(Nûr - 23.Ayet)

<< Geniş Meal

Neml

Bkz. Ek II. -  Mübîn sıfatı için verilen bu yorumlayıcı karşılık hk. bir açıklama için bkz. 12:1 hk. 2. not. Yukarıdaki ayette “özünde açık ... kitâb ” ifadesinden önce gelen ve bağlacı başka dillerdeki “ve” sözcüğünün karşılığı olmakla birlikte, yukarıdaki anlam örgüsü içinde daha çok “yani” sözcüğünün açıklayıcı fonksiyonunu yüklenmiştir; bunun içindir ki, çeviride metnin anlamını etkilemediği görülerek, virgülle karşılanmıştır. M.Esed

"Kitab-ı Mübin" terkibinin üç anlamı vardır. 1) Bu Kitap, öğreti, talimat ve emirlerini apaçık ortaya koyan, gösteren bir kitaptır. 2) Hak ile bâtılı açıkça ayırır ve 3) Onun ilâhî bir Kitap oluşunda şüphe yoktur. Uyanık bir gözle inceleyen herkes onun bizzat Hz. Peygamber (s.a) tarafından uydurulmuş olmadığını anlar. Mevdudi

Yani ayetlerin bizzat kendileri birer "hidayet" (rehber) ve müjdedirler. Çünkü onlar en mükemmel anlatımla müminlere hidayeti gösterir ve müjde verirler. Mevdudi

Lokman suresi 3, 4, 5 ve Bakara suresi 2-5 M.Sağ

Zekât teriminin yukarıdaki anlam örgüsü içinde anlamı bu olsa gerektir; çünkü bu surenin vahyedildiği dönemlerde bu sözcük, henüz, sonradan Müslümanlara farz kılınan vergiye işaret eden özel anlamıyla yüklü değildi (karş. 2. sure, 34. not). M.Esed

Bu sure de daha evvel hakkında birçok kez açıklamada bulunduğumuz “kesik harfler” ile başlamaktadır. Ancak surenin başındaki “ طta” ve “ سsin” harfleri burada diğer surelerdeki “kesik harfler” gibi bağımsız bir ayet şeklinde değil, bir ayetin parçası olarak yer almaktadır. Henüz rakamların kullanılmadığı ve sayıların harflerle ifade edildiği dönemde, her harfin ifade ettiği sayıyı gösteren Ebcet tablosuna göre 9 ve 60 sayılarına tekabül eden “ta” ve “sin” harflerinin ne anlama geldiği konusunun çözümü ise, hep söylediğimiz gibi, kendilerini Kur’an’ın anlaşılmasına adamış kişilerin gayretlerini beklemektedir.
1. ayetteki “Bunlar … Kur’an’ın ve apaçık / açıklayıcı bir kitabın ayetleridir” ifadesinde, Kur’an iki yönüyle tanıtılmış olmaktadır. Bunlardan biri, Kur’an’ın ezberden okunuş hâli, diğeri de yazılmış kitap hâlidir. Aslında her ikisi ile de aynı şey kastedilmiş olup bu ifadenin bir başka örneği de Hicr suresindedir:

Hicr 1:   Elif, lam, ra. Bunlar, Kitap’ın ve apaçık / açıklayan Kur’an’ın ayetleridir.

Ancak, yukarıda görüldüğü gibi Hicr suresinde buradakinden farklı olarak önce “Kitap”, sonra “Kur’an” zikredilmiştir.
3. ayette yer alan “zekât” sözcüğü, Mekkî ayetlerde geçen ilk “zekât” sözcüğüdür. Gerçi Mekkî surelerin üçüncü sırasında inmiş olan Müzzemmil suresinin 20. ayetinde de bu sözcük geçmektedir ama Müzzemmil suresinin 20. ayeti Medenî’dir ve bu ayetin orada yer alması sahabenin tertibi sonucudur.
“Zekât” emrinin Müslümanların henüz teşkilâtlanmamış bir yapıda oldukları dönemde verilmesi ve verilen emrin de dolaylı olarak verilmiş olması, “zekât” uygulamasının önceki toplumlarda da var olduğunu göstermektedir. Bazılarının yaptığı gibi, buradaki “zekât” sözcüğü ile ahlâkî temizliğin kastedildiğini ileri sürmek bize göre isabetli değildir. Çünkü Kur’an’da ahlâkî temizliğin kastedildiği yerlerde “tezkiye [arınma]” kavramı, cümle içinde yalın halde “zeka” fiili ve türevleriyle ifade edilmiş; “zekât”ın söz konusu olduğu yerlerde ise sözcüğün yanına “i’ta [vermek]” fiili getirilmek suretiyle “zekâtı verin” şeklinde ifade edilmiştir. Zaten içinde “zekât” sözcüğünün yer aldığı “salatı ikame eden, zekâtı veren ve ahirete de kesin olarak inanan kişilerin ta kendileri olan müminler için” ifadesinden de anlaşılacağı gibi, burada müminler, salatın ikamesine ve zekâtın verilmesine özendirilmektedirler.
Kur’an, aslında tüm insanlar için kılavuz olmasına rağmen bu kılavuzluk 2. ayette müminlere özgü kılınmış ve Kur’an “sadece müminlere kılavuz” olarak nitelenmiştir. Bunun sebebi, “kılavuz” ifadesinin ayette “müjde” ile beraber yer almasıdır. Çünkü Kur’an’ın içerdiği tüm müjdeler sadece müminlere özgüdür. Zaten Kur’an’dan da genellikle müminler yararlanmaktadır:

Nisa 175: Allah’a inanıp O’na sımsıkı sarılanları (Allah), kendisinden bir rahmete ve fadle [bol nimete] sokacak ve kendisine; dosdoğru yola kılavuzlayacaktır.

Naziat 45: Sen ancak ona [Saat’e; kıyametin kopuşuna] haşyet duyan kişilerin uyarıcısısın.

Meryem 76: Ve Allah, hidayete erenlere kılavuzunu artırır. Ve kalıcı olan salihat, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, sonuç bakımından da daha iyidir.

Ya Sin 11: Şüphesiz sen o zikire [Kur’an’a] uyan ve gaybde Rahman’a haşyet duyan kimseyi uyarırsın. Sen hemen onu bir bağışlanma ve çok şerefli bir ödül ile müjdele.

Fussılet; 44: Ve eğer Biz onu yabancı dilde bir Kur’an yapsaydık, elbette: “Ayetleri detaylandırılmalı değil miydi? İster yabancı dilde ister Arapça!” diyeceklerdi. De ki: “O, iman edenler için bir kılavuz ve bir şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır. Ve Kur’an onlar üzerine bir körlüktür. Onlara çok uzak bir mekândan seslenilmektedir.”

Meryem 97: İşte şüphesiz Biz onu [Kur’an’ı], kendisiyle takva sahiplerini müjdeleyesin, inat eden kavmi de uyarasın diye senin lisanın üzere kolaylaştırdık.

En’âm 110: Ve Biz onların kalplerini ve gözlerini ilkin iman etmedikleri durumdaki gibi ters çeviririz. Ve Biz de onları taşkınlıkları içerisinde kör ve şaşkın olarak bırakırız.

Müminlerin yararlandığı Kur’an [vahiy], kâfirlerin ise küfürlerini artırmaktadır:

Nahl 22: Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır. Ahirete inanmayanların kalpleri ise inkârcıdır ve onlar müstekbir [büyüklenmekte] olanlardır.

Müminun 73, 74: Ve şüphesiz sen, kesinlikle, onları dosdoğru bir yola çağırıyorsun. Şu, ahirete inanmayan kimseler ise, bu yoldan kesinlikle sapmaktadırlar.

Furkan 60:  Ve onlara “Rahman’a boyun eğin!” dendiği zaman, “Rahman da neymiş? Senin bize emrettiğin şey için mi boyun eğeceğiz?” dediler. Ve bu [boyun eğme emri], onların nefretlerini artırdı.

Maide 64: Ve Yahudiler; “Allah’ın eli sıkıdır” dediler. - Söyledikleri şeyler sebebiyle onların elleri bağlandı ve onlar lânetlendi.- Aksine O’nun [Allah’ın] iki eli açıktır; dilediği gibi harcar. Ve ant olsun ki, Rabbinden sana indirilen, onların çoğunda azgınlık ve küfürce artış yapar. Ve Biz, onların aralarına kıyamete kadar düşmanlık ve kin attık. Ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Ve onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Oysa Allah bozguncuları sevmez.

Maide 68:   De ki: “Ey kitap ehli! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni ikame etmedikçe hiçbir şey üzerinde değilsiniz. Şüphesiz ki, Rabbinden sana indirilenler, onların çoğunda azgınlık artırır. Öyleyse kâfirler kavmi için üzülme!

İsra 41: Biz, bu Kur’an’da akıllarını başlarına almaları için türlü şekillerde evirip çevirdik [açıkladık]. Ve bu (açıklamalar) ancak onların nefretini artırmıştır.

İsra 60:   Ve hani Biz sana: “Şüphesiz Rabbin insanları kuşatmıştır” demiştik. Ve sana açıkça gösterdiğimiz o görüntüyü ve Kur’an’da lânet edilen ağacı da, yalnız insanlara bir imtihan için yapmışızdır. Ve Biz onları korkutuyoruz, fakat bu, onlara, sadece büyük bir tuğyanı artırıyor.

Bu konuda ayrıca şu ayetlere de bakılabilir: İsra/82, Fatır/42, Hud/101, Nuh/6. H.Yılmaz

Bu ifade, ölümden sonraki hayata inanmayan insanların bütün çabalarının, kural olarak, yalnızca dünyevî kazançlar üzerinde toplandığını, böylelerinin kendi “yapıp-ettiklerinin” bu dünyadaki karşılığından başka bir kaygıları olmadığını, çıkarlarından başka bir şeye değer vermediklerini dile getirmektedir. Böylelerinin, kendi davranışlarının bir sonucu olarak, içine düştükleri ruhî/manevî körlüğün, zihinsel karışıklığın ne manada Allah'ın istek ve iradesine bağlı olduğu hk. bir açıklama için bkz. 2:7, not 7. M.Esed

Ahirete inanmanın mümin olmanın gereklerinden biri olduğu bir önceki ayette vurgulandıktan sonra, 4. ayette de insanların ahirete inanmama sebebi açıklanmakta ve insanların kendi yaptıkları işlerin kendilerine süslü görünmesi, yani yaptıklarını hoş, güzel ve doğru kabul etmeleri dolayısıyla ahirete inanmadıkları bildirilmektedir. İnsanoğlunun kendi yaptıklarını güzel ve doğru kabul etme yönündeki bu fıtrî özelliği Kur’an’da birçok kez yer almış, kullarını imtihan amaçlı olarak bu özellikle yaratan Rabbimiz de fıtrattan gelen bu eğilimi bildirmek suretiyle insanları birçok kez uyarmıştır.
Ancak bu özelliğin fıtrî olduğu konusunun doğru anlaşılması gerekir. Aşağıdaki ayette olduğu gibi, Rabbimiz “süsleme” işini kendisine izafe etmiştir:

En’âm 108:                Ve Allah’ın astlarından olanlara yalvaran kimselere sövmeyin ki, onlar da bilgisizce, aşırı giderek Allah’a sövmesinler. Biz, her ümmete yaptıkları işi işte böyle süsledik. Sonra da onların dönüşü Rabblerinedir. Sonra O, onlara ne yaptıklarını haber verir.

Hâlbuki bu işin şeytanlara izafe edildiği ayetler de vardır:

Ankebut 38:              Ad ve Semud’u da (helâk ettik). (Bu,) Onların meskenlerinden [yurtlarından] size besbelli olmuştur. Şeytan onlara kendi işlerini süslemiş de onları doğru yoldan alıkoydu. Hâlbuki onlar görüp anlayan kimselerdi.

En’âm 43:                  Onlara zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta olduklarını çekici gösterdi [süsledi].

Nahl 63:                    Allah’a yemin olsun ki, Biz kesinlikle senden önce bir takım ümmetlere elçiler gönderdik de şeytan, onlara amellerini bezeyip süslü gösterdi. İşte o şeytan, bu gün onların veliysidir. Ve onlar için acı bir azap vardır.

Rabbimizin süsleme işini kendisine izafe etmesi aslında yaratma açısından olup bu eylemi yapan, işi gerçekleştiren ise kulun kendisidir. Kişilere amellerinin süslü gösterilmesi konusunun iyi anlaşılması için, Tin suresinin tahlilinde bulunan “Allah’ın kalpleri mühürlemesi ve damgalaması” başlıklı bölümün okunmasını tavsiye ediyoruz. (Tebyînü’l-Kur’an; c:1, s:564-572)
Kur’an’ın bu ana kadar inmiş olan ayetlerinden anlaşılmaktadır ki, ahirete inanmak imanın “olmazsa olmaz” esasıdır ve Allaha inanan kişi mutlaka ahirete de inanır. 4. ayette vurgulanan nokta, ahirete inanmayan kimselerin Kur’an’ın öğrettiği yolu takip etmeyecekleridir. Çünkü ahirete inanmayan kimselerin ölçüleri bu dünyada görülenlerle sınırlıdır. Onlar, yapılan bir işin fayda ve zararını sadece bu dünyadaki sonuçları ile değerlendirirler ve bu değerlendirmeyi ahiretteki kazanç veya kayıpları hesap ederek yapmayı hedef alan herhangi bir nasihati veya hidayeti asla kabul etmezler.
5. ayette geçen “azabın kötüsü” ifadesi hakkında, azabın şekli, zamanı ve yeri bakımından herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Ancak Kur’an’daki yüzlerce ayetten anlaşılmaktadır ki, azap fizikî ve psikolojik yönleri olan bir olgudur ve hem ferdî hem de grup olarak uygulanabilmektedir. Bu fiziki veya psikolojik ceza hem dünyada, ölüm anında, hem de mahşerde ve cehennemde gerçekleşebilmektedir. H.Yılmaz

Vahiy yoluyla insana bahşedilen manevî aydınlanmaya ilişkin bu atıf sadece bu surenin ilk ayetleriyle ilgili olmakla kalmıyor, fakat aynı zamanda bu pasajı, Hz. Musa'nın, yanan ağaç görmesiyle sembolleştirilen beklenmedik aydınlanmasını anlatan sonraki pasaja bağlıyor. M.Esed

Hatırlanacak olursa, Şuara suresinin tahlilinde, bu ayetin ne anlam ne de teknik bakımdan, içinde bulunduğu pasajla bir bağlantısının olmadığını belirtmiş ve ayetin Şuara suresinin 221–223. ayetlerinin sonrasında yer alması gerektiğini söylemiştik. (Ayetin, önerdiğimiz yerdeki uygunluğunu görmek için Şuara suresinin 221–223. ayetleri ile ilgili tahlilimizi okuyabilirsiniz.) H.Yılmaz

 

Karş. 20:9 vd. ve özellikle zikredilen surenin 10. ayeti hk. 7. not. M.Esed

Bu olay, Hz. Musa (a.s), Medyen'de sekiz on sene geçirdikten sonra ailesi ile birlikte yerleşmek için uygun bir yer aramak üzere dolaşması sırasında Tûr Dağı'nın eteğinde meydana gelmiştir. Akabe Körfezi'nin her iki tarafında, Arabistan ile Sina Yarımadası'nın deniz sahillerine kadar uzanan bir bölgeyi içine alan Medyen'den kalkarak adanın güneyinde Sina Dağı ile Cebel-i Musa adındaki yere vardı. Adı geçen yer, Kur'an nazil olduğu sırada "Tûr" diye meşhurdu. (Bu husus için bkz. Şuara an: 115). Bu kıssanın ayrıntıları Taha: 9-24. ayetlerin öncesinde ve bunu takip eden Kasas Suresi'nin 29-36. ayetler sonrasında verilmiştir.
 Ayet metni, Hz. Musa'nın (a.s) soğuk bir kış gecesi tanımadığı ve bilmediği bir yerden geçmekte olduğunu göstermektedir. Bundan dolayı ailesine şöyle der: "Gideyim ve şu ateş yanmakta olan mahallin nasıl bir şey olduğunu anlayayım. Seyahat güzergâhımız ve onun yakınındaki evler hakkında biraz bilgi alayım. Hiç olmazsa, ateş yakmanız ve ısınmanız için biraz ateş közü getireyim."
Hz. Musa'nın (a.s), yanmakta olan çalıyı gördüğü nokta, deniz seviyesinden yaklaşık 1500 m. yüksekliğinde, Tûr Dağı'nın eteğinde bir sahada idi. Roma Devleti'nin ilk Hristiyan İmparotoru Konstantine, M.S. takriben 365 yılında tam bu olayın meydana geldiği yerde bir kilise inşa ettirmiştir. Bundan ikiyüzyıl sonra İmparator Justinian aynı yerde, Konstantine'nin yaptırdığı kiliseyi de içine alan bir manastır yaptırdı. Gerek manastır ve gerek kilise bugün bile hâlâ ayakta ve Yunan Ortodox Kilisesi'ne bağlı rahiplerin idaresi altındadır.Mevdudi

Zemahşerî havlehâ (lafzen, “çevresinde”) ifadesini böyle yorumlamaktadır. Taberî'nin kaydettiğine göre bazı ilk müfessirler, “ateş” (nâr) teriminin, bu anlam örgüsü içinde, “ışık” (nûr) kavramıyla, yani Allah'ın peygamberlere yaratılışlarından getirdikleri manevî duyarlıkları sayesinde öncelikli olarak (a priori) “ateşe”, yani “ışığa” yakın olmaları beklenen peygamberlere bahşettiği “aydınlanma” kavramıyla eş anlamlı olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşe mukabil, men fi'n-nâri ve-men havlehâ ifadesi, bütün manevî aydınlanmaları kuşatan ve hepsinin kaynağı olan Allah'ın Kendi ışığına, Kendi “nûr”una bir atıf olarak da anlaşılabilir. M.Esed

Kasas Suresi'nin 30. ayetine göre, ağaçtan yükselen bir ses çağırmakta idi. Bundan anlayacağımız şey şudur: Vadinin kenarında bir yerde bir çeşit ateş yanmakta, fakat, ortada ne yanan bir şey ne de yükselen bir duman vardı. Ateşin ortasında duran yemyeşil bir ağaçtan birden bir ses çağırmaya başladı.
Bu tür garip ve tuhaf hadiselerin peygamberlerin hayatında vuku bulması gayet doğaldır. Hz. Peygamber(s.a) de peygamberlikle şereflendirildiği zaman, Hira mağarasında inzivada iken önünde bir melek göründü ve Allah'ın Vahyini sunmaya başladı. Buna benzer bir durum da Hz. Musa'ya vaki oldu. Bir yolcu bir yerde durur, uzakta bir ateş görür; yol güzergâhı hakkında biraz bilgi edinmek veya bir miktar ateş közü almak için ona yaklaşır. Bu esnada ihata edilmesi mümkün olmayan Alemlerin Rabbi Allah, ansızın onunla konuşmaya başlar. Bu gibi durumlarda peygamberlerin kendi içlerinde ve dışarda bir olağanüstülük bulunur. Bu sayede onlar, başlarına gelen şeylerin ne cin, ne şeytan, ne kendi zihnî yanılgılarının neticesi, ne de duyu organlarının bir aldanması olmadığı konusunda kesinlikle emindirler. Aksine, onlar muhataplarının ya Kainâtın Rabbi'nin bizzat kendisi veya onlara vahiy getiren melek olduğu konusunda emindirler. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Necm an:10)
 "Sübhânellah" (Şânı yüce) terkibinin burada kullanılması ile Hz. Musa'nın (a.s) şu konuda dikkati çekilmek istenir: "Sakın sen, alemlerin Rabbi olan Allah'ın bu ağaçta oturmakta olduğunu veya o ağacın içine girdiğini sanmayasın. Yine sen, O'nun mutlak nurunun, senin dar görüş sahan içinde bizatihi toplanmış olduğunu sanma! Ayrıca duyduğun ve konuşmayı sağlamak üzere, ağız içinde bir dilin hareket ettirildiğini de düşünme! Aksine bu, herşeyden münezzeh ve bu gibi tüm sınırlamalardan uzak olan Allah'ın bizatihi kendisidir ve sana konuşmakta olan da O'dur." Mevdudi

Karş. 20:17-20. -  Bu asâ mucizesinin altında yatan sembolik mesaj hakkında bir açıklama denemesi için bkz. 20:20-21 hk. 14. not. M.Esed

A'raf ve Şuara surelerinde, yılan, büyük bir yılan mânâsına "sû'ban" denmiştir. Burada ise aksine, küçük ve çevik bir yılan anlamında "cânn" kelimesi kullanılmıştır. Böyle ayrı ayrı kelimelerin kullanılmasının sebebi, görünüşte büyük, fakat çevik ve süratle hareket etmesi bakımından küçük bir yılana benzer olmasındandır. Ta ha Suresi'nin 20. ayetinde aynı şey "hayyatun tes'a" (süratle hareket eden bir yılan) terkibi ile ifade edilmiştir.
 Yani, "Benim huzurum'da, elçiye (Peygambere) zarar gelmez, O'nun için hiçbir tehlike sözkonusu değildir. Peygamberliğin yüksek mertebesine tayin etmek üzere bir kimseyi huzuruma çağırdığım zaman, onun güvenliğini de bizzat ben üstlenirim. Binaenaleyh, her türlü alışılmamış durumda rasûl korkmamalı ve emin olmalıdır. Bu gibi haller ona, hiç bir surette zarar vermez." Mevdudi

Yani, yürekten pişmanlık duyup tevbe eden. Bu ifade, genel anlamı dışında, Hz. Musa'nın, gençliğinde bir Mısırlıyı öldürerek işlemiş olduğu suça da işaret ediyor olabilir (bkz. 28:15-17).

 İllâ ifadesi için, bu anlam örgüsü içinde taşıdığı ve “... kimse için de” anlamı hk. bir açıklama için bkz. 4:29 ile ilgili not 38. M.Esed

Bu İstisna, bir önceki ayetle birlikte veya ondan ayrı olarak düşünülebilir. Birinci durumda ayet, Rasûl şayet suç işlemişse korkması için haklı ve makul bir sebebin olduğunu ifade eder; ikinci durumda ise şöyle bir manayı içerir: "Şüphesiz, bir günah işlemedikten sonra bir kimsenin, benim huzurumda korkması için hiç bir neden yoktur."
 Yani, "Şayet bir günahkâr tövbe eder, kendini ıslah etmeye çalışır ve şer yerine hayır olan şeyleri işlerse, ben de onu affeder, bağışlarım." Bu ibare, hem ihtarı, hem müjdeyi ifade eder. Hz. Musa (a.s), bir Kıptîyi öldürmüş ve Mısır'dan kaçmıştı. Buradaki üstü kapalı telmih işte bu suça yapılmıştır. İstemeyerek böyle bir günah işledikten sonra Hz. Musa (a.s),"Yarabbi ! Ben nefsime zulmettim, beni bağışla!" (Kasas: 16) diyerek hemen tevbe etti.
Böylece Allah (da) onu affetti." Adeta burada, "Ya Musa ! Benim huzurumda korku hissetmen için haklı bir nedenin vardır. Çünkü sen bir kabahat işlemiş bulunuyorsun. Fakat, bu kötülüğü iyiliğe dönüştürdüğün, bundan vazgeçip tevbe ettiğinden, senin hakkında sadece af ve mağrifet dilerim. Bu anda seni buraya, cezalandırmak üzere çağırmış değilim. Aksine ben seni, mucizelerle desteklenmiş yüce bir vazife ile göndereceğim," diyerek affedildiği konusundaki müjdeli haberler de verilmiş oluyordu. Mevdudi

Bkz. 7:108 hk. 85. not. -  Karş. 17:101 -“Biz Musa'ya dokuz açık mesaj verdik”- ve ilgili 119. not.M.Esed

İsra Suresi'nin 101. ayetine göre, Hz. Musa'ya (a.s) gözle görülen dokuz ayet (mucize) verilmiştir. Hakkında A'raf Suresi'nde verilen ayrıntılı bilgiye göre bunlar şöyledir: 1- Yılan şekline dönüşen asa. 2- Koynundan çıkarıldığında ışık saçan el (Yed-İ Beyza). 3- Sihirbazları açıkça yenilgiye uğratması. 4- Hz Musa'nın (a.s) daha önceden verdiği habere göre uygun olarak, ülkede umumi bir kıtlığın meydana gelişi. 5- Fırtına (Tufan). 6- Çekirge. 7- Ve ambarlarda buğdayları yiyip bitiren buğday kurdu ile beraber insan ve hayvanları saran bit istilası olayı. 8- Her tarafı kurbağaların kaplaması. 9- Gökten yağmur halinde kan yağması. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Zuhruf an: 43) Mevdudi

Bkz. 10:76 hk. 99. not. “Onlar” denerek atıfta bulunulan insanlar, Firavun ve onun seçkinler çevresidir. M.Esed

Kur'an-ı Kerim'in daha başka yerlerinde zikredildiği gibi, Hz. Musa'nın (a.s) önceden verdiği habere uygun olarak Mısır'a bir musibet geldiği zaman Firavun, ona müracaat ederek " Ey Musa ! Rabbine dua et de üzerimizden bu musibeti kaldırsın; biz de o zaman sana inanalım ve seninle birlikte İsrailoğulları'nı salalım" derdi. Fakat musibet kalkınca Firavun verdiği sözü tutmaz, yapmaya söz verdiğini yapmazdı. (A'raf: 134, Zuhruf: 49-50), Aynı hususu(Çıkış: 8-10. bölümlerinde) Kitab-ı Mukaddes de zikretmiştir. Yoksa, ülkeyi baştan başa kaplayan bir kıtlığın vukuu, şiddetli bir tufanın gelişi, aşırı derecede haşerat, kurbağa ve buğday kurdunun (güveler peydahlanması), her hangi bir sihir oyununa bağlı olarak tahayyül bile edilemezdi. Gösterilen mucizeler aptal bir kimsenin dahi anlayacağı şekilde açıktı. Hatta felaketlerin böyle geniş alanlarda meydana gelmesi ve bunların bütün yaratıkların halıkı ve rabbi olan yalnız Allah'ın gücü ve kudretine bağlı olarak Peygamber'in duası ile ortadan kalktığını anlamaması mümkün değildi. İşte bu sebeblerden dolayı Hz. Musa (a.s) Firavun'a şöyle dedi; (Ey Firavun !) göklerin ve yerin Rabbi'nin bunları, sırf deliller olarak insanlara indirdiğini pekâla biliyorsun. " (İsra: 102) Fakat Firavun ve avanesinin Musa Peygamber'i bile bile reddetmelerinin sebebi şu idi: "Neee .....! Şu iki adamın kavmi daha önce bize kölelik ederken, şimdi biz kalkıp bizim gibi bu iki insana mı inanacağız?" (Müminun:47) Mevdudi

Bu Âyetlerde, çok kısa olarak Mûsâ peygambere ilk vahyin verilişinden Firavun ve ordusunun helâkine kadarki olaylara değinilmektedir. Kısa bir hatırlatma şeklindeki bu anlatımla ibret aldırma amacı güdüldüğü açıkça belli olmaktadır. Mu'cizeler karşısında inanacakları yerde kibirlenen ve zulme yönelen Firavun ve avenesinin durumu pasajda özellikle göze çarpmaktadır. Onların bu hâlleri, 4. Âyette tanıtılmış olan yaptıkları işler kendilerine süslü görünen kişilerin ilk somut örneğini teşkil etmektedir:
(Müminûn: 45–46)  Sonra da Musa ve kardeşi Harun’u ayetlerimizle ve apaçık bir güç ile Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik [elçi yaptık]. Bunun üzerine onlar kibre kapıldılar  [kendilerinin büyüklüğüne inandılar] ve ululuk taslayan bir kavim oldular.

Firavun ve avenesinin bu durumları, daha evvel Fâtır Sûresinde yer alan Âyetlerdeki ifadelere benzemektedir:
(Fâtır: 42–43) Ve onlar var güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ümmetlerin her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi ehlini çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen Allah'ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah'ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın.
8. Âyette geçen Ateşin içindeki ve yanı başındaki kişi ... nitelemesi ile merkezde Mûsâ peygamber olmak üzere, ona inanacak ve etrafında toplanacak insanlar kastedilmekte ve onların mübarek kılındığı bildirilmektedir.
Neml/10 ve Kasas/30 âyetlerinin orjinalindeki
 تهتزّ [tehtezzü] sözcüğü, genellikle yanlış olarak “hareket eder, kıvrılır” şeklinde çevrilmektedir. Sözcüğün esas anlamı, “hareket ettirmek”tir. Buradaki hareket ise asânın hareketi değil, hareket ettirişi, çok çalıştırmasıdır. Burada asâ diye nitelenen birikimin, yani vahiylerin, Mûsâ'nın başına iş açtığı, o'nu çok çalışmak zorunda bıraktığı açıklanmaktadır. İşin çokluğu ve zorluğu sebebiyle Mûsâ işten kaçmaya çalışmıştır.
10. âyetteki, Onu sanki görünmeyen bir varlık gibi hareket ettirir görüverince dönüp, arkasına bakmadan kaçtı ifadesinden, Mûsâ'nın peygamberlik görevinden hoşlanmadığı, korktuğu, yapmak istemediği anlaşılmaktadır. Mûsâ'nın bu kaçışı Kalem sûresi'nde de zikredilmişti. Kalem sûresi'nde bahsedilen hut sahibi, Yûnus peygamber bilinse de Mûsâ peygamber de hut sahibidir. Mûsâ'nın hut sahibi olduğundan, Kehf/61-63'de bahsedilmiş, kaçışı da bu âyetlerde açıklanmıştır.
Öyleyse Rabbinin kararına karşı sabret; balık/bunalım arkadaşı gibi olma. Hani o bir kez aşırı bunaldığında Rabbine seslenmişti. Eğer Rabbinden o'na bir iyilik ulaşmasaydı, kınanmış bir durumda, boş bir yere atılacaktı. Ancak, Rabbi o'nu seçti, sonra da iyilerden kıldı. (Kalem 48-50)

11. Âyetteki istisna bir "istisna-i muttasıl" olup cümlenin anlamı şöyle olmaktadır: "Benim yanımda elçiler korkmazlar ama zulüm yapmış olan elçiler korkarlar."
Burada Mûsâ peygamberin gençliğinde işlemiş olduğu cinayete gönderme yapılmaktadır. Mûsâ peygamberin de evvelce işlediği suç yüzünden korkması gayet normaldir ama Rabbimiz zulüm işlemiş Mûsâ'yı affetmiştir:
(Kasas: 15–18) Ve Musa, şehir halkının habersiz olduğu bir anda şehre girdi. Sonra orada, biri kendi tarafından diğeri düşman tarafından savaşan [birbirlerini öldürmeye çalışan] iki adam buldu. Sonra kendi tarafı olan, düşmana karşı ondan [Musa’dan] yardım diledi. Musa da ötekine hemen bir yumruk indirdi de onun aleyhine gerçekleşti [o öldü]. O [Musa]; “Bu, şeytanın işindendir, şüphesiz o, saptırıcı, apaçık bir düşmandır” dedi.
O [Musa], “Rabbim! Şüphesiz kendime zulüm ettim. Artık beni bağışla!” dedi de O [Allah], onu bağışladı. Şüphesiz O, çok bağışlayıcının, çok merhamet edicinin ta kendisidir.
O [Musa], “Rabbim! Bana nimet olarak verdiğin şeylere ant olsun ki, artık hiçbir zaman suçlulara arka olmayacağım” dedi.
Sonra da o [Musa], şehirde korku içinde, kontrol ederek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse feryat ederek ondan yardım istiyor. Musa ona: “Şüphesiz sen, apaçık bir azgınsın!” dedi.

Aslında Rabbimizin affı sadece elçilere değil, tüm tövbe eden kullarına yöneliktir:
(Tâ-Hâ: 80–82) Ey İsrailoğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık ve dağın sağ yanında size söz verdik / dağın sağ yanını size buluşma yeri olarak belirledik. Üzerinize de kudret helvası ve bıldırcın / bal indirdik. -Sizi rızklandırdığımız şeylerin temizlerinden yiyin ve bunda aşırı gitmeyin, sonra üzerinize gazabım iner. Kimin üzerine de gazabım inerse, muhakkak o iner [düşer, mahvolur]. Ve şüphe yok ki Ben, tövbe eden, iman edip salihi işleyen, sonra da hakk yolu bulan kimse için çok bağışlayıcıyım.-

 (Nisâ: 110) Kim bir kötülük işler yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhametli bulur.

Rabbimizin insanları tövbeye davet etmesi, tövbe edenlerin tövbelerini kabul etmesi ve tövbe edenleri sevdiği hususu Kur'ân'da birçok Âyette açıklanmıştır.

MÛSÂ PEYGAMBERE VERİLEN DOKUZ MUCİZE:

12. âyette zikredilen dokuz âyet ifadesindeki “dokuz” sayısını iki şekilde anlamak mümkündür:
A) Çokluktan kinaye.
Zira İsrâîloğulları'na dokuzdan daha çok âyet/alâmet gösterilmiştir.
B) Burada kastedilen Tevrât'taki on emirin dokuz âyette yazılı olmasıdır.
Yahudi Tevrât'ında iki ayrı emir cümlesi hâlinde zikredilen, “Karşımda başka ilâhların olmayacak” ifadesi ile “Kendin için oyma put yapmayacaksın” ifadesini Samiri Tevrât'ı tek emir cümlesi hâlinde toplamıştır. Böylece, “Komşunun evine tamah etmeyeceksin” de dahil, emirlerin sayısı, Yahudi nüshasında on, Samiri nüshasında ise dokuzdur.

 Kasas Sûresi'nin 30. Âyetinde, Mûsâ peygamberin ilk vahiy alışının ağaçtan yükselen bir ses ile olduğu bildirilmiştir. Mûsâ peygamber vadînin kenarında bir yerde bir çeşit ateşin yandığını görmüş, oraya gittiğinde ise şöyle bir manzara ile karşılaşmıştır:
Ortada yanan bir şey olmamasına ve bir duman çıkmamasına rağmen ateş yanmakta ve ateşin ortasında yemyeşil bir ağaç durmaktadır. Birden bu ağaçtan kendisini çağıran bir ses yükselmiş ve böylece Mûsâ peygamber ilk vahyini almıştır. Peygamberlerin hayatlarında bu tür olağanüstü hadiselerin vuku bulması normal karşılanmalıdır. Nitekim peygamberimize de nübüvvetle şereflendirildiği zaman benzer bir şekilde Mescid-i Aksa'da, Cennetü'l-Me'va denilen yerdeki son sidre ağacından vahyedilmiştir. Bu durum Necm Sûresinde ayrıntılı olarak bildirilmiştir. [48–02]  H.Yılmaz

Yani, manevî/ruhanî sezgi; basîret. M.Esed

Bak. Enbiya suresi 79 M.Sağ

Ayette Davud ve Süleyman peygamberlerin “Bizi mümin kullarının birçoğuna fazlalıklı kılan Allah’a hamd olsun” sözleriyle verilen mesaj, üstün nimetlere sahip olanların bu nimetleri veren Allah’a hamd ve şükür etmelerinin gerektiğidir. Firavun ve avenesi kendilerine verilen nimetler ile şımarıp zorbalaşırlarken, Davud ve Süleyman peygamberler kendilerini fazlalıklı kılan Allah’a hamd ve şükür etmektedirler. Böylece surenin başında konu edilen inanan ve inanmayanların davranışlarındaki farklılık da örneklendirilmiş olmaktadır.
Bu ayet aynı zamanda bilginin ve bilgi sahiplerinin üstünlüklerine de işaret etmektedir:

Mücadile 11:             Ey iman etmiş olan kimseler! Size “Meclislerde yer açın!” denilince hemen yer açıverin ki Allah da size yer açsın [size genişlik versin]. Ve size “Kendinizi büyük gösterin” denilince de kendinizi büyük gösterin. Ki Allah, sizden inanmış olan kimseleri, onları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Ve Allah yaptıklarınıza iyice haberi olandır.

 Daha önce birkaç yerde de belirttiğimiz gibi, Davud ve Süleyman peygamberler, haklarında en çok asılsız söylenti çıkarılmış olan peygamberlerdir. Maalesef bu asılsız söylentiler Müslümanlar tarafından da gerçekmiş gibi kabul görmüştür. Bize göre bu, Kur’an’ı iyi tanımamak, Kur’an’daki müteşabih [birbirine benzer birçok anlamla ifade edilen] anlatımları dikkate almamaktan kaynaklanmaktadır. Çünkü kitaplara kadar giren bu asılsız efsanelerin tümü, ayetlerdeki mecazların hakikat yapılması sonucu uydurulmuştur. Sad suresinde bazı örneklerini nakletmiş olduğumuz bu uydurmalardan bazıları, yeri geldikçe ibret amacıyla burada da nakledilecektir. H.Yılmaz

" Yerine geçmek " demek burada, servet ve mülkün varisi olmak mânâsına gelmez; aksine, peygamberlik ve halifelik konusunda Davud'a (a.s) varis olmak mânâsınadır. Çünkü, intikal etmiş olan servet olmuş olsaydı, sadece Hz. Süleyman'a (a.s) geçmezdi. Zira Davud'un (a.s) daha başka çocukları da vardı.Binaenaleyh bu ayet, Hz. Peygamber'den (s.a) nakledilen hadisi geçersiz kılacak bir mânâda anlaşılamaz. Şöyle ki, Peygamberimiz (s.a) bir hadislerinde: "Biz peygamberlerin, geriye bıraktığı miras olarak paylaştırılamaz, onlar sadakadır" (Buhari). Yine: " Peygamberlerin hiçbir varisi yoktur. Geride ne bırakırlarsa mutaç ve fakir müslümanlar arasında taksim edilir. " (Ahmet b. Hanbel, Müsned:, Ebû Bekir'den gelen 60. ve 78. no'lu hadisler.)
Hz. Süleyman (a.s), Hz. Davud'un (a.s) en küçük oğlu idi. İbranîce olan Salomon ismi, akl-ı selim ve nazik mânâlarına gelen Selim ile eş anlamlıdır. O, Hz. Davud'un (a.s) yerine geçti. (M.Ö 965) ve (M.Ö 926) yılına kadar kırk yıl süre ile onun krallığını idare etti. (O'nun hayatı ve icraatları hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Hicr:7 ve Enbiyâ 74-75. ayetlerin açıklama notları.) Ülkesinin genişliği konusunda tefsircilerimiz abartmalarda bulunmuş ve onun, dünyanın büyük bölümünde hüküm sürdüğünü ileri sürmüşlerdir. Mamafih gerçek olanı şudur: O'nun krallığı, sadece bugünkü Filistin, Ürdün ve Suriye'nin bir kısmını içine alıyordu.
 Hz. Süleyman'a (a.s) kuş ve hayvan dillerinin öğretilmiş olduğuna dair Kitab-ı Mukaddes'te hiçbir işaret yoktur. Fakat İsrailî kaynaklı eserlerde bilgiler vardır. (Bkz. Yahudi (Jewish) Ansiklopedisi, cild:11,sh:439)
 Yani " Allah bize, her türlü şeyle ihsanda bulundu." Mamafih bu husus, lügat mânâsı ile anlaşılmamalı; sadece Allah'ın ihsanda bulunduğu servet ve hayat imkanlarının bolluğunu ifade eder. Hz. Süleyman (a.s) bunu, gururlanmak için değil, sadece Allah'ın lütfu, ihsanı ve bereketine karşı şükrünü ifade etmek için söylemiştir. Mevdudi

Davud ve Süleyman peygamberlerin “hamd”leri ile başlayan kıssa, 16. ayetin ifadesinden de anlaşılacağı gibi, bundan sonra Süleyman peygamber ağırlıklı olarak devam edecek ve ilerideki ayetlerde Sad suresinde verilen bilgilere ilâveten Süleyman peygambere ait yeni ve çarpıcı bilgiler verilecektir.

SÜLEYMAN PEYGAMBERİN DAVUD PEYGAMBERE MİRASÇILIĞI

15. ayetin delâletiyle anlaşılmaktadır ki, Süleyman peygamberin babası Davud peygambere mirasçılığı mal-mülk mirasçılığı değil, bilgi mirasçılığıdır. Bu, Davud peygamberin bütün bilgi birikimini oğlu Süleyman’a öğrettiği anlamına gelmektedir.
Meselenin daha iyi anlaşılması için Davud peygamberin hayatına ait bazı ayrıntıların bilinmesi gerekmektedir.

DAVUD PEYGAMBER

… İsrail’in ilk kralı Saul’un sarayında yaverlik yaptı. Saul’un oğlu ve vârisi Yonatan’la yakın dostluk kurdu ve Saul’un kızı Mikal’la evlendi. Filistinlilere karşı yapılan savaşlarda üstün yararlıklar göstererek büyük bir ün kazandı. Bu durumu çekemeyen Saul onu öldürmek isteyince, saraydan kaçarak Filistin’in kıyı ovasındaki Güney Yahuda’ya ve Filistin’e gitti; orada büyük bir beceri ve öngörüyle krallığın temelini atmaya koyuldu. … (Ana Britannica, c:9, s:340)

Davud’un kral olmadan önce yaşamını çok zor şartlarda sürdürdüğüne, Allah’ın izniyle ordusunu en iyi şekilde donatıp yönetmeyi becerdiğine ve uzun savaşçılık yıllarında yaşadığı diğer bazı olaylara Kur’an’da Bakara suresinin 246-252. ayetlerinde ve Tevrat’ın I. ve II. Samuel bölümlerinde değinilmiştir.
Davud’a verilen fazlalıkların anlatıldığı Kur’an ayetleri şunlardır:

Sebe’ 10, 11:Ant olsun ki, Biz Davud’a tarafımızdan bir fazilet verdik. “Ey dağlar! Onunla beraber tesbih edin!” dedik ve bunu kuşlara da [emrettik] ve ona demiri yumuşattık. Bol bol zırhlar yap ve biçimlemede ölçüyü gözet dedik. Siz de iyi işler yapın, çünkü ben her yapacağınızı gözetiyorum.

Sad 17–20: Sen onların dediklerine sabret ve güçlerin sahibi kulumuz Davud’u hatırla. Şüphesiz o, (Rabbine) çokça dönendi.Gerçekten Biz dağlara boyun eğdirdik; akşam ve sabah [daima, her zaman] onunla birlikte tesbih ederlerdi.Kuşları da toplu olarak (ona boyun eğdirmiştik). Hepsi ona dönücü idi.Biz onun mülkünü de pekiştirdik. Ve ona hikmeti [yasayı] ve fasl-ı hıtabı [hakkı batıldan ayıran sözü söyleme imkânını] verdik.

Enbiya 79: Biz onu Süleyman’a hemen iyice kavratmıştık. Ve hepsine yasa ve ilim vermiştik. Davud’la beraber tespih etsinler diye, dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Ve Biz Fail’lerizdir.

Sebe’ suresinin yukarıdaki 10. ayetinde geçen “Ey dağlar!” seslenişi, bize göre Davud’un Tevrat’taki “Mezmurlar” içinde yer alan (94–98. mezmurlar) “Ey dağlar, taşlar, nehirler, ormanlar, kuşlar, ağaçlar! Coşun, tesbih edin. Çünkü O, yeryüzüne geliyor, hükmetmeye geliyor. Dünyaya adaletle ve kavimlere doğrulukla hükmedecek” şeklinde özetlenebilecek ifadesine atıfta bulunmaktadır. Mezmurlar arasında yer alan ve dağlarda yaşarken Davud’un Rabbine yönelik olarak terennüm ettiği bu ilâhîler, övgüler, dualar, yakarışlar Yüce Allah tarafından beğenilmiş olmalı ki, Kur’an’da da bunlara işaret edilmektedir.
Yine aynı ayette geçen “demirin yumuşatılması” eylemi, demirin eritilerek kalıplara dökülmesini ya da ateşte yumuşatılarak çeşitli alet yapımında kullanılmasını ifade etmektedir. Davud’un birçok güçlü düşmanla savaştığı ve bu savaşlarda başarılı olduğu dikkate alındığında, askerlerini günün şartlarına göre en iyi silâh ve teçhizatla donattığı ve bu donanımı da demirin yumuşatılması tekniği ile sağladığı söylenebilir. Ancak ayette zırhın ilk defa Davud tarafından yapılmış olduğuna dair herhangi bir işaret olmadığı gibi, demirin Davud’un elinde mum gibi eridiği ve onu istediği gibi kullandığı yönündeki söylentiler de birer uydurmadan ibarettir.

KUŞ MANTIĞI

“Mantık” “ses” demektir: ancak bu sözcükle genelde “meram ve maksatlar” kastedilir. (Lisanü’l-Arab, c.8, s. 601, 602, “ntk” mad.)
Her yaratık türü ise bir ümmettir:

En’âm 38:  Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı, iki kanadıyla uçan hiçbir kuş istisna olmamak üzere hepsi sizin gibi ümmetlerdir. …

Bu duruma göre, her canlı gurubundaki yaratıkların, hayatlarını devam ettirebilmeleri için nasıl kendi türlerine has özellikleri varsa, aynı şekilde bunların kendi aralarında bir anlaşma ve haberleşme dilleri de olmalıdır. Nitekim insanlar uzun zamandan bu yana kedileri, köpekleri, çeşitli kuşları, yunus balıklarını ve diğer hayvanları gözlemleyerek, onların çıkardıkları seslerin, kuyruk hareketlerinin ne anlama geldiği hakkında bazı sonuçlara varmışlardır. Meselâ, yem aramak için eşinen bir horozun. yemi bulduğu zamanki tavukları çağıran sesi ile sabahları herkesi uyandıran ötüş sesinin farklı olduğu tespit edilmiş ve tavukların da yumurtladıklarını farklı bir ses çıkararak bildirdikleri görülmüştür. Ya da bir kedinin acıktığı, su istediği veya hapsedildiği zamanki miyavlama sesi ile çiftleşme anındaki sesinin birbirinden tamamen farklı olduğu gözlenmiştir. Diğer taraftan, farklı yaratıklardaki kuyruk hareketleri değişik anlamlara gelmekte, bugün artık insanlar kuşların, yunus balıklarının, kedi, köpek gibi hayvanların kuyruk hareketlerinden manalar çıkarabilmektedir.
Bu durum göstermektedir ki, yaratıkları iyi gözlemleyen herkes, ses ve kuyruk hareketlerine bakarak onların ihtiyaç ve arzularını anlayabilir, bazı manalar çıkarabilir. İşte bu duruma “o yaratığın mantığını bilmek” demek mümkündür.
Kur’an üzerinde emek vermiş kişilerden Zemahşeri, Keşşaf adlı eserinde bu konu için şöyle demiştir:
Mantık, konuşmak, bir mana ifade etsin ya da etmesin, tek tek kelimeleri ya da cümleleri söylemek, sesle ifade etmektir. Ya’kûb, kitabına, Islahu’l Mantık başlığını koymuştur. Hâlbuki o, o kitabında sadece müfret kelimeleri düzeltmiştir. Araplar şöyle derler: “Güvercin nutketti, seslendi.” Süleyman’ın kuşların diline dair öğrendiği şey ise, kuşların maksat ve gayelerinden bazısını bazısından ayırıp seçmesi, fark etmesidir. (Keşşaf, c:3 , s:140 )

Konumuz olan ayetteki “Bize kuşların mantığı öğretildi” ifadesini bu doğrultuda değerlendirdiğimizde, ifadeden Davud ve Süleyman peygamberlerin kuşların bir kısmına ait özellikleri bildikleri anlamı çıkmaktadır. Yani, Davud ve Süleyman peygamberler, meselâ “hüthüt”ün [çavuşkuşunun] yerüstü ve yeraltı sularını tespit yeteneğini, “güvercin”in uzun süreli uçma ve salındığı yere dönme yeteneğini, “şahin”in ve “doğan”ın avcılık yeteneğini, “akbaba”nın leş bulma yeteneğini öğrenmişler ve bu bilgilerden yararlanmışlardır. Ayetteki ifadenin Süleyman peygambere ait olduğuna bakarak bu bilgilerin sadece Süleyman peygambere özgü olduğu düşünülmemelidir. Çünkü ifadede “ben” yerine “biz” zamiri kullanılmış ve dolayısıyla konuya Davud peygamber de katılmıştır. İşin aslında bu bilgileri önce savaşlar yüzünden uzun yıllar dağda yaşamak zorunda kalan Davud peygamber öğrenmiş, sonra da o, oğlu Süleyman peygambere öğretmiştir.
Demek oluyor ki, Süleyman peygamber kuşlardan yararlanmayı ve demiri işlemeyi babası Davud peygamberden öğrenmiştir. Süleyman peygamberin babası Davud peygambere mirasçı olmasının anlamı da budur. Nitekim yukarıda mealini verdiğimiz Sebe’ suresinin 10. ve Enbiya suresinin 79. ayetlerinden de bu anlaşılmaktadır.

“Bize kuşların mantığı öğretildi” cümlesinde dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da, bu cümlenin tek taraflı bir olayı ifade ediyor olmasıdır. Yani, Davud ve Süleyman peygamberler, kuşların seslerinden, hâl ve hareketlerinden onların ne demek istediklerini ve diğer özelliklerini keşfetmişler, dolayısıyla kuşların mantığını öğrenmişlerdir. Buna karşılık kuşlar Davud ve Süleyman peygamberlerin mantığını, yani insan mantığını bilmemektedirler. Ayrıca buradaki “kuşlar” sözcüğünün yeryüzündeki tüm kuşları kapsadığını düşünmek de doğru değildir. Çünkü “üç-dört kuş” anlamı, sözcüğün yapısal anlamını karşılamaktadır.

KONU İLE İLGİLİ ABARTILAR

Mukatil bu ayet-i kerime hakkında şöyle demektedir: Bir gün Süleyman (a.s) oturur iken yanında belli bir şeyin etrafında dönen bir kuş geçti. Yanın­da bulunanlara “Bu kuşun ne dediklerini biliyor musunuz? Bu kuş bana şun­ları söyledi: ‘Ey saltanat sahibi hükümdar ve ey Israiloğullarının peygambe­ri, selam sana! Yüce Allah sana ikramda bulunmuştur. Seni düşmanlarına kar­şı muzaffer kılmıştır. Ben şimdi yavrularımın yanına gideceğim, ikinci bir de­fa sana geleceğim.’ O biraz sonra bize ikinci defa gelecek” derken, kuş dön­dü, Süleyman (a.s) dedi ki: “Bu kuş şöyle diyor: ‘Ey saltanat sahibi hükümdar, selam sana! Eğer izin verirsen ben yavrularım için bir şeyler kazanayım; ta ki yetişsinler, sonra senin yanına geleyim, o vakit bana istediğini yap.’ Süley­man onlara kuşun söylediklerini bildirdi, ondan sonra da ona izin verdi, kuş da gitti.
Ferkad es-Sebehî dedi ki: Süleyman bir ağacın üzerinde kafasını oynatan, kuyruğunu hareket ettiren bir bülbülün yanından geçiyordu. Arkadaşlarına “Bu bülbülün ne dediğini biliyor musunuz?” diye sordu. Onlar “Hayır, ey Al­lah`ın peygamberi” dediler. Süleyman dedi ki: “Bu bülbül şöyle diyor: ‘Ben bir meyvenin yarısını yedim. Artık bundan sonra dünya umurumda değil.’ Yine bir ağacın üstünde bir hüdhüd kuşu gördü, küçük bir çocuk da ona bir tu­zak kurmuştu. Süleyman: “Ey hüdhüd, dikkat et!” dedi, kuş: “Ey Allah`ın peygam­beri, bu akılsız bir çocuktur, ben de onunla dalga geçiyorum” dedi.
Daha sonra Süleyman geri döndüğünde kuşun çocuğun tuzağına yakalan­mış olduğunu ve çocuğun elinde bulunduğunu gördü. “Ey hüdhüd, bu da ne?” dedi. Hüdhüd: “Ey Allah`ın peygamberi, ben o tuzağı göremedim ve nihayet ona düştüm” dedi. Süleyman: “Yazık sana, sen yerin altındaki suyu görüyor­sun da sana kurulan tuzağı görmüyor musun?” Hüdhüd dedi ki: “Ey Allah`ın peygamberi, tedbirin takdire karşı faydası yoktur.”
Ka`b dedi ki: Süleyman b. Davud`un yanında bir yaban güvercini (ya da erkek kumru) öttü. Süleyman: “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” diye sor­du. Onlar “Hayır” dediler, dedi ki: “Bu kuş diyor ki, ‘ölmek için doğunuz, so­nunda yıkılsın diye bina yapınız.’
Bir üveyik kuşu öttü; “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” diye sordu. On­lar “Hayır” dediler. Dedi ki: “Bu kuş şöyle diyor: ‘Keşke bu mahlûkat yaratıl­mamış olsaydı, madem yaratıldılar keşke ne için yaratıldıklarını bilmiş olsa­lardı.’
Yine onun önünde bir tavus kuşu öttü. “Bunun ne dediğini biliyor musu­nuz?” diye sordu. Onlar “Hayır” dediler. Dedi ki: “Bu, ne şekilde davranırsan sa­na öyle muamele yapılır demektedir.” Yanında bir hüdhüd kuşu öttü, “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” diye sordu. Onlar “Hayır” dediler. Dedi ki: “Bu, merhamet etmeyene merhamet olunmaz dedi.”
Yine yanında bir göçeğen kuşu öttü. “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” diye sordu. Onlar “Hayır” dediler. “Dedi ki: ‘Ey günahkârlar, Allah`tan mağfiret dileyin.” İşte bundan dolayı Rasûlullah (sav) o kuşun öldürülmesini yasakla­mıştır.
Huzurunda bir bağırtlak kuşu öttü. “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” diye sordu. Onlar “Hayır” dediler. Dedi ki: “Bu diyor ki, her yaşayan ölür, her yeni eskir.”
Yanında dişi bir kırlangıç öttü. “Bunun ne dediğini biliyor musunuz?” diye sordu. Onlar “Hayır” dediler. Dedi ki: “Bu kuş diyor ki, önden hayır gönde­riniz, onu bulacaksınızdır.” Bundan dolayı Rasûlullah (sav) kırlangıç kuşunun öldürülmesini yasaklamıştır.
Denildiğine göre, Âdem cennetten çıktı, Yüce Allah`a yalnızlıktan şikâyet etti. Yüce Allah ona kırlangıç kuşu ile teselli verdi ve bu kuşun evlerde ba­rınmasını takdir buyurdu. O bakımdan bu kuşlar teselli vermek için Âdemoğullarından ayrılmazlar.
Bu kuş Yüce Allah`ın kitabından dört âyet-i kerimeyi de bilir: "Şayet Biz bu Kur’ân`ı bir dağa indirseydik..." buyruğundan sûrenin sonuna kadar bi­lir ve yüce Allah`ın "O Azîzdir, Hakîmdir." (el-Haşr, 59/21-24) buyruğunu da okurken sesini uzatır.
Süleyman (a.s)`ın huzurunda bir güvercin öttü. “Ne dediğini biliyor musu­nuz? diye sordu. Onlar: Hayır dediler. Dedi ki: Bu güvercin diyor ki, semavât ve arzında mevcut olan varlıkların sayısınca subhane rabbiye`l-a`lâ...”
Yine Süleyman (a.s)`ın yanında bir kumru öttü. “Bunun ne dediğini bili­yor musunuz?” diye sordu. Onlar “Hayır” dediler. Dedi ki: “Bu kuş, subhane rabbiye`l-aziym el-Müheymin [pek büyük ve her şeye mutlak egemen olan Rabbimin şanı ne yücedir!] demektedir.
Ka`b dedi ki: Yine Süleyman onlara anlatmaya devam etti. Dedi ki: “Karga şöyle diyor: ‘Allah`ım, gümrük ve vergi memurlarına lanet eyle!’ Çaylak da şöy­le diyor: ‘O`nun zatı müstesna, her şey helak olacaktır.’ Keklik, ‘Susan esen­liğe kavuşur’ der. Papağan, ‘Bütün çabası dünya için olanın vay haline!’; kur­bağa, ‘Subhane Rabbiye`l-Kuddus’; kartal, ‘Subhane Rabbiy ve bi hamdihi’; yen­geç, ‘Her mekanda her dil ile adı anılanın şanı ne yücedir!’ diyor dedi.
Mekhût dedi ki: Süleyman`ın yanında turaç kuşu öttü. “Bu ne diyor biliyor musunuz?” diye sordu. Onlar “Hayır” dediler. Dedi ki: “Bu kuş, Rahman (olan Allah) Arşa istiva etti, diyor.”
el-Hasen dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Horoz öttüğü vakit ‘ey gafiller Allah`ı anın!’ der."
el-Hasen b. Ali b. Ebi Talib dedi ki: Peygamber (sav) şöyle buyurdu: "Kerkenez öttüğünde der ki: ‘Ey Âdemoğlu, istediğin kadar yaşa, sonunda ölecek­sin.’ Tavşancıl kuşu da öttü mü der ki: ‘İnsanlardan uzak kalmak rahattır.’ Kam­ber kuşu öttü mü şöyle der: ‘Allah`ım, Muhammed soyundan gelenlere buğzedenlere lanet et!’ Kırlangıç kuşu öttü mü, ‘Elhamdu lillahi Rabbi`1-alemîn’i sonuna kadar okur ve ‘vele`d-dâlliyn’ diyerek Kur`ân okuyan kimse­nin yaptığı gibi sesini uzatır.”
Katâde ve eş-Şa`bî dedi ki: Bu husus sadece kuşlara mahsustur. Çünkü Sü­leyman (a.s) "Bize kuşların dili öğretildi" demiştir. Karınca da uçan bir var­lıktır, çünkü bazılarının kanatları bulunabilir. eş-Şa`bî dedi ki: İşte bu karın­ca da iki kanatlı bir karınca idi.
Bir kesim de şöyle demiştir: Süleyman (a.s)`a bütün hayvanların dili öğ­retilmişti. Özellikle kuşların söz konusu edilmesi, Süleyman (a.s)`ın güneşe karşı gölgelenmek, bir takım işler için onları göndermek hususunda onları duyduğu ihtiyaç dolayısıyla zikredilmişlerdir. Kuşların bu şekilde çokça müdahaleleri olduğundan ötürü bilhassa anılmışlardır, Diğer taraftan; diğer hayvanların bu gibi özellikleri nadirdir ve kuşlarda görüldüğü gibi çokça tek­rarlanmaz.
Ebu Ca`fer en-Nehhâs dedi ki: Mantık [dil] bazen söz söylemeksizin de anlaşılabilen şeyler hakkında kullanılır. Bununla birlikte neyi murad ettiğini en iyi bilen Yüce Allah`tır.
İbnu`l-Arabî dedi ki: Süleyman (a.s) için o sadece kuşların dilini biliyor­du diyen kimselerin bu bilgileri büyük bir eksikliktir. Çünkü insanlar ittifak­la şunu kabul etmişlerdir: O, konuşmayan varlıkların sözlerini anlardı. Hat­ta bitkilerde dahi onun için konuşma kabiliyeti halk edilirdi. Her bir bitki ona ‘Ben filan bitkiyim, filan ağacım, şu şu işe yararım ve şöyle şöyle zararlarım vardır’ derlerdi. Durum böyle olduğuna göre ya hayvanlar hakkında ne de­nilir!”  (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an )

Ayetteki “Bize her şeyden verildi” ifadesi, Süleyman peygambere verilen şeylerin çokluğunu anlatmaktadır. Çünkü “her şey” ile “her şeyin çoğu”, çok olma bakımından müşterektirler. Bunun bir benzeri de 23. ayette “Ona [Melike’ye] her şey verildi” şekliyle gelecektir. H.Yılmaz

Kur’an'da kendisine atıfta bulunulan 114:6 dışında, cinn mefhumunun “görünmeyen varlıklar”ın kişileştirilmiş biçimi halinde yer aldığı ilk örnek budur. (Bu konuda daha ayrıntılı bir açıklama için bkz. Ek III.) M.Esed

Tevrat olsun İncil olsun, hiçbiri Hz. Süleyman'ın (a.s) ordularında cinlerin olduğuna ve Peygamber'in onları istihdam ettiğine dair hiçbir atıfta bulunmazlar. Fakat Talmud ve hahamlara ait rivayetlerde, bu hususta ayrıntılı bilgiler vardır. (Yahudi (Jewish) Ansiklopedisi: Cild:11, sh: 440).Günümüz yazarlarından bazıları, ayetteki 'cin' ve 'tair' kelimelerinin, bildiğimiz cin ve kuşları ifade etmediğini; aksine, Hz. Süleyman'ın (a.s) ordusunda çok çeşitli vazifeler icra eden insanlara işaret ettiğini ispat etmek üzere çok çaba göstermişlerdir: 'Cin' kelimesinin, Hz. Süleyman'ın (a.s) idaresi altına aldığı ve onun emri altında güç ve kaabiliyet gerektiren olağanüstü işler yapan dağ kabileleri, 'tair' kelimesinin de, piyade askerden çok daha süratli haraket edebilen süvarileri ifade ettiğini söylerler.
Ne var ki bunlar, Kur'an-ı yanlış tefsir etmenin en kötü örnekleridir. Kur'an-ı Kerim burada, insanlardan, cinlerden ve kuşlardan meydana gelen birbirinden farklı üç ayrı ordu zikreder. Ayrı birer askerî sınıfı ifade etmeleri için de her üç kelimede belirlilik (harf-i tarif) ön eki kullanılmıştır. Binaenaleyh "el-cin" ve "et-tair" kelimeleri ve mânâları "el-ins" kelimesinin içine dahil edilemez. Aksine her ikisinin de, insanoğlundan ayrı ve farklı iki sınıf olması mümkündür. Ayrıca Arapça ile biraz meşgul olan herhangi bir şahıs tek "el-cin" kelimesinin bir grup insanı veya "et-tair"in atlı askerî birlikleri ima ettiğini aklından geçirmeyeceği gibi bir Arapda bu kelimelerden bu mânâları çıkarmaz. Olağanüstü bir maharetinden dolayı bir adama cin, güzelliği sesebiyle bir kadına peri, ya da çok hızlı hareket etmesi nedeniyle bir kimseye kuş denmesi, sadece mecazi olarak mümkündür. Yoksa cin, peri ve kuş kelimelerinin sırasıyla güçlü bir adam, güzel bir kadın ve hızlı hareket eden bir kişi mânâsına gelmez. Bütün bunlar bu kelimelerin gerçek değil mecazî mânâlarıdır. Bir konuşmada bir kelime lügat mânâsı yerine mecazi anlamda kullanılabilir. Fakat metinde onun mecaz olduğuna dair bir karine varsa, ancak o zaman onu muhatap orada kullanılan mecaz mânâsıyla anlar. Netice olarak burada "cin" ve "tair" kelimelerin gerçek ve lügat mânâlarında değil de mecaz anlamlarında kullanıldığını biz bu metinde hangi karineden anlayabiliriz ? Oysa bunun aksine, takip eden ayetlerden zikredilen iki gruptan her bir ferdin işi ve durumu böyle bir tefsirden çıkacak anlama bütünüyle zıttır. Şayet bir kimse Kur'an'da anlatılan bir şeye inanmak istemiyorsa ona inanmadığını açıkça (dobra dobra) söylemesi gerekir. Fakat biri kalkar, Kur'an-ı Kerim'deki açık ve net kelimeleri zorlayarak istediği mânâyı yükler ve aynı zamanda Kur'an'ın dediğine inandığınıda dünyaya ilan ederse, aslında bu kimse, Kur'an'a değil, kendi kafasındaki çarpık mânâya inanıyor demektir. Böyle bir davranış da aslında, ahlâkî korkaklık ve entellektüel namus yoksunluğundan başka bir şey değildir. Mevdudi

Ayetten anlaşıldığına göre Süleyman peygamberin ordusu “ins”, “cinn” ve “kuşlar”dan oluşmuş üç takımdan ibarettir:
a- İns takımı: Bu takım, Süleyman peygamberin kendi milletinden olan ve ordunun savaşçı gurubunu meydana getiren askerlerdir.
b-   Cinn takımı: “Angaryacılar” da denilen ve yabancılardan oluşmuş bu takım, ordunun levazım ve ordu donatım işlerini görmekte, orduya lojistik destek sağlamaktadır. Bu takıma mensup kişiler, Sebe’/13’te anlatıldığı üzere, kaleler ve yüksek sağlam binalar yapmakta, ağacı, demiri, bakırı işlemektedirler. Bunlar, Davud peygamber döneminden beri ülkede bulunan, komşu ülkelerden getirilmiş zanaat sahibi kimselerdir. Süleyman peygamberin fethettiği yerlere sağlam bir alt yapı, sanat ve kültür götürmesinde büyük payları olan bu kişiler, iş bilir ve sanatçı özellikte olmalarına karşılık, Süleyman peygamber hakkında kötü plânlar yaptıkları ve plânlarını uygulamaya çalıştıkları için Kur’an’da bazı ayetlerde “şeytanlar” olarak nitelenmişlerdir.
“Cinn” kavramı ve “Süleyman peygamberin cinnleri” ile ilgili olarak daha evvel birçok açıklamada bulunduğumuz için (Tebyînü’l-Kur’an; c:2, s:392-397) fazla ayrıntıya girmiyor, sadece Tevrat’tan bu konunun yer aldığı ilgili bölümü nakletmekle yetiniyoruz: (Tevrat; II. Tarihler bölümü, 11. Bab)

1- Süleyman Yahve adına bir tapınak, kendisi için de bir saray yaptırmaya karar verdi.
2- Yük taşımak için yetmiş bin, dağlarda taş kesmek için seksen bin, bunlara gözcülük etmek için de üç bin altı yüz kişi görevlendirdi.
3- Sur Kralı Hiram`a da şu haberi gönderdi: "Babam Davut`un oturması için saray yapılırken kendisine gönderdiğin sedir tomruklarından bana da gönder.
4- Tanrım RAB`be adamak üzere, O`nun adına bir tapınak yapıyorum. Bu tapınakta hoş kokulu buhur yakıp adanan ekmekleri sürekli olarak masaya dizeceğiz. Sabah akşam, her Şabat Günü, her Yeni Ay ve Tanrımız RAB`bin belirlediği bayramlarda orada yakmalık sunular sunacağız. İsrail`e bunları sürekli yapması buyruldu.
5- "Yapacağım tapınak büyük olacak. Çünkü Tanrımız bütün tanrılardan büyüktür.
6- Ama O`na bir tapınak yapmaya kimin gücü yeter? Çünkü O göklere, göklerin enginliğine bile sığmaz. Ben kimim ki O`na bir tapınak yapayım! Ancak önünde buhur yakılabilecek bir yer yapabilirim.
7- "Bana bir adam gönder; Yahuda ve Yeruşalim`de babam Davut`un yetiştirdiği ustalarımla çalışsın. Altın, gümüş, tunç ve demiri işlemede; mor, kırmızı, lacivert kumaş dokumada, oymacılıkta usta olsun.
8- "Bana Lübnan`dan sedir, selvi, algum[i] tomrukları da gönder. Adamlarının oradaki ağaçları kesmekte usta olduklarını biliyorum. Benim adamlarım da seninkilerle birlikte çalışsın.
9- Öyle ki, bana çok sayıda tomruk sağlayabilsinler. Çünkü yapacağım tapınak büyük ve görkemli olacak.
10- Ağaç kesen adamlarına yirmi bin kor bulgur[ii], yirmi bin kor arpa[iii], yirmi bin bat[iv] şarap, yirmi bin bat zeytinyağı vereceğim."
11- Sur Kralı Hiram Süleyman`a mektupla şu yanıtı gönderdi: "RAB halkını sevdiği için, seni onların kralı yaptı."
12- Hiram mektubunu şöyle sürdürdü: "Yeri göğü yaratan İsrail`in Tanrısı RAB`be övgüler olsun! Kral Davut`a bilge bir oğul verdi; RAB için bir tapınak, kendisi için de bir saray yapacak akıllı ve anlayışlı bir oğul.
13- "Sana Huram-Avi adında usta ve akıllı birini gönderiyorum.
14- Anası Danlı, babası Surlu`dur. Altın, gümüş, tunç, demir, taş ve tahta işlemekte; ince keten, mor, lacivert ve kırmızı kumaş dokumakta ustadır. Her türlü oymacılıkta usta olduğu gibi her tasarımı uygulayabilecek yetenektedir. Ustalarınla ve babanın, efendim Davut`un yetiştirdiği ustalarla çalışacak.
15- "Efendim, sözünü ettiğin buğday, arpa, zeytinyağı ve şarabı kullarına gönder.
16- Biz de sana gereken bütün tomrukları Lübnan`da keser, deniz yoluyla, sallarla Yafa`ya kadar yüzdürürüz. Sonra sen tomrukları alıp Yeruşalim`e götürürsün."
17- Babası Davut`un yaptığı sayımdan sonra, Süleyman da İsrail`de yaşayan bütün yabancılar arasında bir sayım yaptı. Yabancıların sayısı yüz elli üç bin altı yüz kişi olarak belirlendi.
18- Bunlardan yetmiş binine yük taşıma, seksen binine dağlarda taş kesme, üç bin altı yüzüne de işçileri çalıştırma görevi verildi.

c-   Kuşlar takımı: Muhabere / iletişim ve yol güzergâhında askerin su ihtiyacı için orduda bulundurulmakta olan kuşlardan ve onların bakıcılarından müteşekkildir. Süleyman peygamberin çok önem verdiği ve büyük çapta istifade ettiği bir takımdır.
Süleyman peygamberin ordusunun bir kısmının kuşlardan oluşması, işte budur. Yoksa Süleyman peygamber dağdaki kuşları toplayıp onları asker olarak kullanmamıştır.
Rabbimiz Kur’an’da Süleyman (as)’ın da bir peygamber olduğunu ve vahiy aldığını bildirmiş fakat ona vahyettiklerinin neler olduğuna dair herhangi bir bilgi vermemiştir. Tevrat’ta ise “Süleyman’ın Meselleri” adlı bir bölüm bulunmaktadır. Tevrat’ın bu bölümünde yazılı olanların Süleyman peygambere yapılmış vahiyler olarak kabul edilmesi belki İsrailoğulları için mümkündür ama Kur’an muhataplarının bunlara inanması söz konusu olmamalıdır. Çünkü Kur’an ile desteklenmemiş bu olayların Süleyman peygambere yapılan vahiyler olduğuna dair ne elde kesin bir delil vardır, ne de bu olaylar ve konuları vahiy özelliği taşımaktadır. Fakat ne yazık ki, orada yazılanların birçoğu Müslümanlar arasına “Hadis-i Kutsi” veya “hadis” diye sokulmuş durumdadır. Meselâ, iyi tanıdığımız, hadis diye bildiğimiz “Hikmetin başı Allah korkusudur” ifadesi, Süleyman’ın Meselleri Bölümü’nün 1. Bab’ın 7. cümlesidir.
Süleyman peygamber ile ilgili bilgiler, bu sureden başka Sad, Enbiya, Sebe’ ve Bakara surelerinde de yer almaktadır. Sad suresinin tahlilinde yeterli açıklamada bulunduğumuzu düşünüyor ve daha fazlası için o bölümün okunmasını öneriyoruz.

 H.Yılmaz

 

Tanrının Kur'an da verdiği örnekler, aklını kullanan bilgili toplumlar için, önemli ipuçları verir. Kur’anın bu ayetinde bildirilen karıncaların Hz. Süleymanı ve ordusunu tanımaları ve bu bilgiyi birbirlerine iletmeleri incelenmeye değer bir olay. Karıncalar mucize mi gösteriyorlardı? Yoksa Tüm karıncalar böyle gizli bir yeteneğemi sahipler? Acaba Süleymen ve ordusunu, ayaklarının kokusundan mı tanıyorlardı? Bütün bunları nokta kadar küçücük beyinleriyle mi algılıyorlardı? (M.sağ)

Bu ayette, Karınca Vadisi’nde yaşayanlardan birisinin halkına yaptığı uyarı yer almaktadır. Ayetin ifadesinden, uyarıda bulunan kişinin sözü geçen birisi olduğu, muhtemelen de o yerleşim biriminin yöneticisi olduğu anlaşılmaktadır.
Neml [Karınca] Vadisi:  Ayette geçen Karınca Vadisi, karıncaların bol olduğu bir vadi olmayıp özel bir isimdir. İmam Zebidi Araplarca bilinen vadileri eserinde toplamıştır. Buna göre, “Karınca vadisi”, Jirben ile Askalân arasında bir bölgenin adıdır. (Tacu’l-Arus; 20/286)

Katade dedi ki: Bize nakledildiğine göre, bu, Şam topraklarında bir vadidir. Ka`b ise Taif’dedir demiştir. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an )

Nemle [karınca] sözcüğü tekil bir sözcük olup müzekker ve müennesi aynı sözcükle ifade edilir. Ancak konumuz olan bu ayette cümlenin fiili “kâlet [dedi]” şeklinde müennes olunca, fiilin öznesini de dişi olarak anlamak zorunludur. Yani, karınca vadisinde halkı uyaran kişi ister sıradan biri, isterse halkın yöneticisi olmuş olsun, erkek değil bir bayandır.

NEML VADİSİ HALKI

Karıncaya “nemle” adının verilmesi, “geliş gidişte çokça hareket edip az duraklamasın­dan, hafif yürümesinden, toplayıcılığından” dolayıdır. (Tacü’l-Arus; c: 15, s: 755-757 Nml mad) Söz konusu vadide yaşayan halkın yaşam biçimlerindeki benzerlikten dolayı karıncaya benzetildiği, bundan dolayı da bu isim ile adlandırıldığı anlaşılmaktadır.
Bugün dünyanın değişik bölgelerinde hem Neml Vadisi halkı gibi yaşamlarındaki bir özelliği isim olarak taşıyan birçok kavim yaşamakta, hem de kuş, haşere, ağaç, kaya isimleriyle adlandırılmış değişik kavimler, kabile ve oymaklar bulunmaktadır. Meselâ Arabistan’da “karınca yumurtası” demek olan “mazîn” sözcüğü, aynı zamanda Temim boyundan bir kavmin babasının da [Mazin b. Malik b. Amr b. Temim] adıdır. (Tacü’l-Arus; c: 18, s: 534 mzn mad. Lisanü’l-Arab; c:8, s:275 mzn mad.)
Neml Vadisi’ndeki halkın bilinen karıncalar olmadığı, halkına seslenen karıncanın ayette kullandığı “meskenlerinize [evlerinize]” ifadesinden de anlaşılmaktadır. Çünkü “mesken [ev]” sözcüğü insanlar için kullanılan bir sözcük olup karınca, kertenkele türünden yaratıkların barınakları Arapçada “cuhr” sözcüğüyle ifade edilir. Ayrıca ayetteki ifadeye dikkat edildiğinde, sözcüğün “mesakineküm [evleriniz]” şeklinde çoğul olarak kullanıldığı görülür. Hâlbuki karıncalar komün hâlinde yaşarlar ve her birinin ayrı bir meskeninin olması söz konusu değildir.
Süleyman peygamberin Karınca Vadisi’nden geçişi ile ilgili olarak Kitab-ı Mukaddes’te herhangi bir anlatım yoktur. Buna karşılık bazı Yahudi ansiklopedilerinde abartılı ve bir peygambere yakışmayacak olaylar nakledilmiştir. İşte bunlardan bir tanesi:
Süleyman,  karıncası bol vadiden geçerken karıncalardan birinin diğerine şöyle seslendiğini işitti: "Yuvalarınıza giriniz! Yoksa Süleyman`ın orduları sizi çiğneyecektir." Bu anda Hz. Süleyman karıncanın önünde büyüklük tasladı. Bunun üzerine karınca, "Siz de kim oluyorsunuz, siz kimsiniz? Bir damla sudan meydana gelmiş mahlûk! " diye sert bir karşılık verdi. Bunu duyan Süleyman, bu durum karşısında çok utandı ve mahcup oldu.(Yahudi Ansiklopedisi, c:11, s:440)

BU KONUYA AİT MESNETSİZ SÖYLENTİLER

eş-Şa`bî dedi ki: Bu karıncanın iki kanadı vardı. Dolayısıyla bu da uçan kuşlardan sayılmıştır. Bundan dolayı Sü­leyman (a.s) bu karıncanın dilini bilmişti. Durum böyle olmasaydı, onun di­lini anlayamazdı.
Ka`b dedi ki: Süleyman (a.s) Taif vadilerinden es-Sedîr vadi­sinden geçti ve bu arada yolu karıncalar vadisine uğradı. Bu arada kurt ka­dar büyük, topal bir karınca tek bir ayağı üzerinde yükselerek "Ey karınca­lar!" diye [âyet-i kerimede belirtildiği şekilde] seslendi.
ez-Zemahşerî dedi ki: Süleyman bu karıncanın sözlerini üç millik mesa­feden duydu. Bu karınca topal olduğu halde tek ayak üzerinde yürürdü. De­nildiğine göre bu karıncanın adı Tâhiye imiş.
es-Süheylî dedi ki: Süleyman (a.s)`ın konuşmasını duyduğu karıncanın is­mini zikretmişler ve Harmiyâ olduğunu söylemişlerdir.
Şöyle de söylenmiştir: Bu olayın cereyan ettiği vadi Yemen`de idi. Bu söz­leri söyleyen karınca da alışılmış türden küçük bir karınca idi. Bu açıklama el-Kelbî`ye aittir.
Nevf eş-Şamî ile Şahik b. Seleme dedi ki: Bu vadideki karıncalar, kurt ka­dar büyüktüler. Bureyde el-Eslemi, “koyun kadardılar” demiştir. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an )

Halkına uyarıda bulunan [yönetici] karıncanın konumuz olan 18. ayetteki ifadesinden, Süleyman (as) ve ordularının kendilerini farkında olmadan çiğneyebileceklerini, bunu kasten yap­mayacaklarını dile getirdiği anlaşılmaktadır. Bu ifadesiyle karınca onların zulmeden kimse­ler olmadıklarını ima etmiş ve Süleyman peygamberi övmüş olmaktadır.
 
“Kuşların mantığı”, “hüdhüd” ve “Karınca Vadisi’ndeki karıncalar” ile ilgili anlatımı “mucize” gözüyle görmek ve Allah’ın kudretiyle ifade etmeye yeltenmek yanlıştır. Çünkü bu anlatılanlarda mucizeden söz edebilmek için gerekli şartlar mevcut değildir. Tüm İslâm bilginlerinin üzerinde ittifak ettikleri tespitlere göre, mucize ancak aşağıdaki şartlar gerçekleştiği takdirde söz konusu edilebilmektedir:
1- Mucize, Allahu Teâlâ`nın fiili olmalıdır. Çünkü Allah, fâil-i muhtar`dır; yani dilediğini yaratır. Ancak, kendi tarafından yaratılan bir fiilin doğruluğunu tasdik eder. Meselâ,  Musa`nın (as) elindeki asayı yılana çevirmek, İsa`nın ölüyü diriltmesi gibi mucizelerdeki fiiller, Hak Teâlâ’nın irade ettiği ve yarattığı fiillerdir. Bunların peygamberlere nisbeti mecazîdir.
2- Mucize, bilinen tabiat kanunları ve âdetler üstü bir harika olmalıdır. Ancak o zaman o fiil Allah katından bir tasdik derecesine ulaşır. Tabiat kanunlarına ve kâinatın normal nizamına göre meydana gelen “güneşin doğması” gibi hadiselerde bir olağanüstülük yoktur.
3- İtiraz edilmesi imkânsız olmalıdır. Çünkü icazın [mucize oluşun] fonksiyonu, karşı çıkan muarızların aczini ortaya koyarak onları susturmaktır.
4- Mucize, Allah`ın tasdikine bir delil olarak, peygamberlik iddiasında bulunan zatın elinde meydana gelmelidir.
5- Gösterilen mucize peygamberin iddiasına, yani yapacağını ilân ettiği şeye uygun olmalıdır. İddiasına uymayan başka bir harika gösterse, mucize sayılmaz.
6- İddiasına uygun olarak gösterdiği mucize, kendisini tekzip ederek yalanlamamalıdır.
7- Mucize, iddiadan önce veya çok sonra olmamalı, peygamberlerin sözünü [iddiasını] müteakip hemen meydana gelmelidir.(el-Cürcânî, Şerhu`l-Mevâkıf, III, 177–179)
Yukarıdaki şartlar dikkate alındığında, bu surede Davut ve Süleyman peygamberle ilgili anlatılanların mucize olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. H.Yılmaz

Burada Hz. Süleyman, hiç şüphesiz, büyük bir ilahî lütuf olarak, tabiat hakkındaki kendi duygu ve düşüncelerine (karş. 38:31-33 ve ilgili notlar), Allah'ın bu zavallı, mütevazî yaratıklarına karşı duyduğu sevgi ve şefkate atıfta bulunmaktadır, ki “karınca kıssası”ndan çıkarılacak manevî-ahlakî ders de budur. M.Esed

“Tebessüm” sözcüğünün aslı “şimşeğin çakmasıyla bulutun parlaması” demektir. Sessiz olarak, dudakların arasından dişlerin görünecek şekle gelmesi de “tebessüm” sözcüğüyle ifade edilir ki, bu, mutluluğun dışa vurması, dıştan fark edilmesi anlamına gelir. (Lisanü’l-Arab; c:1, s: 423)

GÜLEREK TEBESSÜM

Ayette geçen “gülerek tebessüm etti” ifadesi, tebessümün en üst sınırını belirtmekte, yani Süleyman peygamberin memnuniyetini anlatmaktadır. Bilindiği gibi aşırı gülme ve kahkaha, toplumsal yaşamda pek hoş karşılanmayan bir davranıştır.

SÜLEYMAN PEYGAMBERİN GÜLME SEBEBİ

Süleyman peygamberin gülme sebebi, Karınca Vadisi’ndeki bayan yöneticinin kararından / kavlinden (hukuk dilinde “ القولkavl”, “karar, hüküm” demektir) kaynaklanmaktadır. Çünkü Karınca Vadisi halkı onlara engel olmaya kalkmamış, zorluk çıkarmamıştır. Süleyman peygamber, bu vadiden savaşarak, maddî ve manevî kayıplar vererek geçebileceğini sanıyor olmalıydı ki, yöneticinin kararı ile rahatça ve sorunsuz olarak geçme imkânının ortaya çıkması onu çok mutlu etmiştir. Bu mutlu sonuç karşısında “Rabbim, bana, anne-babama lütfettiğin nimetine şükretmeme, hoşnut olacağım barışçıl bir iş yapmama imkân ver. Ve rahmetinle beni barışsever kullarının arasına sok” diye dua etmiştir.

BU OLAYA AKLÎ BİR YAKLAŞIM

Kıssada söz konusu edilen karıncaların gerçek karınca olduğunun ileri sürülmesi ve Süleyman peygamberin onlarla ilgili durumunun “mucize” ile açıklanmaya çalışılması karşısında bu yaklaşımın bir an için doğru olduğunu kabul edelim. Bu durumda konunun akılcı bir yaklaşımla şöyle değerlendirilmesi gerekir:
Süleyman peygamberin karıncanın söylediklerini duymasının ve anlamasının peygamberliği sebebiyle gösterdiği bir mucizeyle mümkün olduğunun kabulü durumunda, karıncanın üzerlerine doğru gelenin “Süleyman  ve ordusu” olduğunu bilmesinin ve kendilerini ezip perişan edeceklerini anlamasının da bir mucize olarak değerlendirilmesi gerekir. Oysa karıncanın da Süleyman peygamber gibi bir mucize gösterdiği ileri sürülemez. Kaldı ki, ortada herhangi bir mucizevî durum da yoktur.
Bizim görüşümüz şudur: Kıssada Süleyman peygamberin Karınca Vadisi halkının bayan yöneticisi ile neler görüşüp konuştuğu bize anlatılmamış, sadece görüşmelerden sonra Karınca Vadisinin bayan yöneticisinin halka duyurduğu, “Süleyman ve ordusuna karşı çıkılmayacağı, onlara geçip gitmeleri için yol verileceği” kararı aktarılmıştır. H.Yılmaz

Yani Süleyman (a.s), asker kuşlarını teftiş etti. Daha önce anlatıldığı gibi Hz. Süleyman'ın (a.s) insanlardan ve cinlerden oluşan ordularını teftiş ettiği gibi kuşlardan meydana gelen birlikleri de teftiş etti. Hz. Süleyman (a.s) bu kuş birliklerini, muhtelemen haberleşme, avlanma ve buna benzer görevler için kullanıyordu. Mevdudi

Lafzen, “apaçık bir delil”. Burada hüthütün “ölümle” tehdit edilmesi, hiç şüphesiz, gerçek ya da lafzî anlamıyla değil mecazî anlamıyla kullanılmaktadır. M.Esed

Çağımızda bazı kimseler "Hüdhüd" kelimesinin, genellikle bu isimle bilinen kuşu ifade etmediğini, aksine bunun, Hz. Süleyman'ın (a.s) ordusunda görevli bir subayın ismi olduğunu söylemektedirler.
Bu iddia her hangi bir tarihi araştırmaya dayalı değildir. Hz. Süleyman'ın (a.s) hükümetindeki görevliler arasında 'Hüdhüd' adında bir şahsın bulunabileceğini gösteren herhangi bir tarihi delil yoktur. Tersine bunlar iddialarını, diğer dillerde ve İbranicede görüldüğü gibi Arapçada da yaygın olan insanlara hayvan ismi verme geleneğinin yaygın olduğu görüşüne dayandırırlar. Ayrıca bu iddia sahiplerine göre daha sonraki ayetlerde 'Hüdhüd'e isnad edilen iş ve Hz. Süleyman'la (a.s) yapılan karşılıklı konuşma, ancak bir insan tarafından yapılabilir. Oysa bunun aksine bir kimse, Kur'an-ı Kerim'de bu olayın geçtiği metni gözönünde bulundurursa, açıkça görülür ki bu, Kur'ân'ın tefsiri değil, tahrifidir. Sonra bütün bunlar bir tarafa, Kur'an-ı Kerim, insan akıl ve zekâsını sınamak için neden bu karmaşık dili kullanmış olsun? Yani Hz. Süleyman'ın (a.s) süvarilerinden bir askerin kaybolduğunu, sonra onun bu askerin aranmasını emrettiğini, daha sonra askerin geri geldiğini ve Hz. Süleyman'ın onu görevlendirdiğini bu kadar karmaşık bir dille anlatsın ve bir kuşla konuşurmuş gibi bir ifade kullansın? Bu konuda Kur'an-ı Kerim'de sunulduğu gibi olayları sırasıyla gözden geçirelim. Önce Hz. Süleyman (a.s) lütuf ve ihsanından dolayı Allah'a karşı şükür borcunu dile getirir: "Ey insanlar, bize kuş dili öğretildi." Birincisi bu cümlede, Arap ve Arapça bilen herkesin ilk elde kesin olarak kuş olduğunu anlayacağı 'tâir' kelimesi kullanılmıştır. Çünkü kelimenin mecaz olarak kullanıldığını metinde gösteren hiçbir işaret yoktur. İkincisi 'tâir' sözcüğü şayet bir kuşa değil de bir grup insana işaret etseydi, "söz' kelimesi yerine bununla ilgili olarak 'dil' ve 'lisan' sözcüğü kullanılmış olacaktı. Yine bir kimsenin başka bir kavmin dilini bilmesinde özellikle zikredilmeye değer bir olağanüstülük yoktur. Bugün aramızda birçok dili konuşabilen ve anlayabilen binlerce insan vardır. Bu hiç de Allah'ın fevkalade bir lütfu diye zikredilebilecek veya görülmemiş bir başarı değildir.
Ayrıca Kur'an, "Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan ordular toplandı, " diyor. Herşeyden önce bu cümlede, Arapçada 'cin', 'ins', 'tâir' kelimeleri, çok iyi bilinen ve birbirinden tamamen farklı üç ayrı tür için isim olarak kullanılmıştır. Arapça'da bu sözcükler bu türleri ifade etmek için kullanılır. Ayrıca bu kelimeler metinde açık ve kesin anlamlarıyla yer almış bulunuyorlar. Bu kelimelerin ayetlerde mecaz veya teşbih olarak kullanıldığını gösterecek hiçbir karine de yoktur ki, insanbunları lügat manaları dışında başka bir anlama yorsun. Ayrıca 'ins' kelimesi, 'cin' ve 'tâir' sözcüklerinin arasına gelmiştir. Bu da, aslında bu kelimeyi 'cin' ve 'tâir'in insan türü içine dâhil olan iki grup olduğu mânâsına alınmasına mânidir. Böyle bir mânâ düşünülmüş olsaydı ifadelerde: "Min el-cin ve'l-ins ve't-tâir" değil; "el-cin ve't-tâir min el-ins" şeklinde olurdu.
Ayetlerin devamından anlıyoruz ki, Hz. Süleyman (a.s) bu sözü, kuşları teftişi sırasında "Hüdhüd"ün olmadığını gördüğünde söylemiştir. Şâyet 'tâir' insanlar demek ve 'Hüdhüd' de bir insanın ismi olsaydı o zaman, en azından okuyucunun kelimeyi kuş diye anlamaması için, bunu belirtmek üzere bir iki kelime ilâve edilmesi gerekirdi. Zikredilmekte olan grubun kuşlar ve onlardan birinin adı da 'Hüdhüd' olduğu açıkça belli iken okuyucunun, bunların insan olduğunu kendiliğinden anlaması nasıl beklenebilir.
Sonra Hz. Süleyman (a.s) devamla şöyle diyor: "Bana makul bir özür sunmazsa ona ağır bir ceza vereceğim ya da onu keseceğim." Bir insan öldürülür, asılır veya ölüme mahkum edilir, fakat hiçbir zaman boğazlanmaz. Bazı katı yürekli kimseler intikam almak için düşmanını boğazlayabilir. Ancak böyle bir şey bir peygamberden beklenemez. Sadece firar etme suçundan dolayı bir askeri bir peygamberin, kafası kesilerek ölüme mahkum etmesi ve peygamberin bu çirkin hareketine karşı Allah'ın memnuniyetsizliğini belirtecek bir kelime bile zikretmeden, bu menhus olaydan söz etmesi beklenemez.
Biraz sonra Hz. Süleyman'ın (a.s) bir mektupla aynı 'Hüdhüd'ü Sebe Melikesine gönderdiğini ve "mektubu Melike'nin önüne at" dediğini görüyoruz. Böyle bir talimat şüphesiz ancak kuşa verilir. Yoksa ulak veya elçi olarak gönderilen bir adama asla buna benzer bir emir verilmez. Bir kralın elçisini, bir mektupla başka bir ülkenin kraliçesine göndereceğine ve mektubunu onun önüne havadan bırakmasını veya atmasını emredeceğine ancak aptal birisi inanabilir. Hizmetçimizi bir komşumuza gönderdiğimiz zaman, bizim gibi sıradan birisinin bile gözettiği en basit görgü kurallarını, Hz. Süleyman'ın (a.s) bilmediğini mi düşünelim yani? Bir beyefendi hizmetçisine, mektubunu başka bir beyefendiye götürmesini ve önüne fırlatmasını (atmasını) hiç söyler mi? Bütün bunlar, 'Hüdhüd' kelimesinin burada, insanı değil, aksine bir kuşu ifade ettiğini belirtir ve kelimenin lügat mânâsında kullanıldığını gösterir.
Şimdi, eğer bir kimse Kur'an-ı Kerim'de isnad edilen bu şeyleri "Hüdhüd"ün söyleyebileceğine inanmıyorsa (buna ruhen hazır değilse), kalkıp Kur'an'ın bu rivayetine inanmadığını açık açık (mertçe), eğip bükmeden söylemelidir. Sırf kendi imansızlığını gizlemek (örtbas etmek) için, bir kimsenin kalkıp, Kur'an-ı Kerim'deki açık-seçik kelimelere yanlış mânâ vermesi tam bir münafıklıktır.  Mevdudi 

KUŞLARIN TEFTİŞİ

Hatırlanacak olursa, 17. ayette Süleyman peygamberin ordusunun bir kısmının kuşlardan ve onların bakıcılarından oluştuğu açıklanmış idi. Dolayısıyla 20. ayette sözü edilen “gözden geçirme” işlemi, hem çeşitli konularda kendilerinden yaralanılan kuşların, hem de onlardan sorumlu bakıcıların teftişi anlamına gelmektedir. Ancak burada asıl teftiş edilenler, mecazî anlam itibariyle “kuşçular”dır.  Süleyman peygamber seferdeki ordunun iletişimini sağlayan ve yol boyunca ordunun av ve su ihtiyacını karşılamakta kullanılan kuşları sevk ve idare eden görevlileri denetlemiş, kuşların ve kuşçuların sefere hazır olup olmadıklarını kontrol etmiştir.

HÜDHÜD

Bir kuş cinsinin ismi olmasına rağmen “Hüdhüd” sözcüğü burada o kuş için kullanılmamıştır. Bize göre, Süleyman peygamberin teftiş sırasında göremediği Hüdhüd kuşun kendisi değil, müşebbeh ile müşebbehünbih arasında kurulan alâka sebebiyle o kuşun bakıcısıdır. Benzer şekilde, doğan, şahin, kartal gibi kuş cinslerinin isimleri de bugünkü toplumlarda insan ismi olarak kullanılır hâle gelmiş, bazı kuş cinslerinin isimleri ise sembolleşmiştir. Meselâ “sarı kanaryalar” denilince ülkemizde “sarı renkli kanarya kuşları” değil, bir futbol takımı anlaşılmaktadır. Bu tür isimlendirmelere her toplumda çokça rastlanmakta olup bunlar mecazî, müteşabih anlatımlardır. Dolayısıyla, Süleyman peygamberin teftiş sırasında göremediğini söylediği Hüdhüd’ün ordunun su ihtiyacını gidermekle, ordunun gideceği güzergâhtaki su ve su kaynaklarını araştırmakla görevli kişinin müstear adı olması ve bu ismi de görevini yaparken “Hüdhüd kuşundan [Çavuşkuşu / Upupa Epops]” yararlanması sebebiyle almış olması mümkündür. Nitekim bir kimseye yaptığı işe uygun ad koyma, lâkaplarla anma geleneği günümüz toplumlarında da hâlâ sürdürülmektedir. Örnek olarak, ordularda ordunun su ihtiyacını gidermekle görevli memurlara “Saka” (Aslı sakkâ’ olup su getirip götüren, su işleriyle uğraşan kimse demektir) adı verilir. Bu isim, aslında bir kuş cinsinin [carduelis carduelis] ismidir ve o kuşa bu ismin verilme sebebi de gagası ile çevreye su sıçratmasıdır.
Diğer taraftan, Hüdhüd’ün aşağıdaki 22–26. ayetlerdeki konuşmalarından, onun kuşların bilgi ve sorumluk sınırlarının ötesinde, iradeli, akıllı hatta din bilgisi kuvvetli biri olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Hüdhüd bu ayetlerde iman, küfür, tevhit, şirk gibi konularda ve ancak akıllı, bilinçli ve imanlı insanların harcı olacak şekilde konuşmaktadır. Bunlardan başka bir de Süleyman peygamberin Hüdhüd’ü cezalandırmak istemesi dikkate alınınca, Hüdhüd’ün bir kuş olmayıp bir insan olduğu kanaati kesinleşmektedir
Süleyman peygamberin 21. ayetteki “onu muhakkak keseceğim” ifadesi ise, bakıcının kuş ismi taşımasındandır. Bugün de kızgınlık duyulan kişilere karşı yöneltilen tehditler, lâyık görülen cezalar ifade edilirken, onların meslekleriyle alâka kurulabilmektedir. Meselâ, bir kaptanın denizde boğulması, bir pilotun uçaktan atılması, bir kasabın satırla doğranması, bir berberin usturayla çentilmesi, bir fırıncının fırında pişirilmesi akla hemen geliveren ceza ve tehdit ifadeleridir. Süleyman peygamberin buradaki ifadesi de, kuşlara yönelik olarak söylenebilecek bir ifade olup yukarıda söylediğimiz gibi sırf bakıcının kuş ismi taşıması sebebiyledir. H.Yılmaz

Böylece, temsîlî olarak bize, en aşağı türden bir yaratığın da, yeri gelince, bütün ilim ve hikmetine rağmen Hz. Süleyman'ın bilmediği bir şeyi bilebileceği hatırlatılıyor (Râzî) -herkesten çok bilgili, eğitim görmüş kimselere ârız olabilecek kendini beğenme fitnesine karşı insanı dikkate çağıran bir hatırlatma (Zemahşerî). Sebe Krallığı için bkz. 34:15 hk. 23. not M.Esed

Sebe, Güney Arabistan'da yer alan ve halkı ticaretle tanınmış bir ülke idi. Başşehri de, şimdiki Kuzey Yemen'in merkezi Sana'nın kuzey-doğusunda, takriben 55 mil mesafede olan Ma'rib kenti idi. Main krallığının yıkılışından sonra, M.Ö. yaklaşık 1100 yıllarında güç kazandı ve bin yıl boyunca Arabistan'da hüküm sürdüler. Daha sonra, M.Ö. 115 yılında onların yerini Himyerîler aldı. Bunlar da Arabistan'da; Yemen ve Hadramut, Afrika'da da Habeşiştan'ı idare etmiş, Güney Arabistan'ın meşhur başka bir milleti idi. Sebeliler, bir taraftan Afrika kıyıları, Hindistan, Uzak Doğu ve Arabistan'ın iç kısımlarının dahil olduğu yerlerde cereyan eden tüm ticarî faaliyetleri, diğer taraftan Mısır, Suriye, Yunanistan ve Roma'ya yönelik ticareti ellerinde tutuyorlardı. Eski çağlarda servet ve refahları ile meşhûr olmaları işte bundandı. Hatta öyle ki, Yunan tarihçilerine göre o devirde dünyanın en zengin kimseleri bunlardı. Ticaret ve alışverişin yanında, ulaştıkları bu refahın başka bir nedeni de, ülkelerinin birçok yerinde barajlar inşa etmiş ve sulama maksadıyla yağmur suları toplamış olmalarıydı. Bu tesislerle ülkeyi gerçek bir bahçeye çevirmiş bulunuyorlardı. Yunan tarihçileri, Sebeliler ülkesinin olağanüstü yeşilliklerine dair ayrıntılı bilgileri bize kadar ulaştırmışlardır. Kur'an-ı Kerim de, Sebe Suresinin 15. ayetinde buna işaret eder.
Hüdhüd'ün söylediği "Senin bilmediğin şeyler hakkında bilgi edindim" anlamındaki cümle, Hz. Süleyman'ın (a.s) Sebe ülkesi hakkında hiç haberi olmadığını göstermez. Sınırları Kuzey Kızıldenizine (Akabe Körfezi ve çevresine) kadar uzanan Filistin ve Suriye hükümdarının, aynı denizin güney (Yemen ve çevresi) kıyılarını idare eden ve dünya ticaretinin de en önemli bir kısmını ellerinde tutan bir kavimden haberi olmaması imkansızdır (düşünülemez). Kaldı ki, Mezmurlar'a göre, Hz. Süleyman'ın (a.s.) babası Davud (a.s.) Sebe ülkesini biliyordu. Mezmurlar'da nakledilen duasında aşağıdaki kısımlara rastlamaktayız: "Ey Allah(ım), krala senin hükümlerini ve kralın oğluna senin adaletini (doğruluğunu) ver. Senin kavmine adaletle ve zayıf kullarına hakk ile hükmetsin." (Mezmurlar, 72: 1-2) "Tarşiş ve adaların kralları ona baç getirsinler; Şeba ve Sebe (Yemen ve Habeş kolları) kralları hediyeler takdim etsinler." (Mezmurlar, 72: 9-10)
O halde 'Hüdhüd'ün demek istediği husus şudur: "Sebelilerin merkez şehrinde gözlerimle görüp de bildiğim şeyler hakkında sana henüz bir bilgi ulaşmış bulunmuyor." Mevdudi

Bak Sebe suresi 15-22 M.Sağ

Bu da, Sebe halkının o dönemde, güneşe-tapmayı esas alan bir dine mensup olduğunu gösterir. Eski Arap rivayetleri de bu hususu doğrular mahiyettedir. İbn İshak, Soybilimcilerin bu mealdeki ifadelerini nakletmiş bulunuyor. Şöyle ki, Sebeliler aslında, adı Abdüşşems (güneşin kulu veya güneşe tapan), ünvanı da 'Sebe' olan bir atanın soyundan gelmişlerdir. Böyle bir izah İsrail kaynaklarınca da desteklenmektedir. Bütün bunlara göre, 'Hüdhüd' Hz. Süleyman'ın (a.s) mektubu ile bu ülkeye vardığı anda, Sebe melikesi güneş tanrısına tapmak üzere mabede doğru gidiyordu. Ve "Hüdhüd" o sırada getirdiği mektubu melikenin önüne attı.
 Buradan itibaren paragrafın sonuna kadar olan kısmın, 'Hüdhüd'ün konuşmasından bir parça olmadığı, aksine konuşmasının, "onları güneşe secde eder gördüm" cümlesiyle bittiğini anlıyoruz. Üslûp da gösteriyor ki bu, kuşun konuşmasına Allah tarafından yapılan bir ilavedir."
O, gizlediğiniz ve ortaya çıkardığınız her şeyi bilir," cümlesi ile onun konuşması bitmiştir. Bu ifadeler, burada konuşanın 'Hüdhüd', muhatapların da Hz. Süleyman ve maiyyetinin olmadığı, aksine hitapta bulunanın Allah ve muhataplarının da Mekkeli müşrikler olduğu intibaını veriyor. Bu kıssa, ibret alsınlar diye onlara anlatılmıştır. Müfessirlerden 'Ruhu'l-Meanî' sahibi Allame Alûsî de aynı görüşü tercih etmiştir.
 Yani "Şeytan onları, maddî ve manevî güçlerini, dünya nimetlerini elde etmek ve hayatlarını giderek daha müreffeh ve görkemli hale getirmek uğrunda harcamalarının yegâne gerçek ve yerinde kullanma yolu olduğuna inandırmıştı. Ayrıca, başka bir şeyi ciddi olarak düşünmeleri de gerekmezdi. Bu görünen hayatın ötesinde fiilî bir gerçeklik olup-olmadğı hususunda düşünüp kendilerinin huzursuz olmalarının da bir mânâsı yoktu. Aynı zamanda, din, ahlâk, kültür ve hayat tarzlarını şekillendiren sistemin dışında bir gerçeğin (Hakikat) varlığı ve yaşayışlarının bütünüyle buna zıt olup-olmadığını düşünmek artık onlar için anlamsız bir iş idi. Zengin olma, güç ve maddî refah yönünde yeterli gelişmeyi sağlamakta oldukları hususunda şeytan onları ikna edince, artık onlar da inanç, ilim ve kanaatlerinin doğru olup-olmadığı konusunda düşünmeye hiç ihtiyaç duymadılar. Çünkü kendilerince doğru olduklarının tek delili; servet elde etmeleri ve gönüllerince hayatlarını yaşamaları idi." Mevdudi

Yani, onların kendi kötü, ahlak dışı dürtüleri (ki, bu anlam örgüsü içinde şeytân teriminin anlamı budur), insanın tanım olarak, “algı ve tasavvur alanının ötesinde” olan Üstün/Müte‘âl bir Varlığa karşı sorumlu olduğu fikrine katılmamak yahut bu fikre karşı kapalı kalmak, fakat bunun yerine onları gözle görülebilir belli, tabii güçlere ya da varlıklara tapınmak yönüne yönlendirmişti.

 Bütün eski Samî kavimler gibi Sebeliler'in de tapındıkları güneş yahut öteki göksel varlıkların görünüp kaybolmalarına ilişkin bir atıf. (Karş. Hz. İbrahim'in Allah'ı arama kıssası, 6:74 vd.) M.Esed

Bu, okunduğu zaman secde yapmanın vacip olduğu Kur'an ayetlerinden birisidir. Bu konuda müçtehidlerin icmaı vardır. Burada secde etmenin mânâsı şudur: Bir müminin, kendisini güneşe tapanlardan ayırması ve bu davranışıyla, ilah ve rabb olarak yalnızca Yüce Allah'ı tanıdığını fiilen ilan etmesidir. Mevdudi

SEBE

Sebe, Güney Arabistan`da yer alan ve halkı ticaretle tanınmış bir ülke idi. Başşehri de şimdiki Kuzey Yemen`in merkezi Sana`nın kuzeydoğusunda, takriben 55 mil mesafede olan Ma`rib kenti idi. Main krallığının yıkılışından sonra, M.Ö. yaklaşık 1100 yıllarında güç kazandı ve bin yıl boyunca Arabistan`da hüküm sürdüler. Daha sonra, M.Ö. 115 yılında onların yerini Himyerîler aldı. Bunlar da Arabistan`da Yemen ve Hadramut, Afrika`da Habeşiştan`ı idare etmiş olan Güney Arabistan`ın meşhur başka bir milleti idi. Sebeliler bir taraftan Afrika kıyıları, Hindistan, Uzak Doğu ve Arabistan`ın iç kısımlarının dâhil olduğu yerlerde cereyan eden tüm ticarî faaliyetleri, diğer taraftan da Mısır, Suriye, Yunanistan ve Roma`ya yönelik ticareti ellerinde tutuyorlardı. Eski çağlarda servet ve refahları ile meşhur olmaları işte bundandı. Hatta öyle ki, Yunan tarihçilerine göre o devirde dünyanın en zengin kimseleri bunlardı. Ticaret ve alışverişin yanında, ulaştıkları bu refahın başka bir nedeni de ülkelerinin birçok yerinde barajlar inşa etmiş ve sulama maksadıyla yağmur sularını toplamış olmalarıydı. Bu tesislerle ülkeyi gerçek bir bahçeye çevirmiş bulunuyorlardı. Yunan tarihçileri, Sebeliler ülkesinin olağanüstü yeşilliklerine dair ayrıntılı bilgileri bize kadar ulaştırmışlardır. (ANSİKLOPEDİLER)
Hüdhüd’ün ayetteki “Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana çok doğru ve önemli bir haber getirdim” ifadesinden, Süleyman peygamberin Sebe’ hakkında hiç bilgisi olmadığı değil, Sebeliler hakkında yeterli bilgi sahibi olmadığı anlaşılmalıdır. Zira Süleyman peygamberin babasının [Davud peygamberin] mezmurlarında “Sebe’”den bahsedilmektedir:

Mezmurlar; 72/1- 12:

1- Ey Tanrı, adaletini krala, doğruluğunu kral oğluna armağan et.
2- Senin halkını doğrulukla, mazlum kullarını adilce yargılasın!
3- Dağlar, tepeler, halka adilce gönenç getirsin!
4- Mazlumlara hakkını versin, yoksulların çocuklarını kurtarsın, zalimleriyse ezsin!
5- Güneş ve ay durdukça, kral kuşaklar boyunca yaşasın]
6- Yeni biçilmiş çayıra düşen yağmur gibi, toprağı sulayan bereketli yağmurlar gibi olsun!
7- Onun günlerinde doğruluk serpilip gelişsin, Ay ışıdığı sürece esenlik artsın!
8- Egemenlik sürsün denizden denize, Fırat`tan yeryüzünün ucuna dek!
9- Çöl kabileleri diz çöksün önünde, düşmanları toz yalasın.
10- Tarşiş`in ve adaların kralları ona haraç getirsin, Saba ve Seva kralları armağanlar sunsun!
11- Bütün krallar önünde yere kapansın, bütün uluslar ona kulluk etsin!
12- Çünkü yardım isteyen yoksulu, dayanağı olmayan düşkünü o kurtarır.
                                                                                                                              

SEBE’ HÜKÜMDARININ SAHİP OLDUĞU İMKÂNLAR

Hüdhüd’ün Sebe’ hükümdarı için kullandığı “Kendisine her şeyden verilmiş” ifadesi bir mübalağa olup bu ifadeden, krallığa ülkenin ihtiyacı olan her şeyden bir miktar verilmiş olduğu anlaşılmalıdır. Hatırlanacak olursa, böyle mübalâğalı bir ifade 16. ayette de Süleyman peygamber için kullanılmış idi.

SEBE’ MELİKESİNİN TAHTI

Hüdhüd, Sebe melikesinin tahtını “ العظيمazîm [çok büyük]” olarak nitelemek suretiyle, ülkenin genişliğini, zenginliğini ve idarecisinin üstün seviyeli ve dirayetli birisi olduğunu anlatmak istemiştir. Ancak bazıları bu ifadeyi “fiziksel büyüklük” ve “güzellik” olarak anlamış ve ortaya bu anlayışa uygun abartılı nakiller çıkmıştır:

İbn Abbas dedi ki: Bu kadının tahtının uzunluğu seksen zira`, eni de kırk zira` idi. Yukarı doğru yüksekliği de otuz zira` idi. İnci, kırmızı yakut ve ye­şil zebercetle süslü idi.
Katâde dedi ki: Ayaklan inci ve cevherdendi, üstündeki örtüler ise ince ve kalın ipektendi. Üzerinde de yedi tane kilit vardı.
Mukatil dedi ki: Tahtı seksene seksen zira` idi, yerden yüksekliği de sek­sen zira` idi. Mücevherlerle süslenmişti,
İbn İshak dedi ki: Ona kadınlar hizmet ederdi. Beraberinde ona hizmet etmek için altı yüz kadın vardı. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an )

Hüdhüd’ün Sebe’ hakkında verdiği bu bilgiler, yukarıda söylediğimiz gibi onun din ve siyaset yönünden donanımlı bir kimse olduğunu göstermektedir. H.Yılmaz

"Hüdhüd"ün rolü burada sona eriyor. Rasyonalistler, onun bir kuş olduğunu inkar etmektedirler. Onlarca, temyiz ve ifade gücü gibi kabiliyetlerin, bir kuşta bulunması aklen mümkün değildir. Nitekim, bir ülkeye gitmesi ve orasının Sebe toprakları olduğunu anlaması, orada şöyle vaya böyle bir idare sisteminin varlığını, belli bir kadının idare ettiğini, güneşe-tapmanın onların dini olduğu, bir tanrıya tapmış olmaları gerekirken sapıttıkları gibi karmaşık hususları bir kuşun bilemeyeceğini ileri sürerler.
Üstelik kuşun, dönüşünde, Hz. Süleyman'a (a.s), son derece ayrıntılı bir raporu sunmasının yine aklî bakımdan mümkün olmadığını iddia ederler. Sadece bu basit sebeplerden dolayı şaşkın ateistler, hayvan hikâyeleri ve masallardan (Kelile ve Dimne) ibaret bir kitap olduğunu ileri sürerek Kur'an'ı reddederler. Diğer taraftan ise, Kur'an'ı akıl yoluyla yorumlamaya çalışanlar, "Hüdhüd"ün kuş değil, aksine bir insan olduğunu ispat etmek için de Kur'an'ın açık kelimelerine yanlış mânâlar verirler.
Fakat (aslında) işin aslı şudur: Peki bu beyler, çeşitli hayvan türleri ile onların çeşitli fertleri hakkında, bu kadar kesin konuşabilecekleri hangi sağlam bilgilere sahiptirler acaba? Halbuki onların bu konuda sahip oldukları bilgi, hayvanların hayatı ve davranışlarından yalnızca onların dikkatini çekenleri, sadece üstünkörü ve yetersiz gözlemin neticesinden çıkardıkları bir takım sonuçlardan ibarettir. Doğrusu insanoğlu, çeşitli hayvanların neyi ne kadar bildiği, neyi görüp duyduğu, nasıl hissettiği, nasıl düşündüğü ve nasıl anladığı konusunu bilebileceği yanılmaz imkanlara şu ana kadar sahip olamamıştır. Bununla beraber çeşitli hayvan türlerinin yaşayışları üzerinde yapılan basit bir gözlem bile, hayvanlardaki olağanüstü yetenekler konusunda bazı bilinmeyenleri açıklamış bulunuyor. Şimdi, bu hayvanların yaratıcısı olan Allah (c.c), peygamlerinden birine kuş dili öğrettiğini ve ona kuşlarla konuşma yeteneğini ihsan ettiğini haber verdiği zaman biz orada durmalı, haddimizi bilmeliyiz. Ayrıca Allah'ın (c.c), yabancı topraklarda doğru gözlemler yapabilecek ve Peygamber'e ayrıntılı bir rapor verebilecek şekilde Peygamberi'nin bir 'hüdhüd'ü evcilleştirip eğitmesinden bahsettiği yerde, aslında bizim durup Allah'ın (c.c) bildirdiği hükümlerin ışığı altında, hayvanlar hakkında sahip olduğumuz yetersiz bilgimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekir; bize bu yakışır. Ne var ki böyle yapacak yerde, bu hususta kendi yetersiz bilgimizi ölçü alarak Allah'ın (c.c) bu hükmünü yalana çıkarmak, ya da mânâsını çarpıtma budalalığını gösteriyoruz. Mevdudi

Süleyman peygamberin ayetteki ifadesine dikkat edilecek olursa, onun Sebe’ ülkesinin zenginliğiyle ilgilenmediği, yalnızca şeytanın onları Allah’a secdeden engelleyerek güneşe taptırdığı ile ilgilendiği görülmektedir.
Süleyman peygamber, Sebe’ halkını saptırmış olan şeytana karşı bir girişim başlatmış ve yolladığı mektupla halkı şeytana karşı tavır almaya yöneltmiştir. Süleyman peygamberin mektubu götürecek olan görevliye verdiği talimat, “Onu kendilerine bırak, sonra onlardan biraz geri çekil de bak” şeklindedir. Bu ifadede kullanılan “kendileri” ve “onlardan” zamirlerinin çoğul olması, mektubun sadece Melike’ye değil, tüm Sebe’ halkına yönelik olduğunu anlatmaktadır.
Kur’an’da sadece bu kadar bilgi verilmişken bazıları Hüdhüd’ün mazgal deliğinden Melike’nin odasına girdiğini, mektubu onun yanına attığını, sonra da pencerede saklanıp neticeyi gözlediğini ileri sürmüşlerdir. H.Yılmaz

Kur'an da 114 sure vardır. Her surenin başında Besmele vardır. Ancak dokuzuncu surenin (Tevbe suresinin )başında Besmele yoktur. Bu ayette geçen Besmele ile, sure sayısı ve besmele sayısı, 114 sayısıyla, eşitlenmiş oluyor. Bu da Allah'ın hikmetlerinden birini oluşturuyor. M.Sağ

Bizim bu ayetin başında yer alan “Allah şöyle diyor” şeklindeki ilavemiz anlatımın kendi akışından ileri gelmektedir; şöyle ki: Hüthütün getirdiği haber Sebe Melikesi'yle Hz. Süleyman arasındaki ilk irtibat durumundadır; dolayısıyla, daha önce aralarında düşmanca ya da başka mahiyette herhangi bir temas olmadığına göre, Hz. Süleyman'ın Sebe halkını kendine karşı büyüklenmemeleri yönünde uyarması için ortada herhangi bir sebep yoktur. Öte yandan, hüthütün anlattıkları, Sebeliler'in (Hz. Süleyman'a karşı değil, fakat) güneşe tapmak ve görünmeyen Müte‘âl bir tanrı olarak Allah'a “kulluk etmeleri gerektiğini kabule yanaşmamak” suretiyle asıl Allah'a karşı büyüklük tasladıklarını ortaya koymaktadır (yukarıda 24-25. ayetler). Bu itibarla, yukarıdaki ifadenin, Hz. Süleyman'ın, bir peygamber olarak Allah adına Sebe halkını, inkarcı tutumlarını bırakıp Allah'a teslim olmaya çağırması olarak anlaşılması daha doğru olur. (Karş. 44:19'da, “Allah'a karşı büyüklük taslamayın” şeklindeki benzer ifade.) M.Esed

Yani mektup, çeşitli sebeblerden dolayı mühimdir: 1- O, olağanüstü bir yoldan bana ulaşmış bulunuyor. Onu bana bir ulak değil de bir kuş getirmiş ve yukarıdan önüme atmıştır. 2- Mektup, Filistin ve Suriye'nin büyük hükümdarı Sultan Süleyman'dan geliyor. 3- O, Rahman ve Rahim olan Allah'ın (c.c) adıyla başlıyor. Bu tarz ise bizim bilmediğimiz ve zamanımızdaki hiç bir hükümdarın tatbik etmediği olağanüstü bir usüldür. 4- Gene, diğer bütün tanrı ve tanrıçalarını hariç bırakan bir şekilde, yalnız Allan'ın ad ve hamdine münhasır bir mektubun yazılması alışık olmadığımız bir tarzdır. 5- Ayrıca açık bir ifade ile, isyanı bırakıp itaatı benimsemeye bizi davet etmesi ve müslüman olarak Hz. Süleyman'ın (a.s) huzurunda hazır bulunmamızı istemesi mektubun en önemli özelliğidir.
" Müslümanlar olarak bana geliniz" ibaresinin farklı iki anlamı olabilir: 1- Bana, boyun eğmiş, teslim olmuş olarak geliniz! 2- "(İslam'ı kabul ettikten sonra.) Bana müslümanlar olarak geliniz." Birinci şekildeki anlam, Peygamber Süleyman'ın (a.s) sultan olarak sahip olduğu konumuna uygundur. İkinci anlam ise, Süleyman'ın (a.s) peygamberlik vasfına uygundur. Muhtelemen her iki anlamı da ifade etmek için bu geniş kapsamlı kelime kullanılmıştır. Bağımsız devlet ve hükümetlere İslam da aynı tip daveti sunmuştur. Yani ya İslam'ı kabul eder ve onun hayat tarzını benimserler veya siyasi bağımsızlıklarından vazgeçerek İslam'a boyun eğer ve 'Cizye' öderler. Mevdudi

Duhan 17–21:  Ve ant olsun ki, Biz onlardan önce Firavun kavmini fitnelendirdik. Ve onlara çok saygın bir elçi gelmişti: “Allah’ın kullarını bana geri verin. Şüphesiz ben sizin için gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah’a karşı üstünlük taslamayın. Şüphesiz ki ben size apaçık bir güç getiriyorum. Ve Şüphesiz ben, beni taşlamanızdan dolayı benim Rabbime, sizin Rabbinize sığındım. Eğer siz bana inanmazsanız hemen yanımdan uzaklaşın.”

Burada mektubun içeriği kadar, niteliği ve Hüdhüd’ün bu mektubu nasıl taşıdığı da önemlidir ve üzerinde durmayı gerektirmektedir. Çünkü piyasada bu konuya dair birçok abartılı nakil mevcuttur:

ABARTILAR

Rivayet olunduğuna göre, Hüdhüd oraya ulaştığında bu kraliçenin etrafının duvarlarla kapatılmış olduğunu gür­dü. Belkıs`ın güneşe ibadeti dolayısı ile doğduğunda güneşin girmesi için duvarda bırakmış olduğu bir küçük boşluğa gitti. Rivayete göre Belkıs uy­kuda iken mektubu bıraktı. Belkıs, uyandığında mektubu gördü ve bundan dola­yı korkuya kapıldı. Uykudayken birilerinin yanına girdiğini zannetti. Uyku­dan kalktığında kendisinde bir değişiklik görmedi. Güneşin durumunu öğ­renmek üzere duvardaki boşluğa bakınca, Hüdhüd’ü gördü ve böylelikle du­rumu anladı.
Vehb ile İbn Zeyd de şöyle demişlerdir: Onun güneşin doğuş yerine ba­kan bir duvar boşluğu vardı, güneş doğdu mu secde ederdi. Hüdhüd bu boşluğu kanadıyla kapattı, güneş yükseldi. Belkıs bunun farkına varmadı, gü­neşin doğuşunun geciktiğini anlayınca, ayağa kalkıp oraya baktı. Hüdhüd de mektubu ona attı. Mektubun üzerindeki mührü görünce, titredi ve boyun eğ­di. Çünkü Süleyman (a.s)`ın mülkü mühründe idi. Mektubu okuduktan son­ra kavminin ileri gelenlerini topladı ve (âyette) daha sonra gelecek olan söz­lerle onlara hitabetti.
Mukatil de dedi ki: Hüdhüd mektubu gagasıyla taşıdı. Etrafında askerle­ri ve kumandanları bulunduğu sırada kadının tepesinde duruncaya kadar uç­tu. Herkesin gözü önünde bulunduğu yerde kanatlarını çırpıp durdu. Kadın da başını kaldırıp ona bakınca mektubu göğsünün üzerine bıraktı. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an )

Yukarıda verilen nakillerdeki abartıların boyutlarını görmek için konuya akılcı yaklaşmak ve önce şu soruların cevaplarını aramak gerekmektedir: Bu mektup neyin üzerine, hangi yazı ile ve hangi yazı malzemesi ile yazılmıştır? Fazla araştırma yapmaya gerek kalmadan, bu soruların cevaplarını “yazı”nın tarihî gelişimi ile ilgili bilgiler arasında bulmak mümkündür.
Olayların geçtiği çağda kullanılan yazı çivi yazısı veya hiyeroglif, yazı malzemesi de taş levha, kil tablet, papirüs veya hayvan derisidir. Çinliler tarafından M.S. 1. yüzyılda icat edilecek olan kâğıt henüz o dönemde mevcut değildir. Bu faktörler yüzünden Süleyman peygamberin Melike’ye yazdığı mektup Hüdhüd kuşunun taşıyamayacağı bir hacimde olmak durumundadır. O çağdaki hangi yazı malzemesi üzerine yazılırsa yazılsın, bu mektubu güvercin büyüklüğündeki bir kuşun Filistin’den Yemen illerine taşıyabilmesi mümkün değildir. Arkeolojik araştırmalar sonucu bu mektup bulunup gerçek anlaşılıncaya kadar bizim ağırlıklı kanaatimiz şu yöndedir: O günkü yazı malzemelerinden birine yazılmış olan bu mektup muhtemelen Yemen’e at, eşek, deve gibi o zamanın ulaşım araçlarından biriyle ve Hüdhüd’ün himayesinde gönderilmiş olmalıdır. H.Yılmaz

Bu ayette “şûra” yönteminin güzel bir örneği anlatılmaktadır. Süleyman peygamberden Allah adına İslâm’a girme daveti içeren mektubu alan bayan yönetici, durumu derhal şûra üyelerine bildirmiştir. Ayetteki ifadesinden, kraliçenin şura üyelerine son derece itibar ettiği anlaşılmaktadır.
Ayette “ileri gelenler” olarak çevirdiğimiz “mele’” sözcüğü aslında “depo” demektir. İleri gelenler burada, yönetim bilgileriyle dolu olmaları sebebiyle mecazen “depo” sözcüğüyle adlandırılmışlardır. “Mele’” sözcüğü ile ilgili geniş açıklamamız Sad suresinin tahlilinde verilmiştir. (Tebyinü’l Kur’an; c.2. s.321, 322 )

DANIŞMA [MÜŞAVERE]

Bu ayette işaret edilmek suretiyle önemi belirtilen şûra, Rabbimiz tarafından peygamberimize, dolayısıyla da bizlere açıkça emredilmiştir:

Âl-i Imran 159: İşte sen (o zaman), sırf Allah’ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah’a tevekkül et. Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever.

Şûra 38, 39: Ve onlar, Rabblerinin çağrısına cevap verirler, salatı ikame ederler; onların işleri de kendi aralarına şûra iledir. Ve kendilerini rızklandırdığımız şeylerden infak ederler.Ve onlar, kendilerine bağy [bir zulüm ve saldırı] isabet ettiği zaman birbirleriyle yardımlaşırlar.

Müşavere özellikle savaşta çok eskiden beri uygulana gelen bir usuldür.  Çünkü şûradan güç doğar. H.Yılmaz

İleri gelenlerin buradaki ifadeleri, onların beden güçlerine, alet edevatlarına, silâhlarına güvendiklerini göstermekte ve savaştaki yiğitliklerini, sebatlarını anlatmaktadır.

Rivayetçiler bu konuyu da abartmışlardır:

İbn Abbas dedi ki: Onlardan herhangi birisi, gücünün bir göstergesi olarak atını koşturur, nihayet en hızlı koştuğu bir sırada bacaklarını kapatır ve gücü ile atını durdururdu. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an ) H.Yılmaz

Kur'an gelmeden yüzyıllar önce, danışma meclisiyle yürütülen bir sistemin kadın liderinin ağzından, krallık sisteminin eleştirilmesini bildirmesi çok ilginç. Kur'an, aklı ile düşünen toplumlar için bir rehberdir. M.Sağ

Bütün klasik müfessirlerin belirttiği gibi, bu anlam örgüsü içinde duhûl terimi, hiç şüphesiz, ister istila yoluyla olsun, ister ülke içinde elde edilen politik gücün marifetiyle olsun, “zorla girmek (‘anveten)” anlamına gelmektedir. (Buradaki mulûk terimi, lugat olarak “krallar” anlamını taşıyor olmakla birlikte, kelimenin geleneksel anlamıyla “kral” olmasa da, iktidarı zora başvurarak ele geçiren ve tebaaya baskı uygulayan her türlü despot ve zorbayı ifade ediyor olabilir.)

Böylece, Sebe Melikesi, Hz. Süleyman'a kuvvet yoluyla karşı çıkmayı yöntem olarak bir kenara bıraktığını ifade etmektedir. Onun ifadesinde, zora başvurmak yoluyla (‘anveten) elde edilen politik gücün, baskıya, toplumsal acılara ve manevî/ahlakî çöküntüye yol açmasından dolayı menfûr olduğu yolundaki Kur’ânî öğreti de dile getirilmektedir. M.Esed

Bu bir cümle ile emperyalizmin mükemmel bir tenkidi yapılmıştır. Kralların başka ülkeleri işgal etmeleri, galip orduların esareti altına girmiş olan halklara karşı uyguladıkları baskı ve şiddet, hiçbir zaman onların ıslahı ve hayrı uğruna olmamıştır. Bir topluma Allah'ın lütfettiği imkan ve gıda kaynaklarını ele geçirmek ve sömürmek işgallerde her zaman değişmez hedefler olagelmiştir. Böylece o toplum, direnemeyecek ve ülkenin imkanlarından hiçbir pay alamayacak bir şekilde kuvvetsiz ve zayıf bir duruma düşürülür. Bu hedefe ulaşmak için de ülkenin refah, güç ve saygınlığını sağlayan tüm kaynaklarına el koyar. Bir milletin saygınlık ve bağımsızlığını sağlayan herşeyini yok eder. Ayrıca kölelik, dalkavukluk, ihanet ve birbirini jurnal etmek gibi aşağılık davranışlar benimsettirilerek ülkenin asıl sahibi olan kimseler dejenere edilip soysuzlaştırılır. Neticede yerlilerin, sömürgeci emperyalistleri taklit ve kültürlerine karşı hayranlık duymaları sağlanmış olur. Bunun yanısıra, yerli halkın, kendi kültür ve şahsiyetini oluşturan ortak değerleri küçümseme kompleksine kapılması için ne gerekiyorsa yapılır. Böylece, kültürlerine ait en kutsal ata miraslarını satmaktan çekinmeyecek ve ülkenin gerçek sahiplerini menfaat karşılığı her türlü ihaneti yapmaya hazır aşağılık bir şahsiyetler derekesine düşürmüş olacaklar.
Bu cümlenin iki anlamı var ve burada her ikisi de eşit olarak muhtemeldir: 1- Sözkonusu cümle, Sebe melikesinin yaptığı konuşmanın bir parçası olabilir. Bunun da, daha önce geçen sözlerini vurgulamak için ilave etmiş olabilir; veya 2- Bunlar, Melike'nin konuşmasını te'yid için arada, Allah tarafından ilave edilmiş sözler olabilir. Mevdudi

İleri gelenlerin savaş yanlısı fikirlerine karşı Melike’nin meseleye sulh ile bir çıkış yolu bulmak istemesi, tüm insanlığa ve tüm zamanlara ibret olacak niteliktedir.
Bu ayetler açık ifadelerle başka ülkelere giren zalim işgalci ve sömürgecilerin o ülke halkına karşı uyguladıkları baskı ve şiddeti en mükemmel bir şekilde nakletmektedir. Bu anlayış tarih boyunca hiçbir zaman değişmemiştir. Beş bin sene evvelki emperyalist zihniyet ile bugünkü emperyalist zihniyet ve bunların kullandıkları yöntemler arasında fark gözükmemektedir. İşgaller hiçbir zaman müstemlekelerin yararına olmamış, işgal edilen ülkenin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının ele geçirilmesi işgalcilerin değişmez amaçları olmuştur. Sömürgecilerin bu amaçlarına ulaşması ise sömürgelerdeki halkların yok olması anlamına gelmektedir. Şöyle ki:
Sömürgeler önce yerli işbirlikçilerin de yardımıyla kendi imkânlarından pay alamaz duruma getirilir. Bu yolla kuvvetsiz bırakılan, zayıflayan sömürge her türlü direncini kaybeder. Kendisine refah, güç sağlayacak kaynaklardan yoksun bırakılan sömürge için artık yok olma süreci başlamış demektir. İkinci aşamada ülkenin saygınlığını sağlayan bağımsızlık ilkeleri yok edilir. Bunlar yapılırken bir taraftan da ülke halkına kölelik, dalkavukluk, ihanet, jurnalcilik gibi aşağılık davranışlarla köşe dönme felsefesi benimsetilir. Böylece halkın iyice yozlaşıp soysuzlaşması sağlanır. Artık her türlü insanî değerini yitiren bir halkta sömürücü emperyalistlerin kültürlerine karşı hayranlık uyandırmak çok kolaydır. Hayranlıkla başlayan bu süreç zamanla asimilasyonu getirir, asimilasyon tamamlandığında ise o toplum artık ecelini tamamlamıştır; tarihten silinir, yok olur gider. H.Yılmaz

Yani, sadece dünyevî zenginlik değil, fakat bunun yanında iman, bilgi ve hikmet ve normal olarak diğer insanlardan saklı tutulan gerçekler konusundaki vukuf. Yani, yalnızca maddî zenginliklere değer veren ve manevî değerlere karşı umursamazlık gösteren.M.Esed

Bu cümle gurur ve kibir ifade etmez. Onun demek istediği husus şudur: "Ben sizin malınızı istemiyorum; benim sizden istediğim şey, inanmanız ya da hakça olan bir sisteme teslim olmanızdır. Şayet bu iki şıktan birini kabul etmezseniz, mallarınızdan rüşvet almam ve sizi çok tanrılı ve kötü bir hayat sürdürmeyle başbaşa bırakmam mümkün değildir. Allah'ın bana verdiği, mal ve mülkünüze karşı herhangi bir arzu beslettirmeyecek derecede bol ve yeterlidir." Mevdudi

Lafzen, “ve onlar küçük düşürülecekler”. Kur’an her türlü saldırı savaşını açıkça yasakladığına göre (bkz. 2:190-194 ve ilgili notlar), aynı Kur’an'ın bir peygamberin ağzından zorbalara yakışan saldırganca tehditler vaz‘etmiş olması düşünülemez. Bunun içindir ki, 31. ayette olduğu gibi, burada da “üzerlerine varma” tehdidiyle, yani inkarcı tutumlarını bırakıp Allah'a kulluk etmeleri gerektiğini kabul etmedikleri takdirde kendilerini cezalandıracağı yolundaki tehditle Sebe halkını uyaran Allah'ın kendisidir. Önceki ayetlerde kişi zamirinin, Hz. Süleyman kendi adına konuştuğunda birinci tekil şahıs formundayken, yukarıdaki cümlede âniden büyüklük ifade eden “Biz” çoğul zamirine dönüşmesi de bu görüşü desteklemektedir (nitekim, sonraki ayetlerde, kişi zamiri yeniden birinci tekil şahsa dönecektir). M.Esed

Ayetlerden anlaşıldığına göre, Sebeliler Süleyman peygamberin karar değiştireceğini sanarak ona bir takım hediyeler göndermişlerdir. Ne var ki, Süleyman peygamber kendi adına değil de Allah adına hareket ettiği için, gönderilen bu hediyelerle ilgilenmemiştir. Onun amacı, Allah’ın astlarından güneşe tapan bu topluluğa doğru yolu göstermektir. Hiç bir Allah elçisinin tebliğine karşılık bir ücret alması mümkün olmadığı gibi, Süleyman peygamberin de Sebelilerden hediye kabul etmesi söz konusu değildir.
Kur’an’da Melike’nin gönderdiği hediyelerin neler olduğundan söz edilmemesine karşılık, rivayet mekanizması yine boş durmamış ve hediyelerin ne kadar altından, ne kadar gümüşten oluştuğu hakkında listeler üretilmiştir.
Bu olayda, “dinde zorlama yoktur” ilkesine göre dileyenin Allah’a, dileyenin de aya, güneşe tapabileceği; buna karşılık, Süleyman peygamberin ise gönderdiği mektupla dinde zorlama yaptığı düşünülebilir. Fakat bu düşünce doğru değildir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, ayetteki “Şeytan da göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmesinler diye kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için de onlar hidayete eremiyorlar” ifadesidir. İfadeden kolayca anlaşıldığı gibi, orada bir şeytan vardır ve o şeytan halkın özgür iradesiyle davranmasını engelleyerek onları Allah’tan uzaklaştırmakta ve güneşe taptırmak için faaliyet göstermektedir. Allah’a savaş açmak anlamına gelen bu durum ise müdahale edilmesi ve ortadan kaldırılması gereken bir fitnedir.Ayette şeytan olarak nitelenen kişinin kimliğine ait henüz bir bilgimiz yoktur. H.Yılmaz

Yani, o'nun mesajına icabet ederek (Râzî, İbni Kesîr).

 Lafzen, “teslim olmuş kimseler olarak (müslimîn) bana gelmeden önce”, yani, Allah'a teslim olmuş kimseler olarak (bkz. yukarıda 31. ayet). “Taht” (‘arş) terimi burada ve bundan sonraki ayetlerde -23. ayetin sonunda olduğu gibi- mecazî yahut deyimsel anlamıyla, yani “hükümranlık” ya da “iktidar/kudret” anlamında kullanılmaktadır (Râğıb). Ayetten anlaşıldığı kadarıyla Hz. Süleyman, misafirini onun dünyevî gücünü ya da nüfûzunu temsîl eden bir imajla karşılamak ve böylece ona “tahtının”, Allah'ın sınırsız kudreti yanında hiçten farksız olduğunu göstermek istiyor.M.Esed

Bu ve bundan önceki cümle arasında ince bir boşluk vardır. Bu bölüm üstünde dikkatli bir araştırmada bulunan kimse bu boşluğu kolaylıkla doldurabilir. Bu husus ise şu anlama gelir: " Ey elçiler, bu hediyeleri, sizi buraya gönderen kimselere geri götürün. Onlar ya bizim birinci teklifimize teslim olur; yani müslüman olarak huzurumuza gelirler, ya da onlar üzerine kuvvet göndeririz."
 Kıssanın hazfedilmiş olan ayrıntıları şu mealdedir: Elçiler, getirdikleri hediyelerle birlikte, geri dönüp gördükleri ve duydukları hakkında bir rapor sundular; Melike, Süleyman (a.s) hakkında duyduklarına dayanarak Kudüs'e resmi bir ziyarette bulunmaya ve Peygamber'i şahsen görmeye karar verdi. Saray erkanının eşliğinde Kudüs'e gitmek üzere Sebe'den ayrıldı. Bu arada Hz. Süleyman'ın maiyetine, daveti bizzat Peygamber'den duymak ve onunla doğrudan konuşmak üzere şahsen gelmekte olduğuna dair önceden bir haber gönderdi. Burada, Melike'nin Kudüs yakınında bir yere varışından itibaren ara verilen kıssaya (buradan) tekrar devam edilir ve neticede Melike, bir-iki gün içinde Hz. Süleyman'ın (a.s) huzuruna çıkar, kıssaya da buradan itibaren yeniden başlanır.
 Yani bu, " O'nun büyük bir tahtı da var. " diye hakkında 'Hüdhüd'ün haber verdiği tahttır.Bazı müfessirler burada garip yorumlarda bulunmuşlardır. Şöyle ki; " Hz. Süleyman (a.s), Melike Kudüs'e varmadan önce, ona ait tahtın kendi huzuruna getirilmesini istedi. Zira Süleyman (a.s) tahtı ele geçirmek arzusundaydı. Melike müslüman olduğu taktirde tahtını ve onun mülkünü artık ele geçirmenin kendisi için gayri meşru olmasından korkuyordu. Bundan dolayı Süleyman (a.s), Melike daha Kudüs'e varmadan önce onun tahtını ele geçirmek istedi. Zira o anda onu, kendi mülküne katmak meşru sayılırdı." Allah (c.c) bizleri affetsin!.... Bu, Peygamber'in niyeti hususunda saçmasapan bir anlayıştır. Ayeti niçin Hz. Süleyman'ın (a.s) tebliğ esnasında mucize göstermek istemesi şeklinde anlamayalım? Ayet'in manasını neden, Hz. Süleyman'ın (a.s) kendisinin kesinlikle Allah'ın bir peygamberi olduğuna inandırması doğrultusunda, Alemlerin Rabbi olan Allah'ın peygamberine, nasıl olağanüstü güçler lütfettiği mânâsına almayalım? Bazı çağdaş yorumcular bu ayete daha da saçma bir mânâ vermektedirler: Ayeti, " Sizden hanginiz Melike için bir tahtı bana getirebilir? diye tercüme ederler. Halbuki Kur'an-ı Kerim,"O'nun tahtı" mânâsında olan "biarşiha" ifadesini kullanmış, fakat, "O'nun için bir taht" anlamındaki "biarşi leha" ibaresini kullanmamıştır. Hz. Süleyman'ın (a.s), Melike'ye ait tahtın Yemen'den Kudüs'e getirilmesini, hem de bunun, Melike'nin gelişinden önce olması şeklindeki Kur'an'ın ifadesini gözardı ederek bu kimseler sözkonusu ayeti yanlış tercüme ediyorlar. Mevdudi

Zamanımızın bazı akılcı müfessirlerine göre, Hz. Süleyman'ın (a.s) emrinde çalışan cinlerin insanlardan mı, yoksa yaygın olarak cin diye bilinen görünmeyen yaratıklardan olan kimseler mi olduğu hususu, bu konuşmadan açıkça ortaya çıkmaktadır. Şüphesiz Hz. Süleyman'ın (a.s) bulunduğu saray ile Sebe başşehri Ma'rib arası, en iyimser bir tahmin ile üç-dört saat, kuş uçuşu ile bile bu mesafe 1500 milden daha az değildir. Çok güçlü ve kuvvetli bile olsa bir insanın bir melikeye ait tahtı, bu kadar kısa bir zaman zarfında o kadar uzaklıktan getirmesi mümkün değildir.Jetle bile bugün bu görevin yerine getirilmesi imkansızdır. Kaldı ki taht, açık bir ormanda bekler halde değil, aksine kraliçenin sarayında idi ve saray da sıkı koruma altında olmalıydı. Kraliçenin yokluğunda tahtın, daha emin bir yerde saklanmış olması gerekirdi. Tahtı alıp getirmek üzere birisi onun bulunduğu yere gitmiş olsayd, tabîî olarak oradaki nöbetçileri etkisiz hale getirip onu alabilmesi için, beraberinde bir kuvvetin eşlik etmesi kaçınılmazdı. Bu şartlar altında, saray ayaklanmadan önce bütün bu işler nasıl başarılabilirdi? (O halde) Bu iş, ancak bir cin ile ilişki sonunda düşünülebilir, makul olabilir! Yani, "Tahtı alıp başka bir yere götürmeyeceğim ve de üstünden değerli bir şey almayacağım hususunda bana güvenebilirdin." Mevdudi

Bu ayetlerde, gönderilen hediyeleri reddettikten sonra Süleyman peygamberin Melike’nin tahtını kimin getireceği hususunda kurmaylarıyla yaptığı görüşmeler nakledilmektedir.
39. ayette cinlerden bir ifritin “Sen makamından kalkmadan” şeklindeki ifadesi, klâsik kaynaklardaki ve bu kaynakları peşinen doğru kabul edenlerin eserlerindeki gibi “sen yerinden kalkmadan” anlamında olmayıp “sen iktidar koltuğundan kalkmadan”, yani “sen iktidarda iken, sen iktidardan düşmeden, senin iktidarın döneminde” demektir.
“ مقامMakam” sözcüğü, “ قومkavm [oturur durumdan ayağa kalkma]” sözcüğünün ism-i mekân kalıbı olup sözcüğün esas şekli “ مقومmakvem”dir. Dolayısıyla “ مقامmakam” sözcüğünün anlamı “kalkılan, ayakta durulan yer” demektir. Bu sözcük tek başına kullanıldığında, verdiğimiz sözcük anlamına; izafetli kullanıldığında ise “mevki, konum” anlamına gelir. Sözcüğün Arapçadaki kullanımı aynen Türkçede de söz konusu olup “makam arabası”, “makam odası”, “başbakanlık makamı”, “savcılık makamı”, “şahitlik makamı”, “adlî makamlar”, “idarî makamlar”… gibi hep izafelidir.
“ قومKavm” sözcüğünün karşıt anlamlısı “ جلوسcülûs
[ayakta duranın oturması]” sözcüğü olup “bir makama tayin olma, göreve başlama, makam koltuğuna oturma” anlamında kullanılır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu döneminde padişahların tahta çıkışlarına “cülûs-u hümayun” denmiş ve bu olaylar için “cülûs törenleri” düzenlenmiştir.
“Makam” sözcüğü Kur’an’da 14 yerde geçmektedir. Sözcük altı yerde yalın hâlde ve “yer” anlamında kullanılmıştır. Diğer sekiz yerde ise izafetli olarak “mevki, konum” anlamında kullanılmıştır. Konumuz olan 39. ayetten başka, sözcüğün “mevki, konum” anlamında kullanıldığı ayetler şunlardır: Bakara/125, Âl-i Imran/97, Rahman/46, Naziat/40, Maide/107, Yunus/71, İbrahim/14. Bunlardan iki tanesinin meali aşağıdadır:

Âl-i Imran 97:  Onda apaçık deliller; İbrahim’in makamı vardır. Oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir.

Rahman 46:  Ve Rabbinin makamından korkan kimseler için iki cennet vardır.

Sonuç olarak, 39. ayette izafetli kullanılmış olan “makam” sözcüğü de, yukarıda meallerini sunduğumuz ayetlerdeki “makam” sözcükleri gibi “mevki, konum” anlamındadır.

“ عفريتİfrit” sözcüğü, özet bir ifadeyle, “akranlarını ezip geçen, onları zelil kılan kötü adam” demektir. (Lisanü’l-Arab, c.6, s.326-331, “afr” mad.) İsrail ülkesindeki yabancılardan olan bu kişinin (Tebyînü’l-Kur’an; c:2, s:392-397) ayetteki “Ve hiç şüphesiz ben onun üzerine güçlü ve güvenilirim” ifadesi, “Onu taşıyabilirim, hiçbir şeyi kırmadan, dökmeden, olduğu gibi getirebilirim; alıp kaçmam, ihanet etmem” anlamına gelmektedir. H.Yılmaz

Tanrı'nın Kur'an'da verdiği örnekler, aklını kullanan bilgili toplumlar için önemli ipuçları verir. Bu ayette bilimin ve bilim adamının gücünün, cinlerden bile üstün olduğunu çok net olarak açıklıyor. Ve bilimin, fiziksel olarak bir eşyayı anında bir mekandan başka bir mekana taşıyabileceğini işaretliyor. M.sağ

 Lafzen, “kendisinde vahiyden (el-kitâb) bir bilgi/ilim bulunan kişi” -yani, Hz. Süleyman'ın kendisi (Râzî).

 Yani, büyünün başarabileceğinden daha hızlı şekilde; bu ifadeyle, “tahtın” getirilmesinin sembolik mahiyetine işaret edilmektedir. Hz. Süleyman'la Sebe Melikesi kıssasının bütününde olduğu gibi, kıssanın “tahtın getirilmesi” bölümünde de, insan ruhunun manevî değerler yönünde tedricî uyanışının temsîlî bir ifadesi olmak üzere sembolik olan ile menkıbevî olan ince bir biçimde içiçe örülmüştür.

 Lafzen, “önünde kurulu olarak görünce”. İstekarra fiili ve ondan türetilen müstekirr ortacı, çoğu zaman “olan” yahut “mevcut bulunan/var olan” bir şeye işaret ettiğinden (karş. Lane VII, 2500) raâhu müstekirren ‘indehû ifadesi “onu (fiilen) karşısında buldu” şeklinde anlaşılabilir. Bizim çeviride benimsediğimiz ifade de sözcüğün bu anlamına dayanmaktadır.

 Yani, “taşıdığım ya da kullandığım manevî gücü Allah'tan mı, yoksa kibirli bir şekilde kendimden mi bildiğim” konusunda denemek üzere. M.Esed

Bu şahıs kimdi, ne gibi özel bir bilgiye sahipti, burada atıfta bulunulan kitap hangi kitaptı ve kimler hakkında bilgi sahibi idi, kesin hiçbir şey bilinmiyor. Ne Kur'an'ı Kerim'de ne de sahih hadislerde, bu konular hakkında hiç bir açıklamaya rastlamıyoruz. Bazı müfessirler onun bir melek; diğer bir kısmı da onun bir insan olduğunu söyler. "İnsandır" diyenler, bu sefer kimliğinde birleşmiyorlar. Bazısı onun, şifahi Yahudi rivayetlerinde vezir olarak ismi geçen Asaf b. Bahriya, kimi de onun, Hızır (a.s) olduğunu zikreder. Başka bir grup da ona başka bir isim verir. İmam Razî ise bu şahsın bizzat Süleyman'ın (a.s) kendisi olduğunda ısrar eder. Fakat bunlardan hiçbiri güvenilir bir kaynağa dayanmamaktadır. Razî'nin görüşü, Kur'an-ı Kerim'in metnine dahi uymaz.
Bunun gibi metinde geçen 'Kitap' konusunda müfessirler farklı görüştedirler. Kimi onun, "Levh-i Mahfuz'a" işaret ettiğini söyler, diğer bir kısmı da onu, 'Şeriat Kitab'ı (Kanun Kitabı) mânâsına alır. Fakat bütün bunlar tahmindir. O kişinin "Kitap"tan elde ettiği bilgiler hakkında da benzeri tahminler yürütülmüştür. Biz, sadece Kur'an'da ifade edilene ya da ayetlerde açıkça ortaya çıkana inanır ve itibar ederiz. Her halükârda sözkonusu zat, cinlerden biri değil muhtemelen bir insandı. Bu şahıs, kaynağı İlahî Kitap (el-Kitap) olan başkalarınınkinden farklı, olağanüstü bir bilgiye sahipti. Cin, sahip olduğu güç sayesinde tahtı alıp birkaç saat içinde getirebileceğini; bu insan da, bilgisinin gücüyle onu bir an içinde getirebileceğini iddia etmişti.
 Kur'an-ı Kerim'in bu husustaki ifadeleri çok açıktır. Bu insanın iddiası cininki gibi kuru bir iddia olarak kalmadı, aksine iddiada bulunur bulunmaz konuşmayı müteakip taht Hz. Süleyman'ın (a.s) önünde fiilen görüldü. Bu ibareler üzerinde şöyle bir düşünelim:
"Sözkonusu zat, "göz açıp-kapayıncaya kadar, tahtı sana getireceğim" dedi. Hemen ardından da Hz. Süleyman (a.s), önünde tahtın durduğunu gördü..." Bu ifadeleri okuyan biri, o zatın bu sözleri söyler-söylemez hadisenin, söylendiği şekilde önlerinde vuku bulduğunu, olayın olağanüstü özelliğini düşünmeden ve bir tereddüte yer bırakmayacak şekilde anlayacaktır. Binaenaleyh böyle açık bir meselede, konuyla yakından ilişkisi olmayan yorumlarda bulunmak gereksizdir. Nitekim Hz. Süleyman'ın (a.s) tahtı gördüğünde, "Bu Rabbimin lütfundandır! (Lütfuna) şükür edip-etmeyeceğim hususunda beni sınamak istiyor!" diye dile getirdiği hayret, ancak hadise olağanüstü ise uygun olabilirdi. Yoksa, bir kraliçe için, çok acele bir tahtın, kralın teb'asından kabiliyetli bir zanaatkar tarafından yapılmış olmasında, yüksek sesle "Bu Rabbimin lütfundandır...!" demesinde Hz. Süleyman'ı (a.s) hayrete düşürecek farklı bir hadise olamazdı. Bütün bunlar gözönünde tutulduğunda, böyle küçük başarılardan dolayı mümin bir idarecinin, kibir ve gurura kapılması sözkonusu olamazdı. Kaldı ki, burada bu sözleri söyleyen sıradan biri değil, Allah'ın bir peygamberi idi.
Bir kral tahtının, 1500 milden daha uzak mesafeden göz açıp-kapayıncaya kadar nasıl alınıp-getirildiği sorusuna gelince, bunun cevabı kısaca şu şekilde olabilir: "Yer-zaman ve madde-hareket gibi, bizim gözlem ve deney esasına dayanan kavramlar, bize uygulanabilir ve ancak bizim için geçerlidir. Bu kavramlarımız Allah katında değişmez olmadığı gibi O'nu bağlamaz da.
Nitekim sıradan bir taht şöyle dursun, O'nun gücü, güneşi, ondan daha da büyük yıldızları bir anlık maddeler halinde, milyon kere milyon mil mesafelere bir anda yürütebilir ve sevkedebilir. Bir emri ile bu kainatı varlık alemine çıkaran Allah'ın, Sebe melikesinin tahtını, ışık hızından daha hızlı hareket ettirecek gücü elbette vardır. İşte bununla Kur'an'da, güç ve kudretiyle Allah'ın (c.c.), kulu Hz. Muhammed'i (s.a) Mekke'den Kudüs'e götürüp oradan aynı gece tekrar geri getirdiği anlatılmaktadır.
 Yani Allah (c.c.), kimsenin şükrüne ve hamdine muhtaç değildir. Ulûhiyyeti, bir kimsenin nankörlüğü ya da şükran duygusundan yoksunluğu yüzünden ne bir damla eksilir, ne de bir damla artar. O, bizatihi kendi öz gücüyle herşeye hükmedendir. O'nun hakimiyeti, yaratıkların O'nu tanımasına veya inkar etmesine bağlı değildir. Aynı husus Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa'nın dilinden de ifade edilmiştir: "Siz ve yeryüzünde bulunanlar hep nankörlük etseniz, iyi biliniz ki Allah mustağnîdir, (sizin şükrünüze muhtaç değildir, O zatında) övülmüştür." (İbrahim:8). Müslim'de rivayet edilen bir Hadis-i Kudsi'de de aynı husus anlatılır ve şöyle denmektedir:
"Allah (c.c) diyor ki, ey kullarım! Geçmiş ve gelecek, siz bütün ins ve cinler bir araya gelerek, aranızdaki en muttaki kimsenin kalbi gibi olsanız, sizin bu durumunuz, benim hakimiyetimi zerre kadar arttırmaz; gene, ey kullarım! Geçmiş gelecek bütün ins ve cin bir araya toplansanız ve aranızdaki en günahkâr birinin kalbi gibi olsanız, benim hakimiyetime en ufak bir noksanlık getiremezsiniz. Ey kullarım! Hakkınızda itibar ettiğim şey, amellerinizdir; ve daha sonra siz onlara göre eksiksiz olarak mükafatlandırılacak veya cezalandırılacaksınız. Öyleyse kim bir hayır işlemeye muvaffak olursa, bundan dolayı Allah'a şükretsin; kim de hayrın dışında başka bir şey işlerse, bundan dolayı da kendi nefsini suçlasın!" Mevdudi

“Kitaptan bilgisi olan kişi”nin ayette nakledilen “  قبل ان يرتدّ اليك طرفك Kable enyertedde ileyke tarfuke” şeklindeki ifadesi, klâsik meal ve tefsirlerde görüldüğü gibi “gözünü açıp kapamadan” demek olmayıp “senin bakışın kendine dönmeden önce” demektir. Yani; “Sen bu işi kafandan silmeden önce; sen şimdi aklına Sebe’ melikesi ve ülkesini taktın, başka bir şey düşünmüyorsun ve gözün hiçbir şey görmüyor; başka bir konuyla ilgilenmiyorsun, kendine dönüp bakmıyorsun ya, işte ben bunu sen kendine bakmadan yani bunu kafandan silmeden, gündemden düşürmeden sana getiririm” demektir.
“İfrit” ve “bilgin kişi”nin özel kimlikleriyle ilgili olarak da mesnetsiz birçok rivayet üretilmiştir. Bunların şu ya da bu kişi olmalarının bir önemi yoktur. Asıl önemli olan ve dikkate alınması gereken, ayetlerin temel mesajlarıdır. Ayrıca bu ayetlerin keramet ve mucize gibi şeylerle hiçbir ilgisi yoktur. Dolayısıyla bu ayetlerin kerametin varlığına delil gösterilmesi ve velâyetin nübüvvetten üstün olduğu iddiası yanlış ve abestir.
Kur’an’da olayların gelişimlerindeki zaman aralıkları belirtilmemiş ve tahtın ne zaman, nasıl ve kim tarafından getirildiği hususlarında bilgi verilmemiştir. Ancak tahtın Süleyman peygambere getirilişinin “bilgin kul”un konu edildiği ayette yer almasına bakılarak onun “bilgin kul” vasıtasıyla getirilmiş olduğu söylenebilirse de, “bilgin kul”un konuşması ile tahtın getirilişi arasında geçen zaman konusunda bir şey söylemek mümkün değildir. Muhtemeldir ki, tahtın getirilişi bir anda olmamış, uzun bir süreçte gerçekleşmiştir.
Ayette “Kitap’tan yanında bilgi olan kimse” olarak nitelenen “bilgin kul” hakkında, onun:
Meleklerden biri,
-  Cebrail,
-  Hızır,
-  Süleyman peygamberin teyzesini oğlu ve veziri Asaf b. Berhiya,
-  İsm-i Azamı bilen bir insan,
-  Denizdeki bir adada yaşayan ve o gün Süleyman peygambere bakmak için gelmiş salih bir kimse,
-  Yemliha adında, İsrailoğullarından ve Yüce Allah’ın ism-i azamını bilen birisi,
-  İsrailoğulları arasında çok ibadet eden Ustum adında bir zat ve
-  Süleyman peygamberin bizzat kendisi olduğu yolunda iddialar ileri sürülmüştür. (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)
Süleyman peygamber ile Melike’nin mülâkatından anladığımıza göre, bizim görüşümüz bu kişinin kendisine vahyedilen bir elçi olduğu yönündedir. “Lut peygamberin kavmine giderken İbrahim peygambere uğrayan elçiler” örneğinden de hatırlanacağı gibi, o dönemlerde yeryüzünde birçok elçi bulunmaktadır. “Kitap’tan yanında bilgi olan” bu kişi de bir elçidir ve o sırada Süleyman peygamberin yanındadır. Ayette nakledilen sözlerinden sonra Sebe’ ülkesine gidip onların İslâm’la şereflenmesini sağlamış ve Sebe’ ülkesini Süleyman peygamberin ülkesine katarak Melike’yi ve tahtı Süleyman peygambere getirmiştir.

TAHT İLE İLGİLİ ABARTILAR

Rivayet edildiğine göre taht, kırmızı yakut ve mücevherat ile süslenmiş, gümüş ve altından yapılmıştı. Taht o sırada üzerinde yedi kilit bulunan, iç içe yedi odanın içinde bulunuyordu.

“TAHTIN GETİRİLMESİ” NE DEMEKTİR?

“ العرشArş [taht]”, bir memleketin kudretini simgeleyen bir şeydir. Dolayısıyla tahtın getirilmesi, o ülkenin fethedilip topraklarının fethedenin ülkesine katılmış olmasını ifade etmektedir.
Bu konunun Kitab-ı Mukaddes’teki anlatımı farklıdır. Kur’an’da yer alan hususlar orada mevcut değildir:

Krallar; Bab; 10:

1- Saba Kraliçesi, RABB`in adından ötürü Süleyman`ın artan ününü duyunca, onu çetin sorularla sınamaya geldi.
2- Çeşitli baharat, çok miktarda altın ve değerli taşlarla yüklü büyük bir kervan eşliğinde Yeruşalim`e gelen kraliçe, aklından geçen her şeyi Süleyman`la konuştu.
3- Süleyman onun bütün sorularına karşılık verdi. Kralın ona yanıt bulmakta güçlük çektiği hiçbir konu olmadı.
4, 5- Süleyman`ın bilgeliğini, yaptırdığı sarayı, sofrasının zenginliğini, görevlilerinin oturup kalkışını, özel giyimli hizmetkârlarını, sakilerini ve RABB`in Tapınağı`nda sunulan yakmalık sunuları gören Saba Kraliçesi hayranlık içinde kaldı.
6- Krala, "Ülkemdeyken yaptıklarınla ve bilgeliğinle ilgili duyduklarım doğruymuş" dedi,
7- "Ama gelip kendi gözlerimle görünceye dek inanmamıştım. Bunların yarısı bile bana anlatılmadı. Bilgeliğin de, zenginliğin de duyduklarımdan kat kat fazla.
8- Ne mutlu adamlarına! Ne mutlu sana hizmet eden görevlilere! Çünkü sürekli bilgeliğine tanık oluyorlar.
9- Senden hoşnut kalan, seni İsrail tahtına oturtan Tanrın RABB`e övgüler olsun! RAB İsrail`e sonsuz sevgi duyduğundan, adaleti ve doğruluğu sağlaman için seni kral yaptı."
10- Saba Kraliçesi krala yüz yirmi talant altın, çok büyük miktarda baharat ve değerli taşlar armağan etti. Saba Kraliçesi Kral Süleyman`a o kadar baharat armağan etti ki, bir daha hiçbir zaman bu kadar çok baharat görülmedi.
11- Bu arada Hiram`ın gemileri Ofir`den altın ve büyük miktarda almug kerestesiyle değerli taşlar getirdiler.
12- Kral, RABB`in Tapınağı`yla sarayın tırabzanlarını, çalgıcıların lirleriyle çenklerini bu almug kerestesinden yaptırdı. Bugüne dek o kadar almug ağacı ne gelmiş, ne de görülmüştür.
13- Kral Süleyman Saba Kraliçesi`nin her isteğini, her dileğini yerine getirdi. Ayrıca ona gönülden kopan birçok armağan verdi. Bundan sonra kraliçe adamlarıyla birlikte oradan ayrılıp kendi ülkesine döndü. H.Yılmaz

 

 Yani, eşya ve olayların sadece dış görünüşüyle mi yetinecek, yoksa onların iç realitesini, manevî gerçeğini mi anlamaya çalışacak. Hz. Süleyman, Sebe halkının o güne kadar hep dünyevî güç ve zenginlik, dünyevî rahatlık kaygısıyla hareket ettiklerini görerek, mümkündür ki, Sebe Melikesi'nin “taht”ı ya da “saltanatının maddî görüntüsüyle” ona önce iç dünyasını şekillendiren dünyevî ve geçici unsurları ve sonra da Allah inancıyla ve dolayısıyla manevî sorumluluk bilinciyle insan ruhunun geçirebileceği müsbet ve yüceltici dönüşmeyi göstermek istemektedir. M.Esed

Melike'nin Kudüs'e nasıl ulaştığı ve huzura nasıl kabul edildiğinden ise hiç söz edilmemiştir. Hz. Süleyman'ı (a.s.) görmek üzere Melike saraya vardığı andan itibaren Kıssaya yeniden başlanır.
 Bu cümle çok mânâlıdır, şu hususları demek ister: 1- Acaba o melike, kendi başkentinden Kudüs gibi uzak bir bölgeye hemen, hiç zaman geçmeden getirilen tahtın kendi tahtı olup-olmadığını anlayacak mı? 2- Bakalım, bu mucizeyi gördükten sonra, hakkı kabul edecek mi yoksa hatasında direnecek mi? Hz. Süleyman'ın (a.s.), onun tahtına sahip olmak niyetinde olduğunu söyleyen kimselerin iddialarını ayetin bu kısmı çürütüyor. Hz. Süleyman (a.s) burada, Melike'nin Hidayet Yolunu bulmasında yardımcı olmak için bu işi yaptığını, bizzat kendisi açıkça ifade ediyor. Mevdudi

Zımnen, “Ama tam olarak aynısı değil”; bununla Sebe Melikesi şüphesini dile getirmektedir, ki şüphe de bütün manevî derinleşme ve ilerlemelerde ilk adım hükmündedir. Melike, “değiştirilen taht”ın dış görünüş olarak ardında bıraktığı tahtla aynı olduğunu görmekle birlikte, bunun diğerinin sahip olmadığı manevî niteliklerle donanmış olduğunu sezgisel olarak fark etmekte ama bu dönüşümü ya da değişimi henüz tam olarak anlayamamaktadır Bu pasajla ilgili açıklamalarıyla çevirimize ve yukarıdaki parantez içi ilavemize ışık tutan Taberî, Zemahşerî ve İbni Kesîr'in yorumu da bu yöndedir. M.Esed

Bu aynı zamanda, Hz. Süleyman'ın (a.s) Melike için bir taht yaptırmak istemesi şeklinde olayı yansıtan kimselerin düşüncelerini de çürütür. Bu maksatla onun, teklif sahiplerini çağırdığı, içlerinden en güçlü ve kuvvetli bir sanatkara, birkaç saat içinde kendisine bir taht yapmasını teklif ettiği, fakat sadece usta bir zanatkarın hemen bir taht yapabileceğini söylediği şeklindeki spekülasyonları da çürütür. Hz. Süleyman'ın (a.s), tahtın kendi huzuruna getirilmesini emretmesi (ayet:38), alınıp getirildiği zaman hizmetçilerinden onun, rastgele Melike'nin önüne konmasını istemesi (ayet:41) Melike vardığı zaman da ona, tahtının,kendisine gösterilen tahta benzeyip-benzemediğinin sorulması ve onun da, "tıpkı tahtımın aynısı" diye cevap vermesi, yukarıdaki tahmine dayanan görüşleri çürütür. Belli ki, olayların böyle bir ifade ile anlatılması karşısında saçma sapan yorumların artık yeri olmaz. Yine de hâlâ geriye kalmış herhangi bir şüphe varsa, onu da daha sonra gelen cümle yeteri kadar açıklamaktadır.
 Yani, "Biz bu mucizeyi görmeden önce bile, hakkında duyduklarımızdan, Hz, Süleyman'ın (a.s) bir ülkenin sadece bir idarecisi değil, aynı zaman da O'nun, Allah'ın (c.c) bir peygamberi olduğuna da inanmıştık." Artık tahtı görüp "taa kendisidir" dedikten sonra, Hz. Süleyman'ın (a.s) bir taht yaptırdığı ve onu Melike'nin önüne koydurduğu varsayılıyorsa, o zaman, bu cümlenin eklenmesinin ne gibi bir anlamı olabilir? Kraliçeninkine tıpatıp benzer bir tahtın yaptırılması için hiçbir çabanın gösterilmemiş olduğunu farzetsek bile, bunda güneşe tapan bir Melike'ye, "Biz bunu zaten önceden bilmiş ve müslüman olmuştuk" dedirtecek ne gibi bir özel mükemmellik olabilirdi? Mevdudi

Sebe Melikesi ve tebaasının tapındıkları gök cisimlerine işaret eden bir îma (karş. 24-25. ayetler ve ilgili 20 ve 21. notlar).Lafzen, “[hakkı] inkar eden bir kavimdendi”; etkisi altında yetiştiği ve geçmişte doğru yolu bulmasını zorlaştıran şirk geleneğinin rolüne işaret eden bir ifade. Hz. Süleyman, bu kültürel arka plana ya da geçmişe dikkat çekerek, onun, geleneksel kültürel çevresini terk eder etmez hemen uyanıp aydınlanmasının son derece dikkat çekici ve takdire şayan olduğunu belirtmek istiyor. M.Esed

Rivâyete göre Hz. Süleyman, Belkis gelmezden önce, saray salonunun zeminini havuz yaptırmış, içine deniz hayvanları salmış, üstünü de beyaz kristalle kapatmış, tahtını da bu salonun ortasına koydurmuştu. Belkis kristali fark edemediği için suya gireceğini sanarak bacaklarını sıvamıştı Başarılı olmak için Muhatabı bilimsel olarak çok iyi inceleyip, doğru istihbarat bilgisi elde etmek ve ona uygun olarak da probaganda yöntemini geliştirmek gerekiyor. (M.Sağ)

Yani, böylece, dipsiz gibi görünen suda yürümeyi yahut belki de yüzmeyi göze alarak; bu derinlik motifinin, gerçeği arayan insanın sahip olduğu zihnî ve toplumsal güven ve rahatlığı terk edip manevî tecrübenin henüz bilinmeyen derinliklerine girmeyi göze alırken duyduğu korkuyu sembolik bir üslup içinde dile getiriyor olması mümkündür.

 Yani, ilk bakışta göründüğü gibi, tehlikeli ve dipsiz bir derinlik değil; fakat daha çok hakkın açıklığını simgelercesine engin ve duru. Sebe Melikesi, görünüşle gerçeklik arasında her zaman var olan farkı idrak ederek böylece manevî arayışının ya da yolculuğunun sonuna erişmektedir  M.Esed

TAHTIN GÖRÜNÜŞÜNÜN DEĞİŞTİRİLMESİNDEKİ AMAÇ

Süleyman peygamber, yanına getirilen Melike’nin tahtının tanınmayacak kadar değiştirilmesini istemesindeki sebebi 41. ayette “bakalım o, doğru yolu bulanlardan mı yoksa doğru yolu bulmayanlardan mı olacak?” diyerek açıklamıştır. Fakat genellikle Süleyman peygamberin bu ifadesiyle “Melike’nin kendi tahtını tanıyıp tanıyamayacağını” kastettiği ileri sürülmüştür. Bizim kanaatimize göre ise Süleyman peygamber burada Melike’nin “mülk ile imandan hangisini tercih edeceğini” kastetmiştir. Çünkü ayetin orijinalindeki gibi “hidayet” köklü sözcükler Kur’an’da hep “ciddî ve doğru yolu, sırat-ı müstakimi [Allah’ın yolunu] bulup bulmama” anlamlarında kullanılmıştır. Nitekim Melike de tahtı görünce pek umursamamış, “Sanki bu, odur. Ve bize ondan önce bilgi verilmiş ve biz teslim olanlar / Müslümanlar olmuş idik” diyerek Müslüman olduğunu haykırmıştır.
Süleyman peygamberin Melike’nin girmesini istediği köşkün ne zaman ve hangi amaçla yapıldığı bildirilmemiştir. Söylentilerde, bu köşkün özel olarak Melike’yi etkilemek için yapıldığı ileri sürülmüş olsa da bize göre bu doğru değildir. Çünkü Allah’ın elçileri böyle savurganlık yapmazlar, yapamazlar. H.Yılmaz

Bu husus Melike'yi gafletten uyandıran son olay oldu. İlki, Hz. Süleyman'ın (a.s) "Rahman Rahim olan Allah'ın (c.c) adı ile" başlayan mektubu idi. Bu şekilde mektuba başlamak, hükümdarlar arasında geçerli olan protokolden tamamen farklı bir usûl idi. İkincisi, Hz. Süleyman'ın (a.s) Melike'nin gönderdiği hediyeleri geri çevirmesiydi. Bu sayede Melike, onun bilinen krallardan farklı bir hükümdar olduğunu anlamıştı. Üçüncüsü, Hz. Süleyman (a.s) hakkında, Melike'nin elçilerinin verdiği rapordu. Bununla Melike, Hz. Süleyman'ın (a.s) hayatı, hikmeti ve Hakk'a olan daveti hususunda bilgi edindi, Melike'yi, Kudüs'e bizzat yolculuk yapmaya ve şahsen Hz. Süleyman'la (a.s) görüşmeye sevkeden yegâne sebep de bu oldu. O, "biz bunu zaten önceden bilmiş ve müslüman olmuştuk" dediği zaman buna işaret etmiş oluyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar çok kısa bir zaman zarfında, Melike'ye ait tahtın Ma'rib'den Kudüs'e getirilmesi olayı da dördüncü hususu teşkil ediyordu. Melike, Hz. Süleyman'ın (a.s) şahsının gerisinde Allah'ın (c.c) gücünün bulunduğunu bu olaydan çıkarmış idi. Bu, Hz. Süleyman'ın (a.s) yüce ve temiz şahsiyeti hakkında, Melike'nin kafasında bulunan tüm şüpheleri gideren son husustu. Rahat ve konforu sağlayan her türlü imkana ve ikamet etmek için muhteşem bir saraya sahip olan Hz. Süleyman'ın (a.s), en ufak bir nimetinden dolayı hemen Allah'a (c.c) secde eden bir karaktere sahip, her çeşit kibir ve gururdan uzak, Allah'a çok şükreden ve yaşadığı hayatın, dünyaya kul köle olanlarınkinden farklı olduğunu gördüğü zaman Melike, hayretini ifade eden bu kelimeleri söylemekten kendini alamamıştı.
 Hz. Süleyman (a.s.) ile Sebe Melikesi arasında geçen bu kıssa, İncil, Tevrat ve İsrailî rivayetlerde çeşitli şekillerde anlatılmıştır. Fakat Kur'ân-ı Kerim'in bu kıssayı nakledişi, diğerlerinden tümüyle farklıdır. Tevrat'a geçtiği şekliyle kıssanın özeti şöyledir: "Ve Sebe Melikesi (kraliçesi) Süleyman'ın şöhretini duyunca, bazı zor sorularla onu sınamak üzere, kalabalık bir maiyet ile Kudüs'e geldi. Süleyman'ın huzuruna vardığında, içinde sormayı tasarladığı herşeyi sordu. Ve onun bütün sorularına Süleyman cevap verdi; (...) ve Süleyman'ın derin hikmetini, yaptırdığı sarayı, sofrasındaki yemekleri, görevlilerin (bakanlar) oturuşunu ve elbiselerini, hizmetçilerin duruşu ve kıyafetlerini, sakileri ve giydiklerini ve nihayet Rabbin evine çıkan merdivenin ihtişamını görünce Sebe Melikesi'nde bu ihtişam ve debdebeye karşı dayanacak takat kalmadı. Ve Sultan'a şöyle dedi: Senin yaptığın işler ve sahib olduğun hikmet hakkında, ülkemde duymuş olduklarım tümüyle doğru imiş.
Buraya gelip bizzat kendi gözlerimle görünceye kadar onların sözlerine inanmamıştım: Ve ben görüyorum ki, sahib olduğun hikmetinin yarısı bile bana anlatılmamış; halbuki Senin şöhretin, duyduğumun çok çok üstündedir. Ne mutlu senin adamlarına, ne mutlu senin hizmetçilerine! Onlar daima senin huzurunda duruyor ve her zaman senin hikmetini dinliyor ve işitebiliyorlar! Seni, kendi tahtına oturtan Rabbin ne Yücedir! (...) Ve o krala yüzyirmi kantar altın, bol miktarda baharat ve paha biçilmez kıymetli taşlar verdi; ve Sebe Melikesi'nin kral Süleyman'a verdiği baharatın bir benzeri dünyada yoktu (...) ve Kral Süleyman da, kraliçenin bütün arzularını yerine getirdi ve istediği herşeyi ona verdi (...) ve böylece Kraliçe maiyeti ve kulları ile beraber memleketine dönüp gitti. (II. Tarihler, 9:1-12, I. Krallar, 10:1-13)
İncil'de ise, Hz. İsa'nın, Sebe kraliçesi hakkında yaptığı konuşmasından sadece aşağıdaki cümle nakledilmiştir.
"Cenup karliçesi, hesap günü bu neslin adamlarıyla kalkacak ve onu ayıplayacak; çünkü o, Süleyman'ın hikmetini dinlemek üzere, dünyanın uzak bölgelerinden buraya geldi; ve işte Süleyman'dan daha büyüğü buradadır (huzurumuzdadır)." (Matta, 12:42; Luka, 11:31).
Süleyman (a.s) ile Sebe Melikesi arasında geçen kıssa, Yahudilerin şifahî rivayetlerinde anlatılan şekliyle, birçok kısımlarda Kur'anî ifadeleri andırır. Şöyle ki Hüdhüd'ün kaybolması, daha sona geri gelmesi, Sebe ülkesi ve melikesi hakkında bir rapor vermesi, Hüdhüd vasıtasıyla Hz. Süleyman'ın (a.s) Melike'ye mektup göndermesi, güneşe ibadet etmek için, Melike tam mabede gitmekte olduğu bir sırada, Hüdhüd'ün mektubu onun önüne atması, meseleyi görüşmek üzere Melike'nin, bakanlar kurulunu toplantıya çağırması, daha sonra Süleyman'a (a.s) değerli hediyeler göndermesi, Melike'nin Kudüs yolculuğu ve şahsen Hz. Süleyman'la (a.s) görüşmesi, saraya varışı ve Hz. Süleyman'ın (a.s) oturduğu bu sarayın bir gölün ortasında olduğunu sanması ve sudan geçip tahta varması için Melike'nin, eteklerini yukarıya doğru çekme gibi hususlar, şifahî İsrail rivayetlerinde Kur'an'dakine benzer bir şekilde anlatılır. Fakat, Hz. Süleyman'ın (a.s) getirilen hediyeler kendisine verilirken yaptığı cevabî konuşma, Melike'nin tahtını Ma'rib'den getirilmek üzere cereyan eden müzakereler, bir şükran ifadesi olarak her lütfuna karşı Allah'a (c.c) secdeye varması, sonunda, Melike'nin Hz. Süleyman'ın (a.s), huzurunda İman'ı kabul etmesi ve Peygamber'in, Allah'ın (c.c) birliğine olan inancı gibi konularda, bu rivayetlerde herhangi bir işaret yoktur.
Bunların en kötüsü bu habis insanlar, Allah'ın (c.c) yasaklamasına rağmen, Hz. Süleyman'ı (a.s), Sebe Melikesi ile zina yapmakla itham ettiler. Bu birleşmenin neticesinde, Kudüs'ü harab eden babil kralı Buhtunnasr'ın mensup olduğu neseb-i gayri sahih bir neslin ortaya çıktığını ileri sürdüler. (Yahudi Ansiklopedisi, Jewish Encyclopedia- Cilt. 11; sh: 443). Görüldüğü gibi Yahudi alimleri, Hz. Süleyman'ı (a.s) tenkitte çok aşırı gitmiş ve bir peygambere hiç yakışmayan suçlar isnad etmiş oluyorlar. Aynı zamanda Tevrat'ın emirlerini bozmak gibi ihanet suçları işlediğini de ileri sürerler. Kendisine verilen hikmet ve saltanattan dolayı gurura kapılmak, kılıbık bir koca olmak, çok lüks bir hayat sürmek, çok tanrılı ve putperest olmak gibi suçlarla da onu itham etmişlerdir. (Yahudi Ansiklopedisi-Jewish Encylopedia- Cilt, 11, sh:439-444). Kitab-ı Mukaddes'in Hz. Süleyman'ı (a.s) peygamber yerine, sadece bir hükümdar olarak takdim etmesi, bu menfî propagandaya bağlıdır. Nitekim Hz. 'Süleyman'ı (a.s), ilahî emirlerin aksine çok tanrılı müşrik ve putperest kadınlara kapılmak, böylece Allah'tan yüz çevirmek ve başka tanrı ve tanrıçalara yönelmekle suçlamışlardı. (I. Krallar, 11: 1-11). Bunun tam aksine Kur'an-ı Kerim'in şimdi olduğu gibi, nankör İsraillilerin kendi peygamber ve ileri gelenlerine bizzat attıkları iftira kirlerinden aklamış olmasının ne büyük bir lütûf olduğu açıkça görülebilir. Kur'an'a ve onu getirene düşmanları olarak bakmaları tam bir nankörlük ve küfran-ı nimetin ta kendisidir. Mevdudi

Semûd kavmi ve peygamberleri Hz. Salih'in kıssası için bkz. 7:73 hk. 56 ve 57. notlar. “Bunun gibi” ya da “benzer şekilde” anlamına gelen “da” ilavesiyle Hz. Salih'in Semûd kavmine getirdiği mesajın, Hz. Süleyman'ın Sebe Melikesi'ne ve Sebe halkına ulaştırdığı mesajla aynı olduğunu, vahye dayanan bütün dinlerin özünde aynı temel gerçeklere dayandığını belirtici yönde ilerleyen anlam akışına bağlı kalmaya çalıştık.M.Esed

Bu hususu mukayese için,. A'raf: 73-79, Hud: 61-68, Şuara: 141-159, Kamer: 23-32 ve Şems: 11-15 ayetlerine bakınız.
 Yani, Hz. Salih (a.s), vazifesine başlar başlamaz halkı, mümin ve kafirler olmak üzere iki gruba ayrıldı. Kur'an'ın başka yerlerinde de ifade edildiği gibi aralarında hemen bir çekişme başladı:
"O'nun (Salih) kavminin ileri gelenlerinden (bu sözleri) kibirlerine yediremeyenler, içlerinden zayıf ve aciz saydıkları müminlere sordular: "Salih'i, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber mi tanıyorsunuz?" Onlar, "evet" dediler, "biz onunla ne gönderilmişse biz ona iman edenlerdeniz." Fakat imanı kibirlerine yediremeyenler dediler ki; "Biz de, sizin iman ettiklerinizi inkâr ediyoruz." (A'raf: 75-76).
Mekke'de Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (s.a) zuhurunda da, tamamiyle benzer bir durumun ortaya çıkmış olması şayan-ı dikkattır. Nitekim Mekke ahalisi iki ayrı fırkaya ayrılmış ve aralarında bir mücadele başlamıştı. Dolayısıyla bu kıssa, bu ayetlerin nazil olduğu zamandaki şartlara mükemmel bir şekilde işaret etmiş oluyor. Mevdudi

Lafzen, “neden iyilikten önce kötülüğü çarçabuk istiyorsunuz?” Karş. 13:6 ve ilgili 14. not; ayrıca 10:50'nin ikinci cümlesi ve 71. not. M.Esed

Yani, "Allah'tan iyi şeyler istemek yerine niçin siz, kötülüğü ve azabı istemede acele ediyorsunuz?" Hz. Salih'in kavminin ileri gelenlerine ait: "Ey Salih, gönderilmiş peygamberdensen, bizi korkuttuğun azabı getir!" (A'raf: 77) şeklindeki sözlerine benzer sözler Kur'an'ın başka bir yerinde de zikredilir. Mevdudi

Bkz. 7. sure, 95. not. -  Zımnen, “Bütün insanların kaderini (tâir) boyunlarına dolayan Allah'tır”; bkz. 17:13 ve ilgili 17. not. M.Esed

Onların dedikleri şeyin anlamı şudur: "Senin bu hareketinin bizim için uğursuz olduğu kanıtlanmış bulunuyor. Sen ve ashabının, atalarımızın dinine karşı gelişinizden beri hemen hemen her gün üzerimize, bir veya birkaç uğursuzluk -adeta- yağıyor. Çünkü tanrılarımız bu hareketinizden dolayı bize gazaplanmış bulunuyorlar. Bu söz, peygamberlerini uğursuz kimseler olarak telakki eden çok-tanrılı kavimlerin söylediği, bu mânâdaki sözlere aşağı-yukarı benzer. Mesela Yasin Suresi'nde, peygamberleri hakkında " Siz bize uğursuzluk getirdiniz" (Yasin:18) diyen bir kavme işaret edilmiştir.
Firavun'un kavmi de Hz. Musa (a.s) hakkında aynı şeyleri söylemişti: " Onlara bir iyilik gelince " Bu bize gerekti (davranışlarımızla bunu hak etmiştik)" derler. Bir kötülük gelirse, bunu, Musa ile onunla beraber olanların uğursuzluğuna yorarlardı. " (A'raf: 131). Mekke'de Hz Peygamber (s.a) hakkında da buna benzer şeyler söylenmiştir.
Onların bu sözlerinin bir diğer anlamı da şudur: " Senin zuhurun, halkımız arasındaki bölünmeleri yeniden canlandırmıştır. Daha önce biz, tek bir dine mensup bütünleşmiş bir toplum idik. Senin uğursuz gelişin kardeşi kardeşe düşürmüş, oğulu babadan ayırmıştır." Bu, düşmanlarının Hz. Peygamber'e (s.a.) karşı tekrar tekrar ileri sürdükleri başlıca ithamları idi. Hz. Peygamber (s.a.) İmana Davet görevine başlar başlamaz, Ebu Talib'e giden Kureyş ileri gelenlerinden müteşekkil bir heyet şöyle demişti: " Siz bu yeğeninizi bize bırakın; O, senin ve atalarının dinine karşı gelmekte, kavminin arasına nifak saçmakta ve bütün bir toplumu aptal yerine koymaktadır. " (İbn Hişam, Cild: 1, sh. 285) Hac münasebetiyle çevreden Mekke'ye gelen kafirleri, Hz. Muhammed'in (s.a) etkilemesinden korkan Mekkeli Kureyş müşrikleri, bu hususu görüştü ve Arap kabilelerini biraraya toplamaya karar verdiler. Onlara şunu anlattılar: " Bu adam bir sihirbazdır. Sahip olduğu bu hünerle, oğulu babadan, kardeşi kardeşten, hanımı kocasından ve ferdi ailesinden koparıyor. (İbn Hişam, Cild. 1, sh. 289)
 Yani, " Sizin Hakk diye kabul ettiğiniz şey gerçekte Hakk değildir, sizin hâlâ anlamadığınız gerçek şudur: Benim peygamber olarak gelmemle siz bir imtihana tabi tutulmuş bulunuyorsunuz. Gelişimden önce siz de, herkesin gittiği cahiliyye yolundan gidiyordunuz. Hakk'ı bâtıldan ayırdedemediniz; gerçeği sahtesinden ayırmak için elinizde hiçbir ölçü yoktu; en şerlileriniz, iyi olanlarınıza tahakküm ediyordu. Böylece bâtılın çamur bataklığında yuvarlanıp gidiyordunuz. Fakat değerlendirilip takdir edildiğiniz şeyin aksine şimdi bir ölçü gelmiştir. Şu anda Hakk ve bâtıl, her ikisi de açık açık ortaya çıkmıştır. Hakk'ı kim kabul ederse, şu ana kadar önemseyip-önemsemediğine bakılmaksızın kendisine itibar edilecek; şayet dâlalette ısrar ederse, bundan önce başkanların başkanı olarak itibar edilmiş olsa bile, kendisine hiçbir değer verilmeyecektir. Şimdiki değer ölçüsü, ne asalet veya köklü bir aileden gelmiş olma esasına, ne kişinin sahip olduğu kaynaklar ve imkanlar temeline, ne de beden gücüne değil, aksine kişinin, Hakk'ı kabul etmesine veya bâtılda kalmayı sürdürüp-sürdürmeyeceği esasına dayanacaktır." Mevdudi

Yani, " kabilelerden seçilmiş ve arkalarında çeteleri bulunan dokuz ileri gelen kimse. " S.Ateş

Yahut “dokuz kabile”; çünkü yukarıdaki anlam örgüsü içinde raht terimi her iki anlama da yorulabilir. Ayette sözü geçen “şehir”, öyle anlaşılıyor ki, kuzey Hicaz'daki el-Hicr olarak bilinen bölgedir (karş. 7. sure, 56 ve 59. notlar). Sebe Melike'sinin inanmaya eğilim gösterdiğini, inandığını dile getiren önceki kıssanın tersine, Semûd kavminin (54 ve 58. ayetler) ve Lût toplumunun kıssaları, doğru yola girmeleri için yapılan çağrının, güçlü ve mağrur, yahut tersine, zayıf ama anlamsız, amaçsız tutkulara tutsak olan insanlarda ya da toplumlarda uyandırdığı husumete, düşmanlığa dikkat çekmektedir. M.Esed

Lafzen, “Allah'la”. 7:73 ve devamından ve yukarıdaki atıftan anlaşılacağı üzere, Semûd toplumu, belirsiz bir şekilde de olsa Allah kavramıyla tanışıktır; ama bu kavram aşırı kibir ve küstahça eğilimlerle iyice örtülmüş ve manevî değerini bütünüyle yitirmiştir M.Esed

" Velisine" ifadesi; Hz. Salih'in (a.s) mensup olduğu kabilenin reisini ifade eder. Eski kabile anane ve geleneğine göre, kabile reisi, kabilenin fertlerinden her hangi birisinin kan davasını güdebilirdi. Mekke'de Hz. Peygamber'in (s.a) amcası Ebu Talib için de durum aynı idi. Eğer Hz. Peygamber'e (s.a) saldırır ve öldürürlerse, mensubu bulunduğu Beni Haşim kabilesinin reisi ve aynı zamanda amcası olan Ebu Talib'in, kabilesi adına bir kan davası iddiası ile ortaya çıkıp çıkmayacağı konusunda Kureyşliler kararsız idi.
 Bu, Mekke ileri gelenlerinin Hz. Peygamber'e (s.a) karşı düzenledikleri tam bir komplo idi. Onlar Hz. Peygamber'i (s.a) öldürmek üzere, benzer bir komployu hicreti esnasında da düzenlediler. Şöyleki, her kabileden birer kişi olmak kaydıyla bir çete teşkiline karar verdiler.
Bu çete gürûhu, Hz. Peygamber'e hep beraber hucüm edecek ve öldürecekti. Öyleki onun hangi kabile tarafından öldürüldüğü belli olmayacak ve böylece, Beni Haşim de, bu cinayetin failini bulamayacak, dolayısıyla Haşimoğulları'nın, olaya karışan kabilelerin hepsi ile birden, intikam almak üzere savaşması imkansız hale gelmiş olacaktır. Mevdudi

Onların tuzaklarını, kendi helâklerinin sebebi kıldık. Onlar, bilmeden kendi helâklerini hazırladılar.                                                                                                       
 Yani, " Kararlaştırdıkları gece Salih'e (s.a) baskın yapamadan önce, Allah (c.c) onların üstüne, hepsini tamamıyla yok eden, azabını indirdi. Hz. Salih'in (s.a) mûcizevi dişi-devesini sakatladıktan sonra, bu komployu hazırlamış oldukları anlaşılmaktadır. Hud Suresi'nin 65. ayetine göre, kavmi dişi deveyi öldürdüğü zaman, Hz. Salih (s.a) onlara üç gün yurtlarında istediklerini yapabileceklerini söyledi. Çünkü bu süre içinde onları Allah'ın azabı yakalamıştı. Bu noktada onlar, Salih'in kendilerini korkuttuğu azabın gelebileceği gibi gelemeyeceğini de düşünmüş olabilirler. Binaenaleyh, azabı başlarına indirmek için Allah'ın (c.c) tayin etmiş olduğu geceyi, büyük bir ihtimalle onlar da, Peygamber'e saldırmak için seçmişlerdir. Böylece Hz. Salih'e (a.s) dokunamadan hemen önce Allah (c.c) onları yerle bir etmiştir." Mevdudi

Bu surede örnek gösterilen toplumların üçüncüsü Semud kavmidir. Yukarıdaki ayetlerde, Salih peygamberin kavmini uyarmak için gösterdiği çaba ile kavminin ona büyüklenerek karşılık vermesi ve bu yüzden de belâsını bulması anlatılmaktadır. Ayrıntıları A’râf suresinde geçmiş olan kıssanın eski anlatımlara ek olarak buradaki anlatımında, Salih peygambere karşı olan grup içinden dokuz kişilik bir çetenin ona suikast düzenlemek üzere yeminleştikleri bildirilmiştir.
Dikkat edilirse, Salih peygamber ile kavmi arasında geçen olaylar ile peygamberimiz ve Mekkeliler arasında geçen olaylar bire bir benzerlik arz etmektedir. Salih peygamberin kavmi de tıpkı Mekke halkı gibi iki gruba ayrılmış ve aralarında çekişmişlerdir.

A’râf 75, 76: Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen inanmış kimselere dediler ki: “Siz, Salih`in gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu biliyor musunuz?” (Onlar da:) “Kesinlikle biz onunla gönderilene inananlarız [inanıyoruz]!” dediler.O büyüklük taslayan kimseler; “Biz, sizin inandığınızı kesinlikle inkâr edenleriz [ediyoruz]!” dediler.

47. ayette geçen “ تطيّرtatayyür” sözcüğü, “ طيرtayr [kuş]” sözcüğünün türevlerindendir ve “uğursuzluk” anlamında kullanılır. Bu anlayış, hurafeler ve kuruntular peşinde sürüklendikleri için imanın netliğine kavuşamamış cahil toplumların geleneklerinden biri hâline gelmiş ve bu anlayışın pençesine düşmüş bilinçsiz insanlar, bir iş yapmak istediklerinde bir kuşa sığınmayı alışkanlık edinmişlerdir. Araplar ise uğursuzluğa en düşkün toplum olup bir yolculuğa çıkacaklarında bile özel olarak ürküttükleri kuşun sola doğru uçması hâlinde bunu uğursuzluk sayarak yolculuğa çıkmazlar, ancak kuş sağa doğ­ru uçarsa bunu uğur sayar ve yollarına koyulurlardı.
Salih peygamber karşıtlarının 47. ayetteki sözleri, peygamberlerini uğursuz kimseler olarak telâkki eden müşrik kavimlerin sözleri ile aşağı-yukarı aynıdır:

Ya Sin 18:  Onlar [o kentin halkı] dediler ki: “Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, ant olsun ki, sizi taşlayarak öldürürüz ve mutlaka bizden size çok acıklı bir azap dokunur.”

A’râf 131: Sonra kendilerine iyilik geldiği zaman, “İşte bu bize aittir” dediler. Eğer kendilerine bir kötülük gelirse, Musa ile yanındakilerin uğursuzluğu olarak kabul ederler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındadır. Velâkin onların çoğu bilmezler.

48. ayette geçen “yeryüzünde bozgunculuk yapan, iyileştirme yapmayan, Dokuzlu bir grup” ifadesinden Arap örfüne göre anlaşılmaktadır ki, Salih peygamberi yok etme işine dokuz sülaleden dokuz kişi kalkışmıştır. Rivayetlerde bu dokuz kişiye farklı adlar bulunmuştur:

el-Kaznevi dedi ki: Bunların isimleri şöyledir: Kudar b. Salif, Misda`, Eşlem, Desmâ, Züheym, Za`mâ, Zuaym, Kattal ve Saddâk.
İbn İshak dedi ki: Bunların başı Kudar b, Salif île Misda` b. Mehra` idi, bun­ların arkasından da yedi kişi gelirdi ki, bunlar da Bel` b. Meylâ, Duayr b. Ğunm, Züâb b. Mehrec ile isimleri bilinmeyen dört kişi daha vardı.
ez-Zemahşerî, Vehb b. Münebbih`den naklen onların isimlerini şöylece zik­retmektedir: el-Hüzeyl b. Abdi Rabb, Gunm b. Gunn, Riyâb b. Mehrec, Mis­da` b. Mehrec, Umeyr b. Kerdube, Âsim b. Mahreme, Sübeyt b. Sadaka, Sem`an b. Safî, Kudar b. Salif. Dişi devenin öldürülmesi için çalışanlar da bun­lardı. Bunlar Salih kavminin azgınları idiler. Bunlar kavmin en soylularının oğullanndandılar.
es-Süheylî dedi ki: en-Nekkaş yeryüzünde bozgunculuk çıkartıp ıslah et­meyen dokuz kişiyi zikretmiş ve onların isimlerini tek tek saymıştır. Ancak bunun bir rivayet ile tesbiti söz konusu değildir. Şu kadar var ki ben bu isim­leri içtihad ve tahmine binaen kaydediyorum. Şu kadar var ki bizler Muham-med b. Habib`in kitabında bulduğumuz şekilde bu isimleri veriyoruz. Bun­lar: Misda` b. Dehr -ki Dehm de denilir-, Kudar b. Salif, Hureym, Savab, Ri-yab, Dabb, Da`ma, Herma, Duayn b. Umeyr`dir.
Derim ki; el-Maverdî, İbn Abbas`tan rivayetle onların isimlerini şöylece zik­retmektedir: Bunlar Da`ma, Duayn, Herma, Hureym, Dâbb, Savab, Riyab, Mistah ve Kudar idiler. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an )

49. ayette geçen “velisine” ifadesi ile Salih peygamberin mensup olduğu kabilenin reisi kastedilmiştir. Çünkü eski kabile geleneğine göre kabile reisi, kabilenin fertlerinin kan davalarını güdebilen kişidir.
Bu ayetlerin vahyedildiği tarihlerde Mekke’de de benzer bir durumun ortaya çıkmış olması dikkate değer bir durumdur. Peygamberimiz görevini sürdürürken Mekke ahalisi de Semud kavmi gibi iki ayrı fırkaya ayrılmış ve bunlar arasında bir mücadele başlamıştır. Salih peygamber gibi peygamberimizin de karşı fırka içinden oluşturulan bir çete güruhunun toplu saldırısı ile öldürülmesi plânlanmıştır. Plân gerçekleştiği takdirde, Salih peygamber gibi, peygamberimizin de cinayetin arkasını arayacak bir “velisi” vardır ve bu “veli” amcası Ebutalib’tir. Yani, eğer Mekke müşrikleri tasarladıkları saldırıyı gerçekleştirip emellerine ulaşabilirlerse, peygamberimizin mensup olduğu Beni Haşim kabilesinin reisi Ebutalib, kabilesi adına bu cinayeti işlemiş olanlara karşı bir kan davası iddiası ile ortaya çıkabilecektir. Ama cinayet, çeşitli kabilelerden müteşekkil bir çete tarafından işlenirse fail bulunamayacak, dolayısıyla Haşimoğulları’nın da olaya karışan kabilelerin hepsiyle birden savaşması mümkün olmayacağından olay kapanacaktır. Mekke ileri gelenlerinin düzenledikleri ama başarısızlıkla sonuçlanan bu komplo, benzer şekilde peygamberimizin hicreti sırasında da düzenlenmiştir.
Görüldüğü gibi, Salih peygamberin kıssası, bu ayetlerin nazil olduğu zamandaki peygamberimizin şartlarına mükemmel bir şekilde işaret etmiş olmaktadır.
Semud kavminin helâkine dair daha evvel birçok surede ayrıntı verildiği için burada onları tekrarlamıyor ve bu konuda rivayetçilerin ürettikleri senaryoları da nakletmiyoruz. H.Yılmaz

Hz. Lût ve Sodom'un sapık ahalisinin kıssasına muhtelif yerlerde, özellikle 7:80-84, 11:69-83 ve 26:160-173'de temas edilmektedir. Allah'ın karşı cinsler arasında yarattığı cazibenin saptırılarak fıtrata baş kaldırmanın Allah'ın kendisine baş kaldırmak anlamına geleceğini belirten Zemahşerî ve Râzî'nin yorumu bu yöndedir. M.Esed

Bu hususun mukayesesi için, A'raf: 80-84; Hud: 74-83; Hicr: 57-77; Enbiya: 71-75; Şuara: 160-174; Ankebut: 28-75; Saffat: 133-138 ve Kamer: 33-39. ayetlere bakınız. M.Esed
 Bunun çeşitli mânâları olabilir ve muhtemelen hepsi de şu hususlara işaret eder: 1- " Siz bu fiilin işlenişinin kötü olduğunun farkındasınız ve fakat buna rağmen siz onu, öyle bir iş olması niyetiyle bile bile yapıyorsunuz. "; 2- " Siz erkeğin cinsi arzusunu tatmin için erkeğin değil, kadının yaratılmış olduğunun da farkındasınız. Kadın ile erkek arasındaki fark, sizin anlamayacağınız kadar müphem değildir. Fakat bu çirkin işi siz göz göre göre yapıyorsunuz. " 3- "Siz bu hayasızlığı, hiçbir şeye aldırmayarak, halkın gözü önünde açıkça icra ediyorsunuz. " Nitekim Ankebut Suresi'nin 29. ayetinde bu husus şöyle ifade edilmiştir: "....ve siz, toplantılarınızda (erkekler arası seks partilerinde) hayasızca şeyler yapıyorsunuz. " Mevdudi

Lut peygamber ve kavmi ile ilgili detaylar daha evvel Kamer, A’râf ve Şuara surelerinde yer aldığından, burada gayet kısa bir açıklama ile yetinilecektir. Ayrıca bu kıssa ileride Hicr suresinde tekrar gündeme gelecektir.
Yüce Rabbimizin bildirdiğine göre, Lut kavminin “kadınlardan aşağı olan erkeklere şehvetle yaklaşma” eylemi, onlardan önce hiçbir toplumun yapmamış olduğu bir hayâsızlıktı. Bu sapkın toplum, söz konusu hayâsızlığı grup hâlinde yapıyorlardı:

Ankebut 28, 29: Lut’u da (gönderdik). Hani o kavmine; “Şüphesiz siz, kesinlikle âlemlerden sizden önce geçmiş olanların yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz!
Siz, şüphesiz, mutlaka erkeklere gidecek, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapacak mısınız?” dedi. İşte, kavminin cevabı da sadece “Doğru söyleyenlerden isen Allah’ın azabını bize getir!” demeleri oldu.

Ayette geçen “cehalet” sözcüğünün burada “ahmaklık, budalalık” olarak anlaşılması bize göre daha isabetlidir. Ama anlam “cahillik, ilimden yoksunluk” olarak kabul edilse bile, sözcüğün içinde yer aldığı ifade şu manaya gelir: “Siz bu aşırı eğlenmenin, cinsel sapkınlığın kötü sonuçlarını bilmiyorsunuz.” H.Yılmaz

Bu ifâde, püsküren bir yanardağ volkarının, kentin üstüne düşüp halkı helâk etmesine işâret olabilir. Mevdudi

Lafzen, “Allah mı daha hayırlı, yoksa (O'na) ortak koştukları şeyler mi?” Bu ifadeyle, sadece tanrılaştırılan tabiat güçlerine ya da varlıklarına değil, aynı zamanda, âdet ve geleneklerin dinsel bir kutsallık kazandırdığı sahte toplumsal ve ahlakî değerlere de işaret edilmektedir. M.Esed

Azabın kötüsüne lâyık olan inkârcılardan örnekler verildikten sonra, bu ayette de Mekkelilerin şahsında bütün insanlığa mesaj verilmektedir. Bu mesaj, tüm övgülerin Allah’a mahsus olduğu ve selâmın da başta elçiler olmak üzere Allah’ın seçtiği kullara olacağıdır. Bu mesajla Allah dışında hiç kimsenin, hiçbir şeyin övülmeye değer bir yanının bulunmadığı; Allah’ın seçtiği ve güvenliğini sağladığı elçiye Allah dışında hiçbir şeyin zarar veremeyeceği vurgulanmıştır. “Hamd”in Allah’a özgü olduğu ve elçilerin selâmette olduğu başka ayetlerde de belirtilmiştir:

Saffat 181:Ve selâm gönderilenlere [elçilere]!

Ayrıca Saffat/79, 109, 120 ve 130. ayetler.

Bu mesaj verildikten sonra da ayetin son bölümünde insanlara akıllarını kullanarak Allah mı, yoksa müşriklerin Allah’a ortak koştukları mı daha yararlıdır diye mukayese etmeleri emredilmektedir. Bu soru cümlesinin asıl muhatabı müşrikler olup Allah’ın mı yoksa taptıkları tanrıların mı daha hayırlı olduğu hususunda düşünmeye sevk edilmeleri amaçlanmaktadır. Çünkü hiç kimsenin az da olsa hayır görmediği bir işi yapmayacağında şüphe yoktur. Müşriklerin Allah yerine kendi tanrılarına yalvarmaları ve adaklar sunmaları, o tanrılarda hayır bulunduğuna boş yere inanmalarından kaynaklanmaktadır. Buna inanmamış olsalardı, yaptıkları işler kendilerine de manasız ve saçma gelirdi.
Ayrıca Allah ile kendi tanrıları arasında bir mukayese yapmalarının istenmesi, söz konusu müşriklerin Allah’ı tanıyıp bildiklerini de göstermektedir:

Zühruf 9: Ve hiç kuşkusuz eğer sen onlara “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan kesinlikle “Onları çok güçlü ve çok iyi bilen (Allah) yarattı” diyeceklerdir.

Zühruf 87:  Ve hiç kuşkusuz eğer sen onlara “Onları kim yarattı?” diye sorsan kesinlikle “Allah” diyeceklerdir. Buna rağmen nasıl çevriliyorlar?

Ankebut 63: Ve ant olsun, eğer onlara sorsan: “Kim gökten suyu indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?” Mutlaka “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Hamd Allah’a özgüdür.” Bilakis onların çoğu akıllarını kullanmazlar. H.Yılmaz

Bu işleri, Allah'tan başka birisinin yaptığı ya da bunları yaparken Allah'ın bir ortağı olduğu şeklindeki bir cevabı, hiçbir müşrik veremezdi. Mekkeli putperest ve Arap müşriklerine gelince, Kur'an-ı Kerim bunlar hakkında şöyle der: "Onlara, gökleri ve yeri kim yarattı? diye soracak olursan, onlar herşeye galip (Kadir-i Mutlak) olan, her şeyi hakkıyla bilen (Alîm) Allah yarattı, derler." (Zuhruf:9). "Ve onlara, kendilerini kimin yarattığını soracak olursan, muhakkak ki, Allah'tır! derler" (Zuhruf: 87). "Onlara: 'gökten yağmur indirip, ölümünden sonra topraklara can veren kimdir?' diye soracak olursan, şüphesiz Allah'tır derler." (Ankebut: 63). "De ki: Size gökten ve yerden rızıklar veren kim? Gözleri, kulakları yaratan ve koruyan kim? Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran kim? Dünya nizamını (işlerini tedbir ile) çekip çeviren kim? Onlar şüphesiz, "Allah'tır" diyecekler." Kainatın yaratıcısının Allah (c.c) olduğu, onun nizamını tek başına O'nun tayin ve idare ettiğini sadece çok tanrılı Araplar değil, aynı zamanda tüm dünya genellikle kabul etmiş ve halen de kabul etmektedir. Binaenalyeh hiçbir müşrik, sırf tartışma olsun diye bu soruya, kendi tanrılarının bu işlerde Allah'ın yardımcıları olduğu şeklinde cevap veremezdi. Zira içlerinden biri böyle bir cevap vermeye kalkışmış olsaydı, içinde yaşadığı toplumun binlerce ferdi: "Bu bizim inancımız değildir" diye onu yalanlamış olacaktı.
Bu ve benzer sorular sadece 'şirk' inancını değil, aynı zamanda tanrıtanımazlık görüşünü de çürütmeyi hedef alır. Mesela, daha ilk soruda, "Semadan yağmur indiren ve ağaçlarını yetiştirmeye güç yetiremeyeceğiniz, ferahlık verici bahçeleri yeşerten kimdir? Toprak veya ona benzer yerlerde, sayısız bitki türünün beslenmesi için gerekli temel maddelerin mevcudiyetini, hayvan ve bitki hayatının idamesi için lüzumlu sudaki vasıfların varlığını, denizlerdeki suların tekrar tekrar buharlaşması, yeryüzünün çeşitli bölgelerinde düzenli bir şekilde zaman zaman yağmur halinde düşmesini; özellikle canlı sayısız bitki türlerinin beslenip yeşermesine vesile olan ve dolayısıyla her çeşit hayvan türünün sayısız ihtiyaçlarını karşılayan toprak, hava, su ve ısı arasındaki koordinasyonu; bütün bunların sadece bir tesadüfün mü, yoksa yüce bir kudret ve Hakîm bir Müdebbir'in iradesi neticesinde ortaya çıkan bir plan ve programın sonucu olup olmadığını şöyle bir düşünelim. Ayrıca, sonuna dek milyonlarca yıl bu tesadüfün, sürekli olarak tekrar tekrar aynı şekilde yeniden vukuu mümkün müdür? Basireti ön yargılarla bağlanmış olan, sadece inatçı bir kimse bunu bir tesadüf olarak niteler. Zira haksever ve makul hiçbir insan, ne böyle bir saçma iddiada bulunur, ne de böyle bir iddiayı doğru kabul eder. Mevdudi

Sayısız ve çeşitli mahlukat türünün yerküresi üzerinde bulunması ve yaşaması basit bir olay değildir. İnsan, bu yerküresinde tesis edilmiş olan hakîmâne uyum ve koordinasyonu tetkik ederse o, sadece hayrette kalır ve bu fevkalâde uyum, ilişki ve oranların, ancak, Alîm, Hakîm, ve Kadir-i Mutlak olan bir Tanrı'nın yaratıp düzenleyebileceği hissini duyar ve kabul eder. Üzerinde yaşadığımız bu yer küresi uzay boşluğunda çok hassas bir hareketle seyrediyor. Hareketinde henüz herhangi bir sarsıntı ve sapma görülmemiştir. Dünyanın bu hareketinde şayet, depremler esnasında gördüğümüz cinsten en ufak bir sarsıntı olmuş olsaydı gezegenimizde hayat olamazdı. Son derece hassas bir biçimde bu küre, hem kendi hem de güneş etrafında düzenli olarak dönüyor. Kendi etrafında dönmesi ve dolayısıyla her yüzünün düzenli olarak güneşi görmesi veya görmemesi, gece ve gündüzün oluşmasına sebep olur. Dünyanın bir yüzü sürekli olarak güneşe bakmış olsa, diğer cephesi de hiç güneş almamış olsaydı, bu ikinci yüzünde hiç hayat bulunmaz ve yaşamak mümkün olmazdı. Çünkü devamlı güneş alan kısmı, hiçbir canlının yaşamasına elverişli olmayacak şekilde kururdu. Bunun aksine sürekli karanlıkta kalan yüzünde ise, canlı denecek bir şeyin yaşamasına imkan vermeyecek derecede dondurucu soğuk hüküm sürmüş olurdu. Üstünde yaşadığımız yer küresini, milyonlarca meteorun sürekli bombardımanına karşı koruyan beşyüz mil kalınlığında bir atmosfer tabakası çevreler. Aksi halde, saniyede otuz mil hızla dünyaya doğru fırlamakta olan ortalama yirmi milyon meteor, dünyayı, üzerinde insan, hayvan ve bitki türünden hiçbir canlının yaşamasına müsait olmayacak derecede tahrip etmiş olacaklardı. Yine aynı atmosfer tabakası, hava ısısını ayarlar, okyanuslardaki suların buharlaşmasından meydana gelen yağmur bulutlarının yukarılara doğru yükselmesini temin eder, dünyanın çeşitli yerlerine bu yağmur bulutlarını taşır ve insan, hayvan ve bitki hayatı için lüzumlu çeşitli gazları sağlar.
Atmosfersiz dünya hiçbir canlı varlık için, yaşamaya uygun bir yer değildir. Aynı şekilde bu tabiî kaynakların bulunmadığı yerlerde, orada toprak hiçbir canlıyı besleyemez. Okyanus, nehir, kaynak, yeraltı su rezervleri ve eriyip çaylar şeklinde akan dağlar üzerindeki karlar halinde, yeryüzünde bol miktarda su depolanmış bulunuyor. Bu şekilde bir su düzenlemesi olmasaydı yeryüzünde hayat olmazdı.
O halde yer küresi üstünde bulunan, su, hava ve çevresindeki şeyleri kendisine doğru cezbeden uygun bir yerçekim-gücü ihsan edilmiş ve böyle bir özellikle techiz edilmiştir. Bu çekim gücü şayet normalden biraz daha az olsaydı, hava ve suyun yer küresinden ayrılıp uzay boşluğuna doğru akışı durdurulamazdı. Yine yer küresindeki ısı, şimdikinden fazla olmuş olsaydı, hayat orada oldukça zorlaşmış olacaktı. Diğer yandan yer çekim kuvveti, normalden biraz daha fazla olsaydı, atmosfer daha yoğun olmuş olacak, neticede basınç yükselmiş, buharlaşma zorlaşmış ve dolasıyla yağmur yağması imkansız hale gelmiş olacak; soğuklar artmış ve yeryüzünün oturulabilir yerleri daha da azalmış olacak; insan ve hayvanlar hacim bakımından daha küçük, buna mukabil daha ağır hale gelmiş olacaklardı. Bu durum da onların hareket kaabiliyetini azaltmış olurdu. Ayrıca yer küresi, güneşten, üzerinde insan ve canlıların yaşamasına elverecek uygun bir uzaklıkta yeralmış bulunuyor. Bu mesafe biraz daha uzun olsaydı, yer küresi daha az ısı alacak, iklim daha soğuk, mevsimler daha uzun olup, yer küresi üzerinde yaşanmaz bir yer haline dönüşecekti. Diğer taraftan bu mesafe daha kısa olmuş olsaydı, diğer faktörlerle beraber yüksek ısı, üzerinde halen yaşamakta olan insan hayatına imkan vermeyecek dereceye ulaşacaktı.
Bunlar, yer küresini, insanların yaşadığı bir mekan haline getiren tabiî kaynaklar arasında mevcut olan uyum ve ahenkten sadece birkaçıdır. Bu olaylara dikkatle bakan insaf sahibi her insan, bunlar arasındaki uyumun, hakim bir yaratıcının bir planı olmaksızın sadece bir tesadüfün eseri olarak meydana gelmiş olduğunu bir an bile kabul edemez ve bir tanrı veya tanrıça, bir cin veya peygamber, bir veli veya meleğin bu varoluşta dahil olduğu ve bu muazzam nizamı işler hale soktuğunu da asla kabul edemez.
 Yani, yeryüzünde tatlı ve tuzlu su kütleleri vardır ve bunlar birbirine karışmazlar. Yeraltı su rezervleri, tatlı ve tuzlu su halinde yanyana bir arada bulunur ve fakat çoğunlukla ayrı ayrı akarlar. Hatta tam denizin ortasında, tatlı su kaynaklarının bulunduğu bazı yerler vardır; bunların akıntıları deniz suyundan ayrı olarak, ona karışmadan kalır ve denizde seyahat edenler, içme suyu ihtiyacını buralardan temin ederler. (Daha geniş malumat için bkz. Furkan an: 68) Mevdudi

Karş. 2:30 ve ilgili 22. not. Bu anlam örgüsü içinde, yukarıdaki ifadenin vurgusu, Allah'ın, insanı özel yetenekler ve güçlerle donatarak onu “yeryüzüne mirasçı” kılması, “yeryüzünde sakin, yerleşik” kılması yönündedir; ifade, böylece, insanın “kendi kaderine hakim”, başına buyruk bir varlık olduğu iddiasının da îmalı bir biçimde reddi durumundadır. M.Esed

Arap müşrikleri, bela ve felaketleri sadece Allah'ın kaldırıp uzaklaştırdığını bizatihi biliyor ve anlıyorlardı. Bundan dolayı bir musibetle karşılaştıkları zaman yardım için yalnız Allah'a yalvardıklarını, Kur'an-Kerîm onlara tekrar tekrar hatırlatır.
Ama, kötülük üzerlerinden kaldırılıp uzaklaştırıldığında, Allah'ın yanında daha başka tanrılara dua ve yakarmaya başladıklarını da ifade eder. (Daha geniş açıklamalar için bkz. En'am an: 29-41, Yunus an: 31, ayet: 21-22, Nahl an: 46, İsra an: 84). Bu durum sadece Arap putperestler için değil, aynı zamanda diğer bütün putperestler hakkında da doğrudur. Hatta o kadar ki, dine karşı düzenli bir propaganda sürdüren dinsiz sosyalist Ruslar bile, İkinci Dünya Savaşı'nda Alman kuvvetleri tarafından sarıldıkları zaman Tanrı'ya yalvarmak mecburiyetinde kaldılar.
 Bunun iki mânâsı vardır: 1- "O, bir kuşaktan sonra başka bir kuşağı, bir kavmin arkasından başka birini ortaya çıkarır"; ve 2- "Dünyada hüküm sürmeniz için O, size güç-kuvvet verir." Mevdudi

Yani, deyimsel olarak, insan hayatının nüfûz edilemezmiş gibi görünen karmaşık sorunları, karmaşık tezahürleri içinde. Bkz. 7:57 ve ilgili 44. not. M.Esed

 Yani, "O (Allah), gece karanlığında yol bulabilmeniz için, yıldızlarla bu tip düzenlemelerde bulunmuştur." Kara ve deniz yolculuklarında insanın, yönünü ve menziline giden yolunu tayin edebilmesi için Allah (c.c), bu gibi imkanlar yaratmıştır. Bu da, Allah'ın hakîmâne planının bir sonucudur. İnsan gündüzleri yolunu, çeşitli yol işaretleri, güneşin doğuşu ve batış noktaları ile; geceleri de, yıldızlar vasıtasıyla bulur. Bu husus Nahl Suresi'nde Allah'ın lütufları arasında sayılmıştır: "(Yol bulmak için faydalanılacak) işaretler de (yarattı). Onlar yıldızlarla yol bulurlar." (Nahl: 16)
 "Allah'ın rahmeti"(nden maksat), gelişini, hemen öncesinden rüzgârların haber verdiği yağmurdur. Mevdudi

Bu ifadeyle, insanın yeryüzündeki hayatına ve bedensel ölümden sonraki dirilişe işaret edildiği gibi, bütün organik tabiatta doğum, ölüm ve yeniden türeme şeklinde kendini gösteren çevrimsel sürece (devr-i dâime) de işaret edilmektedir.

 Rızk terimi, 10:31'de olduğu gibi, burada da hem maddî, hem de manevî ihtiyaçların karşılığı anlamınadır; ayette geçen “gökten ve yerden” ifadesi de, kanaatimizce buna delalet etmektedir.

 Lafzen, “Eğer doğru sözlü kimselerseniz”. Bu ayet, çok tanrılı bir inancı benimseyen, hatta Allah'tan başka tanrı olmadığına ama O'nun yaratılmış bir varlıkta “tecessüm” etmesinin mümkün olduğuna inanan çoğu insanların bu tür kör ve bâtıl inançlara, idrak ve sağduyu yoluyla değil fakat çoğu zaman sadece geleneksel kültür ve düşünce tarzının etkisi altında saplandıklarına işaret etmektedir. M.Esed

Bir cümle şeklinde ifade edilen bu basit gerçek, mânâ ve detay olarak çok geniştir. Bunun üzerinde iyice düşünen bir kimse, Allah'ın varlığı ve birliği hakkında yeni ve hiç eskimeyen deliller elde eder. Görüldüğü gibi ilk merhalede, yaratma işinin bizatihi kendisi bile başlı başına cevaplanması gereken bir sorudur. Hayatın ne olduğunu, nasıl ve nereden geldiğini, insan kendi bilgisi ile keşfedemez. Şu ana kadar gelip dayanılan bilimsel gerçek şudur: Cansız maddenin sadece bir araya getirilip düzenlenmesiyle bizatihi hayat denilen gerçek ortaya konamaz. Bilimsel olmamasına rağmen tanrıtanımazlar, varlık için gerekli temel maddelerin, rastgele uygun oranlarda biraraya geldiği zaman, hayat denilen olgunun varlık olarak ortaya çıkacağını sanırlar, yeter ki, şansın matematiksel kanunu buna el vermiş olsun. Yine de böyle bir şeyin meydana geliş imkanı sıfırdır. Laboratuvarlarda cansız bir maddeden deneme yolu ile canlı bir varlık meydana getirmek üzere şu ana kadar yapılan bütün teşebbüsler, mümkün olan her türlü ihtimamın da gösterilmesine rağmen tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Neticede meydana getirilen şey, sadece canlı hücrenin temel yapısını teşkil eden DNA'dır.
Bu ise hayatın özü ve fakat hayatın bizatihi kendisi değildir. Hayat olayı bugün bile, bilimsel olarak izah edilemeyen bir mucizedir. Bu noktada yaratılışın, ancak Yaratıcı'nın iradesi, emri ve tasvirinin bir sonucu olduğunu söylemenin ötesinde bir şey denilemez.
Bir de hayat, sadece bir şekilde değil, sayısız farklı şekillerde bulunur. İnsanoğlu şu ana kadar yeryüzünde, aşağı-yukarı bir milyon hayvan ve ikiyüzbin de bitki türü keşfetmiş bulunuyor. Bunların tümü, yapısı ve özel karakterleri bakımından, son derece açık ve kesin olarak birbirinden tamamen farklıdır. Ayrıca sahip oldukları farklı yapılarını, bilinen ilk zamandan beri öyle ısrarla sürdürmektedirler ki, hiçbir Darwin(!) buna, bir olan tanrının yaratıcı planının bir neticesi olduğu şeklindeki itiraf dışında herhangi bir aklî izah getiremez. Bir türün yapısı ve şeklini değiştiren ve başka bir türün yapı ve özelliklerini ona kazandırmış olan bir bağ, şu ana kadar keşfedilmemiştir. Varolan hiçbir türün hiçbir mensubu, kendi türünden farklı özellikler taşımaz. Gözden kaçan bir bağın keşfine dair zaman zaman uydurulan ve yaygarası koparılan hikayeyi, bizzat olayların kendileri yalanlıyor. Dolayısıyla kaçınılmaz gerçek şudur ki, bu yaratma işini yapan, sayısız farklı şekilleri ile hayatı ihsan eden hakîmâne düzenleyici yaratma eylemini planlayıcı, üstün ve musavvir bir varlık vardır.
Yukarıda verilen malumat, yaratılışın başlangıcı hakkındadır. Şimdi biz, mahlukatın birbirinden üremesi, Allah'ın onları birbirinden yaratması üzerinde biraz düşünelim. Halik, her çeşit hayvan ve bitki türünün yapısı ve düzeninde mükemmel bir mekanizmayı yerleştirmiştir. Hayvan ve bitki türleri bu özellikleriyle, tamamen kendi türünün yapı, şekil ve karakterine sahip fertlerini sonsuz bir akış ile üretmeye devam ederler. Türlerin hayatiyetini sürdürmesini ve üremelerini sağlamak için gerekli olan bu element, her canlı ve bitki hücrelerinin bir parçasında ayrı ayrı mevcuttur. (Bu harika görevi üstlenen genler, son derece güçlü mikroskopla ancak görülebilir.) Modern genetik bilimcilerin bu konudaki gözlemleri, önümüze harika gerçekler sunuyor. Bunlara göre her bitkiye, sadece kendi türünü üretme yeteneği lütfedilmiştir. Öyle ki, her nesil kendi türünün tüm farklı özelliklerine sahip olur. Özel yapıları bakımından her türün fertleri, diğer bütün fertlerden ayrılır, farklı olur. Türlerin bekası için gerekli olan bu unsur ve üreticilik, bütün canlı ve bitkilerin her hücresinde ayrı ayrı vardır. Harikalara vesile olan bu genler, ancak güçlü mikroskopla görülebilir. Bu ufacık harika mühendis, bitkinin gelişmesini özellikle de kendi farklı türü istikametinde olmasını temin eder. Dünyanın her yanında, buğday tanesinden elde edilenin yine buğday tanesi olması bundandır. Nitekim, dünyanın hiçbir iklim ve yerinde, tam bir buğday tohumunun cinsinden, bir tane bile olsa arpa elde edildiği görülmemiştir. Hayvan ve insan türleri için de aynı şey sözkonusudur.
Türlerin hiçbiri bir defada yaratılmış değildir. Aksine büyüklüğü tasavvur edilemeyecek kadar büyük bir üretim fabrikası her yerde çalışmakta ve aynı türün sayısız fertleri arasından bazılarını varlık alemine çıkarmaktadır. Canlı dediğimiz varlıkların en küçük parçasının bir bölümünde yeralan ve kendi türünün tüm farklı yapısı ve kalıtım özelliklerini de beraberinde taşıyan mikroskopik geni bir kimse düşürür ve sonra da son derece hassas, aynı zamanda kompleks psikolojik sistem ve her türün her bir ferdinin, aynı türün bir ferdini meydana getiren üretici genin geçtiği çok derin ve girift sürecine bakacak olursa, böyle mükemmel ve dakik bir nizamın kendi kendine (tesadüfen) olabileceğini ve daha sonra çalışmaya devam ederek çeşitli türlerin milyarlarca fertlerini kendiliğinden üretebileceğini bir an bile kabul edemez. Bu mükemmel nizamın, sadece başlangıçta değil, aynı zamanda, bu sistemin muntazam ve daimî çalışması için de Hakîm, Ebedî ve bu tezgahlardaki işleri gözeten ve sevkeden Kayyûm bir Müdebbir'e ihtiyacı vardır.
Bu gerçekler, şirk inancını yıktığı gibi, ateistlerin, tanrıyı inkar etmekte hareket noktası olarak kabul ettikleri temelleri de yok eder. Melek, cin, peygamber veya bir velinin, Allah'ın bu işinde dahli olduğuna ancak aptal bir insan inanabilir. Fakat, biraz vicdan sahibi ve tarafsız hiçbir kimse, temelinde tümüyle hikmet ve intizam bulunan bu kocaman yaratma ve üretme fabrikasının sadece bir tesadüf eseri olarak çalışmaya başladığı ve o andan itibaren, aynı şekilde otomatik olarak çalışmakta olduğunu asla söyleyemez.
 Bu kısa cümlenin gelişigüzel incelenmesinden kişi, beslenme için gerekli gıda maddelerinin tedariki meselesinin pek basit bir iş olmadığını anlayabilir. Yer küremiz üstünde milyonlarca hayvan ve bitki türü vardır. Her tür, milyonlarca ferdi ihtiva eder ve bunların çeşitli gıda maddelerine ihtiyacı vardır. Halik ve Rezzak, hiçbir türün mensubunun gıdasız kalmayacak beslenme imkanları bol ve kolayca ulaşılabilir şekilde ayarlamıştır. Böylece can taşıyan hiç bir varlık gıdasız kalmaz. Sonra bu sistem içinde birleşip birlikte çalışan, yer ve gökteki koordineli faaliyetler, çeşitli ve sayısızdır. Isı, ışık, hava, su ve yeryüzündeki maddeler arasında gerekli koordinasyon ve uyum olmadıkça, gıda maddelerinin bir teki dahi üretilemez.
Hakîm bir yaratıcının hakîmâne bir plan ve programı olmaksızın, fevkalade mükemmel olan bu sistemin, sadece bir tesadüf eseri olarak meydana geldiğini bir kimse düşünebilir ve kabul edebilir mi? Yine bir insan, bu sistemin işleyişinde cin, melek veya bir velinin elinin bulunduğunu tahayyül edebilir mi?
 Yani, "Allah'ın bu işlerde bir ortağı olduğunu göstermek için ya bir delil getirmelisiniz, veya şayet bu mümkün değilse, Allah (c.c) ile beraber başka bir tanrıya niçin hizmet edip taptığınızı, en azından bir delille izah etmeniz gerekir. Halbuki bütün bu işleri önceden de, şimdi de bir olan Allah (c.c) yapmış ve de yapmaktadır. Mevdudi

Bir önceki ayette müşriklerden mukayese yapmasını isteyen Rabbimiz, bu ayet grubunda da afak ve enfüsteki [dış ve iç dünyadaki] birçok mucizesine işaret etmiş ve her biri bin mucize içeren bu ayetlerle sanki müşriklere mukayesenin nasıl yapılacağı konusunda yol göstermiştir.
Bu ayet grubuyla ilgili olarak Merhum Mevdudi’nin Rabbimizin afak ve enfüsteki mucizeleri hakkında yaptığı yol gösterici nitelikteki tespitlerini aşağıda naklediyoruz:  
Sayısız ve çeşitli mahlûkat türünün yerküresi üzerinde bulunması ve yaşaması basit bir olay değildir. İnsan, yerkürede tesis edilmiş olan bu hakîmâne uyum ve koordinasyonu tetkik ederse, sadece hayrette kalır ve bu fevkalâde uyum, ilişki ve oranların ancak Alîm, Hakîm ve Kadir-i Mutlak olan bir Tanrı`nın yaratıp düzenleyebileceği hissini duyar ve kabul eder. Üzerinde yaşadığımız yerküre, uzay boşluğunda çok hassas bir hareketle seyrediyor. Hareketinde henüz herhangi bir sarsıntı ve sapma görülmemiştir. Dünyanın bu hareketinde şayet depremler esnasında gördüğümüz cinsten en ufak bir sarsıntı olmuş olsaydı, gezegenimizde hayat olamazdı. Son derece hassas bir biçimde bu küre hem kendi hem de güneş etrafında düzenli olarak dönüyor. Kendi etrafında dönmesi ve dolayısıyla her yüzünün düzenli olarak güneşi görmesi veya görmemesi, gece ve gündüzün oluşmasına sebep olur. Dünyanın bir yüzü sürekli olarak güneşe bakmış olsa, diğer cephesi de hiç güneş almamış olsaydı, bu ikinci yüzünde hiç hayat bulunmaz ve yaşamak mümkün olmazdı. Çünkü devamlı güneş alan kısmı, hiçbir canlının yaşamasına elverişli olmayacak şekilde kururdu. Bunun aksine sürekli karanlıkta kalan yüzünde ise, canlı denecek bir şeyin yaşamasına imkân vermeyecek derecede dondurucu soğuk hüküm sürmüş olurdu. Üstünde yaşadığımız yerküresini, milyonlarca meteorun sürekli bombardımanına karşı koruyan beş yüz mil kalınlığında bir atmosfer tabakası çevreler. Aksi halde, saniyede otuz mil hızla dünyaya doğru fırlamakta olan ortalama yirmi milyon meteor, dünyayı, üzerinde insan, hayvan ve bitki türünden hiçbir canlının yaşamasına müsait olmayacak derecede tahrip etmiş olurdu. Yine aynı atmosfer tabakası hava ısısını ayarlar, okyanuslardaki suların buharlaşmasından meydana gelen yağmur bulutlarının yukarılara doğru yükselmesini temin eder, dünyanın çeşitli yerlerine bu yağmur bulutlarını taşır ve insan, hayvan ve bitki hayatı için lüzumlu çeşitli gazları sağlar.
Atmosfersiz dünya hiçbir canlı varlık için yaşamaya uygun bir yer değildir. Aynı şekilde, bu tabiî kaynakların bulunmadığı yerlerde toprak hiçbir canlıyı besleyemez. Yeryüzünde okyanus, nehir, kaynak, yeraltı su rezervleri ve eriyip çaylar şeklinde akan dağlar üzerindeki karlar halinde bol miktarda su depolanmış bulunuyor. Bu şekilde bir su düzenlemesi olmasaydı yeryüzünde hayat olmazdı.
Yerküresine, üstünde bulunan su, hava ve çevresindeki şeyleri kendisine doğru cezbeden uygun bir çekim gücü ihsan edilmiştir. Bu çekim gücü şayet normalden biraz daha az olsaydı, hava ve suyun yer küresinden ayrılıp uzay boşluğuna doğru akışı durdurulamazdı. Yine yer küresindeki ısı şimdikinden fazla olmuş olsaydı, hayatın devamı oldukça zorlaşmış olurdu. Diğer yandan, yerçekimi kuvveti normalden biraz daha fazla olsaydı, atmosfer daha yoğun olmuş olacak, neticede basınç yükselmiş, buharlaşma zorlaşmış ve dolayısıyla yağmur yağması imkansız hale gelmiş olacaktı; soğuklar artmış ve yeryüzünün oturulabilir yerleri daha da azalmış olacaktı; insan ve hayvanlar hacim bakımından daha küçük, buna mukabil daha ağır hale gelmiş olacaklardı. Bu durumda hareket kabiliyetleri de iyice azalmış olacaktı.
Ayrıca yerküresi güneşten, üzerinde insan ve canlıların yaşamasına elverecek uygun bir uzaklıkta yer almış bulunuyor. Bu mesafe biraz daha uzun olsaydı, yerküresi daha az ısı alacak, iklim daha soğuk, mevsimler daha uzun olacak, yeryüzü yaşanmaz bir yer haline dönüşecekti. Diğer taraftan, bu mesafe daha kısa olmuş olsaydı, diğer faktörlerle beraber yüksek ısı, üzerinde halen yaşamakta olan insan hayatına imkân vermeyecek dereceye ulaşacaktı.
Bunlar, yerküresini insanların yaşadığı bir mekân haline getiren tabiî kaynaklar arasında mevcut olan uyum ve ahenkten sadece birkaçıdır. Bu olaylara dikkatle bakan insaf sahibi her insan, bunlar arasındaki uyumun hakîm bir yaratıcının bir planı olmaksızın sadece bir tesadüfün eseri olarak meydana gelmiş olduğunu bir an bile düşünemez. Ayrıca Allah’tan başka bir tanrı veya tanrıçanın, bir cin veya peygamberin, bir veli veya meleğin bu var oluşa müdahil olduğunu ve bu muazzam nizamı işler hale soktuğunu da asla kabul edemez.
Yeryüzünde tatlı ve tuzlu su kütleleri vardır ve bunlar birbirine karışmazlar. Yeraltı su rezervleri, tatlı ve tuzlu su halinde yan yana bir arada bulunur ve fakat çoğunlukla ayrı ayrı akarlar. Hatta tam denizin ortasında, tatlı su kaynaklarının bulunduğu bazı yerler vardır; bunların akıntıları deniz suyundan ayrı olarak, ona karışmadan kalır ve denizde seyahat edenler, içme suyu ihtiyacını buralardan temin ederler.
  Arap müşrikleri, bela ve felaketleri sadece Allah`ın kaldırıp uzaklaştırdığını bizatihi biliyor ve anlıyorlardı. Bundan dolayı bir musibetle karşılaştıkları zaman yardım için yalnız Allah`a yalvardıklarını, Kur`an-Kerîm onlara tekrar tekrar hatırlatır. Ama kötülük üzerlerinden kaldırılıp uzaklaştırıldığında, Allah`ın yanında daha başka tanrılara dua ve yakarmaya başladıklarını da ifade eder. Bu durum sadece Arap putperestler için değil, aynı zamanda diğer bütün putperestler hakkında da doğrudur. Hatta o kadar ki, dine karşı düzenli bir propaganda sürdüren dinsiz sosyalist Ruslar bile İkinci Dünya Savaşı`nda Alman kuvvetleri tarafından sarıldıkları zaman Tanrı`ya yalvarmak mecburiyetinde kaldılar.
Bir cümle şeklinde ifade edilen bu basit gerçek, mânâ ve detay olarak çok geniştir. Bunun üzerinde iyice düşünen bir kimse, Allah`ın varlığı ve birliği hakkında yeni ve hiç eskimeyen deliller elde eder. Görüldüğü gibi, ilk merhalede, yaratma işinin bizatihi kendisi bile başlı başına cevaplanması gereken bir sorudur. Hayatın ne olduğunu, nasıl ve nereden geldiğini insan kendi bilgisi ile keşfedemez. Şu ana kadar gelip dayanılan bilimsel gerçek şudur: Cansız maddenin sadece bir araya getirilip düzenlenmesiyle bizatihi hayat denilen gerçek ortaya konamaz. Bilimsel olmamasına rağmen tanrıtanımazlar, varlık için gerekli temel maddelerin, rasgele uygun oranlarda bir araya geldiği zaman, hayat denilen olgunun varlık olarak ortaya çıkacağını sanırlar, yeter ki, şansın matematiksel kanunu buna el vermiş olsun. Yine de böyle bir şeyin meydana geliş imkânı sıfırdır. Laboratuarlarda cansız bir maddeden deneme yolu ile canlı bir varlık meydana getirmek üzere şu ana kadar yapılan bütün teşebbüsler, mümkün olan her türlü ihtimamın da gösterilmesine rağmen tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Neticede meydana getirilen şey, sadece canlı hücrenin temel yapısını teşkil eden DNA`dır.
Bu ise hayatın özü ve fakat hayatın bizatihi kendisi değildir. Hayat olayı bugün bile bilimsel olarak izah edilemeyen bir mucizedir. Bu noktada yaratılışın ancak Yaratıcı`nın iradesi, emri ve tasvirinin bir sonucu olduğunu söylemekten öte bir şey yapılamaz.
Bir de hayat, sadece bir şekilde değil, sayısız farklı şekillerde bulunur. İnsanoğlu şu ana kadar yeryüzünde aşağı-yukarı bir milyon hayvan ve iki yüz bin bitki türü keşfetmiş bulunuyor. Bunların tümü, yapısı ve özel karakterleri bakımından, son derece açık ve kesin olarak birbirinden tamamen farklıdır. Ayrıca sahip oldukları farklı yapılarını, bilinen ilk zamandan beri öyle ısrarla sürdürmektedirler ki, hiçbir Darwinci buna, bir olan tanrının yaratıcı planının bir neticesi olduğu şeklindeki itiraf dışında herhangi bir aklî izah getiremez. Bir türün yapısı ve şeklini değiştiren ve başka bir türün yapı ve özelliklerini ona kazandırmış olan bir bağ, şu ana kadar keşfedilmemiştir. Var olan hiçbir türün hiçbir mensubu, kendi türünden farklı özellikler taşımaz. Gözden kaçan bir bağın keşfine dair zaman zaman uydurulan ve yaygarası koparılan hikâyeyi, bizzat olayların kendileri yalanlıyor. Dolayısıyla kaçınılmaz gerçek şudur ki, bu yaratma işini yapan, sayısız farklı şekilleri ile hayatı ihsan eden hakîmâne düzenleyici yaratma eylemini planlayıcı, üstün ve musavvir bir varlık vardır.
Yukarıda verilen malumat, yaratılışın başlangıcı hakkındadır. Şimdi biz, mahlûkatın birbirinden üremesi, Allah`ın onları birbirinden yaratması üzerinde biraz düşünelim. Halik, her çeşit hayvan ve bitki türünün yapısı ve düzeninde mükemmel bir mekanizmayı yerleştirmiştir. Hayvan ve bitki türleri bu özellikleriyle tamamen kendi türünün yapı, şekil ve karakterine sahip fertlerini sonsuz bir akış ile üretmeye devam ederler. Türlerin hayatiyetini sürdürmesini ve üremelerini sağlamak için gerekli olan bu element, her canlı ve bitki hücrelerinin bir parçasında ayrı ayrı mevcuttur. (Bu harika görevi üstlenen genler, son derece güçlü mikroskopla ancak görülebilir.) Modern genetik bilimcilerin bu konudaki gözlemleri, önümüze harika gerçekler sunuyor. Bunlara göre, her bitkiye sadece kendi türünü üretme yeteneği lütfedilmiştir. Öyle ki, her nesil kendi türünün tüm farklı özelliklerine sahip olur. Özel yapıları bakımından her türün fertleri, diğer bütün fertlerden ayrılır, farklı olur. Türlerin bekası için gerekli olan bu unsur ve üreticilik, bütün canlı ve bitkilerin her hücresinde ayrı ayrı vardır. Harikalara vesile olan bu genler ancak çok güçlü mikroskoplarla görülebilir. Bu ufacık harika mühendis, bitkinin gelişmesini özellikle de kendi farklı türü istikametinde olmasını temin eder. Dünyanın her yanında, buğday tanesinden elde edilenin yine buğday tanesi olması bundandır. Nitekim dünyanın hiçbir yerinde ve ikliminde bir buğday tohumunun cinsinden bir tane bile olsa arpa elde edildiği görülmemiştir. Hayvan ve insan türleri için de aynı şey söz konusudur.
Türlerin hiçbiri bir defada yaratılmış değildir. Aksine büyüklüğü tasavvur edilemeyecek kadar büyük bir üretim fabrikası her yerde çalışmakta ve aynı türün sayısız fertleri arasından bazılarını varlık âlemine çıkarmaktadır. Canlı dediğimiz varlıkların en küçük parçasının bir bölümünde yer alan ve kendi türünün tüm farklı yapısını ve kalıtım özelliklerini de beraberinde taşıyan mikroskobik geni bir kimse düşürür ve sonra da son derece hassas, aynı zamanda kompleks psikolojik sistem ve her türün her bir ferdinin, aynı türün bir ferdini meydana getiren üretici genin geçtiği çok derin ve girift sürecine bakacak olursa, böyle mükemmel ve dakik bir nizamın kendi kendine (tesadüfen) olabileceğini ve daha sonra çalışmaya devam ederek çeşitli türlerin milyarlarca fertlerini kendiliğinden üretebileceğini bir an bile kabul edemez. Bu mükemmel nizamın, sadece başlangıçta değil, aynı zamanda bu sistemin muntazam ve daimî çalışması için de Hakîm, Ebedî ve bu tezgâhlardaki işleri gözeten ve sevk eden Kayyûm bir Müdebbir`e ihtiyacı vardır.
Bu gerçekler, şirk inancını yıktığı gibi, ateistlerin Tanrı’yı inkâr etmekte hareket noktası olarak kabul ettikleri temelleri de yok eder. Melek, cin, peygamber veya bir velinin, Allah`ın bu işinde dahli olduğuna ancak aptal bir insan inanabilir. Fakat biraz vicdan sahibi ve tarafsız hiçbir kimse, temelinde tümüyle hikmet ve intizam bulunan bu kocaman yaratma ve üretme fabrikasının sadece bir tesadüf eseri olarak çalışmaya başladığını ve o andan itibaren aynı şekilde otomatik olarak çalışmakta olduğunu asla söyleyemez.
Bu kısa cümlenin gelişigüzel incelenmesinden, kişi, beslenme için gerekli gıda maddelerinin tedariki meselesinin pek basit bir iş olmadığını anlayabilir. Yerküremiz üstünde milyonlarca hayvan ve bitki türü vardır. Her tür milyonlarca ferdi ihtiva eder ve bunların çeşitli gıda maddelerine ihtiyacı vardır. Halik ve Rezzak, hiçbir türün mensubunun gıdasız kalmayacağı beslenme imkânlarını bol ve kolayca ulaşılabilir şekilde ayarlamıştır. Böylece can taşıyan hiç bir varlık gıdasız kalmaz. Sonra bu sistem içinde birleşip birlikte çalışan, yer ve gökteki koordineli faaliyetler, çeşitli ve sayısızdır. Isı, ışık, hava, su ve yeryüzündeki maddeler arasında gerekli koordinasyon ve uyum olmadıkça, gıda maddelerinin bir teki dahi üretilemez.
Hakîm bir yaratıcının hakîmâne bir plan ve programı olmaksızın, fevkalade mükemmel olan bu sistemin sadece bir tesadüf eseri olarak meydana geldiğini bir kimse düşünebilir ve kabul edebilir mi? Yine bir insan, bu sistemin işleyişinde cin, melek veya bir velinin elinin bulunduğunu tahayyül edebilir mi?”  (Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an)

Rabbimiz, mukayese isteğini başka ayetlerde de dile getirmiştir:

Nahl 17:  Öyleyse yaratan (Allah), yaratmayan (putlar) gibi olur mu? Hâlâ düşünmeyecek misiniz?

Zümer 9:Ya da o, gece saatlerinde kalkan, secde ederek, kıyam durarak, daima ahireti hesaba katan ve Rabbinin rahmetini uman kimse mi? De ki: “Hiç bilen kimseler ve bilmeyen kimseler eşit olur mu?” Kesinlikle sadece temiz akıl sahibi olanlar öğüt alırlar.

Zümer 22: Peki, Allah kimin göğsünü İslâm’a açarsa, o zaman o,  Rabbinden bir ışık üzerinde olmaz mı? Öyleyse Allah’ı anmaya karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun. İşte onlardır, açık seçik sapıklık içindekiler.

Ra’d 33: Peki, kazandığı şeyler ile birlikte her bir nefsin [kişinin] üzerinde ayakta duran O kişi kimdir? Onlar ise Allah’a ortaklar kıldılar. De ki: “Onları isimlendirin! Yoksa siz O’na yeryüzünde bilmediği bir şey mi haber vereceksiniz? Yoksa sözden açık olanı mı? Aslında şu, küfre sapmış olan kişilere plânları güzel gösterildi de Yol’dan saptırıldılar. Allah kimi saptırırsa, artık onun için yol gösteren kimse yoktur.

62. ayette Rabbimiz, kendi zatı hakkında haber vermekte ve kendisine dua etmesi hâlinde bunalmış olanın duasını kabul edeceğini taahhüt etmektedir. Çünkü bunalmış, zorda kalmış bir kimsenin Allah’a sığınması “ihlâs”ın bir neticesidir ve kal­binin O’ndan başka her şeyle ilişkisini kopardığının bir belirtisidir.
Rabbimiz rahmeti gereği sıkıntıda olanı sıkıntıdan kurtarmaktadır. Ama insan, genel karakteri ve fıtrî özelliği itibariyle nankör olduğu için rahata erdiğinde Rabbini hemen unutuvermektedir:

Hud 9, 10:  Ve eğer insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür.
Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti” der. Ve kuşkusuz o, şımarıktır, böbürlenen biridir.

Tövbe 75, 76:  Ve onlardan, “Eğer Allah lütfundan bize verirse, mutlaka bağışta bulunacağız ve kesinlikle iyilerden olacağız” diye Allah’a söz verenler vardır. Sonra, ne zaman ki Allah onlara lütfundan verir, onda cimrilik ederler ve yüz çevirerek geri dururlar.

Yunus 22, 23:  O, size karada ve denizde yolculuk ettirendir. Gemilerde bulunduğunuzda gemiler içindekileri tatlı bir rüzgârla götürür, (yolcular) neşelendiklerinde şiddetli bir fırtına gelip çatar, dalgalar her mekândan gelir. Ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca, dini Allah için arındırarak O’na yalvarırlar: “Bizi bundan kurtarırsan, hiç kuşkusuz, şükredenlerden oluruz.”
 Sonra O, onları kurtarınca, bir de bakarsın ki, yeryüzünde haksız yere azgınlık ederler. Ey insanlar! Gerçekten, şimdiki hayatın geçici yararları için azgınlığınız, bizzat kendi zararınızadır! Sonra dönüşünüz Bizedir. Yaptıklarınızı size bildireceğiz.

Nahl 53, 54:  Ve iyilik olarak sahip olduğunuz ne varsa, işte Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda, hemen yalnız O’na sığınırsınız. Sonra, zararı sizden giderince, sizden bir grup, Rabblerine şirk koşarlar.

Lokman 31, 32: Ayetlerini size göstermek için, geminin denizde, Allah’ın nimetiyle kayıp gittiğini görmedin mi? İşte gerçekten bunda, tüm çok sabırlı ve çok şükreden için ayetler vardır.Ve gölgeler gibi bir dalga onları kapladığında, O’nun için dini arındırarak Allah’a yalvarırlar. Ama ne zaman ki karaya çıkararak kurtardı, onlardan bir kısmı muktesıttır. Ve ayetlerimizi ancak, tam hain ve tam nankör bile bile inkâr eder.

Rum 33: Ve insanlara bir sıkıntı dokununca, Rabblerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra, onlara kendinden bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki, içlerinden bir grup, Rabblerine şirk koşarlar.

Ankebut 65: İşte gemiye bindiklerinde, dini yalnız O’na özgü kılarak Allah’a yalvarırlar. Sonra ne zaman ki onları karaya çıkarıp kurtardı, bir de bakarsın ki onlar, şirk koşuyorlar.

İsra 67: Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, yalvardıklarınız kaybolup giderler. O, kaybolmaz. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür!

Zümer 6–8: O sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan eşini yaptı. Ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratır. İşte bu, Rabbiniz Allah’tır. Mülk [hükümranlık, hâkimiyet] yalnız O’nundur. O’ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?
Eğer inkâr ederseniz, gerçekten Allah, size muhtaç değildir. Bununla birlikte, kulları için, inkârdan hoşnut olmaz. Eğer şükrederseniz, sizden bunu hoşnutlukla karşılar. Hiçbir taşıyıcı, başkasının yükünü yüklenmez. Sonunda, dönüşünüz Rabbinizedir. O yaptıklarınızı size bildirecektir de. Kuşkusuz O, göğüslerde olanı bilir.Ve insanın başına bir belâ gelince, Rabbine yönelerek O’na yalvarır. Sonra Allah, katından bir iyilik verince, önceden niçin O’na yalvarmış olduğunu unutuverir. Allah’ın yolundan saptırmak için, O’na bir takım ortaklar koşar. De ki: “İnkârından bir süre yararlan! Evet, sen Ateş halkındansın.” H.Yılmaz

“Yaratılmışların duyu ve tasavvur alanı dışında kalan gerçekler” ifadesiyle aktardığımız ğayb terimi, bu anlam örgüsü içinde, açıkça anlaşılacağı üzere, Allah'ın Zâtı'nı, yaratılmış âlemin görünür vechesi altında yatan nihaî gerçekliği ve bu âlemin yaratılmasındaki aslî anlam ve amacı ifade etmektedir. Ayeti “göklerde ve yerde Allah'tan başka hiç kimse ... ilh.” şeklinde aktarsaydık, bu Allah'ın da “göklerde ve yerde olanlar” arasında bulunan bir varlık olduğu anlamına yol açacaktı; oysa Allah mekandan münezzeh ve müte‘âldir ve dolayısıyla “göklerde ve yerde” yaratmış olduğu varlıkların arasında mütalaa edilemez; bunun içindir ki ayette Allah için getirilen istisnayı parantez içindeki [yani] sözcüğü ve yine parantez içindeki [hiç kimse] tekrarı yardımıyla bir açıklama cümleciği olarak aktarmak zaruretini duyduk. M.Esed

Bu ayette bildirilen “göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimsenin bilmediği” gerçeği, aynı zamanda, ilâhlıkta ortak kabul edilen kişi ve nesnelerin bizzat kendi geleceklerinden haberlerinin olmadığı anlamına gelmektedir. Nitekim bu anlam, ayetin son cümlesinde, onların ne zaman diriltileceklerinin bilincine varamayacaklarının ifade edilmesi suretiyle somut bir örnekle pekiştirilmiş olmaktadır.
Aşağıdaki alıntı, gaybın sınırlarının ne olduğunu göstermesi bakımından açıklayıcı bir nitelik taşımaktadır:

Anlatıldığına göre, zamanın Emiri Haccac, tutuklatıp huzuruna getirttiği müneccime [astrolog, falcı], avucunda tuttuğu ve sayısını bildiği çakıl taşlarının kaç tene olduğunu sormuş. Müneccimin bilmesi üzerine onu tekrar denemek istemiş ve sayısını kendisinin de bilmediği kadar çakıl taşını avuçlayarak müneccimden avucundaki taşların sayısını tekrar söylemesini istemiş. Bu kez Münec­cim tahmininde yanılmış ve Emire: “Ey Emir, zannederim sen de bunların kaç tane ol­duklarını bilmiyorsun” demiş. Haccac’ın “Evet bilmiyorum” cevabı üzerine, müneccim şunları söylemiş: “Birinci seferde avucunda kaç taş olduğunu saymıştın. Dolayısıyla bu bilgi gaybın sınırları dışına çıkmış oldu. İkinci seferde ise saymadın ve bu bilgi gayb bilgisi hâline geldi. Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez.” (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an )

Kur’an’da pek çok ayette vurgulanmış olan bu gerçek hakkında daha fazla ayrıntı isteyenlere A’râf suresinin sonunda bulunan “Gayb Meselesi” başlıklı yazımızın okunmasını öneriyoruz. (Tebyinü’l Kur’an; c. 3, s:125-136) H.Yılmaz

Görünmeyeni, Allah'ın gizli ilmini. Yaratma, idare ve besleme için gerekli imkanları temin açısından düşünüldüğü zaman, Allah'ın bir ve tek ilah olduğunu ispat etmek için, daha önce geçen ayetlerde gerekli deliller serdedilmiştir. Bu ayetle şimdi, ilahlığın önemli bir vasfı olan bilme (bilgi sahibi olma) açısından, aynı husus tekrar anlatılmaktadır. Allah (c.c), tektir ve ortağı yoktur. Göklerde ve yerde bulunan, ister melek ister cin, ister peygamber ister veli, ister diğer insan ve başka yaratıklar olsun, bütün bunlar sınırlı bir bilgiye sahiptirler. Bilginin büyük bir kısmı onlardan gizlenmiştir. Her şeyi bilen tek alim sadece Allah'tır. Bu kainattan hiçbir şey O'na gizli ve saklı değildir. O, geçmiş, hal ve gelecekte olacak her şeyi bilir.
'Gayb' kelimesi, gizli ve kapalı olan şeyleri ifade eder. Bir terim olarak bilinmeyen herşeyi ve kişinin içinde bulunduğu saha ve çevresinin dışındaki bilgi ve malumatı ifade eder. Ferdî olarak bazı kimselerin bilip, diğer bir kısım insanların bilmediği birçok hususlar vardır bu dünyada. Bir bütün olarak geçmişte hiçbir insana bildirilmemiş, halen bilinmeyen ve gelecekte de bilinemeyecek daha birçok şey vardır. Cin, melek ve diğer yaratıklar açısından da durum aynıdır: Belli bazı şeyler onların bir kısmına malum, diğerlerine gizlidir. Pek çok husus ise bunların tümüne gizli ve hiçbirine malum değildir. Gizli olan şeylerin tümü sadece, alim olan tek varlık Allah tarafından bilinir ve sadece bunlar O'na açık-seçiktir. Çünkü, O'na hiçbir şey gaib (gizli) değildir, herşey O'na açık ve zahirdir.
Bu gerçeği ortaya koymak için, yaratma, tasvir ve kainattakilerin beslenmesi ile ilgli, daha önce serdedildiği gibi burada, soru sorma metodu benimsenmemiştir. Bunun sebebi ise şudur; bu sıfatların tezahürleri, herkesin, bu arada putperest ve çok tanrılı kimselerin bile farkedebileceği şekilde açıktır. Bugün de durum aynıdır. Bütün bunların, Allah'ın (c.c) işleri olduğunu bilmeyen yoktur.
Binaenaleyh burada, şu şekilde bir yöntem izlenmiştir: İtiraf ettiğiniz gibi tüm bu işler Allah (c.c) tarafından yapılmaktadır. O'nun bu işlerde, başka bir ortağı yoktur. O halde, ilahlık ve ibadetinde başkalarını niçin O'na ortak koştunuz? Bununla beraber, işaret edilen ve (beş duyu ile) hissedilen hiçbir tezahürü yoktur. O, düşünce ve tefekkürle kavranılabilir. Bundan dolayı mesele, soru sorma yerine bir iddia olarak ileri sürülmüştür. O halde, her aklı başında olana yaraşan, alîm olan Allah'tan başka Kadir-i Mutlak bir varlığın bulunduğuna inanmanın makul olup-olmadığını tefekkür etmesi ve düşünmesidir. Yani, geçmişte kainatta varolan, halen bulunan ve gelecekte de varolacak olan tüm şartları, eşyayı ve gerçekleri bilen Allah'tan başka biri var mıdır? Ve eğer alîm başka birisi yoksa ki zaten olamaz; öyleyse gerçekler, şartlar ve durumlardan tam olarak haberdar olamayan biri, insanların duasına karşılık verici (Mucîb), onların ihtiyaçlarını yerine getirici ve zorluklarını giderici olabildiğine inanmak makûl olur mu?
İlâhlık ile gaybı bilme arasında kesin bir ilişki vardır. Bir şeyi varlık halinde düşündüğü ilk günden beri insan, Tanrı'nın heryerde hazır va nazır olma sıfatını, o, her şeyi bilen ve kendisinden hiçbir şeyin gizli kalmamasını, böyle bir varlığın tabiî bir vasfı olarak kabul etmiştir.
Başka bir ifade ile, kaza ve kader, yapılan dualara karşılık verme, ihtiyaç içindeki herkesin ihtiyacını karşılama gibi hususlar, herşeyi bilen ve kendisinden hiçbir şeyin gizli kalmadığı varlığa insanın inanması için, bizatihi olayın yapısı yeter bir delildir. Bundan dolayı, Allah'ın güç ve otoritesinin sahibi olarak kendisini kabul eden insan, ister-istemez kendisini, gizli olan herşeyi bilen şeklinde kabul etmiş oluyor. Çünkü onun aklı, ilim ve otoritenin birbirine bağlı şeyler olduğunu kabule, haklı olarak zorlayacaktır. Yukarıda geçen ayetlerde ifade edildiği gibi, Halik, Musavvir, dualara karşılık veren (Mucîb) ve Basîr'in sadece Allah'ın olduğu hususu bir gerçekse, o zaman gizli (gaybı) olan şeyleri bilen'in (Alîm) de yalnızca Allah (c.c) olduğu açıktır. Netice itibariyle (bütün bunlardan sonra), melek, cin, bir peygamber veya bir veli ya da diğer yaratıklardan hangisi, okyanuslarda, atmosferde, yerin altı ve üstünde, nerede ve hangi çeşit hayvanların bulunduğunu aklıyla düşünüp ihata edebilir? Göklerdeki uyduların adedi hakkında hangi sayı doğrudur? Ve onların herbirisinde ne çeşit yaratıklar vardır? Ve bu yaratıklardan herbiri nerede yaşamakta ve ihtiyaçları nelerdir? Bütün bunlar, zorunlu olarak Allah (c.c.) tarafından bilinmesi gerekir, çünkü onları O yaratmıştır.
Şartları tek başına O gözetme, meselelerini O kontrol etme ve beslenmelerini O ayarlama durumundadır. Sınırlı varlığı ile başka birisi, bu geniş ve herşeyi kuşatan ilme nasıl sahip olabilir ve bilmesi gereken bu varlıkların yaratma ve beslenme gibi işlerini nasıl yapabilir?
Sonra bu keyfiyyet bölünmez ki, mesela birisi sadece yeryüzünde olan şeyleri veya yalnız yeryüzünde bulunan insanlara ait hususları bilebilsin. Aynı şekilde Tanrı'nın yaratıcılığı, Rezzak, Kıyam Binefsihi (Zatı ile Kaim) oluşu da birbirinden ayrılamaz. Nihayet sonuç itibariyle yaratılıştan bu ana ve kıyamete kadar, ana karnında canlı hale geldikten son nefesine kadar bütün yaratıkları hal hareket ve durumlarını, bir insan nasıl bilebilir? Tüm bunları bir insan nasıl ve nereden bilebilecektir? O, bu sayısız yaratıkların yaratıcısı mıdır? Babalarının menilerindeki insanların varlık alemine çıkmalarına sebep olan tohum zerreciklerini o mu yarattı? Anne rahminde onlara biçim ve şekli o mu verdi? Onların normal doğumlarını o mu düzenledi? Kaderlerini, bu çok kısır bilgisi ile o mu tayin etti? Onların dünyadaki hayat ve ölüm, sıhhat ve hastalık, refah ve darlık, yükselme ve düşüşlerine dair kararlar almaktan o mu sorumludur? Ve bu hususlarda ne zamandanberi sorumludur? Bütün bu sorumluluk, nasıl sadece insanlarla sınırlı kalabilir? Bu ise, göklerin ve yerin evrensel idaresinin sadece bir kısmını teşkil eder. Ancak tüm kainatı idare eden bir varlık, aynı zamanda hem insanların yaradılış ve ölümünden, hem rızıklarını kısmak ve bollaştırmaktan, hem de kaza ve kaderlerinden tek başına sorumlu olabilir.
Gaybı ve görünmeyen şeyleri Allah'tan başka bir varlığın bilememesi prensibinin İslam'ın temel ilkelerinden birisi olması bundandır. Allah (c.c), kullarından istediğine, bilgisinden dilediğini ifşa edebilir ve gayb olan şeylerden bir bütün halinde bir veya birkaç hususu, hikmetinden (ilminden) ona ihsan edebilir. Alim'ul-Gayb; gizli her şeyi bilen ve tüm yaratıkların rabbi olan sadece Allah'ın sıfatıdır. "Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. Onları ancak O bilir." (En'am: 59) "Beklenen saatin ne zaman dolacağını (Kıyametin kopacağını) bilmek ancak Allah'a aittir. Yağmuru O yağdırır, anarahminde neyin teşekkül ettiğini O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez... Yine hiçbir kimse nerede öleceğini bilmez. Hak Tealâ herşeyi hakkıyla bilir. Herşeyden haberdardır." (Lokman: 34). "O, (kullarının) önünde-ardında ne var (ne yok) hepsini bilir, kulları ise, O'nun dilediği kadarından daha fazla başka bir şey kavrayamazlar." (Bakara: 255)
Kur'an, bu umumî ve kesin nefiyle, sadece çeşitli yaratıkların gayb (gizli ve görünmeyen alem) hakkında bilgi sahibi olmadığını belirtmekle yetinmez, aksine özellikle de peygamberlerin bu hususta bilgi sahibi (Alim'ul-Gayb) olmadığını açıkça ifade eder.
Nitekim Hz. Muhammed (s.a), peygamberlerin, gayb ve görünmeyen alem hakkında bir bilgi sahibi olmadıklarını ve ancak, peygamberliğin onlara yüklediği vazifelerini ifaya muktedir kılacak kadar kendilerine gayb bilgisi verildiğini açıkça ifade eder. En'am Suresi: 50, A'raf Suresi: 187, Tövbe: 101, Hud: 31, Ahzab: 63, Ahkâf: 9, Tahrim: 3 ve Cin Suresi: 26-28. ayetleri bu hususta hiçbir şüphe bırakmaz.
Kur'an-ı Kerim'in tüm bu açıklamaları, Allah'tan başka birinin gaybı bildiğini kabul etmenin, gelmiş ve gelecek bütün olaylar hakkında başka birisinin de bilgi sahibi olduğuna inanmanın, kesinlikle İslâm-dışı bir inanç olduğu hususunu, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde sözkonusu ayetin manası vuzuha kavuşturuyor. Buharî, Müslim, Neseî, İmam Ahmed, İbn Cerir ve İbn Ebi Hatim, sağlam bir senetle Hz. Aişe'den şu sözü nakletmişlerdir: "Kim, Hz. Peygamber (s.a) ertesi günü ne olacağını bilirdi diye iddia ederse, Allah'ı yalan söylemekle itham etmiş olur. Çünkü Allah şöyle buyurur: "Ey Rasûlüm! De ki, göklerde ve yerde gaybı ve görünmeyenleri Allah'ın dışında bilen başka hiç bir varlık yoktur." İbn Münzir bunu, Hz. Abdullah b. Abbas'ın meşhur talebesi İkrime'ye dayanarak nakletmiştir: "Biri, Hz. Peygamber'e (s.a) "Ey Muhammed! Kıyamet ne zaman kopacak? Topraklarımızı kuraklık kasıp kavuruyor; yağmur ne zaman yağacak? Karım hamile; oğlan mı, yoksa kız mı dünyaya getirecek? Ve, bugün ne kazanacağımı biliyorum; fakat yarın acaba ne kadar kazanacağım? Nerede doğduğumu biliyorum; fakat nerede öleceğim?" gibi sorular sordu. Cevap olarak, Hz. Peygamber (s.a), yukarıda açıklamasını yaptığımız Lokman Suresi'nin 34. ayetini okudular. Nitekim, Buharî, Müslim ve diğer Hadis kitaplarında nakledilen şekliyle şu Hadis-i Şerif de aynı hususu destekler: Hz. Peygamber (s.a.) bir gün ashabı arasında otururken sorulardan biri olan "Kıyamet ne zaman kopacak?" sorusunu Cebrail (a.s) ona sorduğunda Hz. Peygamber (s.a), "Bunu, kendisinden sorulan sorandan daha iyi bilemez" diye cevap verdi. Sonra, "Allah'tan başka, hakkında hiçbir kimsenin bilgi sahibi olmadığı beş husustan birisidir" diye ilave buyurdular ve daha sonra, Lokman Suresi'nin yukarıda geçen ayetini okudular.
 Yani, "Gayb hakkında bilgi sahibi olduğu zannedilen ve dolayısiyle ilâhlıkta ortak kabul edilen şu nesnelerin, bizzat kendi geleceklerinden haberleri yoktur. (O halde) Allah'ın (c.c), kendilerini tekrar dirilteceği zaman olan kıyametin vaktini (nereden bilsinler) bilemezler." Mevdudi

Yani, insanın bu dünyada algı ve müşahede edebileceği alanın ötesinde yer alan bir gerçeklik olduğu için ahireti tam olarak tahayyül edemezler yahut gözlerinde canlandıramazlar; iyi ya da kötü sonuçlarıyla insanın ölümden sonraki hayatına ilişkin Kur’ânî atıfların, zarurî olarak, temsîlî terim ve üsluplarla ifade edilmesinin sebebi de budur. Yani, ahiret olgusunun Allah'ın yaratma planının mantıkî bir sonucu olduğu gerçeğine karşı kör. Çünkü, insandaki manevî/ahlakî sorumluluk kavramı ve dolayısıyla Allah'ın nihaî yargısı, nihaî adalet fikri ancak ölümden sonraki hayatın mevcudiyetiyle anlam kazanabilmektedir; öte yandan, eğer manevî/ahlakî sorumluluk yoksa, ahlakî tercih kaygısı da olmayacaktır; ve eğer tercih keyfiyetine yok gözüyle bakılıyorsa, doğru ile eğri arasında yapılan bütün ayrımlar anlamını tamamen kaybedecektir. M.Esed

(iddâreke) kelimesi, arkadan gelip yetişmek anlamını taşıdığından âyetin bu kısmına: "Onların bilgileri, âhirette gelip kendilerine yetişir, yani âhirete vardıklarında anlarlar ki kendilerine vahyedilen gerçek imiş" mânâsı da verilmiştir. Fakat âyetin sözgeliminden, bizim verdiğimiz mânâ tercih edilir.  Gözlerinin önüne serilen bu kadar delîli görmüyorlar.

İnsanlar, yaptıkları temel hatalar konusunda uyarıldıktan sonra, şöyle denmektedir: Bu insanların sözkonusu hatalara sürüklenmelerinin sebebi, ciddi olarak düşündükten sonra vardıkları netice değildir. Yani, ilâhlıkta Allah'ın (c.c) ortakları diye kabul ettikleri varlıkların mevcudiyetleri konusunda araştırma yapmış değillerdir. Bu durumun gerçek sebebi, aslında, bu meseleyi ciddî olarak hiç düşünmemiş olmalarıdır. Onlar, öbür dünya (Ahiret) hakkında ya bilgisiz ya şüpheleri olduğu ya da o konuda düşünmedikleri için kalplerinde, ahiret konusundaki inançsızlıkları tamamiyle karşı konulamayacak tabiî bir davranış halinde gelişmiştir.
Onlar, evren ve kendi hayatlarının problemleri konusunda hiç de ciddî değildirler. Neyin gerçek olduğu ve hayat konusunda sahip oldukları bilgilerin doğru olup olmadığını öğrenmek için kendilerini zahmete sokmazlar. Çünkü onlara göre, ister çok tanrıya inansın ister ateist olsun, ister tek tanrıya inansın ve ister şüpheci olsun, neticede hepsi toz olup yok olacak, kendilerinden sonra hiçbir iz bırakmayacaklardır.

Ahiret konusunu, daha önce geçen ayetin şu cümlesi, yani, "Onlar, tekrar ne zaman diriltileceklerini bilmezler," ksımı ihtiva eder. Bu cümlede, tanrı edinilen melek, cin, peygamber ve veli vs. gibi varlıkların, bizatihi kendileri bile, kıyametin (Haşr) ne zaman olacağını bilmedikleri anlatıldı. Burada, çok tanrılı ve tanrıtanımazlar hakkında üç husus söylenmiş bulunuyor: 1- Öbür dünyanın (Ahiret) olup-olmadığı konusunda, onların hiçbir bilgileri yoktur; 2- Onların bu bilgi eksikliği, mesele hakkında malumat verilmemesi sebebine bağlı değil, aksine, kendilerine bu konuda verilen haberlere inanmamaları ve bunların sıhhatinden şüphe etmeleridir; ve 3- Ahiretin geleceği konusunda ileri sürülen delilleri onlar, gereken ciddiyetle tefekkür edip düşünmek için kendilerini zorlamadılar. Aksine onlar bu konuda körlüğü (cehaleti) tercih ettiler. Mevdudi

66. ayette, müşriklere ve inançsızlara ahiret hakkında sürekli bilgiler verilip inanmaları için deliller, örnekler getirildiği, fakat onların bu delilleri incelemedikleri, verilen haberlere şüpheyle yaklaştıkları, ahiretin geleceğine inanmadıkları bildirilmiş, bütün bunlardan dolayı da gerçeklerden gafil kaldıkları, körce hareket ettikleri ifade edilmiştir.
67, 68. ayetlerde ise söz konusu körlüklerinden dolayı inkârcıların ahireti nasıl inkâr ettikleri kendi sözleriyle aktarılmıştır.
İnkârcıların buradaki inkârları başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

Müminun 82, 83:       Onlar; “Biz, ölüp de bir toprak ve kemikler olunca mı, mutlaka diriltileceğiz? Ant olsun ki, gerek biz ve atalarımız bundan önce bununla vaat olunmuştuk [korkutulmuştuk]. Bu evvelkilerin masallarından başka bir şey değildir” dediler. H.Yılmaz

Yani, ölümden sonraki hayat gerçeğini ve dolayısıyla bilerek yapıp-ettiklerinden sonunda hesaba çekileceklerini inkar edenlerin sonunu görün. Bundan önceki notta da belirtildiği gibi, bu inkarcı tavrın kaçınılmaz sonucu doğruyla eğriyi birbirinden ayırma duygusunun kaybedilmesidir ki bu da manevî ve toplumsal kargaşayı beraberinde getirmekte ve sonuç olarak toplumların ve uygarlıkların çökmesine yol açmaktadır. M.Esed

Bu ayet de körce davranan kimselere bir uyarı ve yol gösterme mahiyetindedir. Onlara “Atalarınızın körü körüne inkârlarına bağlanıp kalacağınıza, ahireti inkâr edenlerin akıbetlerini, ölümden sonraki hayat gerçeğini ve dolayısıyla bilerek yapıp-ettiklerinin sonunda hesaba çekileceklerini inkâr edenlerin sonunu görün!” denilmiştir.. H.Yılmaz

Lafzen, “kurdukları tuzaklardan”. Mekr teriminin “asılsız, düzmece iddialar ortaya atmak ya da uydurmak” anlamındaki Kur’ânî kullanımı için bkz. 10:21 ve ilgili 33. not. M.Esed

Yani, "Sen tebliğ hususundaki görevini hakkıyla yapmış bulunuyorsun. Şimdi, onlar seni dinlemiyor, ahmaklıklarında ısrar ediyorlar. Dolayısıyla ilahi azaba müstehak olacaklar diye durumlarına üzülme! Sonra, Hakk'a karşı savaşmak ve onları ıslah etmeye yönelik hareketine engel olmak üzere planlarını yaptıkları adice entrikalarına niçin üzülüyorsun? Senin arkanda Allah'ın kudreti var. Şayet onlar seni dinlemiyorlarsa, sana değil, sadece kendilerine zarar verirler." Mevdudi

Bu ayette, Şuara/3’te “Onlar iman edenler olmuyorlar diye sen kendini helâk edeceksin!” denilmek suretiyle teselli edilen peygamberimize, aleyhinde kurulan tuzaklar sebebiyle sıkılmaması buyrulmaktadır. Bu ifadeden, 49. ayette Salih peygamber için kurulduğu bildirilen tuzağın benzerlerinin peygamberimiz için de kurulmakta olduğu anlaşılmaktadır.
Peygamberimize üzülmemesini telkin eden başka ayetler de vardır:

Hicr 88, 89:  Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere [mal ve servete] heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında üzülme de. Sen kanatlarını müminler için indir. Ve “Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcının ta kendisiyim” de.H.Yılmaz

Daha önceki ayette işaret edilen tehdidin aynısı. Onlar şunu demek istediler: "Kendisiyle korkuttuğun felaket başımıza ne zaman gelecek? Seni sadece reddetmekle kalmıyor, aynı zamanda senin vazifene engel olmak için yapabileceğimiz her şeyi yaptığımız halde, niçin biz cezalandırılmıyoruz? Mevdudi

İnkârcıların bu ayetteki sözleri zımnen şu anlama gelmektedir: “Kendisiyle korkuttuğun felâket başımıza ne zaman gelecek? Seni sadece reddetmekle kalmayıp vazifene engel olmak üzere elimizden gelen her şeyi yaptığımız hâlde neden hala cezalandırılmıyoruz?”
İnkârcıların bu alaylı ifadeleri Kur’an’da harfi harfine birçok kez (Ya Sin/48, Yunus/48, Enbiya/38, Sebe’/29, Mülk/25) yer almıştır. H.Yılmaz

Yani, yeniden dirilme vakasından önce herkesin tatması zorunlu olan ölüm. M.Esed

Bir şeyi ifadede kullanılan bu tarz, mükemmel bir anlatım şeklidir. 'Belki' ve 'umulur' gibi ifadeler ilahi hitapta yeraldığı zaman şüphe ve tereddüt anlamını hiç içermez, aksine, Allah'ın Samed ve Kadir-i Mutlak olduğunu ifade eder. Allah'ın kudreti o kadar büyüktür ki, bir şeyi murad etmesi ve meydana gelmesi aynı anda olur. O, bir şey dilesin de meydana gelmesin, böyle bir olgu tasavvur edilemez. Binaenaleyh, "pek tabiî öyle olması iyi olur" (öyle olması umulur) diye Allah (c.c) buyurduğu zaman, "adetleri değiştirip ıslah etmezseniz kesinlikle öyle olacak" demektir. Mevdudi

Bu ayet, Allah’ın vaat ettiği azabın ne zaman geleceğini soran inkârcılara, Rabbimizin elçisi aracılığı ile verdiği cevaptır. Zira vaat edilenlerin bir kısmı, ölmeden, hayatta iken “vicdan azabı, bela, musibet, bir takım acabalar, keşkeler” olarak insanın beynini kemirirken bir kısmı da ölüm anında yaşanmaktadır:

Kıyamet 7–30: İşte, göz şimşek gibi çaktığı, Ay tutulduğu ve Güneş ve Ay bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan “Kaçış nereye / Kaçacak yer neresi?” der.Hayır… Hayır… Sığınak diye bir şey yoktur.
O gün varıp durmak sadece Rabbinedir. / O gün varılıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.
O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir.
 Aslında insan kendi aleyhine iyi bir gözetmendir. 
Tüm mazeretlerini koysa bile de/ Tüm perdelerini koysa bile de. 
Onu çabuklaştırman için dilini ona hareket ettirme!
Kuşkusuz onun [yaptıklarının-yapmadıklarının] birleştirilmesi ve toplanması yalnızca Bizim üzerimizedir.
O hâlde Biz onu [yaptıklarını-yapmadıklarını] topladığımız zaman sen onun toplanmasını izle!
Sonra, onun [yaptıklarının-yapmadıklarının] beyanı [kanıtlarıyla ortaya konması] da sadece Bizim üzerimizedir.
Hayır… Hayır… İşin aslında siz aceleciyi [dünyayı] seviyorsunuz ve ahireti bırakıyorsunuz.
Yüzler var ki o gün apaydınlıktır. 
Rabblerine nazar edicidirler

Ve yüzler de var ki o gün asıktırlar. 
Zannederler ki kendilerine belkıran yapılır.
Hayır… Hayır… Köprücük kemiklerine dayandığı zaman ve “Kim tedavi edicidir [çare bulan kimdir]?” denildiği (zaman),
ve can çekişen bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı (zaman),

ve bacak bacağa dolaştığı (zaman),
işte o gün sevk [sürülüp götürülmek], sadece Rabbinedir.

Hicr 2: Zaman zaman şu inkâr etmiş olan kişiler, ‘keşke Müslüman olsaydık’ temennisinde bulunacaklar.  H.Yılmaz

Yani, "Bir kabahati işleyişinden hemen sonra, Cenab-ı Hakk'ın, hemen suçluyu yakalamaması, aksine tövbe ederek ıslah olması için ona mühlet vermesi aslında Allah'ın merhametindendir. Fakat insanların çoğu bu nimete karşı nankörlük eder ve kendilerini ıslah etmeleri için bu fırsat döneminden istifade etmezler. Yaptıklarından sorguya çekilmediklerini gördükleri zaman, bunun aksine, kendilerini hesaba çekecek hiçbir merciin olmadığı fikrine kapılırlar. Binaenaleyh onlar dilediklerini yapmakta serbesttirler. Varsın, yapılan öğütlerin hiçbirine kulak asmasınlar!" Mevdudi

Yani "O, sadece onların açık suçlarından değil, aynı zamanda, kalplerinde gizledikleri kin, garaz ve gizli gizli çevirdikleri entrikalardan da tam olarak haberdardır. Binaenaleyh hesap vermek üzere çağırıldıkları zaman onlar, her şeyden sorumlu tutulacaklardır." Mevdudi

Burada 'Kitap' ile, Kur'an değil, aksine içinde herşeyin yazılı olduğu 'Levh-i Mahfûz' kastediliyor. Mevdudi

Bu ayet grubunda Rabbimiz, inansın inanmasın, tüm insanlara lütufkâr davrandığına dikkat çekmekte ve çoğu insanın bu lütfa gereği gibi karşılık vermediğini bildirmektedir. Rabbimiz, insanın bu konudaki duyarsızlığının Rabbini gereği gibi tanımamasından kaynaklandığını ima edercesine kendini alîm sıfatıyla tanıtmakta ve nankörleri [kafirleri] uyarmaktadır. Bu uyarıya göre, onların her yaptıkları bilinmekte ve kaydı tutulmaktadır. Zamanı gelince mahşerde bu kayıtlar ortaya konulacak ve hesabı sorulacaktır.
75. ayette konu edilen kitap, “levh-ı mahfuz” denilen Allah’ın bilgisidir:

Hacc 70:  Gökte ve yerde olan şeyleri Allah’ın kesinlikle bildiğini bilmez misin? Şüphesiz bu bir kitaptadır. Şüphesiz bu Allah’a çok kolaydır.

Ta Ha 7: Sen sesini yükseltirsen; O (Rahman) şüphesiz gizliyi ve gizlinin gizlisini bilir.

Hud 5: Haberiniz olsun! Şüphesiz onlar, ondan gizlenmek için göğüslerini dürüp bükerler. Haberiniz olsun! Onlar örtülerine bürünürlerken, gizledikleri şeyleri, açığa vurdukları şeyleri Allah biliyor. Şüphesiz O [Allah], göğüslerdekileri en iyi bilendir. H.Yılmaz

Yani, vaktiyle kitaplarında apaçık ortaya konmuş olduğu halde üzerinde sonradan ayrılığa düştükleri birtakım temel gerçekleri. Tahrif edilmiş haliyle bile olsa, her iki grup da Eski Ahid'e bağlı olduğuna göre, yukarıdaki “İsrailoğulları” tabiri hem Yahudileri, hem de Hristiyanları içine almaktadır (Zemahşerî). Hem kitaplarındaki tahrifat sebebiyle, hem de Yahudi ve Hristiyan inanç ve kültürünün insanlığın büyük bir kısmı üzerinde gerçekleştirdiği yaygın etkiden ötürü, Kur’an belli ahlakî gerçekleri bu iki gruba açıklama amacını da gütmektedir. Bu anlam örgüsü içinde, meselelerin hepsinin değil de “pek çoğu”nun açıklığa kavuşturulduğundan söz edilmesi göstermektedir ki, bu pasajda, Kur’an'ın sıkça tekrarladığı gibi ancak ahirette cevaplanacak olan nihaî metafizik meseleler üzerinde değil, fakat sadece insanın bu dünyadaki ahlakî meseleleri ve toplumsal hayat üzerinde durulmaktadır.

Yekussu fiiline verilen bu anlam için bkz. 12:3 hk. 5. not. M.Esed

Bu ayetlerde surenin başındaki ana konuya dönülerek Kur’an’ın iki özelliği tekrar hatırlatılmıştır:
Kur’an’ın 76. ayette belirtilen birinci özelliği, İsrailoğullarının hakkında ayrılığa düştükleri şeylerin aktarılması ve anlatılmasıdır ki, bunları iki temel başlık altında değerlendirmek mümkündür. Ayrılığa düşülen konulardan biri “Kitap” hakkında, diğeri de Meryem suresinin 34. ayetinde “İşte bu, hakk söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları Meryem oğlu İsa’dır” ifadesiyle doğrusu bildirilmiş olan, İsa peygamber ve annesi hakkındadır:

“KİTAP” HAKKINDAKİ AYRILIK

Maide 15:                  Ey kitap ehli! Kesinlikle Kitap’tan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açığa koyan, çoğundan da vazgeçen Bizim elçimiz size geldi. Kesinlikle size, Allah’tan bir ışık ve apaçık bir kitap geldi.

Maide 19:                  Ey kitap ehli! Peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada; “Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi” demeyiniz diye, size tebyin yapan [açıkça ortaya koyan] elçimiz geldi. İşte kesinlikle müjdeleyici ve uyarıcı size geldi. Allah, her şeye en çok gücü yetendir.

Maide 48:                  Sana da kendisinden öncekilerini doğrulayan ve onları kollayıp koruyan olarak hakk ile Kitap’ı [Kur’an’ı] indirdik. Öyleyse onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen hakktan saparak onların arzu ve heveslerine uyma. Ve Biz, sizden hepiniz için bir şeriat ve yol kıldık. Ve eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi belâlandırmak [denemek] için (böyle yapmadı). Öyleyse iyiliklere yarışın. Hepinizin dönüşü yalnızca Allah’adır. Sonra O, kendisi hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.

Bu konu ile ilgili olarak Bakara/79, 85, 213, Âl-i Imran/79, Fatır/31 ayetlerine de bakılabilir.

İSA PEYGAMBER VE ANNESİ MERYEM HAKKINDAKİ AYRILIK

Onlardan bir grup, "İsa, sadece normal bir insandır" derler.

Bir başka grup da şöyle demiştir: "Baba, oğul ve Kutsal Ruh ayrı ayrı üç şekilden ibarettir. Bunlarla Yüce Allah kendisini insanlara tanıtmıştır."
Bunların inançlarına göre; Allah ekanim-i selaseden [üç temel unsurdan] oluşmaktadır. Bunlar; Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’tur. Oğul ise İsa`dır. Baba olan Yüce Tanrı, Kutsal Ruh kılığında yere inmiş, Meryem`de bir insan şeklinde bürünmüş ve Meryem`den Yesri [İsa] şeklinde doğmuştur.
Bir başka grup ise şöyle demektedir: "Oğul, Baba gibi ezeli değildir. Yalnız O, varlık âleminden önce yaratılmıştır. Bu nedenle O, Baba`dan daha geridedir. Ve O`na boyun eğer.” Bir grup da Kutsal Ruh`un bir unsur olmasını reddetmiştir.
M. 325 yılında İznik’te toplanan Konsül ile 381’de İstanbul’da toplanan Konsül, Oğul ve Kutsal Ruh’un lâhûtî bütünlük içinde Baba’ya eşit olduğunu, Oğul’un ezelden beri Baba’dan kaynaklanarak oluştuğunu kararlaştırmıştır. Tulaytula’da 589’da yapılan Konsülde ise Kutsal Ruh’un Oğul’dan da kaynaklanarak oluştuğuna karar verilmiştir. Doğu ile Batı Kilisesi bu konularda ayrılığa düşmüş ve bu ayrılıklar hala devam etmektedir. ... (Seyyid Kutub; Fi Zılali’l Kur’an)
Kur`an-ı Kerim, bu grupların hepsini, sorunlarını çözecek apaçık bir söze çağırmıştır.

Zühruf 59:                  O [İsa], ancak kendisine nimet verdiğimiz ve kendisini İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.

Hıristiyanlar, İsa`nın (as) asılması konusunda da buna benzer bir ayrılığa düşmüşlerdir. Onlardan bazıları şöyle demiştir. "İsa Allah`ın sözüdür. Onu Meryem`e vermiştir." Diğer bir grup ise şöyle demiştir: "Havarisi olan Simon ona benzetilmiş ve O`nun yerine cezalandırılmıştır."

Kur`an-ı Kerim ise bu konuda kesin haberi bildirmiştir:

Nisa 157:                  Ve: `Biz, Allah`ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa`yı gerçekten öldürdük` demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir ceza verdik.) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (bir) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler.

Âl-i Imran 55:            Hani Allah: “Ey İsa, şüphesiz ki Ben seni öldürücüyüm, seni kendime yükselticiyim ve seni inkârcılardan temizleyiciyim. Ve de sana uyanları, kıyamete kadar o küfretmiş olan kişilerin üstünde tutucuyum. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır. Sonra da ayrılığa düştüğünüz şeylerde aranızda hükmedeceğim” demişti.   

Kur’an, Meryem oğlu İsa’ya ilişkin efsanevî kabulleri düzelttiği gibi, Yahudi kültürünün ve mitolojisinin Allah tarafından gönderilmiş olan Tevrat’a ilâve ettiği pislikleri de temizlemiştir.

Maide 45:                 Ve Biz onda [Tevrat’ta] onlara, zata zat, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş yazdık. Yaralara kısas vardır. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendisi için keffaret olur. Ve kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.

Yukarıdakilere benzer şekilde, Yüce Allah insanların vahiy, nübüvvet ve din alanlarında uydurduğu pek çok konuyu Kur’an’da düzeltmiş, buna bağlı olarak bir kısım peygamberlerini de üzerlerine çalınmaya çalışılan karalardan arındırmıştır. Pek tabiîdir ki, burada konu edilen ayrılıklar ve sapmalar, Kur’an’ın indiği dönemdeki ayrılıklar ve sapmalardır. Bugünkü ehlikitabın o dönemden farklı olarak birçok yeni mezhep ve meşrebe daha bölündüğü bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla bugün Kur’an’a hizmet etmek isteyenlerin, onlara Kur’an’ı [İslâm’ı] tanıtmak için, bu mezhepler ve meşrepler bazında çalışma yapmaları gerekmektedir.
Kur’an’ın indiği dönemden itibaren insanlar, önceki toplumlara verilmiş kitaplara hâkim olan ve bu kitaplar üzerinde ayrılığa düşülmüş konularda, bu ayrılıkları sona erdirici hükümler getiren Kur’an’a karşı hep mücadele içinde olmuşlar ve onu tartışmışlardır. Hâlbuki Kur’an, tartışılan bütün bu konularda kesin hükmü belirleyen kitabın kendisidir.
Kur’an’ın konumuz olan 77. ayette belirtilen ikinci özelliği ise müminler için bir kılavuz ve rahmet oluşudur. Gerçekten de Arabistan çölünün bir köşesinde yaşayan başıbozuk, yağmacı insanlar, Kur’an’a inanıp ona sarılmaları sayesinde, toplum hayatında kısa sayılabilecek bir süre içinde, bütün dünyaya yol gösterici rehberler, insanlık medeniyetinin mimarları, dünyanın büyük bir kısmının hâkimleri ve özetle tüm dünyanın gıpta ettiği insanlar olup çıkmışlardır. H.Yılmaz

Yani İsrail oğulları

"Bu insanlar arasında hükmedecek"; yani Kureyş kafirleri ile müminler arasında.

Yani, "O'nun hükümünü hiçbir güç, ne yürürlükten kaldırabilir, ne de O'nun verdiği hükümde hata ihtimali bulunabilir." Mevdudi

Lafzen, “Sen apaçık hak üzerindesin [yahut “hakka dayanıyorsun”]”.M.Esed

"Ölüler" vicdanları dumura uğramış ve inatçılık, dikkafalılık, körükörüne gelenek ve göreneklere bağlılıkları, kendilerini Hakk ile bâtılı birbirinden ayırma duygusundan mahrum bırakmış kimselerdir. Yani, "Senin söylediklerine karşı yalnız kulaklarını tıkayanlar değil, aynı zamanda davetini duyarız korkusuyla, arkalarını dönüp bulundukları yerden uzaklaşanlar." Mevdudi

 Bu pasaj, sık tekrarlanan, “Allah [doğru yola erişmek] isteyen kimseyi doğru yola eriştirir (yehdî men yeşâu)” şeklindeki Kur’ânî ifadeyle tam bir bağdaşım halindedir. M.Esed

Bu ayet grubunda peygamberimize dönülerek ona görevleri hatırlatılmakta ve haklarında Allah’ın hükmü gerçekleşecek olan inkârcılardan kendisinin sorumlu olmadığı bildirilmektedir.
Hatırlanacağı üzere, Neml suresi “Ta, Sin. Bunlar, salâtı ikame eden, zekâtı veren ve ahirete de kesin olarak inanan kişilerin ta kendileri olan müminler için hidayet rehberi ve müjdeci olmak üzere Kur’an’ın ve apaçık / açıklayıcı bir kitabın ayetleridir” ifadeleriyle başlamıştı. Şimdi aynı konuya dönülerek “Öyleyse sen, Allah’a tevekkül et; Şüphesiz ki sen apaçık olan hak üzerindesin. Şüphesiz ki sen, ölülere dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçtıkları zaman sağırlara da çağrıyı işittiremezsin. Sen körleri düştükleri sapıklıktan çekip hidayete erdirici de değilsin; sen ancak, ayetlerimize iman edenlere -ki onlar teslim olanlardır- dinletebilirsin” denilmek suretiyle konu pekiştirilmektedir.
Yani peygamberimize zımnen şöyle denilmektedir: “Onları zorla doğru yola getirmek ve bu yolda yürümelerini sağlamak senin işin değildir. Sen onlara sadece tebliğ edebilir ve bu yolun doğru, kendilerinin takip etmekte oldukları yolun ise yanlış olduğunu örneklerle anlatabilirsin. Ama gözlerini kapamış ve kesinlikle hiçbir şey görme arzusunda olmayan birine sen nasıl doğru yolu gösterebilirsin?”
80. ayette geçen “ölüler” ifadesiyle gerçek ölüler değil, vicdanları dumura uğramış ve inatçılıkları, dik kafalılıkları, geleneklerine körü körüne bağlılıkları kendilerini Hakk ile bâtılı birbirinden ayırma duygusundan mahrum bırakmış kimseler kast dilmiştir. “Sağırlar” ifadesiyle kast edilenler de söylenenlere kulaklarını tıkayanlar değil, aynı zamanda, davetini duyarız korkusuyla arkalarını dönüp bulundukları yerden uzaklaşanlardır. Sözü edilen “körler” ve “sağırlar” sadece peygamberimiz döneminde değil, ayetlerde belirtilen genel karakterleriyle her devirde mevcut olan vahye karşı duyarsız kimselerdir.H.Yılmaz

Tanrının Kur'anda verdiği örnekler, bilgili toplumlara önemli ipuçları verir. Bu ayette söz edilen yaratığın, sadece topraktan olacağı bildiriliyor.Bu yaratık, elementleri topraktan olan, insanlardan çoğunun gereği gibi inanmadıkları Kur'an ayetleri ile örtüşen birçok bilimsel gerçeğin ortaya çıkmasına vesile olan, bilgisayar teknolojisi olabilir mi? M.Sağ

Lafzen, “onların başlarına geldiği gün”. Yani, bütün beklentilerinin tersine, gerçek bütün açıklığıyla ortaya çıkıp da onları allak bullak ettiğinde; Son Saat'in, Kıyamet Günü'nün, Allah'ın nihaî yargısının, ve sonuç olarak, inkarcıların “eskilerin/öncekilerin masalları” olarak gördükleri ne varsa hepsinin vukuuna işaret eden bir ifade (karş. yukarıda 67-68. ayetler). İzâ veka‘a'l-kavlu ‘aleyhim ifadesinden, “ahiret azabının onların başlarına geleceği”, yani tevbe ve pişmanlık için vaktin artık geç olacağı Son Saat'in vukuu da anlaşılabilir.

74 “Yerden çıkarılan yaratık” ifadesi, öyle anlaşılıyor ki, insanın hayata “dünyevî” bakışını, başka bir deyişle, Kıyamet Günü'nden önceki zamanların insanı ruhen yoksullaştıran maddeci karakterini dile getiren temsîlî bir ifadedir. Bu “yaratık”, insana mecaz yoluyla, özellikle maddeci değerlere gömülüp gitmesinin ve dolayısıyla kendi kendini tüketmesinin Allah inancının eksikliğinden ileri geldiğini söyler/gösterir. (Bkz. 7:175-176 ve ilgili 141. not.) M.Esed

 Yani, "(...) onlara vadedilmekte olan kıyamet yaklaştığı zaman."

İbn Ömer'e göre bu hadise, dünyada iyiliği emreden ve kötülüklerden sakındıran hiçbir fert kalmadığı zaman vuku bulacaktır. İbn Merduye'nin Ebu Said el-Hudrî'den rivayet ettiği bir Hadis-i Şerif'e göre, aynı şeyi bizzat Hz. Peygamber'in kendisinden Ebu Said'de duydu. Bu da insan başkalarını iyilik yapmaya teşvik ve kötülük yapmaktan men (emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker) vazifesini terketiği zaman Allah'ın, kıyametin hemen öncesinde son ihtar vazifesini görmek üzere bir 'Dabbe' meydana çıkaracağını gösterir. Maamafih onun bir hayvan mı, yoksa bütün yeryüzünü istila edecek bir hayvan türü mü olduğu hususu açık değildir. "Dabbet'en mine'l-ard" kelimeleri her iki mânâya gelebilir. Her iki durumda anlam şöyle olacaktır: "İnsanlar, kıyametin anlatıldığı ayetlerimize inanmadılar. Sözkonusu kıyamet şimdi gelmek üzeredir; Allah'ın verdiği haberin doğru olduğunu şimdi herkes anlasın." "İnsanlar bizim ayetlerimize inanmadı" cümlesi, ya o hayvanın kendi konuşmasının bir parçasıdır, ya da Allah'ın, onun konuşmasından hikaye ettiği bir cümledir. Şayet, bunlar onun sözleriyse 'bizim' sözcüğü, bir hükümet sözcüsünün yaptığı konuşmayı, kendi namına değil, hükümet adına konuştuğunu ifade eden tarzda anlaşılacak demektir. İkinci şıkta, "Dabbe"nin sözlerini Allah hikaye etmekte olduğu için, "Bizim Vahiylerimiz" ibaresini Allah (c.c) hakîki mânâsında kullanmış demektir. Bu hayvanın ortaya çıkış ve durumuna gelince, Hz. Peygamber (s.a) bu konuda şöyle buyurmuştur: "Güneş batıdan doğacak ve 'Dabbe' gün aydınlığında ansızın zuhur edecek. Bu alâmetlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu çok kısa bir zaman sonra takip edecektir." (Müslim). Müslim, İbn-i Mace, Tirmizî, Müsned-i Ahmed gibi hadis kitaplarında, daha başka rivayetlerde Hz. Peygamber (s.a.), "Deccal"in zuhuru, "Dabbe"nin ortaya çıkışı, heryeri kaplayan bir duman ve güneşin batıdan doğuşu şeklinde alametlerin birbirini takip edeceğini haber vermiştir.

'Dabbe'nin yapısı, genel görünüşü, ortaya çıkacağı yer ve diğer ayrıntılara gelince, bu konuda, sadece teşevvüşe sevkeden ve Kur'an'da bu meselenin anlatılmış olduğu konu ile de ilgisi olmayan ve birbiriyle de tearuz eden bazı hadisler rivayet edilmiştir.

'Dabbe'nin insanlarla konuşma hususuna gelince, bu, istediği herhangi bir şeye konuşma gücünü veren Allah'ın kudreti hakkında bir delildir. O, bu gücü, kıyametten önce tek bir hayvana verecek, fakat kıyametten sonra bu yeteneği daha başka varlıklara da ihsan edecektir. Mesela, insanın her uzvu -gözü, kulağı, hatta derisi bile- yüksek sesle konuşacak ve Fussilet Suresinin 20. ve 21. ayetlerinde açıkça ifade edildiği gibi, Cenab-ı Hakk'ın mahkemesinde şahitlik edeceklerdir: "Oraya varınca kulakları, gözleri, derileri işledikleri şeylere karşı aleyhte şahitlik edeceklerdir. Derilerine; niye aleyhimizde şahitlik ettiniz? diyecekler, onlar da; "Herşeyi konuşturan Allah (c.c) bizi de konuşturdu. ilk önce, sizi O yarattı. Sonra da yine O'na döndürüleceksiniz." (diye cevap verecekler.)" Mevdudi

Bu ayette geçen “ دابة من لأرضdâbbetün min el arz” ifadesi çarpıtılmış ve ortaya birçok hurafe inanç çıkarılmış olduğu için, konunun daha iyi anlaşılmasına yardım edeceği düşüncesiyle, bu konudaki özel çalışmamızı aynen naklediyoruz:

 DÂBBETÜN MİNE’L-ARZ

Kur’an’da yer alan bu ifade, izlenme oranlarını arttırma peşinde olan görsel medya tarafından ele alınarak zaman zaman gündeme getirilmektedir. Bu konu hakkında bilir bilmez birçok kişi ahkâm yürütmüş, ancak görülmüştür ki, taşıdıkları unvan itibariyle bilgi sahibi olması gereken bu kişiler ilgili ayet üzerinde herhangi bir çalışma ve araştırma yapmadan konuya yaklaşmışlar, sadece gelenekçiliğin ve kulaktan dolma, mesnetsiz bilgilerin üzerlerinde bıraktığı sağlamasız bilgi ve anlayışlarını ortaya koymuşlardır. Başka bir ifade ile; bu işe karışan kişilerin, bu konu hakkında yüzeysel bilgi sahibi oldukları ve ayetlerdeki gerçekleri fark edemedikleri kendi sözleriyle açığa çıkmıştır. Bu durumda, konunun doğru bir şekilde ortaya konması ve hurafelerden temizlenmesi hususunda, bilgi sahibi her Müslüman gibi bu fakire de işe karışmak görevi düşmüştür.
Konunun açıklığa kavuşturulması için harcayacağımız çabada Yüce Allah’tan, yardım ve tevfikini esirgememek suretiyle bizi desteklemesini diliyor ve Rabbimizin bize nasip ettiği bilgileri herkesle paylaşıyoruz.

“ دابّةDABBEH” NEDİR?

1- Sözcük Anlamı:

“ دابّةDabbeh” sözcüğü, “ دبّdebb” mastarından türemiş ism-i fail kalıbında bir sözcüktür. Kök sözcük olan “debb”; “hafif yürüme, debelenme” anlamındadır.  (Lisanü’l-Arab, c.3, s. 281-284,”dbb” mad., el İsfehani; el Müfredat, “dbb” mad.) Bu sözcük genellikle vücuttaki bir çürüğün büyümesi, alkol veya uyuşturucunun bedene yayılması, manyetik yayılma, ışınım [radyasyon; bir kaynaktan çevreye parçacık akışı ya da dalga biçiminde enerji salınımı] gibi gözle takibi zor veya imkânsız olan hareketler ile haşerelerin, böceklerin hareketleri için kullanılır.
“Debb” kökünden türemiş olan “dabbeh” sözcüğü de “hafif hafif yürüyen, kıpırdayan [debelenen], gözle takip edilemeyecek kadar yavaş hareket eden veya hareketi gözle izlenemeyen şey” anlamına gelmektedir.

2- Kur’an’da “Dabbeh”:

Bu sözcük Kur’an’da tekil ve çoğul olarak birçok kez yer almıştır:

En’âm 38: Ve yeryüzünde hiçbir dabbeh / canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler [önderli topluluklar] olmasın. Biz kitapta hiçbir şeyi noksan bırakmadık. Sonra onlar Rabblerine toplanacaklardır.

Hud 6: Ve yeryüzünde hiçbir dabbeh / canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. (Allah) Onun yerleşik yerini de, geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır.

Hud 56: Ben gerçekten, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Onun, perçeminden yakalayıp denetlemediği hiçbir dabbeh / canlı yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir.

Nahl 49:  Göklerde ve yerde olan dabbehden / canlılardan ne varsa ve melekler Allah’a secde ederler [boyun eğerler] ve onlar büyüklük taslamazlar.

Nahl 61:   Eğer Allah zulümleri nedeniyle insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun üstünde dabbehden / canlılardan hiçbir şey bırakmazdı. Velâkin onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Onların ecelleri gelince de ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler.

Nur 45: Allah her dabbehi / canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimileri iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayak) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.

Ankebut 60: Kendi rızkını taşıyamayan nice dabbeh / canlı da vardır ki onları da, sizi de Allah rızklandırır. Ve O, işitendir, bilendir.

Lokman 10:   (O) Gökleri dayanak olmadan yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Yeryüzünde de, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve oralarda her dabbehden / canlıdan türetip yayıverdi. Ve Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her kerim olan çiftten bir bitki bitirdik.

Fatır 45: Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun sırtında [yeryüzünde] hiçbir dabbehi / canlıyı bırakmazdı, ancak onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman, artık şüphesiz Allah kendi kullarını görendir.

Şûra 29: Göklerin ve yerin yaratılması ve onlarda [yerde ve gökte] her dabbehden/canlıdan türetip yayması da O’nun ayetlerindendir. Ve O, dilediği zaman onların hepsini toplamaya güç yetirendir.

Casiye 4:  Ve sizin yaratılışınızda ve türetip yaydığı dabbehlerde / canlılarda da kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.

Enfal 22: Çünkü yeryüzünde devabbın / canlıların Allah katında en kötüsü, akıllarını kullanmayan sağır-dilsizlerdir.

Görüldüğü gibi, bu ayetlerin hepsinde de “dabbeh” sözcüğü irili ufaklı tüm canlı yaratıklar için kullanılmıştır.

Sebe’ 14: Ne zaman ki Biz onun ölümünü gerçekleştirdik, onun ölümüne onlara değneğini yiyen dabbetü’l-arzdan [arz canlısından] başka hiçbir şey delâlet etmedi [Onun öldüğünü onlara sadece değneğini yiyen dabbetül arz / yer canlısı / kurt bildirdi gösterdi, yani anlamalarına sebep oldu]. Ne zaman ki yüz üstü yere düştü ortaya çıktı ki: Cinnler gaybı [Süleyman’ın bilmedikleri ölümünü] bilmiş olsalardı, o alçaltıcı azap [hasret, gurbet esaret, ağır işler, zincire vurulmuşluk] içinde kalmazlardı.

Bu ayette ise “dabbeh” sözcüğü, diğerlerinden farklı olarak “ دابّة لآرض  dabbetü’l-arz” tamlaması hâlinde geçmektedir. Bu, farklı bir kullanım olup “yer canlısı” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu ayetin de “dabbeh” sözcüğünün farklı bir tamlama içinde kullanıldığı Neml/82. ayeti gibi, bağımsız olarak ele alınması ve incelenip açıklanması gerekir.

3- Hadislerde “Dabbeh”:

Başta Buharî olmak üzere, “sahih [sağlam]” kabul edilen hadis kitabı musanniflerinin birçoğu “dabbeh” rivayetlerine itibar etmemiştir. Bunlar içinden Tirmizi ise, kitabının “Tefsir” bölümünde “dabbeh” hakkında Ebu Hüreyre’den şu rivayeti nakletmiştir:

Ebu Hüreyre’den nakledildi ki: O şöyle dedi: “Dabbeh, beraberinde Musa’nın asası ve Süleyman’ın mührü olduğu halde çıkar. Asa ile mü’minlerin yüzünü cilalar, mührü ile de kâfirlerin burnuna basar. Öyle ki, sofra ehli toplanınca biri diğerine “Ey mü’min!” der, diğeri de “Ey kâfir!” der.”
İmam Tirmizi bu rivayeti Neml suresinin 82. ayetinin tefsiri ile ilgili olarak açıklamaya çalışsa da, ayet incelendiğinde bu rivayetin ayetle uzaktan yakından bir münasebetinin olmadığı görülmektedir. Diğer taraftan bu rivayet, İmam Ahmed, Tayalisî, Nâım İbn Hammad, Abd İbn Hâmid, Hasen, İbn Mâce, İbn Cerir, İbn Münzir, İbn Ebi Hatım, İbn Mevdüye ve Beyhakî tarafından hep kıyamet alâmetleri bahsinde konu edilmiştir.
İbni Cerir’in Huzeyfe İbn Esid’den yaptığı rivayette ise söz konusu “dabbeh”in üç kere çıkacağı, çıkacağı yerler, ne zamanlar çıkacağı gibi kesin delilsiz, mesnetsiz açıklamalar da bulunmaktadır.
Bu konudaki bir diğer rivayet de şudur: 
“İbn-ü Amr İbn-ül-As anlatıyor: Rasülüllah buyurdular ki: “Çıkış itibariyle, kıyamet alâmetlerinden ilki güneşin battığı yerden doğması, kuşluk vakti insanlara dabbehin çıkmasıdır. Bunlardan hangisi önce çıkarsa, diğeri de onun hemen peşindedir.” (Müslim, Fitneler, 118; Ebu Davud, Melahim, 12)
Görüldüğü gibi, bu rivayet de kıyamet alâmetlerini konu almaktadır ve Neml/82. ayeti ile hiçbir alâkası yoktur.
Birçok hadisçinin itibar etmediği bu rivayetler, cahil zümrelerce allanıp pullanıp çeşitli şekillere sokulmuştur. Allama pullama işlemlerinin ilki, rivayetlerin asıllarında olmamasına rağmen “dabbeh” sözcüğünün hep “el-arz” eklenerek “dabbet-ül-arz” şeklinde tercüme edilmiş olmasıdır. Daha sonraki allayıp pullamaların tümü de bu uydurulmuş “dabbet-ül-arz” ifadesi üzerinden yapılmıştır. Dolayısıyla bu açıklamaların tamamı mesnetsizdir ve yapanların kişisel anlayışını yansıtmaktadır; dinî değeri yoktur, olamaz.

“DABBEH” KIYAMET ALÂMETLERİNDEN MİDİR?

Bu sözcük tamamen kıyamet alâmetlerinden biri olarak bahse konu edilmiş ve hakkında uydurulan asılsız açıklamalar hep bu yönde olmuştur. Bu sebeple sözcük bu anlam ekseninde kabul edilmiştir.
Aslında Neml/82 ayetinin yanlış anlaşılmasında “dabbeh” sözcüğünün yanlış anlamda kabulü kadar, yabancı kültürlerin de payı vardır. Meselâ Yuhanna İncili’nin Vahiy bölümünün 18. kısmı ve devamı böyle bir yaratıktan [yerden çıkan canavardan] bahsetmektedir. Diğer taraftan Yahudilikte de buna benzer bir inanç mevcuttur. Nitekim yukarıda örneklerini verdiğimiz türdeki rivayetleri Müslümanlar arasına sokanlar, Ebu Hüreyre ve Vehb b. Münebbih gibi İsrailiyat etkisinde kalan kimselerdir.
Sebebi ne olursa olsun, sonuç olarak “dabbeh” sözcüğü gerçek anlamı dışında zorlama ve uydurma anlamlar kazanmış, hatta kişileştirilmiştir.

Ancak asıl konumuz Neml/82 ayetidir.

Neml 82: Ve Söz üzerlerine vaki olduğu / gerçekleştiği zaman onlar için, insanların ayetlerimize gerektiği gibi inanmadıklarını onlara konuşan arzdan bir dabbeh çıkardık.

Dikkat edilirse, bu ayet bağımsız bir cümle olmayıp bir paragrafın cümlelerinden birisidir. Yani ayetteki konunun bu ayetten evvel ve sonra başka cümleleri de vardır. Bu ayet, konuyla ilgili diğer ayetler dikkate alınmadan tek başına değerlendirmeye alınırsa, ne zamirler mercilerine gönderilebilir, ne de ayetin ilk sözcüğü olan “ وvav-ı atıfe [ve bağlacı]” ilgili yere bağlanabilir. Bize göre, şimdiye kadar yapılmış olan hatalar hep bu yüzden meydana gelmiştir. Dolayısıyla bu ayetin ve içinde geçen “ دابّة من لأرضdabbetün-mine’l-arz” ifadesinin iyi anlaşılabilmesi için, ayetin içinde bulunduğu paragrafın tümünün [Neml/67–85. ayetler] ele alınması gerekir:

Neml 67–85: Şu inkâr edenler de, “Biz ve atalarımız toprak olduktan sonra mı gerçekten biz mi dirilip çıkartılacağız. Ant olsun, bu [azap ve dirilme tehdidi], bize ve daha önce atalarımıza vaat olunmuştu. Bu, ancak geçmişlerin uydurma masallarından başka bir şey değildir” dediler.
De ki: “Yeryüzünde gezip dolaşın da, günahkârların [suçluların] sonlarının nasıl olduğuna bir bakın.”                                
Sen onlara karşı hüzne de kapılma ve onların kurmakta oldukları tuzaklardan dolayı da sıkıntı içinde olma!                                
Ve onlar; “Eğer doğru kimseler iseniz, bu vaat olunan (azap) ne zaman?” diyorlar.                                
De ki: “Belki de çabuklaştırmakta olduğunuzun bir kısmı size yetişmiştir bile.”                                
Ve hiç şüphesiz, senin Rabbin, insanlara karşı büyük lütuf sahibidir de, velâkin onların çoğu şükretmiyorlar.                                
Ve şüphesiz ki, senin Rabbin, onların sinelerinin gizli tutmakta olduklarını ve açığa vurduklarını kesin olarak bilmektedir.                                
Ve gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta olmasın.                                
Hiç şüphesiz ki, bu Kur’an İsrailoğullarına, hakkında ayrılığa düştükleri şeylerin birçoğunu aktarıp anlatmaktadır.                                
Ve hiç şüphesiz gerçekten o [Kur’an], kesinlikle müminler için bir kılavuz ve bir rahmettir.
Şüphesiz ki senin Rabbin onların arasında kendi hükmünü gerçekleştirir. Ve O [Allah], Aziz’dir [üstün olandır], Alîm’dir [en iyi bilendir].

Öyleyse sen, Allah’a tevekkül et; Şüphesiz ki sen apaçık olan hakk üzerindesin.                                
Şüphesiz ki sen, ölülere dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçtıkları zaman sağırlara da çağrıyı işittiremezsin.                                
Sen körleri düştükleri sapıklıktan çekip hidayete erdirici de değilsin; sen ancak, ayetlerimize iman edenlere -ki onlar teslim olanlardır- dinletebilirsin.                                
Ve Söz üzerlerine vaki olduğu / gerçekleştiği zaman onlar için, insanların ayetlerimize gerektiği gibi inanmadıklarını onlara konuşan arzdan bir dâbbeh çıkardık.                                
Ve her ümmetten [önderli topluluktan] ayetlerimizi yalan sayanlardan bir grup topladığımız gün, artık onlar tutuklanıp dağıtılırlar.
Ve geldikleri zaman, O [Allah] der ki: “Siz benim ayetlerimi, bilgi bakımından onu kavramadığınız hâlde yalanladınız mı? Ya da ne yapıyordunuz?”
 Ve zulmetmelerine karşılık, Söz kendi aleyhlerine gerçekleşmiş bulunmaktadır, artık onlar konuşmazlar. 

Görüldüğü gibi, bu paragrafta Yüce Allah bizleri uyarmak için mahşer ile ilgili ayrıntılar bildirmekte ve konumuz olan ayet de bu uyarı pasajının bir cümlesini teşkil etmektedir. Ancak ayetin ve konunun anlaşılabilmesi için önceden öğrenilmesi lâzım gelen bir ifade vardır ki, o da “Söz” ifadesidir. Bu ifade Kur’an’ın başka ayetlerinde de geçmektedir:

Ya Sin 7:  Ant olsun, onların çoğu üzerine Söz hakk olmuştur. Artık onlar inanmazlar.

Ya Sin 70:  Diri olanları uyarmak ve kâfirlerin üzerine Söz’ün hakk olması için.

Neml suresinin 82. ve 85. ayetlerinde “gerçekleşmiş olan Söz” olarak vurgulanan “Söz”ün ne olduğunu ise yine Kur’an açıklamıştır:

Secde 13:  Ve eğer Biz dileseydik her nefse [kişiye] hidayetini verirdik. Velâkin Benden “Bütün insanlar ve cinlerden (herkesten) cehennemi elbette tamamen dolduracağım” sözü hakk olmuştur.

Hud 118–119: Eğer Rabbin dileseydi, insanları elbette tek bir ümmet [önderli topluluk] kılardı. Oysa onlar anlaşmazlığı sürdürmektedirler.
Rabbinin rahmet ettiği kişiler hariç. Onları işte bunun için yarattı. Ve Rabbinin Söz’ü; “Ant olsun, cehennemi cinlerden ve insanlardan, onların tümünden dolduracağım” tamamlanmıştır.

 Ayetlerden açıkça görülüyor ki, Yüce Allah bir karar vermiş, bir takdirde bulunmuştur. Buna göre Rabbimiz kâfirleri cezalandıracak, cehennemi ins ve cinnden [herkesten] dolduracaktır. Bunun için de insanları mahşerde toplayıp onlardan hesap soracaktır. İşte ayette konu edilen “Söz” budur, yoksa birçok mealdeki gibi kıyamet değildir.

“NEML/82” AYETİNİN TAHLİLİ

Ayet “ وve” bağlacıyla başlamaktadır. Bu, yukarıda vurguladığımız gibi, ayetin bir başlangıç kelâmı olmayıp işlenmekte olan bir konunun devamı olduğunu gösterir. Mevcut tefsir ve meallerde bu hususun maalesef dikkate alınmadığı görülmektedir.
Ayetteki “vaka’a” sözcüğü “geçmiş zaman [mazi]” kipinde bir fiildir. Demek ki, kıyamet kopmuş, yeryüzü yok olmuştur. Zaman “haşr” zamanı, gün hesap verme günüdür. Suçlular, cehennemi doldurmak üzere hesaba çekilmektedir. Ayetteki ifadelerin kıyametle veya kıyametin yaklaştığı bir zaman dilimiyle hiç mi hiç alâkası yoktur. Mevcut meal ve tefsirlerin “vaka’a” fiiliyle kurulan bu cümleyi “gelecek zaman [istikbal]” anlamıyla çevirmiş olanları kesinlikle yanlıştır. Zaten “dabbeh”i kıyamet alâmetlerinden sayan kabul de bu yanlıştan kaynaklanmaktadır.
Kur’an’da “dabbeh”in kıyamet alâmeti olduğuna dair hiçbir veri olmadığı gibi, “dabbeh”i kıyamet alâmeti olarak gösteren ilmî nitelikten yoksun eserler de bu asılsız iddialarına “sahih sünnet” denilen rivayetlerden tek bir destek bile bulamamışlardır. Bu nedenle bu tür iddiaların hepsi de mesnetsizdir. Kıyametin kopması sürecindeki olaylar, yani kıyamet alâmetleri, Kur’an’ın Kamer, Kıyamet, Tekvir, İnfitar, İnşikak, Ğaşiye ve Kaariah surelerinde bizzat Allah tarafından açıklanmıştır.
Neml suresinin 67–85. ayetlerinden oluşan paragrafta ise “mahşerdeki hesap sorma ve hesap verme”den bahsedilmektedir. Bu ayetlerde uygulanan anlatım tekniği şudur: Mahşer anındaki olaylardan bir safha, insanlarca iyi anlaşılsın diye sanki bir tiyatro sahnesi gibi gözler önüne serilmiştir. Bilindiği gibi, bir konuyu temsilî bir anlatımla iyice anlaşılır hale getirmek Kur’an’da sık başvurulan bir metottur. Yüce Allah, bizleri inzar etmek [uyarmak] için mahşer sahnelerini oyuncularıyla, dekorlarıyla, aksesuarlarıyla ve replikleriyle Kur’an’ın birçok yerinde tekrarlamıştır. İşte iki örnek:

Fussılet 19–25: Allah’ın düşmanlarının bir araya getirilip toplandıkları gün artık onlar, ateşe dağıtılırlar.
Sonunda oraya geldiklerinde, onların işitme, görme duyuları ve derileri yaptıkları şeyler ile ilgili kendi aleyhlerinde şahitlik ederler.
Ve onlar kendi derilerine “Niye aleyhimize şahitlik ettiniz?” dediler. Dediler ki: “Her şeyi konuşturan Allah, bizi konuşturdu ve sizi ilk defa O yarattı ve O’na döndürülmektesiniz.
Siz, işitme, görme duyularınız ve derileriniz aleyhinize şahitlik eder diye sakınmıyordunuz. Velâkin yapmakta olduklarınızın birçoğunu Allah’ın bilmeyeceğine inandınız.
İşte bu sizin inancınız; Rabbiniz hakkında beslediğiniz inancınız, sizi bir yıkıma uğrattı, böylelikle hüsrana uğrayanlardan oldunuz.”
Şimdi eğer sabredebilirlerse, artık onlar için konaklama yeri ateştir. Ve eğer özür bildirmeye çalışsalar onlar özrü kabul edilecekler değildirler.
Biz onlara karinleri [bir takım yakınları / İblislerini] kabuk gibi üzerlerine kaplattık, onlar da, önlerinde ve arkalarında olanları kendilerine süslü gösterdiler. Cinnlerden ve insanlardan [herkesten] kendilerinden önce gelip geçmiş ümmetlerde  yürürlükte olan Söz onların üzerine hakk oldu. Şüphesiz onlar, hüsrana uğrayanlar idiler.

Ya Sin 63–65: İşte bu, size vaat edilmiş olan cehennemdir.
İnkâr etmiş olduğunuz şeylere karşılık olmak üzere bugün oraya girin.
Bugün Biz onların ağızları üzerine mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıkları şeylere şahitlik eder.

“ من ا لارض MİNE’L-ARZ [YERYÜZÜNDEN]” İFADESİ

Ayetteki bu ifadede geçen “ منmin” edatı [harf-i cerri] için gelenekçiler “çıkardık” fiilini müteallek olarak kabul etmişler ve ifadeyi “Yeryüzünden bir dabbeh çıkardık” şeklinde anlamışlardır. Bize göre, ayeti anlamaya engel olan yanlışlardan biri de budur. Çünkü mahşer gününde bildiğimiz bu yeryüzü olmayacaktır ki ondan “dabbeh” denilen şey çıkarılsın. Arapça dilbilgisi kuralları gereği, her “harf-i cerr”e mutlaka bir müteallek gerektiğine göre, bizim düşüncemiz, ifadedeki “min” “harf-i cerr”ine müteallek olarak “ كائنةkâineten” veya “ معمولة ma’muleten” mana fiillerinden birininin takdir edilmesi gerektiği yönündedir. Bu durumda ifadenin anlamı “yeryüzünden yapılmış bir dabbeh” şeklinde olur. Yani “dabbeh” denen varlık Arz [Yeryüzü] maddelerinden yapılmıştır; canlı değildir. Bazılarının ileri sürdüğü gibi “melek” cinsinden de değildir.

 “İnsanların Allah’ın ayetlerine gerektiği gibi inanmadıklarını” konuşur

Dikkat edilecek olursa, “dabbeh” insanlar ile değil, insanlara konuşacaktır. Bunun anlamı, söz konusu konuşmanın insanlarla yapılacak karşılıklı bir konuşma olarak değil, “dabbeh” tarafından tek taraflı olarak yapılacak bir konuşma şeklinde gerçekleşeceğidir. Konuşmanın içeriği sadece insanlara Allah’ın ayetlerine gerektiği gibi inanmadıklarının duyurulmasından ibarettir.
“Dabbeh” olarak isimlendirilen bu konuşmacının ne olduğuna gelince: Gerek sözcüğün hareketliliği içeren kök anlamı, gerekse söz konusu varlığın yeryüzü kökenli oluşu gibi nedenler zihne bazı ihtimalleri çağrıştırmaktadır. Cansız maddelerden yapılmış, hareket eden, konuşan bir şey? Sanki bir teyp, televizyon, video, bilgisayar, robot ya da günümüzden kıyamete kadar olan zamanda geliştirilecek başka bir cihaz?
Tefsirciler arasında “dabbeh” üzerinde en fazla duran ve meseleyi önemseyen kişi İbn-i Kesir’dir. Ne var ki, o da “dabbeh” sözcüğünü kıyamet alâmetleri sadedinde açıklamış ve bu konudaki mesnetsiz söylentilere geniş yer vermiştir. Neticede o da söylenti niteliğindeki bu rivayetleri aşamamış, konunun sonunu da “Bütün bunlar tartışma götürür” diye bitirmiştir.
İbn-i-Abbas ise ayette geçen
“ تكلّمهمtükellimühüm [onlara konuşur; anlatır]” ifadesini iyi anlayamadığından olsa gerek, işin içinden çıkamamış ve ifadeyi “ تَكَلّمهم  tekellimühüm [onları yaralar]” şeklinde okumuştur. İbn-i-Abbas’ın söz konusu ifadeyi bu şekilde okuması, muhtemeldir ki, yaşadığı çağda cansız maddelerden yapılmış bir aletin, bir makinenin konuşmasının, hareket etmesinin hayal bile edilememesinden kaynaklanmaktadır.
Bugünkü bilgimizle yukarıda saydığımız duyuru cihazları da mutlaka ilerideki çağlarda “ilkel” olarak nitelenecek, “dabbeh” sözcüğü o çağda yine cansız maddelerden yapılmış ve insanlara duyuru yapan, o günün modern araçları olarak ifade edilecektir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:
“Dabbeh”, mahşerde ortaya çıkarılacak yeryüzü maddelerinden mamul bir çeşit yayın aracı olup kendisine yüklenmiş olan “insanların Allah’ın ayetlerine gerektiği gibi inanmadıkları” duyurusunu anons edecektir. H.Yılmaz

 

 

Yani, onları anlamadan yahut anlamaya gayret etmeden (Zemahşerî). M.Esed

Bu ayetlerde mahşere ait sahneler yer almakta ve duyarsızları uyarmak için kendilerine sayısızca bilgi ve kanıt gösterilmiş olan inkârcıların akılsızlık ederek, temelsizce, herhangi bir bilgi ve kanıta dayanmadan, ayetleri yalanlamalarının yüzlerine vurulacağı bildirilmektedir. Aynı zamanda ahireti de inkâr etmiş olan inkârcılar bu akılsızlıklarını ahiret gerçekleştiğinde artık kendileri de anlamış olacaklardır. 82. ayette bildirildiği gibi, bu inkârcıların Allah’ın ayetlerine gerektiği gibi inanmadıkları“Dabbeh” aracılığıyla mahşer halkına ilân edilecek olması, onların bir de rezillik azabı tadacaklarını göstermektedir.

Saffat 22, 23:  O zulmetmiş olan kişileri, eşlerini ve Allah’ın astlarından taptıkları şeyleri bir araya toplayın. Sonra da onlara cehennemin yolunu gösterin H.Yılmaz

Yahut: “İşledikleri haksızlıklardan ötürü (vaad edilen) ceza/azap başlarına gelecek” (bkz. yukarıda 73. not). M.Esed

Artık olan olmuş, Söz onların aleyhine gerçekleşmiştir. “Dabbetün mine’l-arz” ifadesiyle ilgili açıklamamızda ve Kaf suresinin 29. ayetinin tahlilinde de belirttiğimiz gibi, ayette geçen “Söz”, Rabbimizin insanlarla ilgili olan bir ilke kararıdır ve O’nun kesinlikle cehennemi dolduracağı anlamına gelmektedir.

Mürselat 35–37:Bu, onların konuşmayacakları gündür [andır].
Kendilerine izin de verilmez ki, özür dilesinler.
O gün, yalanlayanların vay hâline! H.Yılmaz

Buradaki anlam örgüsü içinde (10:67 yahut 40:61'de olduğu gibi) “gece”ye ve “gündüz”e ilişkin atıflar sembolik bir anlam taşımaktadır. Bu atıflarla, insanın, gün ışığında gözlem ve müşahedelerle desteklenen bilinçli muhakemeler yoluyla, ayrıca (gecenin sükûn ve derinliğiyle simgelenen) kendi içinin sesine dürüstçe kulak verip, sezgilerini kullanarak hakikate vukûf elde edebilmesini mümkün kılan Allah vergisi yeteneklere işaret edilmektedir: ister dışa yönelmiş olsun ister içe, her iki yol da bize Allah'ın varlığının mantıkî zaruretini ve O'nun mesajlarına karşı çıkmanın en başta bizim kendimize karşı işlenmiş bir günah olacağını göstermektedir M.Esed

Bu ayette Yüce Rabbimiz, insanların sadece her gün yaşamakta oldukları gece ve gündüzü incelemeleri hâlinde bile bu düzende birçok ayet bulacaklarını bildirerek uyarıda bulunmaktadır.
Gerçekten de gece ve gündüzün bu düzeni yeryüzündeki o kadar çok şeyle ilişkilidir ki, bu düzen ile yeryüzündeki yaşamlar arasında var olan uyumu “tesadüf” olarak açıklamak mümkün değildir. Çünkü bu uyumu sağlayacak düzen mutlaka bir tasarımı gerektirmektedir. Bu tasarım ise öyle muhteşem bir tasarımdır ki, hesaplamalardaki herhangi bir değişme, meselâ gece ve gündüzün sürelerinin şimdikinden birkaç kat daha uzun olması veya yeryüzünün bir kısmında devamlı gündüz diğer kısmında gece olması, şu anda yeryüzündeki yaşamın tümüyle değişmesi anlamına gelmektedir. Başka bir ifade ile, Güneş ışınlarının çok uzun süreli veya sürekli olması sebebiyle her şeyin kavrulduğu bir gündüz veya Güneş ışınlarının hiç olmaması sebebiyle her şeyin donduğu bir gece, şu andaki yaşamın tamamen bitmesi demektir.
İnkârcılar ise bir körün bile görmezden gelemeyeceği bu ayetleri görmezler ve bütün ihtiyaçlarını Güneş ile yeryüzü arasında ancak hâkim bir varlık tarafından plânlanabilecek bu sistem sayesinde karşıladıklarını hiç düşünmezler.
Gece ile gündüzün mucizevî niteliğine Kur’an’da birçok kez değinilmiş ve konu hakkında başka detaylar da verilmiştir:

Furkan 45–47: Rabbinin o gölgeyi nasıl uzatmış olduğuna bakmadın mı? Dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra Biz Güneş’i, ona delil kıldık. Sonra da onu kolay bir çekişle kendimize doğru çektik. 

Ve O, sizin için geceyi elbise, uykuyu da rahatlık kılandır. Ve O, gündüzü yayılış kılandır.H.Yılmaz
                                

Kıtaların hareket halinde olduğu belirtiliyor. S.Ateş

Bu ayette dağların göründükleri gibi sabit olmadıkları, sürekli hareket halinde oldukları bildirilmektedir. Yirminci yüzyılın başlarında yapılan jeolojik araştırmalar sonucu, jeologlar, yeryüzündeki kıtaların dünyanın ilk dönemlerinde bir arada bulunduklarını, daha sonra farklı yönlerdesürüklenerek birbirlerinden uzklaşlaştıklarını kanıtlamışlardır. yerkabuğu kendisinden daha yoğun olan "manto" tabakası üzerinde, adeta sürüklenir gibi hareket etmektedir.

Nitekim bilim adamlarının bugün bu hareket için kullandıkları terim "continental dirift" yani "kıtasal hareketlenme" ya da " kıtasal sürüklenme" dir. Bilimin çok yeni keşfettiği bu bilimsel gerçeğin, Kur'anda bildirilmiş olması, Kur'anın bir mucizesi olup, Kur'an ile bilimsel gerçeklerin birebir örtüştüğünün de açık bir kanıtı niteliğindedir. M.Sağ

Yani, onlara yarattığı amaçla tam bir uyum içinde tasarruf eden; etkane fiilinin yaklaşık anlamı budur. Burada ifadedeki vurgu, öte dünyanın kalıcı realitesi karşısında bildiğimiz keyfiyetiyle bu dünyanın Allah'ın tasarrufuna bağlı geçici bir mahiyet taşıdığını işaret edecek yöndedir (karş. 14:48 ve 20:105-107, ve ilgili notlar). M.Esed

Bu iki ayette inkârcılar, yalanlayıcılar ahirete ait ürkütücü sahnelerle uyarılmaktadır. Daha sonra da Saat’e [kıyametin kopuş anına] ait sahneler getirilmekte ve evrenin mevcut düzeninin mutlaka bozulacağı, herkesin hor ve hakir olarak Allah’ın huzuruna varacağı; akıl verilmiş, birçok nimetlerle donatılmış, peygamberler gönderilmiş ve kitap verilmiş olanların davranışlarının görmezlikten gelinemeyeceği bildirilmektedir.
Sur’un üflenmesi olayı ile ilgili olarak Kaf suresinin 20. ayetinin tahlilindeki açıklamalarımıza ve ayrıca şu ayetlere bakılabilir: Ta Ha/102, Kehf/99, Nebe’/18, Hakkah/13, Zümer/68, Ya Sin/51.
Konumuz olan ayetteki üfleme, insanların dehşete kapılacakları birinci üflemedir. Bundan sonraki üflemede her şey yıkılacak ve bütün canlılar ölecektir. Son üfleme ise âlemlerin Rabbine kalkış üfürmesi olup bu üfleme ile diriliş gerçekleşecek ve bütün yaratıklar kabirlerinden çıkacaklardır.

İsra 50–52:  De ki: “İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun. Sonra onlar “Bizi kim geri döndürecek?” diyecekler. De ki: “Sizi ilk defa yaratmış olan.” Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki: “Çok yakın olması umulur! Sizi çağıracağı [diriltileceğiniz] gün, O’nu överek çağrıya uyacaksınız ve zannedeceksiniz ki, pek az kaldınız.”

Rum 25:  Göğün ve yeryüzünün kendi emriyle durması da O’nun ayetlerindendir. Sonra sizi yeryüzünden bir tek çağırışla çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki siz çıkarılıyorsunuz.

Mearic 42–44:  Sen onları hemen bırak da vaat edilen günlerine kavuşuncaya dek dalsınlar ve oynayadursunlar. O gün onlar, kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. Sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir hâlde. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!

Kıyamet anında dağların durumları ile ilgili olarak da birçok yerde bilgi verilmiştir:

Tur 9, 10:  O gün gök sarsıldıkça sarsılır, dağlar da yürüdükçe yürür.

Ta Ha 105–107: Sana dağlardan soruyorlar, de ki: “Rabbim onları savurdukça savuracaktır. Böylece onları dümdüz boş bir hâlde bırakacak. Orada bir çukur ve bir tümsek görmeyeceksin.”

Kehf; 47: Ve Bizim dağları yürüttüğümüz gün; ve sen yeryüzünü çırılçıplak / dümdüz göreceksin. Ve Biz onları bir araya topladık. Böylece onlardan hiçbir kimseyi bırakmadık. H.Yılmaz

Lafzen, “bundan iyilik/hayır bulacaktır”; yani, dünya hayatında yaptığı iyi eylemlerin bir sonucu olarak (Taberî'nin kaydettiğine göre, İbni ‘Abbâs, Hasan Basrî, Katâde, İbni Cüreyc). Bu ifadeyle, mecazen, “ceza” ya da “mükafat”a layık olarak tanımlanan şeyin dünya hayatında ortaya konan iyi ya da kötü tutum ve davranışların tabii sonucundan başka bir şey olmadığı yolundaki Kur’ânî ilke dile getirilmektedir. Bir başka açıdan yukarıdaki ayet, “kim iyi bir amelle gelirse, ondan daha iyisini bulacaktır” şeklinde anlaşılabilir, ki bu dünyada yapılan işlerin geçici, ama bunların sonuçlarının ya da karşılıklarının kalıcı olduğuna dair bir îmayla yüklüdür (Zemahşerî). M.Esed

Yani, yalnızca kötü işler yapanlar yahut yaptıkları kötülükler iyiliklerine baskın gelenler (İbni Kesîr).

 Lafzen, “Yapıp-ettiklerinizden başkasıyla mı cezalandırılıyorsunuz?”, vb. M.Esed

Bu ayetlerde bir genelleme yapılarak inananların korkudan güvende olacakları, inanmayanların da yaptıkları kötülüğün karşılığını kötülük olarak bulacakları bildirilmektedir. Buradaki genelleme başka ayetlerde de yapılmıştır:

Enbiya 103:  O en büyük korku onları üzmez ve kendilerini melekler “İşte bu, size söz verilmiş olan gününüzdür” diye karşılarlar.

Fussilet 40: Şüphesiz ayetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp inkâra sapan kimseler Bize gizli kalmazlar. O hâlde ateşe atılacak olan kişi mi daha hayırlıdır, yoksa kıyamet günü güven içinde gelecek kişi mi? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki O [Allah], yaptığınız şeyleri en iyi görendir.

89. ayette konu edilen “iyilik, güzellik getirenlerin getirdiklerinden daha hayırlısını bulacakları” hususu, En’am suresinin 160. ayetinde “her bir hasene için on misli” şeklinde, Sebe’ suresinde ise aşağıdaki şekilde ifade edilmiştir:

Sebe’ 37:  Ve sizi huzurumuza yaklaştıracak olan, mallarınız ve evlâtlarınız değildir. Ancak kim iman eder ve salihatı işlerse, işte onlar için yaptıklarına karşı kat kat karşılık vardır. Ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.

İnkârcıların hâline gelince; onlar da yaptıklarının karşılığını ceza olarak mutlaka göreceklerdir.

Şuara 94, 95:  Sonra da onlar [putlar ve azgınlar] ve İblisin askerleri toptan onun [cehennemin] içine fırlatılmışlardır.

90. ayetin son cümlesi olan “Siz yaptığınız amellerden başkasıyla mı karşılıklandırılacaksınız?” ifadesine gelince; burada iltifat sanatı yapılarak sanki cehennemliklere cehenneme girdikleri anda dönülüp “Ne var yani, yoksa siz, yaptıklarınızdan başkasıyla mukabele edileceğini mi sanıyordunuz?” denilmektedir. H.Yılmaz

Yani, Tek Tanrı'ya [Allah'a] adanan İlk Mâbed'in inşa edildiği Mekke şehrinin (karş. 3:96).M.Esed

Peygamberimize bu ayetlerde verilen talimat ve bilgiler, başka ayetlerde değişik üslûplarla da tekrarlanmıştır:

Âl-i Imran 58:  İşte bu; Biz onu sana ayetlerden ve hikmet içeren Öğüt’ten okuyoruz.

Kasas 3:  Biz, iman edecek bir kavim için Musa ve Firavun’un önemli haberlerinden bir kısmını sana hak ile okuyoruz.

Ra’d 40: Ve onlara vaat ettiğimizin bir kısmını sana göstersek yahut seni vefat ettirsek, şüphesiz yine de sana düşen sadece tebliğ etmektir. Bize düşen de hesap görmektir.

Hud 12: Şimdi sen, “Ona bir hazine indirilse, ya da beraberinde bir melek gelse ya!” diyorlar diye sana vahyolunan vahyin bir kısmını terk edecek olursun ve bundan dolayı göğsün daralır. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah ise her şeye Vekil’dir.

Fussilet 53: Onun hakk olduğu ortaya çıkıncaya kadar, hem afakta [dış dünyada], hem enfüslerine [kendi içlerinde] ayetlerimizi onlara göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanık olmuş olması yetmedi mi?

Zariyat 20, 21:  Ve inananlar için, yeryüzünde ve kendi içinizde nice ayetler vardır. Hâlâ görmüyor musunuz?

Dikkat edilecek olursa, 91, 92. ayetlerde geçen “Ben ancak her şeyin sahibi olan ve burayı haram [dokunulmaz] kılan bu şehrin [Mekke’nin] Rabbine kulluk etmekle emrolundum. Ve ben Müslüman olmamla ve Kur’an’ı okumamla emrolundum” ibaresinde Rabbimiz kendisini “Bu şehrin [Mekke’nin] Rabbi” olarak nitelemiş ve Mekke şehrini dokunulmaz kılışını da kendisinin bir özelliği olarak ifade etmiştir. Bu husus değerlendirilirken, bu surenin İslâm davetinin henüz Mekke şehrinin sınırları içinde yapıldığı ve muhatapların da Mekke ahalisiyle mahdut kaldığı bir dönemde indiği unutulmamalıdır. Unutulmaması gereken bir diğer husus da, Rabbimizin kendisi için Kureyş suresinde “Bu Ev’in Rabbi [Rabbü’l-Beyt]” ifadesini kullanmış olmasıdır. “Bu şehrin [Mekke’nin] Rabbi” ifadesinin ne anlama geldiğinin daha iyi anlaşılması için Kureyş suresindeki “Rabbü’l-Beyt” ifadesi ile ilgili tahlilimizin yeniden okunmasının yararlı olacağına inanıyoruz. (Tebyînü’l-Kur’an; c:1, s:582, 583) H.Yılmaz