Naim cennetlerinde onların altlarından ırmaklar akar durur. (Yunus/9)

Yine iman etmiş olan o kimse: “Ey kavmim! Bana uyun ki size reşadın [akıllı olmanın]  yoluna kılavuzluk edeyim. Ey kavmim! Bu bayağı hayat ancak geçici bir kazanımdır. Ahiret ise kesinlikle durulacak yurdun ta kendisidir. Her kim bir kötülük yaparsa, ona ancak yaptığının bir misli ile ceza verilir. Ve erkek veya kadın, her kim mümin olarak salihi [düzeltmeye yönelik iş] işlerse, artık onlar, orada hesapsızca rızıklanmak üzere cennete girerler.” Yine: “Ey kavmim! Bana ne oluyor ki, siz beni ateşe davet ediyorken ben sizi kurtuluşa davet ediyorum! Siz beni Allah'ı inkâr etmeye ve benim için hiç bilgi olmayan şeyleri O'na ortak koşmaya davet ediyorsunuz. Ben ise sizi Aziz [o çok güçlü] ve Gaffar’a [çok bağışlayıcı olan Allah'a] davet ediyorum. Hiç inkâr edilemez ki, gerçekten sizin beni kendisine davet ettiğiniz şey dünya ve ahirette kendisine bir çağrı olmayan şeydir. Ve şüphesiz dönüşümüz Allah’adır. Ve şüphesiz haddi aşanlar, cehennem ashabının ta kendileridir. Artık siz benim sizin için söylediklerimi yakında anacaksınız. Ve ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını en iyi görendir” dedi. (Mü’min/38- 44)

Ve Allah, hidayete erenlere kılavuzu artırır. Ve kalıcı olan salihat, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, sonuç bakımından da daha iyidir.” (Meryem/76)İşte iman etmiş olanlar ve salihatı işleyenler; mağfiret ve kerim rızık sadece onlar içindir. (Hacc/50) 
Ancak sabreden ve salihatı işleyen kişiler müstesnadır [böyle değillerdir]. İşte bunlar, mağfiret ve büyük ödül kendileri için olanlardır. (Hud/11)

Her kim zerre miktarı bir hayır ilerse onu görecek, her kim zerre miktarı bir şer işlerse onu görecek. (Zilzal/7, 8) H.Yılmaz

Yani, Allah bir toplumu, yaptıklarından ötürü ortadan kaldırmak istediği zaman, bunu o toplumun seyrek ve geçici sapkınlıkları için değil, fakat tuttuğu günahkarca yollardan vazgeçmeye inatla yanaşmaması, bu yolda bilinçli ve ıslah olmaz bir biçimde ısrar göstermesi yüzünden yapar.

Lafzen, “... bir topluma, geri dönmemeyi ihlal edilmeyecek bir yasa (harâm) olarak koymuşuzdur”; tersi ya da başka türlüsü düşünülemez anlamında (Zemahşerî). M.Esed

 Bu âyete çeşitli mânâlar verilir: İlk mânâ: "Helâk ettiğimiz bir ülke halkına artık dönüş mümkün değildir; bir daha dünyâ hayâtına dönmezler". Diğer bir mânâya göre "Helâk ettiğimiz bir ülke halkının dönmemeleri, hesap vermek üzere huzurumuza gelmemeleri, cezâ görmemeleri mümkün değildir" demektir. S.Ateş

Bu ayet (95) üç şekilde tefsir edilebilir:
1
) Allah'ın azabı ile helâk olan bir topluluk, artık ikinci defa veya yeni bir hayat süremez.
2) Bu felaketten sonra artık bu topluluğa ikinci bir denenme fırsatı verilmez ve hemen nihai hüküm için Allah'ın huzuruna çıkarılırlar.
3) Bir topluluk isyan, haksızlık ve günahta son sınırları da aşar ve Allah o topluluğu helak etme emrini verirse bu topluluğa artık tevbe etme şansı verilmez. Çünkü böyle bir topluluk artık doğru yola dönemez. Mevdudi

 

Yani, “Yecüc ve Mecüc”ün ortaya çıkışları temsîlinin, yaklaştığının habercisi olduğu Kıyamet Günü'ne kadar (bkz. 18. sure 100. not, özellikle notun son cümlesi): çünkü ancak o Gün'dedir ki, en büyük günahkarlar bile sonunda günahlarının farkında olacak ve faydasız bir pişmanlık duyacaklar. Hadeb terimi, sözlük anlamı olarak, “tümsek” ya da “yükselti” demektir; fakat min kulli hadebin ifadesi, burada “her yönden” ya da “[yeryüzünün] her köşe[sin]den” anlamına deyimsel yüklemiyle kullanılmıştır; ifade bir bütün olarak, Son Saat'in gelip çatmasından önce insanlığı kuşatacak olan toplumsal ve kültürel karışıklığın ya da felaketin karşı durulmaz mahiyetini dile getirmektedir. M.Esed

 

Yani, bilerek ve herhangi bir mazeret sözkonusu olmaksızın; çünkü bütün peygamberler Kıyamet ve Hesap Günü konusunda insanları uyarmışlardı; karş 14:44-45. “Eğilimli olan” sözleriyle yaptığımız ilave, bir önceki cümledeki ellezîne keferû “hakkı inkara şartlanmış olan kimseler” ifadesinde olduğu gibi, bir niyetlilik ifade etmektedir (bkz. 2:6 hk. 6. not). M.Esed

Ye'cuc ve Me'cuc hakkındaki ayrıntılı bilgiler için bkz. Kehf Suresi, an: 62 ve 69. Ye'cuc ve Me'cuc açılacaktır, yani onlar kafesten salıverilen bir av hayvanı gibi yeryüzüne dağılacaklardır.
"Gerçek Vaad" kıyamet günü meydana gelecektir ve Ye'cuc ve Me'cuc'un görünmesi de onun işaretlerinden biri olacaktır. Müslim'de Huzeyfe b. Esîd el-Gifari'den rivayet edilen bir hadise göre Peygamber (s.a) şöyle demiştir: "Şu on işaret görülmedikçe kıyamet kopmayacaktır: 1) Duman, 2) Deccal 3) Dabbet ül-Arz 4) Güneşin batıdan doğması 5) Meryem oğlu İsa'nın gelmesi 6) Ye'cuc ve Me'cuc'un çıkması 7-9) Birincisi doğuda, ikincisi batıda, üçüncüsü de Arabistan'da olmak üzere üç kara çökecek. 10) Yemen'de insanları mahşer meydanına toplayacak büyük bir ateşin ortaya çıkması." Başka bir hadiste de Peygamber (s.a) Ye'cuc ve Me'cuc'un ortaya çıkmasından sonra kıyametin çok yakın olacağını, nasıl hamile bir kadın gününü tamamladığında akşam sabah doğum yapması beklenirse kıyametin de hemen kopmak üzere olacağını bildirmiştir. Fakat Kur'an'da ve Hadisler'de Ye'cuc ve Me'cuc'un ortaya çıkacağına değinilen yerler onların hep birden insanların üstüne çullanıp çullanmayacağı konusunu açıklığa kavuturmaz. Belki de onlar Kıyamete yakın bir zamanda birbirleriyle çarpışacaklar, bu karşılıklı savaşta evrensel bir felaket ve helâka sebep olacaklardır.
"Biz bundan gaflet içindeydik" sözleri bir tür özürü ifade eder. Yani "Peygamberler bizi kıyamet günü ile uyardılar. Fakat biz zalimlerdendik ve bu uyarıya hiç kulak asmadık." Mevdudi

Bu ayetlerde, küfretmiş kimselerin yaptıklarının yanlarına kâr kalmayacağı; mutlaka cezalandırılacakları; dünyada iken akıncılar tarafından tepelenecekleri; sonunda da Allah’a dönecekleri; “Eyvah bizlere! Kesinlikle biz bundan gaflet içindeydik. Aslında biz zalim kimseler idik” diyecekleri bildirilmektedir.
İlk ayetteki “helak ettiğimiz” ifadesi “yok ettiğimiz” anlamında alınmamalıdır.
هلاكHelâk” sözcüğü “değişime, yıkıma uğramak, bozulmak, düşmek” demektir. (Lisanü’l-Arab, c.9, s. 118-121) Genel olarak zannedildiği gibi bu sözcük “yok olmak” anlamına gelmez. Bu sebeple bu ayette geçen “helâk” sözcüğü de “yok olmak” anlamında anlaşılmamalıdır.
“Ye’cüc ve Me’cüc” sözcükleri ile ilgili olarak Kehf suresinde (Tebyinü’l Kur’an; c.7,  s. Mizanpajdan sonra sayfa numarası verilecek) ayrıntılı olarak tahlil etmiştik. Bu tahlilimizde “Ye’cüc ve Me’cüc”ün “akıncı komutan ve askerler” demek olduğunu belirtmiş, bu komutan ve askerlerin her dönemde olacağını ifade etmiştik. Aynı tahlilimizde Kehf suresindeki “Ye’cüc ve Me’cüc” ile kastedilenlerin ise “Resulullah ile birlikte Hayber’i fetheden askerler” olduğunu açıklamıştık. Bu ayet indiği dönemde henüz Hayber de fethedilmemişti.
Burada ise Rabbimizin helak edeceği toplumları askeri güçlerle cezalandıracağı, onları maddi ve manevi; ekonomik ve siyasi olarak yıkıma uğratacağı bildirilmektedir.
Nitekim Bedir’de, Hayber’de ve daha nice gazalarda Rabbimizin bu vaadi gerçekleşmiştir. Bu, Rabbimizin sünnetidir [Sünnetullah] ve her zaman yürürlüktedir.
Bu ayetler Uhud savaşının ilk aşamasına da işaret etmektedir. Uhud’da helake uğrayan Müslümanlardır. Orada Ye’cüc ve Me’cüc, Halid b. Velid ve onun süvarileridir. Halid’in kıyımından sonra da Müslümanlar “Eyvah bizlere!” diye pişmanlıklarını ifade etmişlerdir.
Ayetteki “helak ettiğimiz bir kent” ifadesinden, o kentin halkı anlaşılmalıdır. Burada “mahalliyet” mecazi-i mürseli söz konusudur. Bunun bir örneği daha evvel Yusuf/82’deHem içinde bulunduğumuz kente ve içlerinde geldiğimiz kervana sor!”  şeklinde geçmiş idi. Her iki cümlede de bir kent [yer] ifade edilerek o yerde yaşayanlar kast edilmiştir. H.Yılmaz)

Lafzen, “ona varmak zorundasınız”. “Allah yerine tapınıp durduğunuz bütün o düzmece şeyler” ifadesi sadece sahte tapınma nesnelerini değil, düzmece dinsel otoriteler tarafından vaz‘ ve telkin edilen sahte ahlakî değerleri de içine almaktadır; bütün bunlar ve bunlara dayandırılan sistemler, hepsi “cehennem yakıtı”ndan ibarettirler. M.Esed

Rivayet edilen hadislerden, Abdullah bin ez-Zeb'ara'nın bu konuda "Bu ayete göre sadece bizim putlarımız değil, İsa 'a.s), Uzeyr ve melekler de Cehennemin yakıtı olurlar, çünkü onlara da ibadet edilmiştir." diyerek itiraz ettiğini öğreniyoruz. Peygamber (s.a) buna karşı şu cevabı vermiştir: "Evet, Allah yerine kendisine ibadet edilmesini kabul eden herkes, kendisine ibadet edenlerle birlikte Cehenneme girecektir." Bununla Peygamber (s.a) şöyle demek istiyordu: "İsa (a.s) Uzeyr (a.s) ve meleklerin cehenneme girmeleri için hiçbir sebep yoktur, çünkü onlar hiç bir zaman Allah yerine kendilerine ibadet edilmesini kabul etmemişlerdir ve bu konuda hiç bir sorumlulukları yoktur. Bilakis onlar insanlara yalnızca Allah'a ibadet etmeyi öğretmişlerdir." Elbette ilah olmaya çalışan ve başkalarının şirkine ortak olanlar, kendilerine ibadet edenlerle birlikte cehennemi boylayacaklardır. Aynı şekilde başkalarını Allah'tan başka ilâh edinmeye teşvik edip yönelten kimseler de cehenneme gireceklerdir. Şeytan bu sınıfa dahildir. Çünkü o insanları putlara tapmaya yöneltir. O halde Allah'tan başkasına itaat edip onu ortak koşan kimseler aslında Şeytan'ı ilahlaştırmaktadırlar. Bunun yanısıra taş veya tahtadan yapılmış putlar ve diğer şirk araçları da müşriklerle birlikte cehenneme atılacaklardır. Böylece müşrikler, taptıkları putların kendileri için şefaatçi olacakları yerde çektikleri azabı artırıcı rol oynadıklarını göreceklerdir. Mevdudi

 

Şöyle ki, bu dünyada gerçeğin sesine kulağını kapalı tutmanın kaçınılmaz sonucu öteki dünyada manevî “sağırlık” olacaktır; tıpkı gerçeği görmeyenlerin öte dünyadaki nasibinin de körlük ve bir kenara atılmak olacağı gibi (karş. 20:124-126). M.Esed

"Zefîr" kelimesi aşırı sıcak, çok çalışma veya yorgunluk sebebiyle "zor nefes alma" anlamına gelir. Mevdudi

Bu ayetlerde müşriklere uyarı yapılmakta, akıllarını başlarına almaları istenmektedir. Ayrıca bu müşrikler “Eğer onlar [Allah’ın astlarından tapınılan şeyler] ilâh olsalardı, oraya girmezlerdi” denilerek akılsızlıklarından dolayı kınanmaktadırlar.
İlk ayetten açıkça anlaşıldığına göre, müşrikler ve on­ların tapındıkları putlar cehenneme odundurlar. Onlar hem yanacaklar, hem de başkalarını yakacaklardır.
Bu ayetin bir benzeri de şudur:

Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan Ateş’ten korunun. (Bakara/24)

Ayrıca şu ayette de cehennemin yakıtının insanlar ve cisimler olacağı bildirilmiştir:

Ey inanmış olan kişiler! Kendinizi ve ehlinizi [yakınlarınızı], yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir Ateş’ten koruyun.  Onun üzerinde, Allah’a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba melekler vardır. (Tahrim/6)

Konumuz olan ayetlerde kâfirlere seslenilmektedir. Onlar ve taptıkları, inançsız kişiler ve nesneler, kesinlikle cehenneme girecekler, ateşin yakıt­ları olacaklar ve ateşle dağlanacaklardır; orada ebedi olarak da kalacaklardır. O zaman cehennem azabının şiddetinden bağıracaklar, inleyeceklerdir. Onlar kimseden yardım da alamayacaklardır. Peki, bu varlıklar gerçekten ilah olsalardı, oraya girerler miydi?

İşte şu bedbaht olanlar cehennem ateşi içindedirler. Onlara orada iç çekme ve hıçkırma vardır. Gökler ve yer durdukça onlar da o ateşte sürekli kalacaklardır. -Ancak Rabbinin dilediği müstesna.- Şüphesiz Rabbin dilediğini en üst seviyede yapandır. (Hûd/106, 107)

Âyetin Nüzul Sebebi:

Gerçekten siz de, Allah'tan başka taptıklarınız da...” buyruğu hakkın­da İbn Abbas dedi ki: Bir ayet var ki, insanlar onun hakkında bana soru sor­muyorlar. Onu bildiklerinden dolayı mı, yoksa bilmediklerinden dolayı mı ona dair soru sormuyorlar, bilmiyorum. Ona: “Bu hangisidir?” diye sorulunca, O: "Gerçekten siz de, Allah'tan başka taptıklarınız da cehennemin odu­nusunuz. Siz oraya gireceksiniz" ayeti nazil olunca, bu, Kureyş kâfirlerine ağır geldi ve: “Bu, bizim ilâhlarımıza sövdü” diyerek İbnu'z-Zibâri'ye gidip duru­mu haber verdiler. O da: “Ben orada olsaydım, ona cevap verirdim” dedi. “Ne diyecektin?” diye sordular: “Ona şöyle derdim: İşte Hıristiyanlar, Mesih'e ibadet ettiler; Yahudiler de Üzeyr'e ibadet etmektedirler. Acaba bunların ikisi de ce­hennemin odunu mudurlar?” Kureyşliler onun bu sözünü beğendi ve böyle­likle Muhammed (sav)’in buna bir cevap veremeyeceği kanaatine sahip ol­dular. Bunun üzerine Yüce Allah da şöyle buyurdu: "Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzaklaştırılmışlardır (Enbiyâ/101) âyetini indirdi. Yine onun hakkın­da: "Meryem oğlu bir misal olarak verilince (Zuhruf/56) -ki burada İbnu'z-Zibarî kastedilmektedir.- "Hemen senin kavmin bundan dolayı bağ­rışıp çağrışmaya koyuldu (Zuhruf/57) buyruğu indi. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an) H.Yılmaz

Yani, inanmaları ve dürüst, erdemli işler yapmalarından ötürü kendilerine cennet vaad edilenlere. M.Esed

Bunlar, bu dünyada iken iyi ve doğru davranışlarda bulunan kimselerdir. Allah onlara azabdan uzak olacaklarına ve kurtuluşa ereceklerine dair söz vermiştir. Mevdudi

 

Yani, "bütün insanların toplanıp Allah'ın huzuruna götürülecekleri an, herkes için çok korkunç bir andır. Fakat salih kimseler çok rahattırlar, çünkü herşey onların bekledikleri şekilde gerçekleşmektedir. Onların imanları ve bu dünyada iken yaptıkları iyi işler, Allah'ın rahmeti ile onları, teskin etmeye gelir. Üzüntü ve keder yerine onlar, kendilerine vadedilen mükafatları elde etme ümidiyle doludurlar." Mevdudi

Bu ayetlerde; iman etmiş, salihatı işlemiş, vahye uymuş ve sonunda da Allah’tan kendilerine “en güzel” hazırlanan kimselerin karşılaşacakları nimetler açıklanmıştır. Bu mümin ve salih kimseler ateşten uzaklaştırılıp kurtulacak­lardır; cehennemin sesini bile duymayacaklardır. Hâlbuki müşrikler cehennemin uğultusuyla da cezalandırılacaklardır.

Aslında onlar Saat’i [kıyameti] yalanladılar. Biz ise Saat’i yalanlayanlara çılgın alevi [cehennemi] hazırladık.
O [çılgın alev] onları uzak bir yerden görünce, onun öfkelenmesini ve uğultusunu işittiler [işitecekler].
Ve elleri boyunlarına bağlanmış olarak ondan [cehennemden] dar bir yere atıldıkları zaman, oracıkta ölümü isterler.
-Bugün bir ölüm değil birçok ölüm isteyin!-
De ki: “Karşılık ve gidilecek bir yer olarak bu mu daha iyidir yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi?”
Onlar için orada temelli olmak üzere diledikleri her şey vardır. -[Bu], Rabbinin yerine getirilmesini üstüne aldığı bir vaattir.- (Furkan/11- 16)

Oraya atıldıklarında, o kaynarken, onun korkunç sesini işitirler.
O, az daha öfkeden çatlayacak. Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara sorar: “Size bir uyarıcı gelmedi mi?” (Mülk/7, 8)
Bu kimseler canlarının çektiği her nimete kavuşturulacaklar ve bu durum sürekli devam edip gidecektir. Kesinlikle kesintiye uğramayacaktır. Melekler de sürekli onları alkışlayacaklardır.

Rablerine karşı takvalı olanlar da cennete bölük bölük sevk edildi. Nihayet oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara: "Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!” dediği zaman;  “Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!" dediler [denilecek].
Onlar da: "Bize vaadini doğru çıkaran ve bizi bu arza vâris kılan ve cennette bizi istediğimiz yerde konup göçürten o Allah’a hamdolsun”   dediler. –İşte, çalışanların ödülü ne güzeldir!- (Zümer/73, 74)

Ve takvalı davranmış kimselere: "Rabbiniz ne indirdi?" denilince onlar: “Hayır” derler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere iyilik-gzellik vardır. Ahiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Ve takvalı davrananların yurdu; Adn cennetleri ne güzeldir! Onlar oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada onlar için diledikleri şeyler vardır. Allah, takva sahiplerini işte böyle karşılıklandırır.  [Takva sahipleri] O kimselerdir ki, melekler, onları hoş ve rahat ettirerek vefat ettirirler. “Selam size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete!” derler. (Nahl/30- 32)

Şüphesiz, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, melekler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve ahirette sizin Yakınlarınızız. Cennette, Gafûr ve Rahîm Allah’tan bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir. (Fussılet/30-32)

Rabbimiz iman etmiş ve salihatı işlemiş kimselere vereceği nimetleri ayette “en güzel” sözcükleriyle isimlendirmiştir. Bu, Rabbimizin vereceği nimetlerin hem kullarının yaptıkları işlerin normal karşılığından çok daha fazla, hem de onların beklediğinden çok daha güzel şeyler olacağını ifade etmektedir.

Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır; yaptıklarıyla kötülük sergileyenleri cezalandırması, güzel davranıp güzel düşünenleri de güzellikle ödüllendirmesi için. (Necm/31)

Güzellik yapan kişiler için daha güzeli ve fazlası vardır. Yüzlerine kara bulaşmaz, zillet de. İşte bunlar cennet ashabıdırlar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. (Yunus/26)

O dedi ki: “Kim zalimlik ederse muhakkak ona azap edeceğiz; Sonra Rabbine geri döndürülecek, sonra O, da onu görülmemiş bir azapla azaplandırır. Amma her kim de iman eder ve salihi işlerse artık buna da en güzel karşılık vardır. Ve Biz onun için emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.” (Kehf/87, 88)

Göklerin ve yerin mirası Allah'ın olmasına rağmen neden siz Allah yolunda harcamıyorsunuz? Sizden, fetihten önce harcayan ve savaşan kimse eşit olmaz. Onlar derece bakımından, sonradan infak eden ve savaşan kimselerden daha büyüktür. Bununla beraber Allah hepsine de “En güzel”i vaad etmiştir. Ve Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Hadid/10)

İşte bu [bilgeleşmiş, bilinçlenmiş kimseler], vaadolunup durdukları doğru bir vaad olarak ve onlar zulmedilmeden, O’nun [Allah], onlara amellerini tam olarak ödemesi için kendilerinden,  yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz ve cennet asahabı içinde kötülüklerden koruyacağımız kimselerdir. (Ahkaf/16)

İyiliğin karşılığı, yalnızca iyilik değil midir? (Rahman/60) H.Yılmaz

Bu ayette Rabbimiz kıyameti koparma ve insanları mahşerde yaptıklarıyla karşılıklandırma konusundaki kararlılığını ve kıyametin nasıl gerçekleşeceğini farklı bir benzetme ile anlatmaktadır. Gök, kitap dürülür gibi dürülecektir. Bu benzetmede işin Allah için çok kolay olduğu vurgusu söz konusudur.
Ayetteki “kitap” sözcüğünü elimizdeki sayfalardan, yapraklardan oluşan bu günkü ciltlenmiş bir kitap olarak değil, açıp okundukta sonra dürülüp bükülen, katlanan bir papirüs, parşömen olarak düşünmeliyiz. Bu ayet indiği zaman bu günkü şekliyle bilinen ciltli kitaplar henüz yoktu.
Yerler, gökler Allah’ın kontrolündedir. Onların yıkımı ve yeniden yapımı Allah için çok kolaydır.

Onlar, Allah'ın yaratmayı nasıl başlattığını, sonra da bunu tekrarladığını da mı görmediler? Şüphesiz bu, Allah'a göre çok kolaydır. (Ankebut/19)

Gerçekten Biz, evet Biz, hayat veririz ve öldürürüz. Dönüş de yalnız Bizedir.
O gün yer onlardan çabuk yarılır. İşte bu, sadece Bize kolay bir haşrdır [toplamadır]. (Kaf/44)

Şu inkar eden kimseler, katiyyen diriltilmeyeceklerine yanlışça inandılar. De ki: “Aksine, Rabbim’e kasem olsun ki kesinlikle diriltileceksiniz, sonra kesinlikle yapmış olduğunuz şeyler size haber verilecektir. Ve bu, Allah'a göre çok kolaydır.” (Teğabün/7)

Ve göklerin ve yerin gaybı sadece Allah’a aittir. Saatin emri [kıyametin koparılması] de yalnızca göz açıp kapama gibidir, veya o, daha yakındır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir. (Nahl/77)

Şüphesiz ki, Biz her şeyi; evet onu [her şeyi] bir kader [ölçü, ayar] ile yarattık.
Ve buyruğumuz, ancak, göz kırpması gibi bir tekdir.
Ve and olsun Biz, sizin benzerlerinizi helâk ettik. O hâlde var mı bir düşünen?
Ve onların işledikleri her şey, yazıtlardadır [kayıtlardadır, kitaplardadır].
Küçüğün, büyüğün, hepsi satır satır yazılmıştır. (Kamer/50)

Ve onlar Allah'ı hakkıyla takdir etmediler. Ve yeryüzü, kıyamet günü O'nun avucundadır. Gökler de O’nun sağ eliyle [kudretiyle] dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yücedir. (Zümer/67)

O gün, Allah’ın her benliği kazandığı ile karşılıklandırması için, yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek, gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. O gün, suçluları zincire vurulmuş olarak görürsün. Onların gömlekleri katrandandır, yüzlerini de ateş kaplayacaktır. Şüphesiz Allah, hesabı çok çabuk görendir. (İbrahim/48- 51) H.Yılmaz

Lafzen, “Hatırlatıcıdan (zikr) sonra”. Kur’ânî zikr teriminin öteki anlam ve çağrışımları konusunda bkz. bu surenin 10. ayeti hk. 13. not.

Zebûr (lafzen, “yazılı belge” ya da “kitap”) terimi “hikmetler kitabı” anlamına gelen bir cins ismidir: bunun içindir ki, Allah tarafından peygamberlere vahyedilen tüm ilahî kitaplar için kullanılabilir (Taberî). “Yeryüzüne dürüst ve erdemli kullarım varis olacak” ifadesi, açıktır ki, “eğer [gerçekten] inanıyorsanız mutlaka (insanların) en üstünü olacaksınız” (3:139) vaadinin bir yankısıdır -Allah'ın insan için öngördüğü yüceliklere erişmenin ancak inanıp dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koymakla mümkün olduğunu dile getiren bir ifade. M.Esed

 

Bu ayetin tefsiri konusunda çok büyük yanlış anlamalar ortaya çıkmıştır. Bazıları bu ayeti Kur'an'ın mesajına ters düşecek bir şekilde tefsir etmişlerdir. Onlara göre ayet şu anlama gelir: "Yeryüzünün kaynaklarına, mülküne bu dünyada sadece salih kimseler varis olur. Allah sadece bu kimselere lütuf ve fazlını verir." Daha sonra bu formülü ters bir şekilde uygulayıp, yeryüzüne varis olma lütfunun "iyi kul" ile "kötü kul"u ayırt etme konusunda tek kriter olduğu sonucuna varırlar. İyi kullar yeryüzüne hakim olan kimselerdir, kötü kullar ise bu mirastan mahrum bırakılanlardır. Fakat bu formülü tarihi perspektife uyguladıklarında, geçmişte ve günümüzde yeryüzüne varis olanların çoğunlukla kafirler, müşrikler, ateistler ve ahlaksız kimseler olduklarını görürler ve bunlar da Kur'an'ın ortaya koyduğu kriterle sınandıklarında salih kimseler değillerdir. Nemrud'dan Firavun'a ve günümüz çağdaş despotlarına dek yeryüzüne varis olanlar kafirlerdir. Allah'ın düşmanlarıdır ve Kur'anî anlamda iyi (salih) kimseler değillerdir. Bu formülü kabul edenler böyle bir durumla karşılaşınca "salih" (iyi) kavramında bir yanlışlık olduğunu ve bu kavramın, Ebu Bekir es-Sıddık ve Ömer Faruk gibi halifeler veya Cengiz ve Hulagu olsun yeryüzüne varis (hakim) olan herkesi kapsayacak ve herkese uyacak bir şekilde genişletilmesi gerektiğini iddia etmeye başlarlar. Bu araştırma onları Darwin'in güçlü ve uygun olanın yaşaması teorisine götürür ve onlar uygun ile "salih"in eş anlamlı olduğunu farz ederler.
"Salih"in bu yeni tanımına göre ifade şu anlama gelecektir: "Ülkeleri askeri güçle ele geçirip fethetmeye muktedir olan ve yeryüzü kaynaklarını sömürebilen kişi veya kişiler grubu 'Allah'ın iyi kulu'dur ve onun başarısı başka insanların takip etmesi gereken bir doğruluk ve ibadet mesajı ve kriteridir. Sonuç olarak eğer bir kimse yeryüzünün mirasını elde etmeyi başaramazsa ne salihlerden bir kimse, ne de Allah'ın iyi kullarından bir kul olamaz."
Ayetin bu şekilde tefsir edilmesi ve bu yeni "salih" ve "ibadet" kavramları sonucunda bu kimseler, İslam inancının temel ilkelerini de tekrar yorumlama sorunuyla karşı karşıya kalırlar. Mesela, Kur'an'a göre, ne kadar iyi olursa olsun, hiçbir amel, Allah'a, ahiret gününe, peygamberlere ve meleklere iman olmaksızın salih kabul edilmez. Bu durumda bu kimseler kendi yorumlarıyla salih bir insan için peygambere ve emirlerine itaatin zaruri olduğunu ve bunlar olmayınca o kimsenin Allah'ın gazabına uğrayan bir zalim ve kafir olacağını söyleyen Kur'an öğretilerini bağdaştırmazlar. Eğer onlar bu problemi cesurca ve samimiyetle karşılasalardı, kendi yorumlarının yanlış olduğunu anlayacaklardı. Fakat bunun yerine onlar, İslam'ın temel inanç ilkelerini, tevhid, peygamberlik, ahiret, İslam ve İman kavramlarını kendi tefsirlerine uydurmak için değiştirme yolunu seçtiler. Böylece onlar Kur'an'ın tüm öğretilerini tersine çevirdiler ve hiç tereddüt etmeksizin anlamını bozdular.
Şimdi onların bu yorumunu ele alalım ve hatalarına işaret edelim:
1
) Bu yorum, bir bütün olarak Kur'an'ın öğretilerine terstir. Çünkü Kur'an'a göre fazilet, takva ve iyilik, maddi gelişme ve ülkeleri yönetme yeteneğinden ibaret değildir. Bundan başka, eğer Kur'an'daki "salih" kelimesi "Sahib-i Selahiyet" (beceri ve yetenek sahibi) ile eş anlamlı kabul edilirse bu bir tek ayet tüm Kur'an'la çatışma halinde olacaktır.
2) Bu kimseler bu ayeti, yer aldığı çerçeveden ayrı ele almakta ve ona diledikleri anlamı yakıştırmaktadırlar. Aksi takdirde onlar adı geçen "miras"ın, mü'minlere ahirette vadedilen şeyler olduğunu ve dünyadaki verasetle hiçbir ilgisi bulunmadığını anlarlardı.
Eğer bu ayet konunun akışı içinde yorumlanırsa, önceki ayetlerden salih kimselere yapılan bu vaadin ahiret hayatına uyduğu açıkça anlaşılır. Bu nokta Müminun: 10-11 ve Zümer: 73-74'da daha açık ifade edilmiştir. Kesinlikle ahiretten bahseden bu bölüme göre, salih kimseler cennete girdiklerinde şöyle diyeceklerdir: "Vadinde sadık kalan, bizi arza varisler kılan Allah'a hamdolsun."
Şimdi de bu meseleyi, ayette de değinilen Zebur'un ışığında ele alalım. (Kitab-ı Mukaddes'teki Mezmurlar kitabı (Zebur) sahih de olabilir, tahrif edilmiş de olabilir. Çünkü Davud'un Mezmurları (Zebur) başka herhangi bir yerde yoktur.) Bap 37: 9-29'a göre: "... Şerirler kesilip atılacak; fakat Rabbi bekleyenler dünyayı miras alacaklardır. Biraz bekle ve kötü yok olacaktır. Onun yerini araştıracaksın ve o yok olacaktır. Fakat salihler dünyayı miras alacaklar ve selamet bolluğunde lezzet alacaklardır... onların mirası da ebedi olur... salihler arzı miras alır ve onda ebediyyen otururlar." Şu halde Zebur da (Mezmurlar) kelimesi kelimesine 105. ayeti desteklemektedir: "Onlar orada ebediyyen otururlar." cümlesinin ahiret hayatını kastettiği apaçık ortadadır.
Bu dünya hayatında arza varisler olmaya gelince, Allah onu, kafir olsun, mümin olsun, doğru olsun, günahkar olsun, dilediği kullarına bir mükafat olarak değil bir sınama olarak bahşeder. (A'raf: 128) "... Rabbiniz sizleri yeryüzünde halifeler kılacak, böylece de nasıl davranacağınızı gözleyecek." (A'raf: 129). Bu dünya hayatında arza varis olmak ne sürekli, ne de ebedidir. O sadece çeşitli topluluklara deneme amacıyla bahşedilir. Diğer taraftan 105. ayette zikredilen "Arz"a varis olma sürekli ve ebedidir ve Kur'an'a göre şu formüle dayanılarak bahşedilir: "Arz Allah'ındır ve O sadece salih kullarını denemek amacıyla değil dünya hayatında yaptıkları salih ameller nedeniyle buna varis kılar." Bkz. Nur an: 83. Mevdudi

Bu ayet gurubunda insanlığa çok önemli bir mesaj verilmektedir: İnsanlara geçmiş kitaplarda da tıpkı Kur’an’da olduğu gibi “Arza salih kulların mirasçı olacakları” yazılıydı.
“Zebur” ile “kitap” aynı şeylerdir. Bundan dolayı Tevrat'a da, İncil'e de, Zebur’a ve Kur’an’a da denilebi­lir. Paragraftan anlaşıldığına göre, burada konu edilen “Zebur”, Davud'a (as) verilen Zebur'dur. Zikir'den kasıt da Mu­sa’ya (as) indirilen Tevrat'tır.
Mirasçı “son sahip” demek olduğundan, Rabbimiz verdiği nimeti geri almayacağını ifade buyurmaktadır.
Ayette “salih kullar”ın varis olacakları “arz”, hem cennet hem de dünya olarak anlaşılabilir.

Onlar da: "Bize vaadini doğru çıkaran ve bizi bu arza vâris kılan ve cennette bizi istediğimiz yerde konup göçürten o Allah’a hamdolsun”   dediler. –İşte, çalışanların ödülü ne güzeldir!- (Zümer/74)

İşte onlar, içinde temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olan varislerin ta kendileridir. (Mü’minun/10, 11)

Allah, sizlerden iman etmiş ve salihatı işlemiş olan kimselere, kendilerinden öncekileri halifeler kıldığı gibi, yeryüzünde onları da halife kılacağını  [başkalarının yerine geçireceğini],  onlar için beğenip seçtiği dini onlar için kesinlikle tutunduracağını ve korkularından sonra, onları kesinlikle güvene değiştireceğini vaat etti.  Onlar Bana kulluk ederler, Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Bundan sonra da kim inkâr ederse, artık işte onlar, yoldan çıkanların ta kendileridir. (Nur/55)

Musa, kavmine dedi ki: “Allah'ın yardımını isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Akıbet [mutlu son] de muttakiler içindir.” (A’raf/128)

O zaafa uğratıla gelmiş olan kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına, batılarına [her tarafına] mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrâîloğulları'na olan o pek güzel sözü, sabırları yüzünden tamam oldu [yerine geldi]. Biz de Firavun ile kavminin yapa geldikleri sınaî eserlerini ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerle bir ettik. (A’raf/137) H.Yılmaz

Bu ayete şöyle bir meal de verilebilir: "Biz seni ancak insanlara bir rahmet olarak gönderdik." İki durumda da bu ayet, Peygamber'in yeryüzüne Allah'ın bir rahmet ve bereketi olarak gönderildiği anlamına gelir, çünkü o dünyayı gafletten uyandırmış, Hakla bâtılı ayıran gerçek bilgiyi getirmiş ve tüm dünyayı kurtuluş ve azabdan her ikisiyle de uyarmıştır. Bu gerçek burada Mekke müşriklerinin Peygamber'i bir bela ve felaket olarak kabul etmekle yanılgıya düştüklerini bildirmek için tekrarlanmıştır. Onlar "Bu adam aramıza ayrılık tohumları ekti, yakın akrabaları birbirinden ayırdı," diyorlardı. Cevap olarak onlara şöyle deniliyor: "Ey akılsızlar, onun size bir bela olarak geldiğini düşünmekle yanılgıya düşüyorsunuz, aslında o size Allah'tan bir rahmet ve bereket olarak gelmiştir." Mevdudi

Yani, bütün insanlığa. Kur’an mesajının özüne ilişkin bu temel ilke hk. bir açıklama için bkz. 7:158 ve ilgili 126. not. Kur’ânî vahyin evrenselliği onun üç özelliğinden ileri gelmektedir; ilki: Kur’an mesajı, soy-sop, ırk ya da kültürel çevre gözetmeksizin bütün insanlığa hitab etmektedir; ikincisi: özellikle insanın akıl ve sağduyusuna hitab etmekte ve dolayısıyla ancak gözü-bağlı insanların inanabileceği türden doğmalar önermemektedir; ve nihayet: bilinen bütün dinî metinlerin tersine, Kur’an, ondört yüzyıl önce vahyedildiği günden bugüne tek kelimesi değiştirilmeden ulaşan ve bundan böyle de değiştirilmeden kalacak olan tek kitaptır; çünkü Kur’an, “onu [tüm tahriflere karşı] muhakkak ki, Biz koruyacağız” vaadi doğrultusunda eksiksiz kaydedilmiş ve bugünlere eksiksiz ulaştırılmış tek vahyî mesajdır (karş. 15:9 ve ilgili 10. not). Bu üç özelliği sayesindedir ki Kur’an ilahî vahyin son evresini temsîl etmektedir ve bu vahyi insanlığa ulaştıran Hz. Peygamber de peygamberlerin sonuncusudur. (Kur’ânî deyişle, peygamberlerin “mührü, hatemi”, karş. 33:40.) M.Esed

Rabbimiz yukarıda insanları uyarmak amacı ile geçmişte insanlığa gönderdiği elçilerini bildirmişti. Bu ayette ise o açıklamalarının devamı mahiyetinde Resulullah’ın gönderiliş hikmetini açıklamaktadır. Rabbimiz son peygamberini âlemlere “bir rahmet olarak/ rahmet için” için gönderdiğini beyan etmektedir. Zira Muhammed’in (as) elçi yapılışı ile insanlık gafletten uyandırılmış, hakla bâtılı ayıran gerçek bilgi indirilmiş ve tüm dünya uyarılmıştır. Bu ayetle ayrıca Resulullah hakkında “Bu adam aramıza fesat tohumları ekti, milleti birbirine düşürdü, aileleri parçaladı” diye düşünen, peygamberimizi bir bela ve felaket olarak kabul eden müşrikler de uyarılmaktadır. Onlara “Resulullah sizin için bir bela değil, bir rahmettir” mesajı verilmektedir.
Nitekim müşriklere bazı ayetlerde şöyle denilmiştir:

Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi anakente göndermedikçe, memleketleri helâk edici değildir. Zaten Biz, halkı zalim olmayan memleketleri helâk edici değiliz. (Kasas/59)

İşte bu; Rabbinin, halkı gafil iken ülkeleri zulüm ile helak edici olmayışıdır. (En’am/131)

İşte böylece Biz kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur'ân vahyettik. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. (Şura/7)

Bir vakit de, “Ey Allah’ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hak/gerçek ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi.
Hâlbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azap edecek değildi. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir. (Enfal/32, 33):

Ayetteki رحمةrahmet” sözcüğünün “ رحمةًrahmeten” şeklinde gelişi nedeniyle ayet teknik olarak iki şekilde anlaşılabilir:
1-
“Rahmeten” sözcüğü “Hal” makamındadır; buna göre anlam “Biz seni de ancak âlemler için bir rahmet olarak gönderdik” şeklindedir.
2- “Rahmeten sözcüğü “mef’ulun leh” makamındadır. Buna göre ayetin anlamı, “Biz seni de ancak âlemlere rahmet için gönderdik” şeklindedir.

Rabbimiz Kullarına rahmeti kendi üzerine borç kabul etmiş ve insanları zulümden, kargaşadan, sıkıntıdan kurtarmak; mutlu ve müreffeh bir hayat yaşamaları için elçi göndermiş, kitap indirmiştir.

Ve ayetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen: “Selam olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tövbe eder ve düzeltirse; şüphesiz ki O [Allah], Gafur’dur, Rahîm’dir” de! (En’am/54)

Doğruya ve güzele hidayet etmek sadece bizim üzerimizedir. (Leyl/12)

Yolun doğrusu yalnızca Allah üzerinedir [Allah’a borçtur]. Onun [Yolun] eğrisi de vardır. Ve eğer O [Allah] dileseydi, size topluca hidayet ederdi.
Rahmet olan elçiye kulak verenler de dünya ve ahirette Allah’ın rahmetine ve nimetlerine mazhar olmuşlardır. (Nahl/9)

Mûsâ, kavmine dedi ki: “Allah'ın yardımını isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı kılar. Âkıbet [mutlu son] de muttakîler içindir.” (A’raf/128)

Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şahitlerin kalktığı [şahitlik edecekleri] günde [kıyamette] kesinlikle yardım ederiz. (Mü’min/51) H.Yılmaz

Karş. bu surenin 45. ayetinin ilk cümlesi. Cümlenin devamında atıfta bulunulan ve Hz. Peygamber'in bilgisinin yegane kaynağı olarak ilahî vahye yapılan bu vurgu Arapça'da sınırlayıcı innemâ (yalnızca) edatı vasıtasıyla ifade edilmektedir. M.Esed

 

‘Alâ sevâ’ (lafzen, “eşit biçimde/eşit olarak”) ifadesi, bu anlam örgüsü içinde iki boyutlu bir yüklem taşımaktadır: yukarıdaki tebliğin açık seçikliği anlamında dosdoğruluk, doğrudanlık ve bir de, bütün insanlara hitab ediyor olması bakımından eşitlik, umumîlik; bu ifadeye ilişkin yukarıdaki çevirimiz de bu boyutların ikisini birden aktarma kaygısını taşımaktadır. M.Esed

. Burada, onların 3. ayette de adı geçen gizli plan ve tuzakları kasdedilmektedir. Orada da Peygamber (s.a) aynı şeyi söylemiştir. "Rabbim gökte ve yerde olan her sözü bilir. Çünkü O, herşeyi işiten, herşeyi bilendir." (Enbiya: 4) Burada bu yaptıklarından da hesaba çekilecekleri konusunda uyarılmaktadırlar. Mevdudi

Müşriklere yapılan bunca uyarı ve elçilik misyonu ile ilgili açıklamalardan sonra Rabbimiz elçisine “Bana ‘İlâhınız ancak tek bir ilâhtır’ diye vahyolunuyor. Şimdi siz müslümanlar mısınız?” demesini emretmiştir. Bu uyarıya rağmen yüz dönerlerse “Size dosdoğru / eşit [tarafsız]olarak açıkladım ve tehdit olunduğunuz şey yakın mı, uzak mı bilmiyorum. Şüphesiz O [Allah], sözden açığa vurulanı bilir, gizlediğiniz şeyleri de bilir. Ve ‘belki bu gecikme sizi denemek ve bir süreye kadar faydalandırmak içindir’, ben bilmiyorum” demesini, yani verilecek cezanın şeklini ve zamanını kendisinin bilmediğini söylemesini emretmiştir.

Daha evvel Hud peygambere de yüz dönülmüş ve Rabbimiz ona da aynı mesajı iletmesini emretmiş idi:

(Onlar da) dediler ki: “Demek sen Allah'a; tek olarak [başkasını karıştırmadan] kulluk edelim ve atalarımızın kulluk ettiklerini bırakalım diye mi bize geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir!”
(Hûd) dedi ki: “Artık size Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Hakklarında Allah'ın hiç bir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!” (A’raf/70, 71) H.Yılmaz

Bu bir "imtihan"dı, çünkü "azab"ın gecikmesi onları şöyle düşünmeye sevkediyordu: "Peygamberin söyledikleri hep yanlış, eğer o gerçekten Allah'ın peygamberi olsaydı, küfrümüz nedeniyle çoktan cezalandırılmış olurduk." Onlar bu sürenin Allah tarafından kendilerine durumlarını düzeltmeleri için verildiğinin farkında değiller.Mevdudi

Lafzen, “bir süreye kadar verilmiş bir mühlet mi”; yani, imana erişmek için Allah tarafından merhameten verilmiş bir fırsat mı? M.Esed

Bkz. bu surenin 4. ayeti hk. 5. not.Lafzen, “tanımlama (ve tasvir) yoluyla [O'na] yakıştırdığınız şeylere karşı (‘alâ)” (bkz. 6:100'ün son cümlesi hk. 88. not); insanı, özündeki duygu ve tasavvur zaafının bir sonucu olarak, müte‘âl, sonsuz ve kavranamaz olan Allah'ı, kendi sınırlı ve beşerî tanım ve tasvirleriyle “yan yana” getirmek yolundaki dar kafalı ve inkarcı yaklaşımlardan ancak Allah'ın kurtarabileceğini işaret eden bir ifade. M.Esed

Surenin son ayetinde, Rabbimiz, elçisine “Rabbim! Aramızda gerçekle hükmet” ve “Bizim Rabbimiz, o Rahman’dır, sizin nitelemeleriniz üzerine yardımı istenendir” demesini emretmiştir. Böylece hem Resulullah’ın hem de insanların tevhidden şaşmamaları, Allah adına yalandan uzak durmaları istenmiştir.
Aynı isteği Şuayb peygamberde de görüyoruz:

Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şu‘ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden muhakkak çıkarırız, ya da bizim milletimize dönersiniz!” [Şu‘ayb da] dedi ki: “İstemesek de mi! Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin milletinize dönersek, kesinlikle Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah'ın dilemesi hariç ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz ilmi ile her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a güvenip dayandık.” –Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hakk ile hükmet. Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın!– (A’raf/88, 89)

Ve eğer seni yalanladılarsa hemen de ki: “Benim amelim bana, sizin ameliniz de size aittir. Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.” (Yunus/41)

112. ayetin başındaki “ قالkale [dedi]” sözcüğü, surenin 4. ayetinde açıkladığımız üzere “ قلkul” diye de okunmuştur. Zaten ilk Mushaflarda da “ قلkul” şeklindedir. “ قلKul” şeklindeki kıraat, anlam olarak pasaja daha uygundur. Biz de o nedenle sözcüğü “de ki” diye çevirmiş bulunuyoruz. H.Yılmaz