(Tâ-Hâ - 14.Ayet)

<< Geniş Meal

Furkân

Hemen bütün müfessirlerin el-Furkan terimine verdikleri anlam budur. Terim, yukarıdaki anlam akışı içinde hem Kur’an'a hem de umumî olarak vahiy olgusuna işaret etmek üzere kullanılmaktadır. (Terim hakkında Muhammed Abduh'dan iktibas edilen daha geniş bir açıklama için bkz. 2:53 hk. 38. not). Nezzele fiil formu her zaman yöntemde/usulde (“adım adım”/“yavaş yavaş” anlamında) bir tedricîlik nüansı taşımaktadır.

M.Esed

Arapça "Tebârake" kelimesi son derece kapsamlı olup 'mübarektir' kelimesi ile karşılanamayacağı gibi, bir cümleyle bile ifade edilemez. Bununla birlikte, belki birinci ve ikinci ayetlerin anlamları göz önüne alındığında kavranabilir. Burada şu anlamları ifade ettiğini söyleyebiliriz:
1
) Allah, en lütufkâr olandır. Bu yüzdendir ki, tüm insanlığı uyarsın diye Kulu'na "el-Furkan" nimetini derece derece bahşetmiştir.
2) Allah, en büyük ve en yüce olandır. Çünkü göklerin ve yerin hakimiyeti O'nundur.
3) Allah, en kutsal, en pâk ve en kâmil olandır. Şirkin her türlüsünden uzak bulunup ilâhlığında bir ortağı olmadığı gibi, yerini alacak bir oğula da muhtaç değildir. Çünkü O, ebedî olandır.
4) Allah, rütbe bakımından da en yüce ve en ulu olandır. Mülk ve hükümranlık bütünüyle ve yalnızca O'na aittir ve kudret ve otoritesinde kimsenin payı yoktur.
5) Allah kâinatın yegane yaratıcısı olup kâinattaki her bir şeyi yaratmış ve takdir etmiştir. (Ayrıntı için bkz. Mumunun, an: 14, Furkan, an: 19).
El-Furkan: Ölçü. Doğruyla yanlışı, erdemle kötüyü ve hakla batılı ayırıp değerlendirmede ölçü olduğundan dolayı Kur'an'a el-Furkan denmiştir.
 "... Âlemler için uyarıcı-korkutucu": Tüm insanlığı gaflet ve delâletlerinin kötü sonuçları konusunda uyarsın diye. Uyarıcı, el-Furkan veya onun kendisine indirdiği Hz. Peygamber'in (s.a) kendisi olabilir. Gerçekte, bir ve aynı amaçla gönderildiklerinden hem el-Furkan, hem de Hz. Peygamber (s.a) uyarıcıdır. Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğinin mesajı tek ve belli bir ülke için değil, tüm dünya içindir. Yine, yalnız kendi zamanı için değil, kendinden kıyamete kadar bütün zamanlar içindir. Bu gerçek Kur'an'ın çeşitli yerlerinde ifade edilmiştir:

"De: "Ey insanlar, muhakkak ben sizin hepinize gönderilmiş Allah'ın Resul’üyüm..." (Araf: 158),

"... Ve bu Kur'an, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım diye bana vahyolunuyor." (En'am: 19).

"Biz seni ancak tüm insanlığa müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik." (Sebe: 28) ve

"Biz seni ancak alemler için bir rahmet olarak gönderdik." (Enbiya: 107).
Bizzat Hz. Peygamber de (s.a) bunu hadislerinde açıkça ifade etmiştir: "Ben, kırmızı ve siyah tüm insanlara gönderildim." (Buhari, Müslim). "Ben, bütün insanlığa gönderildim ve ben, peygamberlerin sonuncusuyum." (Müslim).
Furkan "" kelimesi tedricen, parça parça indirmeyi ifade eder. Girişte bu şekilde dikkat çekilmesinin hikmeti, Mekke kâfirlerinin Kur'an'ın neden bir defada indirilmediği şeklindeki itirazlarının ele alındığı 32. ayet incelenirken açıklanacaktır. 

Mevdudi 

1. Âlemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkan’ı (Ayırıcı ’yı) indiren ne cömerttir (ne bol nimet verendir)!

Bu ayet, bundan evvelki Ya Sin suresinin 69, 70. ayetlerindeki “Ve Biz ona şiir öğretmedik. Bu onun için yaraşmaz da. O, sadece diri olanları uyarmak ve kâfirlerin üzerine Söz ’ün hakk olması için bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.” ifadesinin devamı niteliğindedir.

Bu ayette Kur’an’ın “furkan” özelliği ön plâna çıkarılmıştır. Mürselat suresinde de açıkladığımız gibi, Kur’an’ın isimlerinden biri olan “Furkan” sözcüğü, “iki şeyi birbirinden ayırmak” anlamındaki “fark” kökünden türemiş olup, “farika”  sözcüğü ile aynı anlama gelir. “Fark” sözcüğünün türevlerinden “tefrik”, sözcüğü mahsûsât (somut şeyler) için, “farikat” ve “furkan” sözcükleri mâkulat (soyut şeyler) için, kullanılır.

Bakara suresinin 53. ve Enbiya suresinin 48. ayetlerinde Musa peygambere de verildiği söylenen “Furkan”; soyut şeyler olan hakk ile batılı, iman ile küfrü, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü… Birbirinden ayırdığı için, Kur’an’a da isim olarak verilmiştir. Kur’an’ın “Furkan” olarak anıldığı birçok ayet vardır:

Bakara; 185:  Ramazan ayı öyle bir aydır ki, onun içinde insanlara yol gösteren, hidayetten açıklamalar ve Furkan olarak Kur’an indirildi. …

Âl-i İmran; 3, 4: O (Allah), sana, kendisinden öncekileri tasdik edip doğrulayan bu kitabı hakk ile indirdi. O, daha önce insanlara hidayet olarak Tevrat’ı ve İncil’i de indirmişti. Bu Furkan’ı da O indirdi. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler için kesinlikle çetin bir azap vardır. Allah çok güçlüdür, intikam sahibidir (suçluları cezalandırmak suretiyle adaleti sağlayandır).

Ayette isim verilmeden “kul” ifadesi kullanılarak konu edilen kişinin “Allah elçisi Muhammed” olduğuna dair Kur’an’da ipucu niteliğinde pek çok ayet vardır:

En’âm; 7:   Ve biz eğer ki sana kâğıtta yazılı bir kitap indirmiş olsak, onlar da ona dokunsalardı, kesinlikle o küfretmiş olan kişiler, “Bu, apaçık sihirden başka bir şey değildir.” derlerdi.

Nisa; 136;   Ey iman etmiş kişiler! Allah’a, elçisine, elçisine indirdiği Kitap’a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Ve kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve son günü inkâr ederse kesinlikle o çok uzak bir sapıklığa sapmıştır.

Nahl; 89:  Ve Biz o gün, her ümmet içinde, kendilerinden kendi aleyhlerine bir şahit göndereceğiz. Seni de onların üzerine şahit getireceğiz. Biz bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.

Bakara; 23:  Ve eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku duyuyorsanız, haydi onun gibi bir sure siz getirin ve Allah’ın astlarından tüm tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru iseniz.

İnsan; 23:  Şüphesiz Biz; Kur’an’ı sana kısım kısım Biz indirdik Biz.

Buna karşılık, Razi ve Kurtubi, Abdullah b. Ez Zübeyir’in, ayetteki “abdihi (kulu)” sözcüğünü “ıbadihi (kulları)” olarak okuduğunu nakletmişlerdir. Bu kıraate göre ayetin anlamı “Âlemlere uyarıcı olsun diye, kullarına Furkan’ı (Ayırıcı ‘yı) indiren ne cömerttir!” şeklinde olmakta ve bu kıraat de yine bazı ayetlerden onay almaktadır:

Enbiya; 10:   Hiç kuşkusuz size, öğüdünüz / şan şerefiniz içinde olan bir kitap indirdik. Buna rağmen hâlâ akıllanmayacak mısınız?

Bakara; 136:  Ve deyiniz ki: “Biz Allah’a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildi ise, İbrahim’e ve İsmail’e ve İshak’a ve Yakup’a ve esbâta (torunlarına) ne indirildi ise, Musa’ya ve İsa’ya ne verildi ise ve bütün peygamberlere Rablerinden olarak ne verildi ise hepsine iman ettik; O’nun elçilerinden birinin arasını ayırmayız (hiç birini diğerinden ayırmayız) ve biz ancak O’nun için teslim olanlarız.

Tebârake

“Tebârake” sözcüğü, “üreme” ve “fazlalık” anlamındaki “berk, bereket” sözcüklerinin “tefâale” kalıbındaki bir türevidir. Sözcüğün kökü olan “berk”, “bereket” genellikle “hayırlı olan bir şeyin bolluğu” olarak ifade edilir.

Bu sözcüğün bedevîlerce ilk kullanımı; “deve ve kuşların subaşlarına toplanması, birikmesi” ve “havuza suyun dolması” anlamlarında kullanılmıştır. (Lisan-ül Arab; c:1, s:398)

Bu temel anlama göre “tebareke” sözcüğü; “bollaştıran, hayırlı ve güzel nimetleri bol bol veren” demek olmaktadır. Nitekim bizim “ne cömerttir” şeklinde yaptığımız çeviri de sözcüğün bu öz anlamını ifade etmektedir. Fakat ne var ki sözcük, zaman içerisinde “mukaddes” anlamında kullanılır olmuş ve “tebareke” lâfızları Allah için “O, ne kutludur!” anlamıyla ifade edilir olmuştur. Ancak bize göre, sözcüğün yer aldığı ayetlerin içerdiği mesajlar dikkate alınarak, sözcüğün öz anlamı ile kullanılması gerekmektedir.

“Tebareke” sözcüğünün türediği kök sözcük olan “berk” sözcüğü, türevleriyle birlikte Kur’an’da 31 kez yer almıştır. Konumuz olan türev sözcük “tebareke” ise Kur’an’da 9 ayette geçmektedir. Bu ayetlerin 3’ü bu surede olup (1, 10 ve 61. ayetler), diğerleri aşağıdadır:

Mümin; 64:  Allah, sizin için yeryüzünü bir karargâh, göğü de bir bina yapan, size şekil veren -şekillerinizi ne de güzel kılmıştır- ve sizi temiz şeylerle rızıklandırandır. İşte O, Rabbiniz Allah’tır. -Âlemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir!-

Müminun; 14:  Sonra nutfeyi bir alaka (embriyon) yarattık, derken o alakayı bir mudğa (bir çiğnem et parçası hâlinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık olarak inşa ettik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, ne cömerttir.

Mülk; 1:   Mülk elinde bulunan O kimse (Allah), ne cömerttir. Ve O her şeye güç yetirendir.

A’râf; 54:  Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve Güneş, Ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah’tır. İyi biliniz ki yaratma ve emir sadece O’na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne cömerttir.

Zühruf; 85: Ve göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin mülkü kendisine ait olan O kimse (Allah) ne cömerttir. Saat’in bilgisi de yalnızca O’nun yanındadır. Ve siz sadece O’na döndürüleceksiniz.

Rahman; 78: Celâl ve ikram sahibi Rabbinin adı ne cömerttir!

Ayette geçen “âlemler” ifadesi, tüm zamanların insanlarını kapsamaktadır. Ya Sin suresinin tahlilinde de değindiğimiz gibi, A’râf; 158,   En’âm; 19,   Sebe; 28 ve Enbiya; 107 ayetlerin açık ifadeleriyle, Allah elçisi sadece Arap toplumuna değil, tüm insanlara (âlemlere) elçidir ve tüm insanları uyarmakla yükümlüdür.

H.Yılmaz

1. Bütün insanlara bir uyarı olsun diye kuluna, hakla batılı ayıran kitabı indiren Allah, yüceler yücesidir.

Ayette geçen Tebareke kelimesi “bereket” kelimesinden türemiştir ve “hayrın, nimetin bol olması” demektir. Bu manadan hareket edersek tebârekenin manasını Razinin belirttiği gibi, Nahl 18 ayetle vermemiz mümkündür:

“Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız.” Biz manaya İbrahim 34 ü de ilave edebiliriz:

“O size istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız.” Bu anlamı tefsirini yapmakta olduğumuz ayete taşırsak Tebareke kelimesine, “nimeti sonsuz olan Allah” manasını verebiliriz.

Kuran da Furkan kelimesi, ilahi kitabın ismi, insanın sıfatı ve bir günün özelliği olarak kullanılmıştır.

“eğer Allah’a ve o, hakkın batıldan ayrıldığı, iki topluluğun savaşta karşı karşıya geldiği gün, kulumuza indirdiğimize inanıyorsanız.” (Enfal 8/41)

Ayetin bu kısmında söz konusu kelime yevme’l-furkan şeklinde tamlama olarak geçmektedir. Bedir savaşının bir adı da “hakkın batılından ayrıldığı gündür.”

“Ey iman edenler! Eğer Allah’tan sakınırsanız O, size hak ile batılı ayırt edici bir anlayış verir.” (Enfal 8/29)

Demek ki, takva sahibi insanı Yüce Allah’ın Furkan kılması, ona “basiret” dediğimiz gönül gözünü kazandırıp iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hak ile batılı, güzel ile çirkini ayırt etme yeteneği vermektedir.

Furkan kelimesi aynı zamanda Tevrat ve Kuran içinde kullanılmaktadır. Enbiya 48 de Hz. Musa ve Hz. Harun’a indirilen vahye Furkan denmektedir. Furkan 1 de Kuran’a Furkan ismi verilmektedir.

B.Bayraklı

1- “Tebârake” ne yüce feyyazdır o ki, âlemleri uyarmak üzere kulu Muhammed'e, hakkı batıldan ayırdeden Kur’an’ı indirdi.

) تَبَارَكَ ( - تَعَالٰى  gibi   <تَفَاعُلْ> babından mazi fiildir. Tasrif olunmaz, ya­ni diğer sığaları çekilmez ve Allah'tan başkasına isnad edilmez. Türetilmesinde <بَرَكَةٌ>  “bereket” maddelerinin bu mânâ ile açık bir iliş­kisi vardır.  <تَفَاعُلْ>  babından olması da bu mânânın mübalağa ile kendisinden meydana geldiğini ifade eder. <بَرَكَة>  “bereket” ise bir şeyde ilâhî hayrın devamlı ve kararlı olması demektir ki, “suyun havuzda birikip yükselerek durması” anlamından alınmıştır. İlâhî hayrın bu­lun­­duğu şeye “mübarek” denilir. İlâhî hayır, dar bir kalıba sokulup sayılamayacak ve hislerle bilinemeyecek bir şekilde meydana gel­diğin­den, kendisinde beş duyu ile bilinemeyen bir ziyadelik tespit edilen şeye de “mübarek” denilir. Şu halde <تَبَارَكَ> kelimesi, mübareklik, bizzat ken­disin­den zuhur etmek üzere, mübareklikte büyük bir yükseklik ile kararlılık ifade eder. Ve bunun yani mübarekliğin Allah Teâlâ hakkında sonradan olma veya değişme şüphelerinden uzak bir şekilde düşünülmesi gerekir. Bu tahlilde düşünceye dayanak olacak iki kavram vardır: Biri subût, biri de ziyâdelik'tir. Bunun için geçmiş müfessirler de bunu, başlıca iki mânâyı esas alarak tefsir etmişlerdir. Birisi  <لَمْ يَزَلْ> <وَلاَ يَزَالُ>  mânâsı dır ki, varlığı ezelî ve ebedî olarak gerekli olan mâ­nâsınadır. Bunda devam ve karar mânâsı esas olarak alınmıştır. Diğe­rinde ise tezayüd (çoğalma) mânâsı esas alınarak iki vecih söylenmiştir. Bazıları, Allah Teâlâ'nın zatında yüceliğini ve Allah'tan başka şeylerin noksanlığını düşünerek  تَعَالٰى“yüce oldu” mânâsıyla tefsir etmişlerdir. Allah Teâlâ'nın zatında her şeyden yüksek olduğunu ifade eder. Zatında yüksek, çok yüksek demek olur. Bazıları da fiil sıfatı olarak düşünüp تَزَايَدَ خَيْرُهُ وَعَطَاؤُهُ وَتَكَاثَرَ “hayır ve ihsanı arttı ve çoğaldı.” di­ye hayır ve ihsanının artıp çoğalmasıyla tefsir etmişlerdir. Bazı yerde bu mânâların birisi, diğer bazısında diğeri daha uygun olmaktadır. Şu halde İbn Abbas Hazretlerinden de iki rivayet olduğuna göre, hem Allah'ın zatî sıfatını ve hem de fiilî sıfatını düşünerek bütün bu mânâları toplamak daha uygun olacağındanتَبَارَكَ، اَيْ تَعَالٰى جَلَّ شَاْنُهُ فٖى ذَاتِهٖ وَصِفَاتِهٖ وَاَفْعَالِهٖ عَلٰى اَتَمّ وَجْهٍ وَاَبْلَغِهٖ yani “hem zatında, hem sıfatında, hem fiillerinde en mükem­mel ve en olgun olmak üzere şanı yüksek ve yücedir” mânâsıyla tefsir olunmuştur.

Bilindiği gibi <تَعَالٰى> da <عُلُوٌّ> den <تَفَاعَلَ> veznindedir. <عُلُوٌّ> Türkçe'de “ululuk” diye ifade olunabilirse de  <عَالِى>  mânâsına “ulu” sıfatı, “ulumak” masdarından “emir” kipine de ihtimali olduğu için, hoş olmayan bir mânâyı düşündürmekten uzak olmadığından, dilin inceliğine dikkat eden edebiyatçılarca kullanılması uygun bulunmayıp “yüksek” sıfatı buna tercih edilmiştir. Bununla beraber <تَفَاعُلْ>   binasından anlaşılan    <فِعْلٌ بِنَفْسِهٖ>ile mübalağa inceliklerini ifade edebilecek bir siğa da bu­lamadığımızdan  <تَعَالٰى>  kelimesinin Türkçe bir fiil ile tam tercümesi mümkün olamamıştır. Mesela “Yükseldi” denilse  <عَلاَ>  yahut   <اِعْتَلَى>  demek olabilirse de <تَعَالٰى> anlaşılmaz. Özellikle sıfat olarak da kullanılmaz. Hâlbuki “bereket” kelimesinin ayrıca bir türkçe karşılığını kullanmadığımız gibi <تَبَارَكَ> fiilinin tercümesine de hiç imkân bulamıyoruz. Bundan dolayı <تَبَارَكَ وَتَعَالىٰ>  ifadesi dilimizde aynen kullanılagelmiştir. Bir şeye şaşırma ve beğenip güzel bulma anında  <تَبَارَكَ اللّٰهُ ، بَارَكَ اللّٰهُ> tabirleri de, olduğu gibi yaygın olarak kullanılmıştır. Mübarek olsun yerinde “kutlu olsun” denirse de “bereket” yerine “kut” demiyoruz. İşte bu gibi sebeplerden dolayı biz de mealde <تَبَارَكَ>  fiilini aynen muhafaza ile beraber “ne yüce feyyaz O” (ne yüce feyiz, bolluk ve bereket veren O,) tabiriyle bir tefsir ifade etmek istedik, bunun yerinde “yüksek, çok yüksek O”, yahud “çok pek çok feyiz ve bereket sahibi O”, yahut “ne yüce kutlu O” demek mümkün olabilirdi.

 <اَلَّذٖى>  İsm-i mevsul olup  <تَبَارَكَ> nin failidir. <نَزَّلَ الْفُرْقَانَ عَلٰى عَبْدِهٖ>  “kuluna (Muhammed’e) Kur’an’ı indirdi.” Cümlesi de onun sılasıdır.

Furkan:   <فُرْقَانٌ>  mukaddimede geçtiği üzere, aslında fark ve tefrik etmek, yani ayırmak, ayırt etmek manalarından masdardır. Genellikle “fark” aklen bilinen şeylerde, tefrik, hissen bilinen şeylerde kullanılır. Sonra “Furkan” fârık (ayıran), “mefrûk” (ayrılmış) mânâsına da gelir; bu suretle mühim davaları, çözüp neticeye bağlayan kesin delillere, mucizelere “Furkan” denilir. Bu mânâya göre Kur'ân'ın bir ismi de “el-Furkan ”dır.

Tenzil ve İnzal: İndirmek demek ise de tenzil, çokluk ifade eder. Onun için birden indirmeye inzal, çeste çeste birçok defalarda indirmeye tenzil denilir. Sonra Arapça'da gerek isim, gerekse fiil cümlesi olan bir haber cümlesi ile sıralanarak açıklanan  <مَا ، مَنْ ، اَلَّذٖى> gibi belirsiz isimlere, ism-i mevsul denilir. İkilisi <اَلَّذَانِ>   çoğulu   <اَلَّذٖينَ>  müfret müennesi   <اَلَّتِى>  tesniye müennesi   <اَلَّتَانِ>  cemi müennesi <اَللاَّتٖى ، وَاللاَّئٖ ، وَاللّوَاتٖى> gelir. Eskiden bunun tercümesinde “şol ki…” denilirdi. Fakat konuşma dilimizde her nedense kullanılışını kaybetmiş olduğundan bunun yerine “o ki” diyoruz. Halbuki “o” hem gâib zamiri, hem işaret ismi olarak kullanıldığından, bir de mevsul ismi yerinde kullanılması dilde darlık oluyor. Gerçi bizde asıl bağlaç mânâsını ifade eden; yani önündeki cümleyi üst tarafına bağlayan edat “ki” dir. Fakat bu “ki” isim olmayıp sadece bir bağlaç harfi olduğundan gramerde mübtedâ, haber veya fail gibi cümlenin bir öğesi olmayıp yalnız önündeki cümleyi üst tarafına sıfat yapar. Bu sebepten kendi başına bir mevsul ismin yerini tutamayarak o, şu, bu gibi belirtilen bir (mevsuf)a ihtiyaç duyar. Ve bu suretle sıla ile sıfatın arası açılmamış olur. Arapçada ise sıla ile sıfatın belağat açısından önemli farkları vardır. Bundan dolayı Kur'ân'da hoş ve ince zevkler ifade eden  <اَلَّذٖى> gibi mevsullerin tatlı tek­rarları o ki, şu ki, bu ki, gibi tercümelerle anlatılırken tatsız tekrarlara sebebiyet verildiği gibi, birçok yerlerde mevsul kaybedilerek mevsuf halinde gösterilmiş oluyor ki, bunlar dillerin birbirinden zorunlu farklılıklarıdır. Cümlenin mevsufu belirsiz olur, fakat mevsul muhakkak belirlidir; gerçi az da olsa bazan ahd-i zihnî… De olabilir. Fakat çoğunlukla sılanın muhatap için gerçekte belirli olması şarttır. Onun için burada şöyle bir soru sorulmuştur: <نَزَّلَ الْفُرْقَانَ> (Kur’an’ı indirdi) cümlesi<اَلَّذٖى>   nin sılası olduğu için, kendisine söz söylenilen kimselerce bilinmesi gerekir. Halbuki, kâfirler “Furkan ”ın indirilmiş olduğuna inanmıyorlar. O halde nasıl sıla olabilir? Buna basit olarak şöyle cevab verilir: Peygamber ve inananlar için Furkan'ın indirilmiş olduğu bilinmektedir. Burada doğrudan doğruya muhatap da onlardır. Gerçi indirilişin asıl hedefi kâfirler ve onların kâfirliklerini ortadan kaldırmak ve onların ahiretteki durumlarını bildirmektir; fakat doğrudan doğruya ilâhî söze muhatap tutularak değil, Peygambere yapılan hitabın tebliği iledir. Onun için biraz sonra görüleceği üzere kâfirler gâib (üçüncü şahıs) kipi ile bahis konusu edilecektir. Muhatap, insan cinsi de olsa bu cevap yeterlidir. Bununla beraber buna daha ince bir cevap da vardır. Şöyle ki: Furkan'dan asıl maksat, Kur’an’dır. Kur'ân ise benzeri yapılamadığı deneylerle bilinen daimi bir mucizedir. Bunu kâfirler de denemişler ve yetersiz kaldıklarından kalem ile çekişmeden, silah ile muharebeye geçmişlerdir. İşte Kur'ân'ın deney ile sabit olan ve böylece bütün insanlık için gözle görülür bir hale gelen bu acze düşüren vasfı, aynı zamanda kendisinin indirilmiş olması konusunda sağlam bir delil ve Furkan'dır.

Ebu Bekir Bâkıllânî'nin de “İ'câzü'l-Kur'ân” isimli eserinde açıkladığı üzere Kur'ân'ın icazı, (benzerinin yapılamayışı) herkesçe bilinen bir şey olduğundan onun indirilmiş olduğunu kabul etmek istemeyenler, elleriyle yokladıkları bir olayı bile inkâra kalkışacak inatçılardır. Bundan dolayıdır ki; En'am Sûresi'nde  وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَاباً فٖى قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِاَيْدٖيهِمْ لَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا اِنْ هٰذآ اِلاَّ سِحْرٌ مُبِٖينٌ   “Eğer sana sayfa üzerine yazılı bir kitap indirseydik, onlar da ona elleriyle dokunsalardı yine de kâfir olanlar: 'Doğrusu bu apaçık sihirden başka bir şey değildir' derlerdi” (En'am, 6/7) buyurulmuştur. Deney, teorik olarak bir mutlak gereklilik ifade etmezse de, genellikle insan bilgisinin en sağlam kaynaklarından olduğu için, ispat edilmiş bir deneyin delil olarak ifade ettiği gerçek, herkes için bilinen manasındadır. Bu sebeple Kur'ân'ın benzersizliği ve indirilmiş oluşu, Arap müşrikleri gibi bir kısım kâfirlerce tam olarak bilindiği gibi, diğerlerinin de bildiği yerine geçer. Bundan başka Kur'ân, bu gerçeği önceden açıklıkla haber vermiş; haber ise bilgi edinmenin yollarından birisi olduğu için, sılanın bilinen bir şey olduğunu ispat için bu kadarı bile yeterlidir. Nüktesi bir kerre işitilmiş olan bir haber cümlesi, inanmayanlara dahi bir sıla olarak getirilmiş olabilir. Bu konuda şart ve gerekli olan iman değil, az miktarda bilgi ki, şöyle zihinde kalacak kadar sözü geçmiş olsa da, yeterlidir. Şunu da belirtelim ki, mevsul ismin sılası, söylenmeden önce belirsizdir. Eğer  <اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذٖى> gibi normal bir sıfat olarak gelirse, Türkçenin “öyle ki” ifadesi gibi sıfatlandırmada güçlendirme bildiren bir bağlaç ifade ederse de  <تَبَارَكَ الَّذٖى>  gibi fail veya soyut veya gerçek bir mamul olarak geldiği zaman, belirsiz bir zattan başka bir şey anlatmaz. Bir sözde, böyle belirsiz bir zatın fail yapılmasında ne fayda olabilir de­nile­mez. Çünkü “evvelen ibhâm, sâniyen tefsir, evkau finnefis” tir, derler. Yani: “Bir şey önce kapalı olarak söylenip de sonra açıklandığı zaman, muhatabın gönlünde kuvvetli etki bırakır.” Çünkü nefis, kolay duyduğu bir şeyi hafif geçer, önemsemez; fakat önce kapalı olarak işittiği zaman dikkat ve anlamak için gayret sarf eder. Bilmek arzusuna düşer. Bu istek ve arzu üzerine açıklandığı zaman da, belleğinde iyi yerleşir.

Arap belagatinin bu kuralları, zamanımızda psikolojinin “hâfıza, dikkat ile mütenasiptir (bellek, dikkat ile denktir), dikkat de merak ile mütenasiptir (denktir)” kurallarını ifade eder. Hatta batılılarda ve zamanımız yazarlarının birçoğunda bu belirsizlik kuralı bir moda salgını hâlini almıştır. Bir konuyu anlatırken istek uyandırmak için sayfalarca belirsizlik çizdikleri görülüyor. Halbuki, bunun fazlası da, istek yerine usanç veya unutkanlık vermekten uzak kalamaz. Çok naz aşık usandırır. Kur'ân'da ise bunun en güzel gıdıklayıcı örnekleri görülür. Mevsul isimler de, buna ayrıca bir güzellik katar. İşte <تَبَارَكَ الّذٖى>  bunun gibidir. Allah Teâlâ'nın ilâhî özü (cevheri) bilinemediği gibi  <اَلَّذٖى>  de ilk bakışta bilinemeyecek bir “bilinmez öze” işaret ediyor. Karşısındaki kimseye önce insanın hiçliğini duyuruyor, sonra o bilinmeyen, en belli, en belirgin sıfatların ortaya konulmasıyla apaçık anlatılıyor. Önce Kur'an'ın, gerçeği gerçek olmayandan ayıran ve herkesçe bilinen karşısındakileri aciz bırakıcı özelliği “Furkan” ismi ve “el” belirlilik takısı ile hatırlatılıp <نَزَّلَ الْفُرْقَانَ>  sılası ile <اَلَّذٖى>  mevsulünün belirsizliği belirlenerek, Allah Teâlâ özellikle bu Furkan'ı indirmiş olmak sıfatı ile tanıtılıyor. Ve feyiz, bolluk ve bereketin yüksekliği ile önce bu fevkalade geniş muciz kılavuzluğu ile bildiriliyor ve yüceltiliyor. Bu şekilde, ortaya çıkan mânâ şu oluyor: “Çok yüce, çok kutlu, hayır ve bağışlaması çok yüksek olduğunu ne kadar hayret verici bir şekilde gösterdi. O, hani bildiğiniz Furkan'ı, o hak ve batılı ayıran, vazifelerinizi öğreten, bir benzerini yapmaktan herkesi aciz bırakan Kur'ân mucizesini ibadet ve kulluk ile seçilmiş, herkesçe bilinen kuluna âyet âyet indiren o yüce zat”. Şüphe yok ki onun o Furkan kendisine indirildiği her­kesçe bilinen kulu, özel kulu, yüce Peygamberi Muhammed Mustafa (s.a.v) olduğu da apaçık bellidir. (İsra, 17/1. âyetin tefsirine bkz.)

Ona, o Furkân'ı niçin indirdi.   لِيَكُونَ لِلْعَالَمٖينَ نَذٖيراً  Bütün akıl sahipleri dünyasına bir nezir (korkutucu) olsun diye.

Nezir: Münzir, yani korkutucu mânâsına sıfat-ı müşebbehedir. (Daimilik ifade eden sıfat.) Bu tıpkı beşir ve mübeşşir (müjdeleyici) kelimeleri gibidir. Nekîr ve inkâr sözcükleri gibi inzar (korkutmak) mânâsına masdar da olur. Burada korkutucu mânâsına olması açıktır.

İnzar: Korkunç haber vermek, bir şeyin sonucundaki güçlük ve yok olmayı haber vererek gocundurmak, sakındırmak demektir ki, sevinç haberi vermek demek olan müjdenin zıddıdır. (Bakara, 2/6. âyetin tefsirine bkz.) Bu sebepten beşir ve mübeşşir, müjdeci demek olduğu gibi; nezîr ve münzir de tehlike haberiyle korkutan haberci, Peygamber, Resul demek olur. Furkan sahibi olan Peygamber (s.a.v)  وَمَاۤ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ مُبَشِّراً وَنَذٖيراً  “Biz seni ancak müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik.” (Furkan, 25/56) gibi âyetlerle bilindiği üzere hem mübeşşir (müjdeci), hem münzir (korkutucu) dir. Allah Teâlâ'nın hem

rahmetinin müjdecisi, hem azabının habercisidir. Fakat yerine göre ba­zan bunların birisiyle yetinilmiştir. Nitekim Enbiya Sûresi'nde وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107) buyurulduğu gibi, burada da لِيَكُونَ لِلْعَالَمٖينَ نَذٖيراً   “âlemlere bir korkutucu olsun diye…” buyurulmuştur. Çünkü biraz sonraki açıklamalardan anlaşılacağı üzere burada iniş sebebi olan, kâfirlerin inkâr ve inatlaşmalarına karşı korkutma yerinde, müjdeleme kelimesinin açıklaması belagattan beraat-i istihlâle (güzel başlangıca) uygun olmazdı. Ve bu ince mânâ   <تَبَارَكَ> nin yükseklik ve büyüklük mânâsına olmasını destekler. Bununla beraber, bu korkutmada ve bunun kuvvetini ifade eden Furkan'ın indirilmesinde, Peygambere ve inananlara bir müjde ve rahmet mânâsını içerir. Bu yönden müjdelemenin sözün anlaşılması için özellikle kullanılması dahi ayrıca bir belağat (sözün yerinde kullanılması) olmuştur. Bu da “Tebârekenin bolluk ve bağışlama mânâsını hatıra getirir. Fatiha Sûresi'nde açıklandığı üzere âlem kelimesi Allah Teâlâ'nın zat ve sıfatından başka her şeye denilir. Onun için burada bazı müfessirler <رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ>  (âlemlere rahmet) kavramına göre, Hz. Peygamber'in bütün yaratılmışlara da gönderildiğine delil göstermişlerdir. Fakat aklı olmayanları korkutmanın sebep ve faydası anlaşılmaz. Bundan dolayı, burada Fatiha'daki gibi tağlib'e (bir kelimeyi bir başka kelimeyi de içine alacak şekilde kullanmaya) ipucu yoktur. “Âlemîn” çoğulunun, gerçekte akıl sahiplerinin dünyaları için kullanıldığı bellidir. Âlimlerin çoğunun görüşü de budur. Akıl sahipleri âlemleri ise insanlar cinler ve meleklerdir. Âlûsî, tefsirinde der ki: Peygamber (s.a.v) in insanlara ve cinlere gönderilmiş olduğu zorunlu olarak bilinmektedir. İnkâr edene kâfir denilir. (Âlûsî, a.g.e., XVIII, 231.) Sübkî gibi bir kısım araştırmacılar, meleklere dahi gönderilmiş olduğunu söylemişler ve bazıları bu âyeti delil getirmişlerdir. Masum olanlara gönderilmenin faydası da, çağrısına uymakla onun şerefine hizmet etmektir. Şimdi düşünmeli ki, böyle bütün âlemleri korkutma yetkisi ne büyük kuvvet ve şandır. Ve bu kuvveti getiren Furkan ne büyük bir delil ve buyruktur. İşte Peygambere bu Furkan ile bu büyük kuvvet ve yetki verilmiş bulunuyor. O halde, o kulun efendisi, ona o Furkan'ı indirmiş olan Mevlâ, ne yüce, ne kutlu tanrıdır! H.Yazır

Bkz. 17:111 hk. 133. not. -  Yani, yarattığı ve idame ettirdiği büyük kozmik düzen içinde her şeye ya da her olaya belli bir fonksiyon, belli bir mahiyet ve keyfiyet tayin eden O'dur: karş. Bu gerçeğin ilk defa ifade edildiği 87:2-3.

M.Esed

O (Furkan’ı indiren), göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin olan, hiç çocuk edinmeyen, hükümranlıkta ortağı olmayan ve her şeyi yaratıp sonra da onları bir ölçüye göre takdir edendir.

1. ayette Kur’an’ı indiren olarak “sonsuz cömert” niteliğini ön plâna çıkaran Rabbimiz, bu ayette dört niteliğini daha hatırlatmaktadır. Bu nitelikler; “göklerde ve yerde kendisinden başkasının sözünün geçmemesi, yani evrenin hâkimiyetinin kendisine ait olması”, “çocuk edinmemiş olması, yani kendinden başka kimsenin ilâhlığa lâyık olmaması”, “hükümranlıkta ortağının bulunmaması” ve “her şeyi yaratıp, her şeyi şaşmaz bir ölçü ile ölçülendirmesi ”dir. (Ölçü konusu Kamer suresinin 49. ayetinde de karşımıza gelmiş ve konu ile ilgili olarak Kamer suresinin sonunda Seyyid Kutub’un bir yazısı aktarılmış idi.)

2. ayet, Kur’an’da Allah’ı niteleyen yüzlerce ayetin bir özeti mahiyetinde olup, Allah’ın sıfatlarını tanıtan o ayetlerden üç tanesi de aşağıdadır:

Bakara; 107: Göklerin ve yerin egemenliğinin yalnız Allah’a ait olduğunu ve sizin için Allah’ın astlarından bir Yakın Kişi ve bir yardımcı olmadığını bilmedin mi?

İsra; 111:Ve de ki: Hamd (övgü), hiçbir çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan, düşkünlükten dolayı yardımcısı olmayan Allah’a özgüdür.  Ve O’nu büyüttükçe büyüt! (ululadıkça ulula!).

Kamer; 49:Şüphesiz ki, Biz her şeyi; evet onu (her şeyi) bir kader (ölçü, ayar) ile yarattık. 

H.Yılmaz

 

Allah Teâlâ bu ayetlerde, Kur´an-ı Kerim´in, Hz. Muhammed (s.a.v.)e indirilme gayesini bildiriyor ve her şeyin kendisine ait olduğunu, hiçbir ortağı bulunmadığını ve her şeyi yaratıp bir düzene koyduğunu beyan ediyor. Tâ ki, Allah Teala´nın bu sıfatlarını bilenler, gönderdiği Kur´an´dan öğüt alsınlar. Her şeyin hükümranı olan Allah´a boyun eğip kulluk etsinler, ona karşı günah işlemesinler, Allah´a ortak koşmasınlar ve ona çocuk isnad etmesinler.

Taberî

Göklerin ve yerin mülkiyeti yalnız O’na aittir. Hiçbir çocuk edinmemiştir. O’nun mülkünde hiçbir ortağı da olmamıştır. O, her şeyi yaratmış ve her şeye belli bir şekil vermiştir.

Furkan suresinin bu ayetinde Allah’ın dört sıfatı, özelliği gündeme getirilerek sağlam ve gerçek imanın bilinci verilmektedir. Bir bakıma şirk ile mücadele verilerek tevhit inancının esasları veriliyor.

A. “Göklerin ve yerin mülkiyeti yalnız O’na aittir.”

Ayetin bu kısmında geçen mülk kelimesi, hem sahipliği hem de egemenliği ifade etmektedir. Bu ayetin bir açılımı da Al-i İmran 109 dur: “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır.”

B. “Hiçbir çocuk edinmemiştir.”

Ayetin bu kısmı, İsra 111 ayetini müjdelemiş, Üzeyir’i Allah’ın oğlu olarak gören Yahudi, Hz. İsayı Allah’ın oğlu olarak gören Hristiyan öğretileri ile Arapların melekleri Allah’ın kızları olarak görmelerini çürütmekte ve ortadan kaldırmaktadır.

C. “Onun mülkünde hiçbir ortağı da olmamıştır.”

Buradaki el-mülk kelimesine “egemenlik” manasını vermek de mümkündür. Yüce Allah egemenliğini kimse ile paylaşmamaktadır. Yüce Allah’ın egemenliği paylaşılamaz. Egemenliği paylaşabilmek için, yaratılışta ortak olmak gerekiyor; yaratışta payı olmayanlar, egemenliği de paylaşamaz.

D. “O, her şeyi yaratmış ve her şeye belli bir şekil vermiştir.”

Her şeyi yarattığı ve yarattığı her şey belli bir kadere yani yasalara göre şekil vermiştir. Mikroplardan galaksilere, insandan cin ve meleklere varıncaya kadar tüm varlıklar, kendilerine tayin edilen kadere göre görevlerini yerine getirirler.

Yüce Allah yaptığı her işi Ala suresinde şöyle açıklamaktadır:

“Yaratıp düzene koyan, takdir edip yol gösteren O’dur.” (Ala 87/2-3)

Kısacası Yüce Allah, Kuran’ı indiren varlığın yani Kendisinin sahip olduğu vasıfları anlatarak kendisinden başkasının din koyamayacağını, vahy ve kitap gönderemeyeceğini vurgulamakta ve bunu Kuran’ı bir öğreti olarak sunmaktadır.

B.Bayraklı

O öyle bir ilâhtır ki, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisi-nindir. O hiç çocuk edinmedi, hükümranlıkta ortağı yoktur. O, her şeyi yaratıp bir ölçüye göre düzenleyerek takdir etmiştir.

 اَلَّذٖىO ki لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ bütün göklerin ve yerin mülkü (dilediği gibi kullanma yetkisi) hep O'nundur. Gerek gökler ve gerek yer ve gerek bunlardaki yukarı ve aşağı bütün şeylerden mülk, yani tam tasarruf yetkisi, yaratmak, yok etmek, yaşatmak; öldürmek gerektiği şekilde dilediği gibi buyruk ve yasaklarıyla egemen olmak, saltanat, şehin­şahlık hep O'nun, yalnız O'nundur. Başkasına bağımlı olmadığı gibi ortaklığı da yok…

 وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً Hem hiç çocuk edinmedi. Çocuğu olmaktan uzak olduğu gibi bir çocuk da edinmiş değil. Hıristiyanların dediği gibi değil (Bakara, 2/116; Maide, 5/18 ve Tevbe, 9/30. âyetlerin tefsirine bkz.).  وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرٖيكٌ فِى الْمُلْكِ Hem mülkte hiçbir ortağı da yoktur. Mecusilerin dediği gibi de değil. لَهُ مُلْكُ السَّمٰواَتِ وَالْاَرْضِ “göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız O’nundur.” Yüce sözündeki kasırdan (mülkü yalnız O'na tahsis etmeden) bu da anlaşılmıştı. Böyle iken ayrıca açıklanması; ikidir, üçtür, diye ortaklık iddia edenleri açıkça çürütmeye özen göstermek içindir.  وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَداً  “Hiç çocuk edinmedi” cümlesinin araya konması da bunun içindir. Böylece evvela bunun öncekine bağlı olmayıp ayrıca anılmak istenilen şey olduğu gösterilmiş, sonra çocuk edinmenin sonucu dahi ortak edinmek olacağından, edinmemenin sebebi de anlatılmıştır. Yani, bu cümle, öncekine değil, ikinciye bağlanmıştır.

İyi ama bu mülkü nasıl bulmuş ve bu kadar büyük mülk ortaksız yapayalnız nasıl yönetilir, denecek olursa, buna karşı söz başı “vâv”ı ile buyuruluyor ki,  وَخَلَقَ كُلَّ شَىْءٍ  her şeyi yarattı, başka birinden almadı, kazanmadı, doğurmadı, yarattı, yokken var etti  فَقَدَّرَهُ تَقْدٖيراً   de gerçeğine erişilmez bir takdir ile her birine bir sınır ve ölçü belirleyerek hikmetine göre dilediği gibi hepsini bütün sonuçlarıyla hazırladı. O'nun için güçlük yok, her şey bütün mukadderatı ile O'nun kudret eli altında, kul, yaratılmış olup hepsini dilediği gibi kullanır, böylece her şeyin bir sınır ve ölçüsü var ki, onu asla aşamaz. O'nun kudretine ise sınır ve son yok, bundan dolayı hiç bir şey, yaratılmış olma sınırını aşıp da O'na ortak olmaya güç yetiremez, O öyle yüksek, öyle Tebâ­rek… H.Yazır

Kelimeler son derece kapsamlı olup ister Allah'ın yarattığı melekler, cinler, peygamberler, veliler, güneş, ay, yıldızlar, ağaçlar, ırmaklar, hayvanlar vs. olsun, isterse insan yapısı taştan putlar olsun müşriklerin tapındığı tüm sahte tanrıları içine almaktadır.
 Yani, "Allah, insanları gaflet ve delâletleri nedeniyle terk ettikleri Hakk'a çağırsın ve akılsızlıklarının kötü sonuçları konusunda kendilerini uyarsın diye kuluna el-Furkan'ı indirmiştir. Furkan, doğrunun yanlıştan, gerçeğin sahteden ayrılması için parça parça vahyolunmaktadır."

Mevdudi

Yani, ya hayal mahsulü birtakım düzmece tanrıların mücessem “timsaller”i şeklinde, ya kişileştirilen tabiat güçleri şeklinde, ya tanrılaştırılan insanların kişiliğinde, ya da tamamen hayal ve tasavvurlarda yaşatılan birtakım mücerret unsurlar halinde. M.Esed

Onlar (kâfirler) ise, O’nun astlarından, bir şey yaratamayan, kendileri yaratılmış olan, kendileri için zarar ve faydaya gücü olmayan, ölüme, hayata ve ölümden sonra tekrar canlandırmaya güçleri yetmeyen ilâhlar edindiler.

2. ayette kendi niteliklerini bildiren Rabbimiz bu ayette ise sözde tanrıların niteliklerini sayarak akıllı insanlara bir mukayese imkânı vermiştir:

-  O putlar bir şey yaratamazlar. İlâh niteliği verilecek olanın ise yaratıcı olması gerekir. Nitekim Allah, her şeyi yaratandır (Zümer; 62,   Mümin; 62).

-  O putlar kendileri yaratılmış oldukları için başkasına muhtaç durumdadırlar.  İlâh niteliği verilecek olanın ise hiçbir şeye muhtaç olmaması gerekir. Nitekim Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, çok zengindir (Teğabün; 6).

-  O putların kendilerine fayda veya zarar verecek güçleri yoktur. Dolayısıyla başkalarına ne fayda ne de zarar verebilirler (A’râf; 197). Allah ise her şeye güç yetirendir (Mülk; 1).

-  O putların, ne hayat vermeye, ne öldürmeye ve ne de öldürdükten sonra diriltmeye güçleri yeter. O hâlde bunlara “ilâh” denemez. Allah ise, yaratır, rızıklandırır, öldürür ve sonra tekrar diriltir (Rum; 40).

 Sözde ilâhların nitelikleri ayette çoğul ifadelerle anlatılmış ve böylece melek, elçi, cinn, veliyler, Ay, Güneş, taş, ağaç ve hayvanlardan edinilmiş putların hepsi ayetin kapsamı içine alınmıştır.

İnsanoğlunun sahte ilâhlar edinme temayülü sebebiyle Rabbimiz bu konudaki uyarıyı sık sık dile getirmiştir:

Meryem; 81:Onlar, kendileri için bir izzet ve kuvvet kaynağı olsunlar diye,  Allah’ın astlarından  ilâhlar edindiler.

Ya Sin; 20–25:O sırada o kentin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey kavmim! Uyun o gönderilmişlere (elçilere)! Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o kişilere ki, onlar hidayete ermişlerdir. Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim O beni yaratana? Siz de sadece O’na döndürüleceksiniz. Ben, hiç ben O’nun astlarından ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahman bana bir zarar dileyecek olsa, onların (ilâhların) şefaati benden yana hiçbir fayda vermez ve onlar (ilâhlar) beni kurtaramazlar. Şüphesiz ki ben, o zaman (ilâhlar edindiğim takdirde) apaçık bir sapıklık içindeyimdir. Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman ettim. Hadi kulak verin bana!”

Ya Sin; 74: Bir de onlar, Allah’ın astlarından kendileri yardım olunurlar ümidi ile ilâhlar / tanrılar edindiler.

H.Yılmaz

Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede, cahil müşriklerin, her şeyi yaratan, her-şeye hayat veren, vadesi geldiğinde bütün insanları Öldürüp ahirette tekrar diriltecek olan Allah´ı bırakıp ta hiçbir şeye gücü yetmeyen putları ilah edinmelerini kınıyor ve onların beyinsizliklerini ortaya koyuyor.

Evet, Allah´tan başka hiçbir ilah yoktur. İbadet ancak ona yapılır. Onun ne çocuğu vardır, ne de babası. Ne dengi vardır, ne de yardımcısı.

Taberî

3. Onlar O’nu bırakıp, hiçbir şey yaratamayan, kendileri yaratılmış olan ve kendilerine ne zarar ne de fayda vermeyen, öldürmeyen, yaşatamayan ve tekrar diriltmeye gücü yetmeyen putları ilah edindiler.

İnsanlar, Yüce Allah’ı bırakıp başka varlıkları, eşyaları, tabiat olaylarını ilah edinmişlerdir ve Yüce Allah da, bu ayetinde onların yaptığının yanlışlığını çeşitli şekillerde de açıklamıştır.

“yaratmayan, kendileri yaratılmış olan”

Bundan anlıyoruz ki, o ilahların bir kısmı canlı varlıklardır. Mesela Yahudilerin Hz. Üzeyir’i ilahlaştırmalar (Tevbe 9/30), ayrıca Hıristiyanların Hz. İsa’yı ilahlaştırmaları (Maide 5/72, 116; Tevbe 9/30), ayrıca birbirlerini bilginlerini, rahiplerini ilahlaştırmaları (Tevbe 9/31) da bu ifadenin kapsamına girmektedir. Bir azizi, bilgini, rahibi veya din adamını ilah edinmek beşerin sapıklıklarındandır. Bunlar yaratamadıkları gibi, üstelik kendileri de yaratılmışlardır. İlah olmanın en önde gelen vasfı, özelliği, sıfatı yaratıcı olmasıdır. Yaratamayan ilah olamaz.

Araf 188 de Yüce Allah, Hz. Peygambere “Allah dilemedikçe kendine ne fayda ne de zarar verecek güçte olmadığını” söylemesini emretmektedir. Yunus 18 de de fayda ve zararı gündeme getirerek şöyle buyurmaktadır:

“Müşrikler, Allah’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve : ‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar.”

Hz. İbrahim, halkına tevhit inancını anlatıp öğretirken, fayda ve zararı gündeme getirmekte ve aksi özellikte bulunan varlıkları ilah edinmenin akıl dışı bir şey olduğunu söylemektedir. (Enbiya 21/66-67) 

B.Bayraklı

Kâfirler, O'nu bırakıp bir şey yaratamayan, bilakis kendileri yaratılmış olan, kendilerine ne zarar ve ne de fayda verebilen; öldürmeye, diriltmeye ve ölümden sonra tekrar canlandırmaya güçleri yetmeyen ilâhlar edindiler.

Bu Furkan ile gerçek tam mânâsıyla yerleştirilip tebliğ edildikten sonra, inzar (korkutma)ın sebebine geçilerek buyuruluyor ki,  وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِهٖ اٰلِهَةً böyle iken tuttular da O'ndan başka bir takım ilâhlar (mabutlar) edindiler. O her şeyi yaratanı bıraktılar da O'nun berisinden öyle şeylere taptılar ki  لاَ يَخْلُقُونَ شَيْئاً hiçbir şey yaratamazlar   وَهُمْ يُخْلَقُونَ fakat kendileri yaratılır dururlar; yani kendilerinin yaratılmış oldukları görülüp duruyor yahut mabut (tanrı) diye yalan yere uydurulup duruyorlar.

Halk: Yokken meydana getirmek, yani yaratmak mânâlarına geldiği gibi تَخْلُقُونَ اِفْكاً (Ankebut, 29/17) gibi “yalan uydurmak” mânâsına da gelir. Burada bazı müfessirler bu mânâyı tercih etmişlerse de görünen açık mânâ öncekidir. Allah'tan başka tapılan şeylerin hepsinin, putlar gibi yalan, uydurma mabut olduğu, onların yaratılmış olduklarından da anlaşılır. İlmî bakış açısından ifadenin asıl ruhu da, yaratılmışın, yaratan yerine konmasındaki çelişkiyi göstermektedir. Bunu daha fazla izah için buyuruluyor ki  وَلاَ يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ ضَرّاً وَلاَ نَفْعاً   ve kendi kendilerine bir zarara da malik değiller, bir menfaate de. Bu cümlenin açıklamasında “ve kendilerinden ne bir zararı gidermeye, ne de kendilerine bir fayda verecek şeyi getirmeye güçleri yetmez” deniliyor, çünkü لِاَنْفُسِهِمْ “kendilerine…” sonra gelen zarar fiilinin sılası sayılıyor. Ve bir şeyin kendine zarar vermesi akla uygun olmadığından zarar, zararı gidermek mânâsına kullanılmış oluyor. Bu mânâ, tam anlamıyla yalnız cansız putlara uygun olabilir. Bu ise hem kasrın, hem de ilâhî sözün görünen mânâsından uzaktır. <لاَمْ>  da asıl olan sebep gös­ter­me olduğu gibi   <لاَ يَمْلِكُونَ>  ye ilişkisi de açıktır. Bu bakımdanلاَ يَمْلِكُونَ ضَرّاً وَلاَ نَفْعاً لِاَنْفُسِهِمْ   “kendileri hakkında zarar ve menfaate malik değiller.” değil لاَ يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ ضَرّاً وَلاَ نَفْعاً “kendi kendilerine bir zarara da malik değiller, bir menfaate de.” buyurulmuştur. O halde لِاَنْفُسِهِمْ  “nefisleri için”   لِذَاتِهِمْ“kendileri için” demek olmalıdır. Buradaki olumsuz kılınan (nefy­edilen) yalnız kendilerine ait olan olumsuzluk ve zarar değil, kendi zatlarının nedeniyle mutlak olumsuzluk ve zarardır. Yani kendiliklerinden, kendi istekleri ile hiçbir zarar ve fayda vermeye güç yetiremezler kendilerinden (bizâtihim) olsalar bile, kendiliklerinden (lizâtihim) değillerdir. Olabilir ki, mesela güneşte veya Firavun gibilerde yahut Mesih gibilerde bir fayda veya zarar görülmüşse o onların lizatihi kendi kudretlerinden, kendi sahip olduğu şeylerden değil, yüce yaratıcının verdiği güç ve kuvvettendir. Lizatihi (kendiliğinden) olsa idi yok olmazlardı.

 Bu mânâ   اَسْتَغْفِرُ اللّٰهَ الْعَظٖيمَ الَّذٖى لاۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ وَاَتُوبُ اِلَيْهِ تَوْبَةَ عَبْدٍ ظَالِمٍ لِنَفْسِهٖ لاَ يَمْلِكُ لِنَفْسِهٖ مَوْتاً وَلاَ حَيٰوةً وَلاَ نُشُوراً  “Kendisinden başka ilâh olmayan diri olan, her şeyin yönetimini elinde bulunduran yüce Allah'tan mağfiret dilerim. Kendi nefsine zulmeden gerek hayat, gerek ölüm ve gerekse tekrar dirilme bakımından kendi nefsine malik olamayan bir kulun tevbesi ile tevbe ederim” (Ebû Dâvûd, Vitir, 26, Hudut 9; Tirmizi, Daavât, 17,117; Dârimî, Hudut, 6.) anlamına da uygundur. Burada zararın önce getirilmesi de dikkate değer. “Def'-i zarar, celp-i menfaatten akdemdir. (zararın yok edilip kaldırılması, faydanın getirilip konulmasından öncedir) kuralına işaretle zararı yok edip kaldıramayanın bir fayda getirip koyamayandan daha güçsüz olduğunu anlattığı gibi, zarar vermenin faydalı olmaktan kolay olduğunu da anlatır. Bir de, Allah'tan başkasına tapanların fayda elde etme duygusundan önce, zarar korkusuyla taptıklarını ortaya koyar. Çünkü diktatörler ve zalimler, insanları daha çok korkutma politikasıyla kendilerine tapındırmaya uğraşırlar. Ve bu yüzden bir çok zavallılar, o gücü, onların kendilerininmiş gibi sanarak korku belasıyla onları tanrı yerine koyar, Allah'ı unuturlar. Fakat bilmeleri gerekir ki, aslında o güç ve kuvvet onların değildir. Allah dilemeyince onlar kendi başlarına ne bir zarar yapabilirler, ne de bir fayda sağlayabilirler.  وَلاَ يَمْلِكُونَ مَوْتاً وَلاَ حَيوٰةً وَلاَ نُشُوراً Ne ölüme maliktirler, ne hayata, ne de nüşûra (ölümden sonra tekrar canlandırmaya.).

Nüşûr: “Neşir” gibi bazan geçişli, bazan geçişsiz olur. Geçişli olursa bir şeyi açıp yaymak mânâsına gelir ki, dilimizde “neşir” “neşriyat” ve “menşur” bu mânâdadır. Bunun geçişsizine “intişâr” denilir. Geçişsiz oldukları zaman ise ölmüş olan bir şeyin canlanıp kalkması anlamındadır ki, Kur'ân'da “nüşûr” kelimesi genellikle bu mânâdadır. Bunun geçişlisinde “inşâr” (ölüyü diriltme) denilir. فَانْشَرْنَا بِهٖ بَلْدَةً مَيْتاً “Ve o su ile ölü bir memlekete yeniden can verdik” (Zuhruf, 43/11) gibi. Şu halde bu mânâ şöyle olur: Ne ölüm elindedir, ne dirim, ne de ölümden sonra ahirette kalım; bunların hiçbirinde ne kendileri, ne başkaları hakkında diledikleri gibi tasarruf yapamazlar. Bunlara sahip olmayan ise mabut (ilâh) olamaz. Böyle iken bütün bunlara malik olup her şey kudret elinde bulunan Allah'a kulluğu bıraktılar da, öyle güçsüz şeylere taptılar. H.Yazır

Lafzen “ve böylece, gerçeği örten, sahte [zulm sözcüğünün bu akış içindeki anlamı budur] ve asılsız bir şey getirdiler” [ya da “ortaya attılar”]”. Bu ifadenin, genellikle, önceki cümlede inkârcıların söylediği karalayıcı sözlere karşı bu iddiaları çürütücü yönde verilen vahyi karşılık olduğu söylenmiş ise de, bizce bu cümle, Muhammed (s)'e “yardım ettiklerinden” şüphelenilen hayal mahsulü kimselerin de Kur’an'ın “uydurulması ”ndan o'nunla birlikte sorumlu olduklarını ifade etmek üzere inkarcıların söylediği sözlerin devamıdır.

Kur’an'ın, en azından büyük kısmıyla, Muhammed (s)'e, bilinmeyen bir yabancı tarafından (karş. 16:103 ve ilgili notlar, özellikle 130. not) yahut, bu değilse, Yahudiliği ya da Hristiyanlığı benimseyen Araplar tarafından Yahudi-Hristiyan öğretilerine dayanılarak aktarıldığı yolundaki inkarcı görüşü; ve bunun da ötesinde, Muhammed (s)'in, ya Kur’an'ın vahyi bir mesaj olduğu konusunda kendi kendini aldattığı, ya da öyle olmadığını bildiği halde, kasten onu Allah'a izafe ettiği yolundaki iddiaları karakterize eden bir ifade. 

M.Esed

4–6. Ayetler: 

Ve inkâr etmiş olanlar, “Bu (Furkan), onun (Muhammed’in) uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir.” dediler. Böylece onlar kesinlikle haksızlık ettiler ve asılsız bir iddia getirdiler.

Ve “O (Furkan), yazılı hâle getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o,  sabah akşam (sürekli) kendisine okunmaktadır.” dediler.

De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.” 

Bu ayet gurubunda, Kur’an karşısında âciz kalan ve mevcut düzenlerinin bozulmasından korkan inatçı kâfirlerin, olur olmaz isnatlarda bulunarak Furkan (Kur’an) hakkında yaptıkları sataşmalar ve onlara verilen cevap aktarılmaktadır. Dikkat edilirse müşrikler Kur’an’ın, peygamberimizin kendi düzmesi olmadığını bilmektedirler ama Kur’an’ın Allah tarafından vahyedildiği gerçeğine inanmak yerine, birileri tarafından ona öğretildiğini iddia etmektedirler. Bu isnat başka ayetlerde de yer almıştır: 

Nahl; 103:Ve kesinlikle Biz, onların “Kesinlikle ona bir beşer öğretiyor” deyişlerini biliyoruz. Kastettikleri o kişinin dili yabancıdır. Bu (Kur’an) ise, apaçık Arapça bir dildir. 

Klâsik kaynakların hepsinde, peygamberimize bu insafsız iftirayı atanların Nadr b. Hars b. Abdüddar ile arkadaşları olduğu, peygamberimize Kur’an öğreten kişilerin de Mekke’de ustalık yapan Bizans asıllı Cibra, Yesar ve Addas adındaki azat edilmiş köleler ile Habeşli büyücü Ubeyd b. Hadr adlı kişi olduğu yazmaktadır. Bu kaynaklarda verilen bilgilere göre kölelerden Cibra, Amir b. Rabia tarafından; Yesar, Ala b. El Hadrami tarafından; Addas da Huveytıb b. Abdül’uzzâ tarafından azat edilmişlerdir.

Görüldüğü gibi, peygamberimize Kur’an öğrettiği ileri sürülen bu kişiler, sosyal yönden çok zayıf ve yeni Müslüman olmuş “gariban” kişilerdir. Bu kişilerin, edebiyat bir tarafa, doğru dürüst Arapça bildikleri bile tartışmalıdır. Zaten Rabbimiz de müşriklerin akıl ve mantıkla bağdaşmayan bu saçma iddialarını “zalimce” diye niteleyerek reddetmiştir.

Müşriklerin iddiaları gerçekten saçmadır, çünkü her şeyden önce kâfirlerin elinde iddialarını kanıtlayacakları herhangi bir bilgi, belge, kanıt bulunmamaktadır. Eğer bu iddiaları kanıtlamaya yarayacak bir delil mevcut olsaydı, her türlü güç kuvvet ellerinde olan ve her türlü zorbalığı rahatça yapan bu kâfirler mutlaka bu delili ortaya çıkarırlar veya kendilerine karşı hiçbir hak iddia edemeyen garibanlara yaptıklarını itiraf ettirtebilirlerdi.

Diğer taraftan, söz konusu kişiler azat edilmiş de olsalar, eski sahiplerinin baskılarıyla, kendilerine maddî yönden bir çıkar sağlamayan peygamberi desteksiz bırakabilirlerdi. Hem iddia edildiği gibi olsaydı, kendileri de Müslüman olan bu kişiler, neden yalancı, düzmeci bir insana inanıp onun söylediklerine uysunlar, niçin düzenbazlığını bildikleri bir kişiyi peygamber olarak kabul etsinlerdi? Bu iddialar doğru olsa, onların bundan bir çıkarı olması gerekmez miydi? Peygamberimizin yanından hiç ayrılmayan eşleri, evlâtları, evlâtlığı Zeyd, Ebubekir ve diğer yakınları peygamberin böyle bir ilişki içinde olduğunu fark etmezler miydi? Böyle bir şey sezseler ona inanır, onun için canlarını ve mallarını ortaya koyarlar mıydı?

Kısacası, Rabbimizin dediği gibi bu iftira “zalimce” idi. Zalim müşriklerin böyle insafsızca saldırıları birçok kez olmuş ve Rabbimiz her defasında bu iddiaları reddetmiştir: 

Ahkaf; 8:Ya da onlar; “Onu (Kur’an’ı) o (Muhammed) uydurdu”  diyorlar. De ki: “Eğer onu ben uydurmuşsam bana Allah’tan olacak şeye güç yetiremezsiniz (beni Allah gibi cezalandıramazsınız). O, sizin neyin içine atıldığınızı daha iyi bilir. Sizinle benim aramda tanık olarak O yeter. Ve O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” 

Şûra; 24:Ya da onlar; “Allah’a karşı yalan uydurdu” diyorlar. Eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler; batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz ki O, göğüslerde bulunan şeyleri çok iyi bilir. 

En’âm; 93: Ve Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “Bana vahyolundu” diyenden ve “Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimleri ölümün şiddetleri içindeyken, melekler de onlara ellerini uzatmış; “Ruhunuzu teslim edin. Bugün, Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O’nun ayetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız.” derlerken bir görsen! 

Müşriklerin bu davranışlarına karşılık insaf sahibi olan “Ehl-i Kitap ”tan aklı başında olanların böyle bir iddiaları olmamış, onlar Kur’an karşısında hemen iman etmişlerdir:  

İsra; 107–109:De ki: Siz ona (Kur’an’a) ister inanın, ister inanmayın, şu daha önce kendilerine ilim verilenler, o (Kur’an) onlara okunduğunda onlar, secde ederek (teslimiyet göstererek) çeneleri üstü kapanırlar. Ve: “Rabbimiz tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir.” derler.                                

Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu (Kur’an) onların huşuunu (alçak gönüllüğünü) artırır.  

Kasas; 51, 52: Ve ant olsun Biz, Söz’ü (vahyi, Kur’an’ı) birbiri ardınca uladık. Belki öğüt alırlar!                                

Ondan (Sözden; vahiyden, Kur’an’dan) önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona (Söz’e; vahye, Kur’an’a) da inanırlar. 

Ahkaf; 10:  De ki: “Gördünüz mü (hiç düşündünüz mü)? Eğer bu Kur’an Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrailoğlullarından bir şahit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa, siz de büyüklük tasladıysanız? Şüphesiz ki, Allah zalimler topluluğuna kılavuzluk etmez.”  

Ankebut; 47: Ve işte böylece Biz, sana Kitap’ı indirdik de kendilerine Kitap verdiklerimiz ona inanıyorlar. Ve bunlardan da ona inananlar vardır. Ve bizim ayetlerimizi ancak inkârcılar bile bile reddeder. 

En’âm; 114: Size Kitap’ı (Kur’an’ı) ayrıntılı olarak indirdiği hâlde, ondan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine kitap verdiğimiz şu kişiler, onun (Kur’an’ın) şüphesiz Rabbinden hakk ile indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sen sakın şüphecilerden olma.  

Ra’d; 36: Ve kendilerine Kitap verdiklerimiz, sana indirilen (vahy) le sevinirler. Hizipleşenlerden, ayetlerin bir kısmını inkâr eden kişiler de vardır. De ki: “Ben ancak Allah’a kulluk etmekle ve O’na şirk koşmamakla emrolundum. Ben yalnızca O’na davet ediyorum, dönüşüm de yalnız O’nadır.” 

Konumuz olan ayette “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir.” denilmek suretiyle çok ince bir noktaya temas edilmiş ve Allah’ın her sırra vakıf olduğu vurgulanmıştır. Zira Kur’an’ın, bilinen ve henüz bilinmeyen yapısıyla, içerdiği gaybe ait bilgilerle, indiği dönemdeki insanlarının gizli kararlarını ortaya dökmesiyle, topluma yönelik olan en üst düzeydeki ahlâk ve yasa ilkeleriyle, afak ve enfüse ait mucizevî bilgileriyle, ancak her şeyi, her sırrı bilen bir yüce kudret tarafından oluşturulması mümkündür!

Yani, Kur’an’ı indiren Allah, her sırra vakıftır, her şeyi bilir: 

Enbiya; 2–4: Rablerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü / hatırlatmayı ancak oyun yaparak ve kalpleri eğlenerek dinlerler. Ve o zalimler aralarında şu fısıltıyı gizlediler: “Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz?”                                 

(Peygamber): “Benim Rabbim gökte ve yerde her sözü bilir. Ve O, her şeyi işiten, her şeyi bilendir.” dedi.

H.Yılmaz

İnkâr edenler: “Bu Kur'ân Muhammed'in uydurmasıdır, ona başka bir topluluk yardım etmiştir” diyerek haksız ve asılsız bir söz uydurdular.

Peygamberliğe gelince:

 وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا Ve o küfredenler bu açıklamaya karşı dediler ki  اِنْ هٰذَا bu Kur'ân, Furkan falan değil  ِاِلاَّ اِفْكٌ sırf bir iftira,   اِفْتَرَاهُ   onu o uy­dur­du  وَاَعَانَهُ عَلَيْهِ قَوْمٌ اٰخَرُونَ  ve buna karşı diğer bir kavim de ona yardım etti. Ya­ban­cılardan, yahudilerden öğreniyor dediler. (Nahl, 16/103. âyetin tefsirine bkz.)

 فَقَدْ جَاۤؤُا ظُلْماً وَزُوراً  Böylece zulüm ve tezvire büyük bir haksızlığa ve ya­lan­cılığa gittiler.

H.Yazır

İnkâr edenler: “Bu Kuran, Muhammedin uydurduğu bir yalandır. Bu uydurmada ona başka bir topluluk da yardım etmiştir.” Dediler. Kâfirler, bu sözleriyle haksızlık edip yalan söylemişlerdir.

Bu yardım etme, ya da yardım alma sözleri Nahl 103 ayeti hatırlatmaktadır:

“Şüphesiz biz onların: ‘Kuran’ı ona ancak bir insan öğretiyor’ dediklerini biliyoruz. Kendilerine nisbet ettikleri şahsın dili yabancıdır; hâlbuki Kuran, apaçık bir Arapçadır”  Birileri ona Kuran öğretiyor” demekle, “birileri ona yardım ediyor” demek arasında bir fark yoktur.

Yüce Allah, onların bu sözlerle tepki göstermelerini “zulüm” olarak nitelendirmektedir. Zulüm, “bir şeyi yerli yerine koymamak, bir şeye yakışan sözü söylememek, haksız ve olumsuz tavır takınmak” demektir. Zulüm aynı zamanda “karanlık bir iş yapmak” demektir.

Yüce Allah, onların yalan söylediklerini, iftiraya başvurduklarını da söylemektedir. B.Bayraklı

Kur'an'ın müşriklerin iddiasını cevaplandırmayıp doğrudan reddetmesi, şu durumlar göz önüne alındığında kolayca anlaşılabilir:
1) Mekke kâfirleri, ithamlarını kanıtlayacak hiç bir harekette bulunmamışlardır. Eğer ithamlarında herhangi bir gerçeklik olsaydı, bunu yaparlardı. Sözgelimi, yardım ettiklerini ileri sürdüklerinin evlerine ve Hz. Peygamber'in (s.a) evine sık sık baskınlar yapıp bu "aldatma “da kullanılan bütün "malzeme “yi ele geçirir ve peygamberlik iddiasının "yalan" olduğunu, böylece açığa çıkarabilirlerdi. Kendileri için bunu yapmak zor da değildi. Çünkü kendilerini hiç bir ahlâkî bağla bağlı hissetmediklerinden işkence dâhil, Hz. Peygamber'i (s.a) yenmek için her türlü çareye başvurmaktan çekinmiyorlardı.
2) Yardım ettikleri söylenenler yabancı değillerdi. Mekke'de oturduklarından, onların bilgilerinin derecesi herkese malumdu. Bizzat kâfirler, onların en üst düzeyde edebî meziyet ve olağanüstülük sahibi Kur'an gibi yüce bir kitabın meydana getirilmesinde yardımcı olamayacaklarını biliyorlardı. Bu yüzden, onları tanımayanlar bile, bu ithamın anlamsızlığının farkında idiler. Sonra sözde yardımcılar bu kadar deha sahibiydiler de, neden kendileri peygamberlik iddiasında bulunmuyorlardı?
3) Yine, sözde yardımcılarının tümü, Arabistan adetlerine göre, hürriyetlerine kavuştuktan sonra bile, efendilerine bağlı azatlı kölelerdi. Dolayısıyla, efendileri, yaptıklarını açığa çıkarmak için kendilerini zorlayacağından peygamberlik iddiasında Hz. Peygamber'e (s.a) yardım etmek istemezlerdi. Hz. Peygamber'e (s.a) yardımlarının tek nedeni, o zamanki şartlarda hayal bile edilemeyecek bir istek veya çıkar olabilirdi. Koruyup gözetmelerine muhtaç oldukları kişilerin namına bu "aldatmaca" da suç ortaklığı yapmaları için ortada hiç bir neden yoktu.
4) Hepsinden öte, tüm bu sözde yardımcılar İslâm'ı kabul etmişlerdi. Hz. Peygamber'e (s.a) "aldatmaca"sında başarılı olması için yardım eden kişilerin ona bağlanmaları hiç düşünülebilir mi? Üstelik tartışma olsun diye, haydi Hz. Peygamber'e (s.a) yardım ettiklerini söyleyelim. O zaman, içlerinden hiç olmazsa birisi yaptığı yardım karşılığında neden büyük bir mertebeye yükseltilmedi? Neden Addas, Yesar ve Cebr, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebu Ubeyde'nin statüsüne yükseltilmediler?
Peygamberlik "aldatmacası", sözde yardımcılarının yardımıyla sahneye konmuşsa, yine sorarız ki, nasıl oldu da bu Hz. Ali bin Ebi Talip, Hz. Ebu Bekir, Zeyd bin Harise ve benzeri Hz. Peygamber'in (s.a) en yakın ve en bağlı sahabilerinden gizli kalabildi? O halde, bu itham yalnız saçma ve sahte olmakla kalmamakta, ayrıca Kur'an'ın cevaplandırma onurunun da altına düşmektedir. Dolayısıyla, Kur'an, bu ithamda bulunanların gerçeğe karşı çıkışlarında hiç bir şey söylemeyecek kadar kör olduklarını ispatlamak için ondan söz etmektedir.

Mevdudi

"Kur´an, öncekilerin efsaneleridir, Muhammed onu başkalarına yazdırmış ta, sabah akşam kendisine tekrarlanıp okunuyor." dediler.

Bu âyetler, kâfirlerin beyinsiz olduklarını ortaya koyuyor ve iddia ettikleri gibi Hz. Muhammed (s.a.v.)in, Kur´an-ı Kerimi bir yerden almadığı onun, Allah katından olduğu ifade ediliyor. Kâfirler, bu ´iddialarının tutarsız olduğunu ve söylediklerinin bir kısım hezeyandan başka bir şey olmadığını aslında çok iyi bilirler. Zira hepsi de Resûlullah’ın, okuyup yazma ile meşgul olmadığını, doğumu ânından kendisine Peygamberlik verilinceye kadar onların arasında yaşadığını, dürüstlüğü, güvenilirliği, doğru sözlülüğü ve nezaheti ile meşhur olduğu için kendisine "Emin" denildiğini yine çok iyi biliyorlardı. Fakat kendisine Peygamberlik geline onu çekemediler, çeşitli iftiralarda bulundular. Rasûlullah’ı bu şekilde yıpratamayınca kaba kuvvete başvurdular. Fakat Allah, Peygamberine yardım etti, kâfirler ise hüsrana uğradılar. Bu ayetlerin, Nadr b. hâris hakkında nazil olduğu rivayet olunur.

Taberî

Ve yine kâfirler: (Bu Kuran ayetleri) öncekilerin masallarıdır. Onu kendisi yazdırmıştır. Bunlar sabah-akşam kendisine okunmaktadır. Dediler.

Esatîru’l-evvelin “evvelkilerin masalları” derken, Kuran da yer alan geçmiş peygamberlerin olgularını ele alan ayetler kast edilmektedir. El-Esatir kelimesi, “uydurulup söylenen masallar” anlamına gelen el-esatir kelimesinin çoğuludur. Bu kelimeyi el-usturenin çoğulu diyenler de vardır. (Razi, age, XVII,180)

Kâfirler bu masalları Hz. Peygamber’in, başkalarına yazdırdığını iddia etmişlerdir. Bükra “sabah”, esil ise “akşam” anlamına gelmektedir. Tümla da “okunmaktadır” manasını ifade etmektedir.

B.Bayraklı

“Kur'ân öncekilerin masallarıdır; başkalarına yazdırmış da sabah akşam kendisine okunmaktadır” dediler.

 وَقَالُوآ اَسَاطٖيرُ اْلاَوَّلٖينَ ve, evvelkilerin esatıyri, uydurma masalları. (esâtıyr kelimesi hakkında En'âm, 6/25. ayetinin tefsirine bkz.)  اِكْتَتَبَهَا Onları kendine yazdırtmış da  فَهِىَ تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَصٖيلاً  işte sa­bah akşam kendisine okunup duruyor” dediler. Haksızlıkta, yalancılıkta, yalanı telleyip pullamada bu derece ileri gittiler. H.Yazır

Burada, ".... O çok bağışlayıcıdır, çok rahmet sahibidir" denilmesi oldukça anlamlıdır. "Bağışlayıcı ve rahmet sahibi" olduğundan Allah gerçeğin düşmanlarına süre tanımaktadır. Aksi halde, Resul’e karşı yalan ithamlarından dolayı kendilerini azab kamçılarıyla yok edebilirdi. Ayrıca, bir uyarı da vardır bu ifadede: "Ey zalimler" denilmektedir. "şimdi bile inat ve düşmanlığınızı bırakıp gerçeği kabul etseniz, biz, önceki günahlarını bağışlarız."

Mevdudi

Ey Muhammed, sen onlara şöyle de: "Onu, göklerde ve yerdeki sırları bilen Allah indirdi. Şüphesiz ki o, çok affeden ve çok merhamet edendir.

Ey Muhammed, sen, kavminin müşriklerinden, Allah´ın âyetlerini yalanlayanlara de ki: "Sizin iddia ettiğiniz gibi Kur´an, öncekilerin efsaneleri değildir. O, göklerde ve yerde bulunan varlıkların sırrını bilen Allah tarafından indirilmiştir ve haktır. Allah, devamlı olarak yaratıklarının kusurlarını affedendir ve onlara lütufta bulunandır. Sizlerin bu yalanlarınıza rağmen sizleri hemen ceza­landırmaması işte bu lütuftandır.

Taberî

De ki: Göklerde ve yerdeki sırları bilen (Allah), Kuran’ı indirmiştir. Şüphesiz Allah, çok affedici ve çok merhametlidir.

Kuran gibi bir kitabı yazan varlık her şeyi bilmelidir. Onun için Yüce Allah ya’lemu “bilir” kelimesine yer vermiştir. Kuran, müşriklere, kâfirlere yani onu peygamberin yazdığını iddia edenlere, tamamını olmazsa on suresini, olmazsa bir suresini getirmelerini istemiştir. Bunu yapmadıklarını ve asla yapamayacaklarını da bildirmiştir. (Bakara 2/23)

“Kuran gaybe ait haberleri ihtiva etmektedir. Bu da ancak her şeyi bilenden kaynaklanır” Demek ki Kuran, insan bilgisinin giremeyeceği, fark edemeyeceği alanlara girip onları bilinir hale getirmektedir. Onun bu boyutu, Hz. Muhammed tarafından yazılmadığının delilidir.

Kuran ihtilaf denen noksanlıklardan uzaktır. Bu özelliğe sahip kitabı ancak her şeyi bilen biri gerçekleştirebilir.

“Hala Kuran üzerinde gereği gibi düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah katından olmasaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı.” (Nisa 4/82)

“Kuran, bütün âlemin maslahat ve faydasını, kulların nizamını sağlayacak hükümleri ihtiva etmektedir. Bu ise, ancak her şeyi bilen tarafından yapılabilir.” “Kuran çeşitli ilimler ihtiva etmektedir.” Bundan kast, Kuran’ın bir bilim kitabı olduğu değildir; ama çeşitli bilimlerin araştırma alanlarını ve araştırmanın hareket noktasını belirlemektedir. Bütün bunları Hz. Muhammedin yapması, bilmesi ve yazıya dökmesi veya döktürmesi imkânsızdır. Onun içindir ki Kuran’ın, kâinatın sırlarını bilen Yüce bir varlık tarafından indirildiği gerçeği açıkça ortada durmaktadır.

B.Bayraklı~ ~ ~

Ey Muhammed! De ki: “Onu, göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.  

Böyle haksız yalancılara başka sözün gereği yok. Yalnız  قلْ اَنْزَلَهُ الَّذٖى يَعْلَمُ السّرَّ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ  onu, “o göklerde ve yerdeki sırrı bilen indirdi” de. Yani o sizin zannettiğiniz gibi uydurma veya eskilerin uydurma masalları değil, ilâhî sırları içinde bulunduran gökten indirilme bir kitaptır. Çünkü onu, göklerin, yerin gizliliğini bilen yüce Allah indirdi.  اِنَّهُ كَانَ غَفُوراً رَحٖيماً O gerçekten gafûr (yarlıgayan) bir rahim (merhamet eden) bulunuyor. Bu sebepten o haksızlık ve yalan uydurmalarınıza karşılık kötü sonuçlarınızda ivedi davranmıyor da, geriye bırakıyor. H.Yazır

style='font-size: 8.0pt;font-family:"Verdana","sans-serif";mso-bidi-font-weight:bold'>Onları kendine yazdırtmış da  فَهِىَ تُمْلٰى عَلَيْهِ بُكْرَةً وَاَصٖيلاً  işte sa­bah akşam kendisine okunup duruyor” dediler. Haksızlıkta, yalancılıkta, yalanı telleyip pullamada bu derece ileri gittiler. H.Yazır

 

Kâfirler bir de şöyle dediler. Bu ne biçim peygamber! Bizler gibi yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor! On abir melek indirilmeli, kendisiyle birlikte o da uyarıcı olmalıydı!

Bu ayetten çıkaracağımız neticeler vardır.

A. Kâfirler, peygambere inanmadıkları halde, resul “peygamber” kelimesine yer veriyorlar. Öyle anlaşılıyor ki kültürlerinde bu kavramın yeri vardır.

B. Peygamberi insanüstü bir varlık olarak düşünüyor ve bekliyorlardı. Mesela: Yemek yememeli, çarşılarda dolaşmamalı. Yemek yememenin anlamı, “melek olmalı” dır; çarşıya çıkmaması da “insan gibi hareket etmemeli, ihtiyaç sahibi olmamalı” demektir.

C. Demek ki, Hz. Muhammed’i varlık itibarıyla bu göreve layık görmemekte, ama sahip olması gereken sıfatları da sıralamaktadır.

D. Kendisi ile beraber bir meleğin olmasını, onun da uyarı yapmasını istemektedirler. Kâfirler, Hz. Peygambere bir meleğin indirilmesini isterken, kitap ehli de ondan kendilerine gökten bir kitap indirilmesini istediler. (Nisa 4/153)

B.Bayraklı

7-9. Ve onlar (inkâr etmiş olanlar): “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu zalimler; “Siz yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz.” da dediler.

Senin için nasıl örnekler getirdiklerine bir bak! Artık onlar sapmışlardır, hiçbir yola da güç yetiremezler. 

Kur’an’a yönelik ithamları reddedilince müşrikler bu kez Allah elçisine karşı saldırıya geçmişler ve 7–9. ayetlerden oluşan paragrafta işte bu ithamlar konu edilmiştir. Burada kâfirlerin itirazları; peygamberin onlardan birisi olması, yani onlar gibi yiyip içen, sokaklarda gezen biri olmasıdır. Beklentileri ise; elçinin beraberinde uyarıcı olan ve kendilerinin de görebileceği bir meleğin inmesi veya elçiye bir hazine sunulması veyahut da elçinin yiyip içeceği bir bahçesinin, çiftliğinin olmasıdır. (Kâfirlerin bu beklentilerine cevap 20. ayette gelecektir.)

Kâfirlerin alay kokan bu talepleri Kur’an’da birkaç kez yer almıştır: 

İsra; 90–93:Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız.” dediler. De ki: “Rabbimin şanı yücedir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki?” 

Kâfirlerin bu taleplerinin benzeri daha evvel Firavun tarafından Musa peygambere de yapılmıştı: 

Zühruf; 53: Onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?  

Demek oluyor ki, Musa peygamberin Firavun’u ile Muhammed peygamberin karşıtları arasında bir fark yoktur. 

Bu ayet grubunda, büyüklenmeleri sebebiyle iyi düşünemeyen ve gerçeği göremeyen gururlu kâfirler, Rabbimiz tarafından “zalim”, “sapmış” ve “hiçbir yola güç yetiremeyen” olarak nitelenmek suretiyle kınanmıştır.

H.Yılmaz

7- Şöyle dediler: “Bu ne biçim peygamber ki, yemek yer, sokaklarda gezer? Ona, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya!

8- “Yahut kendisine bir hazine verilseydi veya besleneceği bir bahçe olsaydı ya!” Bu zalimler, inananlara: “Siz sadece büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz” dediler.

9- Ey Muhammed! Sana nasıl misaller getirdiklerine bir bak! Onlar sapmışlardır, yol bulamazlar.

وَقَالُوا مَا لِهذَا الرَّسُولِ يَاْكُلُ الطَّعَامَ وَيَمْشٖى فِى اْلاَسْوَاقِ “Bu ne biçim peygamber ki yemek yer, sokaklarda gezer.” Dediler. Haber verildiği üzere, Kureyş kabilesinden Rabia’nın iki oğlu Utbe ve Şeybe, Ebu Süfyan b. Harb, Nadr b. Haris, Ebu'l-Buhturî, Esved b. Muttalip, Zem'a b. Esved, Velid b. Muğire, Ebu Cehil b. Hişam, Abdullah b. Ebi Ümeyye, Ümeyye b. Halef, As b. Vâil, Nebih b. Haccâc ile Münebbih b. Haccâc toplanmışlar ve birbirlerine “Muhammed'e bir haber salın, kendisiyle bir konuşun, karşılıklı konuşarak tartışın ki, mazur olasınız (günah sizden gitsin) demişler ve bunun üzerine “Kavmin senin için toplandılar, seninle konuşmak istiyorlar” diye haber göndermişlerdi. Peygamber (s.a.v) geldi. “Ya Muhammed, biz senin hakkında mazur olalım (günah bizden gitsin) diye sana haber gönderdik. Şimdi bak! Sen eğer bu sözle mal istiyorsan, sana mallarımızdan mal toplarız ve eğer şeref istiyorsan seni Efendi tanırız, büyükleriz ve eğer mülk istiyorsan seni başımıza melik (kral) yaparız” dediler. Resulullah (s.a.v) buyurdu ki “Bende dediklerinizden hiçbiri yok. Ben size getirdiğimi ne mallarınızı almak için, ne içinizde şeref için, ne de üzerinizde melik olmak için getirmedim. Fakat yüce Allah beni size bir elçi olarak gönderdi ve bana bir kitap indirdi ve size bir müjdeci ve korkutucu olmamı emretti, ben de size, rabbimin elçiliğini bildirip iyilikle öğüt verdim. Eğer siz getirdiğimi alırsanız o sizin dünya ve ahirette payınızdır ve eğer onu kabul etmeyip bana geri verirseniz, yüce Allah, benimle sizin aranızda hüküm verinceye kadar ben, yüce Allah'ın emrine sabrederim.” Bunun üzerine “Ya Muhammed! Dediler, Eğer vermek istediklerimizden hiçbir şey kabul etmeyeceksen o halde, kendin için Rabbinden iste: Yanında seni doğrulayacak ve senden bizi uzaklaştıracak bir melek göndersin. Hem iste de sana bağlar, bostanlar ve altından, gümüşten köşkler yapsın da seni çalışmadan kurtarsın; çünkü sen de bizim gibi çarşılarda dolaşıyor, geçimlik arıyorsun. Eğer sandığın gibi elçi isen o zaman üstünlüğünü ve Rabbinin yanındaki yerini anlarız” Buna karşı Resulullah “Hayır, ben size bunun için gönderilmedim. Yüce Allah beni bir müjdeci ve korkutucu olarak gönderdi” (Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, VI, 236-237.) dedi. İşte bu âyetler bu sebeple indirildi.

 مَالِهذَا الرَّسُولِ“Bu ne biçim peygamber ki…” ifadesinde “mâ” soru, “lam” cer harfi olduğundan, kural  مَالِهذَا şeklinde bitişik yazılması idiy­se de imam Osman b. Affan'a ait mushaf hattında مَالِ هٰذَا  şeklinde “lâm” ayrı yazılmış ve dolayısıyla burada böyle yazılması muteber bir sünnet olmuştur.  H.Yazır

Kur’an'ın sıkça sözünü ettiği “cennet bahçeleri” hakkında alaycı bir îma. (Karş. 13:38 ve ilgili 74 ve 75. notlar; ayrıca 5:75 ve 21:7-8.) 

M.Esed

Yahut kendisine bir hazine indirilse veya bir bahçesi olsa da oradan yese ya, "Zalimler müminlere: "Siz ancak büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz." dediler.

Allah´a ortak koşan müşrikler: "Peygamber olduğunu iddia eden bu Muhammed nasıl bir Peygamber O da bizim gibi yiyip içiyor, bizim gibi gezip dolaşıyor. Şayet o iddiasında doğru ise kendisine gökten bir Melek indirilse de Melek te onunla birlikte insanları uyarsa ve onun söylediklerini doğrulasa yahut da ona bir hazine indirilse de Peygamberliğini tebliğ ederken geçim sıkıntısı çekmese veya onun bir bahçesi olsa da yiyip içeceğini oradan karşılasa."

Ey Muhammed´e tâbi olan topluluk, sizler büyülenmiş bir adama tâbi ol­maktan başka bir şey yapmıyorsunuz." dediler.

Bu iki âyetin, müşriklerin Kâbe´de toplanarak Rasulullah’a birtakım şeyler teklif ettikleri ve ondan bazı şeyler istedikleri bir sırada nazil olduğu rivayet edilmektedir.

Taberî

Yahut kendisine bir hazine verilmeli veya meyvelerinden yiyeceği bir bahçesi olsaydı ya! Bu zalimler: ‘Sizler sırf büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz’ dediler.

Bu ayetin benzerleri İsra 90-93 ayetleridir. Yerden su fışkırtmasını, çeşitli meyvelerden oluşmuş bostanlarının olmasını, gökten parçalar yağdırmasını, göğe çıkmasını ve bir kitap indirmesini ondan istemişlerdir.

Kâfirler bu istekleri ile yetinmediler. İşi saldırıya kadar götürdüler. Hakarete varan ifadeleri kullanmaktan çekinmediler. B.Bayraklı

(Ey peygamber!) bak, nasıl böyle örnekler verip sapıttılar. Artık onlar hiçbir çıkış yolu bulamazlar.

Bu sapıtma öylesine derin, öylesine geniş açı ile olmaktadır ki, bir daha dönüp doğruya gelmeleri, bir çıkış yolu bulmaları imkânsız hale gelmektedir. Felâ yesteti’une sebila ifadesine “çıkış yolu bulamazlar” manasını verirsek ayetin, onların artık o sapıklıklarından vazgeçip doğru yola gelmelerinin imkânsızlığını ifade ettiğini söyleyebiliriz. Biz buna başka bir yorum da getirebiliriz: “Kâfirler ne derse desin ve ne yaparsa yapsınlar, ne Kurana, ne de senin peygamberliğine zarar verecek bir yol bulamazlar” demektir. Onların konuştukları, tepkileri, davranışları, inkârları Kurana, sana doğru akacak bir mecra bulamayacak, oldukları yerde kalıp onların sinelerinde yara olarak kalacak ve derinleşecektir. B.Bayraklı

Öyle cömerttir ki O, dilerse sana ondan daha hayırlısını; altından ırmaklar akan cennetler kılar (verir), senin için saraylar da kılar (yapar).

Bu ayet de suiistimal edilmiş ayetlerden birisi olup rivayetlerde bu ayetin, elinde cennet saraylarının anahtarları bulunan cennetlerin bekçisi Rıdvan tarafından indirildiği, peygamberimizin ise bunları reddedip fakirliği ve kul-elçiliği tercih ettiği anlatılmaktadır (!). Oysa bu ayette Rabbimiz, kudretini ve sonsuz cömertliğini ifade edip, dilerse onların saydıkları sözde değerlerden daha hayırlısını elçisine vereceğini bildirmektedir

H.Yılmaz

Öyle yücedir O ki, dilerse sana ondan daha iyisini, altından ırmaklar akan cennetler verir, sana köşkler de yapar.

 تَبَارَكَ الَّذٖى اِنْ شَآءَ Ne mübarektir o ki dilerse   جَعَلَ لَكَ خَيْراً مِنْ ذٰلِكَ  sana on­dan -onların söyledikleri hazine ve bahçelerden- daha iyisini verir. Yalnız bir cennet değil  جَنَّاتٍ   cennetler, hem  تَجْرِٖى مِنْ تَحْتِهَا اْلاَنْهَارُ altından ırmaklar akar cennetler verir, yani ahirette söz verdiği cennetler gibi dilerse dünyada da verir, İslâm yurdu olur.  وَيَجْعَلْ لَكَ قُصُوراً  Senin için köşkler de yapar. H.Yazır

Doğrusu onlar, kıyameti de yalanlamışlardı. Biz ise, kıyameti inkâr edenler için alevli bir ateş hazırladık.

Kıyametin inkârı, kâfirlerin üçüncü özelliği olarak ele alınmaktadır. Günümüzde maddeyi ebedi zannedenler de, böyle bir olgunun gerçekleşeceğini kabul etmemektedirler. Demek ki insan, cehennem ateşini inkârıyla gönlünde yakmaya başlıyor. Yüce Allah, inançlar neyi zorunlu kılıyorsa onu hazırlıyor. Hazırlamak gerekli olan malzemeyi insanların gönlü vermektedir. B.Bayraklı

Fakat onlar o saati (kıyameti) de yalanladılar. Biz ise kıyameti yalanlayanlara çılgın alevli bir ateş hazırladık.

 بَلْ كَذَّبُوا “Fakat onlar kıyamet saatini yalanladılar.” Bel: Bir bağlaç harfidir ki, asıl mânâsı ıdrabdır (Yeni bir hükme dönüştür). Bazen de “hatta” gibi terakki, ileriye geçme ifade eder.

İdrab: Sözü üstünden altına çevirmek, yani bakışı öncesinden keserek geleceğe yöneltmektir. Bunu “belki” diye tercüme etmek meşhur olmuştur. Gerçekte, kelimenin yapısına ve söylenişine göre ondan alınmış, denilecek kadar da uygundur. Fakat dilimizde “belki” ıdrab­dan (sözü ve nazarı üstten keserek alta yöneltmekten) çok ümit ve ihtimal için kullanılmaktadır. “Dur bakalım belki gelir” demekte hiç İdrab mânâsı yoktur. İdrab; “Yok, hayır” “daha doğrusu” demektir. Bu mânâ kasır ve istidrake benzer olduğundan son zamanlarda “fakat” kelimesi de “bel” ve “lakin” yerinde kullanılır olmuştur. Böylece “fakat onlar kıyameti yalanladılar” demek olur. Bu cümle yukardaki  وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا “o küfredenler dediler ki…” bölümüne atf olunmuş ve ondan İdrab ile, diğer küfürlerini anlatmaya ve açık bir şekilde kötü sonlarını haber verip korkutmaya intikaldir. Yani, daha doğrusu onlar saate, kıyamet ve ahirete inanmıyorlar, Kur'ân'ın öyle uydurma olmadığını bilmediklerinden değil, ahirete, cezaya inanmadıklarından dolayı o inanç­sızlığa ve sapıklığa düşüyorlar, o haksızlığa ve yalancılığa gidiyorlar.

H.Yazır

11-19. Aslında onlar Saat’i (kıyameti) yalanladılar. Biz ise Saat’i yalanlayanlara çılgın alevi (cehennemi) hazırladık.

O (çılgın alev) onları uzak bir yerden görünce, onun öfkelenmesini ve uğultusunu işittiler (işitecekler).

Ve elleri boyunlarına bağlanmış olarak ondan (cehennemden) dar bir yere atıldıkları zaman, oracıkta ölümü isterler.

-Bugün bir ölüm değil, birçok ölüm isteyin!-

De ki: “Karşılık ve gidilecek bir yer olarak bu mu daha iyidir yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi?”

Onlar için orada temelli olmak üzere diledikleri her şey vardır. -(Bu) Rabbinin yerine getirilmesini üstüne aldığı bir vaattir.-

Ve o gün O (Rabbin), onları ve onların Allah’ın astlarından taptıkları şeyleri toplar da; “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi o yolu kaybettiler?” der.

Onlar dediler ki: “Tesbih ederiz Seni, Senin astlarından veliyler edinmek bize yaraşmaz. Ama Sen onları ve atalarını öylesine nimetlendirdin ki, Zikir’i (öğütü) terk ettiler ve helâke giden bir topluluk oldular.”

İşte onlar (taptıklarınız) sizi söylediklerinizde yalanladılar. Artık geri çevirmeye ve bir yardıma güç yetiremezsiniz. Ve sizden kim zulmederse, Biz ona büyük bir azabı tattıracağız.  

Bu ayet gurubunda kâfirlerin içlerinde tutup da açıkça söyleyemedikleri sırları, ana gayeleri, Rabbimiz tarafından açığa vurulmakta, onları bekleyen akıbet ve olacaklar nakledilmektedir.

Birçok ayette belirtildiği gibi, kâfirler demektedirler ki: “Yeryüzündeki bu hayattan başka bir hayat yoktur. Yaptıklarımızdan dolayı hesaba da çekilmeyeceğiz. Ölüm, her şeyin sonu demektir. Bu sebeple Allah’a ibadet etmişsin, kâfir, müşrik olmuşsun hiç fark etmez. Elinde fırsat varken fırsatlar değerlendirilmeli, dünyadaki her türlü zevk tadılmalıdır.”

Bu durumda, onların Kur’an ve elçi hakkında ileri sürdükleri saçmalıklar aslında birer bahanedir ve onların esas düşünceleri kıyameti inkâr etmek ve onu yalan saymaktır. İşte 11. ayet, onların bu saçma kabullerine karşı Rabbimizin tepkisini bildirmektedir.

Kâfirlerin sırları ve akıbetleri bildirildikten sonra 12, 13. ayetlerde uyarı amaçlı olarak mahşerden ve cehennemden bazı sahneler canlandırılmıştır. Bu sahnelerde müşriklerin helâki çağırmaları; onların “Yetiş ey ölüm, yetiş!” diye bağrışacaklarını düşündürmektedir. Nitekim toplumda dayanılmaz acı ve sancı içinde kıvranan kişilerin de “Allah’ım canımı al da kurtar!” tarzında yakarışına çokça rastlanmaktadır.

Bu sahnelerle henüz yüz yüze gelmemiş olanlara sanki “Bir kere değil, bin kere ölüm isteseniz yine de kurtuluşunuz yok. Gelin aklınızı başınıza alın!” şeklinde bir uyarının yapıldığı 14. ayetten sonra 15, 16. ayetlerde ise, cehennem sahnelerindeki korkunçluğun alternatifi olarak takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cennetinin karşılık ve gidilecek yer olarak daha iyi olduğu, bu vaadin yerine getirilmesini Allah’ın üstlendiği vurgusuyla bildirilmektedir.

17–19. ayetlerde, kâfirlerin dünyada iken ilâh edindikleri şeylerle yüzleştirildiklerini anlatan bir sahne ile yine mahşer canlandırmalarına dönülmüştür.

17. ayetteki “onların Allah’ın astlarından taptıkları şeyler” ifadesi ile kastedilenler “cansız putlar” değil, çeşitli müşrik toplumların tanrılaştırdıkları melekler, peygamberler, veliyler, şehitler ve dindar kişilerdir.

Bu yüzleşme sahneleri Kur’an’da birçok kez yer almıştır: 

Sebe; 40–42:Ve o gün O (Allah), onları hep birlikte toplayacak, sonra meleklere: “Şunlar mı size tapıyorlardı?” diyecektir.                                

Onlar: “Seni tenzih ederiz. Onlara karşı bizim velimiz Sensin. Bilakis onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inananlardı.” dediler.                                

İşte o gün bazınız bazınıza yarar ve zarara malik olmaz. Ve Biz o zulmetmiş (şirke batmış) kişilere: “Tadın bakalım o yalanladığınız ateşin azabını!” deriz.  

Maide; 116, 117:  Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah’ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O (İsa); “Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise Senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; gaybleri bilen yalnız Sensin, Sen!                                

Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. Ve ben aralarında olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, onları gözetleyen yalnız Sen oldun Sen. Ve şüphesiz Sen gaybleri en iyi bilensin.” 

Ahkaf; 5, 6: Ve Allah’ın astlarından kıyamet gününe kadar kendisine hiçbir cevap veremeyecek olan kimselere dua eden kimseden daha sapık kim olabilir? Onlar (tapılan kimseler), onların yalvarışlarından habersizler de

İnsanlar bir araya toplandığı zaman onlar (taptıkları kimseler) kendilerine düşmandırlar. Ve onların kendilerine tapmalarını inkâr ederler. 

18. ayette geçen “zikr” sözcüğü ile Kur’an ve ondan evvelki tüm vahiyler kastedilmiştir. Zira öğüde kulak vermeyen kişi sadece son peygamber zamanında olmamış, ilk peygamberden bu yana her peygamber döneminde de var olmuştur.

Yine 18. ayette geçen “subur” sözcüğü; “helâk olmak, yok olmak” demek olup, bu ifade bir başka ayette daha geçmektedir:  

İsra; 102:O (Musa) dedi ki: “Sen kesinlikle bildin ki, bunları (mucizeleri), birer ibret olmak üzere, ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ve ben de senin helâk olmuşluğuna kesinlikle inanıyorum.”  H.Yılmaz

"Ateş onları görecektir": İfade mecazi olabildiği gibi, cehennem ateşinin görme, düşünme ve ölçüp biçme melekeleriyle donatıldığı anlamına da gelebilir.

Mevdudi

Lafzen, “Onları uzak bir yerden gördüğü zaman”: anlaşıldığı kadarıyla, onların ölüm anlarına işaret eden mecazî bir ima. Kur’an'da pek çok yerde olduğu gibi, burada da, öte dünya ahvalini tasvir eden temsili mahiyette ince bir Kur’ânî tasvirle karşı karşıyayız; bakılan nesne kişileştirilerek, bakan özne ile bakılan nesneye, bakma eyleminin yönü itibariyle, “yer değiştirtilmekte” ve böylece gözde canlandırılmak istenenin dehşeti çarpıcı bir belağatla verilmektedir. Zemahşerî bu ifade tarzını açıkça mecazî olarak (‘âlâ sebîli'l-mecâz) nitelendirmektedir 

M.Esed

Onları uzak bir yerden gördüğü zaman -ki onlar ister görsünler ister görmesinler.- onun korkunç hışımlanmasını (kaynamasını) ve uğultusunu işitirler.

 وَاَعْتَدْنَا لِمَنْ كَذَّبَ بِالسَّاعَةِ سَعٖيراً Halbuki biz o saati (kıyameti) yalanlayan kimselere öyle korkunç bir ateş hazırlamışızdır ki

اِذَا رَاَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَعٖيدٍ onları uzak bir yerden gördüğü zaman -ki onlar ister görsünler ister görmesinler-  سَمِعُوا لَهَا تَغَيُّظاً وَزَفٖيراً  onun korkunç hışımlanmasını (kaynamasını) ve uğultusunu işitirler.

Tegayyüz: Gayzlanmak, öfkelenmek; Zefir, içeri nefes almaktır. Demek ki, cehennem onları uzaktan gördüğü zaman öfkesinden dehşetli sesler çıkarıyor, sümürmek için içine çekiyor. Burada görülüyor ki, gayzlanmak, zefirlenmek gibi görmek de ateşe nisbet edilmiştir. Onlar cehennemi gördüğü zaman değil, cehennem onları gördüğü za­man. Bu ise cehennem ateşini bir kavrayış sahibi gibi anlatmak demektir. Bunu birçokları, “görünecek bir yerde bulundukları zaman” demek gibi gerçek mânâsı dışında bir mânâya yorumlamak istemişlerdir. Aslında cehenneme, anlama ve kavrama fiili nisbet edilmesi sadece burada değil,  يَوْمَ نَقُولُ لِجَهَنَّمَ هَلِ امْتَلاتِ وَتَقُولُ هَلْ مِنْ مَزٖيدٍ “O gün cehenneme 'Doldun mu?' deriz. O da 'Daha var mı?' der.” (Kaf, 50/30) âyeti ve   وَشَكَتِ النَّارُ اِلٰى رَبّهَا فَقَالَ رَبِّ اَكَلَ بَعْضٖى بَعْضاً.. “Ateş Rabbine şikâyet edip: 'Ya Rabbi bir kısmım bir kısmımı yedi' dedi” (Buhârî, Mevâkîtü's-Salât, 9, Bedü’l-Halk, 10; Tirmizi, Cehennem 9; İbn Mâce, Züht, 38; Muvatta; Vükût, 27; Dârimî, Rikak, 119.) hadisi gibi diğer yerlerde de geçmiştir.

Bir de Âlûsî ‘nin naklettiği üzere Taberaní ile İbn Merduye, Mek­hûl tarîkı ile Ebû Ümâme (r.a)den şunu haber vermişlerdir: Demiştir ki; “Resulullah (s.a.v) her kim bilerek bana atfen yalan söylerse, cehen­nemin iki gözü arasında oturacağı yere hazırlansın.” buyurdu. Ya Resulullah! cehennemin gözü var mıdır, dediler. “İşitmediniz mi, yü­ce Allah اِذَا رَاَتْهُمْ مِنْ مَكَانٍ بَعٖيدٍ “Onları uzak bir yerden gördüğü zaman” buyuruyor, gözleri olmasa görür mü?” buyurdu. (Âlûsî Rûhu'l-Meânî, IX, 242) Şu halde tevile gidilmeyip konuyu Yüce Allah'ın kudretiyle sırrı bir şekilde düşünmek gerekir. Özellikle  قُلْ اَنْزَلَهُ الَّذٖى يَعْلَمُ السّرَّ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ “De ki, onu göklerde­ki ve yerdeki sırrı bilen indirdi” (Furkan, 25/6) hatırlatmasından sonra, bunun o gizliliğe açık bir bağlantısı göze çarpmaktadır.

H.Yazır

12. O ateş, onları uzaktan gördüğünde, onlar onun kaynama sesini ve uğultusunu işitirler.

Yüce Allah, cehennemin görebileceğine işaret etmektedir. Çünkü ayette görme işini alevli cehennem yapmaktadır. Bu doğru olabilir mi? Cehennem canlı mıdır da görme fiilini işlemektedir? Bu soruları cevaplandırabilmek için şu ayetlere gitmemiz gerekiyor:

“O gün cehenneme: Doldun mu? Deriz. O da: Daha var mı? Der.” (Kaf 50/30) Bu ayet, cehennem ile konuşulacağına ve cehennemin konuşacağına işaret etmektedir.

“Neredeyse cehennem öfkesinden çatlayacak” (Mülk 67/8)

Sanki cehennem canlı bir varlık gibi öfkelenmektedir. Ayetlerin zahiri manasına bakınca, cehennemin konuşacağını, öfkeleneceğini ve Furkan 12 de de görülebileceğini anlamamız mümkün olmaktadır.

Ayrıca mahşerde insanın elleri, ayakları, dilleri şahitlik edecektir (Nur 24/24); eller konuşacak, ayaklar şahitlik edecektir. (Yasin 36/65); Kulaklar, gözler ve deriler şahitlik edecek, yani konuşacaklardır. (Fussilet 41/20-21)

Demek ki ahiretin kanunları farklıdır. Bu bakımdan cehennemin görmesi ve konuşması da mümkündür. Şu ayet her şeyi konuşturanın Allah olduğunu ifade etmektedir:

“Derilerine: Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz? Derler. Onlar da: Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu, diyeceklerdir.” (Fussilet 41/21)  B.Bayraklı

Günahkarların birbirlerine bağlanmış ya da kenetlenmiş olarak cehenneme atılmaları yolundaki temsil hakkında bir açıklama denemesi için bkz. 14:49 hk. 64. notumuz. Yine günahkarların ateşe sokulacakları ya da atılacakları “daracık yere” gelince, Zemahşerî bunun günahkarların çekeceği ruhî sıkıntı ve ıstırabın bir mecazı olduğunu, çünkü “elem ve ıstırabın her zaman bir darlık ve sıkışıklık duygusuyla, sevinç ve mutluluğunsa bir genişlik duygusuyla elele gittiğini; nitekim Allah'ın cenneti gökler ve yer kadar geniş bir yer olarak tasvir ettiğini (3:133)” belirtmektedir.

M.Esed

13-14. Elleri boyunlarına bağlı olduğu halde orada, dar bir yere atıldıklarında, ölümü çağırırlar. Onlara: Bugün yalnız bir defa yok olmayı istemeyin, aksine birçok defalar yok olmayı isteyin, denir.

Ayette geçen kelimesi “elleri boyunlarına bağlı olduğu halde” anlamına gelmektedir. Neden Allah’a şirk koşan, Kuran’ı inkâr eden, Hz. mukarranin Peygambere büyülenmiş diyerek peygamberliğini ret eden ve kıyameti inkar eden kişiler cehennemin öfkelenişini, uğultusunu işitecekler ve elleri boyunlarına bağlı olarak dar bir yere atılacaklardır? Sorunun cevabını onların yaptığı amellerde aramak gerekiyor. Kâfirler uğultu yaparak Kuran’ın dinlenmesini engelliyor, Hz. Peygamber’in tebliğ faaliyetinin alanını daraltıyorlardı. Kendi beyinleri ile gönülleri arasındaki bağlantıyı kesiyorlardı. Onlar halka şöyle sesleniyorlardı:

“Bu Kuran’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın. Umulur ki bastırırsınız. Dediler.” (Fussilet 41/26) Onların Kuran’ a karşı dinlenmemesi için çıkardıkları uğultu, öteki âlemde cehennemin öfke ve uğultusuna dönüşecektir. Başkalarına “Kuran aleyhine uğultu yapın” diyenler, cehennemin uğultusu ile karşı karşıya kalacaklardır; hatta kendileri de Hud suresinin 106. Ayetinde ifade edildiği gibi homurtu çıkaracaklardır.

“Ve dediler ki: Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır.” (Fussilet 41/5)

Kalp, kulak ve gözlerini Kuran’a bu şekilde kapayan kâfirler, elleri boyunlarına bağlı olarak dar yere atılmayı hak etmiş olmaktadırlar. 

B.Bayraklı

13- Elleri boyunlarına bağlı olarak onun dar bir yerine atıldıkları zaman da, oracıkta yok olmayı isterler.

14- (Onlara şöyle denilir) Bu gün bir yok olmayı değil, nice yok olmaları isteyin!

15- De ki: Bu mu daha iyi, yoksa takva sahiplerine vaad olunan ebedilik cenneti mi? Çünkü orası, onlar için bir mükafattır ve bir varış yeridir.

16- Onlar için orada ne isterlerse var, hem orada ebedî kalacaklar. Çünkü bu Rabbinden yerine getirilmesi istenen bir vaaddir.

17- Hele o gün Rabbin onları Allah'tan başka taptıkları şeylerle toplar da, der ki: “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi yolu kaybettiler?”

18- Onlar: “Sübhansın seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da senden başka dostlar edinmek bize yaraşmaz; fakat sen onlara ve atalarına o kadar nimet verdin ki, sonunda seni anmayı unuttular ve helaki hak eden bir kavim oldular,” derler.

19- (Bunun üzerine ötekilere hitaben şöyle denilir.) İşte (taptıklarınız) sizi söylediklerinizde yalancı çıkardılar. Artık ne (azabınızı) geri çevirebilir, ne de bir yardıma çare bulabilirsiniz ve içinizden kim zulmederse, ona büyük bir azab tattıracağız.

20- (Resulüm!) Biz senden evvel de peygamberleri başka türlü göndermedik. Şüphesiz onlar hem yemek yiyorlar, hem çarşılarda geziyorlardı (sokaklarda yürüyorlardı). Sizin bir kısmınızı bir diğerine fitne (imtihan sebebi) kılmışızdır ki, bakalım sabredecek misiniz? Zira Rabbin her şeyi hakkıyla görmektedir.

 دَعَوْا هُنَالِكَ ثُبُوراً  Orada “sübûrâ”; yani “Ey sübûr, ey helak (yok oluş) neredesin! Gel de bizi kurtar diye feryad ederler.

 وَعْداً مَسْؤُلاً İstenecek vaat, yahut istenildiği halde vaat, yani yüce Allah onu kullar tarafından istenilmek şartıyla vaat ve taahhüt buyurmuştur. H.Yazır

Çünkü ölüm derecesine gelip yine dirileceksiniz, pişen derileriniz yeniden tazelenecek, her defasında ölümü çağırın. Mevdudi

“Yok, olup gitmek” (sübûr) kavramı her ne kadar bir son bulmayı, tükenip gitmeyi ve dolayısıyla tekrarı olmayan bir olguyu ifade ediyor ise de, günahkârların “defalarca yok olmayı” ya da “birden fazla ölümü” istemeleri, burada, tarifsiz acı ve ıstırapları ve buna bağlı olarak nihaî bir kurtuluş için duyulan tarifsiz özlemi dile getirmek için kullanılan deyimsel/mecazî bir ifadedir. M.Esed

15. De ki: Bu mu daha iyi, yoksa takva sahiplerine vaat edilen sürelilik cenneti mi? Orası, onlar için bir ödül ve bir varış yeridir.

16. Onlar için orada süreli kalmak üzere diledikleri her şey vardır. İşte bu, Rabbinin üzerine aldığı ve yerine getirilmesi istenen bir vaattir.

Ayetlerde üç önemli kavram bir araya gelmektedir. Hayr kavramı “daha iyi” olarak tercüme edilmiştir. El-Huld kavramına, “sonsuzluk” değil de “çok uzun sürelilik” manasını vermemiz doğru olacaktır. El-Muttekûn kelimesi de, “takva sahipleri” anlamına gelmektedir. Takva, “haramlardan sakınıp Allah’ın emirlerini yerine getirmekten oluşan bir ruh olgunluğudur

Dini anlatanlar, cehennem ağacının nefisten, cennet ağacının da akıl ve gönülden çıkıp ahirete uzandığının bilincini vermelidirler. B.Bayraklı 

Burada kendilerine tapınılanlardan kasıt putlar değil, çeşitli müşrik toplumların tanrılaştırdıkları melekler, peygamberler, veliler, şehitler ve dindar kişilerdir.
 Allah ile kâfirlerin tanrıları arasındaki bu tür diyaloglar, Kur'an'ın çeşitli yerlerinde söz konusu edilir. Sözgelimi Sebe Suresi'nde şöyle denmektedir: "Onların hepsini toplayacağı ve meleklere "bunlar mı size ibadet ediyorlardı?" diyeceği gün, "Seni tesbih ederiz." dediler, "onlar değil, sen bizim velimizsin. Belki onlar cinlere ibadet ediyorlardı. Onların çoğu onlara mümindiler." (Ayet: 40-41).
Benzer şekilde Maide Suresi'nde de şöyle buyurulur: "O zaman Allah, "Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara Allah'tan başka beni ve annemi iki ilah edinin dedin?" der. (İsa) "Seni tesbih ederim" der, "benim için hak olmayan şeyi söylemem bana yaraşmaz. Ben onlara senin bana emrettiğini söyledim. Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin diye..." (Ayet: 116-117).  Mevdudi

Bu pasaj veciz bir biçimde yukarıdaki 3. ayetle bağlantılıdır. Ayetin devamındaki belâgat gereği “soru”, bazı müfessirlerin söylediği gibi, “Yargı Günü'nde konuşturulacak olan” cansız putlara değil, fakat tanrılaştırılan akıl sahibi varlıklara, yani peygamberlere, azizlere, velilere hitab etmektedir. 

M.Esed

Rabbin onları ve Allah’tan başka taptıklarını bir araya toplayacağı gün, tapılanlara der ki: Bu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yolu saptılar? (Furkan 25/17)

Yüce Allah, müşriklerle sahte ilahları bir araya getirecektir. Bir bakıma onları yüzleştirecektir. Yüzleştirmede ilk soruyu sahte ilahlara yöneltecektir. Ayette bu günün gerçekleşeceğini kesin olarak bilmelerini öğütlemektedir. Bu ilah edinenler canlı varlıklardır. Yoksa cansız olanlar bu soruya cevap veremezler. Ayette geçen min dunillah ifadesinden kasıt, “Allah’tan başka taptıkları canlı varlıklardır.” Bunlar da insanlar ve şeytanlar olabilir. İnsanlardan nebiler, azizler, ilim adamları, kendilerinde esrarengiz güç gördükleri ileri gelenler, din büyükleri, cinler de şeytanlar da olabilir. Günümüzde mezhepler ve tarikatlar incelendiğinde bu konuda neler olduğu anlaşılacaktır.

Soru şu olacaktır: “Bu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yolu sapıttılar?” Bunun anlamı, müşriklerin, durumlarına bahane bulamayacakları ve “bizi bu sahte ilahlar yoldan çıkardı” diyemeyeceklerini göstermektedir. 

B.Bayraklı

Yani, "Onlar adi kimselerdi; kendilerine sana şükretsinler diye her türlü geçim araçlarını verdin; fakat onlar nankörlük ettiler ve resullerinin tüm uyarılarına da kulak asmadılar." 

Mevdudi

Zımnen “ve dolayısıyla, başkalarından da bize kulluk etmelerini istememiz manen ve ahlaken imkansızdı”. Öte yandan, İbni Kesîr “bizim için/bize” (lenâ) ifadesinin sadece bu sözü söyleyen kimselere değil, topluca bütün insanlara işaret ettiğini ve dolayısıyla yukarıdaki cümlenin “... Biz [insanlara] yakışmaz” anlamına geldiğini söylemektedir. Her iki durumda da, Kur’an'ın hemen her yerinde değişik biçimlerde tekrarlanan yukarıdaki belâgat gereği “soru ve cevap”, Allah'tan başka varlıklara tanrısal nitelikler yakıştırmanın manevî ve ahlakî çarpıklığını ve zihnen saçmalığını dramatik bir tarzda ortaya koymak amacını taşımaktadır. Bu anlam akışı içinde hattâ'nın (lafzen, “tâ ki”, “kadar”) anlamı budur 

M.Esed

Sahte tanrılar der ki: Senin şanın yücedir, senden başka dostlar edinmek bize yaraşmaz, fakat sen onlara ve atalarına o kadar bol nimet verdin ki, sonunda seni anmayı unuttular ve helaki hak eden bir topluluk oldular.

Ayette geçen bura kelimesi, “helak” anlamına gelen el-bevar kelimesinden türemiştir. Bura da “helak edilenler” demektir. Bu kelime, “verimli olmayan, ekin ekilmeyen, hayır namına hiçbir şey temin etmeyen yer ve arazi” için kullanılır.

Netice olarak şunu söyleyebiliriz: babalarına ve kendilerine verilen, altından kalkamayacakları şekildeki bol nimet, şımarmalarına neden olmuş, sonuçta düşünmeyi, aklını kullanmayı, Allah’ın kitapları vasıtasıyla verdiği öğütleri, emirleri, koyduğu yasakları ve Allah’ı anmayı hatırlamayı unutur hale gelmişler ve Allah’a şirk koşmuşlardır. Başka bir deyişle Yüce Allah’ın verdiği bol nimetlere karşı nankörlük ettiler.

Kontrol altına alınamayan servet, kontrol altına alınamayan ilahi öğütten kaçış, Allah’ı unutmayı ve oradan kontrol altına alınamayan toplumsal çöküşü getirecektir. B.Bayraklı

Yani, "O gün, şimdi doğru olduğuna inandığınız dininizin sahteliği ortaya çıkacak ve kendi ellerinizle yaptığınız tanrılarınız da bu dinin bâtıl olduğunu ilan edeceklerdir. Onlardan hiç birisi sizden kendilerini tanrılaştırmanızı ve kendilerine tapınmanızı istememişti. Dolayısıyla, sizin adınıza şefaatte bulunmak yerine, aleyhinizde şahitlik edeceklerdir." "... Kim zulmederse...", "... Kim gerçek ve hak karşısında zalim kesilir, küfür ve şirk suçunu işlerse..." Ayetin ifadesinden Resul’ü reddedip Allah'tan başka tanrılar edinenler ve ahireti inkâr edenlerin zalim oldukları anlaşılmaktadır. 

Mevdudi

İşte tanrı dedikleriniz de sizi yalanladılar. Artık ne azabı geri çevirmeye gücümüz yeter, ne de bir yardım bulabilirsiniz! İçinizden haksızlık eden kimseye büyük bir bir azap tattırırız.

Dünyada kendi beynine, iradene sahip çık; kimsenin etkisi altında kalıp yoldan çıkıp Allah’ın öğüdüne ters düşme. Sonra “başkaları beni yoldan çıkardı” şeklindeki mazeretin geçersiz olacaktır. (İbrahim 21-22)

Ayetin bu kısmındaki sarf kelimesi, döndürmek, men etmek” anlamına gelmektedir. Mahşerde ne tövbe geçerlidir, ne de dönüş ve ne de yardım için yapılacak olan dua geçerli olacaktır. Suçlular şöyle yalvaracaktır:

“O günahkârların, Rableri huzurunda başlarını öne eğecekleri ve: Rabbimiz! Gördük, duyduk, şimdi bizi dünyaya geri gönder de iyi işler yapalım, artık kesin olarak inandık. Diyecekleri zamanı bir görsen.” (Secde 32/12)

Bizim “haksızlık” olarak manalandırdığımız zulüm kelimesi, Lokman 13 e göre “şirk koşmak”; Hucurat 11 e göre de “insanları aşağılamaktan tövbe etmemek” anlamına gelmektedir. Zulmün ayrıca “insanlara hukuken baskı yapmak, haklarını çiğnemek” şeklinde bir başka anlamı daha vardır. Diğer taraftan yanlış fetva vererek Allah’a iftira etmek de zulümdür. (Enam 6/144; Enam 6/93) Bakara 114 e göre de mabetleri yıkmak, oralarda ibadet etmeyi önlemek, yani ibadet özgürlüğünü ortadan kaldırmak zulümdür. Bunlardan birini veya bir kaçını gerçekleştiren zalimler ahirette büyük bir azaba uğrayacaklardır. B.Bayraklı

Bu veciz pasaj, şüpheye yer bırakmayacak şekilde, her yeni peygamberin kural olarak başlıca iki amaçla gönderildiğine işaret etmektedir: birincisi, vahiy yoluyla insanoğluna ahlakî bir mesaj ulaştırmak ve böylece doğruyla eğriyi ya da hakla bâtılı birbirinden ayırmaya yarayan bir ölçü, bir kıstas (surenin ilk ayetinde zikri geçen el-furkan) ortaya koymak ve ikincisi de, bu risalet olgusunu, insanların önüne, onların peygamberin getirdiği mesaja karşı tepkilerinde kendini açığa vuracak olan manevî ve ahlakî tercih ve kavrayışlarını -yani, bu mesajın doğru ve ilahî menşeli olduğunu tefrik etmek için “tabiatüstü” belirtilere, birtakım mucizelere ihtiyaç duymadan mesajı kendi muhtevası içinde aklî kıstaslarla değerlendirmeye istekli olup olmadıklarını- sınamak için bir vesile olarak çıkarmak. Dolaylı olarak, en derin anlamı içinde bu pasaj, sadece peygamberlerin değil, fakat her insanın, toplumsal varlığıyla, toplumun öteki üyeleri için, onların ahlakî tercih ve kavrayışlarının ortaya çıkmasını sağlayan bir imtihan vasıtası olduğunu îma etmektedir; bunun içindir ki, ilk müfessirlerden bazıları (ki Taberî de bunların içindedir) yukarıdaki cümleye şu anlamı vermektedirler: “Birbirinize imtihan vesilesi olmanız için sizi beşerî varlıklar kıldık”. Yani, “siz ey insanlar”, yahut daha özel bir topluluk olarak: “siz, ey Kur’an mesajının ulaştığı kimseler”. M.Esed

Biz senden evvel de sadece, kesinlikle yemek yiyen, çarşılarda yürüyen elçilerden gönderdik. Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için fitne kıldık. -Sabrediyor musunuz!- Ve senin Rabbin çok iyi görendir.

Hatırlanacağı üzere yukarıda 7. ayette müşrikler, Allah’ın elçisinin kendi içlerinden birisi olmasını kabullenmemişler ve onunla birlikte bir melek gelmesini istemişlerdir. İşte bu ayet, onlara verilen cevap mahiyetindedir. Kur’an’a bakıldığında, Nuh peygamberden bu yana müşriklerin hep aynı bahaneleri ileri sürdükleri görülmektedir. Ama Yüce Allah, geçmişte de elçilerini, elçinin gönderildiği toplumun içinden ve yiyen, içen, çarşıda pazarda yürüyen kişilerden seçmiştir.

Maide; 75: Meryem’in oğlu Mesih, sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Anası da dosdoğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak onlara ayetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra yine bak onlar nasıl yüz çeviriyorlar!

Yusuf; 109:  Ve Biz senden önce de yalnızca, kentlerin ehlinden (kendi halkından), kendilerine vahyettiğimiz birtakım kişileri elçi olarak gönderdik.  Şimdi o yerlerde şöyle bir gezip dolaşmadılar mı? Ki kendilerinden önce gelip geçenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bir baksalar! Elbette ahiret yurdu takvalı davranan kişiler için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

Enbiya; 8:Ve Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık. Onlar sürekli kalıcılar da (ölümsüz) değillerdi.

Ayette geçen “fitne” sözcüğü; “ateşe atmak, belli aşamalardan, sıkıntılardan geçirmek suretiyle eğitmek, olgunlaştırmak, arı duru hâle getirmek” demektir. Ayrıntılarını Sad suresinin sonundaki “Fitne” başlıklı yazımızda verdiğimiz sözcüğün bu ayetteki kullanılışı için ise; “insanların zor görevlerle, zorluklarla birbirleriyle olan ilişkilerindeki sorumluluk ve duyarlılıkla denenmesi, deneyim kazanıp olgunlaşmasının sağlanması veya sınanması” şeklinde bir açıklama getirmek mümkündür. Çünkü sözcük ayetteki “Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için fitne kıldık.” ifadesi içinde geçmektedir. Bu ifadeden de; Allah’ın, elçileri toplumlara, toplumları elçilere, insanları birbirlerine deneme malzemesi yaptığı anlaşılmaktadır. Yani insanlar, aralarındaki babalık-evlâtlık, idarecilik-tebaalık, güçlülük-zayıflık, zenginlik-yoksulluk, hastalık-sağlık, bilgi-bilgisizlik gibi ilişkiler dolayısıyla birbirleriyle sınanmaktadırlar.

 -Sabrediyor musunuz?-

 Daha önce Müddessir ve Asr surelerinin tahlilinde ayrıntılı açıklamalar yaptığımız “sabr”; “aklın ve dinin gösterdiği yolda azimle yapılan mücadele” demek olup bu davranış, Rabbimizin bizlerden yapmamızı istediği ödevlerin ilk sıralarında yer alır. “Sabr” sözcüğü ile katlanmayı değil, göğüs germeyi kasteden Rabbimiz burada da görüldüğü gibi, her fitnenin, belâlanma nın ardından, bu zor durumlarla mücadeleyi icap ettiren “sabr” a yönelik mesajlar vermiştir:

Bakara; 155, 156:     Ve de kesinlikle Biz sizi korkudan, açlıktan bir şeylerle ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile belâlandıracağız (imtihan edeceğiz). Başlarına bir musibet geldiği zaman “Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve yalnız O’na döneceğiz.” diyen şu sabredenleri müjdele!

Müminun; 111:  Şüphesiz ki bugün Ben onlara, sabrettiklerine karşılık verdim; onlar, kazançlı çıkanların ta kendileridir.

Ayetin sonundaki “Ve senin Rabbin çok iyi görendir.” ifadesi, yapılan sınamanın sonuçlarının kesinlikle değerlendirilmekte olduğunu, hiçbir şeyin zayi olmayacağını anlatmaktadır. 

H.Yılmaz

Biz sizi birbiriniz için sınama yaptık, bakalım sabrediyor musunuz? Rabbin her şeyi görmektedir.

Genelde peygamberlere ilk inananlar alt tabakadan insanlar olmuştur. Toplumun ileri gelenleri, zenginleri onlarla beraber olmamak için dini kabul etmekten kaçınmışlardır.

“ Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz. Bizden, basit görüşle hareket eden alt tabakamızdan başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.” (Hud 11/27)

“İnkâr edenler, iman edenler hakkında dediler ki: Bu iş bir hayır olsaydı, onlar bizi geçemezlerdi. Fakat onlar bununla doğru yola girmek arzusunda olmadıkları için bu eski bir yalandır diyecekler.” (Ahkaf 46/11)

Razinin dediği gibi bu ayet, zengin ve ileri gelen müşriklerin fakir Müslümanlara karşı takındıkları tavrı ifade etmektedir.  Kendisi gibi asil olmayanların, kendinden önce Müslüman olup derece almasını hazmedemediğinden inkârlarını sürdürüyorlardı. İşte toplumun ileri gelenleri ve zenginleri Müslümanları bu şekilde hakir görüp saldırmaları karşısında sabretmek bir imtihan konusu olmaktadır.

Müslümanların bir kısmı da aşağılık duygusuna kapılarak, sabretmeksizin bu horlamayı kabullenmektedirler.  B.Bayraklı

Yani, "Eğer Allah gerçekten Mesajını bize ulaştırmak isteseydi, bir peygamber seçerek ona bir melek göndermez, bunun yerine her birimize ayrı ayrı melek gönderir, ya da mesajını bir melekler heyetiyle gönderirdi." Müşriklerin bu itirazı En'am Suresi'nde de anılmaktadır: "Onlara bir ayet geldiği zaman, Allah'ın resullerine verilen bize de verilmedikçe asla inanmayacağız" dediler. Allah risaletini nerede kılacağını daha iyi bilir..." (Ayet: 124)
Yani, "Bizzat Allah bize görünmeli ve müracaatta bulunmalı." Çeviri şöyle de olabilir: "Kendilerini pek büyük gördüler." Mevdudi

 Lafzen, “Bizimle karşılaşacaklarını ummayanlar [yahut beklemeyenler]”; yani, kıyamete ve sonuç olarak Allah'ın ahiretteki yargılamasına inanmayanlar.

M.Esed

Bize kavuşmayı ummayanlar da “Bizim üzerimize melekler indirilmeliydi, ya da Rabbimizi görmeli değil miydik?” dediler. Ant olsun ki, onlar kendi içlerinde büyüklüklerine inandılar ve büyük bir azgınlık yapmak suretiyle azgınlık ettiler (azgınlaştıkça azgınlaştılar).

Ayette, “Bize kavuşmayı ummayanlar” olarak nitelendirilenler, öldükten sonra dirilip hesap vereceklerine inanmayanlardır. Onlar inanmak için kendilerine meleklerin inmesini veya putlarını gördükleri gibi Allah’ı da somut bir varlık şeklinde görmeyi istemektedirler. Yani onlar açıkça demek istemektedirler ki; “Madem Allah bize mesaj vermek istiyor, niye bir elçi ile yolluyor ki? Elçiye yaptığı gibi bize de bir melek yollasın ve bizimle direkt olarak muhatap olsun veyahut kendisini bize göstersin.”

Müşriklerin Allah’ı eleştiren, Allah’a karşı koyan, hatta Allah’a meydan okuyan bu tavırları Kur’an’da birçok kez sergilenmiştir:

Enam; 124: Ve onlara bir ayet geldiği zaman: “Allah’ın elçilerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe asla inanmayacağız.” dediler. Allah elçilik görevini nereye vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, yaptıkları plânlarından, hilelerinden dolayı Allah katından bir zillet ve çetin bir azap dokunacaktır.  

Yukarıda 7–9. ayetlerin tahlilinde verdiğimiz İsra suresinin 90–92. ayetleri ve aşağıdaki ayet, aynı tavrı İsrailoğulları’nın da sergilediğini göstermektedir: 

Bakara; 55: Hani bir zamanlar da “Ey Musa, biz Allah’ı açıkça görmedikçe senin sözünle asla inanmayacağız.” demiştiniz de bunun üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpıvermişti.  

Ama Rabbimiz, Firavun bozuntularının bu tavırlarının, onların istekleri yerine getirilse de değişmeyeceğini bildirmiştir: 

En’âm; 111:  Gerçek şu ki, eğer Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, -Allah’ın dilemesi dışında- yine inanmayacaklardı. Velâkin onların çoğu cahillik ediyorlar. 

Ayetteki “Ant olsun ki, onlar kendi içlerinde büyüklüklerine inandılar ve büyük bir azgınlık yapmak suretiyle azgınlık ettiler (azgınlaştıkça azgınlaştılar).” ifadesi, bunların kendilerinin büyüklüğüne inandıklarını ve kendilerinden daha büyük bir güç tanımadıklarını göstermektedir. Bu yüzden de onlar, hak hukuk tanımamakta, kimseden korkmamakta, azıttıkça azıtmaktadırlar.

H.Yılmaz

Bizimle karşılaşmayı ummayanlar: “Bize ya melekler indirilmeli, ya da Rabbimizi görmeliyiz.” Derler. Andolsun ki, kendi kendilerine büyüklenmişler, azgınlıkta çok ileri gitmişlerdir.

Ayette geçen yercûne kelimesi “ümit etmek”, bazen de “korkmak” anlamında kullanılmıştır. Mesela: “Allah’ın azametinden korkmazlar” (Nuh 71/13) ayetinde bu anlamda kullanılmaktadır. Diğer taraftan el-lika kelimesi de “karşılaşmak, huzuruna çıkmak, varmak, ulaşmak” demektir. Allah ile karşılaşmayı ummamak, onların ahirete inanmadıklarını, amellerinin değerlendirileceğini sanmadıklarını ifade etmektedir.

Meleklerin indirilme isteğini biraz daha ileri götürerek Allah’ı görmek istemişlerdir.

“Biz Allah’ı açıkça görmedikçe asla sana inanmayız.” (Bakara 2/55)

“Kendi kendilerine büyüklenmişler” ifadesiyle Yüce Allah bu sözlerinin kibirden kaynaklandığını söylemektedir. Kibir, hem ahireti inkâr etmelerine, hem de işi yokuşa sürüp olması imkânsız istekleri gündeme getirmelerine neden olmuştur. Kibirlenmek, şeytan ahlakının temelini teşkil etmektedir.(Bakara 2/34) Kâfirler kendi vicdanlarında, kendi nefislerinde, burunları havada bir psikoloji içine girdiler. Yüce Allah, Mümin 56 da bu psikoloji içine girdiler. Yüce Allah, Mümin 56 da bu psikolojiyi şöyle ifade etmektedir.

“Onların sinelerinde, asla yetişemeyecekleri bir büyüklük hevesinden başka bir şey yoktur.”

Ayetin son kısmında yer alan atev kelimesi, “haddi aştılar” anlamına gelmektedir. Kibir psikolojisi insana haddi aştırır ve umulmadık laflar konuşturur.

B.Bayraklı

Bununla beraber, bize kavuşmayı ummayanlar “Bize ya melekler indirilmeliydi, ya da Rabbimizi görmeliydik” dediler. Andolsun ki, doğrusu nefislerinde kendilerini büyük gördüler ve büyük azgınlık ettiler.

   وَقَالَ الَّذٖينَ لاَ يَرْجُونَ لِقَاۤءَنَا “Bize kavuşmayı ummayanlar, bize ya melekler indirilmeliydi, ya da Rabbimizi görmeliydik, dediler.” Bu cümle وَقَالُوا مَالِهٰذَا الرَّسُولِ  cümlesine atf olunmuş olup, o kâfirlerin diğer saçmalarını hikâye ile red ve uyarıdır.

Reca: Bilinen geniş mânâsı ile emel (arzu) demektir. Lugatçıların çoğu birini diğeriyle açıklamışlardır. Bununla beraber aralarında ince fark gösterenler de vardır. Ebu Hilâl'in Fürûk isimli eserinde “Emel, sürekli bir arzu ve istektir. Onun için bir şeye bakış, devamlı olup uzayınca “teemmül etti” uzunca düşündü denilir. (Ebu Hilâl el-Askerî, el-Fürûk fi'l-Lügat, 240. (Müellif merhum, “Fürûk” sahibini, İbn Hilâl olarak zikretmiş ise de Ebu Hilâl olduğu eserin üzerinde belirtilmiştir. Onun için biz buraya Ebu Hilâl olarak aldık.)) Bir de emel, mümkün de ve muhal de (imkânsız da) olur, reca ise mümküne mahsustur denilmiştir.” Mısbâh'ta da der ki; emel, ümitsizliğin zıddıdır. Çoğunlukla, meydana gelişi uzak olan şeylerde kullanılır. (el-Feyyûmî, el-Mısbahu'l-Münîr, 22.) Tama’ ise meydana gelişi yakın olan şeyde kullanılır. Reca, emel ile tama’ arasındadır. Çünkü reca (ümit) eden emelinin meydana gelmemesinden korkar, bu sebepten tama’ mânâsında kullanılır. Reca nef’i halinde kullanıldığında bazan korku mânâsını da ifade eder ki, buna “lügat-ı tihâmiyye” (Mekke lügati) denilmiştir. Buna göre <لاَ يَرْجُونَ> “korkmazlar” bilinen mânâsıyla arzu etmezler, gerçek lügata göre ise ümit etmezler, demek oluyor ki, burada en uygun olan da budur.

Likâ: Aslında bir şey ile buluşmaktır. Dokunmak, şart olmaksızın bir şeye ulaşmak diye de ifade olunmuştur. Görme fiili hakkında da kullanılır. Bundan dolayı “likâullah (Allah'a kavuşmak)” rü’yetüllâh (Allah'ı görmek) veya Allah'a ermek yahut kıyamet günü hesap ve ceza için yüce Allah'ın karşısına çıkmak demektir. Ve karşımıza çıkacaklarını ümit etmeyenler demek, kıyamet gününde tekrar dirilmeye ve toplanmaya, ahiret sorumluluğuna inanmadıkları için Allah'tan korkmayanlar demeyi de ifade eder. Yani Allah'ı görmeye yüzü olmayan, Allah'ın karşısına çıkacaklarını, azabına çatacaklarını ümit etmeyen, ahirete inanmaz, Allah'tan korkmazlar   لَوْلاۤ اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْمَلٰۤئِكَةُ  o melekler bizim üzerimize indirilseydi ya  اَوْ نَرٰى رَبَّنَا  yahut Rabbimizi görsek ya, dediler.  لَقَدِ اسْتَكْبَرُوا فٖىۤ اَنْفُسِهِمْ Andolsun ki, gönüllerinde kendi­lerini büyüksündüler. Çünkü öyle demekle kendilerini Peygamberin yerinde veya daha üstün görmek istiyorlar ve hatta Allah'a karşı büyüklük taslıyorlar  وَعَتَوْا عُتُوّاً كَبٖيراً  ve büyük bir haksızlıkla azgınlık ettiler. Bunca açık delilleri tanımadılar da kutsal meleklerin bile önüne çekilmiş olan لَنْ تَرَانٖى “Beni göremeyeceksin” (A'râf, 7/143) perdesinin, kötü nefislerine karşı yırtılmasını istediler. H.Yazır

Yani, Hesap Günü'nde, “her şeyin artık karara bağlanmış olacağı” gün (karş. 6:8).

M.Esed

Melekleri görecekleri gün; işte o gün, günahkârlara hiçbir müjde (sevinç haberi) yoktur. Ve onlar “Yasak edilmiştir, yasak!” derler.

Rabbimizin rahmeti gereği yaptığı bu ayetteki uyarı şu şekilde takdir edilebilir: “Siz ölüm anında veya kıyamet günü melekleri (Allah’ın güçlerini) gördüğünüz zaman, iş işten geçmiş olacak, o zaman aklınızı başınıza almanız size bir yarar sağlamayacak. O gün size hiçbir hayırlı haber söz konusu olmayacak. Sadece işkencecilere ‘Yapmayın, yapmayın!’ diye yalvaracaksınız.”

Hicran mahcuran

“Hacr” sözcüğü, Türkçeye hukuk alanında girmiş ve “hacir (kısıtlılık)” şeklinde Türkçeleşmiş bir sözcüktür.

Bizim “Yasak edilmiştir, yasak!” diye çevirdiğimiz “hıcran mahcuran” ifadesi ise bir bedevî tabiri olup, bedevîlerin korktukları bir kişiyle karşılaştıklarında kullandıkları bir ifadedir. Bu tabirin anlamı da; “Bana zarar verme! Bana zarar vermek yasaklanmıştır!” demektir. Yani, anlaşılan o ki, müşrikler melekleri görecekleri o gün korkak bedevîler gibi yalvarıp duracaklardır. Meleklerin indirildiği günün, kâfirler için korkulacak bir gün olduğu, başka ayetlerde farklı anlatımlarla dile getirilmiştir:

 En’âm; 8: Ve “Bu peygambere bir melek indirilseydi ya!” dediler. Eğer böyle bir melek indirmiş olsaydık, iş mutlaka bitirilmiş olurdu. Sonra da kendilerine göz bile açtırılmazdı.

 En’âm; 93: Ve Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde “bana vahyolundu” diyenden ve “Allah’ın indirdiği gibi ben de indireceğim” diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimleri ölümün şiddetleri içindeyken, melekler de onlara ellerini uzatmış; “Ruhunuzu teslim edin. Bugün, Allah’a karşı gerçek dışı şeyler söylediğinizden ve O’nun ayetlerine karşı böbürlenmenizden dolayı alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız!” derlerken bir görsen!

 Hicr; 7, 8:  “Eğer doğrulardan isen, bize melekler ile gelmeliydin. Biz o melekleri ancak, hakk ile indiririz. O vakit de onlar mühlet verilenlerden olmazlar.

 Enfal; 50: Melekler, o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak “Tadın bakalım kızgın ateşin azabını” diye onların canlarını alırken bir görseydin.

 Meleklerin gelişinin, geçmişte yaşanmış somut bir örneği de Hicr suresinin 51–64. ayetlerinde, Lut kavmi kıssasında anlatılmıştır.

Meleklerin indiği gün, müminler için ise hiç korkulacak bir gün değildir:

Fussilet; 30: Şu bir gerçek ki, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra hiç şaşmadan yol alanlar üzerine, melekler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin.” 

H.Yılmaz

Melekleri görecekleri gün, işte o gün, günahkârlara hiçbir sevinç haberi yoktur. Ve melekler onlara: Size sevinmek yasak yasak, diyeceklerdir.

Evet, onlar melekleri görmeyecek değiller, fakat  يَوْمَ يَرَوْنَ الْمَلٰۤئِكَةَ  melek­leri görecekleri gün,   لاَ بُشْرٰى يَوْمَئِذٍ لِلْمُجْرِمٖينَ   günahkârlara o gün sevinç haberi yoktur.  O halde o azgın günahkârlara hiç sevinç haberi yoktur.   وَيَقُولُونَ حِجْراً مَحْجُوراً  “Yasak yasak diyeceklerdir.”  Ve  حِجْراً مَحْجُوراً   der­ler.  حِجْراً مَحْجُوراً Bir düşman rast geldiği veya tiksinti veren bir şey hücum ettiği sırada söylenen bir deyimdir ki, fiili zikredilmemiş mutlak mef'ul halinde te'kidli (pekiştirmeli) bir cümledir. Fiili  اُحْجُرْ حِجْراً مَحْجُوراً  veya حَجَرَ حِجْراً مَحْجُوراً  takdirinde emir veya geçmiş zaman kipi olabilir ve bu suretle yerine göre ya bir dua ve istiâze, yani bir yalvarış ve sığınış yahut da bir men ve gözdağı verme ifade eder. Bir dua olduğuna göre “etme, kıyma, evlerden ırak, dağlara taşlara” demek mânâsında olur. Diğerinde de “yasak, men edilmiş yahut davranma!” demek gibidir. Burada her iki anlam ile açıklanmıştır. يَقُولُونَ nin zamiri, günahkarlarla ilgili olduğuna göre, günahkarlar o meleklere “aman etmeyin, kıymayın, bizim yanımıza yaklaşmayın, öte öte tarafa” derler. Meleklerle ilgili olduğu takdirde de melekler, o günahkârlara “davranmayın size o müjde ve cennet men edilmiş; yasak, kesinlikle yasak” derler.

H.Yazır

Melekleri gördükleri gün işte o gün, suçlulara müjde yoktur. Melekler, müjde size yasaktır yasak derler.

Bu dünyada melekleri göremeyecekler, ama mahşerde göreceklerdir. Sanki kâfirler meleklerden müjde bekleyeceklerdir, onlardan onu isteyeceklerdir de, melekler onlara müjde olmadığını söyleyeceklerdir. Ayette geçen el-hıcr kelimesi “yasak” anlamına gelmektedir. Bu kelimenin geniş açıklaması Enam 138 de yapılmıştır.

Ayette geçen yekulune fiilinin faili kâfirler olabilir. O zaman mana şöyle olur: “Dönüşü olmayacak bir şekilde kovulmuşuz” Bu kovulma Allah’ın rahmetinden olacaktır. Mücrim de “suçlu, günahkâr” demektir. Ahireti inkâr edip melek ve Allah’ı görmek isteyecek kadar azgınlıkta ileri gidenlere elbette müjde olmayacak, Allah’ın rahmetinden uzak tutulacaklardır. B.Bayraklı

İnanmadıklarından dolayı kendilerinin yaptıkları bazı güzel işleri de sildik, boşa çıkardık. Çünkü güzel iş, ancak imanla makbuldür. Açıklama için bkz. İbrahim: 18 ve ilgili an: 25-26

Mevdudi

 

Ve Biz onların (Bize kavuşmayı ummayanların) amelden her yaptıklarının önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri hâline getiriverdik.

Bu ayette çok önemli bir noktaya değinilmiş; iman etmeyenlerin yaptıkları işlerin toz gibi savrulup gideceği, yani amellerinin onları kurtarmayacağı açıklanmıştır. İnkârcıların bu durumu başka ayetlerde de bildirilmektedir:

 Nur; 39: Ve şu küfretmiş olan kişilere gelince, onların amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir ki, susayan onu su zanneder, ona vardığında da orada herhangi bir şey bulamaz. Yanında Allah’ı bulmuştur. Allah ise onun hesabını tastamam ödemiştir. Allah hesabı çok çabuk görür.

 Hud; 16: İşte onlar, kendiler için ahirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Sanayi ürünleri de orada boşuna gitmiştir. Bütün yaptıkları şeyler de batıldır.

 Âl-i İmran; 91: Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları hâlde de ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın -onu fidye verseler bile- asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur.

İbrahim; 18: Rablerini inkâr edenlerin durumu; onların yaptıkları tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde tutamazlar. İşte bu, uzak sapıklığın ta kendisidir.

 Kehf; 105: İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmişlerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız (hiçbir değer vermeyiz). 

H.Yılmaz

23- Onların yaptıkları her bir iyi işi dikkate alırız, fakat onu saçılmış zerreler haline getiririz.

وَقَدِمْنَا Hem varmışızdır   اِلٰى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ  amel denecek, yani iyilik yönünden her ne yapmışlarsa da   فَجَعَلْنَاهُ هَبَاۤءً مَنْثُوراً   onu saçılmış zerreler haline çevirmişizdir, boş yere yapılan işler haline koymuşuzdur.

Heba: Bir pencereden güneş ışığı vurduğu zaman içinde uçuştuğu görünen tozdur.

Mensûr: Saçılmış demektir. Zaten dağınık demek olan heba (zerre) yı bir de bu şekilde nitelemek, onu bir daha saçılmış olarak tasvirdir ki, o zerre hiç görülmez bir hale gelir.

Burada bir temsilî istiare vardır. Şöyle ki, bütün iş ve halleri isyan etmiş ve bundan dolayı idarecileri tarafından varılıp bütün evrak ve tutanakları parçalanarak dağıtılıp yok edilmiş bir topluluğun haline benzetilmiştir. Veya kudüm (varmak), kasıttan mecaz olduğu gibi, büsbütün yok edilmiş, hiçe indirilmiş olan amel ve işlerinin de hedeflenen gayeden uzak kalması ve bir hedefe dizilmeleri mümkün olmaması nedeniyle saçılmış zerrelere benzetilerek teşbih-i müfret suretiyle ayrı ayrı birer istiare yapılmıştır. Yani o günahkârların, misafirleri konuklamak, akrabaları gözetlemek, çaresizlere yardımcı olmak, insanlığa yararlı bir iş yapmak gibi bazı işleri varsa bile, o inkârcılıkları ve azgınlıkları yüzünden hepsi yok olmuştur. Hiçbirinin karşılığında bir fayda ve iyilik görmezler. Öyle günahkârların değil,

H.Yazır

Yeniden Dirilme günü, kâfirlerin hallerinin aksine, müminler her türlü güçlükten korunacak ve kendilerine büyük bir itibar gösterilip dinlenmeleri için asude yerlere konulacaklardır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: "Hayatımı elinde tutan Allah'a yemin olsun ki, uzun ve dehşetli Mahşer Günü, bir mümin için bir farz namaz vaktinin kısalığı ve hafifliği kadar kısa ve hafif olacaktır." (Müsned-i Ahmed).

Mevdudi

Lafzen, “cennetlikler, kaldıkları yer bakımından en mutlu, dinlenecekleri yer bakımından en iyi durumda olan kimseler olacaklar”

M.Esed

Cennet ashabı o gün kalacak yer açısından çok iyi, dinlenecek yer bakımından da daha güzeldir.

Kâfirlerin durumlarının açıklanmasından sonra bu ayette müminlerin durumları açıklanmaktadır. Böyle bir mukayese aşağıda 66. ve 76. ayetlerde de karşımıza gelecektir.

Müminlerin durumlarını bildiren bu ayet aynı zamanda, yukarıda 15. ayette “Karşılık ve gidilecek bir yer olarak bu mu daha iyidir yoksa takva sahiplerine vaat edilen ebedîlik cenneti mi?” ifadesiyle Yüce Allah’ın elçisine sordurduğu sorunun cevabını teşkil etmektedir: “Cennet ashabı o gün kalacak yer açısından çok iyi, dinlenecek yer bakımından da daha güzeldir.”

Cennet ashabı ile cehennem ashabının durumlarının bir olmayacağı başka ayette de bildirilmiştir:

Haşr; 20: Cehennem ashabı ve cennet ashabı eşit olmaz. Cennet ashabı kurtulanların ta kendileridir.

H.Yılmaz

O gün cennetliklerin kalacakları yer çok iyi, dinlenecekleri yer pek güzeldir.

 اَصْحَابُ الْجَنَّةِ  cennetlikler, yani    اَمْ جَنَّةُ الْخُلْدِ الَّتٖى وُعِدَ الْمُتَّقُونَ “Yoksa muttakilere vaat edilen ebedilik cenneti mi…” (Furkan, 25/15) âyeti ile açıklandığı üzere, cennet kendilerine söz verilmiş olan muttakilerin  خَيْرٌ مُسْتَقَرّاً   o gün -o melekleri görecekleri gün- وَاَحْسَنُ مَقٖيلاً kalacakları yer çok iyi, dinlenecekleri yer pek güzeldir

Müstekarr: Karargâh, yani oturmak, konuşmak için çoğu zaman kaldığı yer,

Makîl, öğle uykusu, uyku yeri, insanın kuşluk uykusunu uyuduğu, dinlendiği yer demektir.

Cennette uyku olmadığına göre burada makîl yalnızca dinlenme yeri, diye açıklanmıştır. Bununla birlikte o günün yarısında hesaptan kurtulunacak da cennetlikler cennette, cehennemlikler cehennemde bir öğle uykusu uyuyacaklar, diye rivayet edilmiştir.

H.Yazır

O gün cennetlikler en iyi bir karargâh ve en güzel bir konaktadırlar.

Ayette geçen el-müstekâr, “karar kılınacak yer” demektir. El-mekil ise, Razinin dediği gibi “öğle vakti uyumanın adı” olan kaylûle anlamına gelmektedir. Buna “dinlenilecek yer” anlamını vermek daha doğru olacaktır. Her iki kelimeyi birleştirecek olursak, cennetliklerin mutluluğun zirvesinde olacaklarını söyleyebiliriz. Kâfirlere mutsuzluk varken, cennetliklere mutluluk olacaktır. Ayette geçen hayr ve ahsen kelimeleri mukayese anlamına, yani “en iyi”, “en güzel” manalarına değil de, mutluluğun zirvesi, en üst saadet olarak almak gerekiyor. B.Bayraklı

O gün gökyüzü beyaz bulutlar halinde yarılacak ve melekler bölük bölük indirileceklerdir.

 وَيَوْمَ تَشَقَّقُّ السَّمَاۤءُ بِالْغَمَام O gün gökyüzü beyaz bulutlar halinde çatla­yacak.  هَلْ يَنْظُرْنَ اِلاَّۤ اَنْ يَاْتِيَهُمُ اللّٰهُ فٖى ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلٰۤئِكَةُ  “Onlar Allah'ın ve melek­lerin buluttan gölgelikler içinde kendilerine gelmesini mi bekliyorlar” (Bakara, 1/210) âyeti kerimesinde anılan beyaz bulutun doğması sebebiyle gökyüzünün çatlayacağı وَنُزّلَ الْمَلٰۤئِكَةُ تَنْزٖيلاً ve meleklerin bölük bölük indirileceği o gün.

H.Yazır

O gün, gök yarılıp parçalanır, bulutlar ortaya çıkar ve sürekli olarak melekler indirilirler.

Kıyamet koparken önce göklerin yarılacağı, bulutların ortaya çıkacağı, yani göklerin eriyip gaz haline geleceği burada ifade edilmektedir. Bu değişim İbrahim 48 e göre aniden gerçekleşecektir. Parçalanıp yarılan gök ve ortaya çıkan bulutların ardından melekler inecektir, daha doğrusu melekler indirilecektir. Müzzemmil 18 e bakarsak bulutlar göğü parçalayacaktır; “gök, onunla parçalanmıştır. Bihi “onunla” derken neye işaret edilmektedir? “Onunla” derken, o günün dehşeti olabileceği gibi, bulut da olabilir. Melekler kıyametin kopuşu ile yer başka bir yer, gökler de başka bir göğe dönüşeceğine göre (İbrahim 14/48) melekler ahiretteki yere ineceklerdir. Bir başka ifade ile mahşere ineceklerdir.

Netice olarak Yüce Allah, kıyametin kopuşunda gerçekleşecek olan üç şeyi gündeme getirmektedir: Göklerin yarılıp parçalanması, bulutların ortaya çıkması ve meleklerin indirilmesi.

B.Bayraklı

25-29. Ve o gün gökyüzü bulutlar ile yarılır ve melekler ardı arkasına indirilir.

İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahman’a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur.

Ve o gün, o zalim kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı izdaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir’ den o saptırdı. Ve şeytan insan için bir rezil edenmiş!” der. 

Bu ayet gurubunda Rabbimiz, kıyametin dehşet verici sahneleriyle karşılaşacak olan inançsızların, o gün yapacak oldukları davranışları, pişmanlıkları sergilemek suretiyle uyarı yapmaktadır.

Kur’an’da kıyamet, mahşer ve cehennem sahnelerine yönelik yüzlerce ayet mevcuttur. 

Bakara; 210: Onlar sadece Allah’ın, buluttan gölgeler içinde gelmesini, meleklerin gelmesini ve işin bitirilivermesini mi bekliyorlar?  Hâlbuki bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür. 

Müminun; 16: Sonra Şüphesiz siz, kıyamet gününde diriltileceksiniz.  

27. ayette geçen “zalim kimse” ifadesinin başında lam-ı tarif edatı (el) bulunduğundan, bu ifadenin belli bir kişiyi kastettiğini düşünmek mümkündür. Nitekim klâsik eserlerde ve Esbab-ı Nüzul kayıtlarında bu zalim kişinin Ukbe b. Ebu Muayt olduğu ve bu kişinin İslâm’a girmek arzusunda olan arkadaşı, izdaşı, dostu Umeyye b. Halef’in Müslüman olmasını engellediği yazmaktadır. (Her iki şahıs da Bedir savaşında ölmüştür.) Diğer taraftan, Rafızi gurubu da, ayetin orijinalinde, söz konusu kişinin adının açıkça belirtilmiş olduğunu ama birilerinin o ismi silip yerine “o zalim kişi” ifadesini koyduğunu iddia etmiştir.

Buna karşılık, ayetteki “el” edatına rağmen ifadenin “genel”i kastettiğini düşünmek de mümkündür. Çünkü genel mantık kurallarına göre; “Bir hükmün bir vasfa dayandırılması, o vasfın o hükmün illeti olduğunu ihsas ettirdiği içindir.” Burada da o zalim kişinin pişmanlıktan dolayı elini ısırması, kendi yapmış olduğu zulüm, yani şirk sebebiyledir. Bu yüzden, illet genel olunca, hüküm de genel olmalıdır. Ayrıca, bu ayetin özel bir olay hakkında inmesi, kendisinden umumîliğin kastedilmesine, hem bu belli şahsın, hem onun dışında kalanların, bu umumî hüküm (ifade) içine girmelerine engel değildir. Bize göre de bu ayetin mesajı; herkesi zulümden alıkoymaktır. Bu ise ancak, ayetin genel manada olmasıyla sağlanır. H.Yılmaz

Yani, "O gün, dünyada insanları kandıran tüm diğer mülk ve hâkimiyetler yok olup yalnızca kâinatın gerçek hâkimi olan Allah'ın mülk ve hâkimiyeti geçerli olacaktır. Mümin Suresi, ayet 16'da aynı gerçek şöyle ifade edilir: "O gün onlar ortaya çıkarlar, kendilerinden hiç bir şey Allah'a gizli kalmaz. "Bu gün mülk kimindir?", "Vahit ve Kahhar olan Allah'ındır." 

Mevdudi

İşte o gün gerçek hükümranlık, çok merhametli olan Allah'ındır. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gündür.

 اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ الْحَقُّ لِلرَّحْمٰنِ İşte o gün gerçek hükümranlık çok merhametli olan Allah'ındır. Çünkü o gün her hükümdarlık sona erer. Ancak Rahman'ın hakkı olan hükümranlık kalır.   وَكَانَ يَوْماً عَلَى الْكَافِرٖينَ عَسٖيراً Ve kâfirler için ise o, pek zorluklu bir gün olmuştur.

H.Yazır

26. O gün, gerçek egemenlik sadece Rahman’a aittir. İnkârcılara çok zor bir gün olacak.

Ayette geçen ve mülkün, yani egemenliğin sıfatı olan el-hak kelimesi “egemenliği değişmeme, süreklilik ve paylaşılmayan, mutlak” anlamına gelmektedir. Bu dünyada Yüce Allah kısmen de olsa, insana egemen olma hakkını tanımıştır. Ama ahirette çok küçük de olsa kimsenin egemenliği olmayacaktır. Bir bakıma “Ceza gününün sahibidir.” (Fatiha ¼) ayetinin başka bir şekilde ifade edilmesidir.

Araf 6 ya göre, herkes, hatta peygamberler bile sorguya çekilecektir. Sorguya çekilmek zor bir durumdur. Ancak bu zor durum, kâfirler için daha da zorlaşacaktır. Çünkü onların yaptıkları değerlendirmeye tabi tutulmayıp toza, toprağa çevrilecektir (Furkan 25/23) İnkârından dolayı bu dünyada yaptığı iyiliklerin orada yok sayılması onlar için zor bir durumdur. Diğer taraftan amellerin tartılmasının ardından cehennem ile değerlendirilmek bu zorluğa bir kat daha ilave etmektedir. Kâfirler için çok zor olacak olan o gün, müminler için çok zor olmayacak, hatta kolay olacaktır. B.Bayraklı

Lafzen, “Resul’le birlikte bir yol tutsaydım”. Ayette “rasül” ve “zalim” (“haksızlık yapan”/“haksızlığı kendisine yol edinen”) terimleri, Allah'ın bütün resullerini ve onlara bilinçli olarak karşı çıkan herkesi ifade etmek üzere cins ya da tür belirtici anlamda kullanılmaktadır. Benzer şekilde, sonraki ayette geçen “falanca” (fulân) tabiri de, kişinin yoldan çıkmasına vesile olan kişi yahut kişileştirilmiş güçleri dile getiren genel bir ifadedir. M.Esed

O gün zalim kimse ellerini ısıracak: “Eyvah!” diyecek, “keşke Peygamberin yanında bir yol tutsaydım!

يَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ O gün zalim kimse ellerinin üstünü ısıracak.  يَقُولُ يَالَيْتَنِى اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبٖيلاً “Eyvah bana, diyecek; keşke ben peygamberin yanında bir yol tutsaydım.” Bilindiği gibi el ısırmak kızgınlık ve ümitsizlikten kinayedir. Zalim kelimesinden kastedilen cins, yani bütün zalimlerdir. Fakat burada âyetin indirilmesine sebep Ukbe b. Ebî Mu­ayt'tır, denilmiştir.

H.Yazır

27. O gün, kendisine yazık eden parmaklarını/ellerini ısırarak şöyle der: Ah, keşke peygamberle beraber bir yol tutsaydım.

Âlimler, ayette geçen zalimin kim olduğuna dikkat çekmişler ve çeşitli manalar vermişlerdir. Bazıları bu kelimenin, bütün zalimleri içine aldığını söylemiş, kafir ve fasığı da bu kavramı koyanlar da olmuştur. Bize göre bir çeşit zulüm olan şirki de buna dâhil edebiliriz. Başka bir noktadan hareket ederek bu kelimeye farklı bir mana vermemiz de mümkündür. “Zalim, parmaklarını/ellerini ısıracak” ifadesi bize Al-i İmran 116-120 ayetlerini hatırlatmaktadır. İnkâr eden, amelleri yok sayılan ve kendi kendine zulmeden, müminlere fenalık etmek isteyen ve eden, onların sıkıntıya düşmesini isteyen, kin ve düşmanlıkları ağızlarından dökülen, kalben daha fazla kin besleyen, müminlerle karşılaştıklarında iman ettik deyip ayrıldıklarında onlara olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısıran, müminlere iyilik dokunduğunda tasalanıp kötülük dokunduğunda sevinen kimseler de benzer sonuçlara katlanacaklardır.

Hz. Peygamberle beraber tutmak istediği yol nedir? Sorunun cevabını verebilmek için Yusuf 108 e gitmemiz gerekiyor. Bu yol, Hz. Peygamberin Allah’a çağırdığı yoldur. Bu yol, akıl, bilinç, duyarlık ve kavrayış ile donatılmış tevhit inancının yoludur. Ayrıca Enam 151-153 ayetlere bakıldığında aklın, düşüncenin ve takvanın oluşturduğu Allah’ın yoludur. Ayrıca Mülk 10 a göre, iyiye ve doğruya, Kuran’a, peygamberlere kulak vermenin ve aklı kullanmanın yoludur. B.Bayraklı

“Eyvah!” diyecek, “keşke falancayı dost edinmeseydim.

 يَاوَيْلَتٰى Vay şu başıma gelene   لَيْتَنٖى  keşke ben   لَمْ اَتَّخِذْ فُلاَناً خَلٖيلاً  filan kimseyi dost edinmeseydim. Filan, özel isimlerden kinayedir. Bunun gibi cins isimlerden kinayede “hen” (dilimizde şey) denilir.

H.Yazır

Vah başıma gelenlere, keşke filanı dost edinmeseydim.

"Vah bana, keşke falancayı dost edinmeseydim." Önce yapılması gerekeni, ardından bu âyette de yapılmaması gerekeni söylemektedir. fulân, yani "falanca" denmesinden anlıyoruz ki, onun ismi, sıfatı bile anılmak istenmiyor. "Keşke dost olmasaydım" dediği farklı biri olabilir. Çünkü pişman olan kişilerin bu dünyadaki dostları farklı olabilir. Kâfirleri dost edinmiş olabilir (Nisa 4/139); şeytanı dost edinebilir (Bakara 2/257).

"Bu dünyada kimi dost edindin ise mahşerde onunla beraber haşr olacaksın" denmektir. Yüce Allah, zâlimlerin, kâfirlerin, müşriklerin bu dost edinme konusundaki pişmanlıklarını bize niçin anlatıyor? Dünyada insanları çok etkileyen dost grupları olduğuna dikkat çekmek için Yüce Allah bunu gündeme getirmektedir. İnsanlara kimi dost edindiklerine dikkat etmeleri öğütlenmekte ve Kur'ân'da pek çok yerde kimi dost edinip edinmeyeceğimiz defalarca gündeme getirilmektedir. Eğitimin ana görevlerinden biri, eğittiği insanlara dostunu ve düşmanını tanıtmaktır.

Yüce Allah, kimi dost edinip edinmeyeceğimizi en ince detaylarına varıncaya kadar açıkladıktan sonra şu temel ilkeyi koymaktadır: "Ey iman edenler! Allah'a saygı duyun ve doğrularla beraber olun" (Tevbe 9/119). Doğrularla beraber olmak, kişiyi olumsuz bir grubun içine düşmekten kurtaracaktır. Çünkü grup psikolojisi, inancı ve davranışları, ferdin iradesini elinden almakta, kendisi gibi düşünmesini, kendisi gibi dünyaya bakmasını ve davranmasını istemekte ve bunu dayatmaktadır. Bu durumu, bu dünyada fark edip ahirette pişman olmamamız için bunlar anlatılmaktadır.

Günümüzde bu gruplar müesseseleşiyor, resmîlik kazanıyor, dinî kisveye bürünüyor; Yüce Allah'ın Fâtır 5'te buyurduğu gibi Allah ile insanları kandırır hale geliyor.

Netice olarak diyebiliriz ki, Furkan 27 ve 28. âyetler, dost ve düşman eğitimi vermekte ve bu konuda insan bilincini ayağa kaldırmaktadır. B.Bayraklı

“Şeytan” teriminin buradaki anlamıyla ilgili bir açıklama için bkz. 2:14 hk. 10. not; ayrıca 15:17 hk. 16. notun ilk yarısı ve 14:22 hk. 31. not.  M.Esed

Çünkü Kuran bana gelmişken, gerçekten p, beni Kuran’dan uzaklaştırdı. Şeytan, insanı yüzüstü bırakıp rezil-rüsvay eder.

Bu ayetten bakınca bir üstteki ayette geçen “falanın” kim olduğunu görebiliyoruz. Bu ayette “şeytan geçmektedir. Demek ki “keşke falanı dost edinmeseydim” derken şeytan kast edilmektedir.

İşte mahşerde pişmanlık duyacak olan zalim, kâfir ve müşrik kişiler, birde şeytanın onları nasıl etkilediği bu ayette açıklanmaktadır.

Ayette geçen zikir, Kuran, yani uyarıcı mesaj ve ilahi öğüt anlamına gelmektedir. Şeytanın en etkili faaliyeti, insanı kurandan uzaklaştırmasıdır. İnsanı Kurandan uzaklaştıran varlık, insan şeytanı da olabilir. Çünkü insanların da şeytan olanı vardır. Kuran’dan uzaklaştıran, ancak şeytan olacağı için, bunu yapan insan ise şeytan olmaktadır. Bize göre ayette geçen şeytandan kasıt insandır. İnsanı Kuran’dan veya resulden uzaklaştıranlar genelde insanlardır. Furkan 27 ayette geçen resul kelimesine gidersek; 29 ayette geçen “bana gelmişken” ifadesinin resul olabileceğini söyleyebiliriz. Şeytan o kişiyi resulün öğüdünden uzaklaştırmış olmaktadır.

Kaf 45 göre Resulün öğüdü de Kuran dı, yani Kuran ile öğüt veriyordu.

Şeytanın ikinci özelliği insanı yüz üstü bırakıp rezil-rüsvay etmesidir. Ayette geçen hazulâ kelimesinin kök fiili, “birine yardım etmeyip hor ve zelil olarak terk etmek”, hayvan ile kullanılınca “sürüden ayrılıp kendi başına kalmak” manasına gelen hazale dir. Şeytan bu durumunu, yani insanı yüz üstü bırakmasını Haşr 16 da görüyoruz.

“Münafıkların durumu tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana: İnkâr et” der. İnsan inkâr edince de: Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım der.” Şeytan mahşerde ameller değerlendirilip iş bitince, çağrısına uyanlara: “O halde beni yermeyin; kendinizi yerin. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni kurtarabilirsiniz! Kuşkusuz daha önce ben, beni Allah’a ortak koşmanızı reddettim” (İbrahim 14/22) diyecektir.

Bu ayetiyle Yüce Allah “Halil” kelimesinin bir tanımını getirmektedir. “İnsanı çaresiz bırakmayan, terk etmeyen kişiye” Halil denir. Yüce Allah, bu dünyada, dostluğu ahirete uzanacak olanın halil edinilmesini öğütlerken kâfirin bu durumunu örnek göstermektedir.

B.Bayraklı

Çünkü zikir (Kur'ân) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmaktadır.

  لَقَدْ اَضَلَّنٖى عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ اِذْجَآءَنٖى Çünkü zikir (Kur'ân) bana gelmişken, o hakikaten beni ondan saptırdı. Zikirden maksat, Allah'ı anmak, Allah'ın kitabı veya Peygamberin öğütleri veya âyetin indiriliş sebebine bakarak kelime-i şehadettir.  اَفْضَلُ الذِّكْرِ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ “Zikrin en üstünü: Lâ ilâhe illallâh, de­mektir.” Ukbe b. Ebî Muayt, Hz. Peygamber (s.a.v)in toplantısına çokça gelirmiş. Bir gün ziyafete davet etmiş, Peygamber efendimiz iki şehadet kelimesini söylemeden, yemeğini yemekten kaçınmış. Bunun üzerine Ukbe de kelime-i şehadeti getirmiş, Übeyy b. Halef de onun yakın arkadaşı imiş. Kendisini azarlamış “sapıttın” demiş. O da “Yok, fakat evimde yemeğimi yemekten kaçındı, onun için utandım da şe­ha­det getiriverdim” demiş. Diğeri: “Hayır, sen ona varıp ensesine vurup yüzüne tükürmezsen senden hoşnut olmam” demiş. Bunun üzerine Dâru’n-Nedve’de Peygamber secdede iken rast gelmiş ve o kötü fiili işlemiş.

O zaman Peygamber (s.a.v) Mekke dışında rastlarsam mutlaka senin başına binerim, buyurmuştu. Bedir günü esir edildiği zaman Hz. Ali'ye emir verip boynunu vurdurdu. Übeyy de Uhud ‘daki savaşta aldığı yaradan Mekke'ye vardığında öldü. İşte böylece Ukbe'ye zikir geldiği halde Übeyy şeytanlık ederek onu sapıtmıştı.  وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْاِنْساَنِ خَذُولاً Öyle ya şeytan, insana çok hızlankar olmuştur.

Hızlan: Yardımsız bırakmaktır. “Hazûl” ondan mübalağa kipidir. Yani gerek cinlerden, gerek insanlardan olsun şeytan insanın hayrına dost olmaz, kendi hesabına bir felakete düşürmek için dost görünür; sonunda da başı sıkıntıya girince onu yardımsız bırakır, çekiliverir. H.Yazır

Ve (o gün) Rasül: "Ey Rabbim!" diyecek, "Kavmimden (bazıları) bu Kuran'ı gözden çıkarılacak bir şey olarak gördü!"

Bizim “o Gün” şeklindeki ilavemiz ve kâle fiiline verilen (dilbilim açısından da, anlam akışı itibariyle verilmesi mümkün olan) gelecek zaman anlamı yukarıdaki cümle hakkında Ebû Müslim (Razi’nin nakline göre) ve Beğavî gibi büyük müfessirler tarafından yapılan benzer açıklamalara dayanmaktadır.

Yani, dünyevî istek ve tutkularına aykırı buldukları için ya da zamanın değişen şartları karşısında “geçerliğini yitirmiş” bir öğreti olarak gördükleri için. Kur’an mesajının ulaştığı toplumların çoğu onu ilahî bir mesaj (vahiy) olarak gördükleri, görmekte oldukları ve dolayısıyla onun, kelimenin en geniş anlamıyla, her bakımdan “tutarlı ve her çağda geçerli” olduğuna inandıklarına göre, “benim kavmim” ya da “benim gönderildiğim toplum” ifadesi (kelimenin ne kavmî anlamı, ne de ideolojik anlamı itibariyle) Son Peygamber'in ümmetinin hepsini değil, fakat yalnızca ismen bu ümmetten olup ama gerçekte Kur’ânî mesaja olan inancını bütünüyle kaybetmiş kimseleri işaret etmektedir; bunun içindir ki, ayetin veciz üslubu içinde zımnen mevcut olan bu anlamın “bazıları” ilavesiyle aktarılması gerekmiştir.

M.Esed

Elçi de; “Ey Rabbim, hiç şüphesiz benim kavmim şu Kur’an’ı mehcûr (terk edilmiş bir şey) edindiler.” dedi. (H.Yılmaz)-

Bu ayette, peygamberimizin kıyamet gününde tanık olarak dinleneceği duruşmada vereceği ifade yer almaktadır.

Daha önce Mürselat suresinin tahlilinde değindiğimiz gibi, Yüce Allah’ın tüm elçileri, mahşerde yapılacak duruşmada kendi toplumları için tanık tutulacak ve dinleneceklerdir:

Mürselat; 11: elçiler, vakitlendirildikleri zaman,

Zümer; 69:  Ve yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hakk ile karar verilmiştir. Ve onlar zulüm olunmazlar (onlara haksızlık edilmez).

Nisa; 41:  Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl?

Ayette “dedi” şeklinde geçmiş zaman kipi kullanılması, te’kit ve tahakkuku vukuuna binaendir, yani olayların mutlaka belirtildiği gibi gerçekleşeceği içindir. Buna göre ayetten, peygamberimiz kıyamet günü tanıklığa çağırıldığında, Kur’an’ı terk edenlerden “Ey Rabbim, hiç şüphesiz benim kavmim şu Kur’an’ı mehcûr (terk edilmiş bir şey) edindiler.” diyerek şikâyette bulunacağı anlaşılmaktadır. Ama “Zikir ”in terk edildiğine dair yapılacak olan bu tanıklık sadece peygamberimize özgü olmayıp, yukarıda 18. ayette bildirildiği gibi, uydurma tanrılar tarafından da yapılacaktır.

Ayette geçen “mehcûr” sözcüğü Arapçada birçok anlamda kullanılabilir olmasına rağmen, sözcüğün içinde bulunduğu pasaj itibariyle ayetin anlamı şöyledir: “Kavmim Kur’an’ı dikkate değer görmedi. Kabul etmediği gibi, ardından da gitmedi. Onu eğlenme ve alay konusu haline getirdi.” 

H.Yılmaz 

Peygamber dedi ki: “Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terkedilmiş (bir şey yerinde) tuttular.”

 وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ Peygamber de, Ya Rab! Demekte, yani bir taraftan da Peygamber Allah'a şöyle şikâyet etmektedir:  اِنَّ قَوْمِى اتَّخَذُوا هٰذَا الْقُرْاٰنَ مَهْجُوراً Kavmim bu Kur’an’ı mehcûr tuttular. Mehcûr tutmak iki anlama gelir birisi terk edip uzak durmak, onunla amel etmemektir. Zira bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Her kim de Kur’an’ı öğrenir de Mushaf'ını asar, ilgilenmez ve bakmazsa; kıyamet günü gelir, yakasına sarılır 'ya Rab! Bu kulun beni mehcûr tuttu (beni terk edip uzak kaldı, benimle amel etmedi), benimle arasında hüküm ver' der.” (Âlûsî, a.g.e., XIX, 14.) Diğer anlamı ise; hakkında saçma sapan konuştular, evvelkilerin uydurma masalları dediler, demektir. Peygamberin bu şekilde şikâyetini söylemesi büyük bir tehdittir. Çünkü peygamberler kavmini Allah'a şikâyet ettikleri zaman haklarında azab çabuklaştırılmış olur.

H.Yazır

Peygamber diyecek ki: "Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti."

Âlimler, Hz. Peygamberin bu sözü bu dünyada mı, yoksa ahirette mi dediği veya diyeceği konusunda farklı fikirler beyan etmişlerdir. Aslında bize göre, hem bu dünyada söyledi, hem de ahirette söyleyecektir.

Bu ayetten önceki ayetlere bakarsak hep "o gün" ifadesi, yani kıyamet yer almaktadır. Onların devamı olarak alınırsa bunun mahşerde söyleneceği ortaya çıkacaktır. Ama bir sonraki ve daha sonraki ayetlere bakılınca bu sözün dünyada söylendiği anlaşılmış olacaktır. Şimdi ayetten çıkaracağımız neticelere geçebiliriz.

a) Bu âyet, Hz. Peygamber'in hadisidir. Eğer bu dünyada söylendi ise hadistir. Bu öylesine derinliklerden gelen bir sözdür ki, Yüce Allah onu Levh-i Mahfûz'a, yani korunmuş levhaya çıkarıp, oradan âyet olarak göndermiştir. Kur'ân'da yer alması onun sağlam hadis olduğuna delil teşkil etmektedir.

Yok, eğer ahirette söylenecekse, o zaman Hz. Peygamber'in hadisi değil, orada nasıl konuşacağını belirleyen ilâhî bir söz niteliği taşımaktadır.

b) Hz. Peygamber, toplumunun Kur’an’a karşı takındığı tavrı Yüce Allah'a bir bakıma şikâyet eder durumdadır.

Âlimler, âyette geçen mehcûrâ kelimesini iki farklı kökten getirmişler ve bu nedenle iki farklı mana vermişlerdir. Razi bu iki manayı bize nakletmektedir.

i. Bu kelimenin el-hicran mastarından geldiğini söyleyenler vardır. Bu köke göre âyetin anlamı ise, "onlar Kur’an’a iman etmediler, onu kabullenmediler, o Kur’an’ı dinlemekten hicret ettiler, yüz çevirdiler" demektir.

ii. Bu kelimenin ehcera fiilinden geldiğini öne sürenler vardır. "Hakkında atıp-tutulan, ileri-geri konuşulan" anlamını ifade etmektedir. O zaman "hicran"dan değil de el-hecrden gelmiş olmaktadır. Hecr ise, "Kur’an’a sihirdir, şiirdir, yalandır, saçma-sapan şeylerdir" demiş olmalarını ifade etmektedir. Bu manayı ileri sürenler Mü'minûn 67. ayetini delil olarak getirmekte ve "Geceleyin hezeyanlar savururdunuz" da geçen tehcurûn kelimesi ile ispat etmektedirler.

c)  Muhammed Esed âyete şu yorumu getirmektedir: Bahsedilen kişiler dünyevî istek ve tutkularına aykırı buldukları için ya da zamanın değişen şartları karşısında geçerliliğini yitirmiş bir öğreti olarak gördükleri için Kur'ân mesajının ulaştığı toplumların çoğu onu ilâhî bir mesaj (vahy) olarak gördükleri, görmekte oldukları ve dolayısıyla onun, keli­menin en geniş anlamıyla her bakımdan, tutarlı ve her çağda geçerli olduğuna inandıklarına göre, benim kavmim, ya da benim gönderildiğim toplum ifadesi (kelimenin ne kavmî anlamı, ne de ideolojik anlamı itibariyle) son peygamberin ümmetinin hepsini değil, fakat yalnızca ismen bu ümmetten olup ama gerçekte Kur'ânî mesaja olan inancını bütünüyle kaybetmiş kimseleri işaret etmektedir. Bunun içindir ki, âyetin veciz üslubu içinde gizlice mevcut olan bu anlamın "bazıları" ilavesiyle aktarılması gerekiyor.

d) "Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti" ifadesini çağlara göre ele almak gerekiyor. Hz. Peygamber'in yaşadığı dönemi dikkate alıp yorum yaparsak, Hz. Peygamber'in toplumunun tamamı Kur’an’ı terk etmedi ama bir kısmı ona inanmadı, ondan uzak durdu, diyebiliriz.

Ama günümüzde ise, Kur’an’ı sadece Kur’an’a inanmayanlar terk etmedi, kendilerini mü'min sanan insanlar da Kur’an’ı terk etti. Kur'ân'ın kapağını açmayanlar, onun kapağını açtığı ve onun tahsilini yapar gibi göründüğü halde onu terk edip başkalarının sözleriyle fetva verip onu terk edenler yok mudur?

Kur’an’ı bırakıp müçtehitlerin fetvalarını dini görüş olarak ortaya atanlar yok mudur? Demek ki günümüzde Müslümanlar Kur’an’ı terk etmiş durumdadır. Şikâyetimiz, sadece kâfirlerin Kur’an’ı terk etmelerinden değil, Müslüman âlimlerin ve din görevlilerinin de Kur’an’ı terk etmesindendir. Artık Kur'ân mezarlarda, ölüler için okunmakta, duvara bir süs eşyası gibi asılmakta, sadece sayılan dört delilden biri olarak kabul edilmektedir; ama içine bakıp Yüce Allah'ın nasıl bir mesaj verdiğine bakan yoktur. İşte Müslümanların Kur’an’dan kaçışı, hicret etmesi, onu terk etmesi bu âyet ile ifade edilmektedir. Müslümanların bu kaçışı, Kur’an’ı yaralamakta, onu derinden üzmekte, sarmaş-dolaş olacağı bir gönülü aramak zorunda bırakmaktadır.

Din eğitimi programlarında bile, onun okunmasına verilen önem, içerdiği mesaja verilmemektedir. Razi, Hz. Enes'in Hz. Peygamber'den şu sözü naklettiğini söyler; ama kaynak vermeden tefsirinde ona yer verir. Biz bunu normal insanın sözü olarak kabul etsek bile bunun çok ilginç olduğunu söylemekte yarar vardır: "Kim Kur’an’ı öğrenir ve ken­disine ilgi duymaksızın, içindekileri düşünmeksizin, onu bir Mushaf olarak başucuna asarsa, kıyamet günü o Kur'ân, onun yakasına yapışır ve: "Ey âlemlerin Rabbi, bu kulun, beni terkedilmiş, unutulmuş bir şey haline getirdi. Benimle onun arasında bugün hükmü sen ver" der. Bu söz Hz. Peygamber'den olmasa bile, günümüzü çok güzel anlatmakta ve özellikle din adamlarımıza bir uyarı olmaktadır.

Günümüzün insanları, özellikle kendisini medenî dünya olarak görenler, tarafsız bir gözle Kur’an’a yaklaşamamakta, ona karşı ideolojik davranmakta, kendi inancını düşmanlık makamına koyarak içine bakmadan ona olumsuz tepki göstermektedir. B.Bayraklı

Karş. Her nebilerin mücadele vermek zorunda kaldığı şer güçlere (şeyâtîn) ilişkin benzer bir atfın yer aldığı 6:112. Zikredilen ayette geçen “zihin çelmeyi amaçlayan parlak yarı-hakikatler” ifadesi, bu pasajda, on dört yüzyıl önce vaz ‘edilen bir kitap olan Kur’an'ın “artık günü geçmiş” bir mesaj olarak görülmesi gerektiği yolundaki aldatıcı iddiaya temas edilerek, anlamlı bir biçimde önceden örneklendirilmektedir.

M.Esed

Ve işte böyle Biz her peygamber için günahkârlardan bir düşman kılmışızdır. Ve yol gösteren ve yardımcı olarak Rabbin yeter.

Surenin ilk ayetlerinde müşriklerin sataşmaları karşısında onları “sapmış” ve “hiçbir yola güç yetiremez” olarak niteleyen Rabbimiz bu ayette elçisini, o olaylara işaret ederek sanki şöyle teselli etmektedir: “Böyle, senin başına gelenler gibi, elçiye düşmanlık edilmesi sadece sana yapılan bir şey değildir, bu davranış senden evvelki tüm elçilere de yapılmış, o elçiler de bunlara maruz kalmıştı, onların da senin gibi düşmanları vardı. Sen sabırlı ol, Allah sana gerektiği gibi yol gösterecek ve yardım edecektir.”

Bu ayetin bir benzeri de En’âm suresindedir:

En’âm; 112–113: Böylece Biz her peygamber için cinn ve ins şeytanlarını düşman kıldık. Ki dünya malına aldanmaktan bunların bazısı bazısına sözün süslüsünü vahyeder / gizlice telkinde bulunur / fısıldar. Ve şayet Rabbin dileseydi onu yapmazlardı. Öyleyse onları bırak -uydurdukları şeyleri de.- Ahirete inanmayan kimselerin kalpleri ona kansın, ondan memnun olsun ve de yapmakta olduklarını yapsınlar diye de. 

H.Yılmaz

İşte biz böylece her peygamber için suçlulardan düşmanlar peydah ettik. Hidâyet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.

a) Bu âyet, En'âm 112. âyete işarette bulunmaktadır. "Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Bunlar aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak."

Her iki âyette geçen ce'alnâ fiili, "peydah ettik, tayin ettik, oluşturduk" anlamına gelmektedir. Bu kelimenin geniş açıklaması için Bakara 30'a bakılabilir. Kelimenin âyetteki yapısına bakınca sanki bu şer güçleri Yüce Allah, peygamberlere tayin etmiş gibi görünmektedir. Ama En'âm 112'ye bakarsak orada şu ifadeyi buluruz: "Rabbin dileseydi onu da yapamazlardı." Demek ki, Yüce Allah, şer güçlere düşmanlıklarında bile bir özgürlük tanımıştır. Şer güçlerle iyi güçlerin çatışmasına müsaade etmiş, iyilerin şer olanlara galip gelip disiplin altına almasını Ön görmüştür. Şer güçleri, Allah oluşturmadı ve oluşturmuyor, ama var olan şer güçlerin peygamberlere düşmanlık yapmalarına özgürlük tanıyor.

Âyetin başındaki ce'alnâ fiilinin yaratma anlamından ziyade tayin etme anlamı dikkate alındığında sözü edilen cin ve insan şeytanlarının özellikle düşmanlık yapmak için yaratılmadığı, var olan ve düşmanlık yapmayı kendileri tercih ettikleri için Yüce Allah'ın, onlara izin verdiği sonucuna varabiliriz.

Ayette geçen el-mücrimun kelimesi, "günaha gömülmüş, işi-gücü iyiye düşmanlık yapmak olanlar"; Yunus 13'e göre "peygamberlerinin getirdiği mucizelere inanmayan ve zulmeden kişiler" anlamına gelmektedir. En'âm 8'e göre "Allah'a iftira edip âyetlerini yalanlayanlar" da mücrimdir. A’râf 133'e göre "kibirlenenler"; Hûd 52'ye göre ise "hakikatten yüz çevirenler" de bu isimle anılmaktadır.

Şimdi âyete şu manayı vermemiz mümkündür: "İşte biz böylece her peygambere suçlulardan olan düşmanları bildirdik." Bu sefer de ce'alnâ kelimesine "bilgilendirdik, açıkladık, bildirdik" manasını verebiliriz.

Demek ki mücrim, "inkârını ve düşmanlığını eyleme dönüştüren kişidir. İçindeki pisliği dışarıya çıkarıp başkalarına bulaştırma faaliyetini gerçekleştirene mücrim denmektedir. Fert olarak değil de grup olarak bunu yapmaya çalışırlar.

b) Yüce Allah, önce peygambere, sonra da bütün mü'minlere seslenerek ona/onlara yol gösterici ve yardım edici olarak yeteceğini ifade etmiştir.

Şer güçlerin düzenlerinden kurtulup çıkmak için Yüce Allah'ın yol göstermesi ve yardımı yeterlidir. Mücrimlerin oluşturduğu karanlık düzenden ancak Allah'ın yol göstermesi ve yardımı ile çıkılabilir. İşte bu yol gösterme ve yardım Kur'ân ile yapılmıştır. Aslında Kur’an’ı terk edenler, Allah'ın bu yol göstermesini ve yardımını terk etmiş olmaktadırlar.

"Hidâyet verici yani yol gösterici olarak Rabbin yeterli olması “nın anlamı, hidâyeti başka yerde aramamaktır. "Birileri, birilerini hidâyete getirdi" demek bu âyete ters düştüğü için çok tehlikeli bir günahtır. Tehlikeli olması, şirke yakın oluşundandır. Burada yeterliliği 'Ankebût 51 ile açıklamak mümkündür: "Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi?"   

B.Bayraklı

(Resulüm!) Ve işte biz böyle her peygamber için günahkârlardan bir düşman yapmışızdır. Bununla beraber hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.

وَكَذٰلِكَ Ve işte böyle ya Muhammed! Sana yaptığımız gibi جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِىٍّ عَدُوّاً مِنَ الْمُجْرِمٖينَ her peygamber için de günahkârlardan bir düşman yaptık ve bu sebepten sen de onlar gibi sabret. Onları yok etmek içinوَكَفٰى بِرَبِّكَ هَادِياً وَنَصٖيراً    yol gösterici ve yardım edici olarak Rabbin yeter. H.Yazır

Mekke kâfirleri bu karşı çıkışı oldukça güçlü bulduklarından, tekrar tekrar ortaya atmaktadırlar. Kur'an da buna çeşitli yerlerde cevap vermektedir. (Sözgelimi bkz. Nahl an: 101-106, İsra an: 119). Onlar bu soruyla şunu demek istiyorlardı: Kur'an gerçekten Allah sözü olmuş olsaydı, bir defada ve bütün bir kitap olarak indirilirdi. Çünkü Allah, her şeyi ve insanın her yaptığını bilir. Böyle olmadığına göre, yukarıdan hiç bir şey gönderilmemekte, fakat bu adam kendisi bütün bunları düzmekte, ya da başkalarından veya başka kitaplardan almaktadır."
 Bir başka çeviri şöyle olabilir: "Böyle yapıyoruz ki yüreğini güçlendirelim ve onu cesaretle dolduralım." İfade, anlam bakımından kapsamlı olup her iki çeviri şekli de imkân dâhilindedir. Bu kısa cümle, Kur'an'ın neden parça parça indirildiğini şu şekilde açıklamaktadır:
1) Hz. Peygamber (s.a) onu hafızasına nakşetsin ve yazılı olarak sunmaktan çok, kavmine ezberden okusun diye.
2) Mesaj ve öğretileri zihinlerde iyice yer etsin, tedricen, değişik zamanlarda, değişik üsluplarla okunulan ayetlerden yararlansınlar diye.
3) Tarif ettiği hayat biçimi tam bir inanç ve kanaatle uygulansın diye. Hükümler ve bütün cepheleriyle bu ayet biçimi topluca ve bir defada bildirilseydi, istenilen düzeyde yaşanması mümkün olmazdı.
4) Hak ile batıl arasındaki savaşta Peygamber'in (s.a) ve izleyicilerinin yürekleri iyice cesaretlendirilsin diye. Bu, ilâhî hidayetin ve cesaret mesajlarının, pratik durumlara göre, gerektiği zaman ve gerektiği biçimde gönderilmesini gerektiriyordu. Açıktır ki, toplu olarak bir defada gönderilmiş olsalardı, bu amaca ulaşılamazdı. Yine bu göstermektedir ki, Allah, Resul’ünü risaletle görevlendirdikten sonra, O'nu her türlü direnç ve muhalefeti karşılasın diye, işkencelerin ortasında yalnız başına bırakmamıştır. Allah, mücadeleyi ilgiyle izliyor, her zor durumda ve her kritik durumda Resul’üne yol gösteriyordu.

Mevdudi 

Lafzen, “topluca” yahut “bir tek cümle halinde” (cümleten vâhideten) -İslam muhaliflerinin ağzından, Kur’an'ın adım adım vahyedilmesi nin, kişisel ve siyasal ihtiyaçlarına uydurmak üzere, onu Muhammed (s)in kendisinin “tanzim” ettiğini gösteren bir işaret olduğunu îmâ eden bir ifade.

Yani, her türlü iç tutarsızlıklardan, tezatlardan uzak (karş. 4:82). Ayrıca, bkz. Kur’an'ın “kendi içinde tutarlı” olduğundan söz edilen 39:23. Rattelnâhu tertîlen şeklindeki özlü ifade, “[bir şeyin] parçalarını, bütünü meydana getirecek şekilde bir araya getirip, onlara uygun bir düzen vermek” ve bir de “bütüne iç tutarlılık sağlamak” gibi paralel anlamlar ihtiva etmektedir. Hz. Peygamber'in yaşadığı, hareket ve olaylarla dolu yirmi üç yıllık bir hayata yayılan mesajın her türlü çelişkiden uzak ve her bakımdan tutarlı oluşu onun Allah tarafından vahyedilmiş olduğunu açıkça ortaya koyduğuna göre, bunun düşünen her müminin imanını güçlendiren bir keyfiyet olması gerekir; Kur’an'ın kendisine göre de, onun zaman içinde tedricen vahyedilmesi nin sebebi bu keyfiyette aranmalıdır. 73:4'de olduğu gibi, Kur’an'ın okunması anlamında kullanıldığı zaman, tertil terimi, onun kolay anlaşılabilecek ve üzerinde düşünülebilecek şekilde açık ve ölçülü bir tarzda telaffuz edilmesi anlamına gelmektedir.) 

M.Esed

32-33.İnkâr edenler; “Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi? de dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirelim diye böyledir (parça parça indirdik). Ve Biz onu tane tane okuduk.  

Onların sana getirdikleri her bir meselede Biz mutlaka sana hakkı ve en güzel açıklamayı getirmişizdir.  

Bu ayetler surenin 4–8. ayetlerinin devamı mahiyetinde olup, kâfirlerin Kur’an hakkındaki bir başka şüphelerini ve onlara verilen cevabı içermektedir. Bu iki ayet grubu arasındaki bağlantıyı 32. ayetteki “ve” bağlacı sağlamakta ve paragraf şöyle oluşmaktadır: 

Ve inkâr etmiş olanlar; “Bu (Kur’an), onun (Muhammed’in) uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir.” dediler. Böylece onlar kesinlikle haksızlık ettiler ve asılsız bir iddia getirdiler.

Ve “O (Kur’an), yazılı hâle getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o,  sabah akşam (sürekli) kendisine okunmaktadır.” dediler.

De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.”

Ve onlar (inkâr etmiş olanlar); “Bu ne biçim elçi ki, yemek yiyor, sokaklarda yürüyor? Ona, bir melek indirilseydi ya! Böylece onunla beraber bir uyarıcı olur! Yahut kendisine bir hazine bırakılsaydı veya kendisinden yiyeceği bir bahçe olsaydı ya!” dediler. Bu zalimler; “Siz, yalnızca büyülenmiş bir kişiye uyuyorsunuz.” da dediler.

Ve “Kur’an ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi” dediler. … 

32. ayette, Kur’an’ın bir kerede topluca inmemiş olmasını, inanmamalarına bahane olarak ileri süren kâfirlere gerekli cevap verilmiş ve “Biz onu senin kalbine iyice yerleştirelim diye böyledir” denerek cevap gerekçesi ile açıklanmıştır.

Rabbimizin bu cevabı üzerinde biraz düşünülürse, aşağıda sıralanmış olan mantıklı akıl yürütmeler yapılabilir:

-  Eğer Kur’an peygamberimize bir defada topluca indirilmiş olsaydı, onun zaptı, yani yazımı ve ezberlenmesi çok zor olur, yanılmalar yanlışlar meydana gelebilirdi.

-  Elinde bir kitap bulunan insan, kitabın sürekli yanında bulunmasına güvenerek onu ezberlemek istemeyebilirdi. Rabbimiz ise peygamberimizin Kur’an’ı çok okumasını, iyice ezberlemesini ve yanılmaktan uzak olmasını istediği için Kur’an’ı bir defada değil, parça parça indirdi.

-  Eğer Kur’an bir defada indirilmiş olsaydı, onun bütün hükümlerini öğrenmek ve benimsemek insanlara çok ağır gelirdi, insanlar Kur’an’ı hazmedemezlerdi. Ama Yüce Allah, onu parça parça, muayyen zamanlarda indirerek, koyduğu dinin emir ve yasaklarını yavaş yavaş indirmiş oldu ve insanlar da dinin gereklerini o nispette kolay yerine getirmiş oldular.

-  Kur’an insanların sorularına, isteklerine cevap verecek şekilde ve meydana gelen hâdiselere göre iniyor, böylece insanlar daha fazla basiret sahibi oluyorlardı. Çünkü olaylarla ve zihinlerdeki sorularla eş zamanlı bir iniş, Kur’an’ın fesahatine gaybden haber verme işini de ekliyor, Kur’an’ın getirdiği her cevapta, her çözümde, gerçekleri yaşayarak öğrendikleri için insanların görüşleri, bilgileri, düşünceleri, daha fazla artıyordu.

-  Eğer Kur’an bir defada inmiş olsaydı, peygamberimiz indirilmiş Kur’an’ı göstererek kâfirlere işin başında bir defa meydan okuyacaktı. Hâlbuki Kur’an, parça parça ve aralıklarla inince, peygamberimizin inançsızlara karşı meydan okumaları inen her parçada gerçekleşti. Böylelikle kâfirlerin, Kur’an’ın bir parçasının benzerini bile yapamayacakları defalarca kanıtlandı ve Kur’an’ın muhteşemliği hem peygamberimizin hem de kâfirlerin gönüllerine iyice yerleşmiş oldu. 

Tertil 

“Tertil” sözcüğü; “Bir şeyin tertibinin güzelliği” demektir. Bu sözcük bedevînin dilinde “Bir şeyden birinin diğerine karışmaması, tarak dişi gibi birbirine karışmamış, karışmayan” anlamına gelir. Bu durum, muhkem, kuvvetli, sımsıkı olmanın zıddıdır. Meselâ dişlerin “tertil” i; “dişlerin seyrek bir şekilde düzene konulmuş, dizilmiş olması” demektir ve bu sözcük Arapçada “güzel dizilmiş dişler” manasında da kullanılır. (Lisânu’l Arab) 

Sosyal alanda ise “tertil”; “sözün, kelimelerinin birbiri ardınca, tek tek, yavaş yavaş, ağır ağır, tane tane, dizilmesi” demektir. Buna göre de Kur’an’ın tertil”i; “Kur’an’ın indiği şekilde tertibinin korunması, bir necmin bir başka necme karıştırılmaması” anlamına gelmektedir.

Kur’an’ın nasıl indirildiği ve nasıl okunması gerektiği Kur’an’da şöyle açıklanmıştır: 

İsra; 106: Ve Kur’an’ı; Biz onu insanlara ağır ağır okuyasın diye ayırdık ve Biz onu peyderpey indirdik.  

Demek ki Kur’an, konularına göre, necmlere göre, iniş sırasına göre bir tertip ve tasnif yapılmak suretiyle okunmalı ve okutulmalıdır. 

32. ayette de Rabbimiz Kur’an’ı tertillediğini, yani her şeyi yerli yerinde bir birine karıştırmadan bir düzen içinde indirdiğini beyan etmektedir. Peygamberimize ilk gelen vahiylerde de (Müzzemmil; 4), Kur’an’ın tertillenmesi, yani necmlerin gayet düzenli tutulması, birbirine karıştırılmaması emredilmiştir. Ama tüm bunlara rağmen maalesef elimizdeki mushaf tertilli değildir. Biz, samimiyetle ve dürüstçe birçok kez dile getirdiğimiz bu hususta, Kur’an’a gönül verenlerin Kur’an ile derin çalışmalar yapıp Kur’an’ı necm necm dizmeleri ve Kuran’ı bugünkü sure anlayışından öte, gerçek sureleriyle mushaflaştırmaları gerektiğine inanıyor ve bu gayreti onlardan bekliyoruz. 

Hakkın gelmesi 

Rabbimizin 32. ayetteki; “Onların sana getirdikleri her bir meselede Biz mutlaka sana hakkı ve en güzel açıklamayı getirmişizdir.” ifadesiyle, müşriklerin görüşlerindeki bozukluk çok net bir şekilde ortaya konulmuştur. Yani, bu cevabında Rabbimiz; “Biz hakkı getiririz, hakk gelince de batıl kaybolur. Onlar ne zaman saçma sapan bir şey ortaya atsalar Biz onun üzerine gerçeği yollarız ve o saçmalığı ortadan kaldırırız.” buyurmaktadır.  

Enbiya; 18:  Bilakis, Biz hakkı batılın üzerine atarız da onun beynini ezer. Bir de bakarsın o, yok olup gitmiştir. Ve nitelediklerinizden dolayı vay halinize! 

İsra; 105: Biz onu (Kur’an’ı) hakk ile indirdik, o da hakk ile indi. Ey Peygamber! Ve Biz seni yalnızca müjdeci ve uyarıcı olarak elçi yaptık.  

En güzel tefsir 

“ تفسير Tefsir” sözcüğünün kökü “ فسر fesr” sözcüğüdür. “Açıklamak, örtülü şeyi açmak” anlamına gelen “ فسر fesr” sözcüğü, ilk olarak tıp alanında, “doktorun suya bakması” anlamında kullanılmıştır. Nitekim bu kökün başka bir türevi olan “ تفسرة tefsireh” sözcüğü de; “hastalığın tespiti için üzerinde araştırma yapılan sidik” demektir. (Lisan ül Arab Fesr maddesi cilt 7, sayfa 101.)

Doktorlar bu “tefsireh” e bakarak hastalıkların sebeplerini bulup açıkladıkları için “فسر fesr” sözcüğü de zamanla, yukarıda verdiğimiz “açıklamak, örtülü şeyi açmak” anlamında kullanılmaya başlanmıştır. “ فسر Fesr” sözcüğünün tef`il babından mastarı olan “تفسير tefsir” sözcüğü de bu anlama paralel olarak “iyice araştırmak, çok açıklamak” anlamında kullanılmaktadır.

Demek oluyor ki “تفسير tefsir” sözcüğü; “anlaşılmamış, kapalı, müşkil, müphem bir sözü, bir konuyu, bir meseleyi anlaşılır hâle getirmek” demektir. İşte, Kur’an ayetleri de konuları, problemleri en güzel şekilde ortaya koyup açıkladığı için en güzel tefsirdir.

H.Yılmaz

İnkâr edenler: "Kur'ân ona bir defada topluca indirilmeli değil miydi?" dediler. Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böylece yaptık ve onu tane tane okuduk.

Yüce Allah, Kur’an’a karşı olanların sözlerini burada aktarırken aynı zamanda eğitimin altın kurallarından birini koyup gündeme getirmektedir. Kâfirler, Kur’ân’ın yavaş yavaş indirilişine itiraz etmişlerdi. Yüce Allah da, bunu insanın doğasını dikkate alarak böyle indirdiğini ifade etmiştir. Böyle indirmesindeki amaç, Hz. Peygamber'in gönlüne iyice yerleştirmektir. Bu kadar âyeti insan gönlünün bir anda hazmetmesi, kavrayıp tebliğ eder hale gelmesi, insanın doğasını aşmaktadır. Tane tane okumak, yavaş yavaş öğretmek, onu 23 yıla yakın bir zaman diliminde gönüle yerleştirmek, bize din eğitiminin uzun zaman alması gereken bir faaliyet olduğunu göstermektedir. Dinî konulan, insanların gönlüne iyice yerleşebilmesi için uzun zamana yaymak gerekiyor. Hz. Peygamber 23 yıla yakın, Yüce Allah'ın üniversitesinde öğrenim görmüştür. Hem öğrenmiş hem de öğretmiştir.

Demek ki Yüce Allah, burada hem öğretim, hem de eğitim metotlarından birini koymaktadır. İnsan, nasıl bir somunu bir anda yiyemezse, onu parça parça yaparak yiyorsa, bilgiler de böyledir. Bir kitabı bir anda öğrenemez ama konu konu zamana yayarak öğrenebilir.

Diğer taraftan Kur'ân, sosyal hayatta oluşan olayları çözmek, onlara gerekli olan hükmü sağlamak için bu şekilde gönderilmiştir; çeyrek asır denebilecek bir zaman içinde meydana gelen sosyal olayları dikkate alması ve çözmesi bakımından gerçekçi bir kitap ve mesaj olduğunu göstermektedir. Hem peygamberin gönlü Kur’an’ı hazmedecekti, hem de toplum hazmedecekti. Bazı insanların kötü alışkanlıklarını bir anda

kaldırmak mümkün değildir. Tedricîlik metodunu kullanmamız bize öğretilmektedir. Mesela içki gibi, kumar gibi kötü alışkanlıklarla mücadele vermekte tedricîlik metodunu kullanmak gerekiyor. İşte bu âyet bize tedricî metodu kullanmanın sünnetullah olduğunu öğretmektedir.

B.Bayraklı

Yine o inkâr edenler dediler ki: “O Kur'ân ona, hepsi birden indirilseydi ya”! Biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle (parça parça indirdik) ve onu tane tane (ayırarak) okuduk.

وَقَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا Yine o inkârcılar   لَوْلاَ نُزِّلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ جُمْلَةً وَاحِدَةً  Kur'ân ona hep birden indirilseydi ya, dediler ki gereksiz bir itiraz, (Burada “cümleten vahide” işaretiyle, tenzil, inzal mânâsında kullanılmıştır ki, bu itirazın uygunsuzluğuna bir işaret olsa gerektir. (Müellif)) sanki Tevrat birden indirilmiş de Kur'ân da öyle olsa imiş. Gerçek şudur ki, kanunun aslı olan icaz, yani benzerinin yapılamaz oluşu, tek tek âyet âyet indirilmesi ile hepsi birden indirilmesi arasında fark edecek değil; hatta parça parça indirilmesinin, onun bir benzerini yapma konusunda kendileri için faydaları da vardır.

Bu sebepten وَكَذٰلِكَ لِنُثَبِّتَ بِهٖ فُؤَادَكَ  bu yüzden kalbine iyice yerleştirmek için böyle indirdik; böyle ayrı ayrı cümle cümle indirmekle önce, belleğe alınması sağlam olacak. İkincisi, peyderpey olaylara göre inişinde mânâ yönünden daha fazla bir görüş ve derinlik; hem teorik, hem pratik bir kıymet ve güç bulunacak. Üçüncüsü, her yeni inen yıldız ile ayrıca bir meydan okuyup çekişmeden aciz bırakılarak her defasında yeni bir kalp kuvveti verilecek. Dördüncüsü, nasih ve mensûh ile zamanına göre hüküm koymayı, açıklamanın ve tefsirin çeşitli usul ve kuralları öğretilecek… Bu şekilde وَرَتَّلْنَاهُ تَرْتٖيلاً   ve benzersiz bir tertil ile tertil eyledik; ağır ağır, güzel bir okuyuşla okuduk.  H.Yazır

Kur'an'ı parça parça göndermenin bir diğer hikmeti de budur. Allah bir "Hidayet Kitabı" meydana getirmek ve bunun öğretilerini Peygamber'i (s.a) aracılığı ile yaymak istemiyordu. Böyle yapmış olsaydı, kâfirler, Kur'an neden bütün bir kitap olarak bir defada indirilmedi şeklindeki karşı çıkışlarında haklı olurlardı. Kur'an'ı vahyetmenin gerçek amacı, küfür, cehalet ve günaha karşı Allah'ın bir iman, takva ve ilim hareketi başlatmayı dilemesiydi. Bunun için de hareketi yürütmek üzere bir peygamber seçmişti. Sonra, Allah bir yandan gerektiği zaman ve gerektiği şekilde hareketin rehberine ve izleyicilerine gerekli talimatı göndermeyi ve gerekli yolu göstermeyi kendi üzerine almış ve öte yandan da itirazları cevaplandırma, muhaliflerin şüphelerini giderme, nazil ettiği ayetleri bizzat tefsir ve açıklama ile yanlış anladıkları noktaları aydınlatma sorumluluğunu da üstlenmişti. Bu yüzden Kur'an, Allah tarafından vahyedilen farklı hitap ve konuşmaların bütünü olmuştur. Yalnızca bir kanun ve ahlâkî prensipler kitabı olmaktan öte, farklı durum ve şartlarda, her durum ve şartın gereğine göre hareketi her aşamasında yönlendirmek için parça parça indirilmiş bir kitap olmuştur Kur'an. (Ayrıca bkz. Giriş, Tefhimü'l-Kur'an, C.1).

Mevdudi 

Lafzen, “sana bir misal (mesel) vermezler ki, Biz (o konuda) sana gerçeği getirmeyelim... İlh.” -Burada meselden ya da misalden kasıt, Muhammed (s)in rasül olduğu tezine ve dolayısıyla Kur’an'ın vahyi niteliğine gölge düşürmek amacıyla ortaya sürülen, sözde akla hitab eden teşbih türünden itirazlardır (ki, bunlar, Kur’an'ın başka pek çok yerinde olduğu gibi, bu surenin 7-8, 21 ve 32. ayetlerinde örneklendirilmiştir).

Kur’an'ın kendi kendini tefsir edici, açıklayıcı keyfiyetine ilişkin bir îmâ. Bütün bu bölüm boyunca (30-34. ayetler) “sen” kişi zamiriyle hitab edilen kişi yalnızca Peygamber değil, aynı zamanda, bütün çağlarda o'nun ulaştırdığı mesajı benimseyen herkestir. 

M.Esed

Onların sana getirdikleri hiçbir temsil yoktur ki, sana doğrusunu ve daha açığını getirmeyelim.

Bu âyette geçen el-mesel kelimesi, Furkan sûresinin buraya kadar olan Kur’an’ı ve peygamberin peygamberliğini inkâr için öne sürülen kâfirlerin iddiaları, açıklamaları ve örneklerini ifade etmektedir. Bunları şu ayetlerde buluyoruz:

a) "Kâfirler şöyle dediler: Bu ne biçim peygamber! Bizler gibi yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor. Ona bir melek indirilmeli, kendisi ile birlikte o da uyarıcı olmalıydı" (Furkan 25/7).

b) "Yahut kendisine bir hazine verilmeli veya içinden yiyip geçimini sağlayacak bir bahçesi olmalıydı. O zalimler: 'Siz, ancak, büyüye tutulmuş bir adama uymaktasınız' dediler" (Furkan 25/8).

c) "Bizimle karşılaşmayı ummayanlar: 'Bize ya melekler indirilmeliydi ya da Rabbimizi görmeliydik' dediler" (Furkan 25/21).

d) İşte bir de bunların yanında biraz önce yorumunu yaptığımız 32. âyette benzer bir istek veya beklenti yer almaktadır. Kur’ân’ın başka ayetlerinde bu gibi meseller gündeme getirilmektedir (Bakara 2/26); (İsra 17/90-93).

Onların bu meselleri Hz. Muhammed'in peygamber; Kuran’ın da ilâhî mesaj olmadığına yöneliktir. Onlar bu meselleri getirirken, Allah da hakikati ve en güzel tefsiri getirmiştir. Mesela: Furkan 7 ve 8. ayetlerdeki kâfirlerin mesellerine şu gerçeği ve en güzel tefsiri getirmiştir:

"Senin hakkında bak ne biçim temsiller getirdiler. Artık onlar sapmışlardır ve hidâyete hiçbir yol da bulamazlar.

Dilerse sana bunlardan daha iyisini, altlarından ırmaklar akan cennetleri verecek ve sana saraylar ihsan edecek olan Allah'ın şanı yücedir" (Furkan 25/9-10).

Yüce Allah'ın, kâfirlerin mesellerine karşı diğer en güzel tefsiri de şudur: "Senden önce gönderdiğimiz bütün peygam­berler de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı. Sizin bir kısmınızı diğer bir kısmınıza imtihan kıldık; sabredecek misiniz? Rabbin her şeyi hakkıyla görmektedir" (Furkan 25/20). İşte bu cevap hem hakikati hem de en güzel tefsiri getirmektedir.

Diğer taraftan 32. âyette geçen "Kur'ân, ona bir anda, topluca inmeli değil miydi?" şeklindeki istekleri de aynı âyet içinde cevaplandırılmaktadır: "Biz, Kur’an’ı senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu tane tane okuduk." İşte hakikat ve en iyi tefsir budur.

Buradan şu neticeyi çıkartıyoruz: Kur'ân, İslam'a yani kendisine karşı koyacak olan gerçeği ve en güzel tefsiri getirmektedir. Yeter ki Kur’ân’ın bu yönünü tespit edelim ve onu gün ışığına çıkartalım. Din âlimleri bunları bulmalı, din görevlilerine sunmalıdırlar. Kur'ân, kâfirlerin bir saldırı, bir itiraz mahiyetindeki iddialarını hangi açıklamalarla, hangi metotlarla karşılaşmakta, cevaplandırmakta ve çözmektedir? Bunun bilinmesi din eğitiminin en önemli görevleri arasında yer almaktadır.

B.Bayraklı

Hem onlar sana karşı herhangi bir mesel ile gelmezler ki, biz sana (onun karşılığında) doğrusunu ve tefsirin daha güzelini getirmiş olmayalım.

  وَلاَ يَاْتُونَكَ بِمَثَلٍ Hem sana herhangi bir mesel ile gelmezler ki, yani mesel denecek derecede ilginç herhangi bir soru veya hal ile gelmezler ki   اِلاَّ جِئْنَاكَ بِالْحَقِّ وَاَحْسَنَ تَفْسٖيراً mutlaka biz sana (onun karşılığında) doğrusunu ve tefsirin daha güzelini getirmiş olmayalım. İşte hepsinin toptan ve birden indirilmemesinde bir de bu fayda vardır. H.Yazır

Yani, ruhen tam bir alçalma, aşağılanma içinde (Râz’î ve onun kendilerinden nakilde bulunduğu öteki bazı müfessirler). Karş. 17:72 ve ilgili 87. not.

M.Esed

O yüzleri üstü cehenneme toplanacak olanlar; işte onlar, yerce en kötü, yolca da en sapık olanlardır.

Bu ayetle, Kur’an’dan, yani Allah’ın zikrinden yüz çevirenlere ve elçisine karşı onlarca sudan bahaneyle karşı çıkanlara bir gönderme yapılmış ve son bir uyarı olarak onların ahiretteki hâlleri bildirilmiştir. Bu uyarının bir benzeri de İsra suresindedir:

İsra; 97:  Ve Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah’tan başka hiçbir veliy bulamazsın. Ve Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü haşredeceğiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne zaman ki o (cehennem) dindi onlara ateşi artırırız.

H.Yılmaz

O yüzleri üstü cehenneme toplanacaklar var ya! İşte onlar, yerleri en kötü, yolları en sapık olanlardır.

 اَلَّذٖينَ يُحْشَرُونَ عَلٰى وُجُوهِهِمْ اِلٰى جَهَنَّمَ   Öyle cehenneme yüzleri üstü,  yani tepeleri aşağı veya sürüklenerek, yahut  kalpleri bayağı şeylere meyilli olduğu gibi, yüzleri de ona düşmüş olarak mahşerde toplanılacak kimseler   اُولٰۤئِكَ شَرٌّ مَكَاناً وَاَضَلُّ سَبٖيلاً  işte on­lar, yerleri en kötü ve yolları en şaşkın, en sapık kimselerdir.

H.Yazır

Yüzüstü cehenneme sürülüp toplanacak olanlar, işte onlar, yerleri en kötü, yolları en sapık olanlardır.

İşte bu şekilde inkâr edip Kur’an’a ve Hz. Muhammed'e karşı çıkan, saldırıda bulunan, çeşitli meseller getirip salyalarını akıtanlar, Kur’ân’ın çağdaş olmadığını söyleyip ondan uzaklaşanlar mahşerde yüzüstü cehenneme sürükleneceklerdir. Çünkü onlar Kur'ân'ın öğretilerini ve Hz. Muhammed'in peygamberliğini yerlerde süründürmek istediler. Allah da onları mahşerde yerlerde sürüngenler gibi cehenneme yollayacaktır.

Aslında onlar bu inkârları ile manen bu dünyada yüzüstü sürüngenler gibi sürünüyorlardı. "Şimdi düşün bakalım, yüzüstü kapanarak yürüyen mi varılacak yere daha iyi erişir, yoksa doğru yolda düzgün yürüyen mi?" (Mülk 67/22).

Kimdir bu sürüngenler gibi sürünenler? Soruya Mülk 10 ile cevap verebiliriz. İlâhî mesajı dinlemeyip aklını kullanmayanlardır. Onlar bu dünyada sürünüyor; Furkan 34 ile de ahirette sürünecekleri ifade ediliyor. Bu insanlar bu dünyada akıllarını ve gönüllerini nefsî arzularının altına verdikleri için, maddî anlamda ayakta yürüseler bile, manen yerde sürünmektedirler. Aklını ve gönlünü yerde süründürüp, ilâhî mesaja ve O'nun peygamberine karşı çıkanlar mahşerde sürüngenler gibi haşr olacaklardır.

Böyle bir yer, çok kötü ve böyle bir yol da en sapık olanıdır. Bu adamların Allah katındaki yerleri çok kötüdür, yolları da en kötü olanıdır. Bundan şu neticeye varabiliriz: İnkâr, Kur’an’a karşı çıkmak, peygambere derinden itirazda bulunmak en sapık yoldur, yani davranış biçimidir. En kötü inanç ve davranış en kötü mekânı ve yolu getirmektedir. Çünkü suç ile ceza arasında denklik vardır.

Furkan sûresinin 34. âyetine kadar Yüce Allah, hep farkları ortaya çıkararak açıklamalarını yapmıştır. Yüce Allah ile sahte tanrılar, iman edenlerle kâfirlerin inanç ve davranışları, sahte ile gerçek olanın, cehennemliklerle cennetliklerin farkını ortaya koymuştur. Bu dünyada kâfirlerin tavrı ile ahirette duydukları pişmanlığın farkı gündeme getirilmektedir. Kur'ân, her yerinde farkı fark ettirmesine rağmen, bunu Furkan sûresinde daha yoğun bir şekilde gerçekleştirmektedir. B.Bayraklı

Vezir teriminin bu anlamı için bkz. 20:29 hk. 18. not. Burada Hz. Musa ve Harun'dan ve bundan sonraki ayette de Hz. Nuh’tan bahsedilmesi, yukarıda 31. ayette geçen “Biz her peygambere karşı, o günaha gömülüp gitmiş olan kimseler arasından düşmanlar çıkarmışızdır” ifadesini hatırlatmak amacıyladır.

M.Esed

35-36. Ve ant olsun ki Musa’ya Kitap’ı verdik kardeşi Harun’u da onunla birlikte vezir (yardımcı, destekçi) kıldık.

Sonra da “Haydi ayetlerimizi yalanlayan o kavme gidin” dedik. Sonunda da parçalayıp yok ettik.  

Surenin bu bölümünde, eskiye ait birkaç kıssaya değinilerek tarihten ibret alınması istenmiş ve ilk olarak da Musa peygamberin kıssasından bahsedilmiştir. Zaman itibariyle Kur’an’ın muhataplarına en yakın olan Musa peygamberin kıssası, ayrıntılı olarak A’râf suresinde yer almış, A’râf ’ta yer almayan bazı olaylar da Kasas suresinde bildirilmiştir.

H.Yılmaz

35. Andolsun Biz, Musa'ya kitabı verdik, kardeşi Harun 'u da ona yardımcı tayin ettik.

Bütün bu âyetler, Furkan 31'de geçen: "İşte Biz, böylece her peygamber için suçlulardan düşmanlar peydah ettik" âyetine yönelik anlam kazanmaktadırlar. Bu toplumlarla peygamberleri arasında geçen olayları daha önce Yüce Allah detaylı bir şekilde anlatmıştı. Burada sadece 31. âyet bir örnek olsun diye gündeme getirilmektedir. Biz de âyetlerin tümünden çıkaracağımız neticelerle tefsirimizi sürdüreceğiz.

1. Hz. Mûsâ, Yüce Allah'tan, ailesinden kendisine bir yardımcı vermesini istemişti (Tahâ 20/29). İşte Yüce Allah, onun bu duasını kabul etmiş ve ona kardeşi Harun'u yardımcı tayin etmişti (Furkan 25/35; Kasas 28/35).

2. Diğer taraftan Yüce Allah, ona kitabı verdi; hem kitabı, hem de kardeşi Harun'u. Bunun anlamı, ilâhî mesaj olmadan insanları uyarmanın, onlara doğru yolu göstermenin mümkün olamayacağıdır.

3. Bundan sonra Yüce Allah, bu iki peygambere, âyetlerini yalanlayanlara gitmelerini emretmişti. Kavminin, Hz. Musa'ya ve onun tebliğ ettiği ilâhî mesaja tepki göstermeleri nedeniyle helak olduklarına dikkat çekilmektedir. Âyette geçen ayetlerden kasıt, Hz. Musa'ya verilen "mucizeler “dir. O zaman kezzebu "yalanladılar" şeklindeki geçmiş zaman kipindeki fiile,   "yalanlayacaklar"   şeklinde gelecek zaman manasını vermemiz Razi’ye göre doğru olacaktır. Çünkü Hz. Musa'ya gelen kitap, henüz onlara tebliğ edilmemişti.

B.Bayraklı

35- Andolsun ki Musa'ya kitap verdik, kardeşi Harun'u da ona yardımcı yaptık.

36- “Haydi ayetlerimizi yalan sayan o kavme gidin” dedik. Sonunda (yola gelmediklerinden) onları yerle bir ettik.

37- Nuh kavmine gelince, Peygamberleri yalancılıkla itham ettiklerinde, onları suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ibret yaptık. Biz zalimler için acıklı bir azab hazırlamışızdır.

38- Ad’ı, Semûd’u, Ress halkını ve bunlar arasında daha bir çok nesilleri de (inkârcılıkları yüzünden helak ettik.)

39- Onların her birine misaller getirdik; (ama öğüt almadıkları için) hepsini kırdık geçirdik.

40-  (Resulüm!) Andolsun ki, (bu Mekke'li putperestler), bela ve fenalık yağmuruna tutulmuş olan beldeye uğramışlardır. Peki, onu da görmüyorlar mıydı? Hayır! Onlar öldükten sonra dirilmeyi umma-maktadırlar.

41- Seni gördükleri zaman “Bu mu Allah'ın Peygamber olarak gönderdiği?” diye hep seni alaya alıyorlar.

42-  “Şayet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı” diyorlar. Azabı gördükleri zaman, kimin yolunun sapık olduğunu bilecekler!

43- Kötü duygularını kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın?

44- Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Gerçekte onlar hayvanlar gibidir, hatta gidişçe daha sapıktırlar.

 لَمَّا كَذَّبُوا الرُّسُلَ Peygamberleri yalanladıkları zaman; burada peygamberlerin çoğul sığası ile getirilmesi fevkalade dikkat çekici görülmüştür. Nuh kavminin Nuh Peygamberden başka yalanladıkları peygamberler kimlerdir? Buna şu cevaplar veriliyor:

1- Nuh ve ondan önceki peygamberler; demek ki, Nuh'tan önce de peygamberler varmış. Nuh Peygamberin kavmi  مَا سَمِعْنَا بِهٰذَا فٖى اٰبَآئِنَا اْلاَوَّلٖينَ  “Biz geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey duymadık” (Mü'minûn, 23/24) demekle hepsini inkâr etmişlerdir.

2- Hepsi tevhid’de (Allah'ın bir olduğu inancında) birleştikleri için yalnız Nuh'u yalanlama da hepsini yalanlama demektir.

3- Genel olarak peygamber gönderilmesinin mümkün olacağı gerçeğini inkâr etmişlerdir, denilmiştir.

Fakat dördüncü bir ihtimal de hatıra gelebiliyor. O da, Nuh (a.s)' un gönderdiği elçiler mânâsına olmasıdır. Burada bu mânâ bize diğerlerinden daha yakın geliyor. Ancak ikinci ihtimalle birleştirmek müm­kündür.

 اَصْحَابَ الرَّسِّ “Ress halkını da.” Ress, örülmedik kuyu, demektir. Fakat bu Ress halkının kimler olduğu bilinemiyor. İbn Abbas'tan “O, Semud'dur” diye bir rivayet var; hâlbuki burada bağlaç bir başka­sını gerektiriyor. Katâde’den “Yemâme'de, Ress, diğer namıyla Fele de­nilen büyük bir köy halkı olup Semud'un geride kalanlarındandılar. Peygamberlerini öldürdüler, yok edildiler” diye rivayet edilmiştir.

Kâ'b, Mukatil ve Süddî, “Şam Antakya’sında bir kuyunun sahipleri ki, Yasin Sûresi'nde (36/20) işaret olunan Habib-i Neccar'ı öldürmüşlerdi” demiştirler. Vehb ve Kelbi'den “Ress halkı, Eyke halkı gibi Şu’ayb (a.s)ın gönderildiği bir topluluk idi. Putlara taparlardı, kuyuları ve koyun, keçi ve inek sürüleri vardı. Şu’ayb (a.s) kendilerini İslâm'a ve kulluğa davet etti. Yalanlayıp azgınlık ve eziyete devam ettiler ve günün birinde örülmemiş kuyuları olan Ress ‘in etrafında bulundukları sırada orası çöktü ve yere geçtiler” diye nakledilmiştir. Ress halkına Uhdud (hendek) halkı da denilmiştir. Hanzala b. Safvan isimli peygamberin kavmi olup Anka-i Muğrib (Batı Anka kuşu) (Muğrib veya mağrip şeklinde okunabilir; hem sıfat tamlaması, hem de isim tamlaması olarak okunması mümkündür. (Alûsî'den naklen, Müellif)) denilen ve Fetih isimli dağda oturarak avsız kaldıkça, çoluk çocuklarını kapıp götüren ve tüyleri renk renk olan büyük bir kuş belasına tutulmuşlardı ki, bu kuş Hanzale'nin duasıyla yıldırım isabet edip yok olmuştu. Daha sonra adı geçen Hanzale'yi öldürmüşler, bunun üzerine yok olmuşlardı da denilmiştir. İbn Abbas'tan bir rivayette de “Ress, Azerbaycan kuyusudur” diye nakledilmiştir. Bir de Ress doğu ülkelerinden birindeki bir nehrin adıdır, buranın halkına yüce Allah Yahuda b. Yakub evladından bir peygamber göndermişti. Onu kuyuya attılar ve bu yüzden yok oldular, denilmiştir. Bu konuda daha başka rivayetler de vardır. Bununla beraber,  rivayetlerin çoğunda, peygamberlerini öldüren veya kuyuya atan bir topluluk olduğu belirtilmiştir.

Mu'cemü'l-Büldân'da der ki, Ress; kuyu, maden ve bir topluluğun arasını düzeltmektir. Ebu İshak der ki; Kur'ân'da Ress, kuyu demektir. Rivayet edilir ki, bunlar peygamberlerini yalanlayıp bir kuyuya atarak üstünü kapatan bir topluluktur. Ress ‘in Yemâme'de Fele denilen bir topluluk ve Semûd’dan birtakım insanların beldesi olduğu rivayet olunmaktadır. Her kuyu resstir. İbn Dureyd demiştir ki; “Ress” ve küçültmesi “Rüseys” (kuyucuk) Necid'de iki vadi veya iki mevkidir. Zemahşerî diyor ki; “Uleyy, Ress Kabliyye vadilerindendir, demiş. Baş­kaları da Beni Esed kabilesinden Beni Munkiz b. A'ya'nın bir soyudur, demiş. Asmaî, Ress, Beni A'ya'nındır; Rüseys ise Benî Kahil’indir, demiş. Diğerleri de وَاَصْحَابَ الرَّسِّ وَقُرُونًا بَيْنَ ذٰلِكَ كَثٖيراً “Ress halkını ve bunlar arasında birçok nesilleri (helâk ettik)” (Furkan, 35/38) âyetinde; Ress Azerbaycan vadisidir. Azerbaycan'ın sınırı “maverayı Ress” Ress ‘in arkasıdır, demişlerdir. Deniliyor ki, Ress üzerinde “Erran” da bin şehir vardır. Yüce Allah onlara Musa adında bir peygamber gönderdi. Bu Musa, Musa b. İmran değildir. Onları Allah'a inanmaya davet etti, inkâr ettiler ve yalanladılar, isyan ettiler, o da beddua etti. Yüce Allah da Taif’te Haris ve Hüveyris'i tahvil edip üzerlerine gönderdi. Bunun için Ress halkı şu iki dağın altında kaldı, deniliyor. Bu Ress ‘in kaynağı Kalîkalâ'dan başlar, Erran'a, Versan'a ve Mecma'a uğrar; orada “Kürr” ile birleşir ve ikisinin arasında Beylekan şehri vardır. Kürr ve Ress ikisi birleşir ve Cürcan denizine dökülürler. Bu Ress vadisi acayip bir vadidir. Balığın her türlüsü bulunur. Şurimahi denilen balık oraya mahsustur, derler. Miş'âr b. Mühelhil “Bezzbabik” şehrini anlatırken demiştir ki; bir tarafında Ress nehri vardır, Ress nehri Belâs­can ovasına doğru çıkar, bu ovada deniz sahilince Ber­zend'den Berza­a'ya, oradan Versan ve Beylekan'a doğru uzanır. Bu ovada beşbin köy vardır ve çoğu yıkıntı halindedir. Ancak toprağı iyi ve sağlam olduğu için duvarları ve binaları kalmıştır. İşte bu köyler, Kur'ân'da adı geçen Ress halkınındı, deniliyor. Bunlar Davud (a.s)un öldürdüğü Calut' un kavmi idiler de denilmektedir.”

 اَلْقَرْيَةِ الَّتٖى اُمْطِرَتْ O fenalık yağmuru yağdırılan belde. Lut kavmine ait şehirlerin en büyüğü olan Sedûm kasabası ki, oraya taş yağdırılmıştı. Kureyşliler, Şam'a ticarete giderken, buraya uğruyorlardı.

 اَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوَاهُ Hevasını (kötü duygularını) kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü? Hevâ: Nefsin kendiliğinden yöneldiği istek ve arzusu, soyut isteğidir. Kötü duygularını tanrı edinen denil­meyip de ikinci mefulün önce anılması, kısaltma içindir ki, canının istediğinden başkasını tanrı tanımayan, demektir. Böyle kimselerde hiç hak severlilik yok, sadece bir bencillik vardır. İsteği de gerçek bir fayda değil, sadece canının istediği kuru kuruntudan ibarettir. Bun­lar, delil, tanık, hak, hukuk tanımaz, yalnız kendi istek ve zevkine taparlar, zevkleri kendilerinin felaketine sebep olduğunu bilseler de yine hakkı zevklerine kurban ederler. Dini de insanın soyut duygu­larından, yani sadece istek, arzu ve zevklerinden ibaret sayarlar; gönülleri neye çekerse ona taparlar, gerçeğin zevkini aramaz, hakkın hoşnutluğunu düşünmez, düşünmek istemezler, bilseler bile yine tanımazlar. Taberaní ve Hilye isimli eserinde Ebu Nuaym, Ebu Ümame (r.a) den şöylece rivayet etmişlerdir: O, demiş ki; Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:  مَا تَحْتَ ظِلِّ السَّمَاۤءِ مِنْ اِلٰهٍ يُعْبَدُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ تَعَالٰى اَعْظَمُ عِنْدَ اللّٰهِ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ هَوًى يُتَّبَعُ  “Yüce Allah'ın yanında sema gölgesi altında Allah'tan başka tapılan tanrılar içinde, uyulan heva (nefsin kendiliğinden yöneldiği istek ve arzu)dan daha büyüğü yoktur”. (Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, VI, 261; Râmuzü'l-Ehâdis, 4616.)  اَفَاَنْتَ تَكُونُ عَلَيْهِ وَكٖيلاً Artık sen mi ona vekil olacaksın? Önceki soru takrîrî, bu soru ise inkarî’dir. Yani gördün ya, ona vekil olamazsın, üzerine vekil olup da kurtaramazsın.  اَمْ تَحْسَبُ اَنْ اَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ اَوْ يَعْقِلُونَ  Yoksa sen onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini, yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Hayır, ne getirilen bir delili tanır, söz dinlerler, ne de aklî delili tanır, akıl ile hareket ederler.  اِنْ هُمْ اِلاَّ كَالْاَنْعَامِ Gerçekten onlar hayvanlar gibidir. Aklına ve işittiğine göre hareket etmez, soyut isteklerine uyarlar.  بَلْ هُمْ اَضَلُّ سَبٖيلاً Hatta gidişçe daha sapkındırlar. Çünkü evcil hayvanlar kendilerine bakanlara bağlanırlar, kendilerine iyilik edenlerle kötülük edenleri seçerler, faydalarına olan şeyleri arar, zarar veren şeylerden kaçarlar, yediği içtiği yeri tanır, öğrendiği yolu şaşırmazlar. Kendilerine verilen güçlerde tembellik etmez, yaratıldıkları yönde sarf ederler. Hak ve hayır inancı olmayan da haksızlık ve kötülük inancı da yoktur. Bu kimseler Rablarını tanımazlar. O'nun nimetlerine karşı nankördürler. Ebedî fayda olan sevabı istemez, en büyük zarar olan azabdan korunmazlar. Yurtlarına bile hainlik ederler. Yaratılışı bozmaya, fitneler çıkarmaya çalışır, haksızlık ve fitne ile yalan dolan ve aldatma ile dünyayı karıştırırlar.

Bu şekilde, kendi istek ve arzularına tapan kimselerin sapıklıkları anlatıldıktan sonra yüce Allah'ın Rab oluşuna ait delillerden, O'na ait güzelliklerden, O'nun ezelî ve ebedî kudretinden bazı işlere dikkatler çekilerek buyuruluyor ki:

H.Yazır

36.  Demiştik ki:  "Ayetlerimizi yalanlayan o topluma gidin." Sonunda biz onları yerle bir ettik.

Diğer taraftan kitabın âyetlerini yalanlamaktan ziyade, mucizeleri yalanlamak helake sebep olmuştur.

İşte mucizeleri inkâr etmeleri sebebiyle Yüce Allah, o toplumun insanlarını kırıp geçirdi, helak etti. Böylece Yüce Allah, Firavun toplumunun niçin helak edildiğinin açıklamasını yapmakta ve insanların yalanlamasının helaki getirdiğine dikkat çekmektedir. Gönüldeki yanlış inanç, tabiat olaylarını etkileyip sosyal hayata son verdirmektedir. İnançtan tabiata, tabiattan sosyal hayata giden bir dizi sebep vardır. B.Bayraklı

Nuh'un toplumunu da an. Onlar peygamberlerini yalanladıklarında onları suda boğduk. Ve kendilerini insanlara ibret yaptık. Zalimlere acıklı bir azap hazırladık.

Hz. Nuh'un toplumu da peygamberleri yalanladığı için suda boğularak cezalandırıldılar. Bu sefer insanlık için bir ibret, bir ders ve toplumların çöküşü konusunda önemli bir kanun olarak bırakıldılar. Kendileri gitti ama yaptıkları kaldı ve anıldı. Demek ki insanlar maddî olarak yok oluyorlar ama iyi veya kötü manada inançları ve eylemleri kalıyor. Bu da bize âhiret hayatını hatırlatıyor.

Neticede onların yaptıkları sadece bu dünyada karşılığını bulmuyor. Yüce Allah, zalimler için ahirette acıklı bir azap da hazırlamıştır. Böylece inanç ve eylemlerimiz kötü ise, bütün bunlar dünya ve ahirette karşılığını buluyor; zincirleme oluşumlar meydana getiriyor.

B.Bayraklı

37-40. Biz Nuh kavmini de elçileri yalanladıklarında suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ayet (ibret) kıldık. Ve Biz zalimler için çok acı veren bir azabı hazırladık.

Ad’ı, Semûd’u, Ress ashabını ve bunlar arasında daha birçok nesilleri de.

Ve Biz onların hepsine örnekler verdik ve hepsini kırdık geçirdik.

Ve ant olsun bunlar, belâ ve fenalık yağmuruna tutulmuş olan beldeye gittiler. Peki, onu da görmüyorlar mıydı? Aksine bunlar öldükten sonra dirilmeyi ummamaktaydılar. 

Burada kısaca sözü edilen kavimler, aslında Arapların hikâyelerini çok iyi bildikleri ve dilden dile naklettikleri, hatta güneye ve kuzeye doğru yolculuk yaptıklarında da kalıntılarını gördükleri kavimlerdir. Bundan evvelki surelerde hikâyeleri daha ayrıntılı anlatılmış olan kavimler, burada kısaca ismen hatırlatılmakta ve böylece tabir yerinde ise inkârcılara aba altından sopa gösterilmektedir.

Eski kavimlerin kalıntılarının Araplar tarafından görüldüğü, aşağıdaki ayetlerde de yer almaktadır: 

Saffat; 133–138:Şüphesiz Lut da gönderilenlerdir.                                 

Hani Biz onu ve ehlinin tamamını kurtarmıştık.                                

Ancak geride kalıp batanlar içinde kalan yaşlı bir kadın hariç.                                

Sonra diğerlerini helâk etmiştik.                                

Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onların üzerine uğrayıp duruyorsunuz. Hâlâ akletmiyor musunuz? 

Hicr; 79:  Böylece Biz onlardan (Eyke halkından) intikam aldık. İkisi de (Eyke ve Medyen) açık bir yol üzerindedir. H.Yılmaz

Ve ‘Âd toplumunu, Semûd toplumunu, Ress halkını ve bunların arasında (gelip geçen) daha nice [günahkâr] nesilleri [topluca cezalandırdık];

Âd ve Semûd kavimleri hakkında bkz. 7. sure, 48 ve 56. not. Ress halkına gelince, Orta Arabistan'ın Kasım bölgesinde bugün dahi bu ismi taşıyan bir kasaba mevcuttur; bahsi geçen eski devirlerde, öyle anlaşılıyor ki, burada Semûd kavminin Nabati boylarından gelen bir halk meskûn bulunuyordu (Taberî). Bununla birlikte bu isim ya da tabirin asıl anlamı konusunda müfessirler arasında görüş birliği yoktur; Râz’î, tefsirlerde geçen ve birbirini tutmayan muhtelif yorumlar kaydetmekte, ama sadece tahmine dayandıkları için bunların hepsini reddetmektedir.

M.Esed

'Ad kavmini, Semûd kavmini, Ress halkını ve bunlar arasında birçok nesilleri de an.

'Âd, Semûd ve Ress kavimleri, toplumları, halkları da aynı eğitime tâbi tutulmuş, onlara da aynı uyarılar yapılmış, aynı değerleri hayata geçirmeleri istenmiş, ama onlar da aldırış etmeyip yalanlayanlardan olmuşlardı.

Bu toplumlar arasında geçen nice nesiller de aynı sonuçla karşılaşmışlardır. Bu da bize şunu söylüyor: Toplumların çöküş nedenleri arasında bir benzerlik vardır. İnançsal, ekonomik, ahlâkî ve hukukî dengelerin bozulması yıkılışını getirmiştir. Herhangi bir toplumda aynı dengelerin bozulmasının, aynı neticeyi getireceğine dair determinizmin öğ­retimi işte bu ayetlerde yapılmaktadır.

Râz’î, Ress halkını anlatırken, bu kavmin bu ismi nereden aldığı konusunda rivayetlere dayanan geniş açıklamalar yapmıştır.

Ebû Ubeyde, Ress ‘in, "içi duvarla örülmemiş kuyu “ya dendiğini söylerken Ebû Müslim, "vadinin ismidir ve orada yaşayan halkın adı olmuştur. Malları ve sürüleri çok olan ve tevhide davet için Hz. Şu’ayb ‘ın peygamber olarak gönderildiği putperest bir topluluktu. Hz. Şuayb’a eziyet ettiler, Allah da onları helak etti" görüşünü dile getir­miştir. Hz. Ali'ye göre bu halk "senevber" ağacına taparlardı. Peygamberlerini toprağa gömdükleri için bu ismi almışlardır. B.Bayraklı

Bunların her birini, bilinen örneklerle uyarıp hepsini helak ettik.

Bütün bu toplumlara bilgilendirme yapılmıştır. "Onların her birine misaller vermişizdir" buyurulurken, öğretim yapıldığına işaret edilmektedir. Öğretim yapılmadan, iyi ile kötü bildirilmeden cezalandırma yoktur (En'âm 6/131; İsra 17/15).

İşte bu bilgilendirmenin gereğini yerine getirmemek, bilgiye ters düşmek helaki getirmiştir. Bundan anlıyoruz ki, bilgi akıldan sonra çok yüce bir değerdir. Onun uğruna insan yaratılmış, onun uğruna insan helak edilmiştir. Bilgi, kendisine ters düşülemeyen bir ışıktır, bir nurdur. Onsuz insanlık karanlıktadır; onunla çatışan helaktedir. Burada kastedilen ilâhî bilgi, doğru bilgidir.

İşte peygamberlere ve onların getirdiği ilâhî bilgiye düşman olanların (Furkan 25/31) neticesi böyle olmuştur. Onların durumundan ders alıp kendini ayarlamayan toplumlar da aynı netice ile karşılaşacaklardır. B.Bayraklı

Sözü edilen memleket, Hz. Lut'un kavminin memleketidir ki, taş yağmuruyla helâk edilmiştir. Hicaz halkı, Filistin ve Suriye'ye giderken onun yıkıntılarına uğrar ve helaki hakkındaki dehşetli hikâyeleri dinlerdi.
Kâfirler ahirete inanmadıklarından, bu haberlere yalnızca bakmakla yetinirler ve onlardan hiç bir ders almazlardı. Bir mümin ile bir kâfirin ahiretle ilgili gözlemleri arasındaki fark budur: Kâfir bu tür şeylere salt bir seyirci veya en fazla bir arkeolog olarak bakarken, mümin aynı şeyden ahlâkî-manevî dersler alır ve bu dünya hayatının ötesindeki gerçekler konusunda bir basirete ulaşır. Mevdudi

 

Bu (Bizim mesajlarımızı inkar edenler) o cezalandırıcı yağmura tutulan şehri görmüş olmalılar; peki orada olup biteni fark etmediler mi? Hayır, bunlar ölümden sonra kalkışı beklemiyorlar!

Sodom'a ve onun “önceden belirlenmiş cezalandırıcı (volkanik) taş yağmuru ”yla yok edilmesine ilişkin bir atıf (bkz. 11:82 ve ilgili 114. not). “Görmüş olmalılar” ifadesiyle çevirdiğimiz ve lekad atev ibaresi şu iki yönde de anlaşılabilir:

(a) “rastlamak” ya da “yanından geçmek” şeklindeki lafzi anlamıyla ki, bu anlamıyla ifade, ticaret kervanlarıyla Suriye'ye gidip dönerken Ölü Deniz'in yakınından ve muhtemelen Sodom ve Gomora’nın bulunduğu bölgeden geçen geleneksel yolu izlemek zorunda olan Hz. Peygamber'in çağdaş muhalifleri Mekkeli müşriklere ilişkindir;

(b) okumak ya da işitmek yoluyla “[bir şeyden] haberdar olmak” şeklindeki mecazî yahut deyimsel anlamıyla; bu anlamıyla da ifade, her çağın insanlarına hitab etmekte ve onlara Sodom ve Gomora’nın başına gelenlerde insanlığın ortak maneviyat ve ahlak tarihinden çıkarılacak önemli bir ders bulunduğunu işaret etmektedir.

Lafzen, “ölümden sonra kalkışın vuku bulacağını ummuyorlar [yani, beklemiyorlar yahut buna inanmıyorlar]”. 

M.Esed

Andolsun müşrikler, felâket yağmurunun helak ettiği o ülkeye uğradılar. Orayı görmediler mi? Doğrusu onlar, öldükten sonra dirileceklerini beklemiyorlardı.

"Andolsun müşrikler, felâket yağmurunun helak ettiği o ülkeye uğradılar. Orayı görmediler mi?"

Müfessirler, âyette geçen el-karye ile kastedilen yerin Lut kavmi, yani Sodom'luların yaşadığı ülke ve topraklar olduğunda ittifak etmişlerdir. Onun içindir ki, biz karye kelimesine "ülke" manasını vermeyi uygun buluyoruz. Sodom ülkesi ifadesini kullanmak en iyisi olacaktır.

Burada dikkatimizi çeken şey Yüce Allah'ın, neden Lut kavminin yaşadığı şehir, ülke, topraklar demeyip sadece felâket yağmurunun helak ettiği ülke demiş olmasıdır? Bizce bu ifade şeklî ile âyet evrensel boyut kazanmaktadır.

Ayette geçen etev kelimesine "geldiler, uğradılar, gördüler" manalarını vermek mümkündür. Araplar, Suriye tarafına kervanlarla giderken Ölü Deniz'in yakınlarında, taş yağmuru ile helak edilen Sodom'luların ülkesine uğrayıp geçiyorlardı ve orasını görmüş oluyorlardı. Ama ipi etev kelimesine "işittiler" manası da verilebilir. Sodom'luların hikâyesi, olgusu anlatılıyor ve kulaktan kulağa dolaşıyordu. Demek ki, bu ifadeyi "o dönemin insanları söz konusu yerlere uğramış, duymuş, görmüş olmalıdırlar" şeklinde manalandırmak mümkündür.

O ülkenin, yani Lut kavminin, Sodom halkının cezalandırılması ilginçtir. Bu ülkenin halkı, nefislerinin arzularının volkanik bir şekilde taşıp cinsel sapıklığa sürüklemesine denk bir ceza ile cezalandırılmışlardır. Âyette geçen ümtırat matara's-sev'i ifadesini, "volkanik taş yağmuru" şeklinde tercüme edebiliriz. Onlar, nefis arzularındaki volkanik patlama ile cinsel ahlâkı yakıp-yıktılar. Allah da onlara maddî anlamda volkanik taş yağmuru gönderip onları helak etti. Onların nefislerindeki volkanik patlamalar, tabiatın düzeninde bile değişim meydana getirdi. Tabiat bile onların yaptıklarını kabul etmedi. Ahlâkın doğasını bozmaları, fizikî çevrenin doğasının da bozulmasının en önemli etkeni oldu.

Âyetteki matara’s-sev'i ifadesine, "cezalandırıcı, felâket getiren yağmur" dememiz de mümkündür.

"Orayı görmediler mi?" Duyurulurken, insanın hayatında gözlemin yeri de vurgulanmış olmaktadır. Yüce Allah, muhataplarına, Sodom ülkesine uğrayınca, gözlem yapıp ders almaları gerektiğine dair öğüdünü vermektedir. Helak olmuş toplumların yaşadığı topraklarda, onların geriye bıraktığı harabeleri, kalıntıları gözlemek, ders alıp hayatına çeki-düzen vermek için çok etkilidir. Yaşanmış hayatın tecrübesinden istifade etmek, bu tecrübeden bilgi çıkarmak hem genel, hem de din eğitiminin etkili metodudur. Gözlem yapmak, orada olup-biteni fark etmektir. Bu fark ediş de ders almanın ilk basamaklarından birini teşkil etmektedir. Böylece Yüce Allah, tarihî olguların nasıl ele alınıp incelenmesi, onlardan nasıl ders çıkartılacağı konusunu eğitim programına koymaktadır.

"Doğrusu onlar, öldükten sonra dirileceklerini beklemiyorlardı."

Volkanik taş yağmuru ile helak edilen Sodom ülkesini gözlemleyip ibret almakla, öldükten sonra dirilmeye imanın ne alakası vardır? Bize göre bu alaka şu noktada kurulmalıdır: Öldükten sonra dirilmeye inanan bir insanın, sosyal olgulardan alacağı ders ile inanmayanın alacağı ders arasında büyük fark olduğu ifade edilmektedir. "Beklemiyorlar" manasını verdiğimiz lâ yercûne ifadesine, "inanmıyorlar" anlamını vermemiz de mümkündür. Hatta Razi bu kelimeye "korkmazlar, endişelenmezler" anlamının verildiğini nakletmektedir. Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Âhirete inanan insanın, olgulara, olaylara bakışı, onlardan ders çıkarışı, ibret alışı farklıdır; çünkü değerlendirmelerinde büyük fark vardır. Demek ki gözlerimizle gözlem yaparız ve okuruz ama değerlendirmede gönlümüzdeki inancın etkinliği çok olur. B.Bayraklı

Seni gördüklerinde, seni alaya almaktan başka bir şey yapmazlar ve şöyle derler:  "Allah'ın elçi olarak gönderdiği bu mu?"

Müşrikler, Hz. Peygamber'i gördüklerinde, "Allah'ın peygamber olarak gönderdiği bu mudur?" diyerek onunla alay ederlerdi. Yüce Allah, Hz. Peygamberce hangi sözleriyle alay ettiklerini bile gündeme getirmektedir.

Biz buradan şunu çıkartıyoruz: Bir zamanlar "güvenilir Muhammed" sıfatını verdikleri kişi, peygamber olarak görevlendirilip tevhit inancını onlara tebliğ edince onu alaya almaya başladılar. Bu âyet, farklı inanca sahip olan insanların birbirine bakışının farklı olacağını, bu farklı bakışın zamanla şiddetlenip alaya dönüşeceğini anlatmaktadır. Zamanımızda bu inanç farklılığı, öylesine ileri gitmiş ki, hakarete ve savaşa dönüşmüştür. Günümüzde mü'min olan bir kişiyi belli bir makamda görmeyi hazmedemeyenler aynı zihniyetin devamı durumundadırlar. "Belli yerlere, belli çevrelerin, grupların insanları gelir, başkaları gelemez; gelirse onunla alay edilir" şeklindeki oluşumlar ilkelliğin işareti, zulmün belirtisi durumundadır. "Bu mudur bu makama getirilen adam?" diyerek aşağılama, yersiz, insanlık dışı ve Allah indinde günah olan bir davranış tarzıdır. Ölçü o konunun uzmanı, ehli olmalıdır.

Önemli olan insanların geldiği sosyal grup değildir; sosyal mobilitenin olduğu yerde önemli olan ehliyettir. Hz. Muhammed'in geldiği sosyal grup Kureyş kabilesi idi. O yönden bir sakıncası yoktu, ama tevhit inancını savunması onun sakıncası oluyordu.

Bir önceki âyetle bu âyetin bağlantısı nedir? Lut kavmi, Sodom halkı Hz. Lût'a karşı benzer bir tavır takınmışlar, ahlâksızlıklarında ısrar etmişler ve o volkanik taş yağmuru ile helak edilmişlerdi. Mekke halkının da seni her gördüklerinde "bu mu peygamber?" diyerek alaya alması onları helake götürebilir uyarısı iki konu arasında bir bağlantı vardır. Mekke halkına belki volkanik taş yağmuru ile ceza verilmedi ama çeşitli savaşlarla mü'minlerin gönüllerindeki imanın volkanı ile daha ağır ceza verilmiştir. Onların başına volkanik taş fırtınası değil de, melekler yağmıştır.

Hz. Peygamber'e yapılan bu alaya alma işini Hucurât 11, hem genelleştiriyor hem de evrenselleştiriyor. Grupların birbirini küçük görerek ayıplaması tövbeyi gerektiren bir harekettir. Bu tövbeyi yapmayanı Yüce Allah, zâlim ilân etmektedir.

B.Bayraklı

41, 42. Ayetler: 

Seni gördükleri zaman da; “Bu mu Allah’ın elçi olarak gönderdiği? Şayet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı.” diye seni alaya almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Ve onlar yakında azabı gördükleri zaman, kimin yolca daha sapık olduğunu bilecekler! 

Bu ayetlerde açıklanan müşriklerin alaycı tavırları, Kur’an’da başka ayetlerde de konu edilmiştir: 

Enbiya; 36: Ve O inkâr etmiş kişiler seni gördükleri zaman, sadece, seni alaya alıyorlar: “İlâhlarınızı anıp duran bu mudur?” Hâlbuki onlar Rahman’ın zikrini inkâr edenlerin ta kendileridir.

Ra’d; 32: Ve ant olsun ki, senden önceki elçilerle alay edildi. Ben de o inkâr etmiş kişilere süre verdim. Sonra da onları yakalayıverdim; haydin bakalım Benim azabım nasılmış!  

Ayrıca, En’âm; 10,   Hicr; 10, 11,   Enbiya; 41 ve Zühruf; 6–8 ayetlerde de değinilen bu konu, Hümeze suresinde daha geniş olarak; alaycıların akıbetleri ile birlikte yer almıştır. 

Kâfirlerin kendi dinlerinde gösterdikleri sebat ise Sad suresindeki şu ifadeleriyle açıklanmıştı: “Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler; ‘Bu bir sihirbazdır, büyük bir yalancıdır. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak (çok tuhaf) bir şey!’ dediler. Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler (ve dediler ki): ‘İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten istenen (sizden beklenen) bir şeydir! Biz bunu son (başka bir) dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Zikir (öğüt) aramızdan onun üzerine mi indirildi?’” H.Yılmaz

Açıktır ki, kâfirlerin sorusuyla, ilâhları konusundaki kabul ve ısrarlı tutumları arasında bir çelişki vardır. Soru, "Sen şu düşük mertebenin çok çok üzerinde ididalarda bulunuyorsun." dercesine, Hz. Peygamber'i (s.a) aşağılama anlamı taşıyordu. Buna karşılık ilâhları konusundaki ısrarlı tutumları ise Hz. Peygamber'in (s.a) yüksek kişiliğini ve delillerinin gücünü dolaylı olarak itiraf ettiklerini, hatta mesajın başarı ve etkisinden korktuklarını göstermektedir. Çünkü nerdeyse ilâhlarından vazgeçme noktasına bile geldiklerini bizzat kendileri açıklamaktadır.  Mevdudi

"Şayet tanrılarımıza inanmakta direnmeseydik, az kalsın bizi ilâhlarımızdan saptıracaktı." Azabı gördükleri zaman, asıl kimin yolunun sapık olduğunu bileceklerdir!

"Şayet tanrılarımıza inanmakta direnmeseydik, az kalsın bizi ilâhlarımızdan saptıracaktı."

Âyette geçen leyudillünâ fiili, "bizi uzaklaştıracaktı, ayıracaktı, saptıracaktı" anlamına gelmektedir, sabernâ da fiil olarak "sabretmek, direnmek, sebat etmek, sıkıca sarılmak" demektir.

Bundan şunu anlıyoruz: "Sapıttıracaktı" demeleri, Hz. Muhammed'i sapık olarak görmelerinden kaynaklanmaktadır. Sapık olan ancak, sapıttırabilir; sapık olmayan sapıttıramaz. Bu kelimeyi uzak manasına alırsak, Hz. Peygamber'in haktan uzakta olduğu değerlendirmesini yapıyorlardı.

Diğer taraftan âyet, Hz. Peygamber'in getirdiği ilâhî mesajın öne sürdüğü tevhit inancının ne denli etkili olduğunu da ifade etmektedir. Onların bu sözleri Hz. Peygamber'in tebliğ görevini hakkı ile yerine getirdiğine delil teşkil etmektedir.

Ayetin bu kısmından çıkaracağımız diğer netice şu olabilir: Özelde ilâhî vahyin, genelde doğru bilginin en büyük etkinliği insanı yanlıştan koparması ve uzaklaştırması, ardından da doğru inançla tanıştırmış olmasıdır. Bu durum aynı zamanda kaliteli din eğitiminin de işareti olmaktadır.

Tevhit inancının eğitimine karşı koyan güç, insanların, bâtıl inançlarına ısrarla sarılıp, sahip çıkmalarıdır. Bu durumu bir sonraki ayetten daha net bir şekilde öğreneceğiz.

"Azabı gördükleri zaman, asıl "kimin yolunun sapık olduğunu bilecekler!"

Yüce Allah, şirk koşmaları ve Hz. Peygamber'i alaya alıp sapık görmelerine karşılık onları azap ile tehdit etmektedir. Hz. Peygamber'in yaptığı uyarılardan azabı görünce kimin haklı, kimin sapık olduğunu fark edip anlayacaklardır. Bunun anlamı şudur: Çoğu zaman insanlar tecrübesini görmeden bir şeye inanmakta zorluk çekiyorlar; kendilerinin doğru yolda olup olmadıklarını fark edemiyorlar. Başlarına gelecek olan azap anında, bunu fark edeceklerdir. İşte dinin varlığı, başa gelmeden insanları uyarıp doğruyu yakalamalarını temin etmektir. "Bilecekler" ifadesinden anlıyoruz ki, geçmişin olgularından ders almak, geleceğe yönelik çıkarımlar yapacak bilgiyi elde etmeye yol açacaktır. Bilmek çok güçlü bir silahtır; yaşanmakta olan ve yaşanacak olana ışık tutan bir güçtür. B.Bayraklı

Kötü duygularını kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın?

Kötü duygularını kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü?

HEVÂ: Nefsin kendiliğinden yöneldiği istek ve arzusu, soyut isteğidir. Kötü duygularını tanrı edinen denilmeyip de ikinci mefulün önce anılması, kısaltma içindir ki, canının istediğinden başkasını tanrı tanımayan, demektir. Böyle kimselerde hiç hak severlilik yok, sadece bir bencillik vardır. İsteği de gerçek bir fayda değil, sadece canının istediği kuru kuruntudan ibarettir. Bunlar, delil, tanık, hak, hukuk tanımaz, yalnız kendi istek ve zevkine taparlar, zevkleri kendilerinin felaketine sebep olduğunu bilseler de yine hakkı zevklerine kurban ederler. Dini de insanın soyut duygularından, yani sadece istek, arzu ve zevklerinden ibaret sayarl a r; gönülleri neye çekerse ona taparlar, gerçeğin zevkini aramaz, hakkın hoşnutluğunu düşünmez, düşünmek istemezler, bilseler bile yine tanımazlar. Taberaní ve Hilye isimli eserinde Ebu Nuaym, Ebu Ümame (r.a) den şöylece rivayet etmişlerdir: O, demiş ki; Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: "Yüce Allah'ın yanında sema gölgesi altında Allah'tan başka tapılan tanrılar içinde, uyulan heva (nefsin kendiliğinden yöneldiği istek ve arzu)dan daha büyüğü yoktur". Artık sen mi ona vekil olacaksın? Önceki soru takrîrî, bu soru ise inkarî’dir. Yani gördün ya, ona vekil olamazsın, üzerine vekil olup da kurtaramazsın.

H.Yazır

Nefsinin arzusunu tanrı edineni gördün mü? Sen ona koruyucu olabilir misin?

Yüce Allah, bu âyetiyle, müşriklerin neden Hz. Peygamber'le alay ettiklerini, geçmiş toplumların olgusundan ders almadıklarını, tanrılarına aşırı derecede sarıldıklarını, Hz. Peygamber'i sapık olarak gördüklerini açıklayarak onların psikolojisinin analizini yapmaktadır. Sebep, kendi nefislerinin arzularını tanrı edinmeleridir. Nefis tanrısı onlara bu şekilde görüp değerlendirmelerini ve davranmalarını emretmektedir.

Nefis denen tanrı da kendisine kulluk edenlerden bunu beklemektedir. Tanrı olan yerde mutlaka tapınma vardır. Nefis tanrısının mabedinde de Hz. Muhammed'e hakaret, ibret almama, tanrılarına sahip çıkma tapınmaları vardır. Nefis tanrısı, insanın içinde bir mabet oluşturup kendine taptırmaktadır. Kötüyü, yanlışı, bâtılı, çirkini hayata geçirmek ona tapınmak olmaktadır.

İşte Yüce Allah, Hz. Peygamber'e, dolayısıyla bize, âdeta "nefsini tanrı edineni görmek istiyorsan Furkan 30-42. ayetleri arasında anlatılan insanlara bakman yeterli olacaktır" demekte ve derinden bir inkâr psikolojisi analizi yaparak nefsin kullarını tanıtmaktadır.

Ayrıca Hz. Peygamber'in ve bizlerin bu tip insanları korumaya gücümüzün yetmeyeceğine de işaret edilmektedir. Bu psikolojideki insanları nefsin kulu olmaktan kurtarmak, onları şirkten korumak çok zor olduğu için, koruyucu olamayacağımız, inkâr sorusu ile gündeme getirilmektedir. Böylece Yüce Allah, peygamberlik müessesesinin görevle­rinden birini de gündeme getirmiş ve onun "koruyuculuk" olgusunu söylemiştir.

Diğer taraftan nefsini tanrı edinenin korunmasının imkânsızlığına dikkat çekilerek kimlerin eğitimden istifade edemeyeceği de gösterilmiştir. Eğitimin koruyuculuk görevi ve özelliği vardır. İnsana kazandırdığı bilgi, erdem ve imanla onun etrafında koruyucu bir duvar örer, ya da ona güçlü silahlar temin eder. Eğitim, insana aklını kullanıp düşünmeyi, bilgi edinmeyi, imanın merkezini teşkil ettiği erdemli hayat yaşamayı öğretir ve bunları ona kazandırır. Kazanılan bütün bu değerler nefsin ve şeytanın etkilerine karşı insanı korur.

B.Bayraklı

43, 44. Ayetler: 

Hevasını (kötü duygularını, tutkularını) tanrısı edinen kişiyi gördün mü? Peki, onun üzerine sen mi vekil oluyorsun?

Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (vahye) kulak vereceğini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidir. Aslında yol bakımından daha sapıktırlar / şaşkındırlar (aşağıdırlar). 

İnkârcıların kınandığı bu ayetlerde, onların geçici çıkarları için ebedî hayatlarını mahvettikleri ve kendilerini felâkete sürükledikleri bildirilmektedir. Ayrıca burada inkârcıların, kendilerine verilmiş olan akıl nimetini kullanmayarak yaptıkları akılsızlık sebebiyle hayvanlardan beter bir durumda olduklarına dikkat çekilmektedir. Çünkü hayvanların, sadece doğal ihtiyaçlarını gidermek üzere içgüdüleriyle hareket eden ama kendilerinin yarar ve zararlarını da bilebilen yaratıklar olmalarına karşılık, zihinsel ve fiziksel birçok yetenekle donatılmış olan insanın kendi yarar ve zararını bilememesi, bu tip insanların dört ayaklı hayvanlardan daha aşağı bir durumda olduklarını göstermektedir. Rabbimiz, kendi yarar ve zararını ayırt edemeyenler hakkındaki bu nitelemesini daha evvel A’râf suresinde de yapmış idi: 

A’râf; 179: Ve ant olsun ki, cinnden ve insten birçoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler. Hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gafillerin (duyarsızların) ta kendileridir. 

İnkârcıların hayvanlarla mukayesesini biraz daha derinleştirmek mümkündür:

-  Körü körüne tutkularının ardından giden inkârcıların durumu, sürücüleri tarafından otlağa mı yoksa mezbahaya mı götürdüğünü bilmeyen hayvanların durumuna benzemektedir. Çünkü böyle insanlar da nereye sürüklendiklerini, felâkete mi yoksa kurtuluşa mı gittiklerini bilmemektedirler. Aradaki fark ise, hayvanların akıllarının olmaması ve götürüldükleri yer konusunda sorumluluklarının bulunmamasıdır. İşte, akıl nimetiyle donatılmış olan insanların hayvanlar gibi davranması, onların durumlarını hayvanlarınkinden çok daha kötü yapmaktadır.

-  Hayvanlar; kendilerine iyi davranan ile kötü davrananı ayırt ederler; kendilerine faydalı olanı arayıp, zarar verenden kaçarlar; kendilerine yem vereni, onu bakıp gözeteni tanırlar ve ona itaat ederler. İnkârcılar ise; kendilerine yapılmış olan lütuflar ile kendilerinin düşmanı olan şeytanın kötülüğünü birbirinden ayırt etmezler; faydaların en büyüğü olan sevabı talep edip, zararların en büyüğü olan ahiret azabından kaçınmazlar; kendilerini bu dünyada yaşatan, gözeten ve kendi iyilikleri için uyaran Allah’a şükür ve itaat etmezler.

-  Hayvanlar bilgisiz oldukları için bilinçli davranışlarda bulunamazlar. Ama bilgili olan insanların bilinçsiz davranışları, onların hayvanlardan sapık olduğunu gösterir.

-  Hayvanların ilim sahibi olmamalarının kimseye zararı yoktur. Ama insanların cehaleti büyük bir zarar kaynağıdır. Çünkü cahil müşrikler, Allah’ın yolunu eğri göstermek gayreti içine girerler ve diğer insanları Allah’ın yolundan saptırırlar.

-  Hayvanların yaratılışlarındaki özellikleri gereği, bir konuyu araştırıp da o konu hakkında bilgi sahibi olmaları beklenemez. Ama insanların her türlü araştırmayı yapıp, bilmedikleri konuları öğrenme şansları vardır. İşte inkârcılar, araştırma yapmak bir tarafa, kendilerine tepside sunulan hazır bilgileri reddettikleri için hayvanlardan daha aşağı seviyededirler.

-  Hayvanlar, ilimsizliklerinden dolayı cezalandırılmazlar. Ama inkârcılar, bu sebeple cezalandırılacaklardır. 

İnkârcıların hayvanlar gibi davranmaları hâlinde karşılaşacakları sonucun korkunç olacağı bellidir. Buradaki amaç inkârcıların uyarılmasını bıraktırmak değil, kâfirleri kınamak suretiyle onları bir kez daha uyarmaktır. 

Peygamberimize yönelik olan “Peki, onun üzerine sen mi vekil oluyorsun?” ifadesi, onun müşrikleri tevhide yöneltebilmek için ne kadar çok gayret ettiğinin kanıtı ve aynı zamanda Rabbimizin onu teselli edişidir. Bu tarz teselliler birçok kez yapılmıştır: 

Fatır; 8 Ya, kötü ameli kendisine süslenip de onu güzel görmüş olan kimse de mi (iman edip sâlihâtı işleyenler gibi olacak)? Şüphe yok ki Allah dilediğini şaşırtır, dilediğine de kılavuz olur. O hâlde canın onlara karşı hasretlerle (üzüntülerle) sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların bütün yaptıklarını çok iyi bilir. H.Yılmaz

Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Gerçekte onlar hayvanlar gibidir, hatta gidişçe daha sapıktırlar.

Yoksa sen onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Hayır, ne getirilen bir delili tanır, söz dinlerler, ne de aklî delili tanır, akıl ile hareket ederler. Gerçekten onlar hayvanlar gibidir. Aklına ve işittiğine göre hareket etmez, soyut isteklerine uyarlar. Hatta gidişçe daha sapkındırlar Çünkü evcil hayvanlar kendilerine bakanlara bağlanırlar, kendilerine iyilik edenlerle kötülük edenleri seçerler, faydalarına olan şeyleri arar, zarar veren şeylerden kaçarlar, yediği içtiği yeri tanır, öğrendiği yolu şaşırmazlar. Kendilerine verilen güçlerde tembellik etmez, yaratıldıkları yönde sarf ederler. Hak ve hayır inancı olmayan da haksızlık ve kötülük inancı da yoktur. Bu kimseler Rablarını tanımazlar. O'nun nimetlerine karşı nankördürler. Ebedî fayda olan sevabı istemez, en büyük zarar olan azabdan korunmazlar. Yurtlarına bile hainlik ederler. Yaratılışı bozmaya, fitneler çıkarmaya çalışır, haksızlık ve fitne ile yalan dolan ve aldatma ile dünyayı karıştırırlar.

Bu şekilde, kendi istek ve arzularına tapan kimselerin sapıklıkları anlatıldıktan sonra yüce Allah'ın Rab oluşuna ait delillerden, O'na ait güzelliklerden, O'nun ezelî ve ebedî kudretinden bazı işlere dikkatler çekilerek buyuruluyor ki:

H.Yazır

Yoksa sen, onların, çoğunun gerçekten dinleyeceğini yahut aklını kullanacağını mı sanıyorsun? Onlar ancak hayvan gibidirler. Hatta onlar yolca daha da sapıktırlar.

İşte bu âyet, Hz. Peygamber'in neden nefsine tapanlara koruyucu olamayacağını açıklamaktadır. Bu tip insanlar nefis tanrılarına, dinlemeyi ya da aklını kullanmayı kurban etmişlerdir. Nefis tanrısı kurban ister. Onun istediği en önemli kurban, kulakları gerçeğe karşı tıkamak, ya da aklını kullanmayı terk etmektir. Aklı devre dışı bırakmayan kişi, nefse kul olamaz. Bu açıdan bakarsak, "dünya, nefis kulları ile doludur" diyebiliriz.

Nefis denen put, maddî putlara benzemez; çünkü nefis, organik değildir ve kendi içimizdedir. Kendi içinde olan tanrıyı terk etmek için onunla mücadele vermek de imkânsızdır.

Nefis tanrısı konusunda Yüce Allah düşünülmesini istemektedir:

"Hevasını tanrı edinen ve Allah'ın bir bilgiye dayanarak saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği kimseyi gördün mü? Şim­di onu Allah'tan başka kim doğru yola iletebilir? Hâlâ düşünmeyecek misiniz? (Casiye 45/23). İnsanlar kulaklarını hakikate karşı tıkayınca veya aklını kullanmayınca Casiye 23'e göre Allah da bunu tescil ediyor, kulun istediğini yerine getiriyor. Bu insanlar, kendilerini hayvan durumuna indiriyorlar. Demek ki insan, hayvandan maddî yapısı gereği ayrılmıyor; duyu organlarını, aklını kullanması bakımından ayrılıyor.

Onun için yorumunu yapmakta olduğumuz Furkan 44'te Yüce Allah, onların hayvana benzediğini, hatta hayvandan daha sapık olduklarını gündeme getirmekte ve benzetmeyi psikolojik tabana oturtmaktadır. Böylece insan ile hayvanın farkı belirlenirken kulak, akıl (Furkan 25/44), gönül, göz, kulak (A'râf 7/179), Allah'ın âyetlerine inanıp onları hayata geçirmek (A'râf 7/175-176) ölçüleri kullanılmaktadır.

Özet olarak söyleyecek olursak, akıl, gönül, göz, kulak ve iman, insanı hayvandan ayıran değer ve duyu organlarıdır. A'râf 179'da Yüce Allah gönül, göz ve kulaklarını yerli yerinde kullanmayan, gözü ile ger­çeği göremeyen, kulakları ile hakikate kulak vermeyen ve gönlü ile gerçeği anlayamayan insanları hayvana benzetmekte, onlardan daha sapık olduklarını belirttikten sonra gaflet içinde olduklarını söylemektedir.

A'râf Suresi’nin 175-176. ayetlerinde Allah'ın ayetlerinden sıyrılıp şeytanın takibine uğrayan azgın insanın, zamanla nefsinin nevasına uyup "köpekleştiği" gündeme getirilmektedir. Müddessir 49-51. ayetlerinde de Kur’an’dan yüz çevirenlerin arslandan korkup kaçan yabani eşeklere benzediğine dikkat çekilmektedir.

Tekrar yorumunu yapmakta olduğumuz Furkan 44'e dönersek, orada şunun vurgulandığını tespit edebiliriz: Nefsini tanrı edinen insanların kulak veya akıllarını kullanıp hayvanlıktan kurtulacaklarını ummak boşunadır. Buna, "ümitsiz vak'a" denmektedir. İşte din, insanı hayvanlaşmaktan kurtarıp, nefsine kul olmaktan uzaklaştırıp insan olması için gerekli olan, aklını kullanıp tevhit inancına ulaşması uğruna gönderilmiştir; nefsinin kölesi olmuş, onun zincirleri ile tutsağa dönüşmüş olan insanın zincirlerini kırıp hürriyetine kavuşması için gelmiştir, "Yüklerini ve üzerlerindeki zincirleri indirir" (A'râf, 157) buyuran ve Hz. Peygamber'in en önemli misyonunu belirleyen bu âyetin gereğini yerine getirmek için din gönderilmiştir. Aklını çalıştırıp düşünmeyen, duyu organlarını kullanmayan, tevhit inancına sahip olmayan insanlar nefsinin zincirlerine bağlanmış, onu tanrı edinmiş demektir. İşte Hz. Muhammed, Kur'ân mesajı ile bu zincirleri kırma görevini yerine getirmiş, getirmekte ve gelecekte de getirecektir. İnsanlar kendilerini hür hissetseler bile, nefislerine taptıkları müddetçe tutsak olmaktan kendilerini kurtaramayacaklardır.

Din âlimi ve eğitimcileri onları bu şirkten, nefislerine tapmaktan kurtarmak için, beyinlerine, gönüllerine şeytanın vurduğu prangaları ve zincirleri, gerçek ilâhî vahy bilgisi ile teker teker kırmalı ve onları inanç özgürlüğüne kavuşturmalıdırlar.

Eskiden özel manada bazı toplumlar akıldan ve ilâhî mesajdan uzak kalıyorlardı, ama günümüzde genel manada insanlık hiç bu kadar akıldan ve ilâhî mesajdan uzak kalmamıştır. Aklın ve ilâhî vahyin gereği insanlar, Allah'ın mabedine koşma ve orasını doldurma yerine nefsin mabedine koşup orasını doldurmaktadır. Nefis mabedinin hiçbir zaman bu kadar tapanı, kulu olmamıştır. Nefis tanrısına hiçbir zaman bu kadar akıl kurban edilmemiştir. Hayatın her cephesinde akıl kurbanının kanları, insanları boğacak hale gelmiştir. Hiçbir zaman nefis tanrısı bu kadar semizlenmemiştir.

Peki, bu noktada şu soruyu sorabilir miyiz? Neden dinlemeyen veya aklını kullanmayanlar yolca hayvandan daha sapık oluyor? Çünkü âyet önce, "onlar hayvan gibidir" diyor; ardından "onlardan daha sapık olduklarını vurguluyor. Bu soruyu şu şekilde cevaplandırabiliriz:

1. Hayvanlar, tabiî olarak Allah'a tesbih şeklinde ibadetlerini yapıyorlar. Ama insan, nefsine kulluk ettiği için Allah'a şirk koşuyor. Sözünü ettiğimiz bu durumunu şu âyetler anlatmaktadır:

a) Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes, Allah'ı tesbih ediyor.

Onu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki, siz onların tesbîhini anlamazsınız" (İsra 17/44). İşte "her şey" ifadesinin içinde hayvanlar da vardır.

b) "Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor" (Hacc 22/18). Bu secde ibadetinde hayvanlar da sayılıyor.

c) "Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah'ı tesbih ettiklerini görmez misin? Her biri kendi duasını ve tesbîhini bilmiştir" (Nur 24/41).

Görüldüğü gibi hayvanlar da Allah'ı tesbih ediyor, hem de O'na secde ediyorlar. İnsan, Allah'a karşı olan iman ve ibadetini yerine getirmeyince hayvandan daha sapık bir duruma düşmektedir.

2. Hayvanlar, kendilerini besleyenlere itaat eder, ona doğru koşar, sahibini tanır, kendisine faydalı olanı bilir; düşmanını tanıyıp ondan kaçar; önüne konan yemeğin kendi tabiatına uygun olup olmadığını koklayarak anlar.

Ama insan, kendini yaratıp besleyenden uzak kalıp O'na itaat etmez. Düşmanını tanıyıp ondan kaçmaz. Şeytan ve nefsinin kendisine düşman olduğunun farkına varmaz. İşte bu yaptıkları ile böylesi bir insan, hayvandan daha sapık bir duruma düşmez mi?

Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah, farkları fark ettiren Furkan sûresinde aklını devre dışı bırakan, duyu organlarını kullanmayan ve nefsine tapanlarla hayvanları mukayese etmekte, aralarındaki farkı ortaya koymaktadır. Birinci derecedeki mukayese mü'min ile müşrik arasındaki farkı belirlemek, ikinci derecedeki mukayese de müşrik ile hayvanın farkını ortaya koymaktır.

Kısaca, aklım kullanmak, iman etmek, duyu organlarını layık oldukları şekilde kullanmak, düşünmek, bilgiye sahip olmak, bu farkların ölçüleri olmaktadır. İnsanla insan, insanla hayvan arasındaki farkları belirlerken hep psikolojik, manevî çizgiden yürümenin, insanları bu erdemlere sahip olmaya teşvik amacı olduğu kesindir. Onlara bu erdemleri kazandıracak olan da kaliteli eğitim olacaktır. B.Bayraklı

Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbet hareketsiz kılardı. Sonra biz Güneşi ona delil kıldık.

"Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi?" Yüce Allah bu soruyu kime sormaktadır. Âyetin analizini yaparken bu soru cevaplandırılacaktır.

a)  Âyetin bu kısmında bilimin kaynak metotlarından biri olan "gözlem metodu" gündeme getirilmektedir. Hatta psikolojide buna "dış gözlem metodu" denmektedir. "Görmedin mi?" derken, "gör" demek istenmiştir; yani, gözlem yap, dış âlemi incele, demektir.

b) Neyi gözleyeceğimizi, neyi inceleyeceğimizi, neyi bileceğimizi sorarsak âyet bunu da açıklamaktadır. "Nasılı" bulmak için gözlem yapılacaktır. İşin keyfesini, yani nasılını bulmak bilimsel araştırma yapanın işidir. "Nasıl", aslında araştırmanın metodunu belirler.

c)  Gölgenin nasıl uzadığını, ya da Yüce Allah'ın gölgeyi nasıl uzattığını bulmak, bu bulgu için gözlem yapmak gerektiğine burada işaret ediliyor.

Gölge nedir? Razi’nin tanımına göre "katıksız ışık ile katıksız karanlığın arasındaki orta bir hal" dir. Bir bakıma geceden gündüze, gündüzden geceye geçiş anlarında insana çok hoş gelen durumu ifade etmektedir. Gölgenin önemini anlamak için şu ayetlere bakmamız gerekiyor:

İ.  Yüce Allah cennetin özelliklerini anlatırken şöyle der: "Uzamış gölgeler" (Vâki’a 56/30).

ii. "Gölge ile sıcak bir olmaz" (Fâtır 35/21).

iii. "Onlar ve eşleri gölgeler altında tahtlara kurulurlar" (Yasin 36/56).

İv. "Şüphesiz takva sahipleri, gölgeliklerdedirler" (Mürselât 77/41).

V. "Cennet ağaçlarının gölgeleri üzerlerine sarkar" (İnsan 76/14). '

vi. "Onları koyu (tatlı) bir gölgeye koyarız" (Nisa 4/57).

Bütün bu âyetler gölgenin cennet özelliklerinden olduğunu, iman ve iyi amel yapanlar için cennette bir ödül olacağını açıklamaktadır. Ahiretteki gölgenin bir örneğini biz bu dünyada yaşamaktayız.

Bu ayetlere ilaveten Vâkıa sûresinin 43 ve 44. ayetlerindeki gölgenin ise cehennemde serin ve hoş olmayan kapkara dumandan müteşekkil bir gölge olacağı ifade edilmektedir.

d) Gölgenin uzaması, değişimi ifade etmektedir. Güneş, yani gündüz, gece ve gölge, daima birbirini takip eden hareketi ve o hareketin getirdiği değişimi anlatmaktadır.

e)  Gölgeyi uzatıp değişimi gerçekleştiren Allah'tır. Yüce Allah kullarına bir mutluluk, hoşluk anım yaşatmak için onu var etmiştir. Göl­genin nasıl gerçekleştiğini, uzamasını gözleyen kişi, aklının yetersiz kalacağını anlayacak ve o olayın arkasındaki gücü fark edip imana yönelecektir.

"Eğer dileseydi, onu elbet hareketsiz kılardı. Sonra biz Güneşi ona delil kıldık."

Âyetin bu kısmında Yüce Allah'ın "dilemesini" buluyoruz. Dilemesi ile yapması arasındaki bağlantıyı bize öğretmektedir. Gölgeyi uzatıp kısaltma yerine hareketsiz kılabilirdi. Gölgenin hareketini durdurabileceğine, dileseydi bunu gerçekleştirebileceğini gündeme getirerek bu oluşumun zıddını da yapabileceğine dikkat çekmektedir. Önemli olan "dilemesidir."

Güneş, gölgenin delili durumundadır. Bunun anlamı şudur: Yüce Allah nimetlerin önemini, kıymetini zıtları ile anlatmaktadır. Sıcak, güneşin altında kalan insan, gölgenin ne denli önemli bir nimet olduğunu anlar. Güneşi hararet, gölgeyi de serinlik manasına da alabiliriz. Mesela: Bir demir fabrikasının fırınında çalışan insan için serinliğin ne ifade ettiğini düşünürsek, nimetin değeri anlaşılmış olur.

B.Bayraklı

Rabbinin gölgeyi nasıl uzatmakta olduğunu görmedin mi? Dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra biz güneşi, ona (gölgeye) delil kılmışızdır.

 اَلَمْ تَرَ اِلٰى رَبِّكَ Rü’yet (görme)in, “ilâ” harfi ile sılalanınca (bağlanınca) nazar (bakış) mânâsına gelmesi veya bakışı içine alması gerekir: “Bakmaz mısın Rabbine” veya “görmedin mi, baksana Rabbine” demek olur. Bu bakış ve görüşü kalp fiiline yöneltmek mümkün ise de, açık olanın göz fiili olmasıdır. Hâlbuki yüce RABB’ın zatı, bu âlemde göz ile görülmez. Onun için müfessirler burada bir tevil aramışlardır. Çokları “Rabbı nın yarattığına” diye değerlendirmek gerektiğini söylemişler; bazıları da, “baksana gölgeye, Rabbın onu nasıl uzattı” mânâsında bir kalb (yer değiştirme) gözetmişlerdir. Ve bu hazif (çıkartma) veya kalb (değiştirme)e bir nükte olmak üzere de “Bakıştan gaye, eserde kalmayıp o eseri yapana varmak olduğuna ait bir uyarmadır” demişlerdir. Bu ise göz fiilinden netice olarak kalp fiiline geçmek demektir. Âciz anlayışıma göre كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ  “gölgeyi nasıl uzattı?” soru cümlesi mahallen mecrur olarak «رَبِّكَ» den bedel-i istimal yapıldığı takdirde ne hazfe, ne kalbe gerek kalmaksızın aynı mânâyı anlamak mümkündür. Bu şekilde Rabb’a bakış soyut zatı itibariyle değil, gölgenin uzaması hali gibi, yüce RABB’ın fiil ve işleri ile ilgili şeyler kastedildiği anlaşılır ki,  تَفَكَّرُوا فٖىۤ آلاَءِ اللّٰهِ وَلاَ تَفَكَّرُوا فٖى ذَاتِ اللّٰهِ“Allahın nimetleri hak­kında düşününüz, zatı hakkında düşünmeyiniz” (Feyzü'l-Kadîr, III, 263 (3348)) meşhur sözüne uygun olan da budur. Bununla beraber en doğrusu bu gibi yerlerde bakıp görmekten maksat, eserleri görmeye dayanan, kalbî görüş ve bi­liştir. Âyet-i kerimenin tertibi şuna işaret eder ki; önce Allah'ın hita­bına muhatap olan peygamberler gibi, has kulların sadece gönülleri ile bağlantılı olarak içlerinde yüce Rabb'a bir bakış vardır. Sonra bu bakışın dışında bir gelişme ile fiilden faile geçerek ona ulaşması istenilmektedir. (Bunu yazdıktan sonra Âlûsî ‘de şuna rastladım:   وَذَكَرَ بَعْضُ اْلاَفَاضِلِ اَنَّ كَيْفَ لِلْاِسْتِفْهَامِ وَقَدْ تَجَرَّدُ عَنِ اْلاِسْتِفْهَامِ وَتَكُونُ بِمَعْنَى الْحَالِ نَحْوُ اُنْظُرْ اِلَي كَيْفَ تَصْنَعُ وَقَدْ جَوَّزَهُ الدَّمَامِينِى فٖي هٰذِهِ اْلاٰيَةِ عَلَي اللّٰهِ بَدَلَ اْلاِشْتِمَالِ مِنَ الْمَجْرُورِ وَهُوَ بَعِيدٌ اِنْتَهي وَلاَ يَخْفٰي اَنّهُ يُسْتَغْنَي عَلٰي ذٰلِكَ عَنْ اِعْتِبَارِ اَلْمُضَافِ لٰكِنَّهُ لاَ يُعَادِلُ الْبُعْدَ”Bazı zatlar demişlerdir ki: كَيْفَ  (Keyfe) kelimesi soru içindir. Fakat bazen soru mânâsından çıkarılır da hal mânâsına kullanılır. اُنْظُرْ اِلٰى كَيْفَ تَصْنَعُ  “Nasıl yaptığına bak!” sözünde olduğu gibi. Dimâ­mînî, âyette  كَيْفَnin mecrurdan bedel-i iştimal olarak Allah hakkında olmasını câiz görmüştür. Ama bu uzak bir ihtimaldir. Şurası da açıktır ki buna göre o muzâfa ihtiyaç duymaz. Fakat bu uzaklığa muadil değildir.” (Âlûsî, a.g.e., XIX, 26) Uzaklık, “keyfe” nin soru mânâsından çıkarılması ile tek başına bedel yapıl­mamasındandır. Cümlenin bedel olmasında ise bu soru mânâsından çıkarılmasına gerek olmadığından bu anlayıştan, yani soru mânâsından uzaklık söz ko­nusu değildir. (Müellif)) Âyetin içeriği bunu ne güzel, ne derin anlatıyor. Bakınız:

 كَيْفَ مَدَّ الظِّلَّ O gölgeyi nasıl uzattı? Bilindiği gibi zıll, gölge demektir. Güneşin öğle vakti en yüksek noktaya gelişinden sonraki gölgeye Arapça'da “fey” denildiği için, zıll kelimesi bazan ona karşılık olarak özellikle sabah gölgesine denirse de esasında geneldir. Yani mutlak gölge demektir. Gölge, ışık ile karanlık arasında hoş bir keyfiyyet ve huzur ve istirahatin en önemli şartlarından olan bir nimettir. Kur'ân'da karanlıklar aydınlıktan önce getirilirken, gölge de, güneşin kızgınlığından önce getirilmiştir.  لاَ يَسْتَوِى الظُّلُمَاتُ وَلاَ النُّورُ وَلاَ الظِّلُّ وَلاَ الْحَرُورُ  “Karanlıkla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz.” (Fâtır, 35/20-21) buyurul-muştur. Demek ki, gölge, aydınlığın değil, yakıcı ışığın karşıtıdır. Şu halde karanlıklar gibi yok olmaya mahkûm olmayıp aydınlıkla bir çeşit beraberliği bulunan ve korunma mânâsını içeren bir haldir. Bu sebepten gölge korunma mânâsına geldiği gibi, bir korunmanın içine aldığı şeylerde ve orada zevk ve huzur ile faydalanılan nimet hakkında da kullanılır ki, dilimizde bu mânâda daha çok saye deyimi kullanılır.  Mesela Zıll-i Arş, Arşın gölgesi, Arşın himayesi, koruması demektir. “Saye endaz oldu, sâyesinde sayeban olduk” demek “himaye etti, nimetlerinden yararlandık” demektir.

Bu mânâ sebebiyle Kur'ân'da cennete “zıll-i memdûd” denilmiştir. Uzayan gölge ifadesinin buna da bir işareti vardır. Bu âyette   «اَلظّلُّ»ke­limesindeki “elif-lâm”ın ahid veya cins olması ve akılların onu anlama derecelerine göre basamak basamak çeşitli mânâlara gelmesi muhtemeldir. Ve hepsinde gölgenin bir nimet olması özelliği hatıra gelmektedir.

Birincisi: Gölge cinsinden bir ağaç, bir bina, bir dağ, bir bulut ve bir yer gibi gölgesi bulunan herhangi bir katı cismin faydalanılan gölgesi anlaşılır ki, Ebu's-Suûd'un tercih ettiği görüş budur. Çünkü herkesin anlayabileceği gölge budur. (Ebu’s-Suûd, a.g.e., VI, 222.)

İkincisi: Bilinen mânâsı ile gölgelerin en hoşu olan sabah gölgesi, yani tandan güneş doğana kadar olan sabah namazı vakti ki, doğu uf­kunun batıya doğru uzanmış gölgesidir. Müfessirlerin çoğu bunu benimsemişlerdir. Bunu herkes kavrayamasa bile çoğunlukla kendi istek ve arzularına tapanların habersiz bulundukları bu gölgedeki nimetin anlamının özel bir önemi vardır.

Üçüncüsü: Yeryüzünün üzerinde gök kubbe halinde uzayan ve aslında gerçek bir gölge olan gökyüzü olarak açıklanmıştır ki, yukarda geçen hadisteki “Zıll-i Semâ” tabiri izafet-i beyaniyye (açıklayıcı tamlama) ile bu mânâya işaret eder.

Dördüncüsü:  İşaret mânâsı olarak bütün âlem (evren), gölge demek olan şu cisimler âlemi, demektir.

Beşincisi: Bütün âlem (evren) üzerindeki yüce Allah'ın koruyuculuğu düşünülebilir ki, gölge onun görünen bir örneğidir.

Medd, çekip uzatmak, yerde ve zamanda uzamak ve yayılmak veya başlangıçta uzayıcı olarak yaratmak mânâlarına gelir. “Görme” ipucu ile gölgenin uzatılması, cisimlerin tasarlanmasıyla uzak mesafelerden göze verilmesi mânâsı da yorumlanabilir, bu da önemli bir mânâ olur. Sonuç itibariyle, gölgenin ait olduğu cisimden öteye acayip bir uzantısı vardır ki, onu uzatan Rabbindir, demektir. Kendi arzu ve isteklerine tapanlar, en önemli istek, zevk ve arzularının bir gölgenin altına sığınmak olduğunu düşünmezler. O gölgeyi uzatan ise Rabbindir. O halde gölgeye değil, onu uzatan Rabbına tapmak gerekir. وَلَوْ شَاۤءَ لَجَعَلَهُ سَاكِناً Dileseydi elbet onu hareketsiz de kılardı. Bu cümle birbirine atıfla bağlanan cümleler arasında bir mu’terize (ara cümlesi)dır ki, cisimlerin doğal halinin atalet, yani hareket ve durgunluğunun kendiliğinden olmayıp ne verilirse onu kabul ettiğine ve gerçek etkileyicinin, basit etkiler değil, yalnız ve yalnız yüce Allah'ın dilemesi ve istemesi olduğuna özellikle dikkat çekme ve uyarmadır. Yani Rabbın dileseydi o gölgeyi uzatmaz, uzattıktan sonra değiştirmez, bir kararda durdururdu. Fakat durdurmaz, değiştirir.  ثُمَّ جَعَلْنَا الشَّمْسَ عَلَيْهِ دَلٖيلاً Sonra nasıl ona güneşi delil kılmışız. “Med” kelimesi üzerine atf olunmuştur ve onun hükmüne girmektedir. Şu halde “keyfe” (nasıl) kelimesi başında demektir. Sonra burada üçüncü şahıstan birinci şahsa (gaipten mütekellime) iltifat yapılmış ve yücelik için çoğul kipi kullanılmıştır ki, bakmakta olan muhataba görmek istediğini gösteren bu iltifat, tam yerinde ve pek önemli olmuştur. Öyle ki, bu yüceliğin karşısında tutunabilecek hiçbir şey kalmayacak ve onun için hepsi ele alınmış olacaktır. Güneşin gölgeye delil kılınması ne demektir? Burada güneş, güneş yuvarlağı değil, ışık manasındadır. Biz biliriz ki, gölge, ışığın ters tarafında yer alır. Bundan dolayı birçok kimse gölgeyi güneş yapıyor zannederler, gölgenin sebebi ışık sanılır; hâlbuki ışık gölgenin zıddıdır. Güneşin doğduğu yerde gölge kalmaz; gölge, ışığın eseri değildir. Gölgeyi Allah uzatmıştır. O ışıktan önce vardır, fakat görünmez, görünüp bilinmesi ışık aracılığı ile olur, ışık olmasaydı, gölgenin varlığı bilinmezdi. Bu şekilde ışık, zıddı olan gölgenin varlığına bir delil, bir işaret yapılmıştır. Işığın çeşitli durum ve özelliklerinden, gölgenin değişmesi ve başkalaşması sonucuna varabilirsiniz, gördüğünüz cisimleri ışığın delaleti ve kılavuzluğu ile gördüğünüz gibi, gölgelerini de ışıkla görürsünüz. O halde, görülenler, eşyanın ışık ile çizilen resimleri, ışık ile göze uzatılan gölgeleri, hayalleridir. Bu şekilde bütün görülen âlem  كُلُّ مَا فِى الْكَوْنِ وَهْمٌ اَوْ خَيَالٌ اَوْ عُكُوسٌ فٖى مَرَايَا اَوْ ظِلاَلٌ “Âlemde bulunan her şey bir kunutu ve hayaldir. Yahut aynadaki akisler, ya da gölgelerdir” sözüne göre bir gölge ve hayaldir ve bu hayal ise Rabbına bir delildir.

H.Yazır

45-47. Rabbinin o gölgeyi nasıl uzatmış olduğuna bakmadın mı? Dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra Biz Güneş’i, ona delil kıldık. Sonra da onu kolay bir çekişle kendimize doğru çektik.

Ve O, sizin için geceyi elbise, uykuyu da rahatlık kılandır. Ve O, gündüzü yayılış kılandır. 

Bir önceki paragrafta kâfirlerin, kendilerine verilmiş olan akıl nimetine rağmen düşüncesiz ve sorumsuz bir davranış örneği olarak şirkte direndiklerini ve bu sebeple de hayvanlardan daha seviyesiz olduklarını vurgulayan Yüce Allah, bu ayet grubunda kendisini tanıtmak için, evrene koymuş olduğu yasalardan Güneş ile bağlantılı olan “gölge ”ye dikkat çekmektedir.

Arabistan gibi kurak ve çöllerle kaplı bir bölgede yaşayan insanlar için, Allah’ın evrene koyduğu yasaların tanıtımında “gölge ”nin kullanılması, o bölge halkının gölgenin kıymetini dünyada en iyi kavrayacak insanlar olmaları bakımından bir incelik arz etmektedir.

Onlara denmektedir ki: “Uzayıp kısalan gölgenin delili Güneş’tir. Eğer yeryüzünde, gölgenin uzayıp kısalmasıyla gözlemlenen değişiklikler olmasaydı, yani Güneş ışınları kesintisiz olarak gelseydi ya da doğrudan gelmese de yeryüzü hep gölgede kalsaydı, şu anda yaşanmakta olan hayat imkânsızlaşırdı. İşte, gölgenin uzayıp kısalması, yeryüzündeki yaşamın mümkün olabilmesi için gerekli olan düzenin sağlandığının kanıtıdır. Bu düzen ise tesadüf değil, Hâkim (hikmetler sahibi) ve Kadir Yaratacı’nın eseridir. O hâlde sizler, gölgenin günlük hayatınızdaki yararlarına dikkat edip düşünmeli, araştırmalı ve bu muhteşem düzeni, sistemi kuran gücü tanımalısınız.”  H.Yılmaz

Ve sonra onu yavaş yavaş kendimize çekmekteyiz-

Gölgeyi yavaş yavaş çeken, ortadan kaldıran gücün Al­lah'a ait olduğu söylenerek, ondaki değişimi ve hareketi kimin gerçekleştirdiğine burada işaret edilmektedir. Güneş batınca gölge ortadan kalkmaktadır.

Ayette geçen, yesîrâ kelimesine âlimlerin bir kısmı "yavaş yavaş" derken bir kısmı "çabucak", bir kısmı da "gizlice" manasını vermişlerdir.

Gölgenin çekilmesi ile meydana gelecek olan boşluğu karanlık dolduruyor. Ama güneşin doğumundan önceki gölgeyi de ışık doldurmaktadır. Değişim sayesinde giden gölgenin yerini ya ışık ve sıcaklık alıyor, ya da gece karanlık alıyor. Kısaca kâinatta asla boşluk bulunmaz. Gidenin yerini mutlaka bir şey doldurmaktadır.

Netice olarak diyebiliriz ki, gölgenin gözlemlenmesi, onun uzayıp kısalması, gidip gelmesi Allah'ın varlığına götürecektir.

B.Bayraklı

Onu kendimize dürdük": Onu yok eder veya görünmez kılarız. Çünkü yok olan her şey Allah'a döner. Her şey Allah'tandır ve Allah'a dönmektedir.
Kur'an, güneşin yol açtığı gölge olgusunu iki amaç için anmaktadır: "Günlük hayatınızda gölgenin yararlarına dikkat etmiş olsaydınız, tevhit doktrinini tereddütsüz kabul ederdiniz. Gölge, böyle devamlı uzayıp kısalmamış olsaydı, hayat, güneşin ışık ve ısısına bağlı olduğundan, yeryüzünde hayat olmazdı. Öte yandan, hiç gölge olmasaydı, güneşin kesintisiz ısı ve ışığı hayatı imkânsızlaştırırdı. Bunun yanı sıra, güneş ve gölgede ani değişimler olsaydı, buna uzun süre katlanılamazdı. O halde, bu olgu üzerinde düşünmeli ve Hâkim ve Kadir Yaratıcının böyle yaptığını, sabit tabii kanunlara göre gölgenin uzayıp kısaldığını anlamalısınız. Bunun kendiliğinden böyle olmayacağı, ya da kör bir mekanizmanın bunu meydana getiremeyeceği veya pek çok bağımsız ilâhın kontrolü altında böylesine düzenli bir biçimde işlemeyeceği açıktır" denilerek, kâfirler bu olgudan bir ders alma ve hayvanlar gibi davranmama konusunda uyarılmaktadır.
İkinci olarak, mecazi anlamda bir gerçek ifade edilmektedir: Nasıl gölge hep aynı durumda kalmıyorsa, aynı şekilde, enine boyuna yayılmış görünen küfür ve şirk gölgesi de hidayet güneşi yükseldikçe dürülecek ve kısalacaktır. Fakat Allah, her şeyi belli bir sebebe bağlayıp ani değişimler meydana getirmediğinden, bu da sabır ve katlanma istemektedir. 

Mevdudi

Yani, “vaz‘ ettiğimiz ‘tabiat yasaları ’na bağlı olarak onu kısaltırız (yahut uzatırız)”. Kur’an'da pek çok yerde olduğu gibi, burada da kişi zamiri “O” nun beklenmedik biçimde “Biz” e dönüşmesi Allah'ın tanımlanamaz olduğu gerçeğini belirtmek ve aslında sadece sonlu ve yaratılmış “kişiler” için kullanılmaya müsait olan zamirlerin mutlak ve mute’âl varlık için kullanılmasının yalnızca insan dilinin -ve dolayısıyla insan aklının- yetersizliğinden ileri geldiğini işaret etmek içindir (karş. Önsöz, 2. not).

M.Esed

Sonra da onu yavaş yavaş kendimize (başka yöne) çekmekteyiz.

ثُمَّ قَبَضْنَاهُ اِلَيْنَا قَبْضاً يَسٖيراً Sonra da onu yavaş yavaş kendimize (başka yöne) çekmekteyiz. Yani güneş doğdukça gölge çekilmekte ve Allah'tan geldiği gibi, yine yavaş yavaş, azar azar Allah'a döndürülmektedir. Hakikat güneşi görününce, gölge söner, Hakk'a döner. İşte Hak'tan uzanmış bir gölgeden ibaret olan bütün âlemin de içyüzü bu, sonu budur. Bununla beraber iş sadece bununla kalmayacaktır. Bu tutup çekmenin bir de tekrar yayıp sermesi, bu ölümün ahirette yeni bir dirimi vardır ki, bunu şu ayetten anlayabilirsiniz: H.Yazır

Gece, "eşyayı örtüp gizlemesi" anlamında bir "elbise" dir.
Bu ayet üç hedefe yöneliktir:
1) Tevhid'e bir delildir.
2) Günlük hayattan, ölümden sonraki hayata delil çıkarmaktadır.
3) Cahiliyye gecesinin sona ermekte olduğunu ve parlak ilim ve hidayet gündüzünün şafağının attığını müjdelemektedir. Dolayısıyla, cahiliyye uykusunda uyuyanların eninde sonunda uyanacakları, fakat ölüm uykusuna dalmış olanların uyanmayıp kendilerini hayattan yoksun bırakacakları ve gündüzün işlerinin onlarsız da devam edip gideceği kaçınılmazdır. Mevdudi

Sizin için geceyi örtü, uykuyu istirahat kılan, gündüzü dağılıp çalışma (zamanı) yapan O'dur.

 وَهُوَ الَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ اللَّيْلَ لِبَاساً Sizin için geceyi örtü kılan O'dur. Bu uzatılan gölgeden birisi, yeryüzünün gölgesi olan geceyi, vücudu örten elbise gibi üzerinize örtü yaptı. Güneş işaretinin bunaltıcılığından, düşmanın çekiştirici gözlerinden saklar ve dinlenme sebeplerinizden birini oluşturur.

 وَالنَّوْمَ سُبَاتاً Uykuyu bir sübat (istirahat) yaptı.

Sübat: Kesmek, durdurmak mânâsından alınmış olarak rahat ve ölüm mânâlarına gelir. Nitekim istirahat gününe sebt günü denilmiştir. Hastalığı dinip istirahat eden hastaya “mesbût” denildiği gibi,  ölüye de hayatı kesildiği için “mesbût” denilir. Ebu Müslim, rahat ile tefsir etmiş, Keşşaf sahibi de “mevt” ölüm mânâsını tercih etmiştir. (Zemahşerî, a.g.e., III, 94.) Çünkü karşılığında “nüşûr” geliyor.  وَجَعَلَ النَّهَارَ نُشُوراً Gündüzü de bir nüşûr (yayılıp çalışma zamanı) kıldı. Yani gecenin alınıp çekildiği gün­­düzü de, yeniden bir hayata kalkış, bir öldükten sonra tekrar dirilim yaptı. (Yukarıdaki   وَلاَ حَيَاةً وَلاَ نُشُوراً  25/3 âyetine bkz.) Geceleyin rahat döşeğine yatıp faaliyetlerini durdurarak  وَهُوَ الَّذٖىۤ يَتَوَفّيٰكُمْ بِاللّيْلِ “O sizi gece öldürendir.” (En'âm, 6/60) ayetinin bildirdiğine göre ölmüş olanlar, sabahleyin o gölge geri çekilirken uyanır, harekete ve yayılmaya başlar, yeni bir hayata atılırlar. Bu tekrar dirilmeyi ummayanlar o hayatı istemeyenlerdir.

H.Yazır

Sizin için geceyi örtü, uykuyu istirahat kılan, gündüzü de çalışıp rızık arama vakti yapan O 'dur.

Âyetin analizini üçe ayırarak yapmayı uygun buluyoruz:

a) "Sizin için geceyi örtü yaptı."

Aslında libas kelimesi, "elbise" anlamına gelmektedir. Kur'ân'da çeşitli elbiseler vardır: Cinsellik bakımından kadın kocasının, kocası da hanımının elbisesi olmaktadır.

Buradaki elbise, "cinsellik arzularını söndüren, örten, taşkınlığa gitmesini engelleyen şey" demektir (Bakara 2/187). Elbiselerin en iyisi takva elbisesidir (A'râf 7/26). Bu da manevî bakımdan insanın hayâ ve iffet duygularını kontrol altına alan ahlâkî bilinç, manevî bağışıklık sistemidir. Diğer taraftan Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük edenlere Yüce Allah açlık elbisesini giydirir (Nah! 16/112). Ayrıca mü'minlerin cennette ödül olarak giyecekleri ipekten elbise de vardır (Hacc 22/23; Fâtır 35/33). Avret yerlerimizi örtmek için kullandığımız madde de elbisedir (A'râf 7/26).

Bir de yorumunu yapmakta olduğumuz âyette geçen "gecenin insana elbise olması" vardır. Elbise, nasıl vücudun görünmesini engelliyor ise, gece de objelerin, renklerin görünmesini engelliyor.

b) "Uykuyu istirahat (kıldı)."

Ayette geçen Ğıli sübat kelimesinin Râz’î, Kurtubi ve Zemahşeri’ye göre çeşitli manaları vardır. "Rahat" anlamına gelen sübat, kadının özne olduğu bir cümlede fiil olarak kullanılınca "kadın saçlarını çözüp serbest bırakmak" manasına gelir. Adam ile kullanılınca "boylu adam" manasına gelir. Bunun uyku ile olan ilişkisi, uykunun uzanarak gerçekleştirilmesinden kaynaklanmaktadır.

İstirahat günü olduğu için Cumartesiye "sebt günü" denmiştir. Sübâtın "ölüm" anlamı da vardır ve bu nedenle ölene mesbût da denmektedir. Uyku ile Ölüm arasındaki az da olsa var olan benzerlik bu müşterek anlama kaynaklık etmektedir.

c) "Gündüzü de çalışıp rızık arama vakti yapan O'dur."

Gündüz vakti de yeni bir diriliş, yeniden bir işe koyulma anı olarak tayin edilmiştir. Böylece Yüce Allah, insanın ihtiyacına, doğasının gereğine göre istirahat ve çalışma zamanlarını belirlemiştir. İnsanın dinlenme ve geçimini temin etmek için çalışma anlarına ihtiyacı vardır. İnsan, uyku ile çalışma zamanları ile ihtiyaçlarının temin edilmesine bakarak Allah'ın var ve bir olduğunu anlayabilir.

"Rüzgarları rahmet yağmurunun önünde müjdeleyici olarak gönderen O'dur. Biz gökten tertemiz su indirimsizdir."

Âyet, rüzgârın yağmuru müjdeleyici bir niteliği olduğunu hatırlatarak, nem miktarı ile rüzgârın hızını hesaplayınca yağmurun yağmasını hesaplama imkânının olacağına da işaret etmektedir.

Âyette "rahmet" kavramı, yağmuru ifade etmektedir. Rüzgârı, yağmurun önünden müjdeleyici olarak Allah göndermektedir. Ardından gökten temiz suyu indiren de O'dur. Böylece tabiat olaylarını gözleye­rek, inceleyerek onların üzerinde aklı yorarak Allah'a varma yolu öğretilmektedir. B.Bayraklı

Rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O’dur. Biz gökten tertemiz bir su indirdik.

 وَهُوَ الَّذٖى اَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْراً بَيْنَ يَدَيْ رَحْمَتِهٖ Rüzgarları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen O'dur.

Büşran: Müjdeci demek olan “beşir” in çoğulu; bazı kırâetlerde “nun” ile  <نُشْراً>  okunur ki, “naşir” in çoğuludur. Neşriyatçıları, yayıcıları demek olur. Masdar olarak  <نَشْراً>  kırâeti de vardır ki, “neşr” yaymak için” demektir.

Bununla birlikte bazı kırâette de <اَلرِّيَاحَ> tekil olarak <اَلرّٖيحُ>  okunmuştur. Yağmur yerine rahmet diye kullanılması iki nükteyi ifade eder: Birisi felaket tufanı olan yağmurdan sakınma; diğeri de, manasının diğer nimetleri de içine aldığına işarettir. Çünkü rahmet, yağmurdan birçok yönden daha umumîdir. Yani yalnız hava akımlarından ibaret olan rüzgârların değil, gaflet uykusundan uyandıran ilâhî hareketler, fikrî ve sosyal cereyanlar dahi ilâhî rahmetin müjdecileri, dağıtıcılarıdır. Gerçi rüzgârların hepsi müjdeci değildir. Helak edici fırtınalar, her şeyi mahveden şiddetli rüzgârlar, gürültülü rüzgârlar vardır. Nice milletler, uyuşmazlık ve ihtilaf ile çarpışmaktan yok olmuşlardır. Fakat ilâhî rahmet de durgun havada gelmez, önünde gönderilen rüzgârların müjdesiyle gelir ve onların yayılma seviyelerine göre intişar edip yayılır. Bundan dolayıdır ki,  اِخْتِلاَفُ اُمَّتٖى رَحْمَةٌ وَاسِعَةٌ  “Ümmetimin ihtilafı geniş bir rahmettir” (Keşfü'l-Hafâ, I, 66 (153)) buyurulmuştur. İş tabiata kalsaydı, akımlar olmaz, durgunluk kanunu gereğince her şey aldığı bir şekil üzere giderdi. Fakat yaratılışlar üzerinde hâkim olan ilâhî irade, yüce kudret, rahmetini yayıp genişletmek için bu akımları uyandırır.  وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَاۤءِ مَاۤءً طَهُوراً  Gökten tertemiz bir su indiren O'dur. Pislikleri temizleyecek ve hayat kaynağı olacak temiz bir su.

H.Yazır~ ~ ~

Rüzgârları rahmet yağmurunun önünde müjdeleyici olarak gönderen O'dur. Biz gökten tertemiz su indirmişizdir.

Ayet, rüzgârın yağmuru müjdeleyici bir niteliği olduğunu hatırlatarak, nem miktarı ile rüzgârın hızını hesaplayınca yağmurun yağmasını hesaplama imkânının olacağına da işaret etmektedir.

Ayette “rahmet” kavramı, yağmuru ifade etmektedir. Rüzgarı yağmurun önünden müjdeleyici olarak Allah göndermektedir.. Ardından gökten temiz suyu indiren de O’dur. Böylece tabiat olaylarını gözleyerek, inceleyerek onların üzerinde aklı yorarak Allah’a varma yolu öğretilmektedir.

B.Bayraklı

Yani duru, bütün kirlerden, mikrop ve zehirlerden arınmış, kiri gideren ve yıkayan, insanlar, hayvanlar ve tüm bitkiler için hayat kaynağı olan su. 

Mevdudi

48-49. Ve O, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderendir. Ve Biz ölü bir beldeye can verelim, yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su sağlayalım, diye gökten tertemiz bir su indirdik.  

Bu ayetlerde rüzgâr, bulut ve yağmurun, Rabbimizin yeryüzünde kurduğu düzendeki rolü dile getirilmekte ve suyun da hayatımız üzerindeki iki önemli fonksiyonuna değinilmektedir; can bulmak ve temizlik. Dünya üzerindeki tüm canlıların (insanlar, hayvanlar ve bitkiler) hayatî ihtiyacı olan su konusunda Rabbimiz özellikle çok durmuş ve birçok ayet göndermiştir: 

Rum; 46: Rüzgârları müjdeciler olarak göndermesi, size rahmetinden tattırması, emriyle gemilerin akıp gitmesi ve lütfundan rızk isteyip kazanmanız da O’nun ayetlerindendir. Umulur ki şükredesiniz. 

Rum; 50: Öyleyse Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, mutlaka ölüleri diriltir ve O her şeye gücü yetendir. 

A’râf; 57: Ve O, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler / dağıtıcılar (yayıcılar) olmak üzere gönderir. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir memlekete gönderir, sonra onunla suyu indiririz. Böylece onunla ürünün hepsinden çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız. Umulur ki hatırlarsınız / öğütlenirsiniz

Bakara; 164: Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesi ve onda, deprenen canlıları yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette ayetler vardır. 

Neml; 63: Ya da, karanın ve denizin karanlıkları içinde size kılavuz olan, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi (daha hayırlı)? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Allah onların koştukları ortaklardan çok yücedir. 

Fatır; 9: Ve Allah rüzgârları gönderendir. Sonra bir bulutu yukarılara kaldırır. Derken Biz onu ölmüş bir beldeye sevk etmişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir ölmüş çürümüş insanlara hayat vermek. 

Casiye; 5: Ve gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde ve Allah’ın gökten bir rızktan indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği şeyde ve rüzgârları evirip çevirmesinde aklını çalıştıran bir kavim için ayetler vardır.

Şûra; 28:  Ve O, insanlar ümitlerini kestikten sonra yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayandır. Ve O, övülmeye lâyık olan gerçek Veliydir. 

Bu konu, Kuran Araştırmaları Grubu’nun “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize” adlı kitabında da işlenmiştir: 

ÖLÜ BİR BELDEYİ CANLANDIRAN YAĞMURLAR 

Kuranda yağmurun ölü beldeyi diriltme işlevine birçok ayette dikkat çekilir. 

... Biz gökten tertemiz bir su indirmekteyiz. Onunla ölü bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak için. (Furkan Suresi, 48–49)  

Yağmurun, canlılar için kaçınılmaz bir ihtiyaç olan suyu yeryüzüne bırakmasının yanında bir de gübreleme özelliği vardır. Denizlerden buharlaşarak bulutlara ulaşan yağmur damlaları, ölü toprağı "canlandıracak" bazı maddeler içerirler. Bu "canlandırıcı" özellikli yağmur damlalarına "yüzey gerilim damlaları" adı verilir. Yüzey gerilim damlaları, biyologların deniz yüzeyinin mikro katmanı dedikleri üst kısımda oluşurlar; milimetrenin onda birinden daha ince olan bu yüzeysel zarda, mikroskobik alglerin ve zooplanktonların bozulmasından gelen pek çok organik artık vardır. Bu artıkların bazıları, deniz suyunda çok az bulunan fosfor, magnezyum, potasyum gibi elementleri ve ayrıca bakır, çinko, kobalt ve kurşun gibi ağır metalleri seçip ayırarak, kendi içlerinde toplarlar. Yeryüzündeki tohum ve bitkiler, yetişmeleri için gereksinim duydukları çok sayıdaki madensel tuzları ve elementleri işte bu yağmur damlalarında bulurlar. Kuran`da, bir başka ayette bu olay şöyle bildirilir:  

Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik. (Kaf Suresi, 9) 

Yağışlarla toprağa inen bu tuzlar, verimi artırmak için kullanılan geleneksel gübrelerin bazılarının (kalsiyum, magnezyum, potasyum vb.) küçük örnekleridir. Bu tür aerosellerde bulunan ağır metaller ise, bitkilerin gelişiminde ve üretiminde verimlilik artırıcı elementleri oluştururlar. Kısacası, yağmur önemli bir gübredir. Fakir bir toprak, yalnızca yağmur aracılığıyla gelen bu gübrelerle bile, yüzyıllık bir süre içinde bitkiler için gereken tüm elementleri kazanabilir. Ormanlar da, yine bu deniz kökenli aerosoller yardımıyla gelişir ve beslenirler.

Bu yolla, her yıl kara parçalarının toplam yüzeyi üzerine 150 milyon ton gübre düşmektedir. Bu doğal gübreleme işleyişi olmasaydı, Dünya üzerinde çok daha az bitki olacak, hayat dengesi bozulacaktı. Ayette verilen, yağmurun canlandırma özelliği ile ilgili bilgi, Kuran`ın sayısız mucizevi özelliğinden sadece biridir. H.Yılmaz

Onunla Ölü toprağı diriltmek ve yarattıklarımızdan birçok hayvan ve insanı sulamamız için.

Yüce Allah, gökten niçin su indirdiğini açıklamaktadır:

a)  Ölü toprağı canlandırmak, suyun görevleri arasında yer almaktadır. Su denen H2O, canlılığın kökeni yani kaynağı olmaktadır. Enbiya 30'da canlı olan her şeyi sudan yarattığını söylerken, canlılıkla su arasındaki bağ gündeme getirilmiştir. Hayatın kaynağı sudur. Toprakla buluştuğunda su, Ölü olan toprağı canlandırmaktadır. Enbiya 30'a göre, bu ilişki imana götürecek bir olaydır.

b)  Diğer taraftan, var olan canlıların hayatlarını sürdürmeleri için de suya ihtiyaçları vardır. Hayatın kaynağı olan su, aynı zamanda hayatın devamını sağlamaktadır. İşte onun içindir ki, âyette hayvan ve insanları onunla sulamak için suyun indirildiği söylenmektedir. Bütün bu işleri gerçekleştiren varlık, Yüce Allah'tır.

Bundan çıkaracağımız önemli kanun şudur: Bir şeyin kökeninde ne varsa, hayatını devam ettirmede de ana unsur o olmaktadır. Canlıların kökeni su olunca, hayatlarını sürdürmede de ana madde o olmaktadır.

B.Bayraklı

Ki biz (o suyla) ölü toprağa can verelim, yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su sağlayalım, diye.

  لِنُحْيِىَ بِهٖ بَلْدَةً مَيْتاً “Ki biz (o su ile) ölü toprağa can verelim”.  İşte bütün bunlar, Allah'ın varlığını ve birliğini ve kudretinin büyüklüğünü gösteren fiil ve yaratması ve ölümden sonra dirilmenin misal ve delilleridir.  H.Yazır

Gerçek şu ki, düşünüp Öğüt almaları için suyu, ülkeler arasında bir nizama göre dağıtmışızdır. Buna rağmen insanların çoğu nankörlükte direnmiştir.

Yüce Allah, yağmuru yağdırmakla, onun görevini belirlemekle kalmamış, onu yeryüzünün bölgeleri arasında beli bir ölçüye göre de dağıtmıştır. Yeryüzünün hangi bölgesine ne kadar ve ne zaman yağmur yağdıracağının dağıtımını da Allah yapmaktadır.

Bu durum, üzerinde düşünülmesi, öğüt alınması gereken bir ders niteliğini taşımaktadır. "Bu konuların üzerinde düşünmek" demek, onların insan adına ne denli önemli nimetler olduğunu takdir etmek demektir. Nimetin değerini bilmeyen insanlar, nankörlük etmekte direnmektedirler. Âyette geçen küfûrâ kelimesine, "nankörlük" manası verile­bileceği gibi, "inkâr" anlamı da verilebilir.

Ele aldığımız bu âyetler grubundan şu neticeyi çıkartıyoruz: Yüce Allah, tabiat kitabını insanın önünde açıyor, onu nasıl okuyup değerlen­direceğini gösteriyor ve oradan Allah'a imana nasıl varacağını öğretiyor. Hayatının kökenini ve hayatını sürdürmek için ihtiyacı olan nimetleri ve kendisine sunulan fizikî çevre döşeğini ve beşiğini anlatarak ilâhî kudreti anlamasında rehberlik ediyor. Bununla beraber inkârında veya nankörlüğünde ısrar eden, direten insanlar vardır.

Nefsini tanrı edinip (Furkan 25/43), aklını ona kurban etmeyen (Furkan 25/44) insanlar, tabiat kitabındaki olayları doğru okuyup doğru neticeye varacaklardır.

Yüce Allah, ilahiyat eğitiminin programına ilginç konular koymaktadır. Nefsine veya Allah'tan başka varlıklara tapmanın inanç alanını ne denli kirlettiğini anlatarak tevhit inancının ağacını dikmenin birinci konuyu teşkil ettiği, aklı kullanıp düşünmenin ikinci konuyu, tabiat kitabını okuyarak Allah'a varmanın da üçüncü konuyu teşkil ettiğini bu ayetlerde görüyoruz.

İnsanları nefislerinin kulu, tutsağı olmaktan kurtarmak, ayaklarına, beyinlerine vurulan nefis prangasını, zincirini kırıp onları özgürlüklerine kavuşturmak din eğitiminin ana hedeflerinden biridir.

B.Bayraklı

Lafzen, “Biz onu onların arasında çevire geldik (sarrafnâhu)”; mutlak bilgi ve kudret Sahibi mute’âl bir Yaratacı’nın varlığını apaçık ortaya koyan delil ve çıkarsamaların gerek Kur’an'da ve gerekse önceki vahyi mesajlarda çeşitli zaviyelerden sıkça tekrarlandığına işaret eden bir ifade (Zemahşerî).

M.Esed

"Aralarında döndürdük durduk" ifadesi üç anlama gelebilir:
1
) "Yağmur olgusunu, gerçeği kendilerine açıklamak için Kur'an'da defalarca tekrarladık."
2) "Kendilerine, yeri geldikçe sıcaklık ve kuraklık, mevsim rüzgârları ve bulutları, yağmur ve hayat verici etkileri, olguları gösterip duruyoruz."
3) "Her zaman aynı yer, aynı miktar yağmuru almasın, bazen bir yerde kuraklık olurken, başka yerde normalden fazla veya az yağmur yağsın, ya da bir başka yer yağmur sularıyla dolsun taşsın diye, yağış miktarını, yıl ve yıl dünyanın her tarafında değiştiriyoruz. Onlar da, günlük hayatlarında sayısız derecede farklı sonuçlarıyla tüm bu değişik olguları görüp duruyorlar."
65. Bu ayete, bizzat harika yağış sisteminin bile Allah'ın varlığının, kâinatın tek bir rabbi olduğunun ve sıfatlarının delili olduğunu vurgulamaktadır. Yağışın, yıl boyu, yeryüzünün değişik yörelerine harika bir biçimde dağılımı, tek bir hâkim düzenleyicinin varlığını ispatlamaktadır. Ne ki, inatçı kâfirler bundan bir ders almazlar da, küfürlerinde diretir dururlar. Oysa bu gerçek, Kur'an'da bu amaçla tekrar tekrar ifade edilmektedir.
Ayette ahirete de delil vardır. Çünkü, bizzat kafirler, yağmurların yıl be yıl ölü toprağa hayat verdiğini görmektedirler. Bu da, Allah'ın ölülere yeniden hayat vermeye kadir olduğunun açık bir delilidir. Ama kâfirler bundan da ders almazlar ve sorumsuzca yollarına devam ederler.
Eğer 48. ayet mecazi anlamda alınırsa, "tertemiz su" Nübüvvet nimeti demek olacaktır. İnsanlık tarihi göstermektedir ki, ne zaman bu nimet gönderilmişse, cehaletin yerini ilim, zulmün yerini adalet ve kötülüğün yerini takva ve iyilik almıştır. Peygamberlerin gelişi, her zaman kesinlikle ahlâkî-manevî devrimin bir müjdecisi olmuştur. Fakat ondan yararlananlar, yalnızca peygamberlerin hidayetini kabul edenlerdir. Tarihin verdiği derstir bu, yine de kâfirler inat ve nankörlükleri nedeniyle onu reddederler. 

Mevdudi

Andolsun bunu, insanların öğüt almaları için, aralarında çeşit çeşit şekillerde anlatmışızdır; ama insanların çoğu ille nankörlük edip diretmiştir.

وَلَقَدْ صَرَّفْنَاهُ بَيْنَهُمْ Andolsun, biz bunu insanların arasında evirip çevir­mekteyiz, çeşit çeşit anlatmaktayız.

Tasrif: Bir şeyi değiştirerek türlü şekillere koymaktır ki, evirip çevirmek de odur. Bu  <صَرَّفْنَاهُ>  daki zamirin neye işaret ve tasrif olunanın ne olduğu konusunda birkaç değişik şey söylenmiştir. Bazısı, yağmur, rüzgâr, bulut ve diğer adı geçen şeylerdir demişler; bazıları da bu söze, yani rüzgar gönderip yağmur indirmek sözüne Kur'ân'da tekrar tekrar andık, mânâsını vermiş ise de, açık mânâsı, tefsircilerin çoğunun söylediği gibi “su” ile ilgili olmasıdır. Suyun insanlar arasında

evri­lip çevrilmesi ise üzerinde uygulanan fiilde ve sözdeki kullanımlardır. Değişik mevsimlerde, değişik yerlerde, değişik şekillerde yağar, çeşitli yerlere dağılır, değişik şekillere girer, donar buz olur, kurur bu­har olur, bulut olur, tekrar yağmur veya kar veya dolu şeklinde yağdırılır, acılanır, tatlılanır; bütün bunlar fiilen ilâhî değişiklikler olduğu gibi, bu şekilde Kur'ân'ın birçok yerinde bunun hatırlatılması ve Kur'­ân'ın o suya benzetilmesi de söz olarak Allah'ın değişik şekillerde açıklamasıdır. Bir su maddesi, su konusu üzerindeki söz ve fiil olarak bütün değişmeler  لِيَذَّكَّرُوا o insanlar öğüt alsınlar, düşünüp ibret alsınlar, başlangıcı ve sonucu anlasınlar, Rablerine şükretsinler, diyedir. فَاَبٰۤى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلاَّ كُفُوراً Böyle iken o insanların çoğu ille nankörlük edip da­yat­­maktadırlar.  

H.Yazır

50-52. Ve ant olsun Biz, öğüt almaları için, aralarında evirip çevirdik (çeşit çeşit şekillerde anlattık); ama insanların çoğu sadece nankörlüğe dayattılar.

Şayet dileseydik Biz elbette her kente bir uyarıcı gönderirdik.

Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onunla (Furkan ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihat yap!  

Klâsik eserlerin çoğunda, 50. ayetteki “onu” zamirinin 48. ayetteki “su” sözcüğüne gönderilmesi sonucu, 50. ayette suyun çeviriminin kastedildiği yönünde açıklamalar yapılmıştır. Bize göre ise bu, uygun olmayan bir yaklaşımdır. Zira ayet grubunun son ayeti olan 52. ayetteki “ve onunla onlara karşı büyük bir cihat yap” ifadesinde yer alan “onunla” zamiri “Furkan’a gittiğine göre, 50. ayetteki “onu” zamiri de “Furkan’a râci olmalıdır. Dolayısıyla burada evrilip çevrilen Kur’an’dır. Yani, Kur’an’daki “afak” ve “enfüse dair ayetler (deliller), evrile çevrile, birçok değişik şekildeki örneklerle anlatılmakta, bazılarının görmezden geldiği öğütler bu örneklemelerle verilmektedir.

51. ayetten öğrendiğimize göre, her kente bir uyarıcı gönderilmemiştir. Bu, insanların birliğini ve toplumların düzenlerini sağlamaya yönelik bir uygulamadır. Eğer her kente bir elçi gönderilseydi, muhtemelen her kent kendi peygamberini takım tutar gibi tutacak ve diğer kentlere hasım olacaktı. Böyle bir durumda ise, düzen sağlamak için gönderilmiş olan elçiler, düzensizliğin sebebi hâline geleceklerdi. Hâlbuki istenen; insanların tefrikaya düşmeden birlik ve beraberlik içinde yaşamalarıdır. İşte bu yüzden peygamberler her kente değil, toplumlara gönderilmiş ve toplumların bir peygambere uyması istenmiştir. 

Fatır; 24: Muhakkak ki Biz seni hakk ile bir müjdeci, bir uyarıcı olarak gönderdik. Her ümmetin de içinde bir uyarıcı mutlaka geçmiştir.

Cihat

Surenin sonundaki “Cihat” yazımızda ayrıntılı olarak tahlil ettiğimiz “cihat” sözcüğünü kısaca; “İslâm davası yolunda elden geleni yapmak, bu dava için tüm imkân ve kaynakları; bilgiyi, kalemi, medyayı, malı, mülkü seferber etmek.” olarak tanımlamak mümkündür.

52. ayette Rabbimiz elçisine, Kur’an ile büyük bir cihat yapmasını emretmektedir. Yani elçi cihadında silâh olarak Kur’an’ı kullanacaktır. Diğer bir ifade ile söylenecek olursa elçi, Kur’an’dan başka silâh kullanmayacaktır. Demek ki; küfrü, şirki, nifakı yıkmak için en etkin silâh Kur’an’ın içerdiği mesajlardır. Tarihe bakıldığında da aynen böyle olduğu görülmektedir. 

52. ayetteki “kâfirlere itaat etme” ifadesi, kâfirlerin uzlaşma arayışları içinde olduklarını göstermekte ve aynı zamanda da elçiye, kesinlikle böyle bir uzlaşma yapmamasını emretmektedir. Rabbimizin kâfirlerle uzlaşmayı yasaklaması başka ayetlerde de dile getirilmiştir: 

Kalem; 9–14: Arzu ettiler ki, sen onlara yağ çeksen / yaltaklanıversen onlar da sana yağ çekeceklerdi / yaltaklanacaklardı.                                

İtaat etme şunların hiç birine; çok yemin eden, aşağılık,                               

Alaycı, gammaz, koğuculuk için gezip duran,                                

Hayrı engelleyen, saldırgan, günaha batmış,                                

Kaba / obur, sonra da kötülükle damgalı, asalak                                

Mal ve oğulları var diye. 

Kâfirûn; 1–6: De ki: “Ey kâfirler!                                

Ben sizin taptıklarınıza tapmam / Ben sizin yaptığınız ibadeti yapmam.                                

Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz / Siz de benim yaptığım ibadeti yapmazsınız.                                

Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim / Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibadeti yapıcı değilim.                                 

Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz / Siz de benim yapmakta olduğum ibadeti yapıcı değilsiniz.                                

Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.” H.Yılmaz

Zımnen, “ama bunun yerine Biz, Muhammed'in son rasûl ve gelecekteki bütün insanlık için bir uyarıcı olmasını irade ettik”.  M.Esed

(Habibim!) Şayet dileseydik elbette her köye bir uyarıcı (peygamber) gönderirdik.

Bunca kâfirlere karşı وَلَوْ شِئْنَا لَبَعَثْنَا فٖى كُلِّ قَرْيَةٍ نَذٖيراً  Eğer dile­seydik elbette her köye bir uyarıcı, o kâfirlere azabı haber verecek bir peygamber gönderirdik. Bu şart cümleciği şart mânâsı ile, şöyle istisnaî bir kıyas teşkil ediyor: Fakat göndermedik, demek ki öyle dilemedik, yalnız seni gönderdik. Surenin baş kısmında açıkça ilan edildiği üzere bütün âlemlere korkutucu kıldık.

H.Yazır

51. Dileseydik, her ülkeye bir uyarıcı gönderirdik.

a) Yüce Allah, Hz. Peygamber'den önce hemen hemen her ülkeye bir peygamber göndermiştir. Kitle haberleşme vasıtalarının hiç olmadığı dönemlerde, dini, farklı topluluklara tebliğ etmek çok zordu. Bir peygamberin çeşitli ülkelere gidip bu faaliyetini yerine getirmesi hemen hemen imkânsızdı. Çünkü o toplumlarda, ona karşı koyacak insanlara karşı, onu koruyacak kimseleri bulmak zordu; fakat kendi toplumunda arkadaşları, akrabası onu koruyabilirdi.

b)  Hz. Muhammed, evrensel bir mesajla evrensel bir peygamber niteliği taşıdığından, başka ülkelere peygamber gönderilmemiştir. Yüce Allah, "isteseydik gönderirdik" derken göndermediğini belirtmiştir.

c)  Dikkat edilirse, âyette peygamber kelimesi değil de nezîr "uyarıcı" kelimesine yer verilmiştir. Bundan anlıyoruz ki, uyarıcılık görevi ile peygamberlik görevi aynileşmektedir. Aynı zamanda uyarma görevinin en önde gelen peygamber grevlerinden olduğuna da işaret edilmektedir.

d) Bir önceki âyetle bu âyetin ne bağlantısı vardır? Sorusu sorulabilir. Suyu nasıl ülkelere dağıtıyorsa, peygamberlik görevini de çeşitli ülkelere göndererek paylaşabilirdi. Ayrı ayrı ülkelere benzer vahiyleri gönderme yerine, Hz. Muhammed ve ona verdiği vahy ile bütün ülkelere ışık dağıtılmış olacaktı. İşte bu ikincisi Allah tarafından karara bağlanmıştır. Nasıl ki, yağmurdan önce rüzgârları müjdeleyici olarak gönderiyorsa, Hz. Muhammed'i de Tevrat ve İncil ile müjdelemiştir. Yağmur rahmettir, Kur'ân da rahmettir. Her ikisinin de müjdeleyicisi vardır.  B.Bayraklı

"Cihâd-ı Kebir" üç anlam ifade eder:
1
) İslâm davası yolunda elden geleni yapmak.
2) Bu dava için tüm imkân ve kaynakları seferber etmek.
3) "Allah'ın Kelimesi “ni yükseltmek için tüm kaynakları harekete geçirip mümkün olan her cephede İslâm'ın düşmanlarıyla savaşmak. Bu da, dille, kalemle, malla, hayatla ve diğer bütün silahlarla yapılan "Cihat" ı içine alır.

Mevdudi

O halde kâfirlere uyma. Kur´an´la onlara karşı büyük bir cihada giriş.

Ey Muhammed, eğer biz dileseydik her kasabaya bir uyarıcı, emrimize uymayanlara bir korkutucu gönderirdik de senin yükünü hafifletmiş olurduk. Fakat biz, bütün yeryüzündeki insanları ve cinleri uyarma yükünü sana yükledik. Sabretmen halinde karşılığı da fazla olacaktır. O halde sen kâfirleri, çağırdıkları şeylerde dinleme. Sen, Kuranla onlara karşı büyük bir cihatla cihat et, İbn-i Zeyd, burada zikredilen "Büyük cihat" dan maksadın, kâfirlere karşı savaşıp onları yıldırmak olduğunu söylemiştir.

Taberî

Sen inkârcılara boyun eğme ve Kur’ân ile onlara karşı büyük Cihâd ile cihat et.

"Sen inkârcılara boyun eğme."

Yüce Allah, Hz. Peygamber'e, kâfirlere itaat etme, yani boyun eğme eylemini yasaklarken şu gerçeğe işaret etmektedir. Kâfirlere, ya da başkasına boyun eğen kişi peygamber olamaz, yönetici olamaz. Bir peygamberin ancak, kendi kulluk boyutu, peygamberlik boyutuna itaat edebilir. Başka bir insana itaat etmesi mümkün değildir. Doğal olarak bir peygamber, Allah'a itaat edecektir.

Kur'ân'da Yüce Allah, Hz. Peygamber'in, bazı özelliklere sahip olan insanlara itaat etmesini, boyun eğmesini yasaklamıştır.

i. "Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye itaat etme" (Kehf 18/28).

ii. "Ey peygamber! Allah'a saygı duy, kâfirlere ve münafıklara itaat etme" (Ahzâb 33/1).

iii. "O halde yalanlayanlara itaat etme" (Kalem 68/8).

iv "Olur olmaz yere yemin edene, aşağılık kişiye sakın itaat etme" (Kalem 68/10).

v. "Artık Rabbinin hükmüne sabret. Onlardan hiçbir günahkâr ya da nanköre itaat etme" (İnsan 76/24).

Bütün bu emirler Hz. Peygamber'in şahsında bütün inananlaradır. Bu emirleri bizim için düşündüğümüzde, işin siyasi bir boyutu ortaya çıkar mı? Siyasi ilişkiler içinde düşünülse bile, bu emirlerin esasen dinî ve ahlâkî boyutu ağır basmaktadır. Kâfire, münafığa, hakikati yalanlayana, ahlaksıza, nefsini tanrı edinene, aşağılık kimseye, nanköre boyun eğilmemesi, onların emri altına girilmemesi, onlara arkadaş olarak uyulması yasaklanmaktadır.

f) "Kur'ân ile onlara karşı büyük cihat yap."

Yüce Allah, "büyük cihat" ın ne anlama geldiğini bu âyette açıklamaktadır. Kur'ân ile yapılan cihat büyük cihaddır. Kur'ân ile cihat yapmak, insanı öldürmeyi değil, onu kazanmayı amaçlamaktadır. Cihadı savaştan ayıran fark budur. Müslüman için savaş, kendisine saldırana karşı kendini korumak için karşı koymak ve gerekirse adam öldürmektir.

Ama büyük cihat, insanı öldürmeyi değil, kazanmayı şart koşar. Özellikle bu âyetteki cihadın, eğitim amaçlı olduğunu, surenin Mekki oluşu gerçeğinden de anlayabiliriz. Çünkü Mekke döneminde savaştan söz eden âyetler henüz inmemişti.

Bir bakıma "büyük cihat", Kur’an’ı başkalarına öğretmek, onlara tebliğ etmek, onların iç âleminde köklü bir değişim meydana getirerek tevhit inancının ağacını dikmektir. Onun içindir ki Hz. Peygamber, nefis ile mücadeleyi büyük cihat olarak tanımlamıştır.

O zaman âyette belirtilen, emredilen cihat, devam eden bir süreç ve faaliyet olarak sürmektedir. Her iki âyeti birleştirirsek ortaya şu netice çıkacaktır: Hz. Muhammed uyarıcılık görevini yaparken, kâfirlere itaat etmeyecek, ama Kur'ân ile büyük cihadına devam edecektir. Dini tebliğ etme işi Kur'ân ile yapılırsa, cihada dönüşmektedir. O zaman din âlimi ve görevlileri, Kur’an’ı anlatacak, onunla insanları kazanma faaliyetini sürdüreceklerdir ve öncelikleri, Kur'ân ile cihat yapıp insanları kazanmaktır; onları öldürmek değildir. Kur'ân ile cihadın ana özelliği, tevhit inancını zorla kabul ettirmek değil, insanların inanç özgürlüklerini yaralamadan onların dönüşümünü sağlamaktır (Yunus 10/99; Kehf 18/29).

Neden Kur'ân ile yapılan tebliğ büyük cihat oluyor? Çünkü bir insanı kazanıp, gönlüne tevhit inancının ağacının dikilmesi çok büyük bir iştir. İşte bu büyük işi yapmak da büyük cihat olmaktadır. Büyük kazanç getiren faaliyet, büyük olmaktadır. Bir de büyük silahla yapılan faaliyet, büyük niteliğini kazanmaktadır. Kur'ân, en büyük silah olduğundan onun ile yapılan mücadele de büyük sıfatını kazanmaktadır. Diğer taraftan, insanı kazanmak, insanı öldürmekten daha büyük olduğu için, bu faaliyete büyük cihat denmiştir.

Kâfirlere itaat etmeyip Kur'ân ile büyük cihat yapmanın başka bir anlamı olduğuna inanıyoruz: Kâfirlerle mücadele verirken, kendi isteklerine, düşüncelerine göre değil de Kur’ân’ın, ilâhî vahyin metotlarına göre, kendini onun kucağına bırakarak, ona teslim olarak mücadelenin stratejisini belirleyeceksin. Çünkü Kur'ân, senin nereye kadar gidebileceğini, nereden ötesinin tehlikeli olduğunu, zulme dönüştüğünü belirleyecektir. Nefsinin eline kalınca, aşırı gitmen muhtemeldir.

B.Bayraklı

(Mademki yalnız seni gönderdik) Öyleyse kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur'ân ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir savaş ver!

فَلاَ تُطِعِ الْكَافِرٖينَ O hal­de kâfirlere itaat etme de   وَجَاهِدْهُمْ بِهٖ جِهَاداً كَبٖيراً bu Furkan ile onlara kar­şı olan­ca gücünle büyük bir cihat yap. Her köyde bir peygamber gönderildiği takdirde, o peygamberlerin hepsinin yapacağı cihada denk bir cihat, elbette büyük bir cihaddır. Bu sure Mekki olduğu için, daha öldürme emri verilmeden önce olan bu büyük cihat emri, her cihadın başı olan bir cihaddır. Düşünmeli ki, bu ne büyük bir emirdir. Bununla emrolunan Peygamberin elinde Kur’an’dan başka bir silah yok iken, o Allah kelâmı (Kur'ân) mucizesi, o büyük cihadı yapmaya yeterli geliyor ve Mekke'den başlayan bu cihat, bütün cihana yayılıyor. Bu emri takiben şu âyet ne büyük bir güvencedir:  H.Yazır

Bu olgu, denizde ve karada pek çok yerde görülmektedir, yani tatlı suyla acı su yanyana bulunmaktadır. Türk amirali Seydi Ali Reis, "Meratü'l-Memalik" adlı eserinde (16. yüzyıl), İran Körfezi'nde, denizin acı sularının altında tatlı su kaynaklarının bulunduğunu ve donanması için bunlardan faydalandığını yazar. Amerikan Petrol Şirketi de içme suyu için Zahran yakınında kuyular kazmadan önce İran Körfezi'ndeki aynı kaynaklardan su almıştı. Bahreyn yakınında da, deniz yatağında halkın son zamanlara kadar su aldığı tatlı su kaynakları vardı.
Allah'ın birliğinin ve kâinatın yegâne rabbi olduğunun akli delillerinden olan zahirdeki bu anlamın yanı sıra, ayet ince bir anlam daha sunmaktadır: Allah dilediği zaman, nasıl denizin tuzlu sularının altından tatlı, içilebilir su kaynakları fışkırtıyorsa, aynı şekilde büyük ve kirli bir toplumdan takva sahibi, temiz bir toplum çıkarabilir.

Mevdudi

Genellikle “deniz” anlamına gelen bahr ismi aynı zamanda nehir, göl gibi büyük tatlı su kütleleri için de kullanılır; yukarıdaki anlam örgüsü içinde bahreyn ismi yeryüzünde yan yana (ya da iç içe) bulunan -tuzlu ve tatlı- “iki büyük su kütlesi” anlamındadır.

Yani, bu iki su kütlesinin, sürekli birbiriyle karşılaşıp okyanuslara karıştıkları halde, sanki aralarında görünmeyen bir perde, bir engel varmışçasına terkiplerindeki farklılığı korumasını sağlamaktadır; suyun çevrimsel dönüşümünde (yahut küresel dolaşımında), yani tuzlu denizlerden buharlaşarak yükselip bulutları oluşturarak, sonra yoğunlaşıp kar ve yağmur yoluyla dereleri, ırmakları besleyerek tekrar denize dönmesinde- kendini gösteren Allah'ın yaratma planına ilişkin dolaylı bir hatırlatma. Bazı Müslüman sufiler, bu iki su kütlesinin vurgulanmasında, insanın ruhsal algı ve kavrayışlarıyla dünyevî ihtiyaç ve tutkuları arasındaki uçuruma -ve aynı zamanda etkileşime- ilişkin bir temsil bulmaktadırlar 

M.Esed

Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel ve aşılmaz bir sınır koyan O'dur.

 وَهُوَ الَّذٖى مَرَجَ البَحْرَيْنِ O ki, iki denizi birbirine salıvermiştir,  هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ şu tatlıdır, hararet söndürür. Nil ve Fırat gibi ki iman sahibi olan­lar da böyledir. وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌ   Şu tuzludur, acıdır. Şab ve Umân gibi, kâfirler de böyledir. وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخاً Aralarına da bir berzah koymuştur. Berzah, iki şey arasındaki bir engel, iki deniz arasındaki dildir.  وَحِجْراً مَحْجُوراً Ve bir hıcr-i mahcur, aşılmaz bir serhat, yani bir nefret ve zıddiyet, bir sınırlı hat çizmiştir ki, birbirlerine karışmaları mümkün değildir. Böyle tatlı ve tuzlunun birbirine karışmaları mümkün değildir. Böyle tatlı ve tuzlunun birbirine karışmayarak evrende yer almış olmaları yalnız ve yalnız yüce Allah'ın koyduğu himayenin eseridir.

H.Yazır

Birinin suyu tatlı ve serinletici, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip, aralarında da karışmaları­nı önleyen bir perde koyan Allah'tır.

Bu âyetlerin ilkine birisi maddî diğeri de manevî olmak üzere iki anlam vererek yaklaşacağız. Önce maddî manada yaklaşacağız:

"Birinin suyu tatlı ve serinletici, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıveren O'dur."

Âyetin bu kısmında geçen meraca fiilinin anlamı, "hayvanı çayırda otlaması için salıvermek, bir şeyi bir şeye katıp karıştırmak, kaybetmek, sözünü esirgememek", alevle kullanılınca "alev yükselmek", yüzükle kullanılınca, "yüzüğün parmağı sıkması", insanla ise "insanların karışması" anlamlarına gelmektedir. Yüce Allah, bugün bizim deniz, okyanus veya büyük nehir dediklerimize el-bahr adını vermiştir, işte biri acı su, diğeri de tatlı su ile dolu olan iki denizi salıverdi.

Âyetteki furât, "tatlı"; ücâc da "acı" anlamına gelmektedir. Rahman sûresinde de: "ki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir" (Rahman 55/19) şeklinde buyurulmaktadır.

a) Buradaki tatları birbirinden farklı iki deniz, gerçekten maddî anlamda deniz olabilir. Kaptan Kusto'nun keşfettiği Tank Boğazı'ndaki durum olabilir. Tatlı suyun üstten, tuzlu suyun alttan akarak denizleri birbirine bağlayan boğazlar olabilir. Nehirlerin tatlı, denizlerin tuzlu suya sahip olmasını anlatabilir. Bu maddî açıklamaya hiçbir itirazımız olmaz ve olamaz. Bu izah, Furkan 48-50. âyetlerine bağlantılı olarak açıklanabilir ve bu açıklama doğru olabilir.

b) Âyetteki acı ve tatlı suya sahip olan denizler, bir önceki âyette geçen kâfir ile mü'min anlamına da alınabilir. Kâfir, acı denizi; mü'min de tatlı denizi temsil edebilir. Her ikisinin bir arada yaşamasını Yüce Allah takdir etmiştir. Kâfirle mü'mini bir dünyaya bir topluma salmıştır.

c)  Acı deniz insanın bedenini, biyolojik yapısını; tatlı deniz de onun ruhunu temsil edebilir. Her iki denizin bir arada yaşamasını sağlayan Allah olmaktadır.

"Aralarında karışmalarını önleyen bir perde koyan Allah'tır."

Tatlı denizin suyu ile tuzlu, acı denizin suyu kimyasal bileşim bakımından farklı yapıda olmaları nedeniyle birbirine karışmayabilirler. Bu karışmama kanununu koyan da Allah'tır.

Her iki su şeklini barındıran iki denizin birbirine karışmasını engelleyen perde, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette berzah ve hicran mahcura olarak geçerken Rahman sûresi ‘nin 20. âyetinde berzah olarak yer almaktadır. Rahman 20'de lâ yebğıyân "birbirine geçip karışmazlar" ifadesi yer almaktadır. Bunun yerine Furkan 53'te hicran mehcûrâ ifadesi geçmektedir. Müşterek anlam, her iki deniz arasında, birbirine geçmelerini, karışmalarını engelleyen perde veya engelin varlığıdır.

Bu denizlerin birbirine karışmamasını, fizik kanunlarına göre açıklayabiliriz.

Ancak meseleyi kâfir ile mü'min arasındaki psikolojik ilişki açısından ele alırsak, şu açıklamayı yapabiliriz: Kâfir ile mü'min, aynı toplumda, aynı dünyada ve aynı kültür içinde yaşarlar ama onların gönülleri ile beyinleri asla birbirine karışmaz; çünkü Allah, aralarına bir perde koymuştur. Onların kitaplardaki yazıları da, dünya görüşleri de birbirine girmez ve giremez. Aralarında görülmeyen, ama manen var olan bir perde vardır.

Diğer taraftan bu iki suyu insanın bedeni ve ruhu olarak düşünebiliriz: Allah, ruh ile bedeni birbirine salıverdi ama onlar asla birbirinden olamazlar, iki ayrı dünyayı temsil ediyorlar. Onun için ruh bedeni terk edip çıkabilmektedir. Bu anlatıma iyi ile kötü, doğru ile yanlış, güzel ile çirkin, hak ile bâtıl olarak da bakabiliriz. İyi, doğru, güzel ve hak tatlı su denizini, kötü, yanlış çirkin ve bâtıl da tuzlu su denizini temsil eder, yorumunu da getirebiliriz.

Bütün bunlar aynen insanlık âleminde bir arada yaşarlar, ama asla birbirinden olmazlar. Çünkü tabiatları gereği Yüce Allah aralarına bir engel koymuştur. Önemli olan bizim o engeli bulup koruyabilmemiz, eğitimimizi ona göre düzenlememizdir; Yüce Allah'ın, kader olarak belirlediği bu yapıyı muhafaza edebilecek bir eğitim faaliyetini hayata geçirebilmektir; Furkan 43'te belirtildiği gibi bedenî arzularını tanrı edinip aklını devre dışı bırakmaktan kurtarıp yüce değerlere yönelip hayata geçirmesini sağlamaktır.

B.Bayraklı

53-54. Ve O, iki denizi salıverendir; şu su tatlı ve susuzluğu giderici, şu da tuzlu ve acıdır. Ve O, aralarına bir berzah (engel) ve yasak kılandır.

Ve O, sudan, bir beşer yaratıp sonra ona bir nesep ve sıhriyet kılandır. Ve senin Rabbin her şeye güç yetirendir. 

Bu ayetlerde yine, Rabbimizin doğadaki yasalarından birine dikkat çekilmektedir. Buna göre, acı ve tatlı sular aralarına konan bir engel ile birbirine karışmamaktadır. Rabbimiz bu yasasını başka ayetler ile de bildirmiştir: 

Neml; 61: Ya da, yeryüzünü barınak kılan, aralarında nehirler kılan, onun için sabit dağlar kılan ve iki deniz arasına engel kılan mı (daha hayırlı)? Allah ile beraber bir ilâh mı var? Bilakis onların çoğu bilmiyorlar. 

Rahman; 19–21: İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıverdi.                                

Aralarında bir engel vardır, birbirlerine geçip karışmıyorlar.                                

Şimdi siz ikiniz Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

Bu yasa; denizlerdeki, göllerdeki, bataklıklardaki suların, o su kütlesinde bulunan minerallerden arınarak buharlaşmasını, buharlaşan suyun ise yeryüzüne tatlı su olarak içmeye ve tarıma elverişli özellikte düşmesini ve yeraltı sularının oluşmasını sağlamakta, ayrıca da okyanusların içinde var olan değişik akıntıları izah etmektedir.

Kuran Araştırmaları Grubu da, “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize” adlı kitabında bu konuyla ilgili olarak Kaptan Cousteau’nun çok ilginç tespitlerine yer vermiştir: 

DENİZLERİN ARASINDAKİ ENGEL 

19- İki denizi salmıştır, birbirleriyle birleşiyorlar.

20- Aralarında bir engel vardır, birbirlerinin sınırını aşmıyorlar.

55- Rahman Suresi 19–20  

Denizaltı araştırmaları ile ünlü Fransız bilim adamı Kaptan Jacques Cousteau denizlerdeki su engelleri ile ilgili yaptığı araştırmaların sonucunu şöyle anlatmaktadır: "Bazı araştırmacıların farklı deniz kütlelerini birbirinden ayıran engellerin bulunduğuna dair ileri sürdükleri görüşleri inceliyorduk. Çalışmalar sonucunda gördük ki, Akdeniz`in kendine has tuzluluğu ve yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor. Sonra Atlas Okyanusu`ndaki su kütlesini inceledik ve Akdeniz`den tamamen farklı olduğunu gördük. Hâlbuki Cebeli Tarık Boğazı`nda birleşen bu iki denizin tuzluluk, yoğunluk ve sahip olduğu hayatiyet açısından eşit veya eşite yakın olması gerekiyordu. Oysaki bu iki deniz, birbirine yakın kısımlarda bile ayrı yapılara sahiptiler. Bunun üzerine yapmış olduğumuz araştırmalarda bizi şaşkına çeviren bir durumla karşılaştık. Çünkü bu iki denizin karışmasına birleşme noktasında bulunan harika bir su perdesi engel oluyordu. Aynı türden bir su engeli 1962 yılında Alman bilim adamları tarafından Aden Körfezi ile Kızıldeniz`in birleştiği Mendep Boğazı`nda da bulunmuştu. Daha sonraki incelemelerimizde farklı yapıdaki bütün denizlerin birleşme noktalarında aynı engelin bulunduğuna tanıklık ettik."

Kaptan Cousteau`yu şaşırtan bu durum, denizlerin birleşmesine rağmen suların karışmaması, Kuran`da 14 asır önceden söylenmiştir. Çıplak gözle algılanamayan ve suyun algılanan özelliklerine ters gibi gözüken bu özellik, ilk olarak Arap Yarımadası`nın denizcilikle ilgisi olmayan insanlarına açıklanmıştır.  

DENİZLER ALTINDAKİ HAYATIN RENKLİLİĞİ 

Birleşen denizlerin karışmaması ile ilgili bu olgu, Allah`ın Evren`deki çeşitliliği mükemmel planlamasının bir örneğidir. Evren`in neresine bakarsak bakalım insanların yüzlerinden, kelebeklerin, çiçeklerin yüz binlerce çeşidine kadar Allah`ın harika ve çok çeşitli sanatlarına tanıklık etmekteyiz.

Denizlerin arasındaki engel, denizlerin altındaki hayatın daha renkli olmasına katkıda bulunmaktadır.

Denizler altındaki hayatın çeşitliliğinde Kuran`ın dikkat çektiği özelliğin önemli bir yeri vardır. "Yüzey gerilimi" adı verilen fiziksel özellik sayesinde komşu denizlerin suları karışmamaktadır. Böylece komşu denizler farklı yoğunluk, farklı tuz oranı ve farklı yapılar arz etmektedir. Bu farklı ortamlar, farklı canlıların yaşaması için elverişli ortamlar oluşturmaktadır. Bu sayede denizaltı yaşamı balıklardan, bitki örtülerine ve mikro canlılara kadar daha da büyük bir çeşitliliğe sahip olmaktadır. Çok rahat karışabilen bir özellik gösteren su, Allah`ın denizlerin altında işlettiği fiziksel kanunlarla bir duvara dönüşebilmekte ve bu özelliğiyle canlıların çeşitliliğine katkıda bulunmaktadır. Güçlü dalgalar, kuvvetli akımlar suya bu özelliğini kaybettirmemekte, denizlerin altındaki engel bunlara rağmen görevlerini yerine getirmektedir. Kuran`ın dikkat çektiği denizlerdeki bu özellik, hem Peygamberimiz `in döneminde bilinmeyen bir bilgiyi açıklamakla mucize oluşturmakta, hem de Allah`ın her şeyi nasıl ince bir planla ayarladığına dikkatimizi çekmektedir.  

İki denizi birbiri üstüne salan O`dur. Bu tatlı ve ferahlatıcı, bu tuzlu ve acıdır. Ve ikisinin arasına karışmalarını önleyen bir sınır olarak engel koymuştur. 25- Furkan Suresi 53  

“İnsan Yalnız Değildir” (İlim iman etmeye çağırıyor) kitabının yazarı (New York bilimler akademisi rektörü ve Amerika Birleşik Devletleri Bilimsel Araştırmalar Kurulu eski üyelerinden A. Cressy Morrissonn) şöyle demektedir: 

“Ay bize 240.000 mil uzaklıktadır. Günde iki kere gerçekleşen med olayı bize ayın varlığını gayet latif bir şekilde hatırlatır. Ayın çekim gücü sonucu okyanuslarda meydana gelen kabarma bazı yerlerde yaklaşık olarak 18 m`ye kadar çıkar. Hatta ay çekimi sonucu, yer kabuğu bile günde iki kere dışa doğru birkaç santim kayar. Bütün bunlar bir dereceye kadar bize düzenli görülür. Ve biz, bütün okyanusun düzeyini birkaç metre kabartan ve son derece sert görünen yer kabuğunu birkaç santim dışa doğru kaydıran korkunç gücü kavrayamayız.

Merih gezegeninin de bir ayı vardır. Küçük bir ay. Bu ay sadece gezegene 6000 mil uzaklıktadır. Bunun gibi dünyamızın uydusu olan ay da şu andaki uzaklığı yerine söz gelimi 50.000 mil uzaklıkta olsaydı, ay çekimi sonucu sularda meydana gelen kabarma o kadar güçlü olurdu ki, deniz yüzeyinin altında bulunan bölgeler günde iki defa, dağları aşındıracak güçte tazyikli bir suyun altında kalacaktı. Bu durumda belki de gerekli çabuklukta derinliklerden yükselen dağlar olmayacaktı. Bu basınç sonucu yer kabuğu çatlayacak, havadaki kabarma her gün kasırgaların kopmasına neden olacaktı.

Dağların tamamen silindiğini varsayarsak, o zaman bütün yerküresinin üstündeki suyun derinliği bir buçuk mil dolaylarında olacaktır. O zaman da hayat, muhtemelen uçsuz bucaksız bir okyanusun derinliklerinde bulunacaktı.

Ne var ki, bu evreni yönlendiren el, iki denizi salıvermiş, ama bu iki denizin arasına hem onların hem de evrenin yapısından kaynaklanan aşılmaz bir engel koymuştur. Her yönüyle uyum içinde hareket eden evrenin planları, her işini yerinde ve bir hikmete göre yapan, her şeyi hikmetle yönlendiren yüce yaratıcının eliyle önceden belirlenmiş, özenle düzenlenmiş olarak uygulanmaktadır.

Böylesine düzenli ve sürekli işleyen bu planlama kendiliğinden ortaya çıkmış bir tesadüf olamaz. Bütün bunlar evreni bir amaç için yaratan ve evrene hükmeden ince ve sağlam yasaları, bu amacı gerçekleştirecek özelliklere sahip kılan yüce yaratıcının iradesi ile meydana gelmektedir.”

Rabbinin gücü her şeye yeter 

54. ayette Rabbimiz, sudan yarattığı insanlar arasında bir soy ve akrabalık yakınlığı kurduğunu bildirmekte, dolayısıyla insanın bir sosyal varlık olduğu mesajını vermektedir. İnsanoğluna sosyal varlık niteliği kazandıran soy ve sıhrî yakınlık ise, anne babanın tüm özelliklerini taşıyan, son derece küçük ama çok ince hesaplarla plânlanmış iki eşey hücresi ile sağlanmaktadır. Çünkü anne ve babanın özelliklerini taşıyan formülleri içermekte olan iki hücrenin birleşmesiyle oluşan yeni hücre, hem annenin hem babanın hücrelerindeki özellikleri taşımakta ve böylece de iki bağımsız bireyin (anne ve babanın) birden soyu durumunda olmaktadır. İşte bu yeni soy bağı, farklı soylardan gelen anne ve babanın kendi soylarındaki bireyler arasında da bir yakınlaşma sağlamakta ve ortaya sıhrî bağlar çıkmaktadır.

Allah’ın insanlara bahşettiği hayatın sürekliliğini ve insanların toplum hâlinde yaşamalarını sağlayan bu olay, günlük sıradan bir olay gibi kabul edilmektedir ama bu süreç incelendiğinde görülmektedir ki, olayın gerçekleşmesini sağlayan olağanüstü plân ve plânın gerçekleşmesi sırasındaki hayret verici safhalar, gerçekten de Rabbimizin gücünün her şeye yeteceğine yeterli bir kanıt durumundadır.

Anne ve babaya ait o küçük hücrelerde gizli bulunan kalıtımsal özelliklere ilişkin olarak “İnsan Yalnız Değildir” adlı kitapta yer alan bazı açıklamalar aşağıdadır: 

"Erkek ya da dişi bütün hücreler kromozomlar ve genler. (kalıtım taşıyıcıları) içerir. Kromozom geni içeren küçük ve sönük bir çekirdektir. Genler kesin olarak herhangi bir canlının ya da insanın temel özelliklerini belirleyen başlıca etkenlerdir. Sitoplazma ise, kromozom ve genleri kapsayan hayret verici kimyasal birleşimlerdir. Kalıtım taşıyıcıları olan genler, yeryüzünde yaşayan bütün insanların kişisel özelliklerinden, ruhsal durumlarından, renklerinden ve cinslerinden sorumlu olmalarına rağmen son derece ufaktırlar. Şayet hepsi bir araya getirilirse, bir yere konulsa hacmi bir yüzük taşının hacminden daha az olur.

Bu son derece küçük ve ancak mikroskopla görülebilen genler, bütün insanların, hayvanların ve bitkilerin karakterlerinin, özelliklerinin mutlak anahtarlarıdır. İki milyar insanın kişisel özelliklerini kapsayan bir yüzük kaşı hiç kuşkusuz küçük hacimli bir yerdir. Bununla beraber bu saydıklarımız tartışma götürmez gerçeklerdir.

Cenin nutfeden (protoplazmadan) cinsiyetinin ortaya çıkmasına doğru bir düzen içinde aşamalı olarak gelişimini tamamlarken tescil edilmiş bir tarihi anlatır. Bu tarih genlerdeki ve stoplazmadaki atomların diziliş şekli ile korunur ve dile getirilir.

Genlerin bütün canlıların yapısında yer alan soya çekim hücrelerindeki atomların en küçük mikroskobik dizilişinden ibaret olduklarını görmüştük. Bu şekliyle genler, yaratılış projesinin, geride kalanların ve bütün canlı varlıkların özelliklerinin korunduğu bir arşiv niteliğindedir. Genler en ince ayrıntısına kadar bütün bitkilerin köklerine, gövdelerine, yapraklarına, çiçeklerine ve meyvelerine egemendir. Başta insan olmak üzere bütün hayvanların şeklini, kabuklarını kıllarını ve kanatlarını belirler."  H.Yılmaz

Bkz. “bütün canlıların sudan” yaratıldığının belirtildiği 21:30'un ikinci yarısı; ayrıca, bu anlamda topyekûn hayvanlar dünyasıyla (bu arada, şüphesiz insanla) ilgili bir ifadenin yer aldığı 24:45. Yani, ona, ailevî ve toplumsal bağlarına manevî bir değer atfetme ve onlardan bir güç türetme yeteneği veren O'dur. 

M.Esed

İnsanı sudan yaratarak ona soy sop veren de O'dur. Rabbinin her şeye gücü yeter.

Furkan 49 ve Enbiya 30'da geçtiği gibi, yeryüzünde canlı olarak ne varsa kökeninde su vardır. Canlılar sudan yaratılmıştır. İnsanın da sudan yaratıldığını yorumunu yapmakta olduğumuz Furkan 54. âyet belirtmektedir. Yüce Allah, sudan bir beşer yaratmıştır. Bu su, Hz. Âdem'in toprağına, çamuruna, balçığına hayat veren ve her şeyin kökeni olan "su" olabileceği gibi Zemahşerî ve Razi’nin işaret ettiği gibi meni suyu da olabilir. Ardından Yüce Allah, yarattığı bu beşerin soyunu ve sopunu meydana getirmiştir. Eşlilik yoluyla evliliğe ihtiyaç duyarak bunu meydana getiren Allah'tır. Neslin çoğalması evlilik ocağı ile olmaktadır.

Bütün bunlar, gücü her şeye yeten Allah tarafından yapılmaktadır. Furkan 45-54. âyetler arasında geçen ve anlatılan bütün oluşumların arkasında "her şeye gücü yeten Allah vardır" derken maddî olaylarla ilâhî-yat dersi verilmektedir. Bütün bu anlatımların amacı nedir? Sorunun cevabını bir sonraki âyette bulmamız mümkündür.

B.Bayraklı

O (hakir) sudan, bir insan yaratıp ona bir nesep bahşeden ve sıhriyet bağı ile akraba yapan O'dur. Rabbinin her şeye gücü yeter.

Buradan, Allah'ın özellikle insanın yaratılışı üzerinde ortaya çıkan kudret delillerine geçilerek buyuruluyor ki,  وَهُوَ الَّذٖى خَلَقَ مِنَ الْمَاءِ بَشَراً O ki, sudan bir insan yarattı yalnız mâi dâfik (fırlayan su) mâi mehîn (hakir su) denilen insan nutfesinden değil, hiç insan tohumu yok iken genel olarak hayatın kaynağı olan ve gökten indirildiği bildirilen  وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاۤءِ كُلَّ شَىْءٍ حَىِّ  “Biz, her canlıyı sudan yarattık” (Enbiya, 21/30) buyurulan sudan  فَجَعَلَهُ نَسَباً وَصِهْراً  da onu nesep ve sıhriyet bağı yaptı. Yani soy sop olmak üzere iki cinse ayırdı: Erkek ve dişi. Bu suretle insanlara bir özellik verdi.

Burada evrim kanununun değişik safhaları fevkalâde güzel bir şekilde ortaya konularak arz ettiği ilâhî deliller ne güzel gösterilmiştir:

Birincisi:  Bütün cisimler âlemini temsil eden bir gölge.

İkincisi: Buna verilen hareket ve durgunluktan meydana getirilen manzaralar ve değişiklikler.

Üçüncüsü: Bu esnada bir su indirilmesinden meydana getirilen hayat.

Dördüncüsü: Aynı yer üzerinde o hayatın değişik şekilleri.

Beşincisi:  Ondan özellikle bir çeşidinin (insanın) yaratılışı.

Altıncısı: İnsanların cinslere ayrılması ki, bütün bunlar evrenin yaratıldığı altı gün gibi gelişme (evrim) derecelerinin en büyük sınırlarıdır. Ve her birinden yüce yaratıcının kudreti daha fazla bir yücelik ile ortaya çıkmıştır.   وَكَانَ رَبُّكَ قَدٖيراً   Rabbinin her şeye gücü yeter.

H.Yazır

Bu, kâfirin tam bir özelliğidir. O, Allah'a karşı çıkan herkesin yardımcısı ve savunucusu ve Allah'ın Kelimesi ‘ni yükseltmeye ve hükmünü yeryüzünde uygulamaya çalışan herkesin de düşmanıdır. Allah'a itaatsizliğin olduğu her yerde o vardır; insanları Allah'a kulluk ve itaat yoluna götürmeye yönelik her çabanın karşısında yine o vardır. 

Mevdudi

Onlar da Allah’ın astlarından kendisine fayda vermeyen ve zarar vermeyen şeylere tapıyorlar ve o kâfir, Rabbinin aleyhine arka çıkandır.

Allah´a ortak koşanlar, Allah´ı bırakıp başkalarına taptıkları takdirde kendilerine hiçbir zarar veya fayda veremeyen putlara taparlar. Kâfir olan insan, rabbine karşı isyan eden Şeytan´a ve ona tabi olanlara yardımcı olur..

Taberî

Surenin başında, 3. ayette değinilmiş olan konuya bu ayette tekrar değinilmiş ve kendisine fayda veya zarar veremeyen şeylerin arkasına düşmeleri sebebiyle kınanan kâfirlerin bu davranışları “Rableri aleyhine arka çıkmak” olarak nitelenmiştir. Bu ayetin bir benzeri Ya Sin suresindedir: Ya Sin; 74, 75: Bir de onlar, Allah’ın astlarından kendileri yardım olunurlar ümidi ile ilâhlar / tanrılar edindiler. Onlar, onlara yardıma güç yetiremezler. Hâlbuki kendileri (ilâh edinenler), onlar (sözde ilâhlar) için hazır askerlerdir

H.Yılmaz

(Böyle iken inkârcılar) Allah'ı bırakıp kendilerine ne fayda, nede zarar verebilen şeylere kulluk ediyorlar. İnkârcı olan kimse Rabbine karşı uğraşıp durmaktadır.

Ne gariptir ki, zamanımızda birçok kimseler gelişmenin bu basa­maklarını görüyorlar da, bundan yaratıcının kudret ve yüceliğini anlayacak yerde inkâr etmeye bir sebep olarak görmek istiyorlar, bir kurbağanın maymun olduğunu ve maymundan bir insan doğduğunu sanmakla, yaratan Allah'a gerek kalmazmış gibi ilim namına hakikati yalanlıyorlar. Şu âyet onlar hakkında tamamen okunur:   وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ Böyle iken (o inkârcılar) Allah'ı bırakıyorlar da  مَالاَ يَنْفَعُهُمْ وَلاَ يَضُرُّهُمْ  kendilerine ne fayda, ne de zarar veremeyecek şeylere tapıyorlar.    وَكَانَ الْكَافِرُ عَلٰى رَبّهٖ ظَهٖيراً İnkârcı kimse Rabbine karşı uğraşıp durmaktadır. Gönderdiği peygambere, boyun eğmediği gibi düşmanlık için çalışıyor. Bu âyet Ebu Cehil hakkında indirilmiştir. Ve onun gibilerin durumlarını ifade etmektedir.

H.Yazır

Böyle iken, Allah'ı bırakıp kendilerine ne fayda ne de zarar verebilen şeylere kulluk ediyorlar. Zaten kâfir, Rabbine sırtını dönen kişidir.

"Böyle iken, Allah'ı bırakıp kendilerine ne fayda ne de zarar verebilen şeylere kulluk ediyorlar. Zaten kâfir, Rabbine sırtını dönen kişidir"

Yüce Allah, kâinatı, kâinattaki fizikî olayları ve insanı yaratmış olmasına rağmen, insanların bir kısmının, Allah'tan başka kendilerine fayda ve zarar vermeyen, veremeyen varlıkları tanrı edinip onlara tapmaları akıl dışı bir iş olmaktadır. Kâinattaki varlıkların ve işleyiş tarzının tek tanrıya işaret etmesine rağmen, insanın Allah'a şirk koşmasının ne denli kötü bir davranış olduğuna işaret edilmektedir.

Kâfir insanın en önemli özelliği Allah'a sırtını dönmesi, Allah'ın buyruklarına ters düşen davalara omuz vermesi, arka çıkması ve desteklemesidir. Allah'a karşı gelene arka çıkması, kâfirin en önemli özelliğidir. Allah'a karşı gelmenin ilk uygulayıcısı şeytandır. Kâfir inkârıyla, şeytan ve şeytanın Allah'a karşı çıkarttığı Allah'ın düşmanlarına arka çıkar. Kâfirin, Allah'a karşı çıkanlara arka çıkmasının anlamı, inkârını eyleme dönüştürmesi demektir. Demek ki bir kâfir vardır, inkârı gönlünde potansiyel olarak durur; bir kâfir de vardır inkârını eyleme dönüştürüp Allah'a karşı gelen zihniyeti destekler. Sırtını dönmesi ile arka çıkması aynı anlama gelmektedir.

Yüce Allah, bu âyetiyle de mü'min ile kâfirin farkını ortaya koymakta, fayda ve zararı dokunamayan varlıklara tapınılması meselesini gündeme getirmekle, Furkan 3. âyetin devamını sağlamaktadır. Bu analizler, din eğitimine yol gösterecek niteliktedir. B.Bayraklı

(Hâlbuki) biz seni ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

  وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ مُبَشِّراً وَنَذٖيراً Halbuki biz seni ancak müj­deci ve uyarıcı olarak gönderdik. Yalnız uyarmak için değil, ondan önce müjdelemek için, kulluk edenlere yüce Allah'ın rahmetini müjdelemek, Rahman ve Rahim olduğunu anlatmak için gönderdik. Buradan anlaşılıyor ki, surenin başından beri yalnız sakındırmadan bahsedilmesi, müjdeyi dinlemedikleri içindir. Ne büyük cehalet! Ne korkunç âkıbet!

H.Yazır  

"Biz, seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik."

Yüce Allah, Furkan 52'de "Kur'ân ile büyük cihat yapmasını" Hz. Peygamber'e emretmişti.

Kur'ân ile cihat ederken metotlar ne olacaktır? Sorunun cevabını bu âyet vermektedir. Önce müjdeleyeceksin, yani insanlara, tevhit inancına gelip iyi davranışta bulunduklarında alacakları ödülün ne olacağı konusunda bilgi vermek gerekiyor. İnsanları ürkütme, cehennem ile korkutma yerine onları cennet ile müjdelemek din eğitimimin en önde gelen etkili metodu olmaktadır.

Daha sonra, müjdeden etkilenip doğruya gelmeyene uyarıda bulunmak gerekiyor. İnkârın, şirkin, kötülere ve Allah'ın düşmanlarına destek çıkmanın, nankörlüğün ve aklı devre dışı bırakmanın nelere mal olacağını, bu tip insanların geleceğinin nasıl kararacağını haber vermek, uyarı görevini yerine getirmektir. Aslında bu insanları, gelecekleri hak­kında bilgilendirmek uyarı yapmak demektir. Önce müjde sonra uyarı, din eğitiminin metotlarını belirleyen bir bilgidir.

B.Bayraklı

56-57. Ve Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olmak üzere gönderdik.

De ki: “Ben, buna karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Sadece ve sadece Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler istiyorum.”  

Bu ayetlerde, isyancı, nankör ve inatçı müşriklerin tutumlarına karşı peygamberimize onlara nasıl davranması gerektiği hakkında öğüt verilmekte ve görev sınırları hatırlatılmak suretiyle de peygamberimiz teselli edilmektedir. Çünkü peygamberimiz öğütçüden, uyarıcıdan ve müjdeciden başka bir şey değildir ve bu görevleri için kimseden ücret istememektedir. Yani, kâfirlerin davranışları yüzünden kendini sorumlu tutmasına hiç gerek yoktur. Onun tek isteği, herkesin Allah yoluna gelmesidir.

Yusuf; 104,   Şuara; 109, 127, 145, 164, 180,   Sebe; 47,   Ya Sin; 21,   Sad; 86,   Yunus; 72;   Hud; 29, 51,   Şûra; 23,   Kalem; 46,   Tur; 40 ayetlerinden de görmekteyiz ki; Rabbimiz hiçbir peygambere, yaptığı görev karşılığında herhangi bir ücret istetmemiştir. Dolayısıyla, peygamberimizin de kimseden herhangi bir ücret istemesi mümkün değildir. Buna, akrabalarının gözetilmesini, sevilmesini istemek de dâhildir. Zira netice itibariyle böyle bir istek de bir çıkardır, menfaat sağlamaktır.

Böyle olmasına rağmen, peygamberimizin yakınlarına, ehlibeytine sevgi duyulmasını istediği yolunda asılsız iddiaların bulunduğu yüzlerce rivayetin etkisiyle konumuz olan 57. ayete ve Şûra suresinin 23. ayetine bir istisna ilâvesi yapılmış ve pek çok mealde, Şûra suresinin 23. ayetindeki “yakınlarda sevgi istiyorum” ifadesi, “yakınlarımı, ehlibeytimi sevmenizi istiyorum” şeklinde yorumlanmıştır. Hâlbuki ayette iyelik belirten herhangi bir sözcük ve bir işaret yoktur. Oradaki ifade de yine “Allah’a giden yolu istemeniz, Allah’a yakınlık için sevgi oluşturmanız” anlamındadır. Aksi durum ise, yani peygamberimizin yakınları için bir talepte bulunması hâli ise mümkün değildir, zira böyle bir istek elçilik ilkelerine aykırı düşmektedir. Zaten ayetlerin siyak ve sibakında hitabın hep kâfirlere olmasından anlaşılacağı gibi, muhatap kâfirlerdir ve onlardan bir karşılık, bir mükâfat beklemek anlamsızdır. Çünkü kâfirler peygamberi kabul etmemekte ve onunla kıran kırana mücadele etmektedirler. Böylesi bir çekişmenin olduğu ortamda taraflardan birinin karşı taraftan, kendi yakınlarının sevilmesini istemesi ise son derece mantıksızdır.  

Elçilerin yaptıkları görev karşılığında herhangi bir ücret istememeleri, onların elçiliğinin gerçek bir kanıtıdır. Zira elçiler görevlerini sadece hiçbir çıkar gözetmeden yapmakla kalmamakta, bunun da ötesinde; rahat hayatlarını bırakarak bütün işlerini terk etmekte; adlarının deliye, yalancıya, sihirbaza çıkmasına göğüs germekte; inanmayan yakınlarıyla ilişkilerinin kopmasını göze almakta ve üstüne üstlük bir sürü işkenceye katlanmak zorunda kalmaktadırlar. Gerçek elçi olmayan birinin geçici çıkarları uğruna bütün bunları göze alması mümkün değildir, düşünülemez. Tam aksine, gerçek elçi olmadığı hâlde bu yolla hükümdar ve önder olmak için hareket eden bir kişi, toplumun hoşuna gitmek için onların geleneklerini, önyargılarını kabullenir ve bunlardan yararlanma yoluna gider. Oysa Kur’an’dan öğrendiğimize göre peygamberimiz, sadece bu tür önyargıları kökünden baltalamakla kalmıyor, aynı zamanda kabilesinin Arabistan putperestleri üzerinde etki ve egemenlik kurmalarını sağlayan ana unsuru da yerle bir ediyordu.

H.Yılmaz

De ki: "Bunun için, sizden Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler olmanız dışında herhangi bir ücret istemiyorum."

Peygamberlerin hiçbiri, yaptığı peygamberlik görevinden dolayı ücret, karşılık, maaş almamıştır. Onların böyle davranmasının nereden kaynaklandığını bu âyete bakınca anlıyoruz ve bunun Allah tarafından konduğunu görüyoruz. Peki, görevine karşılık bir şey istemeyecek ama ne isteyecektir?

a) "Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler olmanızı"

Yorumunu yapmakta olduğumuz âyetin bir kısmı soruya cevap olmaktadır. Âyetin bu kısmından anlıyoruz ki, peygamberin isteği kendi dilekleriyle insanların doğru yolu tutmaları ki bu yol Allah'a giden yol olacaktır.

Kendi dilemeleri, istekleri, kararları ile Allah'a bir yol edinmeleri peygamberlerin görevinin karşılığı olacaktır. Bunun anlamı şudur: Başkalarının gönlündeki değişim sonucunda Allah'a giden doğru yola girmeleri onu mutlu edecek, ona insanların verdiği en büyük ödül olacaktır.

b) "De ki: buna karşılık, Allah'a yakın olmayı sevmekten başka bir ücret istemem."

Demek ki, Hz. Peygamber insanların doğru yola girdiklerini, Allah'a yakınlık için sevgi oluştuğunu görünce en büyük karşılığını almıştır. Onun beklentisi, manevi değişimin gerçeklemesi, doğru yol ve sevgidir.

Din âlimi ve görevlileri aynı ideal uğruna çalışmalı, doğru yola girmeleri ve sevgiye ulaşmaları için dini eğitimlerini sürdürmelidirler. Bu, Allah tarafından Hz. Peygamber'e emredilen ve onun ahlâkı haline gelen, eğitimde metot ve amacı olan temel bir ilkedir.

B.Bayraklı

De ki: “Ben, buna karşı sizden bir ücret değil, ancak Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler (olmanızı) istiyorum.”

 قُلْ مَآ اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْراً De ki: Ben buna karşı yani peygamberliğin ilanı işinden dolayı sizden başka bir karşılık istemiyorum.  اِلاَّ مَنْ شَاۤءَ اَنْ يَتَّخِذَ اِلَى رَبِّهٖ سَبٖيلاً Ancak Rabbına bir yol tutmayı dileyen kimseler (olmanızı) istiyorum. Yani davet ettiğim iman ve kullukla Allah’a yakınlık ve erginliği dilek edinmiş kimseler, böyle ashab ve ümmet istiyorum.  H.Yazır

Ve sen, ölmeyen Hayy’e (daimi diri olana) güvenip dayan. Ve O’nu övgü ile arındır. Kullarının günahlarından haberdar olarak O (daima diri olan) yeter.

Bu ayette, ölümlülerden bir şey istenilmemesi ve onlara bel bağlanılması emredildikten sonra tevekkül edilecek tek merciin, hiç ölmeyen Hayy (Allah) olduğu bildirilmektedir. Zira müşriklerin bel bağladıkları tanrılarının, kendilerine bile hayırları olmadığı gibi hepsi fanidir ve fani şeylere bel bağlayanlar da sürekli kaybetmeye mahkûmdurlar; güvendikleri dağlara hep kar yağar.

Surenin sonunda ayrıntılı bir açıklama verdiğimiz “tevekkül” kısaca; “kişinin azimden (her türlü tedbiri aldıktan) sonra, işin sonucunu Vekil’e (varlığı ayakta tutan, sürdüren, koruyan ve rızk veren Allah’a) bırakması” demek olup, Rabbimizin üzerinde durduğu bir görevdir:

Müzzemmil; 9:Doğunun ve batının Rabbidir O. O’ndan başka tanrı diye bir şey yoktur. Bu nedenle O’nu vekil et.

Hud; 123:Ve göklerin ve yerin gaybı sadece ALLAH’A AİTTİR. Ve tüm / oluş yalnızca O’na döndürülür. O hâlde O’na kulluk et, O’na dayanıp güven. Rabbin, yapmakta olduklarınızdan gafil (habersiz, duyarsız) değildir.

 Mülk; 29: De ki: “O, Rahman’dır. Biz O’na inanmış ve sadece O’na dayanmışızdır. Artık kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında bileceksiniz.” 

H.Yılmaz

Ölümsüz ve daima diri olan Allah 'a güvenip dayan. O'nu hamd ile teşbih et. Kullarının günahlarını O'nun bilmesi yeter.

Yüce Allah'ın bu âyetinde, doğrudan ve birinci derecede Hz. Peygamber'e, dolayısıyla bize hitap eden emirleri vardır.

a) Yüce Allah, öncelikle insanın kime güvenip dayanacağına açıklık getirerek emrini vermektedir "Ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güvenip dayan."

Buradaki güvenip dayanma diye manalandırdığımız tevekkül, Furkan 52. âyete gönderme yapmaktadır. "O halde kâfirlere itaat etme ve Kur'ân ile onlarla büyük bir cihat yap." Kâfirler seni engellemek, senin tebliğini durdurmak, tanrılarına karşı çıkmana son vermek için tuzaklar kuracaklardır. Sen görevine devam et. Ölümsüz ve daima diri olan Allah'a dayan.

Diğer taraftan, buradaki tevekkül ile bir önceki âyete gönderme yapılmış olabilir. Görevini yaparken karşılık beklemeyeceksin; beklediğin karşılık, insanların Allah'a yol bulmaları, O'na yönelik yol edinmeleri ve ona yaklaşma sevgileri olmalıdır. Ama o karşılık için "buna dayanacaksın, dayanan Allah'a olmalıdır." Ölümlü olan varlıklara güvenilip dayanılamaz.

b) Yüce Allah, yaptıkları ile hamde, yani övgüye layıktır. Övgü ile onu teşbih edip, noksan sıfatlardan uzak tutacaksın. Kudret ve yüceliğini övgülerle anacaksın.

c) Kullarının günahını bilmekte Allah yeterlidir. İnsanların günahlarını kimse bilemez, ölçemez, takdir edip değerlendirme yapamaz. Bunu sadece Allah yapabilir.

Diğer taraftan Hz. Peygamber'e, "sen tebliğ görevini yap, onların kurdukları entrikaları, tuzakları, engelleri ben biliyorum. Sen bu konuda üzülme. Onların günah dolu davranışlarının neler olduğunu, nereden geleceğini ben biliyorum" demektedir. Neticede biz de bütün faaliyetlerimizin ardından Allah'a tevekkül edeceğiz, onu övgü ile tesbih edeceğiz.

B.Bayraklı

Sen, ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güvenip dayan. O'nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter.

وَتَوَكَّلْ عَلَى الْحَيِّ الَّذٖى لاَ يَمُوتُ  Ve (sen) o ölümsüz ve daima diri olan Allah'a güvenip dayan; onların kötülüklerinden kurtulmak, verecekleri karşılıklardan gönlü tok olmak için, yalnız o ölmez diriye dayan, ölümden kurtulamayacak olan fâniler yıkılır, dayananları kaybolur gider. فَسَبِّحْ بِحَمْدِهٖ Ve O'nu hamdiyle tesbih et. Nimetlerine şükür için her türlü yüce sıfatlarıyla saygı göstererek, noksan sıfatlardan uzak olduğunu kabul et.  وَكَفٰى بِذُنُوبِ عِبَادِهٖ خَبٖيراً Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter! Hiç kimse bilmese de, onun bilmesi yeterlidir. Hiç bir haberciye ihtiyaç duymaksızın açığı ve gizliyi bilen, O her şeyden haberdar olan Allah cezalarını verir. Başka hiçbir ceza vermeyecek olsa bile, yalnız bilmesi bir ceza olarak yeterlidir.

Başlangıcı olmamak ve ilim gibi zatî sıfatlarında yüceliğini açıkladıktan sonra, fiilî sıfatlarındaki yüceliği ve olgunluğu açıklamak için de, ikinci bir sıfat olarak şöyle buyuruluyor:  اَلَّذٖى O (ölmez ve ebedî diri) ki,  H.Yazır

Gökleri, yeri ve bu ikisi arasında var olan her şeyi altı evrede yaratan ve kudret ve hükümranlık tahtına kurulan O'dur, O: Rahman / sınırsız Bağış (Kayra) Sahibi! O'nu (Kendisinden), O her şeyden Haberdar Olan'dan sor.

Bkz. 7:54'ün ilk cümlesi hk. 43. not. - 47 Yani, “Allah'ın kendisinden sor”. Kâinatın bütün sırlarının anahtarını elinde tutan O olduğuna göre, insan yalnızca O'nun yarattığı âlemi müşahede ederek ve O'nun vahyettiği mesajlara kulak vererek O'nun Zatı hakkında, çok sınırlı ve izafî de olsa, bir fikir edinebilir.

M.Esed

O (Hayy), gökleri, yeryüzünü ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva edendir, Rahman’dır. Haydi, sen bunu çok iyi haberdar olana (çok iyi bilene) sor.

Kaf suresinin 38. ayetinin tahlilinde belirttiğimiz gibi, ayette geçen “altı gün” ifadesi; “altı devre” anlamına gelmektedir. 

İstiva Müteşabih bir anlatım olan “arşa istiva” ifadesi lâfzen; “arşın üstüne kurulmak”, mecazen de; “en büyük makama sahip olmak, en büyük gücü elinde bulundurmak” anlamına gelir. Allah’ın mekândan münezzeh olduğu birçok ayetle bildirilmiş ve aklen de sabit olduğuna göre, bu ifadede sözcüklerin “hakikat” manalarının murat edilmiş olması mümkün değildir. Dolayısıyla Allah’ın arşa istiva etmesi; Allah’ın en büyük makama sahip olduğunu ve en büyük gücü elinde bulundurduğunu ifade etmektedir.

 Ayetteki “Habir’e sor” ifadesinden -Rabbimizin bir adının da “Habîr” olması sebebiyle- “Allah’a sor” anlamı çıkarmak mümkün gibi görünse de, ayetteki söz akışı buna imkân vermemektedir. Çünkü zaten bu açıklamayı yapan Habîr Allah’ın kendisidir ve yaptığı açıklamadan sonra Allah’ın, “sen bunu Allah’a sor” demiş olması uygun düşmemektedir.

 Biz, güvenilmesi gereken ölümsüz Hayy ’in (Allah’ın) başka niteliklerinin de ortaya konulduğu bu ayette, Allah’ın belirtilen bu niteliklerine bilgin kişilerin tanık tutulduğunu ve ayetteki “Habîr (çok iyi bilen)” ifadesiyle Ehl-i Kitap bilginlerinin kastedildiğini düşünüyoruz. Nitekim Nahl suresinin 43. ayetindeki “onu Zikir ehline sor” ifadesinden anlaşıldığına göre, yerin ve göklerin altı günde yaratıldığı Ehl-i Kitap bilginlerince bilinmektedir ve onlar bu bilgiyi ellerindeki kitaptan almışlardır:

Kitab-ı Mukaddes; Çıkış, Bab 20, 11. cümle:

11- Çünkü ben, RAB yeri göğü, denizi ve bütün canlıları altı günde yarattım, yedinci gün dinlendim. Bu yüzden Şabat Günü`nü kutsadım ve kutsal kıldım. 

H.Yılmaz

Gökleri yeri ve ikisinin arasındakileri altı günde yaratan, sonra Arş'a hükmeden Rahman’dır. Haydi ne dileyeceksen o her şeyden haberdar olan (Rahman)dan dile.

 خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فٖى سِتَّةِ اَيَّامٍ   gökleri ve yeri ve aralarındakileri altı günde yarattı. Altı gün, evrenin yaratılışının, geliştirilip büyütme kanunu gereğince en genel sınıflandırmasındaki gelişme anlarına işarettir. (A'râf, 7/54; Fussilet, 41/9-12. âyetlerin tefsirine bkz.) Yani ilâhî zatı her türlü noksanlardan uzak ve yüce sıfatlarla muttasıf olduğu gibi, fiili de o kadar noksandan uzak ve yüceliklerle doludur ki, yoğu yaratır ve bütün gökleri ve yeri yaratmıştır. Yaratmak, bir anda dilemek ve meydana getirmek, “ol” demekle oluvermekten ibaret olmakla birlikte, O bunların hepsini birden değil, ilâhî hikmetleriyle geliştire geliştire, eksiklikten yüceliğe ve olgunluğa doğru devamlı bir gelişme ile olgunlaştıra olgunlaştıra, her bir dönemi gelişme ve olgunlaşma olan altı günde yarattı ki, altıncısı insanın yaratıldığı Cuma, yani toplanma günüdür. Âdem (a.s)in yaratılması ve isimlerin öğretilmesi ile hilafet tahtı kuruldu.  ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ Sonra Arş üzerine hakim oldu, hükmünü ve saltanatını sür­dürmeye devam ediyor (A'râf, 7/54. âyetin tefsirine bkz.)  اَلرَّحْمٰنُ  Rahman’dır O. Bütün yaratıklar, rahmetinden yararlanıyor (Fatiha Sûresi'nde Rahman’ın tefsirine bkz.).  فَسْئَلْ بِهٖ خَبٖيراً İşte ne dileyeceksen o Ha­bîr'den dile veya bu konuda bu yaratma işinde daha fazla açıklama istiyorsan başkasından değil, her şeyi bilen o Habîr'den sor. Çünkü başkası bilmez.

H.Yazır

Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı devirde (evrede) yaratan, sonra hükümranlığı yetkisine alan Rahman 'dır. Bunu bir bilene sor.

"Gökleri, yeri ve ikisinin arasındakileri altı devirde (evrede) yarattı."

Bu konuyu daha önce geniş bir şekilde A'râf 54'te açıkladık. Burada sadece "altı günün" altı devir, altı evre olduğunu, "Sonra kâinat üzerinde hükümranlığını kurdu" ifadesinin içine, yarattığı eserin içine kendisini koyup, onu yaratması ve bilmesi ile ihata edip yönetimini elinde bulundurmak şeklinde anlaşılmasının zorunluluğunu belirtmekle geçeceğiz. Geniş açıklama isteyenlerin A'râf 54'e ve Yunus 3'e bakmaları yeterli olacaktır.

"Rahman’dır. Bunu bir bilene sor."

"Rahman" isminin geniş açıklaması Fatiha sûresinde besmelenin tefsirinde yapıl­mıştır. Kısaca Rahman, "sınırsız rahmet ve bağış sahibi" demektir. Peki, Rahman’ı kime soracağız? Bir bilene soracağımıza göre, bilen kimdir? İşte bilen Yüce Allah olduğuna göre, Allah'a soracağız demektir. Allah'ı Allah'a soracağız; çünkü kendini en iyi bilen yine kendisidir. Rahman’ı yine Allah'a soracağız. Kur'ân, Rahman’ı anlatmaktadır. Bu emir Hz. Peygamber'e verilmekle beraber, bizi de kapsamına almaktadır. B.Bayraklı

Firavun'un Musa Peygamber'e (s.a) "Nedir kâinatın Rabbi?" dediği gibi, bunlar da gururları ve inançları yüzünden bunu söylüyorlardı. Firavun'un "Kâinatın rabbinden habersiz olmayacağı gibi, Mekke kâfirleri de Rahman'dan habersiz değillerdi. Ayetin ifadesinden ve Rahman hakkındaki sorunlarının, ondan habersiz olduklarından değil, isyanlarından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Yoksa bundan dolayı Allah kendilerini cezalandırmaz ve kendisinin Rahman olduğunu yumuşak bir dille anlatırdı. Ayrıca Allah için Rahman kelimesinin eski zamanlardan beri Arabistan'da kullanılmakta olduğu tarihi bir gerçektir. Bkz. Secde an: 5 ve Sebe an: 35.
 Burada, ayeti her okuyanın ve her işitenin "Tilavet Secdesi" yapması gerektiğinde bütün âlimler ittifak etmişlerdir. Hadis-i şeriflerde, bu ayeti işitenin "Zâdenallahü huşuan, emmâ zade lil-a'dai nüfûra": "Düşmanların nefreti arttığı gibi, Allah da bizim huşumuzu artırsın" denmesi buyurulmuştur. 

Mevdudi

Onlara,   "Rahman'a secde edin!"  denildiğinde: "Rahman da neymiş! Bize emrettiğin şeye secde eder miyiz hiç?" derler ve bu emir onların nefretini artırır.

"Onlara: 'Rahman’a secde edin!' denildiğinde: Rahman da neymiş? Bize emrettiğin şeye secde eder miyiz hiç?' derler." "Onlardan" kasıt, Furkan sûresinin başından beri özellikleri açıklanan müşrik ve kâfirlerdir. Allah'a şirk koşan, Kur’an’a eskilerin masalı, peygambere de büyülenmiş diyen kâfirlerdir. Ama bu ayetten az önce geçen kâfirler (Furkan 25/52), kendilerine fayda ve zarar veremeyen, Allah'ın dışındaki varlıklara tapan,

Allah'a sırtını dönüp İslam'a karşı olanların zihniyetine destek veren müşriklerdir (Furkan 25/55).

îşte bu insanlara "sonsuz rahmet, merhamet ve bağış sahibi Rahman'a secde edin" dendiğinde verdikleri tepki gündeme getirilmektedir. Buradaki hitap, kâfir ve müşriklere yönelik olduğuna göre, buradaki secdenin namazdaki secde anlamına geldiğini söyleyemeyiz. Çünkü "onlar Rahman’ı inkâr ediyorlar" (Ra'd 13/30). Rahman’ı inkâr edene, namaz kılıp secde etmesi söylenmez. Bize göre buradaki "secde" emri, "saygı duymak, boyun eğmek, Rahman’a tapınmak, kulluk etmek" manasına gelmektedir.

Secde etme emrinin ardından "Rahman da neymiş?" demelerinin altında, arka planında onların inkârı yatmaktadır. "Bize emrettiğin şeye secde eder miyiz hiç?" demeleri de Rahman ismini bilmediklerinden böyle tepki gösterdiklerini söylememiz mümkün değildir. Hz. Muhammed ne yaparsa, ne emrederse, ne isterse ona karşı çıkma alışkanlıkları burada da depreştiği için böyle cevaplandırmışlardır. Onların zoru Ra'd 30'da Yüce Allah'ın belirttiği gibi "inkâr “dır.

Hz. Peygamber'in, onların bu tepkisine karşı nasıl cevap vereceğini Ra'd 30 ve yorumun yapacağımız Furkan 61-62 belirlemektedir. Öncelikle Furkan 60'ın tefsirini bitirelim: "(Bu emir), onların nefretini artırdı." Bundan şunu çıkartıyoruz: İnkâr eden kişinin, inkâr ettiği şeyin tersini yapması istendiğinde, o şeyden nefreti daha da artmaktadır. Bir bakıma onların beyin ve gönüllerinde şeytanın yaktığı inkâr ateşinin üzerine benzinle gidilmiş oluyor.

Kâfirler, başkalarının farklı inancına tahammül edemezler, onlara inanç özgürlüğünü kabul ettirmek mümkün değildir ve her sesi kendi aleyhlerinde görürler. Onun için onların inançları cerahatlenmiş bir yaraya benzer; farklı bir şey söylendiğinde sancısından feryadı basar, nefretleri artar. Böylece Yüce Allah, "Rahman’a secde edin" emrinin kâfir­lerden gördüğü tepkiyi anlatarak, onarın psikolojisi üzerinde bir analiz yapmıştır.

B.Bayraklı

Onlara “Rahman’a secde edin” dendiği zaman, “Rahman da neymiş? Senin bize emrettiğine secde eder miyiz hiç?” derler ve bu emir onların nefretini artırır.

  وَاِذَا قٖيلَ لَهُمُ اسْجُدُوا لِلرَّحْمٰنِ  O Rahman’a secde edin denildiği vakit de onlara, o kâfirlere:   قَالُوا وَمَا الرَّحْمٰنُ   “Rahman nedir?” Rahman nedir sorusu, bu ismin anlamını, kime isim olarak verildiğini, niçin verildiğini sormak olabileceği gibi, inkâr için de olabilir. Şüphe yok ki, Araplar Rahman kelimesinin mânâsını anlamaz değildir.  O halde ya Allah'ın ismi olduğunu bilmiyorlardı veya Allah'ı inkâr ediyorlardı; daha doğrusu Allah'ın rahmet sıfatını inkâr ediyorlardı. Bu ismin ifade ettiği rahmet ve merhamet sıfatını bilmiyorlardı. Onun için اَنَسْجُدُ لِمَا تَاْمُرُنَا Sen bize emrediyorsun diye secde mi edeceğiz?” dediler. Yani bilmediğimiz bir şeye yalnız senin emrinle secde eder miyiz? Dediler. وَزَادَهُمْ نُفُوراً  Ve bu emir onların daha fazla nefretlerini (vahşetlerini) artırdı. Dahhâk’dan rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v) Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Osman b. Maz'un, Amr b. Üneyse secde ettiler. Müş­­rikler bunların secde ettiklerini görünce alay ederek mescidin öbür tarafına doğru uzaklaşıp gittiler.

Buna karşı O Rahman’ı, yer ve zamanda açıkça görülen rahmet ve bereketinin büyüklüğü ve yüksekliği ile yüceltme ve Rahman’ın müjdeye layık kullarını tarif için buyuruluyor ki:

H.Yazır

Ve onlara “Rahman’a boyun eğin” dendiği zaman, “Rahman da neymiş? Senin bize emrettiğin şey için mi boyun eğeceğiz?” dediler. Ve bu (boyun eğme emri), onların nefretlerini artırdı.

59. ayette vurgulanmış olan Allah’ın “Rahman” oluşunun, bu ayette müşrikler tarafından yadırgandığı görülmekte ve müşriklerin Allah’ın “Rahman” sıfatına karşı bir tavır içine girdikleri anlaşılmaktadır. Müşriklerin bu yöntemini Firavun da Musa peygambere karşı kullanmıştır:

Şuara; 23: Firavun: “Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir ki?” dedi.

Aslında müşriklerin “Rahman da neymiş?” demeleri, onların isyanlarından kaynaklanmaktadır. Zira Mekke kâfirleri, onlara göre bir kabile tanrısı olan Rahman’dan habersiz değildirler:

İsra; 110: De ki: “Allah” diye çağırın veyahut “Rahman” diye çağırın. Hangi şeyle çağırırsanız çağırın en güzel isimler O’nundur. Namazında sesini pek yükseltme, gizli de yapma. Ve bu ikisi arasında bir yol ara.

 Mekke müşriklerinin Rahman hakkındaki sorunlarının, ondan habersiz olduklarından değil de gururlarından, isyanlarından kaynaklandığı bir de, ayetin onların bu davranışları yüzünden cezalandırılacakları yönündeki ifadesinden anlaşılmaktadır. Çünkü eğer onlar sadece habersiz oldukları için karşı çıkmış olsalardı, elbette Allah onlara kendisinin Rahman olduğunu yumuşak bir dille anlatırdı. Ayrıca, “Rahman” sözcüğünün eski zamanlardan beri Allah için kullanılıyor olduğu tarihî bir gerçek olup, bu da müşriklerin “Rahman” isminden habersiz olmadıklarını göstermektedir.

Bu konuyla ilgili olarak Mevdûdî’nin tespitleri (özet olarak) aşağıdadır:

 Şunun belirtilmesi gerekir ki, Arabistan`da hakiki inancın ışığı tümüyle ilk kez, tarih öncesi dönemde yaşamış olan Hud ve Salih Peygamberler tarafından yayılmıştı. Onları Rasulullah’tan (s.a) 2500 yıl önce yaşamış olan İbrahim ve İsmail Aleyhisselâmlar izledi. Onlardan sonra ve Rasulullah’tan 2000 yıl önce Arabistan`a gönderilmiş olan son peygamber Şuayb Aleyhisselâm `dı. Görülüyor ki, bu oldukça uzun bir zaman dilimidir. İşte, bu kavme hiç uyarıcının gelmediği bu yüzden zikredilmektedir ve vakıa da budur. Bu, onlara hiç peygamber gönderilmediği anlamına değil, bu kavmin uzun süredir bir uyarıcıya ihtiyaç duyduğu anlamına gelir.
Burada hemen cevaplandırılması gereken bir soru akla gelebilir. Şöyle ki: Rasulullah’tan önceki yüzlerce yıl Arap toplumuna hiç peygamber gelmediğine göre, cahiliye çağları boyunca sapıklık içinde yaşamış insanlar hangi gerekçeyle hesaba çekileceklerdir? Onlar, kendilerini hata ve sapıklıktan koruyacak bir kılavuza sahip değildirler. Öyleyse, sapmış olmaları durumunda, bu sapıklıklarından ötürü nasıl mesul tutulacaklardı. Cevap şudur: Onlar hakikî inanca dair ayrıntılı bilgiden yoksun olabilirlerdi belki; fakat cahiliye dönemlerinde bu insanlar tevhit inancından habersiz değildiler; çünkü hiçbir peygamber, takipçilerine putperestliği talim etmemişti. Bu hakikat Arapların kendi beldelerinde doğmuş olan peygamberlerden gelen rivayetlerde de ihtiva edilmekteydi; ayrıca kendi beldelerinin hemen bitişiğinde doğmuş bulunan Musa, Davud, Süleyman ve İsa`nın (Aleyhimüsselâm) öğretilerini de bilmekteydiler. Arap geleneklerinde de çok iyi bilinmekteydi ki, Arapların kadim dönemlerinde izlenen gerçek din, İbrahim`in diniydi ve puta tapmayı onlar arasında başlatan ilk Adam Amr bin Luhayy idi. Şirk ve putperestliğin tüm yaygınlığına rağmen Arabistan`ın birtakım kesimlerinde Şirk`i reddedip, tevhid`i benimseyen ve putlara kurban sunmayı açıkça lânetleyen çok sayıda insan bulunuyordu. Bizzat Rasûlullah`ın (s.a.) zuhuruna yakın dönemde "Hunefa" (hanifler) olarak bilinen çok sayıda insan yaşamıştı ki, bunlardan bazıları şunlardı: Kuss bin Saidet-ül- İyadi, Ümeyye bin Ebi es-Salt, Süveyd bin Amr el-Müstakili, Vaki bin Selame bin Züheyr el-İyadi, Amr bin Cündüb el-Cühenî, Ebu Kays Serme bin Ebi Enes, Zeyd bin Amr bin Nüfeyl, Varak bin Nevfel, Osman bin el-Huvaris, Ubeyde bin Cahş, Amir bin ez-Zerb el-Advanî, Allaâf bin Şehab et-Temimi, El-Mütelemmis bin Ümeyye el-Kinânî, Züheyr bin Ebû Selma, Halid bin Sinan bin Gays el-Absî, Abdullah b. Kudâî... vd.
Bu insanlar açıkça itikadın temeli olarak tevhid’i tebliğ ediyor ve müşriklerin dininden ayrı olduklarını söylüyorlardı. Apaçık ki, onlar bu kavrama, peygamberlerin talimatından geriye kalanlar aracılığıyla ulaşmışlardı. Dahası, Yemen`de modern arkeolojik araştırmaların sonucu olarak keşfedilmiş olan M.Ö. 4. ve 5. yüzyıllara ait metinler, o dönemlerde buralarda tek tanrıcı dinin var olduğunu ortaya sermektedir.

Bu dinin salikleri er-Rahman`ı ve Rabbü`s-Semavati ve`l-Ard`ı (Göklerin ve yerin Rabbi) tek ilâh olarak kabul etmekteydiler. Bir mabedin harabeleri arasında M.Ö. 378 tarihli bir metin bulunmuş ve üzerinde o mabedin yalnızca "Göklerin İlâhı" ve "Göklerin Rabbi “ne ibadet için inşa edildiği kaydı tespit edilmiştir. M.Ö. 465 tarihli bir diğerinde de tevhit doktrinine açıkça işaret eden kelimeler yer almaktadır. Aynı şekilde Kuzey Arabistan`da Fırat Nehri ile Kınnesrin arasındaki Zebed bölgesinde "Bismilâhu la izza illâ lehu, la şukra illâlehu" kelimelerini ihtiva eden M.Ö. 512 tarihli bir metin keşfedilmiştir. Tüm bunlar Rasûlullah`ın (s.a.) gelişinden önce, geçmiş peygamberlerin getirdiği mesajın tümüyle unutulmadığını ve insana hiç değilse şu hakikat’ı hatırlatacak birçok vesilenin hâlâ mevcut bulunduğunu göstermektedir: "Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır"

Tarih, eski çağlarda Sebeliler arasında sadece bir tek Allah`a ibadet eden küçük bir topluluğun yaşadığını göstermektedir. Çağımızda yapılan arkeolojik kazılar sonucu Yemen`de bulunan kitabeler bu küçük unsurun varlığına işaret etmektedir. Yaklaşık olarak M.Ö. 650 yıllarına ait kitabeler, Sebe krallığı içinde, sadece Zu-semevi veya Zû-Semavi’ye (yani Rabb es-Sema! Göklerin rabbi) ibadete hasredilmiş evler bulunduğunu söylemektedir. Bazı yerlerde bu ilâhtan Meliken zu-semavi (Göklerin sahibi olan Melik) diye bahsedilmektedir. Sebe’lilerin bu mirası Yemen`de yüzyıllarca yaşamaya devam etmiştir. M.S. 378 tarihli bir kitabede "İlah zu-semavi" (bu mabet, ilâh zu-Semavi’ye aittir) ifadesi bulunmaktadır. M.S. 465 tarihli bir kitabede şöyle bir ifade yer alır: "Bi-nasr ve rıza ilâh-in bel semin ve ardın (Göklerin ve yerin sahibi olan ilâhın yardım ve rızasıyla) . M.S. 458 tarihli başka bir kitabede de Rahman kelimesi, bi-rıza Rahmanen (Rahmanın yardımıyla) şeklinde kullanılmaktadır.

 Klâsik kaynaklarda 60. ayetin Ebucehil hakkında indiğine dair nakiller mevcuttur. Bunlara göre güya peygamberimiz; “Rahman’a secde edin” deyince, Ebucehil; “Rahman Müseyleme ’dir. Sen nasıl oluyor da rakibin olan, peygamberlik davası güden Müseyleme ’ye secde edin dersin” diyerek peygamberimizi tutarsızlıkla itham etmiş ve bu sebeple de bu ayet inmiştir. Ancak, böyle bir şeyin doğru olması mümkün değildir. Zira bu ayetler Mekke’de Ebucehilin sağlığında inmiştir. Ama Müseyleme Medine döneminin sonlarında, Ebucehilin ölümünden yıllar sonra ortaya çıkmıştır.  H.Yılmaz

“Göğe büyük takımyıldızları serpiştiren ve yine oraya (parlak) bir ışık kaynağı ve ay (gibi) bir aydınlatıcı yerleştiren (Allah) ne yüce, ne cömerttir.”

Bkz. güneşten “parlak bir ışık [kaynağı]” olarak söz eden 10:5 ve ilgili açıklayıcı 10. not. Buruc tabiri için benimsediğimiz “takımyıldızları” karşılığı hk. Bkz. 15:16 hk. 15. not.

M.Esed

Gökte burçları var eden, onların ortasında bir ışık kaynağı ve nurlu bir ay barındıran Allah, yüceler yücesidir.

İşte kâfirlerin “nedir Rahman?”  sorusuna Yüce Allah, cevap olarak bunun verilmesini öğretmektedir.

Yüce Allah, Hz. Peygamber'den, yaratma sıfatını ve bu sıfatın kâinat ile olan ilişkisini gündeme getirerek anlatmasını istemektedir. Öncelikle "Yüce Allah'ın yüceler yücesi" olduğundan başlamaktadır. Demek ki Rahman'ı tanımlarken "yüceler yücesi" sıfatına yer vermek gerekiyor.

Rahman, ya da yüceler yücesi olan Allah, gökte burçları yaratmıştır. Burçların ne anlama geldiğini Hicr 16-17'de detaylı bir şekilde açıkladık. Burada burçların büyük takımyıldızları olduğunu söyleyip geçebiliriz. Aynı zamanda sisteme âyette Sirac dediği güneşi yaratıp koymuştur. Diğer taraftan nurlu bir "Ay" ı da yaratıp koymuştur. Böylece Rahman’ı anlatırken, gökyüzündeki büyük takımyıldızlarını, Güneşi ve Ayı delil olarak getirmektedir. Yüce Allah, Rahman ismini uzaydaki cisimlerle olan ilişkisi ile anlatmakta ve anlaşılmasını temin etmektedir.

B.Bayraklı

Gökte burçları var eden, onların içinde bir kandil (güneş) ve nurlu bir ay barındıran Allah, yüceler yücesidir.

 بُرُوجاً Burçlar. Burç: Aslında yüksek köşk demektir. Gökyüzünde her yıldız topluluğuna, yani özellikle bir arada bulunan yıldız takımlarından her birine burç veya suret ismi verilmiş ve kelimenin bilinen gerçek mânâsı bu olmuştur. Yeryüzü haritasında şehirler ve şehir haritasında yüksek ve büyük binalar nasılsa, gökyüzü haritasında da burçlar öyle gibidir. Bize gökyüzündeki yıldızların birer topluluk halinde yer aldıklarını gösterir. Aslında bunların gerçek durumlarını buradan ölçüp kararlaştıramayız, fakat en azından görünüşleri ile aydınlanabiliyoruz ve bu şekilde gerçeklikleri ve adetleri tam bilgimiz altında olmadığından dolayı nekre (belirsiz) olarak بُروُجاً “burçlar” buyurulmuştur. Yıldızların iyice anlaşılması için, burç taksimatı pek eski zamandan beri görüş olarak benimsenmiş, hatta İdris (a.s)e kadar götürülmüştür. Batlamyus yirmi biri kuzeyde, on beşi güneyde, on ikisi ortada, muaddilü'nnehar denilen bir ucu “Koç” burcunun başında, öteki ucu “Başak” burcunun sonunda olan bir çizginin etrafında, güneşin bir sene içerisinde döndüğü görülen yörüngesinin bulunduğu noktada olmak üzere toplam kırk sekiz burç saymıştır. Bu kırk sekiz burç, bin yirmi dokuz yıldızdan ibaret olup üç yüz altmış bir tanesi kuzey burçlarında, üç yüz on sekizi güney burçlarında, üç yüz ellisi de, mıntakatü'lbürûc denilen orta bölgededir. Bu mıntaka-i buruç üzerindeki on iki burç, bir sene zarfında adeta güneşin birbirini takiben uğradığı evler gibi kabul edilir.

Hamel ü Sevr ile Cevza'da olur fasl-ı bahar

Seretan ü Esed ü Sünbüle'dir yazda karar

Tuttu güz faslını Mizan ile Akrep dahi Kavs,

Cediv ü Delv ve Hût oldu zemistane medar.                  

“Koç ve Boğa ile İkiz burcunda ilkbahar,

Yengeç ve Aslan ile Başakta ‘dır yaz günleri.

Terazi ve Akrep ile Yay burcunda sonbahar

Oğlak ve Kova ile Balıkta ‘dır kış günleri”

Amerika kıtasının bulunmasıyla burçların sayısı yüz on yediye çıkarılmış olmakla beraber, on iki burç yine aynıdır. Bununla beraber, bu on iki burç görünüşe göredir. Fezayı kesmiş gibi kabul edilen altı dairenin ikiye bölünmesi ile elde edilen on iki bölümden biri demektir. Yani birer yıldız topluluğu değil, böyle olduğu kabul edilen birer bölümdür. Burç bu mânâda kabul edilecek olursa, bu on ikiyle sınırlanmış olur. Astronomi kitaplarında burç, bu on iki hakkında kullanılmış, diğerlerine burç denilmeyip suret ismi verilmiştir. Bundan dolayı, müfessirlerin çoğu gezegenlerin yörüngeleri gibi kabul edilen bu on iki burcu söylemişlerdir. Fakat sözlük yönünden âyette bu mânâya delil yoktur. Âyetin açık mânâsı yaratılan burucun var sayılan şeyler değil, güneş ve ay gibi gerçek olmasıdır.

 وَجَعَلَ فٖيهَا   “Orada yarattı” Buradaki  «هَا»zamirinin yine gökyüzüne ait olması ihtimali var ise de buruca ait olması daha yakındır. سِرَاجاً   “Bir kandil.”  Sirac, ışık veren şey, kandil, lamba ki, kasdedilen Güneş'tir. Bazı kırâetlerde ve «س»'in ve «ج»'in ötresi ile çoğul olarak«سُرُجاً»   okunmuştur. Bu kandiller ise güneşten başka büyük yıldızları da içine alır.   وَقَمَراً مُنٖيراً  “Bir de nurlu bir ay yarattı.”

Kamer-i Münîr: Parlak Ay, aydın aydır. Üç güne kadar hilâl, ondan sonra Kamer ismi verilir.

Münîr: Nurlu ve nurlandıran, demektir. Görülüyor ki, yüce Rahman’ın rahmetinin feyiz ve bereketi gösterilirken gökyüzünün burçları ile tasvir edilmiş ve içine bir ışık kaynağı (güneş) ve bir de parlayan ay konulmuştur. Gayet sade görünen ve fakat bütün âlemin manzarasını içinde bulunduran bu parlak ifadede çok derin gerçekler parlamaktadır.

Burçların bize karşı görüntüleri ne kadar nisbî olursa olsun gerçekte gök cisimlerinin takım takım çeşitli şekillerde bir arada topluluklar meydana getirdiklerini gösterir. Ve bu şekilde sınırına ulaşıl­maz bir kudretin yaratışındaki büyüklüğü anlatır. Eğer bu gök cisimlerinin maddeleri fezada birbirinden ayrılmayıp da hepsi sadece tabii bir tarzda bırakılmış, hepsi bir hacimde toplanmış olsaydı ne bu cisimler ve burçlar olur, ne de bu feyiz ve bereket bulunurdu. Bu sebepten, bu maddelerin küçük parçaları olan atomları arasındaki uyum ve denge hiç değiştirilmemiş olsaydı, kendi haline bırakılsaydı yine bu yıldızlar ve burçlar bulunmaz ve bu feyiz ve rahmet olmazdı. Sonra bütün maddeler aynı miktarda ayrılmış ve birleştirilmiş, hepsi eşit yoğunluklara ayrılmış olsaydı, böyle çeşitli burçlar meydana gel­mez ve bu sirac (güneş) ve ay meydana çıkmazdı. Demek ki, gökyüzündeki burçların o değişik görüntüleri her şeyden önce, yaratılışlar üzerinde hâkim olan yüce yaratıcının, yaratıcılığına bir delildir. İkinci olarak yüksek köşkler, kandillerle gökyüzünün tamamında, yüksek ve büyük bir şehrin, bir medeniyetin gönüle taht kuran manzarası ifade edilmiş ve böyle yüksek ve sosyal bir görüntüye yükselmek hissi aşılanmıştır.

H.Yazır

61-62. Gökte burçlar kılan, onların içinde bir kandil ve aydınlatıcı bir ay kılan ne cömerttir.

Ve O, öğüt almayı veya şükretmeyi dileyen kimseler için gece ile gündüzü hılfeten (birbiri ardınca) kılandır. 

Bu ayetlerde Rabbimiz, kullarına lütfettiklerinden bir kısmını saydıktan sonra cömertliğinin sınırsızlığını vurguluyor ve tabiri caizse rahmanlık kucağını açarak herkesi mutluluğa davet ediyor, öğüt almak, şükretmek isteyenlerin bu bereketten, bolluktan istifade etmelerini istiyor.

Yapılan davete ilâveten bu ayetlerde, Rabbimizin tekvini ayetleri gözler önüne serilerek, Güneş, Ay ve yıldızların yaşamdaki yerine, önemine dikkat çekilmiştir. Güneş, Ay ve yıldızların yaşamdaki yeri ve önemi birçok ayette daha belirtilmiştir: 

Yunus; 5: O, Güneş’i bir aydınlık, Ay’ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye Ay’a menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için ayetleri detaylandırır. 

Nuh; 15, 16: Allah’ın yedi göğü tabakalar hâlinde nasıl yarattığını görmediniz mi?                                

Ve Ay’ı onların içinde bir ışık kıldığını, Güneş’i de bir lâmba kıldığını (görmediniz mi)? 

A’râf; 54: Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeryüzünü altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve Güneş, Ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah’tır. İyi biliniz ki yaratma ve emir sadece O’na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir. 

Ya Sin; 40: Güneş’in Ay’a erişip çatması uygun olmaz. Gece de gündüzü öne geçici değildir. Hepsi de bir yörüngede yüzerler. 

Hicr; 16:  Ant olsun Biz, gökte birtakım burçlar kıldık ve bakanlar için onu süsledik. H.Yılmaz

İbret almak veya şükretmek isteyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren de O 'dur.

Diğer taraftan Yüce Allah, gece ile gündüzü birbiri ardından getirmesini gündeme getirerek, Rahman oluşunu açıklayıp

delillendirmektedir; aynı zamanda gece ile gündüzü birbiri ardınca getirmesinin amacım da belirlemektedir. "İbret almak veya şükretmek isteyen kimseler için" şeklindeki âyetin bu kısmında "isteyen" fiiline yer vermesi, ibadette yani düşünüp ibret almak veya şükretmek konusunda insanların özgür olduğunu ifade etmektedir. "İsteyen kimse" demekle istemeyenin de olacağı anlamı ifade edilmek­tedir. İnsanın etrafındaki tabiat olayları, insana hizmet için yaratıldığından, ona bir nimet olma niteliğini taşımaktadırlar. Bu nimetler üzerine düşünüp ibret almak veya şükretmek gerekir.

B.Bayraklı

Lafzen “yahut” (ev) -bu takı, açıkça görüldüğü gibi, burada bir seçenekten çok, “diğer bir deyişle” ifadesine benzer biçimde, açıklayıcı bir cümleye geçişi belirten bir unsur durumundadır.

M.Esed  

İbret almak veya şükretmek dileyen kimseler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren O'dur.

Onun için buyuruluyor ki;  وَهُوَ الَّذٖى جَعَلَ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً  gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren O'dur. Yani birinde yapılamayanı diğerinde yapılmak için yerine koyan, yahut birbirini takip ettirerek değiştirip duran.  لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُوراً  ibret almak veya şükretmek isteyen için.  Yani aklını başına alıp eksiğini tamamlamak, ilmî veya amelî bir iş görmek isteyen kimseler için, çünkü düşünmeye ve vazife görmeye niyyeti olmayan tembel kimseler için zamanın değişmesinde hiçbir mânâ yoktur. Onlar zamanı öldürmeye çalışırlar.

Tezekkür: Bu rahmet eserlerini ve sanat delillerini düşünerek kendi noksanını ve yüce yaratıcısının kuvvet ve kudretini anlamak

Şükür: O Rahman’a kulluk görevini yerine getirmek. Şimdi bunu açıklamak için yeniden söze başlama (istinaf) vav'ı ile buyuruluyor ki: H.Yazır

Yani, "Her ne kadar tüm insanlar doğuştan, önünde nefretinizi çeken secdeye çağrıldığınız Rahman'ın kullarıysa da, O'nun gerçek kulları şuurla O'na itaat yoluna girenler ve bu güzel niteliklere sahip olanlardır. Sonra, secdenin tabii sonuçları müminlerin hayatında görülürken, çağrıyı reddedişin kötü sonuçları da sizin hayatınızda görülmektedir." Burada dikkatler iki ayrı kişilik ve hayat modeline çekilmektedir: Hz. Peygamber'in (s.a) mesajını kabul edip yolunca gidenlerin yaşantı ve kişilikleriyle, cahiliyede ısrar edenlerin yaşantı ve kişilikleri. Burada, yalnızca onları toplumda gören ve haklarında bir karara varabilecek gören göz ve düşünen kafalara bırakılmaktadır.
 Yani, "Tiranlar ve zalimler gibi büyüklene büyüklene yürümezler; onların "gidişi, yumuşak huylu, doğru düşünceli ve güzel ahlâk-lı insanların gidişidir."
"Vekar ve tevazu ile yürümek" ne hasta, ne zayıf bir kimse gibi yürümek, ne de huşu veya Allah korkusu gösterişinde bulunan bir münafık gibi yürümek anlamına gelir.
Rivayetlere göre Hz. Peygamber (s.a) sağlam ve çabuk adımlarla yürürdü. Bir gün Halife Ömer (r.a), bir gencin zayıf, hasta biri gibi yürüdüğünü görerek ona, "Hasta mısın?" diye sordu. "Hayır" cevabını alınca, kırbacını kaldırarak genci azarladı ve sıhhatli biri gibi yürümesini söyledi. Bu da gösteriyor ki, "mütevazı yürüyüş," zayıflık ve gereksiz huşu gösterisinde bulunan bir yürüyüş değil, soylu ve ağır başlı bir insanın yürüyüşüdür.
Allah'ın gerçek kullarının dikkati çeken ilk niteliği "yürüyüş “leridir. Çünkü yürüyüş kişinin karakterini gösterir. Kibir ve gurur gösterisi içinde değil, mütevazı ve vakarlı bir yürüyüş, yürüyenin soylu ve ağır başlı bir kişi olduğunu gösterir. O halde, çeşitli tipte kişilerin farklı yürüyüşleri, onların ne tür bir karaktere sahip olduklarının göstergesidir. Ayet, Rahman'ın gerçek kullarının halk içinde "Yürüyüş" leriyle tanınabileceklerini ima etmektedir. Onların Allah'a ibadet ve itaatları kendilerini öylesine değiştirmiştir ki, ilk bakışta "yürüyüş" lerinden hiç bir kötülüğe bulaşmaları umulmayan soylu, mütevazı, vakur ve iyi huylu kişiler oldukları anlaşılır. Daha fazla açıklama için bkz. İsra, an: 43 ve Lokman, an: 33.
 "Cahiller": Okuma-yazma bilmeyen ve öğretim görmemişler değil, kaba ve küstah kişilerdir. Rahman'ın gerçek kulları, kendilerine kaba ve küstahça davranan cahillerle ilişkilerinde bile "kin" nedir bilmezler. Böylelerine rastladıklarında onlara esenlik dileyip yollarına devam ederler. Aynı durum Kasas Suresi ayet 55'te de ifade olunmaktadır. "Boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve "bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size; size selam olsun, bizim cahillerle bir işimiz yoktur" derler." Ayrıntı için bkz. Kasas, an: 72-78.

Mevdudi

Zımnen, “kendileriyle alay etmek ya da inançları hakkında tartışmak üzere”.

M.Esed

63- O çok merhametli Allah'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman (incitmeksizin) “selam” derler (geçerler).

 وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ Ve o Rahman’ın kulları, yani zikir ve şükrünü bilerek yalnız o Rahman’a kulluk eden o mutlu kimseler. Bu mübtedâ ‘nın haberi ta surenin sonuna doğru gelecek olan   اُولٰۤئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ  “O kimseler yüksek makamlarla mükafatlanırlar.” (25/5) âyetidir. Bununla beraber şu da olabilir:  اَلَّذٖينَ يَمْشُونَ عَلَى اْلاَرْضِ هَوْناً  Onlar ki yeryüzünde tevazu ile yürürler. Burada Rahman’ın kullarının her biri bir zümreyi andıran sekiz sıfatla nitelenerek İslâm ahlâkının, medeniyetinin, dü­şün­cesinin ve idealinin bir özeti yapılmıştır, şöyle ki:

1- Genellikle gidişatlarını gösteriyor, yani Rahman’ın kulları, öyle kimselerdir ki, önce gidişleri, yeryüzünde yürüyüşleri ve hareket tarzları mülayimdir. Zorba, mağrur, kibirli, saygısız, kaba ve haşin değil; sükûnet ve vakar ile alçak gönüllü bir şekilde terbiyeli, nazik ve yumuşak yürürler. Etraflarını sıkıntılandırmaz, eza vermez, sendeler gibi gitmez, hesaplı, saygılı, merhamet tavrıyla güven ve huzur yayarak giderler. وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ   Cahiller, yani kendini bilmezler, edepsiz güruh laf attığı zamanda kendilerine  قَالُوا سَلاَماً  “selam” derler. Sela­metle neticelenecek söz söyler, yahut selametle derler. Onlara çatma­ya tenezzül etmezler, tahammül de ederler. H.Yazır

63-64. Ve Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman “Selâm!” derler.

Onlar (Rahman’ın kulları), Rablerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler.

Ve Onlar (Rahman’ın kulları), Rabbimiz! Cehennem azabını bizden sav! Doğrusu onun azabı daimî bir helâktir. Orası cidden ne kötü bir karargâh, ne kötü bir ikametgâhtır” derler.

Ve o kimseler (Rahman’ın kulları), harcadıklarında israf etmezler sıkılık da etmezler ve bu ikisi arasında bir denge olmuştur.

Ve işte o kişiler (Rahman’ın kulları), Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı öldürmezler. -Ancak Hakk ile öldürürler.- Zina da etmezler. -Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler müstesna. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tövbe eder ve salihi işlerse, kesinlikle o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.-

Ve o kimseler (Rahman’ın kulları), yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler.

Ve o kimseler (Rahman’ın kulları), kendilerine Rabb’lerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlar üzerine sağırca ve körce yıkılmazlar (davranmazlar).

Ve o kişiler (Rahman’ın kulları), “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacaklar ihsan et. Ve bizi müttekilere önder kıl.” derler. 

Önceki ayetlerde Allah’ın sonsuz cömertliğinden bahisle, kulların bu cömertlikten istifade etmeleri için açık davetler yapılmış ama sunulan bu imkânlara sırt çevirenlerin varlığından da söz edilmişti. 63–74. ayetlerde ise, bu davete uyarak Rahman’a kul olanların sahip oldukları nitelikler belirtilmekte, böylece herkesin örnek alması gereken ideal insan tipi tarif edilmektedir. 

Yeryüzünde yürürken böbürlenerek değil tevazu ile yürürler. 

Rahman’ın kullarının yürüyüşleri onların; yumuşak huylu, güzel ahlâklı, doğru düşünceli olduklarını belli edecek şekilde, tevazu ile olmalıdır. Büyüklenerek yürümek ise zalimlere has bir davranıştır. 

İsra; 37:  Ve yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Şüphesiz ki sen asla yeri yaramazsın ve boyca dağlara erişemezsin. 

Lokman; 18: Ve insanlar için avurdunu şişirme (kibirlenme) ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz ki Allah övünen ve kuruntu edenlerin hepsini sevmez. 

Firavun bozuntularının yürüyüşleri ise Kıyamet suresinde belirtilmiştir: 

Kıyamet; 31–33:Fakat o, ne tasdik etti, ne destekledi. Fakat o, yalanladı ve geri durdu. Sonra da gerine gerine ehline (ailesine, arkadaşlarına) gitti. 

Cahil kimseler sataştıklarında onlara uymaz, sadece “selâm!” deyip geçerler. 

Ayette “cahiller” olarak nitelenenler, okuma yazma bilmeyen ve öğretim görmemişler değil, kaba ve küstah kişilerdir. Rahman’ın kulları, kendilerine kaba ve küstahça davranan cahillerle karşılaştıklarında onlara esenlik dileyip yollarına devam ederler ve bu kişilere karşı ne kin beslerler, ne de hınç duyarlar.  

Cehalet 

Türkçede “bilgisizlik” denilen sözcüğün Arapçası “ جهل cehl, cehalet”tir. Kur’an’da türevleriyle birlikte 24 kez geçen “cehl” sözcüğünün sözlük anlamı; “bilmemek, kaba davranmak, gücendirmek, fıkır fıkır kaynamak” demektir.

Kur’an’daki kavramlar üzerine büyük bir otorite olarak kabul edilen Ragıb el İsfehanî, “cehl” sözcüğüne, Kur’an’a dayanarak üç anlam vermiştir:

Birinci anlam: Nefsin bilgiden boş olmasıdır.

İkinci anlam: Gerçeğin dışında bir şeye inanmaktır.

Üçüncü anlam: Bir konuda yapılması gerekenin veya hakkın tersini yapmaktır.  

Bu anlamlara göre, İslâm’ın kastettiği cahillik (bilmezlik); kişinin okuryazar olmaması veya fizik, kimya, tarih, coğrafya gibi konularda bilgili olmaması değil, kişinin gerçeğin dışında bir şeye inanması, hakkın tersini yapmasıdır. Nitekim Kur’an, kendinden önceki dönemin inanç ve davranışlarına, yani atalar dinine saplanıp kalmaya, cehalet (bilgisizlik) demiş, peygamberimiz de insanlığı cehaletten kurtarmak için onlara fizik, kimya, vs. değil, gerçeği, gerçeğe inanmayı ve gerçeği yaşamayı öğretmiştir. Kur’an’da cehaleti tanıtan ayetler şunlardır: A’râf; 138, 199, Hud; 29, 46,   Neml; 55,   Ahkaf; 23,   En’âm; 35, 54, 111,   Bakara; 67, 273,   Yusuf; 33, 89,   Zümer; 64,   Kasas; 55,   Ahzab; 33, 72,   Nisa; 17, Nahl; 119,   Hucurat; 6,   Âl-i İmran; 154,   Maide; 50,   Fetih; 26.  

Kur’an’ın, kendisinden önceki dönemin inanç ve davranışlarını cehalet olarak nitelemesinin istisnası, o dönemdeki toplumlarda yaşamış olup da gerçeği görmüş ve sadece Allah’a kul olmuş kimselerdir ve onlar Kur’an’da övgüyle anılmışlardır: 

Kasas; 52–55: Ondan (Sözden; vahiyden, Kur’an’dan) önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona (Söz’e; vahye, Kur’an’a) da inanırlar.                                

Ve onlara o (Söz; vahy, Kur’an) okunduğu zaman onlar, “Biz ona (Söz’e) inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık” dediler.                                

İşte onlar; sabretmelerinden ötürü onların mükâfatları iki kere verilecektir. Ve onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak ederler.                                

Ve onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve “Bizim işlerimiz yalnızca bizim için sizin işleriniz de yalnızca sizin içindir. Size selâm olsun! Biz cahilleri aramıyoruz.” derler. 

Âl-i Imran;113,114:   Hepsi bir değildirler. Kitap ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet (önderi olan topluluk) vardır ki onlar, gecenin saatlerinde onlar secdeye kapanarak Allah’ın ayetlerini okurlar. Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar iyi insanlardandırlar. 

Âl-i İmran; 199: Ve şüphesiz ki kitap ehlinden, Allah’a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene Allah’a boyun eğerek inananlar vardır. Onlar Allah’ın ayetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rableri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. 

Nisa; 162: Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, namazı kılan, zekâtı veren, Allah’a ve ahiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir mükâfat vereceklerimizdir.  

Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: A’râf; 159,   Maide; 82–84,   En’âm; 114,   Ra’d; 36,   İsra; 107–109,   Ahkaf; 10,   Ankebut; 47 ve Bakara; 121. 

Rablerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler 

Bu ifade ile Rahman’ın kullarının şımarmadığına dikkat çekilmekte, yani Allah’ın kendilerine veliy olmasına ve cehennem ateşinin kendilerine dokunmayacağını vadetmesine rağmen, onların kulluktan şaşmadıkları ve daima Rabblerine bağlılıklarını sürdürdükleri bildirilmektedir. 

Secde: 16: Onların yanları yataklardan uzaklaşır, korku ve ümit içinde Rabblerine dua ederler ve kendilerine verdiğimiz rızklardan bağışlarlar

Zariyat; 17, 18: Onlar geceleyin pek az uyuyorlardı.                                

Ve seherlerde onlar bağışlanma diliyorlardı

Zümer; 9: Ya da o, gece saatlerinde kalkan, secde ederek, kıyam durarak, daima ahireti hesaba katan ve Rabbinin rahmetini uman kimse mi? De ki: “Hiç bilen kimseler ve bilmeyen kimseler eşit olur mu?” Kesinlikle sadece temiz akıl sahibi olanlar öğüt alırlar. 

Âl-i İmran; 16, 17: O kişiler ki, “Rabbimiz! Biz inandık, iman getirdik, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş azabından koru!” derler.                                

(Ve Allah) O sabreden, o doğru olan, o kunut yapan, o infakta bulunan ve seherlerde istiğfar edip yalvaran (kulları görür). 

Cehennem korkusu için dua ederler 

Cehennemden korkma ve cehennem azabından korunmakla ilgili Kur’an’da yüzlerce ayet mevcut olup, Rahman’ın kulları bu ayetlere uygun davranırlar. 

Harcamaları dengelidir 

Rahman’ın kulları, harcamada bulunurken dengeli hareket ederler. Ne gerekli harcamalarının sınırını aşarak israfta bulunurlar, ne de para biriktirip yığmak için cimrilik ederler. Onlar yalnızca tutumludurlar.  

İsra; 26, 27: Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Ve saçıp savurma. Şüphesiz saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür. 

Allah’tan başkasına tapmazlar 

Rahman’ın kulları Kur’an’daki tevhit ve şirk ile ilgili yüzlerce ayete uygun davranırlar. 

Haksız yere cana kıymazlar 

Ayette “haksız yere” ifadesi ile yasal olarak; kısas ve savaşta öldürmeler istisna edilmiştir. Kısas şekliyle ve savaş şartlarında cana kıymak ise Allah’ın emirlerindendir. Yani kulluk görevidir. 

Zina etmezler 

Rahman’ın kullarının yapmayacakları şeylerden biri olan zina, yüzlerce sosyal felâketin sebebi olup, ayrıntılı olarak İsra suresinde açıklanacaktır.

Yalan şahitliği etmezler

Günlük hayatlarında ve mahkemede gerçek dışı bir beyanda bulunmadıkları gibi, yalanı doğru çıkaracak şekilde bir davranışa da yeltenmezler. Yani, yalana, sahtekârlığa, kötülüğe seyirci kalmazlar.  

İftira, yalan ve boş sözlerin konuşulduğu yerlerde durmazlar 

Arapçada “lağv” sözcüğü, kişinin amacına ulaşmasında yararı olmayan her türlü boş ve anlamsız şeyleri içine alır ve bu meyanda yalanı, gıybeti, çekişmeyi, çekiştirmeyi, iğrenç şarkıları, müstehcen fıkraları vs.yi de kapsar.

İşte, Rahman’ın kulları “lağv”a rastladıklarında onlara iltifat etmezler ve kendilerine herhangi bir pislik ulaşacakmışçasına oradan uzaklaşırlar.

Basit dünya hayatında hiç bulaşmadıkları “lağv”, cennette ise Rahman’ın kullarının karşısına hiç çıkmayacaktır: 

Tur; 23:  Orada kendisinde lağv (boş söz, saçmalama) ve günaha sokma olmayan bir kadehi kapışırlar. 

Vakıa; 25:Orada lağv (boş söz, saçmalama) ve günaha sokan işitmezler. 

Nebe’; 35: Orada lağv (boş söz, saçmalama) işitmezler bir yalan da (işitmezler). 

Ğaşiye; 11: Orada boş bir söz işitmez.  

Allah’ın ayetlerine karşı çok duyarlı davranırlar 

Rahman’ın kulları, uyarı için kendilerine okunduğunda Allah’ın ayetlerine karşı kör ve sağırlar gibi davranmazlar. Yani, ayetlerin mesajlarına kulaklarını kapamazlar ve bakıp görmeleri istenen ayetleri görmezden gelmezler.  

Enfal; 2, 3: Hiç şüphesiz müminler ancak o kişilerdir, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir ve O’nun ayetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır. Ve onlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler.                                

Onlar ki, salâtı ikame ederler ve kendilerine rızk olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler. 

Rabb’lerinden iyi eş ve hayırlı evlat dileğinde bulunurlar 

65. ayette Rahman’ın kullarının kendi kurtuluşları, 74. ayette de eşleri ve çocukları için dua edişleri bildirilmektedir. Görülüyor ki gerçek müminler çevrelerindekilerin kurtulması ve onların saygın kişiler olması için de Allah’a dua etmektedirler, yani bencil değildirler.  

Allah’tan kendilerin müttekilere önder yapılmasını dilerler. 

Dikkat edilirse bu ifadede çok ince bir nokta vardır. Burada Rahman’ın kulları, toplumlara yöneticilik veya siyasî liderlik için değil, müttekilere önderlik etmek için dua etmektedirler. Bunun anlamı da; “Takva, dindarlık ve sâlihâtı işlemede üst olalım, yani müttekilere rehberlik edelim ki, dünyada fazilet ve takvanın yayılmasında öncüler olalım.” demektir.

H.Yılmaz

63.  Rahman 'in kulları yeryüzünde vakarla yürürler. Ve cahil kimseler onlara laf attığında, "selam" derler.

Yüce Allah, Furkan Sûresinin 63-77. Âyetleri arasında kendi kullarının yapacağı davranışlarla yapmayacağı davranışları anlatarak, bir Müslüman şahsiyeti çizmektedir. Yoldaki yürüyüşünden tevhit inancına, harcamasından canlıların hayat hakkına saygı göstermesine, iffetinden yalan yere şahitlik yapmamasına, tövbesinden Allah'tan hayırlı evlat istemesine kadar uzanan bir dizi erdemli davranışlarını ve ibadetlerini

Ele almakta böylece bir Müslüman kimliğinin malzemelerini sunmaktadır.

Burada ele aldığımız beş âyette olumlu davranışlar gündeme getirilmektedir:

1. "Rahman’ın kulları yeryüzünde vakarla yürürler."

"Rahman’ın kulu" ifadesinden Allah'a şirk koşmayan, Allah'tan başka varlıklara tapmayan, tevhit inancına sahip, gerçek mü'min kimseler anlaşılacaktır. Aslında Yüce Allah, Furkan 3'te geçen, "hiçbir şey yaratmayan, bilakis kendisi yaratılan, kendi kendilerine ne zarar ne de fayda veremeyen, öldürmeyen, hayat vermeyen, ölüleri yeniden diriltemeyen ve bunlara gücü yetmeyen varlıklara tapan müşriklerin tam tersi olan mü'min kişileri ele almaktadır.

Biraz daha açarsak, Allah'a şirk koşan, Kur’an’a eskilerin masalı diyen, Hz. Peygamber'e büyülenmiş diyerek kâfir olanlara gönderme yaparak Müslümanın şahsiyetini açıklarken onlara Rahman’ın kulları demektedir.

Bu kulların yoldaki yürüyüşünün bile farklı olduğu söylenmektedir. Onların yürüyüşünde ne kibir ne de pısırıklık vardır. Onların yürüyüşünde vakar ve tevazu vardır. Vakar ve tevazu, Müslümanın yürüyüşünde yer alan değerlerdir. Bunun anlamı, onların yürüyüşünde ifrat ve tefrit yok, denge vardır, demektir. Böylece onların yürüyüşündeki fark ortaya çıkarılmaktadır.

Neticede Yüce Allah, tevhit inancının, insanın yürüyüşünü etkileyip oradaki ifrat (kibir) ve tefrit (pısırıklığı) ortadan kaldırıp vakar ve tevazuyu getireceğine işaret etmektedir. Bu dengeyi tutturamayan mü'min kişi bir kere daha imanını sorgulamalıdır.

2. "Câhil kimseler onlara laf attığında, 'selâm' derler."

Buradaki câhil kimseler, "kâfirler, müşrikler, kötü niyetli, dar kafalı kimseler" anlamına gelmektedir. "Laf atmaktan" kasıt, alaya almak, hakaret ederek sataşmak, inançları hakkında ileri-geri konuşmak demektir. Kötü niyetli insanlar Allah'ın kullarına sataşınca onların ne diyeceği ve ne demesi gerektiği, hatta ne dedikleri bile gündeme getirilmektedir. Onların bu sözle saldırılarına karşılık gerçek mü'minler, "selâm" deyip geçmektedirler.

Buradaki selâm kelimesi, "barış ve güven" demektir. Dar kafalı insanlar, müminlerle alay ederken, mü'min kavgadan yana olmadığını, onun amacının barış olduğunu bu kelimesiyle ortaya koyar. Çünkü mü'min barıştan yana olacak ve tavrını ondan yana koyacaktır.

Diğer taraftan selâm yani barış demeleri, onların alaycı saldırılarına aynı şekilde karşılık vermediklerini, verdikleri takdirde onların seviyesine düşeceklerini ifade etmektedir.

Buradaki selâm, Hz. İbrahim'in babasına "esen kal" anlamında verdiği selâmı andırmaktadır (Meryem 19/47). Bu manalar, yani barış ve esenlik anlamlarını dikkate aldığımızda mü'minin kâfire selâm verebileceği anlaşılmaktadır.

Ayrıca, mü'min bir kişinin kâfire "selâm" demesi, ona Allah'ın İslâm dinini, yani tevhit inancını, O'nun rahmetini dilemesi de normaldir. Biz bütün insanlığın İslâm olmasını dilemiyoruz mu? Râz’î, Kurtubi ve diğer müfessirler ve bazı âlimlerin bu âyeti, Cihâd ayetinin neshettiğini, yani ortadan kaldırdığını nakletmektedirler. Biz böyle bir görüşü asla tasvip etmediğimizi söylemek zorundayız.

Mü'min, şartlara göre cihat eder, şartlara göre esenlik dileyip geçer. Kur'ân'da Bakara 106'da açıkladığımız gibi, hükmü kalkan veya hükmü kaldırılan âyetler yoktur. Bunu iddia etmek Kur’an’a hakarettir. Onun için bu iddiaları ileri sürenlerin isimlerini bile burada anmayı asla düşünmedik. B.Bayraklı

Yani, gecelerini ne eğlence ve neşelenmekle, ne dedikodu ve masal söylemekle, ne de kötü işlerle geçirirler. Çünkü bunlar cahillerin işleridir. Allah'ın gerçek kulları, gecelerini ellerinden geldiğince zikir ve ibadetle geçirirler. Onların bu nitelikleri Kur'an'ın çeşitli yerlerinde açıkça ifade edilmektedir: "Yanları yataklarından uzaklaşır ve Rablerine korku ve umutla dua ederler." (Secde: 16). "Gecenin az bir kısmında uyurlar ve seherlerde istiğfar ederler." (Zariyat: 17-18). "Yoksa o, geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak boyun büken, ahiretten çekinen ve Rabbinin nimetini uman gibi midir?" (Zümer: 9). 

Mevdudi

Gecelerini, Rablerine secde ederek ve ayakta durarak geçirirler.

Bunun anlamı, "namazlarını kılarlar" demektir. Ayakta durma anlamına gelen kıyam ile secde etmek, namaz kılmayı ifade etmektedir. Zikr-i cüz', irâde-i kül, yani "parçayı anarak bütünü kastetmek" kaidesi gereğince, kıyam ile secdeyi anarak namazın bütünü kastedilmektedir.

Geceleri deyip de gündüzleri dememesinden anlıyoruz ki, bu namaz nafile namazdır. Çünkü: "Şüphesiz gece kalkışı daha dokunaklı ve o zaman okumak daha etkilidir. Çünkü gündüz, sana uzun bir meşguliyet vardır " (Müzzemmil 73/6-7). Yüce Allah, nafile namazının gündüz değil de gece vakti kılınmasını istemektedir. Gündüz iş yapılır, çalışılır; nafile ise gece kılınır.

B.Bayraklı

64- Ve onlar ki, gecelerini Rablerine secdeler ve kıyamlar ederek geçirirler.

 وَالَّذٖينَ يَبٖيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّداً وَقِيَاماً Ve onlar ki, Rablerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler. Yani gece evlerine, yataklarına çekildikleri zaman gidişatları bu olur. Rablerine halisane namaz kılarlar. Yatışları, kalkışları da hep Allah için olur. H.Yazır

Onlar ki, şöyle derler: Cehennem azabını üzerimizden sav! Doğrusu onun azabı geçici bir şey değildir.

 وَالَّذٖينَ يَقُولُونَ  Ve onlar ki gerek namazlarının arkasında ve gerek diğer zamanlarda şöyle dua ederler: رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ  Ey Rabbimiz! Bizlerden cehennem azabını defet. Yani cehennem azabından kurtulmak, ilk emelleridir. İbadet ve gayretlerine güvenmeyerek daima kurtuluşlarına dua ederler.   اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَاماً Çünkü onun azabı geçici bir şey değildir. Bu alacaklı gibi enseye binmiş kaçınılmaz bir beladır.

H.Yazır

Ve şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır. Doğrusu onun azabı devamlıdır."

"Şöyle derler. Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır. Doğrusu onun azabı devamlıdır."

Yüce Allah, gerçek mü'minlerin namaz kılarken nasıl dua edeceklerini, ettiklerini de açıklamakta, cehennemden korktuklarına, onu kendilerinden uzak tutması için Allah'tan yardım dilediklerine işaret etmektedir. Neden bu yardımı istediklerini de dualarında belirtmektedirler. Çünkü onun azabı ğarâma diye nitelendirilmektedir.

Garâm, "helak, hüsran, peşi bırakmayan, yapışan, daimi olan, insanın yakasını bırakmayan" anlamına gelmektedir. Alacaklı kimse borçlu olana daima bağlı olduğu için el-ğarîm sıfatını almıştır. Gönülden bağlılığı, kopmamayı da ifade etmektedir. Demek ki ğarâm, en ağır azabın adı olmaktadır.

Mü'minler, bu azabın varlığı konusunda bilinçli olduklarından dolayı bu şekilde bir tanımlama getirmektedirler ve: "Korkuyla ve umutla Rablerine ‘yalvarmak üzere vücutları yataklarından uzak kalır" (Secde 32/16) şeklindeki âyette belirtilen korku ve ümit dengesi içindeki bir ruh hali içinde kalkıp namaz kılar ve dualarını bu şekilde yaparlar. B.Bayraklı

Yani, onların ibadeti, kendilerini Allah'ın sevgilileri olduğu ve cehennem ateşinin kendilerine dokunmayacağı şeklinde bir boş inanç ve gurura götürmez. Bütün ibadet ve salih amellerine rağmen, cehennem azabının korkusu içinde öylesine yer etmiştir ki, ahirette kurtuluşa ermelerinin kendi amellerine değil, Allah'ın rahmetine bağlı olduğunu bilerek, kendilerini cehennem azabından kurtarması için Rablerine dua ederler."  

Mevdudi

Orası cidden ne kötü bir uğrak, ne kötü bir konaktır.

   اِنَّهَا سَاۤءَتْ مُسْتَقَرّاً وَمُقَاماً Gerçekte o (cehennem) ne kötü bir uğrak ve ne kötü konaktır!

Müstekarr, makarr; Mukâm, ikametgâh demektir. İkisi de durulan yer demek olduğuna göre birbirinden ayırmak zordur. Müstekarr, âsilere; mukâm, kâfirlere göre denilmiş ise de bu mânâ cennette cereyan etmeyeceğinden müstekarr, oturma yeri içindeki özel yer olarak düşünmek daha uygundur. Mesela, bir köy oturma yeri ise, müstekarr ondaki bir oda gibidir. İçi dışı bütün çevresi avlu demek olur.

H.Yazır 

Gerçekten, orası ne kötü bir yer ve ne kötü bir duraktır.

Mü'minlerin,    "ğarâm azabı” nın bulunduğu cehennemi, kötü bir yer ve kötü bir durak olarak nitelendirmeleri de onların ne denli bilinçli olduklarını ifade etmektedir. İşte bu âyet, ğarâm azabının bulunduğu cehennemin en kötü bir yer olduğunu söylerken, en kötü azabın orada olduğuna dikkat çekmektedir.

Müstekarr, "ikametgâh"; mukâm da "durak" anlamına gelmektedir. Aralarındaki fark, müstekarr devamlı değildir ve inandığı halde günahlarından dolayı cezalandırılıp, cezasını çektikten sonra çıkıp gidilecek cehennemi ifade etmektedir. Mukâm da ona göre çok daha uzun süreli olan, kâfirlerin cezalarını çekeceği yer anlamına gelmektedir. B.Bayraklı

Allah'ın gerçek kulları, harcamada bulunurken terazinin dilini tam ortada tutarlar. Ne gerekli harcamalarının sınırını aşarak israfta bulunurlar, ne de para biriktirip yığmak için acınacak durumlara düşerler; yalnız tutumludurlar. Hz. Peygamber'in (s.a) izleyicilerinin, kendilerini Arabistan'ın şehvetlerini doyurmada alabildiğine harcayan zenginleriyle, paralarını hayırlı yerlere kısan cimrilerinden ayıran niteliklerden biri de buydu.
İslâm'a göre şunlar israftır:
1) Gayri meşru yerlerde en küçük miktarda da olsa harcamada bulunmak,
2) Meşru yollarda kendi kaynaklarının dışına taşmak, ya da zevk için harcamada bulunmak,
3) Allah için değil de gösteriş için infakta bulunmak.
Öte yandan, kendisinin ve ailesinin ihtiyaçları için kendi mevki ve imkânları ölçüsünde harcamada bulunmamak, ya da hayırlı işler için parayı kısmak ise cimriliktir. İslâm'ın öngördüğü yol, terazinin dilini ortada tutmaktır. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Yaşayışta "itidal" üzere olmak, hikmet işaretidir." (Ahmed, Taberaní). 

Mevdudi

Ve onlar ki, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.

 وَالَّذٖينَ اِذآَ اَنْفَقُوا  Ve onlar ki harcadıklarında لَمْ يُسْرِفُوا  israf etmezler. İsraf: Herhangi bir şeyde haddini aşmaktır. İnfakta israf da, harcamada haddini aşırmaktır. Masraf ya bir zaruret veya bir ihtiyaç veya bir güzellik için yapılır. Zaruri olan masraf yapılmayınca yaşamak mümkün olmaz; mesela ölmeyecek kadar yemek bir zarurettir. İhtiyaç duyulan masraf yapılmazsa güçlük çekilir; mesela doyacak kadar yemek, ihtiyaçtır. Güzelleştirme için yapılacak masraf yapılmazsa, güzel olmaz; hoş yemek gibi. Ferdin ve toplumun kendi kazancına göre bu derecelerden bir sınırı vardır. Şu halde ne zaruret, ne ihtiyaç ve ne de güzellik için olmayan, faydasız, zararlı, meşru olmayan yönlere yapılan harcama herkes için bir israf olduğu gibi, insanların ihtiyacı karşısında fazla yiyip içmek de güzel değil, israf sınırına girmiş olur. İyilik ve yarar sağlayan şeylere harcamak ise boşa harcamak değil, üretmek olacağından israf olmaz. Rahman’ın kulları faydasız, hayırsız yere sarf etmezler.  وَلَمْ يَقْتُرُوا   Hakkını da kısmazlar   وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَاماً  ikisi arası denk olur. İşte iktisat denilen de budur. İstiva (denk olma)dan sevâ (eşit) olduğu gibi, istikamet (doğru hareket)den kavam (kıvam)  iki ucun denk gelmesidir ki muvazene (denge) dahi deriz (Bakara, 2/236 ve İsra, 17/100. âyetlerin tefsirine bkz.)  

H.Yazır

Onlar mallarını harcadıklarında israfa gitmezler, cimrilik de yapmazlar. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.

Buradaki özellik Allah'ın kullarının beşinci sıfatları olmaktadır. Müslümanın harcaması da farklıdır; aşırılıktan ve cimrilikten uzak, ikisi arasında ortada olan, dengeyi tutturan bir niteliktedir. Müslümanın ekonomik harcamalarında israf olmadığı gibi cimrilik de yoktur; kıvamında, yani ortada olan bir harcama biçimi vardır.

Ayette geçen yaktürû kelimesinin açıklaması Yunus 26'da yapılmıştır. Bu kelime, Kur'ân'da "fakir" (Bakara 2/236); "cimri" (İsra 17/100); "hüzün, karanlık" ('Abese 80/40-41) manalarına gelmektedir. Yunus 26'da da "toz" manasını ifade etmektedir.

Kısaca diyebiliriz ki, Yüce Allah, Müslümanın yürüyüşünü ve câhil, dar kafalı, kötü niyetli insanlarla konuşmasını, ibadetlerden namaz kılmasını, cehennemden uzak tutulması için duasını ve ekonomik bakımdan harcamalarını gündeme getirerek, kullar ve ekonomik hayatla olan ilişkilerine ışık tutmaktadır; bir yerde edep ve ibadet bilincini öğ­retmektedir; davranış, ibadet ve ekonomik hayat üzerinde eğitim yapmaktadır. Bu öğretim faaliyetinin konularını dikkate alırsak, Kur'ân'ın ne denli detaylı bir şekilde insanın bütün cephesiyle ilgilendiği görülecektir. O kadar ki yürüyüşüne kadar inmektedir. B.Bayraklı

Bkz. 6. sure, 148. not. -  Lafzen, “bunu [zâlike] işleyen/yapan kimse”; yani ayette sözü geçen üç tür günahtan herhangi birini işleyen kimse. (Zina sözcüğü için bkz. 24. sure, 2. not.)

M.Esed

Yine onlar ki, Allah ile beraber başka bir İlah’a yalvarmazlar, Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan günahı(nın cezasını) bulur.

 وَالَّذٖينَ لاَ يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اٰلهاً آخَرَ   Ve onlar ki Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Şirk, katil, zina büyük günahların en büyüğü olan bu üç büyük günah din, medeniyet ve insanlık namına işlenip duran cinayetlerden olduğu için, burada özellikle bunlardan sakınmak zikredilmiştir. اَلنَّفْسَ الَّتٖى حَرَّمَ اللّٰهُ   Allah'ın haram ettiği, muhterem kıldığı canı (almazlar); Allah için söz verilmiş olan herhangi bir nefsi ki eman dileyip sığınan kimse dahi buna dahildir. Bundan dolayı hiçbir antlaşması bulunmayan savaş halindekilerden başkasının kanının akıtılması yasaktır.

H.Yazır

Onlar, Allah'la birlikte başka bir tanrıya kulluk etmezler.   Haksız yere Allah'ın haram kıldığı cana kıy­mazlar. Zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezasını bulur.

Yüce Allah, bu ayetlerde tövbenin dışında, Müslümanın yapmaması gereken davranışları sıralamaktadır. Âyetlerin açıklaması ile bu davranışların neler olduğu ortaya çıkacaktır:

Ayet, üç önemli yasağı gündeme taşımaktadır:

a)  Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarmamak, tapınmamak ve kulluk etmemek, "şirk koşmamak" anlamına gelmektedir.

Eğer her mü'min kesinlikle tevhit inancına bağlı kalsaydı, gizli ve aşikâr manada şirke düşmeseydi, böyle bir ifade ile karşılaşmayacaktı. Kendini Allah'ın kulu olarak gören bazı insanlar, Allah ile beraber başka tanrılara yalvarmakta, onlara tapınmaktadırlar. Türbelere gidip yalvarmaları, azizleri, ölüleri, ölmüş büyük insanları aracı koşup Allah'tan bir şeyler istemeleri onların şirk koşması için yeterlidir.

Demek ki, Rahman’ın kulu, imanına şirk bulaştırmayan kişidir. Yüce Allah bu şahsiyete sahip mü'mini tanımlamaktadır.

b)  Mü'min kişi haksız yere Allah'ın haram kıldığı bir cana kıymaz. Biz, buna hayat hakkına dokunmamak da diyebiliriz. Asırlar önce Kur'ân, canlıların hayat hakkı olduğunu ve bu hakkın dokunulmazlığını gündeme getirmektedir. Âyetin bu kısmında geçen " en-nefs kelimesi, "can taşıyan her canlı" yı kapsamına almaktadır. Yeşil, hayvan ve insan buradaki nefs kavramının kapsamına girmektedir. Haksız yere bir ağaca, ormanın bir canlısına, haksız yere bir hayvana ve yine haksız yere bir insana kıyılamaz, onun yaşam hakkına dokunulamaz. Bu ilkenin, hac dokunulamaz. Bu ilkenin, hac esnasında Mescid-i Harâm'da tatbiki olarak öğrenimi ve eğitimi yapılmaktadır.

Ağaçlan gereksiz yere kesilen topraklarda nasıl heyelan oluyorsa, gereksiz yere hayvanları öldürülen yerlerde ekolojik denge bozuluyorsa, gereksiz yere öldürülen insanların olduğu insanlıkta da hem manevî heyelan olmakta, hem de medenî denge bozulmaktadır. İsrâiloğulları’na verilen kitapta ve Kur'ân'da "bir cana kıymanın bütün insanlığı öldürme" ye, "bir canı kurtarmanın bütün insanlığı kurtarma" ya denk olduğu temel ilke olarak konmuş ve böylece hayat hakkının ne denli önemli olduğu belirtilmiştir (Maide 5/32).

Âyette en büyük günah, şirk; ikinci sırada ise cana kıymak gelmektedir.

c) Mü'min kişinin yapmayacağı üçüncü davranış, zinadır. Kur'ân, Müslümanın cinsel ahlâkının sağlam olmasının gereğine işaret etmekte ve onu bu âyette üçüncü sıraya koymaktadır.

Âyette şirkin yasaklanması inanç âlemini, insan Öldürmemek insana saygıyı, zina yapmamak da cinsel ahlâkı düzenlemektedir. Bu noktada şu soruyu sorabiliriz: Bu üç ameli veya onlardan birini yapanın durumu ne olur?

d) "Kim bunu yaparsa cezasını bulur."

Âyetin bu kısmında yer alan yelka kelimesi "karşılaşır" anlamına gelmektedir. Esâm kelimesi ise "vebal, ceza, günah, manevî ağırlık" demektir. Bu kötü fiilleri işleyen mutlaka işlediğinin günahı ile karşılaşacak ve cezasını bulacaktır. Bu üç davranıştan şirk inanç âlemini, cana kıymak insanlık âlemini, zina da ahlâk âlemini yıkmaktadır. Onun için bu âlemlerde deprem meydana getirenler mutlaka günahları ile karşı karşıya geleceklerdir; çünkü bu günahlar asla kaybolmamaktadır; bir gün bu dünyada önüne konacaklardır. Her kötü davranış, erdemlere sıkılan bir mermi niteliğindedir; insanlık duvarından bir taş koparmaktır. İşte Müslüman, bu insanlık duvarından bir taş koparılmaması için uğraş vermeli ve kendisi ona sahip çıkmalıdır. Şirk, gönülde patlayan bir bomba, insan katli insan haklarında bir deprem, zina da ahlâkta açılan bir yaradır.

B.Bayraklı

Burada şu iki anlam da mümkündür:

1) Onun cezası hiç bitmeyecek ve tekrarlana tekrarlana devam edecektir.

2) Küfür, şirk ve tanrıtanımazlık günahlarına ek olarak katl, zina ve diğer günahları da işlemiş olanlar, isyanları ve her bir günahları karşılığında tekrar tekrar cezalandırılacaklardır. Büyük-küçük tüm günahları için sorguya çekilecekler ve bunlardan hiç biri bağışlanmayacaktır. Sözgelimi her bir katl ve her bir zina eylemi için ayrı bir ceza söz konusu olacaktır.

M.Esed

69- Kıyamet günü onun azabı kat kat olur ve orada alçaltılmış olarak temelli kalır.

70- Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışlarda bulunanlar başka; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.

71- Ve her kim tevbe edip iyi davranış gösterirse, şüphesiz o,  tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.

  اِلاَّ بِالْحَقِّ  Hakk ile olan başka, kısas ve hadd  gibi.  اَثَاماً Günahın cezası vebal (azab)dır.  وَيَخْلُدْ فٖيهٖ  “o azapta ebedî kalır.” Hafs kırâetinde bu zamirin kural dışı olarak uzatılması, cezanın ebediliğine işaret ederek mânâ yönüne uygun düşmesi için olsa gerektir. Bu zamirin azabı işareti, ebedilik ateştedir, azabda değildir, diyenlerin görüşlerinin tersine bir delil olmaktadır.

H.Yazır 

Kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır. Ve arada horlanmış olarak çok uzun süreli kalacaktır.

Demek ki 68. âyetin sonunda geçen "cezasını bulur" ifadesi, bu dünya ile yüdâ'af "kat kat verilir" ifadesi de ahiretle ilgili olacaktır. Aynı zamanda, mühânâ, yani "hor ve hakir olarak" çok uzun süreli orada kalacaktır, anlamını desteklemektedir. Böylece "bir cezayı mü'minin bu dünyada yapmış olduğu ameller başına getirecektir" ilkesi ortaya konmuş olmaktadır. Bu dünyadaki kötü amel, öteki âlemde ateşe dönüşecektir.

Aslında şirk ve kötü amelleri yaparken, insanlar kendi cehennem ateşini tutuşturmaktadırlar.

68. âyetin sonu ile 69. âyetin tamamı, eğitim açısından caydırıcı niteliğe sahiptirler. Cezanın önceden belirlenip ilân edilmesi, eğitim amaçlıdır. Hangi davranışın karşılığının ne olacağını bilmek, insanda bir davranış bilinci oluşturmaktadır. Hukukun eğitime uzanan boyutu kendini burada göstermektedir.  B.Bayraklı

Bu, tevbe edip kendilerini düzeltenler için bir müjdedir. Çünkü ayet 70'te ifade edilen "genel af" tan yararlanacaklardır. Gerçek kullar tarafından büyük bir nimet olarak karşılanmıştır bu. Çünkü pek azı dışında İslâm'ı kabul edenlerin hepsi "cahiliye" günlerinde, bu günahlardan uzak değildiler ve dolayısıyla ayet 68-69'daki tehditle dehşete kapılmışlardı. Fakat bu af kendilerini rahatlatmakla kalmadı, aynı zamanda ümitlendirdi.
İçten tevbe eden ve yollarını düzelten kişilerin durumları, hadis kitaplarında geçmektedir. Sözgelimi, İbn Cerir ve Taberaní, Ebu Hüreyre’den şunu rivayet ederler: "Bir gün Mescid-i Nebevî'de yatsı namazını kılıp da eve döndüğümde kapıda duran bir kadın gördüm. Kendisine selam verip odama girdim ve kapıyı kapayarak nafile ibadetime koyuldum. Bir süre sonra, kadın kapıyı çaldı, açtım ve kendisine ne istediğini sordum. Bir sorunu olduğunu söyledi. Zina etmiş, gebe kalmış, doğan çocuğunu da öldürmüştü. Günahının bağışlanma şansının olup olmadığını öğrenmek istiyordu. Olumsuz cevap verdim. Üzüntüyle geri döndü ve feryad ediyordu: "Ah! Bu güzel vücut ateş için yaratılmış!" Ertesi sabah, namazdan sonra, geceki olayı Hz. Peygamber'in (s.a) huzurunda naklettim. Şöyle buyurdular:
"Çok yanlış bir cevap vermişsin Ebu Hureyre, "Allah'ın yanı sıra bir başka ilah çağırmayanlar... Ancak tövbe eden ve iman eden ve salih amel işleyen hariç" ayetini okumadın mı?" Hz. Peygamber'den (s.a) bunu duyunca kadını aramaya çıktım ve yatsı vaktinde kendisine rastladım. Kendisine müjdeyi verdim ve sorusuna Hz. Peygamber'in (s.a) vermiş olduğu cevabı anlattım. Hemen secdeye kapandı ve kendisine bağışlanma yolu açan Allah'a şükretti. Sonra tövbe etti ve bir cariyesini oğlu ile birlikte azat etti."
Kaynaklarda yaşlı bir adam için de benzer bir olay anlatılmaktadır. Bu adam Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek şöyle der: "Ey Allah'ın Resulü! Hayatım hep günah içinde geçti, yapmadığım günah kalmadı; o kadar ki, günahlarım dünyadaki bütün insanlara bölüştürülecek olsa, hepsi helâk olur. Bağışlanmam için hiçbir yol yok mu?" Hz. Peygamber (s.a) "İslâm'a girdin mi?" diye sorar. Adam "Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed Allah'ın Resulüdür." cevabını verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) "Var git, Allah çok bağışlayıcıdır ve senin kötülüklerini iyiliklere çevirme gücüne sahiptir." der. Adam, "Bütün suç ve günahlarımı da mı?" diye sorar ve Hz. Peygamber (s.a) "Evet, bütün suç ve günahlarını" karşılığını verir. (İbni Kesir).
 Burada iki anlam sözkonusudur:

1) İçten tövbe ettiği zaman, iman ve Allah'a itaat hayatına başlar ve Allah'ın rahmet ve yardımıyla, küfür halindeki kötülüklerin yerine iyi ameller işlemeye koyulur ve kötülüklerinin yerini iyilikleri alır.

2) Yalnızca geçmişteki kötülükleri silinmekle kalmaz, ayrıca amel defterine, Rabbi ‘ne isyanı bırakıp O'na itaat yolunu benimseyen bir kul olarak yazılır. Sonra, geçmiş günahlarına üzülüp tevbe ettikçe, daha çok salih ameller hanesine kaydolunur. Çünkü günahtan tevbe etmek ve af dilemek bizzat salih bir ameldir. Böylece, amel defterinde iyilikleri bütün kötülüklerini bastırır ve böyle bir kişi yalnızca ahirette cezadan kurtulmakla kalmaz, aynı zamanda Allah'ın büyük nimetlerine de kavuşur. 

Mevdudi

Ancak tövbe eden, inanan ve yararlı iş yapanlar hariç. Allah onların kötülüklerini iyiliklerle değiştirecektir. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.

Yüce Allah, şirk koşan, insan öldüren, zina eden, yani bu eylemlerden birini yapan kişinin âhirette hangi ceza ile karşılaşacağını söylemişti. Biz burada şu soruyu sorabiliriz: Bu insanlar için bir çıkış yolu yok mudur? İşte Yüce Allah 70. âyette bu çıkış yolunu gündeme getirmektedir.

a) Tövbe etmek gerekiyor.

Buradaki tövbe, şirki, insan öldürmeyi, zinayı, bunlardan hangisini yapıyorsa ondan vazgeçmeyi, köklü değişimi ifade etmektedir. Tövbe, "180 derece dönüşüm, değişim" demektir ve gittiği kötü yoldan vazgeçmek anlamına gelmektedir.

b) İman etmek gerekiyor.

Şirk koşan bir mü'minin, imanını tazelemesi ön şartlardan birini teşkil etmektedir. Tövbe, dönüşü, köklü değişimi, iman da tevhit inancına geçişi ifade etmektedir.

c) Yararlı iş, yani iyi amel yapmak gerekiyor.

İyi amelden kasıt, kişinin kendisine ve tüm insanlığa faydalı olan iştir ve kişinin sosyal seviyesine ve kapasitesine göre çevresine yararı dokunan amelleri kapsamına almaktadır.

İşte bu üç şartı yerine getiren kişi, çıkış yolunu bulmuş demektir. Tövbe, iman ve iyi amel o insanın çıkış yolunu, kapısını oluşturmaktadır. Bu üç şey, aynı zamanda köklü değişimin adı olmaktadır.

Bu noktada şu soruyu sorabiliriz: Çıkış kapısı nasıl gerçekleşecektir? Sorunun cevabını âyetin devamı vermektedir:

d) "Allah onların kötülüklerini iyiliklerle değiştirecektir." Bunun anlamı, günahlarını sevaba, ya da kötü davranışlarını iyi davranışa dönüştürecektir, şeklindedir. Kulun değişmesi, Allah'ın değiştirmesini beraberinde getirecektir. Kul kendi cehenneminin ateşini yaktığı gibi, yine onu söndürmek için gereken davranışları da gerçekleştirebilir. İnsan ne yaparsa, kendi kendine yapmaktadır. Yapıyor, cehenneminin ateşini yakıyor; yapıyor, cehenneminin ateşini söndürüyor.

e) "Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir." Önemli olan, kulun tövbe edip, tevhit inancına geçip iyi ameller işleyerek Allah'ın affedici sıfatını ve merhametini harekete geçirmesidir. Onları harekete geçirecek olan insanın eylemleridir. Durup dururken Allah kulunu affetmez. Affetme ortamım insan hazırlayacaktır. B.Bayraklı

Kim tövbe eder ve yararlı iş yaparsa bilsin ki onun tövbesi kesinlikle Allah'a ulaşacaktır.

70. âyetle bu âyeti karşılaştırdığımızda, tövbenin burada tekrar edildiği düşüncesine kapılabiliriz.

70. âyette geçen tövbe, köklü değişimi, yanlıştan dönmeyi, 71. âyetteki tövbe de günahtan af dilemeyi ifade etmektedir. Meselâ Bakara 37’de yer alan Âdem peygamberin tövbesi af dileme tövbesidir. Aslında 71. âyetteki tövbe 70. âyetteki tövbenin devamı niteliğindedir. Döndükten sonra da kişi günahının affını dilemektedir.

Günahından af dilemesinin ardından kişi, yararlı iş işlemeğe başlarsa, tövbesi Allah'a ulaşacaktır, yani Allah tarafından kabul edilecektir. Bunun anlamı şudur: "Allah'tan, iyiye döndüğünü ve bu nedenle affedilmeni istemen" sözle ifade edilmektedir. İyi amel ile bunu ispatlaman gerekiyor. Kötü davranışlardan sıyrılıp, erdemleri hayata geçirdiğini gösterirsen, davranışlarınla ispat edersen, o iyi amellerin, yaptığın tövbeni Allah'a götürecektir. Çünkü "iyi sözü Allah'a yükselten iyi amellerdir" (Fâtır 35/10). Sözler uçamayan yavru kuş gibidir; onu geliştirip uçuracak olan iyi amellerdir.

Netice olarak diyebiliriz ki, en iyi tövbe, kötülüğün ardından iyilik yapmaktır. Çünkü iyiliklerin, kötülükleri silip götüreceğini Hûd 114'te Yüce Allah şöyle ifade etmektedir: "Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir." İşte bu âyeti Hz. Peygamber şöyle açıklamaktadır:

Hz. Peygamber, Muaz'a: "Sen kötülüğün arkasından iyiliği yetiştir ki, onu silsin. İnsanlara karşı da güzel bir ahlâk ile davran".

Netice olarak diyebiliriz ki, kötülük bir eylem neticesinde ortaya çıktığına göre, onunla mücadele edip onu ortadan kaldıracak olan da ancak bir eylem olabilir. Bu da iyiyi hayata geçirirken yapılan eylemin kendisidir. Kötü eylemi sözle gideremezsiniz; onu ancak karşıt eylemle ortadan kaldırabilirsiniz. Onun içindir ki Yüce Allah, tövbenin ardından iyi ameli şart koşmaktadır. Tövbe konusu Bakara 37'de geniş bir şekilde açıklandığı için burada detaya girmiyoruz. B.Bayraklı

Sözü geçen kimselerin ne kendilerinin yalancı şahitlik yaptıklarını (yani, ifadenin en geniş anlamıyla, ne yalan söylediklerini), ne de asılsız iddialara, yalana iftiraya dayanan herhangi bir işe, bir tertibe bilerek karıştıklarını dile getiren bir ifade (Râzî). M.Esed

Ve onlar ki, yalan şahitlik etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman vakar ile (oradan) geçip giderler.

6-وَالَّذٖينَ لاَ يَشْهَدُونَ الزُّورَ   Ve onlar ki, yalana şahit olmazlar. Yalan yere şahitlik etmedikleri gibi, yalan söylenen ve yalan dolan dönen yerlerde de durmazlar.  وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ  “Boş söze rastladıkları zaman” .

Lağıv, faydasız veya zararlı olduğundan terk edilip ortadan kaldırılması bir görev olan lüzumsuz şeyler demektir ki, dilimizde lağviyyat (boş söz ve işler) diye anılır. Bazıları, tâat (kulluk) olmayan şeyler diye tefsir etmişlerdir, fakat mubah olan şeyler tâat olmamakla birlikte lağıv (boş şeyler) de değildir. Yani lağviyyata girmezler, fakat yolları düşer, rast gelirlerse  مَرُّوا كِرَاماً  vakar ile onurlu bir şekilde (oradan) geçer giderler. Bunun tefsiri, Kasas Sûresi'ndeki  وَاِذَا سَمِعُوا اللَّغْوَ اَعْرَضُوا عَنْهُ وَقَالُوا لَنَآ اَعْمَالُنَا وَلَكُمْ اَعْمَالُكُمْ سَلاَمٌ عَلَيْكُمْ لاَ نَبْتَغِى الْجَاهِلٖينَ “Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve 'bizim işlerimiz bize sizin işleriniz size. Size selam olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz' derler”  (Kasas, 28/55) âyetidir.

H.Yazır

Burada da iki anlam vardır:

1) Bir mahkeme vs. de aslında gerçek dışı ve en azından şüpheli olduğu zaman, yalanı doğru çıkarmak için yalancı şahitlikte bulunmazlar,

2) Yalan, sahtekârlık veya kötülüğe seyirci kalma niyeti taşımazlar. Bu anlamda her günah, her ayıp, her hile ve her aldatma bir yalan ve sahtekârlıktır. Allah'ın gerçek bir kulu bunu yalan bilir ve güzel görünümlü "sanat" biçimlerinde sunulsa bile ondan kaçınır.
Arapça lağv kelimesi, her türlü boş, yararsız ve anlamsız şeyi içine alır ve bu meyanda "yalan" ı da kapsar. Gerçek kullar "lağv" a rastladıklarında, sanki bu pislik yığınıymış gibi vakarla geçerler. Ahlâksızlık, iğrenç sözler ve terbiyesizlik kiriyle zevklenmek için oralarda eğlenmedikleri gibi, herhangi bir tür "kir" i duymamak, görmemek veya bu kire bulaşmamak için bilerek ve kasıtlı olarak kirin bulunduğu yerlere gitmezler. Daha fazla ayrıntı için bkz. Müminun, an: 4.

Mevdudi

Ve onlar ki; yalan şahitlik yapmazlar. Lağve rastladıklarında da şereflice yüz çevirip geçerler.

Bu buyruğa dair açıklamalarımızı iki başlık halinde sunacağız:

Yalan Şahitlik ve Yalana Tanık Olmak:

Yüce Allah’ın "Ve onlar ki yalan şahitlik yapmazlar" buyruğu şu demektir: Onlar yalan ve batılın bulunduğu yerde hazır olmazlar ve bunu da müşahede edip seyretmezler.

"Zûr" (yalan)" Değiştirilmiş ve allanıp, pullanmış batıl olan her bir şeydir. Bunun en büyüğü ise Allah'a ortak koşmak ve Allah'a ortak koşulanları lazım etmektir. Ed-Dahhâk, İbn Zeyd ve İbn Abbas böylece tefsir etmişlerdir.

İbn Abbas'dan gelen bir rivayete göre de bu müşriklerin bayramları demektir.

İkrime dedi ki: Cahiliye döneminde "zurv diye adlandırılan bir oyundur.

Mücahit: Bu şarkıdır demiştir. Muhammed b. el-Hanefiyede böyle demiştir.

İbn Cüreyc: Yalandır demiştir. Bu Mücahit’ten de rivayet edilmiştir.

Ali b. Ebi Talha ile Muhammed b. Ali şöyle demişlerdir; Buyruk yalan şahitlikte bulunmazlar anlamındadır. Yoksa buradaki "şehadet" müşahede etmekten, görmekten gelmemektedir.

İbnu'l-Arabî dedi ki; Bunun yalan olduğu görüşü elbetteki doğrudur, çünkü bütün bunlar aslında yalana râcidir. Bunun cahiliye dönemindeki bir oyunun adı olduğunu söyleyenlere gelince, eğer bu oyunda kumar ya da bir cahillik yahutta küfre râci' herhangi bir husus varsa haramdır. Bunun şarkı olduğu görüşüne gelince, şarkı bu sınıra kadar varmaz.

Derim ki: Kimi şarkıları dinlemek harama kadar ulaşabilir. Bu ise güzel görülen suretlerin nitelendirildiği, şarap ve buna benzer tasvirlerin yapıldığı, insan tabiatını harekete getiren ve itidal sınırlarının dışına çıkartan yahutta insanın içinde gizli bulunan lehve düşkünlük ve sevgiyi harekete getiren şiirler bu kabildendir. Birilerinin şu beyitlerinde olduğu gibi:

"Altın sarısı renkli, zannedersin ki,

Ateş onun gözlerinin kıvılcımından, alınıp yakılır.

Korkuttular beni onun(la düşüp kalkmaktan ötürü) rezil olurum diye,

Keşke sözünde dursa da varsın rezil olayım.

Özellikle başka bir kaç yerde de açıkladığımız üzere bu şarkılarla beraber şu günlerde olduğu gibi, kavallar ve tefler de eşlik edecek olursa...

Burada yalan şahitlikten söz edildiğini söyleyenlerin görüşlerine gelince, bu da bir sonraki başlığın konusunu teşkil etmektedir.

Yalan Şahitliğin Hükmü:

Ömer b. el-Hattab (r.a) yatan şahitlikte bulunan kimseye kırk celde vurur, onun yüzünü karalar, saçını tıraş eder ve çarşı-pazarlarda dolaştırırdı.

İlim adamlarının çoğunluğu da şöyle demiştir: Bir daha ebediyen şahitliği kabul edilmez, Tevbe etse ve halini düzeltecek olsa da işi Allah'a kalmıştır.

Şöyle de denilmiştir: Eğer bu kişi tanınmış ileri gelen bir şahsiyet değilse, halini düzeltirse daha önceden el-Hac Sûresi'nde (22/30-31. âyet, 5 ve 6. başlıklarda) geçtiği üzere şahitliği kabul edilir. Bu husus oradan tetkik edi­lebilir.

"Lağve rastladıklarında da şereflice yüz çevirip, geçerler" buyruğunda geçen lağv" e dair açıklamalar daha önceden (el-Bakara, 2/225) geçmiş bulunmaktadır. Lağv düşük seviyeli her türlü söz ya da fiildir. Bunun kapsamına şarkı, boş işlerle oyalanmak (lehv) ve bunun dışında buna yakın her-şey dâhildir. Yine bunun kapsamına müşriklerin akılsızca işleri, mü'minleri eziyet etmeleri, kadınlardan söz etmek ve bunun dışındaki diğer münkerler de dâhildir.

Mücahit dedi ki: Bunlara eziyet edilecek olursa, affederler demektir. Yine ondan rivayet olunduğuna göre; nikah (cima)'dan söz edecek olurlarsa, bundan kinaye yoluyla söz ederler, demektir.

El-Hasen dedi ki: Lağv, bütün masiyejler demektir. Bu da oldukça kapsamlı bir açıklamadır.

"Şereflice" yani onu reddederek, ondan razı olmayarak, yüz çevirerek, o hususta yardımcı olmayarak ve bu işi işleyenlerle oturmaksızın (uzaklaşırlar), demektir. Yani onlar asla batıla girmeyen şerefli kimseler gibi geçer, giderler. Mesela; denilir ki, bu da: "Kendisini küçük düşüren, değerini zedeleyen hususlardan kendisini uzak tuttu, ona yaklaşmadı" demektir.

Abdullah b. Mesut’tan rivayete göre o bir şarkı sesi işitmiş, hemen çabucak oradan ayrılıp gitmiştir, Rasûlullah (sav)'a bu davranışının haberi ulaşınca: "İbnu Ümmi Abd kerim (şerefli bir kimse) olmuştur" diye buyurdu

Lağve rastlayınca oradan şereflice yüz çevirip geçmek demek, iyiliği emredip münkerden alıkoymak demektir.

Kuduri

Onlar yalan yere şahitlik etmezler, lüzumsuz şeylere rastladıklarında katılmayıp onurlu bir şekilde geçip giderler.

"Onlar yalan yere şahitlik etmezler."

Ayetin bu kısmında geçen ez-zûr kelimesi lügatta, "bâtıl ve yalan söz, toplumun efendisi, başbuğu, oyun ve musiki topluluğu, Allah'tan başka tanrı, put, şirk koşma, kuvvet, akıl, görüş" manalarına gelmektedir.

Âlimler bu kelimeye farklı manalar yüklemişlerdir. Hangi âlimin hangi manayı verdiğini bize en güzel nakleden Kurtubî'dir: Dahhâk, İbn Zeyd ve İbn Abbâs, "değiştirilmiş, allanıp pullanmış bâtıl olan her şeydir. Bunun en büyüğü Allah'a şirk koşmaktır ve Allah'a ortak koşanları büyütmektir" demişler; ayrıca yine İbn Abbâs onun "müşriklerin bayra­mı" olduğunu söylemiştir; İbn Cüreyc, "yalan"; Ali b. Ebî Talha ve Muhammed b. Ali, "yalan yere şahitlik etmek" olduğunu söylemişlerdir.

Zûr Kelimesinin Kur'ân'daki Kullanımları:

a) Ziyaret etmek

"Nihayet kabirleri ziyaret ettiniz" (Tekasür 102/2). Tekasür kelimesini "çokluk" manasına alınca buradaki zürtüm kelime­sine "ziyaret etmek" manasını vermek en doğrusu olacaktır. Malı çoğaltmak için aşırı ihtiras manası verirsek o zaman zürtüm fiiline "girmek" anlamını verebiliriz.

b) Meyletmek

"Doğduğu zaman mağaralarının sağına meyleder" (Kehf 18/17). Gerçekten, haktan ve doğrudan meyledip yalana gitme anlamı da kelimenin bu maddî anlamından çıkarılabilir.

c) İftira

"İnkâr edenler: 'Bu Kur'ân, olsa olsa onun uydurduğu bir yalandır. Başka bir zümre de bu hususta kendisine yardım etmiştir' dediler. Böylece onlar hiç şüphesiz haksızlığa ve iftiraya başvurmuşlardır" (Furkan 25/4). İftira da yalana dayanmaktadır; hatta kendisi bir yalandır.

d) Yalan

"Şüphesiz onlar çirkin bir laf ve yalan söylüyorlar" (Mücadele 58/2). Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette de ilgili kelime, "yalan" manasına gelmektedir. Bazı âlimler "yalana şahitlik etmezler" ifadesini, "bâtılın, yalanın bulunduğu ortamda bulunmazlar, onu seyretmezler" anlamına almışlardır. İbn Abbâs, bu âyetin,

"Allah ve Hz. Muhammed'e iftira edildiği, ileri geri konuşulduğu meclislerde bulunmazlar" manasına geldiğini söylemiştir. Kötü insanların toplandığı yerlerde bulunmak, onların işlediği kötülüklere rıza göstermek demektir. İşte "yalana şahitlik etme" nin anlamı budur.

"Yalana şahitlik etmenin" ne anlama geldiğini Nisa 135 ile vermemiz mümkündür: "Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun." Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette şahitlik geçiyor, burada da şahitlik geçiyor. "Yalana şahitlik etmez" demek, "kendisi, ana-babası ve akrabası bile olsa doğruyu söyler" demektir. Adaletin bayrağını ayakta tutmak için kim olursa olsun, hangi şartlar altında bulunursa bulunsun doğru söyleyen kişi, Allah'ın kulu olmaktadır. İşte yalan yere şahitlik etmek de Allah'ın kullarının yapmaması gereken davranışlar arasında yer almaktadır.

"Lüzumsuz şeylere rastladıklarında katılmayıp onurlu bir şekilde geçip giderler."

Âyetin bu kısmında geçen el-lağv kelimesi, "boş, faydasız, lüzumsuz, anlamsız, seviyesi düşük söz ve davranışlar" anlamına gelmektedir. Aklın mayalamadığı, onun süzgecinden geçmeyen, kişinin kendisine ve çevresine fayda getirmeyen söz ve davranışlar da bu kelimenin anlam dairesinde bulunmaktadır.

İşte böylesine fayda vermeyen, seviyesi düşük söz ve uygulamalara rastlayınca gerçek mü'minler bu ortamlardan vakar ile geçip giderler. Lağv denen seviyesi düşük sözler, kitaplarda, makalelerde, bilimsel toplantılarda, siyasi konuşmalarda da olabilir. O zaman karşımıza, mü'min kişinin neyin lağv, neyin gerçek, seviyeli fikir, bilgi ve eylem olduğunu ayırması, farkını fark etmesi esası çıkmaktadır. Seviyesi yüksek olan söz ve fiilleri bilemeyen kişi, lağv olanını ayırt edemez. O zaman âyetin bu kısmı başlı başına, mü'minin bilgili, kültürlü ve ayırt edici yeteneğe sahip olmasını şart koşmaktadır.

Mü'min kişi, neyin faydasız, neyin seviyesiz, neyin boş ve neyin bâtıl, yani gerçek dışı olduğunun eğitimini önceden almış alması gerekiyor. Bu eğitimi almış olan kişi, derhal şu hareketi yapacaktır: "Onurlu bir şekilde geçip giderler." Âyetin bu kısmında yer alan kirama "onurlu, şereflice, onu reddederek, ona itibar göstermeyerek, ona ilgi duymayarak, onun yayılmasına yardım etmeyerek, onu dışlayarak, onu üreten ve onun peşinden koşanlarla beraber olmayarak" anlamına gelmektedir. Lağv dolu kitap ve makaleleri okuduğunda onlara kapılmamak, sahte ve işe yaramayan ideolojilerin peşinde koşmamak, büyük bir irade, sağlam bir beyin ve sarsılmaz bir şahsiyete sahip olmak demektir.

Günümüzün genel ve din eğitimi, gençliğe, böylesine seviyesiz, boş, sahte fikirlerle dolu kitap ve makaleleri tanıtmalı ve onlardan etkilenmemelerini sağlamalıdır. Onları bu etkilerden uzak tutabilmek için Öğretmenler de onların analizini iyi yapabilmeli, gerçeği iyice hazmetmiş olmalıdırlar. Seviyesiz ve boş olanı tanımayan bir öğretmen veya profesör, öğrencilerini ondan uzak tutamaz. Hatta bu iş aile eğitiminden başlamalıdır.

Şerefle, onurla, seviyesiz ve boş şeyden geçip gitmek, onu elinin tersi ile itmek erdem dolu bir davranıştır. Bunu gençliğe kazandırmak çok zor olduğu kadar, yapılması gereken de bir iştir. B.Bayraklı

Allah'ın gerçek kulları, uyarı için kendilerine okunduğunda Allah'ın ayetlerine karşı kör ve sağırlar gibi davranmazlar. Ayetlerin öğretilerine sağır kulaklarla yönelmedikleri gibi, gözlemlemeleri istenen ayetler karşısında gözlerini kapamazlar; tam tersine, ayetler onları derinden etkileyerek harekete geçirir. Kendilerine emredileni yaparlar ve yasaklardan kaçınırlar. 

Mevdudi

Bu ayeti açıklarken, Zemahşerî, halkın taklitçi çoğunluğunun ilahî mesaja sadece yüzeyde kalan bir heves ve heyecanla yaklaştığını, adeta görünüşü kurtarmak için “onun üzerine üşüştüğünü”, ama gerçekte mesajı anlamak için en küçük bir çaba sarf etmediğini ve dolayısıyla onun muhtevası hakkında kör ve sağır kaldığını; oysa Allah'tan yana gerçekten duyarlı ve bilinçli olan kimselerin mesajı anlamak için derin bir istek ve iştiyak gösterdiklerini ve bunun için de “onu can kulağıyla dinleyip açık bir zihinle kavramaya çalıştıklarını” belirtmektedir.

M.Esed

Kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.

7-  وَالَّذٖينَ اِذَا ذُكِّرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ Ve onlar ki, Rablerinin ayetleri kendilerine hatırlatıldığında; yani kendilerine ihtar edildiği, vaaz ve nasihat olunduğu, ders verildiği zamanlar,   لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمّاً وَعُمْيَاناً  o ayetlere karşı sağırlar ve körler gibi davranmazlar, yani dinlememezlik etmezler, üzerine üşüşürler, fakat görür göz, dinler kulak olarak üşüşürler.

H.Yazır

Rabb’lerinin ayetleri kendilerine hatırlatıldığında, kulaklarını kapatarak ve gözlerini yumarak onları görmezlikten gelmezler.

"Allah'ın ayetleri hatırlatıldığında" ifadesi, "Allah'ın ayetleri ile kendilerine öğüt verildiğinde" demektir. Bu öğütlere karşı sağır ve kör tepkisini gösterip dalmazlar.

Âyette geçen lem yehırrû ifadesindeki, yehırrû fiili, harra kökünden gelmektedir. Bu fiil, "yüksek bir yerden düşmek, ölmek, bina yıkılmak, bilinmeyen bir yönden saldırmak, bir yerden başka bir yere gitmek", su veya rüzgârla kullanılınca "ses çıkarmaları, düşmek, yarmak" anlamına gelmektedir.

Harra Kelimesinin Kur'ân'daki Kullanımı:

a) Düşmek

Dehşet veren bir şeyi gören kimsenin bayılmasındaki düşme anlamı burada ifade edilmektedir: "Rabbi o doğa tecelli edince onu paramparça etti. Mûsâ da baygın düştü" (A'râf 7/143). Buradaki düşme eylemi harra fiili ile ifade edilmiştir. Şirk koşan insanın Allah katında ani bir derece ve değer kaybına uğradığını ifade etmek için Hacc 31 'de de bu kelime kullanılmıştır: "Kim Allah'a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmıştır."

b) Çökmek

Depremde evlerin, binaların çatılarının çökmesi anlamında kullanılmaktadır: "Onlardan öncekiler de hile yapmışlardı. Sonunda Allah da onların binalarını temellerinden söktü, üstlerindeki tavan da tepelerine çöktü" (Nahl 16/26).

c) Yıkılmak

Bir şeye dayanan birinin, o dayandığı şey çekilince yıkılması manasında Sebe' 14'te yer almaktadır: leyman'ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. Sonunda yere yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı." Meryem 90'da da bu kelime, dağların yıkılıp düşmesini ifade etmektedir.

d) Kapanmak

Bir insanın, saygı duyduğu ve manasını derinden anladığı bir şeyi duyunca secdeye kapanmasını anlatırken Yüce Allah bu kelimeye yer vermiştir: "Onlara, çok merhametli olan Allah'ın ayetleri okununca ağlayarak secdeye kapanırlardı" (Meryem 19/58). Bu anlamda Yunus 10/100; İsra 17/107; Secde 34/15 ve Sâd 38/24'te de yer almaktadır.

e) Yorumunu yapmakta olduğumuz Furkan 73'te "üzerine üşüşmek, dalmak" manasına gelmektedir. Mü'min kişiler, Allah'ın ayetleri okunduğunda körler ve sağırların yaptığı gibi bilinçsizce o âyetlerin üzerine üşüşmezler.

Zemahşerî, âyetin bu kısmını açıklarken halkın taklitçi bir anlayışla ayetleri ele aldıklarını, ilâhî mesaja yüzeysel bir heves ve heyecanla yaklaştıklarını, görüntüyü kurtarmak için ona alaka gösterip üzerine üşüştüklerini, onu anlamak için en küçük bir çaba sarf etmediklerini, ilâhî mesajın içeriği hakkında onun zenginlikleri, hayata getirdikleri hakkında kör ve sağır kaldıklarını söylemektedir.

Zemahşeri’nin bu açıklamasına ilave edecek bir şey yoktur; ama günümüze getirerek ve Zemahşeri’nin de affına sığınarak bir şeyler söylemeyi düşünüyoruz. Günümüzün din âlimi ve görevlileri, Kur'ân'ın insanlığa getirdiği mesajları iyi anlayıp onları halka anlatmalıdırlar. Halk ile beraber Kur’an’ı sadece dinleyip, onu dinlemek için üşüşmeleri değil, onun içeriğini iyice anlayıp halka anlatacak ve bu konuda halkı bilinçlendireceklerdir. Güzel sesli hafızların okuyup gönül tadı ile dinlemekten öte, onun içeriğini anlayıp hayata bilinçli bir şekilde indirmenin zevkini duymaları gerekiyor.

Kur'ân'ın hayata tatbik edilmesinin verdiği zevki duymak gerekiyor. Bunu da ona, bilinçli bir şekilde ve gönülden anlayarak yaklaşma sağlayacaktır. Bu durum Zemahşeri’nin yaşadığı dönemde de böyle idi, şimdi de aynen devam etmektedir. Müslümanlar Kur’an’a böylesine sağır ve körcesine yaklaştıkça, Kur'ân onlardan uzaklaşmaktadır.

Din âlimi ve görevlileri mezheplere, tarikatlara, cemaatlere ve çözümü olmayan konulara verdikleri değeri Kur’an’a vermedikçe ayağa kalkamayacaklardır. Kur’an’dan bir âyet okuyup rahatlıkla anlayıp insanlara anlatacak durumda olmayanların peşine takılıp zamanlarını heba edenler Müslümanların bu halinden sorumludurlar.

Artık Kur’an’a sağır ve kör olarak üşüşmenin zamanı değildir. Onun içeriğini, mesajını iyi ve derinden algılayıp insanlığa öğretmenin zamanıdır. Duymayan ve görmeyen bir insanın bir nesneye yaklaşımı gibi Kur’an’a yaklaşılmaz. Artık kulaklardan ağırlıklar, gözlerden perdeler sökülüp atılmalıdır. B.Bayraklı

Gerçek kulların en belirgin özelliği, Allah'a duaya istekli olmalarıdır. Ayet 65'te kendi kurtuluşları, ayet 74'te ise eşleri ve çocukları için duaları anılmaktadır: "Rabbimiz, eşlerimizi ve çocuklarımızı gerçek müminler yap ki, muttaki ve bizim için rahatlık ve esenlik kaynağı olsunlar." Onların bu duaları, Allah'ın gerçek kullarının, sevdikleri için dünya zevklerini değil, ahiretteki kurtuluşlarını düşündüklerini göstermektedir. Bu özelliğin burada, gerçek kulların mesaja içten inandıklarını göstermek için anıldığını belirtmeliyiz. Bu yüzden, onlar sevdiklerinin imanıyla bu derece ilgilenmektedirler. Yine, müminlerin yakınlarının ve sevdiklerinin birçoğunun, o zaman daha henüz, İslâm'ı kabul etmemiş oldukları da hatırda tutulmalıdır. Eğer bir erkek İslâm'a girmişse, karısı hâlâ bir kâfirdi; eğer bir genç İslâm'a girmişse, anne-babası ve kardeşleri hâlâ küfürde idiler veya tersi bir durum söz konusuydu. Bu yüzden, gerçek kullar ne zaman cehennemin dehşetli halinin sureti gözlerinin önüne gelse, onlar için ağlar ve dua ederlerdi.
Yani, "Takva, dindarlık ve salih amellerde üst olalım; muttakilere rehberlik edelim ki, dünyada fazilet ve takvayı yaymada onlara öncülük yapalım." Yeri gelmişken, gerçek kulların bu özelliğinin, birbirleriyle dünyevî iktidar ve servet yarışı ve rekabetine giren kâfirlerin durumuyla tam bir tezat teşkil ettiği belirtilmelidir. Ama ne yazık ki, günümüzde bazıları bu ayeti yanlış yorumlamakta ve bundan siyasal liderlik için adaylığın, hoş görülüp tavsiye edildiği sonucunu çıkarmaktadırlar. Onlara göre ayetin anlamı şöyledir: "Rabbimiz, bizi muttakilerin yöneticisi kıl." 

Mevdudi

Ve onlar ki: “Ey Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takva sahiplerine önder kıl” derler.

8-  وَالَّذٖينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجَنَا وَذُرِّيَّاتِنَا غُرَّةَ اَعْيُنٍ Ve onlar ki, Ey Rabbimiz! Gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler ihsan et. Burada (مِنْ) harfi beyaniyye (açıklama) veya iptidaiye (başlangıç) için olmasına göre iki mânâ caizdir. Birisi, bizlere gözlerimizi aydınlatacak eşler ve zürriyetler ver demek; diğeri de, eşlerimiz ve zürriyetlerimiz sebebiyle bizlere gözümüzü aydınlatacak nimetler, mutluluklar ver, demektir. Bu dilek, aile ve evlad terbiyesine verilen önemi gösterir  وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقٖينَ اِمَاماً  ve bizi takva sahiplerine önder kıl, derler. Takva sahipleri Allah'ın korumasıyla, cehennem azabından korunan mutlu kimselerdir.

İmam: Başkan, öncü, kendisine uyulan kimse demektir. Yalnız muttaki olmak değil, muttakilerin önderi olmak arzusu ne büyük gaye, ne kutsal bir düşünce ve idealdir. Düşünmeli ki, Rahman’ın kullarının ruhlarındaki büyüklüğü gösteren bu duanın içinde bulundurduğu mânâ ne yüksek, ne toplayıcıdır! Bundan yüksek bir fikrî ilerleme, yüce gayret düşünülemez.

H.Yazır

Onlar: "Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler, çocuklar bağışla ve bizi, Allah'a saygılı olanlara önder yap" derler.

Bu âyetler, Furkan Sûresi'nin 63. âyetiyle başlayan Rahman’ın kullarının Özelliklerini tamamlamaktadır. Bu ayetlerde dua ile sabır ve ödüller ele alınmaktadır. Ayetlerden çıkaracağımız neticeler şunlardır:

"Onlar: 'Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve çocuklar bağışla' derler."

a) Âyetin bu kısmında yer alan kurrate a'yün terimi, "göz nuru" demektir. Biz bunu "göz aydınlığı" olarak manalandırdık. "Göz nuru eşler ve çocuklar" ın anlamı, doğru yolda yürüyen, sağlam şahsiyetli, iffetli, insanlığa ve ailesine faydalı, bilinçli, yaptıkları davranışlardan dolayı insanlar onları överken gözlerinden sevinç yaşları akıtacak şahsiyetler demektir. Ailenin hayatına ışık olacak, bilgileriyle insanlara ışık saçacak kişiler anlamına gelmektedir. Aileye keder, ıztırap, problem değil de, sevinç, mutluluk ve bahtiyarlık getiren eş ve çocuklar demektir.

b) Mü'minlerin, bu tarz eş ve çocuk beklemeleri için Allah'tan istemeleri, eğitimde duanın ne kadar önemli olduğunu ifade etmektedir. Eğitimde duanın etkinliği Bakara 2/129; A'râf 7/189; İbrahim 14/40; Meryem 19/5-6; Ahkaf 46/15'te yer almaktadır. Bunlardan Ahkaf hariç, diğerlerinde gerekli olan açıklama yapılmıştır. Burada kısaca söyleyeceğimiz şudur: "İnsan denen varlık öylesine potansiyel bir yetenek, kabiliyet ve duygularla doludur ki, onu istenen bir şekilde eğitip yetiştirmek dünyanın en zor işidir. İlâhî yardım olmadan bunu gerçekleştirmek zordur. Bunu anlayan Hz. Âdem ve eşi, İbrahim ve Zekeriyya peygamberler de iyi evlat için Allah'a yalvarıp yardım istemişlerdir. Onların bu dua metodunun bizler tarafından kullanılması için de Ahkaf 15 ve yorumunu yapmakta olduğumuz Furkan 74'te dua yeniden gündeme getirilmektedir. Eğitimin bütün imkânlarını hazırladıktan sonra, Allah'a dayanıp bu hususta ana-babalar yardım istemelidirler. Yüce Allah dilerse, takdir ederse Firavun'un sarayında Hz. Musa'yı yetiştirebilir.

"Bizi, Allah'a saygılı olanlara önder yap." Âyetin bu kısmında yer alan imâm kelimesinin bir eğitimsel, bir de siyasi boyutu vardır. Eğitim açısından bakınca, "örnek" manasını verebiliriz. El-müttekin kelimesi de "saygı gösteren", Muhammed Esed'in dediği gibi "Allah'a karşı sorumluluğunun bilincinde olan kimseler" demektir. Bunlara örnek olmak ise, onları eğitmek demektir.

Diğer taraftan imâm kelimesi, siyasi bakımdan "önder, siyasi erki elinde tutan" demektir. Bilinçli insanların, Allah'a saygı duyanların oluşturduğu bir toplumun veya toplumların Önderi, yöneticisi demektir. Böylece, Furkan 63'ten 74'e kadar olan davranışları yerine getiren, o değerleri hayata geçirenler, Allah'tan önder olma isteğinde bulunabilirler. Herkes, devletin Önderi olamayacağına göre, hiç olmazsa ailesinin ve öğrencilerinin Önderi olabilirler.  B.Bayraklı

Sabr kelimesi, burada en kapsamlı anlamında kullanılmıştır. Gerçek kullar, hakkın, gerçeğin düşmanlarının işkencelerine cesaretle göğüs geriyor, yeryüzünde Allah Yolu'nun yerleşmesi mücadelesinde kararlı ve azimli davranıyor; içten, korkusuzca ve dünyevi kayıp ve mahrumiyet konusunda hiç bir endişe taşımadan Allah'ın emirlerini yerine getiriyor ve Şeytan'ın ve nefsin her türlü iğvalarına karşı duruyorlardı.
 "Yüksek köşk" diye tercüme ettiğimiz "" yüksek bir konak, malikâne olup kelime genellikle iki katlı bir evin "üst katı" için kullanılır. Fakat bu konudaki gerçek şudur ki, dünyada insanların yaptığı en yüksek binalar, Hindistan'daki Taç Mahal ve New York'un gökdelenleri bile Cennet'in "yüce konaklar" nın çirkin bir müsveddesinden başka bîrşey değildir. Bu konaklar öylesine muhteşem, yüce ve güzeldir ki, insan zihni onların ihtişamını hayal bile edemez. 

Mevdudi

"İşte onlar, sabrettiklerinden dolayı cennetin en yüksek dereceleriyle ödüllendirilirler. Ve orada selâm ve sevgi ile karşılanacaklardır. Çok uzun süreli olarak orada kalacaklardır. Orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir yerdir."

Yüce Allah, kullarının yaptıkları davranışlara sabretmektedir. Onların bütün davranışlarında, eylemlerinde sabır mayası vardır. Bütün ameller anılmadan sadece sabır anılarak, onların cennette en yüksek derecelerle ödüllendirileceğine dair Yüce Allah fermanını vermektedir.

Ayrıca melekler onları selâm ve sevgi ile karşılayacaktır. Bunun bir benzer açıklaması Ra'd 19-24. ayetlerde yer almaktadır. Âyette geçen tahiyye kelimesini "esenlik", selâm kelimesini de "sevgi" olarak tercüme etmekte bir sakınca görmüyoruz. Esenlik ve rahmet de denebilir. Bundan ne anlıyoruz? Günlük hayatta insanların birbirine esenlik dilemelerinin, sevgi ve muhabbetle karşılamalarının önemi, erdemi ortaya çıkmaktadır. "Bir selâm ile selâmlandığınızda, siz de ondan daha güzeli ile selâmlayın yahut aynı ile karşılık verin" (Nisa 4/86) diyen Yüce Allah'ın emrini yerine getiren insanların mahşerde aynı şekilde karşılanacaklarına burada işaret edilmektedir.

Bütün bu özelliklere sahip mü'minler, cennette çok uzun süreli olarak, yani Hûd 108'de belirtildiği gibi, Allah dilediği kadar orada kalacaklardır. Orası çok güzel bir karargâh ve yerdir. Yüce Allah'ın dünyada bu ödülü anması, insanları iyiye, doğruya, güzele, hakka gitmeleri ve onları hayata geçirmeleri için bir teşvik içermektedir. İşte bu teşvik, in­sanları kötünün karargâhından, kirinden ve yakıcı ateşinden kurtarma gücüne sahiptir. Teşvik olmadan insana bir işi yaptırmak, değişimi gerçekleştirmek zordur.

B.Bayraklı

75-76. İşte onlar (Rahman’ın kulları), sabretmelerine karşılık ğurfede (cennetin en yüksek makamlarında); orada ebedî kalacaklar olarak mükâfatlandırılacaklar, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır -orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir ikametgâhtır. - 

63–74. ayetlerde üstün nitelikleri sayılıp dökülen Rahman’ın kullarının ahiretteki konumları da bu ayetlerde açıklanmaktadır. Bu kişilerin akıbetleri, birçok ayette farklı bir anlatımlarla dile getirilmiştir: 

Ra’d; 20–24:  O kişiler, Allah’ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmazlar.                                

Ve o kişiler, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştirirler. Rablerine haşyet duyarlar ve hesabın kötülüğünden korkarlar. Ve o kişiler Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmişler, namazı ikame etmişler ve kendilerine verdiğimiz rızklardan gizli ve açıkça infak etmişlerdir. Ve onlar çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldırırlar. İşte bu yurdun akıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar,  atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya (adn cennetlerine) gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” 

Ahzab; 44:   O’na kavuşacakları gün onların selâmlamaları “Selâm” dır. O (Allah) da onlar için cömertçe bir ödül hazırlamıştır.  

Hud; 108:  Ve şu mutlu olanlara gelince, onlar da gökler ve yer durdukça ardı arkası kesilmeyen bir ikram olarak cennettin içinde sürekli olmak üzere kalacaklardır. -Ancak Rabbinin dilediği müstesna.-  

Zümer; 20: Lâkin Rablerine takvalı davranan o kişiler için, Allah’ın vaadi olarak altlarından ırmaklar akan, gurfe üstüne yapılmış gurfeler (köşk üstünde köşkler) vardır. Allah vaadinden caymaz.  

Nisa; 147: Eğer şükretmiş ve iman etmişseniz Allah sizin azabınıza ne yapar? Allah, şükrün karşılığını veren ve en iyi bilendir.

Gurfe

“Gurfe” sözcüğü, Arapça’da “yüksek olan” anlamına gelir. Buna göre, her yüksek bina bir “gurfe” dir. Rahman’ın kullarının “gurfe” de olmalarından maksat ise, onların cennette yüksek derecelerde, köşklerde olduklarını bildirmektir.

H.Yılmaz

75- İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamları ile mükâfatlandırılacaklar,  orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.

76- Orada ebedî kalacaklar, orası ne güzel bir konak ve ne güzel bir makamdır.

اُولٰۤئِكَ يُجْزَوْنَ الْغُرْفَةَ لِمَا صَبَرُوا İşte bunlar yaptıkları sabırlarına karşılık gurfe (yüce makamlar) ile mükafatlandırılacaklardır.  وَهُمْ فِى الْغُرْفَاتِ اٰمِنُونَ  “Onlar cennet odalarında huzur içinde” (Sebe' 34/37) olacaklar, yani en yüksek dereceye, cennet köşklerinin en yükseklerine çıkarılacaklar.

Gurfe: Aslında yüksek bina ve konakların terası, kulesi gibi en yüksek noktası demek olup burada gökyüzünün burçlarına uygun olarak bir yükseklik ifade etmektedir. Bu sebeple olmalıdır ki, yedinci gök diye de tefsir edilmiştir. İşte onlar öyle yükselecekler  وَيَلْقَوْنَ فٖيهَا تَحِيَّةً وَسَلاَماً ve orada bir sağlık ve selam ile karşılanacaklar.

Tahiyye: Sağ olasınız, Allah sağlık versin, Allah ömürler versin gibi hayat duası; selam da, selamet duasıdır.

اَلتَّحِيَّاتُ لِلّٰهِ وَالصَّلَوَاتُ وَالطَّيّبَاتُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَلسَّلاَمُ عَلَيْنَا وَعَلٰى عِبَادِ اللّٰهِ الصَّالِحٖينَ اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ  “Her türlü saygı, salat ve iyilikler Allah'a mahsustur. Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun ey Peygamber! Selamet bizim ve iyi kulların üzerine olsun. Ben şehadet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed, Allah'ın kulu ve resulüdür.” (Buhârî, Ezan, 148, 150, el-Amel fi's-salât, 4, İstizan, 3,28, Daavât, 16, Tevhit, 5; Müslim, Salât, 56, 60, 62; Ebu Dâvûd, Salât, 178; Tirmizi, Salât, 100, Nikah 17; Nesaî, Tatbik, 23, Sehv, 41, 43, 45, 56, 100, 104; İbn Mâce, İkame, 24, Nikah, 19; Dârimî, Salat, 84, 92, Muvatta, Nida, 53, 55; Ahmed b. Hanbel, I, 292, 376, 382, 408, 413, 414, 422, 423, 428, 431, 437, 439, 440, 450, 459, 464; IV, 409 H.Yazır

Allah'ın gerçek kullarına vaat edilen büyük mükâfatlara zıt olarak kâfirlere yapılan bu uyarıyla şöyle denmektedir: "Yardım ve himaye için Allah'a dua etmez ve O'na ibadette bulunmazsanız, O'nun yanında hiç bir değer ve öneminiz olmayacak ve sizden müstağni olduğu, hiç bir şekilde yardımınıza muhtaç bulunmadığı için, size hiç itibar etmeyecektir. Size rahmetiyle davranması için, kendisine dua etme fırsatı tanıması, şüphesiz kendi yararınızadır. Bunu da yapmazsanız, diğer yaratıklarla aranızda hiçbir fark kalmaz." Yani tevbe etmedikçe, bu günah sizin öte dünyadaki ruhani geleceğinizi tayin edecektir.  Mevdudi

De ki: “Duanız olmasa Rabbim size kıymet verir mi ki de siz kesinkes yalanladınız? Artık size o kaçınılmaz olacaktır.”

Bu ayette Rabbimiz elçisine, yalanlayıcılara yönelik bir hitap yaptırmış ve bu hitap ile de Rabbine yakarmayan birinin Allah katında herhangi bir değerinin olmadığı ve de olamayacağı açıklanmıştır.

Nitekim bu ayetin muhatapları olan yalanlayıcıların akıbetleri korkunç olmuş, onlar dünyada iken de rezil rüsva olmuşlardır. Onların ahiretteki hâlleri ise, Rabbimizin Kur’an’da açıkladığı gibi, temelli kalacakları cehennemde çok çeşitli azap içinde yaşamalarından başka bir şey değildir. Yalanlayıcılar bu korkunç sonu hesap gününde büyük bir pişmanlıkla hissedeceklerdir:

Kehf; 49: Ve Kitap (amel defteri) konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış.” derler. Ve onlar,  yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.

En’âm; 30:  Ve Rabb’lerinin huzurunda durduruldukları zaman onları bir görsen! (Rableri onlara) “Bu, bir gerçek değil miymiş?” dedi (der). Onlar; “Rabbimize yemin ederiz ki gerçektir.” dediler (derler). (Rableri de onlara) “Öyleyse küfretmiş olmanız nedeniyle azabı tadın!” dedi (der).

Yüce Allah, yalanlayıcıları bu kötü sonun beklediğini başka ayetlerde, farklı üslûplarla da yapmıştır:

Zümer; 7: Eğer inkâr edecek olursanız, artık şüphesiz Allah size hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için küfre rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin (yararınız) için ondan razı olur. Hiçbir günahkâr (suçlu), bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir.

En’âm; 155–157: Ve bu (Kur’an), “Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa (Yahudi ve Hıristiyanlara) indirildi; biz ise, onların okumasından habersizdik (o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk.” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk.” demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz kitaptır, bereketlidir. Onun için ona uyun ve takvalı davranın. Belki rahmet olunursunuz. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah’ın ayetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız.

 Rahman Allah’a kul olanlar ise dünya ve ahirette mutlu olacaklardır:

Âl-i İmran; 110: Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah’a inanırsınız. Kitap ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onların bazıları müminlerdir, pek çoğu da yoldan çıkmış kimselerdir.

 Konumuz olan ayetin kâfirlere verdiği mesaj şudur: “Yardım ve himaye için Allah’a dua etmez ve O’na ibadette bulunmazsanız, O’nun yanında hiçbir değer ve öneminiz olmayacak, her şeyiniz boşa gidecektir. Size rahmetiyle davranması için, kendisine dua etme fırsatı tanıması, şüphesiz kendi yararınızadır.”

H.Yılmaz

(Resulüm!) De ki: “Rabbim size ne kıymet verir duanız olmasa? (Ey inkârcılar! Size bildirdiklerini) kesinkes yalan saydınız; o halde azab yakanızı bırakmayacaktır!

   قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّٖى لَوْلاَ دُعَآؤُكُم De ki: “Rabbim ne kıymet verir size duanız olmasa? Yani  وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَاْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونَ    “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56) buyurulduğu üzere, yaratılışınızın hikmeti ibadet ve kulluktur. Onun için ibadetiniz ve kulluğunuz olmasa Allah katında ne kıymet ve öneminiz olurdu?  فَقَدْ كَذَّبْتُمْ Duanız olmadığı takdirde (kesin kes) yalan saymışsınız, Rabbinize inanmamışsınız demektir.  فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَاماً   O halde o yalanlamanın cezası, gerekli bir sonuç  olur, yarın boynunuza geçer.

H.Yazır 

De ki: "Eğer dualarınız olmasaydı Rabbim sizi ne yapardı? Fakat siz yalanladınız; bu yalanlamanız, ya­kanızı bırakmayacaktır,"

"De ki: Eğer dualarınız olmasaydı Rabbim sizi ne yapardı?"

Âyetin bu kısmı bize, insanın değerinin duasının içinde gizli olduğunu göstermektedir. Dua insanın değerine eşittir. Duada ne vardır da böylesine bir değere sahiptir? Ayetin son kısmına bakarsak duaya "iman" manası verebiliriz. Orada "siz yalanladınız" denmektedir. Demek ki, dua yalanlamanın zıttı olan iman ve tasdiktir. Taberi’nin naklettiğine göre İbn Abbâs da aynı görüşü savunmaktadır. Zemahşerî, bu kelimeye, "ibadet, yani kulluk" manasını vermiştir. Kadı Beydâvî, Hâzin ve Nesefî de Zemahşeri’nin görüşünü benimsemişlerdir. Nesefî buna "İslâm" ı da ilave etmiştir. Râz’î, bütün bunları harmanlayarak açıklamasını yapmış ve bazı ilavelerde bulunmuştur: Duanın, iman, ibadet, sıkıntılardan sonra yakarma; Allah'ın ihsanına karşı şükretmek, ihtiyacını gidermek için istekte bulunmak olduğunu söylemiştir.

Bütün bu açıklamaların içinden birini tercih edecek olursak, İbn Abbâs'ın söylediği "tevhit inancını" almamız gerekiyor. "Sizin duanız olmasaydı", sizin "tevhit inancınız, yani tek Allah'a imanınız olmasaydı" demektir. O zaman tevhit inancının, insanın değerine eşit olduğunu söyleyebiliriz.

Diğer taraftan "dua" nın yapısında, kibri söküp atmak, alçak gönüllülük, acziyetini ifade etmek, teslimiyet ve tevekkül vardır. Demek ki dua, pek çok psikolojik, yani manevî erdemlerin yumağı durumundadır. "Dua" da ihtiyaçlarını kimin gidereceğine dair bilinç vardır. Gönlünü tam manasıyla Allah'a yönlendirme, yani münîblik vardır. Dua, sıkıntılar altında ezilmemek için, en iyi tedavi usulünü teşkil etmektedir.

"Fakat siz yalanladınız, bu yalanlamanız yakanızı bırakmayacaktır."  

Bunun anlamını, Râz’î şöyle açıklıyor: "Ben size, ben kullanma ancak ibadetlerinden dolayı değer veririm" şeklindeki hükmümü bildirince, siz bu hükmü yalanladınız. Yalanlamanızın peşinden size azap gelecektir. lizâmâ kelimesinden, azabın kaçınılmazlığı anlaşılmalıdır. Ama kaçınılmazlık, yakasını bırakmamak manasına da gelir.

Böylece Yüce Allah, Furkan Sûresi'nin son 15 âyetinde bir Müslüman kimliği, şahsiyeti, profili çizmiştir; nasıl bir Müslüman yetiştirmek istediğini, Kur'ân okulunun amacının ne olduğunu anlatmıştır. Yapması gerekenlerle, yapmaması gerekenleri belirlemiş, ahlâk, ekonomi, tevhit inancı, hukuk ve eğitimin, üzerinde oturduğu temel esasları gündeme taşımış, ceza ve mükâfatın eğitici yönünü vurgulamıştır. B.Bayraklı