(Nahl - 47.Ayet)

<< Geniş Meal

Mü’minûn

Eğer insan melekelerini doğru biçimde kullanır ve bunları gerektiği şekilde değerlendirirse gerçeği bulabilir. Çünkü kâinattaki büyük mekanizma basit bir rastlantı sonucu oluşmamıştır. Hiçbir ortak ve yardımcıya ihtiyaç duymayan bir yaratıcısı olmalıdır. Çünkü bu nizamın temelinde tevhid vardır ve kâinat salt oyun ve eğlence olsun diye amaçsız da yaratılmamıştır. Çeşitli güçlerle donatılmış harika, akıllı, düşünen ve hisseden bir yaratığın-insanın- varlığı bile, hayatın ölümle sona ermeyeceğinin apaçık bir kanıtıdır. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz, inançsız kimseleri muhatap alarak dikkatlerini tekrar duyma, görme, iç duyular, yeryüzünde yaratılma, gece gündüzün birbirini takip etmesiyle hayatın sıkıntısız devam etmesi gibi nimetlerine çekmiş ve “hala bu ayetlere dikkat ederek akıllarını kullanmayacaklar mı?” diye onları kınamıştır. Zira bu nimetlerin farkında olan kişi bunları kullanacak, yani duyacak, görecek, aklını kullanarak tefekkür edecek ve böylece Allah'ı gereği gibi takdir edip iman etmek zorunda kalacaktır. H.Yılmaz

 

Burada dikkatler, hem tevhid, hem de ahiret hayatının delillerine çekilmekte ve şirk'i reddedip, ahireti isbat etmek noktasında daha bazı olgulardan söz edilmektedir. Mevdudi

Ölümden sonraki hayatı inkârları, Allah'ın güç ve hikmetinin inkârını da beraberinde getiriyordu. Mevdudi

Bu ayetlerde, müşriklerin zihinlerindeki temel takıntıları açıklanmıştır: O da, bütün kötü davranış ve tavırların altında yatan “öldükten sonra diriltilme”ye olan kuşku ve inançsızlıklarıdır. Aslında yeni bir şey söylememektedirler. Onlar da eski beyinsizlerin yolundan gitmekte ve “Biz, ölüp de bir toprak ve kemikler olunca mı, mutlaka diriltileceğiz? Ant olsun ki, gerek biz ve atalarımız bundan önce bununla vaat olunmuştuk [korkutulmuştuk]. Bu, evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir!”  demektedirler.

Onlar,  "Biz tekrar eski halimize mi döndürülecekmişiz? Biz, çürümüş kemikler olduktan sonra mı" diyorlar.
Dediler ki: "Öyleyse bu çok zararlı bir dönüştür." (Nâziât/10- 12)

Ve o insan [o kişi], kendisini bir nutfeden [bir damla sudan] yarattığımızı görmedi mi de şimdi o, apaçık bir hasımdır [düşmandır].
Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı: Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”
De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz. (Ya Sin/77- 79)
Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? (Saffat/16) 

Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz karşılık göreceğiz? (Saffat/53)
Ama kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler, “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” dediler. (Kaf/2, 3)

Ve onlar: “Biz yeryüzünde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Aksine onlar, Rabblerine kavuşmayı [O’nun huzuruna varacaklarını] inkâr ediyorlar. (Secde/10) 

Ve onlar dediler ki: “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?” (İsra/49)

 Bu, ayetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve: “Sahi bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, yeni bir yaratılışla diriltilmiş olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. (İsra/98)
Size, gerçekten siz öldüğünüz, toprak ve kemik olduğunuzda, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? (Müminun/35) H.Yılmaz

Yani, "Bunları itiraf ediyorsunuz da, Allah'tan başkasının ibadet edilmeye layık olmadığını ve yeryüzünü ve yerdeki her şeyi yaratan için, onları yok edip bir kez daha yaratmanın zor olmayacağını neden anlamıyorsunuz?" Mevdudi

Lafzen, “kimdir, yedi göğün Sahibi (rabb)?” -bkz. 2:29 hk. 20. not- “ve yüce arşın (kudret ve hüküm tahtının) Sahibi?” karş. 9:129 ve ayrıca 7:54 hk. 43. not M.Esed

Yani, "Bunları itiraf ediyorsunuz da, Allah'tan başkasının ibadet edilmeye layık olmadığını ve yeryüzünü ve yerdeki her şeyi yaratan için, onları yok edip bir kez daha yaratmanın zor olmayacağını neden anlamıyorsunuz?"
Yani, "O'na isyan edip, O'ndan başkalarına da ibadet etmekten niçin korkmuyorsunuz? Bir gün kâinatın Malik ve Hakimi'ne yaptıklarınızın hesabını vereceğinizden hiç korkup irkilmiyorsunuz? Mevdudi

Metindeki "Melekût" kelimesi, hem hakimiyet hem de mülkiyeti birleştiren güçlü bir kelimedir. Bu bakımdan ayetin anlamı şöyle olmaktadır: "Kimindir hakimiyet ve Kimdir her şeyin gerçek maliki?" Mevdudi

Bu sorunun anlamını kavrayabilmek için, büyü sanatının bir şeyi gerçekte olduğundan farklı gösterdiğini bilmeliyiz. Bu nedenle sorunun anlamı şöyle olmaktadır: "Sizi kim büyüledi ki, bütün bunları bilip itiraf etmenize rağmen gerçeği anlamıyorsunuz? Sizi kim büyüledi ki, Allah'ın gerçek mâlik ve herşeye gücü yeter bir Hakim olduğunu itiraf ettikten sonra O'nun yanısıra başka malikler ve hakimler ediniyor ve onları ibadette O'na ortak tutuyorsunuz? O'na karşı kimsenin size yardım edemeyeceğini bile bile, Allah karşısında sizi hain ve cür'etkâr yapacak ve yaptıklarınızın hesabını vermeyi unutturacak ölçüde sizi aldatan kimdir?"
Bu bağlamda bu ayetin daha ince bir anlamının da bulunduğunu belirtmeliyiz. Kureyş, Hz. Peygamber'i (s.a) büyü yapmakla suçluyordu. Bu soru tabloyu tersine çevirmekte ve sanki şöyle demektedir: "Ey aptallar! Gerçeği sunan kişi size büyücü gelirken, gerçeğe, sağduyuya, sizin inanç ve kanaatlarınıza karşı söz söyleyen şu liderler nasıl büyücü görünmez?" Mevdudi

Bu ayetlerde, akıllarını başlarına almaları için Rabbimiz müşriklere Elçi’si aracılığı ile bir takım sorular yöneltmekte ve bu sorulara onların da “Allah” diye cevap vereceklerini bildirmektedir. Sorular şunlardır:

*  “Eğer biliyorsanız, bu yeryüzü ve onun içindeki kimseler kime aittir?
*  “Yedi göklerin Rabbi ve çok büyük Arş’ın Rabbi kimdir?
* “Eğer biliyorsanız, her şeyin melekûtu [mülkiyeti ve yönetimi] kendisinin elinde olan ve kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan kimdir?

Bu sorulara müşriklerin de hep “Allah!” diye cevap verecekleri bildirilmekle, bu hakikatin herkese aşikâr bir nitelik taşıdığı mesajı verilmektedir. Bu mesaj verildikten sonra akıllarını başlarına almaları için Resulullah’tan kendilerine “Öyle ise siz düşünüp taşınmaz mısınız?”, “Öyleyse takvalı davranmayacak mısınız?”, “Öyle ise nasıl büyülenirsiniz?” sorularının yöneltilmesi emredilmiş, böylece zihin körlüklerini fark etmeleri ve hakkı kabul etmeye yönelmeleri hedeflenmiştir.
Ayetlerin mesajından anlaşıldığına göre, müşriklerin Allah'ın varlığı konusunda hiçbir sorunları yoktu. Onların zoru öldükten sonra dirilmeyi, yani âhiret hayatını, cennet ve cehennemi inkâr etmek idi.

Yine ant olsun ki, onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, kesin “Allah” diyeceklerdir.  De ki: “Allah'a hamd olsun!”  Aslında onların çoğu bilmezler. (Lokman/25)
Yine ant olsun ki onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim kontrol altına aldı?" diye sorsan kesinlikle, "Allah" derler. O halde nasıl çevriliyorlar? (Ankebut/61)

Ve Ant olsun, eğer onlara sorsan: “Kim gökten suyu indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?” Mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Hamd Allah’a özgüdür”.  Bilakis onların çoğu akıllarını kullanmazlar. (Ankebut/63)

Elimizdeki Mushaflarda 87 ve 89. ayettekiللّه   lillahi” ifadesi, Basra ve TİEM Mushaflarında “ اللّهAllah” olarak yazılıdır. (Mushaf-ı Şerif, İSAM Yayınları, Mushaflar Arası Farklar Bölümü) Biz her iki yazılışa göre de meal koymuş bulunuyoruz. H.Yılmaz

Lafzen, “onlar gerçekten yalancıdırlar” -yani, Allah'a inandıklarını söyledikleri halde, ölümden sonraki hayat fikrini redderek kendi kendilerini aldatıyorlar. Oysa, bu dünyada pek çok zalim ve haksız insan bolluk ve genişlik içinde yaşarken dürüst ve inanmış pek çok insanın acı ve sıkıntı içinde olduğu gözönünde tutulursa, ölümden sonra hayat fikri ilahî adalet kavramının ayrılmaz bir parçasıdır. Öte yandan, ölümden sonra diriliş fikrini inkar etmek, Allah'ın sınırsız gücünden ve dolayısıyla, gerçek anlamıyla O'nun Tek Tanrı oluşundan şüphe etmek demektir ki bu şüphe en tipik ifadesini tanrısal güçlerin çok başlılığını öngören mistik ve çok tanrıcı inançlarda ifadesini bulmaktadır; bu çarpık inanç biçimlerine bundan sonraki ayetle temas edilmektedir. M.Esed 

Allah'ın yanısıra, başkalarının da O'nun ilâhlığında ortak olduğunu söyleyip böylece bizzat kendilerinin Allah'ın kâinatın Maliki ve Hakimi olduğu kabullerine ters düştüklerinden ve ölümden sonra hayat yoktur dediklerinden dolayı yalancıdır onlar. Sonra, bu ikinci iddiaları da, herşeye gücü yeten Allah'ın bir kez yarattığını bir daha yaratamayacağı varsayımına dayanmaktadır. Bu ise açıkça bir çelişkidir. Mevdudi

Meleklerin “Allah'ın kızları” olduğu yolundaki İslam öncesi Arap inancıyla ve Hz. İsa'nın “Allah'ın oğlu” olduğu yolundaki Hristiyan dogmasıyla ilgili olan bu atıf, bir önceki notta açıklanan “yalanı tercih ediyorlar” ifadesiyle bağlantılıdır.

Klasik müfessirlerin le-zehebe bi-mâ haleka (lafzen, “yarattıkları şeyi/şeyleri çeker götürürlerdi”) ibaresine verdikleri anlam bu yöndedir ve bu şu demektir: bu farazî durumda, her tanrı sadece kendi yarattığı âlemle ilgilenir, yalnızca onu kayırır ve böylece çok geçmeden bütün bir kainat mutlak bir karışıklık içine yuvarlanır giderdi. M.Esed

Bunun, Allah'ın çocuk veya çocukları bulunduğu inancına genel bir red olduğu ve aynı zamanda, bununla Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu olduğu şeklindeki Hıristiyan inancını da reddettiği belirtilmelidir. Buna rağmen bazı büyük müfessirler burada yalnızca Hıristiyan inancının reddedildiğini belirtmektedirler. Tüm sure sadece Mekke kâfirlerine hitap ettiğinden ve bu kâfirler de Hıristiyanlar gibi Allah'a şirk koştuklarından, bu ayetle yalnızca Hıristiyan inancının reddedildiğini söylemenin gereksizliği ortadadır.
Burada, tevhid şu ilke üzerinde temellendirilmektedir: Birden fazla ilâh veya Allah'a, ilâhlığında ortaklar bulunsaydı, bu çok sayıdaki değişik hakîm ve hükümdarlar arasında ciddi ayrılıklar çatışmalar ve savaşlar olurdu. Bkz. İsra: 42 ve an: 47 Enbiya: 22 ve an: 22 Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz yine tevhid inancının temel çerçevesini hatırlatmaktadır. Rabbimiz inkârcılara hak ve hakikati bildiren kitabını ve elçisini göndermiş, onlar ise bildik kafa yapılarıyla o Kitap’ı ve Elçi’yi yalanlama yoluna gitmişlerdir. Bu inkârcılar aynı zamanda Allah hakkında da yalanlar ortaya atmışlardır.
Rabbimiz, pasajın diğer ayetlerinde, inkârcıların kapıldığı akıl almaz saçma inanışları konu ederek onlara akıl ve vicdanlarının reddedemeyeceği açıklamalarda bulunmaktadır: Allah’ın çocuk edinmesi mümkün değildir. Böyle bir inanış ne akla, ne mantığa, ne de vicdana uygundur. Allah’tan başka ilah da yoktur. Aslında tüm inkârcıların akıl ve mantıkları da kabul eder ki: Eğer birkaç ilah olsaydı, her biri kendi taraftarlarını toplayıp diğerlerine üstünlük sağlama yoluna giderdi. Allah, inkârcıların bu sapıkça nitelemelerinden münezzehtir.
İnkârcıların Allah hakkında ortaya attıkları yalanlar, Maide/72, 73, Tevbe/30, 31 ve İsra/40’ta konu edilenlerdir:
“Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’in kendisidir” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih, “Ey İsrailoğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz Allah’a kulluk edin. Şüphesiz kim Allah’a ortak koşarsa kesinlikle Allah ona cenneti haram eder onun barınağı da ateştir. Ve zalimler için yardımcılardan kimse yoktur.
“Allah, üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfir olan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır. (Maide/72, 73)

Ve Yahudiler; “Uzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da: “Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan inkârcıların sözlerini taklit ediyorlar. …
Onlar, Allah’ın astlarından bilginlerini,  rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı kendilerine Rabler edindiler.. Oysa onlar sadece bir tek olan İlah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir. (Tevbe/30, 31)

De ki: “Eğer dedikleri gibi O’nun [Allah] ile birlikte ilâhlar olsaydı, o zaman bunlar [ilâhlar] Arş'ın sahibine bir yol ararlardı.”
Rabbiniz, size oğulları tahsis etti de kendisi meleklerden dişiler mi edindi? Şüphesiz ki siz çok büyük bir söz söylüyorsunuz.
O [Allah], onların dediklerinden büyük bir yücelikle münezzeh ve pek yücedir. (İsra/42, 40, 43)

Şimdi sor onlara: Kız çocuklar Rabbinin, oğlan çocuklar onların mı?
Yoksa Biz melekleri dişi yaratmışız onlar da şahitler miymiş?
Gözünüzü açın! Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı “Kesinlikle Allah doğurdu” diyorlar. Ve hiç şüphesiz onlar, kesinlikle yalancıdırlar.
O [Allah], kızları oğullara tercih mi etmiş?
Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?
Hala düşünmüyor musunuz?
Yoksa sizin için açık bir güç mü/ kanıt mı var?
O halde, eğer doğru kimseler iseniz getirin kitabınızı.
Ve onlar, O’nun [Allah] ile cinler arasında bir nesep [hısımlık bağı] kıldılar. Oysa ant olsun, cinler kendilerinin mutlaka hazır edilenler [mahşerde toplananlar] olduklarını bilirler.
Allah, onların nitelediği şeylerden münezzehtir. (Saffat/149- 159)

Rabbimiz ilahların çokluğu varsayılsa, evrendeki olacakları daha evvel şöyle açıklamıştı.

Eğer o ikisinde [yer ile gökte] Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de kesinlikle kargaşa içinde olurdu [düzenleri bozulurdu]. O halde Arş'ın Rabbi olan Allah, onların nitelemekte oldukları şeylerden münezzehtir. (Enbiya/22) H.Yılmaz

Lafzen, “göstereceksen” [yani, “bu dünyada”]. Zemahşerî'ye göre, in şart edatıyla mâ'nın -ki bu ikisi bir arada immâ olarak okunur- birlikte bulunması turînî fiiline bir kaçınılmazlık niteliği vermektedir: bu durumda ibarenin anlamı “eğer bana kaçınılmaz olarak (lâ budd) göstereceksen” [yahut, “tanık kılacaksan”] ...ilh.” şeklindedir. Allah'ın olmasını dilediği şey mutlak (eo ipso) manada kaçınılmaz olduğuna göre, bu anlam çeviriye ancak yukarıdaki gibi aktarılabilirdi. M.Esed

Bu dua -Allah esirgesin- Hz. Peygamber'in (s.a) cezaya dahil edileceği tehlikesinin bulunduğu veya bu duayı etmemiş olsaydı, cezaya dahil edilebilirdi anlamında değildir. Bu hitap biçimi, herkesin Allah'ın cezasından korkması gerektiği uyarısında bulunmak için seçilmiştir. Kimse cezanın gelmesini istememeli, buna rağmen gelirse işlediği kötülükte ısrar etmemelidir. Allah'ın cezası, kendisinden yalnızca günahkârların değil, dindar insanların bile korkması gereken bir şeydir. Çünkü, Allah'ın gazabı geldiğinde, yalnızca günah-kârları kapsamakla kalmaz, dindarları da içine alabilir. Bu bakımdan şerli ve kötü bir toplumda yaşamak zorunda olanlar, her zaman dua ile Allah'a sığınmalıdırlar. Çünkü azabın ne zaman geleceği bilinmez. Mevdudi

Bkz. 13. sure, 44. not. Bu anlam örgüsü içinde, kötü olarak nitelendirilen şey -sonraki cümlenin de gösterdiği gibi- Allah'ı kullara ya da yaratılmış şeylere yakışan niteliklerle “tanımlama”ya kalkışmaktır (karş. 91. ayet): fakat, yukarıdaki buyrukla îma edilen ahlakî ilke 13:22'nin son cümleciğinde ve ayrıca, 41:34'de dile getirilen ilkeyle, yani kötülüğün başka bir kötülükle değil, fakat iyilikle savılması ilkesiyle aynıdır. M.Esed

Lafzen, “şeytanlardan” ya da “şeytanî güçlerden”; bkz. 2:14 hk. 10. not. M.Esed

Açıklama için bkz. En'am, an: 71-72, A'raf, an: 138, 150-153, Yusuf, an: 39, Hicr, an: 48, Nahl an: 122-124, İsra an: 53, 63, Fussilet an: 35-41. Mevdudi

Bu ayet grubunda Rabbimiz, Resulullah’a, inkârcılardan gördüğü güçlük ve eziyetlerden dolayı Kendisine nasıl dua ve yakarışta bulunması lazım geldiğini bildirmektedir. Elçi, “Rabbim! Onların tehdit olundukları şeyleri bana mutlaka göstereceksen, Rabbim! Bu durumda beni, o zalimler topluluğu içinde kılma!”  diye dua etmelidir. Bu duanın işaret ettiğine göre, çok yakın bir zamanda Mekkeli zalim müşrikleri bir musibet beklemektedir.
Müşrik inkârcılara vaat edilen cezaları vermeye her zaman kadir olduğunu bildiren Rabbimiz, daha sonra “Sen, kötülüğü en güzel bir şeyle sav, Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyleri çok iyi biliriz” diye emrederek Resulullah’tan kendisine düşen tebliğ ve uyarı görevini en güzel biçimde; kötülüğü iyilikle savarak sürdürmesini istemiştir. Peygamberimize öğretilen bir diğer konu da, şeytanların kışkırtmalarından, çevresinde şeytan bulunmasından Allah’a sığınması gerektiğidir.
Ancak unutulmamalıdır ki, Elçi’nin şahsında ortaya konulan bu emir ve yöneltmeler aslında bütün müminler için de geçerlidir.
Müşriklerle nasıl mücadele edileceği birçok ayet ile öğretilmiştir:

Ve Allah’a çağırıp/yakarıp salihi işleyen ve “Ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir Yakın’dır.
Buna [olgun davranışa] ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur. (Fussılet/33- 35)
Rabbimiz hiçbir insana, hatta vahşi, gözü dönmüş müşriklere bile kaba davranılmasını uygun görmemiştir:

 Rabbinin yoluna hikmetle [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle] ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir.
Ve eğer ceza verecek olursanız da sizin cezalandırıldığınızın misli ile ceza verin. Ve eğer sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. (Nahl/125, 126)

İşte sen [o zaman], sırf Allah'ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever. (Al-i Imran/159)

Ve Biz onda [Tevrat’ta] onlara, Zata zat, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş yazdık. Yaralara kısas vardır. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendisi için keffaret olur. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. (Maide/45)

Ve bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve düzeltirse artık onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez. (Şura/40)

Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar [daki hakların] dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i Imran/134)

Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler. (Furkan/72)

Ey iman etmiş olan kimseler! Şüphesiz eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. O nedenle, onlardan sakının. Ve eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız … Bilin ki şüphesiz Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir. (Teğabün/14)

Ve sizden fazlalık ve genişlik sahibi kimseler akrabaya, miskinlere, Allah yolunda göç edenlere vermemekten geri dursunlar; bağışlasınlar, hoş görsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah Gafur’dur, Rahîm’dir. (Nur/22)

De ki:"her ne kadar pisliğin çokluğu hoşunuza gitse de, pis olan şeyle temiz olan şey bir olmaz.” Ey selim akıl sahipleri! Kurtulmanız için Allah’a takvalı davranın. (Maide/100) H.Yılmaz

Karş. yukarıda bu pasajın da bağlantılı olduğu 74 ve 90. ayetler.

Çoğu müfessir irci‘ûnî (“beni döndürün”) fiilindeki çoğul hitapta bir saygı ifadesi görmektedir. Bununla birlikte, Kur’an'da (Allah'ın Kendisinden bahsettiği zaman sık sık çoğul zamir kullanmasına rağmen) başka hiçbir yerde Allah'a hitab edilirken çoğul ifade kullanılmadığına işaret eden Beydâvî -İslam öncesi şiirinden de destekleyici örnekler vererek- buradaki çoğul hitap tarzının, irci‘nî tekil hitap formunun pekiştirici tekrarına eşdeğer bir ifade tarzı olduğu görüşünü ileri sürmektedir; çevirideki tekrar da bu mülahazaya dayanmaktadır. M.Esed

Ayette, duada 'gönderin' denilerek Allah için çoğul şekil kullanılmıştır; Bu saygı ifade edilebileceği gibi, kötülerin canını alan melekleri de kapsıyor olabilir. Yalvarış şu şekildedir: "Rabbim, beni geri gönderin." Mevdudi

Lafzen, “bıraktığım, terk ettiğim konuda” (fî-mâ); bununla hem ihmal edilen iyi işler, hem de irtikab edilen kötülükler kasdediliyor olmalı. M.Esed

Kur'an'ın çeşitli yerlerinde, kötülerden her birinin ölümünden Cehennem'e gireceği ana kadar ve hatta bundan da sonra tekrar tekrar "Rabbim, beni dünyaya geri gönder, sana bir daha itaatsizlik etmem, artık hep salih amellerde bulunurum." diye yalvaracağı belirtilmektedir. Bkz. En'am: 27-28, A'raf: 53, İbrahim: 44-45, Müminun: 105-115, Şuara: 102, Fatır: 37, Zümer: 58-59, Mümin: 10-12, Şura: 44 ve ilgili açıklama notları.
Yani, "Artık o bir daha geri gönderilmeyecek ve kendisine bir ikinci fırsat tanınmayacaktır." Çünkü, bu durumda insanın dünya hayatında tutulduğu imtihanın bir anlamı kalmaz. Ancak insan geri gönderilecek olsaydı şayet, bu iki şekilde gerçekleşebilirdi: Birincisi, insan ölümden sonra orada tüm gördüklerine rağmen, dünyaya geri gönderilecek olurdu ki o takdirde imtihanın bir anlamı kalmazdı. Çünkü önemli olan gördükten sonra değil, görmeden önce iman etmektir. İkincisi, insanın ölümden sonra gördüklerine dair hafızasında ne varsa silinir ve ilk kez nasıl yaratılmışsa yine o şekilde gönderilirdi. Fakat bu şekilde gönderilen bir insan yine aynı davranışlar içerisinde olacağından böyle bir denemeye değmez. Daha fazla açıklama için bkz. Bakara: 210 ve an 228, En'am: 6, 139-140, Yunus, an: 26
Yani, "Şimdi sonuyla karşı karşıya kalınca, artık dünyaya geri gönderilmesini söylemekten başka yapacağı bir şey yoktur; o halde, bırakın istediğini söylesin, nasıl olsa geri dönmesine asla izin verilmeyecektir."
Yani, "Artık onlarla dünya arasında, dünyaya geri dönmelerine izin vermeyecek bir "Berzah" bir engel bulunuyor. Dolayısıyla, Yeniden Dirilme Günü'ne kadar bu durumda kalacaklar." Mevdudi

 

Burada babanın 'baba' olarak, oğulun 'oğul' olarak kalmayacağı anlamı yoktur. Söylenmek istenen, birbirine yardım edemeyecekleri, herkes kendi getirdiği yükün derdine düşeceğinden baba-oğul olarak birbirlerini soruşturamayacaklardır. Ayrıca bkz. Mearic: 10-14, Abese: 34-37Mevdudi

Çünkü orada soyun ve soyluluğun para etmediğini bilirler ve çünkü herkes kendi canının kaygusuna düşmüştür. S.Ateş

Veya: Ateş dudaklarını, yüz adalelerini yaktığından dişleri açıkta kalır. M.Esed

"" derisi soyulmuş ve dişleri ve çene kemikleri açığa çıkmış yüz demektir. Hz. Abdullah bin Mes'ud kendisine kâlih'in anlamını soran birine şu karşılığı vermiştir: "Boğazlanmış bir hayvanın ütülenmiş kellesini hiç görmedin mi?" Mevdudi

Yüce Allah, cehennemde azâb çekenlere hitâbediyor. Sanki olay gözümüzün önünde geçmektedir. S.Ateş)

Lafzen, “yoldan çıkan kimseler olduk”. Bu temsîlî karşılıklı konuşma kendi zaaflarını “kötü talih” (şıkve teriminin bu anlam örgüsü içindeki anlamı budur) gibi soyut ve asılsız sebeplere bağlayan günahkar insanların boş ve anlamsız mazeretlerini dile getirmekte; böylece, dolaylı olarak, eylem ve davranışları konusunda insana verilen serbest irade ve buna bağlı olarak sorumluluk boyutuna dikkat çekmektedir. M.Esed

 

“Bu bayağılığınızla” sözcükleriyle yaptığımız ilave, hase’e (lafzen, “[birini yahut bir şeyi] kovdu”) fiilinin anlamında bulunan aşağılayıcı nüansa dayanmakta ve ihse’û emrinde bu nüans kuvvetle vurgulanmaktadır. M.Esed

."... Benimle konuşmayın", "... durumunuzu Bana arzetmeyin." Bazı rivayetlere göre bunlar son sözleri olacak ve bir daha konuşmalarına izin verilmeyecektir. Fakat rivayetler, devam eden ayetlerle çelişmektedir. Dolayısıyla bu rivayetler yanlıştır ya da bir daha durumlarını arzedip, yalvarmayacaklarını ifade etmektedir denilebilir. Mevdudi

Lafzen, “Acıyıp-esirgeyenlerin en hayırlısı Sensin”. Aynı ifade surenin son ayetinde de geçmektedir. M.Esed

Lafzen, “tâ ki size unutturdular”: yani, “onlarla alay edip durmanız Allah'ı unutmanıza sebep oldu”. M.Esed

Burada bir kez daha ahirette kurtulanlar ile kaybedenlere, bir başka deyişle başarılı olanlarla başarısız olanlara değinilmektedir Mevdudi

Bu ayet gurubunda, aklını kullanmayan, inatçı, müşriklerin ölüm anları, mahşere çıkmaları ve mahşerdeki rezillikleri canlandırılmaktadır. Ölüm anında tüm yaptıkları gözlerinin önüne gelmiş ve her şeyi anlamışlardır. Dönüş için çare aramaktadırlar. Ne var ki, geri dönüş yoktur. Hiçbir kimseden hayır görecek bir durumda da değildirler. Orada adalet terazisi kurulmuş, terazisi ağır basan kendisini kurtarmış, hafif çekenler ise kendilerine yazık etmişlerdir. Onlar cehennemde sürekli kalacaklardır.

Melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını- diye onları vefat ettirirken bir görseydin.”
İşte bu, sizin kendi ellerinizle meydana getirdiğiniz şeyler sebebiyledir. Ve şüphesiz Allah, kullara hiçbir şekilde zulmeden biri değildir. (Enfal/50, 51)

O gün müşrikler “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk. Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz” diye yalvaracaklar fakat yakarışlarına “Sinin oraya! Bana konuşmayın da!” diye azarla karşılık göreceklerdir.

Suçluları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz.” derlerken bir görsen! (Secde/12)

Ve Allah’a karşı yalan uydurandan veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Hiç şüphe yok ki bu zalimler kurtuluşa eremezler.
Ve o gün hepsini toplayacağız. Sonra Biz, ortak koşan kimselere: “Hani nerede o batılca inandığınız ortaklarınız?” diyeceğiz.
Sonra, onların fitneleri “Rabbimiz, Allah'a kasem olsun ki, ‘biz müşriklerden değildik’ demekten başka bir şey değildi.”
Bak, kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler! O uydurdukları şeyler de kendilerinden ayrılıp kayboldu.
Onlardan sana kulak verenler vardır; oysa Biz, onu kavrayıp anlamalarına; kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, bütün ayetleri görseler de ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr edenler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek “Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir” derler.
Ve onlar, ondan men ederler ve kendileri ondan uzak dururlar. Ve onlar bilinçsizce, yalnızca kendilerini helake sürüklüyorlar.
Ve onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman, “Ah, ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık!” deyiverdiklerini bir görsen!
Aksine, işin aslı daha önce gizleyip durdukları açığa çıktı. Geri çevrilselerdi yine men edildikleri şeye mutlaka dönmüşlerdi. Evet onlar gerçekten yalancıdırlar.
Ve onlar; “Şu bizim iğreti hayatımızdan başka bir hayat yoktur, biz diriltilecek de değiliz” demişlerdi.
Ve Rabblerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! O [Rabbleri]: “Bu, bir gerçek değil miymiş?” dedi [der]. Onlar: “Rabbimize yemin ederiz ki gerçektir” dediler [derler]. O [Rabbleri]: “Öyleyse küfretmiş olmanız nedeniyle azabı tadın!” dedi [der].
Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar, kesinlikle hüsrana uğramışlardır. Saat [Kıyamet anı] ansızın gelince, onlar, günahlarını sırtlarına yüklenmiş olarak derler [diyecekler] ki: “Dünyada yaptığımız kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!” –Dikkat edin yüklenip durdukları [günahları] ne kötüdür!–
Ve basit hayat [dünya hayatı], sadece eğlence ve oyundur. Son Yurt [Ahiret yurdu] ise, takvalı davrananlar için kesinlikle daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız? (En’am/21- 32)

Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış olduklarımızdan başka düzgün amel yapalım.” -Sizi, düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık zalimler için bir yardımcı da yoktur.- (Fatır/37)

Sizden birinize ölüm gelip de: ‘Rabbim, beni yakın bir süreye [ecele] kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam’ demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin.
Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiç bir kimseyi kesinlikle ertelemez de. Ve Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. (Münâfikûn/10, 11)

Ve sen insanları, azabın geleceği gün ile uyar. Artık o zalim kimseler [müşrikler], “Ey Rabbimiz! Bizi yakın bir süreye kadar ertele de senin davetine uyalım ve elçilere tâbi olalım.” derler. -Daha önce siz, sizin için zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz? Hem siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuştu. Ve size örnekler de vermiştik.- (İbrahim/44, 45)

Onun ilk plâna çıkmasından başka ne bekliyorlar? Onun ilk plâna çıkacağı gün geldiğinde, önceleri onu umursamayanlar, “Rabbimizin elçileri gerçekten bize gerçeği getirmişti. Acaba bizim için aracılık edecek aracılar var mı? Veya geri gönderilip de yaptıklarımızdan başkasını yapabilir miyiz?” diyecekler. Kuşkusuz kendilerini kayba uğratmışlardı. Uydurdukları şeyler de onlardan ayrılmıştır.” (A'raf/53)

Ve Allah her kimi saptırırsa artık bundan sonra onun için hiçbir Veliy yoktur. Ve sen, azabı gördüklerinde zalimlerin: “Geri dönüş yerine bir yol var mıdır?” dediklerini görürsün. (Şûra/44)

Onlar [Kâfirler] dediler ki: “Rabbimiz! Sen bizi iki kerre öldürdün, iki kere dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkışa bir yol var mı?”
İşte bu, şu sebeptendir: Siz, “bir ve tek” olarak Allah'a davet edildiğiniz zaman inkâr ettiniz. O'na ortak koşulunca da inandınız.” Artık hüküm, o çok yüce ve çok büyük Allah'ındır. (Mü’min/11, 12)

101. ayetteki o gün aralarında soy sop ilişkisi yoktur” ifadesiyle, o gün inkârcıların arasında herhangi bir akrabalık bağının kalmayacağı bildirilmiştir.
İnkârcıların birbirinden kaçacakları, birbirlerini suçlayacakları birçok ayette dile getirilmiştir:

… Bir gün ki o, kişi kaçar kardeşinden,
annesinden, babasından,
eşinden, oğullarından…
O gün onlardan her kişi için kendisini boş bırakmayacak bir uğraş vardır. (Abese/34- 37)

O gün gök erimiş bir maden gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur.  Ve bir sıcak dost bir sıcak dosta sormaz. (Mearic/10)

Müminlerin ise böyle bir sorunları yoktur:

Birbirlerinin yüzüne dönüp soruyorlar: “Gerçekte biz daha önce ailemiz içinde korkanlardan idik. Allah bizi kayırdı ve bizi içe işleyen azaptan korudu. Şüphesiz biz daha önce, O’na yalvarıyor idik. Şüphesiz O, iyilik yapanın, acıyanın ta kendisidir. (Tur/25- 28)

Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yeteneği olan kişiler; Allah’ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmayan, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştiren,. Rablerine haşyet duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler, Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş, salâtı ikame etmiş ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmiş ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte bu yurdun akıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar,  atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selam olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra'd/19- 24)

Gerçekten cennetin ashabı [cennetlik olanlar] bugün bir meşguliyet içinde sefa sürmektedirler.
Kendileri ve eşleri gölgeler içinde koltuklar üzerine kurulmuşlardır.
Yalnızca onlara, orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey de onlarındır.
Söz olarak [onlara] Rahîm Rabb’den “selâm” [vardır]. (Ya Sin/55- 58)

İşte,  kitabı sağ eline verilen, kişiye gelince; o kolay bir hesapla hesaba çekilecek ve sevinçli olarak ailesine dönecektir. (İnşikâk/7- 10) H.Yılmaz

Allah'la azaptaki ruhlar arasında geçen bu temsîlî diyalog (Kur’an'da başka yerlerde de olduğu gibi) insan tarafından algılanan zamanın yanıltıcı ve izafî karakterini ve yalnızca Allah'ın tasarurufundaki mutlak ve nihaî -belki zamansız- gerçekliğe kıyasla dünya hayatının geçiciliğini dile getirmektedir. Kıyamet Günü, insanın yeryüzünde sahip olduğu zaman kavramının yok olup gitmesi, “bunu zamanı saymasını bilenlere sor” cevabındaki çaresizlikte ifadesini bulmaktadır. M.Esed

Ayetten de anlaşılacağı üzere, dünyadaki bütün canlılar içinde vazife ve sorumluluk taşıyan yegane varlık insandır. Esasen insan hayatını anlamlı kılan, ona değer katan temel özellik, insanın bir vazife ve sorumluluk varlığı oluşudur. Bu sebeple, vazifelerini ihmal eden ve sorumsuz bir hayat yaşayan insanlar, gerçek anlamda insanlık değerini yitirmiş olurlar. Bu dünyada bir kısım insanlar, insanlığının gereği olan vazifeleri ihmal etmiş ve bunların sorumluluğundan kurtulmuş olabilirler. Ancak, yukarıdaki ayet açıkça gösteriyor ki, ilahi sorumluluktan kurtulmak ve Allah’ın huzurunda hesap vermekten kaçmak hiç kimse için mümkün değildir. Bunun aksini düşünmek, ahlak nizamını ve bu nizamın temeli olan mutlak adaleti inkar etmek sonucuna götürür. S.Ateş

Ayetteki "" kelimesi "oyun ve eğlence için" anlamına da gelir; bu durumda ayetin anlamı şöyle olmaktadır: "Sizi yalnızca oyun ve eğlence için yarattığımızı ve yaratılışınızın gerisinde hiçbir amaç bulunmadığını mı sanıyordunuz? Bu sanıyla, keyfinizce yiyip, içiyor, neşeleniyor ve gülüp oynuyordunuz ha?" Mevdudi

Bu ayetlerde, dünyanın değersizliği, dünyadaki geçici nimetler için ebedi ahıret hayatını feda etmenin yanlışlığı, Rabbimizin mahşerde müşriklerle olan bir diyalogu verilerek anlatılmaktadır:
* Yeryüzünde yıl sayısı olarak kaç yıl kaldınız?
* Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. Haydi, sayanlara sor.”
* Siz sadece pek az bir süre kaldınız; keşke siz bilmiş olsaydınız! Peki siz, Bizim sizi sadece boş yere yarattığımızı ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?
Görüldüğü gibi, dünya nimetlerine takılıp kalarak ahıreti feda edenler, dünya nimetlerine doymadıklarını, onların değersizliğini itiraf etmektedirler. Bunun üzerine kendilerine boş yere yaratılmadıkları, yeryüzünde hayvanlar gibi başıboş bırakılmadıkları, akıllarını iyi kullanmayarak yaratılışlarının gerisinde bir amaç bulunduğunu niye düşünmedikleri sorulmaktadır.

Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır? (Kıyamet/36)

Ve kıyametin kopacağı gün günahkârlar bir saatten fazla durmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle döndürülüyorlardı. (Rum/55) H.Yılmaz

Bkz. 20. sure, 99. not.  - Lafzen, “Kerîm hükümdarlık tahtının (el-‘arşu'l-kerîm) Sahibi (rabbi) O'dur”. el-‘Arş (kudret ve hükümranlık tahtı) terimine verdiğimiz bu anlam hk. bir açıklama için bkz. 7. sure, 43. not. M.Esed

Burada çeviri şöyle de olabilir: "Allah'tan başka bir tanrıya daha yalvaranın, bu işinde kendisini destekleyecek hiçbir delili yoktur."
Yani, hesap vermekten kaçamaz.
Burada yine kurtuluşa, gerçek başarıya ereceklerle, ondan yoksun kalacaklara değinilmektedir. Mevdudi

Yukarıdaki tüm açıklamalardan sonra, bu ayetlerde de bilgisi, belgesi olmadan hâlâ yanlışta ısrar edenlere seslenilmiştir:
İşte gerçek kral Allah, yüceler yücesidir. O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, saygın Arş’ın Rabbidir. Her kim, hiç bir delili olmadığı halde,  Allah ile birlikte diğer bir ilaha yakarırsa,  bilsin ki, o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nezdindedir. Şüphesiz kâfirler, iflah olmazlar [durumlarını koruyamazlar, zafer kazanamazlar].
Arş, “taht, hükümdar koltuğu” demektir. Sözcüğün burada “saygın” sıfatıyla beraber kullanılmış olması, bu tahtın sıradan bir taht olmadığını ifade etmektedir. Rabbimiz kendisini “saygın taht”ın sahibi olmakla niteleyerek evrenin kontrolünün sadece kendisinde olduğuna, mülkünü kimseyle paylaşmadığına dikkat çekmektedir.

Ve de ki: “Hamd [övgü], hiçbir çocuk edinmeyen, mülkte kendisi için herhangi bir ortağı bulunmayan, düşkünlükten dolayı yardımcısı olmayan, Allah’a özgüdür.” Ve O’nu [Allah’ı] büyüttükçe büyüt [ululadıkça ulula]! (İsra/111)

O [Allah], geceyi gündüze sokuyor, gündüzü de geceye sokuyor. Güneş’i ve Ay’ı emre amade kılmıştır. Hepsi adı konmuş bir müddet için akıp gidiyor. İşte bu, mülk kendisinin olan sizin Rabbinizdir. O’nun astlarından yakardığınız kimseler bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip olamazlar. Onları çağırırsanız onlar, çağrınızı işitmezler, işitseler bile size cevap veremezler, Kıyamet günü de ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Sana her şeyden haberdar olan [Allah] gibi [kimse] haber veremez. (Fatır/13, 14)

De ki: “Allah’ın astlarından yakarıp durduğunuz ortak koştuğunuz kimseleri gördünüz mü? Gösterin bana, yeryüzünden neyi yaratmışlardır? Ya da onlar için göklerde bir ortaklık mı var? Ya da Biz kendilerine bir kitap vermişiz de onlar, ondan bir delil üzerinde midirler?” Bilakis o zalimler, birbirlerine aldatmadan başka bir vaatte bulunmuyorlar.
Hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yok oluvermekten, Allah tutuyor. Ant olsun ki eğer onlar [gökler ve yeryüzü] yok oluverirlerse, onları O’ndan sonra kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır. (Fatır/40, 41)

Allah, sizi yaratan, sonra size rızık veren, sonra sizi öldüren ve sizisizi diriltendir. Hiç sizin ortak koştuklarınızdan, bunlardan birini yapacak kimse var mı? Allah, onların ortak koştuklarından münezzeh ve çok yücedir. (Rum/40)

De ki: “Gördünüz mü [düşündünüz mü]; eğer Allah sizin işitmenizi ve görmenizi alır ve kalplerinizi mühürlerse, onları size Allah'tan başka getirebilecek ilah kimdir?” Bak, Biz ayetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra da onlar sırt çevirip engelliyorlar? (En’am/46)

Allah, kendisinden başka ilah diye bir şey olmayandır, Hayy’dir, Kayyum’dur. Kendisini uyuklama ve uyku yakalamaz. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O’nun içindir. Kendisinin izni olmadan yanında şefaat edecek olan kimmiş? O, onların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir. Onlar ise, O'nun dilediğinden başka ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsisi, gökleri ve yeryüzünü kucaklamıştır. Onların ikisini de korunması O'na zor gelmez. Ve O, Aliyy’dir, Azîm’dir. (Bakara/255) H.Yılmaz

Surenin bu son ayetinde Rabbimiz, Elçi’sine “Rabbim! Bağışla ve merhamet et! Ve Sen merhametlilerin en hayırlısısın” diye yakarmasını emretmiştir. Rabbimiz bu dua ile bize kendisinden başka sığınacak bir kapının olmadığı mesajını vermektedir.
Bu dua aslında tüm insanlık için de büyük bir nimettir. Herkesin aynı şekilde Rabbimize sığınması O merhametliler merhametlisinden bağışlanma ve merhamet istemesi gerekir.
Nuh peygamber de insanlığa aynı doğrultuda çağrıda bulunmuştu:

Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Kesinlikle O, çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın. Size mallar ve oğullar ile yardımda bulunsun, sizin için bahçeler kılsın, ırmaklar kılsın.” (Nuh/10-12) H.Yılmaz

 

Kurtulan 'Müminler' Hz. Muhammed'in (s.a) mesajını kabul edip, Onu rehber edinerek gösterdiği yolda gidenlerdir.
Bu açıklama, yapıldığı ortam gözönüne alınmadan önce tam olarak kavranamaz. Bir yanda, zengin ve refah içinde yüzen Mekke şefleri, hayatın lezzetlerinden alabildiğine yararlanan ve işleri hep yolunda giden İslâm düşmanları, öte yanda ise çoğunluğu doğuştan yoksul veya İslâm'a olan acımasız düşmanlığın sonucu yoksullaşmış müslümanlar vardı. Dolayısıyla, surenin başlangıcı olan "Muhakkak müminler kurtuldu; gerçek başarıya ulaştı" ifadesiyle Kâfirlere başarı ve başarısızlığın gerçek ölçüsünün onların kafalarındaki gibi olmadığı anlatılıyordu. Onların başarı sandıkları şey yanlış değerlendirmelere dayanmasının yanısıra, geçici ve mahiyeti gereği sınırlıydı da; sonunda varacağı nokta ise tam bir başarısızlıktı. Bunun aksine, kaybedenler olarak gördükleri Hz. Muhammed'in (s.a) izleyicileri ise gerçekten başarılı olanlardı. Çünkü Allah'ın Rasûlü'nün hidayet çağrısını kabul etmekle müminler kendilerini dünyada ve ahirette gerçek başarı ve sonsuz mutluluğa götürecek bir alışverişte bulunurlarken, karşısındakiler mesajı reddetmekle gerçek kaybedenler oldukları gibi, hem dünyada hem de ahirette inkarlarının karşılığını göreceklerdir.Sure'nin ve Allah'ın suredeki hitabının işlediği ana tema baştan sona işte budur. Mevdudi

2-9'uncu ayetlerde anılan müminlerin soylu nitelikleri yukarıdaki vurguyu kanıtlayan delillerdir. Bir başka deyişle, bu ayetlerde anılan niteliklere sahip olanların dünyada ve ahirette kurtuluşa erecekleri ifade olunmaktadır.
"Hâşi'ûn", bedenin olduğu kadar kalbin de bir durumu olan huşû'dan gelir. Kalbin huşûsu, korkmak ve güçlü bir şahsın karşısında heybet hissine kapılmaktır. Bedenin huşûsu ise, böyle bir şahsın huzurunda baş eğmek, bakışları aşağı çevirip sesi alçaltmaktır. Namazda hem kalbin, hem de bedenin huşû içinde olması istenir ve namazın özü de budur. Rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) namaz kılarken sakalıyla da oynayan bir adamı görünce, "Kalbinde huşû olsaydı, bedeni onu gösterirdi" buyurmuşlardır.
Yukarıdaki hadiste ifade olunduğu üzere, huşû her ne kadar kalbin durumuysa da, şüphesiz beden onu ortaya kor. Şeriat hem kalpte huşûnun sağlanmasına, hem de kalbin 'oynak' durumuna rağmen namazdaki fizîkî hareketlerin yerine getirilmesine yardımcı olmak açısından bazı kurallar koymuştur. Sözgelimi, namazdayken ne sağa dönülür ne sola; baş yukarı kaldırılmaz, göz her ne kadar sağa sola kayarsa da mümkün olduğunca secde yerine bakmak gerekir; yine namazdayken yer değiştirilmez, iki yana eğilinmez, elbiseyle oynanmaz ve üzerindeki toz toprak silkilmez. Aynı şekilde, secdeye varılırken oturulacak veya secde edilecek yer temizlenmez. Kazık gibi dimdik durmak, Kur'an ayetlerini "lâhn" üzere ve şarkı söyler gibi okumak, üst üste geğirmek ve esnemek de doğru değildir. Namazı hızlı hızlı kılmak da tasvip edilmemiştir. Namazın her bir rüknü yavaş yavaş ve huzur içinde yerine getirilmeli ve bir rükn tamamlanmadan diğerine geçilmemelidir. Şu kadar ki, namazda kişiye zarar verecek bir şeyden korkulursa bu bir elle giderilebilir, fakat eli tekrar tekrar kımıldatmak ve her iki eli birden kullanmak yasaklanmıştır.
Bu tür bedensel davranış kurallarının yanısıra, namaz esnasında ilgisiz şeyler düşünmekten de kaçınmak gerekir. İnsanın tabiî zayıflığı nedeniyle kendiliğinden zihne bir takım düşünceler gelirse, böylesi durumlarda zihnin ve kalbin bütünüyle Allah'a yönelmesi ve zihnin dille tam bir uyum içinde olması için elden gelen yapılmalı, ilgisiz düşüncelerin farkına varıldığında hemen dikkatler namaza yöneltilmelidir. Mevdudi

"Lağv" , sözlük anlamıyla saçma, boşuna ve hiçbir şekilde kişinin hayattaki amacına ulaşmasında yararı olmayan şey demektir. Müminler böylesi şeylere önem vermezler ve hiç bir eğilim ve ilgi duymazlar. Bu tür şeylere dalındığını gördüklerinde hemen uzaklaşırlar ve titizlikle bunlardan kaçınırlar, ya da bunlara bütünüyle ilgisiz kalırlar. Bu tutum Furkan Suresi'nde şöyle ifade edilmektedir: "... Boş şeylerin yanından geçtiklerinde vakarla geçip giderler." (Ayet: 72)
Şüphesiz müminlerin önde gelen niteliklerindendir bu. Mümin her an omuzlarında sorumluluğunun yükünü hisseden kişidir; dünya onun için bir imtihan yeri ve hayat da bu imtihan için ayrılmış sınırlı bir süredir. Tüm zihni, bedeni ve ruhuyla imtihan kağıdına eğilen bir öğrenci örneği, bu duygu da mümini tüm hayatı boyunca ciddi ve sorumluluk içinde davranmaya yöneltir...
Nasıl imtihan salonundaki öğrenci her anının geleceği için ne kadar önemli ve etkili olduğunun bilincindeyse ve bu bilinçle en ufak bir anını bile boşa harcamak eğilimi göstermezse, aynı şekilde mümin de hayatının her anını yararlı ve nihaî sonuca götürücü işlerle geçirir. O kadar ki, eğlenme ve dinlenme konularında bile, kendini hayatta daha yüce hedeflere hazırlayıcı ve zamanı boşa geçirtmeyecek seçimlerde bulunur. Bunun yanısıra, mümin doğru düşünür, pak ve temiz tabiatlıdır ve halis zevkler sahibidir. Ahlâk dışı şeylere karşı herhangi bir eğilim taşımaz o. Yararlı ve doğru söz söyler, gevezelik etmez ince bir şakacılığı vardır, ama bu hiçbir zaman alay, eğlence, güldürmece ve taklit cinsinden değildir. Kulakların koğuculuk, gıybet, çekiştirme, iftira, yalan, iğrenç şarkı ve müstehcen sözlerden uzak kalamadığı bir toplum, mümin için bir işkence kaynağıdır. Va'd edilen cennetin bir özelliği de, ".... orda boş ve yararsız hiçbir şeyin duyulmayacağı" değil midir? Mevdudi

Lafzen, “[içsel olarak] arınmaya çalışanlar” yahut “arınmak için çaba harcayanlar” -Zekat'ın bu anlam örgüsü içindeki anlamı budur (Zemahşerî; Ebû Müslim'in yorumu da aynı yöndedir). M.Esed

"Zekat" kelimesi arınma ve gelişme, büyüme, birşeyin düzenli olarak artması ve herhangi bir engelle karşılaşmadan büyümesine yardım etmek anlamındadır. İslâmi bir engelle karşılaşmadan büyümesine yardım etmek anlamındadır. İslâmi bir kavram olarak, hem serveti arındırmak için ondan alınan pay ve hem de bizzat arındırma eylemini ifade eder. Buradaki ayet metninin asıl anlamı, "Mümin sürekli arınma içindedir" şeklindedir. Bu yüzden anlam, yalnızca teknik anlamda "zekat" vermekle sınırlı olmayıp, ahlâk, mal-mülk, servet ve genelde tüm yaşayış açısından sürekli nefsi arınma halinde olmayı kapsar. Ayrıca, söz konusu edilen, kişinin yalnızca kendi nefsini 'arındırması' değil, başkalarını da arındırmaya çalışmasıdır. O halde, ayetin anlamı şöyle olmaktadır: "Müminler kendilerini ve aynı zamanda başkalarını arındıranlardır."
Aynı durum Kur'an'ın başka yerlerinde de ifade edilmektedir: "Andolsun, arınan ve Rabbinin ismini zikredip namaz kılan felah buldu" (A'la: 14-15) "Andolsun, nefsini arıtan felah buldu ve andolsun onu gömen kaybetti" (Şems: 9-10). Şu kadar ki, buradaki ayet hem kişinin kendisinin, hem de toplumun arınmasını vurguladığından anlam açısından daha kapsamlıdır." Mevdudi

Onlar kelimenin tam anlamıyla iffet ve namus sahibidirler. Her türlü cinsel sapıklık ve aşırılıktan uzaktırlar. Öylesine iffetlidirler ki, İlahi Kanunun başkaları önünde açılmasını yasakladığı yerlerini de örterler. Daha fazla açıklama için bkz: Nur an: 30 ve 32. Mevdudi

Lafzen, “yahut sağ ellerinin malik olduğu kimseler” (ev mâ meleket eymânuhum). Çoğu müfessirler bu ifadenin şüphe götürmez bir biçimde kadın kölelerle ilgili olduğunu ve ev (“yahut”) takısının da meşru seçeneklerden birine işaret için kullanıldığını ileri sürmüşlerdir. Bu geleneksel yorum, bizce, kadın kölelerle evlilik dışı cinsel ilişkinin meşruiyetini öngördüğü sürece doğru ve kabul edilebilir gözükmemektedir: çünkü böyle bir öngörü ya da önkabul Kur’an'ın kendisiyle çelişmektedir (bkz. 4:3, 24, 25; 24:32 ve ilgili notlar). Üstelik sözü geçen yoruma karşı yapılabilecek tek itiraz da bu değildir. Çünkü Kur’an “müminler” terimiyle hem erkek hem de kadın müminleri kasdetmekte; ezvâc terimi de (“eşler”) hem erkek hem de kadın eşlere işaret etmektedir. Bunun içindir ki, mâ meleket eymânuhum ifadesinin “onların kadın köleleri” anlamına yorulması için ortada hiçbir sebep yoktur. Öte yandan, bu ifadeyle erkek ve kadın kölelerin birlikte kasdedilmiş olması da sözkonusu olmadığına göre, ifadenin hiçbir şekilde kölelerle ilgili olmadığı, fakat 4:24'deki gibi “nikah yoluyla meşru olarak sahip oldukları kimseler” anlamına geldiği aşikardır (bkz. 4:24 hk. 26. not). Yalnız ifade, burada, bu anlam örgüsü içinde 4:24'dekinden önemli bir farklılık göstererek evlilik yoluyla birbirine “meşru olarak” sahip olan hem erkek hem de kadın müminlere işaret etmektedir. Bu yoruma göre, cümlenin başında yer alan ev takısı da “yahut” anlamında bir seçenek bildirmeyip, “bir başka deyişle” yahut “yani” tabirleriyle benzer şekilde, açıklayıcı bir ifadeye geçiş işlevini görmektedir ki, bu durumda, bir bütün olarak cümlenin anlamı şöyledir: “...eşleri, yani [evlilik yoluyla] meşru olarak sahip oldukları kimseler dışında ... ilh.” (Karş. 25:62'deki benzer ifade: “düşünüp anmak isteyenler, yani [lafzen, “yahut”] şükretmek isteyenler için”.) M.Esed

Yeminlerinin/anlaşmalarının hak sahibi olarak ifade edilenler, savaşta esir düşmüş, ancak kendi arzularıyla müslüman olduktan sonra, Müslimanlarla evlenen kadınlar veya daha önce köle olan ve evlenme yoluyla özgürlüklerine kavuşan kadınlardır. Müslümanlar, köle satın alarak köle sahibi olmaktan yasaklanmalarına rağmen kölecilik ve savaşlar o günün acı gerçekleriydi. Kuran ayetleri inmeden önce, cehalet döneminde kurulmuş olan yasak ilişkiler hoş görülürdü. Çünkü aileri paralayarak çocuklara zarar vermek istenmedi. Allahın dini insan gerçekleriyle birebir örtüşür. Zorlayıcı ve katı değildir. Zorlaştıran ve katılaştıran insanlardır. (Bak, Nisa suresi 22-25) M.Sağ

Bizzat cinsel arzunun ve onu özellikle dindar ve takva sahibi kişiler için meşru yollarla gidermenin de yerilmiş olduğu gibi yanlış bir anlama olmasın diye 'antr-parantez' (ara cümlesi) olarak bu iki ayet gelmiştir. Yalnızca müminlerin gizli yönlerini titizlikle korudukları ifadesiyle yetinilmiş olsaydı, bu durumda onların rahip ve münzevî bir hayat içinde yaşayan kişiler gibi evlenmeden "terk-i dünya" bir hayat sürmeleri gerektiği anlamı çıkarabileceğinden bu tür yanlış anlamalar pekişebilirdi. Bunu önlemek için, cinsel arzunun meşru yollarla giderilmesinde sakınca olmadığını böyle bir ara cümleyle belirtme gereği duyulmuş olsa gerektir. Şu kadar ki, bu arzuyu gidermede öngörülen sınırları aşmak yasaklanmaktadır.
Yeri gelmişken, bu ara cümleyle ilgili olarak birkaç noktayı belirtelim:
1) Özel yerlerin korunacağı kişilerden iki tür kadın hariç tutulmaktadır: a) Eşler, b) Yasal olarak kişinin mülkiyetinde bulunan kadınlar, yani cariyeler. Böylece, kişinin evlenmeyle değil, ama sahip olmakla elinde bulundurduğu cariyeleriyle cinsel ilişkide bulunmasına izin verilmiş olmaktadır. Eğer burada da evlilik şart olsaydı, cariye eşler arasında bulunacağından ayrıca anılmasına gerek kalmazdı. Cariyelerle cinsel ilişkide bulunma izni konusunda tartışmaya giren bazı modern yorumcular Nisa, 25'e dayanarak, bu ayetteki hür bir müslüman kadınla evlenmeye gücü yetmeyenin müslüman bir cariyeyle evlenebileceği hükmünü delil göstererek, evlenmeden cariyelerle cinsel ilişkide bulunulamayacağını iddia etmektedirler. Fakat, bu yorumcuların ilginç bir özellikleri var: Herhangi bir ayetin bir bölümü işlerine gelirse ne âlâ, kalan bölümü işlerine gelmedi mi, orasını görmeyiverir. Nisa 25'nci ayette geçen cariyelerle evlenme konusundaki hüküm şöyledir: "... Onları velilerinin izniyle nikah edin ve ücretlerini (mehirlerini) verin." Burada sözü edilen evlenecek kişinin cariyenin efendisi değil de hür bir müslüman kadınla evlenmeye güç yetiremeyip, bir başkasının eli altındaki cariyeyle evlenmek isteyen olduğu apaçıktır. Çünkü, eğer sorun kişinin kendi cariyesiyle evlenmesi olsaydı, o zaman izni alınacak veli kim olacaktı? Sonra, böylesi yorumcuların bu ayetle ilgili tefsirleri Kur'an'da aynı konuyu işleyen daha başka ayetlerle de çelişmektedir. Bu konuda Kur'anî hükmü anlamak isteyen samimi bir kimse Nisa: 3, 25; Ahzab: 50, 52; Mearic: 30 ve ayrıca Müminûn Suresi'nin ele aldığımız bu ayetine de bakabilir. (Daha fazla açıklama için bkz. Nisa an: 44, ve "Tefhimat" adlı eserimiz, cilt: 2, sh: 290-324 yine "Resail ve Mesail" adlı eserimiz, cilt: 1, sh: 324-333.)
2). Ara cümledeki hüküm, metinden de anlaşılacağı üzere yalnızca erkeklerle ilgilidir. Hz. Ömer zamanında bir kadın, dinin bu ince noktasını anlamayarak kölesiyle cinsel ilişkide bulunmuş ve durumu sahabelerin danışma meclisine getirdiğinde hepsi "Allah'ın Kitabı'nı yanlış yorumlamış" kararına varmışlardır. Kimse, eğer bu istisna yalnız erkekler içinse, o zaman nasıl kocalar karılarına helal olur şüphesine düşemez. Kocalar gizli yerlerini kadınlarından da korumak emriyle yükümlü olmadıklarına göre karılar da kocalarıyla ilgili olarak aynı emirle yükümlü olmayacaklarından böylesi bir şüphe yersizdir ve ayrıca kadınlar için bir istisna elirtmeğe gerek yoktur.
Böylece, hüküm yalnızca erkekle yasal açıdan sahip olduğu kadın arasında geçerli ve köle, efendisi kadına haram olmaktadır. Kölenin kadına haram oluşunun hikmeti, onun bu şekilde yalnızca cinsel arzusunu doyurup, kadının ve ev halkının yöneticisi ve bakıcısı (kavvam) olamayacağı, bunun da aile hayatında ciddi bir gediğe yol açacağıdır.
3) ".... fakat kim bunların ötesini isterse, böyleleri sınırı aşanlardır" cümlesi cinsel arzunun zina, eşcinsellik, hayvanlarla temas ve bunlar gibi daha başka yollarla gidermenin haram olduğunu açıklamaktadır. Yalnız elle doyum (istimna) konusunda fakihler ihtilâf etmişlerdir. İmam Ahmed İbn Hanbel, onu mübah sayarken, İmam-ı Malik ve Şafiî kesinlikle haram kabul etmişlerdir; Hanefiler ise, haram saymakla birlikte, eğer kişi şehvet nöbeti anında elle doyumda bulunursa affedilebileceği görüşündedirler.
4) Bazı müfessirler bu ayetten Mut'a'nın (geçici evlilik) yasak olduğu sonucuna varmışlardır. Onlara göre, kişinin geçici evlilikte bulunduğu kadın ne bir eştir, ne de bir cariyedir. Cariye olmadığı ortadadır; eş de değildir. Çünkü normal evlilikte kadınla ilgili hükümler burada geçerli değildir; ne kadın erkeğe mirasçı olur, ne de erkek kadına; iddet (boşanma veya kocanın ölümünden sonra bir süre bekleme), boşanma, nafaka gibi hükümler söz konusu olmadığı gibi, erkeğin onunla evlilik ilişkilerinde bulunmayacağı sözü de sahte bir suçlamadan ibarettir. Ayrıca, erkek dörtten fazla kadınla evlenemeyeceğinden Mut'ayla bu sınır aşılmaktadır. Böylece, Mut'ayla alınan kadın eş ve cariye olmadığına göre, böyle bir evlilik 'öte'yi istemek, bunu yapan da Kur'an'ın diliyle 'sınırı aşan' olmaktadır.
Bu her ne kadar güçlü bir delilse de, taşıdığı zayıf bir nokta dolayısıyla Mut'a yasağıyla ilgili olduğu kesin değildir. Gerçek şu ki, Hz. Peygamber (s.a) Mut'ayı nihaî olarak Mekke'nin fethi yılında yasaklamış olup, bundan önce Mut'anın caiz olduğu konusunda çok sayıda sahih rivayet vardır. Eğer Mekke'de inmiş olan bu ayetle Mut'a yasaklanmış olsaydı, Mekke'nin fethine kadar geçen bunca yıl Hz. Peygamber (s.a) bu yasağı nasıl açıklamazdı? Bu bakımdan Mut'a yasağı herhangi kesin bir Kur'anî hükme değil, Hz. Peygamber'in (s.a) sünnetine dayanmaktadır. Eğer, sünnetle yasaklanmamış olsaydı, Mut'anın bu ayetle haram kılındığını söylemek zor olurdu.
Mut'ayla ilgili iki noktayı daha açıklığa kavuşturmak gerekiyor burada:
(a) Mut'a yasağı Sünnet'e dayalı olup, onu Hz. Ömer'in yasakladığını söylemek yanlıştır. Hz. Ömer'in yaptığı bu yasağı pekiştirmek ve halka açıklamak olmuştur. Mut'a Hz. Peygamber'in (s.a) hayatının sonlarında yasaklandığından, bu yasak herkesçe bilinmiyordu.
(b) Şia'nın Mut'ayı mutlak anlamda meşru ve caiz görmesinin Kur'an'da ve Sünnet'te herhangi bir dayanağı yoktur. Gerçi birkaç sahabeyle birlikte onları izleyenler ve bazı fakihler aşırı gereklilik ve ihtiyaç durumunda Mut'ayı caiz görmüşlerse de, bunların hiçbiri onun normal evlilik gibi her zaman uygulanabilecek türde meşru olduğu görüşünde değildiler. Mut'ayı en fazla caiz sayan sahabe olarak gösterilen Hz. Abdullah İbn Abbas bizzat bu caiz oluşu şöyle açıklamıştır: "Yalnızca aşırı gereklilik (ıztırar) durumunda caiz olan lâşe gibidir o." Hatta, halkın bu izni rastgele kullanıp, gerekli gereksiz uyguladığını görünce İbn Abbas görüşünü gözden geçirme gereği duymuştur. Fakat İbn Abbas ve aynı görüşteki birkaç fakih görüşlerini gözden geçirme gereği duymuş olsun veya olmasın, mut'ayı savunanların ancak aşırı gereklilik halinde ona izin verdikleri gerçektir. Mut'ayı mutlak anlamda caiz görmek, gereği yokken uygulamak ve nikahlı başka karısı veya karıları varken ona başvurmak, bırakın onu Hz. Muhammed'in (s.a) şeriatına ve ailesinin bilgin fakihlerine göndermeyi, zevk-i selim bile böyle bir izinden iğrenir. Ben kendi adıma, hiçbir saygıdeğer Şii müslümanın kızını veya kızkardeşini Mut'ayla evlendirmek isteyeceğini sanmıyorum. Çünkü eğer Mut'a gerçek anlamda caiz görülürse, bu, toplumda fahişeler gibi gerektiği zaman elde edilebilecek bir aşağı kadın sınıfının bulunduğu anlamına gelir. Yok, böyle değilse, mut'a toplumun yoksul katmanındaki kadınlarla sınırlıdır ve zenginler onları karıları gibi kullanma özgürlük ve hakkına sahiptirler. Böyle bir adaletsizlik ve ayırım İlahi Kanun'dan beklenebilir mi acaba? Ve Allah ve Rasûlü her saygıdeğer kadının kendisi için bir leke ve utanç sayacağı bir eyleme izin verecek midir? Mevdudi

Müminler kendilerine verilen emanetleri yerine getirirler. Bu bağlamda, Arapça "emanet" kelimesi çok kapsamlı olup, Allah, toplum ve bireyler tarafından kişilere "tevdi" edilen herşeyi içine aldığını belirtmeliyiz. Aynı şekilde, ahd ve Allah'la insan ve insanla insan arasında yapılan tüm anlaşma, sözleşme ve söz vermeleri kapsar. Bizzat Hz. Peygamber (s.a) hutbelerinde ahidleri yerine getirmenin önemini sürekli vurgularlardı: "Emaneti yerine getirmeyenin imanı yoktur, sözünde ve va'dinde durmayanın da İslâmı yoktur." (Beyhakî). Buhari ve Müslim'in rivayet ettiği bir hadiste de şöyle buyurmaktadır o: "Dört özellik vardır ki, kendisinde bunların hepsi bulunan kimse hiç şüphesiz münafıktır; kendisinde bunlardan biri olan ise onu bırakıncaya değin o ölçüde münafıktır: a) Kendisine emanet edilen emanete ihanet eder, b) Konuştuğu zaman yalan söyler, c) Söz verdiği zaman sözünde durmaz, d) Kavga ve düşmanlığında sınır tanımaz." Mevdudi

Salavât, salât'ın çoğuludur. Ayet 2'de bizzat "salât ameli" ifade olunmuştu; burada ise kelimenin çoğul şekli tek tek vaktinde kılınan namaza işaret etmektedir. "Namazlarını titizlikle korurlar" namazlarını tam vaktinde kılarlar; gerektiği şekilde ve nasıl istendiyse öyle kılarlar; taharete, setr-i avrete (örtülmesi gereken yerlerin örtülmesine) ve tüm diğer şartlara riayet ederler; namazları savalım da, nasıl savarsak savalım türünden bir yük olarak görmezler; mekanik hareketlerle yetinmeden okuduklarını anlamaya çalışırlar ve alçak gönüllü kullar olarak Rablerine yalvardıklarının, O'nu andıklarının bilincindedirler. Mevdudi

"Firdevs" (Cennet) hemen hemen bütün dillerde birbirine pek yakın biçimlerde bulunan bir kelimedir. Kişinin evine bitişik, duvarlarla çevrili ve içinde de her türden meyve, özellikle üzüm bağları bulunan geniş bahçe anlamındadır. Bazı dillerde, kelimenin sevimli kuşlar ve hayvanlar içerme anlamı da vardır. İslâm öncesi Arap dilinde, "Firdevs" yaygın şekilde kullanılmaktaydı. Kur'an, Kehf: 107'de olduğu gibi kelimeye çoğul olarak da yer vermiştir. Demek ki, Firdevs, çok sayıda bahçeler, bağlıklar içeren geniş bir yerdir.
Müminlerin cennete varis olmaları Tâ Hâ an: 83 ve Enbiya an: 99'da ayrıntılarıyla açıklanmıştır.
11
. Surenin daha iyi anlaşılması için bu bölümün ana teması dört madde halinde özetlenebilir:
1) Mü'minlerin geçen ayetlerde sözü edilen seçkin nitelikleri herhangi bir ırk, ulus veya ülkeye özgü değildir.
2) Bu seçkin nitelikler ancak içten bir iman, güzel ahlâk ve hayatın her yönünde öngörülen kurallara uymakla kazanılabilir.
3) Gerçek başarı, geçici dünya ve maddî zenginliğe bağlı olmayıp, hem dünya, hem de ahiret hayatında başarılı olmak demektir, ancak içten bir iman ve salih amellerle elde edilebilir. Ne kötülerin, şerlilerin, zalimlerin 'dünyevî' başarısının, ne de takva sahibi kişilerin geçici 'başarısızlıklarının' tersini ortaya koyamayacağı temel bir ilkedir bu.
4) Müminlerin seçkin niteliklerinin, Hz. Peygamber'in (s.a) getirdiği mesaj'ın doğruluğunun pratikte görülen bir kanıtı olarak sunulduğunu bir kez daha belirtelim. Aynı konunun değişik açılardan işlendiği gelecek bölümleri ele alırken bu nokta hiç hatırdan çıkarılmamalıdır. Hem bu şekilde bölümler arasındaki bağlantıyı da koparmadan izleyebiliriz. Mevdudi

Bu ayet gurubunda Rabbimiz, durumunu koruyan, zafer kazanmış olan müminleri açıklamaktadır. Bu açıklamada, bir takım eylemlerin yapılması, imanın gereği, imanın meyvesi olarak sayılmıştır. Bununla salt imanın yetmediği, imanın mutlaka güzel ameller ile dışarıya yansıması gerektiği mesajı verilmektedir.
Rabbimiz, salâtlarında huşulu olan, boş şeylerden yüz çeviren, zekâtı işleyen, iffetlerini koruyan, emanetlerine ve ahitlerine riayet eden ve salâtlarını koruyan müminlerin felah bulduğunu beyan etmektedir.
فلاحfelah” sözcüğü genelde “kurtuluş” olarak çevrilegelmiştir. Bu sözcük Kur’an’da on üçü “ مفلحmüflih” kalıbıyla “fail isim” olarak, diğerleri de fiil olmak üzere kırk kez geçmektedir. Arapçada, dolayısıyla Kur’an’da “kurtuluş” kavramı “ نجاةnecat”, “ فلاحfelah”, “ فوز fevz” ve “ خلاصhalas” sözcükleri ile ifade edilmektedir. Bu nedenle pasajı iyi anlamak için önce “felah” sözcüğünün anlamını tahlil etmemiz gerekmektedir.
فلاحFelah” sözcüğünün esas anlamı “yarmak” demektir. Toprağı yarıp süren çiftçiye, denizi yararak geçen denizcilere “ فلاّحfellah” denir.
Bu sözcük, “başarı, kurtuluş, nimet ve hayırda baki kalma” demektir. (Lisanü’l Arab, c.7, s. 155,156. “flh” mad.) Buradan anlaşıldığına göre, sözcüğün esas anlamı, maddeyi; toprak ve su gibi nesneleri yarıp maksadı gerçekleştirmek demek iken, bu anlama paralel olarak manevi zorlukları yarma, onlardan zarar görmeme anlamında da kullanılmıştır. Biz bu anlamı, “sevinilecek bir duruma ulaşma; zafer ve mevcut durumu koruma; zarara uğramama” şeklinde ifade edebiliriz.
Kur’an’a bakıldığında, felah sözcüğü ve türevlerinin hem dünyada zafer kazanma hem de ahırette mutlu sona ulaşma anlamında kullanıldığı görülmektedir.
Konumuz olan pasajda da “felah bulma” ifadesi, hem ahıret için kazançlı çıkma hem de dünyada durumu koruma; zarara uğramama anlamındadır.
Bu ayetlerde Rabbimiz müminlerin olmazsa olmaz nitelikleri olarak şunları saymaktadır:

Onlar, salâtlarında huşulu olan kimselerdir.

Burada müminlerin “salât” sahibi oldukları ve salâtlarını “huşu” ile yaptıkları, o nedenle de felaha erdikleri açıklanmıştır.

“Salât”ın, “sosyal destek; manevi açıdan zihinsel olarak kişilerin eğitilmesi, maddi açıdan tüm sorunların giderilmesi için destek vermek, görev almak” olduğunu birçok kez açıklamış idik. İnananlardan bu sorumluğu üstlenmeleri istenirken aynı zamanda bu görevin huşulu olarak yapılması gerektiği vurgulanmaktadır.

 الخشوعHUŞU: Bu sözcük, gözü yere çevirme, gözün bakışını engelleme, sesi kısma; sözü boğazın içinden söyleme” demektir. (Lisanü’l Arab, c.3 , s.101 “hşa” mad) Biz bunu “vücut organlarının saygısı”; dolayısıyla “genel saygı” olarak ifade edebiliriz. Huşu sözcüğü Kur’an’da fiil, isim ve sıfat formlarında on yedi kez yer almıştır.
Müminlerin salâtlarında huşulu olmaları gerektiği bildirilirken, saygısızca, gösterişle, alâyiş ve tantanayla yapılan salâtların işe yaramayacağı mesajı verilmektedir.

Bir de sabırla, salâtla [eğitimle, öğretimle, sosyal destek kurumuyla] yardım isteyin. Şüphesiz bu [salât], saygılı olanlardan; gerçekten rablerine kavuşacaklarına ve gerçekten kendilerinin O’na dönücü olduklarına inanan kimselerden başkasına çok ağır gelir. (Bakara/45, 46)

Bu nedenle, şu namaz kılanların / şu destekçilerin vay haline!
Onlar namazlarından / destek verişlerinden gafildirler; onlar, gösteriş yaparlar; ve mâûnu vermezler. (Maun/4- 7)

Ve onların Beyt’in [Kâbe’nin] yanındaki salâtları, sadece, ıslık çalmak ve el çırpmaktır. –Öyleyse küfretmiş olduğunuzdan dolayı bu azabı tadınız!- (Enfal/35)

Şüphesiz ki münafıklar, Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki O, onların aldatıcısıdır. Ve onlar, salâta kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar. Ve Allah’ı ancak, pek az olarak anarlar. (Nisa/142)

Ve onların infaklarının kendilerinden kabul olunmasına, sadece, onların Allah’a ve onun Elçisine küfretmeleri ve salâta sadece tembel tembel gitmeleri, bağışlarını da ancak istemeyerek yapmaları engel oldu. (Tevbe/54)

Ve onlar, boş şeylerden yüz çeviren kimselerdir,

Arapçada “lağv” sözcüğü, kişinin amacına ulaşmasında yararı olmayan her türlü boş ve anlamsız şeyleri içine alır. Yalanı, gıybeti, çekişmeyi, çekiştirmeyi, iğrenç şarkıları, müstehcen fıkraları ve benzeri şeyleri de kapsar. (el-İsfehani; el Müfredat, tvd mad.) İnananların bir özelliği de “boş şeylerden yüz çevirmeleri”dir.
Müminlerin boş şeylerden yüz çevirmeleri gerektiği daha evvel Furkan ve Kasas surelerinde gündeme getirilmişti:

Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler. (Furkan/72)

Ve onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve “Bizim işlerimiz yalnızca bizim için, sizin işleriniz de yalnızca sizin içindir. Size selâm olsun! Biz cahilleri aramıyoruz” derler. (Kasas/55)

Ve onlar, zekâtı işleyen kimselerdir,

“Felaha eren müminler”in bir niteliği de “zekâtı işlemeleri” olarak bildirilmiştir. Burada “zekât” sözcüğü زكىzekâ,  تزكّىtezekka” gibi fiil halinde değil, “ الزّكوةez-Zekât [Vergi]” anlamında özel isim olarak gelmiştir. Buradan anlaşıldığına göre Zekât iddia edildiği gibi Medine’de değil, Mekke’de farz kılınmıştır. Nitekim En’am/141 de bunu teyit etmektedir:

Ve O [Allah], asmalı ve asmasız bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde kılandır. Meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de onun hakkını verin ve israf etmeyin. Şüphesiz O [Allah], israf edenleri sevmez. (En'âm/141)

 Konumuz olan ayetlerdeki açık ifadelerden, buradaki zekâttan maksadın nefsin şirk ve kirlerden temizlenmesi olduğunu kabul etmek yanlış bir anlayış olacaktır. Nefsin arınmasına yönelik ifade Kur’an’da fiil halinde verilmiştir:

Onu arındıran gerçekten kurtulmuştur.
Ve onu örten de kesinlikle zarara uğramıştır. (Şems/9- 10)

Bilindiği üzere zekât [vergi] Mekke yönetiminde var olan sosyal bir görevdi. Mekke yönetimi vatandaşlarından vergi alıyor, bu vergileri din ayırımı yapmadan ihtiyaçlılara yardımda kullanıyordu. Bir dönem müminlere eziyet için zekatı kestiler ve ihtiyaçlı müminler bundan zarar gördüler. Bu konu Fussılet suresinde yer almıştı:

 De ki: “Ben sadece sizin gibi bir beşerim. Bana, ‘Sizin ilâhınızın bir tek ilâh olduğu’ vahyediliyor. O nedenle O’na dosdoğru yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin.” Ve şu zekâtı vermeyen ve kendileri ahireti inkâr edenlerin ta kendisi olan müşriklerin vay haline! (Fussilet/6- 7)

Ve onlar, iffetlerini koruyan kimselerdir, -Eşleri veya yeminlerinin sahip oldukları ayrı, çünkü bundan dolayı kınanamazlar, oysa bunun ötesine gitmek isteyenler, işte onlar, sınırları aşanların ta kendileridir.-

Pasajın bu bölümünde, “kurtuluşa eren inanmış kişiler”in iffetlerini korudukları, zina etmedikleri, fuhuş yapmadıkları, cinsel ihtiyaçlarını nikâh ve yasal sözleşmeler çerçevesinde yaptıkları ifade edilerek müminlere böyle yapmaları gerektiği mesajı verilmektedir.
Ayette cinsel yararlanmanın kimler ile olacağı açıklanırken “eşler” veya “ma meleket eymanüküm [yeminlerinizin, sözleşmelerinizin sahip oldukları] diye iki sınıftan bahsedilmektedir. Aynı ilkeden Meariç suresinde de söz edilmektedir:

Ve onlar ırzlarını koruyanlardır. -Ancak eşlerine ve sözleşmelerinin sahip oldukları hariçtir. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Artık ötesini isteyenler; işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.- (Mearic/29- 31)

Ayetlerde geçen ما ملكت ايمانهمma meleket eymanühüm [sözleşmelerinin sahip oldukları] ifadesi, genelde “cariyeler” olarak anlaşılagelmiştir. Cariyelerle ilgili sayısal bir sınırlama olmadığı gibi onlar ile nikâh da gerekmediği anlayışı hakim olmuştur. O halde “ma meleket eymanühüm [sözleşmelerinin sahip oldukları]” ifadesiyle kimlerin kast edildiğinin tahlil edilmesi gerekir:
Bilindiği üzere, İslam dini geldiği zaman dünyanın her tarafında olduğu gibi Arabistan coğrafyasında da kölelik müessesesi mevcut idi. Satın alınma, miras yoluyla gelme, baskınla kaçırma, harp esirlerinin köleleştirilmesi ve köle bağışı gibi yollarla kölelik müessesi devam edip gidiyordu. İslam dini sıcak savaş dışında esir almayı, savaşta alınan esirlerin de köleleştirilmesini yasakladı (Enfal/62 ve Muhammed/4). Böylece İslamiyet kölelik müessesini tedricî bir metotla tamamen yasaklamış oldu. 19. Yüzyılla başlayan süreçte ise İngiltere başta olmak üzere diğer devletler de köleliği yasaklayarak bu müesseseyi ortadan kaldırdılar. Ne yazık ki, bir İslam devleti olan Osmanlı Devleti, zenci köle ticaretini 1857’de, beyaz köle ticaretini ise ancak 1909’da yasaklamıştır.
Beled suresinin sonunda “Kölelik ve İslamiyet” (Tebyinü’l Kur’an; c.2,  s.167) başlıklı geniş bir açıklamamız olduğundan, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
Kölelik müessesesinin devam ettiği süreçte, kadın ve erkek köleler belirli koşullar, sözleşmeler çerçevesinde koruyucu ailelerin himayelerine verilirler, bu hami aileler onların iş gücünden yararlanırlar ve onları himaye ederlerdi. Köleler din ve vicdan özgürlüğüne sahip olmalarına rağmen, ekonomik ve siyasi açıdan özgür olmazlardı. Miras yoluyla, gasp yoluyla köle edinme ortadan kalktıktan sonra harp esirlerinden değişime tabi tutulmayan, fidye verilmeyen ve kendi ailesinden himaye edecek kimsesi bulunmayan hanımlar yine belirli koşullar çerçevesinde birilerinin himayesine verilirdi. Bazen de köleliğin kalkmadığı komşu bir ülkeden hediye olarak köleler gönderilirdi.
Pasajda konu edilen “ma meleket eymanühüm [sözleşmelerinin sahip oldukları]” kadınlar bu şartlar çerçevesinde “himaye altında olanlar”dır. Bunlar, o günün geleneğine göre belirli noktalarda eksikli kabul edilirlerdi.
Konumuz olan ayette “veya sözleşmelerinin sahip oldukları” ifadesi ile anlatılan kadınlar bunlardır. Bunlar ile cinsel ilişkiye girebilmek için mutlaka yakınlarından izin alınması ve örfe göre mehirlerinin verilmesi suretiyle nikâhlanmaları şarttır (Nisa/24). İslam dini nikâhsız cinsel ilişkiyi tasvip etmez. Nikâhsız gönüllü ilişkiyi zina, nikâhsız ve gönülsüz ilişkiyi ise tecavüz sayar.
Ayette bu kadınların “veya” ifadesiyle ikinci bir grup sayılması, geçmişlerindeki bilinmez noktalar ve o günün örfünde mehir açısından asıl hemşehrileriyle eşit olmamalarından kaynaklanmaktadır. Nikâhın temeli bir olmasına rağmen, detayda farklılık söz konusudur. İnşaallah bu noktalar Nisa suresinde detaylı olarak ortaya konacaktır.
Bu tür hanımlara somut örnek olarak şu isimler verilebilir: Peygamberimizin eşlerinden “Müminlerin Annesi Safiye” bir savaş esiridir; Mariye de kendisine hediyedir. Peygamberimiz her ikisi ile de nikâhlanmıştır. Ayrıca bu iki kadın Kur’an’da [Tahrim ve Ahzab surelerinde] Resulullah’ın “eşleri” olarak nitelenmiştir.

MUT’A NİKÂHI

Literatüre “Mut’a Nikâhı” diye geçen ve kadınların sadece cinsel yararlanma için kiralanması anlamına gelen bu nikâh türü, kiralanan kadın yasal eş, gerçek hanım olmadığından bu tip bir uygulama haddi aşmak olur ve yasak kapsamındadır. Bu konuya ait geniş açıklamamız bu surenin sonunda ek olarak verileceğinden, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

Ve onlar [kurtulan müminler], emanetlerine ve ahitlerine riayet eden kimselerdir.

“Kurtuluşa eren müminler”in pasajın bu kısmında açıklanan bir diğer niteliği de “emanetlerine ve ahitlerine riayet eden kimseler” olmalarıdır. “Riayet”,  “çobanlık etme, koruma, kollama, gözetme” demektir.
“Emanet”, “güvenilip verilen şey”; “ahit” de “insanın kendisini Rabbine yaklaştıracak şeyler hususunda yapmayı taahhüt ettiği şey” demektir. Emanet ve ahit, ister Allah ile insan arasında, ister insan ile insan arasında yapılmış olsun, tüm anlaşma, sözleşme ve söz vermeleri kapsar. Emanet ve ahdin önemi, Allah’ın üzerinde durduğu çok önemli bir konudur. Bu konu ile ilgili Nahl suresinde de açıklamalar yer almıştı. Önemine binaen ilgili bölümün (Tebyinü’l-Kur’an; c: 7, s: Dikkat! Mizanpajdan sonra verilecek) tekrar okunmasını öneriyoruz.

Ve onlar, salâtlarını koruyan kimselerdir.

Pasajın bu bölümünde de felah bulan müminlerin salâtlarını koruyan kişiler olduğu vurgulanmıştır. Görüleceği üzere salât korku anlarında bile ihmal edilmemesi gereken bir ödevdir. Salât toplumdaki kötülükleri, aşırılıkları ortadan kaldırır. Salâtın ortadan kalkmasıyla toplumda cehennem hayatı hüküm sürmeye başlar. O nedenle salât, dinin vitrini ve direği kabul edilmiştir.

Salâtları ve en hayırlı salâtı muhafaza edin. Ve Allah için sürekli saygıda durarak kalkın [işe koyulun; eğitim-öğretim ve sosyal yardım kurumunu işletin]. Ama eğer korktuysanız, o zaman yaya veya binekli olarak giderken işe koyulun. Sonra da güvene erdiğinizde bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah'ı hemen zikredin [namazlarınızı yine her zamanki gibi huşu ile kılın]. (Bakara/238, 239)

Sana kitaptan vahyedileni oku ve Salâtı [eğitimi, öğretimi, sosyal yardım kurumunu] ikame et [oluştur, ayakta tut]. Muhakkak ki salât,  fahşadan ve kötülükten alıkoyar. Ve Allah’ın anılması elbette daha büyüktür. Ve Allah yapıp ürettiğiniz şeyleri bilir. (Ankebut/45)

Sonra onların ardından half [kötü bir nesil] geldi ki, Salâtı kaybettiler [hayatlarından çıkarıp attılar]. Ve şehvetlerine uydular. Bundan dolayı tövbe eden ve iman eden ve salihi işleyenler hariç onlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır. İşte bunlar [tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler] cennete; Rahman’ın kullarına görmedikleri hâlde vaat ettiği Adn cennetlerine girecekler ve hiçbir şeyce haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O’nun vaadi mutlaka yerini bulacaktır. (Meryem/59)

İşte onlar, içinde temelli kalacakları Firdevs cennetine varis olan varislerin ta kendileridir.

“Felaha eren müminler”in yukarıdan beri sayılagelen özelliklere sahip oldukları beyan edildikten sonra, pasajın bu son kısmında da Firdevs cennetine varis olacak olanların da bu müminler olduğu bildirilmiştir.
Firdevs sözcüğü bir başka ayette şöyle geçmektedir:

Şüphesiz şu iman etmiş ve salihatı işlemiş kimseler; içlerinde sürekli kalmak üzere Firdevs bahçeleri onlar için ikram olunmuştur. Onlar, oradan hiç ayrılmak istemezler. (Kehf/107, 108)

“Firdevs” sözcüğü, genel kanaate göre sonradan Arapçalaşmış bir sözcüktür. Rumca “bahçe” demektir. Firdevs sözcüğünün çoğulu olan “Feradis” Suriye’de bir yerin adıdır. (Lisanü’l Arab, c. 7, s.55, 56)
Klasik kaynaklardaki nakillere göre, Katade, Firdevs'in cennetin merkezi ve en üstün yeri olduğunu ileri sürerken, Kâ'b “Cennetler içinde Firdevs'ten daha üstün ve yücesi yoktur” demektedir.
Bu ayetten Rabbimizin ahirette müminleri Firdevs bahçeleri ile ödüllendireceği anlaşıldığı gibi, bu ayetler indiği dönemde henüz Bizans toprağı olan Suriye’deki Firdevs cennetlerinin bir gün müminlerin olacağı müjdesi de anlaşılmaktadır. 

Mü'minun suresindeki bu pasajın benzerleri Furkan ve Meariç surelerinde de yer almaktadır:

Ve Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman “Selâm!” derler.
Onlar [Rahman’ın kulları], Rabblerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler.
Ve onlar [Rahman’ın kulları]; “Rabbimiz! Cehennem azabını bizden sav! Doğrusu onun azabı daimî bir helâktir. Orası cidden ne kötü bir karargâh, ne kötü bir ikametgâhtır!” derler.
Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], harcadıklarında israf etmezler, sıkılık da etmezler ve bu ikisi arasında bir denge olmuştur.
Ve işte o kişiler [Rahman’ın kulları], Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı öldürmezler. -Ancak Hakk ile öldürürler.- Zina da etmezler. -Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler müstesna. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tövbe eder ve salihi işlerse, kesinlikle o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.-
Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler.
Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlar üzerine sağırca ve körce yıkılmazlar [davranmazlar].
Ve o kişiler [Rahman’ın kulları], “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacaklar ihsan et. Ve bizi muttakilere önder kıl!” derler.
İşte onlar [Rahman’ın kulları], sabretmelerine karşılık ğurfede [cennetin en yüksek makamlarında], orada ebedî kalacaklar olarak mükâfatlandırılacaklar, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır -orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir ikametgâhtır!- (Furkan/67- 76)

Ancak destekçiler bunun dışındadır.
Onlar [Destekçiler] ki salahlarını sürdürenlerdir.
Ve onlar [o musalliler [destekçiler]], kendi mallarında, isteyen ve mahrumlar [istemekten utanan yoksullar] için belli bir hak olan kimselerdir.
Ve onlar ceza gününü tasdik ederler.
ve onlar Rablerinin azabından korkanlardır.
- Şüphesiz Rablerinin azabından emin olunmaz.-
Ve onlar ırzlarını koruyanlardır. —Ancak eşlerine ve sözleşmelerinin sahip oldukları hariçtir.  Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Artık ötesini isteyenler; işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.-
Ve onlar, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.
Ve onlar, şahitliklerini yerine getirirler.
Ve onlar, salâtları üzerine korumacıdırlar.

İşte bunlar, cennetlerde ağırlanırlar. (Mearic/22- 35)

Kur’an’da “kurtuluşa eren kimseler”in nitelikleri birçok ayette [Bakara/3- 5, 189,  Al-i Imrân/104, 130, 200, Maide/35, 90, A’raf/8, 69, 157, Enfal/45, Hacc/77, Nur/31, 51, Rum/38] yer almaktadır. H.Yılmaz

İnsanın “balçıktan”, “topraktan” yahut yukarıdaki ayette geçtiği gibi, “balçığın özünden (sulâleh)” yaratıldığına dair çok sayıdaki Kur’ânî atıflar insan bedeninin toprakta yetişen ya da toprağın bileşiminde bulunan muhtelif organik ve inorganik unsurlardan teşekkül ettiğine, toprakta yetişen besinlerin özümlenmesi yoluyla bu unsurların sürekli olarak canlı ve üretken hücrelere dönüştüğüne (Râzî) işaret etmekte ve böylece insanın bedensel menşeinin ya da özünün basitliğini ve buna bağlı olarak da, ona akıl ve duygu donanımı bahşeden Allah'a karşı insanın ödemesi gereken şükran borcunu dile getirmektedirler. 12-14. ayetlerde kullanılan geçmiş zaman kipi (mazî), bu yaratılış evrelerinin hepsinin Allah tarafından öngörülüp gerçekleştirildiğini ve bu sürecin insanın O'nun tarafından yeryüzüne çıkarıldığı günden bu yana hep tekrarlanıp durduğunu vurgulamak içindir; bu anlam örgüsü içinde sözkonusu tekrar tekrar vukuun başka bir dile şimdiki zaman kipinde aktarılması yerinde olacaktır. M.Esed

Lafzen, “başka bir yaratık”, yani annesinin bedeninden bağımsız olarak varlığını sürdüren.

Lafzen, “yaratıcıların en iyisi”. Taberî'nin belirttiği gibi, Araplar “yaratıcı” ya da “yaratan” sıfatını her türlü “sanatkar/sanatçı” (sâni‘) için kullanmaktadırlar; bu kullanım, geniş anlamıyla sanat eserlerinin “yaratımı”yla ilgili olarak Avrupa dillerinde de geçerlidir. Sözcüğün gerçek ve birincil anlamıyla asıl ve yegane yaratıcı Allah olduğuna göre, ahsenu'l-hâlikîn ifadesi, hâlik teriminin bu ikincil anlamıyla anlamlandırılmalıdır (karş. Tâcu'l-‘Arûs, haleka maddesi). M.Esed 

Kur'ân'ın anlattığı bu yaratılış safhası, modern anatomi ve jinekoloji ile de doğrulanmıştır. Hac Sûresinin 5. âyeti münâsebetiyle de belirttiğimiz üzere insanın menşe'i topraktır. Atamız topraktan süzüle süzüle, çeşitli aşamalardan geçirilerek insan şekline getirilmiştir. Elbette toprağın bağrından fışkıran hayâtın insan hâline gelmesi, uzun zamanları almıştır. Sonra yüce Allah, insan türünü üreme yoluyla sürdürmüştür. S.Ateş

Açıklama için bkz. Hacc an: 5-6 ve 9.
Şimdi de kâfirler Hz. Peygamber'in (s.a) mesajına bir de kendi yaratılışları açısından baksınlar, çünkü bu tevhid doktrinini kanıtladığından, belki böylece onun doğruluğuna kanaat getirirler. İnsanın kökeni, anne rahminde çeşitli değişiklikler geçiren bir damla meniden ibarettir. Fakat bundan sonra o, gün ışığını gördüğünde, rahimdeki hücreden bambaşka bir yaratılışa geçmiş olmaktadır. Artık işitebilir, görebilir ve zamanla yürüyüp düşünebilir. Sonra, yetişkinlik ve olgunluk çağına geldiğinde harika işler başarabilecek bir kapasite kazanır. Açıktır ki, bir damla meniden tüm bu nitelikleri yaratabilen yalnızca Allah'tır.
" " ifadesini tam anlamı bakımından açıklamak mümkün değildir. Lugat açısından iki anlama gelebilir. "O kutsal, yüce ve münezzehtir" veya "O umulanın üstünde hayır sahibidir. (İzah için bkz. Furkan an: 1 ve 19.) İnsanın geçtiği çeşitli yaratılış aşamaları Allah'ın bereketler verici, nimetlendirici ve rahmeti bol bir yaratıcı olduğunu kanıtlamak için anlatılmakta olup, insanların konuştuğu dillerden hiçbiri O'nu gerektiği ve hak ettiği şekilde övemez. Dolayısıyla bu ifade bir tarif niteliği taşımaktan çok kuvvetli bir delil olarak öne sürülmüştür. Burda da sanki şöyle denmektedir: "Çamurdan süzülmüş bir özden mükemmel bir insan meydana getiren Allah'ın, ilâhlığında ortağı olması mümkün değildir. Öyle ki, ölümünüzden sonra sizi tekrar diriltmeye ve daha pek çok harika işlere de gücü yeter O'nun." Mevdudi

Bebeğin anne karnındaki embriyolojik gelişiminin ilk evresini oluşturan, erkek spermi ile kadın yumurtalığı birleşerek bebeğin ilk özünü oluşturur. Bu olaya biyolojide "zigot " adı verilir. Gelişmeye başlayan zigot, büyümesini boşlukta değil, rahim duvarına yapışarak geliştirir. İşte bizde Kurandaki "alak" kelimesinin karşılığı olarak "embriyo" kelimesini kullandık.Zira alak" kelimesinin Arapçadaki anlamı, "Bir yere asılıp tutunan şey" demektir. Hatta "alak" kelimesi asıl olarak deriye yapışarak kan emen sülükler için kullanılır. Eski Kuran yorumcuları "alak " kelimesini ""kan pıhtısı" olarak çevirmişlerdir. Bugün modern biyoloji bebeğin gelişim evrelerinde "kan pıhtısı" diye bir evrenin olmadığını ortaya koymuştur. Eski Kuran yorumcularının embriyolojiye olan yabancılıklarından dolayı böyle bir anlam vermeleri doğal karşılanabilir. Zira "alak" kelimesi "kan pıhtısı" anlamına da gelmektedir.(Bak.Hac suresi 5; Alak suresi 2 ) M.Sağ

Bu ayet gurubunda Rabbimiz, insanları ahirette yeniden dirilteceğini ispat için ilk yaratılışın aşamalarını bildirmektedir. Buna göre, insan ilk önce bir çamur [cansız madde], sonra nutfe, sonra embriyon, sonra da et parçası olmuştur. Sonra et parçasının bir kısmı kemiğe dönüşmüş, sonunda kemiklere et giydirilmiştir. Bu aşamadan sonra da farklı bir yaratılışla yeniden kurulmuştur.
Burada sayılan aşamalar aynen Hacc suresinde de sayılmıştır:

Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, [bilin ki] ne olduğunuzu size açıklamak için şüphesiz biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra bir alekadan [embriyondan] sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en rezil zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki sönmüştür; fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. (Hacc/5)

Daha evvel “nutfe” ve “alak” sözcükleri ile ilgili detaylı açıklamalar yapmıştık. Burada ilk kez konu edilen “bir başka yaratılışta yeniden kurulma” aşaması ise, önceden anneye bağlı bir asalak konumundaki canlı yavrunun kendi fizyolojik sistemleri oluşmuş bağımsız bir insan haline dönüşmesi aşamasıdır.

Aşağıya alıntıladığımız bilimsel metinlerde insanın yaratılış evrelerindeki bu olağanüstülükler hakkında şu bilgiler verilmektedir:

RAHİM DUVARINDA ASILI DURURKEN

“Sonra onu dayanıklı bir karar yerinde bir damlacık haline getirdik.
 Sonra o damlacığı asılıp tutunan bir şeye dönüştürdük.” (Müminun/13-14)

Ayetin çevirisinde "asılıp tutunan şey" olarak çevirdiğimiz kelimenin Arapçası "alak"tır. Bu kelimenin Arapçadaki temel anlamı "asılı duran, tutunan madde"dir. Bu yüzden ayeti bu temel anlamıyla çevirmek en doğru çeviridir.
Peygamberimizin yaşadığı dönemde embriyoloji bir bilim dalı olarak ele alınmıyordu. Bu yüzden embriyolojiyle ilgili terminoloji de yoktu. Kuran, indiği dönemdeki insanların kullandığı kelimelerden, embriyonun durumunu en iyi tarif edenlerle embriyonun aşamalarını açıklar. Rahme atılan küçük bir damlacık olan zigot, rahim duvarına "asılıp tutunmaktadır". İşte Kuran, bu "asılıp tutunma" olayını açıklayarak indiği dönemde bilinmeyen, yaratılışımızda geçirdiğimiz bir aşamayı açıklamaktadır. Bu yüzden "alaka" kelimesini temel anlamının dışında "embriyo" şeklinde tercüme etmek, hem tercümenin yeterince aslına uygun olmaması, hem de ayetin esprisini ortaya koyamaması açısından uygun değildir. Peygamberimizin yaşadığı dönemde embriyolojik terminoloji olmadığından, embriyo için özel bir kelime kullanılmış gibi yapılan tercüme doğru olmayacaktır. Kan pıhtısı diye ayeti tercüme etmek de kelimenin temel anlamına ve ayetin işaretine terstir. Kan pıhtısının yapışkan yapısından dolayı ayetin tercümesine yakıştırıldığına, hatta sözlüklere bu mananın yan bir anlam gibi bile eklendiğine tanık olabilirsiniz. Bunun sebebi ayetin anlamını kavrayamayanların kendi yakıştırmalarını tercümeye sokmalarıdır. Kuran'ın inişinden yüzlerce yıl sonra bile anne rahminde "asılıp tutunan" bir aşama geçirdiğimiz bilinmediği için, "alaka" kelimesi, bu temel anlamı dışında anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Fakat gelişen embriyoloji bilimi gerçekten de "alaka"nın temel anlamıyla ifade ettiği gibi annelerimizin rahminde bir aşama geçirdiğimizi ortaya koydu.
TARİHİN KARANLIKLARINDA KURAN'IN AYDINLIĞI
Kuran'ın çağdaşı olan eserleri, O'nun inişinden önce insanların yazdıkları eserleri veya O'nun inişinden sonraki yüzyıllarda yazılan eserleri incelersek, insan üremesi hakkında sürekli yanlış fikirlerin ortaya konduğuna tanık oluruz. Ortaçağ boyunca mitolojiler ve temelsiz spekülasyonlar bu konuda kendini gösterdi. 1651 yılında Harvey'in "Yaşayan her şey ilkin bir yumurtadan oluşur ve embriyo kısım kısım aşamalarla oluşur” fikri, embriyolojinin bilim tarihindeki temel aşaması olmuştur. Mikroskobun icadından faydalanılan 17. yüzyılda, hâlâ yumurta ile spermin karşılıklı rolleri tartışılmaktaydı. Büyük doğa bilgini Buffon "Ovistler" safında yer alıyordu. Aynı safta yer alan Bonnef, tohumların iç içe yuvalanması kuramını savunuyordu:
“Kurama göre ilerde doğacak insan döllerinin bütün bireyleri birbirinin içinde yuvalanmış olmak üzere insan türünün annesi olan Havva'nın yumurtalığında bulunmaktadır. Bu varsayım
18. yüzyılda oldukça itibar görmüştür.”
Kuran ve bilim arasındaki uyumu keşfedip Müslüman olan Prof. Dr. Maurice Bucaille bu bilgileri verdikten sonra kendi yorumunu şöyle yapar: "Hâlâ hayalci doktrinlerin itibar gördüğü bu 18. yüzyıldan bin küsur yıl önce insanlar Kuran ile tanışmışlardı. Onun insanın üreyişi konusundaki haberleri, sade tabirler içerisinde temel gerçekleri ifade etmekteydi ki, bunları keşfetmek için insanlar asırlarını vereceklerdir."
Kanada'nın Toronto Üniversitesi’nde anatomi profesörü olan ve Kuran'ın embriyoloji üzerine söylediklerinin, bir insanın bilgisiyle 7. asırda söylenmesinin mümkün olmadığını söyleyen Keith Moore ise özetle şöyle demektedir: "Kuran'ın insanın gelişimi üzerine söylediklerinin 7. yüzyılda söylenmesine imkân yoktur. Hatta bundan bir asır önce bile bu bilgiler tam bilinmiyordu. Bu ayetleri ancak şu anda hakkıyla anlıyoruz, çünkü modern embriyolojinin gelişimi bu ayetleri anlamamıza olanak tanımıştır."

Gerçekten de tarihi incelediğimizde, insanın anne karnındaki gelişimini hiçbir yanlışa sapmadan ortaya koyan bir tek Kuran'dır. örneğin bu bölümde incelediğimiz insanın anne rahminde "asılıp tutunan" bir aşama geçirdiğini söyleyen ayetleri ele alalım. Kuran dışında, tüm tarih boyunca bu bilgiyi açıklamış olan tek bir kaynak bile gösterilemez. Ancak mikroskobun icadı ve geliştirilmesi, fizyoloji, anatomi, embriyoloji alanındaki ilerlemelerin birleşimiyle insanoğlu bu bilgiyi çok yakın tarihlerde bilimsel platformda öğrenmiştir.
İşte bunlar Allah'ın delilleridir [ayetleridir]. Bunları sana gerçek olarak okuyoruz. Öyleyse onlar Allah'tan ve delillerinden [ayetlerinden] sonra hangi söze inanıyorlar.” (Casiye/6)
EMBRİYONUN GEÇİRDİĞİ EVRELERDEKİ DELİLLER
R Yumurtada kendi diğer yarısını bulan sperm, fallop tüpünden rahme doğru ilerler. Embriyo bu yolculuğunda fallop tüpünde tutunmaya kalkmaz. Embriyo rahme doğru yol alır, rahme ulaştığında da kan damarlarının yoğun olduğu bir bölgeye asılıp tutunur. Artık Kuran'ın bahsettiği "alaka" yani "asılıp tutunma" aşaması başlamıştır.
Bu akılsız, güçsüz hücre yığını nasıl oluyor da kendisi için en uygun, hatta tek uygun yer olan rahme doğru yol almaktadır? Nasıl oluyor da embriyo rahme gelince bir sülük gibi rahme yapışabilmekte ve büyümesi için gerekli besinleri buradan alabilmektedir? [Alaka kelimesinin yan anlamlarından biri de sülüktür] Tüm bunlar, Allah'ın, bizleri yaratırken ince bir hesapla her aşamayı planladığının delilleridir. Bu muhteşem planı Allah'ın eseri olarak görmeyenler, tüm bu oluşumları tesadüflere veya embriyonun üstün becerilerine bağlama komikliğine düşeceklerdir.
Embriyo bir haftalıkken rahimde kendine tutunacak embriyo rahim duvarına sülük gibi yapışır ve bütün bir yer arar. İhtiyaçlarını burada karşılar.
Embriyonun "alaka" aşamasında rahim duvarına asılıp tutunması karmaşık bir sistemle mümkün olmaktadır. Embriyo, rahim duvarındaki asit tabakasını parçalayabilmek için “hiyaluronidaz” adlı bir enzim salgılar. Bu enzim sayesinde rahim dokusu bozulur ve embriyo, rahim duvarına toprağın içine köklerini sokan bir bitki gibi yerleşir. Artık embriyo, besin ve oksijen ihtiyaçlarını bu noktadan karşılar. Embriyonun salgıladığı “hiyaluronidaz” maddesi, rahim duvarındaki “hiyalüronik asit”in yapısını bozup bu birleşmeyi mümkün kılmaktadır.
Embriyonun asılıp tutunacağı yeri keşfi, bu noktaya tutunmak için kimya eğitimi görmüşçesine hareketleri, embriyonun büyük bir planın parçası olarak sevk edildiğinin delilleridir. Anne rahminde embriyo hücreleri o kadar harika işler gerçekleştirmektedirler ki, onları inceleyen bu hücrelerin üstün akıl sahibi varlıklar olduğunu zannedebilir. Hücrelerin bilinçliymişçesine hareketlerinden etkilenen Purdue Üniversitesi’nden biyolog Laurie Iten şöyle demektedir: "Hücrelerin birbirleri ile konuştuklarına inanıyoruz. Onlar dilsiz değiller."

Yaratan Rabbinin adıyla oku!
O, insanı asılıp tutunandan yarattı.” (Alak/1-2)

BİR ÇİĞNEMLİK ET PARÇASI

Sonra o damlacığı, asılıp tutunana dönüştürdük. Sonra asılıp tutunanı bir çiğnemlik et haline getirdik.” (Müminun/14)

Kuran anne rahminde geçirdiğimiz asılıp tutunma [alaka] aşamasından sonra bir çiğnemlik et [mudga] aşamasını geçirdiğimizi söyleyerek bir mucize daha sergilemektedir. Gerçekten de anne rahmindeki embriyo hem ufaklığından, hem de kemiklerin daha ileride oluşacak olmasından ötürü bir çiğnemlik et görünümündedir. Ayrıca ilginçtir ki resimden de belli olacağı gibi embriyo, anne karnında geçirdiği belli bir aşamada üzerinde diş izleri varmış gibi bir şekle sahiptir. Bu yüzden Kuran'da "bir çiğnemlik et" aşaması geçirdiğimizin söylenmesi çok yerinde olan mucizevî bir anlatımdır.
"Bir çiğnemlik et" tabiri Hac/5’te "kısmen belli, kısmen belirsiz bir çiğnemlik et parçasından" yaratıldığımız söylenerek geçmektedir. Gerçekten de bu aşamada embriyo gözle görülecek kadar belli, detayların anlaşılamayacağı kadar belirsiz bir büyüklükte olduğundan, "kısmen belli, kısmen belirsiz" tabiriyle uyum içindedir. İnsanın baş, gövde, ayak, iç organlar gibi ayrı vücut bölümlerinden bir kısmı belli olmaya başladığı, bir kısmı ise belli olmadığı için de bu aşama için “kısmen belirli, kısmen belirsiz” tabirinin geçmesi çok uygundur.
Prof. Dr. Keith L. Moore Kuran'da "bir çiğnemlik et" diye bahsedilen dönem hakkında şunları söylemektedir: "Söz konusu ayetlerin ne demek istediğini, bu dönemdeki embriyoyu incelediğimiz zaman hayretle öğrendik. çünkü embriyo 28 günlükken üzerinde tespihimsi bir yapı meydana geliyor ve bunlar görünüş olarak aynı diş izlerine benziyordu. Bu dönemdeki embriyonun plastikten bir modelini yaptık ve onu çiğneyerek üzerinde diş izlerimizi bıraktık. Ortaya çıkan manzara incelediğimiz aşamadaki embriyoya olağanüstü derecede benziyor ve Kuran'ın insan embriyosundan neden bir çiğnemlik et olarak bahsettiğini çok güzel açıklıyordu."
GÜNÜ GELİNCE BİR ÇİĞNEMLİK ET
Tek bir hücre bölüne bölüne ayrı organları, farklı dokuları oluşturmaktadır. Yaratılışın bir aşamasında bir çiğnemlik et kadar olan varlığımız, günü gelince tüm organlarıyla, kaslarıyla, iskeletiyle, beyni, gözleri, kulakları ile insan olacaktır. Bir bu çiğnemlik et aşamasını, bir de vücudumuzdaki organların aldığı son hali düşünelim. Böylece Allah'ın kusursuz yaratışına bir kez daha tanık olabiliriz.
Gün gelecek bu bir çiğnemlik et, kalp olacaktır. O kalp ki bir günde ortalama 10.000 kez atar. Hem de hiç haberimiz olmadan, biz kalbi attırmak için hiçbir çaba sarf etmeden. Kalbe gelen kirli kan ile temiz kanlar birbirine karışmaz, kanın vücuda gerektiği gibi dağılımı mükemmel bir şekilde gerçekleşir. Kalbin kulakçıkları ve karıncıkları yaratılış harikalarıdır. Atar ve toplardamarlarla kanın organize çalışması sayfalarca yazıya konu olacak mükemmellikte ve kompleksliktedir.
Gün gelecek bu bir çiğnemlik et karaciğer olacaktır. O karaciğer ki 400'den fazla görevi vardır. Bu minik et parçası, Dünya'nın hiçbir laboratuarının beceremeyeceği üretimleri hiç şaşmadan, bizim haberimiz hiç olmadan, bizim için yapar...
Gün gelip de bu bir çiğnemlik et, vücudumuzu saran kaslar olacaktır. Yemek yemekten koşmaya, yürümeye, oturmaya, gülmeye kadar her hareketimiz kaslarımızın sayesindedir. Kaslar çok karmaşık ve büyük bir koordinasyon ağıyla çalışır. En basit hareket gibi gözüken gülme için bile on yedi kasın aynı anda çalışması gereklidir.
Beynimiz, ellerimiz, ayaklarımız, bağırsaklarımız, böbreklerimiz, solunum sistemimiz, kanımız... Hepsi başlangıçta bahsettiğimiz bu bir çiğnemlik et aşamasını geçirir. Ondan önce ise ancak mikroskopla gözükebilen bir damla su aşamasını ve diğer aşamaları geçirirler. Sonunda ise ciltlerle ansiklopediye anlatımının sığmayacağı mükemmel vücudumuz yaratılır. Kuran bizi tüm bunları incelemeye, bu yaratılışlar üzerinde düşünmeye davet etmektedir. Kuran'ın ibadetlerle ilgili ayetleri de önemli bir yere sahiptir ve bunlar üzerinde çokça tartışılmıştır. Oysa düşünme, akletme ile ilgili Kuran ayetleri, şekilsel ibadetlerle ilgili ayetlerden çok daha fazla sayıda olmalarına rağmen çok daha az düşünülmüş, çok daha az gündeme getirilmiştir.

Ey insan, o çok cömert Efendine karşı seni aldatan nedir?
O ki seni yarattı, sana bir düzen içinde biçim verdi ve uyumlu hale soktu.
Dilediği bir biçimde seni oluşturdu.” (İnfitar/6-8)

KEMİKLERİN OLUŞUMU VE ETLE KAPLANMALARI

“Sonra o damlacığı asılıp tutunan bir şeye dönüştürdük. Sonra asılıp tutunan şeyi, bir çiğnemlik et parçası haline getirdik. Sonra bir çiğnemlik et parçasını, kemik olarak yarattık. Sonra kemiğe et giydirdik.” (Müminun/14)

“... Kemiklere de bir bak. Nasıl yerli yerince düzenliyoruz onları ve sonra da onlara et giydiriyoruz.” (Bakara/259)

Tercümede geçen "bir çiğnemlik et" ifadesi, Arapça "mudga" kelimesinin karşılığıdır. Kemiğe giydirilen et vurgulanırken geçen "et" ifadesi ise ayette "lahm" kelimesi ile anlatılır. Bu deyim "taptaze et" gibi eti vurgular. Bu ayrımın altını çizmekte fayda vardır.
Embriyo başlangıçta kemiksiz bir çiğnemlik et formundadır. Embriyodaki kıkırdak doku, ayette söylendiği gibi sonradan kemikleşmeye başlar. Yine aynen ayetin söylediği gibi kemikleşme başladıktan daha sonra kas etleri oluşarak kemikleri sarar. Ayette geçen "lahm" kelimesi kas etleri için kullanılmaktadır. Kuran'da 1400 yıl önce haber verilen bu oluşum sırasından bilim çok yakın döneme dek habersizdi. Bu dönemde kemiklerin ve kasların beraber oluştuğu düşünülüyordu. Gelişmiş mikroskoplar ve anne karnının içine giren mikro kameralar, Kuran'ın haklılığını bir kez daha göstermiştir.
İSKELETİMİZİN MÜKEMMEL YARATILIŞI
Bakara Suresi'nden alıntıladığımız ayet, kemiklerin kasla sarılmasını vurgulamadan önce iskelet yapımıza dikkat çekmekte ve bu yapıyı incelememizi teşvik etmektedir. Bu ayeti okurken Allah'ın Kuran'da oluşturduğu bilimsel mucizeyle beraber, Allah'ın vücudumuzda oluşturduğu yaratılış mucizesini de kemiklerimiz bağlamında düşünelim.
Bir mühendislik harikası olan iskeletimiz, her biri ihtiyacımıza göre ölçülüp biçilmiş değişik boyutlarda 206 kemikten meydana gelir. İskeletimiz, eklemler ve bağlarla birbirine tutturulmuş; atlama, koşma, eğilme, oturma ve benzeri hareketler için ölçülerek, planlanarak inşa edilmiş bir kemik kuledir. Her hareketimizde iskeletimizi farkına varmadan, zorlanmadan kullanır, iskeletimizin hizmetimize verilmiş olması sayesinde günlük hayatımızı sürdürürüz. örneğin bu kitabın sayfalarını çevirirken kaç eklemimizi kullandığımıza dikkat edin: Omuz, dirsek, bilek ve parmak eklemlerimizin her birini nasıl da kolaylıkla, birbiriyle uyumlu bir şekilde kullanırız. Hem de iskeletimizi kullandığımızın hiç farkına varmadan…
Bu eşsiz mimari yapıya ister mühendis, ister doktor gözüyle bakınız, bu yapı karşısında bildiklerinizin ne kadar yetersiz kaldığını göreceksiniz. İskeletimiz vücuda dayanak oluşturur, organlarımızı mükemmel bir şekilde korur, sinir ve kas sistemlerinin bağlantısını sağlar ve vücudun hareketlerini gerçekleştirmesinde en önemli görevi üstlenir. İskeletimizin her parçası kendi farklı görevini mükemmel bir şekilde yerine getirir. Kafatası ve leğen kemiğinde olduğu gibi kemiklerin hareketinin sakıncalı olduğu yerlerde eklemler sabittir. Hareketin gerekli olduğu kalça veya omuz gibi yerlerde eklemler oynaktır. Boyun omurundaki kemikler, başın kendi ekseni etrafında 180 derece dönmesine imkân verecek şekilde yaratılmışlardır. Bu sayede aşağıyı, yukarıyı ve her iki yanımızı görmek için bütün vücudumuzu döndürmek gibi bir zahmete katlanmaksızın, sadece başımızı çevirmemiz yetmektedir. Akciğer ve kalp gibi organlarımıza yakın yerdeki kemikler bu organları koruyacak ve bu organların çalışmasını aksatmayacak şekilde yaratılmışlardır...
Bir betonarme binayı ayakta tutan kolon, kiriş ne ise, insanı ayakta tutan iskelet sistemi de odur. Ancak düşünen bir insanı hayrete düşürecek nokta, modern binalarda iskelet sistemi bina ağırlığının %6070'ini oluşturduğu halde, insan iskeletinin, toplam insan ağırlığının %15 kadarını oluşturmasıdır. Bu hafif iskeletin dayanma gücü ise çok yüksektir. Mesela uyluk kemiği dikey vaziyette bir ton ağırlığı kaldırabilecek kapasitededir. Kemiklerimizde sağlamlık ve esneklik mükemmel ölçülerle buluşturulmuştur...
İskeletimizin bir yağlanma sistemi vardır ki, sırf bu sistemin detayları sayfalara sığmaz. Vücudumuzdaki her bir eklem kendisi için gerekli özellikteki yağlarla düzenli olarak yağlanmaktadır. Her hareket ettiğimizde birbiri üstünde hareket eden, sürtünen omurların aşınmasının disk denen dayanıklı kıkırdaklarla önlenmiş olması da yaratılış planımızın ayrı bir bölümüdür.
İskeletin harika yaratılışının çok az bir kısmını anlattığımız bu bilgiler bile Bakara/259’da "Kemiklere de bir bak ..." denerek, niye gözlerimizin iskeletimize çevrildiğini göstermektedir. Bir çiğnemlik et, anne karnında kemiklere çevrilirken bu mükemmel yaratılış başlamaktadır. Daha sonra bu sistem kadar harika olan kas yapımız da yaratılacaktır. 

Gerçekten de insanı karışımlı bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bu yüzden onu işiten ve gören yaptık.” (İnsan/2)

Meni denen karışımın bir gün işitebilmesi ve görebilmesi, gülmesi ve ağlaması, düşünmesi ve anlaması, çeşitli eserler oluşturması ve sanatsal zevklerinin olması ne kadar da mükemmeldir! İnsana bu özelliklerin verilmesi ne büyük armağandır! Ayet, karışımlı bir damla suyun bir gün gelip de işitici ve görücü olduğunu söylerken, becerinin bir damla suda değil, onun Yaratıcısında olduğunu vurgulamaktadır. Ayetin önce işitmeyi, sonra görmeyi sayması da anlamlıdır. çünkü ceninde önce işitme organı kulak, sonra görme organı gözler oluşmaktadır. [Bir çok Kuran ayetinde "işitmeden ve görmeden" beraber bahsedilir. Bu ayetlerin hepsinde önce işitme, sonra görme geçmektedir. Hamileliğin 23. haftasında kulak gelişimini tamamlamıştır. Gözün hassas tabakası retina ise 25. haftada bile tam gelişmemiştir.] Ayetin önce işitmeyi, sonra görmeyi sayması bu noktaya işaret etmek için olabilir. Doğrusunu Allah bilir.

Allah her dişinin neye gebe olduğunu, rahimlerin neyi eksiltip, neyi arttırdığını bilir. O'nun katında her şey bir ölçü iledir.” (Rad/8)
(Kur’an Araştırmaları Grubu)
İnsan denen varlığın hepsi istisnasız bu program çerçevesinde dünyaya gelmiştir. İsa peygamber de ana rahmine farklı bir yöntemle ilkah edilmiştir ama  o da nutfe, alaka ve diğer aşamaları geçirerek dünyaya gelmiştir.

Doğrusu Allah katında İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir; O, onu topraktan yarattı, sonra ona “ol!” dedi, o da oluverdi. (Al-i Imrân/59)

Yaratılışa ait programlar hatırlatıldıktan sonra “Sonra şüphesiz sizler, bunların ardından mutlaka öleceksiniz. Sonra şüphesiz siz, kıyamet gününde diriltileceksiniz” buyrularak peygamberler de dâhil her canlının mutlaka öleceği ve tüm insanların ahirette toplanacağı ihtar edilmektedir. İnsanın ölüme ve dirilmeye karşı koyma gücü yoktur. Ölümün ve ahıretin hak oluşu hem insanın acziyetini fark etmesini, hem de dünyadaki davranışlarının dengeli olmasını sağlar. Öldükten sonra dirilip yaptıklarının karşılığını göreceğine inanan kişiler, dünyadaki hayatlarını azmadan, şımarmadan, umutlu bir bekleyiş içinde geçirirler.

Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü tadıcıdır. Ve fitne olmak üzere, sizi Biz, şer ve hayır ile belalandırırız. Ve siz yalnız Bize döndürüleceksiniz. (Enbiya/35)

Her nefis [[kimliği olan varlık] ölümü tadacaktır. Sonunda yalnızca bize döndürüleceksiniz. (Ankebût/57)

Şüphesiz sen ölüsün [öleceksin], şüphesiz onlar da ölülerdirler [öleceklerdir]. (Zümer/30)

O'nun, sizi bir topraktan yaratması da Kendisinin ayetlerindendir.  Sonra da siz şimdi dağılıp- yayılan bir beşersiniz. (Rum/20)

Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır.
Sonra onun soyunu bir özden [sülale'den], basbayağı bir sudan yapmıştır. (Secde/7, 8)

De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, O’nun yaratmaya nasıl başladığına bir bakın. Sonra Allah, son yapıyı inşa edecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir. (Ankebut/20)

Biz sizi hakir bir sudan yaratmadık mı?
Sonra onu belli bir ölçüye/vakte kadar sağlam bir yerin içinde tuttuk.
Demek ki Bizim gücümüz yetti. Ne güzel güç yetirenleriz Biz. (Mürselat/20- 23) H.Yılmaz

Lafzen, “yedi yol”: bu ifade görülebilir gezegenlerin yörüngelerine işaret edebileceği gibi -klasik müfessirlerin dediği gibi- Kur’an'da sıkça sözü edilen “yedi kat gök” (yani, “yedi kozmik sistem”) anlamına da gelebilir. Her iki durumda da, “yedi” sayısı, çokluk bildirmek üzere deyimsel anlamda kullanılmaktadır. Bu konuyla ilgili olarak bkz. 2:29 hk. 20. not. M.Esed

Arapça "" kelimesinin birden fazla anlamı vardır. Kelime, Kur'an'ın indiği dönemdeki insanların bildiği yedi gezegenin yollarını gösterdiği gibi, yedi göğe de işaret eder. Bu noktada, kelimenin modern bilimsel bir kavram olarak değil de, halkın dikkatini yaratılışları insanınkinden daha büyük bir şey olan göklerin harikalarına çekmek için dönemin Arapça'sına göre normal bir kelime olarak kullanıldığını belirtmeliyiz. Bkz. Mümin: 57.
Bu ayet şu şekilde de çevrilebilir: "Biz yarattıklarımız karşısında vurdumduymaz değildik (veya) değiliz" Önceki (metindeki) çeviriye göre, yaratıcı olan Allah her bakımdan mükemmel olduğundan, tüm yaratılışın da belirli bir plan ve amaç çevresinde mükemmel bir biçimde meydana getirdiği anlamı çıkar. Bu bağlamda, bizzat yaratılışın kendisi, bir acemi işi olmadığına delildir. Kâinattaki tüm sistemin bütün fizikî yasaları öylesine bir örgü içindedir ki, yaratacısının Hakîm ve Alîm Allah olduğuna tanıklık etmektedir. Yukarıda verdiğimiz ikinci çeviriye göre ise anlam, Allah'ın en küçüğünden en büyüğüne her varlığı tabiatına göre yaşatıp rızıklandırmada ilgisiz kalmadığı demek olur. Mevdudi

"Su"dan kasıt, arasıra yağıp duran yağmur olabileceği gibi, yeryüzünün yaratılışı esnasında, Son Gün'e değin çeşitli ihtiyaçları karşılamak üzere Allah'ın indirdiği ve şu anda denizler, göller yeraltı suları vs. şeklinde bulunan büyük su kaynağı da olabilir. Yazın buharlaşıp, kışın donan ve rüzgârlarla oradan oraya taşınıp, otların ağaçların bitmesi vs. için yeryüzüne inerek, ırmaklar, kaynaklar ve kuyularla dağılan ve yeniden denizlerde, göllerde biriken de aynı su'dur. Ne büyük su kaynağı bir damla eksilmekte, ne de yaratılışından bu yana bir damla artmasına gerek kalmaktadır. Bugün suyun belli oranda oksijen ve hidrojenin bileşimiyle nasıl meydana geldiği çok iyi bilinmektedir. Ama, dünyada hala bol miktarda oksijen ve hidrojen bulunduğu halde neden daha fazla su üretilememektedir? Kim başlangıçta okyanuslar oluşsun diye bunları belli oranda birleştirmiştir ve fazladan bir damlanın daha oluşmaması için birleştirmeyi artık durdurmuştur? Sonra, su buharlaştığı zaman su buharlarında gaz halinde bile oksijenle hidrojenin bir arada kalmasını sağlayan kimdir? Tanrıtanımazlar su, hava, yaz ve kış için ayrı ayrı tanrıları kabul eden putperestler, çoktanrıcılar bu sorulara cevap verebilir mi?
Allah'ın dilerse suyu giderip, dünyayı bu en önemli hayat aracından yoksun bırakabileceği konusunda bir uyarıdır bu. Dolayısıyla bu ayet anlam bakımından Mülk Suresi 30. ayetten daha kapsamlıdır.
"De ki: "Hiç şöyle ibret nazarıyla bakmaz mısınız ki, suyunuz yere batsa, size kim su kaynağı getirebilir?" Mevdudi

Yani, pek çok Kur’an öncesi peygamberin yaşayıp tebliğde bulunduğu (mukaddes çağrışımları dolayısıyla burada Tûr-i Sînâ/Sina Dağı ile simgelenen) doğu Akdeniz ülkelerine özgü zeytin ağacı. M.Esed

Yani, Akdeniz çevresi ülkelerinin en önemli ürünü olan zeytin ağacı. Bu ağaç 2.000 yıl kadar yaşayabilir: O kadar ki, Filistin'deki bazı zeytin ağaçları İsa Peygamber'den bu yana var olduğu söylenmektedir. Belki o yörelerde en fazla bilinen Sina Dağı anayurdu olduğundan, bu ağacın Sina Dağı'nda yetiştiği ifade olunmuştur. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz, insanlara lütfettiği nimetleri sayıp dökmüştür. Bu nimetler daha evvel de birçok kez hatırlatılmıştı.
17. ayetteki “sizin üstünüzde yedi yol” ifadesi, semanın katmanlarını, uzayı ifade etmektedir. “Yedi” sayısı çokluktan kinaye olup “yedi gök” ifadesi Kur’an’da birçok kez yer almıştır:

O, yedi göğü, birbiri üzerine yaratandır. Rahman’ın yaratmasında bir çatlaklık- uygunsuzluk görmezsin. Haydi, gözünü döndür, bir bozukluk görüyor musun?  Sonra gözünü iki kere daha döndür. Gözün, aciz olarak ve çok bitkin olduğu halde sana dönecektir. (Mülk/3)

Yedi gök, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi kavramıyorsunuz. Şüphesiz ki O, halimdir, çok bağışlayandır. (İsra/44)

Allah’ın yedi göğü tabakalar halinde nasıl yarattığını ve Ay’ı onların içinde bir ışık kıldığını, güneşi de bir lamba kıldığını görmediniz mi? (Nuh/15, 16)
Allah, yedi göğü ve yerden de onlar kadarını yaratandır Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın bilgisinin, her şeyi kuşattığını bilesiniz diye buyruk bunlar arasında iner durur. (Talâk/12)

Ayetin sonundaki  “Ve Biz, yaratmaktan gafil değiliz” ifadesiyle Rabbimiz yarattığı her şeyin Kendi kontrolünde olduğunu, her şeyin her halinden haberdar olduğunu ve her şeyin kayıt altında tutulduğunu bildirmiştir.

O [Allah], yere gireni ve ondan çıkanı; gökten ineni ve onda yükseleni bilir. Ve O, Rahîm’dir, Gafûr’dur. (Sebe/2)

O,  gökleri ve yeri altı günde yaratan sonra arş üzerine istiva eden, yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilendir. Ve nerede olursanız olun O sizinle beraberdir. Ve Allah yaptıklarınızı görendir. (Hadid/4)

Gaybın anahtarları da yalnızca O’nun katındadır. O’ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın. (En'âm/59)

18. ve 19. ayetlerde ise gökten belirli ölçüde su indirildiği ve bu suyun yeryüzünde durgunlaştırıldığı [depolandığı]; depolanan bu su sayesinde de meyvelerin ve sebzelerin yetişip insanların onlardan faydalandığı dikkatlere sunulmuştur.
Burada konu edilen “su”, evrende ilk yaratıldığı haliyle var olan ve yer ile gök arasında yok olmadan, eksilmeden dönüp duran su olabilir. Bu da büyük bir mucizedir.
Ve her şeyin hazineleri yalnız Bizim yanımızdadır. Ve Biz, onu ancak belli bir ölçü ile indiririz. (Hicr/21)

Rabbimiz suyu gökten ölçü ile indirmekte ve onunla hayatın idamesini sağlamaktadır. Bu konuya ait detay daha evvel verilmiştir. (Tebyinü’l Kur’an; c.2,  s.269)

18. ayetin sonunda Rabbimiz “Ve şüphesiz Biz, onu gidermeye de kesinlikle güç yetirenleriz” buyurarak insanları tefekküre ve şükretmeye davet etmektedir.

De ki: "Gördünüz mü? Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse, size kim bir pınar suyu getirebilir?" (Mülk/30)

20. ayette Rabbimiz insanlara lütfettiği zeytin ve zeytinyağına dikkat çekmektedir.

Daha evvel birkaç yerde açıkladığımız gibi, Tur-ı Sina, Şam [bugünkü Suriye, Filistin ve Ürdün toprakları] arazisindendir.
“Tûr” sözcüğü, Kur’an’da yer aldığı ayetlerde [Bakara/63, 93, Nisa/154, Meryem/52, Ta Ha/80, Müminun/20, Kasas/29, 46, Tur/1, Tin/2] Musa peygamberin vahiy aldığı özel dağın adı olarak kullanılmıştır Musa peygambere Allah tarafından ilk hitabın yapıldığı dağın adı olan “Tûr” sözcüğü, “Sina, Sena” gibi sözcüklerle birleştirildiğinde “Sina Dağı” anlamına gelmektedir. Bu konu ile ilgili detay Meryem Suresinin tahlilinde verilmiştir. (Tebyinü’l-Kur’an; c:3, s:506)
Ayette zeytin ağacına dikkat çekilirken zeytinin birçok bölgede yetişmesine rağmen “Tur Dağı”nda yetiştiğinin ifade edilmesi, o günün insanlarının Tur dağındaki zeytinliği iyi bilmelerinden ve zeytinciliğin ana yurdunun Tur dağı olduğunu kabul etmelerinden dolayıdır.
21, 22. ayetlerde Rabbimiz, en’amda [dört bacaklı, iki tırnaklı, geviş getiren ve ot yiyen hayvanlarda] insanlar için ibretlerin ve birçok faydanın olduğunu hatırlatmıştır. Bu husus En’am, Ya Sin ve Nahl surelerinde de detaylı olarak yer almıştı. Burada ilgili ayetleri hatırlatıyoruz:

Hayvanları O yaratmıştır. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar vardır. Siz onlardan bir kısmını da yersiniz. (Nahl/5)

Ve onlar [hayvanlar], ancak canınızın bir parçası tükenerek ulaşabileceğiniz bir memlekete yüklerinizi taşırlar. Şüphesiz sizin Rabbiniz, kesinlikle çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Nahl/7)
Şüphesiz sizin için en’amda [keçi, koyun, deve sığırda] da size bir ibret vardır. Biz, size Onların karnındaki dışkı ile kan arasındaki şeylerden içenlerin boğazından kolaylıkla geçen halis süt içiriyoruz. (Nahl/66)

Ve Allah size evlerinizden bir huzur ve dinlenme kıldı. Ve hayvanların derilerinden yolculuk ve konaklama günlerinizde evler ve yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar, döşeme eşyası ve kazanç kıldı. (Nahl/80)

Allah, onlardan bir kısmına binesiniz diye sizin için hayvanları kılandır [yaratan, ayarlayandır]. Onların bir kısmından da yiyorsunuz. Ve sizin için onlarda daha nice menfaatler vardır. Ve [Allah] Onların üzerinde gönüllerinizdeki bir arzuya erersiniz diye [hayvanları kılandır [yaratandır, ayarlayandır]]. Ve siz, onlar üzerinde ve gemiler üzerinde taşınırsınız. (Mü’min/79, 80)

Ve onlar görmediler mi ki: Biz şüphesiz onlar için ellerimizin [kudretimizin] meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar yarattık da onlar, onlara sahip bulunuyorlar.
Ve onları, kendileri için zelil kıldık da. Bu yüzden binekleri onlardandır. Onlardan yiyip duruyorlar da.
Ve onlarda daha birçok menfaatler ve içecekler var. Hâlâ şükretmeyecekler mi? (Ya Sin/71- 73) H.Yılmaz

Zımnen, “o kavim ki, Yaratıcı'nın eşsiz-ortaksız olduğuna işaret eden her türlü delili hiçe saymış ve böylece, Allah'ın insana bahşettiği sayısız nimete karşı nankörce davranmıştı”. M.Esed

Lafzen, “bununla ilgili olarak (fî) atalarımızdan herhangi bir şey işitmedik”. İnsanların, ilk defa karşılaştıkları ahlakî bir önermeyi reddetmek için, çoğu zaman, bunun atalarından devralıp alışageldikleri düşünce ve yaşama tarzına uymadığını ileri sürmekten başka bir sebep bulamadıklarını dile getiren Kur’ânî bir atıf. Bu atıf, dolaylı olarak, kör taklidi, yani vahiyle, bir peygamberin açık öğretisiyle ya da sağduyuyla açıkça desteklenmeyen dinî doktrin ya da görüşleri körükörüne benimsemeyi mahkum eden bir îma da taşımaktadır. M.Esed

"İnsan peygamber olamaz ve peygamber de insan olamaz" şeklinde yanlış bir inanç vardı. Bu yüzden Kur'an tekrar tekrar bu yanlış anlayışı reddetmekte ve tüm peygamberlerin insan olduklarını ve insanlara ancak bir insanın peygamber olarak gönderilebileceğini ifade etmektedir. Ayrıntılarla ilgili olarak bkz. A'raf: 63, 69, Yunus: 2, Hud: 27-31, Yusuf: 109, Râd: 38, İbrahim: 10-11, Nahl: 43, İsra: 94-95, Kehf: 110, Enbiya: 3-34, Müminun: 33, 34-47, Furkan: 7, 20, Şuara: 154-186, Yasin: 15, Fussilet: 6 ve ilgili açıklama notları.
Halklarını ıslaha çalışan herkese karşı yükseltilen en eski itirazlardan biri de hep bu suçlama olagelmiştir. Karşı çıkanlar her zaman 'düzeltici'leri, ülkede hakimiyet sağlamak için dini istismar etmekle suçlaya gelmişlerdir. Musa, Harun ve İsa Peygamber (a.s) gibi Hz. Muhammed (s.a) aynı suçla suçlanmıştı. (Bkz. Yunus: 78) O kadar ki, Peygamber inancının "hükümdarlık" olduğunu sanan Mekkeliler O'na mesajını yaymaktan vazgeçmesi halinde başlarına hükümdar yapmayı teklif etmişlerdir.
Gerçekten, kendilerini dünyevî kazanç ve çıkarlar peşinde tüketen kişiler, bu dünyada bazılarının özel çıkar gözetmeden ve içtenlikle insanlığın iyiliği için kendilerini ortaya koyabileceklerine asla inanamazlar. Böyleleri güç ve iktidarı ele geçirmek için kandırıcı sloganlar atmayı ve gece gündüz durmadan yalan va'dlerde bulunmayı oldukça tabii görürler. Ancak halkı kandırmak için içten ve bensiz görünmek gerektiği, aslında bunların hiçbir işe yaramayacağı düşüncesindedir onlar. Bu nedenledir ki, her dönemde iktidarda olanlar, sanki iktidar ve egemenlik kendilerinin doğuştan hakkıymış ve iktidarı ele geçirme kavgalarından dolayı kendileri hiç kınanamazmış gibi 'ıslah ediciler'e, doğruya çağıranlara sürekli olarak 'iktidar hırslısı' damgasını vurmuşlardır. (daha fazla açıklama için bkz. an: 36)
Bu bağlamda, kokuşmuş hayat düzenlerini ıslah etmeye çalışanların hakk düzeni kurmak için iktidarda olanlarla çatışmalarının kaçınılmaz olduğu da belirtilmelidir. İktidarı ellerinde tutanların kendilerini yerlerinden etmesi kaçınılmaz olan Peygamberlere ve izleyicilerine her zaman karşı çıkmış olmalarının nedeni budur. Bununla birlikte, iktidarı kendileri için ele geçirmeye çalışanlarla halkı ve kokuşmuş düzenleri ıslaha çalışanlar arasında büyük bir farklılığın olduğu açıktır.
Nuh'un kavminin, Allah'ın varlığını ve O'nun Kâinatın Rabbi, meleklerin de O'nun itaatkâr kulları olduğunu inkâr etmediklerine açık bir delil vardır burada. Onlar yalnızca şirk içindedirler; Allah'a sıfatlarında, kudretinde ve haklarında ortaklar tanıyorlardı. Mevdudi

Ortak koşucuların, çağlar boyu tüm peygamberlere karşı ortak itirazları şudur: "Atalarımız böyle uyguladılar, şu kadar yıldır da uygulama böyledir. Geçmiştekilerin böylesi sözleriylegünümüzde geçmişi körü körüne taklit edenlerin sözlerinin birbirleriyle örtüşmesi dikkat çekicidir.M.Sağ

"Bu halka karşı bana yardım et"; "Bunlardan intikamımı al, çünkü beni yalanladılar", Kamer Suresi ayet: 10, "O da Rabbine yalvardı: "Ben yenildim, dolayısıyle yardım et." Nuh: 26-27: "Ve Nuh dedi: "Rabbim, Yeryüzünde Kâfirlerden hiçbir yurt tutan bırakma; eğer bırakacak olursan kullarını saptırırlar ve ancak facir, alabildiğine Kâfir doğur(tur)lar." Mevdudi

Yani, “Bizim korumamız altında”.  -   Bu açıklayıcı ilave için bkz. 11. sure, 60. not. Sonraki pasaj hk. bir açıklama için bkz. 11:40 ve ilgili 62-64. notlar. 11:25-48'de çok daha ayrıntılı olarak verilen Hz. Nûh kıssasının burada (kısaca) tekrarlanmasının sebebi 29. ayette açıklık kazanmaktadır.M.Esed 

Hûd: 40. âyet münâsebetiyle belirttiğimiz gibi "Tandırın kaynaması" mecâz olarak işlerin ciddîleşmesi anlamını verir. Fakat esas anlamı, gemide suyu buharlaştıracak ocağın alev alev yanması demektir. Şayet o zaman buharlı gemi yok idiyse bu ifâde, ileri çağlardaki buharlı gemilere işârettir. S.Ateş

Bazı yorumculara göre "tennur" yeryüzü demektir, bazılarına göre yeryüzünün en yüksek bölümüdür; daha başkaları Fâre't-Tennur'la, şafağın attığının kastedildiği görüşündedirler. Bu ifadenin aslında mecaz olarak, tufanın başlaması anlamında kullanıldığını söyleyenler de olmuştur. Fakat, metnin bütünlüğünü göz önüne aldığımızda, Kur'an'ın açık bir kelimesine, neden bu kadar ilgisiz mecazî anlamlar verildiğini anlamak güçtür. Öyle görünmektedir ki, tufanın başlangıç yeri olarak özel bir fırın (tennur) seçilmiş ve umulmadık bir biçimde sapık insanların felaketi başlamıştır. Mevdudi

Bu insanların yok edilmeleri nedeniyle Allah'a şükr edilmesi gerektiği gerçeği, bunların dünyanın en kötü ve en şerli insanları olduğunun açık bir kanıtıdır. Mevdudi

Lafzen, “beni kutlu/güvenli bir konuşla kondur”, yani güvenli şartlarda yahut güvenli, bereketli bir yere ulaştır (Taberî).

Lafzen, “[İnsanı] eriştirenlerin en iyisi Sensin”, yani varması/erişmesi gereken yere en güzel, en iyi eriştiren Sensin. Hz. Nûh'a ve dolayısıyla inanan herkese önerilen bu duayla gemi kıssası sembolik bir anlam kazanmakta ve hem ruhî/manevî, hem de maddî/dünyevî hayatta insanın izlemesi gereken kurtuluş yolunu gösterebilecek aslî kaynak olarak ilahî aydınlanmaya karşı insan ruhunun duyduğu arzu ve ihtiyacı simgelemektedir. M.Esed

"Konma" burada, yalnızca karaya ayak basma anlamında değildir; sözcüğün içinde "konuklama" anlamı da gizlidir; şöyle denmektedir sanki: "Ey Rabbimiz, artık senin konuklarınız ve yalnızca sensin bizim ev sahibimiz." Mevdudi

Nuh Peygamber'in kıssasının sonunda, kendinden pek çok dersler çıkarılabilecek bu kıssadaki 'ayetler'e özel dikkat çekilmektedir. Sözgelimi, halkı tevhide çağıran peygamber doğrudayken, şirk ve küfr'de ısrar edenler yanlıştaydılar ve helâk edildiler. Hz. Nuh Peygamberle halkı arasında geçen çatışmanın aynısı Mekke'de cereyan ediyordu. Bu bakımdan düşmanları karşısında nihaî zafer Nuh Peygamber gibi Hz. Peygamber'e (s.a) ait olacaktır.
Bu cümle, "İnsanları imtihana çekmeniz gerekiyordu veya gerekmektedir" şeklinde de çevrilebilir. Her iki durumda da amaç, yeryüzünde yerleştirilip kendilerine hayatın nimetleri sunulduktan sonra insanların kendi hallerine bırakılmayacakları ve Allah'ın sahip oldukları güç, iktidar ve nimetleri nasıl kullanılacakları konusunda kendilerini imtihana çekeceği uyarısında bulunmaktır. Nuh kavminin başına gelen, bu kuralın dışında değildi ve aynı durum ilerde kendisine yeryüzünde güç ve iktidar verilen her toplumda kaçınılmaz olarak cerayan edecektir. Mevdudi

Rabbimiz insanlara verdiği nimetleri sayarken 22. ayette “ve gemilerin üzerinde taşınırsınız, yüklenirsiniz” diyerek insanın sudan yararlanma akıl ve yetisine de değinmişti. Buna örnek olarak bu pasajda Rabbimiz Nuh peygamberi gündeme getirmiş ve onunla ilgili özet bir açıklama yapmıştır.
Nuh peygamber ile ilgili geçmiş surelerde çok uzun açıklamalar yer almıştı:
And olsun ki Biz, Nuh’u kavmine elçi gönderdik de o, “Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, sizin için O'ndan başka bir ilâh yoktur. Cidden ben, aleyhinize olan üstünüze gelecek büyük bir günün [din gününün] azabından korkuyorum” dedi.
Kavminin ileri gelenleri, “Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler.
(Nuh) dedi ki: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur. Velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Takvaya sahip olmanız ve rahmete nail olabilmeniz için, içinizden sizi uyaracak bir kişiye, bir zikir [öğüt, kitap] gelmesine şaştınız mı?”
Bunun üzerine o'nu yalanladılar, Biz de o'nu ve o'nunla beraber gemide bulunanları kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları da boğduk! Gerçekten onlar, kör bir kavim [topluluk] idiler. (A’raf/59 -64)

Bir de onlara Nuh'un önemli haberlerini oku: Hani o kavmine: “Ey kavmim, eğer benim aranızda duruşum/ size karşı çıkışım ve Allah'ın ayetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnızca Allah'a tevekkül etmişimdir. Artık siz ve ortaklarınız her ne yapacaksanız toplanıp bütün gücünüzle karar veriniz. Sonra bu işiniz size dert olmasın. Sonra bana gerçekleştirin, bana mühlet de vermeyin. Sonra da eğer yüz çevirirseniz; zaten ben sizden bir ücret istemedim! Benim ücretim sadece Allah’ın üzerinedir. Ve ben müslümanlardan olmakla emrolundum” demişti.
Buna rağmen yine de onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide kendisiyle beraber olanları kurtardık. Ve onları halifeler yaptık. Ayetlerimizi inkâr edenleri de suda boğduk. O uyarılanların akıbetinin nasıl olduğuna bir bakıver. (Yunus/71 -73)

Ve ant olsun ki, Nuh’u da kavmine elçi olarak gönderdik: “Gerçekten ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah’tan başkasına ibadet etmeyiniz! Ben, sizin hakkınızda acı bir günün azabından korkarım.”
Buna karşılık, kavminin küfretmiş olanlarının ileri gelenleri: “Biz seni sadece bizim gibi bir beşer [sıradan bir insan] olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan [ayak takımımızdan] başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizim aleyhimize bir fazlalığınızı da görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancılar sanıyoruz” dediler.
O [Nuh], dedi ki: “Ey kavmim! Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü], ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ve O, bana kendi tarafından bir rahmet bahşetmiş de bu size saklı tutulmuşsa?! -Biz, siz ondan hoşlanmadığınız hâlde sizi ona zorlar mıyız?”-
Ve “Ey kavmim! Ben sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim ücretim ancak Allah’a aittir. Ve ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar elbette Rabblerine kavuşacaklar. Velâkin ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.”
Ve “Ey kavmim, ben onları kovarsam, Allah’a karşı bana kim yardım edecek? Peki, siz hiç düşünmez misiniz?
Ve ben size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ve ben gaybı bilmem. Ben size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. O sizin kendinize göre, hor gördükleriniz hakkında ‘Allah onlara hiçbir hayır vermez’ de demiyorum. Allah, onların içlerindekini, en iyi bilendir. İşte asıl o zaman ben kesinlikle zalimlerden olurum.”
Onlar dediler ki: “Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin [didişip durdun] de mücadelemizi çoğalttın. Haydi artık doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin şu azabı bize getir!”
O [Nuh]: “Onu size ancak dilerse Allah getirir. Ve siz O’nu âciz bırakanlar değilsiniz. Ben size öğüt vermek istemiş olsam da, eğer Allah sizi azdırmayı murat ediyorsa, benim öğüdüm size bir fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve yalnızca O’na döndürüleceksiniz” dedi.
Ya da “Onu uydurdu” diyorlar. De ki: “Eğer onu ben uydurdum ise suçu [vebali] benim üzerimedir. Bense sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.”
Ve Nuh’a vahyolundu: “Kesinlikle kavminden iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için onların yaptıkları şeylere üzülme. Ve Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulüm yapan kimseler hakkında da Bana hitapta bulunma. Kesinlikle onlar suda boğulmuşlardır [boğulacaklardır].”
Ve o, gemiyi yapıyordu, kavminden bazı ileri gelenler, ona her uğrayışta onunla alay ediyorlardı. O [Nuh] dedi ki: “Bizimle alay ediyorsunuz, biz de sizinle tıpkı bizimle alay ettiğiniz gibi alay edeceğiz. -Artık o aşağılatıcı azabın kime geleceğini ve o sürekli azabın kimin üstüne ineceğini ileride bileceksiniz.-
Nihayet emrimiz geldiği ve fırın/ tandır kaynadığı zaman Biz dedik ki: “Her cinsten birer çifti ve aleyhlerinde hüküm verilmiş olanların dışında aileni ve iman etmiş olanları onun içine yükle.” —Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti.-
Ve o [Nuh] dedi ki: “İçerisine binin, onun akışı da duruşu da Allah adınadır. Kesinlikle Rabbim gerçekten çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”
Ve o [gemi] onlarla, dağlar gibi dalgalar içinde akıp gidiyordu. Ve Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna seslendi: “Yavrucuğum, bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!”
O [Nuh’un oğlu], dedi ki: “Ben, kendimi sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” O [Nuh]; “Bugün O’nun [Allah’ın] merhamet ettiğinden başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur” dedi. Ve dalga aralarına girdi. O da suda boğulanlardan oluverdi.
Ve “Ey yeryüzü suyunu yut! Ey gökyüzü sen de tut!” denildi. Sular da çekildi. Emir de yerine gelmiş oldu. Gemi de Cudi üzerine oturdu. Ve o zalim kavme, “Uzak olun! [kahrolun!]” denildi.
Ve Nuh Rabbine seslenip de dedi ki: “Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi. Senin vaadin de elbette haktır. Ve Sen hâkimlerin en hâkimisin.”
O [Allah]: “Ey Nuh! Şüphesiz o senin ehlinden değildir. Şüphesiz o, salih olmayan bir iştir/ o, salih olmayan bir iş işlemiştir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme! Şüphesiz Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım” dedi.
O [Nuh]; “Ey Rabbim! Ben hakkında bilgim olmayan bir şeyi istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım. Ve eğer Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen ben hüsrana uğrayanlardan olurum” dedi.
Denildi ki: “Ey Nuh!  Bizden bir selâm ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere bir selâm ve bolluklarla gemiden in. -Ve ilerde kendilerini birçok nimetten faydalandıracağımız, sonra da bu yüzden kendilerine tarafımızdan acıklı bir azap dokunacak nice ümmetler vardır.-
İşte bunlar [Nuh ile ilgili anlatılanlar], sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz akıbet, takvalı davrananlarındır. (Hud/25-48)

Biz de hemen sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik.
Yeri de kaynaklar hâlinde fışkırttık, derken sular takdir edilmiş/ayarlanmış bir iş üzerine birbirine kavuştu. (Kamer/11, 12)

Nuh kıssasına baktığımızda görülmektedir ki, Nuh’un (as) toplumu da Resulullah’ın toplumu [Kureyşliler] gibi elçinin beşerliğini bahane edip atalar dinini körü körüne taklit etmekte direnen cahil ve akletmeyen bir toplumdur. Geçmişte Nuh ile Resulullah arasında yaşamış elçiler ile kavimleri arasında da hep aynı şeyler yaşanmıştır.

Ayetteki “tandır kaynayınca” ifadesi, tufanın başlamasını mecazen ifade eden bir “iş kızıştı” anlamında bir deyim olabileceği gibi, tufanın başlama saatini bildiren “şafak söktüğü zaman”  anlamında bir deyim de olabilir. H.Yılmaz

Lafzen, “başkalarından bir nesil” ya da “bir başka nesil (karn)”. Karn teriminin daha geniş anlamı hk. bkz. 6. sure, 5. not. M.Esed

Bazı müfessirler, Nuh kavminden sonra yeryüzüne yerleştirilen ve kendilerine iktidar tanınan kavmin, Semud kavmi olduğunu söylemişlerdir. İddialarına delil olarak da, ileride gelen ayetlerde, bu kavmin, Semud kavmi gibi korkunç bir sesle (sayha) helak olduğunun zikredilmesini gösterirler. (Semud kavminin bir sayha ile helak oluşuyla ilgili bkz. Hud: 67, Hicr: 83; Kamer: 31) Bazı müfessirler de sözkonusu kavmin Ad kavmi olduğunu öne sürmüşlerdir. Çünkü Kur'an'da (A'raf: 69) Nuh kavminden sonra Ad kavminin geldiği zikredilmektedir. Bizce isabetli görüşün ikincisi olduğu anlaşılmaktadır. Zira, ilk görüş mensuplarınca Semud kavminin de "sayha" ile helak olması şeklindeki felaket esnasında korkunç bir sesin duyulması ihtimal dahilinde olacağından, Ad kavminin helak oluşu esnasında böyle bir "sayha"nın duyulmuş olması mümkündür. Mevdudi

Klasik müfessirlerin çoğu 32-41. ayetlerde sözü geçen peygamberin ‘Âd kavmine gönderilen Hz. Hûd olduğu görüşündedirler (bkz. 7. sure, 48. not). Ne var ki, bu pasaj, Muhammed (s) de dahil, pek çok peygamberin hayatında görülen ortak unsurları dile getirdiği için, kanaatimizce, yukarıdaki kıssa genel bir anlam taşımaktadır ve belli bir peygambere değil de, Allah'ın bütün peygamberlerine ve o'nların her birinin peygamber olarak yaşadıkları tecrübelerde tekrarlanan benzer çizgilere ilişkin genel bir atıf durumundadır. M.Esed

Taberî'nin kısa fakat özlü, etrafnâhum fi'l-hayâti'd-dunyâ ifadesi için yaptığı açıklama bu yöndedir. Terife fiilinin tam açıklaması için bkz. 11:116 hk. 147. not. M.Esed

Rasullere karşı çıkan tüm insanların şu üç ortak özelliğe sahip olduklarını belirtmeliyiz: 1) Hepsi de kavimlerinin şefleri, reisleri idiler: 2) 'Ahiret' hayatına inanmıyorlardı 3) Zengin ve dünya hayatında başarılı olanlardı. Açıkça dünya hayatını seviyorlar ve kendilerine önderlik ve zenginlik kazandıran yaşantılarının yanlış olabileceğini düşünemiyorlardı. Bu yüzden de ölümden sonra bir başka hayattan ve dünyada yapılanların hesabının Allah'a verileceğinden söz etmekle kafa konforlarını bozan rasûllere karşı çıkıyorlardı. Mekke'de olup biten de aynıyla buydu. Mevdudi

 

Bazı yorumcular, yanlışlıkla bu konuşmaların Rasûl'e karşı çıkan şefler arasında geçtiğini belirtmişlerdir. Oysa bu sözler 'avam'a söyleniyordu. Şefler mesajın avam arasında yayıldığını görüp de, onların Rasûlün pak karakterinden etkilenmeleri sonucu kendi üstünlük ve egemenliklerinin sona ereceği tehlikesini sezince, bu tür itiraz ve sözde delillerle insanları kandırma çabası içine girmişlerdi. Bu arada belirtmeliyiz ki, hem Nuh kavminin, hem de Âd kavminin şefleri kendilerine gelen Rasûlleri 'iktidar hırslısı' olmakla suçlamışlar ve iktidar ve zenginliğin kendilerine 'miras kalmış' bir hak olduğu düşüncesiyle, her bakımdan kavimlerinin şefleri olma hakkını kendilerinde görmüşlerdir. Mevdudi

Bu ayet grubunda da yine verilen bir örnek üzerinden geçmişteki müşrik toplumlar ve onlara gönderilen elçiler konu edilerek inkârcı toplumların elçilere dirençle karşı koymaları ve ahirete yönelik uyarıları ukalaca alaya almaları nakledilmektedir. Söz konusu inkârcıların pasajda nakledilen şu söylemleri, çağımızdaki ateist, dünyevî ve hazcı inançsızların bugünkü yaklaşımlarını da ifade eder niteliktedir:
Size, gerçekten siz öldüğünüz, toprak ve kemik olduğunuzda, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? Tehdit olunduğunuz şey, uzaktır da uzaktır [hiç olmayacak bir şeydir]! Sadece basit hayatımız! Biz, ölürüz, yaşarız. Ve biz, diriltilecekler değiliz.
Diğer surelerdeki pasajlardan anlaşıldığına göre, Nuh kavminin helakinden sonra gelen nesil Âd kavmi, daha sonra da Semud kavmi idi. Hatta sayha [çığlık] ile helakleri dikkate alınırsa, Şuayb’in kavmi de bunların içine girer. H.Yılmaz

Bi'l-hakk ifadesi (lafzen, “hakikate” yahut “adalete uygun olarak”) burada, adalet, hikmet, gerçeklik, kaçınılmazlık gibi anlamlarla yüklü olup sözkonusu edilen herhangi bir durumun kaçınılmaz sonuçlarına işaret eder (Râğıb), çeviride de sözcüğün bu yüklemi aktarılmaya çalışılmıştır. M.Esed

 

 

Bu pasajda da daha sonra gelen nesiller isim verilmeden konu edilmişlerdir. Rabbimiz her toplumdan sonra bir başka toplumu var etmiştir. Her topluma elçi göndermiş, elçileri yalanlayan toplumları da tarih sahnesinden silmiştir. H.Yılmaz

(Ayetlerimizin yanısıra bir de 'apaçık bir yetki' delil= sultan) kelimesinin kullanılması, "ayetlerin Hz. Musa ve Hz. Harun'un risaletlerinin açık delilleri veya mucizeleri anlamına geldiğini belirtmek için olsa gerektir; çünkü, 'asâ' aracılığıyla gösterilen mucizeler bu iki kardeşin Allah tarafından gönderildiklerinin açık delilleriydiler. Bkz. Zuhruf an: 43-44. Mevdudi

Durumları diğer peygamberlerden bir bakımdan farklı olduğu için, Hz. Musa ve Harun burada ismen zikrediliyorlar; sözkonusu farklılık, onların kendi soydaşları tarafından değil, soydaşlarına zulmeden bir toplum tarafından reddedilmeleridir. M.Esed

Metindeki kelimeler şu iki anlama da gelebilir: (1) Oldukça kendini beğenmiş ve zalim bir topluluktular; (2) Kibir ve kendilerine güvenme gösterisinde bulundular. Mevdudi

"Abid" ibadet eden, tapınan demektir. Arapça kullanıma göre, "tapınan" olmakla 'kul-köle' olmak aynı şeydir. Bu bakımdan peygamberler halklarını yalnızca Allah'a ibadet etmeğe çağırmakla, onlardan Allah'tan başkalarına tapınmamalarını ve hizmetçi, kul-köle olmamalarını, itaat etmemelerini istiyorlardı; ibadet kelimesinin gerçek anlamı da budur. (Daha fazla malumat için bkz. Kehf, an: 50). Mevdudi

Hz. Musa ile Firavun arasında geçenlerin tüm ayrıntılarıyla ilgili olarak bkz. Bakara: 49-50, A'raf: 103-136. Yunus: 75-92, Hud: 96-99, İsra: 101-104, Ta-Ha: 9-80 Mevdudi

Bu ayetlerde, Musa ve Harun peygamberlerin Firavun ve ileri gelenlerini uyarmak için elçi gönderilişleri, Firavun ve ekibinin bu iki elçiye karşı ortaya koydukları küstah ve müstekbirce tavır nakledilmektedir. Firavun ve ileri gelen kadrosu iki elçiye “Bu ikisinin kavimleri bize kulluk ederken biz, bizim benzerimiz olan bu iki beşere inanacak mıyız” diye karşı çıkmış, bu kibir ve küstahlıkları yüzünden Allah’ın helak etme cezasına uğramışlardır.
Kur’an’dan öğrendiğimize göre, Firavun kendisini toplumunun ilahı ve rabbi olarak görüyor, İsrailoğulları’nı sosyal statü, hukuk ve ekonomik açılardan kul olarak kullanıyordu.
Daha evvel birçok surede uzun uzadıya anlatılan Musa-Firavun ilişkilerine hatırlatma amacıyla burada çok kısa olarak değinilmiştir. Musa ile Firavun arasında geçenlerin tüm ayrıntıları Bakara/49-50, A'raf/103-136, Yunus/75-92, Hud/96-99, İsra/101-104, Ta-Ha/9-80. ayetlerde geçmektedir.
Burada Musa’ya verildiği belirtilen Kitap Tevrat’tır. Musa ve Harun’a verildiği belirtilen “ayetler ve apaçık bir güç” ise Tevrat’taki ayetler ve “asa”, “elin beyazlaşması”, “çekirge salgını” ve diğer mucizelerdir.

Ve ant olsun ki, Musa ve Harun'a Furkan’ı ve gaybde Rabblerine haşyet duyan, Saat’ten [kıyametin kopmasından] içleri titreyen takva sahipleri için bir ışığı ve öğüdü verdik. (Enbiya/48)

Ve Ant olsun ki Biz, ilk nesilleri helâk ettikten sonra Musa’ya, öğüt alırlar diye, insanlar için apaçık deliller, kılavuz ve rahmet olarak Kitap'ı [Tevrat'ı] verdik. (Kasas/43) M.Esed

Âyet sözcüğü için burada benimsediğimiz “sembol” karşılığı için bkz. 19. sure, 16. not. Hz. İsa ve annesi Hz. Meryem burada özellikle “hakkı inkara şartlanmış olanlar” tarafından zulüm ve iftiraya maruz bırakıldıkları için bahse konu edilmektedirler.

Yani, cennete. Me‘în sözcüğü “berrak çeşmeler/gözeler” yahut “akarsular” anlamındadır (Taberî'nin kaydına göre İbni ‘Abbâs; ayrıca Lisânu'l-‘Arab ve Tâcu'l-‘Arûs); ve dolayısıyla, cennet, “içlerinde derelerin çağıldadığı hasbahçeler” kavramıyla bitişen manevî arınmışlığı simgelemektedir. M.Esed

"Meryem'in Oğlu'yla anasını bir ayet kıldık" ifadesi oldukça anlamlıdır. Çünkü, bu şekilde ayrı ayrı Meryem'in Oğlu ve Anasının değil de, ikisinin birlikte bir ayet oldukları ifade edilmektedir. Bu ayet, Meryem'in herhangi bir erkekle birleşmeden bir oğul doğurduğunun ve İsa'nın babasız olduğunun açık bir kanıtıdır. Konunun tüm ayrıntıları için Bkz. Âl-i İmran: 45-49, Nisa: 156-171, Meryem: 16-35, Enbiya: 91 ve ilgili açıklama notları.
Bu bağlamda, Hz. İsa ile annesi konusunda düşülen yanlışlığın, insan oldukları için reddedilen diğer peygamberler konusunda düşülen yanlışlıktan farklı olduğunu belirtmeliyiz. İsa peygamber konusunda sapıklığa düşenler, onu insan olmaktan 'Allah' olma mertebesine çıkarmışlardır. Öte yandan, bir başka yönde aşırılığa kaçanlar ise, Hz. İsa'nın mucizevî doğumuna tanık olup, beşikte konuştuğunu işittikleri halde Hz. Meryem'i 'iffetsizlikle' suçlamışlardır.
Allah'ın bu barındırdığı yer konusunda kimileri, Şam, kimileri Remle, kimileri Kudüs veya Mısır demişlerdir. Hristiyani rivayetlere göre, Meryem'in İsa Peygamber'in doğumundan sonra ilki Nerad zamanında onun ölümüne kadar kaldığı Mısır'a, ikincisinde ise Arişelus zamanında Galile'de Nasıra'ya olmak üzere iki kez yurdundan ayrıldığı anlaşılıyor (Matta 2: 13-23). Bu yüzden, burada Kur'an'ın bu göçlerden hangisine değindiğini kestirmek zordur. Şu kadar ki, barınılan yerin kendilerine her türlü hayat gerekliliklerini sağlayan bir yayla olduğu açıktır. Mevdudi

Bu ayette geçmişe yönelik olarak İsa peygambere değinilmiş, İsa’nın (as) ve annesi Meryem’in bir ayet kılındığı ve her ikisinin de yerleşime uygun, suyu olan bir tepeye yerleştirilip orada hayat sürdükleri bildirilmiştir.
Rabbimiz, Meryem ile İsa’yı (as) bizzat doğumları itibarıyla birer ayet [mucize] kılmıştır. Çünkü İsa (as) babasız doğmuş; Meryem de onu ersiz doğurmuştur.
Meryem ile İsa’nın (as) yerleştirildiği yer üzerinde fikir yürütenler, ayetteki tanıma Şam, Ramela, Kudüs ve Mısır gibi birkaç yerin uyduğunu ileri sürmüşlerdir.
Bir önceki sure olan Enbiya suresinin 91. ayeti tahlil edilirken Meryem ve İsa’nın ayet oluşları ile ilgili açıklama yapıldığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz H.Yılmaz

Allah'ın bütün elçilerine hitab eden bu vecîz ara söz, onların ölümlü olduklarını vurgulamak ve böylece inanmayanların, “Allah, tıpkı bizim gibi ölümlü olan birini kendisine elçi olarak seçmiş olamaz” yolundaki itirazlarını çürütmek içindir. Bu ayet, bu tür itirazların, insanların ihtiyaç ve güdülerini ancak kendileri gibi “dünya hayatının nimetlerinden tadan ya da pay alan” ölümlü birinin anlayabileceğini ve dolayısıyla insanlara manevî ve toplumsal meselelerinde ancak böyle birinin önderlik edebileceğini kavrayamayan eksik bir muhakemenin ürünü olduğunu göstermektedir. M.Esed

Önceki bölümde (ayetler: 23-50) bazı peygamberlerin kıssaları teker teker anlatılmışken, bu ayette hepsine birden hitap edilmektedir. Şu kadar ki, buradan hepsinin hitap anında ve aynı yerde hazır oldukları anlamı çıkarılmamalıdır. Bu türden bir hitabın seçilişi, farklı zamanlarda farklı yerlerde gönderilen rasûllerin getirdikleri mesajın aynılığını ve rasûllerin tümünün tek ve aynı ümmete ait olduklarını göstermek içindir. (52). Dolayısıyla, bir rasûlün mesajı bütün rasûllerin mesajıdır. Bu ayette, bu önemli gerçeği vurgulamak için, sanki hepsi aynı anda ve bir yerde hazırmış gibi toplu bir hitapta bulunulmaktadır. Ama ne tuhaftır ki, çağımızın bir takım aptal kişileri bu ayetin Hz. Muhammed'den (s.a) sonra gelecek Rasûllere seslendiği sonucuna varmışlardır. Bu tür bir yorumun ayetin 'siyak ve sibak'ına (öncesi ve sonrasına) uygun düşmediği de ortadadır.
"Temiz-pak şeyler" (tayyibat); bunların sağlığa uygun olması ve meşru yollardan kazanılması gerektiği anlamını vermektedir. "Temiz şeylerden yiyin" emri teori ve uygulamada 'dünyadan el-etek çekmeyi' reddetmek içindir. Kur'an 'ibahe' (her şeyin mübahlığı) ile 'terk-i dünya' arasında orta bir yol çizer. "Temiz şeylerden yiyin" emrinin "salih amellerde bulunun" emrinden önce gelmesi, yenilen şeyler meşru (temiz) olmadığı sürece salih amellerin anlamsızlığını vurgulamaya yöneliktir. Hz. Peygamber, (s.a) "Ey insanlar, Allah temizdir, temiz şeyleri sever" diyerek bunu vurgulamış sonra bu ayeti (51) okuyarak, "Kişi darmadağınık halde uzun bir Hacc yolculuğuna çıkar ve ellerini kaldırıp, "Rabbim, Rabbim" diye dua eder; bir yandanda haram yer, haramdan giyinir ve haramlarla beslenmiştir. Böyle bir kişi, Allah'ın duasına karşılık verebileceğini nasıl bekleyebilir?" buyurmuşlardır. (Müslim, Tirmizi, İmam Ahmed, Ebu Hureyre'den nakletmişlerdir.) Mevdudi

 

Yukarıdaki ayet de, 21:92'de olduğu gibi, hangi tarihî isimlendirme altında olursa olsun, gerçek anlamıyla Allah'a inanan herkese hitab etmektedir. Kur’an, Allah’ın elçilerinin hepsini içine alan önceki atıfla, zamanın ihtiyaçlarına ve hitab ettikleri toplumların tâbi olduğu izafî şartlara bağlı olarak getirdikleri uygulamaya ilişkin ilke ve kurallar arasındaki haricî ve biçimsel farklılıklar ne olursa olsun, bütün peygamberlerin aynı temel gerçeklerle gönderildiklerine, aynı temel gerçekleri tebliğ ettiklerine işaret etmektedir. (Bkz. 5:48'in ikinci paragrafı hk. 66-68. notlar.) M.Esed 

Bir tek topluluktan ibarettir. Aralarında dîn ve inanç ayrılığı yoktur. Çünkü hepsi, tek makbul dîn olan İslam'a inanmaktadır. S.Ateş

"Ümmet" kelimesi, temel müştereklere sahip kişilerden oluşan topluluğu ifade eder. Aynı inanç, aynı ortak kurallar ve aynı mesaja sahip olduklarından tüm rasuller bir ve aynı ümmete aittiler. Ayrıca bkz. Bakara: 130-133 ve 213, Âl-i İmran: 19-20, 33-34, 64, 79-85, Nisa: 150-152, A'raf: 59, 65, 73, 85, Yusuf: 37-40, Meryem: 49-59, Enbiya: 71-93 ve ilgili açıklama notları.Mevdudi

Bu ayetlerde “İltifat” sanatı yapılarak tüm elçiler muhatap alınmış, onlara “Ey elçiler! Tayyibattan [temiz, hoş, yararlı şeylerden] yiyin ve salihi işleyin.  Şüphesiz Ben sizin yaptıklarınızı çok iyi bilenim. Ve işte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde Bana takvalı davranın” denilmek suretiyle tevdid yolundan başka bir yol olmadığı ve olmayacağı vurgulanmıştır.
Demek oluyor ki, Rabbimiz, ilk elçisinden son elçisine kadar “Tayyibat”ı; temiz, hoş, nefis ve yararlı şeylerin yenilmesini kullarına helal kılmıştır.

Sana, kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar. De ki: “Size tayyibat [iyi ve temiz şeyler] helal kılındı.” Allah’ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah’ın adını anın [besmele çekin], Allah’a takvalı davranın. Hiç şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Maide/4)

Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı temiz-nefis şeyleri haram saymayın. Ve aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. (Maide/87)

Ey Âdemoğulları! Her mescidin yanında süslerinizi alın, yiyin-için fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah savurganları sevmez. De ki: “Allah'ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızıkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir –kıyamet gününde yalnız onlar için olmak üzere–.” İşte böylece Biz, ayetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (A’raf/31, 32)

Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılmış bulacakları o Ümmî Peygamber, o Elçi'ye uyarlar. O hâlde, o'na iman eden, o'na kuvvetle saygı gösteren, o'na yardımcı olan ve o'nun ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (A’raf/157)

52. ayetteki “Ve işte bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde Bana takvalı davranın” ifadesiyle geçmiş peygamberlerin hepsinin tevhid inancını yerleştirmek için mücadele verdikleri; verilecek benzer mücadelelerin de mutlaka tevhid merkezli, Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle donanmış ekiplerle olması gerektiği mesajı verilmiştir. H.Yılmaz

Karş. 21:93.  -  30 Lafzen, “ellerinde bulunanla hoşnutluk duyar oldular”. Bu ayet ilk ağızda, şu ya da bu yoldaki muhtelif dinî gruplara, yani daha önceki vahyî tebliğlerden birini ya da ötekini benimseyen, ama zaman içinde tevhidî yoldan ayrılıp Yahudilik, Hristiyanlık gibi ayrı isimler altında hizbî bir taassup içine kapanıp katılaşan ve her biri kendi dogmalarına, kendi biçimsel, törensel uygulamalarına kıskançlıkla sarılıp diğer bütün ibadet yollarına (menâsik, bkz. 22:67) karşı en küçük bir müsamaha göstermekten uzak kalan gruplara işaret etmektedir. Yukarıdaki kınama, ayrıca, bu yerleşik ve kurumlaşmış dinlerin kendi içlerinde birliği bozan hizipleşmeye de işaret etmektedir ki bu bütün ümmetler için geçerlidir; ve dolayısıyla, son Peygamber Muhammed (s)'in bugüne kadar uzanan bütün izleyicilerini de içine almakta ve onlara, çağımızda İslam dünyasının içine gömüldüğü doktriner uyuşmazlığı önceden haber veren ve bunu kınayan bir mesaj vermektedir -karş. İbni Hanbel, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Dârimî tarafından kaydedilen sahih Hadis: “Yahudiler yetmişbir fırkaya, Hristiyanlar yetmişiki fırkaya bölünmüşlerdir; benim ümmetim ise yetmişüç fırkaya bölünecektir.” (Burada hatırlanmalıdır ki, klasik Arapça'da “yetmiş” sayısı -tıpkı “yedi” sayısının “muhtelif” ya da “çeşitli” anlamı ifade etmesi gibi- çoğu zaman, belirli bir sayısal değeri değil, bir “çokluğu” ifade etmek için kullanılır; dolayısıyla, burada Hz. Peygamber'in ifade etmek istediği husus da, Müslümanların sonraki çağlarda pek çok hizip ve fırkalara ayrılacağı, hatta bu konuda Yahudi ve Hristiyanları bile geride bırakacakları hususudur.) M.Esed

Basit bir olgunun ifadesi değildir bu. Surenin başından beri süregelen delillendirmelerin halkalarından biridir. Şudur delillendirme: İslâm, Hz. Nuh'tan Hz. İsa'ya tüm peygamberlerin (Allah'ın salat ve selamı hepsinin üzerine olsun) bağlı olduğu tek ve aynı dinin adıdır, çünkü hepsi de aynı tevhid ve ahiret doktrinlerini getirmişler ve tebliğ etmişlerdir. Öte yandan, tüm diğer dinlerin çeşitli biçimlerde tahrife uğramış olmaları 'tek ve değişmez din'den sapmaların sonucudur. Bu bakımdan, bozulmuş dinlere bağlı olanlar yanlışta, onları 'ilk ve son, gerçek ve değişmez din'e çağran Hz. Peygamber (s.a) ise doğrudadır. Mevdudi

Bak Enbiya suresi 92,93 ve Ali İmran suresi 105 M.Sağ

 

Yani, hatalarını anlayıncaya kadar onlardan uzak dur. Bu ifade, açıktır ki, peygamberlerin sonuncusuna ve buna bağlı olarak, o'nun gerçek izleyicilerine hitab etmektedir. M.Esed

Metnin tümünün oturduğu zeminin doldurulmasına yardımcı olacağından, ayet 53 ve 54 arasında, doldurulması dinleyiciye bırakılmış bir boşluk vardır. Hz. Peygamber'in (s.a) halkını asıl dine çağırmaya başlamasının üzerinden beş yıl geçmiştir. Mesajının gerçeğe oturduğuna aklî ve tarihî delillerle halkını ikna etmek için el atmadığı dal kalmamıştır. Halk mesajını kabullenmenin pratik sonuçlarını görmüş, doğruluğunun ve güvenirliliğinin bizzat garantisi olan yüce karakterine yeterince tanık olmuştur. Fakat, bütün bunlara rağmen, atalarından miras olarak devredegeldikleri yanlış inançları içinde el çırpıp durmaktaydılar. Dahası da var: Rasûlün acımasız düşmanları haline gelmişler ve dolayısıyla onu ve mesajını yenilgiye uğratmak için her türlü aşağılık çareye başvurmaktan geri durmuyorlardı.
Bu boşluğu böylece doldurduktan sonra, ayet 54'ün anlamı daha açık hale gelmektedir. Hz. Peygamber'in (s.a) tebliğini bırakıp, kâfirleri kendi hallerine terk etmesi gerektiği söylenmiyor burada. Bu tür hitaplar, kâfirleri sarsmak ve silkelemek içindir. Bu ayet, Rasûlün doğruda, kendilerininse yanlışta olduklarını görecekleri zamanın yaklaşmakta olduğunu kavrasınlar diye onları uyarmaktadır. Mevdudi

Yani, “Kendilerine dünyevî zenginlikler vermekle Allah'ın onları maddî değerler ve rahatlıklar peşinde çarpık bir zihniyetle ‘iyi ve erdemli yapıp etmelerle’ bir tuttukları bir yarışa soktuğunu mu sanıyorlar?” Yukarıdaki iki ayetin lafzen imkan verdiği başka bir anlam da şudur: “Kendilerine mal mülk ve çocuklar vermekle, Allah'ın iyi işlerde onlara öncelik tanıdığını ya da onlardan yana ivedilik gösterdiğini mi sanıyorlar?” Bu her iki anlam da dünyevî başarının amaçlanabilecek en büyük iyilik, en yüksek erdem olmadığını; tersine önceki pasajda sözü geçen ihtilaf ve ayrılıkların, hemen her zaman, dünyevî hırs ve tamahın, güç ve iktidar peşinde girişilen hizbî mücadelelerin sonucu olduğunu îma etmektedir. M.Esed

. Bu soru, surenin ana temasının bir kanıtı olarak sorulmaktadır. Kâfirlerin kendilerini kandırmak için oluşturdukları 'başarı', "refah", 'zenginlik' gibi kavramlardaki yanlış anlamaları gidermeye yöneliktir bu soru. Kâfirlere göre, hayatın lezzetlerinden yararlanan ve toplumda güç, iktidar ve etki sahibi kişiler 'başarılı' kişilerdir. Buna karşılık, bu tür şeylerden yoksun olanlar ise 'başarısız' sayılırlar. Bu yanlış anlayış, Kâfirleri bir diğer ciddi yanılgıya sürüklemiştir. Şöyle ki, kendilerince 'başarılı' olanın doğruda olduğu ve Allah tarafından sevildiği düşüncesindeydiler.
Aksi halde, nasıl bunca 'başarıya' ulaşılabilirdi ki? Öte yandan, 'başarısız' olmuş, hayatın lezzetlerinden yoksun kalmış kişiler ise inanç ve davranışta yanlış yolda giden ve Allah'ın (veya ilâhların) gazabını çekmiş kişilerdi (!) Bu tür anlayış materyalistlerin en büyük yanlışlarından biri olduğu içindir ki, Kur'an yer yer çeşitli biçimlerde bunu reddeder, gerçeği ortaya kor. Örnek olarak bkz. Bakara: 126, 212, A'raf: 32, Tevbe: 55-69-85, Yunus: 17, Hud: 3, 27-31, 38-39, Ra'd: 26, Kehf: 28, 32-43-105, Meryem: 77-80, Ta Ha: 131-132, Enbiya: 44 ve ilgili açıklama notları.
Yukarıda sözü edilen yanlış anlayışı gidermek için aşağıdaki notlar gözönünde tutulmalıdır:
1) "Felah-kurtuluş, gerçek başarı, bir birey, toplum veya ulusun maddî refahı ve geçici 'başarı'sından çok daha öte bir kavramdır.
2) "Refah" ve 'zenginliği' hakla bâtılın ölçüsü kabul etmek mutlak anlamda yanlıştır. Bu düşünce terkedilmedikçe salih akide, salih amel ve güzel ahlâk sahibi olmak mümkün değildir.
3) Bu dünya hayatının, ceza ve mükâfat verme değil, imtihan ve denemeden ibaret olduğu iyi bilinmelidir. Evet, zaman zaman dünyada da ceza veya mükafat verildiği olur; fakat bu sınırlı ölçülerde olmasının yanısıra, imtihanın bir yönüdür de. Bu nedenle maddi 'başarı' veya 'refah'ı doğruda ve Allah'ın sevgili kulu olmanın kanıtı saymak bütünüyle aptallıktır. Kaldı ki, bireylerin ve toplumların tutulduğu imtihan ve denemeler çeşit çeşit olup, gerçeğin peşinde giden daha ilk adımında dünyevî, 'başarı' veya 'başarısızlığın' nihaî ceza veya mükâfatla ilgisinin bulunmadığını ve inancın, eylemin, ahlâkın doğru ve yanlışlığının bir ölçüsü, Allah tarafından sevilip sevilmemenin bir işareti olarak görülemeyeceğini peşinen anlamalı ve kabul etmelidir.
4) Hakkın ve doğruluğun, nihaî düzlemde bâtıl, yalan ve fesat karşısında galip geleceğine gönülden inanmak gerekir. Hakla bâtılın, doğruyla yanlışın değerlendirilmesi ve ölçülmesi vahyin ve rasûllerin öğretilerinin ışığında yapılmalıdır. Çünkü sağduyu bunu onaylar ve insanlığın iyiyle kötü hakkında her zaman sahip olduğu genel kanı da bunu destekler mahiyettedir.
5) Yukarıda anlatılanlara paralel olarak, Kur'an'a göre (ve sağduyunun onayladığı biçimde) "ceza" ve "mükâfat" anlayışı da genel kabul edilenden açıkça farklı olacaktır. Sözgelimi, eğer kötü bir kişi veya toplum 'refah' içinde yüzüyorsa, bu hiçbir zaman onun kötü amellerinin bir mükafatı ve Allah'ın nimeti değil, tersine Allah'ın gazabı ve sıkı bir imtihan demektir. Bundan, Allah'ın 'refah içinde yüzenler'i şiddetli bir azapla cezalandırmaya karar verdiği anlamı çıkar. Buna karşılık, eğer doğru ve takva sahibi kişiler güçlükler, sıkıntılar ve belâlarla karşılaşıyorlarsa, bu hiçbir zaman Allah'ın cezası değil, aksine onları temizlemek ve 'som' altın yapmak için 'ateşten' geçirme işinde gizlenmiş bir nimeti olarak görülmelidir. Bu zorlu deneme takva sahibi insanlar için bir nimet, kötüler için ise öncekilere yaptıklarından dolayı hak ettikleri şiddetli cezayı görmeleri için bir imtihandır. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz, elçileri tek bir ümmet halinde [tevhid ehli] olmaları için gayret göstermiş olmalarına rağmen insanların kendi aralarındaki işlerini parça parça bölerek ve her grubun kendinde bulunan ile sevinip böbürlenerek hak yoldan ayrıldıklarını beyan edip Resulullah’a bu tür gruplarla zaman kaybetmemesini ikaz etmiştir: “Sen şimdi onları bir zamana kadar sapkınlıkları ile başbaşa bırak!

Ve ayetlerimiz hakkında boşa uğraşanları gördüğün zaman, onlar ondan başka söze dalıncaya kadar hemen onlardan yüz çevir! Ve eğer şeytan bunu sana terk ettirse de, hatırladıktan sonra o zalimler topluluğu ile beraber oturma! (En’am/68)

Ve O [Allah] size Kitap’ta [Kur'an’da]: "Allah'ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze dalmadıkları sürece onlarla beraber oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz" diye indirdi. Şüphesiz Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayandır. (Nisa/140)

53. ayetin sonundaki “Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlenmektedir” ifadesi, insanların cahilce taasuplarına [bağnazlıklarına, fanatizmlerine] işaret etmektedir. Dinde tefrikaya düşenler, mezhep ve meşreplere ayrılanlar; ölçmeden, biçmeden kendi guruplarıyla övünmekte, futbol fanatikleri gibi en büyük mezhebin veya meşrebin kendilerininki olduğu fikrisabitine kapılmaktadırlar. Bu sabit fikirleri ise onları kendi mezheplerinin, tarikatlarının, meşrebindekilerin cennete gidecekleri; diğer gurupların ise cehennemi boylayacakları iddiasına sürüklemektedir.
Kendilerine kitap indirilmesine, elçi gönderilmesine rağmen bu duruma düşen ve böbürlenen müşrikler, Onlar, kendilerini hayırlarda koşturalım diye, kendilerine maldan ve oğullardan bir şeyler vermekte olduğumuzu mu sanıyorlar? Bilakis, işin farkına varamıyorlar” diye kınanmakta ve tehdit edilmektedirler.
Bu ifadeden, mal-mülk ve evlat sahibi olmuş bazı müşriklerin bunu kendilerine Allah’ın hayırlar yapsın diye verdiğini ileri sürdükleri anlaşılmaktadır. Ne var ki, ilahî mesaj onları yalanlamakta, mallarının ve evlatlarının kendilerini kurtaramayacağı ihtar edilmektedir.

Peki, ayetlerimizi inkâr eden ve “Elbette mal ve çocuk verilecektir” diyen kimseyi gördün mü?
O [inkârcı kişi], gaybe muttali oldu ya da Rahman katında bir söz mü aldı? Hayır... Hayır... [Onun zannettiği gibi değil...] Biz onun söylediği şeyleri yazarız ve onun için, azaptan uzattıkça uzatırız. Ve o söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız ve o, Bize tek başına gelecektir. (Meryem/77- 80)

Her kim aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] isterse, istediğimiz kimseye, dilediğimiz şeyi çabuklaştırırız. Sonra onun için cehennemi kılarız [hazırlarız]; kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.
Kim de ahireti isterse ve mümin olarak ona [ahirete] yaraşır bir çaba ile onun [ahiret] için çalışırsa, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir.
Hepsine; onlara [dünyayı isteyenlere] ve bunlara [ahireti isteyenlere] Rabbinin ihsanından veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir. (İsra/18- 20)

Derken kendilerine hatırlatılanı terk ettiklerinde, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki, kendilerine verilen şeylerle ‘sevince kapılıp şımarınca’, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar, umutları suya düşenler oldular.
Böylece zulmeden topluluğun kökü kesildi. -Ve hamd, âlemlerin Rabbi Allah'adır.- (En’am/44, 45)

Öyleyse onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Ancak Allah, bunlarla, onları basit yaşamda cezalandırmak, onlar kâfir iken benliklerini çıkarmak istiyor. (Tevbe/55) H.Yılmaz

Yani, Allah korkusundan yoksun, başıboş bir hayat yaşamıyor onlar. Allah korkusuyla ve O'nun tüm niyet ve hareketlerinde kendilerini gözlediğinin bilinciyle yaşıyorlar; bu yüzden de kötü niyet ve davranışlardan da geri duruyorlar. Mevdudi

Burada, "ayetler"den amaç, hem peygambere gelen vahy, hem de kişinin kendinde ve çevresini saran kâinattaki işaretlerdir. Kitab'ın ayetlerine inanmak, bu ayetleri tasdik etmek ve insanın kendisindeki ve kâinattaki ayetlere inanmak da, bu ayetlerin işaret ettiği gerçekleri tasdik etmek demektir. Mevdudi

Vahy'e iman her ne kadar kalplere tevhid doktrinini ekerse de, yine de müminler şirk'e karşı uyarılmaktadır. Çünkü, vahye inanmakla birlikte, insan şu veya bu şekilde, sözgelimi, peygamberlerin ve dindar kişilerin öğretilerini sınırların dışına taşırarak, Allah'tan başkalarına dua ve yakarışta bulunup kulluk yaparak her zaman şirke düşme eğilimindedir Mevdudi

 

Bu ifade, ister zekat ya da sadaka şeklinde olsun, ister adalet dağıtmak gibi gayrimaddî ya da soyut mahiyette olanları da dahil kişinin sorumlu olduğu kimselere meşru haklarını vermesi şeklinde olsun, verilmesi manen ve ahlaken zorunlu olan şeylerin verilmesine dair bir atıf durumundadır. M.Esed

Bu ayet (60) şu anlamları içermektedir: "Onlar Rabblerine kulluk ederler, O'na itaat için ellerinden geleni yaparlar ve salih amellerde bulunurlar, yine de her an kalpleri korku doludur ve dindarlıklarıyla asla gurur duymazlar, kendilerini beğenmeye kalkışmazlar. Tüm salih amellerine rağmen, kalpleri hep huşu içindedir, Rabblerine hesap verecekleri korkusuyla titrerler ve Rabblerinin mahkemesinde 'berat' edip etmeyeceklerinden emin değillerdir.
Bu konuda Hz. Aişe kanalıyla Hz. Peygamber'den (s.a) bir hadis rivayet olunmuştur: "Hz. Aişe Rasûllullah'a (s.a) bu ayetle ilgili olmak üzere şöyle bir soru sorar: "Ya Rasûlallah! Allah'tan korktuğu halde bir kimse, hırsızlık, zina yapar mı, içki içer mi?" Bunun üzerine Rasûlallah, "Hayır, senin anladığın gibi değil ey Sıddık'ın kızı! Burada kastolunan kişinin namaz kıldığı, zekat verdiği, oruç tuttuğu halde, yine de Allah'tan korkmasıdır" demiştir." Bu cevaptan anlaşıldığına göre, burada (mal) vermekten maksat, kişinin en geniş anlamıyla Allah'a itaat etmesidir.
Hz. Ömer (r.a) bu ayetin somut tefsirini hayatıyla ortaya koymuştur. Herkese örnek olacak şekilde Allah'a kulluk yapıyordu. Fakat, her şeye rağmen O'na hesap vermekten öylesine korkuyordu ki, ölümünden önce şöyle dediği rivayet olunmaktadır: "Ahirette mükâfat da görsem ceza da görsem, ikisini de nimet sayacağım." Hz. Hasan Basrî aynı şeyi şu güzel sözüyle ifade etmektedir: "Mümin Allah'a itaat eder, ama yine de O'ndan korkar, münafıksa Allah'a isyan eder, ama buna rağmen O'ndan korkmaz." Mevdudi

 

Bir önceki ayet grubunda Resulullah’ın izinde bir tek ümmet olma yolunu bırakıp paramparça olanlar kınanmışlardı. Burada ise “tevhid”e sarılarak bir tek ümmet olma yolunda gayret edenler konu edilmiş ve ortaya koydukları bilinç, tavır ve niteliklerden dolayı övülmüşlerdir.
Pasajda geçen “Rabblerinin ayetlerine inanan kimseler” ifadesindeki “ayetler” sözcüğünden hem peygambere gelen vahiyler [Kur’an ayetleri], hem de kişinin afak ve enfüste gördüğü tekvini ayetler anlaşılabilir.

89, 90 – Ve Zekeriya;  hani o, Rabbine: “Rabbim! Beni tek başıma bırakma, sen varislerin en hayırlısısın.” diye seslenmişti de Biz, onun için icabet etmiştik. Ve kendisine Yahya’yı ihsan ettik. Ve onun için eşini düzelttik [doğum yapmaya elverişli hale getirdik]. Şüphesiz onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Ve Bize karşı derin saygı duyuyorlardı.H.Yılmaz

Bu temel ilkenin burada bu şekilde ortaya konuşu oldukça anlamlıdır. Önceki bölümde (57-61) gerçek başarıyı (kurtuluşu) hak etmiş kişilerin özellikleri anlatılmıştı. Bu ayette (62) ise bu seçkin özelliklerin gerçek başarıya ulaşmak isteyen herkes tarafından kazanılabileceği belirtilmekte ve sanki şöyle denmektedir: "Gerçek başarı için öngördüğümüz şartları yerine getirmek her çabalayanın kapasitesi içindedir; çünkü, "Biz.. yüklemeyiz-teklif etmeyiz. O halde, ey iman edenler, gerçek başarıya, kurtuluşa ermek istiyorsanız, bu başarıya ulaşmış olan içinizdeki müminleri örnek alın."
Kur'an'a göre herkesin tek tek 'amel defteri' tutulmaktadır. Bu deftere kişinin söylediği her söz, yaptığı her iş, içinden geçirdiği her düşünce ve kalbinde beslediği her niyet kaydedilir. Ayrıca bkz. Kehf: 49 ve an: 46.
Yani, hiç kimse, ne yapmadığı bir şeyden dolayı suçlanıp cezalandırılacak, ne de yaptığı güzel bir amelin karşılığından mahrum bırakılacaktır. Mevdudi

Tek bir ümmet olanlar “iyiliklerde yarışanlardır ve onun [iyilikler] için önde gidenlerdir” diye taltif edildikten sonra; bu ayette de, böyle olmanın zor bir şey olmadığı; bu durumun herkesin yapabileceği ölçülerde olduğu ve bunun [kimseye çekemeyeceği bir yükü yüklememenin] ilahi bir ilke olduğu vurgulanmıştır.  

İman edenler ve sâlihâtı işleyenler; –ki Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemeyiz– işte onlar cennet yâranlarıdır ve onlar, orada ebedî olarak kalıcılardır. Ve göğüslerinde gıll'den [kinden, hınçtan, kıskançlıktan, hileden, hainlikten, garazdan] ne varsa çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. [Ve onlar,] “Bize bunun için kılavuzluk eden Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bize kılavuzluk etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçek ile gelmiştir” derler. Ve onlara seslenilir: “İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris oldunuz.” (A’raf/42, 43)

Yetimin malına da yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar [malına] en güzel biçimde hariç [bu şekilde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz]. Ve ölçüyü,  tartıyı hakkaniyetle tastamam yapın. Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olun ve Allah'a verdiğiniz sözü tastamam tutun. İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye O’nun [Allah’ın] size vasiyet ettikleridir. (En’am/152)

Anneler, -çocuklarını, emzirmenin tamamlanmasını isteyenler için- tam iki yıl emzirirler. Çocuk kendisine ait olan babaya da emzirenlerin yiyecekleri ve giyecekleri maruf üzere, bir borçtur. Kişi sadece gücüne göre mükellef olur. Ve çocuğu sebebiyle bir anne, çocuğu sebebiyle bir baba da zarara sokulmasın. Varise de bunun aynı borçtur. Eğer ikisi [ana ve baba] birbirleriyle istişare edip, her ikisinin de rızasıyla çocuğu sütten ayırmak isterlerse kendilerine bir günah yoktur. Eğer çocuklarınızı emzirtmek isterseniz vereceğinizi maruf ile verdiğiniz zaman bunda da size bir günah yoktur. Ve Allah'a takvalı davranın ve Allah’ın yaptıklarınızı çok iyi gören olduğunu bilin. (Bakara/233)

Geniş imkânları olan, nafakayı geniş imkânlarına göre versin. Rızkı kısıtlı tutulan da, artık Allah’ın kendisine verdiğinden versin. Allah, hiçbir nefse ona verdiğinden başkasıyla yükümlülük koymaz. Allah, bir güçlüğün ardından bir kolaylık kılacaktır. (Talak/7)

Elçi [Muhammed], kendi Rabbi'nden kendisine indirilene iman etti, müminler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler: “Biz Allah'ın elçileri arasında ayırım yapmayız.” Ve “biz duyduk ve itaat ettik. Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır” dediler.

Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden başka yük yüklemez. Herkesin kazandığı kendi yararına ve kendi yaptığı zararınadır. Ey Rabbimiz, eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme! Ey Rabbimiz, bize bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme! Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Ve bağışla bizi, mağfiret et bizi, rahmet et bize! Sen bizim Mevla’mızsın. Ve de kâfir kavimlere karşı yardım et bize. (Bakara/285- 286) H.Yılmaz

Bu pasaj, açıkça, 56. ayetin son cümlesiyle bağlantılıdır: “Hayır, onlar [yanıldıklarının] farkında değiller!” -ve dolayısıyla, 54. ayette, “kendi cehaletlerine gömülü” (fî-ğamratihim) olmakla nitelenen kimselere işaret etmektedir.

Yani, Allah'tan başkalarına tanrılık yakıştırmak, azîzlere, velîlere tapınmak ya da kendi arzu ve emellerine, alıştıkları düşünce tarzına uymayan ilahî mesajları reddetmek gibi, bağlı olduklarını iddia ettikleri elçilerin bizzat kendi tebligatına bütünüyle ters düşen eylemlere ve tutucu eğilimlere. M.Esed

Yapıp söyledikleri herşeyin bir 'kitaba (amel defteri) kaydolduğunu hiçe saymakta ve herşeyin hesabını vereceklerini kaygı edinmemektedirler. Mevdudi

Bkz. 17. sure, 22. not. “Bolluk ve genişlik içinde dalıp gidenler”le ilgili bu ifade 55. ayete ilişkin bir atıf taşımaktadır (bkz. 32. not ve özellikle bu notun son cümlesi). “Azapla kıskıvrak yakalama” ifadesiyle burada muhtemelen Ceza Günü ya da -17:16'da olduğu gibi- bâtıl inanç ve aksiyonların uzun vadede bu dünyada da kaçınılmaz toplumsal felaket ya da çöküntüleri beraberlerinde getirdikleri îma edilmektedir. M.Esed

Yani, "Mutrefin" bu dünyada mal mülk sahibi olup, başıboş olarak yaşayan ve Allah'ın diğer kullarına hak tanımayanlardır. "Azab" kelimesiyle de sadece ahiretteki değil dünyadaki azap da kastolunuyor. Lüks ve zevk-safa içinde başkalarının haklarını unutup, öngörülen sınırları aştıklarından zevkperestler belki bu dünya hayatında da cezalandırılacaklardır.
"" boğanın acıyla böğürmesi demektir; burada kelime "Yaptığınız kötülüklerden dolayı cezalandırılacaksınız diye böğürmeye başlarsınız değil mi?" denircesine, hiçbir şekilde merhamet olunmayı hak etmemiş bağıran bir kişi için alay makamında kullanılmaktadır.Mevdudi

Lafzen, “geceyi uyanık geçiren biri gibi” (sâmiran). Kuntum ... tehcurûn cümleciğiyle birlikte bu ifade, bütünüyle gerçekten kopuk, amaçsız ve sonuçsuz tartışmalara girişme yahut hiçbir amaç gözetmeksizin kelimelerle oynama, olur olmaz yorumlarda bulunma halini dile getirmektedir. (Bkz. ayrıca 31:6 ve ilgili not 4.) M.Esed

Kur’an'ın, insanoğluna daha önce de vahyedilen mesajların devamından başka bir şey olmadığını îma eden bir ifade M.Esed

Yani, "Anlamadıkları için mi mesajı reddettiklerini demek istiyorlar? Oysa, Kur'an bir muamma değildir; anlaşılmaz bir dille sunulmadığı gibi, insanın anlayışının sınırları dışındaki konuları da ele almamaktadır. Onlar Kur'an'ın anlattığı herşeyi anlamasına anlıyorlar da işlerine gelmediği için anlatılanlara uymak istemiyorlar ve dolayısıyle onun mesajını reddedip karşı çıkıyorlar."
Yani, "Kur'an hiç duymadıkları bir şey mi sunuyor? Hiç de öyle değil. Allah, Arabistan'a ve komşu ülkelere gelen ve çok iyi tanıdıkları peygamberler, özellikle puta tapmayıp bir ilâha (Allah'a) ibadet eden ve kendilerinin de peygamber olarak kabul ettikleri İbrahim, İsmail, Hud, Salih ve Şuayb kanalıyla mesajını gönderip durmuştur." Daha fazla bilgi için bkz. Furkan, an: 34, Secde an: 5 ve Sebe, an: 35. Mevdudi

. Yani, "Mesajı, kendilerini ona çağıran Hz. Muhammed'i (s.a) tanımadıkları için mi reddediyorlar; hiç de öyle değil, çünkü o aralarında soylu bir aile içinde doğup büyüdü. Temiz ve yüce bir karakteri vardır onun. Doğru, dürüst, namuslu, güvenilir, iffetli ve en temiz ahlâka sahip olduğunu hayatı boyunca ispatlamış biridir o. Soyludur, kibardır, tabiatı gereği kavgadan hoşlanmaz, adaletlidir, sözünde ve işinde doğrudur, cana yakındır, yoksulların ve zayıfların yardımcısıdır. Allah'ın Rasûlü olduğunu iddia etmeden önce bütün bu özelliklerini kendileri de doğruluyorlardı. Sonra, risaletinden itibaren ısrarla aynı mesajı tebliğ etmeye girişti. Ne söylüyorsa önce kendi uyguluyor ve söylediğinin doğruluğunu gösteriyor. Söylediği ile yaptığı arasında hiçbir çelişki yok. Bizzat kendisi ve izleyicileri Kur'an'ın mesajını inançla ve içtenlikle uygulamaya koyup bu uygulamanın en güzel sonuçlarını da göstermektedirler." Daha fazla ayrıntı için bkz. En'am an: 21, Yunus an: 21 ve İsra, an: 105. Mevdudi

Yani, onlar gerçeği kabul etmeyi istemezler: bunun sebebi, -sonraki ayetten anlaşılacağı gibi- Kur’an'ın ortaya koyduğu dünya görüşünün onların heva ve heveslerine, çıkar duygularına ya da alışageldikleri düşünce tarzına uymamasıdır. M.Esed

Yani, Hz. Muhammed'de (s.a) delilik var diye mi mesajı reddediyorlar? Bu da doğru değil; çünkü kendi vicdanlarında onun akıllı ve zeki bir kişi olduğunu itiraf etmektedirler. O halde, böylesi güzel söyleyen ve soylu davranışlar sergileyen bir insan nasıl deli olabilir, nasıl onu cin çarpmış olabilir? Mecnun (veya bâtılı müsteşriklere göre sara nöbetleri tutan) bir kişinin Kur'an gibi yüce ve eşsiz bir Kitabı okuması ve yalnız kendi halkının değil, tüm dünya insanlarının hayatında devrim yapan bir hareketi başlatıp başarıyla sonuçlandırmasından tuhaf ne olabilir?" Mevdudi

Yani, yaratılışın, tüm yaratılmış âlemin tâbi olduğu gerçeklik.

Yani, kainat -ve özellikle de insan hayatı- onların bakış açısı doğrultusunda yahut onların düşündüğü gibi, anlam ve amaçtan yoksun olsaydı, hiçbir şey ayakta kalmaz, her şey çok geçmeden kaos içinde yok olur giderdi.

Zikr teriminin bu anlamı için bkz. 21:10 hk. 13. not. M.Esed

Bu kısa cümle iyi anlaşılması gereken büyük bir gerçeği ifade etmektedir. Dünyadaki bir takım aptal kişiler, gerçeği kendilerine gösteren bir kişi karşısında kendilerini saldırıya uğramış görürler. Arzularına ve çıkarlarına ters düştüğünden gerçeği duymak ve üzerinde düşünmek istemezler, ama gerçek yine gerçektir ve kişisel arzu ve isteklere uyularak değiştirilemez. İnsan kâinata, işleyen sonsuz ve değiştirilemez kanunlara bağlıdır, bu nedenle de düşünmesini, arzularını ve davranışlarını buna göre düzenlemek; tecrübe, gözlem ve akıl yürütmeyle gerçeği ve gerçekliği keşfetmek zorundadır. Yalnızca akılsız ve aptal kişilerdir ki, gerçek diye kendi kişisel vehim, arzu ve önyargılarına saplanıp kalırlar ve yalnızca kendilerine ters düştüğü için ne kadar akli ve bilimsel de olsa hiçbir delili duymak ve üzerinde düşünmeye yanaşmazlar ve inkâr yoluna giderler.
"Zikr" burada şu anlamlara gelmektedir:
1
) İnsan tabiatının ve isteklerinin anılışı, 2) Uyarı, 3) Şan, ün ve onur.
Bunların ışığında ayetin tam anlamı şöyle olmaktadır: "Sizin Kur'an'ı reddetmeniz akıl işi değildir. Çünkü Kur'an, insan tabiatında iyi gelişen şeyleri içermektedir. Kur'an, kendi iyiliğiniz ve mutluluğunuzla sonuçlanacak bir uyarıdır. Kur'an, hem dünyada, hem de ahirette size şan ve onur kazandıracaktır." Mevdudi

Yukardaki ayette geçen harc ve harâc tabirleri hemen hemen eş anlamlı olup her ikisi de “karşılık” ya da “ücret” anlamına gelmektedir. Bununla birlikte, Zemahşerî'ye göre, aralarında küçük bir ayrım vardır: harc, harâc'a göre daha sınırlı bir karşılığa işaret eder; bunun içindir ki, metinde ilkini “dünyevî karşılık” ifadesiyle, ikincisini ise, Allah'ın bahşettiği, her iki dünyayı da içine alan sınırsız bir karşılığı dile getirmek üzere herhangi bir sınırlayıcı tanım ilave etmeksizin sadece “karşılık” sözcüğüyle aktardık. M.Esed

Hz. Peygamber'in (s.a) peygamberliğinin bir diğer delili de budur: Mesajı karşılığında hiçbir şey istemeden, hiçbir çıkar gözetmeden tebliğ etmektedir o. Bunun da ötesinde, işini bırakmış, adı deliye, yalancıya, sihirbaza çıkmış, rahat hayatını terketmiş, görevi uğruna inanmayan yakınlarıyla ilişkilerini koparmış ve üstüne üstlük bir sürü işkenceye katlanmak zorunda kalmıştır. Bencil birinin salt dünyevî amaçlar uğruna bütün bunları göze alması düşünülemez. Bırakın böyle şeyleri göze almayı, tam tersine, hükümdar ve önder olmak için halkının ırkî ve kabilesel önyargılarından yararlanma yoluna gider. Oysa, Rasûlün mesajı bu tür önyargıların köküne balta indirmekle kalmıyor, aynı zamanda kabilesinin Arabistan putperestleri üzerinde etki ve egemenlik kurmalarını sağlayan ana unsuru da yerle bir ediyordu. Kur'an'ın diğer peygamberlerin misyonun doğruluğunu da kanıtlamak için tekrar tekrar getirdiği bir delildir bu. Bkz. En'am: 90, Yunus 72, Hud: 29-51, Yusuf: 104, Furkan: 57, Şuara: 109, 127, 145, 164, 180, Sebe: 47, Yasin: 21, Şura: 23, Necm: 40 ve ilgili açıklama notları. Mevdudi

Doğru yoldan sapmalarının gerçek nedeni budur işte. Ahirete inanmadıklarından, dünyada yaptıklarının hesabının kendilerine sorulacağını sanmıyorlardı. Bu nedenle de hakka uymuşlar; Bâtıla uymuşlar, mesele değildi. Yaşamaktaki tek amaçları şehvetlerini doyurmak, hem de mümkün olan en iyi biçimde doyurmaktı. Mevdudi

Zımnen, “her insanın başına gelmesi kaçınılmazdır”: insan hayatının darlık ve sıkıntıdan âzâde olamayacağını işaret eden dolaylı bir ifade. M.Esed

Bu ayette söz konusu edilen sıkıntı, risaletin başlarında Mekke'de başgösteren kıtlıktır. Hz. Abdullah İbn Mes'ud'dan gelen bir rivayete göre, Kureyş Hz. Peygamber'in (s.a) davetini reddetmekte ısrar edip, katı bir karşı koyuşa geçince, Hz. Peygamber (s.a) "Ey Allah'ım, Yusuf Peygamber zamanındaki yedi yıllık kıtlık gibi, yedi yıllık bir kıtlıkla bunlara karşı bana yardım et" diye dua etti. Bunun üzerine Mekke'de öyle bir kıtlık başladı ki, insanlar ölü eti yemeye başladılar. Bir kısım Mekkî surelerde bu kıtlığa işarette bulunulmaktadır. Sözgelimi, bkz. En'am: 42-44. A'raf: 94-99, Yunus: 11-12, 21, Nahl: 112-113, Duhan: 10-16 ve ilgili açıklama notları. Mevdudi

Bu ayet gurubunda, bir tek ümmet olmaya yanaşmamış olanların durumları ve Allah’ın onlara karşı olan tavırları sergilenmiş, daha sonra da bu hakikat düşmanlarının akıbetleri nakledilmiştir. Onlar kalplerini, gönüllerini imana ve İslam’a kapatmış kişilerdir. Onlar sürekli kötülük işlerler.
Ne var ki, böyleleri Allah’ın cezasına çarpılacak, pişman olup feryat edeceklerdir. Buna rağmen kendilerine müsamaha edilmeyecektir. Çünkü bunlar Kur’an üzerinde hiç tefekkür etmemişlerdi. Ellerinde kendi inançlarının doğru olduğunu beyan edecek bir belgeleri de yoktu. Kendilerine gelen elçi de onlardan bir çıkar sağlamayı düşünmemiş, buna rağmen onu ve getirdiği mesajı yalanlamaktan geri durmamışlardı. Oysa elçilerin gelişi onlar için açık bir onurdu. Kendilerine fırsat verilse yine eski hallerini sürdürmeye yönelirlerdi. İşte bu nedenle cezalandırıldılar. Şimdi de ümitsiz ve çaresiz bir haldedirler.
Klasik kaynaklarda bu pasajın inişi ile ilgili şu olay nakledilmektedir:

Sümâme b. Esâl el-Hanefî, müslüman olup Yemame'ye katılınca, Mekkelilerden yiyeceği kesti. Böylece, Allah Teâlâ da onlara birkaç yıl kıtlık verdi. Öyle ki, derileri, lâşeleri yediler. Derken Ebû Süfyan, Hz. Peygamber (s.a.s)'e gelerek: "Sen, âlemlere rahmet olarak geldiğini iddia etmedin mi? Sonra da, atalarımı kılıçla, çoluk çocuğumu da açlıkla öldürdün. Allah’a dua et de bu kıtlığı bizden kaldırsın" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s) dua etti, Allah da onlardan bunu kaldırdı. İşte bunun akabinde de bu ayeti indirdi. Buna göre mana: "Biz onları açlıkla da muaheze ettik. Ama onlar itaat etmediler.” (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

Bu tip insanlar Allah’ın bilgisinde tescillidir. Kimin ne yapacağını Rabbimiz şüphesiz bilmektedir. Bu pasajda anlatılan müşriklere ait davranışları ve bunların doğal sonuçlarını bildiren birçok ayet mevcuttur. Bunlardan bir kısmını topluca sunuyoruz:

Aksine, işin aslı daha önce gizleyip durdukları açığa çıktı. Geri çevrilselerdi yine men edildikleri şeye mutlaka dönmüşlerdi. Evet, onlar gerçekten yalancıdırlar. (En’am/28)

Ve Saat’in dikildiği gün; işte o gün onlar [suçlular], ümidi keserler. (Rum/12)

Şüphesiz ki günahkârlar cehennem azabında süreklidirler. Kendilerinden hafifletilmeyecektir. Onlar, orada da ümitsizlerdir. Ve Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar, zalim kimselerin ta kendileri idiler. (Zuhrûf/74-76)

De ki: “Benim sizden istediğim ücret; işte o sizin içindir [sizin Allah’a yaklaşmanızdır]. Benim ecrim ancak Allah'a aittir. Ve O, her şeye şahittir.” (Sebe/4 7)

De ki: “Ben ona [Kur’ân'a] karşı sizden bir ücret istemiyorum. Ben yükümlülük getirenlerden [kendiliğinden bir şeyler uyduranlardan, külfet getirenlerden, başa iş çıkaranlardan] de değilim. (Sad/86)

İşte bu, Allah iman eden, salihatı işleyen kullarına müjdelediği şeydir. -De ki: “Ben onun üzerine [bu tebliğime karşı] sizden yakınlıkta sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum.”-  Ve her kim bir iyilik/ güzellik yaparsa biz onun için onda iyiliği/ güzelliği artırırız. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, karşılığını verendir. (Şura/23)

O sırada o kentin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey kavmim! Uyun o gönderilmişlere [elçilere]! Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o kişilere ki, onlar hidayete ermişlerdir. Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim O beni yaratana? Siz de sadece O’na döndürüleceksiniz. Ben, hiç ben O’nun astlarından ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahman bana bir zarar dileyecek olsa, onların [ilâhların] şefaati benden yana hiçbir fayda vermez ve onlar [ilâhlar] beni kurtaramazlar. Şüphesiz ki ben, o zaman [ilâhlar edindiğim takdirde] apaçık bir sapıklık içindeyimdir. Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman ettim. Haydi, kulak verin bana!” (Ya Sin/20, 25) H.Yılmaz

"" kelimesi üç anlama gelir 1) Şaşkınlık 2) Korku ve dehşet içinde kalmak 3) Hayal kırıklığına uğrayıp, ümitsizliğe düşmek. Bu kelime yeis ve ümitsizliğin, her türlü cinayete başvurmaktan duraksamayacak derecede kapladığı gururunu yaraladığı kimse için kullanılır. Şeytana da bu nedenle İblis denmiştir. Mevdudi

Kâfirlere, göz, kulak, akıl ve kalp nimetlerini gözönüne alıp, bunları insan gibi kullanarak, mesajını kabul etmek suretiyle Yaratıcı'ya şükretmeleri gerektiği anlatılıyor. Mevdudi