(Kalem - 28.Ayet)

<< Geniş Meal

Hac

İlk müfessirlere göre (Alkame ve Şa'bi) bu zelzele, kıyametin başlangıcı olacaktır. Bu olay büyük bir ihtimalle dünya ters yönde dönmeye başladığında meydana gelecek ve güneş batıdan doğacaktır. İbn Cerîr, Taberâni ve İbn Ebî Hatîm'in Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri uzun bir hadiste Peygamber (s.a), ilk Sûr'a üflendiğinde büyük bir karışıklık meydana geleceğini, ikincisinde bütün insanların öleceğini, üçüncüsünde hepsinin tekrar diriltilip Allah'ın huzuruna çıkarılacağını söylemiştir. Sur'a ilk üflenişinde yeryüzü, dalgalara kapılıp yalpalayan bir gemi gibi veya güçlü bir rüzgarla oradan oraya savrulan asılı bir lamba gibi sarsılacaktır.
Bu durum Kur'an'da daha bir çok yerde anlatılmıştır. Mesela, Vakıa: 4-6; Hâkka: 13-14; Müzzemmil:14, 17-18; Naziat: 6-9; Zilzal:1-3.
Bazı müfessirlere göre ise bu zelzele, ölüler dirilip Rablerinin huzuruna çıkarıldıklarında meydana gelecektir. Bu görüş de bazı hadislerle desteklenmektedir. Fakat biz (Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği hadis "zayıf" olmasına rağmen) Kur'an'ın apaçık ayetleriyle desteklendiği için ilk görüşü tercih ediyoruz. Mevdudi

Bu âyetlerden çıkaracağımız neticeler olacaktır:

1. "Ey insanlar! Rabbinize saygı gösterin."

Yüce Allah, anlatacağı konu bütün insanlığı ilgilendirdiği için, tüm insanları muhatap almakta, onlara hitap etmektedir. Böylece Kur'ân'ın ve onun tesis ettiği İslam dininin evrensel bir din olduğu da ortaya çık­maktadır.

Yüce Allah, insanlara hitap ederken şu emri vermektedir: "Rabbi­nize saygı gösterin" veya "Rabbinizden sakının." Buradaki  ittekû kelimesi takvadan gelmektedir. Takva kelimesinin açıklaması Bakara 21'de yapılmıştır. Takva, iyiyi yakalayıp elde etmektir (Bakara 2/177); takva, ruhun gıdasıdır (Bakara 2/197); takva, iffet elbisesidir (A'râf 7/26); takva, manevî bağışıklık sistemidir (Şems 91/8). Lügat manası ile takva, "sakınmak, saygı duymak; Allah'a karşı sorumluluğunun bilin­cinde olmak"tır.

Diğer taraftan takva, Allah'a dost olmanın şartlarından biridir (Yûnus 10/62-63). Tabii olarak takvanın ilk şartı da iman etmektir (Ba­kara 2/177).

Şimdi âyete dönersek, buradaki takva emrinin inanmak anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Çünkü tüm insanlara emretmektedir. Ardından gelen kıyamet olduğuna göre, bu âyetteki takva, kıyamete imanı da i-çermektedir.

Diğer taraftan Rabbini bilen, ona inanan insanlar, O'na saygı du­yup çekinirler. O zaman "Rabbiniz" kelimesinin içinde imanın olduğunu söyleyebiliriz. Buradaki ittekû emri "işte o inandığınız, Rabb olarak tanıdığınız Allah'a saygı duyun" anlamına gelmiş olur. Bu emir, insanlı­ğı "saygı" denen değerle bir araya getirmekte ve onlara bu değeri tanıt­makta ve insanın Allah'ı ile olan ilişkisinde saygının ve onun sonucu olan sakınmanın yerini öğretmektedir. İnsanın Allah'ı ile olan ilişkisinde birinci basamağı iman, ikinci basamağı da haramlardan uzak durma, farzları yerine getirme gibi önemli tatbikatın meydana getirdiği takva denen "saygı" oluşturmaktadır. Allah'a saygıdan, ana-babaya, devlete, hukuka ve kendi kendine saygıya uzanan alanlar vardır.

Din eğitimi, takva denen "saygıyı" topluma hem örgün eğitim hem de yaygın eğitim vasıtasıyla işlemeli ve bir dantel gibi örmelidir.

2. "Çünkü son saatin sarsıntısı gerçekten büyük olacaktır."

Yüce Allah, âyetin bu kısmı ile âyetin birinci bölümünde verdiği emrin sebebini, niçinini açıklamaktadır. Neden Rabbimize saygı duya­cağız, O'ndan sakınacağız? sorusunun cevabını bu kısım vermektedir. Bir gün kıyamet kopacak ve ardından ameller değerlendirilecek, ceza ve ödül gerçekleşecektir.

Ayette geçen zelzele, "sarsıntı, deprem" anlamına gelmektedir. Kıyamet sarsıntısının ne kadar büyük olacağını anlamamız için günümüzdekilere bakmamız gerekir ki burada gerçekleşen depremler, ona nispetle çok küçüktür. Bu sarsıntıda kâinatın dengesi bozulacak, tabiat kanunları yok olacak ve her şey toz haline gelecektir.

Şimdi âyetin bu kısmını birinci kısmına bağlayarak bir netice çı­kartabiliriz: Kıyameti daima hatırlayarak kendini disipline etmek takva­nın parçalarından biridir.

Yüce Allah, kendisine saygıyı emrettikten sonra, kıyametin sarsın­tısı hakkında derse girmekte ve onun durumunu açıklamaktadır. Bunun anlamı, insanı geleceği hakkında bilgilendirip şuurlandırmaktır. Her şe­yin sonu olacağı gibi, kâinatın da sonu olacaktır ve büyük değişim mey­dana gelecektir.

İşte felsefe ile dini birbirinden ayıran farklardan biri de budur. Fel­sefe, insanın bu anlamda sonunu belirleyemez, ama din ya da ilâhî vahiy insanın geleceğini bu şeklide açıklamaktadır.

Bunun bir anlamı da, insanın geleceğe bakması, geleceğe yönelik olarak hayatını düzenlemesi, geleceğe yönelik düşünmesi ve amel yap­masıdır. Büyük sarsıntı kâinatın yapısında olacaktır ama, insanın gele­cekteki hayatında olmamalı, maddi yapıda kalıp, manevi alana sıçramamalıdir. Manevi alana sıçramaması için, insan daima güzellikler üretme­lidir.

İşte bu güzelliklerden biri iman ve takvadır. İman edip takvanın gereklerini yerine getiren insanların manevi hayatlarında sarsıntı olma­yacaktır. Çünkü kıyamet, onlar için kâinatın maddi düzeninin bozulma­sında kalacaktır. Yüce Allah'ın, kıyamet olgusuna âyette  şey' "şey" demesinden anlıyoruz ki, onun zamanı ve ölçüsü belli değildir. Bilgisi Allah katında olduğu için (A'râf 7/187) biz ne zamanını ne de şeklini bilebiliriz. Onun için âyette kıyamet "şey" olarak yer almıştır. Büyük olacak bu sarsıntının şekli takip eden diğer âyetlerde anlatılmıştır. B.Bayraklı

Lafzen, “insanları sarhoş göreceksin”, yani, sarhoşmuşçasına ne yapacağını bilmez davranışlar içinde göreceksin. Bu yanıltıcı görünüş, “görme” ediminin -ayetin ilk cümlesinde kullanılan “siz” çoğul ifadesinden sonra terâ (“göreceksin”) tekil formunun kullanılmasında kendini gösteren- katıksız öznel (sübjektif) karakteri ibarenin “sana sarhoşlarmış gibi gözükürler” şeklinde çevrilmesini doğrulamaktadır.Parantez içinde yaptığımız açıklayıcı ilave (“gördükleri zaman duyacakları dehşet çok daha ...”), 21:103'de geçen ve dürüst ve erdemli insanlardan bahisle, “[Kıyamet Günü'nün uyandıracağı] büyük korkunun”, diğer bütün insanları etkisi altına alacağını ama “böylelerini kaygılandırmayacağı”nı belirten ifadeye dayanmaktadır. M.Esed

Bunlar, zelzelenin dehşet ve şiddetini göstermek için anlatılmaktadır. O gün o kadar büyük bir karışıklık meydana gelecektir ki, anneler emzirdikleri o çok sevdikleri çocuklarını bile unutup bırakacaklardır.
Burada kıyamet gününün tasvir edilmesinin amaçlanmadığına, bilakis kıyamet saatinin dehşetinin, insanları doğru yola getirmek için anlatıldığına dikkat edilmelidir. Bu nokta bir sonraki bölümde anlatılanlarla da açığa çıkmaktadır. Mevdudi

Bu âyetlerde, insanlar, gerçeği kabul ederek geleceklerini kurtarmaya davet edilmektedir. Ardından da kıyâmetin korkunç dehşeti anlatılarak insanların yanılgıları ortaya konulmaktadır. Kıyâmetin kopuşunu tasvir eden âyetlerden birkaçını sunuyoruz:
Yeryüzü, kendi sarsıntısıyla sarsıldığı, yeryüzü, ağırlıklarını çıkardığı ve insanın, “Buna [yeryüzüne] ne oluyor!” dediği zaman…(Zilzâl/1-3)
Sûr'a bir tek üfleme üflendiği, yeryüzü ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir çarpışla birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman, işte o gün, “o olay” olmuştur. Ve gök yarılmıştır, artık o, o gün dayanaksızdır. Melekler onun [semanın] çevresindedirler. O gün Rabbinin Arşını da bunların fevkinde, bitenler [yok edilenlerin yerine getirilen daha üstün varlıklar] taşır. (Hakka/13-17)
Olacak o vaka olduğu zaman –ki onun [o vakanın] oluşu için yalan söyleyen yoktur. O [o vaka], alçaltıcıdır, yükselticidir–, yeryüzü şiddetle sarsıldıkça sarsıldığı ve dağlar ufalandıkça ufalanıp da toza-dumana dönüşüverdiği zaman. (Vâkıa/1-6)
Ve bunlar devenin iki sağımlığı kadar dahi gecikmesi olmayan bir çığlıktan başkasını beklemiyorlar. (Sâd/15)
Yine o iman etmiş olan kimse, “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin hakkınızda Ahzâb'ın günü benzerinden; Nûh Kavmi'nin, Âd'ın, Semûd'un ve daha sonrakilerin maceralarının benzerinden korkuyorum. Ve Allah, kulları için bir zulüm istemez. Ey kavmim! Şüphesiz ben size gelecek o çağrışma-bağrışma/kaçışma gününden; arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum. Sizin için Allah'tan koruyan biri yoktur. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur. Ve andolsun ki bundan önce size Yûsuf delillerle gelmişti. O zaman da o'nun size getirdiği şeylerde şüphe edip durmuştunuz. Nihâyet o helâk olduğunda [vefat ettiğinde] da, “Bundan sonra Allah asla elçi göndermez” dediniz. Allah, şu kendilerine gelmiş bir güç olmaksızın, Allah'ın âyetleri hakkında mücâdele eden, aşırı giden, şüpheci olan kişileri işte böyle şaşırtır. (Bu durum,) Allah katında ve iman edenler yanında buğz olarak büyüktür. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbi üzerine damga basar” dedi. (Mü’min/30-35)
Ve Sûr'a üflendiği gün; artık Allah'ın diledikleri hariç olmak üzere göklerde ve yerde kimler varsa hepsi dehşete kapılırlar. Ve hepsi hor-hakirler olarak O'na gelirler. (Neml/87)
O günde ki yer ve dağlar sarsılır ve dağlar eriyip akan bir kum yığınına dönüşür. Şüphesiz ki, Biz size üstünüze tanık olan bir Elçi gönderdik. Tıpkı Firavun'a bir elçi gönderdiğimiz gibi. Ama Firavun elçiye isyan etti de Biz de onu korkunç bir tutuşla tutuverdik. Buna rağmen eğer küfrederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çeviren o günden nasıl korunacaksınız? Gök bile onunla [o günün şiddeti ile] parçalanır. O'nun vaadi gerçekleşmiştir. (Müzzemmil/14-18)
O gün sarsan sarsacak. Onu ikinci bir sarsıntı izleyecek. Yürekler o gün titreyerek çarpar. Onların gözleri saygılıdır. (Nâzi‘ât/6-9) H.Yılmaz

Onlar Allah'ın varlığı hakkında değil, bir sonraki bölümden de anlaşıldığı gibi O'nun hakları, güçleri ve ayetleri hakkında tartışıyorlardı. Hz. Peygamber (s.a) onları tevhide ve öldükten sonra dirilmeye imana ikna etmeye çalıştığında, sadece bir tek Allah'ın, bir tek Hakim'in mi varolduğu, yoksa O'nun ilâhlıkta ortakları mı bulunduğu, O'nun insanları tekrar diriltmeye kadir olup olmadığı vs. konularında bir tartışma ortaya çıkarıyordu. Mevdudi

"insanlardan Allah hakkında bilgisizce tartışan ve her inatçı şeytana uyanlar vardır."

Âyette geçen "Allah hakkında mücâdele etmek, tartışmak" eyle­mini, "Allah hakkında olumsuz manada mücâdele etmek, münakaşa et­mek, Allah'ın vahyine, peygamberine ve öğütlerine karşı tartışma yap­mak, karşı koymak" şeklinde anlamamız gerekiyor.

Buradaki merkezî nokta bu mücâdelenin "bilgisizce" yapılmasıdır. Allah'ın aleyhinde mücâdele veren kişi, bir bilgiye dayanarak bunu yapmamaktadır.

Bu şekilde, yani tartışmaya bilgisizce girenlerin sonucu çok kötü olacaktır. Çünkü onlar inatçı şeytana uyacaklardır, merîd ve mârid, "dümdüz, pürüzsüz yüksek şey" demektir. Burada merîd, "inat­çı, bozguncu, azgın" anlamına gelmektedir. Bu âyette merîd; Sâd 7'de de. mârid kalıbında gelmiştir. Nemi 44'te ise "döşenmiş" anla­mına gelen mümerred kalıbı geçmektedir. Tevbe 101'de de meradû şeklinde fiil kalıbında "küstahlığa vardırmak, maharet kazan­mak" anlamını ifade etmektedir.

Bu kelimenin geniş açıklaması Tevbe 101'de yapılmıştır.

Demek ki bilgisizce Allah hakkında mücadele verenler, inatçı şey­tana tabi olmaktan kurtulamazlar. Bunun anlamı bilginin olmadığı yerde şeytan yer almaktadır. "Tabiat boşluk kabul etmez" esasından hareket edersek, bilginin olmadığı yeri şeytan doldurmaktadır diyebiliriz.

Hem mücadele, hem de tâbi olmak insanın hayatında önemli yer işgal etmektedirler. Kim için, nasıl mücadele verdiğinin bilincinde ol­mak, kimin peşine takılıp gittiğinin farkına varmak çok önemli bir er­demdir. Kur'ân'ın bu âyeti, Müslümanları bu konuda bilgilendirmekte, bilgisiz, câhil insanın şeytanın peşine takılıp gideceğini hatırlatarak bil­ginin ne denli önemli bir değer olduğunu vurgulamaktadır. Mücadele bilgi ister, çünkü bilgisiz mücadele kavgaya dönüşür. B.Bayraklı

3-4. âyetlerde, kesin bir bilgiye ve apaçık bir kanıta dayanmaksızın Allah hakkında; Allah'ın eşinin, benzerinin ve ortağının olmadığı; rabbliği [tüm evreni kontrol edişi] hakkında tartışan densizler eleştirilerek bu konularda bilgilenmeye çağrılmaktadırlar.
Burada konu edilen azılı şeytân da iblistir. Bu husus Tekvîr ve Cinn sûrelerinde detaylıca işlenmiştir. İblis ile ilgili kader de şu âyetlerde ifade edilmişti:
(Allah,) “Haydi sen belirli bir vakte kadar bakıtılanlardansın [karşıda duranlardansın/mühlet verilenlerdensin]” buyurdu. (İblis,) “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım, ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesnâ” dedi. (Allah) buyurdu ki: “Hakk budur. Ben de şu hakkı söylüyorum: Andolsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım.” (Sâd/81-85)
O [İblis], “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, andolsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine andolsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın” dedi. O [Allah], “Haydi, sen, yerilmiş ve itilmiş olarak oradan çık. Onlardan sana kim uyarsa, andolsun ki, sizin hepinizden cehennemi dolduracağım” dedi. Ve (Allah), “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskân edin, dilediğiniz yerden de yiyin ve şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz” (dedi). Derken o [İblis], onların kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti” dedi. Ve “Elbette ben size öğüt verenlerdenim” diye onlara yemin etti/kanıtlar ileri sürdü. Böylece onları aldatarak zillete düşürdü. Ağacı tadınca, çirkinlikleri kendilerine belli oldu ve cennet yapraklarından üstüste yamayıp üzerlerine almaya başladılar. Rabb'leri onlara seslendi: “Ben sizi o ağaçtan menetmedim mi ve size, ‘Bu şeytân kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?” (A‘râf/16-22)
O [Allah] dedi ki: “Git! Sonra onlardan kim sana uyarsa, bilin ki, şüphesiz ki, cezanız yeterli bir ceza olarak cehennemdir. Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars. Ve atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaatlerde bulun. –Ve şeytân onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez.– Şüphesiz ki, Benim kullarım; senin için onlar aleyhine hiçbir güç yoktur.” –Vekil olarak da Rabbin yeter.– (İsrâ/63-65) H.Yılmaz

 "Şeytan hakkında şöyle yazılmıştır: Kim şeytanı dost edinirse onu yoldan çıkarır ve onu alevli cehennem azabına sürükler."

Yüce Allah, insanların Allah hakkında bilgisizce mücadele verip inatçı şeytana uymamaları için bu âyeti caydırıcı manada göndermiştir.

a) Yüce Allah, şeytanın üzerine damga vururcasına şunu yazmıştır: Şeytanı dost olarak kabul edenleri o, kötü manada etkileyip yoldan çıka­racak ve neticede alevli cehenneme sürükleyecektir.

b) Ayette geçen men tevellâhü ifadesi, Nisa 119'da men yettehizi'ş-şeytane veliyyen olarak yer almaktadır. İkin­cisi birincisini manalandırmaktadır. Her ikisi de şeytanı dost edinme konusunu ele almaktadır. Nisa 119'a göre şeytanı dost edinenin apaçık bir ziyana düşeceği ifade edilirken, yorumunu yapmakta olduğumuz Hacc 4'te de şeytanın onu sapıttıracağına ve cehenneme götüreceğine işaret edilmektedir.

Din eğitimi açısından ele alırsak bu âyet, Müslümanlara, genel manada insanlara yaptıkları davranışlarının nereye varacağını, hangi sonuca ulaşacağını anlatmaktadır. Bir yasağı koyarken, o yasağın niçin konduğunu, ona uymayanların sonlarının ne olacağını belirlemek, açık­lamak gerekiyor. Bilgisizce Allah hakkında mücadele eden kişi şeytana tâbi olur; şeytana tâbi olan onu dost edinmiştir; onu dost edinen de yol­dan çıkıp alevli cehenneme gidecektir. Yani bu kişi, şeytanın etkisinde kalıp yoldan çıkacak ve onu cehenneme götürecektir.

Ayetteki "şeytan" sadece cinlerden meydana gelen "şeytan" değil, aynı zamanda insanların kötülerinden meydana gelen şeytandır da. Baş­ka bir deyişle bu ifade, tüm şeytanî güçleri ifade etmektedir. Allah'ın, onun vahyinin ve peygamberinin düşmanı olanlara da şeytan denmekte­dir. En'âm 112'de insanlardan da şeytan olduğunu Nâs 6 ile beraber açıklamıştık. B.Bayraklı

“kendisine henüz ruh üflenmediği” (lâ yunfehu fîha'r-rûh)- evreye işaret eden bir ifade olarak açıklamaktadır. “Topraktan yarattık” ifadesine gelince, bu insanın en ilkel (ya da elementer) biyolojik menşeini ve onun topraktan gelen öteki unsurlarla olan yakınlığını göstermek içindir; bu konuda bkz. 3:59 hk. 47. notun ikinci yarısı; 23:12 hk. 4. not.Bkz. 16:70 hk. 79. not. M.Esed

Kur'ân'ın anlattığı insan yaratılış aşamaları, anatomi ve jinekoloji ile de doğrulanmaktadır. Döllenme esnasında erkek, 400-500 milyon sperm çıkarır. Kur'ân'da nutfe adı verilen bu menî hayvancıklarının büyük bir başı ve uzunca bir kuyruğu vardır. Kuyruğunun titreşimiyle hareket eder. Kadının Ovarium'una ulaşınca yumurtacığı yalnız bir hayvancık aşılar. Aşılanmış yumurta ikiye, dörde, sekize, onaltıya bölünürken rahim kanalından gelip, rahmin arka duvarında, kendine bir yer seçerek oraya asılır. İşte Kur'ân'da buna, asılan anlamında Œlaka denilmiştir. Kırk gün kadar böyle Œlaka hâlinde kalır. Bölünme sonunda çoğalan bu nokta yuvarlaşır, belli belirsiz bir çiğnem et parçasına benzer bir görünüm veren Œlaka, mu´ğa (çiğnenmiş et) şekline konmuş olur. Uzunluğu 2,5 cm den fazla olmayan mu´ğa'nın hacmi elli katına, ağırlığı da sekiz bin katına çıkar. Bundan sonra mu´ğa, hücrelere bölünmesini sürdürür. Hücrelerin binlercesi kendi aralarında birleşerek her grup, fotus denilen cenînin belirli bir organını yapar. Mü'minûn Sûresinin 13. âyetinde belirtildiği gibi, insanın yaratılışı nutfe ile başlar. Nutfe Œlakaya, Œlaka mu´ğaya döner. Mu´ğanın içinde oluşan kemikleri adale dokusu sarar. Yüce kudret böylece insanı yaratır. . S.Ateş

"Sizi nutfeden.... yarattı": İlk insan Hz. Adem direkt olarak topraktan yaratılmıştı, ondan sonra üreme nutfe ile sağlanmıştır. Bu nokta Secde Suresi 7-8. ayetlerde de belirtilmiştir. Bu, insanın nutfeden yaratıldığı, fakat vücudunun toprakta bulunan elementlerden oluştuğu anlamına da gelebilir.
Burada çocuğun anne karnında geçirdiği devrelere işaret edilmektedir. Bu tasvir bilimsel araştırmaya değil, gözleme dayanmaktadır ve buradaki zikrediliş amacı için böyle bir bilimsel temele de gerek yoktur. Çünkü o zaman bir bedevi bile bu safhaların keyfiyyetini biliyordu. Dolayısıyla bu ayetleri bilimsel ifadelerin içinde, ayrıntıyla anlamak için çaba sarfetmek anlamsızdır.
Yani, "Yaşlılıkta insan tekrar çocukluktaki durumuna döner. Algılama yeteneğini yitirir ve bir çocuk gibi çok az bilir ya da hiç bilmez." Mevdudi

Bu ayette, insanın anne karnında, birinden diğerine farklılaşan üç ayrı evrede, 1- Küçücük bir spermden, 2- Embriyodan,  3- Biçimi belli-belirsiz bir dölütten meydana geldiğine işaret edilmektedir. Gerçekten de bu gün modern biyoloji, bebeğin anne karnındaki embriyolojik gelişiminin üç farklı devrede gerçekleştiğini ortaya koymuştur. Tıp dilinde “trimester” yani “üç dönem” olarak tanımlanan bu evreler bebeğin farklı gelişim aşamalarını içerir. 1- Preembriyonik evre: İlk evrede sperm bölünerek çoğalır. Sonra kendini rahim duvarına asar. 2- Embriyonik evre: İkinci evre toplam 5,5 hafta sürer ve bu süreye “canlı embriyo” adı verilir. 3- Fetal evre. Üçüncü olan bu evre gebeliğin sekizinci haftasından itibaren başlar, doğuma dek sürer. Kuran bilim adamlarına ışık tutar ya da bilim Kuranın daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur. Tanrının Kuranda verdiği örnekler, aklını kullanan bilgili toplumlara yararlanacakları ipuçları verir. M.Sağ

Arapça metin şu üç anlama da gelebilir:
1
) Allah Hakk'ı söylüyor, fakat siz öldükten sonra dirilmek mümkün değildir derken yanlış düşünüyorsunuz.
2) Allah'ın varlığı sadece bir zan değildir, bilakis gerçektir, O sadece herşeyin sebebi değil aynı zamanda en yüksek otoritedir de. Ve O tüm evreni kendi iradesi, ilmi ve hikmetine göre idare etmektedir.
3) O'nun tüm işleri Hakk'a dayanır, bu nedenle de ciddi, anlamlı ve hikmet doludur. Mevdudi

Bu bölümde insan hayatının devreleri ve yağmurun yeryüzü ve bitkilerin büyümesindeki etkileri şu beş gerçeğe işaret etmektedir:
1) "Allah, Hakkın ta kendisidir"
2) "Ölüleri o diriltir."
3) "O herşeye kadir ve hakimdir."
4) "Kıyamet günü ve dünya hayatının son bulması kaçınılmazdır."
5) "Elbette Allah ölenlerin hepsini tekrar diriltecektir." Şimdi de bu ayetlerin yukarıdaki gerçeklere nasıl işaret ettiğine bir bakalım:
1) "Allah Hakk'ın ta kendisidir": Bunu ispatlamak için önce insanı ele alalım. İnsan hayatında geçirilen devrelerin hepsi, bunların Allah tarafından bir hikmet eseri düzenlendiklerinin apaçık delilleridir. İnsan hayatı, mükemmel bir şekilde yaratılmış olan nutfeden başlar. Bir insanın yediği yiyecekler saç, et ve kemiklere dönüşür, bir kısmı da potansiyel olarak milyonlarca insan üretebilecek meniye dönüşür.
Meninin içindeki bu milyonlarca spermden hangisinin yumurta hücresi ile birleşip bir kadını hamile bırakmakta kullanılacağına karar veren o hikmet sahibi ve Hakk olan Allah'tır. Bu önemsiz nesne dokuz ay içinde anne karnında yaşayan bir çocuğa dönüşür. Eğer çocuğun doğumunun devrelerini incelersek tüm bunların Hakk olan ezeli ve ebedi bir düzenleyici tarafından düzenlendiği sonucuna varırız. Çünkü onun kız mı erkek mi, kör mü değil mi vs. olacağına karar veren O'dur. Sonra o çocuğun ne kadar süre yaşayacağına karar veren de O'dur. Tüm bunlar yalnızca Allah'ın Hakk olduğunun apaçık delilidir.
2) "Ölüleri dirilten O'dur." Doğru kafa yapısıyla azıcık bir düşünce bile akıllı ve sağduyulu bir insanı, ölülerin her an gözümüzün önünde dirilip durduğu sonucuna götürecektir. Her insan "ölü" bir spermden yaratılmıştır. Daha sonra o, insanı yaşayan bir canlı yapan demir, kireç, tuzlar ve gazları ihtiva eden yiyecekler gibi "ölü şeyler"den hayat alır. Bir de çevremizdekilere bakalım. Rüzgar ve kuşlar tarafından oraya buraya saçılan çeşitli tohumlar ve toprakta ölü ve çürümüş bir halde duran çeşitli bitkilerin kökleri yağmur suyunu görür görmez canlılık kazanırlar. Ölülerin bu şekilde dirilmesi süreci her yıl yağmur mevsiminde gözlenebilir.
3) "Kıyamet günü kaçınılmazdır" ve "Allah elbette ölenlerin hepsini tekrar diriltecektir": Bu ikisi, önceden belirtilen üç ön açıklamanın doğal bir sonucudur. Allah herşeye kadirdir ve bu nedenle kıyameti istediği anda gerçekleştirebilir. O nasıl insanları hiç bir şey değilken yaratmışsa, aynı şekilde ölüleri de diriltmeye kadirdir. O, hikmet sahibi olduğu için insanları amaçsız ve gayesiz boşuboşuna yaratmamıştır. O, yaratılış gayesine göre dünyada geçirilen hayatları sınayacaktır. O, bütün insanlardan verdiği emanetlerin hesabını soracaktır. Çok basit: İnsanlar bile birbirlerine emanet ettikleri malların vs. hesabını soruyorlar. Aynı şekilde Allah'ın hikmeti de her insanın kendisine emanet edilen şeylerden hesaba çekilmesini gerektirir. Yine insan tabiatı iyiyle kötünün ayırdedilmesini, iyi işlerin mükafatlandırılıp, kötülerinin cezalandırılmasını gerektirir. İşte bu nedenle adalet mahkemeleri kurulmuştur. Bu nedenle insan, Yaratıcının kendisine emanet ettiği şeylerden, güç ve yeteneklerden kendisini hesaba çekmeyeceğini hayal bile edemez. O halde akıl ve mantık, herkesin hakkı olan ceza ve mükafatı alabilmesi için Allah'ın Hüküm Gününü hazırlamış olduğunu kabul eder. Mevdudi

Bu âyetlerde bilgisizce fikir yürütenlere, kıyâmetten kuşku duyanlara, inatçı şeytân kişilere uyanlara bazı açıklamalar yapılmaktadır.
Öldükten sonra dirilmekten kuşku duyanlar, yaratılışlarını mercek altına almalıdırlar: Topraktan, sonra nutfeden, sonra bir alekadan [embriyondan], sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratılma… Belli bir süreye kadar rahimlerde tutulma, sonra bir çocuk olarak çıkarılma, sonra olgunluk çağına eriştirilme… Kiminin çocuk yaşta vefat ettirilmesi, kiminin de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en rezil zamanına ulaştırılması [ihtiyarlatılması]… Sönmüş yeryüzünün üzerine su indirilip harekete geçirilmesi, kabartılması ve her güzel çiftten bitkiler bitirilmesi… İşte bu, şüphesiz ki Allah'ın hakk olması, ölüleri sadece O'nun diriltmesi ve her şeye sadece O'nun güç yetiren olması nedeniyledir. Kıyâmetin geleceğinde de şüphe yoktur. Şüphesiz ki Allah, kabirlerdekileri diriltecektir.
Burada, ilk yaratılış referans verilerek yeniden şekillenmenin daha basit olacağı vurgulanmaktadır:
De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz.” (Yâ-Sîn/79-80)
De ki: “İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun.” Sonra onlar, “Bizi kim geri döndürecek?” diyecekler. De ki: “Sizi ilk defa yaratmış olan.” Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki: “Çok yakın olması umulur! Sizi çağıracağı [diriltileceğiniz] gün, O'nu överek O'nun çağrısına uyacaksınız ve sadece pek az kaldığınızı zannedeceksiniz.” (İsrâ/50-52)
Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden [sülale'den], basbayağı bir sudan yapmıştır. (Secde/7-8) H.Yılmaz

Yani onlar gururlu, kibirli, kendini beğenmiş, inatçı ve mağrur insanlardır ve "Zikr"e hiç kulak asmazlar.
"Bilgi": Direkt olarak gözlem ve deney sonucu kazanılan bilgi.
"Yol gösteren": Düşünerek veya bilgi sahibi başka bir insan aracılığı ile elde edilen bilgi.
"Aydınlatıcı bir kitap": İlahi vahy ile elde edilen bilgi kaynağı.
Üçüncü ayette sadece kendileri sapıtan kimselere değinilmişti. Dokuzunca ayette ise sadece kendileri doğru yoldan sapmakla kalmayıp, başkalarını da saptırmaya çalışan kimselerden bahsediliyor. Mevdudi

Haksızlık yapan insanlardan pek çoğu bu dünyada görünüşte “müreffeh” ya da “muzaffer” olduğuna göre, yukarıda sözü edilen “gözden düşme”nin ahlakî nitelikte olduğu -yani, ahlakî algı ve kavrayışta tedricî bir bayağılaşmayı ve sonuç olarak manevî planda küçülmeyi, alçalmayı ifade ettiği- açıktır. M.Esed

Bu âyetlerde, Allah hakkında bilgisizce ileri-geri konuşan, kılavuzu ve aydınlatıcı bir kitabı olmayan, üstelik de Allah yolundan insanları döndürmek için çalışan kimseler kınanıyor ve başlarına dünya ve âhirette gelecek azaplar; dünyada rezil ve aşağılık bir hayat yaşayacakları, âhirette ise yakıcı azaba çarptırılacakları beyân ediliyor. H.Yılmaz

Yani, hiç birinde karar kılmaksızın imanla küfür arasında gidip gelerek.Lafzen, “yüzü üstüne döner” -insanın “yüzü” (vech), deyimsel olarak onun bütün varlığını ifade etmektedir.Lafzen, “en açık kayıp budur”.M.Esed

Bu tip insanlar zamana göre hareket eden ve kazanan tarafa geçmek için İslâm ile küfür arasındaki sınırda duran kimselerdir.
 Bu tür bir insan zayıf bir karaktere sahip olduğu ve İslâm'la küfür arasında kararsızlıkla gidip geldiği için "nefs"inin bir kölesi olur. İslâm'ı kişisel çıkarı için seçer: Bütün istekleri yerine gelir, kolay ve rahat bir hayat sürerse İslâm'a bağlı kalır; Allah'tan razı olur ve imanında "sebat" eder. Tam tersine, eğer "iman"ı ondan bazı fedakarlıklar ister veya bazı sıkıntılarla karşılaşır, Allah yolunda zorluk ve kayıplara katlanması gerekir, yahut da istediklerine sahip olamazsa, Allah'ın ilahlığı, Rasûl'ün elçiliği hakkında tereddüt etmeye başlar ve "İman"ın herşeyinden şüphe duyan bir kimse olur. İşte o zaman bir kazanç elde edeceği veya bir kayıptan korunmasını sağlayacak olan her gücün önünde boyun eğmeye hazır bir hale gelir.
 Bu, kapalı bir şekilde ifade edilmiş büyük bir gerçektir. Kararsız insan aslında hem bu dünyada hem de ahirette ziyandadır ve bir kâfirden bile kötü durumdadır. Kâfir kendisini sadece bu dünyanın faydalarını kazanmaya ayarlar, az veya çok bunda başarılı olur.
Çünkü o kendisine Allah korkusu, ahirette hesaba çekilme ve İlahi kanunun koyduğu yasaklar gibi sınır ve engeller koymaz. Aynı şekilde gerçek bir mümin de sabır ve sebatla Allah yolunda ilerler ve bu dünyada da başarı kazanması mümkündür. Fakat dünya malının hepsini kaybetse de, o ahirette kurtuluşa ereceğinden emindir. Buna karşılık "Kararsız Müslüman" hem bu dünyada, hem de ahirette ziyan içindedir. Çünkü o, şüphe ve kararsızlık içindedir ve iki dünyadan birini seçememektedir. O Allah'ın ve ahiret hayatının varlığına karar veremediği için, kafirin rahatlığı gibi bir kararlılıkla sadece dünya hayatına yönelemez. Allah'ı ve ahiret hayatını düşündüğünde ise dünyanın çekiciliği ve ilâhi davete cevap verdiğinde hayatta karşılaşması muhtemel olan güçlükler ve uymak zorunda kalacağı sınırlamaların korkusu onun sadece ahiret hayatı için yaşamasına izin vermez. "Allah'a ibadet" ile "dünyaya tapma" arasındaki bu çatışma onu hem bu dünyada, hem de ahirette hüsrana uğrayanlardan kılar. Mevdudi

Bu âyetlerde, yanlış inançlarına dikkat çekilen müşrik ve münâfıklar uyarılmaktadır.
İnsanlardan kimi de Allah'a belirsiz bir taraf üzerinde; ne yaptığı belli olmadan ibâdet eder. Bunlar ortama göre tavır alırlar; kendilerine bir iyilik gelirse onunla mutmain olur, kendilerine bir fitne gelirse yüz üstü dönüverir. Bunlar, Allah'ın astlarından kendine zarar ve menfaat veremeyecek şeylere; zararı faydasından daha yakın olana yalvarırlar. (O, dünyayı da âhireti de kaybetti. İşte bu, apaçık kaybın ta kendisidir. İşte bu, çok uzak sapıklığın ta kendisidir. O [yalvardıkları şey] ne kötü mevlâ [yardımcı, koruyucu] ve ne kötü yoldaştır!)
Bu tipler birçok kez tanıtılmıştı:
İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman sınayıp da kendisini üstün kılar ve nimetler verirse, “Rabbim beni üstün kıldı” der. Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa, “Rabbim beni aşağıladı” der. (Fecr/15-16)
Ve O [Allah], size Kitap'ta [Kur’ân'da], “Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze dalmadıkları sürece onlarla beraber oturmayın. Aksi hâlde siz de onlar gibi olursunuz” diye indirdi. Şüphesiz Allah, sizi gözetleyip duran kimselerin; münâfıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayandır. Artık Allah tarafından size bir zafer olursa onlar, “Biz sizinle beraber değil miydik?” derler. Kâfirler için bir pay olunca da, “Size üstünlük sağlamadık mı, sizi mü’minlerden korumadık mı?” derler. Artık Allah, kıyâmet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, mü’minlerin aleyhine kâfirlere asla bir yol kılmayacaktır. Şüphesiz ki münâfıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki O, onların aldatıcısıdır. Ve onlar, salâta doğru kalktıkları zaman, ikisi arasında gidip gelen kararsızlar olarak, tembel tembel kalkarlar, onlarla [mü’minlerle] ve şunlarla [kâfirlerle] olmazlar, insanlara gösteriş yaparlar. Ve Allah'ı ancak, pek az olarak anarlar. Ve Allah kimi saptırırsa, sen artık ona bir yol bulamazsın. (Nisâ/141-143)
Bu âyet grubunun iniş sebebine dair şu bilgiler aktarılmıştır:
1) Kelbî şöyle der: “Bu âyet, çöllerinden hicret edip, Medîne'ye Hz. Peygamber'in (s.a) yanına gelen, bazı bedevîler hakkında nâzil olmuştur. Onlardan birisi sıhhat ve rahat üzere olup, atı güzel bir tay, hanımı bir oğlan doğurup, malı ve sürüsü çok olduğunda, hâlinden memnun olur ve bununla itminan bulur. Ama başına bir belâ gelir, hanımı kız yahut atı kısrak doğurur, malı-mülkü elinden gider ve sadaka veremeyecek kadar düşkünleşirse, şeytân ona gelir ve “Bütün bu belâlar, bu din yüzünden başına geldi” der. Böylece o kimse de dinden döner. Bu, İbn Abbâs (r.a), Sa‘îd b. Cübeyr, Hasan el-Basrî, Mücâhid ve Katâde'nin görüşüdür.
2) Dahhâk'a göre, âyet müellefe-i kulûb hakkında nâzil olmuştur ki, Uyeyne b. Bedr, Akra b. Habis, Abbâs b. Mirdâs bunlardandır. Bunlar birbirlerine, “Muhammed'in dinine girelim. Eğer hayır elde edersek, onun hakk olduğunu anlarız. Yok eğer başımıza belâ gelirse, onun bâtıl olduğunu anlarız” dediler.
3) Ebû Sa‘îd el-Hudrî şöyle demiştir: Bir Yahûdi Müslüman oldu. Derken gözleri kör oldu, malı ve evlâdı yok oldu. Bunun üzerine o, “Ey Allah'ın Rasûlü! Beni muaf tut. Çünkü bu dinden bir hayır görmedim. Zira gözlerimi, malımı-mülkümü, çoluk-çocuğumu kaybettim” dedi. Hz. Peygamber (s.a) de, “İslâm'dan istifa edilmez, nasıl ki ateş, demir, altın ve gümüşün posasını çıkarırsa, İslâm da insanı öylesine arındırır” dedi. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.
İsrâîl'in Ebû Husayn'dan, onun Sa‘îd b. Cübeyr'den, onun da İbn Abbâs'tan rivâyet ettiğine göre İbn Abbâs, İnsanlardan bazıları (dinin) bir tarafından Allah'a ibâdet eder buyruğu hakkında şöyle demiştir:Adam Medîne'ye gelirdi. Şâyet hanımı erkek çocuk doğurur, atları yavrulayacak olursa, “Bu iyi bir dindir” derdi. Hanımı doğurmaz, atları da yavrulamazsa bu sefer, “Bu kötü bir dindir” derdi.
Müfessirler de şöyle demektedir: “Bu âyet-i kerîme, Peygamber'in (s.a) huzuruna gelerek İslâm'a girdiklerini bildiren birtakım bedevî Araplar hakkında nâzil olmuştur. Bunlar bolluk ile karşılaşacak olurlarsa, Medîne'de kalmaya devam ederlerdi. Şâyet darlık ve sıkıntıyla karşı karşıya kalırlarsa, irtidad eder dönerlerdi. H.Yılmaz

Tam iman alanına girememiş, tam da kâ­fir olmayan, küfür ile iman alanlarının sınırında duran insanın dönek olan psikolojisini ve bu psikolojiden kaynaklanan davranışlarını anlat­maktadır.

1. "Allah'a iman ile küfür sınırında kulluk eden insanlar da vardır."

Âyette geçen  harf   kavramını, âlimler  şu  şekilde açıklamışlardır:

Hasan el-Basrî şöyle demiştir: Kişinin din konusunda dayandığı iki şey vardır: Kalp ve dil. Bu iki organın uyumlu olması, onun mükemmel bir Müslüman olduğuna delildir. Kalbi farklı, dili farklı olursa, onun için "Allah'a bir harf üzerine tapıyor" denir.

Bu ifadenin başka bir yorumu da şöyle yapılmıştır: Allah'a bir harf üzerine tapan kişi, dinin ortasında, merkezinde değil de kıyısındadır. Bu benzetme münafıkların din bakımından doyum üzere değil de bir karga­şa psikolojisinde olduklarını ifade eden bir benzetmedir. Böyleleri, sava­şan bir ordunun kenarında olan, ganimet fırsatı olduğunda orada duran ama aksi durumda kaçan kimse gibidir

Her iki açıklamanın ortak noktası çifte standartlı olan ve oynayan münafık psikolojisi ve davranışıdır ve bu ifade, kalbi ile dili, niyetleri ile davranışları farklı olan kişiyi anlatmaktadır.

Aslında Allah'a iman ile küfür sınırında kulluk etmenin ne anlama geldiğini âyetin devamı açıklamaktadır.

2. "Kendisine bir iyilik dokunursa, buna çok memnun olur. Eğer kendisine bir musibet dokunursa, yüz üstü döner."

İşte âyetin bu bölümü birinci kısmın açıklamasını yapmaktadır. Kendisine gelen etkilere karşı, ya da içinde bulunduğu şartlarda davranış şekli onun nasıl bir imana veya inkara sahip olduğunu ifade edecektir. Öylesine bir ruh haletine, psikolojik yapıya sahiptir ki bu kişi, iman ile küfür arasında gidip gelmektedir.

Din alanında bir fayda bulduğunda dine sarılır, dini benimsemiş gibi görünür; o alanda bir zarar gördüğünde ise hemen yüzünü dönüve­rir. Mesela: Ekonomik menfaat temin ettiği durumlarda dinine bağlı, ekonomik menfaat temin edemediğinde, fakir düştüğünde kendisine baş­ka bir yerden menfaat temin edildiğinde o tarafa döner.

Savaş olmadığı dönemlerde dinine bağlı, ama dini müdafaa için savaş olunca hemen yüzünü dönüverir. İşte meslek veya para karşılığı İslam'dan çıkıp diğer dinlere girenlerin durumu, bu konuyu iyi açıkla­maktadır.

Münafıkların özelliğini anlatan Nisa 143. âyet buna net bir açıkla­ma getirmektedir: "Bunların arasında bocalayıp durmaktalar. Ne onlara bağlanıyorlar, ne bunlara. Allah'ın şaşırttığı kimseye asla bir çıkar yol bulamazsın." İşte bu âyet de iman ile inkâr arasında bocalayan kimselerin ruhsal durumu­nu anlatmaktadır.

 "Sizi gözetleyip durunlar, eğer size Al­lah'tan bir zafer olursa: 'Sizinle beraber değil miydik?' derler. Kâfirlerin zaferden bir nasipleri olursa: 'Sizi yenip (öldürebileceğimiz halde Öldürmeyip) müminlerden korumadık mı?' derler" (Nisa 4/141). Bu insan­larda istikrarlı bir psikoloji ve istikrarlı bir davranış şeklini bulmak im­kansızdır.

"Fakat insan, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulundu­ğunda ve bol nimet verdiğinde: 'Rabbim bana ikram etti' der. Onu imti­han edip rızkını daralttığında ise: 'Rabbim beni önemsemedi' der" (Fecr 89/15-16).

Tefsirini yaptığımız âyetin bu kısmında yer alan çilî inkalebe 'alâ vechih ifadesi, "yüz üstü döner" demektir. Vech, aslında "insanın bütün benliği"ni ifade etmektedir. Demek ki dininden dolayı kişiye bir sıkıntı, bir bela dokunduğunda bütün benliği ile dininden dö­ner, anlamına gelmektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki, Allah'ın yolu bazen çileli bir yol olabi­lir. Bazı toplumlarda Müslümanlar ezilebilir, farklı dine mensup olanlar tarafından zulme uğratılabilirler; dinsizler tarafından baskı görebilirler. Bu baskı ve çilelere katlanarak o yolda yürümenin de bir ibadet olduğu­nu bilen biri hemen inancına sırtını dönüvermez. Bütün benliğini Allah'a teslim eden kişi, iyi şartlarda ne yapıyorsa zor şartlarda da aynı davranışı sergiler, sergilemelidir. Zaten sağlam imanın kimde bulunduğu böyle zamanlarda belli olur.

Yüce Allah'ın, bu şekilde ikili oynayan, manevi istikrarı olmayan, dönek insanları anlatırken amacı hem onları tanıtmak, hem de müminleri

eğitmektir. Bir bakıma gerçek mümin ile sahtesinin farkını fark ettirecek mümine bilinç kazandırmaktır.

3. "O, dünyasını da, âhiretini de kaybetmiştir. İşte kıyas kabul etmeyecek kayıp budur."

Böylesine dönek, istikrarsız, ikili oynayan kişinin cezası dünya ve âhiretini kaybedip, manen iflas etmektir. Bunlar, Allah katında olan tüm değerini yitirmiştir. Âyetin son kısmına göre de apaçık, kesin, net, yani kıyas kabul etmeyecek kayıp da bu olmaktadır. Bundan şunu çıkartıyo­ruz: İnsan, manevi iflasını kendisi hazırlamaktadır. Allah'a karşı kullu-ğundaki tutarsızlığı, onun iflasına sebep olmaktadır. Kulluk bir yoldur, çile ister, sabır ister, fedâkârlık ister, istikrar ister, sağlam duruş ister ve manevî delikanlılık ister. Bunu göstermeyen kaybeder. B.Bayraklı

Benimsediği inanca kayıtsız şartsız bağlı kalmakta acze düşen insan, çoğu zaman, gerçek ya da hayalî, birtakım haricî güçlere kendi kaderi üzerinde belirleyici bir “etki” ya da rol yakıştırmaya ve böylece onlara tanrısal nitelikler isnat etmeye eğilimlidir.Lafzen, “(en) uzak sapma budur işte (zâlike huve).” Bizim açıklayıcı çevirimiz hk. bir açıklama için bkz. 14:18'in son cümlesi hk. 25. not. M.Esed

“Bir başka insana” ifadesiyle yaptığımız açıklayıcı ilave, hemen hemen her zaman yaşayan bir şahsa işaret eden men zamirinin gereğidir. Burada, bu zamir, kendinin, “Allah'a ancak imanla küfür sınırında kulluk edenler” tarafından tanrılaştırılmasına izin veren ve böylece hem kendini, hem de peşinden gidenleri manen uçuruma sürükleyen kimseye işaret etmektedir. M.Esed

12-13. ayetler, müşriklerin yalvardığı ilâhlar hakkında iki noktayı açıklığa kavuşturur: Birincisi, onlar insana ne fayda, ne de zarar vermezler, hatta çok zarar verirler. Çünkü bir müşrik Allah'tan başka ilâhlara yalvardığında hemen imanını kaybeder. İkinci müşrik de, kendisi güçsüz ve çaresiz olan "ilâh"ından bir fayda gelmesinin imkan ve ihtimalinin olmadığını bilir. İlâhından istediklerinin bazen gerçekleşmesi ise Allah tarafından onu imtihan etmek için yapılır.Yani, bir kimseyi şirke yönelten şeytan olsun, insan olsun en kötü yardımcı ve en kötü yoldaştır. Mevdudi

"İnanıp iyi işler yapanlar" kararsız müslümanlardan oldukça farklıdırlar. Çünkü onlar Allah'a, Peygamberine ve ahiret gününe yakinen inanırlar. Bu nedenle varlıkta da yoklukta da Doğru yoldan ayrılmazlar.
Yani, "Allah'ın güç ve kudreti sınırsızdır: O dilediği kimseye dilediği şeyi, ister bu dünyada, ister ahirette isterse her ikisinde de lutfedebilir, dilerse de bundan mahrum bırakabilir. O'nun dilediğini ve yaptığını hiç kimse engelleyemez." Mevdudi

Yani, kendisine yardım için Allah'ın yeterli olmadığını; öyle anlaşılıyor ki, “[imanla küfrün] sınır[ında] Allah'a kulluk eden” (bkz. 11. ayet) ve bu yüzden de Allah'ın gücünün insanı bu dünyada da, öte dünyada da mutluluğa ulaştırmaya yeteceğinden şüphe eden kimse îma ediliyor. Yukarıda hû kişi zamiriyle Hz. Peygamber'in işaret edildiği yolunda müfessirlerin çoğunluğunun ileri sürdüğü görüş bizce, biraz zorlama bir görüştür ve yukarıdaki anlam akışıyla çakışmamaktadır. Li-yekta‘ ifadesinin “yol katetsin” şeklinde aktarılması kata‘a (lafzen, “kesti”) fiilinin bilinen deyimsel anlamına dayanmaktadır (“mesafe kat etmek”); Ebû Müslim'in yekta‘ ibaresine ilişkin yorumu da bu yöndedir (Râzî). “[Başka] bir yolla” (bi-sebebin) ifadesi ise yukarıda 12-13. ayetlerde dile getirilenlerle alakalıdır.Lafzen, “onu öfkelendiren” ya da “kızdıran şeyden”; yani kendini çaresiz ve terk edilmiş bulmanın verdiği sıkıntıdan. M.Esed

Bu âyete şöyle bir mânâ da verilir: Kim Allah'ın, dünyâda ve âhirette ona (yani peygamber'e) yardım etmeyeceğini sanıyor idiyse (şimdi öfkesini gidermek için) bir sebeple göğe uzansın (gökle yer arasındaki mesâfeyi) kat'etsin de baksın; tuzağı, öfkelendiği şeyi giderecek mi? (Bu hareketiyle Allah'ın, Elçisine yaptığı yardıma engel olacak mı? Yani o adam ne yaparsa yapsın nâfile. Allah dilediğini yapar. Kâfirler hased ve öfkelerinden çatlasalar da Allah'ın, Elçisine ve mü'minlere yardımına engel olamazlar.) S.Ateş

Bu ayetin gerçek anlamının ne olduğu konusunda çok farklı görüşler vardır. Bu yorumlardan bazıları şunlardır:
1) Kim Allah'ın ona (Muhammed: Allah'ın selamı onun üzerine olsun) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, kendisini bir iple tavana assın.
2) Kim Allah'ın ona (Muhammed: Allah'ın selamı üzerine olsun.) yardım etmeyeceğini sanıyorsa iple göğe yükselsin de Allah'ın yardımını durdurmaya çalışsın.
3) Kim Allah'ın ona (Muhammed: Allah'ın selamı onun üzerine olsun) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe yükselsin de inen vahiyleri durdursun.
4) Kim Allah'ın ona (Muhammed: Allah'ın selamı onun üzerine olsun) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, göğe yükselsin de ona inen nimetleri durdursun.
5) Kim Allah'ın ona (zanda bulunan kimsenin kendisine) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, kendisini bir iple evinin tavanına assın.
6) Kim Allah'ın ona (zanda bulunan kimsenin kendisine) yardım etmeyeceğini sanıyorsa, yardım istemek için göğe yükselsin.
İlk dört yorum, konunun akışı içinde anlamsızdır, son ikisi ise konunun akışına uysa bile ayetin gerçek anlamını ifade etmekten uzaktır. Konuyu bütünlüğü içinde gözönünde bulundurursak, bu zanda bulunan kimsenin "Allah'a imanın sadece bir kısmına ibadet eden" kimse olduğu meydana çıkar. bu sözle o şöyle azarlanmaktadır: "Sen Allah'ın hükümlerini değiştirmek için ne yaparsan yap, bu hükümler ve emirler senin düzenlerine uygun düşsün veya düşmesin, kullandığın hiç bir alet ve tuzağın işe yaramadığını göreceksin."
Elbette "göğe yükselsin... onda bir delik açsın" ifadesi gerçek anlamda değil mecazi anlamda kullanılmıştır. Mevdudi

Yukarıda kâfir, müşrik ve münâfıkların durum ve âkıbetleri açıklanmıştı. Burada da mü’minlerin âkıbetine dair bilgi verilmektedir:
• Allah, iman eden ve sâlihâtı işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere girdirecektir.
• Allah'ın, kendisine dünyada ve âhirette yardım etmeyeceğini sanan kimse semaya bir sebep uzatsın, sonra eski kul-köle olduklarıyla ilişkisini kessin de Allah'ın yardım edip etmeyeceğini bir denesin.
• Kur’ân, herkesi ikna edecek apaçık âyetler hâlinde indirilmiştir. Bununla birlikte Allah, dileyen kimseleri hidâyet eder.
Muhteşem bir belagat örneği olması sebebiyle 15. âyet hakkında farklı görüşler mevcuttur. Buna dair bazı açıklamalar yapmayı uygun görüyoruz.
Bir meydan okuma olan bu âyetin, 11-13. âyetlerle birlikte ele alınması gerekir. Bu durumda anlam şöyle olur: Allah'a tutarsız, ciddiyetsiz inananlar, yararlarına olan gelişmelerde mutlu, zararlarına olan gelişmelerde mutsuz olurlar. Kendilerine bile zarar ve yarar sağlamayan varlıklara yakaranlar da, sapıkların en sapığıdır. Peki, Allah Kendisine yönelenlere yarar sağlar mı, inkârcılara zarar verir mi? Bu sorunun cevabı, “Şüphesiz Allah, iman eden ve sâlihâtı işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere girdirir. Şüphesiz Allah, dilediği şeyleri yapar” şeklinde veriliyor. Ardından da onlara meydan okunuyor: Kim, Allah'ın, kendisine dünyada ve âhirette yardım etmeyeceğini sanıyor idiyse hemen semaya bir sebep uzatsın, sonra, … kessin. Sonra da baksın bakalım bu plânı, kendisini öfkelendiren şeyi [kafasındaki takıntıyı] giderecek mi?
Âyetteki, sonra, kessin ifadesinin tümleci mahzuf olup “o yarar sağlamayan şeylere ibâdeti kessin” demektir. Âyetteki ثمّ [sümme/sonra] edatı ise, zamanda sonralığı değil, kelâmda sonralığı ifade eder.
Sebeb, “kendisi ile başkasına ulaşılan şey”dir. Bu durumda sebeb ile الوسيلة [vesîle] eş anlamlıdır. Burada sebeb ile, insanın kendisini tavana asacağı “ip” değil, “Allah'ın rızasını kazanacak yolları araması” kastedilmiştir. Burada sebeb olarak ifade edilen araç, Mâide sûresi'nde vesîle olarak ifade edilmiştir:
Ey iman etmiş olan kişiler! Felâha ermeniz için, Allah'a takvâlı davranın, O'na, yaklaştıracak/ulaştıracak şeyleri arayın ve O'nun yolunda gayret gösterin. (Mâide/35)
Âyetlerde geçen sebeb ve vesîle, “sağlam bir iman ve sâlihâtı işlemek”tir.
Hayır, hayır! Ona itaat etme! Secde et [teslim ol, boyun eğ] ve yakınlaş. (Alak/19)
Ve sizi huzurumuza yaklaştıracak olan, mallarınız ve evlâtlarınız değildir. Ancak kim iman eder ve sâlihâtı işlerse, işte onlar; kendileri için yaptıklarına karşı kat kat karşılık olanlardır. Ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler. (Sebe/37)
Yine bedevî Araplardan kimi de vardır ki, onlar, Allah'a ve âhiret gününe inanır ve harcadığını Allah katında yakınlıklar ve Elçi'nin destekleri edinir [sayar]. Gözünüzü açın! Şüphesiz bu, onlar için bir yakınlıktır. Allah onları yakında rahmetine girdirecektir. Şüphesiz Allah, gafûr'dur, rahîm'dir. (Tevbe/99)
Şüphesiz şu, Rabb'lerinin haşyetinden [Rabb'lerine duydukları derin hayranlık ve saygı sonucu O'ndan uzaklaşma korkusundan] tirtir titreyen kimseler, Rabb'lerinin âyetlerine inanan kimseler, Rabb'lerine ortak tanımayan kimseler, şu, şüphesiz kendileri, Rabb'lerine dönecekler diye verdiklerini kalpleri ürpererek veren kimseler; işte onlar, iyiliklerde yarışanlardır ve onun [iyilikler] için önde gidenlerdir. (Mü’minûn/57-61)
Muhâcir ve Ensâr'dan ilk önce öne geçenler ve iyileştirme-güzelleştirme ile onları izleyen kimseler; Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı oldular. Ve O [Allah], onlara, içlerinde temelli kalıcılar olarak altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı. İşte bu, büyük bir kurtuluştur. (Tevbe/100)
Öne geçenler de, öne geçenlerdir. İşte onlar [öne geçenler], yaklaştırılanlardır. (Vâkıa/10-11)
Ve yeryüzünde hiçbir dâbbeh/canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın. O [Allah], onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır. (Hûd/6)

Ve andolsun ki, Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık [size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik]. Onlara da kulaklar, gözler veduygular kılmıştık [vermiştik]. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı/kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi. (Ahkâf/26)
Hayır, hayır! “Ebrâr”ın kaydı, kesinlikle illiyyîn'dedir. –İlliyyîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi?– Yaklaştırılmışların tanık olduğu rakamlanmış/yazılmış bir kayıttır! Şüphesiz ki “ebrâr”, elbette naim'in içindedirler, tahtlar üzerinde beklenti içindedirler. Yüzlerinde nimetin aydınlığını görürsün. Onlar, mühürlü saf bir içkiden sulanırlar. Ki onun mührü/neticesi misktir. Karışımı tesnim'dendir. Yaklaştırılmışların içecekleri bir pınardandır. –Artık yarışanlar, işte bunda yarışmalıdırlar.– (Mutaffifîn/18-28)
Âyetteki sema sözcüğü, genellikle “tavan” olarak ele alınmış ve ibareden, kişinin kendisini tavana asarak intihar etmesi anlamı çıkarılmıştır. Hâlbuki burada sema ile, “rahmet ve yardımın kapılarının izafe edildiği yücelik” kastedilmiştir:
Biz, yüzünü semaya evirip çevirdiğini kesinlikle görüyoruz. Artık seni hoşnut olacağın bir kıbleye [hedefe, stratejiye] çevireceğiz. Haydi, yüzünü Mescid-i Harâm yönüne çevir. Siz de, nerede olursanız olun, yüzünüzü onun tarafına çevirin! Kendilerine kitap verilmiş olan kimseler de kesinlikle, şüphesiz onun, Rabbinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Ve Allah, onların yapıp durduklarından gâfil değildir. (Bakara/144)
Ve eğer o kentlerin halkı inansalardı ve takvâ sahibi olsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden olan bollukları açardık. Velâkin onlar yalanladılar. Biz de onları kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle [yaptıklarına karşılık] yakalayıverdik. (A‘râf/96)
Şu, âyetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenenlere, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve/halat iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız. (A‘râf/40)
Artık inanan ve sâlihâtı işleyen kimseler; O [Allah], onların ödüllerini tam verecek ve lütfundan onlara fazlalıklar da bağışlayacaktır. Kulluktan çekinip büyüklük taslayan kimseler de, onlara çok acıklı bir azapla azap edecektir. Onlar, kendileri için Allah'ın astlarından bir velî ve bir iyi yardımcı bulamazlar. (Nisâ/173)
Allah, inananlara muhakkak yardım eder:
Ve onlar eğer inansalardı ve takvâlı olsalardı, kesinlikle Allah'tan bir ödül, daha iyi olacaktı. Keşke biliyor olsalardı! (Bakara/103)
Ve eğer insanlar bir tek ümmet olmayacak olsalardı, Biz, Rahmân'ı inkâr eden kimselerin evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler, onların evleri için kapılar, üzerine yaslanacakları koltuklar ve altından süs eşyaları yapardık. Bunların hepsi basit hayatın kazanımından başka bir şey değildir. Âhiret ise Rabbinin katında takvâ sahipleri içindir. (Zuhruf/33-35)
Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Ma‘rûfu emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız. Kitap Ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onların bazıları mü’mindirler, pek çoğu da yoldan çıkmış kimsedirler. (Âl-i İmrân/110)
Yahûdileşmişlerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden/öz anlamlarından değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygamber'e karşı), “İşittik ve karşı geldik/iyice sarıldık”, “dinle, dinlemez olası”, “râinâ” derler. Eğer onlar, “İşittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet” deselerdi şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha sağlam/doğru olacaktı; fakat küfürleri [gerçeği kabul etmemeleri] sebebiyle Allah onları lanetlemiştir. Artık pek az inanırlar. (Nisâ/46)
Ve Biz, her elçiyi sadece, Allah'ın izniyle itaat olunsun diye gönderdik. Ve eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmalarını isteselerdi, Rasûl de onlar için bağışlanma isteseydi, kesinlikle Allah'ı tevvâb [tevbeleri çokça kabul eden], rahîm [en çok merhamet eden] bulurlardı. Artık, hayır! Rabbine andolsun ki, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadıkça ve tam bir güvenlikle güvenlik sağlamadıkça iman etmiş olamazlar. Eğer Biz onlara, “Kendinizi öldürün veya yurtlarınızdan çıkın” diye yazmış olsaydık, içlerinden pek azı hariç, bunu yapmazlardı. Ve eğer onlar, öğütlendikleri şeyleri yapsalardı, elbette kendileri için daha hayırlı ve sebat etmede daha kuvvetli olurdu. (Nisâ/64-66)
Ve eğer Kitap Ehli iman etmiş ve takvâ sahibi olsalardı, kesinlikle onların kötülüklerini örter ve kesinlikle nimeti bol olan cennetlere koyardık. Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrât'ı, İncîl'i, ve kendilerine Rabb'lerinden indirileni [Kur’ân'ı] ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi [besleneceklerdi]. Onlardan bir kısmı orta yol tutan [bazısına inanıp bazısına inanmayarak orta yol tutan] bir ümmettir. Ve onlardan çoğunun yapmakta oldukları ne kötüdür! (Mâide/65-66)
Yine o küfretmiş olan kimseler, “Ona Rabbinden bir âyet indirilmeli değil miydi, eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur’ân olsaydı…” diyorlar. De ki: “Şüphesiz Allah, dilediğini şaşırtır ve gönülden bağlanan kimseleri; inanan ve kalpleri Allah'ı anmakla yatışan kişileri kendisine kılavuzlar.” Gözünüzü açın! Kalpler yalnız ve yalnız Allah'ı anmakla yatışır/tatmin olur. İman etmiş ve sâlihâtı işlemiş kimseler; tuba [güzellikler, müjdeler] ve güzel dönüş yeri sadece onlar içindir. Aslında emrin tümü Allah'ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, kesinlikle insanların tümüne hidâyet ederdi. İnkâr eden kimseler, Allah'ın vaadi gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir belâ çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah verdiği sözden dönmez/miadını şaşırmaz. (Ra‘d/27-29, 31)
Ve tâğûta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelen kimseler, kendileri için müjde olanlardır. Haydi, müjdele, sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı! İşte onlar, Allah'ın kendilerine hidâyet verdiği kimselerdir. Ve işte onlar kavrama yeteneği [temiz akıl sahibi] olanların ta kendileridir. (Zümer/17-18) H.Yılmaz

Yahut: “Allah dilediği kimseyi doğru yola yöneltir”. Yukarıda benimsediğimiz karşılık hususunda bir açıklama için bkz. 14:4 hk. 4. not. M.Esed

Bkz. 2. sure, 49. not.  -   Mecûs: M.Ö. son bin yılın ortalarında yaşayan ve öğretileri Zend-Avesta adlı kitapta toplanan İranlı din kurucusu Zerdüşt'ün (Zarathustra) izleyicileri. Bu din bugün İran'ın Gabr'leri, ve daha belirgin bir biçimde Hindistan ve Pakistan Parsîleri tarafından devam ettirilmektedir. Bunların dini, dualist bir felsefe ortaya koysa da, temelde, evrenin yaratıcısı olarak Kâdir-i Mutlak bir Tanrı'nın var olduğu inancına dayanmaktadır.Hristiyanlar ve Mecusîler, Allah'tan başka varlıklara tanrısal nitelikler yakıştırsalar da, bu varlıkları öz olarak daha çok Tek Tanrı'nın tecellisi -ya da tecessümü- olarak gördükleri ve dolayısıyla kendilerinin yalnızca Allah'a kulluk ettiklerine inandıkları için yukarıda ilk kategoride yer almışlardır. Buna karşılık, “Allah'tan başka varlıklara tanrısal nitelikler yakıştıranlar” (ellezîne eşrakû) Allah'ın birliğini, eşsiz-ortaksız olduğunu açıkça reddettikleri için ayrı bir kategoride yer almaktadırlar. M.Esed

Bu, Hz. Muhammed'e (s.a) kadar gelen Allah'ın peygamberlerine ve kitaplarına inanan her çağdaki müslümanlar için kullanılmıştır. Hem gerçek müslümanları hem de kararsız müslümanları içermektedir.
Bkz. Nisa an: 72."Sabiiler" Eski çağlarda iki grup insan bu adla tanınmaktadır:
1) Irak'ın yukarı bölgesinde büyük bir çoğunluk halinde bulunan ve vaftizi uygulayan Yahya'nın (a.s) takipçileri.
2) Dinlerini Şit ve İdris (a.s) Peygamberlere dayandıran ve elementlerin gezengenler tarafından, gezegenlerin de melekler tarafından yönetildiğine inanan yıldızlara tapan insanlar. Merkezleri Harran'dı ve kolları tüm Irak'a yayılmıştı. Bunlar, felsefe ve bilimdeki ileri bilgileri ve tıptaki başarıları ile bilinirler.
Bkz. Maide an: 36.
Yani, iki tanrıya -biri aydınlık biri karanlık tanrısı- inanan ve kendilerini Zerdüşt'in takipçileri olarak kabul eden İran'lı ateşperestler. Bunların inanç ve ahlâkları Mazdek tarafından o denli bozulmuştu ki bir adam rahatlıkla kızkardeşi ile evlenebilirdi.
 Yani, "Yukarıdakiler gibi özel adla anılmayan Arabistan'lı ve diğer memleketlerden tüm müşrikler"
Yani, "Allah, farklı insanlar ve dinler arasındaki tüm tartışma ve anlaşmazlıklar hakkında kıyamet gününde hükmünü verecek ve hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğu konusunda kararını bildirecektir." Mevdudi

Bu âyette; Müslüman, Hristiyan, Yahûdi, Sâbiî ve müşriklerin âhiretteki durumları açıklanmaktadır. Her ne kadar burada Müslüman, Hristiyan, Yahûdi, Sâbiî ve müşrikler zikredilmişse de, dinî akım ve mezheplerin tümü bu ifadenin kapsamına girer. Öyleyse Allah, farklı inançlara sahip olan tüm insanların arasını ayıracak, herkes yaptığı işlere göre yargılanacaktır.
Sâbiîler hakkında Bakara sûresi'nde yaptığımız açıklamaya bakılabilir. Mecûsilere gelince: Kur’ân'da sadece bu âyette yer alan Mecûsiler, “ateşperestler”dir. Kur’ân'ın indiği dönemde çoğu İran'da yaşıyordu. Bununla birlikte Yemen, Bahreyn ve Arap Yarımadası'nın kuzey-doğusundaki bazı Arap kabilelerinin de Mecûsilik inancına bağlı olduklarından söz edilir. H.Yılmaz

Âyetteki ler akıl sâhibi canlıları gösterir. Bundan göklerde de akıllı canlıların olduğu anlaşılır. Göklerdeki akıllı varlıkların melekler olduğu ileri sürülmüş ise de meleklerden başka maddî varlıkların olması da kuvvetle muhtemeldir. Yani bu , göklerde ve yerde bulunan bütün melek, insan, cin vs. akıllı varlıkları göstermektedir. Nitekim Ra'd: 15'de de göklerde ve yerde bulunan akıllı varlıkların, isteyerek veya istemeyerek Allah'ın buyruğuna boyun eğdikleri vurgulanmaktadır. ""Sûr'a üflendiği gün, göklerde ve yerde bulunan kimselerin korkudan bayılacağı" nı ifâde eden Neml: 87, Zümer: 68. âyetler de göklerde, kıyâmet olayından korkup bayılacak varlıkların bulunduğunu gösterir. Bayılmak ta'bîri, maddî canlılar için kullanılan bir söylemdir. Bu ifâdelerden, göklerde akıllı canlılar olduğu kanâatine varıyoruz. S.Ateş

Bkz. Ra'd an: 24-25 ve Nahl an: 41-42.
Yani, "Melekler, yıldızlar, gezegenler vs. ve evrenin diğer bölümlerinde varolan diğer tüm yaratıklar, ister insan gibi seçme özgürlüğü ve akla sahip olsun, isterse hayvanlar, bitkiler, katı madde, hava ve ışık gibi iradesiz varlıklar olsun"
 Yani, "İnsanların çoğu zoraki değil isteyerek Allah'a secde ederler. Diğer taraftan evrendeki diğer herşeyle birlikte zorunlu olarak O'na secde edenler de vardır. Fakat onlar cezayi haketmişlerdir, çünkü onlar hayatın itaat ve isyan etmekte serbest bırakıldıkları alanlarında Allah'a itaatı kabul etmemişlerdir."
Yani, gerçi nihai Hüküm kıyamet gününde verilecektir, fakat keskin bir göz bugün bile "üzerlerine azap hak olanlar"ı görebilir. Mesela, apaçık bir Kitap olan Tabiat'ın sunduğu mesajları ve peygamberlerin getirdiği mesajları reddeden, kendi icat ettiği şeylere iman eden ve bunlar hakkında gerçek müminlerle tartışan bir kimsenin kendisi, bu dünyada iken büyük bir hata içinde olduğunun apaçık bir göstergesidir.
Bu ayette geçen "hor kılınmak" ve "kerem" sahibi olmak, Hakkı kabul etmek veya reddetmek anlamlarında kullanılmıştır. Apaçık ayetleri görmeyen kimsenin hor ve zelil olacağı meydandadır. Çünkü Allah onun dilediğini ve çabaladığını elde etmesine izin vermiştir. Allah kime de Hakkı kabul etme şerefini ikram etmemişse, kimse onu bu nimete ulaştıramaz.Burada secde yapmak, bütün fakihlerin ittifakı üzerine vaciptir. Ayrıntılı açıklama için bkz. A'raf an: 157 Mevdudi

Secde teriminin bu anlamı için bkz. 13:15, 16:48-49 ve ilgili notlar. Men zamiri için bu anlam örgüsü içinde benimsediğimiz “var olan her şey” ifadesi 13:15 hk. 33. notta açıklanmaktadır.Zemahşerî ve Râzî'ye göre, “bilinç” şartına dikkat çeken bu açıklayıcı ilave önceki isim cümlesinin öznesiyle (mübtedâ) bağlantılı olan dolaylı olarak îma edilen bir yüklem (haber) durumundadır; burada belirtilmek istenen husus, evrende var olan her şeyin/herkesin isteyerek ya da zorunlu olarak Allah'ın kudret ve yüceliği önünde secde etmesine rağmen (karş. 13:15), insanların hepsinin bu eylemi bilinçli olarak yapmadığı hususudur.Lafzen, “oysa birçokları için [öte dünyada] azap kaçınılmaz olacak” (hakka ‘aleyhi); yani hayattayken yapıp-ettiklerinin bir sonucu ya da ürünü olarak; yoksa, terimin günlük dildeki anlamıyla keyfî bir “cezalandırma” olarak değil. M.Esed

Bu âyette, inançsızların [Yahûdi, Hristiyan Mecûsi, Sâbiî, müşrik] cezalandırılma nedeni açıklanmaktadır. Yeryüzünde her varlık; insanların bir çoğu, ay, güneş, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, kıpırdayan canlılar Allah'a teslim olup O'na boyun eğerken, insanların çoğu yan çizmektedir. İşte bunlar, Allah'ın cezalandıracağı kesimdir.
Evrendeki her şeyin Allah'a teslimiyet gösterdiği birçok âyette bildirmiştir:
Göklerde ve yeryüzünde bulunanların, dizi dizi uçanların [kuşların, arıların, bulutların, boranların] Allah'ı tesbih ettiklerini görmedin mi? Hepsi kendi tesbihini ve salâtını mutlaka bilmektedir. Allah da, onların işlemekte olduklarını en iyi bilendir. (Nûr/41)
Sonra duman hâlinde bulunan göğe yerleşti/egemenlik kurdu da ona ve yeryüzüne, “İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dedi. İkisi de, “Biz isteyerek geldik” dediler. (Fussilet/11)
Ve gece, gündüz, güneş ve ay O'nun âyetlerindendir. Güneş'e ve ay'a secde etmeyin. Ve eğer sadece Allah'a kulluk yapıyorsanız, onları yaratmış olan Allah'a secde edin. (Fussilet/37)
Ve yerde ve göklerde olan kimseler ve gölgeleri, ister istemez sabah-akşam [sürekli olarak] yalnızca Allah'a secde ederler. (Ra‘d/15)
Ve göklerde ve yeryüzünde bulunan canlılar ve melekler, kibirlenmeden Allah'a boyun eğerler. Kendilerinin üstündeki Rabb'lerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar. (Nahl/49-50) H.Yılmaz

Burada, Allah hakkında tartışanlar sayılarının çok büyük olmasına rağmen iki ana gruba ayrılmışlardır:
1) Peygamberlerin davetine inanan ve hak dine tabi olanlar.
2) Daveti reddeden ve aralarında sayısız fark ve ihtilaflar olmasına rağmen hepsi küfür olan çeşitli yollara sapanlar. Bkz. İbrahim: 50 ve an: 58. Mevdudi

Lafzen, “bu iki düşman” yahut “bu iki hasım”; yani Allah'ın birliğine, eşsiz-ortaksız olduğuna inananlarla, O'ndan başkalarına tanrısal nitelikler yakıştıranlar yahut bütünüyle O'nun varlığını inkar edenler.Yani, bilmeyerek hataya düşenlerin dışındakiler.Hamîm teriminin bu anlamı için bkz. 6:70'in son cümlesi hk. 62. not, ayrıca 14:50 hk. 65. not ve 73:12-13 hk. 7. not; bu son notta, öte dünyada günahkarların uğrayacakları azaba ilişkin benzer tarzdaki temsîlî tasvir hk. Râzî'nin yorumundan söz edilmektedir. M.Esed

Burada, Allah hakkında tartışanlar sayılarının çok büyük olmasına rağmen iki ana gruba ayrılmışlardır:
1) Peygamberlerin davetine inanan ve hak dine tabi olanlar.
2) Daveti reddeden ve aralarında sayısız fark ve ihtilaflar olmasına rağmen hepsi küfür olan çeşitli yollara sapanlar. Bkz. İbrahim: 50 ve an: 58. Mevdudi

Lafzen, “bu iki düşman” yahut “bu iki hasım”; yani Allah'ın birliğine, eşsiz-ortaksız olduğuna inananlarla, O'ndan başkalarına tanrısal nitelikler yakıştıranlar yahut bütünüyle O'nun varlığını inkar edenler.Yani, bilmeyerek hataya düşenlerin dışındakiler.Hamîm teriminin bu anlamı için bkz. 6:70'in son cümlesi hk. 62. not, ayrıca 14:50 hk. 65. not ve 73:12-13 hk. 7. not; bu son notta, öte dünyada günahkarların uğrayacakları azaba ilişkin benzer tarzdaki temsîlî tasvir hk. Râzî'nin yorumundan söz edilmektedir. M.Esed

Lafzen, “onlar için demir kıskaçlar (mekâmi‘) olacak”. Mekâmi‘ kelimesinin tekili olan mikme‘a ismi, “kıskaca aldı”, “zaptetti” yahut “boyunduruk altına aldı” anlamına gelen kame‘a fiilinden türemiştir (Lisânu'l-‘Arab). Bunun içindir ki, yukarıdaki ayette bahsi geçen “demir kıskaçlar” tabiri, hakkı inkara kalkışanların ya da niyetli olanların öte dünyada kendilerini mahkum etmiş oldukları azaptan kurtulmanın mümkün olmadığını ifade içindir. M.Esed

Burada, onların Kur'an'ın indirildiği dönemde altın ve kıymetli taşlardan yapılan takılar kullanan krallar ve zenginler gibi ağırlanacakları gösterilmek istenmektedir. Mevdudi

Kuranın bu kadar açık ayetine rağmen, altın ve ipeği haramlaştıranlar, zayıf rivayetlerle, Kurana meydan okuyorlar. M.Sağ

Yani, Allah'tan başka tanrı olmadığı ilkesine dayanan öğretiye. (Akılda tutulmalıdır ki, kavl terimi yalnızca “söz” anlamına değil, zihinsel planda örgüleştirilmiş “görüş” ya da “öğreti ” anlamına da gelmektedir.) M.Esed

"Sözün en güzeli": Her tür temiz ve güzel şeyi ifade eder, fakat burada özellikle imanın temel maddeleri kasdedilmektedir.
Giriş bölümünde de değinildiği gibi surenin Mekke'de nazil olan bölümü burada sona ermektedir. Uslûbu tamamen Mekki surelerin uslûbu olmasına ve bir kısmının (veya tümünün) Medine'de nazil olduğuna delâlet eden hiç bir işaret olmamasına rağmen, ayette (19. ayet) geçen "iki hasım taraf" sözleri, bu ayetlerin Medine'de nazil olduğu gibi bir yanlış anlamaya neden olmuştur.Bazı müfessirler burada değinilen iki hasım tarafın Bedir'de savaşan iki taraf olduğu görüşündedirler. Fakat konunun akışında bu görüşü destekleyecek hiç bir işaret yoktur. Tam aksine konunun akışından burada değinilen "iki taraf"tan "kafirler ve müminler"in kasdedildiği açığa çıkmaktadır. çünkü iman ve küfür arasındaki çatışma, insanın yaratılışından beri varola gelmiştir ve kıyamet gününe kadar da varolmaya devam edecektir.
Bu ikinci görüş, aynı zamanda, Kur'an'ın devam eden bir bütün olduğunu ve her bölümün diğeriyle belli bir ilişki ve bağ içinde bulunduğunu ispatlamaktadır. Oysa daha önce de değindiğimiz yorum Kur'an'da hiç bir sürekliliğin ve akışın bulunmadığı ve hiç bir anlam ve bağ olmaksızın farklı bölümlerin arka arkaya dizildiği anlamına  gelecektir. Mevdudi

Bu âyet grubunda iki hasım gruba: mü’minler ve kâfirlere dikkat çekilmiştir. Bunlar arasındaki mesele, Allah'ın varlığı hususunda değil, rabbliği hususundadır. Müşrikler, Allah'ın varlığını kabul ettikleri hâlde O'nun rabbliğini, evrene müdahalesini, terbiye edip eğittiğini, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak birtakım hedeflere götürdüğünü, gelişmeyi programlayıp yönettiğini kabul etmemektedirler.
İşte bu iki gruba ait iki âhiret sahnesi:
• Küfretmiş kimselere ateşten elbiseler biçilir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. Bununla karınlarındaki şeyler ve derileri eritilir. Ve onlar için demirden topuzlar vardır; demirden topuzlarla bedenleri dağlanacak, kemikleri kırılacaktır. Gamdan dolayı, oradan ne zaman çıkmak isteseler, oraya geri çevrilirler. Ve kendilerine, “Yakıcı azabı tadın!” denir.
• Allah, iman eden ve sâlihâtı işleyenleri, altından ırmaklar akan cennetlere girdirir. Onlar orada altından bilezikler ve inciler ile süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir. Onlar, sözden, güzel-hoş olana kılavuzlanmışlardır da. Hem de Hamîd'in [övülmeye layık olan Allah'ın] yoluna kılavuzlanmışlardır.
Mü’minler için yapılan, Altından bilezikler ve inciler ile süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir nitelemesi, o günün anlayışını yansıtmaktadır. Zira bu tür giyim, krallara mahsustur. Böylece mü’minlerin cennette krallar gibi ağırlanacağı beyân edilmektedir.
Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler; Allah'ın ahdini yerine getiren ve antlaşmayı bozmayan, Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştiren, Rabb'lerine haşyet duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler, Rabb'lerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş, salâtı ikâme etmiş ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmiş ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte onlar, bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra‘d-19-24)
(Onlar) yaptıklarına karşılık olarak; mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı onların üzerinde yaslanırlar. Üzerlerinde [çevrelerinde], kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler, kadehler –ki ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir– beğendiklerinden meyveler, canlarının çektiğinden kuş eti ile; süreklileştirilmiş [hep aynı bırakılmış] çocuklar, saklı inciler gibi iri gözlüler dolaşırlar. Orada lağv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokan işitmezler. Sadece söz olarak, “Selâm, selâm!” (Vâkıa/15-26)
İşte onlar [Rahmân'ın kulları], sabretmelerine karşılık ğurfede [cennetin en yüksek makamlarında], orada ebedî kalacaklar olarak mükâfatlandırılacaklar, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır –orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir ikâmetgâhtır!– (Furkân/75-76)
Öyleyse onların aleyhinde acele etme. Şüphesiz Biz onlar için saydıkça sayıyoruz. O gün takvâ sahiplerini, Rahmân'a binekli heyetler hâlinde toplayacağız. (Meryem/84-85) H.Yılmaz

Bu ifade, önceki ayette geçen “bütün övgülere layık Olan'a götüren yol” ifadesiyle bağlantılıdır.Lafzen, “orada sapıkça eylemler (ilhâd) amaçlayan” -dinî ilkelerden yana ortaya konan her türlü sapmayı ifade eden bir terim.İbni ‘Abbâs'a dayanarak İbni Hişâm'ın kaydettiğine göre bu ayet Hicret'in 6. yılının sonuna doğru, yani Kureyşli Müşriklerin Medine'den hac için gelen Hz. Peygamber ve arkadaşlarının Mekke'ye girip Kâbe'yi (Mescid-i Harâm'ı: “Dokunulmaz Mescid'i”) tavaf etmelerine karşı çıktıkları zaman vahyedilmiştir. Fakat bu görüş doğru olsa da, olmasa da -ki her iki yönde de elde tarihî bir delil bulunmamaktadır- yukarıdaki ayetin ulaştırdığı mesaj şu ya da bu tarihî durumla kayıtlı olmayıp, inananları dinlerinin simgesel merkezini ziyaret etmekten alıkoymak yahut onun saygınlığına, dokunulmazlığına gölge düşürmek amacıyla, fiilî ya da zihnî mahiyetteki her türlü girişimi işaret etmektedir. M.Esed

"İnkar edenler" Peygamber'in (s.a) getirdiği mesajı reddedenlerdi. Konunun devamında bunların Mekke'li müşrikler olduğu açığa çıkmaktadır.
Yani "Bu ne bir şahsın, ne bir aile, ne de bir kabilenin özel mülkü değildir, bilakis tüm insanlar içindir. Bu nedenle kimsenin başkalarını ondan alıkoymaya hakkı yoktur."
Bu bağlamda İslâm fakihleri arasında iki soru ortaya çıkmıştır:
1) "Mescid-i Haram"la ne kasdedilmektedir? Bununla sadece Mescid mi kasdedilmekte, yoksa Mekke'deki tüm "haram bölge"yi de içermekte midir?
2) "Gerek yerli, gerek dışardan gelenler için eşit olarak" ifadesi ile ne kasdedilmektedir?
Bazı müfessirlere göre Mescid-i Haram'la tüm haram bölge değil sadece Mescid'in kendisi kasdedilmektedir. Bunlar görüşlerini Kur'an'ın ifadesine dayandırırlar ve "eşit olarak" ifadesiyle orada ibadet etmekte eşit haklara sahip olmanın kasdedildiğini söylerler. Görüşlerini desteklemek için Peygamber (s.a) den bir hadis de naklederler: "Ey Abdu Menaf oğulları, sizden insanlar üzerinde söz sahibi olanlar, kimseyi, Kabe'yi tavaftan ve orada gece ve gündüz dilediği zamanda namaz kılmaktan alıkoymasınlar."
Bu görüşü kabul eden İmam Şafii ve diğerleri, bu ayetten, Mekke'de oturanlarla dışardan gelenlerin her bakımdan eşit oldukları sonucunu çıkarmanın yanlış olduğunu, onların sadece ibadet hakkında eşit olduklarını söylerler. Çünkü Mekkeliler İslâm'dan önce de sonra da oradaki topraklara ve evlere sahiptiler. O denli ki Hz. Ömer'in hilafeti döneminde Safvan b. Umeyye'nin evi kendisinden Mekke'de hapishane olarak kullanılmak üzere 4.000 dirhem karşılığında satın alınmıştır.
"Mescid-i Haram" ile tüm haram bölgenin kasdedildiğini söyleyenler ise görüşlerini Bakara Suresi 196 ve 217. ayetlere dayandırırlar. Bu görüşte olanlar, haccın sadece Kabe'de (Mescid) ifa edilmediğini, hacının haccını tamamlayabilmesi için Mina, Müzdelife, Arafat vs.'i ziyaret etmesi gerektiğini söylerler. Bu nedenle, derler ki, eşitlik sadece Mescid'de ibadette eşitlik anlamında değil, Mekke'deki tüm diğer haklar anlamındadır. Bu belde, tüm insanlar için Allah tarafından hacc yeri olarak belirlendiğinden, kimsenin ona malik olmaya hakkı yoktur. Herkes orada istediği yerde kalabilir ve kimse onu böyle yapmaktan alıkoyamaz. Bu görüşlerini destekleyen bir çok hadis de sıralarlar:
1) Abdullah b. Ömer Peygamber'in (s.a) şöyle dediğini rivayet eder: "Mekke, yolcuların konaklayacağı yerdir. O halde onun toprağı satılamaz, evlerinden de kimse kira talep edemez."
2) İbrahim en-Nahai'ye göre Peygamber (s.a) şöyle demiştir: "Mekke Allah, (c.c) tarafından haram bölge tayin edilmiştir. Bu nedenle onun toprağını satmak ve evlerinden kira almak haramdır." Mücahid de buna benzer bir hadis rivayet etmiştir.
3) Alkame der ki: "Peygamber (s.a) zamanında ve ilk üç halife zamanında Mekke toprakları kamu malı kabul edilirdi ve dileyen kimse orada yaşar ve başkalarının da kalmasına izin verirdi."
4) Abdullah b. Ömer der ki: "Halife Ömer, Mekke'de oturan herkesin hacc dönemi boyunca evinin kapısını açık tutmasını emretti." Mücahid'e göre Halife Ömer, Mekkelilerin bahçelerini kapatmak için kapılar koymamalarını, dileyenin gelip orada kalması için kapılarını açık tutmalarını emretmiştir. Aynı haberi A'ta da rivayet etmiştir. Fakat bu rivayete göre, ticaret malı olan develerini koruması için bahçesinin kapısını kapatmasına izin verilen Süheyl bin Amr bu emrin tek istisnasıydı.
5) Abdullah b. Ömer, Mekke'de bulunan evinden kira alan kimsenin karnına ateş doldurduğunu söyler.
6) Abdullah b. Abbas der ki: "Allah tüm Mekke'yi Mescid-i Haram kıldı ki burada herkes eşit haklara sahiptir. O halde Mekkelilerin kira hakları yoktur.
7) Ömer bin Abdulaziz, Mekke valisine şöyle bir emir göndermiştir: "Mekke'deki evler için hiç bir kira alınmasın, çünkü bu haramdır."
Yukarıdaki hadislere dayanarak, tabiundan bir çoğu ve fakihlerden İmam Malik, İmam Ebu Hanife, Süfyan-ı Sevri, Ahmed bin Hanbel ve İshak bin Rahaveyh, Mekke'de en azından hacc döneminde, bir parça bile olsa toprak satmak ve kira almanın haram olduğu görüşüne varmışlardır. Fakat fakihlerin çoğu, insanların Mekke'de ev sahibi olabilecekleri ve bunları toprak olarak değil bina olarak satabilecekleri görüşündedirler.
Bana göre bu son görüş doğru görünmektedir. Çünkü bu Kur'an'a Sünnet'e ve Raşîd halifelerin uygulamasına uygun düşmektedir. Allah'ın haccı, dünyanın her tarafındaki insanlara, Mekkelileri zengin etmek için farz kılmadığı meydandadır. Allah "haram bölgeyi" tüm müminlerin faydası için ayırdığına göre, bu toprak hiç kimsenin şahsi malı değildir ve her hacı bulabildiği her yerde kalma hakkına sahiptir.
Yani, "Onlar, Peygamber (s.a) ve müminleri hacc ve umre yapmaktan alıkoymuşlardı."
Burada özel bir davranış değil, zulüm tarifi altına giren doğruluktan sapan her tür davranış kasdedilmektedir. Gerçi bu davranışlar her zaman ve mekanda günahtırlar, ama "Mescid-i Haram" da işlenmesi onları daha da büyük ve kötü kılar. O denli ki bazı müfessirler gereksiz bir yeminin bile orada bu gruba dahil olacağını söylerler.
Sıradan günahların yanısıra, haram bölgede işlenmeleri sebebiyle bu kategoriye dahil olan başka şeyler de vardır. Mesela:
1
) "Haram bölgeye" sığınan bir katil hakkında bile yasal işleme geçmek yasaklanmıştır; öyle ki kişi orada kaldığı müddetçe tutuklanamaz. Haram bölgenin bu kutsiyeti, Hz. İbrahim (a.s) zamanından beri korunmaktadır. Kur'an der ki: "O, içine girildiğinde güven ve eminliğe erilen mabeddir." (Al-i İmran: 57)
2) Dışarıda işlenen hiç bir suç için "haram bölge"nin içinde ceza verilemeyeceği konusunda görüş birliği vardır. Hz. Ömer, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbas şöyle ilan etmişlerdir: "Babalarımızın katili bile olsa orada ona karşı bir davranışta bulunmayacağız."
3) Mescid-i Haram'da savaş etmek veya kan dökmek haramdır. Mekke'nin fethinin ikinci gününde Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: "Ey insanlar, Allah, Mekke'yi dünyanın yaratılışından beri mabed kıldı ve o Allah'ın emri ile kıyamet gününe kadar böyle kalacak. Bu nedenle Allah'a ve ahiret gününe inanan kimsenin orada kan dökmesi helal olmaz." Daha sonra şunları eklemiştir: "Benim burada savaştığımı söyleyerek kan dökmeyi helal kılan kimseye deyin ki: 'Allah onu sizin için değil Rasulü için helal kıldı.' Bu bana sadece çok kısa bir süre için helal kılındı. Sonra önceki gibi tekrar "haram" kılındı."
4) Kendiliklerinden orada büyüyen ağaçları kesmek ve otları sökmek haramdır. Haram bölge sınırları içinde kuşları ve hayvanları avlamak veya onları avlayabilmek için "Mescid-i Haram"ın dışına sürmek de haramdır. Fakat yılan ve akrep gibi zararlı hayvanları öldürmek ve "Izhir" denilen otla kuru otları yolmak helaldir.
5) Yere düşen (kaybolan) herhangi bir eşyayı almak da haramdır. Ebu Davud'un rivayet ettiği bir hadiste. Peygamber (s.a) hacılara ait olan ve yere düşen şeyleri toplamayı yasaklamıştır.
6) Hacc veya umre niyetiyle gelen bir kimsenin oraya ihramsız girmesi haramdır. Fakat hacc amacıyla gelmeyenlerin ihramsız girmesi hakkında bir çok farklı görüş vardır. Abdullah b. Abbas ne olursa olsun hiç kimsenin oraya ihramsız giremeyeceğini söyler ve bu görüş İmam Ahmed ve İmam Şafii'nin sözleri tarafından da desteklenmektedir. İmam Ahmed ve İmam Şafii'nin başka sözlerinde ise, ticaret ve iş sebebiyle Mescid-i Haram'a sık sık gidenler bundan hariç tutulmuşlardır. İmam Ebu Hanife ise "Mikat" sınırları içinde yaşayanlara Mekke'yi ihramsız ziyaret edebilecekleri, dışardan gelenlerinse ihramsız giremeyecekleri görüşündedir. Mevdudi

Bu âyette, şirk içinde yüzen ve bunları kurtarmaya çalışanlara engel olan kimseler kınanıyor.
Mescid, “eğitim-öğretim verilen, insanların Allah'ı tanıması için çalışılan ikna alanları”; Mescid-i Harâm da, “dokunulmaz, bağımsız, özerk ilâhiyat okulları” demektir. Bu konuya dair Bakara/124-203'de yaptığımız izaha bakılabilir.
Burada, Mescid-i Harâm'dan [dokunulmazlığı olan mescitten] alıkoyan kimseler ifadesiyle kastedilenler, ilâhiyat eğitim-öğretimini bilinçli olarak baltalamaya çalışan kesimdir. Onlar Mescid-i Harâm'ı kendi malları sayıyor, izin verdikleri süre ve nisbette mescitlerden yararlanılmasına izin veriyorlardı. Bu hususa Enfâl sûresi'nde de dikkat çekilmişti:
Ve onların, kendileri Mescid-i Harâm'ın velîleri olmadıkları hâlde ondan menedip dururlarken Allah'ın kendilerine azap etmemesi için neleri var? Onun velîleri sadece muttakilerdir. Velâkin onların çoğu bilmiyorlar. (Enfâl/34)
Sana harâm aydan ve onda [o harâm ayda] savaşmaktan soruyorlar. De ki: “Onda savaşmak, büyüktür. Ve Allah yolundan alıkoymak, O'nu ve Mescid-i Harâm'ı inkâr etmek ve onun [Mescid-i Harâm'ın] halkını [hacc ve umre yapanları] oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyüktür. Ve fitne, öldürmekten daha büyüktür.” Onlar, eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse, artık onların bütün amelleri, dünyada ve âhirette boşa gitmiştir. Ve işte onlar, ateş'in ashâbıdır. Onlar orada sürekli kalanlardır. (Bakara/217)
Yine o küfretmiş olan kimseler, “Ona Rabbinden bir âyet indirilmeli değil miydi, eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur’ân olsaydı…” diyorlar. De ki: “Şüphesiz Allah, dilediğini şaşırtır ve gönülden bağlanan kimseleri; inanan ve kalpleri Allah'ı anmakla yatışan kişileri Kendisine kılavuzlar.” Gözünüzü açın! Kalpler yalnız ve yalnız Allah'ı anmakla yatışır/tatmin olur. İman etmiş ve sâlihâtı işlemiş kimseler; tuba [güzellikler, müjdeler] ve güzel dönüş yeri sadece onlar içindir. Aslında emrin tümü Allah'ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, kesinlikle insanların tümüne hidâyet ederdi. İnkâr eden kimseler, Allah'ın vaadi gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir belâ çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah verdiği sözden dönmez/miadını şaşırmaz. (Ra‘d/27-29, 31)
Mescitler yerli-yabancı herkesin ortak yeridir. Mescid-i Harâm dahil hiçbir mescit üzerinde kimse hakk iddia edemez. Mescitler, Allah için olup onların mülkiyeti insanlığa aittir, dolayısıyla oranın kralı, valisi, kaymakamı olmaz, ancak hizmetçileri, öğrencileri ve öğretmenleri olur. H.Yılmaz

Yani, Kâbe'nin; bkz. 2:125 hk. 102. not.  -  35 Hz. İbrahim'in Allah'a herhangi bir varlığı ortak koşmaktan bütünüyle uzak olduğu yolundaki sık tekrarlanan Kur’ânî ifade gözönünde bulundurulursa, bize öyle geliyor ki, yukarıdaki buyruk daha özel bir anlam taşımakta, yani “Mâbed'in kendisinin bir tapınma nesnesi olmasına izin verme; sadece, bu Mâbed'in Tek Tanrı'ya adanmış ilk mâbed olması nedeniyle özel bir anlam ve önem taşıdığını insanlara açıkla” anlamına gelmektedir (karş. 3:96). Ayet, ayrıca, önceki ayetin başında bahsi geçen “hakkı inkara şartlanmış olanlar”a ilişkin bir atıf da taşımaktadır.Bkz. 2. sure, 104. not. M.Esed

Bazı müfessirler Hz. İbrahim'e (a.s) hitabın 26. ayetle bittiği ve 27. ayetteki emrin Hz. Muhammed'e (s.a) hitaben yapıldığı görüşündedirler. Fakat bu görüş bunun akışına uymamaktadır. Çünkü bu emrin, Kabe'yi inşa ettiğinde Hz. İbrahim'e (a.s) hitaben verildiği aşikardır. Bunun yanısıra bu emir Allah'ın evinin bir tek Allah'a ibadet için yapıldığını ve O'na hacc için gelip ziyaret edenlere ta ilk günden beri izin verildiğini ifade etmektedir. Mevdudi

Lafzen, “insanlar arasında haccı duyur,” yani müminler arasında (Taberî). Müfessirlerin çoğu bu pasajın Allah'ın Hz. İbrahim'e yönelttiği buyruğun bir devamı olduğunu söylemişlerdir; ama bazıları -özellikle, Hasan Basrî- bu pasajın Muhammed (s)'e hitab ettiği görüşündedirler. (İslam'da kurumlaşan bir ibadet olarak, yılda bir kez Mekke'ye hac konusunda bkz. 2:196-203 ve ilgili notlar.)Lafzen, “çevik binek”. Müfessirlerin bazılarını, uzun ve yorucu yolculuklara dayanma yeteneğinden ötürü buradaki “çevik binek”in deve olduğu yolundaki görüşe sevk eden bir ifade. Oysa, klasik Arapça'da demmerahû yahut edmerahû fiilleri sadece deveyle ilgili olarak değil, atla ilgili olarak da kullanılmakta ve “[bineği] talim yaptırdı ve [yarışa ya da savaşa] hazırladı” anlamına gelmektedir; dolayısıyla, midmâr hem “atların savaş ya da yarış için talim yaptırıldığı yer” ve hem de “yarış alanı” demektir (Cevherî, Esâs; karş. ayrıca Lane V, 1803). Bunun içindir ki, dâmir sıfat ismi -özellikle yukarıda olduğu gibi, ricâlen (“yaya”) ifadesiyle karşıtlık içinde kullanıldığı zaman- “çeviklik”, yahut daha uygun bir ifadeyle, “hız yapmaya müsait” anlamına gelmekte ve çıkarsama yoluyla “hızlı yol alan” her türlü ulaşım aracı için kullanılabilmektedir. M.Esed

"Zayıf develer" ifadesi, hacc için çok uzaklardan gelen develerin görüntüsünü gözler önünde canlandırmak için kullanılmıştır.Bence Hz. İbrahim'e (a.s) hitap 27. ayette bitmektedir. 28-29. ayetler hacca ait diğer bilgileri vermek ve vurgulamak için ilave edilmişlerdir. Bu görüşümüzü "Eski Ev" (Beyt-i Atik) ifadesinin kullanılmasına dayandırıyoruz. Bu ifade tabii ki Hz. İbrahim'in (a.s) Kabe'yi yeni inşa ettiği bir dönemde kullanılamaz. (Kabe'nin inşası ile ilgili daha geniş ayrıntılar için bkz. Bakara: 125-129, Al-i İmran: 96-97 ve İbrahim: 35-41.) Mevdudi

Burada emir ya Hz. İbrâhîm'e veya Hz. Muhammed'e yöneliktir: Rivâyete göre İbrâhîm Aleyhisselâm, Ebû Kubeys Dağına çıkıp: "Ey insanlar, Rabbinizin Evini haccediniz!" diye bağırmış; Allah onun sesini henüz erkeklerin belinde, kadınların rahminde bulunan herkese duyurmuştur. Hasan Basrî gibi bazı kimseler, bu emirlerin Hz. İbrâhîm'e değil, Hz. Muhammed'e olduğunu söylemişlerdir. Bu, daha doğru görünmektedir. Hz. peygamber, Vedâ haccında, bu emrin gereği olarak ömürde bir kez haccın gerekli olduğunu insanlara duyurmuştur.  S.Ateş

Lafzen, “onlara [ulaşacak] yararlara tanık olsunlar” -yani, Allah'a adanan ilk mâbedin karşısında ulaşacakları manevî bilinç ve duyarlığa; ayrıca, bütün müminleri kucaklayan kardeşlik bilincine. Bu manevî kazanımlar yanında, yılda bir kez Mekke'ye haccın, dünyanın her yanından gelen müminlere, cemaatin coğrafî olarak birbirinden ayrı muhtelif parçalarını etkisi altında tutan toplumsal ve siyasî problemlerden haberdar olma fırsatını vermektedir.Kur’an'ın hayvan kesilirken Allah'ın adının anılması konusundaki ısrarı müminlerin “can almanın ciddî bir eylem olduğunu hissederek” bu işi yapmalarını ve “Allah'ın onlara hayvanların etini yemek iznini verirken gösterdiği güvenin önemini” anlamalarını sağlamak içindir (Marmaduke Pickthall, The Meaning of the Glorious Koran, London 1930, s. 342, dipnot 2). “Belirlenmiş günlere (eyyâm ma‘lûmât) gelince, bunlar, ay takvimine göre Zilhicce'nin onuncu günü ve bunu takib eden iki gündür ki, bu günler hem Kurban Bayramı'dır, hem de Hacc'ın son günleridir (İbni ‘Abbâs'a dayanarak Râzî).Hacılara, kurban ettikleri hayvanın etinden ancak bir kısmını yeme izni verilmiş ise de, bununla yoksulları doyurmak asıldır (farz) (Taberî, Zemahşerî) ve bu, kurban kesmenin birincil amacını teşkil etmektedir. Kurban kesmek, ayrıca, kendisine rüyasında Allah'ın bu yöndeki isteği bildirilince ilk oğlunu O'nun uğruna kurban etmeye hazır olduğunu gösteren Hz. İbrahim'in hatırasını yâd etmek için de bir vesiledir (bkz. 37:102-107 ve ilgili notlar). Kurban kesmenin bir diğer boyutu da, rızkı verenin, hayata ve ölüme hükmedenin Allah olduğunu ve her şeyin/herkesin O'na döneceğini hatırlatıcı bir eylem olması ve nihayet (Râzî tarafından da vurgulandığı gibi), her müminin hak yolda kendini feda etmeye hazır olduğunu simgeleyen bir ibadet olmasıdır. M.Esed

"Faydalar" hem dini hem de dünyevi faydalardır. Hz. İbrahim (a.s) ile Hz. Muhammed (s.a) arasında geçen 2500 yıl boyunca, kabile hayatı sürmelerine rağmen Arapların bir tek merkezi yere bağlı kalmalarının asıl nedeni Kabe'ydi ve Araplar her yıl Arabistan'ın çeşitli bölgelerinden hacc için Kabe'ye gelmeye 2500 yıl boyunca devam etmişlerdi. Bu da onların dillerini, kültürlerini ve Arap kimliklerini korumalarını sağlamıştı. Bundan başka yolculuk edebileceği dört ay gibi bir barış zamanları da vardı. Bu nedenle hacc menasiki, ülkenin ekonomik hayatını olumlu yönde doğrudan etkiliyordu. Ayrıntılar için bkz. Al-i İmran: 97 ve an: 80-81; Maide: 97 ve bununla ilgili an: 113.
Burada "hayvan"la; En'am: 142-144'de açıkça değinildiği gibi, deve, inek, koyun ve keçi kasdedilmektedir. "... üzerinde Allah'ın adını ansınlar" sözü ile hayvanı Allah için ve Allah adına kesmeleri gerektiği ifade edilmektedir. Hayvanlar kesilirken müslümanların hayvanları sadece Allah için O'nun adına boğazladıklarını ve kurban ettiklerini göstermek üzere Allah'ın adı anılmalıdır. Böylece müslümanlar, hayvanlarını Allah'ın adını anmaksızın veya Allah'tan başka adlar anarak boğazlayan kafirlerden ayrılmış olacaklardır.
"Bilinen günler" ifadesinin gerçek anlamı hakkında farklı görüşler vardır. "Bilinen günler"in ne olduğu konusundaki bazı görüşler şunlardır:
1
) Zil-Hicce'nin ilk on günü. Bu görüş İbn Abbas, Hasan Basri, İbrahim Nahâi, Katade ve daha bir çok sahabe ve tabiun tarafından desteklenmektedir. İmam Ebu Hanife, İmam Şafii ve İmam Ahmed b. Hanbel de bu görüştedir.
2) Zil-Hicce'nin onuncu günü ve bunu takip eden üç gün. Bu görüş İbn Abbas, İbn Ömer, İbrahim Nahai, Hasan Basri ve A'ta tarafından desteklenmektedir. İmam Şafii ve İmam Ahmed'de bu görüşü desteklediklerine işaret eden birer sözleri rivayet edilmiştir.
3) Zil-Hicce'nin onuncu günü ve bunu takip eden iki gün. Bu görüş Hz. Ömer, Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas, Enes b. Malik, Ebu Hureyre, Said b. Müseyyeb ve Said b. Cübeyr tarafından desteklenmektedir. Süfyan-ı Sevri, İmam Malik ve fakihlerden İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed de bu görüşü benimsemişlerdir. Hanefiler ve Malikiler de genellikle bu görüştedirler.
Fiilin emir kipinde kullanılması onların etinden yemenin ve fakirlere vermenin zorunlu olduğu gibi bir yanlış anlamaya neden olmuştur. İmam Şafii ve İmam Malik, onun etinden yemenin iyi, fakirlere vermeninse vacip olduğu görüşündedirler. İmam Ebu Hanife'ye göre ikisine de izin verilmiştir, fakat bunlar vacip değildir. Onların etinden yemek hayırlıdır, çünkü cahiliye döneminde insanlar kendi kestikleri kurbanın etinden yemeyi yasak sayarlardı. Yine bu etlerden yardım amacıyla fakirlere vermekte de fayda vardır. İbn Cerîr, Hasan Basri, A'ta, Mücahid ve İbrahim Nahâi 'den emir kipinin her zaman emir ve zorunluluk ifade etmeyeceğini gösteren örnekler rivayet eder. Mesela Maide: 2 ve Cuma: 10. O halde "... onun etinden yoksulu, fakiri de doyurun." ifadesi bu etten zenginlere verilemeyeceği anlamına gelmez. Çünkü Peygamber'in (s.a) ashabı, kurban etinden zengin olsun, fakir olsun dostlarına, komşularına, akrabalarına verirlerdi. İbn Ömer'e göre kurban etinin üçte biri evde kalmalı, üçte biri komşulara dağıtılmalı, üçte biri de fakirlere verilmelidir. Mevdudi

Taberî'nin görüşüne göre, sümme'l-yekdû tefesehum ifadesi “Hac dolayısıyla yapmaları zorunlu olan ibadetleri (menâsik) yerine getirsinler” anlamına gelmektedir. Oysa, diğer müfessirler ayette geçen bu (çok nadir) tefes sözcüğünü, haccın ifası sırasında gözetilmesi zorunlu, saç kesmemek, traş olmamak, cinsî münasebette bulunmamak, dikişsiz hacı ihrâmından başka bir giysi giymemek vb. (2:197) belirli birtakım kısıtlamalara ilişkin bir atıf olarak anlamışlar ve sonuç olarak yukarıdaki ifadeyi “tefes [olarak nitelendirilen ve hac sırasında gözetilmesi zorunlu olan kısıtlamalar]a son versinler” şeklinde yorumlamışlardır.Yani, Kâbe'yi (bkz. 2. sure, 102 ve 104. notlar) tavaf etsinler ve böylece hac uygulamasını (menâsikini) tamamlasınlar. M.Esed

Bu, zorunlu hacc vazifelerini yaptıktan sonra ihramın çıkartılması, artık haccın kısıtlamaları sona erdiği için yıkanılması gerektiği anlamına gelir. Fakat hacı, ziyaret veya ifade tavafını yapmadan önce yine de cinsel ilişkide bulunamaz.
Yani, kişinin bu ziyaretinde yapmayı nezrettiği adak.
Kabe için kullanılan "Atik" kelimesi çok geniş bir anlama sahiptir.
1) Eski
2) Bir kimsenin sahibiyetinden ve egemenliğinden uzak.
3) Şerefli ve hürmet edilen.
Bence buradaki tavafla, Zilhicce'nin onuncu günü, haccın son menasiki olan ihramdan çıkma işleminden sonra yapılan bir tavaf-ı ziyaret veya tavaf-ı ifade adı verilen tavaf kasdedilmektedir. Mevdudi

Mescid-i Harâm'ın fonksiyonu anlatıldığı bu âyetlerde, hacc ibâdeti özetlenmektedir. Bunun bir benzeri de Bakara sûresi'nde yer almıştı:
Ve Biz bir zaman bu Beyt'i, insanlar için bir sevap kazanma/dönüş yeri ve bir güven yeri kılmıştık. –Siz de İbrâhîm'in makamından bir musallâ [salât gerçekleştirilecek yer] edinin.– Ve Biz İbrâhîm ile İsmâîl'e, “Beytimi, dolaşanlar, ibâdete kapananlar ve secde edenler, rükû edenler için tertemiz tutunuz” diye ahit almıştık. (Bakara/125)
Bu âyetlere göre bir okul oluşturulmalı, orada insanlar dolaşmalı, zulme karşı başkaldırıyı öğrenip öğretmelidirler. Bu işin de bir sorumlusu olmalı ve o bütün insanları çağırmalı, insanlar da ona gelmeli ve o okulda o kişinin tevhid [şirkten temizlenme] öğretimi ile hâlis dini öğrenip yurtlarına dönmelidirler.
Hacc konusunun genişçe işlendiği Bakara sûresi'ne bakılabilir. H.Yılmaz

Bkz. 5:3'ün ilk paragrafı. Böylece, Kur’an, bir kere daha, özellikle yasaklanmamış olan her şeyin (per se), özünde meşru ve helal olduğunu belirtmektedir.Evsân (lafzen, “putlar”) terimi sadece düzmece tanrıları simgeleyen nesnel ve somut imajlara değil, en geniş anlamıyla, asılsız inanç ve uygulamalarla ya da sahte değerlere “bağlanma” eğilimiyle bir arada düşünülebilen her şeye işaret etmektedir; bunun içindir ki, hemen ardından “her türlü asılsız sözden” kaçınma buyruğu gelmektedir. M.Esed

Gerçi buradaki "emir" genel niteliklidir, fakat özellikle "Mes-cid-i Haram", hacc, umre ve Kabe ile ilgili haramlar (yasaklar) kasdedilmektedir. Burada aynı zamanda müslümanları Mekke'den çıkaran, onları haccdan alıkoyan hacc ve Allah'ın Evi ile ilgili İbrahim'in koyduğu kurallara aykırı pis ve kötü kurallar koyarak "Eski Ev"in kutsiyetini ihlâl eden Kureyşlilere gizli bir uyarı ve tehdit de vardır.
Burada En'am: 145 ve Nahl: 115'e atıf yapılmaktadır. Bu ayetlerde Allah müslümanlara, ölü eti, kan, domuz eti ve Allah'tan başkası adına kesilen hayvanların etini haram kılmıştır.
"... hayvanlar sizin için helal kılınmıştır." ifadesi burada iki amaçla yer almıştır.
1) Bazı hayvanların -bahîre, sâibe, vesile ve hâm- yenmesini haram kılan âdetini reddetmek. Onlara bu hayvanların da diğerleri gibi helâl oldukları söylenmektedir.
2) Kureyşlilerin sandığı gibi ihramlı iken de hayvanların etlerini yemek haram değildir.
Yani, "Nasıl kirli ve pis şeylerden çekinip kaçınıyorsanız, putlara tapmaktan da kaçınınız."
Gerçi "yalan söz" ifadesi geneldir ve yalan, yalancı şahitlik, iftira vb. şeyleri kapsar, fakat burada özellikle küfür ve şirkin dayanağını teşkil eden sapık inanç, âdet, gelenek ve ibadet şekillerini kasdetmektedir. Tabii ki Allah'ın varlığına, sıfatlarına, güçlerine ve haklarına ortaklar koşmaktan daha büyük yalan olamaz. Bahîre ve benzeri şeyleri haram kılmak bâtıl ve yalandır. Bkz. Nahl: 116.
Yalan yere yemin etmek ve yalancı şahitlikte bulunmak da bu emrin kapsamına girer. Bir hadiste Peygamber (s.a): "Yalan yere şahitlik etmek, Allah'a şirk koşmak gibidir" buyurmuştur. İşte bu nedenle İslâm hukukuna göre yalancı şahitler cezalandırılmalı ve tahkîr edilmelidirler. İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed, yalancı şahitlik yapan kimsenin halkın önünde yargılanması ve uzun bir hapis cezasına çarptırılması gerektiği görüşündedirler. Hz. Ömer zamanındaki uygulama böyleydi. Mekhûl'e göre Hz. Ömer şöyle demiştir:
"Böyle bir kimse kamçılanmalı, başı tıraş edilmeli, yüzü karalanmalı ve uzun bir hapis cezasına çarptırılmalıdır."
Abdullah b. Amir, babasından Hz. Ömer zamanında bir adamın mahkemede yalancı şahitlik ettiğini rivayet eder. Bunun üzerine halife bu adamı bir gün boyunca halkın önünde gezdirmiş ve insanların onu tanıması için kim olduğunu, nasıl yalancı şahitlik ettiğini anlatmış, daha sonra da hapsetmiştir. Günümüzde de bu, yalancı şahitin ismini gazetede ilan etmek şeklinde olabilir. Mevdudi

Bu misalde "gök" insanın aslî fıtratı anlamındadır. İnsan başkasının değil Allah'ın kuludur ve yaratılıştan tevhid ilkesini kabule hazırdır. Bu nedenle peygamberlerin davetini kabul edenler fıtratlarında sabit kalırlar ve yükselirler. Bunun aksine Allah'ı inkar eden veya O'na ortak koşan kimse ise bu aslî fıtrat "gök"ünden düşer. İşte o zaman ya misaldeki düşen adamı kapan kuşlara benzer, lider ve şeytanların kurbanı olur, ya da misaldeki rüzgara benzeyen arzu, istekler veya nefsinin kölesi olur. Bunlar onun diğer tarafa doğru alçaltırlar ve sonunda onu sapıklığın en derin çukuruna götürürler."Sahik" "sahak"tan türemiştir. Parçalanmış, ezilmiş anlamına gelir. Sahik, içine bir şey düştüğünde parçalanacak kadar derin bir yere denir. Burada ise sahik, ahlâki ve düşünce bakımından, içinden çıkılması mümkün olmayan derin uçurumlar anlamında mecazen kullanılmıştır. Yani böyle bir yere düşen kimse, ahlâken paramparça olur. Mevdudi

Allah İbrâhîm peygamberi, insanları şirkten temizleyecek bir okul açmak ve insanları orada bilgilendirip bilinçlendirerek hakka davet etmek üzere görevlendirildiğini beyân ettikten sonra, şirkin insanlara vereceği zararı açıklamıştır.
Allah'ın dokunulmaz kıldıkları, “mescitler ve haccın yapıldığı dört ay”dır. Âyette, buna saygılı davrananların yararlı çıkacakları bildirilmektedir. Bunun dışında âyette, haram olduğu bildirilenler dışında bütün hayvanların helâl kılındığı ifade buyurulmuş; bununla da, En ‘âm/145 ve Nahl/115'e işaret edilmiştir:
De ki: “Bana vahyolunanda, onları yiyen için, leş veya akıtılmış kan yahut domuzun eti –ki şüphesiz o [domuzun eti] ricstir [kirlidir, rahatsızlık vericidir]– yahut Allah'tan başkası adına kesilmiş bir fısk olan hariç, haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Artık kim çaresiz kalırsa, tecavüz etmemek ve zaruret sınırını aşmamak üzere (bunlardan yiyebilir).” İşte şüphesiz senin Rabbin çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (En‘âm/145)
O [Allah], size ancak leşi, kanı, domuzun etini ve Allah'tan başkası adına kesilenleri haram kıldı. Artık her kim saldırmadan ve aşırı gitmeden zorlanırsa, bilsin ki, şüphesiz Allah, gafûr'dur, rahîm'dir. (Nahl/115)
Ey iman etmiş kimseler! Sözleşmeleri yerine getirin. Siz dokunulmaz iken [hacc görevi sürdürürken] avlanmayı helâl görmeksizin, size okunacaklar hariç, en‘âmın [dört bacaklı iki tırnaklı, geviş getiren ve ot yiyen hayvanların] kusursuzları size helâl kılındı. Şüphesiz Allah dilediğini hükmeder [dilediği yasayı koyar]. (Mâide/1)
Daha sonra da âyette, Allah'a yönelmişler olarak, O'na şirk koşmayarak putlardan olan kirlilikten ve yalan sözden kaçınılması emredilmiş, ardından da, Allah'a ortak koşan kimsenin, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın kendisini ıssız bir yere sürüklediği şey gibi olduğu ifade edilerek, müşriklerin âkıbeti bir örnekle bildirilmiştir.
Şirk, “Allah'ı inkâr değil, Allah'ın yetki ve imtiyazlarını, –soyut ya da somut– O'ndan başka birine veya bir şeye vermek”tir. Allah, şirki zulüm olarak tanımlamış, bütün peygamberi tevhidi öğretmek için görevlendirmiş; şirk koşan kimselerin yaptıkları iyi işlerin boşa gideceğini bildirmiştir. Bu hususlardaki birçok âyetten sadece birini hatırlatmakla yetiniyoruz:
Şu iman edenler ve imanlarına zulüm giydirmeyenler [şirk karıştırmayanlar]... İşte onlar; güven kendilerinin olanlardır. Doğru yolu bulanlar da onlardır. (En‘âm/82) (H.Yılmaz)

Lafzen, “Allah'ın simgeleri (şe‘âir)”. Bu anlam örgüsü içinde, hacda yerine getirilmesi ya da gözetilmesi gereken edimsel ve biçimsel yükümlülüklere işaret eden bir ifade (bkz. 5:2 hk. 4. notun ikinci yarısı). Hac'la ilgili erkan ya da yükümlülüklerin simgesel karakterine ilişkin bu atıf inanan kişinin dikkatini bu yükümlülüklerin manevî anlam ve önemine çekmek ve onu, bu tür unsurları putperestçe bir düşüncesizlik içinde birer fetiş haline sokmaması yönünde uyarmak içindir. Bazı müfessirlerin, “simgeler (şe‘âir)”den kasdın, burada, özellikle kurbanlık hayvanlar ve onların kurban edilme usulü olduğu yolundaki görüşleri metnin anlam akışına pek uymamaktadır. Taberî'nin bu ve bundan sonraki ayete ilişkin açıklamasında belirttiği gibi, şe‘âir terimi hacla ilgili bütün edimsel ve biçimsel yükümlülükleri, usul ve kaideleri ve yerleri (mekanları) içine almaktadır (ve dolayısıyla, hepsi de simgesel mahiyet taşıyan bu unsurların herhangi biriyle sınırlandırılamaz). M.Esed

"Allah'ın işaretleri" Namaz, oruç, hacc.. vs. veya bir mescid, kurban kesme vs. (Bkz. Maide: 2 ve bununla ilgili an: 5-7).
Yani, bir kimsenin Allah'ın "işaretlerine" saygı göstermesi onun kalbinde takva olduğunu gösterir. Diğer taraftan onların kutsiyetine saygı göstermeyen kimse, kendisinde Allah korkusu ve takva olmadığını belirtmiş olur. Bu, ya onun Allah'a inanmadığını, ya da O'na isyankâr bir tavır içine girmiş olduğun gösterir. Mevdudi

Yani, “hayatınızın sonuna kadar” (Beydâvî).  -  49 Halle (lafzen, “[düğüm vb. bir şeyi] çözdü” ya da “açtı” yahut “yükü indirdi” ya da “kaldırdı”) fiilinden türeyen mehill ismi hem “izlenmesi gereken yol/rota”, hem de “bir yükümlülüğün bittiği, son bulduğu yer ve zaman” anlamına gelmektedir (Tâcu'l-‘Arûs). Terim, bir önceki ayette açıkça bahsi geçen “Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle” (takvâ) doğrudan ilgili göründüğü yukarıdaki anlam örgüsü içinde, gerçek takvanın (Allah'a karşı sorumluluk bilincinin) amaç ve ereğinin Kâbe'nin (En Eski Mescid) varlığıyla simgelenen Tevhid (Allah'ın birliği, eşsiz ortaksız olduğu) inancının kavranması olduğuna işaret etmek üzere, deyimsel olarak “amaç ve erek” anlamını taşımaktadır. M.Esed

Bir zaman için onların sütlerinden, yünlerinden yararlanırsınız. S.Ateş

Burada, "Allah'ın işaretlerinden" sayıldığı için kurbanlık hayvanlardan da bir yarar sağlanamayacağı konusunda meydana gelen yanlış anlama ortadan kaldırılmaktadır. Bu açıklama gerekliydi, çünkü Araplar, bu hayvanlardan faydalanmayı haram kabul ediyorlardı. Bu hayvanlar hacc sırasında kurban edilmek üzere işaretlendikleri andan itibaren onların sütü içilemez, üzerlerine ne binilebilir, ne de yük taşınabilirdi. Bu ayette bu yanlış anlama ortadan kaldırılmaktadır.
Hz. Ebu Hureyre ve Enes, Peygamber'in (s.a) devesini yedeğinde götürdüğü halde çok yorgun ve zavallı bir şekilde yürüyen bir adam gördüğünü rivayet ediyorlar. Peygamber (s.a) ona devesine binmesini söylediğinde, adam devenin kurban için adandığı cevabını vermişti. Peygamber (s.a) de tekrar ona devesine binmesini emretmişti.
"Belli bir süreye kadar" sözlerinin neyi ifade ettiği konusunda büyük bir görüş ayrılığı vardır. Bazı müfessirler, özellikle İbn Abbas, Katade, Mücahid, Dahhâk ve A'ta, bunun hayvanların kurban için işaretlendikleri (adandıkları) zaman olduğu görüşündedirler. Bu görüş yanlıştır, çünkü o zaman onlardan yararlanma konusunda verilen izin anlamsız olur. Urve bin Zübeyr ve A'ta bin Rabia'nın da içlerinde bulunduğu bir grup müfessir ise "belirli süre"nin hayvanın kurban edileceği zaman olduğu ve hayvan kurban edilinceye kadar onlardan yararlanıbileceği görüşündedir. Kişi bu hayvanlara binebilir, sütlerini içebilir, genç olanlarını kullanabilir, kıl ve yünlerini kesebilir vs. İmam Şafii, bu görüşü benimsemiştir. Hanefiler de gerektiğinde onlardan yararlanılabileceği, fakat yararlanmamanın daha iyi olacağı görüşündedirler.
Bu, kurbanların Kabe'nin "Eski Ev"in çevresinde kesilmesi gerektiği anlamına gelmez. Kur'an "Allah'ın Evi" veya Mescid-i Haram'ı sadece Kabe'nin binası için değil, Mekke'nin, yani haram bölgenin tümü için kullanır. (Maide: 95). Mevdudi

Yani, kişinin lüzumlu ve değerli olarak bilip sahip çıktığı bir şeyi, beşere yakışan duygusal tepkilerden mutlak olarak uzak olan Allah'ı “yatıştırmak” için gözden çıkarılmış bir fidye olarak değil, fakat O'nun adına bilinçli ve bencillikten uzak bir takdîme olarak sunmak üzere. (Ayrıca bkz. aşağıdaki 36. ayet.) M.Esed

Bu ayet iki şey ifade eder:
1) Kurban kesmek, tüm vahyî dinlerde bir tek Allah'a ibadetin önemli bir bölümüdür. Allah, tevhidi aşılamak için insanların kendisinden başkası adına kurban kesmelerini yasaklamıştır. Bu Allah'tan başkası önünde yapılması yasaklanan diğer şeylerle de uyum içindedir. Mesela Allah'tan başkası önünde secde etmek, Allah'tan başkası adına yemin etmek, Allah'ın belirlediği yerler dışındaki yerleri kutsal kabul edip ziyaret etmek, Allah'tan başkası için oruç tutmak vs. hep yasaklanmıştır.
2) Ayrıntıları farklı olsa da çeşitli zaman, ülke ve dinlerde vahyî dinin ortak özelliklerinden biri, Allah adına kurban kesilmesinin amacının aynı oluşuydu.
Arapça "muhbitin" kelimesini tek bir kelime ile tercüme etmek mümkün değildir. Bu ifade 1) Allah önünde gurur ve kibiri bırakıp tevazuyu seçenleri, 2) Kendilerini O'nun hizmet ve kulluğuna adayanları, 3) O'nun emirlerine samimiyetle boyun eğenleri içerir.  Mevdudi

Bu, salih insanların helal yoldan kazandıkları mallarını, kendi ve bakmak zorunda oldukları kişilerin ihtiyaçlarını karşılamak, akrabalara, komşulara ve diğer ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, Allah'ın kelimesini tebliğ etmek için Allah yolunda harcadıkları anlamına gelir. Haram amaçlarla haram yollarda para harcamak buna dahil değildir. Kur'an'daki infak terimi, ne aşırı harcama, ne de cimri ve haris olma anlamına gelir, tam tersine kişinin toplumdaki yerine ve imkanlarına göre gerek kendisine gerek başkalarına harcamasıdır. Mevdudi

Bu, Allah'a ibadet için kesilen kurbanın önemli bir şartını belirtmektedir. Bir kurban, ancak samimiyet ve takva ile kesilmişse Allah tarafından kabul edilir. Nitekim burada onun ancak takva ile kesilirse kabul edileceği belirtilmektedir: "Onların ne etleri ne de kanları Allah'a ulaşmaz, fakat sizin takvanız O'na ulaşır." Bu ayetle aynı zamanda, cahiliye günlerinde Arapların kurban etlerini Kabe'ye götürüp kanlarını Kabe duvarlarına bulaştırarak uyguladıkları bir âdeti de yasaklamış olmaktadır.
"... Allah'ı tekbîr edesiniz.": Bu hayvanların başkasına değil Allah'a ait olduğunu kabul edip tasdiklemeniz için kurbanı keserken Allah'ı sözlü olarak da ululamalısınız. Kurban kesilirken söylenilen sözlerden biri de şudur: Allahümme minke ve leke (Allah'ım, bu hayvan sendendir [senindir] ve senin içindir [sana sunuyorum.]).
36 ve 37. ayetlerde yer alan kurban kesme emri sadece hacılar için değildir ve hacc döneminde sadece Mekke ile de sınırlı değildir. Bu, varlıklı olan tüm müslümanlar için genel bir emirdir. Müslümanlara Allah'a şükretmeleri emredilmektedir, çünkü O, tüm insanların faydası için bu hayvanlara boyun eğdirmiştir. Bu nedenle diğer müslümanlar da Mekke'ye hacc için gidenlere ruhen katılabilmeleri için aynı günlerde kurban kesmelidirler.
Hz. Peygamber'in (s.a) Medine'de olduğu halde bu belirli günlerde kurban kestiğini bildiren bir çok sahih hadis vardır:
1) "[Kesebilecek gücü olduğu halde kurban kesmeyen, Bayram namazında bize katılamaz." (Müsned-i Ahmed, İbn Mace) Ebu Hureyre'den]
2) İbn Ömer'den rivayet edilen bir hadise göre, Peygamber (s.a) on yıl Medine'de ikamet etmiş ve her yıl kurban kesmiştir. (Tirmizi)
3) Hz. Enes'e (r.a) göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: "Bayram namazından önce kurban kesen bir daha kurban kessin. Bayram namazından sonra kesen ise doğru yapmış ve müslümanların yoluna uymuştur." (Buhari)
4) Cabir bin Abdullah rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a) Medine'de Bayram namazını kıldırınca, bazıları onun Kurban da kestiğini sanmış ve gidip kurbanlarını kesmişlerdi. Hz. Peygamber (s.a) bunun üzerine şöyle emir vermiştir: "Benden önce kurban kesenler, yeniden kurban kessinler."
Bu bağlamda Zil-Hicce'nin onunda Mekke'de Bayram namazı kılınmadığına dikkat edilmelidir. O halde bu emir, sadece Mekke'de hac vazifelerini yerine getirenler için değil, aynı zamanda tüm müslümanlar için geçerlidir.
O halde, bütün müslüman alemde kutlanan bayram sırasında kurban kesmek Peygamber'in (s.a) bir sünnetidir ve onun tarafından emredilmiştir. Bu konuda tek ihtilaf kurban kesmenin (fıkhi anlamda) vacip mi yoksa sadece sünnet mi olduğudur. İbrahim Nahaî, İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Muhammed ve bir rivayete göre İmam Ebu Yusuf da kurban kesmenin vacip olduğu görüşündedirler. Diğer taraftan İmam Şafii ve İmam Ahmet b. Hanbel bunun sadece sünnet olduğunu söylerler. Süfyan-ı Sevrî de, bir kimsenin kurban kesmesinde hiçbir beis olmadığını söyleyerek aynı görüşü benimsemiştir. Fakat ne yazık ki çağımızda ne Kur'an'a ne de Sünnet'e uymayan bazı "bilgili" müslümanlar (!) eğer bütün müslümanların icması olursa Bayram'da kurban kesme sünnetinin terkedilebileceği şeklinde bir görüş beyan etmişlerdir. Mevdudi

Bu âyetlerde, hacc esnasındaki “hedy” ile ilgili bilgi verilmekte, bunun yozlaştırılmamasına yönelik uyarı yapılmaktadır.
Paragrafın doğru anlaşılabilmesi için 36. âyeti, –teknik zorunluluk nedeniyle– paragrafın başında tertip ettik. Zira pasajın âyetlerinde, bu âyete gönderme yapılmıştır.
36. âyette, Büyükbaş hayvanları da; Biz onları sizin için Allah'ın varlığının işaretlerinden kıldık buyurulmuştur. Âyetin doğru anlaşılabilmesi için, şe‘âir [işaretler] sözcüğünün iyi bilinmesi gerekir. Bu nedenle Bakara sûresi'nde yaptığımız açıklamayı naklediyoruz:
شعائر [şe‘âir] sözcüğü, “bilmek, akletmek, idrak etmek” anlamındaki شعر [şa‘r] kökünün türevlerindendir. Şi‘r sözcüğü de buradan gelir. Şi‘r'e bu ismin verilmesi, her konuda bilgi kaynağı olmasındandır. Bu sözcüğün türevlerinden şe‘ar, ağaç ve ağaçlık, sık orman, ağaçlı bahçe gibi ağaç eksenli olarak kullanılır. Yine bu sözcüğün, “iç çamaşırı, atın çulu, arpa, terazi dirhemi, develere işaret vurma” gibi daha birçok anlamlarda kullanılan türevleri de vardır.
شعار [şi‘âr], شعيرة [şe‘îra] (çoğulları, شعائر [şe‘âir] sözcüğü), “alâmet” [bilgi sağlayan/belirti] demektir, ki bu sözcük savaşta veya seferde askerlerin arkadaşlarını, bölüklerini, takımlarını bulmaları, kaybetmemeleri için koydukları bir belirtinin adıdır.
Şe‘âir sözcüğü, Kur’ân'da bu âyetin dışında Mâide/2, Hacc/32, 36. âyetler olmak üzere 3 yerde daha geçer. Hepsinde de, شعائر اللّه [şe‘âirillâh/Allah'ın alâmetleri; Allah'ı tanımaya, bilmeye alâmet olan her şey] anlamındadır. Ama her ne hikmetse kelimenin anlamı, araya bir “itaat” sözcüğü eklenmek sûretiyle, “Allah'a itaatin alâmetleri, nişâneleri, sembolleri” şeklinde yaygınlaşmıştır. Oysa âyetlerde, “Allah'ın alâmetleri” diye geçmektedir. Âyette, من [min] edatı getirilerek, شعائر اللّه من [min şe‘âirillâh/Allah'ın âyetlerinden bir kaçıdır] buyurulmuştur.
“Şe‘âir”in izahından sonra, büyükbaş hayvanların da şe‘âirden olduğuna dair Yâ-Sîn sûresi'nde yaptığımız açıklamayı naklediyoruz:
Ve onlar görmediler mi ki: Biz şüphesiz onlar için ellerimizin [kudretimizin] meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar yarattık da onlar, onlara sahip bulunuyorlar. Ve onları, kendileri için zelil kıldık da. Bu yüzden binekleri onlardandır. Onlardan yiyip duruyorlar da. Ve onlarda daha birçok menfaatler ve içecekler var. Hâlâ şükretmeyecekler mi?(Yâ-Sîn/71-73)
Bu âyetler, duyarsızlaşmış bir toplumun inkâr sözlerini dile getiren 48. âyetin devamı mahiyetindedir. Sözü edilen duyarsızlar, canlıların yapılarındaki âyetlerden ibret almamaları ve çevrelerindeki delilleri görmemeleri sebebiyle bu âyetlerde de kınanmaya devam edilmektedir. Onlara denilmektedir ki: “Biz size, kendinizden kat kat güçlü, deve, sığır gibi hayvanları boyun eğdirdik, binit yaptık. Sizi o hayvanların etinden, sütünden, derisinden, tüyünden, gücünden ve gübresinden de istifade ettirdik. Bu hayvanları, yüzlercesini bir küçük çocuğun kontrol edebileceği şekilde zelil kıldık. Biz bunu böyle plânladık. Bunların nasıl olduğunu hiç düşündünüz mü?
Burada büyükbaş hayvanların da Safa ve Merve gibi, Allah'ın varlığına, birliğine ve rabbliğine birer işaret olduğu, bunların kutsanacak şeyler olmadığı açıklanmaktadır. Klasik kaynaklara göre Araplar, deve, sığır ve her ne hediye ettilerse onu kutsar ve onun etinden yemezlerdi. H.Yılmaz

Buradan itibaren müslümanlar, ilk defa olarak cihada hazırlanmaktadırlar. Bunu anlayabilmek için iki taraf (müminler ve kafirler) arasında meydana gelen tartışmanın ve sonucunun anlatıldığı bir önceki bölümü (19-24. ayetleri) gözönünde bulundurmalıyız. Bu tartışma, silahlı çatışmaya bir örnek teşkil etmektedir. İşte bu nedenle 26-37. ayetlerde savaşı gerekli kılan sebepler, Mekkeli müşriklerle yapılacak savaşa bir giriş niteliğinde ve onun haklılığını göstermek amacıyla sıralanmaktadır.
Medine'ye hicretten sonra ilk hacc mevsimi yaklaştığında, bu durum, hacc için Mekke'ye gitmekten alıkonulan Muhacirleri, Ensarı kızgınlık ve nefretle doldurmuştu. İşte bu nedenle 26-37. ayetlerde, sanki kafirlere kimseyi haccdan alıkoymaya hakları olmadığını söylemek istercesine haccın amacı ve nasıl yapılacağı anlatılmaktadır. Diğer taraftan müslümanlar, intikam için değil, ıslah etmek için savaş yapmak üzere hazırlanmaktadırlar. Aynı zamanda hacc esnasında kurban kesmek, onların (ve tüm dünya müslümanlarını) haccı ve onunla ilgili diğer ibadetleri hatırlamaları, böylece karşılaştıkları işkencelerden dolayı Mekkelilerin intikam almaktan sakınmaları için sürekli yapılması gereken bir ibadet şeklinde emredilmiştir. Bu nedenle müminlere, işkence yapanlardan intikam almak için değil, daha iyi şart ve durumlara ulaşmak için savaşmaları emredilmektedir.
 "" kelimesi Arapçada iki şey ifade eder:
1) Düşmanın saldırılarına savaşarak karşılık vermek.
2) Düşmanla sadece bir kez değil, ihtiyaç ortaya çıktığı her anda savaşmak. Allah, ne zaman küfürle İslâm arasında bir çatışma olsa, müminleri destekleyeceğini temin etmiştir. Bu, müminlere savunmada yalnız kalmayacaklarını, bilakis Allah'ın onların yanlarında olacağını, düşmanın tuzaklarını boşa çıkarmakta ve saldırılarını savmada onlara yardımcı olacağını söyleyerek müminleri cesaretlendirmek amacıyla burada yer almıştır. Bu ayet müminler için büyük bir cesaret kaynağıdır, çünkü onların kalplerini hiç bir şeyin sağlayamayacağı bir güç ve cesaretle doldurmaktadır.
Allah inananları savunur, çünkü onlar, Allah'ın kendilerine verdiği nimet ve lütuflara rağmen nankörlük ve ihanette bulunan kafirlere karşı savaş açmakta haklıdırlar. Mevdudi

Abdullah ibn Kesîr, İbn 'Âmir, Hamza ve Kisâ'î, âyetin başındaki ÃïĞğæ (uzine) fi'lini ma'lûm (etken) kipiyle ezine şeklinde okumuşlardır. O zaman "Allah mü'minlere izin verdi" demek olur. Müşrikler, Mekke'de mü'minlere son derece zulüm ve işkence ediyorlardı. peygamber'in arkadaşlarından bazıları, zaman zaman başları yarılmış veya dövülmüş vaziyette gelip Allah'ın Elçisine yakınıyorlardı. Allah'ın Elçisi:"Sabrediniz, henüz savaşma emri almadım!" diyerek arkadaşlarına sükûneti, ihtiyatlı hareket etmeyi öğütlerdi. İşte savaşa izin veren ilk âyet budur. S.Ateş

Bu ayet (39), hicretten sonra birinci yılın Zil-Hicce ayında savaşmaya verilen iznin yer aldığı ilk Kur'an ayetidir. Daha sonra H. 2. yılın Recep ve Şa'ban ayında Bakara Suresi'nin 190, 191, 193, 216 ve 244. ayetleriyle de savaş emri verilmiştir.
 "... şüphesiz Allah onlara yardım etmeye kadirdir." Bu teminat, o dönemde savaş güçleri çok zayıf olan -Medineli müslümanlar ve Muhacirlerle birlikte en fazla bin kişi- müminlerin cesareti için gerekliydi. Diğer taraftan Kureyş'in gücü ise çok büyüktü. Bunun yanısıra diğer bütün müşrik Araplar da onları destekliyordu. Daha sonra Yahudiler de onlara katılmıştı. Bu nedenle bu teminat çok zaruriydi ve kafirlere yapılan tehdit de çok önemliydi. Çünkü bu, onların az sayıdaki müslümanlarla değil, Allah'la savaştıklarını söylemek demekti. O halde, "Eğer istiyorsanız, savaşa hoşgeldiniz." Mevdudi

Lafzen, “o kimseler madem ki zulmedildiler”. Önceki ayette geçen “Allah inananları [bütün kötülüklere karşı] koruyacaktır” vaadiyle bağlantılı olarak, bu ayet savunma amaçlı savaşa izin olduğunu bildirmektedir. Bu konuyla ilgili tüm Hadisler (özellikle, Taberî ve İbni Kesîr'in kaydettikleri) bu ayetin savaş problemine ilişkin ilk atıf olduğunu göstermektedir. Abdullah İbni ‘Abbâs'a göre, sözkonusu ayet Hz. Peygamber'in Mekke'den Medine'ye hicretinden hemen sonra, yani Hicrî birinci yılın başlarında vahyedilmiştir. Savaşın yalnızca -ve yalnızca- savunma amacıyla yapılabileceği ilkesi, bir yıl sonra vahyedilen Bakara suresinde daha ayrıntılı bir biçimde ele alınmıştır (bkz. 2:190-193 ve ilgili notlar). M.Esed

"Zulme uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmalarına izin verilmiştir."

Yüce Allah, önce müminlere kendilerini müdafaa edip koruyaca­ğını söylüyor, ardından da zulme uğrayanlara savaş izni veriyor. Yüce Allah müminlere yardım edeceğine dair söz veriyor, ardından savaşabi­lecekleri iznini çıkarıyor.

Bu âyet, Hz. Peygamber'in Mekke'den Medine'ye hicretinden hemen sonra, birinci yılın başlarında vahyedilmiştir.

Bu âyet, savaşla ilgili âyetlerin ilkidir ve Müslümanların savunma, nefsî müdafaa amaçlı savaş yapabileceklerine de işaret etmektedir. De­mek ki Müslümanlar saldırma amaçlı savaş yapamazlar. Mutlak manada savunma amaçlı savaş yapabilirler. Bu âyetten çıkaracağımız neticeler şunlardır:

a) Zulüm savaşa bir nedendir. İnsanın insana saldırması, daha doğ­rusu bir inanç veya sosyal grubun, milletin başka bir millete haksız yere saldırması, o toplum için savunma amaçlı karşı koymayı meşru hale ge­tirir.

b)  Kendilerine savaş açılan Müslümanlara da kendilerini savun­mak için savaşa girebileceklerine dair izin çıkmıştır.

Netice olarak diyebiliriz ki, Müslümanlar gelişigüzel, keyfî anlam­da ve yeterli bir sebebe dayanmadan savaşamazlar. Yüce Allah'ın Kur'ân'da belirlediği nedenlerin oluşması gerekiyor.

Bakara sûresinin 190-193. âyetlerinde, ayrıca 244. âyetlerinde sa­vaş konusunda emir verilmektedir. Ama bu emir de sebeplere bağlı ola­rak gerçekleştirilecektir. Verilen âyetlerin tefsiri yapıldığı için burada açıklamaya girmiyoruz.

"Allah, onlara yardım etmeye elbette kadirdir." '

Aslında bu âyet, bir önceki âyetin devamı durumundadır. O âyette "Allah, iman edenleri korur" ifadesine yer verilmekte, bu âyette de yar­dım ederek koruma işini yerine getireceğine gücünün yeteceğini söyle­mektedir. Yüce Allah sonsuz kudreti ile çeşitli şekillerde yardımını mü­minlere ulaştırabilir. Bu konuda O'nun zorluk çekmesi, güç yetirememe-si diye bir sorunu olamaz. B.Bayraklı

Fakat Allah, bazı insanları güçlendirerek, onlar vasıtasiyle, mü'min kullarını savunur. Kendisine inananlar ile, isminin anıldığı mabedleri korur. Bu âyette, bütün İlâhî din ma'bedlerinin, Allah'ın adının anıldığı, korunması gereken ma'bedler olarak tanıtılması, vahiy dinlerinin özde birliğine ve mensuplarının kardeşliğine işârettir. S.Ateş

40. ayette müminlerin yurtlarından çıkarılmış olmalarına değinilmesi, Hacc Suresi'nin bu bölümünün Medine'de nazıl olduğunu göstermektedir.
Müslümanların çektikleri zulümler hakkında genel bir fikrimiz olması için bir kaç örnek seçtik:
1) Hz. Suheyb Rûmî Medine'ye hicret edeceği sırada herşeyini kaybetmişti. Oraya vardığında üzerine giydiği elbiseler hariç hiç bir şeyi yoktu. Sahip olduğu herşeyi kendi emeğiyle kazanmış olmasına rağmen Mekkeliler onun tüm mallarına el koymuşlardı.
2) Hz. Ebu Seleme, karısı ve henüz memedeki çocuğuyla Mekke'yi terkedeceği sırada, karısının ailesi zorla onu karısından ayırdılar. Daha sonra kendi ailesi de çocuğu karısının ailesinden aldılar. Böylece zavallı kadın bir yıl üzüntü ve hasret içinde yaşadı. Bir yıl sonra her nasılsa çocuğunu kurtardı ve tehlikeli bir yolculukla yalnız başına Mekke'den Medine'ye gitti.
3) Ayyaş bin Rebia, Ebu Cehil'in üvey kardeşi idi. Medine'ye hicret ettiğinde Ebu Cehil ve başka bir kardeşi onu takip ederek ona şöyle bir yalan söylediler: "Annen seni (Ayyaş) görünceye dek güneşten korunmayacağına ve taranmayacağına dair yemin etti. Bu yüzden bizimle Mekke'ye gelip annene görünmelisin." Ayyaş bu tuzağa kandı. Mekke'ye giderlerken kardeşleri onu esir aldılar ve Mekke'ye elleri ayakları bağlı bir şekilde sokup: "Ey Mekkeliler, işte bu delileri böyle terbiye edip yola getirin", dediler. Ayyaş uzun süre bu durumda kaldı, en sonunda cesur bir müslüman tarafından kurtarıldı.
Savme, Biye ve Salavat dünyayı bırakıp kendilerini ibadete adayan kimselerin ibadet yerlerinin isimleridir. Salavat, Aramicede salavta idi. Belki de İngilizce'deki salute ve salutation kelimelerinin kökenidir.
Bu cümlede ilahi bir kural ortaya konulmaktadır: "Allah hiç bir topluluğun ve hiç bir grubun sürekli hakim durumda olmasına izin vermez. Her an bir grubu başka bir grupla defeder."
Eğer böyle olmasaydı, sürekli hakim olan grup sadece siyasi ve ekonomik alanlarda karışıklık çıkarmakla kalmaz, aynı zamanda ibadet yerlerini de yakıp yıkardı. Bu kurala Bakara Suresi 251. ayette de değinilmiştir.
"Allah'a yardım edenler", insanları tevhide çağıran ve "Hak Din"in ve doğruluğun ikame edilmesi için çaba harcayan kimselerdir. Daha geniş açıklama için bkz. Âl-i İmran an: 50. Mevdudi

"Onlar haksız yere ve: 'Rabbimiz Allah'tır' dediler diye yurtlarından çıkarılmışlardır."

Yorumunu yapacağımız Hacc 40. âyetin bu kısmına başlık atacak olursak, inanç özgürlüğünü engellemek, zorunlu tehcir, yani vatanından haksız yere çıkarma diyebiliriz. İnsanları bir suç işlemeden, haksız yere ülkelerinden çıkarmak zulümdür. Tersini düşünürsek, hukukta vatanın­dan çıkarılacak kadar ağır suç işleyene verilecek ceza yer almalıdır. Böy­lece vatanından zorla çıkarılma cezası hukuka girmiştir. Aynı zamanda böyle bir cezaya denk düşecek suç da belirlenmelidir.

Bakara 84'te bu şekilde yapılan zulmü Yüce Allah'ın Tevrat'ta da yasakladığını görmüş ve açıklamasını yapmıştık. Yüce Allah'ın İsrâiloğulları ile yaptığı antlaşmada ikinci maddenin bir şıkkı bununla ilgilidir. "Birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayın" buyururken emrin tersini yapmanın dünya ve âhirette cezaya sebep ola­cağı da 85. âyette belirtilmişti.

Bakara 84'e bir kere daha bakarsak insanları haksız yere yurtların­dan çıkarmanın, insanı öldürmeye denk bir suç ve günah olduğunu görü­rüz.

Özel manada aldığımızda Hacc sûresinin 40. âyetinin iniş nedenini daha iyi kavrayabiliriz. Hz. Peygamber ve arkadaşları Mekke'de çok zor, insanlık dışı baskılara maruz bırakılmış, ticaret yapamaz, alış-verişte

bulunamaz, pazara çıkamaz hale gelmişlerdi. Bütün baskılar hicret et­meye zorluyordu. Müslümanlar hicret etmeselerdi, Ölümle burun buruna geleceklerdi. İşte Yüce Allah, buna "haksız yere ülkelerinden çıkarılan­lar" demiştir. Ayetin başında j»Û ellezîne olması, konunun evrenselliğini ifade etmektedir. Hz. Peygamberden sonra nice insanlar ve toplumlar ülkelerinden çıkarıldı ve bundan sonra da çıkarılacaktır.

Netice olarak diyebiliriz ki, "Rabbim Allah'tır" dediği için baskıya maruz kalan insanlar, inanç özgürlüğü tanınmayan tevhîd inancına sahip olanlar Allah'tan yardım göreceklerdir.

"Allah insanların bir kesimini diğerleriyle savmasaydı, içinde Allah'ın adı çokça anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi."

Daha Önce Bakara 251 'de aynı ifade yer almıştı: "Eğer Allah insanlara kendilerini başkalarına karşı savunma gücü vermeseydi." İşte bu ifade aynı şekilde yorumunu yapmakta oldu­ğumuz Hacc 40'da yer almaktadır. Farklı olan bundan sonraki netice kısmıdır. Bakara 251'de: "Yeryüzü çürüme ve yozlaşmaya maruz kalırdı" buyurulurken, Hacc 40'ta ibadet yerlerinin, mabetlerin yıkılıp gidileceğine dikkat çekmektedir. Genel manada yeryüzünün fesa­da gideceği Bakara 251'de söylendiği halde, Hacc 40'da özel anlamda mabetlerin yıkılacağı söylenmektedir.

Hacc 40'dan çıkaracağımız neticeler şunlardır:

a)  Yüce Allah, mescidlerin dışında kiliseleri, havraları ve manas­tırları mabet olarak kabul etmekte ve onların yıkılmasını istememektedir.

Bunların dışında oluşturulacak olan yerlere mabed denemez, onlar bir kültür yeri olabilirler. Neyin mabed olduğunu insanlar değil Allah belirler.

b) Daha Önce İsrâ 7'de belirttiğimiz gibi mescid, bağımsızlığı ifa­de etmektedir. Bir milletin, toplumun, devletin mabedine düşman elinin dokunması demek bağımsızlığını kaybetmesi demektir. Mabede namah­rem eli dokunmamahdır. Onun için insanlar, o toplumun halkı mabedle-rini müdafaa etmelidir; çünkü bu, Allah'ın koyduğu bir ilkedir. Halk kendi mescidini müdafaa edecek, Allah da ona yardım edecektir. İnsanın müdafaa gayreti olmadan, Allah'ın yardımı gelmez.

Düşmanın mabede el sürmesi savaş iznini Allah'tan çıkartmakta­dır. Hacc 39'a dönersek, zulmün burada mana kazandırdığını görürüz.

Mabedini savunacak insan kalmayınca, Allah bizzat Kendisi çeşitli yollarla, mabedini korumaktadır: Fîl sûresinde Ebrehe'nin ordusunu Yü­ce Allah Müzdelife'de kuşlarını göndererek yukarıdan aşağıya bıraktık­ları taşlarla mahvetmiştir. Bu da Ka'be'yi koruma şeklidir. Allah istediği şekilde korur, ama önemli olan insanların kendi emekleriyle mabedlerini korumalarıdır.

c) Mescid, manevi değeri ifade etmektedir ve maddi değer olan taş ve betonlarla manevi değerlerin bir araya gelmesidir. Mescidi, ya da genel anlamda mabedi müdafaa etmek manevi değerleri müdafaa etmek­tir. Bu değerlerin başında, özgürlük, bağımsızlık, namus, tapınma gel­mektedir. Mabedine düşman eli değdirtenler ibadet özgürlüğünü kay­betmiş demektir. Mescid ve diğer mabedlerin var oluşu, ibadet özgürlü­ğünün varlığının delilidir.

d)  Mescid veya genel manada mabed kavramı, toplumların kültü­rünü temsil etmektedir. Bazı toplumların saldırısı, kültüre olabilir. Ma­nevi kültürün tahribi, neslin tahribi anlamına gelir (Bakara 2/205).

Netice olarak diyebiliriz ki, toplumlara savaş izni, zulme uğradık­larında verilmektedir. Nedir zulüm? İnanç özgürlüklerinin ellerinden alınması için ağır baskıya maruz kalmaları, haksız yere, hatta inançların­dan dolayı ülkelerinden çıkarılmaları, namus, mabed gibi manevi değer­lerine saldırılması zulüm kavramının içini doldurmaktadır. İşte din eği­timi, genel anlamda eğitim, manevi değerlerini müdafaa etmek için, önce onları gençliğin beynine, gönlüne kazımalı, gönülleri ve beyinleri bu değerlerle süslemelidir. Aksi taktirde beyninde ve gönlünde değerlerine yer olmayan gençlik manevi değerlerine sahip çıkamaz. Onun içindir ki Hucürât 7'de Allah size imanı sevdirdi ve onu kalbinize nakşetti, süsledi, sindirdi demektedir.

Esas mücadele, esas savaş gençliğin gönlüne manevi değerleri ka­zımak, onlarla gençliği süslemektir. Savaş orada başlar, orada biter. Yoksa şeytanî vesveseleri müdafaa edenlerle savaş çok kolaydır. B.Bayraklı

".... iktidar verdiğimiz vakit.. çalışırlar." Bu bir tek cümlede İslam devletinin asıl gayesi ve o iktidara sahip olanların özellikleri geniş geniş değil kısaca anlatılmaktadır. Allah'a yardım eden ve O'nun yardımını hakedenler, doğru davranışlarda bulunur, namazı kılar, zekat toplamak için gerekli düzenlemeleri yapar, yetki ve güçlerini iyiliği emir, kötülükten sakındırma yolunda harcarlar.
 Yani, "Yeryüzünde kime, ne zaman iktidar verileceğine karar veren Allah'tır." Burada, yeryüzünün ve orada yaşayanların kaderinin kendi ellerinde olduğunu ve bu gücü ellerinden alacak başka bir gücün varolmadığını zanneden gururlu ve kendini beğenmiş insanların bu asılsız zanları ortadan kaldırılmaktadır. Bilakis Allah, kendisinin her şeye kadir ve en güçlü olduğunu göstermek için olağanüstü bir şekilde iktidarı kuvvetli görünenden alıp güçsüze verir. Mevdudi

Bu âyet grubunda Allah, mü’minleri koruyacağını, mağdur etmeyeceğini bildirdikten sonra, buna örnek olarak da kendilerini, yurtlarını ve dinlerini koruyabilmeleri için savaşa izin verdiğini beyân etmiştir. Sonra da sulh ortamında yapılması gerekenleri; mü’minlerin Allah'ın yardımcıları, Kendisinin de mü’minlerin yardımcısı olduğunu; kâfirleri-nankörleri sevmediğini ve onları mutlu etmeyeceğini bildirmiştir:
• Şüphesiz Allah, inananları savunur, aşırı hâin ve son derece nankörlerin hiç birini sevmez.
• Kendilerine savaş açılan kimselere, zulme uğramaları, sırf “Rabbimiz Allah'tır” dedikleri için hakksız yere yurtlarından çıkarılmaları nedeniyle izin verildi.
• O nedenle zulme uğrayan, saldırıya maruz kalan, özgürlüğü ve insan hakkları elinden alınan Müslümanların, zulüm ortadan kalkıp hakklarını, özgürlüklerini ve onurlu hayat hakklarını garantiye alana kadar kendilerini savunma, zulme başkaldırma hakları vardır. Özgürlüğün, insan hakklarının, adaletin ve güvenliğin garanti altına alınması için savaştan başka seçenek yoktur.
Bundan sonra da, Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yerle bir edilirdi buyurularak, savaşın gerekçesi açıklanmış ve mü’minlere de, Allah, Kendisine yardım edenlere; eğer kendilerine yeryüzünde bir güç verilirse salâtı ikâme eden, zekâtı veren, ma‘rûfu emreden ve münkerden alıkoyan kimselere kesinlikle yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, kavî'dir [çok güçlüdür], azîz'dir [mutlak gâliptir]. İşlerin sonucu da sadece Allah'a âittir buyurularak güvence verilmiştir.
Savaşa izin verildiği ilk kez Bakara sûresi'nde zikredilmişti:
Ve savaş sizin için hoş olmayan bir şey olmasına rağmen, size yazıldı [farz kılındı]. Olabilir ki siz, sizin için hayırlı olan bir şeyden hoşlanmazsınız. Yine olabilir ki, siz, sizin için şerrli olan bir şeyi seversiniz. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Bakara/216)
Ve Allah yolunda savaşın. Şüphesiz Allah'ın en iyi işiten ve en iyi bilen olduğunu da bilin. (Bakara/244)
Ve sizinle savaşan kimselerle Allah yolunda savaşın [ölün, öldürün]. Ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez. Ve onları nerede yakalarsanız öldürün, çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın. Ve fitne, öldürmeden daha şiddetlidir. Mescid-i Harâm yanında onlar, orada sizinle savaşmadıkça da onlarla savaşmayın. Buna rağmen onlar sizinle savaşırlarsa, hemen onları öldürün. Kâfirlerin cezası işte böyledir. Bununla beraber, eğer vazgeçerlerse, biliniz ki şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. Ve de fitne kalmayıp, din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Artık eğer, vazgeçerlerse, düşmanlık, zâlimlerden başkasına yoktur. (Bakara/190-193)
Sonra da, Allah'ın izniyle onları [Câlût ve ordusunu] bozguna uğrattılar. Dâvûd da Câlût'u öldürdü ve Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] verdi. Ona dilediği şeylerden de öğretti. Eğer Allah'ın, insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı [bozulur giderdi]. Fakat Allah, âlemler üzerinde büyük bir lütuf sahibidir. (Bakara/251)
Bu âyetin iniş sebebi hakkında şu nakledilmiştir:
Rivâyete göre bu âyet-i kerîme mü’minler dolayısıyla nâzil olmuştur. Şöyle ki: Mü’minler Mekke'de sayıca çoğalıp kâfirler onlara eziyet ve işkenceler yapınca, onların bir bölümü Habeşistan'a hicret etti. Mekke'de kalan birtakım mü’minler de imkân bulduğu kâfirleri öldürmek, suikast tertiplemek, emanetlerine hâinlik etmek ve hile yapmak istediler. Bunun üzerine bu âyeti kerîme, …nankörlük edenlerin hiç birisini sevmez buyruğuna kadar nâzil oldu.
Şüphesiz Allah, inanan kullarını, savaşmaksızın da gâlip kılmaya kâdir'dir. Ancak O, kullarının Kendine ne derece itaat edeceklerini denemek için savaşmalarını emretmiştir:
Artık inkâr eden kimselerle karşılaştığınız zaman, hemen boyunları vuruş… Sonra onlara üstün geldiğiniz zaman, hemen bağı sıkı bağlayın. Sonra harp ağırlıklarını atıp, savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak, ya da fidye ile salıverin. İşte! Eğer Allah dileseydi onlardan elbette intikam alırdı [onları cezalandırıp adaleti sağlardı]. Fakat (böyle olması), sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülen/öldüren/savaşan kimseler; artık O [Allah], onların amellerini asla boşa çıkartmaz. O [Allah], onları kılavuzlayacak, durumlarını düzeltecek ve onları, kendilerine tanıttığı cennete girdirecektir. (Muhammed/4-6)
Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın ve onları rezil-rüsvay etsin. Sizi de, onlara karşı muzaffer kılsın ve mü’min bir toplumun göğüslerine şifa versin, göğüslerinin kinini gidersin. Allah dilediğinin tevbesini de kabul eder. Ve Allah, alîm'dir, hakîm'dir. Sizden çaba harcayanları, Allah'ın, Elçisi'nden ve inananların astlarından sırdaş [can dostu] edinmeyenleri Allah bilmeden [ortaya çıkarmadan] bırakılacağınızı mı sandınız? Ve Allah, yaptıklarınızdan çok iyi haberi olandır. (Tevbe/14-16)
Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bildirmeden ve sabredenleri de bildirmeden cennet'e gireceğinizi mi sandınız.” (Âl-i İmrân/142)
Ve kesinlikle Biz, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri bilmemiz/ortaya çıkarmamız için sizi belâlandıracağız [denemeye tâbi tutacağız]. Haberlerinizi de belâlandıracağız [denemeye tâbi tutacağız]. (Muhammed/31)
Burada, Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yerle bir edilirdi buyurularak, savaşın gerekçeleri açıklanmıştır. Bu âyette zikredilen kilise ve havralar, günümüzdeki kilise ve havralar değil, tahrifata uğramadan evvelki mabetler; Mûsâ'nın havraları ve Îsâ'nın kiliseleridir.
Âyetin son bölümünde de, Allah, Kendisine yardım edenlere; eğer kendilerine yeryüzünde bir güç verilirse salâtı ikâme eden, zekâtı veren, ma‘rûfu emreden ve münkerden alıkoyan kimselere kesinlikle yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, kavî'dir [çok güçlüdür], azîz'dir [mutlak gâliptir]. İşlerin sonucu da sadece Allah'a âittir buyurularak, gerçek mü’minlere yardım edileceği taahhüt ediliyor:
Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O'da size yardım eder ve ayaklarınızı sâbit tutar.  İnkâr eden kişiler ise, artık yıkım onlara! Ve O [Allah], onların amellerini saptırtmıştır. (Muhammed/7-8)
Ve andolsun ki gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında Bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle gâlip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle gâlip gelenlerin ta kendisidir.” (Sâffât/171-173)
Allah, “Elbette Ben ve elçilerim gâlip geleceğiz” yazmıştır. Şüphesiz Allah kavî'dir, azîz'dir. (Mücâdele/21)
Kur’ân'da, Allah'ın birçok yardımı somut olarak gösterilmiştir:
İki topluluk birbirini görünce, Mûsâ'nın ashâbı “Şüphesiz biz, kesinlikle kıstırıldık” dediler. O [Mûsâ], “Hayır, hayır! Şüphesiz Rabbim benimledir, bana yol gösterecektir” dedi. Ötekilerini de oraya yaklaştırdık. Ve Mûsâ ve beraberindekilerin hepsini kurtardık, sonra da ötekileri suda boğduk. (Şu‘arâ/61-66)
Eğer siz o'na [Elçi'ye] yardım etmezseniz, bilin ki Allah o'na kesinlikle yardım etmiştir. Hani o küfretmiş kişiler, o'nu ikinin ikincisi olarak çıkarmışlardı. Hani ikisi mağarada idiler. Hani o, arkadaşına, “Üzülme, şüphesiz Allah bizimle beraberdir” diyordu. Bunun üzerine Allah, o'nun üzerine kalbi teskin eden güven ve yatışma duygularını; morallerini indirmiş, o'nu sizin görmediğiniz askerlerle güçlendirmiş ve küfreden kişilerin sözünü en alçak kılmıştı. Allah'ın kelimesi de en yücenin ta kendisidir. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Tevbe/40)
Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, şükredesiniz diye size Bedir'de yardım etti: Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/hulûl ettirilen üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabrederseniz ve takvâlı davranırsanız, evet [sizi Rabbiniz destekler]. Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş/eğiten/gönderilmiş beş bin melekle yardım eder. Ve Allah bunu [yardımı], size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf O [Allah], küfretmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye azîz ve hakîm Allah katındandır.” Öyleyse Allah'a takvâlı davranın. (Âl-i İmrân/123-127)
Andolsun ki, Allah birçok yerde ve Huneyn Günü size yardım etti. Hani çokluğunuz size güven vermişti de onun size bir faydası olmamış ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra da arkası dönenler hâlinde kaçmıştınız. (Tevbe/25)
Ve andolsun ki, Biz Mûsâ ile Hârûn'a da nimetler verdik. Ve o ikisini ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık. Ve Biz, onlara yardım ettik de onlar gâlip gelenlerin ta kendileri oldular. (Saffat/114-116)
Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şâhitlerin kalktığı [şâhitlik edecekleri] günde [kıyâmette] kesinlikle yardım ederiz. (Mü’min/51)
Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz. (Âl-i İmrân/139)
38. âyette, Şüphesiz Allah, inanan kimseleri savunur. Şüphesiz Allah, aşırı hâin ve son derece nankörlerin tümünü sevmez buyurularak, Allah'ın hâinleri sevmediği vurgulanmıştır:
Ey iman etmiş kimseler! Allah'a ve Elçi'ye ihânet etmeyin. Bile bile kendi emanetlerinize de ihânet etmeyin. Şüphesiz mallarınızın ve evlatlarınızın, kesinlikle fitne olduğunu ve kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir olduğunu bilin. (Enfâl/27-28)
Eğer bir toplumdan; hâinlik yapmasından korkarsan, aynı şekilde antlaşmayı bozduğunu kendilerine bildir. Şüphesiz Allah, hâin kimseleri sevmez. (Enfâl/58) H.Yılmaz

Peygamberlerini reddeden bazı kavimlerin misalleri, Mekkeli müşriklere, kendilerine azaptan önce bir müddet mühlet verildiğini vurgulamak için anlatılmıştır. O halde, "Ey Mekkeliler, cezalandırılmanızdaki gecikme sizi yanıltmasın. Size verilen süre sona erdiğinde, eğer verilen süre içinde gidişatınızı düzeltmemişseniz, önceki topluluklar gibi siz de cezalandırılacaksınız."
 Nekîr kelimesi Arapça'da çok geniş bir anlama sahiptir ve şu iki anlamı da ifade eder:
1) Karşısındakinin kötü davranışından duyulan hoşnutsuzluk.
2) İnsanı tanınamayacak kadar değiştiren şiddetli bir ceza. Bu durumda cümle şu anlama gelir: "Bak! Bu kötü hallerinde onları yakaladığım zaman cezam ne kadar korkunçmuş!" Mevdudi

Yani, kendi halkı tarafından değil, Firavun ve yandaşları tarafından; çünkü kendi halkı, günahkarca davranışlarına rağmen o'nun Allah'ın elçisi olduğunu kabul etmişti (Taberî). ‘Âd, Semûd ve Medyen halkına ilişkin atıflar 7. surede 48, 56 ve 67. notlarda yer almaktadır. M.Esed

Arapça'da "kuyu" "yerleşim bölgesi" ile hemen hemen eş anlamlıdır. O halde: "Nice kullanılmaz olmuş kuyu" cümlesi, "Nice memleket helak olmuştur" anlamına gelir. Mevdudi

Asıl felâket, kalb gözü olan basîretin kör olmasıdır. Çünkü insana gerçekleri gösterecek olan odur. O göz burada kör oldu mu âhirette de kör olur. Ama dış göz kör olsa da kalb gözü açık ise bir zararı yoktur. Nasıl olsa şu fanî hayâttan sonra basîretler devreye girecektir. S.Ateş

".... kalpler kör olur" sözleri, gerçek anlamda değil, mecazi anlamda kullanılmıştır. Kalp, tüm duygular, hisler, zihnî ve ahlakî niteliklerin merkezi olarak kabul edildiğinden, bu sözler kendi inatçılıklarının onları duymaktan ve akıllı hareket etmekten alıkoyduğunu ima etmek üzere kullanılmışlardır. Mevdudi

Lafzen, “orada (olup biteni) kavrayacak kalpleri, işitecek kulakları olsun”. M.Esed

Size çok uzun gelen birkaç yıl, O'nun için çok kısadır. Sizin hesabınızca bin yıl, Rabbinin katında bir gün kadardır. Size zaman uzun gelir, sabırsızlanırsınız, acele edersiniz. Ömrünüz kısa olduğundan sabrınız da azdır. Zaman size göredir. Allah'ın zâtına nisbetle zaman, "bir ân"dan ibârettir. Milyarlarca yıl, Allah'a göre bir ân sayılır. "O, her gün (ân) bir şândadır" (Rahmân: 29) âyeti buna işâret etmektedir. İşte o tek ân içine milyarlarca yıl sığar. S.Ateş

Burada kafirlerin sık sık tekrarladıkları bir meydan okuyuşa değinilmektedir: "Peki, eğer sen gerçekten peygambersen, bizi tehdit ettiğin azap neden gelmiyor, zira biz senin Allah'ın Peygamberi olduğun iddiasını kabul etmiyoruz?"
Yani, "Allah'ın karar ve iradesi sizin zamanınıza ve takviminize göre değildir. Yaptığınız kötü amellerin sonuçları da hemen işlediğiniz anda ortaya çıkmaz. O halde, zalimce ve günahkar bir tavır içine girdiklerinden beri bir on yıl veya bir yüz yıl geçtiği için ceza ve azap tehdidinin asılsız olduğunu düşünenler yanılgı içindedirler. Mevdudi

Bu konuda bir açıklama için bkz. 6:57, 8:32, 13:6 ve ilgili notlar.Yani, insanın “zaman” ya da “süre”den anladığı şeyin Allah'a göre bir anlamı yoktur; çünkü O, zamandan münezzehtir, zamanın ötesindedir; başlangıcı ve sonu yoktur O'nun; öyle ki, “O'nun için, ha bir gün, ha bin yıl, aynı şeydir” (Râzî). Karş. bir “gün”ün “elli bin yıla” denk olduğunun ifade edildiği 70:4; ayrıca, “Allah diyor ki, Ben Mutlak Zamanım (dehr)” anlamındaki güvenilir Hadis. M.Esed

Bu paragrafta, Rasûlullah teselli edilmekte ve insanlar –gözlem yapmak sûretiyle– akıllarını başlarına almaya çağırılmaktadır. Yalanlanması karşısında Rasûlullah birçok kez teselli edilmiştir:
Biz onların söylediklerinin seni mutlaka üzdüğünü elbette biliyoruz. Ama onlar aslında seni yalanlamıyorlar; ama o zâlimler Allah'ın âyetlerini bile bile inkâr ediyorlar. Ve elbette ki senden önce de elçiler yalanlanmıştı da kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabretmişlerdi. Ve Allah'ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Hiç şüphesiz ki, sana, gönderilmişlerin [elçilerin] haberlerinden bir kısmı gelmiştir de. (En‘âm/33-34)
Allah için zaman önemli değildir. Kâfirlere mühlet verilmesi, onların ihmal edildiği anlamına gelmez:
Sakın zâlimlerin yaptıklarından Allah'ın gâfil [duyarsız] olduğunu sanma! Ancak O, onları, başlarını dikerek koşacakları, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor. Onların bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur. (İbrâhîm/42-43)
Ve eğer Allah zulümleri nedeniyle insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun üstünde dâbbehden/canlılardan hiçbir şey bırakmazdı. Velâkin onları adı konulmuş bir süreye kadar erteler. Artık onların ecelleri gelince de ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler. (Nahl/61)
Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun sırtında [yeryüzünde] hiç bir dâbbehi [canlıyı] bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah Kendi kullarını en iyi görendir. (Fâtır/45)
46. âyetteki, İşte şüphe yok ki, gözler kör olmaz, fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur ifadesi, mecazî anlamdadır. Kalp, bilginin, bilincin, hislerin, zihnî ve ahlâkî niteliklerin merkezi kabul edildiğinden bu ifade kullanılmıştır. Kalple ilgili yaptığımız açıklamaya bakılabilir.
Bu pasajın iniş sebebine dair şu nakledilmiştir:
İbn Abbâs ve Mukâtil derler ki: Yüce Allah'ın, Kim bunda kör ise, o âhirette de kördür (İsrâ/72)buyruğu nâzil olunca, İbn Umm Mektûm, “Ey Allah'ın Rasûlü!” “Ben dünyada gözleri görmeyen bir kimseyim, âhirette de kör mü olacağım?” diye sorunca, Çünkü gözler kör olmaz. Asıl göğüslerdeki kalpler kör olur buyruğu indi.
47. âyetteki, Ve senden azabı çabuklaştırmanı istiyorlar ifadesinde gönderme yapılanlar iseNadr b. el-Hâris ve Ebû Cehl gibi kimselerdir. Bunlar daha önce de konu edilmişti.
(Onlar da) dediler ki: “Demek sen Allah'a; tek olarak [başkasını karıştırmadan] kulluk edelim ve atalarımızın kulluk ettiklerini bırakalım diye mi bize geldin? Eğer doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir!” (A‘râf/70)
Ve Rabbin, zâlim olan kentleri yakaladığında, O'nun yakalayışı işte böyledir. Şüphesiz O'nun yakalaması pek acıklıdır, çok çetindir! (Hûd/102)
Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikâme edin, zekâtı verin” denilenleri görmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah'ın haşyeti gibi yahut haşyetçe daha şiddetli olarak insanlara haşyet duyarlar. Ve “Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı, çok azdır. Âhiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz ‘bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar’ bile hakksızlığa uğratılmayacaksınız. Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile.” Ve onlara bir iyilik isabet ederse, “Bu, Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, sendendir” derler. De ki: “Hepsi Allah'tandır.” Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, hepten söz anlamaz olayazıyorlar? (Nisâ/77-78)
Bir vakit de onlar, “Ey Allahım! Eğer bu Senin katından gelmiş bir hakkın/gerçeğin ta kendisi ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi. (Enfâl/32)
Ve dediler ki: “Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azaptan payımızı acele ver bize!” (Sâd/16) H.Yılmaz

Yani, "Ben sadece bir uyarıcıyım ve sizin kaderinizi tayin eden değilim. Hüküm veren ve cezalandırma kararını veren Allah'tır." Mevdudi

"İnananlar için mağfiret vardır." Bu, Allah'ın onları hata, zayıflık, eksiklik ve fazlalıklarını görmezlikten geleceği anlamına gelir. Onlar için "bol rızık" vardır demek ise onlara orada izzetli bir şekilde bol bol nimetler verileceği anlamına gelir. Mevdudi

İnsanlar için bir beyânname niteliğinde olan bu âyetlerde, Rasûlullah'ın insanların menfaati için görevlendirilmiş bir uyarıcı olduğu, tebliğ ettiği mesajdan herhangi bir çıkarı olmadığı; iman eden ve sâlihâtı işleyenlerin mağfiret ve kerîm bir rızka nail olacakları, Allah ve Rasûlü'yle boy ölçüşmeye kalkanların ise cehennemi boylayacakları bildirilmektedir. Bu hususa 15. âyette de işaret edilmişti.
Ve onlar, şüphesiz Bizim yeryüzüne geldiğimizi, onu etrafından noksanlaştırdığımızı görmediler mi? Allah hükmeder. O'nun hükmünü engelleyecek hiçbir kimse yoktur. Ve O, hesabı çok hızlı görendir. (Ra‘d/41)
Şu inkâr eden ve Allah yolundan çeviren kimseler; Biz yaptıkları bozgunculuk nedeniyle onlara azap üstüne azap artırdık. (Nahl/88) H.Yılmaz

Resûl: Elçi demektir. Daha ziyâde yeni bir şerî'at getiren peygamber anlamında kullanılır. Nebî ise haber veren (mânâ âleminden gelen gizli bilgileri söyleyen) demektir. Bu da peygamber anlamında kullanılır. Yeni bir şerîat getiren elçiye nebî dendiği gibi, kendisinden önceki şerîati güçlendirmeğe çalışan reformcuya da nebî denilir.Ümniyye: bir şeyi arzu etmek, gönlünün istediğine kavuşma arzusudur ki felsefede buna ideal denilir. peygamberlik, insanın kendi arzusuyla değil, Allah'ın vahyi ile olur. Bu âyette Hz. Hz. Muhammed'e, insanın arzu ve isteklerine şeytânın karışıp bozuk düşünceler karıştırabileceği, bu bakımdan peygamberin hayal ve arzulara değil, sadece Allah'ın vahyine teslîm olması gerektiği anlatılmaktadır. Çünkü gönüle gelen arzu ve düşüncelerde şeytânın payı olabilir ama Allah, vahyinin içine şeytân düşüncelerinin karışmasına müsâade etmez. Çünkü vahiy, meleklerin koruması altında gönderilir. Hz. Muhammed (s.a.v.): "Benim de kalbim bulutlanır, bunun için günde yetmiş kez Allah'tan bağışlanmayı dilerim" buyurmuştur. Başka bir yoruma göre âyette geçen temennî kelimesi, okumak anlamındadır. Ümniyye de okuma ile öğrenilen, kulaktan dolma şeylerdir. Bu takdîrde âyetin anlamı şöyledir: Senden önce hiçbir resûl ve nebî göndermedik ki o bir şey okuduğu zaman mutlaka şeytân, onun okumasına, vahiy dışı bir şey atmış olmasın. Fakat Allah, onun attığı sözü yok eder, sonra Allah kendi âyetlerini sağlamlaştırır. Allah'ın vahiyleri arasına şeytânın sözü karışmaz. Şeytânın kalblere attığı vehimler, vahiy karşısında eriyip gider. S.Ateş

Nebi ile Rasûl arasındaki fark için bkz. Meryem açıklama notu, 30.
Temenna kelimesi Arapça'da hem "arzu" hem de "bir şey okumak" anlamına gelir.
Eğer birinci anlam alınırsa ayet: "Şeytan onun arzusunu yerine getirmesini engellediği" anlamına gelir. Eğer ikinci anlam alınırsa şu anlama gelir: "Peygamber ayetleri okuduğu sırada, şeytan insanların kafasında onların doğruluğu ve anlamı hakkında şüpheler yaratır."
Eğer birinci anlam kabul edilirse: "Allah nebisinin arzusunu yerine getirir ve şeytanın engellerine rağmen onun görevini başarılı kılar. Peygamber'e (s.a) yaptığı va'dleri yerine getirerek vahiylerinin doğruluğunu teyid eder." İkinci anlam kabul edilirse: "Allah, şeytanın insanların kafalarında yarattığı şüphe ve itirazları siler ve inen vahiylerle ilgili meydana gelen karmaşıklıkları ortadan kaldırır."
"Allah bilendir" ve şeytanın kurduğu tuzaklardan ve onların etkilerinden haberdardır. "Hikmet sahibi" olduğu için de şeytanın tüm tuzaklarını bozar. Mevdudi

Lafzen, “Senden önce hiçbir elçi ya da haberci göndermedik ki, o (elçi ya da haberci) ümit ettiği zaman, (temennâ) ...”. Çoğu müfessire göre “elçi” (“rasûl”) tabiri, yeni bir öğreti ya da şeriat vaz‘eden vahyî mesaj getiren kimse için, “peygamber” (nebî) ise, Allah'ın, mevcut bir şeriate ya da bütün ilahî şeriatlerde yer alan ortak ilkelere dayanan ahlakî değerleri bildirmekle görevlendirdiği kimse için kullanılmaktadır. Buna göre, her rasûl (elçi) aynı zamanda nebî (haberci)dir; ama her nebî, rasûl değildir.Yani, mesajı taşıyan kişinin (elçinin) güttüğü gerçek amacın (umniyyeh: lafzen, “arzu/özlem” ya da “ümit/beklenti”) toplumun manen ilerlemesi ya da yükselmesi değil, kendi kişisel nüfûz ve iktidarının güçlenmesi olduğu vesvesesini insanlara vererek (karş. 6:112 -“Biz hem insanlar, hem de görünmeyen varlıklar (cinn) içinden şeytanî güçleri (şeyâtîn) her peygambere düşman kıldık”; 6. sure, 98. notta bu ifadeyle ilgili bir açıklama bulunmaktadır).Lafzen, “sonra Allah ayetlerini kendi içinde açık ve açıklayıcı kılar”. Yuhkimu âyâtehû ibaresinin anlamı budur (karş. 11:1'deki uhkimet âyâtuhû ifadesi): yani, Allah kendi muhtevalarıyla kendilerini ortaya koyan mesajlar vahyederek Hz. Peygamber'e birtakım “gizli amaçlar” ya da “kişisel saikler” yakıştırma imkanını kötü niyetli muhalifler için bütünüyle ortadan kaldırmıştır. Cümlenin başındaki sümme (lafzen, “sonra”) takısı bir zamanda peşpeşelik değil, edimler ya da eylemler arasında mevcut sıra, uyum ya da bağlantıyı ifade içindir; bunun içindir ki çeviride “ve” bağlacıyla aktarılmıştır. M.Esed

Bu âyetler, şeytan ile peygamberlerin mücadelesi, şeytanların pey­gamberleri etkilemeye çalışmaları, bilenle bilmeyenlerin, kalpleri hakikate kapalı olanlarla açık olanların farkını açıklamaktadır. Âyetlerin ana­lizi bizi bazı neticelere götürecektir:

1. "biz, senden önce hiçbir rasûl ve nebi göndermedik ki o, bir temennide bulun­duğunda, şeytan onun dileğine ille de (beşerî arzular) katmaya kalkışma­sın."

Rasûl "elçi", nebî de "haberci" anlamına gelmektedir. Kur'ân'm geneline baktığımızda bu iki kelimenin birbirinin yerine kullanıldığını görürüz. Her rasûl mutlaka nebîlik görevini yerine getirmektedir. Çünkü getirdiği ilâhî mesajı insanlara duyurmakla yükümlüdür.

Yüce Allah, bütün peygamberlerle şeytanın düşman olduğunu ve bu düşmanlığını özellikle vesvese vermek suretiyle etkilemekle göster­miş olduğunu ifade etmektedir.

Bu düşmanlık nedeniyle şeytanın vesvese vermesi başka âyetlerde de anlatılmaktadır:

a) "Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak" (En'âm 6/112). Bu âyetten şunu anlıyoruz: Şeytan hem cinlerden hem de insanlardan oluşmaktadır, in­sanların da şeytanı vardır. Bu şeytanlar başkalarını aldatmak için birbir­lerine yaldızlı sözleri öğretirler.

b) "Derken şeytan Adem'e vesvese verdi ve: 'Ey Adem!' dedi, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?" (Tâhâ 20/120).

Hz. Âdem ve ondan sonraki peygamberlere şeytan vesvese verme­ye çalışmıştır. Bu, onun düşmanlığı gereği yaptığı bir faaliyettir.

Ayette geçen temenna fiili, "bir şeyi arzu etmek"; ümniyye de "gönlün çok istediği şey"dir. Demek ki,

peygamberler, özel manada Hz. Muhammed, bir şey yapmayı çok istediği zaman şeytan onun isteği­ne vesvese katmak istemiştir. Bu işi yapmaya kalkan cinlerden meydana gelen şeytan olduğu gibi, insanların şeytanları da olabilir. Mesela: "İnkar edenler: 'Bu Kur'ân'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız' dediler" (Fussılet 41/26). İnsanî şeytanlar da gürültü çıkararak Kur'ân'ı bastır­maya çalışmışlar; çalışıyorlar ve çalışacaklardır.

temenna kelimesine ve ümniyye kelimesine Ibn Abbâs'ın "okumak" manasını verdiğini Kurtubî nakletmektedir. O zaman mana şöyle olur: "O, bir şey okumak istediği zaman şey­tan mutlaka onun okumasına bir şey katmak istemiştir." O zaman Fussılet, 26'da insanî şeytanların bu işi yaptıkları rahatlıkla anlaşılmış olacaktır.

İşte bu beşerî, yani insanlardan meydana gelen şeytanların Hz. Peygamber'i nasıl etkilemeye kalktıkları İsrâ 73-74. âyetlerde anlatılmış­tır. "Müşrikler, az kalsın baskı yapıp seni, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize iftira etmen için kandı­racaklardı. İşte o zaman seni dost edineceklerdi. Eğer biz, seni sağlam-laştırmamış olsaydık neredeyse onlara az da olsa meyledecektin."

Bu âyetlerde Yüce Allah, müşrik denen insanî şeytanların insanları Allah'ın vahyinden uzaklaştırıp kendi isteklerini kabul ettirmelerine kar­şı Hz. Peygamber'i sağlam tutarak yorumunu yapmakta olduğumuz Hacc 52'de de o şeytanların ilâhî vahye katmak istediklerini silip atarak korumuştur.

Biz bu noktada şu soruyu sorabiliriz: Yüce Allah bu konuyu bize niçin anlatmaktadır? Peygamberlerle alakalı olduğuna göre bu âyetin bizim için geçerliliği nedir? Her iki soruya toplu halde cevap vermemiz mümkündür. Günümüzde Kur'ân okunduğunda, anlatıldığında ona karşı ses çıkaranlar, onun yayılmaması için engel koyanlar, onun hükümlerin­den insanları uzaklaştırıp, beyinlerine yanlış dini hurafeler sokanlar, ma­kale, kitap ve teşkilatlan ile onun etrafında örümcek ağı örmeye çalışan­lar, modernlik adı altında onun hükümlerini yanlış yollara çekenler yok mudur? İşte bunlar birer şeytandır. Kimi zaman Allah yetiştirdiği âlim­lerini sağlam tutarak onları engelliyor, kimi zaman da onların yaptıklarını silip atıyor. Dini beşerileştirmeye kalkanlar da bu konuda şeytanlara yardım ediyorlar. Bunu anlamamız ve tedbirini almamız için Yüce Allah bunları bize anlatmaktadır. Çünkü günümüzün beşerî şeytanları, o zama­nın şeytanlarından daha etkili, dini beşerileştirmekte daha metotlu çalış­maktadırlar. Gelecekte bu daha da etkili bir şekilde devam edecektir. Şimdiki beşerî şeytanlarla geleceğin beşerî şeytanları şu ilâhî fermanı bilmelidirler: "Kur'ân'ı kesinlikle Biz indirdik; elbette onu yine Biz koruyacağız" (Hicr 15/9).

Günümüzün beşerî şeytanları, zannetmesinler ki, şeytanlar Hz. Muhammed'e gelen vahye bir vesvese katmışlardır. Kendileri şimdi na­sıl katamıyorlarsa, onlar da o zaman katamamışlardır. Katmaya çalışma her peygamber döneminde olmuştur, ama bu teşebbüs her defasında ne­ticesiz kalmıştır.

2. "Ne var ki Allah, şeytanın katacağı şeyi iptal eder. Sonra Allah, kendi âyetlerini sağlam olarak yerleştirir. Allah bilendir, hikmet sahibidir."

Cin şeytanları ile insanî şeytanların katacağı beşerî arzulan, sahte düşünceleri, bâtıl hurafeleri Yüce Allah bizzat Kendisi temizlemiş, te­mizlemekte ve temizleyecektir. O dönemde ve günümüzde ilâhî vahyin, yani Kur'ân'm etrafında dolaşan bu şeytanların atacağı beşerî arzuların Kur'ân'a ulaşması mümkün değildir. Makale, kitap, medyadaki saldırıla­rın, beşerî arzu ve cehalet dolu okları Kur'ân'a ulaşmamakta, Allah'ın koruyucu duvarına çarpıp geri dönmektedir.

Yüce Allah bir taraftan onların atmak/katmak istediklerini silip atmakta, diğer taraftan da kendi âyetlerini kuvvetlendirmektedir. Hz. Peygamber döneminde ona gönderdiği vahyi hem bu şeytanî vesveseler­den uzak tutmuş, hem de ilâhî vahyin âyetleri dünya insanlığının bey­ninde sağlam bir yer edinmişti. Şeytanî vesveselerden arınmış olan vahy sağlamlaşmiş demektir. Bir de o vahyin insanlıkta sağlam bir yer edin­mesi de vardır.

Müslümanlar ve özellikle din âlimleri şunu iyi bilmelidirler: Yüce Allah, Kur'ân'ı şeytanî vesveselerden korumuş, koruyor ve koruyacaktır. Onun insanlıkta sağlam bir yer edinmesini de temin etmiş, ediyor ve edecektir. Bize düşen onun bu durumuna gölge etmemek, engel olma­mak, katkıda bulunmaktır. Örgün eğitimin mutfağında ilahiyat bilimi yapan akademisyenlerin, Kur'ân'ı iyi anlayıp iyi anlatmaları gerekiyor. Dini beşerî boyutla değil, Kur'ânî boyutla anlatmanın zaruretini duymalı ve ona göre araştırmalarını yürütmelidirler.

Bilgimizle, sağlıklı düşüncemizle, hurafelerden uzak malumatı­mızla, ileriye doğru akan sevdamızla Kur'ân'ın insanlıkta sağlam yerini devam ettirmek için omuz vermeliyiz. Vahy Hz. Peygamber'e gelirken beşerî ve cinnî şeytanların attıklarını Yüce Allah temizliyor, âyetlerini kuvvetlendiriyordu. Şimdi biz bu şeytanların attıklarını insanların beyin­lerine ulaşmadan engellemeliyiz; Kur'ân âyetlerinin sağlamlaşması için gerekli ortamı hazırlamalıyız.

Yüce Allah, şeytanların attığı vesveseleri silip süpürürken, âyetle­rini kuvvetlendirirken bilgi ve hikmet sahibi olmasına dayanmıştır. Yüce Allah demek istiyor ki, "bu işi bilgimle ve işimi yerli yerinde yapmamla gerçekleştirdim." Siz de dininizi korurken bilgi ve hikmete sahip olmalı­sınız.

"(Böyle yapar ki) şeytanın attığını, kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için bir imtihan yapsın. Zâlimler uzak bir ayrılık içindedirler." B.Bayraklı

Şeytanın attığı vesveselere inananların psikolojik yapısını Yüce Allah vermektedir.

a) Kalplerinde hastalık olanlar

Bu insanlar maddi kalp hastaları gibi, manen kalp hastası duru­mundadır. Manevi kalp hastası olanların gönül gözü kör olmuştur; ta­mamen kötü niyetle dolmuştur. Kendisine söylenenleri anlayıp doğrusu­nu yanlışından, iyisini kötüsünden, güzelini çirkininden ayıracak durum­da değildir.

Kalplerinde şüphe olanlar ve çifte standart oynamayı ahlâk edinen münafıkların kalbi hastadır (Bakara 2/10).

b) Kalpleri katılaşanlar

Kalbin katılaşması, hakikatin oraya girememesi, ilâhî ışığa kapalı olması, anlayış kanallarının tıkalı olması, Kur'ân'ı anlamaya, onun üze­rinde düşünmeye karşı kilitli olmasıdır (Muhammed 47/24).

Yüce Allah'ın şeytanların vesvesesi konusunda imtihan ettiği kişi­lerin gönüllerinde, hem hastalık hem de katılık vardır.

Bu psikolojiye sahip olanlar için bu durum bir imtihandır. Bir ba­kıma Yüce Allah'ın şeytanın vesveselerini silmesi ve âyetlerini sağlam­laştırması, kalp hastası olanların sapıklığını artırmaktadır. Fitne imtihan anlamına geldiği gibi, sapıklık manası da vardır. Şeytanın ilâhî vahye attığı vesveselerin bu gibi insanları bir deneme niteliği vardır. Kimin kalp hastası, kimin katı kalpli, kimin hakikati anlayacak durumda olduğu bu imtihanla anlaşılmaktadır.

Her rasûl ve nebînin bir temennide bulunması, ya da okumasına şeytanın vesvese katma çabasına Yüce Allah'ın müsaade etmesinde in­sanların hasta olanları ile kaliteli olanlarını deneme amacı vardır. Yüce Allah deneme olmadan insanın bozuk olanı ile kaliteli olanının anlaşılamayacağım burada ilke haline getirmektedir. Allah, her şeyi bilmesine rağmen, denemeden kararını vermemekte ve değerlendirmesini yapma­maktadır.

İşte bu imtihanı kazanamayanlar zâlim ilan edilmektedir. Şeytanın ilâhî vahye, ya da peygamberin temenni ettiğine vesvese kattığına ina­nanlar, zâlimdirler. İmtihan kimin zâlim olup olmadığını ortaya çıkar­maktadır.

Yüce Allah, zâlimlerin uzak bir ayrılık içinde olduklarını, hakikate yaklaşamadıklarını, Allah'a uzak düştüklerini söylemektedir. Demek ki ayrılığın temelinde, ya da sebepleri arasında şeytanın vesveselerine inanmak vardır. Ayrılık önce insanların iç âleminde başlamakta, sonra sosyal hayata sıçramaktadır. B.Bayraklı

Yani, "Allah hem salih, hem de günahkar insanları sınamak için, şeytanın böyle tuzaklar kurmasına izin verir." Çarpık bir kafa yapısına sahip olanlar bunlardan yanlış sonuçlara varmışlar ve doğru yoldan sapmışlardır. Oysa doğru düşünebilenler tüm bunların şeytanın aldatmaları olduğunu ve Peygamber'in mesajının Hakk'a dayandığını anlayıp kabul ederler. Onlar şeytanın bu denli çok uğraşıp karşı çıkmasının bile O'nun Hakk olduğunun bir delili olduğu sonucuna varırlar. Bu bölümün (52-54. ayetler) ciddiyetini kavramak çok önemlidir, çünkü bu konuda bir çok yanlış anlamalar meydana gelmiştir.
Konunun akışına bakacak olursak, bu ayetlerin Peygamber'in (s.a) arzu ettiği gayeye ulaşamadığını sanan sıradan gözlemcilerin bu boş iddiasını reddetmek amacıyla indirildiğini anlarız. Çünkü o, onüç uzun yıl boyunca insanları getirdiği Daveti kabule çağırmış ve sonuçta (görünürde) sadece bunda başarısızlıkla karşılaşmakla kalmamış aynı zamanda kendisine inanan bir grup müslümanla birlikte, yurdunu terketmek zorunda kalmıştı. Bu "sürgün", O'nun Allah'ın Rasulü olduğu, Allah'ın yardım ve desteğine mazhar olduğu konusundaki iddialarıyla çelişiyor ve bazı insanlar bu nedenle şüphe duyuyorlardı. Bunun yanısıra bu insanlar Kur'an'ın hak olduğu konusunda da şüpheye kapılıyorlardı. Çünkü tehdit edildikleri ve daha önceden peygamberleri yalanlayan toplulukların başına gelen azap onlara gelmiyordu. Peygamber'in (s.a) düşmanları alay ederek şöyle diyorlardı: "Allah'ın yardımı nerede? Nerede bizi tehdit edip durduğu azap?" Kafirlerin bu şüphelerine, bir önceki bölümde cevap verilmektedir. Bu bölümde ise hitap bu propagandadan etkilenenlere çevrilmiştir. Özet olarak onlara verilen cevap şöyledir:
"Bir kavmin kendilerine gönderilen Peygambere yalancı demesi yeni bir olay değil, bu hep böyle olagelmiştir. Peygamberlerini yalanlayan toplulukların harabelerinden, onların bu nedenle nasıl helak edilip cezalandırıldıklarını görebilirsiniz. Eğer dilerseniz bundan ders alabilirsiniz. Azabın gecikmesine gelince, Kur'an hiç bir zaman kafirleri hemen cezalandıracağını söylememiştir. Azap indirmek Peygamberin işi de değildir. Azap gönderen Allah'tır ve O azabını indirmekte acele etmez. Şimdi size verdiği gibi, O, insanlara gidişatlarını düzeltmeleri için mühlet verir. Bu nedenle size yapılan azap tehditlerinin boş olduğunu sanıp aldanmayın."
"Peygamberin arzu ve istediklerinin engellerle karşılaşması ve Mesajına karşı propaganda ile cevap verilmesi de yeni bir olgu değildir. Çünkü tüm evvelki peygamberler de aynı şeylerle karşılaşmışlardır. Fakat en sonunda Allah şeytanın tuzağını boşa çıkarır ve Rasûlü'nü zafere ulaştırır. O halde şeytanın eskiden beri yaptığı bu oyunlardan ve en sonunda başarısızlığa uğramasından ders almalısınız. Bilmelisiniz ki, bu engeller ve şeytanın tuzakları, doğru insanları İslâm'a çeken, şerefsizleri ise ondan uzaklaştıran birer imtihan ve araçtır."
Fakat ne yazık ki konunun akışına çok uygun olan yukarıdaki basit ve apaçık anlama rağmen, bu bölümün sadece anlamını değiştirmekle ve konunun akışına aykırı bir anlam yüklemekle kalmayıp imanın temel ilkelerinde de şüpheye neden olan bir hadis büyük bir yanlış anlamalara yol açmıştır. Bu nedenle Kur'an'ın sahih tefsirinde hadislerin nasıl kullanılacağını göstermek üzere bu hadisin bir eleştirisini yapacağız.
Bu hadise göre, Peygamber'in (s.a) şöyle bir arzu ve isteği vardı: "Müşrik Kureyşlilerin İslâm'a karşı nefretlerini yumuşatacak ve onları İslâm'a yaklaştıracak veya en azından onların düşmanlıklarını kışkırtmayacak şekilde onların inançlarını daha az geliştiren vahiyler nazil olmasını arzu ediyorum."
Peygamber böyle bir arzu içindeyken, bir gün Kureyşten bir topluluğun arasında oturduğu bir sırada Necm Suresi nazil oldu ve Peygamber (s.a) de bu sureyi okumaya başladı. 19-20. ayetlere: "Gördünüz mü haber verin, Lat ve Uzza'yı ve üçüncü (put) olan Menat'ı?" geldiğinde birdenbire "Bunlar yüce putlardır ve onlardan şefaat beklenilebilir" dedi. Bundan sonra Necm Suresi'ni sonuna kadar okudu ve sonunda secde yaptı. Bütün müslümanlar ve Kureyşli müşrikler de secdeye kapandılar, çünkü müşrikler diyorlardı ki: "Şimdi Muhammed'le aramızda hiç bir fark kalmadı; biz de Allah'ın yaratıcı ve rızık veren olduğunu kabul ediyoruz ve bu taptığımız putların sadece O'nunla aramızda şefaatçi olduğuna inanıyoruz." Bundan sonra akşam Cebrail gelip: "Ne yaptın? Ben bu iki cümleyi getirmemiştim" dediğinde, Peygamber (s.a) çok üzüldü ve Allah, İsra Suresi 73-75. ayetleri indirdi: "Ey Muhammed! Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman da seni dost edineceklerdi. Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, sen onlara biraz eğilim gösterecektin. O takdirde ise biz de sana dünyada da ve ahirette de kat kat azap tattırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın."
Fakat buna rağmen Peygamber (s.a) üzülmeye devam etti. Ta ki Allah aynı şeyin, daha önceki peygamberlerin başına da geldiğini belirterek onu teselli ettiği bu surenin 52. ayetini indirdi.
Bu sırada meydana gelen bir başka olay da, Peygamber'le (s.a) Kureyşliler arasında bir uzlaşma olduğu haberinin Habeşistan'daki muhacirlere ulaşmasıydı. Buna dayanarak muhacirlerin çoğu Mekke'ye geri döndüler, fakat döndüklerinde bu uzlaşma haberinin yanlış olduğunu ve İslâm ile küfür arasındaki savaşın eskisi gibi tüm şiddetiyle devam ettiğini gördüler.
Şimdi İbn Cerir ve daha bir çok müfessirin anlattığı ve hatta bir çok hadis kitaplarında da yer alan bu hikayeyi eleştirel bir gözle inceleyelim:
1) Bu hikayeyi rivayet edenlerin hiç biri, İbn Abbas hariç, sahabe değildir.
2) Ayrıntıları konusunda bir çok farklılık ve çelişkili rivayetler vardır.
3) Peygamber'in (s.a) söylediği rivayet edilen putları yüceltici sözlerin söyleniş şekli her rivayette farklıdır.
Bundan başka bu sözler, farklı hadislerde farklı kaynaklara dayandırılmaktadır: (a) Vahy geldiği sırada bu sözler şeytan tarafından araya sokulmuş, Peygamber (s.a) de bunları Cebrail'in söylediğini zannetmiştir. (b) Peygamber (s.a) kendi arzusunun etkisiyle bu sözleri kendisi söylemiştir. (c) Peygamber (s.a) bu sözleri söylediği sırada uyukluyordu. (d) Peygamber (s.a) bu sözleri bilerek, putların gerçekliğini sorgulamak amacıyla söylemiştir. (e) Şeytan bu sözleri vahyin içine sokmuştur. Peygamber (s.a) okuyor izlenimi vermiştir. (f) Bu sözleri okuyan herhangi bir müşrikti.
Hafız İbn Hacer gibi hadis alimleri, Ebu Bekr el-Cessas gibi fakihler, Zemahşerî gibi akılcı müfessirler ve İbn Cerîr gibi müfessir, tarihçi ve fakihler bu hikayeyi doğru kabul ederler ve bu surenin 52. ayetinin tefsiri olduğunu söylerler. İbn Hacer şöyle der:
"Bir tanesi hariç, bu hadisin isnadları ya zayıf ya da kesik (maktu) olmasına rağmen, hadisin bu kadar çok yoldan (senedle) rivayet edilmesi hikayede doğruluk payı bulunduğunun bir delilidir. İsnadı sağlam olan hadis, Said İbn Cübeyr hadisidir ki, Said, bunu İbn Abbas'tan rivayet etmiştir. (Taberi'nin zikrettiği) diğer iki hadisin ravileri de Buhari ve Müslim tarafından güvenilir (sika) bulunmuşlardır."
Diğer taraftan bu hikayenin tamamen asılsız olduğunu söyleyen bir çok alim de vardır. İbn Kesîr der ki: "Bu hadisin hiç bir isnadı sahih değildir ve ben bu hadisin sahih bir yolunu bulamadım." Beyhakî der ki: "Bu, rivayet kurallarına göre sahihliği ispatlanmamış bir hikayedir." İbn Huzeyme'ye olay hakkında sorulduğu zaman "Bu hikaye mürtedler (zındıklar) tarafından uydurulmuştur" demiştir. Kadı 'Iyaz der ki: "Bu hadisin altı sahih hadis kitabından hiç birinde yer almaması ve güvenilir raviler tarafından sahih hiç bir rivayetinin olmaması, onun zayıflığını gösterir." Bunların yanısıra İmam Râzî, Kadı Ebu Bekr, İbn'ül-Arabî, Alûsî vs. hepsi de bu hadisi reddetmişlerdir.
Ne yazık ki bu hikayeyi reddedenler de meseleyi tam adaletle ele almamışlardır. Bu hikayeyi sadece "isnad" zayıf diye reddedenler vardır. Başka bir deyişle bunlar, eğer hadisin isnadı sahih olsa kabul edeceklerdir. Bazıları da bu hadis kabul edildiğinde tüm iman şüpheye düşeceği için kabul etmezler. Bu tür bir düşünüş tarzı müminleri tatmin edebilir, fakat İslâm'dan şüphe duyanlar veya İslâm'ın doğru görüşünü ortaya koymak için araştırma yapan bir kimse için bu ikna edici olamaz. Onlar böyle diyeceklerdir: "Bir hadis, büyük bir sahabi tarafından rivayet edilmiş ve hadis kitaplarında yer almışsa, imanımızı şüpheye düşürdüğü için bu hadisi reddetmemizi gerektiren bir sebep yoktur."

Şimdi de hikayeyi, kabul edilmesinin imkansız olduğunu göstermek üzere eleştirel bir yaklaşımla ele alalım.
1) Hikaye kendi kendisinin yalan olduğunu ispatlamaktadır: (a) Hikayeye göre, bu olay Habeşistan'a yapılan birinci hicretten sonra meydana gelmiştir. Çünkü Muhacirlerin bazısı bu olayı duyduktan sonra Mekke'ye geri dönmüşlerdir. Habeşistan'a hicret peygamberliğin beşinci yılının Recep ayında meydana gelmiş ve Muhacirlerden bazıları üç ay sonra, yani aynı yılın Şevval ayında Mekke'ye dönmüşlerdir. (b) Bu olay nedeniyle Peygamber'in (s.a) "azarlandığı" iddia edilen İsra Suresi'nin 73-75. ayetleri ise, peygamberliğin onbirinci veya onikinci yılında, yani bu olaydan beş-altı yıl sonra nazil olmuştur. (c) Şeytanın ilka ettiği şeylerin iptal edileceğini bildiren bu ayet (52) ise, Hicret'in birinci yılında, yani "azarlama"dan yaklaşık iki yıl sonra nazil olmuştur. Aklı başında olan bir kimse, bu ekleme için Peygamber'in (s.a) altı yıl sonra azarlanacağını ve bundan iki yıl sonra da bu eklemenin iptal edileceğini kabul edebilir mi?
2) Hikayeye göre, bu ekleme Necm Suresi'nde olmuştur. Peygamber (s.a) "ve üçüncü (put) olan Menat"ı okurken, şeytanın ilka ettiği cümleyi de araya koymuş ve sonra yine sureyi okumaya devam etmiştir. Mekkeli müşriklerin bunun üzerine "Şimdi Muhammed'le (s.a) aramızdaki farklılıklar sona erdi" diyecek denli sevindikleri belirtiliyor.
Şimdi Necm Suresi'nin 19-23. ayetlerini araya eklenen cümle ile birlikte okuyalım: "Gördünüz mü -haber verin, Lat ve Uzza'yı, ve üçüncü (put) olan Menat'ı?- Bunlar yüce putlardır ve onlardan şefaat beklenilebilir. Erkek evlat sizin de, dişiler O'nun (Allah'ın) mu? Eğer böyleyse bu adaletsiz bir paylaşma. Bunlar, sizin ve atalarınızın adlandırdığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlara hiç bir delil (otorite) indirmemiştir. Onlar yalnızca zanna ve nefislerinin her arzu ettiklerine uymaktadırlar. Oysa, andolsun onlara Rablerinden yol gösterici gelmiştir."
Sıradan bir okuyucu bile bu bölümde bir çelişki olduğunu farkedecektir. Putları "yücelttikten" hemen sonra tapanlara o sert eleştiri gelmektedir: "Ey akılsızlar! Nasıl oluyor da kızları Allah'a isnad ediyor da erkeklere kendinizi layık görüyorsunuz? Bütün bunlar sizin kendi uydurduğunuz şeylerdir ve Allah'tan bu konuda size hiç bir delil inmemiştir." Araya eklenen bu cümle, bu pasajı değil Allah'a (Allah korusun) sıradan bir insana bile isnad edilmeyecek denli saçma bir ifade haline sokmaktadır. Hikaye bunu dinleyen tüm Kureyşlilerin akıllarını kaybetmiş olmaları gerektiğini varsayıyor. Aksi takdirde onların artık, Hz. Muhammed'le (s.a) aralarında hiç bir farkın kalmadığını söylemeleri imkansızdır.
Hikayenin kendi içinden çıkan bu deliller onun saçma ve anlamsız olduğunu ispatlamaktadır.
3) Şimdi de müfessirlerce bu ayetlerin iniş sebebini oluşturduğu söylenen olayların Kur'an'ın kronolojik dizilişiyle uygunluk içinde olup olmadığını ele alalım. Hikayeye göre, Necm Suresi'ne yapılan bu ekleme (tahrif) Peygamberliğin beşinci yılında meydana gelmiş; "azarlama" İsra: 73-75. ayetlerde olmuş ve bu olayın reddi ve iptalini içeren ayetler, tahrifin meydana geldiği aynı dönemde nazil oldu, yahut da azarlamanın yer aldığı ayet Hacc Suresi ile birlikte nazil oldu. Birinci durumda bu ayetlerin (İsra: 73-75) neden Necm Suresi'ne dahil edilmediği sorusu ortaya çıkmaktadır. Neden bu ayetler indirilmiş olduğu halde altı uzun yıl bekletilip İsra Suresi'ne dahil edilmiş ve 52-54. ayetler bundan sonra neden iki yıl daha bekletilip Hacc Suresi'ne dahil edilmişlerdir? Bu, bir olay üzerine nazil olan ayetlerin yıllarca bekletilip o veya bu sureye gelişigüzel dahil edildiği anlamına mı gelmektedir? İkinci durumda ise şöyle bir soru ortaya çıkmaktadır: "Azarlama"yı içeren ayetlerin (İsra: 73-75), bu olaydan altı yıl sonra, adı geçen olayı iptal eden ayetlerin de (Hac: 52) olaydan dokuz yıl sonra nazil olmasının mantıkî bir dayanağı var mıdır? "Azarlama" ve "iptal"in İsra ve Hacc Surelerinde nazil olmalarının sebebi neydi?
4) Şimdi de Kur'an'ı doğru değerlendirmenin üçüncü ilkesini ele alalım.
Kur'an'ın doğru anlaşılıp değerlendirilebilmesi için, belirli bir yorumun Kur'an'da konunun akışı içinde bir anlamı olup olmadığının incelenmesi gerekir. İsra: 71-77. ayetlerine şöyle bir göz atmakla bile, 73. ayette yer aldığı söylenen "azar"ın hiç bir anlamı olmadığı ve bu sözlerde azar ve tenkidin yer almadığı, çünkü ayette geçen ifadede Peygamber'in Kâfirlerin fitnelerine aldandığı iddiasının reddedildiği kolayca anlaşılabilir. Hacc Suresi'nde 52-54. ayetlerden önceki ayetleri dikkatle incelersek, burada Peygamber'i "tahrif" nedeniyle teselli etme ve olaydan dokuz yıl sonra onu teselli etmenin gereği ve yeri olmadığı anlaşılır.
5) Biz diyoruz ki, Kur'an'ın metni hadise aykırı bir delil teşkil ediyor ve hadis Kur'an'daki ifade tarzına, konunun akışına, düzenine vs. uymuyorsa, bu isnadı ne kadar sağlam olursa olsun hiç bir hadis kabul edilemez. Bu olayı, bu bakışla ele alırsak, şüphe içinde olan bir araştırmacı bile bu hadisin yanlış olduğu sonucuna varacaktır. Mümine gelince, o hadisin sadece bu ayete değil, Kur'an'daki daha pek çok ayete muhalif olduğunu bildiği için bu hadisi asla kabul etmez. O, Peygamber'in (s.a) değil, belki de hadisin ravilerinin şeytan tarafından aldatılıp saptırıldığına inanmayı tercih eder. O, Peygamber'in (s.a) kendi arzusuna uymak için Kur'an'dan bir tek sözü bile tahrif edebileceğine asla inanmaz.
Onun gönlünde şirkle tevhidi birbirine katıp kâfirlerle uzlaşma yapmak gibi arzu doğabileceğine veya Allah'ın kâfirleri hoşnutsuz kılacak ayetleri indirmemesini arzu edebileceğine yahut da Vahye her an şeytanın sanki Cebrail getiriyormuş gibi sözler katabileceğine, şüpheli ve gevşek bir şekilde indirilmiş olabileceğine de asla inanmaz. Bunlardan her biri, Kur'an'ın apaçık ayetlerine ve gerek Kur'an'dan gerekse Peygamber'den (s.a) öğrendiğimiz İman'ın temel ilkelerine aykırıdır. Allah bizi, sadece "sahih" olduğu için kişiyi yukarıdaki zanları kabule götüren böyle hadisleri kabul etmekten korusun.
Şu konuyu ele almak da faydalı olacaktır: Nasıl olmuş da bu kadar çok ravi bu hadisi rivayet etmişler? Bu, bu olayda bir gerçeklik payı bulunduğunu göstermez mi? Aksi takdirde, çok güvenilir ve büyük hadis alimlerinin de içinde bulunduğu bu kadar çok ravi, Kur'an'a ve Peygamber'e (s.a) böyle büyük bir iftira etmezlerdi. Bu sorunun cevabı güvenilir hadis kitaplarında, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesâî ve Müsned-i Ahmed'de yer almaktadır. Olayın gerçek yüzü şöyledir:
Peygamber (s.a) Necm Suresi'ni okumuş ve sonunda secde etmiştir. Bunun üzerine tüm dinleyenler, müslüman olsun müşrik olsun, secdeye kapanmışlardır. Olay budur ve bunda bir gariplik de yoktur. Durumu şöyle bir inceleyelim: Peygamber (s.a) çok veciz olan Kur'an'dan şiddetli bir bölümü etkileyici bir şekilde okuyordu. Doğal olarak bu durum duygusal bir etki yaratıp ve dinleyenler ister istemez onunla birlikte secdeye kapandılar. İşte Peygamber'in (s.a) müşriklerin putlarını yücelttiği şeklindeki hikayeye gelince, Kureyşliler bunu, "yenilgi"lerini gizlemek için uydurmuş olmalılar. Herhalde içlerinden veya öteki kimselere bu yenilgiyi şöyle diyerek açıklamaya çalışmış olamalılar: "Biz Muhammed'in bizim putlarımızı yücelttiğini duyduk. Bu nedenle onunla birlikte biz de secdeye kapandık." Habeşistan'daki Muhacirler ise Peygamber'le (s.a) Kureyşliler arasında bir uzlaşma olduğuna işaret eden bu uydurma hikayeyi duyunca, Mekke'ye dönmüşlerdir. Müslümanlarla müşrikleri bir arada secde ederken gören birisi, aralarında uzlaşma ve barış yapıldığını sanmış olmalı ve bu hikaye Habesiştan'daki Muhacirlere kadar ulaştığında haberi tetkik etmek imkanı olmayan Muhacirlerden yaklaşık 33 kişi Mekke'ye dönmüştür.
Bu üç olay -Kureyş'in secde etmesi, onların bu olayı kamufle etmek için yaptıkları açıklama ve Habeşistan'daki Muhacirlerin geri dönüşü- böyle bir hikaye oluşturmak üzere birleştirilmiştir. Öyle ki, bazı güvenilir alimler bile buna kanmışlardır. Çünkü insanoğlu yanılır ve takva sahibi akıllı kimseler de bundan müstesna değildir. Fakat muttaki kimselerin hatası, çok daha zararlıdır. Çünkü saf insanlar, doğru davranışlarıyla birlikte onların hatalarını da gözü kapalı kabul ederler. Diğer taraftan fitneciler, salih insanların bu hatalarını toplarlar ve bunları, tüm hadis kitaplarının yanlış olduğunu ve reddedilmesi gerektiğini ispatlamakta kullanırlar. Mevdudi

Bu âyette ansızın geleceği bildirilen sâ'atin ve azâbın, kıyâmet sâati ve azâbı olma ihtimali varsa da zayıftır. Çünkü Kur'ân'ın tehdîdettiği müşrikler, kıyâmeti görmemişlerdi, görmeleri de mümkün değildi. Büyük ihtimalle bu sâ'at ve kısır günün azâbı, müşriklerin başına gelecek Bedir olayıdır. Bu âyet de Bedir zaferine işâret eden bir Kur'ân mu'cizesidir. Yahut kasıt, ölümden sonra başlayacak olan sorgulama duruşmasıdır. Zaten kıyâmetin asıl mânâsı da dikilip durmak demektir. S.Ateş

"Kısır" sıfatı mecazi anlamda güne atfedilmiştir. Bir "gün", eğer o günde tüm planlar, ümitler ve araçlar etkisiz kalıyor veya gecesini getiremiyorsa "kısır bir gün"dür. Mesela, Hz. Nuh'un (a.s) kavmi, Ad ve Semud kavimleri, Lut ve Medyen kavimlerinin Allah'ın azabı ile karşılaştıklarında yaşadıkları günler de bu anlamda kısır günlerdir. Çünkü bu günler onlar için hiç bir "yarın" getirmemiş ve hiç bir şey onların akıbetini engelleyememiştir. Mevdudi

Lafzen, “yahut o çorak günün azabı onlara ulaşıncaya kadar”; yani, öldükleri güne kadar Allah'ın varlığını tanıyıp O'nun yol gösterici mesajlarına uymaya yanaşmayan kimseler için hiç de umut verici şeyler vaad etmeyen bir günün azabı kendilerine ulaşıncaya kadar. M.Esed

Bu âyetlerde, vahye hiçbir şeyin karışmadığı-karıştırılmadığı ve karıştırılamayacağı, Elçi'nin ve vahyin korunduğu vurgulanıyor.
Bazı zavallılar, bu âyetleri izah edebilmek için “qaranik” diye hayal ürünü bir senaryo yazmışlardır. Hâdisenin ciddiye alınacak bir yönü olmadığından üzerinde durmayı gereksiz buluyoruz.
Burada, müşriklerin Kur’ân hakkında kurdukları plânlara işaret edilmektedir, ki bunlar Kur’ân'da teşhir edilmiştir. Allah vahyi her türlü saldırıya karşı korumuş, ona beşerî bir şeyin girmesine izin vermemiştir:
Böylece Biz her peygamber için cinn ve ins şeytânlarını düşman kıldık, ki dünya malına aldanmaktan dolayı, âhirete inanmayan kimselerin kalpleri ona kansın, ondan memnun olsun ve yapmakta olduklarını yapsınlar diye bunların bazısı bazısına sözün süslüsünü vahyeder [gizlice telkinde bulunur/fısıldar]. –Ve şâyet Rabbin dileseydi onu yapmazlardı. Öyleyse onları ve uydurdukları şeyleri bırak!– (En‘âm/112-113)
Eğer o [Elçi/Muhammed], bazı sözleri Bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi, kesinlikle o'ndan sağ elini [tüm gücünü] alırdık. Sonra o'ndan can damarını mutlaka keserdik. Artık sizden hiç biriniz o'na siper de olamazdınız. (Hakka/44-47)
İnkâr edenler, “Kur’ân o'na bir defada topluca indirilmeli değil miydi?” de dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirelim diye böyledir [parça parça indirdik]. Ve Biz onu tane tane okuduk. Onların sana getirdikleri her bir meselede Biz mutlaka sana hakkı ve en güzel açıklamayı getirmişizdir. (Furkân/32-33)
Bundan böyle seni okutacağız [sende bilgi birikimi sağlayıp onu başkalarına tebliğ ettireceğiz] ve unutmayacaksın/terk etmeyeceksin. (Alâ/6)
Hiç kuşkusuz Biz, o Zikr'i Biz indirdik Biz. Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız. (Hicr/9)
Ve eğer senin üzerinde Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, kesinlikle onlardan bir güruh seni saptırmaya çalışmıştı. Hâlbuki onlar, kendilerinden başkasını saptırmazlar ve sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana Kitab'ı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın senin üzerindeki lütfu çok büyüktür. (Nisâ/113)
Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını Bize isnat edesin diye fitneye düşüreceklerdi [sana yanlış yaptırıp seni ateşte yakacaklardı]. İşte o takdirde seni halîl [önder] edinirlerdi. Ve eğer Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, gerçekten onlara birazcık meylediverecektin. O durumda sana hayatın iki katını ve ölümün iki katını tattırırdık. Sonra Bize karşı kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın. (İsrâ/73-75)
Ve sizin Rabbiniz, “Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Şüphesiz Bana ibâdet etmekten büyüklenen kimseler yakında horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir” dedi. (Mü’min/60)
Ve âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar, “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir” dediler. De ki: “Onu nefsimin [kendimin] öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.” (Yûnus/15)
İşte bunun için sen davet et ve sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Onların hevâlarına uyma ve de ki: “Ben Allah'ın kitaptan indirdiğine inandım ve ben aranızda adaleti gerçekleştirmemle emrolundum. Allah, bizim Rabbimizdir sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız yalnızca bize, sizin yaptıklarınız da yalnızca size aittir. Sizinle bizim aramızda hiçbir delile yer yoktur. Allah, bizim aramızı toplayacaktır. Dönüş de yalnız O'nadır. Ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey; artık onun hükmü Allah'a aittir. İşte bu, benim Rabbim Allah'tır. Ben yalnız O'na tevekkül ettim ve ben yalnız O'na yöneliyorum” de. (Şûrâ/15, 10) Ve onlara emir'den apaçık deliller verdik. Sonra onlar, yalnızca, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki çekememezlik yüzünden ayrılığa düştüler. Şüphesiz

Rabbin, ayrılığa düştükleri şeylerde kıyâmet günü aralarında gerçekleştirecektir. Sonra da seni emir'den apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Artık sen ona uy, bilmeyen kimselerin hevâlarına uyma. Şüphesiz onlar, Allah karşısında sana hiçbir şeyce yarar sağlayamazlar. Ve şüphesiz zâlimlerin bazısı bazısının yakınlarıdırlar, Allah ise takvâlı davrananların velîsidir/yakınıdır.” Bu [Kur’ân], insanlar için basiretler [kalbî idrakler], kesin inanan toplum için bir yol gösterme ve rahmettir. (Câsiye/17-20)
O hâlde o yalanlayıcılara itaat etme! Arzu ettiler ki, sen onlara yağ çeksen/yaltaklanıversen, onlar da sana yağ çekeceklerdi/yaltaklanacaklardı. (Kalem/8-9) H.Yılmaz

Ellezîne hâcerû ifadesinin bu anlamı için bkz. 2:218 hk. 203. not. “Allah yolunda [kavgaya girişip] ölen ya da öldürülen” ifadesi, 39-40. ayetlerde geçen ve Allah'ın, dinlerini ve bağımsızlıklarını korumak için müminlere verdiği savaş izninden söz eden ifadeyle bağlantılıdır. Bu uğurda kendini feda etmenin taşıdığı yüksek erdem Kur’an'ın muhtelif yerlerinde ve özellikle 4:95-96'da vurgulanmaktadır; buna bağlı olarak, aynı erdemin, sonraki pasajda sözü edilen Hesap ya da Yargı Günü'nde de büyük bir önemi vardır. M.Esed

Allah her şeyi bilen olduğu için, kendi uğrunda yurtlarını terkedenleri ve onların ne mükafat hakettiklerini de bilir. O Halîm'dir; insanların küçük zaafları O'nun mümin kullarını, ibadet ve fedakarlıkları karşılığında mükafatlandırmasını engellemez. Mevdudi

Yahut: “onları [ölümden sonraki hayatlarına] hoşlanacakları bir tarzda sokacaktır” (karş. 4:31'in son cümleciği hk. 40. not). Bu ifadeyle, Allah yolunda can veren kimselerin bu eylemleriyle, daha önce işlemiş olabilecekleri tüm günahlarından ötürü O'nun affını kazanmış olacakları îma ediliyor. M.Esed

Bu âyet de müslümanlara aşırılıktan kaçınmayı, yapılan bir haksızlığı mümkünse affetmeyi, kötülük edeni mutlaka cezâlandırmak gerekli ise ona, ancak yaptığı kötülüğe denk cezâ vermeyi, aşırı gitmemeyi emretmektedir. Sonunda Allah'ın affeden, bağışlayan anlamındaki 'afuvv ve ğafûr sıfatlarının vurgulanması, müslümanlara affın, bağışlamanın önemini anlatmak ve onları affa yöneltmek içindir. Allah'ın ahlâkıyle ahlâklanmak insanın ideali olmalıdır. S.Ateş

Buraya kadar olan ayetlerde intikam alamayan işkence gören kimseler kastediliyordu. Bu ayetlerde ise karşı koyabilecek kimseler kastedilmektedir.
Bu ayetten İmam Şafiî "ceza"nın, suçun işleniş şeklinden etkileneceği sonucunu çıkarmıştır. Eğer kişi suda boğularak öldürülmüşse, katil de yakılarak cezalandırılmalıdır. Hanefiler buna karşı çıkarlar. Onlara göre, katil maktulü nasıl öldürmüş olursa olsun katil, sadece belirlenmiş bir tek şekilde cezalandırılmalıdır.
Bu ayet (60) iki noktayı ifade eder:
1) İnsan öldürmek aslında iyi bir davranış olmamasına rağmen, Allah nefsi müdafaa için "öldürme"yi affeder.
2) Allah esirgeyen ve bağışlayan olduğu için O'nun kulları olan müminler de esirgeyip bağışlamalıdırlar. Ceza ile mukabele etmeye hakları olduğu halde aşırı gidip fazla kan dökmemelidirler. Mevdudi

Lafzen, “maruz kaldıkları saldırının misliyle karşılık verenler” -yani, yalnızca nefsi müdafaa amacıyla giriştikleri eylemlerde düşmanlarının kendilerine yaptığı saldırının sınırlarını aşmayanlar. (Sözkonusu misillemeyle ilgili benzer bir ifade 16:126'da da yer almakta ve ilgili 150. notta açıklanmaktadır.)Bu ayetin giriş cümlesi, misillemenin başlangıçta maruz kalınan saldırının boyutlarını aşmaması şartıyla nefsi müdafaanın savaş için meşru tek gerekçe olduğu ilkesini dile getirirken, ayetin son kısmı, haklı sebeplere dayanmayan saldırılar karşısında müminlerin, düşmanın savaşan güçlerini bütünüyle etkisiz duruma getirmek üzere topyekün savaşa girişmelerinin meşru olduğunu îma etmektedir (karş. 2:190 ve 192-193). Topyekün savaş açma yukarıda atıfta bulunulan sınırlı misilleme ilkesiyle çelişir gibi görünebileceği için, Kur’an Allah'ın, başka şartlarda günah olabilecek böyle bir eylemden ötürü, mükerrer saldırı eylemleriyle “kendilerine karşı haksız yere savaş açılan (mümin)leri” (ayet 39) bağışlayacağını belirtiyor. M.Esed

"Bu (bir önceki paragrafta belirtildiği gibi) böyledir." Çünkü Allah bütün kainatın yöneticisidir ve hak edenlere ceza ve mükafat vermek hakkı O'na aittir.
"Allah geceyi (gündüzün içine)... sokar." Bu gerçek, O'nun tüm kainatın Yöneticisi, Hakimi ve Sahibi olduğunun delilidir. Fakat ayetin daha derin anlamı, gecenin karanlığından gündüzün aydınlığını çıkarmaya kâdir olan Allah'ın cahiliye ve küfür karanlığından adalet aydınlığını çıkarmaya da kâdir olduğudur.O her şeyi duyar, her şeyi görür ve hiç bir şeyden habersiz değildir. Mevdudi

Zımnen, “ve haksız saldırılara uğrayan müminlere de yardım edecek güçtedir”.Yani, insanların kalbinde olanı bilen O'dur; bununla birlikte, insan aklının kuşatamayacağı sınırsız bilgi ve hikmetiyle, hürriyet ışığının bedeli ve bir sınama aracı olarak zulmün karanlığının öne geçmesine fırsat tanıyan da, sonra ışığın karanlığa galebe çalmasını sağlayan da O'dur; bu olgu insanlık tarihi boyunca tekrarlanan ezelî ve çevrimsel bir süreçtir. (İbni Kesîr'in belirttiği gibi, yukarıdaki pasaj 3:26-27'ye ilişkin dolaysız bir atıf durumundadır: “De ki: Ey mutlak egemenlik sahibi Allahım, Sen egemenliği dilediğine verir dilediğinden alırsın ... Sen dilediğini yapmaya kâdirsin; gündüzü kısaltarak geceyi uzatır; geceyi kısaltarak gündüzü uzatırsın ...” M.Esed

Aslında evrenin hâkimi Allah olduğu için, O'na ibadet edenler gerçek başarıya ulaşacaklar, sahte ilâhlara tapanlar ise apaçık bir yenilgiye uğrayacaklardır. Mevdudi

Burada, Allah yolunda hicret edenlerle ilgili açıklamalar yapılmaktadır:
• Allah yolunda hicret eden, sonra öldürülmüş veya ölmüş olanları Allah güzel bir rızıkla rızıklandıracak ve onları hoşnut olacakları bir yere girdirecektir. (Ve şüphesiz Allah, kesinlikle rızık verenlerin en hayırlısının ta kendisidir. Ve şüphesiz Allah, kesinlikle alîm'dir, halîm'dir.)
• Kim kendisine yapılan cezayı aynı ile cezalandırır, sonra yine kendisine hakksızlık yapılırsa, Allah, ona yardım eder. (Şüphesiz Allah, kesinlikle çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır.)
Kim de Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde barınacak çok yer ve genişlik bulur. Kim Allah'a ve Elçisi'ne hicret etmek üzere evinden çıkar, sonra kendisine ölüm gelirse, o kişinin ecri/ödülü şüphesiz Allah'a düşmüştür. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir. (Nisâ/100)
Sonra da, İşte bu! Şüphesiz Allah'ın, geceyi gündüzün içine sokması, gündüzü de gecenin içine sokması sebebiyledir. Şüphesiz Allah, semî'dir [çok iyi işitendir], basîr'dir [çok iyi görendir]. İşte bu, şüphesiz Allah'ın, hakkın ta kendisi olması ve müşriklerin O'nun astından yaptıkları şeylerin bâtılın ta kendisi olması ve şüphesiz Allah'ın yüceler yücesi olması, en büyüğün Kendisi olması sebebiyledir denilerek, Allah'ın bu beyânlarına referans verilmektedir:
Bu âyet grubunun sebeb-i nüzûlü hakkında şunlar nakledilmiştir:
Osman b. Maz‘un ve Ebû Seleme b. Abdi'l-Esed Medîne'de vefat ettiklerinde bazıları şöyle demişti: “Allah yolunda öldürülenler, yataklarında ölen kimselere göre daha faziletlidirler.” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme aralarında bir fark bulunmadığını, Allah Teâlâ'nın hepsine de çok güzel bir rızık vereceğini belirtmek üzere nâzil oldu.
Mukâtil şöyle der: Bu âyet, Muharrem'in son iki gününde Müslümanlarla karşı karşıya gelen ve birbirlerine şöyle diyen bir kısım müşrik hakkında nâzil olmuştur: “Muhammed'in ashâbı, haram aylarda savaşmayı kerih görürler. Dolayısıyla onlara hücum edelim.” Bunun üzerine Müslümanlar, müşriklerden haram aylarda oldukları için savaştan vazgeçmelerini istemişlerdir. Ama müşrikler buna aldırmayıp savaşmışlardır. Onların Müslümanlar üzerine bağyi [zulüm ve tecavüzü] işte budur. Müslümanlar (mecburen) onlara karşı koymuş ve böylece ilâhî yardıma mazhar olmuşlardır. Müslümanların kalplerine, haram aylarda savaşma hususunda çeşitli düşünceler gelmiştir. İşte bunun üzerine, Cenâb-ı Hakk bu âyeti indirerek, onları bağışladığını bildirmiştir.H.Yılmaz

Latîf (“kavranılmaz/beşerî algı ve tasavvur gücüyle kuşatılamaz”) terimiyle ilgili bir açıklama için bkz. 6. sure, 89. not. M.Esed

Gerçi bu ayette sadece Allah'ın gökten yağmur indirip yeryüzünü yeşertme gücüne sahip olduğu söylenmektedir. Fakat ayetin daha derin ve gizli bir anlamı da vardır. Bu da, bereketli vahy yağmurunun, yakın gelecekte, Arabistan'ın kısır toprağını bir bilgi ve ahlâk yuvası haline getireceği, büyük ve adil bir medeniyet ortaya çıkaracağı gerçeğidir.
Metindeki Latîf kelimesinin tam bir karşılığı yoktur. "gizli ve ince" kelimeleri kötü çağrışımları nedeniyle özellikle kullanılmamıştır. Latîf, Allah'ın planladığı işleri, bu işler gerçekleşinceye ve gözle görülünceye kadar hiç kimsenin bunları anlayamayacağı şekilde gizlilik ve incelikle yaptığı anlamına gelir. Sözgelimi Hz. İbrahim'in dünyanın dörtte üçünün rûhânî atası olacağını kim bilebilirdi? Yine kim bilebilirdi ki, Cengiz, Asya ve Avrupa'yı alt üst edecekti. mikroskop henüz icad edilmeden önce, atom ve hidrojen bombalarının icad edilebileceğini kim bilebilirdi? Kristof Kolomb'un sefere çıkışının ABD'nin başlangıcı olduğunu kim bilebilirdi? Kısaca Allah'ın planları o kadar gizlidir ki, sonucun ne olduğunu hiç kimse bilemez.O herşeyden haberdar olduğu için, mülkünü nasıl idare edeceğini de bilir. Mevdudi

Sadece O, "müstağni"dir ve hiç bir şekilde hiç kimseye muhtaç olmaz. "O hamde layıktır" çünkü bir kimse O'na hamdetse de etmese de bütün hamdler O'na ait ve O'na mahsustur. Mevdudi

Allah'ın, göğü tutup yerin üstüne düşmesine engel olması, evrendeki çekim yasasını gösterir. Cisimler arasında bir çekme gücü vardır. Bundan dolayı güneş sistemimizde ve diğer güneş sistemlerinde bulunan yıldızlar, gezegenler, çekim yasası uyarınca Yer üzerine düşmek isterler ama dengeyi sağlamak için çekim yasasını dengeleyen bir itme gücü, yıldızların birbiri üzerine düşmesini önler. Bu iki karşıt güç arasındaki denge, cisimleri birbirinden belli uzaklıkta tutar. Bu ince yasaları yaratan Allah'tır. S.Ateş

Burada "gök", yeryüzünün her tarafında var olan ve herşeyin yerli yerinde (kendi olması gerektiği yerde) durduğu bütün evren için kullanılmıştır. Mevdudi

Yani, “...dan yararlanmanızı sağlayan” (karş. 14. sure, 46. not).Lafzen, “gök”. Burada “gökten” kasıt, Allah'ın koyduğu kozmik yasalara bağlı kalarak yörüngelerinde dönüp duran yıldızlar, gezegenler vb. dir (Merâğî, XVII, 137).Yani, Kur’an'ın sıkça dile getirdiği gibi, evrensel kozmik bir afet ya da değişim olarak kendini gösterecek olan Son Saat'e kadar. M.Esed

Yani, "İnsan, peygamberlerin sunduğu gerçeği gördüğü halde, onu reddeder." Mevdudi

Bu âyetlerde, Allah tarafından insanlara verilen nimetler, Allah'ın kudreti, kıyâmetin delilleri hakkında gözlem yapılması isteniyor. Âyetlerin ifadeleri gâyet açıktır:
• Allah'ın gökten su indirdiği ve yeryüzünün onunla yemyeşil olduğu gözlemlemelidir.
• Allah'ın yeryüzündekileri insana boyun eğdirdiği ve emriyle gemilerin denizlerde yüzdüğü gözlemlemelidir.
• Allah'ın göğü –izni olmaksızın– yere düşmekten tuttuğuna dikkat edilmelidir.
Bunlar üzerinde düşünüp gözlem yapanlar şu sonuca varacaklardır: Şüphesiz Allah çok lütufkârdır, en iyi haberi olandır. Göklerde ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O'nundur. Ve şüphesiz Allah muhtaç olmayandır, övülmeye en çok layık olandır. Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir. Allah, hayat vermiş olan, sonra öldürecek olan, sonra da diriltecek olandır. Şüphesiz insan, kesinlikle çok nankördür.
Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, (bilin ki) ne olduğunuzu size ortaya koymak için, şüphesiz Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra bir alekadan [embriyondan], sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Ve Biz, dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak, sonra da olgunluk çağına erişmeniz için çıkartırız. Bununla beraber kiminiz vefat ettirilir, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en rezil zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki sönmüştür; sonra Biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. (Hacc/5)
Ve onlar senden, iyilikten önce kötülüğü çabuklaştırmanı isterler. Hâlbuki onlardan önce onlara iz bırakan cezalar gelip geçmiştir. Ve gerçekten senin Rabbin, zulümlerine karşılık insanlar için cidden mağfiret sahibidir. Ve kesinlikle senin Rabbin, azabı/kovuşturması cidden çok çetin olandır. (Ra‘d/6)
Siz Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Oysa siz ölüler idiniz de sizlere O hayat verdi. Sonra O, sizleri öldürecek, sonra canlandıracaktır. Sonra da Kendisine döndürüleceksiniz. (Bakara/28)
De ki: “Allah sizi diriltir. Sonra sizi o öldürür, sonra da kendisinde şüphe olmayan kıyâmet gününde bir araya toplayacaktır. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar. Göklerin ve yeryüzünün mülkü de sadece Allah'ındır. Sâ‘at'in kopacağı gün; işte o gün, bâtıla sapanlar zarara uğrayacaklardır.” (Câsiye/26-27)
Onlar [kâfirler] dediler ki: “Rabbimiz! Sen bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkışa bir yol var mı?” (Mü’min/11) H.Yılmaz

Yüce Allah 61-65. âyetlerde insan için bu dünyayı bir beşik ve bir döşek olarak yaratıp hizmetine sunduğunu açıklamıştı. Tüm tabiat olay­larını insanın hizmetine sunduğunu, ona baş eğdirdiğini, onun önüne araştıracağı bir kitap olarak koyduğunu, onu araştırıp sahibini tanıma ödevini verdiğini belirtmişti.

Ardından 66. âyette Yüce Allah, beşiği ve döşeği hazır insan de­nen varlığa hayat verip yarattığını gündeme getirmektedir. Böylece insa­nın varolma, Ölme ve tekrar âhirette dirilme safhalarına bakarak şükret­mesini, inanmasını istemektedir.

Bize göre 61-66. âyetlere genel olarak bakarsak "uzaktan yakına" metodunu görebiliriz. Yani Yüce Allah, önce dış âlemdeki kanunları, sonra da insanın kendisi ile ilgili konulan ele almıştır ve dersini o şekil­de vermiştir.

İnsanın varolması, başlı başına ona bahşedilen bir nimettir. Varlı­ğın amacı, varlığı kendisine vereni bulup O'na inanmak, O'nu tanımak ve O'na tapınmaktır. Bunları yapınca sahip olduğu nimete de bir çeşit şükretmiş olmaktadır.

Yüce Allah, Bakara 28'de bu üçlü safhaya baştan "yokluğu" da ilâve etmektedir. "Orada yoktunuz, var ettik; sonra öldürüp sonra dirilte­ceğiz" denmekte ve ardından 29. âyette yeryüzünde olan her şeyin insan için yaratıldığına işaret edilmektedir. Mülk 2'de de insanlardan kimlerin amel bakımından daha iyi olduğunu denemek için yoklukla varlığın ya­ratıldığına dikkat çekilmektedir.

Yorumunu yapmakta olduğumuz Hacc 66. âyet aslında Hacc 5. âyetin bir devamı mahiyetindedir. Orada öldükten sonra dirilme konu­sunda şüphe edenlerin şüphesini gidermek için insanın yaratılışının safhalan anlatılmaktadır. Anne karnında ve dünyaya geldikten sonraki saf­haları, erken yaşlarda veya daha geç ölümü gündeme bir delil niteliğinde getirilmektedir.

Fakat insanoğlu kendi durumuna bakıp değerlendirip şükretme yo­lunu seçmediğinden dolayı derin bir nankörlüğe düşmektedir. Dünyaya gelmesi ve varolması kadar önemli olan olgu, öldükten sonra yok olma­ması yani tekrar diriltilmesi olgusudur. Yok olmak kadar kötü bir şey var mıdır? Tekrar diriltileceğinin kendisine müjdelenmesi, insanın varoluşu kadar kendisine önemli bir lütuf olduğunu fark etmesi için bu âyet gön­derilmiştir.

Kendisini kendisine bir lütuf olarak sunan Allah'a inanmayıp say­gısızlık eden insan "nankör" olarak damgalanmaktadır. Âyet bu damgayı yemememiz için bize Öğretide ve uyanda bulunmaktadır. B.Bayraklı

Yani, "Her peygamberin gönderildiği topluluk, kavim"
Burada "" kelimesi, "kurban"ı da içeren en geniş anlamıyla kullanılmıştır. (34. ayet) İbadet, sistem, kısacası "tüm hayat tarzı" anlamına gelir. Aynı konu 48. ayette de işlenmişti."
Yani, "Önceki peygamberler nasıl kavimlerine bir "hayat tarzı" getirmişlerse, sen de aynı "hayat tarzı"nı getirdin. Bu nedenle insanların senin getirdiğin "Kanun"a karşı çıkmaya ve bu konuda seninle tartışmaya hakları yoktur."
Bu, an: 117'de yapılan açıklamayı teyid etmektedir. Mevdudi

Lafzen, “bir ibadet yolu” (mensek, bazan bir “ibadet türü ya da biçimi” anlamına da geliyor). Bu pasajın anlamıyla ilgili daha etraflı bir açıklama için bkz. 5:48'in son paragrafı: “Her biriniz için [farklı] bir sistem, [farklı] bir hayat tarzı tayin ettik”; ve ilgili 66-68. notlar.Yani, “seni tartışmaya sürüklemelerine izin verme” (Zemahşerî, Beğavî). M.Esed

"Biz her ümmete uygulayacakları bir ibadet şekli öğrettik."

Âyetin bu kısmında geçen ce'alnâ fiiline "hükmettik, tayin ettik, belirledik ve öğrettik" manalarını vermemiz mümkündür. Bu fiil Hacc 34'te de geçmekte ve "farz kılmak, hükmetmek" anlamlarına gel­mektedir.

Her iki âyette pî ümmet ve mensek kelimeleri de geçmektedir. Demek ki her iki âyetin baş kısımlarının kurgusu aynı kelimelerden oluşmuştur.

Şimdi âyetin bu kısmında yer alan mensek kelimesinin geniş açıklaması En'âm 162'de yapılmıştır. "Allah'a kulluk etmek, güzel fiil­lerle Allah'a yaklaşmak, kurban kesmek, elbiseyi su ile yıkayıp temiz­lemek, yeri verimli kılmak için gübrelemek, güzel iş ve yollara devam etmek" manasına gelen neseke fiili, çeşitli kalıplarla çeşitli manalar kazanmaktadır.

Hacc 34'te bu kelimenin "kurban" anlamına geldiği âyetin deva­mına göre kesindir. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette hangi mana­ya geldiği konusunda âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.

İbn Abbâs, "kurban kestikleri bayram"; Mücâhid, "kurbanların kendisi"nin kastedildiği görüşündedir. Çünkü bu kelime, kurban için kullanılır. Bu kelime ile "ibadetleri yerine getirmek için alışmış oldukla­rı, belirli yer ve zaman kastedilmiştir" diyenler oldu. İbn Abbâs'tan ge­len ve Kaffâl’in tercih ettiği mana "hukuk ve yol"dur. Bu manayı da Mâide 48'den almaktadırlar: "Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik." Bu kelime her türlü ibadeti kapsa­mına almaktadır. Bunun da delili şu hadistir: Peygamberimiz, "ibadetle­rinizi benden alınız, öğreniniz" buyururken, bu kelimeyi kullanmıştır.

Kısaca diyebiliriz ki, Yüce Allah her ümmete Allah'a varmak için tutacakları bir yol ve ibadet şekilleri belirlemiştir.

"Öyle ise, onların bu konuda seninle çekişme­lerine müsaade etme."

Âyetin bu kısmında yer alan felâ yünâzi'unneke ifadesinin esas manası "seninle çekişmesinler"dir. Ama kâfirlerin bu ifadeyi okuma durumları olmadığından manayı "seninle çekişmelerine müsaade etme" şeklinde vermeyi uygun bulduk. Kurtubî de aynı manayı benimsemiştir.

Buradaki çekişme Hz. Peygamber'i etkileyip farklı hükümler ge­tirmesini sağlama yönünde olmuştur. Hz. Peygamber'in onların istediği tarzda ibadet şekilleri getirmesi mümkün değildi. Kur'ân'ın getirdiği ibadet şekli, dünya görüşü, âhiret anlayışı ne idiyse onu uygulamak zo­runda olduğundan, onların tekliflerine, isteklerine uyması akıl dışı, din dışı bir şey olacaktı.

Kur'ân'ın başka yerlerinde de onların bu etkileme durumuna dik­kat çekilmektedir:

a) "Onlara   âyetlerimiz   açık   açık   okunduğu   zaman   bize   kavuşmayı

beklemeyenler: 'Ya bundan başka bir Kur'ân getir ya da bunu değiştir!' dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştiremem; bu, benim için olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü eğer Rabbime isyan edersem elbette büyük bir günün azabından korkarım" (Yûnus 10/15).

Onların isteği o kadar ileri gitti ki, Hz. Peygamber tarafından Kur'ân'dan başka bir kitap getirilmesi, ya da onun değiştirilmesi isteğine kadar vardı. Yüce Allah, onlara nasıl cevap vereceğini de Hz. Peygam-ber'e bildirmektedir. Allah'ın vahyettiğine uyacaksın. İlâhî vahyde de­ğiştirme yapamazsın, aksi takdirde Allah'a isyan etmiş olursun.

b) "Sonra seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy, bilmeyenlerin istekle­rine uyma" (Câsiye 45/18). İşte Câsiye 18'de geçen şerî'a "şeriat" kelimesi, "hukuk, yol ve ibadet şekillerinin tümü"nü ifade etmektedir. Bundan Hacc 67'e gi­dersek orada geçen mensek kelimesine de bu manayı verebiliriz. Dola­yısıyla ilgili cümleye, "her ümmete, tutacakları bir yol, bir hukuk ve bir ibadet şekli öğrettik, tayin ettik" anlamını verebiliriz.

Bu münakaşadan, tartışmadan, mücadeleden şu neticeyi de çıkar­tabiliriz: Geçmişte alışılmış olanlardan vazgeçip yeni olana intibak et­mek toplumlara çok ağır ve zor gelmiş, gelmekte ve gelecektir. Hele bu değişim dinde oluyorsa, daha da büyük tepki ile karşılanmaktadır. Deği­şimi yapacak kişi olan peygamber, Allah'ın emri ile bunu yapsa bile tepki ile karşılanmakta ve reddedilmektedir. Onun içindir ki, Yahudiler, Hz. îsâ'yı, sonra da Yahudi ve Hıristiyanlar Hz. Muhammed'i ve ona gelen ilâhî vahyi kabul etmemişlerdir.

İnançlı olanlar kendi dinlerine uyan bir vahiy istemişler; inanma­yacaklar da kendi hayatlarına ters düşmeyecek olan hükümleri içeren bir din arzulamışlardır. Ya inançlarına, ya da hayatına uyacak vahyi getir­mesini Hz. Peygamber'den istemişlerdi.

İşte Yüce Allah, din konusunun, vahyin ve o vahyin teklif ettiği ibadet şekillerinin tartışma alanına girmeyeceğini Hz. Peygamberce bil­dirmektedir. Peki ne yapılmalıdır? Sorunun cevabı âyetin devamında yer almaktadır:

"Sen Rabbine davet et. Zira sen gerçekten doğru yoldasın."

Onlarla tartışmaya girişmelerine müsaade etme, ama Rabbine ça­ğırmaya devam et. Yaptığın işte doğru yolda olup olmadığın konusunda da tereddüdün olmasın, çünkü sen doğru yoldasın.

"Sen Rabbine davet et" emrinin birkaç açıdan ele alın­ması mümkündür.

"Kendine davet etme, Rabbine davet et. Çünkü dinin koyucusu Al­lah'tır." "De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum. Ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz" (Yûsuf 12/108). İşte Hz. Peygamberin üzerinde olduğu doğru yol, Allah'ın yolu, tevhidin yolu, aydınlığın yoludur. Bu yol câhil­lerin arzularının yolu olamaz, onun için Câsiye 18'de "câhillerin istekle­rine uyma" denmiştir.

Bu âyetin bize hitap ettiğini düşünerek netice çıkarmamız gereki­yor. Çünkü Hz. Muhammed vefat etmiştir; âyetin hükmünü bizler icra etmeliyiz. Bunu da din âlimi ve görevlileri yoluyla yapacağız. Bizler Allah'a davet edeceğiz. Bulunduğumuz mezhebe veya cemaate değil; tevhidin, ilâhî vahyin, Kur'ân'm yoluna davet edeceğiz. Yûnus 15'te Yüce Allah'ın Hz. Peygamber'e emrettiğini yerine getirmek zorundayız. "Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam."

Çekişmeyi bırakacağız, Allah'a davet edeceğiz. Önemli olan yo­lumuzun doğru yol olmasıdır, yani tevhidin, ilâhî vahyin oluşturduğu yol olmasıdır. B.Bayraklı

Karş. 10:41: “Benim yapıp-ettiklerim bana, [yazılacak] sizin yapıp-ettikleriniz de size: ne siz benim yaptıklarımdan sorumlusunuz, ne de; ben sizin yaptıklarınızdan sorumluyum”. M.Esed

"Eğer seninle mücadeleye girişir­lerse, 'Allah yaptığınızı çok iyi bilendir' de."

Bütün tedbirlerine rağmen, yine de onlar seninle tartışmaya, çe­kişmeye ve mücadeleye devam ederlerse, Allah'ın, onların yaptıklarını çok iyi bildiğini söylemekten öteye geçme. Onların yaptıklarını Allah'ın değerlendireceğini söyleyip kenara çekil. Dînî konulan tartışma alanı haline getirme ve kendi değerlendirmene baş vurma, işi sahibine yani Allah'a bırak.

Bunu böyle yaparsan, Allah'a çağırdığını ispat etmiş olursun. Aynı metodu bizim de kullanmamız gerekiyor. Bizimle inadına çekişmeye girenleri, neticesiz kalacağını hissettiğimizde hemen onları kendi halleri ile baş başa bırakmamız gerekiyor. B.Bayraklı

"Allah kıyamet günün­de, aranızda ayrılığa düştüğünüz konularda hükmünü verecektir."

Demek ki, Hz. Peygamber ile ona karşı çıkanların ihtilafı bu dün­yada çözülemeyeceğinden âhirete intikal edecek ve orada Allah tarafın­dan değerlendirilip hükme bağlanacaktır. Aslında burada peygambere ve onun vahyine olan karşı çıkmaların, kıyamete kadar devam edecek oldu­ğuna bir işaret görüyoruz. Tartışma, kıyamete kadar devam edecek, han­gisinin doğru olduğuna dair hüküm de Allah tarafından âhirette verile­cektir. Bitmeyen hikaye gibi, bitmeyen tartışma olacak ve sonucu âhirete uzanacaktır.

İşte âhiret hayatının varlığındaki önem burada ortaya çıkmaktadır. Bu dünyada bitmeyen davaların, tartışmaların değerlendirilmesi orada olacaktır. Âhiret olmasaydı onlar çözümsüz kalacak ve ilâhî adalet ger­çekleşmeyecekti. B.Bayraklı

Bu paragrafın önemini kavrayabilmek için, bu bölümün ilgili olduğu 55-57. ayetleri gözönünde bulundurmakta fayda vardır. Mevdudi

Bu âyet grubunda Rasûlullah muhatap alınarak, birtakım hakikatler insanlığa açıklanmaktadır: Her ümmet için, yaşadıkları çağa ve coğrafyaya göre bir şeriat, bir ibâdet yolu tayin edilmiştir; onlar ona göre ibâdet etmelidirler. Bu hususta kimse Peygamber'le çekişmemelidir. Zira kimsenin bu konuda tartışma hakk ve selahiyeti yoktur:
Sana da Kitap'tan [Tevrât'ın bir bölümünden] kendisinin iki eli arasındakileri [sadece içinde konu edilenleri] doğrulayan ve onları kollayıp koruyan olarak hakk ile Kitab'ı [Kur’ân'ı] indirdik. Öyleyse onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen hakktan saparak onların arzu ve heveslerine uyma. Ve Biz, sizden hepiniz için bir şeriat ve yol kıldık. Ve eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi belâlandırmak [denemek] için (böyle yapmadı). Öyleyse iyiliklere yarışın. Hepinizin dönüşü yalnızca Allah'adır. Sonra O, kendisi hakkında ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. (Mâide/48)
O [Allah], dinden Nûh'a tavsiye ettiği şeyi, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya tavsiye ettiğimiz şeyi şeriat kıldı: “Dini ayakta tutun [yerleştirin] ve onda ayrılığa düşmeyin.” Senin kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini Kendine seçer ve kalpten yöneleni de O'na kılavuzlar. (Şûrâ/13)
Peygamber insanları Rabbe çağırmalıdır. Şüphesiz Peygamber, dosdoğru bir kılavuz üzeredir.
Eğer Peygamber'le tartışırlarsa, onlara, “Allah yapmakta olduğunuz şeyleri, en iyi bilendir. Allah, ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında kıyâmet günü aranızda hüküm verecektir” deyip geçilmelidir.
Herkes bilmelidir ki Allah, gökte ve yeryüzünde olan şeyleri bilir. Bu, bir kitaptadır ve Allah'a çok kolaydır.
Ve âyetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar, “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir!” dediler. De ki: “Onu nefsimin [kendimin] öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.” (Yûnus/15)
Sonra da seni emir'den apaçık bir şeriat sahibi kıldık. Artık sen ona uy, bilmeyen kimselerin hevâlarına uyma. (Câsiye/18)
Ve onlar [müşrikler] sana indirildikten sonra, sakın seni Allah'ın âyetlerinden alıkoymasınlar. Ve Rabbine davet et. Ve asla müşriklerden olma! (Kasas/87)
Ve eğer seni yalanladılarsa hemen de ki: “Benim amelim bana, sizin ameliniz de size aittir. Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.” (Yûnus/41)
İşte bunun için sen davet et ve sana emredildiği gibi dosdoğru ol. Onların hevâlarına uyma ve de ki: “Ben Allah'ın kitaptan indirdiğine inandım ve ben aranızda adaleti gerçekleştirmemle emrolundum. Allah bizim Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız yalnızca bize, sizin yaptıklarınız da yalnızca size aittir. Sizinle bizim aramızda hiçbir delile yer yoktur. Allah, bizim aramızı toplayacaktır. Dönüş de yalnız O'nadır. Ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey; artık onun hükmü Allah'a aittir. İşte bu, benim Rabbim Allah'tır. Ben yalnız O'na tevekkül ettim ve ben yalnız O'na yöneliyorum.” (Şûra/10-15)
Ve herkes için bir yön vardır; o, ona yönelendir. O nedenle hep hayırlara koşun, yarışın. Her nerede olsanız Allah tümünüzü bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye en iyi güç yetirendir. (Bakara/148)
70. âyetteki, Şüphesiz bu, bir kitaptadır ifadesiyle, her yapılanın kayda geçtiği, hafıza hücreleri ve insanların yaşamına tanık olan her nesnenin bunları kayda geçirdiği beyân edilmektedir. H.Yılmaz

 "Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini bilmez misin?"

Biraz önce 68. âyette "Allah yaptığınızı çok iyi bilendir" buyurulmuş, bu âyette de göklerde ve yerde her şeyi Yüce Allah'ın bil­diği gündeme getirilerek, ihtilaflarını hükme bağlarken sonsuz bilgisine dayandığı ifade edilmektedir. Her şeyi bilen Allah, aranızda bu dünyada yaptığınız tartışmaya âhirette hüküm verecektir.

Bundan şu neticeyi çıkartıyoruz: Ne kadar bilginiz varsa o nispette değerlendirip hüküm verme hakkınız ve yetkiniz olur. Hüküm, karar ve değerlendirmeler bilgiye dayanmaktadır. Hükümler, değerlendirmeler bilgi ile örülü, iç içe olmalıdır. Bilmeyenlerin siyâsî, ekonomik, askerî ve eğitimle ilgili kararları memleketi uçuruma götürür. Onun için ehil olanı bulmak gerekiyor. Ehil olmanın olmazsa olmazı da bilgidir. İşte sonsuz bilgiye sahip olan Allah, insanların kararsız bıraktıkları konular üzerine hükmünü verecektir.

"Şüphesiz bunların tamamı bir kitaptadır. Bu iş, Allah'a kolaydır."

İnsanların yaptıkları, kendi aralarındaki ilişkileri, peygamberlere ve dine karşı takındıkları tavırları hep bir kitapta kaydedilmektedir; kü­çük büyük ne varsa kitapta yerini almaktadır (Kehf 18/49). Aslında Al­lah, onların tamamını bilmektedir. Dünyada yapılan tartışmaların bilin­mesi ve âhirette hükme bağlanması Allah için kolaydır. Allah için kolay­lık zorluk düşünülemez, ama insanın algılaması açısından olaya bakınca böyle bir açıklama yapmaktadır.

Kısaca diyebiliriz ki, dini felsefeden ayıran temel öğelerden biri belki de en önemlisi âhiret hayatının olmasıdır. Âhiretle ilgili konuları gündeme getirmekle bu âyetler ilahiyat eğitimi vermektedir. Din konu­sunda yapılan tartışmalar, dünya hayatı ile sınırlı kalmayacak, âhirete intikal edip hükmünü bulacaktır. B.Bayraklı

Yani, "Onların putlarının ne herhangi vahyî bir kitapta adı geçiyor, ne onlar hakkında başka bir bilgi dayanakları var, ne de onlara ibadet etmelerini gerektiren bir dayanakları. Bu nedenle kendi icat ettikleri ilâhları Allah'a ortak koşmaları, onlara ibadet etmeleri, onlara kurbanlar kesip adaklar yapmaları, ihtiyaçları için onlara dua etmeleri vs. apaçık cehalettir.
Burada, bu akılsız insanlar; ilâhlarının kendilerine bu dünyada da ahirette de yardım edeceklerini ummakla hata ettikleri konusunda uyarılmaktadırlar. Çünkü bu ilâhların onlara yardım edecek güçleri yoktur. O halde onlar hiç bir yardımcı bulamazlar, çünkü sadece Allah onlara yardım edebilir ve onlar da isyankâr davranışlarıyla Allah'ı kızdırmışlardır. Mevdudi

Yani, Allah'ın her şeyi bilen ve dolayısıyla her şeyi kucaklayan Varlığıyla biricik Tanrı olduğunun farkında oldukları halde.Bkz. 3. sure, 106. not.   -  Yani, bağımsız tefekkür ve müşahede yoluyla. M.Esed

 

Burada kin ve öfkeden ateş püsküren kâfirlerin karşısına âteş konmuştur. Âdetâ o öfkeleri âteşe dönüşüp kendilerini yakacak bir sonuç olmaktadır. Ne üstün bir teşbîh, ne güzel bir anlatım! S.Ateş

Lafzen, “daha şerli/daha kötü olanı”, yani “Allah'ın mesajlarından yana duyduğunuz ürküntü ve isteksizlikten daha ürkütücü, daha elem verici bir şeyi”. M.Esed

Yani, "Siz, size ayetlerimizi okuyanlara karşı kurduğunuz tuzaklardan daha kötü , şiddetli bir acı ve elemle karşılaşacaksınız." Mevdudi

Bu âyetlerde konu yine müşriklerin durumlarının beyânına getirilmiş ve müşrikler kınanmışlardır:
• Küfredenler, Allah'ın, hakklarında hiçbir delil indirmediği ve onlara dair bilgileri bulunmayan Allah'ın astlarından bir şeylere tapıyorlar. (Ve zâlimler için hiçbir yardımcı yoktur.)
• Âyetler apaçık okunduğunda küfredenlerin yüzleri çirkinleşir ve âyetleri okuyanlara saldırmaya kalkarlar.
• Küfredenler, “Peki, size ondan daha kötü olanını haber vereyim mi? Ateş! Allah bunu [ateş'i] küfreden kimselere vaat etti. O, ne kötü bir dönüş yeridir!” denilerek uyarılmalıdırlar.
Şirkin ve küfrün sonu felaket olup kurtuluş asla söz konusu değildir:
Her kim, hiç bir delili olmadığı hâlde, Allah ile birlikte diğer bir ilâha yakarırsa, bilsin ki, o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şüphesiz kâfirler, iflah olmazlar [durumlarını koruyamazlar, zafer kazanamazlar]. (Mü’minûn/117)
Ve onlar [Rahmân'ın kulları], “Rabbimiz! Cehennem azabını bizden sav! Doğrusu onun azabı daimî bir helâktir. Orası cidden ne kötü bir karargâh, ne kötü bir ikâmetgâhtır!” derler. (Furkân/65-66) H.Yılmaz

Âyetin analizinden çıkaracağımız neticeler olacaktır. Âyet, tarihsel olarak Hz. Peygamber dönemindeki kâfirleri anlatarak, evrensel manada kıyamete kadar Kur'ân'a gösterilecek olan olumsuz tepkinin durumunu açıklamaktadır.

1. "Onlara, âyetlerimiz apaçık okunduğu zaman."

âyâtünâ "âyetlerimiz" ifadesinden kasıt Kur'ân'dır, ilâhî vahiy ve onun insanlığa sunduğu mesajlardır. Çoğul olduğu için Kur'ân'ı ifade etmektedir.  beyyinât "apaçık" kelimesinden kasıt da iki şey olabi­lir:

a) Beyyinât, kapalılığı olmayan, kolay ve anlaşılır olan demektir. O zaman bu kelimenin manasını şu âyette buluruz: "Andolsun ki Biz, Kur'ân'ı düşünülsün diye kolaylaştırdık, düşünen var mı?" (Kamer 54/17).

b) Beyyinât, insan aklına ters düşen hiçbir hükme sahip değildir. Bağımsız çalışan akıl, Kur'ân'da çelişik, insana fayda sağlamayan hiçbir hüküm, açıklama ve bilgi bulamaz. İnsanın doğası ile çatışan hiçbir açık­lamayı onda bulmak mümkün değildir. Kur'ân, ilâhî kaynaklı olduğu için, bütün hükümleri çıplaktır, üzerinde örtü yoktur ve insan aklını mu­hatap almaktadır.

Ayetlerin apaçık okunması, âyetlerin öğretilmesi demektir. Oku­nan bir bilgi, dinleyene öğretilmektedir anlamına gelmektedir. Kur'ân okulu ilâhî vahyi apaçık okuyup öğretmektedir. Bundan şu ilkeyi din eğitimi için çıkartıyoruz: Allah'ın âyetlerini halka apaçık bir şekilde an­latıp, açıklayıp öğretmeliyiz.

Dinin bilimini yapan, üreten, yani onun mutfağında bulunanlar ilâ-hîyatm konularını açık, net ve kapalılıktan uzak bir şekilde yazmalıdır­lar. Bu mutfakta üretilen bilgilerin servisini halka yapan yaygın eğitim­deki görevliler de konuları net ve Kur'ân kaynaklı, apaçık olarak anlat­malıdırlar. Şunu iyi bilmelidirler: Kur'ân'da halka anlatılmayacak, anla­tılmasında sakınca bulunan hiçbir âyet, bilgi, konu yoktur. "Bu konular âlimler arasında tartışmalı, halka anlatılmamak" denecek hiçbir konu yoktur. Konulan bu hale getirenler, ilâhîyatm mutfağında bulunan ve bir şeyler ürettiğini söyleyen, kafaları karışık, Kur'ân'ı anlamayan, ama anladığını sananlardır.

Bir taraftan sosyoloji, psikoloji ve eğitim bilmeyenler Kur'ân'da birbirinin hükmünü kaldıran âyetlerin olduğunu, yani "nâsih-mensûh" bulunduğunu söylemiş; diğer taraftan kendi bilgisinin yetersizliğini Kur'ân'a atarak onda çözülemeyen, çözülmesi zor olan "müşkil âyet ve konu"larm olduğunu söylemişlerdir. Hiçbir zaman kendi yetersizliklerini düşünmemiş, kabahati hep Allah'ta ve O'nun Kur'ân'ında aramaya ça­lışmışlardır.

2. "İnkâr edenlerin yüzünden, inkâr­larını anlarsın."

Ayetin bu kısmı, psikolojik analiz yapmaktadır. İnsanın iç alemin­deki durum, yani inkar, ya da iman insanın yüzüne yansımakta, yüze şekil vermektedir. Yüze yansımadan önce, kanın sirkülasyonunu, dolaşımını etkilemekte, bu etki de yüze yansımaktadır. Çünkü insanın duy­duğu her ne varsa kalbi harekete geçirmekte, onun atışını hızlandırmak­ta, hızlanan kalp atışları, kanın dolaşımını etkilemekte, sonuçta duyulan hissi yüze taşımaktadır. Kur'ân'da bu durumu bize anlatan başka âyetler de vardır.

a) "Gerçek Müminlerin, Allah anıldığı zaman yürekleri titrer" (Enfâl 8/2).

b) "Allah, sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bı­kılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerine saygı duyanların bu kitabın etkisinden tüyleri ürperir; derken hem bedenleri hem de gönülleri Allah'ın zikrine ısınıp yumuşar" (Zümer 39/23).

c) "Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir" (Fetih 48/29). '

Demek ki, ister iyi manada, isterse kötü manada olsun, insanın iç âlemi yüzüne yansımaktadır. Yüzdeki oluşumlar, iç âlemdeki mutluluğu, sıkıntıyı, dertleri, fırtınaları, imanı, inkârı yansıtmaktadır. Yüze bakınca, içi tanımış oluruz.

Onun içindir ki, Yüce Allah yorumunu yapmakta olduğumuz Hacc 72'de, "kâfirlerin yüzünden içlerindeki inkârı tanıyabilirsin" demektir. Alimler âyetin bu kısmım şöyle açıklamışlardır: Âyetin bu cümlesine Kelbî, "Sen onların yüzlerinde, Kur'ân'dan hoşlanmadıklarının işaretle­rini görürsün"; İbn Abbâs, "Sen onların yüzlerinde zorbalık ve kibir işa­retleri görürsün"; Mukâtil, "Onların, Kur'ân'ın Allah'tan olduğunu inkâr ettiklerini tanırsın" manasını vermiştir.

Demek ki imanın nuru, inkârın da karanlığı yüzden okunur, bilinir, anlaşılır, fark edilir. Yüz, iç alemdekinin sembollerini taşıyan bir göster­ge niteliğindedir.

3. "Neredeyse, kendilerine âyet­lerimizi okuyanlara saldıracaklar."

Onların iç âlem, yani gönüllerindeki inkar, şişedeki alkol gibi içil­diğinde durmamakta, onları harekete geçirip kendilerini Kur'ân'ı okuyana saldirtacaktır. Bu ifade, inkârın eyleme dönüşümünün çizgisini ver­mektedir. es-satv kelimesi, "kıskıvrak yakalamak, üzerine çullan­mak" demektir. İnkâr, içlerinde düşmanlığa dönüşünce, pusuda avını bekleyen vahşi bir hayvan gibi avının üzerine çullanmak arzusunu uyan­dırmaktadır.

Yüce Allah, burada inanç farklılıklarının neler oluşturduğunu, kâ­firin ilâhî mesajlara nasıl karşı çıktığının ve düşmanca davrandığının analizini yapmaktadır. Bir davranış psikolojisi niteliğini taşıyan bu âyet, dini öğreten ve tebliğ edenler için bir ön uyarı, tedbir almaları İçin de bir çıkış noktası sunmaktadır.

4. "De ki: Size bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Allah'ın inkâr edenlere vaat ettiği ateş! Gidilecek ne kötü yerdir orası!"

Yüce Allah Hz. Peygamber'den, kendilerine Allah'ın mesajlarını okuyan, öğretenlere karşı sinelerinde duydukları nefreti, avının üzerine çullanmak üzere pusuya yatan bir vahşi hayvan gibi bir duruma gelen kâfirlere, bundan daha kötüsünün ateş olduğunu söylemesini istemekte­dir. Her şeyi yakıp kül eden, yaktığı şeyin tabiatım değiştiren ateş, bun­dan daha kötüdür.

Bunun anlamı, yüzden okunacak kadar, üzerine atılacak kadar şid­detli olan inkâr aslında cehennem ateşini yakmaktadır. Cehennem ateşi, onun gönlünde yanmakta ve bu ateş âhirete kadar devam etmektedir.

Diğer taraftan Yüce Allah, kâfirlere kötü ve daha kötüyü öğret­mektedir. Kötü, daha kötüyü getirmektedir. İnkâr ve düşmanlık kötü, ama daha kötüsü ise ateştir. Ayrıca cehennemin gidilecek en kötü yer olduğu değerlendirmesi de burada yapılmaktadır.

Bu bilgilendirmelerin amacı, kâfiri inkarından vazgeçirmek, eğer vazgeçmezse ileride cezalandırmanın haklılığı için bilgilendirmenin ya­pılmasıdır; mahşerde "biz bunları bilmiyorduk, kimse bize öğretmedi" şeklindeki mazereti ortadan kaldırmaktır.

Günümüzde tefrika çukuruna düşmüş, dini içtihat seviyesinde öğ­retip öğrenenler Kur'ân'a tahammül edememekte, nefretleri yüzlerinden okunmaktadır. Kimi zaman, kimileri: "Bırak o âyeti; sen eski âlimlerden daha iyi mi anlıyorsun?" diyor ve Kur'ân'in kapağını bile açmaktan çe­kiniyorlar. Bunların yanlış düşünüp, yanlış yaptıklarını bu âyet sayesinde haber vermek zorundayız.

Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah bize ve bizden sonraki ne­sillere, Kendi âyetlerine nasıl olumsuz tepki gösterildiğini anlatmaktadır. Peygamberimizin döneminde öyle oldu, gelecekte de öyle olacaktır. Kö­tü daima iyiye düşman olacak, ama hiçbir zaman eyleminde başarıya ulaşamayacaktır. Kötülerin eylemleri kendi kendilerini yakıp kül eden ateş olacak, sönmeyen bir ateş gibi içlerinde yanmaya devam edip gide­cektir. Bu âyet, pusuya yatan kötülerin ağına düşmemek için müminleri de bilinçlendirmekte, pusuda yatmakta olan kâfirin avı olmamak için uyanda bulunmaktadır. B.Bayraklı

Yani puta tapan da aciz, tapınılan put da veya put da aciz, sinek de. Rivâyete göre putatapanlar, putlarına koku ve bal sürerler, üstlerine kapıları kilitlerlerdi. Sinek duvarın deliğinden girer, balı yerdi. Âyette bu duruma işâret edilmekte ve sinekten dahi kendisini korumaktan âciz olan şeyin tanrı olamayacağı anlatılmaktadır. S.Ateş

Bu misal, putperestlere taptıkları putların tamamen güçsüz olduğunu vurgulamak için anlatılmıştır. Çünkü küçücük bir sinek yaratmak için onların hepsi toplansalar bile yaratamazlar. Hatta sinek onlardan bir şey kapıp alsa, bunu bile engelleyemezler. Bu, putperestlerin kendilerinin ne kadar zayıf, yalvardıkları putların da ne kadar güçsüz olduğunu göstermektedir. Mevdudi

Öyle anlaşılıyor ki yorumunu yapmakta olduğumuz bu âyetler as­lında, 71. âyetin devamı durumundadır. Çünkü 71. âyette Allah'ı bırakıp, Allah'ın kedisine hiçbir delil indirmediği, kendilerinin bile tanrıları hak­kında bilgisi olmadığı sahte tanrılara tapmalarının bir örnekle açıklaması yapılmakta ve bu şirkin sebeplerine gidilmektedir. Âyetlerin analizi ya­pılırken bu sebepler ortaya çıkacaktır.

1. "Ey insanlar! Bir örnek verildi; onu dikkatle dinleyin."

Ayetin bu kısmı eğitim bakımından çok önemli bir ilkeyi koymak­tadır:

a) Konuları insanların beynine iyi yerleştirebilmek için örneklerle anlatmak önemli bir yoldur. Örnekler, konuyu anlaşılır hale getirecektir. Yüce Allah, bazı konulan bilimsel manada örnek konularla anlatır. Me­sela, Hacc sûresinin 5. âyetinde, öldükten sonra dirilme konusunda şüp­he içinde olanlara insanın yaratılışı ile, kurumuş topraklara su inince canlanmayı örnek konular olarak anlatır ve onu ispat eder. Aynı şekilde Yüce Allah, Bakara 26'da sivrisineği ve onun ötesinde bir varlığı örnek vermekten çekinmeyeceğini beyan etmektedir. Maddî örnekleri zikrede­rek, manevî konuları açıklamak, anlatmak, maddî alandan manevî alana geçişi sağlar.

b) Ayet, verilen örneğin dikkatle dinlenmesi emrini vermektedir. Öğretene örnek verme düşerken, öğrenene de dinlemek düşer. Burada örneğin kulağa, yani kulak denen duyu organına hitap edildiğini görüyo­ruz. Öğrenim faaliyetinde kulak, dinlemenin önemini gündeme getirmektedir. Öğrenmek istiyorsan dinleyeceksin; aksi takdirde yanlış yap­man, câhil kalman kuvvetle muhtemeldir.

Dinlemek, dikkat etmek anlamını da taşımaktadır. Yüce Allah bu emri ile insanların, anlatılan örneğe alaka duyup dikkatle dinlemelerini istemektedir.

2. "Allah'tan başka taptıklannız bunun için bir araya gel­seler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu ondan geri alamazlar."

Yüce Allah, müşriklere verdiği örnekle, yaratma olgusuna dikkat çekmektedir. Tapınılan tanrı, yaratmayı gerçekleştirmeli, yaratmaya gü­cü yetmeli ve yarattığı bir şey olmalıdır. Tapınmaya layık olan varlık yoktan bir varlığı yaratıp ona hayat vermelidir. Yüce Allah, yarattıkları­nın en küçüklerinden biri olan sineği bile örnek olarak vermektedir.

Sahte tanrılara meydan okuyarak, tamamı bir araya gelse bile bir sineği, Allah'ın yarattığı bir maddeyi kullanmadan asla yaratamayacak­larını söylemektedir. Değil sineği yaratmak, sinek onların üzerine konup bir şey kapsa, onu geri almaya dahi güçleri yetmeyecektir. Sineği yara­tamayan, sineğin kaptığını geri alamayan sahte tanrılara tapmanın ne kadar akıl dışı bir şey olduğunu işte bu âyetlerinde Yüce Allah bize öğ­retmektedir.

3. "isteyen de âciz, kendinden istenen de."

Tapınılan, dua edilen, istenen varlıklar sahte tanrılar olmaktadır. İsteyen ise müşriklerdir. İsteyen insanlar âciz olduklarından istiyorlar; istenen de tanrı edinilendir. Tanrılar istenileni veremediği için âciz du­ruma düşmektedir.

Eğer tapınılan tanrılar cansız putlar ise, onlar için kuvvetlilik, za­yıflık düşünülemez. Canlı bir varlık için bu özellikler düşünülebilir. Demek ki toplanıp bir sinek yaratması istenen sahte tanrılara, cansız puta canlı varlığın özelliği verilebilir. Mesela: Râzî'nin dediği gibi, münazara anında karşısındakine: "Bu görüş ne kadar zayıf denir. Aslında görü­şün, delilin kendisi için zayıflık, kuvvetlilik söz konusu değildir. Ona bu özellikler mecazî anlamda verilmektedir. Onun için zayıflık ve güçlülük cansız putlar için mecazî anlamda söylenebilir.

Böylece Yüce Allah, müşriklerin inançlarında yanıldıklarını, ya­ratma olgusundaki "güç" meselesine vurgu yaparak hatırlatmakta ve böyle bir kabulün yanlışlığını ortaya koymaktadır.

4. "Onlar Allah'ı gereği gibi takdir edemediler. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, çok üstündür."

Âciz olan sahte tanrılara tapmanın bir sebebi de bu âyette veril­mektedir. Allah'ı gereği gibi takdir edememe bu sebebi teşkil etmekte­dir. Allah'ın kuvvetini ve üstünlüğünü takdir edemedikleri, yani değer­lendiremediklerinden şirke sapmış oldular. Bunda şu ders verilmektedir: "Tapınılan tanrı en güçlü ve en üstün olmalıdır." Bu ders, kendini bir tanrıya doğru akıtma ihtiyacı olan inanç duygusunu yönlendirmekte, ona rehberlik etmektedir.

Allah'ı gereği gibi takdir edememe, inanç duygusunu sahte tanrıla­ra doğru yönlendirmekte ve böylece en büyük sapıklık dediğimiz şirke sebep olmaktadır.

Buradaki kadera fiili, "takdir etmek, değerlendirmek, kıymetini bilmek" anlamına gelmektedir. Hatalı değerlendirmenin doğru neticeye varması mümkün değildir. Değerlendirmedeki hatalar, hem insanların inançlarını derinden sarsmakta, hem de devletin işlerinin yürümesini engellemektedir. İşlerinde ehil olanı bulmak için, insanlar hakkında de­ğerlendirmeleri iyi yapmak gerekiyor. Devlet işlerinin, değerlendirme­deki hatalar neticesinde ehil olmayanlara verilmesi, toplumun hayatın­dan bir damarı kesip götürmektedir.

Eğitimdeki değerlendirme hataları, nice kabiliyetlerin sönüp git­mesine, toplumun değerlerinin kaybolmasına neden olmaktadır. Al­lah'ını yeteri kadar değerlendiremeyenler, peygamberlerini ve insanları­nı değerlendirebilirler mi? Şirk denen inanç kirliliğinin altında yatan sebeplerden biri de budur. B.Bayraklı

Şirki reddin devamında Allah, en çok saygı gösterilen "ilâh"lardan ikisini, onların gerçek konumunun ne olduğunu göstermek üzere seçmiştir: "Sizin ilâh olarak kabul ettiğiniz melekler ve peygamberler sadece Allâh'ın elçileridir. Allah onları emirlerini tebliğ etmek üzere seçmiştir ve bu ne onları ilâh yapar ne de O'nun ilâhlığına ortak kılar. Mevdudi

Yani, peygamberler ve melekler O'nun yalnızca kulları olup O'nun her şeyi gören, her şeyi işiten mutlak ilim ve kudretinden herhangi bir paya sahip değillerdir ve dolayısıyla hiçbir şekilde insanları kendilerine kulluk etmeye çağırmazlar. M.Esed

Kur'an bu cümleyi, müşriklerin şefaatle ilgili inançlarını reddetmek amacıyla kullanır ve sanki şöyle der: "Siz melekleri, peygamberleri, azizleri ve benzerlerini sizin adınıza Allah katında şefaatçi sanıyorsunuz ve bu nedenle onlara tapıyorsunuz. Tamamen yanılgı içindesiniz, çünkü taptığınız ilâhlardan hiç biri sizin için hayırlı olanın veya olmayanın ne olduğunu bilmez; sadece Allah her şeyi işiten, her şeyi gören ve her şeyi bilendir. Bu nedenle O, razı olup dilediği kimseler müstesna, hiç kimseye şefaat ve aracılık hakkı vermemiştir."
Burada küçük-büyük, her şeyin, her meselenin nihâî hüküm ve karar için Allah'ın huzuruna götürüleceği vurgulanmaktadır. Bu nedenle Allah'tan başkasına yalvarmamalısınız, çünkü herkes tamamen aciz ve güçsüzdür. Kendi istek ve ihtiyaçlarını bile karşılayamaz. Mevdudi

Tüm insanlara, özellikle de müşriklere bir beyânname niteliğinde olan bu âyetlerde;

şirkin, insanların düşüncesizliğinden kaynaklandığı güzel bir örnekle açıklanmaktadır: Sizin Allah'ın astlarından şu yakardıklarınız bir araya gelseler bile, bir sineği asla yaratamazlar. Ve sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen ve istenen güçsüzdür.
Bu kınamadan sonra da, Allah'ı gereği gibi ölçemediler [değerlendirip bilemediler]. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye üstündür. Allah meleklerden elçiler seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah en iyi işiten, en iyi görendir, ellerinin arasında olanı ve arkalarında olanı bilir. Ve işler yalnızca Allah'a döndürülür açıklamalarıyla müşrikler hem kınanıyor, hem de doğru yola gelmeleri için uyarılıyorlar. Benzeri uyarılar birçok yerde yapılmıştı:
Ve O, yaratmayı başlatan, sonra onu çevirip yeniden yapandır. Ve bu O'na çok kolaydır. Ve göklerde ve yerde en yüce örnek O'nundur. Ve O, azîz'dir, hakîm'dir. (Rûm/27)
Rabbinin kıskıvrak yakalaması gerçekten çok şiddetlidir. Kesinlikle başlatan ve iade eden yalnızca O'dur. (Burûc/12-13)
Şüphesiz Allah, çok rızık verenin ta kendisidir, çok çetin kuvvetin sahibidir. (Zâriyât/58)
Ve onlar, “Allah, hiçbir beşere bir şey göndermemiştir” demekle, Allah'ı hakkıyla takdir edemediler [gereği gibi tanıyamadılar]. De ki: “Mûsâ'nın insanlara aydınlık ve kılavuz olmak üzere getirdiği, sizin parça parça kâğıtlar kıldığınız, bir kısmını belli ettiğiniz, bir çoğunu gizlediğiniz; siz ve babalarınızın, sayesinde bilmediğiniz birçok şeyleri öğrendiğiniz Kitab'ı kim indirdi?” Sen de ki: “Allah!” Sonra onları boş uğraşlarında oynar hâlde bırak. (En‘âm/91)
Ve onlar Allah'ı hakkıyla takdir etmediler. Ve yeryüzü, kıyâmet günü O'nun avucundadır. Gökler de O'nun sağ eliyle [kudretiyle] dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yücedir. (Zümer/67) H.Yılmaz

Felaha kavuşmanın yolu budur, fakat bu ibadetleri yaptıktan ve salih ameller işledikten sonra bile kişi kendini yeterli görmemeli veya Allah'a ibadet edip salih amel işlediği için mutlaka felaha kavuşacağını düşünerek gurura kapılmamalıdır. O, sadece Allah'ın, lütfu ile ibadetlerini kabul edeceğini ve kendisine ebedî kurtuluşu bahşedeceğini ümit edip beklemelidir.
İmam Şafiî, Ahmed bin Hanbel, Abdullah bin Mübarek ve İshak bin Rahavayh Hacc Suresi'ndeki bu ayette secde yapılması gerektiği görüşündedirler. Fakat İmam Ebu Hanife, İmam Malik, Hasan Basri, Said ibn'ül-Müseyyeb, Said bin Cübeyr, İbrahim en-Nahâî ve Süfyan-ı Sevrî ayrı görüştedirler. İki tarafın öne sürdüğü deliller kısaca şöyledir:
İlk grubtaki müfessirler görüşlerini şu noktalara dayandırırlar:
1) Ayetteki fiil emir kipindedir.
2) İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizî, İbn Merdûye ve Beyhakî'nin rivayet ettiği Ukbe bin Âmir hadisi şöyledir: "Dedim ki 'Ey Allah'ın Rasûlü Hacc Suresi'nin fazileti, içinde iki secde ayeti olmasından mı kaynaklanıyor?' 'Evet, bu iki ayette secde etmeyen onları okumasın' cevabını verdi."
3) Ebu Davud ve İbn Mace'nin tahric ettiği hadis. Bu hadiste Amr İbn'ül-As, Peygamber'in (s.a) kendisine Hacc Suresi'nde iki secde ayeti bulunduğunu söylediğini rivayet eder
4) Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Osman, İbn Ömer, İbn Abbas, Ebud-Derda, Ebu Musa El-Eş'ari ve Ammar bin Yasir'in Hacc Suresi'nde iki secde ayeti bulunduğuna dair sözleri.
İkinci grubtaki müfessirler de şu delilleri öne sürerler:
1
) Ayette hem secde, hem de rüku için emir yer almaktadır. Bu da Kur'an'daki kullanımına göre tüm ibadetleri kasdetmektedir, sadece secdeyi değil.
2) Ukbe bin Amir'in rivayet ettiği hadisin senedinde zayıf raviler bulunduğu için sahih (güvenilir) değildir.
3) Amr İbn'ül-As'ın hadisi de sahih (güvenilir) değildir, çünkü ravilerinden bazıları tanınmamaktadır (meçhul).
4) Sahabeden zikredilen şahısların sözlerine gelince, İbn Abbas, Hacc Suresi'ndeki birinci ayette secde yapmanın vacip olduğunu, ikincisinde ise sadece müstehap olduğunu açıklamıştır. Mevdudi

"Ey iman edenler! Rükû' edin, secdeye kapanın. Rabbinize kulluk edin. İyi işler yapın ki kurtuluşa eresiniz."

a) "Rükû' edin ve secdeye kapanın."

Bu emri âlimler, namaz kılmak anlamına almışlar ve bu iki emrin namazın olmazsa olmaz iki farzını teşkil ettiğini söylemişlerdir. Âlimle­rin bu yorumuna katıldığımızı belirterek, başka bir açılım yapmayı uygun buluyoruz. Çünkü Yüce Allah, bir sonraki, 78. âyette zaten namaz kılmayı emretmektedir. O zaman tekrar olmaz mı? Ayrıca eğer buradaki rükû' ve secde namaz ise, neden ardından Allah'a kulluk gelmiştir? Hal­buki önce kulluk edin emri gelip, sonra namaz kılmak gelmeli değil miydi?

Bizim açılımımız şudur: Yalnız Allah'a tapınmadan önce, rükû* ve secde, imana mani olan "kibrin" kırılışıdır, ortadan kaldırılmasıdır. Na­mazda hareketlerle gösterilen rükû' ve secdenin yerine, beynin, gönlün ve nefsin, kısaca ruhun Allah'ın huzurunda eğilmesi, O'nun büyüklüğü­nü kabullenmesi, kendi aczini hissetmesidir.

Bir bakıma buradaki boyun bükmek, 73. âyetin sonundaki: "îsteyen de aciz, kendinden istenen de" ifadesinde yer alan, acziyetini hissetmesi anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle söyler­sek, bu ifade şirkin gönülden çıkarılmasıdır. Bu açıklamamız, tartışılır olabilmesine rağmen burada, âlimlerin yorumunu kabul ederek açıkla­mayı uygun gördük.

b) "Rabbinize kulluk edin."

Bu da sadece Allah'a tapınmayı emretmekte, yani tevhîd inancına sahip olmayı hükmetmektedir. Âyetin bu kısmı, "Allah'ı bırakıp, Allah'ın kendisine hiçbir delil in­dirmediği, kendilerinin dahi hakkında bilgi sahibi olmadıkları şeylere tapıyorlar" ifadesinin yer aldığı 71. âyete bağlı olarak çalışmaktadır. Ayrıca il "Allah'ı bırakıp da yalvardıklannız" şeklinde buyuran 73. âyetin de bir devamı durumundadır.

Kısaca şöyle diyebiliriz: Müşriklerin durumu anlatıldıktan sonra müminlere sadece Allah'a kulluk etmeleri emredilmektedir. Tevhîd inanci konusunda onların düştükleri hataya düşmemeleri özellikle vurgu­lanmaktadır.

c) "İyi şeyler yapın ki kurtuluşa eresiniz."

Bizim "iyi" diye manalandırdığımız kelime âyette el-hayr olarak yer almaktadır. Bilindiği gibi "iyi" kavramının ifade ettiği anlam çok geniş ve çok değişkendir. Onun için "iyi" kavramının içini doldurmamız ve anlaşılır bir manasını vermemiz gerekiyor. İnsanı Allah'a, insanı kendisine ve diğer insanlara yaklaştıran erdemlerin ne "iyiyi işlemek" diyebiliriz. Kısaca, vahyin onayladığı, insana ve in­sanlığa faydalı olan her şey iyidir.

"İyi"nin ne olduğunu pek çok âyetten öğreniyoruz; ama toplu hal­de manasını açıklayan âyetlerden biri, Bakara 177'dır: Buna göre iyilik, Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman etmek, akrabaya, yetimlere, bîçarelere, yolda kalmışlara, dilenenlere, kölelere, özgürlüklerini vermek üzere fedakârlıkta bulunmak; namazı kılıp zekatı vermek; verdiği sözü yerine getirmek; sıkıntı, hastalık ve savaşta sabretmektir.

İyi işler yapmak, iyiyi hayata geçirmek demektir. İyi, değerlerin toplamını ifade etmektedir. Olduğu yerde duran değerler hayata geçiril­dikçe, eyleme dönüştükçe iyi işlenmiş olacak ve o değerlere can verilmiş olacaktır.

Âl-i îmrân 92'de belirtildiği gibi bir de iyiye ulaştıran ameller var­dır. Bunlardan biri de sevdiği malı vermektir. "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe, iyiye asla ulaşamazsınız." Bu âyette iyiye ulaşma gündeme getirilirken, Hacc 77'de iyinin hayata geçi­rilmesi vurgulanmaktadır.

Burada şu soruyu sorabiliriz: Rükû* ve secde yapmanın, Allah'a kulluk etmenin ve iyiyi hayata geçirmenin getirişi ne olacaktır? Âyetin devamı bu soruyu cevaplandırmaktadır: "Kurtuluşa eresiniz." İşte bu kurtuluş, dünya ve âhirette mutluluğa ermek, zafere ulaşmak, dünyada şeytandan, âhirette de cehennemden kurtulmaktır.

İyinin ne olduğu konusuna da bir sonraki 78. âyet ışık tutmaktadır. B.Bayraklı

Yahut: Sizin dîninizi, babanız İbrâhîm'in dîni gibi kapsamlı yaptı, daraltmadı S.Ateş

Arapça'da cihad kelimesi çok geniş kapsamlı bir kelimedir. Her tür çaba, çalışma, çatışma ve savaşı içerir. Allah uğrunda cihad etmek, O'nun yolunda, O'nun rızasını kazanmak için, başkalarını O'nun yoluna uymaktan alıkoyanlara karşı koymak anlamına gelir. Cihad, ilk önce kişinin kendi nefsine boyun eğdirebilmesi için onunla savaşmasını gerektirir. Çünkü kişi kendi nefsinin kötülüklerine karşı savaşmadıkça ve arzu ve isteklerini Allah'a itaate boyun eğdirmedikçe gerçek bir cihad yapamaz. Peygamber (s.a) de bu tür cihadın gerekliliğini vurgulamıştır. Allah yolunda savaşa gidenlere cihaddan döndüklerinde: "Küçük cihaddan büyük cihada döndünüz." demiştir. Etrafındakiler "Büyük cihad nedir?" diye sorduklarında, Peygamber (s.a) "Kişinin kendi istek ve arzularına karşı yaptığı cihaddır" demiştir.
Aslında Cihad'ın savaş alanı tüm yeryüzüdür ve İslâm, kişinin Allah'a asi olanlara ve günahkarlara karşı tüm kalbi, zihni, bedeni ve malı ile karşı koyup çaba harcaması gerektiğini söyler.
Bu ifadenin muhatapları Allah Rasûlü'nün (s.a) ashabıydı, çünkü onlar bu hizmet için seçilme şerefine eren ilk insanlardı. Daha sonradan gelenlere ise onlara tabi oldukları için dolaylı olarak hitap edilmiş olmaktadır. Bu, Kur'an'da başka şekillerde de ifade edilmiştir. Bkz. Bakara: 143 ve Âl-i İmran: 110.
".... (Allah) size dinde bir güçlük yüklemedi." Yani, "Size gönderilen din çok basit ve açıktır, uymak zorunda olduğunuz kanun ve kurallar ise çok pratik ve uygulaması kolaydır. Bu dinin sınırları içinde istediğiniz kadar ilerleyebilirsiniz." Burada, müslümanların hayatının, daha önceki topluluklara kanun koyucular ve rahipler tarafından uygulanan tüm sınırlama ve kısıtlamalardan uzak olduğu vurgulanmaktadır. Aynı noktanın olumsuz yönü ise A'raf 157'de uygulanmaktadır: "O, onlara marufu emrediyor, münkeri yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor. Onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri kaldırıyor."
 Gerçi İslâm, Hz. Nuh'un (a.s) Hz. Musa'nın (a.s) Hz. İsa'nın (a.s)... vs. dini diye adlandırılabilir, fakat Kur'an, onun tekrar tekrar İbrahim'in (a.s) dini olduğunu vurgulamaktadır. O halde, "Onda sebat edin". 

Bunun üç sebebi vardır:  

1) Kur'an'ın ilk muhatapları, diğer peygamberlerden çok Hz. İbrahim'i tanıyan ve onu yüce bir kişi, bir önder olarak kabul eden Araplardı.
2) Yahudilerin, Hıristiyanların, müslümanların ve gerek Arabistan gerekse çevre ülkelerde yaşayan müşriklerin ağız birliği ile büyük bir peygamber olarak kabul ettiği tek şahıs Hz. İbrahim (a.s) idi.
3) Kur'an tüm bu toplulukları Hz. İbrahim'in dinine uymaya çağırırken aslında onları kendi dinlerinin Hz. İbrahim'den sonra icad edildiği, bu nedenle onun öğrettiklerine uygun olmadığı için de güvenilir olmadığı konusunda uyarmaktadır. Arabistan müşriklerine gelince onlar da kendi aralarında putatapıcılığın Beni Huzaa'nın lideri Amr bin Luhay ile onun M.Ö. 600 yıllarında Maab'dan Hübel adında bir put getirmesiyle başladığını kabul ediyorlardı. O halde Allah Rasûlü Hz. Muhammed (s.a) (Allah'ın salatı ve selamı onun üzerine olsun) tarafından öğretilen aynı katışıksız ve saf din idi.
Daha geniş ayrıntılar için bkz. Bakara an: 134-135, Âl-i İmran an: 58-79 ve Nahl an: 119-120.
 Buradaki "siz" kelimesi, sadece bu ayetin nazil olduğu dönemde yaşayan veya bu ayetin nüzulünden sonra mümin olanları kasdetmemektedir: Burada "siz" ile insanlık tarihinin başlangıcından beri tevhide, ahirete, peygamberlere ve vahyî kitaplara inanan tüm insanlar kasdedilmektedir. Onlar "Yahudiler" veya "Hıristiyanlar" değillerdi, fakat kendilerini Allah'a teslim etmiş "müslümanlar"dı. Aynı şekilde Hz. Muhammed'e (s.a) (Allah'ın salat ve selamı onun üzerine olsun) uyanlar Muhammedîler değil, bilakis "müslümanlar"dır.
 Açıklama için bkz. Bakara an: 144 ve "Şehadet-i Hak" adlı eserim.
"... Allah'a sarılın": Sadece Allah'ın hidayetine ve hükmüne uyun, sadece O'na itaat edin; O'ndan korkun ve tüm ümit ve beklentilerinizi O'na yöneltin; yardım için sadece O'na yalvarın; O'na güvenin ve tüm ihtiyaçlarınız için O'na dua edin. Mevdudi

İslam dininde “zorluğun, güçlüğün” olmamasını birkaç yönde değerlendirmek gerekiyor: (1) İslam, Kur’ânî öğretinin anlaşılmasını zorlaştıracak yahut sağduyuyla çelişebilecek dogmatik ve mistik unsurlardan uzaktır; (2) günlük hayatı gereksiz sınırlamalarla güçleştiren karmaşık törensel ve biçimsel yükümlülükler yahut tabusal sistemler içermemektedir; (3) insan tabiatına kaçınılmaz biçimde ters düşen kendine-eziyetçi, çileci tüm yaklaşımlara kapalıdır (karş. bu konuda 2:143'ün ilk cümlesi hk. 118. not); (4) “insanın zayıf yaratılışlı bir varlık” olduğunu (4:28) her konuda hesaba katmaktadır.Hz. İbrahim, burada sadece -izleyicilerine bu pasajda hitab edilen- Peygamber Muhammed (s)'in soyca atası olduğu için değil, fakat aynı zamanda “kendini bilinçli olarak Allah'a teslim eden” herkes için bir öncü, bir prototip olduğu (ve dolayısıyla muvahhidlerin manevî “atası” olduğu) için de “atanız” olarak nitelendirilmektedir (bkz. bir sonraki not).Müslim terimi “kendini Allah'a teslim eden” anlamına gelmektedir; buna göre, islâm da “Allah'a teslim olmak/Allah'a boyun eğmek” demektir. Her iki terim de Kur’an'da Tek Tanrı'ya inanan ve bu inancı, O'nun vahyettiği mesajları şeksiz şüphesiz kabul ederek doğrulayan, teyid eden herkes için kullanılmaktadır. Kur’an bu ilahî mesajların sonuncusu ve en evrensel olanı olduğu için tüm inananlar onu tebliğ eden Son Peygamber'in gösterdiği yolu izlemeye ve böylece bütün insanlığa örnek olmaya çağrılmaktadırlar (karş. 2:143 ve ilgili 119. not). M.Esed

Bu âyetlerde de muhatap alınan mü’minlere kurtuluş yolu hatırlatılmaktadır:
• Felâh bulmanız [zafer kazanmanız, durumunuzu korumanız] için rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin, iyilik yapın ve Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin.
• O, sizi seçti ve dinde; babanız İbrâhîm'in milletinde sizin için bir zorluk kılmadı.
• O, daha önce ve bunda [Kur’ân'da], Elçi'nin size şâhit olması, sizin de insanlara şâhit olmanız için, sizi “Müslümanlar” olarak isimledi.
• Öyleyse, salâtı ikâme edin, zekâtı verin ve Allah'a sarılın. O, sizin mevlânızdır [yol gösteren, yardım eden, koruyan yakınınızdır]. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır!
Dinin özü olan bu emirlerle ilgili birçok detay sunmuştuk. Burada kısa hatırlatmalar yapmakla yetiniyoruz:

RÜKÛ

Rükû, “puta tapmamak, şirk koşmamak, geçmişte yapılandan dönüp sadece Allaha kul olmak”tır. Bu hususta daha evvel sunduğumuz detaya bakılabilir.
SECDE
Secde, “Allah'a boyun eğmek, itaat etmek” tir.
KULLUK
Kulluk, “kulun sahibine karşı, sahibi tarafından verilen görevleri kayıtsız şartsız kabullenip yerine getirmesi”dir. Bu konuda Zâriyât sûresi'nde sunduğumuz detaya bakılabilir.

CİHAD

Cehd sözcüğünün türevlerinden olan cihad sözcüğü, müfaale babından mastardır. Cühd olarak okunuşu da söz konusu olan cehd sözcüğü, “ağır yük taşıyan hayvanın menziline ulaşabilmesi için gösterdiği çaba”yı anlatmak için türetilmiştir. Dolayısıyla sözcüğün esas anlamı, “takat”tır. Müfaale babı, “işteşlik” ifade ettiği için, konumuz olan cihad sözcüğü de, “karşılıklı olarak gayretleşme” anlamına gelir. Diğer bir ifadeyle cihad, “karşı tarafın gücüne karşı güç kullanma, güç ile mukabele etme” demektir. Cihad konusu ile ilgili detay da Furkân sûresi'nde verilmiştir.

HAYIR İŞLEMEK

Ve herkes için bir yön vardır; o, ona yönelendir. O nedenle hep hayırlara koşun, yarışın. Her nerede olsanız Allah tümünüzü bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye en iyi güç yetirendir. (Bakara/148)
Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet [önderi olan topluluk] vardır ki onlar, gecenin saatlerinde secde ederek Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar iyi insanlardandırlar. (Âl-i İmrân/113-114)
Ve içinizden hayra çağıran, ma‘rûfu emreden, münkerden meneden bir ümmet bulunsun. Ve işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (Âl-i İmrân/104)
Âyette İbrâhîm peygamber mü’minlerin babası olarak nitelenmiştir. Bu, Arapların İbrâhîm soyundan gelmesine işaret etmekten ziyade, İbrâhîm'in tevhid/haniflik öncüsü olmasından; Müslümanlar nezdindeki saygınlığının, babanın çocuğu yanındaki saygınlığı mesabesinde olmasından dolayıdır.
Peygamber'e inanıp tâbi olanların “Müslümanlar” olarak isimlendirilmeleri, Rabbanî bir isimlendirme olduğundan, bu ismi taşımaktan daha onurlu bir şey olamaz:
Ey âyetlerimize iman etmiş ve Müslümanlar olmuş olan kullarım! Bugün size korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz. Siz ve eşleriniz ağırlanmış olanlar olarak girin cennete! (Zuhruf/68-70)
De ki: “İman etmiş kimseleri güçlendirip kökleştirmek/tutundurmak için ve Müslümanlara bir müjde ve kılavuz olmak üzere, senin Rabbinden ona birçok Rûhu'l-Kudüs hakk ile inmiştir.” (Nahl/102)
De ki: “Ben kesinlikle dini yalnızca Kendisine özgü kılarak Allah'a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi.” (Zümer/11-12)
Ve Allah'a çağırıp/yakarıp sâlihi işleyen ve “Ben Müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir yakın'dır. (Fussilet/33-34)
Ya artık, Müslümanları günahkârlar gibi yapar mıyız? (Kalem/35)

Allah, O, sizi seçti ve dinde; babanız İbrâhîm'in milletinde sizin için bir zorluk kılmadı buyurmuştur, ki Kur’ân incelendiğinde böyle olduğu görülür:

Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrât ve İncîl'de yazılmış bulacakları o Ümmî Peygamber, o Elçi'ye uyarlar. O hâlde, o'na iman eden, o'na kuvvetle saygı gösteren, o'na yardımcı olan ve o'nun ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (A‘râf/157)
Ey iman eden kimseler! Allah'ın size helâl kıldığı tayyibatı [temiz-nefis şeyleri] haram saymayın ve aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah, aşırı gidenleri sevmez. Ve Allah'ın size verdiği rızıklardan helâl ve temiz olarak yiyin ve siz inandığınız Allah'a takvâlı davranın. Allah sizi, yeminlerinizdeki lağv ile [kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden] sorumlu tutmaz. Fakat yeminleri düğümlediğiniz şeylerle [kasıtlı yaptığınız yeminlerinizden] sizi sorumlu tutar; onun kefareti, ehlinize yedirdiğinizin “evsatından” [en hayırlısından/en iyisinden] on miskini yedirmek veya giydirmektir veyahut da bir köleyi özgürleştirmektir. Verecek bir şey bulamayan kimse için de üç gün oruç tutmaktır. Bu, bozduğunuz zaman yeminlerinizin kefaretidir. Ve yeminlerinizi koruyun. İşte Allah, şükredesiniz [karşılığını ödersiniz] diye âyetlerini sizin için böyle açığa kor. (Mâide/87-89)
Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı kendi yararına ve kendi yaptığı zararınadır. “Ey Rabbimiz! Eğer terk ettiysek ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz! Bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır sorumluluk/sıkıntıya sokacak şeyler yükleme! Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Ve bağışla bizi, mağfiret et bizi, rahmet et bize! Sen bizim mevlâmızsın. Ve de kâfir kavimlere karşı yardım et bize.” (Bakara/286) H.Yılmaz

 "Allah uğrunda, hakkını vererek cihâd edin."

a) Bu âyet Hacc sûresinin son âyeti olması sebebiyle, buradaki ci­hâdın ne olduğuna açıklık getirmemiz gerekiyor. Hacc sûresinin 71-76. âyetleri arasında bahsedilen ana konular dikkate alınırsa, cihâda "şirkle mücadele" etmek manasını verebiliriz. Bu da insanın kendi içinde olan bir cihâd şekli olacağından biz buna bir çeşit "psikolojik savaş" diyebili­riz. Başkalarına tevhîd inancını öğretip şirkle mücadele verebileceğinden

dolayı tevhîd inancı uğruna yapılan her türlü eğitim faaliyetine de cihâd denebilir.

b) Allah uğruna dininde gayret sarfetmek, onun dinini yaymak, öğ­retmek de en büyük cihâd olacaktır. Furkân sûresinin 52. âyeti bu büyük cihâda dikkat çekip onu aynı zamanda emretmektedir: "Kur'ân ile onlarla büyük bir cihâd yap." O zaman cihâd, insan öldür­mek değil, insanı kazanmak anlamına gelmektedir. Kur'ân ile yapılacak cihâd, bir eğitim faaliyeti olacağından, insanı elde etme gibi önemli bir amacı taşımış olacaktır. Demek ki cehaletle mücadele bir cihâddır, hem de en büyük cihâd olmaktadır. Biz bunu biraz daha genişleterek, "ilâhî bilgiyi insanlara öğretmek Allah uğruna yapılan hakiki cihâddır" diyebi­liriz.

Kur'ân'ın iman, ahlâk, değerler anlayışını, insan hak ve özgürlük­lerini, insanı yücelten amellerini başkalarına öğretmek suretiyle onları canavarlıktan kurtarmak en büyük cihâddır. Başka bir ifadeyle iyiyi, güzeli, doğruyu, hakkı öğretmek cihâddır.

c) Nefisle mücadele de büyük bir cihâddır. "Mücâhid, Allah için nefsine karşı cihâd eden kimsedir". Hz. Peygamber Tebük gazvesinden döndüğünde şöyle buyurmuştur: "En küçük cihâddan, en büyük cihâda döndük"  Hz. Peygamber bu ifadesiyle nefisle mücadeleyi kastetmiştir. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyette geçen hakka cihâdih ifadesini Abdullah İbn Mübarek, böyle yorumlamıştır.

Peygamberimizin büyük cihâd dediği nefisle mücadeleyi her an yaşamaktayız. Bu bakımdan savaş ile cihâdın farkı ortaya çıkmaktadır. Aslında savaş, insanın nefsi ile cihâdını tam yapamamasından kaynak­lanmaktadır. Hem cehaletle, hem de nefisle yapılacak olan cihâd, tam anlamı ile yapılsaydı, insanların birbirlerini öldürmek için yaptıkları sa­vaşlar azalacaktı. Ayrıca nefis ve cehaletle yapılan cihâd, ahlâkı ayakta tutacak ve onları felaha götürecekti.

d) "Zulmeden yöneticinin karşısında hakkı  söylemek" de bir cihâddır. Hz. Peygamber, yapılan zulme, haksızlığa karşı hakkı söyleyip savunmayı cihâd olarak tanımlamıştır. Bir çeşit siyasi alanda yapılan bu cihâd, "hakkın, adaletin bayrağını ayakta tut­ma" eylemini ifade etmektedir. Bu manada alırsak Hacc sûresinin 39-40. âyetlerinde geçen insanları haksız yere yurtlarından çıkarma zulmüne karşı koymanın da bir cihâd olabileceğini söyleyebiliriz.

Kısaca diyebiliriz ki, şirkle mücadele, cehaletle mücadele, zulme karşı adaleti haykırmak cihâd kavramını manalandırmaktadır. Cihâdın ana amacı insanı öldürmek değil, insanı kazanmaktır; onu Allah'a yara­şır bir kul haline getirmektir.

3. "O, sizi seçti."

Ayetin bu kısmını, bir Önceki kısmı ile bağlantılı olarak açıklamak gerekiyor. "O, sizi seçti" ki O'nun uğruna hakkıyla cihâd edesiniz. Allah uğrunda gerçek cihadı yapabilecek olan sizler olduğunuz için sizi seç­miştir.

Buradaki "seçme" işini, "yetiştirdi, tayin etti" manasına alabiliriz. O zaman şu âyetleri buraya getirip konuyu açıklayabiliriz;

a) "İşte böylece sizin insanlığa Örnek olmanız, peygamberin de size örnek olması için sizi mutedil bir millet kıldık" (Bakara 2/143). Bizim "örnek" mana­sını verdiğimiz kelime âyette "şâhid" olarak geçmektedir. Şâhid, hem örnek hem de problemleri çözen anlamına gelmektedir. "Kıldık" diye manalandırdığımız ilki- ce'alnâ kelimesi de, "tayin ettik, yetiştirdik" demektir.

b) "Siz, insanlık için yetiştirilmiş en hayırlı milletsiniz. İyiliği emreder, kötülük­ten alıkoyarsınız ve Allah'a inanırsınız" (Âl-i İmrân 3/110). İşte bu âyet­ler, müminlerin neden seçildiğini açıklamaktadır. İnsanlara örnek olup onların problemlerini çözmek, orta yolu izlemek, iyiliği emredip kötü­lükten sakındırmak bu seçimin temel sebeplerinden bir bölümünü teşkil etmektedir.

4. "Din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedik

Âyette geçen haraç kelimesini, Bakara 286'da ve A'râf 157'de geçen ısr "ağır yük" ile manalandırmamız mümkündür. Demek ki Yüce Allah, daha önceki ümmetlere dinde bazı zorluklar, ağır yükler yüklemişti, bunları müminlerin üzerinden kaldırmıştır.

Aslında yorumunu yapmakta olduğumuz Hacc 78. âyetin bu bölü­münde geçen "din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi" ifadesi Bakara 286'da yapılan duanın kabul edilmesi anlamına gelmektedir: "Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır bir yük yükleme."

Bu duanın kabulü mahiyetinde olan âyet, Hacc 78'dir.

Ayrıca A'râf 157. âyette de Yüce Allah, insanlar üzerindeki ağır yükleri hafifletmesini Hz. Peygamber'e emretmektedir: "Ağır yüklerini ve üzerindeki zincirleri indirir."

Geçmiş ümmetlere yüklenen ağır yükler nelerdi? Âlimler bu yük­lerin ne olduğu konusuna açılımlar getirmişlerdir. Biz onları taştırma alanına sokmadan şu âyetle cevap vermek istiyoruz: "Allah sizden hafifletmek ister, çünkü insan zayıf yara­tılmıştır" (Nisa 4/28). Yüce Allah, insanın doğasını, yani tabiatını dikka­te alarak ona görevler, sorumluluklar yüklemektedir. İnsanın doğasına ağır gelen ne varsa, bir zorluk, bir ağır yük niteliği taşımaktadır. Ölçü insanın tabiatı, doğasıdır. Mesela: Doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün, hak ile bâtılın ayrıldığı yerde din bir zorlama niteliği taşımaz; ama onlar ay­rılmamış ise din bir zorlama olurdu (Bk. Bakara 2/256).

Yüce Allah Enfâl 65'te savaşa çıkan müminlere bir kişiye on kâfiri tepeleme yükümlülüğünü vermişti. 66. âyette onların zayıf olduğunu bilince bunu bire iki durumuna düşürüp yükü hafifletmiştir. Son din olan ve o dini meydana getiren Kur'ân'da insanın doğasını zorlayan sorumlu­luk, hüküm ve emirlerin olmadığına işaret eden Hacc 78. âyetin bir kıs­mı, aynı zamanda dinde anlaşılmayacak hiçbir âyetin ve açıklamanın olmadığına da dikkat çekmektedir.

Yüce Allah'ın, müminlere, hatta tüm insanlığa gönderdiği dinde zorlamanın, ağır yükün olmadığını bilen din âlimleri, toplumların geliş­mesini, ilerlemesini önleyen dar kafalı insanların yetişmesini engellemeli, gelişmeye ve ilerlemeye zincir vuran hurafelerden, dinde olmayan ibadetleri gündeme sokmaktan uzak tutmalıdırlar.

Cehalet, hurafe, yanlış, batıl, kötü, çirkin şeyler toplumların geli­şimini önleyen, onların ilerlemesine engel olan ve onları geri çeken, geri kalmasına sebep olan ağırlıklar, zincirlerdir. Din bunları temizlediği için ve onların yerine tevhîd inancını, hakikati, iyiyi ve güzellikleri getirdiği için insanın sırtındaki yükleri indirmiş, kemiklerini çatırdatan, cehaleti ortadan kaldıran bilgiyi koymuştur.

Şimdi "din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi" ifadesini yorumunu yapmakta olduğumuz 77-78. â-yetlere göre yorumlayabiliriz. Kibir ortadan kalkınca, tevhîd inancı ge­reği Allah'a kulluk edince, iyi işler yapınca ve nefis ile cihâdı gerçekleş-tirince artık dinde zorun ve yükün olmadığı anlaşılacak ve din nefse ağır gelmeyecektir. Dini ağır hale getiren insanın nefsidir, yanlış inançlarıdır, hurafeleridir.

5. "Babanız İbrahim'in dininde de böyleydi."

Hz. İbrahim, burada biyolojik manada Arapların atası olmaktadır. Ancak Hz. İbrahim'e burada yüklenen babalık niteliği biyolojik olmak­tan çok manevî mana taşımaktadır. Allah'a bütün benliği ile teslim olan herkesin tevhîd inancı bakımından atası Hz. İbrahim olmaktadır. Tevhîd inancının kaynağında olan peygamberlerin ilk halkasında o bulunduğu için bu vasfı almaktadır:

Zaten Hz. İbrahim, Yüce Allah'tan O'na teslim olacak bir zürriyet istemişti (Bakara 2/128). Hz. İbrahim'in dininde de bir zorlama yoktu. Siz de o dine uymuş olunuz. Çünkü bütün dinler, hak dinler İslam'dır. İslam dini Hz. Âdem'den başlayan bir süreç niteliğinde devam etmekte­dir. O dinlerin ilkelerini Kur'ân'da bulmak mümkündür. Kur'ân'a inanıp tâbi olanlar aynı zamanda bütün peygamberlere tâbi olmuş demektir.

6. "Peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, Allah daha önce de, bunda da (Kur'ân'da da) size Müslü­manlar adını verdi."

Peygamberin şahit olması, örnek olması, davalarını çözmek anla­mına gelmektedir. Bu ifade, daha önce Bakara 143'te geçen haberin bir devamı durumundadır. Peygamberi şahit, yani Örnek alan toplum, bütün aşırılıklardan, yani ifrat ve tefritten uzak olan toplumdur; dengeli bir ruh yapısına ve davranış şekline sahip olandır. Hz. Peygamber'in örnek ol­duğu, onu örnek alan Müslümanlar, bütün insanlığa örnek olmaya layık olacaklardır.

Yüce Allah, hem geçmiş peygamberlerin kitaplarında hem de Kur'ân'da tevhîd inancını benimseyen, Hz. Peygamberle beraber olan ve onu örnek alanlara Müslüman adını vermiştir.

Aynı zamanda bu ismi Bakara 128'de Hz. İbrahim koymuştu. Ama ismi koyarken ilâhî vahiy ile koyduğunu da kabul etmemiz gerekiyor.

Diğer taraftan Tevrat'ta da Hz. Muhammed'in ümmeti anılmıştır:

"Muhammed Allah'ın peygamberidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükuya varırken, secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanlan yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat'taki vasıflarıdır" (Fetih 48/29).

Ayrıca İncil'de de gündeme getirilmiştir: "İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış (başağını çıkarmış), gittikçe onu kuvvetlen­direrek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ekincilerin de hoşuna gider" (Fetih 48/29).

Görüldüğü gibi Tevrat ve İncil'de Yüce Allah Hz. Muhammed'in ümmetini, onu örnek alanları, onun dinine girenleri anmıştı.

7. "Öyleyse namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sımsıkı sarılın. O, sizin mevlânızdır. Ne güzel mevlâdır; ne güzel yardımcıdır."

"Namazı kılın" emri, aslında "ahlâkî bakımdan duyarlı olun" an­lamına da gelmektedir. Çünkü Kur'ân'da namaz ahlâkın temelini oluş­turmaktadır: "Şüphesiz namaz, hayasızlıktan ve kötülükten'alikoyar" ('Ânkebût 29/45).

"Zekatı veriniz." Bu emir hem malından fakirin hakkını temizlemek, hem de insanın kendi ruhunu temizlemek anlamına gelmek­tedir. Demek ki Yüce Allah burada ahlâkî duyarlılıkla ruh temizliğini yerine getirecek olan iki temel ibadeti yerine getirmeyi emretmektedir.

"Allah'a sımsıkı sarılın" emri de, "Kur'ân'a sımsıkı sa­rılın" (Al-i İmrân 3/103) anlamına gelmektedir. Kur'ân'a inanıp, onu anlayıp hayata geçirmek Allah'a sımsıkı sarılmaktır. Diğer anlamı da "Allah'a bağlanın, bütün benliğinizle Allah'a yönelin, Allah'a teslim olun" demektir.

Yüce Allah, bizim Mevlâmız, yani efendimiz, dostumuz ve yar­dımcımız olduğundan dolayı bizim iyiliğimizi istemekte, bizi iyiye, gü­zele, doğruya, hakikate yönlendirmekte ve ne yapacağımızı bildirmekte­dir. Mevlâ ve yardımcı olan, daima iyiye yönlendirir, faydalı olanı em­reder.

Netice olarak diyebiliriz ki, din eğitimcileri, bütün peygamberlerin dinlerinin özde bir olduğunu, merkezî noktayı tevhîd inancının oluştur­duğunu, her peygamberin ümmetine Müslüman dendiğini öğretmelidir­ler; namaz ve zekat ibadetlerinin görevinin ne olduğunu net bir şekilde anlatmalıdırlar; her ibadetin ferde ve topluma getirdiği yararlı şeylerin olduğunu Kur'ân'a dayalı olarak anlatmalıdırlar ve sonuçta İnsanın ha­kiki mevlâsı ve yardımcısının Allah olduğu ilkesini beyinlere kazımalıdırlar. B.Bayraklı