(Nahl - 83.Ayet)

<< Geniş Meal

Kasas

Surenin bu ilk ayeti Şuara suresinin ilk ayeti ile aynı olduğundan, açıklama için Şuara suresinin “huruf-u mukattaa” ile ilgili kısmına bakılmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Mübîn sıfatına verdiğimiz bu anlam hk. bir açıklama için bkz. 12:1 hk. 2. not. M.Esed

Birinci ayet gibi, bu ayet de Şuara suresinin ikinci ayetiyle aynıdır. Bazı bilginler, bu ayette geçen “apaçık / açıklayıcı kitap” ile Tevrat’ın kastedildiğini ileri sürmüşlerdir. Biz, “apaçık/ açıklayıcı kitap”ın Kur’an olduğu inancındayız. Çünkü buradaki “ تلكtilke [bunlar]” işaret zamiri ile işaret edilenler [bundan sonra gelen ayetler], Musa peygamberin hayat hikâyesine ait ayetlerdir ve bunların Musa peygambere verilen kitapta bulunması söz konusu değildir.
Ayrıca Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurmuştur:
Yunus; 1, 2: Elif, Lâm, Râ. İşte bunlar, o yasalar içeren kitabın ayetleridir.
İnsanları uyar ve inananlara Rableri nezdinde kesinlikle “kademe sıdk” olduğunu müjdele diye kendilerinden bir adama vahyedişimiz onlara tuhaf mı geldi? O kâfirler: “Hiç şüphesiz bu kesinlikle apaçık bir sihirbazdır/ sihirdir.” dediler.
Açıkça anlaşıldığı üzere, Yunus/1, 2. ayetlerde işaret edilen “Hakîm Kitap”, Kur’an’dır ve insanları uyarmak, inananlara müjde vermek için kendisine vahyedilen kişi de Allah elçisi Muhammed’dir. Dolayısıyla, konumuz olan 2. ayette
“ تلك tilke” işaret zamiriyle kastedilenler de Kur’an ayetleri olmalıdır. H.Yılmaz

Ayetteki “iman edecek bir kavim” ifadesiyle, bu kıssanın ancak inanacak bir kavme yararı olacağı vurgulanmıştır. Dolayısıyla kıssanın inanmayan, inatla arkasını dönen kimselere fayda vermemesi doğaldır.
Ayette, teb’îz [kısmilik] anlamı içeren “ منmin” edatı getirilerek Musa peygamber ve Firavun’a ait kıssalardan birkaçının anlatılacağı ifade edilmiştir. Nitekim suredeki kıssa Musa peygamber ve Firavun’a ait kıssaların tamamı değil, bir bölümüdür. Söz konusu kıssaların tamamına ulaşmak için Kur’an’daki birçok bölümün bir araya getirilmesi gerekir. Bu kıssalar şu surelerdedir: Bakara/47–59, A`raf/103–141, Yunus/75–92, Hud/96–100, İsra/101–104, Meryem/51–53, Ta Ha/1–99, Müninun/45–49, Şuara/10–68, Neml/7–14, Ankebut/39–40, Mümin/23–44, Zühruf/46–56, Duhan/17–37, Zariyat/38–40, Naziat/15–26].
Ayette “okuyoruz [takip ettiriyoruz]” şeklinde çevirdiğimiz sözcüğün aslı
“ تلاوة tilavet” sözcüğüdür. “Tilavet” sözcüğü her ne kadar “okumak” olarak meşhur olmuşsa da, Türkçedeki “okumak” fiili “tilavet” sözcüğünün ifade ettiği anlamı tam olarak karşılamamaktadır.
“Tilavet” sözcüğü, Şems suresinin 2. ayetindeki “Ve takip ettiği zaman Ay’a kasem olsun ki” ifadesinde görüldüğü gibi, “takip etmek, arkasına düşmek, yakın takip” demektir. (Lisanü’l Arab, c:1, s:623-625, “tlv” mad.) Dolayısıyla konumuz olan ayetteki “tilavet” sözcüğü ile Allah’ın kendi elçisine vahyini, emirlerini, yasaklarını, kıssalarını dikkatle ve yakından takip ettirmesi kastedilmiştir. H.Yılmaz

Yani, "İnat edip ayak diretmeyenlerin yararına, çünkü seni dinlemeye hiç niyeti olmayanlara tebliğ fayda vermez."
 Mukayese için bk. Bakara: 47-59, A'raf: 100-141, Yunus: 75-92, Hûd: 96-109, İsra: 101-111, Meryem: 51-53, Taha: 1-30, Müninun: 51-76, Şuara: 10-32, 52-67, Neml: 1-14, Ankebut: 39-40, Mümin: 23-50, Zuhruf: 46-56, Duhan: 1-33, Zariyat: 38-40, Naziat: 15-26. Mevdudi

Lafzen, “parçalara” yahut “gruplara”. Halkın, “yüksek” sınıf ile “aşağı” sınıf olarak sınıflara ayrıldığına işaret ediyor -ki Kur’an bu tür ayrımları kesinlikle reddetmektedir. Sonraki cümlede dile getirildiği biçimde, Firavun'un “hor ve güçsüz gördüğü” yahut “görmek istediği” grup, Mısır toplumunda en aşağı basamaklara itilen ve hemen hemen bütün insan haklarından yoksun bırakılan İsrailoğulları'dır. M.Esed

Bu ayetle Musa peygamber ve Firavun kıssasına başlanılmış ve Firavun’un genel politikası ilk kez burada açıklanmıştır. Bildirildiğine göre kendisini yüceler yücesi gören Firavun, emri altındaki halkı gruplara ayırmış ve bunlardan güçsüzleştirmek istediği gruba bir nevi jenosit [soykırım] uygulamıştır. Erkek çocuklarının öldürülüp kız çocuklarının sağ bırakılması suretiyle uygulanan bu soykırımın hedefi hem İsrailoğullarının nüfusunu azaltmak hem de ileride İsrailoğullarının kızları ile Kıpti erkekleri evlendirip onlardan Kıpti çocukların doğmasını sağlamaktır. Firavun’un bu politikası, daha sonra karşımıza gelecek başka ayetlerde de açıklanmıştır:
Ve hani bir zaman sizi, sizi azabın en kötüsüne çarptıran, oğullarınızı boğazlayan, kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardık. Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir bela vardır. (Bakara/49)
Ve hani Musa kavmine demişti ki: "Allah`ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; Hani O, sizi, sizi işkencenin en kötüsüne çarptıran, oğullarınızı boğazlayan ve kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardı. Ve işte bunda Rabbinizden size büyük bir bela vardır. (İbrahim/6)
Ayette geçen “Şüphesiz ki Firavun yeryüzünde yüceldi” ifadesindeki “yüceldi” sözcüğü “tekebbür etti, zorba oldu, büyüklük tasladı ve azdı” anlamlarına gelir. Bununla Firavun’un kuvveti, kudreti kastedilmiştir. İfadede yer alan “yeryüzünde” tümleci ise bütün yeryüzünü değil, sadece Firavun’un idare ettiği beldeyi belirtir.
Bu konu hakkındaki tarihî bilgilerin ayetin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacağı kanaatindeyiz. Ancak bu konudaki tek yazılı kaynak Kitab-ı Mukaddes’tir:
Kitab-ı Mukaddes; Çıkış; 1/ 8–22:

8- Derken Yusuf hakkında bilgisi olmayan biri Mısır Kralı oldu.
9- Halkına, "Bakın, İsrailliler sayıca bizden daha çok" dedi,
10- "Gelin, onlara karşı aklımızı kullanalım, yoksa daha da çoğalırlar; bir savaş çıkarsa, düşmanlarımıza katılıp bize karşı savaşır, ülkeyi terk ederler."
11- Böylece Mısırlılar İsrailliler`in başına onları ağır işlere koşacak angaryacılar atadılar. İsrailliler Firavun için Pitom ve Ramses adında ambarlı kentler yaptılar.
12- Ama Mısırlılar baskı yaptıkça İsrailliler daha da çoğalarak bölgeye yayıldılar. Mısırlılar korkuya kapılarak
13- İsrailliler`i amansızca çalıştırdılar.
14- Her türlü tarla işleri, harç ve kerpiç yapımı gibi ağır işlerde yaşamı onlara zehir ettiler. Bütün işlerinde onları amansızca kullandılar.
15- Mısır Kralı, Şifra ve Pua adındaki İbrani ebelere şöyle dedi:
16- "İbrani kadınlarını doğum sandalyesinde doğurturken iyi bakın; çocuk erkekse öldürün, kızsa dokunmayın."
17- Ama ebeler Tanrı`dan korkan kimselerdi, Mısır Kralı`nın buyruğuna uymayarak erkek çocukları sağ bıraktılar.
18- Bunun üzerine Mısır Kralı ebeleri çağırtıp, "Niçin yaptınız bunu?" diye sordu, "Neden erkek çocukları sağ bıraktınız?"
19- Ebeler, "İbrani kadınlar Mısırlı kadınlara benzemiyor" diye yanıtladılar, "Çok güçlüler. Daha ebe gelmeden doğuruyorlar."
20- Tanrı ebelere iyilik etti. Halk çoğaldıkça çoğaldı.
21- Ebeler kendisinden korktukları için Tanrı onları ev bark sahibi yaptı.
22- Bunun üzerine Firavun bütün halkına buyruk verdi: "Doğan her İbrani oğlan Nil`e atılacak, kızlar sağ bırakılacak."
Yukarıdaki metinden anlaşıldığına göre; Yusuf peygamberin ölümünden sonra Mısır’ın başına geçen yönetici, kendi kavmini [Kıptîleri] İsrailoğullarına karşı baskın hâle getirmek için her vasıtaya başvurmuştur. Yönetim tarafından izlenen bu ırkçı politika sebebiyle İsrailoğulları sadece en ağır işlere koşulmak suretiyle küçük düşürülüp aşağılanmakla kalmamışlar, yeni doğan erkek çocuklarının öldürülmesi gibi insanlık dışı bir uygulamaya da maruz bırakılmışlardır.
Firavun’un bu politikayı hangi gerekçe ile izlediği, yukarıdaki alıntının 10. cümlesinden açıkça belli olmasına rağmen, bu konuda Talmud ve diğer İsrailiyat kalıntılarına itibar edilerek aşağıdakilere benzer birçok hikâye düzülmüştür:
Bir kâhin, Firavun’a, "İsrailoğulları arasında, falanca gecede doğacak bir çocuk sebebiyle, senin mülkün ve devletin yok olup gidecektir" demiş, o belirtilen gecede de oniki erkek çocuk doğmuş, Firavun ise onları öldürtmüştür.
Müfessirlerin ekserisine göre, bu işkence, İsrailoğulları arasında uzun seneler devam etmiştir. Vehb şöyle demektedir: "Kıptîler, Musa [a.s]`yı bulabilmek için, İsrailoğullarından doksanbin kişiyi öldürdü."
Süddî`ye göre Firavun, rüyasında, Beyt-i Makdis yönünden bir ateşin geldiğini; Mısır diyarını da içine aldığını, derken İsrailoğullarını değil de Kıptileri yakıp kül ettiğini görmüş. Böylece de, rüyasını tabircilere sormuş, onlar da, İsrailoğullarının geldiği ve onların içinden Mısır`ın helâkine sebep olacak olan bir adamın açacağını söylemişler. Bunun üzerine Firavun da İsrailoğullanının erkeklerinin öldürülmesini emretmiştir. (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)
FİRAVUN`UN İFSADI
Ayette Firavun’a yönelik olarak geçen “Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi” ifadesiyle Firavun’un erkek çocuklarının öldürülmesi talimatını vermekle yaptığı işin sadece kargaşa çıkarmaktan ibaret bir bozgunculuk mesabesinde olduğuna işaret edilmektedir. Yoksa bu uygulamasıyla Firavun’un Allah’ın takdirine engel olması mümkün değildir. H.Yılmaz

Lafzen “önderler” yahut “örnek şahsiyetler” (eimme, tekili imâm): İbranîler'in, açıkça tevhîd inancını benimseyen ilk toplum olduklarını ve bu anlamda, Hristiyanlığın da İslamın da habercisi olduklarını îma eden bir ifade. M.Esed

Yani, "Onları yeryüzünde insanların öncüleri ve kılavuzları yapalım."
Yani, "Yönetici olsunlar diye ülkenin mirasını onlara bağışlayalım." Mevdudi

Kur’an'da, Firavun'un baş danışmanı olarak muhtelif yerlerde sözü geçen “Hâmân” Tevrat'ta bahsedilen Persli Haman'la karıştırılmamalıdır. (Ester'in Kitabı iii, vd.) Kur’an'da kullanılan “Hâmân” sözcüğü, büyük bir ihtimalle, özel bir isim değil, fakat eski Mısır dininde tanrı Amon'a nisbet edilen yüksek sınıftan rahiplere verilen Hâ-Amen ünvanının Arapça'ya mal olmuş şeklidir. Hz. Musa'nın yaşadığı çağda Mısır'da Amon kültü hakim olduğuna göre, bu kültü temsil eden en yüksek dereceli rahibin de yönetimde Firavun'dan sonraki ikinci adam olması tabiidir. Kur’an'da bahsi geçen Hâmân'ın gerçekten Amon kültünün baş rahibi olduğu görüşünü, Firavun'un bu Hâmân'dan (hem bu surenin 38. ayetinde, hem de 40:36-37'de bahsi geçtiği gibi) “çıkıp Musa'nın tanrısını görmek için” kendisine “yüksek bir kule” yapmasını istemesi de destekler gözükmektedir. Ayrıca, Hâmân'dan “kule yapıcısı” olarak söz edilmesi, büyük Mısır piramitlerinin dinsel amacına ve baş rahibin piramitlerin baş mimarı olarak üstlendiği fonksiyona işaret ediyor olabilir. (Ayrıca bkz. 37. not.)

 Mısır'ın yerlileri, belli ki, Mısır'ı istila eden ve sonra da İbranîler'le ittifak kuran (bkz. 12. sure, 44. not) önceki Hiksos hanedanını hatırlayarak, İbranîler'in gelecekte de yabancı istilacılarla işbirliği içine gireceğinden korkuyorlardı (karş. Çıkış i, 10); işte böyle bir tehlikeye karşı kendilerini korumak için -Kur’an'da muhtelif yerlerde ve Tevrat'ta bahsedildiği gibi- İbranîler'in erkek çocuklarını öldürmeye karar vermişlerdi. M.Esed

Batılı müsteşrikler bu konu hakkında oldukça kritik bir tutum takınmışlardır. Onlara göre, Hâmân, Hz. Musa'dan (a.s) yüz sene sonra M.Ö. 486-465 arası hüküm sürmüş olan Pers Kralı Xerxes'in nedimiydi. Fakat Kur'an onu Mısır'da Firavun'un bir bakanı olarak göstermektedir. Müsteşriklerin fikri katıksız bir ön yargıdan başka bir şey değildir. Bir kere müsteşriklerin elinde Xerxes'in Haman'dan önce, "Hâmân" isimli bir başka şahsın yaşamadığını ispatlayacak tarihî bir delil var mıdır? Varsa nedir? Eğer bir müsteşrik sahih belgeleri araştırarak Firavun'un bakan, başkan ve nedimlerine ait olan ve içinde "Hâmân" adı geçmeyen tam bir listeyi ortaya çıkarırsa hiç beklemeden bunu umuma duyurup mikrofilmini neşretmelidir. Çünkü Kur'an-ı reddetmek için bundan daha iyi, daha etkili bir araç olamaz. Mevdudi

Bu ayetlerde, yapılan zulmün ortadan kaldırılmasına yönelik Sünnetüllah, olaya özgü bir üslûpla ifade edilmiştir. Bilindiği gibi, Rabbimiz, rahmeti üzerine borç yazmış ve bunun gereği olarak da insanlığın fesattan kurtulup adil ortamlarda yaşaması için elçi göndermiş, kitap indirmiş, zalimlere hiç müsamaha göstermemiştir. Nitekim tarihe bakıldığında küfür dönemlerine rastlamak mümkündür ama yıkılmadan devam etmiş bir zulüm dönemi görmek mümkün değildir.
6. ayette geçen “çekinmekte oldukları şeyleri” ifadesi, “istemedikleri, başlarına gelmesinden korktukları” anlamına gelmektedir. Bu, onların iktidarlarının son bulması, devletlerinin yıkılması demektir. İlâhî plân bununla da kalmayacak, ayrıca İsrailoğullarının Firavun’un sahip olduğu nimetlere konmaları, çeşitli lütuflara kavuşmaları ve toplumlara önder olmaları şeklinde tezahür edecektir.
HAMAN
Bu isim, bu surenin 6. ve 38. ayetleri ile Mümin suresinin 36. ayetinde olmak üzere Kur’an’da toplam üç kez geçmektedir. Bu ayetlerden anlaşıldığına göre Haman, Firavun’a çok yakın olan birisidir. Ancak bizim görüşümüz, “Haman” isminin o kişinin özel ismi olmayıp unvanı olduğu yolundadır. Büyük bir ihtimalle “Haman” ismi eski Mısır dininde tanrı Amon’a nispet edilen yüksek sınıftan rahiplere verilen “Ha-Amen” unvanının Arapçalaşmış şeklidir. Bu durumda, o çağda Mısır’da hâkim olan Amon kültünü temsil eden en yüksek dereceli rahibin, yönetimde Firavun’dan sonra gelen ikinci adam olması da gayet doğaldır. Ayrıca Haman’dan “kule yapıcısı” olarak söz edilmesi, büyük Mısır piramitlerinin dinsel amacına ve başrahibin piramitlerin baş mimarı olarak üstlendiği fonksiyona işaret ediyor olabilir. Haman ile ilgili bir araştırmayı burada sunmakta yarar görüyoruz:
HAMAN İSMİNİN SIRRI
Firavun dedi ki: "Ey Haman! Benim için yüksek bir kule dik de yollara erişeyim." (Mümin/36)
Firavun dedi ki: "Ey ileri gelenler! Ben sizin için benden başka bir tanrı tanımıyorum. Ey Haman! çamurun üzerinde bir ateş yakıp bana yüksek bir kule yap ki Musa`nın tanrısına ulaşayım. Gerçekten de ben onun yalancılardan olduğunu sanıyorum." (Kasas/38)
Firavun`un tanrılık iddiasında, Hz. Musa`ya karşı çıkışında, yardımcılarından ve destekçilerinden biri olarak Haman`ın ismi Kuran`da birkaç ayrı surede anılır. Firavun, Haman`a yüksekçe bir kule yaptırıp Musa`nın varlığını bildirdiği Tanrı`yı insan işi yüksek bir kulenin tepesinde arama cahilliğini ve alaycılığını göstermiştir.
Fransız bilim adamı Prof. Dr. Maurice Bucaille yakın zamanlarda "Musa ve Mısır" adlı bir kitap yazdı. Bu kitap Kuran`da Haman isminin kullanılışını, bu ismin kullanılışına tarihte yapılmış olan itirazları ve bulunan eski hiyeroglif yazıların çözümünün Kuran`ın doğruluğunu onaylamasını anlatmaktadır.
Haman ismi Tevrat`ta da geçer ve Kuran`ın işaret ettiği kişiden ayrı bir Pers hükümdarını belirtir. Kuran`da hata bulmaya çalışan hata avcıları Kuran`ın Tevrat`tan yanlış olarak kopyalandığını, Haman isminin kullanılış tarzının buna delil olduğunu söylediler. (Kuran`da Haman ismi 5 kez geçer.) Kuran`ı insan yazması sanan bu kişiler Kuran`ı yazdığını düşündükleri kişinin [Hz. Muhammed] yanlış bir kopyalama yaptığını ileri sürdüler.
TAŞ OCAĞI ŞEFİ
Bu tartışmalar Fransız Jean François Champollion tarafından çözülen Rosetta Stone adı verilen bir yüzü Yunanca, bir yüzü eski Mısır hiyeroglifi ve bir yüzü de geç dönem hiyeroglifle [Demotik tarz] yazılmış bir yazıtla başka bir boyut kazandı. Artık hiyeroglifler okunuyor ve isim listeleri çıkartılıyordu. Yine Viyana`daki Hof Müzesi`nde Haman`ın Firavun`a yakınlığı anlatılmaktadır (Bakınız Walter Wreszinski, Aegyptische Inschriften aus dem K. K. Hof Museum in Wien, 1906, J. C. Hinriesche Buchhandlung). Yeni Krallık Listeleri sözlüğünde ise "Haman" ismi aynen Kasas suresindeki gibi "Taş ocağı işçilerinin şefi" olarak kayıtlıdır. [Bakınız Herman Renke; Die Aegyptischen Personnennamen, Vierzeischnis der namen, Verlag Von J. J. Augustin in Glückstadt, Band I, 1935]
Maurice Bucaille "Haman" ismini bir Fransız Mısır Bilimcisine verir ve bunun 7. yüzyıldaki bir Arap el yazmasından alıntı olduğunu söyler. [Bu ismin Kuran`da geçtiğini söylemeden, 7. yüzyıldaki Arap el yazması diyerek Mısır bilimcisinin tepkisini ölçer.] O da, 7. yüzyıldaki bir Arap el yazmasında hiyerogliflere ait bir bilginin geçirilmiş olmasının mümkün olmadığını, fakat Firavun sarayının isim listelerine bakacağını söyler; Dr. Maurice Bucaille`a da "Dictionary of Personal Names of the New Kingdom by Ranke" adlı Mısır isimleri sözlüğünü önerir. Bucaille ise Almanca hiyeroglif transliterasyon listesinden Haman`ın “Taş Ocakları İşçilerinin Şefi” olduğunu bulur. Dahası Haman ismi Viyana`daki bir anıtta da kazılıdır. Haman`ın isminin yanındaki ayıraç ise Firavun`un yanındaki önemini göstermektedir. (Mısırlılar kelimelerini çok özel bir durum olmadıkça hep bitişik yazarlardı.)
Anlaşılıyor ki, Kuran`a karşı yapılan her itiraz geçersiz çıkmaktadır. Hatta bu itiraz yapılan nokta araştırılınca, Kuran`ın yeni bir mucizesi daha anlaşılmaktadır. Haman isminin rasgele bir şekilde Kuran`a konması mümkün değildir. Vahiy dışı hiçbir kaynak Kuran`a bu ismi bu şekilde yerleştirmiş, her kelimeyi bu şekilde yerli yerinde, mükemmel bir tarzda kullanmış olamaz. (Kur’an Araştırma Gurubu; Kur’an Hiç Tükenmeyen Mucize)
Fakat bazıları, Kur’an’da geçen “Haman” ile Kitab-ı Mukaddes’teki “Haman”ı birbirine karıştırmışlar ve bu karıştırmaya bağlı olarak da konumuz olan ayetle ilgili eleştiride bulunmuşlardır. Onlara göre Haman; Musa peygamberden bin sene sonra yaşamış Pers Kralı I. Artakserkses’in nedimidir (Kitab-ı Mukaddes; Ester). Ancak bu iddia, dünyada Artakserkses’in nedimi olan Haman’dan başka “Haman” isimli bir şahsın yaşamadığı anlamına gelmektedir ki, dünyadan tek bir Haman’ın geçtiğinin kabul edilmesi demek olan bu iddiaya itibar edilmemesi gerekir. H.Yılmaz

Yukarıda, 3. ayette konu edilen tilavet [okuma, yakından izletme ve anlatım], o günlerin genel durumu hakkında bilgi veren 4–6. ayetlerden sonra bu ayetten itibaren Yüce Allah’ın Musa’nın anasına vahyetmesiyle başlamış olmaktadır. Buradaki “vahiy”, “ilham etme, içe doğurma, kalbe doğurma” anlamındadır. Vahyin şekilleri ve anlamları ile ilgili olarak Necm suresinde bakılabilir. (Tebyinü’l-Kur’an; c:1 s:407-409)
İsrailoğullarının erkek çocuk doğuran diğer kadınları gibi, Musa’nın (as) annesinin de öldürülmeye mahkûm bir erkek çocuk dünyaya getirmesi üzerine, Yüce İrade tarafından ona ilk olarak çocuğun emzirilmesi vahyedilmiştir. Çocuğun suya bırakılması ile ilgili ilham ise çocuğun tehlikede olduğunu sezmesi koşuluna bağlı olarak verilmiştir.
Musa peygamberin annesine yapılan vahiy, Ta Ha suresinde şöyle yer almıştır:
‘Onu [Musa’yı] tabut içine koy da denize bırak, sonra da deniz onu sahile atsın. Onu Bana düşman olan ve ona düşman olan biri alsın.’ Ve Ben tarafımdan senin üzerine bir muhabbet bıraktım ve Benim gözetimim altında yetiştirilmen için, (Ta Ha/39)
Musa peygamberin doğumu Kitab-ı Mukaddes’te ise şöyle anlatılmaktadır:
Çıkış Bab; 2/ 1-10:
1- Levili bir adam kendi oymağından bir kızla evlendi.
2- Kadın gebe kaldı ve bir oğlan doğurdu. Güzel bir çocuk olduğunu görünce, onu üç ay gizledi.
3- Daha fazla gizleyemeyeceğini anlayınca, hasır bir sepet alıp katran ve ziftle sıvadı. İçine çocuğu yerleştirip Nil kıyısındaki sazlığa bıraktı.
4- Çocuğun ablası kardeşine ne olacağını görmek için uzaktan gözlüyordu.
5- O sırada Firavun`un kızı yıkanmak için ırmağa indi. Hizmetçileri ırmak kıyısında yürüyorlardı. Sazların arasındaki sepeti görünce, Firavun`un kızı onu getirmesi için hizmetçisini gönderdi.
6- Sepeti açınca ağlayan çocuğu gördü. Ona acıyarak, "Bu bir İbrani çocuğu" dedi.
7- Çocuğun ablası Firavun`un kızına, "Gidip bir İbrani sütnine çağırayım mı?" diye sordu, "Senin için bebeği emzirsin."
8- Firavun`un kızı, "Olur" diye yanıtladı. Kız gidip bebeğin annesini çağırdı.
9- Firavun`un kızı kadına, "Bu bebeği al, benim için emzir, ücretin neyse veririm" dedi. Kadın bebeği alıp emzirdi.
10- Çocuk büyüyünce, onu geri getirdi. Firavun`un kızı çocuğu evlat edindi. "Onu sudan çıkardım" diyerek adını Musa koydu. H.Yılmaz


Hem sonraki ayetten, hem de 66:11'den anlaşıldığı üzere, Hz. Musa'yı nehirde bulan kişi Firavun'un kendi karısıdır..M.Esed

Ayetten anlaşıldığına göre Musa peygamberin annesi bir tehlike sezmiş ve kendisine vahyedildiği gibi bebeğini suya bırakmıştır. Bu noktadan sonra Yüce İrade işe müdahale etmiş, bebeğin Firavun ailesi tarafından “buluntu” olarak alınmasını sağlamıştır. Bu eylem ayette “ إلتقاطiltikat” sözcüğü ile ifade edilmiştir. Bu sözcük “bir şeyi almak, bir şeyi aramaksızın, istemeksizin bulmak, kılları yolmak” demektir.
Rabbimiz, bebeğin bulunmasını sağlama nedenini “kendileri için bir düşman ve üzüntü olmak üzere” diye açıklamıştır. Demek ki bebek ve annesi için bir nimet olan bu hadise, Firavun ve Haman için bir ceza durumundadır. Çünkü onlar, kendi yönetimlerine son verecek olan kişinin bulunan çocuk olduğunun farkında değillerdir. Onlar, üzerinde bulundukları küfür ve zulümden dolayı suçludurlar ve Allah da onları ileride helâklerine sebep olacak kimseyi [en büyük düşmanlarını] kendi ellerinde büyütmelerini sağlamak suretiyle cezalandırmıştır.

لقطةLUKATA

Ayetten anlaşıldığına göre, Firavun bebeğe “لقطة lukata” kurallarına göre sahip çıkmıştır. “لقطة Lukata” kuralı Kur’an’da geçmemekle beraber bütün dinlerde ve evrensel hukukta var olan “malı koruma” prensibine dayanması sebebiyle Kur’an’dan onay alır.
“لقطة Lukata”, bir hukuk terimi olarak “mülkiyetini veya üzerindeki hakkını terk etme niyeti olmaksızın sahibinin iradesi dışında kaybolmuş ve başkası tarafından bulunup sahibine verilmek üzere alınmış; bulanın sahibini bilmediği, üzerinde sahibinden başkasının tasarruf hakkı olmayan mal” şeklinde tanımlanmıştır. Hukuk alanında “لقطة lukata”
, tanık göstermekten duyuru yapmaya, sahibine teslim şartlarından bulanın sahibi çıkmayan buluntudan yararlanma koşullarına, kısımlarından vergisine kadar ayrıntılı olarak incelenmiştir. H.Yılmaz

Firavun’un karısının bu ayette geçen “Benim ve senin için göz aydınlığı! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur, ya da onu evlât ediniriz” şeklindeki sözleri gerçekleşmiş ve Musa bebeğin ileriki yıllarda ona büyük faydası olmuştur. Sonradan iman eden bu saygıdeğer kadın, Rabbimiz tarafından tüm insanlığa örnek gösterilmiştir:
Allah, inananlara da Firavun’un karısını örnek gösterdi. Bir zaman o demişti ki: “Rabbim! Bana nezdinde cennetin içinde bir ev yap, beni Firavun’dan ve onun işinden kurtar. Ve beni şu zalimler toplumundan kurtar!” (Tahrim/11)
 ayetin sonundaki “Ve onlar, şuurlarını kullanmıyorlar [işin farkında olmuyorlar]” ifadesi bir parantez içi cümle olup Rabbimize aittir. Bu ifadeden “onlar kendi helâklerinin Musa sebebiyle ve onun elinden olacağının farkında değiller” veya “izlendiklerini bilmiyorlar” anlamlarını çıkarmak mümkündür. Ancak bu sözlerin Firavun’un karısına ait olduğu kabul edilerek “İsrailoğulları ve Mısır halkı bizim onu bulduğumuzun farkında değiller” şeklinde de anlaşılabilir.
Firavun’un karısının “onu öldürmeyin” demesi, Firavun’un ve hizmetçilerin bebeğin varlığından rahatsızlık duyduklarını düşündürmektedir. Ama Ta Ha suresinin “Ve Ben tarafımdan senin üzerine bir muhabbet bıraktım ve Benim gözetimim altında yetiştirilmen için” anlamındaki 39. ayetinde bildirildiği gibi, Rabbimiz Firavun’un karısının kalbine bir sevgi bahşetmiş ve onun bebeği sahiplenmesini sağlamıştır.
H.Yılmaz

Lafzen, “inananlardan olması için”. -  Yani, ona geri verirler diye çocuğun kim olduğunu söyleyecekti M.Esed

Yani, kız yüzen sepet boyunca yürüdü ve düşmanlarının sepetle ilgili ne yapmak istediğini hissetirmeyecek şekilde onu izledi. İsrail kaynaklarına göre Hz. Musa'nın (a.s) kızkardeşi 10-12 yaşlarında idi. Küçük kardeşini zekice ve hiçkimseye birşey hissettirmeden takip ederek Firavun'un ev halkı tarafından tutulduğunu öğrendi. Mevdudi

Bu ayet grubunda ilâhî plânın nasıl işlediği açık ve net olarak gösterilmektedir.

Hatırlanacak olursa, kıssanın bu bölümündeki olaylar, Ta Ha suresinin 40. ayetinin içinde iki cümle ile özetlenmişti:
Hani kız kardeşin yürüyordu da; ‘Sizi onun bakımını üstlenecek birine götüreyim mi!’ diyordu. Böylece gözü aydın olsun ve kederlenmesin diye seni annene geri döndürdük. Ve sen, bir can öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık. Ve Biz seni fitnelendirdikçe fitnelendirdik. Sonra da yıllarca Medyen halkı içinde kaldın. Sonra bir karar üzerine geldin, ey Musa! (Ta Ha/40)
Ayetlerden anlaşıldığına göre, bebeğin kız kardeşi onu saraya kadar izlemiş ve ne olup bittiğini öğrenmek için orada kalmıştır. Bebeğin hiçbir sütanneyi kabul etmemesi üzerine kraliçeye “Size, onun bakımını sizin namınıza üstlenecek ve ona nasihatte bulunacak [eğitecek] bir aile göstereyim mi?” demiştir. Dikkat edilirse, kız kardeş buradaki ifadesinde “uygun bir sütanne” değil de, bebeğe sevgi ve özenle bakacak ve onu eğiterek yetiştirecek bir aile tavsiye edebileceğini belirtmiştir. Çocukların doğumlarından itibaren iyi bakılıp yetiştirilmeleri için kendilerine dadılık da yapabilecek sütannelere verilmesi, varlıklı aileler arasında eskiden beri uygulana gelen bir gelenektir. Bu gelenek Araplarda da vardır ve nitekim peygamberimiz de sütannesi Halime tarafından büyütülmüştür.
Kız kardeşin tavsiyesi üzerine bebeğin ailesine verilmesi, bebeğin annesi bakımından büyük bir bahtiyarlıktır. Çünkü kadın hem öz çocuğunu emzirecek, büyütecek, eğitecek, hem de bu iş için Firavun’dan ücret alacaktır.
Görüldüğü gibi, Allah tarafından yürürlüğe konulan bu esrarlı plânın bir güzel noktası da, Musa’nın (as) Firavun tarafından sarayda bir prens olarak değil, kendi ailesi içinde İsrailoğullarının inancı ve kültürüne göre yetişecek olmasıdır. Nitekim Musa (as) bu plân gereği Firavun sınıfının, halkının bir üyesi olmamış, tam bir İsrailoğlu olmuştur.
Kitab-ı Mukaddes’te ve Talmud’ta çocuğa “Moses [Musa]” isminin Firavun’un sarayında verildiği yazmaktadır. İbranice olmayıp Kıptîce olan bu sözcük “Onu sudan çıkardım” anlamına gelmektedir. Zira Kıptî lisanında “mo”; “su” demektir ve “oshe” de ibarenin diğer kısmına karşılıktır. (Kitab-ı Mukaddes dipnotları)
13. ayetin sonundaki “Velâkin onların pek çoğu bilmezler” ifadesi, “Allah’ın takdirinin ne olduğunu bilmezler” şeklinde anlaşılmalıdır. Çünkü insanlar bir olayın kendileri için iyi veya kötü olacağını, bu konudaki takdiri baştan bilemezler. Dolayısıyla, sonu kendileri için kötü olacak bir olaydan hoşnut olabilir, kendileri için hayır getirecek nahoş görünümlü bir gelişmeden de hoşlanmayabilirler:
Ve insan, hayrı davet eder gibi kötülüğü davet eder. Ve insan çok acelecidir. (İsra/11)
Ve savaş sizin için hoş olmayan bir şey olmasına rağmen o size yazıldı [farz kılındı]. Olabilir ki siz, sizin için hayırlı olan bir şeyden hoşlanmazsınız. Yine olabilir ki, siz, sizin için şerli olan bir şeyi seversiniz. Ve Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Bakara/216)
Ey iman etmiş kişiler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helal olmaz. Ve onlara verdiğinizin bir kısmını götürmeniz için açık bir fahışe getirmedikleri sürece onları sıkıştırmayınız. Ve onlara iyi davranın. Ve eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmasanız da Allah onda [sizin hoşlanmadığınız şeyde] birçok hayır kılacak olabilir. ( Nisa/19) H.Yılmaz


12:22'de Hz. Yusuf'la ilgili olarak da kullanılan bu ifade, hükm (“[doğru ile eğriyi] ayırd etme yeteneği”) kavramıyla dile getirilen rasyonel düşünceye ve onunla çakışan üstün manevî, ahlakî bilinç ve sezgiye (ve en derin anlamıyla ‘ilm'e) işaret etmektedir. 26:20'den de anlaşılacağı üzere Hz. Musa bu manevî/ruhî kemale 15 vd. ayetlerde anlatılan hadiselerden sonra erişti. M.Esed

Bir kimseye “huküm ve ilim verilmesi”, ona peygamberlik verilmesi demektir. Buna göre ayet, Musa peygambere elçilik verildiğini ve hayatının bu döneminde yiğitlik çağına girip oturaklaştığını bildirmektedir. Ayette geçen “yiğitlik çağı”, yukarıda mealini verdiğimiz Ta Ha suresinin 40. ayetinden de anlaşılacağı gibi, Musa peygamberin çeşitli badirelerden geçirildikten sonraki çağıdır.

Bu durum, Şuara suresinin 18–22. ayetlerinde Musa peygamberin kendi ağzından nakledilmiştir:
O [Firavun]: “Biz seni çocukken içimizde terbiye etmedik mi? Hayatının birçok yıllarından içimizde kalmadın mı? Sonunda o yaptığın işi de yaptın. Sen inkârcılardan / nankörlerden birisin de!” dedi.
O [Musa]: “Ben, o işi şaşkınlardan olduğum zaman yaptım. Sizden korkunca da hemen sizden kaçtım. Sonra Rabbim bana hüküm bahşetti ve beni gönderilmişlerden [elçilerden] kıldı. O başıma kaktığın nimet de İsrailoğullarını kendine köle edinmiş olmandır” dedi. (Şuara/18-22)
Sünnetüllah’taki “çeşitli badirelerden geçirip olgunlaştırdıktan sonra hüküm ve ilim verme” uygulaması, Yusuf peygamberin hayatında da aynen görülmektedir. O da çeşitli badirelerden geçirilip olgunlaştırıldıktan sonra kendisine ilim ve hikmet verilmiştir. İlim ve hikmet verilmesi, Kur’an bağlamında elçi yapılmakla aynı anlama gelmektedir.
Konumuz olan ayette geçen “olgunlaşma” ile hem bedenî kuvvetlerin kemale ermesinin, hem de zihinsel kuvvetin mükemmelleşmesinin kastedildiği açıktır. Ancak; içsel ve çevresel faktörlere göre kişiden kişiye değişen olgunluk çağının hangi yaşa tekabül ettiği belirtilmemiştir. Rabbimiz bu hususu başka bir ayette belirtmiş ve olgunluk çağına ulaşmayı “kırk seneye gelme” olarak ifade etmiştir:
Ve Biz insana ana ve babasına ihsanı [iyilik yapmayı / güzel davranmayı] tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle bıraktı [doğurdu]. Ve onun taşınması ve ayrılması otuz aydır. Nihayet insan olgunluk çağına ulaşıp, kırk seneye geldiğinde der ki: “Rabbim! Bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salihi işlememi sağla. Benim için soyumdan salih kimseler kıl. Şüphesiz ben sana yöneldim. Ve ben şüphesiz teslim olanlardanım.” (Ahkaf/15)
Gerçekten de, yapılan araştırmalar insanın bedensel ve zihinsel gelişiminin 40. yaşa kadar sürdüğünü göstermektedir. 40. yaştan sonra bedensel faaliyetlerde gerileme başlarken aklî melekelerde ise artışlar devam etmektedir. Bu durum, olgunluk yaşının 40. yaş olarak kabul görmesine yol açmıştır. Rabbimizin vahiy için 40. yaşı seçmesi bu inceliklerden dolayıdır. Nitekim peygamberimiz de, tarihî belgelere ve tevatüren gelen bilgilere göre 40 yaşlarında iken elçi olarak görevlendirilmiştir. H.Yılmaz


Lafzen, “halkının (hiçbir şeyin) farkında olmadığı bir anda”. - 14 Yani, İbranîler'den. - 15 “Şeytan'ın işi” ifadesiyle ilgili olarak bkz. 115:17 hk. 16. notun ilk yarısı. 16-17. ayetler göstermektedir ki, yukarıda anlatılan olayda Mısırlı değil, İsrailoğullarından olan adam suçludur (karş. sonraki not). Görünüşe bakılırsa Hz. Musa, olayda hangi tarafın haklı olduğunu anlamaya çalışmadan, kavmî insiyâkına kapılarak İsrailoğullarından olan adamın yardımına koşmuş; ama hemen sonra, sadece bir adam öldürdüğü için değil, fakat bunu kabilevî -ya da bugünkü deyimle- ırkî peşin hükümlerle yaptığı için ciddî bir suç işlemiş olduğunu fark etmiştir. Açıkça görülmektedir ki, Kur’an'ın Hz. Musa'nın kıssasının bu bölümünde asıl işaret etmek istediği husus budur. Bu konudaki Kur’ânî anlayışa Hz. Peygamber tarafından da her fırsatta dikkat çekilmiştir; o'ndan bu konuda rivayet edilen meşhur Hadisler'den biri şöyledir: “Kabilevî ‘asabiyetle ortaya atılan kişi bizden değildir; kabilevî asabiyet yüzünden kavgaya giren bizden değildir; kabilevî asabiyet yüzünden ölen bizden değildir” (Cubeyr b. Mut‘im'den rivayetle Ebû Dâvûd). Kendisinden “kabilevî asabiyet”in ne olduğu konusunu açıklaması istendiğinde, Hz. Peygamber, “haksız oldukları bir konuda insanın kendi halkına/kabilesine arka çıkmasıdır” demiştir (a.g.e. Vâsile b. Eska‘ya dayanarak). M.Esed

Hz. Musa'nın (a.s) bu duası şu anlama gelir: "Ey Rabbim! Bu günahımı affet: Bu günahı isteyerek işlemediğimi biliyorsun, onu ört ve halktan gizle!"
 Bu ifade iki anlama gelir ve ikisi de burada kullanılmıştır: Allah, Hz. Musa'nın suçunu halktan gizlediği gibi, hatasını da bağışladı. Zira ne bir Mısırlı, ne de Mısır hükûmetinin herhangi bir yetkilisi, olaya şahid olabileceği bir zamanda yoldan geçmedi. Böylece Hz. Musa (a.s) cinayet mahallinden teşhis edilmeden uzaklaşma imkânı bulmuş oldu. Mevdudi

İbni ‘Abbâs ve Mukâtil'den naklen Beğavî, “Bu ifade, Hz. Musa'nın yardım ettiği İsrailoğlu'nun kâfir olduğunu yani, kelimenin ahlakî tanımıyla, ‘hakka karşı çıkan’, yani ‘haksız’ biri olduğunu göstermektedir” diye kaydetmektedir. (Ayrıca bkz. bu surenin 86. ayetinin son cümlesi.) M.Esed

Bu sefer başka bir Mısırlı'ya karşı. -  Lafzen, “vahim bir hata içindesin” yahut “yoldan çıkmış birisin”. M.Esed

Böylece, kavgaya karışan Mısırlı'dan “ikisinin [ortak] düşmanı” olarak söz ediliyor olması göstermektedir ki, İsrailli kişiye karşı duyduğu kavmî yakınlık Hz. Musa üzerinde bir kere daha etkili olmuştur. M.Esed

Musa peygamberin hayatından bir başka kesit içeren bu ayet grubunda iki nokta dikkat çekmektedir.
Birinci nokta: Yukarıdaki paragrafın 15–17, 21. ayetlerinde ve sonra gelen 22, 24. ayetlerde bildirildiğine göre, Musa delikanlılık çağında da Allah’ı tanımakta, O’na yalvarmakta, şeytanın zararlarını bilmekte, tövbe etmekte ve zalime yardım etmemektedir. Bu davranışlar onun Kıpti inanışlarından farklı bir inanca sahip olduğunu göstermektedir. Ki, onun bu inancını İsrailoğulları [ailesi] arasında büyüyerek edindiği, Kur’an’ın kıssa ile ilgili diğer ayetlerinden de anlaşılmaktadır.
İkinci nokta: Musa bir cinayet işlemiş olmasına rağmen Allah onu affetmiştir. Diğer bir ifadeyle Allah, Musa’nın üzerindeki kul hakkını da bağışlamıştır.
Bu ayet grubunda nakledilen olaylar Kitab-ı Mukaddes’te şöyle yer alır:
Çıkış; 11. Bab: 11–14:
11- Musa büyüdükten sonra bir gün soydaşlarının yanına gitti. Yaptıkları ağır işleri seyrederken bir Mısırlının bir İbrani`yi dövdüğünü gördü.
12- Çevresine göz gezdirdi; kimse olmadığını anlayınca, Mısırlıyı öldürüp kuma gizledi.
13- Ertesi gün gittiğinde, iki İbrani`nin kavga ettiğini gördü. Haksız olana, "Niçin kardeşini dövüyorsun?" diye sordu.
14- Adam, "Kim seni başımıza kâhya atadı?" diye yanıtladı, "Mısırlıyı öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun?" O zaman Musa korkarak, "Bu iş ortaya çıkmış!" diye düşündü.
Görüldüğü gibi, Kitab-ı Mukaddes’teki anlatım Kur’an’ın anlatımından farklıdır. Bu da demektir ki, Kur’an, Kitab-ı Mukaddes’teki tahrifatı düzeltilmiştir. Kur’an’daki anlatıma göre, olayda Mısırlı Kıpti değil, İsrailoğullarından olan adam suçludur. Görünüşe bakılırsa, Musa olayda duygusal davranmış ve hangi tarafın haklı olduğunu anlamaya çalışmadan İsrailoğullarından olan adamın yardımına koşmuştur. Ama işin aslını öğrenince sadece adamı öldürdüğü için değil, aynı zamanda peşin hükümle hareket ettiği için ciddî bir suç işlemiş olduğunu fark etmiştir.

MUSA’NIN ŞEHİR HALKININ HABERİ OLMADAN ŞEHRE GİRMESİ
15. ayetteki “Ve Musa, şehir halkının habersiz olduğu bir anda şehre girdi” ifadesi, Musa’nın yolların ıssız olduğu bir saatte, muhtemelen herkesin evlerinde bulunduğu bir vakitte ve şehir dışındaki bir yerden şehre geldiğini göstermektedir. Anlaşılan o ki, Musa, hayatının o döneminde, genel yerleşim bölgesinden uzak, şehir dışında bir yerde bulunan kraliyet sarayında yaşamaktadır ve şehre de ya sabahın erken saatlerinde, ya bir yaz mevsiminin öğle saatlerinde, ya da bir kış mevsiminin gece saatlerinde gelmiştir. H.Yılmaz


Medyen halkı (Kitâb-ı Mukaddes'de Midien) Araplar'ın Amorit kolundandır. Medyenli'ler hem ırk, hem de dil olarak İbranîler'e çok yakın olduklarına göre, bu dar zamanında Hz. Musa'ya yardımcı olmuş olmaları beklenebilir. Medyen bölgesinin coğrafî konumu için bkz. 7. sure, 67. not. M.Esed

Doğru yol: "Yani onu Medyen'e sağ salim götürecek yol." Medyen o günlerde Firavun'un imparatorluk sınırları dışında idi. Mısır o zamanlar Sina yarımadasının tümüne hakim değildi ve sadece iç batı ile güney bölgelerinde hakimdi. Akabe körfezinin doğu ve batı kıyılarına yerleşmiş bulunan Medyen halkı Mısır'ın etki ve hakimiyetinden korunmuştu. Hz. Musa'nın (a.s) Mısır'ı terkettikten sonra öncelikle Medyen'i seçmesinin nedeni budur. Zira burası en yakın bağımsız yerleşim bölgesiydi. Fakat Medyen'e ulaşmak için Mısır bölgesinden geçmek, yol üzerindeki Mısır polis ve asker mıntıkalarından uzak durmak zorundaydı. Allah'a kendisini Medyen'e sağ salim ulaştıracak doğru istikamet üzere kılması için dua etmesinin nedeni buydu. Mevdudi

Musa peygamberin Mısır’dan kaçarak Medyen’e yöneldiğini bildiren bu ayetten itibaren onun hayatından başka bir kesit anlatılmaya başlanmıştır.
Musa peygamberin başka yere değil de Medyen’e yönelmesi, bize göre, hem Medyen halkının İbrahim peygamberin soyundan geliyor olması, yani Medyenliler ile İsrailoğullarının akraba oluşu, hem de Medyen bölgesinin Firavun’un kontrolünde olmaması gibi nedenlerden dolayıdır. Medyen ile ilgili bilgiler A’râf suresinin tahlilinde verilmiştir. (Tebyinü’l-Kur’an; c:2 s:637)
Ayette görüldüğü gibi, Musa peygamber, yola çıkar çıkmaz Allah’ın kendisine yolun doğrusunu göstereceğine inanarak dua etmiştir. Bu duada geçen “yolun doğrusu” ifadesinden hem Medyen’e giden yolun, hem de zulümden, şirkten, küfürden uzak olan iman ve İslâm yolunun anlaşılması mümkündür.
Kitab-ı Mukaddes’te de Kur’an’ın verdiği bilgilere uygun olarak Musa peygamberin Mısır’dan ayrıldıktan sonra doğruca Medyen’e gittiği, Talmud’ta ise önce Habeşistan’a gittiği, orada krallığa kadar yükseldiği ve daha sonra 67 yaşında Medyen’e gittiği yazmaktadır.H.Yılmaz

Kız oldukları için erkeklerin içine sokulamıyorlar, herkesin çekilmesini bekliyorlar, su içmek için sabırsızlanan hayvanlarının suya gitmelerine engel oluyorlardı.                                                                                                                                                Hz. Musa'nın (a.s) ulaştığı bu yer, Arap kaynaklarına göre Akabe körfezinin batı kıyısı üzerinde Makna denilen yerin kuzeyine birkaç mil mesafede bir mahalde gösterilmiştir. Bugün buraya EL-BİD' denmektedir ve küçük bir ikamet mahallidir. Burayı Tebük'ten Akabe'ye seyahat ettiğim 1959 yılının Aralık ayında ziyaret etmiştim. Yerli ahali bana, yaşlılarından buranın Medyen denilen yer olduğunu işittiklerini anlattı. Josephus'dan Burton'a kadar bütün kadim ve modern keşif ve coğrafyacılar buranın eski Medyen olduğunu teyid etmişlerdir. Oranın yakınlarında şimdi Mağair-i Şuayb yahut Mağarat-ı Şuayb denen bir yer bulunmaktadır. Burada Semud kavmine ait bazı âbidelere rastlanmaktadır. Bir mil kadar ötede bazı kadim harabeler vardır. Biz orada iki kurumuş kuyu görmüştük. Bana o kuyulardan birinin Hz. Musa'nın (a.s) keçileri suladığı kuyu olduğu söylendi. Aynı rivayet Ebu'l-Fidâ'nın (ö. 732. H.) Takvim'ül-Buldan adlı eserinde ve Yakut'un Mu'cem'ul-Büldan'ında Ebu Zeyd el-Ensari'den (ö. 216. H) naklen zikredilmiştir. Mezkur rivayete göre oranın yerlileri aynı kuyuyu Hz. Musa'nın (a.s) kuyusu olarak göstermişlerdir. Bu rivayetin halk arasında yüzyıllar boyu dilden dile ulaştırıldığını ve dolayısıyla bu yerin Kur'an'da zikredilen yerle aynı olduğunun tereddüdsüz ileri sürülebileceğini gösterir.
 Yani, "Biz kadınız, dolayısıyla bu çobanlarla başa çıkarak hayvanlarımızı sulamamız imkânsız. Babamız ise bu zor işi yapmak için çok yaşlı... Ailemizin başka bir erkeği de yok. Bu yüzden bu işin üstesinden gelmek ve tüm çobanlar hayvanlarını sulayıp da kuyuyu terk edinceye kadar beklemek zorundayız." Tüm bu merâm, kadınlar tarafından, kendilerinin ne denli mutedil olduklarını gösteren kısa bir cümleyle anlatılmıştır. Onlar bir yabancıyla uzun boylu konuşmak istememişler, fakat aynı zamanda aileleri hakkında, erkekleri uyuşuk uyuşuk evde oturuyor da, kadınları dışarıda işleri yürütüyor şeklindeki bir düşünceyi akla getirip yanlış bir izlenime sebebiyet vermek de istememişlerdi.
Müslümanlar arasında yaygınlaşmış rivayetlere göre, bu hanımların babaları Hz. Şuayb (a.s) olarak geçer. Fakat Kur'an her ne kadar Hz. Şuayb'a ünlü bir karakter olarak yer veriyorsa da buna dair bir imâda bulunmaz. Eğer Hz. Şuayb gerçekten o hanımların babası olsaydı, Kur'an da açıkça zikredilirdi, şüphesiz onun isminden bahseden birtakım rivayetler vardır, fakat Allame İbn Cerir olsun, İbn Kesir olsun bu rivayetlerden hiçbirini sahih addetmez. İbn Abbas, Hasan Basri, Ubeyde ve Said b. Cübeyr gibi büyük müfessirlerin İsrail kaynaklarına dayanmalarının, Talmud v.s gibi kaynaklarda adı geçen bu şahsı aynı adla (Şuayb) zikretmelerinin nedeni budur.
Apaçıktır ki eğer Hz. Şuayb'ın adı fiilen Rasulûllah'dan (s.a) rivayet edilmiş olsa bu alimler başka isim (yani kaynak) zikretmezlerdi.
Kitab-ı Mukaddes onu bir yerde Revail (veya Reuel), bir başka yerde Jethro olarak zikreder ve onun Medyen'in Kahini olduğunu söyler. (Çıkış, 2: 16-18, 3: 1, 18: 5). Talmud literatüründe ise Revail, Jethro ve Hobab olarak çeşitli şekillerde zikredilir. Günümüz Yahudi alimleri Jethro'nun "âli cenapları", (hazretleri) anlamına geldiğini, asıl ismin ise Revail veya Hobab olduğunu savunmaktadırlar. Aynı şekilde "Kâhin" (Kohen) kelimesinin anlamında da farklı görüşlere sahiptirler. Kimileri onun din büyüğü ile, kimileriyse "prens"le eşanlamlı olduğu görüşünü taşıyor.
Talmud'a göre Revail, Hz. Musa'nın (a.s) doğumundan önce Firavun'u sık sık ziyaret ederdi, Firavun da onun bilgisine güvenir, onunla iştişare eder, kamil görüşlerinden yararlanırdı. Fakat Mısır Kraliyet meclisi İsrailoğulları'nı ezme plânları konusunda istişareye başlayıp doğacak erkek çocuklarını öldürme kararı alınca, Firavun'u bu yanlış karardan çevirmek için elinden geleni yaptı, onu kararın kötü sonuçları konusunda uyardı ve eğer İsrailoğulları'nı tahammül edilmez buluyorsa onlara, atalarının yurdu olan Kenan'a gitmeleri için izin vermesini tavsiye etti. Revail'in bu sözü Firavun'u kızdırdı ve onu huzurundan kovdu. Sonra Revail Mısır'ı terk edip, kendi ülkesi olan Medyen'e gitti ve artık orada kalıcı olarak yerleşti.
Dinine gelince, genellikle onun Hz. Musa (a.s) gibi, Hz. İbrahim'in (a.s) bir takipçisi olduğu kabul edilir. Nasıl Hz. Musa (a.s) Hz. İbrahim'in oğlu İshak (a.s)'ın soyundan idiyse, o da bir Medyen'li olan Hz. İbrahim'in oğlunun soyundandı. Muhtemelen böyle bir münasebete dayanmış olarak Firavun'un İsariloğullarına zulmetmesini önlemeye çalışmış ve onu kızdırmıştı. Müfessir Nisaburî, Hasan el-Basrî'ye dayanarak şunları yazar: "O bir müslümandı. Şuayb'ın (a.s) dinini kabul etmişti." Talmud ise onun, Medyenliler'in puta tapmalarını, alenî biçimde aptallık kabul ederek lânetlediğini söyler. Medyen halkı Talmud'a göre, işte bu yüzden kendisine düşman kesilmiştir. Mevdudi

Hz. Ömer bu ayeti şöyle açıklamıştır: "O edep ve itidalle yürüyerek geldi, yüzünde, istedikleri yere gidip diledikleri yere çekinmeden giren hafif meşrep kadınların hilafına, dış elbisesinden bir kesim peçe vardı." Bu konuyla ilgili birkaç hadis, sahih isnad zinciriyle Hz. Ömer'den, Said b. Mansur, İbn Cerir, İbn Ebi Hatim ve İbn el-Münzir tarafından rivayet edilmiştir. Bu da gösterir ki, Hz. Rasûl'ün Ashabının Kur'an'dan ve Sünnet'ten çıkardığı edep ve haya anlayışı, yüzü yabancı erkeklere karşı açmaya ve ev haricinde hafif meşrep bir şekilde dolaşmaya kesinlike karşıydı. Hz. Ömer yüzü örtmeyi hayanın açık bir işareti, yabancı erkeklere açmayı ise, hayasızlığın ve edepsizliğin bir göstergesi saymıştır.
 O, bunu da haya ederek çekine çekine söyledi, zira yabancı bir erkeğin yanına gelişi için yeterli bir sebeb göstermek zorunda idi. Kibar bir erkeğin, sırf zor durumdaki kadınlara biraz yardım etti diye ödüllendirilmesi gerektiği şeklinde bir zorunluluk bulunmadığı için aksi durum sözkonusu olamazdı. Ve Hz. Musa'nın (a.s) ödül sözünü işitmesine rağmen kadını evine kadar takip etmede gösterdiği istek, onun içinde bulunduğu biçâre durumun ne kadar aşırı olduğunu göstermektedir. Mısır'ı yanına hiçbirşey almadan terk etmişti ve Medyen'e ulaşması en azından 8 gününü almış, acıkmış ve yolculuktan bitkin düşmüş olmalıydı. Ve bunlar bir yana yabancı bir ülkede barınacak bir yer, kendisine bir sığınak temin edecek iyi bir insan bulmanın endişesini taşıyor olmalıydı. Bu son derece zor şartlarda az bir yardım karşılığında ödüllendirilmek için çağırıldığını bilmesine rağmen kadınla birlikte gitmekte hiç tereddüd göstermedi. Allah'a yaptığı duaya bizzat Allah tarafından karşılık verildiğini düşünmüş olmalıydı. Bu yüzden gereksiz bir gurur gösterisine kapılarak Rabbi tarafından bahşedilmiş ağırlanma vesilesinden yüzçevirmeye hakkı olmadığını düşündü. Mevdudi

Kızın bunu babasına Hz. Musa ile daha ilk karşılaşmasının ardından söylemesi gerekmez. Çok büyük bir ihtimalle babası bu yolcuyu birkaç günlüğüne barındırmış ve bu süre içinde kız babasına böyle bir tavsiyede bulunmuştur. Kızın bu tavsiyeyle demek istediği şuydu: "Baba sen yaşlısın ve bu yüzden biz kızlar dışarı işlerini kendimiz yapmak zorunda kalıyoruz. Bu işleri halledecek bir erkek kardeşimiz de yok. Bu adamı ücretli olarak istihdam edebilirsin. Güçlü adam! Bu işlerin hepsinin üstesinden gelir, aynı zamanda emin biri de... Bizi çaresiz bekleşir görünce, sırf asîl tabiatı gereği, bize yardım etti ama bir kez olsun gözlerini kaldırıp da bize bakmadı." Mevdudi

Bazıları Hz. Musa (a.s) ile kızın babası arasındaki konuşmanın evlenme akdi için yapıldığı fikrine kapılarak, Hz. Musa'nın kızın babası hesabına verdiği hizmete, kızla evlenmenin mehri gözüyle bakılabileceği ve anlaşmanın zahiri şartlarının bir evlilik akdi için yapılmış olabileceği yolunda tartışma başlatmışlardır. Oysa tartışma konusu olan ayetlerin bizzat kendileri, oradaki konuşmanın bir evlilik akdi için değil, aksine daha ziyade evlilik akdinin icrasından önce yapılan başlangıç teklifi olduğunu göstermektedir. Kaldı ki, iki kızdan hangisinin evlendirileceğine daha karar verilmeden bir nikâh akdi nasıl cari olabilir? Konuşmanın gelişi, babanın şunu demek istediğini ortaya koymaktadır: "Eğer evimde sekiz yahut on yıl kalıp ev işlerinde bana yardım etmeye söz verirsen, kızlarımdan birini seninle nikahlamayı düşünüyorum. Çünkü ben yaşlıyım, mülkümü yönetecek erkek çocuğum da yok, yalnızca dışarı işlerini kendilerine yaptırmak zorunda olduğum kızlarım var. Bana müstakbel damadım olarak destek olmanı istiyorum. Eğer bu sorumluluğu kabul etmek istersen ve eşini evlendikten sonra alıp götürmek gibi bir niyetin yoksa kızlarımdan birini sana vereceğim." Hz. Musa (a.s) zaten bir barınak ihtiyacı içinde olduğundan bu teklifi kabul etti. Apaçıktır ki bu taraflarca evlilik öncesi kabul edilmiş bir anlaşma şekliydi. Bundan sonra yasaya göre evlilik gerçekleşmiş, mehir de tayin ve tahakkuk etmiş olmalıdır. Demek ki bizzat evlilik bağıyla ilgili herhangi bir hizmet şartı sözkonusu değildir. Mevdudi

Bu ayet grubunda, Musa peygamberin Mısır’dan çıktıktan sonra Medyen’e ne kadar zamanda vardığına ve yolda neler olduğuna dair herhangi bir bilgi verilmeden, doğrudan Medyen’de yaşadıklarına değinilmektedir.
Musa peygamber ile kadınlar arasında geçen konuşmadan anlaşılmaktadır ki; babalarının çok yaşlı olması ve ailelerinde başka bir erkeğin bulunmaması gibi nedenlerle hayvanları sulama işini kadınlar üstlenmek zorunda kalmışlardır. Suyun başında hayvanlarını sulayan diğer çobanlarla başa çıkamadıkları için de onların kendi hayvanlarını sulayıp suyun başından ayrılmalarını beklemek zorundadırlar.
Müslümanlar arasında yaygınlaşmış rivayetlerde bu kadınların babaları Şuayb peygamber olarak geçmektedir. Hatırlanacağı üzere, A’râf suresinin 85-92 ve Şuara suresinin 176, 177. ayetlerinde de Medyen halkına elçi olarak Şuayb peygamberin gönderildiği bilgisi yer almaktadır. Ancak bu, kadınların olgun ve yüksek karakterli bir zat olduğu şüphesiz olan babalarının Şuayb peygamber olduğu anlamına gelmez. Çünkü konu olan ayetlerde kadınların babasının Medyen’de elçilik yaptığına dair bir işaret bulunmadığı gibi, bu kişinin Şuayb peygamber olduğuna dair de açık veya ima yollu bir ifade mevcut değildir. Bu sebeple biz, kadınların isimlerini bile “Ley Ya” ve “Saferiyye” olarak verme cüreti gösteren ciddiyetten uzak nakillere itibar etmiyor ve bu konuda Rabbimizin verdiği bilgilerle yetiniyoruz.
Kitab-ı Mukaddes’te ise kadınların babası olan kişi hakkında, bir yerde Revail [veya Reuel], başka bir yerde de Jethro denilmiş ve bu kişi Medyen’in kâhini olarak gösterilmiştir.
Çıkış, 2: 16-18:
16- Midyanlı bir kâhinin yedi kızı su çekmeye geldi. Babalarının sürüsünü suvarmak için yalakları dolduruyorlardı.
17- Ama bazı çobanlar gelip onları kovmak istedi. Ne var ki, Musa kızların yardımına koştu, hayvanlarını suvardı.
18- Sonra kızlar babaları Reuel`in yanına döndüler. Reuel, "Nasıl oldu da bugün böyle tez geldiniz?" diye sordu.
Çıkış, 3: 1:
1- Musa kayınbabası Midyanlı Kâhin Yitro`nun sürüsünü güdüyordu. Sürüyü çölün batısına sürdü ve Tanrı`nın dağına, Horev`e vardı.
Çıkış, 18: 5:
5- Yitro Musa`nın karısı ve oğullarıyla birlikte Tanrı Dağı`na, Musa`nın konakladığı çöle geldi.
25-27. ayetlerde anlatılan olaylar, aynı zamanda insanlığa ders verici bir nitelik de içermektedir. Bu dersi merhum Seyyid Kutub şöyle açıklamıştır:
“Yirmi yedinci ayetten öğreniyoruz ki, kızların babası gayet açık ve sade bir dille hangisi olduğunu belirtmeden kızlarından birini Musa`ya öneriyor. Belki de adam; daha önce de belirttiğimiz gibi delikanlı ile arasında karşılıklı güven ortamı oluşan kızının hangisi olduğunu sezmişti. Adam kızını nikahlamasını istiyor ve bundan utanmıyor. Bir aile kurmayı, bir yuva oluşturmayı öneriyor, bunda da utanılacak bir şey yoktur. Sıkılmaya, çekingen davranmaya, dolaylı sözlerle ima etmeye gerek yoktur. Normal fıtrattan sapan, yapay, boş ve anlamsız geleneklere kul-köle olan toplumlarda görülen zorlamalara, törelere gerek yoktur. Bu tür toplumlarda yaygın bu anlamsız gelenekler babayı ya da kızın velisini, kızını veya kız kardeşini ya da bir yakınını ahlâkını ve dinini beğendiği, evlilik hayatını sağlıklı bir şekilde yürüteceği yeterlilikte olduğunu düşündüğü birine önermesine engel oluştururlar. Bu toplumlarda erkeğin ya da velisinin yahut vekilinin ilk adımı atması bir zorunluluktur. Aksi takdirde teklifin kız tarafından gelmesi yakışık almaz. Bu tür sapık toplumların çifte standartlarından biri de şudur: Bu toplumlarda genç erkekler ve kızlar serbestçe buluşur, birbirleriyle konuşur, kaynaşırlar. Nişan ve evlilik niyeti söz konusu olmadan birbirlerinin vücutlarının gizli yönlerini görürler. Ama nişanlanma önerilince ya da evlilikten söz edilince birden herkesi yapmacık bir utanma alır, araya aşılması güç engeller konur. Açıklığa, sadeliğe ve kolaylığa engel olurlar.
Peygamber efendimiz -salât ve selâm üzerine olsun- döneminde babalar kızlarını erkeklere önerirlerdi. Hatta bizzat peygambere -salât ve selâm üzerine olsun- gidip kendileriyle evlenmesini, olmasa uygun gördüğü biriyle evlendirmesini isterlerdi. Bütün bunlar açık bir dille, tertemiz duygularla, güzel bir edeple ifade edilirdi. Hiç kimsenin onuru incinmez, kesinlikle utanç duymazdı. Nitekim Hz. Ömer -Allah ondan razı olsun- kızı Hafsa`yı Hz. Ebu Bekir`e önermiş ama Hz. Ebu Bekir ses çıkarmamıştı. Sonra Hz. Osman`a teklif etmiş, o da mazeret belirtmişti. Peygamber efendimiz -salât ve selâm üzerine olsun- bunları duyunca "belki de Yüce Allah her ikisinden daha iyi birisini ona nasip eder" diyerek Hz. Ömer`in gönlünü hoş etmişti. Daha sonra peygamberimiz Hz. Hafsa ile evlenmişti. Yine bir gün bir kadın peygamberimizden -salât ve selâm üzerine olsun- kendisiyle evlenmesini istemişti. Fakat peygamberimiz mazeret bildirerek kendisiyle evlenemeyeceğini belirtmişti. Bunun üzerine kadın istediği bir kişiyle evlendirmek üzere velayetini -evlendirme yetkisini- ona bırakmıştı. Peygamberimiz de onu Kur`an`dan iki sure ezbere bilmekten başka mal varlığı bulunmayan bir adamla evlendirmişti. Adam kadına bu iki sureyi öğretmiş, bu da kadının mehri yerine geçmişti.
İşte İslâm toplumu, aile binasını, organik yapısını, bu derece sade ve aydınlık bir ortamda gerçekleştiriyordu. Herhangi bir zorlamaya, lafı evirip çevirmeye, yapmacık ve eğri büğrü tavırlara yer vermeden...
Musa`nın yanındaki yaşlı adam da böyle yapmıştı. Musa`ya bu öneride bulunmuş ve kendisine zorluk çıkarmayacağına, ağır işlere koşturup yormayacağına söz vermişti. Allah`ın izniyle davranışları ve sözüne bağlılığı açısından Musa`nın kendisini iyi bir insan olarak bulmasını dilemişti. Bu da Yüce Allah`a karşı kendisinden söz ederken insanın takınacağı güzel bir edep tavrıdır. Bu yaşlı adam da kendisini temize çıkarmıyor, kesinlikle iyi bir insan olduğunu söylemiyor. Sadece öyle biri olmayı ümit ediyor, bu işi de Yüce Allah`ın iradesine bırakıyor.
Musa öneriyi kabul ediyor, sözleşmeyi uyguluyor; aynı açıklık ve dikkatlilikle. Ve Allah`ı şahit tutuyor. (Seyyid Kutub; Fi Zılali’l-Kur’an) H.Yılmaz

Hz. Musa'nın çöldeki bu yürüyüşü hk. bir açıklama için bkz. 20:10 hk. 7. not; “ateş” temsîli için bkz. 27:7-8 hk. 7. not. Kur’an'ın bu tercümesinde orijinal metinde et-tûr (“dağ”) olarak geçen ismi hep “Sina Dağı” olarak aktardık; çünkü Kur’an'ın bu terimle atıfta bulunduğu dağ her zaman bu dağdır (Sina Dağı).

 Yani, “hangi yoldan gitmemiz gerektiği hakkında bir bilgi”. M.Esed

Hz. Hasan b. Ebi Talib'e göre, Hz. Musa (a.s) vadeyi sekiz yerine on yıl olarak tamamlamıştır. İbn Abbas'a göre bu konu bizzat Rasûlullah tarafından açıklanmıştır. O şöyle demiştir: "Musa (a.s) vadeyi, kayınpederine daha layık, daha uygun gelecek şekilde bitirdi, yani on yıla tamamladı."
 Seyahatin Tur'a doğru yapılması Hz. Musa'nın (a.s) ailesiyle birlikte Mısır'a doğru yola çıkmış olduğunu gösterir; çünkü Tûr, Medyen'den Mısır'a doğru giden yol üzerinde bulunmaktadır. Belki de Hz. Musa on uzun yıl ayrı kaldığını, o ayrıldığında kral olan Firavun'un öldüğünü, sakin bir şekilde geri dönüp kavmi arasına karışırsa, hiç kimsenin onu tanımayacağını düşünmüştü. Olayların Kitab-ı Mukaddes'deki sırası Kur'an'ınkinden farklıdır. Kitab-ı Mukaddes'e göre; Hz. Musa (a.s) (kayınpederinin) sürüsünü çölün ardında bırakarak Tanrının dağına, Horeb'e geldi. Burada Allah onunla konuştu, onu peygamber tayin etti ve Mısır'a gitmesini emretti. Sonra Musa, kayınpederi Jethro'nun yanına döndü, ondan izin alarak ailesiyle Mısır'a gitti. (Çıkış 3:1, 4:18). Buna mukabil Kur'an, Hz. Musa'nın süreyi tamamladıktan sonra ailesiyle Medyen'i terk ettiğini ve bu seyahat esnasında Allah'ın onunla konuştuğunu ve ona peygamberlik bahşettiğini söyler.
Kitab-ı Mukaddes ile Talmud, Hz. Musa'nın (a.s) evinde yetiştiği Firavun'un o Medyen'de iken öldüğünde ve dönüş sonrası başta olan Firavun'un başka bir Mısır Kralı olduğunda müttefiktirler. Mevdudi

“Sağ yamaç” tabiri 19:52 ve 20:80'de olduğu gibi burada da, “kutluluk, güven ve bereket” çağrışımı vermektedir; bu konuda bkz. 74:39 hk. 25. not. “Kutlu yer” tabirine gelince, bkz. 20:12'deki “iki kere kutlu kılınmış vadi” ifadesi. Yukarıdaki ayette atıfta bulunulan “ağaç”, şüphesiz, Tevrat'ta sözü geçen (Çıkış iii, 2) “yanan çalılık”la aynı şeydir. M.Esed

Asâ mucizesi, muhtemelen, sembolik bir anlam taşımaktadır; bkz. 20. sure, 14. not.

Karş. 27:10: “Benim huzurumda elçilere korku yoktur”. M.Esed

Bu iki mucize, Hz. Musa'nın (a.s) birinci olarak kendisiyle konuşan varlığın aslında, bütün kainat nizamının Hakimi, Rabbi ve Hâliki olan varlıkla aynı olduğuna bizzat itminan bulsun, ikinci olarak da kendisine tevdi edilen tehlikeli görevi ifa etmek üzere Firavun'un huzuruna silahsız değil, aksine iki güçlü silahla çıkacağına iyice kani olsun diye o esnada gösterilmişti. Mevdudi

Bkz. 7:108 hk. 85. Not -  Zemahşerî'nin belirttiği gibi, yukarıdaki cümle beklenmedik bir anda korkutucu bir şeyle karşılaşan ve insiyakî olarak elini kolunu açıp korunma durumuna geçen insanın, korku sebebi ya da nesnesi ortadan kalktıktan sonra “kolunu [lafzen, “kanadını”] indirip, kendini toparlamasını” dile getiren deyimsel bir ifadedir. İfade burada, bir yandan da 31. ayetin son cümlesini yankılamaktadır: “Sen [bu dünyada da, öte dünyada da] güvenlik içinde olan kimselerdensin -  Burada “iki alamet” (burhânân) tabiri, Hz. Musa'nın, Allah'ın her yerde hazır ve nazır olduğundan yana duyduğu inanç sayesinde maddî ve manevî her türlü korkuya karşı bağışık kalabilme gücü olarak anlaşılabileceği gibi, görünüşle gerçekliğin her zaman çakışmadığını görme ve gösterme kabiliyeti olarak da anlaşılabilir. M.esed

Kendine gel, korkudan açılan ellerini kollarının altına koy, tamamen emîn ve fütursuz ol

Yani, "Herhangi bir tehlikeden korku duyduğunda kolunu kendine çek ve böylelikle kalbine cesaret gelsin. Artık hiç kimse sana korku ve dehşet veremez. Burada "kol" ifadesiyle muhtemelen "sağ kolu " kastolunmaktadır. Çünkü "el" ifadesi umumiyetle "sağ el"için kullanılır. "Kolunu kendine çek" ifadesi iki şekilde de anlaşılabilir: "Kolunu yanına yapıştır" veya "Kolunu, koltuk altına sok." Ancak birinci şeklin kastolunması daha muhtemeldir. Çünkü bu davranış başkalarına, dış bir etkiyle yapılmış intibaı vermez.
Bu yol Musa'ya öğretildi, çünkü o herhangi bir ordu yahut maddi techizatı olmaksızın zalim bir hükûmete karşı çıkmak üzere gönderiliyordu. Korkutucu bir durumu göğüsleyecekti. Böyle bir durumda büyük bir peygamber bile korku ve dehşetten kendini alamazdı. Allah ona şöyle dedi: "Ne zaman tehlikeli bir durum ile karşılaşırsan böyle yap ! Firavun bütün güçlü hükümdarlığına rağmen kalbini sarsmayacaktır."

Burada açıkça Firavun'a gitmesi için emir verilmiş olmamasına rağmen, ifadelerden, "Firavun'a mucizelerle git ve kendini Allah'ın Rasûlü olarak taktim et. Sonra onu ve ileri gelenleri Alemlerin Rabbi olan Allah'a ibadet ve itaate çağır. "anlamı çıkmaktadır. Nitekim, Taha: 24 ve Şuara: 10'da bu emir açıkça belirtilmiştir. Mevdudi

Hz. Musa bunu söylerken, kendi canından korktuğunu değil, fakat kendisine yöneltilen görevi yerine getiremeyeceğinden endişe ettiğini ifade etmek istiyor. M.Esed

 

Hz. Musa'nın (a.s) Allah'la olan bu mukabele ve konuşması Taha Suresi'nde (9-48) çok daha detaylı biçimde zikredilmiştir. Uslûb zevkine sahip olup da kıssanın Kur'anî versiyonu ile Kitab-ı Mukaddes'deki versiyonu (Çıkış, Bölümler 3, 4) arasında bir mukayese yapan kimse hangisinin ilâhî vahiy, hangisinin insan ürünü olduğuna hükmedebilir. Bu kimse, Kur'anî versiyonun, -hâşâ- Kitab-ı Mukaddes ve İsrailiyattan bir intikal (yazı hırsızlığı) mi, yoksa kendi huzuruna çağırmak suretiyle Hz. Musa'yı (a.s) şereflendiren Allah'ın bizzat tasvir ettiği olmuş bir hadise mi olduğuna, rahatça karar verecektir. (Daha fazla açıklama için bkz. Tâhâ suresi 19 no'lu açıklama notu.) Mevdudi

Yukarıdaki Âyetlerde görüldüğü gibi, Mûsâ peygamberin kendi ailesi ve yakınları ile birlikte Medyen'den ayrılması hayatındaki yeni bir dönemin başlangıcını oluşturmuştur. Bu Âyet grubu, bundan önce inen Sûrelerde daha detaylı olarak aktarılmış olan olayların kısa bir hatırlatması mahiyetindedir. Bu Âyetlerden anlaşıldığına göre, Medyen'den yola çıkan ve aralarında Mûsâ peygamberin kardeşi Hârûn'un da bulunduğu kafile, (Kitab-ı Mukaddes'e göre kafilede Mûsâ peygamberin kayınpederi de vardır;) Mısır'a doğru gitmektedir. Çünkü Mûsâ peygamberin ilk vahiy aldığı yer olan Tûr Dağı, Medyen'den Mısır'a giden yol üzerindedir.
Mûsâ peygamberin hayatının bu döneminde başından geçen olaylar, Kitab-ı Mukaddes'te bu Âyet grubundakinden farklı bir sırada yer almaktadır:
Mûsâ kayınbabası Yitro'nun yanına döndü. Ona, "İzin ver, Mısır'daki soydaşlarımın yanına döneyim Bakayım, hâlâ yaşıyorlar mı ?" dedi, Yitro, " Esenlikle git" diye karşılık verdi. [49–16]Çıkış; 4/18
Mûsâ'nın kayınbabası Midyanlı Kâhin Yitro, Tanrı'nın Mûsâ ve halkı İsrâîl için yaptığı her şeyi, RAB'bin İsrâilliler'i Mısır'dan nasıl çıkardığını duydu. Mûsâ'nın kendisine göndermiş olduğu karısı Sippora'yı ve iki oğlunu yanına aldı. Mûsâ, "Garibim bu yabancı diyarda" diyerek oğullarından birine Gerşom adını vermişti. Sonra, "Babamın Tanrısı bana yardım etti, beni Firavun'un kılıcından esirgedi" diyerek öbürüne de Eliezer adını koymuştu. Yitro Mûsâ'nın karısı ve oğullarıyla birlikte Tanrı Dağı'na, Mûsâ'nın konakladığı çöle geldi. Mûsâ'ya şu haberi gönderdi: "Ben, kayınbaban Yitro, karın ve iki oğlunla birlikte sana geliyoruz ."Mûsâ kayınbabasını karşılamaya çıktı, önünde eğilip onu öptü. Birbirinin hatırını sorup çadıra girdiler. Mûsâ İsrâilliler uğruna RABB'in Firavun'la Mısırlılara bütün yaptıklarını, yolda çektikleri sıkıntıları, RABB'in kendilerini nasıl kurtardığını kayınbabasına bir bir anlattı. [49–17] Çıkış; 18: 1-8
Mûsâ kayınbabası Midyanlı Kâhin Yitro'nun sürüsünü güdüyordu. Sürüyü çölün batısına sürdü ve Tanrı'nın dağına, Horev'e vardı. [49–18] Çıkış, 3: 1
Mûsâ kayınbabası Yitro'nun yanına döndü. Ona, "İzin ver, Mısır'daki soydaşlarımın yanına döneyim" dedi, "Bakayım, hâlâ yaşıyorlar mı?" Yitro, "Esenlikle git" diye karşılık verdi. [49–19]Çıkış, 4: 18
Ayrıca Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'a göre, Mûsâ peygamberin evinde yetiştiği Firavun, o Medyen'de iken ölmüş ve yerine başkası geçmiştir.
29. Âyette, Medyen'den ayrılışın belirlenen sürenin tamamlanmasını takiben olduğu bildirilmiş ancak bu sürenin Mûsâ peygamber ile kayınpederi arasında konuşulmuş sürelerden hangisi olduğu [sekiz sene mi, on sene mi olduğu] bildirilmemiştir. Bu konuda rivâyet mekanizması yine boş durmamış ve süre kimine göre 10 sene, kimine göre 10+10 sene olmuş, kimine göre de peygamberimiz bunu Cebrâîl'e sormuş, Cebrâîl de on yılı tamamladığını haber vermiştir. (!)
Bu âyetlerde, Mûsâ'ya verilen ve Furkan sûresi'nde konu edilen iki âyet farklı ifadelerle açıklanmaktadır. Burada mecâzî ifadeler söz konusu iken, Furkân sûresi'nde hakikat anlamlarıyla ifade edilmiştir:
Ve andolsun ki Mûsâ'ya Kitab'ı verdik, kardeşi Hârûn'u da o'nunla birlikte vezir [yardımcı, destekçi] kıldık. Sonra da, “Haydi âyetlerimizi yalanlayan o kavme gidin!” dedik. Sonunda da parçalayıp yok ettik. (Furkân/35-36)
Burada da, –Neml/10'da olduğu gibi– Mûsâ'nın görevden kaçmaya çalıştığı ve uyarıldığı görülmektedir.

35. Âyette Allah'ın Mûsâ peygambere Seni kardeşinle destekleyeceğiz demesi, Mûsâ peygamberin talebi üzerinedir. Mûsâ peygamberin talebi ve bu talebin Allah tarafından kabul edilmesi, kusurunun giderilmesi başka Âyetlerde de geçmektedir:
(Tâ-Hâ: 25–36) O [Musa]: “Rabbim! Seni çok arındırmamız ve Seni çok çok anmamız için göğsümü aç, işimi bana kolaylaştır. Dilimden de düğümü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ve ehlimden; kardeşim Harun’u benim için bir vezir kıl, onunla arkamı kuvvetlendir. İşimde onu bana ortak et. Şüphe yok ki Sen bizi görüp duruyorsun” dedi.
O [Allah] dedi: “Ey Musa! İstediğin sana verildi.
(Meryem: 53) Ve rahmetimizden ona, kardeşi Hârûn'u bir peygamber olarak ihsan eyledik.
35. Âyetin sonunda yer alan Siz ikiniz ve size tabi olanlar üstün olanlarsınız ifadesinde haber verilen galibiyet ile ya o şartlar altında Mûsâ peygambere verilen hüccet ve delillerin sağlayacağı bir galibiyet ya da başka bir zamanda gerçekleşecek bir devlet galibiyeti kastedilmiştir. Bizim görüşümüze göre birinci şık Âyetin lâfzına daha yakındır.
Yüce Allah, Mûsâ peygambere verdiği destek ve güvenceyi bütün elçilerine vermiş, onları daima korumuş ve muzaffer kılmıştır. Şüphesiz ki, elçilerin izinde yürüyenleri de koruyacaktır:
(Ahzâb: 69) Ey iman etmiş kişiler! Sizler Mûsâ'ya eziyet eden kimseler gibi olmayın. İşte, Allah o'nu [Mûsâ'yı], onların [eziyet edenlerin] söylediklerinden temize çıkardı. Ve o, Allah katında mevki sahibi [değerli] biri idi.

(Mâide: 67)       Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Ve eğer bunu yapmazsan, o zaman O'nun verdiği elçilik görevini iletmemiş [yerine getirmemiş] olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler toplumuna hidâyet etmez.
(Mücadile: 21) Allah, “Elbette Ben ve elçilerim gâlip geleceğiz” yazmıştır. Şüphesiz Allah kavî'dir, azîz'dir.

(Mü'min: 51) Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere dünya hayatında ve şâhitlerin kalktığı [şâhitlik edecekleri] günde [kıyamette] kesinlikle yardım ederiz.
(Sâffât: 171–173) Ve andolsun ki gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında bizim sözümüz geçmiştir: "Şüphesiz onlar, kesinlikle galip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle galip gelenlerin ta kendisidir."
Bu âyetlerde, Mûsâ'nın kusuru ve kusurunun nasıl giderildiği açıklanmaktadır.H.Yılmaz

Ortak koşucuların ortak özelliği, "atalar uygulaması"nı kanıt göstermeleridir. Bu, çağımızda; "Bindört yüz yıldan beri uygulama böyle, şimdiye kadar hiç kimse görmemiş, bilmemiş de siz mi biliyorsunuz?... şeklinde dillendirilmektedir.M.sağ

Metinde geçen kelimeler şu anlama gelmektedir: "Uyduruk veya düzmece bir büyü." Eğer, "müftera" kelimesi uydurma ve gerçeğe aykırılık anlamına alınırsa, o zaman kelimeler şu anlama gelir: "Asanın bir yılana çevrilmesi yahut elin parlaması o şeylerin tabiatlarındaki hakiki bir değişikliğin tezahürü değildir. Olay yalnızca bir hayal, bir vehimden ibarettir ki bu adam bizi aldatmak için ona mucize diyor." Eğer düzmece ve sunî anlamına alınırsa şu anlama çıkar: "Bu adam asa gibi görünen öyle bir şey imal etmiş ki (yani demirci gibi bir madeni kızdırıp o şekilde işlemiş ki, çev.) yere atıldığında yılan gibi hareket ediyor. Ele gelince, onun üzerine, koltuğundan çıkardığında parlasın diye birşey sürmüş. Böyle büyü hileleri yapıyor ve bizi onların Allah tarafından kendisine verilmiş mucizeler olduğuna inandırmaya çalışıyor.
 Buradaki gönderme, Hz. Musa'nın (a.s) tevhid mesajını naklederken ortaya koyduğu öğretilerdir. Bu ayrıntılar Kur'an'da diğer yerlerde zikredilmiştir. Mesela Naziat Suresi'nin 18. ve 19. ayetlerinde Hz. Musa Firavun'a şunları söyler: "Nefsini temizleme niyetindeysen ben seni rabbine ulaştıracak yolu gösterebilirim, umulur ki ondan korkarsın." ve Taha Suresi 47-48. ayetlerde şunları söyler: "Biz sana rabbinden ayetlerle geldik, selâm hidayete uyanlaradır. Bize onu reddedip yüz çevirenlerin azaba uğratılacakları vahyedildi." Ve: "Biz rabbinin elçileriyiz, şu halde İsrailoğulları'nı bırak bizimle gelsinler." Bunlara mukabil Firavun'un söyledikleri aşağı yukarı şu şekildeydi: "Bizim atalarımız; "Mısır Firavunu'ndan daha güçlü, ona emir verme, onu cezalandırma, emirlerini bildirmek için mahkemesine adam gönderme ve Mısır Kralı'nı kendisinden korkması için uyarma yetkisine sahip", bir varlıktan söz edildiğini hiç işitmediler. Bunlar senin gibi bir adamdan bugün işittiğimiz tuhaf şeyler." Mevdudi

Mısırlılar'ın gerçekte pek çok düzmece tanrıya tapındıkları gözönünde tutulursa, bu ifadenin lafzî anlamıyla ele alınmaması gerektiği açıktır; ne var ki, Firavunlar tanrı fikrinin bedenleşmiş hali, tecessümü olarak görüldükleri içindir ki, yukarıdaki ifadenin sahibi olan Firavun, kendisini bütün tanrısal nitelikleri kişiliğinde toplayan “En Büyük Tanrı” olarak görmekte ve halkı tarafından da öyle görülüp tapınma derecesinde yüceltilmektedir (karş. 79:24).

 Yahut: “Musa'nın tanrısına çıkayım”. Ettali‘u fiiline bu anlamlardan hangisi verilirse verilsin, Firavun'un yüksek bir kulenin inşasını istemesi yalnızca Mısır'daki büyük firavun ehramlarından/piramitlerinden birinin inşasına ilişkin bir îma (bkz. yukarıda 6. not) değil, aynı zamanda Hz. Musa'nın ortaya koyduğu, var olan her şeyin mutlak manada üstünde ve ötesinde olan, yaratıcı ve hükmedici olarak her şeyi kuşatan, elinde tutan Tek Tanrı kavramına yöneltilmiş alaycı ve küçümseyici bir îma da taşımaktadır. M.Esed

Firavun bununla kavminin, yer ve göklerin yaratıcısı olduğunu kastetmiyordu, kastetmiş de olamazdı. Çünkü böyle bir şey ancak bir deli tarafından ortaya atılabilirdi. Bununla birlikte o, kendisinden başka ilahların olmadığını da kasdetmiyordu. Zira Mısırlılar birçok tanrıya ibadet etmekteydiler ve bizzat Firavun, Güneş Tanrısı'nın hulûl ettiği şahıs haline getirilmişti. Kur'an-ı Kerim bizzat Firavun'un birçok tanrıya ibadet ettiğine tanıklık etmektedir: "Firavun kavminin ileri gelenleri şöyle dedi: "Musa ve takipçilerini, ülkede karışıklık çıkarsınlar, seni ve ilahlarını geçersiz kılsınlar diye mi ülkede serbest bırakacaksın?" (A'raf: 127)
Dolayısıyla Firavun kendisi için "ilah" kelimesini kullanırken bunu zaruri olarak yaratıcı ve hakiki ulûhiyet sahibi anlamında değil, tartışmasız yüce iktidar sahibi anlamında kullanmıştı. Demek istediği şuydu: "Bu Mısır Ülkesi'nin sahibi benim. Tüm emir ve yasakların teşriî menbaı ancak ben kabul edilebilirim. Benden başka hiçkimse emir vermeye yetkili değildir. Musa da kim oluyor? Kim bu alemin rabbinin delegesi sıfatıyla karşıma çıkıp da, kendisi hükümdar, ben tâbî imişim gibi bana emirler tebliğ eden adam?" Saray erkanına dönerek onlara: "Ey kavmim! Mısır'ın krallığı bana ait değil mi? Bu altımdan akan ırmaklar benim değil mi." (Zuhruf 51) diye sorması bundandır. Ve Musa'ya tekrar tekrar: "Bu ülkeyi ele geçiresiniz diye bizi atalarımızın dininden vazgeçirmeye mi geldiniz." (Yunus: 78), "Ey Musa, büyücülüğünün kuvvetiyle bizi ülkemizden sürmeye mi geldin!" (Taha: 57) ve "Onun dininizi değiştireceğinden yahut ülkede karışıklığa sebeb olacağından korkuyorum." (Mümin: 26) şeklinde sorular sorması bundandı.
Eğer mesele bu açıdan ele alınırsa, apaçık hale gelecektir ki, Firavun'un durumu peygamberler tarafından getirilen ilahî kanundan bağımsız olarak siyasî ve hukukî hakimiyet iddiasında bulunan devletlerin durumundan hiç de farklı değildir. Bu devletler kanun koyucu, emir ve yasakları belirleyici olarak ister bir kralı görsünler, isterse millet iradesini ülkenin, Allah'ın koyup peygamberlerin tebliğ ettiği kanun ile değil de kendi kanunlarıyla yönetilmesi durumuna müncer oldukları sürece, Firavun'un durumuyla kendilerininki arasında hiçbir fark yok demektir. Ancak bir fark vardır ki, o da cahil halkın Firavun'u lânetleyip bu devletleri yasal olarak tasdik etmesidir. Hakikati anlayan kimse yalnızca kelime ve ıstılahlara değil, ruha ve mânâya bakacaktır. Firavun "ilah" kelimesini kendisi için kullanmıştır, ancak bu devletler "hakimiyet" kelimesini de aynı anlamda kullanmaktadırlar. (Daha fazla bilgi için bkz. Taha Suresi, 21. açıklama notu.)
 Bu zihniyet, bugün Rus komünistlerinin sergiledikleri zihniyetle aynıydı. Onlar uzaya Sputnikler, Lunic'ler gönderdi ve dünyaya, bu araçlarının yukarılarda -haşa- Allah falan bulamadıklarını duyurdu. İşte eski zaman aptalı da Allah'ı bir kuleden görmek istemişti. Bu gösterir ki, dalâletteki insanların muhayyile sınırları 3500 yıldır olduğu gibi kalmış; bir santim bile genişlememiştir. Allah'a ibadet edenlerin Alemlerin Rabbi olarak teslim ettiği varlığın inançlarına göre, güya yukarılarda bir yerde olduğunu onlara kimbilir kim söylemiş! Buna göre eğer onlar Allah'ı sınırsız alem içindeyken, yeryüzünün birkaç bin km. yukarıda görmezlerse, bu onun güya hiçbir yerde olmadığına delil teşkil edecektir.
Kur'an, Firavun'un gerçekten böyle bir kule inşa ettirip de onun üzerinden Allah'ı görmeye çalışıp çalışmadığı konusunda herhangi bir açıklama getirmez. Fakat Firavun'un bu aptalca şeyi yapmadığı aşikardır. O yalnızca halkı aldatmak kastıyla böyle söylemişti. Ayrıca Firavun'un, Alemlerin Rabbi olan bir varlığı gerçekten inkâr mı ettiği, yoksa sırf inatçılık yüzünden mi böyle münkirce konuştuğu da açık değildir.
Bu açıdan bakıldığında onun sarfettiği sözler, bir kimsenin Rus komünistinin cümlelerinde rahatça göreceği kafa karışıklığının aynısına tekabül etmektedir. Nitekim Firavun bazen göğe tırmanıp insanlara Hz. Musa'nın tanrısını hiçbir yerde göremediğini söylemek için geri dönmek istemekte, bazen de şu sözleri sarfedebilmektedir: "Niçin ona altın bilezikler gönderilmiyor veya neden bir melekler topluluğu ona eşlik etmiyor?" (Zuhruf: 53) Bu sözler, Rusya sapık başbakanı Kruşçev'in söylediklerinden pek farklı değildir. O bazen Allah'ı inkar eder, bazen de O'na yalvarır, Bazen de O'nun adıyla yemin ederdi.
Bizim görüşümüze göre, "Yusuf (a.s) ve halefleri döneminin geçmesi ardından Mısır Kıptî kavmiyetçiliğinin hakimiyeti altına girmiş; ülkede ırkçı ve kavmiyetçi önyargıların sebeb olduğu siyasî bir ınkılab yaşanmış; kendi kavmiyetçi yargılarına pek düşkün yeni liderler Allah'a ve dolayısıyla Hz. Yusuf (a.s) ile onun izleyicileri olan İsrailoğulları ve Mısırlı müslümanlara karşı düşmanca bir tavır takınmışlardı ve halkı da böyle bir tavır almaya davet etmekteydiler. Onların düşüncesine göre eğer Allah'a inanırlarsa Hz. Yusuf (a.s) tarafından tesis edilmiş olan medeniyetin nüfuz ve etkisinin önüne geçmeleri mümkün olmayacaktı. Çünkü bu medeniyet yaşadığı sürece siyasî etkilerini pekiştirmeleri mümkün değildi. Onlar için Allah'a inanma ile müslümanların hakimiyeti birbirinden ayrılmayan, birbirine bağımlı şeylerdi. Dolayısıyla birini bertaraf etmek için diğerini inkâr etmek gerekiyordu. Her ne kadar bir Allah'a olan inancı kalblerinin derinliklerinden sökemez idiylerse de bu zorunluydu. Mevdudi

Lafzen, “haksız yere” yahut “hakka dayanmaksızın” (bi gayri'l-hakk).

 Lafzen, “ve Bize dönmeyeceklerini sanıyorlardı”. Eski Mısırlılar da, hiç şüphesiz, ölümden sonra dirilişe inanıyorlardı ve bu inanç ilahî yargı fikrini de içine alıyordu. Ancak, burada Hz. Musa'ya muhatap olan Firavun'un hakkın tebliği karşısındaki azgın muhalefetine dikkat çekilmek istendiği içindir ki, Kur’an onun bu tutumunu îma yoluyla ölümden sonra kalkışa ve insanın Allah'a karşı nihaî sorumluluğuna inanmayan kimselerin tutumuna benzetmektedir; bunun içindir ki, yukarıdaki cümleciğin başında yer alan ve bağlacını “...mişcesine” ekiyle aktarmanın daha uygun olacağını düşündük. M.Esed

Yani büyüklenme hakkına sahip olan yalnızca Alemlerin Rabbi olan Allah'dır. Ne varki Firavun ve orduları, yeryüzünün küçük bir bölgesinde mahdut bir güç elde ettiklerinde büyüklendiler. Yani, "Onlar sandılar ki, kendilerine hiçbir şey sorulmayacak. Sonra bu zanla günbegün daha da başıboş davranmaya başladılar." Mevdudi

Yani büyüklenme hakkına sahip olan yalnızca Alemlerin Rabbi olan Allah'dır. Ne varki Firavun ve orduları, yeryüzünün küçük bir bölgesinde mahdut bir güç elde ettiklerinde büyüklendiler. Yani, "Onlar sandılar ki, kendilerine hiçbir şey sorulmayacak. Sonra bu zanla günbegün daha da başıboş davranmaya başladılar." Mevdudi

Bu Âyet grubunda, Mûsâ peygamberin Mısır'a vardıktan sonra yaşadığı olaylar çok kısa olarak hatırlatılmakta ve kendilerine gösterilen açık mu’cizelere rağmen eski inançları üzerinde ısrar ederek büyüklük taslayan Firavun ve askerlerinin denizde boğularak yok edildikleri bildirilmektedir.
36. Âyette sözü edilen, Mûsâ peygamberin Firavun ve yandaşlarına getirdiği "apaçık Âyetler", tevhîd mesajını iletirken ortaya koyduğu öğretilerdir ki, bu ayrıntılar Kur'an'da diğer Âyetlerde zikredilmiştir:
(Nâziât: 18–19) Sonra de ki: “Arınmaya var mısın? Ve de seni Rabbine kılavuzlayayım da ona haşyet duyasın!”

(Tâ-Hâ: 47–48) Hemen ona gidin de ona; ‘Şüphesiz biz Rabbinin iki elçisiyiz. Artık İsrailoğullarını bizimle gönder ve onlara azap etme; kesinlikle biz sana Rabbinden bir ayet ile geldik. Selâm kılavuza uyanlaradır.
Şüphesiz biz; kesinlikle bize, kesinlikle azabın yalanlayana ve sırt çevirene olduğu vahy edildi’ deyiniz.”

Firavun, 38. Âyette kendisi için kullandığı ilâh sözcüğünü "yer ve göklerin yaratıcısı" anlamında kullanmamıştır. Çünkü böyle bir şey ancak bir deli tarafından ortaya atılabilir. Ayrıca Firavun'un o Âyetteki sözleri, onun kendisinden başka ilâhların da var olduğunu kabul ettiği anlamına gelen sözlerdir. Nitekim Mısırlılar birçok tanrıya ibadet etmekteydiler ve bizzat Firavun, Güneş Tanrısı'nın hulûl ettiği şahıs hâline getirilmişti. Zaten Kur'ân da Firavun'un birçok tanrısı olduğuna tanıklık etmektedir:
(A'râf: 127) Firavun kavminden ileri gelenler de; "Seni ve senin ilâhlarını/seni ilâh edinmeyi terk etsinler de yeryüzünde fesat çıkarsınlar diye mi Mûsâ'yı ve kavmini serbest bırakacaksın?" dediler. [Firavun'da] Dedi ki: "Onların oğullarını öldüreceğiz, kızlarını sağ bırakacağız ve biz onlar üzerinde kahredicileriz" [ezici bir güce sahibiz].
Dolayısıyla Firavun, kendisi için kullandığı "ilâh" sözcüğüyle kendisinin zarurî yaratıcı ve hakikî ulûhiyet sahibi olduğunu değil, tartışmasız yüce iktidar sahibi olduğunu kastetmiştir.
Kırkıncı ayette konu edilen “fırlatıp atma”, baraj selinin önündeki sürüklenmeyi açıklamakta, –ki bu ifade Zâriyat/40'da da geçmektedir– bunun da suyun çok hızlı bırakılması ile olduğu açıklanmaktadır (Duhân/23-24).

FİRAVUN'UN İNANCI: Kur'ân'da Firavun'un inancı konusunda bilgi edinilebilecek Âyetler mevcuttur:
(Zuhruf: 51–53) Ve Firavun kavmine seslendi ki: "Ey kavmim! Mısır hükümdarlığı ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz? Yahut ben, nerede ise meramını anlatamayan, şu zavallı kişiden daha hayırlı değil miyim? Onun üzerine altın bilezikler atılmalı veya kendisiyle beraber sımsıkı saflar halinde melekler gelmeli değil miydi?"
(Mü’min: 28–35) Ve Firavun ailesinden imanını saklayan bir adam: "Bir adamı 'Rabbim Allah' dediği için öldürecek misiniz? Hâlbuki o kesinlikle size Rabbinizden delillerle gelmiştir. Ve eğer o bir yalancı ise bir bakarsın ki onun yalanı kendi aleyhine oluvermiştir. Ve eğer doğru ise size yaptığı tehditlerin bir kısmı başınıza gelir. Şüphe yok ki Allah aşırı giden bir yalancıya kılavuz olmaz. Ey kavmim! Yeryüzünde açığa çıkmış olarak bugün mülk [yönetim] sizindir. Dünyada yüze çıkmış bulunuyorsunuz. Peki, eğer gelecek olursa Allah'ın hışmından bizi kim kurtarır?" dedi. Firavun: "Ben size görüşümden başkasını göstermiyorum ve ben sadece size doğru yola kılavuzluk ediyorum" dedi. O iman etmiş olan kimse de:"Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin hakkınızda Azâb'ın günü gibi; Nûh Kavmi'nin, Âd'ın, Semûd'un ve daha sonrakilerin maceraları gibi korkuyorum. Ve Allah, kulları için bir zulüm istemez. Ey kavmim! Şüphesiz ben size gelecek o çağrışma gününden; arkanıza dönüp kaçacağınız günden korkuyorum. Sizin için Allah'tan koruyan biri yoktur. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur" dedi. Ve andolsun ki, bundan önce size Yûsuf delillerle gelmişti. O zaman da onun size getirdiği şeylerde şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de "Bundan sonra Allah asla elçi göndermez" dediniz. Allah aşırı giden, şüpheci olan kişileri işte böyle saptırır. O kişiler, kendilerine gelmiş bir güç olmaksızın, Allah'ın Âyetleri hakkında mücadele ederler. (Bu durum) Allah katında ve iman edenler yanında buğz olarak büyüktür. İşte Allah, her böbürlenen zorbanın kalbi üzerine damga basar.
Yukarıdaki Âyetler dikkatlice okunduğunda, Firavun'un Allah'ı ve melekleri inkâr etmediği anlaşılmaktadır. Fakat bazıları Firavun'un mübalâğalı iddiasına bakarak onun Allah'ı inkâr ettiği veya kendisini Allah yerine koyduğu anlamını çıkarmışlardır. Oysa Firavun'un Allah'ı göklerin hâkimi olarak kabul ettiği, özellikle Zuhruf Sûresi'nin 53. Âyetinden belli olmaktadır. Firavun'un reddettiği husus, Allah'ın elçiler göndererek emirler bildirmesi ve kendisinin yeryüzündeki hükümranlığına müdahale etmesidir. Çünkü Firavun kendisini teoride bütün insanlığın siyasî anlamda rabbi [hâkimi] olarak görüyor ve hükümranlığını kendisinin Güneş Tanrısının insan şeklindeki sûreti olduğu iddiasına dayandırıyordu. Nitekim bu konuya "Mısır Dîni" başlığı altında yer vermiş olan Ana Britannica Ansiklopedisi, Eski Mısır'da firavuna tapınmanın, onun Tanrı'nın oğlu kabul edilmesi sebebiyle olduğunu ve firavunun ülkesini, Mısır tanrıları adına yönettiğini yazmaktadır. [49–20] (Ana Britannica; c: 22, s: 373. Bkz.)
Sonuç olarak, bazıları tarafından ileri sürülmüş olan Firavun'un kendisini gerçek ilâh ve Rabb yerine koyduğu tezi, hem Kur'ân'a hem de bilimsel araştırmalara uymamaktadır.
36–37. Âyetlerde nakledilen Mûsâ peygamber ile Firavun arasındaki konuşma Şu'arâ Sûresinde şöyle geçmektedir:
(Şu'arâ: 24–28) O [Mûsâ]:"Eğer yakinen bilmiş olsanız O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan şeylerin Rabbi'dir. O [Firavun], etrafında bulunanlara; "İşitmiyor musunuz?" dedi. O [Mûsâ] "O, sizin Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın da Rabbidir." dedi. O: [Firavun] "Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle mecnûndur." dedi. O [Mûsâ] "Şayet aklınızı kullansanız O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir" dedi.
Firavun ve yandaşları da Mûsâ peygambere tekrar tekrar şu cevapları vermişlerdir:
(Yûnus: 78) Onlar: "Sen atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden bizi çeviresin ve yeryüzünde saltanat ikinizin olsun diye mi bize geldin? Biz ikinize de inanmayız" dediler.
(Tâ-Hâ: 57–58) O [Firavun]: "Ey Mûsâ! Sen sihrinle bizi arzımızdan çıkarmak için mi geldin bize? O hâlde biz de onun gibi [senin sihrin gibi] bir sihirle sana geleceğiz. Şimdi bizimle senin aranda bir buluşma zamanı/yeri kıl [belirle] ki; bizim ve senin karşı çıkmayacağımız düz ve geniş bir yer olsun" dedi.
(Mü'min: 26) Ve Firavun: "Bırakın beni, öldüreyim Mûsâ'yı, o da Rabbini çağırsın. Şüphesiz ben onun, sizin dininizi değiştirmesinden veyahut yeryüzünde kargaşa çıkarmasından korkuyorum" dedi.
Firavun'un Haman'la yaptığı 38. Âyetteki konuşma, başka Âyetlerde de geçmektedir:
(Mü'min: 36–37) Ve Firavun: "Ey Haman! Sebeplere; göklerin sebeplerine ulaşmam için bana bir kule yap da Mûsâ'nın ilâhına muttali olayım. [Mûsâ'nın ilâhının ne olduğunu anlayayım] Ve şüphesiz ben onun yalancı olduğuna kaniyim" dedi. İşte böylece Firavun'a amelinin kötülüğü süslü gösterildi de yoldan çıkarıldı. Ve Firavun düzeni yalnızca boşu boşunadır.
Firavun, Haman ve bu ikisinin emir erleri durumunda olanların üzerine, âhiretteki rezillikten önce bu dünyada da rezillik kılınmıştır. Yani onlar için iki dünyada da rezillik söz konusudur:
(Muhammed: 13) Kuvvetçe, seni çıkaran kentten daha şiddetli nice kentleri helâk ettik. Öyle ki kendileri için yardımcı diye bir şey olmadı.
(Hûd: 96–99) Andolsun ki Biz Mûsâ'yı da Âyetlerimizle ve apaçık bir belge ile Firavun ve ileri gelenlerine gönderdik. [elçi yaptık] Ama onlar Firavun'un emrine uydular. Hâlbuki Firavun'un emri Reşit [doğruya ulaştıran] değildir. O [Firavun] kıyâmet günü, kavminin önüne düşer. –Artık o, [Firavun] bunları [kavmini] ateşe götürmüştür. O varılan yer de ne kötü bir yerdir!- Ve bunda [bu dünyada] ve kıyâmet gününde lânetle izlendiler. -Verilen bu vergi ne kötü vergidir!–
Firavun'un Haman'a kule yaptırıp gökte ilâh araması, İslâm karşıtlığında ölçüyü kaçıran zihniyetin çağımızda sergilediği bazı densizce yaklaşımlara benzemektedir. Bu zihniyetin çağdaş temsilcilerinden biri olan Marksist kozmonot Yuri Gagarin de uzaya gidip geldikten sonra benzer alaycı bir ifadeyle gökte –hâşâ– Allah'ı görmediğini söylemiştir. Allah'ı bir kuleden görmek isteyen eski zaman aptalı ile Allah'ı uzayda arayıp bulamadığını söyleyen bugünkü türdeşleri arasında dikkat çekici bir benzerlik söz konusudur.
Kur'ân, Firavun'un gerçekten böyle bir kule inşa ettirip de onun üzerinden Allah'ı görmeye çalışıp çalışmadığı konusunda herhangi bir açıklama getirmemiştir. H.Yılmaz

Yani, onlar, zulüm işlemek, hakikati inkar etmek, sonuna kadar inkarda diretmek ve Hakka karşı batılı savunmak için her türlü vasıtayı kullanmakta sonraki kuşaklara öncü ve örnek oldular. Bu yolları insanlara gösterip cehennmi boyladılar ve şimdi onların takipçileri onların izlerini takip etmekte ve aynı felakete doğru koşmaktalar. Mevdudi

Lafzen “ateşe çağıran sembol tipler (eimme)”. Hz. Musa kıssasının bu bölümünün anahtar ya da eksen cümlesi budur. 15-16. ayetlerle nasıl bir günah olarak kavmî ve kabilevî önyargılara dikkat çekiliyorsa (bkz. 15. not), burada da Firavun'dan “[kötülüğün] sembol tipleri”nden biri olarak söz edilirken de, Firavun'un kişiliğinde Kur’an'ın muhtelif yerlerinde İblis'in “başkaldırısı” temsîliyle tekrarlanan (bkz. 2:34 hk. 26. not, 15:41 hk. 31. not) ve katıksız “şeytanî” tutumlar ya da tavırlar olarak nitelendirilen boş gurura (tekebbür) ve büyüklük kompleksine (istikbâr) dikkat çekilmektedir. Bu “şeytanî” insiyâklar ya da dürtüler, mahiyet olarak kötü oldukları içindir ki, insanı kötü eylemlere sevk etmekte ve sonuç olarak insanın manevî/ahlakî donanımını zayıflatmakta yahut büsbütün tahrip ederek onun ahiret hayatını da zindana çevirmektedir. M.Esed

Tefsîrler, âyetteki (el-makbûhîn) kelimesini, el-matrûdîn  şeklinde açıklar. Buna göre onlar, kovulmuşlardandır, demek olur. Fakat kabîh (çirkin); makbûh (çirkinleştirilmiş) anlamına gelir. Bu, asıl mânâya daha uygundur. Nitekim Beyzâvî de buna işâret etmiştir. Metinde geçen " Kıyamet gününde onlar, makbûhîn arasında olacaklar." sözlerinin birkaç anlamı vardır. a) Onlar reddedilmiş ve itilmiş olarak kalakalacaklar, b) Allah'ın rahmetinden bütünüyle mahrum olacaklar, c) Onlara kahredilecek ve suratları bozguna uğramış kimselerin şeklini alacak. Mevdudi

Yani, “Firavun gibi” yahut “firavunca” sıfatının tarih boyunca insanlarda uyandırdığı lânetli çağrışımda kendini gösteren kötü şöhret. Belirtmeliyiz ki, la‘net sözcüğü burada öncelikle “yâd görme, yabancılama”, yani iyi ve arzu edilebilir her şeyden uzak tutma (ib‘âd) anlamı taşımaktadır.

 Yani, kendi kötü eylemleri yüzünden Allah'ın rahmetinden uzak kalmış kişiler arasında; klasik müfessirlerden ve dilbilimcilerden çoğunun makbûh terimine verdikleri anlam bu yöndedir (karş. Lisânu'l-‘Arab, Tâcu'l-‘Arûs vb.). M.Esed

Bu ayetlerde, kendilerine gelen onca mucizeye rağmen büyüklük taslayarak iman etmemiş, böylece hayatlarını zayi etmiş olanların dünya ve ahiretteki durumlarına değinilmektedir.
Rabbimiz, zulüm işleyen, hakikati inkâr eden, inkârda sonuna kadar direten ve hakka karşı batılı savunmak için her türlü vasıtayı kullanan bu kişileri “ateşe çağıran önderler” kıldığını bildirmektedir. Onlar bu durumlarıyla kendilerinden sonra gelecek kuşaklara da öncü ve örnek olacaklardır. İnsanlara yanlış yolları gösterip cehennemi kazanacak olan böyleleri, kendi suçları yetmezmiş gibi bir de arkalarına taktıkları, örnek oldukları kişilerin veballerini de taşıyacaklardır. Gerek ateşe çağıran bu önderler, gerekse onların takipçileri hep birlikte aynı felâkete doğru koşacaklardır:
O gün Biz bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kendi kitaplarını okuyacaklar ve onlar kandil fitili/ çekirdeğin iplikçiği kadar [en küçük] bir haksızlığa uğratılmayacaklar. (İsra/71)
Rabbimizin 42. ayetteki “Ve bu dünyada arkalarına lânet taktık” ifadesinden anlaşıldığına göre, arkadan gelen nesiller, kendilerini ateşe çağıran bu önderlere sürekli olarak lânet edeceklerdir. Buradan, Rabbimizin, elçilerine tâbi olan inanmış kullarının diliyle, insanları ateşe çağıran o tür önderlere lâneti [dışlanmışlığı] meşru kıldığı anlaşılmaktadır. H.Yılmaz

Tedvîn edilmiş (yazıyla kaydedilmiş) ilk vahyî yasalar kitabı olması dolayısıyla Tevrat insanlığın dinî tarihinde yeni bir safhayı başlatmıştır (karş. İsrailoğulları'nın dinde ya da doğru yolda “öncüler” yapılmak istenmesine ilişkin bu surenin 5. ayetindeki atıf). M.Esed

Yani, daha önceki kuşaklar, peygamberlerin talimatından dönmenin kötü sonuçlarıyla karşılaştılar. Firavun ve ordularının yaşadıkları azabı gördüler. Bütün bunlardan sonra Hz. Musa'ya insanoğluna yeni bir çağ başlatması için kitap verildi. Mevdudi

Elçiler, Allah'ın bildirdiklerini bildirirler. Elçilerin doğal yaşantısı ve kişisel sözleri bir Kur'an buyruğu değildir. Hz. Peygamberin Kur'an dışı sözlerine vahiy diyenleri bu ve benzeri Kur'an ayetleri yalanlıyor. M.sağ

Bu ifade, Kur’an'da anlatılan Hz. Musa kıssasının Muhammed (s)'e vahiyden başka bir yolla intikal etmiş olamayacağını ve dolayısıyla Kur’an'ın da, şüphe götürmeyecek bir biçimde vahiy ürünü olduğunu dile getirmektedir. Yukarıda “yasa” sözcüğüyle aktardığımız el-emr terimi, İbranîce'de, Hz. Musa'ya vahyedilen kitaba isim olarak ıstılahlaşmış olan Torah (“yasa” veya “buyruk”) sözcüğünün Arapça karşılığıdır.M.Esed

Batı tarafı", Hicaz'ın batısına düşen Sina Dağı'dır ki, bu dağda Hz. Musa'ya (a.s) ilahi kanun verilmiştir."
 "Şahidler", Hz. Musa (a.s) ile birlikte kanunu takip edeceklerine dair akidde bulunmak üzere davet edilen 70 yaşlı İsraillidir. (Müracaat için bkz. A'raf: 155 ve Çıkış, Bölüm: 24) Mevdudi

Bunlar tamamen senin bilmediğin, vukuuna şahit olmadığın gayb haberleridir

Yani, "Bu bilgileri doğrudan edinebileceğin hiçbir vasıta yok. Hepsi sana Allah tarafından vahyolunuyor. İşte ikibin yıl önceki olayları tıpkı bir görgü şahidiymişsin gibi anlatabiliyor olmanın sebebi budur."

Yani, "Musa (a.s) Medyen'e ulaşırken, orada hayatının on yılını geçirirken, sonra oradan Mısır'a doğru ayrılırken sen yoktun. Medyen sakinlerine tebliğde bulunan da sen değildin. Sen Mekke halkına tebliğde bulunmaktasın. Bu anlattığın olaylara görgü şahidi de değilsin. Bütün bu bilgi sana tarafımızdan vahyedilerek verilmektedir." Mevdudi

Yani, “Ey Muhammed, peygamberlerimizin ilki sen değilsin; tıpkı Şuayb'ı Medyen halkına gönderdiğimiz gibi, seni de kendi çağının insanlarına elçi olarak gönderdik” (Râzî'nin kaydına göre Dehhâk). M.Esed

Bu ayetlerde Rabbimiz, insanlara rahmeti gereği elçi, uyarıcı göndermenin gereklerini anlatmak suretiyle insanların nakledilen kıssaları öğrenmelerini ve peygamberlerin talimatından dönen önceki kuşakların helâk oluşlarından ibret almalarını istemektedir. Ayrıca bu kıssaların Allah tarafından vahyedilen ve elçisinin bilmediği, tanık olmadığı olaylar olduğunu vurgulamaktadır.
44. ayetteki “batı yönü” ifadesi ile Hicaz`ın batısına düşen Sina [Tur] Dağı kastedilmiştir. Çünkü Musa peygambere ilk vahiy bu dağda gelmiştir. Yine aynı ayette geçen “şahitler” de Musa peygamber ile birlikte olan ve ona verilecek ilkeleri takip edeceklerine dair sözleşmede bulunmak üzere davet edilen İsrailoğullarıdır.
45. ayetteki “Sen onlara ayetlerimizi okuyarak Medyen halkı arasında bulunanlardan da değildin” ifadesinin takdirini şu şekilde yapmak mümkündür: “Musa Medyen’e ulaşıp hayatının uzunca bir bölümünü orada geçirdiğinde ve sonra oradan Mısır’a gitmek üzere ayrıldığında sen yoktun. Ayetlerimizi Medyen sakinlerine okuyan da sen değildin. Sen Mekke halkına tebliğde bulunmaktasın. Sen, anlatılan bu binlerce sene evvel meydana gelmiş olayların görgü şahidi de değilsin. Bütün bu bilgi sana, kesinlikle başka bir yolla değil, tarafımızdan vahyedilerek verilmektedir.”
45. ayetteki “Fakat Biz (elçi) gönderenleriz” ifadesinin anlamı, “Peygamberlerimizin ilki sen değilsin; Nuh’u, Hud’u, Salih’i, İbrahim’i, Musa’yı ve Şuayb’i nasıl kendi halklarına gönderdiysek, seni de kendi halkına elçi olarak gönderdik” demektir. H.Yılmaz


Bazı klasik müfessirlere göre, “Sina Dağı'nın yamacı”yla ilgili bu ikinci atıf 7:156'da bahsedilen “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır” yolundaki ilahî teminata ilişkin bir îma taşımaktadır (Taberî, Râzî). Bu yorum Muhammed (s)'in elçi olarak görevlendirilişinin Rabbinin rahmetinin bir sonucu olduğunu işaret eden sonraki atıf bakımından da yerinde gözükmektedir.M.Esed

Hz. Zekeriya (a.s) ve Hz. Meryem'in (a.s) kıssasından sonra şunlar vurgulanır: "Ey Muhammed, bu sana vahyettiğimiz, gayb haberlerindendir. Meryem'e hangisi kefil olacak diye kalemlerini atarlarken, sen yanlarında değildin, çekişirlerken de orada bulunmadın. " (Al-i İmran:44) Hz. Yusuf'un (a.s) kıssasının sonunda şöyle denmektedir: " Ey Muhammed, sana böylece vahyettiklerimiz, gayba ait haberlerdir. Onlar el birliği edip düzen kurdukları zaman yanlarında değildin, sen ne kadar yürekten istersen iste, insanların çoğu inanmazlar. " (Yusuf: 102-103) Aynı şekilde Hz. Nuh'un (a.s) kıssası tamamen anlatıldıktan sonra şunlar zikredilmiştir: "Ey Muhammed, bunlar sana vahyettiğimiz bilinmeyen olaylardır. Sen de kavmin de daha önce bunları bilmezdiniz." (Hud:49) Müteaddid defalar tekrarlanan bu tez, Kur'an'ın Allah kelamı olduğunu ve Hz Muhammed'in (s.a) O'nun Rasûlü olduğunu ispat etmek üzere Kur'an'ın ileri sürdüğü belli başlı burhanlardan biridir. Zira bir ümmî olan Rasulullah için geçmişin yüzlerce, binlerce yıl derinliklerinde vuku bulmuş olayları anlatabilmesi için, vahiy dışında elde edebileceği herhangi bir makul bilgi vasıtası yoktu. İşte Rasulullah'ın çağdaşlarının giderek sayıları artan şekilde inanmaya koşmalarının asıl sebebi budur. O gerçekten bir peygamberdi ve Allah'tan vahiy alıyordu. Günümüzde bir kimsenin böyle bir meydan okuyuşun, İslâm düşmanları açısından ne derece önem arzettiğini tasavvur etmesi çok kolaydır. Çünkü bu iddiayı çürütebilmek için, onların ellerinden gelen çabayı sarfettiklerine şüphe yoktur. Ayrıca Hz. Peygamber'in (s.a) sözkonusu iddiasında -hâşâ- bir zaaf bulunması halinde İslam düşmanlarının bunu ispat edebilmek için delil bulmaktan aciz olmadıkları da açıkça ortadadır. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz, elçi göndermesindeki birbirine bağlı iki amacı açıklamaktadır. Bunlar, uyarmak ve mazerete fırsat vermemektir. Daha evvel birçok ayette bildirildiği gibi, Rabbimiz, elçi göndermediği, kitap indirmediği [yasa koymadığı] toplumları cezalandırmamış, cezayı hak etmiş olanlara da “Uyarılsaydık doğru yoklu bulabilirdik” bahanesini ileri sürmesinler diye elçi göndermiş, kitap indirmiştir.
Ve bu [Kur’an], “Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa [Yahudi ve Hıristiyanlara] indirildi; biz ise, onların okumasından habersizdik [o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk]” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. O nedenle, rahmet olunmanız için ona uyun ve takvalı davranın. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah’ın ayetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız. (En’âm/155-157)
Elçilerden sonra insanların Allah`a karşı bir delilleri olmasın diye müjdeciler ve uyarıcılar olarak elçiler gönderdik. Ve Allah Aziz’dir ve Hakiym’dir. (Nisa/165)
Ey kitap ehli! Peygamberlerin arasının kesildiği bir sırada; "Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi" demeyiniz diye, size tebyin yapan [açıkça ortaya koyan] elçimiz geldi. İşte kesinlikle müjdeleyici ve uyarıcı size geldi. Allah, her şeye en çok gücü yetendir. (Maide/19)
Ve biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi önde gelenlerine emrederiz de onlar orada fasıklık ederler. Artık oranın üzerine Söz hak olur da Biz orayı kökünden darmadağın ederiz. (İsra/16)
Ve [inkâr edenler]; “Rabbinden bize bir ayet [mucize] getirse ya!” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi? Ve eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile helâk etseydik, muhakkak; “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin ayetlerine uysaydık.” diyeceklerdi. (Ta Ha/133, 134)
ARAPLARA DAHA ÖNCE PEYGAMBER GELDİ Mİ?
Rabbimiz, 46. ayetteki “Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı [peygamber] gelmeyen bir kavmi uyarman için …” ifadesiyle peygamberimizin kavmine daha önce uyarıcı göndermediğini beyan etmiş olmaktadır. Dolayısıyla, peygamberimizin uyarılmamış bir kavme mensup olan anasının, babasının, dedesinin ve daha önceki atalarının cezalandırılmaları söz konusu değildir.
Kur’an’da ibret alınması için anlatılan kıssalar çok eski zamanlarda geçtiği için peygamberimizin bu kıssalardaki olaylara tanık olması mümkün değildi. Rabbimizin bildirdiğine göre bu olayları başkalarından da dinlememişti. Zaten tebliğde bulunduğu halkın içinden biri olarak geçmiş hayatı hep göz önündeydi, hayatına ait bilinmeyen bir dönem söz konusu değildi. Peki, o hâlde peygamberimiz bunları nasıl biliyordu, nereden öğrenmişti? İşte, Kur’an’da anlatılan bütün bu kıssalar bir taraftan insanların kendilerine hisse çıkarmalarını sağlarken, diğer taraftan da peygamberimizin elçiliğinin en belirgin kanıtlarını teşkil etmekteydi; hâlâ da öyledir.
İşte bu, gaybın önemli haberlerinden sana vahyettiklerimizdir. Ve Meryem`e hangisi kefil olacağına kalemlerini atarlarken sen yanlarında değildin. Ve onlar tartışırlarken sen yanlarında değildin. (Âl-i Imran/44)
İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar yapacaklarına karar verip mekir [kötü plân] yaparlarken sen onların yanında değildin.
Sen şiddetle arzulasan da, insanların çoğu iman ediciler değildir. (Yusuf/102, 103)
İşte bunlar [Nuh ile ilgili anlatılanlar], sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz akıbet, takvalı davrananlarındır. (Hud/49) H.Yılmaz


Başka kırâate göre iki büyücü, yani Mûsâ ile Muhammed.      
 Yani, "Niçin Hz. Musa'ya (a.s) verilen mucizeler, Hz. Muhammed'e (s.a) verilmedi? O da bize Asa mucizesini göstermeli, eli güneş gibi parlamalı değilmiydi? Onu inkar edenlerde yer ve gökten gelen kasırgalarla, taunlarla yok edilmeli değilmiydi? Taş levhalar üzerinde yazılı "emirler" getirilmeli değil miydi?"
 Bu, onların itirazlarına bir cevaptır ve şunu anlatmak ister: Mekke kafirleri ne Hz. Musa'ya inanmış ne de onun öğrettiklerini izlemişti. Bu yüzden onların, niye " Musa'ya verilen mucizeler Muhammed'e verilmedi? " şeklinde bir soru sormaya hakları yoktu. Sebe Suresinin 31. ayetinde Mekke müşriklerinin durumu kendi ağızlarından verilmektedir: " Bu Kur'an'a ve ondan öncekilere inanmayacağız."  Yani, Kur'an ve Tevrat. Mevdudi

Kur’an'da sık sık belirtildiği gibi, Muhammed (s)'e vahyedilen temel ahlakî gerçekler, bozulmamış haliyle önceki vahyî kitaplarda vaz‘edilenlerle esasta aynıdır. Muhammed (s)'in gerek kendi çağındaki gerekse sonraki çağlardaki muhaliflerinin, Kur’an'ın güvenilirliğini (authenticity) sorgularken, “Eğer Allah tarafından vahyedilmiş olsaydı, getirdiği teklifler ve özellikle de toplumsal ilkeler, daha önceki kitaplarda, örn. Tevrat'ta öngörülen esaslarla bu kadar kökten ayrılıklar gösterir miydi?” diyerek itiraz ettikleri ifade budur. Bu itirazı yapanlar önceki kitapların (Tevrat, İncil) zaman içinde tahrifata uğrayıp uğramadığını hesaba katmadıkları bir yana, Kur’an'da sıkça belirtildiği gibi, önceki yasa örgülerinin (şeriatların) belli toplumların manevî/ahlakî seviyelerine, insanlık tarihinin belli safhalarına tekabül ettikleri ve dolayısıyla insan inkişafının daha sonraki safhası için yeni ilke ve yasalarla yenilenmeleri gerektiği gerçeğini gözardı etmektedirler (bu konuda bkz. 5:48'in ikinci paragrafı ve ilgili 66. not). Oysa, ayetin devamından ve özellikle son cümlesinden açıkça anlaşılacağı üzere, bu gayrisamimî iddianın amacı Kur’an karşısında eldeki Eski Ahid'in güvenilirliğini, sıhhatini savunmak değil, fakat daha çok, hem Eski Ahid'e hem de Kur’an'a duyulan güveni sarsarak, din dışı zihniyetin doğal olarak her zaman karşı olduğu temel dinî ilkeyi, yani ilahî vahiy fikrini, insanın var olan her şeyin Yaratıcısı ve Âmili olan Allah'a karşı mutlak bağımlılığı ve sorumluluğu fikrini çürütmektir.

 Bir yandan, Eski Ahid'in Muhammed (s)'in gelişini önceden haber verdiği fikrini (karş. 2. sure, 33. not), bir yandan da Kur’an'ın önceki kitapları tevhidî ve ahlakî temel ilkeler doğrultusunda teyid ettiği yolundaki sık tekrarlanan Kur’ânî ifadeyi hedef alan karalayıcı bir ifade. Sihr (“büyü”) terimine bizim yüklediğimiz “aldatmaca” ve bazan da “gözbağcılık” anlamı için bkz. 74:24 hk. 12. not.  M.Esed

Yani, " Ben her halukârda hidayete, hokkabazlık ürünü olmayan Allah katından gelmiş gerçek bir hidayete uymak zorundayım. Kur'an ve Tevrat'tan daha iyi kılavuzluk eden bir ilahi kitabınız varsa haydi getirin. Hiç tereddüt etmeden ona uyayım. " Mevdudi

Yani, Tevrat ve Kur’an'dan. Bu anlam örgüsü içinde İncil'den bahsedilmemiştir; çünkü, Hz. İsa'nın kendisinin de belirttiği gibi, o'nun mesajı Hz. Musa'nın tebliğ ettiği ilkelere dayanmaktaydı ve dolayısıyla Tevrat'ı yürürlükten kaldırmayı amaçlamıyordu. M.Esed

Lafzen, “Eğer sana cevap vermiyorlarsa”; bununla, zaten böyle bir çağrıyı kabul edebilecek durumda olmadıkları ifade edilmek isteniyor. M.Esed

Peygamberimizle Mekkeli müşrikler arasında geçen konuşmaların nakledildiği bu ayetlerde; daha önce Musa peygambere verilenleri inkâr ettikleri hâlde ona verilen asa mucizesi, parlayan el mucizesi, taş levhalar üzerinde yazılı emirler mucizesi gibi fiziksel mucizelerin peygamberimize verilmemiş olmasını bahane olarak ileri sürdükleri görülmektedir. Müşriklerin bu itirazları Sebe’ suresinde de dile getirilmiştir:
İnkâr edenler ‘Biz kesin olarak, ne bu Kur`an`a inanırız, ne ondan önceki [indirile]ne.’ dediler. Sen o zulmedenleri, Rabbleri huzurunda tutuklanmış, sözü [suçlamaları] birbirlerine karşı evirip-çevirip birbirlerine atıp dururken bir görsen! Zaafa uğratılanlar [müstaz`aflar], büyüklük taslayanlara `Eğer sizler olmasaydınız, gerçekten bizler mümin [kimse]ler olurduk` diyecekler.” (Sebe’/31)
Müşriklerin bu bahanelerine karşı, Rabbimiz 49. ayette elçisine onların beklemediği tarzda bir emir vermiştir: “Eğer doğrular iseniz, hemen Allah katından bu ikisinden [bana ve Musa`ya inen kitaplardan] daha çok doğruya kılavuz olan bir kitap getirin de ben de ona uyayım!”
Rabbimiz, bu büyük mucizeyi görüp de inanmayanları ve hevasına uyarak inat edenleri akılsızlık ettikleri için kınamakta ve 50. ayetteki “Allah’tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık/ şaşkın [aşağı] kim olabilir?” ifadesiyle bu kimselerin gidişatlarının bozuk olduğunu bildirmektedir. Akıllı insanın inanış ve yaşayışının bilgiye dayalı olması gerektiğini gösteren bu ifade, aynı zamanda taklitçiliğin yanlışlığına dair delillerin de en büyüklerindendir.
De ki: “Allah’a, bize indirilene [Kur’an’a], İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene, Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rabblerinden verilenlere inandık. Onların arasında hiçbir fark gözetmeyiz, biz O’na teslim olmuşlarız.”
Kim İslâm’dan başka bir din ararsa ondan asla kabul edilmeyecek ve o ahirette de zarar edenlerden olacaktır.
İnandıktan, Peygamber’in hakk olduğuna şehadet ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkâra sapan bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zalimler güruhunu doğru yola iletmez.
İşte onların cezaları, Allah’ın, meleklerin, insanların hepsinin lâneti onların üzerlerindedir. (Âl-i Imran/84-87) H.Yılmaz

Yani, "İş, inzarın iletilmesine (nasihata) kaldıysa biz onu Kur'an'da layıkı vechile yapmışızdır. Fakat hidayet ancak inatçılıktan vazgeçip, kalblerini ön yargılardan temizleyerek Hakkı isteyerek samimi bir şekilde kabule yanaşanlaradır. " Mevdudi

Lafzen, “Biz bu sözü onlara tedrîcen ulaştırdık”. Bu tedricîlik anlamı, Kur’an'ın Muhammed (s)'in yirmiüç yıllık risalet görevi içinde adım adım vahyedildiğine işaret etmek üzere -gramatik olarak nezzelnâ fiiliyle aynı yapıda olan- vessalnâ fiilinin muhtevasında vardır. M.Esed

Bu demek değildir ki, Ehli Kitab'ın (Yahudi ve Hiristiyanlar) tamamı buna inanır. Aslında ayet bu surenin inzal edildiği sıralarda vuku bulan bir olaya atıfda bulunmakta ve adeta şu manada Mekke halkını utandırmak istemektedir: "Siz kendi şehrinizden çıkarılıp gönderilmiş bir lütfu tepiyorsunuz. Oysa uzak beldelerden insanlar onu işittiklerinde kadrini bilmek ve kendisinden istifade etmek üzere buraya gelmekteler."
Sözünü ettiğimiz olay İbn Hişam, Beyhaki ve İbn İshak'dan nakille diğerleri tarafından rivayet edilmektedir. Şöyle ki: "Habeşistan hicretinden sonra Hz. Rasûl'un (s.a) mesajı ve zuhuruyla ilgili haberler bu ülkeye de yayılınca 20 kişilik bir Hıristiyan heyeti işin aslını anlamak için Mekke'ye geldi ve Rasûlullah'la (s.a.) Mescid-i Haram'da karşılaştılar. Kureyş'den bir kalabalık da olup biteni izlemek üzere orada toplandılar. Heyet üyeleri Rasûlullah'a (s.a.) bir takım sorular sordu, Hz. Rasûl de cevapladı. Sonra onları İslâm'a davet etti ve önlerinde Kur'an'dan ayetler okudu. Kur'an'ı dinlerken gözyaşlarını tutamayan heyet üyeleri okunanın Allah Kelâmı olduğunu tasdik edip, Rasûlullah'a (s.a.) iman ettiler. Toplantı sona erip de halk dağılınca Ebu Cehil ve avanesi Hıristiyan grubun yolunu keserek onları şiddetle payladı. "Şimdiye kadar buraya sizden daha şapşal bir topluluk gelmedi. Ey aptallar güruhu, siz buraya kavminiz tarafından bu adam hakkında bilgi toplamak için geldiniz. Fakat henüz onunla yeni karşılaşmışken, itikadınızdan vazgeçtiniz." Bu keremli topluluk şu cevabı verdi: "Selâm olsun size, sizinle tartışmak gibi bir niyetimiz yok. Siz kendi itikidınızdan mes'ulsunuz, biz kendi itikadımızdan. Şu var ki, bile bile kendimizi hayırdan mahrum etmeye de yanaşmayız." (İbn Hişam, c: 2, sh: 32, el-Bidaye ve'n-Nihaye c: 3 sh: 82, Daha fazla malumat için Şuara Suresi'nin 123. açıklama notuna bakınız.) Mevdudi

Bu hem -Muhammed (s) zamanında ihtidâ eden (İslam'a dönen) Yahudi ve Hristiyanlarla ilgili- tarihsel olguya işaret eden bir ifadedir, hem de Yahudi ve Hristiyanlardan İslam'a dönenlerin olacağını bildiren ilahî bir müjdedir. Bununla birlikte, akılda tutulmalıdır ki, Allah'ın “kitap vermiş bulunduğu kimseler” ifadesi, bu anlam örgüsü içinde, önceki kitaplarla kendilerine ulaşan temel birtakım tevhidî ve ahlakî ilkelere, bu kitapların maruz kaldığı tahrifatın ötesinde, bilinçli ve samimî olarak bağlı kalan kimselere işaret etmektedir. Böylelerinin Kur’an'ın önceki kitaplarla aynı temel ahlakî gerçekleri vaz‘ettiğini anlamalarını sağlayan -ya da sağlayacak olan- da işte bu bilinç ve samimiyettir. (Karş. 26:196-197 ve ilgili 83-85 notlar.) M.Esed

Yani: "Bundan önce de biz rasûllere ve ilâhî kitablara inanırdık. Zaten İslâm'dan başka bir itikadımız yoktu. Dolayısıyla bu peygamberin Allah'dan getirdiği bu Kitab'a da inandık. Yani inancımızda bir değişiklik olmuş değil, daha önce nasıl müslüman idiysek şimdi de öyle müslümanız." Bu sözlerden açıkça anlaşıldığına göre, İslâm yalnızca Hz. Muhammed (s.a) tarafından getirilen itikadın adı; "müslüman" da yalnızca ona uyanlara verilen bir ad değildir.
Aksine İslâm, başından bu yana gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin itikaydıydı ve onlara her asırda uyanlar da müslüman idiler. Demek ki, daha önceki peygamberlere inanıp daha sonrakini de tasdik eden o topluluğun teslimiyetinde hiçbir kesinti yoktu. Daha önce müslüman idiyseler, sonra da müslüman olmaya devam ettiler. İşin tuhafı bir takım alimler de bu gerçeği anlayamadılar. Ve bu apaçık ayet bile onların fikirlerini değiştiremedi. Sözgelemi Allame Sûyûti, "müslüman" teriminin yalnızca Hz. Muhammed'in (s.a) takibçilerine has olduğu konusunda bir risale yazmıştır. Hatta bizzat kendi ifadesine göre bu ayetle karşılaşınca afallamış ve Allah'a kendisine bu konuda yol göstermesi için niyazda bulunmuştur. Fakat sonunda görüşünü tadil etmek yerine daha da sabitleştirdi ve ayete her biri, diğerinden daha geçersiz birkaç yorum getirdi. Mesela bu yorumlardan birisi şöyledir: "Biz bundan önce de müslümandık." ayeti şu anlama gelir: "Biz Kur'an vahiy edilmeden önce müslüman olmaya niyetliydik. Çünkü bizim kutsal kitablarımızda onun geleceği önceden haber verilmişti. Ve biz de geldiğinde İslâm'ı kabule niyet etmiştik." Diğer bir yorum da şöyledir: "İfadede "müslimîn"den sonra bir, "bîhî" kelimesi hazf olmuştur. O zaman anlamı şöyle olur: Biz Kur'an'a peşin peşin inandık. Çünkü onun gönderileceğini umuyorduk ve güven içinde geleceğini bekleyerek ona iman ettik. Dolayısıyla biz Tevrat ve İncil'e inandığımız için değil, daha vahyedilmeden, Kur'an'ın vahyedileceği gerçeğine teslim olduğumuz için müslümanız." Üçüncü yorumu ise şöyledir: "Bizim Hz. Muhammed'in gelişi ve Kur'an'ın inzaliyle birlikte İslâm'ı kabul etmemiz takdir edilmişti. İşte bu takdir yüzünden biz daha önce müslümandık." Bu yorumlardan hiçbirini ayetin doğru tefsiri için ilâhî yardıma müracaat edilmiş de alınmış gibi bir izlenim uyandırmadığı ortadadır. Kur'an yalnızca burada değil, birçok yerde şu temel prensibi açıklamıştır: Gerçek hayat tarzı yalnızca İslâm'dır. (Allah'a teslimiyettir) ve Allah'ın aleminde, O'nun mahlukatı için başka bir hayat tarzı olamaz. Yaratılışın başından beri insanlığa hidayet için gelen her peygamber bu hayat tarzını getirmiştir. Peygamberler daima müslimler olmuşlardır ve takipçilerinden de müslümanlar olarak yaşamalarını istemişlerdir. Dolayısıyla peygamberler tarafından getirilen ilâhî emire teslim olan tüm izleyiciler, her çağ için geçerli olmak üzere müslümandılar. Sözgelişi, şu birkaç ayeti mütalaa ediniz:
a. "Kuşkusuz Allah katında din İslâm'dır." (Ali-İmran: 19)
b. "Her kim bu İslâm yolundan başka bir yolu benimserse bu ondan kabul edilmeyecek." (Ali-İmran: 85)
Hz. Nuh şöyle demiştir:
c. "Benim mükafatım Allah'dandır ve ben müslümanlardan olmakla emrolundum." (Yunus: 72)
İbrahim (a.s) ve zürriyeti hakkında şunlar zikredilmektedir:
d. Rabbi ona 'teslim ol' buyurduğunda alemlerin Rabbına teslim oldum' demişti. (ve bir müslüman oldu) Aynı yolu izlemelerini oğullarına da vasiyet etti. Yakub da aynısını yaptı ve oğullarından son isteği şu oldu: "Oğullarım, Allah bu aynı yolu sizin için seçti, bu yüzden son nefesinize kadar müslüman olarak kalın." (Bunu inkara cesaretiniz var mı?). Yoksa Yakub son nefesini verirken siz orada mıydınız? O oğullarına şöyle sormuştu: "Ardımdan kime kulluk edeceksiniz?" Onlar da, "Senin ve ataların İbrahim, İshak ve İsmail'in Allah olarak kabul ettikleri, aynı tek Allah'a ibadet edeceğiz, hepimiz müslüman olarak ona teslim olmuşuz" demişlerdi. (Bakara: 131-133)
e. "İbrahim, Yahudi de Hıristiyan da değildi. Ancak doğruya yönelmiş (hanif) bir müslümandı." (Alİ-İmran: 67)
İbrahim ve İsmail (a.s) bizzat şöyle dua buyurdu:
f. "Rabbimiz bizi, sana teslim olmuş müslümanlardan eyle ve zürriyetimizden de müslüman olan (senin iradene teslim olan) bir topluluk yetiştir." (Bakara: 128)
Hz. Lût (a.s) kıssasıyla ilgili olarak şunlar zikredilmiştir:
g. "Orada bir tane dışında hiçbir müslüman evi bulamadık." (Zariat: 36)
Hz. Yusuf (a.s) Allah'a şöyle yalvardı:
h. "Benim canımı müslüman olarak al ve beni iyilere kat." (Yusuf: 101)
Hz. Musa (a.s) kavmine şunları söyler:
I. "Ey kavmim! Eğer Allah'a samimiyetle inanıyorsanız, O'na güvenin, eğer müslimlerdenseniz..........." (Yunus: 84)
İsrailoğulları'nın gerçek dini, dost ve düşmanlarının bildiği gibi, Yahudîlik değil, İslâm'dı. Firavun'un boğulurken söylediği son sözler, bunu göstermekteydi:
İ. "Artık İsrailoğulları'nın inandığı Hak İlâh'dan başka ilah olmadığına inandım ve müslümanlardan oldum." (Yunus: 90)
İslâm, bütün İsrail Nebileri'nin hayat tarzıydı.
j. "Kuşkusuz biz, içinde hidayet ve nur olan Tevrat'ı indirdik, müslim olan, tüm peygamberler, Yahudi olan kimselerin davalarında onunla hükmetti." (Maide: 44)
Hz. Süleyman (a.s)'ın hayat tarzı da aynıydı. Sebe Melikesi Belkıs, kendisine inandığında şunu söylemişti:
k. "Ben, (bir müslüman olarak) Süleyman'la birlikte kendimi alemlerin Rabbine, teslim ettim." (Neml: 44)
Hz. İsa'nın (a.s) ve Havarilerinin dini de İslâm'dı.
1. "Havarilere, bana ve rasûlüme inanmalarını ilham edince şöyle dediler:
'İnandık, bizim müslimler olduğumuza tanıklık et." (Maide: 111)
Bu bağlamda eğer bir kimse Arapça olan "İslâm" ve "müslimler" kelimelerini farklı lisan ve ülkelerde kullanılmış olamayacağını ileri sürerse bu aptalca bir itiraz olacaktır. Çünkü asıl olan Arapça kelimeler değil, onların Arapçada geldikleri anlamdır. Yukarıda iktibas edilen ayetlerde vurgulanan şey, peygamberlerle gönderilen gerçek hayat tarzının ne İsevîlik, ne Musevîlik, ne de Muhammedîlik olmadığı, ancak ve ancak peygamberler ve kutsal kitablar tarafından talim edilen ilâhî emirlere teslim olmak olduğu ve bu yolu her kim (dünyanın her neresinde) ve ne zaman kabul ederse etsin, aynı evrensel, ebedî ve kalıcı hayat tarzını kabul etmiş sayılacağı gerçeğidir. Çünkü bu yolu bilinçli ve samimi bir şekilde benimseyen kimse için Hz. Musa'dan sonra Hz. İsa'ya, Hz. İsa'dan sonra Hz. Muhammed'e (s.a) inanmış olmak itikad değişikliği anlamına gelmeyecek, yalnızca aynı gerçek hayat tarzının (İslâm) mantıklı şekilde izlenmesi talebinden ibaret kalacaktır. Buna mukabil, peygamberlerinin topluluğu içinde hiçbir şey anlamadan yaşamış veya onların içinde doğmuş sonra millî, ırkî ve kabilevî önyargılarını dinî hale getirip, Yahudi ve Hıristiyan olmuş kimselerin Hz. Muhammed'in (s.a) gelişine bîgâne kalmalarının tutar yanı yoktu. Çünkü onlar, Allah'ın son peygamberine inanmayı reddetmekle, yalnızca gelecekte müslüman olmayı reddetmekle kalmadılar, aynı zamanda bundan önce de "müslümanlar" olmadıklarını kanıtlamış oldular. Zira onlar bir peygamberin yahut peygamberlerin şahsiyetiyle büyülenmişlerdi ve tıpkı ataları gibi gözleri kör olmuştu. Mevdudi

Bu ayet gurubunda Rabbimiz; insanları akıllarını başlarına almaya yönelten ayetlerini sürekli, ardı ardına indirdiğini vurgulamakta ve daha evvel indirilmiş kitaplara inanarak Allah’ı tanımış kişilerin bu ayetleri [Kur’an’ı] duyar duymaz sahiplendiklerini, hemen kabul edip inandıklarını, hatta böyle bir beklenti içinde bulunduklarını açıkça ifade ettiklerini bildirmektedir.
Bu ayetlerle Mekkelilerin utandırılması da amaçlanmış, sanki onlara “Siz kendi şehrinizden çıkarılıp gönderilmiş bir lütfu tepiyorsunuz. Oysa uzak beldelerden insanlar onu işittiklerinde kadrini bilmek ve kendisinden istifade etmek üzere buraya geliyorlar” denilmiştir.
Esbab-ı nüzul kayıtlarına göre bu ayetler tarihî bir olay üzerine inmiştir.
Şöyle ki:
Habeşistan hicretinden sonra Rasûl`un mesajı ve zuhuruyla ilgili haberler bu ülkeye de yayılınca 20 kişilik bir Hıristiyan heyeti işin aslını anlamak için Mekke`ye geldi ve Rasûlullah`la Mescid-i Haram`da karşılaştılar. Kureyş`den bir kalabalık da olup biteni izlemek üzere orada toplandılar. Heyet üyeleri Rasûlullah`a bir takım sorular sordu, Hz. Rasûl de cevapladı. Sonra onları İslâm`a davet etti ve önlerinde Kur`an`dan ayetler okudu. Kur`an`ı dinlerken gözyaşlarını tutamayan heyet üyeleri okunanın Allah Kelâmı olduğunu tasdik edip Rasûlullah`a iman ettiler. Toplantı sona erip de halk dağılınca Ebu Cehil ve avanesi Hıristiyan grubun yolunu keserek onları şiddetle payladı: "Şimdiye kadar buraya sizden daha şapşal bir topluluk gelmedi. Ey aptallar güruhu, siz buraya kavminiz tarafından bu adam hakkında bilgi toplamak için geldiniz. Fakat henüz onunla yeni karşılaşmışken, itikadınızdan vazgeçtiniz." Bu keremli topluluk şu cevabı verdi: "Selâm olsun size, sizinle tartışmak gibi bir niyetimiz yok. Siz kendi itikidınızdan mes`ulsunuz, biz kendi itikadımızdan. Şu var ki, bile bile kendimizi hayırdan mahrum etmeye de yanaşmayız. (İbn Hişam, c:2, s:32; el-Bidaye ve`n-Nihaye, c:3, s:82)
Mukatil ise bu ayetin kırk kişililik bir Hıristiyan grubu hakkında indiğini, bunlardan bir kısmının Cafer b. Ebi Talip ile birlikte Habeşistan’dan, sekiz tanesinin de Şam’dan gelmiş olduklarını ve bu sekiz kişinin isimlerinin Bahira, Ebrehe, Eşref, Bureyd, Temam, Eymen, İdris ve Nafi olduğunu bildirmiştir. (Mukatil; ilgili ayet hakkındaki açıklamasından)
53. ayetin sonunda Allah nezdindeki dinin sadece İslâm olduğuna işaret edilmiştir. Yaratılışın başından beri gönderilen her elçi hep bu hayat tarzını getirmiş, her elçi daima “Müslim” olmuş, takipçilerine de “Müslümanlar” denmiştir.

Şüphesiz Allah nezdinde din, İslâm’dır. … (Âl-i Imran/19)

Ve kim İslâm`dan başka bir din ararsa, o takdirde hiçbir zaman ondan kabul edilmeyecektir. Ve o [İslâmdan başka din arayan] ahirette zarar edenlerden olacaktır. (Âl-i Imran/85)

Bir de onlara Nuh`un önemli haberlerini oku: Hani o kavmine: “Ey kavmim, eğer benim aranızda duruşum / size karşı çıkışım ve Allah`ın ayetleriyle öğüt verişim size ağır geliyorsa, şunu bilin ki, ben yalnızca Allah`a tevekkül etmişimdir. Artık siz ve ortaklarınız her ne yapacaksanız toplanıp bütün gücünüzle karar veriniz. Sonra bu işiniz size dert olmasın. Sonra bana gerçekleştirin, bana mühlet de vermeyin. Sonra da eğer yüz çevirirseniz; zaten ben sizden bir ücret istemedim! Benim ücretim sadece Allah’ın üzerinedir. Ve ben Müslümanlardan olmakla emrolundum.” demişti. (Yunus/71, 72)

Rabbi ona, “İslâm ol!” dediği zaman o [İbrahim], “Ben âlemlerin Rabbi için İslâm oldum.” dedi.
Ve İbrahim, kendi oğullarına vasiyet etti: “Ey oğullarım! Şüphesiz ki, bu dini size Allah seçti. Onun için uzak durun, yalnızca Müslümanlar olarak can verin!” Yakub da [oğullarına vasiyet etti].
Yoksa siz Yakub’a ölüm hâli gelip çattığı zaman, oğullarına; “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman, onların; “Biz, bir tek ilâh olarak senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak`ın ilâhına ibadet edeceğiz. Ve biz sadece O`na teslim olanlarız” dediklerine tanıklar mı idiniz. (Bakara/131-133)

İbrahim Yahudi ve Hıristiyan değildi. O Müslüman bir hanifti. O, müşriklerden de değildi. (Âl-i Imran/67)

Rabbimiz! Bizim ikimizi Senin için teslim olanlar kıl. Soyumuzdan da senin için teslim olan bir ümmet kıl [getir]. Ve bize kulluk yöntemlerini göster, tövbemizi de kabul et. Şüphesiz Sen tövbeleri çokça kabul edenin ve çok merhametli olanın ta kendisisin. (Bakara/128)

Fakat Biz orada Müslümanlardan bir evden başkasını bulmadık. (Zariat/36)

-“Rabbim! Sen bana mülk verdin ve bana ehadisin [olacakların/ sözlerin] tevilinden öğrettin. Gökleri ve yeri yoktan var eden! Sen benim velimsin sensin, benim canımı Müslüman olarak al ve beni dünya ve ahirette salihler arasına kat!”- (Yusuf/101)

Ve Musa: “Ey kavmim! Siz Allah`a iman ettinizse, sadece O’na teslim olan Müslümanlardan oldunuzsa, artık sadece O’na tevekkül edin” dedi. (Yunus/84)

Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen takip etti. Nihayet boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı Tanrı`dan başka tanrı olmadığına ben de inandım ben de teslim olanlardanım” dedi. —Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun.- Artık Biz senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün senin bedenini kurtaracağız. Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim ayetlerimizden gafildirler. (Yunus/90-92)

İçinde hidayet ve nur bulunan Tevrat`ı, Şüphesiz Biz indirdik. Teslim olmuş kişiler olan peygamberler onunla Yahudilere hükmederler, Rabbaniler [kendilerini Allah’a adamış kişiler] ve Ahbar [âlimler] da, Allah`ın kitabından kendilerinden korumaları istenilen ve kendilerinin de üzerine tanıklık ettikleri şeylerle hükmederler. İnsanlara saygı duyup ürpermeyin Bana saygı duyup ürperin. Benim ayetlerimi de az bir paraya satmayın. Ve kim Allah`ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. (Maide/44)


Ona “köşke gir!” denildi. Sonra o, onu görünce derin bir su sandı ve eteğini çekti. O [Süleyman], “Bu billurdan yapılmış, şeffaf bir zemindir” dedi. O [Melike]: “Rabbim! Ben gerçekten kendime zulüm etmiştim. Süleyman ile beraber, âlemlerin Rabbi olan Allah`a teslim oldum” dedi. (Neml/44)

Ve hani havarilere: “Bana ve elçime inanın” diye vahyetmiştim de onlar, “İnandık ve bizim gerçekten teslim olduğumuza tanık ol” demişlerdi. (Maide/111)


Bilindiği üzere
“ إسلامİslâm”, مسلمMüslim”, “ مسلمانMüslüman” sözcükleri Arapçadır. Kur’an, ilk kez Arap kavmine ve o kavmin Arap bir mensubuna indiği için bu mesajlar Arapça sözcüklerle ifade edilmiştir. Aslında doğal olarak diğer peygamberler kendi halklarının dili ile konuştuklarından o kavimler “İslâm” ve Müslüman” kelimelerinin kendi dillerindeki karşılığını kullanmışlardır.

Rabbimizin Ehlikitap bilginlerinin Kur’an’a inanacaklarını haber veren 52. ayetteki ifadesi başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

Ve şüphesiz ki kitap ehlinden, Allah’a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene -Allah`a boyun eğerek inananlar vardır. Onlar Allah’ın ayetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rableri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Âl-i Imran/199)

De ki: Siz ona [Kur’an’a] ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine ilim verilenler; o [Kur’an] onlara okunduğunda onlar, secde ederek [teslimiyet göstererek] çeneleri üstü kapanırlar. Ve; “Rabbimiz tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir” derler.
Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu [Kur’an] onların huşuunu [alçak gönüllüğünü] artırır. (İsra/107-109)


Sen kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, kendi içlerinde keşişler ve rahipler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından “Biz Hıristiyanlarız” diyen kimseleri bulursun.
Ve onlar elçiye indirileni [Kur’an’ı] dinledikleri zaman, onun hakk olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Onlar; “Rabbimiz! Biz iman ettik, bizi şahitler ile birlikte yaz!” derler. (Maide/82, 83)

De ki: “Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü]? Eğer bu Kur’an Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrailoğullarından bir şahit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa siz de büyüklük tasladıysanız? Şüphesiz ki, Allah zalimler topluluğuna kılavuzluk etmez.” (Ahkaf/10)

Ve O, size Kitap’ı [Kur’an’ı] ayrıntılı olarak indirdiği hâlde, Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Ve kendilerine kitap verdiğimiz şu kişiler, onun [Kur’an’ın] şüphesiz Rabbinden hakk ile indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sen sakın şüphecilerden olma. (Enam/114)

Yukarıdaki ayetlerden, Mekke’de yaşayan veya çeşitli zamanlarda Mekke’ye gelip giden Ehl-i Kitabın, Kur’an’ı tasdik ettikleri anlaşılmaktadır. Ama bu durum, onların kendi dinlerini bırakıp Müslüman oldukları anlamına gelmez. Nitekim 53. ayetteki “Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık” ifadesi de bunu göstermektedir. H.Yılmaz

Bkz. 13:22'deki benzer ifade hk. 44. not. Yukarıdaki anlam örgüsü içinde, “güçlüklere göğüs germek” ve “kötülüğü iyilikle savmak”la ilgili atıfla, açıktır ki, hakim dinî temayüller ve geleneksel yaşama tarzının rağmına doğru yolu seçen insanların kendi toplumları tarafından maruz bırakıldıkları her türlü maddî ve manevî baskıya, toplumsal tecrit ve boykota işaret edilmektedir.M.Esed

Yani, "Onlar çifte ödül alacaklar, çünkü kavmî, ırkî ve kabilevî önyargıları reddedip Hakk itikad yolu üzerinde sebat gösterdiler. Yeni bir peygamberin gelişiyle sıkı bir imtihanla karşılaştıkları zaman da, Mesih'e tapmadıklarını yalnızca Allah'a taptıklarını davranışlarıyla ispatladılar. Onlar Mesih'in şahsiyeti karşısında büyülenip, zihinlerini dondurmadılar. Yalnızca İslâm'ı izlediler. Yeni peygamber Mesih'den sonra onun getirdiği İslâm'ı tekrar getirdiğinde hiç tereddüt etmeden yeni peygamberin liderliğindeki İslâm yoluna girdiler ve Hıristiyanlığa takılıp kalmışların yolundan vazgeçtiler.
 Yani, birinci ödül Hz. İsa'ya (a.s) iman etmelerinden, ikinci ödül Hz. Muhammed'e (s.a) iman etmelerinden ötürüdür. Aynı husus, Buhari, Müslim ve Hz. Ebu Musa el-Eşari'den naklen rivayet edilen bir hadisde de açıklanmıştır: "Allah Rasûlü şöyle dedi: "Çifte ödül alacak üç kişiden ehli kitab'a mensup olanı kendi peygamberine içten inanmıştı. Sonra Hz. Muhammed'e (s.a) iman etti."
 Yani, "Onlar kötülük ve bâtıl'a, iyilik ve hakla cevap verirler, zulüm ve zorbalığı adalet ve aseletle savarlar, aynısıyla mukabelede bulunmazlar." Bu ifadelerde Habeşistan'dan Mekke'ye sırf hakikati araştırmak için seyahat edenlerin durumuna da bir îmâda bulunuyor olmalıdır.
 Yani, "onlar, aynı zamanda Hak yolunda paralarını feda ederler -burada sırf hakikati araştırmak için Habeşistan'dan Mekke'ye gelenlerin durumuna da bir atıfda bulunulmaktadır- Onlar, birçok harcamayı gerektiren zahmetli bir yolculuğu göze aldıklarında hiçbir maddi kâr amacı gütmüyorlardı. Bir adamın Mekke'de peygamberliğini ilan ettiğini işittiklerinde, eğer gerçekten Allah tarafından gönderilmişse ona imandan mahrum kalmamak ve hidayet etmek için, işin aslını anlamak ve oraya gitmek gerektiğini düşünmüşlerdi." Mevdudi

Buradaki 'boş söz' tabiri Ebu Cehil ve avanesine racidir. Onlar Habeşistan'dan gelen Hıristiyanlara, bu tür sözler sarfetmişlerdi. Nitekim yukarıda 72. açıklama notunda zikredildi. Mevdudi

Boş ve anlamsız sözlerden kasıt, ayette bahsedilen kimselerdeki manevî biçimlenmeyi, manevî yenilenmeyi önyargılara dayanarak alay konusu yapan kimselerin söylediği karalayıcı sözler olsa gerektir. M.Esed

Bu ayetlerde Kur’an’ı hemen kabul etmiş olan Ehlikitap övülmektedir. Bunlar her zaman Allah’ı tanımış, yeni bir kitap ve elçi beklentisi içinde olan, yeni kitaba da inandıktan sonra inancından taviz vermeyen ve hayatlarını Kur’an’daki ilkelere göre düzenleyen kimselerdir. Bunların ilklerinden olanların isimleri 51-53. ayetlerin tahlilinde verilmişti. Ayetlerin ifadesinden anlaşıldığına göre, bu kimseler taşradan gelip giden Ehlikitap değil, Mekke’de yaşayan, baskı ve korku altında tutulan Ehlikitap’tır. Zira inanç turizmine zarar verir kaygısıyla Mekke zorbalarının taşradan gelip gidenlere baskı yapması söz konusu değildir.
54. ayette bu kimselerin çifte ödül alacakları bildirilmektedir. Bizim düşüncemize göre bu ödüllerin birincisi İsa peygambere, ikincisi de peygamberimize iman etmelerinden ötürüdür. Çünkü onlar Mesih`in şahsiyeti karşısında büyülenip zihinlerini donduranlar gibi olmadıklarını ve yalnızca İslâm`ı izlediklerini yeni bir peygamberin gelişiyle karşılaştıkları zorlu imtihanda göstermişler, hiç tereddüt etmeden yeni peygamberin liderliğindeki İslâm yoluna girmişlerdir. Kavmî ve ırkî önyargıları reddederek hakk itikat üzerinde sebat gösteren bu kimseler, gelen yeni peygamberin daha önce Mesih`in tebliğ ettiği İslâm`ı tekrar getirdiğini görerek Hıristiyanlığa takılıp kalmışların yolundan vazgeçmişler ve böylece Mesih`e değil, yalnızca Allah`a taptıklarını davranışlarıyla ispatlamışlardır.
Rabbimiz, bu kimselerin peygamberimize yakın olduklarını Maide suresinde de belirtmiş ve onların bu ayetlerde sözünü ettiği özelliklerini başka ayetlerde de dile getirmiştir:

Sen kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahudileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, kendi içlerinde keşişler ve rahipler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından “Biz Hıristiyanlarız” diyen kimseleri bulursun.
Ve onlar elçiye indirileni [Kur’an’ı] dinledikleri zaman, onun hakk olduğunu öğrendiklerinden dolayı gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün. Onlar; “Rabbimiz! Biz iman ettik, bizi şahitler ile birlikte yaz!” derler. (Maide/82, 83)

Ve gündüzün iki tarafında ve gecenin yakın saatlerinde namaz kıl; çünkü iyilikler kötülükleri giderir. Bu, öğüt alanlara / Allah’ı unutmayanlara bir öğüttür. (Hud/114)

Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler. (Furkan/72)

Ve Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman “Selâm!” derler. (Furkan/63)

Ve o kişiler, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştirirler. Rabblerine haşyet duyarlar ve hesabın kötülüğünden korkarlar.
Ve o kişiler Rabblerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmişler, namazı ikame etmişler ve kendilerine verdiğimiz rızklardan gizli ve açık infak etmişlerdir. Ve onlar çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldırırlar. İşte bu yurdun akıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra’d/21-24)

Hem iyilik de bir değildir, kötülük de. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. O zaman seninle kendi arasında bir düşmanlık olan kişinin, sanki samimi bir dost gibi olduğunu görürsün.
Bu olgunluğa ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak hayırdan büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur.
Ve eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa hemen Allah’a sığın. Şüphesiz ki O, en iyi duyan ve en çok bilendir. (Fussılet/34-36) H.Yılmaz

Bak Şuar 52. ayet M.Sağ

Yukardaki ifade sen sevdiğin herkesi doğru yola yöneltemezsin ifadesi, zamanla kayıtlı olmayan bir öneme haizdir ve bu anlamda, kişinin, bir başka kişiyi, bu kişi çok sevdiği biri de olsa, kendi istek ve eğilimi olmadıkça doğru yola sokmaya, doğruya inandırmaya ya da yanlış ve hatalı olan çizgiden uzaklaştırmaya çalışmasının bir noktadan sonra yararsız olduğunu işaret etmektedir. M.Esed

Yahut: “Allah'tır, dilediği kimseyi doğru yola yönelten”. Sözdizimi olarak aynı ifade için her iki karşılık da doğrudur. Son derece güvenilir muhtelif Hadis rivayetlerine göre yukarıdaki ifade, Hz. Peygamber'in, çok sevdiği ve kendisini hayatı boyunca sevip korumuş olan ölüm döşeğindeki amcası Ebû Tâlib'e atalarının müşrik inançlarını bırakıp Tek Allah inancını benimsemesi yönünde yaptığı telkinlerden sonuç alamamasıyla ilgilidir. Ebû Cehil ve öteki Mekke'li seçkinlerin etkisiyle Ebû Tâlib, kendisinden nakledilen sözlerle, “Abdulmuttalib'in dinine” (Buhârî) yahut rivayetin (Taberî'nin naklettiği) başka bir tarîkine göre, “Atalarının (el-eşyâh) dinine” bağlı olduğunu ifade ederek son nefesini vermiştir. Bununla birlikte, yukarıdaki ifade (“sen sevdiğin herkesi doğru yola yöneltemezsin”) zamanla kayıtlı olmayan bir önemi haizdir; ve bu anlamda, kişinin, bir başka kişiyi, bu kişi çok sevdiği biri de olsa, kendi istek ve eğilimi olmadıkça doğru yola sokmaya, doğruya inandırmaya ya da yanlış ve hatalı olan çizgiden uzaklaştırmaya çalışmasının bir noktadan sonra yararsız olduğunu işaret etmektedir.

 Muhtedîn ifadesi için yukarıda benimsenen karşılık, bu anlam örgüsü içinde, pek çok klasik müfessirin yaptığı açıklamalarla çakışmaktadır; örn. “doğru yol rehberini kabul edenler” (Zemahşerî); “zaman içinde doğru yolu bulan herkes” (Râzî); “doğru yola girmeye yatkın ve niyetli olanlar (musta‘iddîn)” (Beydâvî); “hidayeti hak eden herkes” (İbni Kesîr) vb. Bütün açıklamalardan şu anlaşılmaktadır ki, Allah'ın hidayeti, ancak buna ulaşmak isteyenlere vaad ettiği rahmetin nihaî belirtisinden ibarettir. Bu konuda daha derinlemesine bir açıklama için bkz. Zemahşerî'nin aydınlatıcı mülahazalarına yer veren 14:4 hk. 4. not. M.Esed

Peygamberimize, sevdiği bile olsa kimseyi zorla doğru yola sokamayacağını bildiren bu ayet, aynı zamanda onu teselli de etmektedir. Çünkü Allah, tercih yeteneğine sahip olan insanları özgür bırakmıştır ve yine ayette bildirildiği gibi hidayet Allah’a aittir. İfadesi genele yönelik olmasına rağmen, bu ayetin peygamberimizin bir türlü imana gelmeyen amcası Ebutalib’in bu durumuna çok üzülmesi üzerine indiği ileri sürülmüştür. H.Yılmaz

 

Lafzen, “Seninle beraber doğru yolu tutacak olsak, bizi ülkeden koparıp atarlar”. Bu pasajın içiçe iki anlamı vardır. Tarihî planda, yukarıdaki ifade, Muhammed (s)'in çağrısına karşı Mekke'li pek çok müşrikin şu mazeretini dile getirmektedir: “Senin çağrını kabul edecek olursak diğer kabilelerden pek çoğu bizi cedlerimizin dinine ihanetle suçlayacaklar ve bizi kendi topraklarımızdan sürüp çıkaracaklardır”. Aynı ifade, daha genel ve zamana bağımlı olmayan anlamıyla, hangi çağda, hangi kültürel ve dinî ortamda olursa olsun, manevî planda yeni bir çağrının hak olduğunu fark etmiş olmakla birlikte, kendileriyle mensup oldukları çevrenin arasını açacağından ve onları toplum içinde dayanaksız bırakacağından çekindikleri için hakkı açıkça tanımaya yanaşmayan insanların tereddüdünü yansıtmaktadır.

58 Yukarıda dünyaya ve çevrelerine tutsak insanların korkularını dile getiren önceki ifade gibi bu Kur’ânî cevap da iki seviyede anlamlandırılmalıdır. Sınırlı ve tarihsel anlamıyla bu cevap, Hz. İbrahim'in, Kâbe'nin etrafındaki toprakların her çağda güvenli kılınması ve çoraklığının, verimsizliğinin dışarıdan gelecek bereketli yardımlarla telafî edilmesi yolundaki duasını îma etmekte (karş. 14:35-41; ayrıca, 2:126) ve böylece Hz. Peygamber'in Mekke'li çağdaşlarına Allah'a karşı dürüst ve inançlı oldukları sürece yurtlarından atılmaktan korkmamaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Öte yandan, ifadede geçen -ve 61. ayette de atıfta bulunulan- “koruyucu örf altında, güvenli yer” sözü, Allah'ın kendisine inanan ve O'na karşı sorumluluklarının bilincinde olan kimselere bu dünyada manevî huzur, öte dünyada da bitmeyen bir mutluluk, esenlik bahşedeceği ve böylece iyi hallerinin, dürüst ve erdemli davranışlarının bereketli “ürünleriyle” ödüllendirilecekleri, “korku ve üzüntü çekmelerine gerek kalmayacağı” yolundaki vaadini dile getirmektedir (karş. 2:62, 3:170, 5:69, 6:48, 7:35, 10:62, 46:13). Ayrıca bkz. 29:67 hk. 59. not. M.Esed

Bu inanmamakta direnen Kureyş'in İslâm'ı kabul etmemek için ileri sürdüğü en önemli mazerettir. Bunu tam anlamıyla kavrayabilmek için Kureyş'in İslâm'ı kabul etmesi halinde vuku bulmasından korktukları durumun ne olduğunu tarihin perspektifinden görmek zorundayız.
Kureyş'in Arabistan'da yaygın biçimde kazandığı önem, onların Hz. İsmail'in (a.s) ahfadı (torunları) olmalarıydı, ve bu yüzden Araplar, onlara peygamber'in çocukları gözüyle bakıyorlardı.
Sonra Kusay b. Kilab'ın zekası sayesinde Kâbe muhafızlığını üstlendikleri ve Mekke, yurtları haline geldiği zaman önemleri büyüdü. Çünkü Arabistan'ın en kutsal yöresinin yetkilileri ve aynı zamanda din görevlileri olmuşlardı. Dolayısıyla her Arap kabilesi yıllık hacc seyahatleri sebebiyle onlarla münasebete geçmek zorundaydı. Bu merkezî konum avantıjını ele geçiren Kureyş, bir tüccar halk olarak önem kazanmaya başladı. Doğu Roma İmparatorluğu ile İran arasındaki siyasî çatışma, uluslararası ticarette önemli bir yer kazanmalarına yardım ettiğinde, talihleri iyiden iyiye düzeldi. O dönemde İran, Yunanistan, Mısır, Kuzey Suriye ile Çin, Hindistan, Endonezya, Doğu Afrika arasındaki bütün ticaret yollarını merkezî şekilde bloke etmişti. Bunun tek istisnası Kızıl Deniz yoluydu. Bu yolda Yemen İran'ın eline düştüğünde, İran'ın bloke ettiği yol ağına eklenmişti. Artık Roma için geriye tek yol kalıyordu; Arap tüccarlar, Doğu Roma mallarını Arap denizi ve İran körfezi limanlarına taşımalıydı. Sonra bu limanlardan alınan doğu ülkelerine özgü mallar Roma topraklarına onlar tarafından taşınacaktı. İşte bu düzenleme Mekke'yi uluslararası ticaretin önemli bir merkezi haline getirdi ve tabi Kureyşliler de bu ticareti tekellerinde tutuyorlardı. Ne var ki Arabistan'da hüküm süren bu grift şartlar, Kureyş topraklarından kervanları geçen kabilelerle iyi ilişkiler içinde olmadığı sürece problemsiz bir ticarî nakliyata izin vermiyordu. Bu yüzden Kureyş'in dinî nüfuzu, konumunu muhafaza için yeterli değildi. İlişkide olduğu kabilelerle anlaşmalar yapmak, kârlarından onlara hisseler ödemek, kabile reislerine ve diğer etkili insanlara hediyeler göndermek zorundaydı. Dahası geniş ölçüde, faizcilik yapıyorlardı ki bununla tüccarları ve hemen bütün civar kabile reislerini tuzağa düşürmüşlerdi.
Rasûlullah (s.a) tevhid mesajını sunduğunda şartlar işte böyleydi. Kureyş'in ilâhî mesaja karşı çıkmasının en büyük muharrik nedeni yalnızca atalar dinine körükörüne bağlılık değildi. Onlar mesajı kendi çıkarları için de tehlikeli görmekteydiler. Zanlarınca putperestlik ve çoktanrıcılığın yanlış, Tevhid'in doğru olduğu aklî delillerle ispatlansa bile, Tevhid'i kabul etmek onlar için yıkım olacaktı. Zira böyle yaptıkları anda bütün Arabistan kendilerine karşı ayaklanacaktı. Sonra Kâbe muhafızlığından çıkarılacaklar, çok tanrıcı kabilelerle yaptıkları bütün dostluk anlaşmaları, kurdukları tüm dostane ilişkiler bozulacak ve böylece ticaret kervanlarını anlaşmalı kabile topraklarından emniyetle geçirmenin yegane garantisi ortadan kalkmış olacaktı. Dolayısıyla bu yeni inanç yalnızca dinî nüfuzlarının değil, aynı zamanda ekonomik refahlarının da sonu demek olacaktı; hatta belki diğer Araplarca Mekke'den bile sürülebilirlerdi.
Bu dünya-perestlerin ne denli kısa görüşlü olduklarını gösteren ilginç bir vakıadır. Oysa mesajı kabul etmeleri halinde bütün dünya onlara boyun eğecekti ve Rasûlullah (s.a) buna kendilerini inandırmak için elinden geleni yapmıştı. (Sad Suresi'nin girişine bkz.) Fakat onlar mesajda ölümlerini gördüler. Zanlarınca itikad değişikliği onları yalnızca, servet, refah ve nüfuzdan mahrum etmekle kalmayacak, ülkede onları tamamıyla desteksiz bırakacaktı. O zaman gökteki kuşlar bile etlerini didikleyecekti.
Birkaç yıl sonra bütün Arabistan'ın Rasûlullah'ın (s.a) liderliğinde merkezî bir hükümetle yönetileceğini kestirecek durumda değillerdi. Oysa bizzat kendi kuşaklarının ömrü içinde İran, Irak, Suriye ve Mısır aynı merkezî yönetimin eline birer birer düşecek ve bir asır içinde bizzat Kureyş kabilesinden olan Halifeler Hindistan'dan İspanya'ya, Kafkaslar'dan Yemen kıyılarına uzanan geniş topraklara hükmedeceklerdi.
 Bu, onların mazeretlerine Allah tarafından verilen ilk cevaptır. Anlatmak istediği şudur: "Bütün dünyanın ticaret mallarının sizin çıkarınız ve faydanız için bu çıplak ve ekilemeyen vadiye çekilmiş olması sırf bu Mabed'in merkezî durumu ve kutsallığıyla ilgilidir. Şunu bilmeniz gerekir: Bu beldeye merkezî bir konum ve civarındaki bölgelere vaziyet eden bir güvenlik durumu kazandırmada sizin hiçbir dahliniz yoktur. 2500 yıl önce bir Allah kulu, eşi ve emzikteki çocuğuyla birlikte çıplak dağlar arasındaki bu çorak vadiye geldi. Burada taş ve çamurdan küçük bir oda inşa etti. Sonra Allah'ın burayı Mabed yaptığını, insanların burayı ziyarete gelip ibadet etmek üzere tavaf etmeleri gerektiğini ilan etti. Şimdi bu Mabed'in 25 asır önce Arabistan'ın merkezi olması yalnızca Allah'ın lütfuyladır. Civarda kargaşa varken bile orada barış ve sükunet hüküm sürer. Her Arap ona en yüce payeyi verir ve binlerce insan ibadet ederek, tavaf için her yıl oraya gelir. Yalnızca bu lütfun hakikatıyladır ki sizlere Arab aleminin ruhanî önderleri gözüyle bakılıyor ve uluslararası ticaretin büyük bir kısmı sizin elinizde. Şu halde, doğru yoldan yüz çevirmeniz ve sizi bu ihsanıyla lütuflandıran Allah'a isyan etmeniz halinde herşeyin yolunda gideceğini; fakat bu yola girer girmez mahvolacağınızı nasıl düşünebilirsiniz? Mevdudi

Bu ayette, inanmamakta direnen Kureyşli müşriklerin tevhidi kabul etmemek için ileri sürdükleri mazeret açıklanmakta ve onların Kur’an hakk olmadığı için değil, çıkarlarından olmamak için hidayete uymadıkları bildirilmektedir. Bu, onların şirk ve küfür ticareti yaparak sağladıkları kazançtan mahrum kalmamak için peygamberimize uymayı reddettikleri anlamına gelmektedir. Mekkeli müşriklerin bu mantığını tam olarak kavrayabilmek, ancak İslâm`ı kabul etmeleri hâlinde meydana gelmesinden korktukları durumun ne olduğunu görebilmekle mümkündür. Bu da söz konusu olaya tarih perspektifinden bakmayı gerektirmektedir. Hatırlanacak olursa, Kureyş suresinin tahlilinde Kureyş kabilesinin çok önemli bir özelliğine değinmiş, onların Arabistan’da yaygın şekilde İsmail’in torunları olarak bilinip tanındıklarını, Arapların onlara “peygamber çocukları” gözüyle baktıklarını, dokunulmaz kılınmış Mekke’ye gelen hacıların her türlü işlerini görerek geçindiklerini, bundan dolayı da bu işlerden iyi kazanç sağladıklarını dile getirmiştik. İşte Kureyşli müşrikler bu kazançtan, bu geçimden mahrum kalmaktan korkmakta ve bu sebeple küfrü ve şirki tercih etmektedirler.
Dolayısıyla Rabbimizin buradaki “Biz onları kendi katımızdan bir rızk olarak, her şeyin semerelerinin toplanıp kendisine getirildiği, güvenli, haram [dokunulmaz] bir yere [Mekke’ye] yerleştirmedik mi?” şeklindeki sözleri, doğrudan bu anlayıştaki müşriklere yöneliktir. Rabbimiz bu ifadesiyle onların saltanatlarının kendi eserleri olmadığını, sağladıkları kazançları ve güvenliklerini Allah’ın Mekke’de Rabbülbeyt inşasını plânlayıp gerçekleştirmesine borçlu olduklarını bildirmektedir.
Mekke’nin “Güvenli Şehir” olması ile ilgili olarak Kureyş suresinin tahlilinde ayrıntılı bilgi verilmiştir. Bu açıklamaların tekrar okunmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz. (Tebyînü’l_Kur’an; c:1, s:582-585)
Bu nedenle, önceki açıklamalara ek olarak aşağıdaki ayeti ve Mukatil’in kaydettiği şu tarihi bilgiyi sunmakla yetiniyoruz:
Şüphesiz, insanlar için mübarek ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Bekke’dekidir [Mekke’dekidir] .
Onda apaçık deliller; İbrahim’in makamı vardır. Oraya kim girerse güvende olmuştur. Ve yoluna gücü yeten herkesin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden zengindir. (Al-i Imran/96, 97)
Mukatil b. Süleyman, 57. ayetin Kureyşli Haris b. Nevfel b. Abdimenaf’ın peygamberimize yaptığı bir açıklama üzerine indiğini nakletmektedir. Naklettiğine göre, bu kişi peygamberimize şunları söylemiştir:
“Senin dediklerinin hak olduğunu biz çok iyi biliyoruz. Bizim seninle birlikte hidayete uymamızı engelleyen şey, Arapların bizi yurdumuzdan, yani Mekke’den çıkartmalarından korkmamızdır. Çünkü biz, Araplara göre bir baş yiyip doyacak kadar azınlığız ve bizim onlara karşı koyacak gücümüz yoktur.” (Mukatil) H.Yılmaz


Lafzen, “varis olan Biziz” (kunnâ). Bu ifadeye verdiğimiz anlam için bkz. 15:23 hk. 22. not. Dünyevî her türlü çıkar ve doyumun, ilahî hidayetin getireceği kalıcı kazançlar yanında son derece önemsiz ve geçici olduğunu vurgulayan bir ifade. M.Esed

Bu da onların mazeretlerine şu anlama gelen ikinci bir cevaptır: "Kaybedersiniz korkusuyla haktan yüzçevirip bâtıla yapıştığınız ve bunca övünüp durduğunuz dünya refah ve servetine bir zamanlar Ad, Semud, Sebe, Medyen ve Lût kavmi de sahipti. Peki onları azabtan ne kurtardı? Herşeyden önce yüksek bir hayat standardı hayatın tek payesi olamaz ki, insan, Hakkı-Bâtıl'ı dert etmeyecek kadar refah peşinde koşsun da sırf Hakkı kabul ettiğinde ulaştığı refahı kaybedebilirim düşünücesiyle kabule yanaşmasın. Hem sizin, geçmişin müreffeh kavimlerini mahveden günah ve kötülüklerde ısrar ettiğinizde, emniyet içinde kalacağınıza ve onların karşılaştığı azabla karşılaşmayacağınıza dair garantiniz var mı?" Mevdudi

Zımnen, “Ve böylece doğruyla eğrinin ne olduğunu onlara göstermedikçe”: karş. 6:130-132 ve ilgili 116 ve 117. notlar.

 Bu bakımdan karş. 11:117 ve 149. not. Bu ve bundan önceki notta işaret edilen üç ayet (yani, 6:130-132, 11:117 ve 28:59) birbiriyle son derece ilgilidir ve dolayısıyla bu konudaki mesajın anlaşılması yönünde, üçünün bir arada okunması faydalı olacaktır. Yukarıdaki pasaj, 58. ayetle ve oradaki “varlık ve refaha” yapılan atıfla, özellikle bu unsurlar insanların ulaşmak için birbirlerine zulmettikleri şeyler olmaları sebebiyle, sıkıca bağlantılıdır. M.Esed

Bu ayette, onların mazeretlerine karşı üçüncü cevabı oluşturmaktadır: "Sizden önce helâk edilmiş topluluklar da ahlâksızlığa dalmışlardı. Onları son bir kez uyarmak için Allah peygamberlerini gönderdi. Fakat onlar kulak bile asmadılar. Aynı şey şimdi sizin için de geçerli. Siz de ahlâksızlığa daldınız ve bir rasûl uyarmak için size de geldi. Eğer küfür ve inkârınızda ısrar ederseniz refah ve rahatınızı korumak yerine onları tehlikeye atmış olacaksınız. Korkup durduğunuz yıkım, inanmanız halinde değil, inanmayı reddetmeniz halinde sizi yok edecektir." Mevdudi

Peygamberimize mazeret ileri süren Kureyşli müşriklere yapılan uyarı bu ayetlerde de devam etmektedir. Bu ayetlerin mesajını şöyle takdir etmek mümkündür: “Kaybederiz korkusuyla haktan yüz çevirip bâtıla yapıştığınız ve bunca övünüp durduğunuz dünya refah ve servetine bir zamanlar Ad, Semud, Sebe’, Medyen ve Lut kavmi de sahipti. Onları helâk ettik, işte onların kalıntıları... Sizden önce helâk edilmiş bu topluluklar da ahlâksızlığa dalmışlardı. Onları son bir kez uyarmak için Allah peygamberlerini gönderdi. Fakat onlar kulak bile asmadılar. Aynı şey şimdi sizin için de geçerli... Siz de ahlâksızlığa daldınız ve sizi uyarmak için size de bir elçi geldi. Eğer küfür ve inkârınızda ısrar ederseniz refah ve rahatınızı korumak yerine onları tehlikeye atmış olacaksınız. Korkup durduğunuz yıkım, inanmanız hâlinde değil, inanmayı reddetmeniz hâlinde sizi yok edecektir.”
MEKKE MÜŞRİKLERİ NİÇİN İMHA EDİLMEDİ?
Şirk ve küfür ticareti ile hayatlarını sürdüren Mekkelilerin peygamberimizin elçilikle görevlendirilmesinden önce helâk edilmeme sebebi, 59. ayetin 1. cümlesindeki “Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi anakente göndermedikçe, memleketleri helâk edici değildir” ifadesiyle açıklanmıştır.

Bu husus başka ayetlerde de belirtilmiştir:
Allah bir şehri misal olarak verdi: [Bu şehir] güvenli, huzurlu idi, Oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini [felâketini] tattırıverdi.
Ant olsun ki, onlara içlerinden bir peygamber de gelmişti. Onu da yalanladılar. Bunun üzerine, onlar zulüm yaparlarken azap da onları yakalayıverdi. (Nahl/112, 113)
Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir Peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra/15)
Ve senin Rabbin, halkları ıslahatçı [düzeltici, reformist] iken, o memleketleri haksız yere / zulüm sebebiyle helâk edecek değildir. (Hud/117)
Ey cinn ve ins topluluğu [tüm insanlar]! Size âyetlerimi anlatan ve bugününüze kavuşacağınız hususunda sizi uyaran kendinizden elçiler gelmedi mi? Onlar, “Kendi aleyhimize şahidiz” dediler. Basit yaşam onları aldattı ve onlar kendilerinin kesinlikle kâfirlerin ta kendisi olduklarına şahitlik ettiler.
İşte bu; Rabbinin, halkı gafil iken ülkeleri zulüm ile helak edici olmayışıdır.
Ve hepsi için yaptıklarına göre dereceler vardır. Ve senin Rabbin onların yaptıklarından gafil değildir. (Enam/130, 132)
İşte böylece Biz kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur`an vahyettik. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. (Şûra/7)
Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılmış bulacakları o ümmî peygamber, o elçiye uyarlar. O hâlde, ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (A’raf/157)
De ki: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?”. De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Ve sizi ve ulaşan herkesi kendisiyle uyarayım diye bana bu Kur`ân vahyolundu. Allah’la beraber gerçekten başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten tanıklık eder misiniz?” De ki: “Ben etmem”. De ki: “O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve kesinlikle ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım”. (En’am/19)
Artık onlar [dünyayı isteyenler] hiç Rabbinden açık bir belge üzere olan ve kendisini Allah’tan bir şahidin takip ettiği ve de kendinden önce bir önder ve rahmet olarak Musa’nın kitabı bulunan kimse gibi midir? İşte onlar [Böyle olanlar] ona [Kur’an’a] inanırlar. Hangi hizipten olursa olsun kim onu inkâr ederse, ona vaat edilen yer ateştir. İşte bütün bunlardan dolayı sen de bundan [Kur’an’dan] şüphe içinde olma. Kesinlikle o Rabbinden bir haktır/gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmiyorlar. (Hud/17)
Ve hiç bir şehir yoktur ki, kıyamet gününden önce Biz onu helâk etmeyelim yahut şiddetli bir azap ile azaplandırmayalım. Bu, Kitap’ta satırlaştırılmıştır. (İsra/58)
Peygamberimiz kendilerine elçi olarak gönderildikten sonra onunla mücadele etmelerine rağmen Mekkeli müşriklerin helâk edilmemelerinin sebebi ise, yine 59. ayetin 2. cümlesindeki “Zaten Biz, halkı zalim olmayan memleketleri helâk edici değiliz” ifadesiyle açıklanmıştır. Bu ifadeden, Mekkelilerin hepsinin de zalim [şirke batmış] kimseler olmadığı anlaşılmaktadır ki, bu durum herkesin bildiği bir gerçektir. Yüce Allah o gün için iman etmemiş olanların bir kısmının daha sonra iman edeceğini; hayatlarının sonuna kadar iman etmeyecek olanların ise, soylarından gelecek bazı kimselerin iman edeceklerini biliyordu ve bu sebeple de onları helâk etmiyordu. Nitekim bu husus aynen gerçekleşmiş, o günün müşriklerinden ve onların soylarından birçok kişi mümin olmuştur.
H.Yılmaz

Bkz. 58. notun ikinci yarısı. -  Zımnen, “Kendisine bahşettiğimiz nimetleri kötüye kullandığı ve bunları Bizden başka güçlere isnad ettiği için”. M.Esed

Bu ayet de müşriklerin ileri sürdükleri mazerete karşı verilen bir cevaptır. Burada onlara basit hayatta kazandırılanlar ile Allah’ın gösterdiği yolda gidip Allah’ın vaat ettiklerini hak edenlerin bir olmayacağı söylenmektedir.
Bu ayeti anlamak için iki noktanın dikkate alınması lâzımdır:
Birinci olarak: İnsan, dünya hayatı ile ahiret hayatı arasındaki farkı iyi kavramalı, mukayeseyi iyi yapmalıdır. Dünya hayatı, ister nimet ister külfet itibariyle olsun, basit, iğreti, değişken ve geçicidir. Ahiret hayatı ise sonsuzdur ve değişken değildir. Bu durumda akıllı insanın ahiret hayatını tercih etmesi gerektiği apaçık ortadadır.
İkinci olarak: İnsan, “Rabbimiz kullarından ne istiyor?” bunu iyi bilmelidir. O, insanlardan mal mülk edinmemelerini, bu dünyanın nimetleriyle ilgilenmemelerini, sefil yaşamalarını değil, çok çalışmalarını ve kazandıklarını doğru yolda çokça harcamalarını istemektedir. Burada bize verilen mesaj, “geçici” için “ebedî”nin terk edilmemesi ve “geçici”yi elde etmek için şirk, zulüm, inkâr, fısk ve fücur yollarına tevessül edilmemesidir.

Kısaca dünya nimetlerinin meşru sınırlar içinde kazanılması ve yine meşru sınırlar içinde harcanmasıdır:
Ve Allah, dilediği kimseye rızkı genişletir de ölçülendirir de. Onlar ise basit hayat ile ferahladılar. Oysa basit hayat, ahirette sadece bir kazanımdır. (Ra’d/26)
Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır [zâlike metâu’l-hayati’d-dünya]. Ve Allah, varılacak güzel yer kendi katında olandır.
De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takva sahibi olan kişiler için Rabblerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’tan hoşnutluk vardır. Allah kulları en iyi görendir.” (Âl-i Imran/14, 15)
Kendilerine “Elinizi çekin, namazı ikame edin, zekatı verin” denenleri görmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah’ın haşyeti gibi yahut haşyetçe daha şiddetli olarak insanlara haşyet duyarlar. Ve “Rabbimiz, ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı çok azdır. Ahiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz bir hurma çekirdeğindeki ipince bir iplik kadar bile haksızlığa uğratılmayacaksınız.” (Nisa/77)
Ey iman etmiş kişiler! Ne oldu ki size, Allah yolunda savaşa kuşanın denildiği zaman yere ağırlaşıp kaldınız [çakılıp kaldınız]. Ahiretten cayıp basit hayata mı razı oldunuz? Ama ahirettekine göre, bu basit hayatın kazanımı pek azdır [Fema metâu’l-hayati’d-dünya fi’l-âhıreti illâ kalîl]. (Tövbe/38) H.Yılmaz


Lafzen, “[var olduğunu] vehmettiğiniz ortaklarım”: bkz. 66:22-23 hk. 15 ve 16. notlar. M.Esed

Bu söylenenler dördüncü cevabın bir devamıdır ve daha önceki ayetin son cümlesiyle bağlantı içindedir. Mânâsı şudur: "Şirk" ve putperestlik günahında ısrar eden ve sırf dünyevî çıkarları uğruna Rasûl'e inanmayı reddedenler, ahiretteki ebedî hayatta şöyle şöyle kötü sonuçlarla karşılacaklardır. Şu halde dünya hayatının zinet ve servetleriyle iyice keyif sürdükten sonra, isterlerse dünyadayken hiçbir felâkete maruz kalmamış olsunlar, sonunda böyle bir akibetle karşılaşmalarının iyi bir alış veriş olup olmadığına kendileri karar versinler. Mevdudi

 

Yani Allah'ın yargısının aleyhlerine gerçekleştiğini gören kimseler (karş. 27:82 ve ilgili 73. not). Ayetin devamından da anlaşılacağı gibi, burada hitab edilen kimseler, toplumlarına yanlış ölçüler, yanlış değer hükümleri empoze ettiği farzedilen “din ve düşünce önderleri”dir; ve yandaşlarının tuttuğu eğri yoldan en başta bunlar sorumlu olduklarından, öte dünyada azabı en başta çekenler de bunlar olacaktır.

Yani, “biz onları yoldan çıkardıysak, bu, kötü niyetimizden ötürü değildi; bizi nasıl bizden öncekiler yoldan çıkardıysa, biz de onlardan devraldığımız bakış açıları ve yaşam tarzıyla sonrakileri yoldan çıkarmış olduk”. Bu “cevap”, hiç şüphesiz, zevahiri kurtarmak için söylenmiş mesnetsiz bir sözdür; fakat burada bu söze, insanın kaba maddeciliğe dayanan sahte -ve böyle olduğu halde, yine de yüceltilmekten geri durulmayan- değer ve kavramlara karşı gösterdiği bağlılığın sadece bir “toplumsal sirayet” meselesi olduğunu; bir başka deyişle, bu maddeci sahte değerlere sırf öncekilerden intikal ettiği ve sonraki nesiller tarafından da körü körüne benimsendiği için zaman içinde reddedilemez gözüyle bakılır olduğunu göstermek için yer verilmiştir. En derin anlamıyla bu pasaj, Kur’an'daki benzer başka ifadeler gibi, zihnî ya da ahlakî bir önermenin doğruluğuna hükmetmek için öteki bütün şartları bir kenara bırakıp sadece onun önceki nesiller tarafından muteber görülmüş olmasını yeterli görmenin zihnen ve ahlaken kabul edilemez olduğunu vurgulamaktadır.

Bir başka deyişle, onlar sadece kendi arzu ve heveslerine kulluk ediyorlar, ama bu arzu ve heveslerini haricî varlıklara yansıtıyor yahut onlarla özdeşleştiriyorlardı. Bu konuda bkz. 10:28 ve ilgili notlar, özellikle 46. not, ayrıca bkz. 34:41 ve 52. not. 

 (M.Esed)

Bu kimseler, insanlar ve cinlerden olan şeytanlardır, bu dünyada Allah'a ortak koşmuşlar, öğretileri ilahî emirlere tercih edilmiş, halkı doğru yoldan çevirip onlara yanlış hayat tarzları benimsetmişlerdir. Böyle şeytanlar asla ilâh olarak isimlendirilemez, onlara rab denemez. Fakat madem ki yalnızca Allah'a ibadet ve itaat gerekirken onlara da ibadet ve itaat ediliyor, şu halde onlar uluhiyete ortak koşulmuşlar demektir. (İzah için bkz. Kaf an: 50)
 Yani, "Biz onları zorla yaptırmadık, onları ne görme, ne işitme kuvvetlerinden, ne de düşünme melekesinden mahrum ettik ve ne de onlar hak yola girmek istediklerinde onları zorla bâtıl yola çekebileceğimiz bir durum sözkonusuydu. Gerçek şudur ki, nasıl biz kendi özgür irademizi kullanarak saptıysak, onlar da kendi özgür iradeleriyle bizim kendilerine sunduğumuz yanlış yolu tercih ettiler. Dolayısıyla onların yaptıklarından biz sorumlu değiliz; onlar kendi yaptıklarından, biz kendi yaptıklarımızdan sorumluyuz.
Burada işaret edilmesi gereken ince bir nokta vardır. Aslında Allah kendisine onları ortak koşanları hesaba çekecektir, fakat onlar cevap vermeden bizzat ortak koşulanlar cevap verecektir. Bunun sebebi şudur: Bütün müşrikler bu şekilde sigaya çekilirken onların önder ve kılavuzları azap vaktinin kendileri için geldiğini anlayacaktır, çünkü besbelli ki izleyiceleri kendilerini saptırdığı için onları suçlayacaktır. Dolayısıyla izleyiciler birşey söylemeden onlar atılacak ve masumiyetleri için mazeret ve ricada bulunacaklardır.
 Yani, "Onlar bize tapmıyorlardı, sadece kendilerine tapıyorlardı." Mevdudi

Lafzen, “[Allah için uydurduğunuz] ortaklarınızı”: bkz. yukarıda 64. not. Lev kânû yehtedûn ibaresine verdiğimiz bu anlam için bkz. yukarıda 56. not. M.Esed

Veya: Azâbı gördüler, âh keşke yola gelmiş olsalardı! diye temennî ettiler

Yani, "Onları yardıma çağırın. Dünyadayken onlara dayanıyor, emirlerimize kulak asmıyordunuz. Haydi çağırın onları da sizleri bu cezadan kurtarsınlar. Mevdudi

Bu ifade, ilgili 60. notla açıklanan 59. ayetin ilk cümlesiyle bağlantılıdır. Ayet, günahkarların Allah'ın elçileri tarafından ortaya konan doğru yol çağrısına icabet etmemiş olduklarını îma etmektedir. Kur’an'da başka pek çok örneğinde gördüğümüz gibi, burada da Allah'ın günahkarlara yönelttiği soru, aslında, nihaî yargı karşısında suçluluğunun farkına varacak olan kişi için artık aşikar olan manevî çöküşe dikkat çekmek içindir. M.Esed

Lafzen, “bütün mazeret ve açıklamalar onlara kapanacak”. Cümlenin öznesi durumundaki enbâ’ (lafzen, “haberler”) ismi burada ayetin anlam akışı içinde yukarıda ifade edilmeye çalışılan bir anlamla yüklüdür (Taberî).

 Yani, bütünüyle ve topluca şaşkınlık içinde olacaklar. Lâ yetesâelûn (lafzen, “birbirlerine soru soramayacaklar”) ibaresine yukarıda verilen anlam için bkz. bu ibare hakkında Beydâvî, Zemahşerî ve Beğavî tarafından yapılan açıklamalar. M.Esed

Bu ayet grubunda, basit dünya zevklerini ahiret hayatına tercih etmeleri sonucu ahirette kötü durumlara düşenlerin ve onları bu durumlara düşüren zavallıların birbirleriyle davalaşmaları gözler önüne serilmektedir. Bu sahneler Saffat suresinde şöyle canlandırılmıştır:
Ve onların bazısı bazısına, dönmüş [yüz yüze gelmiş] soruşuyorlar [birbirlerini sorumlu tutuyorlar].
Onlar: “Şüphesiz siz bize [uğurlu görünerek] sağdan gelir dururdunuz” derler.
Diğerleri derler ki: “Bilakis, siz müminler olmamıştınız. Bizim size karşı bir gücümüz de yoktu. Bilakissiz azmış bir kavimdiniz. Onun için üzerimize Rabbimizin Söz’ü hak oldu. Şüphesiz biz tadıcılarız. Sonra biz, sizi kışkırttık. Çünkü biz kışkırtıcılar idik.”
Şu halde şüphesiz onlar o gün azapta ortaktırlar. (Saffat/27-33)
Dikkat edilirse, burada hesaba çekilenler “kandırılan akılsız kimseler”dir. Allah ortak koşanlara sormaktadır ama cevap verenler bizzat ortak koşulanlardır. Akılsızlar tarafından suçlanan bu kişiler, güçler, varlıklar, suçlamalar karşısında “Biz bunları zorla yaptırmadık, onları ne görme, ne işitme kuvvetlerinden, ne de düşünme melekesinden mahrum ettik ve ne de onlar hak yola girmek istediklerinde onları zorla bâtıl yola çekebileceğimiz bir durum söz konusu idi. Gerçek şudur ki, nasıl biz kendi özgür irademizi kullanarak saptıysak, onlar da kendi özgür iradeleriyle bizim kendilerine sunduğumuz yanlış yolu tercih ettiler. Dolayısıyla onların yaptıklarından biz sorumlu değiliz; onlar kendi yaptıklarından, biz kendi yaptıklarımızdan sorumluyuz” diyerek suçlamaları kabul etmeyeceklerdir.
Ortak koşanlarla ortak koşulanlar arasındaki bu çekişme, birçok ayette dile getirilmiştir:
Şüphesiz ki bu, ateş ehlinin birbiriyle tartışması / davalaşması gerçektir. (Sad/64)
O gün müttekiler hariç tüm izdaşlar [birbirinin izinden gidenler] birbirlerine düşmandırlar. (Zühruf/67)
Ve ant olsun ki siz, sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız/teker teker Bize geldiniz ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bıraktınız. Ve içinizde kendilerinin ortaklar olduğuna inandığınız şefaatçılarınızı sizinle beraber görmüyoruz. Ant olsun aranızda kesilme olmuş ve yanlış inandığınız şeyler kaybolmuştur. (En’am/94)
Sonra siz kesinlikle kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda tartışacaksınız. (Zümer/31)
Ve onlar, kendileri için bir izzet [güç, şan, şeref] olsun diye, Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler.
Hayır... Hayır... [Onların zannettikleri gibi değil]... Onlar [edindikleri ilâhlar] onların ibadetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır. (Meryem/81, 82)
Ve Allah’ın astlarından kıyamet gününe kadar kendisine hiç bir cevap veremeyecek olan kimselere dua eden kimseden daha sapık kim olabilir? Onlar [tapılan kimseler], onların yalvarışlarından habersizler de.
İnsanlar bir araya toplandığı zaman onlar [taptıkları kimseler] kendilerine düşmandırlar. Ve onların kendilerine tapmalarını inkâr ederler. (Ahkaf/5, 6)
O zaman kendilerine uyulan kimseler, azabı görerek kendilerine uyanlardan kaçıp uzaklaşmışlardır. Ve onlarla bağlar kesilmiştir.
Ve onlara uyanlar, “Ah, bizim için dünyaya bir dönüş olsaydı da onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” derler. İşte böylece Allah onlara bütün amellerini, üzerlerine yığılmış hasretler [pişmanlık ve üzüntüler] hâlinde gösterecektir. Onlar bu ateşten çıkanlar da değillerdir. (Bakara/166, 167)
Ve o gün O [Allah]: “Yanlış olarak inandığınız benim ortaklarımı hadi çağırın” der. Sonra onlar da onları çağırdılar da onlar kendilerine cevap vermediler. Ve Biz, onların arasına ateşten bir engel kılmışızdır.
Ve günahkârlar ateşi görmüşler de artık kendilerinin ona düşeceklerine kani olmuşlardır. Ondan kaçıp sığınacak bir yer de bulamadılar. (Kehf/52, 53)
63. ayette konu edilen “Söz”, Rabbimizin bizi yarattığında hakkımızda aldığı bir ilke kararıdır:
[Allah] Buyurdu ki: “Hakk budur. Ben de şu hakkı söylüyorum: Ant olsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından, hepinizden dolduracağım.” (Sad/84, 85)
Ve eğer Biz dileseydik her nefse [kişiye] hidayetini verirdik. Velâkin Benden: “Bütün cinnlerden ve insanlardan [herkesten] cehennemi elbette tamamen dolduracağım” sözü hakk olmuştur. (Secde/13)
Rabbimizin cehennemin ins ve cinn [herkes] tarafından doldurulmasına yönelik kararında dikkatlerden kaçmaması gereken ince bir nokta vardır ki, bu da cehennemi dolduracak olanların bu sonuca bizzat kendi özgür iradeleri ve seçimleri ile ulaşacak olmalarıdır. Çünkü Rabbimiz, rahmeti gereği insanlara elçi göndermekte, kitap indirmekte, insanları ise seçimlerinde serbest bırakmaktadır. Elçi göndermeden azap etmeyeceği ise zaten Rabbimizin bildirdiği bir ilke kararıdır.
Konuyla ilgili daha ayrıntılı açıklama Kaf suresinin tahlilinde verilmiştir. (Tebyinü’l-Kur’an; c:2, s:110,111)  H.Yılmaz


Yapılan uyarılardan sonra burada Rabbimiz kurtuluş kapısını göstermektedir: Buna göre, geçmişinde neye inanmış ve hangi ameli işlemiş olursa olsun, kişinin tövbe etmesi, sonra da iman edip salihatı işlemesi hâlinde, Rabbimiz onun kurtulanlardan olmayı umabileceğini söylemekte, böylece insanları tövbeye davet ederek suçlu kullarına kurtuluş yolunu göstermektedir.
Sonra kim yaptığı zulümden sonra tövbe eder ve düzeltirse, bilsin ki şüphesiz Allah, onun tövbesini kabul eder. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Maide/39)
Allah`ın [kabulünü] üzerine aldığı tövbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tövbe edenlerinkidir. İşte Allah, böylelerinin tövbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm / hikmet sahibidir.
Tövbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: `Ben şimdi gerçekten tövbe ettim` diyenler, ne de kâfir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azap hazırlamışızdır. (Nisa/17, 18)
De ki: “Ey haddi aşarak nefislerine karşı sınırı aşmış olan kölelerim! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, günahları tümden bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Zümer/53)
Bunlardan başka, tövbenin konu edildiği şu ayetlere de bakılabilir:

Enam/54, Meryem/60, Ta Ha/82, Furkan/70, 71, Nur/31, Tahrim/8, Bakara/160, Al-i Imran/89, Araf/153, Nahl/119, Nur/5, Şura/28  H.Yılmaz
Yani, dünya hayatı sırasında. Kişinin kendi ahlakî ya da manevî eksikliğinin farkına varmasıyla başlayan tevbe haline ilişkin bir açıklama için bkz. 24. sure, 41. not. M.Esed

 Klasik müfessirlerden bazıları mâ kâne lehumu'l-hıyerah ibaresindeki mâ'yı olumsuzluk eki (ya da takısı) olarak, hıyerah ismini “seçim/ihtiyar” yahut “seçme özgürlüğü/seçme serbestisi” olarak ele alıp buna dayanarak ibareye “seçen O'dur; onların [yani, insanların/kulların] seçme özgürlüğü yoktur” anlamını verme eğilimindedirler. Fakat, bizim kanaatimize göre, bu açıklama tarzı sadece bu surenin daha önceki ayetleriyle değil, her fırsatta insanın doğru ile eğri arasında seçim yapmak sorumluluğu altında olduğunu -ve dolayısıyla izafî bir seçim serbestisi içinde olduğunu- ama bunun yanında, olayların gidişini, sınırsız kudret ve bilgisiyle nihaî anlamda Allah'ın belirlediğini vurgulayan Kur’an mesajının tamamiyle çelişir gözükmektedir. Bunun içindir ki, biz çeviride mâ takısını olumsuzluk eki olarak değil, fakat ellezî (“ki” yahut “her ne”)'nin gördüğü işi bir ilgi zamiri olarak gören ve hıyerah ismine, sözcüğün birincil karşılığıyla, yani “seçilen” yahut en iyisi olduğu kanaatiyle “tercih edilen” anlamını veren, bir başka deyişle onu hayr sözcüğüyle eş anlamlı olarak ele alan Taberî'nin benimseyip inandırıcı bir tarzda savunduğu görüşü esas aldık. Zemahşerî (Taberî'den bahsetmese de) bu görüşü açıkça desteklemekte, onu şöylece genişletmektedir: “Allah insanlık için en hayırlı (mâ huve hayr) ve en yararlı olanı (aslah) seçer; çünkü O, onlar için neyin iyi olacağını onlardan daha iyi bilir”.

Allah dilediği insanları seçip peygamber yapar. Vahyine kim lâyıksa onu seçer. Âyette bu mânâ mevcudolduğu gibi, Allah'ın genel bir yasasına da işâret bulunmaktadır: Bilindiği gibi türlerde sürekli bir evrim vardır. Her tür, işe yaramaz olanlarını ayıklayarak tekâmül eder. İşte bu tekâmül, Allah'ın yaratmasından ve seçmesinden başka bir şey değildir.  M.Esed                                                                                                                                                                                         Bu gerçekte şirke bir reddiyedir. Allah, müşrikler tarafından yaratıkları arasından sayısız ilâh ittihaz edilmesine ve bu sözde ilâh-lara kendi kafalarından sıfatlar, dereceler ve mevkiler biçmelerine karşı çıkmaktadır. "Yarattığımız insanlar, melekler, cinler ve diğer kullar arasında dilediğimize hangi sıfatları, hangi kabiliyet ve güçleri bahşedebileceğimize, biz karar verir, dilediğimize dilediğimiz görevi biz kendimiz tevdi ederiz. Fakat müşrikler nereden yetki almışlar da kullarımız arasından akıllarına eseni bela savıcı, hazineler bahşedici ve dualara karşılık verici tayin etmişler? Birini yağmur ilâhı, bir diğerini mal ve çocuk bahşedici, bir başkasını da şifa verici ve hastalıkları iyileştirici olarak tayin etmek hakkını nereden almışlar? Nasıl hoşlarına gideni benim mülkümün bir kısmına yönetici yapıp, benim güçlerimden canlarının istediğini ona yamamışlar? İster melek olsun, ister cin yahut bir peygamber, veli yahut başka biri, hepsi tarafımdan yaratılmıştır. Bunlardan herhangi biri herhangi bir kemale sahipse bu ona tarafımızdan bahşedilmiştir: Kendisinden herhangi bir görevi üstlenmesini istemişsek biz istemişizdir. Dolayısıyla herhangi birinin özel bir görev için seçilmiş olması, onun kulluktan ilâhlık makamına yükseltilmesini, Allah'ı bırakıp ona yalvarılmasını, ondan yardım istenmesini, onun akibetleri belirleyici, ilâhi sıfat ve güçlere sahip biriymiş gibi kabul edilmesini gerektirmez." Mevdudi

“Bu dünyada da, öte dünyada da”. M.Esed

Bu ayetlerde Rabbimiz, ilk yaratmanın, yaratmanın devamının ve yaratılanlarla ilgili her türlü tasarrufun kendi elinde olduğunu açıklamaktadır. Bu ayetler aynı zamanda şirke bir reddiye mahiyetindedir. Çünkü Rabbimiz, her şeyin kendi kontrolünde olduğunu bildirdiği bu ayetlerde müşriklerin kendi kafalarından bu sözde ilâhlara yağmur yağdırma, şifa verme, bereket sağlama, şefaat etme gibi işler gördürüp onlara sıfatlar, dereceler ve mevkiler biçmelerine karşı çıkmaktadır.
69. ayette dile getirilmiş olan “Allah’ın her şeyi bildiği” hususu, başka ayetlerde de vurgulanmıştır:
Allah, “her dişinin neyi taşıdığını, rahimler neyi eksiltir ve neyi artırır” bilir. Ve her şey O’nun katında bir ölçü iledir.
[Allah], gaybı da açıkta olanı da bilendir, pek büyüktür, yücedir.
Sizden sözü gizleyen kimse ve onu açığa vuran kimse, gece gizlenenle gündüz açığa çıkan kimse eşittir. (Ra’d/8-10)
Gaybın anahtarları da yalnızca onun katındadır. Ondan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.” (En’am/59)
Rabbimiz, kendisine yakıştırılan noksan sıfatlardan arınık olduğunu ise sadece burada değil, yüzlerce yerde konu etmiştir. H.Yılmaz


Lafzen, “Allah'tan başka size ışık getirebilecek tanrı kimdir?” Bununla, böyle bir “tanrı”nın var olmadığının dile getirilmek istendiği açıktır. M.Esed

Yani, “Şaşmaz bir düzen ve amaçlılık içinde yürüyen yaratılış mucizesine bakıp düşünmeyecek misiniz?” M.Esed

Bu ayet grubunda, peygamberimizden inançsızlara seslenmesi istenmekte ve Allah’ın varlığına, birliğine, ahirette yeniden yaratacağına, hesap soracağına kanıt olarak gece ile gündüzün yaşam üzerindeki etkisi gösterilmektedir.
Yüce Rabbimiz burada, gece ile gündüzün mevcut düzeninin değişmesi, yani sürekli gece veya sürekli gündüz olması hâlinde meydana gelebileceklerin düşünülmesini istemiş ve mevcut düzendeki gece ile gündüz ayarının ne kadar isabetli olduğuna dikkat çekmiştir.
Gece ile gündüze ibret verici bir olgu olarak pek çok ayette işaret edilmiş ve insanlara gece ile gündüz gerçeğini düşünerek akıllarını başlarına alabilecekleri bildirilmiştir.
Rabbinin o gölgeyi nasıl uzatmış olduğuna bakmadın mı? Dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı. Sonra Biz Güneş’i, ona delil kıldık. Sonra da onu kolay bir çekişle kendimize doğru çektik.
Ve O, sizin için geceyi elbise, uykuyu da rahatlık kılandır. Ve O, gündüzü yayılış kılandır. (Furkan/45–47) H.Yılmaz


Yani, Kıyamet Günü -böylece 62-66. ayetlerde temas edilen konuya dönülmektedir. Yukarıda 62. ayette geçen “soru”nun burada tekrarlanması, günahkarların dünyadaki tutumlarını aklen hiçbir şekilde haklı gösterebilecek durumda olmadıklarını vurgulamak içindir; sonraki ayetin başındaki ilave de bu hususa dikkat çekmek içindir. M.Esed

Yani, insanlık tarihinin çeşitli dönemlerinde görevlendirilen ve ayette sözü edilen günahkarlar güruhuna vaktiyle Allah'ın mesajlarını yeterince tebliğ ettiklerine dair şimdi (Hesap Günü'nde) beyanda bulunacak olan peygamberler.

 Lafzen, “Getirin delilinizi” -yani, Allah'tan başka herhangi bir varlığın yahut kimsenin tanrısal nitelikler, tanrısal güçler taşıdığını isbat makamında.

 Yani, görecekler ki, Hak olan Allah'tır ve tanrılık da ancak Allah'a mahsustur; geri kalan her şey ve herkes O'nun mutlak iradesine bağlıdır.

 Mâ kânû yefterûn (lafzen, “uydurageldikleri şeyler”) ibaresine burada ve 6:24, 7:53, 10:30, 11:21 ve 16:87'de verdiğimiz “kendi çarpık muhayyilelerinin ürünü düzmece tanrılar” karşılığı için bkz. 11. sure, 42. not; ayrıca, 6:22 hk. 15. not. Bu “çarpık muhayyile”nin özel bir örneği -insanın dünyevî itibar ve zenginliğine dayanarak sürüklendiği boş gurur ve gösterişe işaret edici yönde- hemen bundan sonraki ayette geçen Kârûn kıssasında sergilenmektedir (bkz. bir sonraki not). M.Esed

"Bir şahit": Topluluğu uyaran peygamber yahut topluluk içinde hakikatı tebliğ görevini icra eden peygamberlerin takipçileri arasından salih bir kişi, yahut hakikat mesajının topluluğa ulaştırıldığı vasıta.
 Yani, "Mazur olduğunuzu göstermek için ikna edici bir delil getirin. Ya ısrar edip durduğunuz Şirk'in risalet ve ahiret'i inkârın doğru inanç olduğunu ve akli delillerle bu inancı benimsediğinizi ispatlayın, yahut eğer bunu yapamıyorsanız, hiç değilse bu hataya karşı sizi uyarmak için Allah'ın hiçbir düzenlemede bulunmadığını, size doğru yolu göstermediğini ispat edin." Mevdudi

Bu ayetlerde yeni bir mahşer sahnesi canlandırılarak yine 62-66. ayetlerdeki konuya dönülmektedir. Artık mahkeme başlamıştır. O gün kimsenin yalan söyleyebilecek, mazeret ileri sürebilecek imkânı yoktur. Çünkü tüm uydurma şeyler yok olup gitmiş, ortada sadece Allah’a ait hakikat kalmıştır.
75. ayette geçen “bir şahit” ifadesiyle, toplumu uyaran peygamber kastedilmiştir. Çünkü peygamberler hesap anında tanık olarak bulundurulacaklardır:
elçiler, vakitlendirildikleri zaman,
bunlar hangi gün için ertelendiler ise!
Ayırt etme günü için… (Mürselat/11-13)
Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl? (Nisa/41)
Ve Biz o gün, her ümmet içinde, kendilerinden kendi aleyhlerine bir şahit göndereceğiz. Seni de onların üzerine şahit getireceğiz. Biz bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara bir kılavuz, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (Nahl/89)
Ve yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hakk ile karar verilmiştir. Ve onlar zulüm olunmazlar [onlara haksızlık edilmez]. (Zümer/69)
75. ayetteki “Haydi, kesin delilinizi getirin!” ifadesiyle suçlulara sanki şöyle denmektedir: “Mazur olduğunuzu göstermek için ikna edici bir delil getirin! Ya ısrar edip durduğunuz şirkin, elçiliği ve ahireti inkârın doğru bir inanç olduğunu ve bu inancı aklî delillerle benimsediğinizi ispatlayın; yahut eğer bunu yapamıyorsanız, hiç değilse bu hataya karşı sizi uyarmak için Allah`ın hiçbir düzenlemede bulunmadığını, size doğru yolu göstermediğini ispat edin!”  H.Yılmaz


Yukarıdaki cümlenin kuruluş tarzı, Allah'ın büyük peygamberlerinden birinin ümmetine, yani o'nun getirdiği mesaja bağlı bir topluma mensup birinin bile -önceki pasajda işaret edilen “çarpık muhayyile”nin özel bir tezahürü olarak- kendini boş gurura ve büyüklük duygusuna kaptırıp günahkarca bir hayat sürdürmesinin az rastlanır bir durum olmadığına işaret etmektedir. Kârûn'la Eski Ahid'in Korah'ı (Sayılar, xvi) arasında kurulagelen özdeşlik, yukarıdaki kıssayla tarihî bir olayın anlatımı değil, fakat ahlakî bir mesaj amaçlandığı gözönünde bulundurulursa pek tutarlı gözükmediği gibi Kur’ânî metin tarafından da doğrulanmamaktadır. Bu husus, ayrıca, Kur’an'ın başka bölümlerinde (29:39 ve 40:24) Kârûn'la Firavun'un yanyana anılmasını da açıklıyor.

 ‘Usbeh terimi, on yahut daha çok (kırka kadar) adamın meydana getirdiği topluluk için kullanılır. Burada ise çokluktan kinaye olarak ağırlık ifade etmek üzere mecazen kullanılmıştır. Mefâtih ismi hem “anahtar” anlamına gelen miftah veya miftâh kelimesinin hem de “kilit altındaki şey” yani, “mal stoğu” ya da “hazine sandığı” anlamına gelen meftah kelimesinin çoğuludur ki, ayetteki anlam akışına uygun düşen de bu son kelimedir.M.Esed

Bu gerçek, 57. ayetten bu yanaki pasajın temasını oluşturan mazeretin devam eden cevabı olarak zikrediliyor. Buna dikkat ederek şu gerçek akılda tutulmalı ki, Rasûlullah Muhammed'in mesajının, bütün kavmî çıkarları tersyüz edeceğinden korkanlar, aslında büyük sermayedarlar, faizciler ve Mekke kapitalistleriydi. Bu tipler, uluslararası ticaret ve faizcilik yüzünden zamanlarının Karun'ları haline gelmişlerdi. Bunlar asıl hakikatin azamî derecede servet kazanıp biriktirmek olduğuna inanan kimselerdi. Bu hedefi geçersiz kılan herhangi birşey hiçbir surette kabul edilemeyecek bir yalandı. Öte tarafta ise, bu kodamanlara özlem dolu gözlerle bakıp bir an önce bu insanların ulaştığı zenginliğe büyük bir ihtirasla ulaşmak isteyen halk vardı. Böyle para ihtirasıyla yüklü bir atmosferde insanlar, Rasûlullah Muhammed'in (s.a) Tevhid'e, Ahiret'e ve manevi bir yasaya yaptığı davetin kabul edilmesi halinde Kureyş'in yalnız ticarî değil, ekonomik açıdan da yıkımına yol açacağı şeklinde güya bomba gibi bir delile sahip oldukları düşüncesindeydiler.
 Kitab-ı Mukaddes ve Talmud'da adı Korah olarak geçen Karun, Hz. Musa'nın (a.s) ilk yeğeniydi. Çıkış (6: 18-21)'da verilen şecereye göre Hz. Musa (a.s) ile Karun'un babaları özkardeş idiler. Kur'an'ın başka bir yerinde bu adamın bir İsrailli olmasına rağmen Firavun'la işbirliği yaptığı ve onun gözdelerinden biri olduğu zikredilir, öylesine ki Firavun'dan sonra Hz. Musa'ya (a.s) karşı çıkan iki elebaşıdan biri işte bu Karun'du: "Andolsun ki Musa'yı, ayetlerimiz ve apaçık bir burhanla (delille), Firavun, Haman ve Karun'a göndermişizdir. Ama onlar şöyle demişlerdi: O yalancı ve büyücünün biridir." (Mümin: 23-24)
Bundan şu sonuç çıkar ki, Karun kendi kavmine ihanet etmiş ve İsrailoğulları'nı sürmeye niyetli düşman güçlerin destekçisi olmuştu. Kendi halkına bu ihaneti, kendisine Firavun nezdinde de büyük bir mevki kazandırmıştı. Firavun'un yanısıra Hz. Musa'nın (a.s) kendilerine gönderildiği iki önemli kişiden biri olmuştur. Yani, Firavun'un başbaşkanı Haman ile, İsrailli kapitalist Karun... O kadar ki, diğer önde gelen şahıslar ve saray erkanı isimleri anmaya değmeyecek kadar ikinci planda kalmışlardı. Karun'un bu konumu Ankebut Suresi 39. ayette de îmâ edilmektedir.
 Kitab-ı Mukaddes'de (Sayılar: Bab: 16) onunla ilgili zikredilen kıssada bu şahsın servetiyle ilgili hiçbir kayıt yoktur. Fakat Yahudi rivayetlerine göre o kadar muazzam bir servete sahipti ki, hazinelerinin anahtarını taşımak için üçyüz katıra ihtiyaç vardı. (Jewish Encylopedia c: VII. sh. 556) Her ne kadar mübalağalı ise de bu cümle Karun'un İsrail kaynaklarına göre bile zamanının en zengin insanı olduğunu göstermektedir. Mevdudi

Lafzen, hayırlı, erdemli amaçlarla harcayarak. - 87 Lafzen, “ve ... unutma”, vb.: cömert davranmakla birlikte, kendi ihtiyaçlarını da hesaba katarak ölçülü davran (karş. 2:143: “Biz sizin dengeli ve ölçülü bir toplum olmanızı istedik”). M.Esed

Lafzen, “Benim kendi tecrübelerimin, akıllı ve iş bilir tutumumun ve bu yoldaki yeteneklerimin bir sonucu olarak” (karş. 39:49 ve ilgili 55. not).

Bu ifadeyle, “böyle günaha batmışların” (mücrimûn) genellikle kendi hatalarını görmek konusunda onmaz bir körlük içinde olduklarının ve dolayısıyla öğüt ve uyarılara kapalı olduklarının îma edildiği açıktır. M.Esed

Çünkü Allah, suçluların günâhlarını bilir. Onların her yaptıkları anında tesbit edilmiştir. Artık günâh işleyip işlemediklerini sormağa gerek yoktur. Oradaki muhâsebe gerçeği ortaya koyma sorgusu değil, yapılan hatâ ve günâhları suçlunun yüzüne vuran azar ve tekdîr muhâsebesidir.

Metindeki kelimeler iki anlama sahip olabilir:

a) Neye sahipsem kendi kabiliyetimle elde ettim. Bu, başka birinin böyle bir hakka layık olmaksızın lütuf olarak bana verebileceği bir ihsan değildir ve şimdi bana hiçbirşey vermemiş kimselere servetimin bir kısmını vererek, şükranlarımı sunmak yahut ihsanda bulunmanın bana uzak birşey olmadığını göstermek için bir kısmını bağışlamam gerekebilir."
b) Bana göre Allah bana bu serveti keyfiyet ve mükemmelliğimi gözönünde bulundurarak verdi. Eğer böyle biri olmasaydım, Allah tüm bunları bana vermezdi. Yani tüm bu nimetleri bana bağışlamış olması, benim onun gözdesi olduğuma ve izlediğim hayat tarzını tasdik ettiğine bir delildir.

Yani, "Böyle bilgili, akıllı, uzman ve yetenekli olmakla övünen bu adam, kendisinden önce bu dünyada yaşamış daha zengin, daha büyük, daha güçlü ve nüfuzlu insanların yaşadığını ve Allah'ın sonunda onları toptan yok ettiğini bilmiyor muydu?" Eğer, kabiliyet, maharet ve işbitiricilik dünyevî ilerlemenin yegane garantisi idiyse niye bu özellikler onları helâk olmaktan kurtaramadı? Ve eğer bir şahsın dünyevi terakkisi Allah'ın kendisiden hoşnut olduğuna, yaptığı iş ve kazandığı keyfiyet (itibar)leri tasdik ettiğine delâlet ediyorsa, niye o halde bu insanlar tamamen helâk edildiler."

Yani, "Suçlular daima her türlü kötülükten beri olan en iyi kimseler olduklarını iddia etmişlerdir, fakat onlara verilecek ceza kendi ifadelerine dayanılarak verilmez. Çünkü yakalandıklarında kendi günahlarını v.s itiraf etmezler." Mevdudi

Lafzen, “kendisine yardım eden bir topluluk olmadı/bulamadı”. Kârûn'un “yere batırılması”, dünyevî varlık ve itibarının şu ya da bu sebeple, beklenmedik bir tarzda elinden çıktığını ifade eden mecazî bir anlamla yüklü olabilir. M.Esed

Hatırlanacak olursa, surenin 57-61. ayetlerinde Mekkeli müşriklerin dünya nimetlerini tercih ederek doğru yoldan çıktıkları belirtilmiş, akıllı insanın dünya kazançlarını değil de kalıcı ahiret kazançlarını tercih etmesi gerektiği yolunda uyarılar yapılmıştı. Bu uyarılara somut örnek teşkil edecek bir kıssanın anlatımı da konumuz olan bu ayet grubunda yapılmaktadır. Akıl sahiplerinin çok büyük ibretler alabileceği bu kıssanın baş aktörü, vurgunun, kapitalist zihniyetin sembolü olarak tanıtılan Karun’dur. İlk bakışta Karun ile ona muhatap olan iki grup insandan söz eden kıssa, pasajın içeriğine bakıldığında sadece o iki grubu değil, tüm zamanların servet düşkünlerini ve onlara imrenen akılsızları gözler önüne sermekte, ayrıca bu servet düşkünlerini ve onlara imrenen akılsızları uyaran bilgili ve bilinçli kişilerin bunu hangi sorumluluk bilinciyle yaptıklarını ortaya koymaktadır.
Kur’an’ın mesajından rahatsız olanlara bakıldığında, eski dönemlerde de olduğu gibi, bu kimselerin daima kendi kurdukları ekonomik ve sosyal düzenlerin alt üst olacağından korkan büyük sermayedarlar, tefeciler ve sömürgenler olduğu görülmektedir. Başka bir ifadeyle tarih, uluslararası ticaret, faiz ve sömürü ile Karunlaşmış kişilerle doludur. Bu kişiler,

Hümeze suresinde de bildirildiği üzere, en akıllı işin servet kazanıp biriktirmek olduğuna inanan ve kendi bilgi ve becerisi sayesinde elde ettiğini zannettiği servetleriyle kendilerini zengin hisseden tağutlaşmış kimselerdir:
Hayır… Hayır… Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendini yeterli gördüğünde [zengin olduğuna inandığında], kesinlikle azar [tuğyan eder]. (Alak/6-8)
Karun ismi Kur’an’da bu sureden başka iki surede daha geçmektedir:
Karun’u, Firavun’u ve Haman’ı da [yakaladı]. Ant olsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Hâlbuki geçiciler değillerdi. (Ankebut/39)
Ant olsun Musa’yı Firavun’a, Haman’a ve Karun’a ayetlerimizle ve açık bir delil ile elçi olarak gönderdik. Onlar da; “Bu bir sihirbaz, büyük bir yalancıdır” dediler. (Mümin/23, 24)
Yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığına göre, Musa peygamber, Karun’a da elçi olarak gönderilmiştir. Bu, Karun’un Firavun’la işbirliği içinde olduğunu ve servetini İsrailoğulları aleyhine kullandığını göstermektedir. Yani Karun, kendi kavmine ihanet eden, İsrailoğullarına zulmeden Firavun’un destekçisi ve işbirlikçisi bir kimsedir; Firavun nezdindeki yerini de kendi halkına ihaneti ile kazanmıştır. Bir İsrailoğlu olan kapitalist Karun’un kazandığı mevki o kadar önemlidir ki, Firavun’un destekçisi ve yandaşı olan saray erkânının adı, onun adının yanında ikinci plânda kalmış, Firavun ve başrahibi Haman’dan sonra Musa peygamberin elçi olarak gönderildiği üçüncü önemli kişi olmuştur.
Kitab-ı Mukaddes’te Karun adı geçmez. Ancak Sayılar, Çıkış, Tarihler ve Tekvin bölümlerinde bahsi geçen “Korah” ile Karun’un ekseriyetle aynı kişi olduğu kabul edilir:
Rivayet edildiğine göre, Karun, Allah`ın Nebisi Hz. Musa [a.s]`ya eziyet eder, Hz. Musa [a.s] ise aralarındaki akrabalıktan ötürü ona müdara ederdi. Derken zekatla ilgili ilâhî emir geldi. Bunun üzerine Hz. Musa [a.s], Karun ile, her bin dinara karşılık bir dinar, her bin dirheme karşılık bir dirhem [zekat vermesi] üzere anlaştı. Karun bunun yekûnunu hesap edince, çok buldu. Dolayısıyla cimrileşti ve İsrailoğullarını toplayarak "Musa [a.s] mallarınızı almak istiyor" dedi. Onlar da: "Sen bizim efendimiz ve büyüğümüzsün, bize dilediğini emret [yapalım]" dediler. Karun, "Falanca günahkâr [zaniye] kadına rüşvet [para] verelim. Musa [a.s]`nın kendisiyle zina ettiğini söylesin. Böylece İsrailoğulları ondan vazgeçerler" dedi. Böylece o kadına altın bir tas dolusu altın verdiler. (Razi; el Mefatihu’l-Gayb)
İbn Abbâs ve Süddî`den bir rivayete göre; Kârûn, fahişe bir kadına Hz. Mûsâ Isrâiloğulları içinde durup onlara Allah`ın kitabını okurken, onların huzurunda Hz. Musa`yı susturması için bir miktar mal vermiş de kadın: Ey Mûsâ, sen bana şöyle şöyle yapmıştın, demişti. Topluluk içinde kadın bu sözleri Hz. Mûsâ [a.s.]ya söylediğinde o korkudan titremiş, kadına doğru gelip iki rek`at namaz kılmış, sonra: Denizi yaran, sizi Firavun`dan kurtaran, şöyle şöyle yapan Allah aşkına, seni bu söylediğine sevk edenin kim olduğunu bana haber vereceksin, demiş. Kadın: Mademki bana Allah aşkına dedin; o hâlde Karun sana bunları söylemem için şunları şunları verdi. Ben Allah`a istiğfar edip O`na tevbe ediyorum, dedi. İşte o zaman Hz. Mûsâ, Allah için secdeye kapandı ve Kârûn hakkında istekte bulundu. Allah Teâlâ Hz. Musa`ya vahyedip: Yeryüzüne, sana onun hakkında itaat etmesini emrettim, buyurdu. Hz. Mûsâ, yeryüzüne Karun`u ve evini yutmasını emretti de, öyle oldu.
Karun`un helâki hakkında, şöyle bir olay da anlatılıyor: Kârûn, [bir gün] zîneti içinde boz renkli katırlara binmiş olarak kavminin yanma çıkmıştı. Onun ve hizmetçilerinin üzerinde erguvan renkli [boyalı] elbiseler vardı. Bu maiyyeti içinde Allah`ın peygamberi Hz. Mûsâ [a.s.]’nın meclisine uğradı. Hz. Mûsâ çevresindekilere Allah`ın günlerini hatırlatıyordu. Karun`u görünce, Hz. Musa`nın çevresindekiler yüzlerini ona döndürerek debdebe ve ihtişamına bakmaya başladılar. Hz. Mûsâ [a.s.] Karun`u çağırıp: Seni bu yaptığına sevk eden nedir? diye sordu. Kârûn: Ey Mûsâ, şayet sen benden peygamberlikle üstün kılınmışsan, şüphesiz ki ben de sana dünya ile üstün kılındım. Dilersen çıkalım; sen bana, ben de sana beddua edeyim, dedi. Hz. Mûsâ ve Kârûn kavmi içinde çıktılar. Hz. Mûsâ: Sen mi duâ edeceksin, yoksa ben mi duâ edeyim? diye sordu, Kârûn: Hayır, ben duâ edeceğim, dedi. Kârûn duâ etti de onun duasına icabet olunmadı. Sonra Hz. Mûsâ: Duâ edeyim mi? diye sordu, Karun`un evet cevabı üzerine: Ey Allah`ım, yeryüzüne bugün bana itaat etmesini emret, dedi. Allah Teâlâ ona: Şüphesiz öylece yaptım, diye vahyetti. Hz. Mûsâ: Ey yeryüzü, onları al [yakalayıp içine al], dedi. Yeryüzü onları ayaklarına kadar içine aldı. Sonra: Onları al, dedi de topuklarına kadar, sonra dizlerine kadar içine aldı. Sonra Hz. Mûsâ: Onların hazînelerini ve mallarını getir, dedi. Yeryüzü, onların hazîne ve mallarını getirdi de onlara baktılar. Hz. Mûsâ eliyle işaret edip: Ey Lâvi oğulları, gidiniz! dedi. Yeryüzü onların üzerine kapandı. İbn Abbâs`tan rivayete göre; o, şöyle demiştir: Onlar yedinci kat yeryüzüne batırıldı. Katâde der ki: Bize anlatıldığına göre onlar, her gün bir adam boyu batırılmaktadır ve kıyamet gününe kadar da orada batmaya devam edeceklerdir. Burada daha birtakım İsrâiliyyât anlatılırsa da, burada onları vermiyoruz. (İbni Kesir) H.Yılmaz

Bu son cümle, manevî değerlere varmak amacıyla insanın dünyevî varlık ve itibarın peşine düşmekten, ayartıcı, baştan çıkarıcı şeylere düşkünlük göstermekten kaçınmasının, anlamsız bir ilgisizlik ya da fırsat yoksunluğunun sonucu değil, fakat bilinçli olarak yapılan ahlakî bir seçimin sonucu olması gerektiğini açıklığa kavuşturmaktadır. M.Esed

Bu ayetlerde, Karun tipindeki azgın, şımarık ve bozguncu kimselerin cennet yüzü göremeyecekleri, güzel sonuca ise yeryüzünde böbürlenmeyen, bozgunculuk yapmayan takva sahiplerinin ulaşacağı bildirilmektedir. Bu müjdeyle insanlar takvaya özendirilmektedir. H.Yılmaz

Taberî'nin kaydettiğine göre Mücâhid, ferada ‘aleyke ibaresinin a‘tâke (“sana [onu] verdi”) ibaresiyle hemen hemen aynı anlamda olduğu görüşündedir. Ne var ki bu, bizce, 24. surenin (Nûr) ilk ayetinde geçen ve ilgili 1. notta açıklanan feradnâhâ (“onu apaçık bir tarzda vaz‘ettik/ortaya koyduk”) ifadesiyle benzer bir anlamda kullanılan yukarıdaki karmaşık ifadenin sadece bir kısmını açıklamaktadır. Yukarıdaki anlam akışı içinde, ‘aleyke (“senin üzerine”) takısı, sonundaki zamirle birlikte cümleye, Kur’an mesajını alan kimsenin, yaşama tarzını onun koyduğu ilkelere dayandırma yönündeki ahlakî yükümlülüğüne işaret eden ilave bir anlam katmaktadır. Çeviride görülen birleşik ifade bu mülahazaya dayanmaktadır.

 Me‘âd tabiri, lugat olarak “dönülecek yer [ya da “durum”]”, deyimsel olarak da “nihaî varış” yahut “nihaî durum” demektir; yukarıdaki anlam örgüsü içinde ise “ahiret hayatı”yla eş anlamlıdır ve çoğu müfessirin terime verdiği anlam budur. Fakat yukarıdaki pasajın özellikle Hz. Peygamber'e hitab ettiği yolundaki zayıf görüşe katılan bazı müfessirler, bu ismin burada, son derece özel ve maddî bir anlamda -“dönülen/dönülecek yer” anlamında- kullanıldığını ve bununla, Medine'ye hicreti sırasında yahut hicretinden sonra Hz. Peygamber'e, doğduğu şehre (Mekke'ye) bir gün zaferle döneceği yolunda verilmiş olan söze atıfta bulunulduğunu söylemektedirler. Oysa bize göre, bu pasaj, belirli bir yere ya da tarihî bir olaya indirgenemeyecek kadar derin bir anlam taşımakta, bütün müminlere hitab ederek onlara sadece bedenî ölümden sonraki hayatı değil, fakat aynı zamanda, kalpler Kur’an mesajına açık tutulduğu ve onun ilkelerine göre yaşandığı sürece bu dünyada tadılacak manevî dirilişi ya da yeniden doğuşu da vaad etmektedir.

 Lafzen, “kimin hidayet üzere geldiğini”.  M.Esed

Rabbimiz bu ayette peygamberimize “Şüphesiz ki Kur’an’ı sana farz kılan kişi [Allah], elbette seni dönülecek yere döndürecektir” şeklindeki sözleriyle o’na manevî destek vererek “Seni elçi tayin eden elbette gereğini yapacaktır” demiş olmaktadır. “Kur’an’ı sana farz kılan” ifadesi, “Sana vahyi toplama ve dağıtma görevini veren” demektir. Bu ifadeyle vahyin ilk sözü “ikra’ [oku]!” emrine işaret edilmiştir. Ayetin ikinci kısmındaki “Benim Rabbim, kimin hidayetle geldiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu daha iyi bilendir” ifadesi ise inkârcılara yönelik bir uyarı mahiyetindedir. 
ayetteki “ معادmead” sözcüğü orijinal anlamıyla “bir kimsenin en sonunda dönmek zorunda olduğu yer” demektir. ( Lisanü’l-Arab, c:6, s:506, “avd” mad.) Sözcük ayette nekre [belgisiz] olarak yer almıştır. Bu sebeple sözcüğü burada “cennet” olarak anlamak mümkün olduğu gibi, hicretten sonra fethedilerek “dönülecek yer” anlamında Mekke olarak anlamak da mümkündür. Ayetin tüm insanlığa yönelik bir mesaj olduğu dikkate alındığında ise sözcükle Allah’ın hidayetinin [doğru yola kılavuzlamasının] kastedildiği de söylenebilir. H.Yılmaz

Bu Kur'an ayetinden öğreniyoruz ki, Hz. Muhammed, kendisinin peygamber olacağını daha önceden bilmiyordu. Hz. Muhammed'in peygamberlik gelmeden önce peygamberliğini bildiği, peygamberlik görevi verileceğine yakın Hira dağına çekilp kendisini ibadete verdiği...vs. ile ilgili rivayetler bu Kur'an ayeti ile çelişiyor. zaten hemen bu sureden sonra gelen İsra suresinin birinci ayeti, bu tür rivayetleri yalanlıyor. (M.sağ)

Ayet, peygamberimizin elçi oluşunun bir delilidir. Tıpkı Musa peygamber gibi, peygamberimiz de hiç beklemediği hâlde, daha önceki yaşantısıyla hiç ilgisi olmayan bir göreve tayin edilmiş, yani peygamberlikle görevlendirilmiştir. Peygamberimizin bu görevlendirmeden habersiz oluşu birçok ayette vurgulanan bir husustur. Bu ayetler peygamberimizin elçiliğine hiçbir akıllı, insaf sahibi insanın reddedemeyeceği birer kanıt durumundadır:
Ve ayetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar; “Bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir.” dediler. De ki: “Onu nefsimin [kendimin] öngörmesiyle değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.
De ki: “Allah dileseydi, ben onu [Kur’an’ı] size okumazdım ve O [Allah], onu [Kur’an’ı] size bildirmemiş olurdu. Ben de ondan [Kur’an’dan] önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Yunus/15, 16)
Ve insanlara dokunan bir sıkıntıdan sonra kendilerine bir rahmet tattırdığımız zaman, ayetlerimiz hakkında onların bir plânı vardır. De ki: “Plân bakımından Allah daha çabuktur.” Şüphesiz ki elçilerimiz plânladığınız şeyleri yazıp duruyorlar. (Yunus/21)
Ve sen bundan evvel herhangi bir kitaptan okumuyordun; onu sağ elinle de [kendiliğinden] yazmıyorsun. Eğer böyle olsaydı batılcılar [batıla inananlar] mutlaka kuşku duyacaklardı. (Ankebut/48)
İşte böylece Biz sana da kendi emrimizden/ kendi işimizden olan ruhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur/ ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola kılavuzluk etmektesin. (Şûra/52)
Kaf. Çok şerefli Kur`an`a kasem olsun ki,
kesinlikle sen bundan [şerefli Kur`an`dan] gaflet içinde [duyarsız] idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir. (Kaf/1,2 [22])
De ki: “O, çok büyük, önemli bir haberdir.
Siz ondan yüz çeviriyorsunuz.
Onlar birbirileriyle tartışırken, benim mele-i A’la’ya dair bir bilgim yok idi.
Ancak ben, evet ben apaçık bir uyarıcı olduğum için bana vahyediliyor.” (Sad/67- 70)
Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle Biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Hâlbuki sen bundan önce kesinlikle gafillerden [duyarsız olanlardan, bilgisizlerden idin]. (Yusuf/3) H.Yılmaz                                                                                                                   Bu, Hz. Muhammed'in risaletine öylesine apaçık delil teşkil eder ki, realist bir kimse onu kolay kolay inkar edemez. Onun bir risalet delili olarak Kur'an'ın çeşitli yerlerinde zikredilmesinin nedeni budur. Meselâ, Yunus Suresi'nde şöyle demektedir: "Ey peygamber onlara de ki, Eğer Allah dileseydi bu Kur'an'ı size asla okumazdım, ne de O size (onun varlığı hakkında) herhangi birşey bildirirdi. Onun vahyedilişinden önce bir ömür boyu aranızda yaşadım. Aklınızı kullanıyor musunuz?" (16. ayet) Ve Şura suresi'nde de şunlar zikredilmektedir: "Ey Muhammed, Böylece sana emrimizle vahyi gönderdik. Sen kitab nedir, iman nedir bilmiyordun. Fakat Biz onu kullarımızdan dilediğimize yol gösterdiğimiz bir nur kıldık." (Ayet: 52) Daha fazla izah için, Yunus Suresi'nin 21., Ankebut Suresi'nin 88-92. ve Şura Suresi'nin 84. açıklama notuna bakınız.
 Yani, "Allah, sen istemeksizin bu nimeti sana ihsan ettiği zaman bu sancağı yüksekte tutmak, mesajı başkalarına iletmek ve hedefe doğru ilerletmek için tüm çabanı harcamak, tüm enerjini kullanmak gibi bir yükümlülüğün altına girmemiş oldun. Bu konuda göstereceğin herhangi bir gevşeklik, müşriklere yardım ettiğin anlamına gelecektir. Bu demek değildir ki, -hâşâ- Hz. Rasûlü'n görevinde herhangi bir gevşekliğe rastlanmıştır. Aslında Allah şöyle bir iman ile yüce Rasûl'ü yüceltmiş olmaktadır: "Müşriklerin düşmanlık ve şamatalarına rağmen görevine devam et, hakikat düşmanlarının, kendilerine sunduğun mesajın kavmi çıkarlarına zarar vereceğini düşünerek izhar ettikleri korkuya da aldırma!" Mevdudi

“Onun yüzünden başka her şey helak olacaktır.” Sözünden, Allah’tan başka her şeyin yok olacağı anlaşılır. Mu’tezile bu ayete dayanarak cennet ve cehenneminhenüz yaratılmamış olduğunu söylemişlerdir. Onlara göre cennet ve cehennem yaratılmış olsa, her şey gibi onların da helak olması gerekir. Oysa “Yemşi de süreklidir, gölgesi de (Rad 35) ayeti cennetin sürekli olup helak olmayacağını gösterir. Ehli sünnete göre “Korunanlar için hazırlanmıştır. (Al-i İmran133) ayeti cennetin “Kafirler için hazırlanmıştır “ Bakara 24 Al-i İmran 131)” ayeti de cehennemin yaratılmış olduğunu kanıtlar. Her şeyin helak olacağını söyleyen yukarıdaki ayet,  genel olarak eşyanın durumunu anlatır. Cennet ve cehennem bu genel hükmün dışındadır. Yahut “yemişi de süreklidir, gölgesi de” ayeti, cennet ve cehennemin genel durumunu özetlemiştir. Bunların yok olması, varlık zamanlarına oranla çok kısa olacağından, bunların sürekli olduğu belirtilmiştir

Yukardaki sıraladığımız mu’tezile ve ehli sünnet kelamcılarının görüşleri, insan kafasının ürünü olan düşüncelerdir. Ayetin amacı maddir şeylerin helak olacağını belirtmektir. Cennet ve cehennem, insanların, duyular dünyasınada görebildiği, algılayabildiği maddi şeyler değildir ki ayet, bunların helak olacağına delalet etsin.  Ayet insanın güvendiği mal ve mülkün, dayandığı adamların helak olacağını, yalnız Allah’ın kalacağını; insanların, Allah’ın huzurun da hesap vereceklerini; bunu düşünüp geçici şeylere değil, kalıcı olan Allah’a dayanmaları gerektiğini anlatmak istiyor. Cennet ve cehennem Allah’ın ödül ve cezasının sonucudur. Bunarın helak olacağının anlamını bu ayetten çıkarmak, ayetin ruhuna aykırıdır. Çünkü ayet, insanların Allah’a götürüleceğini söylüyor. Bu, uyarıdır. Yani mala, mülke, birtakım adamlara dayanırsanız bunlar helak olur. Siz Allah’ın huzuruna götürüldüğünüz zaman bu helak olan şeyler size yarar sağlamaz. Yaptıklarınızdan hesap verirsiniz, ödüllenirsiniz veya ceza görürsünüz.

Peki cennet ve cehennem helak olacaksa insanların, Allah’ın huzurunda hesap vermelerinin ne anlamı kalır? Hesap, mükafat ve ceza içindir. Mücahid ve Sevri, bu ayetten, Allah’ın rızası için yapılan işlerden başka bütün işlerin helak olacağı anlamını çıkarmışlardır. S.Ateş

88. ayetin sonunda “İltifat” sanatı yapılarak peygamberimizden tüm insanlığa dönülmüş ve “Siz de ancak ona döndürüleceksiniz” denilmek suretiyle herkese ahirete dönüleceği hatırlatılmıştır.
Bu ayetteki “yüz” ifadesi ile Allah’ın “Zatı” kastedilmiş olup burada bir “Cüz’iyyet mecaz-ı mürseli” söz konusudur. Nasıl vesikalık fotoğraftaki bir yüz o kişinin bütün varlığını temsil ediyorsa, varlıkların en belirleyici organı olması sebebiyle “yüz” sözcüğü de Arapçada o yüzün ait olduğu varlığı temsil eder. Bu dil kuralından dolayıdır ki, ayette geçen “O’nun yüzü” ifadesi de Allah’ın tüm varlığını temsil etmektedir.
Bizim “yüz” olarak çevirdiğimiz “ وجهvech” sözcüğü, “Sarf İlmi” kurallarına göre “ جهةcihet” olarak da söylenebilir. Dolayısıyla her iki sözcük de hem “yüz” hem de “yön” anlamında kullanılabilir. Eğer ayette geçen “vech” sözcüğü “yön” anlamına alınırsa, bu takdirde ayet “Allah yönüne olmayan [O’nun tasvip etmeyeceği şekilde olan] her şeyin boşa çıkacağı” anlamını ifade etmiş olur.
HELÂK
“ هلاكHelâk” sözcüğü “değişime, yıkıma uğramak, bozulmak, düşmek” demektir. (Lisanü’l-Arab, c.9, s. 118-121) Genel olarak zannedildiği gibi bu sözcük “yok olmak” anlamına gelmez. Bu sebeple 88. ayette geçen “helâk” sözcüğü de “yok olmak” anlamında anlaşılmamalıdır. Nitekim Rabbimiz yerlerin, göklerin değişimi ile ilgili olarak şöyle bir açıklamada bulunmuştur:
O gün yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek. Gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. (İbrahim/48) H.Yılmaz