(Tâ-Hâ - 109.Ayet)

<< Geniş Meal

Ankebût

Bu söz söylendiğinde Mekke'de hüküm süren şartlar çok ağır ve yıpratıcıydı. İslâm'ı kabul eden herkes zulüm, hakaret ve işkence hedefi oluyordu. Eğer İslâm'ı kabul eden kimse fakir veya köle ise dövülüyor ve dayanılmaz işkencelere maruz bırakılıyor; eğer tacir ve zenaatkâr ise ekonomik kısıtlamalara hedef oluyor ve neredeyse aç kalıyor; eğer ileri gelen ailelerden birine mensupsa kendi akrabaları çeşitli şekillerde rahatsız edip eziyet veriyorlar ve hayatı çekilmez hale getiriyorlardı. Bu durum Mekke'de bir korku ve tedirginlik havası yaratmıştı ve bu nedenle kalpleriyle peygamberin hak olduğunu kabul eden birçok kişi açıktan ona iman etmeye korkuyorlardı, iman eden bazıları da sonraları cesaretlerini yitiriyor ve çok ağır işkencelerle karşılaştıklarında kafirlere boyun eğip taviz veriyorlardı. Gerçi bu yıpratıcı şartlar sağlam imanlı sahabîlerin kararlılığını sarsamıyordu ama bazen onlar da beşeri zaaflar dolayısıyla yoğun bir tedirginlik ve ümitsizlik duygusuna kapılıyorlardı. Buhari, Ebu Davud ve Nesei de zikredilen Habbab bin Eret hadisi, bu durumu gösteren bir örnektir.
Habbab şöyle der: "Artık müşriklerin bize işkence yapmasından yıldığımız bir sırada, bir gün Nebi'yi (s.a) Kabe'nin gölgesinde otururken gördüm. Yanına gittim ve "Ey Allah'ın Rasûlü bizim için dua etmeyecek misin?" dedim. Bunu duyunca yüzü kıpkırmızı oldu ve şöyle dedi: "Sizden önce geçen müminler bundan da büyük işkencelere maruz kaldılar. Bazıları hendeklere atıldı, bazıları baştan ayağa iki parçaya biçildi. Bazıları ise imanlarından döndürülmek için demir taraklarla tarandılar. Vallahi, bu din tamamlanacak ve bir kimse hiç endişe etmeksizin San'a dan Hadramut'a kadar seyahat edebilecek, bu arada Allah'tan başka korkacağı hiç kimse olmayacaktır."
Bu ümitsizlik bezginlik halini sabra dönüştürmek için Allah müminlere şöyle der: "Hiç kimse sadece sözle iman ettiğini söyleyerek va'dettiğimiz dünya ve ahiret nimetlerine layık olamaz. Bilakis iman ettiğini söyleyen herkes, söylediğinin doğruluğunu ispatlaması için bir dizi deney sınavdan geçirilir. Va'dettiğimiz cennet bu kadar ucuz değil, dünyada va'dettiğimiz nimetler de söz ile iman ettiğini söyleyen herkese ihsan edilecek kadar değersiz değil. İmtihan bunların ön-şartıdır. Bizim uğurumuzda zorluklara katlanmalı, mal ve can kaybı yaşanmalı, tehlikelere, engellere ve felaketlere göğüs germelisiniz; siz hem korku hem de (dünyaya karşı gösterdiğiniz) aç gözlülükle imtihan olunacaksınız. Sizin için değerli olan her şeyi bizim rızamız için feda etmeli, bizim yolumuz için bütün zorluklara katlanmalısınız. İşte ancak o zaman gerçekten iman edip etmediğiniz açığa çıkar." Kur'an'da, müslümanların zorluklar ve güçlüklerle karşı karşıya kaldıkları, korku ve dehşete kapıldıkları her durumda hemen hemen aynı şeyler tekrarlanır. Hicretten sonra, Medine'deki ilk dönemde müslümanların ekonomik zorluklar, dış tehlikeler ve içte yahudilerin ihaneti gibi büyük meselelerle karşı karşıya bulundukları bir sırada Allah onlara şöyle seslenmiştir:
"Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuş, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar: "Allah'ın yardımı ne zaman?" demişlerdi." (Daha sonra onlara şu müjde verilmişti.) "İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır." (Bakara: 214)
Aynı şekilde Uhud'dan sonra da müslümanlar bir keder ve üzüntü dönemi ile karşı karşıya kaldıklarında onlara şöyle denmiştir:
"Yoksa siz hiçbir denemeye tabi tutulmadan cennet'e gireceğinizi mi sandınız? Allah henüz içinizden hayatlarını O'nun yoluna verecekleri ve O'nun yolunda sabredecekleri seçip ayırmadı." (Al-i İmran: 142)
Al-i İmran- 179, Tevbe-16 ve Muhammed-31'de de hemen hemen aynı şeyler söylenmektedir. Allah bu ayetlerde müslümanlara, imtihanın, temiz ile pisin ayrıldığı bir ateş ocağı, mihenk taşı olduğunu söylemektedir. Pis olan, Allah tarafından bir kenara bırakılacak, temiz olan ise seçilecek ve Allah onu sadece samimi müminlerin hakettiği nimetlerle şereflendirecektir. Mevdudi

Bir kırâate göre: Allah doğruları bildirecek, yalancıları bildirecektir.S.Ateş 

Yani, "Bu sadece sizin tecrübe ettiğiniz yeni bir şey değildir. Aynı şey daha önceden de hep vaki oluyordu. Kim iman ettiğini söylemişse, imtihan ve zorluklardan geçmek zorunda bırakılmıştır. Diğerlerine imtihansız hiçbir şey verilmediğine göre, siz de sadece iman ettiğinizi söyleyerek mükafatlandırılıp nimeta kavuşturulacak özel bir topluluk değilsiniz." 

 "Elbette Allah doğruları bilecek, yalancıları da bilecektir." Bu durumda şöyle bir soru yöneltilebilir: "Allah doğru söyleyenin doğruluğunu, yalancının da yalanını bildiği halde neden insanları bunu anlamak için imtihan etme gereğini duyuyor?" Bu sorunun cevabı şudur: Bir kimse potansiyel olarak varolan yetilerini pratikte kullanmadıkça, adalet gereği o kimse ne ceza ne de mükafat hakedemez. Mesela bir adam güvenilirlik, diğeri ise güvenilir olmama yeteneklerine sahiptir. İkisi de denenmedikçe ve biri güvenilirliğini diğeri ise bunun yokluğunu pratikte göstermedikçe, Allah'ın sadece gaybî bilgisine dayanarak, birisinin güvenilirliği, diğerinin ise bu özelliğin yokluğu nedeniyle mükafatlandırılması veya cezalandırıması Allah'ın adaletine yakışmaz. O halde Allah'ın insanların yetenekleri ve gelecekteki davranışları ile ilgili bilgisi, insanlar sahip oldukları bu yetileri pratikte uygulamadıkça adaletin gereklerinin yerine getirilmesi için yeterli olmaz. Allah katında adalet bir adamın hırsızlık yapma veya çalma eğilimi olduğu konusundaki bilgiye değil, o adamın gerçekten bir hırsızlık yapıp yapmadığı konusundaki bilgiye dayanır. Aynı şekilde Allah, bir insanın samimi bir mümin ve kendi yolunda büyük bir savaşçı olma potansiyel ve yeteneği konusundaki ilmi nedeniyle nimet ve mükafatlar ihsan etmez. Bu nimet ve mükafatlar ancak o kimse bir mümin ve Allah yolunda cesur bir savaşçı olduğunu amel ve davranışlarıyla ispat ederse söz konusu olur. İşte bu nedenle ayetteki kelimeleri: "Allah muhakkak bilecek" diye tercüme ettik. Mevdudi 

 Bu ayetlerde, insanların sadece “iman ettik” demelerinin yetmediği; gerçekten imanlı iseler imanlarını dışa vurmaları ve bu uğurda bir takım sıkıntılara göğüs germeleri gerektiği vurgulandıktan sonra geçmişte yaşamış kişilerin de fitnelendirildiği, bir takım görevlerle görevlendirildikleri, işlerine gelmese de bu görevler nedeniyle sınandıkları, bu sınamanın inananlar ile yalancıların ortaya konulup herkesçe bilinmesini sağlamaya yönelik olduğu mesajı verilmektedir.

Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hali size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluklar, sıkıntılar dokundu ve sarsıldılar; hatta Peygamber ve beraberinde iman edenler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” derlerdi. - Dikkat edin! Gerçekten Allah’ın yardımı pek yakındır. – (Bakara/214)

Allah, içinizden çaba harcayanları, Allah’tan, O’nun elçisinden ve inananlardan başka dost/ yardımcı edinmeyenleri bilmeden [ortaya çıkarmadan] bırakılacağınızı mı sandınız? Ve Allah, yaptıklarınızdan çok iyi haberi olandır. (Tevbe/16) 

Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bildirmeden ve sabredenleri de bildirmeden Cennet’e gireceğinizi mi sandınız.” (Al-i İmran/142)

Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırt edinceye kadar müminleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde bırakacak değildir. Allah sizleri gayb üzerine muttali kılacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse Allah’a ve elçisine iman edin. Ve eğer iman eder ve takvalı davranırsanız, işte o zaman sizin için büyük bir karşılık vardır. (Al-i İmran/179) 

Esbab-ı nüzul kayıtlarında bu ayetlerin inişi ile ilgili şunlar nakledilmiştir:

 Mukatil dedi ki: Bu âyet-i kerime Ömer b, el-Hattab'ın azatlısı Mihca' hak¬kında nazil olmuştur. O, Bedir günü müslümanlar arasından öldürülen ilk kişidir. Âmir b. el-Hadramî'nin ona attığı bir okla şehit olmuştur. Peygamber (sav) de o gün şöyle buyurmuştur: "Şehitlerin efendisi Mihca'dır. O, cenne¬tin kapısına bu ümmet arasından çağırılacak ilk kişidir.”
Annesi, babası ve hanımı onun acısına dayanamadılar. Bunun üzerine: "Elif. Lâm. Mim. İnsanlar yalnızca iman ettik demeleri ile bırakılıverileceklerini mi sandılar?" ayeti nazil oldu. Onlara “hakkınızda bir âyet-i ke¬rime indi” diye yazdılar. Bu sefer şu kararı verdiler: Biz [Mekke'den] çıkıp gi¬deceğiz, arkamızdan gelen olursa da onunla çarpışırız. Müşrikler arkaların¬dan geldiler, onlarla çarpıştılar. Kimileri öldürüldü, kimileri de kurtuldu. Bunların hakkında da Yüce Allah'ın: "Ayrıca Rabbin işkencelere uğratıldıktan son¬ra hicret edenlere... Ğafûr'dur, Rahîm'dir. (Nahl/110)” buyruğu na¬zil oldu.
"Ve imtihan, edilmeyeceklerini …" yani, “şu müşriklerin eziyetlerinden do¬layı çokça sızlanan kimseler, "biz iman ettik" diyerek imanları dolayısıyla can¬larında, mallarında, imanlarının hakikatlerini açıkça ortaya koyacak şekilde sınanmadan sadece "biz mü'miniz" demekle bırakılıverileceklerini ve bu ka¬darıyla yetinileceğini mi zannettiler?” (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an) 

Bu nakillere itibar edildiği takdirde, “Gİriş” bölümünde de değindiğimiz gibi, bu ayetlerin Medeni olduğu kabul edilmiş olur.
Ayetteki “fitnelendirilmeden …” ifadesi, “bedenî ve malî bir takım mükellefiyetlere tabi tutulmadan, bolluk veya sıkıntı gibi durumlarla sınanmadan …” demektir. “Fitne” ifadesi ile ilgili Sad suresinin sonunda ayrıntılı açıklama yapılmıştı. (Tebyinü’l Kur’an; c. 2, s.452- 456)
Eldeki mushafta, ayette “ وليعلَمنّve leya’lemenne [elbette bilir, bilecek]” şeklinde okunan kelime, geçmişte "Allah elbette gösterecektir", "Allah ortaya çıkaracaktır" ve “Allah, bunları birbirinden iyice ayırıp, seçecektir” anlamlarına taşınmıştır. Bize göre ise mushaftaki bu kelimeyi “ وليُعْلِمَنّve leyu’limenne [elbette bildirir, bildirecek]” formunda okumak en isabetli olanıdır.
Bu paragraf, kuru kuru “Ben inandım” demenin yetersizliğini, imanın mutlak surette amel olarak yansıması gerektiğini göstermektedir. Nitekim Kur’an’da imansız amelin işe yaramayacağına dair onlarca ayet vardır. Amelsiz bir imanın yetersizliği bu ayette de böyle ifade edilmiştir. Anlaşılması gereken şudur ki, iman mutlaka dışa yansımalı, salihatı işleme ve takva olarak kendini kişinin hal ve hareketlerinde açıkça göstermelidir.

Bu ayetlerde ayrıca ödüllendirmenin ve cezalandırmanın sadece Allah’ın bilgisine göre yapılmayıp herkesin bilgisi dâhilinde yapılacağı açıklanmaktadır. Yani kimin nasıl bir insan olduğu; kişilerin iman ve amel durumları hem kendilerince hem de çevrelerindeki insanlarca da bilinecektir. Kısacası herkes birbirinin nasıl birisi olduğunu bilecektir. Rabbimiz, şaşmaz adaletini ve lütfunu bu şartlar altında tecelli ettirecektir.

Konumuz olan Ankebut/3’te verilen bu mesajlar Muhammed suresinde de verilmiştir.

Kesinlikle Biz, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri bilinceye kadar sizi belalandıracağız. Haberlerinizi de belalandıracağız. (Muhammed/31)

İMAN AMEL İLİŞKİSİ

Konumuz olan ayetlerden anlaşıldığına göre, insanlar kesinlikle “inandık” demekle kurtulamayacaklardır. Çünkü iman aynı zamanda inandığını yaşamaktır da... Yaşanmayan kuru bir imanın ne anlamı ne de önemi vardır. İslâm’dan başka din arayan kimselerden bu dinlerin kabul edilmeyeceğini hatırlatan Rabbimiz, “Biz iman ettik” diyen bedevîlerin Dipnot: (Hucurat/14) imanlarını bile onların yüzlerine çarpmakta ve “Hayır, siz henüz iman etmediniz, iman henüz kalplerinize yerleşmedi” buyurmaktadır. Zira eğer gerçekten iman etmiş olsalardı, Allah yolunda canlarıyla, mallarıyla mücadele ederlerdi. Rabbimiz o bedevilere “eslemna [teslim olduk, Müslüman olduk]” demeleri gerektiğini öğütlemektedir. Bu öğüt zımnen şu anlama gelmektedir: “Kimlik belgenize Müslüman yazdırmanızda bir sakınca yoktur. Kimliğinizi belirtmek bakımından Mecusî, Hıristiyan, Yahudi, Zerdüşt veya benzer bir dinden olmayıp Medine’deki Müslüman toplumdan olduğunuzu söylüyorsunuz ki, bu doğrudur. Ama size gerçek anlamda mümin denemez.” Gerçek müminlerden olmanın yolu, dinin gerekli gördüğü eylem ve davranışları da yerine getirmekten geçmektedir.

Bu çok önemli konuyu daha evvel Fatır suresinin tahlilinde “İman-Amel İlişkisi” başlığı altında (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3, s: 426-431) genişçe ele almış ve açıklamıştık. Bu açıklamanın bir kez daha okunmasının son derece yararlı olacağına inanıyor, bunu önemle öneriyoruz.  H.Yılmaz

Yoksa Allah ile birlikte başka yaratıklara taparak Allaha ortak koşan ve böylece kötü ameller işleyen müşrikler Bizi aciz bırakıp kurtulacaklarını mı sanıyorlar? Bize ortak koşmalarının karşılığında kendilerini cezalandırmayacağımızı mu sanıyorlar.Onların bu tahminler doğrultusunda hüküm vermeleri ne kötüdür. Taberi

Bu ifade, Allah'a isyan eden herkesi kastedebilir. Fakat burada özellikle İslâm'a düşmanlıkta ve müslüman olanlara işkence yapmakta başı çeken Velid bin Muğire, Ebu Cehil, Utbe bin Şeybe, Ukbe bin Ebi Muayt ve Hanzala bin Vâil gibi Kureyş'in ileri gelenleri kastedilmektedir. Konunun akışı da, müslümanları imtihan ve denemelere sabırla karşı koymaya teşvikten sonra, müminlere işkence eden bu kafirlerin de azarlanıp uyarılmasını gerektirmektedir.
Bu " ... Bizim yakalamamızdan kurtulacaklarını mı sandılar?" anlamına da gelebilir. Ayetteki "Yesbugûna" kelimesi şu iki anlama da gelebilir: 1) "Bizim dileğimiz (yani Rasûlümüzün görevini başarıyla sonuçlandırması) boşa çıkacak ve onların dilediği şey (yani Rasûlümüzün görevinin engellenmesi) başarıyla sonuçlanacak." 2) "Biz onları aşırılıklarından dolayı cezalandırmak istediğimizde, onlar bizden kaçıp kurtulabilirler." Mevdudi

Yani, "Ahiret hayatına inanmayan, yaptıklarından hiç kimseye hesap vermeyeceğini ve hesap, ceza sorumluluk gibi şeylerin var olmadığını düşünen bir kimsenin durumu farklıdır. O hiçbir şeye aldırmayıp dilediği gibi davranabilir, çünkü beklentilerinin tersi çıktığında sonuçlara kendisi katlanmak zorundadır. Fakat bir gün Rab'leriyle karşılacaklarını ve amellerine göre ceza ve mükafat göreceklerini bilip bunu bekleyenler, ölümün çok uzak olduğunu düşünüp aldanmamalıdırlar. Tam tersine ölümün çok yakın ve deneme için verilen sürenin sona ermek üzere olduğunu düşünmelidirler. Bu nedenle ahirete inananlar, ahirette saadete ermelerini sağlayacak ne varsa yapmalıdırlar. Önlerinde uzun bir hayat olduğu gibi asılsız bir inanca dayanarak, kendilerini ıslah etme işlemini sürekli tehir etmemelidirler."
Yani, "Önüne çıkartılıp hesap verecekleri Allah, olanlardan habersiz değildir. O herşeyi işitir, herşeyi bilir ve onlarla ilgili hiçbir şey Allah'a gizli değildir." Mevdudi

"Mücahede" kelimesi, bir düşmanla savaşmak, ona karşı elinden gelen çabayı göstermek anlamına gelir. Belirli düşmana işaret edilmediğinde ise kelime çok yönlü bir savaşı ifade eder. Bir mümin'in bu dünyada yapması gereken savaş işte bu niteliktedir. Mümin, her an kendisini doğru yolda karşılaşacağı kayıplarla korkutan ve bâtıl yolların zevk ve çıkarları ile kandıran şeytanla savaşmak zorundadır. Mümin, kendisini arzularının esiri yapmak isteyen kendi nefsi ile de savaşmak zorundadır. Bu cephe evden başlayıp, dalga dalga çevreye yayılır. Mümin, inançları, düşünceleri, ahlâk, örf ve adetleri, kültür ve ekonomileri İslâm'a ters düşen insan gruplarıyla savaşmak durumundadır. O, Allah'a itaatten bağımsız hükümler uygulayan ve iyiyi değil kötüyü yüceltip geliştirmeye çalışan kişi ve kurumlarla da savaşmalıdır. Bu savaş, bir veya iki günlük değil, ömür boyu, gece ve gündüz her an sürecek bir savaştır. Ve bu, savaş alanında yapılacak bir çarpışma değil, hayatın her cephesinde yapılacak olan bir savaştır. Hz. Hasan Basri (r.a) bu konuda şöyle demiştir: "İnsan hiç kılıç kullanmaksızın bile Allah yolunda cihad edebilir." O gerek yurdunda gerekse tüm dünyada, ideolojileri, ahlâkları, eğilimleri, adetleri, yaşam şekilleri ve sosyal ve ekonomik ilkeleri kendi inancı ile çatışma halinde olan tüm insanlarla da savaşmak zorundadır.
Yani, "Allah, ilahlığını kurmakta ve devam ettirmekte size muhtaç olduğu için değil, kendinizi geliştirip ilerlemeniz için size cihadı emretmektedir. Ancak bu yolla kötülükleri silip hak yola tabi olabilirsiniz. Ancak bu yolla yeryüzünde iyiliğin şahitleri olmanızı ve ahirette Allah'ın Cennet'ini haketmenizi sağlayacak güç ve yetenekleri geliştirebilirsiniz. Böyle bir savaşa (cihada) katlanarak Allah'a bir iyilik yapmış olmuyorsunuz, bilakis sadece kendi kendinize iyilik ve yardımda bulunmuş oluyorsunuz." Mevdudi

"İman", Allah'ın Rasûlü'nün ve bu Kitab'ın davet ettiği şeylerin tümüne birden inanıp kabul etmek demektir. "Salih işler" de Allah ve Rasûlü'nün gösterdiği yol uyarınca yapılan işlerdir. Kalbin ve zihnin yaptığı salih iş, insanın düşüncesinin, fikirlerinin ve niyetlerinin doğru ve temiz olmasıdır. Dilin yaptığı salih iş, insanın kötü şeyleri konuşmaktan çekinmesi, söylediklerinin doğru, adil ve gerçek olmasıdır. Diğer organların, el ve ayakların yaptığı salih iş ise, tüm hayatın Allah'a ibadet ve O'nun hükümlerine ve emirlerine itaatla geçirilmesidir. Burada iman etmenin ve salih amel işlemenin iki güzel sonucuna değinilmektedir: 1) O insanın kötülükleri silinecek; 2) Ona yaptıklarına karşılık hakettiğinden daha güzel bir mükâfatla karşılık verilecektir.
Kötülüklerin silinmesi birçok anlama gelebilir: 1) Kişinin iman etmeden önce işlediği tüm günahlar affolunacaktır; 2) Kişinin iman ettikten sonra, isyan etmek amacıyla değil sadece zayıflığı nedeniyle işlediği hatalar, salih amelleri nedeniyle gözardı edilecektir; 3) Kişi iman ve doğruluk yolunu seçer seçmez, otomatik olarak kendisini ıslah edecek ve birçok zayıflıklar ondan uzaklaşacaktır.
"Onları yaptıklarının en güzeli ile mükâfalandıracağız." cümlesi iki anlama gelir: 1) İnsana işlediği amellerin en güzelleri esas alınarak mükâfat verilecektir, 2) Ona işlediği amellere karşılık hakettiği mükâfattan daha fazla ve güzeli ile karşılık verilecektir. Bu noktaya Kur'an'ın başka yerlerinde de değinilmiştir. Mesela En'am Suresi 160. ayette şöyle buyurulmaktadır: "Kim iyilikle, güzellikle gelirse, ona on katı vardır." Kasas Suresi 84. ayette: "Kim bir iyilik getirirse ona daha iyisi verilir." Nisa Suresi 40. ayette de: "Allah zerre kadar haksızlık etmez. Zerre mitarı bir iyilik olsa onu kat kat yapar ve kendi katından mükâfat verir." buyurulmaktadır.Mevdudi  

 Allaha ve peygamberine iman eden ve Allahın kendilerini imtihan etmesi karşılığında sabredip imanlarını sağlam tutan ve Salih amel işleyenlerin daha önce işlemiş oldukları çeşitli günahları  affedeceğiz. Ve onları, yaptıklarından daha güzeliyle mükafatlandıracağız. Zira iyilikte bulunana, yaptığının on katı mükafat verilecektir.Taberi                                                                                                               

 Dünyada herkesin bir takım yükümlülüklerinin bulunduğu ve bu yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediğinin herkesçe bilinmesi gerektiği açıklandıktan sonra bu ayetlerde de bu yükümlülüklerin sonuçlarına dair bilgiler verilmektedir:
Kimse Allah’ı öne geçemez [Allah’tan kaçamaz]. Kurtulabileceklerini sananlar yanlış yapıyorlar, kötüyü tercih ediyorlar. Allah’ın belirlediği ecel [kıyamet], kesinlikle gelecektir. Allah her şeyi en iyi şekilde görmüş ve duymuştur; bilmektedir. Herkesi yaptığı işin cinsine göre karşılıklandıracaktır. Kimse Allah’a bir şey yapmış olmaz; herkes yaptığını kendisi için yapar. İnanan ve salihatı işleyenler, yaptıklarının karşılığını değil, yaptıklarının kat kat üstünde ve daha güzel bir karşılık alacaklardır.
Ayetteki “kim Allah’a kavuşmayı umuyorsa” ifadesi, “Ölümden korkan” veya “Allah'ın mükâfatını umuyorsa” anla¬mındadır.

İman etmiş kişilere söyle: “O’nun [Allah’ın] her kavmi kazandıklarıyla cezalandırması için, Allah'ın günlerini ummayanları bağışlasınlar. Her kim salihi işlerse işte kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa işte kendi aleyhinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Casiye/14, 15)

-Eğer iyilik ettiyseniz, kendinize iyilik etmişsinizdir ve eğer kötülük ettiyseniz o da onun [kendisi] içindir.- Artık diğer fesadınızın zamanı gelince de yüzlerinizi kötülemeleri [size kötülük yapmaları], ilk kez girdikleri gibi yine mescide [Beytü’l-Makdis’e] girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için [üzerinize güçlü kullarımızı tekrar göndereceğiz]. (İsra/7)

6. ayetin sonundaki “Şüphesiz Allah, kesinlikle âlemlerden zengindir” cümlesi, Allah’ın insanlara yüklediği yükümlülüklerin yarar bakımından Kendisiyle herhangi bir ilgisinin olmadığını, aksine hepsinin insanların yararına olan görevler olduğunu ifade etmektedir.

Sizin yanınızdaki tükenir, Allah’ın katındaki ise kalıcıdır. Ve Biz kesinlikle sabredenlere ecirlerini, yaptıklarının daha güzeli olarak karşılık vereceğiz.
Erkekten ve dişiden, mümin olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini, yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle karşılıklandıracağız [ödüllendireceğiz].
Öyleyse Kur’an okuduğun zaman Racim Şeytan’dan [İblis’ten] Allah’a sığın. (Nahl/96- 98)

Şüphesiz ki Allah, zerre kadar zulüm etmez. Ve eğer iyilik ise onu kat kat artırır. Ve kendi katından büyük bir ecir verir. (Nisa/40)

Kim iyilik getirirse, artık ona onun [getirdiğinin] on misli vardır. Kim de kötülük getirirse, artık o, sadece onun misliyle cezalandırılır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Enam/160)

Mallarını Allah yolunda harcayan kimselerin örneği, yedi başak bitiren ve her başağında yüz adet tane bulunan tane örneği gibidir. Allah dilediğine katlar. Ve Allah Vasi’’dir, Alîm’dir.
Şu, Allah yolunda mallarını bağışlayan, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayan ve incitmeyen kimselerin mükâfatları Rablerinin yanındadır. Onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar, üzülmeyeceklerdir. (Bakara/261, 262)

Konumuz olan paragraf ile ilgili olarak Merhum İzzet Derveze şu açıklamalarda bulunmaktadır:

Tefsircilcr, bu ayetlerin iniş sebepleriyle ilgili olarak çok sayıda hadis rivayet etmiş¬lerdir. Bunlardan birine göre, söz konusu ayetler, bazı mü'minlerin Bedir savaşında şehid düşmeleri ve ailelerinin bundan son derece etkilenmiş olmaları üzerine inmiştir. Bir diğerine göre, ayetlerin iniş sebebi, Ammar b. Yasir'in efendisi tarafından işkenceye uğratılmasıdır. Bir diğer rivayet, bu ayetlerin Kureyş kabilesine mensup bir grup mü'min hakkında indiğini ifade etmektedir. Bu rivayete göre, söz konusu grubun Rasulullah (s) ve mü'minlerin hicret ettikleri Medine'ye hicret etmeleri aileleri tarafından engellen¬mişti. Daha sonra Rasulullah'ın ashabı bunlara “hicret etmedikleri sürece, Müslümanlık iddialarının geçersiz olacağı” şeklinde mesajlar gönderiyorlardı. Hicret etmeleri engelle¬nen bu grubun içinde Seleme b. Hişam,. Ayaş b. Ebu Rebia ve Velid b. Velid gibiler is¬men zikredilir. Tefsirimize esas aldığımız "Mushaf'ta bu ayetlerin ve bunları izleyen dört ayetin Medine'de indiği rivayet edilir. Bu görüşü Beğavi ve başkaları Şa'bi kana¬lıyla Tabiin âlimlerinden rivayet etmişlerdir.
İlk iki rivayetle üçüncü rivayet, sûrenin Medine inişli olduğuna ilişkin görüşü des¬tekler nitelikte olmakla beraber, biz sûrenin tümüyle Mekke inişli olduğuna ilişkin görü¬şü tercih ediyoruz. Sûrenin inişine neden olan ortam ise ikinci rivayette işaret edilen tür¬dendir. Ayrıca bu sûre Kur'an'ın Mekke'de inen kısmında yer alan sûrelerin sonuncularındandır. Sûre, kâfirler tarafından müslümanlara yöneltilen şiddet ve baskının iyice his¬sedildiği bir atmosferde inmiştir. Bu nedenle ikinci rivayet üzerinde durulmaya değer¬dir. Bununla beraber, sûrenin indiği atmosferin, Ammar'a yönelik işkence olayından çok daha genel kapsamlı olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bu işkence olayı, ilgili rivayet¬lerden ve Buruc sûresinde yer alan konuya ilişkin ayetlerden algıladığımız kadarıyla, İslam çağrısının erken dönemlerinde gerçekleşmiştir. Bu bağlamda elimize ulaşan ve Ammar'ın anne ve babası ile birlikte işkenceye uğratıldığını, bu işkence seanslarında anne ve babasının şehid olduğunu, Ebubekir (r)'in Ammar’ı satın alarak özgürlüğüne ka¬vuşturduğunu anlatan rivayeti sûrenin akışı içinde değerlendirdik. Ayetlerin ifade tarzı ve içerdikleri tablolar, Kur'an'ın Mekke dönemi ifade tarzını ve Mekke döneminde inen ayetlerin içerdiği tabloları andırmaktadır. Arada ifade tarzıyla ya da içerikle ilgili bir bağlantı söz konusu olmaksızın Mekke döneminde inmiş bulunan bir sûrenin başına, Me¬dine döneminde inmiş birkaç ayeti koymanın belirgin bir hikmeti olmasa gerektir. Bu ayetler grubunu izleyen ayetlerin, bunlara atfedilmiş olup da kâfirlere yönelik hitaplar içeren diğer ayetlerin Mekke inişli olduklarında kuşku yoktur. Kaldı ki, ayetlerin Medi¬ne inişli olduğunu ifade eden rivayetlerin isnad zincirleri de sahih değildir.
Ayetlerin konjonktürel özellikler taşımalarına karşın bir müslüman, bunlarda za¬manla sınırlandırılmayan evrensel nitelikli güçlü direktifler de algılayabilir. Çünkü in¬sanların işleri, her zaman arzuladıkları biçimde gelişmezler. Zorluklarla, meşakkatlerle ve eziyetlerle her zaman burun burunadırlar. Bu süreçlerde ruhlar adeta bir potada eriti¬lerek güçlüsü zayıfından, sağlamı çürüğünden ve doğrusu yalanından ayırt edilir. İnsan¬lar ve değerleri hakkında bir yargıya varma, ancak onların zorluk, meşakkat ve eziyet¬lerle sınanmaları sonrasında bir anlam ifade edebilir. Sınavda sarsılmayan, eziyetler karşısında sabreden kimse güçlüdür, doğru sözlüdür. Sınama amaçlı meşakkatlere katla¬namayan, baskılar karşısında sarsılan ve paniğe kapılan kimse de zayıf karakterlidir, ya¬lancıdır. Dinden döndürme amaçlı baskılara direnç gösteren, karşı koyan, meşakkatlere rağmen doğruyu ve gerçeği ifade etmekten çekinmeyen, sabırla ve metanetle öz nefislerinin tutkularına savaş açan kimseler öncelikle kendilerine yarar sağlamış olurlar. Kötü¬lük işleyen asla kurtulamaz, bundan yakasını sıyıramaz. İnanıp salih ameller işleyenlerin ise hiç bir amelleri zayi olmaz. (Derveze; et Tefsirü’l Hadis) H.Yılmaz

Lafzen, “hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi”: yani, bu bağlamda, “hiçbir kimsenin ve hiçbir şeyin Allah'ın sıfatlarına ve kudretine ortak olamayacağı şeklindeki bilginizle çelişen herhangi bir şeyi”. Râzî'ye göre, bu ifadeyle, yalnızca kişisel bilginin ürünü olarak geliştirilen kavramlar değil de başkalarının görüşlerinin eleştirilmeden, körü körüne benimsenmesiyle (taklîd) oluşturulan kavramlar da kasdediliyor olabilir.M.Esed 

 Müslim, Tirmizi, Ahmed, Ebu Davud ve Neseî'ye göre bu ayet Sa'd ibn Ebi Vakkas hakkında nazil olmuştur. Sa'd, İslâm'ı kabul ettiğinde 18-19 yaşlarındaydı. Süfyan bin Umeyye (Ebu Sufyan'ın yeğeni)'nin kızı olan annesi Hamne onun müslüman olduğunu öğrenince şöyle dedi:

"Sen Muhammed'den vazgeçmedikçe ne yemek yiyeceğim, ne su içeceğim, ne de gölgede oturacağım. Allah'ın gönderdiği emirlere göre de annenin hakkı çok büyüktür. Eğer sen bana isyan edersen, aynı zamanda Allah'a da isyan etmiş olursun." Hz. Sa'd (r.a) çok üzülmüştü, gelip bütün olanları Hz. Peygamber'e (s.a) anlattı. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Mekke'nin ilk dönemlerinde islâm'ı kabul eden diğer gençler de herhalde aynı buna benzer bir durumla karşı karşıya kalıyorlardı. Bu nedenle aynı konu Lokman Suresi 15. ayette de daha sert bir şekilde vurgunlanmaktadır.

Ayetin vurgulamak istediği nokta şudur: Allah'ın yarattıkları arasında anne-babanın hakları en üst seviyededir. Fakat anne-baba kişiyi şirke zorlarlarsa, onlara itaat edilmemelidir. "Eğer her ikisi seni şirke zorlarlarsa, ...." ifadesi, daha az bir baskı veya ikisinden sadece birisinin baskısından da aynı şekilde reddedilmesi gerektiğini vurgular. "Hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi" ifadesi de dikkate değer. Bu anne-babaya itaat etmemek için sağduyulu bir sebep oluşturur. Anne-baba, çocuklarının kendilerine hizmet etme, saygı gösterme ve helâl şeylerde itaat etmeleri konusunda mutlak haklara sahiptirler. Fakat onların bir kişiyi körü körüne, gerçeklerden habersiz bir şekilde itaate zorlama hakları yoktur. Bu nedenle bir kimsenin, sadece anne-babasının dini olduğu için, onların dinine tabi olmasının hiçbir sebebi yoktur. Eğer çocuklar, anne-babalarının bâtıl bir dine tabi olduklarını farkederlerse, o dinden yüz çevirmeli, hak dine tabi olmalı ve anne-baba her türlü baskıyı uygulasa da bâtıl olduğunu anladıkları o yanlış yolu takip etmemelidirler. Durum, anne-baba söz konusu olduğunda böyle olunca, diğer insanlara karşı da böyle olmalıdır. Doğru yolu takip ettiğinden emin olunmadığı müddetçe hiçkimse itaat edilip yolundan gidilmeye layık değildir.
 Yani, "Dünyadaki ilişkiler ve bunların gerekleri, bu dünya ile sınırlıdır. En sonunda çocuklar da, anne-babalar da yaratıcılarına dönmek zorundadırlar ve O'nun huzurunda herkes ancak kendi kişisel sorumluluklarından hesap verecektir. Eğer anne-baba çocuklarını yanlış yola sevketti ise, bundan sorulacaktır. Eğer çocuklar anne-babaları istediği için sapıklığı kabul ettilerse, cezalandırılacaklardır. Eğer çocuklar doğru yola uyup, anne-babanın meşru haklarına saygı gösterdilerse fakat anne ve baba kendi sapıklıklarına ortak olmadıkları için çocuklarına kötü davrandılarsa, o zaman anne-baba Allah'ın azabından kurtulamayacaktır." Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz, evlatlar ile ebeveynleri arasındaki ilişkiyi gündeme getirmiş ve ana-babalara iyi davranılması gerektiğini tavsiye ettiğini bildirmiştir. Bu ahlakî yükümlülük daha evvel de bildirilmekle beraber bu ayette konuyla ilgili farklı bir hususa daha değinilmiştir: “Eğer o ikisi, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için gayret ederlerse, artık o ikisine itaat etme!”
Allah insana anne-babasına iyi davranmasını emretmekle beraber, şirke zorladıkları takdirde evlatların onlara itaat etmemelerini de şart koşmaktadır. Ancak anne-baba Allah’a savaş açmadıkça evlatları tarafından düşman muamelesi de görmemelidir:

Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara hakkaniyetle davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah adalet yapanları sever. (Mümtehıne/8)

Ey iman etmiş kimseler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfürü seviyorlarsa, onları veliler edinmeyiniz. Sizden her kim de onları velileştirirse artık işte onlar, zalimlerin ta kendileridir. (Tevbe/23)

Anne-baba hakkında insana bu emir verildikten sonra, Rabbimiz “Dönüşünüz ancak Banadır. O zaman, size yapmış olduklarınızı haber vereceğim. İman eden ve salihatı işleyen kimseleri de; kesinlikle onları Salih kişiler içine katacağız” buyurarak öldükten sonra herkesin Kendisine hesap vereceğini ve iman edenleri Salih kişiler arasına katarak ödüllendirileceğini bildirmiştir.

Kim de Allah'a ve Elçi’ye itaat ederse artık onlar, Allah'ın, peygamberlerden, sıdıklardan şehitlerden ve salihlerden kendilerine nimet verdiği kişilerle beraberdir. Ve bunlar arkadaş olarak ne güzeldir! Bu lütuf, Allah'tandır. Bilen olarak Allah yeter. (Nisa/69, 70)

Ey iman etmiş kimseler! Allah'a takvalı davranın ve doğru kimselerle birlikte olun. (Tevbe/119)

“Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında bu ayet grubu ile ilgili şu nakillere rastlanmaktadır:

“Biz insana ana-babasına iyi davranmasını tavsiye ettik (Ankebut/8)." Tirmizî'nin ri¬vayetine göre bu âyet-i kerime Sa'd b. Ebi Vakkas hakkında nâzil olmuştur. Sa'd b. Ebi Vakkas: “Hakkımda dört âyet-i kerime nazil olmuştur” deyip bir olay anlattı. Sa'd'ın anası dedi ki: Allah (anne babaya) iyi davranmayı emretme¬di mi? Allah'a yemin ederim, ben ölünceye yahut sen kâfir oluncaya (Muhammed'i inkâr edinceye) kadar bir şey yemeyecek, bir şey içmeyeceğim. (Sa'd) dedi ki: Ona bir şeyler yedirmek istedikleri vakit ağzını açmak için bir tah¬ta parçası sokarlardı. Bunun üzerine "Biz insana ana-babasına iyi davranmasını tavsiye ettik" âyeti nazil oldu.
Yine Sa'd'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir. Ben anneme karşı çok iyi davranırdım, Müslüman oldum, bu sefer o; Ya dinini terk edersin yahut ben de ölünceye kadar bir şey yemeyecek ve içmeyeceğim. Böylece bana bu yap¬tıkların dolayısıyla sen de ayıplanacaksın; ‘ey anasının katili!’ denilecek. Bir kaç gün bu şekilde kaldı, sonunda ona: Anacağım, dedim. Senin yüz tane ca¬nın olsa ve bunların biri diğerinin arkasına çıksa yine de ben bu dinimi terk edecek değilim. İstersen ye, istemiyorsan yeme. Benim halimi görünce ye¬mek yedi ve: "Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi sana ortak koş¬man için seni zorlarlarsa..." âyeti nazil oldu. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an, İbni Kesir)

Kur’an’da ana-baba ile evlat ilişkisi hakkında birçok direktif yer almıştır:

Ve senin Rabbin kesin olarak şunları gerçekleştirdi [karar altına aldı]: Kendisinden başkasına kul olmayın, anne ve babaya iyi davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “öf” deme, onları azarlama. Ve ikisine de kerim [onurlu, tatlı ve güzel] söz söyle. Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: “Rabbim! Onların beni küçükten terbiye ettikleri gibi, onlara rahmet et.” (İsrâ/23, 24)

Ve Biz insana, anası ve babasını tavsiye ettik: - Anası onu zayıflık üstüne zayıflıkla taşıdı. Onun sütten ayrılması da iki yıl içindedir. – “Bana, anana ve babana şükret [karşılık öde]!” Dönüş, ancak Banadır.
Ve eğer ki o ikisi [ana-baba] bilmediğin bir şeyi bana ortak koşman üzerinde seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ve dünyada onlarla iyi geçin ve bana yönelen kimselerin yolunu tut. Sonra dönüşünüz ancak banadır. Sonra da Ben size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim. (Lokman/14)

Ve Biz insana, ana ve babasına ihsanı [iyilik yapmayı/ güzel davranmayı] tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle bıraktı [doğurdu]. Ve onun taşınması ve ayrılması otuz aydır. Nihayet insan, olgunluk çağına ulaştığı ve kırk seneye geldiğinde: “Rabbim! Bana ve anama-babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salihi işlememi sağla. Benim için soyumun içinde düzeltmeler yap [salih kimseler ver]. Şüphesiz ben Sana yöneldim. Ve ben şüphesiz teslim olanlardanım” dedi. (Ahkâf/15) H.Yılmaz

Yani, dünyada bir sıkıntı ile karşılaşmaktan korktukları için inançlarını terk edenlerin ahirette karşılaşacakları azap. (Unutulmamalıdır ki, işkence veya ölüm tehdidi karşısında inancını görünüşte terk edenlerin davranışı, İslam'a göre günah sayılmaz. Ancak yine de, kişinin inancı uğruna şehit düşmesi, insanoğlunun ulaşabileceği en yüce erdemdir.) Yani, onlar arasında bulunmanın artık bir tehlike taşımadığı zaman.M.Esed  

İnsanlardan bazıları vardır ki onlar;”Biz Allahın varlığına birliğine iman ettik” derler.Ancak Allaha iman etmeleri yüzünden müşriklerden bir eziyet gördükleri zaman, dünyadayken insanların baştan çıkarmalarını Allahın ahiretteki bir azabı görürler de iman ettikten sonra tekrar inkarcılığa dönerler.Allah Teala başka bir ayette de bu tür insanlar hakkında şöyle buyurmaktadır.” İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah’a yarım yamalak ibadet eder. Kendisine bir iyilik dokunduğu zaman rahatlar.Başına bir bela gelincede tam tersine döner. O dünyasını da ahretini de kaybetmiştir.İşte apaçık hüsran budur. Taberi

Müslim, Tirmizi, Ahmed, Ebu Davud ve Neseî'ye göre bu ayet Sa'd ibn Ebi Vakkas hakkında nazil olmuştur. Sa'd, İslâm'ı kabul ettiğinde 18-19 yaşlarındaydı. Süfyan bin Umeyye (Ebu Sufyan'ın yeğeni)'nin kızı olan annesi Hamne onun müslüman olduğunu öğrenince şöyle dedi:
"Sen Muhammed'den vazgeçmedikçe ne yemek yiyeceğim, ne su içeceğim, ne de gölgede oturacağım. Allah'ın gönderdiği emirlere göre de annenin hakkı çok büyüktür. Eğer sen bana isyan edersen, aynı zamanda Allah'a da isyan etmiş olursun." Hz. Sa'd (r.a) çok üzülmüştü, gelip bütün olanları Hz. Peygamber'e (s.a) anlattı. Bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Mekke'nin ilk dönemlerinde islâm'ı kabul eden diğer gençler de herhalde aynı buna benzer bir durumla karşı karşıya kalıyorlardı. Bu nedenle aynı konu Lokman Suresi 15. ayette de daha sert bir şekilde vurgunlanmaktadır.
Ayetin vurgulamak istediği nokta şudur: Allah'ın yarattıkları arasında anne-babanın hakları en üst seviyededir. Fakat anne-baba kişiyi şirke zorlarlarsa, onlara itaat edilmemelidir. "Eğer her ikisi seni şirke zorlarlarsa, ...." ifadesi, daha az bir baskı veya ikisinden sadece birisinin baskısından da aynı şekilde reddedilmesi gerektiğini vurgular. "Hakkında hiçbir bilgin olmayan bir şeyi" ifadesi de dikkate değer. Bu anne-babaya itaat etmemek için sağduyulu bir sebep oluşturur. Anne-baba, çocuklarının kendilerine hizmet etme, saygı gösterme ve helâl şeylerde itaat etmeleri konusunda mutlak haklara sahiptirler. Fakat onların bir kişiyi körü körüne, gerçeklerden habersiz bir şekilde itaate zorlama hakları yoktur. Bu nedenle bir kimsenin, sadece anne-babasının dini olduğu için, onların dinine tabi olmasının hiçbir sebebi yoktur. Eğer çocuklar, anne-babalarının bâtıl bir dine tabi olduklarını farkederlerse, o dinden yüz çevirmeli, hak dine tabi olmalı ve anne-baba her türlü baskıyı uygulasa da bâtıl olduğunu anladıkları o yanlış yolu takip etmemelidirler. Durum, anne-baba söz konusu olduğunda böyle olunca, diğer insanlara karşı da böyle olmalıdır. Doğru yolu takip ettiğinden emin olunmadığı müddetçe hiçkimse itaat edilip yolundan gidilmeye layık değildir.
Yani, "Dünyadaki ilişkiler ve bunların gerekleri, bu dünya ile sınırlıdır. En sonunda çocuklar da, anne-babalar da yaratıcılarına dönmek zorundadırlar ve O'nun huzurunda herkes ancak kendi kişisel sorumluluklarından hesap verecektir. Eğer anne-baba çocuklarını yanlış yola sevketti ise, bundan sorulacaktır. Eğer çocuklar anne-babaları istediği için sapıklığı kabul ettilerse, cezalandırılacaklardır. Eğer çocuklar doğru yola uyup, anne-babanın meşru haklarına saygı gösterdilerse fakat anne ve baba kendi sapıklıklarına ortak olmadıkları için çocuklarına kötü davrandılarsa, o zaman anne-baba Allah'ın azabından kurtulamayacaktır."
Konuşmacı tekil olduğu halde çoğul zamiri kullanır ve "inandık" der. İmam Razi bu konuda çok ince bir noktaya değinmiştir. İmam Razi, bir münafığın her zaman müminlerden sayılmak istendiğini ve imanından sanki diğerleri gibi gerçek bir müminmiş gibi bahsettiğini söyler. Bu münafığın durumu, iyi bir savaş ortaya koyup düşmanları sürüp götüren bir ordu ile savaş alanına çıkan korkak bir askerin durumu gibidir. Böyle bir asker savaşa hiç katkıda bulunmamış olabilir, fakat evine döndüğünde sanki savaşın en büyük kahramanlarından biri imiş gibi "İyi bir savaş ortaya koyduk ve düşmanı sürüp çıkardık" der.
Yani, "Allah'ın azabından korkularak nasıl küfür ve günahlardan sakınılırsa, bu adam da insanların işkencelerinden korkarak iman ve iyilikten sakınıp kaçar. İman ettikten sonra kafirlerin tehditleri, hapsetmeleri ve işkenceleri ile karşı karşıya kalınca, küfrü nedeniyle, Allah'ın, öldükten sonra cehennemde vereceği ceza ve azabın bundan daha şiddetli olamayacağını düşünür. Bu nedenle zamanı gelince öte dünyadaki cezasını çekmeye ve bu dünyadaki azaptan kurtulup kolay bir hayat sürmek için imandan vazgeçip kafirlere katılmaya karar verir."
Yani, "Bugün o bedenini kurtarmak için kafirlere katılmış ve Allah'ın dinini yüceltme yolunda bir diken batmasına katlanmaya bile hazır olmadığı için müminleri bırakmıştır. Fakat Allah, kendi yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlara zafer ihsan ettiğinde, bu kimse zaferin meyvelerinden payını almak için ortaya çıkacak ve müslümanlara: "Kalplerimiz sizinleydi; kazanmanız için dua ettik; sizin göreve bağlılığınızı ve fedakârlıklarınızı takdir ettik" diyeceklerdir."
Burada, dayanılmaz işkence, zarar ve aşırı korku anında samimi bir kalple imanında sabit kalmak şartıyla kişinin islâm'dan döndüğünü ilan etmesine izin verildiğine dikkat edilmeledir. Fakat baskı anında hayatını kurtarmak için İslâm'dan döndüğünü söyleyen samimi bir müslümanla, ideolojik olarak İslâm'ın doğru bir din olduğuna inanan, fakat iman yolunda karşılaşılan tehlike ve güçlükleri görünce kafirlere katılan bir fırsatçı arasında çok büyük bir fark vardır. Görünüşte birbirlerinden pek farklı değildirler, fakat onları değişik kutuplara yerleştiren farklı nokta şudur: Baskı anında İslâm'dan döndüğünü söyleyen samimi müslüman, İslâm'a sadece ideolojik olarak bağlı olmaya devam etmekle kalmaz, aynı zamanda pratikte hisleri de her zaman İslâm ve müslümanlar tarafında olmaya devam eder: Onların başarısını savunur, yenilgisine üzülür. Baskı altında bile müslümanlarla işbirliği yapma konusundaki her fırsatı değerlendirmeye çalışır, düşmanların zincirleri bir miktar gevşediğinde iman kardeşleri ile birleşme çareleri aramaya başlar. Bunun aksine fırsatçı, iman yolunun uyulması zor bir yol olduğunu ve İslâm'ın yanında yer aldığında karşılaçağı dezavantajların, küfrün yanında yeraldığında karşılaşacaklarından daha fazla olduğunu farkederse, kişisel emniyeti ve dünyevi çıkarları için İslâm'dan ve müslümanlardan yüz çevirip kafirlerle dostluklar kurar ve kendi çıkarları için imana apaçık ters ve müslümanlara zararlı olduğu halde kafirlere her tür yardım ve hizmeti yapmaya hazır olur. Fakat aynı zamanda, İslâm'ın gelecekte bir gün kazanabileceği ihtimaline de gözlerini kapamaz. Bu nedenle ne zaman müminlerle bir konuşma fırsatı ele geçirse, ileride zamanı gelince sözlerinin fayda sağlayabilmesi için, müslümanların fikir ve inançlarını kabul ettiğini, fedakârlıklarını takdir ettiğini söyler. Kur'an'ın başka bir yerinde yine münafıkların bu çıkarcı davranışlarına şöyle değinilmiştir: "Münafıklar sizi yakından gözetleyip durmaktadırlar. Eğer size Allah tarafından bir fetih gelirse: "Biz de sizinle beraber değil miydik?" derler. Eğer savaşta kafirler üstün gelirse "Biz size üstünlük sağlayıp, sizi müminlerden korumadık mı?" derler." (Nisa, 141)Mevdudi

Yani, "Allah müminlerin imanının ve münafıkların nifakının ortaya çıkması ve kalplerde gizli olanların açığa çıkması için defalarca imtihan fırsatları öne sürer." Aynı noktaya Al-i İmran Suresi 179. ayette de değinilmiştir. "Allah müminleri, sizin üzerinizde bulunduğunuz şu halde bırakacak değildir. O muhakkak pisi temizden ayıracaktır." Mevdudi 

Allah insanları zorlukla ve rahatlıklarla imtihan ettiğinden kimin hakkıyla iman edip kiminse etmediğini bilir. Taberi

Bu,muhtemelen, münâfık teriminin Kur’an'da kronolojik olarak ilk geçtiği ayettir. Terim, deyimsel olarak, nefak isminden türetilmiştir. Nefak da, girişi dışında bir de çıkış noktasına sahip olan ve özellikle tarla faresi, kertenkele ve benzeri hayvanların kolaylıkla girip çıkabilecekleri veya kendilerini kovalayanları atlatabilecekleri karmaşık yuvaları gösteren nefak isminden türetilmiştir. Münâfık terimi, mecazî olarak da, “ikiyüzlü” olan, hayatını içinde bulunduğu şartlarda kendisine pratik faydalar sağlayacak vaadlere göre düzenleyerek manevî ve sosyal yükümlülüklerinden her zaman kolayca sıyrılma yolları arayan bir kişilik yapısını anlatır. Böyle bir karaktere sahip olan kişi, genellikle, ahlaken olduğundan daha iyi görünmeye çalıştığından münâfık sıfatı, yaklaşık olarak “ikiyüzlü” (hypocrite) şeklinde çevrilebilir. Ancak şu farklılığın da gözden kaçırılmaması gerekir: Bu Batı kökenli terim (hypocrite) başkalarını kandırmayı amaçlayan bilinçli bir gizlenmeyi ifade ettiği halde, Arapça'daki münâfık terimi, -Kur’an'da da zaman zaman rastlandığı gibi- inançlarında ve ahlakî sorumluluklarında zayıf veya kararsız olan ve yalnızca kendisini kandırmaktan öteye geçmeyen kişileri anlatır. Bu sebeple, Kur’an metnini çevirirken alışılmış “ikiyüzlü” (hypocrite) kelimesini kullandığımda, mümkün olan ve gerekli görülen yerlerde açıklayıcı dipnotlarla yukarıdaki farklılığa işaret etme yolunu seçtim.M.Esed

Bu ayetlerde, 2 ve 3. ayetlerdeki “İnsanların fitnelendirilmeden ‘İman ettik’ demeleriyle bırakılıvermeyecekleri; çeşitli şekillerde imtihan edilerek kimin ne mal olduğunun herkese bildirileceği” ilkesi detaylandırılmaktadır. Benzer bir açıklama Hacc suresinde de görülmektedir:

İnsanlardan kimi de Allah'a bir yar kenarı üzerinde ibadet eder. O nedenle eğer kendisine bir iyilik gelirse onunla mutmain olur. Ve eğer kendisine bir fitne gelirse yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı da ahireti de kaybetti. İşte bu, apaçık kayıbın ta kendisidir. (Hacc/11)

Bu ayet grubu ile ilgili olarak “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında şu nakiller mevcuttur: 

Mücahid dedi ki: Bu âyet-i kerime dilleriyle iman eden bir takım kimse¬ler hakkında inmiştir. Bunlara Allah'tan bir belâ ya da nefislerinde bir mu¬sibet gelip çatınca fitneye düştüler. Dahhak da şöyle demiştir: Âyet-i ke¬rime Mekke'de iken iman eden münafık bir takım kimseler hakkında inmiş-tir. Bunlara eziyet ve işkence yapılınca tekrar şirke geri döndüler.
İkrime de şöyle demiştir: Bunlar İslam'a girmiş bir topluluk idi. Müşrik¬ler onları kendileri ile birlikte Bedir'e çıkmaya zorladılar. Bazıları Bedir'de öldürüldü. Bunun üzerine Yüce Allah: "Nefislerine zulmedenler olarak can¬larını alacağı kimselere melekler ... (Nisa/97)” buyruğunu indirdi. Me¬dine'deki müslümanlar bu âyeti yazıp Mekke'deki müslümanlara gönderdi. Onlar da Mekke'den çıktılar, müşrikler arkalarından yetiştiler. Bazıları fitne¬ye düştüler. İşte bu âyet-i kerime onların hakkında nazil oldu.
Âyet-i kerimenin Ayyaş b. Ebi Rebia hakkında indiği de söylenmiştir. O, müslüman olduktan sonra hicret etmişti, sonra da eziyete uğratıldı, dövüldü ve irtidat etti. Ebu Cehil ile el-Haris onu işkencelere maruz bıraktılar ki, an¬ne bir kardeşleri idiler. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

11. ayette bazı insanların “münafık” olarak nitelendiği görülmektedir. Nüzul sırasına göre “nifak” ve “münafık” kavramı ilk kez geçtiğinden bu sözcüklerin ayrıntılı olarak tahlil edilmesini gerekli görüyoruz.

"NİFAK” VE “MÜNAFIK” 

منافقMünafık” sözcüğü, “yer altındaki ev, barınak, in” anlamına gelen “ نفق nefeka” sözcüğünden gelir. Kertenkele ve yaban faresinin yer altındaki yuvalarına “ نفقة nüfeka” ve “ نافقةnâfika” denir.
Yaban faresinin yer altında birden çok yuvası olur. Başını birinden çıkarır, kaçtığı zaman yer altındaki yuvalardan hangisine gittiği bilinmez. O nedenle de yakalanmaz.
Münafığa bu ismin verilmesinin sebebi, birden çok inancının olmasıdır. O, bir bakarsın İslam dinine girmiş, bir bakarsın ondan çıkmış bir başka inanca girmiştir. (Lisanü’l Arab, c. 8, s. 656, 657 nfk” mad.)
Dini bir terim olarak “Nifak”, inanmadığı halde çeşitli sebeplerden dolayı ve menfaati icabı kendini müslüman göstermek; Allah'a, Resulüne ve müminlere düşmanlığını gizlemek” demektir. Bunu yapan kişiye de “münafık” denir.
Ayetten anlaşıldığına göre, münafığın burada ön plana çıkan özelliği, yükümlülüklerden kolayca sıyrılıp çıkmaya teşebbüs etmesidir. Toplum içinde fesatçı olmaları, akılları sıra Allah’a oyun etmeye kalkmaları, gösterişçi olmaları, salât görevine gönülsüz, üşene üşene katılmaları, bu önemli görevden kaçmaları, döneklikleri, maddî kazanç sağlamak için ahlâk dışı davranışlara başvurmaları, kötü sözlerin müslümanlar arasında yayılmasını istemeleri, kötülük yapınca sevinmeleri, övünmekten hoşlanmaları gibi başka özellikleri de vardır. Bu özelliklerinden inşallah Bakara, Al-i Imran, Nisa ve Maide surelerinin tahlillerinde bahsedilecektir. Bu özellikleri nedeniyle münafık tipler tüm toplumların her zaman en büyük problemi, belaları olmuştur.
11. ayetin bir diğer işlevi de hicret hazırlığında olan Resulullah’ı Medine’de karşılaşacağı yeni ortama hazırlamaktır.
2 ve 3. ayetlerdeki ifadeler, burada “Ve Allah, elbette iman etmiş kişileri bilir/ bildirir, elbette münafıkları [ikiyüzlüleri] de bilir/bildirir” şeklinde yer almaktadır. Yani, "Allah müminlerin imanının ve münafıkların nifakının ortaya çıkması ve kalplerde gizli olanların açığa çıkması için defalarca imtihan fırsatları öne sürer."
Aynı noktaya Al-i İmran Suresi 179. ayette de değinilmiştir.

Allah, murdar olanı, temiz olandan ayırt edinceye kadar müminleri, sizin kendisi üzerinde bulunduğunuz şey üzerinde bırakacak değildir. Allah sizleri gayb üzerine muttali kılacak da değildir. Velâkin Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse Allah’a ve elçisine iman edin. Ve eğer iman eder ve takvalı davranırsanız, işte o zaman sizin için büyük bir karşılık vardır. (Ali Imran/179)

Münafıkların karakterleri Kur’an’da birçok kez ortaya konmuştur. Bunun birkaç örneği şu ayetlerdir:

Ve onlar; “Biz seninle beraber hidayete uyarsak, yurdumuzdan atılırız” dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak, her şeyin semerelerinin toplanıp kendisine getirildiği, güvenli, haram [dokunulmaz] bir yere [Mekke’ye] yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler. (Kasas/57l)

Bunun üzerine Rableri onlara karşılık verdi: "Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun -Ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]- çalışanın amelini zayi etmem. Binaen aleyh göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır. (Al-i Imran/195)

İnsanlardan bir kısmı da; inanan kişiler olmamalarına rağmen, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” derler.
Allah’ı ve inanmış kimseleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki onlar, sadece kendilerini aldatırlar da bilincine ermezler.
Onların kalplerinde hastalık vardır da Allah, onlara hastalığı artırdı. Yalan söylemekte olduklarından dolayı da onlar için acı bir azap vardır.
Onlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde de, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler.
Dikkatli olun! Şüphesiz onlar, fesatçıların ta kendileridir, fakat bilincine ermiyorlar.
Ve onlara, “İnsanların inandığı gibi inanın” denilince, “Biz, o aklı ermezlerin inandığı gibi mi inanacağız!” derler. Dikkatli olun! Şüphesiz onlar, aklı ermezlerin ta kendileridir. Velâkin bilmiyorlar.
Onlar, inanmış kimselere rastladıkları zaman da, “inandık” dediler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise, “Şüphesiz biz sizinle beraberiz, biz sadece alay edenleriz” dediler.
Allah, onlarla alay eder ve tuğyanları içinde serserice dolaşmalarına mühlet verir.
İşte onlar, hidayet karşılığında sapıklığı satın alan kimselerdir de onların ticaretleri kâr etmedi ve onlar doğru yolu bulamadılar.
Onların durumu, bir ateş yakmak isteyen kimsenin durumu gibidir. O [ateş], onun [ateş yakan kimsenin] kenarını aydınlatınca, Allah, onların nurlarını giderdi ve onları karanlıklar içinde görmez olarak bıraktı.
Sağırdırlar! Dilsizdirler! Kördürler! Artık onlar dönmezler.
Yahut [onların durumu]; içinde karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek olan, gökten boşanan, bir yağmura tutulmuş gibidir. Ölüm korkusuyla yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. —Oysa Allah, inkârcıları çepeçevre kuşatandır. –
O şimşek nerdeyse gözlerini kapıverecek. O [şimşek] önlerini aydınlattı mı onun [aydınlığın] içinde yürürler, karanlık üzerlerine çöktü mü de dikilip kalırlar. Allah dilemiş olsaydı işitmelerini, görmelerini de giderirdi. Şüphesiz Allah, her şeye en çok güç yetirendir. (Bakara/8-20)

Sizi gözetleyip duran kimseler [münafıklar ve kâfirler]… Artık Allah tarafından size bir zafer olursa onlar: “Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Kâfirler için bir pay olunca da: "Size üstünlük sağlamadık mı, sizi müminlerden korumadık mı?" derler. Artık Allah, kıyamet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere asla bir yol kılmayacaktır. (Nisa/141) H.Yılmaz

Onların anlatmak istedikleri nokta şuydu: "Bir kere, öldükten sonra dirilme, ahiret ve hesap günü gibi şeylerden bahsetmek tamamen anlamsız. Fakat insanların yaptıklarından hesap verecekleri bir öte -dünya olduğunu kabul etsek bile, biz sizin cezanızı, vs. yükleneceğimize dair size söz veriyoruz. Bu nedenle bizi dinlemeli, bu yeni inançtan vazgeçmeli ve atalarımızın dinine dönmelisiniz." Rivayet edilen hadislere göre Kureyş'in ileri gelenlerinden birçoğu başlangıçta İslâm'ı kabul eden kimselere böyle tavsiyelerde bulunuyorlardı. Hz. Ömer müslüman olduğunda, Ebu Süfyan ve Harb bin Umeyye bin Halef, ona gelip aynı şeyleri söylemişlerdi.
Yani, "Bir kimsenin, Allah huzurunda, başka birisinin yükünü yüklenmesi ve böylece asıl günahı işleyeni cezadan kurtarması mümkün değildir, çünkü orada herkes kendi yaptıklarının hesabını verecektir. "Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü yüklenmez." (Necm: 38) Fakat böyle olabileceğini kabul etsek bile, kafirleri cezalandırmak için alev alev yanıp hazır bekleyen cehennemi görünce, hiçkimse dünyada verdiği sözünde durmak amacıyla: "Ya Rabbi, bu adamı bağışla ve Cennet'e gönder; o benim tavsiyem üzerine sapıttı; ben hem onun, hem de benim inkârımız için cezamı çekmek üzere cehennemde yanmayı kabul ediyorum." demek cesaret ve cüretini gösteremeyecektir." Mevdudi                                                                                                              Hakkı inkar edenlerin bu “sözleri”, inananlara karşı tavırlarını gösteren bir mecazdan başka bir şey değildir. “Her zaman olduğu gibi” parantez içi açıklamasını eklememin sebebi budur ve şu anlama gelir: Kişinin “insanın kavrayış alanı dışındaki şeylere” (ğayb) inanmasından -bu örnekte Allah'ın varlığına inançtan- doğan manevî yükümlülüğünü inkar edenler, kural olarak, başkalarında da benzeri bir yükümlülüğe ve inanca hoşgörüyle bakmazlar. Böylece, “günah” kavramının sözde geçersizliğini müstehzî ve kibirli bir şekilde savunarak müminleri kendi düşünce tarzlarına çekmeye çalışırlar.Lafzen “taşımazlar” -onlar tarafından yanıltılan kimselerin taşımak zorunda olduğu yükte bir azalmamaya işaret (Râzî). Bkz. ayrıca bir sonraki not. M.Esed

Karş. Hz. Peygamber'in şu sözü: “Her kim [başkalarını] doğru yola çağırırsa, Kıyamet Günü'ne kadar onu izleyeceklerin tümünün [toplam] mükafatlarına eşit bir mükafata erişecek, onu izleyenlerin mükafatları da azalmayacaktır. Her kim de insanları bâtıl yollara çağırırsa onun günahı da Mahşer Günü'ne kadar arkasından gidenlerin [toplam] günahlarından daha fazla olacak, onu izleyenlerin günahı da azalmadan devam edecektir” (Buhârî). M.Esed

Bu hususta başka bir ayette şöyle buyurulmaktadır. “Böyle demekle kıyamet günü kendi günahlarının hepsini ve bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarının da bir kısmını yükleneceklerdir. Dikkat edin, yüklendikleri günah ne kötüdür.” Taberi

Yani, " Onlar her ne kadar başkalarının günahlarını yüklenmeyeceklerse de, iki katı bir azap yüklenmekten kurtulamayacaklardır. Birincisi kendi sapıklıklarının sorumluluğu, ikincisi ise önderlik edip saptırdıkları kimselerin yükü. Bu durum bir örnekle açıkça anlaşılabilir. Bir kimse hırsızlık yapar, bir başkasına da bu işte kendisine yardım etmesini teklif eder. Eğer teklif ettiği kimse de hırsızlıkta rol almışsa, hiç bir hakim, suçu başkasının teşvikiyle işledi diye onu serbest bırakmaz. Her ne olursa olsun o yaptığı hırsızlık nedeniyle cezalandırılacaktır; adalete dayanan hiç bir kanuna göre onu serbest bırakıp, onun yerine ilk önce onu hırsızlığa teşvik eden kişiyi cezalandırmak adil ve haklı bir karar değildir. Bununla birlikte birinci hırsız iki suç nedeniyle cezalandırılacaktır:
Birincisi hırsızlık yapmak, ikincisi kendisinin yanısıra bir başkasını da hırsız olmaya teşvik etmek. Bu ilke Kur'an'ın bir başka yerinde de şöyle ifade edilmiştir. " Onlar kıyamet günü hem kendi veballerini tam olarak yüklenirler, hem de bilgisizce saptırdıkları kimselerin veballerinden bir kısmını." (Nahl: 25) Aynı ilke Rasulûllah'ın (a.s) şu hadisinde de ortaya konmaktadır: "Başkalarını doğruluğa çağıran kimseye kendisine uyanların sevabı gibi sevap verilir. Bununla beraber onların sevabından da hiçbir şey eksilmez. Sapıklığa çağıran kimseye de ona uyanların günahı gibi günah verilir. Bununla beraber ona uyanların günahlarından hiçbir şey eksilmez. " (Müslim)

 "Uydurdukları şeyler": kafirlerin şu sözleriyle ifade etmek istedikleri tüm gerçek dışı şeyleri kapsar: " Bizim yolumuzdan gidin, o zaman biz sizin bütün günahlarınızı yükleneceğiz. " Aslında kafirler bu sözü, şu iki varsayıma dayandırmaktadırlar: 1) Kendi tabi oldukları şirke dayalı inanç doğrudur ve Hz. Muhammed'in (s.a) iddia ettiği tevhid inancı yanlıştır. Bu nedenle reddedilmesinde bir beis yoktur. 2) Öldükten sonra dirilme yoktur ve bir müslümanı küfürden alıkoyan ahiret inancı asılsızdır. Bu zanlara dayanarak kafirler müminlere şöyle bir tavsiyede bulunuyorlardı: " Tamam eğer siz küfrün bir günah olduğunu ve günahtan hesaba çekileceğiniz bir ahiretin varolduğuna inanıyorsanız, biz sizin bu günahınızı üzerimize almayı kabul ediyoruz. Bunu bize bırakın ve Muhammed'in dininden vazgeçip atalarınızın dinine dönün."

Bu teklifte iki yanlış nokta daha yeralmaktadır: 1) Başkasının teşvikiyle bir suç işleyen kimsenin tamamen sorumluluklarından uzak olduğuna ve tüm sorumluluğun o suça teşvik edene ait olduğuna ilişkin inançları; b) Kıyamet gününde kendi teşvik ve tavsiyeleri nedeniyle yoldan çıkanların sorumluluğunu gerçekten üzerlerine alabileceklerine dair verdikleri asılsız vaad. Çünkü kıyamet günü geldiğinde ve beklentilerinin aksine cehennemi gördüklerinde, kendi küfürlerinin cezasını ve dünyada yanlış yola düşürüp saptırdıkları kimselerin günahlarının tümünü yüklenmeye hiç de hazır olamayacaklardır. Mevdudi 

Bu ayetlerde, ikiyüzlü davranan ve gerçek iman etmiş kimseleri yollarından döndürmeye çalışan inkârcılar tehdit edilmektedir.
Ayetlerden anlaşıldığına göre, birileri çıkmış ve inanmış kimselere “Bizim yolumuza uyun, kesinlikle sizin hatalarınızı/günahlarınızı biz yüklenelim” deyip onları kandırmaya çalışmaktadırlar. Aslında onlar, öldükten sonra dirilme, ahiret ve hesap günü gibi şeylere inanmadıklarını; bunların olmadığını söylemek istiyorlardı. Ama yine de gariban kesime “İnsanların yaptıklarından hesap verecekleri bir din günü olduğunu kabul etsek bile, biz sizin cezanızı yükleneceğimize dair size söz veriyoruz. Bu nedenle bizi dinlemeli, elçi olduğunu ileri süren o kişinin dediklerine inanmamalısınız; inananlarınız bundan vazgeçmeli ve atalarımızın dinine geri dönmelisiniz” diyorlardı.
Kimsenin başka bir kimsenin günahını çekmeyeceği birçok ayette yer almıştır:

Gerçek şu ki, hiçbir günahkâr bir başka günahkârın günahını çekmez. (Necm/38)

De ki: Allah her şeyin Rabbi iken, ben O’ndan başka Rabb mi arayayım? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının yükünü taşımaz. Sonra sadece Rabbinizedir dönüşünüz. Böylece O, ayrılığa düştüğünüz şeyi size haber verecektir. (En’âm/164)

Sonra, şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiği zaman; bir gün ki o, kişi kaçar kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, oğullarından. O gün onlardan her kişi için kendisini boş bırakmayacak bir uğraş vardır. (Abese/33–37)  

Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse, hiç kimsenin yerine bir şey ödemez, kimseden fidye kabul edilmez. Ve ona şefaat de fayda vermez, onlar yardım da olunmazlar. (Bakara/123)

İman eden kullarıma söyle: “Salâtı ikame etsinler, alış-veriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerini rızklandırdığımız şeylerden açık ve gizli olarak infakta bulunsunlar.” (İbrahim/31) 

Ey insanlar! Rabbinize takvalı davranın. Ve babanın çocuğuna hiçbir fayda vermediği, çocuğun da babasına hiçbir şeyle fayda sağlamadığı günden ürperin. Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. O hâlde basit yaşam sizi aldatmasın. Ve sakın o çok aldatıcı şeytan sizi Allah ile aldatmasın. (Lokman/33)

Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Ve Biz bir Peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra/15)

Eğer inkâr edecek olursanız, artık şüphesiz Allah size hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için küfre rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin [yararınız] için ondan razı olur. Hiçbir günahkâr [suçlu], bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir. (Zümer/7) 

Bu sahtekârların iddiaları reddedilerek tehdit edilmektedirler. Onlar kendi suçlarının cezasını çekecekleri gibi, ayarttıkları kişilerin de cezalarını çekeceklerdir.

İnsanların helakine vesile olanlar, hem kendi suçlarının gü¬nahını yüklenir, hem de ayarttığı kimselerin günahını… Bununla birlikte hiç¬birisinin günahından da bir şey eksiltilmiş olmaz.

Ve onlara: “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, onlar, kıyamet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri için, “Öncekilerin efsaneleri…” dediler. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! (Nahl/24, 25)

Kim güzel bir işte aracılık ederse, onun için bundan [aracılıktan] bir pay vardır. Kim de kötü bir şeyde aracılık yaparsa, onun için de bundan bir pay vardır. Ve Allah her şeyin karşılığını verendir. (Nisa/85)

Ve yük çeken bir kimse, başkasının yükünü yüklenmez. Eğer ağır yüklü bir kimse, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan hiç bir şey yüklenilmeyecek. -Bir akrabası olsa bile- Şüphesiz sen ancak Rabblerine karşı gaybde haşyet duyan ve salatı ikame edenleri uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah’adır. (Fatır/18) H.Yılmaz

Karşılaştırma için bkz. Al-i İmran: 33-34, Nisa: 163, En'am: 84, A'raf: 59-64, Yunus: 71-73, Hud: 25-48, Enbiya: 76-77, Müminun: 23-30, Furkan: 37, Şu'arâ: 105-123, Saffat: 75-82, Kamer: 9-15, Hâkka: 11-12, Nuh: (surenin tümü).
Bu kıssaların burada niçin anlatıldığını anlayabilmek için surenin ilk ayetlerini gözönünde bulundurmalıyız. Orada, bir taraftan kafirlere: "Biz sizden önceki bütün kafirleri de imtihana çektik" denmiş, diğer taraftan bu günahkâr kafirler: "Bizden kaçıp sıvışabileceğinizi sanarak aldanmayın," diye uyarılmışlardı. İşte bu iki noktayı vurgulamak amacıyla burada bu tarihî kıssalar anlatılmaktadır.
22. Bu, Hz. Nuh'un (a.s) 950 yıl yaşadığı anlamına değil, onun peygamber tayin edilmesinden Tufan'a kadar 950 yıl boyunca günahkâr halkını ıslah etmeye çalıştığı ve bu kadar uzun bir süre işkencelere maruz kaldığı halde cesaretini yitirmediği anlamına gelir. Kıssanın burada anlatılış amacı da budur. Müminlere şöyle denmektedir: "Siz kafir düşmanlarınızdan en fazla 6-7 yıldır işkence ve baskılar görüyorsunuz. Dokuzyüzelli yıl boyunca sürekli zorluk ve işkencelere cesaretle göğüs geren kulumuzun sebat, kararlılık ve sabrını bir düşünün!"
Kur'an ve Kitab-ı mukaddes, Hz. Nuh'un (a.s) yaşı hakkında ihtilaf eder. Kitab-ı mukaddes Nuh'un (a.s) 950 yıl yaşadığını söyler. Tufan vuku bulduğunda 600 yaşındaydı ve Tufan'dan sonra üçyüzelli yıl daha yaşadı. (Tekvin, 7:6 ve 9:28-29). Fakat Kur'ân'a göre Hz. Nuh (a.s.) en azından bin yıl yaşamış olmalı, çünkü dokuzyüzelli yıl onun Tufan'dan önce peygamber olarak görevini ifa etmekle geçirdiği dönemdir. Tabii ki olgunluğa eriştikten sonra peygamber tayin edilmiş ve Tufan'dan sonra da bir müddet yaşamış olmalıdır. Bazılarına göre bu kadar uzun bir hayatın kabul edilmesi imkânsızdır. Fakat Allah'ın yarattığı şu dünyada garip olaylar seyrek değildir. İnsan nereye baksa O'nun kudretinin olağanüstü işaretlerine şahit olur. Bazı olayların veya şeylerin hep belli bir şekilde ve her zamankinden farklı bir şekilde meydana gelemeyeceğini göstermez. Bu faraziyeleri kırmak için evrenin her tarafında her tür yaratıkta meydana gelmiş bir sürü olağanüstü olaylar listesi vardır. Aslında Allah'ın herşeye kadir olduğu konusunda apaçık bir fikre sahip olan bir kimse, ölümü ve hayatı yaratan Allah'ın birisine bin veya daha fazla yıl hayat bahşetmesinin imkânsız olduğu şeklinde bir yanlış fikre sahip olamaz. Gerçek şu ki, insan kendi istek ve dileğiyle bir an bile yaşayamaz, fakat Allah dilerse onu dilediği kadar uzun süre yaşatabilir.
Yani, onlar hâlâ zulüm ve günahlarında ısrar ederlerken Tufan meydana geldi. Eğer onlar Tufan'dan önce ondan vazgeçmiş olsalardı, Allah onlara bu azabı göndermezdi. Mevdudi 

 Bu pasaj yukarıdaki 2. ayetle bağlantılıdır: “Biz, kendilerinden öncekileri de sınadık”. Nûh'un ve kavmini doğru yola ulaştırmadaki başarısızlığının kıssası Kur’an'da defalarca dile getirilmiştir, özellikle de 11:25-48. ayetlerde. Bu örnekte, hiç kimsenin -Peygamber'in bile- başka bir kimseye iman bahşedemeyeceği gerçeği vurgulanmaktadır (karş. 28:56 -“Sen her sevdiğini doğru yola yöneltemezsin”). Aynı gerçek, daha sonra, 16-40. ayetlerde de öteki peygamberlerle ilgili olarak vurgulanmaktadır.              Zımnen, “Ama, bu kadar uzun zamana rağmen onları tebliğ ettiği hakikate inandıramadı”. Aynı rakam -950 yıl- Kitâb-ı Mukaddes'de (Tekvîn ix, 29) Hz. Nûh'un ömrü olarak verilmiştir. Kur’an'ın bu bilgiyi aynen tekrarlaması, yalnızca, bir peygamberin vahyi tebliğ için harcadığı zamanın o'nun başarı veya başarısızlığıyla bir ilgisinin bulunmadığı gerçeğini vurgulamak içindir, çünkü “tek gerçek rehberlik, Allah'ın rehberliğidir” (3:73) -ve Kur’an'da sık sık hatırlatıldığı gibi, “Allah [yalnızca] [eriştirilmeyi] dileyeni doğru yola eriştirir”. Böylece, Hz. Nûh'un hatırlatılmasından maksat, kendileri için apaçık olan gerçekleri halkın büyük kısmının düşünmeden hemen reddettiklerini görerek ümitsizliğe kapılan müminleri teselli etmektir. M.Esed

Yani, Nuh'a (a.s) inanan ve Allah tarafından gemiye binmelerine izin verilenler. Bu konu Hud Suresi 40. ayette şöyle anlatılmaktadır: "Emrimiz gelip et-Tennur kaynamaya başlayınca: "Her cinsten birer çifti ve aleyhine hüküm verilmiş olanın dışında kalan çoluk çocuğunu ve inananları gemiye bindir." dedik. Pek az kimse onunla birlikte inanmıştı."
25. Şu anlama da gelebilir: "Bu korkunç cezayı veya büyük olayı sonraki nesiller için bir uyarı işareti yaptık." Fakat olayın burada ve Kamer Suresi'nde anlatılışından asıl ibret unsurunun, asırlarca dağın tepesinde kalan ve insanlara gemiyi dağın tepesine kadar çıkartacak denli büyük bir Tufan'ın vukubulduğunu sürekli hatırlatan, geminin kendisi olduğu anlaşılmaktadır. Kamer Suresi 13-15. ayetlerde şöyle buyurulmaktadır: "Nuh'u tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir şeye (gemiye) bindirdik. İnkâr edilmiş olan Nuh'a mükâfat olarak verdiğimiz gemi nezaretimiz altında yüzüyordu. And olsun ki Biz, o gemiyi bir ibret olarak bıraktık. Öğüt alan yok mudur?"
İbn Cerir, Kamer Suresi'nin bu ayetine yazdığı tefsirde, Katade'ye dayanarak sahabeler döneminde müslümanların Cezire'ye gittiklerinde Cudi dağı üzerinde gemiyi gördüklerini söyler. (Başka bir hadise göre Bâkirvâ yakınlarında). Günümüzde de zaman zaman gazetelerde gemiyi araştırmak için girişimlerde bulunulduğuna, Ağrı Dağı üstünden uçarken uçakların birçok kez gemiye benzer şeyler gördüklerine dair haberler yeralmaktadır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. A'rafan: 47 ve Hûd an: 46).Mevdudi

Surenin bundan sonraki bölümünde fitnelendirmeye örnek olmak üzere kısaca geçmiş elçilerin kıssalarına değinilmiştir. İlk değinilen kıssa Nuh (as) ve kavmi ile ilgilidir. Bu kısa değini ile Resulullah’a ve inananlara moral verilmiş, inkârcılar tehdit edilmiştir.
Nuh’un (as) konu edildiği bu bölüm ile ilgili olarak klasik kaynaklarda şu nakiller görülmektedir:

Katade'nin Enes'ten rivayetine göre, Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "İlk resul peygamber Nûh'tur."
Katade dedi ki: Nûh (a.s) el-Cezire'de peygamber olarak gönderilmiştir. Kaç yıl ömür sürdüğü hususunda farklı görüşler vardır. Yaşının, şanı yüce Al¬lah'ın Kitab’ında zikrettiği kadar olduğu söylenmiştir. Katade dedi ki: O kendilerini davete başlamadan önce aralarında üç yüz yıl kaldı. Onları üç yüz yıl davet etti, Tufan'dan sonra da üç yüz elli yıl yaşadı.
İbn Abbas dedi ki: Nûh (a.s) kırk yaşında peygamber oldu. Kavmi arasında ise elli yıl eksiği ile bin yıl süreyle kaldı. Tufan'dan sonra ise insanlar ço¬ğalıp etrafa yayılıncaya kadar altmış yıl yaşadı. Yine İbn Abbas'tan şöyle de¬diği rivayet edilmiştir: İki yüz elli yaşında iken peygamber oldu, aralarında elli yıl eksiği ile bin yıl kaldı. Tufan'dan sonra da iki yüz yıl yaşadı. Vehb de¬di ki: Nûh (a.s) iki bin dört yüz yıl yaşadı. Ka'b el-Ahbar dedi ki: Nûh kavmi arasında elli yıl eksiği ile bin yıl kaldı. Tufan'dan sonra ise yetmiş yıl yaşadı. Böylelikle onun toplam yaşı bin yirmi yıldır.
Avn b. Ebi Şeddad dedi ki: Nûh (a.s) üç yüz elli yaşında iken peygamber oldu. Kavmi arasında ise elli yıl eksiği ile bin yıl kaldı. Tufan'dan sonra ise üç yüz elli yıl yaşadı. Böylelikle toplam yaşı bin altı yüz elli yıl etmektedir. Bu¬na yakın bir rivayet de el-Hasen'den gelmiştir. el-Hasen dedi ki: Ölüm me¬leği Nûh (a.s)'ın ruhunu kabzetmek üzere geldiğinde “Ey Nûh!” dedi. “Dünya¬da kaç yıl yaşadın?” O: “Peygamberlikten önce üç yüz yıl, kavmim arasında el¬li eksiği ile bin yıl, Tufan'dan sonra da üç yüz elli yıl…” dedi. Ölüm meleği de¬di ki: “Dünyayı nasıl buldun?” Nûh dedi ki: “İki kapısı olan bir ev gibi. Buradan girdim, öbüründen çıktım.”
Enes'in de şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Yüce Allah, Nûh (a.s)'ı kavmine peygamber olarak göndereceğinde o iki yüz elli yaşında idi. Kavmi arasında elli yıl eksiği ile bin yıl kaldı. Tufan'dan sonra da iki yüz elli yıl kaldı. Ona ölüm meleği gelince: “Ey Nûh!” dedi, “Ey pey¬gamberlerin en büyüğü ve ey ömrü pek uzun, duası makbul olan kişi! Dün¬yayı nasıl buldun?” diye sordu. O şu cevabı verdi: Kendisine iki kapılı bir ev ya¬pılmış bir adamın, bir kapıdan girip diğerinden çıkması gibi" dedi. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Nûh (a.s)'ın geriye doğru soyu şöyledir: Nûh b. Lâmek b. Müteveşlih b. İdris -ki o Ahnûh'dur- b. Yered b. Mehlayil b. Kaynân b. Enuş b. Şit b. Âdem. Nuh'un ismi "es-Seken" idi. Ona es-Seken denilmesinin sebebi insanların Âdem’den sonra ona ulaşmaları, sakin olmalarıdır. O da onların babalarıdır. Onun Sam, Ham ve Yafes diye üç oğlu oldu. Sam'dan Araplar, Farslar ve Rum¬lar dünyaya geldi. Bunların hepsinde de hayır vardır. Ham'ın soyundan Kıptiler, Sudanlılar ve Berberiler dünyaya geldi. Yafes'in soyundan ise Türkler, İskitler, Ye'cuc ile Me'cuc dünyaya geldi. Bunlarda hayır yoktur.
İbn Abbas dedi ki: Sam'ın soyundan gelenler arasında beyaz tenlilikle, buğ¬day tenlilik vardır. Ham'ın soyundan gelenler ise siyahtırlar, beyaz tenliler azdır. Yafes'in çocukları -ki bunlar Türklerle, İskitlerdir- bunlarda sarı ve kırmızı ten¬lilik vardır. Onun dördüncü bir oğlu daha vardı ki, bu da suda boğulan Ken'an idi. Araplar da onu Yâm diye adlandırırlar.
Nûh’a bu ismin veriliş sebebi, onun elli yıl eksiği ile bin yıl süreyle kavmini Allah'a davet ederek nevhetmesi [feryad etmesi]'dir. Onların kâfir olmaları üzerine ağladı ve onlar için feryad etti.
el-Kuşeyrî Ebu'l-Kasım Abdu'l-Kerim "et-Tahbîr" adlı eserinde şöyle demektedir: Rivayet olunduğuna göre Nûh (a.s)'ın adı Yeşkur idi. Fakat güna¬hı için çokça ağladığından ötürü Yüce Allah ona: Ey Nûh, daha ne kadar ağ¬layacaksın, diye vahyetti. Bundan dolayı da ona Nûh denildi. Bunun üzeri¬ne: Ey Allah'ın Rasûlü, onun günahı neydi? diye soruldu. O da şöyle dedi: Yol¬da geçerken bir köpek gördü, kendi içinden ne kadar da çirkindir, diye ge¬çirdi. Yüce Allah ona: Haydi sen ondan daha güzelini yarat! diye vahyetti.
Yezid er-Rukaşî dedi ki: Ona Nûh adının veriliş sebebi, kendisi hakkın¬da çokça nevh [âhufîgân] etmesidir.
Burada niçin "Elli yıl eksik olmak üzere bin yıl" diye buyrularak, dokuz yüz elli yıl denilmedi?” diye sorulacak olursa, buna iki türlü cevap verilir:
1- Bundan maksat sayının çoğaltılmasıdır. Burada "bin" denilmesi hem la¬fız itibariyle hem de sayı itibariyle daha çok söylemeyi gerektirmektedir,
2- Rivayet olunduğuna göre, ona bin yıllık ömür verilmişti. O ömründen elli yılı çocuklarından birisine bağışlamıştı. Ölüm vakti gelince, bu sefer bi¬ni tamamlamaya döndü. Şanı yüce Allah bu eksiltmenin onun tarafından ol¬duğuna dikkat çekmek üzere bunu böylece zikretti. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Nuh peygamber ve kavmi ile olan mücadelesi daha evvel birçok surede detaylı olarak yer almıştı. Tavırları bakımından Nuh’un kavmi Mekke müşriklerine, Nuh’un (as) mücadelesi de Resulullah’ın mücadelesine benzemekte idi.
Nuh ile ilgili Al-i Imran/33-34, Nisa/163, En'am/84, A'raf/59-64, Yunus/71-73, Hud/25-48, Enbiya/76-77, Müminun/23-30, Furkan/37, Şuara/105-123, Saffat/75-82, Kamer/9-15, Hakka/11-12 ve Nuh suresinin tamamına bakılabilir.
Özellikle üzerinde duracağımız nokta, ayetteki “içlerinde elli yıl hariç bin sene kaldı” ifadesidir.
Bu ifade, Kitabı Mukaddes'in Tekvin IX, 28, 29'daki “Nuh tufandan sonra üç yüz elli yıl daha yaşadı. Toplam dokuz yüz elli yıl yaşadıktan sonra öldü” ifadesinin de desteğiyle Nuh’un 950 sene ömür sürdüğü veya daha fazla sürüp de 950 sene peygamberlik yaptığı şeklinde anlaşılagelmiştir.
Ayette “yıl” sözcüğü, “ عامam” ve “ سنةsene” diye iki ayrı kelime ile yer almıştır. Biz her ikisini de her ne kadar “yıl” diye çevirsek de bunların aslında anlamları ayrıdır.

السنةSENE
Bu sözcük aslında “şiddet, kıtlık, zorlu, iyiliğin azlığı” demektir. Ki, zorlu, meşakkatli geçen yıllara denir. (Lisanü’l-Arab; 4/720, “sene” mad.)
Kur’an’a baktığımızda da A’raf/130, Yusuf/42, 47, Ta Ha/40’ta da “sene” sözcüğünün “zorlu, sıkıntılı, kıtlıklı yıllar” anlamında kullanıldığını görmekteyiz.

العامÂM
Bu sözcük, “yaz ve kışı kapsayan dönem” olarak tarif edilir. (Lisanü’l-Arab; 6/530, “avm” mad.) Yani bizim bildiğimiz gerçek “sene” [on iki ay/365 gün], “âm” sözcüğüyle ifade edilir.
Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da “bin sene” ifadesidir. Bu ifade Kur’an’da birkaç kez yer almıştır.

Ve sen kesinlikle onları insanların yaşamaya en hırslısı; şirk koşmuş olan kimselerden de daha hırslı bulacaksın. Onların her biri bin sene ömürlendirilmeyi arzular, oysa ömürlenmek kendisini azaptan uzaklaştırıcı değildir. Allah, onların yapmakta oldukları şeyleri çok iyi görücüdür. (Bakara/96)

Ve senden azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Hâlbuki Allah sözünden asla caymayacaktır. Bununla beraber Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. (Hacc/47)

O [Allah], gökten yere işleri düzenler, sonra da o [işler], ölçüsü sizin saydıklarınızdan bin yıl olan bir günde O'na [Allah’a] yükselir. (Secde/5)

Melekler ve Ruh, miktarı elli bin yıl olan bir gün içinde O’na yükselir [yeryüzünden çekilir]. (Meariç/4)

Bu ayetlerde de görüldüğü üzere, “bin sene” ifadesi, sayısal değer itibariyle değil, “çok uzun süre” anlamında kullanılmıştır.
Bu açıklamalardan sonra diyebiliriz ki, ayet, Nuh’un 950 sene yaşadığını veya peygamberlik ettiğini değil, çok uzun süre sıkıntılı yaşadığını, ömrünün elli senesinin de normal koşullarda geçtiğini ifade etmektedir. Kanaatimize göre, normal koşullarda geçen bu elli sene de onun peygamber olmazdan evvelki sivil hayatıdır.
Bir de ayette “ve onu âlemlere bir ayet kıldık” ifadesi yer almıştır. Kur’an’daki işaretlerden hareketle, bu cümledeki “onu” zamiri ile gösterilenin “gemi”, “ceza”, “kurtuluş” gibi seçeneklerden her üçünü de kapsadığı kanaatine sahip olabiliriz.

Onu [Nûh'u] da, nankörlük edilen kişiye bir mükâfat olmak üzere, korumamız/gözetimimiz altında akıp giden levhaları [tahtaları] ve çivileri/urganları olan [sal] üzerinde taşıdık.
Ve and olsun Biz, bunu bir ayet olarak bıraktık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? (Kamer/13-15)

Bizim, şüphesiz onların zürriyetini [soyunu] dopdolu bir gemide taşımamız ve şüphesiz kendileri için onun gibi binecekleri şeyleri yaratmamız da onlar [duyarsız kavim] için bir delildir.
Ve eğer Bizden bir rahmet ve bir zamana kadar yararlanma yoksa, Biz dilersek onları suda boğarız da o zaman onların feryadına hiç yetişen olmaz. Onlar kurtarılamazlar da. (Ya Sin/41-44)

Şüphesiz Biz; onu size bir ibret yapalım ve belleyici kulaklar bellesin diye sular kabarınca sizi akanda [gemide] Biz taşıdık. (Hakka/11,12) H.Yılmaz

Yani, "Siz putlar değil, yalanlar düzüp uyduruyorsunuz. Bu putların kendileri birer yalan. Sonra, onların tanrı-tanrıçalar olduğunu veya Allah'ın tecessümü, O'nun oğlu, gözdeleri veya O'nun katında şefaatçı olduğuna veya meslek ihsan ettiğine olan inancınız, tamamen kendi zan ve arzularınızdan uydurduğunuz yalanlardır. Gerçek şu ki, onlar cansız, güçsüz ve beceriksiz birer puttan başka bir şey değildir.
Bu bir-iki cümlede Hz. İbrahim (a.s) puta-tapıcılığa karşı söylenmesi gereken tüm gerekli şeyleri söylemiştir. Bir kişiyi veya eşyayı mabud edinmek için mutlaka bir sebep gereklidir. Böyle bir sebep, o kimsenin kişisel mükemmelliği nedeniyle mabud edinilmesi olabilir. Bir diğer sebeb onun insanın yaratıcısı, bu nedenle de insanın varoluşu için ona borçlu olması olabilir. Üçüncüsü, onun insanın rızkını, yaşaması için mutlaka gerekli olan şeyleri, hayatının devamını sağlıyor olmasıdır. Dördüncü bir sebeb, insanın geleceğinin onun merhamet ve desteğine dayanıyor olması ve insanın onu kızdırmakla kendi geleceğini mahvetmesinden korkmasıdır. Hz. İbrahim (a.s) bu dört sebepten hiçbirinin puta-tapıcılığı desteklemediğini, bilakis hepsinin bir tek Allah'a ibadeti gerektirdiğini söylemiştir. Onların sadece birer put olduklarını söyleyerek birinci sebebin olmadığını göstermiştir. Çünkü bir put kendisinin mabud kabul edilmesine sebep teşkil edecek hiçbir mükemmelliğe sahip değildir. "Onları siz uydurup-düzüyorsunuz (yaratıyorsunuz)" diyerek ikinci, "Onlar size rızık veremezler" diyerek de üçüncü sebebin olmadığını belirtmektedir. Son olarak da "Sonunda Allah'a döndürüleceksiniz." Bu putlara değil demektedir. O halde sizin kaderinizi iyi veya kötüye çevirmek onların değil, sadece Allah'ın elindedir. Böylece Şirk'i tamamen reddettikten sonra Hz. İbrahim (a.s) bir kimseyi mabud edinmek için öne sürülen sebeblerin, sadece kendisine hiçbir ortak koşmaksızın ibadet edilmesi gereken Allah'a uygun olduğunu açıklığa kavuşturmuştur.Mevdudi

Ey İnsanlar, şayet sizler peygamber olarak gönderdiğimiz Muhammedi yalanlayacak olursanız, sizden önce geçen ümmetlerde kendilerine gönderilen peygamberi yalanlamışlardır.Bu yüzden de Allahın azap ve gazabına uğramışlardır.Sizin de başınıza aynı şeyler gelir.Peygambere düşen ancak apaçık tebliğ etmektir.O, sizin yaptıklarınızdan sorumlu değildir.Taberi

Yani, "Eğer siz benim Tevhid'e davetimi kabul etmez, Rabbinize döndürülüp yaptıklarınızın hesabını vereceğiniz konusundaki mesajımı reddederseniz bu yeni bir olay olmayacak.
İnsanlık tarihinde bir çok peygamber -Nuh, Hud, Salih (Allah'ın selam'ı hepsinin üzerine olsun) gibi- bundan önce de aynı tebliğleri getirmiş ve kavimleri de onları aynı şekilde reddetmişlerdi. Şimdi siz onların Peygamberlere mi, yoksa kendilerine mi zarar verdikleri konusunda hükmümüzü verin." Mevdudi

14 Bu bölüm -19-23. ayetleri kapsayan paragraf- Hz. İbrahim'in kıssasına açılmış bir parantezdir ve 17. ayetin sonundaki yeniden dirilmeye atıf ile (“sonunda yine O'na döndürüleceksiniz”) bağlantılıdır. Organik tabiatta bu kadar canlı şekilde tasvir edilen sürekli üreme, sona erme ve yeniden üreme süreci, Kur’an'da sadece yeniden dirilme inancını desteklemek için değil, aynı zamanda bu şekildeki bir yaratma eyleminin gerisinde yatan anlamlı bir planın ve dolayısıyla bir yaratıcının varlığının kanıtı olarak kullanılmaktadır.M.Esed

Bu âyette, öldükten sonra yeniden dirilmeğe işâret edildiği gibi, yaratmanın her ân tazelenmekte olduğuna, ölen canlıların yerine, aralıksız olarak yenilerinin yaratıldığına da işâret edilmektedir. S.Ateş 

Buradan itibaren 23. ayetin sonuna kadar olan bölüm, Hz. İbrahim (a.s) kıssası arasına sokulan ve Mekkeli müşriklere hitap eden bir parantez hükmündedir. Kafirleri uyarmak için anlatılan kıssanın arasına bu bölümün sokulmasının anlamı şudur: Onlar iki tür sapıklık içindedir. 1) Şirk ve puta-tapıcılık, 2) Ahireti inkâr etmeleri. Bunlardan birincisi yukarıda anlatıldığı şekilde Hz. İbrahim (a.s) tarafından reddedilmişti. İkincisi ise şimdi, Allah tarafından buradaki bir iki cümle ile reddedilmektedir.
Yani, "Bir taraftan sayılamayacak kadar çok şey yoktan varoluyor. Diğer taraftan her türü ölen üyelerinin yerini doldurmak üzere benzer yeni üyeler varolmaya devam ediyor. Müşrikler bunların tümünün Allah'ın yapma ve yaratmasıyla meydana geldiğini kabul etmişlerdir. Onlar, aynen bugünkü müşrikler gibi Allah'ın yaratıcı olduğu gerçeğini inkâr etmemişlerdir. Bu nedenle, ileri sürülen görüş onların gerçek olarak kabul ettikleri bir fikre dayandırılmakta ve şöyle denmektedir: "Nasıl oluyor da sizin inancınıza göre de her şeyi yoktan vareden, eşyayı sadece bir kez değil, ölülerinin yerine benzerlerini getirmek suretiyle gözlerinizin önünde sürekli yaratan Allah'ın, öldükten sonra sizi diriltmeye kadir olamayacağını düşünüyorsunuz?" (Ayrıntılı açıklama için bkz. Neml an: 80.) Mevdudi

İlk neş'e (yaratma) kâinâtın yapılmasıdır. Son neş'e de dünyâdan sonraki hayâtın yaratılmasıdır. Dünyâ hayâtına neş'e-i ûlâ, âhiret hayâtına neş'e-i sâniye denilir.S.Ateş 

Yani, "Eşyanın gözünüzün önünde Allah'ın marifet ve iktidarı ile yaratılıp durduğunu müşahede ettiğinize göre, tekrar yaratmanın da aynı marifet ve iktidar ile meydana getirileceğini de iyice anlamalısınız. Böyle bir şey O'nun kudreti dışında değildir, olamaz da." Mevdudi

Karş. mesela 23:12-14. Bu ayetler, insanın en basit maddelerden yaratılmış olduğuna ve sonra, sadece bedene değil, aynı zamanda beyin ile duygular ve içgüdülere de sahip olan hayli kompleks bir varlık haline tedricî bir şekilde dönüştüğüne işaret eder. M.Esed

Allah, yarattıklarını yok edip tekrar dirilttikten sonra, onlardan dilediğine azap eder. Bunlar, dünyada hayattayken kötülük işleyenlerdir. Dilediğine ise merhamet eder. Bunlar da yaptıkları kötülüklerle ölmeyenlerdir. Sizler, ahrette Allah´a döndürüleceksiniz. Hesabınızı, o görecektir.
übey b. Ka´b, Resulullahın, bir hadis-i şerifinde şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
"Eğer Allah, göklerinde ve yerinde yaşayanlara azap edecek olsa o onlara zulmetmiş olmaz. Şayet Allah bunlara merhamet edecek olsa, Allah´ın rahmeti onlar için yapmış oldukları amellerden daha hayırlıdır... Taberi

İbn-i Zeyd bu âyet~i kerimeyi şöyle izah etmiştir: "Yeryüzünde yaşayan­lar orada isyana kalksa, gökte yaşayanlar da orada isyan etse Allah´ı, yaptıkları­nı tesbit etmekten âciz bırakamazlar."
İbn-i Zeyd, bu izahından sonra şu âyeti de okumuştur: "Kâfirler, kıyamet bize gelmeyecektir." dediler. Ey Muhammed, sen onlara şöyle de: "Hayır, gaybı bilen rabbime yemin olsun ki kıyamet saati size mutlaka gelecektir. Göklerde ve yerde zerre kadar bir şey dahi ondan gizli değildir. Bundan daha küçük ve daha büyük hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta mevcut olmasın.
Âyetin son bölümündeki cümle ise şöyle izah edilmektedir: "Sizin, AIlahtan başka, işlerinizi yürütecek ne bir veliniz ne de Allahın azabına karşı sizi koruyacak bir yardımcınız vardır." Taberi

Yani, "Nereye kaçarsanız kaçın Allah'ın yakalamasından kurtulamazsınız. Yerin derinliklerine de saklansanız, göğün yükseklerine de tırmansanız her halükârda yakalanıp Rabbinizin huzuruna götürüleceksiniz." Aynı şey insanlara ve cinlere bir meydan okuma olarak Rahman Suresinde de ifade edilmiştir: Ey cin ve insan toplulukları! Eğer göklerin ve yerin çevresini aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin! Ama geçemezsiniz, çünkü o büyük bir güç (sultan) ister. (Rahman an: 33)
Yani, "Ne sizin kendinizin Allah'ın yakalamasından kurtulmaya gücünüz yeter, ne de dostlarınız, yardımcılarınız ve destekleyicileriniz sizi Allah'tan koruyup O'nun azabından kurtaracak kadar güçlüdürler. Kainatta hiç kimse; şirk ve küfre sapan, ilâhî emirlere boyun eğmeyi reddeden, küstahça Allah'a isyanı seçen ve yeryüzünde günah ve fitne fırtınaları estiren kimselere arka çıkmaya ve ilâhî azabı kendi üzerlerine çekmeye veya Allah'ın mahkemesinde: "Bunlar bana uyan kimseler, bu nedenle onların yaptıkları affedilmeli" demeye cesaret edip güç yetiremez."Mevdudi

Yani, "Onların benim rahmetimde hiçbir payları yoktur ve benim rahmetimden pay alma gibi bir ümit de taşımamalıdırlar. Onlar Allah'ın ayetlerini yalanladıklarında, kendi kendilerine Allah'ın müminlere yaptığı vaadlerden yararlanma haklarından vazgeçmişlerdir. Ahireti inkâr edip bir gün Allah'ın huzuruna çıkacakları gerçeğini reddetmeleri sadece, onların Allah'ın bağışlama ve merhameti konusunda hiçbir ümit beslemedikleri anlamına gelir. Bundan sonra beklentilerinin aksine ahirette gözlerini açtıklarında ve Allah'ın ayetlerinin hak olduğunu gördüklerinde, Allah'ın rahmetinden bir pay beklemelerinin hiçbir sebep ve anlamı yoktur."Mevdudi  Bu tür insanların Allah'ın varlığını tamamen inkar ederek kendilerini O'nun rahmetinden ve mağfiretinden (rahmet teriminin bu bağlamdaki ikili karşılığı) yoksun bırakmalarına işaret etmektedir. Başka bir deyişle, Allah'a iman etmek -veya inanmaya hazır olmak- bizâtihî O'nun rahmet ve mağfiretinin bir ürünüdür. Tıpkı öteki dünyadaki azabın “hakikati inkar etmenin” bir ürünü olması gibi.M.Esed                                                                           Bu pasaj, 13. ayetin devamı olup bir uyarı beyannamesidir. Müşriklerin 12. ayette konu edilmiş olan “Bizim yolumuza uyun, kesinlikle sizin hatalarınızı/günahlarınızı biz yüklenelim” şeklindeki boş sözlerine Rabbimiz “Ve eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önceki birtakım ümmetler de yalanlamıştı. Elçiye düşen de apaçık tebliğden başka bir şey değildir. Onlar, Allah'ın yaratmayı nasıl başlattığını, sonra da bunu tekrarladığını da mı görmediler? Şüphesiz bu, Allah'a göre çok kolaydır” diyerek cevap vermiş ve duyarsızlıklarını, çevrelerindeki ayetlerden ibret almayışlarını kınamıştır. Bu kınama hem tehdit hem uyarı içermektedir.
Rabbimiz, elçisine söylemesini emrettiği şu sözlerle mesajlarına devam ederek “De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, O’nun yaratmaya nasıl başladığına bir bakın. Sonra Allah, son yapıyı inşa edecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir. O, dilediği kimseye azap eder, dilediği kimseye de rahmet eder. Ve siz yalnızca O'na döndürüleceksiniz. Ve siz yeryüzünde ve gökte aciz bırakanlar değilsiniz. Ve sizin için Allah’ın astlarından bir veli ve yardımcı yoktur. Ve Allah'ın ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden kimseler; işte onlar Benim rahmetimden ümitlerini kesmişlerdir ve onlar, kendileri için acıklı bir azap olanlardır” şeklindeki beyanıyla inkârcıların kesin akıbetini haber vermiştir.
18. ayette konu edilen “sizden önceki bir takım ümmetler” ifadesiyle Nuh kavminden bu yana gelip geçmiş tüm toplumlar, medeniyetler kastedilmiştir.
Önceki peygamberlerin de aynı muamele ile karşılaşmış olmaları olgusu Kur’an’da birçok kez konu edilmiştir:Ve elbette ki senden önce de elçiler yalanlanmıştı da kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabretmişlerdi. Ve Allah’ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Hiç şüphesiz ki, sana, gönderilmişlerin [elçilerin] haberlerinden bir kısmı gelmiştir de. (En’am/34)“Yeryüzünde gezip dolaşın da, O’nun yaratmaya nasıl başladığına bir bakın. Sonra Allah, son yapıyı inşa edecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir” ifadesiyle insanlık ilk yaratılışı incelemeye davet edilmiş, ilk yaratılışı anlayabilenlerin ikinci yaratılışı da rahatlıkla kabullenecekleri bildirilmiştir.Ve O, yaratmayı başlatan, sonra onu çevirip yeniden yapandır. Ve bu O'na çok kolaydır. Ve göklerde ve yerde en yüce örnek O'nundur. Ve O, Azîz’dir, Hakîm’dir. (Rum/27) H.Yılmaz

Allahın delillerini inkar eden ve kıyamet gününde onun huzuruna çıkıp hesap vereceklerini reddedenler, âhirette, kendileri için hazırlanmış azabı gözle­riyle görünce, Allahın, kendilerine merhamet etmesinden ümitlerini kesecekler­dir. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.
Allah teala Hz. İbrahim´in kıssasını beyan ederken ona ara vermiş ve altı âyet zikrettikten sonra tekrar kıssaya dönmüştür. Taberi bunun hikmetini şöyle izah etmektedir: Allah teala Kur´an-ı kerimde Nuh, İbrahim ve diğer peygam­berleri ve onların ümmetlerini anlatırken kıssalara bir ara verir ve muhatapları uyarır ve bu gibi ümmetlerin bazılarına gelen şeylerin onların da başlarına gel­mesinden sakındırır. Burada da böyle olmuş, Hz. İbrahim´in kıssası anlatılırken bir ara verilmiş ve Hz. Muhammed (s.a.v.) kendisini yalanlayanlara karşı teselli edilmiş, kâfirlerin, Öldükten sonra dirilmeye iman etmeleri istenmiş, kâinata ba­karak bu olayın gerçekleşeceğine iman etmeleri emredilmiş, Allah´ın, dilediğine azap edip dilediğine merhamet etmekte serbest olduğu beyan edilmiş, göklerde ve yerdeki varlıkların Allahı âciz bırakamayacakları bildirilmiş ve kâfirlerin, âhirette Allahın rahmetinden ümitlerini kesecekleri anlatılmış ve tekrar Hz. İb­rahim´in kıssasına dönülmüştür.
ibn-i Kesir ise Taberi´nin bu görüşüne katılmamakta ve burada Hz. İbra­him´in kıssası arasında zikredilen altı âyetin, Hz. İbrahim´in, kavmine karşı zik­rettiği delilleri ihtiva ettiğini ve onun sözleri olduğunu açıklamıştır. Taberi

Buradan itibaren konu tekrar Hz. İbrahim'in (a.s) kıssasına döner.
Yani, onlar Hz. İbrahim'in (a.s) argümanlarından (delillerinden) hiçbirine cevap vermediler. Verdikleri tek cevap şuydu: "Hakkı söyleyen dili kesin ve bizim hatamıza parmak basıp ondan vazgeçmemizi söyleyen kişiyi yaşatmayın." "Onu öldürün, yahut yakın" sözleri, bütün kalabalığın Hz. İbrahim'in (a.s) öldürülmesi fikrini paylaştığını göstermektedir. Fakat onlar öldürmenin metodu hakkında aynı fikirde değillerdi. Bazıları öldürülmesi, bazıları da diri diri yakılması görüşündeydiler. Öyle ki, gelecekte hiç kimse söylediği şeyin aynısını söylemeye cesaret edemeyecekti.
Bu cümle onların en sonunda Hz. İbrahim'i (a.s) diri diri yakmaya karar verdiklerini ve onu ateşe attıklarını göstermektedir. Burada sadece Allah'ın onu ateşten kurtardığı söylenmektedir: Fakat Enbiya Suresi'nde Allah'ın şöyle emrettiği belirtilmektedir: "Ey ateş! İbrahim'e serinlik ve esenlik ol." (Enbiya: 69) Eğer o ateşe atılmamış olsaydı, ateşe serinlik ve esenlik olması için verilen emir anlamsız olurdu. Bu, eşyanın bütün özelliklerinin Allah'ın emrine bağlı olduğunu ve O'nun, dilediği zaman dilediği herhangi bir şeyin özelliğini değiştirebileceğini ispatlar. Normal olarak her ateş yakıcıdır ve her yanıcı şey yanar. Fakat ateşin bu özelliği, kendisinde değildir. Bilakis Allah tarafından ona verilmiştir. Ve bu özellik hiçibir şekilde Allah'ı bağlamaz. Ateşin sahibi O'dur. O, her an dilediğinde ateşe yakıcılık özelliğinden vazgeçmesini emredebilir. O, her an bir ateş ocağını gül bahçesine çevirebilir. Fakat tabiatın akışına aykırı olaylar, çok seyrek olarak sadece belirli büyük bir amaç veya sebep uğruna meydana gelirler. Bununla birlikte, bizim günlük hayatımızda alıştığımız doğal görüntüler, hiçbir zaman Allah'ın bunlara bağlı olduğu ve "Allah'ın emriyle bile olağanüstü bir olay meydana gelemeyeceği" şeklinde bir argüman (delil) teşkil etmezler.
"... Şüphesiz bunda ... ayetler vardır.": Müminler için şunlarda ayetler, ibretler vardır: Hz. İbrahim (a.s); ailesinin, kavminin önyargı ve inatçılıklarına rağmen, onları bâtıldan yüz çevirip Hak'kı kabul etmeleri için teşvik etmeye devam etmiştir. O en acıklı bir şekilde ateşte yakılarak cezalandırılmaya hazırlanmıştı, fakat yine de Hak'tan yüzçevirmedi. Allah, dostu İbrahim'i (a.s) bile sınama ve deneylerden geçirmişti. Hz. İbrahim (a.s), Allah'ın kendisi için hazırladığı sınavlardan başarıyla geçince, Allah'ın yardımı geldi, hem de öyle mucizevî bir şekilde ki, ateş onun için serinlik ve esenlik oldu. Mevdudi

ibrahim kavmine: "Yalnız Allah´a kulluk edin ve ondan korkun. Eğer bi­lirseniz bu sizin için daha hayırlıdır." deyince kavminin ona cevabı ancak şöyle olmuştur: "Onu üldürün veya ateşte yakın." Onlar bu görüşte karar kıldıktan sonra büyük bir ateş yakıp İbrahim´i oraya atmışlar Allah da İbrahim´i ateşten kurtarmış ve o ateş İbrahim için serin ve selametlik bir hale gelmiştir. Şüphesiz ki İbrahim´in alev alev yanan ateşin içine atılmasına rağmen ondan kurtarılma­sında Allahın âyetlerine iman eden bir kavim için birçok delil ve ibretler vardır.
Ka´b diyor ki: "Ateş sadece İbrahim´i bağlayan bağlan yakmıştır."
Allah teala Hz. İbrahim´i birçok imtihanlardan geçirmiş Hz. İbrahim de bu imtihanları başarmıştır. İşte bu imtihanlardan biri de onun, Nemrut tarafın­dan ateşe atılmasıdır. Bu hususta Bakara Suresinin yüz yirmi dördüncü âyetinde izahat verilmiştir. [Taberi

Bâtıl üzerine kurulan sevgi devam etmez. Burada batıla bağlılık yüzünden birbirini sevenler, yarın işin iç yüzü ortaya çıkınca birbirini tanımaz olurlar, hattâ birbirini la'netlerler. Çünkü herkes dünyâda dost bildiğinin, kendisinin bâtılda kalmasına neden olduğunu anlar da dostuna düşman olur. S.Ateş  

İnsanoğlunu, ahrette ateşe sürüklemekte, gelenek ya da atalar dini denilen yanlış inançlar karışımından daha büyük bir şey var mı dır? İnsanların gerçeklere ulaşmadaki en büyük engeli, dinleştirilmiş, putlaştırılmış geleneklerdir. Hz. İbrahimin bu içten uyarısına, halkı, onu ateşe atmakla yanıt veriyor. Ne yazık ki insanlar, eski inanç ve gelenekleri konusunda oldukça tutucu, deyim yerinde ise, gerici bir tutum sergilerler. Yeniliklerden ürker, korku ve endişeye kapılırlar. Böyle bir ortamda inanç ve ibadetler adet olmaya, gelenekler ise, dindarlık aşkı içinde uygulamaya başlar. İbrahim de sizin için güzel bir örnek vardır. M.Sağ 

 İbrahim (a.s) bunu, ateşten sağ-selim kurtulduğunda söylemiş olmalıdır.
Yani, "Siz topluluk olarak hayatınızı, bir millet olarak sizi birbirinize bağlayan puta-tapıcılık (şirk) temeli üzerine bina ettiniz, Allah'a ibadet üzerine değil. Çünkü bu dünyada insanlar, doğru olsun yanlış olsun herhangi bir inanç etrafında toplanabilirler ve ne kadar yanlış ve asılsız olsa da herhangi bir inanç üzerinde yapılan anlaşma veya sözleşme, karşılıklı dostluk, akrabalık, kardeşlik ve diğer tüm dinî, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik ilişkilerin kurulması için bir araç teşkil edebilir.
Yani, "Bü dünyada yanlış bir inanç üzerine bina ettiğiniz topluluk hayatı ahirette devam etmez. Ancak, dünyada iken Allah'a ibadet, hikmet ve takva üzerine kurulan sevgi, dostluk, birlik, karşılıklı sevgi ve saygı ilişkileri orada devam edebilir. küfür, şirk ve sapıklık üzerine bina edilen tüm ilişkiler kesilecek ve tüm sevgiler düşmanlık ve nefrete dönüşecektir.
Baba ve oğul, karı ve koca, hoca ve öğrencisi hepsi birbirini lanetleyecek ve şöyle diyecektir: "İşte bu günahkâr insan beni saptırdı. Ona iki katı fazla bir ceza verilmeli." Bu noktaya Kur'an'ın birçok yerinde değinilmiştir. Mesela Zuhruf Suresi'nde şöyle buyurulmaktadır: "O gün Allah'a karşı gelmekten sakınanlar dışında, dost olanlar birbirine düşman olurlar." (67) A'raf Suresi'nde: "Her ümmet ateşe girdiğinde kendi yoldaşına lanet eder. Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanınca, sonrakiler, öncekiler için: "Rabbimiz, bizi sapıtanlar işte bunlardır, onlara ateş azabını kat kat artır" derler." (38) Ahzab Suresi'nde de: "Rabbimiz, biz yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat etmiştik, fakat onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz, onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lanete uğrat." derler" buyurulmaktadır. (67-68) Mevdudi

İbrahim kavmini uyararak onlara şöyle demiştir: "Sizlerin dünya hayatın-dayken putlara tapmanızın sebebi, aranızdaki dostluğu ve sevgiyi o putlar vasıtaşıyla kurmak ve güçlendirmektir. Halbuki sizler kıyamet gününde putlara tap­manın cezasının cehennem olduğunu görünce o zaman birbirinizi tanımaz ola­caksınız. Hatta birbirinize lanet okuyacaksınız. Fakat bu durumunuz size bir fayda sağlam ayacaktır. Sığınacağınız yer cehennemdir. Ve size, Allah´ın azabı­na karşı yardım edecek hiçbir kimse de yoktur.
Allah teala bu hususta başka bir âyet-i celilede de şöyle buyurmaktadır: "O gün, dostlar birbirlerine düşman kesilirler. Ancak takva sahipleri böyle de­ğildir. Taberi

Hicret teriminin açıklaması ve muhâcir teriminin yukarıdaki şekilde çevrilmesi konusunda bkz. 2. sure, 203. not ve 4. sure, 124. not. Bu terim, daha önce bahsedilen, Hz. İbrahim'in kendi kötü, zalim çevresinden “kopması” (i‘tizâl) ve (Kuzey Mezopotamya'da bulunan) Harran'a, oradan da Suriye ve Filistin'e maddî olarak göç etmesinde (19:48-49'da) olduğu gibi, burada açıkça hem maddî hem de manevî anlamda kullanılmıştır. Diğer taraftan Hz. Lût'un kıssası, Kur’an'da birçok kere, özellikle de 11:69-83'de nakledilmiştir.M.Esed

İbrâhîm, Lût ve amcasının kızı olan karısı Sâre ile birlikte Harran üzerinden Şam'a hicret edip Filistin'e yerleşti. Lût da Sodom'a gitti. S.Ateş 

 Konunun akışı, Hz. İbrahim (a.s) ateşten çıkıp biraz önceki cümleleri söylediğinde, tüm kalabalığın içinden sadece Hz. Lut'un (a.s) ortaya çıkıp ona inandığını ve itaat ettiğini göstermektedir. Bu olaydan sonra daha birçok insanın Hz. İbrahim'in (a.s) peygamberliği konusunda ikna olmuş olması muhtemeldir, fakat bütün bu topluluk ve idare tarafından Hz. İbrahim'in (a.s) inancına karşı gösterilen bu açık ve sert tepki nedeniyle hiç kimse bu kadar tehlikeli bir inancı tasdik edip ona tabi olma cesaretini göstermemiştir. Bu nimet sadece Hz. ibrahim'in (a.s) yeğeni olan ve sonunda amcası ve yengesine (Hz. Sare) hicretlerinde de eşlik eden Hz. Lut'a (a.s) nasib olmuştur.
Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Hz. Lut (a.s) bu olaydan önce kafir ve müşrikti de, Hz. İbrahim'in (a.s) ateşten sağ-salim çıktığı mucizeyi müşahede edince mi inandı? Eğer öyleyse, müşrik olan bir kimse peygamber tayin edilebilir mi? Bu sorunun cevabı şudur: Kur'an burada "fe-âmene lehü Lut" kelimelerini kullanmıştır ve bunlar Hz. Lut'un (a.s) daha önceden Allah'a inanmadığı veya O'na başka ilahları ortak koştuğu anlamına gelmez. Bunlar sadece onun, bu olaydan sonra Hz. İbrahim'in (a.s) peygamberliğini tasdik ettiği ve ona itaati seçtiği anlamına gelir. Belki de Hz. Lut (a.s) o zamanlar genç bir delikanlıydı ve bu olay onun amcasının tebliğleri ile ilk karşılaşması idi.
Yani, "Ben Rabbim uğurunda vatanımı terkedeceğim ve Rabbim beni nereye götürürse oraya gideceğim.
 Yani, "O beni koruma ve bana yardım etme kudretine sahiptir ve O benim için her neye karar verirse bu büyük bir hikmete mebnidir." Mevdudi

Taberi dahil bazı müfessirler bu âyet-i kerimeyi mealde zikredildiği şe­kilde izah etmişlerdir. Diğer bazıları da şöyle açıklamışlardır: "İbrahim´e Lut iman etti ve Lut şöyle dedi..."
Hz. İbrahim önce Harran´a hicret etmiş, oradan Şam´a, oradan da Mısır´a ve oradan da tekrar Şam´a hicret etmiş Şam´da yaşarken bir ara Hicaz´a giderek orada oğlu İsmail ile beraber Kabe´yi inşa etmiştir. Hz. Lut ise Hz. İbrahim ile birlikte Harran ve Şam´a gittikten sonra Sodom halkına Peygamber olarak gön­derilmiştir. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde, kıyametin kopmasına yakın zamanlarda insanların, Hz. ibrahim´in hicret ettiği yerlere hicret edecekle­rini beyan ederek şöyle buyurmuştur;
"Hicretten sonra tekrar hicret olacaktır. İnsanlar, ibrahim´in hicret ettiği yerlerde toplanacaklardır. Yerin üstünde yeryüzünün şerli insanlarından başka­ları kalmayacaktır. Bulundukları yerler bu insanları dışarıya atacak ve Allah bunları sevmeyecektir. Bir ateş bu insanları maymunlar ve domuzlarla biraraya getirecek, ateş bunlarla beraber yatıp beraber kalkacaktır. Bunların dinlendiği yerde o da dinlenecektir ve onlardan geri kalanı yiyecektir.  Taberi

Hz. İshak (a.s), Hz. İbrahim'in (a.s) oğlu, Hz. Yakub (a.s) da torunu idi. Hz. İbrahim'in (a.s) diğer oğulları burada zikredilmemiştir. Çünkü onun Medyen'deki torunlarından sadece Hz. Şuayb (a.s) peygamber tayin edilmiş ve onun Hz. İsmail'in (a.s) soyundan gelen torunlarından ise, 2500 yıllık bir süre içinde Hz. Muhammed'e (s.a) dek hiç peygamber çıkmamıştır. Bunun aksine Hz. İshak'ın (a.s) soyundan gelenler, Hz. İsa'ya (a.s) dek hep kitap ve peygamberlik ile şereflendirilmişlerdir.
 Bu, İbrahim'in (a.s) soyundan peygamber seçilenlerin hepsini kapsamaktadır.
Burada söylenmek istenen şudur: Hz. İbrahim'in (a.s) tebliğini ortadan kaldırmaya çalışan Babil'in yöneticileri, rahipleri ve bilginleri ve bu gühahkâr yöneticilerine körü körüne tâbi olan putperest insanlar ortadan silinmişler ve yeryüzünde izleri bile kalmamıştır. Fakat onların sadece Allah'ın kelamını söyledi diye ateşe atarak yok etmek istedikleri ve daha sonra memleketini eli boş bir şekilde terketmek zorunda kalan kimseye Allah öyle bir lütuf ihsan etmiştir ki, onun adı dünyada 4000 yıldan beri bilinmektedir ve kıyamet gününe kadar da öyle kalacaktır. Bütün müslümanlar, yahudiler ve hristiyanlar ağızbirliği etmişçesine onu liderleri olarak kabul ederler. Son 40 asır boyunca insanlara gelen hidayet hep bu adam ve onun soyundan gelenler sayesinde olmuştur. Onun ahirette elde edeceği eşsiz mükafat muhakkaktır, fakat onun bu dünyada kazandığı şerefli mevki, dünyevî fayda ve çıkarlar uğrunda kendilerini parçalayanlardan hiçbirine nasip olmamıştır. Mevdudi 

Biz İbrahim´e, dünyada oğlu İshak´ı ve torunu Yakubu bahşettik. Onlara Peygamberlik ve ilahi kitaplar verdik. Biz, İbrahim´in mükafaatmi daha dünya­dayken verdik. O, âhirette de salih kulların içinde olacak ve onların aldığı gibi mükafaatlar alacaktır.
Mücahid, Hz. İbrahim´e dünyada verilen müafaatm, her ümmet tarafın­dan övülmesi ve kendisine salih evlatlar verilmesi olduğunu söylemiştir. Aynı görüş Abdullah b. Abbas´tan da nakledilmiştir.
Katade ise: "Hz. İbrahim´e dünyada verilen mükafaat, onun afiyet üzere yaşaması, salih ameller işlemesi, ümmetler tarafından hayırla anılmasidır." de­miştir. Taberi

İkinci olarak surenin bu ayetlerinde İbrahim peygambere değinilmiştir. Bu değinide, İbrahim’in (as) kavmine yaptığı uyarılar ve bu uyarılara karşı kavminden gördüğü tepki nakledilmiştir. İbrahim peygamber kavmine akıllarını harekete geçirici sözler söyleyerek onları hakikate çağırdığı halde, onlar katı bir tutum takınarak İbrahim peygamber için ne kadar kötü planlar kurduklarını dile getirmişlerdir. Ancak kavmi hangi planları kurmuş olurlarsa olsun, Rabbimiz kendisi için hicret eden İbrahim’i korumuş ve ona birçok lütuflarda bulunmuştur:                                                                                                                                                     Sonra o [İbrahim], onlardan [kavminden] ve onların Allah’ın astlarından ibadet ettikleri şeylerden uzaklaşınca, Biz ona İshak’ı ve Yakub’u ihsan ettik. Hepsini de peygamber kıldık [yaptık]. (Meryem/49)                                        Ve Biz ona İshak’ı, ilave olarak da Yakub’u bağışladık. Ve hepsini iyi kimseler yaptık. (Enbiya/72)Ve onun [İbrahim'in] karısı ayaklanmıştı, gülüverdi. Sonra ona İshak'ı, İshak'ın arkasından da Yakub'u müjdeledik. (Hûd/71)Yoksa siz Yakub’a ölüm hali gelip çattığı zaman, oğullarına: “Benden sonra neye ibadet edeceksiniz?” dediği zaman, onları; “Biz, bir tek ilah olarak senin ilahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilahına ibadet edeceğiz. Ve biz sadece O'na teslim olanlarız” dediklerine tanıklar mı idiniz. (Bakara/133)Şüphesiz İbrahim içtenlikle Allah’a boyun eğen, hanif [dönmüş], O’nun [Allah'ın] nimetlerine şükreden başlı başına bir ümmet idi. Ve o, müşriklerden olmadı. Ve O [Allah], onu seçti ve dosdoğru yola kılavuzladı.
Ve Biz ona [İbrahim'e] dünyada iyilik-güzellik verdik. Ve şüphesiz o, ahirette de kesinlikle salihlerdendir. (Nahl/120-122)
İbrahim’in kavmine yaptığı uyarılar birçok ayette yer almıştır: Bakara/122-141, 258-260, Al-i İmran/64-71, En'am/71-82, Hûd/69-83, İbrahim/35-41, Hicr/45-60, Meryem/41-50, Enbiya/51-75, Şuara/69-104, Saffat/75-113, Zuhruf/26-35, Zariyat/24-46.
Burada İbrahim peygamber ile ilgili sadece birkaç ayeti hatırlatmakla yetiniyoruz:Ve Biz ona [İbrahim'e] dünyada iyilik-güzellik verdik. Ve şüphesiz o, ahirette de kesinlikle salihlerdendir. (Nahl/122)Ve İbrahim’in milletinden, kendini bilmezden başka kim yüz çevirir? Ve Biz onu dünyada seçkin birisi yaptık. Hiç şüphesiz o, ahirette de iyilerden biridir. (Bakara/130)Biz: “Ey ateş! İbrahim'e karşı soğuk ve güvenli ol” dedik. (Enbiya/69)Onlar: “Şunun için bir duvar yapın da bunu Cahim’in [çılgınca yanan ateşin] içine atın!” dediler.
Onlar, ona [İbrahim’e] tuzak kurmak istediler de Biz onları aşağılıklar kılıverdik. (Saffat/97-98)26. ayette Lût’un (as) İbrâhîm'e (as) iman etmiş olduğundan bahsedilmektedir. Bu konu ile ilgili klasik kaynaklarda şu nakiller yer almaktadır:Hz. Lût'un Hz. İbrahim'in kardeşinin oğlu olduğu söylenir. Söylendiğine göre onun nesebi şöyledir: Lût b. Hârân b. Âzer. Yani Hz. İbrâhîm'e kavminden onun ve Hz. İbrahim'in eşi Sâre'nin dışında kimse iman etmemişti. Sahih bir hadîste şöyle anlatılıyor: Hz. İbrahim, o zorba [kral]ın bulunduğu yere uğradığı zaman Hz. İbrahim'e Sâre'nin kim olduğunu sormuştu. Hz. İbrâhîm bu soruya: Kız kardeşimdir, diye cevap vermişti. Sonra Hz. İbrâhîm Sâre'ye gelip: Şüphesiz ben ona, o benim kız kardeşimdir, dedim. Beni yalancı çıkarma. Şüphe yok ki, yeryüzünde benim ile senin dışında inanan yok. Sen benim dinde kız kardeşimsin, demişti. İşte bu hadîs-i şerif ile bu âyetin arası nasıl bulunacak diye bir soru sorulacak olursa şöyle denebilir: En doğrusunu Allah bilir ama Hz. İbrahim'in hadîste Sâre'ye hitaben söylediği sözden maksadı şu olmalıdır. Yeryüzünde benimle senin dışında İslâm üzere olan bir çift daha yoktur. Hz. Lût (a.s), kavmi içinden Hz. İbrâhîm'e îmân etmiş ve onunla birlikte Şam ülkesine hicret etmişti. Sonra Hz. İbrâhîm Halil hayatta iken, Hz. Lût Sodom ve havalisi halkına peygamber olarak gönderilmiştir. Kavmi ile aralarında geçenler daha önce geçtiği gibi ilerde gelecektir. [İbni Kesir]Katade der ki: İkisi birden [Hz. İbrâhîm ve Lût] Kûfe topraklarındaki Kûsâ'dan Şam'a hicret ettiler. Bize anlatıldığına göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuş; Şüphesiz hicretten sonra hicret olacaktır. Yeryüzü halkı Hz. İbrahim'in hicret ettiği yere yönelecek ve yeryüzünde yeryüzü halkının sadece kötüleri kalacaktır. Nihayet yerleri onları atacak, Rûhullah onlardan hoşlanmayıp uzak duracak ve ateş onları maymunlar ve domuzlarla beraber toplayıp sürecektir. Ateş, onlar nerede gecelerse; onlarla beraber geceleyecek, onlar öğle istirahatine çekildikleri zaman onlarla beraber duracak, onlardan (arkada kalıp) düşenleri yiyecektir. İmâm Ahmed bu hadîsi müsned olarak daha uzunca ve Abdullah b. Amr b. Âs'dan rivayetle zikredip der ki: Bize Abdürrezzâk'ın... Şehr b. Havşeb'den rivayetinde o, şöyle anlatıyor: Yezîd b. Muâviye'nin bîatı [ona biat etmemiz emri] bize geldiğinde Şam'a geldim. Nef el-Bekâlî'nin durduğu yeri öğrendim ve oraya gittim. Bir adam geldi ve insanlardan ayrı bir yere oturdu. Üzerinde dört köşe siyah bir aba vardı. Bir de baktık ki, Abdullah b. Amr b. Âs göründü. Nef onu görünce, sözünü kesti. Abdullah dedi ki: Allah Rasûlünü (s.a) şöyle buyururken işittim: Muhakkak ki hicretten sonra hicret olacaktır. İnsanlar Hz. İbrahim'in hicret yerine yönelecekler (ve orada toplanacaklar), yeryüzünde sadece yeryüzü halkının en kötüleri kalacak. Yerleri onları atacak, Rahmân'ın nefesi onlardan hoşlanmayıp uzak duracak; ateş maymunlar ve domuzlarla beraber onları toplayıp sürecek, onlar geceledikleri zaman bu ateş onlarla beraber geceleyecek, onlar öğle istirâhatine çekildiği zaman onlarla beraber dinlenecek, onlardan geride kalanları yiyecek. Allah Rasûlünü (s.a) bir de şöyle buyururken işittim: Doğu tarafından ümmetim içinden birtakım insanlar çıkacak. Onlar Kur'ân'ı okuyacaklar da hançerelerinden aşağıya geçmeyecek. Onlardan ne zaman bir nesil çıksa arkası kesilecek. Onlardan ne zaman bir nesil çıksa arkalan kesilecek. Allah Rasûlü “onlardan her bir nesil çıktıkça arkaları kesilecek” sözünü yirmiden fazla tekrar etti ve sonunda şöyle buyurdu: Nihayet, onların kalıntıları içinde Deccâl çıkacaktır. İmam Ahmed, hadîsi Ebu Dâvûd ve Abdüssamed'den, bu ikisi Hişâm ed-Destevâî'den, o da Katâde’den rivayet etmiştir. Aynca Ebu Dâvûd, hadîsi Sünen'inin cihâd bölümünde rivayet etmiştir. Ebu Dâvûd burada der ki: Bize Ubeydullah b. Ömer'in ... Abdullah b. Amr'dan rivayetinde o, Allah RasûIünü (as) şöyle buyururken işitmiş: Hicretten sonra hicret olacaktır. Yeryüzü halkının hayırlıları, Hz. İbrahim'in hicret yerine sığınacaklardır. Yeryüzünde halkın en kötüleri kalacak ve yerleri onları atacak, Rahmân'ın nefesi onlardan hoşlanmayıp uzak duracak; ateş, maymunlar ve domuzlarla beraber onları toplayıp sürecektir. (İbni Kesir)
Yine 26. ayette İbrahim’in (as) “Ben Rabbime hicret ediciyim. Şüphesiz O, Azîz ve Hakîm’in ta kendisidir” dediği görülmektedir. Bu ifadeden İbrahim’in (as) “Ben Rabbim uğrunda vatanımı terk edeceğim ve Rabbim beni nereye götürürse oraya gideceğim” demek istediğini anlıyoruz.
Pasajda inkârcıların ağzından nakledilen ifadelerden, kavminin İbrahim’i (as) öldürmek ya da yak¬mak üzere aralarında gizli bir toplantı düzenledikleri anlaşılmaktadır. Bu olay detaylı olarak “Enbiya” sûre¬sinde de yer almıştı: Ve ant olsun ki Biz daha önce İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Ve Biz onu bilenler idik.
Hani o [İbrahim], babasına ve kavmine: “Israrla kendisine tapınıp durduğunuz heykeller nedir?” demişti.
Onlar: “Biz atalarımızı bunlara tapanlar olarak bulduk” dediler.
O [İbrahim]: “Ant olsun ki sizler ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi.
Onlar: “Sen bize hakkı mı getirdin, yoksa sen oyun oynayanlardan mısın?” dediler.
O [İbrahim] dedi ki: “Bilakis, Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza kesinlikle bir tuzak kuracağım.”
Sonra da o [İbrahim], ona müraceat etsinler diye kendilerine ait büyükleri dışında bunları parça parça etti.
Onlar [Kavmi], “Bizim tanrılarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, kesinlikle zalimlerdendir.” dediler.
Onlar [Bazıları] “Onları anıp duran bir genç duyduk. Onun için “İbrahim” deniliyor” dediler.
Onlar, “O halde ona tanık olmaları için onu [İbrahim’i] insanların gözleri önüne getirin” dediler.
Onlar, “Ey İbrahim! Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?” dediler
O [İbrahim]: “Aksine, onu şu büyükleri yaptı. Konuşabiliyorlarsa haydiyin onlara sorun” dedi.
Bunun üzerine kendi kafalarına [vicdanlarına] döndüler de: “Şüphesiz siz, zalimlerin ta kendisisiniz” dediler.
Sonra onlar yine kendi kafalarına döndüler: “Ant olsun ki bunların konuşmayacağını bilirdin.” dediler.
O [İbrahim]: “O halde, Allah’ın astlarından size hiçbir şeyce fayda vermeyen ve size zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Size de, Allah’n astlarından taptıklarınıza da üff [yazıklar olsun]! Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” dedi.
Onlar [kavmi]: “Eğer yapanlarsanız, şunu tahrik edin [yandırın] ve tanrılarınıza yardım edin” dediler.
Biz: “Ey ateş! İbrahim'e karşı soğuk ve güvenli ol” dedik.
Ve ona bir düzen kurmak istediler de Biz kendilerini daha fazla hüsrana uğramışlar kıldık.
Onu da, Lût'u da, âlemler için, içinde bolluklar bulunan topraklara kurtardık.
Ve Biz ona İshak’ı, ilave olarak da Yakub’u bağışladık. Ve hepsini iyi kimseler yaptık.
Ve Biz onları, bizim emrimizle kılavuzluk yapan önderler kıldık. Ve Biz onlara hayırlar işlemeyi, salâtı ikame etmeyi, zekâtı vermeyi vahyettik. Ve onlar, sadece Bize kulluk yapanlar idiler.(Enbiya/51-73)İbrahim peygamber hakkında daha evvel Saffat suresinin tahlilinde geniş açıklama yapıldığından, detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c:5, s:538-542) okunmasını öneriyoruz.
İbrahim peygamberin yakılması konusunda klasik kaynaklarda yer alan efsaneler ile Talmud’un bu konuda kaydettiği anlatımı Enbiya suresinin tahlili esnasında uzun uzadıya alıntıladığımız için detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 7, s: 477-485) okunmasını öneriyoruz.
Konumuz olan pasajda başka mesajlar da söz konusudur. Bunlardan biri, Rabbimizin Resulullah’ı hicrete hazırlamasıdır. Bilindiği üzere bu sure, Mekke’de inen son surelerden biridir. Bu dönem, İbrahim’in kavminin İbrahim’e yaptıkları gibi, Mekkeli müşriklerin de Allah elçisine eziyetlerini artırdıkları bir dönemdir. Bu günlere Enfal suresinde şöyle değinilmiştir:Hani bir zaman, şu küfretmiş olan kimseler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurarken Allah da tuzak kuruyordu. Ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır. (Enfal/30)İbrahim sıkıntıdan, yandırılmaktan kurtulunca, surenin 26. ayetinde “ben Rabbime hicret edeceğim” dediği nakledilmişti. Burada Resulullah’a “Haydi, sen de hicret et!” denilmek istenmektedir.
Bir başka mesaj da, Mekke müşriklerine yapılan tehdittir: “İbrahim’in putperest kavmi nasıl yok olup gittiyse, Allah elçisine karşı çıkan sizler de aynen yok olup gideceksiniz. O, bu gün doğup büyüdüğü anayurdunu eli boş bırakıp gitse de zafer onun olacaktır.”
Nitekim öyle de olmuştur. Yesrip halkı; Müslüman’ıyla, Hıristiyan’ıyla, Yahudi’siyle Resulullah’ı bağrına basmış, Resulullah orada her türlü teşkilatlanmayı başarmış, Yesrip ve çevrede İslam’ın yayılmasını sağlamıştır. Ayrıca putperestlerin kalesi olan Mekke’yi de fethetmiştir. İslam bugün tüm ihtişamıyla yaşarken, o günün müşriklerinin izleri bile yoktur. H.Yılmaz

Âyet-i kerimede zikredilen hayasızlıktan maksat, bir sonra gelen âyette de izah edildiği gibi Lut kaviminin, erkek erkeğe cinsî temasta bulunmalarıdır. Bu çirkin işi Lut kavminden Önce hiçbir kimse yapmamıştı. Bu itibarla bu işin adına "Lûtîlik" denilmiştir. Taberi

Yani, "Siz cinsel ihtiyaçlarınızı erkeklerle tatmin ediyorsunuz." A'raf Suresi 81. ayette şöyle buyurulmaktadır: "Siz kadınları bırakıp erkeklere şehvetle gidiyorsunuz."
 Yani, "Siz bu pis işi yaparken gizlenmiyorsunuz bile, aksine toplantılarınızda diğer insanların gözü önünde yapıyorsunuz." Aynı noktaya Neml Suresi 54. ayette de değinilmiştir: "Siz, göre göre o aşırı kötülüğü yapıyorsunuz ha?" Mevdudi

Lut, kavmini uyararak onlara şöyle demişti: "Sizler hâlâ erkek erkeğe cinsî müsabette bulunacak, yoldan geçen misafirlere de aynı şeyi yapmak için yol keserek sataşacak ve toplantı yerlerinde edepsizce davranışlarda bulunacak mısınız
Lut kavminin, toplantı yerlerinde edepsizce davranışlarından maksat, Hz. Aişe´den nakledilen bir görüşe göre, onların, sesli bir şekilde yellenmeleri­dir.
Mücahid, Katade ve İbn-i Zeyd´den nakledilen bir görüşe göre ise, top­lantı yerlerinde edepsizce davranışlarından maksat, onların, birbirleriyle açıktan açığa cinsî münasebette bulunmalarıdır.
Ummühânî, Resulullah´ın: "Toplantı yerlerinde edepsizce davranışlarda bulunacak mısınız " âyet-i kerimesini şöyle izah ettiğini söylemektedir: "Resu-lullah buyurdu ki:
"Lut kavmi toplantı yerlerinde bulunurken etraftan geçenlere küçük taşlar atarlar ve onlarla alay ederlerdi.
Böylece edepsizce davranışlarda bulunurlardı. Taberi de, hakkında hadis bulunması sebebiyle bu görüşü tercih etmiştir.
Hz. Lut´un bu sözlerine karşılık kavmi ona şu cevabı vermiştir: "Eğer sen, söylediklerinde doğru olan ve vaaddettiğini yerine getiren birisi isen o vaa-dettiğin azabı bize getir de görelim." Taberi

Hz. Lut, kavminin iman etmesinden ümit kesince rabbine yalvardı ve onlara karşı rabbinden imdat istedi. Allah teala da ona melekleri gönderdi. Me­lekler önce Hz. İbrahim´e uğrayıp ona, bir oğlu olacağını müjdelediler, Lut kav­mini de helak edeceklerini bildirdiler. Nihayet Cebrail (a.s.) Lut kavmim yaşa­dığı bölgeyi göğe kaldırıp altını üstüne çevirerek yere bıraktı ve Allah, bunların üzerine ateşten taş yağdırdı ve onların yerlerini pis kokan ölü bir göl haline ge­tirdi ve kıyamete kadar insanlara ibret olacak bir şekle soktu. Taberi

Bu olayla ilgili Hûd ve Hicr Suresinde verilen ayrıntılı bilgilere göre, Hz. Lut'un (a.s) kavmine azabı getiren melekler ilk önce Hz. İbrahim'e (a.s) uğramışlar ve ona İshak'ın (a.s) doğumunu, ondan sonra da Hz. Yakub'u (a.s) müjdelemişlerdir. Daha sonra da ona kendilerinin Hz. Lut'un (a.s) kavmini helak etmek için gönderildiklerini söylemişlerdir.
"Şu memleket"; Hz. Lut'un (a.s) kavminin yaşadığı beldedir. O dönemde Hz. İbrahim (a.s) Filistin'in şimdi "el-Halil" denilen "Hebron" şehrinde ikamet ediyordu. Bu şehrin birkaç mil güney-doğusunda, Ölü Denizin şimdi deniz suları altında kalan ve bir zamanlar Hz. Lut'un (a.s) kavminin yaşadığı bölümü yeralmaktadır. Bu bölge alçak bir bölgeydi ve yüksek bir şehir olan Hebron'dan görülebiliyordu. İşte bu nedenle melekler oraya işaret ederek: "Biz şu memleket halkını helak edeceğiz." demişlerdi. (Bkz. Şuara an: 114).Mevdudi

Melekler, İbrahim´e oğlu İshak´ı müjdelemek için uğradıkları zaman ibra­him´e: "Biz, Lut´un yaşadığı Sodom ülkesinin halkım helak edeceğiz; Zira ora­nın halkı Allah´a karşı günah işleyerek kendilerine zulmeden bir topluluktur." dediler. Taberi

(İbrahim) dedi: "Ama orada Lut var?" dediler: "Biz orada kimin bulunduğunu daha iyi biliriz. Onu ve ailesini kurtaracağız. Yalnız karısı (azabda) kalacaklardandır." (S.Ateş)- Dedi ki: "Onun içinde Lût da vardır." Dediler ki: "Onun içinde kimin olduğunu biz daha iyi bilmekteyiz. Kendi karısı dışında, onu da, ailesini de muhakkak kurtaracağız. O (karısı) arkada kalacak olanlardandır." (Mevdudi)- [Fakat İbrahim] “Ama Lût da onlar arasında yaşıyor!” diye haykırdı[ğı zaman] şu cevabı verdiler: “Kimin orada olduğunu iyi biliyoruz; o'nu ve karısı dışındaki bütün aile efradını kesinlikle koruyacağız: karısı ise geride bırakılanlar arasında yer alacak.” (M.Esed)- O [İbrahim]: “Şüphesiz orada Lut var!” dedi. Onlar: “Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve o, geride kalanlardan biri olan karısı dışındaki ailesini elbette kurtaracağız” dediler.(H.Yılmaz)- İbrahim: "Orada Lut da var." deyince, melekler şöyle dediler: "Biz orada kimin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Lut´u da ailesini de mut­laka kurtaracağız, yalnız helak edileceklerden olan karısı hariç," (Taberi)

Hz. Lut'un (a.s) tasalanıp kaygılanmasının nedeni, meleklerin yakışıklı, genç delikanlılar suretinde gelmiş olmasıydı. Hz. Lut (a.s), halkının ahlâkî durumundan haberdardı. Bu nedenle onların gelişinden endişeye düştü. Şöyle düşünüyordu: "Eğer bu misafirleri evime kabul edersem, onları ahlâksız insanlardan korumam çok güç olacak, eğer kabul etmezsem, o zaman da bu şeref ve asalete yakışmayan bir davranış olacak. Hatta bu yolcuları ben barındırmazsam, herhangi bir yerde geceleyecekler ve o zaman ben onları kendi ellerimle günahkâr insanlara teslim etmiş olacağım." Bundan sonra neler olduğu bu surede anlatılmamıştır. Fakat Hûd, Hicr ve Kamer Surelerinde anlatıldığına göre şehrin insanları Hz. Lut'un (a.s) kapısına dayanmışlar ve konukların kötü amaçları için kendilerine teslim edilmesi konusunda diretmişlerdir.
 Yani, "Bize bir zarar verebileceklerinden korkma, bizi onlardan nasıl koruyacağın konusunda da endişe etme." İşte bunu söylediklerinde melekler Hz. Lut'a (a.s) kimliklerini açıkladılar ve insan olmadıklarını, bilakis bu halka azap getiren melekler olduklarını söylediler. Hûd Suresin'deki ifadeye göre, halk Hz. Lut'un (a.s) kapısına yığıldığında ve Hz. Lut (a.s) misafirlerini onlardan kurtaramayacağını hissettiğinde şöyle dedi: "Keşke sizi savacak gücüm olsaydı, yahut da güçlü bir yardımcı olsaydı." (Hûd: 80) Bunun üzerine melekler şöyle dediler: "Ey Lut, biz senin Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar." (Hûd: 81) Mevdudi

Misafir şeklinde gelen meleklerin Lut´un hoşuna gitmemesi ve sıkıntıya düşmesi, kavminin onlara sataşıp çirkin işlerini onlara da yapacaklarından kork-masındandir. Melekler Lut´un bu halini hissedince onun maneviyatım güçlendir­mişler, onun korkmamasını ve üzülmemesini bildirmişlerdir. Taberi

"Apaçık bir işaret", Lut Gölü denilen Ölü Denizdir. Kur'an'ın birçok yerinde Mekkeli müşriklere şöyle hitap edilmektedir: "Sapıklıkları yüzünden helâk edilen günahkâr kavimlerin işaretleri, gece gündüz Suriye'ye giderken görebileceğiniz şekilde yolunuz üstünde durmaktadır." (Hicr: 76, Saffat: 137).
Bugün hemen hemen kesin bir şekilde, Ölü Denizin güney ucunun Hz. Lut'un (a.s) kavminin başkenti olan Sodom'un yeraldığı bölgenin şiddetli bir zelzele ile yerin dibine batması sonucu oluştuğu kabul edilmektedir. Bu bölgede hâlâ, orada insanların yaşadığını gösterir işaretlere rastlanmaktadır. Günümüzde modern kazı aletleri ile araştırmalar yapılmakta, fakat sonuçları hala beklenmektedir. (Ayrıntılı açıklama için bkz. Şuara an: 114)
 Fiil-i livata yapan kimseye verilen İslâmî ceza ilgili olarak bkz. A'raf an: 68. Mevdudi

Bu ayet grubunda, Lut’a (as) ve kavmi ile yaşadığı olaylara, İbrahim’e uğradıktan sonra Lut’un (as) kavmine giden elçilere ve orada cereyan eden olaylara kısaca değinilmiştir. Burada zikredilen olaylar daha evvel Hud ve Zariyat surelerinde geçmiş idi:

Ve ant olsun ki, İbrahim'e de elçilerimiz müjde ile geldiler, “Selâm!” dediler. O; “Selâm!” dedi, sonra da saf hale getirilmiş buzağıyı getirmeye gecikmedi.
Sonra da onların ona uzanmadığını görünce, onları yadırgadı ve içinde onlara karşı bir korku uyandı. Onlar: “Korkma, şüphesiz biz Lut’un kavmine gönderildik” dediler.
Ve onun [İbrahim'in] karısı ayaklanmıştı, gülüverdi. Sonra ona İshak'ı, İshak'ın arkasından da Yakub'u müjdeledik.
O [İbrahim’in karısı] Dedi ki: “Vay be! Ben mi doğuracağım! Ben bir “acuz”um [kocası işe yaramaz bir zavallıyım, bahtsız bir karıyım]. Şu kocam da yaşlı bir adam iken! Şüphesiz bu, çok tuhaf bir şey!”
Onlar [elçiler]: “Sen Allah'ın işinden dolayı mı şaşıyorsun? Allah'ın rahmeti ve bollukları üzerinizdedir. Ey ev halkı! Şüphesiz ki O, Hamid’tir [övülmeye lâyıktır], Mecid’tir [cömertliği boldur]” dediler.
Sonra İbrahim’den korku iyice geçip gidince ve kendisine müjde gelince, Bizimle Lut kavmi hakkında mücadeleye başladı.
Şüphesiz İbrahim, çok yumuşak huylu, çok ah vah eden [yufka yürekli], yönelen biri idi.
-“Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Şüphesiz Rabbinin emri kesin olarak geldi ve hiç şüphesiz onlar; onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.-
Ve ne zaman ki elçilerimiz Lut’a geldiler, bunlar yüzünden o üzüldü, bunlar yüzünden kolu daraldı [sıkıntıya düştü] ve “Bu, müthiş bir gündür!” dedi.
Ve onun kavmi hızlıca ona geldiler. Onlar daha önce de çirkinlikler yaparlardı. O [Lut]: “Ey kavmim! İşte bunlar kızlarım. Onlar sizin için daha temizdirler. Gelin Allah’a takvalı davranın, beni misafirlerim ile ilgili olarak rezil rüsvay etmeyin. Sizden hiç reşit [aklı başında] bir adam yok mu?” dedi.
Onlar: “Hiç şüphesiz sen, senin kızlarında bizim için herhangi bir hak olmadığını bildin. Ve şüphesiz ki sen bizim ne istediğimizi kesinlikle biliyorsun.” dediler.
O [Lut]: “Keşke size karşı bir gücüm olsaydı, ya da çok çetin bir rükne [ulaşılmaz bir bölgeye/güçlü bir topluma] sığınabilseydim!” dedi.
Onlar [misafir elçiler]: “Ey Lut! Şüphesiz ki, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamayacaklar. Sen, gecenin bir parçasında ailenle birlikte hemen yola çık. Ve içinizden hiç kimse geri bakmasın, eşin başka. Şüphesiz onlara isabet eden ona da isabet edecektir. Şüphesiz vaat edilenin zamanı, sabah vaktidir. Sabah vakti yakın değil mi?” dediler.
Nihayet emrimiz gelince, oranın üstünü altına getirdik. Ve üzerlerine, istif edilmiş pişmiş çamurdan Rabbinin katında işaretlenmiş taşlar yağdırdık. Ve bunlar, zalimlerden uzak değildir. (Hud/69- 83)
İbrahim’in saygınlaştırılmış misafirlerinin haberi sana geldi mi?
Hani onlar, onun [İbrahim'in] üzerine girmişlerdi de "Selâm!" demişlerdi. O [İbrahim]: “Selâm, tanınmamış topluluk!” dedi.
O [İbrahim], sonra ehline gitti de semin [güç veren] buzağı ile geldi.
Sonra onu [güç veren buzağıyı] onlara yaklaştırdı: “Nasiplenmez misiniz?” dedi.
Sonra onlardan çekindi. Onlar: “Korkma!” dediler ve onu çok bilgili bir oğul ile müjdelediler.
Bunun üzerine karısı bağırarak öne geldi de elini yüzüne vurarak: “Bir bahtsız, bir kısır!” dedi.
Onlar [Misafirler]: “Rabbin işte böyle buyurdu. Şüphesiz O [Rabbin], hikmet sahibidir. En iyi bilenin ta kendisidir” dediler.
Bunun üzerine o [İbrahim], “Sizin önemli işiniz nedir ey elçiler?” dedi.
Onlar [elçiler]: “Şüphesiz biz, Rabbin katından aşırı gidenler için işaretlenmiş, çamurdan pişirilmiş sert taşları üzerlerine yağdırmamız için günahkâr bir kavime gönderildik” dediler.
Bunun üzerine Biz müminlerden orada bulunan kimseleri çıkardık.
Fakat Biz orada müslümanlardan bir evden başkasını bulmadık.
Ve Biz orada acı bir azaptan korkan kimseler için bir ayet bıraktık. (Zariyat/24- 37)

Lut’un toplumuna yönelttiği nakledilen “yol kesecek misiniz?” sorusunu, “eşkiyalık yaparak yol kesme”, ya da “yoldan geçenlere cinsel tacizde bulunma” olarak anlayabileceğimiz gibi, “ahlaksızlıkları yüzünden artık üremeyi umursamamaları, nesillerinin kesilmesi, yok olması” olarak anlamak da mümkündür. Bilindiği üzere cinsel sapıklığın geliştiği yerlerde doğum ve nüfus artışı söz konusu olmaz.
Dünyanın değişik yerlerinde yaygınlaşan bu illeti, Kur’an’ın öngördüğü hedef doğrultusunda, Lut kavmi örnek verilmek suretiyle anlatarak toplumları uyarmak her müminin iman borcudur.
Ayetteki “kolu daraldı” ifadesi, Türkçedeki “eli kolu bağlandı”, “kolu kısaldı” deyimlerine benzemektedir. Bu Lut’un çaresiz kaldığını, elinden bir şey gelmediğini bildirmektedir.
Lut kavmi ile ilgili detay A'raf/80-84, Hud/69-83, Hicr/57-79, Enbiya/71-75, Şuara/160-175, Neml/54-59, Saffat/113-138 ve Kamer/33-40’ta yer almaktadır.
Ayetlerde Lut’un karısı için “Korkma, tasalanma! Şüphesiz biz, seni ve geride kalanlardan olan karın hariç yakınlarını kurtaracağız” diye açıklama yapılmıştır. Tahrim suresinde verilen bilgiye göre Lut’un karısı Lut’a inanmayanlardandı.

Allah, inkâr edenlere, Nuh'un karısı ile Lut'un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki salih kulun [nikâhı] altında idiler, onlara hıyanet ettiler. O ikisi [Kocaları,] Allah’tan hiçbir şeyi onlardan savamadı. Ve [onlara]: “Girenlerle birlikte siz de ateşe girin!” denildi. (Tahrim/10)
Bu ayetlerden, bir insanın Allah hidayet nasip etmediyse peygamber hanımı bile olsa inanmayacağı; imansız olduğu takdirde peygamber hanımı olmanın bile insanı azaptan kurtaramayacağı anlaşılmaktadır.
35. ayetteki “Ve ant olsun ki, Biz, aklını kullanacak bir kavim için oradan apaçık bir ayet bıraktık” ifadesinde geçen “ayet”, bu kavme ait arkeolojik kalıntılardır. Bu kalıntılar “Ölü Deniz” denen Lut Gölü civarındadır. Kur’an’da birçok yerde bu kalıntıların ziyaret edilmesi ve onlardan ibret alınması istenmiştir.

Güneş doğarken o korkunç çığlık onları yakalayıverdi.
Böylece Biz, onların üstünü altı kıldık ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.
Şüphesiz bunda, düşünen keskin anlayışlılar için kesinlikle ayetler vardır.
Ve şüphesiz o [Lut kavminin bulunduğu şehir harabesi], kesinlikle bir yol üzerinde durmaktadır.
Şüphesiz ki, bunda iman edenler için kesinlikle bir ayet vardır. (Hıcr/73-77)

Şüphesiz Lût da gönderilenlerdendir [elçilerdendir].
Hani Biz, onu ve geride kalıp batanlar içinde kalan bahtsız kadın hariç ehlinin tamamını kurtarmıştık. Sonra diğerlerini helak etmiştik.
Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onların üzerine uğrayıp duruyorsunuz. Hâlâ akletmiyor musunuz? (Saffat/133, 138) H.Yılmaz

Karşılaştırma için bkz. A'raf: 85-93, Hûd: 84-96, Şuara: 177-191.
Bu, iki anlama gelebilir: 1) "Ahiret gününü bekleyin ve bu dünya hayatınızdan başka, amellerinizden hesap vereceğiniz ve ona göre cezalandırılıp mükâfatlandırılacağınız bir ahiret günü olmadığını sanmayın." 2) "Ahirette iyi bir akibete kavuşmak için salih bir şekilde çaba sarfedin." Mevdudi

Yani, "Onlar, Şuayb'ın (a.s) gerçekten Allah'ın Rasûlü olduğuna, tebliğ ettiği şeylerin Allah'tan geldiğine ve onu reddederlerse Allah tarafından gönderilecek bir azaba düçar olacaklarına inanmıyorlardı.""Yurtları": Bu topluluğun yaşadığı tüm topraklar. Mevdudi

Kavmi Şuayb (a.s.)ı yalanlayınca Allah onlan, çığlık koparan bir sarsıntı ile yakalayıverdi ve onlar bulundukları yurtlarında dizüstü çökekalıp öldüler. Taberi

Bu ayetlerde de kısaca Şuayb kıssasına değinilmektedir. O da kavmine: “Ey kavmim! Allah'a kulluk edin, ahiret gününü ümit edin, yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın!” demiş, kavmi ise onu yalanlamıştı. Sonuç olarak da Allah o toplumu cezalandırmıştı.
Daha evvel Şuayb peygambere ve kavmine A’raf, Hud ve Şuara surelerinde yer verilmişti: 

And olsun ki) Medyen'e de kardeşleri Şu‘ayb'ı (elçi gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin için O'ndan başka bir ilâh yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil geldi: Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın, insanların eşyasını eksik vermeyin, düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın; eğer inanan kimseler iseniz, bu sizin için daha hayırlıdır! Tehdit ederek, inananları Allah yolundan alıkoyarak ve o yolun eğriliğini arayarak her yolun başında oturmayın. Düşünün ki siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Ve bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bakın! Ve eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanmış, bir grup da inanmamışsa, o takdirde Allah aramızda hükmedinceye kadar sabredin! Ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”
Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: “Ey Şu‘ayb! Ya seni ve seninle beraber inananları kentimizden muhakkak çıkarırız, ya da bizim milletimize dönersiniz!” [Şu‘ayb da] dedi ki: “İstemesek de mi! Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin milletinize dönersek, kesinlikle Allah'a karşı yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah'ın dilemesi hariç ona geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabbimiz ilmi ile her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a güvenip dayandık.” –Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında hakk ile hükmet. Çünkü Sen hükmedenlerin en hayırlısısın!–
Ve o'nun kavminden, kâfir olan ileri gelenler dediler ki: “Eğer Şu‘ayb'a uyarsanız o takdirde siz kesinlikle ziyana uğrayanlardan olursunuz.”
Bunun üzerine o müthiş sarsıntı onları yakalayıverdi, yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. Şu‘ayb'ı yalanlayanlar, sanki orada hiç oturmamış/zenginlik sürmemiş gibi oldular. Şu‘ayb'ı yalanlayanlar var ya, işte ziyana uğrayanlar, kendileri oldular.
Bunun üzerine [Şu‘ayb] onlara sırt çevirdi ve dedi ki: “Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderilerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, hâl böyleyken kâfir bir kavme/topluma nasıl tasalanayım [üzüleyim]?” (A’raf/85-93)   Medyen’e de kardeşleri Şuayb’i (gönderdik). O [Şuayb]: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Ölçeği ve teraziyi eksik tutmayın. Şüphesiz ben sizi hayır ile görüyorum. Ve ben kuşatacak bir günün azabından sizin için korkuyorum. Ve ey kavmim! Ölçerken ve tartarken adaleti yerine getirin. İnsanların eşyalarını eksiltmeyin ve yeryüzünde fesatçılar olarak fenalık etmeyin. Eğer mümin iseniz, Allah’ın bıraktığı [helâlinden size ihsan ettiği kâr] sizin için daha hayırlıdır. Ve ben sizin üzerinize bir koruyucu değilim” dedi.
Onlar dediler ki: “Ey Şuayb, atalarımızın taptıklarını veya mallarımızda dilediğimizi yapmayı terk etmeyi sana senin salatın mı emrediyor? Şüphesiz sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın.”
O [Şuayb]: “Ey kavmim! Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü]? Şayet ben Rabbimden bir delil üzerinde bulunuyorsam ve şayet O bana kendi katından güzel bir rızk ihsan etmişse!? Ve Ben size karşı çıkmakla sizi menettiğim şeylere kendim düşmek istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmeyi istiyorum. Muvaffakiyetim de ancak Allah iledir. Ben yalnızca O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yönelirim. Ve ey kavmim! Bana karşı gelmeniz sakın sizi, Nuh kavminin veya Hud kavminin veya Salih kavminin başlarına gelen musibetler gibi bir musibete uğratmasın. Ve Lut kavmi sizden pek uzak değildir. Ve Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tövbe edin. Şüphesiz ki, benim Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir” dedi.
Onlar [Şuayb’in kavmi] dediler ki: “Ey Şuayb! Biz senin söylediklerinin çoğunu iyice anlamıyoruz. Seni içimizde çok zayıf olarak görüyoruz. Eğer senin grubun [akrabaların, taraftarların] olmasaydı mutlaka seni recm ederdik [taşa tutar öldürürdük]. Ve senin bize karşı hiçbir üstün gücün [galip gelecek durumun] yoktur.”
O [Şuayb]: “Ey kavmim! Benim grubum [akrabalarım, taraftarlarım] size karşı Allah’tan daha mı güçlü/ değerli? Ve O’nu [Allah’ı] arkanıza atılmış bir şey edindiniz. Şüphesiz ki, Rabbim bütün yaptıklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır. Ve ey kavmim! Var gücünüzle yapacağınız ne varsa yapın! Şüphesiz ben yapanım. Perişan edecek azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında bileceksiniz. Gözetleyiniz, şüphesiz ben sizinle beraber gözetleyiciyim” dedi.
Ve ne zaman ki, emrimiz geldi, Şuayb’i ve onunla birlikte inanmış olan kişileri, tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık. Ve o zalim kişileri korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında çöküp kaldılar.
Sanki onlar orada hiç yaşamadılar. Haberiniz olsun! Semud kavmi nasıl uzaklaştı ise Medyen’e de öyle uzaklık vardır. (Hûd/84-96) 

Hani Şuayb onlara demişti ki: “Siz takvalı davranmayacak mısınız? Şüphesiz ki, ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle Allah’a takvalı davranın ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ecrim yalnız âlemlerin Rabbi üzerinedir. Ölçeği tam ölçün ve hak yiyenlerden olmayın. Ve doğru terazi ile tartın. Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Ve O, sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan kişiye [Allah’a] takvalı davranın.”
Onlar: “Sen, kesinlikle büyülenmişlerden birisin. Sen de bizim gibi bir beşerden başka bir şey değilsin. Biz senin kesinlikle yalancılardan biri olduğundan eminiz. Şayet doğrulardan isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver!” dediler.
O [Şuayb]: “Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir” dedi.

Bunun üzerine onu yalanladılar da kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. Şüphesiz o büyük bir günün azabı idi.
Şüphesiz bunda bir ayet vardır. Ama onların çoğu iman ediciler değillerdi.
Ve şüphesiz Rabbin, kesinlikle Aziz [mutlak üstün olan] ve Rahîm’in [engin merhametli olanın] ta kendisidir. (Şuara/177-191) H.Yılmaz

Arapların hemen hepsi bu iki kavmin yaşadığı toprakları bilirdi. Bugün Ahkâf, Yemen ve Hadramut olarak bilinen güney Arabistan'ın tümü eskiden Ad kavminin topraklarıydı ve bütün Araplar bunu bilirdi. Hicaz'ın kuzeyinde, Rabiğ'den Akabe'ye, Medine ve Hayber'den Teyma ve Tebük'e kadar uzanan topraklarda bugün bile Semud kavminden geri kalan harabelere rastlanmaktadır. Bunlar mutlaka Kur'an'ın indirildiği dönemde bugünden daha belirgindi.
Yani, "Onlar cahil ve aptal kimseler değil, bilakis çağlarının en medenî insanlarıydı. Dünyevî iş ve görevlerini büyük bir dikkat ve akıllılıkla yerine getiriyorlardı. Bu nedenle şeytanın onları aldatıp kandırarak kendi yoluna uydurduğu söylenemez. Tam aksine onlar şeytanın gösterdiği yola, arzu ve çıkarlarına uyduğu için bilerek ve farkında olarak tabi olmuşlar; zevksiz, eğlencesiz göründüğü ve ahlâkî sınırlamalar getirdiği için de peygamberin gösterdiği yolu bir tarafa bırakmışlardır." Mevdudi  

Bkz. sure 7, not 48'in ikinci bölümü ve not 56.Burada, ‘Âd kavmi ile ilgili olarak, onların bir zamanki başkentleri olan efsanevî “Çok-sütunlu İrem” kentine (ki, Kur’an'da yalnızca bir kez, 89:7'de zikredilmiştir) atıfta bulunulmaktadır. Orası, el-Ahkâf'ın (Suudi Arabistan'ın büyük Rub‘u'l-Hâlî çölünün içlerinde bulunan ‘Umân ile Hadramevt arasındaki bölge) durmadan yer değiştiren kum tepeciklerinin altında kalmıştır. Fakat kalıntıların zaman zaman esen şiddetli rüzgarlarla ortaya çıktığı söylenmektedir. Semûd kalıntılarına yapılan göndermenin bir açıklaması için 7:74 ile ilgili not 59'a bakınız.Kur’an, insanın, bütün yapıp-ettiklerine ilişkin sorumluluğun ve dolayısıyla kendi baştan çıkarıcı dürtülerine -ki burada Şeytan'ın karşılığı olarak kullanılmıştır- karşı koymadaki başarısızlığından doğan ahlakî sorumluluğun kaynağının, sahip bulunduğu “gerçeği kavrama yeteneği” (istibsâr) olduğunu belirtir. Bu konuyla ilgili olarak ayet 14:22 ile ilgili 31 ve 33. notlara bakınız. M.Esed

Ad kavmi, Yemen´de "Hadramut" şehrine yakın olan "Ahkaf´ bölgesin­de yaşıyorlardı. Semud kavmi ise Mekke´ye yakın bir yerde bulunan "Hicr" böl­gesinde yaşıyorlardı.
Araplar, bu kavimlerin yaşadıkları yerleri iyi biliyor ve oralardan geçi­yorlardı. Ayet-i kerime, işte helak olan bu iki kavmi tekrar ibret nazarlarına sun­maktadır. Taberi

Kârûn için bkz. 28:76 vd. ve özellikle ilgili not 84; Hâmân için 28:6, not 6. Bu ikisi ile Firavun arasındaki ortak özellik, onları “kötülüğün sembol-tipler”i (archetypes of evil) yapan (karş. 28:41, not 40) boş kibirleri (tekebbür) ve hegemonyacılıklarıdır (istikbâr). Benzer bir zihinsel durumun ‘Âd ve Semûd kavimlerinin de özelliği olduğu, önceki ayette belirtilmiştir. M.Esed 

Hz Musanın çağında, Mısırda ki ortak koşucu üç önemli sima; Firavun, Karun ve Haman, Bunlar sırasıyla, politik ekonomik ve askeri gücü temsil ediyordu. Allahın ayetlerini tebliğ eden elçilerine karşı çıktıkları için cezalandırıldılar. M.Sağ

Yani örümceğin girdiği ev ne kadar zayıf ve güvensizse, o kâfirlerin bel bağlayıp tutundukları, himayelerine sığındıkları tanrılar da öyle zayıftır, ama ne yazık ki, bu kadar açık bir gerçeği anlamıyorlar. S.Ateş 

Allah’ın Kur’andaki verdiği örnekler, aklını kullanan bilinçli toplumlar için önemli ip uçlarıdır. Şeyhlere ve müridlerine, dişi örümcek ve evi örneğinin verilmesi ilginçtir. Ayette, erkek örümcek için “ankeb” değil de, dişi dişi örümcek anlamına gelen “ankebut” kelimesinin kullanılması dikkat çekicidir. Zooloji konusundaki bilimsel araştırmalar, Black Widov adındaki bir dişi örümcek türünün eşini yediğini ortaya çıkarmıştır. Allahtan başkalarını veli edinenleri, kıyamet günü, edindikleri veliler terk edeceklerdir. M.Sağ  Yukarıda zikredilen bütün milletler, "Şirk" içindeydiler ve taptıkları ilâhların, yardımcı, destekçi, koruyucu olduğuna inanıyorlardı. Bu nedenle yaptıkları ibadetler, sundukları kurbanlarla onların rızasını kazanacaklarına, ihtiyaç duyduklarında onların yardım edeceğine inanıyorlardı.
Fakat yukarıda zikredilen tarihî olaylarda görüldüğü gibi, Allah onların helâkını dilediğinde onların bu inanç ve düşüncelerinin tamamen asılsız olduğu ortaya çıkmıştır. O zaman taptıkları hiçbir tanrı, hiçbir tecsim edilmiş ilah, hiçbir aziz veya ruh onları kurtarmaya gelmemiş ve onlar beklenti ve inançlarının yanlış ve saçma olduğunu idrak ederek felaketler ile karşı karşıya gelmişlerdir. Bu olaylar anlatıldıktan sonra Allah şimdi de müşrikleri şöyle uyarmaktadır: "Sizin, kainatın sahibi ve hakimine değil, hiçbir gücü olmayan kullara ve hayalî tanrılara inanç üzerine bina ettiğiniz oyuncak ümit evleri, aslında örümceğin ağından başka bir şey değildir. Örümcek ağı nasıl yavaş bir parmak darbesine bile dayanamazsa, sizin ümitleriniz için bina ettiğiniz oyuncak evde Allah'ın düzeni ile ilk karşılaştığında yerle bir olur. Sizin bâtıl inançlar ağı ile uğraşmanız cehaletten başka bir şey değildir. Eğer siz gerçek bilgiye sahip olsaydınız, hayat düzeninizi temelsiz direkler üzerine bina etmezdiniz. Gerçek şu ki, kainatta Alemlerin Rabbinden başka hiç kimse kudret ve otoriteye sahip değildir ve güvenilebilecek tek destek O'nun desteğidir. "Kim Tağut'u inkâr edip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir." (Bakara: 256Mevdudi

Allah Teala bu âyet-i kerimede, kendisini bırakıp putlara tapanları ve onlardan medet umanları, ihtiyaç hissedildiğinde hiçbir fayda görmeme bakı­mından, kendisine yuva yapan örümceğe benzetmektedir. Zira örümcek bütün Çabasını harcayarak kendisine barınak yapar ve o barınağın kendisini koruyaca­ğını zanneder. Fakat korunması gerektiği bir anda o,barınağın ona hiçbir faydası olmaz. Allahı bırakıp başkalarını veli edinenler de tıpkı bu örümcek gibidirler.
Darda kaldıklarında bu velilerin kendilerine yardımcı olacaklarını sanarlar. Fakat darda kaldıklarında bütün bunların kendilerinden uzaklaştıklarım görür­ler. Taberi

Yani örümceğin girdiği ev ne kadar zayıf ve güvensizse, o kâfirlerin bel bağlayıp tutundukları, himayelerine sığındıkları tanrılar da öyle zayıftır, ama ne yazık ki, bu kadar açık bir gerçeği anlamıyorlar. S.Ateş

Allah’ın Kur’andaki verdiği örnekler, aklını kullanan bilinçli toplumlar için önemli ip uçlarıdır. Şeyhlere ve müridlerine, dişi örümcek ve evi örneğinin verilmesi ilginçtir. Ayette, erkek örümcek için “ankeb” değil de, dişi dişi örümcek anlamına gelen “ankebut” kelimesinin kullanılması dikkat çekicidir. Zooloji konusundaki bilimsel araştırmalar, Black Widov adındaki bir dişi örümcek türünün eşini yediğini ortaya çıkarmıştır. Allahtan başkalarını veli edinenleri, kıyamet günü, edindikleri veliler terk edeceklerdir. M.Sağ Yukarıda zikredilen bütün milletler, "Şirk" içindeydiler ve taptıkları ilâhların, yardımcı, destekçi, koruyucu olduğuna inanıyorlardı. Bu nedenle yaptıkları ibadetler, sundukları kurbanlarla onların rızasını kazanacaklarına, ihtiyaç duyduklarında onların yardım edeceğine inanıyorlardı.
Fakat yukarıda zikredilen tarihî olaylarda görüldüğü gibi, Allah onların helâkını dilediğinde onların bu inanç ve düşüncelerinin tamamen asılsız olduğu ortaya çıkmıştır. O zaman taptıkları hiçbir tanrı, hiçbir tecsim edilmiş ilah, hiçbir aziz veya ruh onları kurtarmaya gelmemiş ve onlar beklenti ve inançlarının yanlış ve saçma olduğunu idrak ederek felaketler ile karşı karşıya gelmişlerdir. Bu olaylar anlatıldıktan sonra Allah şimdi de müşrikleri şöyle uyarmaktadır: "Sizin, kainatın sahibi ve hakimine değil, hiçbir gücü olmayan kullara ve hayalî tanrılara inanç üzerine bina ettiğiniz oyuncak ümit evleri, aslında örümceğin ağından başka bir şey değildir. Örümcek ağı nasıl yavaş bir parmak darbesine bile dayanamazsa, sizin ümitleriniz için bina ettiğiniz oyuncak evde Allah'ın düzeni ile ilk karşılaştığında yerle bir olur. Sizin bâtıl inançlar ağı ile uğraşmanız cehaletten başka bir şey değildir. Eğer siz gerçek bilgiye sahip olsaydınız, hayat düzeninizi temelsiz direkler üzerine bina etmezdiniz. Gerçek şu ki, kainatta Alemlerin Rabbinden başka hiç kimse kudret ve otoriteye sahip değildir ve güvenilebilecek tek destek O'nun desteğidir. "Kim Tağut'u inkâr edip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir." (Bakara: 256Mevdudi

Allah Teala bu âyet-i kerimede, kendisini bırakıp putlara tapanları ve onlardan medet umanları, ihtiyaç hissedildiğinde hiçbir fayda görmeme bakı­mından, kendisine yuva yapan örümceğe benzetmektedir. Zira örümcek bütün Çabasını harcayarak kendisine barınak yapar ve o barınağın kendisini koruyaca­ğını zanneder. Fakat korunması gerektiği bir anda o,barınağın ona hiçbir faydası olmaz. Allahı bırakıp başkalarını veli edinenler de tıpkı bu örümcek gibidirler.
Darda kaldıklarında bu velilerin kendilerine yardımcı olacaklarını sanarlar. Fakat darda kaldıklarında bütün bunların kendilerinden uzaklaştıklarım görür­ler. Taberi

ÂÇsoru edâtı olabileceği gibi, olumsuz edâtı da olabilir. Bizim verdiğimiz mânâ, soru edâtı olduğuna göredir. Olumsuz edâtı olursa mânâ: "Allah onların, kendisinden başka hiçbir şeye yalvarmadıklarını, sadece hayâllerine yalvardıklarını bilir," demek olur. S.Ateş

Yani, "Allah, onların mabud edindikleri ve yardım diledikleri varlık ve eşyaların ne olduklarını elbette bilir. Tek kudret sahibi, bu alemi kendi hüküm ve hikmetine göre idare eden Allah'tır.
Bu ayetin değişik bir tercümesi de şöyle olabilir: "Allah, onların kendisinden başka taptıkları şeylerin aslında hiçbir şey olduklarını bilir. O üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir." Mevdudi 

Yani Allah, insanların taptıkları bütün düzmece şeylerin, bunlar ister hayali varlıklar, ister ilahlaştırılan veliler/azizler ve doğa güçleri, hatta isterse geçersiz kavramlar ve düşünceler olsun, boş şeyler olduğunu biir.(Zemahşeri) Ve Allah insan kalbinin ve aklının zaaflarını ve bütün bu irrasyonel tapınmaların gerisinde yatan Saikleri de bilir. M.Esed

Allah teala bu âyet-i kerimede de, kendisini bırakıp da başka varlıklara tapanları ve kendisine ortak koşanları tehdit etmekte ve onların bütün yaptıkları­nı bildiğini beyan etmekte ve onlan mutlaka cezalandıracağını haber vermekte­dir. Zira Allah, herşeye galiptir, yaptıklarında hikmet sahibidir. Taberi

Allah'ın varlığından haberdar olmak, burada, Kur’ânî kıssaları (ve dolayısıyla, telmîhleri, temsîlleri de) tam anlamıyla kavramanın bir ön şartı sayıldığından, bu ayet, Kur’an'ın, “insan idrakini aşan bir hakikat[in varlığın]a inanan, Allah'a karşı sorumluluk bilincine sahip bütün insanlar için bir rehber” olduğu ifadesi ile birlikte okunmalıdır (bkz. 2:2-3, not 3).M.Esed

AlIah Teala Kur´an-i kerimde sivrisinek ve örümcek gibi bir kısım var­lıkları misal olarak zikredince Kureyş´in beyinsizleri bu âyetleri alaya alıyorlar­dı. Allah Teala bu âyet-i kerimede, Kur´an-ı Kerimde zikrettiğini ancak ilmin de­rinliklerine inen âlimlerin anlayabileceklerini beyan etmiş ve cahillerin bunları anlamamasının Kur´an´ın bir eksikliği değil kendilerinin kusuru olduğunu ortaya koymuştur.  Taberi

Yani, "Alemlerin düzeni bâtıla değil Hakk'a dayanmaktadır. bu düzeni önyargısız bir kafa ile tefekkür eden herkes, yerlerin ve göklerin varlıklarını, hurafeye, hayale değil, hak ve gerçeğe borçlu olduklarını görür. Bir kimsenin kafasından uydurduğu bir sistemin ayakta kalamayacağı kesindir. Bu düzende ancak hak ve gerçekle uyum içinde olan bir şey başarılı olup varlığını devam ettirebilir. Gerçek dışı varsayım ve hipotezler üzerinde yükseltilen bir yapı, gerçekle karşılaştığında mlutlaka yıkılacaktır. Kâinatın düzeni, yaratıcısının bir tek Allah olduğuna ve sadece bir tek Allah'ın malik ve hakim olduğuna şehadet etmektedir. Eğer bir kimse, bu alemde hiçbir tanrı olmadığına veya kendisine inananların hizmetlerini kabul eden ve karşılığında onlara diledikleri gibi yaşama ehliyeti, mutluluk ve barış içinde yaşama garantisi veren birçok tanrının varolduğuna inanırsa; gerçek, bu varsayımlara göre değişmeyecek, bilakis o kimse sonunda büyük bir felaketle karşılaşacaktır."
 Yani, "Yerlerin ve göklerin yaratılışında, Tevhid'in hak olduğu, çok tanrıcılığın ve ateizmin imkansız olduğu konusunda apaçık bir delil ve işaret vardır. Fakat bu delili ancak Allah'ın elçilerinin getirdiği tebliğleri kabul edenler bulabilirler. Bunları reddedenler, herşeyi gördükleri halde bu delili bulamazlar." Mevdudi 

Yani, bir anlam ve amaç ile: bkz. sure 10, not 11. Başka bir ifadeyle, evrenin yaratılışının gerisinde belli bir anlam ve amacın yattığına inanmak, kişinin Allah'a inancının mantıkî bir gereğidir.M.Esed

Allah teala bu âyet-i kerimede yüce kudretinden haber vererek gökleri ve yeri gerektiği gibi yarattığını ve bunların yaratılışında Allatan birliğini ve kudretini gösteren büyük bir delil bulunduğunu bu delili de müminlerin idrak edebileceklerini beyan ediyor. Taberi

Bu ayet grubunda şirk koşanların durumu ilginç bir örnekle ortaya konmuş ve Allah’ın astlarından veli edinenler, evlerin en çürüğü olan örümcek yuvasını ev edinen dişi örümceğe benzetilmiştir. Burada a-dişi örümceğe, b-dişi örümcek yuvasının en çürük ev oluşuna, c-ev edinme noktalarına dikkat çekilmiştir.
Ev denince insanın aklına soğuktan, sıcaktan, güneş yakmasından, yağmurdan, fırtınadan, düşmandan koruyan sağlam, güvenli bir yapı gelir. Örümcek evinin böyle özellikleri yoktur. Çok dayanıksızdır; yağmurla, rüzgârla ve en ufak bir dokunmayla yıkılıp gider. Sığınılacak bir niteliği yoktur.

Bu açıdan bakıldığında, bu örnekle ibadet edilecek varlığın da yaratıcı, rızık verici, fayda verici ve zararı defedici olması gerektiği mesajı verilmektedir. Bu husus onlarca ayette yer almıştır:

Onlar, Allah'ın astlarından, kendilerine zarar vermeyen ve kendilerine yarar sağlamayan şeylere tapıyorlar ve “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir" diyorlar. De ki: "Siz Allah'a göklerde ve yerde kendisinin bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" Allah, onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir ve çok yücedir. (Yunus/18)

Onlar da Allah’ın astlarından kendisine fayda vermeyen ve zarar vermeyen şeylere tapıyorlar. Ve o kâfir, Rabbinin aleyhine arka çıkandır. (Furkan/55)

O [İbrahim]: “O halde, Allah’ın astlarından size hiçbir şeyce fayda vermeyen ve size zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Size de, Allah’ın astlarından taptıklarınıza da üff [yazıklar olsun]! Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” dedi. (Enbiya/66, 67)

İkinci bir nokta, örümceğin bu çürük eve, bir sinek avlayabilmek için çok emek vermiş olmasıdır. Burada ima edilen, az bir yararlanma için bu kadar yatırıma değmeyeceğidir. Örümcek, sinek yakalayabilmek için harcadığı emekle, o çürük yuvanın getireceğinden daha fazla yarar sağlayacak şeyler yapabilirdi.
Burada müşrikler, geçici dünya için aşırı umut bağlamaktan, aşırı yatırım yapmaktan, kısacası, akıllarını kullanmamaktan dolayı kınanmaktadırlar. Dünyanın bu kadar emeğe değmeyeceği ve ona bu kadar bel bağlanmaması gerektiği mesajı verilmektedir.
Ayetteki bir başka dikkat çekici nokta, “örümcek” değil de “dişi örümcek” denilmesidir. Dişi örümcek, yaptığı evde, çiftleştikten sonra erkek örümceği öldürmektedir. Bu açıdan bakıldığında, dişi örümcek yuvası sinekler, böcekler şöyle dursun, en yakın dost için bile bir felaket tuzağıdır. Öyleyse Allah’ın astlarından kişilere ve nesnelere tapanlar da kendilerine örümcek yuvasına benzer birer felaket tuzağı hazırlamış olmaktadırlar.
Şirkin çürük eve benzetilmesine karşılık, iman da İbrahim suresinde sağlam köklü bir ağaca benzetilmiştir:

Görmedin mi, Allah nasıl bir misal verdi? Güzel bir söz, aslı [kökü], sabit, dalı-budağı gökte olan, Rabbinin izniyle her an ürün veren güzel bir ağaç gibidir. Ve onlar öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller verir.
“Kötü bir söz”ün durumu da, yerden koparılmış, sabit kalma imkânı olmayan kötü bir ağaca benzer.
Allah, iman edenleri, basit yaşamda [bu dünyada] ve ahirette sabit bir söze [imana] sabitler. Allah, zalimleri de saptırır. Ve Allah, dilediği şeyi yapar.
Allah'ın nimetlerini nankörlüğe değiştiren ve toplumlarını helak yurduna; cehenneme sokanları görmedin mi? Onlar, ona [cehenneme] girecekler. O ne kötü bir karargâhtır!
Ve onlar [nankörler], O’nun yolundan saptırmak için Allah’a eşler kıldılar [oluşturdular]. De ki: “Yararlanınız, artık, şüphesiz dönüşünüz ateşedir.” (İbrahim/24-30)

Sureye ismini veren “Ankebut [Dişi Örümcek]” ile ilgili bir yazıyı okuyucuların dikkatine sunuyoruz:

EN GÜVENİLMEZ DİŞİ: ANKEBUT

“Allah'tan başka dostlar edinenlerin örneği, kendisine ev edinen dişi örümceğin örneğine benzer. Gerçek şu ki, evlerin en çürüğü [en güvensizi] dişi örümceğin evidir. Keşke bilselerdi!” (Ankebut/41)

Ayette “ankebut” kelimesi ile dişi örümcek kastedilmektedir. Ayetteki çekimlerin dişiliğe göre yapılması da bunu gösterir [Arapçada erkek ve dişi çekimleri farklıdır]. Ne yazık ki çevirmenlerin bir kısmı ayetteki bu ayrıntıya özen göstermemişlerdir.”
Hayvanlar üzerine yapılan araştırmalarda örümcekler ile ilgili çok ilginç saptamalar yapıldı. Bu saptamalar, Kuran'da en güvenilmez ev olarak neden özellikle dişi örümceğin evinin gösterildiğini ortaya koymaktadır.
Canlıların çok büyük bir bölümünde erkekler dişilere nazaran daha iri, daha kuvvetlidir. Örümcekler dişilerin erkeklerden daha büyük olduğu azınlıktaki canlı türlerinden biridir. Örneğin örümceklerin "Saatli Karadul [Latrodectus Mactons]" türünde dişilerin uzunluğu erkeklerin uzunluğunun dört katına kadar ulaşabilmektedir.
Canlı türleri genelde evlerini sıcaktan, soğuktan, düşmanlardan ve her türlü zarardan korumak için inşa ederler. Oysa örümcek, evini yok etmek, zarar vermek, evine yanlışlıkla uğrayanları yemek için inşa eder. Bu yüzden evlerin en güvenilmezi, örümceğin evidir. Dişi örümcek, cinsel ilişkiye girdikten sonra kendi erkeğini de yemektedir. Bu yüzden dişi örümceğin evi bırakın başkalarını, kendi erkeği için bile güvenilmezdir. Eğer erkek örümcek cinsel ilişkiden sonra kaçmayı başarabilen ender şanslı erkeklerden değilse, dişisinin evi kendi mezarı olacaktır.
DİŞİLİK TAKISI BİLE MUCİZE
Bu konuda da görüldüğü gibi, Kuran'da dişilik ile ilgili bir belirti bile bir mucize ortaya koymaktadır. Kuran, bir ayette Uzay'ın genişlediğini belirterek, bir ayette Dünya'nın Atmosfer'inin korunmuş tavan kılındığını söyleyerek, bir ayette denizlerin altındaki dalgalara işaretle, bir ayette sivrisineğin, bir ayette arının, bir ayette örümceğin dişilerinin ve erkeklerinin ayrımını yaparak mucizeler gösterir. Bu kadar farklı alanlarda bu kadar çok açıklamalar yapan Kuran, hiçbir alanda hata yapmamış, tam tersine her alanda gözleri ve gönülleri körelmemişleri hayran bırakacak mucizeler sergilemiştir. Peygamberimiz'in dönemindeki bir insanın Uzay'ın genişlediğini bilebilmesi, denizlerin altındaki dalgaları tespit edebilmesi, örümceğin dişisinin ve erkeğinin yaptıklarını ayırt edebilmesi mümkün değildir. Hele hele tüm bu farklı konularda, tüm bu becerilerin birden gösterilmesi hiç mi hiç mümkün değildir. Kuran'ı indiren, hem Uzay'ı genişleten, hem denizleri oluşturan, hem doğayı arısıyla, örümceğiyle yaratan olduğu için; tüm bunların 1400 sene önce nasıl açıklanmış olduğunu anlamak, inananlara hiç de zor gelmemektedir. Tüm bu oluşumlar bize Kuran'ın iddiası olan "Kuran'ı indirenin ve Evren'i yaratanın Allah olduğu" iddiasının ne kadar doğru olduğunu ispatlamaktadır.

“Kitabın indirilmesi, üstün ve Bilge olan Allah'tandır.” (Zumer/1)

“Elif, Ram, Ra. Bu bir kitaptır ki; Efendinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarasın diye onu sana indirdik. O güçlü ve övgüye layık olanın yoluna…” (İbrahim/1)

SAHTE EVLİYAYA DİKKAT
"Dostlar" kelimesinin Arapça karşılığı "evliya"dır. Bu kelime Arapçada "dost" anlamına gelen "veli" kelimesinin çoğuludur. İncelediğimiz ayet bizi Allah'ı unutup da Allah'tan başka dostlar [evliya] edinenlere karşı uyarmaktadır. Allah'tan başka dostlara sığınanlar örümceğin evine sığınanlar gibi mahvolmaya mahkûmdur. Dişi örümcek kendisine en dostane yaklaşan erkeğini bile hiç acımadan öldürür. İşte dişi örümceğe benzetilen, Allah dışındaki dostlar, kendilerine sığınanları, kendilerine güvenenleri böyle mahvederler.
Örümceğin, evinin yapımında kullandığı iplikler bir yaratılış harikasıdır. Günümüzde kurşungeçirmez yelek yapımında bu iplikler taklit edilmeye çalışılmaktadır. Bu iplikler kendi kalınlığındaki çelik telden daha dayanıklı, daha sağlamdır. Örümcek bu ipliklerini çok çeşitli şekillerde kullanır. Bazı örümceklerin bu iplikleri paraşüt şeklinde kullanıp 350 km kadar uzağa sürüklenebildiği saptanmıştır. Ağını atıp avını yakalayan örümcekler olduğu gibi [Dinopis örümceği], suların yüzeyinde balık avlayan örümcekler de vardır [Dolmades örümceği]. Örümceklerin hayatını inceleyenler örümceklerin diğer canlılar gibi yaratılış harikası olduklarına tanık olacaklardır.
İlginçtir ki, en sağlam ham maddeden yapılan dişi örümceğin evi, en az güvenilir evdir. Kendi hemcinsine bile ihanetin gerçekleştiği bu ev, büyük bir tutarsızlığın sergisidir. Yaratıcısı Allah olan insanın Allah dışında sığınaklar araması, bu sığınaklar her kim olursa olsun aklen bir tutarsızlıktır. Her şey Allah'ın elindedir, fakat Allah'ın yarattığı kul, Allah'ın dışında dostlar arayıp onlardan yardım ummaktadır! Allah dışındaki dostların [evliyanın] insanların başına getireceği felaket, Ankebut Suresi'nin incelediğimiz ayetinde çok güzel bir benzetmeyle gösterilmiştir. Allah dışı dostlara karşı bizi uyaran bir başka ayet ise şöyledir:

“Efendinizden size indirilene uyun. O'ndan başka dostlara[evliya] uymayın. Siz ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.” (Araf/3) (Kuran Araştırmaları Grubu)  H.Yılmaz

Eğer 45 ve 46. ayetlerin yalnız Hz. Peygamber'e değil, genel olarak bütün müminlere hitab ettiğini kabul edersek (45. ayetin son cümlesi ile 46. ayetin tamamındaki çoğul hitap şekli, bu varsayımı güçlendirmektedir), yukarıdaki ifade, “ilahî kitaptan kavrayışına hitab eden her şeyi” şeklinde anlaşılabilir.Münker terimi ve kavramının bu şekildeki çevirisi ile ilgili bir açıklama için bkz. sure 16, not 109.M.Esed

 Bu Kuran ayetindeki “salat” kelimeleri, bugün kıldığımız beş vakit namaz anlamında değildir.Burada ki salat kelimesinin anlamı, ayetin başında da vurguladığı gibi; Kurana bağlılık, onu anlayarak sürekli okumak anlamındadır. Şirke ve kötülüğe bulaşmamak için bu şarttır.Eğer Kuran bilgisinden yoksunsak ya da onu anlamadan sadece Arapçasını okumakla yetiniyorsak, her an şirk batağına düşmekle karşı karşıya kalınabilir.(Bak Rum suresi 31) Eğer, bu 45. Ayetteki buyruğu, bugünkü belirli vakitlere indirgedimiz, üstelik bir çoğumuz ne dediğimizi bilmeden uyguladığımız namaz ibadeti olarak anlarsak, böyle bir namaz bize hangi şirki, kötülüğü, yani Kuranda geçen kelime ile, hangi “fahşai” hangi “münkeri” anlatıyor ve bunları öğrenme bilincini veriyor. Bunları ancak hayatımızda sürekli var olan bir Kuran bilgisi, bize verebilir. Kaldı ki, tüm dünyada bugün namaz kılan insanların azımsanmayacak bir çoğunluğu, ne yazık ki “Fahşadan” , “Münkerden” ve “Şirkten” kurtulamıyor.M.Sağ  

Ey Muhammed, Kur´andan sana indirilen âyetleri insanlara oku. Allahtn sana farz kıldığı namazı gereği gibi kıl. Şüphesiz ki namaz insanı hayasızlıktan ve çirkin şeylerden korur.
Kulu hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyan namazdan maksat, Abdullah b. Ömer´den nakledilen bir görüşe göre camilerde okunan Kur´andır. Ancak Ab­dullah b. Abbas ve Abdullah b. Mes´ud´dan nakledilen ve Taberi tarafından da tercih edilen kuvvetli görüşe göre ise burada zikredilen namazdan maksat, bili­nen namazdır.
Abdullah b. Abbas bu hususta şöyle demiştir: "Kıldığı namaz bir kimseyi hayasızlıktan ve kötülükten alıkoymuyorsa o kişi,"namazıyla Allahtan uzaklaşı­yor demektir."
Abdullah b. Mes´ud da: "Kıldığı namaz bir kimsenin iyilik yapmasını sağlamıyor ve kötülükten alıkoymuyorsa o kişinin bu namazı onu ancak Allah­tan uzaklaştırır." demiştir.
Taberi, namazın kulu, hayasızlıktan ve kötülüklerden nasıl koruduğunu izah ederken özetle şöyle diyor: "Şayet namazın içinde, kulu, hayasızlıktan ve kötülüklerden men eden âyetler okunmasa bile kul en azından namazla meşgul olduğu anda hayasızlık ve kötülük yapmaktan beri olur.
Ayet-i kerimede: "Allahi anmak elbette en büyük ibadettir." buyurulmak-tadır. Âyet-i kerimenin bu bölümü, sahabi ve tabiin tarafından farklı şekillerde izah edilmiştir.
Selman-i Farisi, Ümmü Derda ve Katade´den nakledilen görüşe göre âyet-i kerimenin manası, mealde verildiği gibidir. Ümmü Derda demiştir ki: "Allahı anmak elbette en büyük ibadettir. Çünkü namaz kılman Allahı anmaktır. Oruç tutman Allahı anmaktır. Yaptığın her hayırlı iş Allahı anmaktır. Kötülük­ten her kaçınman Allahı anmaktır. Allahı anmanın en efdali ise onu layık olma­dığı sıfatlardan arındırmaktır.
Selman-ı Fârisi, "Amellerin en üstünü hangisidir " diye sorana: "Kur´anı okumuyor musun Elbetteki Allahı zikretmek en üstün ibadettir. Onu zikret­mekten daha üstün bir ibadet yoktur." demiştir.
Abdullah b. Abbas, İkrime, Atiyye, Mücahid ve diğer bazı müfessirlere göre ise bu âyetin manası şöyledir: "Allanın sizi anması, sizin onu anmanızdan daha büyüktür." Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.,
Abdullah b. Rabia diyor ki: "Birgün Abdullah b. Abbas bana dedi ki: "Allahı anmak elbette en büyük ibadettir." ifadesini anlıyor musun " Dedim ki "Evet anlıyorum." "O halde ne demektir " dedi. Dedim ki: "Namazın içinde Al­lahı teşbih etmek, ona hamdetmek, onu yüceltmek ve ayrıca Kur´an okumak ve benzeri şeyler yapmaktır." Dedi ki: "Sen acaip şeyler söyledin." Bunun manası o değildir. Bunun manası şudur: "Allah birşeyi emredip veya yasaklar da sizler o emir ve yasağın icabını yaparken Allahı düşünürseniz, Allah sizi, sizin onu düşünmenizden daha çok düşünür."
Ebu Mâlik ise bu âyeti şöyle izah etmiştir: "Namazın içinde Allanın kulu­nu anması namazdan daha büyüktür."
İbn-i Avn ise bu âyeti şöyle izah etmiştir: "Kulun kıldığı namaz ve o na­mazın içinde Allahı anması, namazın o kulu, fuhuş ve kötü şeylerden alıkoyma­sından daha büyüktür."  Taberi
 Hitap, görünüşte Hz. Peygamber'edir (s.a), fakat aslında bütün müminleri kapsamaktadır. Buraya kadar geçen ayetlerde müminlere, kendilerini içinde buldukları çok zor koşullara ve inançları nedeniyle karşılaştıkları işkencelere cesaretle göğüs gerebilmeleri için Allah'a güvenip dayanmaları tavsiye edilmişti. Burada ise sabır ve sebatın pratik bir aracı olarak, Kur'an okuyup namazı ikame etmeleri söylenmektedir. Çünkü Kur'an okuma ve namaz kılma, mümini sadece bâtıl ve kötülüğün şiddetli fırtınalarına cesaretle karşı koymasını değil, aynı zamada onları yenmesini de sağlayan güçlü bir karakter ve mükemmel bir kapasiteye kavuşturan iki araçtır. Fakat insan, ancak sadece kelimeleri okumakla kalmayıp Kur'an'ın öğretilerini iyice anladığında ve onları ruhunda sindirdiğinde ve namazı sadece fiziksel hareketlerden ibaret kalmayıp kalbinden gelen bir hareket ve ahlâk ve karakterinin bir dürtüsü olursa Kur'an okumak ve namaz kılmaktan güç kazanabilir. Namazın nasıl olması gerektiği, bir sonraki cümlede Kur'an'ın kendisi tarafından açıklanmaktadır. Kur'an okumaya gelince, boğazdan aşağısına, kalbe ulaşmayan bir okumanın, değil kişiye küfre karşı koyma gücü vermek, imanında sebat etmesi için yeterli güç bile veremeyeceğine dikkat edilmelidir. Bu tür insanlar hakkında bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Onlar Kur'an okuyacaklar, fakat Kur'an boğazlarından aşağıya geçmeyecektir:
Onlar okun yaydan çıktığı gibi imandan çıkarlar." (Buhari, Müslim, Muvatta) Aslında kişinin düşünce, ahlâk ve davranışlarında hiçbir değişiklik meydana getirmeyen ve onun Kur'an'ın yasakladığı şeyleri yapmaya devam etmesini engellemeyen bir okuma, gerçek müminin okuyuşu değildir. Böyle kimseler hakkında Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kur'an'ın haram kıldığını helal kılan, aslında hiç Kur'an'a inanmamış gibidir." (Tirmizi, Süheyb Rûmi'den rivayet etmiştir.) Böyle bir okuyuş, kişinin nefis ve ruhunu ıslah edip güçlendirmez, aksine onu Allah'a karşı daha küstah, vicdanına karşı inatçı yapar ve karekterini tamamen bozar. Çünkü Kur'an'ın ilâhî bir kitap olduğuna inanan, onu okuyup Allah'ın neler emrettiğini öğrenen, sonra da emirlerine karşı gelen kimsenin durumu, bilmediği için değil, kanunu çok iyi bildiği halde suç işleyen sanığın durumuna benzer. Hz. Peygamber (s.a), bu noktayı çok kısa bir cümle ile ifade etmiştir: "Kur'an sizin lehinize de, aleyhinize de bir şahittir."(Mümin) Yani! "Eğer Kur'an'a doğruca uyarsanız, o sizin lehinize bir şahit olur." Burada veya ahirette ne zaman yaptıklarınızdan hesaba çekilirseniz, yaptıklarınızın Kur'an'a uygun olduğunu söyleyerek, Kur'an'ı şahit getirebilirsiniz. Eğer yaptığınız şey kesinlikle ona uyuyorsa, bu dünyada hiçbir hakim sizi cezalandırmaz. Ahirette de Allah sizi bundan hesaba çekmez. Fakat eğer bu kitap size ulaşmış, siz de onu okumuş ve rabbinizin sizden neler istediğini, neleri yasaklayıp neleri emrettiğini öğrenmiş, sonra da ona aykırı bir tavır içine girmişseniz, o zaman bu kitap sizin aleyhinize bir şahit olur. Allah'ın mahkemesinde sizin suçunuzu daha da teyid eder. İşte o zaman ne cezadan kaçmanız, ne de cehaletinizi öne sürerek daha hafif bir cezaya çaptırılmanız mümkün olur."
Bu, konuyla ilgisi nedeniyle burada zikredilen namazın birçok önemli özelliklerinden biridir. Müslümanların Mekke'de yaşadıkları şiddetli düşmanlık ve reddedilmeye karşı maddi güçten çok moral (ahlâkî) bir güce ihtiyaçları vardı. Bu moral gücü sağlamak ve onu geliştirmek için ilk önce burada iki araca değinilmektedir: Kur'an okumak ve namazı ikame etmek. Ardından da namaz kılmanın müslümanları, o dönemde çevrelerindeki gayr-i müslim Arapların ve Arap olmayanların meşgul olduğu, İslâm'dan önce kendilerinin de ortak olduğu kötülüklerden arıtıp temizleyeceği söylenmektedir.
İnsan birazcık düşününce, niçin namazın bu belirli faydasının özellikle burada zikredilmiş olduğunu kavrayabilir. Kötülüklerden vazgeçmek, sadece ahlâkî temizliğe ulaşan kişiye hem bu dünyada hem de ahirette faydalar sağlamakla kalmaz.
Bunun kaçınılmaz bir avantajı da şudur: Kötülüklerden kaçınmak kişiye, bu kötülükleri işleyen ve bu kötülükleri besleyip geliştiren cahiliye düzeninin devam etmesi için çalışanlara karşı eşsiz bir üstünlük kazandırır. Çirkin ve kötü davranışlar insanın doğası gereği hoş karşılamadığı, ne kadar bozulmuş ve sapıtmış olursa olsun her toplum ve topluluk tarafından ilke olarak kötü kabul edilmiş olan davranışlardır. Kur'an'ın indirildiği dönemde Arap toplumu da bundan müstesna değildi. Bu insanlar da ahlâkî yücelik ve kötülüklerden haberdardılar; kötüye değil iyiye değer veriyorlar ve aralarında kötüyü iyiyle aynı sayan veya iyiye gereken değeri vermeyen kimse yoktu. Bu şartlar altında, böyle sapıtmış bir toplumda, o toplumun üyelerinden kendisi ile ilişkiye geçtikleri andan itibaren ahlâklı bireyler meydana getiren ve diğerlerinen daha üstün ahlâkî özelliklere sahip kişilikler yetiştiren bir hareket, kaçınılmaz olarak geniş etkiler uyandıracaktı. Sıradan Arap insanının, kötülükleri ortadan kaldırıp, iyilikleri yayan böyle bir hareketin ahlâki etkisini hissetmemesi ve onun yerine kendileri ahlâken çökmüş olan ve yüzyıllardan beri kötülükleri yayıp besleyen cahiliye sistemini devam ettirmeye çabalayan kimseleri takip etmesi imkansızdır. İşte bu nedenle o dönemde Kur'an, müslümanları, maddî güç ve kaynaklar temin etmek yerine, insanların kalplerinin kazanılmasını ve maddî güç sarfetmeksizin düşmanların yenilmesini sağlayacak olan namazı ikame etmeye teşvik etmektedir.
Namazın burada zikredilen faziletinin iki yönü vardır. Birincisi onun ayrılmaz ve kaçınılmaz özelliği olan kişiyi kötü ve iğrenç şeylerden alıkoyması; ikincisi onun istenilen özelliği, yani namaz kılan kişinin davranışlarında kötü ve iğrenç şeylerden kaçınması. Birinci özelliğini ele alırsak, namaz insanı kötülükleri yapmaktan alıkoyar. Namazın doğası hakkında biraz düşünen herkes, insanın kötülüklerden sakınması için konulan sınır ve engeller içinde en etkilisinin namaz olduğunu kabul edecektir. Hangi kontrol mekanizması, insanı günde beş defa Allah'ı zikretmeye çağıran, ona defalarca bu düyada tamamen hür olmadığını, bilakis Allah'ın kulu olduğunu ve Allah'ın onun yaptığı gizli açık herşeyden, hatta gönlünden geçirdiği gizli niyet ve amaçlardan bile haberdar olduğunu ve bütün yaptıklarından Allah'ın huzurunda hesap vereceği bir günün geleceğini hatırlatan namazdan daha etkili ne olabilir?
Namaz mümine sadece bunları hatırlatmakla da kalmaz, aynı zamanda ona, Allah'ın hiçbir emrine gizli de olsa isyan etmemesi için her namaz vaktinde ahlâkî bir eğitim de verir. Namazın başlangıcından sonuna dek, kişi, Allah'ın koyduğu kanunlara itaat mi yoksa isyan mı ettiğini bilen üçüncü bir şahıs bulunmaksızın belirli bazı hareketler yapmak zorundadır. Mesela eğer kişinin abdesti bozulmuşsa ve o kişi namaza durursa, kendisinden ve Allah'tan başka onun abdestsiz olduğunu bilebilecek kimse yoktur. Eğer bir kimse gerçekten namaza niyet etmez, fakat sadece gerekli hareketleri yapar ve sessizce, okunması gereken Kur'an'dan bölümler yerine, mesela şiir okursa, kendisinden ve Allah'tan başka, onun aslında hiç namaz kılmamış olduğunu kimse anlayamaz. Bununla birlikte, eğer bir kimse elbisenin ve bedenin temizliği, namazın farzları ve namazda okunacaklar, vs. gibi hususlarda ilâhî kurallara uyarak günde beş vakit namazını eda ederse, bu; o kimsenin namaz sayesinde günde kaç defa bilincinin uyandığı, ona görevine sadık ve sorumlu bir kişi olabilmesi için yardım edildiği ve dışarıdan bir kimsenin zorlaması olmadığı halde diğer insanlar onun niyet ve amellerini bilseler de bilmeseler de kendi itaat isteği nedeniyle kanunlara gizli veya açık uyması gerektiği konusunda onun ahlâkî bir uygulamalı-eğitim gördüğü anlamına gelir.
Böyle düşünüldüğünde, namazın kişiyi sadece kötü ve iğrenç şeylerden alıkoymakla kalmadığı, aslında dünyada insanı kötülüklerden alıkoyan en etkili aracın namaz olduğu kabul edilir. Namaz kılan kişinin kötülüklerden sakınıp sakınmaması olayına gelince bu, kendisini ıslah etmek için eğitim yapan kişinin kendisine bağlıdır. Eğer kişinin namazdan bu faydayı elde etme niyeti varsa ve bunun için gayret sarfederse, namazın ıslah edici etkisi mutlaka onun üzerinde de görülecektir. Aksi taktirde, dünyada düzelmek istemeyen veya ona karşı koyan bir kimseye etki edebilecek hiçbir ıslah metodu yoktur. Bu olayı bir örnekle açıklayabiliriz. Yiyeceğin asli özelliği, bedeni beslemesi ve geliştirmesidir. Fakat bu fayda ancak yiyecek sindirildiğinde elde edilebilir. Eğer bir kimse her yemek yiyişinden sonra yediklerini kusuyorsa, yiyeceklerin ona hiçbir faydası dokunamaz. Nasıl böyle bir kimse gözönünde bulundurularak "Yiyecekler beden için besleyici değildir, çünkü bu şahıs yediği halde iskelete dönüşmektedir" denemezse, namazı tam anlamıyla kılmayan bir kimse gözönünde bulundurularak da "Namaz kişiyi kötülüklerden alıkoymaz, çünkü falanca şahıs namaz kıldığı halde doğrulardan değildir" denemez. Nasıl böyle bir kimse için aslında namazı ikame etmediği söylenebilirse, yediği herşeyi kusan bir kimse için de yemek yemiyor demek uygun düşer.
Aynı konu ile ilgili Hz. Peygamber'den (s.a), bazı sahabe ve tabiinden de sözler nakledilmiştir. İmran bin Huseyn, Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Namazı kendisini kötü ve iğrenç şeylerden alıkoymayan kimse, aslında hiç namaz kılmamış demektir. (İbn Ebi Hâtim). İbn Abbas (r.a) Hz. peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet eder: "Kişiyi kötü ve iğrenç davranışlardan alıkoymayan namaz, onu Allah yolundan daha da uzaklaştırır." (İbn Cerir, İbn Ebi Hatim) Aynı hususta Hasan Basri, Hz. Peygamber'den (s.a) mürselen bir hadis rivayet etmiştir. (İbn Cerir, Beyhaki) İbn Mesud'dan (r.a) rivayet edilen başka bir hadis de şöyledir: "Namaza itaat etmeyen namaz kılmamış gibidir ve namaza itaat de kişinin kötü ve iğrenç davranışlardan kaçınmasıdır." (İbn Cerir, İbn Ebi Hâtim) Aynı konuda Abdullah bin Mes'ud, Abdullah bin Abbas, Hasan Basri, Katade ve A'meş'ten de birçok sözler rivayet edilmiştir. İmam-ı Cafer es-Sadık şöyle demiştir: "Namazın kabul edilip edilmediğini öğrenmek isteyen kimse, namazın kendisini kötü ve iğrenç davranışlardan ne dereceye kadar sakındırdığına bakmalıdır. Eğer bu kimse kötülüklerden sakındırılmışsa, namazı kabul olmuştur." (Ruh'ul-Me'ani)
Bu ifade birçok anlama gelebilir: 1) "Allah'ı anmak (yani namaz) daha yüksek değere sahip bir şeydir: O, insanları kötülüklerden alıkoymakla kalmaz, bunun yanısıra insanları doğru davranışlarda bulunmaya ve başkalarını da buna çağırmaya teşvik eder." 2) Allah'ı anmak bizatihi yüce bir iştir: O amellerin en iyisidir, insanın yaptıklarından hiçbirisi bu iş kadar yüce değildir." 3) Allah'ın sizi anması, sizin onu anmanızdan daha büyük bir şeydir. Allah Kur'an'da: "Beni anın ki, ben de sizi anayım" (Bakara: 152) buyuruyor. Bu nedenle kul namazda Allah'ı andığında, elbette Allah da onu anacaktır. Tabii ki Allah'ın kulunu anışı, mutlaka kulun Allah'ı anışından daha yüce bir şeydir." Bu üç anlamın yanısıra, bu ifadenin Hz. Ebu Derda'nın (r.a) hanımının açıkladığı bir gizli anlamı daha vardır: "Allah'ı anmak sadece namazla sınırlı değildir, bilakis onun sınırları çok geniştir. Bir insan oruç tuttuğunda, zekat verdiğinde veya salih bir iş yaptığında kaçınılmaz olarak Allah'ı düşünür. Bu nedenle salih ameller O'ndan kaynaklanır. Aynı şekilde bir insan, önünde fırsat olduğu halde kötü bir işi yapmaktan kaçınırsa, bu da Allah'ı anmanın bir sonucudur. O halde Allah'ı anmak bir mümiminin bütün hayatını kaplar. Mevdudi 

Hatırlanacağı üzere, İbrahim/31’de “İman eden kullarıma söyle: “Salâtı ikame etsinler, alış-veriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden açık ve gizli olarak infakta bulunsunlar” denilmişti. Bu ayette ise özellikle Resulullah’a yönelinmiş, ondan kendisine vahyedilene; Kitab’a uyması, ondan başka bir yol izlememesi ve salâtı ikame etmesi [sosyal yardım ve destek birimleri oluşturması] istenmiştir.
Ayetteki “ ولذكر اللّه اكبرvelezikrüllahi ekber” ifadesini “Allah’ın anması elbette daha büyüktür” veya “Allah’ın anılması elbette daha büyüktür” şeklinde manalandırmak mümkündür. Ancak biz, ikinci şıkkı tercih ediyor ve “Allah’ın anılması elbette daha büyüktür” ifadesi ile toplantı günü [Cuma günü] icra edilen “Allah’ın anılması”nın kastedildiğini 

 Ey iman etmiş kişiler! Toplantı günü salât için seslenildiği zaman, Allah’ın anılmasına hemen koşun, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, işte bu, sizin için daha hayırlıdır. ” (Cuma/9) 

Yine 45. ayette salâtın insanları tüm aşırılıklardan ve çirkinliklerden alıkoyacağı açıklanmıştır.
Bilindiği gibi, “Salât” kavramı “namaz” olarak ele alınmış ve bu ayet “namazın namaz kılanı fahşa ve münkerden alıkoyduğu” şeklinde açıklanmıştır. Biz “Salât”ın, “toplumsal sorunları maddi ve manevi açıdan üstlenmek” olduğunu, “salâtın ikamesi”nin de “sosyal sorunların sırtlanmasında eğitim-öğretim kurumlarının oluşturulması, iş alanlarının, sosyal güvence kurumlarının oluşturulması ve ayakta tutulması” olduğunu birçok kez dile getirdik.
Bu konuya dair kapsamlı bir çalışmamız, bu surenin sonunda “Salât ve Namaz” adıyla yer almaktadır. “Salât” ve “Salâtın ikamesi” ile ilgili detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
Ayetteki “Salâtı [eğitimi, öğretimi, sosyal destek kurumlarını] ikame et [oluştur, ayakta tut]. Muhakkak ki salât [eğitim, öğretim, sosyal destek kurumları], fahşadan ve kötülükten alıkoyar” ifadesi ile insanlığa yol gösterilmektedir. Toplumlarda ne kadar aşırılık ve münker [dinin, aklın çirkin gördüğü davranış] varsa, hepsi de ya eğitimsizlikten ya da yoksulluktan kaynaklanmaktadır. Salâtı ikame eden toplumlarda fahşa ve münker olmaz. Yoksulluk ortadan kalkar, herkes Allah’ı tanıyan ve saygı duyan birer aydın olur. 

FAHŞA [HAYÂSIZLIK] 

فحشاء Fahşa” sözcüğü “çirkin iş, yüz kızartıcı söz veya davranış, olması gereken sınırı aşmak, söz ve cevapta taşkınlık etmek” anlamlarına gelmektedir. Sözcüğün çoğulu “ فواحش fevahiş”tir.
Dilci Ragıb el-İsfehanî de“Fuhş”, “fahşa” ve “fahişe” sözcüklerini kendi lügatinde “son derece çirkin söz ve fiiller” olarak tanımlamıştır. (el-Müfredat; Fahşa mad.)
Âl-i Imran/135’de “fena iş” olarak nitelenen “fahişe” sözcüğü, Kur`an`da on üç yerde, çoğulu “fevahiş” sözcüğü ise dört yerde geçmektedir. Sözcük genel olarak Kur`an`da birden çok aşırılık için kullanılmıştır. Gerek bu aşırılıkların ne olduğu, gerekse bu kavramla ilgili diğer açıklamalarımız daha önce Necm suresinin tahlilinde verildiğinden, detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 1, s: 427-430) okunmasını öneriyoruz.

 MÜNKER [KÖTÜLÜK] 

“Münker”, insanlık tarafından kötü olarak kabul edildiği gibi, Yüce Allah tarafından da çirkin görülen şeylerdir.
Rabbimiz Kur’an’da “ma’rûfu emr” ve “münkerden nehy” emriyle insanlığın iyi ve kötü, yararlı ve zararlı, güzel ve çirkin, olumlu ve olumsuz şeyler, davranışlar ve olgular arasında doğru ayrım yapabilecek bir vicdanî yetiyle donatıldığına işaret etmektedir. Neyin iyi neyin kötü olduğunu doğasına yerleştirilen bu vicdanî yetiyle değerlendirebilen insan, kendisini sınırlayan ilahî kaynaklı değer ölçüleri olmadan bu içsel mekanizmayı özenli kullanamamakta, tam tersine, çeşitli psikolojik mekanizmalar kullanarak kötüyü, çirkini, yanlışı meşrulaştırma çabasına girişmektedir. “Şeytanın kişiye kendi yaptıklarını güzel, süslü göstermesi”, bu meşrulaştırıcı psikolojik mekanizmaları fark etmeyen insanın içine düştüğü içsel bir tuzak olarak da değerlendirilebilir. Rabbimiz insanın sağduyusu ile doğru olarak tanıdığı “münker”i kendisi de yasaklayarak insanlığın vicdanî tanısını desteklemekte ve ona kötüyü ve kötülüğü önlemeyi sağlayacak güçlü bir dinî müeyyide kazandırmaktadır. Çünkü insan mutlak zararlı olduğunu bildiği şeylerden kaçınma konusunda bile kendini yeterince denetleyememektedir. 1930’lu yıllarda ABD’de getirilen alkollü içki yasağının tüm yasal zorlamalara rağmen başarılı olamayışı, buna karşılık İslam toplumlarında alkollü içki kullanma oranındaki belirgin düşüklük, “kötü” olanı engellemede dinî müeyyidenin ne denli etkili olduğunu gösteren iyi bir örnektir.

ALLAH’IN ANILMASI

 Allah’ın anılması, “Allah’ın biz kulları üzerindeki haklarını ve bize sunduğu nimetleri düşünmek, O’na karşı sorumluluklarımızı yerine getirip getirmediğimizi ikide bir kontrol etmek, verdiği görevleri eksiksiz yerine getirmek, nimetlerine karşı şükredip nankörlük etmemek ve daima bu bilinç içerisinde olmak” demektir. Bu konuya dair A’raf suresinin sonunda “Zikir, Zikrullah” başlığı altında bir yazımız vardır. (Tebyinü’l Kur’an; c.3, s. 137-145) Detayın oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Zımnen, “Ve bu nedenle, dostça bir tartışmayı hak ettikleri sürece”: Bundan çıkarılacak sonuç, böyle durumlarda bütün peşin (a priori) çatışmalara meydan verilmemesi gerektiğidir. Genel olarak dinî tartışmalar konusunda bkz. 16:125, not 149.M.Esed 

Surenin biraz daha ilerisinde müminlerin hicret etmeye teşvik edildiklerine dikkat edilmelidir. O dönemde Habeşistan, müslümanların hicret edebileceği tek emin yerdi ve o sıralarda hristiyan yönetiminde bir ülkeydi. Bu nedenle bu ayetlerde müslümanlara, öyle bir durumla karşılaştıklarında Kitab Ehliyle nasıl tartışacakları öğretilmektedir.
 Yani, "Zulmedenlere karşı, işledikleri zulmün derece ve şekline göre daha değişik bir tavır takınılabilir. Başka bir deyişle kişi Hakk'a çağıranın zayıf pısırık olduğunu zannettirecek şekilde herkese, her zaman aynı yumuşaklık ve nezakette davranmamalıdır. İslâm, kendisine tabi olanların yumuşak huylu, nazik ve mutedil olmalarını ister, fakat onlara zalim ve günahkârların kendilerini hiç dikkate almayacakları şekilde zayıf ve pısırık olmalarını da söylemez."
 Yani, "Tartışma, karşıdaki kişinin fikirlerinin düzeltilebilmesi için medenî ve saygılı bir dilde ölçülü bir şekilde yapılmalıdır. Tebliğ eden kişinin asıl amacı, muhatabının kalbini uyandırmak, ona hakkı ulaştırmak ve onu doğru yola getirmek olmalıdır. O, tek gayesi karşısındakini yenmek olan pehlivan gibi davranmamalıdır. Daha çok, kendi yaptığı bir hatayla hastasının daha kötüye gitmemesi için çok dikkatli davranan ve onu mümkün olduğunca az sorun çıkararak iyileştirmeye çalışan bir doktor gibi olmalıdır. Bu talimat burada özellikle Kitab Ehli ile tartışmalar için verilmiştir, fakat bu dini tebliğ etme konusunda verilmiş genel bir talimattır ve Kur'an'ın birçok yerinde buna değinilmiştir. Mesela: "Ey Peygamber! Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et." (Nahl: 125) "İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olan şeyle sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir." (Fussilet: 34) "Ey peygamber! kötülüğü en güzel olanla sav. Biz onların nitelediklerini en iyi bileniz." (Müminun: 96) "Ey Peygamber, af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerle lüzumsuz tartışmalardan sakın. Ne zaman şeytandan kötü bir düşünce seni dürtüklerse, Allah'a sığın." (A'raf: 199-200)
 Bu cümlelerde Allah bizzat, hak yol davetçilerinin takip etmesi gereken en iyi yolu göstermektedir. Bu metod şöyledir: "Karşıdaki insanın hatasını veya sapıklığını, tartışmanın temeli yapmayın, bilakis, karşınızdaki ile aranızda varolan ortak doğruları mücadeleye başlangıç noktası yapın. Yani tartışma, ihtilaflı noktalardan değil ortak ve üzerinde anlaşmaya varılmış noktalardan başlanmalıdır. Daha sonra üzerinde anlaşılan noktalardan yola çıkılarak muhataba sizin farklı olduğunuz noktaların, üzerinde anlaşılanlara uygun olduğu, onunkilerin ise bu noktalara aykırı olduğu anlatılmalıdır.
Bu bağlamda Kitab Ehlinin, Arabistan müşrikleri gibi vahy, peygamberlik ve tevhid gibi gerçekleri inkâr etmediğine, bilakis aynen müslümanlar gibi bu gerçeklere, inandıklarına dikkat edilmelidir. Bu temel noktalarda anlaştıktan sonra, aralarında ihtilafa neden olabilecek asıl mesele, müslümanların, Kitab Ehline indirilen kitaplara inanmadığı iddiasıdır.
Bundan sonra müsülmanlar Kitab Ehlini kendilerine indirilen Kitab'a inanmaya davet eder ve ona inanmazlarsa Kitab Ehlini kafir ilan edeceklerini söylerler. İşte bu çok güçlü bir ihtilafın temelini oluşturabilir. Fakat burada müslümanların konumu yine çok farklıdır. Onlar, Kitab Ehline indirilen bütün kitabların doğruluğuna ve Hz. Muhammed'e (s.a) indirilen vahye de inanırlar. Bundan sonra mesele, Kitab Ehlinin Allah tarafından gönderilen kitaplardan bir kısmına inanıp diğerine inanmamaları konusunda açıklama yapmalarına bağlanır. İşte bu nedenle Allah burada müslümanlara, Kitab Ehli ile tartışacaklarında ilk önce meselenin olumlu yönlerini ele almalarını emretmektedir. "Onlara de ki: Tanrımız ve tanrınız birdir ve biz O'na teslim olanlarız. Biz, size indirilmiş olsun, bize indirilmiş olsun O'ndan gelen bütün emir ve talimatlara boyun eğdik. Biz bir ülkeye, bir topluluğa veya bir ırka itaat eden kimseler değiliz ki, bir yere indirildiğinde Allah'ın emirlerine itaat edelim de başka bir yere indirildiğinde inkâr edelim: Biz ancak Allah'a itaat eden kullarız." Bu mesele Kur'an'ın birçok yerinde ele alınmıştır. Özellikle Kitab Ehlinden bahsederken daha da şiddetli vurgulanmıştır. Bkz. Bakara: 4, 136, 177, 285, Al-İ İmran: 84, Nisa: 136, 150-152, 162, 164, Şuara: 13.Mevdudi

Ey iman edenler, siz, kitap ehli olan Yahudi ve Hiristiyanlarla güzel söz­lerle mücadele edin. Onları Allaha, ilahi delilleri ortaya koyarak davet edin. Ki­tap ehlinden, zulmedenlere ise bu şekilde davranmayın.
Kitap ehlinden zulmedenlerin kimler oldukları hakkında çeşitli görüşler zikredilmiştir.
Mücahid ve Said b. el-Müseyyeb´e göre kitap ehlinden zulmedenler, bo­yun eğmeyerek müslümanlara cizye vermeyi kabul etmeyen ve onlara karşı savaşan­lardır. Kitap ehlinin böyle olanlarıyla artık güzel sözlerle tartışma yoktur. Bun­larla, müslüman oluncaya veya cizye vermeyi kabul edinceye kadar savaşılır. Taberi de bu görüşü tercih etmiştir.
İbn-i Zeyd´e göre ise, kitap ehlinin zulmedenlerinden maksat, onların, İs­lama iman etmeyenleridir. Bu görüşe göre âyetin manası şöyledir: "Ey iman edenler, siz, kitap ehlinden, Allaha ve peygamberi Muhammed´e iman edenler­le, önceki dinlerinde mevcut olan meseleleri size anlattıklarında onlarla ancak en güzel bir şekilde mücadele edin. Zira onların size anlatacakları şeyler olabilir. Ancak kitap ehlinden, İslama iman etmeyen ve böylece zalim olanlarla ise sava­şın." Ayeti bu şekilde yorumlayanlar bu âyetin mensuh olmadığını, hükmünün halen yürürlükte olduğunu söylemişlerdir.
Katade´ye göre ise bu âyet-i celile mensuhtur. Bunu nesneden âyet ise Tevbe suresinin yirmidokuzuncu âyetidir. Bu âyette, artık kitap ehline boyun eğip cizye vermedikleri için onlara iyi davranılmayacağı, onlarla savaşılacağı emredilmektedir. Bu âyet inmeden önce ise, kitap ehlinin zalim olmayanlarına karşı iyi davranilması ve zalim olanlarına ise sert davranılması emredilmişti.
Ayet-i kerimenin son bölümünde Allah Teala, müminlere şöyle emret­mektedir. "Kitap ehline deyin ki: "Biz, bize indirilen Kur´ana da size indirilen Tevrat ve İncile de iman ettik. Bizim ilahımız da sizin ilahınız da birdir biz, onun emirlerine boyun eğer ve yasaklanndan kaçınırız."
Ayet-i kerimenin bu bölümü, kitap ehlinin, kendi dinlerindeki malumatla­rı anlattıktan zaman, müminlerin o anlatılanları tasdik veya inkar etmeksizin ihtiyatla karşılamalarını hükme bağlamaktadır. Ebu Hureyre (r.a.) diyor ki:
"Kitap ehli Tevratı İbranice okuyor ve müslümanlara Arapça olarak açık­lıyorlardı. Bunun üzerine Resululah (s.a.v.) şöyle buyurdu; "Siz, kitap ehlini ne tasdik edin ne de yalanlayın. Deyin ki: "Biz, Allaha ve bize indirilene iman et­tik... Taberi

Bu ifade iki anlama da gelebilir: 1) "Nasıl daha önceki peygamberlere kitaplar göndermişsek, bu kitabı da sana indirdik." 2) "Biz bu kitabı, daha önceki kitaplarımızı reddetmesi için değil, onları tasdik etmesi ve böyle olduğuna inanılması için gönderdik."
Konunun akışından bunlarla tüm Kitap Ehlinin değil, kendilerine ilâhî kitapları doğru anlama ve kavrama yeteneği bahşedilmiş ve gerçek anlamıyla "Kitab Ehli" olan kimselerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Onlar, daha önceki ilâhî kitapları da tasdik ederler. Allah'ın son kitabı geldiğinde, inatçılık ve kibir göstermeyip daha önceki kitapları kabul ettikleri gibi onu da samimiyetle kabul etmişlerdir.
"Şu insanlar"; Arabistan halkı. Burada anlatılmak istenen şudur: Hakkı seven insanlar, kendilerine daha önceden ilâhî bir kitab indirilmiş olsun veya olmasın, imanı her yerde tasdik ederler.
Burada, "kafirler" ile önyargılarından vazgeçip hakkı kabul etmeye hazır olmayan veya arzu ve sınırsız özgürlüklerine kısıtlama ve sınırlama getirilmesini istemedikleri için hakkı reddeden kişiler kastedilmektedir. Mevdudi 

 Ey Muhammed, senden önce gelen peygamberlerden bir kısmına kitap indirdiğimiz gibi sana da bu kitabı indirdik. Senden tönce kendilerine kitap ver­diklerimiz sana indirdiğimiz bu kitaba iman ediyorlardı. Kitap ehlinden haliha­zırda mevcut olanların bir kısmı da sana indirilen kitaba iman eder. Bizim âyetlerimizi, ancak, nimetlerimize karşı nankörlük edenler ve bizim birliğimizi kabul etmeyenler inkar ederler. Taberi

Bu, Yunus ve Kasas Surelerinde Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğini kanıtlamak için öne sürülen delilin aynısıdır. (Bkz. Yunus an: 21. Kasas an: 64, 109. Daha ayrınıtılı açıklama için bkz. Nahl an: 107, İsra an: 105, Müminun an: 66, Furkan an: 12 ve Şuara: an 84.)
Bu ayetle tartışmanın temeli, Hz. Peygamber'in (s.a) okuma-yazmasının olmamasıdır. Onun doğumundan yaşlılığına dek tüm hayatını oralarda geçirdiği çağdaşları ve akrabaları, onun hiç kitap okumadığını, hatta eline kalem dahi almadığını çok iyi biliyorlardı. Bu gerçeği gözler önüne sürerek Allah der ki: Kitap'ta sunulan derin bilgiler, daha önceki peygamberlerin kıssaları, birçok değişik dinin inanç ve akideleri, eski ümmetlerin tarihleri, sosyal, ekonomik ve ahlâkî hayatla ilgili sorunlar -ki bunlar ümmi bir adam tarafından aktarılıyor- bu adamın bu derin bilgileri başka bir kaynaktan değil, ancak vahiyden elde ettiğinin apaçık delilleridir. Eğer o okur-yazar olsaydı ve insanlar onu kitap okurken, ciddi çalışmalar yaparken görmüş olsalardı, o zaman bâtıla tapanlar şüphelerine, onun bu bilgileri vahiyden değil okuma ve inceleme sonucu elde ettiği şeklinde bir dayanak bulabilirlerdi. Fakat onun tamamen ümmî (okuma-yazması olmayan kişi) olduğu gerçeği, böyle bir şüpheye meydan bırakmamıştır. Bu nedenle, apaçık inatçılık hariç onun peygamberliğinin herhangi bir şekilde inkâr edilebileceği makul bir zemin yoktur." Mevdudi 

Lafzen, “sağ elinle” -yemîn (sağ -T.ç.n.) burada mecaz yoluyla kişinin “kendi eli” anlamına gelir. “Ümmî Peygamber”in (karş. 7:157 ve 158) okuma yazmasının olmadığı, bu sebeple, geçmiş vahiylerin muhtevası hakkındaki derin bilgisini Kitâb-ı Mukaddes'den veya öteki kitaplardan almış olamayacağı gerçeği, peşin hükümlü olmayan insanları, -Kur’an'ın da işaret ettiği gibi- Hz. Peygamber'in bu bilgiyi tamamen ilahî vahiy aracılığıyla edinmiş olduğuna ikna eden tarihî bir hakikattir.

Mubtil isim-fiili, ebtale fiilinden türetilmiştir. Bu fiil, “haksız [veya “geçersiz”] bir iddiada bulundu” veya “bir hakikati çürütmeye çalıştı” veya “bir şeyi yok saydı”, o şeyin “önemsiz olduğunu” veya “hiçbir anlam ifade etmediğini” yahut “temelsiz”, “yanlış” ve “sahte” olduğunu göstermeye çalıştı anlamlarına gelir (Lisânu'l-‘Arab ve Tâcu'l-‘Arûs).M.Esed

Ey Muhammed, sana indirdiğimiz bu kitaptan önce sen, okuyamıyordun ve yazı da yazmıyordun. Sen okur yazar olmayan biriydin. Şayet sen, bu kitap sana indirilmeden önce okuyan veya yazan birisi olsaydın senin peygamberliğin hakkında ve sana rabbin katından gönderilen vahiy hakkında batıla dalanlar şüpheye düşerlerdi. Sana vahyed ileni erin, kehanet, öncekilerin efsaneleri ve bir­takım kafiyeli sözler olduğunu söylerlerdi.
Tercih edilen görüşe göre, Peygamber efendimiz (s.a.v.) hayatının sonu­na kadar yazı yazmayı öğrenmemişti:
Bir kısım âlimler, Resulullahın, Hudeybiye musalahasmda, antlaşma met­ninin düzeltilen kısmını bizzat kendi eliyle yazdığını söylemişlerse de bu görüş kabule şâyân görülmemiş ve Resulullahın emriyle yapıldığı için o yazmış gibi ifade edildiği beyan edilmiştir. Taberi

Yani hiç okuma-yazması olmayan birinin, birdenbire, hiç kimse onu daha önce herhangi bir hazırlık yaparken görmediği halde olağanüstü nitelik ve özelliklere sahip Kur'an gibi bir kitap getirmesi ve onu insanlara sunması, aslında bilgi ve hikmete sahip insanlar için o kimsenin peygamberliğinin apaçık delilidir. Tarihte büyük diye anılan kişilerin hayat hikayesi incelendiğinde, çevresinde onun kişiliğini şekillendiren ve yaşadığı sürece kendisinden kaynakalanan mükemmellikler için onu hazırlayan faktörler bulunabilir. Her zaman onun çevresi ile kişiliğini oluşturan yönler arasında apaçık bir ilişki vardır. Fakat Hz. Muhammed'in (s.a) çevresinde onun gösterdiği mükemmellik ve mucizelere kaynak teşkil edebilecek hiçbir şey yoktur. Onun durumu sözkonusu olduğundan, ne o dönemdeki Arap toplumunda, ne de Arabistan'ın ilişkide bulunduğu komşu toplumlarda, Hz. Muhammed'in (s.a) kişiliğini oluşturan yönlerle uzaktan bile ilişkisi olan faktörler bulmak imkansızdır. İşte bu gerçeğe dayanılarak burada Hz. Muhammed'in (s.a) kişiliğinin sadece bir tek ayet değil, birçok ayet olduğu vurgulanmaktadır. Cahil bir insan, bu ayetlerdeki işaretlerden hiçbirini görmeyebilir. Fakat kendilerine ilim verilenler bu ayetleri görerek onun gerçekten Allah'ın Rasûlü olduğuna kani olmuşlardır. Mevdudi

Müfessirler bu âyet-i kerimeyi iki şekilde izah etmişlerdir. Bunlardan birisi, mealde verildiği gibidir. Diğeri ise şöyledir:
Abdullah b. Abbas, Dehhak, Katade ve İbn-i Cüreyc bu âyetin izahında şöyle demişlerdir: "Allah teala, Uz. Muhammed (s.a.v.)in sıfatlanın Tevrat ve incil´de beyan etmiş ve onları okuyanları bildirmiştir.
Resulullahın peygamberliğinin alametlerinin okur-yazar olmaması husu­su olduğu kitaplarda beyan edilmiştir. İşte bu beyanat bu kitapları okuyan insanlann kalbinde apaçık bir delildir. İşte bu âyet-i kerime bunu izah etmektedir. Taberi bu görüşü tercih etmiştir. Taberi

Bu ayetlerde, Ehlikitap ve Mekkelilerden bir kısmının Kur’an’a inandığı; aslında herkesin normal olarak inanması gerektiği; çünkü Resulullah’ın insanlara daha evvel herhangi bir kitapla iştigal etmeden Kur’an’ı tebliğ ettiği; bunun Kur’an’ın Allah tarafından vahyedildiğine kanıt olarak yeterli olacağı açıklanmıştır. Bu kesin olmasına rağmen onların bir de tabiat olaylarından mucize istemeleri akletmemelerinden dolayıdır.
51. ayetteki “Kendilerine okunan Kitap’ı şüphesiz Bizim sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?” ifadesiyle Kur'ân'ın onların bekledikleri mucizelerden daha büyük ve daha mükemmel bir mucize olduğu beyan edilmektedir.
Kur’an en büyük mucizedir. Zira Rabbimizin yarattığı daha evvelki mucizeler süreli olarak ve belirli bir yerde tahakkuk etmiştir. Hiç birinin sürekliliği yoktur. Musa’nın (as) değneğinin bir yılana dönüşmesi, Elinin kusursuz beyazlaşması, denizin yarılması gibi mucizeler anlık olarak cereyan etmiştir. Kur’an ise inişinden kıyamete kadar her yörede, yapısal yönleriyle, içerdiği hikmetlerle, bilime ve geleceğe dair içerdiği bilgilerle taptaze ortadadır. Kimse de buna “sihirdir”, “efsundur” gibi itirazlar ileri süremez.
Peygamberimiz ve Kur’an hakkında yapılan itirazlara başka surelerde de cevap verilmişti:

Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben kendimi Allah’a teslim ettim. Bana uyanlar da.” Kitap verilenlere ve ümmilere/Anakentliler’e: “Siz de teslim oldunuz mu?” de! Eğer teslim olurlarsa doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse sana düşen sadece tebliğ etmektir/mesajı iletmektir. Allah, kullarını en iyi şekilde görendir. (Al-i Imran/20)

Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar halinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız” dediler. Sen de ki: “Rabbim noksanlıklardan münezzehtir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!” (İsra/90- 93)

Ve “O [Kur’an], yazılı hâle getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o, sabah akşam [sürekli] kendisine okunmaktadır” dediler.
De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.” (Furkan/5, 6)

And olsun Biz Kur’ân'ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? (Kamer/40)

Şüphesiz, şu, aleyhlerinde Rabbinin Kelime’si hakk olmuş olan kimseler, kendilerine bütün mucizeler hep birden gelse, yine de o acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler. (Yûnus/96,97)

Ve Bizi, ayetleri [mucizeleri] göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semud’a, açık, gözle görülebilir biçimde o dişi deveyi vermiştik de onun sebep olmasıyla zulmetmişlerdi. Ve Biz, o mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz. (İsra/59)

Ve İsrailoğulları bilginlerinin onu [kendi kitaplarında sağlam bilginin varlığını] bilmesi, onlar için bir ayet olmadı mı? (Şuara/197)

Ve [inkâr edenler]: “Rabbinden bize bir ayet [mucize] getirse ya!” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi? Ve eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile helâk etseydik, muhakkak “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin ayetlerine uysaydık!” diyeceklerdi. (Tâ-Ha/133)

Ve onlar [müşrikler], kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka iman edeceklerine dair en ağır yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır.” Onlara mucizeler geldiğinde de iman etmeyeceklerini anlamıyor musunuz? (En’am/109)

Yeryüzünde, bütün ayetleri görseler de onlara iman etmeyen, doğrunun yolunu görseler de o yolu tutup gitmeyen, eğer sapıklığın yolunu görürlerse onu yol edinen şu haksız yere büyüklük taslayanları, ayetlerimizden uzak tutacağım.” –Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gâfil oluşlarındandır [umursamayışlarındandır].– (A’raf/146)

Ve onlar “Ona Rabbinden bir ayet [mucize] indirilseydi ya!” diyorlar. “Gayb kesinlikle Allah’a aittir. Hadi bekleyin. Şüphesiz ben sizinle birlikte bekleyenlerdenim” deyiver! (Yunus/20)

Ve şu inkâr eden kimseler: “Rabbinden ona bir ayet indirilmeli değil miydi?” diyorlar. Sen ancak bir uyarıcısın. Ve her kavim için bir yol gösteren vardır. (Ra’d/7) H.Yılmaz

Ey Muhammed, sana, "Rabbi tarafından ona bir mucize indirilse ya." di­yen kâfirlere de ki: "Benimle sizin aranızda lehime ve aleyhime şahit olarak Al­lah kâfidir. Çünkü o, bizlerden, kimin hak kimin de bâtıl üzere olduğunu çok iyi bilir. Zira o, göklerde ve yerde olanları bilir. Hiçbir şey ona gizli değildir. O, bizden, her birimize layık olduğu karşılığı verecektir. Allah´a ortak koşma gibi bir bâtıla iman edip Allah´ı inkar edenler, işte onlar, zarara uğrayanlardır, hüs­rana düşenlerdir. Allah onları, kıyamet gününde, yaptıklarının karşılığı ile ceza­landıracaktır. Taberi

Yani, "Sen okuma-yazma bilmediğin halde sana Kur'an gibi bir kitab indirildi. Bu, insanları senin peygamber olduğuna ikna edecek başlıbaşına büyük bir mucize değil mi? Onlar bundan başka mucizeler de mi istiyorlar? Diğer mucizeler sadece onlara şahit olanlar için geçerli ve etkilidir. Fakat bu mucize her zaman onların gözleri önünde durmaktadır. Kur'an onlara hemen hemen her gün okunmaktadır: Bu mucizeyi istedikleri an istedikleri şekilde gözleyebilirler."
Kur'an bu meseleyi böyle açıkça vurguladıktan sonra, hala Hz. Peygamber'in (s.a) okuma-yazma bildiğini ispatlamaya çalışanların cüreti gerçekten şaşırtıcıdır. Fakat gerçek şu ki, Kur'an burada Hz. Peygamber'in (s.a) ümmiliğini onun peygamberliğinin apaçık bir delili olarak sunmuştur. Hz. Peygamber'in (s.a) okuma-yazma bildiği veya hayatının daha sonraki bir döneminde öğrendiği iddiasını destekleyen hadisler hemen reddedilebilir. Çünkü Kur'an'a muhalif hiç bir hadis kabul edilemez. Aslında bu hadisler bir iddiaya temel teşkil edemeyecek denli zayıftırlar. Bu hadislerden birisi Buhari'dedir: Hudeybiye Anlaşması yazılırken Mekkeli müşriklerin temsilcisi Hz. Peygamber'in (s.a) adının yanına "Rasûlullah" ibaresinin eklenmesine karşı çıkar. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) o kâtibe (Hz. Ali) "Rasûlullah" ibaresini silip, yerine "Muhammed bin Abdullah" yazmasını söyler, Hz. Ali "Rasûlullah" ibaresini silmeyi reddeder. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) anlaşma metnini kendi eline alır, ibareyi siler ve "Muhammed bin Abdullah" yazar.
Fakat Berâ bin Azib'den rivayet edilen bu hadis, Buhari'de dört, Müslim'de de iki ayrı yerde hep değişik ifadelerle geçer.
1) Buhari'nin bir yerinde (Kitab'us-Sulh) bu hadisin sözleri şöyledir: "Nebi (s.a) Hz. Ali'ye o sözleri silmesini söyledi. O bunu yapamayacağını bildirdi. Sonunda Nebi (s.a) onları kendi eliyle sildi."
2) Aynı kitapta ikinci hadis şöyledir: "Bunun üzerine o (Peygamber), Ali'ye (r.a) dedi ki; "Rasûlullah'ı (s.a.) sil." O da şöyle dedi: "Vallahi, senin ismini asla silmem. O zaman (Nebi (s.a) metni aldı ve şöyle yazdı: "Bu Muhammed bin Abdullah'ın yaptığı anlaşmadır."
3) Berâ bin Azib'den rivayet edilen üçüncü hadis, Buhari'nin "Kitab'ül Cizye" bölümünde yeralmaktadır ve şöyledir: "Nebi (s.a) kendisi yazma bilmezdi. Ali'ye (r.a) "Rasûlulah'ı sil" dedi. O; vallahi asla bu kelimeleri silmeyeceğim, dedi. Bunun üzirine Nebi (s.a) şöyle dedi: "Bu kelimelerin olduğu yeri bana göster." Ona kelimelerin yerini gösterdi. Nebi (s.a) de o kelimeleri kendi eliyle sildi."
4) Dördüncü hadis Buhari'nin Kitabul-Megazi'indedir: "Bunun üzerine Nebi (s.a) yazmayı bilmediği halde anlaşma metnini eline aldı ve şöyle yazdı: Bu, Muhammed bin Abdullah'ın yaptığı anlaşmadır."
5) Müslim'de (Kitab'ul-Cihad). Yine Berâ bin Azib'den rivayet edilen hadiste Hz. Ali'nin reddetmesi üzerine Hz. Peygamber'in (s.a) bizzat "Rasûlullah" kelimesini sildiği belirtilmektedir.
6. Yine aynı kitapta Berâ'dan rivayet edilen diğer bir hadis ise şöyledir: "Nebi (s.a) Ali'ye şöyle dedi: "Rasûlullah" kelimesinin nerede olduğunu bana göster. Hz. Ali ona o yeri gösterdi, o da silip İbn Abdullah yazdı."
Hadislerdeki tutarsızlık, daha sonraki ravilerin Berâ bin Azib'in (r.a) sözlerini tam doğru nakletmediklerini göstermektedir. Bu nedenle bu rivayetlerin hiç birisi tamamen güvenilir kabul edilip, Hz. Peygamber (s.a) "Muhammed bin Abdullah" sözlerini kendisi yazmıştır denilemez. Belki de Hz. Ali (ra.) "Rasûlullah" ibaresini silmeyi reddedince Hz. Peygamber (s.a) nerede yazılı olduğunu öğrendikten sonra ibareyi bizzat kendisi silmiş, sonra da "İbn Abdullah" sözlerini Hz. Ali'ye ya da başka bir katibe yazdırmış olabilir. Başka hadisler anlaşma metnini yazan iki katip bulunduğunu bildirmektedirler: Hz. Ali ve Muhammed bin Mesleme (Feth'ul-Bari cilt. V, sh: 217). O halde bir katibin yapmadığını diğerinin yapmış olması imkansız değildir. Bununla birlikte, eğer Hz. Peygamber (s.a) ismini bizzat kendi eliyle yazmışsa bile, dünyada buna benzer bir sürü örnekle karşılaşmak mümkündür. Okuma yazması olmayan kimseler, başka bir şey okuyup-yazmadıkları halde kendi isimlerini yazmayı öğrenirler.
Hz. Peygamber'in (s.a) okur-yazar olduğu iddiasının dayandırdığı diğer hadis ise İbn Ebi Şeybe ve Ömer bin Şeybe tarafından Mücahid'den rivayet edilmiştir: "Nebi ölmeden önce okuma-yazmayı öğrendi." Fakat bu hadisin isnadı, zayıftır. Hafız İbn Kesir hadis hakkında "Zayıftır, aslı yoktur" demiştir. İkincisi hadis diğer yönlerden de zayıftır. Çünkü eğer Hz. Peygamber (s.a) hayatının son dönemlerinde okuma-yazmayı öğrenmiş olsaydı, bu herkes tarafından bilinirdi. Birçok sahabe bunu rivayet eder ve onun okuma yazmayı öğrendiği kişi (veya kişiler) de bilinirdi. Fakat bu hadisi, Mücahid'in şeyhi (Mücahid'in hadisi duyup aldığı kişi çev.) Avn bin Abdullah'dan başkası rivayet etmemiştir. Ve bu Avn, sahabe değil, bu hadisi hangi sahabeden (veya sahabîlerden) aldığını da söylemeyen tabiûndan bir zattır. Böyle zayıf hadislere dayanılarak, çok iyi bilinen gerçeklerle çatışan bir şey elbette kabul edilemez.
92. Yani, bu kitabın indirilişi hiç şüphesiz, Allah'ın büyük bir lütfudur ve bu kitab insanlar için büyük uyarılar taşımaktadır. Fakat sadece inanan kimseler ondan yararlanabilirler.Mevdudi

Taberi bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında Yahya b. Ca´de´den şunu rivayet etmektedir: "Bir kısım müslümanlar Yahudilerin söylediklerinden bazı şeyleri kitaplara yazarak Resulullah´a getirmişlerdir. Resulullah o kitaplara bakmış ve onları kaldırıp atmıştır sonra onlara şöyle demiştir: "Bir kavmin, Pey­gamberinin getirdiğini bir tarafa bırakarak Peygamberleri dışındaki birinin baş­ka kavimlere getirdiği şeylere rağbet etmesi ahmaklık veya sapıklık olarak o kavme yeter." Taberi

Bu ayetlerde, Ehlikitap ve Mekkelilerden bir kısmının Kur’an’a inandığı; aslında herkesin normal olarak inanması gerektiği; çünkü Resulullah’ın insanlara daha evvel herhangi bir kitapla iştigal etmeden Kur’an’ı tebliğ ettiği; bunun Kur’an’ın Allah tarafından vahyedildiğine kanıt olarak yeterli olacağı açıklanmıştır. Bu kesin olmasına rağmen onların bir de tabiat olaylarından mucize istemeleri akletmemelerinden dolayıdır.
51. ayetteki “Kendilerine okunan Kitap’ı şüphesiz Bizim sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi?” ifadesiyle Kur'ân'ın onların bekledikleri mucizelerden daha büyük ve daha mükemmel bir mucize olduğu beyan edilmektedir.
Kur’an en büyük mucizedir. Zira Rabbimizin yarattığı daha evvelki mucizeler süreli olarak ve belirli bir yerde tahakkuk etmiştir. Hiç birinin sürekliliği yoktur. Musa’nın (as) değneğinin bir yılana dönüşmesi, Elinin kusursuz beyazlaşması, denizin yarılması gibi mucizeler anlık olarak cereyan etmiştir. Kur’an ise inişinden kıyamete kadar her yörede, yapısal yönleriyle, içerdiği hikmetlerle, bilime ve geleceğe dair içerdiği bilgilerle taptaze ortadadır. Kimse de buna “sihirdir”, “efsundur” gibi itirazlar ileri süremez.
Peygamberimiz ve Kur’an hakkında yapılan itirazlara başka surelerde de cevap verilmişti:

Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben kendimi Allah’a teslim ettim. Bana uyanlar da.” Kitap verilenlere ve ümmilere/Anakentliler’e: “Siz de teslim oldunuz mu?” de! Eğer teslim olurlarsa doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse sana düşen sadece tebliğ etmektir/mesajı iletmektir. Allah, kullarını en iyi şekilde görendir. (Al-i Imran/20)

Ve “Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Yahut senin hurmalardan, üzümlerden oluşan bir bahçen olmalı. Onların aralarında şarıl şarıl ırmaklar akıtmalısın. Yahut iddia ettiğin gibi göğü parçalar halinde üzerimize düşürmelisin yahut Allah’ı ve melekleri karşımıza getirmelisin. Yahut senin altın süslemeli bir evin olmalı yahut göğe yükselmelisin. Ancak, senin yükselişine, okuyacağımız bir kitabı bize indirmene kadar, asla inanmayız” dediler. Sen de ki: “Rabbim noksanlıklardan münezzehtir. Ben beşer bir elçiden başka bir şey miyim ki!” (İsra/90- 93)

Ve “O [Kur’an], yazılı hâle getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o, sabah akşam [sürekli] kendisine okunmaktadır” dediler.
De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.” (Furkan/5, 6)

And olsun Biz Kur’ân'ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? (Kamer/40)

Şüphesiz, şu, aleyhlerinde Rabbinin Kelime’si hakk olmuş olan kimseler, kendilerine bütün mucizeler hep birden gelse, yine de o acıklı azabı görünceye kadar iman etmezler. (Yûnus/96,97)

Ve Bizi, ayetleri [mucizeleri] göndermekten ancak öncekilerin onları yalanlamış olmaları alıkoydu. Ve Semud’a, açık, gözle görülebilir biçimde o dişi deveyi vermiştik de onun sebep olmasıyla zulmetmişlerdi. Ve Biz, o mucizeleri ancak korkutmak için göndeririz. (İsra/59)

Ve İsrailoğulları bilginlerinin onu [kendi kitaplarında sağlam bilginin varlığını] bilmesi, onlar için bir ayet olmadı mı? (Şuara/197)

Ve [inkâr edenler]: “Rabbinden bize bir ayet [mucize] getirse ya!” dediler. Onlara ilk sahifelerde olan apaçık deliller gelmedi mi? Ve eğer Biz, onları bundan önce bir azap ile helâk etseydik, muhakkak “Ey Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmadan önce Senin ayetlerine uysaydık!” diyeceklerdi. (Tâ-Ha/133)

Ve onlar [müşrikler], kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka iman edeceklerine dair en ağır yeminleriyle Allah'a yemin ettiler. De ki: “Mucizeler ancak Allah katındadır.” Onlara mucizeler geldiğinde de iman etmeyeceklerini anlamıyor musunuz? (En’am/109)

Yeryüzünde, bütün ayetleri görseler de onlara iman etmeyen, doğrunun yolunu görseler de o yolu tutup gitmeyen, eğer sapıklığın yolunu görürlerse onu yol edinen şu haksız yere büyüklük taslayanları, ayetlerimizden uzak tutacağım.” –Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gâfil oluşlarındandır [umursamayışlarındandır].– (A’raf/146)

Ve onlar “Ona Rabbinden bir ayet [mucize] indirilseydi ya!” diyorlar. “Gayb kesinlikle Allah’a aittir. Hadi bekleyin. Şüphesiz ben sizinle birlikte bekleyenlerdenim” deyiver! (Yunus/20)

Ve şu inkâr eden kimseler: “Rabbinden ona bir ayet indirilmeli değil miydi?” diyorlar. Sen ancak bir uyarıcısın. Ve her kavim için bir yol gösteren vardır. (Ra’d/7) H.Yılmaz

Ey Muhammed, sana, "Rabbi tarafından ona bir mucize indirilse ya." di­yen kâfirlere de ki: "Benimle sizin aranızda lehime ve aleyhime şahit olarak Al­lah kâfidir. Çünkü o, bizlerden, kimin hak kimin de bâtıl üzere olduğunu çok iyi bilir. Zira o, göklerde ve yerde olanları bilir. Hiçbir şey ona gizli değildir. O, bizden, her birimize layık olduğu karşılığı verecektir. Allah´a ortak koşma gibi bir bâtıla iman edip Allah´ı inkar edenler, işte onlar, zarara uğrayanlardır, hüs­rana düşenlerdir. Allah onları, kıyamet gününde, yaptıklarının karşılığı ile ceza­landıracaktır. Taberi

Yani, "Onlar sana tekrar şu teklifi yapıyorlar: Eğer sen gerçekten peygambersen ve biz de Hakkı inkâr ediyorsak, o zaman bize, tehdit ettiğin azabı geciktirip erteleme." M.Esed

Ey Muhammed, sana bir mucize gelmesini isteyen bu müşrikler: "Ey Allahım eğer bu Kur´an, nezdinden indirilmiş hak bir kitapsa gökten üzerimize taşlar yağdır veya bize can yakıcı bir azap ver. şeklindeki sözleriyle, senin, kendilerine derhal bir azap getirmeni isterler. Şayet onları helak etmek için ta­yin edilen bir vade olmamış olsaydı azap onlara, haberleri olmadığı bir anda aniden gelip onlan yakalayıverirdi. Taberi

Ey Muhammed, bu müşrikler, senden, azabın acele gelmesini isterler. Cehennem ateşi onlan çepeçevre kuşatmaktadır. Onlann sadece onun içine gir­mekten başka bir çareleri olmayacaktır.Taberi

 

Bu ayetlerde, Resulullah’tan hem dünyada hem de ahirette karşılaşacakları azabı çarçabuk istedikleri nakledilen müşrik inkârcılara cevap verilmektedir. Müşriklerin bu tutumları Kur’an’da birçok kez dile getirilmiştir:

Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler vardır. Ve Biz, zalimleri işte böyle cezalandırırız. (A’raf/41)

De ki, “Dinimi yalnız kendisine arındırarak Allah’a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz, O’nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız.” De ki: “Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyamet gününde kendilerini ve ehillerini [ailelerini ve yakınlarını] kayba uğratanlardır.” -Dikkatli olun! İşte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir. Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır. İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: Ey kullarım! Bana takvalı davranın.- (Zümer/16)

Bu küfretmiş kişiler, ateşi, yüzlerinden ve sırtlarından men edemeyecekleri ve kesinlikle yardım da olunmayacakları zamanı, bir bilseler! (Enbiya/39)

55. ayetin sonundaki “Ve, ‘ o yapmış olduklarınızı tadın!” ifadesi bir tehdit, suçlama ve azarlamadır ki, bu da nefislere manevî bir azap olacaktır.

O gün yüzleri üzere ateşte sürüklenirler: “Sekar’ın [cehennemin] dokunuşunu tadın!”
Şüphesiz ki, Biz her şeyi; evet onu [her şeyi] bir kader [ölçü, ayar] ile yarattık. (Kamer/ 48-49)

O gün onlar [yalanlayıcılar], cehennem ateşine itildikçe itilirler. —İşte bu, yalanlayıp durduğunuz ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin, artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız! – (Tur/13-16)

Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde: “Ha işte! Bu, bize yağmur getirecek bir bulut!” dediler, Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr... Sonunda o hale geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız. (Ahkaf/24, 25)

De ki: “Gördünüz mü [ne düşünürsünüz]? O’nun azabı size geceleyin uykuda veya gündüzün gelecek olsa!” Suçlular bundan neyi acele isterler? (Yunus/50)

Allah, bu kitabı ve teraziyi/ ölçüyü hakla indiren Zat’tır. Ve sana ne bildirir ki, belki de o Saat [kıyamet] çok yakındır!
O’na inanmayan kimseler onun [kıyametin] çabuk gelmesini istiyorlar. İnananlar ise ondan korkuyla titrerler ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, saat [kıyamet] hakkında tartışanlar kesinlikle uzak [geri dönüşü olmayan] bir sapıklık içindedirler. (Şura/17-18)

Ve senden azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Hâlbuki Allah sözünden asla caymayacaktır. Bununla beraber Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir. (Hacc/47) H.Yılmaz

 

Kıyamet gününde azap, kâfirleri üstlerinden ve ayaklannın altından sara­caktır. Ve onlara: "Dünyada işlediğiniz kötülüklerin karşılığı olarak bu azabı ta­dın." diyecektir. İşte o zaman azabın ne olduğunu-anlayacak ve pişman olacak­lardır. Fakat pişmanlık bir fayda vermeyecektir. Taberi

Eğer bir şehirde bana kulluk etmeniz mümkün değilse, bana rahatça kulluk edeceğiniz başka bir şehre göçün. S.Ateş

Bağımsız bir ülkeye sahip olmanın önemi bu ayetle daha güzel bir şekilde yerini bulmaktadır.Allaha özgürce kulluk etmek ancak bağımsız bir ülkede yapılır. M.Sağ

 Bu ayet şu gerçeğe işaret etmektedir: Yeryüzü, insan hayatı için çok çeşitli ve sayısız imkanlar barındırdığından, “olumsuz şartların baskısından dolayı” Allah'ı unutmanın geçerli bir mazereti olamaz. Allah'a kulluk yapmak -sadece şekil olarak değil, gerçek anlamda- nerede ve ne zaman imkansız hale gelirse, müminin “kötülüğün egemenlik alanını terk etme”si (4:97, not 124'de açıklandığı gibi, hicret kavramının gerçek anlamı budur) ve “Allah'a sığınması”, yani inancına göre yaşayabileceği bir yere göç etmesi, zorunlu hale gelir. M.Esed

Burada üstü kapalı bir şekilde hicret ima edilmektedir: "Eğer Mekke'de Allah'a ibadet etmenin zorlaştığını hissediyorsanız, orayı terkedip, Allah'a ibadet eden kullar olarak yaşabileceğiniz başka bir yere gidebilirsiniz. Çünkü Allah'ın arzı geniştir. Yurdunuza, ulusunuza değil, Allah'a ibadet etmelisiniz." Bu, gerçek olanın, ulus, vatan ve ülke değil Allah'a ibadet olduğunu göstermektedir. Eğer belirli bir dönemde vatan, millet sevgisi ile Allah'a ibadet çatışırsa, işte bu mümin için bir imtihan başlangıcıdır. Böyle bir durumda gerçek mümin vatan, millet, ülke sevgisini bir kenara bırakıp Allah'a ibadeti seçecektir. Gerçekten iman etmediği halde mümin olduğunu söyleyen kimse ise, inancını bir tarafa atıp vatanına, milletine ve ülkesine bağlı kalacaktır. Bu ayet açıkça gerçekten Allah'a ibadet eden bir kulun bir esir olabileceğini, ama asla belirli bir vatana veya ulusa tapan bir kimse olamayacağını göstermektedir. Onun için Allah'a ibadet, hayatının; uğrunda herşeyini feda edebileceği ve fakat onu hiçbir şeye feda edemeyeceği en değerli gayesidir. Mevdudi

Allah teala bu âyet-i kerimede, mümin kullarına, dinî hükümleri rahatça yaşayamadıkları yerleri terkedip o hükümleri rahatça yaşayabilecekleri yerlere hicret etmelerini emrediyor ve yeryüzünün geniş olduğunu bildiriyor.
Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor; Ülkeler Allanın ülkesi, kullar Allahin kuludur. Sen nerede hayır görür­sen orada yerleş.
Evet, geçmişte müminler, Allah tealamn bu emrine uyarak ülkeleri olan Mekke´yi bırakıp Habeşistan veya Medine gibi yerlere hicret etmiş oralarda din­lerinin hükümlerini rahatça yaşamışlardır. Taberi

Yani, "Dünya hayatına fazla heves etmeyin, çünkü herkes er veya geç ölecektir. Hiç kimse bu dünyaya ebedi yaşamak için gelmemiştir. Bu nedenle, asıl gayeniz, hayatı kurtarmak değil, imanınızı nasıl koruyacağınız ve Allah'a ibadetin gereklerini nasıl yerine getireceğinizi öğrenmek olmalıdır. Sonunda mutlaka bize döneceksiniz. Eğer hayatınızı kurtarmak için imanınızı kaybetmişseniz, o zaman ahiretteki akıbetiniz biraz farklı olacaktır. Fakat tam aksine eğer imanınızı korumak için hayatınızı kaybetmişseniz, sonuçta bunun tam tersi olacaktır. Bu nedenle sadece bize döndüğünüzde yanınızda ne getireceğiniz konusunda çaba ve gayret sarfetmelisiniz. Yanınızda yaşamak için feda ettiğiniz bir iman mı, yoksa inancınız için feda ettiğiniz bir hayat mı getireceksiniz." Mevdudi

Allah Teala bundan önceki âyette hicret etmeyi ve sadece kendisine kul­luk edilmesini emretmiş bu âyette ise hicret etmeye hiçbir şeyin engel olmaması gerektiğini açıklamıştır. Zira ister hicret etsin ister etmesin her canlı ölümü ta­dacaktır ve Allanın huzuruna çıkarılarak hesap verecektir. Hicret etmeyenler, rahat yaşadıkları vatanlarında ebedi olarak kalmayacaklardır. Taberi

Yani, "Eğer inancınız ve doğruluğunuz nedeniyle bütün dünya nimetlerinden mahrum kalmışsanız ve dünyevî açıdan bakıldığında hayatınız tam bir kayıptan ibaretse bile, bunların karşılığını alacağınızdan, hatta daha da fazlasıyla mükafatlandırılacağınızdan emin olun." Mevdudi

"Onlar ki sabrederler": Onlar zorluklar, zararlar, işkence ve belalar karşısında bile imanlarında sebat ederler, onlar, iman etmelerinin sonuçlarına katlanırlar ve geri dönmezler. Onlar, imandan dönerlerse elde edecekleri fayda ve çıkarların farkındadırlar. Fakat bunlara aldanmazlar. Onlar, kafirlerin ve doğru yoldan sapanların bu dünyada elde ettikleri zenginlikleri görürler, bu dünyada elde ettikleri zenginliklerine tesadüfen bile bakıp imrenmezler.
 "Onlar Rablerine tevekkül ederler": Onlar servetlerine, ticaretlerine ve kabilelerine değil, Rablerine güvenip dayanırlar. Onlar sadece Rablerine tevekkül ettikleri için dünyevi imkanlarına bakmaksızın imanları uğrunda her güçle savaşmaya, her tehlikeye göğüs germeye ve imanları gerektirirse yurtlarını bile terketmeye hazırdırlar. Onlar Rablerinin, imanlarının, işledikleri salih amellerinin mükafatını boşa çıkarmayacağından emindirler ve O'nun bu dünyada da kendisine inananlara ve salih kullara yardım edeceğine, ahirette ise onlara en güzel mükafatları bahşedeceğine inanırlar. Mevdudi

Allah teala bu âyet-i kerimelerde bizlere, kendisine itaatte sabredenlere, âhirette hazırladığı nimetleri haber vermektedir. Taberi

Lafzen, “Geçimini üstlenemez” [yahut “onun sorumluluğunu taşıyamaz”] -yani, ya kendi geçimini sağlayamayacak kadar zayıftır, yahut (Zemahşerî'nin Hasan Basrî'den naklettiğine göre) gelecek günler için tasarruf yapma bilincinden uzaktır. Bu ifade, bir önceki ayetin sonundaki “Rablerine güvenenler”e yapılan atıfla bağlantılıdır. M.Esed

Yani, hicret ederken ne hayatınızın emniyeti ne de rızkınız konusunda endişe etmemelisiniz. Çünkü çevrenizde karada ve denizde gördüğünüz nice hayvan, kuş kendi rızıklarını beraberlerinde taşımazlar. Allah onlara rızık veriyor: Onlar nereye gitseler, Allah'ın lütfuyla rızıklarını bulurlar. Bu yüzden, imanınız nedeniyle yurtlarınızdan ayrılmak zorunda kaldığınızda yiyecek bir şey bulamayacağınız gibi, bir endişe ile cesaretinizi yitirmeyin. Allah sayısız yaratığa rızkını verdiği gibi, aynı kaynaktan sizi de rızıklandırır.
Aynı şeyleri Hz. İsa'da (a.s) havarilerine öğretip tebliğ etmiştir:
"Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez; çünkü ya birinden nefret eder ve ötekini sever, ya da birini tutar ötekini hor görür. Siz Allah'a ve mammona (zenginlik-çev. notu) kulluk edemezsiniz, bunun için size diyorum; ne yiyeceksiniz yahut ne içeceksiniz diye hayatınız için, ne giyeceksiniz diye bedeniniz için kaygı çekmeyin. Hayat yiyecekten ve giyecekten daha üstün değil midir? Göğün kuşlarına bakın, onlar ne ekerler, ne biçerler, ne ambarlara toplarlar ve semavî babanız onları besler. Siz onlardan daha değerli değil misiniz? Ve sizden kim kaygı çekmekle boyunun ölçüsüne bir arşın katabilir? Niçin esvabtan ötürü kaygı çekiyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüklerine iyi bakın, ne çalışırlar, ne de iplik eğirirler. Size derim ki: Süleyman bile bütün izzetinde bunlar gibi giyinmiş değildi. Fakat bugün mevcut olup yarın fırına atılan kır otunu Allah böyle giydirirse, sizi daha çok giydirmez mi, ey az imanlılar! Şimdi: Ne yiyeceğiz? Yahut ne içeceğiz? Yahut ne giyeceğiz diye kaygı çekmeyin. (Çünkü İsrail kavminden gayri bütün milletler bütün bu şeyleri ararlar.) Çünkü semavî babanız bütün bu şeylere muhtaç olduğunuzu bilir. Fakat önce onun melekütunu ve salahını arayın, ve bütün bu şeyler size arttırılacaktır. Bundan dolayı yarın için kaygı çekmeyin, zira yarınki gün kendisi için kaygı çekecektir. Kendi derdi bugün yeter." (Matta, 6: 24-34)
Kur'an'da ve İncil'de yeralan bu bölümlerin arka-planı aynıdır. Hakkın tebliğ edilmesi sırasında her zaman hak yolcusunun, maddi dünyanın imkânlarını hiç gözönünde bulundurmaksızın, hayatını sadece Allah'a emanet edip tevekkül edeceği bir an gelir. Bu şartlarda, gelecekteki imkânları hesaplayan, hayat teminatı ve rızık garantisi arayan kimseler hiçbir şey yapamazlar. Bu şartlar ancak, her tehlikeye korkusuzca göğüs geren, hatta hayatlarını bile tehlikeye atmaya hazır olan kimselerin güç ve çabalarıyla değişebilir. İşte bu fedakârlıklar sonucunda Allah'ın kelamı yücelir ve diğer tüm kelam ve akideler onun önünde boyun eğer.Mevdudi

Allah teala, Resulullahın sahabilerinden iman edenlere, hicret etmeleri­ni, Allah yolunda cihad etmelerini emrettikten sonra, her canlının mutlaka ölü­mü tadacağını, iman edenlerin âhirette büyük mükafaatlara ereceğini haber ver­miş bu âyette de hicret ve cihad etmeleri istenen müminlerin, fakirlikten ve nzık darlığından korkmamaları emredilmiştir. Zira yeyip içmeye muhtaç nice varlık­lar vardır ki onlar, rızıklarını biriktirip saklayacak güçte değillerdir. Bugünden yarının nzkıni saklamatan âcizdirler. Fakat Allah onlan da nztkl andın yor. Zira o, her yalvaranın dileğini işiten ve herşeyin halini bilendir.
Hz. Ömer (r.a.) diyor ki: "Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Şayet sizler Allah´a hakkıyla tevekkül edecek olursanız o sizleri, sabah­leyin aç kannla gidip akşama kannları dolu olarak dönen kuşlar gibi rızıklandırır. Taberi

Hatırlanacağı üzere, surenin başından bu yana ısrarla tevhid ilkesi vurgulanmıştır. Bu ısrarın bir devamı olarak bu ayetlerde de bazı zorbaların baskısıyla tevhidi yaşayamayanlara başka yerlere göç etmeleri mesajı verilerek kesinlikle tağuta itaat etmemeleri emredilmektedir
Müminlere Ehlikitap ile nasıl mücadele edeceklerini emreden 46, 47. ayetlerde olduğu gibi, bu ayetlerde de Mekke’de sıkıntı içindeki Resulullah’a ve arkadaşlarına üstü kapalı olarak hicret işaret edilmektedir. Bir bakıma Müslümanlara: “Sizler bulunduğunuz yerde imanınızı açıkça ortaya koymakta sıkıntı çekiyor ve zorlanıyorsanız, o takdirde başka ülkelere gidiniz! Oralarda şirk koşmadan yaşayınız. Emeğiniz, gayretiniz boşa gitmeyecek; her nefis ölümü tadıp Bize dönecektir” denilmektedir. Gerek bu ayetten, gerekse aşağıdaki ayetlerden de anlaşıldığı gibi, şirk için hiçbir mazeret söz konusu değildir:

Şu, kesinlikle meleklerin, kendilerine zulmederlerken vefat ettirdikleri kimseler; Onlar [melekler], "Ne işte idiniz?" derler. Onlar: "Biz yeryüzünde güçsüzleştirilmiş kimselerdik." derler. Onlar [Melekler]: "Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi, siz orada hicret etseydiniz ya?" derler. Artık, -erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan göçe güç yetiremeyen, yol bulamayan kimseler hariç- işte bunların varacakları yer cehennemdir. Ve o ne kötü gidiş yeridir. (Nisa/97, 98)

Ve zulme uğradıklarından sonra Allah yolunda hicret eden kişiler; kesinlikle Biz onları; şu sabretmiş ve sadece Rablerine tevekkül eden kimseleri bu dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Ötekinin [ahiretin] ücreti ise daha büyüktür. Keşke onlar, bilselerdi. (Nahl/41, 42)

58 ve 59. ayetlerde ise, Allah yolunda yokluğu, kıtlığı, her türlü sıkıntıyı ve ölümü göze alarak ve sonucu Allah’a havale ederek yola çıkan o “inanan ve salihatı işleyen” kimseleri bekleyen ödül açıklanmaktadır. O nedenle Allah’ın mesajlarını dünyaya ulaştırmaya çalışan yiğitler, hiçbir dünya sıkıntısını göz önünde bulundurmaksızın, hayatlarını sadece Allah'a emanet edip tevekkül ederek yola koyulmalıdırlar. Zafer sabırdadır.
Bu ayetlerde konu edilen ödülü Duhan suresinde de görmüştük:

Şüphesiz ki takvalı davrananlar Rabbinden bir lütuf olarak güvenli bir makamdadırlar; Bahçelerde ve pınardadırlar. Onlar karşılıklı oturarak ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerler. İşte böyle! Biz onları iri siyah gözlülerle eşleştirdik. Onlar orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler. Onlar orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve O [Allah] onları cehennem azabından korumuştur. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir. (Duhan/51-57)

Çok enteresandır ki, bu pasajda yer alan İslami öğreti eldeki İncillerde de yer almakta ve İsa peygamberin ağzından insanlığa iletilmektedir:

19- Yeryüzünde kendinize hazineler biriktirmeyin. Burada güve ve pas onları yiyip bitirir, hırsızlar da girip çalarlar.
20- Bunun yerine kendinize gökte hazineler biriktirin. Orada ne güve ne pas onları yiyip bitirir, ne de hırsızlar girip çalar.
21- Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacak.
22- Bedenin ışığı gözdür. Gözünüz sağlamsa tüm bedeniniz aydınlık olur.
23- Gözünüz bozuksa tüm bedeniniz karanlık olur. Buna göre, içinizdeki `ışık' karanlıksa, ne korkunçtur o karanlık!
24- Hiç kimse iki efendiye kulluk edemez. Ya birinden nefret edip öbürünü sever, ya da birine bağlanıp öbürünü hor görür. Siz hem Tanrı'ya, hem de paraya kulluk edemezsiniz.
25- Bu nedenle size şunu söylüyorum: `Ne yiyip ne içeceğiz?' diye canınız için, ya da `Ne giyeceğiz?' diye bedeniniz için kaygılanmayın. Can yiyecekten, beden de giyecekten daha önemli değil mi?
26- Gökte uçan kuşlara bakın! Ne eker, ne biçer, ne de ambarlarda yiyecek biriktirirler. Göksel Babanız yine de onları doyurur. Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz?
27- Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir?
28- Giyecek konusunda neden kaygılanıyorsunuz? Kır zambaklarının nasıl büyüdüğüne bakın! Ne çalışırlar, ne de iplik eğirirler.
29- Ama size şunu söyleyeyim, tüm görkemine rağmen Süleyman bile bunlardan biri gibi giyinmiş değildi.
30- Bugün var olup yarın ocağa atılacak olan kır otunu böyle giydiren Tanrı'nın sizi de giydireceği çok daha kesin değil mi, ey imanı kıt olanlar?
31- Öyleyse, `Ne yiyeceğiz?' `Ne içeceğiz?' ya da `Ne giyeceğiz?' diyerek kaygılanmayın.
32- Uluslar hep bu şeylerin peşinden giderler. Oysa göksel Babanız tüm bunları gereksindiğinizi bilir.
33- Siz önce O'nun egemenliğinin ve O'ndaki doğruluğun ardından gidin, o zaman size tüm bunlar da verilecektir.
34- O halde yarın için kaygılanmayın. Yarının kaygısı yarının olsun. Her günün derdi kendine yeter. (Matta; 6.Bab; 19-34. Cümleler)

22- İsa öğrencilerine şöyle dedi: «Bu nedenle size şunu söylüyorum: `Ne yiyeceğiz?' diye canınız için, ya da `Ne giyeceğiz?' diye bedeniniz için kaygılanmayın.
23- Can yiyecekten, beden de giyecekten daha önemlidir.
24- Kargalara bakın! Ne eker, ne biçerler; ne kilerleri, ne ambarları vardır. Tanrı yine de onları doyurur. Siz kuşlardan ne kadar daha değerlisiniz!
25- Hangi biriniz kaygılanmakla ömrünü bir anlık uzatabilir?
26- Bu küçücük işe bile gücünüz yetmediğine göre, öbür konularda neden kaygılanıyorsunuz?
27- Zambakların nasıl büyüdüğüne bakın! Ne çalışırlar, ne de iplik eğirirler. Ama size şunu söyleyeyim, tüm görkemine rağmen Süleyman bile bunlardan biri gibi giyinmiş değildi.
28- Bugün var olup yarın ocağa atılacak olan kır otunu böyle giydiren Tanrı'nın sizi de giydireceği ne kadar daha kesindir, ey imanı kıt olanlar!
29- Ne yiyeceğiz, ne içeceğiz?' diye düşünüp tasalanmayın.
30- Dünya ulusları hep bu şeylerin peşinden giderler. Oysa Babanız, bunları gereksindiğinizi bilir.
31- Siz O'nun egemenliğinin ardından gidin, o zaman size bunlar da verilecektir.
32- Korkma, ey küçük sürü! Çünkü Babanız, egemenliği size vermeyi uygun gördü.
33- Mallarınızı satın, sadaka olarak verin. Kendinize eskimeyen keseler, göklerde tükenmeyen bir hazine edinin. Orada ne hırsız ona yaklaşır, ne de güve onu yer.
34- Hazineniz neredeyse, yüreğiniz de orada olacak.
35- Kuşaklarınız belinizde bağlı ve kandilleriniz yanar durumda hazır olun.
36- Düğün şenliğinden dönecek olan efendilerinin gelip kapıyı çaldığı an kapıyı ona hemen açmaya hazır bekleyenler gibi olun.
37- Efendileri geldiğinde uyanık bulunan kölelere ne mutlu! Size doğrusunu söyleyeyim, efendileri beline kuşağını bağlayacak, kölelerini sofraya oturtacak ve gelip onlara hizmet edecek.
38- Efendi gecenin ister ikinci, ister üçüncü nöbetinde gelsin, uyanık bulacağı kölelere ne mutlu!
39- Ama şunu bilin ki, ev sahibi, hırsızın hangi saatte geleceğini bilse, evinin soyulmasına fırsat vermez.
40- Siz de hazır olun. Çünkü İnsanoğlu, ummadığınız bir saatte gelecektir.»
41- Petrus, «Rab» dedi, «bu benzetmeyi bizim için mi anlatıyorsun, yoksa herkes için mi?»
42- Rab da şöyle dedi: «Efendinin, uşaklarına yemek paylarını vaktinde vermek için üzerlerinde yetkili kılacağı güvenilir ve akıllı kâhya kimdir?
43- Efendisi eve döndüğünde işinin başında bulacağı o köleye ne mutlu!
44- Size gerçeği söyleyeyim, efendisi onu tüm malının üzerinde yetkili kılacak.
45, 46- Ama o köle kendi kendine, `Efendim gelmekte gecikiyor' derse ve kadın erkek diğer hizmetkârları dövmeye, yiyip içip sarhoş olmaya başlarsa, efendisi, onun beklemediği bir günde, ummadığı bir saatte gelecek, onu şiddetle cezalandıracak ve imansızlarla bir tutacaktır.
47- «Efendisinin isteğini bilip de hazırlık yapmayan, onun isteğini yerine getirmeyen köle çok dayak yiyecek.
48- Oysa bilmeden köteği hak eden davranışlarda bulunan, az dayak yiyecek. Kime çok verilmişse, ondan çok istenecek. Kime çok şey emanet edilmişse, kendisinden daha fazlası istenecektir.
49- «Ben dünyaya ateş yağdırmaya geldim. Keşke bu ateş daha şimdiden alevlenmiş olsaydı!
50- Katlanmam gereken bir vaftiz var. Bu vaftiz gerçekleşinceye dek nasıl da sıkıntı çekiyorum!
51- Yeryüzüne barış getirmeye mi geldiğimi sanıyorsunuz? Size hayır diyorum, ben ayrılık getirmeye geldim.
52- Bundan böyle bir evde beş kişi, ikiye karşı üç, üçe karşı iki bölünmüş olacak.
53- Baba oğluna karşı, oğul babasına karşı, anne kızına karşı, kız annesine karşı, kaynana gelinine karşı, gelin kaynanasına karşı olacaktır.» (Luka; 12. Bab, 22-53. Cümleler) H.Yılmaz

Le-in edatının “... olduğu gibi: şayet ...” vb. şeklinde çevrilmesi ile ilgili olarak bkz. sure 30, not 45. Burada kendilerinden söz edilenler, Allah'ın varlığını kabul eden, fakat bu kabulün ne anlama geldiği veya gelmesi gerektiği hakkında çok bulanık görüşlere sahip olanlardır. Bkz. sure 5, not 90. Tersyüz olma, gerçekte “Allah'a inandıkları”nı zannetmeleri, fakat düzmece değerlere ve Allah'ın yanısıra sözde “semavî” güçlere de kulluk yapmaları anlamına gelir: bu da, Allah'ın kudretinin ve eşsizliğinin gerçekte inkarı demektir. M.Esed

Ey Muhammed, yemin olsun ki sen, Alllaha ortak koşan kafirlere: "Gök­leri ve yeri kim yaratıp düzene soktu Güneşi ve ayı kullarının hizmetine kim verdi diye soracak olsan onlar, "Bunlan yaratan ve yapan Allahtır." diyecekler­dir. O halde onlara ne oluyor da, bunlan yaratan rablerine kulluk etmekten dön­dürülüyorlar Başka şeyleri ona denk tutuyorlar.Taberi

Zımnen, “ve bundan dolayı, her canlı için neyin gerçekten iyi ve Allah'ın tam olarak kavranamaz planına göre neyin gerekli olduğunu bilir”. M.Esed

Allah Teala bu âyet-i kerimede, nzıkların kendi elinde olduğunu, yara­tıklarından dilediğinin rızkını-bol verip dilediğini daralttığını ve herkesin halini bildiğini beyan ediyor. Böylece nzık korkusuyla cihad ve hicret gibi dünyadaki ciddi amellerden geri durulmamasını bildiriyor. Taberi

Burada "Elhamdülillah" (hamd Allah'adır) Sözleri iki anlama gelir.1) "Bütün bunları yapan Allah olduğuna göre, başka hiçbir şey değil, sadece O hamde layıktır.",

2) Bunu bizzat siz de kabul ettiğiniz için Allah'a hamd olsun." Mevdudi  

Bu ayetlerde Rabbimiz müşrikleri ilzam ederek evreni yaratanın, güneş ve ayı kontrol edenin, gökten su indirerek yeryüzünü onunla canlandıranın Allah olduğunu kabul etmelerine rağmen onların tevhidden yüz çevirmiş olmalarını hayret edilecek bir akılsızlık olarak ayıplamaktadır. Hayret ifadeleriyle yapılan bu kınama, tevhidden uzak olan ve tevhide karşı duran müşrikleri ikna etmek içindir.

62. ayette ise Rabbimiz rızkın da Kendi kontrolünde olduğu, onu da istediği gibi ayarladığı mesajını vermektedir.

Ve daha dün onun yerinde olmayı isteyenler, 

“Demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı genişletiyor ve daraltıyor. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Ve demek ki inkârcılar felâh bulmuyorlar” diyerek sabahladılar. (Kasas/82) H.Yılmaz

Bu âyet-i kerimelerden de anlaşıldığı gibi, Allaha ortak koşan müşrikler, onun, herşeyin yaratıcısı olduğunu, rızıklan onun verdiğini, göklerden yağmur indirip onunla yeryüzünde çeşitli bitkileri kendisinin bitirdiğini kabul etmekte fakat bununla beraber Allaha yardımcı olurlar inancıyla bir kısım putlan ve ben­zeri şeyleri ona ortak koşmaktadırlar. Allah teala, şirkin her türlüsünü ortadan kaldırmak ve tevhid inancım sağlamlaştırmak için Resulullaha bu gibi âyetlerle telkinde bulunuyor ve onu, müşrikleri uyarmakla görevlendiriyor. Taberi

Yani, "Dünya aslında, çocukların eğlenmek için bir süre çıkıp vakit geçirdikleri ve tekrar eve geri döndükleri bir oyun gibidir. Orada kral olan aslında kral değildir, sadece o rolü oynamaktadır. Bir zaman gelir oyun sona erer ve dünyaya ilk geldiğinde olduğu gibi krallığını eli boş terkeder. Aynı şekilde burada hayatın hiçbir günü sürekli değildir. Herkes belirli bir süre için rolünü oynamaktadır. Bu kısa süren hayatın zaferlerinin cazibesine kapılan, vicdan ve imanlarını kaybederek dünyada eğlence, zevk, başarı ve şeref elde edenler sadece kısa bir süre için oyun oynamaktadırlar. Bu insanlar dünyada iken yıllarca kendilerini bu oyuncaklarla aldatıp; ölüm kapısından elleri boş bir şekilde, ahiretteki ebedi hayatı gözettiklerinde ve cazip oyuncakların kendileri için ebedî bir azaba sebeb olduğunu gördüklerinde acaba oyuncaklarının kendilerine ne faydası olacaktır?"
Yani "Eğer bu insanlar bu dünya hayatının imtihan için verilmiş bir süre olduğunu ve insan için gerçek hayatın ebedi ahiret hayatı olduğunu bilselerdi, bu hazırlık ve imtihan dönemini oyun ve eğlence ile geçirmez. Bilakis her dakikasını ahiretteki ebedi hayatları için hazırlık yaparak geçirirlerdi." Mevdudi

Müşrikleri zevkü sefa ile yaşamış oldukları bu dünya hayatı ancak bir eğ­lence ve oyundur. İnsanların nefsini zevklendirir. Sonra kısa bir zamanda gelip geçer. Âhiret yurdunda ise ölüm yoktur. O, devamlıdır. Bu itibarla asıl hayat, âhirette yaşanacak hayattır. Eğer müşrikler bunu idrak edecek olsalar Allaha or­tak koşmaktan vazgeçer ve sadece ona kulluk ederler. Taberi

 Bu ayette, hâlihazırdaki statü ve çıkarlarını kaybetme endişesiyle tevhid inancına yönelmekten kaçınanlara açık bir uyarı mesajı vardır: Sımsıkı sarıldıkları basit hayatın gerçek yüzü hatırlatılarak insanlara dünya hayatının bir oyun ve oyalanmadan ibaret olduğu anlatılmaktadır. Dünya hayatı geçici olduğu gibi, değersizdir de… İçinde bulunulan iyi ya da kötü hallerden hiç biri ebedi değildir. Makamlar, mevkiler, zenginlik, sağlık, fakirlik, hastalık, hepsi geçicidir.
Bu ayetle insanlığa dünya hayatının sanki tiyatro sahnesiymiş gibi algılanması gerektiği; rollerin ve hallerin sürekli değişeceği; hangi rol ve halde olunursa olunsun hepsinin bir gün sona ereceği mesajı verilmektedir.“Bilin ki, iğreti yaşam ancak bir oyun, ‘[eğlence türünden] tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme [süresi ve konusu], mal ve çocuklarda bir çoğaltma yarışıdır. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin [veya kâfirlerin] hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk [rıza] vardır. İğreti yaşam, aldanış metaından [malından, malzemesinden] başka bir şey değildir.” (Hadid/20)Ve basit hayat [dünya hayatı], sadece eğlence ve oyundur. Son Yurt [Ahiret yurdu] ise, takvalı davrananlar için kesinlikle daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmaz mısınız? (En’am/32)Ancak dinleyenler icabet eder. Ölüleri; onları da Allah diriltir. Sonra yalnızca O'na döndürülürler. (En’am/36)De ki: “Kendinizi gördünüz mü [düşündünüz mü], Allah’ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse, zalimler kavminden başkası mı helake uğratılmış olur?” (En’am/47)Dünya hayatının misali, “Bizim gökten indirdiğimiz su gibidir. Ki gökten indirdiğimiz suyla insanların ve hayvanların yediği bitkiler birbirine karışmıştır. Nihayet yeryüzü süslerini takınıp süslendiği, sahipleri de kendilerinin ona gücü yetenler olduklarına inandıkları bir sırada, geceleyin veya gündüzün ona emrimiz gelivermiştir de ansızın, sanki dün orada hiçbir şenlik yokmuş gibi onu ta kökünden biçivermiştir.” Biz ayetlerimizi düşünecek bir toplum için işte böyle detaylandırırız. (Yunus/24)Şüphesiz şu, basit hayat [Dünya hayatı] ancak bir oyun ve eğlencedir. Eğer iman eder ve takvalı davranırsanız o [Allah], size ödüllerinizi verir, sizden mallarınızı da istemez.
Eğer O [Allah], sizden onları [mallarınızı] isteyip de sizi zorlasaydı cimrilik ederdiniz. Sizin kinlerinizi de çıkarırdı.
İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. Öyleyken sizden kimileri cimrilik ediyor. Ve kim cimrilik ederse kendi benliğinden cimrilik ediyordur. Ve Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer siz yüz çevirirseniz O [Allah], yerinize sizden başka bir toplum getirir. Sonra onlar, sizlin benzerleriniz olmazlar. (Muhammed/36- 39) 

İşte, verilen herhangi bir şey basit hayatın kazanımıdır. Sadece dünya hayatının geçici bir menfaatidir. Allah katında bulunanlar ise; iman etmiş ve sadece Rablerine tevekkül eden kimseler, günahın büyüklerinden ve hayâsızlıktan kaçınan ve öfkelendikleri zaman bağışlayan kimseler, Rablerinin çağrısına cevap veren, salâtı ikame eden, işleri de kendi aralarında Şura [görüşme, danışma] olan, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak eden kimseler ve kendilerine bağy [bir zulüm ve saldırı] isabet ettiği zaman birbirleriyle yardımlaşan/ intikam alan kimseler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır. (Şura/36)
Ve sen onlara basit hayatın misalini ver: O [basit hayat], gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sebebiyle yeryüzünün bitkileri birbirine karışmış sonra da rüzgârın savurup durduğu bir çöp kırıntısı oluvermiştir. Ve Allah her şeye muktedirdir.
Mal ve oğullar, basit hayatın süsüdür. Bakî [kalıcı] salihat ise, Rabbinin katında sevapça daha hayırlıdır, ümit bağlama yönünden de daha hayırlıdır. (Kehf/45, 46)Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır [Zâlike metâu’l-hayati’d-dünya]. Ve Allah, varılacak güzel yer kendi katında olandır.
De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takva sahibi olan kişiler için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’tan hoşnutluk vardır. Allah kulları en iyi görendir.” (Ali Imran/14, 15)

Ve Allah, dilediği kimseye rızkı genişletir de ölçülendirir de. Onlar ise basit hayat ile ferahladılar. Oysa basit hayat, ahrette sadece bir kazanımdır. (Ra’d/26) H.Yılmaz

Müşrikler, denizde gemiye bindikleri zaman orada boğulacaklarından ve helak olacaklarından korkunca yalnızca Allahtan yardım dilerler ve sadece ona boyun eğerler. Artık putlarından ve Allaha ortak,koştukları şeylerden yardım is­temeyi bırakırlar. Allah onian tehlikelerden kurtarıp karaya ulaştırınca da he­men Allaha ibadette (kullukta) ona ortaklar koşarlar ve putlarını da Allah ile birlikte rabler edinirler.(Tabi olurlar)
*Muhammed b. İshak diyor ki: "Resulullah Mekke´yi fethedince, henüz müslüman olmamış olan îkrime b. Ebu Cehl Mekke´den çıkıp Habeşistan´a doğ­ru yola çıkmıştır. Oraya gitmek için gemiye binmiş ve gemi fırtınaya yakalan­mış, gemide bulunanlar: "Ey insanlar, sadece rabbinize yalvarın zira sizi buradan ondan başka kimse kurtaramaz." demişlerdir. Bunun üzerine İkrime b Ebu cehl, şöyle demiştir: «AH*, yemin olsun ki bizleri denizde kurtarıyorsa karada da ondan başka kimse kurtaramaz. Ey Allahım, sana  söz veriyorum, eğer beni buradan sag salim çıkaracak olursan gidip Mekkede Allaha sığınacağım. Onun merhameti ile kurtulacağım demiştir. " Evet, İkrime dediğini yapmış Resulullah da ona beklediği gibi davranmıştır. Taberi

Kendinden sonra gelen yekfurû (“tam nankörlük yaparlar”) ve yetemetta‘û (“bu dünyadaki hayatlarından zevk alırlar” veya “almaya devam ederler”) fiillerinin başındaki li edatı/öntakısı, bir niyet işareti (“... olması için” veya “... yapmak için”) olmayıp sadece bir nedensel sıralamadan ibarettir; bundan dolayı yukarıdaki örnekte en uygun çeviri “ve böylece” olabilir. M.Esed

Bu ayetlerde müşriklerin kaypaklık, nankörlük ve döneklik özelliklerine vurgu yapılarak ortak koşanların bu psikolojik zaafların pençesine çarçabuk düştükleri açıklanmaktadır. Şöyle ki: Müşrikler tehlikelerle dolu deniz yolculuklarının riskini azaltma endişesiyle gemide dini yalnız Allah’a özgü kılarak O’na yalvarırlar. Ne var ki, ayakları karaya değip kendilerini güven içinde hisseder hissetmez, çıkarları uğruna nankörlüğü tercih edip Rabblerine şirk koşmaya başlarlar. Müşrik inkârcıların deniz yolculuklarındaki bu tavırlarıyla dünya hayatlarındaki temel davranışları arasında her zaman bir paralellik vardır. “Gemideki mümin halleri” ile “karaya çıkar çıkmaz şirke yönelmeleri” arasındaki bu geçişkenlik, inkârcıların “korku” ve “menfaat düşkünlüğü” gibi iki psikolojik etken yüzünden hayattaki ahlakî savrulmalarına da işaret eder niteliktedir.

Putperestlerin denizdeki ve karadaki bu iki farklı tavırları başka ayetlerde de konu edilmiştir:

Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler. O, müstesna [kaybolmaz]. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür! (İsrâ/67)

 Ve insana sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken, dikilirken Bize yalvardı. Kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi de sanki kendisine dokunan o sıkıntı için Bize hiç yalvarmamış gibi aldırmadan geçip gitti. Haddi aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir. (Yunus/12)

Ve iyilik olarak sahip olduğunuz ne varsa, işte Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda, hemen yalnız O’na sığınırsınız.
Sonra, zararı sizden giderince, sizden bir gurup, kendilerine verdiklerimizi inkâr etmek/verdiklerimize nankörlük etmek için Rabblerine şirk koşarlar. – Hadi şimdi faydalanın! Fakat yakında bileceksiniz.- (Nahl/53-54)

O, sizi bir candan yaratan ve ondan da kendisine ısınsın diye eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki zevce ağırlaştı o zaman onlar [o ikisi] Rabblerine dua ettiler: “Eğer bize sâlih [bir çocuk] verirsen, and olsun ki [kesinlikle] şükredenlerden olacağız.”
Ne zaman ki onlara [o ikisine] sâlih [bir çocuk] verdi, o ikisine verdiği şey hakkında O'nun için ortaklar kıldılar. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah münezzehtir, yücedir. (Araf/189, 190) H.Yılmaz

Allah teala bu âyet-i kerimede, denizde fırtınalara tutulup boğulma teh­likesiyle karşı karşıya kalınca herşeyi unutup sadece Allaha yalvaran, karada se­lamete çıkınca da tekrar Allaha ortak koşmaya başlayan insanlar için buyuruyor ki:"Allahm kendilerine verdiği nimetlere nankörlük etsinler ve zevk-ü sefa için­de yaşasınlar bakalım,. Yakında, Alîahin kendileri için hazırladığı azabı görün­ce neyin ne olduğunu çok iyi bileceklerdir. Taberi

Bkz. 28:57'nin ikinci paragrafı, not 58. Allah'ın gerçek müminlere bahşettiği iç huzurunu ve manevî tatmin duygusunu gösteren “güvenli sığınak”ın tersine, ateist ve agnostikler, genellikle, öldükten sonra başlarına neler geleceği konusundaki belirsizlikten kaynaklanan bir tedirginlik ve bilinmeyenin doğurduğu bir korku içinde yaşarlar. M.Esed 

Yani, "Çevresinde güvenlik ve barış içinde oldukları Mekke şehri, Lat veya Hubel tarafından mı mukaddes belde kılındı? Arabistan gibi çetin bir bölgede böyle bir yeri 250 yıl boyunca tüm fitne ve karışıklıklardan korumaya hangi tanrı veya tanrıçanın gücü yeter? Bizden başka bu beldenin emniyet ve kudsiyetini kim muhafaza edebilir."  Mevdudi

Kureyş müşrikleri, Allahın, kendilerine birtakım Özel nimetler verdiğini görmezler mi ki Muhammed´e iman etmiyorlar Biz onların içinde yaşadıkları topraklardan mukaddes ve güvenli bir bölge yapmadık mı Halbuki çevrelerinde bulunan memleketler yağma ediliyor. İnsanlar kaçırılıp götürülüyorlar. Onlar, Allah´a ortak koşma gibi bir batıla iman ediyor da Allah´ın kendilerine verdiği bu Özel nimete karşı nankörlük mü ediyorlar. Taberi

Yani, "Muhammed peygamber olduğunu iddia etti, siz ise onu inkâr ettiniz. O halde sadece şu iki seçenek mevcuttur. Eğer Muhammed, Allah adına yalan bir iddiada bulunmuşsa, ondan daha zalim bir kimse olamaz. Eğer siz gerçek bir peygamberi yalanlamışsanız, o zaman da sizden daha zalim kimse olamaz." Mevdudi 

Yani, Allah'ın yanısıra veya O'ndan bağımsız olarak insanların kaderine yön veren başka “güç”lerin bulunduğuna kendini inandıranlardan. M.Esed 

Rabbimiz Mekkeli müşrikleri bu ayetlerde de kınamaya devam etmektedir. Çünkü onlar Rabblerinin kendilerine verdiği nimetlerin bilincinde değilmiş gibi davranmaktadırlar. Çevrelerindeki hiçbir kentin güvenliği ve bereketi yokken, ilahi program gereği Mekke “dokunulmaz” kent yapılmış, bu sayede orası hem güvenli, hem de ticaret ve ziyaret merkezi olmuştur. Bu sayede oraya bolluk ve bereket akmıştır. Bütün bunları görmezden gelmeleri hayret edilecek bir nankörlüktür.
Bu konu, İslam’ın ilk yıllarında Kureyş suresinde de gündeme getirilmişti: 

Kureyş’in güvenliği esenliği için -kış ve yaz seferlerinde güvenlik esenlikleri-… Öyleyse kendilerini açlıktan kurtararak beslemiş olan ve her korkudan onları güvene kavuşturmuş olan bu Beyt’in Rabbine kulluk etsinler. (Kureyş/1-4)

Cahiliye döneminde hiçbir kabilenin güvende olmadığı bir ortamda, Mekke’deki Kureyşliler bütün bu tehlikelerden tamamen emindiler. Çünkü Mekke’ye bir düşman saldırısı olması söz konusu değildi. Kureyşliler “Kâbe’nin hizmetçileri” sıfatıyla ülkenin her tarafında serbestçe dolaşırlar, büyük veya küçük kafilelerle gittikleri herhangi bir bölgede hiçbir tacizle karşılaşmazlardı. Hatta tek başına seyahat eden bir Kureyşlinin “Ben Haremliyim” ya da “Ben Allah’ın haremindenim” demesi bile, saldırılardan kurtulması için ona yeterli bir güvence sağlardı.
Kureyşliler, Kâbe’ye hacc ve umre için gelen binlerce insana verilen hizmetleri kendi aralarında paylaşmışlardı. Her sülâlenin belirli bir görevi vardı. Kâbe’nin bekçiliği, bakıcılığı, hacılara su dağıtımı, hacılara yardım, hacılara para toplama, yemek yedirme, hacıların mahkemeleşmesi gibi birçok iş Kureyş tarafından yapılmaktaydı. Bu kutsal turizm, Kureyşlilere tarifi zor bir üstünlük ve saygınlığın yanında, bol kazanç da sağlıyordu. Ne var ki, Kureyşlilerin Mekke’de sürdükleri bu sefa onların kendi gayretlerinin değil, Allah’ın Kâbe ile ilgili plânlarının bir sonucuydu.
Bu konu daha evvel Kureyş suresinin tahlilinde ele alındığından, detayın oradan (Tebyinü’l-Kur’an; c: 1, s: 581-585) okunmasını öneriyoruz: H.Yılmaz

Bir hayasızlık işlediklerinde: "Atalarımızı böyle bulduk. Bunu yapmamı­zı bize Allah emretti." diyerek Allaha karşı yalan uydurandan veya kendisine Allanın bir olduğu gerçeği geldiği halde onu yalanlayandan daha zalim kim ola­bilir Sanki cehennemde kafirler için bir karargah ve bir barınak yok mudur. Taberi

Lafzen, “Bizim yollarımıza”. Burada çoğul halin kullanılması, -Kur’an'da sıkça ifade edildiği gibi- Allah'ı bilmeye/tanımaya (ma‘rifet) götüren birçok yol bulunduğu gerçeğine işaret eder.M.Esed

"Mücahede" kelimesini daha önce an: 8'de açıklamıştık. Orada savaşan kişinin ancak kendi faydası için savaştığı söylenmişti. (ayet: 6) Burada ise tekrar Allah'ın, tüm dünyayı karşısına almak pahasına da olsa kendi uğrunda samimiyetle savaşanları yalnız bırakmayacağı, bilakis onlara yardım edip destekleyeceği, kendisine giden yolları onlar için açacağı vurgulanmaktadır. Allah her an onlara kendi rıza ve desteğini kazanma yollarını öğretir ve her dönüm noktasında onlara doğru yol ile yanlış yolları birbirinden ayırd etmelerini söyleyen bir ışık gösterir. Kısaca, Allah onlara samimiyetleri ve salih ameller için gösterdikleri arzunun yoğunluğu ölçüsünde yardım eder, doğru yolu gösterir ve onları destekler. Mevdudi

Bu ayet, surede verilen mesajların tümünü içermektedir. Allah yolunda gayret sarf edenler, Allah’ın nimetlerine ulaşan yollara mutlaka kılavuzlanacaktır. Allah iyilik güzellik üretenler ile beraberdir. Onlara dünyada ve ahirette rahmet edecektir. 

Bunun üzerine Rableri onlara karşılık verdi: "Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun -Ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]- çalışanın amelini zayi etmem. Binaen aleyh göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır. (Al-i Imran/195)

“Kuşkusuz şu inanan ve hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanlar ve barındırıp yardım edenler, evet işte bunlar, bazısı bazısının velisi olanlardır. İnanan ve hicret etmeyenlere gelince, hicret edene kadar, onlara yakınlık söz konusu değildir. Ve din uğrunda yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir halk zararına olmaksızın, onlara yardım etmeniz gerekir. Ve Allah yaptıklarınızı çok iyi görür.” (Enfal/72)

Ve zulme uğradıklarından sonra Allah yolunda hicret eden kişiler; kesinlikle Biz onları; şu sabretmiş ve sadece Rablerine tevekkül eden kimseleri bu dünyada güzel bir şekilde yerleştireceğiz. Ötekinin [ahiretin] ücreti ise daha büyüktür. Keşke onlar, bilselerdi. (Nahl/41)

Sonra şüphesiz senin Rabbin, eziyet edildikten sonra hicret eden, sonra cihad eden ve sabreden kimseler içindir. Şüphesiz senin Rabbin bundan sonra kesinlikle çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. (Nahl/110) H.Yılmaz

Allaha karşı yalan uyduran veya kendisine hak geldikten sonra onu ya­lanlayan kâfirlere karşı cihad edenlere doğru yollarımızı mutlaka gösteririz. Şüphesiz ki Allah, kâfirlere karşı savaşarak Allanın peygamberine ve dinine yardım edenlerle beraberdir. Onlan destekler ve onlara yardım eder. Taberi