(Bakara - 167.Ayet)

<< Geniş Meal

Nûr

Yani, “lafzen açık ve kesin kıldığımız buyruklarla”: Buhârî'nin naklettiğine göre (Kitâbu't-Tefsîr) Abdullah İbni ‘Abbâs feraznâhâ ifadesini bu anlam örgüsü içinde böyle yorumlamıştır (karş. Fethu'l-Bârî VIII, 361). Yine İbni ‘Abbâs'a dayanarak Taberî de aynı açıklamayı yapmıştır. Allah'ın bu sureyi “açık ve kesin hükümlerle” indirdiğinin özellikle belirtilmesi, öyle görülüyor ki, surede vaz‘edilen buyrukların kat‘îliğiyle alakalıdır; bir başka deyişle, bu durum, vaz‘edilen buyrukların tümdengelim, (çıkarsama) yoluyla ya da Kur’an'ın açık lafızlarıyla bağlantısız şu ya da bu mülahazayla genişletilmeleri, yeniden tanımlanmaları ya da sınırlandırılmaları yönünde girişilebilecek her türlü teşebbüse karşı kesin bir uyarı getirmektedir. M.Esed

Tüm bu cümlelerde vurgunun "Biz" üzerinde olması, bunu indirenin başkası değil, ancak Allah olduğunu, bu nedenle bu hükümlerin sıradan bir tebliğcinin sözü gibi hafife alınmaması gerektiğini ifade etmektedir. Ayrıca, bütün bu hükümlerin insanların hayat ve kaderlerini elinde tutan ve ölümden sonra bile kendisinden kurtulunması mümkün olmayan biri tarafından gönderildiğine dikkat çekilmektedir.
İkinci cümle, bu surede indirilen hükümlerin kabul etmek ve etmemekte serbest kalınan öğütler cinsinden olmadığını özellikle ifade ediyor. Bunlar, kesinlikle itaat edilmesi gereken farzlardır. "Eğer gerçekten mümin ve müslümansanız bunları uygulamak zorundasınız" deniyor.
Üçüncü cümle, bu surede gelen talimatların herhangi bir kapalılıktan uzak olduğunu ve açık sözlerle ifade edildiğini belirtmektedir. Bu nedenle, "anlamadık" diyerek onları uygulamazlık yapamazsınız" denmektedir.
Bu ayet, kendisini belirli hükümlerin izleyeceği kutsal mesaja bir giriş niteliğindedir. Girişin tonu, Allah'ın Nur Suresi'nde indirdiği hükümlere verdiği önemin büyüklüğünü göstermektedir. Hükümler içeren başka hiçbir surenin girişi böylesine vurgulanmış ve yaptırımcı değildir. Mevdudi

Bu âyette insanlığın dikkati, Kur’ân'a; özellikle de bu sûrede açıklanan ilkelere çekilmiştir. İnsanların düşünmeleri ve öğüt almaları için bu sûrede apaçık âyetlerin ve hükümlerin bulunduğuna, bunların mutlaka hayata geçirilmesi gerektiğine işaret edilmiştir.H.Yılmaz

Zinâ, birbiriyle evli olmayan bir erkekle bir kadın arasında, bunların her biri bir başkasıyla evli olsun ya da olmasın, ihtiyarî olarak gerçekleştirilen cinsî münasebet demektir. Bu sebeple, Batı dillerinin çoğunda bu konudaki adlandırmanın tersine, Arapça'da evli bir erkeğin başka bir kadınla ya da evli bir kadının kocasından başka bir erkekle cinsî münasebette bulunmasıyla (adultery) bekar cinsler arasındaki cinsî münasebet (fornication) arasında adlandırmada bir fark yoktur; yani her iki suç da zinâ olarak adlandırılmaktadır.Bu cezanın uygulamasına tanık olacakların sayısı kasden belirsiz olarak bırakılmıştır; böylece, uygulamanın açık olması gerektiğine, ama “seyirlik bir tören”e dönüştürülmesinin de lüzumlu olmadığına işaret edilmiştir.M.Esed

Kuran da yasalara aykırı kadın erkek arasındaki cinsel ilişkinin cezası, gövdeye suçluyu öldürmeyecek belli sayıda bir vuruş olarak bildirilmiştir. Kamu ahlakını ve sağlıklı aile yapısını korumaya yönelik, böylesi sosyo-psikolojik bir caydırma önlemini, aşağıdaki ayetlerde de anlatılacak olan, Peygamberin eşine yapılan iğrenç iftirayı atanların uzantıları ve çocukları, ürettikleri rivayetlerle, taşlama cezasına çevirmişlerdir.Geçmişi sorgulamadan taklit eden geleneksel yorumcu ve çevirmenlerimiz de, bu çelişkili rivayetleri, Kurandan üstün tutarak, zina suçunu taşlama ile cezalandırmaya kalkışmışlardır. Kuran ayetinde geçmeyen, taşlama (recm) kelimesi, Tevrata (Tesniye s. 22-25 te) açık olarak geçer.

Yahudi din kültüründen İslama sızmış uydurma bir rivayetle, zina suçunu recm/taşlama ile cezalandırma, “İslam hukuku” adı altında bir Kuran buyruğumuş gibi, İslam dinine sokulmuştur. (Bak. Diy. Yay. K:k Meali, Nur suresi, ayet 2 nin parentez içi yorumu. Ayrıca, Bak Dört Mezhebin fıkıh kitabı 7/97) Zina eden evliler için, taşla öldürme cezasını ileri sürenleri, ilk iki ayet yalanlamaktadır. Kaldı ki, Allah, böyle bir utandırma cezasının uygulanabilmesini de, dört kişinin-duyuma değil- aynı anda gözleriyle görme koşuluna bağlamış 4. Ayette de açıkca belirtildiği gibi, dört tanık getiremeyenlere aynı cezanın (80 celde) uygulanmasını ve iftiracıların yaşam boyu tanıklığının kabul edilmemesini önemle vurgulamıştır. Dört kişinin aynı anda görebileceği bir cinsel ilişki, ne derece mümkün olur? Zina olsun, başka bir yasa dışı iş olsun, toplum içinde herkesi gözleri öünde yapılan bir suçun, toplum düzenine ve kamu ahlakına yönelik bir durum olduğu açıktır.Kuranın önerisi, kamu düzenini ve sağlıklı aile yapısını bozmaya bozmaya yönelik aleni ve yaygınlaştırıcı olumsuz bir davranışı önlemeye matuf bir öneridir. Kamu düzenine yönelik olmayan kişisel ve kişiler arası suçlar, kişilerin kendi araları ile Tanrı arasındaki bir durumdur. Ama recm kelimesi tevratta geçer. M.Sağ

Sûrenin bu paragrafında zinâ, zinâ iftirası ve kocanın karısına zinâ isnat edip şâhit gösterememesi hakkında hükümler yer alıyor. Bu hükümler şunlardır:
• Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkek yüz kamçı ile kamçılanmalıdır. İnançlı insanlar, Allah dininde acıma duygusuna kapılmadan bu hükmü uygulamalıdır. Mü’minlerden bir grup da onların cezalandırılmasına tanık olmalıdır.
• Muhsan [evli, hür] kadınlara zinâ isnadında bulunup, sonra dört tanık getiremeyen kimseler seksen kamçı ile kamçılanmalıdır. Ve onların tanıklığı ebediyyen kabul edilmemelidir. Ve onlar, fâsık olarak sabıkalandırılmalıdır.
• Eşlerine zinâ isnadında bulunup da kendilerinden başka şâhitleri olmayanlar hakkında lanetleşme uygulanmalıdır. Şöyle ki: Kişi, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa, beşincide de, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasına Allah'ı şâhit tutar.
• Kadın da, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa, beşincide de, eğer o [kocası] doğru söyleyenlerden ise, Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasına Allah'ı şâhit tutar, böylece kendisinden cezayı savar.
• Bu hükümler tevbe edenlere [yaptığı işin kötülüğünün farkına varıp, bir daha yapmama kararı alarak kamu otoritesine itiraf eden ve Allah'tan bağışlanma dileyen kimselere] uygulanmaz.

ZİNÂ
Kaynakların çoğunda, “zinâ”nın sözlük ve terim anlamlarının aynı olduğu ileri sürülmüş ve الزّنى [ez-zinâ], “bir kadınla nikâhsız veya hakksız olarak cinsel temasta bulunmak” diye tanımlanmıştır. Bu sözcük bazı lehçelerde  الزنى [ez-zinâ] şeklinde söylense de sözcüğün esası الزناء [ez-zinâ’] olup med ve kasırla okunur.
Bizim araştırmalarımıza göre, “sıkışmak” anlamındaki زنى [zny] kökünden türeyen ve müfaale babından mastar kalıbında bir sözcük olan zinâ lügatte, –işteşlik olarak– “sıkışmak, karşılıklı olarak dara, sıkıntıya düşmek” demektir.
Demek oluyor ki, “nikâhsız ve hakksız cinsel temas” eylemi, tarafları sıkıntıya soktuğu için zinâ sözcüğüyle ifade edilmiştir.
Fıkıhçılar da “zinâ” üzerinde önemle durmuşlar ve “zinâ”yı terim olarak şöyle tanımlamışlardır: “Zinâ; İslâmî hükümlerle yükümlü bulunan bir erkeğin, kendisine cinsel istek duyulacak yaştaki diri bir kadına, İslâm ülkesinde nikâh akdine veya câriyelik gibi hakklı bir nedene dayanmaksızın önden cinsel temasta bulunmasıdır.”
Mevcut Mushaf tertibine göre 5. âyet, zinâ suçunu ve 6-8. âyetlerdeki suçları kapsamamaktadır. Hâlbuki tevbe, her suçu kapsamına alan Allah'ın lütuflarından biridir:
Allah'ın üzerine aldığı tevbe, ancak cehâlet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerinkidir. İşte bunlar, Allah'ın tevbelerini kabul ettikleridir. Allah, en iyi bilendir, en iyi hüküm koyandır. Ve tevbe, kötülükleri yapıp edip de onlardan birine ölüm çatınca, “Ben şimdi gerçekten tevbe ettim” diyenler ve de kâfir olarak ölenler için değildir. İşte bunlar, Bizim kendileri için acı bir azap hazırladıklarımızdır. (Nisâ/17-18)
Şüphesiz Allah, Kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun altındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah'a ortak tanırsa, şüphesiz pek büyük bir günah uydurmuş [işlemiş] olur. (Nisâ/48)
Hiç şüphesiz, Allah, Kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun aşağısında kalanları ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır. (Nisâ/116)
De ki: “Ey nefislerine karşı sınırı aşmış olan kullar! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, günahları tümden bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. Ve size azap gelmeden önce Rabbinize yönelin ve O'na teslim olun. Sonra yardım edilmezsiniz. Ve ansızın azap gelmeden, kişinin, “Allah'ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” demesinden yahut “Allah bana doğru yolu gösterseydi, her hâlde ben muttakilerden olurdum” demesinden veya azabı gördüğü zaman “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım” demesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin.” (Zümer/53-58)
Bu nedenle biz 5. âyeti, tevbenin tüm suçları kapsadığını göstermek için 9. âyetten sonraya yerleştirdik. Müstakil bir haber cümlesi olup Müslümanlara bir uyarı olması hasebiyle 3. âyeti de pasajın sonuna yerleştirdik.
Homoseksüelliğin cezası Nisâ sûresi'nde zikredilmişti:
Kadınlarınızdan fâhişeye varanlara, kendinizden onların aleyhine hemen dört şâhit getirin; şâyet onlar şâhitlik ederlerse, artık o kadınları ölüm vefat ettirinceye ya da Allah onlara bir yol kılıncaya kadar evlerde tutun. Sizlerden ona [fâhişeye] varan iki er kişi [eşcinsel ilişkide bulunan erkekler]; hemen her ikisine de eziyet edin. Eğer tevbe ederler de düzeltirlerse artık onlardan mesafelenin. Şüphesiz Allah, tevbeleri çok kabul edendir, en çok merhamet edendir. (Nisâ/15-16)
2. âyette, Ve mü’minlerden bir grup onların cezalandırılmasına tanık olsun buyurulmuştur, ki bunun amacı, kişinin rencide de edilmesini ve buna dair haberin toplumda yayılmasını, herkesin bundan ibret almasını ve mü’minlerin bu kimseler için hayır dua etmelerini temin etmektir.
Zinâ iftirasıyla ilgili âyetlerin iniş sebebi hakkında şu bilgiler nakledilmiştir:
Sa‘îd b. Cübeyr dedi ki: “Bu âyetin iniş sebebi, mü’minlerin annesi Âişe (r.anhâ) hakkında söylenenlerdir.”
Âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında âlimler şunları nakletmişlerdir:
1) İbn Abbâs (r.a) şöyle der: Hakk Teâlâ'nın, Namuslu ve hür kadınlara (zinâ) iftirası atanlar... (Nûr/4) âyeti nâzil olunca, Âsım b. Adiyy el-Ensârî şöylededi: “Yani, bizden biri, evine girse, bir adamı hanımının koynunda bulsa, bu durumda o, buna şâhit olabilecek dört kişi getirmeye kalksa, o zamana kadar o adam işini görüp gitmiş olur. Eğer onu o anda öldürse, onun kâtili sayılır. Eğer, ‘Ben falancayı, hanımımla beraber buldum’ diyecek olsa, iftira cezasına çarptırılır. Sesini çıkarmayacak olsa, öfkesini içinde tutmuş olur. Allahım! Bir çıkış kapısı aç.” Âsım'ın, Uveymir adında bir amcaoğlu ve Uveymir'in de Havle bt. Kays adında bir hanımı vardı. Derken Uveymir, Âsım'a gelip, “Yemin olsun ki Şureyh b. Sehmâ'yı. hanımım Havle'nin üzerinde [koynunda] gördüm” dedi. Bunun üzerine Âsım istircâ'da bulundu, yani “innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” [biz, Allah'a aitiz ve O'na döneceğiz] dedi ve sonra, Rasûlullah'a (s.a) gelip, “Yâ Rasûlullah! Ailem hususunda ne çabuk imtihan oldum!” dedi. Hz. Peygamber (s.a) de, “Ne demek istiyorsun?” dedi. Bunun üzerine Âsım, “Amcamoğlu Uveymir, Şureyh b. Sehmâ'yı hanımı Havle'nin üzerinde bulduğunu bana haber verdi” dedi. Uveymir, Havle ve Şureyh, bunların hepsi de Âsım'ın amca çocukları idiler. Bu sebeple, Hz. Peygamber (s.a) onların hepsini çağırttı ve Uveymir'e dönerek, “Zevcen hakkında (yalan söylemekten), Allah'tan ittikâ et. O, senin amca kızındır. Ona iftira etme” dedi. Uveymir de, “Yâ Rasûlullah! Allah'a yemin ederim ki, Şureyh'i hanımımın üzerinde gördüm. Dört aydan beri ona yaklaşmadım. O, benden başkasından hâmile kalmıştır” dedi. Hz. Peygamber (s.a) o zaman Havle'ye dönerek, “Allah'tan kork, sadece ne yaptığını söyle” dedi. Havle de, ““Ey Allah'ın Rasûlü! Uveymir kıskanç bir adamdır. Şüreyh'in bana dikkatlice baktığını ve benimle konuştuğunu gördü. Kıskançlığı onu, böyle söylemeye sevketti” dedi. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirdi. O zaman Rasûlullah (s.a) emretti de, namaz ezanı okundu, ikindi namazını kıldırdı, sonra Uveymir'e dönüp, “Kalk ve ‘Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, Havle kesinlikle zinâ etti ve ben (bu hususta) doğru söylüyorum’ de” dedi. Sonra Hz. Peygamber (s.a) Uveymlr'e ikinci olarak, “Kalk, ‘Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, ben Şureyh'i Havle'nin üzerinde gördüm ve ben hiç şüphesiz sâdıklardanım’ de” buyurdu. Daha sonra üçüncü olarak, “Kalk, ‘Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, o benden başkasından hamile kalmıştır’ de” buyurdu. Dördüncüsünde de, “Kalk, ‘Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, o zinâ etmiştir. Çünkü ben ona dört aydan beri yaklaşmadım ve ben gerçekten doğru söyleyenlerdenim’ de” buyurdu. Besincisinde de, “Kalk, ‘Eğer ben [Uveymir] yalan söylüyorsam, Allah'ın laneti benim üzerime olsun’ de” buyurdu. Daha sonra da Uveymir'e “Otur” dedi. Havle'ye “kalk” dedi. Havle ayağa kalktı ve iki defa, “Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, ben zinâ etmedim. Kocam Uveymir, yalancılardandır [yalan söylüyor]” dedi. İkinci olarak, “Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, o benim üzerimde Şureyh'i görmedi, yalan söylüyor” dedi; üçüncü olarak, “Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, ben ondan hamileyim, o yalan söylüyor” dedi; dördüncü olarak, “Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, o [kocam] beni zinâ yaparken görmedi, o yalan söylüyor” dedi; beşinci olarak da, “Eğer Uveymir söylediklerinde doğru ise, Allah'ın gazabı benim üzerime olsun” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a), onları birbirinden ayırdı.
2) Kelbî'nin rivâyetine göre İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: “Âsım, bir gün ailesine varıp gitti ve Şüreyh b. Sehmâ'yı hanımının koynunda buldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber’e (s.a) geldi.” Hadisin bundan sonraki kısmı, geçen rivâyette olduğu gibidir.
3) İkrime, İbn Abbâs'tan (r.a) şunu rivâyet etmiştir: Namuslu ve hür kadınlara (zinâ) iftirası atan... (Nûr/4) âyeti inince, Ensâr'ın reisi [büyüğü]durumunda olan Sa‘d b. Ubâde (r.a) şöyle dedi: “Eğer hanımımın koynunda birisini yakalasam, dört şâhit getirmeye kalkıştığımda, o işini bitirip gitmiş olacak” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a), “Ey Ensâr cemaati! Reisinizin dediğini duymuyor musunuz?” deyince, onlar “Yâ Rasûlullah! Onu kınama. Çünkü o kıskanç bir adam” dediler. Sa‘d b. Ubâde (r.a) de, “Yâ Rasûlallah! Allah'a yemin ederim ki, bu âyetin Allah'tan geldiğini ve hakk olduğunu biliyorum. Fakat buna şaştım [bunu anlamakta zorluk çektim]” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Allah kesinlikle böyle buyuruyor” dedi. Çok beklemeden, Sa‘d'ın amcaoğlu Hilâl b. Ümeyye –Hilâl, Allah'ın tevbelerini kabul ettiği o meşhur üç kişiden biri idi– çıkageldi ve “Yâ Rasûlullah! Hanımımın koynunda birisini yakaladım. Şu gözümle gördüm, şu kulağımla işittim” dedi. Rasûlullah (s.a), onun getirdiği bu haberden hoşlanmadı. Hilâl de, “Allah'a yemin ederim ki, ey Allah'ın Rasûlü, yüzünden söylediğim şeyden hoşlanmadığını hissetmekteyim. Ama, Allah biliyor ki doğru söylüyorum ve sadece hakkı ifade ettim” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a), “Ya beyyine [şâhit-delil getirirsin], yahut da (sana) had uygulanır” dedi. Ensâr bir araya gelip, “Sa‘d'ın söylediği başımıza geldi” dediler. Onlar böyle konuşurlarken, Hz. Peygamber'e (s.a) vahiy geldi. Ona vahiy geldiğinde, yüzünün rengi kaçar, bedenini bir kırmızılık sarardı. O'nun bu sıkıntısı geçince, “Ey Hilâl! Müjdeler olsun, Allah senin için bir çıkış yeri nasip etti” dedi. Hilâl de, “Ben de, Allah'tan bunu umuyordum” dedi ve Hz. Peygamber (s.a) Ensâr'a bu âyetleri okuyup, “O kadını çağırın” dedi. Kadın çağırıldı. Gelince, Hilâl'in yalan söylediğini iddia etti. Hz. Peygamber (s.a) de, “Allah ikinizden birisinin yalancı olduğunu biliyor. Sizden, tevbe edecek birisi yok mu?” dedi ve karşılıklı olarak lanetleşmelerini [lian'ı] emretti. Bunun üzerine Hilâl, Allah adına yemin edip, şehâdet ederek, kendisinin sâdıklardan olduğunu söyledi. Beşinci seferinde, Hz. Peygamber (s.a) ona, “Ey Hilâl! Allah'tan kork, çünkü dünya azabı [cezası] âhiret azabından daha kolaydır” dedi. Hilâl de, “Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın Rasûlü bana celde vurmadığına göre, Allah bu kadından ötürü bana azap etmeyecektir” deyip, beşinci kez (malum şekilde) yeminle şehâdette bulundu. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) kadına dönerek, “Sen de bu şekilde yemin edip, şehâdette bulunabilir misin?” dedi. O da, dört defa, Hilâl'in yalan söylediğine dair yemin ile şehâdette bulundu. Beşincisine başlayınca Rasûlûllah (s.a) ona, “Allah'tan kork, bu beşincisi, neticesi mutlaka gerçekleşecek olandır” dedi. Bunun üzerine kadın, bir müddet duraladı, suçunu itiraf edecek gibi oldu, sonra “Allah'a yemin ederim ki, kavmimi rezil kepaze etmeyeceğim” deyip, beşinci kez Hilâl eğer doğru söylüyorsa, Allah'ın gazabının kendisine olması için yemin edip, şehâdette bulundu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a), o ikisini birbirinden ayırdı. Sonra da, “Bekleyin. Eğer bu kadının doğuracağı çocuk orta, kırmızı-beyaza çalan sarı renkli ve ince bacaklı olursa, Hilâl'e aittir. Yok eğer o çocuğun bacakları kalın, esmer ve kıvırcık saçlı ve yassı burunlu olursa, bu da (kim yaptıysa) ona aittir” dedi. Kadın esmer, kalın bacaklı bir çocuk doğurdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) “Eğer o yeminler olmasaydı, benimle o kadının işi vardı “Ben, ona yapacağımı biliyordum” buyurdu. İkrime, “Andolsun ki o çocuğu daha sonra, babasının kim olduğu bilinmediği hâlde, bir şehrin vâlisi olarak gördüm” demiştir.
Bizce bu âyetleri bazı olaylarla sınırlandırmaya gerek yoktur. Zira sağlam kaynaklarda bu haberler yer almamaktadır. O nedenle bu âyetler, özel olarak bir olay hakkında değil, genel olarak zinâ iftirasında bulunanlar sebebiyle nâzil olmuştur. H.Yılmaz

Genel olarak şu ya da bu düzmece tapınma nesnesini, şu ya da bu hayalî varlığı ya da gücü zihnen Allah'la bir tutan yahut Allah'tan başka varlıklarda tanrısal nitelikler ve güçler bulunduğunu vehmeden kişi anlamına gelen müşrik terimi (müennesi/dişili müşrike) burada, öyle anlaşılıyor ki, bedenî arzularına karşı ancak Allah'a gösterilmesi gereken tutsakça bir teslimiyet ve küçülme eğilimi gösteren ve böylece O'nun tarafından vaz‘edilen ahlakî ve manevî ilkeleri, sınırları çiğneyen kişiye işaret etmek üzere, terimin en geniş mecazî anlamıyla kullanılmıştır. Müşrike sözcüğünü kendisinden önceki zâniye (zina eden kadın) sözcüğüne bağlayan ev (“yahut”) takısı, bu anlam örgüsü içinde -ayrıca, bu iki terimin müzekker/eril biçimleriyle geçtiği sonraki cümlede-, tıpkı bu takının 23:6'daki kullanımında olduğu gibi, “yani” yahut “bir başka deyişle” ifadeleriyle aktarılabilecek açıklayıcı bir anlam taşımaktadır. Yukarıdaki pasaj hk. daha ayrıntılı bir açıklama için bkz. bundan sonraki not.Müfessirlerden bazıları bu pasajı bir buyruk olarak ele almakta ve şöyle anlamlandırmaktadırlar: “Zina yapan erkek zina yapan bir kadından ya da müşrik bir kadından başkasıyla evlenmesin; zina yapan kadın da zina yapan bir erkekten ya da bir müşrik'ten başkasıyla evlenmesin/evlenmeyecektir”. Ne var ki, bu yoruma birkaç bakımdan itiraz edilebilir: Birincisi: Kur’an, en ağır günahı da işlemiş olsa, bir müminin, terimin en küçültücü ve Allah'a baş kaldırmayı temsil eden anlamıyla, inanmayan biriyle evlenmesine hiçbir zaman iyi gözle bakmamaktadır; ikincisi, İslam Hukuku'nun temel ilkelerinden birine göre, işlenen suçun faili suça uyan şer‘î cezayı (zina için yüz değnek) bir kere çektikten sonra toplum açısından artık yapılması gereken yapılmış ve hukukî müdahalenin konusu kalmamış demektir. Son olarak da, yukarıdaki ifadenin kuruluşu, bu ifadeyle bir vak‘anın dile getirilmek istendiğini gösterir yöndedir (Râzî) ve dolayısıyla dile getirilen husus bir emir olarak anlaşılamaz. Öte yandan, zina gayrimeşru bir cinsi birleşme olduğuna göre, yukarıdaki pasajda iki kere geçen yenkihu fiili spesifik anlamıyla “evlenir” anlamında değil, fakat hem meşru, hem de gayrimeşru cinsî birleşmeyi içine almak üzere genel anlamıyla, yani “(biriyle) birleşir” anlamıyla anlaşılmalıdır. Râzî'nin kaydettiğine göre büyük müfessir Ebû Müslim de, bu günahı bile isteye işledikleri sürece zina olayına karışan her iki cinsin de eşit derecede suçlu olduklarını belirten, suçlulardan hiç birinin sırf bir “ayartmanın” kurbanı olduğunu ileri sürerek kendisini temize çıkaramayacağını îma eden bu ayeti aynı yönde tefsir etmektedir. M.Esed

Yani, yalnızca zaniye bir kadın, tevbe etmemiş zani bir erkeğe veya bir müşrike denk bir eş olabilir. Mümin ve faziletli bir kadın böyle birine eş olamaz. Müminlerden tanıdıkları bu tür kişilere kızlarını vermeleri haramdır. Aynı şekilde, zina edip (tevbe etmemiş) kadınlar için de ancak zani veya müşrik erkekler uygun eş olabilir, böylesi kadınlar müminlere uygun eş olamazlar. Müminlerin ahlâken düşük kadınlarla evlenmeleri haramdır. Şu kadar ki, bu hüküm yaptıklarında ısrar edip, tevbe ve ıslahta bulunmayanlar içindir. Çünkü tevbe ve ıslahtan sonra "zani-zaniye" kabul edilmezler.
İmam Ahmed bin Hanbel'e göre, zina edenle evlenme yasağı, yapılmışsa böyle bir evliliğin yasal etkisi olmayacağı anlamı verir. Fakat bu görüş doğru değildir. Haramın yasal sonuç ve etkileri olmaz. Yani, bu haramı işleyerek evlenen kişinin evliliğinin geçersiz olduğu ve eşlerin evliliğe rağmen zina ettiği demek değildir bu. Çünkü, bu noktada Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
"Haram, helâlı haram yapmaz" (Taberani, Darekutni). Bir başka söyleyişle, meşru olmayan bir eylem meşru bir eylemi gayri meşru yapmaz. Bu nedenle, eğer bir kişi zina eder ve sonra evlenirse, onun ahlâksız olmayan öbür eşi de zinaya karışmış sayılmayacaktır. Açık isyan dışında hiçbir gayri meşru eylemin, bunu yapanın bundan böyle yapacağı her işi gayrı meşru saydıracak şekilde yasal haklardan mahrum bir kişi haline getiremeyeceği kesin kuraldır. Bu açıdan bakıldığında ayetin açık anlamı şöyle olmaktadır: Ahlâksız oldukları bilinen bu tür kişileri eş olarak seçmek günahtır. Müminler bundan kaçınmalıdır, aksi halde hukuk onları toplumun istenmeyen iğrenç elemanı olarak ayırırken, eğer müminler kendileriyle evlenirlerse yüreklendirilmiş olurlar.
Aynı şekilde, ayet zina eden bir müslümanın müşrik biriyle yaptığı evliliği de batıl geçersiz kılmaz. Ayet zina eylemini vurgulamakta ve bunu yapan kişinin müslüman da olsa, temiz ve saf İslâm toplumunda temiz evlilik yapmaya uygun olmadığını belirtmektedir. Böyle bir kişi evlilik için kendisi gibi insanlara, ya da İlahi Kanuna inanmayan müşriklere yaklaşmalıdır.
Bu konudaki hadisler oldukça açık ve nettir. Müsned-i Ahmed ve Nesaî de Abdullah bin Amr el-As'dan gelen rivayete göre, Ümmü Mahzul adlı bir kadın Medine'de fahişelik yapardı. Hz. Peygamber (s.a) bir müslümanın bu kadınla evlenme isteğini reddetti ve kendisine bu ayeti okudu. Tirmizi ve Ebu Davud'da geçen bir rivayete göre, Mersed bin Ebi Mersed adlı bir sahabi, cahiliye döneminde Mekke'nin ahlâksız kadınlarından İnakl'la gayri meşru ilişkilerde bulunmuştu. Sonra, onunla evlenmeyi tasarlayarak izin için Hz. Peygamber'e (s.a) geldi. İki kez izin isteğinde bulunmasına rağmen Hz. Peygamber (s.a) cevap vermedi. İsteğini üçüncü kez tekrarladığında Hz. Peygamber (s.a) kendisine bu ayeti okudu. Bunlardan ayrı olarak, Hz. Abdullah İbn Ömer ve Ammar bin Yasir'den de aynı konuda başka rivayetler vardır. Sözgelimi, bunlardan birinde Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır: "Karısının ahlâksız olduğunu bilen ve buna rağmen onunla yaşamaya devam eden adam cennete girmez" (Ahmed, Nesaî, Ebu Davud, et-Teyalisi) Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) zina eden bekâr bir çift bulduklarında, önce kendilerine gerekli cezayı (hadd) uygularlar, sonra da onları evlendirirlerdi. İbn Ömer'in naklettiğine göre, bir gün dalgın ve düşünceli bir adam Hz. Ebu Bekir'e gelir. Birşey söylemek ister, fakat açıkça söyleyemez. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer'den adamı bir kenara çekip, ne demek istediğini anlamasını ister. Soru üzerine, adam kendisine misafir olarak gelen birinin kendi kızıyla zina halinde görüldüğünü anlatır.
Bunun üzerine Hz. Ömer, "Yazıklar olsun sana, kızının sırrını neden gizliyorsun?" der. Sonunda, delikanlıyla kız yargılanır, cezalandırılır, evlendirilir ve ardından bir yıllığına şehirden sürülür. Aynı nitelikte daha başka bir olay Kadı Ebu Bekir İbn ül-Arabi tarafından Ahkâmü'l Kur'an'ında (II: 86) anılmaktadır. Mevdudi

Bu âyetin ,îmİnı zayıf Mekke gömenleri hakkında indiği rivâyet edilir. Bunlar, câhiliyye geleneğine uyarak fâhişelerle evlenip onları çalıştırmak ve onların zinâdan gelen kazançlarıyle geçinmek istemişlerdi. Âyet, bu tür evlenmeyi yasaklamıştır. S.Ateş

Bir haber cümlesi olan bu âyet, toplumdaki mevcut uygulamayı zikredip esas uygulanması gerekeni ortaya koyuyor:
• Zinâ eden erkek, zinâ eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmiyor.
• Zinâ eden bir kadınla da ancak zinâ eden veya müşrik olan erkek evleniyor.
• Bu uygulama, mü’minlere haram kılınmıştı.
Bu âyet genellikle, “Zinâ eden erkek, zinâ eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenemez; zinâ eden bir kadınla da ancak zinâ eden veya müşrik olan erkek evlenebilir. Bu, mü’minlere haram kılınmıştır” şeklinde çevrilmiştir. Bu çeviriye göre, “zinâ edenler, sadece kendileri gibi zinâ etmiş biri veya bir müşrikle evlenebilir” hükmü ortaya çıkmaktadır. Bu hususta şu rivâyet nakledilmiştir:
Ebû Dâvûd ve Tirmizî'nin rivâyetine göre Amr b. Şu‘ayb'ın babasından, onun da dedesinden rivâyet ettiğine göre Mersed b. Ebî Mersed Mekke'deki esirleri taşırdı [Medîne'ye getirir, kurtarırdı]. Mekke'de “Anak” adında bir fâhişe vardı, bu da onun dostu idi. Mersed dedi ki: Peygamber'e (s.a) gelip dedim ki: “Ey Allah'ın Rasûlü! Anak'ı nikâhlayayım mı?” Bir süre sustu, bana cevap vermedi. Bunun üzerine, Zinâ eden kadını da ancak zinâ eden veya müşrik olan bir erkek nikâhlayabilir buyruğu nâzil oldu. Rasûlullah beni çağırdı ve bana bu âyeti okuduktan sonra, “Onu nikâhlama” dedi.
Ne var ki bu hüküm de problemi çözememiş, problemin nasıl çözüleceği araştırılmıştır. Biz önce bu konu hakkında üretilen formüllerin özetini verecek, sonra da gerçeği takdim edeceğiz:
Burada nikâh, “cima”manasına kullanılmıştır. Buna göre, mana şöyle olur: Zinâ eden bir kimse, zinâ ettiği vakit ya Müslümanlardan zinâ eden bir kadın ile ilişki kurmaktadır, veya ondan daha güzel müşriklerden bir kadın ile ilişki kurmaktadır.”
Zinâ, ancak bir zâniye ile yapılır. Bu da her iki tarafın da zinâ etmiş olacağını ifade eder.
ez-Zeccâc ve başkası bu görüşü el-Hasen'den nakletmişlerdir. Buna göre o şöyle demiştir: “Burada kasıt, kendilerine zinâ haddi uygulanmış, zinâ eden erkek ve kadındır.” O şöyle demiştir: “Bu yüce Allah'ın bir hükmüdür. Zinâ haddi uygulanmış bir erkeğin, zinâ haddi uygulanmış bir kadından başkasıyla evlenmesi caiz değildir.” İbrâhîm en-Nehâî de buna yakın görüş belirtmiştir.
Ebû Dâvûd'un, Musannef'inde [Sünen'inde]kaydedildiğine göre Ebû Hureyre şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “Zinâ edip had uygulanmış bir erkek ancak kendisi gibi olanı nikâhlayabilir.
Âyet-i kerîme neshedilmiştir. Mâlik, Yahyâ b. Sa‘îd'den, o Sa‘îd b. el-Müseyyeb'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Zinâ eden erkek ancak zinâ eden veya müşrik olan bir kadını nikâh edebilir. Zinâ eden kadını da ancak zinâ eden veya müşrik olan bir erkek nikâhlayabilir buyruğu hakkında (Sa‘îd b. el-Müseyyeb)dedi ki: “Bu âyet-i kerîmeyi daha sonra gelen, İçinizden evli olmayanları... evlendirin (Nûr/32) âyeti neshetmiştir.

ÂYETİN MUHKEM OLMADIĞINI SÖYLEYENLER ve BU GÖRÜŞÜN BAZI HÜKÜMLERE ETKİSİ
Mütekaddiminden bir kesim şöyle demiştir: Âyet-i kerîme nesh edilmiş değildir. Bunlara göre zinâ eden bir erkeğin kendisi ile hanımı arasındaki nikâhı fâsit olur. Zinâ eden bir kadının da kendisi ile kocası arasındaki nikâhı fâsit olur. Bunlardan bir topluluk da şöyle demiştir: “Bu yolla nikâh fesh olmaz, ancak hanımı zinâ eden kocaya karısını boşaması emredilir. Boşamayacak olursa, günahkâr olur. Ne zinâ eden bir kadınla, ne de zinâ eden bir erkekle evlenmek caizdir. Ancak tevbe açıkça tesbit edilecek olursa, o takdirde nikâhlanmak caiz olur.”
MÜ’MİNLERE FÂHİŞELERLE EVLENMEK HARÂMDIR
Böylesi mü’minlere haram kılınmıştır. Yani, bu gibi fâhişeleri nikâhlamak mü’minlere haramdır. Kimi te’vîl âlimleri şunu iddia ederler: “Böyle fâhişelerle nikâhlanmayı yüce Allah, Muhammed (s.a) ümmetine haram kılmıştır. Bu türden kadınların en meşhurlarından birisi de Anak diye bilinen kadındır.”
Bu âyette yer alan hükümler aslında şunlardır:
• Zinâ eden kadın, ya zinâ eden bir erkekle veya bir müşrik erkekle evleniyor.
• Zinâ eden erkek de zinâ etmiş bir kadınla veya müşrik bir kadınla evleniyor.
• Bu uygulama mü’minlere yasaklanmıştır.
Bu âyet bir haber cümlesidir, bir emir veya yasaklama cümlesi değildir. Âyetteki nikâhlanıyor ifadesini, “nikâhlanamaz, evlenemez” hâline getirmek, cehâletin ötesinde bir cinâyettir. Âyete böyle anlam verenler, işin içinden çıkamazlar, nitekim de çıkamamışlardır. Zira Allah günahkâr [zinâ suçu işlemiş] da olsa bir mü’minin müşrikle evlenmesini yasaklamış, ayrıca günahkâr-günahsız ayırımı yapmadan her mü’minin evlendirilmesini emretmiştir. İşte âyetler:
Ve müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikâhlamayın. İman etmiş bir câriye, –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de iman edinceye kadar nikâhlamayın; iman etmiş bir erkek köle, –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise Kendi bilgisi ile cennete ve mağfirete çağırır. O, öğüt alıp düşünürler diye insanlara âyetlerini ortaya koyar. (Bakara/221)
Ve sizden eşi olmayanları, erkek kölelerinizden ve kadın kölelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah Kendi fazlından onları zenginleştirir. Şüphesiz ki Allah, vâsi'dir [geniş olandır], en iyi bilendir. (Nûr/32) H.Yılmaz

Muhsanât, lafzî olarak, “[iffetsizliğe karşı] korunan, desteklenen kadınlar” demektir; yani evlilik ve/veya iman ve öz-saygısı yoluyla. Terim, bu anlamıyla, aksini gösteren kesin bir vaka olmadıkça, şer‘î/hukukî açıdan her kadının iffetli sayılması gerektiğini îma etmektedir. (Bu pasaj suçlayan kişinin suçlamayı kendi eşinden başka kadınlara yönelttiği hallerle ilgilidir; çünkü bu suçlamanın eşler arasında cereyan etmesi halinde -6-9. ayetlerde görüleceği gibi- şahitlik ilkesi de, meselenin hükmü de buradakinden farklıdır.Açıkça anlaşılacağı üzere, bu hüküm, bir erkeği yasak ilişkide bulunmakla suçlayan ve bu suçlamasını hukukî usuller içinde isbat edemeyen kadınlar için de geçerlidir. Bu gibi hallerde uygulanan cezanın böylesine şiddetli ya da ciddî olması ve diğer bütün ceza ve sulh davalarında İslam Hukuku'nun yeterli gördüğü iki şahit yerine dört şahidin gerekli görülmesi, iftirayı ve sorumsuzca yapılan suçlamaları önlemenin kaçınılmaz bir zaruret olmasından ötürüdür. Pek çok güvenilir Hadis rivayetinin de işaret ettiği gibi, bu tür davalarda bu dört şahidin olay konusundaki şehadetlerinin ikinci dereceden değil, doğrudan ve bizzat görgü şehadeti derecesinde olması gerekmektedir; bir başka deyişle, bu şahitler için yasak bir birleşmenin cereyan etmekte olduğuna ya da etmiş olduğuna delalet eden bir duruma şahit olmaları yeterli değildir; böyle bir cinsî birleşmeye bizzat tanık olmuş olmaları ve yargı makamını hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde tatmin etmeleri gerekmektedir. (Râzî, İslam Hukuku'nun en büyük temsilcilerinin görüşlerini böylece hulasa etmektedir.) Bu tür suçlamalarda şehadet ve delillendirmede aranan böylesine yüksek doğruluk ve güvenirlik derecesini sağlamak, imkansız olmasa da son derecede zor olduğuna göre, demek ki, yukarıdaki Kur’ânî hükmün asıl amacı yasak cinsî birleşme konusunda ikinci dereceden yapılan itham ve yakıştırmaların pratikte önünü almak -çünkü “insan zayıf yaratılmıştır” (4:28)- ve zinanın isbatını, bu çirkin ilişkiye katılan suçluların kendi ihtiyarlarıyla, din ve vicdan muhasebesiyle yapacakları samimî ikrar ve itirafa bağlı kılmaktır. M.Esed

Yani, had cezasını (kamçı ya da değnek cezasını) çektikten sonra yaptığı suçlamadan alenî olarak vazgeçen kimseler. Çünkü had cezası, haksız yere suçlanan kişi için hukukî bir hak olduğundan, suçlamayı yapan kişinin yalnızca tevbe etmesi ve haksız olduğunu ikrar etmesiyle ortadan kalkmaz. Dolayısıyla, yukarıdaki istisna had cezasıyla değil, sadece şahitlikten men etme hükmüyle alakalıdır. M.Esed

Bu hükmün amacı, sayısız kötülüklere yol açacağından, insanların haram bağlantı ve gayri meşru ilişkilerinin toplumda yayılmasına karşı tam bir yasak koymakdır. Bu bağlamda ortaya çıkabilecek en büyük kötülük, derinden derine ahlâk dışı bir havanın yayılmasıdır. Biri çıkar, doğru veya yanlış bir başkasının yaptıklarını anlatır, diğeri onu daha fazla şüphe ve katmalarla daha başkalarına aktarır. Böylece, toplum içinde kötü ihtiras ve arzuların doğmasına kapı açılmış olur. İslâm bu kapının kapalı kalmasını amaçlar. Bir yandan, zina halinde yakalanan ve suçu delille sabit olan kişiye, başka bir suç karşılığında verilmeyen en ağır cezayı verirken, öte yandan, bir kişiyi zina ile suçlayıp da bunu delillendiremeyene bir daha böyle bir iftirada bulunmasın diye 80 kamçı vurur. Eğer suçlayan ahlâk dışı bir hareketi gözleriyle görse bile, gizliyi açığa vurup kirin yayılmasına çalışacak yerde yerinde kalmasını sağlayacaktır. Bununla birlikte, eğer yeterli şahidi varsa, gördüğünü toplumda yaymaktan kaçınarak doğru yetkililere koşacak ve suçluların mahkemece cezalandırılmalarını sağlayacaktır. Şimdi, bu konudaki yasanın ayrıntılarını madde madde sunalım:
1) "" ifadesinin geçtiği ayet, burada sıradan bir suçlamanın değil, temiz kadınların iffetine karşı zina suçlamasının sözkonusu edildiğini açıkça göstermektedir. Sonra, suçluyanlardan dört şahit getirmelerinin istenmesi de, bunun zina ile ilgili olduğuna bir başka delildir. Çünkü, tüm İslâm hukukunda dört şahit getirme şartı yalnızca zina ile ilgilidir. Bu bakımdan alimler, hırsızlık, içki, faiz alma gibi suçlamaları kapsamasın diye, ayetin zina suçlusuyla ilgili olduğunda görüş birliğine varmışlar ve bu tür suçlamaya mahsus olmak üzere "kazf" adını vermişlerdir. Kazf'ten ayrı olarak, daha başka yersiz suçlamaların cezalarını belirleme işi hakimin veya gerektiğinde iftira ve hakaret ile ilgili genel yasalar çıkarılabilecek olan İslâm Devleti Şura Meclisi'nin ictihadına bırakılabilir.
2) Ayet, her ne kadar el-muhsanat (temiz ve namuslu kadınlar)dan söz ediyorsa da, fakihler yalnızca kadınları suçlamakla sınırlı olmayıp, namuslu erkeklere iftirayı da içine aldığında ittifak halindedirler. Aynı şekilde, iftiracılar için "müzekker sigası-eril kipi" kullanılmışsa da, yasa yalnızca erkek iftiracılarla ilgili olmayıp, kadın iftiracıları da kapsamına almaktadır. Suçun kötülüğü ve ağrılığı açısından, suçlayan veya suçlanılan kadın olsun erkek olsun farketmez. Bu nedenle, iftira eden erkekle, faziletli ve temiz bir erkek veya kadına iftira atan kadının her ikisi de bu yasanın kapsamı içine girmektedir.
3) Bu yasa, suçlanan yalnız "muhsan" veya "muhsana" olduğu zaman geçerlidir. Suçlanan "muhsan(a) - ahlâk kalesi içinde" olmadığı zaman yasa geçerliliğni yitirir. "Muhsan(a)" olmayan bir kişi ahlâk-sızlığıyla ünlüyse ortada iftira diye bir sorun olmayacaktır; aksi halde, hakim, suçlayana herhangi bir ceza vermek için ictihadını kullanabilir, ya da Şura Meclisi böyle durumlar için gerekli yasaları çıkarabilir.
4) Kazf'ın cezalandırılabilir olması için, birinin delilsiz olarak bir başkasını ahlâksızlıkla suçlaması yeterli olmayıp, kâzif (suçlayan), makzuf (suçlanılan) ve bizzat kazf eylemiyle ilgili yerine getirilmesi gereken bir takım şartlar vardır:
Kâzifle ilgili şartlar şunlardır:
a. Yetişkin olmalıdır, mükellef olmayan bir kazf suçu işlerse, kendisine hadd değil tazir uygulanır.
b. Aklı yerinde olmalıdır, deli ve anormal kişilere hadd uygulanmaz; aynı şekilde, yasaklanmış sarhoşluk vericilerin dışında, kloroform gibi sarhoşluk veren bir şeyin etkisindeki kişi de kazf suçlusu sayılamaz.
c. Baskı altında değil de, kendi iradesiyle kazf'ta bulunmuş olmalıdır.
d. Makzuf'un babası veya dedesi olmamalıdır, çünkü bunlara hadd uygulanamaz.
Hanefilere göre bir beşinci şart daha vardır ki, yalnızca hep el-kol hareketleri yapan bir kişi kazfla suçlanamayacağından, kâzif sarhoş da olmamalıdır. Fakat, İmam Şafiî buna karşı çıkar. Sarhoşun el-kol hareketleri açık ve herkesin ne demek istediğini anlayabileceği şekildeyse, bir kimsenin adını kirletmek için el-kol hareketi sözden daha az zararlı olmayacağından o da kâzif sayılır. Fakat, Hanefiler salt el-kol hareketlerini 80 kamçılık hadd cezası için yeterli bulmayıp, bu noktada tazir cezası önerirler.
Makzuf (suçlanan)la ilgili şartlarsa şunlardır:
a) Aklı ve şuuru yerinde olmalıdır; yani, aklı ve şuuru yerindeyken zina etmiş olmakla suçlanmalıdır: Deli (deliliği sonradan sürsün veya sürmesin) zina suçunu işlemiş olmaz. Çünkü; deli namusunu herhalde tam olarak koruyamaz ve zina ettiği delilleriyle sabit bile olsa, ne hadd cezasıyla cezalandırılır, ne de şahsına karşı aşağılamada bulunulur. Bu nedenle, onu suçlayan da kazf cezasını haketmiş olmaz. Bununla birlikte, İmam Malik ve İmam Leys bin Sa'd, delilsiz olarak bir başka kişiyi zina ile suçladığından dolayı, deliyi suçlayanın ilgili hadd cezasını hakettiği görüşündedirler.
b) Yetişkin olmalıdır, yani, yasal açıdan tam yaşındayken zina ile suçlanmalıdır. Bir küçüğü veya küçüklüğünde zina etmiş bir yetişkini suçlamak hadd cezasını gerektirmez. Çünkü tıpkı bir deli gibi, bir çocuk da şeref ve namusunu bütünüyle koruyamaz. Fakat, İmam Malik'e göre, suçlanan yetişkinlik çağına yaklaşmış bir erkek çocuğu olduğunda suçlayana hadd cezası uygulanmazsa da, aynı yaştaki bir kız çocuğu kendisini zina için teslim etmekle suçlanır ve kendisiyle cinsel ilişki mümkün olursa, bu durumda suçlama yalnızca kızın ailesinin şerefini lekelemekle kalmayıp, kızın geleceğini de harap edeceğinden suçlayan (kâzif) hadd cezasını haketmiş olur.
c) Müslüman olmalıdır, yani, İslâm'dayken zina etmekle suçlanmalıdır. Bir gayri müslimi veya müslüman değilken zina etmiş bir müslümanı suçlamaya gerekli hadd cezası verilmez.
d) Hür olmalıdır, bir köle ve cariyeyi, ya da köle veya cariyeyken zina yapmış hür bir kimseyi suçlamak gerekli hadd cezasını gerektirmez. Çünkü kölenin çaresizlik ve zayıflığı şeref ve namusunu korumaktan kendisini alıkoyabilir. Bizzat Kur'an köleliği ihsan (ahlâk kalesinde olma) durumunun dışında tutmuştur. (Nisa: 25) Fakat Davud el-Zahiri buna katılmaz, köle veya cariye iftira atanın da kâzif olup, kazf ceasıyla cezalandırılacağını savunur.
e) Temiz ve lekesiz bir karakteri olmalıdır. Yani, zinadan ve onu andıran herşeyden uzak bulunmalıdır. Ne eskiden zina ile suçlamış olmalı, ne yasa dışı bir evlilikte cinsel ilişkide bulunmuş olmalı, ne açıkça mülkiyetinde bulunmayan bir cariyeyle ne de karısı sandığı bir kadınla yatmamış olmalıdır. Her günkü hayatı kimsenin kendisini ahlâksızlıkla suçlamayacağı şekilde geçmeli ve daha önce zinadan küçük suçlarla suçlanmamış bulunmalıdır. Çünkü, bütün bu durumlar kişinin ahlâkî temizliğinde leke getirir ve böyle birini suçlayan kişi de 80 kamçılık hadd cezasını haketmiş olmaz. Öyle ki, suçlananın zina suçu, suçlayana haddin uygulanmasından hemen önce delille sabit olursa, birincinin ahlâkî temizliği ve iffeti kaybolmuş olacağından suçlayan affedilir.
Bu beş durumda her ne kadar hadd cezası uygulanmazsa da, bu tür bir deliyi, bir çocuğu, bir gayri müslim, bir köle veya iffetsiz birini delilsiz zina ile suçlayana tazir cezası da verilmeyecek demek değildir.
Şimdi de kazfla ilgili şartlara bakalım. Bir suçlama, eğer suçlayan herhangi bir kişiyi gerekli delillerle ispatlandığında suçlananı ilgili hadd cezasına çarptıracak bir cinsel eylemle suçlar, ya da suçlayan suçlananı yasa dışı doğumla suçlarsa kazf olur. Fakat, her iki durumda da suçlama açık ve net olmalıdır, zina veya yasa dışı doğum suçlamalarının suçlayanın niyetine bağlı olduğu kapalı ifadeler güvenilir olmaktan uzaktır. Sözgelimi, bir adam için zani, günahkâr, kötü, ahlâksız ve bir kadın için fahişe, orospu, kahpe gibi sözcüklerin kullanılması yalnızca bir işaret olup, kazf değildir. Ne var ki, fakihler arasında işaretin de kazf olup olmadığı konusunda görüş ayrılığı vardır. İmam Malik'e göre, eğer işaret açıksa ve karşıdakine zina veya gayri meşru doğum isnat etme anlamına geliyorsa, bu kazftır ve kâzif hadd cezasını hak etmiş olacaktır. Fakat, İmam Ebu Hanife ve arkadaşlarıyla İmam Şafiî, Süfyan es-Sevrî, İbn Şübrüme ve Hasan bin Salih, her ne şekilde olursa olsun işaretin şüphe ve kapalılık ifade ettiği ve şüphenin olduğu her yerde haddin düştüğü görüşündedirler. İmam Ahmed ve İshak bin Rahaveyh'e göre, işaret, bir kavga ve döğüşte kızgınlık anında yapılmışsa, kazf, alay ve eğlence olsun diye yapılmışsa kazf degildir. Halifelerden Hz. Ömer ve Hz. Ali, işaret için de hadd cezası uygulamışlardır. Hz. Ömer zamanında kavgaya tutuşan iki kişiden biri diğerine "Ne babam zaniydi, ne de annem zaniyeydi" demiş ve olay Hz. Ömer'e gitmişti. Hz. Ömer, olaya şahit olanlara onunla diyenin neyi kasdettiğini sormuş ve bazıları adamın yalnızca anne-babasını övdüğünü ve karşısındakinin anne-babasına herhangi bir yüklemede bulunmadığını söylerken, diğerleri buna karşı çıkarak, bu sözlerle açıkça karşısındakinin anne-babasının zinakâr olduklarını ima ettiğini belirtmişlerdir. Hz. Ömer bu ikincilerin görüşüne katılarak adama hadd uygulamıştır. (El-Cessas, III: 330). Bir başkasını eşcinsellikle suçlamanın kazf olup olmayacağı konusunda da görüş ayrılığı vardır. İmam Ebu Hanife bunu kazf saymaz, fakat İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed, İmam Malik ve Şafiî bunu da kazf olarak kabul ederek, gerekli haddin uygulanmasını önerirler.
5) Fakihler, kazfin mutlaka cezalandırılması gereken bir suç olup olmadığında da görüş birliği içinde değildirler. İbn Ebi Leyla, bunun Allah'ın hakkı olduğunu ve dolayısıyla makzuf talep etsin etmesin, kâzife mutlaka hadd uygulanması gerektiğini söyler. İmam Ebu Hanife ve arkadaşları, suçun sabit olmasıyla haddin uygulanmasının şüphesiz Allah'ın hakkı olduğu, fakat suçlunun ilgili kanun çerçevesinde yargılanmasının suçlananın talebine bağlı bulunmakla insanın hakkı olduğu görüşündedirler. İmam Şafiî ve İmam Evzaî de aynı görüştedir. İmam Malik'e göre ise, eğer kazf suçu yöneticinin huzurunda işlenirse mutlaka cezalandırılması gerekli bir suç, aksi halde cezalandırılıp cezalandırılmaması suçlananın talebine bağlı bir suçtur.
6) Kazf telâfi edilir bir suç değildir. Eğer suçlanan davayı mahkemeye getirmezse durum farklı olacaktır; fakat dava mahkemeye getirilecek olursa suçlayanın suçlamasını ispatlaması istenir, eğer ispatlayamazsa kendisine gerekli hadd uygulanır. Sonra, mahkeme de suçlayan da onu bağışlayamaz ne sorun para vermekle çözümlenebilir, ne de suçlayan tevbe ve özürle cezaladan kurtulabilir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuşlardır: "Haddi gerektiren suçları aranızda bağışlayın, fakat dava bana geldiğinde ceza vacip olacaktır."
7) Hanefilere göre, kazf için hadd istemi suçlanan tarafından yapılabileceği gibi, suçlanan yoksa, baba, anne, çocuklar ve torunlar gibi vurulan lekeden etkilenen soyundan biri tarafından da yapılabilir. Fakat, İmam Malik'e göre, bu hak varislere de intikal edebilir, İmam Şafiî de aynı görüştedir. Eğer suçlanan ölürse, yasal varislerinden herbiri hadd isteminde bulunabilir. Fakat, ilginçtir ki, ölümle bağlar kopacağı ve eşlerden birine yapılan suçlamanın karşı tarafın soyuna leke getirmeyeceği gerekçesiyle, İmam Şafiî karı ve kocayı bu hakkın dışında tutar. Ama, bu delillerin ikisi de zayıftır. Bir kere hadd isteminin verasetle intikal edebileceği kabul edildikten sonra, evlilik bağlarının ölümle koptuğu gerekçesiyle karı ve kocayı bu haktan yoksun etmek Kur'an'a ters düşecektir, çünkü bizzat Kur'an ölüm halinde eşlerden birini diğerine varisçi yapmıştır. Suçlamanın, eşlerin soyuna leke getirmeyeceği iddiasına gelince, koca için bu doğru olabilirse de, kadın için kesinlikle yanlıştır. Öte yandan, kazf cezasının yalnızca kişilerin neseplerini korumak için konmuş olduğu düşüncesi de doğru değildir, neseple birlikte şeref de aynı derecede önemlidir. Bu yüzden eşinin zina ile suçlanması bir beyefendi veya hanımefendi için hiç de küçümsenecek bir haysiyet kırıcılık değildir. O halde, kazf haddinin uygulanmasını isteme hakkı verasetle intikal edebiliyorsa karı ve kocayı bundan yoksun bırakmak doğru olmaz.
8) Bir kişinin kazf suçunu işlediği sabit olduktan sonra, onu gerekli hadd cezasından kurtarabilecek tek şey, mahkemede suçlanan kişinin falancayla zina halinde gördüklerini belirtecek dört şahit getirmesidir. Hanefilere göre, dört şahidin dördü de mahkemede aynı anda hazır bulunmalı ve hep birlikte şahitlik yapmalıdırlar. Çünkü, aynı zamanda ve bir arada ifade vermeyecek olurlarsa, her biri kâzif durumuna düşeceğinden, kendisini destekleyecek dört şahit getirmesi gerekecektir.
Fakat, bu delilin zayıflığı ortadadır. Bu konuda doğrusu İmam Şafiî ve Osman el-Bettî'nin görüşüdür; bunlara göre, şahitler birlikte gelsin, ayrı ayrı gelsin farketmez, hatta ayrı ayrı hakim huzuruna çıkmaları daha iyidir. Hanefiler, şahitlerin dindar ve takva sahibi olmalarını şart koşmaz, kâzif, dört fasık şahit getirirse hem kendisi, hem de makzuf zina haddinden kurtulur. Bununla birlikte, eğer kâzif kâfir, kör, köle, veya daha önce kazf'ten hüküm giymiş dört şahit getirecek olursa cezadan kurtulamaz. İmam Şafiî bu konuda fasık şahitler getiren kâzifin de şahitlerin de haddi hak edecekleri görüşündedir, İmam Malik de buna katılır. Fakat, bu noktada Hanefiler'in görüşü doğruya daha yakın görünüyor. Onlara göre, eğer şahitler takva sahibi iseler, kâzif kazf töhmetinden kurtulur ve suçlananın zina ettiği sabit olmuş olur. Ama, şahitler takva sahibi (adil) değillerse, kâzif'in kazf suçu, makzuf'un zina suçu ve şahitlerin delili hep şüpheli hale gelir ve şüphe üzerine kimseye ceza uygulanmaz.
9) Kur'an, kazf suçundan kurtulabilmesi için gerekli şehadeti sağlamayan kişi hakkında üç hüküm getirir:
a. Kendisine 80 kamçı vurulur.
b. Artık hiçbir şehadeti kabul edilmez.
c. Bizzat fasık olur.
Bundan sonra şöyle der Kur'an:
".... ancak bundan sonra tevbe ve ıslah edenler (gidişatını düzeltenler) hariç, şüphesiz, Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir."
Burada şu soru ortaya çıkar: "Ayette anılan tevbe ve ıslaha bağlı bağışlama bu üç hükümden hangisiyle ilgilidir?" Fakihler, birinciyle ilgili olmadığında müttefiktirler. Yani, tevbe cezayı kaldırmaz ve ne olursa olsun suçluya gerekli kamçı cezası uygulanır. Fakihler bağışlamanın üçüncü hükümle de ilgili olduğunda müttefikler, yani, tevbe ve ıslahtan sonra suçlu daha fazla günahkâr olmayıp, fasıklıktan çıkacak ve Allah kendisini affedecektir. (Burada tek bir görüş ayrılığı vardır ki, o da şudur: Suçlu bizzat kazf suçu nedeniyle mi fasık olur; yoksa mahkemece mahkum olduktan sonra mı? İmam Şafiî ve Leys bin Sa'd bizzat kazf suçu nedeniyle fasık olacağı görüşünü savunduklarından, bir daha onun şahitliğini kabul etmezler. Buna karşı, İmam Ebu Hanife, arkadaşları ve İmam Malik, cezanın uygulanmasından sonra fasık olacağı görüşüne dayanarak, cezanın uygulanmasına değin şehadetinin geçerli olacağı fikrindedirler. Fakat, Allah katında suçlunun bizzat karar ve hükmün uygulanmasından sonra halkın kendisine fasık gözüyle bakacağı gerçektir.)
İkinci hükme, yani kâzifin şahitliğinin bir daha kabul edilmeyeceği" hükmüne gelince, "... ancak bundan sonra tevbe ve ıslah edenler..." cümlesinin bunu da kapsamına alıp almadığında fakihler arasında büyük görüş ayrılıkları vardır. Bir grup bu cümlenin yalnızca son hükümle ilgili olduğunu söyler. Yani, tevbe edip gidişatını düzelten kişi artık Allah'ın ve müslümanların gözünde fasık olmaz. Fakat ilk iki hüküm geçerliliğini korur. Yani gerekli hadd kendisine uygulanır ve bir daha şahitliği kabul edilmez. Kadı Şüreyh, Said bin Müseyyeb, Said bin Cübeyr, Hasan Basrî, İbrahim Nehaî, İbn Sirîn, Mekhul, Abdurrahman bin Zeyd, Ebu Hanife, Ebu Yusuf, İmam Züfer, İmam Muhammed, Süfyan es-Sevrî ve Hasan bin Salih gibi seçkin fakihler bu gruba dahildir. Karşı grup, "ancak tevbe edip..." cümlesinin ilk hükümle değil de, son iki hükümle ilgili olduğu, yani tevbeden sonra kazf suçuyla cezalandırılan suçlunun şahitliğinin kabul edileceği gibi, günahkâr olarak da sayılmayacağı görüşündedir. Bu grup, Ata, Tavus, Mücahid, Şa'bî, Kasım bin Muhammed, Salim, Zuhrî, İkrime, Ömer bin Abdülaziz, İbn Ebi Nüceyh, Süleyman bin Yesar, Mesruk, Dahhak, Malik bin Enes, Osman el-Bettî, Levs bin Sa'd, Şafiî, Ahmed İbn Hanbel ve İbn Cerir et-Taberî gibi fakihlerden oluşmaktadır. Daha başka delillerin yanısıra bu alimler Hz. Ömer'in Muğire bin Şu'be olayında, bazı rivayetlere göre, cezayı uyguladıktan sonra Ebu Bekre ve iki arkadaşına "Eğer tevbe eder (veya yalanınızı itiraf ederseniz) bundan böyle şahitliğinizi kabul ederim, aksi halde etmem" dediğini anarlar. Arkadaşları kabul ederken, Ebu Bekre bunu kabul etmemiş (yani iddiasında diretmiştir). Güçlü bir delil gibi görünmektedir bu. Fakat, olayın ayrıntılarına baktığımızda, Hz. Ömer'in bu sözünün bu noktada delil olamayacağını görürüz. Çünkü, bu olayda, cinsel birleşmenin meydana geldiği konusunda ayrılık ortaya çıkmamış ve bizzat Muğire bin Şu'be bunu inkâr etmemiştir. Anlaşmazlık konusu kadının kim olduğu konusundadır. Muğire, suçlayıcıların Ümmü Cemil sandıkları kadının kendi karısı olduğunu söylemiştir. Sonra, Hz. Muğire'nin karısının uzaktan ve göründükleri ışığın altında farkedilmeyecek kadar Ümmü Cemil'e benzediği ve yanlışlıkla Ümmü Cemil sanıldığı da sabit olmuştur. Bu noktada deliller bütünüyle Muğire bin Şube lehine olup, olayı gören bir şahit de kadını açıkça seçemediğini kabul etmiştir. Bu yüzden Hz. Ömer, davayı Muğire bin Şu'be lehine çözmüş ve Ebu Bekre'yi cezalandırdıktan sonra, yukarıda anılan sözleri söylemiştir. Bu da, Hz. Ömer'in gerçek niyetinin suçlayıcılar üzerinde, yersiz bir şüpheye yol açtıklarını itiraf etmeleri ve bir daha böyle şüphelere dayanarak halkı suçlamayacaklarına dair tevbe etmeleri, aksi halde şahitliklerinin kabul edilmeyeceği için baskı yapmak olduğunu gösterir. Buradan Hz. Ömer'e göre yalancılığı sabit olmuş bir kişinin şahitliğinin tevbe ettikten sonra kabul edilebileceği görüşünü çıkarmak zordur.
Bu bakımdan, bu konuda önceki grubun görüşü daha doğrudur. Allah'tan başka kimse herhangi bir kişinin gerçekten samimi olarak tevbe edip etmediğini bilemez. Eğer önümüzde bir kimse tevbe ederse, onu artık "fasık" sayamayız, fakat yalancılığı bir kez sabit oldu mu, o zaman da tevbe etti diye gelecekte kendisine güvenemeyiz. Üstelik, ayetin ifadesi de "... ancak tövbe edenler..."in yalnızca "... onlar fasıktırlar"la ilgili olduğunu göstermektedir. Çünkü cümledeki ilk iki ifade "onlara seksen kamçı vurun ve bundan böyle şahitliklerini hiç kabul etmeyin" emir kipinde gelmişken, üçüncü ifade olan "onlar fasıklardır" bir haber-bilgi cümleciğidir. Sonra, bizzat haber-bilgi cümleciğinden sonra gelen "... ancak tevbe edenler hariç..." ifadesi, istisnanın ilk iki emir cümlesiyle değil de, haber-bilgi cümleciğiyle ilgili olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, istisnanın yalnızca son cümleyle sınırlı olmadığı kabul edilecek olursa, o zaman neden bunun "onlara seksen kamçı vurun" emriyle değil de, yalnızca "bir daha şahidliklerini hiç kabul etmeyin" emriyle ilgili olduğunu anlamak zorlaşacaktır.
10) Burada böyle bir soru sorulabilir: "... ancak tövbe edenler hariç..."teki istisna birinci hükme de neden uygulanmasın? Kazf, eninde-sonunda, bir tür hakaret, bir lekelemedir. Bizzat Allah "... ancak tövbe edenler ve ıslah edenler, hariç, Allah bağışlayıcıdır ve merhametlidir" derken, neden suçunu itiraf eden, özür dileyen ve tövbe eden bir kişi salıverilmez? Allah affederken insanların affetmemesi tuhaf değil midir? Bu sorulara cevabımız şöyle olacaktır: Tevbe, yalnızca tevbe sözünü dille söylemek demek değildir. Tevbe, pişmanlık, düzelme kararı ve salih amellerle bulunma eğilimidir bir kişinin içten tevbe edip etmediğini bilebilecek de yalnızca Allah'tır. Bu yüzden, tevbeyle dünyevî cezalar değil de, ancak Ahiret cezası kalkar ve yine bu yüzden, Allah, "suçlular tevbe ederlerse affedilebilirler" değil de "tevbe edenler için Allah bağışlayıcı ve merhametlidir" demektedir. Eğer tevbeyle dünyevî cezalar da bağışlanacak olsaydı, cezadan kurtulmak için tevbe etmeyecek suçlu bulunmazdı.
11) Sorunun bir diğer yanı da, suçlamasını destekleyici şahit getiremeyen bir kişinin mutlaka yalancı sayılmayacağı noktasıdır. Evet, isbat edemese bile, o, suçlamasında doğru olamaz mı? Sonra, şahit getiremedi diye, yalnızca insanlar tarafından değil, ayrıca Allah tarafından da bir fasık olarak nasıl mahkum edilebilir. Bunun cevabı da şudur: Bir kişi, bir başkasının ahlâksızlığını görür ve gerekli şahidi olmadan hemen suçlamada bulunur ve gördüğünü yayarsa günahkâr sayılır. İlahî Hukuk, gizlice kire bulaşan bir kişinin kirini, bir başkasının tüm toplumda yaymasını istemez. Böyle bir kire şahit olan kişinin önünde açık iki yol vardır:
Ya, gördüğünü gördüğü yerde bırakmak, ya da İslâm Devleti görevlilerince temizlenmesi için gördüğünü delillendirmek. Bunların dışında üçüncü bir yol yoktur. Eğer yaymaya kalkarsa, kişi her tarafa yayma suçunu işlemiş olacaktır ve konuyu yeterli delil olmadan görevlilerin önüne getirecek olursa, o zaman da görevliler etkin bir şey yapamayacaklardır. Sonuçta kir yayıldığıyla kalacak, mesele kirin yayılmasına vasıta olacak ve toplumun kirli öğesi yüreklendirilecektir. Bu nedenle, gerekli delil ve şahidi olmadan kazf'de bulunan kişi, suçlamasında doğru da olsa, günah işlemekten kurtulamayacaktır.
12) Hanefi fakihler, kâzifin cezasının, zina suçlusuna göre daha hafif bir şekilde uygulanması gerektiği fikindedirler. Yani, kendisine seksen kamçı vurulacak, fakat kamçılama daha az şiddette olacaktır. Çünkü, cezalandırıldığı suç hakkında yalancı olduğu kesin değildir.
13) Hanefiler de içinde olmak üzere, fakihlerin çoğunluğu suçlamayı cezanın uygulanmasından önce veya uygulama sırasında kaç kez tekrarlarsa tekrarlasın kâzife tek bir ceza uygulanacağı görüşündedirler. Kâzif uygulamadan sonra da aynı suçlamayı tekrarlarsa bile, kendisine verilen ceza kâfi gelecektir. Şu kadar ki, haddin uygulanmasından sonra, eğer suçlanana karşı bir başka zina töhmetinde bulunursa, o zaman yeni bir kazf suçuyla yargılanacaktır. Muğire bin Şu'be aleyhindeki olayda Ebu Bekre cezanın uygulanmasından sonra da açıkça Muğire'nin zina ettiğine şahit olduğunu tekrarlamış, bunun üzerine Hz. Ömer onu yeniden yargılamak istemiş, fakat Hz. Ali aynı suçlamayı tekrarladığı için yeniden yargılanamayacağını belirtmiş ve Hz. Ömer de buna uymuştur. Buna dayanarak fakihler, kendisine hadd cezası uygulanan kâzifin yeni bir kazf suçu işlemedikçe tekrar yargılanamayacağından nerdeyse görüş birliğine varmışlardır.
14) Bir gruba karşı işlenen kazf suçuyla ilgili olarak fakihler arasında görüş ayrılığı vardır.Hanefilere göre, eğer bir kişi bir topluluğu bir sözle veya ayrı ayrı sözlerle suçlarsa, ilk cezanın uygulanmasından sonra yeni bir kazf suçu işlemedikçe yalnızca bir haddle cezalandırılır."mûhsan kadınlara (iftira) atanlar" ifadesi, bir veya birden fazla kişiyi suçlayanın yalnızca bir cezayı hak edeceğini göstermektedir. Hem, iki kişi suçlanmadan zina olmaz, buna rağmen kanun koyucu, biri kadını, diğer de erkeği suçlama karşılığında iki değil, tek bir ceza öngörmüştür. Buna karşı, İmam Şafiî, bir topluluğu bir veya birden fazla sözle suçlayan kişinin, suçlanan kişi sayısınca cezalandırılacağı görüşündedir. Osman el-Bettî de aynı görüşe sahiptir. Fakat Şa'bi ve Evzanî'nin de katıldığı İbn Ebi Leyla'nın fetvası ise, bir topluluğu bir sözle suçlayana bir ceza, ayrı ve ayrı ayrı sözlerle suçlayana ise, suçladığı kişiler sayısınca ceza verileceği şeklindedir. Mevdudi

Lafzen, “Bunlardan her birinin şehadeti Allah huzurunda dört kere şehadettir [yahut ‘yemin’ etmeleridir]”. M.Esed

Böylece, suçlanan kadın suçlamayı red yönünde yemin etmekten kaçınırsa suç isbat edilmiş, ama bu yemini yaparsa isbat edilmemiş ya da çürütülmüş sayılmaktadır. Li‘ân (“lânetleme” ya da “lânetleme yemini”) denilen bu uygulama suçlamayı hukuken hükümsüz ve suçu muallakta bıraktığına göre, her iki taraf da, zorunlu boşanma dışında, zina ya da haksız zina suçlamasının getireceği öteki bütün sonuçlardan bağışık tutulmaktadırlar. M.Esed

Bu ayetler öncekilerden bir süre sonra gönderilmiştir. Kazf yasası bir başka erkek veya kadını zina ile suçlayıp iddiasını, ispatlamak için gerekli şahitleri getiremeyen bir kişi için belirli bir ceza koymuş, fakat karısını zina halinde yakalayan bir adamın ne yapacağı sorusu ortaya çıkmıştı.
Eğer onu öldürse, cinayetten suçlu olacak ve cezalandırılacaktı, öldürmeyip şahit aramaya gitse suçlu kaçabilirdi, olanı görmezlikten gelse, buna uzun süre katlanması imkansızdı. Kuşkusuz kadını boşayabilirdi, fakat bu durumda ne kadın, ne de ortağı manevî veya fizikî bir cezaya uğramayacak ve bu gayri meşru ilişki gebelikle sonuçlanacak olursa, o zaman da, bir başkasının çocuğunu besleme yükünü çekmek zorunda kalacaktı. Bu sorunu önce Hz. Sa'd b. Ubade, eğer kişi böyle bir şeyi evinde görürse şahit aramaya gitmeyip, sorunu orada ve kılıçla çözeceğini söyleyerek varsayım şeklinde ortaya attı. (Buhari, Müslim) Fakat çok geçmeden, gerçek olaylar bu şeye şahit olan kocalar tarafından Hz. Peygamber'e (s.a) getirildi. Abdullah b. Mes'ud ve İbn Ömer tarafından aktarılan rivayetlere göre, Ensar'dan bir müslüman (muhtemelen Uveymir Aclanî) Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek, "Ey Allah'ın Rasûlü, eğer bir kişi bir başkasını karısıyla yakalar ve suçlamada bulunursa ona kazf haddi vuracaksınız, eğer karısını öldürse siz de onu öldürecesiniz, eğer sessiz kalsa ızdırap duyup duracak, bu durumda bu adam ne yapsın?" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) "Ey Allah'ım, buna bir çözüm ver" diye dua etti. (Müslim, Buhari, Ebu Davud, Ahmet Nesaî.)
İbn Abbas'ın naklettiğine göre, Hilâl b. Ümeyye, günah işlerken yakaladığı karısının durumunu Hz. Peygamber'e (s.a) getirdi. Cevap olarak Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi: "Delilini getir, aksi halde kazf suçuyla cezalandırılacaksın." Bunun üzerine ashap arasında bir panik başladı ve Hilâl, "Seni peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki," dedi. "Ben doğruyu söylüyorum, gözümle gördüm, kulağımla işittim. Eminim ki, Allah bir hüküm gönderecek ve benim sırtımı (cezadan) koruyacaktır." Sonra bu ayet indi." (Buhari, Ahmet, Ebu Davud). Ayette ortaya konan yasal işleme li'an denir.
Hz. Peygamber'in (s.a) Li'an yasasına göre hükmettiği davaların ayrıntıları Hadis kitaplarında yer almakta olup, bunlar bu yasanın temelini ve kaynağını oluşturur. Kütüb-ü Sitte, Müsned-i Ahmed ve Tefsir-i İbn Cerir'de İbn Abbas ve Enes bin Malik'ten nakledilen Hilâl b. Ümeyye olayının ayrıntılarına göre, hem Hilâl, hem de karısı Hz. Peygamber'in (s.a) huzuruna getirilir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) önce kendilerine ilâhî kanunu hatırlatır ve sonra şöyle der: "İyi dikkat edin ki, ahiretteki ceza dünyadakinden çok daha ağırdır." Hilâl suçlamasının bütünüyle doğru olduğunu belirtir. Kadın da inkâr eder. Hz. Peygamber (s.a): "Li'an yasasına göre yeminlerde bulunur" Hz.Peygamber (s.a) kendisine tekrar tekrar hatırlatır: "Allah birinizin yalancı olduğunu biliyor, o halde biriniz tevbe etmeyecek mi?" Hilâl beşinci kez yemin etmeden önce orada bulunanlar kendisine, "Allah'tan kork, dünyadaki ceza ahirettekinden hafiftir. Beşinci yemin sana ceza verilmesini zorunlu kılacak" derler.
Fakat Hilâl, sırtını dünyada (cezadan) koruyan Allah'ın ahirette de kendisini bağışlayacağını söyleyerek beşinci kez de yemin eder. Sonra kadın yeminlere başlar. Beşinci yemine geçmeden önce, o da durdurulup kendisine şöyle tavsiyede bulunulur: "Allah'tan kork, dünyevî ceza ahiretin cezasından daha hafiftir. Son yemin seni ilâhî cezaya mahkum edecek." Bunu duyan kadın bir an duraklar, oradakiler itirafta bulunacağını sanırlar, fakat o, "Kabileme silinmeyecek bir leke sürmek istemem" diyerek beşinci yemini de eder. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) ayrılmalarını emreder ve çocuğun doğumdan sonra erkeğe değil kadına verileceğine, bundan böyle kimsenin kadını ve çocuğunu suçlayamayacağına bunlardan birini suçlayana kazf cezası verileceğine ve boşanma veya kocasının ölümü gibi bir nedenle ayrılmadıklarından, yasal bekleme (iddet) süresince kadının Hilâl'den nafaka istemeye hakkı olmadığına hükmeder; sonra da halktan, doğumdan sonra çocuğun Hilâl'e mi, yoksa kadınla birlikte suçlanan erkeğe mi benzediğine bakmalarını ister. Doğumdan sonra çocuğun öbür adama benzediği görülür ve bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Eğer yeminler olmasaydı (veya, Allah'ın Kitabı sorunu çözmemiş olsaydı) bu kadına en sert biçimde davranırdım."
Üveymir Aclanî olayının ayrıntıları Sehl. b. Sa'd es-Saidî ve İbn Ömer (r.a) kanalıyla, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesaî, İbn Mace ve Müsned-i Ahmed'de geçer. Buna göre, Uveymir ve karısı Mescid-i Nebevî'ye çağrılırlar. Li'an yasasını uygulamaya geçmeden önce Hz. Peygamber (s.a) kendilerine üç kez uyarıda bulunur: "Allah ikinizden birinin yalancı olduğunu çok iyi biliyor, o halde biriniz tövbe etmeyecek mi?" Hiç biri tevbe etmeyince kendilerine li'an'da bulunmaları söylenir. Li'andan sora Uveymir, "Ey Allah'ın Rasûlü, şimdi ben bu kadını tutarsam bir yalancı olmuş olurum" diyerek Hz. Peygamber'in (s.a) izni olmadan onu orada üç kez boşar. Sehl b. Sa'd'a göre, Hz. Peygamber (s.a) boşanmayı uygulayarak onları uyardı ve şöyle dedi: "Li'andan sonra karı ile koca birbirlerinden ayrılacaklardır". Böylece birbirlerine karşı yeminleşen eşlerin bir daha asla evlenmemek üzere, ayrılmaları bir sünnet olarak yerleşti. İbn Ömer, yalnızca Hz. Peygamber'in (s.a) kendilerini ayırdığını söyler. Sehl bin Sa'd ise, kadının gebe olduğunu ve Uveymir'in bunun kendi tohumundan ileri gelmediğini söylediğini ekler, bunun üzerine çocuk anneye atfedilir. Bu şekilde yerleşen uygulamaya göre, bu şekilde doğan çocuk annesine, annesi de kendisine mirasçı olur.
Bu iki olaydan ayrı olarak, Hadis kitaplarında bunlarla ilgisi olan veya olmayan daha bir çok rivayetlere rastlarız; yalnız, bu rivayetlerden bazıları başka olaylarla ilgili olup, Li'an yasasının önemli bölümlerini ortaya koymaktadır.
İbn Ömer'den Hz. Peygamber'in (s.a) Li'andan sonra eşleri ayırdığını ve gebelik durumunda çocuğun annesine atfedileceğine hükmettiğini ifade eden rivayetler gelmektedir. (Kütüb-ü Sitte, İmam Ahmed). İbn Ömer'den gelen bir başka rivayete göre, Hz. Peygamber (s.a) li'andan sonra bir erkekle kadına şunu söyler: "Artık işiniz Allah'a kalmıştır, her ne olursa olsun, ikinizden biriniz yalancısınız." Sonra adama şöyle der: "Artık o senin değildir, üzerinde hakkın kalmadı, ona hiçbir şekilde öç alıcı şekilde de davranamazsın." Adam, "Efendim, lütfen verdiğim mehri geri bana döndürün" ricasında bulunur. Buna Hz. Peygamber'in (s.a) cevabı şöyle olur: "Mehri geri almaya hakkın yok. Eğer suçlamanda yalancıysan, mehir ondan daha çok sana uzaktır." (Buhari, Müslim, Ebu Davud)
Darekutnî, Ali İbn Ebi Talip ve İbn Mes'ud'un (r.a), "Sabit olan sünnet, birbirlerine karşı Li'anda bulunan eşlerin bir daha evlilikle bir araya gelemeyecekleri şeklindedir" dediklerini rivayet eder. Yine Darekutnî, Hz. Abdullah İbn Abbas'ın, "Hz. Peygamber (s.a) ikisinin bir daha evlilikle bir araya gelemeyeceklerine hükmetmiştir." dediğini aktarır.
Kabisa b. Zueyb, Hz. Ömer zamanında bir adamın, karısının gayri meşru ilişki sonucu gebe kaldığını iddia ettikten sonra, bu defa da kendi tohumundan olduğunu kabul ettiğini, fakat doğumdan sonra yeniden çocuğun kendinden olduğunu inkâr ettiğini aktarır. Durum Hz. Ömer'in mahkemesine getirilir ve Halife adama kazf cezası uygular ve çocuğun da kendisine atfına karar verir. (Beyhakî, Darekutnî).
İbn Abbas'ın rivayetine göre, bir adam Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek, "Efendim, kendisini çok sevdiğim bir karım var, fakat öylesine zayıf ki, bir başkası kendisine dokunsa aldırmaz" der. (Bununla, zina veya daha hafif bir kötülüğü kasdetmiş olabilir). Hz. Peygamber (s.a) "Onu boşayabilirsin" cevabını verir. Adam, "fakat onsuz yaşayayamam" der. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) "Öyleyse onunla geçinmelisin" buyururlar. (Hz. Peygamber adamdan herhangi bir açıklama istemediği gibi şikayetini zina suçlaması olarak almamış ve Li'an yasasını da uygulamamıştır). (Nesaî).
Ebu Hureyre'nin rivayet ettiğine göre, bir bedevi Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek, karısının siyahî bir çocuk doğurduğunu ve bu çocuğun kendisinden olup olmadığından şüphelendiğini söyler. (Yani, çocuğun rengi ona bu şüpheyi vermiştir, bunun dışında karısını zina ile suçlamak için herhangi bir delili yoktur.) Hz. Peygamber (s.a) kendisine, "Hiç deven var mı?" diye sorar ve adam "evet" der. Sonra Hz. Peygamber (s.a) "Renkleri nasıl?" diye sorar, bedevi "kırmızı" diye cevap verir. 'İçlerinde gri olanı da var mı?' der, Hz. Peygamber "Evet" der adam "bazıları gri". "Bu renge sebep nedir" diye sorar Hz. Peygamber. Bedevî, "Belki atalarında bu renkte olanlar vardır." şeklinde cevaplar. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a) "Aynı şey senin çocuğunun rengine de sebep olmuş olabilir" buyurur ve adamın çocuğundan şüphelenmesine izin vermez. (Buhari, Müslim, İmam Ahmed, Ebu Davud).
Ebu Hureyre'nin Li'an ayetini açıklayan bir başka rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuşlardır: "Bir aileye, gerçekten o aileden olmayan bir çocuk getiren (yani, bir erkekle evlendikten sonra, gayri meşru yoldan gebe kalan) bir kadının Allah'la hiç bir alıp vereceği yoktur. Aynı şekilde, çocuk kendisine çekmişken, çocuğun babası olduğunu inkâr eden erkek de Hüküm Günü'nde Allah'ı hiç görmeyecek ve Allah kendisini tüm insanlığın önünde rezil edecektir." (Ebu Davud, Nesaî, Dârimi).
Bu şekilde Li'an ayeti, Hz. Peygamber'in (s.a) hadisleri ve şeriatın öncülleri ve genel ilkeler fakihlerin şöylece kodlandırdığı Li'an yasasınının temelini oluşturur:
1) Karısını yabancı bir erkekle zina halinde yakalayıp, li'an yerine adamı öldüren kişi hakkında görüş ayrılığı vardır. Bir grup, yasayı eline alma ve cezayı uygulama hakkı olmadığından, böyle bir kişinin öldürüleceği fikrindedir. Diğer grup, adamı zina nedeniyle öldürdüğü sabit olduğu takdirde, öldürülmeyeceği ve yaptığından da sorumlu tutulmayacağını söyler. İmam Ahmed ve İshak bin Rahaveyh, böyle bir kişinin zaniyi zina nedeniyle öldürdüğünü ispatlamak için iki şahit getirmesi gerektiğini savunurken, Malikiler'den İbnü'l Kasım ve İbn Habib, buna öldürülen kişinin evli olması gerektiği şartını eklerler; aksi halde, öldürülen bekâr bir zaniyi öldürdüğü için kişi zinanın sabit olması için dört şahit getirir veya öldürülen kişi ölmeden önce öldürenin karısıyla zina ettiğini itiraf eder ve öldürülenin evli olduğu kesinleşirse, kısastan kurtulabilir. (Neyhü'l-Evtar, cilt: 6, sh: 228).
2) Li'an yasası evde değil, ancak mahkemede hakim önünde karşılıklı olarak uygulanır.
3) Li'an yalnızca erkeğin hakkı değildir, kadının da, kocası kendisini zina ile suçlar veya çocuğunun babası olduğunu inkâr ederse mahkemede Li'an taleb etme hakkı vardır.
4) Li'an'ın herhangi bir karı-koca arasında uygulanıp uygulanmayacağı ya da eşlerin bir takım şartları yerine getirmelerinin gerekip gerekmediği konusunda fakihler arasında görüş ayrılığı vardır. İmam Şafiî, ancak yemini yasal yönden güvenilir olan ve boşanma hakkını kullanabilen kocanın Li'an yeminlerini edebileceği görüşündedir. Bir başka deyişle, ona göre akıl ve ergenlik (bülûğ) kocaya Li'an hakkını vermede yeterli olup, eşlerin müslim-gayri müslim, hür-köle, şehadetlerinin kabul edilir olup olmaması ve müslüman kocanın karısının müslüman veya zımmî olması önemli değildir. İmam Malik ve İmam Ahmed'de aşağı-yukarı aynı görüştedirler. Fakat Hanefiler, Li'an'ın ancak önceden kazf'ten hüküm giymemiş hür müslüman eşler tarafından uygulanabileceğini savunurlar. Eğer karı-koca ikisi de gayri müslimse veya köle ise ya da daha önce kazften hüküm giymişlerse, birbirlerine karşı Li'an yapamazlar. Üstelik, eğer kadın bir erkekle gayri meşru veya şüpheli ilişkiden suçlu bulunmuşsa Li'an geçerli olmayacaktır. Hanefiler bu şartları koşarlar, çünkü onlara göre, Li'anla kazf arasındaki tek ayrılık şudur: Eğer bir başka adam kazf işlerse haddle cezalandırılır, fakat bunu işleyen koca olursa, Li'anla cezadan kurtulur. Bunun dışında kazf ve Li'an her bakımdan birbirinin aynıdır. Bunun da ötesinde Hanefilere göre Li'an yeminleri delil (şahit) niteliğinde olduğundan, onlar bu hakkı yasal açıdan şahitlik yapmayacak bir kişiye vermezler. Fakat, bu konuda Hanefilerin görüşleri zayıf kalmakta ve İmam Şafiî'nin görüşü doğru görünmektedir. Çünkü Kur'an, kadının suçlanmasını kazf ayetinin bir parçası yapmamış, bu konuda ayrı bir yasa koymuştur. Bu nedenle de, kazf yasasında birleştirilip, kazfın şartları çerçevesinde ele alınamaz. Sonra, Li'an ayetinin sözleri kazf ayetinin sözlerinden farklı olduğu gibi bu iki ayet ayrı ayrı hükümler ortaya koymaktadır. Bu yüzden Li'an yasası kazf ayetinden değil, Li'an ayetinden çıkarılabilir. Sözgelimi, kazf ayetine göre muhsan kadınları zina ile suçlayanlar cezayı hak ederler. Fakat Li'an ayetinde, kadın için muhsan olma şartı koşulmamaktadır. Bir kadın bir zaman günahlara dalmış olabilir, fakat sonra tövbe eder ve bir erkekle evlenirse, Li'an ayeti kocaya dilediği zaman onu suçlama ve bir zamanlar günahkârdı diye çocuklarını inkâr etme yetkisi vermez. Aynı derecede bir başka önemli neden de, kişinin karısını suçlamasıyla bir başka kadını suçlamak arasında dünya kadar fark bulunmasıdır. Yasa ikisini de aynı şekilde ele almaz. Bir adamın bir başka kadınla hiçbir ilgisi yoktur. Ne duygusal olarak ona bağlıdır, ne de şerefi, aile ilişkileri ve haklarıyla soyu onun yaptıklarıyla tehlikeye girer. Yabancı kadının kişiliğinde bir başkasını ilgilendiren tek anlamlı nokta, ahlâkî açıdan pak ve temiz bir toplum görme arzusudur.
Buna karşılık karısıyla olan ilişkileriyse derin ve çok çeşitli niteliktedir. Karısı soy ve cinsinin paklılığının, malının ve evinin koruyucusudur, hayat arkadaşıdır, sır dostudur ve en ince ve derin duygularla onunla bağlantı içindedir. Eğer karısı ahlâken düşük olsa, bu şerefine, ilişkilerine ve soyuna ciddi bir darbe demektir. Dolayısıyla, kişinin karısıyla bir başka kadını suçlaması aynı şeyler değildir ve yasa da bunları birbirinin aynısı olarak ele almaz. Bir zımmî, bir köle veya hüküm giymiş bir kocanın karısının kötü bir iş yapması, sonuç açısından bir hür, olgun ve sağlam müslümanın karısındakinden farklı veya daha az mı ciddidir? Eğer bizzat koca karısını bir başkasıyla zina ederken görse veya elinde karısının gayri meşru ilişki sonucu gebe olduğuna dair inandırıcı nedenler bulunsa, bu takdirde, onun bu kötü durumundan kurtulmasına yardım edecek başka hangi yasamız vardır? Bu noktada, öyle görünüyor ki, Kur'an'ın niyeti, kocanın karısının ahlâksızlığı veya gayri meşru gebeliği karşısında, kadının da kocasının yalan suçlamaları veya haksız yere çocuğunun babası olduğunu inkâr etmesi karşısında evli çiftleri bu zor durumdan kurtaracak bir yol açmaktır. Yalnızca hür ve sağlam müslümanların ihtiyacı değildir bu ve Kur'an'da bu hakkı yalnızca onlarla sınırlayan herhangi bir şey de yoktur. Kur'an'ın Li'an yeminlerini şehadet saydığı ve dolayısıyla şehadet şartlarının burada da uygulanacağı iddiasının mantıkî sonucu, şehadeti kabul edilen dindar ve adil bir kocanın yeminlerde bulunması ve yemin etmek istemeyen kadınınsa, böylece ahlâksızlığı kesinleşeceğinden recmedilmesi olacaktır. Fakat ilginçtir ki, bu durumda Hanefiler recmi öngörmezler. Bu da, Li'an yeminlerini onların da şehadetle bir tutmadıklarının açık delilidir. Gerçi Kur'an Li'an yeminlerini şahitlik olarak tanımlasa da teknik anlamda şahitlik olarak kabul etmez. Aksi halde, kadının dört değil, sekiz kez yemin etmesini isterdi.
5) İşaret, kapalı veya şüpheli bir ifadeyle Li'an gerekmez, ancak koca karısını açıkça zina ile suçlar veya çocuğun kendisinin olduğunu inkâr ederse Li'an gerekir. İmam Malik ve Leys b. Sa'd buna, kocanın Li'an yaparken, karısını zina halinde bizzat gözleriyle gördüğünü söylemesi şartını eklerler. Fakat bu, Kur'an'da ve Hadis'te temeli olmayan gereksiz bir sınır koymadır.
6) Karısını suçladıktan sonra koca Li'an yeminlerini etmekten kaçınırsa, İmam Ebu Hanife ve arkadaşlarına göre hapsedilir ve Li'an'da bulununcaya, ya da suçlamasının yalan olduğunu itiraf edinceye kadar salıverilmez, bu ikinci durumda kendisine kazf haddi uygulanır. Buna karşılık İmam Malik, Şafiî ve Leys b. Sa'd hapsi gereksiz görüp, Li'anı reddetmenin kişinin yalancılığının itirafı demek olduğu ve dolayısıyla kazf cezasını gerektirdiği görüşündedirler.
7) Kocanın yeminlerinden sonra, kadın yeminden kaçınırsa, Hanefilere göre hapsedilir ve Li'anda bulununcaya, ya da zina suçunu itiraf edinceye kadar salıverilmez. Buna karşılık, yukarıda adı geçen imamlar hemen recmedileceği görüşündedirler. Bunların delilleri, Kur'an'ın ".... Eğer (kadın) dört kez Allah'a yemin ederse.... ceza kendisinden kalkar" hükmüdür. Bu, yeminden kaçındığına göre, cezalandırılmasının kaçınılmaz olduğu anlamına gelir. Fakat bu delildeki zayıflık, Kur'an'ın cezanın mahiyetini belirtmediği ve yalnızca cezadan söz ettiğindedir. Eğer burada, cezadan kasdedilenin yalnızca zina cezası olduğu iddia edilirse deriz ki, zina cezası için Kur'an, dört şahidin açık ifadelerini şart koşmuştur, ki, bu şart da bir kişinin dört yeminiyle yerine getirilmiş olamaz. Kocanın yeminleri kendisini kazf cezasından kurtarır ve kadını da Li'anla karşı karşıya bırakır, fakat kadının zina ettiğini ispatta yeterli değildir. Kadının kendini savunmak için yemin etmeyi reddetmesi, mutlaka bir şüpheye yol açar, hem de kuvvetli bir şüpheye, fakat şüpheler üzerine hadd cezası verilemez. Ve bu durum, erkeğe kazf haddi verilmesiyle kıyas edilmemelidir, çünkü erkeğin kazfı sabittir ve bunun için Li'anda bulunmaya çağrılmaktadır. Oysa, kendisi itiraf etmedikçe veya dört görgü tanığının şahitliğiyle kesinleşmedikçe kadın zina suçlusu sayılamaz.
8) Eğer kadın Li'an anında gebe ise, İmam Ahmed'e göre, bunu kabulü reddetsin veya etmesin Li'an kocayı gebeliğin sorumluluğundan kurtarmaya yeterlidir. İmam Şafiî ise, kocanın zina suçlamasıyla, gebeliğin sorumluluğunu kabulden kaçınmasının aynı şey olmadığını söyler. Bu nedenle, koca gebeliğin sorumluluğunu kabulden kesinkes kaçınmadıkça, bizzat zina suçlamasına rağmen ondan sorumlu sayılacaktır. Çünkü, kadının zaniyeliği mutlaka gebeliğinin de zinadan olduğu anlamına gelmez.
9) İmam Malik, İmam Şafii ve İmam Ahmed kocaya gebelik süresince gebeliğin sorumluluğunu inkâr etme ve buna dayanarak Li'anda bulunma hakkı tanırlar. Fakat, İmam Ebu Hanife, erkeğin suçlamasının temeli zina değilde, sadece kendisinden olması mümkün görünmeyen gebelikse, doğuma kadar Li'an uygulamasından kaçınılması gerektiğini söyler, delili de gebelik işaretlerinin bazen hastalıktan kaynaklanabileceği, yani dıştan her gebe görünen kadının gerçekten gebe olmayacağıdır.
10) Kocanın çocuğun babası olduğunu inkâr etmesinin Li'anı gerektirdiğinde icma vardır. Yine, (sözgelimi, doğum dolayısıyla tebrikleri kabul etmesi, çocuğa insanın kendi çocuğuna davrandığı gibi sevgiyle davranması ve yetiştirilmesine ve bakımına gerekli ilgiyi göstermesi gibi) işaretlerle veya açık ifadelerle olsun, kocanın bir defa çocuğu kabul etmesinden sonra, onu inkâr etme hakkını yitirdiği ve inkâr yoluna gittiği zaman kazf haddine maruz kalacağında da icma vardır. Fakat, kocanın ne kadar süreyle çocuğun babası olduğunu inkâr etme hakkına sahip bulunduğunda fakihler görüş birliği içinde değildirler. İmam Malik'e göre, kadın gebeyken koca evdeyse, gebelikten doğuma kadar sorumluluğu inkâr edebilir, doğumdan sonra artık inkâr hakkı kalmaz. Fakat, koca evde bulunmaz ve doğum o yokken meydana gelirse, çocuğun olduğunu öğrenir öğrenmez inkârda bulunması hakkına sahip olur. İmam Ebu Hanife'ye göre, doğumdan itibaren bir veya iki gün içinde inkâr ederse, Li'andan sonra çocuğun sorumluluğundan kurtulur, fakat bir veya iki yıl sonra inkâr edecek olursa, yine Li'an geçerli olacak, fakat koca çocuğun sorumluluğundan kurtulamayacaktır. İmam Ebu Yusuf'a göre, babanın çocuğun doğumundan, ya da doğumu öğrenmesinden sonra kırk gün içinde babalığını inkâr etme hakkı vardır, kırk günden sonra bu hak düşer. Ne var ki, bu kırk gün sınırlaması anlamsızdır. Burada doğru görüş Ebu Hanife'ninkidir, yani, ortada kişiyi bundan alıkoyacak makul ve sağlam bir neden olmadıkça, babalık çocuğun doğumundan veya doğumun öğrenilmesinden itibaren bir veya iki gün içinde inkâr edilebilir.
11) Eğer bir koca boşanmış karısını zina ile suçlarsa, İmam Ebu Hanife'ye göre bu kazf olur, Li'an olmaz. Li'ana ancak eşler arasında başvurulabilir ve "talak'ı ric'at" (geri dönülebilen boşanma) olmadıkça ve suçlama ric'at döneminde yapılmadıkça, kadın için Li'an yapılmaz. Fakat, İmam Malik, bu suçlamanın, gebeliğin sorumluluğunu, ya da çocuğun babalığını kabul veya inkâr sorununu kapsamadığı zaman kazf olacağı görüşündedir. Suçlama bu noktaya yönelik, yani babalığı kabul edip etmeme konusunda olursa, son boşanmayı (talakı) vermesinden sonra da kocanın Li'an hakkı vardır. Çünkü, böyle bir Li'anda kocanın amacı kadına leke getirmek değil, kendisini kendine ait olmadığına inandığı çocuğun sorumluluğundan kurtarmak olacaktır. İmam Şafiî de bu görüştedir.
12) Li'anın bazı yasal sonuçları konusunda tam bir icma olduğu halde, bazıları üzerinde de fakihler arasında görüş ayrılığı vardır. İcma bulunan hususlar şunlardır:
Ne erkek ne de kadın cezaya çarptırılmaz. Eğer erkek çocuğu inkar ederse, çocuk yalnızca anneye atfedilir. Kocaya atfedilmediği gibi ona mirasçı da olamaz, anne kendisine o da anneye mirasçı olur. Bundan sonra, kimsenin kadını "zaniye" olarak çağırmaya ve çocuğa da "piç" demeye hakkı yoktur, Li'andaki duruma göre kadının zaniyeliğinden emin olunsa bile. Kadına ve çocuğa bu eski suçu yeniden yükleyen herkes kazf cezasıyla karşıkarşıya kalır. Mehir kadından alınmaz, kadın nafaka talebinde de bulunamaz ve kocaya ebediyyen haram olur.
Bununla birlikte şu iki noktada görüş ayrılığı vardır:
a) Li'andan sonra karı ile koca birbirlerinden nasıl ayrılacaktır?
b) Li'an sebebiyle yeniden evlilikle bir araya gelmeleri mümkün müdür?
Birinci soruya İmam Şafiî, erkek Li'anda bulunur bulunmaz, kadın Li'anıyla erkeğin suçlamasını kabul etsin veya etmesin, kendiliğinden ayrı düşer şeklinde cevap verir. İmam Malik, Leys b. Sa'd ve Züfer, hem erkek hem de kadın Li'anlarını yaptıktan sonra ayrılacakları görüşündedirler. İmam Ebu Hanife, Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre ise, Li'andan sonra ayrılma kendiliğinden gerçekleşir fakat hakim tarafından geçerli hale getirilir. Ama, eğer koca boşama sözü ederse, bu yeterlidir, aksi halde hakim ayrıldıklarını ilân edecektir.
İkinci soruyla ilgili olarak, İmam Malik, Ebu Yusuf, Züfer, Süfyan es-Sevri, İshak b. Rahaveyh, Şafiî, Ahmed b. Hanbel ve Hasan b. Zeyd, Li'anla ayrılan eşlerin birbirlerine ebediyyen haram olduğu görüşündedirler. Yeniden evlenmek isteseler bile, hiç bir şekilde evlenemezler. Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Abdullah İbn Mes'ud da aynı görüştedirler. Buna karşılık Said b. Müseyyeb, İbrahim Nehaî, Şa'bi, Said b. Cübeyr, Ebu Hanife ve İmam Muhammed (Allah hepsinden razı olsun), eğer koca yalanını itiraf eder ve kazf haddiyle cezalandırılırsa, bu durumda evlilikle birleşebilecekleri fikrindedirler. Onlara göre, onları birbirine haram kılan Li'andır. Li'anlarında ısrar ettikleri sürece birbirlerine haram olmakta devam edeceklerdir, fakat koca yalanını itiraf edip, gerekli cezayı gördükten sonra Li'an geçersiz olur ve yeniden evlenmelerinin haram oluşu da ortadan kalkar. Mevdudi

İslâm hukukunda bu işleme li'ân denilir. Bir adam, karısını zinâ ile suçlar da kendisinden başka tanık bulamazsa, yargıcın huzurunda dört defa: "Billâhi ona attığım sözde doğru olduğuma tanıklık ederim" der. Beşincide de: "Eğer yalan söylüyorsam, Allah'ın la'neti üzerime olsun", der. Kadın da buna karşılık dört kez: "Billâhi kocam yalan söylüyor" dedikten sonra beşinci kez de: "Eğer kocam doğru ise Allah'ın gazabı üzerime olsun!" der. Böyle yemîn etmesi, kadından zinâ cezâsını kaldırır. Yargıç da nikâhı feshedip bu karı kocayı ayırır. S.Ateş

Her türlü asılsız, isbatsız zina/iffetsizlik isnadını men eden bölümün başında yer alan bu cümle -20. ayetteki benzer cümle gibi- işaret ettiği anlamın sınırlarının kestirilmesi muhatabın idrakine bırakılarak vecîz bir üslup içinde bilinçli olarak yarım bırakılmıştır. Bununla, asılsız isnadlara karşı kişisel hukuk Allah tarafından böylece güvence altına alınmamış ve zina isnadının isbatı için ikinci dereceden deliller yeterli görülmüş olsaydı birey ve toplumun maruz kalacağı haksızlıkların nerelere varacağı düşünülsün istenmiştir. Bu husus 14-15. ayetlerde daha etraflı olarak ele alınmaktadır. M.Esed

Sûrenin bu paragrafında zinâ, zinâ iftirası ve kocanın karısına zinâ isnat edip şâhit gösterememesi hakkında hükümler yer alıyor. Bu hükümler şunlardır:
• Zinâ eden kadın ve zinâ eden erkek yüz kamçı ile kamçılanmalıdır. İnançlı insanlar, Allah dininde acıma duygusuna kapılmadan bu hükmü uygulamalıdır. Mü’minlerden bir grup da onların cezalandırılmasına tanık olmalıdır.
• Muhsan [evli, hür] kadınlara zinâ isnadında bulunup, sonra dört tanık getiremeyen kimseler seksen kamçı ile kamçılanmalıdır. Ve onların tanıklığı ebediyyen kabul edilmemelidir. Ve onlar, fâsık olarak sabıkalandırılmalıdır.
• Eşlerine zinâ isnadında bulunup da kendilerinden başka şâhitleri olmayanlar hakkında lanetleşme uygulanmalıdır. Şöyle ki: Kişi, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa, beşincide de, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah'ın lanetinin kendi üzerine olmasına Allah'ı şâhit tutar.
• Kadın da, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa, beşincide de, eğer o [kocası] doğru söyleyenlerden ise, Allah'ın gazabının kendi üzerine olmasına Allah'ı şâhit tutar, böylece kendisinden cezayı savar.
Bu hükümler tevbe edenlere [yaptığı işin kötülüğünün farkına varıp, bir daha yapmama kararı alarak kamu otoritesine itiraf eden ve Allah'tan bağışlanma dileyen kimselere] uygulanmaz.

ZİNÂ
Kaynakların çoğunda, “zinâ”nın sözlük ve terim anlamlarının aynı olduğu ileri sürülmüş ve الزّنى [ez-zinâ], “bir kadınla nikâhsız veya hakksız olarak cinsel temasta bulunmak” diye tanımlanmıştır. Bu sözcük bazı lehçelerde  الزنى [ez-zinâ] şeklinde söylense de sözcüğün esası الزناء [ez-zinâ’] olup med ve kasırla okunur.
Bizim araştırmalarımıza göre, “sıkışmak” anlamındaki زنى [zny] kökünden türeyen ve müfaale babından mastar kalıbında bir sözcük olan zinâ lügatte, –işteşlik olarak– “sıkışmak, karşılıklı olarak dara, sıkıntıya düşmek” demektir.
Demek oluyor ki, “nikâhsız ve hakksız cinsel temas” eylemi, tarafları sıkıntıya soktuğu için zinâ sözcüğüyle ifade edilmiştir.
Fıkıhçılar da “zinâ” üzerinde önemle durmuşlar ve “zinâ”yı terim olarak şöyle tanımlamışlardır: “Zinâ; İslâmî hükümlerle yükümlü bulunan bir erkeğin, kendisine cinsel istek duyulacak yaştaki diri bir kadına, İslâm ülkesinde nikâh akdine veya câriyelik gibi hakklı bir nedene dayanmaksızın önden cinsel temasta bulunmasıdır.”
Mevcut Mushaf tertibine göre 5. âyet, zinâ suçunu ve 6-8. âyetlerdeki suçları kapsamamaktadır. Hâlbuki tevbe, her suçu kapsamına alan Allah'ın lütuflarından biridir:
Allah'ın üzerine aldığı tevbe, ancak cehâlet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerinkidir. İşte bunlar, Allah'ın tevbelerini kabul ettikleridir. Allah, en iyi bilendir, en iyi hüküm koyandır. Ve tevbe, kötülükleri yapıp edip de onlardan birine ölüm çatınca, “Ben şimdi gerçekten tevbe ettim” diyenler ve de kâfir olarak ölenler için değildir. İşte bunlar, Bizim kendileri için acı bir azap hazırladıklarımızdır. (Nisâ/17-18)
Şüphesiz Allah, Kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun altındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah'a ortak tanırsa, şüphesiz pek büyük bir günah uydurmuş [işlemiş] olur. (Nisâ/48)
Hiç şüphesiz, Allah, Kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun aşağısında kalanları ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır. (Nisâ/116)
De ki: “Ey nefislerine karşı sınırı aşmış olan kullar! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, günahları tümden bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. Ve size azap gelmeden önce Rabbinize yönelin ve O'na teslim olun. Sonra yardım edilmezsiniz. Ve ansızın azap gelmeden, kişinin, “Allah'ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” demesinden yahut “Allah bana doğru yolu gösterseydi, her hâlde ben muttakilerden olurdum” demesinden veya azabı gördüğü zaman “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım” demesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin.” (Zümer/53-58)
Bu nedenle biz 5. âyeti, tevbenin tüm suçları kapsadığını göstermek için 9. âyetten sonraya yerleştirdik. Müstakil bir haber cümlesi olup Müslümanlara bir uyarı olması hasebiyle 3. âyeti de pasajın sonuna yerleştirdik.
Homoseksüelliğin cezası Nisâ sûresi'nde zikredilmişti:
Kadınlarınızdan fâhişeye varanlara, kendinizden onların aleyhine hemen dört şâhit getirin; şâyet onlar şâhitlik ederlerse, artık o kadınları ölüm vefat ettirinceye ya da Allah onlara bir yol kılıncaya kadar evlerde tutun. Sizlerden ona [fâhişeye] varan iki er kişi [eşcinsel ilişkide bulunan erkekler]; hemen her ikisine de eziyet edin. Eğer tevbe ederler de düzeltirlerse artık onlardan mesafelenin. Şüphesiz Allah, tevbeleri çok kabul edendir, en çok merhamet edendir. (Nisâ/15-16)
2. âyette, Ve mü’minlerden bir grup onların cezalandırılmasına tanık olsun buyurulmuştur, ki bunun amacı, kişinin rencide de edilmesini ve buna dair haberin toplumda yayılmasını, herkesin bundan ibret almasını ve mü’minlerin bu kimseler için hayır dua etmelerini temin etmektir.
Zinâ iftirasıyla ilgili âyetlerin iniş sebebi hakkında şu bilgiler nakledilmiştir:
Sa‘îd b. Cübeyr dedi ki: “Bu âyetin iniş sebebi, mü’minlerin annesi Âişe (r.anhâ) hakkında söylenenlerdir.”
Âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında âlimler şunları nakletmişlerdir:
1) İbn Abbâs (r.a) şöyle der: Hakk Teâlâ'nın, Namuslu ve hür kadınlara (zinâ) iftirası atanlar... (Nûr/4) âyeti nâzil olunca, Âsım b. Adiyy el-Ensârî şöylededi: “Yani, bizden biri, evine girse, bir adamı hanımının koynunda bulsa, bu durumda o, buna şâhit olabilecek dört kişi getirmeye kalksa, o zamana kadar o adam işini görüp gitmiş olur. Eğer onu o anda öldürse, onun kâtili sayılır. Eğer, ‘Ben falancayı, hanımımla beraber buldum’ diyecek olsa, iftira cezasına çarptırılır. Sesini çıkarmayacak olsa, öfkesini içinde tutmuş olur. Allahım! Bir çıkış kapısı aç.” Âsım'ın, Uveymir adında bir amcaoğlu ve Uveymir'in de Havle bt. Kays adında bir hanımı vardı. Derken Uveymir, Âsım'a gelip, “Yemin olsun ki Şureyh b. Sehmâ'yı. hanımım Havle'nin üzerinde [koynunda] gördüm” dedi. Bunun üzerine Âsım istircâ'da bulundu, yani “innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” [biz, Allah'a aitiz ve O'na döneceğiz] dedi ve sonra, Rasûlullah'a (s.a) gelip, “Yâ Rasûlullah! Ailem hususunda ne çabuk imtihan oldum!” dedi. Hz. Peygamber (s.a) de, “Ne demek istiyorsun?” dedi. Bunun üzerine Âsım, “Amcamoğlu Uveymir, Şureyh b. Sehmâ'yı hanımı Havle'nin üzerinde bulduğunu bana haber verdi” dedi. Uveymir, Havle ve Şureyh, bunların hepsi de Âsım'ın amca çocukları idiler. Bu sebeple, Hz. Peygamber (s.a) onların hepsini çağırttı ve Uveymir'e dönerek, “Zevcen hakkında (yalan söylemekten), Allah'tan ittikâ et. O, senin amca kızındır. Ona iftira etme” dedi. Uveymir de, “Yâ Rasûlullah! Allah'a yemin ederim ki, Şureyh'i hanımımın üzerinde gördüm. Dört aydan beri ona yaklaşmadım. O, benden başkasından hâmile kalmıştır” dedi. Hz. Peygamber (s.a) o zaman Havle'ye dönerek, “Allah'tan kork, sadece ne yaptığını söyle” dedi. Havle de, ““Ey Allah'ın Rasûlü! Uveymir kıskanç bir adamdır. Şüreyh'in bana dikkatlice baktığını ve benimle konuştuğunu gördü. Kıskançlığı onu, böyle söylemeye sevketti” dedi. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirdi. O zaman Rasûlullah (s.a) emretti de, namaz ezanı okundu, ikindi namazını kıldırdı, sonra Uveymir'e dönüp, “Kalk ve ‘Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, Havle kesinlikle zinâ etti ve ben (bu hususta) doğru söylüyorum’ de” dedi. Sonra Hz. Peygamber (s.a) Uveymlr'e ikinci olarak, “Kalk, ‘Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, ben Şureyh'i Havle'nin üzerinde gördüm ve ben hiç şüphesiz sâdıklardanım’ de” buyurdu. Daha sonra üçüncü olarak, “Kalk, ‘Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, o benden başkasından hamile kalmıştır’ de” buyurdu. Dördüncüsünde de, “Kalk, ‘Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, o zinâ etmiştir. Çünkü ben ona dört aydan beri yaklaşmadım ve ben gerçekten doğru söyleyenlerdenim’ de” buyurdu. Besincisinde de, “Kalk, ‘Eğer ben [Uveymir] yalan söylüyorsam, Allah'ın laneti benim üzerime olsun’ de” buyurdu. Daha sonra da Uveymir'e “Otur” dedi. Havle'ye “kalk” dedi. Havle ayağa kalktı ve iki defa, “Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, ben zinâ etmedim. Kocam Uveymir, yalancılardandır [yalan söylüyor]” dedi. İkinci olarak, “Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, o benim üzerimde Şureyh'i görmedi, yalan söylüyor” dedi; üçüncü olarak, “Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, ben ondan hamileyim, o yalan söylüyor” dedi; dördüncü olarak, “Allah'a yemin ile şehâdet ederim ki, o [kocam] beni zinâ yaparken görmedi, o yalan söylüyor” dedi; beşinci olarak da, “Eğer Uveymir söylediklerinde doğru ise, Allah'ın gazabı benim üzerime olsun” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a), onları birbirinden ayırdı.
2) Kelbî'nin rivâyetine göre İbn Abbâs (r.a) şöyle demiştir: “Âsım, bir gün ailesine varıp gitti ve Şüreyh b. Sehmâ'yı hanımının koynunda buldu. Bunun üzerine Hz. Peygamber’e (s.a) geldi.” Hadisin bundan sonraki kısmı, geçen rivâyette olduğu gibidir.
3) İkrime, İbn Abbâs'tan (r.a) şunu rivâyet etmiştir: Namuslu ve hür kadınlara (zinâ) iftirası atan... (Nûr/4) âyeti inince, Ensâr'ın reisi [büyüğü]durumunda olan Sa‘d b. Ubâde (r.a) şöyle dedi: “Eğer hanımımın koynunda birisini yakalasam, dört şâhit getirmeye kalkıştığımda, o işini bitirip gitmiş olacak” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a), “Ey Ensâr cemaati! Reisinizin dediğini duymuyor musunuz?” deyince, onlar “Yâ Rasûlullah! Onu kınama. Çünkü o kıskanç bir adam” dediler. Sa‘d b. Ubâde (r.a) de, “Yâ Rasûlallah! Allah'a yemin ederim ki, bu âyetin Allah'tan geldiğini ve hakk olduğunu biliyorum. Fakat buna şaştım [bunu anlamakta zorluk çektim]” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Allah kesinlikle böyle buyuruyor” dedi. Çok beklemeden, Sa‘d'ın amcaoğlu Hilâl b. Ümeyye –Hilâl, Allah'ın tevbelerini kabul ettiği o meşhur üç kişiden biri idi– çıkageldi ve “Yâ Rasûlullah! Hanımımın koynunda birisini yakaladım. Şu gözümle gördüm, şu kulağımla işittim” dedi. Rasûlullah (s.a), onun getirdiği bu haberden hoşlanmadı. Hilâl de, “Allah'a yemin ederim ki, ey Allah'ın Rasûlü, yüzünden söylediğim şeyden hoşlanmadığını hissetmekteyim. Ama, Allah biliyor ki doğru söylüyorum ve sadece hakkı ifade ettim” dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a), “Ya beyyine [şâhit-delil getirirsin], yahut da (sana) had uygulanır” dedi. Ensâr bir araya gelip, “Sa‘d'ın söylediği başımıza geldi” dediler. Onlar böyle konuşurlarken, Hz. Peygamber'e (s.a) vahiy geldi. Ona vahiy geldiğinde, yüzünün rengi kaçar, bedenini bir kırmızılık sarardı. O'nun bu sıkıntısı geçince, “Ey Hilâl! Müjdeler olsun, Allah senin için bir çıkış yeri nasip etti” dedi. Hilâl de, “Ben de, Allah'tan bunu umuyordum” dedi ve Hz. Peygamber (s.a) Ensâr'a bu âyetleri okuyup, “O kadını çağırın” dedi. Kadın çağırıldı. Gelince, Hilâl'in yalan söylediğini iddia etti. Hz. Peygamber (s.a) de, “Allah ikinizden birisinin yalancı olduğunu biliyor. Sizden, tevbe edecek birisi yok mu?” dedi ve karşılıklı olarak lanetleşmelerini [lian'ı] emretti. Bunun üzerine Hilâl, Allah adına yemin edip, şehâdet ederek, kendisinin sâdıklardan olduğunu söyledi. Beşinci seferinde, Hz. Peygamber (s.a) ona, “Ey Hilâl! Allah'tan kork, çünkü dünya azabı [cezası] âhiret azabından daha kolaydır” dedi. Hilâl de, “Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın Rasûlü bana celde vurmadığına göre, Allah bu kadından ötürü bana azap etmeyecektir” deyip, beşinci kez (malum şekilde) yeminle şehâdette bulundu. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) kadına dönerek, “Sen de bu şekilde yemin edip, şehâdette bulunabilir misin?” dedi. O da, dört defa, Hilâl'in yalan söylediğine dair yemin ile şehâdette bulundu. Beşincisine başlayınca Rasûlûllah (s.a) ona, “Allah'tan kork, bu beşincisi, neticesi mutlaka gerçekleşecek olandır” dedi. Bunun üzerine kadın, bir müddet duraladı, suçunu itiraf edecek gibi oldu, sonra “Allah'a yemin ederim ki, kavmimi rezil kepaze etmeyeceğim” deyip, beşinci kez Hilâl eğer doğru söylüyorsa, Allah'ın gazabının kendisine olması için yemin edip, şehâdette bulundu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a), o ikisini birbirinden ayırdı. Sonra da, “Bekleyin. Eğer bu kadının doğuracağı çocuk orta, kırmızı-beyaza çalan sarı renkli ve ince bacaklı olursa, Hilâl'e aittir. Yok eğer o çocuğun bacakları kalın, esmer ve kıvırcık saçlı ve yassı burunlu olursa, bu da (kim yaptıysa) ona aittir” dedi. Kadın esmer, kalın bacaklı bir çocuk doğurdu. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) “Eğer o yeminler olmasaydı, benimle o kadının işi vardı “Ben, ona yapacağımı biliyordum” buyurdu. İkrime, “Andolsun ki o çocuğu daha sonra, babasının kim olduğu bilinmediği hâlde, bir şehrin vâlisi olarak gördüm” demiştir.
Bizce bu âyetleri bazı olaylarla sınırlandırmaya gerek yoktur. Zira sağlam kaynaklarda bu haberler yer almamaktadır. O nedenle bu âyetler, özel olarak bir olay hakkında değil, genel olarak zinâ iftirasında bulunanlar sebebiyle nâzil olmuştur.
3.           Zinâ eden erkek, zinâ eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmiyor; zinâ eden bir kadınla da ancak zinâ eden veya müşrik olan erkek evleniyor. Ve bu, mü’minlere haram kılınmıştı.
Bir haber cümlesi olan bu âyet, toplumdaki mevcut uygulamayı zikredip esas uygulanması gerekeni ortaya koyuyor:
• Zinâ eden erkek, zinâ eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenmiyor.
• Zinâ eden bir kadınla da ancak zinâ eden veya müşrik olan erkek evleniyor.
• Bu uygulama, mü’minlere haram kılınmıştı.
Bu âyet genellikle, “Zinâ eden erkek, zinâ eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenemez; zinâ eden bir kadınla da ancak zinâ eden veya müşrik olan erkek evlenebilir. Bu, mü’minlere haram kılınmıştır” şeklinde çevrilmiştir. Bu çeviriye göre, “zinâ edenler, sadece kendileri gibi zinâ etmiş biri veya bir müşrikle evlenebilir” hükmü ortaya çıkmaktadır. Bu hususta şu rivâyet nakledilmiştir:
Ebû Dâvûd ve Tirmizî'nin rivâyetine göre Amr b. Şu‘ayb'ın babasından, onun da dedesinden rivâyet ettiğine göre Mersed b. Ebî Mersed Mekke'deki esirleri taşırdı [Medîne'ye getirir, kurtarırdı]. Mekke'de “Anak” adında bir fâhişe vardı, bu da onun dostu idi. Mersed dedi ki: Peygamber'e (s.a) gelip dedim ki: “Ey Allah'ın Rasûlü! Anak'ı nikâhlayayım mı?” Bir süre sustu, bana cevap vermedi. Bunun üzerine, Zinâ eden kadını da ancak zinâ eden veya müşrik olan bir erkek nikâhlayabilir buyruğu nâzil oldu. Rasûlullah beni çağırdı ve bana bu âyeti okuduktan sonra, “Onu nikâhlama” dedi.
Ne var ki bu hüküm de problemi çözememiş, problemin nasıl çözüleceği araştırılmıştır. Biz önce bu konu hakkında üretilen formüllerin özetini verecek, sonra da gerçeği takdim edeceğiz:
Burada nikâh, “cima”manasına kullanılmıştır. Buna göre, mana şöyle olur: Zinâ eden bir kimse, zinâ ettiği vakit ya Müslümanlardan zinâ eden bir kadın ile ilişki kurmaktadır, veya ondan daha güzel müşriklerden bir kadın ile ilişki kurmaktadır.”
Zinâ, ancak bir zâniye ile yapılır. Bu da her iki tarafın da zinâ etmiş olacağını ifade eder.
ez-Zeccâc ve başkası bu görüşü el-Hasen'den nakletmişlerdir. Buna göre o şöyle demiştir: “Burada kasıt, kendilerine zinâ haddi uygulanmış, zinâ eden erkek ve kadındır.” O şöyle demiştir: “Bu yüce Allah'ın bir hükmüdür. Zinâ haddi uygulanmış bir erkeğin, zinâ haddi uygulanmış bir kadından başkasıyla evlenmesi caiz değildir.” İbrâhîm en-Nehâî de buna yakın görüş belirtmiştir.
Ebû Dâvûd'un, Musannef'inde [Sünen'inde]kaydedildiğine göre Ebû Hureyre şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “Zinâ edip had uygulanmış bir erkek ancak kendisi gibi olanı nikâhlayabilir.
Âyet-i kerîme neshedilmiştir. Mâlik, Yahyâ b. Sa‘îd'den, o Sa‘îd b. el-Müseyyeb'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Zinâ eden erkek ancak zinâ eden veya müşrik olan bir kadını nikâh edebilir. Zinâ eden kadını da ancak zinâ eden veya müşrik olan bir erkek nikâhlayabilir buyruğu hakkında (Sa‘îd b. el-Müseyyeb)dedi ki: “Bu âyet-i kerîmeyi daha sonra gelen, İçinizden evli olmayanları... evlendirin (Nûr/32) âyeti neshetmiştir.

ÂYETİN MUHKEM OLMADIĞINI SÖYLEYENLER ve BU GÖRÜŞÜN BAZI HÜKÜMLERE ETKİSİ
Mütekaddiminden bir kesim şöyle demiştir: Âyet-i kerîme nesh edilmiş değildir. Bunlara göre zinâ eden bir erkeğin kendisi ile hanımı arasındaki nikâhı fâsit olur. Zinâ eden bir kadının da kendisi ile kocası arasındaki nikâhı fâsit olur. Bunlardan bir topluluk da şöyle demiştir: “Bu yolla nikâh fesh olmaz, ancak hanımı zinâ eden kocaya karısını boşaması emredilir. Boşamayacak olursa, günahkâr olur. Ne zinâ eden bir kadınla, ne de zinâ eden bir erkekle evlenmek caizdir. Ancak tevbe açıkça tesbit edilecek olursa, o takdirde nikâhlanmak caiz olur.”
MÜ’MİNLERE FÂHİŞELERLE EVLENMEK HARÂMDIR
Böylesi mü’minlere haram kılınmıştır. Yani, bu gibi fâhişeleri nikâhlamak mü’minlere haramdır. Kimi te’vîl âlimleri şunu iddia ederler: “Böyle fâhişelerle nikâhlanmayı yüce Allah, Muhammed (s.a) ümmetine haram kılmıştır. Bu türden kadınların en meşhurlarından birisi de Anak diye bilinen kadındır.”
Bu âyette yer alan hükümler aslında şunlardır:
• Zinâ eden kadın, ya zinâ eden bir erkekle veya bir müşrik erkekle evleniyor.
• Zinâ eden erkek de zinâ etmiş bir kadınla veya müşrik bir kadınla evleniyor.
• Bu uygulama mü’minlere yasaklanmıştır.
Bu âyet bir haber cümlesidir, bir emir veya yasaklama cümlesi değildir. Âyetteki nikâhlanıyor ifadesini, “nikâhlanamaz, evlenemez” hâline getirmek, cehâletin ötesinde bir cinâyettir. Âyete böyle anlam verenler, işin içinden çıkamazlar, nitekim de çıkamamışlardır. Zira Allah günahkâr [zinâ suçu işlemiş] da olsa bir mü’minin müşrikle evlenmesini yasaklamış, ayrıca günahkâr-günahsız ayırımı yapmadan her mü’minin evlendirilmesini emretmiştir. İşte âyetler:
Ve müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikâhlamayın. İman etmiş bir câriye, –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkeklere de iman edinceye kadar nikâhlamayın; iman etmiş bir erkek köle, –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise Kendi bilgisi ile cennete ve mağfirete çağırır. O, öğüt alıp düşünürler diye insanlara âyetlerini ortaya koyar. (Bakara/221)
Ve sizden eşi olmayanları, erkek kölelerinizden ve kadın kölelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah Kendi fazlından onları zenginleştirir. Şüphesiz ki Allah, vâsi'dir [geniş olandır], en iyi bilendir. (Nûr/32) H.Yılmaz

Lafzen, “iftirayı (ifk, burada asılsız zina/iffetsizlik suçlaması) ortaya atanlar sizin içinizden bir gruptur”. ‘Usbeh belirli bir amaç için bir araya gelmiş sayıları belli olmayan bir grup insan demektir (Tâcu'l-‘Arûs). Bütün müfessirlere göre, 11-20. ayetleri içine alan bu pasaj, Hz. Peygamber'in Hicret'in 5. yılında Benî Mustalik kabilesine karşı giriştiği seferden dönerken cereyan eden bir olayla ilgilidir. Bu sefer sırasında Hz. Peygamber'in yanında bulunan zevcesi Hz. Ayşe, bir gün şafak vaktinden önce Müslümanlar bulundukları konak yerinden ayrıldıklarında elde olmayan sebeplerden ötürü ya da dalgınlık yüzünden arkada bırakılmıştı. Hz. Ayşe, böylece saatlerce yalnız kaldıktan sonra, Sahâbîlerden biri tarafından bulundu ve sonraki konak yerine getirildi. Bu olay Hz. Ayşe hakkında kötü zanlara, kötü niyetli söylentilere yol açtı; ama bu söylentiler kısa ömürlü oldu ve Hz. Ayşe'nin masumiyeti hiçbir şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde ortaya kondu. Tarihî olaylara ilişkin bütün Kur’ânî atıflarda olduğu gibi, burada da bütün çağlarda ve bütün toplumsal şartlarda geçerli bir ahlakî önerme ortaya konulmaktadır. Yukarıdaki pasajın, 11-16. ayetlerde olduğu üzere, geçmiş zaman kipinde kullanılan fiillerin şimdiki zamana işaret edecek şekilde anlamlandırılmasını mümkün kılan, ya da, bize göre öyle anlamlandırılmasını gerektiren bir gramatik yapıda olması da bu sebepledir.Yani, Allah katında; çünkü, zulüm ve haksızlıkların yol açtığı sıkıntı ve mutsuzluk, hak edilmediği halde sabırla göğüs gerildiği sürece, buna maruz kalan kişinin manen yücelmesine vesile olmaktadır. Karş. Buhârî ve Müslim tarafından rivayet edilen Hadis: “Bir mümin ne zaman bir sıkıntıya, bir acıya, bir çıkmaza, bir zorluğa, bir keder ya da ızdıraba maruz kalsa, Allah bununla o kulunun hatalarından bir kısmını giderir”.Yani, hukuken ve ahlaken makul olmayan birtakım yollarla, yanıltıcı belirtilere, “arızî” ayrıntılara dikkat çekerek asılsız iddia ve isnadları inanılır kılmaya çalışarak kötü zanların yayılmasında öncülük edenleri. M.Esed

Peygamberimiz sağken, Peygamberin eşine bu iğrenç iftirayı yapan çete, Peygamberin vefatından sonra aynı amaca yönelik olarak, İslama neler yaptıkları tarihsel olaylarla ortada iken, bunların uydurup ürettikleri çelişkili rivayetleri dinin kaynağı gibi görenler için, Allah affetsin demekten başka ne söylenebilir ki. (Bak. Tebbet Suresi 1 vd. ayetleri inceleyiniz.) M.Sağ

Bu, Hz. Aişe'ye atılan iftiraya eşittir. Bizzat Allah bunu ilk (gerçek dışı suçlama, iftira, bühtan) olarak tanımlamış ve tümden reddetmiştir.
Buradan itibaren, surenin inmesine yol açan olayın anlatımına geçilmektedir. Bu olayın başlangıç kısmını bizzat Hz. Aişe'nin ağzından giriş bölümünde vermiştik. Şimdi de, kalan kısmını aktaralım, şöyle diyor Hz. Aişe:
"İftirayla ilgili söylentiler şehirde bir ay kadar süreyle yayılmaya devam etti. Hz. Peygamber'e (s.a) büyük bir üzüntü yıkım kaynağı oluyordu bu. Ben çaresizlikten ağlarken, anne-babam da benim ızdırabımdan dolayı adeta hastalanmışlardı. Nihayet bir gün Hz. Peygamber (s.a) bizi ziyaret etti ve yanıma oturdu, iftira başlayalıdan bu yana hiç yapmadığı bir şeydi bu. O gün önemli bir şeylerin olacağını hisseden Hz. Ebu Bekir'le Ümmü Ruman da (Hz. Aişe'nin annesi) yanımıza oturdular. Hz. Peygamber (s.a) şöyle diyerek söze başladı: "Aişe, ben bunu duydum, yani hakkındakini, eğer masumsan, Allah'ın masumiyetini açıklayacağını umuyorum. Yok, eğer bir günah işlediysen, tevbe et ve Allah'tan bağışlanma dile, bir günahkâr günahını itirafla tevbe ederse, Allah onu affeder". Bu sözleri işitince gözyaşlarım gözlerimde kurudu. Hz. Peygamber'e (s.a) cevap verir umuduyla babama baktım, ama o da şöyle dedi: "Kızım, ne diyeceğimi bilmiyorum" Sonra anneme döndüm o da ne diyeceğini bilmiyordu. Sonunda ben konuştum: "Hakkımdaki herşeyi duydun ve ona inandın.
Şimdi ben suçsuz olduğumu söylesem, -Allah şahidimdir ki, suçsuzum- bana inanmayacaksın, yapmadığım bir şeyi itiraf etsem, -Allah biliyor ki, yapmadım- o zaman inanacaksın." O anda Yakup Peygamber'in adını hatırlamaya çalıştım ama hatırlayamadım. Bu nedenle içinde bulunduğum kötü durum dolayısıyla şöyle dedim: "Yusuf Peygamber'in babasının söylediklerini tekrarlamaktan başka yapabileceğim bir şey yok: "Fe-sabrun cemîl", (Yusuf: 83). Bunu diyerek uzandım ve öbür tarafa döndüm. Allah'ın masumiyetimi bildiğini ve gerçeği mutlaka açıklayacağını düşünüyordum, fakat, beni savunmak için insanların kıyamete kadar okuyacakları İlahi Vahy'in ineceğini hiç aklımdan geçirmemiştim. Herhalde Hz. Peygamber bir rüya görür ve Allah masumiyetimi gösterir diye düşünüyordum. Fakat, o esnada birden Hz. Peygamber'in (s.a) üzerinde vahy hali görüldü, böyle anlarda soğuk bir kış gününde bile yüzünde inci gibi ter damlaları birikirdi. Hepimiz nefesimizi tuttuk ve sessiz bekledim. Ben korkmuyordum, fakat anne-babam korkuyla çarpılmış gibi görünüyorlardı. İlahi vahyin ne yönde geleceğini bilmiyorlardı. Vahy bitince Hz. Pegyamber (s.a) oldukça memnun görünüyordu. Büyük bir mutluluk içinde ilk sözleri şu oldu: "Tebrikler Aişe, Allah masumiyetinin delilini gönderdi" ve sonra da bu on ayeti okudu (11-21). Bunun üzerine annem bana: "Kalk ve Hz. Peygamber'e teşekkür et" dedi. Ben de, "Ben ne ona, ne de siz ikinize teşekkür ederim, ben ancak benim beraatimi gönderen Allah'a şükrederim. Siz bile hakkımdaki töhmete bu kadar karşı çıkmadınız" dedim" (Bu, herhangi bir rivayetin çevirisi değil, fakat, Hz. Aişe aleyhindeki iftira olayıyla ilgili olarak hadis kitaplarında yer alan rivayetlerin özüdür.)
Burada anlaşılması gereken ince bir nokta var, şöyle ki, Hz. Aişe'nin (r.a) beraati anılmadan önce, ayetler bir takım halinde, zina, kazf ve Li'anla ilgili hükümleri açıklamakta ve zinanın bir toplantıda bulunanları eğlendirme aracı olarak kullanılabilecek basit bir şey olmadığı konusunda Allah'ın uyarısını ihtiva etmektedir. Zina çok ciddi bir olaydır. Eğer suçlayan, suçlamasında doğruysa şahit getirmesi ve zani ile zaniyeye en korkunç bir ceza verilmesi gereklidir. Eğer suçlayan yalancıysa, kimse bir başkasına yalan yere suç isnadında bulunmasın diye 80 kamçı yiyecektir. Ve eğer suçlayan koca ise, sorunun çözümü için bir hukuk mahkemesinde Li'anda bulunacaktır. Öyle ki, böyle bir suçlamada bulunan kimsenin rahatı yoktur. Yeryüzünde iyiliği ve takvayı yerleştirmek amacıyla oluşturulan İslâm toplumu ne bir eğlence aracı olarak zinaya izin verir, ne de bir eğlence ve oyun olarak zina hakkında dillerin gevşekliğine müsaade eder.
 Rivayetlerde, söylentileri birkaç kişinin yaydığı ifade olunmaktadır. Bunlar da Abdullan b. Übeyy, Zeyd b. Rifa (muhtemelen Yahudi münafık Rifaa b. Zeyd'in oğlu), Mistah b. Üsase, Hassan b. Sabit ve Hanne bint-i Cahş'tı. Bunlardan ilk ikisi münafık, kalan üçü ise yanlış anlama ve zayıflıktan dolayı şerre karışmış müslümanlardı. Şerre az veya çok bulaşmış başka kişilerin adlarına Hadis ve Siyer kitaplarında rastlanmamaktadır.
Yani, "Gevşememelisiniz. Her ne kadar münafıklar kendi varsayımlarınca üzerinize en kötü saldırıda bulunmuşlarsa da, sonunda kaybeden onlar ve temelde kazanan siz olacaksınız."
Girişte belirtildiği gibi, münafıklar müslümanlara gerçek üstünlük alanı ve her cephede karşıtlarına karşı zaferlerinin asıl faktörü olan maneviyat cephesinden vurmayı planlıyorlardı. Fakat Allah bunu müslümanlar için bir güçlenme aracına dönüştürdü. Bu vesileyle Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir'le ailesi ve genelde müslümanların benimsediği tutum ve davranış, onların ahlâken en temiz, tabiaten adaletli, hoşgörülü ve karakter olarak da soylu ve sabırlı insanlar olduklarını hiçbir şüpheye imkan tanımayacak şekilde gösterdi. Eğer Hz. Peygamber (s.a) istemiş olsaydı, şerefine karşı girişilen saldırının sorumlularının kellelerini derhal uçurtabilirdi. Fakat, tam bir ay herşeye sabırla katlandı ve Allah'tan ilâhî hüküm gelince, kazf cezasını yalnızca suçları sabit olan üç müslümana uyguladı ve münafıklara dokunmadı. Hz. Ebu Bekir'in sürekli olarak desteklediği kendi yakınları bile üzerine leke yağdırmaya devam ederken, bu soylu adam ne onlarla ailevi ilişkilerini kesti, ne de Mistah'ın ailesine geçimleri için yapageldiği para yardımından vazgeçti. Hz. Peygamber'in hanımlarından hiçbiri iftirada en ufak bir rol almadıkları gibi, onu tasvip edici en ufak bir söz bile söylemediler. O kadar ki, uğruna kız kardeşi Hanne bint-i Cahş'ın iftirada rol oynadığı Hz. Zeyneb bile rakibesi (Hz. Aişe) hakkında ancak iyi sözler etti. Bizzat Hz. Aişe (r.a) bunu şöyle açıklar: "Hz. Peygamber'in hanımları içinde Zeynep benim en güçlü rakibimdi. Fakat, iftira olayıyla ilgili olarak Hz. Peygamber kendisine görüşünü sorduğunda, o şöyle cevap vermişti: "Ey Allah'ın Rasûlü, Allah'a yemin ederim ki, onda takvadan başka bir şey görmüş değilim." Hz. Aişe'nin kendi karakter yüceliği ise, Hassan bin Sabit'e davranışıyla ölçülebilir. Hassan b. Sabit, aleyhindeki iftira kampanyasında önemli bir rol oynamış olmasına rağmen, Hz. Aişe kendisine gerekli değer ve itibarı göstermekde devam etmiştir. Bir defasında, kendisine Hassan'ın iftirada bulunan kişi oludğu hatırlatıldığında, o, "Hayır, Hassan, Hz. Peygamber (s.a) ve İslâm adına İslâm dümanı şairlere cevap veren kişiydi" karşılığını vermiştir. İftiradan doğrudan etkilenen kişilerin tavır ve davranışları da böyleydi. Diğer müslümanların tutumları ise şu tek bir örnekle açıklanabilir: Hz. Ebu Eyyub el-Ensari'nin karısı iftira söylentilerinden söz ettiğinde, bu büyük sahabi şöyle demiştir: "Ey Eyyub'un annesi, Aişe'nin yerinde orada sen olsaydın böyle bir şey yapar mıydın?" Karısının "Allah'a yemin olsun ki asla yapmazdım." demesi üzerine de şunu söylemiştir: "O halde Aişe senden daha iyi bir kadındır. Bana gelince, Safvan'ın yerinde ben olsaydım, böylesine kötü bir düşünceyi aklımdan bile geçirmezdim.
Safvan ise benden daha iyi bir müslümandır." Böylece, münafıkların düzdüğü şerrin sonucu, varmak istediklerinin tam tersine oldu ve müslümanlar bu imtihandan manevi yönden daha da güçlenmiş olarak çıktılar.
Üstelik, bu olayın müslümanlara daha başka yararları da oldu. Bu olay nedeniyle, İslâm'ın sosyal hukuk kurallarına önemli eklemelerde bulunuldu. Müslümanların bu alanda Allah'tan aldıkları yeni hükümlerle, İslâm toplumu ahlâkî kötülüklerin baş gösterip yayılmasına karşı koruma altına alınıyor, daha da arınıyor ve kötülükler ortaya çıkacak olsa bile, derhal önlenme çareleri getiriliyordu.
Birbaşka yararı daha oldu bu olayın. Müslümanlar Hz. Peygamber'in (s.a) gaybı bilmediğini bütünüyle anlamış oldular. Onun bildiği, ancak Allah'ın kendisine öğrettiğiydi. Bunun dışında, onun bilgisi normal bir insanın bilgisiyle aynıydı. Tam bir ay Hz. Aişe ile ilgili olarak büyük endişe içinde kaldı. Konuyu bazen hizmetçiden bazan diğer hanımlardan, bazan de Hz. Ali ve Hz. Üsame'den soruşturuyordu. Nihayet, Hz. Aişe'yle konuşmuş ve ancak şunu söylemişti: "Eğer bu günahı işlemişsen tövbe et, eğer suçsuzsan umarım ki, Allah suçsuzluğunu açıklayacaktır." Eğer o gayb bilgisine sahip olmuş olsaydı, böylesine alt üst olmaz, soruşturmada bulunmaz ve tövbe tavsiye etmezdi. Bununla birlikte, ilâhî mesaj gerçeği açıklayınca, bir aydan fazla bir süredir sahip olmadığı bilgiyi edindi. Böylece Allah, halkın aşırı ve kör inançlar nedeniyle dinî liderleri hakkında düştüğü aşırı nosyonlara karşı doğrudan tecrübe ve gözlemle müslümanları korumuş oldu. Belki de vahy'in bir ay sonra gelmesinin nedeni buydu. Çünkü Vahy hemen ilk günde gelseydi, böyle faydalı bir etki yapmamış olurdu.
 Yani, yalan suçlama ve şerrin gerçek kaynağı olan Abdullah b. Übeyy, bazı rivayetlerde bu ayetin Hz. Hassan b. Sabit'le ilgili olduğu ileri sürülmüşse de, bu bizzat ravilerin yanlış anlayışına dayanmaktadır. Gerçekte Hz. Hassan bin Sabit'in tek zaafı, münafıkların çıkardığı bir şerre katılmış olmaktı. Hafız İbn Kesir haklı olarak, bu rivayet Buhari'de geçmemiş olsaydı hiç dikkat çekmezdi gözleminde bulunmaktadır. Fakat, bu konudaki en büyük sahtekârlık, hatta iftira, Emeviler'in bu ayette işaret edilenin Hz. Ali olduğu iddialarıdır. Buhari, Taberanî ve Beyhakî'de Hişam b. Abdülmelik'in "onun büyüğünü çevirip işleyen"le Hz. Ali'nin kasdedildiği sözü yer almaktadır (Oysa, Hz. Ali'nin bu şerrde hiç mi hiç eli yoktur. Yalnızca, Hz. Ali, Hz. Peygamber'i karışık bir zihin halinde görmüş ve Hz. Peygamber'in kendisine danışması üzerine, "Allah bu konuda sana sınır koymadı, sana uygun kadın çoktur, istersen Aişe'yi boşayabilir ve bir başka kadınla evlenebilirsin" demişti. Fakat, bu hiçbir zaman onun Hz. Aişe aleyhindeki suçlamayı desteklediği anlamına gelmez. Onun amacı, sadece Hz. Peygamber'in (s.a) zihnî ızdırabını teskin etmekti. Mevdudi

Peygamberimiz, Benû Mustalik Gazâsına, zevcesi Hz. Âişe'yi de götürmüştü. Dönüşte ordu, bir yerde konaklarken Hz. Âişe, gittiği tuvalette gerdanlığını düşürdü. Sonradan farkına varınca gerdanlığını aramaya gitti. Hz. Âişe, bineğinde hevdec denilen çadır gibi kapalı bir şey içinde oturduğundan, hayvanını süren kişi, onu hevdeci içinde sandı. Hz. Âişe ordugâha döndüğünde ordu hareket etmişti. Orada bekledi. Geriden artçı olarak gelen Safvân, hayvanından inip onu bindirdi ve ordugâha yetiştirdi. Bazı kimseler bunu dedikodu konusu yaptılar. Sonradan işin farkına varan Âişe, üzüntüsünden hastalandı, babasının evine gitti. Aradan bir ay geçmişti. Bir gün Hz. peygamber, Hz. Ebubekir'in evine gitmiş: Ğ Ey Âişe, senden bana şöyle bir söz yetişti. Şimdi eğer sen suçsuz isen Allah, muhakkak suçsuzluğunu ortaya çıkarır. Ama bir günâha düştüysen, Allah'a istiğfâr ile tevbe et, dedi. Hz. Âişe de çok üzülüyordu: Ğ Suçsuz olduğumu Allah biliyor, ama siz, başka sözlere inanıyorsunuz! Ne diyeyim, Allah bana sabır versin!...dedi. Hz. peygamber, henüz yerinden kalkmamış idi ki Hz. âişe'nin ma'sumluğunu bildiren bu âyetler indi. S.Ateş

Lafzen, “onu (haksız isnadı/söylentiyi) işittiğiniz zaman.” Burada “siz” zamiri bütün bir cemaati ifade etmektedir. M.Esed

Ayetten anladığımıza göre, peygamberin yanında bulunan iki yüzlü inkarcıların, Peygamberin eşine yaptıkları iftira ve propagandanın etkisine bakın ki,, en samimi inananları bile kandırabilmişlerdir. Bu denli uzman yalancılar, Peygamberin vefatından sonra ve Peygamber adına, Peygamber devrini asrı saadet” kendilerini de, samimi olarak inanan sahabilerle aynı kefeye koyarak, “hatasız, adil” sahabeler olarak tanımlamışlardır. M.Sağ

Bu cümle şöyle de çevrilebilir: "... Kendi toplumlarının bireyleri hakkında iyi zanda bulunmaları gerekmez miydi?" Ayetin kelimeleri kapsamlıdır ve iyi anlaşılması gereken ince bir anlam içermektedir. Hz. Aişe ve Safvan İbn Muattal arasında olup bitenlerin özeti şuydu: (Hz. Peygamber'in hanımı olmasının dışında) kervandan bir kadın geride kalıyor ve aynı kervandan yine geride kalmış bir adam ona rastlıyor ve devesinin üzerinde onu kervana yetiştiriyor. Şimdi, eğer bir kimse, iki kişi yalnız kaldığında hemen günah işlerler iddiasında bulunacak olursa, suçlama iki varsayım daha doğurur:
1) Eğer suçlanan (erkek veya kadın) oradaysa, o bu nadir doğan fırsattan yararlanmış ve günahı işlemiştir. Çünkü, daha önce hiç karşıt cinsten biriyle böyle bir durumda bulunmamıştır.
2) Suçlayanın üyesi olduğu toplumun ahlâkî durumuyla ilgili değerlendirmesi, bu toplumda benzer durumlarla karşılaşıldığında günahtan kaçınabilecek hiçbir kadın ve erkeğin bulunmadığı şeklindedir. O toplumda, hangi kadın ve erkekle olursa olsun durum budur. Fakat, düşünün ki, erkek ve kadın aynı yerdendir, arkada kalan kadın eştir, kızkardeştir, bir dostun kızıdır, bir yakındır, bir komşudur, erkeğin bir tanıdığıdır; o zaman sorun çok daha ağır ve ciddi olmayacak mıdır? Sonra, böyle bir suçlamada bulunan kişinin, toplumu hakkında olduğu gibi, kendi hakkında da ahlâk ve sağduyuyla alâkasız oldukça zavallı, düşük görüşe sahip olduğu anlamı da çıkmaz mı buradan? Hiç bir soylu kişi, bir dostun ailesine ait kadını, bir komşusunu veya bir tanıdığını yolda kalmış bulduğunda hemen onu kirletmeye ve sonra da onu evine kadar getirmeye kalkışmaz, kalkışmak şöyle dursun, bunu aklından bile geçirmez. Üstelik, burada sorun bin kez daha ciddidir. Kadın, her müslümanın kendi annesinden daha çok değer verdiği ve bizzat Allah'ın kendi öz anneleri gibi müslümanlara haram kıldığı Allah'ın Peygamberi'nin hanımıdır. Erkek, yalnızca aynı kervanın üyesi, aynı ordunun askeri ve aynı şehrin sakini değil, aynı zamanda, kadının kocasının Allah'ın Rasûlü ve kendi dini lideri ve kılavuzu olduğuna inanan ve onunla Bedir gibi tehlikeli bir savaşta bulunmuş ve onu izlemiş birisidir. Şimdi, bütün bunları göz önüne aldığımızda, böyle bir suçlamada bulunan kişinin ve suçlamayı mümkün görenlerin yalnızca kendilerinin değil, ait oldukları toplumun tümünün ahlâkı hakkında nasıl perişan ve zavallı bir görüşe sahip oldukları ortaya çıkmaz mı?
Yani, "Suçlamanın hesaba gelir hiçbir yanı yoktu, müslümanlar, bunu oracıkta reddetmeli, sonra da yalan ve sahte olduğunu anlamalıydılar." Burada şöyle bir soru sorulabilir? Niçin Hz. Peygamber (s.a) ve Hz. Ebu Bekir es-Sıddık (r.a) bunu daha ilk günde reddetmediler ve niçin ona bu kadar önem verdiler? Cevap olarak şunu deriz: Koca ve babanın durumu diğer insanlarınkinden çok farklıdır. Her ne kadar hiç kimse bir kadını kocasından daha iyi tanıyamazsa da ve takva sahibi bir koca öteki berikinin suçlamasıyla faziletli ve takva sahibi karısından şüphelenmezse de, karısı suçlandığı zaman ne olursa olsun koca zor duruma düşer. Bunu iftira olarak hemen reddetse bile, suçlayanlar dinlemez. Üstelik, kadının zeki olduğunu ve öyle olmadığı halde faziletli ve takvalı görünerek kocasını kandırdığını söylerler. Anne-babanın karşı karşıya olduğu durum da aşağı-yukarı budur. Suçlamanın açıkça yalan olduğunu bilseler bile, "kızımız temizdir" diyerek iftirayı silip atamazlar. Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ebu Bekir ve Ümmü Ruman'ın başına gelen buydu, yoksa onlar Hz. Aişe'nin karakterinden şüphe ediyor değillerdi. Bu yüzden, Rasul-i Ekrem (s.a) hutbesinde ne karısında, ne de iftiraya bulaştırılan adamda bir kötülük görmediğini açıklamıştır. Mevdudi

Bu açıklayıcı ilave, önceki ayette hitab edilen müminlerin asılsız isnadlar ileri sürmek ya da bu isnadları desteklemekle değil fakat bunları yalanlamamakla suçlandıkları gözönünde tutularak gerekli görülmüştür.Lafzen, “onu desteklemek üzere” (‘aleyhi). M.Esed

"... Allah yanında" Allah'ın Kanunu'nda veya Allah'ın kanununa göre, açıktır ki, Allah'ın ilminde suçlamanın yalanlığı ortadaydı ve bu yalanlık bir şekilde suçlayanların şahit getirip getirmemelerine de bağlı değildi.
Burada kimse, şahit getirememenin suçlamanın yalan olduğunu kanıtlamada temel bir delil sayıldığı ve müslümanlara, suçlayanlar dört şahit getirmediği için bunu açık bir iftira saymalarının söylendiği gibi yanlış bir anlayışa kapılmamalıdır. Olayın temelinde yatan etken gözönüne alınmazsa böyle bir yanlış anlama ortaya çıkabilir. Gerçekte suçlayanların hiçbiri, dilleriyle söylediklerine bizzat şahit olmuş değildi. Suçlamaları yalnızca Hz. Aişe'nin kervandan geri kalmış ve Safvan'ın devesiyle onu kervana yetiştirmiş olmasına dayanıyordu. Bundan pek az bir sağduyusu olan kimse Hz. Aişe'nin geride kalışının kasdi olduğu sonucuna varamaz. Bu tür işleri yapanların yolu değildir bu. Ordu komutanının karısı bir adamla çaktırmadan geride kalacak, sonra da aynı adam kadını devesiyle acele acele ertesi günü öğle vakti mola yerinde ordugâha yetiştirecek, bu düşünülemez bir şeydir. Bizzat bu durum onların masumiyetini ortaya koymaktadır. Eğer suçlayanlar gözleriyle bir şeyler görmüş olsalar neyse, ama, suçlamanın ileri sürüldüğü şartlar şüpheye yol açacak hiç bir şey taşımamaktadır. Mevdudi

Zımnen, “Size ve bütün toplumunuza”. Bu ve bundan sonraki ayetle yine 10. ayette temas edilen ve 11. notta açıklanan konuya dönülmektedir. M.Esed

Subhâneke (“kudret ve yüceliğinde sınırsız olan Sensin”) ara nidâsı (seslenişi), müminlerin bir iftira işittikleri zaman (çünkü üzerinde durulan konuda ortaya atılan her “söylenti”, hukuken isbat edilmediği sürece iftira sayılmalıdır) bunu dinlemek ya da tekrarlamak konusunda hemen Allah'ı hatırlamakla yükümlü olduklarına dikkat çekmek içindir. M.Esed

Bu ayetler, özellikle Allah'ın "... Mümin erkeklerle kadın müminlerin kendi içlerinde, kendileri ve kendi toplulukları hakkında iyi zanda bulunmaları... gerekmez miydi?" buyurduğu 12'nci ayet, İslâm toplumundaki tüm ilişkilerin "güzel zan / hüsn-ü zan esasına dayalı olması gerektiği ilkesini getirmektedir. Ortada açık ve somut bir delil olduğu zaman ancak su-i zanda bulunabilir. İlke olarak, ortada güçlü suç veya suç sanısı delilleri olmadıkça herkes suçsuz kabul edilir. Yalancılığı ve güvenilmezliği hakkında güçlü deliller olmadığı sürece herkes doğru ve güvenilir kabul edilir. Mevdudi

Fâhişeh terimi, ahlakça çirkin ve uygunsuz olan şey anlamına gelmektedir; dolayısıyla, bu ifade en geniş anlamıyla ahlak dışı yahut gayriahlakî edim ya da davranışlar için kullanılır. Ama yukarıdaki anlam örgüsü içinde terim, ahlak dışı edim ve davranışların vukuuna dair asılsız ve isbatsız isnad ve iddialara, bir başka deyişle, “çirkin iftira ve söylentilere” işaret etmektedir.Yani, bu surenin 4. ayetinde belirtilen yasal ceza.İftira ve başkasının hata ve ayıbını bulup ortaya çıkarma konusundaki bu Kur’ânî uyarı Hz. Peygamber'e izafe edilen güvenilir rivayetlerde açık bir yankısını bulmaktadır: “[Birbiriniz hakkında] her türlü (kötü) zandan kaçının; çünkü (kötü) zan son derece aldatıcıdır (ekzebu'l-hadîs) ve birbirinizi gözetlemeyin, birbiriniz hakkında tecessüs göstermeyin; (başkalarının) ayıplarını açığa vurmaya çalışmayın” (Muvatta’; bu Hadis'in eşdeğer rivayetleri Buhârî, Müslim ve Ebû Dâvûd tarafından da kaydedilmiştir); “Kendilerini Allah'a teslim etmiş olanları (müslimûn) incitmeyin; [onların ayıbını hatalarını] ortaya dökmeye çalışmayın; çünkü, bakın, kim ki kardeşinin ayıbını açığa vurmaya çalışırsa, [Hesap Günü'nde] Allah da onun ayıbını açığa vuracaktır” (Tirmizî); ve “Bir mümin bir başka müminin ayıbını örterse, Allah da [Kıyamet Günü'nde] mutlaka onun ayıbını örter” (Buhârî). Bütün bu öğütler özünü şu Kur’ânî mesajdan almaktadır: “[Birbiriniz hakkında] yersiz zanda bulunmaktan kaçının; çünkü bilin ki, zannın bir kısmı [da] günahtır” (49:12). M.Esed

Ayetin doğrudan tefsiri, yer aldığı metne göre şöyledir "İftira atanlar, kötülüğü propaganda edenler ve yayanlar ve İslâm maneviyat ve ahlâkına güvensizlik getirenler cezayı hak ederler." Metinde geçen kelimeler, kötülüğün propagandası için kullanılabilecek tüm biçimleri kapsamaktadır. Bunlar, genelevleri açma olabilir, şehvet kamçılayıcı (erotik) hikayeler, şarkılar, tablolar, film ve piyesler yazma, yayınlama, söyleme ve gösterme olabilir. Veya halkı ahlâksızlığa iten kulüp ve otellerde her türden karışık toplantılar olabilir. Kur'an, bütün bu yollara bavuranların, yalnızca ahirette değil, dünyada da cezayı hak eden suçlular olduğunu ilan eder. O halde, tüm bu ahlâksızlığı yayma ve propaganda etme araçlarını ortadan kaldırmak İslâmî bir görevdir. Ceza hukuku, Kur'an'ın kamu ahlâkına karşı işlenmiş suçlar saydığı ve işleyenlerini cezaya müstahak gördüğü tüm bu eylemleri ceza gerektirici suçlardan saymak zorundadır.
"Siz bilemezsiniz...." yani, "Bireysel eylemlerin tüm toplum üzerindeki etkisini siz bütünüyle kavrayamazsınız. Bu eylemlerden etkilenen halkın sayısını ve bu eylemlerin toplumun kollektif hayatında yaptığı etki birikimini en iyi bilen Allah'tır. Öyleyse, Allah'a güvenmeli ve O'nun belirlediği kötülükleri ortadan kaldırmak için elinizden geleni yapmalısınız. Geçiştiriliverecek önemsiz meseleler değildir bunlar, aksine, oldukça ciddi etkileri ve sonuçları vardır, dolayısıyla suçlular da şiddetle cezalandırılmalıdır." Mevdudi

Bu pasajda, Âişe'ye atılan ve “ifk hâdisesi” diye anılan zinâ iftirası konu edilmekte ve bu hâdise ekseninde Müslümanlara ahlâkî ilkeler bildirilmektedir. Pasajın doğru anlaşılabilmesi için önce İfk hâdisesini ansiklopedik düzeyde aktarmak istiyoruz. İfk hâdisesi, târih [Vâkıdî, Megazî; İbn Hişâm, Sîret] ve hadis [Buhârî, Müslim] kitaplarında genellikle, oluş tarzı ve sebepleriyle birlikte Âişe validenin ağzından nakledilir. Biz bunların özetini sunuyoruz:
İFK OLAYI
İfk hâdisesi, münâfıkların Rasûlullah'ı ve mü’minleri yıpratmak, İslâm toplumunu parçalamak, başta Ebû Bekr olmak üzere Rasûlullah ile yakın arkadaşlarının arasını açmak, Muhâcirler ile Ensâr'ı birbirine düşürmek amacıyla Rasûlullah'ın aile mahremiyetini hedef alarak, bölge ve kabile taassubunu kullanmak sûretiyle başvurdukları bir menfî propaganda ve karalama hareketidir. Bu hareket başarılı olmuş, iki Müslüman grubu birbirlerine karşı kılıca sarılacak hâle getirmişti. Olaylar Rasûlullah'ın müdahalesi ile önlenmişti.
Hâdise şöyle olmuştur:
Mustalıkoğulları savaş plânı yapıp Müslümanlar üzerine yürüdüler. Rasûlullah bunu haber alınca, onlara karşı koymak için hazırlık yaptı, asker topladı. Bu askerlerin içinde münâfıklar da vardı. Ve Rasûlullah Mustalıkoğulları'na karşı koymak için yola çıktı. Müslümanlar Mureysi adındaki bir subaşında düşmanla karşılaştılar. Ve onları bozguna uğrattılar. Ganimetler aldılar.
İfk hâdisesi, işte bu başarılı sefer dönüşü esnasında meydana geldi. Ordu, geceleyin bir yerde konakladı. Âişe ihtiyacı için ordugahın dışına çıktı. Döndüğü zaman, boynundaki Yemen boncuğundan dizilmiş, evlilik hediyesi olarak annesi Ümm Rûman'ın hediye ettiği gerdanlığının kaybolduğunu fark etti.
Âişe, gerdanlığını aramak için ihtiyacını giderdiği yere gitti. Bulup döndüğünde ise kendisinin devesi üzerindeki mahfelinde olduğunu zanneden muhafızları da dahil olmak üzere, ordunun oradan ayrılıp gitmiş olduğunu gördü. Geri dönüp kendisini ararlar düşüncesiyle orada otururken olduğu yerde uyuyup kaldı.
İkinci konakta Âişe'nin devesinin üzerinde olmadığı anlaşıldı ve bir süre beklendi. Bu sırada ordunun artçısı Safvan b. Muattal kendisini görerek, onu devesine bindirdi ve orduya yetiştirdi.
Âişe'nin genç bir askerin devesiyle geldiğini görünce, münâfıklar bunu fırsat bilip dedikodu başlattı. Başta Abdullah b. Ubey olmak üzere fırsatçılar dedikoduyu yaydılar.
Münâfıklar dışında bazı Müslümanlar da bu dedikoduya kendilerini kaptırdılar; bunlar, Safvan'dan öç almak isteyen Hassan b. Sâbit, Rasûlullah'ın hanımlarından Zeyneb bt. Cahş'ın kız kardeşi Hamne ve Ebû Bekr'in yardımlarıyla geçinen Mıstah b. Usâse idiler.
20. âyetteki, Ve sizin üstünüze Allah'ın lütuf ve merhameti ve şüphesiz Allah, çok şefkatli ve çok merhametli olmasaydı ifadesinde de, yukarıda tevbeyi konu alan âyette olduğu gibi şart cümlesinin son bölümü söylenmemiştir. Bunun cevabı, “hâliniz nice olurdu” veya hiç biriniz ebediyyen temize çıkamazdı” şeklinde takdir edilebilir.
Âyetlerden açıkça anlaşılan mevzuları şu şekilde sıralayabiliriz:
• Bu iftirayı yayanlar, maalesef Müslümanlardan bir topluluktur.
• Bunlar, Kur’ân'ın verdiği terbiyeye göre hareket etmemiş; yanlış yapmış, suç işlemişlerdir ve bu olaya bulaştıkları ölçüde sorumludurlar.
• Aslında çok kötü görülen bu olay, hayırlı olmuştur.
• İftirayı atanlar-yayanlar, kanıtsız ve tanıksız dedikodu ürettiklerinden yalancı duruma düşmüşlerdir.
• Bu haberi duyanlar, duydukları zaman hüsn-i zannda bulunup, bunun apaçık bir yalan olduğunu söylemeleri gerekirdi.
• Bu iftirayı duyduklarında mü’minlerin, bunun bir iftira olduğunu ve buna bulaşmanın caiz olmadığını idrak etmeleri ve yayılmasını önlemeleri gerekirdi.
• Bu iftiraya alet olan, işin nereye varacağını bilmeden ileri-geri konuşanlar, Allah'ın çok büyük günah saydığı bir işi yapmışlardır. Allah çok merhametli olduğu için azaba maruz kalmamışlardır. İmanlı olan kimseler bunu kesinlikle bir daha yapmamalıdırlar.
11. âyette, Bunu kendiniz için bir kötülük saymayın; bilakis o, sizin için bir iyiliktir buyuruluyor. Daha önce de kötü görülen bir şeyin aslında hayır olabileceği konusunda şu bilgi verilmişti:
Ve savaş sizin için hoş olmayan bir şey olmasına rağmen, size yazıldı [farz kılındı]. Olabilir ki siz, sizin için hayırlı olan bir şeyden hoşlanmazsınız. Yine olabilir ki, siz, sizin için şerrli olan bir şeyi seversiniz. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Bakara/216)
Ey iman etmiş kişiler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmaz. Ve onlara verdiğinizin bir kısmını götürmeniz için, açık bir fâhişe [çirkin bir hayâsızlık; zinâ] getirmedikleri sürece onları sıkıştırmayınız. Ve onlarla ma‘rûf ile muaşerette bulununuz. Ve eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa; siz bir şeyden hoşlanmasanız da Allah onda [sizin hoşlanmadığınız şeyde] birçok hayır kılacak olabilir. (Nisâ/19)
Düşünüldüğünde de ifk hâdisesinde insanlık için, özellikle de mü’minler için ibret alınacak birçok nokta söz konusudur:
• Bu hâdise, zinâ ve zinâ iftirası hakkında hükümlerin gelmesine sebep olmuştur.
• Bilinmeyen konularda dedikodunun nelere mal olacağı insanlara somut olarak gösterilmiştir.
• Bu hâdise, toplumdaki imanı sağlam olanlar ile iğreti olanların ve münâfıkların ayrışmasına, bilinmesine sebep olmuştur.
• Bu hâdise, mü’minlerin daima ihtiyatlı olmaları, dedikodu ve iftiraya meydan verecek hususlardan uzak durmaları gerektiğini somut olarak göstermiştir.
• Sabretmeleri ve musibetler karşısında metanetli olmaları sebebiyle bu hâdisenin mağdurlarının dereceleri yükselmiştir.
• Ve bu konuda inen âyetler, Rasûlullah'ın hakk peygamber olduğuna kanıt teşkil etmişlerdir. Zira bu olayların Kur’ân'da yer alması dünyanın sonuna kadar bu olayın unutulmadan dilden dile dolaşmasını sağlayacaktır. İftira da olsa hiçbir aile reisi ailesiyle ilgili böyle bir olayın şuyûunu istemez, aksine unutulup gitmesini ister. Ama Peygamber'in bunu saklaması mümkün değildir. H.Yılmaz

Bu anlam örgüsü içinde münker terimi 16:90'daki (ilgili 109. notta açıklanan) anlamıyla yüklüdür; çünkü, ayetin devamından da anlaşılacağı üzere, terim, başkalarının iffet ve namusuna kara çalıp zayıf yaratılışı içinde insanın ancak Allah'ın lütuf ve rahmetiyle saffet ve temizliğini koruyabileceğini unutarak “Şeytan'ın adımlarını izleyen” kimselerin asılsız dürüstlük iddialarıyla doğrudan bağlantılıdır. M.Esed 

"Şeytan" sizi her türlü bataklığa ve kötülüğe düşürmeye çalışır. Size hayırla şerri ayırma imkânı veren ve kendinizi eğitip ıslah etmenize yardım eden Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, kendi becerileriniz ve insiyatifinize dayanarak temiz ve faziletli bir hayat yaşayamazdınız.
Kimin takva sahibi ve faziletli olacağına karar veren Allah'ın iradesidir. O'nun kararları keyfi olmayıp, ilme dayalıdır. Kimin faziletli bir hayat yaşama arzusunda olduğunu ve kimin günah dolu bir hayatın cezbesine kapıldığını tek bilen O'dur. Allah, kişinin en gizli konuşmasını bile işitir ve zihninden geçen herşeyden de haberdardır. İşte bu doğrudan bilgisi nedeniyle Allah kime takva ve fazilet nimeti vereceğini ve kimi de terkedeceğini kararlaştırır. Mevdudi

Muhâcirûn (başka yerlerde, ellezîne hâcerû) tabiri için benimsenen bu karşılık hk. bir açıklama için bkz. 2. sure, 203. not.Yahut: “yardım etmemek [lafzen, “vermemek”] konusunda yemin etmesinler...” ilh. Bu iki anlamın ikisi de; yani, “yemin etmesinler” ve “el çekmesinler”; yukarıdaki cümlede ye’tel şeklinde geçen elâ fiiline izafe edilebilir. Bizim tercih ettiğimiz karşılık büyük dilci Ebû ‘Ubeyd Kâsım Herevî'nin bu fiil için yaptığı açıklamaya dayanmaktadır (karş. Lane I, 84).Genel olarak, bu ayetin, kızı Hz. Ayşe hakkında ortaya atılan söylentilere (bkz. yukarıda 12. not) katıldığı için o güne kadar destekleyip yardımda bulunduğu fakir akrabası muhacirden Mistah'a bir daha yardımda bulunmayacağına yemin eden Hz. Ebû Bekir'le alakalı olduğu kabul edilmiştir. Müfessirlerin bu görüşü, şüphesiz sağlam delillere dayanmaktadır; ama, yine şüphe yok ki, yukarıdaki ayetin mesajı zamanla kayıtlı değildir ve dolayısıyla tarihî olarak ilgili göründüğü olay ya da olaylardan bağımsızdır. (Bu görüş, yukarıdaki pasajın tamamında çoğul ifade tarzının kullanılmasıyla da ayrıca desteklenmektedir.) “Affedip geçmek” konusundaki çağrı, kötülüğü iyilikle savmak yolundaki Kur’ânî ilkeyle tam bir bağdaşma halindedir (bkz. 13:22 ve ilgili 44. not). M.Esed

Hz. Aişe'den gelen bir rivayete göre, kendisini temize çıkaran 11-21'inci ayetler vahyedildikten sonra, Hz. Ebu Bekir Mistah b. Usase'ye bir daha yardım etmemeye yemin etmişti.
Bunun nedeni de, Mistah'ın ne yakınlığa, ne de Ebu Bekir'in kendisine ve ailesine yapageldiği yardımlara bir itibar etmemiş olmasıydı. Sonra bu 22'inci ayet indi ve Hz. Ebu Bekir bunu duyunca derhal, "Vallahi, biz Allah'ın bizi bağışlamasını arzu ederiz" dedi. Ardından, Mistah'a öncekinden daha cömertce yardımlara yeniden başladı. Abdullah İbn Abbas'a göre, Hz. Ebu Bekir'in yanısıra, daha bazı sahabeler de, iftirada faal rol oynayanlara daha fazla yardımda bulunmamaya yemin etmişlerdi. Bu ayetin inmesinden sonra hepsi yeminlerini geri aldılar ve şerrin meydan verdiği bu tür kötü kararlar da yok oldu.
Burada, bir şey için yemin eden, fakat ardından yemininde hayr olmadığını görerek, daha iyi ve daha faziletli bir yolu benimseyen bir kişinin yeminini bozmasıyla üzerine keffaret gerekip gerekmediği sorulabilir. Bir grup fakih, bizzat faziletli yola girmenin keffaret olduğu ve ayrıca başka bir şey gerekmediği görüşündedir. Delilleri bu ayette Allah'ın Hz. Ebu Bekir'e yemini geri almasını emrettiği, fakat karşılığında keffaret istemediğidir. Ayrıca, görüşlerini ispat sadedinde şu hadis-i şerifi de anarlar: "Eğer bir kimse, bir şey için yemin eder ve sonra da daha iyi bir yol bulur ve ona girerse, onun daha iyi yola girmesi yeminini bozmasına keffarettir."
Diğer grup, Kur'an'da yeminleri bozmakla ilgili açık hüküm bulunduğu (Bakara: 225, Maide: 89) ve bu hükmün hiçbir zaman neshedilmeyip, baki kaldığı görüşündedir. Evet, Allah, Hz.Ebu Bekir'e yeminini geri almasını emretmiş, fakat keffaretin gerekmediğini belirtmemiştir. İlgili hadis-i şerif ise, yanlış bir şey için yapılan yeminin günahının, doğru yola girildiğinde silineceği anlamında olup, kişiyi yemininin keffaretinden kurtarmaya yönelik değildir. Nitekim, bir başka hadis-i şerif bu durumu açıklar: "Kim bir şey için yemin eder ve sonra yemin ettiğinden daha iyi bir yol görürse, bu daha iyi yolu benimser ve yemini için keffaret öder." Görülüyor ki, yemin keffaretiyle, iyi olanı yapmama günahının keffareti farklı farklı şeylerdir. İkincisinin keffareti doğru olanı yapmakken, birincisinin keffareti Kur'an'da konan hüküm üzeredir. (Daha fazla açıklama için bkz. Sad Suresi an: 46). Mevdudi

 

Hz. Ebubekir, kendisinin hem akrabâsı, hem de yoksul olduğu için Mistah'ı beslerdi. Fakat Mistah, bu olayı yayanlar arasında idi. Bu âyetler Hz. Âişe'nin ma'sumluğunu ortaya çıkarınca, Hz. Ebubekir yemin edip, bir daha Mistah'a bakmayacağını söyledi. İşte âyette mü'minlere daha lutufkâr olmaları emredilmektedir. S.Ateş

 

Bu âyet grubunda, yine ifk hâdisesi ekseninde birtakım ilâhî ilkeler konu edilmektedir:
Mü’minler şeytânın adımlarını izlememelidir. Çünkü şeytân aşırılıkları ve çirkinlikleri, haram yenmeyi, hakksız kazanç elde etmeyi, Allah'ın yarattıklarını değiştirmeyi emreder. Fakirlikle korkutur, kuruntulara düşürür, kandırmak için yaldızlı sözler fısıldar, vesvese verip zihinleri bulandırır, ameller ile şımartıp azdırır, içki/uyuşturucu ve kumarla, insanlar arasına düşmanlık ve kin sokar, Allah'ı anmaktan ve sosyal destekten geri bırakır.
Hür-evli ve hiçbir şeyden haberi olmayan mü’min kadınlara zinâ isnat eden kimseler, dünya ve âhirette lanetlenmişlerdir. Ve onlar için çok büyük bir azap vardır. O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yapmış oldukları işlere şâhitlik edecektir. O gün Allah, onlara gerçek karşılıklarını tastamam verecektir. Onlar da Allah'ın, apaçık hakkın ta kendisi olduğunu bileceklerdir.
Kötü kadınlar, kötü erkekler, kötü erkekler de kötü kadınlar içindir; temiz kadınlar, temiz erkekler, temiz erkekler de temiz kadınlar içindir. Bunlar, iftiracıların söylediklerinden uzak olup kendileri için bağışlanma ve saygın bir rızık vardır.
Mü’minlerden imkân sahibi olanlar akrabaya, miskinlere, Allah yolunda göç edenlere vermemeye yemin etmemeliler, bağışlamalı ve hoş görmelidirler. Allah da böyle davrananları bağışlar. Zira Allah gafûr'dur, rahîm'dir.
23. âyette, Şüphesiz muhsan [hür, evli], gâfil [hiçbir şeyden haberi olmayan] mü’min kadınlara zinâ isnat eden kimseler, dünya ve âhirette lanetlenmişlerdir [uzak tutulmuşlardır]. Ve onlar için çok büyük bir azap vardır buyurularak, yapılan işin ağırlığı ifade edilmiştir, ki daha evvel yalan ve iftirayı kimlerin atacağı açıkça beyân buyurulmuştu:
Yalanı, yalnızca Allah'ın âyetlerine inanmayan kimseler uydurur. Ve işte onlar yalancıların ta kendileridir. (Nahl/105)
26. âyetteki, Kötü şeyler/kadınlar, kötü erkekler, kötü şeyler/erkekler de kötü kadınlar içindir; temiz şeyler/kadınlar, temiz erkekler, temiz şeyler/erkekler de temiz kadınlar içindir ifadesi, “pis sözler, çirkin işler, pis kimselere yakışır. İyi-güzel söz ve işler de, iyi-güzel kimselere yakışır” şeklinde özetlenebilir. Ve ayrıca bu, ifk hâdisesi çerçevesinde Allah'ın hatalı mü’minleri yermesi, diğerlerini ise övmesi olarak da anlaşılabilir.
22. âyetteki, Ve sizden fazlalık ve genişlik sahibi kimseler akrabaya, miskinlere, Allah yolunda göç edenlere vermemeye yemin etmesinler; bağışlasınlar, hoş görsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah ğafûr'dur, rahîm'dir ifadesinin nüzûl sebebi hakkında kaynaklarda şu bilgiler nakledilir:
Müfessirler şöyle demişlerdir: Âyet, Hz. Ebû Bekr (r.a) hakkında nâzil olmuştur. Çünkü o artık Mıstah'a infâk etmeyeceğine yemin etmişti. Mıstah ise, onun teyzesi oğlu olup, elinde yetişmiş bir yetimdi. Hz. Ebû Bekr, hem Mıstah'a, hem de onun yakınlarına yardım ediyordu. İfk ile ilgili âyet inince, Hz. Ebû Bekr (r.a) onlara, “Kalkın, defolun. Artık ne siz bendensiniz, ne de ben sizdenim. Hiç biriniz artık yanıma yaklaşmayın” dedi. Bunun üzerine Mıstah, “Allah aşkına, İslâm aşkına... Akrabalık ve sıla-ı rahim hatırına bizi başkalarına muhtaç etme. İşin başında bizim bir günahımız yoktu” deyince, Hz. Ebû Bekr (r.a) ona, “Konuşmadıysan da, güldün” dedi. Mıstah, “Bu, Hassan'ın sözüne şaşmamdan dolayı idi, yoksa bir gülme [sevinç] değildi” dedi ise de, Hz. Ebû Bekr (r.a) onun bu mazeretini kabul etmeyerek, “Haydi gidin, uzaklasın. Çünkü Allah Teâlâ sizin için bir mazeret bildirmedi ve bir çıkış kapısı göstermedi” dedi.
Bunun üzerine onlar, nereye gideceklerini, kime başvuracaklarını bilemez bir şekilde çıktılar. Derken Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ebû Bekr'e (r.a), Allah Teâlâ'nın onları kovmamasını emreden bir âyet indirdiğini haber vermek üzere, ona bir adam gönderdi. Hz. Ebû Bekr (r.a), haberi alır almaz, tekbir getirdi ve buna çok sevindi. Hz. Peygamber (s.a) ilgili âyeti ona okudu. Hz. Peygamber (s.a), Allah'ın size mağfiret etmesini sevmez misiniz? âyetine gelince, o “Evet, yâ Rabbi, beni affetmeni can-ı gönülden arzu ederim” deyip, yaptıklarından vazgeçti. Evine gidince, Mıstah ve yakınlarına haber salıp, onları kabul edeceğini bildirerek, “Allah'ın indirdiği başım-gözüm üstüne... Size yaptığımı ve söylediğimi, Allah size gazap ettiğini bildirdiği için yapmıştım. Fakat Allah sizi affedince, size merhaba hoş geldiniz” diyorum dedi ve Mıstah'a daha önce yaptığı yardımın iki mislini yapmaya başladı. H.Yılmaz

Lafzen, “iffetli, dikkatsiz [yahut “dalgın”, ama yine de] inanan kadınlara”; yani, dikkatsiz ya da düşüncesizce davranarak kendi haklarında birtakım kötü zanların ya da nâhoş söylentilerin doğmasına sebep olan iffetli, erdemli kadınlara.Raziye göre, tevbe etmemiş olma şartı, müteakip lanet ifadesiyle şüpheye yer bırakmayacak biçimde ima edilmektedir. Çünkü, Kur’an’da pek çok yerde, Allah’ın samimi evbeleri her zaman kabul etmeye hazır olduğuna dair açık ifadeler bulunmaktadır. M.Esed

Ayette kullanılan "ğafilât" kelimesi, basit, yapmacıklık bilmeyen, safdil ruhlu, temiz kalbli ve hiçbir ahlâksızlık fikri taşımayan kadınlar demektir. Bunlar, isimlerinin herhangi bir iftiraya karışabileceğini tasavvur bile etmezler. Hz. Peygamber (s.a) bu konuda, "iffetli kadınlara iftira atmak yedi "ölümcül" günahtan biridir" buyurmuşlardır. Yine, Taberanî'nin Hz. Huzeyfe'den rivayet ettiği bir hadiste, "Takva sahibi bir kadına iftira atmak, yüz yıllık salih ameli yok etmeye yeter" buyurulmaktadır. Mevdudi

MÜBİN sıfatındaki çifte anlamlılık (açığa vuran ve apaçık) için bakz. 12:1 hk. 2. Not Allah’ın El Hak sıfatı için benimsediğimiz (Nihai Gerçek) karşılığı için bakz. 20:114 hk. 99. Not. Bu ayete mahsus olmak üzere, MÜBİN sözcüğünün ismi-fail anlamı (açıklayan/açığa vuran) Hesap gününde Allah’ın insanın yapıp etmelerinin gerçek mahiyetini ve dolayısıyla bu pasajda üzerinde durulan günahın yol açtığı tahribatın büyüklüğünü, vehametini insana gösterecğine işaret etmektedir. M.Esed

Lafzen, “[iftiracıların] söyleyebilecekleri şeylerden masumdurlar”.Bkz. 8:4 hk. 5. not. Bu anlam örgüsü içinde, Allah'ın “günahları bağışlaması”na (mağfiret) ilişkin atıf, açıktır ki, insanın yapısındaki zayıflığa, iyi niyetli ve temiz olsa da onu günah işlemeye yatkın kılan zayıf yaratılışa dikkat çekmek içindir (karş. 4:28). M.Esed

Bu ayet temel bir ilke koymaktadır: Temiz erkekler, temiz kadınlar için ve dindar erkekler, dindar kadınlar için uygun eştirler. Her bakımdan iyi bir adam asla gizli bir kötülüğe müptelâ olmaz. Böyle bir kötülüğe müptelâ olanın alışkanlıkları, davranış ve tavırları bu kötülüğün izlerini mutlaka açığa vurur. Bir kimsenin davranışlarında ve yaşantısında hiçbir varlık izi taşımadan birden bire kötü bir yanını ortaya koyuvermesi mümkün değildir. Herkesin, halkın günlük yaşantısında tecrübe ettiği psikolojik bir gerçektir bu. O halde, nasıl olur da, hep temiz ve ahlâklı bir hayat sürmüş bir kimse yıllarca zaniye bir kadınla yaşayabilir ve ona katlanabilir? Zaniye olup da, yürüyüşü, tavrı ve davranışlarıyla kötü karakterini açığa vurmayacak bir kadın düşünülebilir mi? Böyle bir kadınla yüksek karakterde faziletli bir kişinin hayat sürmesi mümkün müdür? Burada verilmek istenen, bir daha kimsenin kendisine ulaşan söylentilere kapılarak,safça inancından vazgeçmemesi gerektiğidir. Suçlananın kim olduğu, neyle suçlandığı ve suçlamanın kişiye uygun düşüp düşmediği dikkatlice incelenmeli ve suçlamayı destekleyici hiçbir delil bulunmadığı zaman, serseri ve kötü bir kişi bunu ortaya attı diye kimse suçlamaya inanmamalıdır.
Bazı müfessirler bu ayeti, "iyi şeyler iyi insanlar içindir ve iyi insanlar kötülerin haklarında söyledikleri kötülüklerden uzaktırlar" anlamına almışlardır. Bazıları, "kötü şeyler ancak kötü insanlara, iyi şeyler de iyi insanlara yakışır, takva sahibi kişiler kötülerin kendilerine atfettikleri kötülüklerden uzaktır." anlamı vermişlerdir. Daha bazıları ise ayetten, "kötü ve kirli sözlere ancak kötü ve gizli kişiler dalar, iyi ve takva sözlerine de iyi ve takvalı kişiler dalar, takva sahibi kişiler bu şerli insanların daldıkları sözlerden uzaktırlar" anlamını çıkarmışlardır. Ayetteki kelimeler anlam yönünden kapsamlı olduğu için bu üç şekilden her biriyle tercüme ve tefsir edilebilir. Fakat okuyucuya çarpıcı gelen birinci anlam, yukarıda benimsediğimiz anlamdır ve metne diğer anlamlardan daha uygun düşmektedir. Mevdudi

Bu kesin yasaklama, kötü zan ve söylentilere karşı bireyleri korumaya matuf bir tedbir niteliğini taşıdığına göre, önceki pasajla doğrudan bağlantılıdır; ve en geniş anlamıyla, kişilerin özel ve ailevî hayatlarının mahremiyetini, dokunulmazlığını öngörmektedir. (Bu ilkenin sosyo-politik anlamı için bkz. State and Government in Islam, s. 84 vd.) M.Esed

Surenin başında verilen hükümler, kötülükleri toplumda ortaya çıktıkları anda yok etmeye yönelikti. Burada verilen hükümler ise, kötülüğü daha doğmadan önlemek toplumu ıslah etmek ve kötülüğün ortaya çıkıp yayılmasından sorumlu nedenlerin kökünü kazımak amacını taşımaktadır. Bu hükümleri incelemeye geçmeden önce, şu iki noktayı açıkça anlamak yararlı olacaktır:
a) Bu
hükümlerin, iftira olayına ilâhî müdahalenin hemen ardından gelişi, Hz. Peygamber'in (s.a) eşi gibi soylu bir kişiye atılan iftiranın toplumda yayılmasının, cinsel açıdan yüklü bir atmosferin varlığının doğrudan sonucu olduğunu ve Allah katında, başkalarının evlerine serbestçe girişi yasaklamak, cinslerin serbestçe karışımını önlemek, kadınların süsleri ve makyajlarıyla yabancı erkeklere görünmesinin önüne set çekmek fuhşu yasaklamak, erkeklerle kadınları uzun süre bekâr kalmamaya teşvik etmek ve köle ve cariyeleri bile evlendirmekten başka toplumu şerden temizlemenin yolunun bulunmadığını açıkça göstermektedir. Bir başka deyişle, örtüsüz kadınların hareketi ve toplumda çok sayıda evlenmemiş kişinin varlığı, Allah'ın ilminde toplumda şehvet düşkünlüğünü kamçılayan gerçek nedenlerdir. Halkın kulaklarını, gözlerini, dillerini ve kalblerini herhangi gerçek bir skandala dalmaya hazır halde tutan cinsel yönden yüklü atmosferdi. Allah, bu kötülüğü yok etmek için hikmetinde bir başka tedbiri daha uygun ve etkili görmedi, aksi halde, daha başka hükümler de koyabilirdi.
b) Hatırda tutulması gereken ikinci önemli nokta, İlâhî Hukuk, kötülüğü yalnızca yasaklamak veya suçluya belli bir ceza vermekle kalmayıp, kötülüğe yol açıcı ve kişiyi kötülüğü işlemeye itici tüm faktörleri de ortadan kaldırır. Kötüyü suçu işlemeden çok önce kontrol etmek için kötülüğe götürücü nedenler, etkenler ve araçlar üzerine engeller koyar. Halkın günah sınırlarına serbestçe yaklaşmasını, bu sınırlar etrafında dolaşıp, düştüğü zaman yakalanarak cezalandırılmasını istemez. Yalnızca bir savcı, bir infazcı olarak değil, bir kılavuz, bir ıslah edici ve yardımcı olarak da hareket eder. Bu nedenle, halkın kendini kötülükler karşısında koruması için her türlü ahlâkî, sosyal ve eğitsel araçları kullanır. Ayette geçen " " kelimesi genellikle " " anlamında çevrilegelmiştir. Oysa, iki kelime arasında gözden kaçırılmaması gereken inçe bir farklılık vardır. Ayette geçen kelime "tesne'zinû" olsaydı, ayetin anlamı şöyle olacaktı: "Başkalarının evlerine ev sahiplerinden izin almadıkça girmeyin." Ama, Allah, "sevgi, yakınlık, ünsiyet" anlamındaki üns kökünden türeme teste'nisû'yu kullanmıştır. Buna göre ayetin anlamı şöyledir: "Size karşı sevgi ve itibarlarına emin oluncaya kadar başkalarının evlerine girmeyin." Bir başka deyişle, eve girişinizin ev sahiplerince iyi karşılanacağından ve size güzel bir "hoş geldin" de bulunacağından emin olun. Bu yüzden, kelimeyi "izin" yerine "onay-tasvip" şeklinde çevirdik, çünkü "tasvip" kelimenin kök anlamına daha yakındır.
İslâm öncesi Arap adetine göre, insanlar birbirlerinin evlerine yalnızca, "iyi sabahlar" ya da "iyi akşamlar" diyerek izin ve tasvip almadan serbestçe girerlerdi. Bu önceden haber verilmeden yapılan girişler bazen ev halkının ve kadınların gizliliğini ihlal ederdi. Allah, herkesin kendi evinde bir gizliliği olabileceği ve dolayısıyla kimsenin bir başkasının evine ev halkının izni olmadan habersizce giremeyeceği ilkesini koydu. Bu hükmün toplumda uygulanmasıyla ilgili olarak Hz. Peygamber'in (s.a) getirdiği düzenlemeler sırayla şöyledir:
1) "Gizlilik hakkı" yalnızca evlere giriş sorunuyla ilgili olmayıp, bir evi dışardan gözleme, "dikiz etme" ve hatta başkasının mektubunu izinsiz okumanın yasaklanması gibi noktaları da içine almaktadır. Azadlısı Sevban'a göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuşlardır: "Sen evin içine bir kez göz attıktan sonra, giriş için izin istemenin ne anlamı kalır?" (Ebu Davud). Hz. Huzeyl bin Şurahbil'in rivayetine göre, bir adam Hz. Peygamber'i (s.a) görmeye gelir ve tam kapının önünde dururken giriş izni ister. Hz. Peygamber (s.a) ona şunu söyler: "Kenarda dur, izin isteme hükmündeki amaç evin içine göz atmayı önlemektir" (Ebu Davud) Hz. Peygamber'in (s.a) bu konudaki uygulaması şöyleydi:
Ne zaman birini görmeye gitse, kapının sağında veya solunda bir kenarda durur ve izin isterdi, o zamanlar kapılara perde asılmazdı (Ebu Davud) Hz. Peygamber'in (s.a) hizmetçisi Hz. Enes'in anlattığına göre, "bir adam dışardan Hz. Peygamber'in (s.a) odasına bakar. Bu sırada Hz. Peygamber'in (s.a) elinde bir ok vardır ve bu okuyla sanki onu karnına saplıyacakmış gibi adamın üstüne yürür." (Ebu Davud) Hz. Abdullah İbn Abbas Hz. Peygamber'in şöyle dediğini rivayet ediyor: "Kim izni olmadan kardeşinin mektubuna bakarsa, ateşe bakmış olur." (Ebu Davud). Müslim ve Buhari'nin rivayet ettikleri bir hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Eğer bir kimse senin evini dikizler ve sen de taşla onun gözünü yaralarsan, bunun hiçbir günahı yoktur." Bir başka hadiste ise şöyle buyurulur: "Evlerini dikizleyen bir adamın gözünü yaralayan ev halkına ceza yoktur" İmam Şafiî bu hükmü olduğu gibi almış ve bu şekilde davranan bir adamın gözünün patlatılabileceğine izin vermiştir. Hanefîler ise bu hükmü çıplak anlamıyla almazlar. Onlar, dışardan bir kimsenin, ev sahiplerinin karşı koymasına rağmen bir eve zorla girmeye çalışır ve bu durumda çıkan kavgada gözü veya bir başka organı zarar görürse, ev sahiplerine sorumluluk yoktur görüşündedirler. (Ahkâmü'l Kur'an, el-Cessas, III: 385).
2) Fakihler, "dinleme"yi de "görmek"le birlikte ele almışlardır. Sözgelimi, kör bir adam, izinsiz bir eve girse kimseyi göremeyecektir ama, evde olup bitenleri duyarak anlayabilecektir. Bu da, bir başkasının gizlilik hakkını ihlal etmektir.
3) İzin isteme hükmü yalnızca kişinin başkalarının evlerine girmesinde değil, kendi annesi veya kızkardeşinin evine girmesinde de geçerlidir. Bir adam, Hz. Peygamber'e (s.a): "Efendim, annemin odasına girerken de izin isteyecek miyim?" diye sorar. Hz. Peygamber (s.a), "evet" cevabını verir. Adam, annesine kendinden başka bakacak kimsenin bulunmadığını söyler ve her girişinde izin isteyecek miyim?" diye sorar. Hz. Peygamber (s.a) şöyle cevap verir: "Evet, anneni çıplak durumda görmeyi mi istersin?" (İbn Cerir, Ata bin Yesar'dan). Abdullah İbn Mes'ud'a göre, kişi annesini veya kız kardeşini görmeye gittiğinde bile izin isteyecektir (İbn Kesir). O'na göre, bir kişi karısı evdeyken eve geldiğinde bile, sözgelimi öksürerek geldiğini bildirmelidir. Karısı Zeynep'ten, Abdullah İbn Mes'ud'un her zaman öksürerek gelişini belli ettiği ve hiçbir zaman eve aniden girmek istemediği rivayet edilmektedir (İbn Cerir).
4) Bu genel kuralın tek istisnası, hırsızlık, yangın vs. gibi ani durumlarda izne ihtiyaç olmamasıdır. Böyle durumlarda kişi yardım için izinsiz eve girebilir.
5) İzin isteme kuralının konmasının daha ilk günlerinde, müslümanlar, izlenmesi gereken prosedürü iyice bilmiyorlardı. Bu günlerde bir adam Hz. Peygamber'e (s.a) gelmiş ve kapıda "Girebilir miyim?" diye bağırmıştı. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a) hizmetçisi Ravda'ya "Git ve ona doğru şekli göster. 'es-Selâmü aleyküm girebilir miyim?' desin" buyurdu. (İbn Cerir, Ebu Davud). Cabir b. Abdullah, bir keresinde babasının borçlarıyla ilgili olarak Hz. Peygamber'in (s.a) evine gidip, kapıyı çaldığını ve Hz. Peygamber'in (s.a) "Kim o?" diye sorduğunu, kendisinin "Ben' deyince, Hz. Peygamber'in (s.a) "Ben ben" diye iki veya üç kez tekrarda bulunarak "kim olduğun böyle anlaşılır mı?" demek istediğini anlatır. (Ebu Davud).
Kalade b. Hanbel adında bir adam Hz. Peygamber'i (s.a) görmeye gider ve selâm vermeden oturur. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) kendisine "git ve es-Selâmü aleyküm dedikten sonra gir" der. (Ebu Davud). Bütün bunlardan, izin istemede doğru olan yöntemin, önce kişinin kimliğini açıklaması, sonra da izin istemesi olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Ömer'in ne zaman Hz. Peygamber'i (s.a) görmeye gitse, "es-selâmü aleyküm ya Rasulallah, ben Ömer girebilir miyim?" dediği rivayet olunmaktadır. (Ebu Davud). Hz. Peygamber (s.a) en çok üç defa izin isteme gereğine hükmetmiştir. Üçüncüde cevap gelmezse geri dönülmelidir. (Buharî, Müslim, Ebu Davud) Hz. Peygamber (s.a) bizzat kendisi böyle yapardı. Bir kere Hz. Sa'd bin Ubade'nin evine gitmiş ve iki kez "es-selâmü aleyküm ve rahmetullah" diye selâm verip izin istemişti. Üçüncü defa da izin isteğine herhangi bir cevap gelmeyince dönüp gitmişti. Ardından Sa'd koşarak gelmiş ve "Ey Allah'ın Rasûlü, seni pekâla duyuyordum, fakat mübarek ağzından Allah'ın selâm ve rahmetini mümkün olduğu kadar sık ve çok almak için yavaş sesle cevap veriyordum" demiştir. (Ebu Davud, İmam Ahmed). Üç defa izin hemen birbiri ardınca değil, ev sahiplerine, eğer o anda cevap verebilecek durumda değillerse, cevap verebilmeleri için gerekli zamanı tanımak amacıyla belli aralıklarla istenmelidir.
6) Giriş izni ya bizzat ev sahibinden, ya da ev sahibi adına izin verebilecek hizmetçi veya sorumlu şahıs gibi bir başka güvenilir kişiden gelmelidir. Üç izin isteğinden sonra cevap gelmez veya ev sahibi geleni görmek istemezse geri dönüp gidilmelidir. Israrla izin isteğinde bulunmak veya reddedildikten sonra da inatla kapıda durmak doğru değildir.
7) İçeri girmek için izin almak üzerinde ısrar etmek veya reddedildikten sonra bile inatla kapının önünde beklemeye devam etmek yasaktır. Üç kere kapıyı çaldıktan sonra giriş izni verilmezse veya evsahibi görmek istemediğini belirtirse geri dönülmelidir. Mevdudi

Ev sahibi veya bir başka sorumlu kişi izin vermedikçe boş bir eve girmek de yasaktır. Sözgelimi, biri bir ziyaretçisine, kendisi gelinceye kadar odasında beklemesini söylemiş veya ona böyle bir haber göndermiş olabilir. Evde kimse olmaması veya izin isteğine cevap verilmemiş olması, kimseye izinsiz eve girme hakkı tanımaz.
Yani, kimse girme isteği reddedilir mi diye düşünmemelidir. Çünkü, herkesin bir başkasını reddetme veya meşgulse özür beyan etme hakkı vardır. "Geri dönün" hükmü fakihlere göre, basit anlamda geri dönmeyi ve kapıdan uzaklaşmayı ifade eder. Kimsenin, inatla kapısında durarak görüşmek veya kucaklaşmak için bir başkasını zorlamaya hakkı yoktur. Mevdudi

Lafzen, “içlerinde sizin için yararlı şeyler (metâ‘) bulunan meskun olmayan evler”. Hz. Peygamber'in Sahâbîleri de dahil bütün otoritelerin ortak görüşüne göre, burada han, hamam, dükkan, resmî daire gibi az ya da çok kamu yararına açık bina ve mahallere ve bir de belki terk edilmiş eski yapılara, harabelere işaret edilmektedir. M.Esed

"Oturulmayan evler", genelde herkese açık olan oteller, hanlar, misafirhaneler, dükkânlar vs.dir.Mevdudi

Sûrenin başında yer alan, zinâ, iftira vs.'ye yönelik ilkeler, ortaya çıktıkları anda bu kötülükler yok etmeye yönelik ilkelerdi. Bu paragrafta ise, kötülüğü daha doğmadan önlemeye yönelik koruyucu ilkeler yer almaktadır. Bu ilkeler şunlardır:
• Mü’minler kendi evinden başka evlere, kendilerini tanıtıp ev halkına selâm vermeden girmemelidir.
Evde kimse bulunamazsa, izin verilinceye kadar eve girilmemelidir.
• Varılan evde, “Geri dönün!” denilirse, hemen dönülmelidir.
• Oturulmayan, ama içinde malının bulunduğu evlere izinsiz girilmesinde bir sakınca yoktur.
Bu âyetlerin iniş sebebi hakkında şu bilgiler nakledilmiştir:
Taberî ve başkalarının Adiy b. Sâbit'ten rivâyet ettiklerine göre, Ensâr'a mensup bir kadın, “Ey Allah'ın Rasûlü!” dedi, “Ben evimde babam olsun, oğlum olsun hiçbir kimsenin görmesini istemediğim bir hâl üzere bulunabiliyorum. Ben bu hâlde iken babam gelir yanıma girer, yine ailemden bir başka adam çıkıp gelebilir. Ne yapayım?” Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
Ebû Bekr (r.a), “Ey Allah'ın Rasûlü! Şam yolu üzerinde hanlar ve meskenler vardır. Oralarda da hiç kimse bulunmuyor, (bu gibi yerlere nasıl girilir?)” deyince, yüce Allah da, Oturulmayan ve içlerinde... evlere girmenizde size günah yoktur (Nûr/29) âyetini inzâl buyurdu. H.Yılmaz

Lafzen, “gözlerini/bakışlarını sakınsınlar ve mahrem yerlerini korusunlar”. İkinci ifade, hem lafzî anlamıyla (“mahrem yerlerini korusunlar”; yani mahrem yerlerini setretsinler, örtsünler), hem de “cinsî dürtülerine/insiyâklarına hakim olsunlar”, yani “bunu evlilik ilişkileriyle sınırlı tutsunlar” şeklinde deyimsel anlamıyla yorumlanabilir (karş. 23:5-6). Bizim çeviride kullandığımız ifade her iki anlamı da barındırmaktadır. “Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler” ifadesi de hem fiziksel, hem de duygusal sakınmayı işaret etmektedir (Râzî). M.Esed

"" kısmak, azaltmak veya indirmek demektir. "Gazz basar", genellikle "bakışı indirme" olarak çevrilir. Fakat, "gazz basar" emri, bakışın her zaman yerde tutulması gerektiği anlamına gelmez. Emrin muhtevası yalnızca kişinin bakışını kısıtlaması ve rastgele oraya buraya bakmaktan kaçınması gerektiğinden oluşmaktadır. Yani, bir şeyi görmek arzu edilmiyorsa, gözler çevrilmeli ve o şeye bakmaktan kaçınılmalıdır. "Kısıtlanan bakış" sınırlaması yalnızca belirli bir alanda geçerlidir. İfadenin geçtiği metinden, bu sınırlamanın erkeklerin kadınlara bakmaları veya başkalarının örtülü yerlerine göz atıp durmaları, ya da gözlerini müstehcen manzaralara dikmeleriyle ilgili olduğu anlaşılmaktadır.
Bu ilahi hükmün Hz. Peygamber'in (s.a) sünnetinde açıklanan ayrıntıları şu şekildedir:
1) Karısı veya bir başka mahremi dışında, bir erkeğin başka kadınlara gözünü dikip bakması helâl değildir. Tesadüfi bakışlar bağışlanmışsa da, nesnenin çekiciliği hissedildikten sonra ikinci kez bakmak bağışlanmış değildir. Hz. Peygamber (s.a) bu tür bakışa "gözün fuhşu" adını vermiş ve insanın tüm duyu organlarıyla zina edebileceğini belirtmişlerdir. Bir başka kadına kötü niyetle bakmak gözlerin zinasıdır, şehevi konuşmalar dilin zinasıdır, başka kadınların seslerinden zevk almak kulakların zinasıdır, elle kadına dokunmak veya haram amaç için yürümek ellerin ve ayakların zinasıdır. Bu ilk hareketlerden sonra cinsel organlar ya zina olayını tamamlar, ya tamamlamadan bırakır. (Buhari, Müslim, Ebu Davud)
Hz. Büreyde'nin rivayet ettiği bir hadiste, Hz. Peygamber (s.a) Hz. Ali'ye şöyle buyurmuşlardır: "Ya Ali, ilk bakıştan sonra ikinci kez bakma. İlk bakış bağışlanabilir, ama ikincisi değil", (Tirmizi, İmam Ahmed, Ebu Davud, Darımî). Hz. Cerir b. Abdullah el-Becelî, Hz. Peygamber'e (s.a) "Eğer tesadüfen bakarsam ne yapayım?" diye sormuş, "Gözlerini çevir veya bakışını indir" cevabını almıştır. (Müslim, Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud Nesaî).
Hz. Abdullah İbn Mes'ud Hz.Peygamber'den (s.a) şu sözü nakleder: "Allah, bakışın şeytanın zehirli oklarından biri olduğunu söyler. Kim Allah korkusuyla onu terkederse, tadını kalbinde duyacağı bir imanla mükafatlandırılır." (Taberanî).
Ümame'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Bir müslüman tesadüfen bir kadının güzelliğine bakar ve sonra gözlerini çevirirse, Allah ona ibadet ve sadakat nimeti verir ve bu nimeti daha bir tadlandırır." (Müsned-i Ahmed). İmam Cafer es-Sadık, babası İmam Muhammed el-Bakır'dan o da Hz. Cabir bin Abdullah'tan rivayet eder: "Veda Haccı'nda, Hz. Peygamber'in (s.a) genç kuzeni Fazl bin Abbas, Meş'arü'l-Haram'dan dönüşte deve üzerinde Hz. Peygamber'in (s.a) terkisinde bulunuyordu. Yolda birkaç kadına rastladıklarında Fazl onlara bakmaya başladı. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a) elini onun yüzüne koyup, öte tarafa çevirdi". (Ebu Davud). Yine aynı Hacc esnasında Has'em kabilesinden bir kadın yolda Hz. Peygamber'i durdurup, Haccla ilgili bir konuda açıklama ister. Fazl bin Abbas gözünü o kadına diker, fakat Hz. Peygamber Fazl'ın yüzünü öte tarafa çevirir. (Buhari, Ebu Davud, Tirmizi).
2) Kimse "bakışı kısıtlama hükmü, kadınlara açık yüzle sokaklarda serbestçe dolaşma izni verildiği için konmuştur, çünkü, yüzü örtme emri olsaydı, bakışı kısıtlayıp, kısıtlamama sorunu sözkonusu olmazdı" şeklinde yanlış bir anlayışa düşmemelidir. Böyle bir anlayış ve ileri sürülen delil, gerçek ve aklî olmaktan uzaktır. Akli olmaktan uzaktır, çünkü, yüzün örtülmesinin genel adet olduğu zamanda bile erkekle kadının birbirine yüzyüze gelebileceği veya kadının yüzünü açmak zorunda kalabileceği durumlar doğabilir. Sonra müslüman kadınlar örtünseler bile, örtüsüz dolaşan gayri müslim kadınlar bulunacaktır. O halde, bakışı indirme veya gözleri çevirme hükmü, kadınların yüzleri açık dolaşmalarına izin veren bir adetin varlığını gerektirmemektedir. Gerçek olmaktan da uzaktır bu, çünkü Ahzab Suresi'ndeki hükümlerin vahyedilmesinden sonra konan örtünme adeti yüzlerin örtülmesini de içine almakta olup, bunu destekleyen çok sayıda hadis-i şerif de vardır.
Güvenilir ravilerce rivayet edilen "ifk" olayıyla ilgili sözlerinde Hz. Aişe şöyle demektedir: Ordugâha geri dönüp de kervanın gitmiş olduğunu görünce uzandım ve üzerime uyku bastı. Sabah, Safvan bin Muattal oradan geçerken beni tanıdı, çünkü örtünme hükmü inmeden önce beni görmüştü. Beni tanıyınca 'İnna lillahi ve inna ileyhi raciun" (Muhakkak biz Allah'a aidiz ve muhakkak biz O'na dönücüleriz" dedi. Uyandım ve çarşafımla yüzümü örttüm" (Buhari, Müslim, Ahmed, İbn Cerir, İbn Hişam).
Ebu Davud Ümmü Hallad'ın, bir savaşta şehid edilen oğlunun durumunu sormak için Hz. Peygamber'e geldiği ve bu esnada normal peçesi içinde olduğunu anlatan bir olay nakleder. Böyle üzgün bir durumda, kişinin dengesini kaybedip örtünmenin sınırlarını çiğnemesi pekala mümkündür. Kendisine bu şekilde bir soru sorulduğunda "Oğlumu kaybettim ama, iffetimi kaybetmedim" cevabını vermiştir. Ebu Davud'un Hz. Aişe'den rivayet ettiği bir başka hadiste, bir kadın perde arkasından Hz. Peygamber'e bir dilekçe uzattı, Hz. Peygamber'in "Bir erkek eli mi bir kadın eli mi?" diye sorduğunda, kadının "Kadın eli" diye cevap verdiği ve Hz. Rasul-i Ekrem'in (s.a) "Bir kadın eliyse, en azından tırnaklar kınayla boyanmış olmalıydı" dediği anlatılır.
Hacc'la ilgili olarak yukarda aktardığımız iki olay, Hz. Peygamber (s.a) zamanında peçenin kullanılmadığına delil olamaz. Çünkü, ihramlıyken peçe takmak yasaktır. Bununla birlikte, bu durumdayken bile takvalı kadınlar erkeklerin önünde yüzlerini açmaktan hoşlanmazlardı. Hz. Aişe, Veda Hacc'ında ihramlı halde Mekke'ye giderlerken kadınların yolculara rastladıkları yerlerde başörtüleriyle yüzlerini kapadıklarını ve yolcular geçince açtıklarını anlatır. (Ebu Davud)
3) Bakışı indirme veya sakınma hükmünün bir takım istisnaları vardır. Bu istisnalar, sözgelimi bir erkeğin evlenmek istediği kadının yüzünü görmek istemesi gibi, kadının yüzünün açmasının gerekli olduğu durumlarla ilgilidir. Böyle bir durumda, kadının yüzünü görmek, izinden de öte emirdir. Muğire bin Şu'be anlatıyor: "Belli bir aileden kız almak istedim. Hz. Peygamber (s.a) kızı görüp görmediğimi sordu. "Hayır" cevabını verince, "Ona bak, bu aranızdaki ilişkinin ahenkli olmasını sağlar" buyurdu." (İmam Ahmed, Tirmizi, Nesaî, İbn Mace, Darimî).
Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadise göre, bir adam Ensardan bir aileden kız almak ister. Hz. Peygamber (s.a) kendisine, Ensar kadınlarının gözlerinde kusur olduğunu söyleyerek, "Kıza bir bak" der. (Müslim, Nesaî, İmam Ahmed).
Cabir bin Abdullah'ın bir rivayetinde Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "İçinizden biri bir kadınla evlenmek istediğinde, kadınla onun evlenmesi konusunda kendisini ikna edecek bir nitelik bulması için ona baksın." (İmam Ahmed, Ebu Davud).
Müsned-i Ahmed'de, Ebu Humeyde'den rivayet edilen bir hadiste, Hz. Peygamber (s.a) böyle bir bakışın zararı olmadığını belirtir. Kızın, kendisinin haberi olmadan görülebilmesine de izin verilmiştir. Bu hadislerden fakihler, gerçekten gerekli olduğu durumlarda kadına bakılabileceği sonucunu çıkarmışlardır. Sözgelimi, bir suç üzerinde araştırma yapılırken şüpheli bir kadına bakmakta veya hakimin kadın şahide bakmasında, ya da doktorun kadın hastaya bakmasında mahzur yoktur.
4) Bakışı kısıtlama hükmünün bir diğer amacı da, hiçbir erkek veya kadının bir başka erkek ya da kadının gizli yerlerine bakmasını yasaklamaktır. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Hiçbir erkek bir başka erkeğin avret yerine, hiçbir kadın da bir başka kadının avret yerine bakmasın" (İmam Ahmed, Müslim, Ebu Davud,Tirmizi).
Hz. Ali, Hz. Peygamber'den şu hadisi şerifi nakleder: "Ölü veya diri, bir başkasının uyluk bölgesine bakma." (Ebu Davud, İbn Mace).
"Ferclerini koruma" gayri meşru cinsel ilişkiden ve avret yerlerini başkalarına açmaktan kaçınmaktır. Avret yeri erkekler için göbekle diz arası olup, erkeğin, karısı dışında bir başkasının önünde vücudunun bu bölümünü göstermesine izin yoktur. (Darekutnî, Beyhakî).
Hz. Cerhed Eslemî, bir defasında Hz. Peygamber'in (s.a) yanında otururken, göbekle diz arasının açıldığını, bunun üzerine Hz. Peygamber'in (s.a) "uyluk bölgesinin (göbekle diz arasının) gizlenmesi gerektiğini bilmiyor musun?" dediğini aktarır. (Tirmizi, Ebu Davud, Muvatta).
Hz. Ali'nin (r.a) bir rivayetinde Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurur: "Uyluğunuzu açmayın." (Ebu Davud, İbn Mace). Avret yeri yalnızca başkalarının yanında değil, yalnızken de açılmaz. Hz. Peygamber (s.a) uyarıyor: "Dikkat edin, sakın çıplak durmayın, çünkü, rahatlama ve karılarınıza yaklaşma zamanlarınız dışında sizden ayrılmayanlar (yani, rahmet melekleri) sizinledir. O halde, onlardan utanın ve kendilerine gerekli saygıyı gösterin." (Tirmizi)
Bir başka rivayette de şöyle buyurulur: "Karınız ve cariyeniz dışında avret yerinizi herkesten saklayın. "Yalnızken de mi?" diye soruldu. Hz. Peygamber (s.a) "Evet, yalnızken de, çünkü Allah'ın O'ndan utanman konusunda daha büyük bir hakkı vardır" cevabını verdi. (Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace). Mevdudi

Bizim “[örfen]” sözcüğüyle yaptığımız ilave illâ mâ zahera minhâ ifadesiyle ilgili olarak ilk İslam alimlerinin ve özellikle (Râzî'nin kaydettiğine göre) el-Kiffâl'in yaptığı “kişinin hakim örfe (el-‘âdetu'l-câriyye: geçerli âdet) uyarak açık tutabileceği, yani örtmemesinde beis olmayan yerler” şeklindeki açıklamayı yansıtmaktadır. İslam Hukuku'nun geleneksel temsilcileri “görünmesinde [örfen] sakınca olmayan” ifadesinin tanımını her ne kadar kadının yüzü, elleri ve ayaklarıyla sınırlı tutma eğilimini göstermişler -hatta sınırlamayı bazan daha da ileri götürmüşler- ise de, illâ mâ zahera minhâ'nın anlamı bizce çok daha geniştir; nitekim, kullanılan ifadedeki kasdî belirsizlik (yahut çok anlamlılık) da bu hususta, insanın ahlakî ve toplumsal gelişiminin gereği olarak ortaya çıkan zamana bağımlı değişikliklerin gözönünde bulundurulduğunu göstermektedir. Yukarıda, aynı kelimelerle hem erkeklere ve hem de kadınlara ulaştırılmak istenen mesajın özü, onların “haramdan gözlerini çevirmeleri ve iffetlerini korumaları” noktasında düğümlenmektedir; kişinin, yaşadığı çağda, Kur’an'ın toplumsal ahlak konusunda getirdiği ilkeleri gözönünde tutarak, dış görünüşünde, giyim kuşamında göstermek zorunda olduğu dikkatin sınırlarını da bu ölçü belirlemektedir.Himâr (çoğulu humur), hem İslam'dan önce, hem de İslam'dan sonra Arap kadınlarının kullandıkları geleneksel başörtüsüdür. Klasik müfessirlere göre, bu başörtüsü kadınlar tarafından İslam öncesi dönemde az çok süs giysisi olarak kullanılır ve uçları örtünen kadının sırtına serbestçe bırakılırdı; o günün yaygın modasına göre, kadınların giydiği gömleğin ya da bluzun önünde genişçe bir açıklık bulunur ve böylece göğüsler örtülmezdi. Bunun içindir ki, göğsün himâr ile örtülmesinin emredilmesi bu iş için mutlaka himâr kullanılmasının gerektiğini ifade etmez; fakat, sadece kadınların göğüs kısmının, örfen açık bırakılmasında sakınca bulunmayan yerlerden olmadığını ve dolayısıyla örtülmesi, gösterilmemesi gerektiğini ifade eder.Yani, çok yaşlı erkekler. “Yasal olarak sahip oldukları kimseler” ifadesiyle (lafzen, “sağ ellerinin malik olduğu kimseler”) köleler kasdedilmektedir; yine de bu konuda bkz. 78. not.Lafzen, “gizledikleri güzellikleri/cazibeleri bilinsin diye”. Yedribne bi-erculihinne ifadesi deyimsel olarak darabe bi-yedeyhi fî mişyetihî (yürürken kollarını salladı) ifadesiyle benzeşmektedir (bu anlam örgüsü içinde Tâcu'l-‘Arûs'da kaydedilmiştir) ve dolayısıyla, tahrik edici bir yürüyüşe işaret etmektedir.Müminlerin topluca tevbeye çağırılmasının anlamı, “insan zayıf yaratıldığına” göre (4:28), hiç kimsenin hata ve ayartıdan korunmuş olmadığının hatırlatılmasıdır. Hz. Peygamber'in bile şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Doğrusu, günde yüz kere tevbe edip Allah'a yöneliyorum” (Abdullah b. Ömer'den rivayetle İbni Hanbel, Buhârî ve Beyhakî). M.Esed

Bu surenin 11. Ayetinde açıklanan, peygamberimizin eşine iğrenç iftirayı yapan çetenin uzantılarının uydurdukları, çelişkili rivayetlerden hareketle, Kuran öncesi cahiliyet devri Arap toplumunun kadına bakış açısını, Kuran daki örtünmeyle ilgili ayetlere de yansımıştır ve o bakış açısı doğrultusunda ve erkekler lehine yorumlamışlardır. Kuranın mantığı ve bu surenin bütünlüğü içinde baktığımızda, kadınlarla erkeklerin toplum yaşamında yan yana olmak zorunda olduklarını, böyle bir çalışma ortamında, birbirlerine karşı davranışlarında olsun, giyimlerinde olsun ölçülü olmalarının, aşırıya kaçmamalrının öğütlendiğini görüyoruz. Zaten, aile ve akrabalar arasında bir kısıtlamanın olmadığını, özgürce hareket edebileceklerini aynı ayetin devamı açıklıyor kaldı ki, Kur’an ayetinde baş örtüsü diye diye bir kelime geçmemektedir. Buna rağmen, tüm Kur’an tefsirlerinde ve çevirilerinde Kur’an ayeti baş örtüsü olarak çevrilmiştir. Halbuki ayette geçen Hımar kelimesi baş örtmek anlamına değil sadece örtmek anlamına gelmektedir.Eğer herhangi bir şey örtülecek ise, o şeyin vurgulanması gerekir.Örneğin masa örtüsü derken, örtmek kelimesinin yanına masa kelimesinin gelmesi gibi, başörtüsü dendiği zaman da örtmek hımar kelimesinin yanına baş re’s kelimesinin hımarü-re’s şeklinde gelmesi gerekir. Ayetteki hımar örtü kleimesinin yanında geçen ve vurgulayan kelime cuyub kelimesidir. Ki; yaka veya göğüs anlamına gelir.Çünkü aynı kelime cuyub bir başka ayette (Kasas 32) Hz. Musanın göğsüne/ koynuna elini soktuğu şeklinde geçer Yani cuyub kelimesi hımar örtmek kelimesi ile kullanıldığı zaman “bihumaruhinne ala cuyubuhinne” başını örtmek değil göğsünün üzerini örtmek anlamına gelmektedir.Geleneksel tüm yorumcular, Kur’an ayetini bilimsel bir bakışla değil de, birbirlerini taklit edip “Başörtülerini yakalarının üzerine kadar örtsünler diyerek “felyedribne” fiilini de örtsünler diye tercüme etmişlerdir. Bu geleneksel yorumcular “Da Ra Be kökünden gelen bu kelimeyi burada baş örtülerini örtsünler derken bir başka yerde aynı Da Ra Be kelimesini kadınları dövsünler diye çevirmişlerdir. (Nisa 34)Özetle, Kur’anın orijinal ayeti tüm açıklığı ile ortadayken,elverişli bir siyasal kullanım malzemesi olarak, sürekli gündemde tutulan başörtüsü, Kur’anın değil, geleneklerin, kişisel görüşlerin dinleştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Mustafa SAĞ

Bunların görünmesinde bir günâh yoktur. Bir tefsîre göre süsten maksat, süs yerleridir. Buna göre kendiliğinden görünecek süs yerleri, örtünme hükmü dışında tutulmuştur. Bir şeyi alıp verirken, hattâ örtüsünü örterken dahi ellerin görünmesi zarurîdir. El, yüz ve ayaklar örtünmeden mu'âf tutulmuştur. (284) Yani hizmetçilere, yardıma muhtaç ihtiyarlara, bunaklara ve dilencilere. S.Ateş

Bu âyetlerde de yine yukarıdaki âyetlerde olduğu gibi toplumu sıkıntıya sokacak, iftiraya, taciz ve tecavüze zemin hazırlayacak davranışlardan uzak durulması emredilmektedir. Bu âyetlerin içerdiği ilkeler hakkındaki yazımızı burada sunuyoruz:

ÖRTÜNME

Örtünme konusu, fıkıh ve ilmihâl kitaplarında “Setr-i Avret” başlığı altında ele alınmış ve namazın haricî şartlarından birisi olarak zikredilmiştir. Hâlbuki, halk arasında ayıp yerlerin örtülmesi olarak bilinen “setr-i avret” hakkındaki talimatlar ile zînet sayılan yerlerin örtülmesi hakkındaki talimatlar namaz için değil, hayatın her anı içindir. Yani, bu talimatlar, Müslümanların yaşadıkları her saatte, her dakikada ve her saniyede uymak durumunda oldukları, hayatlarının her anını ilgilendiren talimatlardır. Öyleyse, bu konunun dinî kitaplarda “setr-i avret” başlığı altında değil, –Kur’ân'ın konuya yaklaşımını kapsayacak şekilde– “avret ve zînetleri açığa vurmama” .başlığı altında ele alınması daha uygun olur.
ÖRTÜNMENİN TÂRİHİ
Örtünmenin târihi, insanlık târihi kadar eskidir. Çünkü örtünme,tabiat şartlarına ve her türlü dış etkiye karşı korunmak için yapılmaktadır:
Ve Allah size evlerinizden bir huzur ve dinlenme kıldı. Ve hayvanların derilerinden yolculuk ve konaklama günlerinizde evler ve yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir süreye kadar, döşeme eşyası ve kazanç kıldı. Ve O [Allah], yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlardan barınaklar kıldı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve sizi kendi hışmınızdan koruyan elbiseler kıldı. İşte böylece Allah, Müslüman olasınız diye üzerinize nimetini tamamlamaktadır. (Nahl/80-81)
Örtünmenin zaman içerisinde gösterdiği gelişme ise sadece korunmaya yönelik olarak; yaşanılan bölgeye ve iklim şartlarına göre olmamış; meslek, statü, yaş gibi sosyal yaşam içindeki farklılıklar da örtünmeyi değişik şekillerde etkilemiştir. Bazı kıyafetler belirli işleri yapanlara özgü kılınmış ve kıyafet farklılıkları yasal müeyyidelerle korunmuştur. Meselâ, Osmanlı İmparatorluğu'nda halkın ancak tek sorguçlu sarık sarmasına izin verilmiş, iki sorguçlu sarık sadrazama, üç sorguçlu sarık ise padişaha özgü kılınmıştır. Halkın içinde ayrı dinlere mensup erkek ve kadınlar, saraya mensup kimseler, esnaf… da, hep bu özelliklerini belli eden kıyafetler giymek zorunda bırakılmıştır. Kişilerin mesleklerini, görevlerini gösteren kıyafetler giymeleri, tüm dünyada günümüze kadar sürdürülmüş bir uygulamadır. Nitekim bugün mesleği askerlik, polislik, doktorluk, hemşirelik, hâkimlik, avukatlık, itfaiyecilik… olan kimseler, görevlerini gösteren kıyafetler giymektedirler.
Kıyafet şekillerinde belirleyici olan bir başka sosyal olgu da kölelik müessesesidir. Kölelik, Kur’ân'ın indiği dönemde, dünyanın hemen her tarafında olduğu gibi Araplar arasında da yaygındı. Kölelerin hürlerden ayırt edilmesi için kıyafetlerine bazı kısıtlamalar getirilmiştir. Meselâ, hür erkeklerin sarık sarmaları ve hür kadınların başlarına örtü almalarına karşılık, kölelerin başlarını örtmelerine izin verilmemiştir. Araplar arasındaki başın örtülmesi ile ilgili kıyafet düzeni ise onlara geçmiş kültürlerden intikal etmiştir. Sümer tabletlerinin okunmasıyla Sümer tapınaklarında kadınların örtündükleri ortaya çıkmış, Asur kanunları da evli ve dul kadınları başlarını örtmeye mecbur etmiş, kızların, câriyelerin ve sokak fâhişelerinin ise örtünmesini yasaklamış, bu yasağa uymayanlara da ceza verileceğini hükme bağlamıştır. Yani, Araplardaki, kadınların başlarını örtmesi şeklindeki âdet, bölgede çok eskiden beri uygulanmaktaydı.
Yahûdilikte ise “peçe” şekline dönüşmüş bir örtünme söz konusudur. Ama Yahûdilikteki uygulama, mahiyet itibariyle Sümer ve Asur'dan gelip Araplar arasında devam eden örtünmeden önemli bir farklılık arz eder. O zamanın örfüne göre, fâhişelerin örtündükleri anlaşılmaktadır:
Ve “İşte, kaynatan sürüsünü kırkmak için Timnat'a çıkıyor” diye Tamar'a bildirildi. Ve üzerinden dulluk esvabını çıkardı, peçesiyle örtündü ve Timnat yolu üzerinde olan Enaim kapısında sarınıp oturdu; çünkü Şelanın büyüyüp kendisinin ona karı olarak verilmediğini gördü. Ve Yahuda onu görünce, kendisini kötü kadın sandı; çünkü yüzünü kapatmıştı. Ve yolda onun yanına inip dedi: “Rica ederim, gel senin yanına gireyim.” Çünkü onun kendi gelini olduğunu bilmedi. Ve dedi: “Yanına girmek için bana ne verirsin?”
Ve köleye dedi: “Bizi karşılamak için tarlada yürüyen bu adam kimdir?” Ve köle, “Efendimdir” dedi. Ve Rebeka peçesini alıp örtündü.
Kitab-ı Mukaddes'in, Tensiye, 23. Bab'ında da, İbranilerin içinde kendini fuhuşa vakfetmiş kadınların bulunduğu, İsrâîloğulları'ndan böylelerinin bulunmaması ve fuhuştan kazanılan paranın Allah için harcanmaması istenmektedir.
Hristiyanlıkta da örtünme konusu İncîl'e girmiştir:
Başı örtülü olarak dua eden, yahut peygamberlik eden her erkek, başını küçük düşürür. Fakat başı örtüsüz olarak dua eden, yahut peygamberlik eden kadın, başını küçük düşürür; çünkü tıraş edilmiş olmakla bir nevi aynı şeydir. Çünkü eğer kadın örtünmüyorsa, saçı da kesilsin; fakat kadına saç kesmek, yahut tıraş olmak ayıp ise, örtünsün. Çünkü erkek Allah'ın sûreti ve izzeti olduğu için, başını örtmemelidir. Fakat kadın erkeğin izzetidir.
Özetlemek gerekirse örtünme, İslâm öncesi devirlerde, o günün yaşamındaki sosyal farklılığın bir nişânesi olarak kanunlara girmiş ve üniforma niteliği kazanmıştır. Kur’ân'ın indiği dönemdeki Arap toplumunda da örtünme, hür kadınlar ile câriyelerin ayırt edilmesini sağlayan bir uygulamaydı.
Arapların örtünmeyi, gelenekleri doğrultusunda uyguladıkları başka kaynaklarda da yer almaktadır:
Arap kadınlarının yaka yırtmaçları genişti. Aradan gerdanları, göğüsleri ve göğüslerinin çevreleri görünürdü. Baş örtülerini arkalarına sarkıtırlar, fakat önlerini açık tutarlardı. Boyun ve göğüs kısmındaki açıklıkların kapanması için örtülerini yaka yırtmaçlarının üzerinden örtmeleri emredilmiştir.
Bu ifadeler, Araplarda geleneksel olarak baş örtüsünün bulunduğunu göstermektedir. Zatenâyette de, Hımarlarını yaka yırtmaçlarının üzerine salsınlar denilerek, hımarın [başörtüsünün] Araplar arasında kullanılan bir örtü olduğu vurgulanmıştır.
İbn Kesîr, Arapların İslâmiyet'ten evvel baş örtüsü kullandıklarına yönelik şöyle demiştir:
Başörtülerini, gerdanlarını gizleyecek biçimde göğüslerinin üstüne koymaları emredilmiştir, ki câhiliye kadınları gibi yapmasınlar.Çünkü o dönemde kadın, gerdanı açık şekilde erkekler arasında dolaşırdı. Hatta boynunu, saçının örüklerini, kulağının küpelerini gösterirdi. Allah, inanan kadınlara, heyetlerini ve hâllerini örtmelerini emretti.
Ayrıca, henüz Nûr sûresi inmeden evvelki şu târihî olay da, o günkü kıyafet hakkında dikkat çekici bilgiler vermektedir:
Henüz Müslüman olmadan evvel, babasıyla birlikte Mekke'ye gelip orada insanların, bir zatın başına toplandıklarını gören Hâris el-Ğâmidî'den şöyle nakledilmiştir: Babama sordum:
— Şu topluluk nedir?
Babam cevap verdi:
— Onlar, içlerinde bir Sâbiî'nin başına toplanan kimseler.
Yaklaştık, bir de gördük ki, Allah'ın Elçisi, halkı Allah'a kulluğa ve inanmaya çağırıyor, onlar da o'na eziyet ediyorlar. Nihâyet güneş yükseldi, halk o'nun başından dağıldı. Elinde bir su kabı ve mendil bulunan bir kadın geldi. Ağladığı için gerdanı açıldı. Allah'ın Elçisi kabı aldı, içti, abdest aldı, sonra başını kaldırıp kadına şöyle dedi:
— Kızım! Başındaki örtüyle gerdanını kapat, babanın yenilip ezileceğinden korkma!
Ben sordum:
— Bu kadın kimdir?
Cevap verdiler:
— Bu, kızı Zeyneb'dir.
Ömer'in çarşıda örtüsüz bir kadını tartakladığı, konunun kendisine intikal etmesi üzerine Peygamberimizin Ömer'in bu davranışını onaylamadığı, Ömer'in de, “Ben onu örtüsüz görünce câriye sandım” diyerek kendini savunduğu ve yine Ömer'in hür kadınlar gibi örtünen bir câriyeyi “örtünmemesi, hürlere benzemeye çalışmaması için” azarladığı bildirilir. Bütün bu târihî olaylar Arap toplumunda hür kadınların başlarını örttüklerini, bunun eski bir gelenek olduğunu kanıtlar. Çünkü Ömer, yukarıda zikredilen davranışlarını, o zamanlar örtünmeyle ilgili herhangi bir ilâhî hüküm olmaması sebebiyle sırf toplumun geleneklerine aykırı bulduğu için yapmıştır.
Kısacası târihsel olarak başörtüsü, hür kadınlar ile câriyeleri ayırt eden ve iffetle alâkası olmayan bir câhiliye dönemi simgesidir. Yani, o dönemdeki iffetli veya iffetsiz hür kadınlar, başlarını örterlerdi. Câriyeler ise iffetli veya iffetsiz, müslim veya gayr-i müslim başlarını örtmezlerdi. Kadınlarla ilgili bu uygulama zaman içinde çarpıtılarak değişik kurgulara âlet edilmiştir.
İSLÂM'DAKİ ÖRTÜNME ve AMACI
Erkek ile kadın arasındaki cinsel eğilim yaratılıştan mevcuttur. Yüce Allah bu eğilimi, yeryüzünde hayatın devam etmesi ve insanoğlunun yeryüzünde halifeliğini gerçekleştirmesi için bir sebep kılmıştır. Dolayısıyla bu fıtrî eğilim, fizikî fonksiyonlar tamamen tükenene kadar sürmektedir. Ancak dinimiz, iki cins arasındaki bu fıtrî arzunun gayr-i meşru yollarla kışkırtılmadan, meşru mecrasında gelişmesine ve tatminine yönelik düzenleme yapmış, bu arzuların esiri olmak sûretiyle toplum düzenini çökertecek davranışlardan uzak durulmasını istemiştir. Dolayısıyla da, karşı cinsler arasındaki davetkâr arzularla doğrudan ilişkili olan, taciz, tecavüz ve iftira gibi olaylara sebebiyet verebilen kıyafet konusunda birtakım düzenlemeler yapmıştır.
Demek oluyor ki getirilen esasların amacı, ilkel kanunlar ve kültürlerde olduğu gibi, bireyler arasındaki sosyal farklılığın gösterilmesi değil, toplumda barış ve mutluluk içerisinde bir hayat sürdürmek üzere fitne ve fesadın önlenmesidir. Çünkü bu arzuların çeşitli yöntemlerle uyarılması hâlinde şehvete dönüşmesi, aile düzenini bozacak iffetsiz davranışlara, taciz, tecavüz ve kıskançlık kaynaklı huzursuzluklara yol açması işten bile değildir. Bu özellik sûrenin 60. âyetince de desteklenmektedir. Zira İslâm dini, şehvetin tahrik edilmediği ve bunun et tutkusuna dönüşüp kan dökme tepkileri oluşturmadığı temiz bir toplum amaçlamaktadır. Devamlı tahrik edilen arzular, sönmeyen ve doymayan bir şehvet azgınlığı meydana getirir, toplumda fitne ve fesat çığ gibi büyür. Târihte fuhuş bataklığına düşen ve buhranlar içinde yok olan birçok toplum bulunduğu gibi, günümüzde de bu yolda olan toplumlar görülmektedir.
İslâm'ın insanlar için seçtiği yol-yöntem ise bellidir: İnsan, gücünü hayatın zorluklarıyla uğraşmaya yöneltmeli, fıtratındaki gerek cinsel gerekse diğer bencil arzularını şehvete dönüştürmeden terbiye etmelidir. Nahl/80-81'de görüldüğü gibi, örtünmenin-giyinmenin asıl amacının, sıcak-soğuk gibi tabiat şartlarına ve herhangi bir fiilî müdahaleye karşı bedenin korunması olduğunu bildiren Kur’ân, giyinip kuşanırken nelere dikkat edilmesi gerektiğini de bildirmiştir.
GİYİM-KUŞAMI BELİRLEYEN ÂYETLER
Bu konudaki âyetler Ahzâb ve Nûr sûreleri içinde yer almakta olup, her iki sûre de Medîne'de inmiştir.
O günün şartlarında evlerin içinde tuvalet olmadığı için herkes def-i hacet için yerleşim yerlerinden uzakta, tenha bir yerde ihtiyacını giderirdi. Bu durum ise Medîne'nin berduşlarını-zamparalarını harekete geçirir ve bunlar evli olmayan câriyelere veya fâhişe görünümlü kadınlara (ki câriyeler de fâhişeler de örtüsüz olurdu) sarkıntılık ederlerdi. Kadının evli ve sahipli olduğu belli ise tacizde bulunmazlardı. Yani özellikle, başlarını örtmeleri yasak olan câriyeler ile fâhişe görünümlü kadınlar, bu saldırıların hedefi durumundaydılar.
İşte böyle bir ortamda Peygamberimizin eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına, “cilbab”larını üzerlerine almalarını söyleyen âyet inmiş ve tanınıp sataşılmaması için böyle yapmalarının uygun olacağı bildirilmiştir (bkz. Ahzâb/59).
Âyette açık ve net olarak “cilbab”larını [ev dışı elbiselerini] giyen kadınların tanınacağı-bilineceği, dolayısıyla da incitilmeyeceği söylenmektedir. Yani, bu âyete göre kadınların örtünmelerinin gerekçesi, incinmemeleridir; daha dindar, daha namuslu ve daha takvâlı olacakları değil.
Bu âyetin doğru anlaşılması için öncelikle “cilbab”ın ne olduğunun bilinmesi, sonra da “cilbab” giymenin gerekçesinin Kur’ân'da bildirilenin dışına çıkarılmaması gerekir.
Bazıları “cilbab”ı, Arapların bugün “abâye” dedikleri; baştan aşağı salınan, dış giysiyi önden ve arkadan kapatan bir örtü olarak, bazıları da sadece gözleri açık bırakmak sûretiyle yüzü ve bütün vücudu tepeden tırnağa kapatan bir örtü olarak tanımlarlar. Bunlar, örtünme konusunda ifrata kaçan kesimler tarafından ortaya atılmış görüşler olup, Kur’ân ile bağdaşmaz. Çünkü aşağıda görüleceği gibi kılık-kıyafet konusunu belirleyen diğer âyette, Örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar/salsınlar (Nûr/31)denilmektedir. Eğer cilbab, –bazılarının dediği gibi–vücudu baştan aşağı örten bir elbise olsaydı, göğüslerdeki yırtmaçları da kapatır ve Nûr/31'deki emre gerek kalmazdı. Soğuk, sıcak ve diğer haricî etkilerden korunmak amacı dışında iffet gerekçesiyle üst üste iki örtünün giyilmesi anlamsız olacağına göre, “cilbab” Kur’ân'a göre de vücudu baştan aşağı örten bir örtü olarak kabul edilmemektedir.

Cilbab, Râgıb'a göre “gömlek ve örtünün adı”; İkrime'ye göre de, “boyundan aşağı salınan, dış giysileri kapatan örtüdür.”
Bu durumda cilbab, o günkü Arap kadınlarının hür ve câriyelerin ayırt edilmesi için giydikleri –başlardan aşağıyı değil– boyunlardan/omuzlardan aşağıyı örten, bugünkü ceket, pardösü, manto gibi bir elbise [üniforma] çeşididir.
Âyetten anlaşıldığına göre “cilbab” [muhsanlık üniforması/pardösü, ceket] giyenler, göğüs yırtmaçlarını açabilirler ve bu açıklıklardan da gerdanları gözükebilir. Yani, “cilbab”ın tulum gibi göğüsleri örtecek şekilde olması gerektiğini gösteren bir kayıt yoktur. Zaten o günkü Arap kadınlarının bir kısmının gerdanları açıkta dolaştığı bilinmektedir. Hatta İslâm'ın hâkimiyetinden önce putperestlerin Ka‘be'yi çırılçıplak tavaf ettikleri Kur’ân'da ve târih kaynaklarında yer almaktadır.
Her ikisi de Medenî olan Ahzâb ve Nûr sûrelerinin iniş târihlerinden yola çıkarak, Nûr/31'in daha evvel indiğini ve bu âyetin daha sonra inen Ahzâb/59 ile nesh edildiğini, bundan hareketle de “cilbab”ın, başı da örten bir elbise olduğunu iddia etmek, âyetin ahkâmını göz ardı etmek demektir.
Sonuç olarak Ahzâb/59'un amacı, mü’min kadınların câriye veya fâhişe sanılarak incitilmesini önlemek, hiç değilse tacizleri en aza indirmektir.
Konumuz Nûr/30-31. âyetler:
Mü’min erkeklere, bakışlarından bir kısmını kısmalarını ve ırzlarını korumalarını söyle. Bu, onlar için daha arındırıcıdır. Kuşkusuz Allah, onların yapıp ürettiklerine haberdardır. Mü’min kadınlara da, bakışlarından bir kısmını kısmalarını ve ırzlarını korumalarını söyle. Zînetlerini de –görünenler hariç– belli etmesinler. Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar. Ve süslerini, kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşin oğulları, kadınlar, yeminlerinin sahip oldukları, kadına ihtiyaç duymaz olmuş erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar ve kadınların avretlerini [cinsel organlarını] henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar dışındakiler için belli etmesinler. Süslerinden gizlemiş olduklarının bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar. Ve ey mü’minler! Başarıya ermeniz için hepiniz topluca Allah'a tevbe edin! (Nûr/30-31)
Görüldüğü gibi bu âyetlerde iffet; kuralları, kapsamı ve istisnâları ile açıklanmıştır. Ancak, bu konu kapsamında değerlendirilmesi gereken bir istisnâ, Nûr sûresi'nde bulunan bir istisnâ daha vardır. Bunun baştan açıklanmasında, Nûr/30-31'in bütünlüğünü bozmaması bakımından yarar vardır:
Ve nikâh ümidi kalmayan yaşlanmış kadınlar; artık zînetlerini dışa vurmadan dış elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir sakınca yoktur. Ve iffetli olmaları kendileri için daha hayırlıdır. Ve Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir. (Nûr/60)
Bu âyette, zînetlerini açığa vurmama emrinden istisnâ edilenler bildirilmiştir. Erkekler, nikâh ümidi kalmayan yaşlanmış kadınlara arzu duymaz, bu yaştaki kadınlar fitneye sebebiyet vermezler. Bu nedenle de başkalarına serbest olmayan şeyler bu gibi kadınlara serbest kılınmıştır. Ayrıca yaşlı kadınların sağlık yönünden [kemik erimesi] güneş ışını almaya daha fazla ihtiyaçları vardır ve âyet, müstesnâ kılmak [dış elbiselerini çıkarmalarına ruhsat vermek] sûretiyle onlara bu imkânı sağlamıştır. Ama ne gariptir ki kendilerine bu imkân verilmiş olan kadınların çoğu, Yüce Allah'ın verdiği bu ruhsattan yararlanacakları yerde gençlerden daha fazla örtünmektedirler.
Yukarıdaki istisnâ dışında kalan mü’min kadınların örtünmelerine ilişkin hükümleri içeren Nûr/31 âyetinin cümle cümle tahlil edilmesin yarar vardır:
Mü’min kadınlara da, bakışlarından bir kısmını kısmalarını ve ırzlarını korumalarını söyle.
30. âyette, mü’min erkeklere de aynı talimat verilmiştir. Dikkat edilirse yasaklanan, bakışların tamamı değil, bir kısmıdır. Âyetin sadedinden,bu bakışların, davetkâr, tahrik edici, şehvet uyandırıcı bakışlar olduğu anlaşılmaktadır. Yani, hem kadının hem de erkeğin, fıtratlarında var olan arzuları uyandırarak şehvete dönüştürecek tarzda birbirlerine bakmamaları, iffetlerini korumaları gerekir. Bu arzuları uyandırmadan birbirlerini görmelerinde ise sakınca yoktur. Fakat Âl-i İmrân/14'de bildirildiği gibi erkek ile kadın arasındaki çekim, her ikisinin de fıtratlarında bulunduğundan, sürekli bakışların bu arzuları uyandırması kuvvetle muhtemeldir.
Âyetteki ırzın korunması, “zina ve zinâya uzanan hareketlerden kaçınmak”tır.
Zînetlerini de –görünenler hariç– belli etmesinler.
Zînet, “güzelleştirmeye, güzel ve çekici göstermeye, hoşlanacak hâle getirmeye yarayan süs” demektir, ki sözcük Kur’ân'da, hem olumlu hem de olumsuz olarak bu anlamda kullanılmıştır.
Şeytânın, inkârcılara, kötü amellerini güzel-hoş gösterdiğini bildiren En‘âm/43 ve Enfâl/48 âyetleri ile Kârûn'un, kavminin karşısına zîneti ile çıktığını bildiren Kasas/79 âyeti, sözcüğün olumsuz anlamda kullanılışına birer örnektir. Olumlu anlamda kullanıma örnek âyetler ise; Allah'ın imanı mü’minlere sevdirerek kalplerini süslediğini bildiren Hucurât/7 âyeti, gökyüzünün kandillerle süslendiğini bildiren Fussilet/12 âyeti ile Mülk/5 âyeti ve Mûsâ peygamberin, Firavun'un büyücüleriyle buluşma gününün –kendi zaferinden emin olduğu için– “zînet günü” olmasını istediğini bildirdiği Tâ-Hâ/59 âyetidir.
Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür (Kehf/46) âyeti de, hem zînet sözcüğünün kapsamını belirtmekte, hem de Arapların zînet sözcüğüne nasıl bir anlam yüklediğini en açık şekilde ortaya koşmaktadır.
Ancak, konumuz olan âyette, kadınlardan nâ-mahrem olanlara göstermemeleri emredilen ve ayaklarını yere vurmak sûretiyle belli etmemeleri istenen zînetler, hiç şüphesiz bilezik, kolye, küpe, halhal, hızma, pazıbent ve gerdanlık gibi takılar değildir. Bu âyetteki zînet'in bu çeşit takılar olduğunu düşünmek, âyetin hedefi açısından son derece isabetsiz olur. Çünkü, bir an için zînet sözcüğü ile takıların kastedildiği düşünülecek olursa, Allah'ın bu ifadeyle kadınların takı takmalarında sakınca görmediği zımnen kabul edilmiş olur. Bu takdirde ise, hem takı takmanın sakıncasız görülmesi hem de takıların saklanmasının istenmesi gibi abes bir durum ortaya çıkar ki bu düpedüz tutarsızlıktır. Zira takı, göstermek için takılır. Görünmeyen takının bir anlamı olmaz.
Bu âyetteki zînet sözcüğünden, takı türü eşyaların anlaşılması, âyetin bütünselliği açısından da mümkün değildir. Şöyle ki: Kadınların taktıkları süs eşyaları, cinsel tahrik unsuru olmaktan çok; gurur, kibir ve gösteriş amacı ile takılan eşyalardır. Eğer bu âyet ile gösterişin ve böbürlenmenin önüne geçilmek istenseydi, zînetlerin herkesten saklanması talimatı verilirdi. Oysa âyette kadınların zînetlerini diğer kadınların yanında açabilecekleri ifade edilmektedir. Şu hâlde bu âyette konu edilen zînet, gösterişe yönelik takılar değil, erkeklerin yanında açığa vurulmaması gereken, bu sebeple de cinsel arzu uyandıran “zînet”lerdir. Ayrıca Allah, Ey Âdemoğulları! Her mescidin yanında süslerinizi alın, yiyin-için fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah savurganları sevmez. De ki: “Allah'ın kulları için çıkardığı zînetleri ve tertemiz rızıkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir –kıyâmet gününde yalnız onlar için olmak üzere–.” İşte böylece Biz, âyetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz (A‘râf/31-32) buyurmak sûretiyle, kadın-erkek herkesin takı türünden olan zînetlerini, mescit gibi en kalabalık yerlerde teşhir etmelerini istemiş, hem de buna altın veya gümüş gibi bir istisnâ getirmemiştir. Demek oluyor ki, bu âyetteki zînet sözcüğü, süs eşyası değil, “kadının, erkekler tarafından çekici bulunan, cinsel arzuların uyanmasına vesile olacak olan vücut organları” anlamındadır. Ancak, zînet olan bu organlardan sadece belli organlar anlaşılmamalı, kadının hemen hemen bütün vücudunun zînet olduğu unutulmamalıdır.
Rivâyete dayalı tefsirlerin bir kısmında âyette geçen zînet'in, “takılar”ı, diğer kısmında ise “takı yerleri”ni ifade ettiği belirtilir. Bu müfessirlere göre zînetin gösterilmesi haram olunca, takıldığı yerin gösterilmesi haydi haydi haram olur. Bunlara göre sürme, kına, yüzük, bilezik, halhal, küpe ve gerdanlıktan ibaret olan bu zînetlerin kendiliğinden gözükenleri olan sürme, kına, yüzük ve bilezik dışındakilerinin gösterilmesi haramdır.
Sonuç olarak, Nûr/31'deki zînet sözcüğü, âyetin devamından da kolayca anlaşılacağı gibi, “kadınların cazip yerleri, yani erkekler için cinsel tahrik unsuru olan, kadınların da erkeğe kendisini beğendirebilmek için kullanabileceği organlar”dır.


KADININ SAÇLARI ZÎNET MİDİR?
Saçlar doğal hâlleriyle zînet değildir. Ama erkeklerin dikkatini çekmek üzere boyanıp şekillendirilen saçlar, zînet özelliği kazanır. Böyle saçlar, erkeklerin karşı cinse olan arzularını uyandıracağından, bu âyet kapsamında tutulmalıdır. Zaten, kadınların başlarını örtmelerinin, zînetleştirilmiş saçlarını gizlemelerinin gerekli olduğu, örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar ibaresinden değil, âyetin bu kısmından çıkartılır.


KADININ SESİ ZÎNET MİDİR?
Normal olarak ses zînet değildir. Ama, çeşitli gayretlerle sahibini şuh, işveli gösteren ve karşı cinse mesaj veren sesler zînet sınıfına girer.
... –görünenler hariç– ...
Bu istisnâ cümlesiyle ilgili olarak bugüne kadar yazılanlar, âyetin lâfzî manasını ifade etmekten uzaktır. Çünkü meal ve tefsir sahipleri bu âyetle bağlantılı olarak, rivâyetler ve hikâyeler arasında kaybolmuşlar, tatmin ve ikna edici bir görüş ortaya koyamamışlardır.
Yüz ve eller dışında kadın vücudunun avret olduğuna dair onlarca rivâyet ve görüş vardır. Hatta bazıları, görünenler hariç ifadesinden hareketle, kadınların giydiği elbisenin bile zînet olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ama bu görüşlerin hiç biri kaynağını Kur’ân'dan almamaktadır. Bu görüş sahipleri, Kur’ân'ın konuşmadığı bir konuda, hükümler vererek, Kur’ân'ı Arap câhiliye kültürüne kurban etmişlerdir. Hâlbuki âyet açık ve nettir.
Yukarıda belirtildiği gibi, kadının hemen hemen bütün vücudu zînettir. Erkek için çekici, cinsel istek uyandırıcı olan bu zînet; kadın için de, karşı cinsi cezbetmeye yarayan bir silâh gibidir. Fakat hayat; ev dışına çıkmayı ve çalışmayı gerektirmektedir. Yani, insanın toplum içinde yaşayabilmesi için ellerinin, ayaklarının ve yüzünün işlev görür vaziyette açık ve serbest olması lâzımdır. Kadınlarda ise bu uzuvların zînet olduğu şüphesizdir. Çünkü onların kaşlarına, gözlerine, dudaklarına, gamzelerine binlerce şiir ve gazel yazılmış, türkü ve şarkı bestelenmiştir. İşte görünenler/açıkta olan zînetler bunlardır: eller, ayaklar ve –kaşları, gözleri, dudakları ve yanakları ile beraber– yüz. Ama bu zînetler açıkta olmalıdırlar, aksi takdirde işlev göremezler. Ayrıca, yüz ve yüzdeki uzuvlar, kişinin kimliğinin de simgesidir. Toplumdaki bireyler yüzleri ve yüzlerindeki uzuvlarıyla birbirlerinden tefrik edilirler ve bu tefrik, sosyal hayatın en önemli gereğidir. Toplum içinde yüzün saklanması, kimliğin saklanması anlamına gelir, ki bu durumda –yüzü örtülü olduğu için– hırsız, cani, zâni tesbit edilemez. Dolayısıyla bu organlar, zînet olmalarına rağmen açıkta olmalıdır. Göğüsleri, kalçası, karnı, kasığı, baldırı, bacağı açıkta olmayan kadının toplum içindeki yaşamında bir aksama meydana gelmez. Ama yüzün, eller ve ayakların açıkta olmaması, çalışmasına engel olur, toplum içindeki hayatını olumsuz etkiler. Bunlar dışındaki organlar ise, mü’min kadınlar tarafından açıkta bırakılmamalı ve erkekler için tahriklere, kendileri için de tacizlere meydan verilmemelidir.
Temel kaynaklardan öğrendiğimize göre yolda Peygamberimizin eşlerine rastlayanlar, kim olduklarını bilerek, isimleriyle hitap ederek onlarla konuşmuşlardır. Onların yüzleri kapalı olsaydı, tanınmaları mümkün olmazdı.
Bu konuda üzerinde durulması gereken diğer bir husus da erkeklerin durumudur. Zannedildiği gibi toplumda iffetin sağlanması sadece kadınların görevi değildir. 30. âyette kendilerine, Bakışlarının bir kısmını kıssınlar emri verilen erkekler de toplumda iffetin sağlanması hususunda sorumlu olup onlara da, kadınların örtmek zorunda olmadıkları zînetlerine arzu uyandırmadan, davetkâr olmadan, “bakışlarını kısarak” bakmak zorundadır. Böylece toplumda iffet, her iki cins tarafından ortaklaşa sağlanacaktır.
NOT:
Âyette kadınlara, görünenler hariç zînetlerini örtüyle örtmeleri değil, açığa vurmamaları, belli etmemeleri söylenmiştir. Yani, kastedilen cildin görünmemesi, üzerlerinin elbiseyle örtülmesi değil, zînetlerin belli edilmemesidir. Zira, dar kıyafetlerle göğüslerin, belin, kalça ve kasıkların yapısının, çıplakmış gibi hissedilmesi, görülmesi mümkündür. İşte “açığa vurmak” tabiri, böyle durumları kapsamaktadır. Allah'ın bu kurallarla kastı açıktır: İffet korunmalı, dişilik dışa vurulmamalıdır. Günümüzde örtünmeye bir dönüş varmış gibi gözükse de bu sahte bir görüntüdür. Çünkü tesettür adı altında giyilen modaya uygun elbiseler, kadınların zînetlerini daha da belirginleştirmekte, kapalıymış gibi gösterip daha da açmaktadır. Tesettür, artık bir kazanç sektörü hâline gelmiş ve modaya kurban edilmiştir. Bir başka ifade ile tesettür, zâhiren kadını örtmekte, aslında ise daha çekici hâle getirmekte, yani bir “örtülü çıplaklar” kitlesi oluşturmaktadır.
Örtülerini de göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar.
Âyetin bu kısmının iyi anlaşılabilmesi,  خمر [humur] sözcüğünün doğru anlaşılmasına bağlıdır.
 خمر [humur], “örtmek” anlamındaki hamr kökünden türetilmiş ve “örtü” demek olan hımar sözcüğünün çoğuludur. Lügatlerde, hımar'ın “başörtüsü” anlamında olmayıp, genel “örtü” anlamında olduğu yer almakta ve başörtüsü anlamında da “mikna” ve “nasîf” sözcükleri gösterilmektedir. Örfte kadının başörtüsünün adı olan hımar sözcüğünün, Kur’ân'ın indiği dönemde de bu örfî anlamı taşıyıp taşımadığı kesin olarak tesbit edilememektedir.
 جيب [ceyb]; “yaka, gömleğin göğüs yırtmacı”dır. Örtülerini yakalarının üstüne koysunlar cümlesinde, hımar sözcüğü, genel anlamı olan “örtü” olarak değerlendirilirse, âyette kadınlara örtülerini yaka yırtmaçlarının üstüne koymalarının emredildiği söylenebilir ki bu durumda başörtüsü söz konusu değildir. Yani âyette, başın değil, göğsün/gerdanlığın örtülmesi emredilmiş olur.
Ama hımar sözcüğü, özel anlamı olan “başörtüsü” olarak değerlendirilir ve Kur’ân'da da bu anlamda kullanıldığı kabul edilirse, âyette kadınlara, başörtülerini yakalarının üstüne koyup gerdanlarını kapatmalarının emredildiği söylenebilir. Bu takdirde hımar, saçları da kapatan “başörtüsü” demek olur. Kur’ân'ın indiği dönemde hür kadınların başörtüsü kullandıkları sâbit olduğundan, sözcüğün Kur’ân'da bu anlamda kullanılmış olma ihtimali de vardır.
Hımar sözcüğü üzerinde bugüne kadar birçok yorum yapılmış ve bu yorumlar sonucunda olur-olmaz birçok görüş ortaya çıkmıştır. Delile dayalı ortak bir görüşe varılamaması, toplumda yerleşmiş yanlışlara karşı çıkma ve düzeltme çaba ve cesareti gösteremeyen “din bilgini” denilen kesimin suçudur.
Arap kadınlarının göğüs kısmı yırtmaçlı elbiseler giydiği mütevatiren sâbit olduğundan, biz âyette, göğüsleri açık kadınlara, başlarına örttükleri örtülerinin uçlarını göğüslerinin üzerinde birleştirerek göğüslerini de örtmelerinin emredildiği görüşünü tercih ediyoruz. Dikkat edilirse Kur’ân'da “başlarını-saçlarını örtsünler” şeklinde bir ifade bulunmamakta, “örtülerini/başörtülerini salsınlar” denilmektedir. Bu durumda âyetten, başların örtülü olduğu ve bu fiilî durumun problem teşkil etmediği sonuçlarını çıkarmak mümkündür. Fakat Arap kadınları başörtülerini sırtlarına sarkıtıyor olmalılar ki, gerdan ve göğüs kısımları açıkta kalmakta ve âyette de bu kısmın, başörtüsünün göğüs yırtmacının üzerine salınması sûretiyle kapatılması istenmektedir. O çağda Arap kadınlarının göğüslerinin görülebildiği, bu yüzden de taciz, tecavüz ve zinâya davetiye çıkardıkları anlaşılmaktadır. İştebaş örtüsünün göğüs üzerine indirilmesi de bu gerekçe ile istenmektedir.
Sonuç olarak âyetin bu kısmında, başların örtülmesi gerektiğine dair bir talep yoktur. Başların örtülmesi; zînetleştirilmiş saçların saklanması, –yukarıda açıkladığımız gibi– âyetin, zînetlerini açığa vurmasınlar… bölümünden anlaşılmaktadır.
Ve süslerini, kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşin oğulları, kadınlar, yeminlerinin sahip oldukları, kadına ihtiyaç duymaz olmuş erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar ve kadınların avretlerini [cinsel organlarını] henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar dışındakiler için belli etmesinler.
Burada zikredilen sınıfların bir kısmı, Rasûlullah'ın eşlerine yönelik âyette de yer almıştı:
Onların [Peygamber eşlerinin] üzerine, babaları, oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları ve sözleşmelerinin sahip oldukları hakkında bir günah yoktur. –Ve siz [Peygamber'in eşleri], Allah'a takvâlı davranın.– Şüphesiz Allah, her şeye en iyi tanıktır. (Ahzâb/55)
Yalnız âyetin orijinalindeki nisâihihinne sözcüğü üzerinde durulması gerekir.       kadınlar,
Buradaki nisâihinne sözcüğü, –Ahzâb/55'de de geçmekte olup– “o kadınların kadınları” demek iken biz sadece “kadınlar” şeklinde çevirdik. Bizce bu sözcüğün sonundaki hinne cemi müennes zamiri, âyetin icaz ve edebî yapısından, armonik özellik sebebiyle yer almıştır. Yani, bu zamirin, sözcüğün sonunda yer alması, üslûp birliği ve gâlip ihtimale göredir [ilm-i me‘ânî]. Dolayısıyla anlamlandırılırken bu zamir ihmal edilerek nisâihinne ifadesi, “o kadınların kadınları” olarak değil, “kadınlar” olarak değerlendirilmelidir. Bunun bir örneği de Hakka/17'de geçmişti. Bu hususu dikkate almayan birçok müfessir ve fakih, “kadınların kadınları”nın kimler olacağı hakkında çıkmaza girmişler, olur olmaz fetvalar üretmişlerdir.
Âyetteki ifade ile kadın cinsi/tüm kadınlar kastedilmiştir. Dünyadaki tüm kadınlar [müslim veya gayr-i müslim] birbirlerinin mahremidirler, yani birbirleriyle evlenemezler. Dolayısıyla, kadının kadına haram kılınmasının mantığı yoktur. Şeriatta da anlamsız hüküm bulunmadığından, kadınlar, zînetlerin açığa vurulmaması emrinin istisnâları arasında yer almıştır. Ender karşılaşılan lezbiyenlik ise, bir sapkınlık olduğu için kale alınmamıştır.
yeminlerinin sahip oldukları,
Bu ifade, o günkü yasalara göre kişilerin, üzerinde hakk sahibi oldukları/kendilerinin himayesine verilen kişileri ifade etmektedir. Bazıları, burada sadece câriyelerin murat edildiğini söylemişlerse de âyetin ifadesi geneldir ve kadın-erkek tüm himaye altındakileri kapsar. Himaye altındaki kimseler, üzerlerinde hakk sahibi olanlarla sürekli beraber oldukları için aile bireyleri gibi olmuşlardır. Onlardan gizlenmek ve bir şey gizlemek çok zordur. Dolayısıyla da bir mâlike [himaye eden bayan], himaye ettiklerinin mahremi durumundadır.
kadına ihtiyaç duymaz olmuş erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar,
Bunlar; yaşlanmış, erkekliği kalmamış erkek hizmetçilerdir.
kadınların avretlerini [cinsel organlarını] henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar,
Bu ifadedeki ‘avret sözcüğü,  bazıları tarafından “zînet” sözcüğü ile karıştırılmış ve aynı anlamda kullanılmıştır. Bunun sonucunda da, “kadının her tarafı avrettir” görüşü ortaya çıkmıştır. Hatta ülkemizin bazı yörelerinde bu yanlış görüşün bir uzantısı olarak hanımlara, “avrat” denmektedir. Kur’ân'ın rûhuna aykırı olan bu yanlış ve ilkel anlayış, ne yazık ki asırların ürünüdür. Dikkat edilecek olursa Kur’ân'da “kadınları henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar” denmeyip, kadınların avretlerini henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar denmiştir. Bu ifadeden ise, kadınların her yerlerinin avret olmayıp, kadınlarda avret yerlerinin bulunduğu, yani kadınların bazı yerlerinin avret olduğu anlaşılmaktadır.
عور [‘avr] sözcüğünden türeyen عورة [‘avret] –çoğulu, عورات 'tır [‘avrât'tır]– sözcüğü, lügatte “yarık, yırtık, açık, gedik, korumasız” demektir. İlk vaz‘ı, “ağızdaki ön dişlerin gedikliği” anlamındadır.
Sözcüğün Kur’ân'da hangi anlamda kullanıldığını görmek için, sözcüğün geçtiği diğer âyetlere de bakılması gerekir:
Ve hani bunlardan bir grup, “Ey Yesrib [Medîne] halkı! Sizin için duracak yer yok, hemen dönün” diyorlardı. Onlardan bir kısmı da, “Evlerimiz gerçekten savunmasızdır [‘avret'tir]” diyerek Peygamber'den izin istiyorlardı. Hâlbuki onlar [evleri] savunmasız [‘avret] değildi. Onlar, sadece kaçmak istiyorlardı. (Ahzâb/13)
Ey iman etmiş kimseler! Yeminlerinizin sahip olduğu kimseler, sizden erginlik yaşına gelmemiş olanlarınız üç durumda; sabah salâtından önce, öğle vaktinde elbisenizi çıkardığınızda, ışa [gece] salâtından sonra izin istesinler. Bunlar sizin için üç avrettir [açık ve korumasız, üç zamandır]. Bunlar dışında ne size ne de onlara bir günah yoktur. Aranızda dolaşırlar, bazınız bazınız üzerindedir. Allah, âyetleri size işte böyle açığa koyuyor. Allah alîm'dir, hakîm'dir. (Nûr/58)
Görüldüğü gibi ‘avret sözcüğü, Ahzâb/13'te 2 kez geçmekte ve her ikisinde de “açık, korumasız” anlamında kullanılmaktadır. Nûr/58'de ise çoğul hâliyle ‘avrât olarak geçen sözcük, bu kez insanların korumasız, savunmasız pozisyonunu anlatmak için kullanılmış ve sabah salâtı öncesi, kaylûle denilen öğle vaktindeki uyku zamanı ve yatsı salâtı sonrası, üç avret olarak nitelenmiştir. Gerçekten de kişiye özel bu zamanlar; korunma, savunma, kendine çeki düzen verme imkânının olmadığı zamanlardır.
Yukarıdaki âyetlerden ‘avret sözcüğünün, “muhkem olmayan, sağlam olmayan, kendini koruyamayan” anlamlarında kullanıldığı kesin olarak öğrenildikten sonra, konumuz olan Nûr sûresi'ndeki, ‘avrâtu'n-nisâ [kadınların avretleri] tamlamasının daha kolay anlaşılması mümkündür. Avrâtu'n-nisâ tamlamasındaki ‘avret sözcüğü de, aynı anlamda olup, kadınların korunmasız, karşı koyamayan, savunma yapamayan yerleri için kullanılmıştır. Kadınların bu pasif organları ise, cinsel organı ile makatıdır. Çünkü bu organlar; el, ayak ve göz gibi kendisini dış etkilere karşı koruyamaz, haricî etkilere tepki veremez; müdahalelere karşı pasiftir.
Kadının avreti konusunda rivâyetlerden kaynaklanan onlarca görüş üretilmiş, mezhepler de birbirinden farklı olarak değişik avret yerleri benimsemişlerdir. Meselâ, Mâlikîler avreti, “galiz [birinci dereceden] avret” ve “hafif [ikinci dereceden] avret” olmak üzere iki kısıma ayırmışlar, cinsel organ ile makatı galiz avret, zînet sayılan organları da hafif avret olarak kabul etmişlerdir. Mâlikîlerdeki bu anlayışın, yani zînet sayılan yerlerin ikinci dereceden avret olduğu anlayışının, daha takvâlı bir hayatın amaçlanmasına yönelik, ihtiyatlı bir görüş olarak değerlendirilmesi mümkündür. Fakat bu konudaki yorumcuların ekserisi, kadındaki avreti diz ile göbek arasındaki bölge olarak kabul etmişlerdir. Bizce bu sınır, hem âyetteki organları hem bu organlara yaklaşma sınırlarını içine aldığından kabule en şayan olanıdır. Ama âyetin açık ifadesi de kesin olarak bilinmeli ve aksi iddia edilmemelidir. Çünkü, eğer Allah isteseydi bu konuda da –Mâide/6'da olduğu gibi– milimetrik sınırlar belirlerdi. Kur’ân'da böyle sınırlar belirlenmediğine göre, ayrıntıların değerlendirilmesi Yüce Allah tarafından kullara bırakılmış demektir. Zaten bu konudaki görüşlerin çokluğu ve birbirinden farklılığı da konunun Allah tarafından kullara bırakılmış olmasındandır.
Bu açıklamalardan sonra konumuz olan âyetteki, kadınların avretlerini henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar ifadesine dönülecek olursa, burada bizce, kadınlarının cinsel organlarının işlevlerini henüz öğrenmemiş, bunu anlayabilecek yaşa gelmemiş çocuklar kastedilmektedir. Bu yaşlardaki çocukların cinsel organları da gelişmemiş olduğundan, karşılıklı olarak bir etkilenme söz konusu olmaz.
Süslerinden gizlemiş olduklarının bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar.
Burada, örtünmelerine rağmen çeşitli hareketlerle zînetlerini açığa vuran kadınların, bu gibi davranışlarda bulunmamaları emredilmektedir. Daha açık bir şekilde ifade edilecek olursa, kırıtmak, kalça sallamak, göğüsleri sarsmak için sert adımlar atmak gibi karşı cinsi tahrik ve teşvik eder tarzdaki davetkâr davranışlar yasaklanmaktadır.
Ve ey mü’minler! Başarıya ermeniz için hepiniz topluca Allah'a tevbe edin!
Âyetin bu kısmından anlaşılması gereken mesaj şudur: Âyetin üzerinde durduğu konularda, seferberlik gibi topluca hareket edilip kampanyalar düzenlenmeli, bu hususta geçmişte yapılan hatalar Allah'a havale edilmeli, ama bundan sonra elbirliğiyle yukarıda verilen emirler uygulanmalıdır.
Bu âyetlerdeki kurallar, toplumsal yaşamın huzuru için gerekli olup kadın-erkek herkesin, çarşı-pazarda bunlara uyması gerekir.
Dinimiz, –yukarıda açıkladığımız ölçülerde– örtünmeyi/zînetleri açığa vurmamayı emretmekle birlikte, örtünmek/zînetleri açığa vurmamak için belli bir kıyafet ve model getirmemiştir. Bu demektir ki, kıyafet zamana göre değişebilir. Önemli olan, Kur’ân'ın getirdiği ölçülere uygun olarak vücudun zînet sayılan kısımlarının açığa vurulmamasıdır. Kur’ân'daki ölçüler dahilinde, toplumların hoş görüp yadırgamadığı kıyafetlerin giyilmesinde bir sakınca yoktur. Örtünmenin/zîneti açığa vurmamanın, Allah'a karşı yapılması ise İslâm dışı bir anlayıştır.
Giderek ağırlaşan geçim şartları, kadının da ailesine ve ülkesine ekonomik katkıda bulunmasını zorunlu hâle getirmiştir. Toplumun birer parçası olan kadın ve erkek, her yerde beraber olmak durumundadır. İslâm'ın koyduğu ölçülere uyulması kaydıyla bunda hiçbir sakınca yoktur. Ancak unutulmamalıdır ki bir kadın, evinin içinde ya annedir, ya eştir, ya gelindir, ya kızdır, ya da kız kardeştir. Ama aynı kadın evinin dışında sadece kadındır, bir dişidir. İslâm dini, çok kolay uygulanabilen basit kurallarla, kadının hem evinde hem de evi dışında mutlu ve temiz bir hayat yaşamasını sağlamaktadır. Çünkü İslâm, kolaylık dinidir, insanı zora ve tabiatının aksi şeylere zorlamaz.
Bir kez daha vurgulayalım ki, örtünme Allah'a karşı değil, kullara karşı olup tahrik ve taciz gibi fitne ve fesatları önlemeye yöneliktir. Bazı çevrelerde görülen; kadının, evinin içinde anası, babası, amcası, dayısı gibi mahremlerinin yanında dahi başını örtmesi gerektiği inancı, İslâm'a aykırıdır. Dini zorlaştırmaktan başka bir anlamı olmayan bu davranış, dinin yararına değil zararınadır. Hiç kimsenin din adına hüküm koymaya hakkı yoktur.H.Yılmaz

 

Bu âyetlerin açıklamasına girerken şunu söylemek istiyoruz: Mü'min erkek ve kadınlar faklı inandıkları için farklı davranışa sahip olmaları gerekiyor. Bu farklı davranış şekilleri, onları şeytanın ve nefis­lerinin tutsağı olmaktan kurtaracak ve bu durum onların kurtulduğunun delili olacaktır. Dikkat edilirse kadına daha çok, erkeğe daha az şeyler teklif edilmektedir. Bunun sebebi veya sebepleri, kadın ve erkeğin tabi­atları ve bu tabiatları gereği insanlıkta aldıkları yer ve gördükleri vazife­dir. Bir bakıma farklı cinse, farklı bir davranış eğitimi yapılmaktadır. Teklif edilen davranışların bazısı müşterek olduğu gibi, farklı olanları da vardır. Ayetlerin açıklaması yapılırken bu farklar görülecektir. Kadına daha fazla ihtimam gösterilmesinin bir sebebi de saldırgan olan erkeğin cinsel oyuncağı olmaktan onu korumaktır. Yoksa kadını ikincil bir varlık kabul etmesinden kaynaklanmamaktadır.

1. "Mü'min erkeklere, bazı bakışlarını harama dikmemelerini, cinsel organlarını korumalarını söyle."

Yüce Allah, amacını daha sonra âyetin devamında belirleyeceği iki davranışı yapmaları için mü'min erkekleri uyarmaktadır. Bu iki davranı­şı onlara söylemesi için Hz. Peygamber'i görevlendirmektedir.

a) "Bazı bakışlarını harama dikmemelerini." ebsârihim "gözlen" kelimesinin basma gelen min cer harfinin, bu edatın görevi ve anlamı konusunda âlimler tartışmışlardır. Kimi bu eda-

tın "zâid/fazlalık", kimi "sıla", kimi de "kısmîlik ifade eden teb'îz" an­lamına geldiğini söylemişlerdir. Râzî ve Kurtubî bu görüşleri nakletmek­tedir. Biz bunlara girmeden buradaki  min cer harfinin kısmîlik ifade ettiğini söyleyebiliriz. Çünkü Yüce Allah, mü'tnin erkeğin bütün bakış­larını sakınmasını emretmiyor, cinsellik dolu, insana haramın kapısını açacak olan bakışları yasaklıyor.

Bu anlamı nasıl ispat ederiz?

Hz. Peygamber'in şu hadisi buna delil olmaktadır: "Bir bakışın ar­kasına diğerini salma. Birincisi senin hakkın olabilirse de ikincisi senin hakkın değildir.

Hz. Peygamber, birinci bakışı yasaklamıyor; daha sonraki kasıtlı bakışları yasaklıyor. Her bakış yasaklanmadığına göre, bazı bakışların yasaklandığını söylememiz mümkün olduğundan, âyetteki min edatına "bazı" anlamını verenlerin doğru olduğu kanaatini taşıyoruz.

Yüce Allah, cinsellik bakımından insanı yanlışa, harama götüren organların başında gözlerin geldiğini ve bu nedenle onların sakınılması gerektiğini söylemektedir. Görmeyen gözün gönlü de istemez; yani "göz görünce gönül de ister" tekerlemesinin geçerliliği ortaya çıkmaktadır. Bakma, görme ya da bunları yapan göz, kalbe açılan en büyük kapıdır. Göz, beden ülkesinin psikolojik âlemine açılan en büyük gümrük kapıla­rından biridir. Bu kapıdan neyin çıkıp neyin girdiğini iyi kontrol etmek gerekiyor.

b) "Cinsel organlarını korumalarını (söyle)." Cinsel organlar da, beden ülkesinin en büyük gümrük kapısıdır. Bu kapılardan giren çıkanın iyi kontrol edilmesi gerekiyor. Önce gözler, sonra cinsel organların gündeme getirilmesi, aralarındaki bağlantıya işaret etmekte­dir. Kadınlar, cinsel organlarını sadece erkeklerden değil, kadınlardan da korumalıdırlar. Yüce Allah, dönüşü olmayacak olan sapık cinselliğin akan deresinden insanı kurtarmayı öngörmektedir.

Günümüzde zina, homoseksüellik, lezbiyenlik gibi insanın onuru­nu parçalayan, cinsel ahlâkı alt-üst eden, insanı insanın tutsağı haline getiren ilişkilerin gittikçe artmasının sebebi, ilâhî emrin anlatılmaması, ailenin eğitim etkinliğinin azalması ve iman denen gücün azalmasıdır, diyebiliriz. Bu sapık ilişkilere girenlerin kötülenmemesi, onlara yalancı şöhret verilmesi de ayrıca teşvik edici olmaktadır.

İşte bu iman, insan iradesini cinsellik bakımından kuvvetlendire­cek cinsel organlar denen gümrük kapısının mağlub edilemez bekçisi olacaktır. Onun içindir ki mü'min/inanan erkeklere hitap edilip bu iffetli davranış onlardan beklenmektedir.

2. "Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz, Allah, onların yaptıklarından haberdar­dır."

Yüce Allah, yukarıdaki emri niçin verdiğini, âyetin bu kısmında belirlemektedir. Gönüllerinin, davranışlarının, ruhlarının, Allah ile olan ilişkilerinin daha temiz kalması, bu emrin amacını teşkil etmektedir. Demek ki, meşru olmayan haram cinsel ilişkiler gönlü kirletmektedir."Hayır! Bilakis onların yapmakta oldukları kötülükler kalplerini kirletmiştir" (Mutaffıfîn 83/14).

İşte gönlü temiz tutmanın yollarından biri de cinsel ahlâkı canlı tutmaktan geçmektedir. Mü'min erkekler, daha temiz olan davranışa yönelmelidirler. Bunun için de, Yüce Allah'ın, bütün davranışlarından haberdar olduğunu bilmeli ve ona inanmalıdırlar. Ayetin sonunda yer alan ve bizim "yaptıkları" şeklinde manalandırdığımız fiil, yesna'ûn fiilidir. "Sanat" denen kavram bu kelimeden türemiştir. Yüce Allah, güzelliği, ahengi, hoş görünmeyi, sistemi ifade eden sanat ile dav­ranış arasında bir bağlantı kurarak, mü'minin davranışlarında da bir gü­zelliğin, ahengin, hoş görünmenin olacağına işaret etmektedir. Demek ki, davranışlarda da, ahlâkta da bir sanatsal güzellik ve ahenk vardır.

"Mü'min kadınlara da, gözlerini harama dikmemelerini ve cinsel organlarını korumalarını söyle. Görünen kısımları hariç olmak üzere zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar."

Bir önceki âyette erkeklere, sadece gözlerini harama bakmaktan ve cinsel organlarını meşru olmayan ilişkiden korumalarını emrederken, bu âyette kadına ilâve hükümler getirmektedir.

a)  Kadınlar da gözlerini harama dikmekten koruyacaktır. Erkek için göz organı cinsellikte ne ifade ediyorsa, kadın için de aynı şeyi ifade etmektedir.

b) Cinsel organları koruma bakımından da erkeklere verilen emir, onlar için de geçerlidir. Bu yasaklar karşılıklı olmaktadır.

c) "Görünen kısımları hariç olmak üzere zinetlerini teşhir etmesinler."

Alimler, burada kastedilen zînetin ne olduğu konusunda ihtilafa düşmüşlerdir. "Süs" anlamına gelen zînet kelimesi ile kimileri, "takılan takılar", kimileri, "takıların takıldığı organı", kimileri de "her ikisini yani süs eşyası ile eşyanın takıldığı organı" anlamışlardır.

Bize göre birinci derecede kadının çekici olan her organı bu keli­menin anlamına girmektedir. Çünkü her mü'min kadının, süs olan takısı olmayabilir. Ama bu emir ve buradaki süs kavramı genele hitap etmek­tedir. Onun için zînet sözü ile "organ"ı anlamak daha doğrudur. Buna rağmen zînet kelimesi "süs için takılan takılar"ı da ifade etmiş olabilir. Buna delil olarak Kasas 79. âyette geçen zînet kelimesini gösterebiliriz: "Derken Kârini, zîneti içinde kavminin karşısına çıktı." Buradaki zînet kelimesi, "ihtişam, görkem, gösteriş" anlamına gelmek­tedir. Bu anlamı Nûr 31'e taşırsak, kadının süsünden maksadın içerisin­de, "ihtişam, görkem, gösteriş"inin de olduğunu anlarız. Aynı şekilde Nûr 31. âyetin sonunda yer alan "gizledikleri zînetleri bilinsin diye ayak­larını yere vurmasınlar" anlamındaki cümlede geçen zînetinde ayağa takılan halhal olduğu dikkatten kaçmamalıdır.

Ayette "görünen yerleri hariç" ifadesi geçmekte ve bu, süs eşyalarının takıldığı yerlerin dışında kalan organlar anlamına gel­mektedir. Demek ki yüz ve el hariç, kadının diğer organları zînet kav­ramı kapsamına girmektedir. Hz. Peygamber'in şu hadisi de bunu açık­lamaktadır: "Ey Esma, kadın buluğa erince şundan, şundan başkasını göstermesi doğru değildir, diyerek yüz ve ellerini göstermiştir".Ayaklar da "el" gibi düşünülmeli­dir. Demek ki yüz, el ve ayak kısmı zînet kavramının dışında kalmakta­dır. Sayılan bu uzuvların dışındaki yerleri kadının zinetidir, süsüdür, güzellidir, ihtişamıdır, görkemidir. Aslında kadının istisna edilen bu yer­lerinden başka organlarının örtülmesini emretmenin amacı, cazibeyi azaltmaktan ziyade cazibeyi artırmaktır. "Kadın Örtündükçe cazibesi ar­tar"; devamlı olarak çıplaklar kampında yaşasak, artık kadının bedeni erkeğin dikkatini çekmez hale gelecektir. Onun için, erkeğin psikolojisi dikkate alındığında, kadının değer kazanması, cazibe merkezi olması ve arzulanması için kapalı olması daha doğru olacaktır. Kadının bedeni apaçık ortada olunca cazibe merkezi olmaktan çıkacaktır.

d) "Başörtülerini,  yakalarının üzerine salsınlar."

 el-humur kelimesi, "baş örtüleri" anlamına gelmektedir. el-cüyûb da "gömleğin göğüs yırtmacı" anlamına gelen el-ceyb kelimesinin çoğuludur. O zaman bu cümle, "başörtülerini yakalarının, omuzlarının üstüne kadar indirmeleri" emredilmiş olmaktadır. Bu durum kültürden kültüre değişebilir. Eğer bedenin boğaza kadar giyilen elbisesi boğazı örtüyorsa başörtüsünün göğüslere inmesi şart olmayabilir. Çünkü göğüsler ve boğaz kapanmıştır.

Günümüzde başörtüsünün Kur'ân'da emredilip emredilmediği ko­nusu yoğun bir şekilde tartışılmaktadır. Konuya ideolojik yaklaşanlardan peçe takmayı şart koşanlara varıncaya kadar çeşitli basamaklarda çeşitli fetvalar verilmektedir. Hamr ya da hımâr kelimesinin geniş açıklaması Bakara 219'da yapılmıştır. "Kapamak, örtmek, kaplamak, gizlemek, saklamak, mayalandırmak, maya ile kabartmak, bozmak, tahrik etmek, heyecanlandırmak, içine geçip yayılmak, istila etmek, karıştırmak" ma­nalarına gelen bu kelime alkol için de kullanılmaktadır (Bakara 2/219; Mâide 5/90; Yûsuf 12/41). Bu kelimenin, yorumunu yapmakta olduğu­muz Nûr 31'de "başörtüsü", Bakara 219'da "alkol" anlamına gelmesini sağlayan müşterek anlamı nedir? Her iki ifade "örtmek" anlamında bu­luşmaktadır. Alkol, başın içindeki bilinci örttüğü, başörtüsü de başın dışını örttüğü için bu ismi almıştır. Her ikisi de "örtme" eyleminde buluşmaktadırlar. Bu ortak mana ile onların kafa ile alakalı oldukları ortaya çıkmaktadır. Onun için birisi çıkıp Nûr 31'de geçen humur kelimesinin "başörtüsü" olmadığı iddiasında asla bulunamaz. Demek ki, kadınların başlarının dini bakımdan örtülüp örtülmeyeceği tartışılacak bir konu değildir. Çünkü kelimenin lügat manası bile buna müsaade etmemekte­dir. Zaten  lâ cer harfine baktığımızda örtünün yukarıdan aşağıya ineceğini görmüş olacağız.

4.  Diğer taraftan, âyetin mealinde geçen "başkasına göstermesinler" ifadesindeki sayılan istisnaları burada tekrar etmek istemiyoruz. Ancak burada söyleyeceğimiz şudur: Kadının, zinet eşyalarım astığı or­ganlarını sayılan bu insanların dışındaki insanlara göstermesi Allah tara­fından yasaklanmıştır, "zinetlerini göstermesinler" derken, birinci derede sorumluluk kadına yüklenmekte, günahtan öncelikle o sorumlu tutulmaktadır. 30. âyette erkeğin bakmamasına hükmederken, burada kadının zinet organlarını göstermemesine, teşhir etmemesine hükmetmektedir.

Teşhir edilen, ortaya konan şeye bakılır. Onun için kadın kendi bedenine sahip çıkmalıdır. Ayetin devamında Yüce Allah daha ileri dü­zeyde bilgi vererek kadının davranışlarına düzenleme getirmektedir.

5. "Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar."

Kadının, yabancı erkeklere kendini fark ettirmek için gerekli olan davranışlardan sakınmasının zorunlu olduğu âyetin bu kısmından anla­şılmaktadır. Bunun sebebini tespit edebilmek için Ahzâb 32'ye gitmemiz gerekiyor. Orada "Çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır" buyurarak Yüce Allah, Hz. Peygamberdin hanımlarına bu şekilde emrederken, hasta kalpli yani niyet bazında cinsî sapık olan erkeklerin kadınlara yönelik şehevî niyetlerini bozacağına dikkat çekmektedir. Aynı şekilde yorumunu yapmakta olduğumuz Nûr 31 'de de fark edilmek için ayaklarım yere vurarak hareket eden kadınlara karşı cinsel sapıklığı olan erkeklerin niyetlerini bozacağına işaret etmektedir.

6. "Ey Mü'minler! Hep birden Allah'a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz." Âyetin bu kısmı bize şunu hatırlatmaktadır: Erkek ve kadınlardan bu hataya düşecek olanlar vardır. Bundan kurtulmanın çıkış yolu tövbe etmektir. Tövbe, günahın bağışlanmasını istemenin ötesinde, bir daha o günaha dönmemeyi de içermektedir.

Aslında Yüce Allah, Hz. Aişe'ye yapılan iftiranın ardından bazı değerlendirmeler yapmaktadır. Bu değerlendirmeler, evlilik olayından, başkasının evine izin alarak girmeleri, oradan erkek kadın davranışlarına ve ilişkilerine uzanan bir dizi konuları içermektedir.

Kadın erkek ilişkilerinde, herkesin sahip çıkacağı davranışlar ol­duğu gibi, birinin diğerini etkileyecek hareketler de vardır. Bütün bu hükümlerin neticesi kadın ve erkeğin kendilerine sahip çıkması, kendile­rini koruması esasına varmaktadır.

Bu hükümlerin açıklamalarını ve değerlendirmelerini niçin yaptığı sorusunu cevaplandırırken Yüce Allah, bunun nedeninin, insanların kur­tuluşa ermesini temin etmek olduğunu söylemektedir. İlâhî yasaklar ve emirler hep insanın şeytana karşı zafere ulaşması, umduğunu elde etmesi ve mutlu olması için konulmuştur. Diğer taraftan köklü değişim anlamı­na gelen tövbenin insan hayatındaki önemi de vurgulanmaktadır.

Biz bundan şu neticeyi çıkarmalıyız: Nisa 28'e göre "insandaki zayıflık", onun günah işlemesine, hata yapmasına zemin hazırlamış ola­bilir. Kimse kendisini günahsız göremez. Onun içindir ki, Yüce Allah, birinci derecede Hz. Peygamber'e: "Hem kendinin hem de mü'min erkek ve kadınların günahlarının bağışlanma­sını dile" (Muhammed 47/19) buyurmuştur.

Diğer taraftan Fetih 2'de Hz. Peygamber'in geçmiş ve gelecek gü­nahlarının affedileceği gündeme getirilmektedir. Hz. Peygamber de: "Doğrusu, günde yetmişden fazla tövbe edip Allah'a yöneliyorum" de­miştir

Demek ki erkek ve kadınlar inanmış olmalarına rağmen Nûr 30-31'de belirtilen ve yasaklanan davranışları yapmış olabilirler. O zaman tamamen kötümserliğe kapılma yerine tövbe ile dönüp af dilemeleri gerekiyor. Böylece Hz. Aişe'nin iftirasına katılan mü'min erkek ve kadın­lara da tövbe edip bir daha böyle bir günaha dönmemeleri emredilmektedir(Nûr 24/17, 31).

Din âlim ve görevlileri, insanlara tövbe etmenin ve af dilemenin önemini iyi anlatmalı, kötümserliğe kapılmalarını önleme yoluna gitme­lidirler; Hz. Peygamber'in sahabesini günahsız görme gibi yanlış bir anlayışa kapılmalarına da dur demelidirler; Yüce Allah katından bakın­ca, günah işlemeyen kimsenin olmayacağına dikkat çekmelidirler. Nef­sinin ve şeytanın etkisi altında kalınır ama önemli olan derhal silkinip tövbe ve istiğfar etmektir. B.Bayraklı

 

Âyet-i kerimede mümin kadınların, gözlerini haramdan sakınmaları emredilmektedir. Müfess iri erin çoğu bu âyet-i kerimeye bakarak, kadınların, mahremleri olmayan erkeklere bakmalarının caiz olmadığını söylemişler ve ka­dınların bakışlarının şehvetle olup olmamasının fark etmediğini ifade etmişler­dir. Bu âlimler, görüşlerine delil olarak şu Hadi.s-i Şerifi zikretmişlerdir.

Peygamberimizin hanımı Ümmü Seleme diyor ki:

"Ben ve Meymune, Resulullah'ın yanındaydık. Bizlere örtünmemiz emre­dildikten sonra Abdullah İbn-i Ümm-i Mektum bize geldi. Resuİullah bize: "Onun yanında örtünün." buyurdu., Biz: "Ey Allah'ın Resulü, bu kişi âmâ değil mi? O bizi ne görüyor ne de tanyor." dedik. Resulullah: "Sizler de âmâ mısınız? Siz onu görmüyor musunuz?" buyurdu.Diğer bir kısım âlimler ise, kadınların, kendilerine mahrem olmayan kişi­lere şehvet gözüyle olmadıkça bakabileceklerini söylemişlerdir. Bunlar da gö­rüşlerine delil olarak şu Hadis-i Şerifi zikretmişlerdir.

Hz. Aişe (r.anh.) diyor ki:

"Bir bayram günü Habeşliler, ellerinde kalkan ve ımzraklarıyla oynuyor­lardı. Ya ben, Resulullah'tan onlara bakmama izin vermesini istedim. Veya Re­sulullah bana: "Onlara bakmak ister misin?" dedi. Ben de: "Evet." dedim. Resu­İullah beni arkasına durdurdu. Yüzüm yüzüne değiyordu, Resuİullah onlara: "Devam edin Habeşliler." buyurdu. Ben bakmaktan usanınca Resuİullah "Yeter mi?" dedi. Ben de: "Evet." dedim. Resuİullah: "O halde içeri git." dedi.

"Edep yerlerini korusunlar"

Saîd b.Cübeyr ve Mukatil diyorlar ki: "Bundan maksat, kadınların, edep yerlerini zinadan korumalarıdır. Kataüe ve Süfyan es-Sevrî ise, bundan maksa­tlın, kadınların edep yerlerini haramdan korumalarıdır." demişlerdir. Ebul Aliye veTaberi ise, bu ifadeden maksadın, kadınların edep yerlerini kapatacak elbise­ler giyerek onları mahrem olmayan erkeklerin bakışlarından korumak olduğunu söylemişlerdir.

Görülmesi zaruri olan yerler dışında, zinet yerlerini göstermeinler. Görülmesi zaruri olun yerlerden neyin kastedildiği hakkında çeşitli izah­lar yapılmıştır.

Abdullah b.Mes'ud, Hasan-ı Basrî, İbrahim en-Nehaî, îbn-i Şîrîn ve ben­zeri âlimler, buradaki "Görünmesi zaruri olan zinet yerlerinden maksadın, ka­dınların giydikleri dış elbiseler olduğunu söylemişlerdir.

Saîd b.Cübeyr, Abdullah b.Abbas ve benzeri âlimler ise burada zikredilen "Görünmesi zaruri olan yerler"den maksadın, sürmenin görüldüğü yüz, kına, yüzük ve bileziklerin görüldüğü eller olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşü des­tekleyen Mürsel bir Hadis-i Şerifte şunlar zikredilmektedir:

Halid b.Düreyk diyor ki: "Aişe (r.anh)üan şunları söylediği rivayet edil­miştir.

"Birgün Ebubekir'in kızı Esma (kızkardeşjm), üzerinde bulunan ince bir elbise ile Resulullah'ın yanına girdi. Resulullah (s.a.v.) ondan yüz çevirdi ve ona şöyle dedi: "Ey Esma, kadın, âdet görme çağına varınca, onun ancak şurası ve şurası görülebilir." "Resulullah böyle derken, yüzünü ve ellerini işaret etmiştir.

Ebu Davud bu Hadisi rivayet ettikten sonra, Hadis'in mürsel oduğunu, Halid b.Düreyk'in, Hz. Aişe'yi görmediğini söylemiştir.

Başörtülerini yakalarının üzerine doğru örtsünler."

Hz. Aişe (r.anh.) diyor ki:

"Bu âyet-i Kerime inince, önce hicret eden kadınlar, peştemallannı dilerek başörtüsü edindiler. Burada geçen "Yaka" ifadesinden maksat, boyun ve göğüslerdir.

Zinetlerini kendi kocalarından veya babalarından veya kendi oğullarından başkasına göstermesinler.

Âyet-i kerimede, kadınların zinetlerini, kocalarından ve mahremleri olan diğer kişilerden başkalarına göstermemeleri emrediliyor. Buradaki "Zinet'den maksat, küpe, halhal, kolye, vb. zinet eşyalarının takıldığı yerlerdir. Kadının bu­ralarını, mahremleri dışındaki insanlara göstermeleri haramdır.

Âyet-i kerimede, Müslüman kadının, zinet yerini kendi kadınlarına gösterebileceği ifade ediliyor. Burada geçen, "Kendi kadınlarına" ifadesinden mak­sat, Müslüman kadınlardır. Bu itibarla bir Müslüman kadının, Müslüman olma­yan kadınlara da zinet yerlerini göstermesi caiz değildir.

Hz. Ömer (r.a.) Ebu Ubeyde b.el-Cerrah'a mektup yazarak şöyle demiştir: "Bana gelen haberlere göre bazı Müslümanların kadınları, müşriklerin kadınla­rıyla bilikte hamamlara gidiyorlarmış. Bu senin bölgende oluyor. Allah'a ve âhiret gününe iman eden bir kadının avret mahallerine, kendi dininden olmayan bir kadının bakması haramdır.

Âyet-i kerimede, Müslüman kadınların, mahrem yerlerini, sahip oldukları kölelerden saklamak zorunda olmadıkları zikrediliyor. Taberi, buradaki "Köle­ler" ifadesinden maksadın, müşrik olan cariyeler olduğunu söylemiştir. Buna göre mümin kadınlar, mümin olmayan kadınlara avret yerlerini gösteremezler. Ancak, mümin olmayan cariyeler bu hükmün dişındadırlar.

Fakat müfessirlerin çoğunluğu, âyette zikredilen "Köleler" ifadesine, ca­riyeler yanında erkek kölelerin de dahil olduğunu ve mümin bir kadının erkek olsun kadın olsun kölelerine karşı örtünmek mecburiyetinde olmadığını söyle­mişlerdir.

Bu hususta Enes b.Mâlik, diyor ki:

"Resulullah, Fatuma'ya hediye ettiği bir köleyi getirdi. Fatıma'nın üzerin­de bir elbise bulunuyordu. Onunla başını örttüğünde ayaklarına yetişmiyordu, ayaklarım örttüğünde de başına yetişmiyordu. Resulullah (s.a.v.) Fatıma'nın bu haline görünce ona şöyle dedi: "Bunda senin için bir mahzur yoktur. Zira bura­da senin baban ve kölen vardir.

Âyet-i kerimede, kadınların, zinet yerlerini, cinsî iktidarı olmayan hiz­metçilerden saklamak mecburiyetinde olmadıkları beyan edilmektedir. Burada söz konuş olan hizmetçilerin, kadınlara yaklaşma ihtiyacı hissetmemeleri ya da cinsel iktidarsızlıklarından veya geri zekâlılıklarından yahut da karnını doyur­maktan başka bir şey düşünmeyen tufeylilik vb. şeylerden olabileceği zikredil­mektedir.

Ancak, Resulullah (s.a.v.), Hunsa, yani, hem erkeklik hem de kadınlık or­ganı bulunan bir kimsenin, hanımlarının yanına girmesini yasaklamış ve: "Bu bir daha sizin yanınıza girmesin." buyurmuştur.Veya kadınların mahrem yerlerini henüz anlayacak çağda olmayan çocuklar.

Bu ifadeden maksat, erginlik çağına yaklaşmamış olan küçük çocuklar­dır. Zira bunlar, kadınların tavır ve hareketlerinden herhangi bir şey anlamazlar. Bu sebeple kadınların yanlarına girmelerinde bir mahzur yoktur. Fakat erginlik çağına yaklaşmış olan ve kadınlarla ilgili meseleleri anlamaya başlayan çocuk­lara, kadınların, zinet yerlerini göstermeleri caiz değildir.

Gizledikleri süslerini başkalarına bildirmek için ayaklarını da vur­masınlar.

Cahil i ye döneminde kadınlar ayaklarına "Halhal" denen, halka şeklinde bilezikler ve boncuklar takarlar ve yürürken bunlarla ses çıkararak dikkatleri çekerlermiş. Allah Teala, mümin kadınların bu şekilde davranmalarını yasakla­mıştır.

Kadınların, evlerinin dışında başkalarına'hissettirmeleri haram olan şey­lerden biri de, üzerlerine sürmüş olduktan kokulardır. Bu hussuta Peygamber efendimiz şöyle buyuruyor:

"Herhangi bir kadın koku sürünür sonra da kokusunu hissetsinler diye bir topluluğun yanından geçecek olursa o kadın zina etmiştir. Taberi

Yani, toplumun ya da cemaatin hür üyelerinden; böyle olduğu, kölelerden söz eden sonraki ifadeyle de sabittir. (Çoğu klasik müfessirin de belirttiği gibi, bu ayet bir emir değil, fakat cemaatin bütününe yönelmiş bir tavsiyedir; çevirideki emir sîgası da, bu sebeple, tavsiye olarak anlaşılmalıdır.) Eyyim (çoğulu eyâmâ) terimi her iki cinsten de, ister daha önce hiç evlenmemiş olsun ister dul olsun, halen eşsiz bulunan kişi anlamınadır. Dolayısıyla, yukarıdaki ayet pek çok güvenilir Hadis'le de tekrarlandığı gibi toplumsal düzen ve ahlak açısından evli olmanın bekar yaşamaktan daha tercihe değer olduğunu dile getirmektedir.Sâlihîn terimi burada ahlak ve fizik olarak evliliğe uygunluğu, elverişliliği; yani, hem bedensel ve zihinsel olgunluğu, hem de evlenecek erkekle kadın arasındaki karşılıklı sevgi ve denkliği işaret etmektedir. 4:25'de olduğu gibi, yukarıdaki ayetler de evlilik dışı tüm cinsel ilişki biçimlerini yasaklayıp erkekle onun kadın kölesi arasında tek yasal cinsel birleşme yolu olarak evliliği öngörmektedir. M.Esed

"Evli olmayanlar" olarak çeviridğimiz "" tek başına bekâr anlamındaki "eyyim" kelimesinin çoğulu olup, karısı olmayan her erkek ve kocası olmayan her kadın için kullanılır.Yani, sizinle olan ilişkilerinde doğru tavır takınanlar ve kendilerinde evlilik hayatının sorumluluklarını yerine getirebilme yeteneği gördükleriniz. Kölesi doğru tutum içinde olmayan ve gerçekten mutlu bir evlilik hayatı sürdürme yetenek ve mizacından yoksun görünen köle sahibinden köle veya cariyesini evlendirmesi istenmez.
Çünkü, bu durumda o bir başkasının hayatını mahvetme nedeni olacaktır. Bu şart hür kişilere yüklenmiş değildir, çünkü onlar için evlendirme teşebbüsünde bulunacaklar ancak öğüt verici, arkadaş veya tanıtıcı olabilirler. Evlilik gelinle güveyin karşılıklı isteğine bağlıdır. Köleyle ilgili olarak, tüm sorumluluk sahibinin üzerindedir, bu yüzden, eğer o yoksul bir insanı kötü tabiatlı, kötü huylu biriyle evlendirirse bu sorumluluğun tüm sonuçları kendisinin olacaktır.
"... salih olanları evlendirin" ifadesindeki fiilin emir kipinde gelişi, bazı alimleri bu işin zorunlu olduğu sonucuna götürmüştür, oysa sorunun mahiyeti, işin gerçekte böyle olmadığını göstermektedir. Bir kimsenin bir başkasını evlendirme zorunda olmadığı açıktır. Evlilik tek yanlı bir iş olmayıp, bir ikinci tarafın daha bulunmasını gerektirir. Eğer zorunluysa, evlenecek kişinin durumu ne olacaktır? Başkaları kendisini evlendirmek istediğinde, bunu kabul etmek zorunda mı kalacaktır? Eğer böyleyse, o zaman onun bu konuda hiç bir seçim hakkı yok demektir. Ve, eğer kişinin reddetme hakkı varsa, diğerleri sorumluluklarını nasıl yerine getireceklerdir? Tüm bu yönleri dikkate alan çoğu fakihler, buradaki hükmün emir değil, tavsiye ifade ettiği görüşünü benimsemişlerdir. Hükmün amacı, toplumda evlenmemiş kimsenin kalmaması konusunda müslümanları temin etmektir. Ev halkı, arkadaşlar ve komşular bu konuya gerekli ilgiyi gösterecekler ve böyle bir yardımın olmadığı yerde de, devlet gerekli düzenlemeleri yapacaktır.
Bu, Allah'ın evlenen herkese servet bahşedivereceği anlamında değildir. Amaç, para hesabına dayalı bir yaklaşıma engel olmaktır. Talimat hem erkeğin, hem de kızın anne babasınadır. Kızın ebeveyni, yoksul diye dindar ve faziletli bir eşi reddetmemeli, erkeğin ebeveyni de, henüz ailenin tam kazanan bir ferdi değil diye, çocuklarının evlenmesini ertelememelidirler. Gençlere de, daha uygun zaman bulma bahanesiyle, yok yere evlenmekte gecikmemeleri öğütlenmektedir. Gelir yeterli olmasa bile, kişi Allah'a tam bir iman ve teslimiyetle evlenmelidir. Çok zaman evlilik dar ve zor şartlardan kurtulma nedeni olur. Kadın aile bütçesinin kontroluna yardım eder, ya da koca yeni görev ve sorumluluklarını yerine getirmek için daha bir çabalar. Ayrıca, aile bütçesine katkıda bulunmak için kadın da kazanabilir. Sonra, geleceğin onlar için ne hazırladığını kim bilebilir? İyi vakitler kötüye, kötü vakitler de iyiye dönebilir. Bu nedenle, bu konuda çok hesaplı olmamak gerekir. Mevdudi

Yani, yoksulluk yüzünden, yahut uygun eş bulamamak ya da başka kişisel sebeplerden ötürü.

Lafzen, “sağ ellerinizin malik olduğu kimselerden”, yani erkek ya da kadın kölelerden.

Kitâb ismi, bu anlam örgüsü içinde kitâbet ya da mükâtebe (lafzen, “yazışmak, karşılıklı sözleşme kaleme almak”) terimleriyle eş anlamlı hukukî bir terim olup, köle ile efendisi arasında yapılan, kölenin hürriyetine karşılık olarak adil ölçülere göre belirlenmiş, taksitle de ödenebilen belli bir miktar paranın ödenmesini ya da belli bir hizmetin yahut hizmetlerin yerine getirilmesini öngören yazılı anlaşma anlamındadır. Böyle bir sözleşmenin gereğini yerine getirebilmesi için kölenin ya yasal ve kazançlı bir işte çalışması ya da gerekli parayı başka yasal yollarla (örn. üçüncü şahıslardan borç ya da hibe/ihsan yoluyla) elde etmesi sağlanır yahut en azından buna izin verilir. Kâtibûhum (lafzen, “onlar için yazın”) fiilinin emir kipinde olduğu gözönünde bulundurulursa, tek şart olarak -gerekirse tarafsız hakim ya da hakimlerce karara bağlanmak üzere- kölenin iyi niyetli, iyi karakterli ve sözleşmedeki yükümlülüklerini yerine getirmeye ehliyetli olduğu sabit olduğu takdirde, köle sahibinin böyle bir sözleşme talebini geri çevirmeye salahiyeti yoktur. Sözleşme talebinin köle sahibi tarafından hukuken reddedilemez oluşu ve açık hukukî direktiflerin bu talebi destekleyecek yönde vaz‘edilmiş olması açıkça göstermektedir ki, İslam Hukuku başlangıcından beri, toplumsal kurum olarak köleliğin ilgasını amaçlamıştır; ve modern zamanlarda köleliğin yasaklanmış olması bu amaca erişmek için yapılması gerekenlerin son halkasından başka bir şey değildir. (Ayrıca bkz. bundan sonraki not; keza 2:177 hk. 146. not.)

Otoritelere göre, bu ifade (a) köle sahibinin, köleyi gerekli miktarda parayı elde edebilmesi yönünde göstereceği çabalarda desteklemek, yani onun emeğine daha cömertçe değer biçmek ya da tazminat kabilinden toplu bir ödemede bulunmak şeklindeki yükümlülüğünü; (b) cemaat yahut devlet hazinesinin (beytü'l-mâl), 9:60'da vaz‘edilen ve zekatın kullanılma alanlarından birinin de insanları kölelik zincirinden (fi'r-rikâb, 2. sure, 146. notta açıklanan bir ifade) kurtarma işi olduğunu belirten Kur’ânî ilke uyarınca, kölelerin azad edilmesi işini finanse etme yükümlülüğünü dile getirmektedir. Bunun içindir ki, Zemahşerî yukarıdaki ifadenin sadece köle sahibi kişilere değil, bütün bir cemaate hitab ettiği görüşündedir. “Allah'ın malı/zenginliği” ifadesi, “Allah'ın, karşılığında cenneti vaad ederek müminlerden canlarını, mallarını satın aldığı” yolundaki (9:111) Kur’ânî ifadeyle ilgili bir îma taşımaktadır ki bunun anlamı, insanın sahip olduğu her şeyin gerçekte Allah'a ait olduğu ama insana bunlar üzerinde sadece kullanma ya da yararlanma hakkının verildiğidir.

Lafzen, “iffetsizliğe karşı korunmak istiyorlarsa”, yani evlenme yoluyla (karş. 4:24'de kullanıldığı anlamıyla muhsanât ifadesi). Klasik müfessirlerin çoğu feteyât (“genç kızlar/ergen kızlar”) teriminin burada “köle kızlar” anlamında kullanıldığını söylemişlerdir ki, yukarıdaki anlam örgüsü bu görüşü tamamen desteklemektedir. Buna göre, yukarıdaki ayet kölelerle evlilik dışı cinsel birleşmeyi “fuhuş” (biğâ’) olarak nitelendirerek, yasak olduğunu tekrarlamaktadır. Lafzen, “dünya hayatının geçici hazlarına erişmeyi isteyerek”. M.Esed

Bu ayetler en güzel yorumunu hadis-i şeriflerde bulmuştur. Hz. Abdullah b. Mes'ud'un rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Ey gençler, içinizde kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin, çünkü bu, gözleri kötü bakıştan alıkor ve kişinin temiz ve iffetli kalmasını sağlar, evlenmeye gücü yetmeyen ise oruç tutsun, çünkü oruç ihtirasların bastırılmasına yardım eder." (Buhari, Müslim)
Hz. Ebu Hureyre'nin bir rivayetinde ise Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuşlardır: "Allah üç kişiye yardım etmeyi üzerine almıştır: a) İffetini korumak için evlenene, b) Hürriyetini kazanmak için çalışan köleye, c) Allah yolunda savaşmak için çıkana." (Tirmizi, Nesaî, İbn Mace, İmam Ahmed). (Daha fazla açıklama için bkz: Nisa: 25).
"Mukâtebe" terim olarak köleyle sahibi arasındaki, kölenin belirli bir süre içinde kararlaştırılan miktar parayı ödedikten sonra azad edilmesini öngören anlaşmadır. Kölelerin hürriyetine kavuşması için İslâm'ın ortaya koyduğu yöntemlerden biridir bu. Kölenin mutlaka para olarak ödemede bulunması şart değildir. Her iki tarafın razı olması durumunda efendisine belli bir hizmette bulunmakla da hürriyetini elde edebilir. Bir kez anlaşma imzalandı mı, kölenin sahibinin kölesinin hürriyetinin önüne engeller çıkarmaya hakkı kalmaz. Üstelik, salınması yolunda kölesine gerekli imkân ve kolaylıkları sağlamak ve kararlaştırılan miktar zamanında ödendiğinde kölesini hemen salmak zorundadır. Hz. Ömer (r.a) zamanında bir köle bayan efendisiyle böyle bir anlaşma yapar ve gereken parayı kararlaştırılan vakitte biriktirmeyi başarır. Para kadına sunulduğunda, aylık ve yıllık taksitler halinde almak istediği gerekçesiyle kadın parayı kabulden kaçınır. Kölenin şikâyeti üzerine, Hz. Ömer paranın devlet hazinesine emaneten yatırılmasını ve kölenin serbest bırakılmasını emreder. Kadın paranın hazineye yatırıldığından haberdar edilir ve kendisine bunu toptan veya yıllık, ya da aylık taksitler halinde alma hakkı tanınır. (Darakutnî)
 "Hayır" üç anlam ifade eder:
a) Köle emeğiyle özgürlüğünü kazanabilmelidir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kölenin gerekli parayı kazanabileceğinden emin olduğunuzda anlaşmayı yapın, onu parayı halktan dilenmesi için bırakmayın." (İbn Kesir, Ebu Davud).
b) Anlaşmanın amaçları bakımından köle namuslu, doğru sözlü ve güvenilir olmalıdır. Fırsatları en iyi biçimde değerlendirmeli ve kazancını israf etmemelidir.
c) Köle sahibi, kölesinin gayri ahlâkî eğilimleri olmadığından, İslâm ve müslümanlara karşı düşmanlık hisleri beslemediğinden ve hürriyetine kavuşturulmasının İslâm toplumunun menfaatlerine zararlı olmayacağından emin bulunmalıdır. Bir başka deyişle, köle bir beşinci kol elemanı değil, İslâm toplumunun sadık ve inançlı bir üyesi olduğunu kanıtlamalıdır. Bu tür önlemlerin, köleleştirilen savaş esirleri için kesinlikle gerekli olduğu belirtilmelidir.
"" (onlarla mükâtebe yapın) emri, açıkça Allah'ın kesin bir hükmü olduğuna delalet eder. Ancak, fakihlerden bir grup "onlarla mükâtebe yapın" ifadesinden, köle sahibinin kölesinin kitabet teklifini kabul etmek zorunda olduğu anlamını çıkarmışlardır. Bu, Ata, Amr b. Dinar, İbn Sirin, Mesruk, Dahhak, İkrime, İbn Cerir et-Taberi ve Zahiriler'in görüşü olup, İmam Şafiî de başlangıçta buna meyletmiştir. Diğer grup ise buradaki emrin zorunluluk değil, tavsiye ifade ettiği fikrinderir. Şa'bi, Mukatil b. Hayyan, Hasan Basri, Abdurrahman bin Zeyd, Süfyan es-Sevri, Ebu Hanife, Malik bin Enes, ve sonraki görüşüyle Şafiî bu gruptandır. Birinci görüşü destekleyen iki delil vardır:
a) "Mükâtebe yapın" fiilinin emir kipinde gelişi, bunun Allah'ın hükmü olduğunu ortaya koyar.
b) Sahih rivayetlerde geldiğine göre, büyük fakih ve muhaddis Muhammed bin Sirin'in babası Sirin, efendisi Hz. Enes'ten mükâtebe ister, fakat Enes bunu reddeder. Bunun üzerine Sirin meseleyi Hz. Ömer'e götürür ve Hz. Ömer elinde kırbaç Enes'e döner ve şöyle der: "Allah'ın hükmüdür, onunla mükâtebe yap" (Buhari). Olay sahabelerin huzurunda geçtiği ve kimse de itiraz etmediği için, bu karar Hz. Ömer'in kişisel seçimi değil, ayetin gerçek yorumu olarak kabul edilmelidir.
Diğer grup ise, Allah'ın yalnızca, "onlarla mükâtebe yapın" demediğini, "kendilerinde hayır görürseniz" şartını eklediğini belirterek, bu şartın tümüyle köle sahibini muhatap aldığını ve "hayır görme" konusunda mahkemenin hüküm verebileceği sabit bir ölçünün bulunmadığını ileri sürer. Dilin bu tür kullanımından yasal emirler çıkarılamaz. Dolayısıyla, bu emir yasal zorunluluk değil, ancak tavsiye ifade eder. Sirin'in durumu konusunda fakihler şöyle der: Gerek Hz. Peygamber, gerekse Raşid Halifeler döneminde mükâtebe isteyen bir değil, binlerce köle vardı ve birçoğu mükâtebe yoluyla hürriyetlerini elde ettiler. Fakat Sirin'inkinden ayrı olarak, bir köle sahibinin mahkemece mükâtebeye zorlandığına dair tek bir rivayet yoktur. O halde, Hz. Ömer'in bu kararı yasal bir karar olamaz. Bu konuda söylenebilecek tek şey, Hz. Ömer'in yargıç olmasının yanısıra, müslümanlar için bir baba gibi olduğu ve yargıç olarak müdahale edemeyeceği yerde babalık otoritesini kullandığıdır.
Genel olan bu hüküm köle sahiplerine müslümanlara ve İslâm hükümetine hitap etmektedir.
a) Köle sahibine, mükâtebe ile kararlaştırılan paranın bir kısmından geçmesi talimatı verilmektedir. Sahabelerin, bu paranın büyücek bir miktarını kölelerine bağışladıklarını ifade eden rivayetler vardır. Hz. Ali (r.a) dörtte birini bağışlar ve başkalarını da aynı şekilde davranmaya teşvik ederdi. (İbn Cerir).
b) Müslümanlardan, hürriyetlerine kavuşmak için yardım isteyen kölelere cömertçe yardım etmeleri istenmektedir. 'Zekâtın Kur'an'da belirtilen harcama yerlerinden biri de "kölelerin fidyesi"dir. (Tevbe: 60) Allah katında köle azad etmek büyük bir fazilettir (Beled: 13) Bir rivayete göre, bir bedevi Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek cenneti kazanmak için ne yapması gerektiğini kendisine söylemesini rica eder. Hz. Peygamber (s.a) şöyle cevap verir: "En kısa yoldan en önemli şeyi sordun. Köle azad et ve onların hürriyetlerine kavuşmalarına yardımcı ol. Birine bir inek verdiğinde, sütlü olanı ver. Akrabana nazik davran. Sana kaba davransalar bile. Bunları yapamazsan, yoksulları doyur, susuzlara su ver, halkı ma'rufu emretmeye ve münkerden nehyetmeye çağır. Bunu da yapamazsan, dilini tut, konuşacaksan hayır konuş, aksi halde sus" (Beyhakî).
c) İslâm hükümetine, zekâtın bir kısmını kölelerin hürriyetlerine kavuşturulması yolunda harcaması tavsiye edilmektedir.
Burada yeri gelmişken şu noktayı belirtmeliyiz: Eskiden köleler üç sınıfa ayrılırdı: 1) Savaş esirleri, 2) Ele geçirilip köleleştirilen hür kimseler, 3) Babalarının neden köle olduğunu ve başlangıçta bu kategorilerden hangisine girdiklerini bilmeyen miras kalmış köleler. İslâm'dan önce, dünyanın kalan bölgeleri gibi, Arabistan da her üç türden kölelerle doluydu. Toplumun tüm sosyal ve ekonomik yapısı hizmetçi ve ücretlilerden daha çok kölelerin emeğine dayanıyordu. İslâm'ın önündeki ilk sorun, miras kalmış köleler sorununa el atmak ve ardından, gelecek tüm zamanlar için kölelik sorununa tam bir çözüm bulmaktı. İlk sorunu ele alırken, İslâm, tüm sosyal ve ekonomik sistemi bütünüyle felç edip, Arabistan'ı Amerika'dakinden daha yıkıcı bir iç savaşa sürükleyerek, sorunu bugün zencilerin her türlü hakaret ve aşağılanmaya maruz kaldığı Amerika'daki şekliyle bırakacağından, miras kalmış köleleri hemen sahiplerinin elinden kurtarmaya kalkmadı. İslâm bu tür çılgınca bir reform politikası izleyemezdi. Bunun yerine, kölelerin azad edilmesi için manevî-ahlâkî bir hareket başlattığı ve halkı ahirette kurtuluşa ermek için, veya günahlarının keffareti olarak, ya da mükâtebe yöntemini kabul etmekle isteyerek kölelerini serbest bırakma yolunda eğitici ve harekete geçirici faktörler, ikna, dini emirler ve yasal yaptırımlar kullanma yolunu seçti.
Yolu açmak için bizzat Hz. Peygamber 63 köle azad etti. Hanımlarından Hz. Aişe 67, amcası Hz. Abbas 70 köle azad ettiler. Sahabeler içinde Hakim b. Hizam 100, Abdullah b. Ömer 1000, Zülka'le Himyeri 8000 ve Abdurrahman b. Avf 30.000 köle azad ettiler. Diğer sahabeler bu arada Hz. Ebu Bekir ve Hz. Osman yine çok sayıda köle azad ettiler. Allah'ın rızasını kazanmak için halk yalnızca kendi kölelerini azad etmekle kalmadılar, başkalarından da köleler satın alıp hürriyetlerine kavuşturdular. Sonuçta, Raşid Halifelik sona ermeden önce mirasa konu olan kölelerin hemen hepsi hürriyetlerini elde etmiş bulunuyorlardı.
Köleliğin gelecekteki durumu konusunda, İslâm hür insanların kaçırılıp, köle olarak alınıp satılmalarını bütünüyle yasaklamıştır. Savaş esirlerinin ise, müslüman savaş esirleriyle değiştirilinceye, ya da fidye karşılığında serbest bırakılıncaya kadar köle olarak tutulabilmelerine izin vermiş fakat emretmemiştir. Bir yandan kölelerin mükâtebe suretiyle hürriyetlerini kazanmalarına imkân tanırken, öte yandan köle sahiplerini Allah'ın rızasını kazanmak ve günahlarına keffaret olması için veya öldüğünde kölesinin azad edilmesini istemek, ya da istemiş olsun olmasın efendisinin ölümüyle çocuk doğurmuş cariyelerin serbest kalması şeklindeki yollarla faziletli bir hareket olarak tıpkı miras kalmış köleler gibi, bu tür köleleri de serbest bırakmaya teşvik etmiştir. Budur İslâm'ın kölelik sorununu çözme yolu. Bu çözümü kavramaya çalışmayan cahiller, itirazlar yükseltirken, özür dileyiciler ise her türlü özrü ileri sürmekte ve bazen de İslâm'ın hiçbir surette köleliğe izin vermediğini söylemek zorunda kalmaktadırlar.
Bu, cariyeler iffetli ve faziletli bir hayat yaşamak istemezlerse, fuhşa zorlanacaklardır demek değildir. Denmek istenen, bir cariye kendi iradesiyle ahlâksızlıkta bulunursa, bundan onun sorumlu olduğu ve kanunun yalnızca kendisine karşı uygulanacağıdır. Buna karşı, eğer sahibi cariyeyi ahlâksızlığa zorlarsa, bu durumda sorumluluk onun olur, kanun da ona karşı işleyecektir. "Dünya hayatının serip verdiğini elde etmek için" ifadesi ise, efendinin cariyesinin gayri ahlâkî kazancına ortak olmadığı takdirde cariyeyi fuhşa zorlamakla günah işlemiş olmaz anlamında bir şart ve sınırlama getirmek için değildir. Burada amaç, bu yolla elde edilen her türlü kazancın, gayri meşru ve gayrı ahlâkî yollardan geldiği için haram olduğunu açıklamaktır.
Bununla birlikte, bu emrin tüm anlam ve kapsamını yalnızca metinden çıkarmak mümkün değildir. Bu nedenle, emrin vahyedildiği dönemde geçerli olan tüm şartları hakim ortamı yerinde tesbit etmek gerekir. Bu zamanda Arabistan'da fuhuş, "evcil" fuhuş ve açık fuhuş olarak iki şekildeydi.
a) Evcil fuhuş, koruyucuları bulunmayan azad edilmiş cariyelerce, ya da ailevî veya kabilevî desteği bulunmayan hür kadınlarca yapılırdı. Bunlar bir eve yerleşir ve cinsel doyum karşılığında geçimlerini sağlamak için aynı anda birden fazla erkekle anlaşma yaparlardı. Çocuk doğacak olursa, anne onu ilişkide bulunduğu erkeklerden istediğine atfeder ve toplumda bu adam onun babası sayılırdı. Cahiliyye bulunduğu döneminde yerleşik bir adet halini alan bu durum, evlilikle hemen hemen eş statüdeydi. İslâm gelince, bir kadının ni-kâhla tek bir kocanın bulunduğu durumları yasal evlilik olarak kabul etti ve tüm diğer cinsel doyum şekillerini zina ve dolayısıyla ceza gerektirici suçlardan saydı. (Ebu Davud).
b) Yalnızca cariyelerin yaptığı açık fuhşun iki türü vardı:
1) Cariyeler her ay sahiplerine büyük miktarda belli bir para ödemeye zorlanır ve bunu da ancak fuhuş yoluyla kazanabilirlerdi. Cariye sahibi, paranın nasıl kazanıldığını çok iyi bilirdi ve gerçekte, özellikle bu yolla kazancın normal çalışma ücretlerini çok çok aştığı bir zamanda böylesine ağır bir yükü zavallı cariyenin üzerine yüklemenin başka bir amacı da yoktu.
2) Genç ve güzel cariyeler genelevine konur ve kapıya isteyenin orada şehvetini doyurabileceğini gösteren bir bayrak asılırdı. Böylece çalışan kadınlara "kalikiyyat" ve çalıştıkları evlere de "mevahir" denirdi. Dönemin tüm önde gelen kişileri bu türden fuhuş yuvalarına sahipti ve onları işletiyorlardı. Hz. Peygamber'in hicretinden önce Medine krallığına getirilmiş bulunan ve Hz. Aişe'ye iftira olayında başrolü oynayan münafıkların başı Abdullah b. Übeyy'in böyle bir evi vardı ve içinde altı güzel cariye çalışıyordu. O bunlarla yalnızca para kazanmakla kalmıyor, aynı zamanda Arabistan'ın çeşitli yörelerinden kendisini görmeye gelen önemli misafirlerini de eğlendiriyordu. Bu yolla doğan çocukları da, köleler ordusunun gücünü ve görkemini artırmada kullanıyordu. Bu fahişelerden olan Muazele İslâm'ı kabul edip, geçmiş günahları için tevbe etmek dileyince, İbn Übeyy kendisine işkence etmişti. Kadın Hz. Ebu Bekir'e şikayette bulunmuş, o da meseleyi Hz. Peygamber'e getirmişti. Hz. Peygamber (s.a). kadının bu zalim adamdan alınmasını emretti. (İbn Cerir, cilt: 18, sh: 55-58, 103-104, el-İstiab. Cilt: 2, sh: 288-289).
İşte ayetin indiği zamandaki şartlar buydu. Eğer bu şartlar gözönüne alınırsa, ayetin amacının yalnızca cariyeleri fuhşa zorlamayı yasaklamak değil, İslâm devletinin sınırları içinde fuhşu da her türüyle gayri meşru ilân ederek yasaklamak olduğu açıklık kazanacaktır. Bununla birlikte, geçmişte bu işe zorlananlar hakkında da genel af ilânında bulunulmuştur.
Bu hükmün inmesinden sonra, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdular: İslâm'da fuhşa yer yoktur." (Ebu Davud). Rasûlullah'ın bu bağlamda koyduğu ikinci hüküm, zina yoluyla elde edilen tüm kazançların haram, necis ve bütünüyle yasak olduğudur. Rafi b. Hadic'in rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a) bu tür kazancı necis, en kötü mesleğin ürünü ve en kirli gelir olarak nitelemiştir. (Ebu Davud, Tirmizi, Nesaî). Ebu Huzeyfe'ye göre, o fuhuş yoluyla kazanılan parayı haram saymıştır. (Buhari, Müslim, Ahmed). Ebu Mes'ud Ukbe b. Amr, Hz. Peygamber'in (s.a) halkı fuhuş kazançlarını almaktan men ettiğini söyler. (Kütübü Sitte ve İmam Ahmed).
Bu konudaki üçüncü hüküm, cariyenin meşru olan el işlerinde kullanılabileceği, fakat, sahibinin ne kadar gelir getireceği belli olmayan bir iş için cariyeye belli bir miktar yükleyemeyeceğidir. Rafi b. Hadic'e göre, Hz. Peygamber (s.a) ne kadar kazandıkları bilinmeden cariyelerden herhangi bir kazancın kabul edilmesini yasaklamıştır. (Ebu Davud). Rafî b. Rifaa el-Ensarî aynı hükmü daha açık bir surette ifade ederek şöyle der: "Rasulullah, ekmek pişirme, pamuk eğirme, yün ya da pamuk tarama gibi el işleriyle (bunu eliyle gösterdi) kazandıkları dışında, bizi cariyenin kazancını kabul etmekten men etti." (Müsned-i Ahmed, Ebu Davud). Müsned-i Ahmed ve Ebu Davud'da Ebu Hureyre'den nakledilen bir başka rivayette, cariyenin haram yollarla elde ettiği paranın alınması yasaklanmaktadır. Böylece Rasûlullah, ayete uygun olarak, o zaman Arabistan'da icra edilen tüm fuhuş türlerini dini emir ve kanunla yasaklamış oluyordu. Bütün bunların üstünde, onun Abdullah b. Übeyye'nin cariyesi Muazele'yle ilgili verdiği karar, cariyesini fuşa zorlayan bir kişinin, bu cariye üzerindeki sahiplik haklarını yitireceğini göstermektedir. Bu, İbn Kesir'in Müsned-i Abdürrazak'a dayanarak İmam Zührî'den naklettiği bir rivayettir. Mevdudi

Bunların görünmesinde bir günâh yoktur. Bir tefsîre göre süsten maksat, süs yerleridir. Buna göre kendiliğinden görünecek süs yerleri, örtünme hükmü dışında tutulmuştur. Bir şeyi alıp verirken, hattâ örtüsünü örterken dahi ellerin görünmesi zarurîdir. El, yüz ve ayaklar örtünmeden mu'âf tutulmuştur.  Yani hizmetçilere, yardıma muhtaç ihtiyarlara, bunaklara ve dilencilere. S.Ateş 

Bazı toplumsal kuralların emredildiği bu âyetlerde şu kurallar konulmuştur:
• Eşi olmayanlar, erkek kölelerinizden ve kadın kölelerinizden iyi olanlar evlendirilmelidir. Bunların fakir olması bahane olmamalıdır.
• Evlenmeye imkân bulamayanlar, Allah fazlından onları varlıklı kılıncaya kadar sabırlı olup iffetlerini korumalıdırlar.
• İşin üstesinden gelebileceklerine güvenilmesi durumunda yasalar çerçevesinde himaye altında tutulanlarla mükâtebe [özgürlük sözleşmesi] yapılmalıdır. (Mukâtebe, –terim olarak– “himaye altında olanla hâmisi arasında kararlaştırılan parayı belirli bir süre içinde ödedikten veya hizmet süresini tamamladıktan sonra himayeden çıkmasını öngören anlaşma”dır.)
• Onlara maddî yardım da yapılmalı, zekât gelirlerinden pay verilerek, borçları ödenmelidir. Nitekim zekât verileceklerden bir sınıf da bu boyunduruk altındakilerdir (bkz. Tevbe/60).
• Bunlardan muhsanlaşmak [evlenmek-himayeden kurtulup özgürleşmek] isteyenlere engel olunmamalı, onların taşkınlık/başkaldırı yapmalarına zemin hazırlanmamalıdır.
Anlaşılan o ki, toplumda huzurun bozulmasına, fitne ve fuhşun yayılmasına sebep olacak etkenlerden biri de evlilik çağında olanların evlendirilmemesidir. Evli olmayan bir yetişkin; zinâ, taciz, tecavüz gibi yollara meyledebileceği için, evli olmayan kadın ve erkeklerin evlendirilmesi bir görev olarak kamuya yüklenmektedir. Zira evlilik, fitneden uzaklaştırır; fuhuştan korur ve toplumun huzuruna katkı sağlar.

Âyetteki fetaya [gençleriniz] ifadesiyle, “yasalar çerçevesinde himaye altında bulunan emanet kimseler, hizmetçiler” kastedilmektedir. Bu, Kehf/62, Yûsuf/30 ve

Nisâ/25'ten de rahatlıkla anlaşılabilir. İslâm'ın ilk dönemlerinde mü’minler, yasalar çerçevesinde himayelerine verilenlere, “fetam, fetatım” [delikanlım, yiğidim, hanım kızım] derlerdi.H.Yılmaz

Bu ayet, yalnızca hemen kendinden önce gelen ayetle değil, surenin başından beri gelen ayetlerin genel muhtevasıyla ilgilidir. Açıklayıcı ayetler şunlardır:
1) Zina, kazf ve Li'an'la ilgili kanunu ortaya koyan ayetler.
2) Müminlerin kirli erkek veya kadınlarla evlenmelerini yasaklayan ayetler,
3) Namuslu kişilerin iftirayı ve toplumda fuhşu yaymayı yasaklayan,
4) Erkeklerin ve kadınların bakışlarını kısmalarını ve ferçlerini korumalarını vurgulayan,
5) Kadınlar için örtünmenin sınırlarını çizen,
6) Evlenebilecek kimselerin bekâr kalmalarını tasvip etmeyen,
7) Kölelerin mükâtebe yoluyla hürriyetlerini kazanabilecekleri hükmünü getiren ve
8) Toplumu temizlemek için fuhşu yasaklayan ayetler. Bütün bu hüküm ve talimatlardan sonra, hâlâ bu hükümleri çiğneyecek olanlar çıkarsa, bunun, kıssaları Kur'an'da anlatılan şerli kavimlerin payına düşen sonuçla karşılamak istedikleri anlamına geleceği uyarısında bulunulmaktadır. Bir emrin sonunda herhalde bundan daha sert bir uyarı olamazdı. Ama, ne yazık ki, mümin olduklarını söyleyen ve bu kutsal emri okuyup, onun kutsallığını kabul eden insanlar, yine de bu sert uyarıya rağmen emri çiğnemeye devam etmektedirler.Mevdudi

Bir ismin başına gelen ke (“gibi”, ya da “sanki”) takısı Arap gramerinde kâfu't-teşbîh (“benzerlik yahut teşbîh ifade eden kâf”) olarak isimlendirilmektedir. Yukarıdaki anlam örgüsü içinde, bu takının kullanılması, aslında, benzetme ya da teşbîh yoluyla bile olsa Allah'ı tanımlamanın imkansızlığını îma etmektedir. Çünkü “hiçbir şey O'na benzemez” (42:11); ayrıca, “Hiçbir şey O'na denk tutulamaz” (112:4). Bunun içindir ki, “Allah'ın nûru” teşbîhi, yaratılmış varlıklar için kavranılamaz olan ve dolayısıyla herhangi bir beşerî dille ifadesi imkansız olan Allah'ın gerçek mahiyetini değil, fakat sadece, Nihaî Gerçeklik olan Allah'ın hidayete istekli olan kullarının duygu ve kavrayış güçlerine bahşettiği aydınlanmayı ifade etmektedir. Taberî, Beğavî ve İbni Kesîr, İbni ‘Abbâs ve İbni Mes‘ûd'dan “Bu, bir müminin kalbindeki Allah nûrunun ifadesi için yapılan bir teşbîhtir” dediklerini kaydetmektedirler.“Kandil” Allah'ın peygamberlerine indirdiği vahiydir ki müminin kalbinde yani, sözkonusu teşbîhdeki “oyuk”da parıldayan odur (Taberî'nin kaydettiğine göre Ubey b. Ka‘b); vahyi, pek tabii, mümin aklıyla (yani, “yıldız gibi parıldayan sırça fânûs) kavrayıp benimsemektedir; çünkü akıl, gerçek imanın insan kalbine ulaşmak için kullanmak zorunda olduğu tek yoldur.Öyle görünüyor ki bu, bütün ilahî mesajlar arasındaki organik bütünlüğü ifade eden bir îma durumundadır: Vahiy bir tek “kök”ten ya da Allah'ın varlığının eşsiz ve benzersiz olduğu temel gerçeğinden hareket ederek insanoğlunun manevî gelişim tarihi boyunca kararlı bir şekilde boy verip dinî tecrübenin parlak çeşitlemeleri içinde dallanıp çiçeklenerek insanın gerçeği algı ve kavrayış seviyesinde sonu gelmeyen bir genişleme sağlamaktadır. Bu fikrin zeytin ağacıyla birleştirilmesi ya da ifade edilmesi, öyle görünüyor ki, bu ağaç cinsinin, Kur’ânî mesajın peygamberî müjdecilerinin çoğunun yaşadığı topraklara, yani doğu Akdeniz ülkelerine özgü olmasından ileri geliyor; fakat vahyî mesajların hepsi ve özellikle de bütün insanlığa hitab eden Kur’ânî vahiy Mutlak ve Sınırsız Varlık'tan kaynaklandığına göre, bunu simgeleyen ağaç da “ne doğuya ne de batıya aittir”; ve amacı itibariyle de evrenseldir.Kur’an mesajının özü, bir başka yerde “[kendinde/kendiliğinden] açık ve gerçeği açıkça gösteren” olarak tanımlanmaktadır (karş. 12:1 hk. 2. not); ve bizce, yukarıdaki cümleyle îma edilen de Kur’an'ın bu özelliğidir. Kur’an mesajı ışık saçmaktadır, çünkü Allah'tan gelmektedir; fakat “ona ateş dokunmasa da neredeyse [kendiliğinden] ışık saçacaktır”: yani, insan onun ilahî vahyin “ateşiyle tutuşturulduğu”nun farkında olmasa bile, iç tutarlığıyla, doğruluğu ve hikmetlerle dolu muhtevasıyla o, akıl ve sağduyuyla, peşin hükümsüz olarak yaklaşan kimselere ışığını ulaştırabilecek niteliktedir.Müfessirlerin çoğu yukarıdaki ibareyi “Allah dilediğini nûruna/aydınlığına eriştirir” şeklinde anlamlandırmakta iseler de, Zemahşerî bu ibareye bizim çeviride benimsediğimiz anlamı vermiştir. (İbare yapısı itibariyle her iki anlama da gelebiliyor.)Yani, karmaşık olmalarından ötürü belli bazı gerçeklerin insana ancak temsîl ve teşbîhlerle ulaştırılabilmesi sebebiyle: bkz. 3:7 hk. 5 ve 8. notlar. M.Esed

Bundan sonra hitap, İslâm toplumunda İslâmî hareketi ve İslâm ümmetini zarara uğratmak için içten içe dıştaki kâfirler gibi fitne çıkarmaya çalışan ve bu amaçla faaliyet gösteren münafıklara yönelmektedir. Münafıklar, iman ikrarında bulundukları, dıştan İslâm toplumuna bağlı oldukları ve müslümanlarla özellikle Ensarla aralarında kan ilişkileri bulunduğu için fitneyi çıkarıp yaymada daha uygun konumdaydılar ve bir takım samimi müslümanlar bile, saflık ve zaaflarından onların elinde alet ve hatta onların destekçileri olmuşlardı. Mümin olduklarını söylemelerine rağmen dünyevî kazançların aldatıcılığı münafıkları, Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in (s.a) öğretileriyle dünyaya yayılmakta olan nura karşı büsbütün kör ve sağır yapmıştı.
Burada münafıklara yönelen hitabın üç amacı vardır:
1) Allah'ın nimeti ve rahmeti, fitne ve şerde ısrarlarına rağmen, doğrudan sapmış olanları uyarmayı sürdürmeyi gerektirdiğinden sonuna kadar münafıkları uyarmak.
2) İslâm toplumunda her doğru düşünebilenin gerçek müminle münafığı ayırabilmesi için imanla nifakın sahalarını açıkça çizmek. Sonra, bu ayırıma rağmen, münafıkların çarkına kapılan veya onları destekleyen olursa, artık yaptığından sorumlu tutulacaktır.
3) Allah'ın vaadinin, yalnızca iman etmiş olup, imanlarının gerekliliklerini yerine getirenlere ait olduğu konusunda münafıkları açıkça ikaz etmek. Allah'ın vaadi, nüfus cüzdanlarında müslüman yazanlara değildir. Dolayısıyla, münafıklar ve fasıklar (günahkârlar) bu vaadde hisseleri olduğu ümidine kapılmamalıdırlar.
"Gökler ve yer" ibaresi, Kur'an'da genellikle, "Kâinat" için kullanılmaktadır. Dolayısıyla, ayetin anlamı: "Allah tüm kâinatın nurudur" şeklinde de olabilecektir.
"Nur" kendisi görünen ve eşyayı görünür kılan şeydir. İnsan zihni, nuru bu anlamıyla düşünür. Nurun yokluğu karanlık, görünmezlik, ve geçilmezliktir.
Öte yandan görünebilirlik olduğu ve eşya göze göründüğü zaman, insan nur (ışık) vardır der. Allah'a bu temel anlamıyla "Nur" denmiştir, yoksa -maazallah- saniyede 186.000 mil hızla giden ve ağ tabakayla göz sinirini harekete geçiren ışık şuası anlamında değil. Işığın bu anlamının, insan zihninin ışık dediği anlamın gerçeğiyle hiçbir ilişkisi yoktur, ışık kelimesi fizikî dünyada duyularımıza hitap eden tüm ışıklar için kullanılır. İnsanın Allah için kullandığı tüm kelimeler, fizikî çağrışımlardan uzak temel anlamlarıyladır. Sözgelimi, Allah'la ilgili olarak "görme" kelimesini kullandığımız zaman, bu hiçbir zaman Allah'ın insanlar ve hayvanlar gibi kendisiyle gördüğü gözü bulunduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde, Allah "işitir", "tutar, yakalar" dediğimiz zaman, bu da O'nun bizim gibi kulaklarıyla işittiği ve elleriyle tuttuğu veya yakaladığı anlamında değildir. Bu kelimeler mecazî anlamda kullanılmakta olup, ancak zayıf akıllı bir adam, işitme, görme veya tutmanın, bizim algıladığımız sınırlı ve dar anlam dışında mümkün olamayacağı yanılgısına düşer. Yine "nur" kelimesini, ışıklı bir cisimden çıkan ve ağtabakaya çarpan fiziki ışık anlamında kullanmak kısa görüşlülük olacaktır. Bu kelime Allah hakkında dar ve sınırlı anlamıyla değil, ancak mutlak anlamıyla kullanılır. Yani kâinatta yalnızca O, tezahürün, görünmenin, ortaya çıkmanın gerçek ve asıl nedenidir, aksi halde kâinatta karanlıktan başka hiçbir şey olmaz. Işık veren ve başka şeyleri aydınlatan herşey ışığını O'ndan alır, hiçbirşeyin ışığı kendinden değildir.
"Nur" kelimesi bilgi anlamında da kullanılır, dolayısıyla cehalete karanlık denir. Allah bu anlamda da kâinatın nurudur. Çünkü, Hakikat ve Hidayetin bilgisi yalnızca O'ndan gelir. O'nun Nur'una başvurmadan, dünyada karanlıkla cehalet ve sonuçta kötülük ve şerden başka bir şey olmayacaktır.
"Doğuya da batıya da ait olmayan": Açık ovada veya bir tepede bitip, sabahtan akşama güneş ışığı alan. Böyle bir zeytin ağacı parlak ışık saçan güzel yağ verir. Öte yandan, yalnızca doğudan veya batıdan güneş ışığı alan bir ağaç ise, zayıf ışıklı koyu yağ verir.
"Mübarek": Sayısız yarar sağlayan.
Bu benzetmede Allah lambaya, kâinat ise oyuğa benzetilmektedir. Cam ise, Allah'ın kendisini yarattıklarından gizlediği perdedir. Bu perde, gizlenmek için fizikî bir perde değil, ilâhî zuhurun şiddetinin neden olduğu bir perdedir. İnsan gözü, aradaki karanlıktan dolayı değil, fakat saydam perdede ışıyan her tarafa yayılmış ve herşeyi kapsayıcı Nur'un şiddetinden dolayı O'nu göremez. Mahiyeti gereği sınırlı olan insanın görüş kapasitesi bu Nur'u kuşatamaz, kavrayamaz. O ancak değişken parlaklıkta, görünüp kaybolan ve ancak karanlığa zıt olarak algılanabilen sınırlı fizikî ışıkları kuşatabilir ve kavrayabilir. Fakat, "Mutlak Nur"un zıddı (karanlık) yoktur, asla kaybolmaz, sürekli ışır ve her zaman var olan ihtişamıyla her yere yayılır, insanın algısının ve kavrayışının ötesindedir.
"Doğuya da batıya da ait olmayan mübarek bir zeytin ağacından yakılan lamba" ifadesi ise, lambanın kusursuz ışığı ve parlaklığı hakkında bir fikir vermek için kullanılmış bir mecazdır. Eskiden, parlak ışığın kaynağı zeytin yağı lambalarıydı ve bu amaçla kullanılan en üstün yağ, açık ve yüksek bir yerde biten ağaçtan elde edilen yağdı. Benzetmede Allah için lambanın kullanılışı, Allah'ın enerjisini dış bir kaynaktan aldığı anlamına gelmez. Demek istenen, benzetmedeki lambanın sıradan bir lamba olmayıp, tasavvur edilebilecek en parlak lamba olduğudur. Nasıl parlak bir lamba tüm evi aydınlatırsa, Allah da tüm kâinatı aydınlatır.
Yine, "... yağı kendisine ateş değmemiş de olsa, nerdeyse ışık verecek" ifadesi de, en güzel ve en iyi derecede ve hemen yanan yağla beslenen lambanın ışığının parlaklığını vurgulamak içindir. Zeytin ağacı, zeytin ağacının doğuya da batıya da ait olmayışı ve yağının kendiliğinden yanışı, benzetmenin aslî öğeleri değil, benzetmenin birincil öğesi lambanın sıfatlarıdır. Benzetmenin aslî öğeleri üç tanedir: Lamba, oyuk ve saydam cam.
"O'nun nurunun misali..." cümlesi, "Allah göklerin ve yerin nurudur" ifadesinden doğabilecek bir yanlış anlamayı bertaraf etmektedir. Burada, Allah için nur kelimesinin kullanılışı, hiçbir zaman O'nun zatı'nın nur olduğu anlamına gelmez. O, herşeyi bilen, herşeye gücü yeten, her hikmete sahip.... ve tüm "Nur"a sahip mükemmel varlıktır. Bir kişiye büyük kereminden dolayı "keremli", üstün çekiciliği ve güzelliğinden dolayı "güzel" dendiği gibi, Nur'un kaynağı olarak mükemmelliğinden dolayı da Allah'a "Nur" denmiştir.
Yani, her ne kadar Allah'ın Nur'u tüm dünyayı aydınlatıyorsa da, herkes bunu alamaz, algılayamaz. Dilediğine Nur'unu alma ve algılama ve ondan yararlanma yeteniğini veren yalnızca Allah'tır. Geceyle gündüz kör bir insan için nasıl aynıysa, basirete sahip olmayan insanın durumu da aynıdır. Böylesi, elektrik ışığını görebilen, güneş ışığını görebilir, ayın ve yıldızların ışığını görebilir. Fakat, Allah'ın Nur'unu göremez. Onun için kâinatta yalnızca karanlık vardır. Nasıl kör bir adam takılıp düşmedikçe yolunun üstündeki taşı göremezse, basiret sahibi olmayan bir insan da çevresinde Allah'ın Nuru'yla parlayan ve ışıldayan gerçekleri göremez. Böyle bir adam, ancak yaptıklarının sonuçlarıyla karşı karşıya kaldığı zaman bu gerçeklikleri görebilir.
Bunun iki anlamı vardır. a) O belli bir gerçekliği en güzel şekilde hangi benzetmenin açıklayacağını bilir. b) Bu nimeti almaya kimin layık olup olmadığını da bilir. Nur'unu istemeyene, arzulamayana ve dünyevî ameller ve maddî kazanç ve zevkler peşinde koşturup durana Allah, Nuru'nu gösterme ihtiyacında değildir. Bu nimet, ancak Allah'ı tanıyarak, O'nun Nuru'nu gönülden isteyenlere verilir. Mevdudi

Bu âyet, temsîl yoluyla Allah'ın nûrunu anlatmaktadır. Müfessirlere göre nûr, eşyayı bize gösteren şeydir. Bütün varlıkları, yokluktan varlık alanına çıkarıp gözlerimize gösteren Allah'tır. Bu bakımdan O, göklerin ve yerin nûrudur. Bazı müfessirlere göre bu âyette Allah'ın, mü'minlerin kalblerine verdiği hidâyet nûru temsil yoluyla anlatılmaktadır. Nitekim Übeyy ibn Ka'b âyeti "ÂËä æèÑ ÇäÂÄÂæ:Mü'minin nûrunun misali" şeklinde okumuştur. Bütün varlıklarda Allah'ın nûru tecellî etmektedir. Gerçekten maddenin en küçük parçası atomun yapısı da bunu gösterir. Atom, negatif elektronlarla, pozitif elektrik yüklü protondan ve nötr durumundaki nötronlardan oluşur. Madde, enerjinin yoğunlaşmasından ibarettir. Enerji, ışığın kaynağıdır. Demek ki bütün eşya, Allah'ın nûrundan var olmuştur. Ancak nûr, Allah'ın bir adı olmakla beraber zâtı, yanı kendisi değildir. Yani eşyâ Allah'ın bir nûr tecellîsidir, fakat hâşâ Allah'ın kendisi değildir. Bu âyetin bir temsîl olduğu da unutulmamalıdır. Bu en çok üzerinde durulmuş olan bir âyettir. Gazâlî bu âyet üzerine bir risâle yazmıştır ki bu risale, vaktiyle tarafımızdan Türkçeye çevrilmiştir.S.Ateş

Bu âyetlerde, Allah'ın evrendeki rolü çarpıcı ifadeler ve örnekleme ile açıklanmaktadır.
• Allah, insanlar için apaçık âyetler, geçmiştekilerden örnekler ve muttakiler için öğütler indirmiştir.
• Allah, göklerin ve yeryüzünün nûrudur.
• O'nun nûrunun misali, içinde kandil bulunan bir kandil yuvası gibidir; o kandil, bir cam içindedir; o cam, sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya, batıya nisbet edilemeyen [dünyanın her yerinde var olan] mübarek bir zeytin ağacındandır, ki onun [ağacın] yağı, neredeyse kendisine ateş dokunmasa bile ışık verir; nûr üstüne nûrdur.
• Allah dileyen kimseyi nûruna hidâyet eder.
• Allah insanlar için misaller verir; ve Allah her şeyi en iyi bilendir.
Bu âyetin sağlıklı anlaşılabilmesi için, önce sûrenin ilk âyetinin dikkate alınması gerekir:
İndirdiğimiz ve farz kıldığımız/parça parça ayırdığımız bir sûre! Öğüt alasınız diye onda apaçık âyetler de indirdik. Ve andolsun ki Biz size açık açık bildiren âyetler, sizden önce geçen kişilerden örnekler ve muttakiler için öğütler indirdik. Allah, göklerin ve yeryüzünün nûrudur. O'nun nûrunun misali, içinde kandil bulunan bir kandil yuvası gibidir; o kandil, bir cam içindedir; o cam, sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya, batıya nisbet edilemeyen [dünyanın her yerinde var olan] mübarek bir zeytin ağacındandır, ki onun [ağacın] yağı, neredeyse kendisine ateş dokunmasa bile ışık verir; nûr üstüne nûrdur. Allah dileyen kimseyi nûruna hidâyet eder. Allah insanlar için misaller verir; ve Allah her şeyi en iyi bilendir. (Nûr/1, 34-35)
Burada, evrenin ancak Allah tarafından aydınlatılabileceği, Allah'ın gökleri ve yeryüzünü, üzerlerindeki varlıkların konum ve ihtiyaçlarına göre mükemmel bir şekilde idare ettiği açıklanmaktadır.
Nûr'un, “ışık” olmasından hareketle Allah'ın ışık olduğu iddia edilemez. Zira âyetin devamında, O'nun nûrunun örneği… denilmektedir. Burada konu edilen Allah'ın zatı değil, nûrudur. Allah, … nûrudur tarzındaki ifade mübalağa içindir. Nitekim Araplar, “Zeydun cûdun” [Zeyd, cömertliktir] derler. Bununla onun her yanından cömertlik fışkırdığını ifade etmek isterler.
Türkçe'de de, “okulun kalbi, okulun beyni, okulun onuru, mahallenin gülü, ailenin direği, can damarı, eğitimin temeli” gibi deyimler mübalağa için kullanılır. Toplumda bazı insanlar için “o, altındır” denilir. Bununla o kişinin gerçekten altın olduğu değil, onun altın gibi saf ve değerli olduğu ifade edilir.
Allah'ın nûru da, “Allah'ın gönderdiği vahiyler”dir:
Ey insanlar! Kesinlikle Rabbinizden size apaçık bir kanıt geldi. Ve Biz size apaçık/açıklayan bir nûr [ışık] indirdik. (Nisâ/174)
Öyleyse, Allah'a, Elçisi'ne ve Bizim indirdiğimiz nûra [ışığa] inanın. Ve Allah yaptıklarınıza haberdardır. (Teğâbün/8)
Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrât ve İncîl'de yazılmış bulacakları o Ümmî Peygamber, o Elçi'ye uyarlar. O hâlde, o'na iman eden, o'na kuvvetle saygı gösteren, o'na yardımcı olan ve o'nun ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (A‘râf/157)
Ayrıca, vahiy birçok âyette mecazen “güneş” olarak ifade edilmiştir. Allah'ın vahiyle toplumları aydınlatması ise birçok yerde konu edilmiştir:
Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı kılan [var eden] Allah'a mahsustur. Sonra da şu küfretmiş kişiler Rabb'lerine eşit/denk tutuyorlar. (En‘âm/1)
Allah, inananların velîsidir [yakın kimsesidir]; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfretmiş kimseler de; onların velîleri tâğûttur ki, kendilerini nûrdan karanlıklara çıkarır. Bunlar, cehennem ashâbıdır. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar. (Bakara/257)
Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nûr verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamayanın durumu gibi midir? İşte, kâfirlere yapmakta oldukları böyle ‘süslü ve çekici’ gösterilmiştir. (En‘âm/122)
İşte böylece Biz sana da Kendi emrimizden/Kendi işimizden olan rûhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nûr/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar Kendisi için olan o Allah'ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın, bütün işler yalnız Allah'a döner. (Şûrâ/52-53)
Ey Kitap Ehli! Kesinlikle, Kitap'tan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açığa koyan, çoğundan da vaz geçen Bizim elçimiz size geldi. Kesinlikle size, Allah'tan bir ışık ve apaçık bir kitap geldi. Allah onunla [kitapla] Kendi rızasına uyanları selâmet yollarına kılavuzlar. Onları Kendi bilgisi ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları dosdoğru yola kılavuzlar. (Mâide/15-16)
Ey Peygamber! Şüphesiz Biz seni, bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Kendi izniyle Allah'a bir davetçi ve ışık saçan bir kandil olarak gönderdik [elçi yaptık]. Sen de inananlara, şüphesiz kendileri için Allah'tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele. Kâfirlere, münâfıklara da itaat etme, onların ezalarını bırak. Ve sen Allah' tevekkül et. Vekil olarak da Allah yeter. (Ahzâb/45-48)
Burada, O'nun nûrunun misali, içinde kandil bulunan bir kandil yuvası gibidir; o kandil, bir cam içindedir; o cam, sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya, batıya nisbet edilemeyen [dünyanın her yerinde var olan] mübarek bir zeytin ağacındandır,  ki onun [ağacın] yağı, neredeyse kendisine ateş dokunmasa bile ışık verir; nûr üstüne nûrdur nitelemesiyle, gönderilen kitap ve elçinin süresizlik ve evrenselliği beyân edilmektedir. Bu, her insanın kolayca anlayabileceği şekilde izah edilmiştir: O, doğu-batı gibi herhangi bir yöreye, mekana indirgenemez; evrenin her yerindedir. Onun yakıt desteğine, enerji takviyesine ihtiyacı yoktur. O inci gibi koruma üstüne koruma altına alınmıştır. Mahfazaları şeffaftır, koruma katmanları ışığının yayılmasına engel olmaz.
Allah'ın nûr oluşu, âhiret âlemi için de kullanılmıştır:
Ve yeryüzü Rabbinin nûruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hakk ile karar verilmiştir. Ve onlar zulmolunmazlar [onlara hakksızlık edilmez]. (Zümer/69) H.Yılmaz

Lafzen, “Allah'ın, yükseltilme(lerine) ve içlerinde O'nun isminin anılmasına izin verdiği evlerde”; ayetin devamının da gösterdiği gibi, bu ifadeyle, bu ibadet evlerinde ancak bazı insanların umulan manevî amaç yönünde bilinçli ve duyarlı oldukları, çoğunluğunsa âdet ve alışkanlık seviyesinde buralara girip çıktıkları îma edilmektedir. M.Esed

Bazı müfessirler, "evleri, mescidler"; "yükseltme"yi de "mescidler yapma" ve onlara saygı duyma şeklinde anlamışlardır. Bazıları, evleri müminlerin evleri, yükseltmeyi de, manevî-ahlâkî statülerinin yükseltilmesi olarak tefsir etmişlerdir. "içlerinde isminin zikredilmesi" ifadesi, mescidlere işaret ediyor ve ilk yorumu destekler görünüyorsa da, daha derin bir bakış açısıyla, ikinci yorumu da aynı şekilde desteklediğini görürüz. Çünkü, İlâhî Kanun, ibadeti (ritüelleri) ancak bir din adamının önderliğinde ifa edilen ruhbanlı dinlerde olduğu gibi yalnızca mescidlere hasretmez. İslâm'da, her ev, mescid gibi ibadet yeridir ve her insan kendisinin ruhbanıdır. Ayrıca, bu sure, ev hayatına asalet ve kutsallık katıcı hükümleri ihtiva ettiği için de ilk yorumu reddedici hiçbir neden bulunmamakla birlikte, ikinci yorumun metne daha uygun düştüğünü hissediriz. Burada, hem mescidlerin, hem de müminlerin evlerinin kasdedildiğini söylemekte hiçbir sakınca yoktur. Mevdudi

Lafzen, “ne ticaret, ne de alış veriş (bey‘)” -dünyevî nitelikte kazanç getiren şeyleri işaret için kullanılan deyimsel bir ifade.Zekât terimine verilen bu karşılık için bkz. 2. sure, 34. not. M.Esed

Bu âyetlerde, Allah'ın öngördüğü ilkeleri öğrenen ve öğretenler övülmüştür. Burada konu edilen kimseler, Allah'ın nûrundan istifade eden kimselerdir. Bunlar:
• Ticaret ve alış-verişin kendilerini Allah'ı anmaktan, salâtı ikâme etmekten ve zekât vermekten alıkoyamadığı kimselerdir.
• Allah, işledikleri amellerin en güzeli ile karşılık versin ve kendilerine lütfundan artırsın diye kalplerin ve gözlerin ters döndüğü bir günden korkan kimselerdir.
• İşte bu bilince eren kimseler mescitlerde sürekli olarak Allah'ı tesbih ederler, O'nun kemal sıfatlarıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu öğretirler.
Bu âyette İslâm dininin özü olarak tevhid ve sâlihâtın işlenmesi, özellikle de salâtın ikâmesi zikredilmiştir. Dinin özüne, Beyine sûresi'nde de işaret edilmişti:
Oysa ki onlara sadece, dini yalnız Allah için arındıran kişiler hâlinde sadece Allah'a kulluk etmeleri, salâtı ikâme etmeleri, zekâtı vermeleri emredilmişti. Ve işte bu, doğru/eksiksiz/aşınmaz dindir. (Beyine/5)
Burada salât'ın, “topluma destek olmak, toplumu aydınlatmak, toplumun sorunlarını sırtlamak, üstlenmek ve gidermek” olduğunu, bunun, “zihnî” ve “mâlî” olmak üzere iki yönü bulunduğunu hatırlatalım: Zihnî yönü ile salât, “eğitim ve öğretimle bireyleri, dolayısıyla da toplumu aydınlatmak, rüşde erdirmek; en sağlam yola iletmek”tir. Mâlî yönü ile salât ise, “iş imkânları ve güvence sistemleri ile ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, onları zor günlerinde sırtlamak, böylece de toplumun sıkıntılarını gidermek”tir. Salâtın ikâmesi ise, “zihnî ve mâlî yönlerden yapılan yardım ve destekle sorunların giderilmesi ve bunun ikâmesi”dir [sürdürülmesi/ayakta tutulmasıdır]. Zihnî yönü ile salâtın iqâmesi, eğitim ve öğretim yapılması için okullar, halk evleri, halk eğitim merkezleri açmayı ve bunları ayakta tutmayı, mâlî yönü ile salâtın ikâmesi ise, iş alanları açmayı, Emekli Sandığı, Bağkur, SSK gibi sosyal güvenlik sistemleri teşkil etmeyi, yoksul ve yetimleri destekleyerek –bekâr ve dulları evlendirmek de dâhil– sorunları sırtlamayı, dertlerine deva olmak için kurumlar oluşturmayı ve bunları yaşatarak ayakta tutmayı kapsar.
Burada övülen yiğitler, gerçek ilâhiyat/tevhid öğretmenleridir.
Yaklaşan gün hakkında da onları uyar. O zaman kalpler yutkunarak gırtlaklara dayanmıştır. Zâlimler için ne sıcak biri vardır, ne de itaat edilecek bir şefaatçi... (Mü’min/18)
Sakın zâlimlerin yaptıklarından Allah'ın gâfil [duyarsız] olduğunu sanma! Ancak O, onları, başlarını dikerek koşacakları, gözlerin dışa fırlayacağı bir gün için erteliyor. Onların bakışları kendilerine dönmez ve onların gönülleri bomboştur. (İbrâhîm/42-43)
Şüphesiz Allah, zerre kadar zulmetmez. Ve eğer iyilik ise onu kat kat artırır. Ve Kendi katından büyük bir ecir verir. (Nisâ/40)
Kim iyilik getirirse, artık ona onun [getirdiğinin] on misli vardır. Kim de kötülük getirirse, artık o, sadece onun misliyle cezalandırılır ve onlar hakksızlığa uğratılmazlar. (En‘âm/160)
Kimdir o kişi ki Allah'a güzel bir ödünç versin de Allah da ona birçok katlarını katlayıversin. Allah darlık da verir, genişlik de verir. Ve yalnız O'na döndürüleceksiniz. (Bakara/245)
Mallarını Allah yolunda harcayan kimselerin örneği, yedi başak bitiren ve her başağında yüz adet tane bulunan tane örneği gibidir. Allah dilediğine katlar. Ve Allah vâsi'dir, alîm'dir. (Bakara/261)
Burada yükseltilmesine, içinde Allah'ın zikredilmesine izin verilen evler mescitlerdir:
Ve şüphesiz ki mescitler kuşkusuz Allah içindir. O nedenle Allah ile birlikte herhangi kimseye yalvarmayın. (Cinn/18) H.Yılmaz

Burada, Allah'ın Mutlak Nuru'nu algılama ve O'nun nimetlerinden faydalanma için gerekli olan nitelikler tanımlanmaktadır. Allah nimetlerini sebepsiz olarak bahşetmez, onları ancak hak edene bahşeder. Alıcının kendisini içten sevdiğini, karşısında huşu ile durduğunu, lütûfunu isteyip gazabından çekindiğini, maddî kazançlar peşinde koşturmadığını ve dünyevî meşguliyetlerine rağmen, kalbini daima zikirle sıcak tuttuğunu gördüğü zaman nimetlerini yayar. Bunları hak eden kişi, alt düzeydeki manevi mertebelerle yetinmez.
Rabbinin kendisini götüreceği zirvelere ulaşmaya gayret eder. Bu fani dünyanın değersiz kazançlarına göz dikmez, bunun yerine gözü hep sonsuz ahiret hayatındadır. Bütün bu nitelikler, kişinin Allah'ın Nuru'ndan yararlanıp yararlanamayacağını belirleyen ölçülerdir. Sonra, Allah nimetlerini vermeye razı olduğu zaman, bunları hesapsız verir, eğer kişi bunları bütünüyle alamıyorsa, bu kabının dar oluşundandır. Mevdudi

Yani, önceki ayette seraba benzetilen iyi davranışlarına mukabil bu sefer de kötü davranışları bahis konusu ediliyor.Lafzen, “birbiri üstünde karanlıklar”. M.Esed

Yani, o dönemde peygamberlerin, şimdi de Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği ilâhî mesajı içtenlikle kabulden kaçındılar. Yalnızca gerçek ve sadık müminlerin Allah'ın Nuru'ndan yararlanabileceğini bu ayetler açıkça göstermektedir. Buna karşılık, burada, Allah'ın Nuru'na ulaşmanın gerçek ve yegâne aracı olan Hz. Peygamber'e (s.a) inanıp itaat etmeyi reddedenler tanımlanmaktadır.
Bu benzetme, küfür ve nifaklarına rağmen bazı iyi amellerde bulunan ve daha başka şeylerin yanısıra, peygambere inanıp itaat etmeseler ve gerçek müminlerin niteliklerinden yoksun bulunsalar da, yaptıklarının ahirette kendilerine yararı olacağı umuduyla ahiret hayatına inanan kimselerin durumunu tasvir etmektedidr. Benzetmede, böylelerine gösteriş için yaptıkları faziletli amellerden ahirette yarar ummalarının yalnızca bir hayal olduğu söylenmektedir. Nasıl çölde giden bir yolcu gün ışığında parlayan kumları pınar sanarak, susuzluğunu gidermek için oraya seğirtirse, yaptıkları iyi amellere dayanarak, batıl ümitlerle ölüme doğru yol alanların durumu da böyledir. Ama, seraba koşan susuzluğunu kandıracak bir şey bulamadığı gibi, böylelerinin de ölüm halinde kendilerine yarayacak hiçbir şeyleri olmayacaktır. Buna karşılık, vardıkları yerde Allah'ı bulacaklar. O da gösteriş için yaptıkları bir takım faziletli işlerin yanısıra, küfür, nifak ve kötü amellerinden dolayı kendilerini hesaba çekecek ve onlara tam bir adaletle davranacaktır. Mevdudi

Kâfirin yaptığı işler, korkunç dalgaların çalkalandığı, karanlıkların bürüdüğü bir denize benzetilmektedir. Böyle bir denizde olan insan, zifiri karanlıklar içinde kaldığı için bir şey göremez, selâmet yolunu bulamaz. İşte küfür eylemleri, insanı böyle zifiri karanlıklar içinde boğulmaya mahkûm eden korkunç bir denizdir. Bu karanlıklar, insanın hakkı görmesine engel olur. S.Ateş

Bu benzetme, gösteriş için iyi işlerde bulunanları da içine almak üzere, tüm kâfirlerle münafıkların durumunu tasvir etmektedir. Bu tür kişiler, dünya hayatında halkın en bilgilileri ve öğrenim sahalarının liderleri olsalar da, hayatlarını tam ve mutlak bir cehalet içinde yaşayan bir insan gibidir onlar. Onlar bilginin yalnızca atom bombaları, hidrojen bombaları, süpersonik uçaklar ve aya giden füzeler yapmaktan veya ekonomi, maliye, hukuk ve felsefede seviye kazanmadan ibaret sanırlar. Gerçek bilginin bütünüyle farklı olduğunu ve bu konuda hiçbir fikirlerinin bulunmadığını anlamazlar. İşte böylesi cehaletleri karşısında, ilâhî gerçeği nisbeten tanımış olan bir köylü onlardan daha akıllıdır.
Burada, "Allah göklerin ve yerin nurudur"la başlayan bölümün gerçek hedefi açıklanmaktadır. Kâinatta Allah'ın Nuru'ndan başka nur olmadığına ve tüm gerçeklik tezahürleri O'nun Nuru'na bağlı olduğuna göre, Allah'ın nur vermediği kişi nereden nur alabilecektir? Böylesinin bir nur şuası alabileceği başka hiçbir nur kaynağı yoktur. Mevdudi

Bu âyetlerde, Allah'ın nûrunu değerlendiremeyenler kınanmakta, onların hâlleri iki misalle örneklenmektedir: Kâfirlerin amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki, susayan onu su zanneder, ona vardığında da orada herhangi bir şey bulamaz. (Yanında Allah'ı bulmuştur. Sonra da O [Allah] ise onun hesabını tastamam ödemiştir. Allah hesabı çok çabuk görür.) Ya da kâfirlerin amelleri çok derin engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir; onu dalga üstüne dalga kaplamakta; üstünde de bulut vardır. Birbiri üstüne karanlıklar... Kime, elini çıkarıp uzatsa, nerdeyse onu dahi göremez.
Burada bu karanlık üstüne karanlık ile, kâfirlerin kalplerini bürüyen cehâlet, şüphe ve şaşkınlık, bulut ile de kalbinin kabuk bağlaması ve mühürlenmesi kastedilmiştir.
Ve Allah kime nûr vermemişse, artık o kimse için nûrdan herhangi bir şey yoktur: Bunlar, Allah'ın verdiği nûrdan [Kur’ân'dan, Elçi'den] nasiplenmemiş kimselerdir. Allah'ın nûrundan başka da nûr/ışık yoktur. Başkalarının ışık diye insanlığa empoze ettiği ilkeler, sistemler, ideolojiler hep bataklığa götürür:
Ey iman etmiş kimseler! Allah'a takvâlı davranın, O'nun Elçisi'ne inanın ki, –Kitap Ehli, Allah'ın lütfundan hiçbir şey elde edemeyeceklerini ve şüphesiz lütfun Allah'ın elinde olduğunu, onu dilediğine verdiğini bilsinler diye– O [Allah], size rahmetinden iki pay versin, sizin için ışığında yürüyeceğiniz bir nûr yaratsın ve sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. Ve Allah, büyük lütuf sahibidir. (Hadîd/28-29)
Burada inançsızların, Allah'ın nûrundan yararlanmayanların dünya ve âhiretteki hayal kırıklıkları örneklerle anlatılmaktadır. Kâfirlerin amellerinin işe yaramadığı, yaramayacağı başka örneklerle de anlatılmıştı:
De ki: “Ameller bakımından en çok zarara uğrayanları haber verelim mi? Onlar, kendileri sanat/sanayi olarak güzellik ürettiklerini sanırken basit hayatta çalışmaları da boşa gitmiş olan kimselerdir.” İşte onlar, Rabb'lerinin âyetlerini ve O'na ulaşmayı inkâr etmiş kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyâmet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız [hiçbir değer vermeyiz]. (Kehf/103-105)
Allah, inananların velîsidir [yakın kimsesidir]; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfretmiş kimseler de; onların velîleri tâğûttur ki, kendilerini nûrdan karanlıklara çıkarır. Bunlar, cehennem ashâbıdır. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar. (Bakara/257)
Ve Biz onların [Bize kavuşmayı ummayanların] amelden her yaptıklarının önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri hâline getiriverdik. (Furkân/23)
Elif [1], Lâm [30], Râ [200]. Bu, Bizim, insanları Rabb'lerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa; Azîz'in, Hamîd'in; göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler Kendisinin olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır. Ve dünya hayatını âhirete tercih eden, Allah'ın yolundan çeviren ve onun eğriliğini isteyen şu kâfirlerin, şiddetli bir azaptan dolayı vay haline! İşte bunlar, çok uzak bir sapıklık içindedirler. (İbrâhîm/1-3)
Peki, Allah kimin göğsünü İslâm'a açarsa, o zaman o, Rabbinden bir ışık üzerinde olmaz mı? Öyleyse Allah'ı anmaya karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. (Zümer/22)
Şüphesiz Allah'ın âyetlerini inkâr eden, hakksız yere peygamberleri öldüren ve insanlardan hakkaniyeti emreden kimseleri öldüren kişiler; sen hemen bunları acıklı bir azapla müjdele! İşte bunlar, dünyada ve âhirette amelleri boşa gitmiş kimselerdir. Onlar için yardımcılardan da bir şey yoktur. (Âl-i İmrân/21-22) H.Yılmaz

Yukarıda ifade edildiği gibi, Allah tüm kâinatın nurudur. Fakat O'nun Nuru'nu ancak takva sahibi müminler alabilir ve algılayabilir. Diğerleri, her yeri kuşatan ve herşeyi saran Nur'a rağmen kör gibi karanlıklar içinde yalpalayıp dururlar. Burada, Nur'a götüren sayısız ayetler, işaretlerden yalnızca birkaçı yeri geldiği için anılmaktadır. Ancak kalb gözü açık olan kişi bunları görür ve Allah'ın her an çevresinde faaliyette bulunduğunu farkeder. Fakat, kalbleri kör olanlar ve yalnızca duyu organı gözleriyle görebilenler biyolojiyi, zoolojiyi ve dünya üzerinde faaliyette olan diğer bilimleri görebilir, ancak her yerde etkilerini gösteren Allah'ın ayetlerini hiç bir yerde görüp tanıyamazlar. Mevdudi

Bu âyette, göklerde ve yerde bulunan tüm varlıkların Allah'ı tesbih ettikleri [Allah'ın tüm kemal sıfatları ile muttasıf olup tüm noksanlıklarından münezzeh olduğuna kanıt oldukları] bildirilmektedir. Bu, İsrâ sûresi'nde de vurgulanmıştı:
Yedi gök, yeryüzü ve bunların içinde bulunanlar, Allah'ı tesbih ederler. O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi kavramıyorsunuz. Şüphesiz ki O, halîmdir, çok bağışlayandır. (İsrâ/44)
Ancak burada, Hepsi kendi tesbihini ve salâtını mutlaka bilmektedir buyurularak, her varlığın bir salâtının [desteğinin] olduğu ve bunu yerine getirdiği de bildirilmektedir. Zira evrendeki her şey bir sebebe mebni yaratılmıştır; batıl/boş yere yaratılmamıştır:
Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna yaratmadık. Bu, şu küfretmiş olan kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay şu küfretmiş olan kişilerin hâline! (Sâd/27)
Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette akl-ı selim sahipleri için ibret verici deliller vardır. O kişiler ki ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen noksanlıklardan münezzehsin. Artık bizi ateşin azabından koru!” (Âl-i İmrân/190-194)
En‘âm/73, Yûnus/5, İbrâhîm/19, Hicr/85, Nahl/3, Ankebût/44, Rûm/8, Zümer/5, Ahkâf/3, Duhân/39, Câsiye/22 ve Teğâbün/3'e de bakılabilir.
Burada üzerinde duracağımız nokta, âyetteki dizi dizi uçanlar ifadesidir. Âyetteki tayr sözcüğü, sadece “kuş”u değil, küçük bir böcekten, arıdan, uçağa ve bulutlara kadar her türlü uçan cismi içine alır. Burada aklımıza gelenlerden birkaçı hakkında bilgi sunmak istiyoruz:
ARILAR
Bu uçucular, bal üreterek insanlığa katkıda bulunurlar. Ama bunların bal üretmekten daha önemli bir görevleri vardır. Dünyadaki bitkilerin döllenmesinin % 90'ı arılar tarafından gerçekleştirilir. Arıların bu desteği olmasa yeryüzünde meyve, sebze, tahıl vs. hiçbir şey yetişmez.
KUŞLAR
Kuşlar, besin zincirinin önemli halkalarını oluştururlar. Ayrıca eko-sistemin sağlık ve devamlılığı için inanılmaz ölçüde destek sağlarlar.
KARGALAR
Ormanda yaşayan türleri meşe tohumlarını alarak daha sonra yemek için ağaç kovuklarına saklar ya da toprağa gömer. Daha sonra nereye gömdüklerini unuturlar. Bu tohumlar zamanla çimlenir, fidan ve ağaç olur. Cevizle beslenen türlerin de, ceviz ağaçlarının da çoğalmasını sağlarlar. Bunlar, kırılması için cevizleri ağaçtan ya da binaların tepelerinden aşağı atar, kırılan cevizlerin içini yerler. Kırılmayan cevizler ise toprakta zamanla yeşerir ve ağaç olur. Ayrıca diğer tohumları ağızlarıyla ya da dışkılarıyla taşıyarak ormanlaşmada ve ormanların yenilenmesinde önemli rol oynarlar.
DİĞER KUŞLAR
Güvercinler haberleşme, doğan ve şahin avcılık hususunda insanlara destek olurlar. Yırtıcı kuşlar, kemirgenler, sürüngenler, kurbağalar ve küçük kuşlar gibi canlıları avlayarak, doğadaki sayılarını kontrol altında tutarlar. Böcek yiyen kuş türleri birçok tarım zararlısını yiyerek ekonomik yarar sağlamalarının dışında sivrisinekleri de yiyerek sıtma gibi hastalık vakalarını azaltırlar. Leş yiyici olan akbabalar, potansiyel olarak birçok hastalık tehlikesini önlerler.
Doğadaki fosfor döngüsü de balıkçıl kuşlar vasıtasıyla gerçekleşir. Fosforun denizlerden karalara dönüşü, balıkçıl ve balık yiyen deniz kuşlarının dışkıları yoluyla olur.
Rüzgârdan elde edilen enerji ve bulutların yağmur taşımadaki destekleri de herkesçe bilinen bir gerçektir. H.Yılmaz

Mecazi kullanımdaki "göklerdeki dağlar" ifadesinden donmuş bulutlar kasdedilmiş olabilir. Ayrıca, göklere uzanan ve karla kaplı doruklarının, bulutlarda dolu fırtanalarıyla sonuçlanan yoğunlaşmalara neden olduğu yüksek dağlar da kasdedilmiş olabilir. Mevdudi

Bkz. 21:30 hk. 39. not. Dâbbe kendiliğinden hareket edebilen canlı ve bedenî/cismanî her türlü varlık için ve dolayısıyla hem hayvanlar hem de insanlar için kullanılan bir tabirdir. M.Esed

Allah 43. Ayet ve Kuran boyu ilgili ayetlerde, “Gökten su indirip onunla kupkuru toprağı canlandırırz..” buyuruyor Bugün insan vücudunun %70-80 nin su olduğu, bir hücrenin %40 nın su olduğu, bilim tarafından kanıtlanmıştır. Kuran bilim adamlarına kılavuzluk eder ya da bilimin gelişmesi Kuran ayetlerinin daha iyi anlaşılmasına vesile olur. M.Sağ

Yahut: “Allah dilediği kimseyi doğru yola yöneltir”. Önceki ayetlerde Allah'ın düzenli, uyumlu yaratma eyleminin tabiattaki delillerine ısrarla dikkat çekilip, “gözleri olan herkesin” bu aşikar delillere bakarak doğru yolu görmeye çağırıldığı da gözönünde tutulursa bizim çeviride benimsediğimiz anlamın daha tercihe şayan olduğu söylenebilir.  M.Esed

Bu âyetlerde de Allah'ın nûrundan istifade etmenin yolları gösterilmektedir. Bu yollar, kişinin Allah'ı tanıması ve bunu gözlemle yapması gerektiğidir. Çünkü evrende insanların gözü önünde cereyan eden sistemler, Allah'ın imzasını taşımaktadır.
Bu âyet grubunda, Allah'ın kâinattaki binlerce âyetinden sadece bir kaçına dikkat çekilmiştir: Göklerin ve yeryüzünün mülkü [hükümranlığı] yalnızca Allah'a aittir. Dönüş de ancak Allah'adır.
Gözlem ve araştırma yapan herkes bunun böyle olduğuna anlar. Meselâ, herkes bulutların sürüklediğini, sonra onların bir araya getirildiğini, sonra üstüste yığıldığını, bunların arasından da yağmurun çıkarıldığını; gökten, içinde dolu bulunan dağların indirildiğini, kimine isabet ettirildiğini, kiminden de uzak tutulduğunu; şimşeğin parıltısının nerdeyse gözleri aldığını; gece ve gündüzün çevirilip durduğunu görebilir. Bütün bunlarda basiret sahipleri için kesinlikle bir ibret vardır.
Yine incelendiğinde anlaşılır ki, her canlı sudan yaratmıştır. Buna rağmen kimi karnı üzerinde, kimi iki ayak üzerinde, kimi de dört ayak üzerinde yürüyor. Öyleyse, Allah dilediğini yaratıyor. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.
Yine araştıran herkes görecektir ki, Allah apaçık âyetler indirmiş; dileyen kimseyi dosdoğru yola iletiyor. Burada gerçeği bulmaya yapılan delâlet, Kur’ân'ın birçok âyetinde yer almıştır. Bunlardan bir kaçını naklediyoruz:
Ve şu kâfir olan kimseler, gökler ve yer bitişik bir hâlde idi de Bizim onları [o ikisini] ayırdığımızı ve hayatı olan her şeyi sudan kıldığımızı görmediler mi? Buna rağmen hâlâ inanmıyorlar mı? (Enbiyâ/30)
Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde, “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen noksanlıklardan münezzehsin. Artık bizi ateşin azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen kimi ateş'e girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Zâlimler için hiç yardımcılardan da yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, “Rabbinize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi ebrâr [iyiler/yardımseverler] ile birlikte vefat ettir. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin” diye tefekkür eden kavrama yetenekleri olanlar için nice âyetler vardır. (Âl-i İmrân/190-194) H.Yılmaz

Yani, itaattan yüz çevirmeleri, mümin oldukları iddialarını yalanlamakta ve davranışları iman ve İslâm ikrarlarının sahte olduğunu açığa vurmaktadır. Mevdudi

Yani, benimseyecekleri ahlakî değerleri ve dolayısıyla toplumsal davranış tarzını, bir önceki “Allah ve Rasûlü” ifadesiyle îma edilen ilahî mesaj tayin etsin diye. M.Esed

Bu ifadeler, Hz. Peygamber'in (s.a) hükmünün Allah'ın hükmü ve Hz. Peygamber'in buyruğunun Allah'ın buyruğu olduğunu açıkça belirtmektedir. Dolayısıyla, Hz. Peygamber'e itaat çağrısı, hem Allah'a, hem de Rasûlüne itaat çağrısıdır. Ayrıca bu ve önceki ayetten açıkça, Allah'a ve Rasûlüne iman etmeden yapılan bir İslâmî çağrının anlamsız olduğu anlaşılmaktadır.
İstenen yaklaşım, Allah'ın ve Rasûlü'nün getirdiği hükümlere kayıtsız-şartsız teslim olmaktır. Aksi takdirde, böyle bir dava münafıkça bir hareketten başka bir şey değildir. (Ayrıca bkz. Nisa: 159-161 ve ilgili açıklama notu.)
Bu, yalnızca, hayatında karar vermesi için Hz. Peygamber'e (s.a) getirilen durumlarda değil, bugünkü durumlarla da doğrudan ilgilidir. Dolayısıyla Allah'ın kitabına ve Rasûlullah'ın sünnetine göre hükmeden İslâmî hükümetin mahkemesinin çağrısı Allah ve Rasûlü'nün mahkemesinin çağrısı olup, bunu reddeden de kuşkusuz Allah'ı ve Rasûlü'nü reddeder. Bu gerçek Hasan Basri'nin bir rivayetinde şöyle açıklanmaktadır: "Kim müslümanların hakimlerinden bir hakimin huzuruna çağrılsa, fakat gelmese fasıktır ve haklarını da kaybeder." (el-Cessas, Ahkâmü'l Kur'an, III: 405). Bir başka deyişle, böyle birisi üzerine cezayı çektiği gibi, suçlu ve aleyhinde dava açılmasına müstehak olur. Mevdudi

Lafzen, “eğer hak kendilerinden yana olacak olursa, hemen kendi istekleriyle ona gelirler”: karş. 4:60-61 ve ilgili notlar, özellikle 80. M.Esed

Bu ayet, ilâhî kanunun işine gelen kısmını kabul edip, arzu ve çıkarlarına aykırı düşen kısmını reddeder ve bunun yerine beşeri yasaları tercih eden kişinin mümin değil, münafık olduğunu ifade etmektedir. Onun, mümin olduğunu diliyle söylemesi yalandan başka bir şey değildir. Çünkü o, gerçekte Allah'a ve Rasûlü'ne değil, kendi çıkarlarına ve arzularına inanmaktadır. Bu tavrıyla o ilâhî kanunun bir kısmına inanıp uysa da, onun bu inancının Allah katında hiçbir değeri yoktur. Mevdudi

Yani onları, “meşru” gördükleri birtakım özgürlüklerden, birtakım zevklerden ya da “çağa uygun eğilimlerinden” alıkoyacağından mı korkuyorlar. Geçen 47-48 ve aşağıda 51. ayette olduğu gibi, “Allah ve Rasûlü” ifadesi burada da Rasûl'e vahyedilen ilahî mesajla eş anlamlıdır. M.Esed

Yani, böyle bir davranış için yalnızca üç neden bulunabilir. 1) Kişi aslında inanmadığı halde, İslâm toplumunun mensubu olmanın avantajlarından yararlanabilmek için müslümanmış gibi görünür. 2) Belki inanmış olmakla birlikte, hâlâ nübüvvet, ahiret ve hatta Allah'ın varlığı konusunda şüpheler taşımaktadır 3) Belki bir mümin olmakla birlikte, Allah ve Rasûlü'nde zulüm ve haksızlık hissetmekte ve bunların hükümlerini şu veya bu şekilde kendi aleyhinde bulmaktadır. Bu üç kategoriden birine girenlerin bizzat kendilerinin zalim olduklarına şüphe yoktur. Bu tür şüpheleri olduğu halde, İslâm toplumunun içine giren ve kendisini bu toplumun bir üyesi göstererek hak etmediği avantajlardan yararlanan bir kişi hiç şüphesiz bir münafıktır, sahtekardır, yalancıdır. Yalnızca kendisine zulmetmek, sürekli sahtekarlıkta bulunmak ve en bayağı karakter özellikleri üretmekle kalmamakta, diliyle mümin olduğunu söylediğinden dolayı onu kendilerinden biri sayan ve böyle olduğu için de onu kendileriyle olan tüm sosyal, kültürel, siyasal ve ahlâkî ilişkilerden de yararlandıran müslümanlara da zulüm ve haksızlık etmektedir. Mevdudi

Lafzen, “Müminlerin (söyleyeceği) tek söz ... demeleridir” -yani, herhangi bir art niyet taşımaksızın; kavl terimi burada, 47. ayette bahsi geçen sözlü ikrarın ötesinde gerçek ve yürekten “katılma”yı ifade etmektedir. M.Esed

İkiyüzlü/münafık kimselerin, günlük hayatta Kur’an mesajına uygun bir hayat yaşamaya yanaşmadıkları halde, zaman zaman gösteriş için takındıkları geçici, aldatıcı heveskar tavırlarına, “kendini adama” vaadlerine işaret eden bir ifade.Bu vecîz, özlü ifade, Allah'ın insana gücünün üstünde yük yüklemeyeceği yolundaki, Kur’an'da sıkça tekrarlanan ilkeye işaret etmektedir. M.Esed

Ayet, müminlerden beklenen itaatın, başkalarını inandırmak için yemin etmeyi gerektirecek şekilde değil de, her türlü şüphenin üzerinde bilinen ve tanınan türde olması gerektiği anlamına da gelebilir. Onların davranışları ortadadır ve kendileriyle ilişkide bulunan herkes, onların Allah'a ve Rasûlü'ne gerçekten itaat ettiklerini anlarlar.
Yani, "Belki halkı kandırabilirsiniz, ama açık gizli her şeyden, hatta tüm içinizden geçenlerden haberdar olan Allah'ı kandıramazsınız." Mevdudi

Veya: Yemîn etmeyiniz, itâatiniz bellidir (nasıl itâat ettiğiniz ortada).. Allah yaptıklarınızı bilmektedir.S.Ateş

Âyetteki  fi'li, mâzînin çoğulu olabileceği gibi, muzâri' fi'lin çoğulu da olabilir: èîäñîèòæî âyetin siyâkına daha uygun olduğu için bu şekli tercih ettik.S.Ateş

Bu pasajda, önce münâfıkların tavırları ve konumları, sonra da mü’minler konu edilmiştir: Münâfıklar, “Allah'a ve Elçi'ye inandık ve itaat ettik” diyorlar. Sonra da onlardan bir grup, geri duruyor, bunlar mü’min değillerdir. Ve aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Elçisi'ne çağrıldıkları zaman, onlardan bir grup mesafelenip gitmektedir. Ama eğer hakk kendi lehlerine ise, o'na gönülden bağlı kimseler olarak gelmektedirler.
Bunların bu davranışı, kalplerinde bir hastalık olmasından mı, şüpheye düşmelerinden mi, Allah ve Elçisi'nin kendilerine hakksızlık edeceğinden korkmalarından mı? Bilakis onlar, zâlimlerin ta kendileridir!
Rasûlullah emrettiği takdirde savaşa çıkacaklarına dair en ağır yeminleriyle Allah'a yemin eden münâfıklar, Yemin etmeyin. İtaat, ma‘rûftur! Şüphesiz Allah, yaptıklarınıza haberdardır. Allah'a itaat edin, Elçi'ye de itaat edin. Artık, eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, o'nun üzerine olan, sadece o'nun yüklendiğidir. Sizin üzerinize de, size yüklenendir. Eğer o'na itaat ederseniz, hidâyete erersiniz. Elçi'nin üzerine olan da, sadece apaçık tebliğdir diye uyarılmaktadırlar.
Mü’minler ise –münâfıkların aksine– aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Elçisi'ne davet edildiklerinde ancak “İşittik ve itaat ettik” derler. İşte bunlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
Pasajda münâfıklar ve mü’minlerin durumları açıklandıktan sonra kısa ama evrensel bir mesaj verilmektedir: Kim Allah'a ve Elçisi'ne itaat eder, Allah'a haşyet duyar ve O'na takvâlı davranırsa, işte onlar başarıya ulaşanların ta kendileridir.
Bu âyetlerin iniş sebebine dair kaynaklarda şu nakiller bulunmaktadır:
Mukâtil şöyle der: Bu âyet, münâfık Bişr hakkında nâzil olmuştur. O, bir arazi yüzünden bir Yahûdi ile münakaşa etmişti. Yahûdi onu, aralarında hüküm vermesi, için, “Rasûlullah'a gidelim” diye çekiyordu. O münâfık ise, Yahûdiyi (Yahûdî olan) Ka‘b b. el-Eşref'e götürmeye çalışıyor ve, “Muhammed bize zulmeder, hakksızlık yapar” diyordu.” Bunların bahsi Nisâ sûresi'nde (âyet 65) geçmişti.
Dahhâk ise şöyle demiştir: Bu âyet, Muğîre b. Vâil hakkında nâzil olmuştur: Muğîre ile Hz. Ali arasında ortak bir arazi vardı. Derken bunu bölüştüler. Hz. Ali'ye, suyun çok zor çıkabileceği yer düştü. Muğîre, Hz. Ali'ye, “Arazini bana sat” dedi. Hz. Ali de onu ona sattı ve el sıkışıp, satışı tamamladılar. Muğîre'ye, “Suyun çıkmayacağı çorak bir yer aldın” denilince, o, Hz. Ali'ye, “Arazini geri al. Çünkü onu, beğenmem şartıyla satın almıştım. Fakat onu beğenmedim, çünkü oraya su çıkmıyor” dedi. Hz. Ali (r.a) de, “Hayır. Sen onu satın aldın, beğendin ve el sıkışıp, bu işi bitirdin. Hem sonra oranın durumunu da biliyordun. Binâenaleyh onu geri almıyorum” dedi ve onu, mahkemeleşmek için, Rasûlullah'a gitmeye davet etti. Bunun üzerine Muğîre, “Muhammed mi, ben o'na gelmem ve o'nun hükmüne başvurmam. Çünkü o bana karşı kızgındır ve bana hakksızlık etmesinden korkarım” dedi. İşte bunun üzerine bu âyet indi.
Münâfıkların bu tutumları Nisâ sûresi'nde de konu edilmişti:
Ey iman etmiş kimseler! Allah'a itaat edin, Elçi'ye ve sizden olan emir sahibine [yöneticiye] itaat edin. Sonra eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi'ye havale edin. Bu, daha iyidir ve ilkleştirme [çözüm] bakımından daha güzeldir. Kesinlikle, inkâr etmekle emrolundukları tâğûtu aralarında hakem yapmak isteyerek kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri süren şu kişileri görmedin mi? Şeytân da onları uzak [geri dönülmez] bir sapıklıkla sapıttırmak istiyor. Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine ve Elçi'ye gelin!” denince, o münâfıkların senden uzaklaştıkça uzaklaştıklarını görürsün.  Bak nasıl? Elleriyle yaptıkları yüzünden kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman; sonra “Biz sadece iyilik etmek ve uzlaştırmak istedik.” diye Allah'a yemin ederek sana geldiler. İşte onlar, Allah'ın, kalplerindekini bildiği kimselerdir; artık sen onlardan mesafelen ve onlara öğüt ver. Ve onlara, kendileri hakkında, beliğ [derinden etkileyecek, güzel] söz söyle! Ve Biz, her elçiyi sadece, Allah'ın izniyle itaat olunsun diye gönderdik. Ve eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmalarını isteselerdi, Rasûl de onlar için bağışlanma isteseydi, kesinlikle Allah'ı tevvâb [tevbeleri çokça kabul eden], rahîm [en çok merhamet eden] bulurlardı. Artık, hayır! Rabbine andolsun ki, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadıkça ve tam bir güvenlikle güvenlik sağlamadıkça iman etmiş olamazlar. (Nisâ/59-65)
Bedevî Araplardan geri bırakılmış olanlar, sana yakında, “Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti [alıkoydu]. Hadi Allah'tan bizim bağışlanmamızı dile” diyeceklerdir. Onlar, kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: “Allah size bir zarar dilediyse veya bir fayda dilediyse O'na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir? Bilakis Allah, yaptıklarınıza haberdardır.” (Fetih/11)
Eğer o [sefer], yakın bir kazanç ve sıradan bir sefer olsaydı, onlar kesinlikle seni izlerlerdi. Fakat o meşakkatli iş kendilerine uzak geldi. Bununla beraber, “Bizim de gücümüz yetseydi, kesinlikle sizinle beraber elbette çıkardık” diye Allah'a yemin edecekler –kendilerini helâk ediyorlar– ve Allah biliyor ki onlar, kesinlikle yalıncılardır. Allah seni affetti. Doğru söyleyenler, sana iyice belli oluncaya ve sen yalancıları bilinceye kadar, niçin onlara izin verdin? (Tevbe/42-43)
Kendilerinden razı olasınız diye size yemin ederler. Artık eğer siz onlardan razı olursanız da bilin ki Allah, şüphesiz o fâsıklar toplumundan razı olmaz. (Tevbe/96)
Kitap Ehlinden inkâr eden kardeşlerine, “Andolsun, eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, kesinlikle biz de sizinle beraber çıkarız, sizin aleyhinizde kimseye ebediyen itaat etmeyiz. Eğer sizinle savaşılırsa, kesinlikle size yardım ederiz” demekte olan münâfıklaşan kimseleri görmedin mi? Ve Allah şâhitlik eder ki, şüphesiz onlar kesinlikle yalancılardır. Andolsun, eğer onlar çıkarılırsalar, onlarla beraber çıkmazlar. Yine andolsun, eğer onlarla savaşılırsa onlara yardım etmezler; ve andolsun eğer yardım etseler bile kesinlikle arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra da kendilerine yardım olunmaz. (Haşr/11-12)
İşte böylece Biz sana da Kendi emrimizden/Kendi işimizden olan rûhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nûr/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar Kendisi için olan o Allah'ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın bütün işler yalnız Allah'a döner. (Şûra/52-53)
54. âyetteki, Eğer o'na itaat ederseniz, hidâyete erersiniz. Elçi'nin üzerine olan da, sadece apaçık tebliğdir ifadesinde yer alan Peygamber'in görevi, birçok âyette hatırlatılmıştı:
Ve onlara vaat ettiğimizin bir kısmını sana göstersek yahut seni vefat ettirsek, şüphesiz yine de sana düşen sadece tebliğ etmektir. Bize düşen de hesap görmektir. (Ra‘d/40)
Haydi öğüt ver/hatırlat; şüphesiz sen sadece bir öğütçüsün/hatırlatıcısın. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin. (Gâşiye/21-22)
Buna rağmen eğer onlar yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece tebliğdir. Ve Biz, şüphesiz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevindi; eğer elleriyle yaptıkları yüzünden kendilerine bir kötülük isabet ederse de, o zaman görürsün ki şüphesiz o insan çok nankördür. (Şûrâ/48) H.Yılmaz

Lafzen, “onları yeryüzünde işbaşına getireceğine” -yani, onların güç ve emniyet kazanmalarını sağlayıp böylece dünyevî ihtiyaçlarını karşılayabilir duruma getireceğine. Allah'ın müminlere olan “vaad”ine ilişkin bu atıf, ahlakî keyfiyetlerine bağlı olarak toplumların yükselmesinde ya da çöküşünde âmil olan, Allah'ın koyduğu değişmez tabiat kanunlarıyla ilgili belirgin bir îma taşımaktadır.Karş. 5:3 -“Bana teslimiyeti (el-islâm) sizin dininiz olarak belirledim” -dinin “kuvvetle kökleştirilmesi” (temkîn) hem müminlerin imanının güçlendirilmesiyle, hem de İslam'ın manevî/ahlakî nüfûzunun genişlemesiyle ilgilidir.Lafzen, “korkularından [ya da “girdikleri tehlikelerden”] sonra onlar için (bunun yerine) güven ve emniyeti koyacağına”. Belirtmek gerekir ki, emn terimi sadece haricî ve maddî emniyet değil, fakat kelimenin aslı itibariyle daha çok “korkudan sıyrılıp, kurtulma”yı ifade eder (Tâcu'l-‘Arûs). Dolayısıyla, yukarıdaki cümle sadece o ilk zayıflık ve tehlike döneminden sonra (ki, tarihin bize söylediğine göre, her gerçek dinî hareketin gelişim sürecinde böyle bir başlangıç dönemi mutlaka yaşanmıştır) toplumsal bir emniyet dönemine ulaşılacağına dair bir vaad değil, fakat aynı zamanda bireyin ulaşacağı içsel bir güven duygusuyla -gerçek bir mümini karakterize eden, Bilinemeyen'e ilişkin her türlü korkudan kurtulmuş olma haliyle- ilgili, bireye yönelik bir vaad de ifade etmektedir. (Bkz. bundan sonraki not.)Yani, inanan kişinin korkularından kurtulması, duygu ve zihin planında, Allah'tan başka kimseye, kaderine ya da hayatına hükmedici olarak tanrısal nitelikler yakıştırmaktan kaçınmasının dolaysız bir sonucudur. M.Esed

Bölümün başında belirtildiği gibi, burada, Allah'ın yeryüzünde halifelik verme sözünün adı müslüman olanlar için değil, imanda samimi amelde müttaki, sadakatte içten ve Allah'ın dinine uymada şirkin her türlüsünden uzak ve ihlaslı olanlar için olduğunu belirterek münafıklar uyarılmaktadır. Kendilerinde bu nitelikleri taşımayanlar ve İslâm'a yalnızca dillerinin ucuyla hizmet edenler bu sözün muhatabı ve layığı değildirler. O halde, bu sözde payları olduğu ümidini beslememelidirler.
Bazıları Hilafet'i siyasal iktidar ve otorite şeklinde tefsir edip, yeryüzünde güç ve iktadara sahip bulunanların gerçek mü'minler ve Allah'ın razı olduğu dinin her türlü şirkten uzak bağlıları olduğu sonucuna varmaktadırlar. Sonra, bu yanlış sonuçlandırmalarını desteklemek için de, iman, fazilet, ilahi emir, Allah'a ibadet ve puta tapma vs. ya da tefsirlerine uygun düşecek çarpık anlamlar vermektedirler. Kur'an'ın anlamının en feci şekilde tahrifidir bu; Yahudi ve Hıristiyanların kendi kitaplarını tahriflerinden de feci. Ayetin bu şekilde tefsiri Kur'an'ın mesajını özden yok etmeye yöneliktir. Eğer yeryüzünde hilafet, salt güç ve iktidar demekse, dünya üzerinde güç ve iktidar sahibi olanlar, bugün güç ve iktidarı ellerinde bulunduranlar Allah'ı, vahyi, nübüvveti ve ahiret hayatını inkâr da etseler ve faiz, zina, içki ve kumar gibi tüm büyük günahlara dalmış da olsalar, ayetin anlamına giriyorlar demektir. Böyleleri takva sahibi müminlerce ve sahip oldukları niteliklerden dolayı yüksek mevkileri ellerinde tutmaya layıksalar, bu durumda "iman" fiziki kanunlara uyma, fazilet de bu kanunlardan başarıyla yararlanma demek olacaktır. Allah'ın razı olduğu din, fizik bilimlerde üstünlük sağlayarak, yararlı, ferdi ve kollektif girişimlerde başarı için gerekli kurallar ve işlemlere uymak ve şirk de yararlı işlem ve kuralların yanısıra bir takım zararlı yöntemler de benimsemek anlamına gelecektir.
Fakat, Kur'an'ı açık kalb ve zihinle inceleyen bir kimse, "İman" "Salih amel" "Hak din" "Allah'a bağlanma"', "Tevhid ve Şirk" kavramlarının, gerçekten Kur'an'da bu anlamlarda kullanıldığına inanır mı?" Gerçekte, böyle bir anlama ulaşan kişi, ya Kur'an'ı bütünüyle akıllıca incelemeyip, oradan burdan bazı ayetler okuduktan sonra, bu ayetleri kendi yanlış anlayışına, ön yargılarına ve önceden oluşmuş görüş ve teorilerine göre yorumlayan biridir; ya da Kur'an'ı bütünüyle okumuş olmakla birlikte bir Rabb olarak Allah'ı, hidayetin yegane kaynağı olan vahyini, mutlak itaata layık gerçek yol göstericiler olarak Rasûllerini kabul etmeye çağıran ve yalnızca ahiret hayatına inanmayı istemekle kalmayıp, yaptıkları karşılığında ahirette sorguya çekilecekleri fikrini taşımadan, dünya hayatındaki başarıyı tek ve nihai hedef sayanların, gerçek başarı ve kurtuluştan yoksun kalacaklarını bildiren büyük ayetleri yanlış ve saçma gören biridir. Kur'an, bu konuları farklı şekillerde ve apaçık bir dille öylesine tekrarlar durur ki, onu namusluca inceleyen bir kişinin, bu ayetin tefsirinde modern müfessirlerin daldığı yanlışlıklara düşmesi asla mümkün değildir. Bu müfessirler, Kur'an üzerinde iyi kötü bilgisi olan birinin asla doğru kabul edemeyeceği bir hilâfet ve istihlâf anlayışına saplanmışlardır. Bu anlayış da kendi yanlış düşüncelerinin ürünüdür.
Kur'an hilâfet ve istihlâfı aşağıdaki üç anlamda kullanır ve nerede hangi anlamda kullandığını, kavramın geçtiği ayet ve bu ayetin öncesi ve sonrası belirler:
a) "Allah'ın verdiği yetki ve otoriteyi taşımak" Bu anlamda, tüm insanlık yer yüzünde Allah'ın halifesidir.
b) "Allah'ı "Hakimiyet'in Mutlak ve Yegane Sahibi" kabul ederek, O'nun verdiği güç ve yetkiyi O'nun koyduğu yasalara uygunluk içinde kullanmak." Bu anlamda, yalnızca dindar ve takva sahibi bir mümin halife olabilir, çünkü, yalnızca o, hilâfetin sorumluluklarını gerçek anlamda, yüklenebilir. Öte yandan, bir kâfir ve günahkâr halife olamaz, olsa olsa Allah'a asi olur, çünkü Allah'ın verdiği güç ve yetkiyi, yine O'nun bahşettiği ülkede O'na itaatsizlik etmekle kötüye kullanır.
c) "Yeryüzünde bir ulusun diğerinin yerini alması" a) ve b) anlamları "vekalet" ifade ederken, c) anlamı "halef olmayı" ifade eder. Hilâfetin bu iki anlamı da Arap dilinde meşhurdur ve yaygındır.
Şimdi, bu ayeti okuyan kimsenin, burada Hilâfet kelimesinin Allah'a vekâletin sorumluluklarını salt fizikî kanunlara göre değil, Allah'ın kanunlarına uygun olarak yerine getiren hükümet anlamında kullanıldığına şüphesi olmayacaktır. Bu yüzden, bırakın kâfirleri, dilleriyle müslüman olduklarını söyleyen münafıklar bile Allah'ın vaadinin kapsamı dışındadır. Yine bu yüzden, gerçek ve takva sahibi müminlerin bu vaade layık oldukları ifade edilmektedir. Yine bu yüzden, hilâfetin kurulmasının, Allah'ın razı olduğu din olan İslâm'ın sağlam temeller üzerinde kurulup, yerleşmesiyle sonuçlanacağı vurgulanmaktadır; yine bu yüzden bu nimeti kazanmak için ileri sürülen şart, müminlerin her türlü şirkten kaçınarak, imanlarında ve Allah'a bağlılıklarında sağlam ve sarsılmaz olmaları gerektiğidir.
Bu vaadi, gerçek anlam ve hedefinden çıkarıp, uluslararası alanda Amerika ve Rusya'ya uygulamak, tam anlamıyla bir saçmalıktır. Çünkü kriter böyle idiyse, niçin Firavun ve Nemrud lanetlenmiştir? (Ayrıntı için bkz. Enbiya an: 99).
Burada anılması gereken bir diğer nokta, bu vaadin doğrudan muhatablarının Hz. Peygamber (s.a) zamanında yaşayan müslümanlar ve dolaylı muhatablarının da gelecek müslüman kuşaklar olduğudur. Bu sözün Allah tarafından verildiği günlerde müslümanlar korku içindeydiler ve İslâm Hicaz'da henüz bütünüyle yerleşmemişti. Birkaç yıl sonra, bu korku hali, yerini huzur ve sükûna bırakmakla kalmadı, aynı zamanda İslâm, Arabistan dışında Afrika ve Asya'nın geniş bölgelerine yayıldığı gibi, hem doğduğu ülkede, hem de yayıldığı yerlerde iyice yerleşti. Bu, Allah'ın vaadini Hz. Ebu Bekr, Hz. Ömer ve Hz. Osman (Allah hepsinden razı olsun) zamanlarında yerine getirdiğinin tarihi delilidir. Dolayısıyla, ilk üç halifenin halifeliklerinin Kur'an tarafından doğrulandığı ve bizzat Allah'ın, onların takva sahibi müminler olduğuna şahitlik ettiğinden doğru düşünen kimse şüphe duyamaz. Eğer hâlâ şüphe duyacak biri çıkarsa, Nehcü'l-Belağa'da geçen Hz. Ali'nin, Hz. Ömer'in İranlılara karşı bizzat savaşa gitmesi için söylediği sözleri okusun:
"Bu işteki başarımız veya başarısızlığımız çokluğa, ya da azlığa bağlı değildir. Bu, Allah'ın muzaffer kıldığı dinidir ve hazırlayıp, güçlendirdiği ordusudur, ulaştığı noktaya ulaşmış, vardığı noktaya varmıştır. Biz, Allah'dan bir vaad üzereyiz ve Allah, vaadini yerine getiren ve ordusuna yardım edendir. Bu işte, Emareti elinde bulunduranın yeri (Halifenin konumu), inci gerdanlığın ipi gibidir. İp koparsa inciler dağılır gider, sonra da onları bir daha bir araya getirmek mümkün olamaz. Bugün Arap sayıca azsa da, İslâm'la çok ve dayanışmayla güçlüdür. Sen mihver ol ve değirmeni Araplarla çevir, harp ateşine sensiz gitsinler. Eğer sen buradan ayrılacak olursan, Araplar her yerden ve her taraftan üzerine gelirler ve neticede arkanda korunmasız bıraktığın yerler önündekilerden daha önemli olur. Acemler yarın seni görürlerse, "Bu Arabın köküdür, eğer onu sökerseniz rahat edersiniz" derler. Böylece, onların senin aleyhindeki şevkleri ve tamahları artar. "Onlar, müslümanlarla savaşmaya çıktılar" sözüne gelince, muhakkak Allahü Sübhaneh onların çıkışından senden daha çok nefret eder. Ve o, nefret ettiğini gidermeye senden daha muktedirdir. Onların sayısı konusunda söylediğine gelince, biz hiçbir zaman çoklukla savaşmadık, her zaman nusret ve yardımla savaştık."
 "Küfür" burada nankörlük veya gerçeğin inkârı anlamına gelebilir. Birinci durumda, ayet, Allah kendilerine hilafet nimetini verdikten sonra doğru yoldan sapanlara, ikinci durumda, Allah'ın vaadini işittikten sonra da nifaklarından vazgeçmeyen münafıklara işaret eder. Mevdudi

“Arınmak için verilmesi gereken”den (zekât) bu anlam örgüsü içinde özellikle bahsedilmesi, gerçek imanın ayrılmaz bir parçası olarak diğergâmlık unsuruna dikkat çekmek içindir. Zemahşerî'ye göre yukarıdaki ayet 54. ayetle bağlantılıdır ve onun sonucudur. M.Esed

Yukarıdaki cümle ve bizim ilave ettiğimiz kısım hk. bir açıklama için bkz. 11:20' deki benzer bir cümle üzerine 39. notumuz. M.Esed

Bu pasajda, samimi mü’minler onurlandırılmakta; inanmış ve sâlihâtı işlemiş kimselerin âkıbetleri bir vaad-i Rabbânî olarak beyân edilmekte ve onlara birtakım görevler verilmekte, kâfirler ise tehdit edilerek uyarılmaktadırlar.
• Allah, iman eden, O'na kulluk eden, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayan ve sâlihâtı işleyen kimseleri, –kendilerinden öncekileri halifeler kıldığı gibi– yeryüzünde halife kılacağını [başkalarının yerine geçireceğini], onlar için beğenip seçtiği dini tutunduracağını ve korkularından sonra onları güvene erdireceğini vaat etmiştir. (Bundan sonra da kim inkâr ederse, artık işte onlar, yoldan çıkanların ta kendileridir.)
• Mü’minler, kendilerine rahmet edilmesi için salâtı ikâme etmeli, zekâtı vermeli ve o Elçi'ye itaat etmelidirler.
• Küfreden kimselerin, yeryüzünde Allah'ı âciz bırakacakları sanılmamalıdır. Onların varacağı yer ateş'tir ve o, ne kötü bir varış yeridir!
Allah'ın mü’minlere yardım edeceği, kâfirlerin Allah'ı âciz bırakamayacakları kesindir:
Ve hatırlayın; hani sizler sayıca azdınız, yeryüzünde zayıf bırakılmıştınız, insanların sizi kapıp yakalamasından korkuyordunuz da O [Allah], şükredersiniz diye barındırmıştı, sizi yardımıyla güçlendirmişi ve size temiz-hoş şeylerden rızıklar vermişti. (Enfâl/26)
İşte onlar, yeryüzünde âciz bırakanlar değillerdir. Kendilerinin Allah'ın astlarından velîleri [koruyan, yol gösteren, yardım edenleri] yoktur. Onlar için azap kat kat artırılır. Onlar (vahyi) işitmeye tahammül edemiyorlardı ve de görmüyorlardı. (Hûd/20) H.Yılmaz

İnsan hayatının toplumsal ve bireysel -aynı zamanda maddî ve manevî- yanlarının ayrılmaz bir bütün teşkil ettiği ve dolayısıyla bunların birbirinden bağımsız olarak ele alınamayacağı yolundaki Kur’ânî ilkenin bir uzantısı olarak söylem, yeniden, surenin baş kısımlarında vaz‘edilen ve toplumsal davranışlara çeki düzen veren bazı kuralların mütalaasına dönmektedir. Bu pasajda, 27-29. ayetlerde temas edilen bireysel ve kişisel mahremiyet teması ele alıp işlenmektedir.Lafzen, “sağ ellerinizin malik olduğu kimseler” -ilk ağızda ve genel olarak erkek ve dişi köleleri işaret eden bir ifade. Bununla birlikte, Kur’an'da kölelik zaman içinde ortadan kaldırılması gereken tarihî bir vaka olarak görüldüğüne göre (karş. bu surenin 33. ayeti hk. 46 ve 47. notlar; ayrıca, 2:177 hk. 146. not), yukarıdaki ifade, kişinin hukuken sorumlu olduğu yakınlarına, kadın erkek hizmetçilere ilişkin genel bir atıf olarak ele alınabilir. Yine bir başka yoruma göre, mâ meleket eymânukum ifadesi, bu anlam örgüsü içinde, kişinin “nikah yoluyla sorumluluğu altına aldığı kimseleri” de işaret ediyor olabilir (karş. 4:24 ve ilgili 26. not).Yani, arada kan bağı olsun olmasın bütün çocuklar.Kur’an'da bir kerecik ve burada geçen zahîr (lafzen, “günün ortası” yahut, bazan “öğlen sıcağı”) terimi, yatsı namazından sonraki, sabah namazından önceki dinlenme vaktinin mukabili olarak “gündüz vakti” anlamında deyimsel bir ifade olarak kullanılmış olabilir; bunun içindir ki bu terimi biz “gün ortasında” ifadesiyle aktarmayı uygun bulduk.Lafzen, “sizin için üç örtüsüz/korunmasız [vakit]” (selâse ‘avrâtin). Bu ibare hem lafzî hem de mecazî anlamıyla anlaşılmalıdır. ‘Avret terimi, lafız olarak yetişkinlerin kocalarından ya da zevcelerinden ve hastalık halinde hekimden başkasına, haya ve iffet gereği, göstermemeleri gereken yerleri için kullanılır. Deyimsel ya da mecazî anlamıyla da terim kişinin ruhen ve manen uluorta açığa vurmaması gereken hususiyetlerine işaret için kullanılır. Ayette iki kere kullanılan “üç” sayısı ise, metnin anlam akışı içinde, şüphesiz, kesin ve sayısal bir kıymet bildirmekten çok, kocalar, zevceler ve çocuklar da dahil, ailenin çok yakın üyelerinin bile mahremiyete ya da hususiyete dikkat ve riayet göstermeleri gereken hallerin tabiatındaki tekrara dikkat çekmek içindir. M.Esed

Buradan itibaren sosyal hayatla ilgili hükümler sıralanmaktadır. Nur Suresi'nin bu bölümünün daha sonraki bir tarihte indirilmiş olması ihtimali vardır.
Müfessir ve fakihlerin çoğunluğuna göre, burada hem erkek, hem de kadın köleler kastedilmektedir. Bununla birlikte İbn Ömer ve Mücahid, yalnızca erkek kölelerin kastedildiği görüşündedirler. Fakat bir sonraki hüküm gözönüne alındığında böyle bir ayırım makul görünmemektedir. Kişinin mahremiyetinin çocuklarınca çiğnenmesi kadar, cariyelerince çiğnenmesi de arzu edilmez. Tüm fakihler bu ayetteki hükmün hem küçük, hem de yetişkin kölelerle ilgili olduğunda ittifak halindedir.
Bu ifade bir başka şekilde şöyle çevrilebilir: "İhtilam olma yaşına gelmemiş olanlar." Buradan fakihler, erkek çocuklarını ergenliğe [(büluğ) ihtilam olmaya başladıklarında] ulaştıkları ilkesini çıkarmışlardır. Fakat bizim benimsediğimiz çeviri daha tercihe şayandır, çünkü hüküm hem erkek, hem de kız çocukları içindir. Eğer ihtilam, ergenliğe ulaşmanın işareti sayılacak olursa, kızlar için ergenliğin başlangıcını ihtilam yerine aybaşı kanaması belirlediğinden hüküm yalnızca erkeklerle sınırlı olacaktır. Bize göre hükmün amacı, ailedeki çocukların cinsî bilince ulaştıkları vakte kadar bu muameleye uymaları gerektiğini bildirmektir. Cinsî bilince ulaştıktan sonra, bundan sonraki hükme uymaları zorunluluğu doğar.
 "Avret"; sözcük olarak tehlike ve meşakkat yeri demektir; kişinin, başkaları önünde açmak istemediği bedeninin gizli bölümü ve bütünüyle güvenlik içinde olmayan herhangi birşey anlamlarına da gelir. Bu anlamların hepsi birbirine yakın olup, âyetin kapsamı içindedirler. Ayette, "bu vakitler, yalnız veya çocuklarınızın ve hizmetçilerinizin habersiz gelip sizi görmelerinin uygun olmayacağı bir durumda hanımınızla birlikte bulunduğunuz mahrem vakitlerdir." demektedir. Dolayısıyla çocuklara ve hizmetçilere, bu üç vakitte evin kadın ve erkeğinin yanına izinsiz girmemeleri gerektiği öğretilmelidir.
Yani, bu üç vaktin dışında küçük çocukların ve kölelerin izinsiz özel odalarınıza girmelerinde sakınca yoktur. Eğer böyle bir durumda siz normal şekilde giyinmemiş olur, onlar da izinsiz girerlerse onları sorguya çekme hakkınız bulunmayacaktır. Çünkü, günlük iş için gerektiği biçimde giyinmenizin lâzım olduğu bir zamanda uygunsuz durumda bulunmanız sizin hatanızdır. Bununla birlikte onlar, mahrem vakitlerde izinsiz girecek olurlarsa kendilerine gerekli kuralın öğretilmiş olması şartıyla suç onlarındır.
Bu, yukarıda anılan üç vaktin dışında kalan vakitlerde izinsiz girme konusunda çocuklara ve kölelere tanınan genel iznin sebebidir. Bu, her dini hükmün, açıklanmış olsun olmasın belli bir hikmete dayalı olduğu şeklindeki temel bir fıkhî ilkeye ışık tutmaktadır. Mevdudi

Lafzen, “izin istediği gibi”: Yukarıda 27-28. ayetlerde vaz‘edilen emirlere ilişkin bir atıf. İbareyi “öteki yetişkinlerin yaptığı gibi” şeklinde aktarmamız Zemahşerî'nin “onlardan öncekiler” tabiri hk. yaptığı açıklamaya dayanmaktadır. M.Esed

Bu bağlaç, kanaatimizce, başında yer aldığı ayetin daha önce vahyedilen bazı pasajlarla, yani her ikisi de Müslüman kadınların giyim kuşamda gözetmeleri gereken iffet ve tevazu ölçülerine işaret eden yukarıdaki 31. ayetle ve 33. surenin 59. ayetiyle bağlantılı olduğunu belirtmek içindir; ve dolayısıyla bu pasaj, surenin bu kısmında ayrı bir “bölüm” olarak ele alınmalıdır.Lafzen, “cinsî birleşmeye arzu [ya da “umudu”] kalmamış olanlar” -nikâh'ın anlamı, bu anlam örgüsü içinde, açıkçası budur. Bu isim ve türemiş olduğu fiil her ne kadar Kur’an'da hemen her zaman “evlilik” ya da “evlenme” anlamında kullanılıyor olsa da, bunun şüpheye yer bırakmayan istisnaları vardır. Sözgelimi sözcüğün yenkihu fiil formunun bu surenin 3. ayetindeki geçiş tarzı bu istisnalardan biridir (bkz. yukarıda ilgili 5. not). Bu istisnalar Cevherî ya da Ezherî (sonraki Lisânu'l-‘Arab'da zikredilmektedir) gibi bazı Arap filologların “Arap konuşma dilinde nikâh'ın anlamı cinsî birleşme (vat’)dir” yolundaki görüşlerini doğrulamaktadır. M.Esed

"Oturan kadınlar": Artık çocuk duğuramayacak yaşa gelmiş, cinsel arzu duymayan ve erkeklerin şehvetini uyandırmayan kadınlar.
"" gösterme, sergileme demektir. Kadınlarla ilgili olarak kullanıldığında yabancı erkeklerin önünde güzellik ve süsü sergileme anlamına gelir. Dış elbiseleri bırakma izni, artık daha fazla süslenmeye ilgi duymayan ve cinsel arzudan kesilmiş yaşlı kadınlar içindir. Fakat, hâlâ kalblerinde gizli bir arzu ve görünme hevesi taşıyorlarsa, o zaman da bu izinden yararlanamazlar.
"Elbiselerini bırakmalarında": Bu, üzerindekileri çıkarıp, çıplak kalabilecekleri anlamına gelmez. Bu yüzden, tüm fakih ve müfessirler, burada, Sure-i Ahzab'da emredildiği gibi (59), ziynetleri gizlemek için kullanılan dış elbiselerin kastedildiğinde ittifak halindedirler. Mevdudi

Bu 61. ayetin tamamı öylesine yüksek bir îcâz (özlü söyleyiş) örneği ortaya koymaktadır ki, bu ayetin anlamı konusunda görüş farklılıkları hep süregelmiştir. Bununla birlikte, ilk müfessirlerce ileri sürülen açıklamaların tamamı gözönüne alındığında, görülecektir ki, bunların hepsinin ortak paydası, yukarıdaki pasajda güdülen en temel amacın, karşılıklı güven, esirgeme ve dayanışmada ve dolayısıyla ilişkilerde lüzumsuz ve yaramaz teşrifattan kaçınma tavrında kendini gösteren mümince kardeşliğe dikkat çekmek olduğu görüşüdür.Hemen bütün müfessirlerin ortak görüşüne göre, “evleriniz” ifadesi, bu anlam akışı içinde, “çocukların evleri” anlamına gelmektedir; çünkü, kişiye ait olan her şey, manen, ebeveynine de ait sayılmalıdır.Yani, “sorumlu olduğunuz”. M.Esed

 Bu ayeti anlamak için şu üç şeyi bilmek gereklidir:
a) Ayet iki bölümden oluşmaktadır; birinci bölüm hasta, topal, kör ve diğer sakat insanlarla, ikinci bölümü ise diğer insanlarla ilgilidir.
b) Kur'an'ın ahlâkî-manevî öğretileri Arabın zihnini öylesine değiştirmişti ki, haramla helâl arasındaki ayırım konusunda son derece duyarlı hale gelmişlerdi. İbn Abbas'a göre, Allah "mallarını aralarında haksızlıkla yememelerini" emrettiği zaman (Nisa: 29), oldukça titizlenmişler ve birbirlerinin evlerinde serbestçe yiyemez hale gelmişlerdi, o kadar ki, resmî bir davet olmadıkça, bir dost veya yakının evinde yemeyi bile haram sayıyorlardı.
c) "Evlerinizden yemeniz" ifadesi, bir yakın veya dostun evinde yemenin, kişinin izninin gerekmediği kendi evinde yemesi gibi olduğunu vurgulayıcı anlam taşımaktadır.
Bu üç nokta hatırda tutulursa, ayetin anlamının kavranması kolaylaşır. Ayete göre, sakat olan kişi, açlığını gidermek için istediği yerde ve istediği evde yemek yiyebilir. Çünkü, bir bütün olarak toplum, sakatlığından dolayı ona bu ayrımı tanımak zorundadır. Diğerleri için ise, kendi evleri ve ayette anılan yakınların evleri yemek için aynı derecede uygundur. Onların evlerinde yemek için resmi bir davet veya izne gerek yoktur. Ev sahibinin yokluğu durumunda, karısının veya çocuklarının verdiği tereddütsüz alınabilir. Bu bağlamda, kişinin çocuklarının evleri de kendi evi gibi olup, "sadîk"tan kastedilen de yakın dostlardır.
Eski Arabistan'da, bazı kabilelerde her bir ferdin oturup ayrı yeme adeti vardı. Bugün hâlâ Hinduların yaptığı gibi, aynı yerde birlikte yemek yemek kötü sayılırdı. Buna karşılık bazı kabileler ise ayrı ayrı yemeyi kötü sayıyorlardı, o kadar ki, yemekte bir başka kişi yoksa yemeden kalkarlardı. Bu ayet, bu tür adet ve sınırlamaları ortadan kaldırmaktadır. Mevdudi

Bu pasajda da aydınlatıcı ve toplumsal huzuru sağlayıcı bazı ilkeler konulmaktadır:
• Yeminlerinizin sahip olduğu [yasalar çerçevesinde himayeye alınmış] kimseler ve erginlik yaşına gelmemiş olanlar üç durumda; sabah salâtından önce, öğle vaktinde elbiselerin çıkartılıp istirahat edildiği esnada, gece salâtından sonra odalarınıza girmek için izin istemelidirler. (Bunlar sizin için üç avrettir [açık ve korumasız, üç zamandır.]) Bu üç vakit dışında odalarınıza girip çıkmalarında sakınca yoktur.
• Çocuklar ergenlik çağına geldikleri zaman, kendilerinden öncekilerin [ağabeylerinin, ablalarının] izin istedikleri gibi izin istemelidirler.
• Nikâh ümidi kalmayan yaşlanmış kadınların, zînetlerini dışa vurmadan dış elbiselerini çıkarmalarında bir sakınca yoktur. Fakat iffetli olmaları kendileri için daha hayırlıdır.
• Âmâya, topala, hastaya suç yoktur.
• Kendi evlerinden, baba evlerinden, anne evlerinden, erkek kardeş evlerinden, kız kardeş, amca evlerinden, hala evlerinden, dayı evlerinden, teyze evlerinden, anahtarları elde olan evlerden yahut dost evlerinden yemek yenilmesinde bir sakınca yoktur.
• Toplu hâlde veya ayrı ayrı yemek yenilmesinde de sakınca yoktur.
• Evlere girildiğinde, Allah tarafından mübarek ve güzel bir yaşama dileği olarak herkes kendine br güvenlik oluşturmalıdır.
60. âyette, Nikâh ümidi kalmayan yaşlanmış kadınların zînetlerini dışa vurmadan dış elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir sakınca yoktur ifadesiyle, yaşlanmış kadınların istisnâ edilmesi, erkeklerin onlara arzu duymamasındandır. Zira yaşlı kadınlar, fitne ve huzursuzluğa sebebiyet vermeyecek bir duruma gelmişlerdir. Dolayısıyla bunlara, diğer kadınlara serbest olmayan şeyler serbest kılınmış, böylece maddî ve manevî külfetten kurtarılmışlardır. Ayrıca yaşlı kadınların sağlık yönünden [kemik erimesi] güneş ışını almaya daha fazla ihtiyaçları vardır ve âyet, dış elbiselerini çıkarmaları hususunda ruhsat vermek sûretiyle onlara bu imkânı da sağlamıştır.
Âyetteki, artık zînetlerini dışa vurmadan ifadesi de, “kendilerine bakılsın diye zînetlerini açığa vurmaksızın ve süslenmeye kalkışmaksızın” demektir. H.Yılmaz

Lafzen, “bir toplum [ya da “kamu”] meselesi (emr-i câmi‘). “Onunla” şeklindeki kişi zamiri Rasûl'le ve dolayısıyla, Kur’an'a ve Hz. Peygamber'in bıraktığı örneğe göre davranan Müslüman cemaatin meşru lideriyle (imâm) alakalıdır.Yani, cemaatin çoğunluğu tarafından karara bağlanmış ya da benimsenmiş olan bir eylem yahut politikaya (‘ammâ icteme‘û lehû mine'l-emr: Taberî) katılmamak konusunda makul sebepler göstererek Rasûl'den izin almadıkça. Kur’an'ın koyduğu bu ilkede, mantıkî bir netice olarak, amme menfaatine mutlak riayet ve sadakat şartıyla cemaat yahut devlet politikasının belli bazı noktalarında farklı görüşlere imkan veren bir çeşit “iyi niyetli muhalefet” kavramını/anlayışını bulmaktayız. (Ayrıca bkz. 91. not.)Yani, ilgili kişinin ya da kişilerin ileri sürdüğü sebepleri toplumun bütünlüğünün yararını gözönünde bulundurarak değerlendirdikten sonra.“Allah'ın bağışlayıcı” olduğu ifadesi, açıktır ki, karara bağlanmış olan bir eyleme ya da politikaya katılmamak yolunda “izin istemekten” kaçınmanın, yani görüşüne güvenilir yetkililerin tercihine katılmanın her hâlükârda, manen daha tercihe şayan olduğuna işaret eder (Zemahşerî). M.Esed

Bunlar İslâm toplumunun disiplinini pekiştirmek ve öncekinden daha organize hale getirmek için verilen son talimatlardır.
 Bu hüküm, Hz. Peygamber'den (s.a) sonra gelen halifeler ve müslümanların diğer rehberlerine karşı da geçerlidir. Müslümanlar, ister savaş ister barışla ilgili olsun, ortak bir amaç için toplanmaya çağrıldıklarında, rehberin izni olmadan dağılmaları caiz değildir.
Burada geçerli bir mazeret olmadan izin istemenin mutlak haramlığı konusunda uyarıda bulunulmaktadır.
Yani, geçerli bir mazeret durumunda bile izin verip vermemek, Hz. Peygamber'e (s.a) veya Hz. Peygamber'den sonraki halifeye kalmıştır. Eğer o ortak neden ve çıkarı bireyin şahsî mazeretinden daha önemli görürse, izin vermeyebilir ve bir müminin de buna gönülden razı olması gerekir.
Burada da bir uyarı vardır: Eğer izin istemede küçük ve gereksiz bir mazeret beyanı, ya da bireysel çıkarı toplumsal çıkarın üstünde tutma sözkonusu olursa, bu da günahtır. Dolayısıyla, Peygamber veya halefi, izin isteyenin bağışlanması için dua etmelidir. Mevdudi

Yani, o'nun, genel anlamda 46-54. ayetlerde sözü geçen Kur’ânî mesajlara ve 62. ayette temas edilen, belli bir amme meselesine ilişkin olarak yaptığı çağrı, sizin şu ya da bu meselede ileri sürdüğünüz görüşler gibi değildir. Bir başka deyişle, bu anlam örgüsü içinde, “Rasûl'ün çağrısı” Kur’an'ın kendisiyle eşdeğer olabilir. M.Esed

"Dua" çağırmak, dua etmek, seslenmek" demektir. Dua'r-Rasul, 'Rasul'ün çağırması veya duası' ya da 'Rasul'ü çağırma' anlamına gelir. Bu nedenle, ayetin hepsi de aynı derecede doğru üç anlamı vardır:
a) "Peygamberin çağrısı, halktan birinin çağrısı yerine konulmamalıdır." Çünkü Peygamberin çağrısı gözardı edemeyeceğiniz olağanüstü önemdedir. Eğer O'nun çağrısına cevap vermez veya cevapta tereddüt ederseniz, imanınızı riske sokmuş olursunuz.
b) "Peygamberin duasını halktan birinin duası yerine koymayın." Eğer o sizden razı olur ve sizin için dua ederse, sizin için bundan daha büyük bir servet olamaz. Yok sizden razı olmaz ve size lanet ederse o zaman sizin için bundan daha büyük bir iflâs olamaz.
c) "Peygamber'e seslenmek, aranızda birinize seslendiğiniz gibi olmamalıdır." Yani, Hz. Peygamber'e, başkalarına isimleriyle seslenip hitap ettiğiniz gibi seslenip hitap edemezsiniz. O'na karşı son derece saygılı olmalısınız, çünkü bu konuda göstereceğiniz en ufak bir umursamazlık, ahirette Allah'ın sorgusunu gerektirecektir.
Bu anlamların üçü de metne tamamen uygunsa da, birincisi bundan sonraki konuyla daha yakından bağlantılıdır.
Münafıkların bir diğer özelliği de budur. Onlar, ortak bir hedef için toplanmaya çağrıldıklarında, müslümanlar arasında sayılmalarını istemediklerinden çağrıya cevap vermezler. Müslümanların cevap vermesine ise kinle hasedlenirler ve fırsatını bulur bulmaz sıvışıp giderler.
İmam Cafer es-Sadık'a göre, "fitne" burada "zalimlerin yönetimi" demektir. Yani müslümanlar, Rasûl'ün hükümlerine itaat etmezlerse, zorbaların hükmü altına düşerler. Bunun yanısıra fitnenin daha başka pek çok şekilleri de olabilir. Sözgelimi, mezhep ayrılıkları, iç savaş, ahlâkî-manevî çöküş, toplum hayatının bozulması, dahilî kaos, siyasî ve maddi gücün çözülmesi, başkalarının emri altına girme vs.... Mevdudi

Lafzen, “O sizin ne üzerinde olduğunuzu bilir”: yani, “neye inandığınızı ve tavır ve davranışlarınıza hangi ahlakî ilkelerin yön verdiğini bilir”. M.Esed

Birtakım nezaket kurallarının öngörüldüğü bu âyetler, Kur’ân indiği dönemdeki insanların çevresel ilişkiler, nezaket kuralları yönünden hangi seviyede olduklarını göstermektedir:
• Mü’minler, Elçi ile birlikte sosyal bir işle meşgul iken o'ndan izin almadan gitmeyen kimselerdir. (Şüphesiz şu senden izin isteyen kimseler; işte onlar Allah'a ve Elçisi'ne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise, bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar için Allah'tan bağışlanma dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.)
• Mü’minler, Elçi'yi çağırmayı, birbirini çağırmaları gibi saymamalıdırlar. (Saklanarak sıvışıp gidenleri Allah kesinlikle bilmektedir. Bu sebeple, O'nun emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir fitnenin isabet etmesinden veya kendilerine çok acıklı bir azabın isabet etmesinden sakınsınlar.)
Bu uyarı, Hucurât sûresi'nde detaylı olarak beyân edilmiştir:
Ey iman etmiş kimseler! Allah'ın ve Elçisi'nin iki eli arasında öne geçmeyin. Ve Allah'a takvâlı davranın. Şüphesiz Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir. Ey iman etmiş kimseler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize yüksek selse bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın; yoksa siz bilincinde olmadan amelleriniz boşa gidiverir. Şüphesiz Allah'ın Elçisi'nin huzurunda seslerini kısan kimseler; işte onlar, Allah'ın, kalplerini takvâ için imtihan ettiği kimselerdir. Onlara mağfiret [korunmuşluk] ve büyük bir mükâfât vardır. Şüphesiz sana odaların arka tarafından seslenen kimseler; onların çoğu akıllı davranmıyorlar. Ve eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi, elbette kendileri için daha iyi olurdu. Ve Allah, gafûr'dur, rahîm'dir. Ey iman etmiş kimseler! Eğer fâsığın biri size bir haber getirirse hemen araştırın/tesbit edin. Yoksa bilmeden bir topluluğa sataşırsınız [zarar getirirsiniz] da yaptığınıza pişman olanlar olursunuz. Ve şüphesiz içinizde Allah'ın Elçisi'nin varlığını bilin. Şâyet o, birçok işlerde size uysaydı, kesinlikle sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, Kendisinin bir lütuf ve nimeti olarak size imanı sevdirdi ve onu kalplerinize zînet yaptı. Küfrü, fâsıklığı ve isyanı da size çirkin gösterdi. İşte bunlar, rüşde sahip kimselerin ta kendilerdir. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. (Hucurât/1-8)
Âyette konu edilen, Elçi ile birlikte sosyal bir işle meşguliyet, “yöneticinin (o gün Peygamber'in) bir maslahatı yaygınlaştırmak için insanları toplamaya gerek duyduğu, salâtın ikâmesi; eğitim-öğretim, sosyal yardım faaliyetleri, yasama-yürütme istişare toplantıları, savaş hazırlıkları vs. gibi çalışmalar”dır.
Bu âyetlerin iniş sebebine dair kaynaklarda şu bilgiler yer alır:
Rivâyet edildiğine göre bu âyet-i kerîme, Kureyşliler Ebû Süfyân'ın, Gatafanlılar da Uyeyne b. Hısn'ın kumandasında Medîne üzerine hücum etmek üzere geldikleri vakit, hendeğin kazılması hakkında nâzil olmuştur. Peygamber (s.a) Medîne etrafında hendek kazmaya başlamıştı. Bu da hicretin 5. yılı Şevval ayında gerçekleşmişti. Münâfıklar işten kurtulmak için görünmeden biri diğerinin arkasına saklanarak sıvışıp gidiyorlar ve gerçekle ilgisi olmayan mazeretler ileri sürüyorlardı. Buna benzer bir rivâyeti Eşheb ile İbn Abdi'l-Hakem, Mâlik'ten nakletmiştir. Muhammed b. İshâk da böyle demiştir.
Sûrenin sonunda da mü’minler, Gözünüzü açın! Şüphesiz göklerde ve yeryüzünde olan şeyler Allah'ındır. O, sizin ne üzerinde olduğunuzu kesinlikle bilir. Kendisine döndürülecekleri günde de, yapmış olduklarını hemen kendilerine haber verecektir. Ve Allah, her şeyi en iyi bilendir buyurularak bir kez daha uyarılmıştır. H.Yılmaz