(Nahl - 37.Ayet)

<< Geniş Meal

Şu’arâ

Tevrat'taki muhtelif atıflara bakılacak olursa (özellikle Çıkış xiv, 2 ve 9), Kızıl Deniz'i geçme mucizesi, bu denizin bugün Süveyş Kanalı olarak bilinen kuzeybatı ucunda vuku bulduğu anlaşılmaktadır. Kıssanın geçtiği çağlarda burası şimdiki kadar derin değildi ve bazı bakımlardan Kuzey Denizi'nin ana kıtayla Frisian adaları arasında kalan sığ bölümü gibiydi; yüksek cezir (geri çekilme) hallerinde bu gibi yerlerde sığ bölgeler çıplak kalmakta ve geçici olarak geçilebilir hale gelmekte; ama bu durumdayken, anî ve şiddetli bir med dalgasıyla bütünüyle sulara gömülmektedir. M.Esed

Yani, Kureyş bundan şu dersi almalıdır: "Firavun, erkanı ve tebası gibi inatçı kişiler, kendilerine yıllarca apaçık mucizeler gösterildiği halde iman etmediler. İnat gözlerini öylesine kör etmişti ki, denizde boğulmaları olayında, gözlerinin önünde denizin yarıldığını, suların dağlar gibi iki tarafa yığıldığını ve İsrail kervanlarının geçmesi için ortada kuru bir yol açıldığını gördükleri halde, yine de, savaşmak üzere çıktıkları Hz. Musa'nın (a.s) arkasında ilâhî destek ve yardımın olduğunu anlayamadılar. Sonunda kendilerine geldiler ama, artık çok geçti. Çünkü, Allah'ın gazabı kendilerini kuşatmış ve deniz suları üzerlerini bütünüyle örtmüş bulunuyordu. Tam bu durumda Firavun bağırdı: "İnandım ki, İsrailoğulları'nın inandığından başka ilah yoktur ve ben müslümanlardanım (teslim olanlardanım)". (Yunus: 90)
Öte yandan, bu olayda müminler için de bir ayet vardır: Şimdilik şer güçler egemen görünseler de, Allah uzun vadede lütfuyla hakkı hakim kılar ve bâtılı yok eder.  Mevdudi

Musa peygambere ait önemli haberlerin verilmesinden sonra ikinci önemli haber olarak İbrahim peygamberin haberlerine sıra geldiği görülmektedir. Daha önce ayrıntı verilerek Meryem suresinde bahsi geçmiş olan İbrahim peygamberle ilgili haberler, bu surede 69. ayetten başlayıp 104. ayete kadar devam etmekte ve olaylar farklı bir edebî üslûpla anlatılmaktadır. Ancak İbrahim peygamberin hayat hikâyesinin tamamı anlatılmamaktadır. Burada anlatılanlar, onun elçilik görevi almasından sonraki hayatında, tevhit konusundadır ve şirk içinde olan kavmi ile arasında geçen çatışmanın naklinden ibarettir.
Bize göre, İbrahim peygamberin buradaki haberleri ile birlikte diğer haberlerini içeren şu ayetler de dikkate alınmalıdır:
Bakara 258–260:Allah, kendisine mülk [hükümdarlık] verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim’le tartışan kimseyi görmedin mi? Hani İbrahim “Benim Rabbim dirilten ve öldürendir” demişti. O: “Ben diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrahim: “Öyleyse Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir!” deyince o inkâr eden kişi şaşırıp kaldı. -Ve Allah zalimler kavmine doğru yolu göstermez.-Yahut evlerinin çatıları çökmüş bir kente uğrayan kimse gibisini [görmedin mi?]. O [kimse]: “Bunu bu ölümünden sonra Allah, nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz sene öldürdü, sonra diriltti. O [Allah]: “Ne kadar kaldın?” dedi. O: “Bir gün yahut bir günün bir kısmı kaldım” dedi. O [Allah]: “Bilakis, sen yüz sene kaldın, öyle iken bak yiyeceğine, içeceğine henüz bozulmamış, eşeğine de bak. -Ve seni insanlar için bir ayet kılalım diye… - O kemiklere de bak, onları nasıl yüksekleştiriyoruz. Sonra onlara nasıl et giydiriyoruz?” dedi.  Böylece ona açıkça belli olunca; “Şüphesiz Allah’ın her şeye kadir olduğunu daha iyi biliyorum” dedi.Bir zamanlar İbrahim de: “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. (Allah): “İnanmadın mı ki?” dedi. (İbrahim): “İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye” dedi. (Allah) buyurdu ki: “Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine alıştır. Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça kıl [bırak]. Sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler. Ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”
En’âm 75–83: Ve Biz kesin inananlardan olması için İbrahim`e göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.
Bu nedenle o [İbrahim], üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü: “Bu, benim Rabb`imdir" dedi. Sonra yıldız batınca: “Ben batanları sevmem” dedi. Sonra Ay`ı doğarken görünce de “Bu, benim Rabb’imdir” dedi. O da batınca: “Ant olsun ki Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, kesinlikle ben sapkınlar kavminden olurum” dedi.
Sonra Güneş`i doğarken görünce de: “Bu benim Rabb’imdir,  bu daha büyük” dedi. Sonra o da batınca: “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene/yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi.
Ve kavmi onunla tartıştı. O [İbrahim]: “Bana doğru yolu göstermişken Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? O’na ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum. — Ancak Rabbimin dilediği şey hariç.- Rabbim bilgice her şeyi kuşatmıştır. Hala düşünmez misiniz.Ve Allah, haklarında hiçbir güç kuvvet indirmediği halde, siz O’na ortak koşmaktan korkmuyorken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Bu durumda eğer biliyorsanız, bu iki topluluktan hangisi güvende olmaya daha layıktır? Şu iman edenler ve imanlarına zulüm giydirmeyenler [şirk karıştırmayanlar]... İşte onlar; güven kendilerinin olanlardır. Doğru yolu bulanlar da onlardır” dedi.
Ve işte bunlar, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz kanıtımızdır. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin Hakiym’dir ve Aliym’dir.
Meryem 41–50:         Kitap’ta İbrahim’i de an / hatırlat. Şüphesiz ki o, sıddık [özü, sözü doğru] biri idi, peygamberdi.
Bir zaman o, babasına: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet ediyorsun? Babacığım! Şüphesiz sana gelmeyen bir ilim bana geldi. O hâlde bana uy da, sana dosdoğru bir yolu göstereyim. Babacığım! Şeytana kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahman’a asi oldu. Babacığım! Şüphesiz ben, sana Rahman’dan bir azap dokunur da şeytan için bir veliy [yardımcı] olursun diye korkuyorum” demişti.
O [Babası]: “Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen, ant olsun seni recm ederim [taşlayarak öldürürüm]. Haydi, uzun bir müddet bana uzak ol! [defol!]” dedi.
O [İbrahim]: “Selâm sana olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Şüphesiz O, bana çok lütufkârdır. Ve ben, sizden ve Allah’ın astlarından kulluk ettiğiniz şeylerden çekilip ayrılıyorum. Ve Rabbime dua edeceğim. Rabbime yalvarışımda bedbaht olmayacağımı umuyorum” dedi.
Sonra o [İbrahim] onlardan [kavminden] ve onların Allah’ın astlarından ibadet ettikleri şeylerden uzaklaşınca, Biz ona İshak’ı ve Yakub’u ihsan ettik. Hepsini de peygamber kıldık [yaptık].
Ve Biz onlara rahmetimizden lütuflarda bulunduk. Ve onlar için yüce bir doğruluk dili kıldık.
Enbiya 51–70:Ve ant olsun ki Biz daha önce İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Ve Biz onu bilenler idik.Hani o [İbrahim], babasına ve kavmine: “Bu, ısrarla kendisine tapınıp durduğunuz bu heykeller nedir?” demişti.Onlar “Biz atalarımızı bunlara tapanlar olarak bulduk” dediler.O [İbrahim]: “Ant olsun ki sizler ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi.Onlar: “Sen bize hakkı mı getirdin, yoksa sen oyun oynayanlardan mısın?” dediler.
O [İbrahim] dedi ki: “Bilakis, Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki, onları O yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza kesinlikle bir tuzak kuracağım.”Sonra da o [İbrahim], ona müracaat etsinler diye kendilerine ait büyükleri dışında bunları parça parça etti.
Onlar [Kavmi]: “Bizim tanrılarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, kesinlikle zalimlerdendir” dediler.Onlar [Bazıları]: “Onları anıp duran bir genç duyduk. Onun için ‘İbrahim’ deniliyor” dediler.Onlar: “O hâlde ona tanık olmaları için onu[İbrahim’i] insanların gözleri önüne getirin” dediler.Onlar: “Ey İbrahim! Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?” dedilerO [İbrahim]: “Aksine, onu şu büyükleri yaptı. Konuşabiliyorlarsa haydi onlara sorun” dedi.Bunun üzerine kendilerine [vicdanlarına] döndüler de “Şüphesiz siz, zalimlerin ta kendisisiniz” dediler.Sonra onlar yine kafalarına döndüler; “Ant olsun ki bunların konuşmayacağını bilirdin” dediler.O [İbrahim]: “O hâlde, Allah’ın astlarından size hiçbir şeyce fayda vermeyen ve size zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Size de, Allah’ın astlarından taptıklarınıza da üff [yazıklar olsun]! Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” dedi.Onlar [kavmi]: “Eğer yapanlarsanız, şunu yakın ve tanrılarınıza yardım edin” dediler.Biz “Ey ateş! İbrahim’e karşı soğuk ve güvenli ol” dedik.Ve ona bir düzen kurmak istediler de Biz kendilerini daha fazla hüsrana uğramışlar kıldık.
Saffat 83–11383- Hiç kuşkusuz İbrahim de onun [Nuh’un] grubundandı.
84- Hani o Rabbine selim bir kalple gelmişti.
85, 86 /88, 89- Çünkü o [İbrahim], yıldızlara öyle bir bakış baktı ki! Sonra da ‘Şüphesiz ben hastayım  [sancılıyım; fikir sancısı çekiyorum]’ dedi.
87- 89/ 85- 87- Hani o, babasına ve toplumuna: ‘Siz neye kulluk ediyorsunuz? Allah’ın astlarından birtakım uydurma ilahları mı istiyorsunuz? Peki âlemlerin Rabbi hakkında kanaatiniz nedir?’ demişti.
90- Bunun üzerine onlar [babası ve kavmi], ondan [İbrahim’den ] arkalarını dönerek geri durdular [onunla ilişkiyi kestiler].
91, 92- Sonra da o, onların ilahlarına sokulup: ‘Yemez misiniz/ nasiplenmez misiniz? Neyiniz var ki konuşmuyorsunuz?” dedi.
93- Hemen sağ eliyle/yemini nedeniyle bir vuruşla sokuldu.
94- Bir süre sonra, onlar [İbrahim’in halkı] koşarak İbrahim’le yüz yüze geldiler.
95, 96-  O [İbrahim]: ‘Elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa ki sizi ve yaptığınız şeyleri Allah yaratmıştır’ dedi.
97- Onlar: “Şunun için bir bina yapın da bunu cahimin [çılgınca yanan ateşin] içine atın!” dediler.
98- Onlar ona [İbrahim’e] tuzak kurmak istediler de Biz onları aşağılıklar kılıverdik.
99, 100-  Ve o [İbrahim]: ‘Kuşkunuz ben Rabbime gideceğim, O, bana yol gösterecek: Rabbim! Bana salihlerden birini lütfet!’ demişti.
101- Bunun üzerine Biz, İbrahim’e yumuşak huylu bir delikanlıyı müjdeledik.
102- Sonra ne zaman ki o [müjdelenen çocuk] onunla birlikte koşacak duruma/onunla birlikte iş tutacak çağa geldi, o zaman o [İbrahim]: “Oğulcuğum! Şüphesiz ben, uykumda; şüphesiz kendimi seni boğazlıyor [helak; perişan, mağdur ediyor]  görüyorum. Bak bakalım sen ne görürsün [sen ne düşünürsün]?” dedi. O [Oğlu]: “Babacığım! Sen emrolunacağın şeyleri yap. İnşaallah beni [sen yokken başıma gelecek tüm sıkıntılara, mağduriyetlere] sabredenlerden bulacaksın” dedi.
103- 105-  Sonra ne zamanki ikisi de İslamlaştılar ve O [İbrahim], onu alnı üzere yatırdı [yüzüstü bıraktı, mağdur etti] ve Biz ona: “Ey İbrahim! Sen o rüyayı kesinlikle onayladın”  diye seslendik, ….. – Şüphesiz Biz, muhsinleri [iyilik-güzellik üretenleri] işte onun gibi karşılıklandırırız/ ödüllendiririz.-
106- Şüphesiz bu [oğulu yüzüstü bırakma işi], kesinlikle, apaçık bir beladır.
107- Ve Biz ona [İbrahim’e], bu boğazlayacağı [[helak; perişan, mağdur edeceği] çok büyük şey karşılığında/sebebiyle bedel [bahşiş] verdik.
108- Ve sonra gelenler içinde onun üstüne bıraktık.
109- Selam olsun İbrahim’e!
110- İşte Biz iyilik-güzellik üretenleri onun gibi ödüllendiririz.
111- Şüphesiz o, Bizim inanan kullarımızdandır.
112- Ve Biz ona salihlerden bir peygamber olarak İshak’ı müjdeledik.
113 – Ona [İbrahim’e] ve İshak’a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de iyilik-güzellik üreten ve açıkça kendi nefsine zulmeden vardır.
Mümtehine 4–5:   İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine; “Biz sizden ve sizin, Allah’ın astlarından taptıklarınızdan uzağız. Biz sizi inkâr ettik. Ve siz bir tek olarak Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda ebedî bir düşmanlık ve buğuz belirmiştir” demişlerdi. Yalnız İbrahim’in babası için “Senin için mutlaka mağfiret dileyeceğim. Ve Allah’tan olan hiçbir şeye gücüm yetmez” demesi hariç. -Rabbimiz! Yalnız sana dayandık, sana yöneldik. Ve dönüş ancak Sanadır. Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir fitne kılma! Bizi bağışla! Rabbimiz! Şüphesiz Sen Aziz ve Hakiym’in ta kendisisin!-
Âl-i İmran 67–68:      İbrahim Yahudi ve Hıristiyan değildi. O Müslüman bir hanifti. O, müşriklerden de değildi.
Şüphesiz, insanların İbrahim’e en yakın olanları, elbette ona uyanlar, bu peygamber ve şu iman eden kimselerdir. Allah müminlerin velîysidir [yakın olanı, yardım edeni, yol göstereni, koruyanıdır].
Araplar, özellikle de Kureyş kabilesi, kendilerini İbrahim peygamberin torunu saydıkları ve inançlarının ondan geldiğini kabul ettikleri için Kur’an’da onun haberleri ile uyarılmışlardır. Araplardan, Yahudi ve Hıristiyan olmayan, Müslüman bir hanif olan dedeleri İbrahim gibi olmaları istenmektedir. Ama müşrik olmayan İbrahim’in dini, şirk içinde yüzen Araplardan çok uzaktır. H.Yılmaz

İbrahim Peygamber'in (a.s) hayat hikayesinin bu bölümü, risalet görevi almasından sonra, Tevhid ve Şirk sorunları üzerinde kendisiyle kavmi arasında geçen çatışmanın zamanıyla ilgilidir. Bu bağlamda, okuyucu Bakara: 258-260, En'am: 75-83, Meryem: 41-50, Enbiya: 51-70, Saffat: 83-113 ve Mümtehine: 4-5. ayetlerine de bakmalıdır.
Genelde Araplar ve özelde Kureyş, kendilerini Hz. İbrahim'in (a.s) izleyicileri sayıp onun yolu ve inancı üzerinde gittiklerini itiraf ettiklerinden, Kur'an, İbrahim Peygamber'in (a.s) hayatının bu bölümünü tekrar tekrar anlatmaktadır. Araplar'dan başka Hıristiyanlarla Yahudiler de, Hz. İbrahim'in (a.s) kendi dinî lider ve yolgöstericileri olduğunu iddia ediyorlardı. Bu yüzden Kur'an, Hz. İbrahim'in (a.s) getirdiği dinin, şimdi Hz. Muhammed aleyhisselamın tebliğ ettiği, kendilerinin ise şiddetle karşı çıktıkları aynı din, yani İslâm olduğu konusunda onları tekrar tekrar uyarır.
Hz. İbrahim (a.s) müşrik değildi, tam tersine şirkin baş düşmanıydı. Bu nedenle evini ve ülkesini terkedip bir muhacir olarak Suriye, Filistin ve Hicaz'da yaşamak zorunda kalmıştı. Bir Yahudi ve Hıristiyan da değildi o. Çünkü Hıristiyanlık ve Yahudilik ondan yüzlerce yıl sonra doğmuştu. Bizzat müşrikler, Arabistan'da puta tapınmanın, Hz. İbrahim'den (a.s) yüzyıllarca sonra başladığını itiraf ettiklerinden ve Yahudilerle Hıristiyanlar da Hz. İbrahim'in (a.s) Yahudilik ve Hıristiyanlık'ın doğuşundan çok uzun zaman önce yaşadığnı inkar etmediklerinden, bu tarihi delili reddetmenin imkanı yoktu. Öyleyse, bunların dinlerinin temelini oluşturduğunu sandıkları özel inanç ve adetler Hz. İbrahim'in (a.s) getirdiği dinin parçası olamazdı. Hak Din, tüm bu kirliliklerden uzak, yalnızca Bir Allah'a ibadet ve itaata dayanan dindi. Bu yüzden Kur'an şöyle der: "İbrahim ne Yahudi, ne de Hıristiyandı, fakat hanif müslümandı; müşriklerden de değildi. Şüphesiz İbrahim'e en yakın ve layık olanlar ona uyanlar, bu nebi ve iman edenlerdir..." (Al-i İmran: 67-68). 

Bu sorunun hedefi, halka tapındıkları ilâhların sahte ve mutlak anlamda güçsüz olduğunu hatırlatmaktadır. Enbiya Suresi'nde aynı soru şöyle ifade edilir: "Karşılarında büyük bir bağlılıkla hizmet edip boyun büktüğünüz şu putlar nedir? Mevdudi

Herkes onların putlara ibadet ettiklerini bilirken, bu şekilde cevap vermeleri, inançlarında sabit ve kalplerinin bununla mutmain olduğunu belirtmek içindi. Şöyle demek istiyorlardı çünkü: "Biz de bunların taştan ve odundan putlar olduğunu biliyoruz. Fakat inancımız, onlara bağlılıkla hizmet ve ibadet etmemizi gerektiriyor."  Mevdudi

Yani, "Onlara ibadetimiz ve hizmetimiz, dualarımızı ve münacatımızı duyduklarından, ya da fayda ve zararları olduğundan değil, atalarımızı onlara ibadet ve hizmet ederken gördüğümüzdendir." Böylece onlar putlara tapmalarının gerçek nedeninin, atalarını körü körüne taklit etmek olduğunu itiraf ediyorlardı. Bir başka deyişle, şöyle demek istiyorlardı: "Bize söylediğinde yeni hiç bir şey yok. Bunların hiç bir şey işitmeyen, fayda da, zarar da vermeyen taş ve tahtadan putlar olduğunu biz de biliyoruz. Fakat, yüzyıllardan beri nesil be nesil onlara tapınan ecdadımızın akılsız kimseler olduğuna inanamayız. Bu cansız suretlere tapınmalarında iyi bir neden olmalı; onlara tam olarak inandığımızdan biz de aynı şeyi yapıyoruz."  Mevdudi

Cümlenin başındaki bel takısı şaşkınlık ifade etmektedir. Bu şaşkınlık sebebiyledir ki, Hz. İbrahim'in halkı, o'nun puta-tapma konusundaki eleştirisine doğrudan cevap vermekten kaçınarak sadece bu tapınmanın geleneksel olduğunu, geçmişe dayandığını söyleyerek işin içinden sıyrılmak istemektedir; ve tabii, bunu yaparken de, Zemahşerî'nin belirttiği gibi, bir şeyin öteden beri yapılıyor olmasının o şeyin doğruluğunu göstermeye yetmeyeceğini unutmaktadır. Râzî, kendi adına, yukarıdaki ayetin, taklîd'in tabiatındaki gayriahlakîliği (fesâd) gösteren en kuvvetli Kur’ânî delillerden biri olduğunu ifade etmektedir. Burada taklîd derken, dinî anlayış ve uygulamaların, sorgulamadan, hiçbir tahkik ve kritiğe başvurmadan olduğu gibi, körü körüne benimsenmesi anlaşılmalıdır. M.Esed

Yani, "Ataları da aynı dinde idi diye, o dinin gerçek olduğunu söylemek yerinde midir? İnsanlar, tapındıkları ilâhların hiç bir ilâhî sıfata sahip olup olmadıklarına, kaderleri üzerinde güç ve etkilerinin bulunup bulunmadığına bakmadan atalarının izinde körü körüne gidip durmalı mıdırlar?"  Mevdudi

Yani, "Onlara bakıyorum da, eğer onlara ibaret edecek olursam, kendimi dünyada da, ahirette de helâk edeceğimi görüyorum. Onlara ibedet etmek helâke yol açtığına göre, onlara ibadet etmek, kişinin düşmanına ibadet etmesi demektir." İbrahim Peygamber'in (a.s) bu sözleri, Meryem Suresi'nin 81 ve 82. ayetleriyle yakından bağlantılıdır. "Kendilerine destek olsunlar diye Allah'tan başka ilâhlar edindiler. Asla! Onların kendilerine ibadet etmelerini inkar edecekler ve bunlara zıt olacaklardır."
İbrahim Peygamber'in (a.s), "Onlar sizin düşmanınızdır" değil de, "Onlar benim düşmanımdır" demesine dikkat edilmelidir. Öbür türlü demiş olsaydı, ilâhlarının kendilerine nasıl düşman olabileceğini anlıyamayacaklarından, kendilerini tahrik edilmiş hissedeceklerdi. Gerçekte Hz. İbrahim (a.s) insanın kendi iyiliğini isteyen ve bile bile kendisinin kötülüğünü arzu etmeyen tabii duygularına başvuruyordu. Bu da, karşıdakileri gerçekten kendilerinin iyiliğine mi, yoksa kötülüğüne mi çalıştıkları konusunda düşünmeye itecekti.
 Yani, "Dünyada kendilerine tapınılan, ibadet edilen ilâhlar içinde, kendisine ibadette kendim için fayda bulduğum ve kendisine ibadet etmekle kişinin düşmanına değil, kendi yardımcı ve besleyicisine ibadet ettiği Alemlerin Rabbi tek bir Allah vardır." Bundan sonra, Hz. İbrahim (a.s), neden yalnızca Allah'ın ibadete layık olduğu konusunda kimsenin reddedemeyeceği delilleri sıralamaya geçiyor ve dolaylı olarak karşısındakilerin, Allah'tan başka ilâhlara tapınmalarında atalarını körü körüne taklitten başka hiç bir akli temellerinin olmadığını ima ediyor.  Mevdudi

Bu ayet grubunda İbrahim peygamberin kavmini sorgulayışı ve onların akılsız davranışlarını kendi yüzlerine vuruşu dile getirilmektedir. Böylece hem Allah’ın astlarından rabbler edinen Mekkeli ve tüm zamanların müşrikleri kınanmakta, hem de gerçek Rabb, âlemlerin Rabbi Allah tanıtılmaktadır.
İbrahim peygamberin bu sorgulaması başka ayetlerde farklı ifadelerle dile getirilmiş ve benzer sorgulamalar başka elçiler tarafından da yapılmıştır:
En’âm 80, 81:  Ve kavmi onunla tartıştı. O [İbrahim]: “Bana doğru yolu göstermişken Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? O’na ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum. -Ancak Rabbimin dilediği şey hariç.- Rabbim bilgice her şeyi kuşatmıştır. Hala düşünmez misiniz?
Ve Allah, haklarında hiçbir güç kuvvet indirmediği halde, siz O’na ortak koşmaktan korkmuyorken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Bu durumda eğer biliyorsanız, bu iki topluluktan hangisi güvende olmaya daha layıktır?
Zühruf 26–28:  Ve hani bir zamanlar İbrahim babasına ve kavmine; “Gerçekten ben sizin taptığınız şeylerden uzağım. Beni yaratan ayrı. Tabii, şüphesiz ki O, beni doğru yola iletecektir” dedi.
O [İbrahim], bunu [bu sözü], ardından gelecek olanlara devamlı kalacak bir söz yaptı. Belki, onlar dönerler.
Yunus 71, 72: Bir de onlara Nuh’un önemli haberlerini oku. Hani o kavmine: “Ey kavmim, eğer benim aranızda duruşum / size karşı çıkışım ve Allah’ın ayetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnızca Allah’a tevekkül etmişimdir. Artık siz ve ortaklarınız her ne yapacaksanız toplanıp bütün gücünüzle karar veriniz. Sonra bu işiniz size dert olmasın. Sonra bana gerçekleştirin, bana mühlet de vermeyin. Sonra da eğer yüz çevirirseniz; zaten ben sizden bir ücret istemedim! Benim ücretim sadece Allah’ın üzerinedir. Ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum” demişti.
Hud 53–57:  Onlar dediler ki: “Ey Hud! Bize bir açık kanıt ile gelmedin. Ve biz senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Biz sana inananlar değiliz de. Ancak ‘Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış’ diyebiliriz.” O [Hud] dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki, ben, Allah’ın astlarından O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Hadi öyleyse hepiniz bana tuzak kurun, sonra beni hiç bekletmeyin. Şüphesiz ben gerçekten, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Onun, perçeminden yakalayıp denetlemediği hiçbir dabbeh [hareket eden canlı] yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir. Buna rağmen yine de sırt çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Ve benim Rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi halife yapar. Ve siz O’na hiçbir şeyce zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.”  H.Yılmaz


Bu ayetlerde İbrahim peygamber, 77. ayette “Âlemlerin Rabbi” olarak nitelediği Allah’ı tanıtmaya çalışmaktadır. Tanıtmaya, Rabbimizin “yaratan”, “kılavuzluk eden”, “rızık veren”, “şifa veren” gibi bazı sıfatlarını sayarak başlayan İbrahim peygamber, kendisini öldürecek ve sonra da diriltip hesap soracak olanın “Allah” olduğunu ve o gün bağışlanmayı da Allah’tan umduğunu söyleyerek yaratılışından mahşerin son noktasına kadar Allah’la olan ilişkisini gözler önüne sermiş, böylece de İlâhlığa sadece Allah’ın lâyık olduğunu ve sadece O’na kulluk edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
İbrahim peygamberin 82. ayetteki sözleri dikkat çekicidir. Burada, meselâ “beni bağışlayacak olan…” gibi bir ifade yerine, her zaman her işi Allah’ın irade ve meşiyyetine havale etme ilkesini hatırlatan “beni bağışlamasını umduğum…” şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Böylece mutlak etki gücünün tamamen ve sadece Allah’a ait olduğu, eşyadaki etkinin Allah’ın dilemesi ve iznine bağlı bulunduğu bir kere daha vurgulanmıştır. Elçilerin sorgulanması hakkındaki detay, A’râf suresinin 6. ayetinin tahlilindedir. (Tebyînü’l-Kur’an; c:2, s:515-517)
İbrahim peygamberin 82. ayetteki, bağışlanma umduğunu dile getiren sözleri, bazıları tarafından onun “bağışlatmak istediği suçları olduğu” şeklinde algılanmış ve bu kişiler, İbrahim peygambere Kur’an’dan ve Tevrat’tan suç ayarlama çabasına girmişlerdir.
İbrahim peygambere Kur’an’dan ayarlanmaya çalışılan suçlar için, Enbiya suresinin 63, Saffat suresinin 88, 89. ve En’âm suresinin 76. ayetler kullanılmıştır. Oysa bu ayetlerde İbrahim peygamberin yalan söylediğine dair herhangi bir beyan yoktur. Bu konu, ilgili ayetlerin tahlilinde ayrıntılı olarak açıklanmıştır.
İbrahim peygamberin Tevrat’a dayandırılan suçu ise, onun eşi için “kız kardeşim” demesidir: H.Yılmaz

Lafzen, “Bana diğerlerinin [yahut “sonrakilerin”] arasında doğru bir dil ver”. Bu ibarenin mümkün bir diğer anlamı için bkz. 19:50 hk. 36. not M.Esed

Hz. İbrâhîm'in bu du'âsından ötürü her ümmet onu sever, onu över olmuştur. (S.Ateş)

Bazı müfessirler, Hz. İbrahim'in (a.s) babasının bağışlanması için yaptığı bu duayı, bağışlanma ve her halûkârda İman'la bağlantılı ve İman'a bağlı olduğundan, babasına İslâm'ı kabul nimetini bahşetmesi için Allah'a dua ettiği şeklinde yorumlamışlardır. Fakat bu yorum, Kur'an'daki ilgili diğer ayetlere uygun düşmemektedir. Kur'an, Hz. İbrahim'in (a.s), babasının acımasız davranışları karşısında yurdunu terk ederken şöyle dediğini anlatır: "Sana selam olsun" dedi, "senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim; şüphesiz o bana karşı çok lütufkârdır" (Meryem: 47). Bu sözünü yerine getirmek için yalnızca babası için değil, hem annesi, hem de babası için istiğfarda bulunmuştur: "Rabbimiz, beni anne-babamı bağışla..." (İbrahim: 41). Fakat ardından, bir müminin babası bile olsa, Hakk'ın düşmanının istiğfarı hak etmeyeceğini farketti: "İbrahim'in babası için istiğfarı, yalnızca ona karşı yaptığı bir vaatten ötürü idi; fakat, kendisine onun Allah düşmanı olduğu açık-seçik belli olunca ondan uzaklaştı..." (Tövbe:114).  Mevdudi

Zımnen, “babamı cehenneme mahkum edilenler arasında görmeme izin vererek” (Zemahşerî). M.Esed

İbrahim peygamberin dileklerinin sıralandığı bu ayet grubu, duanın nasıl yapılacağını, Allah’tan nelerin isteneceğini göstermektedir.
قلب سليمKALB-İ SELİM
“ قلبKalp”
sözcüğü ile ilgili ayrıntılar Kaf suresinin tahlilinde (Tebyinü’l Kur’an; c.2. s.118-120) verilmişti.
İbrahim peygamberin duasında geçen “kalb-i selim”; “sağlam, hastalıksız, evrendeki mucizeler karşısında hiçbir şüphesi ve zihinsel sancısı kalmamış, tamamen mutmain olmuş kalp” demektir. Bu ifade ile konumuz olan ayette “gerçek iman” kastedilmiştir. Çünkü “kalp hastalığı” Kur’an’da “nifak, münafıklık” olarak tanımlanmıştır:
Bakara 10: Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırdı. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azap vardır.
Ahzab 60: Ant olsun ki, eğer münafıklar ve kalplerinde bir hastalık olanlar ve Medine’de dedikodu yapanlar, bu yaptıklarından vazgeçmezlerse, mutlaka seni onlara musallat ederiz. Sonra seninle orada az bir zamandan fazla komşu kalamazlar.
İbrahim peygamber Allah’ın huzuruna “kalb-i selim” ile gelmeyi başarmış ve Rabbimiz de bunu Kur’an’da bildirmiştir:
Saffat 84: Hani o Rabbine selim bir kalple gelmişti.
İBRAHİM PEYGAMBERİN RABBİNDEN DİLEDİKLERİ:
* Hüküm sahibi olmak
* Salihlere katılmak
* Lisan-ı sıdk [sonrakiler arasında iyi anılmak]
* Cennete vâris olmak
* Babasının affedilmesi
* Mahşerde rezil olmamak
Kişilerin mahşerde rezil olmaları Kur’an’da şöyle açıklanmıştır:
Nahl 27: Sonra kıyamet günü [Allah], onları rezil rüsva edecek ve “Hani uğrunda düşmanlık ettiğiniz ortaklarım nerede?” diyecektir.  Kendilerine ilim verilmiş olanlar: “Şüphesiz ki bugünün rezilliği ve kötülüğü kâfirler üzerinedir” diyecekler.
Rabbimizin İbrahim peygamber ve sonra gelenler ile ilgili lütuflarından bazıları şunlardır;
Saffat 108:Ve sonra gelenler içinde onun üstüne bıraktık.
Meryem 50:Ve Biz onlara rahmetimizden lütuflarda bulunduk. Ve onlar için yüce bir doğruluk dili kıldık. H.Yılmaz

 

90. ayette, cennetin muttakilere yaklaştırıldığını, tabir yerinde ise muttakilerin ayağına getirildiğini bildiren ifade Kaf suresinde de geçmektedir:
Kaf 31:Cennet de muttakilere uzak olmayıp yaklaştırılmıştır. H.Yılmaz

Yahut: “Allah yerine”. Kur’an'da mâ (“ki o” yahut “ki bütün o...”) ilgi zamirinin asılsız, düzmece tapınma nesneleri için kullanıldığı her yerde, bu zamir hem cansız nesnelere (put, fetiş, ikon gibi temsîlî ya da sembolik şeylere); hem, ölü ya da diri, tanrılaştırılan velî, azîz, peygamber gibi kimselere, tabiat güçlerine; hem de zenginlik, iktidar ve nüfûz, toplumsal statü gibi, insanların kendilerini tutsak ettikleri her türlü reel ya da hayal mahsulü şeylere işaret etmektedir. (Ayrıca bkz. 10:28-29 ve ilgili notlar.) M.Esed

Karş. 2:24 -“yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş” ve ilgili 16. not. “İblis'in avenesi” ya da “çetesi”, insanın günaha sapmasında etkili olan ve Kur’an'da sıkça bahsi geçen kötü güçler, kötülüğe çağıran güçler, kötü saik ve eğilimler (“şeytanlar”) anlamındadır (bkz. 2:14, not 10; 15:17, not 16'nın ilk yarısı; 19:68, not 52; keza karş. 19:83 ve ilgili not 72). M.Esed

Metinde "Kübkibû" nun iki anlamı vardır: 1) Birbiri ardınca cehenneme yığılacaklar; 2) Cehennem'in derinliklerine yuvarlanmaya devam edecekler.  Mevdudi

46 Lafzen, “bizi suçlulardan (mücrimûn) başkası saptırmadı”: karş. 7:38, 33:67-68, 38:60-61 ve ilgili notlar. M.Esed

Burada, dünyadayken halkın ilâh gibi sayıp hizmet ettikleri, sözlerini ve davranışlarını otorite saydıkları ve kendilerine her türlü arz ve takdimde bulundukları dinî lider ve önderlerine nasıl davranacakları anlatılmaktadır. Ahirette halk, önderlerinin kendilerini saptırmış ve helâklerine yol açmış olduğunu anlayınca, durumlarından onları sorumlu tutacaklar ve onlara lanetler yağdıracaklardır. Kör izleyiciler, dünyada önderlerinin kendilerini doğruya mı, yoksa yanlışa mı götürdüklerine dikkat etsinler diye, Kur'an bu dehşetli ahiret manzarasını çeşitli yerlerde sunmaktadır. Örnek: "Her bir ümmet girdikçe kardeşine lanet eder: ne zaman ki, hepsi orada toplanır, o zaman sonrakileri, öncekileri için, "Rabbimiz, şunlar bizi sapıttı, dolayısıyla onlara ateşten bir kat daha azab ver" der. "Her biri için bir kat daha fazla var, fakat bilmezsiniz" der. (A'raf:38)
"Küfredenler, "Rabbimiz, bizi sapıtan cinleri ve insanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım da, en alçaklardan olsunlar." (Fussilet: 29) "Ve Rabbimiz, şüphesiz biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, bizi yoldan sapıttılar" dediler. "Rabbimiz, onlara iki kat azab ver ve onları büyük bir lanetle lanetle." (Ahzab: 67-68).  Mevdudi

Tâ, Sîn ve Mîm harfleri, bazı surelerin başında yer alan ve el-mukatta‘ât (kesik harfler) denilen gizemli sembolik harflerdendir (bkz. Ek II). M.Esed

Henüz rakamların kullanılmadığı ve sayıların harflerle ifade edildiği Kur’an’ın iniş döneminde, bu harflerin EBCD tablosundaki değerleri sırasıyla 9, 60 ve 40 sayılarıdır. Daha evvel birçok kez açıkladığımız gibi, “kesik harfler [bağımsız harfler]” de denilen ve bizim “bir uyarı ünlemi” ya da yapı itibariyle -anlam itibariyle değil- “Kur’an’ın korunmasına yönelik veya bir mucize izharına ait çok önemli bir öge” olduğunu düşündüğümüz bu harflerin bir anlamı yoktur. Bugüne kadar üzerinde ciddî bir çalışma yapılmamış olan ve böyle bir çalışmayı yapacak bilgi ve dirayet sahibi Kur’an erlerini bekleyen bu konu, maalesef burada da istismar edilmiş ve bu ayetle ilgili olarak gerçeklerden uzak birtakım asılsız yakıştırmalar yapılmıştır:
İbn Abbas dedi ki: "Tâ, Sîn, Mîm" bir kasemdir ve bu, yüce Allah`ın isimlerinden bir isimdir. Hakkında yemin olunan ise: "Eğer istesek gökten üzerlerine bir mucize indiririz" buyruğudur.
Katâde dedi ki: Bu Kur`ân`ın isimlerinden bir isim olup yüce Allah buna yemin etmiştir. Mücahid ise: Bu sûrenin ismidir. Sûrenin başlangıcını güzelleştirmektedir.
er-Rabî` dedi ki: Bu bir kavmin süresinin hesabını ifade eder. Bir diğer açıklamaya göre bu bir kavmin başına gelecek musibeti anlatmaktadır.
el-Kurazî dedi ki: Yüce Allah, tavline [kudretine], senasına [yücelik ve üstünlüğüne] ve mülküne yemin etmektedir.
Abdullah b. Muhammed b. Akîl dedi ki: "Tâ", Tur-u Sina, "Sin", İskenderiye, "Mîm" de Mekke demektir.
Cafer b. Muhammed b. Ali de dedi ki: "Tâ" Tûğba ağacı, "Sîn" Sidre-i Münteha, "Mîm" de Muhammed (sav)`dır. Bir diğer açıklamaya göre; "Tâ" Tahir`den, "Sîn" Kuddüs`den (es-Semi`den ve es-Selam`dan da denilmiştir) "Mîm" de el-Mecid`den (rumuzdur). er-Rahim`den ve el-Melik`den olduğu da söylenmiştir. Bu anlamdaki açıklamalar daha ünceden el-Bakara Sûresi`nin baş taraflarında (2/1-2. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l Kur’an)
“Tâ", ariflerin kalbinin "tarb"ına [coşkusuna]; “Sin”, aşıkların sürûruna; “Mim” de müridlerin münacaatına bir işarettir.  ( Razi; el-Mefatihu’l- Gayb)
Nakledilen bu açıklamalar gerçeği ifade etmeyip sadece birer yakıştırmadan ibarettir. H.Yılmaz

Bkz. 12. sure, 2. not. M.Esed

Bu ayetteki “kitap” sözcüğünden sadece “Kur’an” anlaşılabileceği gibi, Kur’an’dan önce indirilmiş kitapların anlaşılması da mümkündür. Nitekim Kur’an’ın birçok ayetinde “ الكتابel-Kitap” ve “ الذّكرez-Zikr” sözcükleriyle Kur’an’dan evvelki kitaplar kastedilmiştir. Bu kabul, Şuara suresindeki ayetlerin ve bu surede verilen bilgilerin, daha önce indirilmiş olan kitaplarda da bulunduğu anlamına gelmektedir.
Kur’an’ın sıfatlarından birisi olan “ المبينmübîn”
sözcüğü “apaçık” ve “açıklayıcı” anlamında olup bundan başka daha birçok ayette geçmektedir. Gerçekten de Kur’an, inançlı-inançsız herkes için apaçıktır, açıklayıcıdır. Onu her okuyan ve dinleyen, onun neye çağırdığını, neyi emredip neyi yasakladığını, neyi iyi neyi kötü kabul ettiğini kolayca anlar. Yani hiç kimse “Ben bu kitabı anlayamadım, ne demek istediği belli değil” diyemez. Kişilerin inanmaları veya işlerine gelmeyip de inanmamaları ayrı bir konudur. H.Yılmaz

Bkz. 18:6 hk. 3 ve 4. not. M.Esed

"Onlar bu söze inanmazlarsa, peşlerinde esefle sanki kendini tüketeceksin." (Kehf: 6), "Bundan dolayı, nefsin onlar için hasretlere (üzüntü ve kederlere) düşmesin." (Fatır: 8).  Mevdudi

Peygamberimizin bu sıkıntısı başka surelerde de konu edilmektedir:
Fatır 8:Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini / dileyeni şaşırtır, dilediğine / dileyene de kılavuzluk eder. O hâlde canın onlara karşı hasretlerle [üzüntülerle] sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir.

Kehf 6: Sonra da sen onlar bu söze [Kur’an’a] inanmazlarsa, bıraktıkları eserlerden [yaptıklarından dolayı], üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin!
Peygamberimizin ilettiği mesajlara kulak asmayan, tavır alan ve birçoğu da akrabası olan hemşerilerinin küfür ve şirklerinde ısrarcı olmaları, inanmayanların ahiretteki akıbetlerine ait bilgiler geldikçe peygamberimizi daha da üzmektedir. Zira verilecek korkunç cezalar sebebiyle o kişiler için üzülmemek, bir müminin değil, ancak bir münafığın tavrıdır:
Âl-i Imran 120: Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider ve eğer size bir kötülük isabet etse onunla sevinirler. Ve eğer sabreder ve takvalı davranırsanız, onların hileleri size hiçbir şeyce zarar vermez. Şüphesiz Allah onları kendi yaptıkları şeylerle kuşatmıştır.
Tövbe 50: Eğer sana bir iyilik dokunursa fenalarına gider. Eğer sana bir musibet dokunursa “Biz kesinlikle işimizi [tedbirimizi] önceden almıştık” derler. Ve onlar sevinenler olarak sırt çevirirler.
Bu ayette peygamberimize yönelik olarak verilen mesaj, toplum yararına çalışıp da olumsuz tepkiler, hatta saldırılar ile karşılaşan tüm sosyal destekçiler için de geçerlidir. Onlar sadece görevlerini yapmalı ve işlerini yılmadan devam ettirmelidirler. Üzülerek çalışmalarını kesintiye uğratmamalıdırlar. Gayret göstermeli, gerisini Allah’a havale etmelidirler. H.Yılmaz

"Rabbin dilemiş olsaydı, yerde olanların hepsi iman ederdi." (Yunus:99), "Rabbin dilemiş olsaydı, insanları tek bir ümmet kılardı; fakat, ihtilaf edip durmaktadırlar. Ancak Rabbinin rahmet ettiği müstesna; onarı bunun için yarattı O..." (Hud: 118). Daha fazla açıklama için bkz. Yunus, an: 101-102 ve Hud, an: 116Mevdudi

Ama insanın inanmasının manevî/ahlakî değeri, bu inancın bir zorlamanın değil, serbest ve özgür iradenin ürünü olmasına bağlı olduğuna göre, “göklerden indirilen” görünür ya da işitilir bir “alamet/işaret”, karşı durulmaz aşikarlığıyla bu serbest irade ya da seçim ögesini ortadan kaldırır ve dolayısıyla insanın mesaja olan inancını ahlakî değerinden ve anlamından yoksun bırakırdı. M.Esed

yaşam ve düşünce rahatlığı içinde olanlar, durumlarının bozulması endişesiyle, her yeni düşünceye karşı çıkarlar. M.Sağ

Yukarıdaki iki ayet bu surede sekiz kere geçmektedir. Bundan sonraki geçişlerinin her birinde bu ayetler, hemen aynı ifadelerle nakledilen önceki peygamberlere ait kıssalardan hemen sonra bir nakarat gibi gelmektedir. Böylece, hem bütün peygamberlerin ahlakî öğretilerinin temelde birbirleriyle aynı olduğu anlatılmak istenmekte, hem de, 5. ayetteki ifadeyi doğrulayıcı yönde, yarattığı canlı-cansız âlem Allah'ın varlığını gösteren apaçık delillerle dolu olduğu halde, Allah'ın mesajlarına karşı takınılan inkarcı tavrın insanlık tarihinde çok sık tekrarlanan bir olgu olduğuna işaret edilmektedir. M.Esed

Yani, gerçeği arayan, uzaklarda ayet aramaya çıkmaz. Yalnızca çevresindeki bitki olgusunu görmekle, peygamberlerin sunduğu, dünyadaki sistemle (yani Tevhid'le) ilgili realitenin mi yoksa müşrik ve tanrıtanımazların zihin oyunlarının mı doğru olduğuna, kendi adına karar verebilir. Mevdudi

Bu ayet grubunda Rabbimiz dolaylı olarak herkesin seçme hakkının, inanıp inanmama özgürlüğünün bulunduğunu ve kimsenin zorlanmadığını ifade etmektedir. Bu ifadeden aynı zamanda peygamberimizin de niçin üzülmemesi gerektiği anlaşılmaktadır. Bir teselli mahiyetinde zımnen şöyle denilmektedir: “Eğer Allah dileseydi onları mucizelerle imana zorlardı. Onlar da zoraki inanırlardı. Bu, Allah’ın gücü çerçevesindedir. Ama Allah onları serbest bıraktı.” Bu ilke, Rabbimizin Kur’an’da tekrar tekrar bildirdiği bir ilkedir:

Yunus 99: Oysa Rabbin dileseydi elbette yeryüzündekilerin hepsi topluca inanırdı. Artık, inananlar olmaları için insanları sen mi zorlayacaksın?

Hud 118, 119: Eğer Rabbin dileseydi, insanları elbette tek bir ümmet [önderli topluluk] kılardı. Oysa Rabbinin rahmet ettiği kişiler hariç, onlar anlaşmazlığı sürdürmektedirler. Onları işte bunun için yarattı. Ve Rabbinin Söz’ü; “Ant olsun, cehennemi cinnlerden ve insanlardan, onların tümünden dolduracağım” tamamlanmıştır.

Yusuf 103: Sen şiddetle arzulasan da, insanların çoğu iman ediciler değildir.

Ya Sin 30:Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her bir elçi ile mutlaka alay ederlerdi.

Müminun 44: Sonra Biz birbiri ardından elçilerimizi gönderdik. Her ne zaman bir ümmete elçileri geldi, onlar bu elçiyi yalanladılar da Biz onların bir kısmını bir kısmına izlettirdik ve onları öyküler yaptık. -Artık iman etmeyen kavim için uzaklık [canı cehenneme]!-

7. ayette “Ve onlar yeryüzüne bakmadılar mı? Biz orada her güzel eşten niceleri bitirdik” denilmek suretiyle aklı başında kimseler için uzaklarda ayet aramaya gerek olmadığı, Allah’ı tanımak için yakın çevredeki bitkilerin incelenmesinin yeterli olacağı vurgulanmıştır. Yakınlarındaki onca ayeti görmemek için kör ve aptal olmaları gereken inkârcılar da bu vurgulamayla sanki şöyle kınanmaktadır: “Kâfirler burunlarının ucunu bile görmüyorlar. Çevrelerine, yeryüzüne hiç bakmıyorlar, oradaki mucizelerimizi algılamıyorlar.”
Bu ayetlerde verilen mesaj, ilk surelerden olan Abese suresinde de konu edilmişti:

Abese 24–32:   Hadi, bakıversin insan kendi yiyeceğine!Biz suyu döktükçe döktük. Sonra toprağı yardıkça yardık.Böylece, yeryüzünde daneler / hububat bitirdik.Ve üzümler, yoncalar ve zeytinler, hurmalar ve gür çimenli, sık ağaçlı bahçeler   ve meyve, otlak, size ve hayvanlarınıza geçimlik olarak.

Bizim “Biz orada her güzel eşten nicelerini bitirdik” şeklinde çevirdiğimiz 7. ayetteki ifadesinde Rabbimiz, bitkiler için “
كريم kerim” sıfatını kullanmıştır. “Kerim” sözcüğü, kendi türünde ve konusunda beğenilen ve övülen her şey için kullanılabilen bir sıfattır. Nitekim beğenilen yüze, yani kadına “güzellik” erkeğe “yakışıklılık” niteliği kazandıran yüze; “ وجه كريم vech-i kerim”, faydaları ve içerdiği manalar bakımından beğenilen kitaba da “ كتاب كريم kitab-ı kerim” denilir. Buradaki “ نبات كريم nebat-ı kerim” de “kendisinde bulunan faydalardan dolayı beğenilen bitki” demektir. Yani burada Rabbimiz, insanların “yararlı” ve “zararlı” olarak ikiye ayırdığı bitkileri “kerim” diye nitelemiştir. Bize göre Rabbimizin bu ifadesinden şu anlaşılmalıdır: İnsanların “zararlı” olarak nitelediği bitkilerde henüz tespit edilememiş nice yararlar bulunmaktadır. Çünkü Yüce Allah hiçbir şeyi gereksiz ve amaçsız yaratmamıştır. Nitekim eskiden faydasız olarak görülen birçok bitkinin ekolojik sistemdeki denge sağlayıcı önemi veya insanların dertlerine deva olduğu henüz şimdilerde anlaşılmıştır.
3–9. ayetlerin oluşturduğu paragrafın “Şüphesiz ki bunda kesinlikle ayet vardır; ama onların çoğu iman edenler olmadılar. Ve şüphe yok ki Rabbin, kesinlikle Aziz ve Rahîm’in ta kendisidir” şeklindeki son iki cümlesi, surede, peygamberlere ait her kıssanın sonunda bir nakarat gibi tam sekiz kez geçmektedir. Ancak her biri farklı konulara işaret ettiği için bu cümleler “tekrar” sayılamazlar. Allah’ın
“ العزيز  Aziz” ve “ الرّحيمRahîm” sıfatları ile anıldığı bu cümlelerdeki “Aziz” adı yalanlayıcılara tehdit, “Rahîm” adı da inananlara ve inanacaklara müjde ve güven unsuru olmaktadır. H.Yılmaz

Yukarıdaki iki ayet bu surede sekiz kere geçmektedir. Bundan sonraki geçişlerinin her birinde bu ayetler, hemen aynı ifadelerle nakledilen önceki peygamberlere ait kıssalardan hemen sonra bir nakarat gibi gelmektedir. Böylece, hem bütün peygamberlerin ahlakî öğretilerinin temelde birbirleriyle aynı olduğu anlatılmak istenmekte, hem de, 5. ayetteki ifadeyi doğrulayıcı yönde, yarattığı canlı-cansız âlem Allah'ın varlığını gösteren apaçık delillerle dolu olduğu halde, Allah'ın mesajlarına karşı takınılan inkarcı tavrın insanlık tarihinde çok sık tekrarlanan bir olgu olduğuna işaret edilmektedir. M.Esed

Yani, "O, cezalandırmak dilediği herkesi tümden yok etme güç ve kudretine sahiptir. Fakat rahmeti nedeniyle cezalandırmakta acele atmez, düşünüp anlaması ve yolunu düzeltmesi için ona yıllarca ve asırlarca süre tanır ve günahkar tövbe ettiği takdirde bir ömürlük günahları da bağışlamaya hazırdır. Mevdudi

Lütfen karşılaştırın A'raf: 103-137, Yunus: 75-92, İsra: 101-104, Ta Ha: 9-79Mevdudi

Lafzen, “[Bana karşı] sorumluluk bilincine sahip değiller mi” [yahut “olmayacaklar mı?”] Zemahşerî ve Râzî, bu belâgat gereği soruyu, bizim aktardığımız yönde, yani bir soru olarak değil de, bir gerçeği, bir vakayı dile getiren normal bir ifade olarak yorumlamaktadırlar.M.Esed

6. Âyetteki İşte alay edip durdukları şeyin haberleri yakında onlara gelecektir ifadesiyle sözü edilmiş olan önemli haberler, çarpıcı bilgiler, bu Âyetlerden itibaren verilmeye başlanmıştır. Önemli haberlerin ilki, Mûsâ peygamber, Firavun ve İsrâîloğulları ile ilgili bilgilerdir. 10-68. Âyetlerden oluşan bu pasajda, Mûsâ'nın peygamber yapılışından Firavun'un nehirde boğuluşuna kadar olan olaylar özet halinde verilmiştir. Daha evvel A'râf ve Tâ-Hâ Sûrelerinde ayrıntılı olarak anlatılmış olan olaylar burada bazı ek bilgiler verilmek sûretiyle tekrarlanmakta ve böylece kıssa gayet beliğ ve veciz bir şekilde hafızalara kazınmış olmaktadır. H.Yılmaz

"Zalim kavim" ifadesi, Firavun kavminin aşırı derecede kötü karakterini tanımlamaktadır.
 Yani, "Ey Musa, şu insanların, kendilerini ahirette hesaba çekecek Allah'tan korkmadan, ülkede her şeye gücü yettikleri varsayımıyla ne cinayet ve zulümler işlediklerine bak!"   Mevdudi

Karş. 20:25-34 ve ilgili notlar. Bu anlam örgüsü içinde, bu ifadeler, kendisini seçildiği görevi yerine getirecek güçte görmeyen ve görevin Hz. Harun'a tevdî edilmesini isteyen Hz. Musa'nın alçak gönüllülüğüne işaret etmektedir. M.Esed

Daha fazla ayrıntı için bkz. Ta-Ha, an: 19Mevdudi

Zımnen, “ve böylece görevimi engelleyeceklerinden korkuyorum”. Bu ayetle, Hz. Musa'nın, doğduğu ülkeden kaçmasına yol açan Mısırlı bir yerliyi öldürmesi olayına atıfta bulunuluyor (karş. 28:15 vd.). M.Esed

(Kasas: 15-21). Aradan sekiz yıllık bir gizlenme dönemi geçtikten sonra çağrılıp kendisine karşı cinayet suçlaması olan Firavun'a Mesaj'la gitmesi emrolunan Hz. Musa (a.s), kendisi daha Allah'ın emrettiği şekilde Mesaj'ı iletemeden karıştığı cinayetin önüne sürüleceği endişesine kapılmaktadır. Mevdudi

Burada "ayetler"den maksat, Hz. Musa'ya (a.s) verilen asa ve parlayan el mucizeleridir. Ayrıntı için bkz. A'raf: 106-117, Ta Ha: 17-23, Neml: 7-14, Kasas: 31-32Mevdudi

 Musa ve Harun peygamberlerin (a.s) mesajı iki yönlüydü: İlki, her peygamberin en önde gelen misyonu olarak, Firavun'u Allah'a ibadet ve taata çağırmak; ikincisi de, kendilerine özgü bir görev olarak, İsrail Oğulları'nı Firavun'un esaret zincirinden kurtarmak. Kur'an, bazan bunlardan yalnızca birinciyi (Naziat Sûresi'nde olduğu gibi), bazan da yalnızca ikinciyi sözkonusu eder. Mevdudi

Firavun'un bu sözü, onun Hz. Musa'yı (a.s) evinde büyüten Firavun değil, onun oğlu olduğunu göstermektedir. Aynı Firavun olmuş olsaydı, "İçimizde büyütülüp yetiştirildin" değil, "Ben seni büyütüp yetiştirdim" derdi. Daha ayrıntılı bir tartışma için bkz. A'raf, an: 85-93Mevdudi

Lafzen, “yaptığın o fiilini yaptın” -konuşanın, söz konusu fiil hakkındaki şiddetli kınayıcı tavrını dile getiren bir ifade tarzı; Hz. Musa'nın Firavun'un sarayında geçen çocukluk ve gençlik dönemi, Mısırlı birini öldürmesi ve Mısır'dan kaçışı hk. bkz. 28:4-22. M:Esed

Hz. Musa'nın (a.s) kaza sonucu işlediği cinayet olayına işaret ediliyor.  Mevdudi

Hz. Musa, 28:15-16'da işaret edildiği gibi, bu öldürme olayından sonra, büyük bir günah işlediğini hemen anlamıştı (bkz. ayrıca, 28:15'in son iki cümlesi hk. 15. not). M.Esed

Hükm, Allah'ın kudret ve güvenle konuşması için bir peygambere verdiği hikmet, bilgi ve otorite demektir. Mevdudi

Bkz. 28:4-5.  M.Esed

Yani, "Eğer İsrailîler'e karşı zalim ve acımasız olmamış olsaydın, ben büyütülmek üzere evinize getirilmezdim. Başka değil, yalnızca sizin barbarlığınızdandır ki, annem beni bir sepete koyarak ırmağa bırakmış. Aksi halde, kendi aile ocağımda güzel güzel büyütülürdüm. O halde, beni evinizde büyütmeniz nimetini bana hatırlatmanız uygun düşmüyor."  Mevdudi

Firavun, Hz. Musa'nın, görevini açıklarken kullanmış olması gereken tabire atıfta bulunuyor (bkz. yukarıdaki 16. ayet) M.Esed

Yani, "Ben dünya üzerinde hüküm süren fani bir kral tarafından değil, göklerin ve yerin Malik'i tarafından gönderildim. Eğer, bu kainatın bir Yaratıcısı, Rabbi ve Hükümdarı olduğuna inanıyorsanız, Alemlerin Rabbinin kim olduğunu anlamak sizin için zor olmayacaktır." Mevdudi

Yani, “var olan her şeyde mevcut olan O'nun yaratıcı iradesi aracılığıyla”; bu önerme, kanaatimizce, Hz. Musa kıssasının bu surede tekrar edilmesinin başlıca sebebidir. (Karş. keza yukarıdaki 28. ayet.) M.Esed

Bu Âyet grubunda, Mûsâ ve Hârûn peygamberlerin Allah'ın elçileri olarak Firavun ile yaptıkları ilk konuşmalar anlatılmaktadır. Karşılıklı konuşma şeklinde verilen bu sahnede Mûsâ peygambere ait O başıma kaktığın nimet de İsrâîloğullarını kendine köle edinmiş olmandır cümlesi dikkat çekmektedir. Bazı tarihî bilgilere dayanılarak yapılan tahminlere göre İsrâiloğullarının Mısır'daki kölelik dönemi 430 yıl kadar sürmüştür. Dolayısıyla Mûsâ peygamber bu uzun kölelik dönemini bilerek bu sözleri söylemiştir. Bu sözleriyle neyi kastetmiş olabileceği hakkında şu yorumları yapmak mümkündür:

Eğer bize ve milletimize karşı uyguladığın o zulmü yapmamış olsaydın, senin barındırmana ihtiyacım olmazdı.

Bu, daha sonra yapılan iyilik, milletimize yapılan o büyük zulme karşılık olmuştur. Bunlar karşılaştırılınca, hiç yokmuş gibi olurlar.

Sen, onları köle edindin, mallarını aldın ve bana o mallardan harcadın. Dolayısıyla beni besleyip büyütmenden dolayı üzerimde bir hakkın yoktur.

Sen, İsrâîloğullarının kendine ait köleler olduklarını iddia ettin. Efendi, kendi kölelerini yedirip içirdiği ve ihtiyaçlarını karşıladığı için bunu onların başına kakamaz. H.Yılmaz

Bu Âyet, kavmi tarafından "tek yüce rabb" olarak kabul edilen Firavun'un alaycı üslûbunu yansıtmaktadır. Firavun, bu alaycı üslubuyla Mûsâ peygamberin "Âlemlerin Rabbi" ifadesine şaştığını ve yanında hazır bulunan ileri gelenlerin de bu ifadeye şaşırdıklarını açığa vurmaları gerektiğini ima etmektedir. H.Yılmaz

Lafzen, “İşitmiyor musunuz?” -şaşkınlık, aşağılama ya da alay ifade eden belâgat gereği bir soru; anlam akışı itibariyle yukarıdaki ifadeyle aktarmak daha yerinde olacaktır. M.Esed

Firavun'un alaycı bir üslûp ile çevresindeki kurmaylarından destek alma girişiminde bulunmasına karşılık, Mûsâ peygamber de âdeta Firavun'un bu gününü de geçmişini de tanımadığını, onun hem atalarının hem de kendisinin şimdiye kadar hep yanlış üzerinde geldiklerini açıklamaktadır.
Mûsâ peygamberin 24. Âyette geçen O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin Rabbidir şeklindeki ifadesini bu Âyetle bağdaştırarak buradaki sözlerin "Hadi Allah'ı çevreden tanımıyorsunuz, peki kendi varlığınızdan da mı tanımıyorsunuz? Her tarafınız O'nun imzasını taşıyor" anlamında değerlendirmek de mümkündür. Bu takdirde Mûsâ peygamber, ilâhlık ve rabblık konusunda sadece Firavun'un değil, çevresinde bulunanların da yanılgı içinde olduğunu bir kez daha ifade etmiş olmaktadır. H.Yılmaz

Bu sözler, Firavun'un "Duymuyor musunuz?" diye sorduğu erkanına yöneliktir. Hz. Musa (a.s) şöyle demekteydi: "Ben dün yokken bugün var olan, ya da bugün varken yarın yok olan sahte ilâhlara inanmıyorum. Sizin rabbiniz olarak kulluk ettiğiniz bu Firavun dün yoktu ve atalarınızın kulluk ettikleri Firavunlar da bugün yok. Oysa ben, bugün sizin ve Firavun'un Rabbi olduğu gibi, dün de atalarınızın Rabbi olan gerçek Rabbin hakimiyetine ve otoritesine inanıyorum."  Mevdudi

Karş. 2:115. M.Esed

Yani, "Siz beni deli yerine koyuyorsunuz, fakat eğer kendinizi akıllı kişiler sanıyorsanız, gerçek Rabbin kim olduğuna kendiniz karar vermelisiniz; şu, yeryüzünün küçük bir bölgesinde hüküm süren fasık Firavun mu, yoksa doğunun ve batının ve Mısır ülkesi dahil, doğunun ve batının çevrelediği her şeyin Maliki mi? Ben yalnızca O'nun hakimiyetine inanıyorum ve O'nun mesajını yaratıklarından birine iletmek üzere gönderilmiş bulunuyorum. Mevdudi

Eski Mısır dininde kral (yahut hükümdarlar için kullanılan ismiyle “Firavun”) ilahî ilkenin ya da düzenin bir tecessümünü temsîl eder ve kendi yetki alanı içinde bir tanrı gözüyle bakılırdı. Bunun içindir ki, onun tanrısallığına karşı yönelen bir meydan okuma hakim dinî sisteme bir bütün olarak karşı çıkmak anlamına geliyordu. M.Esed

Mübîn terimine ilişkin bu karşılık için bkz. 12:1 hk. 2. not. M.Esed

Yani, "Sana, benim Alemlerin Rabbi, göklerin ve yerin Rabbi ve doğu ile batının Rabbi Allah'ın Rasûlü olduğumu ispatlayacak ikna edici bir ayet göstersem de mi beni reddeder ve zindana gönderirsin?" Mevdudi

 Firavun'un bu cevabı, onun eski ve modern zamanların müşriklerinden hiç bir farkının olmadığını göstermektedir. Tüm diğer müşrikler gibi o da tabiat-üstü anlamda Allah'ın diğer tüm tanrı ve tanrıçalardan daha büyük bir güç ve otoriteye sahip en büyük tanrı (ilâh) olduğuna inanıyordu. Bu yüzden Hz. Musa (a.s) kendisine "Benim Allah tarafından gönderildiğime inanmıyorsan, gerçekten O'nun tarafından gönderildiğimi ispatlayacak apaçık ayetler gösterebilirim" demiş ve yine bu yüzden Firavun, "Eğer iddianda doğru isen, ayetini getir" cevabını vermişti. Eğer Firavun, Allah'ın var olduğuna ve en büyük ilâh olduğuna inanmamış olsaydı, "ayet" istemezdi. Mevdudi

Bu Âyet grubundaki konuşmalardan anlaşıldığına göre; Firavun, alaycı üslûpla yaklaştığı Mûsâ peygamberin korkusuzca ve ciddiyetle uyarılarına devam etmesi karşısında onun deli olduğunu ileri sürmüş, ondan "size gelen elçi" şeklinde bahsederek onun elçiliğini kendi üstüne almadığını ifade etmiştir.
Bunun üzerine Mûsâ peygamber onları akılsız davranmakla itham etmiş, eğer akıllarını kullanırlarsa Allah'ın her şeyin Rabbi olduğunu anlayıp O'nu tanıyabileceklerini söylemiştir. Firavun'un bu açık uyarı karşısında öfkelendiği anlaşılmaktadır. Öyle ki, bütün zorbaların her zaman başvurduğu yöntemi uygulamaya koyulmuş ve pervasızca tehditler savurmuştur. Mûsâ peygamber bu tehditlere kulak asmayıp tebliğini sürdürmüş ve bu sayede onlara göstergeleri sunma fırsatı elde etmiştir.

FİRAVUN'UN İLÂHLIĞI:

A'râf Sûresi'nin 127. ve Tâ-Hâ Sûresi'nin 49–55. Âyetlerinin tahlillerinde de belirttiğimiz gibi, Firavun Allah'ı ve melekleri inkâr etmemekte, aksine Allah'ı göklerin hâkimi olarak kabul etmektedir:
(Zuhruf: 51–53) Ve Firavun kavmine seslendi ki: "Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yahut ben, nerede ise meramını anlatamayan, şu zavallı kişiden daha hayırlı değil miyim? Onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar hâlinde melekler gelmeli değil miydi?"
(Mü’min: 28–35) Ve Firavun ailesinden imanını saklayan bir adam; "Bir adamı, 'Rabbim Allah' dediği için öldürecek misiniz? Hâlbuki o kesinlikle size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Ve eğer o bir yalancı ise bir bakarsın ki onun yalanı kendi aleyhine oluvermiştir. Ve eğer doğru ise size yaptığı tehditlerin bir kısmı başınıza gelir. Şüphe yok ki Allah aşırı giden bir yalancıya kılavuz olmaz. Ey kavmim! Yeryüzünde açığa çıkmış olarak bugün mülk [yönetim] sizindir. Dünyada yüze çıkmış bulunuyorsunuz. Peki, eğer gelecek olursa Allah'ın hışmından bizi kim kurtarır?" dedi. Firavun: "Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve ben sadece size, doğru yola kılavuzluk ediyorum" dedi. O iman etmiş olan kimse de: "Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin hakkınızda Azab'ın günü gibi; Nûh Kavmi'nin, Âd'ın, Semûd'un ve daha sonrakilerin maceraları gibi korkuyorum. Ve Allah, kulları için bir zulüm istemez. Ey kavmim! Şüphesiz ben size gelecek o çağrışma gününden; arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum. Sizin için Allah'tan koruyan biri yoktur. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur." dedi. Ve andolsun ki bundan önce size Yûsuf delillerle gelmişti. O zaman da onun size getirdiği şeylerde şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de "Bundan sonra Allah asla elçi göndermez" dediniz. Allah aşırı giden, şüpheci olan kişileri işte böyle saptırır. O kişiler, kendilerine gelmiş bir güç olmaksızın, Allah'ın Âyetleri hakkında mücadele ederler. [Bu durum] Allah katında ve iman edenler yanında buğuz olarak büyüktür. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbi üzerine damga basar.
Yukarıdaki Âyetlerin delâletiyle, Firavun'un konumuz olan 29. Âyetteki sözlerinden, onun kendisini Allah yerine koyduğu anlamını çıkarmak mümkün değildir. Kendisini insanların hâkimi [rabbi] olarak görmekte ve bu görüşünü de kendisinin Güneş Tanrısının insan şeklindeki sûreti olduğu iddiasına dayandırmakta olduğu için Firavun'un bu sözleri, yeryüzünde kendisinden başka kimsenin emirler veremeyeceği ve kendi hükümranlığına müdahaleye kalkışamayacağı anlamına gelmektedir. Diğer taraftan, Firavun'un "ilâh" sözcüğü ile kast ettiğini İslâmiyet'teki "Allah " kavramı ile bağdaştırmak doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü Nâs Sûresi'nin tahlilinde de belirttiğimiz gibi, İslâmiyet'in saf tevhîd akidesine göre; her şeyi yoktan var eden ve ibadet edilecek yegâne varlık olduğu kabul edilen "Allah " ile diğer dinlerdeki "ilâh" kavramı arasında tartışmaya yer bırakmayacak nitelikte büyük farklar vardır. Diğer dinlerdeki ilâhlar, bu dinlere mensup insanların korkuları, ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmişlerdir ve varlıklarının sebebi olan korkuların, ihtiyaçların ortadan kalkması durumunda, bu ilâhların hiçbir fonksiyonları kalmaz. Ayrıca, insanla birlikte var olan ve onlarla birlikte yok olan bu ilâhların "hüküm koyma" özellikleri de yoktur. Bu sebeple, kendilerine dualar edilen, tapınılan, kurbanlar ve hediyeler sunulan bu ilâhların yasal ve siyasal alanda hükmetme yetkilerinin bulunduğu, dünyevî işlerde istediklerini emretme hakkına sahip oldukları ve buyruklarına teslim olunması gerektiği beşerî dinler tarafından asla kabul edilmemiştir. Bu beşerî dinler, kendilerinin koydukları kanunlara, çizdikleri politikalara karışma hakkını hiçbir ilâha tanımamışlar, yeryüzündeki mutlak otoritenin her zaman sadece kendilerine ait olduğunu savunmuşlardır. Zaten Allah'ın elçileri ve onların izleyicileri ile dünyevî hükümdarlar ve yönetimler [beşerî dinler] arasındaki çatışmanın asıl sebebi de bundan kaynaklanmaktadır.
Firavun'un sözleri bu temel gerçekler dikkate alınarak değerlendirildiğinde, sorunun sadece basit bir tapınma ve takdim sorunu olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Bütün ilâhları terk ederek sadece âlemlerin Rabbi olan Allah'ı bu haklara sahip gören Mûsâ peygamber, eğer Firavun'dan sadece Allah'a inanıp O'na ibadet etmesini isteseydi muhtemelen Firavun da kendisini saldırıya uğramış hissetmeyecek ve Mûsâ peygamberi pek fazla rahatsız etmeyecekti. Olsa olsa atalarının inancını bırakmayı reddetmek sûretiyle tepkisini gösterecek ve Mûsâ peygamberi kendi bilginleriyle tartışmaya çağıracaktı. Fakat Mûsâ peygamberin kendisini "Âlemlerin Rabbi"nin elçisi olarak tanıtması ve bu üstün otorite adına Firavun'dan buyruğa itaat etmesini istemesi, Firavun'un kendini ikinci derecede bir hükümdar hissetmesine yol açmış ve Firavun siyasal alanda yeni bir otoritenin ortaya çıkmasına izin vermek istememiştir.
Bu aşamada Mûsâ peygamberin Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı sözleriyle köşeye sıkışan Firavun'un artık Haydi hemen getir onu, eğer doğrulardan isen diyerek Mûsâ peygamberin getirdiğini göstermesini kabul etmekten başka çaresi kalmamıştır. Firavun'un bu cevabı, onun eski ve günümüz müşriklerinden hiçbir farkının olmadığını göstermektedir. Çünkü Kur'ân'dan öğrendiğimize göre, Nûh peygamberin kavminden Mekkeli müşriklere kadar tüm kâfirler aynı yolu izlemişlerdir. H.Yılmaz

Su'ban ejderha, büyük yılan demektir. Kur'an'da başka yerlerde asanın şeklini aldığı yılanı tanımlamak için hayyetun (yılan) ve câan (küçük yılan) kelimeleri kullanılır. İmam Razi, büyüklüğü nedeniyle ejderha, küçük yılanlar gibi çok seri hareket ettiği için de "câan" kelimesinin kullanıldığı yorumunda bulunur. Mevdudi

A‘râf ve Tâ-Hâ sûrelerinde, yed-i beyzâ'nın [kusursuz güc'ün], Mûsâ'ya yardımcı/vezir olarak verilen “Hârûn” olduğu genişçe açıklanmıştır. H.Yılmaz

Bkz. 7:107-108 ve ilgili 85. not; ayrıca 20:22, 27:12 ve 28:32. M.Esed

İsrailiyatın etkisinde kalan bazı müfessirler beyza'yı "beyaz" anlamında tercüme edip sağlam elin koltuk altından çıkarıldığında cüzzama yakalanmış gibi beyazlaştığı tefsirinde bulunmuşlardır. Fakat İbn Cerir, İbn Kesir, Zamahşehri, Razî, Ebu's-Suud İmadî, Alusî ve daha başka müfessirler burada beyza'nın ışıklı ve parlak anlamına geldiğini belirtmişlerdir. Hz. Musa (a.s) koltuk altından elini çıkarır çıkarmaz, her taraf güneşle aydınlanmış gibi parlardı. Daha fazla açıklama için bkz. Ta Ha an: 13Mevdudi

 

 

Karş. 7:109-110 ve ilgili 86. not. M.Esed

Ta Ha Suresi'nde geçtiği üzere (ayet: 59), belirlenen gün, Mısırlıların ulusal bayram günüydü. Bugün halk, ülkenin her tarafından büyük kalabalıklar halinde gelecek ve izleyicilerin gösterileri açıkça seyredebilmesi için kuşluk vakti yapılacak büyük "yarış"a şahit olacaklardı. Mevdudi

BELLİ GÜN, TAYİN EDİLEN VAKİT:

38. Âyette geçen belli günün tayin edilen vaktinde ifadesinin Mısırlıların ulusal bayram günü olan "ziynet günü" ve "kuşluk vakti" anlamına geldiği Tâ-Hâ Sûresinde açıklanmıştır:
(Tâ-Hâ: 59) [Mûsâ] "Sizinle buluşma zamanı, süs [tören, şenlik] günü ve insanların toplanacağı kuşluk vaktidir" dedi.
Yapılan plâna göre; Mûsâ peygamber ile ülkenin sihirbazları arasındaki müsabakayı büyük bir kalabalığın seyretmesini sağlamak için her tarafa çığırtkanlar gönderilecek, müsabakada da bir asanın yılana dönüşmesinde herhangi bir olağanüstülük olmadığı, bunun ülkedeki tüm sihirbazlar tarafından yapılabildiği herkese açıkça gösterilecekti. Böylece Mûsâ peygamberin sarayda gösterdiği ve muhtemelen halka da yayılmış olan mu’cizenin haberinden halkın etkilenmemesi sağlanmış olacaktı.
Mûsâ peygamberin gösterdiği mu’cizeler dolayısıyla Firavun'un ne büyük bir endişe içinde olduğunu kanıtlayan bir diğer gösterge de, Firavun'un sihirbazlara Mûsâ peygamberi alt etmeleri hâlinde çok büyük bir şeref anlamına gelen "yakınlar" payesi vereceğini vaat etmesidir.  H.Yılmaz

Yani, yapılan ilânın yanısıra, halkı müsabakayı seyretmeye teşvik için münadiler gönderildi. Hz. Musa'nın (a.s) kapalı sarayda gösterdiği mucizenin haberi halka da yayılmış olmalı ki, halkın etkilenmesinden korkan Firavun, herkesin akın akın gelip bir asanın yılana dönüşmesinde bir olağanüstülük bulunmadığını, bunun ülkedeki sihirbazlar tarafından da yapılabileceğini görmesini istemiştir. Mevdudi

Şüphe yok ki bu “büyücüler”, büyünün önemli bir rol oynadığı Amon kültürünün resmî rahipleriydiler. Dolayısıyla, onların Hz. Musa'ya galebe çalmaları devlet dininin halkın gözünde itibarını pekiştirecekti. M.Esed

Bu cümle, Hz. Musa'nın (a.s) kraliyet sarayında gösterdiği mucizeyi gözleriyle görenlerin ve dışarıda işitenlerin, atalarının dinine olan inançlarını yitirmeye başladıkları ve inançlarının gücünün, sihirbazların Hz. Musa'nınkine (a.s) benzer bir performans göstermelerine bağlı bulunduğu fikrini desteklemektedir. Bu nedenle, Firavun ve erkanı bu müsabakayı, sonucu belirleyici bir müsabaka olarak saymışlar ve münadileri ülkenin her yanında, sihirbazlar müsabakayı kazanırlarsa, Hz. Musa'nın (a.s) dininin üstün gelmesi riskinin bertaraf edileceği, aksi halde, inançlarının terkedilmeye maruz kalacağı konusunda halkı etkilemeye koyulmuşlardır.  Mevdudi

Bkz. 7:113 hk. 88. not. M.Esed

Ülkenin şirk dininin tek arzuları, müsabakayı kazandıklarında kraldan mükafat almak olan destekçilerinin mantalitesi buydu işte. Mevdudi

 

Büyücülerin kazanacaklarına dair bu güven duygusunun sebebi 7:116'da açıklanmaktadır (“insanların gözlerini büyüyle bağladılar ve onları korkuyla şaşkına çevirdiler”); ayrıca 20:66-67'de de bu hususa temas edilmektedir (“büyülerinin marifetiyle onların ipleri ve asâları yaptıkları sihir marifetiyle o'na (Hz. Musa'ya) hızla akıyorlarmış gibi gözüktü; bu yüzden Hz. Musa'nın içinde bir korku belirdi”). M.Esed

Sihirbazlar iplerini ve sopalarını bırakır bırakmaz, bunlar Hz. Musa'ya (a.s) doğru yılan sürüsüymüş gibi hareket etmeye başladılar. Bu olay, Kur'an'ın başka yerlerinde ayrıntılarıyla anlatılmaktadır: "Attıkları zaman, insanların gözlerini büyülediler ve kendilerini dehşete düşürdüler; büyük bir sihir ortaya koydular." (A'raf: 116) "Sihirlerinden ötürü ipleri ve sopaları ona sanki koşuyor gibi göründü ve bunun üzerine, Musa içinde büyük bir korku duydu." (Ta Ha: 66-67).  Mevdudi

Bkz. 7:117 hk. 89. not. M.Esed

Bu, yalnızca daha büyük bir sihirbazmış gibi Hz. Musa'ya (a.s) yenildiklerinin itirafı değil, Kainatın Rabbi Allah'a karşı secdeye kapanmaları, binlerce Mısırlının önünde Hz. Musa'nın (a.s) gösterdiğinin sihir değil, Allah'ın gücünün tezahürü olduğunun apaçık ilanıdır. Mevdudi

Bkz. 7:123 hk. 91. not. M.Esed

Şu‘arâ/44 ve Tâ-Hâ/66 âyetlerinde Firavun'un bilginlerinin tezleri “ip ve değnek” olarak nitelenmiştir. Bu husustaki âyetlerin delâletiyle –TâHâ sûresi'nde de açıkladığımız gibi– buradaki “ip ve deynek” ifadelerini, Türkçe'deki “çer-çöp, ipsiz-sapsız; temelsiz” deyimlerine benzetebiliriz. Burada denilmek istenen Firavun'un bilginlerinin görüş ve tezlerinin değersizliği, işe yaramazlığıdır.

Bu Âyetlerde kısaca anlatılan müsabaka, A'râf ve Tâ-Hâ Sûrelerinde aşağıdaki gibi nakledilmişti:
(A'râf: 118–122) Böylece hakk yerini buldu ve onların [Firavun ve ileri gelenlerin] bütün yaptıkları boşa gitti, işe yaramadı.
Onlar (Firavun ve ileri gelenler), artık orada mağlup oldular ve küçük düşmüşler olarak geri döndüler.
Sihirbazlar ise boyun eğip teslim olmuş kimseler halinde bırakıldılar. “Âlemlerin Rabbine; Mûsâ'nın ve Hârûn'un Rabbine iman ettik” dediler.

(Tâ-Hâ: 65–70)           Onlar [Sihirbazlar]: “Ey Musa! Ya sen ortaya koyacaksın veyahut ilk ortaya koyan kişiler biz olalım” dediler.
O [Musa]: “Bilakis, siz ortaya koyun.” dedi. Bir de ne görürsün! Onların ipleri ve değnekleri çerçöpleri; eften püften bilgileri; tezleri, yaptıkları sihirden hünerli gösterimden ötürü kendisine koştuklarını hayal ettirdi. (onların sunumunu gözünde büyüttü)
Bu yüzden Musa, içinde bir korku hissetti.
Biz: “Korkma, şüphesiz sen; en üstün olan sensin: Sen sahibi olduğun birikimi ortaya koy; o, onların yapıp ürettiklerini yutacak. Şüphesiz onların yaptıkları ancak bir sihirbaz tuzağıdır. Sihirbaz ise, her nereye giderse gitsin iflâh olmaz” dedik.
Sonunda bütün sihirbazlar “Musa ile Harun’un Rabbine iman ettik” demek suretiyle boyunlarını uzatıp teslim olmuş olarak bırakıldılar.

Görüldüğü gibi, müsabakaya Firavun'un gücüne sığınarak, yemin ederek başlayan ve kendilerine çok güvenen sihirbazlar, Mûsâ peygamberin mu’cizeleri karşısında kendi düzmece sihirlerinin hiçbir değeri olmadığını anlamışlar ve müsabakadan mağlûp çıktıklarını hemen kabul etmişlerdir. Çünkü onlar sıradan göz bağcılar değil, sihir [gözbağcılık, illüzyon] bilgisinin zirvesine çıkmış ve bu bilgi ile varılacak son noktayı çok iyi bilen kimselerdir. Nitekim Mûsâ peygamberin gösterdiği mu’cizelerin sihri aştığını anlamışlar ve akıllarını kullanarak imana gelmişlerdir. Böylece Rabbimizin Tâ-Hâ Sûresi'nin 46. Âyetin ve bu Sûrenin 15. Âyetlerinde Mûsâ ve Hârûn peygamberlere verdiği sizi koruyacağım, sizinle beraberim vaadi yerine gelmiş olmaktadır. Yüce Allah, elçilerini her zaman koruduğunu ve hakkı üstün kıldığını başka Âyetlerde de bildirmiştir:
(İsrâ: 81) Ve de ki: "Hakk geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl yok olup gider."
(Enbiya: 18) Bilakis Biz hakkı bâtılın başına çarparız da onun beynini parçalar. Bir de bakarsın o [bâtıl] yok olup gitmiştir. Ve Allah'a yakıştırdığınız vasıflardan dolayı size yazıklar olsun!
(Mücâdele: 21) Allah; "Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz" yazmıştır. Şüphesiz Allah Kavî'dir, Azîz'dir. H.Yılmaz

Yani, “öylesine üstün bir büyücü ki, sizin hocanız olmuş olabilir”.

 Bkz. Yukarıdaki cümlede tekraren vurgulanan “çoğunun”, “hepinizi” ifadelerine açıklama getiren 5:33 hk. 44 ve 45. not, 7:124 hk. 92. not. M.Esed

Yani, Mısırlıların uğradığı birtakım felaketlerden (veba vb.) sonra (karş. 7:130 vd.). M.Esed

Burada hicretten söz edilmesi, Hz. Musa (a.s) ve İsrailoğulları'na hemen Mısır'ı terketme emri verildiği anlamına gelmez. Arada geçen dönemin tarihi A'raf: 127-135 ve Yunus 83-89'da, bir kısmı da Mümin: 23-46 ve Zuhruf: 46-56'da anlatılmaktadır. Kıssa burada kısa kesilmekte ve Firavun ile Hz. Musa (a.s) arasındaki mücadelenin yalnızca son bölümü verilmektedir. Amaç, apaçık ayetleri gördükten sonra da inadında direnen Firavun'un trajik sonuyla, getirdiği mesajın arkasında ilâhî desteği bulan Hz. Musa'nın (a.s) nihaî zaferini göstermektir.
 "İzleneceksiniz" uyarısı, geceleyin yola çıkma emrindeki hikmeti göstermektedir. Amaç, Firavun, ordusuyla peşlerine düşmeden önce, onların yetişemeyeceği kadar bir uzaklığa varmalarıdır. Burada, İsrailoğulları'nın Mısır'a tek bir bölgede yerleşmiş olmayıp çeşitli yerleşim alanlarına dağılmış olduklarını ve özellikle Memfis'le Ramises arasındaki Goşen denilen topraklarda yaşadıklarını hatırlatmalıyız. Mısır'ı terketme emri alınca Hz. Musa'nın (a.s) İsrailoğulları'nın oturdukları yerlere talimatlar gönderip halka hicret için hazırlıklar yapmalarını söylediği ve çıkış için belli bir gece tayin ettiği anlaşılıyor. Mevdudi

Lafzen, “küçük bir topluluk”: bununla birlikte, Zemahşerî, kalîlûn sıfatının, bu anlam örgüsü içinde mutlaka bir “sayı azlığı” değil, bir aşağılama da ifade edebileceğini söylemektedir.M.Esed

Bu ayetle Kur’an, Firavun'un ağzından, psikolojik bir gerçeği dile getirerek genellikle hakim kavimlerin ya da toplulukların baskı altında tuttuğu zayıf ya da azınlıktaki grupların özgürlük taleplerini anlamakta güçlük çektiklerini; ve dolayısıyla onların baş kaldırmalarına, güce karşı duydukları sebepsiz bir nefret ve kör bir kıskançlıktan başka bir anlam veremediklerini işaret etmektedir. M.Esed

Bu ifade, açıktır ki, İsrailoğulları'nın Hz. Yusuf'tan sonraki bir kaç nesil boyunca Mısır'da ulaştıkları itibar ve zenginliği îma etmektedir -ki bu parlak dönem, işbaşına geçen Mısırlı yeni bir hanedanın ellerindeki varlığa el koyup onları, sonradan Hz. Musa'nın çabalarıyla kurtulacakları bir tutsaklığa mahkum ettiği döneme kadar devam etmiştir. Firavun, İsrailoğulları'nın Mısırlılara karşı duydukları (gerçek ya da yakıştırma) nefrete dikkat çekerek, onlara reva gördüğü zulmü haklılaştırmaya çalışıyor. M.Esed

Bu ara cümle, 7:137'de atıfta bulunulan, İsrailoğulları'nın Mısır'daki sefalet günlerinden sonra Filistin'de kavuşacakları bolluk ve ikbal günlerini îma etmektedir. “Miras bırakmak” yahut “varis kılmak” ifadesi, bu anlam akışı içinde, Allah'ın zulme uğrayanları, ezilenleri yeniden onur ve genişliğe kavuşturmasını dile getiren deyimsel bir ifade, bir mecazdır. M.Esed

Bazı müfessirler bu ayete, "Allah, İsrailoğulları'nı Firavun ve halkının terkettiği bahçelere, pınarlara, hazinelere ve güzel güzel konutlara mirasçı kıldı" anlamı vermişlerdir. Böyle bir yorum, Firavun'un boğulmasından sonra İsrailoğulları'nın Mısır'a döndükleri ve Firavun'un kavminin mal ve servetini sahiplendikleri demek olur. Ne var ki, bu yorumu ne tarih, ne de diğer Kur'an ayetleri desteklemektedir. Bakara, Maide, A'raf ve Ta Ha Suresi'nin ilgili ayetleri, Firavun'un denizde boğulmasından sonra İsrailoğulları'nın Mısır'a dönmeyip hedeflerine doğru yoluna devam ettiklerini ve Davud Peygamber (a.s) (M.Ö. 1013-973) zamanına kadar meydana gelen tüm önemli olayların şimdi Sina Yarımadası, Kuzey Arabistan, Ürdün ve Filistin denilen topraklarda geçtiğini teyid etmektedir. Bu durumda, bize göre ayetin anlamı şudur: Bir yanda Allah Firavun'un kavmini servet, mülk ve ihtişamdan yoksun bırakırken, öte yanda bunları Mısır'da değil de Filistin'de İsrailoğulları'na verdi. Bu anlam A'raf Suresi'nin 136-137. ayetlerinde desteklenmektedir: "Biz de onlardan intikam aldık ve denizde onları boğduk, çünkü ayetlerimizi yalanlamışlar ve onlardan gafil olmuşlardı. Müstaz'af kılınan kavmi de, içinde bereketler kıldığımız yerin doğularına ve batılarına mirasçı yaptık." "Bereketli yer (ülke)" ifadesi Kur'an'da genellikle Filistin için kullanılır. Bkz. İsra: 1, Enbiya: 71-81, Sebe: 18Mevdudi

Bu âyetlerde Mûsâ'ya, bilgi birikimini kullanarak Nil nehri üzerinde barajlar kurmasının vahyedildiği, sonra da suyun dağlar gibi parçalara ayrıldığı; yani yüksek barajların yapıldığı açıklanmaktadır. Bilinen en eski baraj İ.Ö. 2900 yılında Nil nehri üzerinde kurulmuş olan 15 m. yüksekliğindeki barajdır. Kur’ân'ın açık ifadesine göre baraj birden çoktur.
Diğer âyetlerden de anlaşıldığı üzere Mûsâ, Mısır'da kaldığı süre içinde esas niyetini saklayarak nehri barajlarla kesmiş, ovada kanallar oluşturmuş ve eski su yataklarını tarıma açmıştır. Bu nedenledir ki Firavun, “Bu altımdaki nehirler benim değil mi” demektedir:
Ve Firavun, kavminin içinde seslendi: “Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hâlâ görmüyor musunuz? Yahut ben, şu zavallının ta kendisi olan; nerede ise açıklayamayan [meramını anlatamayan] kişiden daha hayırlı değil miyim? Hem o'nun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar hâlinde melekler gelmeli değil miydi?” dedi. (Zuhruf/51-53)
Daha sonra Mûsâ, kavmi ve Kıptilerden kendisine inananları yanına alarak buralardan geçirmiş, kendilerini takip eden Firavun ve ordusunu bu tarım arazilerine çekmiş, onlar arazide iken barajları yıkarak Firavun ve ordusunun boğulmasını sağlamıştır. H.Yılmaz

Hz. Muhammed, ortak koşucu Mekke yöneticileri Ebu Cehil, Ebu Süfyan, Ebu Lehep ve yandaşlarının baskısından kurtulmak için, gizlice Mekke'yi terk edip, bir mağaraya saklandığında, mağara yakınlarına kadar gelen ortak koşucu Mekkeli saldırganların seslerini duyan, yanındaki yol arkadaşı Ebu Bekir de aynı endişeyi duyuyor ve İsrail oğullarının Musa'ya söylediğinin aynısını söylüyor. Hz. Muhammed'de Musanın İsrail oğullarına söylediğinin aynısını yol arkadaşı Ebu Bekir'e söylüyor (Bak.Tevbe suresi 40 ayet) M.Sağ

Yani, "Bana bu felaketten kurtuluş yolunu gösterecektir."  Mevdudi

Bkz. 20:77 ve ilgili 61. not. Ayrıca karş. Tevrat'taki anlatım (Çıkış xiv, 21: “Ve Rab bütün gece kuvvetli şark yeli ile denizi geri çevirdi; ve denizi karaya çevirdi ve sular yarıldı”). M.Esed

Tavd, "yüksek dağ" demektir. Öyle anlaşılıyor ki, Hz. Musa (a.s), asasıyla denize vurur vurmaz, deniz ayrılarak sular iki dağ gibi iki tarafa yığılmış ve yüzbinlerce göçmenden oluşan İsrailoğulları kervanları sağ salim karşıya geçinceye ve Firavun'la orduları denizin ortasına ulaşıncaya kadar o halde kalmıştır. Denizin yarılarak suların yüksek dağlar gibi iki yana yığılması ve bu şekilde uzun süre kalması gibi bir olaya, tabii yolla, ne kadar güçlü olursa olsun, bir fırtına veya tayfun yol açamaz. Ta Ha Suresi'nin 77. ayetinde, Allah'ın Hz. Musa'ya (a.s), "...denize vurup onlar için kuru bir yol aç" diye emrettiği anlatılmaktadır. Bu da gösteriyor ki, denize vurma, yalnızca suların ikiye ayrılıp büyük dağlar gibi iki yana yığılması sonucunu doğurmakla kalmamış, hiç çamursuz kuru bir yol açılmasına da neden olmuştur. Bu bağlamda, Duhan Suresi'nin 24. ayetinde, kavmiyle birlikte denizi geçtikten sonra Hz. Musa'ya (a.s) "Firavun boğulacağından denizi açık bırakması" emrinin verildiği de hatırlatılmalıdır. Buradan, denizi geçtikten sonra Hz. Musa (a.s) asasıyla tekrar vurmuş olsaydı, deniz sularının tekrar birleşeceği, fakat bundan menedildiği anlamı çıkar. Açıkça bir mucizeydi bu. Böyle iken, bunu tabii bir olay gibi yorumlamaya çalışanların görüşü bir yanılgıdan başka birşey değildir. Açıklama için bkz. Ta Ha, an:53Mevdudi

Not: bu ayet Mushaf’ta aslında  50, 51. ayetlerin arkasında tertip edilmelidir. Altmış üçüncü sırada tertibi hem ayetin yanlış anlaşılmasına hem de yanlış inançların oluşmasına sebep olmaktadır.

Bakara; 50:

50.      Hani bir zamanlar da Biz, bol suyu; nehiri size yarıp da sizi kurtarmıştık ve siz bakıp dururken Firavun'un yakınlarını suda boğmuştuk.

Bu ayetlerde Musa’ya bilgi birikimini kullanarak Nil nehri üzerinde barajlar kurmasının vahyedildiği, sonra da suyun dağlar gibi parçalara ayrıldığı; yani yüksek barajların yapıldığı açıklanmaktadır. Yani Musa mucize olarak kızıl denizi yararak iki tarafta dağ gibi sular oluşmamıştır. Musa birikimiyle Nil nehri üzerine barajlar kurmuş ve her bir baraj dağ gibi yüksek imiş. Burada açıklanan işte budur. Daha sonra bu baraj patlatılarak Firavun ve yakınları baraj selinde öldürüleceklerdir.

Bilinen en eski baraj İ.Ö. 2900 yılında Nil nehri üzerinde kurulmuş 15 m. yüksekliğindeki barajdır. Kur’an’ın açık ifadesine göre baraj birden çoktur.
Diğer ayetlerden de anlaşıldığı üzere Musa, Mısır’da kaldığı süre içinde esas niyetini saklayarak nehri barajlarla kesmiş ovada kanallar oluşturmuş ve eski su yataklarını tarıma açmıştır. Bu nedenledir ki Firavun “Bu altımdaki nehirler benim değil mi” demektedir.

Bu ayette İsrail oğullarının geçmişinden başka safhalar hatırlatılmaktadır. Bu dönemler:
Suyun yarılması; baraj kurulması, İsrail oğullarının kurtulması, Firavunun yakınlarının, İsrail oğullarının gözü önünde suda boğulmasıdır. Daha sonra Musa, kavmini ve Kıptilerden kendisine inananları yanına alarak bu yerlerden toplumunu geçirmiş kendilerini takip eden Firavun ve ordusunu bu tarım arazilerine çekmiş, onlar arazide iken barajları yıkarak Firavun ve ordusunun boğulmasını sağlamıştır.

Burada bu olaylar kısa bir cümle ile ifade edilmiştir. Biz bunları hemen birkaç saat içinde olup bittiğini sanmıyoruz. Bu olay yıllarca süren bir süreçte gerçekleşmiştir. H.Yılmaz

Yani, "Bizim dünyada iken şefaatçilerimiz saydıklarımız ve bizi salimen cennet'e ulaştıracaklarına inandıklarımız, bugün çaresiz ve bize faydasızdırlar."  Mevdudi

Yani, "Bizim için duygulanacak ve bizi teselli edecek hiç bir sevenimiz yok," Kur'an, ahirette yalnızca müminlerin birbirlerine dost olmaya devam edeceklerini belirtir. Kafirler ise, dünyada iken dostluk yemini bile etmiş olsalar, birbirlerine düşman kesileceklerdir. Her biri diğerini kötü sonlarından sorumlu tutacak ve onun en fazla cezayı görmesi için çalışacaktır. "O gün dostlar, muttakiler dışında birbirine düşmandır." (Zuhruf: 67).  Mevdudi

Kur'an, bu tür hasret ve arzuya, "Eğer geri gönderilmiş olsalardı, yine nehyolunduklarını yapmaya dönerlerdi." (En'am: 28) şeklinde cevap vermektedir. Dünyaya yeniden dönmelerine neden izin verilmeyeceği konusunda bkz. Müminun an: 90-92Mevdudi

Bu ayet grubunda mahşerle ilgili bilgiler verilerek bazı mahşer sahneleri canlandırılmıştır.
92, 93. ayetlerdeki “Ve onlara ‘Allah’ın astlarından taptığınız şeyler nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?’ denilmiştir” ifadesi, İbrahim peygamber tarafından müşriklere söylenen sözleri içermektedir. İbrahim peygamberin bu sözlerinden anlaşıldığına göre, burada söz konusu edilen sahte ilâhlar, yeryüzündeki ilâhlaştırılmış insanlardır. Zira taştan, topraktan, tunçtan yapılmış putların cehenneme atılmaları ve cezalandırılmaları söz konusu değildir.
Enbiya 66, 67:  O [İbrahim]: “O hâlde, Allah’ın astlarından size hiçbir şeyce fayda vermeyen ve size zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Size de, Allah’ın astlarından taptıklarınıza da üff [yazıklar olsun]! Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” dedi.
96–102. ayetlerde, bazı kimselerin dünyada iken ilâh gibi sayıp hizmet ettikleri, sözlerini ve davranışlarını kanun saydıkları, her türlü arz ve takdimde bulundukları dinî önderlerine ahirette nasıl davranacakları anlatılmaktadır. Ahirette bu önderlere uyduklarından dolayı cehenneme atıldıklarının farkına varacak olan bu kişiler, kendilerini saptırdıkları gerekçesiyle o önderleri sorumlu tutacaklar ve onlara lânetler yağdıracaklardır. Bu ahiret manzarası ile Rabbimiz, önderlerini körü körüne izleyen bu tür insanları uyarmakta, bu önderlerin kendilerini doğruya mı, yoksa yanlışa mı götürdüklerini iyi değerlendirmeleri gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu dehşetli manzara Kur’an’ın başka surelerinde de tekrarlanmaktadır:
A’râf 38:  (Allah onlara) “Sizden önce geçmiş cinn ve insten [tanıdığınız, tanımadığınız herkesten] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der]. Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder]. Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” dediler [derler]. (Allah) “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” dedi [der].
Fussılet 29: Ve küfretmiş olan kişiler: “Rabbimiz! Cinn ve insten [bildiğimiz, bilmediğimiz herkesten] bizi doğru yoldan saptıranları bize göster. Onlar en aşağıdakilerden olsunlar diye biz onları ayaklarımızın altında kılalım” dediler.
Ahzab 67, 68:  Ve dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle!”
Kâfirler arasında ahirette cereyan edecek bu çekişme, onlar dünyada iken dostluk yemini etmiş olsalar bile gerçekleşecektir. Çünkü Kur’an, ahirette ancak müminlerin birbirlerine dost olmaya devam edeceklerini, kâfirlerin ise birbirlerine düşman kesileceklerini bildirmektedir:
Zühruf 67:  O gün muttakiler hariç tüm izdaşlar [birbirinin izinden gidenler]  birbirlerine düşmandırlar.
Sad 64:  Şüphesiz ki bu, ateş ehlinin birbiriyle tartışması / davalaşması gerçektir.  H.Yılmaz


Hz. İbrahim Peygamber'in (a.s) kıssasındaki "ayet"in iki yönü vardır:
a) Arap müşrikleri, özellikle Kureyş, bir yandan kendilerinin İbrahim Peygamber'in (a.s) izleyicileri olduklarını iddia edip onun soyundan gelmekle övünürken, diğer yandan, Hz. İbrahim'in (a.s) hayatı boyunca sürekli bir mücadele verdiği şirke bulaşmış durumdaydılar. Sonra, bu insanlar, kendilerini Hz. İbrahim'in (a.s) getirdiği dine çağıran Hz. Peygamber'e (s.a), tıpkı Hz. İbrahim'e karşı çıkılıp davranıldığı gibi, karşı çıkıp davranıyorlardı. Dolayısıyla onlara, Hz. İbrahim'in (a.s), kendilerinin itiraf etmelerine rağmen, inatlarında va karşı çıkmalarında devam ettikleri tevhid'in bağlısı ve şirk'in düşmanı olduğu hatırlatılmaktadır.
b) Hz. İbrahim'in (a.s) kavmi yeryüzünden silinmişti. İçlerinden hayatta kalanlar, Hz. İbrahim (a.s) ile oğulları İsmail ve İshak'ın (a.s) çocukları idiler. Her ne kadar Kur'an, Hz. İbrahim'in (a.s) kavmine inen azabtan söz etmiyorsa da, bu kavim azaba uğrayan kavimlerin arasında anılmaktadır: "Onlara, kendilerinden öncekilerin, Nuh Kavmi, Ad, Semud ve İbrahim Kavmi ve Medyen halkıyla tersine çevrilmiş şehirlerin haberi gelmedi mi?" (Tevbe: 70).  Mevdudi

Zımnen, “ve dilediği kulunu bağışlayandır”. M.Esed

İbrahim peygamber ile ilgili bu anlatılanların “bir ayet [ibret, öğüt]” olduğu bildirilerek akıl sahiplerini düşünmeye davet eden, inanmayanları tehdit eden, inanan ve inanacak olanlara ise umut ve güven veren bu ayetlerdeki uyarı, başta Mekkeliler olmak üzere yine tüm zamanların insanlarına yöneliktir.
İbrahim peygamberin kıssasının bir “ayet [ibret, öğüt]” olması, bize göre iki yönlüdür. Bu kıssa, her şeyden önce, İbrahim peygamberin soyundan geldiklerini kabul eden ama kendilerini dedelerinin dinine çağıran elçiye uymayan Mekkeli müşriklere yönelik bir ayetti. Buna göre, Mekkeli müşriklerin önce bunu algılayıp inadı bırakmaları ve dedelerinin saf, hanif dinine bağlanmaları gerekirdi. İkinci olarak da İbrahim peygamberin azgın kavminin helâk edilip İbrahim’in soyunun sadece İsmail, İshak, Yakup ... olarak devam edişinden ibret almalıydılar.
Tövbe 70:  Onlara, kendilerinden önceki kişilerin; Nuh’un Kavmi’nin, Ad’ın, Semud’un, İbrahim’in kavmi’nin, Medyen ashabının ve mü’tefikelerin [alt-üst olmuş kentlerin] haberi gelmedi mi? Onlara elçileri açık delillerle gelmişlerdi. Ve sonra Allah, onlara zulmeden değildi. Velâkin onlar kendilerine zulmediyorlardı. H.Yılmaz


Bu surede konu edilen önemli haberlerin üçüncüsü Nuh peygamberle ilgili olup onunla ilgili bilgiler 120. ayete kadar devam etmektedir.
Daha evvel Kamer ve A’râf surelerinde yer verilmiş olan Nuh peygamber ve kavmi ile ilgili haberlere, bu sureden başka ayrıntılı olarak Hud ve Nuh suresinde de yer verilmiştir.
Elçi olarak Nuh kavmine bir tek Nuh peygamber gelmiş olmasına rağmen ayette çoğul olarak “gönderilmişler” ifadesinin kullanılmış olması dikkat çekicidir. Bize göre bu ifade, o kavme birçok elçi gelip de o kavmin bu elçilerin hepsini yalanladığı anlamında değil, kavmin doğrudan elçilik müessesini yalanladığı, hiçbir elçiyi tanımadığı, tanımamakta da kararlı olduğu anlamındadır. Ayrıca “gönderilmişler” ifadesinin kapsamı içine “mesajlar”  anlamı da girmektedir. Bu sebeple, verdiğimiz mealde her iki anlamı da göstermiş bulunuyoruz. H.Yılmaz

Lütfen karşılaştırın: A'raf: 59-64, Yunus: 71-73, Hud: 25-48, İsra: 3, Enbiya: 76-77, Müminun: 23-30, Furkan: 37, Hz. Nuh'un (a.s) kıssasının ayrıntıları için bkz. Ankebut: 14-15, Saffat: 75-82, Kamer: 9-15 ve Nuh Suresi.
 Her ne kadar onlar tek bir rasûlü reddetmişlerse de, rasûllerin hepsi Allah'tan aynı mesajı getirdiklerinden, tüm rasûlleri reddetmiş oluyorlardı. Kur'an'ın çeşitli şekillerde tekrar tekrar andığı bir olgudur bu. Dolayısıyle, tek bir peygamberi reddedenler, diğer peygamberlere inansalar bile kafir olmuş olurlar. Çünkü, herhangi bir rasûle inanan mümin, ırkî ön yargılar, ataları taklit gibi etkenler altında kalmadıkça, aynı gerçeği daha başka durumlarda inkar edemez.  Mevdudi

Hz. Nuh'un (a.s) kavmine ilk hitabesi, Kur'an'ın başka yerinde anıldığı üzere şöyleydi: "Ey kavmim! Allah'a ibadet edin, sizin için Ondan başka ilâh yoktur. Öyleyken, sakınıp korkmayacak mısın Mevdudi

Burada iki anlam vardır: 1) "Ben size ancak Allah'ın bana vahyettiğini aktarıyorum." ve 2) "Ben, zaten güvenilir, dürüst ve namuslu bildiğiniz bir rasûlüm. Sizinle olan ilişkilerimde dürüst ve güvenilirken, Allah'ın Mesajı'nı aktarmada nasıl güvenilmez ve yalancı olabilirim? O halde, size getirdiğim her şeyin gerçek olduğu konusunda emin olabilirsiniz."  Mevdudi

Bu cümlenin kullanılışı sebebsiz değildir. Birinci kullanışta (ayet: 108), şöyle bir anlam ihtiva ediyordu: "Kendinizin de geçmişte doğru ve güvenilir bir kişi olarak kabul ettiğiniz sadık ve emin elçisine yalancı muamelesi yapmakla Allah'tan korkmuyor musunuz?"
Burada ise şu anlam vardır: "Hiç bir kişisel çıkar düşüncesi taşımadan, yalnızca halkın ıslahı için içtenlikle çalışan bir kişinin niyetinden şüphelenirseniz Allah'tan korkun." Nuh kavminin ileri gelenleri, Hz. Nuh'un (a.s) getirdiği hak mesajda yanlışlıklar bulmak için, onu kişisel üstünlük mücadelesi vermekle suçluyorlardı: "Üzerinizde üstünlük sağlamak istiyor." (Müminun: 24).  Mevdudi

Hz. Nuh'un (a.s) mesajına bu cevabı verenler, Hud Suresi'nde anıldığı üzere, kavminin ileri gelenleri, reisleri ve soyluları idi: "Kavminden küfreden ileri gelenler dediler: "Seni ancak bizim gibi bir beşer görüyoruz ve görüyoruz ki, sana yalnızca düşünüp taşınmayan rezillerimiz uyuyor; ve yine sizin bize karşı hiç bir üstünlüğünüzün olmadığını da görüyoruz..." (Hud: 27). Ayetten anlaşıldığına göre, Hz. Nuh'a (a.s) inananlar çoğunlukla yoksullar, işçiler veya toplumda hiç bir mevkisi olmayan bazı gençlerdi. Toplumda etkili ve zengin olanlar ise, Hz. Nuh'un (a.s) en sert düşmanları idiler ve sıradan halkı arkalarında tutabilmek için her hile ve yalana başvurmaktan çekinmiyorlardı.
Hz. Nuh'a (a.s) karşı getirdikleri delillerden (!) birisi de şuydu: "Nuh'un mesajında dikkate değer bir şey olsaydı, ona önce toplumdaki zenginler, bilginler, din adamları, soylular ve akıllı kimseler inanırdı; fakat, bunların hiç biri ona inanmıyor; yalnızca, toplumun sağduyudan yoksun en alt katmanına mensup akılsızlardır ona uyanlar. Bu durumda, bizim gibi soylu ve makam sahibi kişiler, bu sıradan insanlara nasıl katılabilir?"
Kureyş kafirlerinin, Hz. Peygamber (s.a) ve ashabı hakkında söyledikleri de aynıydı: Herakliyus'un sorularına Ebu Süfyan, "Muhammed'e kavmimizin yoksulları, zayıfları ve bazı akılsız gençleri uyuyor" cevabını vermişti. Onlara göre, toplumun ileri gelenlerinin kabul ettiği gerçek, ancak gerçek olabilirdi. Çünkü yalnızca sağduyu ve değerlendirme gücüne sahip olanlar onlardı. Sıradan halkın, zaten sıradan oluşu, onların sağduyu ve değerlendirme gücüne sahip olmadıklarının delili idi. Öyleyse, onların kabul ettiği bir şey, ileri gelenlerce reddedilirse, bu demektir ki, bu şey, herhangi bir kıymet ve değere sahip değildir. Mekke kafirleri daha da ileri gidiyorlardı. Rasûlün sıradan bir insan olamayacağını ileri sürüyorlardı. Onlar; Allah bir rasûl gönderecekse, ileri gelenlerden birisini seçip gönderirdi: "Ve, "Bu Kur'an iki büyük şehirden (Mekke ve Taif) büyük bir adama indirilmeli değil miydi?" dediler." (Zuhruf: 31).  Mevdudi

İnanmayanlar, bununla vecîz bir ifade tarzı içinde açıkça demek istiyorlar ki, Hz. Nûh'a inandığını söyleyip o'nun ardından gidenler, gerçekten inandıkları için değil, fakat çıkar umdukları için böyle yapıyorlar ya da yapar gözüküyorlar. Hz. Nûh'un buna verdiği cevap Kur’ânî ahlakın ve dolayısıyla İslam Hukuku'nun temel ilkelerinden birini ortaya koymaktadır: Kimse kimsenin inancı ve inancında rol oynayan saikler hakkında kişinin kendi ikrarı dışında hüküm veremez; insanın içinde sakladıklarını ancak Allah bilir; toplum yalnızca zahire göre hükmetmektedir ki, bu da kişinin ortaya koyduğu fiil ve ikrarla sınırlıdır. Bunun içindir ki, biri “inanıyorum” diyor ve sözleri ve fiilleriyle benimsediği inanca ters düşecek bir hal sergilemiyorsa, toplum o kişiyi mümin olarak görmek zorundadır. M.Esed

Bu, çalışan sınıflara ve toplumun aşağı görülen işler yapan alt katmanlarına mensup yoksulların zihnî yeterliliğe sahip bulunmadığı ve sağduyu ve düşünceden yoksun oldukları varsayımına dayalı itiraza ilk cevaptır. Hz. Nuh'un (a.s) ağzıyla: "Mesajımı kabul edip ona göre davranan insanların yaptıklarının değerini ölçmeye ve onları imana götüren etkenleri değerlendirmek için hiç bir aracım yok. Bu, benim işim değil, Allah'ın bileceği bir iş."  Mevdudi

"Ey Nuh, köleler, hizmetçiler ve ücretliler gibi aşağı derecedeki insanlar arasında sayılalım diye mi sana iman edeceğiz?" denircesine, iman edip Hz. Nuh'un (a.s) çevresinde toplananlar en düşük sosyal katmana mensup olduklarından, soyluların hiç birinin onlara katılmak istemediğini ima ettiren itiraza Hz. Nuh'un (a.s) ikinci cevabı da şudur: "Nasıl böylesine mantıksız bir tutum takınır da, beni dinlemek bile istemeyenleri sayar, onlara uyar ve bana inanıp arkamdan gelenleri ise kovarım? Ben yalnızca, gittiğiniz yolun yanlış olup sizi helâke sürüklediğini ve benim çağırdığım yolun ise, herkes için kurtuluş yolu olduğunu açıkça ilan eden bir uyarıcıyım.
Uyarılarıma kulak verip benimsemeniz, ya da körü körüne helâke giden yolda yürümeye devam etmeniz, artık size kalmış bulunuyor. Uyarıma kulak verip doğru yolu benimseyenlerin atalarını, sınıflarını ve mesleklerini araştırmam gerekmez. Onlar sizin gözünüzde "adi" olabilirler, fakat ben onları kovup da, "soyluların ne zaman felaket yolundan vazgeçerek kurtuluş ve esenlik yoluna gireceklerini gözleyemem."
Bu ayetler indiğinde, Hz. Peygamber (s.a) ile Mekke kafirleri arasında da aynı şeyler olup bitiyordu; dolayısıyle, Hz. Nuh (a.s) ile kavminin ileri gelenleri arasında geçen konuşmaların burada neden nakledildiği bütünüyle anlaşılabilir. Mekke kafirlerinin ileri gelenlerinin düşünce yapıları da tamı tamına aynıydı. Bilal, Ammar, Süheyb gibi köleler ve ücretli sınıfın diğer mensupları ile bir arada nasıl yanyana oturabileceklerini soruyorlar ve sanki şöyle diyorlardı: "Bu yoksullar kovulmadıkça, soyluların mümin olmayı düşünmelerine imkan yoktur. Köle ile efendinin omuz omuza bir arada oturmaları mümkün değildir."
Buna cevap olarak, Allah mağrur ve kibirli kafirlere, onlar öyle istedi diye yoksul müminleri yanından kovamayacağını söylemesini Hz. Peygamber'e (s.a) emretmektedir: "İstiğna gösterene gelince: Sen ona yöneliyorsun, onun arınmasından sana bir şey yok ki! Ama koşarak ve titreyerek sana gelen; sana gelmişken sen onunla ilgilenmiyorsun. Hayır, olamaz böyle; muhakkak o bir hatırlatma ve öğüttür. Kim dilerse hatırlar, öğüt alır..." (Abese: 5-12). "Sabah akşam O'nun rızasını dileyerek Rablerine dua edenleri kovma! Onların hesabından sana bir şey, senin hesabından da onlara bir şey yok ki, onları kovarak zalimlerden olasın. İşte böyle olanların bazısını bazısı ile sınadık, "Bunlar mıdır aramızda Allah'ın lütufta bulunduğu?" desinler diye. Allah şükredenleri daha iyi bilen değil midir?"  (En'am: 52-53).  Mevdudi

Metindeki kelimeler iki anlama gelebilir: 1-"Taşlanarak öldürüleceksin", 2-"Her yandan hakaret yağmuruna tutulacak ve her nereye gitsen lanet ve küfürle karşılaşacaksın".  Mevdudi

Yani, "Beni kesinkes ve bütünüyle reddettiler ve artık mümin olmaları ümidi kalmadı." Burada, hemen Hz. Nuh (a.s) ile kavminin ileri gelenleri arasındaki bu konuşmadan ve mesajının reddedilmesinden sonra, Rasûl'ün, kavminin kendisini reddettiğini Allah'a arzettiği ve aralarındaki hesabı görmesini Allah'tan istediği şeklinde yanlış bir anlayışa kapılmamalıdır. Kur'an, değişik yerlerde, Hz. Nuh (a.s) ile küfürde direnen kavmi arasında yüzyıllarca süren uzun mücadelenin ayrıntılarına değinir. Ankebut Suresi'nin 14. ayetine göre bu mücadele 950 yıl sürmüştür: "Aralarında elli yıl hariç bin yıl kaldı." Bu uzun zaman süresince Hz. Nuh (a.s) nesillerce gösterdikleri davranışları ve takındıkları tavrı inceledi ve kimsede gerçeği kabul etme eğilimi görmeyip gelecek nesillerde de iman edecek bir kişinin çıkması ümidinin bulunmadığı sonucuna vardı: "Sen onları bırakacak olursan, kullarını saptırırlar ve ancak facir, alabildiğine kafir doğururlar." (Nuh: 27). Bizzat Allah, Hz. Nuh'un (a.s) bu fikrini tasdik etmektedir: Nuh'a vahyolundu ki, kavminden, iman etmiş olanlardan başka kimse inanmayacak; dolayısıyle onların yaptıklarına üzülme." (Hud: 36).  Mevdudi

Yahut: “benimle onlar arasında açık, kesin bir yargıda bulun”. Çeviride iftah (“aç”, yani gerçeği) sözcüğü için benimsediğimiz karşılık hk. 7:89'a dair 72. notumuzda açıklama yapılmıştır. M.Esed

"Benimle, müminlerden beraberindekileri kurtar": "Yalnızca kimin doğruda, kimin yanlışta olduğu konusunda hüküm verme; öyle bir hüküm ver ki, Hakikat'in izleyicileri kurtulsun, yalanın ve sahtenin izleyicileri bütünüyle yeryüzünden silinsin." Mevdudi

 "Yüklü Gemi", çünkü Gemi müminler ve her türden çift çift hayvanla dolu idi. Ayrıntı için bkz. Hud: 40. Mevdudi

Hz. Nûh ve toplumu ve tufan olayı hk. daha ayrıntılı bilgi için bkz. 11:25-48 M.Esed

Nuh kıssası Kur’an’da başka ayetlerde de dile getirilmiştir. Kıssa ile ilgili ayetlerin topluca okunmasında yarar vardır:
A’râf 59–64:  Ant olsun ki Biz, Nuh’u kavmine elçi gönderdik de o: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Cidden ben, aleyhinize olan üstünüze gelecek büyük bir günün [din gününün] azabından korkuyorum” dedi.
Kavminin ileri gelenleri “Biz seni apaçık bir sapıklık içinde görüyoruz” dediler.
[Nuh] Dedi ki: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur. Velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Takvaya sahip olmanız ve rahmete nail olabilmeniz için, içinizden sizi uyaracak bir kişiye, bir zikir [öğüt, kitap] gelmesine şaştınız mı?”
Bunun üzerine onu yalanladılar, Biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık, ayetlerimizi yalanlayanları da boğduk! Gerçekten onlar, kör bir kavim [topluluk] idiler.
Yunus: 71–73:           Bir de onlara Nuh’un önemli haberlerini oku. Hani o kavmine: “Ey kavmim, eğer benim aranızda duruşum / size karşı çıkışım ve Allah’ın ayetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnızca Allah’a tevekkül etmişimdir. Artık siz ve ortaklarınız her ne yapacaksanız toplanıp bütün gücünüzle karar veriniz. Sonra bu işiniz size dert olmasın. Sonra bana gerçekleştirin, bana mühlet de vermeyin. Sonra da eğer yüz çevirirseniz; zaten ben sizden bir ücret istemedim! Benim ücretim sadece Allah’ın üzerinedir. Ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum” demişti.
Buna rağmen yine de onu yalanladılar. Biz de onu ve gemide kendisiyle beraber olanları kurtardık. Ve onları halifeler yaptık. Ayetlerimizi inkâr edenleri de suda boğduk. O uyarılanların akıbetinin nasıl olduğuna bir bakıver.
Hud 25–48:               Ve ant olsun ki, Nuh’u da kavmine elçi olarak gönderdik: “Gerçekten ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım. Allah’tan başkasına ibadet etmeyiniz! Ben, sizin hakkınızda acı bir günün azabından korkarım.”
Buna karşılık, kavminin küfretmiş olanlarının ileri gelenleri; “Biz seni sadece bizim gibi bir beşer [sıradan bir insan] olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan [ayak takımımızdan] başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizim aleyhimize bir fazlalığınızı da görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancılar sanıyoruz” dediler.
O [Nuh] dedi ki: “Ey kavmim! Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü], ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ve O, bana kendi tarafından bir rahmet bahşetmiş de bu size saklı tutulmuşsa? -Biz, siz ondan hoşlanmadığınız hâlde sizi ona zorlar mıyız?”-
Ve “Ey kavmim! Ben sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim ücretim ancak Allah’a aittir. Ve ben iman edenleri kovacak değilim. Onlar elbette Rabblerine kavuşacaklar. Velâkin ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.”
Ve “Ey kavmim, ben onları kovarsam, Allah’a karşı bana kim yardım edecek? Peki, siz hiç düşünmez misiniz?
Ve ben size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Ve ben gaybı bilmem. Ben size ‘Ben bir meleğim’ de demiyorum. O sizin kendinize göre, hor gördükleriniz hakkında ‘Allah onlara hiçbir hayır vermez’ de demiyorum. Allah, onların içlerindekini, en iyi bilendir. İşte asıl o zaman ben kesinlikle zalimlerden olurum.”
Onlar dediler ki: “Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin [didişip durdun] de mücadelemizi çoğalttın. Hadi artık doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin şu azabı bize getir!”
O [Nuh]: “Onu size ancak dilerse Allah getirir. Ve siz O’nu âciz bırakanlar değilsiniz. Ben size öğüt vermek istemiş olsam da, eğer Allah sizi azdırmayı murat ediyorsa, benim öğüdüm size bir fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve yalnızca O’na döndürüleceksiniz” dedi.
Ya da “Onu uydurdu” diyorlar. De ki: “Eğer onu ben uydurdum ise suçu [vebali] benim üzerimedir. Bense sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.”
Ve Nuh’a vahyolundu: “Kesinlikle kavminden iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için onların yaptıkları şeylere üzülme. Ve Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulüm yapan kimseler hakkında da Bana hitapta bulunma. Kesinlikle onlar suda boğulmuşlardır [boğulacaklardır].”
Ve o, gemiyi yapıyordu, kavminden bazı ileri gelenler, ona her uğrayışta onunla alay ediyorlardı. O [Nuh] dedi ki: “Bizimle alay ediyorsunuz, biz de sizinle tıpkı bizimle alay ettiğiniz gibi alay edeceğiz. -Artık o aşağılatıcı azabın kime geleceğini ve o sürekli azabın kimin üstüne ineceğini ilerde bileceksiniz.-
Nihayet emrimiz geldiği ve fırın / tandır kaynadığı zaman Biz dedik ki: “Her cinsten birer çifti ve aleyhlerinde hüküm verilmiş olanların dışında, aileni ve iman etmiş olanları geminin içine yükle.” -Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti.-
Ve o [Nuh] dedi ki: “İçerisine binin, onun akışı da duruşu da Allah adınadır. Kesinlikle Rabbim gerçekten çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”
Ve o [gemi] onlarla, dağlar gibi dalgalar içinde akıp gidiyordu. Ve Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna seslendi: “Yavrucuğum,  bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!”
O [Nuh’un oğlu] dedi ki: “Ben, beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım.” O [Nuh]; “Bugün O’nun [Allah’ın] merhamet ettiğinden başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur” dedi. Ve dalga aralarına girdi. O da suda boğulanlardan oluverdi.
Ve “Ey yeryüzü suyunu yut! Ey gökyüzü sen de tut!” denildi. Sular da çekildi. Emir de yerine gelmiş oldu. Gemi de Cudi üzerine oturdu. Ve o zalim kavme “Uzak olun [kahrolun]!” denildi.
Ve Nuh Rabbine seslenip de dedi ki: “Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi. Senin vaadin de elbette hakktır. Ve Sen hâkimlerin en hâkimisin.”
O [Allah]: “Ey Nuh! Şüphesiz o senin ehlinden değildir. Şüphesiz, o salih olmayan bir iştir / o salih olmayan bir iş işlemiştir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme! Şüphesiz Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım” dedi.
O [Nuh]: “Ey Rabbim! Ben hakkında bilgim olmayan bir şeyi istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım. Ve eğer Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen, ben hüsrana uğrayanlardan olurum” dedi.
Denildi ki: “Ey Nuh! Bizden bir selâm ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere bir selâm ve bolluklarla gemiden in. -Ve ileride kendilerini birçok nimetten faydalandıracağımız, sonra da bu yüzden kendilerine tarafımızdan acıklı bir azap dokunacak nice ümmetler vardır.-
İsra 2, 3:                    Musa’ya da Kitap verdik ve Benim astlarımdan “vekil”  edinmeyiniz diye onu [Kitap’ı] İsrailoğulları, Nuh’la beraber gemiye taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar için kılavuz kıldık. Şüphesiz o [Nuh] çok şükredici bir kuldu.
Enbiya 76, 77:           Ve Nuh’u da… Hani o daha önce nida etmişti de Biz de ona cevap vermiştik. Sonra da Biz kendisini ve ehlini [ailesini, yakınlarını, inananlarını] büyük sıkıntıdan kurtardık.
Ve ayetlerimizi yalanlayan kavmine karşı ona yardım ettik. Şüphesiz onlar kötü bir kavim idiler de Biz onları topluca suda boğduk.
Müminun 23–28:       Ant olsun ki Biz, Nuh’u da kavmine elçi gönderdik. Sonra o: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Hâlâ takvalı davranmayacak mısınız?” dedi.
Bunun üzerine, kavminden kâfir ileri gelenler; “Bu, sizin gibi bir beşerden başka bir şey değildir. Size üstünlük sağlamak istiyor. Eğer Allah isteseydi, kesinlikle melekleri indirirdi. Biz evvelki atalarımızda bunu duymadık. Bu, yalnızca kendisinde delilik bulunan bir adamdır. Öyle ise bir süreye kadar onu umutla bekleyin” dediler.
O [ Nuh]: “Rabbim! Beni yalanlamalarına karşı bana yardım et!” dedi.
Bunun üzerine Biz ona vahyettik: “Bizim gözetimimiz ve vahyimiz ile gemiyi yap. Sonra Bizim emrimiz gelip de tandır kaynayınca, her cinsten eşler hâlinde iki tane ve bir de onlardan, daha önce kendisi aleyhinde Söz geçmiş olanların dışındaki ehlini [aileni, yakınlarını, inananlarını] gemiye sok. Zulmetmiş olanlar konusunda Bana başvurma. Şüphesiz onlar boğulmuşlardır. Sonra sen ve beraberindeki kişiler gemiye yerleştiğinde de ‘Hamd bizi zalimler topluluğundan kurtaran Allah içindir’ de!”
Furkan 37:                 Biz Nuh kavmini de elçileri yalanladıklarında suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ayet [ibret] kıldık. Ve Biz zalimler için çok acı veren bir azabı hazırladık.
Ankebut 14, 15:        Ve ant olsun ki Nuh’u kendi kavmine gönderdik de, içlerinde elli sene hariç bin yıl kaldı. Sonunda, onlar zalimler iken tufan kendilerini yakalayıverdi.Böylece Biz onu ve gemi halkını kurtardık ve onu âlemlere bir ayet [ibret] kıldık [yaptık].
Saffat 75–82:Ve ant olsun ki Nuh Bize seslenip dua etmişti. –İşte Biz ne güzel cevap verenleriz!-Biz de onu ve ehlini [ailesini, yakınlarını, inananlarını] o büyük sıkıntıdan kurtardık.Ve onun neslini baki kalanların ta kendisi kıldık.
Ve de sonradan gelenler içinde onun hakkında güzel bir nam bıraktık. Âlemler içinde Nuh’a selam olsun! Şüphesiz Biz iyilik yapanları işte böyle karşılıklandırırız. Şüphesiz o [Nuh] Bizim mümin kullarımızdandı.Sonra diğerlerini suda boğduk.
Kamer 9–15:  Onlardan önce Nuh’un kavmi de yalanlamıştı. Öyle ki kulumuzu yalanladılar ve “O cinlenmiştir / delidir” dediler. Ve o alıkonulmuştu.Bunun üzerine o [Nuh] Rabbine yalvardı: “Ben gerçekten yenik düşürüldüm, bana yardım et / intikamımı al!”Biz de hemen sel gibi boşalan bir su ile göğün kapılarını açıverdik.Yeri de kaynaklar hâlinde fışkırttık, derken sular takdir edilmiş / ayarlanmış bir iş üzerine birbirine kavuştu.Onu [Nuh’u] da, nankörlük edilen kişiye bir mükâfat olmak üzere, korumamız / gözetimimiz altında akıp giden levhaları [tahtaları] ve çivileri / urganları olan [sal] üzerinde taşıdık.Ve ant olsun Biz, bunu bir ayet olarak bıraktık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen?
Yukarıdaki ayetlerin tümü ve Nuh suresi göz önüne alınarak Nuh peygamber kıssasına bakıldığında, Nuh peygamber ve kavmi arasında yaşananlar ile peygamberimiz ve Mekkeli müşrikler arasında geçen olayların birbirine tıpatıp benzedikleri görülmektedir. Nuh peygamber, kendisine inanılmasını sağlamak için iki husus ileri sürmüştür. Bunlardan birincisi; elçilik görevi verilmeden önce kavmi tarafından güvenilir bir kişi olarak tanınmasıdır. Bu husus, kıssanın diğer surelerde yer alan kısmında olmayıp sadece konumuz olan 107. ayette belirtilmiştir. İkinci husus da Nuh peygamberin her türlü itiraz ve saldırıya rağmen gece gündüz demeden, herhangi bir ücret istemeden ve hiçbir çıkar gözetmeden tebliğde bulunmuş olmasının dikkate alınmasıdır. Ayrıca Nuh peygambere ilk inananların, tıpkı peygamberimize inanıp ilk Müslüman olanlar gibi sıradan, hatta toplumun aşağı kesiminden kişiler olması da diğer bir benzerliktir. H.Yılmaz

Burada özellikle îma edilen mesaj için bkz. 111-115. ayetler ve keza yukarıda 50. not. M.Esed

Yine bu ayetlerle Mekkelilere ve tüm zamanların insanlarına bir gönderme yapılarak akıllarını başlarına almayanlar tehdit edilmekte, inananlara ve inanacaklara umut verilmektedir.
Bu ayetler indiğinde, peygamberimiz ile Mekkeli kâfirler arasında aynı şeyler yaşanıyor, peygamberimizden çevresindeki Bilal, Ammar, Süheyb gibi köle ve fakir kişileri kovması isteniyordu. Ancak bu konuda Rabbimizin özel ihtarı söz konusu idi:
En’âm 52, 53: Ve Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rabblerine dua eden kimseleri kovma. Onların hesabından sana hiçbir şey [sorumluluk] yoktur, senin hesabından da onlara hiçbir şey yoktur. Ki onları kovup da zalimlerden olasın! Ve Biz, “Allah, aramızdan bunlara mı iyilikte bulundu” desinler diye, onlardan bazısını bazısı ile fitnelendirdik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil midir?
Abese 5–12:  O, kendisini her türlü ihtiyacın üstünde görene gelince,sen ona yöneliveriyorsun onun arınmamasından sana bir sorumluluk olmadığı hâlde!Amma! Koşarak sana gelen var ya;haşyet duyarak,sense ondan zevklenerek eğlenip oyalanıyorsun.Hayır… Hayır… Hiç de öyle değil! O, bir düşündürücüdür.Dileyen onu düşünüp öğüt alır; H.Yılmaz

Lütfen karşılaştırın: A'raf: 65-72, Hud: 50-60, kıssanın ayrıntıları için ise bkz. Fussilet: 13-16, Ahkaf: 21-26, Zariyat: 41-45, Kamer: 18-22, Hakka: 4-8, Fecr: 6-8Mevdudi

Bu suredeki önemli haberlerin, çarpıcı bilgilerin dördüncüsü, Ad kavmi ile onlara elçi olarak gönderilen Hud peygambere ait haberlerdir. Hud peygamber ile kavmi arasında geçen bu olaylar da peygamberimiz ile Mekkeli müşrikler arasındaki olaylara benzemektedir. Bu sebeple, Mekkeli müşriklerden bu kıssadan ibret alarak akıllarını başlarına toplamaları istenmektedir.
Ad kavmi hakkında daha önceki surelerin tahlilinde ayrıntılı bilgi verilmiş olduğundan, (Tebyînü’l-Kur’an; c:1, s:222-223) ilgili ayetlerden birkaçını vererek kısa bir hatırlatma ile yetiniyoruz:
Fecr 6–14:             Ad kavmine, sütunların sahibi İrem’e -ki beldeler içinde bir benzeri yaratılmamıştı-, vadilerde kayaları kesen Semud kavmine, o  kazıkların sahibi Firavun’a Rabbinin ne yaptığını görmedin mi? Onlar ki, o ülkelerde azıtmışlardı. Dolayısıyla da oralarda bozgunculuğu çoğaltmışlardı. Onun için de Rabbin üzerlerine azap kamçısı yağdırdı. Şüphesiz ki Rabbin gözetlemektedir.
A’râf 67–70:          (Hud da): “Ey kavmim! Bende sefahet [akıl hafifliği; cahillik] yok, velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderilerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm. Sizi uyarması için içinizden bir adam üzerine Rabbinizden, size bir zikir [öğüt / kitap] gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O sizi, Nuh kavminden sonra, halifeler yaptı ve yaratılışta boy pos itibariyle sizi artırdı. Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki, kurtuluşa erdirilesiniz.” dedi.
(Onlar da) Dediler ki: “Demek sen tek Allah’a kulluk edelim ve atalarımızın kulluk ettiklerini bırakalım diye mi bize geldin? Eğer doğrulardan isen bizi tehdit ettiğin şeyi bize getir!”
Fussilet; 15:            Ad’a gelince onlar yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve “Güçce bizden daha çetin kim vardır?” dediler. Onlar kendilerini yaratan Allah’ın güçce kendilerinden daha çetin olduğunu görmediler mi? Ve onlar bizim ayetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı.
Hud; 59, 60:           Ve işte bu, Rabblerinin ayetlerine kafa tutan, O’nun elçilerine isyan eden ve her inatçı zorbanın emrine uyan Ad’dır. Bu dünyada ve kıyamet günü arkalarına lânet takıldı. Haberiniz olsun! Ad, Rabblerini inkâr ettiler. Haberiniz olsun! Hud’un kavmi olan Ad’a uzaklık verildi. H.Yılmaz

Hud'un bu hitabesini bütünüyle kavrayabilmek için, Ad kavmi hakkında Kur'an'ın verdiği ayrıntıları göz önünde bulundurmak gerekir:
1) Nuh kavminin helâk edilmesinden sonra, Ad'a yeryüzünde iktidar ve üstünlük verilmişti: "Düşünüp ibret alın ki, Allah sizi Nuh'un kavminden sonra halifeler yaptı..." (A'raf: 69)
2) Güçlü kuvvetli insanlardı: "... Ve yaratılışta sizin güç ve kuvvetinizi artırdı." (A'raf: 69).
3) Yeryüzünde onların dengi bir başka kavim yoktu. "Beldeler içinde onun benzeri yaratılmamıştı." (Fecr: 8).
4) Medeni idiler ve dünyada yüksek sütunlu muhteşem binalar yapma sanat ve hünerleriyle tanınmışlardı: "Görmedin mi Rabbin nasıl yaptı Ad'a? Yüksek sütunlu İrem'e?" (Fecr: 6-7)
5) Bu maddi refah ve güç onları mağrur ve kibirli yapmıştı: "Ad'a gelince: Yeryüzünde haksız yere büyüklendiler ve "Bizden daha kuvvetli kim var?" dediler." (Fussilet: 15).
6) Siyasal iktidar, karşılarında kimsenin ses çıkaramadığı birkaç despotun ellerinde idi: "...Ve her inatçı zorbanın emrine uydular." (Hud: 59).
7) Allah'ın varlığına inanmıyor değillerdi, fakat şirk içinde idiler. Başkasına değil, yalnızca Allah'a ibadet etmeyi reddediyorlardı: "Bize, yalnızca Allah'a ibadet edelim ve babalarımızın ibadet ettiklerini bırakalım diye mi geldin" dediler." (A'raf: 70).  Mevdudi

İlk ağızda “işaret, alamet” yahut “belirti” anlamına gelen âyet ismi, öyle anlaşılıyor ki, burada, kabilevî tanrılara tapınmak için tepelerde inşa edilen ve her biri ayrı bir tanrıya adanan semitik tapınak ve sunaklara işaret etmektedir. Bunun içindir ki, biz de, bu özel anlam örgüsü içinde âyet sözcüğünü, çoğul olarak, anıtlar, tapınaklar olarak aktardık. M.Esed

Bu ayet hem “içlerinde ebediyyen yaşayacağınızı umarak” şeklinde, hem de “onları öyle sapasağlam inşa ederek ölümsüz bir ün mü kazanacağınızı düşünüyorsunuz?” şeklinde yorumlanabilir.M.Esed

Yani, "Oturmak için de binalar dikiyorsunuz da, onları büyük, güzel ve sağlam yapmak için dünyada sonsuzca kalacakmışçasına servetinizi, her türlü fizikî-zihnî yeteneğinizi harcıyorsunuz. Hayatta, konfor ve zevkten başka hiç bir amacınız olmadığı gibi, bu dünya hayatının ötesinde dikkatinizi çeken bir şey de yok."
Bu bağlamda, mimaride israfın, bir halk içinde rastgele ortaya çıkmayıp maddi amaçlar ve bencil kazançlar uğrunda servet yığma ve çılgınlığın sonucu olduğu belirtilmelidir. Bir ulus bu noktaya geldiği zaman, tüm sosyal sistemleri bozulur ve çöküntüye uğrar. Hz. Hud'un (a.s), kavmini mimarideki israf ve lüksten dolayı eleştirmesi, yalnızca yüksek köşk ve anıtlara değil, ayrıca, ülkenin her yerinde tefessüh alametleri anıt ve köşkler şeklinde görülen köhnemiş medeniyetlerine ve sosyal sistemlerine de yönelikti.  Mevdudi

Cebbâr terimi, insan için kullanıldığında, kendisinden zayıf olanın hukuku konusunda hiçbir ahlakî sınır tanımaksızın ortaya konan haksız, kaba kuvvete dayanan, zorbaca olan anlamına gelmektedir. 11:59 yahut 14:15'de olduğu gibi, aynı terim bazan da kişinin olumsuz yöndeki ahlakî tutum ve tercihini ifade için kullanılır ve bu durumlarda bir başka dile “hakkın düşmanı” tabiriyle aktarılabilir. Yukarıdaki anlam akışı içinde, yine de vurgu, daha çok, ‘Âd kavminin başka insanlara ya da toplumlara karşı gösterdiği düşmanca davranışa, politika olarak benimsediği zorbalığa dikkat çekecek yöndedir; ve bu anlamda, bütün çağlarda geçerli olan ve savaşta gereksiz şiddeti yasaklayan, ahlakî kaygı ve sınırlara her türlü savaş eyleminden ve savaş temayülünden önce yer veren Kur’ânî tutumu dile getirmektedir. M.Esed

Yani, "Sürekli artan hayat standardınızın taleblerini karşılamak için, küçük evlerle yetinmiyor ve köşkler, kaşaneler inşa ediyorsunuz: Yine bunlarla da tatmin olmuyor, sırf gösteriş ve debdebe uğruna, lüzumsuz yere koca koca binalar dikiyorsunuz. Ama insanlıktan öylesine soyulmuşsunuz ki, kalblerinizde yoksullara karşı hiç bir merhamet ve adalet duygusu taşımadığınız gibi, ülkenizin içinde veya çevresinde yaşayan düşük sosyal katmanlara mensup herkesi zalimce eziyorsunuz ve barbarlığınızdan kimse kurtulamıyor." Mevdudi

Lafzen, “öncekilerin tabii eğilimleri/yatkınlıkları (huluku'l-evvelîn)”. Huluk ismi kişinin “tabii eğilimleri/yatkınlıkları” anlamında “yapı/yaratılış” (tabiat) ya da “ahlakî tutum” karşılığı olarak kullanılmaktadır; bunun içindir ki, terim yukarıda “kişinin tutunduğu ya da tuttuğu yol”, yani “tutum, davranış tarzı” ya da “âdet/gelenek” ve nihayet daha özel anlamda “din” anlamına gelmektedir (Tâcu'l-‘Arûs). M.Esed

Veya: Bu, (söylediklerin), evvelkilerin uydurmasıdır.

Burada iki anlam sözkonusu olabilir:
1) "Biz yeni şeyler yapmıyoruz; atalarımız zamanında yüzyıllardan beri yapılagelen şeyleri yapıyoruz. Onlar da aynı inanç, aynı hayat tarzı, aynı ahlâk ve aynı tür ilişkiler içinde idiler: Böyleyken hiç bir felaket gelip kendilerine dokunmadı. Bu hayat tarzında bir kötülük olmuş olsaydı, senin bizi tehdit ettiğin felaketle karşılaşmamız gerekirdi."
2) "Senin va'z ettiğin, tebliğ ettiğin şeyleri, daha önceden dindar manyaklar ve güya ahlâkçılar da va'z ve tebliğ ettiler. Fakat dünyanın gidişatını değiştiremediler. İnsanlar senin gibi öğütçüleri dinlemeyi reddetti diye, hiç bir zaman dünyanın başına bir felaket gelmemiştir." Mevdudi

128–130. ayetlerdeki “Her yüksek tepeye alâmet bir bina kurarak mı eğleniyorsunuz? Sonsuzlaşmanız için / sanki sonsuzlaşacakmışsınız gibi sanayi üreten yerler [fabrikalar / kaleler] mi edinirsiniz?” ifadesi, çağımızdaki gökdelenleri, şehir girişlerinde yol kenarlarına sıralanmış plazaları akla getirmektedir. Bu, çağımızdaki toplumlar ile Ad kavmi arasındaki yaşam tarzı benzerliklerini hatırlatmaktadır. Gerçekten de, şehirlerin yüksek tepeleri üzerine inşa edilen gösterişli binalar, Ad kavmindekiler gibi sırf servet ve güç gösterimini sergileyen yapılardır. Mimaride bir trend hâline gelmiş olan bu gösterişçi tarz, insanlığın bencil kazançlar uğruna kapıldığı tekasür hastalığının bir sonucudur. (Tebyînü’l-Kur’an; c:1, s:294-295) İstifçiliğin ve göz boyamaya yönelik gereksiz israfın göstergeleri olan bu ihtişamlı yapılara harcanan paralarla sürekli değer üretecek yatırımlar yapmak ve pek çok kişiye iş imkânı sağlamak mümkündür. Eğer akıllar başlara toplanmazsa, Ad kavminin akıbeti, aynı davranışları gösteren günümüz toplumları için de kaçınılmaz olacaktır.
129. ayette geçen
“ لعلّكمlealleküm” sözcüğü Ubeyy mushafında “ كأنّكم keenneküm” şeklindedir. (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an) Bu birleşik sözcük Arapçada “sanki siz” anlamında kullanılmaktadır. Bu nedenle, ayet için yaptığımız mealde her iki okunuşun anlamını da vermiş bulunuyoruz.
Hud peygambere karşı gösterilen tepkilerin anlatıldığı 136–138. ayetler, tüm zamanların müşriklerinin birbirlerinden pek farklı olmadığını göstermektedir. Hatırlanacak olursa, Mekkeli müşrikler de peygamberimize benzer tepkiler vermişlerdi:
Furkan 4, 5:               Ve inkâr etmiş olanlar “Bu [Kur’an], onun [Muhammed’in] uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir” dediler. Böylece onlar kesinlikle haksızlık ettiler ve asılsız bir iddia getirdiler.Ve “O [Kur’an], yazılı hâle getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o, sabah akşam [sürekli] kendisine okunmaktadır” dediler.
Nahl 24: Ve onlara “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, onlar  “Öncekilerin efsanelerini” dediler. H.Yılmaz


Bu mesaj üç büyük günaha dikkat çekilmek suretiyle 128-130. ayetlerle ortaya konmuştur: İnsanın amaçsız ve ölçüsüz bir biçimde güç ve iktidar peşinde koşması yüzünden içine düştüğü şirk (Allah'tan başkasına kulluk); görkem ve gösteriş düşkünlüğü içinde sürüklendiği gurur, kendini beğenme ve bir de hemcinslerine karşı zorbalık ve şiddet. M.Esed

Yalnızca, başlarına gelenin hikayesini anlatmak için evlerinin harebeleri kaldı geriye ve bugün o harabeler de yok artık. Tüm Ahkaf yöresi, korkunç kum yığınlı çöllere dönüştü. Ayrıntı için bkz. Ahkaf: an: 25Mevdudi

Bu kez Hud peygamber ile Ad kavmi arasında geçenler anlatıldıktan sonra Mekkelilere ve tüm zamanların insanlarına yine kıssadan ders çıkarmaları hatırlatılmakta, daha evvel de yapıldığı gibi inatçılar ceza ile tehdit edilirken inançlılara da rahmet müjdesi verilmektedir. H.Yılmaz

Lütfen karşılaştırın: A'raf: 73-79, Hud: 61-68, Hicr: 80-84, İsra: 59. Daha fazla ayrıntı için bkz. Neml: 45-53, Zariyat: 43-45, Kamer 23-31, Hakka: 4-5, Fecr: 9, Şems: 11.
Ad'ın helâkinden sonra Semud, iktidar ve ihtişama ulaştı. Medeniyet alanındaki ilerleme açısından öncülerinin izleri ardınca gittiler. Gün geçtikçe, hayat standartları arttıkça arttı ve buna karşılık insanlık standartları düştükçe düştü. Bir yandan, ovalarda büyük büyük binalar dikerler ve Hindistan'daki Ellora ve Acanta mağaraları gibi tepelerden güzel güzel evler oyarlarken, öte yandan, putlara ibadet ediyorlar ve ülkelerini zulüm ve baskıyla kirletiyorlardı. İktidara ve iş başına en kötü adamları geliyordu. Bu yüzden, Salih Peygamber'in (a.s) Hak mesajı yalnızca düşük sosyal katmanlara mensup yoksullarca kabul görüyor ve yüksek sınıflara mensup olanlar kendisine inanmayı reddediyorlardı.  Mevdudi

Bu surede anlatılan önemli haberlerin ve çarpıcı bilgilerin beşincisi, Semud kavmine ait olanlardır. Tarihte yer almış önemli kavimlerden birisi olan Semud kavmi, kıssaları yukarıda nakledilmiş olan Nuh kavmi ve Ad kavmi gibi, kendilerine içlerinden seçilmiş bir elçi vasıtasıyla gönderilen mesajları yalanlamış ve elçilik müessesini toptan inkâr etmiş bir kavimdir.
Nuh ve Ad kavminde olduğu gibi, Semud kavmindeki elçi-kavim ilişkileri de peygamberimiz ile Mekkeliler arasındaki ilişkilere benzemektedir. Salih peygamber ile kavmi arasındaki ilişkilerin dile getirildiği Semud kavmine ait kıssa 159. ayete kadar devam etmekte ve daha evvelki surelerde yer almayan bazı bilgiler kıssanın bu suredeki anlatımında verilmektedir. Bu karşılaştırmanın yapılmasını sağlamak ve konunun daha iyi anlaşılmasını temin etmek için, A’râf suresinin ilgili ayetlerini ve o ayetlerle ilgili tahlilimizi burada tekrar sunuyoruz:
A’râf; 73–79:            [Ant olsun ki] Semud’a da kardeşleri Salih’i [elçi olarak gönderdik]. O dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil [kanıt] geldi. İşte şu, Allah’ın dişi devesi, sizin için bir ayettir; bırakın onu Allah’ın yeryüzünde yesin, sakın ona kötülükle dokunmayın, yoksa sizi acıklı bir azap yakalayıverir. Ve düşünün ki Ad’dan sonra sizi halifeler yaptı. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi: Onun düzlüklerinden saraylar yapıyorsunuz, dağlarından evler yontuyorsunuz. Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.”
Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen inanmış kimselere dediler ki: “Siz, Salih’in, gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu biliyor musunuz?” [Onlar da] “Kesinlikle biz onunla gönderilene inananlarız [inanıyoruz]!” dediler.
O büyüklük taslayan kimseler; “Biz, sizin inandığınızı kesinlikle inkâr edenleriz [ediyoruz]!” dediler.
Hemencecik de o dişi deveyi ayaklarından kesip öldürdüler ve büyüklenerek Rabblerinin buyruğundan dışarı çıktılar ve “Ey Salih! Eğer hakikaten gönderilen elçilerden isen, bizi tehdit ettiğini getir bize!” dediler.
Bunun üzerine hemen onları, şiddetli sarsıntı yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çökekaldılar.
[Salih de] O zaman onlara sırt çevirdi ve “Ey kavmim! Ant olsun ki ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz” dedi.
Semud kavminin bahsi şimdiye kadar Fecr, Necm, Şems, Büruc, Kaf, Kamer ve Sad surelerinde geçmiş ve bu surelerin tahlillerinde bu kavim hakkında ayrıntılı bilgiler verilmişti. (Tebyînü’l-Kur’an; c:1, s:224-226) Bu nedenle, burada daha önce verilenlerden farklı noktalar üzerinde durulacaktır.
Kur’an’ın diğer surelerinde verilen bilgilerden anlaşıldığına göre, Semud kavmi büyük bir medeniyettir ve kalabalık bir halktır. Kıssada geçen “deve” de bize göre hakikat manada değil, mecaz manada düşünülmelidir. (Tebyînü’l-Kur’an; c:2, s:514-519) Zaten söz konusu deve ayette “Allah’ın devesi” olarak nitelenmiştir. Şems suresinin tahlilinde açıkladığımız gibi, devenin Allah’a izafe edilişi, onu kimsenin sahiplenemeyeceğini ifade eder. Bu ifade tıpkı “Allah’ın evi [Beytüllah]” gibi devenin kimseye ait olmadığını, tüm insanlara, kamuya ait olduğunu gösterir.A’raf/74. ayetin sonundaki “Öyleyse Allah’ın nimetlerini hatırlayın ve yeryüzünde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın” ifadesinden, Ad kavminden sonra o bölgede bir düzen kurulduğu anlaşılmaktadır. Yapılan ihtar da o düzenin bozulmaması ve kargaşa çıkarılmaması içindir. Bize göre burada, bir düzenin [adaletin] olmadığı yerde kargaşanın kaçınılmaz olduğu ve mülkün [yönetimin, devletin] temelinin adalet olduğu vurgulanmaktadır.
A’raf/78. ayetteki “diz üstü çökekaldılar” diye çevirdiğimiz “casimin” sözcüğü “hiç hareket etmeden, hiç bir şey hissetmeden diz üstü oturanlar” anlamında olup Semudluların perişan hâlde oluşlarını, zavallılıklarını ifade etmektedir.
A’raf/79. ayetteki “[Salih de] O zaman onlara sırt çevirdi” ifadesinden, Salih peygamberin bu olaydan [devenin katledilmesinden] sonra Semudluların yanlarına uğramadığı ve onlara yardımcı olmadığı veya onlarla hiç muhatap olmadığı ve oradan ayrılıp uzaklaştığı anlaşılmaktadır.
Yine Salih peygamberin A’raf/79. ayette geçen “Ey kavmim! Ant olsun ki ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz” ifadesi, Nuh peygamberin kıssasında olduğu gibi, peygamberlerin değişmez görevlerinin “tebliğ” ve “nasihat” olduğunu göstermektedir. Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, değişmez görevleri dışında peygamberlere Yüce Allah tarafından ayrıca bir “teşri [yasama]” görevi ve yetkisi verilmemiştir.
Salih peygamber ile Semud kavminin kıssası, İsrailoğulları veya Uzakdoğu kıssalarından olmayıp bir Arap kıssasıdır. Bize göre, Arapların bu kıssayı iyi bilmeleri ve aralarında sıkça anlatmaları sebebiyle Rabbimiz bu kıssaya Kur’an’da birçok kez yer vermiştir. H.Yılmaz

Hz. Salih ile Semûd toplumunun kıssası için bkz. 7:73 ve ilgili 56. not: Ayrıca, kıssanın bir başka biçimi için 11:61-68. M.Esed

Kur'an'a göre, bizzat Hz. Salih'in (s.a) kavmi onun son derece dürüst, tam bir şahsiyet bütünlüğüne sahip ve olağanüstü yetenekte bir insan olduğunu kabul ve itiraf ediyorlardı: "Ey Salih" dediler, "sen bundan önce aramızda kendisine büyük ümitler beslenen bir kişiydin." (Hud: 62). Mevdudi

Hz. Salih ile Semûd toplumunun kıssası için bkz. 7:73 ve ilgili 56. not: Ayrıca, kıssanın bir başka biçimi için 11:61-68. M.Esed

Yani, "Zevk ve eğlence içinde geçen hayatınızın sürüp duracağını ve Allah'ın üzerinizdeki nimetlerinden ve yaptığınız kötülüklerden hiç sorguya çekilmiyeceğinizi mi sanıyorsunuz?"  Mevdudi

Hezim: Ağaçlardan sarkan olgun, özlü ve yumuşak hurma  S.Ateş

Nasıl Ad medeniyetinin önde gelen özelliği yüksek sütunlu binalar yapmak idiyse, Semud medeniyetinin eski kavimler arasında meşhur olmuş bulunan önde gelen özelliği de kayalarda evler oymalarıydı. Bu nedenledir ki, Fecr Suresi'nde Ad'dan "sütunlar sahibi" olarak söz edilirken, Semud'dan "vadide kayalar oyanlar" diye söz edilmektedir. Bunlar, hiç gerek olmadğı halde, sırf servet, güç ve mimari hüner gösterisinde bulunmak için ovalarda köşkler de yaparlardı. Bu, yoldan çıkmış insanların özelliğidir; içlerindeki yoksullar barınak bulamazken, servet sahipleri güzel konutlar edinmekle kalmazlar, bunların üstüne de debdebe ve gösteriş için anıtlar dikerler. (Bkz. A'raf: 74).
Semud'un eserlerinden bazıları bugüne kadar gelmiştir. Ben bunları Aralık 1959'da gördüm. Ülkeleri, Medine ile Tebük arasında, Hicaz'da El-Ulâ, Hz. Peygamber (s.a) zamanındaki adıyla Vad'il-Kura'nın birkaç mil kuzeyinde idi. Yerliler bugün bile buraya el-Hicr ve Medain-i Salih diyorlar. El-Ulâ, hala bol su kaynakları ve bahçeleri bulunan yeşil ve verimli bir vadiyken, el-Hicr terkedilmiş bir yer görünümündedir.
Burada, zayıf insanlar, birkaç yeşillik ve içlerinden biri Hz. Salih'in (a.s) devesinin su içtiği söylenen kuyu olmak üzere birkaç tane de kuyu var. Şimdi kuru olan bu kuyu, Türkler zamanında terkedilmiş askerî bir karargahın içinde kalmaktadır. Bu yöreye girip de el-Ulâ'ya yaklaştığımızda sanki şiddetli bir depremle baştan aşağı parça parça olmuş görünümü veren tepelerle karşılaştık. Aynı tip tepeleri doğuya, el-Ulâ'dan Hayber'e yaklaşık 90 mil ve Ürdün içlerinde kuzeye 30-40 mil kadar giderken de gördük. Demek ki, uzunluğuna 300-400 mil, enine 100 mil uzanan (300-400x100 mil2) bir alan korkuç bir depremle yerle bir olmuştu.
El-Hicr'de gördüğümüz Semud türü anıtlardan bir kaçına, Akabe Körfezi kıyısında Medyen'de ve Ürdün'de Petra'da rastladık. Özellikle Petra'da Semud ve Nebatiye eserleri, yanyana bir arada olup üslupları ve mimari özellikleri, şekilleri birbirinden öylesine farklıdır ki, bunları inceleyen biri onların ne aynı çağda, ne de aynı ulus tarafından yapılmadığını hemen farkeder. İngiliz müsteşrik Daughty, Kur'an'ın gerçek olmadığını güya kanıtlamak için el-Hicr'de bulunan eserlerin Semud tarafından değil, Nebatiler tarafından oyulduğunu iddia etmişti. Oysa, kayalardan ev oyma sanatı Semud'la başlamış ve binlerce yıl sonra İ.Ö 2. ve 1. yüzyıllarda Nebatiler tarafından önemli ölçüde geliştirilmiş, Petra'dan yaklaşık 700 yıl sonra oyulan Ellora mağaralarında doruğuna ulaşmıştır.  Mevdudi

Yani, "Önderlikleri altında kötü bir hayat tarzı takip ettiğiniz reislerinize, rehberlerinize ve yöneticilerinize itaattan vazgeçin. Bunlar tüm ahlâk sınırlarını aşmışlardır; hiç bir ıslah hareketinde bulunmazlar ve benimsedikleri her hayat sistemini bozarlar. Sizin için tek kurtuluş ve mutluluk yolu Allah'tan korkmanız, kötülük önderlerine itaatı bırakıp bana itaat etmenizdir. Çünkü ben Allah'ın rasûlüyum; samimiyet ve dürüstlüğümün tümüyle farkındasınız; giriştiğim ıslah hareketinde hiç bir kişisel çıkarım yok."
Kısaca, Hz. Salih'in (a.s) kavmine sunduğu manifesto buydu. Bu, yalnızca dinî bir mesaj değil, aynı zamanda kültürel, ahlâkî ve siyasal devrim çağrısı da ihtiva ediyordu.  Mevdudi

Büyülenmiş": Aklını yitirmiş, deli. Antik anlayışlara göre delilik, ya bir cinnin, ya da büyünün etkisiyle olurdu. Bu yüzden deliye ya "mecnun" (cin etkisinde), ya da "büyülenmiş" denirdi.  Mevdudi

Taberî: “... yani, senin Allah tarafından bize gönderilmiş bir elçi olduğunu isbat edecek bir delîl”. M.Esed

Yani, "Senin, Allah'ın elçisi olduğuna inanamayız, Çünkü sen de bizim gibisin ve sende hiç bir ayrıcalık, hiç bir farklılık yok. Bununla birlikte, eğer Allah'ın seni elçisi olarak seçtiği iddianda doğru isen bize öyle açık bir mucize göster ki, senin gerçekten kainatın Rabbi ve yaratıcısı tarafından gönderildiğine inanalım."  Mevdudi

Karş. 7:73'ün ikinci paragrafı: “Allah'a ait bu deve sizin için bir belirti/bir nişane olacaktır” -ve ilgili 57. not: Zikredilen notta Hz. Salih tarafından sözü edilen bu alametin/nişanenin, kavmin bu hayvana karşı nasıl davranacağının sınanmasından ibaret olduğu açıklanmaktadır.

 Lafzen, “belirli bir günde”; yani “her biri için (dönüşümlü olarak) bir gün” yahut, daha kuvvetle muhtemeldir ki, -eski Arap kabile geleneği uyarınca- “develerin sulanmasına ayrılmış günlerde”; bununla, sözü geçen sahipsiz devenin de, kabileye ait öteki develerle birlikte su içmesi gerektiği anlatılmak isteniyor. M.Esed

Allah'ın elçilerine bildirdiği mucizeler, her elçinin, yaşadığı çağın insanlarının ilgilendikleri ve bildikleri konular üzerinedir. Bugün bilimin zirvede olduğu çağımızda, din diye inandığımız çoğu rivayetin, bilimin ulaştığı sonuçlarla çelişip, bunun yanında, Kur'an ayetleriyle birebir bir örtüşüp, Kur'anı tebliğ eden elçinin en büyük mucizelerindendir. M.Sağ

A'raf ve Hud Sureleri'nde buna bir de ilave vardır; "Bu sizin için bir ayet olarak Allah'ın dişi devesi; dolayısıyla bırakın onu Allah'ın arzında otlasın ve kötülükle ona dokunmayın." (Hud: 64). Yani meydan okuma, yalnızca bir gün arayla devenin su içmesiyle sınırlı olmayıp tarlaları, bahçeleri, hurmalıkları ve otlaklarında dilediği biçimde serbestçe otlamasını ve kendisine kötü niyetle dokunulmamasını da içine alıyordu.  Mevdudi

Bu, meydan okumayla karşılaşır karşılaşmaz, hemen deveye saldırıp derhal ayaklarından keserek öldürdükleri anlamına gelmez. Gerçekte, deve tüm kavim için bir sorun haline gelince, halk iyice öfkelenip ondan nasıl kurtulacaklarına dair birbirlerine danışmaya başladılar. Sonunda, Şems Suresi'nde anıldığı üzere, kibirli bir reis buna bir son verme görevini yüklendi: "En şakileri ayaklandığı zaman..." (ayet: 12). Aynı olay Kamer Suresi'nde de anılmaktadır: "Bir yoldaşlarını çağırdılar, o da çekip bacaklarını kesti." (ayet: 29). Mevdudi

 ‘Akarûhâ ibaresi için benimsediğimiz “onu hoyratça boğazladılar” karşılığı hk. bkz. 7:77 hk. 61. not. M.Esed

Kıssada geçen “dişi deve” ifadesi ile ilgili olarak Şems suresinde yaptığımız açıklamaların tekrar okunmasında yarar görüyoruz. (Tebyînü’l-Kur’an; c:2, s:514-519)
Söz konusu deve için ayette
“ ناقةاللّه   Allah`ın devesi” ifadesi kullanılmıştır. Devenin Allah`a izafe edilişi, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir husustur. Burada konu edilen, devenin Allah tarafından yaratılması veya devenin Allah`ın varlık ve birliğine kanıt olması değildir. Zaten evrendeki her şeyin yaratıcısı Allah`tır ve zerreden küreye canlı-cansız her yaratık Allah`ın varlığına ve birliğine kanıttır.
Ayetteki "en-Nakah" ifadesi, o güne göre toplumun fakirlerinin, yetimlerinin, miskinlerinin, kısaca ihtiyacı olan herkesin, ortak ve serbestçe sütünden, gücünden ve yavrusundan istifade edeceği, kamu malı, beş yaşında güçlü bir dişi devedir. Günümüzde ise bu deyim hayır kurumlarına, sosyal yardım vakıflarına, sosyal güvenlik kuruluşlarına karşılık gelmektedir.
Aç, fakir insanların bu kurum
[ النّاقةen nakah] sayesinde açlıktan, sefaletten, kula kulluktan kurtulmaları, o günkü Semud kavmi ileri gelenlerinin hoşuna gitmemiştir. Çünkü kendilerine kulluk edenlerin kulluktan kurtulması, kendilerini bütün ihtiyaçların üzerinde gören bu tağutların işine gelmemiştir. H.Yılmaz

Semud kavmi ile ilgili kıssanın ardından bu kavmin acıklı akıbeti bildirilmiş ve yine inkârcılara bir tehdit, inanan ve inanacaklara da umut ve mutluluk mesajı verilmiştir. H.Yılmaz
Bizim kanaatimizce bu kıssayla verilmek istenen mesaj, en başta, (146-149. ayetlerde dile getirildiği yönde) kişinin, bu dünyadaki hayatın geçici ve sınırlı olduğu gerçeğini ve dolayısıyla öte dünyada kendisini bir hesabın/hesaplaşmanın beklediği gerçeğini gözönünde tutmak konusunda gösterdiği duygusal isteksizlik; ve ikinci olarak da, yaratılmış âlemin bir bütün olarak uyum içinde devamını amaçlayan gerçek ahlakî bir tercihe dayanarak, insanın şefkat ve merhamet sınırlarını öteki bütün canlıları da içine alacak şekilde geniş tutması gerektiği hususudur. M.Esed

Kur'an'ın başka yerlerinde geçtiğine göre, deve öldürülünce Hz. Salih (a.s) şöyle dedi: "Yurdunuzda üç gün daha metalanın." (Hud: 65). Bu zaman sona erince şafak vakti sıraları şoke edici bir patlama oldu ve ardından şiddetli bir deprem tüm halkı bütünüyle helâk eti. Sabahleyin, bir çitin çevresinde hayvanlar tarafından çiğnenmiş kuru çalılar gibi cesetler oraya buraya saçılmış durumdaydı. Ne taştan köşkleri, ne de kayalar içinde oyulmuş barınakları başlarına gelen felaketten kendilerini koruyamadı. "Üzerlerine tek bir sayha (korkunç bir ses, patlama) gönderdik; ağılcının (çitinin) kuru çalıları gibi saçıldılar." (Kamer: 31). "Kendilerini o sarsıntı yakaladı da, yurtlarında yüz üstü düşe kaldılar." (A'raf: 78). "Sabaha girerlerken kendilerini o sayha yakaladı. Kazandıkları kendilerinden hiç bir şey savmadı." (Hicr: 83-84).  Mevdudi

Lütfen karşılaştırın: A'raf: 80-84, Hud: 74-83, Hicr: 57-77, Enbiya: 71-75, Neml: 54-58, Ankebut: 28-35, Saffat: 133-138, Kamer: 33-39. Mevdudi

Hz. Lût ve o'nun gönderildiği günahkar toplumun kıssası hk. daha ayrıntılı bilgi 11:69-83'de verilmektedir. M.Esed

Bu surede verilen önemli haberlerin, çarpıcı bilgilerin altıncısı, Lut peygamber ile kavmi arasında yaşanan olaylara ilişkindir. Lut kavmi de kendilerine gelen elçi ve mesajları yalanlamışlar, elçilik müessesini reddetmişler ve bu yüzden de cezalandırılmışlardır.
173. ayete kadar devam eden kıssanın buradaki anlatımı daha evvelki anlatımlara atıfta bulunarak başlamıştır ve öncekilerden farklı olarak elçinin elçiliği karşılığında hiçbir ücret istemeyişi gibi yeni bilgiler içermektedir. H.Yılmaz

 Burada iki anlam olabilir: 1) Dünyada yığınla kadın varken, cinsel arzularınızı doyurmak için tüm yaratıklar arasında yalnızca erkek olanları mı seçersiniz? 2) Dünyada cinsel arzularını doyurmak için erkeklere giden tek kavim sizsiniz, hayvanlar bile bunu yapmıyor. Bu ikinci anlam, A'raf ve Ankebut Sureleri'nde şöyle ifade edilmektedir: "Alemlerden sizden önce kimsenin yapmadığı ahlaksızlığı mı yapıyorsunuz?" (A'raf: 80).  Mevdudi

 Burada da iki anlam olabilir: 1) "Allah'ın cinsel arzularınızı doyurmanız için yarattığı eşlerinizi bırakıyor ve bu amaç için erkeklerle tabiat dışı yollar benimsiyorsunuz." 2) "Eşlerinizde de tabii yolu bırakıp şehvetinizi tatmin için tabiat dışı yollara başvuruyorsunuz." Bunu belki de aile planlaması niyetiyle yapıyorlardı.
 Yani, "İşlediğiniz tek kötülük yalnız bu da değil; tüm hayatınız tefessüh ve dalâlet içinde": "Göz göre göre bu ahlâksızlığı yapıyor musunuz?" (Neml: 54). "Siz erkeklere varıyor, yol kesiyor ve toplantılarınızdan münkere dalıyor musunuz?" (Ankebut: 29). Daha fazla ayrıntı için bkz. Hicr an: 39).  Mevdudi

Yani, "Biliyorsun ki, kim bize karşı söz etmiş, yaptıklarımıza karşı çıkmış, ya da şu veya bu şekilde bize muhalefet etmişse memleketimizin dışına sürülmüştür. Eğer sen de böyle davranırsan, sana da aynısı yapılacaktır" A'raf ve Neml sureleri'nde Hz. Lut'a (a.s) bu uyarıda bulunulmadan önce şerli kavmin, "Onlar fazla temizlenen insanlarmış, onları memleketinizden çıkarın" (A'raf: 82) kararını verdikleri ifade olunmaktadır.  Mevdudi

Bu, şu anlamlara da gelebilir: "Rabbim, onların kötülüklerinin sonuçlarından bizi kurtar" veya "Şerli kavmin ahlâksızlıklarının kötü etkilerinden müminlerin çocuklarını koru."  Mevdudi

Yaşlı kadın, 7:83, 11:81, 27:57 ve 29:32-33'den de anlaşıldığı gibi, kocasını izlemek yerine kendi halkıyla kalmayı tercih eden ve böylece ihanet eden Hz. Lût'un kendi karısıydı (karş. 66:10). M.Esed

Burada sözkonusu edilen Hz. Lut'un (a.s) karısıdır. Tahrim Suresi'nde Hz. Nuh ve Lut'un (a.s) eşlerine değinilerek buna açıklık getirilmektedir: "Bu ikisi, kullarımızdan iki salih kulun (nikahı) altındaydılar, fakat onlara ihanet ettiler." (ayet: 10). Yani iman etmediler ve salih kocalarının değil de, kafirlerin tarafını tuttular. Bu nedenle, Allah Lut'un kavmini cezalandırmak dileyince, Hz. Lut'a (a.s) ehliyle birlikte memleketi terketmesini, fakat karısını geride bırakmasını emretti: "Gecenin bir kısmında ehlini yürüt; içinizden kimse geriye bakmak için dönmesin, karın hariç. Çünkü, onların başına gelen onun da başına gelecektir..." (Hud: 81).  Mevdudi

Bkz. 11:82 ve ilgili 114. not. -  Yahut: geçmiş zaman kipiyle, lafzen, “o uyarılanların yağmuru ne korkunçtu/ne kötüydü!” Her iki anlamıyla da cümle, Sodom ve Gomore'nin günahkar halkıyla ilgilidir. Bununla birlikte, cümle, kuvvvetle muhtemeldir ki, azaba uğrayan toplumların hepsini içine alan genel bir îma da taşımaktadır (bkz. 11:83'ün son cümlesi hk. 115. not). Zemahşerî'nin bu cümleyle ilgili açıklaması da bizimkine paraleldir. M.Esed

Bu, su yağmuru değil, taş yağmuruydu. Kur'an'ın başka yerlerinde verilen ayrıntılara göre, Hz. Lut (a.s) gecenin son saatlerinde ehliyle birlikte memleketinden ayrılınca, şafak vakti korkunç bir patlama ve şiddetli bir deprem olmuş, şerli kavmin tüm evlerinin altını üstüne getirdikten sonra, volkanik patlama ve rüzgarın etkisiyle pişmiş çamurdan oluşan taşlar yağmur gibi lanetli şehrin üzerine inmeye başlamıştır.
Aşağıda, konuyla ilgili Kitabı Mukaddes'teki hikayeyi, antik Yunan ve Latin yazılarını ve modern jeolojik araştırmalarla arkeolojik gözlemleri sunuyoruz:
Ölü Deniz'in doğusunda ve güneyinde uzanan çöllük ve boş topraklarda bulunan yüzlerce harabe, burasının geçmişte bir zamanlar müreffeh ve sık nüfuslu bir bölge olduğunu göstermektedir. Arkeologlar, bu bölgenin yaşadığı refah döneminin İ.Ö. 2300-1900 yılları arasında geçtiğini tahmin ediyorlar. Tarihçilere göre Hz. ibrahim (a.s) İ.Ö. 2000 yıllarında yaşamıştır. O halde, arkeolojik deliller bu bölgenin Hz. İbrahim (a.s) ve yeğeni Hz. Lut (a.s) zamanında helâke uğradığını teyid etmektedir.
Bölgenin en kalabalık ve verimli yöresi, Kitabı Mukaddes'te anıldığına göre "Sidim Deresi" idi: "Ve Lut gözlerini kaldırdı ve bütün Erden Havzası'nın Sodom ve Gomorra'yı Rabb helâk etmeden evvel Rabb'in bahçesi gibi, Tsoara giderken Mısır diyarı gibi, her yerde suyu bol olduğunu gördü." (Tekvin: 13/10). Günümüz bilginleri, bu havzanın şimdi Ölü Deniz'in altında bulunduğu görüşündedirler ve bu görüşü sağlam arkeolojik deliller desteklemektedir: Eski zamanlarda Ölü Deniz bugünkü kadar güneye uzanmıyordu. Bugünkü Ürdün şehirlerinden el-Kerek'in batısında ve tam karşısında el-Lisan adında küçük bir yarımada vardır. Burası eskiden Ölü Deniz'in ucuydu. Bunun güneyinde kalan ve şimdi deniz sularının altında bulunan (haritadaki taralı bölüm) yöre, Hz. Lut'un (a.s) kavminin ünlü şehirleri Sodom, Gomore, Edmah, Zeboyim, Zoar'ın yer aldığı "Sidim Deresi" denilen verimli bir vadiydi. İ.Ö. 2000 yıllarında bu vadi, şiddetli bir depremin etkisiyle çöktü ve deniz sularının altında kaldı. Bugün bile burası Deniz'in en sığ parçasıdır. Romalılar zamanında daha da sığdı ve batı sahilindeki el-Lisan'a yürünerek geçilebiliyordu. Güney kıyılarında, hâlâ su altındaki ormanlar görülebilmekte ve aynı şekilde su altında binaların bulunması ihtimali de kuvvetli görülmektedir.
Kitabı Mukaddes ile eski Yunan ve Latin yazılarına göre, yöre petrol çukurları ve asfalt bakımından da zengin olup şurda burda alev almayan gaz vardı. Jeolojik gözlemlerden, şiddetli deprem şokuyla petrol, asfalt ve gazların yüzeye fırlayıp alev aldığı ve tüm yörenin bir bomba gibi infilak ettiği anlaşılmaktadır. Kitabı Mukaddes'te, Hz. İbrahim'in (a.s) haberi alınca Hibran'dan felakete uğrayan vadiye gittiği ve "yerin dumanının ocak dumanı gibi çıktığını" (Tekvin: 19/28) gördüğü anlatılmaktadır.  Mevdudi

Lut kavminin sadece homoseksüellik yüzünden helâk edildiği yönünde toplumlarda yanlış ve yaygın bir kanaat vardır. Lut kavminin helâk sebebinin sadece homoseksüellik olduğu sanılmamalıdır. Bu kavmin temel suçu “şirk ve peygamberi tanımamak”tır. Bu, hem 81. ayetteki “Aslında siz sınırı aşan bir kavimsiniz” ifadesinden, hem homoseksüelliğin cezasının “helâk edilmek” olmamasından, hem de Şuara suresinin 160. ayetinden anlaşılmaktadır:
Şuara 160: Lut’un kavmi peygamberleri yalanladı. 

  HOMOSEKSÜELLİĞİN CEZASI
  Homoseksüelliğin cezası üzerinde bilginler ihtilâf etmişler; kimi uçurumdan atalım, kimi diri diri gömelim, kimi taşlayarak öldürelim, kimi de zinadaki gibi yüz sopa vuralım cinsinden değişik cezalar öngörmüşlerdir.
Hâlbuki Rabbimiz, homoseksüelliğin cezasını Kur’an’da bildirmiştir:
  Nisa 16: Sizlerden fuhuş yapanların [eşcinsel ilişkide bulunan erkeklerin] her ikisine eziyet edin. Eğer tövbe ederler de ıslah olurlarsa artık onlardan vazgeçin. Şüphesiz Allah, tövbeleri kabul edendir, esirgeyendir.
  Görüldüğü gibi bu suça öngörülen ceza, faillere el ve dil ile yapılacak eziyettir. Eziyetin niteliği belirtilmediği için ceza şeklinin günün koşullarına göre kamu tarafından ayarlanması söz konusudur. Ayetten anlaşılan, bu çirkin davranışın toplumlardan silinmesi görevinin kamuya ait olduğudur. Dolayısıyla bu aşırılığın ortadan kaldırılması için gerekli çabayı devletler göstermeli, fizikî yapılarında anormallik olanlar tedavi edilmeli, değişik zevkler peşinde olup tutkularının esiri olarak bu işi yapanlar ise cezalandırılmalıdır.
173. ayette Lut kavmi üzerine yağdırılan yağmura dikkat çekilmiş ama bu konuda başka bilgi verilmemiştir. Aslında bu yağmur su yağmuru değil, taş yağmurudur. Kur’an’ın başka yerlerinde verilen ayrıntılara göre, Lut peygamber gecenin son saatlerinde ehliyle birlikte memleketinden ayrılınca, şafak vakti korkunç bir patlama ve şiddetli bir deprem olmuş, bu kötü kavmin tüm evlerinin altı üstüne getirildikten sonra, volkanik patlama ve rüzgârın etkisiyle pişmiş çamurdan oluşan taşlar yağmur gibi kentin üzerine inmiştir.
Lut kavminin yaşadığı bölge ile ilgili olarak Tevrat’ı, antik Yunan ve Latin yazılarını ve modern jeolojik araştırmalar ile arkeolojik gözlemleri değerlendiren Mevdudi, bu konuda şunları aktarmaktadır:
“Ölü Deniz`in doğusunda ve güneyinde uzanan çöllük ve boş topraklarda bulunan yüzlerce harabe, burasının geçmişte bir zamanlar müreffeh ve sık nüfuslu bir bölge olduğunu göstermektedir. Arkeologlar, bu bölgenin yaşadığı refah döneminin İ.Ö. 2300-1900 yılları arasında geçtiğini tahmin ediyorlar. Tarihçilere göre İbrahim İ.Ö. 2000 yıllarında yaşamıştır. O halde, arkeolojik deliller bu bölgenin Hz. İbrahim ve yeğeni Lut (as) zamanında helâke uğradığını teyid etmektedir.
Bölgenin en kalabalık ve verimli yöresi, Kitabı Mukaddes`te anıldığına göre "Sidim Deresi" idi: "Ve Lut gözlerini kaldırdı ve bütün Erden Havzası`nın Sodom ve Gomorra`yı Rabb helâk etmeden evvel Rabb`in bahçesi gibi, Tsoara giderken Mısır diyarı gibi, her yerde suyu bol olduğunu gördü." (Tekvin: 13/10). Günümüz bilginleri, bu havzanın şimdi Ölü Deniz`in altında bulunduğu görüşündedirler ve bu görüşü sağlam arkeolojik deliller desteklemektedir: Eski zamanlarda Ölü Deniz bugünkü kadar güneye uzanmıyordu. Bugünkü Ürdün şehirlerinden el-Kerek`in batısında ve tam karşısında el-Lisan adında küçük bir yarımada vardır. Burası eskiden Ölü Deniz`in ucuydu. Bunun güneyinde kalan ve şimdi deniz sularının altında bulunan yöre, Hz. Lut`un (as) kavminin ünlü şehirleri Sodom, Gomore, Edmah, Zeboyim, Zoar`ın yer aldığı "Sidim Deresi" denilen verimli bir vadiydi. İ.Ö. 2000 yıllarında bu vadi, şiddetli bir depremin etkisiyle çöktü ve deniz sularının altında kaldı. Bugün bile burası Deniz`in en sığ parçasıdır. Romalılar zamanında daha da sığdı ve batı sahilindeki el-Lisan`a yürünerek geçilebiliyordu. Güney kıyılarında, hâlâ su altındaki ormanlar görülebilmekte ve aynı şekilde su altında binaların bulunması ihtimali de kuvvetli görülmektedir.
Kitabı Mukaddes ile eski Yunan ve Latin yazılarına göre, yöre petrol çukurları ve asfalt bakımından da zengin olup şurada burada alev almayan gaz vardı. Jeolojik gözlemlerden, şiddetli deprem şokuyla petrol, asfalt ve gazların yüzeye fırlayıp alev aldığı ve tüm yörenin bir bomba gibi infilak ettiği anlaşılmaktadır. Kitabı Mukaddes`te, Hz. İbrahim`in (as) haberi alınca Hibran`dan felakete uğrayan vadiye gittiği ve "yerin dumanının ocak dumanı gibi çıktığını" (Tekvin: 19/28) gördüğü anlatılmaktadır.”  (Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an) H.Yılmaz

Önemli haberlerin, çarpıcı bilgilerin yedincisi, Eyke ashabı ve Şuayb peygamber hakkında olup bu bilgiler 189. ayete kadar sürmektedir. A’râf suresinin 86. ayetinde “Medyen ashabı” olarak anılmış olan Şuayb peygamberin elçi olarak görevlendirildiği toplum, bu surede “Eyke ashabı” olarak anılmaktadır. Bu durum her iki ismin de aynı kavmi işaret ettiğini göstermektedir. H.Yılmaz

Eyke halkı, Hicr Suresi'nin 78-84. ayetlerinde kısaca sözkonusu edilmektedir. Burada haklarında verilen bilgi daha fazladır. Medyenliler'le Eykeliler'in iki farklı kabile mi, yoksa aynı kavim mi olduğu konusunda müfessirler arasında görüş ayrılığı vardır. Bir grup, A'raf Suresi'nde Hz. Şuayb'a (a.s) "Medyenliler'in kardeşi" (ayet: 85) dendiği halde, burada Eyke halkıyla ilgili olarak böyle bir şey denmediğinden hareketle bunların ayrı kavimler olduğunu savunurken diğer grup, Medyenliler hakkında A'raf ve Hud Sureleri'nde sözü edilen ahlâkî hastalıklar ve özelliklerle, burada Eykeliler hakkında verilen bilgilerin aynı olduğundan hareketle, bunların aynı kavim olduğu görüşündedir. Sonra, Hz. Şuayb'ın (a.s) her iki kavme mesaj ve uyarısı aynı olduğu gibi, iki kavmin sonu da aynı olmuştur.
Bu konudaki araştırmalar, her iki görüşün de doğru olduğunu göstermiştir. Medyenliler'le Eykeliler kuşkusuz iki ayrı kavim idiler; fakat aynı gövdenin dallarıydılar. Hz. İbrahim'in (a.s) karısı (veya cariyesi) Ketura'dan üreyen nesli Arabistan'da ve İsrailîler'in tarihinde de Ketura'nın çocukları olarak pek meşhurdurlar. Bunların en önemli kolu, ataları Hz.İbrahim'in (a.s) oğlu Medyen'e izafetle Medyenliler (veya Medyenîler) olarak bilinenlerdi. Bunlar, Kuzey Arabistan ile Güney Filistin arasındaki bölgede ve Kızıl Deniz ile Akabe Körfezi kıyılarında yerleşmişlerdi. Başkentleri, Ebu'l-Fida'ya göre, Akabe Körfezi'nin batı kıyısında Eyle'den (bugünkü Akabe) beş günlük mesafede yer alan Medyen'di. Ketura'nın, içlerinde Dedanîler'in diğerlerine oranla daha çok bilindiği diğer çocukları, Kuzey Arabistan'da başkentleri Tebük, eski adıyla Eyke olmak üzere (Yakut, Mü'cemu'l-Buldan'da Eyke'yi anlatırken burasının Tebük'ün eski adı olduğunu söyler ve Tebük'ün yerlileri de bunu doğrulamaktadır) Teyme, Tebük ve el-Ulâ arasındaki bölgede yerleştiler.
Medyenliler ile Eykeliler'e aynı peygamberlerin gönderilmiş olmasının nedeni, her iki kabilenin de aynı soydan gelmiş olmaları, aynı dili konuşmaları ve yan yana komşu bölgelerde yerleşmiş bulunmaları olsa gerektir. Aynı yörelerde yanyana yaşamış ve birbirleriyle evlilik gibi sosyal ilişkiler içinde bulunmuş olmaları da mümkündür. Sonra, bu iki akraba kabilenin ikisi de, meslekten ticaret adamlarıydılar ve aynı kötü hayat ve sosyal ve ahlâkî düşüklük içinde idiler. Kitabı Mukaddes'in ilk kitaplarına göre, bunlar Baal-peo'a taparlardı. İsrailoğulları Mısır'dan çıkıp da bunların bölgelerine girince, aynı putperestlik ve zina hastalığından etkilenmişlerdi. (Sayılar: 25/1-5, 31/16-17). Yine, bunlar biri Yemen ile Suriye'yi, diğeri İran Körfezi ile Mısır'ı birleştiren iki uluslararası ticaret yolu üzerinde yerleşmiş bulunuyorlardı. Bu avantajlı durumları nedeniyle, büyük ölçüde yol kesiciliğe başlamışlardı ve ağır haraçlar ödemedikçe hiçbir kervanın geçmesine izin vermiyorlardı. Böylece, ticaret yollarını bir hayli tehlikeli hale getirmişlerdi. Hz. Şuayb'ın (a.s) uyarısına yol açcan bu yol kesicilikleri Kur'an'da şöyle geçmektedir: "Tehdit ederek ve O'na inananı Allah'ın yolundan alıkoyup eğriliğini isteyerek her yolun başına oturmayın." (A'raf: 86). İşte bu nedenlerle, Allah her iki kavme de aynı peygamberi göndermiş ve bu peygamber kendilerine aynı öğretileri ve aynı mesajı getirmiştir. Medyenlilerle Hz. Şuayb'ın (a.s) kıssasının ayrıntıları konusunda bkz. A'raf: 85-93, Hud: 84-95, Ankebut: 36-37Mevdudi

Bkz. 7:85'in ilk cümlesi hk. 67. not. Şuayb Peygamber ve Medyen (“ağaçlı vadi”) halkının kıssası hakkında ayrıntılı bilgi 11:84-95'de verilmektedir. M.Esed

İnsanın bu dünyadaki hayatının geçiciliğine ve dolaylı bir biçimde, Allah'ın yargısına ilişkin bir îma. M.Esed

Bu “gölgelerle kaplı gün” ifadesiyle, çoğu zaman volkanik patlama ya da yer sarsıntısıyla birlikte çöken fiziksel bir karanlığa işaret edilmiş olabileceği gibi (7:91'de ifade edildiğine göre, Medyen halkı da böyle bir karanlığa maruz kalmıştı), geç kalınmış bir pişmanlıkla birlikte baş gösteren ruhsal bir karanlığa ve kasvete de işaret edilmiş olunabilir. M.Esed

Bu azabın ayrıntılarını ne Kur'an'da, ne de sahih hadislerde bulmak mümkün değildir. Ancak metinden öğrendiğimiz şudur: Bu halk gökten bir azab isteğinde bulununca, Allah kendilerine bir kubbe gibi üzerlerini örten bir bulut gönderdi ve sürekli yağış azabıyla hepsi helak oluncaya kadar bu bulut üzerlerinde kaldı. Medyenliler'e gönderilen azabın mahiyetinin Eykeliler'e gönderilenden farklı olduğunu Kur'an açıkça belirtmektedir. Eykeliler, burada anıldığı üzere, gölge azabıyla helâk edilirken, Medyenliler'e gelen azab, korkunç bir deprem şeklinde idi: "Derken o sarsıntı onları yakalayıverdi ve yurtlarında yüzüstü kalakaldılar." (A'raf: 91). "Zulmedenleri o korkunç ses yakaladı da yurtlarında yüzüstü kalakaldılar." (Hud: 94). Dolayısıyle, her iki azabı da aynı saymak yanlıştır. Bazı müfessirler, "Gölge Günü'nün azabı" konusunda açıklamalarda bulunmuşlarsa da, bilgilerinin kaynağını bilmiyoruz. İbn Cerir, Hz. Abdullah İbn Abbas'tan (r.a) şöyle bir rivayette bulunur: "Alimlerden size Gölge Günü'nün azabıyla ilgili açıklamada bulunacak biri olursa, bunu doğru saymayın. Mevdudi

Ayetlerde bildirildiğine göre Şuayb peygamberin kavminden istedikleri şunlardı:
* Ölçeği tam ölçün!
* Doğru terazi ile tartın!
* İnsanların hakkından hiçbir şeyi kısmayın! [Bu madde, beşeri dinlerdeki ücret ve geçim standartlarındaki hakları ortaya koymaktadır. Kimsenin geçim sıkıntısı çekmemesi istenmektedir.]
* Yeryüzünde fesatçılar olarak bozgunculuk etmeyin!
* Sizi ve evvelki ümmetleri yaratandan korkun!
  Kavminin Şuayb peygambere verdiği cevap, zaten inançları da birbirine benzeyen Semud kavminin Salih peygambere verdiği cevap ile aynıdır. Hatırlanacak olursa, Semud kavminin elçileri Salih peygambere cevapları şu olmuştu: “Sen, kesinlikle büyülenmişlerdensin! Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir ayet getir.”
Müşrik toplumlardan olan Mekkelilerin de kendilerine yapılan çağrıya gösterdikleri tepki yukarıdakilerden farklı değildir:
  İsra 90–93:  Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar hâlinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız” dediler. Sen de ki: “Rabbim noksanlıklardan münezzehtir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki?”
  Enfal 32: Bir vakit de; “Ey Allah’ım, eğer bu Senin katından gelmiş bir hakk / gerçek ise, hiç durma, üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi. 
 
Kıssanın diğer surelerindeki anlatımlarında bazı farklı bilgiler de verilmiştir: 
  A’râf 88, 89: Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şuayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden muhakkak çıkarırız, ya da bizim milletimize dönersiniz!” [Şuayb de] Dedi ki: “İstemesek de mi! Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin milletinize dönersek, kesinlikle Allah’a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah’ın dilemesi durumu ayrı. Ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz ilmi ile her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah’a güvenip dayandık.” -Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hakk ile hükmet. Çünkü sen hükmedenlerin en hayırlısısın!-
  Hud 94: Ve ne zaman ki, emrimiz geldi, Şuayb’i ve onunla birlikte inanmış olan kişileri tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ve o zalim kişileri korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında çöküp kaldılar.
  Hud 87:   Onlar dediler ki: “Ey Şuayb, atalarımızın taptıklarını veya mallarımızda dilediğimizi yapmayı terk etmeyi sana senin salâtın mı emrediyor? Şüphesiz sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın.” 
 
Yüz seksen dokuzuncu ayette geçen “Gölge Günü Azabı” ifadesi dikkat çekicidir. Ayette geçen “gölge günü azabı” ile ilgili olarak klasik eserlerde bir hayli nakil yer almıştır. Bu bilgiler söylenti ve tahminlere dayanmaktadır.  Konuyu iyi anlayabilmek için bunlara göz atmakta yarar vardır:
  Rivayet olunduğuna göre, Cenâb-ı Hak onlara yedi gün hep rüzgâr estirdi ve onlara kum, toz-toprak musallat etti ve nefeslerini ne bir gölgenin ne bir suyun fayda veremeyeceği şekilde tuttu [kesti]. Böylece onlar çöle çıkmaya mecbur oldular. Allah onları, serinliğini ve tatlı rüzgârını hissettikleri bir bulutla gölgeledi. Hepsi o bulutun altına toplandılar. Bulut onlara öyle bir ateş yağdırdı ki, yanıp gittiler. Rivayet olunduğuna göre, Şuayb [a.s], Ashab-ı Medyen ve Ashab-ı Eyke denen iki ümmete oeygamber olarak gönderilmiştir. Bunlardan Medyenliler Cebrail [a.s]`in bir nârasıyla, Eykelller de "O gölgeli-bulutlu günün azabıyla" helak oldular. (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)
  Derken onu yalanladılar. Bunun üzerine onları “yevmu`z-zulle azabı” ge­lip yakaladı." İbn Abbas dedi ki: Çok şiddetli bir sıcak oldu. Yüce Allah da bir bulut gönderdi, altında gölgelenmek üzere ona doğru kaçtılar. Gölgenin altında toplandıktan sonra onların üzerine bir çığlık koptu ve hep helâk ol­dular.
Bir diğer açıklamaya göre; Yüce Allah bu bulutu başlarının üzerinde tut­tu. Sıcaktan adeta alev saçıyordu. Sonunda helak olup öldüler. O gün dün­yada görülmüş en büyük günlerden bir gün idi.
Denildiğine göre; yüce Allah onların üzerine çok sıcak bir rüzgâr gönder­di, Ağaçların gölgelerine çekildiler. Yüce Allah, ağaçlığı tutuşturdu ve hep­si de yandılar.
Yine İbn Abbas ve başkalarından rivayete göre, Yüce Allah, üzerlerine ce­hennem kapılarından bir kapı açtı, üzerlerine son derece şiddetli bir sıcak gönderdi. Nefes alamaz oldular, evlerine girdiler, gölgenin onlara bir fayda­sı olmadı, suyun da bir faydası olmadı. Sıcaktan piştiler, sıcaktan kaçmak için ovaya çıktılar. Yüce Allah üzerlerine bir bulut gönderdi ve bu bulut onları gölgelendirdi. Orada bir miktar serinlik, rahatlık ve hoş rüzgâr buldular, Bi­ri diğerini çağırmaya başladı, hepsi o bulut altında toplanınca yüce Allah, o bulutu alevle tutuşturdu. Altlarından yer sarsıldı, kavrulan çekirgelerin yan­dığı gibi yandılar ve küle döndüler. İşte Yüce Allah`ın "... yurtlarında diz üs­tü çöküp kaldılar. Sanki orada kalmamışlardı" (Hud, 11/67) buyruğu ile "Bunun üzerine onları yevmu`z-zulle azabı gelip yakaladı. Gerçekten o bü­yük bir günün azabı idi" buyruğunda anlatılan budur.
Yine denildiğine göre; Yüce Allah yedi gün süreyle onları rüzgarsız bırak­tı. Üzerlerine sıcağı musallat etti, nefes alamaz oldular. Ne bir gölgenin, ne bir suyun onlara faydası oldu. O bakımdan serinlemek maksadıyla dehlizle­re giriyorlardı, fakat oranın dışardan daha sıcak olduğunu görüyorlardı. Ni­hayet çöle kaçtıiar. Bir bulut onları gölgelendirdi. İşte “ez-zullet” budur. Al­tında bir serinlik ve bir esinti buldular. Üzerlerine ateş yağdırdı ve yandılar.
Yezid el-Cüreyrî dedi ki: Yüce Allah, geceli gündüzlü yedi gün onlara sı­cağı musallat kıldı. Daha sonra uzaklardaki bir dağı yükseltti. Bir adam oraya vardı, altında nehirler, pınarlar, ağaçlar ve soğuk su olduğunu gördü. Hepsi o dağın altında toplandılar. Dağ üzerlerine düştü. İşte "ez-zulle" de­nilen budur. (Kurtubi, el Camiu li Ahkami’l-Kur’an; Zemahşeri, el-Keşşaf)
  Bize göre “Gölge Günü Azabı”nı A’raf ve Hud surelerinde bu kavmin helakini anlatan ayetlerden anlamak mümkündür.
  A’raf 91, 92: Bunun üzerine o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış / zenginlik sürmemiş gibi oldular. Şuayb’ı yalanlayanlar var ya, işte ziyana uğrayanlar, kendileri oldular.
  Hud 94:  Ve ne zaman ki emrimiz geldi, Şuayb’i ve onunla birlikte inanmış olan kişileri, tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ve o zalim kişileri korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında çöküp kaldılar. 
  Bu ayetlerden anlaşıldığına göre, ya bir yanardağın harekete geçmesiyle lavlar püs­kürmüş ve yerden kalkan taş toprak büyük bir toz tabakası halinde yükselip bulutumsu bir gölge meydana getirmiştir, ya da müthiş bir depremden önce ortalığı ke­sif bir sis tabakası kaplamış ve deprem ile birlikte büyük bir toz bulu­tu oluşmuştur. H.Yılmaz

Her biri bu iki ayetle noktalanan sekiz kıssa burada böylece tamamlanmaktadır. Bu kıssalar ister Allah'ın varlığını, eşsiz ortaksız olduğunu, ister mal mülk, nüfûz ve şöhret gibi dünyevî bağlılıkların boş ve değersiz olduğunu; ve isterse yeryüzündeki bütün canlılara karşı koruyucu ve şefkatli davranmanın insanın temel yükümlülüklerinden biri olduğunu belirtici yönde olsun, bütün tezahürleri ve boyutlarıyla manevî/ahlakî gerçeğin ya da gerçekliğin hemen her çağda insanlığın büyük çoğunluğu tarafından reddedildiğini, bilinç ve duyarlık olarak körleşmiş, sağırlaşmış yığınların inatçı tepkileriyle geri tepildiğini dile getirmektedirler. Bu kıssalarda -yahut, daha doğru bir ifadeyle, Kur’an'da sıkça anlatılan bu kıssaların bu suredeki şekillerinde- tekrarlanan cümleler, ifadeler ve karşılıklı konuşmalar bize, insanlık durumunun, yahut insanın temel yaklaşımının gerçekte hiç değişmediğini ve sonuç olarak da, hakkı tebliğ eden kimselerin her çağda insanın hırs ve tamah duygularına karşı, nüfûz ve iktidar tutkusuna karşı, insanın kendini beğenmişliğine karşı mücadele vermek zorunda olduklarını vurgulamaktadır. M.Esed

Şuayb peygamber ve kavmi de insanlar için bir ibret tablosudur. Dünyada Şuayb peygamberin kavmi gibi yaşayan toplumlar da helâk olacaklardır. İman eden ve salihatı işleyen, kötülere karşı duranlar ise Allah’ın rahmetine nail olacaklardır.
 
 
KISSALAR ÜZERİNE GENEL BİR YORUM
 
Anlatılan kıssalarda peygamberlerin tümünün kendi kavimlerine hep aynı sözü söyledikleri görülmektedir: “Ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum, benim ecrim yalnız âlemlerin Rabbi üzerinedir.”
Elçilerin yaptıkları görev karşılığında herhangi bir ücret istememeleri, onların elçiliğinin gerçek bir kanıtıdır. Zira elçiler görevlerini sadece hiçbir çıkar gözetmeden yapmakla kalmamakta, bunun da ötesinde, rahat hayatlarını bırakarak bütün işlerini terk etmekte; adlarının deliye, yalancıya, sihirbaza çıkmasına göğüs germekte; inanmayan yakınlarıyla ilişkilerinin kopmasını göze almakta ve üstüne üstlük bir sürü işkenceye de katlanmak zorunda kalmaktadırlar. Gerçek elçi olmayan birinin geçici çıkarları uğruna bütün bunları göze alması mümkün değildir. Tam aksine, gerçek elçi olmadığı hâlde bu yolla hükümdar ve önder olmak için hareket eden bir kişi, toplumun hoşuna gitmek için onların geleneklerini, önyargılarını kabullenir ve bunlardan yararlanma yoluna gider.
 
PEYGAMBERİMİZ DE KİMSEDEN BİR ÜCRET İSTEMEMİŞTİR
 
Yukarıdaki ayetlerden başka daha pek çok ayette görülmektedir ki, Rabbimiz hiçbir peygamberine, yaptığı görev karşılığında herhangi bir ücret istetmemiş ve aldırtmamıştır. Nitekim Hud ve Zariyat surelerinde belirtildiği gibi, İbrahim peygambere müjde getiren elçiler, görevleri karşılığında İbrahim peygamber tarafından yapılmak istenen ikramı reddetmişlerdir. Bu konuda peygamberimize de Furkan, Sad, Ka­lem ve Sebe surelerinde defalarca aynı şey emredilmiştir. Dolayısıyla peygamberimizin kimseden herhangi bir ücret istemiş olması mümkün değildir. Buna akrabalarının gözetilmesini, sevilmesini istemek de dâhildir. Zira netice itibariyle böyle bir istek de bir çıkardır, menfaat sağlamaktır.
Böyle olmasına rağmen, peygamberimizin yakınlarına, ehlibeytine sevgi duyulmasını istediği yönünde iddiaların bulunduğu yüzlerce rivayetin etkisiyle Furkan suresinin 57. ve Şûra suresinin 23. ayetlerine birer istisna ilâvesi yapılmış ve pek çok mealde Şûra suresinin 23. ayetindeki “yakınlarda sevgi istiyorum” ifadesi, “yakınlarımı, ehlibeytimi sevmenizi istiyorum” şeklinde yorumlanmıştır. Hâlbuki ayette iyelik belirten herhangi bir sözcük ve işaret yoktur. Oradaki ifade de yine “Allah’a giden yolu istemeniz, Allah’a yakınlık için sevgi oluşturmanız” anlamındadır. Aksi durum, yani peygamberimizin yakınları için bir talepte bulunması hâli ise mümkün değildir, zira böyle bir istek elçilik ilkelerine aykırı düşmektedir. Zaten bu ayetlerin siyak ve sibaklarında hitabın hep kâfirlere olmasından anlaşılacağı üzere, muhatap kâfirlerdir ve onlardan bir karşılık, bir mükâfat beklemek anlamsızdır. Çünkü kâfirler peygamberi kabul etmemekte ve onunla kıran kırana mücadele etmektedirler. Böylesi bir çekişmenin olduğu ortamda taraflardan birinin karşı taraftan kendi yakınlarının sevilmesini istemesi ise son derece mantıksızdır.
 H.Yılmaz

Tarihî kıssaların sonunda surenin kendisiyle başladığı aynı tema tekrarlanmaktadır. Bkz. 1-9. ayetler.
 Yani, "Ayetleri size okunan apaçık Kitap ve Kitab-ı Mübin ve halkın yüz çevirdiği bu "Uyarı", bir insanın zan ve hayallerinin ürünü değildir; Hz. Muhammed (s.a) trafından yazılıp toplanmış da değildir; Alemler'in Rabbi'nin vahiylerinden oluşmaktadır o."  Mevdudi

Bu ayetle yeniden, sûrenin başında vaz‘edilen temaya, yani Kur’an'da örneklenen ilahî vahiy olgusuna ve insanların buna karşı gösterdikleri tepkiye dönülmektedir. M.Esed

Bkz. 14:4 -“Biz hiçbir elçiyi kendi halkının dilinden başka bir dille göndermedik” ve ilgili 3. not. Buna rağmen, Kur’an'ın yine de evrensel bir mesaj olduğu pek çok ayetle belirtilmiştir (örn. 7:158, yahut 25:1). Kur’an'da bahsi geçen, “Arap diliyle tebliğde bulunan” diğer peygamberler Hz. İsmail, Hûd, Salih ve Şuayb'dır ki, bunların hepsi Arap kavmindendir. Ayrıca, İbranîce ve Ârâmîce'nin de eski Arap dilinin değişik lehçeleri olduğu hatırlanırsa, İbranî peygamberlerin hepsinin Arap diliyle tebliğde bulundukları söylenebilir. M.Esed

Yani, Bakara Suresi'nin 97. ayetinde anıldığı üzere Cebrail: "Deki: "Kim Cibril'e düşman olursa, ki o, kendinden öncekini doğrulayıcı ve müminler için hidayet ve müjde olarak onu senin kalbine tenzil etmiştir." Burada Cebrail (a.s) için "Ruhu'l-Emin" ünvanının kullanılması, Kur'an'ın Allah tarafından değişim ve sallantıya maruz maddi bir vasıta aracılığı ile değil de, hiç bir maddiliği olmayan, bütünüyle güvenilir saf bir Ruh aracılığı ile vahyedildiğini ima etmek içindir. Bu Ruh, Allah'ın mesajlarını, kendisine emanet edilen şekil ve muhteva içinde aynen getirir; onun mesajlarla oynaması veya onlara şu veya bu şekilde eklemelerde bulunması mümkün değildir.  Mevdudi

Bkz. 14:4 -“Biz hiçbir elçiyi kendi halkının dilinden başka bir dille göndermedik” ve ilgili 3. not. Buna rağmen, Kur’an'ın yine de evrensel bir mesaj olduğu pek çok ayetle belirtilmiştir (örn. 7:158, yahut 25:1). Kur’an'da bahsi geçen, “Arap diliyle tebliğde bulunan” diğer peygamberler Hz. İsmail, Hûd, Salih ve Şuayb'dır ki, bunların hepsi Arap kavmindendir. Ayrıca, İbranîce ve Ârâmîce'nin de eski Arap dilinin değişik lehçeleri olduğu hatırlanırsa, İbranî peygamberlerin hepsinin Arap diliyle tebliğde bulundukları söylenebilir. M.Esed

Burada geçen "Ruhul Emin" ifadesini, geçmiş mütercimlerin hemen hemen tamamı, "Güvenilir Ruh Cebrail" diye anlamlandırmışlerdır. Biz de önceki baskılarda bu görüşlere katılmıştık. Ancak, Kur'an, kelimeleri ve kavramlarına Kur'anın açıklamaları ve Kur'anın mantığıyla bakıp düşündüğümüzde "Ruhul Eminin Cebrail değil, bizzat vahyin kendisi olduğunu görüyoruz. Şöyle ki; ayette "Emin " olarak nitelendirilen ve uyarması için Peygamberin kalbine Allah tarafından indirilmiş olan "Ruh "kelimesi, Kur'anda "can, bilgi, vahiy" vs anlamlarında geçtiği gibi, insan ve toplumları yaşamda canlı ve sağlıklı tutan en önemli unsur da bilgidir. Çünkü toplumlar sağlam ve güvenilir bilgi ile cehaletten kurtulur. İşte tüm peygamberler gibi son peygamberde "Ruhul Emin" Allah'tan gelen sapasağlam ve güvenilir bilgi, vahiy ile insanları uyarmış ve aydınlatmışlardır. Araştırmalarıma göre yanlışlık şuradan kaynaklanmaktadır. Cebrail adındaki melek, "RuhulEmini/ güvenilir vahyi, yani, Allah'ın buyruklarını peygamberlere getiren elçi melek olduğu için "Ruhul Emin/ vahyin kendisi ile özdeştirilmiştir. Bu bakımdan geçmiş mütercimler bilerek ya da bilmeyerek, bu ayırt edici özelliği dikkate almadan anlamlandırmışlardır. Öyle olunca da, doğal olarak arkasından yanlışlar gelecektir.

Şu ayetleri inceleyiniz, İsra 85; Mümin 15; Bkara 37; Mücadele 22; Sad 72; Hicr 29; Secde 9; Enbiya 91; Tahrim 12; Nisa 171, M.Sağ

ER-RUHÜ’L-EMÎN
Bu ifade Kur’an’da sadece bu pasajdaki 193. ayette geçmektedir. Bu ayette bir sıfat tamlaması olarak “er-Ruhü’l-Emîn” şeklinde yer alan bu ifade, bir isim tamlamasıymış gibi “Ruhü’l-emin” şeklinde telâkki edilmekte ve böylece büyük yanlışlıklara sebebiyet verilmektedir. Nitekim Kur’an’ın Cebrail adındaki melek tarafından indirildiği yolundaki peşin kabule dayanan geleneksel anlayış, 193. ayeti “Onu Ruhü’l-Emin [Cebrail] indirdi” diye yanlış meallendirmiş ve zihinlerde bu yanlışla yer etmesine yol açmıştır. Oysa bu meal, ayetin lâfzî manasına uygun olmadığı gibi, hem 192. ayetteki “O, âlemlerin Rabbinin [Allah’ın] indirmesidir” ifadesiyle hem de Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğini bildiren yüzlerce ayetle çelişmektedir. Bu çelişki de yine “nezele [indi]” fiilinin geçişsiz olmasına rağmen geçişli anlama gelecek şekilde “indirdi” olarak ifade edilmesinden kaynaklanmaktadır. Hâlbuki yüzlerce ayetin anlamıyla oluşturulan bu çelişkinin ortadan kaldırılması için, ayette geçen “bihi” ifadesindeki “be” harf-i cerrinin “ilsak” için değil de “musahabe” için alınması yeterlidir. Bu takdirde “nezele” fiili geçişsiz anlamı ile “onunla indi” olarak ifade edilir ve diğer ayetlerle oluşturulmuş olan çelişki de ortadan kalkmış olur.
Netice olarak, 193. ayette geçen “er-Ruhü’l-Emin” ifadesinin kişileştirilerek “Cebrail” olarak yorumlanması yanlıştır. Burada “emin, güvenilir, sağlam” olarak nitelenmiş olan ve uyarıcılardan olmasını sağlamak için peygamberimizin kalbine Allah tarafından indirilmiş olan “ruh, bilgi, vahiy”, Mücadele suresinin 22. ayetinde de açıkça ifade edildiği gibi, inananları güçlendirmek üzere yine Allah tarafından indirilmiştir.
Bu konuya dair Meryem suresinin sonundaki “Ruhulkudüs, Er-Ruhu’l-Emin, Cibril [Cebrail]” başlıklı yazımızın okunmasını öneriyoruz. (Tebyinü’l Kur’an  c.3,  s:532-548) H.Yılmaz

Lafzen, “öncekilerin kitaplarında (zubur, tekili zebûr)” (bkz. 21. sure, 101. not). Zemahşerî ve Beydâvî (ve öncekinin kaydettiğine göre İmâm Ebû Hanîfe) tarafından yukarıdaki ayet için yapılan bu açıklama, Muhammed (s)'e vahyedilen mesajın, temel çizgileri itibariyle (me‘ânî), öteki peygamberlere vahyedilen mesajla aynı olduğu yolunda sıkça vurgulanan Kur’ânî öğretiyle tam bir bağdaşma içindedir. Daha yaygın bir diğer açıklama ise: “... bu [Kur’an]dan önceki kitaplarda da bahsedilmiştir [yahut “önceden haber verilmiştir”]” yolundadır. (Bkz. bu açıdan, 2:42 hk. 33. not ve -Hz. İsa'nın yaptığı tebligata özel bir atıfla- 61:6 hk. 6. not.) M.Esed

Yani, bu uyarı, ilahi mesaj ve öğretiler önceki kitaplarda da vardır. Bir Allah'a teslimiyet mesajı, ahirete inanç ve peygamberleri izlemeye çağrı, aynıyla tüm kitaplarda vardır. Allah'ın indirdiği bütün kitaplar şirki ve materyalist hayat anlayışını reddederek halkı, insanın Allah önündeki sorumluluğu anlayışına dayanan ve insandan rasûllerin getirip tebliğ ettiği İlâhî Hükümler karşısında bağımsızlığını terketmesini isteyen, gerçek ve sağlam hayat felsefesine çağırır. Bunların hiç biri, önce Kur'an'ın sunduğu yeni ve bilinmez şeyler değildir ve kimse de Hz. Peygamber'i (s.a.), daha önce hiç bir peygamberden duyulmamış şeyler söylemekle suçlayamaz.
İmam Ebu Hanife'nin, Kur'an'ı Arapça aslıyla okuyabilsin veya okuyamasın, bir kişi namazda Kur'an'ın tercümesini okursa namazı geçerli olur şeklindeki ilk görüşünü destekleme konusunda öne sürülen delillerden biri de bu ayettir. Allame Ebu Bekir el-Cessas'a göre, bu iddianın temeli şudur: "Allah, Kur'an'ın önceki kitaplarda da olduğunu söylüyor; önceki kitapların hepsi Arapça değildi. O halde, eğer tercüme edilir ve başka bir dille sunulursa, bu da yine Kur'an olacaktır." (Ahkamu'l-Kur'an, 3/429).
Fakat bu iddianın zayıflığı ortadadır. Kur'an veya başka bir ilâhî kitap, Allah'ın peygambere anlamıyla ilham edip peygamberin onu halka kendi ifadesiyle sunması biçiminde vahyedilmemiştir. Her kitap, hangi dilde olursa olsun, ilâhî lafız ve anlamıyla birlikte vahyolunmuştur. O halde, Kur'an'ın öğretileri, önceki kitaplarda da beşerî değil, ilâhî lafızla vardır ve bunların tercümelerinden hiç biri ilâhî kitap veya onun temcilcisi olarak kabul edilemez. Ayrıca, bizzat Kur'an'da, Kur'an'ın Arapça olarak vahyedildiği tekrar tekrar ifade edilmiştir: "Biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik" (Yusuf: 2). "Ve işte böyle, biz onu Arapça bir hüküm olarak indirdik." (Rad: 37). "Eğrisiz, pürüzsüz Arapça bir Kur'an." (Zümer: 28).
Sonra, bu ayetten hemen önceki ayette Ruhu'l-Emin'in onu Arapça olarak getirdiği belirtilmektedir. Gerçek bu iken, nasıl olur da şu veya bu dildeki Kur'an tercümesinin de Kur'an olacağı ve sözlerinin Allah'ın sözlerini temsil edebileceği söylenebilir? Güvenilir rivayetlere göre, İmam'ın bizzat kendisi bu iddiadaki çürüklüğü hissetmiş ve sonradan, Arapça telaffuzda bulunamayan bir kişinin, telaffuzda bulunabileceği zamana kadar namazında Kur'an'ın tercümesini okuyabileceği şeklindeki İmam Ebu Yusuf ile İmam Muhammed'in görüşünü benimsemiştir. Yine bu görüşe göre, Kur'an'ı Arapça aslıyla okuyabilen bir kişi, eğer tercümesini okursa, namazı geçerli olmayacaktır. Şu kadarı var ki, bu iki imam, İslâm'a girer girmez namazında Arapça okuyamayacak, Arap olmayan yeni mühtediler için böyle bir feragatta bulunmuşlardır. Bunun temelinde yatan ise, Kur'an'ın tercümesinin bizzat Kur'an'ın kendisi olduğu değil, rüku ve secdeye gidemeyen bir kimsenin işaretle namazını kılabilmesi örneği, Arapça telaffuzda bulunamayan bir kişinin tercümeyi okuyabileceği ruhsatıdır. Sonra, namazını işaretle kılan kişinin namazı, buna neden olan etken ortadan kalkar kalkmaz nasıl geçersiz olacaksa, aynı şekilde tercüme ile kılınan namaz da, Arapça telaffuz öğrenilir öğrenilmez geçersiz olacaktır. (Ayrıntılı bir tartışma için bkz. Serahsi, el-Mebsut, 1/37; Fethu'l-Kadir ve Şerh-i İnaye alâ'l-Hidaye, 1/190-201.)  Mevdudi

Zımnen, “Ve sonuçta Müslüman olmaları”: nitekim, Abdullah b. Selâm, Ka‘b b. Mâlik ve öteki bazı Medineli bilgin Yahudiler Hz. Peygamber'in yaşadığı yıllarda, Yemenli Ka‘bu'l-Ahbâr ve onun bazı hemşehrileri Halife Ömer zamanında ve dünyanın her yanından daha niceleri sonraki yüzyıllarda İslam'ı benimsemişlerdir. Yukarıdaki ayette Hristiyan bilginlerden değil de, Yahudi bilginlerden söz edilmesinin sebebi, muhtemelen, tahrif edilmiş şekliyle de olsa elde Tevrat nüshalarının bulunmasına karşılık, Hz. İsa'ya vahyedilen kitabın aslının kaybedilmiş olması (bkz. 3. sure, 4. not) ve dolayısıyla Hz. İsa'nın tebligatıyla Kur’an arasında temeldeki paralelliğin belgesel olarak ortaya konamamasıdır.

Yani, Muhammed (s)'in peygamberliğine inanmayanlar için. M.Esed

Yani, "İsrailoğulları'nın alimleri, Kur'an'ın öğretilerinin önceki kitaplarınkiyle aynı olduğunu bilirler. Her ne kadar Mekkeliler, Kitab'ın bilgisiyle tanışmamışlarsa da, Kur'an'ın Abdullah'ın oğlu Muhammed (s.a) tarafından ilk kez sunulan yeni bir "mesaj" getirmediğini, tersine, onun getirdiği mesajın, binlerce yıldır birbiri ardısıra Allah'ın rasûllerinin getirip tebliğ ettiği mesajın aynısı olduğunu bilen çevre yörelerde yerleşmiş İsmâilîler arasında pek çok alim vardır. Kur'an'ın, önceki kitapları indiren aynı Alemlerin Rabbi tarafından indirildiğine inandırıcı bir delil değil midir bu?"
Siyer-i İbn-i Hişam'a göre, bu ayetler inmeden az bir zaman önce, Hz. Cafer'in (r.a) tebliğinden etkilenen 20 kişilik bir heyet Habeşistan'dan Mekke'ye gelir. Mescidü'l-Haram'da Hz. Peygamber (s.a) ile karşılaşırlar ve Kureyş kafirlerinin huzurunda öğretilerinin ne olduğunu sorarlar. Hz. Peygamber (s.a) cevap olarak kendilerine Kur'an'dan birkaç ayet okur ve bunun üzerine gözlerinden yaşlar dökülmeye başlayan heyet üyeleri Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'ın gerçek bir rasûlü olduğuna inanırlar. Sonra, Hz. Peygamber'den (s.a) ayrılıp giderlerken Ebu Cehil birkaç Kureyşli ile birlikte karşılarına çıkar ve kendilerini azarlayarak, "Şimdiye kadar buraya hiç böylesine aptal bir heyet gelmemişti.
Ey budalalar; siz ise daha onunla karşılaşır karşılaşmaz, hemen inancınızdan vazgeçiverdiniz!" Bu kibar insanlar Ebu Cehil ile tartışmak istemeyerek şöyle deyip ayrıldılar: "Seninle tartışmaya girmek gibi bir niyetimiz yok. Sen kendi inancından sorumlusun, biz de kendi inancımızdan sorumluyuz. Bizim için kabulünde hayır gördüğümüz birşeyi kabul ettik." (3/32).
Aynı olay Kasas Suresi'nde de geçmektedir: "Ondan önce kendilerine Kitap verdiklerimiz ona inanırlar. Kendilerine okunduğu zaman, "Ona inandık, şüphesiz o Rabbimiz'den haktır, biz ondan önce de müslümanlardık" derler. Onlar, kendilerine sabretmelerinden dolayı mükafatları iki defa verilir; kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerini rızıklandırdığımızdan infak ederler. Boş söz işittikleri zaman ondan yüzçevirirler ve "bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size, size selam olsun, biz cahilleri istemeyiz" derler." (ayet: 52-55). Mevdudi

Surenin giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi, bu ayetin Medenî olduğu ileri sürülmüştür. Bu iddianın sebebi, ayetin önündeki ve arkasındaki ayetlerle anlam irtibatının kurulamaması olsa gerektir. Hâlbuki ayetteki “onu” zamiri, “[kendi kitaplarında] sağlam bilginin varlığı” anlamına raci olunca bu iddia yersiz hâle gelmektedir. Aksi hâlde bu ayetin, önündeki ve arkasındaki ayetlerle anlam olarak bir bağlantısı kurulamaz ve ayetin Medenî olduğu ileri sürülebilir. Ne var ki, bu takdirde de ayetin Medine’de inen ayetler arasında nereye konulması lâzım geldiği sorunu ortaya çıkmaktadır.
Bu ayette, Kur’an’ın Allah tarafından indirildiğine İsrailoğullarının bilginleri tanık gösterilmektedir. Zira İsrailoğullarının bilginleri Araplar gibi olmayıp vahiy, kitap gibi konularda bilgilidirler ve Kur’an kendilerine götürüldüğü takdirde Kur’an’ın önceki kitaplar gibi olduğunu söyleyebilecek durumdadırlar.
 
Bu ayet, Kasas suresinin 52–55. ayetleri ile tefsir edilmiştir:
 
Kasas 52–55:  Ondan [Söz’den; vahiyden, Kur’an’dan] önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona [Söz’e; vahye, Kur’an’a] da inanırlar.Ve onlara o [Söz; vahy, Kur’an] okunduğu zaman onlar; “Biz ona [Söz’e] inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık” dediler.İşte onlar; sabretmelerinden ötürü onların mükâfatları iki kere verilecektir. Ve onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerini rızklandırdığımız şeylerden infak ederler.Ve onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve “Bizim işlerimiz yalnızca bizim için, sizin işleriniz de yalnızca sizin içindir. Size selâm olsun! Biz cahilleri aramıyoruz” derler. 
  Bu konu ile ilgili olarak ayrıca aşağıdaki ayetleri de hatırlatmakta yarar görüyoruz:
  A’râf 157: Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılmış bulacakları o ümmî peygamber, o elçiye uyarlar. O hâlde, ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
  Ahkaf 10:  De ki: “Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü]? Eğer bu Kur’an Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrailoğullarından bir şahit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa siz de büyüklük tasladıysanız? Şüphesiz ki, Allah zalimler topluluğuna kılavuzluk etmez.”
  İsra 106–109: Ve Kur’an’ı; Biz onu insanlara ağır ağır okuyasın diye parça parça ayırdık ve Biz onu indirdikçe indirdik!De ki: Siz ona [Kur’an’a] ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine ilim verilenler; o [Kur’an] onlara okunduğunda onlar, secde ederek [teslimiyet göstererek] çeneleri üstü kapanırlar. Ve: “Rabbimiz tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir” derler.Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu [Kur’an] onların huşuunu [alçak gönüllüğünü]  artırır. H.Yılmaz

Kur’an'da pek çok yerde belirtildiği gibi, Muhammed (s)'in Mekkeli çağdaşlarından çoğu Allah'ın “kendileri gibi bir ölümlüye” mesajını emanet etmeyeceği gerekçesiyle başlangıçta o'nun risaletine inanmaya yanaşmamışlardı; hem de, bu tavrı, Kur’an'ın, tam olarak anlayabilsinler diye “apaçık bir Arapça'yla” ifade edilmiş olduğunu gördükleri halde bırakmamışlardı; fakat (yukarıda ifade edildiğine göre) Hz. Peygamber bir yabancı olsaydı ve mesajı da başka bir dille vahyedilmiş olsaydı, şimdi inanmayanlar o zaman inanmaktan daha da uzak olacaklardı, çünkü bu sefer de mesajı anlayamadıklarını söyleyerek neredeyse meşru olan bir mazeretle ona karşı çıkacaklardı (karş. 41:44). M.Esed

Yani, "Kendi içlerinden biri onlara bu İlâhî Vahyi apaçık Arapça ile okuyunca, "bunu o yazdı ve dolayısıyle Allah'tan olamaz" derler. Fakat, aynı vahiy Allah tarafından bir mucize olarak apaçık Arapça ile Arap olmayan birisine indirilmiş ve bu adam da önlerinde onu mükemmel bir Arap aksanıyla okumuş olsaydı, inanmamak için bu defa başka bir bahane bulurlardı. Bu kişinin, Arap olmayan birisinin ağzından Arapça konuşan bir cinin etkisinde olduğunu söylerlerdi."
Gerçekte, Hakk'ın aşığı kendisine sunulan şeyi inceler ve yeterince düşündükten sonra onun hakkında belli bir sonuca varır. Fakat inanmak istemiyen inatçı birisi, kendisine ne denirse densin dikkat etmez; kabul etmemek için bahane üstüne bahane arar, her halü-kârda bir mazeret uydurur. Kureyş kafirlerinin de bu inadı Kur'an'da tekrar tekrar açığa vurulmuş ve kendilerine, bir mucize görmüş bile olsalar, inanmak niyetinde olmadıklarından inkar için mutlaka bir mazeret bulacakları açıkça söylenmiştir: "Eğer sana kağıt üzerinde yazılı bir kitap indirmiş olsaydık ve ona elleriyle dokunmuş olsalardı, şüphesiz ki küfredenler, "Bu ancak apaçık bir büyüdür" derlerdi." (En'am: 7), "Eğer üzerlerine gökten bir kapı açsak da, oradan çıkacak olsalardı, mutlaka gözlerimiz kamaştırıldı; hayır sihir yapılmış bir topluluğuz biz" derlerdi." (Hicr: 14-15).  Mevdudi

Kur’an’a ait bilgilerin ve açıklamaların devam ettiği bu ayetlerde; Arapça indirildiği bildirilen Kur’an’ın Arapça bilmeyen birine indirilmesi ve onun da Kur’an’ı Arapça okuması hâlinde, yani bir yabancının Kur’an’ı bilmediği bir dilde okuması gibi bir mucizeyi görmeleri hâlinde bile kâfirlerin inanmayacakları bildirilmektedir.
Burada anlaşılan o ki, inkârcılar tarafından peygamberimizin Arapça bildiği ileri sürülerek Kur’an’ın mucizülbeyan oluşu hafife alınmış ve bu ayet de onlara cevap olmuştur.
Kur’an’ın ilk olarak Araplara, iyice anlamaları için Arapça olarak indirildiğinin bildirilmesi, Kur’an’ın insanlar tarafından anlaşılmasının ön plânda tutulduğunu göstermektedir. Çünkü eğer Kur’an Arapça olmasaydı Araplar onu anlamayacaklardı. Şu hâlde, Kur’an’a inanabilmek için mutlaka onun anlaşılması gerekmektedir. Arapça bilmeyenlerin
Kur’an’ı anlamadan Arapça telâffuz etmeleri ise, Rabbimizin Kur’an’ı anlaşılmak üzere indirdiğini bildiren ayetlerine ters düşmektedir:
  Yusuf 2: Şüphesiz ki, Biz onu akledersiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik. 
  En’âm 155–157- Ve bu [Kur`ân], “Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa [Yahudi ve Hıristiyanlara] indirildi; Biz ise, onların okumasından habersizdik [o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. O nedenle, rahmet olunmanız için ona uyun ve takvalı davranın. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah’ın ayetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız. H.Yılmaz

Yani, mesajı kalplerinde kökleştirmeden ve “bir kulaklarından girip ötekinden çıkmak” suretiyle. Allah'ın buna “yol açması” konusunda bkz. 2. sure, 7. not ve 14. sure, 4. not. M.Esed

Yani, “bize yaşamak için ikinci bir şans verilemez mi?” M.Esed

Yani, "Azab kendilerini yakalayıncaya kadar suçlular Rasûl'e inanmazlar. İş işten geçince de pişman olurlar ve kendilerine süre tanınmasını arzu ederler."  Mevdudi

İnanmayanların bu alaycı talebi hk. bkz. 6:57, 8:32 ve ilgili notlar; ayrıca bu surenin 187. ayeti M.Esed

Bununla önceki cümle arasında, okuyucunun biraz düşünmekle doldurabileceği anlamlı bir boşluk vardır. Geleceğinden emin olmadıkları için kafirler azabın çabuklaştırılmasını istiyorlardı. O ana kadar yaşayageldikleri rahat ve eğlence hayatını hep sürdürüp gideceklerinden emindiler. Aynı güvenle Hz. Peygamber'e (s.a) meydan okuyarak şöyle diyorlardı sanki: "Eğer Allah'ın Rasûlü isen ve seni yakaladığımız için biz, Allah tarafından cezalandırılmayı hak etmişsek, hiç durma, hemen tehdit ettiğin azabı getir."
Buna cevap olarak şöyle denmektedir: "Pekâlâ, onlar güvenlerinde haklı bile olsalar, azab üzerlerine hemen gönderilmese ve umdukları üzere neşeli bir hayat için kendilerine uzun bir süre tanınsa bile Ad, Semud, Lut'un kavmi ve Eykelileri yakalayan Allah'ın azabı onları da yakaladığında veya kimsenin kurtulamadığı ölüm başlarına geldiğinde, bu birkaç yıllık dünya rahatı ve zevki kendilerine ne kazandıracaktır.?"  Mevdudi

Lafzen, “Bir hatırlatıcı (mesaj) yoluyla uyarıcılar göndermeksizin hiçbir toplumu yok etmedik”; bkz. 6:131, 15:4, 20:134 ve ilgili notlar. M.Esed

Bu ayet grubunda, kâfirlerin Kur’an karşısındaki akılsız ve inatçı tutumları ile akıbetleri bildirilmektedir. Ancak bu şüpheci akılsızlar her ne kadar peygamberimizden tehdit edildikleri azabı hemen getirmesini isteyerek inanmaz görünseler de, kafalarının içinde daima bir “acaba?” taşımaktadırlar. Yani, görünüşte kabul etmez, inanmaz bir tavır sergileyen bu inkârcılar, aslında içlerinden “Ya doğruysa, ya varsa!” diye şüpheye düşmekte ve huzursuz olmaktadırlar:
  Hacc 55: Şu küfretmiş olan kişiler de, kendilerine ansızın Saat [kıyametin kopuş anı] gelinceye veya akim [kısır, yararsız, verimsiz] bir günün azabı gelinceye kadar, ondan [Kur’an’dan] kuşku duymaya devam edeceklerdir. 
 
200. ayetteki “Böylece onu günahkârların kalplerine soktuk” ifadesi de bunu desteklemekte olup bu ifade şu şekilde takdir edilebilir: “Biz Kur’an’ı kendi dillerinde indirmek suretiyle gayet iyi anlaşılır kılmakla onların kalplerine öyle soktuk ki ...” Bu ifade ileride Hicr suresinde tekrar karşımıza çıkacaktır:
  Hicr 1,2, 12: Elif, Lam, Ra. Bunlar, kitabın ve apaçık / açıklayıcı bir Kur’an’ın ayetleridir. Zaman zaman şu inkâr etmiş olan kişiler, “Keşke Müslüman olsaydık!” temennisinde bulunacaklar. Böylece biz onu [Kur’an’ı], günahkârların [suçluların] kalplerine sokarız.”

H.Yılmaz

Risalet görevinin ilk yıllarında Muhammed (s)'in Mekkeli bazı muhalifleri, Kur’an'ın belâgat ve fesâhatını Muhammed (s)'in, karanlık güçlerle ve kötücül ruhlarla (şeyâtîn) ilişkisi olan bir kâhin olduğu iddiasıyla açıklamaya çalışmışlardır. M.Esed

Şeytanlar; kâhinlere indikleri gibi sana inemezler, Kur'an'ı indiremezler. Bu yüzden Kur'an, tekrar tekrar tüm enerji ve kapasitelerini bir araya toplasalar bile insanların ve cinlerin kendisi gibi bir kitap ortaya koyamayacakları meydan okuyuşunda bulunmaktadır: "De ki: "Andolsun, eğer insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, onun benzerini meydana getiremezler, birbirlerine yardımla arka verseler bile." (İsra: 88). "De ki: "Eğer doğrularsanız, haydi onun benzeri bir sure getirin ve Allah'tan başka çağırabildiklerinizi de çağırın." (Yunus: 38). Mevdudi

Yani, "Şeytanlar, Kur'an'ın vahyedilmesine karışmak şöyle dursun, Cebrail, (a.s), Allah'tan alıp Hz. Peygamber'in (s.a) kalbine getirinceye kadar, kendilerine bir an için bile olsa, onu işitme fırsatı daha tanınmaz. Onu işitmekten öylesine uzak tutulurlar ki, onun sözleri ve muhtevası konusunda bir ipucu bile elde edemezler ki, dostlarını Hz. Peygamber'in (s.a) ashabına şu mesajı ileteceğine veya sözlerinin şu günde şunu ihtiva edeceğini haber versinler. Daha fazla ayrıntı için bkz. Hicr: an:8-12, Saffat, an: 5-7, Cin: 8-9, 27. Mevdudi

Bu ayet grubunda ana konuya dönülmüş ve Apaçık Kitab’ın [Kur’an’ın] Allah’ın indirmesi olduğu, kitabın indirilişinde kesinlikle kötü kişilerin [şeytanların] bir rolünün bulunmadığı açıklanmıştır.
Hatırlanacak olursa daha evvel şeytanın;
* Haramın yenmesini, haksız kazanç elde edilmesini emreden ve öneren,
* Kötülük, hayâsızlık ve Allah’a karşı bilmediğimiz şeyleri söylememizi emreden,
* Bizi fakirlikle korkutan,
* Bizi kuruntulara düşüren,
* Allah’ın yarattıklarını değiştirmeyi emreden,
* Bizleri kandırmak için bizlere yaldızlı sözler fısıldayan,
* Bize vesvese verip, kışkırtıp kafa bulandıran,
* Yaptığımız amellerimizle bizi şımartan,
* Bizi azdıran,
* İçki/ uyuşturucu ve kumarla, aramıza düşmanlık ve kin sokmak isteyen,
* Allah’ı anmaktan ve namazdan/ sosyal destekten bizi geri durdurmak isteyen, kişiler ve güçler olduğunu açıklamıştık.
İşte burada “şeytanlar” ile kastedilen, yukarıdaki özellikleri taşıyan kötü kişilerdir. Bu kötü kişilerin Kur’an’a herhangi bir müdahalede bulunmaları söz konusu değildir. Çünkü Kur’an Allah tarafından korunmakta ve elçi Muhammed’in kalbine Allah tarafından bırakılmaktadır: 
  Hicr 9:  Hiç kuşkusuz Biz, o Zikr’i Biz indirdik Biz. Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız.
  Kur’an’ın Allah tarafından korunduğu ve korunacağı konusu, daha evvel Burûc suresinin tahlilinde detaylı olarak işlenmişti. (Tebyînü’l-Kur’an; c:1, s:543-545) Konunun öneminden dolayı ilgili bölümün tekrar okunmasının yararlı olacağı kanısındayız. 
  212. ayetteki “sem’a” sözcüğü “vahiy” anlamındadır. Sözcüğün bu anlamda kullanıldığının, Mülk suresinin 10. ve Hicr suresinin 18. ayetleri gibi örnekleri de mevcuttur. Ancak Hicr suresinin 16–18. ayetleri çarpıtılmış ve bu çarpıtma sonucu şeytanların göklere çıkıp melekler ile konuştuğu veya Allah ile melekler görüşürken şeytanların gizlice ve sinsice yaklaşarak Allah ile meleklerin konuşmasından bazı bölümleri çaldığı ve bunları yeryüzündeki kâhinlere bildirdiği gibi inançlar ortaya çıkmıştır. Fakat bu gibi inançlar çok eski bir anlayışa dayanmaktadır ve Hicr suresinin ayetleri ile hiç alâkası yoktur. Bu konu inşallah Hicr suresinin tahlilinde ayrıntılı olarak işlenecektir. H.Yılmaz

Cümlenin başında yer alan fe (çeviride “bunun içindir ki” sözcükleriyle aktarılmıştır) edatının 208. ayetle bağlantı sağladığı açıktır. Aşağıda 94. notta da gösterildiği gibi, bu pasajın tamamı genel olarak insana hitab etmektedir. M.Esed

Bu, Hz. Peygamber'in (s.a) yüzçevirmesi konusunda uyarıldığı şirke düşeceği anlamına gelmez. Amaç, kafirleri ve müşrikleri şu şekilde uyarmaktır: "Kur'an'ın mesajı, alemlerin Aziz, Kadir, Hakimi'nin vahyettiği saf hakikate dayandığından ve onda hiç bir şeytanî kirlilik izi bulunmadığından, gerçek ile ilgili olarak hiç kimseye ayrıcalık tanıma diye bir şey yoktur. Yaratıkları içinde Allah'a en yakın ve O'nun en sevgili kulu olan Hz. Rasul-i Ekrem (s.a) bile O'na itaat yolundan birazcık sapacak ve Allah'tan başka bir ilâh çağıracak olsa, o da cezadan kurtulamaz." Hz. Peygamber (s.a) için durum böyle olunca, başka kim Allah'a şirk koştuktan sonra cezadan kurtulabilir veya başkalarının kurtulmasına yardımcı olabilir?  Mevdudi

Her mümin erişebildiği herkese hakkı tebliğ etmekle sorumludur; fakat, bu tebliğe, hiç şüphesiz kendisine en yakın olan kimselerden ve özellikle de kendi sorumluluğu altında bulunan kimselerden yani, kendi ailesinden başlaması gerekir. M.Esed

Bizim çeviride “kol kanat ger” ifadesiyle aktardığımız “kanatlarını indir” şeklindeki deyimsel ifade hk. bir açıklama için bkz. 17:24 ve ilgili 28. not. “Seni izleyen bütün müminler” ifadesi (pek çok müfessirin görüşünün tersine) göstermektedir ki yukarıdaki pasaj Hz. Peygamber'e değil -çünkü tanım gereği, Hz. Peygamber'e inanan herkes zaten o'na uyuyor, o'nu izliyor demektir; bunun tersi de doğrudur- fakat Kur’an'la yolunu çizmeyi seçmiş herkese hitab etmekte ve böylelerini, yani ruhen ve zihnen daha önde, daha ilerde ve belki daha tecrübeli olanları ötekilere karşı sevgiye, şefkate ve sorumluluk duygusuyla davranmaya çağırmaktadır. Bu açıklama yukarıda 213. ayet için de bir açıklama hükmündedir; çünkü bu ayette ortaya konan tavsiye (“Allah'la beraber başka bir ilaha başvurma/yakarma”) Kur’an'ı dinleyen ya da onu okuyan herkes için anlamlı olmakla beraber, Hz. Peygamber'in kendisine yöneltildiği zaman biraz anlamsız düşmektedir; çünkü, Hz. Peygamber için Allah'ın varlığı ve birliği zaten tebliğ ettiği mesajın esasını teşkil etmektedir. M.Esed

Bu, iki anlama gelebilir: 1) "Sana inanan ve öğretilerini uygulayan yakınlarına nazik davran; mesajını kabul etmeyenlere gelince, onların yaptıklarından sorumlu olmadığını açıkla." 2) "Sana inanıp itaat eden herkese nazik davran ve yaptıklarından sorumlu olmayacağın konusunda kafirleri uyar."
Bu ayet, o zaman Kureyş ve komşu Araplar arasında Hz. Peygamber'in (s.a) mesajının doğruluğuna inanmış kişilerin bulunduğunu gösterir. Fakat, bunlar henüz onun öğretilerini günlük hayatlarında uygulamaya başlamamışlardı. Diğer kafirler gibi, halkın içinde aynı küfür hayatını yaşamaya devam ediyorlardı. Allah bu tür müminleri, imandan sonra Hz. Peygamber'e (s.a) bütünüyle iman eden gerçek müminlerden ayırmaktadır. "Kanadını indir" emri yalnızca ikinci grup içindi. İtaattan yüz çevirip hem mesajının gerçekliğine inananlara, hem de reddedenlere karışanlar için ise Hz. Peygamber'e (s.a) onları sahiplenmesi ve açıkça yaptıklarından kendilerinin sorumlu olduğunu, uyarıdan sonra yaptıklarından asla sorumlu olmayacağını onlara söylemesi emredilmektedir.  Mevdudi

Yani, "Ne kadar büyük ve güçlü olursa olsun hiç bir dünyevi iktidara aldırma; Aziz ve aynı zamanda Rahim Olan'a tam olarak güvenip dayanarak görevini yapmaya devam et. O Aziz'dir, dolayısıyle O'nun desteğini alanın üstesinden hiç bir güç gelemez. O Rahim'dir, dolayısıyle yeryüzünde kendi kelimesini yükseltme uğruna mücadele edenlerin çaba ve fedakarlıklarını boşa çıkarmaz." Mevdudi

Taberî'nin kaydettiği üzere, Mücâhid'e göre, bu ifade “her nerede olursan ol seni görmektedir” anlamındadır. Öteki müfessirler bu ifadeye “namaza durduğun zaman seni görmektedir” anlamını vermişlerdir; ama bunun, ayetin anlamını oldukça daraltan bir yorum olduğu ortadadır. M.Esed

"Kıyam etmek", gece namaza kalkmak anlamına gelebileceği gibi, risalet görevini yerine getirmek amacıyla ortaya çıkmak anlamına da gelebilir.  Mevdudi

Yani, “sana karşı çıkanların” zıddına olarak inananlar arasında (bkz. yukarıda 216. ayet). M.Esed

Burada çeşitli anlamlar vardır:
a) Cemaatle namazda, arkandakilerle birlikte kıyamda, teşehhüdde, rükuda ve secdede iken Allah seni görüyor.
b) Senin, -alamet-i farikası "secdeye varmak" olan- ashabının ahiretteki mutlulukları uğruna ne yaptıklarını görmek için geceleyin yatağından kalktığını görüyor.
c) Halkı ıslah için senin ve ashabının nasıl didindiğinizden bütünüyle haberdardır.
d) Secdeye giden insanların hayatlarında inkılab yapmak için gösterdiğin çabalardan bütünüyle haberdardır. Onları ıslah için kendilerini ne tür eğitimden geçirdiğinden, yaşantılarını nasıl temizleyip nasıl onları en iyi insanlar haline getirdiğinden de haberdardır.
Hz. Peygamber (s.a) ile ashabının bu özelliklerinin, metinde ayrı bir anlam ve önemi vardır. İlk olarak, Hz. Peygamber (s.a), Allah'ın rahmet ve desteğini hak etmektedir. Çünkü, her şeyi duyan ve bilen Allah, Rasûlü'nün kendi yolundaki mücadelesinden ve ashabının ıslah için harcadığı çabalardan bütünüyle haberdardır. İkinci olarak, Hz. Muhammed'in (s.a) yaşadığı böylesine soylu bir hayatı yaşayan ve üstün karakterde ashabı gibi arkadaşlara sahip olan birisi için ancak bir serseri, bir aptal onun bir şair olduğunu ve kendisine şeytanların ilhamlarda bulunduğunu söyleme cesaretinde bulunabilir. Halk, şeytanlardan ilham alan kahinler ile şairlerin ve onların aralarında yaşayan hayranlarının ne tür bir hayat sürdüklerini gayet iyi bilmektedir. Hz. Muhammed (s.a) ile ashabının yaşadığı soylu hayat ile şairlerle kahinlerin hayatları arasında fark olmadığını söyleyebilecek namuslu ve dürüst bir kimse acaba bulunabilecek midir? Sonra, Hz. Muhammed (s.a) ile ashabına hiç utanmadan şair ve kahin damgasını vuruvermek, tam bir arsızlık ve küstahlık değilse, başka nedir acaba?  Mevdudi

Bu ayet grubunda peygamberimize, elindeki temiz ve güçlü malzemeyle [Kur’an ile] hizmetine devam ederek kulluğunu sürdürmesi talimatı verilmekte, bunu yaparken de nazik olması, kötü davrananlardan bile yumuşak bir şekilde ayrılması, her zaman ve her yerde işi Aziz ve Rahîm Allah’a havale etmesi istenmektedir.
  Yunus 61:  Ve sen hangi işi yaparsan yap, Kur’an’dan onun hakkında ne okursan oku ve siz ne işte çalışırsanız çalışın, unutmayın ki, siz ona dalıp gitmişken, Biz sizin üzerinizde şahidiz. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiç bir şey Rabbinizden uzak kalmaz. Ve bundan küçüğü ve daha büyüğü ancak apaçık bir kitaptadır.
  Hicr 88:  Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere [mal ve servete] heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında da üzülme. Sen kanatlarını müminlere indir. 
  Konumuz olan ayet grubunda yer alan “Ve boyun eğenler arasında dolaştığın zaman seni gören Aziz [mutlak galip] ve Rahîm’e [engin merhamet sahibine] güvenip dayan!” ifadesi ile ilgili olarak acayip uydurmalar üretilmiştir. Bu uydurma anlatımlarda peygamberimiz annesinden doğuncaya ka­dar Âdem ile Havva’dan olma tüm secde eden mümin kadınların rahimlerinde ve mümin er­keklerin sulblerinde dolaştırılmış, tüm peygam­berlerin sulbünde taşınmıştır. Hatta öylesine ileri gidilmiştir ki, bazı dedelerinin sulbünde dolaşırken peygamberimizin yaptığı tesbih ve hacc telbiyesinin [“lebbeyk, lebbeyk” demesinin] başkaları tarafından duyulduğu bile iddia edilmiştir. (Kurtubi; Mücahid ve Katade’den naklen) H.Yılmaz

Effâk terimi lugat olarak “büyük yalancı” yahut “yalancılığı huy haline getiren” kişi demektir; bu ayette ise, daha çok, “kendi kendini aldatan” anlamına gelmektedir; bu anlama geldiği, kendi kendini aldatan kimselerin ister istemez başkalarını da aldatmaya, başkalarına da yalan söylemeye yatkın olduklarına işaret eden sonraki ayetten de anlaşılmaktadır. M.Esed

Burada, gaybi bilir pozu takınan ve insanlara geleceklerini söyleyen büyücüler, müneccimler, falcılar ve sihirbazlardan, ya da cinler ve ruhlar üzerinde kontrolleri olduğu ve onlarla insanların kaderlerine hükmettikleri iddiasında bulunan "bilge kişiler"(!) den söz edilmektedir.  Mevdudi

Burada iki anlam olabilir: 1) Şeytanlar şu veya bu şekilde gerçekten küçük bir parça alırlar ve bunu her türlü bâtılla karıştırarak ajanlarına ilham ederler. 2) Aldatıcı ve yalancı kahinler, müneccimler, büyücüler, falcılar şeytanlardan bir şeyler duyarlar ve sonra bunu bâtılla karıştırarak halkın kulaklarına fısıldarlar.
Bu durum, Buhari'nin rivayet ettiği bir hadiste ifade edilmiştir: Hz. Aişe'den (r.a) naklettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a), kendisine büyücüler-kahinler hakkında sorulan bir soruya, "Onlar hiçbir şey değildir" cevabını verir. "Ya Rasûlallah, onlar bazan doğru şeyler söylüyorlar" denmesi üzerine, Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuşlar: "Bu doğru şeyi cinler kapar ve dostlarının kulağına fısıldarlar; onlar da buna pek çok bâtıl karıştırarak bir hikaye düzerler."  Mevdudi

Şüphesiz bu Kur’an ise sana, yasalar koyan ve en iyi bilen Allah tarafından bırakılmaktadır [senin içine işletilmektedir]. (Neml/6)
  Görüldüğü gibi bu ayet grubunun içine Neml suresinin 6. ayetini de koymuş bulunuyoruz. Bizim kanaatimize göre, sahabe tarafından Neml suresinin 6. ayeti olarak tasnif edilen ayet aslında buraya aittir. Neml suresinde de değinileceği gibi, bu ayetin Neml suresindeki pasajla anlam ve teknik itibariyle uygunluğu söz konusu değildir.
Bu ayetlerde Kur’an ile ilgili açıklamalara devam edilerek kötü kişilerin [şeytanların] kimleri kandırıp vahiy olmayan şeyi vahiy imiş gibi söyletebilecekleri açıklanmakta, bu kötü kişilere ancak iftiracıların, yalancıların, günahkârların alet olacakları bildirilmektedir. Peygamberimiz ise bir yalancı değil, aksine büyük ahlâk sahibi, zihinsel yönden sağlıklı, emin birisidir. Ona ancak Allah indirmektedir. H.Yılmaz

Müşrik Araplar'ın öne sürdüğü, Kur’an'ın Muhammed (s)'in şiir alanındaki maharetinin bir ürünü olduğu yolundaki iddiaya ilişkin bir îma. (Bkz. 36:69 ve ilgili 38 ve 39. notlar.) M.Esed

 Yani, şairlerin peşinden gidenler, Hz. Muhammed'in (s.a) peşinden gidenlerden karakter, davranış ve ahlâk bakımından bütünüyle farklıdırlar. Bunlar arasındaki fark öylesine açıktır ki, biri diğerinden kolaylıkla farkedilir. Bir tarafta ciddi, medenî ve kibar davranışlı, doğru, dindar, muttaki, sorumluluk duygusu sahibi, başkalarının haklarına saygılı, ilişkilerinde adaletli ve haksızlık yapmaktan uzak, iyilik ve ıslah dışında söz sarfetmeyen, sadık ve inançları ve amaçları uğruna tüm enerji ve yeteneklerini kullanan insanlar; karşı tarafta ise, işleri güçleri şehvet gıcıklayıcı aşk ve içki sahneleri tasvir etmek, eğlenmek, alay etmek, gülünçleştirmek ve övmek, ya da başkaları aleyhinde kin, nefret ve düşmanlık duyguları uyandırmak, ya da halkı memnun etmek, alkış ve beğenilerini kazanmak için genelevlerdeki fahişelerle, evlerinde oturan iffetli kadınların çekiciliklerini tanımlamak olan insanlar... Şiir toplantılarına katılan ve "ünlü" şairlerin peşinden giden kalabalıkların, hiç bir ahlâkî sınır tanımayan, hayatta hayvanlar gibi şehvet ve tutkularını doyurmaktan başka amaç taşımayan ve hayatta yüce ve soylu idealler nedir bilmeyen kişiler olduğu sonucuna varmaktan insan kendini alamaz. Bu iki insan türü arasındaki açık farkı görmeyen ancak kör birisidir. Görüp bilmediğinden değil, ancak Hakk'a engel olmak amacıyla Hz. Muhammed'in (s.a) ve ashabının şairlerden ve izleyicilerden farkı olmadığını söyler; böylesi yalnızca yalancı değil, aynı zamanda bütün namus ve edeb sınırlarını aşan birisidir. Mevdudi

Hâme fî vidyân (“vadilerde gezdi”) deyimi, pek çok müfessirin belirttiği gibi, sözcüklerle ve hayallerle (ya da düşüncelerle) belli bir gerçeklik fikrine bağlı olmadan amaçsız ve çoğu zaman da tutarsız bir biçimde oynamak anlamında kullanılmaktadır; yukarıdaki anlam örgüsü içinde bu deyim, bütün iç tutarsızlıklardan uzak olan Kur’an'ın mükemmeliyeti yanında şairlerin ortaya koydukları şeylerin tutarsızlığına, güvenilmezliğine dikkat çekmek üzere kullanılmaktadır: (karş. 4:82 hk. 97. not). M.Esed

Kur'an'ın bir başka yerinde, şiirin Rasulullah'a (s.a) yakışmadığı ifade edilmektedir: "Biz ona şiir öğretmedik, bu ona yakışmaz da." (Ya-Sin: 69). Ve, Hz. Peygamber (s.a) ile kişisel tanışıklığı olan herkes bu gerçeği bütünüyle biliyordu. Sahih rivayetler, onun ezberinden bütün tek bir şiir bile okumadığını göstermektedir. Sohbet anında bir şairin güzel bir şiirini hatırladığında söz dizimine, ölçüsüne dikkat edip önem vermeden okurdu.
Bir defasında Hz. Peygamber'in (s.a) konuşmalarında hiç şiir kullanıp kullanmadığı Hz. Aişe'ye (r.a) sorulmuş, o da, "Rasulullah en çok şiir mısralarından nefret eder, bazan Benî Kays'ın bir şairinin bir şiirini okusa bile, farkında olmadan söz dizimini değiştirirdi. Hz. Ebu Bekir düzeltmede bulununca, "Kardeş ben şair değilim, amacım şiir düzmek de değil" derdi." cevabını vermiştir.
Arap şiiri cinsellik, aşk hikayeleri, içki, kabilesel nefretler ve kan davaları, atalarla övünme gibi konularla dolu olur ve pek seyrek olarak pâk ve soylu temaları işlerdi. Bâtıl, yalan, abartma, yersiz suçlama, gereksiz övgüler, boş sözler, övünme, hiciv, çok tanrıcılık ve müstehcenliklerle öylesine doluydu ki, bir defasında Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştu: "Birinizin içinin irinle dolması şiir mısralarıyla dolmasından daha iyidir." Bununla birlikte, bir şiir de güzel birşey görürse, bunu takdir eder ve "Bazı şiirlerde hikmet vardır" buyururdu. Ümeyye bin Ebi's-Salt'ın mısralarını işittiğinde şöyle demişti: "Şiiri mümin, fakat kalbi kafir." Bir defasında bir sahabi, huzurunda yüz kadar güzel mısra okumuş, Rasulullah da (s.a) kendisini daha fazla okuması için teşvik etmişti.  Mevdudi

Şairlerin bu özelliği, Hz. Peygamber'in (s.a) davranış ve uygulamalarının tam karşıtıydı. Hz. Peygamber'in (s.a) yaptığını söylediğini, söylediğini yaptığını herkes biliyordu. Yaptıkları ile söyledikleri arasında tam bir uygunluk olduğunu kimse inkar edemezdi. Buna karşılık, şairlerin bir şey söyleyip fakat bunun aksini yaptıkları herkesçe bilinen bir şeydi. Sözgelimi, şiirlerinde cömertlik, dünyalığa ilgi göstermeme, kanaat ve saygı temalarını işlerlerken, kendileri günlük hayatlarında bütünüyle cimri, korkak, servet düşkünü ve bencil bir tutum sergilerlerdi. Başkalarının gözündeki çöpü büyütürler, fakat kendi gözlerindeki merteği görmezlerdi.  Mevdudi

Yukarıdaki ayetlerden de anlaşıldığına göre, ins ve cinn şeytanlar [bildik bilmedik tüm kötü kişiler];
* Ahirete inanmayanların [henüz Müslüman olmamışların] kalplerini bu kendi ürettikleri, Kur’an’a alternatif süslü sözlere yöneltmek,
* Bu sözlerle ahirete inanmayanları [henüz Müslüman olmamışları] memnun etmek,
* Böylece işlemekte oldukları suçu işlemeye devam etmek [bu sayede de dümenlerini döndürmek, gemilerini yüzdürmek, saltanatlarını sürdürmek, halkı sömürmeyi devam ettirmek, çıkarlarını devam ettirmek] için süslü, yaldızlı sözlerle girişimde bulunmaktadırlar.
İslâm tarihine bakıldığı zaman İslâm’a sokulan tüm hurafelerin, yozlaşmaların bu şair kılıklı heriflerin yaldızlı sözleriyle [şiirleriyle] İslam’a sokulduğu görülecektir.
 
ŞİİR NEDİR?
  Yüzlerce tanımı yapılmış olan şiir kısaca “bir benzetme sanatı”dır. Şiir hiçbir zaman “gerçek” değildir. Dolayısıyla şiir, bir nesnenin veya olayın gerçeğinin değil, benzerinin [taklidinin, sahtesinin] sunumu olan “süslü söz”dür [zuhrufu’l-kavl]. Şiirin görece en iyi irdelemesi, M.Ö. 427–347 yılları arasında yaşamış olan Platon tarafından yapılmıştır. Platon’a göre şairler, gerçekler yerine görünüşle uğraşmakta, kopyanın kopyasını yaparak insanları gerçekten uzaklaştırmaktadırlar. (Platon; Devlet, 10. Bölüm)  Bu yaklaşıma göre, tıpkı çocukların oyuncaklarla aldatılması gibi toplumlar da şiirle [benzetme ile] aldatılabilir, yanıltılabilir ve ideolojiler sulandırılabilir. Tarihte, özellikle de İslâm tarihinde bunun yüzlerce örneği mevcuttur. Meselâ, Celalettin-i Rumî bu örneklerden bir tanesidir. H.Yılmaz

Bu ifadeyle Kur’an, gerçek müminlerin ancak kendilerini savunmak amacıyla savaşa girebileceklerini açıklığa kavuşturmaktadır: karş. bu anlamda savaşla ilgili ilk atfın yer aldığı 22:39-40 ve savaşı meşru kılan şartlar konusunda ayrıntılı açıklamaların geçtiği 2:190-194. Lafzen, “ne [tür] devrilişle devrileceklerini”.  M.Esed

Burada, şu dört niteliğe sahip şairler, yukarıdaki azar ve eleştiriden istisna edilmektedir:
1) Allah'a, Peygamberler'ine, Kitaplar'ına ve Ahiret'e inananlar;
2) Günlük hayatlarında muttaki, günahtan uzak ve her istediklerini söylemeyecek kadar ahlâkî sınırlara bağlı olanlar;
3) Edebi eserlerinde ve yaşantılarında Allah'ı çok ananlar. Hayatlarında takva ve İslâmî şuuru yansıtırken, şiirlerinde şehvet ve ahlâksızlık temalarını işlemeleri, ya da şiirleri ciddi hikmet ve İslâmî şuur temalarıyla yüklü iken, kişisel hayatlarının Allah'ı zikirden yoksun bulunması olmaz. Gerçekte, bu her iki durum da arzu edilir değildir. İyi bir şair, kişisel hayatında Allah'ın kendisini gördüğünün farkında olan ve buna göre yaşayan, şairlik hüner ve yeteneğini ise, Allah'tan korkan, Allah'a ibadet eden ve Allah'ı hiç hatırından çıkarmayan insanların yaşantılarını yaymak için kullanan kişidir.
4) Kişisel nedenlerle başkalarını hicvetmeyen, kişisel, ırkî ve ulusal önyargılarıyla intikam almaya kalkmayan ve gerçeğin desteklenmesi gerektiğinde edebî yeteneklerini, zalim ve hainler karşısında savaş silahları gibi kullananlar. Zulüm ve haksızlık karşısında baş eğici ve yalvarıcı bir tutum takınmak müminlere yakışmaz. Kafir ve müşrik şairlerin İslâm ve Hz. Peygamber (s.a) aleyhinde gerçek dışı suçlama fırtınaları estirdikleri ve müslümanlar aleyhinde nefret zehirleri yaydıklarında, Hz. Peygamber'in (s.a) İslâm şairlerini buna karşılık vermeye teşvik ettiği rivayetlerde gelmektedir. Bir defasında Ka'b bin Malik'e şöyle buyurmuşlardı: "Onları hicvet, çünkü, nefsimi elinde tutan Allah' a yemin ederim ki, senin şiirin onlar için oktan daha etkili ve yaralayıcı olacaktır." Aynı şekilde Hassan bin Sabit'e de şöyle demişlerdi: "Onlarla atış, Cebrail seninledir." "Söyle, Ruhu'l-Kuds seninledir." Yine, bir defasında da şöyle buyurdular: "Mümin, kılıçla olduğu kadar dille de savaşır."
 "Zulmedenler": Sırf inatları nedeniyle Hz. Peygamber'i (s.a) büyücü, şair, deli ve büyülenmiş olmakla suçlayarak İslâm'ı yenilgiye uğratmak isteyen ve diğer insanların kafalarını karıştırarak onları Rasûlullah'ın (s.a) mesajından ve davetinden yüz çevirmeye itenler. Mevdudi

224–226. ayetlerde kötülenen şairlerin iyileri, bu ayetle istisna edilmektedir. Çünkü şairlerin hepsi aynı değildir ve söylenmiş nice güzel şiirler vardır. Akıl ve bilgi sahiplerinin bunu reddetmesi, şiirin iyisine, yararlısına karşı çıkması düşünülmez. Ayete göre istisna edilen şairler aşağıdaki vasıflarda olanlardır:
* İman edenler,
* Salihatı işleyenler,
* Şiirleri, tevhit, nübüvvet ve insanları hakka davet konusunda olanlar, [Allah’ı çok zikredenler],
* Kendilerini hicvedenlere karşılık vermeleri durumu dışında hiç kimseyi hicvetmeyenler [zulme uğratıldıktan sonra öçlerini alanlar]. 
  Ayetteki “ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar müstesna” ifadesinden ancak zulme uğrandığı zaman kötü söz söylenebileceği anlaşılmaktadır. Normal şartlarda Rabbimiz kötü söze, saldırıda bulunmaya izin vermemektedir.
  Nisa 148:  Allah, haksızlığa uğrayanların dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Ve Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.
  Bakara 194: Haram ay haram aya karşılıktır. Ve bütün haramlar kısastır [birbirine karşılıktır]. O hâlde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyla saldırın. Ve Allah’a takvalı davranın. Ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir. 
  227. ayette istisna edilen şairler, Abdullah b. Ravaha, Hassan b. Sabit, Ka’b b. Malik, Ka’b b. Züheyr gibi şairlerdir. Bunlar, iftiracı kâfirlerin yalanlarını onların yüzlerine vurmuşlar, peygamberimizi ve inananları yapılan saldırılara karşı savunmuşlardır
Ayetin son cümlesi olan “Haksızlık edenler, hangi dönüşüme döndürüleceklerini yakında bileceklerdir” ifadesi uyarı mahiyetinde açık bir tehdittir. Bu tehdidin muhatapları, aklî delillerin, elçilerin açıklamalarının ve geçmiş peygamberlerin kıssalarının defalarca anlatılmasına rağmen bunlara itibar etmeyenler ve Kur’an ile şiirin, elçi ile şairin ayırdını yapamayan, anlatılmış olmasına rağmen hâlâ Kur’an’ı şiir, elçiyi de şair veya kâhin olarak gören akılsızlardır. Bu zavallılar, yakında büyük bir değişime uğrayacakları bildirilmek suretiyle uyarılmışlardır.  H.Yılmaz