(Hac - 12.Ayet)

<< Geniş Meal

Âl-i İmrân

“Hurûf-ı Mukatta‘a” [Kesik Harfler] diye adlandırılan bu harflerin neyi ifade ettiği kesin olarak bilinmemektedir. Bir uyarı veya gelecek âyetlere dikkat çekme ünlemi olabilecekleri gibi, Kur’ân'ın içyapısına ait önemli bir yapı taşı da olabilirler. Ayrıca Kur’ân indiği dönemde henüz rakamların icat edilmemiş olduğu ve rakam yerine Ebced harflerinin kullanıldığı dikkate alındığında, bu harflerin belirli sayıları ifade ediyor olması da mümkündür. İleriki dönemlerde yapılacak çalışmalar sonucunda bu harflerin işaret ettiği anlamların doğru şekilde te’vîl edilebileceği kanaatindeyiz. Ebced hesabına göre sûrenin başındaki harflerin sayı değerleri şöyledir:
 ا [elif] 1
 
ل [lâm] 30.
 
م [mîm] 40  H.Yılmaz

Bu âyette, Allah'ın, “Kendisinden başka ilâh olmayan hayy ve kayyûm” olduğu vurgulanmıştır.
Bu âyette yer alan özellikler Bakara/255'de [âyete'l-kürsi] daha detaylı olarak zikredilmişti. Burada kısaca yer almasının nedeni, bu sûrenin ilk pasajlarının Hristiyanlara yönelik olmasındandır. Çünkü Hristiyanlar, Îsâ'yı tanrılaştırarak küfre düşmüşlerdir. Burada Hristiyanların şirki reddedilmekte, onlara, Îsâ'nın bu vasıfları haiz olmadığı, Tanrı olarak kabul edilebilecek bir varlığın, “tek, hayy ve kayyûm” olması gerektiği bildirilerek tevhid inancı öğretilmektedir.
Bu âyette kısaca, Bakara/255'de ise detaylıca zikredilen ilâhî nitelikler hakkında şu açıklamayı yapmıştık:
Allah, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayandır, hayy'dır, kayyûm'dur. Kendisini uyuklama ve uyku yakalamaz. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O'nun içindir. Kendisinin izni olmadan yanında şefaat edecek olan kimmiş? O, onların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir. Onlar ise, O'nun dilediğinden başka ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsüsü, gökleri ve yeryüzünü kucaklamıştır. Onların ikisini de korunması O'na zor gelmez. Ve O, alî'dir, azîm'dir. (Bakara/255)
Müstakil bir necm olan bu âyet, evvelki âyetlere de, sonraki âyetlere de bağlanabilir. Ama müstakil olup Allah'ın sıfatları ve varlıklarla ilişkisi ciheti ön planda tutulmalıdır. Âyetin açık olan ifadesinde Allah'ın şu vasıfları vurgulanmıştır:
• Allah, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayandır.
• Hayy'dır [her zaman diridir], kayyûm'dur [her şeyi ayakta tutan, koruyan, diri ve bütün kâinatın idaresini bizzat yürüten, hiç bir şeyin gizli kalmadığı zattır].
• Kendisini uyuklama ve uyku tutmaz.
• Göklerde ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O'nun mülküdür.
• O'nun izni olmadan yanında kimse şefaat edemez.
• Allah, varlıkların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir.
• Varlıklar, O'nun dilediğinden başka ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar.
• Allah'ın kürsüsü, gökleri ve yeryüzünü kucaklamıştır.
• Göklerin ve yeryüzünün korunması Allah'a zor gelmez.
• O, alî'dir, azîm'dir.
Allah Kendisini şu âyetlerde de toplu olarak tanıtmaktadır:
De ki: “O, bir tek olan Allah'tır, samed olan Allah'tır, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Ve hiç bir şey O'na; sadece O'na denk olmamıştır.” (İhlâs/1-4)
O, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, rahmân'dır, rahîm'dir. O, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. O, melik, kuddûs, selâm, mü’min, müheymin, azîz, cebbâr, mütekkebbir'dir. Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, hâlık, bâri, musavvir Allah'tır. En güzel isimler O'nun içindir. Göklerde ve yerde olanlar O'nun için tesbîh ederler. Ve O, azîz'dir, hakîm'dir. (Haşr/22-24)
Allah'ın kayyûm sıfatı şu âyetlerde detaylandırılmıştır:
Peki, kazandığı şeyler ile birlikte her bir nefsin [kişinin] üzerinde ayakta duran o kişi kimdir? Onlar ise Allah'a ortaklar kıldılar. De ki: “Onları isimlendirin! Yoksa siz O'na yeryüzünde bilmediği bir şey mi haber vereceksiniz? Yoksa sözden açık olanı mı? Aslında şu, küfre sapmış olan kişilere planları güzel gösterildi de Yol'dan saptırıldılar. Allah kimi saptırırsa, artık onun için yol gösteren kimse yoktur. (Ra‘d/33)
Hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yok oluvermekten, Allah tutuyor. Andolsun ki eğer onlar [gökler ve yeryüzü] yok oluverirlerse, onları O'ndan sonra kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır. (Fâtır/41)
Âyetteki, O, onların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir ifadesi, “onların dünya ve âhiretteki konumlarını, geçmiş ve geleceklerini bilir” demektir. Onlar ise, O'nun dilediğinden başka ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar ifadesi ise, insanların Allah katındaki bilgiyi, ancak O'nun dilemesiyle alabileceğini ifade eder. H.Yılmaz

Müfessirlerin çoğu, mâ beyne yedeyhi ibaresiyle -lafzen, “elleri arasındaki”- burada “ondan (yani, Kur’an'dan) önce gelen vahiyler”in kasdedildiği görüşündedirler. Ancak bu yorum, fazla ikna edici değildir. Her ne kadar mâ zamirinin, bu bağlamda, daha önceki vahiylere ve özellikle Kitâb-ı Mukaddes'e işaret ettiğinde (yukarıdaki ibarenin Kur’an'ın diğer ayetlerindeki paralel kullanımlarından da anlaşılacağı gibi) en küçük bir şüphe yoksa da, mâ beyne yedeyhi deyimi, bizâtihî, “ondan -zaman olarak- önce gelen” değil, tersine, (2. surenin 247. notunda işaret ettiğim gibi,) “onun önüne konulmuş olan” anlamına gelir. Çünkü “o” zamiri burada Kur’an'a yönelik olduğundan, “onun elleri arasında” veya “ondan önce” mecazî ifadesi, “bilgi”ye işaret ediyor olamaz (2:255'de olduğu gibi). Ama Kur’an'ın “karşı karşıya bulunduğu” bir nesnel gerçekliğe, yani Kur’an'ın nazil olduğu dönemde onunla bir arada yaşayan şeylere işaret ettiği açıktır. Şimdi bunu, (a) Kur’an'da sık sık vurgulanan ve objektif bilimsel araştırmaların da tesbit ettiği, Kitâb-ı Mukaddes'in, binlerce yıllık zamanın akışı içinde büyük ve çoğu zaman keyfî değişikliklere maruz kaldığı gerçeği, ve (b) Kur’an'da öngörülen kanunların çoğunun Kitâb-ı Mukaddes'in kanunlarından farklı olduğu gerçeği ile birlikte ele aldığımızda zorunlu olarak şu sonuca varırız: Kitâb-ı Mukaddes'in Kur’an tarafından “tasdik”i, yalnızca, öncekinde geçerliliğini hâlâ sürdüren temel hakikatleri kapsar, yoksa onun zamanla kayıtlı düzenlemelerini yahut şimdiki metnini değil -başka bir deyişle, onun temel hakikatlerinden, Kur’an'ın nazil olduğu dönemde geçerliliği devam edenlerin tasdiki: işte, mâ beyne yedeyhi ibaresinin, bu bağlamda ve 5:46-48 yahut 61:6'da ifade ettiği anlam budur (ki burada Hz. İsa'nın, “Tevrat'tan [kendi yaşadığı dönemde] geçerliliğini hâlâ sürdüren kısımların” doğruluğunu tasdik etmesine işaret edilmektedir).Kur’an vahyinin tedricîliği, burada nezzele gramatik kalıbı ile vurgulanmaktadır. M.Esed

Tevrat ve İncil hakkında genel bir yanılgı vardır. Çünkü çoğu kişi Pentateuch'u (Eski Ahid'in ilk beş kitabı) Tevrat, Gospel'i (Yeni Ahid'in ilk dört kitabı) ise İncil olarak kabul eder. Bu yanlış anlama vahyin kendisinden şüpheler uyandırır ve şöyle bir soru akla gelebilir: "Bu kitaplar gerçekten Allah'ın kelamı mı? Kur'an-ı Kerim gerçekten bunların içindekileri tasdik mi ediyor?"
Aslında Kur'an'ın tasdik ettiği Tevrat, Pentateuch'un kendisi değildir; fakat O'nun içine serpiştirilmiştir. Aynı şekilde İncil de "Dört Gospel" değildir, fakat bu kitaplarda muhtevîdir.
Tevrat, Hz. Musa'ya (a.s.) kırk yıl süren peygamberliği müddetince verilen emir ve öğütlerden oluşur. Taş tabletlere kazınmış olan ve Tur Dağı'nda Musa'ya verilen On Emir de bunların içindedir. Geri kalan emir ve öğütleri ise Hz. Musa (a.s.) kendisi yazdırmıştır. Daha sonra on iki israil kabilesinin (sıbt) her birine, rehberlik etmesi için Tevrat'ın bir kopyasını vermiştir. Bir kopyası da dikkatle korunması için Levi'lere verilmiş ve taş tabletlerle birlikte Tabut'ta (On Emir'in muhafaza edildiği sandık) muhafaza edilmiştir. Bu Tevrat, Kudüs'ün ilk yakılıp yıkılmasına kadar tam bir kitap olarak kalmıştır. Fakat zamanla İsrailoğulları bu Kitab'a o denli ilgisiz, anlayışsız ve aldırmaz bir hale geldiler ki, Yoşiya'nın krallığı zamanında Süleyman Tapınağı tamir edilirken, başkâhin Hilkiya O'nu şans eseri buldu; fakat O'nun Tevrat olduğunu anlayamadı. O'nun sadece bir kanun kitabı olduğunu düşündü ve Kitab'ı krallık yazmanına antika bir eser olarak verdi. Bir sonraki, O'nu Kral Yoşiya'ya iletti. Kitap okununca Yoşiya elbiselerini yırttı ve Hilkiya ile diğerlerine Kitab'ın içindekiler hakkında Rabbe danışmalarını emretti. (II Krallar, 22:8-13). Nebukadanazor'un Kudüs'ü yağmalayıp Süleyman Tapınağını yıktığı dönemde, İsrailoğulları'nın durumu işte böyleydi. Bu şekilde uzun yıllardan beri bir köşede unutulmuş Tevrat'ın son kopyalarını da ebediyen kaybetmiş oldular.
İsrailoğulları, Babil'deki sürgünden ülkeleri Kudüs'e geri dönüp tapınağı tekrar yaptıklarında Ezra, Eski Ahid'i derledi. Ezra, halkının ileri gelen bazı adamlarını topladı ve onların yardımıyla şimdi Kitab-ı Mukaddes'in ilk 17 kitabını oluşturan İsrailoğulları'nın tüm tarihini yazdı. Bunlardan Çıkış (Eski Ahid'in ikinci kitabı Çev.) Leviller (Eski Ahit-3. kitap), Sayılar (Eski Ahit-4. Kitap), Tesniye (Eski Ahit-5. Kitap) Hz. Musa'nın (a.s.) hayatını anlatır. Ezra ve yardımcılarının bulup vahyin kronolojik düzenini gözönünde bulundurarak uygun yerlere yerleştirdikleri asıl Tevrat ayetlerini de içerir. Asıl Tevrat, Hz. Musa'nın (a.s.) hayat hikâyesi içine serpiştirilmiş bulunan ayetlerden oluşur ve bugün bile onları diğerlerinden ayırıp Musa'nın (a.s.) "Rabbiniz Allah diyor ki," dediği yerde asıl Tevrat başlar ve hayat hikâyesi yeniden başladığında Tevrat'ın o bölümü biter. Kitab-ı Mukaddes'in yazarı buralara açıklama ve yorum mahiyetinde bazı şeyler eklemiştir. Sıradan okuyucu işte bu yorumlardan asıl Tevrat'ı ayırdetmede yanılgıya düşer.
Bununla birlikte İlâhî Kitaplar'ın mahiyetini iyi bilenler, bir dereceye kadar bu yorumla, vahyolunan ayetleri ayırdedebilirler.
Kur'an'a göre sadece Pentateuch'un içine serpiştirilen bu bölümleri gerçek Tevrat'tır ve Kur'an sadece bu bölümleri tasdik eder. Bu ayetleri derleyip Kur'an'la karşılaştırarak sınayabiliriz. Orada veya burada ayrıntılarda bazı farklılıklarla karşılaşılabilir; fakat, iki kitabın ana öğretilerinde en ufak bir farklılık bile yoktur. Bugün bile bu iki Kitab'ın aynı kaynaktan geldiği açıkça görülebilir.
Aynı şekilde, İncil de Hz. İsa'nın (a.s.) hayatının son birkaç yılı boyunca sarfettiği, vahyolunan sözler ve konulardan oluşur.
Bu sözlerin Hz. İsa'nın (a.s.) hayatı esnasında derlenip kaydedildiğinden emin olamayız. Moffat, Kitab-ı Mukaddes tercümesine yazdığı önsözde şöyle diyor: "İsa (a.s.) hiçbir şey yazmadı ve bir müddet için havarileri de O'nunla ilgili hiçbir kayıt tutma ihtiyacı duymadılar. O halde tarihte İsa ile ilgili bize ulaşan bilgiler Filistinli ilk havarilerin sözlerine ve derlemelerine dayanıyor. Bunların ne zaman yazıya geçirildiğini söyleyemeyiz. Fakat en azından onlardan bir tanesi her halde yaklaşık M.S. 50 yıllarında yazılı halde mevcut idi." Her ne ise, ölümünden yıllar sonra Hz. İsa'nın (a.s.) hikâyeleri dört incil (Gospel) şeklinde derlendiği zaman (Markos'un tertiplendiği zaman, ilki M.S. 65-67 yıllarında düzenlenmiştir), O'nun bazı yazılı veya ezberde kalan sözleri, tarihsel sıralamaya göre uygun yerlere konulmuştur. Yani ilk dört Gospel'in İncil olmadığı, yani Hz. İsa'nın (a.s.) söz ve rivayetlerinden oluşmadığı, fakat onları içerdiği çok açıktır. Yazarların eserlerinde Hz. İsa'nın (a.s.) sözlerini diğerlerinden ayırmak için tek bir aracımız var: Yazarların "İsa şunu söyledi ve öğretti" dediği yerlerde İncil başlar ve hikâyeye geri döndüklerinde İncil biter. Kur'an'a göre sadece bu bölümler İncil'dir ve Kur'an sadece bu bölümleri tasdik eder. Eğer bu bölümler derlenir ve Kur'an'la karşılaştırılırsa, ikisi arasında ciddî bir fark görülmez. Eğer bazı ufak farklılıklar varmış gibi görünüyorsa, bunlar da ön yargısız bir düşünce sonucunda ortadan kaldırılabilir. Mevdudi

Kur’an'da sık sık zikredilen İncil'in bugün Dört İncil olarak bilinen kitaplar ile aynı olmadığına dikkat edilmelidir. Kur’an'ın atıfta bulunduğu İncil, Hz. İsa'ya indirilen ve çağdaşlarınca, Arapçalaştırılmış şekliyle İncîl kelimesinin de kökeni olan Yunanca Evangelion (Müjdeli Haber) terimi ile adlandırılan, o günden beri kayıp orijinal vahye işaret etmektedir. Bunun, Sinoptik İnciller'in (Synoptic Gospels) çoğu malzemesinin ve Hz. İsa'ya izafe edilen bazı öğretilerin kaynağı olduğu söylenebilir. Onun kaybolmuş ve unutulmuş olduğu gerçeğine Kur’an'ın 5:14. ayetinde değinilmektedir. Yukarıda furkân'ı “doğruyla eğriyi birbirinden ayırd etmeye yarayan gerçeklik bilgisi” olarak çevirmem konusunda ayrıca bkz. 2: 53'deki benzer ifade ile ilgili not 38. M.Esed

Bu âyetlerde, Ehl-i Kitabın, özellikle de Hristiyanların Son Peygamber ve Son Kitabı tanımasına yönelik bir giriş yapılmakta ve Hristiyanlara, “Daha evvel Tevrât ve İncîl'i indirdiği gibi Furkân'ı [Kur’ân'ı] da indirmiştir. Bunda anormal bir durum yoktur. Buna da inanmalısınız. Aksi takdirde çok çetin bir azap ile azaplandırılacaksınız. Allah'a karşı koyamazsınız. Allah, suçluları yakalar ve cezalandırır” mesajı verilmektedir.
Âyetteki, kendisinin iki eli arasındakiler ifadesi ile kastedilen, “önceki ilâhî kitapların Kur’ân'da yer alan kısımları”dır. Bu demektir ki, mevcut Kitab-ı Mukaddes'in hepsi Allah'ın gönderdiği vahiylerden değildir. Bir kısmı Ehl-i Kitap bilginlerince eklenmiş, bir kısmı da tahrif edilmiştir. Geriye kalanlar ise Kur’ân tarafından doğrulanmaktadır.
TEVRÂT
Mûsâ peygambere verilen kitabın adı olan Tevrât'ın, sözcük olarak ne anlama geldiği hususunda şunlar söylenebilir:
التّورية [Tevrât] kelimesi, çakmak taşının alevi görüldüğü vakit kullanılan و ر ى [v-r-y] kelimesinden türemiş olup “aydınlık ve nûr” demektir.
Klâsik kaynaklarda Tevrât kelimesinin, tevriye'den alındığı da söylenmiştir. Bu ise, “bir şeyi tariz yoluyla [üstü kapalı] açıklarken, diğer tarafını gizlemek” demektir. “Adeta Tevrât'ın çoğunluğu, gereken tasrih ve açıklamadan yoksun olup birtakım tariz ve işaretlerden meydana geldiğinden, bu isim verilmiş gibidir” şeklinde açıklamalar da mevcuttur. Bu sözcüğün, Süryânice veya İbrânice olması daha büyük bir ihtimal olmakla birlikte, Arapça olduğu var sayıldığında v-r-y'den türediği ve “aydınlık-nûr” anlamına geldiği söylenebilir. Zira Allah Tevrât'ı şöyle nitelemiştir:
Ve andolsun ki, Mûsâ ve Hârûn'a Furkân'ı ve ğaybda Rabb'lerine haşyet duyan, Sâ‘at'ten [kıyâmetin kopmasından] içleri titreyen takvâ sahipleri için bir ışığı ve öğüdü verdik. (Enbiyâ/48-49)
Ve hani Biz, doğru yolu bulursunuz diye, Mûsâ'ya, o kitabı ve Furkân'ı vermiştik. (Bakara/53)
İçinde hidâyet ve nûr bulunan Tevrât'ı, şüphesiz Biz indirdik. Teslim olmuş kişiler olan peygamberler onunla Yahûdilere hükmederler, rabbaniler [kendilerini Allah'a adamış kişiler] ve ahbar [âlimler] da, Allah'ın kitabından kendilerinden korumaları istenilen ve kendilerinin de üzerine tanıklık ettikleri şeylerle hükmederler. İnsanlara saygı duyup ürpermeyin, Bana saygı duyup ürperin. Benim âyetlerimi de az bir paraya satmayın. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir. (Mâide/44)
İNCİL
 الإنجيل [İncîl], sözcüğünün de Süryanice veya İbranice olduğu genel kabul görmesine rağmen, Arapça olduğu var sayılarak anlamı üzerinde durulabilir:
İncîl kelimesi, “asl” demek olan  النجل [en-necl] kelimesinden if‘îl vezninde bir kelime olup çoğulu,  اناجل [enâcîl] gelir. Kişinin aslı olduklarından dolayı, –anne ve babası kastedilerek– “Allah onun iki nâciline de lânet etsin” denilir.
İncîl, birçok ilim ve hikmetin aslı demektir.
İncîl kelimesinin, “bir şeyi çıkartmak, hâlini anlatmak” için kullanılan, neceltü'ş-şey’e tabirinden geldiği de söylenmiştir. Buna göre, kendisi vasıtasıyla birçok ilim ve hikmet elde edildiği için ona İncîl ismi verilmiş olmaktadır. Çocuğa ve soy-sopa, –anne-babasından çıktığı için– neci denilmesi bundan dolayıdır.
Necl, aynı zamanda “sızıntı hâlinde çıkan su” demektir. Su bir yerden sızıntı hâlinde çıktığı vakit, استنجلت الأرض و بها نجال [istenceletil arzu ve biha nicâlün]ifadesi kullanılır. İşte bundan dolayı İncîl'e bu ad verilmiştir. Zira yüce Allah, onun vasıtasıyla, silinip izi kaybolmuş hakkı ortaya çıkarmıştır.
İncîl kelimesinin, “gözün genişliği”ni ifade etmek üzere kullanılan necel'den alınma olduğu da söylenmiştir. Geniş bir mızrak yarasını ifade etmek için, سنان منجل [sinânü mincel] tabiri kullanılır. Bu anlam göz önünde bulundurularak, İncîl'e bu isim verilmiştir. Çünkü İncîl, onlar için çıkartılan, genişletilen ve onlar için hem nûr, hem aydınlık olan aslî bir kaynaktır.
Tevrât ve İncîl ile ilgili merhum Mevdûdî'nin bir açıklamasını naklediyoruz:
Tevrât ve İncîl hakkında genel bir yanılgı vardır. Çünkü çoğu kişi Pentateuch'u [Eski Ahid'in ilk beş kitabını] Tevrât, Gospel'i [Yeni Ahid'in ilk dört kitabını] ise İncîl olarak kabul eder. Bu yanlış anlama vahyin kendisinde şüpheler uyandırır ve şöyle bir soru akla gelebilir: “Bu kitaplar gerçekten Allah'ın kelamı mı? Kur’ân-ı Kerîm gerçekten bunların içindekileri tasdik mi ediyor?”
Aslında Kur’ân'ın tasdik ettiği Tevrât, Pentateuch'un kendisi değildir; fakat onun içine serpiştirilmiştir. Aynı şekilde İncîl de, “Dört Gospel” değildir, fakat bu kitaplarda muhtevîdir.
Tevrât, Hz. Mûsâ'ya (a.s) 40 yıl süren peygamberliği müddetince verilen emir ve öğütlerden oluşur. Taş tabletlere kazınmış olan ve Tûr dağı'nda Mûsâ'ya verilen On Emir de bunların içindedir. Geri kalan emir ve öğütleri ise Hz. Mûsâ (a.s) kendisi yazdırmıştır. Daha sonra 12 İsrâîl kabilesinin [sıbt] her birine, rehberlik etmesi için Tevrât'ın bir kopyasını vermiştir. Bir kopyası da dikkatle korunması için Levi'lere verilmiş ve taş tabletlerle birlikte tâbût'ta [On Emir'in muhafaza edildiği sandıkta] muhafaza edilmiştir. Bu Tevrât, Kudüs'ün ilk yakılıp yıkılmasına kadar tam bir kitap olarak kalmıştır. Fakat zamanla İsrâîloğulları bu Kitab'a o denli ilgisiz, anlayışsız ve aldırmaz bir hâle geldiler ki, Yoşiya'nın krallığı zamanında Süleymân Tapınağı tamir edilirken, başkâhin Hilkiya onu şans eseri buldu; fakat onun Tevrât olduğunu anlayamadı. Onun sadece bir kanun kitabı olduğunu düşündü ve Kitab'ı krallık yazmanına antika bir eser olarak verdi. Bir sonraki, onu Kral Yoşiya'ya iletti. Kitap okununca Yoşiya elbiselerini yırttı ve Hilkiya ile diğerlerine Kitab'ın içindekiler hakkında Rabbe danışmalarını emretti. (II. Krallar, 22:8-13). Nebukadanazor'un Kudüs'ü yağmalayıp Süleymân Tapınağı'nı yıktığı dönemde, İsrâîloğulları'nın durumu işte böyleydi. Bu şekilde uzun yıllardan beri bir köşede unutulmuş Tevrât'ın son kopyalarını da ebediyen kaybetmiş oldular.
İsrâîloğulları, Bâbil'deki sürgünden ülkeleri Kudüs'e geri dönüp tapınağı tekrar yaptıklarında Ezra, Eski Ahid'i derledi. Ezra, halkının ileri gelen bazı adamlarını topladı ve onların yardımıyla şimdi Kitab-ı Mukaddes'in ilk 17 kitabını oluşturan İsrâîloğulları'nın tüm târihini yazdı. Bunlardan Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye Hz. Mûsâ'nın (a.s) hayatını anlatır. Ezra ve yardımcılarının bulup vahyin kronolojik düzenini göz önünde bulundurarak uygun yerlere yerleştirdikleri asıl Tevrât âyetlerini de içerir. Asıl Tevrât, Hz. Mûsâ'nın (a.s) hayat hikâyesi içine serpiştirilmiş bulunan âyetlerden oluşur ve bugün bile onları diğerlerinden ayırıp Mûsâ'nın (a.s) “Rabbiniz Allah diyor ki” dediği yerde asıl Tevrât başlar ve hayat hikâyesi yeniden başladığında Tevrât'ın o bölümü biter. Kitab-ı Mukaddes'in yazarı buralara açıklama ve yorum mahiyetinde bazı şeyler eklemiştir. Sıradan okuyucu işte bu yorumlardan asıl Tevrât'ı ayırt etmede yanılgıya düşer.
Bununla birlikte İlâhî Kitaplar'ın mahiyetini iyi bilenler, bir dereceye kadar bu yorumla, vahyolunan âyetleri ayırt edebilirler.
Kur’ân'a göre sadece Pentateuch'un içine serpiştirilen bu bölümler gerçek Tevrât'tır ve Kur’ân sadece bu bölümleri tasdik eder. Bu âyetleri derleyip Kur’ân'la karşılaştırarak sınayabiliriz. Orada veya burada ayrıntılarda bazı farklılıklarla karşılaşılabilir; fakat, iki kitabın ana öğretilerinde en ufak bir farklılık bile yoktur. Bugün bile bu iki Kitab'ın aynı kaynaktan geldiği açıkça görülebilir. Aynı şekilde, İncîl de Hz. Îsâ'nın (a.s) hayatının son birkaç yılı boyunca sarfettiği, vahyolunan sözler ve konulardan oluşur.
Bu sözlerin Hz. Îsâ'nın (a.s) hayatı esnasında derlenip kaydedildiğinden emin olamayız. Moffat, Kitab-ı Mukaddes tercümesine yazdığı önsözde şöyle diyor: “Îsâ (a.s) hiç bir şey yazmadı ve bir müddet için havarileri de o'nunla ilgili hiç bir kayıt tutma ihtiyacı duymadılar. O hâlde târihte Îsâ ile ilgili bize ulaşan bilgiler Filistinli ilk havarilerin sözlerine ve derlemelerine dayanıyor. Bunların ne zaman yazıya geçirildiğini söyleyemeyiz. Fakat en azından onlardan bir tanesi her hâlde yaklaşık M.S. 50 yıllarında yazılı hâlde mevcut idi.” Her ne ise, ölümünden yıllar sonra Hz. Îsâ'nın (a.s) hikâyeleri 4 İncîl [Gospel] şeklinde derlendiği zaman (Markos'un tertiplendiği zaman, ilki M.S. 65-67 yıllarında düzenlenmiştir), o'nun bazı yazılı veya ezberde kalan sözleri, târihsel sıralamaya göre uygun yerlere konulmuştur. Yani, ilk Dört Gospel'in İncîl olmadığı, yani Hz. Îsâ'nın (a.s) söz ve rivâyetlerinden oluşmadığı, fakat onları içerdiği çok açıktır. Yazarların eserlerinde Hz. Îsâ'nın (a.s) sözlerini diğerlerinden ayırmak için tek bir aracımız var: Yazarların “Îsâ şunu söyledi ve öğretti” dediği yerlerde İncîl başlar ve hikâyeye geri döndüklerinde İncîl biter. Kur’ân'a göre sadece bu bölümler İncîl'dir ve Kur’ân sadece bu bölümleri tasdik eder. Eğer bu bölümler derlenir ve Kur’ân'la karşılaştırılırsa, ikisi arasında ciddî bir fark görülmez. Eğer bazı ufak farklılıklar varmış gibi görünüyorsa, bunlar da ön yargısız bir düşünce sonucunda ortadan kaldırılabilir.
Burada Kur’ân'ın hakk ile indirildiği ifade edilmektedir. Kur’ân'ın hakk ile indirilmiş olmasından maksat, içerisinde geçmişe ait nakledilen bilgilerin doğruluğu, geleceğe ait verilen sözlerin gerçekliği, emir ve yasaklarının insanlık için gerekli olduğu, insanın eğitimine yönelik öğretilenlerde iyi-kötü, güzel-çirkin, hakk-bâtıl ayırımının yapıldığı, insanlar arası ilişkilere yönelik adalet ve hakkaniyeti içerdiği ve kendisinde çelişki, tutarsızlık, eğrilik olmadığıdır. Kur’ân'ın bu özellikleri farklı âyetlerde yüzlerce defa yer almıştı.
Buradaki bir başka nokta da Kur’ân'ın, “kendisinden önceki kitapların doğru olan bölümlerini tasdik eden bir kitap” olmasıdır. Eğer Kur’ân onları tasdik etmeseydi, Kur’ân'ın Allah tarafından indirildiği hususunda şüphe olurdu. Çünkü Kur’ân, Allah'tan indirilmeseydi, diğer kitaplara uygun olmayabilirdi. Zira Peygamber, hiç bir bilginle görüşmemiş, hiç kimseye talebelik yapmamış ve hiç kimseden bir şey okumamıştı. Allah bütün peygamberleri, zâtını bir tanımaya, Kendisine inanmaya, O'na yakışmayan şeylerden Kendisini tenzih etmeye, kulların yararına olan ilkeleri bildirmeye ve uygulamaya davet etmek için göndermiştir. O nedenle Kur’ân, bütün bu hususlarda önceki kitapların tahrif edilmemiş bölümlerini doğrulamakta ve peygamberler arasında fark gözetmemektedir:
Elçi, kendi Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler: “Biz Allah'ın elçileri arasında ayırım yapmayız.” Ve “Biz duyduk ve itaat ettik. Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak Sanadır” dediler. (Bakara/285)
Âyetteki, Furqân'ı da O indirdi ifadesindeki furkân'dan, öncelikli olarak Kur’ân anlaşılır. Zira Kur’ân, daha evvel Furqân olarak nitelenmişti.
Bu âyette Kur’ân'ın “furqân” özelliği ön plâna çıkarılmıştır. Kur’ân'ın isimlerinden biri olan  الفرقان [furqân] sözcüğü, “iki şeyi birbirinden ayırmak” anlamındaki  فرق [farq] kökünden türemiştir ve  فارقة [fâriqa] sözcüğü ile aynı anlama gelir. Yaygın kullanımına bakıldığında, farq sözcüğünün türevleri olan tefriq, firaq, firqat, fırqa, tefriqa, feriq sözcüklerinin somut şeyler [mahsûsât] için; فارقات [fâriqât],  فاروق [fârûq] ve الفرقان [furqân] sözcüklerinin ise soyut şeyler [ma‘kûlât] için kullanıldığı görülür.
Bakara/53 ve Enbiyâ/48'de Mûsâ peygambere verilen Furqân, soyut şeyler olan hakk ile bâtılı, iman ile küfrü, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü birbirinden ayırdığı için Kur’ân'a da isim olarak verilmiştir. Halife Ömer'e verilen “fârûq” unvanı da, onun hakk ile bâtılı iyi ayırmasından dolayıdır.
Kur’ân'ın, “Furqân” olarak anıldığı birçok âyet vardır:
Ramazan ayı öyle bir aydır ki, onun içinde insanlara yol gösteren, hidâyetten açıklamalar ve Furqân olarak Kur’ân indirildi. (Bakara/185)
Âlemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furqân'ı [ayırıcı'yı] indiren ne cömerttir [ne bol nimet verendir]! (Furkân/1)
Aslında “Furqân”, ilâhî kitapların genel bir niteliğidir.
Âyetin son bölümündeki, Şüphesiz Allah'ın âyetlerini inkâr eden şu kimseler, çetin bir azap kendileri için olanlardır. Allah, azîz'dir, intikam sahibidir [suçluları yakalayıp cezalandırmak sûretiyle adaleti sağlayandır] ifadesiyle, gerçeği bile bile inkâr eden ve akıllarını kullanmayanlar tehdit edilmektedir. H.Yılmaz

Yani, "O, bütün evren hakkında tam, mükemmel ve kesin bir bilgiye sahiptir. Bu nedenle O'nun indirdiği Kitap'ta da Hakk'tan (Gerçek) başkası yer almaz. O halde Hakk (Gerçek) ancak Alim (her şeyi bilen) ve Hakim (Hikmet sahibi) olanın indirdiği o kitaptan öğrenilebilir." Mevdudi

Bu, iki önemli noktayı ima eder:
a. Allah sizin yaradılışınızı sizden veya bir başkasından daha iyi bilir; o halde sizin için O'nun gönderdiği hidayet'e tâbi olmaktan başka alternatif yoktur.
b. Ana rahmine düştüğünüzden beri hayatınızın her safhasında sizin, küçük büyük bütün ihtiyaçlarınızı karşılayan merhamet sahibi Allah'ın, sizin hayatınızın her şeyden öte en büyük ihtiyacı olan hidayeti (doğru yolu) bulmanızı sağlamayı ihmal etmesi mümkün değildir. Mevdudi 

Bu âyetlerde de Allah, Kendisini tanıtmakta ve özellikle Hristiyanlara, Allah'ın her şeyi bildiği, O'na hiç bir şeyin gizli kalmadığı, Allah'ın rahimlerde yaratılan bebeği dilediği gibi şekillendirdiği, O'ndan başka ilâh olmadığı, yenilmezliği ve yasa koyuculuğu vurgulanıp ilâhlaştırılan Îsâ'nın bu özelliklere sahip olmadığı ima edilerek, Îsâ'nın, nasıl ilâh veya ilâhın oğlu olabileceğini düşünmeleri gerektiği mesajı verilmektedir.
Allah'ın burada zikredilen nitelikleri birçok âyette yer almıştı. Bunlardan birkaçını hatırlatıyoruz:
Ğaybın anahtarları da yalnızca O'nun katındadır. O'ndan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın. (En‘âm/59)
İşte bunlar [Nûh ile ilgili anlatılanlar], sana vahyettiğimiz ğayb haberlerindendir. Bunları sen ve kavmin bundan önce bilmiyordunuz. Şu hâlde sabret. Şüphesiz âkıbet, takvâlı davrananlarındır. (Hûd/49)
O, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, rahmân'dır, rahîm'dir. O, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. O, melik, kuddûs, selâm, mü’min, müheymin, azîz, cebbâr, mütekkebbir'dir. Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. O, hâlık, bâri, musavvir Allah'tır. En güzel isimler O'nun içindir. Göklerde ve yerde olanlar O'nun için tesbîh ederler. Ve O, azîz'dir, hakîm'dir. (Haşr/22-24)
Ve andolsun ki Biz, insanı seçilmiş bir çamurdan yarattık. Sonra onu çok dayanıklı bir karargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir embriyo olarak yarattık. Sonra o embriyoyu bir et parçası olarak yarattık. Sonra o bir et parçasını kemikler olarak yarattık. Nihâyet o kemiklere de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka yaratılışta yeniden kurduk. İşte, yaratıcıların en güzeli Allah ne cömerttir! Sonra şüphesiz sizler, bunların ardından mutlaka öleceksiniz. Sonra şüphesiz siz, kıyâmet gününde diriltileceksiniz. (Mü’minûn/12-16)
Ey insan! Üstün kerem sahibi olan, seni yaratan, sonra da sana bir düzen içinde biçim veren, sonra da seni dengeleyen, dilediği bir sûrette seni tertip eden Rabbine karşı seni aldatan şey nedir? (İnfitâr/6-8)
Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah'ın semadan bir su indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde ve onda [yeryüzünde], her deprenen canlılardan yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yeryüzü arasında emre hazır olan bulutta, şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette âyetler vardır. (Bakara/164)
Bu âyetlerde ayrıca, insanın yaratılışına kimsenin müdahalesinin olmadığı-olamayacağı ve tüm yaratılış aşamalarının bir plan dâhilinde gerçekleştiği, tesadüfe yer olmadığı bildirilmektedir:
Ey insanlar! Biz sizi, bir erkek ile bir dişiden yarattık, birbirinizle tanışasınız diye sizi uluslara ve oymaklara ayırdık. Şüphesiz ki, Allah katında en değerliniz, en takvâlı olanınızdır. Gerçekten Allah bilendir, haberdardır. (Hucurât/13)
O, sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan eşini kıldı [yaptı]. Ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, yaratılıştan sonra bir yaratılışla yaratıyor. İşte bu, mülk [krallık, hâkimiyet] yalnız Kendisinin olan Rabbiniz Allah'tır. O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? (Zümer/6)
Göklerin ve yeryüzünün hükümranlığı yalnız Allah'ındır. O, dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk bahşeder, dilediğine de erkek çocuk bahşeder. Yahut Allah onları erkek ve kız olmak üzere eşleştirir. Dilediğini de kısır kılar. Şüphesiz O, en iyi bilendir, çok güçlü olandır. (Şûrâ/49-50)
Buradaki, dilediği şekilde ifadesi, “erkeklik, dişilik, güzellik, çirkinlik, siyahlık, beyazlık, uzunluk, kısalık, azaların sağlıklı olması yahut herhangi bir noksanlık vs.” olarak anlaşılabilir. Bu konuda detaylı bilgi İnfitâr sûresi'nde verilmiştir. H.Yılmaz

Yukarıdaki pasaj, Kur’an'ın anlaşılmasında bir anahtar olarak görülebilir. Taberî, âyâtun muhkemâtun (“açık ve kesin hükümlü mesajlar”) ifadesini, fukahânın ve dilbilimcilerin nass olarak tarif ettikleri şey, yani, ifade tarzları itibariyle açık ve açıklayıcı (zâhir) olan emir ve beyanlar (karş. Lisânu'l-‘Arab, nass maddesi) ile özdeş görür. Sonuçta Taberî, yalnızca Kur’an'ın birden fazla yorumu kabul etmeyen emir ve beyanlarını muhkem ayet sayar (ki bu, tabiatıyla, belli bir muhkem âyet'in anlam ve sonuçları konusundaki görüş farklılıklarını dışlamaz). Ancak bana göre, yukarıdaki tanıma uymayan herhangi bir Kur’an pasajını müteşâbih (allegorical) olarak görmek, çok dogmatik bir düşünce tarzı olur. Çünkü Kur’an'da, birden çok yoruma müsait olduğu halde, müteşâbih olmayan birçok ifade/beyan vardır -tıpkı, müteşâbih ifade tarzlarına rağmen, araştırıcı akla tek bir anlam ilham eden pek çok ibare ve pasaj bulunduğu gibi. Bu sebeple, müteşâbih âyetler, mecazî olarak ifade edilen ve doğrudan birçok kelime ile anlatılma yerine istiâre yoluyla işaret edilen anlamı yansıtan Kur’an pasajları olarak tanımlanabilir. Muhkem âyetler, “ilahî kelâmın özü” (ummu'l-kitâb) olarak tanımlanmıştır. Çünkü bunlar, mesajın temelini teşkil eden ana ilkeleri ve özellikle ahlakî ve sosyal öğretileri kapsar. İşte müteşâbih âyetler, ancak bu açık şekilde ifade edilen ilkeler ışığında doğru olarak yorumlanabilirler. (Kur’an'daki sembolizm ve müteşabihat konusu ile ilgili daha detaylı bir tartışma için bkz. Ek I.)

Burada işaret edilen karışıklık, müteşâbih (allegorical) bölümleri “keyfî şekilde yorumlama”nın bir sonucudur (Zemahşerî).Lafzen, “ona”.  -  8 İlk müfessirlerin çoğuna göre, bu, ğayb kategorisine, yani, insan kavrayışının ve tahayyülünün ötesindeki gerçeklik alanına giren ve bu yüzden müteşâbih (allegorical) terimler dışındaki bir yolla insana anlatılamayan metafizik konulara -mesela, Allah'ın sıfatları, zaman ve sonsuzluğun kesin anlamı, ölünün yeniden dirilmesi, Hesap Günü, cennet ve cehennem, melek olarak tanımlanan varlıkların veya güçlerin mahiyeti vb.- değinen müteşâbih pasajların yorumuna işaret etmektedir. Ancak klasik müfessirlerin bu görüşünün, metafizik konularla ilgili olmadıkları halde maksadı ve ifade tarzı tamamiyle müteşabih olan birçok Kur’an pasajını dikkate almadığı görülür. Bana göre, bu şekildeki müteşabihatın mahiyetine ve fonksiyonuna gerekli dikkat gösterilmeden yukarıdaki pasajın doğru şekilde anlaşılması mümkün olmaz. Gerçek bir müteşabih, doğrudan ve açık terimlerle aynı kolaylıkla anlatılabilecek olan bir şeyin bambaşka renkli ifadelerle tasvirinden farklı olarak, karmaşıklığından dolayı doğrudan ve açık terimler yahut önermelerle yeterli biçimde ifade edilemeyen ve bu karmaşıklık sebebiyle, detaylı bir “ifadeler” demeti olarak değil de genel bir zihinsel imaj olarak ancak sezgi yoluyla kavranabilen şeyleri mecazî bir şekilde ifade etmeyi kapsar: Ve sanıyorum, “Allah'tan başka kimse onun kesin anlamını bilemez” ibaresinin anlamı budur. M.Esed                                                       Muhkem açık, kesin, yalın ve kat'î demektir. Muhkemât ise, hiçbir belirsizlik gölgesine düşürmeksizin anlamlarını çok açık olarak ifade eden Kur'an ayetleridir. Bu ayetler yanlış anlamaya çok az meydan bırakacak şekilde anlamlarının çok açık ve kesin olması için böyle ifade edilmişlerdir. Bu ayetler Kitab'ın ana prensiplerini oluştururlar; yani, Kur'an'ın gerçekleştirmek için indirdiği amacı ancak ve ancak bu ayetler belirler. Bunlar dünyayı İslâm'a çağırır, öğütler verir ve uyarılarda bulunur. Yanlış inanç ve uygulamaları reddedip doğru hayat nizamını bu ayetler ortaya koyar.
Dinin esaslarını açıklayıp, inançla ibadetleri, görevle sorumlulukları, emir ve yasakları bunlar bildirir. Bu nedenle Hakk'ı arayan bir kimse, kendi ihtiyaçlarına ancak bunlar cevap verebileceği için bu ayetlere başvurmalıdır. Doğal olarak böyle bir kimse bu ayetler üzerinde duracak ve bunlardan en fazla faydayı elde etmeye gayret edecektir.
Müteşabihat, birden fazla anlama gelebilen ayetlerdir. Bu ayetlerin amacı evren hakkında, onun başlangıcı ve sonu, insanın evrendeki konumu gibi konularda bir miktar bilgi vermektir. Çünkü bu tip bilgiler, herhangi bir hayat sistemini formüle etmede esas teşkil ederler. Hiçbir dilin, henüz insan duyuları tarafından algılanmamış, hiçbir insan tarafından duyulmamış, koklanmamış dokunulmamış ve tadılmamış bu doğa-üstü şeyleri ifade edecek kelime, ifade, deyim vs. sahip olmadığı bilinen bir şeydir. Bu doğa-üstü şeylerin, insan hayatı sözkonusu edilerek anlatılmasının nedeni işte budur. Kur'an'ın insan dilinde birden çok anlama gelebilecek müphem ifadeler kullanmasının nedeni de budur.
O halde bu ayetlerin en önemli faydasının, kişinin gerçekliğe yaklaşmasının ve onun bu gerçekliği bu şekilde kavramasını sağlamak olduğu söylenebilir. Bu nedenle bu ayetlerin asıl manalarını belirlemek için ne denli çaba sarfedilirse, o denli şüphe ve belirsizlik içine düşülür. Bunun bir sonucu olarak kişi, gerçekliği (reality) bulmayı hiçbir zaman başaramaz, hatta ondan uzaklaşır ve sapıklığa düşer. Bu yüzden Hakk'ı arayanlar ve gereksiz şeylerin peşinde koşmayanlar, bu müphem ayetlerden aldıkları yalın gerçeklik anlayışıyla yetinirler ve bu da onların Kur'an'ı anlamalarını sağlar. Bu tür kişiler tüm dikkatlerini anlamları açık ve kesin ayetleri anlamakta kullanırlar. Diğer taraftan gereksiz şeylerden hoşlanan ve fitne peşinde koşanlar, zamanlarını ve enerjilerini bu anlamı belirsiz olan ayetleri yorumlamada harcarlar.
Bu şöyle bir soruya neden olabilir: Kişi müteşabih ayetlerin gerçek anlamını bilmediği halde nasıl onların hak olduğuna inanabilir? Bu soruya şöyle cevap verilebilir: Müteşabih (müphem) ayetler yorumlandığında değil, muhkem (anlamı açık ve kesin) ayetler iyice incelendiğinde, bu inceleme, anlayışlı bir kişiyi Kur'an'ın gerçekten Allah'ın kelâmı olduğu inancına götürür. Muhkem ayetleri inceleme, kişiyi bir kez Kitab'ın gerçekten Allah'tan olduğu inancına götürdükten sonra, müteşabih ayetler onun zihninde şüphelere yol açmaz ve kişi bu ayetlerden anladığı en basit anlamı kabul edip, ayet anlamlarında karmaşıklıklara rastlandığında ise, bunları bir tarafa bırakır. Kılı kırk yarıp onları araştıracağına Allah'ın Kelâmı'na bütün olarak inanır ve dikkatini daha faydalı işlere yöneltir. Mevdudi 

“Müteşabih” çok anlamlı demektir. Genellikle tefsir ve çevirilerde bu ayetin son kısmını şöyle çevirirler. “Onların gerçek anlamını ise, Allah’tan başkası bilmez. Derin bilgiye sahip olanlar, O’na inandık. Hepsi Rabbimiz katındandır derler. Çok anlamlı ayetleri anlamlandırırken niyet, inanç, bilgi ve derin bilinç düzeyi çok önemlidir.Kötü niyetli ve bilinç düzeyi düşük insanlar çok anlamlı ayetleri bağlamından koparırlar veya “çok anlamlı” ayetlerin her çağda o topluma yol gösterecek anlamının düşünen insanlarca bulunabileceği mucizevi ayetler olduğunu görmezlikten gelirler. “Dini sadece Allaha has kılan” ve Kurana içtenlikle inanan her hangi bir müslümanın, Kuranın “muhkem” ayetlerini anlayabilmek için alim olmasına gerek yoktur. İçtenlikle inanan bir Müslüman olması ve kendince Kuran bilgisine sahip olma gayreti yeterlidir. Ancak çok anlamlı ayetlerin (müteşabih) uygun anlamlarını kavrayabilmek ve onları o çağın toplumunun ve insanının yararına, onların anlayacağı bir şekilde sunabilmek için, inanmanın ötesinde bir bilgiye ve araştırmaya gereksinim vardır. İşte bu ayet, çok anlamlı (müteşabih) ayetlerle ilgili olarak, bu bilimsel uzmanlık alanına işaret buyurmaktadır.Eğer onları Allahtan başkası bilmez dersek, o zaman, bu ayetin demek istediğini kavramak ve bağlamından koparmadan yorumlamak çabasındaki insanları ve hatta derin ilim sahiplerini, Kuranın, her çağa yol gösterebilecek ayetlerini anlamlandırmaktan caydırmak olur ki, o takdirde Kuranın çağlar boyu gelecek toplumlara yol göstericiliği önlenmiş olur. Böyle bir anlayış ise, Kuranın tüm dünya insanlığına hitap eden, evrensel bir kitap olduğu gerçeğini gölgeler.M.Sağ

Kitabın Özellikleri:

 

1. (Sana kitabı indiren O'dur).

Ayetin bu bölümü üçüncü ayetin ilk bölümüne bağlanmaktadır. Buradaki kitap kavramı Bakara/2'de açıklanmıştı. Kitap kavramı, ilahî kelamı ve onun hükümlerini kapsamına alan vahyi ifade etmektedir.

Yüce Allah kayyum sıfatı gereği, insanların ihtiyaç duydukları manevî do­nanımlarını sağlamak, inanç duygularını tatmin etmek ve çeşitli ilişkiler ağı­nı bozmadan hayatını sürdürebilmelerini temin etmek için vahiy, yani kitap vasıtasıyla insanları eğitime tabi tutmuştur.

Hz. Muhammed'e kitabın Allah tarafından gönderildiği ve onun tarafın­dan yazılmadığı ısrarla vurgulanmaktadır. Çünkü insanların zorlandığı önemli iman konularından biri kitabın nasıl indirildiği meselesidir. O neden­le Yüce Allah, ısrarla Kur'an'ı, Tevrat ve İncil'i kendisinin indirdiğini, öğret­tiğini vurgulamaktadır.

2. (Bu kitabın bazı ayetleri muhkemdir ki bunlar kitabın esa­sıdır).

Ayetin bu kısmı, Kur'an'ın bazı ayetlerinin özelliğini belirtmekte ve bu özellik üç kelimeden oluşmaktadır: (muhkem, umm ve kitap).

Muhkem:

A. Bazı ayetlerin muhkem olmasının ne anlama geldiğini anlamak için muhkem kelimesinin manasına bakmamız gerekir. Lügatte muhkem hüküm vermek, görüşünü açıklamak, karar vermek, bir hüküm veya kararı söyle­mek, hukukî güce ve otoriteye sahip olmak, idare etmek, hakim olmak, kont­rol etmek, emretmek, yular takmak, gem vurmak, durdurmak, alıkoymak, mani olmak, suluk zincirini ata takmak, tayin etmek, seçmek, dava açmak, kusur bulmak, mahkemeye getirtmek, sağlam yapmak, kuvvetlendirmek, takviye etmek, mükemmel yapmak, bir kimsenin kendi yoluna sahip olması, değerlendirmek manalarına gelmektedir.

Muhkem Kelimesinin Kur'an'daki Kalıpları:

Bu kelimenin Kur'an'da çeşitli kalıplarıyla, farklı manalara geldiğine şa­hit oluyoruz:

1. Hüküm vermek

Mü'min/48'de Allah'ın ve Maide/42'de beşerin adlî konularda hüküm ver­mesi, Zümer/46'da Yüce Allah'ın insanların ihtilafları konusunda hüküm ver­mesi manasında yer almaktadır.

2. Karar vermek

Nahl/59'da cahiliyet döneminde kız çocuğuna karşı takınılan kötü tavra dikkat çekilirken, babanın iki şey arasında bir tercihle karşı karşıya kaldığı bildirilmektedir: Doğan kız çocuğunu büyütmek veya toprağa gömmek. Böyle bir ikilem içinde kalan insan için "Yazıklar olsun izledikleri yol, ver­dikleri karar ne kadar kötüdür" buyurulmaktadır.

3. Hakem yapmak

Bu kelime hakkeme kalıbından alındığında, yapılan tartışmada birini ha­kem yapmak anlamına gelmektedir:

Hayır Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni ha­kem yapıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar. [Nisa/65]

Aynı anlamda Maide/43'te de yer almaktadır.

4. Sağlamlaştırmak

Ama Allah şeytanın düşürmeye çalıştığı gölgeyi giderir ve ayetlerini sağlam­laştırır. [Hac/152]

Buradaki (Allah ayetlerini sağlamlaştırır) ifadesi, açık, anlaşılır ve tutarlı kılar manasındadır. Hud/l'de de aynı anlamı ifade etmektedir.

5. Hakimiyetine teslim olmak

Bu kelime tehakeme kalıbından alındığında başvurmak, hakimiyetine tes­lim olmak manasına gelir:

Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarım ileri sürenleri gör­medin mi? Tağut'a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tağut'un hakimiyetine teslim olmak istiyorlar. [Nisa/60]

Tağut'un önünde muhakemeleşmek, onun hükmüne başvurmak, onun ha­kimiyetine, vereceği karara teslim olmak demektir.

6. Sağlam muhakeme

Allah'ın vahiy, sağlam muhakeme ve peygamberlik bağışladığı hiç kimsenin bundan sonra halkına; "Allah'ın yamsıra bana da kulluk edin!" demesi düşü­nülemez. [Âl-i İmran/79]

Yusuf/22 ve Meryem/l 2'de bu anlama gelmektedir.

Bu anlamıyla kavram, psikolojik bir yeteneği ifade etmekte; peygamber­lerin doğuştan gelen özelliklerinden biri olmaktadır.

7. Kanun

Yoksa onlar, cahiliyye kanunu ile yönetilmek mi istiyorlar? [Maide/50]

Ayette hükm kalıbında yer almaktadır. Kanun veya hukuk manasını ver­mek mümkündür.

8. Heyet (hakem)

Mahkemede boşanma davasında tarafları barıştırmak için hakimin kura­cağı heyet için, bu kavramdan türeyen hakem kalıbı kullanılmaktadır:

Şayet evli çift arasında anlaşmazlık doğmasından korkarsanız, erkek ile kadı­nın ailelerinden birer hakem tayin edin. [Nisa/35]

9. Hakim

Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, in­sanların mallarından bir kısmını haram yollardan yemeniz için hakimlere ver­meyin. [Bakara/188]

Ayette hükkam kalıbından çoğul olarak yer almaktadır. Kelime 'idareci' manasına da gelmektedir.

10. Hikmet

Hikmet kavramı da bu kelimeden türemiştir. Hikmetin geniş izahı için Bakara/269'a bakılabilir.

Yorumunu yapmakta olduğumuz Âl-i İmran/7'de, sağlam, açık ve kesin hükümlü anlamına muhkemat şeklinde çoğul olarak gelmiştir. Demek ki, Kur'an'ın bazı ayetleri, ilahî vahyin temellerini oluşturmakta, açık ve kesin olmaları bakımından herkes için anlaşılır mahiyettedirler. Aslında sonraki iki kelime, muhkematı tefsir etmektedir.

3. (Onlar kitabın anasıdır).

(kitabın anası) ifadesine, modern hukuk açısından "ana yasa" diye­biliriz. Demek ki Kur'an "ana yasa" kavramını, dünya hukukuna sokan ilk kutsal kitaptır. Aşiret toplumunda "ana yasa" kavramını kullanmak, hukukta yapılan en büyük devrimdir.

Bu manadan hareket edersek muhkem ayetlerin, "ana yasa" oldukları an­laşılır. Diğer taraftan umm kelimesi anne manasına geldiğine göre (um-mu'l-kitab) ibaresine, "kitabın anası" şeklinde mana verebiliriz. O zaman da muhkem ayetler, kitabın özünü, kaynağını ifade etmiş olur.

(Ayetleri muhkem kılınmış bir kitaptır). [Hud/1]

(Bunlar muhkem kılınmış bir kitabın ayetleridir). [Yunus/l]

Yukarda zikrettiğimiz ayetlerde muhkemlik kitapla ilgiliyken, Âl-i İmran'da ayetlerle ilgilidir. Her üç ayette, kitabın ve ayetlerin muhkemliği, on­ların sağlamlığını, açık-seçik olduklarını ve onların ana yasayı ve kitabın kaynağını teşkil ettiklerini beyan etmektedir.

Diğer taraftan muhkem kelimesi geri çevirmek, mani olmak manalarına da gelmektedir. Haksızlığı önlediği ve zalimi zulmünden menettiği için hakime "hakim" denilmiştir. Anne de çocuğunu kötülüklerden koruduğu için umm (anne) ismini almıştır. Bazı ayetlere de ummu'l-kitab (kitabın anası) denme­si, koruyucu, engelleyici ve menedici olmasındandır. Muhkemliğin, dış etki­lere karşı ayakta kalabilecek sağlamlığı da ifade etniğini belirten Razi, Kur'an'ın dış müdahalelere açık olmayacak kadar sağlam olduğuna dikkat çekmektedir.

Dış etkilere açık olmayacak kadar sağlam; insanları yanlış davranıştan alı­koyacak kadar etkin; ana yasa kavramını getirecek kadar çağdaş; anlaşılma­sında pürüz olmayacak kadar açık; bütün hükümlere kaynaklık edecek kadar evrensel bir kitabı ancak Allah indirebilir.

Ayetin başında yer alan "indirme" eylemi ile, sonraki bölüm arasında bu şekilde bağ kurabiliriz. Ana yasa kavramı ile Kur'an, insan aklının da icti-hadla kanun koyabileceğine işaret etmiş olmaktadır. Çünkü ana yasayı haya­ta indirecek olan kanunlar, tüzükler ve yönetmeliklerdir. İşte hukukun bu kıs­mım Yüce Allah insan aklına bırakmıştır.

4. (Diğerleri de müteşabihtir).

MÜTAŞABİH:

Müteşabih kelimesinin kökü şebehe'dir.

ŞebeheKelimesinin Manaları:

1. Birbirine benzemek

Şebehe kelimesi teşabehe kalıbından alındığında "birbirine benzemek" manasına gelmektedir. Mesela Bakara/70'te hayvanların birbirine benzeme­si; Bakara/l 18'de cahil insanların geçmiş nesillere olan kalp benzerliği, En'am/99'da ekinlerin birbirine benzediğini; Bakara/25'te cennet nimetleri­nin dünya nimetlerine benzediğini igade için bu kelime kullanılmaktadır.

2. Benzer görünmek

Ra'd/16'da şu ifade yer almaktadır:

Yaratma eylemi onların gözünde, Allah'ın yaratma eylemine benzer mi görün­dü? Burada bir mukayese söz konusudur.

3. Tutarlı olmak

Zümer/23'te müteşabih kalıbında gelmekte ve tutarlı anlamını ifade et­mektedir: Allah, bütün öğretilerin en güzelini, kendi içinde tutarlı.... derken, en güzel olanın, tutarlı olmasının zorunluluğuna dikkat çekmektedir.

4. Gibi görünmek

Hz. İsa'yı öldürdükleri iddiasında bulunanlara karşı Yüce Allah, Aslında onu ne öldürdüler ne de çarmıha gerdiler, sadece onlara öyle göründü [Ni­sa/157] buyurmaktadır. Ayetteki kelime şebbehe kalıbından, meçhul olarak geçmekte; onlara öyle göründü, yani onlar öyle zannettiler, karıştırdılar anla­mına gelmektedir.

Âl-i Imran/7'de geçen müteşabihat kelimesi birbirine benzeyen ve bu özellikleri nedeniyle karıştırılma ihtimalleri olan ayetlerin sıfatıdır. Muhkem olan ayetler, insanın sosyal ilişkilerini, davranışlarını ve hukukî kimliğini il­gilendiren ayetlerdir.

Müteşabih ayetler ise tabiat kanunları, ahiret, fizik ötesi ile ilgili ayetler­dir. İşaret ettikleri konular araştırıldıkça netleşecek ve anlaşılır hale gelecek­tir. Neticede müteşabih olan ayetler, kitabın anası olan muhkem ayetlere yak­laşacaktır. Onlar ana değildir ama, ananın çocukları gibi, anaya benzemekte­dirler. İçerikleri itibariyle müteşabih ayetler, ana ayetlerden uzak düşerler; iş­te ilim adamları bu ayetleri anlaşılır hale getirmek için araştırır ve beyinleri­ni yorarlarsa, çocuk durumunda olan müteşabih ayetleri annelerine yaklaştı­rırlar.

Mesela Kur'an'da ele alınan insan psikolojisiyle ilgili konular başlangıç­ta müteşabih görünürler; konu deşifre edilince müteşabihlikten çıkar. Ama bilinir hale getirilen o kısım, başka bir bilinmeyene intikal eder. Kur'an'daki ruh meselesi müteşabih bir konudur; onun içinde bulunduğu ayet de müteşa­bih ayettir:

(Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: "Ruh, Rabbimin ermindendir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir"). [İsrâ/85]

İnsan aklının ruhun yapısını anlaması, onu bütün ayrıntılarıyla anlatması mümkün değildir. Psikoloji bilimi, sadece ruhun davranışlara yansıyan etkin­liklerini inceleyebilir. Ayetin ifadesine göre, bu da ruh hakkında çok az bir bilgi demektir. Çünkü ruh, madde ötesi bir özelliğe sahip olduğu için, müteşabih konular içine girmektedir.

Peygamberlerin mucizelerini anlatan ayetler, yapı itibariyle müteşabih de­ğillerdir, ama konu itibariyle müteşabih alana girmektedirler:

(Kitaptan bir bilgisi olan kimse ise, "Gö­zünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm" dedi). [Neml/40]

Ayetin manası müteşabih değildir, ama Belkıs'ın tahtının göz açıp kapayıncaya kadar uzun bir mekandan getirilmesi mahiyet itibariyle müteşabihtir. Günümüzde ses ve resim nakledilmektedir; istikbalde maddenin ışınlanma yoluyla nakli gerçekleşirse, bu ayetin konusu müteşabihlikten çıkıp muhke­me dönüşür.

Diğer taraftan Kur'an'da yer alan bazı tabiat kanunlarının geçmişte müte­şabih olanları vardı, günümüzde bunların bir kısmı çözüme ulaşmıştır. Mese­la, İnsan neden yaratıldığına bir baksın [Tarık/5] ayeti, hangi maddeden ya­ratıldığını araştırsın anlamına gelmektedir. Sperm ve yumurta, onların döl­lenme durumu, anne karnında geçirdiği safhalar bilimsel olarak açıklandı ve bu durum müteşabihlikten çıktı. Şimdi ise insanın DNA'sı bulundu. Çocuğun kimden olduğunun tesbiti de müteşabih olmaktan çıkmış ve muhkem hale gelmiştir. Allah'ın insanları rahimlerde şekillendirmesi [Âl-i İmran/6], geç­mişte tamamen müteşabih bir konuydu. Şimdi bu şekillenmenin bazı yönleri bilimsel olarak açıklanmakta, bazı yönleri de hâlâ müteşabihliğini korumak­tadır.

Görüldüğü gibi, muhkem ayetler insanın sosyal, ahlâkî, ekonomik ve hu­kukî davranış ve ilişkilerini düzenlerken, müteşabih ayetler imanî, gaybî ko­nularla tabiat kanunlarını kapsamaktadır. Dünyadaki nimetlerle cennetteki nimetlerin benzerliğinin mahiyetini açıklamak zordur. Ancak cennetteki ni­metleri, Allah'ın dünyadaki idrak ettiğimiz nimetlere benzeterek anlattığını söyleyebiliriz. Bakara/25'teki bu durumu, çözümlemek zordur. Ayetin kurgu­sunu meydana getiren kelimeler gayet net bir şekilde anlaşılamaktadır. Ama, cennet nimetlerinin dünya nimetlerine benzerliğinin özü, bilimsel olarak çö­zülmedikçe müteşabih olarak kalacak ve ona sadece iman edilecektir.

Bilimsel olarak araştırılan tabiat kanunları çözüldükçe, muhkem olan an­nelerine yaklaşmaktadırlar. İşte burada öğretimin görevi, bilim yoluyla tabi­at kanunlarının müteşabih olanlarını deşifre ederek muhkem hale getirmektir. Böylece Allah, Âl-i Imran/7'deki "müteşabih" kavramıyla öğretim faali­yetine, tükenmeyen konular ve hedefler tayin etmektedir.

Kainatın sırlan çözüldükçe, ondaki kanunların müteşabihliği ortadan kalktıkça, yeni sırlar ve yeni müteşabihler çıkacak ve kıyamete kadar insan beyni durmadan araştıracak ve o tutkuyla nihayet bulacaktır.

5. (Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çı­karmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşabih ayetlerin peşine düşerler).

Razi, Rebi'den naklen ayetin bu kısmının nüzul sebebini şöyle anlatır:

Necran'dan gelen bir heyet, Hz. Muhammed ile Hz. İsa hakkında tartıştılar. Heyet, Hz. İsa'nın Allah'ın kelimesi ve O'ndan bir ruh olup olmadığını sordu. Hz. Peygamber "Evet" deyince, onlar "Bu bize yeter" dediler. Bunun üzerine Yüce Allah Âl-i İmran/7 ayetini, daha sonra da Şüphesiz İsa'nın durumu, Al­lah katında Adem'in durumu gibidir [Âl-i İmran/59] ayetini indirdi.

Hz. İsa'nın, Allah'ın Hz. Meryem'e ulaştırdığı bir kelime ve O'ndan bir ruh olması [Nisa/171] müteşabih bir olgudur. Allah'ın kelimesi ve ruhu olması, hristiyanların, Hz. İsa'ya Allah'ın oğlu demelerine sebep olmuştur.

Aslında Kur'an bu müteşabih ayeti muhkem ayetlerin yanına getirmekte­dir. Sad/72'de Hz. Adem'e kendi ruhundan üfürdüğünü söyleyen Yüce Allah, Yasin/82'de de, Bir şeyi yaratmayı murad ettiğinde ona 'ol' der, o da olur bu­yurmaktadır. Demek ki, kelime ve ruh bütün canlıların yaratılışında yer alan ana unsurlardır. Öyleyse Hz. İsa'nın kelime ve ruh olması, onun Allah'ın oğ­lu olduğuna delil teşkil etmez.

Onun için Allah, kalplerinde eğrilik olanların fitne ve tevil maksadıyla müteşabih ayetlerin peşine düştüklerini söylemektedir.

Ayetin bu kısmında yer alan "Kalplerinde eğrilik olanlar" ifadesi, yanlış­lığın kalpten kaynaklandığına işaret etmektedir. Müteşabih ayetlere, bilgi ile yaklaşılmasını isteyen Yüce Allah, kalpteki eğriliğin fitneye ve tevile götüre­ceğine dikkat çekmektedir. Zeyğ kelimesi lügatte haktan sapmak, dönmek, ayrılmak, yoldan çıkmak, şaşmak, doğru yoldan sapmak, mevzudan ayrıl­mak, abuk-sabuk söylemek, yanlış yola sapmak, avare dolaşmak manalarına gelmektedir.

Kur'an'da bu kelime, gözle [Necm/17], kalple [Saf/5] Allah'ın emrinden [Sebe/12] sapmayı ifade etmektedir. İnsan sapmadan, Allah'ın onun kalbini saptırmayacağı, insan sapınca Allah'ın da onun kalbini saptıracağı [Saf/5] be­yan edilmektedir.

Bu manalardan hareket edince anlaşılmaktadır ki sapma eylemi, önce kalpte başlamaktadır. Yorumunu yapmakta olduğumuz ayette, gönüldeki sap­manın sebep; fesat ve tevilin sonuç olduğu vurgulanmaktadır. Kalpteki sap­ma, psikolojik bir oluşumdur. Bu oluşum insanın kalbinde kendi halinde dur­muyor, başkalarına bulaşmak için sosyal olguya dönüşüyor. Kalpteki sapma, fitne çıkarma, yani insanların kafalarını karıştırma isteği uyandırmakta ve bu istek de müteşabih ayetlerin peşine bilgisizce düşmeyi meydana getirmekte­dir. Kalpteki sapma kafaları karıştırma isteğiyle yetinmiyor, keyfî manalar üretme arzusunu da uyandırıyor. Fesat (kafaları karıştırma) ve tevil (keyfî manalar üretme), müteşabih olan bir ayeti, başka bir ayete ters düşecek şekil­de, o ayeti dikkate almadan yorumlamak suretiyle oluşmaktadır. Kalbinde eğrilik olan kişinin, kendi düşüncesini Kur'an'a kabul ettirmeye kalkışmasıyla bu fesat ve tevil meydana gelmektedir. Bütün ilmî araştırmalar, Kur'an'ın anlaşılması için vasıta olmalı; şahsî görüşünü yaymak için Kur'an vasıta ola­rak kullanılmamalıdır. Aksi takdirde kafalar karışacak, tevil başgösterecektir.

Bu durum, çocuğu annesinden koparmak kadar suç ve Allah indinde gü­nahtır. Kitabm anası/özü olan muhkem ayetlerden müteşabih ayetleri uzak­laştırmak manevî kalp hastalığının neticesidir. Yapılması gereken, müteşabih ayetleri, analarının yani muhkem ayetlerin yanına götürmektir.

6. (Oysa Allah'tan başka kimse onun tevilini bilemez).

Buradaki tevil kavramına 'kesin anlam' veya 'gizli mana' karşılığının ve­rilmesini uygun buluyoruz.

Müfessirlerin bir kısmı, ayetteki Allah kelimesi üzerinde durulması gerek­tiğini söylerken, bazıları da ilim kelimesi üzerinde durulması gerektiğini ifa­de etmişlerdir. İkinci grubun görüşü benimsendiğinde mana şöyle olur: "Onun tevilini, ancak Allah ve bilgide derinleşenler bilirler".

Bilgide derinleşenler ifadesini, Kamer/17 ayetiyle tefsir etmek mümkün­dür:

(Andolsun ki Biz, bu Kur'an'ı düşünenler için kolaylaştırdık, öyleyse düşünen var mı?) [Kamer/17]

Bilgide derinleşmek, bilgiyi yığın olarak bilmek, zihinde tutmak değil; tam tersine düşünmek, bilgiden yeni bilgiler üretmektir. Kamer suresinde Yüce Allah Kur'an'ı kolaylaştırdığını beyan ettiği halde, onun zorluğu nere­den kaynaklanmaktadır? Kur'an'ın kendisi kolaydır da, Allah'ın sıfatları, za­man ve sonsuzluğun kesin anlamı, ahirette yeniden dirilme, dünyada dirilme, cennet ve cehennem, melekler ve meleklerin görevleri, cinlerin varlığı ve in­sanlarla olan ilişkileri, tabiatın esrarengiz sırları, kanunlar ve insanın iç ale­mindeki oluşumların varlığı gibi konularda müteşabihlik vardır.

Bunlardan bazılan, tabiat kitabı okunup sırlan deşifre edildikçe müteşabih olmaktan çıkmaktadır. Ama bazılan müteşabihliğini devamlı olarak ko­ruyacakta Onun için bunlar daima iman alanında kalacaktır. İnsan, bilimsel bilgi vasıtasıyla aklın ve araştırma tutkusunun beraberce Kur'an'ın ortaya koyduğu konulan ele alıp inceledikten sonra aklın ötesindeki aleme iman et­mek durumundadır. Akıl alanı ile iman alanının ve her ikisinin örtüştüğü noktaların iyi belirlenmesi, bilimsel bilginin alanına imanın sokulmaması gere­kir. "İlimde derinleşenler" ifadesinde yer alan rusuh kavramı sabit ve sağ­lam olmak, derinlere kök salmak, yakından bilmek, baştan aşağı her şeyi bil­mek, mükemmel bir hünere sahip olmak, içine sızmak, nüfuz etmek, dikmek, zihnine sokmak manalarına gelmektedir.

Bazı insanlar, suyun yerin derinliklerine işlemesi, ağacın toprağa kök sal­ması gibi ilmî meselelerde kök salmış, konuların derinliklerine inmiş ve onları yakînen tanıma imkanına sahip olmuşlardır. Köklü ve derin bilgiye sahip olan bu insanlar, tabiatla ilgili müşetabih konuları deşifre etme imkanına sa­hiptirler. Ayetteki Allah kelimesinde durulursa, müteşabihleri bilme işine ilimde derinleşmiş insanları da katmak mümkün olacaktır. Ama ilim kelime­sinde durulursa, köklü bilgiye sahip olan bu insanların başka bir şey söyle­dikleri ayetin devamında görülecektir:

7. (İlimde derinleşenler "Biz ona inanırız, tümü Rabbimizdendir" derler; ancak selim akıl sahipleri düşünüp an­lar).

Köklü, sağlam ve derin bilgiye sahip olan insan, neye inanacağını, neyi nasıl bileceğini, neyi nasıl anlayacağını ve aklını nasıl kullanacağını bilen adamdır. Aklını kullanıp düşünemeyen, neye inanacağını bilmeyen insanın derin bilgi sahibi olduğu söylenemez. Şimdi bu ayetten çıkaracağımız genel­lemelere geçebiliriz:

1. Âl-i İmran/7'de kitap, ayet, muhkem, müteşabih, kalp, bilmek, iman, akıl, düşünce, fitne kavranılan zikredilmiş; aralarında sağlıklı ilişki olmasıy­la olmamasının getiri ve götürüşü işlenmiştir.

2. Ayetin başı kitap, sonu akıl ile bitmekte; ortada kalp kavramı yer al­maktadır. Bu kavramların birleşmesi, bilgi ve düşünceyle olacaktır. Eğitim bu bağlantıları kurma amacını gütmeli ve basan ölçüsü olarak onu tanımalı­dır.

3. Bu ayet ana yasa kavramını dünyanın objektif ve evrensel hukukuna sokmuş ve ana yasasız hukuk sistemlerinin yürüyemeyeceğine işaret etmiş­tir.

4. Sapık kalbe sahip olan insanların davranışlarındaki yanlışlığı ve insanları kötü manada etkilemeleri ele alınmakta, bilgisiz kalbin nasıl kötüye va­sıta olacağı vurgulanmaktadır.

Hakikatten sapmış bir kalbin aklı ve kitabı nasıl saf dışı bırakıp kafaları karıştıracak sahte kuruntuların peşine takılacağı net bir şekilde ortaya kon­muştur.

5. Allah'ın kelamında yer alan mesajlara karşı nasıl bir tavır takınılacağı­nın bilincini veren bu ayet, selim aklın ve bilginin elden bırakılmamasının önemini vurgulamaktadır.

Allah'ın ayetlerinin şahsî amaç için vasıta olarak kullanılması değil; bi­limsel bilginin Allah'ın ayetlerini anlamak için vasıta olarak kullanılmasının önemi ve olmazsa olmazlığı öğretilmektedir. İşte din eğitimi ve eğitimcileri Kur'an'a olan saygılarını, bu tavırlarıyla isbat etmiş olacaklardır. B.Bayraklı

Allah bu âyet grubunda, önce Kendisini tanıtıp sonra indirdiği kitap ile kullar arasındaki bağı açıklamaktadır. Buna göre:
• Kur’ân'ı Rasûlullah'a indiren Allah'tır.
• Kur’ân âyetlerinin bir kısmı muhkemdir [yasa içerenlerdir], ki bunlar, kitabın anasıdır.
• Kur’ân âyetlerinin diğer kısmı da müteşâbihlerdir [benzeşen anlamlılardır].
• Kalplerinde kaypaklık olan kimseler, fitne çıkarmak ve onun te’vîline yeltenmek için müteşâbih âyetlerin peşine düşerler.
• Müteşâbih âyetlerin te’vîlini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiç bir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez” diyen ilimde uzman olanlar bilirler, câhil ve sığ kimseler bilmezler.
Öğüdü de sadece kavrama yeteneği olanlar alırlar.
Kur’ân'ın müteşâbihliği Zümer sûresi'nde de konu edilmiştir:
Allah, sözün en güzelini müteşâbih, ikişerli bir kitap hâlinde indirmiştir. Ondan, Rabb'lerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu, Allah'ın rehberidir. O [Allah], onunla dilediğini kılavuzlar. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösteren biri yoktur. (Zümer/23)
Bilindiği üzere, muhkem, müteşâbih ve te’vîl sözcükleri, kavramlaştırılmak sûretiyle anlaşılması zor, makul ve makbul olmayan tanımlar ortaya konulmuştur. Bunlardan birçok anlayışa da kaynaklık edenlerini örnek olarak sunuyoruz:
MUHKEM ve MÜTEŞÂBİHE DAİR İLİM ADAMLARININ GÖRÜŞLERİ
İlim adamları muhkem ve müteşâbih âyetlerle ilgili olarak farklı görüşlere sahiptir. Câbir b. Abdillah –ki bu aynı zamanda eş-Şa‘bî'nin, Süfyân Sevrî'nin ve diğerlerinin görüşlerinin de muktezasıdır– der ki: “Kur’ân-ı Kerîm'in muhkem âyetleri, te’vîli bilinebilen, manası ve tefsiri anlaşılabilen buyruklardır. Müteşâbih âyetler ise Yüce Allah'ın, ilmini yalnızca Kendisine sakladığı, yarattıklarına vermediği, herhangi bir kimsenin bilme imkânı bulunmayan buyruklardır.” Kimi ilim adamları der ki: “Bu kabilden olanlara örnek, kıyâmetin kopma vakti, Ye’cûc-Me’cûc'un çıkma vakti, Deccal'in çıkma vakti, Hz. Îsâ'nın inme vakti ve sûre başlarında bulunan Mukatta‘a Harfleri gibi şeylerdir.
Bir diğer görüşe göre de müteşâbih, birden çok anlama gelme ihtimali olmakla birlikte, bu değişik anlamlar tek bir anlama havale edilerek geri kalanı iptal edilecek olursa, müteşâbih muhkem olur. Buna göre muhkem, her zaman için fer’î hususların kendisine havale edildiği [o esas alınarak yorumlandığı] bir asıl ilkedir. Müteşâbih ise onun fer’i durumundadır.
Bu örnekteki anlayışa göre, herkesin anlayacağı bir açıklıkta olan Kur’ân, anlaşılması zor veya imkânsız bir kitap hâline sokulmaktadır. Hem bu âyetlerin, hem de Kur’ân'ın diğer âyetlerinin iyi anlaşılması için çalışmamızın [Tebyînu'l-Kur’ân] Sunuş bölümünde müteşâbih, muhkem ve te’vîl ile ilgili yaptığımız açıklamaları naklediyoruz:
Zümer/23 ve Âl-i İmrân/7 âyetleri, Kur’ân'ın محكم [muhkem] ve متشابه [müteşâbih] âyetlerden oluştuğunu açıkça belirtmektedir. Mekke'de inen ve iniş sırasına göre 59. sırada yer alan Zümer/23 âyeti bir ipucu olarak değerlendirildiğinde, o âna kadar inmiş olan bütün âyetlerin müteşâbih oldukları öne sürülebilir. Muhkem ve müteşâbih kavramlarının ne anlama geldiklerini açıklama gereği duyan sözlük, ansiklopedi ve terim kitaplarının neredeyse tümünde muhkem sözcüğünün “açık, anlaşılan, sağlam”; müteşâbih sözcüğünün ise “kapalı ve anlaşılmaz” anlamlarına geldiği belirtilmektedir. Söz konusu lügat ve ansiklopedilerin işlediği ortak yanlış, bu iki sözcüğün birbirinin karşıt anlamlısı olarak gösterilmesidir.
Bu satırların yazarı, söz konusu kavramların zıt anlamlı iki sözcük olduğu şeklindeki yerleşik kanaati paylaşmamaktadır. Ayrıntıları yeri geldiğinde verilecek olmakla birlikte, Kur’ân âyetleri hakkında yerleşmiş bulunan bu yanlış ön kabulü düzeltmek üzere her iki kavramın özü hakkında kısaca bilgi vermeyi yararlı görmekteyiz:
محكم [muhkem] sözcüğü, “hüküm içeren” demektir. Dolayısıyla muhkem âyetler, “içerisinde, insanları kargaşa ve zulme düşmekten engelleyen ilkelerin bulunduğu âyetler” anlamına gelir. Bu âyetler açıktır, nettir ve tek bir anlam ifade ederler. Bu âyetlerden, ifade ettikleri birincil anlamlardan başka anlamlar çıkarılmaz/çıkarılamaz.
Müteşâbih âyetler ise, “birden çok, birbirine benzer, birbirinden güzel anlamlar içeren ve her bir anlamı da açık olarak anlaşılan âyetler” demektir. Bu âyetler mecâz, kinâye ve diğer edebî sanatların da kullanıldığı, ama yapılan benzetme ve örneklemelerden dolayı kültür seviyesi en alt düzeyde olanların bile anlayabilecekleri âyetlerdir. Onlar da tıpkı muhkem âyetler gibi açık-seçik, anlaşılır âyetler olup kesinlikle kapalı, müşkil ve anlaşılmaz değildirler. Müteşâbih âyetler; kapalı, müşkil ve anlaşılmaz âyetler olarak kabul edildiği takdirde Zümer/23'te “sözün en güzeli” olarak nitelenen Kur’ân, aynı zamanda kapalı, anlaşılmaz âyetler de içeriyor olacaktır. Bu ise kapalı, anlaşılmaz âyetlerin “sözün en güzeli” olması anlamına gelir ki, Kur’ân ile böyle bir tuhaflığın bağdaşması mümkün değildir.
İşin doğrusu, müteşâbih âyetler, “anlaşılır, birden çok ve birbirinden güzel anlamlar içeren, kim hangisini anlarsa anlasın bu anlamların hepsinin de doğru olduğu âyetler”dir.
Âl-i İmrân/7'de bu âyetlerin te’vîlinin mümkün olduğu bildirilmektedir. Kimilerinin “yorumlama”, kimilerinin de “tefsir etme” anlamında kullandığı تأويل [te’vîl] sözcüğü de anlamı çarpıtılmış sözcüklerden biridir. Aslında sözcük, الرّجوع [er-rucû‘/geriye dönüş] anlamındakiاول  [evl] sözcüğünün tef‘il babından mastarıdır. Türkçe'deki “evvel, ilk” kelimeleri de bu sözcükten gelmektedir.
Te’vîl sözcüğü, “geriye dönüş” şeklindeki kök anlamından değişerek “tedbir” [arkalaştırma], yani “birinci, ikinci, üçüncü şeklinde ardı ardına dizmek, sıralamak, öncelik sırasına koymak” anlamlarında kullanılır.
Bu anlamlara göre müteşâbih âyetlerin te’vîli demek, “o âyetlerin birbirinden güzel, birbirine benzeyen açık-seçik anlamlarının arka arkaya sıralanması, bu anlamların öncelikli bir sıraya tâbi tutulması” demektir. Yoksa, anlamları sadece Allah tarafından bilinen, kapalı ve anlaşılmaz âyetlerin ancak “râsihûn” denen ehil kimselerce yorumlanabilmesi değildir.
Karşıt anlamlı oldukları iddia edilen muhkem ve müteşâbih ile müteşâbih âyetlerin te’vîli konularında daha ayrıntılı bilgiye bu kelimelerin geçtiği âyetler incelenirken değinilecektir. Yine de unutulmamalıdır ki, âyetteki muhkem ve müteşâbih kelimeleri, birer terim olmayıp sözlük anlamlarında kullanılmış sözcüklerdir.
Âyetteki, Amma, durum bu iken, kalplerinde kaypaklık olan kimseler, fitne çıkarmak ve onun te’vîline yeltenmek için hemen ondan müteşâbih olanlarının peşine düşerler ifadesiyle, Necrân heyetinin veya Yahûdi bir grubun kastedildiği ileri sürülse de, bizce bu tüm zamanlara yöneliktir. Böyle öküz altında buzağı arayan zavallılar her zaman ve her yerde bulunur. Nitekim Mekkî sûrelerde bunun yüzlerce örneğini görmüştük. Konunun daha iyi anlaşılması için geçmiş sûrelerden iki örnek veriyoruz:
Ve hani Biz sana, “Şüphesiz Rabbin insanları kuşatmıştır” demiştik. Ve sana açıkça gösterdiğimiz o görüntüyü ve Kur’ân'da lânet edilen ağacı da yalnız insanlara bir imtihan için yapmışızdır. Ve Biz onları korkutuyoruz, fakat bu, onlara, sadece büyük bir tuğyanı arttırıyor. (İsrâ/60)
Bu âyette Allah'ın insanları kuşattığı, Peygamberimize açıkça bir görüntü gösterdiği ve Kur’ân'da lânet edilen ağacı insanlara bir imtihan yaptığı bildirilmek sûretiyle üç önemli husus üzerinde durulmuştur:
BİRİNCİ HUSUS: İHATA
Yüce Rabbimiz insanları çepeçevre kuşattığını bildirmektedir. Bu beyan, Allah'ın kuşatmasından hiç kimsenin kurtulamayacağı anlamına gelir.
Oysa Allah onları arkalarından kuşatıcıdır. (Burûc/20)
De ki: “O tehdit olunduğunuz şey yakın mı, yoksa Rabbim onun için uzun bir süre mi kılacak ben bilmiyorum. (Rabbim) bütün ğaybı bilendir. Ve de elçilerden seçip memnun olduğu kişi müstesnâ, ğaybına hiç bir kimseyi muttali kılmaz. Çünkü O, Rabb'lerinin gönderdiklerini gereği gibi tebliğ ettiklerini bilsin diye onun önünden ve ardından [her tarafından] gözetleyiciler salar. O, onların yanında olan her şeyi kuşatmıştır. Her şeyi de sayısı ile saymıştır.” (Cinn/25-28)
İKİNCİ HUSUS: PEYGAMBERİMİZE AÇIKÇA GÖSTERİLEN GÖRÜNTÜ
Bu görüntünün ne olduğu hakkında farklı görüşler ortaya atılmıştır. Klâsik kaynaklarda da yer alan bu görüşlerden iki tanesi şöyledir:
1) Şia'nın görüşü: Ağaç ile “Ümeyyeoğulları” kastedilmiştir. Görüntü ise, “Peygamberimizin Ümeyyeoğulları'nı minberine sıçrayan maymunlar olarak gördüğü rüya”dır.
Bu görüşe göre, bazı gruplar, Peygamberimizin rüyasında gördüğü maymunları, Ümeyyeoğulları olarak kabul etmektedirler.
2) Diğer görüş: Bazı rivâyetler, Allah'ın Peygamberimize rüyasında Kureyş kâfirlerinin yıkılıp yere serilecekleri, ölecekleri yerleri gösterdiğini, bu rüyayı duyan Kureyşlilerin de bunu alay konusu yaparak o'ndan rüyanın hemen gerçekleştirilmesini istediklerini nakletmektedir. Bu rivâyetlere dayanan görüşe göre, âyette açıkça gösterildiği bildirilen görüntü, Peygamberimize rüyasında gösterilen Bedir'de öldürülecek müşriklerin görüntüsüdür.
Biz ise bu görüntünün Kur’ân'da bahsi geçen şu iki görüntüden biri olduğu kanaatindeyiz:
1) Bu görüntü, bu sûrenin 1. âyetinde konu edilen gecede, Peygamberimizin ilk vahiy anında son sidre ağacında gördüğü ve ayrıntıları Necm sûresi'nde anlatılan görüntüdür.
O, üstün akıl sahibi. Ki istiva etmiştir O. Ve O, en yüksek ufukta idi. Sonra yaklaştı ve hemen sarktı. İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu. Hemen de kuluna vahyettiğini vahyetti. Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz [onun gördüğü şey hakkında onunla mücâdele mi ediyorsunuz]? Andolsun onu, başka bir inişte daha gördü. Son sidrenin yanında. Ki onun yanında oturulan bahçe vardır. O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu. Göz şaşmadı ve azmadı. Andolsun, Rabbinin âyetlerinin en büyüğünü gördü. (Necm/6-18)
Peygamberimiz bu gördüklerini halka anlatmış, ama buna aklı yatmayanların etkisiyle toplumda fitne oluşmuştur.
2) Bu görüntü, Peygamberimizin kendisinin Mekke'ye girişini gördüğü görüntüdür.
Andolsun ki, Allah, Elçisi'ne o görüntüyü hakk ile doğru çıkardı. Siz, Allah dilerse kesinlikle güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış kişiler olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Öyleyse O [Allah], sizin bilmediğinizi bilir. Sonra da bundan önce size yakın bir fetih verdi. (Fetih/27)
Peygamberimiz, görmüş olduğu bu görüntüyü de halka bildirmiş, bazılarının iyi haber olarak yorumlaması, bazılarının da istihza ile karşılaması sonucu bu görüntü de toplumda fitne oluşturmuştur.
Ancak dikkatle hatırda tutulmalıdır ki, burada sözü edilen görüntüler, “rüyada görülen” görüntüler değil, “uyanık iken görülen” görüntülerdir. Bunun detayı inşallah Yûsuf sûresi'nde açıklanacaktır.
ÜÇÜNCÜ HUSUS: KUR’ÂN'DA LÂNETLENEN AĞAÇ
Kaynaklarda “lânetli ağaç” hakkında şu nakil yer almaktadır:
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm'de zakkum ağacını anlatınca Ebû Cehl şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Muhammed sizi zakkum ağacıyla korkutuyor. Siz bilmiyor musunuz ki, ateş ağacı yakar. Hâlbuki Muhammed ateşin ağaç bitirdiğini iddia ediyor. Siz zakkumun ne olduğunu biliyor musunuz? O, hurma ve kaymaktır. Ey Câriye! Bize hurma ve kaymak getir.” Câriye onları getirdi. Ebû Cehl, “Muhammed'in sizi korkuttuğu bu zakkumu yiyin!” dedi. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyeti indirdi: Kur’ân'da lânetlenen ağacı, insanları sınamak için meydana getirdik. Biz onları korkuturuz da, bu onların azgınlığını artırmaktan başka bir şey yapmaz.
Klâsik kaynaklar bu konuda da rivâyetlere yönelmiştir:
Birinci Görüş: Ekserisi bunun Hakk Teâlâ'nın, Şüphesiz o zakkum ağacı günaha düşkün olanın yemeğidir (Duhân/43-44) âyetinde bahsettiği zakkum ağacıdır. Bu ağacın zikredilmesindeki imtihan şu iki açıdan olabilir:
1) Ebû Cehl şöyle demişti: “Arkadaşınız [Muhammed], cehennem ateşinin, Onun yakıtı taşlar ve insanlardır (Bakara/24)diyerek, taşları bile yaktığını iddia ediyor, sonra kalkıp o cehennemin içinde bir ağacın yeşerdiğini söylüyor. Hâlbuki ateş, ağacı yer, yakar, bitirir. Öyle ise o cehennemde nasıl o ağaç yeşerebilir?”
2) İbnu'z-Ziberâ şöyle der: “Bizim bildiğimize göre zakkum, ‘hurma’ veya‘kaymak’demektir. Bir şeyi lokmalamak hakkında da, tezakkamû derler. İşte onlar cehennemde bir ağacın olmasına şaştıkları için, Allah Teâlâ, Hakikaten biz o [zakkum ağacını] zâlimler için bir fitne yaptık (Saffat/63) âyetini indirmiştir.”
MERVAN'IN SOYU HAKKINDA
İkinci Görüş: İbn Abbâs şöyle der: “Burada bahsedilen ağaç ile, ‘Ümeyyeoğulları’, yani ‘Hakem b. Ebi'l-Asoğulları’ kastedilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) rüyasında, minberini Mervan'ın oğullarının birbirinden devraldıklarını görmüştü. O, bu rüyasını Hz. Ebû Bekr ile Ömer'e –evinde onlarla başbaşa iken– anlatmıştı. Birbirlerinden ayrıldıklarında, Hz. Peygamber (s.a), Hakem b. Ebi'l-As'ın (Ebû Bekr ve Ömer'e anlattığı) rüyasını aynen anlattığını duydu ve buna çok sinirlendi. Bu sırrını Hz. Ömer'in (r.a) ifşa ettiği ithamında bulundu. Sonra da Hakem'in kendilerini gizlice dinlediği ortaya çıktı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), onu sürgün etti.”
Vâhidî şöyle der: “Bu hâdise Medîne'de cereyan etmiştir, sûre ise Mekkî'dir. Binâenaleyh böyle bir tefsir, ancak bu âyetin Medenî olduğunu söylemekle mümkündür. Ama hiç kimse bu âyetin Medîne'de nâzil olduğunu söylememiştir.” Bu görüşü, Hz. Aişe'nin (r.a) Mervan'a, “Allah, sen babanın [Hakem'in] sulbünde iken, babana lânet etti. Sen de, Allah'ın lânet ettiği kimsenin bir parçasısın” demiş olması da tekit eder.
Üçüncü Görüş: Kur’ân'da lânet edilen bu ağaç ile Yahûdiler kastedilmiştir Çünkü Cenâb-ı Hakk, Benî İsrâîl'den kâfir olanlar lânetlendi (Mâide/78) buyurmuştur. Buna göre şâyet birisi, “Müşrikler, Hz. Peygamber'den (s.a) kesin ve kuvvetli mucizeler getirmesini isteyince, Allah Teâlâ da,“Onların getirilmesinde size bir fayda yok. Çünkü eğer onlar gösterilir de siz iman etmezseniz, kökünüzü kazıyacak bir azap indiririm” diye cevap vermiştir. Hâlbuki bu doğru değildir. Bu sözün, insanlar için bir fitne olan o rüyanın ve ağacın zikredilmesi ile ilgisi nedir?” derse, deriz ki: İfadenin manası şöyledir: “Sanki onlar bu mucizeleri isteyip, sonra da sen o mucizeleri göstermeyince, bunların gösterilmeyişi, senin nübüvvet iddianda doğru olmadığın hususunda onlar için bir şüphe olmuştur.” Fakat bu şüphe, senin işini zayıflatmaz ve durumunun zayıflamasına sebep olmaz. Baksana, rüyadan bahsedilmesi, o kâfirlerin kalplerine büyük bir şüphe düşmesine sebep oldu. Fakat o kuvvetli şüphe bile, senin risâletin hususunda bir zayıflığa ve senin etrafında ehl-i hakkın toplanmasında bir gevşemeye yol açmadı. İşte aynen bunun gibi, mucizelerin gösterilmemesi sebebiyle meydana gelen bu şüphe de, senin durumunda bir gevşemeye ve senin risaletin hususunda bir zayıflığa sebep olmaz.
Bize göre ise; lânetli ağaç “uzak durulması, dışlanması gereken ağaç” anlamında olup bu ifade ile “altın, mal” kastedilmiştir. Çünkü Sâd sûresi'nde söylediğimiz gibi, lânet sözcüğü, “kovmak, iyilik ve faydadan mahrum bırakmak, ailenin veya sülâlenin bir ferdinin dışlanması” demektir. Âdem'e, Bu ağaca yaklaşmayın (A‘râf/19) emrinin verildiği ifadede geçen şecer [ağaç]sözcüğü de, “altın, mal, mülk” anlamına gelmektedir.
Nitekim Kur’ân'da defalarca bunun insanlar için bir fitne olduğu ve ondan uzak durulması, müptelâsı olunmaması emredilmiştir:
Ve biliniz ki, mallarınız ve evlâtlarınız kesinlikle fitnedir. Kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir vardır. (Enfâl/28)
Kesinlikle mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir fitnedir. Allah ise, büyük ecir Kendi katında olandır. (Teğâbün/15)
İşte insana bir sıkıntı dokunuverince Bize yalvarır, sonra kendisine tarafımızdan bir nimet bahşettiğimiz zaman da; “O, bana bir bilgi üzerine verildi” der. Aslında o [verilen nimetler], bir fitnedir. Velâkin onların çoğu bilmezler. (Zümer/49)
Sonuç: Konumuz olan 60. âyetteki lânetli ağac'ın, Duhân/43-44'te sözü edilen zakkum ağacı ile herhangi bir ilgisi yoktur.”
Bilakis, onlar bilgisini kavrayamadıkları ve te’vîli kendilerine henüz gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Bunlardan önceki kişiler böyle yalanlamışlardı. İşte bak, zâlimlerin âkıbeti nasıl olmuştur! (Yûnus/39)
Bu âyetlerde, İsrâ/88'deki konu ele alınarak zanna uyan müşriklerin Kur’ân'a bakışları üzerinde durulmuş ve onlara gerekli cevaplar verilmiştir.
Onu kendisi uydurdu diyen inançsızlar, Öyleyse siz benzeri bir sûre meydana getirin! şeklinde açık bir meydan okumaya muhatap olmuşlardır. Bu meydan okuma başka âyetlerde de devam etmiştir:
De ki: “Andolsun ki ins ve cinn [herkes], bu Kur’ân'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, onun benzerini, kesinlikle getiremezler.” (İsrâ/88)
Yahut [aslında], “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. De ki: “Öyleyse, eğer doğrulardan iseniz, uydurma olarak da olsa benzeri on sûre getirin, Allah'ın astlarından gücünüzün yettiği kişileri de çağırın.” (Hûd/13)
Yahut, onu kendi uydurup söyledi diyorlar. Hayır, onlar inanmıyorlar. Peki, onun gibi bir sözü onlar getirsinler, eğer doğruysalar. (Tûr/33-34)
Ve eğer kulumuza indirdiğimizden kuşku duyuyorsanız, haydi onun gibi bir sûre siz getirin ve Allah'ın astlarından tüm tanıklarınızı da çağırın. Eğer doğru iseniz. (Bakara/23)
Yukarıdaki âyetlerde görüldüğü gibi, meydan okuma, Kur’ân'ın tümüyle bir benzerinin getirilmesi teklifiyle sınırlı kalmamış, bu teklif Kur’ân'ın 10 sûresinin ve hatta 1 sûresinin benzerinin getirilmesine kadar indirilmiştir. Ayrıca Kur’ân'ın bir benzerini getirmeleri için hepsinin birleşip yardımlaşmaları teklif edilmekte, ancak ne yapılırsa yapılsın bunun asla mümkün olamayacağı bildirilmektedir.
Aslında, bu meydan okuma ile insanlar Kur’ân üzerinde düşünmeye sevk edilmektedir. Çünkü düşündükleri takdirde, en azından şu sonuçlara ulaşacaklardır:
Kur’ân, fesahat, belağat ve icaz bakımından eşsiz bir kitap, ebedî bir şaheserdir. Oysa Allah Elçisi Muhammed'in (a.s) ne edebî bir geçmişi, ne de herhangi bir öğrenimi vardır. Dolayısıyla böyle bir kitabı kendisi yazmış olamaz.
Kur’ân, evvelki kitapları ve elçileri tasdik etmektedir. Oysa onu Elçi'nin kendisi yazmış olsaydı, mutlaka hevâsına uyar, geçmiş kitap ve elçileri tasdik etmek yerine kendisini ön plâna çıkararak her şeyi kendisine mal etmek isterdi.
Kur’ân, içerisinde fiziğe, kimyaya, biyolojiye, astronomiye, kozmolojiye, eğitime, psikolojiye ve sosyolojiye ait nice bilgiler bulunması sebebiyle, içeriği ve öğretisi bakımından da eşsiz bir kitaptır. Oysa Peygamberimiz, Mekke'de yetişmiş, hayatının her dönemi herkesçe bilinen, çevresinde herhangi bir okul veya öğretici bulunmayan bir kimsedir. Dolayısıyla Kur’ân'daki bilgileri bilmesi bir yana, o konuları düşünmesi bile mümkün değildir.
Kur’ân, birçok târihî olay içermektedir. Allah'ın Elçisi Muhammed (a.s) ise böyle konulardan haberi olmayan bir kişidir. Bu olayları bilmesi de, yanlışsız olarak uydurması da imkânsızdır.
Kur’ân, geçmişe ait olduğu kadar geleceğe [ğayba] ait bilgiler de vermektedir. Bu bilgilerin doğrulukları zaman içinde bir bir ortaya çıkmıştır. Sıradan bir insanın, aynıyla doğru çıkan bu tür haberler verebilmesi mümkün değildir. Allah'ın Elçisi olduğunu söyleyen ve herkesin kendisine inanmasını talep eden birinin yaptığı birtakım tahminleri, geleceğe ait bilgilermiş gibi ortaya koyması ve güvenilirliğini riske etmesi düşünülemez. O hâlde bu bilgilerin o'nun kendi tahminleri olması söz konusu değildir.
Kur’ân, yapısal yönü ile de birçok mucize içermektedir. Öyle ki, geniş hacmine rağmen metninde hiç bir açıdan çelişki ve tutarsızlık bulunmamaktadır. Böyle bir kitabın, kapasitesi bu işe yetmeyeceği herkesçe bilinen bir kimse tarafından yazılamayacağı ise ortadadır.

Hâlâ Kur’ân'ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı. (Nisâ/82)

Kur’ân üzerinde düşünen her insanın tesbit edebileceği bu hususlar, Kur’ân'ın Peygamberimizin eseri olmadığını gösterir. 37. âyetteki, Onda şüphe edilecek hiç bir şey yoktur. Âlemlerin Rabbi tarafındandır ifadesi de buna işaret ederek Kur’ân'ın Allah katından vahiy ile indirilmiş bir kitap olduğunu bildirmektedir.
Rabbimizin bu meydan okuyuşu, dün geçerli olduğu gibi bugün de geçerlidir, kıyâmete kadar da geçerli olacaktır. Mucizelerin en büyüğü olan Kur’ân'ın içerdiği mucizeler kıyâmete kadar tükenmeyecek, insanlar o güne kadar onda birçok yeni mucizelerle karşılaşmaya devam edecektir. Kur’ân'da karşılaşılacak her yeni mucize ise onun Allah'tan olduğunu bir kez daha ortaya koyacaktır.
Kur’ân'ın sadece indiği çağa değil, kıyâmete kadar tüm insanlara hitap edecek bir kitap olduğu asla akıldan çıkarılmamalıdır. Bu hususu göz ardı eden ya da Kur’ân'ın bu kadar çok mucize içerebileceğine akıl erdiremeyen bazı câhiller, kendilerinin anlayamadıkları bu tür âyetleri eleştirip itiraz etmişlerdir. 39. âyetteki, Bilakis, onlar bilgisini kavrayamadıkları ve te’vîli kendilerine henüz gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar ifadesi, tam da böyle bir duruma işaret etmektedir. Câhillerin kavrayamadıkları âyetlere yaptıkları itirazların bir örneği de aşağıdaki âyetler hakkında olmuştur:
İkram olarak bu mu daha hayırlı yahut zakkum ağacı mı? Şüphesiz Biz onu zâlimler için bir fitne kıldık. Şüphesiz o [zakkum ağacı], cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Tomurcukları şeytanların [boynuzlu yılanların] başları gibidir. İşte, kesinlikle onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bundan dolduracaklardır. (Saffat/62-66)
Şüphesiz zakkum ağacı, günahkârların yiyeceğidir. O, kızgın bir sıvının kaynaması gibi karınlarda kaynar. (Duhân/43-46)
Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş'ten korunun. (Bakara/24)
Yukarıdaki âyetlerle ilgili olarak o günün müşriklerinden Ebû Cehl şu eleştiriyi yapmıştır: “Arkadaşınız [Muhammed], ‘Onun yakıtı taşlar ve insanlardır’ diyerek cehennem ateşinin taşları bile yaktığını iddia ediyor, sonra kalkıp o cehennemin içinde bir ağacın yeşerdiğini söylüyor. Hâlbuki ateş, ağacı yer, yakar, bitirir. Öyle ise o cehennemde nasıl o ağaç yeşerebilir?”
Henüz te’vîli yapılmamış müteşâbih âyetler hakkında Ebû Cehl gibi ortalığı bulandırmak isteyenlerin olabileceğini haber veren Allah, bu âyetlerin te’vîlinin kimler tarafından yapılması gerektiğini de Âl-i İmrân sûresi'nde bildirmiştir:
O [Allah], sana bu kitabı indirendir. Ondan [bu kitaptan] bir kısmı muhkem [yasa içerenler] âyetlerdir ki bunlar, kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşâbihlerdir [benzeşen anlamlılardır]. Amma, kalplerinde kaypaklık olan kimseler, fitne çıkarmak ve onu te’vîl yapmak için onun müteşâbih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” diyerek– ilimde uzman olanlar bilirler. Ve sadece kavrama yeteneği olanlar öğüt alırlar. (Âl-i İmrân/7)
Şüphesiz Allah bir sivrisineği, hatta daha üstü [daha küçük] olan bir şeyi misal getirmekten çekinmez. İşte iman eden kimseler bilirler ki, şüphesiz o, hakktır, Rabb'lerindendir. O küfretmiş olan kimseler de artık, “Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?” derler. O [Allah], onunla bir çoklarını şaşırtır, onunla bir çoklarını kılavuzlar. O [Allah], onunla sadece, söz verip andlaştıktan sonra Allah'ın ahdini [verdikleri sözü] bozan, Allah'ın birleştirmesini emrettiği şeyi kesen ve yeryüzünde bozgunculuk yapan fâsıkları şaşırtır. İşte bunlar, zarara uğrayanların ta kendileridir. (Bakara/26-27)
Âyetteki, fitne çıkarmak ifadesi, “inanmış kimseleri dinden döndürmek” demektir. Bu konu hakkında Bakara sûresi'nde açıklama yapmıştık.
Müteşâbih âyetler, sanatsal mucize içeren, indiği dönemde insan havsalasının ulaşmayacağı konulara, bilgilere ve ğayba dair âyetlerdir. Bunlarla Kur’ân'ın Allah kelâmı olduğu ortaya çıkar.
Muhkem âyetler de, kişisel davranışları, aile ve sosyal hukuku, uluslararası ilişkileri düzenleyen ilkeleri içeren âyetlerdir. Bu âyetler, Kitab'ın anasıdır; yani, Kur’ân'ın amacı muhkem âyetlerle düzeni sağlamak, insanlığı, zulümden, fesattan ve kan dökmekten alıkoymaktır. Bu konuya dair Kamer sûresi'nin sonundaki “Hıkmet” başlıklı yazımıza bakılabilir.
Dikkat edilirse âyette, Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiç bir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez” diyen– ilimde uzman olanlar bilirler buyurulmaktadır. Burada zikri geçen, “ilimde uzman olanlar”ın kimler olduğuna gelince:
RÂSİH
Arapça'da  رسوخ [rusûh], “bir şeyin iyice içinde olmak, bir şeyde sebat bulmak (ağaç ve dağ gibi derinlemesine yerleşmek)” demektir.
İlimde râsih olmak ise, “belirli bir ilim dalında uzman olmak” demektir. Klâsik kabule göre ilimde râsih olan, “yakînî ve kat‘î deliller ile Allah'ın zât ve sıfatlarını; Kur’ân'ın Allah kelâmı olduğunu bilen kimse”dir. Hâlbuki müteşâbih âyetlerin bir kısmı, biyoloji açısından, bir kısmı fizik açısından, bir kısmı kimya açısından, bir kısmı filoloji açısından, bir kısmı astronomi açısından, bir kısmı astrofizik açısından… müteşâbihtir. Dolayısıyla da bu müteşâbihlik, her ilmin, her bilgi dalının kendi uzmanı tarafından te’vîl edilmesi gerekir.
ÂYETTEKİ TEKNİK YAPI
Âyetin,  وما يعلم تأويله [ve mâ ya‘lemu te’vîlehu] kısmıyla ilgili olarak teknik açıdan iki vecih söz konusudur: Birinci vecihe göre وما يعلم 'daki [ve mâ ya‘lemu'daki]  و [vav/ve] bağlacı, الا الله 'daki [illâllâhu'daki]  الله [Allâh] lafzına atıf olup âyetin anlamı, “hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah ve ilimde uzman olanlar bilirler” şeklindedir. Biz de âyeti bu şekle göre meallendirdik.
İkinci vecih ise,  وما يعلم [ve mâ ya‘lemu] ifadesinin, yeni bir cümle başı olmasıdır, ki buna göre mana, “müteşâbihatın te’vîlini yalnızca Allah bilir, başkası bilemez” şeklinde olur. Bu durumda, “Anlamayacağımız, anlayamayacağımız âyetleri Allah niye indirdi?” sorusu gündeme gelir.
Bu konuya ait klâsik kaynaklarda yer alan bilgiler ise şöyledir:
İLİMDE DERİNLEŞMİŞ OLANLAR:

Yüce Allah'ın, İlimde derinleşmiş olanlar buyruğu ile ilgili olarak; bunun, önceki buyruklarla ilişkisi olmayan yeni bir söz başlangıcı mı, yoksa önceki buyruğa atfedilmiş ve buradaki “vav”ın cem için mi olduğu hususunda ilim adamları farklı görüşlere sahiptirler.
Çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre; kendisinden önceki buyruklardan ayrı, yeni bir cümle başıdır ve ifade daha önce yüce Allah'ın, Onun te’vîlini ancak Allah bilir buyruğunda tamamlanmıştır. İbn Ömer, İbn Abbâs, Âişe, Urve b. ez-Zübeyr, Ömer b. Abdulazîz ve başkalarının görüşü budur. el-Kisâî, el-Ahfeş, el-Ferrâ, Ebû Ubeyd ve başkaları da bu görüştedir.
Ebû Nehîk el-Esedî de der ki: “Sizler bu âyet-i kerîmeyi vasl ile [durak yapmaksızın] okuyorsunuz. Hâlbuki bu kelime kat‘ ile okunmalıdır. İlimde derinlik sahibi olanların bilgilerinin vardığı son nokta ise onların, Biz O'na iman ettik, hepsi Rabbimizin katındandır sözleridir.”
İlim adamlarının çoğunluğunun görüşüne göre bu âyet-i kerîmede tam vakıf, Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah bilir buyruğu üzerinde olduğu ve bundan sonraki buyrukların ise yeni bir söz başlangıcı olduğu şeklindedir. Bundansonraki buyruk ise, İlimde derinleşmiş olanlar, “Biz ona iman ettik...” derler buyruğudur.
Ancak Mücâhid'den, “ilimde derinleşmiş olanlar”ı, kendisinden önceki buyruğa nesak atfı yaptığı ve ilimde derinleşmiş olanlar'ın, te’vîli bildiklerini iddia ettiği de rivâyet edilmiştir. Bu görüşün lehine kimi dilcileri de delil göstererek, bunun, “İlimde derinleşmiş olanlar da bunu bilirler ve iman ettik... diyerek” şeklinde olduğunu söyler ve derler kelimesinin hâl olmak üzere nasb mahallinde olduğunu iddia ederler. Ancak dilcilerin büyük çoğunluğu bu açıklamayı reddeder ve uzak bir ihtimal olarak görürler. Çünkü Araplar hem fiili, hem de mef‘ulü bir arada hazf etmezler. Hâli ise fiil açıkça söylenmedikçe zikretmezler. Eğer fiil açıkça söylenmemiş ise, hâl de söz konusu değildir. Şâyet böyle bir şey mümkün olsaydı, “Abdullah binerek geldi” anlamında, “Abdullah binerek” demek mümkün olurdu. Böyle bir şeyin mümkün olması ise, ancak fiilin zikredilmesiyle birlikte olur; kişinin, “Abdullah konuşur ve insanların arasını ıslah eder” demesi gibi. Burada “ıslah eder” ifadesi Abdullah'ın hâlini bildirir.
Derim ki: Hattabî'nin naklettiği ve Mücâhid'den başkasının söylemediğini belirttiği söz ile ilgili olarak şunu ekleyelim: İbn Abbâs'tan rivâyet edildiğine göre, İlimde derinleşmiş olanlar buyruğu, azîz ve celîl olan Allah'ın ismine atfedilmiştir ve bunlar da müteşâbihi bilenler arasında yer alıp onlar müteşâbihi bilmelerine rağmen, Biz ona iman ettik demektedirler. Ayrıca er-Rabî, Muhammed b. Ca‘fer b. ez-Zübeyr, el-Kâsım b. Muhammed ve başkaları da bu görüşü belirtmişlerdir. Bu te’vîle göre, derler kelimesi derinleşmiş olanlar'ın hâli olmak üzere nasb durumundadır.
İbn Fûrek, ilimde derinleşmiş olanların, te’vîli bileceği görüşünü tercih eder ve bu hususta uzun uzun açıklamalarda bulunurdu. Hz. Peygamber'in İbn Abbâs'a, “Allahım! Onu dinde fakih kıl ve ona te’vîli öğret” şeklindeki sözünde bu hususa dair açıklama vardır. Bu, “kitabının manalarını ona öğret” anlamındadır. Buna göre yüce Allah'ın, İlimde derinleşmiş olanlar buyruğu üzerinde vakıf yapmakla ilgili olarak hocamız Ebu'l-Abbâs, Ahmed b. Ömer, “Doğrusu da budur” demiştir. Çünkü onların, İlimde derinleşmiş olanlar diye adlandırılmaları, Arap dilini anlayan herkesin bilmekte müsavi olduğu muhkemden daha fazlasını bilmelerini gerektirmektedir. Eğer onlar herkesin bildiğinden başka bir şey bilmiyor iseler, onların derinlikleri nerede kalır? Fakat müteşâbih de türlü türlüdür. Kimisi hiç bir şekilde bilinemez; rûhun durumu, Allah Teâlâ'nın ğaybın bilgisini yalnızca Kendisine ayırdığı Sa‘at'in [Kıyâmetin kopma] vakti gibi. Bu gibi şeylerin bilgisi İbn Abbâs'a da başkasına da verilmemiştir. İşte ileri gelen ilim adamları arasında, “İlimde derinleşmiş olanlar müteşâbihi bilmez” diyenlerin bu sözden kasdettikleri bu tür müteşâbihtir. Dinde bazı şekillere ve Arap dilinde birtakım anlatım üsluplarına göre yorumlanması mümkün olan sözlere gelince, bunlar te’vîl edilir ve doğru te’vîli bilinebilir.
Abdurrezzâk der ki: Bize Ma‘mer, İbn Tavus'tan, o da babasından rivâyet etti ki, İbn Abbâs bu âyeti şöyle okurdu: Ve mâ ya‘lemu te’vîlehu illâllâh. Ve yeqûlu'r-râsihune âmennâ bihi [Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah bilir, ilimde derinleşmiş olanlar, “Ona îmân ettik” derler].
İbn Cerîr, Ömer ibn Abdulazîz ve Mâlik ibn Enes'ten rivâyet eder ki: “Onlar ona îmân ederler ve te'vîlini bilmezler” demiştir.
Yine İbn Cerîr'in naklettiğine göre, Abdullah ibn Mes‘ûd ve Ubey ibn Ka‘b'ın Mushaflarında bu âyet şöyledir: İnne te’vîlehu illâ ındallâhi ve'r-râsihûne fi'l-‘ılmi yeqûlûne âmennâ bihi [Onun te’vîli ancak Allah katındadır. İlimde derinleşmiş olanlar, “Biz ona inandık” derler].
İbn Cerîr de bu kavli tercih etmiştir.
Bazıları da âyetteki, ve'r-râsihûne fi'l-‘ilm [ilimde derinleşmiş olanlar] kısmında dururlar ki, müfessir ve usûlcülerin bir çoğu bu görüşe uyarak, “Anlaşılmayan bir şeyle (Kur’ân'da) hitapta bulunulması uzaktır” demişlerdir.
İbn Ebû Necîh'in Mücâhid'den, onun da İbn Abbâs'tan rivâyetine göre o şöyle dermiş: “Ben, onun te’vîlini bilen ilimde derinleşmiş kimselerdenim.”
Mücâhid'den rivâyetle İbn Ebî Necin şöyle diyor: “İlimde derinleşmiş olanlar; onun te'vîlini bilirler ve ‘Ona îmân ettik’ derler.” Rebî ibn Enes de böyle demiştir. Muhammed ibn İshâk, Muhammed ibn Ca‘fer ibn Zübeyr'den naklen şöyle dedi: “Arzu edilen te’vîli ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilir. İlimde derinleşenler de, ‘Ona inandık’ derler. Sonra da müteşâbihin yorumunu, ancak bir tek şekilde yapılabilen muhkemin yorumuyla karşılaştırırlar. Kitabla [Kur’ân'la] onların sözleri birleşir, biri diğerini doğrular, hüccet, delil, geçerli olur, özür ortaya çıkar, bâtıl ortadan kalkar, küfür onunla reddedilmiş olur.”
Hadis'te Rasûlullah'ın (s.a) İbn Abbâs hakkında, “Allahım! Onu dinde fâkih, bilgin kıl ve ona Kur’ân'ın yorumunu öğret” şeklinde dua buyurduğu belirtilir.
Bu konuda bazı âlimler ayrı fikir beyan ederek diyorlar ki: Te’vîl kelimesiyle Kur’ân'da iki mânâ kastedilir:
1) Te’vîl, “bir şeyin hakikati, gerçeği ve aslı”dır. Kur’ân-ı Kerîm'deki şu âyetlerde geçen te’vîl kelimesi bu anlamdadır: Ana-babasını tahtın üzerine çıkarıp oturttu. Hepsi o'nun için secdeye kapandılar. Dedi ki: “Babacığım! İşte bu; vaktiyle gördüğüm rüyânın te’vîlidir. Doğrusu Rabbim onu gerçekleştirdi” (Yûsuf/100), Onlar onun te’vîlinden başkasını mı bekliyorlar? Onun te’vîlinin geldiği {yani, âhiret hayatı ile ilgili olarak kendilerine haber verilenlerin hakikati geldiği} gün... (A‘râf/53)
Bu durumda er-râsihûne fi'l-‘ilm mübtedâ; yeqûlûne âmennâ bihi haberi olur. Te’vîl ile diğer anlam –ki Bize bunun yorumunu bildir... (Yûsuf/36) âyetinde olduğu gibi “bir şeyi tefsir, tabir edip açıklamak beyân etmek”tir– kastedilirse bu durumda, er-râsihûne fi'l-‘ilm'de durulur. Bu anlayışa göre ilimde derinleşenler eşyânın künhüne vâkıf olacak şekilde bir ilmi ihata etmeseler bile kendilerine tevcih olunan hitabı anlayabilirler. Bu durumda yeqûlûne âmennâ bihi kısmı, “ilimde derinleşenler”den hâl olur. Ma‘tûfun aleyh'den değil de sadece ma‘tûf'dan hâl olması dilde caizdir. Nitekim şu âyetler de böyledir: (Bu ganimetler) yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah'ın dînine ve Peygamberi'ne yardım eden fakir Muhâcirler içindir... derler ki: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla...” (Haşr/8-10), Melekler sıra sıra dizilip Rabbinin buyruğu geldiğinde… (Fecr/22) H.Yılmaz

Bu âyetlerde, Medîne'deki kâfirlere, savaşa katılmalarını engelleyen mallarının ve çocuklarının, aynı Firavun ve onun yakın çevresinde olduğu gibi fayda vermeyeceği uyarısı yapılmaktadır: Onların malları ve evlâtları, Allah katında onlara hiç bir fayda sağlamayacak, onlara gelecek Allah'ın azabından hiç bir şeyi önleyemeyecektir.
Bu âyetin mesajı evrensel olmasına rağmen ilk muhatapları –sûrenin giriş bölümünde detaylıca sunduğumuz gibi– Necrân heyetidir. Bu heyettekilerden Ebû Hârise ibn Alkame'nin kardeşine, “Ben onun gerçekten, Allah'ın Elçisi olduğunu kesinlikle bilmekteyim... Ama ne var ki bunu açıklarsam, Rûm kralları bana vermiş olduğu mal ve makamı geri alırlar” dediğini de nakletmiştik. İşte bu âyette kınananlar başta bunlardır. Bunlara; mallarının, çoluk-çocuklarının dünya ve âhirette kendilerine fayda vermeyeceği, onlardan azabı def edemeyeceği bildirilmektedir.
Bu âyetlerde verilen mesaj birçok defa geçmiştir:
“Ve yeniden diriltilen gün; mal ve oğulların sağlam bir kalple [gerçek imanla] gelenlerden başkasına fayda vermediği ve cennetin muttakilere yaklaştırıldığı, azgınlar için de cehennemin açılıp gösterildiği gün beni rezil etme!” dedi. (Şu‘arâ/87-91)
Kesinlikle siz ve Allah'ın astlarından taptıklarınız, cehennemin odunusunuz [yakıtısınız]; siz oraya gireceksiniz. (Enbiyâ/98)
Peki, âyetlerimizi inkâr eden ve, “Elbette mal ve çocuk verilecektir” diyen kimseyi gördün mü? O [inkârcı kişi], ğayba muttali oldu ya da Rahmân katında bir söz mü aldı? Hayır, hayır [onun zannettiği gibi değil]... Biz onun söylediği şeyleri yazarız ve onun için, azaptan uzattıkça uzatırız. Ve o söylediği şeylere Biz mirasçı olacağız ve o, Bize tek başına gelecektir. Ve onlar, kendileri için bir izzet [güç, şan, şeref] olsun diye, Allah'ın astlarından ilâhlar edindiler. Hayır, hayır [onların zannettikleri gibi değil]... Onlar [edindikleri ilâhlar] onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır. (Meryem/77-82)
Mal ve oğullar, basit hayatın süsüdür. Bâkî [kalıcı] sâlihât ise, Rabbinin katında, sevapça daha hayırlıdır, ümit bağlama yönünden de daha hayırlıdır. (Kehf/46)
Onlar, hatalarından dolayı suda boğuldular, sonra da ateşe sokuldular. Sonra da kendileri için Allah'ın astlarından yardımcılar bulamadılar. (Nûh/25)
Sonra Allah onu [o mü’mini] onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu. Firavun'un ehlini [yakınlarını] ise, azabın kötüsü; ateş kuşattı. Onlar sabah-akşam [daima] ona [ateşe] arzolunurlar. Kıyâmet kopacağı gün ise, “Firavun'un ehlini [yakınlarını] azabın en şiddetlisine sokun!” (Mü’min/45-46)
Ve andolsun ki, siz, sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız/teker teker Bize geldiniz ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bıraktınız. Ve içinizde kendilerinin ortaklar olduğuna inandığınız şefaatçilerinizi sizinle beraber görmüyoruz. Andolsun aranızda kesilme olmuş ve yanlış inandığınız şeyler kaybolmuştur. (En‘âm/94)
Ebû Leheb'in iki eli/iki gücü yok oldu. Ve o da yok oldu. Malı ve kazandığı şeyler ona fayda vermedi. Yakında alevli ateşe atılacak. Karısı da... Boynunda liften bir ip odun taşıyıcısı olarak... (Tebbet/1-5)
Şu inkâr eden kimselerin malları ve çocukları, Allah'tan yana, onlara asla bir fayda vermeyecektir. Ve işte onlar, ateş ashâbıdırlar. Onlar orada sürekli kalıcıdırlar. Onların bu basit hayatta harcadıklarının durumu, kendilerine zulmeden bir toplumun ekinlerine isâbet edip de onları helâk eden, içinde kavurucu soğuğu olan rüzgârın durumu gibidir. Ve Allah, onlara zulmetmedi. Fakat onlar, kendilerine zulmediyorlar. (Âl-i İmrân/116-117)
Küfretmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları; çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o ne kötü bir yataktır! (Âl-i İmrân/196-197)
Tıpkı Firavun'un yakınları ve onlardan öncekilerin gidişi gibi onlar da Allah'ın âyetlerini tanımadılar da Allah, kendilerini günahları yüzünden yakalayıverdi. Şüphesiz ki Allah, kavî'dir [çok güçlüdür], cezası/sonuçlandırması çok şiddetli olandır. (Enfâl/52) H.Yılmaz

Bu âyette yine küfredenler, âkıbetleri açıklanarak uyarılmakta; dünyada yenilip perişan olacakları, sonunda da en kötü döşek olan cehennemi boylayacakları bildirilerek bir an evvel imana gelmeleri istenmektedir. Târih de bu âyette verilen mesajların aynıyla gerçekleştiğine; küfrün, şirkin ve zulmün çok kısa ömürlü olduğuna, mutlaka yok olup gittiğine tanıktır.
Bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında kaynaklardaki nakiller şöyledir:
Burada kasıt Yahûdilerdir. Muhammed b. İshâk der ki: Rasûlullah (s.a) Bedir'de Kureyş'i mağlup edip Medîne'ye döndükten sonra Yahûdileri toplayıp onlara şunu dedi:
— Ey Yahûdi topluluğu! Bedir günü Kureyş'in başına gelenlerin bir benzerini Allah'ın başınıza getirmesinden sakının. Siz de biliyorsunuz ki ben gönderilmiş bir peygamberim. Siz bunu Kitabınızda, Allah'ın size ahdinde [buyruğunda] görmektesiniz.
Yahûdiler on'a şöyle karşılık verdiler:
— Ey Muhammed! Savaşın ne olduğunu bilmeyen gâfil bir topluluğu yenik düşürüp de onlara karşı eline bir fırsat geçti diye gurura kapılma! Allah'a yemin ederiz, bizimle savaşacak olursan asıl savaşçıların biz olduğumuzu göreceksin.
Bunun üzerine yüce Allah, Kâfirlere de ki: “Siz mutlaka yenileceksiniz...” buyruğunu inzâl buyurdu.
Ebû Sâlih'in İbn Abbâs'tan rivâyetine göre ise; Yahûdilerin, Uhud günü Müslümanların başına gelen musibete sevinmeleri üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur.
Âlimler bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında şu iki rivâyeti nakletmişlerdir:
1) Hz. Peygamber (s.a), Bedir'de Kureyş'e karşı savaşıp Medîne'ye döndüğünde, Yahûdileri, Benî Kaynuka mevkiinde toplayarak onlara şöyle der:
— Ey Yahûdiler! Kureyş'in başına gelen, sizin de başınıza gelmeden önce Müslüman olun.
Onlar da şöyle karşılık verirler:
— Ey Muhammed! Kureyş'ten, savaştan anlamayan bir grubu öldürüp yenmen seni aldatmasın. Eğer bizimle savaşsaydın, anlardın.
Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu âyeti indirdi.
2) Medîneli Yahûdiler, Bedir'de kâfirlerin başına geleni öğrenince, “Allah'a yemin ederiz ki, bu, Hz. Mûsâ'nın Tevrât'ta müjdelediği ve vasıflarını sayıp, sancağının yere düşmeyeceğini haber verdiği ümmî peygamberdir” dediler. Daha sonra da birbirlerine, “Hele acele etmeyin” dediler. Uhud savaşı olup, Hz. Peygamber'in ashâbı gerileyince, onlar, “Bu, o müjdelenen peygamber değil” dediler ve şekâvetleri daha ağır bastığı için Müslüman olmadılar. İşte bunun üzerine Allah, bu âyeti indirdi.
Âyetin iniş sebebi husûsî olsa da, mesajı tüm zamanlaradır. Kâfirler her zaman yenilecekler ve cehennemi boylayacaklardır.
Bu âyet, geleceğe dair verdiği haberle bir mucize ortaya koymaktadır. Bunun benzeri daha evvel de geçmişti:
(Onlar) burada, çeşitli gruplardan oluşmuş, bozguna uğramış bir ordudur! (Sâd/11) H.Yılmaz

Bunun, genellikle, Hicret'ten sonra 2. Ramazan'ın üçüncü haftasında Hz. Peygamber'in yönettiği üçyüz küsur zayıf teçhizatlı Müslümanın hemen hemen bin asker, yediyüz deve ve yüz atlıdan oluşan iyi donatılmış Mekke ordusunu kesin bir bozguna uğrattığı Bedir Savaşı'na bir îma olduğu var sayılır. Bedir Savaşı, putperest Kureyş ile genç Medine Müslüman toplumu arasındaki ilk açık çatışmadır. Bununla birlikte, bazı müfessirlere göre (mesela, Menâr III, 234) yukarıdaki Kur’an pasajı genel bir muhtevaya sahiptir ve tarihte sıkça şahit olunan bir olaya -yani, sayıca az ve zayıf donanımlı olan, ama dâvâlarının haklılığına olan güçlü bir inançla dopdolu bir grup insanın, benzer bir inançtan yoksun, sayıca ve maddî bakımdan üstün düşmana karşı zafer kazanmasına- işaret etmektedir. Bu ayette, müminlerin “kendi sayılarının iki katı” büyüklüğündeki (oysa, Bedir Savaşı'nda, Kureyş müşrikleri Müslümanlardan üç kat fazla idiler) bir düşmanla karşılaştıklarından bahsedilmesi gerçeği, bu yoruma -özellikle, sonraki ayette maddî zenginliğe ve dünyevî güce yapılan atıf gözönüne alındığında- büyük önem kazandırır. M.Esed

Gerçek oranın üçte bir olmasına rağmen, sıradan bir gözlemci bile kâfirlerin sayısının, müslümanların sayısının en azından iki katı olduğunu gözleyebilirdi.
Kısa bir zaman önce yaşanan Bedir Savaşının anahatları, o savaşta yaşanan olaylara ve sonuca değinilerek ders verici bir nitelikte burada tekrarlanmaktadır. Bedir Savaşı üç önemli şey öğretmiştir:
1) Allah yolunda savaşan müminler savaş alanında bile kâfirlerden farklı davranırlar. Kâfirler, Kureyşliler gibi, cümbüş yapıp, kadın, şarap, dans ve müzikle eğlenirken müslümanlar Allah'tan korkup, ibadet ederler ve kendilerini namaza ve oruca verirler. Ayrıca ahlâkî esaslara bağlı kalarak Allah'a dua ederler. Bu manzarayı gören bir insan, hangi grubun Allah yolunda savaştığını açıkça anlayabilir.
2) Sayıca az ve teçhizat bakımından yoksun olmalarına rağmen müslümanların, daha kalabalık ve daha iyi silahlara sahip olan kâfirleri yenmeleri, Allah'ın yardımının onlarla olduğunu açıkça göstermiştir.
3) Yenilgi, Allah'ın gücünü görmezlikten gelip kendi silahlarının ve adamlarının çokluğu ile övünen kâfirler için büyük bir şok olmuştur. Bununla Allah, Mekke'den hicret eden birkaç muhacir ile Medineli çiftçilere güç vererek, Arabistan'ın en etkili ve güçlü kabilesi olan Kureyşlileri müthiş bir yenilgiye uğratabileceğini öğretmiştir. Mevdudi

Bu âyette Allah için çarpışan imanlı az bir topluluğun, kendilerinin iki katı olan üstün düşman gücünü yendiği anlatılarak müslümanlara moral verilmektedir. S.Ateş

Yukarıda, kâfirlere mal ve evlâtlarının fayda vermeyeceği, onların cehennem yakıtı olacakları, yenilecekleri ve cehennemi boylayacakları bildirilmiş, bu âyette ise, o günlerde çok sıcak bir konu olan Bedir savaşı'na değinilmiş ve mü’minlere, Karşılaşan iki birlikte sizin için kesinlikle bir âyet vardır; birliğin biri, Allah yolunda savaşıyordu; diğeri de inkârcıydı. Onları, göz görüşüyle kendilerinin iki misli görüyorlardı. Ve Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda basiret sahipleri için kesinlikle bir ibret vardır denilerek, Allah'ın vaadinin doğruluğu gösterilmiştir. Bedir'de kâfirlere mal ve evlâtları fayda vermemiş, yenilmişler ve kâfir olarak ölüp cehennemi boylamışlardır.
Buradaki muhatapların mü’minler olduğu, aşağıdaki âyetlerin delâletiyle de anlaşılabilir:
Hani siz vâdinin yakın bir yamacında idiniz, onlar da uzak yamacında idiler. Kervan da sizden daha aşağıda idi. Şâyet onlarla sözleşmiş olsaydınız da, buluşma yerinde mutlaka anlaşmazlık çıkarırdınız. Fakat olması gereken işi Allah'ın gerçekleştirmesi için; helâk olan apaçık bir delil gördükten sonra helâk olsun, sağ kalanlar da yine apaçık bir delilden sonra yaşasın diye... Şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir. Hani o vakitler Allah sana uykunda onları az gösteriyordu. Eğer O [Allah], onları sana çok gösterseydi mutlaka korkmuştunuz ve o iş [savaş] konusunda anlaşmazlığa düşmüştünüz. Fakat Allah güvenlik sağladı. Şüphesiz O, gönüllerde olanı en iyi bilendir. (Enfâl/42-43)
Ve andolsun, sizler güçsüz iken, Allah, şükredesiniz diye size Bedir'de yardım etti: Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/hulûl ettirilen üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Eğer sabrederseniz ve takvâlı davranırsanız, evet (sizi Rabbiniz destekler). Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş/eğiten/gönderilmiş beş bin melekle yardım eder. Ve Allah, bunu [yardımı] size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf, O [Allah], küfretmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye azîz ve hakîm Allah katındandır. Öyleyse Allah'a takvâlı davranın. (Âl-i İmrân/123-127)
Târih kaynaklarında yer aldığına göre (–ki bunu Enfâl sûresi'nde detaylıca sunmuştuk–) Bedir günü'nde müşrikler sayıca mü’minlerin üç katı (1.000'e yakın idiler), askerî malzeme ve donanım bakımından ise mü’minlerin onlarca katı idiler. Buna rağmen Allah'ın izin ve yardımıyla mü’minler kâfirleri yendi.
Allah mü’minlere yardım edeceğini, onları zafere ulaştıracağını birçok kez vurgulamıştır:
Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şâhitlerin kalktığı [şâhitlik edecekleri] günde [kıyâmette] kesinlikle yardım ederiz. (Mü’min/51)
Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O'da size yardım eder ve ayaklarınızı sâbit tutar. (Muhammed/7)
Allah, “Elbette Ben ve elçilerim gâlip geleceğiz” yazmıştır. Şüphesiz Allah kavî'dir, azîz'dir. (Mücâdele/21)
Ve andolsun ki gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında Bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle gâlip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle gâlip gelenlerin ta kendisidir.” (Saffat/171-173)
O, kendi imanları ile birlikte, imanca fazlalaşsınlar diye mü’minlerin kalplerine sekine [güven-moral-mutluluk] indirendir. Göklerin ve yerin orduları da yalnızca Allah'ındır. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. (Fetih/4)
Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz. (Âl-i İmrân/139)H.Yılmaz

Bu ayet, saldırı için Mekkeden Medineye kadar gelen Ebu Süfyan ve Ebu Cehil komutasındaki ortak oşucu Araplara karşı, savunma için savaşa gitmek istemeyen insanların durumunu açıklıyor. Bu ayet, vatan savunmasından kaçmak isteyen tüm asker kaçaklarını kapsar. M.Sağ

Bkz. Bakara an: 27-Yani, "Allah, kendi rızasını hatalı veya acayip bir şekilde izhar etmez. O yapmacık ve gelişi güzel kararlar da vermez. O, kullarının niyetlerinden, amellerinden ve hareketlerinden tamamen haberdardır ve onları doğru değerlendirip, kimin kendi rızasını kazanması gerektiğini, kimin de kendi gazabına müstahak olduğunu bilir." Mevdudi

Bu âyetlerde, Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, en‘âma [etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara] ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü-çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır denilerek uyarı yapılmış, ardından da, Ve Allah, varılacak güzel yer kendi katında olandır. De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takvâ sahibi olan; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden, doğru olan, sürekli saygıda duran, infakta bulunan ve seherlerde istiğfâr eden kişiler için Rabb'lerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah kulları en iyi görendir buyurularak mal, evlât vs. gibi şeylerin fayda vermeyeceği, insanın bunlara tutkun olmaması, malını Allah yolunda harcaması gerektiği vurgulanıp insanlar; özellikle de sûrenin bu bölümünün inişine neden olan Necrân heyeti imana ve sâlihâtı işlemeye teşvik edilmiştir.
Burada şu hususa dikkat edilmelidir ki, âyette dünya nimetlerinden uzak durulması değil, onlara kul-köle olunmaması; âhiret nimetlerine öncelik verilmesi, dünya nimetleri için ebedî hayatın mahvedilmemesi istenmektedir.
Bu âyetin Bedir savaşı'na değinen âyetlerle aynı pasaj içinde gelmesinin bir nedeni de, mü’minlerin savaşta çapul peşinde koşmamaları gerektiğine dair bir uyarı içermesidir. Zira bazıları, müşrik ordusuyla savaşmak yerine, ganimet elde etmek için kervanın peşinden gitmeyi istemişlerdi.
Âyetteki “tertemiz eşler”, Bakara sûresi'nde de zikredilmişti. Buradaki “çok temiz eşler”in, cennette mü’min erkeklere verilecek olan hayız ve nifastan temizlenmiş kadınlar olduğu kanaati yaygındır. Oysa buradaki tertemiz eşler, –Bakara/25'te de açıkladığımız gibi– Allah'ın cennette mü’min kullarına lutfedeceği arkadaşlar olup tertemiz olmalarından kasıt, “kin, buğz, kıskançlık gibi kötü huylardan arınmış olmalarıdır. Zira, cennette cinsiyet yoktur. Bu konuyu daha evvel Vâkıa sûresi'nde detaylı olarak işlemiştik.
Hakklarında söz gerçekleşen kimseler, “Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak, işte bunları da öylece biz azdırdık. Biz Sana karşı uzak olduk. Onlar sadece bizlere tapmıyorlardı” derler. (Kasas/63)
O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratandır. Sonra da O, semaya istiva etti [egemenlik kurdu]; onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi en iyi bilendir. (Bakara/29)
Ey Âdemoğulları! Her mescidin yanında süslerinizi alın, yiyin-için fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah savurganları sevmez. De ki: “Allah'ın kulları için çıkardığı zînetleri ve tertemiz rızıkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir –kıyâmet gününde yalnız onlar için olmak üzere.”– İşte böylece Biz, âyetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (A‘râf/31-32)
Ey insanlar! Takvâlı davranasınız diye, sizi ve sizden öncekileri yaratan, yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yapan, gökten su indirip de onunla sizin için rızık olarak ürünlerden çıkaran Rabbinize kulluk edin. Artık siz de, bile bile Allah'a ortaklar koşmayın. (Bakara/21-22)
Şüphesiz Biz yeryüzündeki, ona süs olan şeyleri onların hangisinin daha güzel amel edeceğini sınamamız için yaptık. (Kehf/7)
Dünyanın ve dünyaya ait tüm kazanımların değersizliği, âhiretin daha hayırlı ve kalıcı olduğu birçok yerde vurgulanmıştır. Bunlardan bir kaçını hatırlatıyoruz:
Hayır, hayır… İşin aslında siz aceleciyi [dünyayı] seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz. (Kıyâmet/20-21)
Onlar [insanlar] aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] seviyorlar ve ağır bir günü arkalarına atıyorlar. (İnsan/27)
Küfretmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları; çok az bir kazanım, sakın seni aldatmasın. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o ne kötü bir yataktır! (Âl-i İmrân/196-197)
Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikâme edin, zekâtı verin” denenleri görmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah'ın haşyeti gibi yahut haşyetçe daha şiddetli olarak insanlara haşyet duyarlar. Ve “Rabbimiz! Ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı, çok azdır, âhiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ip-ince bir iplik kadar” bile hakksızlığa uğratılmayacaksınız.” (Nisâ/77)
(O şeyler) dünyada bir kazanımdır. Sonra dönüşleri yalnızca Bizedir. Daha sonra da inkâr ettikleri şeyler nedeniyle kendilerine o çetin azabı tattıracağız. (Yûnus/70)
Ve Allah, dilediği kimseye rızkı genişletir de ölçülendirir de. Onlar ise basit hayat ile ferahladılar. Oysa basit hayat, âhirette sadece bir kazanımdır. (Ra‘d/26)
Ve size verilen şeyler, basit hayatın kazanımı ve onun süsüdür. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz? (Kasas/60)
Fakat siz şu basit hayatı tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı [önemli] ve devamlı kalıcıdır. (A‘lâ/16-17)
Burada muttakilerin, özellikleri ve kavuşacakları nimetler hatırlatılırken seherlerde istiğfâr ettikleri, yani Allah'tan af ve yarlığama talebinde bulundukları bildirilmiştir. Karanlığın aydınlığa dönüşme zamanı olan seher vakti, insanın hâlet-i rûhiyesinde derin duygular meydana getirir. Dinlenmiş beden ve zihin, hakikati daha berrak bir şekilde idrak eder. Ayrıca bu vakit, uykunun en tatlı zamanıdır. O nedenledir ki bu vakitte uykudan kalkıp Allah'a yönelmenin değeri daha fazla olacaktır.
Ayrıca buradaki seher, kişinin küfür ve şirkten kurtuluşu olarak anlaşılabilir ki bu durumda, seherde istiğfâr, küfürden kurtulmuş kişilerin Allah'a yakarışlarına işâret eder. H.Yılmaz 

Bi'l-eshâr ifadesi, genellikle, “şafaktan önceki vakitte” veya sadece “şafaktan önce” anlamında alınır. Bu, Hz. Peygamber'in, birkaç sahih Hadis'de, müminlere, gecenin son kısmını ve özellikle şafaktan kısa bir müddet önceki vakti yoğun ibadete tahsis etmeleri şeklindeki tavsiyesine uygundur. Ancak eshâr'ın tekili olan seher (sehr veya suhr diye de telaffuz edilir) kelimesi, “şafaktan önceki vakit”i gösterirken, aynı zamanda, -seher ve suhur telaffuzu ile- “kalbin nüvesi/özü”, “kalbin en iç/derunî kesimi” veya sadece “kalp” anlamına da gelir (karş. Lisânu'l-‘Arab, ayrıca Lane IV, 1316). Bence, yukarıdaki Kur’an ayeti -ve aynı zamanda 51:18. ayet- bağlamında, bu sonuncu çevirinin alışılmış anlayış biçimine tercih edilebileceği açıktır. Çünkü, şafaktan önceki ibadetin değeri üzerinde Hz. Peygamber tarafından durulmasına rağmen, Kur’an'ın, affedilmek için ibadete başvurmayı günün belli bir vaktine bağlamış olması pek makul görünmemektedir. M.Esed 

 Bu şu anlama gelir: "Onlar hak yolunda sabrederler, kayıplar ve zorluklardan yılmazlar, yenilgilerle onların cesaretleri kırılmaz ve onları hiçbir çıkar hak yoldan çeviremez. Hiçbir başarı şansı olmadığı durumlarda bile onlar Hakk'a bağlı kalırlar" (Bkz. Bakara an: 60) Mevdudi

Lafzen, “şahitlik yapar” -yani, bilinçli bir planlayıcı, düzenleyici güç tarafından var edildiğini açık şekilde gösteren yaratılmışlar dünyası aracılığıyla.M.Esed

Bu, Allah'ın kendisinin tüm evrende mâbudluk sıfatına, otorite ve haklarına sahip tek Mâbud olduğuna şehadet etmesidir. Bu O'nun şahitliğidir ve kimin şahitliği, evrendeki tüm gerçeklikleri doğrudan bilen Allah'ın şahitliğinden daha güvenilir olabilir? O, tüm yarattıklarını görür ve ne yerde, ne gökte O'ndan gizli bir şey yoktur.
Allah'tan sonra en güvenilir şahitler evren'deki işleri yöneten meleklerdir. Onların delili kendi kişisel bilgilerine dayanır; yani "Bu ülkenin tek Hakim'i Allah'tır, dolayısıyla gök ve yerle ilgili işlerde O'ndan başka emir verebilecek kimse yoktur." Daha sonra Hak bilgisiyle donanan herkes, dünyanın başlangıcından bugüne dek, tüm evrende sadece Allah'ın Hakim ve düzenleyici olduğuna şahitlik etmektedir. Mevdudi 

Burada Allah Kendisini tanıtmakta, özellikle de Îsâ'yı rabb edinen Hristiyanları, müşrikleri ve İslâm'dan başka din edinenleri uyarmaktadır:
• Allah, melekler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, Allah'tan başka ilâh olmadığına tanıklıktırlar.
• Azîz, halîm olan Allah'tan başka ilâh yoktur.
• Allah nezdinde din, İslâm'dır.
• Kendisine kitap verilenlerin, kendilerine o bilgi geldikten sonra ayrılığa düşmeleri, aralarındaki kıskançlıktan dolayıdır.
• Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse; şüphesiz Allah, hesabı çabuklaştırandır.
Bu âyetlerin iniş sebebi ile ilgili nakiller şöyledir:
Rasûlullah'ın (s.a) Medîne'de olduğu haberi yayılınca o'nun huzuruna Şam halkı Yahûdilerinden iki âlim geldi. Medîne'yi görünce biri diğerine, “Bu şehir âhir zamanda çıkacak Peygamber'in Medînesi'nin niteliklerini ne kadar da andırıyor!” dedi. Peygamber'in (s.a) huzuruna vardıklarında sıfat ve özellikleriyle o'nu tanıdılar. Ona sordular:
— Sen Muhammed misin?
O cevap verdi:
— Evet.
Yine sordular:
— Ahmed misin?
Yine aynı cevabı verdi:
— Evet.
Bu sefer şöyle sordular:
— Biz sana bir şehâdete dair soru soracağız. Eğer sen bunu bize haber verirsen sana iman eder ve seni takdis ederiz.
Rasûlullah (s.a) şöyle karşılık verdi:
— Sorun.
Şöyle dediler:
— Bize Allah'ın Kitabında yer eden en büyük şâhitlik hakkında haber ver.                                                        Bunun üzerine Yüce Allah Peygamberi'ne (s.a), Allah, adaleti ayakta tutarak. şehâdet eder ki gerçekten O'ndan başka ilâh yoktur, melekler ve ilim sahipleri debuna şehâdet ettiler âyetini indirdi. Her iki ilim adamı da İslâm'a girdi ve Rasûlullah'ı (s.a) tasdik etti.
Âyette, tevhid'in birinci tanığının bizzat Allah olduğu ifade ediliyor. Çünkü evreni yaratıp Kendi varlık ve birliğine delil kılan, âyetlerinin anlaşılması için akıl, ilim veren; ayrıca varlık ve birliğinin tanınması için elçi gönderen ve kitap indiren Allah'tır.
MELEKLERİN ŞÂHİTLİĞİ
Buradaki melekler, “haberciler” anlamında kabul edilirse, Allah'ın indirdiği kitapların âyetlerinin mucizevî bir anlatımla Allah'ın birliğini haber verdikleri ifade edilmiş olur.
Buradaki melekler, “güçler” olarak kabul edilirse, evrendeki her sistemin Allah'ın varlığına ve birliğine tanıklık ettiği ifade edilmiş olur. Nitekim bu daha evvel şöyle ifade edilmişti:
Yoksa onlar yeryüzünden birtakım ilâhlar edindiler de onlar mı canlandıracaklar [onları diriltecekler]? Eğer o ikisinde [yer ile gökte] Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de kesinlikle kargaşa içinde olurdu [düzenleri bozulurdu]. O hâlde Arş'ın Rabbi olan Allah, onların nitelemekte oldukları şeylerden münezzehtir. O [Arşın Rabbi Allah], yaptığından sorumlu olmaz, onlar ise sorumlu olacaklardır. Yoksa onlar, O'nun astlarından birtakım ilâhlar mı edindiler? De ki: “Kesin delilinizi getirin. İşte şu, benimle beraber olanların öğüdüdür ve benden öncekilerin öğüdüdür.” Bilakis, onların çoğu gerçeği bilmezler. Artık onlar, yüz çevirenlerdirler. Ve Biz senden önce hiç bir elçi göndermedik ki, ona, “Gerçek şu ki Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için Bana ibâdet edin” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiyâ/21-25)
Tevhid'in üçüncü tanıkları da hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleridir. Evrendeki eşyanın hakikatine vakıf olan bilginler [fizik, kimya, biyoloji, astronomi, psikoloji bilenler] eğer bir etki altında değillerse, bilgilerinin gereği olarak Allah'ın birliğini haykırmak zorunda kalmaktadırlar. O nedenle Allah evrende gözlem ve araştırma yapılmasını emretmektedir. 7. âyette de, Hâlbuki onun te’vîlini ancak Allah ve –“Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. Rabbimiz! Bize kılavuzluk ettikten sonra kalplerimizi çevirme! Bize Kendi nezdinden rahmet lütfet! Şüphesiz Sen, bol bol lütfedenin ta kendisisin. Rabbimiz! Şüphesiz Sen, insanları, kendisinde hiç bir şüphe olmayan gün için toplayansın. Şüphesiz Allah, vaadinden dönmez” diyen– ilimde uzman olanlar bilirler. Ve sadece kavrama yetenekleri olanlar öğüt alırlar buyurularak bilgili insanlar övülmüşlerdi.
Ayrıca, yalnızca bilgin kulların Allah'a haşyet duyacağı, bilgi olmadan aklın kullanılamayacağı defalarca açıklanmıştı:
İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah'tan ancak bilginler haşyet ederler [derin hayranlık ve saygı duyup O'ndan uzaklaşmaktan korkarlar]. Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır. (Fâtır/28)
Arşı taşıyan bir de onun [arşın] dış kenarında olan kimseler, Rabb'lerinin hamdiyle tesbîh ederler ve O'na inanırlar. İman etmiş kimseler için bağışlanma dilerler: “Rabbimiz! Sen rahmet ve bilgice her şeyi kuşattın. Onun için tevbe eden ve Senin yoluna uyan kimseleri bağışla ve onları cahîm'in [cehennemin] azabından koru! Rabbimiz! Onları ve onların atalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden sâlih olan kimseleri kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine girdir. Şüphesiz Sen azîz ve hakîm'in ta kendisisin. Onları kötülüklerden de koru. Ve Sen her kimi kötülüklerden korursan, artık o gün elbette ona rahmet etmişsindir. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.” (Mü’min/7-9)
Ve Biz, bu örnekleri insanlara veriyoruz. Onlara da bilginlerden başkası akıl erdiremez. (Ankebût/43)
Ya da o, gece saatlerinde kalkan, secde ederek, kıyam durarak, daima saygıda duran ve Rabbinin rahmetini uman kimse (öyle yapmayan gibi midir)? De ki: “Hiç bilen kimseler ve bilmeyen kimseler eşit olur mu?” Kesinlikle sadece temiz akıl sahibi olanlar öğüt alırlar/gereği gibi düşünürler. (Zümer/9)
Kur’ân'da bilgi ve bilginin önemi ve değeri ile ilgili yüzlerce âyet mevcuttur. H.Yılmaz

Ayette, Allah'ın dışında ilah bulunmadığına şehadet edenlere dikkat çekil­mektedir:

1. (Kendisinden başka tanrı olmadığına Allah şehadet et­mektedir).

Buradaki şehadet, bilgiye dayanarak haber vermek anlamına gelebileceği gibi, açıklayıp ortaya koymak manasına da gelebilir.

Yüce Allah'ın, kendisinin tek olduğuna şehadet etmesi, açıklaması veya haber vermesi, bilmesi anlamını ifade etmektedir. Allah Teala, yarattığı ölçü­lü, düzenli ve sistemli kainat ve ondaki varlıklar vasıtasıyla kendinden başka tanrı olmadığım açıklamaktadır. Tabiat kanunları veya varlıklar vasıtasıyla Allah'ın varlık ve birliğine ulaşmak, şehadet demektir. Varlıklar alemi vası­tasıyla birliğini isbat etmesi, öğretmesi ve ilan etmesi de Allah'ın şehadet et­mesi anlamına gelmektedir.

2. (Melekler de Allah dışında ilah bulunmadığına şehadet eder).

Meleklerin şehadet etmesi, Allah'ın şehadet etmesinden farklıdır. Onların, Allah'ın birliği konusundaki bildirgesini insanlara aktarmak suretiyle şehadet ettikleri bir gerçektir. Ama melekler Allah'tan başka tanrı olmadığına da inanmaktadırlar.

3. (Adaleti gözeten ilim sahipleri de Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet eder).

İlim sahiplerinin Allah'ın birliğine olan imanları, bilgiye dayandığı için 'şehadet' kavramı ile ifade edilmektedir.

Adaleti ayakta tutmak, burada hal makamındadır. Bunu Allah'a verenler olduğu gibi ilim sahiplerine verenler de vardır. Biz ilim sahiplerine vermeyi uygun buluyoruz. Adaleti ayakta tutmak, Allah'tan başka tanrı olmadığı inan­cına sahip olmak, Allah'ın hakkını teslim etmek, inancı yerli yerine koymak­tır. Bir şeyi layık olduğu yere koymak adalet olduğuna göre, Allah'tan başka tanrı olmdığı gerçeğine inanmak, hakkı teslim etmek demektir. Öyleyse ilim sahibi insanlar Allah'ın hakkım bilinçli bir şekilde teslim ettiklerinden, ada­leti ayakta tutan kimseler olmaktadırlar. Başka bir ifadeyle şirk koşmamak, Allah'ın hakkıdır; hakkı yerine getiren kişi de adildir.

Ayette sadece ilim sahiplerinin zikredilmesi, ne anlama gelir? Şehadet, bi­lerek iman etmek olduğundan, bilinçli inanmak şehadettir. Böyle bir iman da sadece ilim sahiplerine mahsustur. Yüce Allah'ın kudretini kainat kitabında görerek, okuyarak ve bilerek iman ettiklerinden dolayı ilim sahipleri burada anılmaktadırlar. Zümer/9 ayetine göre bilen insanların üstünlüğü vardır ve bu, Âl-i İmran/18'de zikredilmekle teyid edilmektedir.

Şehadet etmede bilen insanlar Allah ve meleklerle aynı eylemi paylaş­makta olduğundan, bilginin insanı ne kadar yücelttiği ortaya çıkmaktadır. Bilgisiyle insan, Allah'ın şehadet eylemini yeryüzüne indirmekte ve yansıt­maktadır. Bilgiye dayanan şehadet kesin ve doğrudur. Yüce Allah ilim sahip­lerini burada, aynı zamanda Allah'ın hakkını teslim eden kişiler olarak nite­lendirmektedir. Hakkı teslim etmeyen ve bu yolla adaleti ayakta tutmayan ki­şiye alim denemez. O halde ilim adamının nitelikleri arasına adaletli olmak ve hakkı teslim etmek de girmektedir. Allah'ın hakkını teslim etmek, O'ndan başka tanrı olmadığına şehadet etmek, yani bilinçli olarak inanmakta

4. (Ondan başka tanrı yoktur, kudret ve hikmet sahibidir).

Burada Allah dışında ilah olmadığı, kudret ve hikmet sıfatlarıyla beraber tekrarlanmaktadır. Bu, Allah'ın kudret sahibi olup her yaptığını yerli yerinde yapması anlamına gelir. Aziz sıfatı, mülkünde mağlup edilemeyen, her zaman galip olan bir kudrete sahip olduğunu; hakim sıfatı ise bütün işlerini yerli ye­rinde yaptığını ifade eder. Tek olmayan, işine başkasını ortak eden bir varlık bu işleri yapamaz.

Ancak sonsuz ve eksiksiz bir ilme sahip olan varlık bütün işlerini eksik­siz ve yerli-yerinde yapacağından hakim sıfatmı alabilir. Aziz sıfatı ile hakim sıfatı arasındaki ilişki, bilgi ile kudret arasındaki ilişkinin aynıdır.

Bu ayetin, 10 ve 13. ayetlerle alakasını şu şekilde kurabiliriz: Kafirlerin inkarlarının zararı kendilerine olup Allah'ın birliğine bir nakısa getirmez; çünkü Allah, melekler ve ilim sahipleri buna şehadet etmektedir. Diğer taraf­tan bu ayet, Âl-i İmran/2 ile, ilim sahiplerine yer verdiği için de Âl-i İmran/7 ile alakalıdır. Allah'ın birliğinin vurgulandığı 2. ayetle, ilim sahiplerinin zik-redildiği 7. ayet bu ayetin çatısını teşkil etmektedir.B.Bayraklı

Allah, yarattıkları arasında adaleti ayakta tutarak, kendisinden başka ilah olmadığına, bütün varlıkların yaratıcısı olması hasebiyle kendisinden başka hiç­bir şeyin gerçek ibadete layık olmadığına şahitlik etmiştir. Melekler ve ilim sa­hipleri de Allahtan başka ilah olmadığına, Allahtan başkasını rab edinenlerin yalancı olduklarına şahitlik etmişlerdir. Allah, kendisinden başka ilah olmayan dır. O, her şeye galiptir, yaptıklarında hüküm ve hikmet sahibidir.

Müfessirler, bu âyette zikredilen "Allah şahitlik etti. Melekler ve ilim sahipleri de şahitlik ettiler." ifadelerindeki şahitliği çeşitli şekillerde tefsir etmiş­lerdir.

a- Bazılarına göre buradaki şahitlikten maksat, bilinen bir şeyi haber ver­medir. Buna göre Allahın şahitliği, kendi varlık ve birliğini haber vermesidir. Meleklerin ve âlimlerin şahitliği ise, Allahın kendilerine bildirdiği varlığı ve birliğini haber vermeleridir.

b- Diğer bazılarına göre ise, Allahın şahitliği, kendisinin, mevcudatı yara­tarak varlığını göstermesidir. Meleklerin ve âlimlerin şahitliği ise Allahın varlı­ğını gösteren mevcudatı görüp bu sebeple Allahın varlığını kabu etmeleridir.

"Adaleti ayakta tutma" sıfatının kime ait olduğu hakkında da farklı görüş­ler zikredilmiştir. Taberinin tercih ettiği görüşe göre bu, Allah tealanın sıfatıdır. Buna göre âyetin mânâsı, mealde zikredildiği gibidir.

Diğer bazı âlimlere göre de bu sıfat, ilim sahiplerine aittir. Bu görüşe gö­re âyetin meali şöyle olmaktadır: "Allah, melekler ve adaleti yerine getiren ilim sahipleri, ondan başka ilah olmadığına şahitlik etmişlerdir". Allah teala bu âyet-i kerime ile, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile tartışmaya girişen Hristiyan Necran he­yetinin, Hz. İsaya isnad etmiş oldukları "Allanın oğlu" şeklindeki iddialarını reddetmiş, kendisinden başka hiçbir ilah olmadığını eşi benzeri ve emsali bu­lunmadığını beyan etmiştir. Buna hem bizzat kendisini hem de Meleklerinin ve âlim kullanılın şahitlik ettiklerini beyan etmiştir. Böylece Resulullah ile asılsız bir tartışmaya girişen Hristiyan Necranlıların heyetine cevap vermiş ve onları susturmuştur. Taberi

Klasik müfessirlerin çoğu, burada kasdedilen halkın, Kitâb-ı Mukaddes'e veya onun bir bölümüne tâbi olan insanlar -yani, Yahudiler ve Hristiyanlar- olduğu görüşündedirler. Ancak, yukarıdaki pasajın daha geniş bir muhteva taşıması ve (dünya) görüşlerini, bir kısmı tahrif edilmiş, bir kısmı da tamamen ortadan kaybolmuş bulunan bir vahiy üzerine bina eden tüm toplulukları kapsamış olması kuvvetle muhtemeldir.Yani, bütün bu topluluklar, ilk başta Allah'ın birliği akidesini kabul etmişler ve kişinin kendini O'na teslim etmesini (orijinal anlamıyla islâm) sahih dinin özü olarak görmüşlerdi. Onların sonraki ihtilafları, mezhep/fırka saplantısının ve birbirini dışlamanın sonucudur. M.Esed 

Allah'a göre sadece bir tek doğru sistem ve insan için bir tek doğru hayat tarzı vardır. Bu şu demektir: İnsan Allah'a ibadet etmeli, O'nu mâbud olarak tanımalı, tamamen O'na teslim olmalı, kendisini O'na ibadet ve hizmete adamalıdır. Ayrıca keyfine göre bir ibadet şekli de icat etmemelidir. Bilâkis hiçbir şey ekleyip eksiltmeksizin Allah'ın rasûllerine indirdiği hidayet'i rehber edinmelidir. Bu düşünce ve davranma şekline "İslâm" denir. Allah'ın, kulları ve yarattıkları için İslâm'dan başkasını meşru kabul etmemesi, O'nun kulları üzerindeki mutlak hakkıdır. Bir kimse cahilce, herhangi bir sistemi -ateizm, putperestlik gibi- seçmenin, kişinin kendi hakkı olduğunu düşünebilir; fakat evrenin Hâkim'i bu davranışı isyan olarak kabul eder.
Bu, Allah tarafından tarih boyunca dünyanın hangi köşesine gönderilmiş olursa olsun, her peygamberin sadece ve sadece İslâm'ı tebliğ ettiği anlamına gelir. O halde herhangi bir topluluğa, herhangi bir dilde indirilen her kitap, aynı İslâm'ı öğretmiştir. Sonraları insanlar bu dini bozmuşlar ve ona ya kendi çıkarlarını korumak ya da nefislerini yüceltmek için bazı şeyler eklemişler, çıkarlarına uymayan bazı bölümleri de kitaptan çıkarmışlardır. Belirlenen sınırları aşmak, adaletsiz kazanç, imtiyaz ve haklar elde etmek istedikleri için yeni dinler icad etmişlerdir. Böylece budine tâbi olan kişiyi, kendi istek ve arzularına uydurmak için doğru Din'in prensipleri, inançları ve emirlerinde değişiklikler yapmışlardır. Mevdudi 

Tüm Peygamberlerin tebliğ ettikleri dinin ortak adı olan İslam tüm insanlığın dinidir.Allahın doğaya koyduğu yasalar nasıl ki, yaratılışından beri hep aynı olup, hiç değişmemiş ise, insanlara gönderdiği İslam da hiç değişmemiştir, hep aynıdır. İslam: kimsenin tekeline alamayacağı ve kimsenin kendisini dışında göremeyeceği yaratılış yuasasıdır. Tüm Peygamberler “Allaha ortak koşmadan teslim olma” anlamına gelen İslam dinini tebliğ etmişlerdir.Bu anlamda İslam dini evrenseldir ve tüm insanlığın dinidir.Hz. Muhammedden sonra Kurana inananlar da, artık kitap sahibi olmuşlardır.Kuranın buyrukları geçmişi, bugünü ve geleceği kapsadığı için, artık Müslümanlarda Kuran daki, “Ehli Kitap/Kitap sahipleri hitabının aynı zamanda muhataplarıdır. M.Sağ

19. âyette, Şüphesiz Allah nezdinde din, İslâm'dır buyurulmuştur. Daha evvel de ifade ettiğimiz gibi din, “ister hakk ister bâtıl olsun, ister Allah ister insanlar tarafından kurulmuş olsun, her türlü toplum nizamı, yaşam kurallarının bütünü” demektir. Burada, Allah nezdindeki dinin, sadece “İslâm” olduğu vurgulanmıştır. Bir başka âyette ise, Allah'ın İslâm'dan başka dini kabul etmeyeceği bildirmiştir:
Ve kim İslâm'dan başka bir din ararsa, o takdirde hiç bir zaman ondan kabul edilmeyecektir. Ve o [İslâm'dan başka din arayan kimse], âhirette zarar edenlerden olacaktır. (Âl-i İmrân/85)
“İSLÂM” NE DEMEKTİR?
 الإسلام [islâm] sözcüğü,  س ل م [silm] kökünden türemiş if‘âl kalıbında mastar bir sözcük olup isim ve mastar olarak kullanılır. Silm sözcüğü, “berâet/uzak tutma; korkudan, kuşkudan, beladan, huzursuzluktan, mutsuzluktan, kavgadan savaştan, ağrıdan, sızıdan, maddî ve manevî sıkıntılardan, zayıflıktan çürüklükten… tüm olumsuzluklardan uzak olma” demektir. Bu sözcük, sâlim, selâm, teslim, islâm vs. sözcüklerinin de köküdür. Sözcüğün islâm kalıbı, “sağlamlaştırma” [dertten, tasadan, korkudan, mutsuzluktan, kavgadan, savaştan ve benzeri şeylerden uzaklaştırma] demektir. Öyleyse İslâm dini de, “insanları sağlamlaştıran din” [dert, tasa, savaş, zayıflık, manevî hastalık, mutsuzluk ve benzeri şeylerden uzaklaştırıp sağlama, güvenceye alan ilkeler] demektir.

Ehl-i Kitabın kendilerine hakikat geldikten sonra kıskançlık ve ihtiras sebebiyle ihtilafa düşmeleri, Kur’ân'ı ve Rasûlullah'ı tanımamaları, kendi içlerinde birçok mezhep ve meşreplere ayrılmaları daha evvel birçok yerde konu edilmiştir: 

Şu kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, o'nu [Peygamber'i], kendi oğullarını bildikleri gibi bilirler. Şu kendi nefislerini kayba uğratanlar; işte onlar iman etmezler. (En‘âm/20)
Şu, kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, o'nu [Peygamber'i] kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Şüphesiz onlardan bir kesim de bilip durmalarına rağmen, kesinlikle hakkı gizliyorlar. (Bakara/146)
Onlara Allah katından kendileri ile birlikte olanı tasdik eden bir kitap gelince de –ki bunlar daha önceleri inanmayanlara karşı zafer kazanmak istemişlerdi de o tanıdıkları kendilerine gelmişti– onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın lâneti kâfirler üzerinedir. Onların, kendilerini karşılığında sattıkları şey, Allah'ın kullarından dilediğine Kendi lütfundan indirmesini kıskanarak, Allah'ın indirdiği şeyleri inkâr etmeleri ne çirkindir! İşte bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Küçültücü azap da yalnızca kâfirler içindir. (Bakara/89-90)H.Yılmaz

Aynı şey şu şekilde de ifade edilebilir; "Ben ve peşimden gelenler İslâm'dan eminiz ve Allah'ın hak dinini kabul ettik; şimdi söyleyin bakalım, sizin ve büyüklerinizin yaptığı değişiklikleri bırakıp eski hak dininize dönecek misiniz?" Mevdudi

Yukarıdaki açıklamalardan sonra, “Ben yüzümü [kendimi] Allah için sağlamlaştırdım [ben Müslüman oldum]. Bana uyanlar da (Müslüman oldular).” Kitap verilenlere ve Ümmilere [Anakentliler'e], “Siz de sağlamlaştırdınız mı [İslâm'ı kabul ettiniz mi]?” de. Eğer sağlamlaştırırlarsa [İslâm'a girerlerse] artık doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse, sana düşen sadece tebliğ etmektir [mesajı iletmektir]. Ve Allah, kullarını en iyi görendir buyurularak uyarı yapılmakta; herkesin kendisini sağlamlaştırması, işini sağlama alması istenmektedir:
De ki: “İşte bu, benim yolumdur; basiret üzere [aklın, bilginin, sağduyunun gereği olarak] Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar… Ve Allah münezzehtir. Ve ben müşriklerden değilim.” (Yûsuf/108)
Âyetteki, ümmiler [anakentliler] ifadesi, Mekkelilerin de hâlâ muhatap alındığını göstermektedir.
Âyetteki yüz kelimesi ise, “kişinin kendisi”ni ifade eder.
İSLÂM [SAĞLAMLAŞTIRMA]
İslâm sözcüğünü, İslâm dini'ni açıklarken yukarıda izah etmiştik. Burada sağlamlaştırma, “kişinin İslâm dinini kabul ederek kendini sağlama alması, güvende olması” demektir. Müslüman da –ki aslı müslim'dir–, “sağlama alan” demektir. “Müslüman” dediğimizde, bu anlam dikkate alınmalıdır.
Târih boyunca Allah tarafından gönderilen her peygamber, sadece İslâm'ı [sağlamlaştıran; barış, huzur güven sağlayan sistemi] tebliğ etmiş; her topluma kendi diliyle İslâm'ı öğretmiştir. Daha sonra egemen güçler, işlerine gelmediği için bu dini bozmuşlar, kendi çıkarları doğrultusunda yapay dinler oluşturmuşlardır.
Bu âyette, din'in Allah tarafından ortaya konulduğu, Peygamber'in din oluşturmadığı, aksine peygamberlerin Allah'ın dinine uyan ve yaşayanların ilki olduğu vurgulanmaktadır, ki bu, başka âyetlerde de ifade edilmektedir:
De ki: “Gökleri ve yeri yoktan var eden, besleyen, fakat Kendisi beslenmeyen Allah'tan başka velî mi edineyim?” De ki: “Ben İslâm kişilerin ilki olmakla emrolundum.” Ve sen sakın Allah'a ortak koşanlardan olma! (En‘âm/14)
De ki: “Benim salâtım [sosyal desteğim], ibâdetim, hayatım ve ölümüm sadece Kendisinin ortağı olmayan âlemlerin Rabbi Allah içindir. Ve ben böyle emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.” (En‘âm/162-163)
De ki: “Ben kesinlikle dini yalnızca Kendisine özgü kılarak Allah'a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi.” De ki: “Şüphesiz Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.” (Zümer/12-13)H.Yılmaz

Bu, alaylı bir şekilde kâfirleri, bugün "güzel şeyler" olarak kabul edip eğlendikleri kötü amellerin sonuçlarıyla uyarmanın bir yoludur. Mevdudi

Yani, "Onlar tüm enerji ve güçlerini kötü yollarda harcadıkları için, yaptıkları şeyler onlara hem bu dünyada, hem de ahiret'te hüsran getirecektir."
"Onların kötüye yönelmiş çabalarından iyi sonuçlar çıkarabilecek veya en azından onların zararını ortadan kaldırabilecek bir güç yoktur. Bu dünyada veya ahiret'te kendilerine yardım edeceklerine inandıkları hiçbir şeyin onlara faydası dokunmayacaktır."  Mevdudi 

Bu âyetlerde, muhatap kâfirler, geçmişteki kâfirlerin uğradıkları âkıbet ile uyarılmaktadır. Burada zikredilen kâfirler, Ehl-i Kitabın inkârcılarıdır. Aslında bunlar, bir peygamberi öldürmüş değillerdir. Ama, peygamberleri öldürenlerin yaptıklarına razı olan ve eskilerin yolunu izleyen kimseler idiler. O bakımdan peygamberi öldürenler ile bunların aralarında bir fark bulunmamaktadır. Kitab-ı Mukaddes'e göre İsrâîloğulları'nın târihi, öldürme ve eziyet olayları ile doludur: II. Târihler, 16:1-14, 24:20-21; I. Krallar, 19:1-10, 22:26-27, Yeremya, 15:10, 18:20-23, 20:1-18, 20:36-40, Matta, 23:37, 27:22-26; Markos, 6:17-29.
Yine bunların, Rasûlullah'ı ve o'nunla beraber olanları öldürmeye çalıştıkları; savaş açtıkları, planlar kurdukları hem târihi olaylarla hem de Kur’ân'ın verdiği bilgilerle sabittir:
Ve hani bir zaman, şu küfretmiş olan kimseler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurarken Allah da tuzak kuruyordu. Ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır. (Enfâl/30)
Bu konu Bakara sûresi'nde de yer almış ve orada kâfirlerin hangi peygamberleri öldürdüğü de detaylıca sunulmuştu:
Ve andolsun ki, Mûsâ'ya Kitab'ı verdik. Ve ondan sonra birbiri ardı sıra elçiler gönderdik. Meryem oğlu Îsâ'ya da açık açık deliller verdik ve kendisini rûhu'l-kudüs ile destekledik. Peki siz, bir elçinin size, nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiği her seferinde büyüklük tasladınız mı? Sonra da bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürüyorsunuz. Ve onlar, “Bizim kalplerimiz kılıflıdır [örtülüdür]” dediler. Aksine; Allah, inkârlarından dolayı onları lânetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder! Onlara Allah katından kendileri ile birlikte olanı tasdik eden bir kitap gelince de –ki bunlar daha önceleri inanmayanlara karşı zafer kazanmak istemişlerdi de o tanıdıkları kendilerine gelmişti– onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın lâneti kâfirler üzerinedir. Onların, kendilerini karşılığında sattıkları şey, Allah'ın kullarından dilediğine Kendi lütfundan indirmesini kıskanarak, Allah'ın indirdiği şeyleri inkâr etmeleri ne çirkindir! İşte bu yüzden gazap üstüne gazaba uğradılar. Küçültücü azap da yalnızca kâfirler içindir. Ve onlara, “Allah'ın indirdiğine iman edin” denildiği zaman, onlar “Biz, kendimize indirilene iman ederiz” dediler. Ve onlar, o [Allah'ın indirdiği], kendilerinin beraberindekileri doğrulayan bir hakk olmasına rağmen, ondan [kendilerine indirilenlerden] ötesini inkâr ediyorlar. De ki: “Peki eğer mü’minler idiyseniz niçin daha önce Allah'ın peygamberlerini öldürüyorsunuz?” (Bakara/87-91)
Âyetteki, ve insanlardan hakkaniyeti emreden kimseleri öldüren kişiler ifadesinden anlaşıldığına göre bu çıkarcı zümre, sadece peygamberleri öldürmekle kalmamış, Allah'ın dinini anlatan, toplumu aydınlatan kimseleri de öldürmüşler ya da öldürmeye çalışmışlardır.
22. âyetteki, İşte bunlar, dünyada ve âhirette amelleri boşa gitmiş kimselerdir. Onlar için yardımcılardan da bir şey yoktur ifadesiyle, bu kâfirlerin dünyadaki gayretlerinin tümünün boşa çıkacağı, âhiretlerinin de perişan olacağı açıklanmıştır.
Târih şâhittir ki, kâfirler, Allah'ın nûrunu söndürmek için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar Allah nûrunu hep tamamlamıştır:
Onlar, Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Hâlbuki Allah, sadece, kâfirler hoş görmeseler de Kendi nûrunu tamamlamaya dayatıyor. (Tevbe/32)
Onlar, ağızlarıyla Allah'ın nûrunu söndürmek için irade kullanıyorlar. Hâlbuki kâfirler hoş görmese de Allah nûrunu tamamlayandır. (Saff/8)
Nihâyet sihirbazlar gelince, Mûsâ onlara, “Ne atacaksanız atın!” dedi. Onlar ortaya atınca da Mûsâ, “Sizin getirdiğiniz şey sihirdir. Şüphesiz, Allah onu iptal edecektir [boş ve asılsızlığını ortaya çıkaracaktır]. Şüphe yok ki, Allah fesatçıların işini düzeltmez. Ve Allah, günahkârların hoşuna gitmese de hakkı kelimeleriyle ortaya koyup gerçekleştirir” dedi. (Yûnus/80-82)
Allah, “Şüphesiz Allah fakirdir, biz zenginiz” diyen kimselerin sözünü kesinlikle duydu. Onların söyledikleri şeyleri ve peygamberleri hakksız yere öldürmelerini yazacağız. Ve Biz, “Tadın o yakıcının azabını! Bu, kendi ellerinizin önden gönderdiklerinin karşılığıdır” diyeceğiz. Ve şüphesiz Allah, kullara asla zulmedici değildir. (Âl-i İmrân/181-182)
Kitap Ehli, senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Ve kesinlikle onlar Mûsâ'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de, “Allah'ı bize açıkça göster” demişlerdi. Sonra da hakksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra da kendilerine açık deliller geldiği hâlde o buzağıyı edinmişlerdi. Sonra Biz onları bundan dolayı da affettik. Ve Biz Mûsâ'ya apaçık bir kanıt verdik. Ve söz vermeleri nedeniyle Tûr'u [dağı] üzerlerine kaldırdık. Ve onlara, “O kapıdan secde ederek girin” dedik. Yine onlara, “İbâdet gününde sınırları aşmayın” dedik. Sonra da onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmeleri ve, “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, inkârları dolayısıyla ona [kalplerine] damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar– ve inkâra sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah, o'nu, Kendine yükseltti [derecesini artırdı; ününü yaydı]. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Nisâ/153-158) H.Yılmaz

Yani, "Onlardan Allah'ın Kitabı'nı en son otorite olarak kabul etmeleri, hükümleri önünde baş eğmeleri, O'nun doğru olarak öne sürdüğü şeyleri doğru olarak kabul etmeleri ve O'na göre yanlış olan şeyleri yanlış olarak kabul etmeleri isteniyor." Burada Allah'ın Kitab'ı ile Tevrat'ın veya İncil'in kastedildiği ve "Kitab'ın bilgisinin bir kısmına sahip olanlar"dan da Yahudi ve Hıristiyan âlimlerin kastedildiği belirtilmelidir. Mevdudi 

Lafzen, “aralarındaki [tüm ihtilaflar] hakkında hüküm vermesi için” -burada kasdedilen Allah kelâmı, Tevrat'tır. M.Esed

Bu tür kimseler kendilerini Allah'ın gözdeleri olarak kabul ettikleri için amellerinin niteliği sözkonusu olmaksızın her halükârda Cennet'e gireceklerini zannederek kendilerini aldatırlar. Onlar "gerçek" müminler oldukları, çok dindar ataların çocukları, şu şu peygamberlerin ümmeti, şu şu ulu kişilerin takipçileri vs. oldukları için, aptalca, Cehennem'e atılsalar bile orada günahlarının pisliğinden temizlenmek için sadece birkaç gün kalacaklarını ve daha sonra süreki olarak Cennet'te yaşayacaklarını savunurlar. Bu tip yanlış anlayış ve hatalı fikirler onları o denli gözü pek yapmıştır ki, en ağır suçları ve en büyük günahları korkusuzca işlerler. O kadar ki en ufak bir Allah korkusu duymaksızın açıkça Hakk'ı reddederler. Mevdudi 

Lafzen, “uydurmayı âdet edindikleri [şeyler], onları inançlarından saptırmıştır”. M.Esed

Yukarıda genel olarak şu küfretmiş kimseler ifadesi kullanılırken, burada özelleştirme yapılarak bunların, Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilmiş olan kimseler –ki bunlar da, Ehl-i Kitap bilginleridir– olduğu açıklanıp, muhataplar doğrudan uyarılmaktadır.
Bu âyetlerin iniş sebebi hakkında klâsik eserlerdeki nakiller şöyledir:
İbn Abbâs der ki: Bu âyet-i kerîme Rasûlullah'ın (s.a) Yahûdilerden bir topluluğun yanına Beytu'l-Midras'a gelip de onları Allah'ın yoluna davet etmesi sebebiyle nâzil olmuştur. Nuaym b. Amr ile el-Hâris b. Zeyd o'na, “Ey Muhammed! Sen hangi din üzeresin?” diye sordu. Peygamber (s.a), “Ben İbrâhîm'in dini üzereyim” diye cevap verince şöyle dediler: “İbrâhîm Yahûdi idi.” Peygamber (s.a) da şöyle buyurdu: “Haydi Tevrât'ı getiriniz; o sizin ve bizim aramızda hakem olsun.” Ancak Tevrât'ı getirmeyi kabul etmediler. İşte bu âyet bunun üzerine nâzil oldu.
en-Nakkâş'ın naklettiğine göre ise bu âyet-i kerîmenin iniş sebebi şudur: Yahûdilerden bir topluluk Muhammed'in (s.a) peygamberliğini inkâr ettiler. Peygamber (s.a) onlara, “Haydi Tevrât'ı getirin, orada benim sıfatlarım yazılıdır” dedi. Ancak onlar bunu kabul etmediler.
Bu âyetin sebeb-i nüzûlü olarak birkaç rivâyet zikredilmiştir:
1) İbn Abbâs'tan (r.a) rivâyet edildiğine göre, Yahûdilerden bir kadın ile bir erkek zina ettiler. Bunlar, asalet sahibi ailelerden idiler. Tevrât'ta da zinanın cezası olarak recm [taşlanarak öldürülme] hükmü var idi. Asil oldukları için onları recmetmeyi istemediler ve o ikisinin meselesinde, recmi bırakmaya, onun şeriatında recmi terk etmeye bir ruhsat olur ümidi ile Hz. Peygamber'e (s.a) başvurdular. Hz. Peygamber (s.a) de recmedilmelerine hükmedince, bunu kabul etmediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a), “Sizinle benim aramda Tevrât hakem olsun. Çünkü onda recm hükmü vardır. Sizin en bilgiliniz kimdir?” dedi. Onlar, “Abdullah b. Sûriya el-Fedekî” dediler. Onu getirip bir de Tevrât getirdiler. Abdullah ibn Sûriya, Tevrât'taki recm âyetine gelince, elini onun üzerine koyup gizlemek istedi. Bunun üzerine Abdullah b. Selâm (r.a), “Yâ Rasûlallah! Recm âyetinin yeri geçti” diye haber verdi. Bunun üzerine o elini kaldırdı ve recm âyetini buldular. Hz. Peygamber (s.a) de, o kadın ile erkeğin recmedilmelerini emretti. Allah'ın lâneti üzerlerine olasıca Yahûdiler, bundan dolayı son derece gazaplandılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah bu âyeti indirdi.
2) Hz. Peygamber (s.a) Yahûdilerin midraslarına girmişti. Orada, Yahûdilerden bir grup bulunmaktaydı. Peygamberimiz (s.a) onları İslâm'a davet etti. Bunun üzerine onlar, “Sen hangi din üzeresin?” dediler. Hz. Peygamber (s.a), “İbrâhîm ümmeti üzereyim” cevabını verdi. Onlar da, “İbrâhîm bir Yahûdi idi” dediler. Hz. Peygamber (s.a), “Öyle ise Tevrât'a gelin “ dedi. Onlar buna yanaşmayınca Cenâb-ı Allah bu âyet-i kerîmeyi indirdi.
3) Hz. Peygamber'in peygamberliğinin alâmetleri Tevrât'ta zikredilmiş, o'nun peygamberliğinin sıhhatine delâlet eden deliller de, aynı zamanda orada bulunmaktaydı. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a) onları Tevrât'a ve Tevrât'ta kendisinin peygamberliğine delâlet eden sözlere davet etti. Ama onlar bundan kaçındılar. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hakk, bu âyet-i kerîmeyi indirdi. Buna göre mânâ şöyle olur: “Onlar, kitapları olan Tevrât'ın hükmüne icabet etmekten kaçındıkları için, onların, senin kitabın Kur’ân'a muhalefet etmelerine şaşma! İşte bu sebepten dolayı Cenâb-ı Hakk, De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, Tevrât'ı getirin de onu okuyun!” (Âl-i İmrân/93) buyurmuştur. Bu rivâyete göre bu âyet, Tevrât'ta, Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğinin gerçekliğine ve doğruluğuna dair delillerin bulunduğuna delâlet etmektedir. Çünkü onlar Tevrât'ta, Hz. Muhammed'in (s.a) nübüvvetinin sıhhatine delâlet edecek delillerin bulunmadığını bilselerdi, Tevrât'ta bulunan şeyleri çarçabuk ortaya koymaya yönelirlerdi. Ancak ne var ki onlar bunu gizlemişlerdir.
Burada bu grubun sahip olduğu inançlar, Onlar, “Ateş bize sayılı birkaç gün dışında asla dokunmayacaktır” demektedirler buyurularak zikredilmiş, ardından da, Onların uydurmuş oldukları şeyler de, dinlerinde kendilerini aldatmaktadır. Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye hakksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır? Buyurularak reddedilmiştir.
Bunların inançları birçok yerde teşhir edilmiş ve eleştirilmiştir:
Ve Yahûdiler, Hıristiyanlar, “Biz Allah'ın oğullarıyız ve O'nun sevgilileriyiz” dediler. De ki: “Madem öyle niçin günahlarınız sebebiyle O [Allah] size azap ediyor?” Bilakis, siz O'nun yaratıklarından birer beşersiniz. O dilediği kişiyi bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü de Allah'ındır. Dönüş de yalnızca O'nadır. (Mâide/18)
Ve onlar, dediler ki: “Sayılı birkaç gün dışında ateş bize asla dokunmayacaktır.” De ki: “Allah'tan bir ahit [garanti] mi aldınız? Allah, ahdine asla ters düşmez. Yoksa siz Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” Evet, kim bir kötülük kazandıysa ve hatası kendisini kuşattıysa; işte bunlar ateş ashâbıdır. Onlar, orada sürekli kalıcıdırlar. (Bakara/80-81)
Sonra da Yahûdileşen kimselerden olan zulüm, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları hâlde faiz almaları ve insanların mallarını hakksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık. Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, salâtı ikâme eden, zekâtı veren, Allah'a ve âhiret gününe iman edenlerdir. İşte onlar, Bizim büyük bir mükâfât vereceklerimizdir. (Nisâ/160-162)
Tabiî ki Ehl-i Kitabın hepsi aynı değildir. Kınanlar da tüm Ehl-i Kitap değildir. İçlerinde farklı düşünenleri, inananları da vardır:
Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet [önderi olan topluluk] vardır ki onlar, gecenin saatlerinde secde ederek Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar iyi insanlardandırlar. Ve onlar hayırdan ne işlerlerse asla örtülmeyecektir [karşılıksız bırakılmayacaklardır]. Ve Allah, takvâlı davrananları en iyi bilendir. (Âl-i İmrân/113-115)
Şüphesiz ki Kitap Ehlinden, Allah'a inananlar, size indirilene ve kendilerine indirilene –Allah'a huşû [saygı] duyanlar olarak– inananlar da vardır. Onlar Allah'ın âyetlerini az bir değere değişmezler. İşte onlar, ücretleri Rabb'leri katında olanlardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir. (Âl-i İmrân/199)

De ki: “Gördünüz mü [hiç düşündünüz mü]? Eğer o [Kur’ân], Allah tarafından ise ve siz de onu inkâr etmişseniz, bununla birlikte İsrâîloğulları'ndan bir şâhit de onun bir benzeri üzerine tanık olup da inanmışsa, siz de büyüklük tasladıysanız… Şüphesiz ki, Allah zâlimler topluluğuna kılavuzluk etmez.” (Ahkâf/10)
Ve O, size Kitab'ı [Kur’ân'ı] ayrıntılı [hakk-bâtıl ayrılmış] olarak indirdiği hâlde, Allah'tan başka bir hakem mi arayayım? Ve kendilerine kitap verdiğimiz şu kişiler, onun [Kur’ân'ın] şüphesiz Rabbinden hakk ile indirilmiş olduğunu bilirler. O hâlde sen (onların bu Kitabın Allah tarafından indirildiğini bildikleri hususunda) sakın şüphecilerden olma. (En‘âm/114)
Ondan [sözden; vahiyden, Kur’ân'dan] önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona [söz'e; vahye, Kur’ân'a] da inanırlar. Ve onlara o [söz; vahiy, Kur’ân] okunduğu zaman onlar, “Biz ona [söz'e] inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık [Müslümanlardık]” dediler. (Kasas/52-53)
Burada ifade, her ne kadar Ehl-i Kitabın din adamlarını kınamaya yönelik olmakla birlikte, Allah'ın kitabına göre hareket etmeyen tüm din adamları bu kınamaya muhataptırlar. Zira din adamlarının ilâhî kitaba aykırı bilgi vermesi, halkın din konusunda aldanmasına neden olur. Ayrıca Allah, ilâhi kitaba aykırı iddiada bulunmayı, dini oyun ve eğlence olarak nitelemiştir:
Ve dinlerini oyun ve eğlence edinmiş/oyun ve eğlenceyi kendilerine din edinmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olan kimseleri bırak ve onunla [Kur’ân ile] hatırlat/öğüt ver: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığıyla helâke düşerse, onun için Allah'ın astlarından bir velî [yakın kimse] ve şefaatçi söz konusu olmaz. Her türlü dengi denkleştirse de [suçuna karşı her türlü bedeli ödemeyi istese de] ondan alınmaz. İşte bunlar, kazandıkları ile helâke düşen kimselerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır. (En‘âm/70)
Âyetin sonundaki, Peki, kendisinde hiç şüphe olmayan o günde onları bir araya topladığımız ve hiç kimseye hakksızlık edilmeden herkese kazandıkları şeyler tamamen ödendiği zaman nasıl olacaktır? ifadesiyle de, âhiretin temel özelliği ve varlığının gerekliliği bildirilmektedir:
Ve hiç bir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiç bir kimseden şefaatin kabul edilmediği, kimseden fidyenin alınmadığı ve onların [hiç bir kimsenin] yardım olunmadığı güne takvâlı davranın. (Bakara/48)
Ey iman etmiş kimseler! Kendisinde hiç bir alış-verişin, hiç bir dostluğun ve hiç bir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak edin. Ve kâfirler, zâlimlerin ta kendileridir. (Bakara/254)
Ve yük çeken bir kimse, başkasının yükünü yüklenmez. Eğer ağır yüklü bir kimse, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan hiç bir şey yüklenilmeyecek; –bir akrabası olsa bile.– Şüphesiz sen ancak Rabb'lerine karşı ğaybda haşyet duyan ve salâtı ikâme edenleri uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah'adır. (Fâtır/18) H.Yılmaz

Muaviyenin oğlu Yezit halife olduktan sonra, bu ayeti çarpıtıp, anlam kaydırarak, “Allah yönetimi bana verdi” diye kendince anlamlandırarak, Hz. Peygamber’in torunu Hüseyin’in kesik başıyla halk önünda alay etmiştir. M.Sağ

26. ve 27. ayetler kendilerinden önceki ve hemen sonraki ayetlerle güzel bir uyum teşkil eder. 19. ayetten itibaren İslâm düşmanlarına bir uyarı ve tehdit yer alır ve 25. ayette müslümanlar düşmanlarının ceza gününde yaptıklarının karşılığını göreceği konusunda temin edilirler.
Allah bu ayetlerde onları tekrar temin etmek için müminler ve Allah'a itaat eden kullar, açlık ve zorluklar çekerken, kâfirlerin ve Allah'a isyan edenlerin dünyada bolluk içinde yaşadığı görüldüğünde, insanın aklına gelen, fakat henüz sorulmamış olan bir soruyu cevaplandırıyor. Soru şöyledir: İki grubun bu zenginlik ve yoksulluğu arasındaki dengesizliğin altında yatan hikmet nedir? Bu bölümün nazil olduğu dönemde (H.3) Hz. Peygamber (s.a.) ve ashabı her taraftan o kadar baskıya maruz kalıyorlardı ki insanların zihninde bu soru oluşuyordu. Sorunun cevabını bu ayetler ihtiva eder; tüm otorite, güç, zenginlik ve servetin sahibi olan Allah, bunlardan bir kısmını istediği kişilere verir. Onlar, bu dengesizlikten tedirgin olmazlar. Çünkü O, Hakim'dir (Hikmet sahibi) ve Alim'dir (her şeyi bilendir). Bundan başka Allah serveti dilediğine verir, dolayısıyla zenginlik bir şeref ve dostluk kriteri değildir. Bu nedenle bunu takip eden ayetlerde müslümanların zengin kâfirlerle dostluk kurmaları yasaklanmaktadır. Mevdudi

Bu âyetlerde, sıradan bir Arap iken elçi-melik seçilen Muhammed'i kıskançlıkları yüzünden kabullenmeyenlere bir ders verilmektedir.
Bu âyetlerin iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:
İbn Abbâs ve Enes b. Mâlik der ki: Rasûlullah (s.a) Mekke'yi fethedince ümmetine İran ve Bizans mülkünü vaad etti. Münâfıklarla Yahûdiler, “Heyhat, heyhat” dediler, “Muhammed nerde, İranlılarla Bizanslıların mülkünü ele geçirmek nerde? Onlar bunu kaptırmayacak kadar güçlü ve kuvvetlidirler. Muhammed'e Mekke ile Medîne yetmiyor mu ki İran ve Bizanslıların mülküne göz dikiyor?” Bunun üzerine yüce Allah, bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

Şöyle de denilmiştir: Bu âyet-i kerîme Necrân Hristiyanlarının, “Îsâ, Allah'ın kendisidir” şeklindeki bâtıl iddialarını çürütmek üzere nâzil olmuştur. Çünkü Îsâ'nın sahip olduğu nitelikler, fıtratı sağlıklı olan herkese Îsâ'nın ulûhiyete ait niteliklerin hiç birisine sahip olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. İbn İshâk der ki: Azîz ve celîl olan Allah bu âyet-i kerîme ile onların inat ve küfürlerini bildirdiği gibi; Hz. Îsâ'nın da her ne kadar yüce Allah tarafından kendisine peygamberliğine delil olacak şekilde ölüleri diriltmek ve buna benzer mucizeler verilmiş olsa dahi, bu niteliklere tek başına yüce Allah'ın sahip olduğunu bildirmektedir. Bu nitelikleri ifade eden buyruklar ise yüce Allah'ın, Mülkü dilediğine verirsin, mülkü dilediğinden de alırsın, dilediğini aziz edersin dilediğini zelil edersin buyruğu ile, Geceyi gündüze geçirir, gündüzü geceye geçirirsin, ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın, dilediğin kimseye de hesapsız rızık verirsin (Âlî-İmrân/27) buyruklarıdır. Şâyet Îsâ bir ilâh olsaydı, bu özelliklerin o'nda bulunması gerekirdi. İşte bu buyrukta hem ibret alınacak taraf ve hem de (Hz. Îsâ'nın ilâh olmadığına) apaçık bir belge vardır.

Rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) Mekke'yi fethettiğinde ümmetine Bizans ve Fars İmparatorlukları'nı da bir gün ele geçireceklerini müjdeledi. Bunun üzerine münâfık ve Yahudiler, “Olacak şey değil. Fars ve Bizans krallıkları Muhammed'in eline nasıl geçebilir?! Onlar Muhammed'den daha güçlü ve kuvvetli” dediler.
Yine rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a), Hendek savaşı'nda, kazılacak hendeğin sınırlarını çizip, her on kişilik grubun 40 zira'lık bir yer kazmalarını söyledi. Müslümanlar hendek kazarken, bir yerde kazmaların gücünün yetmediği tepe gibi bir kaya karşılarına çıktı. Bunun üzerine Selmân'ı (r.a), Hz. Peygamber'e (s.a) gönderdiler, o da durumu haber verdi. Hz. Peygamber (s.a), Selmân'ın elinden levyeyi alıp, o taşa öyle bir vuruş vurdu ki taş yarıldı ve taştan karanlık gecenin ortasında kandil gibi etrafı aydınlatan bir şimşek çıktı. Bunun üzerine hem Hz. Peygamber, hem de Müslümanlar tekbir getirdiler. Hz. Peygamber (s.a), “Sanki köpeklerin azı dişi gibi (sıra sıra) Hîre'nin köşkleri bana göründü” dedi. İkinci vuruşunda, “Bana, Rûm diyarının kırmızı sarayları göründü” dedi; üçüncü vuruşta da, “Bana, San’a'nın sarayları göründü” dedi. Ardından da, “Cebrâîl (a.s) bana, ümmetimin bütün bu milletlere gâlib geleceğini haber verdi, müjdeler olsun” buyurdu.
Bunun üzerine münâfıklar, “Peygamberinizin asılsız vaadlerde bulunuşuna, Yesrib'den [Medîne'den], Hîre'nin köşklerini ve Kisra'nın saraylarını size haber verişine ve buraların elinize geçeceğine şaşmıyor musunuz? Hâlbuki siz şu anda, savaşa çıkmaya bile kâdir olamıyorsunuz ve korkunuzdan hendek kazıyorsunuz” dediler. Bunun üzerine işte bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Hasan el-Basrî de şöyle demiştir: “Hakk Teâlâ, Peygamberi Hz. Muhammed'e (s.a), Kendisinden, Fars ve Bizans Krallıkları'nın mülkünü kendisine vermesini istemesini ve Arapların üzerindeki zilleti Fars ve Rûmlar üzerine geçirmesini niyaz etmesini emretti. Allah'ın bunu emretmiş olması, Hz. Peygamber'in duasını kabul edeceğine bir delildir. Diğer peygamberlerin durumu da aynıdır. Onlar bir dua etmekle emrolundukları zaman, onların o duaları mutlaka kabul olunurdu.

Bu âyette konu edilen mülk, “hükümdarlık”tır. Yüce Allah elçilerinden bir çoğunu, elçiliğin-nebiliğin yanında hükümdarlıkla da şereflendirmiştir:
Yoksa onlar insanları, Allah'ın onlara lütfundan verdiği şey için kıskanıyorlar mı? Bakınız şüphesiz Biz, İbrâhîm soyuna da kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] vermiştik. Hem de onlara büyük bir mülk [hükümranlık] verdik. (Nisâ/54)
Andolsun ki Allah, mü’minlere kendilerinden, onlara Kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir iyilikte bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler. (Âl-i İmrân/164)
Yine onlar, “Bu Kur’ân, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler. Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/31-32)
Ve onlara bir âyet geldiği zaman, “Allah'ın elçilerine verilen gibi bize de verilmedikçe asla inanmayacağız” dediler. Allah elçilik görevini nereye vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, çevirdikleri hilelerinden dolayı Allah katında bir zillet ve çetin bir azap dokunacaktır. (En‘âm/124)
Onların bir kısmını bir kısmı üzerine fazlalıklı kıldığımıza bir bak! Elbette âhiret, dereceler bakımından daha büyüktür, fazlalık bakımından da daha büyüktür. (İsrâ/21)
Âyetteki, diriltme-öldürme, gece-gündüz ifadeleri daha evvel birçok âyette geçmişti.
Bu âyette Rasûlullah'a, Ey mülkün mâliki Allahım! Sen mülkü dilediğin kimseye verirsin, dilediğin kimseden de mülkü çeker alırsın, dilediğin kimseyi güçlü kılarsın, dilediğin kimseyi de zelil edersin. Hayır, Senin elindedir. Şüphesiz Sen, her şeye güç yetirensin! Sen Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğine de hesapsız rızık verirsin demesinin emredilmesinin nedeni, bu olup bitenlerin Allah'ın irade ve kuvvetiyle olduğunun, Allah Elçisi'nin mülk ve iktidar peşinde koşan birisi olmadığının ortaya konulmasına yöneliktir. H.Yılmaz

Yani, bu “hakikat inkarcıları”nın çıkarları ile müminlerin çıkarlarının çatıştığı durumlarda (Menâr III, 278). “Dostlar” (evliyâ’) teriminin daha geniş kapsamlı anlam îmaları hk. bkz. 4:139 ve ilgili not.Lafzen, “korkulacak bir şeyden dolayı onlardan korkmanız hali müstesna”. Zemahşerî, bu ibareyi, “sakınılması gereken bazı şeyleri yapabileceklerinden korkmanız için yeterli sebep bulunmadıkça” şeklinde açıklar -bu (ayet), “hakikati inkar edenler”in Müslümanlardan daha güçlü olduğu ve bu nedenle, politik yahut ahlakî anlamda kendilerine “dost” olmadıkça Müslümanlara zarar verebilecek konumda bulundukları durumlara işaret etmektedir. M.Esed

Yani, "Eğer bir mümin, İslâm düşmanlarının eline düşer ve kötü davranılmaktan, tahakküm altına alınmaktan korkarsa, imanını gizleyip onlardan biriymiş gibi, onlarla birlikte yaşayabilir. Veya kâfirler onun mümin olduğunu anlarlarsa, hayatını kurtarmak için onlara dostluk gösterebilir. Aşırı korku anında, eğer onların baskısına katlanacak gücü olmadığını hissederse inandığını inkâr etmesine bile izin verilmiştir.
Bu bir tavsiyedir: İnsanlardan korku duymanız, kalplerinizden Allah korkusunu silecek kadar size hükmetmesin. İnsanların size yapabilecekleri en büyük kötülük bile bu dünya hayatı ile sınırlıdır. Oysa Allah size ebedi bir azap yükleme gücüne sahiptir. Bu nedenle, eğer aşırı bir durumda hayatınız tehlikeye düşer de imanınızı gizlemek zorunda kalırsanız, İslâm davasına, İslâm toplumuna ve hiçbir müslümanın mal ve canına zarar vermediğiniz sürece malınızı ve canınızı kurtarabilirsiniz. Aynı zamanda kâfirlerin elinde âlet olup İslâm'ın karşısındaki kötü güçleri desteklememek ve kâfirlerin müslümanlar üzerinde baskı uygulamalarını sağlayacak hiçbir konuda onlara hizmette bulunmamak için her an tetikte olmalısınız. Eğer hayatınızı kurtarmak için Allah'ın dinine, müminler topluluğuna veya bir tek mümine herhangi bir zarar verirseniz, veya Allah'a asi olanlara herhangi bir gerçek hizmette bulunursanız en sonunda Allah'a döndürüldüğünüzde, hesap günü'nde kendinizi kurtaramayacağınızı aklınızdan çıkarmayın. Mevdudi

Lafzen, “göğüslerinizdekileri”. Bu, bir Müslüman grubunun veya gücünün, diğer Müslümanlara tercihen veya onların meşru çıkarlarına karşı “hakikati inkara şartlanmış olanlar” ile ittifak oluşturma kararlarının altındaki gerçek sâiklere bir işarettir. M.Esed

"Allah'ın helâk olmanıza sebep olabilecek şeyler için sizi önceden uyarması, sadece O'nun engin merhametinden kaynaklanır." Mevdudi 

Bu âyet grubunda mü’minlere, kâfirlerle nasıl bir münasebet kuracakları bildirilmekte, sosyal ve siyasal ilişkilere, yani devletler arası ilişkilere ışık tutulmaktadır.
Mü’minlerden bazıları kâfirlere sır vermiş, destek olmuş olmalı ki bu uyarılar yapılmıştır:
Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar birbirlerindendir; kötülüğü emreder, iyilikten sakındırırlar ve ellerini sıkı tutarlar [cimrilik ederler]. Allah'ı terk ederler de, Allah da onları terk ediverir. Gerçekten de münâfıklar fâsık kimselerin ta kendileridir. (Tevbe/67)
Ey iman etmiş kimseler! Yahûdileri ve Hristiyanları velîler edinmeyin. Onlar birbirlerinin velîsidirler. Sizden kim onları mütevelli [koruyucu, gözetici, yönetici] yaparsa, artık o, şüphesiz onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğunu kılavuzlamaz. Bundan sonra kalplerinde hastalık bulunan kimselerin, “Bize bir felaket gelmesinden ürperiyoruz” diyerek, onların içinde koşuştuklarını göreceksin. Artık umulur ki Allah, bir fetih veya katından bir emir getirir de içlerinde gizlediklerine pişman olan kimseler olurlar. (Mâide/51-52)
Ey iman etmiş kimseler! Sizden önce kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve kâfirlerden, dininizi alay ve eğlence edinen kimseleri velîler [dost] edinmeyin. Ve eğer iman edenler iseniz, Allah'a takvâlı davranın. Ve siz onları salâta çağırdığınız zaman, onu alay ve eğlence edinirler. Bu, onların, akıllarını kullanmayan bir kavim olmalarındandır. (Mâide/57-58)
İnanan erkekler ve inanan kadınlar; bunların bazısı bazılarının velîleridirler. Bunlar ma‘rûfu emrederler, münkerden vazgeçirirler, salâtı ikâme ederler, zekâtı verirler, Allah'a ve O'nun Elçisi'ne itaat ederler. İşte bunlar, Allah onlara rahmet edecektir. Şüphesiz Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Tevbe/71)
Ey iman etmiş kimseler! Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, size hakktan gelen şeyleri inkâr ettikleri hâlde, onlara sevgi ulaştırarak; onlara sevgiyi gizleyerek Benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı velîler edinmeyin. Onlar, Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Elçi'yi ve sizi çıkarıyorlar. Oysa Ben sizin gizlediğiniz şeyleri ve açığa vurduğunuz şeyleri en iyi bilenim. Ve sizden kim bunu yaparsa artık o, kesinlikle yolun ta ortasından sapmıştır. Eğer onlar sizi ele geçirirlerse, sizin için düşman olacaklardır, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatacaklardır. Ve onlar, “keşke inkâr etseniz” istemektedirler. Kıyâmet günü akrabalarınız ve çocuklarınız size asla fayda vermezler. O [Allah], aranızı ayırır. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. (Mümtehine/1-3)
Allah'a ve âhiret gününe inanan bir topluluğu, Allah'a ve Elçisi'ne karşı çıkanlarla sevgiye dayalı bir dostluk kurmuş olarak bulamazsın. Bunlar onların ister babaları olsun, ister çocukları olsun, ister kardeşleri olsun, ister akrabaları olsun. Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları Kendisinden olan rûh [güvenli bilgi] ile desteklemiştir. Onları, sürekli kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar Allah'ın hizbidir/yandaşlarıdır. Dikkat edin, Allah'ın hizbi/yandaşları başarıya ulaşanların ta kendileridir. (Mücâdele/22)
Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara hakkaniyetle davranmaktan men etmez. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle davrananları sever. Allah ancak, sizi, sizinle din hakkında savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardımlaşan kimseleri velîleştirmenizi [koruyucu, gözetici, yönetici yapmanızı] yasaklar. Kim onları velîleştirirse, işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. (Mümtehine/8-9)
Onlardan bir çoğunun, küfretmiş kişileri mütevelli [kollayıcı, gözetici, yönetici] yaptıklarını görürsün. Benliklerinin kendilerinin önüne getirdiği şey; Allah'ın kendilerine gazap etmesi ne kadar kötüdür! Onlar, azap içinde de sürekli kalıcıdırlar. Ve eğer onlar, Allah'a, Peygamber'e ve o'na indirilene inanmış olsalardı, onları velî edinmezlerdi. Velâkin onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir. Sen kesinlikle iman eden kişilere karşı düşmanlık yönünden insanların en şiddetlisi olarak Yahûdileri ve ortak koşan kimseleri bulursun. Ve kesinlikle iman eden kimselere sevgi bakımından en yakın olarak da, kendi içlerinde keşişler ve râhibler olduğundan ve onlar büyüklük taslamadıklarından, “Biz Hristiyanlarız” diyen kimseleri bulursun. (Mâide/80-82)
Mü’minler, mü’minlerin astlarından kâfirleri velîler edinmesinler. Artık onu her kim yaparsa Allah'tan hiç bir şeyi yoktur. Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır. Allah sizi Kendisinden çekindiriyor. Ve oluş/varış yalnızca Allah'adır. (Âl-i İmrân/28)
Ey iman etmiş kimseler! Eğer babalarınız ve kardeşleriniz imana karşılık küfrü seviyorlarsa, onları velîler edinmeyiniz. Sizden her kim de onları velîleştirirse artık işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir. (Tevbe/23)
Ey iman etmiş kimseler! Mü’minlerden seviyece düşük olan kâfirleri velîler edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir kanıt vermek mi istiyorsunuz? (Nisâ/144)
Onlar, kendileri inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr etmenizi böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün; onlardan bir velî ve bir yardımcı edinmeyin. (Nisâ/89)
Ey iman etmiş kimseler! Kendi seviyenizde olmayanlardan sırdaş [sıkı arkadaş] edinmeyin. Onlar size fenalık etmekten geri kalmazlar. Onlar, sıkıntıya düşmenizi istediler. Kesinlikle kinleri ağızlarından dışa vurmuştur. Göğüslerinde gizledikleri şeyler de daha büyüktür. Eğer siz, aklınızı kullanacaksanız, Biz, sizin için âyetleri kesinlikle açığa koymuşuzdur. (Âl-i İmrân/118)
Âyette, Ancak onlardan bir korunma yapmanız başkadır istisnâsı yapılmıştır, ki bu, “takıyye” olarak terimleştirilmiştir ki özü şudur: Bir mü’min, kâfirler arasında bulunur da canına bir zarar geleceğinden korkarsa, kalbi iman ile mutmain olduğu hâlde diliyle onları idare etme yoluna gidebilir. Yani takiyye, ancak öldürülme veya bir azanın kesilmesi veya büyük bir eziyet ve işkence veya malların zayi edilmesi korkusuyla yapılabilir:
Her kim imanından sonra Allah'a küfreder –kalbi iman ile yatışmış hâlde iken, baskıyla zorlanan hariç olmak üzere– ve de inkâra göğsünü açarsa, artık kendilerinin üzerine Allah'tan bir gazap vardır. Bunlar için büyük bir azap da vardır. (Nahl/106)
28. âyetin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler verilmektedir:
a) Yahûdilerden bir grup, onları dinlerinden saptırmak için bir Müslüman grubun yanına geldiler. Bunun üzerine Rifâ‘a ibn el-Münzir, Abdurrahmân ibn Cübeyr ve Sa‘îd ibn Heyseme, bu Müslüman topluluğa, “Yahûdilerden kaçının ve onların sizi dininizden çıkarma çabalarına karşı uyanık olun” dediler. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.
b) Mukâtil şöyle demiştir: “Bu âyet Hâtıb ibn Ebî Beltea (r.a) ile bazı Müslümanlar hakkında nâzil olmuştur. Bunlar, Mekke kâfirlerine sevgi duyuyorlardı. Allah Teâlâ, onları bu sevgiden nehyetti.
c) Bu, Abdullah ibn Ubey münâfığı ve arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Çünkü bunlar Yahûdi ve müşrikleri dost ediniyor, Müslümanların haberlerini onlara ulaştırıyor ve onların Hz. Peygamber'e gâlip gelmesini arzu ediyorlardı. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.
d) Bu âyet, Ubâde ibn Sâmit (r.a) hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onun Yahûdilerden anlaşmalı olduğu kimseler vardı. Hendek savaşı'nda o, “Yâ Rasûlallah! Beraberimde 500 kadar Yahûdî var. Benimle beraber harbe çıkmalarını istiyorum” demişti de bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.                                                                          30. âyette, O gün her nefis, hayırdan işlediği şeyleri, kötülükten işlediği şeyleri hazırlanmış bulur. Kendisi ile onun [yaptığı kötülükler] arasında şüphesiz çok uzak bir mesafe bulunmasını ister buyurulmaktadır.                                                                                                                                                                  Ve her kim Rahmân'ın zikrinden körleşirse Biz ona bir şeytan musallat ederiz de artık o, onun için karîndir [yaştaştır, yandaştır]; ve şüphesiz ki onlar [karînler], onları [körleşenleri] yol'dan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. Nihâyet Bize gelince, “Keşke seninle benim aramda iki doğu [doğu ile batı] arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı” der. –Öyleyse bu ne kötü bir karîndir [yaştaştır, yandaştır]!– Ve bugün o [pişmanlık duymanız] size hiç bir fayda sağlamayacak. Siz zulmettiğiniz zaman kesinlikle azapta ortaklarsınız. (Zuhruf/36-39)                                                                                                                                            Kulun amelleriyle yüzleşmesi ve pişmanlığı, uyarı amaçlı olarak birçok âyette yer almıştır: Câsiye/28, 29, Mücâdele/6, Kehf/49, İnfitâr/10-12, Zilzâl/7-8, Fussilet/20-22, Yâ-Sîn/65, Hakka/19-20, Nisâ/108, Kehf/30, İnşikak/10-11, Hakka/25-29, Secde/12, Zümer/58, Mülk/8-10, Zuhruf/37-38.  H.Yılmaz

Burada birinci bölüm sona erer. Eğer bu bölümün temasını, özellikle, Bedir Savaşı'na değinilmesini gözönünde bulundurursak, bu bölümün Bedir Savaşı'ndan bir müddet sonra, Uhud Savaşından ise bir müddet önce, yani H.3. yılda nazil olduğu sonucuna varırız. Muhammed İbn İshak'ın rivayeti çoğu kişiyi ilk 80 ayetin H.9. yılda nazil olduğu konusunda sabit ve yanlış bir fikre götürmektedir. Bu kaynağa göre bu bölüm Necran'dan gelen heyet nedeniyle nazil olmuştur. Fakat bu görüş şu iki sebep yüzünden hatalıdır; Birincisi, bu giriş bölümünü teşkil eden konunun dile getiriliş biçimi, onun çok daha önce nazil olduğunu açıkça ortaya koyar. İkincisi, Mukâtil İbn Süleyman'ın rivayetinde adı geçen heyetle ilgili olarak sadece Hz. Yahya'dan (a.s.) ve Hz. İsa'dan (a.s.) bahseden 33-63. ayetler nazil olduğu konusunda kesin bir tesbit yapılmıştır. Mevdudi

Bu âyetlerde, insanlara, özellikle de Necrânlılara kulluğun, Allah'a olan sevginin ölçü ve yolları açıklanmaktadır. Allah'ı seven Elçi'ye uymalıdır ki Allah da onu sevsin ve günahlarını bağışlasın. Ayrıca her mü’min Allah'a ve Elçi'ye (artık Elçi, aynı zamanda hükümdardır) itaat etmekle yükümlüdür. Buna yanaşmayıp yüz çevirenler, kâfirlerdir, Allah ise kâfirleri sevmez.
Bu âyetlerin iniş sebebi olarak kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:
Âyet-i kerîme Necrân'dan gelen heyet hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onlar Hz. Îsâ ile ilgili olarak iddialarının, yüce Allah'a olan sevgilerinin ifadesi olduğunu ileri sürmüşlerdi. Bunu Muhammed b. Ca‘fer b. ez-Zübeyr söylemiştir. el-Hasen ve İbn Cüreye ise der ki: Bu âyet-i kerîme, “Biz Rabbimizi seven kimseleriz” diyen Kitap Ehlinden bir topluluk hakkında nâzil olmuştur.
Rivâyet edildiğine göre Müslümanlar, “Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'a yemin olsun ki şüphesiz biz Rabbimizi seviyoruz” dediler. Bunun üzerine yüce Allah,
De ki: “Allah'ı seviyorsanız bana uyun...” buyruğunu indirdi.
Bil ki Allah Teâlâ Yahûdileri, Kendisine ve peygamberlerine imana, tehdit ile davet edince, onları bir başka şekilde de buna davet etmiştir ki, o da şudur. Yahûdiler,
Biz, Allah'ın oğulları ve dostlarıyız (Mâide/18) diyorlardı. Bundan dolayı bu âyet nâzil olmuştur.
Yine rivâyet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a), Kureyş, Mescid-i Haram'da putlara taparken, yanlarında durup şöyle dedi: “Ey Kureyş topluluğu! Vallahi siz İbrâhîm'in dinine muhalefet ediyorsunuz.” Bunun üzerine Kureyşliler, “Biz, Allah'ı sevdiğimiz için,
Bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar diye bu putlara tapıyoruz (Zümer/3) dediler. İşte bundan dolayı, bu âyet nâzil oldu.
Bir başka rivâyete göre Hristiyanlar, “Biz, Allah'ı sevdiğimizden ötürü Mesih'e [İsâ'ya] tâzim ediyoruz” dedikleri için bu âyet nâzil olmuştur.

Rivâyet olunduğuna göre,
De ki: “Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin...” âyeti nâzil olduğu zaman, Abdullah ibn Ubey münâfığı, “Muhammed kendine itaati, Allah'a itaat gibi sayıyor ve Hristiyanların Îsâ'yı sevdikleri gibi, bizim de kendisini sevmemizi emrediyor” dedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
Bu âyetten anlaşıldığına göre, Allah sevgisinin işareti, Elçi'ye uymaktır. Elçi'ye uyulmadan, “Allah'ı seviyorum” demek, kuru bir iddiadan öte anlam taşımaz ve hiçbir işe yaramaz.
Allah'a ve Elçi'ye itaat, Kur’ân'da önemli bir husus olup birçok yerde üzerinde durulmuştur:
Merhamet olunmanız için Allah'a ve Elçi'ye itaat edin. (Âl-i İmrân/132)
Ey iman etmiş kimseler! Allah'a itaat edin, Elçi'ye ve sizden olan emir sahibine [yöneticiye] itaat edin. Sonra eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi'ye havale edin. Bu, daha iyidir ve ilkleştirme [çözüm] bakımından daha güzeldir. (Nisâ/59)

Sana enfâl'den [bahşişlerden] soruyorlar. De ki: “Enfâl Allah ve Elçisi içindir [kamu içindir]. Onun için siz, mü’minler iseniz, Allah'a takvâlı davranın, birbirinizle aranızı düzeltin ve de Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin.” (Enfâl/1)
Ey iman etmiş kimseler! Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin. İşitip dururken ondan yüz çevirmeyin! (Enfâl/20)
Allah'a ve O'nun Elçisi'ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korkuya kapılırsınız ve rüzgârınız/kokunuz [gücünüz-canınız] gider. Ve sabırlı olun. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfâl/46)
Ayrıca, Nûr/54, 56; Mâide/92; Muhammed/32, Mücâdele/13 ve Teğâbün/12, 16'ya da bakılabilir.
Âyetin sonundaki,
Artık yüz çevirirlerse, biliniz ki, şüphesiz Allah, kâfirleri sevmez ifadesiyle, Allah'a ve Peygamberi'ne itaat etme emrine aldırış etmeyen kimseler, kâfir olarak nitelemekte ve Allah'ın onları sevmediği bildirilmektedir. Bu ifadeyi bir başka sûrede de görüyoruz:
Kim Elçi'ye itaat ederse, artık o, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse; artık Biz seni onlara koruyucu [bekçi] olarak göndermedik. Ve onlar sana, “Tâat [baş üstüne]!” derler. Fakat senin yanından çıktıklarında, içlerinden birtakımı, geceleyin, senin dediğinden başkasını kurarlar. Ama Allah onların geceleyin kurduklarını yazıyor. Artık sen onlardan mesafelen. Ve Allah'a tevekkül et. Vekîl olarak da Allah yeter. (Nisâ/80-81)
Allah, Kendisine ve Elçisi'ne itaatı emrederken, rahmeti gereği itaat edilmemesi gerekenleri de bildirmiştir: En‘âm/121, 116; Kehf/28; Ahzâb/1, 48; Kalem/8, 10; İnsan/24; Lokmân/15; Şu‘arâ/151-152. H.Yılmaz

Buradan itibaren ikinci bölüm başlamaktadır. Bu bölüm H. 9. yılda, Hicaz ile Yemen arasında yer alan Necran Hıristiyanlarından bir delege grubunun gelmesi üzerine nazil olmuştur. Necran'ın 73 köy ve kasabadan oluştuğu ve yüz yirmi bin kişilik bir ordudan fazlasını çıkarabileceği söylenir. Topluluğun tümü Hıristiyandı ve ülke, toplumun başkanı olan "Seyyid", sosyal ve politik olaylarla ilgilenen "Akib" ve halkın dinî işlerine bakan bir "Piskopos" tarafından yönetiliyordu. Yukarıda adı geçen delegeler, Mekke'nin fethinden sonra, Arabistan'ın tümünün, ülkenin geleceğinin O'nun ellerinde olduğunu farkettiğinde, Hz. Peygamber'i (s.a.) ziyaret etmeye başlayan birçok delege grubundan biriydi. Necran'dan Medine'ye gelen bir heyet 60 kişiden ve üç yöneticiden oluşuyordu. Kesinlikle savaş etmeyi düşünmedikleri için önlerinde iki seçenek vardı: Ya İslâm'ı kabul edecekler, ya da zımmî olarak yaşayacaklardı. Bu sebeple Allah bu bölümü Hz. Peygamberi'ne (s.a.), heyettekileri İslâm'a davet etmesi için göndermişti.
İmran, Hz. Musa'nın (a.s.) ve Hz. Harun'un (a.s.) babalarının ismidir ve Kitab'ı Mukaddes'te "Emren" olarak geçer. Mevdudi

Lafzen, “birbirlerinin soyundan” -sadece sözkonusu peygamberlerin fiziksel nesebine değil, ama aynı zamanda, bu peygamberlerin hepsinin birbirlerine manevî açıdan bağlı bulundukları ve aynı biricik temel hakikate inandıkları gerçeğine îma (Taberî). Böylece, yukarıdaki pasaj, Allah'ın rızasını kazanmayı seçilmiş elçilerine itaate bağlayan 31-32. ayetlerin mantıkî bir sonucudur. Bu cümlede yer alan isimler, sonuç olarak Kur’an'da zikredilen bütün peygamberleri içine alır; çünkü onların çoğu, bu atalardan ikisinin veya daha fazlasının soyundan gelir. İmran Ailesi, İmran'ın (Kitâb-ı Mukaddes'deki Amram) çocukları olan Hz. Musa'yı ve Harun'u, İsrailliler arasındaki din adamları zümresinin içinden çıktığı Hz. Harun'un soyunu, dolayısıyla hem annesi hem de babası aynı soydan gelen Hz. Yahya'yı (karş. Hz. Yahya'nın annesi Elizabet'ten “Harun'un kızları”ndan biri olarak söz eden Luka i, 5) ve Hz. İsa'yı -ki Hz. Yahya'nın yakın akrabası olan annesi Hz. Meryem'den Kur’an'ın başka bir yerinde (19:28) “Harun'un kız kardeşi” olarak söz edilmektedir- kapsar: Her iki halde de, bir şahsın veya bir halkın ismini tanınmış bir aileye atfetme şeklindeki eski Sâmî âdeti sergilenmektedir. İmrân ailesine yapılan bu atıf, Hz. Zekeriya, Yahya, Meryem ve İsa'nın kıssalarına başlangıç görevi görmektedir.Bu ibareyi hemen arkasından gelen pasaj ile birleştirmemin gerekçesi, Muhammed Abduh ve Reşid Rıza tarafından ileri sürülen yorum ile uyumludur (bkz. Menâr III, 289). M.Esed

Bu âyetlerde elçilik müessesesi anlatılarak Necrân heyeti ve Medîne kâfirleri uyarılmakta ve onlardan, geçmiş peygamberleri kabullendikleri gibi Son Elçi'yi de kabullenmeleri istenmektedir.
Bu âyetlerde, özellikle Hristiyan inancının [Îsâ'yı Allah, Allah'ın oğlu ve üçün üçüncüsü olarak kabul etmelerinin] yanlışlığına parmak basılmakta; Âdem'in, Nûh'un, İbrâhîm ve İmrân ailesinden olan peygamberlerin insan olduğu ve hiç birinin kudsiyetinin bulunmadığı, sadece Allah'ın onları elçi yaptığı beyân edilmektedir.
Buradaki İmrân, Mûsâ ve Hârûn'un babası olan İmrân'dır. “İmrân”, Kitab-ı Mukaddes'te geçen “Amram” sözcüğünün Arapça'laşmış hâlidir.
Pasajın devamında Meryem vâlideden bahsedilirken, “İmrân'ın karısı” denilmesi nedeniyle bu âyetteki İmrân'ın, Meryem vâlidenin babası olan İmrân olduğu düşünülebilirse de, onun soyundan sadece Îsâ peygamberin gelmesi, Îsâ peygamberin ise babasız doğması hasebiyle, buradaki İmrân'ın, Mûsâ ve Hârûn'un babası olan İmrân olması daha uygundur.
MÛSÂ'YLA HÂRÛN'UN SOY KÜTÜĞÜ
İsrâîlliler'in aile önderleri şunlardır: Ya‘kûb'un ilk oğlu Ruben'in oğulları: Hanok, Pallu, Hesron, Karmi. Ruben'in boyları bunlardır. Şimon'un oğulları: Yemuel, Yamin, Ohat, Yakin, Sohar ve Kenanlı bir kadının oğlu Şaul; Şimon'un boyları bunlardır. Kayıtlarına göre Levioğulları'nın adları şunlardır: Gerşon, Kehat, Merari. Levi 137 yıl yaşadı. Gerşon'un oğulları boylarına göre şunlardır: Livni, Şimi. Kehat'ın oğulları: Amram, Yishar, Hevron, Uzziel. Kehat 133 yıl yaşadı. Merari'nin oğulları: Mahli, Muşi. Kayıtlarına göre Levi boyları bunlardır. Amram halası Yokevet'le evlendi. Yokevet ona Hârûn'la Mûsâ'yı doğurdu. Amram 137 yıl yaşadı. H.Yılmaz

Eğer "İmran'ın kadını" ile "İmran'ın karısı" kastediliyorsa, bu, 33. ayette adı geçen İmran'dan başka biri olmalı. Bu durumda büyük dedelerinden sonra Hz. Meryem'in babasının bu adı aldığı sonucuna varılır. Fakat eğer İmran'ın kadını ile İmran ailesinden herhangi bir kadın kastediliyorsa, Hz. Meryem'in annesinin İmran soyundan gelen bir kadın olduğu ortaya çıkar. Bu görüşlerden birini tercih edebilecek sahih bilgiye sahip değiliz. Bazı Hıristiyan kaynaklarında Hz. Meryem'in babasının Iaachim olarak geçmesine rağmen, tarih, Hz. Meryem'in babasının kim olduğunu ve annesinin hangi aileye mensup olduğunu bildirmez. Fakat eğer Hz. Meryem ile Hz. Yahya'nın annesi Elisabeth'in kuzen oldukları görüşü doğru kabul edilirse (Luka 1;36), o zaman "İmran'ın kadını", İmran ailesinden bir kadın anlamına gelecektir.
Luka İncili (1;5), Hz. Zekeriya'nın (a.s.) karısı Elisabeth'in "Harun'un kızlarından" olduğunu, yani İmran'ın kızı veya İmran'ın kadını olduğunu söyler, O halde Harun'un kızkardeşi Miriyam ile bakire Meryem'i birbirine karıştırma gibi bir hata sözkonusu değildir. Çocukları dedelerinin adıyla anmak yaygın bir gelenektir. Bu nedenle açıklamalardan her biri kabul edilmeye değer. Bununla birlikte burada yapılan bu tartışma, yani İmran gerçekten Meryem'in babasının ismi mi, yoksa dedelerinden biri mi tartışması, asıl konu olan Hz. İsa'nın mücizevi doğumunu açıklamada herhangi bir fark yaratmaz.
Yani "Sen kullarının dualarını duyarsın ve onların niyetlerinden haberdarsın." Mevdudi

Hz. Meryem'in annesi bununla şunu kasdetmiştir: "Eğer erkek olsaydı daha iyi olabilirdi; çünkü kadın birçok doğal zayıflıklar ve toplumsal kısıtlamalarla sınırlandırılmıştır ve bir din adamı (priest) olamaz. Bu nedenle benim çocuğumu adadığım amaca bir erkek çocuk daha uygun düşerdi." Mevdudi 

Lafzen, “onu (müennes halde)” -çocuğun kız olduğuna işaret.Lafzen, “ve erkeğin kadın gibi olmadığını” [veya “olamayacağını”]. Zemahşerî, bu sözleri, Allah'ın ilmi ile ilgili cümleciğin bir kısmını teşkil edecek şekilde okur ve şöyle yorumlar: “Kavuşmak için dua ettiği erkek [çocuk], kendisine bağışlanan kız gibi olmayabilirdi” -ki bu ifade, Hz. Meryem'in üstünlüğünün annesinin umduğunun çok ötesinde olduğuna işaret eder.M.Esed 

İmranın eşi, Allaha adadadığı karnındaki bebeğin kız olduğunu anlayınca, bozuluyor, utanıyor, “kız çocuğu erkek gibi olmaz” diyor. Bu Kuran ayeti, o gününün toplumunun kadına bakış açısını bize yansıtıyor. Allah ise, kadını erkekten aşağı görenzihniyete karşın 42 ayette belirttiği üzere, kadını/ Meryemi, sonsuza dek tüm insanların sevgilisi kılıyor. M.Sağ

Bu surenin 44. ayetinden açıkça anlaşılacağı gibi, annesinin vaadinden dolayı Mâbed'in hizmetine adanacak olan bu kızın sorumluluğunu hangi din adamının üstleneceğine karar vermek için yapılan kur’a çekimi ile Hz. Meryem'in himayesi, sadece akrabası değil ama aynı zamanda Mâbed'e bağlı bir din adamı olan Hz. Zekeriya'ya tevdî edilmişti (Taberî). Müfessirlerin çoğu tarafından bu çerçevede nakledilmiş olan bütün menkıbelere rağmen, ne Kur’an'da, ne de herhangi bir sahih Hadis'de bu rızkın mucizevî bir kaynaktan geldiğine dair hiçbir işaret yoktur. Diğer taraftan Taberî, Hz. Zekeriya'nın yaşlanıp Hz. Meryem'i kendi imkanlarıyla destekleyemez hale gelmesi üzerine toplumun, üyelerinden biri vasıtasıyla bu sorumluluğu yüklenmeye karar verdiği ve bu kişinin Hz. Meryem'e günlük yiyecek taşıdığı şeklinde bir kıssa nakleder. Bu rivayet doğru olsun ya da olmasın, Hz. Meryem'in Hz. Zekeriya'ya cevabı, onun asıl Rızık Verici olarak Allah'a karşı duyduğu derin sorumluluk bilincini yansıtır.M.Esed

Bu olay, Hz. Meryem rüşde erdiğinde ve gece gündüz Allah'a ibadetle meşgul olduğu Mâbed'e (Kudüs) kabul edildiğinde meydana gelmiştir. O'nun koruyuculuğunu üstlenen Hz. Zekeriya (a.s.) büyük bir ihtimalle Hz. Meryem'in teyzesinin kocası idi ve Mâbed'in koruyucularından biri idi. O, Eski Ahid'e göre öldürülen Zekeriya Peygamber'le (a.s.) aynı kişi değildir.
Arapça bir kelime olan "mihrab", camilerde imam için hazırlanan bir makam (ibadet edilen oyuk bir yer) anlamına gelir. Fakat burada bu kelime, manastırları ve kiliseleri birbirine bağlayan ve yerden biraz yüksek olarak inşa edilen hücreler için kullanılmıştır. Bu yerler, ibadet edilen yerlerin koruyucuları olan ve kendini zahidçe ibadete veren kimseler için hazırlanmıştır. Hz. Meryem de bu hücrelerden birinde kendini ibadete veriyordu. Mevdudi

Bu âyetlerde bir yandan insanlar vahiy ve elçilik hususunda bilgilendirilmekte, bir yandan da Ehl-i Kitap uyarılmaktadır. Âyetin,  إذ [iz/hani] edatıyla başlamasından anlaşılıyor ki, muhatap olan Hristiyanlar [Necrân heyeti] konu hakkında bilgi sahibidirler.
Âyetteki, tam hür olarak ifadesi, “tamamen özgür, katışıksız, etkilenmeden, kimseye bağımlı olmamak üzere, can-ı gönülden” demektir.
Meryem Sûresinden:
Mef‘al kalıbında olanمريم [Meryem]sözcüğünün, “bir yerden ayrılmak” anlamındaki رام [rame]fiilinden türemiş olması mümkündür. Ancak bu ismin Kitab-ı Mukaddes'te iki yerde Mûsâ peygamberin kız kardeşinin adı olarak geçmesi, sözcüğün İbrânice'den geldiğini göstermektedir.Yeni Ahid'de [İncîl'de] bu sözcük Marim, Maria ve Mariamme tarzında 53 kez yer alır. Bu sözcüklerin anlamı net olarak bilinmemektedir. Yorumcular tarafından, Meryem sözcüğü ile ilgili, “deniz damlası”, “deniz yıldızı”, “tanrıya bağlı”, “tanrıyı seven”, “hanımefendi”, “ışık veren”, “şişman”, “prenses”, “mağrur”, “güzel kimse”, “kâmil kimse” gibi anlamlar ileri sürülmüştür.
Meryem sözcüğü, Kur’ân'da 34 kez isim şeklinde, 1 kez de “o” zamiriyle işaret edilmek sûretiyle toplam 35 kez geçmektedir.
Meryem'in kimliği ve ailesi hakkında yazılıp çizilenlerin ekserisi hayal ürünü olup bu konuda Hristiyan kaynaklarında da yeterli bilgi ve belge yoktur. Dolayısıyla, Meryem'in anasının adının “Hanna” olduğu, onun da Zekeriyyâ peygamberin baldızı olduğu, Zekeriyyâ peygamberin eşinin (yani, Meryem'in teyzesinin) adının “Elizabet” olduğu yönündeki nakiller kesinlik arz etmemektedir. Çünkü Taberî Târihi'nde de olduğu gibi, bu nakiller kesin olmayan Hristiyan kaynaklarına dayanmaktadır:
Hristiyanlar, Meryem'in Îsâ'ya 13 yaşında gebe kaldığını, Îsâ göğe kaldırılıncaya (!) kadar 32 yıl ve birkaç gün dünyada kaldığını, Meryem'in Îsâ'nın (a.s) göğe kaldırılmasından sonra 6 yıl daha yaşadığını iddia ederler. Buna göre Meryem 50 küsur yaşında vefat etmiş demektir.
Bu durumda yapılacak şey, her zaman olduğu gibi Kur’ân'daki bilgilerle yetinmektir. Kur’ân'da Meryem'in ana-babası hakkında geniş bilgi verilmemekle birlikte, Âl-i İmrân/35'ten anlaşıldığı kadarıyla babasının adı İmrân'dır.
Meryem'in doğumu ile ailesinden ayrılışına kadarki yaşamına dair Kur’ân'da herhangi bir bilgi verilmemiştir. Konumuz olan âyetlerde verilen bilgiler, Meryem'in yetişkinlik çağına aittir.
Yukarıdaki âyetlere göre Meryem, ehlinden [ailesinden ve yakınlarından] ayrılıp tek başına doğuda bir bölgeye gitmiştir. O dönemde Meryem'in kaç yaşında olduğuna ve ehlinden hangi sebeple ayrıldığına dair herhangi bir bilgi yoktur.
MİHRAB
Âyette geçen mihrab sözcüğü, “karargâh, ibâdethane” demektir. Burada mihrab ile kastedilen, “Meryem'in özel odası”dır.
Bu âyetteki vahy sözcüğü, “işaret ile anlatma” anlamında olup bu sözcükle ilgili geniş açıklama Necm/10'un tahlilinde verilmiştir.
Konunun daha iyi anlaşılması için Meryem sûresi'ndeki pasajı naklediyoruz:
Kitap'ta Meryem'i de an! Hani o, ehlinden [ailesinden, yakınlarından] ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra ehliyle kendisi arasına bir perde edinmişti de Biz ona rûhumuzu gönderdik. O [rûhu getiren elçi] ona [Meryem'e] mükemmel bir beşerî örnek verdi. O [Meryem], “Ben senden Rahmân'a sığınırım. Eğer sen takî [takvâ sahibi birisi] isen...” dedi. O [Elçi, Zekeriyyâ peygamber], “Ben sadece, sana tertemiz bir delikanlı bağışlamam/bağışlamak için, Rabbinin elçisiyim” dedi. O [Meryem], “Benim nasıl delikanlım olabilir? Bana hiç bir beşer dokunmamıştır. Ben bir bağî [iffetsiz biri] de değilim” dedi. O [Elçi], “Öyledir! Rabbin buyurdu ki: ‘Bu [babasız çocuk vermek], Bana pek kolaydır. Hem Biz o'nu nezdimizden insanlara bir mucize ve rahmet kılacağız.’” Ve o gerçekleştirilmiş bir iş oldu. Sonunda o [Meryem] o'na [delikanlıya] gebe kaldı. Sonra da o'nunla uzak bir yere çekildi. Sonra doğum sancısı onu bir hurma dalına tutunup dayanmaya zorladı. “Keşke bundan önce ölseydim ve büsbütün unutulan biri olsaydım!” dedi. Sonra ona aşağısından/aşağısındaki kişi seslendi: “Sakın üzülme, Rabbin alt tarafında bir su arkı akıttı. Hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine olgunlaşmış taze hurmalar düşsün. Sonra ye-iç, gözün aydın olsun. Sonra eğer beşerden birini görürsen, ‘Ben Rahmân'a bir oruç adadım, onun için bugün hiç bir kimseyle konuşmayacağım’ de!” Sonra O [Meryem] o'nu [çocuğunu] yüklenerek kavmine getirdi. Onlar [kavmi] dediler ki: “Ey Meryem! Doğrusu sen görülmemiş bir şey yaptın. Ey Hârûn'un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kişi değildi, annen de bağî [iffetsiz] bir kadın değildi.” Bunun üzerine o [Meryem], o'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz beşikte bir sabî olan kimseyle nasıl konuşuruz?” dediler. O [beşikteki çocuk] dedi ki: “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse (kıldı). Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım gün selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde ona ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur.” İşte bu, hakk söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları Meryem oğlu Îsâ'dır. (Meryem/16-33, 36, 34)
29-36. âyetlerinin, “mühd” kıraatine göre meali:
Bunun üzerine o [Meryem], o'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz; yüksek mevkideki kişiler sabîye nasıl konuşuruz” dediler. (…) İşte bu, hakk söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları, “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı/desteği ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse (kıldı). Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün, selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur” diyen Meryem oğlu Îsâ'dır. (Meryem/29-36)

ZEKERİYY 

Zekeriyyâ ibn Ezen (?) ile İmrân ibn Mâ’sân aynı çağda yaşamışlardır. İmrân'ın hanımı ise Hannân bt. Fâküz'dür. Hz. Zekeriyyâ, Hz. Meryem'in kız kardeşi olan Îsâ'nın teyzesi ile evliydi. Yahyâ (a.s) ise, teyzesinin oğluydu. Âyetteki, Onu doğurunca da, “Rabbim! Şüphesiz ben, onu kız doğurdum; –halbuki Allah onun doğurduğu şeyi daha iyi bilir– erkek, kız gibi değildir” ifadesinden anlaşıldığına göre, İmrân'ın karısı umduğunu bulamamış, çocuğun kız olmasından pek memnun olmamıştır. Ve o nedenle de, erkek, kız gibi değildir demiştir. İmrân'ın karısının, doğacak çocuğunu hizmet için Beytü'l-Makdis'e adama niyeti ve azmi göz önünde bulundurulduğunda, bunun nedenlerinin şunlar olabileceği düşünülebilir:

• O günün şartlarında kız çocukları toplumda hor görülmekte, dinî hizmet vermelerine ve toplum içinde erkeklerle beraber olmalarına izin verilmemektedir.

• Kız çocukları, bedensel yönden erkeklerden zayıftır. Her hizmeti göremezler.

Âyetteki, Zekeriyyâ ne zaman onun üzerine mihraba girse, onun yanında bir rızık bulurdu. O [Zekeriyyâ], “Ey Meryem! Bu sana nereden?” dedi. O [Meryem] da, O, Allah katındandır” dedi ifadesindeki rızkın Allah katından oluşu, Meryem'e mucize olarak gökten yiyecek-içecek geldiğini değil, kendisine Allah rızası için yapılmış yardımları ifade eder. Sadaka, infak ve yardım Allah rızası için yapılır ve faili gizlenir, teamülen de “Allah'tandır” denilip geçilir. Örfte de faili gizlenmek istenen işin faili, “Allah” olarak nitelenir. Bunun başka bir örneği de Tahrîm sûresi'ndedir:
Ve hani Peygamber, eşlerinden bazılarına bir sözü sır olarak söylemişti. Sonra eşlerinden bazıları bunu haber yapınca ve Allah ona bunu açığa vurunca, o [Peygamber] bir kısmına bildirmiş, bir kısmından yüz çevirmişti. Sonunda ona/onlara [bazısına] kendisi haberi verince, onlar [bazısı], “Bunu sana kim haber verdi?” dedi. O da, “Bana iyi bilen, iyi haber alan haber verdi” demişti. (Tahrîm/3) H.Yılmaz

Hz. Zekeriya (a.s.) o döneme kadar çocuksuzdu. Bu temiz genç kızı görünce bir çocuğu olsun istedi. O'nun Allah'ın özel koruması altında ve O'nun tükenmez kaynaklarından verilen nimetlerle nasıl büyüdüğünü görünce, bu ileri yaşında bile Allah'ın kendisine, eğer dilerse, bir çocuk verebileceğini ümit etmeye başladı. Mevdudi

Kelime ifadesinin Kur’an'da çoğunlukla Allah'tan bir tebliğ, yahut Allah'ın iradesinin bir tezahürü veya O'nun vaadi anlamında kullanıldığı (ör. 4:171, 6:34 ve 115, 10:64, 18:27 vb.) gerçeği gözönüne alındığında, yukarıdaki pasajda da, Hz. Yahya'nın (İnciller'de “Vaftizci Yahya” olarak tanımlanır) doğumu ile teyid edilen “Allah'ın Sözü”nün vahiy aracılığıyla yapılan ilahî bir vaad'e işaret ettiği sonucuna varırız: Bu yorum, aslında, H. 2. asırda yaşamış ve çabalarının çoğunu Arap dilindeki emsalsiz ifadeleri incelemeye adamış olan meşhur dil bilgini Ebû ‘Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ tarafından benimsenen bir yorumdur. Onun bu bağlamda kelime'yi kitâb (“vahiy” veya “ilahî kelâm”) ile tanımlamasını, Râzî bu ayet ile ilgili yorumunda nakleder. Bu yorum, Hz. İsa'nın doğumu konusunda Hz. Meryem'e iletilen benzer bir tebliğdeki kullanıma da uygundur (bkz. bu surenin 45. ayeti). M.Esed 

Kitab-ı Mukaddes, Hz. Yahya'dan (a.s.) John the Babtist olarak bahseder. (Matta: böl. 3, 11, 14, Markos, 1, 6, Luka, 1, 3)."Allah'tan bir emir (kelime)" ile burada Hz. İsa (a.s.) kastediliyor. Kur'an-ı Kerim Onu "Allah'ın bir emri (kelimesi)" olarak anar; çünkü Onun doğumu mucizevi olarak Allah'ın bir tek "Ol" emri ile meydana gelmiştir. Mevdudi

Burada kelime ile, Hz. Îsâ'ya işâret edilmektedir. Başka bir âyette de Hz. Îsâ'dan Allah'ın kelimesi olarak söz edilir. Hz. Yahyâ, onun gerçek peygamber olduğunu tasdik etmiştir. S.Ateş 

Yani, "Senin yaşlılığına ve karının kısırlığına rağmen Allah sana bir oğul bağışlayacak." Mevdudi

Ebû Müslim'e göre (Râzî tarafından kabul görerek nakledilmiştir), Hz. Zekeriya'ya sadece üç gün süresince hiç kimse ile konuşmaması emredilmişti. Yoksa, Yeni Ahid'in (Luka i, 20-22) rivayetindeki gibi, dilsiz kılınmış değildi: O halde, kasdedilen “işaret sırf manevî niteliklidir ve Hz. Zekeriya'nın kendini tamamiyle ibadete ve tefekküre adamasında ifadesini bulmaktadır. M.Esed

"Benim gibi yaşlı bir adamla, karım gibi kısır bir kadından bir oğul dünyaya geleceğinden emin olabilmem için bana bir işaret ver."Bu bölümün en önde gelen amacı Hıristiyanların, Hz. İsa'yı (a.s.) Allah'ın oğlu kabul edip, Ona karşı ibadet ederek yaptıkları büyük hatayı anlamalarını sağlamaktır. Hz. Yahya'nın (a.s.) mucizevi doğumu da onların bu yanlış inançlarını savunmalarına karşı bir delil olarak Kur'an'da anlatılıyor. Hz. İsa'nın (a.s.) mucizevi doğumu Onu ilâh olarak kabul etmeye yol açmamalıdır. Çünkü aynı ailede yetişen ve çok değişik bir şekilde yetiştirilen Hz. Yahya da (a.s.) bir mucize sonucu dünyaya gelmiştir. Mevdudi

Bu âyet grubunda, parantez açılıp Meryem ve Zekeriyyâ ile ilgili kısa bir bilgi verilmektedir. Hatırlanacağı üzere Meryem sûresi'nde Zekeriyyâ'dan Meryem'e geçilmişti; burada ise Meryem'den Zekeriyyâ'ya geçilmektedir.
Pasajlardan anlaşıldığına göre Zekeriyyâ çocuk hasreti çeken bir kişi, eşi de doğurmaya elverişli sağlığa sahip olmayan bir kadındır. Zekeriyyâ, Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz Sen, duayı en iyi işitensin diye yakarır. Zekeriyyâ topluma eğitim verirken kendisine, Şüphesiz Allah sana, Allah'tan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi [bir önder], iffetli bir peygamber olarak, sâlihlerden Yahyâ'yı müjdeliyor diye vahiy gelir. Zekeriyyâ kendisine vahiyle gelen bu bilgi karşısında şaşkınlığa düşerek, Rabbim! Bana ihtiyarlık gelip çatmışken, karım da kısır iken benim için bir delikanlı nasıl olabilir? diye hayretini dile getirir. Allah da, Öyledir, Allah dilediğini yapar karşılığını verir. Bunun üzerine Zekeriyyâ, Rabbim! Benim için bir âyet [alâmet] kıl der. Allah da, Senin âyetin [alâmetin], işaretle hariç, insanlara üç gün konuşmamandır. Ve Rabbini çok an, sabah-akşam [daima] tesbîh et diye karşılık verir.
Meryem sûresi'ndeki bu konu öğrenilmeden, Âl-i İmrân sûresi'ndeki bu pasaj anlaşılmaz. O nedenle bu pasajı anlamak için, önce bu konuya dair daha evvel inen âyetler okunmalıdır. Meryem sûresi'ndeki pasajı tahlilleriyle birlikte tekrar sunuyoruz:
(Bu) Rabbinin, kulu Zekeriyyâ'ya olan rahmetini anmasıdır. [Rabbinin, kulu Zekeriyyâ'ya olan rahmetini hatırlat!] (Meryem/2)
“Giriş” bölümünde de belirttiğimiz gibi, bu âyet sûrenin ağırlık merkezi olan kıssanın giriş bölümünü teşkil eden Zekeriyyâ kıssasının ilk âyetidir. Bu kıssa çok önemli mesajlar içermektedir. Âyetlerin tahliline geçmeden önce, Zekeriyyâ (a.s) ve Meryem kıssalarının daha iyi anlaşılması için konunun anahtar kişisi olan Zekeriyyâ peygamber ile ilgili Kur’ân ve Ehl-i Kitap verilerini hatırlatmakta yarar görüyoruz:
KUR’ÂN'DA ZEKERİYYÂ (A.S)
Bir zamanlar o, Rabbine gizli olarak seslenmişti. Dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de Rabbim, bedbaht olmadım. Ve gerçekten ben, arkamdan mevalimden [yakınlarımdan, amcaoğullarımdan] endişedeyim. Karım da kısırdır. Onun için katından bana, bana da mirasçı olacak, Ya‘kûb ailesine de mirasçı olacak bir velî [yakın/yardımcı] bağışla. Rabbim! Onu Sen rızanı kazanan biri kıl!” “Ey Zekeriyyâ! Şüphesiz Biz sana ismi Yahyâ bir delikanlıyı müjdeliyoruz. Bundan önce o'na hiç bir adaş kılmadık.” O [Zekeriyyâ], “Rabbim! Karım kısır, ben de son derece kocamışken benim nasıl bir delikanlım olabilir?” dedi. O [Allah] dedi ki: “Öyledir! Rabbin buyurdu ki: ‘O bana kolaydır. Bundan önce de Ben seni, sen hiç bir şey değilken yarattım.’” O [Zekeriyyâ], “Rabbim! Bana bir âyet [alâmet] ver” dedi. O [Allah], “Senin alâmetin, sapasağlam olduğun hâlde, üç gece insanlarla konuşmamandır” buyurdu. O [Zekeriyyâ], bunun üzerine mihrabdan kavminin/halkının karşısına çıkıp onlara, sabah-akşam [daima/her zaman] tesbîh etmelerini vahyetti [işaret etti]. “Ey Yahyâ! Kitap'ı kuvvetle al!” O henüz sabî [çocuk] iken o'na yasa, tarafımızdan sevecenlik ve temizlik verdik ve o çok takvâlı davranan biriydi. Ve anne babasına çok iyi davranandı. Ve o bir zorba ve bir isyankâr olmadı. Ve doğurulduğu gün ve öleceği gün ve yeniden diri olarak kaldırılacağı gün o'na selâm olsun! (Meryem/3-15)
Ve Zekeriyyâ hani Rabbine seslenmişti: “Rabbim! Beni tek başıma bırakma, sen vârislerin en hayırlısısın.” Biz de o'nun için icâbet ettik de kendisine Yahyâ'yı ihsan ettik. Ve o'nun için eşini düzelttik [doğum yapmaya elverişli hâle getirdik]. Şüphesiz onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Ve Bize karşı derin saygı duyuyorlardı. (Enbiyâ/89-90)
İNCÎL'DE ZEKERİYYÂ (A.S)

Yahûdiye Kralı Hirodes zamanında, Aviya bölüğünden Zekeriyyâ adında bir kâhin vardı. Hârûn soyundan gelen karısının adı ise Elizabet'ti. Her ikisi de Tanrı'nın gözünde doğru kişilerdi, Rabbin bütün buyruk ve kurallarına eksiksizce uyarlardı. Elizabet kısır olduğu için çocukları olmuyordu. İkisinin de yaşı ilerlemişti. Zekeriyyâ, hizmet sırasının kendi bölüğünde olduğu bir gün, Tanrı'nın önünde kâhinlik görevini yerine getiriyordu. Kâhinlik geleneği uyarınca Rabbin Tapınağı'na girip buhur yakma görevi kurayla o'na verilmişti. Buhur yakma saatinde bütün halk topluluğu dışarıda dua ediyordu. Bu sırada, Rabbin bir meleği buhur sunağının sağında durup Zekeriyyâ'ya göründü. Zekeriyyâ onu görünce şaşırdı, korkuya kapıldı. Melek, “Korkma, Zekeriyyâ!” dedi, “Duan kabul edildi. Karın Elizabet sana bir oğul doğuracak, adını Yahyâ koyacaksın. Sevinip coşacaksın. Bir çokları da o'nun doğumuna sevinecek. O, Rabbin gözünde büyük olacak. Hiç şarap ve içki içmeyecek; daha annesinin rahmindeyken Kutsal Rûh'la dolacak. İsrâîloğulları'ndan bir çoğunu, Tanrıları Rabbe döndürecek. Babaların yüreklerini çocuklarına döndürmek, söz dinlemeyenleri doğru kişilerin anlayışına yöneltmek ve Rabb için hazırlanmış bir halk yetiştirmek üzere İlyas'ın rûhu ve gücüyle Rabbin önünden gidecektir.” Zekeriyyâ meleğe, “Bundan nasıl emin olabilirim?” dedi, “Çünkü ben yaşlandım, karımın da yaşı ilerledi.” Melek o'na şöyle karşılık verdi: “Ben Tanrı'nın huzurunda duran Cebrâîl'im. Seninle konuşmak ve bu müjdeyi sana bildirmek için gönderildim. İşte, belirlenen zamanda yerine gelecek olan sözlerime inanmadığın için dilin tutulacak, bunların gerçekleşeceği güne dek konuşamayacaksın.” Zekeriyyâ'yı bekleyen halk, o'nun tapınakta bu kadar uzun süre kalmasına şaştı. Zekeriyyâ ise dışarı çıktığında onlarla konuşamadı. O zaman tapınakta bir görüm gördüğünü anladılar. Kendisi onlara işaretler yapıyor, ama konuşamıyordu. Görev süresi bitince Zekeriyyâ evine döndü. Bir süre sonra karısı Elizabet gebe kaldı ve beş ay evine kapandı. “Bunu benim için yapan Rabb'dir” dedi, “bu günlerde benimle ilgilenerek insanlar arasında utancımı giderdi.” Elizabet'in hamileliğinin altıncı ayında Tanrı, Melek Cebrâîl'i Celile'de bulunan Nâsıra adlı kente, Dâvûd'un soyundan Yûsuf adındaki adamla nişanlı kıza gönderdi. Kızın adı Meryem'di. Onun yanına giren melek, “Selâm, ey Tanrı'nın lütfuna erişen kız! Rabb seninledir” dedi. Söylenenlere çok şaşıran Meryem, bu selâmın ne anlama gelebileceğini düşünmeye başladı. Ama melek ona, “Korkma Meryem!” dedi, “Sen Tanrı'nın lütfuna eriştin. Bak, gebe kalıp bir oğul doğuracak, adını Îsâ koyacaksın. O büyük olacak, kendisine ‘Yüceler Yücesi'nin Oğlu’ denecek. Rabb Tanrı o'na, atası Dâvûd'un tahtını verecek. O da sonsuza dek Ya‘kûb'un soyu üzerinde egemenlik sürecek, egemenliğinin sonu gelmeyecektir.” Meryem meleğe, “Bu nasıl olur? Ben erkeğe varmadım ki” dedi. Melek ona söyle yanıt verdi: “Kutsal Rûh senin üzerine gelecek, Yüceler Yücesi'nin gücü sana gölge salacak. Bunun için doğacak olana ‘kutsal, Tanrı Oğlu’ denecek. Bak, senin akrabalarından Elizabet de yaşlılığında bir oğula gebe kaldı. Kısır bilinen bu kadın şimdi altıncı ayındadır. Tanrı'nın yapamayacağı hiç bir şey yoktur.” “Ben Rabbin kuluyum” dedi. Meryem, “Bana dediğin gibi olsun” dedi. Bundan sonra melek onun yanından ayrıldı. O günlerde Meryem kalkıp aceleyle Yahuda'nın dağlık bölgesindeki bir kente gitti. Zekeriyyâ'nın evine girip Elizabet'i selâmladı. Elizabet Meryem'in selâmını duyunca rahmindeki çocuk hopladı. Kutsal Rûh'la dolan Elizabet yüksek sesle şöyle dedi: “Kadınlar arasında kutsanmış bulunuyorsun, rahminin ürünü de kutsanmıştır! Nasıl oldu da Rabbimin annesi yanıma geldi? Bak, selâmın kulaklarıma eriştiği an, çocuk rahmimde sevinçle hopladı. İman eden kadına ne mutlu! Çünkü Rabbin ona söylediği sözler gerçekleşecektir.” Meryem de şöyle dedi: “Canım Rabbi yüceltir; rûhum, kurtarıcım Tanrı sayesinde sevinçle coşar. Çünkü O, sıradan biri olan kuluyla ilgilendi. İşte, bundan böyle bütün kuşaklar beni mutlu sayacak. Çünkü Güçlü Olan, benim için büyük işler yaptı. O'nun adı kutsaldır. Kuşaklar boyunca Kendisinden korkanlara merhamet eder. Bileğiyle büyük işler yaptı; gururluları yüreklerindeki kuruntularla darmadağın etti. Hükümdarları tahtlarından indirdi, sıradan insanları yükseltti. Aç olanları iyiliklerle doyurdu, zenginleri ise elleri boş çevirdi. Atalarımıza söz verdiği gibi, İbrâhîm'e ve o'nun soyuna sonsuza dek merhamet etmeyi unutmayarak kulu İsrâîl'in yardımına yetişti.” Meryem, üç ay kadar Elizabet'in yanında kaldı, sonra kendi evine döndü. Elizabet'in doğurma vakti geldi ve bir oğul doğurdu. Komşularıyla akrabaları, Rabbin ona ne büyük merhamet gösterdiğini duyunca, onun sevincine katıldılar. Sekizinci gün çocuğun sünnetine geldiler. Ona babası Zekeriyyâ'nın adını vereceklerdi. Ama annesi, “Hayır, adı Yahyâ olacak” dedi. Ona, “Akrabaların arasında bu adı taşıyan kimse yok ki” dediler. Bunun üzerine babasına işaretle çocuğun adını ne koymak istediğini sordular. Zekeriyyâ bir yazı levhası istedi ve “Adı Yahyâ'dır” diye yazdı. Herkes şaşakaldı. O anda Zekeriyyâ'nın ağzı açıldı, dili çözüldü. Tanrı'yı överek konuşmaya başladı. Çevrede oturanların hepsi korkuya kapıldı. Bütün bu olaylar, Yahûdiye'nin dağlık bölgesinin her yanında konuşulur oldu. Duyan herkes derin derin düşünüyor, “Acaba bu çocuk ne olacak?” diyordu. Çünkü Rabb o'nunla birlikteydi. Çocuğun babası Zekeriyyâ, Kutsal Rûh'la dolarak şu peygamberlikte bulundu: “İsrâîl'in Tanrısı Rabbe övgüler olsun! Çünkü halkının yardımına gelip onları fidyeyle kurtardı. Eski çağlardan beri kutsal peygamberlerinin ağzından bildirdiği gibi, kulu Dâvûd'un soyundan bizim için güçlü bir kurtarıcı çıkardı. Düşmanlarımızdan, bizden nefret edenlerin hepsinin elinden kurtuluşumuzu sağladı. Böylece atalarımıza merhamet ederek kutsal antlaşmasını anmış oldu. Nitekim bizi düşmanlarımızın elinden kurtaracağına ve ömrümüz boyunca Kendi önünde kutsallık ve doğruluk içinde, korkusuzca Kendisine tapınmamızı sağlayacağına dair atamız İbrâhîm'e ant içerek söz vermişti. Sen de, ey çocuk, Yüceler Yücesi'nin Peygamberi diye anılacaksın. Rabbin yollarını hazırlamak üzere önünden gidecek ve O'nun halkına, Günahlarının bağışlanmasıyla kurtulacaklarını bildireceksin. Çünkü Tanrı'mızın yüreği merhamet doludur. O'nun merhameti sayesinde, yücelerden doğan güneş, karanlıkta ve ölümün gölgesinde yaşayanlara ışık saçmak ve ayaklarımızı esenlik yoluna yöneltmek üzere yardımımıza gelecektir.” Çocuk büyüyor, rûhsal yönden güçleniyordu. İsrâîl halkına görüneceği güne dek ıssız yerlerde yaşadı.
TÂRİHE GÖRE ZEKERİYYÂ
Zekeriyyâ'nın konumu:
Hârûn'un (a.s) torunlarından biri olan Zekeriyyâ'nın (a.s) konumunu anlayabilmek için İsrâîloğulları arasında yaygın olan râhiblik geleneği ile ilgili bilgiye sahip olmak gerekir.
Filistin'in fethinden sonra topraklar Ya‘kûb'un (a.s) zürriyetinden olan 12 kabile arasında miras olarak dağıtıldı. 13. kabile olan Levililere de dinî hizmetler ve görevler emânet edildi. Levililer arasında da “en mukaddes şeyleri takdis etmek, Rabbin önünde buhur yakmak, O'na hizmet eylemek ve ebediyyen O'nun ismiyle mübârek kılmak üzere” seçilen aile Hârûn'un (a.s) oğulları idi. Diğer Levililerin mabede girmesine izin verilmiyordu. Çünkü onların vazifesi Rabb evinin hizmeti için avlularda, odalarda ve bütün mukaddes şeyleri temizlemekte Allah Evinin hizmet işinde Hârûnoğulları'nın yanında bulunmak... ve Sebt günlerinde, aybaşlarında ve belli bayramlarda yapılan bütün takdimeleri Rabbe arzetmekti.
Hârûnoğulları 24 aileye bölünmüştü ve bu 24 aile sıra ile Rabbin evine hizmet ediyorlardı. Bu ailelerden biri Zekeriyyâ'nın (a.s) liderliğindeki Abiya ailesi idi. Bu nedenle ailesinin sırası geldiğinde mabede gidip buhur yapmak Zekeriyyâ'nın (a.s) göreviydi. (Ayrıntılar için bkz. I. Târihler, 23-24)
Konumuz olan pasajın 2-15. âyetlerinde, Yüce Allah'ın rahmetinin Zekeriyyâ peygamber üzerindeki tecellisi nakledilmiştir. Allah rahmetini önce Zekeriyyâ peygamber üzerinde tecelli ettirerek ileri yaşına ve eşinin kısır olmasına rağmen mucize olarak o'na Yahyâ'yı lütfetmiş, sonra da Yahyâ'yı dinine hizmetçi kılmak sûretiyle Zekeriyyâ peygamberin dualarını yerine getirmiştir. Zekeriyyâ peygamber üzerindeki rahmetini bu şekilde tecelli ettiren Allah, o toplumu uyarmak için arka arkaya elçi göndererek rahmetini diğer insanlara da ulaştırmıştır.
Âyetteki,  ذكرُ [zikru] sözcüğü,  ذكِّر [zekkir] şeklinde de okunmuştur. Buna göre âyetin anlamı, “Rabbinin, kulu Zekeriyyâ'ya olan rahmetini hatırlat!” şeklinde olur. Biz de mealde her üç kıraate göre de uygun olan anlamı vermeyi tercih ediyoruz.
Bir zamanlar o, Rabbine gizli olarak seslenmişti. (Meryem/3)
Konuya, Zekeriyyâ peygamberin Rabbine dua ettiğinin bildirilmesi ile girilmiş ve ettiği bu duanın niteliği belirtilmiştir. Bu nedenle âyet, aynı zamanda Allah'a nasıl dua edileceğine de işaret etmektedir. Zekeriyyâ peygamber gönlünü Rabbine açarak O'na samimi bir niyazda bulunmuş, câhillerin yaptığı gibi bağırıp çağırarak, –hâşâ– buyruk verir gibi dua etmemiştir. Allah bir başka âyette yine Zekeriyyâ peygamberin duasını anlatırken, o'nun dua edişindeki bir başka özelliği daha açıklamıştır:
Biz de o'nun için icâbet ettik de kendisine Yahyâ'yı ihsan ettik. Ve onun için eşini düzelttik [doğum yapmaya elverişli hâle getirdik]. Şüphesiz onlar hayırlarda yarışıyorlar, umarak ve korkarak Bize yalvarıyorlardı. Ve Bize karşı derin saygı duyuyorlardı. (Enbiyâ/90)
Duanın adabı ile ilgili olarak A‘râf sûresi'nde de âyetler vardır:
Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Kesinlikle O, haddi aşanları sevmez. Ve düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O'na, ürpererek ve rahmetini umarak dua edin. Muhakkak ki Allah'ın rahmeti muhsinlere [iyileştirenlere-güzelleştirenlere] çok yakındır. (A‘râf/55-56)
Ve sabah-akşam [her zaman] kendi içinden, korkarak ve yalvararak, yüksek olmayan bir sesle Rabbini an ve umursamazlardan olma! (A‘râf/205)
Bazı klâsik kaynaklarda Zekeriyyâ peygamberin kendi toplumundan utandığı için veya çevresindekilerin, “Şu ihtiyara bakın, ihtiyarlığına bakmadan çocuğu olsun istiyor” demelerinden ve kendisini ahmaklıkla itham etmelerinden çekindiği için ya da yakınlarının kıskançlığına vesile olmasın diye gizlice dua ettiği ileri sürülmüştür. Yorumlarını genellikle Peygamberimiz hakkındaki rivâyetlere dayandıran klâsik yazarlar, Zekeriyyâ peygamberin buradaki duasını yorumlarken nedense Peygamberimizin “Duada sesinizi yükseltmeyin, çünkü siz sağır ve uzakta olan birine değil, semî ve basîr Allah'a yakarıyorsunuz” diye uyarıda bulunduğu bir rivâyeti hiç dikkate almamışlardır. Ayrıca bu âyetleri iyi anlamış, yaşamış ve bizler için güzel bir örnek olan Peygamberimizin ve o'nun eğitiminden geçmiş arkadaşlarının kâfiyeli ve bağıra bağıra dua etmediklerini, edenleri de uyardıklarını nakleden birçok târihî nitelikteki belgeyi de görmezden gelmişlerdir. Zekeriyyâ peygamberin duasını gizli yapışını yanlış yorumlayanlar, Peygamberimizle ilgili bu nakilleri dikkate almış olsalar veya duanın adabını bildiren Kur’ân âyetlerini hatırlarına getirselerdi, Zekeriyyâ'nın (a.s) bu şekilde dua etmesini onlar da bizim gibi bir edep ve içtenlik meselesi olarak görürlerdi.
Dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de Rabbim, bedbaht olmadım. Ve gerçekten ben, arkamdan, mevâlimden [yakınlarımdan, amcaoğullarımdan] endişedeyim. Karım da kısırdır. Onun için katından bana, bana da mirasçı olacak, Ya‘kûb ailesine de mirasçı olacak bir velî [yakın/yardımcı] bağışla! Rabbim, o'nu Sen rızanı kazanan biri kıl!” (Meryem/4-6)
Zekeriyyâ peygamberin bu âyetlerdeki duasına dikkat edilirse, bu duaların kendine herhangi bir menfaat sağlamaya değil, nübüvvet görevinin devamına yönelik olduğu açıkça görülür. Zekeriyyâ'nın (a.s) kendisine verilen görevi yaşlılık döneminde sürdürebilmek için Rabbinden bir velî talep etmesi, Mûsâ'nın (a.s) Rabbinden kardeşi Hârûn'u kendisine vezir yapmasını istemesi gibidir. Dolayısıyla buradaki miras, mal varlığı ile ilgili bir miras değil, yapılan görevin devamlılığı ile ilgili bir mirastır. Nitekim âyetteki, Ya‘kûb ailesine vâris olsun ifadesi de bunu doğrulamaktadır. Başka bir ifade ile söylenecek olursa, buradaki miras, Sâd sûresi'nde gördüğümüz ve Neml sûresi'nde de göreceğimiz gibi, Süleymân peygamberin Dâvûd peygambere vâris kılınması cinsinden bir mirastır. Süleymân peygamber, babası Dâvûd'un deruhte ettiği görevi bu verasetle sürdürmüştür:
Dâvûd'a Süleymân'ı da bahşettik. (O) ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendi. (Sâd/30)
Ve Süleymân Dâvûd'a vâris oldu. Ve, “Ey insanlar! Bize kuş mantığı öğretildi ve bize her şeyden verildi” dedi. –Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.– (Neml/16)
“KEMİĞİM ZAYIFLADI” İFADESİ
Zekeriyyâ peygamberin duasında geçen “kemiğim zayıfladı” ve “başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu” şeklindeki ifadeler, o'nun bedeninin iç ve dış durumunu anlatmaktadır. Zira saçların ağarması bedenin dış görüntüsünü, kemiklerin zayıflaması da bedenin içteki durumunu anlatan ifadelerdir. Zekeriyyâ peygamberin iç organların en sağlamı olan kemiklerinin zayıfladığını söylemesi, diğer iç organlarının dış görünümünden daha çok zayıfladığını, yani cidden ihtiyarlık döneminde olduğunu göstermektedir.
İhtiyarlığın, “zayıflayan kemik” ile; ağarmış saçların da “alev gibi tutuşması” istiareleriyle ifade edilmesi, istiare sanatının mükemmel bir örneğini teşkil etmektedir. Zekeriyyâ peygamberin sözlerinin hepsi de bu âyetlerde Arap dilinin en beliğ sanatlarıyla nakledilmektedir.
MEVÂLÎ
 موالى [mevâlî] sözcüğü, “asabe [bir kimsenin çocuğu yerine geçecek ve onun mirasını devralacak kimseler]” demektir. Bu âyetlerde sözcüğe, “malların idaresinde, daha çok da siyasî ve dinî işlere önderlik hususunda Zekeriyyâ peygambere halef olacak kimseler” anlamını vermek daha doğru bir yaklaşım olur. Zekeriyyâ peygamber Allah'tan bu türde bir halef için talepte bulunmaktadır. Bu talepten, o dönemde bir nevi veliaht edinmenin gelenek olduğu anlaşılmaktadır.
Eski eserlerde Zekeriyyâ peygamberin eşinin adına ve soyuna dair birtakım nakiller de yer almaktadır. Ne var ki, bu nakiller sağlam dayanaktan yoksun, güvenilir olmayan nakillerdir. Bu nedenle, “Zekeriyyâ peygamberin eşi” diyerek geçiyor, Rabbimizin bildirdiği ile yetinmeyi uygun görüyoruz.
“Ey Zekeriyyâ! Şüphesiz Biz sana bir delikanlıyı –o'nun ismi Yahyâ'dır– müjdeliyoruz. Bundan önce o'na hiç bir adaş kılmadık. (Meryem/7)
Bu âyet, Rabbimizin Zekeriyyâ peygamberin içtenlikle yapmış olduğu duaya karşılık verişidir.
Bize göre bu âyet, üzerinde durulması gereken üç önemli hususu içermektedir:
1) Rabbimiz, “çocuk” veya “oğul” yerine ğulâm sözcüğünü kullanmış ve Zekeriyyâ peygambere adı Yahyâ olan bir “ğulâm” vereceğini bildirmiştir. غلام [ğulâm], “ergenleşmiş, ihtilam olma çağına gelmiş, bıyığı terleyen oğlan”, “doğumundan ihtiyarlığa kadar olan dönem” demektir. İnsanın bu çağı “delikanlılık” olarak ifade edilir. Kimse anasından delikanlı olarak doğamayacağına göre, Rabbimiz bu ifade ile doğacak çocuğun erkek olacağını, büyüyüp bir delikanlı olacağını ve Zekeriyyâ peygamberin beklentilerini yerine getireceğini bildirmiş olmaktadır.
2)  يحيى [Yahyâ], “yaşayacak, yaşar” demektir. Müjdelenen çocuğa bu ismin uygun görülmesi, o'nun ismiyle yaşayacağını, yani isminin hep manevî değerlerle anılacağını, hiç unutulmayacağını, ya da o'na verilecek ilim [hikmet, Kitap] ile toplumların manen canlanacağını göstermektedir. Doğacak çocuğa bu ismin verilmesinin bir başka sebebinin de o'nun kısır annesinin rahmini canlandırması olduğu söylenebilir.
3) Doğacak çocuğun isminin ailesine bırakılmayıp bizzat Allah tarafından verilmesi ve daha evvel kimseye bu ismin verilmemiş olması, hem ailesi hem de Yahyâ için onurların en büyüğüdür.
Çocuğun isminin “Yahyâ” konması ve bir adaşının bulunmaması, İncîl'de şöyle yer almıştır:
Ama annesi, “Hayır, adı Yahyâ olacak” dedi. Ona, “Akrabaların arasında bu adı taşıyan kimse yok ki” dediler. Bunun üzerine babasına işaretle çocuğun adını ne koymak istediğini sordular. Zekeriyyâ bir yazı levhası istedi ve “Adı Yahyâ'dır” diye yazdı. Herkes şaşakaldı.
O [Zekeriyyâ], “Rabbim! Karım kısır, ben de son derece kocamışken benim nasıl bir delikanlım olabilir?” dedi. (Meryem/8)
Bu âyet, Allah'tan aldığı müjde karşısında Zekeriyyâ peygamberin gizleyemediği şaşkınlığını dile getirmektedir.
O dönemde Zekeriyyâ peygamberin 120, karısının 98 yaşında veya Zekeriyyâ peygamberin 75 yaşında olduğuna dair rivâyetler mevcuttur. Ancak bunlar destekten yoksun söylentilerdir. Yukarıdaki âyette de görüldüğü gibi, Kur’ân'da Zekeriyyâ peygamberin eşine ait, kısırlığı dışında bir bilgi bulunmamaktadır. Nitekim Enbiyâ/90'daki, Ve o'nun için eşini düzelttik [doğum yapmaya elverişli hâle getirdik] ifadesinden de Zekeriyyâ peygamberin eşinin yaşlılık sebebiyle değil, yapısal bir bozukluk sebebiyle kısır olduğu ve bu bozukluğun düzeltilerek bünyesinin doğuracak bir niteliğe kavuşturulduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, Zekeriyyâ peygamberin şaşkınlığının sebebi, o güne kadar kısır olan karısının çocuk doğuracak olmasıdır, yoksa karısının gençleştirilerek doğum yapacak olması değildir.
Böyle bir meraklı şaşkınlık, İbrâhîm peygamber ve eşinde de meydana gelmiştir:
O [İbrâhîm'in karısı] dedi ki: “Vay be! Ben mi doğuracağım! Ben bir kocakarıyım/büyük kalçalıyım. Şu kocam da yaşlı bir adamdır. Şüphesiz bu, çok tuhaf bir şey!” (Hûd/72)
O [Allah] dedi ki: “Öyledir! Rabbin buyurdu ki, o Bana kolaydır. Bundan önce de Ben seni, sen hiç bir şey değilken yarattım.” (Meryem/9)
Bu âyette Rabbimiz, kendisine verilen müjdeye sanki biraz şüphe duyduğunu belirtir bir heyecanla yaklaşan Zekeriyyâ peygambere, yine merhametle karşılık vermektedir.

ÂYETİN CÜMLE YAPISI  

Âyette geçen, Rabbin buyurdu ki… ifadesi, bu ifadenin Allah'tan başka biri tarafından söylendiği izlenimini uyandırmaktadır. Nitekim birçok mealde bu ifadenin başına bir parantez açılıp “Melek”, “Cebrâîl” gibi eklemeler yapılmıştır. Hâlbuki bir azamet ve ciddiyet ifadesi olan bu sözleri Allah söylemiştir. Bu tür ifadelere Kur’ân'da çokça rastlanmaktadır (Nahl/102, Bakara/97).
Özellikle belirtmek gerekir ki, bu ifade tarzı insanlar arasında da cari bir uygulamadır. Bazı durumlarda hükümdarlar da bu tür hitaplar kullanarak hem kendi azametlerini hissettirir, hem de hitap ettikleri kimseleri onurlandırmış olurlar. Şöyle ki: Halktan biri, büyük bir vaatte bulunan hükümdarın vaat ettiği şeye kendisini lâyık görmeyerek, “O kim, ben kim?” diye şaşkınlık ve umutsuzluk gösterdiğinde, hükümdar da hem vaadine inandırmak, hem de ahdini yerine getiren biri olduğunu göstermek için o kişiye, “Senin hükümdarın böyle istiyor!” şeklinde cevap verir. Böylece, hem o kişinin yapılan vaade kendini lâyık görmesini sağlamış, kem de kendisinin verdiği söze bağlı bir hükümdar olduğunu göstermiş olur. Âyetteki, Rabbin buyurdu ki… ifadesi de böyle bir ifadedir.
Rabbimiz bu âyetteki sözleri ile “fâil-i mutlak”, “kâdir-i mutlak” ve “hâlık-ı mutlak” olduğunu, yani dilediği zaman, dilediğini dilediği gibi yaratacağını beyan etmektedir. Yaşlı bir adam ile kısır bir kadından çocuk meydana getirmenin O'nun için kolay bir şey olduğunu bildiren bu beyan, aynı zamanda O'nun bir bakireden babasız çocuk meydana getireceğine de işaret etmektedir.
O [Zekeriyyâ]; “Rabbim! Bana bir âyet [alâmet] ver!” dedi. O [Allah]; “Senin alâmetin, sapasağlam olduğun hâlde, üç gece insanlarla konuşmamandır” buyurdu.(Meryem/10)

Burada, Zekeriyyâ peygamberin bir alâmet talebinde bulunduğu ve bu talebinin kabul edildiği görülmektedir. Yüce Allah'ın bildirdiğine göre, alâmet, sapasağlam olmasına rağmen Zekeriyyâ peygamberin üç gece dilinin tutulması, istese de konuşamamasıdır. Zekeriyyâ peygamberin bu talebinden Âl-i İmrân sûresi'nde de bahsedilmektedir:
O [Zekeriyyâ], “Rabbim! Benim için bir âyet [alâmet] kıl!” dedi. O [Allah], “Senin âyetin [alâmetin], işaretle hariç, insanlara üç gün konuşmamandır. Ve Rabbini çok an, sabah-akşam [daima] tesbîh et!” dedi. (Âl-i İmrân/41)
Zekeriyyâ peygamberin buradaki alâmet talebi, tıpkı İbrâhîm peygamber gibi, kalbinin mutmain olmasına yöneliktir:
Bir zamanlar İbrâhîm de, “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. (Allah,) “İnanmadın mı ki?” dedi [buyurdu]. (İbrâhîm,) “İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye” dedi. (Allah) buyurdu ki: Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine alıştır. Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça kıl [bırak]. Sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler. Ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Bakara/260)
Dikkat edilirse, konumuz olan âyette “üç gece” olarak bildirilen konuşmama süresi, Âl-i İmrân sûresi'nde “gündüzler” denilmek sûretiyle “üç gün” olarak belirtilmiştir. Buradan da konuşamamanın üç gün üç gece süreceği anlaşılmaktadır. Çünkü Arap örfünde günler zikredilince, o günler geceleriyle beraber; geceler zikredilince de o geceler günleriyle beraber algılanır.
O [Zekeriyyâ], bunun üzerine mihrabdan kavminin/halkının karşısına çıkıp onlara, sabah-akşam [daima/her zaman] tesbîh etmelerini vahyetti [işaret etti].(Meryem/11)
Âyette geçen mihrab sözcüğü, “karargâh, ibâdethane” demektir. Bu sözcükle burada Zekeriyyâ peygamberin mabetteki özel odası kastedilmiştir. Âyetteki, vahy sözcüğü ise, “işaret ile anlatma” anlamında olup bu sözcükle ilgili geniş açıklama Necm/10'un tahlilinde verilmiştir.
Âyetteki sabah-akşam ifadesi, “daima, her zaman” anlamına gelmektedir. Bu ifadenin “bir sabah, bir akşam” demek olmadığı da Nass sûresi'nin tahlilinde açıklanmıştır.
Âyette geçen tesbîh sözcüğü, “Rabbimizi arındırmak” demektir. Bu sözcükle ilgili geniş açıklamalar da Kaf/39-40 âyetlerinin tahlilinde mevcuttur.
“Ey Yahyâ! Kitap'ı kuvvetle al!” O henüz sabî [çocuk] iken o'na yasa, tarafımızdan sevecenlik ve temizlik verdik. Ve o çok takvâlı davranan biriydi. Ve anne-babasına çok iyi davranandı. Ve o bir zorba ve bir isyankâr olmadı. Ve doğurulduğu gün ve öleceği gün ve yeniden diri olarak kaldırılacağı gün o'na selâm olsun! (Meryem/12-15)
Kur’ân'da Yahyâ peygamber ile ilgili olarak, buradaki ve Âl-i İmrân sûresi'ndeki âyetler dışında bir bilgi verilmemiştir.
Hristiyan kaynaklarındaki bilgiler ise şöyle özetlenebilir:
Luka İncîli'ne göre Yahyâ (a.s) , Îsâ'dan (a.s) 6 ay büyüktü ve anneleri kardeş çocukları idi. Kendisine 30 yaşında peygamberlik verilmişti. Yuhanna İncîli'ne göre Yahyâ (a.s) görevine Ürdün'de insanları Allah'a çağırmakla başladı. O şöyle derdi: “Ben, Rabbin yolunu düzeltin diye çölde çağıranın sesiyim.” (Yuhanna, 1:23)
Markos'a göre: “Yahyâ çölde vaftiz ederdi ve günahların bağışlanması için tevbe vaftizini o vaaz eylemişti. Bütün Yahûdi köylüleri ve bütün Kudüslüler o'na çıkıyorlardı ve günahlarını itiraf edip Erdin ırmağında o'nun tarafından vaftiz olunuyorlardı” (Markos, 1:4-5). Bu nedenle o John the Baptist [Vaftizci Yahyâ] olarak biliniyordu ve İsrâîloğulları o'nu bir peygamber olarak kabul ediyorlardı (Matta, 21:26). Îsâ (a.s), Yahyâ (a.s) hakkında şöyle demiştir: “Kadınlardan doğanlar arasında Vaftizci Yahyâ'dan daha büyüğü çıkmamıştır (Matta, 12:11). Yahyâ'nın devetüyünden elbiseleri ve belinde deriden kuşağı vardı. Yediği çekirge ve yaban balığı idi (Matta, 3:4). Yahyâ (a.s), “Tövbe edin, çünkü göklerin melekûtu [saltanatı] yakındır” derdi (Matta, 3:2). Bununla Hz. Îsâ'nın (a.s) peygamberlik görevine başlamasının yakınlaştığını ifade etmek istiyordu. Onunla ilgili Kur’ân da aynı şeyi tasdik etmektedir: “…o [Yahyâ] Allah'tan olan bir kelimeyi doğrulayacaktır” (Al-i İmrân 39). Bu nedenle o'na, Hz. Îsâ'nın “âyeti veya o'nun işareti” de denmiştir. Yahyâ insanları oruç tutmaya ve namaz kılmaya davet etmiştir (Matta, 9:14; Luka, 5:33, 11:1). O insanlara şöyle derdi: “İki gömleği olan hiç olmayana versin, yiyeceği olan kimse de böyle yapsın” (Luka, 3:11). İsrâîloğulları'ndan Ferisilerin ve Sadukilerin sapık âlimlerinin vaftiz için geldiklerini görünce onları azarlayarak şöyle demiştir: “Ey engerekler nesli, gelecek azaptan kaçmayı size kim gösterdi? İçinizden, ‘babamız İbrâhîm'dir’ diye gururlanmayın... Balta ağaçların kökü dibinde yatıyor. İyi meyve vermeyen bir ağaç kesilir ve ateşe atılır” (Matta, 3:7-10). Yahyâ'nın (a.s) insanları Hakka davet görevini ifa ettiği dönemin kralı Herod Antipas Roma Medeniyetinden o denli etkilenmişti ki, topraklarında günah ve kötülüğün serbestçe yayılmasına neden oluyordu. Herod, kardeşi Phileip'in karısı Herodias'ı meşru olmayan bir şekilde evine almıştı. Yahyâ (a.s) onu uyarıp işlediği bu günaha karşı sesini yükselttiğinde Herod o'nu yakalattı ve hapse gönderdi. Bununla birlikte Herod o'nun dindarlığına ve doğruluğuna saygı duyuyor ve o'nun halk arasında sahip olduğu saygınlığından korkuyordu. Bunun aksine Herodias, Yahyâ'nın halk arasında yaymaya çalıştığı ahlâkî duyarlılığın kendisi gibi kadınları hedef aldığını ve onları halkın gözünden düşürdüğünü düşünüyordu. Bu nedenle o'ndan nefret ediyor ve o'nu öldürmek istiyor, fakat buna güç yetiremiyordu. Bir müddet sonra önüne bir fırsat çıktı. Herod'un doğum gününde Herodias'ın kızı raksetti ve bu Herod'un o kadar hoşuna gitti ki, “Ne dilersen dile benden, her istediğini sana vereceğim” dedi. Kız, annesine, “Ne isteyeyim?” diye sordu. Annesi, “Vaftizci Yahyâ'nın başını iste!” dedi. Kız, krala gitti ve Vaftizci Yahyâ'nın başını bir tabak içinde istediğini söyledi. Herod bunu duyunca üzüldü, fakat sevdiği kızın bu isteğini reddedemedi. Yahyâ'yı (a.s) hapiste öldürttü ve başını bir tabak içinde rakseden kıza sundu. (Matta, 14:3-12; Markos, 6:17-29; Luka, 3:19-20)
12. âyette hitap, muhataba yöneltilerek sanki muhatap Yahyâ peygambermiş ve o da o sırada oradaymış gibi “Yahyâ!” diye seslenilmiş ve böylece iltifat sanatı yapılmıştır. Bu hitap aynı zamanda Yahyâ peygamberin büyüdüğünü ve görevine başladığını anlatmaktadır.
Yahyâ peygamber ile ilgili olan bu âyet grubunda hem o'na sunulan nimetler hem de o'nun bazı özellikleri bildirilmektedir. Bu âyetlere göre, Yahyâ (a.s) “hikmet verilen, sevecenlik bahşedilen, arınık, çok takvâ sahibi, ana-babasına iyi davranan, zorba ve asi olmayan” bir kişidir. Âl-i İmrân/39'da belirtildiğine göre de, Allah'tan olan bir kelimeyi [Îsâ'yı] doğrulayan, bir önder, iffetli, iyi insanlardan biri ve bir peygamber'dir. Yüce Allah'ın, Ve doğurulduğu gün ve öleceği gün ve yeniden diri olarak kaldırılacağı gün o'na selâm olsun! şeklindeki ifadesi ise, Yahyâ peygamber için bir garanti belgesi hükmündedir. Böyle bir garantiye sahip olmak, dünya ve âhiret nimetlerinin en büyüğüdür. Sûrenin 33. âyetinde aynı garantinin Îsâ peygamber için de verildiği görülecektir. Bu ifadede yer alan yevm [gün] sözcüğü, burada “an” anlamındadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Arapça'daki yevm [gün] sözcüğü, yerine göre “an”, yerine göre “gün” ve yerine göre de “devir” anlamlarında kullanılır.
Yahyâ peygambere verilen bu nimetler, babasının [Zekeriyyâ peygamberin] duasının kabul edildiğini ve kendisine istediklerinden daha fazlasının bağışlandığını göstermektedir.
Yahyâ peygamberin Allah'ın emri ile tutacağı kitabın, hangi kitap olduğuna gelince: Bu kitabın Tevrât olduğu söylenebileceği gibi, o'na indirilmiş özel bir kitap olduğu da düşünülebilir. Zira âyetteki, o'na hükm vermiştik ifadesi, bunu akla getirmektedir.
Yahyâ'yı müjdeleyen melekler, haberci vahiylerdir. Meryem sûresi'nde açıklanmıştır.
Bu pasajda nakledilen Zekeriyyâ peygamberin duası, bizim için, özellikle çocuk beklentisi içinde olanlar için çok güzel bir örnektir: Rabbim! Bana katından temiz bir nesil ver. Şüphesiz Sen, duayı en iyi işitensin.
Bu konuya dair iki örnek dua daha:
Dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz benim kemiğim zayıflayıp gevşedi ve başım ağarmış saçıyla alev gibi tutuştu. Sana dua etmekle de Rabbim, bedbaht olmadım. Ve gerçekten ben, arkamdan, mevâlimden [yakınlarımdan, amcaoğullarımdan] endişedeyim. Karım da kısırdır. Onun için katından bana, bana da mirasçı olacak, Ya‘kûb ailesine de mirasçı olacak bir velî [yakın/yardımcı] bağışla. Rabbim! Onu Sen rızanı kazanan biri kıl!” (Meryem/4-6)
Ve o kişiler [Rahmân'ın kulları], “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacaklar ihsan et. Ve bizi muttakilere önder kıl!” derler. (Furkân/74)H.Yılmaz

Hanne, kızı Meryemi Allaha kulluk etmeye adayınca Melekler gelip: "Ey Meryem, şüphesiz ki Allah seni, kendisine itaat için seçti. Seni şüphelerden ve manevi kirlerden temizledi. Ve seni, zamanındaki âlemlerin kadınlarına üstün kıldı." dediler.

Âyette zikredilen "Allah seni tertemiz kıldı." ifadesinden maksat "Senin dinini şüphelerden ve manevi kirlerden temiz kıldı." demektir. "Seni, âlemlerin kadınlarına üstün kıldı." ifadesinden maksat ise "Allah, kendisine itaat etmen sayesinde zamanındaki bütün kadınlardan üstün kıldı." demektir.

Taberi, Hz. Fatımanın şunları söylediği rivayet etmiştir. "Bir gün ben, Aişenin yanında iken Resulullah içeri girdi ve bana gizlice bir şey söyledi. Ben ağ­ladım. Tekrar gizlice bir ey söyledi. Bu defa da güldüm. Aişe benden bunu sor­du. Dedim ki: "Acele ediyorsun. Resulullahın sırrını sana mı bildireceğim?" "Bunun üzerine Aişe vazgeçti. Resuluîlah vefat edince Aişe bu meseleyi bana tekrar sordu. Ben de dedim ki: "Resulullah bana gizlice demişti ki: "Cebrail her yıl Kur'anı benden bir kere dinlerdi. Şimdi ise Kur'anı iki kere dinledi. Her Pey­gamberin Ömrü kendisinden önce gelen peygamberin ömrünün yarısı kadardır. Kardeşim Isanın ömrü yüz yirmi seneydi. Şimdi benim ömrüm altmış yıllıktır. Bu yılın içinde öleceğimi sanıyorum. Âlemlerin kadınlarından hiçbir kadının başına senin başına gelecek olan musibet gelmemiştir. Sabretme bakımından bir kadının derecesinden aşağı düşme. "İşte ben bu söz üzerine ağladım. Sonra Resulullah buyurdu ki: "Sen, cennet kadınlarının hanım efendisisin. Ancak, Mer­yem el-Betül müstesnadır." İşte bunun üzerinde de güldüm.Taberi

Hz. Peygamber'e seslenen bu ara pasaj, Kur’an'da anlatılan Hz. Meryem kıssasının vahyin doğrudan bir ürünü olduğu ve bu yüzden, Hristiyanlarca güvenilir sayılan metinlerdeki şekli ile buradaki şekli arasındaki bütün farklılıklara rağmen özünde doğru olduğu gerçeğini vurgulamayı amaçlar (Muhammed Abduh, Menâr III, 301).Bkz. yukarıdaki 26. not. Yukarıda “kur’a ile” diye çevrilen ibare, lafzî olarak “kamışlarını atarak” anlamına gelmektedir -muhtemelen, İslam öncesi Araplarca uygulanan ve Lane III, 1247'de ayrıntılı biçimde izah edilen, kör oklarla fal açmaya benzer eski bir Sâmî âdetine işaret. “Onlar” zamiri, Hz. Zekeriya'nın da içinde bulunduğu din adamları zümresine râcidir. M.Esed 

Hz. Meryem, annesi tarafından Allah yolunda mâbede adanmış bir kız olduğu için cinsiyeti nedeniyle onun koruyuculuğunu kimin yapacağı konusu, mâbeddeki görevliler için bir problem oldu. Bu nedenle görevliler problemi çözmek için kura çekiyorlardı. Mevdudi

32 Lafzen, “ismi Mesîh olacak”. Mesih formu, İbranice mâhsîah'dan türetilmiş olan Ârâmîcede'ki meşîhâ'nın Arapçalaştırılmış şeklidir -tahta çıkışları Tapınaktan alınan kutsal bir yağ sürülerek takdis edilen İbrani kralları için Kitâb-ı Mukaddes'de çok sık kullanılan bir terim. Bu yağ ile meshetme âdeti Yahudiler arasında o kadar önemli bir ayin haline gelmişti ki, “mesih” terimi, zaman içinde “kral” ile eş anlamlı olmaya başlamıştı. Bu terimin Hz. İsa için kullanılması, o'nun doğrudan -ve elbette meşru olarak- Hz. Davud soyundan geldiğine dair çağdaşları arasında yaygın olan bir kanaatten (ki bu konudaki atıflara Sinoptik İnciller'in muhtelif yerlerinde rastlanır) ileri gelmiş olabilir. (Ayrıca bunun, Hz. İsa'nın anne tarafı ile bir ilgisi bulunduğu söylenemez. Çünkü Hz. Meryem, Hz. Harun soyundan ve dolayısıyla Levi kabilesinden gelen din adamları sınıfına mensup olduğu halde Hz. Davud, Yuda kabilesine mensup idi.) Tarihî şartlar ne olursa olsun, onurlu bir sıfat olan “Mesih” sıfatının Hz. İsa'ya hayatta olduğu dönemde verildiği aşikardır. Şimdi ortada bulunmayan Ârâmîce aslından kaynaklandıkları şüphesiz olan İnciller'in Yunanca çevirilerinde bu sıfat, doğru olarak, Christos (Yunanca chriein, “meshetmek”, fiilinden türetilmiş bir isim) diye çevrilmiştir. Ve işte bu şekliyle -“the Christ”- Mesih sıfatı bütün Batı dillerinde geçerlilik kazandığı için ben de bu terimi kullanmayı tercih ettim. M.Esed 

Bu ayetler, Hırıstiyanların ve bazı Müslümanların “Hz. İsanın Kıyametin kopacağına yakın zamanda geleceği” ortak inancını kökünden reddedip düzeltiyor.Sanıldığı gibi Hz. İsa kıyamet yaklaştığı zaman değil, meryemin yaşadığı çağda geleceğini ve Allahın kitabı Tevratı kendi sözleriyle değiştiren din adamlarını uyaracağını ve Tevratı düzelteceğini haber veriyor. Nitekim hazreti İsada kendinden sonra, kendisinin tebliğ ettiği Allahın kitabı olan İncili düzeltecek olan, Kuranı tebliğ edecek Hz. Muhammedi haber veriyor. (bak Saff suresi 6) İsa Mesih, Allahın ol sözüyle babasız doğduğu için, Allahın kelimesi olarak adlandırılmıştır. Allah insanların Hz. İsayı istismar edecekelrini çok iyi bildiği için ve kendi kudretinin bir kanıtı olarak, bir kadın olan Meryem tarafından dünyaya geldiğini ve dolayısıyla bir insan olduğunu belirtmek için, O’nu Kuranda sürekli olarak Meryem oğlu İsa diye zikreder. M.Sağ

1. O zaman melekler demişlerdi ki: "Ey Meryem! Allah sana kendisin­den bir kelimeyi müjdeliyor. Adı Meryemoğlu İsa Mesih'dir" ifadesindeki melekler kelimesi çoğuldur. Müjde getiren meleğin bir mi, yoksa birden fazla mı olduğunu cevaplandırabilmek için Meryem/17'ye dönmemiz gere­kiyor:

(Meryem onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisi­ne tastamam bir insan şeklinde göründü). [Meryem/17]

Ayetteki (Meryem'e tastamam bir insan şeklinde göründü) ifade­sinden, meleğin tek olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca 19. ayetin başındaki fiil­de Cebrail (insan şekline bürünen ruh) tekil olarak konuşmaktadır:

(Melek, "Ben, yalnızca sana tertemiz bir er­kek çocuk bağışlamak üzere Rabbinin bir elçisiyim" dedi). [Mer­yem/19]

Meryem/17'den konuşan meleğin tekil olduğu net olarak anlaşıldığı gi­bi, Meryem/l 8'de Meryem'in meleğe (minke=senden) demesinden de tekil olduğu anlaşılmaktadır. Bu ayetlerle Âl-i İmran/45 ayetini bir araya getirdiğimizde, Meryem'e müjde getiren meleğin tek bir melek olduğu an­laşılır.

2. Âl-i İmran/45'e göre melekler, Meryem/17-19'a göre tek bir melek Hz. Meryem'i İsa ile müjdelemişti. Âl-i İmran/45'teki (Allah sana müjde­liyor) şeklindeki ifade, Meryem/l 9'daki (Sana tertemiz bir çocuk bağışlamam için) ifadesine denk düşmektedir.

Ayetin bu kısmından, meleklerin -peygamber olmamasına rağmen- Mer­yem'e hitap ettikleri, onunla konuştuktan anlaşılıyor. Meleğin insan şekline bürünerek Meryem'e gelmesi, onunla konuşması ve Allah'tan müjde getirme­si, onun peygamber olduğunu göstermezse de, insanlık tarihinde çok önemli bir şahsiyet olduğunu gösterir.

Allah Meryem'e melekleri göndermekle, kadının değerini ortaya koymuş; böylece erkeklere kadınları horlamamalan, itip-kakmamalan, zulmetmeme­leri mesajı verilmiştir. Kadınlara da, Hz. Meryem'i örnek almaları önerilmek­te ve insanlık tarihi için Hz. Meryem'in bir dönüm noktası olduğu vurgulan­maktadır.

3. Ayetin üçüncü bölümünde, Hz. İsa'nın ismi ve sıfatı zikredilmektedir:

(Kendinden bir kelime).

Buradaki kendinden ifadesi, Allah'tan demektir. Nisa/l7l'de de Hz. İsa'nın, Allah'ın kelimesi olduğu söylenmektedir. Hz. İsa'ya neden kelimullah dendiğiyle ilgili müfessirlerin açıklamalarının çoğu abartılıdır.

Hz. İsa'nın Allah'tan bir kelime olduğunu, Nisa/171 ve Meryem/19 ayeti­ne giderek açıklamamız mümkündür:

(Allah'ın Meryem'e ulaştırdığı kelimesidir). [Nisa/ 171]

Bu ayette kullanılan (elkâ) fiili, bir şeyi atmak, koymak, yer vermek, vermek ve hediye etmek manalarına gelir. Nisa/171 'den, Hz. İsa'nın, Allah'ın Meryem'e attığı, hediye ettiği bir kelime olduğu anlaşılır. Razi, (Allah) "Sa­na tertemiz bir oğul armağan edeceğim" (diyor) [Meryem/19] ifadesindeki li-ehebe (armağan edeceğim) ifadesinin, Allah'ın kün (ol) emri olduğu­nu söylemektedir. Her çocuğun ol emriyle yaratıldığını söyleyen Razi, Hz. İsa'nın -babasız yaratılması sebebiyle- kün (ol) emriyle yaratılmasının daha uygun olduğuna işaret etmektedir. Böylece ol emri ile Hz. İsa aynileşmekte-dir.

Allah kün (ol) diyerek Hz. Meryem'in döl yatağında Hz. İsa'yı -yumurta ve spermsiz- teşekkül ettirmiştir şeklindeki açıklama, tatmin edici değildir. Allah Nisa/171 'de İsa'nın, kendisinden bir ruh olduğunu söylemektedir. İsa'nın kelime olması ile ruh olmasını birleştirerek şu açıklama yapılabilir: Allah Enbiya/91 'de Biz Meryem'e ruhumuzdan üfledik derken, Hz. Meryem'e dişi zamiri göndermektedir. (Ona üfledik) ifadesindeki  (hâ) dişi zamiri, Meryem'in dişiliğine, yani onun yumurta üreten dişilik özelliğine dikkat çekmektedir.

Diğer taraftan Tahrim/12'deki (Biz ona ruhumuzdan üfledik) ifadesinde ise, Hz. Meryem'den müzekker zamirle bahsedilmektedir. Demek ki Hz. Meryem'de hem dişilik, hem de erkeklik özelliği bulunmaktadır. Bu iki ayet de müfessirler tarafından müşkil (çözümü olmayan) ayet olarak ka­bul edilmiştir.

Şimdi birbirine zıt gibi görünen bu ayetlerin zıt olmadıklarını gösterebi­liriz. Daha önce söylediğimiz gibi Enbiya/91 'de müennes zamiri ile Allah

 Meryem'in yumurta üreten kadınlık özelliğine, Tahrim/12'de ise müzekker zamiri ile Hz. Meryem'in sperm üreten erkeklik özelliğine işaret etmekte­dir. Öyleyse esas mucize, Allah'ın Hz. Meryem'in bünyesine hem yumurta, hem de sperm üreten iki mekanizma yerleştirmiş olmasıdır. Enbiya/91 'de Allah Hz. Meryem'in dişilik mekanizmasına üfleyip yumurtayı, Tah-rim/12'de ise erkeklik mekanizmasına üfleyip spermi harekete geçirmiştir. İşte Hz. İsa bu iki üfleme (yumurta ile spermin buluşması) neticesinde ya­ratılmış; böylece de hem Allah'ın kelimesi, hem de O'ndan bir ruh olmuş­tur.

Allah Meryem'e bir kelime ilka ederken (atarken) ve ruh üflerken, yumur­ta ve spermi harekete geçirmiş ve mucizevî bir döllenme gerçekleştirmiştir. Hz. İsa'nın yaratılışındaki esas mucize bize göre buradadır. Aslında aynı vü­cutta dişilikle erkekliğin bir arada bulunması tabiata aykırı değildir. Ceviz ve fındık ağaçlarında, hem dişilik, hem de erkeklik vasfı bulunmaktadır. Solu­canlarda da böyledir.

Hz. İsa'nın yaratılışı ile Hz. Adem'in yaratılışı arasında bir benzerlik var­dır:

(Allah nezdinde İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir ki, Allah Adem'i topraktan yarattı ve sonra "Ol" dedi ve oluverdi). [Âl-i İmran/59]

Görüldüğü gibi Hz. Adem hem anasız, hem de babasız yaratılmıştır; oysa Hz. İsa sadece babasız yaratılmıştır. Dolayısıyla Hz. Adem'in yaratılışı daha gizemlidir. Toprağın çeşitli oluşumlardan geçtikten sonra, kün (ol) emri ile oluvermesinin bir benzeri de Hz. İsa için gerçekleşmiştir: Onu tamamlayıp, içine ruhumdan üfürdüğüm zaman [Sad/72] buyuran Allah, Adem'e ruhun­dan üfürdüğü gibi, Meryem'e de üfürmüş ve bu suretle İsa yaratılmıştır. Bu nedenle Hz. İsa, Allah'tan bir ruhtur.

Hz. İsa'nın babasız yaratılması, erkeklerin kendilerini üstün görmelerinin temelsizliğini göstermek, kadınlara zulmetmelerini engellemek ve kadınların değerini yükseltmek amacına matuftur.

Ayetin üçüncü bölümünde Hz. İsa'nın sıfatı olarak zikredilen mesih kav­ramıyla ilgili çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Razi tarafından nakledilen bu açıklamaları, tekrar etmeyi uygun bulmuyoruz; çünkü bazıları gerçek dışıdır. Bize göre Razi'nin Nehai'den naklettiği, özü-sözü doğru, doğruyu söyle­yen manası, gerçeğe en yakın olanıdır, çf" (Mesih) kelimesinin türediği me-se-he fiili, bir şeyden izi/eseri gidermek, bulaşığı silmek manasına gel­mektedir; ki Hz. İsa'nın doğduğu dönemde kadınlar köle olarak kullanılıyor, horlanıyor ve itillip kakılıyordu.

Sosyal kirlilik olan bu durum, bir bulaşığı andırmaktaydı. İşte Mesih, in­sanlıktan bu kiri gidermek için geldiğinden/gönderildiğinden ona bu isim ya da sıfat verilmiştir.

Hz. İsa'nın  (kelimetullah) olmasının da bu mana ile yakından ala­kası vardır. Kelime bilgidir; bilgi de cehaleti silip süpürür. Hz. İsa Allah'tan bir ruhtur; ruh da cansıza can verir; harekete geçirir, ayağa kaldırır. Kadın haklarının çiğnenmesiyle meydana gelen sosyal kirliliği temizlediği ve in­sanlığa bu konuda can verdiği için Hz. İsa'ya mesih sıfatı verilmiştir.

Bir peygamberin, Meryem oğlu İsa Mesih denilerek annesinin ismi ile anılması, Hz. Meryem'in değerinin büyüklüğünü gösterir. Artık Meryem is­mi Kur'an vasıtasıyla kıyamete kadar baki kalacak ve Kur'an okundukça zikredilecektir. Annelik görevinin çok değerli ve çok şerefli bir iş olduğunu vurgulayan bu ifade, insanlığa anneliğin yerini ve önemini öğretmektedir.

4. (Hem bu dünyada, hem de öteki dünyada büyük şeref sahibi ve Allah'ın en yakın kullarındandır).

Kur'an'da iki peygamber hakkında, (vecîhan) lafzı kullanılmaktadır. Birisi Ahzab/69'da Hz. Musa için, diğeri de bu ayette Hz. İsa için. Her iki ayetteki vech kavramı da, makam, şeref, değer, itibar manasına gelmektedir. İnsanın tanınmasını temin eden en önemli, en kerim uzvu yüzüdür. Bu bakundan yüze de vech denmektedir.

Allah katında ve insanlar nazarında değeri, itibarı şerefi, makam ve dere­cesi olan insan için de bu kelime kullanılmaktadır. Hz. Musa hakkında Ah-zab suresinde şöyle buyuruluyor:

(Çünkü Musa, Allah katında büyük şeref ve itibar sahibiy­di). [Ahzab/69]

Yorumunu yapmakta olduğumuz Âl-i İmran/45'te, Hz. İsa'nın hem bu dünyada, hem de öteki dünyada büyük şeref sahibi olduğu ifade edilmekte­dir. Kısaca Hz. Musa'nın Allah katında şerefli, itibarlı; Hz. İsa'nın hem bu dünyada, hem de ahirette şerefli ve itibarlı olduğu söylenmektedir. Allah ka­tında şeref ve itibar sahibi olmakla; dünya ve ahirette şerefli ve itibarlı olmak hemen hemen aynı manayı ifade eder. Bu manalardan hareketle şu genelle­meye varabiliriz:

Bir insanlar, bir de Allah katında şeref ve itibar sahibi olma vardır; yani şeref ve itibarın bir dinî, bir de sosyolojik/toplumsal boyutu vardır. Hz. Mu­sa ile Hz. İsa'nın, gösterdikleri yararlılıklar nedeniyle bu dünyada haklı bir itibara sahip oldukları gibi- öteki dünyada da itibar sahibi olmaları doğaldır. Bu dünyada Allah katında itibar sahibi olan, elbette öteki dünyada da itibar sahibi olacaktır. Müfessirler, Hz. Musa ile Hz. İsa'nın bu dünyada itibarlı oluşlarının sebebini açıklarken, yaptıklarına dikkat çekmektedirler.

Hz. Musa ile Hz. İsa'nın dünya ve ahirette itibarlı olduklarının ifade edil­mesinden hareketle, -ayetleri günümüze taşıyarak- bir genelleme yapabili­riz: Bugünün insanları da Hz. Musa ve Hz. İsa gibi şeref ve itibar sahibi ola­bilirler; peygamberlerin getirdikleri mesajları özümseyen ve davranışlarına yansıtan kimseler Allah katında şeref ve itibar kazanırlar. Allah ve insanlar katında şeref ve itibar kazanma kapısı, her insana açıktır; yeter ki gerekli ey­lemler ortaya konulsun. İşte Yüce Allah, peygamberlerin bu yönüne dikkat çekerek eğitime hedef göstermekte; peygamberlerin ahlakıyla ahlâklanan, onların kültür mirasıyla yoğrulan insanların da aynı şeref ve itibardan pay alacaklarına işaret etmektedir.

Âl-i İmran suresinin dördüncü bölümünün son kısmında Hz. İsa'nın Al­lah'a yakın olanlardan olduğu ifade edilmektedir. Şerefli ve itibarlı olması, Hz. İsa'yı Allah'a yakın bir kul haline getirmiştir. Ama ayette geçen yakın kelimesi, çoğul kalıbında gelmiştir. Yakın olanlardandır ifadesi, başka yakın olanların da bulunduğuna ve bulunacağına işaret etmektedir.

Vakıa/83-87'de cam boğazına gelen, ölmekte olan bir insan ele alınmak­tadır. Daha sonraki ayetlerde, ölmekte olan bu insanın üç gruptan birine da­hil olacağı ifade edilmekte; 88. ayette ise onun Allah'a yakın olanlardan ola­bileceği söylenmektedir. 89. ayette ise ona güzel nzık ve naim (nimet) cen­neti verileceği vurgulanmaktadır. Peki Allah'a yakın olmanın yolu nedir; han­gi ameller bizi Allah'a yaklaştırır? İman etmek şartıyla insanı Allah'a yaklaş­tıran ameller hangileridir.

Allah'a Yaklaştıran Ameller:

İnsanı Allah'a yaklaştıran amelleri şöyle sıralayabiliriz:

A) Secde

Alak/19'a göre, secde insanı Allah'a yaklaştırır:

(Hayır ona uyma! Allah'a secde et ve yaklaş). [Alak/19]

İnsanın Allah'a en yakın olduğu anlardan biri de secde ânıdır.

B) İnfak

Tevbe suresinde infakın Allah'a yakınlaşma niyetiyle yapılmasının önemi­ne dikkat çekilmektedir:

(Bedevilerden öylesi vardır ki, Allah'a ve ahiret gününe inanır, harcayacağını (infa-kını) Allah katında yakınlığa ve Peygamber'in duasını almaya vesile edinir. Bilesiniz ki infak ameli, onlar için bir yakınlıktır). [Tevbe/99]

C) Hayırda yarışmak

Vakıa suresinde hayırda yarışıp öne geçenlerin Allah'a yakın kullar olaca­ğı ifade edilmektedir:

(Hayırda önde olanlar, öndedirler. İşte bunlar, Allah'a yakın olanlardır). [Vakıa/10-11]

Yüce Allah hayır alanını yarışmaya açmıştır. Yarışmada öne geçenler, Al­lah'a yakın olacaklardır.

D) İyilerden olmak

Yüce Allah iyilerin Allah'a yakın olacağını bildirmektedir:

(Hayır! Andolsun iyilerin kitabı iliyyindedir. İlliyyin nedir, bilir misin? İçinde ameller kaydedilmiş bir kitaptır. O kitabı, Allah'a yakın olanlar görür). [Mutaffifin/18-21]

İnsana 'İyi' Sıfatını Kazandıran Ameller:

İnsana 'iyi' sıfatını kazandıran ameller şunlardır:

a) İman esaslarını kabul etmek;

b) Sevdiği maldan fakirlere harcamak;

c) Namaz kılmak;

d) Zekat vermek;

e) Ahdini yerine getirmek;

f) Sıkıntı ve belalara göğüs gerip sabretmek [Bakara/177];

g) Ana-babaya iyilik etmek [Meryem/14]; e. Kurban kesmek.

İşte bu amelleri hayata geçirenler Allah'a yakın olan kullardır. Buradaki yakınlığın fizikî bir yakınlık değil, manevî bir yakınlık olduğu akıldan çıka­rılmamalıdır. Yukarıda sayılan amelleri yapanlar, Hz. İsa gibi Allah'a yakın olanlardan olduğuna göre, peygamber ahlâkını kazanmışlar demektir.

Bu ameller insanın hamlığını giderip insanı olgunlaştırmakta; ona mane­vî dereceler kazandırmakta; kula yakın olanın Allah'a, Allah'a yakın olanın da kula yakın olacağını göstermektedir.

Böylece Yüce Allah Hz. İsa'nın şahsiyetinde Allah'a yakın olmanın ne an­lama geldiğini açıklamış, peygamberlerle beraber olmanın önemini vurgula­mış ve eğitimin insanı Allah'a yaklaştırmakla görevli olduğuna dikkat çek­miştir. Din eğitimi, insanı olgunlaştınp Allah'a yaklaştırmak; bunun için de insanı ruh olgunluğu ile donatmak ve gerekli olan eylemleri yaptırmak zo­rundadır. B.Bayraklı

Hz. İsa'ya çok küçük yaştan itibaren ilham kaynağı olan peygamberce bilgeliğe mecazî bir işaret. Mine'l-mukarrabîn (yani, Allah'ın “en yakınları”) ibaresi ile ilgili olarak cennet ehlinin en mükemmellerinin bu şekilde tanımlandıkları 56:11'e bkz. M.Esed

Bu ayet, bir bakıma 45. ayetin devamıdır. 45. ayette Hz. İsa'nın Allah'ın kelimesi olduğu, dünya ve ahirette itibarlı olacağı, Allah'a en yakın kullar arasında bulunduğu ifade edilmiş, 46. ayette ise onun insanlarla hem beşik­te, hem de yetişkin iken konuşacağı ve erdemli biri olacağı beyan edilmiştir.

Ayette Geçen Kelimelerin Açıklaması:

Şimdi 46. ayette geçen kelimeleri açıklayarak bir senteze varabiliriz:

1. (O, insanlarla beşikte iken konuşacak). (mehd) kelimesi, (mehede) fiilinden türemiş olup hazırlık yap­mak [Rum/44]; ufuk açmak [Müddessir/14]; döşemek [Zariyat/48]; konakla­ma yeri [Bakara/206] manalarına gelir. Kelime, Âl-i İmran/12'de geniş bir şe­kilde açıklanmıştır. Yorumunu yapmakta olduğumuz ayetteki (mehdi) kalıbı, beşik anlamına gelmektedir. Razi, -ayetin tefsirinde- bu kelimenin "anne kucağı" anlamına da geldiğini söylemektedir. Aslında bu manalar, ke­limenin kökü olan ve yayıp döşemek, yatağı sermek, kolaylaştırmak manala­rına gelen mehede'den gelmektedir. Beşik veya anne kucağı, çocuğun rahat­lamasını kolaylaştırdığı için ona beşik denmektedir. Bu anlamda anne kuca­ğı da bir beşik durumundadır.

Nebe/6'da, yeryüzünün insanoğluna dinlenme yeri yapıldığı ifade edilir­ken, (mihâd) kalıbı kullanılmaktadır. Çocuğun dinlendiği yer de (mehd)dir.

Anne kucağında veya beşikte insanlara konuşması nedeniyle Hz. İsa'ya mehdi denmiştir. Hz. Meryem hurma ağacının altında İsa'yı doğurunca [Meryem/23], çocuğu kavmine götürür; kavmi ona çok iğrenç bir iş yaptı­ğını söyler [Meryem/27]. Bunun üzerine Hz. Meryem çocukla konuşmaları için işaret eder; onlar ise -hayret ve şaşkınlıkla- beşikteki bir çocukla na­sıl konuşacaklarını sorarlar [Meryem/29]. İşte tam o anda, beşikteki İsa şöyle der:

(Ben, Allah'ın kuluyum. O, bana kitap verdi ve be­ni peygamber yaptı). [Meryem/30]

Hz. İsa'nın konuşmasının tümü bundan ibaret değildir; ama bizim için bu­rada önemli olan neler konuştuğu değil, beşikte konuşmuş olmasıdır.

Bazı insanlar, -beşikte konuşması nedeniyle- Hz. İsa'ya verilen mehdi sı­fatını paylaşmak yarışına girmiş; her yerde mehdiliğini ilan edenler olmuş­tur. Elbette mehdilik önemli bir makamdır, ama beşikte konuşma mucizesini gösteremeyen insanların bu sıfatı kendilerine yakıştırmaları yalandan başka birşey değildir.

İsa'nın, Allah'tan bir ruh ve Allah'ın kelimesi olması, mucizenin hareket noktasını teşkil etmektedir. Niçin beşikteyken konuştuğuna gelince; toplum Hz. Meryem'i gayr-i meşru çocuk dünyaya getirmekle itham ediyordu. Bu sosyal baskı, Hz. Meryem'i ziyadesiyle üzüp bunaltıyordu. İsa beşikteyken konuşup kendisine kitap verildiğini ve peygamber olarak tayin edildiğini söyleyerek annesinin iffetli olduğunu, kendisinin gayr-i meşru olmadığını is-bat etmiştir. Bunları beşikte değil de, büyüdüğünde söyleseydi hiçbir tesiri olmazdı. Beşikteyken konuşması, toplumsal baskıyı ortadan kaldırmıştır. De­mek ki, Hz. Meryem'in yaşadığı dönemde insanlar, cinsel ahlâkla ilgili de­ğerleri biliyor; zinayı iğrenç olarak görüyor ve bu fiili işleyenlere baskı ya­pıyorlardı. Belki de kendileri gayr-i meşru cinsel ilişkilerde bulundukların­dan, Hz. Meryem'in şahsında kendilerini tenkit ediyorlar; Hz. Meryem'in gö­nül aynasında kendilerini görüyorlardı.

Hz. Meryem'in babasız bir çocuk dünyaya getirmesi mucize olduğun­dan, mucizenin yarattığı sosyal çalkalanmayı dindirmek de ancak mucizey­le mümkün olacağından, İsa beşikteyken konuşmuştur. Bu olgudan hareket ederek A'raf/172'de sözü edilen "elest bezmi"nin anne karnında nasıl ger­çekleştiği, Allah'ın insan ruhuyla nasıl konuştuğu daha net anlaşılır. İsa'nın  daha garibi, ruhların, anne karnında konuşma­larıdır.

2. (Ve yetişkinlik halinde...)

İsa beşikte insanlarla konuştuğu gibi, yetişkin (kehl) iken de konuşmuş­tur. Kehele fiilinden türeyen bu kelime, yaşın otuz ile elli arasında olması, ev­lenmek, çiçeklerin açması, bitkinin uzayıp olgunlaşması, insanın iki kürek kemiğinin arası, kehlül kalıbından alınınca cömert ve güleç kimse anlamına gelmektedir.

Hz. İsa ile ilgili kullanımda, güçlü-kuvvetli, gençliğinin kemalinde mana­sını ifade etmektedir. Hz. İsa'nın bebekken konuşması bir mucizedir, orta yaş döneminde konuşması ise normal bir oluşumdur. İsa'nın beşikte konuşması, gelişim psikolojisi için çok önemli bir istisnadır. İsa'nın beşikteyken konuş­ması, Allah'ın kelimesi ve ruhu olduğu dikkate alındığında normal karşılan­malıdır. 45. ayetin sonundaki O Allah'a yakın olanlardandır ibaresi, O salih-lerdendir ibaresinin başka bir ifadesidir. Çeşitli kalıplan alındığında salih ke­limesinin, faydalı ve uygun olmak, bir şeyi onarmak, ıslah etmek, birine iyi­lik etmek, tarafların aralarını bulup barıştırmak, ittifak edip anlaşmak, görev­lerini yerine getiren kimse, istikamet, doğruluk ve uygunluk manalarına gel­diği görülür.

O sahillerdendir ifadesinden, Hz. İsa'nın insanlığa faydalı, barış getiren, Allah'a karşı görevlerini ifa eden ve istikamet üzere olan bir kimse olduğu anlaşılmaktadır. Psikolojik anlamı ile bu kavram, beyin, gönül ve nefsin bü­tünleşmesine işaret eder. Şahsiyet bütünlüğüne sahip olmak ise, insanın ken­disiyle barışık olması demektir. Kendisiyle barışık olma hali, Allah ve insan­larla barışık olmaya kadar uzanmaktadır. Demek ki, salihlerden olmak, insa­nın kendisiyle, Allah ve diğer insanlarla barış içinde yaşaması anlamına gel­mektedir.

Bu kadar geniş bir alanı kapsayan barış kavramı, kendiliğinden bazı gö­revler de getirmektedir. Ancak Allah'a, diğer insanlara ve kendine karşı gö­revlerini yerine getiren kimse salih olabilir. Bu anlamda salih kişi, Allah'a karşı görevlerini yerine getirmekle dinî, insanlara karşı vazifelerini yerine getirmekle sosyal, kendine karşı görevlerini yerine getirmekle de psikolojik boyutları olan bir şahsiyete sahip olduğunu isbatlayan kişidir.

Salih kimsenin, düzenleyici bir görevi de vardır. Salih kimse, bozulan iliş­kileri düzelten, insanların barış içinde yaşaması için çaba sarfeden biridir. Hz. İsa da barış ve ıslahat için gayret sarfeden bir kimseydi. B.Bayraklı

Bkz. 19:16-22 ve ilgili notlar. Yukarıda Hz. Meryem'e [bir meleğin ağzından] söylenen sözler ve daha önce Hz. Zekeriya'ya söylenen benzer sözler (yukarıdaki 39-40. ayetler) ile, Allah'ın sınırsız yaratma gücü -özellikle, her iki halde, Allah'ın iradesinin bizâtihî tezahür edeceği şartları oluşturma kudreti- ve böylece, konuşmaların yapıldığı sırada ne kadar imkansız ve beklenmez görünse de, herhangi bir olayı meydana getirebilme gücü vurgulanmaktadır. M.Esed 

Yani, "Sana hiçbir erkeğin dokunmamış olmasına rağmen bir erkek çocuğu dünyaya getireceksin." "Öyle olacak" anlamına gelen aynı "kezalike" kelimesi, Hz. Zekeriya'nın (a.s.) duasına cevap olarak kullanılmıştı. Bu nedenle burada da aynı anlamı taşır. Bu bölümün tümünde Hz. Meryem'e hiçbir erkekle ilişkide bulunmaksızın dünyaya getireceği erkek çocuğunun müjdesinin verilmesi ve tabiî durumdan farklı bir şekilde meydana gelen Hz. İsa'nın (a.s.) doğumunun hikâyesi anlatılıyor. Eğer Hz. Meryem normal yoldan hamile kalsaydı ve Hz. İsa'nın (a.s.) doğumunu anlatan diğer bölümleri de anlamsızlaşacaktı. Hıristiyanlar Hz. İsa'yı (a.s.) sadece mucizevî doğuşu nedeniyle Allah'ın oğlu ve ibadete değer bir ilâh olarak kabul ettiler. Yahudiler de, Hz. Meryem'in hiç evlenmeksizin Hz. İsa'yı (a.s.) doğurduğuna bakıp onu suçladılar. Eğer aksi olsaydı, iki grup da Hz. Meryem'in filan adamla evlendiğini ve Hz. İsa'nın (a.s.) da o adamın sulbünden olduğunu söylerlerdi. Bu durumda, Onun mucizevî doğumuyla ilgili şüpheleri dağıtmak için neden bu kadar uzun bir giriş yapıldığına bir sebep bulmak imkânsız olurdu. O zaman Hz. İsa (a.s.), "Meryem'in Oğlu" olarak değil de, filan adamın oğlu olarak anılabilirdi. Bir taraftan Kur'an'ın Allah kelâmı olduğuna inandığını ilân eden, diğer taraftan da Hz. İsa'ın (a.s.) normal olarak bir anne ve bir babadan dünyaya geldiğini ispatlamaya çalışanların durumu, gerçekte, Allah'ın kendisini bu insanlar kadar iyi bir şekilde ifade edemediğini göstermeye çabalamaktır. (Allah bizi küfre düşmekten korusun.) Mevdudi 

Bu âyet, anlam itibariyle buraya uygun olduğundan burada tertip ettik.
Meryem, Ey Meryem! Allah seni, kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. Onun adı, Meryem oğlu Îsâ Mesih'tir mesajını alınca şaşırmış, Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim için çocuk nasıl olur? diye sormuş, Allah da, Öyledir! Allah dilediği şeyi yaratır; O, bir işe karar verdiği zaman onun için ‘Ol!’ der, o da hemen olur cevabını vermiştir.
Bu olay, Meryem sûresi'nde şöyle nakledilmişti:
O [elçi/Zekeriyyâ], “Ben sadece, sana tertemiz bir delikanlı bağışlamam/bağışlamak için, Rabbinin elçisiyim” dedi. O [Meryem], “Benim nasıl delikanlım olabilir? Bana hiç bir beşer dokunmamıştır. Ben bir bağî [iffetsiz biri] de değilim” dedi. O [Elçi], “Öyledir! Rabbin buyurdu ki: Bu [babasız çocuk vermek], Bana pek kolaydır. Hem Biz o'nu nezdimizden insanlara bir mucize ve rahmet kılacağız.” Ve o gerçekleştirilmiş bir iş oldu. Sonunda o [Meryem], ona [delikanlıya] gebe kaldı. Sonra da onunla uzak bir yere çekildi. (Meryem/19-22) H.Yılmaz

Bu ayetten anlaşılıyor ki, Hz Meryem melekle uzun zaman konuşmuş ve yaşayacağı olgu hakkında geniş bilgi almıştır.

Hz. Meryem mabette yetişkin hale gelince melekler ona, Allah tarafından seçildiğini, temizlendiğini ve bütün kadınların üstünde bir mevkiye çıkarıldı­ğını haber verdiler [Âl-i İmran/42-43]; daha sonra Hz. İsa'yı bütün özellikle­riyle müjdelediler [Âl-i İmran/45-46].

Âl-i İmran/47'de de Hz. İsa'nın yaratılışı ile ilgili bilgiler verilmiştir. Bu ayette Allah'ın yaratma fiilinin temelinde yer alan ilahî eylem anlatılmıştır.

Allah, yarattıktan sonra, yarattıklarını başı-boş bırakmamakta, öğretime tâbi tutmaktadır. Bu konuda da Hz. İsa'nın durumu, Hz. Adem'e benzemek­tedir. Zira, Adem yaratılmış [Bakara/30], akabinde de öğretime tâbi tutul­muştur [Bakara/31]. Aynı şekilde Hz. İsa da yaratılmış [Âl-i İmran/47] ve pe­şinden öğretime tâbi tutulmuştur [Âl-i İmran/48]. Hz. Adem çamurdan yara­tıldığı için, çocukluk dönemi yaşamamıştı. Hz. İsa da beşikte konuşacak ka­dar yetişkin bir yapıya sahipti. Bu açıdan da İsa ile Adem arasında bir ben­zerlik vardır. Onun için Allah, Adem ve İsa'yı, yaratır yaratmaz öğretime tâ­bi tutmuştur. Herkesin bir öğrenim yaşı olduğu halde, Adem ile İsa'nın öğre­nim yaşı olmamıştır. Zaten Hz. Adem çocukluk çağı yaşamamış, Hz. İsa ise psikolojik olarak çocukluk devresi geçilmemiştir. Bundan, Hz. İsa'nın biyo­lojik yapısının psikolojik faaliyetlerini engellemediği anlaşılır. Onun ruhu, faaliyetini engelsiz yapabildiği için, beşikte bir bebekken de rahatlıkla konu­şabiliyordu.

Yaratılmasının ardından Allah Hz. İsa'ya kitabı öğretmiştir [Âl-i İm­ran/48]. Buradaki kitap kelimesine Hazin, Nesefı, 'kitabet' (yazı yazma), Ka­dı Beydavi 'kitabet' ve 'indirilmiş kitaplar', İbn Abbas ise 'ilahî kitaplar' ve­ya 'kitabet', Muhammed Esed 'vahiy', A. Yusuf Ali 'kitap', Bekir Sadak 'ya­zı' anlamını vermektedir.

Bu manalardan hangisinin doğru olduğu, Meryem/30'dan anlaşılabilir; zi­ra Hz. İsa beşikteyken j(Bana kitap verdi) demektedir. Eğer Âl-i İm-ran/48'de geçen kitap kelimesi, kitabet (yazı yazmak) anlamına gelseydi, Meryem/30'da 'verdi' ifadesi kullanılmazdı; çünkü kitabet (yazı yazma), ve­rilmez, öğretilir. Bu durumda ibareye, "Bana ilahî mesajı verdi" manasını vermek daha uygun olur. Demek ki, Allah Teala Hz. İsa'ya, kitabeti (yazı yazmayı) değil, geçmiş peygamberlere gönderdiği mesajları da kapsayan kitabı öğretmiştir.

(Ona hikmeti öğretti).

Tabii ki bu öğretim geleceğe yöneliktir. Bakara/269'da (hikmet) kav­ramını açıklamıştık. Hikmet, Allah tarafından peygamberlere, peygamberler tarafından da insanlara öğretilir.

Hz. İbrahim Allah'tan, neslinden insanlara kitabı ve hikmeti öğretecek peygamberler yetiştirmesini istemiştir. [Bakara/129]

Peygamberlerin görevleri arasında, insanlara hikmet öğretmek de zikre­dilmiştir. [Bakara/151]

Hikmetin büyük bir değer olduğu ifade edilmiştir. [Bakara/269].

Rasulullah'a, Allah yoluna hikmetle davet etmesi tavsiye edilmiştir. [Nahl/125]

Hikmet kavramı, kötülükleri ortadan kaldırıp, iyilikleri elde etmeyi ifade etmektedir. Peygamberlerin görevleri arasında kötülüklerle mücadele etmek ve iyiliklere hayat vermek de olduğundan, Allah onlara hikmeti öğretmekte­dir. Bu bilginin özünde bulunan ve neticede ortaya çıkacak olan 'iyi', o bil­ginin hikmetidir. Allah kocaman bir ağacın planını bir çekirdeğin içine koy­muştur; o nedenle, çekirdek toprağa atıldığında özünde var olan bu plan işle­meye başlar; neticede filizlenir ve boy atar. Bilginin özünde de 'iyi' denen bir güç ve değer vardır. İnsanların gönlüne/beynine ekildiğinde, o iyi, filizlenir ve kötülüklerle mücadele eder. İşte o cevher hikmet'tir.

Kötülüklerle mücadele edebilmek için, onlardaki sebep-sonuç ilişkilerini bilmek gerekir. Olayların hem sebebini, hem de sonucunu bilme yeteneğin­den doğan hikmet, sebep-sonuç ilişkisini öğretmektedir. Allah'ın peygamber­lere hikmeti öğretmesi, olayların sebep-sonuç ilişkisine göre analiz edilmele­rini ifade etmektedir. Aslında hikmet, olayların sebeplerinin sebebinin bilgisi manasına gelmektedir. Sebebe ulaşmanın yollarından biri de sonuçtan hare­ket etmektir. Hikmet, sonuca ulaştıran, damıtılmış bilgi anlamına da gelir. İn­sanı doğru amaca ulaştıran şey, hikmet vasfını kazanır.

Allah peygamberlere, kötülüklerle nasıl mücadele edeceklerini, iyinin ağacını nasıl dikeceklerini, amaçlarına nasıl ulaşacaklarını öğretmekle, hik­meti öğretmiş olmaktadır. Demek ki, sebep ile sonuç arasında sağlam bir bağ kurmaya hikmet denmektedir.

Hikmet kavramı, insanı istenmeyen davranıştan alıkoymak anlamına ge­len ve 'önledi' manasını ifade eden hakeme fiilinden türemiştir. Demek ki, hikmetin yapısında, insanın şahsiyetini ve toplumsal ilişkileri bozan davra­nışları öğretmek ve tatbikata koymak vardır.

Bu anlam hikmetin sosyolojik manasıdır. Bu manayı, şu ayette bulabiliriz:

(İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir). [İsra/39]

Vahyedilen hikmetlerin neler olduğunu İsra/23-39 ayetlerinden öğrenebi­liriz.

Vahyedilen Hikmetler:

Vahyedilen hikmetler şöyle sıralanabilir:

• Allah'tan başkasına kulluk etmemek;

• Ana-babaya öf bile dememek, her daim iyilikte bulunmak;

• Allah'ın, insanın gönlünden geçen her şeyi bildiğinin bilincinde olmak;

• Tevbe etmek;

• Akrabaya, yoksula, yarım kalmış projelere yardım etmek;

• İsraf etmemek;

• İnsanlara gönül alıcı söz söylemek;

• Cimrilik etmemek;

• Rızkı verenin ve daraltanın Allah olduğuna inanmak;

• Fakirlik korkusuyla çocuğunu öldürmemek ve bunun büyük günah oldu­ğunu bilmek;

• Zinaya yaklaşmamak;

• Haksız yere hiçbir cana kıymamak;

• Yetimin malına yaklaşmamak;

• Ölçüyü-tartıyı tam yapmak;

• Bilmediği şeyin ardına düşmemek;

• Yeryüzünde kibirli yürümemek.

39. ayette, bunların vahyedilen hikmetler olduğu ifade edilmektedir. De­mek ki hikmetin dokusunu, insanın mutluluğunu ve toplumun düzenini bo­zacak davranışlardan sakınma/sakındırma ve insanlara iyilik kazandırma fa­aliyetleri meydana getirmektedir. Böylece, Hz. İsa'ya öğretilen hikmetin ne olduğu ortaya çıkmaktadır.

Hikmetin bir de psikolojik manası vardır. Lisanu'l-Arab'da İbn Manzur hikmeti, derin ve üstün olana ilişkin vukûfiyet, kavrayış, anlayış, iyi ile kö­tüyü ayırma yeteneği olarak tanımlamaktadır. Derinde olanı tesbit etmek, en üstünü ve iyiyi belirlemek gibi aklın düşünce boyutuna vurgu yapan bu ta­nım, yukarıdaki ayetlerde geçen hükümlerle sosyal hayata inmekte ve bir ah­lâkî boyut kazanmaktadır. Sosyal ilişkilerin derinliğinde bulunan değerleri yakalama, onları kavrama ve analizini yaparak iyi ile kötüsünü ayırma kabi­liyetidir hikmet. Âl-i İmran/48'e dönersek, Hz. İsa'ya öğretilen hikmetle ilgi­li şöyle diyebiliriz: Allah Teala İsa'ya, fert ve toplumun onurunu zedeleyen, çıkmaza götüren, insan ilişkilerini çürüten olayların sebep-sonuç ilişkilerini ve onların özüne inebilme, iyi ile kötüyü ayırdedebilme yeteneğini öğretmiş­tir. Başka bir ifadeyle, Allah İsa'ya, kitapta yer alan ve insanları zararlı dav­ranışlardan alıkoyan hükümleri öğretmiştir.

(Ona Tevrat ve İncil'i öğretecek).

Tevrat'ın Hz. Musa'ya indirildiği inancı hayli yaygın olsa da Kur'an'da, Tevrat'ın -Musa'ya değil- İsrailoğullan'na verildiği ifade edilmektedir. Kur'an'ın çeşitli ayetlerinden, Tevrat'ın İncil'den önce indiği anlaşılmaktadır; bu bağlamda Maide/46'da Hz. İsa'nın Tevrat'ı tasdik edici olarak gönderildi­ği beyan edilmektedir.

Maide/110 ayeti, Âl-i İmran/48 ayetinin içeriğini -başka bir muhteva içe­risinde- barındırmaktadır. Yüce Allah Hz. İsa'ya hem Tevrat'ı, hem de İncil'i öğretmiştir. Bu iki kutsal kitabın öğretilerini Kur'an'da bulmak mümkündür. Bundan, geçmiş peygamberlerin kitaplarında yer alan kalıcı hükümlerin Hz. Muhammed'e de öğretildiği neticesi çıkar.

İsa'ya Tevrat'ın öğretilmesi, İsa'nın onu tasdik edici olarak gönderilmesi, İslâm'ın Hz. Adem'e gönderilen vahiy ile başlayan ve kıyamete kadar devam edecek olan bir süreç olduğuna, her peygamberin kendinden önceki kitapla­rı tasdik ettiğine; aynı öğretileri getiren peygamberlerin inananlarının birbirlerini reddetmemeleri ve beraberce yaşamaları gerektiğine işaret eder. Hz. Peygamber'e indirilen Kur'an, önceki peygamberlere ve onlara verilen ilahî kitaplara inanmayı şart koşmakla, önceki semavî dinlerin mensupları ile müslümanlar arasındaki kavganın yersizliğini vurgulamaktadır. B.Bayraklı

Bundan sonraki pasaj -51. ayetin sonuna kadar olan bölüm- iki şekilde anlaşılabilir: Ya, Hz. Meryem'e söylenenlerin bir parçası olarak (o'nun -Hz. İsa'nın- gelecekte böyle konuşacağı anlamında), yahut da daha sonraki bir zamanda İsrailoğulları'na gerçekten söylediği ifadeler şeklinde. 52. ayet ve sonrasında benimsenen tahkiye biçimi gözönüne alındığında, bu iki şıktan ikincisinin daha tercihe şayan olduğu görülür.Lafzen, “kuş (tayr) şeklindeki (bir şey): ve sonra ona üfleyeceğim ... ki bir kuş olsun” (yahut, “... bir kuş olur”). Tayr ismi, tâir'in (“uçan mahluk” veya “uçan kuş”) çoğuludur veya târa (uçtu) fiilinden türetilen bir masdar-isim'dir (“uçuş”). Hem İslam'dan önceki kullanımında hem de Kur’an'daki kullanımıyla tâir ve tayr kelimeleri, çoğunlukla, iyi ya da kötü olmasına bakılmaksızın, genel anlamda “kader”i veya “talih”i ifade eder (mesela, 7:131, 27:47 veya 36:19 ve daha açık şekilde 17:13). Tayr ve tâir'in bu deyimsel kullanımının birçok örneğine bütün muteber Arapça sözlüklerinde rastlanır: ayrıca bkz. Lane V, 1904 vd. Böylece Hz. İsa, kendisinin çok sevdiği teşbih üslubuyla, İsrailoğulları'na, hayatlarının sade balçığından kendileri için yükselen bir kader tasarımı geliştireceğini ve Allah'tan kendisine gelen ilhamla hayata geçirilen bu tasarımın, Allah'ın izniyle ve imanlarının gücü ile (ki buna ayetin sonunda işaret edilmiştir) onların gerçek kaderi olacağını îmâen ifade etmiştir.Hz. İsa'nın “ölüleri yeniden hayata döndürme”si, muhtemelen, ruhen ölmüş olan topluma yeniden hayat verişinin mecazî ifadesidir; karş. 6:122 - “[ruhen] ölü iken hayata kavuşturduğumuz ve insanlar arasında yolunu bulması için kendisine ışık tuttuğumuz kimse - [o kimse] hiç içinden çıkamayacağı derin karanlığın içinde [gömülüp kalmış] biri gibi olur mu?” Eğer -benim de benimsediğim- bu yorum doğruysa, o zaman, “körleri ve cüzamlıları iyileştirme” de benzeri bir anlam kazanır: yani, ruhen hasta ve hakikate karşı kör olan insanların derunî olarak yeniden yaratılmaları.Yani, “hangi güzel şeylerden bu dünyada yararlanabilirsiniz ve hangi güzel davranışları da öteki dünya için bir hazine olarak saklamalısınız”.M.Esed

Yani, "Eğer siz inatçı değilseniz, bilâkis Hakk'ı (Gerçek) kabul etmek istiyorsanız, bu ayetler, sizi, benim bu evrenin Mutlak Hakimi ve Yaratıcısı olan Allah tarafından gönderildiğime ikna edecek kadar açıktır." Mevdudi

Âl-i İmran/49 ile Maide/llO'dan hareketle şu genellemeyi yapabiliriz: Âl-i İmran/49'da, Meryem'e müjdelenen İsa'nın istikbalde neler yapacağına işaret edilmektedir. Maide/110'da ise İsa'ya, Allah'ın kendisine verdiği mucizeleri hatırlaması emredilmektedir. Öyleyse, Âl-i İmran/49 ayeti geleceğe; Ma-ide/110 ayeti ise geçmişe yönelik mesaj içermektedir.

Diğer taraftan bu ayeti, 48. ayetin devamı olarak değerlendirdiğimizde şu neticeyi çıkarabiliriz: Hz. İsa peygamberliğinden önce öğretime tâbi tutul­muştur. Kendisine kitap, hikmet, Tevrat ve İncil öğretildikten sonra peygam­berliğini ilan etmiştir.

Demek ki önce öğretim, sonra peygamberlik gelmiştir. Bu açıklama Mer­yem/30 ayetine ters gibi görünebilir. Çünkü Meryem/30'dan anlaşıldığı üze­re, Hz. İsa peygamberliğini beşikteyken ilan etmişti. Öyleyse Meryem/30 ayetini inceleyelim. Sözkonusu ayette Hz. İsa şöyle diyor:

(O bana kitap verdi ve beni nebi tayin etti). [Mer­yem/30]

Âl-i İmran/48 ile 49 ayeti arasındaki ilişkiden de aynı sıranın takip edildi­ği görülecektir: Hz. İsa, kitabın, hikmetin, Tevrat ve İncil'in öğretilmesinin ardından peygamberliğini ilan ediyor. Aslında İsa'nm öğretimi ile peygam­berliğini ilan etmesi arasında öncelik-sonralik aramak pek doğru değildir; çünkü öğretimi ile peygamberliği aynı zaman dilimi içinde gerçekleşmiş ola­bilir. Aralarında bir zaman bulunduğu kabul edildiğinde, durumu şöyle açık­layabiliriz: Hz. İsa, öğretimden sonra değil, peygamber olduktan sonra halka tebliğde bulunmuş ve mucizelerini göstermiştir. Sadece ilim sahibi biri ola­rak değil; hem alim, hem de peygamber kimliği ile konuşmuştur.

Hz. İsa'nın Mucizeleri:

(Size Rabbinizden bir mucize getirdim) ifadesinden, muci­zenin bir tane olduğu anlaşılmaktadır. Öyleyse, ayette sayılan mucizeler tek bir mucizenin parçalan mıdır? Bu sorunun cevabını, ancak mucizeleri açık­ladıktan sonra verebiliriz. Şimdi Hz. İsa'nın mucizelerini ele alalım:

1. (Size çamurdan bir kuş sureti yapar, ona üflerim ve Allah'ın izni ile kuş oluverir).

Haleka (Yaratma) Kavramı: 

Ayetteki yaratma kavramını açıklayalım: (Sizin için elbette yaratırım).

Allah'a ait olan yaratma sıfatı, insan için kullanılabilir mi? (hale-ka=yaratma) fiili, Kur'an'da insan için de kullanılmaktadır. Allah'tan başka halik var mıdır? sorusunun cevabını, şu ayetle verebiliriz:

(Yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir). [Mü'minun/14]

Ayetteki (el-halıkîn=yaratanlai) kelimesi çoğuldur. Diğer taraftan (ahsen-en güzel) ifadesi, yaratanlann arasında en güzelinin Allah oldu­ğunu ifade etmektedir.

Öyleyse denebilir ki: Allah insana, "(fâtır=yoktan yaratan) sıfatından değil, (halık=birşeyden birşey yapma) sıfatından bir cüz vermiştir. Bura­daki halk (yaratma), yoktan yaratma değil, mevcut birşeyden başka birşey meydana getirmektir. Şimdi Kur'an'da (haleka) fiilinin hangi manalara geldiğini araştırabiliriz.

Haleka Fiilinin Kur'an'daki Manaları:

1) Takdir etmek

Razi, Bakara/29'daki 'ğî. (haleka) fiiline, takdir etmek manasını vermek­tedir.

(Allah, yerde ne varsa hepsini sizin için takdir etti). [Bakara/29]

Yaratma fiili burada mazi (geçmiş zaman) kalıbında kullanılmıştır. Yarat­ma fiili devam ettiğine göre, geçmişte olmuş-bitmiş bir eylem için kullanıl­maması gerekir. Ama Allah yeryüzündeki her şeyi insanlık için takdir et­miş/planlamıştır.

Mülk/2'deki (haleka) fiili de takdir etmek manasına alınabilir:

(O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sı­namak için yokluğu ve varlığı takdir etti).

Yoklukla varlığı takdir etmek mi, yoksa ölümle hayatı yaratmak mı daha ince bir manadır? Bize göre, buradaki haleka fiili, yaratmadan önceki takdir etme safhasını ifade etmektedir.

2) Yaratmak

(Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri ya­ratan rabbinize kulluk edin). [Bakara/21]

Mevcut maddeleri kullanarak, başka bir canlı yaratmayı ifade etmektedir. Mesela, sperm ve yumurtadan insanın yaratılması bu fiilin kapsamına girer.

3) Düzenlemek

Hz. İsa ile ilgili olarak kullanılan haleka fiili şekillendirmek, biçim ver­mek ve düzenlemek manasınadır. Âl-i İmran/49 ile Maide/110'da bu anlamı ifade etmektedir. Âl-i İmran süresindeki  (Sizin için yaratırım) ibare­sine, "Sizin için şekillendiririm" manasını vermek uygun olur.

4) Tutum

Şuara suresinde şöyle buyurulmaktadır:

(Bu, evvelkilerin tutumundan başka bir şey değil). [Şuara/137]

Burada kelime, kafirlerin, hakikate karşı takındıkları tavır veya tutumun adet haline geldiğini ifade etmektedir.

5) Uydurmak

Ankebut suresinde fiil kalıbında uydurmak anlamına gelmektedir: föiiiüî (Yalan uyduruyorsunuz). [Ankebut/17]

Bu ayette, İbrahim'in kavminin uydurdukları batıl inançlar için haleka fi­ili kullanılmaktadır.

Sad suresinde (ihtilâk) kalıbında yer almakta ve uydurmak anlamına gelmektedir:

(Son dinde de bunu işitmedik. Bu, sadece bir uydurmadır). [Sad/7]

Burada kelime, gerçekte olmayan bir haberi söylemek, hakikate tamamen ters düşen bir düşünceyi öne sürmek, olmayanı uydurmak anlamında kulla­nılmaktadır.

6) Pay

Bakara/102'de sihirle uğraşanların faydasız bir işle uğraştıkları ve ahiret-te bir nasiplerinin olmayacağı ifade edilirken, (halâk) kalıbı nasip anla­mında kullanılmaktadır.

Bakara/200'de de aynı kalıp ve manada kullanılmakta ve sadece dünya ni­meti için Allah'a dua edenlerin, ahirette nasipleri olmayacağı ifade edilmek­tedir.

Tevbe/69'da münafıkların bu dünyadan paylarını, evvelki topluluklar gibi aldıkları belirtilirken de aynı kalıp kullanılmaktadır. Demek ki, (haleka) fiili, ü (halâk) kalıbında, nasip, pay, hisse anlamına gelmektedir.

7) Karakter

Kalem/4'de Hz. Peygamber'in karakterini tanımlamak üzere bu kavram kullanılmaktadır:

(Çünkü sen yüce bir karaktere sahipsin).

Ayetteki (huluk) kelimesine Keşşaf sahibi Zemahşeri ahlâk, Muham-med Esed hayat tarzı, A. Yusuf Ali karakter manasım vermektedir.

Âl-i İmran/49'a dönersek, Hz. İsa'nın, Size çamurdan bir kuş sureti yara­tırım ifadesindeki 'yaratırım' fiiline, yaparım, şekillendiririm, düzenlerim, ölçüp-biçerim manasını vermek uygun olur.

Târe Fiilinin Kur'an'daki Kullanımları:

Acaba Hz. İsa çamurdan bir kuş yapıp ona üfleyince gerçek bir kuş mu ol­du? Ayette geçen (tayr) kelimesine, kus manası dışında, kader, uğur ma­nası da verilebilir mi? Bu sorulara cevap verebilmek için Kur'an'da "(tayr) kelimesinin ne anlama geldiğine bakmak gerekir. Lügatte uçmak, ace­le etmek, kederli veya sevinçli durumda olmak, çok sevinmek, hoşlanmak, alıp götürmek, meşhur olmak, yarılmak, dağılmak, perişan olmak, uğurlu ve­ya uğursuz sayılan şey, hayır veya serden nasip, işlenen ameller, öfkelenmek manalarına gelen & (târe) fiili Kur'an'da şu anlamlarda kullanılmaktadır:

1) Kuş

Bakara/260'da Allah, öldükten sonra dirilmeyi nasıl gerçekleştireceğini göstermek için Hz. İbrahim'e dört kuş almasını emretmektedir. Ayette geçen (et-tayr) kelimesi, kuş demektir. İlk bakışta Âl-i İmran/49'da da 'kuş' an­lamına geliyor görünmektedir.

2) Uçmak

En'am suresinde hem kuş manasında isim, hem de uçmak manasında yük­lem kalıbında geçmektedir:

(Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi top­luluklardır). [En'am/38]

3) Uğursuzluk

Yasin suresinde, isim halinde uğursuzluk, yüklem halinde uğursuzluk ge­tirmek manasında geçmektedir:

"Doğrusu" dediler, "bize uğursuzluk getirdi­niz"... Elçiler şöyle cevap verdiler: "Uğursuzluğunuz sizinle bera­berdir"). [Yasin/18-19]

18. ayette (tatayyare) kalıbından uğursuzluk getirmek; 19. ayette (tâir) kalıbından uğursuzluk manasına gelmektedir.

Genelde uğursuzluk ithamı, peygamberlere yapılmıştır:

(Sa­lih dedi ki: "Ey kavmim! İyilik dururken niçin kötülüğe koşuyorsu­nuz? Allah'tan af dileseniz olmaz mı? Belki size merhamet edilir". Şöyle dediler: "Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık". Salih, "Size çöken uğursuzluk Allah karındadır. Hayır, siz imtihana çekilen bir kavimsiniz" dedi). [Neml/46-47]

İyiliği bir tarafa atarak devamlı kötülük işleyen toplumlar zamanla kötü­lüğü iyilik, iyiliği kötülük olarak görmeye başlar. Neticede kötülükten değil de, iyilikten rahatsız olurlar. Mesela, bir yerde yaşayan iffetsiz on kadının arasına bir tane iffetli kadın girse, ötekiler rahatsız olurlar. İşte Hz. Salih de, Semud kavmine gönderilince, kötülük bataklığına saplananlar onu uğursuz olmakla itham ettiler.

Bu ayetlerden anlıyoruz ki, Semud kavminde de uğursuzluk inancı vardı ve bazı kimseleri uğursuz olmakla itham ediyorlardı. Aslında uğursuzluk, in­sanın kendi başına getirdiği [Yasin/19] ve Allah'ın bir cezası olarak toplum­ların başına gelen bir şeydir [Neml/47]; yani Allah'ın cezası gelince, toplum onu uğursuzluk olarak görür.

Aynı yanlış değerlendirme, İsrailoğullan tarafından Hz. Musa için yapıl­mıştır:

(Onlara bir iyilik gelince, "Bu bizim hakkımızdır" derler, eğer kendilerine bir fenalık gelirse, Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. Bilesiniz ki, size gelen uğursuzluk Allah karındandır, fakat onların çoğu bunu bilmezler). [A'raf/131]

Kuşların uçuş şekline ve yönüne bakarak olayları değerlendirmek, gele­cek hakkında kehanette bulunmak, çok eskilere dayanan yaygın bir adetti. Tâir, iyi veya kötü talih için kullanılan bir kavramdı. İnsanlar kötülükleri baş­kasına yükleyerek kendi pisliklerini örterlerdi. Birilerine uğursuzluk atfet­mekle, fert ve toplumlar öz eleştiri yapma imkanını kaybetmişlerdir. Özeleş­tiri yapmasını bilmeyen toplumlar, çökmeye mahkumdur.

A'raf/131 ve Neml/47 ayetlerinin sonunda yer alan (tâir) kelimesi, ta­lih, kader manasına alınmalıdır. İnsanların işledikleri kötü ameller, Allah ka­tında değerlendirmeye tâbi tutulmakta ve neticede bit talih veya kader hali­ne dönüşerek tekrar yeryüzüne inmektedir. Bu manadan hareketle diyebiliriz ki, Allah katından gelen uğursuzluk değil, insanların yapıp ettiklerinin kade­re dönüşmesidir.

4) Amel, kader

İsra/13'de yer alan tair (kuş) kelimesi, amel, kader manasına gelir. Tair kelimesini ahiretle alakalı olarak değerlendirirsek diyebiliriz ki, Allah ahiret-te her insanın amelini boynuna asacaktır:

(Biz her insanın amelini boynuna dolamışızdır). [İs-ra/13]

Bu kavramı dünya ile ilgili olarak değerlendirdiğimizde ise ibareye, "Biz her insanın kaderini boynuna dolamışızdır" şeklinde mana verebiliriz.

İsra/13 ayetinin devamında, mahşerde, her şeyin apaçık kaydedildiği bir sicilin insanın önüne konacağı söylenmektedir. Demek ki, herkesin ameli bir kitapta toplanmakta ve mahşerde önüne konmaktadır. İşte bu kitap, tair ola­rak kişinin boynuna asılacak; o ameller onu uçurup ya cennete, ya da cehen­neme götürecektir.

5) Yayılmak

(târe) kelimesi, (istetâre)den gelen (mustatîr) şeklinde olur­sa, yayılmış anlamına gelir:

 (O kullar, şiddeti her yere yayılmış olan bir gün­den korkarak verdikleri sözü yerine getirirler). [İnsan/7]

Şimdi bu manalardan hareketle Âl-i İmran/49 ayetine dönersek, Hz. İsa'nın yaptığı kuş şeklini, kaderin sureti olarak alabilir; Allah'tan getirdiği ayete de mesaj manası verebiliriz. Allah'tan getirdiği mesaj ile İsrailoğulla-rı'nın kaderini belirleyecekti. Muhammed Esed'in verdiği manaya itibar eder­sek, ayete şöyle mana verilebilir:

(Sizin için çamurdan kaderinizin su­retini yapacağım ve sonra ona lifleyeceğim ki Allah'ın izniyle kade­riniz olsun). [Âl-i İmran/49]

Ayetin bu kısmında yer alan (tîn=çamur) kelimesi, Allah'ın mesajının oluşturduğu değerler sistemini ifade etmektedir. Hz. İsa bu değerler sistemin­den, -bir proje olarak- bir kader oluşturacaktır. Sonra projeyi tatbik edebil­mek için harekete geçirecek ve daha sonra bu proje, Allah'ın izniyle toplu­mun kaderi olacaktır. Değerlerden oluşan kadere üflemek, onları tatbik et­mek demektir. Bu olgu gerçekleşince Allah da onu bir kader olarak belirle­yecektir. Üflemek, uyuyan ve hayata tatbik edilmeyen değerlere can vererek harekete geçirip tatbik etmeyi ifade etmektedir.

Esas mucize, ilahî mesajın içerdiği değerlerle bir toplumun kaderini oluş­turarak, onu erdemli hayatm ufuklarında kuş gibi uçurmaktır. İlahî mesajı toplumun hayatına sindirerek, maddeciliği öldürüp maneviyatı canlandırarak kuş gibi uçurmak, yüceltmek ve ona Allah'ın izniyle bir kader biçmek, Hz. İsa'nın ilk mucizesidir. Muhammed Esed, Âl-i İmran/49 ayetinin dipnotunda bu manayı işlemektedir.

Bu yorumdan, mucizenin tamamen toplumsal/sosyolojik içerikli olduğu anlaşılmaktadır. Hz. İsa, balçık/çamur haline gelen toplumsal hayatı, yücelti­ci bir kadere dönüştürmüştür. Toplumların yozlaşması, çürümesi, çökmeye yüz tutması, manevî hayatı çamur haline getirir. İşte böyle dönemlerde pey­gamberler devreye girer, o çamur halini alan hayattan, -Allah'ın izniyle- top­lumları yücelten kaderi meydana getirirler. İlahî mesajı toplumun hayatına üfürünce, yani o çamurlaşan hayata geçirince, toplum kanat açmaya başlar ve insanlık aleminin ufuklarına uçacak bir yapı ve seviye kazanır.

II. (Körleri ve alacalıyı iyileştiririm).

Mesih olması hasebiyle Hz. İsa, insanlara dokunduğunda hastalıkları te­davi ederdi. Her peygamber kendi döneminde zirvede olan bir hususta muci­ze gösterirdi. Hz. İsa döneminde de tıbbın ileri olduğu söylenmektedir. O dö­nemde tıbbın çare bulamadığı hastalan iyileştirmesi, Hz. İsa'nın mesihliğinin bir gereğidir.

Ayetin bu kısmını da -önceki bölüm gibi- farklı bir şekilde yorumlayabi­liriz: Toplumu çamur haline getiren, 'alacalılık' kavramı, beyindeki şüpheci­liği, fikrî açıdan oturmamışlığı, davranışlardaki renksizliği, beyin, gönül ve nefis arasındaki bölünmüşlüğü ifade etmektedir. Beyin başka, gönül başka bir yöne, nefis de şeytana yönelirse ruhta, abraş'ın (alaca hastalığının) oluş­tuğu anlaşılır.

Deride meydana gelen hastalığın bir benzerinin de insanın şahsiyetinde (iç aleminde ve davranışlarında) oluştuğu bir gerçektir. İşte Hz. İsa, ilahî me­sajla oluşturduğu kaderle kavmini bu ruh hastalığından ve davranış bozuklu­ğundan kurtaracak ve tedavi edecekti. Çamur haline gelen toplumun -Al­lah'ın izniyle- kaderini belirleyen bir peygamber, alaca hastalığına yakalanan beyinleri, gönülleri ve davranışları tedavi etmiş demektir. Allah'ın izniyle oluşturduğu bu kader, toplumda ıslahat başlatacak, manevî hastalıkları orta­dan kaldıracaktır.

Hz. İsa'nın Allah'ın izniyle oluşturduğu toplumsal kader, körleri de tedavi edecektir. Ayetteki körlük, biyolojik körlüğü ifade ettiği gibi, gönül gözünün körlüğünü de ifade edebilir. Gönül gözünü, yani aklı, basireti (derin kavrayı­şı) geliştirmek de Hz. İsa'nın oluşturduğu kaderin bir parçasıydı. Onun döne­minde İsrailoğullan'nın akıl ve düşünceleri âtıl, gönül gözleri körelmiş du­rumdaydı. İsa'nın, Allah'tan aldığı mesajla çamur haline gelen topluma üfür-mesi, yani o mesajın bilgisini toplumun hayatına işlemesi neticesinde oluşan kader sayesinde insanların gönül gözleri açılıyordu.

İşte bu mucizelerin günümüze ışık tutan boyutları bu alanda aranmalıdır; yani eğitim sisteminin insanların akıllarını çalıştırması, onlara doğru düşün­meyi öğretmesi, gönül gözlerini açıp meseleleri derinlemesine görme alış­kanlığını kazandırması, beynin, gönül ve nefsin ayrılığından meydana gelen parçalanmış şahsiyetler yerine, bütüncül şahsiyetler yetiştirmesi halinde Hz. İsa'nın mucizesinin devamlılığı sağlanmış olacaktır.

III. (Allah'ın izniyle ölüleri yeniden hayata döndüreceğim).

İlk bakışta ayet, ölmüş bedenin dirilmesini ifade ediyor görünmektedir. Ayetin başından itibaren verdiğimiz mana ve yorumu devam ettirirsek diye­biliriz ki, buradaki 'ölü', manevî/psikolojik anlamdaki ölüyü ifade etmektedir. Şirk sebebiyle çamurlaşan fert ve toplum hayatı, ölmüş bulunan gönül­ler, ilahî mesajın üfurülmesiyle ve tatbik edilmesiyle dirilecektir.

Kur'an'daki "yaşayan ölü" ifadesi, imansız kimseyi ifade etmektedir. Neml/80'de, Sen ölülere de işittiremezsin; sırt çevirip uzaklaşan sağırlara da işittiremezsin bu çağırıyı buyurulmaktadır. Ayetteki ölü ve sağırlar ile, ma­nevî açıdan ölü ve sağırlar kasdedilmiştir. Müşrik ve kafirler, manen ölüdür­ler; onun için Allah onlara "yaşayan ölü" demektedir. Mezardaki ölü nasıl işitmezse, manen ölü olan kimse de ilahî mesajı işitmez.

Fatır suresinde inkar ve şirk psikolojisinde olanların mezardaki ölüler gi­bi oldukları söylemektedir:

(Dirilerle ölüler bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediğine işittirir. Sen kabirlerdekine işittiremez­sin). [Fatır/22]

(Ruhen ölü iken hayata kavuşturduğumuz ve insanlar arasın­da yolunu bulması için kendisine ışık tuttuğumuz kimse, hiç için­den çıkamayacağı derin karanlığın içine gömülüp kalmış biri gibi olur mu? (Ama) böyle hakikati inkar edenlere yaptıkları güzel gö­rünür). [En'am/122]

Beyin ve gönül melekelerini kullanamayan insanlar, maddî olarak canlı olsalar bile manen ölüdürler. İşte Hz. İsa'nın getirdiği ilahî mesaj, manen ölü olan insanların dirilmelerini temin etmiştir.

Hz. İsa'nın bu mucizesini, Hz. Musa'nın emriyle İsrailoğullan'nın bir inek kesip ölüye vurmalarına, neticede ölünün dirilmesine benzetebiliriz. İsrailo-ğullan ineğe tapınmıştı. Onların gönüllerine giren bu şirk, gönüllerini öldür­dü. Allah onlara, tanrılarını boğazlamadan ölmüş gönüllerinin dirilmeyeceği-ni bildirdi. Sahte tanımın boğazlanması ile, ölü gönülleri dirildi. Aynı şekil­de Hz. İsa da, manen ölü olan insanları -Allah'ın izniyle- ilahî mesajla dirilt-miştir.

IV. (Neleri yiyebileceğinizi ve evlerinizde neleri saklayabileceğinizi size bildireceğim).

Ayetin bu kısmını iki açıdan izah etmek mümkündür:

a) Yeme ve saklama, ekonomi ile ilgilidir. Hz. İsa'nın gaybten haber verme şeklinde nitelendirilen bu mucizesi, ekonomik hayatın düzenlenmesi ile ilgili bir oluşumu ifade etmekte; tutumluluk tüketimin düzenli bir şekilde yapılma­sını öngörmektedir.

b) Muhammed Esed'e göre ayette, dünyada yararlanılacak ve ahiret için bir hazine olarak saklanacak şeyler bildirilmektedir.

Nelerin yeneceğini haber vermeyi, yararlanılacak güzel şeyleri öğretmek anlamına almak uygun olur. İnsanlara yararlanacakları güzel şeyleri öğret­mek, eğitimin en önemli amaçlarından biridir. Buradaki 'yemek' fiili, ahlâkî değerleri, güzellikleri şahsiyetine sindirmeyi, özümsemeyi ve ruhen gıdalan-mayı ifade eder. İnsan şahsiyetini geliştiren ve zenginleştiren bütün güzellik­lere işaret etmektedir.

İlahî mesajla dirilen gönül, onun öğretilerindeki güzelliklerle gıdalanacak, gelişecek ve olgunlaşacaktır. İlahî mesajın bu etkinliğinin gerçekleşebil­mesi için, peygamberi öğretime ihtiyaç vardır. İşte Hz. İsa halka, bunu yapa­bileceğini söylemektedir.

Diğer taraftan Hz. İsa, öteki dünya için biriktirilecek güzel amelleri öğret­meyi de yüklenmektedir. İyi ameller öteki dünya için biriktirilen değerlerdir. Evlerde saklanan ekonomik değerler, ahiret için üretilen iyi amelleri ifade eder. Buradaki 'ev' kelimesi, 'aileye' işaret etmekte; güzel, iyi ve faydalı amelleri elde etme yerinin aile olduğuna dikkat çekmektedir. İyi bir aile ter­biyesinin kalıcılığının vurgulanmasıyla, ahirete yönelik amellerin aile haya­tından ve aile terbiyesinden geçtiği ifade edilmektedir.

V. (Eğer inanıyorsanız, şüphesiz bütün bunlar­da sizin için bir işaret vardır).

'İman' ile sona eren ayet, çamur haline gelen bir toplumu diriltmek için bir kader oluşturmanın, bir plan yapmanın, halkın beyin, gönül ve nefis arasındaki bölünmüşlüğünü (şahsiyet parçalanmasını) ortadan kaldırmanın, gönül gözlerini açmanın, dünya ve ahiret için güzel ameller üretmelerini temin etmenin yolunun imandan geçtiğine işaret etmektedir. Şirkle ölen gönüller, imanla dirilecektir.

İlahî mesajın birinci ve en önemli amacı şirki ortadan kaldırıp tevhid inan­cını gönüllere yerleştirmektir. İnsanları inkar psikolojisinden kurtarıp iman ağacını gönüllere dikmek, ölüyü diriltmek kadar önemlidir. İmanlı gönüller için Hz. İsa'nın mucizelerinde bir mesaj vardır.

Hz. İsa'nın -Allah'ın izniyle- yaptıkları, insanlar için çok önemli mesaj­lar içermekte; ilahî mesajın insanlara öğretilmesiyle meydana gelecek olan değişimi göstermekte; bataklık haline gelen toplumdan, yükseklere uçacak bir toplumun nasıl çıkartılacağının projesini; şahsiyet parçalanmasına uğra­yanların, nasıl bütüncül bir şahsiyete kavuşturulacaklarının planını; ölü gön­lün nasıl dirileceğinin öğretisini; dünya ve ahiret saadetine ulaşmak için ge­rekli olan davranış ve amelleri öğretmektedir.

Bütün bu oluşumların, kitap ve hikmeti bilmekten, aklı kullanarak iman etmekten geçtiği vurgulanmaktadır. Eğitim olmaksızın bunları elde etmek mümkün değildir. Bu eğitici görevi yüklenen kişi ise rasul (peygamber)dir.

Netice olarak diyebiliriz ki: Âl-i İmran/49 ayeti, geleneksel tefsir usûliyle (kelimelere zahirî manalar vermek suretiyle) tefsir edilebilir. Yani ayet, Hz. İsa'nın gerçekten çamurdan kuş yaptığı ve üfürmesiyle kuşun canlandığı, cüz-zamlılan ve körleri tedavi ettiği, ölüyü dirilttiği, insanların evlerinde neler ye­diklerini ve sakladıklarını haber verdiği şeklinde yorumlanabilir.

Böyle bir yorumun doğruluk veya yanlışlık derecesini tesbit etmek zordur. Ama mucizelerin devam eden bir süreç olduğu ve inanan herkese bir mesaj ver­diği kabul edilirse, yukarıdaki açıklamalara da itibar edilebilir. Bu farklı yo­rumda Muhammed Esed'in desteğine sahibiz; ancak Muhammed Esed'in bize teslim ettiği bayrağı daha ileriye taşıdığımızı da söyleyebiliriz. Bu izahımızla, mucizelerin kalıcı olduğunu ve günümüze ışık tutttuğunu göstermek amacı da taşımaktayız. B.Bayraklı

"Bu da benim Allah tarafından gönderildiğime bir delildir. Eğer ben gerçekten peygamber olmasaydım, kendi dinimi icat eder ve bu mucizelerle sizi daha önceki imanınızdan yeni inanca döndürürdüm. Fakat ben asıl dinin yine aynı ve doğru olduğunu söylüyor ve benden önce gönderilen peygamberlerin getirdiklerini tasdik ediyorum."
Hz. İsa'nın, Hz. Musa ve diğer peygamberler (Allah'ın selamı hepsinin üzerine olsun) tarafından getirilen dinin aynısını öğrettiği konusu bugünkü İnciller tarafından bile desteklenmektedir. Örneğin, Matta İncili'ne göre Hz. İsa (a.s.) dağ'da verdiği vaazda şöyle der: "Benim, kanunu ve peygambeleri yok etmeye geldiğimi düşünmeyin: Ben yok etmeye değil, tamamlamaya geldim" (5; 17).
Hukukçu olan Ferisîlerden biri Hz. İsa'ya (a.s.) sordu: "Kanundaki en büyük emir nedir?" Hz. İsa (a.s.) şu cevabı verdi:
"Rabbin olan Allah'ı bütün kalbinle, bütün nefsinle ve bütün zihninle seveceksin. Bu ilk ve en büyük emirdir. İkincisi de buna benzer: Komşunu kendin gibi seveceksin. Bütün peygamberler ve kanun, bu iki emirde toplanır." (Matta, 22;37-40).
Başka bir fırsatta Hz. İsa (a.s) havarilerine şöyle dedi:
"Hâkimler ve Ferisîler Musa'nın yerinde oturuyorlar. Bu nedenle onlar her neyi emrederlerse, gözleyin ve yapın; fakat onların yaptıklarının peşinden gitmeyin; çünkü onlar söylediklerini yapmazlar" (Matta 23; 2-3)
Yani, "Ben cahil halkınızın bâtıl inançlarını, kanun adamlarınızın kılı kırk yaran tutumunu, zahitlerinizin aşırı sofuluğunu ve müslüman olmayanların hükmü altında Allah'ın kanunlarına yapılan kısıtlayıcı eklemeleri yürürlükten kaldırmak ve silmek için geldim. Ben size sadece Allah'ın helâl ve haram kıldığı şeyleri helâl ve haram yapacağım." Mevdudi

Bu tüm diğer peygamberler gibi Hz. İsa'nın (a.s) da öğretilerini aşağıdaki üç esasa dayandırdığını gösterir:
1) İnsanların boyun eğip teslim olması gereken En Yüce Otorite, sadece Allah'tır. Ve tüm sosyal ve ahlâkî sistemler tamamen bunun üzerine bina edilmelidir.
2) Bu Yüce Gücün temsilcisi olarak bir peygambere de kayıtsız şartsız itaat edilmelidir.
3) Eşyayı haram-helâl ve temiz-pis diye sınıflandıran düzenlemeler ve kanunlar yapmak hakkı sadece Allah'ındır.
O halde Hz. İsa, Hz. Musa, Hz. Muhammed (s.a) ve tüm peygamberlerin (Allah'ın selamı hepsinin üzerine olsun) bir tek ve aynı görev ile geldiği açıktır. Peygamberlerin hepsinin farklı görevlerde ve farklı amaçları yerine getirmek için gönderildiklerini sanan kişiler, büyük bir yanılgı içindedirler. Evrenin mutlak Hâkim'i tarafından, O'nun kullarına elçi olarak gönderilen hiç kimsenin, insanların O'na asi ve O'ndan müstağni olmalarını önlemek ve herhangi bir şekilde otoritede Allah'ın yanısıra, O'na ortaklar edinmelerini yasaklamaktan başka bir görevi olmaz. Çünkü onlar, insanları Aziz olan Allah'a teslim olup, O'na itaat etmeye ve O'na bağlılığa ve sadece O'na ibadet etmeye davet etmek üzere gönderilmişlerdir.
Ne yazık ki şu anda elde bulunan İncillerden hiçbiri Kur'an-ı Kerim'deki gibi bu kadar açık ve kesin bir şekilde Hz. İsa'nın (a.s.) görevini anlatmamaktadır. Yine de bu kitaplarda bu üç ana esas, oraya buraya serpiştirilmiş halde bulunmaktadır. Örneğin, Hz. İsa'nın (a.s) tek bir Allah'a ibadete inandığı aşağıdaki bölümlerden açıkça anlaşılmaktadır:
1) "Rabbin olan Allah'a ibadet edecek ve yalnız O'na hizmet edeceksin" (Matta, 4: 10).
2) Hz. İsa (a.s) sadece buna inanmakla kalmadı, bunu tüm etkinliklerinin nihaî gayesi kıldı ve nasıl tüm evren O'nun fiziksel kanunlarına boyun eğiyorsa, yeryüzündeki tüm insanları da o şekilde Allah'ın vahyî kanunlarına boyun eğdirmek için uğraştı.
"Melekutun gelsin. Senin mülkün (saltanatın) gökte olduğu gibi yerde de egemen olacak" (Matta, 6; 10).
Hz. İsa'nın (a.s.) kendisini daima bir peygamber ve semavî mülkün bir temsilcisi olarak sunduğu ve insanları sadece bu alan içinde kendisine tâbi olmaya davet ettiğini bazı kendi sözleri de destekler. O,doğduğu yer olan Nasıra'da tebliğe başladığında, kendi halkı ve akrabaları O'na karşı çıktılar. Matta, Markos ve Luka İncillerine göre Hz. İsa (a.s.) şöyle dedi: "Hiçbir peygamber kendi ülkesinde kabul görmez." Düşmanları Kudüs'te Onu öldürmek için bir komplo hazırlamaya başladığı ve insanlar Ona başka yerlere gitmesini tavsiye ettiğinde "Hiçbir peygamber Kudüs dışında ölmez" dedi. (Luka, 13;33).
Hz. İsa (a.s.) son kez Kudüs'e girerken, havarileri: "Rab adına gelen Kral'a selam olsun" diye yüksek sesle saygı göstermeye başladılar. Ferisiler buna gücendiler ve Ondan havarilerini susturmasını istediler. O şu cevabı verdi:
"Size derim ki, eğer bunlar sussalar, birdenbire taşlar bağırmaya başlar." (Luka, 19;38-40).
Başka bir seferde de şöyle demiştir:
"Ey çalışanlar ve ağır yükü olanlar, bana gelin, sizi dinlendireyim. Benim boyunduruğumu alın ve beni anlayın; çünkü ben alçakgönüllü ve halim biriyim.... Benim işim kolay ve yüküm de hafif" (Matta 11: 28-30). Bunun yanısıra Hz. İsa'nın (a.s.) insanların, insan yapısı kanunlara değil ilâhi kanunlara uymalarını istediği, Matta ve Markos İncillerindeki bir bölümden de anlaşılabilir. Bu bölümde Ferisiler, havarilerin neden eskilerin geleneğini bozarak ellerini yıkamadan yemek yediklerini sorduğunda Hz. İsa (a.s.) şu cevabı verdi: "İşaya (Kitab-ı Mukaddes'e göre Hz. İsa'dan (a.s.) önce 8. yüzyılda gelen peygamberlerden biri.-Çev.) sizin iki yüzlülüğünüzü önceden haber vermiştir. Bu insanlar beni ağızlarıyla destekliyorlar, fakat kalpleri benden uzaktır. Ne yazık ki onlar bana itaat etmiyor ve insanların emirlerini öğretiyorlar. Allah'ın emirlerini bir kenara bırakıp, testi ve çömlekleri yıkıyor ve benzeri insanların koyduğu görenekleri uyguluyorsunuz. Daha sonra onlara şöyle dedi: Pekâla, Allah'ın emirlerini terkedip kendi geleneklerinizi muhafaza edin bakalım! Hz. Musa (a.s.) anne babanıza iyi davranın; kim anne ve babaya kötü konuşursa mutlaka öldürülsün demişti. Siz anne-babasına karşı gelen bir adamı serbest bırakıyorsunuz. Babalarınızdan miras aldığınız gelenekler karşısında Allah'ın emirlerini hiçe sayıyorsunuz ve buna benzer daha birçok şeyler yapıyorsunuz. (Markos 7: 6-13). Mevdudi 

 Bu âyette, yaratma şekilleri ve Allah'ın elçi yetiştirmesi konu edilmekte, yanısıra da, Zekeriyyâ ile Meryem'e iletilen mesajların içeriği açıklanmaktadır. Yukarıda mesajın bir bölümünü görmüştük.
Buradaki melekler de, 42-43. âyetlerde olduğu gibi, “vahiyler”, meleklerin dedikleri de “o vahiylerdeki mesajlar”dır. Burada konu, intak [konuşturma/dile getirme] sanatı ile anlatılmaktadır. Aslında bu mesajlar, Zekeriyyâ'ya vahyedilmiş, Zekeriyyâ da Meryem'e iletmiştir. Ahzâb/30-34'de de Rasûlullah vasıtasıyla o'nun kadınlarına hitap edildiğini göreceğiz.
Âyette Îsâ peygamber, “mesih” olarak nitelenmektedir. Bu sözcüğün İbranice, aslının da “meşih” olduğu kabul edilmektedir. Biz “mesih” sözcüğünün Arapça olduğunu varsayarak kısaca tahlilini veriyoruz:
 مسيح [mesih] sözcüğünün kökü olan مسح 'in [mesh'in] anlamı, “herhangi bir şeyi elle sıvazlayarak temizlemek”tir. Mesih sözcüğü, mübalağa ism-i fail olduğundan, “ileri derecede kirli nesnelerin kirini sıvazlayıp temizleyen, tozunu kirini gideren” anlamına gelir.
Sözcüğün bu anlamına göre Îsâ peygambere bu ismin veriliş nedeni olarak şu görüşler ortaya atılmıştır: “Yeryüzünü meshettiği, yani birçok yerde dolaşıp tebliğde bulunduğu için”, “hastaya el sürdüğünde hasta iyileştiği için”, “yetimleri çok sevip yetimlerin başını okşadığı için”, “günahları temizlettiği için” Îsâ'ya Mesih denilmiştir.
Bize göre ise Tevrât'a sürülen lekeleri temizlediği, temizleyeceği için Îsâ Mesih olarak nitelenmiştir.
46. âyette Îsâ için, Yüksek mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşacaktır da buyurulmaktadır. Bu noktanın iyi anlaşılması için, şu hususlara dikkat edilmelidir:
Mushaf tertip heyetinin, necmleri ve dilbilgisi kurallarını dikkate almadıklarını, Mushafı kronolojik olarak tertip etmediklerini göstermiş; bu durumun da, tertip heyetinin dilbilimde uzman olmamalarından, düzeltmeleri sonra yapmak üzere önce bütünü koruma yolunu tercih etmelerinden kaynaklanmış olabileceğini ifade etmiştik.
Ne var ki, bu heyetin ve baş sorumlunun bu olumsuzluklara karşı duyarsız kalışı, bu nedenle birçok olay ve katliamın zuhuru, buna rağmen tertibin irdelenmesinin engellenmesi, bizi, bunun ihmal ve gafletten değil, ihânetten kaynaklandığı kanaatine sevketti.
Kur’ân'daki [Meryem, Zuhruf, Nisâ sûreleri] Îsâ peygamberle ilgili pasajlarda bazı âyetlerin yer değiştirmiş olduğunu, bunların bulunduğu yere teknik ve semantik açıdan uygun düşmediğini gördük ve bunları da belirttik.
Kur’ân'daki bazı âyetler, yerlerinden alınıp Îsâ ile ilgili pasajın içine yerleştirilmiş, bunun sonucu olarak da Kur’ân'a yönelik nitelikler, Îsâ peygambere kaydırılmış, böylece de yanlış inançların oluşması sağlanmıştır. Bu nedenle, tertipte olduğu gibi kıraatte de bir dahlin olup olmadığını araştırmayı bir iman borcu bildik ve Meryem sûresi'ndeki Îsâ ile ilgili pasajı yeniden ele alıp inceledik ve daha evvel ihmal ettiğimiz çok önemli bulgulara ulaştık. Bu âyetleri, yeni bulgular çerçevesinde meallendiriyoruz.
Meryem/29. âyetin, mevcut Mushaftaki lafzına göre meali şöyledir:
Bunun üzerine o [Meryem], o'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz beşikte bir sabî olan kimseyle nasıl konuşuruz?” dediler. (Meryem/29)
Bu meale göre Meryem, elçinin öğüdüne uyarak oruç tutmuş ve kavminin üzücü ithamlarına rağmen onlara cevap vermemiştir. Konuşmadığı gibi, “Size o cevap verecek” şeklinde bebeğini işaret etmesi de herkesi çileden çıkarmış ve kavminin, Biz beşikte bir sabî olan kimseyle nasıl konuşuruz? sözlerine muhatap olmuştur.
Bu ifadelere göre, Îsâ beşikte konuşmuştur. Bu anlam, Âl-i İmrân/46, Mâide/110. âyetlerin mevcut kıraatleriyle de desteklenmiş ve Îsâ'ya beşikte konuşma mucizesi verilmiş ve Îsâ, mevcut âyet tertibine göre beşikteyken, Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse [kıldı]. Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur diye konuşmuştur. (!)
Ne var ki, belirttiğimiz gibi, bu paragrafın tertibi de düzgün yapılmamış, Îsâ'nın sözlerinden olan 36. âyet[“Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur” ifadeleri],34. âyet olarak tertip edilerek paragraf kuralsızlaştırılmış ve anlamsızlaştırılmıştır. Biz bunu belirleyip daha evvel şöyle bir düzenleme yapmıştık.
O [beşikteki çocuk], dedi ki: “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse [kıldı]. Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur.” (Meryem/30-33, 36)
Biz tahlilimizi, önce bu pasajda ve Îsâ ile ilgili diğer âyetlerde yer alan  المَهد [el-mehdi/beşik]sözcüğü üzerinde yaptık. Diğer sözcükler gibi ilk Mushaflarda harekesiz olarak yazılı olan bu sözcüğün,  المَهد [el-mehdi],  المُهد [el-müdi]veالمِهد [el-mihdi]olarak okunması mümkündür.  المَهد [el-mehdi]okunursa,“beşik”; المُهد [el-mühdi]okunursa“yüksek mevkianlamına gelmektedir.
Elimizdeki resmi Mushafta bu sözcüğün Îsâ ile ilgili olarak ilk geçtiği yer Âl-i İmrân/38-39. âyetlerdir. İlk Mushaflardan İsam nüshasında bu âyetlerin yer aldığı 385. varak kayıptır.Bu sayfa, Dâvûd b. Ali Keylanî tarafından Mekke'de 1437/841 senesinde yazılarak Mushafa yerleştirilmiştir. Kayıp olan sayfayı yazanlar âyetteki  المهد [el-mhd]sözcüğünü harekelememişler; yani sözcüğüالمَهد [el-mehdi],المُهد [el-mühdi]veالمِهد [el-mihdi]şeklinde okunabilir kılmışlardır.
Meryem/29'daki el-mehdi sözcüğü,المُهد [el-mühdi]şeklinde okunursa, âyetin anlamı, “Bunun üzerine o [Meryem], o'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz; yüksek mevkideki kişiler, sabîye nasıl konuşuruz?” dediler” şeklinde olacaktır.
Yine bu âyetin orijinalindeki  نكلّم [nükellimü]diye okunan sözcüğün, ilk Mushaflarda harekesiz oluşu ve bu sözcüğü oluşturan harflerinيكلّم [yükellimü]şeklinde de okunabileceği gerçeğinden hareket edildiğinde âyetin anlamı, “Bunun üzerine o [Meryem], o'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Yüksek mevkideki kişiler, sabîye nasıl konuşur?” dediler şeklinde olur.
Âyetteki sözcüklerin kıraatlerini ve anlamlarını böylece açıkladıktan sonra pasajdaki âyetlerin tertibi konusuna yeniden dönüyoruz.
Elimizdeki Mushafın 30. âyeti,  قال [qâle/o dedi ki]ifadesiyle başlamaktadır. Bu âyet, 29. âyetin devamında tertip edilerek, Îsâ, beşikteki çocuk dedi ki: “…” anlamı oluşturulmuştur. Bu sözcükler, beşikteki çocuğun konuşamayacağını ileri sürenlere bir gösteri durumunda olsa idi, teknik olarak cümle “fâ-i takibiyye” ile başlayarak ifadenin,فقال [fe qâle]şeklinde olması gerekirdi. Nitekim 29. âyette Meryem'e yapılan ithama karşı Meryem'in savunması,  فأشارت اليه [fe eşâret ileyhi/bunun üzerine o, (yani, Meryem), o'na [çocuğa] işaret etti] şeklinde “fa-i takıbiyye” ile gelmiştir.
Kısacası 30. âyet de, teknik yönden bulunduğu yere uygun değildir. 30. âyet teknik ve anlam itibariyle, 34. âyetin devamıdır. Cümle hâlinde 31-33 ve 36. âyetler ile birlikte 34. âyette yer alan “Meryem oğlu Îsâ” ifadesinin sıfatıdır. Bu kabule göre paragrafın anlamı şöyle olacaktır:
Bunun üzerine o [Meryem], o'na [çocuğa] işaret etti. Onlar, “Biz; yüksek mevkide olan kişiler sabîye nasıl konuşuruz/Yüksek mevkide olan kişiler sabîye nasıl konuşur?” dediler. İşte bu, hakk söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları, “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum. O bana kitabı verdi ve beni bir peygamber kıldı [yaptı]. Beni, ben nerede olursam olayım mübârek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe bana salâtı ve zekâtı tavsiye etti. Ve beni, anneme iyi davranan bir kimse [kıldı]. Ve beni bir zorba, bir mutsuz kılmadı. Ve doğurulduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak ba‘s olacağım [yeniden diriltileceğim] gün, selâm benim üzerimedir. Ve şüphesiz Allah benim Rabbimdir, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na ibâdet edin, işte bu, dosdoğru yoldur” diyen Meryem oğlu Îsâ'dır. (Meryem/29, 34, 30-33, 36)
Bu paragrafta açıkça Îsâ'nın peygamberlik görevi ve hayatı özetlenmiştir. Onun tebliğinde de Sünnetullah dışında herhangi bir ayrıcalık söz konusu değildir. Îsâ'nın misyonu ile ilgili burada verilen özet şu âyetlerde de zikredilmiştir:
“Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih'in kendisidir” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesih, “Ey İsrâîloğulları! Benim Rabbim ve sizin Rabbiniz Allah'a kulluk edin. Şüphesiz kim Allah'a ortak koşarsa kesinlikle Allah ona cenneti haram eder, onun barınağı da ateştir. Ve zâlimler için yardımcılardan kimse yoktur.” “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfir olan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır. (Mâide/72-73)
Îsâ apaçık delillerle geldiği zaman dedi ki: “Ben size hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldim. O hâlde Allah'a karşı takvâlı olun ve bana itaat edin. Şüphesiz ki Allah; O, benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Öyle ise O'na kulluk edin. İşte bu, doğru bir yoldur. (Zuhruf/63-64)
Bu paragraftaki metne göre de, “mühd”de [yüksek mevkide] olan, Îsâ değil o günün ileri gelen mabed görevlileridir.
Meselenin temel unsuru olan  المهد [el-mehd] kelimesi,Îsâ peygamber ile ilgili olan Âl-i İmrân/46 ve Mâide/110'da da geçmektedir. Sözcük,المُهد [el-mühd] şeklinde okuyup anlamlandırıldığında bu âyetlerin anlamı şöyle olacaktır:
Ve yüksek bir mevkide bulunarak, yetişkin biri olarak insanlarla konuşacak ve o sâlihlerdendir. (Âl-i İmrân/46)
O zaman Allah şöyle diyecektir: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben seni rûhu'l-kudüs ile desteklemiştim. Yüksek bir mevkide bulunarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri], Tevrât'ı ve İncîl'i öğretmiştim. Hani Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun ve üflüyordun, o da Benim iznimle kuş oluveriyordu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun. Ve hani İsrâîloğulları'na apaçık mucizelerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin, ‘Bu ancak apaçık bir sihirdir’ dedikleri zaman seni onlardan korumuştum.” (Mâide/110)
Bu âyetlerde, Meryem/29'un aksine yüksek mevkide olan Îsâ'dır. Rabbimiz o'na yüksek mevkiler ihsan etmiştir. Bu Nisâ/158'de, Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu Kendine yükseltti [derecesini artırdı] şeklinde ifade edilmiştir. Böyle yüksek mevkilerin İdrîs peygambere de ihsan edildiği bildirilmiştir:
Ve Kitap'ta İdrîs'i an/hatırlat. Şüphesiz o, çok sâdık biriydi, bir peygamberdi. Ve Biz o'nu yüce bir mekâna yükselttik. (Meryem/56-57)
Bu açıklamalardan anlaşıldığına göre, Mushaftaki Îsâ ile ilgili pasajların âyetlerinin yerleri ve kıraatleri, Îsâ'ya özel bir statü verebilmek için bilinçli olarak değiştirilmiş ve böylece Îsâ beşikte iken konuşturulmuş, göğe/Allah'ın yanına uçurulmuş, insanlar tekrar geleceğine inandırılmış, gelişi kıyâmet alameti sayılmış ve ölmeden evvel herkesin o'na iman edeceği inancı yaygınlaştırılmıştır.
Yahûdi ve Hristiyanlar, Îsâ peygamberin beşikte konuştuğunu reddetmekte ve şu görüşleri ileri sürmektedirler:
Eğer bu olay gerçekten meydana gelseydi, çok ilginç ve etkileyici olması sebebiyle tevatür şeklinde yayılır ve hiç unutulmazdı. Hâlbuki böyle bir olay hiç duyulmamıştır ve Hristiyanların en fanatiklerinde bile böyle bir inanç oluşmamıştır. Ayrıca Yahûdilerin o dönemde Îsâ'ya düşman oldukları târihî bir gerçektir. Nitekim Îsâ elçiliğini ilân edince o'nu öldürmeye uğraşmışlardır. Eğer Îsâ beşikte konuşmuş ve peygamberliğini ilân etmiş olsaydı, Yahûdiler o'nu daha o zaman ortadan kaldırırlardı.
Biz bu görüşü daha evvel, “Îsâ peygamberin beşikte konuşma mucizesine inanmayanların bu düşünceleri ilk bakışta mantıklı gibi görünse de, o günün bağnaz Yahûdilerinin zina ile suçladıkları Meryem'i neden recm etmediklerinin cevabını açıklamaya yetmemektedir. Bize göre, İsrâîloğulları'nın recm etme girişiminden Meryem'i ancak böyle bir mucize kurtarmış olabilir” mantığıyla reddetmiştik. Fakat daha sonraki araştırmalarımız neticesinde böyle bir olayın vâki olmadığı kanaatine ulaşmış ve bunun delillerini de yukarıda zikretmiş bulunuyoruz.
Bu paragrafta Îsâ'nın İsrâîloğulları'na, Ölüleri Allah'ın izniyle diriltirim diyeceği, Îsâ doğmadan evvel Meryem'e bildirilmiştir. Burada Îsâ'nın ölüleri diriltmesi, hakiki anlamda anlaşılarak bu konuda birçok menkıbe ortaya atılmıştır. Bunlardan bazıları şöyledir:
Çevredekiler bunu görünce Îsâ'ya, “Sen, ölümünün üzerinde fazla zaman geçmemiş kimseleri diriltiyorsun. Belki de bunlar ölmemişlerdi, geçici bir sekteye yakalanmışlardı. O bakımdan sen bize Hz. Nûh'un oğlu Sâm'ı dirilt” dediler. Îsâ onlara, “Bana onun kabrini gösterin” dedi. Daha sonra Hz. Îsâ ve o'nunla birlikte bir topluluk yola koyuldular. Nihâyet onun kabrinin yanına vardılar. Hz. Îsâ Yüce Allah'a dua etti, o da kabrinden saçları ağarmış olarak çıktı. Hz. Îsâ ona, “Sizin döneminizde saç ağarması diye bir şey yoktu. Nasıl oldu da saçların ağardı?” diye sorunca, “Ey Allah'ın rûhu!” dedi, “Sen beni çağırınca ben, ‘Allah'ın rûhuna icâbet et’ diyen bir ses işitim. Kıyâmetin koptuğunu zannettim, işte bunun dehşetinden olacak saçlarım ağardı.” Hz. Îsâ ona, rûhun nasıl kabzedildiğini sordu, şu cevabı verdi: “Ey Allah'ın rûhu! Rûhun kabzedilmesinin acısı hançeremden gitmiş değildir.”
Oysa ölümünün üzerinden 4.000 yıldan fazla bir zaman geçmişti. Çevresindekilere de, “Onu tasdik edin, bu bir peygamberdir” dedi. Bir kısmı Hz. Îsâ'ya iman etti, bir kısmı da o'nu yalanlayarak, “Bu bir büyüdür” dedi.
Kelbî, Hz. Îsâ'nın ölüleri, “Tâ-Hâyy, yâ Kayyûm!..” diyerek dirilttiğini; dostu olan Azer'i böylece dirilttiğini, Sâm ibn Nûh'u kabrinden çağırdığını, onun da diri olarak kabrinden çıktığını, sonra bir ihtiyarın, o anda ölmüş olan oğluna uğradığını, o'nun hemen Allah'a duâ ettiğini, onun da diri olarak tabutundan çıkıp, çoluk çocuğunun yanına döndüğünü söylemiştir.
Kur’ân'ın birçok âyetinde, “ölü” ifadesi, gerçek ölü anlamında değil, “yaşayan ölü” [manevî açıdan ölü] anlamında kullanılmıştır:
Şüphesiz ki sen, ölülere dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçtıkları zaman sağırlara da çağrıyı işittiremezsin. (Neml/80)
Ölüler ve diriler de eşit olmaz. Şüphesiz Allah, her dilediğine/dileyene işittirir. Sen ise kabirlerdeki kişilere işittiren biri değilsin. (Fâtır/22)
Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nûr verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamayanın durumu gibi midir? İşte, kâfirlere yapmakta oldukları böyle ‘süslü ve çekici’ gösterilmiştir. (En‘âm/122)
Bu âyetlerdeki “ölü” ifadesi, rahatlıkla anlaşılabileceği gibi, manevî açıdan ölü; şirke ve küfre batmış, akıl ve vicdanını yitirmiş kimseler için kullanılmıştır.
Bu arada Kur’ân'ın bu ölüleri diriltmek için gönderildiği ve rûh olduğu da hatırlanmalıdır:
İşte böylece Biz sana da Kendi emrimizden/Kendi işimizden olan rûhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nûr/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola; göklerde ve yerde bulunanlar Kendisi için olan o Allah'ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın bütün işler yalnız Allah'a döner. (Şûrâ/52-53)
Bu bilgilerden sonra şimdi şu âyete dikkat edelim:
Ey iman etmiş kimseler! O [Elçi], sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah'a ve Elçi'ye icâbet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinkes O'nun huzurunda toplanacaksınız. (Enfâl/24)
Demek oluyor ki Îsâ peygamberin getirdiği, topluma ulaştırdığı vahiyler de manevî hayatın kaynağı olup manen ölü olan insanların dirilmelerini temin etmiştir.

KUŞ YARATMA 

Kuş yaratmanın doğru anlaşılabilmesi için, “halq” fiilinin anlamının doğru bir şekilde tesbit edilmesi gerekir:
خلق [halq]sözcüğünün esas anlamı, “takdir”dir [ayarlama, ölçülendirme, biçimlendirmedir].Arap dilinde, “örneksiz olarak, taklit olmayarak yapmak”tır. Ebû Bekr ibn el-Enbari, “Halq sözcüğü Arap dilinde, ‘inşa ve takdir’ anlamlarında olmak üzere iki vecihte kullanılır” der.
Halq fiili Kur’ân'da (örneğin Bakara/21, 29; Fecr/8; Mü’minûn/14; Şu‘arâ/137; Ankebût/17; Sâd/7), “takdir etme, biçimlendirme, ayarlama, şekil verme, uydurma” anlamlarında kullanılmıştır.
Şu iki âyet,  خلَق [halq] fiilinin “takdir” anlamında olduğunu kabule yetecektir:
Hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu Îsâ! Senin üzerinde ve annenin üzerinde olan nimetimi hatırla! Hani Ben seni rûhu'l-kudüs ile desteklemiştim. Yüksek mevkide biri olarak ve yetişkin biri olarak insanlarla konuşuyordun. Hani sana kitabı, hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri], Tevrât'ı ve İncîl'i öğretmiştim. Hani Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun ve üflüyordun, o da Benim iznimle kuş oluveriyordu. Anadan doğma kör olanı ve alaca hastalığına yakalanmış kimseyi iznimle iyileştiriyordun. Yine Benim iznimle ölüleri çıkarıyordun. Ve hani İsrâîloğulları'na apaçık mucizelerle geldiğin ve onlardan inkâr edenlerin, “Bu ancak apaçık bir sihirdir” dedikleri zaman seni onlardan korumuştum.” (Mâide/110)
Âd kavmine, sütunların sahibi İrem'e –ki, beldeler içinde bir benzeri yaratılmamıştı,– vâdilerde kayaları kesen Semûd kavmine, o kazıkların sahibi Firavun'a Rabbinin ne yaptığını görmedin mi? Onlar ki, o ülkelerde azıtmışlardı. Dolayısıyla da oralarda bozgunculuğu çoğaltmışlardı. Onun için de Rabbin üzerlerine azap kamçısı yağdırdı. (Fecr/6-13)
Bu açıklamalardan sonra âyetteki, Ben, çamurdan kuş görünümünde bir şey yapar, ona üflerim de Allah'ın izniyle o kuş oluverir ifadesini, Îsâ peygamberin topraktan bir nesne tasarlayıp, bunu hava basıncı ile uçurduğu anlaşılmaktadır. Bu iş, o güne göre bir mucizedir.
Îsâ'nın, “Allah'ın izniyle” demesi, o'nun ilâh olduğu yanılgısını ortadan kaldırmak içindir.

Âyetteki, Evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Eğer inananlarsanız bunda sizin için kesinlikle bir mucize vardır ifadesi de, Allah'ın ona ğaybî bilgiler vererek mucize ızhar ettirdiğini ifade etmektedir.Âyetteki, Size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim ifadesi ise, Yahûdilerin kendi kendine haramlaştırdığı şeyleri ortadan kaldıracağını, işin doğrusunu ortaya koyacağını ifade etmektedir. Bu iki açıdan ele alınabilir:
• Dikkat edilirse Îsâ burada, Size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim” demiş, “Tevrât'ta size yasaklanmış olanların bir kısmını serbest edeceğim” dememiştir. Bu demektir ki, haramlaştırılan şeyler İsrâîloğulları'nın ileri gelenlerinin haramlaştırdığı şeylerdir. Burada Tevrât'tın bazı hükümlerinin kaldırılması söz konusu değildir.
• Normalde haram olmamasına rağmen İsrâîloğulları'na ceza olsun diye konulmuş yasakların bulunduğu da bir gerçektir. Îsâ peygamber vasıtasıyla bu cezalar ortadan kaldırılmıştır.
Kesinlikle, inkâr etmekle emrolundukları tâğûtu aralarında hakem yapmak isteyerek kendilerinin, sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri süren şu kişileri görmedin mi? Şeytan da onları uzak [geri dönülmez] bir sapıklıkla sapıttırmak istiyor. (Nisâ/160)
Bu konu Îsâ peygamberin hayatını anlatan kaynaklarda ifade edildiğine göre, Îsâ, İncîl'de yer alan Tevrât hükümlerini tasdik etmiş, gerisini toz-kir kabul edip atmıştır:
Kutsal Yasa'yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim.
Bundan sonra Îsâ halka ve öğrencilerine şöyle seslendi: “Din bilginleri ve Ferisiler Mûsâ'nın kürsüsünde otururlar. Bu nedenle size söylediklerinin tümünü yapın ve yerine getirin, ama onların yaptıklarını yapmayın. Çünkü söyledikleri şeyleri kendileri yapmazlar. Ağır ve taşınması güç yükleri bağlayıp başkalarının omuzlarına koyarlar da, kendileri bu yükleri taşımak için parmaklarını bile kıpırdatmak istemezler. Yaptıklarının tümünü gösteriş için yaparlar. Örneğin, muskalarını büyük, giysilerinin püsküllerini uzun yaparlar. Şölenlerde baş köşeye, havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selâmlanmaktan ve insanların kendilerini ‘Rabbî’ diye çağırmalarından zevk duyarlar.”
Allah, Rasûlullah aracılığı ile de Yahûdilerin kendilerine haram kıldıkları ve onlara konulmuş cezaları kaldırmıştır:
Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrât ve İncîl'de yazılmış bulacakları o Ümmî Peygamber, o Elçi'ye uyarlar. O hâlde, o'na iman eden, o'na kuvvetle saygı gösteren, o'na yardımcı olan ve o'nun ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (A‘râf/157)
47.      O [Meryem], “Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim için çocuk nasıl olur?” dedi. O [Allah], “Öyledir! Allah dilediği şeyi yaratır; O, bir işe karar verdiği zaman onun için “Ol!” der, o da hemen olur” dedi.
Bu âyet, anlam itibariyle buraya uygun olduğundan burada tertip ettik.
Meryem, Ey Meryem! Allah seni, kendisinden bir kelimeyle müjdeliyor. Onun adı, Meryem oğlu Îsâ Mesih'tir mesajını alınca şaşırmış, Rabbim! Bana bir beşer dokunmamışken benim için çocuk nasıl olur? diye sormuş, Allah da, Öyledir! Allah dilediği şeyi yaratır; O, bir işe karar verdiği zaman onun için ‘Ol!’ der, o da hemen olur cevabını vermiştir.
Bu olay, Meryem sûresi'nde şöyle nakledilmişti:
O [elçi/Zekeriyyâ], “Ben sadece, sana tertemiz bir delikanlı bağışlamam/bağışlamak için, Rabbinin elçisiyim” dedi. O [Meryem], “Benim nasıl delikanlım olabilir? Bana hiç bir beşer dokunmamıştır. Ben bir bağî [iffetsiz biri] de değilim” dedi. O [Elçi], “Öyledir! Rabbin buyurdu ki: Bu [babasız çocuk vermek], Bana pek kolaydır. Hem Biz o'nu nezdimizden insanlara bir mucize ve rahmet kılacağız.” Ve o gerçekleştirilmiş bir iş oldu. Sonunda o [Meryem], ona [delikanlıya] gebe kaldı. Sonra da onunla uzak bir yere çekildi. (Meryem/19-22) H.Yılmaz

Bu, Hz. İsa'nın, halkının çoğunluğundan ve özellikle Ferisîlerden gelen bir muhalefet ile karşılaştığı daha sonraki döneme aittir.Havâriyyûn (tekili: havârî) Kur’an'da Hz. İsa'nın bağlıları için kullanılan bir ünvandır. Bu terime (“beyazlık” anlamına gelen havar'dan türetilmiştir) birçok müfessir tarafından, “yıkayarak elbisesini beyazlatan kişi”den (çünkü, rivayete göre, Hz. İsa'nın müritlerinden bazısının işi buydu) “beyaz elbiseler giyen kişi”ye veya “kalbi beyaz (yani, temiz) olan kişi”ye (karş. Taberî, Râzî, İbni Kesîr) kadar değişen birçok anlam verilmiştir. Ancak kuvvetle muhtemeldir ki havârî terimi, Hz. İsa zamanında ve belki o'nun da mensubu bulunduğu Filistin'de yaşayan dinî bir Yahudi grubu olan Essene Kardeşliği'ne mensubiyeti göstermek için kullanılmıştır -ve son zamanlarda keşfedilen Ölü Deniz Kitabeleri'nin sağladığı deliller de bu görüşü desteklemektedir. Essenîler, ahlakî safiyet sahibi olma ve fedakarca davranma gereğini vurgulamaları ile temayüz etmişlerdi ve inançlarının zahirî bir işareti olarak daima beyaz elbiseler giyerlerdi. Bu, onlara neden bu adın verildiğini tatmin edici şekilde açıklamaktadır. Hz. Peygamber'in, bir defasında, “Her peygamberin havârîleri vardır” (Buhârî ve Müslim) demiş olduğu gerçeği, yukarıdaki görüş ile çelişmez. Çünkü o, bu terimi mecazî anlamda, Hz. İsa'nın “Allah yolundaki yardımcıları”nı kasdederek kullanmıştır. M.Esed                                         Arapça "havâri" kelimesi hemen hemen "ensar" kelimesi ile eş anlamlıdır. Kitab-ı Mukaddes'te bunlar "şakird" bazı yerlerde "ra-sûl" olarak adlandırıldılar. Hz. İsa (a.s.) diğer insanlara mesaj ulaştırmak gayesiyle onları görevlendirmiş, bu nedenle onlara bu ad verilmiştir; Allah onları kendi elçileri (apostles) olarak seçtiği için değil.
İslâm'ın ikamesine yardımcı olan kişiler Allah'ın yardımcıları olarak isimlendirilirler. Allah insanlara serbest irade vermiştir. İnsan ister isyan eder, ister itaat eder. Ancak ikna yoluyla insana itaat yolu açık bırakılmıştır. Çünkü O, serbestlik bahşettiği alanlarda insanlara isteklerini zorla kabul ettirmez. Bilâkis nasihat ve muhakeme yoluyla kabul ettirmek ister. İnsanları tavsiye ve nasihatla doğru yola ulaştırmak Allah'ın işi olduğundan Allah, İslâm'ı yaymak için güçlerinin son noktasına kadar çabalayanları "yardımcıları ve dostları" olarak adlandırır. Gerçekte bu, bir kulun ulaşabileceği en üst derecedir. Çünkü namaz kılarken, oruç tutarken ve bu gibi diğer ibadetleri yaparken insanın konumu sadece kul olmaktır. Fakat o, Allah'ın dininin yayılmasına çalıştığında, Allah'ın "dostu ve yardımcısı" olma gibi eşsiz ve yüce bir konuma yükselmektedir. Bu da bir insanın bu dünyada ruhî yücelme ile kazanabileceği en yüksek makamdır. Mevdudi

Lafzen, “bizi ... ile yaz” veya “... ile kaydet”. Ancak unutulmamalıdır ki ketebe fiili, aynı zamanda, “bir araya getirdi” veya “birbirine çekti” anlamına gelmektedir. Bu yüzden, kâtibeh ismi, bir araya gelmiş “bir insan grubu” olarak anlaşılmalıdır. M.Esed

Havarilerin Eylemleri:

Havariler, iki eylem gerçekleştirmişlerdir:

1. Allah'ın indirdiğine inanmak

Allah'ın indirdiğine inanmak, Allah'ın indirdiğinden başkasını dışlamak­ta; yani beşerî din ve felsefelerin iman alanına giremeyeceğini vurgulamak­tadır. İnanılacak tek kitap (vahiy ve mesaj) Allah'ın indirdiğidir. Allah'ın bir­liğine inanmak, mesajının tekliğine inanmaya götürmektedir.

Duanın bu kısmı gönlün eylemi olan imana dikkat çekmekte ve bunun sonsuza uzanan bir süreç olduğunu vurgulamaktadır. Maide/83'te, bu iman­dan önce Allah'ın indirdiğini dinlemek ve gerçeği tanımak eylemlerinin yer aldığı görülür. "Dinlemek, anlamak ve iman etmek" şeklinde formüle edeceğimiz bu eylemler dizisi, sağlam imanın nelere dayandığını açıklamaktadır.

2. Peygambere uymak

Allah'ın indirdiğine inanmak, doğal olarak o mesajı getirene uymayı ge­rektirir. Buradaki uyma, peygambere inanmayı da kapsamaktadır. Bunu şu şekilde kalıba dökebiliriz: Müslüman Allah'a kulluk eder, Allah'ın indirdiği­ne inanır, elçisine tâbi olur. Allah'ın indirdiğine inanıp, peygamberini dışla­mak mümkün değildir.

 Havarilerin Dilekleri:

Havariler, Allah'ın indirdiğine inanmaları ve peygambere uymaları nede­niyle Allah'tan şu dilekte bulunuyorlar:

3. (Bizi şahitlerden yaz).

Havariler indirilene iman ve peygambere olan bağlılıklarını ilan ettikten sonra Allah'tan kendilerini şahitlerden yazmasını istemişlerdir.

Şahitler ifadesiyle kimlerin kasdedildiği ise şu ayetlerden anlaşılmaktadır:  (Allah ile melekler, hak ve adaleti gözeten ilim sahipleri O'ndan başka tanrı olmadığına şahittir). [Âl-i İmran/86]

• İçinde amellerin kaydedildiği illiyyin denen kitabı görecek olan Allah'a yakın kullar. [Mutaffifin/19-21]

•  Şahit olarak gönderilen peygamberler. [Fetih/8]

• Allah'ın nimetlendirdiği kişiler. [Nisa/69]

• Allah adına şahitlik edenler. [Nisa/135]

• Adaleti ayakta tutanlar. [Maide/8]

İşte havariler Allah'tan bunlarla beraber yazılmalarını, onların aralarına dahil edilmelerini istemişlerdir. Havarilerin bu duayı nereden öğrendiklerini de Maide suresinde bulmaktayız:

(Hani havarilere, "Bana ve peygamberime iman edin" diye ilham etmiştim. Onlar da, "İman et­tik, bizim Allah'a teslim olmuş kimseler olduğumuza şahit ol" de­mişlerdi). [Maide/111]

Görüldüğü gibi Allah kendine ve peygamberine inanmalarını ilham ettikten sonra havariler bu duayı yapmışlardır. Duanın alt yapısını Allah'ın ilhamı oluşturmuştur.

Havarilerin duasının Kur'an'da zikredilmesinin sebebi, müslümanlann da aynı şekilde dua etmelerinin öngörülmesidir. Daha ileri bir bakış açısıyla di­yebiliriz ki, bu şekilde dua etmek, evrensel bir öneme ve her çağın insanını ilgilendiren bir boyuta sahiptir. Kişinin geçici ihtiyaçlarını yansıtan dualar kalıcı olamaz; ama bazı dualar evrensel bir nitelik taşır. Havarilerin duası da onlardan biridir. B.Bayraklı

Lafzen, “entrika çevirdiler” -burada Yahudiler arasında Hz. İsa'yı bir peygamber olarak kabul etmeyi reddeden ve o'nu yok etmeye çalışan kimselere işaret edilmektedir. M.Esed

Lafzan tam mânâ böyledir. Fakat Allah'a tuzak kurmak isnâd edilemez. O, kendisine hîle yapanların hîlelerini boşa çıkaran, onlara istediği takdirde zarar vermesini iyi bilendir. Kim O'na tuzak kurmak isterse, Allah onun tuzağını alt üst eder, kurduğu tuzağı başına geçirir. S.Ateş

İnanmayanlar Kimlerdir?

1. İnanmayanlar

Ayetteki inanmayanlar ifadesiyle Keşşaf, Hazin ve Nesefi'ye göre, İsrailoğullar'nın kafirleri, İbn Abbas ve Kadı Beydavi'ye göre yahudilerin kafir­leri kasdedilmiştir ki netice itibariyle aynı kimselerdir.

İsa'ya Kurulan Tuzak:

2. (İsa'ya tuzak kurdular).

Hz. İsa'ya nasıl tuzak kurduklarım ele almadan önce, ayette geçen (mekr) kelimesinin açıklanması gerekir: Yüklem halinde mekr aldatmak, ya­lan söylemek, saptırmak, hile yapmak, dolandırmak, oyun yapmak, isim ha­linde şeytan, hilekar, desise, kurnazlık, oyun, manalarına gelmektedir. Razi bu ayetin tefsirinde, kelimenin asıl manasının, gizlice ve karanlıkta fesat çıkarmaya çalışmak, bir şeyin toplanması ve sağlam yapılması olduğunu ifade etmiştir. Kur'an'da bu kelimenin çeşitli ayetlerde, farklı manalarına şahit olu­yoruz.

Mekr Kelimesinin Kur'an'daki Kullanımları:

1) Düzen

Ra'd suresinde mekr, kötü, zındıkça düzen anlamına gelmektedir:

(Bunlardan önce ya­şayanlar da zındıkça düzenler tasarladılar, fakat en ince ve mahira-ne düzen bütünüyle -herkesin neyi hak ettiğini bilen- Allah'a aittir, nitekim inkarcılar geleceğin kime ait olduğunu yakında görüp öğre­necekler). [Ra'd/42]

Ayetin birinci bölümünde yar alan düzen, kafirlerin kurduğu kötü ve zın­dıkça düzeni ifade ederken, ikinci bölümünde -Allah ile ilgili olduğundan-mahirane veya ince düzen anlamına gelmektedir.

2) Hile

(Onlardan önce gelip geçenler de bir takım hileler kur­muşlardı). [Nahl/26]

Yusuf/102'de de, Hz. Yusuf a karşı kardeşlerinin düzenlediği palana, 'hi­le' manası verilebilir.

3) Tuzak

(Firavun, "Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi?" dedi. Bakın bu sizin yaptığınız sinsice ha­zırlanmış bir tuzak). [A'raf/123]

Aynı şekilde Neml/50, Mü'min/45, Nuh/22, Enfal/30'da da tuzak anlamı­na gelmektedir.

A'raf/123'te Firavun tarafından, yandaşlarından beklemediği bir davranış tuzak olarak değerlendirilmektedir. Peygamberlere karşı düzenlenen entrika­ların bir beklenti tarafı olduğu için başka manalar vermek mümkündür.

4) Oyun

(Onlar yine de, çürük ve asılsız tasarımlara da­yanan oyunlarını oynamaya devam etmekteler; oysa onların bütün oyunları, bütün düzenleri Allah'ın bilgisi içindedir). [İbrahim/46]

Ayette kendilerine tarihi olgular anlatılarak doğru yola girmeleri istenen­lerin, bu uyarıya uymamalarına ve toplumda bozgunculuk çıkarmak için asıl­sız, kötü ve zararlı oyunlar oynamalarına dikkat çekilmektedir.

5) Plan

Nahl suresinde, kötülük kavramıyla beraber zikredilen yüklem hali, kötü planlar kurmak anlamına gelmektedir:

 (Peki öyleyse, şu kötü planlan yapan kimseler...) [Nahl/45]

"Kötü düzenler kuranlar" manası da verilebilirse de, 'plan' anlamı daha uygun düşmektedir.

6) Tasan

(Ve ne zaman kendile­rine darlık dokunduktan sonra insanlara rahmetimizden biraz tattırsak, hemen ayetlerimiz hakkında asılsız iddialar tasarlamaya başlarlar. De ki: "İnce tasarımda, Allah sizden daha tezdir. Dikkat edin! Bizim elçi­lerimiz tasarlayıp durduğunuz her şeyi kaydediyorlar"). [Yunus/21]

Bu ayette tasarlamak, planlamak anlamına gelmektedir. Allah'ın ayetleri­ne karşı olunca, asılsız iddialarda bulunmayı, asılsız iddialar ileri sürmeyi; Allah için kullanılınca karşıt tasanmlarda bulunmayı ifade etmektedir.

7) Entrika

En'am suresinde "hile ve entrika" anlamına gelmektedir:

(Ve işte böylece her ülke­nin önde gelenlerini, hile ve entrika peşinde koşan suçlular durumu­na sokanz, ama çevirdikleri entrikalar yalnız kendi aleyhlerine olur ve onu da anlamazlar). [En'am/123]

8) Dedikodu

Yusuf suresinde, kötü konuşma (dedikodu) manasını ifade etmektedir: (Kadınlann bu kötü konuşmalanm işitince...) [Yûsuf/31]

Şehirdeki kadınların, Aziz'in karısı hakkındaki dedikoduları mekr kelime­siyle ifade edilmiştir.

Şimdi Hz. İsa'ya nasıl tuzak kurmaya çalıştıklarını ele alabiliriz: İlk önce Hz. İsa'yı öldürmek için tuzak kurmuşlardı. Bu tuzağa Nisa suresinde işaret edilmektedir:

(Ve Allah elçisi Meryem oğlu İsa'yı öldürdük demeleri yüzünden...) [Nisa/157]

Ayetin devamında, Allah'ın onların bu tuzağını boşa çıkardığı ve onu öl-düremedikleri beyan edilmektedir. Yahudilerin, "Meryem oğlu İsa'yı öldür­dük" demeleri, dedikodudan başka birşey değildir.

Yahudilerin Hz. İsa hakkında şüpheye düşmeleri de, onların bir hilesiydi. Meryem suresinde şöyle buyuruluyor:

(İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğ­lu İsa, hak söz olarak budur). [Meryem/34]

Hz. İsa'nın doğumu konusunda ortaya attıkları şüpheler, onların mekrini ifade etmektedir. Bu anlamda mekr, dedikodu ve kötü laflar uydurmak anla­mına gelmektedir:

(Meryem'e büyük bir iftira atmalarından...) [Nisa/156]

Annesine attıkları iftiralar, Hz. İsa'ya şüphe olarak yansıyor veya şüpheye

dönüşüyordu. Hz. İsa'nın gayr-i meşru olduğunu iddia etmeleri de bir mekr'dir.

Hz. İsa hakkında ihtilafa düşmeleri:

(Fakat aralarından çıkan gruplar farklı görüşler sa­vunmaya başladılar). [Zuhruf/65]

(Sonra gruplar kendi aralarında ayrılığa düştüler). [Meryem/37]

Hz. İsa hakkında ayrılığa düşenlerin bir kısmı ona Allah'ın oğlu dediler [Meryem/35, Tevbe/30].

Bazıları onu gayr-i meşru bir çocuk olarak görürken, bazıları da Allah'ın oğlu olarak görüyorlardı [Meryem/27-29]. İşte Âl-i İmran/54 ayeti, bu sahte iddiaları onların uydurduğuna işaret etmektedir.

3. (Allah onların tuzaklarını bozdu).

Hz. İsa'yı öldürmek üzere kurdukları tuzağı Allah boşa çıkardı. Allah'ın mekr yapması, kurulan tuzakları boşa çıkarması, yapılan teşebbüsleri akamete uğrat-masıdır.  (Onlara öyle zannettirildi/Sadece onlara öyle olmuş gibi göründü) [Nisa/157] ifadesi, onların tuzağının nasıl boşa çıkarıldığına işaret etmektedir.

(Hayır, Allah onu kendi katına yüceltti) [Nisa/158] ifadesi ise, Al­lah'ın İsa'yı onların entrikasından kurtardığını ve İsa'nın tabii bir ölümle öldüğü­nü ifade etmektedir. Âl-i İmran/55'de açıklanacağı gibi, Hz. İsa öldükten sonra Allah onu kendisine yüceltmiştir. Nisa/l 58'de bu yüceltme, Allah'ın İsa'yı kur­tarması veya onların tuzaklarını boşa çıkarması olarak takdim edilmektedir.

4. (Allah, tuzak kuranların tümünün üstündedir).

Allah Teala, yolunu tıkamak isteyen, arzularına ters düştüğü için gönderdi­ği vahye karşı koyan ve bu olumsuz tepkilerini eyleme dönüştürmek isteyen­lerin teşebbüsünü boşa çıkarmak için müdahalelerde bulunmuştur. Peygam­berler tarihinde bu müdahele çeşitli şekillerde görülmektedir. Nuh tufanı, Hz. İbrahim'in atıldığı ateşin söndürülmesi, Firavun'un denizde boğulması gibi olaylar, hakikate karşı kurulan tuzakların boşa çıkarılmasının örnekleridir.

Bu olaylar, Allah'ın her zaman tuzak kuranların üstünde olduğunu ve on­ları mağlup ettiğini göstermektedir. Hak ile batılın çatışması kıyamete kadar devam edecek, hakikati savunanlara karşı her zaman tuzak kurulacak ve Al­lah kurulan tuzakları bozacaktır.

Hakkı savunan ve Allah'ın dininin ayakta kalması için gayret gösteren kim­selerin, karşılaştıkları tuzaklardan, engellerden, hile ve düzenlerden yılmama-lan için Allah moral vermekte ve onların yanında olduğunu bildirmektedir. B.Bayraklı

Bu, Hz. İsa'ya saygı gösterenlere (yani, o'nu “Allah'ın oğlu” olarak gören Hristiyanlar ile bir peygamber olarak kabul eden Müslümanlara) olduğu kadar o'nu tamamen reddedenlere de işaret eder. Allah'ın, Hz. İsa'ya, “Seni katıma yücelteceğim” vaadi ile ilgili olarak bkz. sure 4, not 172. M.Esed 

Hz. İsa 50. Ayetin bildirdiğine göre, Tevratı onaylamak ve düzeltmek için, Allahın bir elçisi olduğunu söylediği için, Yahudi din adamları onu, konuşturmayıp öldürmek istediler.Bu Kuran ayetinde de belirtildiğine göre, Allah Hz. İsayı suikastçı ve işkenceci Yahudilerin elinden kurtarmış, sonra da her insan gibi, İsayı bir daha geri dönmeyecek şekilde vefat ettirmiştir.Bu sefer roller değişti. Allah Hz. Muhammede bu surenin 3. Ayetinde “Tevrat ve İncili onaylamak ve düzeltmek için, sana bu Kuranı, gerçek olarak indirdik, diyor. Ama Yahudi din adamlarının Hz. İsaya gösterdiği tepkinin aynısını, bu sefer din adamları, Hz. Muhammede karşı gösterdiler. İşin en çarpıcı yanı da, Hıristiyanların, İsa’nın kıyamet yaklaştığı zaman tekrar geleceğine dair inancına, bu Kuran ayetine rağmen bazı Müslüman din adamları da katılırlar. Allahın elçileri tarafından bildirilen buyruklarını değil de, elçilere atfen uydurulan rivayetleri din zannedenler aynı noktada birleşirler. M.Sağ

Arapça metindeki "müteveffi" kelimesi, "teslim almak" ve "can almak" anlamlarına gelen 'teveffa" kelimesinden gelir; fakat burada mecazî anlamda kulanılmıştır. Burada "görevden alma" anlamına
gelmektedir. Allah, Hz. İsa'yı (a.s) geri çağırmıştır; çünkü İsrailoğulları getirdiği apaçık ayetlere rağmen Onu reddetmişlerdir. Onlar yüzyıllardan beri Allah'a isyan ediyorlar ve onlara yapılan çeşitli uyarı ve nasihatlara rağmen millî karakterleri yavaş yavaş bozuluyordu. Arka arkaya birçok peygamberi öldürmüşler ve o denli küstah olmuşlardı ki, onları doğru yola çağıran her adamın kanına giriyorlardı. Onlara son bir şans vermek için Allah, Hz. İsa (a.s) ve Hz. Yahya (a.s) peygamberleri aynı dönemde topluluklarına gönderdi.
Bu peygamberler kendilerinin Allah tarafından gönderildiğine delalet eden öylesine açık ayetlerle gelmişlerdi ki, onları Ancak Hakk'a karşı önyargılı, gözü kapalı ve doğru yoldan sapmış kişiler reddedebilirdi. İsrailoğulları bu son şanslarını da kaybettiler. Çünkü onlar daveti reddetmekle kalmayıp bir rakkasenin (dansöz) isteği üzerine Hz. Yahya (a.s) gibi büyük bir peygamberin başını kestiler. Yine onlardan Ferisîler ve Hâkimler komplo hazırladılar ve Hz. İsa'yı (a.s.) Roma hükümeti tarafından bir şans daha verilmesine değmeyecek kadar inatçı olduklarını ispatlamış oldular. Bu nedenle Allah Hz. İsa'yı (a.s) geri çağırdı ve İsrailoğulları'na, kıyamet gününe kadar rezil ve aşağı bir hayatı lâyık gördü.
Bütün bu bölümün, Hıristiyanların Hz. İsa'nın (a.s) ilâhlığı ile ilgili sapık görüşünü reddetmek ve düzeltmek üzere indirildiğini akılda tutmak faydalı olacaktır. Bu inancın Hıristiyanlar arasında geçerli olmasının üç nedeni vardır:
1
) Hz. İsa'nın (a.s) mucizevî doğumu,
2) O'nun görülüp algılanabilen mucizeleri,
3) O'nun göğe yükselişi, ki bu konuda onların kitapları çok açık ifadeler kullanır. Kur'an, birinci maddeyi onaylar ve bunun, yani Hz. İsa'nın (a.s) babasız dünyaya gelişinin sadece Allah'ın sonsuz gücünü gösteren bir mucize olduğunu belirtir. O, istediği kimseyi istediği şekilde yaratabilir. Bu nedenle Hz. İsa'nın (a.s) mucizevi doğumu, Onu ilahlığa ortak kabul etmeye neden oluşturmaz.
Kur'an, ikinci maddeyi de onaylar, hatta Hz. İsa'nın (a.) bütün bu mucizeleri, Allah'ın bir kulu olarak gösterdiği ve O'nun otoritesinden bağımsız olarak değil, bilakis O'nun izniyle yaptığı gerçeği vurgulanır. O halde Hz. İsa'nın (a.s.) ilâhlığa ortak olduğu sonucuna varmak yanlıştır.
Şimdi de üçüncü maddeyi ele alalım. Eğer Hıristiyanların "göğe yükseliş" inancı tamamen temelsiz olsaydı, bu inanç, onların tapındığı ve "Allah'ın oğlu" dedikleri kişinin yıllarca önce öldüğü ve toprak olduğu, eğer tam tatmin olmak istenirse şu şu yerde mezarının görülebileceği öne sürülerek kolayca reddedilebilirdi. Fakat Kur'an bunu açık bir şekilde ifade etmiyor. Diğer taraftan Kur'an sadece O'nun "yükselişi"ni ima eden açık ifadeler kullanmakla kalmaz, Hz. İsa'nın (a.s) çarmıha gerildiği fikrini de tamamen reddeder. Kur'an'a göre, son nefesinde "Eli, Eli, lama sabahehtani?" diye bağıran ve çarmıha gerilen kişi kesinlikle Mesih değildi. Çünkü çarmıha germe işlemi meydana gelmeden önce Allah, Mesih'i kendisine yükseltmiştir.
O halde şu açıktır ki, bu ayetlerde Hz. İsa'nın (a.s) öldüğünü ispatlamaya çalışanlar gerçekte Allah'ın kendisini açık ve belirli bir şekilde ifade edemediğini göstermeye çalışmaktadırlar. (Allah bizi böyle bir düşünceden korusun.!)
"O'nu inkâr edenler", Hz. İsa (a.s) tarafından Hakk'ı kabul etmeye çağrılan Yahudilerdir. "O'na uyanlar" ise gerçekte sadece müslümanlardır; fakat Ona inananların hepsini kasdettiği de söylenebilir. O zaman samimi Hıristiyanlar da bu gruba dahil olur. Mevdudi 

HZ. İSA GELECEK Mİ? 

İsa aleyhi selamın kıyamete yakın bir zamanda tekrar dünyaya ineceği söyleniyor. Hz. İsa gökten mi inecek yoksa onun ruhu yeryüzünde bir insanda mı belirecek?Kur’anı kerime göre İsa A.S. Canlı değildir, Allah onun canını almıştır:                                                                                                                                                    “Allah Teâlâ buyurmuştur ki: Ey İsa, seni vefat ettireceğim, seni kendime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim.  ”Al-i İmran – 55 “ 

İsa derki: Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim. Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin.” Maide- 117 

başka bir ayette ise Allah, peygamberi İsa’yı Yahudilerin elinden kurtardığını bildirmiştir. Çünkü onlar onu çarmıha germek istiyorlardı.

“Ve Allah elçisi Meryem oğlu İsa’yı öldürdük demeleri yüzünden. Hâlbuki onlar onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilafa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışında hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilakis Allah onu katına yükseltmiştir. Allah büyük izzet ve hüküm sahibidir.” Nisa – 157,158

İslam âlimlerinin birçoğu bu ayetteki  “Allah onu kendi katına yükseltmiştir” ifadesine bakarak İsa as. In ölmediğini ileri sürmüşlerdir. Onlara göre Allah, onu kudretiyle manevi semalardaki hususi mevkiine kaldırmış, kıyametten önce tekrar dünyaya gönderecektir. Hâlbuki yukarıda verilen ilk iki ayette Allah, İsa’ nın öldüğünü açık bir şekilde bildirmiştir. Ayrıca ilk ayette de; “seni kendime yükselteceğim “ ifadesi, “seni vefat ettireceğim ve seni kendime yükselteceğim.” Bu Ayetten anlaşıldığı gibi Allah, eceli gelince İsa aleyhi selamı vefat ettirmiş ve onun ruhunu kendi katına almıştır.

İsa as. Kıyametten önce tekrar dünyaya geleceğini bildiren hadisler bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi şöyledir:“Ruhum yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, Meryemin oğlu İsa, adil bir hakem olarak aranıza inecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak, İslam’dan başka şeyi kabul etmeyecektir. Mal o kadar çok olacak ki, kimse dönüp de bakmayacaktır. Fakat bir secde, dünya ve dünyadaki her şeyden daha hayırlı olacaktır.” 

Bu ve bunun gibi hadisler incelendiğinde hepsinin ana teması şudur: İsa ve Mehdi gelecek, sıkıntı ve buhran içinde bocalayan Müslümanları kurtaracaktır. Hatta başka bir hadiste: “Su kabı su ile dolduğu gibi, yeryüzü barışla dolacaktır. Din birliği de olacak, artık Allah’tan başkasına tapılmayacaktır” ifadesi geçmektedir. 

Dikkat edilirse, İsa as. Dünyaya tekrar geldiğinde yapacağı söylenen domuzu öldürme, haçı kırma, gayrı Müslimlerden alınan cizyeyi kaldırma, herkesi Müslüman yapma gibi şeylerin tek bir örneği dahi Kur’an da yoktur. Onların görevi sadece tebliğdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur. “Peygambere düşen sadece tebliğdir.” Maide-99 

 “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. Sen insanlara, inanıncaya kadar baskı mı yapacaksın?” Yunus-99

“Dinde zorlama olmaz(1), Doğru ile eğri birbirinden iyice ayrılmıştır. Herkim azgınları tanımaz (2), Allah’a inanırsa, en sağlam kulpa yapışmış olur. Onun kopması imkânsızdır. Allah işitir, bilir.” Bakara-256 

Birçok İslam âlimi, bu hadislerin sadece Kütüb-i Site de yer almalarını yeterli görmüşlerdir. Bu eserlerin müelliflerinin ( Buhari, Müslim, Ebu Davut, Nesai, Tirmizi, İbn Mace ) otoriteleri, bu rivayetlerin eleştirilmesinin önünde doğal bir engel oluşturmuştur.

Bu tür hadislerin senetleri sahih olsa bile, bu iddialar metin yönünden Kur’an ile uyuşmamaktadır. Çünkü Allah, Kur’anı Kerim’de peygamberlerin birer müjdeleyici ve uyarıcı olduklarını bildirmektedir.

“Sen sadece bir uyarıcısın. Biz seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Her millet içinde mutlaka bir uyarıcı bulunmuştur.” Fatır -23,24 

 “Eğer yüz çevirirlerse biz seni onların üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen yalnız duyurmaktır.” Şura-48 

 “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın? “Yunus-99 

 İsa as. Kıyametten önce geleceğine inanmak, bir inanç konusu yapılmıştır. Hâlbuki bunu iddia eden âlimler, ahad haberle inanç belirlenemeyeceğini söylerler. İsa’nın geleceği bildirilen hadisler ahad haberlerdir.Sonuç olarak Müslümanların “nasıl olsa İsa gelecek, dünyayı kurtaracak” şeklinde bir beklentiye son vermeleri ve var güçleriyle İslam için çalışmaları gerekmektedir. Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurur:

‘’Bir toplum, kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah, o topluma verdiğini değiştirmez.” Rad- 11

“Bilinsin ki; insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” Necm-39

Dinin özü imandır. İmanın temeli onu içten kabul etmek, yani kalp ile tasdiktir. Kalpteki tasdiki bir o kişi, bir de Allah bilir. Orası insanın en hür olduğu yerdir. Bu sebeple hiç kimse bir inancı kabule veya inkâra zorlanamaz. Zorla ibadet de olmaz. Çünkü ibadet için niyet şarttırNiyetin yeride kalptir; kalpten yapılmayan niyet geçersizdir. Kimseye zorla niyet ettirilemeyeceğinden ibadette yaptırılamaz  A.AZİZ BAYINDIR

Ayetin analizini yaparak Hz. îsa hakkındaki hurafeleri, asılsız iddiaları Kur'an'ın ışığında ele almaya çalışacağız.

A. Hz. İsa Eceliyle mi Öldü?

Kültürümüde Hz. İsa'nın ruh ve bedeniyle Allah katına çıktığı inancı ha­kimdir. Bu inancın doğruluk derecesini -mihenk taşı olan Kur'an'a vurarak-tesbit etmeye çalışalım.

(Ey İsa! Seni vefat ettireceğim).

Ayetin bu kısmı hakkında Razi'nin ve Elmalılı Hamdi Yazır'ın uzun açık­lamalarına bakılabilir. Ancak bu açıklamaların çoğunun Kur'an'a ters düştü­ğü de bir gerçektir. Ayetin bu kısmının eksen kavramı olan {teveffî) ke­limesinin kökü vefa olup sözünü yerine getirmek, birine hakkını tamamen vermek, tam ölçmek, ecel gelip kişinin ölmesi, teveffa kalıbında alınınca, Al­lah'ın kişinin ruhunu alması, öldürmesi manasına gelmektedir. Yaşamak, bir şeyi tam ve noksansız almak manasına da gelen bu kelime Kur'an'da şu ma­nalarda geçmektedir:

Teveffî Kelimesinin Kur'an'daki Manaları:

1. Ahdine vefa göstermek

Necm/37'de {veffâ) kalıbıyla yer alan kelime, güvene layık olmak an­lamına gelmektedir. Bu durumda sözkonusu ibareye, "Her türlü güvene layık olan İbrahim'e" yahut "Ahdinde duran İbrahim'e" manası verilebilir.

2. Hesabını eksiksiz görmek

(Yanında Allah'ı hazır ve nazır olarak bulur; Allah ise, onun hesabını tastamam görür). [Nur/39]

Kelime bu ayette, hesap kelimesiyle az da olsa farklı bir mana kazanmak­tadır.

3. Ödemek

(Dünya hayatını ve onun görke­mini, zenginliğini isteyenlere gelince, onlara bu (hayatta) yapıp et­tiklerinin karşılığını tam olarak ödeyeceğiz ve onlar orada hak ettik­lerinden asla yoksun bırakılmayacaklar). [Hud/15]

Ayetteki (nüveffi) kelimesi, tastamam ödemek anlamına gelmektedir.

4. Ölçmek

(Görmüyor musunuz tartıyı tam tuttum). [Yusuf/59] Hz. Yusuf un, ölçeği tam doldurması  kelimesiyle ifade edilmektedir.

5. Yerine getirmek

Hac suresinde adağını yerine getirme anlamını ifade etmektedir:

(Sonra kirlerini gidersinler; adaklarını yerine ge­tirsinler). [Hac/29]

Vefa emri, nezirle bir araya gelince, adağım yerine getirme anlamını ka­zanmaktadır.

6  Sadık kalmak

(Antlaşmalara sadık kalın) [Maide/1] ifadesinde bu kelime -emir kalıbıyla- antlaşmaların yerine getirilmesi, onlara sadık kalınması anlamına gelmektedir.

7. Alıp götürmek

(Ölüm onları alıp götürünceye kadar...) [Nisa/15] ifadesindeki teveffa kalıbı -özne ölüm olduğunda- ölümün alıp götürmesi anlamına gel­mektedir.

8. Hakkını istemek

(Onlar insanlardan haklarını eksiksiz isterler). [Mutaffifin/2]

 (vefâ) fiili, altı harfli bir yüklem haline gelince, hakkını eksiksiz iste­mek anlamına gelmektedir. Mutaffifler, malı eksiksiz alıp eksik satanlardır.

9. Ölmek

(İçinizden biri ölür...) [Bakara/234] ifadesinde kelime, kişinin ece­li ile ölmesi anlamına gelir.

10. Canını almak

(Melekler, kendi kendilerine zulmeden kimselere -canlarını alırken- soracaklar). [Nisa/97]

Azrail tarafından insanın canını alma anma dikkat çekilen bu ayette vefa fiilinin teveffa kalıbı kullanılmaktadır.

Maide/117 ve Zümer/42'de de aynı anlama gelmektedir. Yorumunu yap­makta olduğumuz Âl-i İmran/55'de de canını almak, öldürmek, vefat ettir­mek manasını ifade etmektedir.

Ahde vefa göstermek, hesabı eksiksiz ödemek, ödeme yapmak, ölçüyü tam yapmak, adağı yerine getirmek, antlaşmaya sadık kalmak, bu eylemler-deki eksiklikleri, yanlışlıklan ortadan kaldıracağı için, onları öldürmektedir. Bu eylemler, zıt eylemleri öldürdükleri için bu manaları almaktadır.

Ahde vefa vefasızlığın, hesabını eksiksiz ödemek eksikliğin, tam ödemek tam ödememenin, ölçüyü tam yapmak ölçüde eksikliğin, adağı yerine getir­mek adağı yerine getirmemenin, antlaşmaya sadakat sadakatsizliğin canını almaktadır. Hud/114 ayetinde belirtildiği üzere, iyi eylemler kötü eylemleri giderir. Demek ki, iyilikler kötülükleri öldürdüğü/yok ettiği için vefat kavra­mı ile ifade edilmektedirler.

Dünyada gurbette olan insanı sılaya yani Rabbine götürdüğü, gurbet ha­yatına son verdiği, hapiste olan ruhu bedenden ayırdığı, ruh-beden ilişkisine son verdiği, bedenden ayırmak suretiyle ruhun önündeki engelleri kaldırdığı, ruh emanetini sahibine iade ettiği için ölüme vefat denmiştir.

Demek ki, Hz. İsa'nın canı Allah tarafından alınmış, yani eceli ile ölmüş­tür. Bunu teyit eden başka ayetler de vardır. îsa, Allah'ın insanlara şirk koş­mayı emredip emretmediğini sorması üzerine şöyle demiştir:

(Ama sen beni vefat ettirince onların koruyucusu yalnız sen oldun). [Maide/117]

Maide/116-117 ayetlerinden, İsa'nın öldüğü ve öldükten sonra sorguya çe­kildiği anlaşılmaktadır. Hatta Allah tarafından vefat ettirildiğini bizzat Hz. İsa söylemektedir.

Bu ayetlerde kullanılan geçmiş zaman kalıbı nedeniyle, sorgu ve cevabın gelecekte olacağını söyleyenler olabilir. Kur'an'da ahiretle ilgili bazı konu­larda geçmiş zaman fiillerinin kullanıldığı doğrudur. Ama Yüce Allah bu ayetlerde, Hz. İsa'nın nasıl cevap verdiğini de beyan etmektedir. Dolayısıyla İsa'nın verdiği cevap, ölümden hemen sonra sorulan sualin cevabıdır.

Yine Hz. İsa şöyle demektedir:

(Bunun içindir ki doğduğum gün, ölece­ğim gün ve dirileceğim gün esenlik banadır). [Meryem /33]

Ayette, hayatının üç dönüm noktası zikredilen İsa'nın, dünyaya tekrar ge­leceğinden, beden ve ruh ile Allah katına çıktığından bahsedilmemekte; do­ğum, ölüm ve ahirette tekrar dirilme anlarına işaret edilmektedir.

Buradaki ölümün, beden ve ruh ile Allah'a yükselip daha sonra dünyaya geldikten sonra gerçekleşeceği de söylenemez; zira Meryem/l 5 'te aynı şey­ler Hz. Yahya için de söylenmektedir:

(Doğduğu gün, öleceği gün ve dirileceği gün ona selam olsun). [Meryem/15]

Doğum, ölüm ve tekrar dirilme olguları Hz. Yahya için de söylendiği hal­de, onun tekrar dünyaya gelmesinden niçin bahsedilmemektedir? Seni vefat ettireceğim [Âl-i İmran/55], Beni vefat ettirince... [Maide/117] ve Doğduğum gün, öleceğim gün ve tekrar dirileceğim gün... [Meryem/33] ifadeleri, Hz. İsa'nın öldüğüne delil teşkil etmektedir. Demek ki Hz. İsa yahudiler tarafın­dan öldürülmedi, eceliyle öldü: Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar, sa­dece onlara öyle olmuş gibi göründü [Nisa/157] ifadesi, İsa'nın insanlar ta­rafından öldürülmediğini göstermektedir.

B. Hz. İsa Tekrar Dünyaya Gelecek mi?

Zuhruf/61 ayetini yanlış yorumlayanlar ve Hz. İsa'nın geleceği ile ilgili uydurma hadislere itibar edenler onun dünyaya tekrar geleceğini söylemek­tedirler. Bu inancın yanlışlığını göstermek için sözkonusu ayeti inceleyelim:

(Muhakkak ki o, kıyamet saatinin gelmekte olduğuna ait bir ilimdir; artık o saat hakkında asla şüphe etmeyin ve bana uyun; doğru yol budur). [Zuhruf/61]

Ayette bulunan (ve innehû) ifadesindeki hû zamiri İsa'ya mı, Kur'an'a mı gitmektedir? Keşşaf, Razi, Kadı Beydavi, Hazin, Nesefi, İbn Abbas bu za­mirin Hz. İsa'ya gittiğini söylerken, Katade, Hasan Basri ve Said b. Cubeyr gibi bilginler zamirin Kur'an'a gittiğini söylemişlerdir.

Çağdaş mütercimlerden A. Yusuf Ali zamiri Hz. İsa'ya, Muhammed Esed ve Bekir Sadak ise Kur'an'a göndermektedirler. Süleyman Ateş'in açıklamalından da zamirin Hz. İsa'ya gittiği görüşüne taraftar olduğu anla­şılmaktadır.

Zuhruf/57-61 arasındaki bölümün ana konusu, Hz. İsa ilgili lüzumsuz tar­tışmalardır. 59. ayette, Hz. İsa'ya peygamberlik verildiği ve İsrailoğullan'na örnek kılındığı ifade edilmektedir. 61. ayette bulunan (ve innehû) ifade­sindeki zamirin Hz. İsa'ya gittiğini kabul edecek olursak, şöyle diyebiliriz: İsa'nın kıyametin alameti olması, -kıyametten önce dünyaya tekrar gelme­siyle ilgili değil- babasız doğmasıyla ilgilidir. Zuhruf/63 ayeti incelenirse, bunun böyle olduğu anlaşılır.

Muhammed Esed'in Zuhruf/61 ayetine verdiği manadan hareket edersek şöyle bir genellemeye varabiliriz: Kur'an, kıyametin kopacağını bildiren bir bilgidir, bir araçtır veya bir işarettir. Ayetin devamında kıyametten şüphe edilmemesi, Hz. Peygamber'e uyulması gerektiğinden söz edilmesi, başında­ki hu zamirinin Kur'an'la alakalı olup Kur'an'ın kıyametin kopacağına bildi­ren bir ilim olduğuna delil teşkil eder.

(Elbette o, kıyamet saatinin geleceğini bildiren bir ilimdir) [Zuh­ruf/61] ifadesi, Kur'an'ın görevlerinden birinin, insanlara kıyametin kopaca­ğı bilgisini öğretmek ve onları buna inandırmak olduğunu gösterir. Böyle bir bilgiyi ortaya koymak ve ona inanılmasını temin etmek beşerî düşünce için mümkün değildir; çünkü felsefenin kıyamet hakkında fikir beyan etmesi do­ğasına aykırıdır.

İlahî vahyin dünyanın sonlu olduğunu ve bir ahiret hayatının bulunduğu­nu söylemesi doğası gereğidir. Bunu söylemeyen bir öğreti, vahiy olamaz.

C. Hz. İsa Öldükten Sonra Allah Katına Nasıl Yükselmiştir?

(Seni vefat ettireceğim ve seni nezdime yükselteceğim) [Âl-i İmran/55] ifadesi, İsa'nın ruh ve bedeniyle Allah katına yükselmediğini gös­terir. (Seni nezdime yükselteceğim) ifadesinde, bunun ruh ve bedenle olacağına dair herhangi bir işaret yoktur. A'raf/176'da, insanın ayetlerle yük­seltilmesinden söz edilirken, aynı kelime kullanılmaktadır. Hz. İsa'nın Al­lah'a yükselmesi, ruhunun Allah'a dönmesidir. Yüce Allah, Her can ölümü ta­dacaktır; sonunda bize döndürüleceksiniz [Ankebut/57] buyurmaktadır.

Buradaki dönme ile yükselmenin aynı manaya geldiği açıktır. Ölen insa­nın ruhu Allah'a dönüyor, yani yükseliyor. Hz. İsa'nın ruhu da Allah'a yüksel­miştir. Seni vefat ettireceğim ve nezdime yükselteceğim ifadesinden, Hz. İsa'nın öldüğü ve öldükten sonra Allah'a yükseldiği anlaşılmalıdır. İsa'nın Al­lah'a yükselmesini, fizikî değil manevî manada anlamak gerekir. Irak'tan Şam'a giderken Hz. İbrahim'in, Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek [Saffat/99] dediği ifade edilmektedir ki bu gidişin, fizikî anlamda değil, manevî anlamda olduğu gayet açıktır.

Allah mekandan münezzeh olduğuna göre, O'na gitmenin, O'na yüksel­menin manevî bir anlam taşıması gayet doğaldır. Bize şah damarımızdan da­ha yakın olan Allah'a [Zariyat/16] gitmenin veya yükselmenin maddî anlam­da olmadığını kabul etmek zorundayız. Nerede olursanız olun O sizinle be­raberdir [Hadid/4] buyuran Allah'a gitmenin veya yükselmenin manevî ola­cağı tartışmasız bir gerçektir.

D. Hz. İsa İnkar Edenlerden Arındırılmıştır:

(Seni inkar edenlerden arındıracağım).

Ayetin bu kısmı Allah'a yükselmenin ne anlama geldiğini de açıklamakta­dır. İnkarcıların entrikalarından, pisliğinden İsa'yı uzaklaştırması, onu temiz­lemesi demektir. Allah inanmayanların üstüne böyle murdarlık verir [En'am/125] ayetine göre, inanmayanlar murdardır/pistir. Onlar pisliklerini diğer insanlara bulaştırmak isterler. Yüce Allah Hz. İsa'yı onların bu pisliğin­den uzak tutarak temiz kalmasını temin etmiştir.

Maide/157 ayetine göre kafirler Hz. İsa'yı öldürmek istemiş ve bu isteklerini gerçekleştirmek için de tuzak kurmuşlardır. Yüce Allah İsa'yı, kafirle­rin kurduğu bu tuzaktan -ki Allah buna murdarlık/pislik demektedir- kurta­rınca, onu kafirlerden temizlemiş oldu. Haksız yere birini öldürmeye teşeb­büs etmek sosyal bir kirliliktir. Allah kafirlerin bu kirinden Hz. İsa'yı arındırmıştır. Bu durumda Allah'ın arındırmasını/temizlemesini, kurtarması anlamı­na alabiliriz.

E. Hz. İsa'ya Uyanlar Kıyamete Kadar Kafirlerden Üstün Olacaktır:

(Sana uyanları kıyamete kadar kafirlerden üstün kılacağım).

Ayetin bu kısmından şu sonuçlan çıkarabiliriz:

a. Bir peygambere tâbi olmak için onunla aynı dönemde yaşamış olmak gerekmez.

b. Bir peygambere uyanlar manen üstündür.

Hz. İsa Allah katında yücelik ve şerefe sahip olduğuna göre, ona tâbi olan­lar da şeref bakımından inkarcılardan üstün olacaktır.

Âl-i İmran/139 ayetine göre, iman edenler üstündür:

(Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılma­yın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz). [Âl-i im­ran/139]

Peygambere tâbi olmak, onun getirdiği inanç sistemini kabul etmektir. Âl-i İmran/55'de de bu üstünlük ifade edilmektedir.

c. İman, psikolojik manada inkardan üstündür.

İmanın motive ettiği davranışların da, inkarın motive ettiği davranışlardan üstün olacağı bir gerçektir. İnkar psikolojisine sahip olanlarla, iman psikolo­jisine sahip olanların Allah katında ve sosyal manada eşit olmayacağına dik­kat çeken bu ayet, üstünlüğün gönülde başlayıp sosyal hayata yayıldığına işaret etmektedir. Bilenle bilmeyen bir olmadığı [Zümer/9] gibi, gerçek ima­na sahip olanla kafirin de bir olmadığı vurgulanmaktadır. Âl-i İmran/55'de ferdî üstünlükten ziyade toplumsal üstünlüğün konu edildiğine şahit oluyo­ruz ki bundan, bir ferdî bir de toplumsal iman ve inkar olduğu anlaşılmaktadır. Tıpkı ferdî akılla toplumsal akıl, ferdî duygu ile toplumsal duygu, ferdî idrakle toplumsal idrak gibi. İnkar ferdin gönlünde durmuyor, çeşitli yollar­la topluma bulaşıyor ve geometrik bir hızla yayılıyor. Bulaşıcı bir hastalık gi­bi fert ve toplumun manevî bağışıklık sistemini tahrib ediyor.

Allah Teala manevî yapının bütün dengelerini altüst eden inkar psikolo-isinin tedavisi için devreye imanı sokmaktadır. Gönülleri hasta olan inkarcı­lar, ancak iman sayesinde şifaya kavuşacaklarından, ayetin bu kısmında ima­na teşvik vardır. Bu teşvikin etkili olabilmesi için de, iman edenlerin üstün olduğu belirtilmektedir.

F. Ayrılığa Düştükleri Konularda Allah Hükmedecek:

(İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz konular hak­kında aranızda ben hükmedeceğim).

Ayetin beşinci bölümünde kıyamet, bu bölümde ise Allah'a dönüş vurgu­lanmaktadır. Kıyametle, insanların ihtilafları sona erecek; iradenin devrede olduğu alem son bulacak ve iradenin devre dışı kalacağı ahiret hayatı başla­yacaktır. İhtilaflar dünyası bitecek, ihtilafın olmayacağı bir alem başlaya­caktır. Ahirette Allah'ın huzurunda tartışmaya girecek olanlara Allah şöyle diyecek:

(Huzurumda çekişmeyin! Ben size da­ha önce uyan göndermiştim. Benim huzurumda söz değiştirilemez). [Kaf/28-29]

Ayetin bu kısmında, inkar ile iman arasında potansiyel bir mücadele­nin/çatışmanın olduğuna işaret edilmektedir. Bazen insanlar bu potansiyel çatışmayı fiiliyata dökmektedirler. Tarihte kafirlerle mü'minler arasında za­man zaman şiddetli çatışmalar olmuştur. Bu çatışmalar peygamberlerin öldü­rülmesine kadar varmıştır. Nisa/l 55'te, peygamberlerin öldürmesinden bah­sedilmektedir. İşte öldürmeye kadar uzanan bu eylemlerin başlangıcı, ihtilaf­lardır.

Kutsal kitaplar ihtilaflara çözüm getirmişlerdir. İsrailoğullan Hz. İsa'nın peygamberliği, yaratılışı konusunda ihtilafa düşmüşler; Kur'an da bu ihtilaf­ları çözümlemek için gelmiştir:

(Doğrusu bu Kur'an, İsrailoğulla-n'nın üzerinde anlaşmazlığa düştükleri pek çok meseleyi açıklığa kavuşturmaktadır). [Neml/76]

İsrailoğullan (yahudi ve hristiyanlar) pek çok konuda ihtilaf etmiş, kutsal kitaplarının hükümlerine müdahale etmiş ve özellikle Hz. İsa konusunda ka­panması çok zor ayrılıklara düşmüşlerdir. Kimisi İsa'yı gayr-i meşru bir ço­cuk olarak görmüş [Nisa/156]; kimisi Allah'ın oğlu olduğuna inanmış [Enbi­ya/26]; kimisi de tanrı edinmiş [Maide/116]; yahudiler ise onun peygamber­liğini reddetmiştir. Bu derin ihtilafların halledilmesi için gönderilen Kur'an'a iman etmediklerinden, bu ihtilaflar hakkında hükmü Allah mahşerde vere­cektir. İşte Âl-i İmran/55'de zikri geçen Allah'ın aralarında hüküm vereceği derin ayrılıkların bir kısmı bunlardır. Demek ki, dünyada çözülemeyen ihti­laflar ahirete uzanmakta ve Allah tarafından hükme bağlanmaktadır.

Günümüzde hâlâ müslümanlar arasında Hz. İsa'nın ruh ve bedeniyle gö­ğe çıktığı, kıyamete yakın dünyaya geleceği, deccali öldüreceği, Hz. Muhammed'in dini ile amel edeceği inancı yaygın haldedir.

Razi Zuhruf/61 ayetinin tefsirinde bu konuyla ilgili bir hadise işaret et­mektedir. İslâm alemindeki yaygın inancın hadis olarak kabul edilen bu be­yandan kaynaklandığı anlaşılıyor. İsa'nın dünyaya tekrar gelmesi gibi önem­li bir konudaki hükmün vahye dayanması gerekmez mi? Hz. Peygamber ge­lecek konusunda ve yeniden dünyaya gelme hakkında fikir beyan etmiş mi­dir veya etme yetkisi var mıdır? Dünyaya tekrar gelirse, -peygamberliği or­tadan kalkmayacağına göre- İsa son peygamber olmaz mı? O zaman Ah-zab/40'da vurgulanan Hz. Muhammed'in son peygamber oluşu nasıl açıkla­nabilir? Bütün bu sorular, Meryem/33'te, doğum, ölüm ve tekrar dirilme for­mülü ile cevaplandırılmaktadır. Hz. İsa doğdu, öldü ve ahirette dirilecektir. Ayette, öldükten sonra dünyaya tekrar geleceğine dair hiçbir işaret yoktur.

Allah bu tür ayetlerle eğitim amacı gütmekte; dünyada cereyan eden -İsa örneğindeki gibi- önemli oluşumlara zanla değil, objektif delillerle yaklaşıl­masının önemini vurgulamaktadır. Çünkü zanla hareket etmenin sonucunda derin ayrılıkların çıkması, dinî ve sosyal çevrelerin kirlenmesi muhtemeldir. Zanlann ihtilaflara, ihtilafların dinî inanç ve kültürün kirlenmesine, bu kirli­liğin de sosyal bölünmelere yol açacağı vurgulanmaktadır. B.Bayraklı

 

Bu ayetin bir önceki ayetle bağlantısını kurarsak, derin ihtilafların açtığı yaralardan birinin de insan gönlünde olduğunu, bunun neticesi olarak da inkar psikolojisinin doğduğunu söyleyebiliriz. Hz. İsa'nın peygamberliğini, getirdi­ği vahyi ve gösterdiği mucizeleri inkar edenlere, -hakikati inkar etmek anla­mında- kafir denmektedir. Ayetin analizinden şu genellemelere varabiliriz:

1. İnkar psikolojisi, ya da inkar, ilahî alemden azap getirmektedir. İnkar niçin azap getirmektedir?

(De ki: "Hak Rabbinizden gelendir. Artık ona dile­yen inansın dileyen inkar etsin") [Kehf/29] buyurulduğu halde, insanlara ne­den azap edilsin?

Bu sorulara bir psikolojik, bir sosyolojik açıdan, bir de kul ile Allah ara­sındaki ilişki açısından cevap vermek mümkündür:

Yaratılıştan insanın doğasına -kabiliyet, yetenek duygu ve içgüdüler gibi— inanç duygusu da konmuştur. İnkarın insan doğasında yeri yoktur. İnkar son­radan ve dışardan gelen etkiler neticesinde kalpte meydana gelen bir oluşum­dur. İnsanın doğasından kaynaklanan inanç duygusunun insan üzerinde bir hakkı vardır, bu da insan tarafından yönlendirilmek, şekillendirilmek ve kal­bi onunla tatmin etmektir. Doğasında bulunan inanç duygusunu, gerçek ima­na dönüştürüp onunla kalplerini tatmin etmeyen kimseler onun hakkını çiğ­nemektedirler. Bir hakkı çiğnemek zulüm; zulüm ise cezalandırılması gere­ken bir oluşumdur. Demek ki inkar sadece bir psikoloji olarak kalmıyor, bir zulüm haline de dönüşüyor.

İnsanın kalbinde başlayan bu zulüm hakikate karşı tepkiye dönüşmekte ve neticede ilahî alemi rahatsız etmektedir. Bu da dünyaya azap olarak yansı­maktadır.

Diğer taraftan iman, Allah'ın da hakkıdır. Kainatı insanlar için bir döşek olarak yaratan Allah, insandan kendisine inanmayı beklemektedir. Zaten Al­lah insanı, kendisine kulluk etmesi için yaratmıştır. İnsan için yaptıklarından dolayı bu Allah'ın hakkıdır. İnkar eden insan bu hakkı da çiğnemektedir. Hakkı çiğnemek -yukarıda belirtildiği gibi- zulüm olduğundan tabii olarak azabı getirmektedir. Demek ki, inkar psikolojisi, insan ile Allah arasındaki ilişkileri kirletmekte ve bozmaktadır. Bu da karşılıksız kalamaz. Karşılığı da cezadan başka bir şey olamaz. Havanın aşın kirlenmesinin ölümlere neden olması gibi, inkarın meydana getirdiği kirlilik de -haddi aşan bir tepki olma­sı hasebiyle- cezaya sebep olmaktadır.

Diğer taraftan inkar psikolojisi topluma sıçrayarak kültürü zehirlemekte, insanları bölüp parçalamakta, toplumsal değerleri dinamitlemektedir. İmanın insanları birlik ve beraberliğe sevketmesine mukabil, inkar çatışmayı, kavga ve tefrikayı körüklemektedir. Toplumsal hayatın değerlerini dinamitleyen, sosyal bütünleşmeyi yaralayan, kültürü zehirleyen ve tefrikayı körükleyen inkar, zulümden başka bir şey değildir. Bunca zararlara ve olumsuzluklara sebep olan inkarın cezasız kalması ise düşünülemez.

İşte psikolojik, sosyolojik ve dinî açıdan meydana getirdiği zulüm ile inkar, tüm insanlığı ve ilahî alemi sarsarak manevî depremlere sebep olmaktadır. Fi­zikî depremin binaları çökertmesi gibi, inkar depremi de yüksek değerleri çö­kertmektedir. Korkunç tahribatlara sebep olan inkarın cezasız kalması, erdem­lerin yok olmasına neden olacağından ayetin devamında buyuruluyor ki:

2. (Onları dünya ve ahirette şiddetli bir azaba çarp­tıracağım).

Ayetin bu kısmından anlaşılıyor ki azap, dünyevî ve uhrevî olmak üzere iki türlüdür.

Dünyevî Azap:

Bazı kötü eylemler için hem dünyevî, hem de uhrevî azap vardır. Allah ve Peygamberine karşı savaşmanın, yeryüzünde bozgunculuk yapmanın cezası, dünyada rüsvaylık/alçaltıcı azaptır [Maide/33]; iman ettikten sonra zorlama olmadan gönlünü inkara açanlar için Allah'ın gazabı vardır [Nahl/106]; na­muslu kadınlara iftira edenlere dünyada lanet vardır [Nur/23]; ahireti inkar edenler dünyada azabın en ağırına uğrayacakladır [Neml/4-5].

Vatanını ve manevî değerleri savunmak için savaşmaktan kaçınanları bekleyen dünyevî azap, devletlerinin yıkılmasıdır. Bir millet için başka bir milletin boyunduruğu altına girmek dünyevî azapların en büyüğüdür. İs-ra/58'de kıyametten önce toplumların helake uğrayacaklarına dikkat çekil­mektedir.

Tevbe/26'da hakikati inkar edenlere melekler indirilmek suretiyle dünya­da azap edildiği ifade edilmektedir.

Uhrevî Azap:

(Ahiret azabı ise dünya azabından hem daha şiddetli, hem de süreklidir). [Kalem/33, Taha/127]

3. (Onların hiçbir yardımcısı da olmayacaktır).

Dünyada ve ahirette uğradığı azaptan dolayı kimseden yardım alamamak da azabın başka bir çeşididir. İnkar edip kafir olarak ölenler [Âl-i İmran/91]; yaptığı yanlışlardan dolayı Allah'ın saptırdığı kimseler [Nahl/37]; dünya ha­yatına kapılarak Allah'ı bırakıp bir takım putlara tapanlar [Ankebut/25]; bil­gisizce arzularına uyup zulmedenler [Rum/29]; ahireti inkar edenler [Casi-ye/34]; münafıklar [Nisa/145]; Allah uğruna yapılan savaştan kaçanlar [Ah-zab/16-17]; sahip olduğu nimetin Allah tarafından verildiğini inkar edenler, kıyamet gününe inanmayan serveti ile fakirlere hava atan, bütün kuvvetin Al­lah'a ait olduğuna inanmayanlar [Kehf/33-43]; servetini kendisinin kazandı­ğını söyleyerek fakirlere yardım etmeyen ve halka karşı gösteriş yapanlar [Kasas/77-81] yardım görmeyeceklerdir.

Âl-i İmran/55 ile 56. ayeti arasındaki ilişki dikkate alınırsa, ihtilaf netice­sinde inkara giden insanların da ilahî yardımdan uzak kalacakları anlaşılır.

Netice olarak diyebiliriz ki, Allah Teala ihtilafın doğuracağı inkardan in­sanları sakındırmak için hakikati inkar edenlere nasıl ceza vereceğine dikkat çekerek, eğitimde cezanın caydırıcılığından istifade etmenin önemini vurgu­lamaktadır. B.Bayraklı

Lafzen, “Bunu sana mesajlardan ve hikmetli haberlerden iletiyoruz”. Bu “mesaj” ifadesi, bana göre, belli bir mesaj -yani, bu cümlenin hemen ardından gelen mesaj- anlamını taşımaktadır. M.Esed

Bu âyetlerde Îsâ peygamberin hayatından bir kesit nakledilerek Hristiyanların, özellikle de Necrân heyetinin, Îsâ'nın ilâhlığı ile ilgili sapık inançları reddedilmektedir. Ayrıca Rasûlullah motive edilmektedir. Âyette verilen bilgiler şöyle özetlenebilir: Îsâ, inkârcıların düşmanlığını sezer. Yakın çevresine, “Allah yolunda benim yardımcılarım kimlerdir?” diye sorar. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz; biz, Allah'a iman ettik, bizim şüphesiz müslimler olduğumuza tanık ol” diye Îsâ'ya teminat verirler ve “Rabbimiz! Biz senin indirdiğine iman ettik, Elçi'ye de uyduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz” diyerek Allah'a niyazda bulunurlar.
Bu safha başka bir âyette şöyle nakledilir:
Ey iman etmiş kişiler! Allah'ın yardımcıları olun; nitekim Meryem oğlu Îsâ, havarilere, “Allah'a benim yardımcılarım kimdir?” demişti. Havariler, “Allah'ın yardımcıları biziz” dediler. Sonra İsrâîloğulları'ndan bir zümre inandı, bir zümre inkâr etti. Sonra da Biz, inanmış kimseleri, düşmanlarına karşı destekledik de onlar, üstün geldiler. (Saff/14)

Bu arada kinci Yahûdiler Îsâ'yı ortadan kaldırmak için plan kurmakta, Allah da plan kurmaktadır [onların planını boşa çıkaracak olayları yaratmaktadır]. Ayrıca Îsâ'ya, Ey Îsâ! Şüphesiz ki Ben seni vefat ettiriciyim, seni Kendime yükselticiyim ve seni inkârcılardan temizleyiciyim. Ve de sana uyan kimseleri, kıyâmete kadar o küfretmiş olan kişilerin üstünde tutucuyum. Sonra dönüşünüz yalnızca Banadır. Sonra da ayrılığa düştüğünüz şeylerde aranızda hükmedeceğim. Şu inkâr eden kimselere gelince de, onlara dünyada ve âhirette şiddetli bir azapla azap edeceğim. Onlar için yardımcılardan bir şey de olmayacaktır. İman eden ve sâlihâtı işleyen kimselere gelince de, O [Allah], onların ödüllerini tastamam ödeyecektir. Ve Allah, zâlimleri sevmez diye güvence vermektedir. Yani, bu sırada Îsâ ölmeyecektir. Onun daha yapacağı işler vardır.
Geçmişe ait verilen bu bilgilerle, Rasûlullah'a da güvence verilmekte; o'na zımnen, “Senin de yapacağın işler vardır” denilmektedir.
54. âyetteki, Allah da kötü plan yaptı [onların kötü planlarını boşa çıkardı]. Ve Allah, plancıların [kötü planları boşa çıkaranların] en hayırlısıdır ifadesi, Nisâ sûresi'nde açığa kavuşturulmuştur:
Ve söz vermeleri nedeniyle Tûr'u [dağı] üzerlerine kaldırdık. Ve onlara, “O kapıdan secde ederek girin” dedik. Yine onlara, “İbâdet gününde sınırları aşmayın” dedik. Sonra da onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmeleri ve, “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, inkârları dolayısıyla ona [kalplerine] damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar– ve inkâra sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu Kendine yükseltti [derecesini artırdı/ününü yaydı]. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Nisâ/154-158)
Âyetteki, Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi ifadesinden anlaşıldığına göre havarilerden biri, Îsâ rolünü üstlenip, Allah yolunda şehid olmuştur.
Kurtubî'nin nakline göre bu konuyu ed-Dahhâk şöyle izah etmiştir:
ed-Dahhâk der ki: Olay şöyle olmuştur: Hz. Îsâ'yı öldürmek istediklerinde, Havariler 12 kişi oldukları hâlde bir odada toplandılar. Hz. Îsâ, odanın havalandırma deliğinden yanlarına geldi. İblis de Yahûdi topluluklarını durumdan haberdar edince 4.000 kişi bineklerine bindiler ve odanın kapısını tuttular. Hz. Mesih Havarilere, “Hanginiz cennette benimle birlikte olmak karşılığında ölümü göze alabilir?” dedi. Onlardan biri, “Ben ey Allah'ın peygamberi” dedi. Bunun üzerine Hz. Îsâ yünden yapılmış abasını ve yünden bir sarığı üzerine attı, sopasını ona teslim etti. Bu kişi Hz. Îsâ'nın sûretine benzetildi. Yahûdilere karşı çıkınca onu öldürdüler, daha sonra çarmıha gerdiler.
HAVARİLER KİMLERDİR?
Kaynaklarda havâri/havâriyyun sözcüğüyle ilgili, “Onlara bu isim elbiselerinin beyazlığı dolayısıyla verilmiştir”; “Bunlar avcı kimselerdi”; “Bunlar elbise beyazlatıcıları idiler”; “Elbiseleri beyazlattıklarından dolayı onlara bu isim verilmiştir”; “Bunlar elbise temizleyicisi, ağartıcısı ve boyacısı idiler”; “Bunlar peygamberlerin has adamları olduklarından dolayı bu adı aldılar” tarzında iddialar bulunsa da, âyetlerden anlaşıldığına göre bunlar Îsâ peygamberin en yakın arkadaşları ve yardımcılarıdır.
Âyetteki, Şüphesiz ki Ben seni vefat ettiriciyim ifadesi, Îsâ'nın da diğer insanlar gibi öleceğinin, canının alınacağının beyanıdır. En‘âm sûresi'nin sonunda, “Vefat” başlığı altında detaylı bir tahlilde ifade ettiğimiz gibi “vefat”, ölüm değil, “ölüm öncesi, insanın tüm yaptıklarını tastamam, noksansızca hatırlaması”dır. Burada Îsâ'nın da her kul gibi bu yoldan geçeceği vurgulanmıştır.
Âyetteki, Seni Kendime yükselticiyim ifadesi, Îsâ'nın Allah katında derecesinin yüksek olacağının beyanıdır. Burada göğe çıkmaktan, Allah'ın yanına varmaktan bahsedilmemektedir. Aynı ifade Nisâ sûresi'nde de geçmektedir:
“Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah o'nu Kendine yükseltti [derecesini yükseltti]. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Nisâ/157-158)
Burada da Îsâ'yı öldürmedikleri, o'nun derecesinin artırıldığı ifade edilmektedir. Buradaki “yükseltme”nin iyi anlayabilmesi için şu âyetlere dikkat edilmesi gerekir:
Ve eğer Biz dileseydik onu o âyetlerle yüceltirdik, ama o alçaklığa saplandı kaldı ve tutkusuna uydu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur. O nedenle sen tefekkür etsinler [iyice düşünsünler] diye bu kıssayı iyice anlat. (A‘râf/176)
Ey iman etmiş olan kimseler! Size, “Meclislerde yer açın” denilince, hemen yer açıverin ki Allah da yer açsın [size genişlik versin]. Ve size, “Kendinizi büyük gösterin” denilince de kendinizi büyük gösterin. Ki Allah, sizden inanmış olan kimseleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Ve Allah yaptıklarınıza iyice haberi olandır. (Mücâdele/11)
Ve Kitap'ta İdrîs'i an/hatırlat. Şüphesiz o, çok sâdık biriydi, bir peygamberdi. Ve Biz o'nu yüce bir mekâna yükselttik. (Meryem/56-57)
Bu âyetlerde konu edilen insanların yükseltilmesi, maddî yükseltme değil, derece yükseltilmesi, kıymetlerinin artırılmasıdır. Allah'ın bir sıfatı da “refiyyu'd-derecât”tır [dereceleri yükseltendir]:
O, dereceleri yükseltendir, arş'ın sahibidir. O, buluşma günü hakkında uyarmak için Kendi emrinden/Kendi işinden olan rûhu [vahyi] kullarından dilediğine ilka eder [bırakır]. (Mü’min/15)
Ayrıca yukarıda 46. âyette geçen ve “beşik” olarak çevirilen el-mehdi sözcüğünün, “el-mühdi” şeklinde okunmasıyla âyetin anlamın şöyle olacağını beyân etmiştik: Ve yüksek bir mevkide bulunarak, yetişkin biri olarak insanlarla konuşacak ve o sâlihlerdendir. Ayrıca Bakara/253; En‘âm/83, 165; Zuhruf/32, İnşirah/4, Yûsuf/86'ya da bakılabilir.H.Yılmaz

Bu bildirdiklerimizi, sana ayetlerden ve hikmet dolu Kur'an'dan okuyoruz.

İmran'ın hanımı, Meryem ve İsa, Zekeriyya ve Yahya ile alakalı olgular Allah'ın Hz. Peygamber'e vahiyle bildirdikleridir. Meryem'in dünyaya gel­mesinin, ihtiyarlamış bir erkek olan Zekeriyya ile kısır bir kadından Yah­ya'nın doğmasının, İsa'nın babasız doğmasının, Âl-i İmran/35 ile 57. ayeti arasındaki mucizelerin anlatılmasının önemli neticeleri vardır. Bunlardan il­ki, Kur'an'ın Hz. Muhammed tarafından uydurulmadığını isbatlamaya yöne­liktir. Çünkü Hz. Muhammed'in bunları bilmesi imkansızdı. Onun için Allah (Bunları sana okuyoruz) buyurmaktadır.

Âl-i İmran/35'den 57. ayete kadar anlatılan bu olgular, oluşumları ve içe­rikleri bakımından mucize oldukları gibi, Hz. Peygamber'in de -haber ver­mesi itibariyle- mucizesidirler. Bu mucizeler, Hz. Muhammed'in peygam­berliğini isbat etmektedir. Çünkü (Sen kitap nedir bilmezdin) [Şu­ra/52] ayetinde de ifade edildiği üzere, Hz. Peygamber'in kitap/vahiy hakkın­da bir bilgisi olmadığından, bu hakikatleri ancak ilahî vahiy yoluyla öğren­diği anlaşılır. Hz. Peygamber önceki peygamberlere gelen kutsal kitapları okumamıştı; vahiy/kitap nedir bilmiyordu. Dolayısıyla İmran'ın hanımı, Meryem, Zekeriyya, Yahya ve İsa ile ilgili verdiği bilgiler beşerî kaynaklı olamazdı. Vahyin ne olduğunu bilmeyen bir insanın bunları haber vermesi onun peygamberliğinin delilidir.

(Hikmet dolu Kur'an'dan okuyoruz).

Ayetin bu kısmında yer alan ve Kur'an'ın da bir ismi olan (hakîm) kavramı, hikmet yüklü, sağlam, korunmuş, hüküm veren manalarına gelir.

Hikmet yüklü (sağlam ve korunmuş) olan Kur'an'dan okunması, Kur'an'ın levh-i mahfuz (korunmuş levha) boyutuna işaret eder. Hakîm sıfa­tıyla anılması, Kur'an'ın, beşerî fikirlerden korunduğunu, ona beşer fikrinin karışmadığını gösterir.

Zikir ismi de, geçmişin mucizelerini hatırlattığını ifade eder.

Bu ayet, din alimlerinin din adına söylediklerinin Kur'an'a dayanması ge­rektiğine, Kur'an dışında her hangi bir kaynağa baş vurmalarının yanlış ol­duğuna işaret etmektedir. İnsanlara Kur'an'ın ayetlerini okumak, onun hü­kümlerini bildirmek ve öğretmek din eğitiminin temel uğraşısı olmalıdır. Din alimleri ve görevlileri eğitimde, "din" ile "din kültürünü" birbirinden ayır­malıdırlar; ki bu, ilahî mesajın insanlara yalın olarak ulaşmasını temin ede­cektir. B.Bayraklı

Lafzen, “İsa'nın misali, Âdem'in misali gibidir...” Mesel ifadesi (ki, yukarıda “durum” olarak çevrilmiştir), çoğunlukla, mecazî olarak bir şahsın veya şeyin içinde bulunduğu hali veya şartları göstermek için kullanılır ve bu anlamda -müfessirlerin işaret ettikleri gibi- sıfat (bir şeyin “mahiyet”i veya “tabiat”ı) kelimesi ile eş anlamlıdır. Metnin siyâk ve sibâkından açıkça anlaşılabileceği gibi, yukarıdaki pasaj, Hz. İsa'nın uluhiyetine dayanan Hristiyanî doktrine karşı itirazın bir parçasıdır. Kur’an burada, diğer birkaç yerde olduğu gibi, Hz. İsa'nın Hz. Âdem -ki, bu bağlamda bütün insan soyunu ifade etmektedir- gibi sadece “topraktan yaratılmış”, yani, toprağın üzerinde ve altında asal şekillerinde bulunan organik ve inorganik maddelerden yaratılmış bir ölümlü olduğu gerçeğini vurgular. Karş. ayrıca Kur’an'ın bütün insanlardan “topraktan yaratılmış” olarak söz ettiği 18:37, 22:5, 30:20, 35:11 ve 40:67. ayetler. “Âdem”in burada insan soyunu temsil etmiş olması, bu cümlenin son kelimesinde geniş zaman kipinin kullanılması ile vurgulanmıştır. M.Esed

"Eğer bir mucize sonucu dünyaya gelmek insana Allah veya Allah'ın oğlu olma hakkını veriyorsa, Adem buna daha lâyıktır. Çünkü Adem anasız-babasız yaratılmıştır; oysa İsa'nın sadece babası yoktu." Mevdudi

Bu ayet, Hz. İsa'nın gayr-i meşru olduğu zannına kapılanlara ve Allah'ın oğlu diyerek onu ilahlaştıranlara cevap mahiyetindedir. Müfessirlerin beya­nına göre 59. ayet, Necran heyetinin Hz. Peygamber'in huzurunda, "Hz. İsa babasız dünyaya geldiğine göre, O'nun babasının Allah olması gerekir" de­meleri üzerine inmiştir. Razi'nin naklettiği bu rivayetin, ayetin içeriği ile ya­kından alakalı olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ayeti bu açıdan ele alarak diye­biliriz ki: Hz. Adem'in anasız-babasız yaratılması ile, Hz. İsa'nın babasız ya­ratılması arasında bir benzerlik vardır. Öyleyse neden Hz. Adem'e kudsiyet vermemektedirler? Üstelik, Hz. İsa'nın sadece babasız dünyaya gelmesine karşın, Hz. Adem hem babasız, hem de anasız dünyaya gelmiştir. Adem ile İsa arasında, babasız dünyaya gelmeleri açısından bir benzerlik vardır. Allah Teala da bu bakımdan İsa'nın durumunu Adem'e benzetmiştir.

Buradan şu neticeyi çıkarabiliriz: İnsanda şüphe uyandıran ve insanı ger­çek dışı düşüncelere sevkeden tabii bir olay, geçmişteki bir olay ile açıklana­rak şüpheler giderilebilir. Olaylar arasındaki farklardan ziyade benzerlikler­den hareket etmek, yanlışlıklan ortadan kaldırmak için etkili bir metoddur.

Yüce Allah, Hz. İsa'nın yaratılışı ile, Hz. Adem'in yaratılışı arasındaki benzerliğe dikkat çekerek, meselenin üzerinde düşünülmesini istemektedir. Zira, geçmişteki bir olgu, haldeki veya gelecekteki bir olayın anlaşılmasında önemli rol oynayabilir. Allah Teala, Hz. İsa ile ilgili düşüncelere, bu ayetle rehberlik etmekte; İsa üzerindeki ihtilafları, Adem olgusundan hareketle so­na erdirmeyi amaçlamaktadır.

(Adem'i topraktan yarattı, sonra ona 'ol' dedi ve oluverdi).

Yüce Allah Hz. İsa'nın yaratılışını, Hz. Adem'in yaratılışı ile açıklayarak İsa'nın yaratılışını insanın kavrayış alanına sokmaktadır. Bu ayette, Adem'in yaratılış maddesinin aslına (toprağa) dikkat çekilmekle yetinilmiş; başka ayetlerde ise, toprağın çeşitli safhalardan geçtiği de ifade edilmiştir.

1.  (Onu topraktan yarattı).

İnsan vücudundaki elementlerle, topraktaki elementler arasındaki benzer­lik, insan denen varlığın topraktan yaratıldığının en büyük delilidir. Atılan bütün tohumların canlanması gösteriyor ki, topraktaki elementlerin, asit ve gazların bileşimi hayatın başlangıcını teşkil etmektedir.

Topraktaki çeşitli maddeler, ruhla harekete geçince insan denen varlığın biyolojik ve psikolojik özellikleri oluşmaktadır. Toprak üretkendir, onun bu özelliği insana üretken olma şeklinde intikal etmiştir. Toprağın; işlenmesi, iş­lenmeyi kabul etmesi, yumuşaması, atılan tohuma hayat vererek bereketi te­min etmesi gibi özellikleri aynen insana intikal etmiş; o da eğitim vasıtasıy­la işlenebilir, yumuşayabilir, verilen bilgiyi kabullenip onu zenginleştirerek hayat verebilir. Toprağın verimlisi ve verimsizi olduğu gibi, insanın da ve­rimlisi ve verimsizi vardır. Her şekle girmesi, toprağın etkiye açık olduğunu gösterir, insan da -toprak gibi- bütün iyi veya kötü etkilere açıktır. İşte bu özellikler, insanın aslının toprak olmasından kaynaklanmaktadır.

Yüce Allah ilk insan olan Adem'in turab'tan (topraktan) yaratıldığını ifa­de ettiği gibi, bütün insanların da topraktan yaratıldığını ifade etmektedir. Hz. Adem doğrudan topraktan yaratılmışken, diğerleri dolaylı olarak toprak­tan yaratılmış ve yaratılmaktadırlar:

(Şunu bilin ki, biz sizi topraktan yarattık). [Hacc/5]8

Bu ve benzeri ayetlerde yer alan sizi ifadesi, topraktan yaratılma olgusu­nun devam ettiği anlamına gelir. İnsanın aldığı gıdaların ilk kaynağına gidil­diğinde, hepsinin topraktan geldiği anlaşılır. Allah Teala insanların, beslenme ihtiyaçlarını temin ettikleri gıdaların asıl ve ilk kaynağını araştırmalarını is­temektedir:

(İnsan, yediğine bir baksın). [Abese/24]

Bu emrin ardından Yüce Allah, insanın sofrasına gelen gıdanın hangi saf­halardan geçerek geldiğini açıklarken, bitkisel ve hayvansal gıdaların toprak­la suyun ilişkisi neticesinde oluştuğunu söylemektedir. [Abese/25-32]

Bu ayetlerdeki açıklamalardan hareketle, tüm bitkisel ve hayvansal gıda­ların kökeninde toprağın bulunduğu, eşeyli yaratılma denen sperm ile yu­murtanın oluşumunda topraktan elde edilen gıdaların bulunduğu düşünüldü­ğünde, insanların topraktan yaratıldığı sonucuna varmak zor olmayacaktır. Allah sizi yerden ot bitirir gibi bitirmiştir [Nuh/17] ayetinde insanın bitkisel safhasına işaret edilmektedir.

Topraktan oluşan bitki, insanın üremesini sağlayan sperm ve yumurtanın kaynağını teşkil etmektedir. İnsan vücudunun ürettiği meni ve yumurtanın geçtiği safhalar geriye doğru takip edilirse, bitkilere ve oradan da toprağa va­rılır. Böylece, eşeysiz yaratılan Adem'in de, eşeyli yaratılan diğer insanların da kökeninde toprağın bulunduğu anlaşılır.

Bütün bunları dikkate alarak diyebiliriz ki, insanın yaratılmasında bir te­kâmül vardır. Hz. Adem'in eşeysiz olarak topraktan yaratılma safhası tekâ­mülün ilk basamağını oluşturmaktadır. Daha sonraki eşeyli yaratılma safha­sı da ikinci basamağı teşkil etmektedir. Bu safhaya, bitki, sperm ve yumurta gibi hayvansal/hücresel safha diyebiliriz.

 Kehf/37, Rum/20, Fatır/11, Mü'min/67 ve Mü'minun/35 ayetleri de aynı konuya işaret et­mektedirler.

İnsan da dahil bütün canlıların kökeni topraksal bileşimden bir basamak daha geriye giderek iki hidrojen ile bir oksijen atomunun bileşiminden mey­dana gelen iki gaza kadar inmektedir. H2O şeklinde ifade edilen bu gazların bileşimi su'dur. (Bütün canlıları sudan yarattık) [Enbiya/30] ayetinden, bütün canlıların kökeninde iki gazdan oluşan suyun bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu iki gaz ile, yani su ile toprak buluşmasıyla canlanma baş­lamaktadır. Tıpkı erkekle kadının ilişkisinden insanın üremesi gibi; su ile toprağın buluşmasından da canlılar üremektedir.

Gerek hidrojenle oksijenin, gerekse de su ile toprağın buluşması, ilahî ira­de ve yaratma ile gerçekleşmektedir. Belli bir oran ve dengedeki bu buluş­malar hayat kadar değer taşımaktadır. Bu buluşmalardaki sevda, insan doğasındaki sevme özelliğini meydana getirecek, ki bu, insanın bir sevda ürünü olduğunu gösterir. Hidrojenle oksijenin buluşma sevdası ile suyun toprakla buluşma sevdası, kadınla erkeğin sevdasına dönüşmektedir.

2. (Ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır). [Secde/7] Su ile toprağın buluşması ile meydana gelen oluşumun adı çamur)dur. Bundan, Hz. Adem'in insan suretine bürünmeden önceki safhada

suyun devreye girdiğini öğreniyoruz.

Suyun devreye girmesi ile insanın psikolojik yapısında önemli özellikler oluşmaktadır. Temizleyici olması hasebiyle su, ruh temizliğine, namus ve if­fete işaret etmektedir. Temiz ruhluluk, temiz seciye, temiz karakter, insanın aslı olan çamurdaki su'dan kaynaklanmaktadır.

Toprakla buluşan su, topraktaki bütün gizli oluşumları açığa çıkarır. Eği­tim ve öğretim faaliyeti de, insanın bütün kabiliyetlerini -tıpkı suyun toprak­taki gizli oluşumları açığa çıkarması gibi- ortaya çıkarır, onları geliştirir ve şekillendirir.

Diğer taraftan su buharlaşma özelliğine sahiptir. Buharlaşan su, hafifleşip yükselir ve içindeki yabancı maddelerden kurtulur. Göğe yükselen buhar, rahmet olarak yere iner. Bu durum, suyun değişim özelliğine sahip olduğuna işaret eder.

Bazı insanların beyninden çıkan bilgiler, yücelir ve insanlığa rahmet ola­rak yayılır ve diğer insanların gönüllerine bereketler saçar. İnsanın, tüm var­lıklardan sıyrılıp sadece Allah'a yönelmesi ile arınarak yücelmesi, suyun, onun tabiatına olan tesiri sayesindedir.

Ayrıca su, girdiği kabın şeklini alır. İnsanların kolay etkilenmeleri, bulun­dukları fikir ortamının tesirinde kalmaları, taklide yönelmeleri, ortama göre davranıp şahsiyet tutarlılığı göstermemeleri de suyun insan tabiatına olan te­sirinden kaynaklanmaktadır.

Çamur yumuşaktır, bu özelliği ona kazandıran ise sudur. Bilginin insanın şahsiyetine kazandırdığı yumuşaklılık, suyun toprağa sağladığı yumuşaklık sayesindedir. Yumuşak huyluluk, insan tabiatındaki su maddesinden kaynak­lanmaktadır.

Su akıcı bir özelliğe sahiptir. Damlalar nehre, nehir de tevhid inancını temsil eden denize akar. İnsan tabiatında bulunan fıtrat ve akıl daima tevhid inancına doğru akmaktadır ki bu, suyun özelliğinden gelmektedir.

İnsanın insana ihtiyaç duyması, aile kurması ve toplum halinde yaşaması, kökeninde bulunan sudan kaynaklanmaktadır.

Su ateşi söndürür. Su yönü ağır basan insanların, tefrika ateşini, öfke ate­şini, kavga ve savaş ateşini söndürme gayreti içinde olduklarını görüyoruz. Onlar hep barıştan ve ıslahattan yanadırlar. İçlerinde yanan nefis ateşini, ne­fis cehennemini aklın öğretileriyle söndürmek, kökeninde mevcut olan suyun insana sağladığı özelliklerdendir.

3.  (Şüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık). [Saffat/11]

Allah Teala Hz. Adem'in çamurunun değişiminin üçüncü safhasında ça­mura yapışkanlık özelliği vermiştir. Razi, lazib kelimesine; yapışkan, özlü, esnek ve kopmayan manasını vermektedir. Yapışmak, kopmamak; insanın iman etmesini, sadakatini, ahde vefa göstermesini temin etmektedir. Bu gü­zel özelliklerinin yanında, insanın inatçılığı, yanlışta ısrarı, fikrinden vazgeç­memesi gibi olumsuz özellikleri de yapışkan çamur safhasından gelmektedir. Vatan sevgisi, kötü alışkanlıkları bırakamama, milliyetçilik özellikleri de bu safhanın verdiği vasıflardır. Kamil insan olmanın önemli bir boyutunu teşkil eden sadık olma vasfı da bu safhanın neticesidir. Demek ki, insanın yapışkan bir çamurdan yaratılma safhası, kemalin tohumlarını taşımaktadır.

4. (Ben kupkuru çamurdan bir beşer yaratacağım). [Hicr/28]

Salsal, havada kurumuş çamur anlamına gelmektedir. Bundan hareketle, Hz. Adem'in çamuruna havanın karıştığı fikrine varırız. Havanın yapısında var olan bütün gazlar, insanın tabiatında da vardır. İnsanın, yaratılışındaki ha­vada kurumuş çamur (kurumuş balçık) safhasından kaynaklanan bazı özel­likleri vardır.

Nasıl ki hava, hayat için olmazsa olmaz bir madde ise, insan da insan için olmazsa olmazı teşkil eder; çünkü insansız insan hayatın güzelliklerini yaşa­yamaz ve faziletler üretemez. Sırların peşine düşmemiz ve öğrenme merakı­mız, haber taşımamız, iniş ve çıkışlarımız, ani değişimlerimiz; keder ve se­vinçlerimiz, mutluluk ve mutsuzluklarımız, acı ve tatlı hallerimiz, dönekliği­miz, istikrarsızlığımız, ahde vefasızlığımız, yıkıcılığımız, kızgınlık anında şiddetli rüzgar gibi etrafımızı kınp dökmemiz bu safhanın bize kazandırdığı psikolojik özellik ve davranışlardır.

Kurumuş çamura vurunca, tın tın diye ses çıkarır; idealsizliğimiz, cahilli­ğimiz, içimizin boş oluşu, kofluğumuz bu safhanın bize getirdiği neticelerdir.

İşte Hz. Adem'in çamuruna karışan hava, ya da o çamurun havada kuru­muş olması, insan tabiatına olumlu ya da olumsuz pek çok özellik katmıştır.

Havanın, akciğerlerdeki pis kanı temizlemesi gibi; bu safha da insan tabi­atına kazandırdığı özellik sayesinde insanın yanlış bilgileri temizleyip doğ­rusunu benimsemesini (furkan sıfatını kazanmasını) temin eder.

Yine, kolay kırılmamız, zayıflığımız, -Muhammed Esed'in dediği gibi— konuşma özelliğimiz de tın tın ses veren kuru balçık safhasının eseridir.

5. (Özlü kara balçıktan...) [Hicr/26]

Razi, ayette geçen \ (el-hame') kelimesini şöyle acıkmaktadır:

Leys'in dediğine göre el-hame', siyah, kokuşmuş çamur anlamına gel­mektedir. Ebu Ubeyde'ye göre ise, mantar anlamına gelen keme'etu kalıbın-dandır.

Bu kelimenin sıfatı olan  (mesnûn) kelimesinin değişen, kazanılmış, hakedilmiş, taşın üzerine sürtmek, akıtılmış, eskimek, şekillendirilmiş, yaş çamur manalarına geldiği söylenmektedir

Bu safhadaki çamurun siyah, kokuşmuş, değişken, eskimiş ve şekillenmiş olmasından hareketle insanın tabiatına/psikolojisine neler ilave ettiğine ba­kabiliriz.

Çamurun bu safhadaki 'siyah'lığından, kötümserlik, karanlık işlere mey­letme, cehalet karanlığına dalma ve ona göre davranışlar sergileme, fert ve toplumların karanlık günlere girmesi; 'kokuşmuşluğundan, işe yaramayan bilgilerin peşinden koşma, eskimişliğin farkına varma, yanlış davranışlarla etrafı/sosyal çevreyi kokutma ve böylece onu kirletme, yanlış fikirlerle orta­lığı kokuşturma gibi neticeler meydana gelmektedir.

"Değişken çamur" safhasından, değişime yatkınlık, hep yeni bir şey ara­yışı içinde olma, aynı şeylerden bıkma, ilerleyen zamana ayak uydurma, kül­türü yenileme gibi sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Çamurun "şekillenmiş bal­çık" safhasından, eğitilebilirlik, yeni bilgilerle davranışların şekillenmesi, farklı çevrelere intibak edebilme, çevreye şekil verme, eğitimle insanları şe­killendirme ve sanatsal yön doğmaktadır.

Mesnûn kelimesi eskimek anlamına da gelmektedir. Zeccac, "yolun eski­mesi" manasındaki eskimenin bu kelime ile ifade edildiğini söylemektedir. İnsanın takip ettiği yol ve metodlar zamanla eskiyebilir; eskimeyen tek yol, sadece Allah'ın yoludur.

Eskiyen şey değişime uğrar, kokuşur, ilk durumunu kaybeder. İnsanın biyolojik yapısının zamanla ihtiyarlaması, değişmesi, psikolojik kabiliyet­lerini kaybetmesi ve güçlerinin azalması, eskiyen çamurundan kaynaklan­maktadır.

Diğer taraftan mesnun kelimesi, bıçağı bileği taşında bilemek anlamına da gelir. Eğitim vasıtasıyla insanın incelmesi, kibarlaşması, nazikleşmesi bu saf­hanın eseridir.

Havada kurumuş çamurdan sonra, bu safhanın gelmesi manidardır. Şekil­lenmiş balçık safhasında insan geniş bir psikolojik yapı kazanmaktadır. Hz. Adem'in çamurundaki bu safha, Âl-i İmran/6'da "anne rahminde çocuğun şe­killenmesi" şeklinde ifade edilmektedir.

6. (Allah, insanı çömlek gibi pişmiş çamurdan yarattı). [Rahman/14]

Ayette geçen (fehhâr) kelimesini Fahruddin er-Razi şöyle açıklamak­tadır:

Ateşte pişmiş çamur olup tuğla, kiremit manasındadır. Suyu ve sıvıları içinde tutabilecek çömlek haline gelip, ufalanmadan, yarılmadan içindekileri sızdır­mayacak bir hal alınca, sanki hem cinslerine karşı öğünmüş gibi olur. Ateşte pişmiş çamur ifadesinden, insanın tabiatında ateşin de bulunduğu

anlaşılmakta; böylece tabiattaki dört temel madde olan toprak, su, hava ve

ateş insanın doğasında yerini almaktadır.

İnsanın tabiatında bulunan ateş, onun cinlerin özelliklerinden birine sahip olduğunu da göstermektedir. Çünkü cinlerin ana maddesi ateştir:

(Cinleri ise Adem'den çok önce, yakıcı, kavurucu

yellerin ateşinden yarattık). [Hicr/27]

(Beni ateşten yarattın, onu ise balçıktan). [A'raf/12]

(Cinleri yalın ateşten yarattı). [Rahman/15] Üç ayette de cinlerin ateşten yaratıldığı ifade edilmektedir. İnsan çamuru­nun fehhar safhasında ateşle piştiği, bizzat Yüce Allah tarafından ifade edil­mektedir. İnsanın şeytanî davranışlar sergilemesinin altında, ateşin tabiatın­da yer almış olması vardır.

A'raf/12'den anlıyoruz ki, ateşten yaratılması şeytana kibirli olma özelli­ğini vermiştir. Allah ona, Adem'e secde etmesini emrettiğinde şeytan bundan kaçınmış; sebebini sorunca da, kendisinin ateşten, Adem'in ise balçıktan ya­ratıldığını söyleyerek mukayese yapmış, kibirlenmiş ve Allah'ın emrini yeri­ne getirmeyerek asi olmuştur. İnsanın mukayese yaparak kibirlenmesi ve Al­lah'ın emirlerini yerine getirmeyip isyan etmesi tabiatındaki ateş maddesin­den kaynaklanmaktadır. Şeytan başkalarını etkileyip yoldan çıkarır ve onları aldatır. İnsanın başkalarını olumsuz yönde etkileyip aldatması ve onları yol­dan çıkarması da tabiatındaki ateşten kaynaklanmaktadır. Şeytan kovulması­nın faturasını Hz. Adem'e çıkartarak, ona düşmanlığını ilan etmiştir. Fatır su­resinde şöyle buyurulmaktadır:

(Geçrekten şeytan size düşmandır, siz de onu düşman edinin, çünkü o, kendi taraftarlarını ancak cehen­nemlik olsunlar diye çağırır). [Fatır/6]

İnsanın beslediği düşmanlık duygusu, tabiatındaki ateş maddesinden kaynaklanmaktadır. Kendi yanlışının faturasını başkasına çıkartarak ona düş­manlık beslemek suretiyle şeytanla birleşmektedir:

(Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve çirkin şeyleri telkin eder). [Bakara/268]

İnsanları fakirlikle korkutarak cimriliği telkin edenler, şeytanla ortak ha­reket etmektedirler. Fakirlik korkusuyla cimri davranması, insan tabiatında bulunan ateşin ürünüdür.

Şeytan insana yanlışı doğru göstermek için, yanlışı süsler ve böylece in­sanı olumsuz yönde etkiler:

(Şeytan, bütün yaptıklarını kendilerine süslü gös­termişti). [En'am/43]

Bu ayette, mütevazi olmamanın ve kalbin katılığının artmasının şeytanın süslü göstermesinden kaynaklandığı ifade edilmektedir. Katı kalplilik ve ki­birlilik bu safhanın eseridir.

İnsanın insanı etkilemesi, yanlış davranışları süslemesi yaratılışının ateş safhasından kaynaklanmaktadır. Kıskançlık, haset, üstünlük taslamak, sosyal düzeni bozmak gibi olumsuz davranışlar tabiatındaki ateş maddesinden ileri gelmektedir.

Ateş, yanma özelliği olan herşeyi yakıp kül etmesinin yanısıra, ham olan maddeleri de pişirerek yenecek hale getirir. Suyu ısıtarak çeşitli şekillerde kullanılmasını temin eder. İnsanın tevbe ve istiğfar edip günahlarını yakması, çile çekip hamlığını ortadan kaldırarak olgunlaşması, soğuk ilişkileri ısıtarak insanları kaynaştırması da olumlu yönleridir. Ateşin ışık verici özelliği, insa­nın etrafına ışık vermesini temin etmektedir.

7. (Ona en uygun biçimi verip kendi ruhumdan üfür-düğüm zaman...) [Sad/72]

Allah, yedinci safhada Hz. Adem'in canlanması için ona kendi ruhundan üflemiştir; ki bu, sıfatlarından cüz'î olarak ona verdiği anlamına gelir.

İnsanın içindeki bu ilahî ruh, onu değişime uğratarak, yeniden yeniye koş­masını ve kaliteli insan olmasını temin eder. İyinin daha iyisini, güzelin da­ha güzelini, doğrunun daha doğrusunu, faydalının daha faydalısını elde et­mek için koşma ve olgunlaşma gücünü ona bu ruh vermektedir. Bu sayede insan, her an bir işte olmanın [Rahman/29] sırrına ererek, durmadan insanlı­ğı zenginleştirme gayreti içinde olur. İlahî insan olmanın tadına bu gayret sa­yesinde ulaşacağmı bilir ve bilgiyi dünyaya yaymayı ve daima araştırmayı huy edinir.

İşte Hz. Adem'in topraktan yaratılma olgusu bu merhalelerden geçmiştir. Allah'ın insana kendi ruhundan üfürmesi, Âl-i İmran/59'da Âfâf (Son­ra 'ol' dedi ve oluverdi) şeklinde ifade edilmektedir. Ruh üflemek ile ol de­mek aynı şeyi ifade etmektedir. Hz. Adem'e nasıl ol demiş ve o da olmuş ise, Hz. İsa'ya da aynı şekilde ol demiş ve o da olmuştur. Çünkü Allah yarattığı her varlık için aynı ol emrini vermektedir. [Yasin/82]

Aslında Arapça'da oluşu bildiren kelime (kevene) fiilidir. Bu fiilin or­tasındaki (vav) harfi illetli harftir. Yüce Allah  (kün=ol) emrini verir­ken, bu illetli harf oradan fırlamakta, (kef) harfi, (nun) harfine vurmak­tadır. İşte  (kef) ile 0 (nun) harfinin ortsındaki illetli olan bu (vav) har­fi varlığı ifade etmektedir. Onun için varlıklar illetlidirler. Sonlu ve noksan­lıklarla dolu olmaları bu illet sebebiyledir. Varlıkların ve özellikle Hz. Adem'in böyle bir oluşumla yaratılması, Hz. İsa'nın yaratılmasının aynısıdır.

Âl-i İmran/59'daki yaratma eylemi, Hz. Adem'in toprağının şekillenmesi­ni, ona biçim verilmesini ve yukarıda belirtilen safhalardan geçmesini ifade ederken, (kün=ol) emri de, hazırlanan maddî yapının canlanmasını ifa­de etmektedir. Balçığın şekillenmesi ile ol emrinin arasında bir öncelik son-ralık olup olmadığı akla gelebilir. Fakat Allah için, bir öncelik ve sonralık dü­şünmek doğru değildir. Ancak kainatın altı devirde yaratıldığını dikkate alır­sak, varlık için bir öncelik sonralık düşünmek zorunlu olmaktadır. Varlığın oluşumu belli safhalardan geçerek meydana gelmektedir. B.Bayraklı

Buraya kadar Hıristiyanların gözü önüne serilen noktalar şunlardır:
Birinci olarak, onlara, Hz. İsa'nın (s.a) ilâhlığı inançlarının tamamen yanlış olduğu bildiriliyor. O sadece Allah'ın dileği ile mucizevî şekilde dünyaya gelmiş ve kendisine peygamberliğin apaçık bir kanıtı olan mucizeler verilmiş bir insandı. O'nun "yükselişi"ne gelince, kâfirler Onu çarmıha germeden önce Allah Onu kendine yükseltmiştir. Aslında kâinat Hâkimi'nin gücü, kullarından herhangi birine dilediği herhangi bir şekilde davranmaya yeter. Bu nedenle Hz. İsa'ya (a.s) hasredilen bu özel davranış nedeniyle, Hz. İsa'nın (s.a) ilâh olduğu, O'nun oğlu olduğu veya otoritesinde O'na ortak olduğu sonucuna varmak tamamen yanlıştır.
İkincisi, Hz. Muhammed'in (s.a.) onları, Hz. İsa'nın (a.s) kendi zamanında ortaya koymaya çalıştığı aynı gerçeğe (Hakk) çağırdığı ve iki peygamberin öğretilerinin temelde özdeş oldukları noktasında dikkat etmeye yöneltiyorlar.
Üçüncüsü, Hz. İsa'nın (a.s) havarileri, Kur'an'da ortaya konulan aynı İslâm'a inanmışlar ve uymuşlardır. Bununla birlikte daha sonraki çağlarda yaşayan Hıristiyanlar Hz. İsa'nın (a.s) mesajını terketmişler ve havarilerin inancından sapmışlardır. Mevdudi

Burada şüphe edilmemesi gereken hakka işaret edilmekte; Allah'tan gelen bir hak olduğundan dolayı ondan şüphe edilmemesi gerektiği söylenmekte­dir.

Hz. İsa'nın yaratılışının hak olduğu ifade edilmekte, onun yaratılışından farklı manalar çıkartarak şüpheye düşmenin anlamsız olduğuna dikkat çekilmektedir. Aslında sadece Hz. İsa'nın değil, Hz. Adem'in yaratılışının da hak olduğu ifade edilmektedir. Anasız-babasız yaratılan Hz. Adem'in durumu ile babasız yaratılan Hz. İsa'nın durumuna hak açısından bakıldığında durum farklı görülecektir. Böylece olgulara şüphe ile bakmakla, hakikat açısından bakmanın farklılığı da öğretilmektedir.

Ayette, Hz. İsa hakkında çıkan ihtilafların bu şüpheden kaynaklandığına da işaret vardır.

Bu ayetten şu öğretim ilkesini çıkarabiliriz: Âl-i İmran/35 ayeti ile 60. ayeti arasında ele alınan meseleler, insanların şüphesini ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Yüce Allah'ın, insanların şüpheye, ihtilafa ve yanlışlara düşmelerine razı olmadığı, onları bu duruma düşmekten kurtarmayı amaçla­dığı anlaşılmaktadır. Beşerî eğitim de aynı metod ve amacı takip etmeli; in­sanların şüpheden uzak kalmasını temin etmelidir. Bu faaliyetiyle öğretimin iki boyutlu bir görevle karşı karşıya olduğunda hiç şüphe yoktur. İnsanların şüphelerini, ihtilaflarını gidermek, sonra da onlara doğru olan bilgileri kazan­dırmak, onun amaçlan arasında yer almaktadır.

Şüpheyi ortadan kaldırmanın en önemli yollarından biri, hakikati öğret­mektir ki Allah Teala da önce hakikati öğretiyor, sonra da şüphe etmemeyi emrediyor. Böylece, gerçeğin öğretilmediği yerde şüphenin olacağına ışık tu­tuyor. Yüce Allah Hac/5'de, öldükten sonra dirilme konusunda şüphede olan­ların şüphelerini gidermek için, embiryoloji, biyoloji ve botanik bilgileriyle (tabiat kanunlarıyla) açıklamalar yapmaktadır. Demek ki, din alimleri ve eği­timcileri, tabiat kanunlarını açıklayarak dinî konulardaki şüpheyi ortadan kaldırma görevi ile karşı karşıyadırlar.

Allah'ın bu tutumu, yasakların ancak bilgilendirmeden sonra konması ge­rektiğine işaret eder. Bilmeyen insana yasak koymak, ahlâkî bakımdan kalı­cı olamaz. Yasakların insanlara ağır gelmemesi için, önceden bilgilendirme yapılmalıdır. İşte Allah, (Şüphecilerden olma) demeden önce, şüphe edilen konular hakkında bilgilendirme yapmakta, meseleleri aydınlat­makta, olgular arasında bağlantılar kurmakta, olabilirliklerini isbatlamakta-dır. Allah Teala, bu metodun geçerli olmadığı durumları da gözardı etmemek­te, bir sonraki ayette bu bilgiye rağmen tartışmayı sürdürenlere başka bir tek­lifte bulunmaktadır. B.Bayraklı

Yani, Hz. İsa'nın gerçek kimliği konusunda. Bütün muteber kaynaklara göre bu surenin 59-63. ayetleri, H. 10. yılda, bütün Hristiyanlar gibi, Hz. İsa'nın “Allah'ın oğlu” ve dolayısıyla insan suretindeki Allah olduğunu iddia eden Necrân Hristiyanlarından bir heyet ile Hz. Peygamber arasındaki bir tartışma dolayısıyla nazil olmuştur. Onlar, Hz. Peygamber tarafından kendilerine teklif edilen “namaz yoluyla sınanma”yı (mübâhele) reddettikleri halde Hz. Peygamber, kendileri ile tüm medenî haklarını kullanabilmelerini ve dinlerini serbestçe uygulayabilmelerini garanti eden bir anlaşma yaptı. M.Esed

Tartışmayı bu şekilde halletme metodu, Necran'dan gelen heyet üyelerinin gerçekten inat ettiklerini göstermek için öne sürülmüştür. Aslında onlar yukarıdaki bölümde değinilen noktalara hiçbir cevap bulamamışlar ve kendi kitaplarında bile sözkonusu inançlarını destekler ve haklı gösterir nitelikte delil getirememişlerdir. Bu nedenle kendi inançlarının gerçeğe uygun olduğunu ve hatalı olmadığını emin bir şekilde iddia edememişlerdi. Bunun yanısıra, Hz. Peygamber'in (s.a) yaptığı şeyleri, öğrettiklerini ve karakterini yakından gözlediklerinde, o kadar etkilenmişlerdi ki, heyettekilerin çoğu kalben O'nun gerçekten peygamber olduğuna ikna olmuşlardı veya en azından O'nu cesaretle reddedemeyecek hale gelmişlerdi. Yapılan teklifi kabul etmemelerinin nedeni de buydu: "Eğer gerçekten inancınızda sadıksanız, bizimle birlikte Allah'a dua edip O'nun lânetinin İsa (a.s) hakkında yanlış şeyler söyleyenlerin üzerine olmasını dilersiniz." Onların bu teklifi kabul etmemeleri bütün Arabistan'a açıkça, o zamana dek dindar olarak tanınan Necran Hıristiyanlarının rahip ve dinî liderlerinin, kendilerinin bile emin olmadıkları inançları öne sürdüklerini gösterdi. Mevdudi

Ayeti bölümlere ayırarak açıklamaya çalışacağız:

1. (İşte bu, elbette en doğru haberin beyanıdır).

Ayetin başında yer alan fo. (hâzâ=bu) kelimesi, daha önce anlatılan delil­lere ve 61. ayetteki lanetleşme davetine işarettir. Ve yalanlayanların üzerine lanetin ineceği de bir gerçektir. Hz. Meryem'in Hz. İsa'yı babasız dünyaya getirmesi gibi daha önce zikredilen konularla ilgili getirilen deliller ve yapı­lan açıklamalar Allah'tan gelen hakikatlerdir.

Ayette yer alan (kasas) kelimesi, Bakara/178'de geniş bir şekilde açıklanmıştı. Buradaki anlamı, haberin, beyanı, açıklanmasıdır. Razi'nin de­diği gibi, dine irşad eden, hakka götüren ve kurtuluşa davet eden hususları içine alan sözlerin toplamıdır.

Hakikat kelimesiyle bir araya gelmesi sebebiyle, "en doğru haberin beya­nı/açıklanması" şeklinde mana vermeyi uygun buluyoruz. Meryem, Zekeriy-ya, Yahya ve İsa hakkında anlatılan gerçek beyanın, Kur'an'da anlatılan be­yan olduğuna işaret edilmektedir. Özellikle Hz. İsa hakkındaki ihtilaf ve şüp­helerin meydana getirdiği farklı beyanlar konuyu içinden çıkılmaz hale getir­miştir. Yüce Allah konuyu Hz. Peygamber'e anlatarak, hakikati ortaya koy­muştur.

Ayette, anlatılan gerçeğin kabullenilmesi için önemli bir psikolojik alt ya­pı da verilmektedir:

2.  (Allah'tan başka hiçbir tanrı yoktur).

Bu, tevhid inancıdır. Allah'tan başka tanrı olmadığını kabullenen kişi, ha­kikati ancak O'nun beyan edeceğini kabullenir. Diğer taraftan Hz. İsa'ya ulu-hiyyet/tannlık sıfatı yakıştıranlara, onun bir beşer olduğu hatırlatılmakta, Al­lah'tan başkasına tanrılık isnad edilemeyeceği öğretisi ortaya konmaktadır.

• Hakikat, Hz. İsa'nın tanrı olmayıp bir beşer olduğudur.

• Hakikat, Allah'tan başka tanrı olmadığıdır.

• Hakikat, Hz. İsa'yı çarmıha gerip öldürmedikleri, eceliyle öldükten son­ra Allah'ın onu kendine yükselttiğidir.

• Hakikat, Hz. İsa'nın gayri meşru bir çocuk olmadığı, onun yaratılışının Hz. Adem'in yaratılışına benzediğidir.

Bütün bunların kabulü, ancak tevhid inancına sahip olmakla mümkündür.

3. (Sadece Allah, kudret ve hikmet sahibidir).

Âl-i İmran/35'den 61. ayetine kadar zikredilenleri, ancak aziz ve hikmet sahibi olan bir varlık gerçekleştirebilir. Bütün bunlar, sonsuz bir kudret ve hikmete sahip olmayı zorunlu kıldığından, aziz ve hakim sıfatlan zikredil­mektedir. Güçlü ve hikmet sahibi olan Allah bunları gerçekleştirmiş ve bun­ların gerçek haberini Hz. Peygamber'e bildirmiştir. Böyle bir kaynaktan ge­len habere inanılması ve asla şüphe edilmemesi gerekir. Böylece, haber ve bilginin geldiği kaynağın önemi vurgulanmış ve birinci elden kaynak ve de­lillere gitmenin zorunluluğu öğretilmiştir. Din konusunda birinci kaynağın Kur'an olduğunu unutmamak gerektiğine dikkat çekilmiştir. İnsanları ihtilaf ve şüphe karanlığında bırakmadan ilahî vahye gitmenin zorunluluğuna işaret edilmiştir. Buna dikkat edilmemesi insanlığa ne getirir? B.Bayraklı

Bu âyetlerde, Ehl-i Kitaba, özellikle de Necrân heyetine karşı Îsâ'nın gerçek konumu hakkında son nokta konulmaktadır: Şüphesiz Allah katında Îsâ'nın durumu, Âdem'in durumu gibidir; O, onu topraktan yarattı, sonra ona “ol!” dedi, o da hemen oldu.
Bu açıklamaların amacı, Hristiyanların yanlış inançlarını tashih etmektir. Buradaki benzetme ile, Îsâ'nın da Âdem gibi maddeden yaratıldığı ifade edilmekte; yaratılış açısından Îsâ'nın diğer insanlardan bir farkının bulunmadığı, dolayısıyla ilâh, rabb ve Allah'ın oğlu olmadığı bildirilmekte, ardından da bu hususta inatlaşanlara meydan okunmaktadır: Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da lânetleşelim de Allah'ın lânetini yalancılar üzerine kılalım.
Bu lânetleşme hakkında kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:
Rivâyet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a), Necrân Hristiyanlarına deliller getirip, onlar da cehâlet ve inkârlarında ısrar edince, Hz. Peygamber (s.a), onlara, “Eğer getirdiğim delilleri kabul etmezseniz, şunu biliniz ki, Cenâb-ı Hakk bana, sizinle lânetleşmemi emretmiştir” dedi. Bunun üzerine onlar, “Ey Ebu'l-Kâsım! Hele bir dur da, arkadaşlarımızın yanına varıp bu hususu aramızda konuştuktan sonra tekrar sana gelelim” dediler. Gidip arkadaşlarıyla görüştüklerinde kraldan sonra gelen ve içlerinde söz sahibi olan kimseye, “Ey Abdu'l-Mesih! Söyle bakalım ne dersin?” dediler. Bunun üzerine o, “Ey Hristiyan topluluğu! Allah'a yemin ederim ki, siz Muhammed'in gönderilmiş bir peygamber olduğunu anladınız. Yine o'nun, sizin sahibiniz [Hz. Îsâ] hakkında hakk olan sözü ve görüşü getirdiğine de yemin ederim. Yine Allah'a yemin ederim ki, herhangi bir peygamberle lânetleşmeye giren topluluğun ne yaşlısı sağ kalır, ne çocukları büyür [hepsi mahvolur[. Yine yemin ederim ki, eğer siz bu işe girişirseniz, sizin soyunuz ve nesliniz kurur ve tükenir. Ama, bundan kaçınır, dininiz üzere yaşamaya devam eder ve bulunduğunuz hâli sürdürmeye devam ederseniz, o adamla [Hz. Muhammed] anlaşın ve memleketlerinize geri dönün!..” dedi.
Bu esnada, Hz. Peygamber (s.a) de, üzerinde siyah kıldan bir örtü, futa olduğu hâlde evinden dışarı çıkmıştı.. Hz. Hüseyn'i kucağına almış, Hz. Hasan'ın da elinden tutmuş, Hz. Fâtıma Hz. Peygamber'in, Hz. Ali de Hz. Fâtıma'nın peşindeydi... Hz. Peygamber şöyle diyordu: “Ben duâ ettiğim zaman, siz âmin! deyin.” Bunun üzerine Necrân'ın piskoposu, “Ey Hristiyanlar! Ben karşımda öylesine yüzler görüyorum ki, onlar Allah'tan, bir dağı yerinden oynatıp yok etmesini isteseler, muhakkak ki Allah o dağı yerinden götürür. Binâenaleyh, lânetleşmeyin, aksi hâlde helâk olur, yok olursunuz.. Ve yeryüzünde, kıyâmete kadar tek bir Hristiyan kalmaz” dedi. Hristiyanlar, “Ey Ebu'l-Kâsım! Biz seninle lânetleşmemeye ve dinin hususunda sana müdahale etmemeye karar verdik” dediler. Hz. Peygamber (s.a) de, “Lânetleşmediğinize göre Müslüman olunuz... Böylece de, Müslümanların lehine olan sizin de lehinize, aleyhlerine olan sizin de aleyhinize olur” deyince, onlar bunu kabul etmediler, direttiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, “En kısa zamanda sizinle savaşıp işinizi bitireceğim” deyince, onlar, “Bizim, Araplarla savaşacak gücümüz yok. Fakat sana, 1.000'i Safer 1.000'i de Receb ayında olmak üzere, 2.000 takım elbise ile, demirden yapılmış normal 30 zırh vermek üzere bizimle savaşmaman ve bizi dinimizde serbest bırakman konusunda seninle anlaşma yapmak istiyoruz” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber onlarla, bu şartlar altında anlaşma yaptı ve şöyle dedi: “Canımı kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, helâk o Necrânlılara öylesine yaklaşmıştı ki... Eğer onlar lânetleşmeye girmiş olsalardı, maymunlar ve domuzlar hâline getirilecekler, bu vâdi ateş olup onları yakacak ve Allah Necrân ve halkının kökünü kurutacaktı. Ağaçların tepelerinde kuşları bile... Bir yıla kalmayacak bütün Hristiyanlar helâk olacaklardı.” Yine Hz. Peygamber'in (s.a) siyah futa içinde evinden çıkıp, Hz. Hasan'ı, Hz. Hüseyin'i, Hz. Fâtıma ve Hz. Ali'yi (r.a) futanın içine soktuğu, sonra da, Ey ehl-i beyt! Allah sizden her türlü kiri gidermek ve sizi tertemiz yapmak diler (Ahzâb/33) âyetini okuduğu rivâyet edilmiştir. Bil ki bu rivâyet, gerek tefsir gerekse hadis âlimleri arasında, sıhhati konusunda âdeta üzerinde ittifak edilmiş gibidir.
Paragrafın sonunda da, Şüphesiz bu, kesinlikle gerçek kıssanın ta kendisidir. Allah'tan başka hiç bir tanrı da yoktur. Ve şüphesiz Allah, azîz'in, hakîm'in ta kendisidir. Artık yüz çevirirlerse, bilinsin ki, Allah, bozguncuları en iyi bilendir buyurularak hakikati örtmeye çalışanlar ile vakit öldürülmemesi, onların Allah'a havale edilmesi istenmektedir. H.Yılmaz

 Haktan yüz çevirmek, Allah'ın Hz. Peygamber'e bu konularda gönderdiği vahye (bilgiye) sırtını dönmek ve bozgunculuk olarak nitelendirilmektedir. Gerçeklik bilgisine sırt dönmek, yeryüzünde fesat çıkarmak ve dinî kültürün bütün dengelerini bozmak demektir. Fesatçı/bozguncu kişi, hakikate sırtını dönüp dinî meselelerle ilgili bilgileri başka yerlerde arayandır. Demek ki, sosyal dengeleri bozanlar; şüpheciler, kıskançlar, ihtilaf yaratanlar, yalanla­yanlar ve hakikate sırtını dönenlerdir.

Bu tip insanların yeryüzünde zehirli bir kültür ortamı oluşturacakları ve ilahî vahye tâbi olanlarla mücadele edecekleri 61. ayette ifade edilmişti. Bu mücadele, insanlık tarihi boyunca olagelmiş, kanlar dökülmüş, sosyal denge­ler alt-üst olmuştur. İnsanlığın yüz karası olan bu tip kişilerin fesatlarının hı­zı, ancak peygamberler vasıtasıyla kesilmiştir. Tefrikaların, kavgaların ve sa­vaşların dinamikleri arasında yer alan hakikate sırt dönme, insanlığa ayak ba­ğı olmuş, insanlığın geri kalmasına sebep teşkil etmiştir. İşte bunun içindir ki, Allah bozguncuları çok iyi bilendir buyurmak suretiyle Yüce Allah, onla­rı bozgunculuktan vazgeçmeye çağırmaktadır. Din eğitimcileri ilahî vahiyle öylesine teçhiz olmalı ki, bu kötü niyetli, bozguncu, yalancı ve şüphecilerle mücadele verebilsin ve onlara hakikati öğretebilsinler. İlahî vahyi yeterince bilmeyenler, hakikatten yüz çevirenlerin daha da uzaklaşmalarına sebep ola­caklardır. 61. ayette, ilahî bilgiye rağmen tartışmayı sürdürenlerin bulundu­ğu görülüyor. İlahî bilgiye sırtını dönen, felsefe ile ikna olur mu?! B.Bayraklı

Lafzen, “sizinle bizim aramızda adil (olan) bir kelimeye”. Esas anlamı “kelime” veya “söz” olan kelimeh terimi, çoğunlukla felsefî olarak “öneri” veya “ilke” anlamında kullanılır.Lafzen, “Allah'ın yanısıra başka birini rabler olarak kabul etmeyeceğiz”. “Biz” şahıs zamiri, burada bariz bir şekilde insanoğlu için kullanıldığından “başka biri” ifadesi, zorunlu olarak aynı anlama gelir. Daha geniş anlamıyla yukarıdaki çağrı, sadece Hz. İsa'ya tam bir uluhiyet ve azîzlerine de o'nun belli bazı özelliklerini atfeden Hristiyanları değil, aynı zamanda Üzeyr'e (Ezra) ve hatta bazı büyük Talmud bilginlerine yarı tanrısal bir otorite izafe eden Yahudileri de kapsar (karş. 9:30-31).M.Esed

Buradan itibaren üçüncü bölüm başlar. Burada ele alınan konu bu bölümün Bedir ve Uhud Savaşları arasınaki süre içinde nazil olduğunu göstermektedir. Üç bölümün muhtevası da kendi içine o kadar bağlantılıdır ki, hiçbir yerde tutarsızlığa rastlanmaz. Bu nedenle bazı tefsirciler bu bölümün de Necran heyetine hitaben nazil oluduğu gibi yanlış bir düşünceye kapılmışlardı. Fakat buradan itibaren yer alan bölümün dile getiriliş biçimi, onun Yahudilere hitaben nazil olduğunu açıkça göstermektedir.
Yani, "Bizim kabul ettiğimiz ve sizin de kendi kitaplarınızın öğretileri ile desteklendiği ve tasdik edildiği için, 'yanlış' diye reddedemediğiniz inancımızda bize katılın." Mevdudi

Kurana göre, bu ilkeyi benimseyen ve Allahın birliğine gönülden teslim olan ve buyruklarını yerine getiren herkes Müslümandır. Bu özelliği taşıyan kişi, tarihin hangi döneminde, hangi toplumda ve hangi kültür de yaşamış olursa olsun, Allaha göre müslümandır. Allahın Peygamberlerine, Allaha ait vasıflar izafe edilerek, Allahın dini, Allahın elçilerine mal edildi ve onlara izafeten dinsel kaynaklar ve dinsel otoriteler Allahın ayetlerine rağmen kendi görüşlerini dinleştirip, Allahın dinini ve peygamberlerini bölüşüp, karşıt dinlere çevrilmişlerdir. Allahın bu çağrısına kulak vermenin zamanı gelmedi mi? M.Sağ

Kitap ehli, ayetin ilk bölümünde, müşterek bir kelimede (noktada, ilkede) buluşmaya davet edilmektedir. Ayetin ikinci bölümünde ise, bu ilkenin tahli­li yapılmakta ve neleri kapsadığı anlatılmaktadır. Ayetin daha iyi anlaşılabil­mesi için nüzul (iniş) sebebine bakalım:

1. Ayetin İniş Sebebi:

Razi'nin naklettiğine göre, yahudiler Hz. Peygamber'e "Hıristiyanların İsa'yı rab edindikleri gibi, bizim de seni rab edinmemizi istiyorsun" demiş­ler. Hıristiyanlar da "Ey Muhammed! Sen yahudilerin Hz. Üzeyir hakkında söylediklerini senin hakkında söylememizi istiyorsun" demişler. Bunun üze­rine bu ayet nazil olmuştur.

Âl-i İmran/61'deki lanetleşme çağrısının ardından müşterek ilkede (tevhid inancında) buluşma daveti yapılmaktadır. Bize göre, bu ayetin iniş sebeple­rinden biri de, Âl-i İmran/61-63'de geçen, doğruyu öğrendikten sonra yüz çe­virme olgusudur. Hakikate karşı olumsuz tepki göstermek, sırt dönmek, top­lumda bozgunculuk yaparak dinî alanı kirletmektir. Ancak Razi'nin nakletti­ği haberi de gözardı etmiyoruz. Aslında ayetin içeriği, ayetin iniş sebebini vermektedir: Allah'tan başkasına kulluk, O'na şirk koşmak ve insanların bir­birini rab edinmeleri suretiyle tevhid inancını bozmaları ve bunu da din adı­na yapmaları, ayetin nüzul sebebidir.

2. Ortak İlkede Buluşmaya Çağrı:

Ayetin birinci bölümü bir çağrıdan ibarettir:

(De ki: "Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramız­daki şu ortak ilkeye gelin").

Ayetteki (teâ/ev=gelin) kelimesi, (et-teâlî) kelimesinden türemiş bir emir olup -Razi'nin dediğine göre- alçak bir yerden yüksek bir yere yük­selmek manasına gelmekte; çağırılan şeye yönelmeyi ve oraya gitmeyi ifade etmektedir. Bu ayetteki yönelecek yer, fizikî/maddî anlamda bir yer değil; bir inanca, bir ilke ve esasa yönelmek olduğu için, manevî bir yöneliştir.

(Sizinle bizim aramızdaki ortak ilkeye...)

Ayetin bu kısmındaki (kelime) kavramı, tevhid kelimesini (iman ilke­sini) ifade etmektedir. (sevâ') da, adalet, insaf, eşit, dosdoğru anlamına gelmektedir. İkisi birlikte, ortaklaşa paylaşılabilecek bir ilke anlamını ifade etmektedir ki buna, insanların kavga etmeden, diyalog kurabilecekleri bir or­tamın hareket noktasını belirleyecek ilke de denebilir. Yüce Allah, kitap eh­lini (geçmiş vahyin izleyicilerini) ve müslümanları diyaloga davet etmekte­dir. Vahiy ve peygamberlik müessesesine inanan insanların, derin ayrılık ve ihtilaflara düşerek münakaşa etmeleri, tali konuları büyütmeleri doğru değil­dir. Yapılması gereken, peygamberlerin getirdiği temel ilkeyi tesbit edip di­ğer konulan ona göre halletmektir.

3. Ayetin son bölümünde kitap ehli ile müslümanlann üzerinde ittifak ede­cekleri ve bir araya gelecekleri üç bölümden oluşan ilke açıklanmaktadır:

a. (Allah'tan başkasına tapmayalım).

Ayetin bu kısmını Fatiha/5 ayetine bağlarsak diyebiliriz ki, Ancak sana kulluk ederiz ifadesi, Allah'tan başkasına tapmamayı ifade etmektedir. Yahu­diler Üzeyir'i, hristiyanlar da İsa'yı Allah'ın oğlu kabul ederek ilahlaştırmış-lardır. Kitap ehlinin batıl inançlannın dışlanması, aynı zamanda Allah dışın­daki varlıklan kutsallaştınp tapınmayı ön gören gelecekteki her inancın da dışlanmasıdır.

Tabiat varlıklarına ve insanlara tapınma şeklinde tezahür eden her sahte inanç biçimini ortadan kaldırmaya azmetmek, diyalogun önemli bir adımını teşkil eder. Diyalog, kulluğun kime yapılması gerektiğini belirlemekle baş­lar. Kitap ehliyle (yahudi ve hristiyanlarla) adil, doğru bir ilke etrafında diyaloğun ilk adımı, kulluk bilincinin ortaya konmasıyla atılmış olacaktır. Bu­radan, müslümanlarla yahudi ve hristiyanlar arasındaki diyaloğun, dünyevî menfaat temeli üzerine değil, uhrevî kazanç temeli üzerine bina edilmesi ge­rektiği sonucunu çıkarabiliriz.

Sadece Allah'a kulluk etmek, Allah'ı tek ilah olarak tanımak ve tüm sahte ilahları dışlamak, insanın yaratılışının ana gayesidir. Zariyat/56 ayetinde, cin ve insanların bu gaye için yaratıldıkları beyan edilmektedir. Tevhid ilkesi, sa­dece müslüman, yahudi ve hristiyanlar arasında değil, cinler arasında da var olan bir müşterekliğe işaret etmektedir.

b. (O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım).

Kutsal kitaba inanan hiç kimse, hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi Allah'a eş tut­mamalıdır. Demek ki müslümanlar, yahudi ve hristiyanlar şirki dışlayarak, diyaloglarını sürdürmeli ve tevhid inancı etrafında toplanmalıdırlar. Allah'ın hiçbir dengi yoktur [İhlas/4] ayeti doğanın da bir kanunudur. Kainatta var olan düzen, Allah'ın tekliğinin bir tezahürüdür. Çünkü, Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka bir tanrı bulunsaydı, oradaki düzen bozulurdu. [Enbiya/22]

Şirki dışlamak ve insanlıktan kaldırmak dinlerin amacı olmuş ve olacak­tır. İlk insandan bu yana değişmeyen bir ilke ve amaç olan şirkin dışlanması, evrensel anlamda din eğitiminin ve dinler arası diyalogun da eksen konusu olmalıdır. Kur'an'ın kitap ehline yaptığı diyalog çağrısının ikinci adımı, şir­kin ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Allah'a eş koşmamak, O'ndan başkası­na kulluk etmemenin başka bir cephesini teşkil etmektedir.

c. (Allah'ı bırakıp, birbirimizi rab edinmeyelim). Öyle anlaşılıyor ki yahudi ve hristiyanlar, din adamlarını ve büyüklerini rab ediniyordu. Helal ve haram konusunda onların kişisel fetvalarını dinin emri gibi kabul ediyorlar; din adamlarının ve alimlerinin görüşlerini kutsallaştırıyorlar, günahlarını onlara affettiriyorlar; onları Allah'ın önüne geçili­yorlardı.

Allah'tan başkasını rab edinme gibi dinî alanı kirleten bir anlayış ve dav­ranışı bırakmak, diyalogun diğer bir gündem maddesidir.

Kısaca diyebiliriz ki: Müslümanlarla yahudi ve hristiyanlar arasında ku­rulacak diyalogun buluşma noktasını belirleyen bu üç madde, tamamen şirk­le mücadeleyi ve tevhid inancını benimsemeyi esas almaktadır. Buluşma noktasının ilk iki maddesini olumlu bir şekilde ifade edebiliriz: Yalnız Al­lah'a kulluk etmek, tek Allah'a inanmak. Üçüncü maddesi olan Birbirimizi rab edinmeyelim ilkesini ise olumlu olarak ifade etmek mümkün değildir. O nedenle, birbirimizi rab edinmemek ilkesi aynen kalmalıdır. Yani insanlar sa­dece Allah'a kulluk ettiklerini ve O'nu tek ilah olarak kabul ettiklerini söyle­dikleri halde, bilerek veya bilmeyerek birbirlerini rab edinebilirler.

Tevhid inancını eksen değer olarak kabul eden müslümanlar, yahudi ve hristiyanlar hakikatin kendi tekellerinde olmadığını anlar ve kendileri dışın­dakilerin dalalette olduklarını söylemekten kaçınırlar. Diyalog, tevhid inan­cının paylaşılması ile başlayacak, tali konuların değerler sistemindeki yerinin tesbitiyle devam edecektir. Yalnız Allah'a kulluk etmek, O'na eş koşmamak ve insanların birbirlerini rab edinmemeleri ilkesinin benimsenmesi, diğer proplemlerin de çözümünü sağlayacaktır. Tevhid inancının olmadığı yerde çözümsüzlük vardır. Hakikati kendi tekelinde görmenin veya Âl-i Imran/63-64'de belirtildiği gibi hakikatten yüz çevirmenin ana nedeni, tevhid inancının benimsenmemesidir.

Tevhid inancı, insanların beynini hakikate, yani Allah'a döndürürken; din­lerin yönünü de birbirlerine döndürür. Birbirine bakmayan, biririni görmeyen veya görmemezlikten gelen dinlerin birbirine saygı duyması mümkün değil­dir. Saygının olmadığı yerde de diyaog kurulamaz. Aralarında saygı olma­yanların da paylaşacakları ortak bir ilkeleri olamaz.

Demek ki tevhid inancı, saygıya, oradan da paylaşıma uzanması hase­biyle birçok propleme çözüm getirmektedir. Tevhid inancı, diyalog konu­sunda eksen değeri belirlemekte, saygı ve paylaşım kapılarını açan anahtar rolü oynamaktadır. Saygı ve paylaşım iradî olarak inanmayı temin eder. Zorlamadan, düşünerek, araştırarak ve bilinçle kabullenmenin alt yapısını oluşturur.

Hakikate saygı göstermek ve ona karşı samimi olmak, diyalogun önemli şartlan arasında yer almaktadır. Âl-i İmran/64'de tevhid inancının üç boyutu da vurgunlamış, diyalog için hiçbir şey dışarıda bırakılmamıştır. Kitap ehli ile müslümanlann diyaloglarında samimi olmaları, ikili oynamalarını engelleye­cek, inançların her yönünü ortaya koyup sorgulamalarını temin edecektir.

Saygı, samimiyet ve paylaşım için Yüce Allah Ankebut suresinde şöyle buyurmaktadır:

(Kitap ehli ile zulüm ve haksızlıktan uzak durdukları müddetçe en güzel şekilde tartışın ve deyin ki: "Bize indirilene inandığımız gibi size indirilmiş olana da inanıyoruz. Çünkü bizim ilahımız ile sizin ilahınız tek ve aynıdır ve hepimiz O'na teslim ol­muşuzdur"). [Ankebut/46]

Bu ayet, kitap ehli (yahudi ve hristiyanlar) ile tartışırken en iyi metodun kullanılmasını emretmektedir. En iyi metodun hangisi olduğu da ayette mev­cuttur: Onlara indirilene iman edildiğinin deklare edilmesi ve aynı Allah'a iman edildiğinin ve O'nun tek olduğunun açık bir şekilde ortaya konmasıdır. Kitap ehlinin inançlarını sorgulamadan önce peygamberler aracılığıyla onla­ra indirilen ilahî vahye inanmak; kendisinden başka ilah bulunmayan Al­lah'ın hem yahudi ve hristiyanların, hem de müslümanlann ilahı olduğunu açıkça beyan etmektir.

Kitap ehliyle en iyi metodla tartışmak için, ben-merkezciliği terkederek, gündemi Allah ve vahiy üzerine yoğunlaştırmak gerekir. Allah ve vahiy mer­kezli tartışmalar diyalog için en güzel metoddur. Bu metodun güzel netice verdiğini Ankebut/47'den öğreniyoruz. Müslümanın, kitap ehline indirilenle­re inandığını açıklaması, diyalogda saygının ta kendisidir. Ben-merkezcilik, Maide/82'de kibir olarak vasıflandınlmaktadır. Ben-merkezcilik/kibir, sev­meyi, dinlemeyi ve hakikati anlamayı engeller. Kitap ehli içinden hristiyan-ların keşiş ve din adamlarının kibre kapılmayanlarının doğruya ulaştıkları Maide suresinde ifade edilmektedir:

(Onlar içinde iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da, "Biz hristiyanlanz" diyenleri bulacaksın. Çünkü onlar arasında öy­le keşişler ve rahipler var ki bunlar kibre kapılmamışlardır). [Ma-ide/82]

Sevgi, kibrin (ben-merkezciliğin) olmadığı yerde bulunduğuna göre, di­yalogda sevginin yer alması için ben-merkezciliğin terkedilmesi şarttır.

Kibri terketmekle sevmek eş zamanlıdır. Bu sevgi, Allah'ın Peygamber'e indirdiğini dinlemeye sevketmektedir. Bu da hakikati tanıyıp anlamakla ne­ticelenmektedir:

(Rasul'e indirileni dinlediklerinde gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün, çünkü ondaki hakikati ta­nırlar). [Maide/83]

Kibrin ortadan kalkması ile sevgi bağlan ortaya çıkmakta, vahye kulak ver­mek ve hakikate ulaşmak kolaylaşmaktadır. Önemli olan kendi inançlarını kar­şısındakine kabul ettirmek değil, hakikati bulmaktır. Hakikatle ben-merkezci-lik bir araya gelmez, hakikati yakalamak için kibri bırakmak gerekir. Âl-i İm-ran/64'deki Allah'ın birliği inancı, sosyal yapıya yansıyınca insanlığın birliği­ni sağlayan bir niteliğe bürünmektedir. Birleştirici ve bütünleştirici bir nitelik­te olan bu inanç, bütün dinlerin temelini ve amacını oluşturmaktadır.

Yahudilik ve Hristiyanlık'ın İslâm dini ile olan tali farklılıkları üzerinde gereğinden fazla durmak, insanları ayrılığa ve diyalog kopukluğuna götürür. Onun için Kur'an diyalogun tevhid üzerinde yapılmasını öngörür. Şirk ve in­sanın insanı rab edindiği kirli ve kaypak bir zemin üzerinde diyalog kurma­nın imkansızlığı ortadadır.

Kur'an, tevhid temeli üzerine kurulmasını istediği diyalogda, kitap ehli­nin kendi dinlerinin sınırlarını bile ihlal etmelerini doğru bulmaz:

(De ki: "Ey kitap ehli! Dininizin içerdiği hakikatin sınırlarını ihlal etmeyin. Daha önceden sapan, bir çoklarını da saptıran ve yolun doğrusundan uzaklaşan bir topluma uymayın"). [Maide/77]

Bu ayet, Hz. Peygamber'e, kitap ehli ile gireceği diyalogta onlardan din­lerinin sınırlarını ihlal etmemelerini isteyecek kadar koruyucu bir tavır takın­masını tavsiye etmektedir.

Yine Hz. Peygamber kitap ehlinden, yanlışın peşinden gidip yoldan çıkan­larla beraber olmamalarını isteyecek kadar koruyucu bir tavır ortaya koya­rak, diyaloga farklı bir boyut kazandırmaktadır. Demek ki, başkasının iyili­ğini düşünmek, diyalogu kemiren ben-merkezcilik kurdunun etkinliğini orta­dan kaldırmaktadır. Diyalog kurulan kişi veya toplumu tehlikelere karşı uyarmak, tehlikelerden çekip çıkarmak diyalogdaki samimiyetin gereğidir.

3. Hakikatten yüz çevirenlere söylenecek söz

AI-i Imran suresinin son kısmı, diyalogun tevhid inancı üzerinde cereyan etmemesinin muhtemel olduğuna ve bu durumda nasıl bir tavır takınılacağı­na ışık tutmaktadır:

(Ve eğer yüz çevirirlerse deyin ki: "Şahid olun ki, biz kendimizi ona teslim etmişiz").

Diyalog, parçalara bölünemeyen hakikati aramak, onun peşinden koşmak ve ona sevdalanmaktır. Tali olan dinî farklılıklar bir kenara bırakılabilir, fa­kat bölünme kabul etmeyen tevhid inancı bir tarafa konmaya, yüz çevrilme­ye tahammül edemez.

Ayette üç boyutuyla sergilenen ve şirki dışlama eksenine oturan tevhid inancına sırt çevirenlere, Şahid olun biz Allah'a teslim olduk demekten baş­ka çare yoktur. Bu ifadeden, burcu burcu benlikten sıyrılma kokusu hissedil­mektedir. Âl-i Imran/64 ayetinde Yüce Allah, kitap ehli ile diyalogun tesli­miyetle bitmesini istemektedir. Allah'a teslim olmak, Allah'ın birliği inancı­na/ilkesine iman etmek, tevhid inancını bozan ben-merkezcilikten uzaklaş­maktır. Nefsini tanrı edinmeye kadar varan bu ben-merkezcilik mabedi, aye­tin sonunda yer alan teslimiyetle dinamitlenmekte ve şirkin bütün kaleleri yerle bir edilmektedir.

Bu ifadenin altında, diyalogun, gerilim ortamına sürüklenmemesi beklen­tisi de vardır. Din eğitiminin amacını teşkil eden bu diyalogun iyi netice ver­memesi halinde, düşmanlık, gerilim ve kin haline dönüşmemesini Allah'a teslimiyet temin edecektir. Tevhid inancı, gerilim, kavga ve düşmanlık alanı değildir ve olmamalıdır. Diyalogun gerilimsiz bitmesi ve iyiden yana netice­lenmesi kadar önemlidir. B.Bayraklı

 

Yani, o'nun uyguladığı ilkelerin, Tevrat'ı Allah'ın mutlak kanunu olarak gören Yahudi itikadının mı, yoksa birçok konuda bu itikat ile çelişen Hristiyan itikadının mı ilkeleri olduğu konusunda. M.Esed

Yani, "Sizin Yahudiliğiniz ve Hıristiyanlığınız, Tevrat ve İncil indirildikten çok uzun zaman sonra ortaya çıktı. Oysa Hz. İbrahim (a.s) bu kitaplar gönderilmeden çok önce yaşadı. Şimdi, sıradan bir adam bile Hz. İbrahim'in (a.s) dininin hiçbir şekilde Yahudilik veya Hıristiyanlık olmayacağını kolayca anlayabilir. O halde eğer Hz. İbrahim (a.s) sizin de inandığınız gibi, doğru yolda ve kurtuluşa erenlerden ise, doğru yolda olmak ve kurtuluşa ermek için, Yahudilik veya Hıristiyanlığa uymanın şart olmadığı ortaya çıkıyor." (Bkz. Bakara an: 135, 141) Mevdudi

Yani, Hz. İbrahim'in gerçek inancının ne olduğu konusunda. “Bilginiz olan şeyler” ibaresi, Tevrat'ın ve İnciller'in halen yaşayan nüshalarına dayanan birçok öğretinin Kur’an'ın öğretileriyle çeliştiği gerçeği konusundaki bilgilerine işarettir (Râzî).M.Esed

Yahûdîler, Hz. İbrâhîm'i yahûdî, hırıstiyanlar da onu hırıstiyan kabul ediyor ve bu yüzden tartışıyorlardı. Kur'ân, İbrâhîm'in yahûdî ve hırıstiyan değil, bir müslüman olduğunu vurguluyor. S.Ateş

Bir önceki ayette tartışmanın sağlam bir zeminde olması için aklı devre­ye sokmanın gerekliliğine dikkat çekilirken, bu ayette tartışmada bilginin önemi vurgulanmaktadır.

Ayetin birinci bölümünde kitap ehlinin, hakkında bilgi sahibi olduğu ko­nularda tartıştığı ifade edilirken Yüce Allah, olumsuz bir tavır takınmaktadır. Bakara/213 ve Âl-i İmran/19 ayetlerine göre, kitap ehli kendilerine ilim gel­dikten sonra aralarındaki kıskançlık yüzünden tartışıp ihtilafa düşmüşlerdir. Kitap ehlinin, bildikleri halde tartışıp ihtilafa düşmeleri yerilmektedir. Doğ­ruluğu bilinen bir konuyu tartışma alanına çekmenin yanlışlığı bir yana, bil­gi ve konuya da zulümdür.

Tevrat ve İncil Hz. İbrahim'den sonra geldiği halde, Hz. İbrahim'in yahudi veya hristiyan olduğunu iddia etmek, olguyu katletmektir. Yahudi ve hristiyanların, Yahudilik ve Hristiyanlığın tesisinden çok önce yaşamış olan bir peygamberin kendi dinlerine mensup olduğunu söylemeleri, duygusallığın bilgi alanını nasıl olumsuz etkilediğini göstermektedir.

Ayetin ikinci bölümünde kitap ehline (yahudi ve hristiyanlara), hakkında bilgi sahibi olmadıkları konularda niçin tartıştıkları sorulmaktadır. Bilginin olmadığı yer, karanlıktır; bilgisiz insanların tartışması çok tehlikeli noktala­ra varabilir. Mesela yahudilerin, Hz. İsa'yı çarmıha gererek öldürüp öldürme­diklerini bilmedikleri halde zan üzerinde yürümeleri hâlâ çözülemeyen so­runlar ortaya çıkarmıştır. Burada da kitap ehlinin, inancını bilmeden Hz. İb­rahim'in yahudi veya hristiyan olduğunu iddia etmelerinin doğru olmadığı hatırlatılmaktadır.

Ayetin üçüncü bölümünde ise, Allah'ın her şeyi bildiği, onların ise bilme­dikleri hatırlatılmaktadır.

Allah'ın kitap ehlinin (yahudi ve hristiyanların) bildikleri ve bilmedikleri konularda tartıştıklarını haber vermesi bizim için ne ifade etmektedir? Günü­müzde bu ayetten nasıl istifade edebiliriz? Bu sorular cevaplandırılmadığı takdirde, ayetler bir hikaye olarak kalacaktır. Bu ayetin günümüze tuttuğu ışık şudur: Tartışmanın bir usûlü ve bir ahlâkı vardır. Bilinen konulan tartış­maya açmak saygısızlık ve ahlâk dışı bir davranıştır. Bilgi gibi bir değeri tar­tışma alanına çekerek ona zarar vermeye kalkmak, adaba aykırıdır.

Bilmediğimiz bir konuda tartışma yapmak ise daha kötü bir davranıştır. Onun için konuyu bilene bırakmak en doğru davranıştır. Ayetin sonundaki Al­lah bilir; siz bilmezsiniz ifadesi, buna işaret etmektedir. Demek ki, Âl-i İm-ran/65-66 ayetleri tartışma ahlâkını öğretmekte; tartışmada aklın ve bilginin görevini açıklayarak insan ilişkilerinin sağlıklı yürümesine yardım etmektedir. B.Bayraklı

Arapça hanîf kelimesi, diğer bütün yolları reddettikten sonra, bir tek belirli yola uymayı seçen kişi için kullanılır. Biz bu anlamı "Müslüman, imanında samimi olan" diye ifade ettik. Mevdudi

Bu ayeti anlayabilmek için 65. ayet ile 67. ayet arasındaki ayetlerin eksen konusuna bakmak gerekir. Yahudi ve hıristiyanlar Hz. İbrahim'in kendilerin­den olduğunu iddia ederek onun şöhretinden istifade etmek istiyorlardı. 67. ayette Hz. İbrahim'in yahudi veya hristiyan olmadığı ifade edilmiş, 68. ayet­te ise yakınlığın ne ile olacağı açıklanmıştır. Böylece bir peygambere yakın olmanın temelleri ortaya konmuştur.

Peygambere Yakınlık:

1. Tâbi olmak

İnsanlar, Allah'a kulluk etmek ve peygamberlere tâbi olmak ile görevlidir­ler. ÂI-i İmran/3de Allah'ı sevmenin ve Allah'ın sevgisini kazanmanın yol­larından birinin peygamberine tâbi olmak olduğu ifade edilmişti. Öyleyse, peygambere yakın olmak için ona tâbi olmak gerekir. Peygambere tâbi ol­mak dinde çok önemlidir; çünkü peygamber, insanların sadece kendisine ve önceki peygamberlere değil, Allah'a da yakın olmalarını temin eden kişidir.

Tâbi olmak, o peygamberin getirdiği vahye inanmak ve onu tatbik etmek ile kendini gösterir. Demek ki, bir insanın bir insana olan yakınlığı, gönül ve davranışlardan fışkıran beraberliktir. Tâbi olmak, gönül ve davranış benzer­liğini gerekli kılmaktadır.

2. Tevhid inancını paylaşmak

Bir peygamberin yaşadığı dönemdeki insanlarla kurduğu ilişki ona tâbi olmayı kolaylaştırır Fakat peygamberden sonraki çağlarda yaşayan insanla­rın peygambere yakınlığı tevhid inancı sayesinde olur. Yüce Allah Hz. İbra­him'e yakın olan ikinci grubun Hz. Muhammed ve ona inanan mü'minler ol­duğunu söylemektedir. Hz. İbrahim'den asırlarca sonra dünyaya gelmiş ol­malarına rağmen Hz. Muhammed'in ve ona tâbi olanların inancı, onları Hz. İbrahim'e yaklaştırmıştır. Demek ki, yakınlık bir iman meselesidir. Hakiki iman, zaman ve mekanı ortadan kaldırmakta, öncekilerle sonrakileri birbirle­rine yaklaştırmaktadır.

Sosyal psikoloji açısından bakarsak, sosyal ve kültürel bütünleşmenin özünde bulunan imanın, bütünleşmeyi güncel olmaktan çıkarıp üç boyutlu zamana yaydığını; mazi, hal ve istikbal mefhumlarını aynı anda yaşanır hale getirdiğini söyleyebiliriz.

İmanın/tevhid inancının meydana getirdiği yakınlık, şu ayette örnekliğe dönüşmektedir:

(İbrahim ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır). [Mümtehine/4]

Öyle anlaşılıyor ki, tevhid inancı geleceği geçmişe, geçmişi geleceğe ta­şımakta ve zaman mefhumunu ortadan kaldırmaktadır. Bir peygambere ya­kınlığın dil ile değil, gönüldeki iman ile olması halinde bir mana taşıyacağı­nı söyleyen Yüce Allah, iman ile tâbi olmanın ne kadar büyük bir güç oldu­ğuna işaret etmiş olmaktadır.

Zaman ve mekan farkını ortadan kaldıran tevhid inancının diğer bir seme­resini de ayetin sonundan öğreniyoruz:

3.  (Allah inananların velisidir).

Tevhid inancına sahip olan insan, aynı zamanda Allah'ın dostluğunu da kazanarak O'na yakın olmaktadır.

Peygambere yakın olan Allah'a da yakın olur veya peygambere yakın ola­na Allah da yakın olur. Böylece Yüce Allah tevhid inancının dinî ve sosyal görevini açıklamaktadır.

Günümüzün sosyal olayları incelendiğinde, fertlerin veya toplumların birbirinden ayrı düşmelerinin ve gerilim içinde düşmanca davranışlara yönel­melerinin imanın yokluğundan kaynaklandığı anlaşılır.

Öyleyse, birbirini sevmeyen, saygı duymayan, birbirinden ayrı düşen mü'minler, imanlarını gözden geçirmelidirler. Zira, Yüce Allah, yakınlığı imanın temin ettiğini ifade buyurmaktadır. Bu durumda, inananlar arasında­ki ayrılığın, gerilimin, çatışmanın, soğukluk ve düşmanlığın sebebi ortadadır. İşte Âl-i İmran/68'de iman ile yakınlık arasında kurulan bu ilişki, din eğiti­minin en önemli konulardan birini teşkil etmektedir. Kültürel bütünleşmenin can damarını oluşturan imanın, insanın gönlünden çıkarak sosyal hayatı ku­cakladığını görmek, hissetmek ve tatmak gerekir.

Tevhid inancı etrafında birleşmeye çağrı yapan Âl-i İmran/64 ile, Âl-i İm-ran/68 ayeti birlikte ele alındığında, yahudiler, hristiyan ve müslümanlar ara­sındaki yakınlaşmanın hangi alanda olması gerektiği anlaşılır. Bu ayetlerde, imanın arınması halinde, farklı dinlere mensup olanların birbirlerine yaklaşa­cağı vurgulanmaktadır. B.Bayraklı

Bu ayet kitap ehlinin (yahudi ve hristiyanlann) müslümanlara karşı içle­rinde besledikleri olumsuz duygulan açığa vurmaktadır. Başka ayetlerde, ki­tap ehlinin bu olumsuz duygularının kaynağı da açıklanmaktadır.

Kitap Ehlinin Olumsuz Duygularının Kaynağı:

1. Hased

Bakara suresinde şöyle buyurulmaktadır:

(Kitap ehlinin çoğu, hakikat kendilerine apaçık belli olduktan sonra, sırf içlerinde­ki haset yüzünden, sizi imanınızdan vazgeçilip küfre döndürmek is­tediler). [Bakara/109]

Bu ayet Âl-i İmran/69 ayetiyle birlikte düşünüldüğünde, saptırmanın, imandan küfre doğru olduğu anlaşılır. Allah Teala, farklı inanç grupları ara­sındaki çatışmanın inanç alanında olduğunu ve bunun da haset yüzünden meydana geldiğini söylemek suretiyle müslümanlann bilinçlenmesini ve kendilerini korumalarını amaçlamaktadır. Diğer taraftan haset ateşini söndür­me gücünün de ne olduğunu açıklamaktadır.

2. Küfürde eşitlik

İmandan inkara doğru olan saptırma isteğinin altında yatan başka bir ne­den de küfürde birleşme isteğidir:

(Sizin de kendileri gibi inkar etmenizi istediler ki onlarla eşit olasınız). [Nisa/89]

Kur'an imanda eşitlenmeyi isterken, kitap ehlinin bir kısmı inkarda eşit­lenmeyi istemektedir. Yahudi ve hristiyanların, mü'minlerle inkarda birleş­mek istemeleri çok ilginçtir. Yüce Allah, onların saptırma gayretlerinin hiç­bir işe yaramayacağını, bununla ancak kendilerini saptıracaklarını, bunun da farkına varmayacaklarını ifade etmektedir.

Görüldüğü gibi, başkasını yoldan çıkarmak için sarfedilen gayretin neti­cesi, gayret edene dönmektedir. Buna rağmen, böyle davranmak ise bilinç­sizlikten kaynaklanmaktadır. Aklını çalıştırmayan insanlar, yaptıklarının kendilerine döneceğinin farkına varamazlar. Başkasını hak yoldan çıkarma­nın zararının kendisine döneceği bilincini veren ve böylece önemli bir eğitim faaliyeti yapan bu ayet, müslümanlan hak yoldan saptırmaya çalışmaktan caydırmayı hedef almaktadır.

Diğer taraftan bu ayet, kitap ehlinin müslümanlara karşı olan kötü niyet­lerini, tavırlarını ve bakış açılarını da gözler önüne sererek müslümanların al­danmasını önlemektedir. İnsana dost ve düşmanını tanıtmak, eğitimin, toplu­ma karşı olan görevleri arasında yer almaktadır. Eğitimciler, farklı grup ve din mensupları arasındaki ilişkiler kavgaya dönüşmeden önce tedbir alınma­sı için insanları bilgilendirmelidir. Bu ayet, Yüce Allah'ın buna ne kadar önem verdiğini ortaya koymaktadır. B.Bayraklı

Lafzen, “Kendiniz [bizzat] şahitlik yaptığınız halde”: Peygamber Muhammed (s)'in zuhuruna dair Kitâb-ı Mukaddes'in verdiği gaybî müjdeye işaret. M.Esed

Bu cümle "Siz kendiniz şehadet edip dururken" şeklinde de anlaşılabilir. Fakat iki durumda da ifadenin anlamında bir değişiklik olmaz. Hz. Peygamber'in (s.a) temiz hayatı, O'nun ashabı üzerinde görülen derin etkisi, Kur'an'ın yüce öğretileri, o kadar açık ayetlerdir ki, peygamberlerin hayatlarına ve ilâhî kitapların tabiatına aşina olan hiç kimse O'nun peygamberliğini reddedemezdi.
O kadar ki, ehl-i kitap bazı zamanlarda apaçık Hakk'a karşı çıkamıyor ve ister istemez Kur'an'ın onları tekrar tekrar inatçılık ve Allah'ın apaçık ayetlerini görüp kalplerinde tamamen ikna olduktan sonra, bile bile Hakk'ı reddetmekle suçlamasının nedeni budur. Mevdudi

Buradaki Allah'ın ayetleri'nden (mesajlarından) maksat, Hz. Muhammed'e gelen Kur'an ayetleri mi, yoksa Tevrat ve İncil'de Hz. Muhammed'i müjdeleyen ayetler midir?

İbn Abbas'a göre buradaki ayet kelimesiyle Hz. Muhammed ve Kur'an; Zemahşeri'ye, Hazin'e, Kadı Beydavi ve Nesefî'ye göre Tevrat ve İncil'de Hz. Muhammed'in peygamberliğine işaret eden ayetler kasdedilmiştir.

Razi, buradaki ayetler ile alakalı olarak yukarda bahsi geçen müfessirlerin fikrini benimsemekle birlikte, inkar edilen bu ayetler'in, Tevrat ve İncil'de yer alan ve Hz. İbrahim'in hanif bir müslüman olduğunu ifade eden ayetler olduğu görüşünü de savunmaktadır.

Bize göre ise inkar edilen bu ayetler'in, hem Tevrat ve İncil'de bulunan ve Hz. Muhammed'in peygamberliğine işaret eden ayetler, hem de Kur'an ayet­leri olması mümkündür. Burada önemli olan, kitap ehlinin Tevrat ve İncil'de­ki ayetleri mi, yoksa Kur'an ayetlerini mi inkar ettikleri değil, bile bile inkar etmeleridir:

(Bizzat kendiniz şahit olduğunuz halde...)

Bu ifade, inkarın bilinçli olarak yapıldığına işaret etmektedir. Bu ayetten günümüze ışık tutacak neticeler çıkarmak mümkündür:

a. Bir oluşumun içinde barındırdığı potansiyel oluşumların meydana gel­mesiyle inkara sapmamak, onlara sırt çevirmemek gerekir. Kitap ehlinin (yahudi ve hristiyanlann), Tevrat ve İncil'in geleceğe yönelik oluşumlarını, ger­çekleştiklerinde inkar etmeleri buna benzemektedir. Bu inkarın ağırlığı, ge­leceği ve geçmişi reddetmekten kaynaklanmaktadır.

b. Hakikat, ben-merkezcilik uğruna feda edilemez. Hakikate şahitlik ettiği, onu görüp bildiği halde sırt dönmek, gericiliğin ta kendisidir. Yeniye inti­baksızlık insanlığa çok ağır faturalar ödetmiş ve ödetmeye de devam etmek­tedir. Hz. Muhammed'i ve Kur'an'ı inkar etmeleri, kitap ehlinin yeniliğe in­tibak edemediklerini göstermektedir. Bildiği halde inkar etmek, derin inti­baksızlığın açık kanıtıdır. B.Bayraklı

Haktan şüphe etmek veya hakka şüphe karıştırmak, hakka batılı giydirmek­tir. Hakka batılı giydiren kimseler, bilgisizce tartışmaya giren, başkasını yoldan çıkarmak isteyen, ama sadece kendilerini yoldan çıkaran, bile bile Allah'ın ayetlerini inkar eden kitap ehlidir (yahudi ve hristyanlardır). Nisa/46 ve Ma-ide/13 ayetine göre, onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler (kitapları tahrif ederler), kendilerine öğretilen hükümlerin önemli bir bölümünü de unuturlar.

Tevrat ve İncil'i bile bile tahrif eden yahudi ve hristiyanlar, batılı hakka karıştırdıklarından Allah tarafından kınanmaktadırlar:

(Ve bile bile hakkı gizliyorsunuz).

Ayetteki hak ile ne kasdedildiğini anlamak için Bakara/159 ve 174 ayet­lerine gidilmesi gerekir. 159. ayete göre hak, Allah'ın indirdiği açık deliller ve Allah'ın apaçık gösterdiği hidayettir; 174. ayete göre ise Allah'ın kitaptan indirdiği bir şeydir.

Allah'ın indirdiği açık deliller ve kitaptan indirdiği bir şey, hem Hz. Peygamber'in Tevrat ve İncil'deki vasıflan, hem de Allah'ın ayetleridir. Âl-i İm-ran/71'de gizlenen hak kavramından bu anlaşılmalıdır.

Bu ayetten günümüze ışık tutacak şu sonuçları çıkarabiliriz:

1. Günümüzde ve gelecekte, dinler arası çatışmaların veya aynı dinin mensupları arasındaki ayrılıkların neticesinde batılı hakka karıştırma, batılı hakka giydirme eylemleri olacaktır. Öyleyse din alimleri ve görevlileri bun­ları anlayacak ve engelleyecek tarzda yetiştirilmelidir. Geçmişte yaşanan bu olgudan günümüze ve geleceğe ışık tutarak, insanlığın böyle bir felakete bir daha duçar olmaması temin edilmelidir.

2. Bilerek hakkı gizlemek, hem Allah'ın dinine, hem de bilgiye hakarettir. Bile bile kötü bir eylemi gerçekleştirmek, cehalet olduğu için, bilgiye ve in­sanlığa da zulmetmektir. İnsanlığın başına gelen felaketlerin arkasında, bilgi­yi devre dışı bırakmak yatmaktadır. Çünkü bile bile kötü bir eyleme müsaade etmek, cehaletin büyümesini, semirmesini ve dal-budak salmasını sağlamak­tan başka bir işe yaramaz.

Bilerek hakkı gizlemenin, insanlığa ihanet olduğu gerçeğinden hareket edildiğinde, eğitim faaliyetinin amacının, hakkı bütün çıplaklığı ile ortaya koymak olduğu anlaşılır. Günümüzde farklı din mensupları arasındaki duy­gusal ilişki, hakka batıl elbisesini giydirip onu gizleyerek insanlığın gönlünü kirletmiş ve kirletmeye de devam etmektedir. Beyin ve gönül kirlenmesi di­yebileceğimiz bu eylem, hem Allah ile kul, hem de kul ile kul arasındaki iliş­kilere zarar vermektedir.

Yüce Allah bu soruyu sormakla, insanlığa aydınlık bir gelecek temin et­me yolunda ilk hareketi başlatmıştır. Bilginin aydınlığında ve rehberliğinde batılı haktan uzak tutarak, hakkın bayrağını insanlığın burcuna dikmenin ne kadar erdemli bir iş olduğunu vurgulayarak insanlığa bir hedef ve gaye gös­termekte ve onun geleceğini garanti altına almaktadır. İnsanlık erdeme ulaş­mak, geleceğini aydınlatmak, gelecek nesillerin beyin ve gönüllerini kirlen­mekten kurtarmak istiyorsa, Yüce Allah'ın bu sorusuna cevap bulmalıdır.

3. Âl-i İmran/65-66 ayetlerinde inkar tarzında sorulan sorulardan şu anla­şılıyor: Sosyal olguların üzerine akılla, bilgiyle gidilmesi gerekir; sosyal ol­gular hakkında doğru yorumlar yapmak, doğru çıkarımlarda bulunmak için akılcı yaklaşım şarttır; tartışmalarda bilgi çok önemlidir.

70. ayetteki sorudan ise anlaşılan şudur: inkar psikolojisi, bilimin en önemli unsurunu teşkil eden gözlemi ortadan kaldırır.Kısacası bu ayetlerde, aklı kullanmamanın, bilgiye itibar etmemenin ve nihayet gözleme dayanmamanın batılı hakka karıştırma ve hakkı gizleme ey­lemine dönüştüğüne ve dönüşeceğine işaret edilmektedir. B.Bayraklı

Ey ehl-i kitap, niçin dilinizle Muhammede iman ettiğinizi söyleyip, kalblerinizle onu inkâr ederek hakki batıla karıştırıyor, Muhammedin Peygamberliği ve sıfatları, sizin kitabınızda mevcut olduğu halde bu gerçeği gizliyorsunuz? Halbuki sizler bunun farkındasınız.

Âyette zikredilen "Hak"tan maksat, Abdullah b. Abbas, Katade, Rebi' b. Enes ve İbn-i Cüreyce göre îslamdır. "Batıl"dan maksat ise, Yahudilik ve Hristiyanlıktır. Yahudi ve Hristiyanların batıl olan kendi dinlerini, hak olan İs­lam dinine karıştırmak istemeleri, Abdullah b. Abbasın neklettiği gibi şu şekilde olmuştur. Abdullah b. Abbas diyor ki: "Yahudilerden Abdullah b. Sayf, Adiy b. Zeyd, Haris b. Avf, birbirlerine şöyle dediler: "Gelin muhammede ve arkadaşla­rına indirilene sabahleyin iman edelim. Akşamleyin de onu inkâr edelim. Böyle­ce onların dinlerini karıştırır ve onları, dinleri hakkında şüpheye düşürürüz. Umulur ki bu sayede onlar da bizim yaptığımız şeyi yaparlar ve dinlerinden dö­nerler." İşte bunun üzerine Allah teala bu âyeti indirdi.

İbn-i Zeyde göre ise âyette zikredilen "Haktan maksat, Allah tealanın Hz. Musaya indirdiği Tevrattır. "Batıl"dan maksat ise, Yahudilerin bizzat kendi elleriyle yazıp ona sokuşturdukları şeylerdir. Taberi

Müfessirlerin çoğunluğu, bazı tâbi‘ûn (yani, Hz. Peygamber'in Ashâbı'ndan sonra gelen nesil) arasında revaçta olan görüşlerden hareketle bu pasajı şöyle anlarlar: “Muhammed'e vahyedilene iman ettiğinizi günün başında inananlara ilan edin, [onun/(günün)] geri kalan kısmında ise onu tekrar inkar edin.” Bu yorum, yukarıdaki ayetin atıfta bulunduğu, Müslümanları şaşırtmaya yönelik Yahudi-Hristiyan girişimlerinin Kur’an mesajına önce inanıp ardından inanmadıklarını ilan etmeleri şeklinde ortaya çıktığına işaret eder. Diğer taraftan, benim kabul ettiğim (ve bu ayet ile ilgili yorumunda Râzî'nin naklettiği el-Esam'ın görüşüyle desteklenen) çeviri, Yahudi ve Hristiyanların, Kur’an'ın ilk vahyedilen bölümünde (“günün başında vahyedilen”de) “birazcık hakikat” olduğunu gönülsüz de olsa kabul etmek suretiyle, ama Kitâb-ı Mukaddes'deki bazı öğretilere açıkça ters düştüğü için onun sonraki kısımlarını kesin biçimde reddederek bu amaca ulaşmayı ümit edebileceklerine ve etmekte olduklarına işaret eder. M.Esed

Bu, Medine'nin hemen dışında yaşayan Yahudi âlimlerinin ve liderlerinin İslâm Hareketi'nin gücünü zayıflatmak için kurdukları tuzaklardan biriydi. Onlar, sadece, gizli düzenlerle bazı müslümanları kandırmak için İslâm'a ilgi duyar görünüyorlardı. Amaçları müslümanların cesaretini kırmak ve yığınlar arasında Hz. Peygamber'in (s.a) söyledikleri ve öğrettikleri ile ilgili şüpheler uyandırmaktı. Bu amaçla Medine'ye müslüman olduğunu ilân eden, fakat daha sonra müslümanlar arasında ve onların Peygamber'inde şu şu kötülükleri gördüğü için İslâm'dan çıktığını açıklayan adamlar göndermeye başlamışlardı. Mevdudi

Hayber yahûdîlerinden 12 kişilik bir haham topluluğu, müslümanları şaşırtmak için şöyle bir hîle düşündüler: Günün başında İslâma girecekler, fakat akşama doğru: "Biz Kitapımıza baktık, Muhammed'in sıfatını onda bulamadık" diyerek İslâmdan çıkacaklar; böylece kuşkuya düşürecekleri müslümanların da dînden dönmelerine kapı açmış olacaklardı. İşte âyet, onların bu davranışına işâret etmektedir. S.Ateş

Bu ifade, kendi kitaplarının bazı kısımlarıyla çeliştiği için Kur’an mesajını kabul etmeye yanaşmayan Yahudi ve Hristiyanlara işaret eder.Bu bağlamda fazl (“lütuf”) terimi, ilahî vahyin bahşedilmesi ile eş anlamlıdır.M.Esed

Onların bu zavallı oyuna girmelerinin nedeni, İslâm'ı kıskanmaları ve ataların dinine bağlı olmalarıdır. Onlar şu sözlerle azarlanıyorlar: "Allah sizin önyargılarınızla sınırlı değildir; bilâkis, O kime dilerse hidayetini (doğru yol) verir. Şimdi de O, size verilen hidayetin bir benzerini, rahmeti nedeniyle, müslümanlara vermiştir. Sizin kurnazca tuzaklarınızın, hidayeti onlardan gideremeyeceğini veya onun yerine sapık yolu getiremeyeceğini, bilâkis bu tuzakların Rabbiniz katında sizin aleyhinize bir kanıt olacağını çok iyi anlamalısınız." Allah bununla onların önyargılarından vazgeçip, başka birine (Hz. Muhammed (s.a)) indirilmiş de olsa Hakk'a tâbi olmayı mı; yoksa inatlarında direnip müslümanların, Rableri önünde kendi aleyhlerinde kullanabilecekleri deliller ortaya koymaya devam etmesine rağmen, sadece inatçı ve önyargılı oluşları nedeniyle Hakk'ı reddetmeyi mi seçeceklerini görmek istemiştir.
Arapça "Vâsi" Her şeyi kaplayan kelimesi genellikle Kur'an'da şu üç durumda geçer:
1) Bir topluluğun dar görüşlülükle uyarıldığı ve onlara Allah'ın kendileri gibi olmadığı hatırlatıldığında,
2) Birisi cimrilik ve hasisliği nedeniyle azarlandığı ve Allah'ın onun gibi cimri olmadığı söylendiği zaman,
3) İnsanlar, kendi tahayyül kapasitelerinin sınırlı olması nedeniyle Allah'ın sonlu olduğuna inandıklarında, onlara Allah'ın sonsuz ve sınırsız olduğu söylenir. (Bkz. Bakara an: 116).Yani, "Allah, kimin şerefli ve daha faziletli olmayı hakettiğini bilir."  Mevdudi

Bu mânâ daha güçlü olmakla beraber şu mânâ da muhtemeldir: "Size verilenin benzeri bir başkasına da verileceğine dair inancınızı veya Rabbinizin katında aleyhinizde delîl getircekleri şeyleri açıklamayın". "Ãæ êïÄÊîé "da "Ãæ"i nâfiye kabul edenler de vardır. O takdirde de mânâ şöyle olur: Dîninize tâbi' olandan başkasına uymayın ve onlara size verilene benzer bir şeyin hiç kimseye verilmeyeceğini söyleyin. S.Ateş

Bu âyet grubunda, Ehl-i Kitaptan, özellikle de Necrân heyetinden, bildiklerini gizlememeleri, sahip oldukları bilgiye göre amel etmeleri istenmektedir. Bunlar, Allah'ın geçmişte kitap indirdiğine, elçi gönderdiğine ve yine yapacağına inanıyorlardı. Ama kin ve kıskançlıkları sebebiyle gerçeği kabullenmiyorlardı. 72-74. âyetler ile onların gizli planları deşifre edilmiştir.
Bu pasajda yer alan teklifler, Rasûlullah tarafından o günün civar devletlerine mektuplar, elçiler gönderilerek iletilmiştir.
Bu pasajın ağırlık noktası, tevhiddir. Zira Ehl-i Kitap, peygamberlerini, bilginlerini rabb edinerek şirke bulaşmışlardı:
Onlar, Allah'ın astlarından bilginlerini, rahiblerini ve Meryem oğlu Îsâ'yı kendilerine rabbler edindiler. Oysa onlar sadece bir tek olan ilâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir. (Tevbe/31)
Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrât'ı, İncîl'i, ve kendilerine Rabb'lerinden indirileni [Kur’ân'ı] ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi [besleneceklerdi]. Onlardan bir kısmı orta yol tutan [bazısına inanıp bazısına inanmayarak orta yol tutan] bir ümmettir. Ve onlardan çoğunun yapmakta oldukları ne kötüdür! (Mâide/66)
Hepsi bir değildirler. Kitap Ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet [önderi olan topluluk] vardır ki onlar, gecenin saatlerinde secde ederek Allah'ın âyetlerini okurlar. Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar iyi insanlardandırlar. (Âl-i İmrân/113-114)
Bu âyetlerin iniş sebebi hakkında kaynaklarda şu bilgiler yer almaktadır:
Bu âyet-i kerîme, hem Yahûdilerin, hem de Hristiyanların, İbrâhîm'in kendi dinleri üzere olduğunu iddia etmeleri üzerine nâzil olmuştur. Yüce Allah onları, Yahûdiliğin ve Hristiyanlığın İbrâhîm'den sonra ortaya çıktığını belirterek yalanlamaktadır. İşte yüce Allah'ın, Hâlbuki Tevrât da İncîl de ancak o'ndan sonra indirilmiştir buyruğu bunu ifade etmektedir.
Bu âyet-i kerîme Mu‘âz b. Cebel, Huzeyfe b. el-Yemân ve Ammâr b. Yâsir'i, Nadîroğulları ile Kurayza ve Kaynukaoğulları'na mensup Yahûdilerin kendi dinlerine çağırmaları üzerine nâzil oldu. Bu âyet-i kerîme yüce Allah'ın, Kitap Ehlinden pek çok kimse hakk kendilerine besbelli olmuşken rûhlarında yerleşmiş olan kıskançlıktan dolayı sizi imanınızdan sonra kâfirler olarak geri döndürmek isterler... (Bakara/109) âyetine benzemektedir. H.Yılmaz

Lafzen, “bu böyledir, çünkü ... derler”. Kâle fiili (lafzen, “dedi”), Arapça'da çoğu zaman “iddia etti” veya “bir görüş belirtti” anlamında kullanılır. Hz. Peygamber'in birçok Hadisi'nden de anlaşıldığı gibi, burada kasdedilen insanlar Yahudilerdir.Yani, kendi kitaplarının böyle bir iddiaya hiçbir temel sağlamadığını çok iyi bildikleri halde, haksız olarak, Allah'ın kendilerini Yahudi-olmayanlara (“kitap ile ilgisi olmayan halk” şeklinde küçümsedikleri insanlara) karşı her türlü ahlakî sorumluluktan muaf tuttuğunu iddia ederler. M.Esed

Yani, "Onlardan sadece Yahudilerle olan ilişkilerinde adaletli olmaları isteniyor ve Yahudi olmayan birinin mülkünü gaspetmekte bir beis görülmüyordu. Bu inanç sadece cahil Yahudi yığınları arasında yaygın değildi. Bilâkis bütün dinî sistem, İsrailliler ve İsrailli olmayanlarla kurulan ilişkilerde tamamen farklı davranmaya müsaade edecek bir şekilde yoğrulmuştu. Onların ahlâkî değerleri belli bir tür davranışı İsrailoğulları'ndan birine karşı yapmayı yasaklıyor, fakat Yahudi olmayan birine karşı o şekilde davranmaya izin veriyordu. Aynı şey bir İsrailli için doğru oluyor; fakat İsrailli olmayan biri için ise yanlış kabul ediliyordu. Örneğin Kitab-ı Mukaddes şöyle der: "Her yedi yılın sonunda... komşusuna bir şey ödünç veren kişi onu bağışlasın...", fakat "eğer bir yabancı(ya borç vermiş) iseniz onu geri isteyebilirsiniz." (Tesniye, 15;1-3). Başka bir yerde de tefecilikle (faiz) ilgili kanun şu şekilde ifade edilmiştir: "Bir yabancıya faizle borç verebilirsiniz, fakat kardeşinize faizle borç vermemelisiniz." (Tesniye, 23;20). "Eğer bir adam İsrailoğulları'ndan birinin bir şeyini çalsa, onunla ticaret yapsa veya onu satsa, bu kişi öldürülür." (Tesniye, 24:7). Talmud'da denilmektedir ki: "Şayet bir İsrailli'nin boğasını İsrailli olmayan bir kimsenin boğası yaralarsa, İsrailli'ye tazminat vermek zorundadır. Eğer İsrailli'nin boğası İsrailli olmayanın boğasını yaralarsa, İsrailli tazminat vermek zorunda değildir. Bir kimse kaybolmuş bir şey bulursa ve bulduğu şey İsraillilerin yerleşim bölgesindeyse, bulduğu şeyi sahibine vermek için ilân etsin. Şayet, İsrailli olmayanların bölgesinde bulunmuşsa, ilân etmeye gerek yoktur. İsmail'in Rabbi diyor ki: Eğer bir ümmi ile bir İsrailli arasında anlaşmazlık çıkmışsa, mahkemedeki hâkim, kardeşinin lehine bitmesi için uğraşsın. Mümkün değilse ümmilerin kanunlarına göre, kardeşinin lehine bir sonuç almaya çalışsın. Ve "Bu sizin kanununuza göredir" desin. Her iki kanundan da yararlanamıyorsa, hangi yolla olursa olsun, İsrailli kardeşini kazandırsın. İsmail'in Rabbi, "İsrailli olmayanların zaaflarından yararlanın" diyor." (Talmudic Mıscelleny. Paul İsaac Hershum. 1880, London. Sh. 37, 210-221). Mevdudi

Bazı müfessirler, ‘ahdihî'deki şahıs zamirini burada sözü edilen kişi veya kişilere ircâ ederler ve bu nedenle de ‘ahd'i “vaad etme” anlamında alırlar -böylece, “vaadini yerine getiren[e gelince]...” şeklinde anlarlar. Ancak bir sonraki ayetten açıkça anlaşılacağı gibi, ‘ahdihî'deki zamir Allah'a râcidir. Sonuçta bu ibare, ya “O'na karşı sorumluluklarını yerine getirenler”, yahut “O'na karşı taahhütlerine sadık olanlar” şeklinde çevrilmelidir -ki, ikincisi bana göre daha tercihe şayandır. (İnsanın “Allah'a karşı taahhüdü”nün anlamı için bkz. sure 2, not 19.) M.Esed

Bir önceki ayetin devamı olan bu ayette Yüce Allah kötülükten sakınan­ları sevdiğini beyan etmek suretiyle, bile bile Allah'a karşı yalan söylemeyi ve ümmilere (güçsüz insanlara) zulmetmeyi önleme yoluna gitmektedir.

Ayetteki "ahde vefa", borcunu vaktinde ödemeyi ifade etmektedir. Borç ödeme konusunda, alacaklının statüsüne bakılmamalı; vaktinde ödenmelidir. Borcu ödemek, alacaklıya zulmetmemek, takvayı (manevî olgunluğu) ifade etmektedir. Böylece ayette, takvanın, sosyal ilişkilerde güzel ve adaletli dav­ranma olduğuna işaret edilmekte ve önemli şartlarından birinin de ahde vefa olduğu belirtilmektedir. Ahde vefa ve haksızlıktan sakınmak, yani insan ol­manın sorumluluk ve bilincini taşımak ilahî sevgiyi celbetmekte ve kişiyi Al­lah'ın sevgili kullan arasına sokmaktadır. Yüce Allah güzel davrananları, kötülük ve haksızlıktan sakınanları sevdiğini beyan etmek suretiyle, haksızlık­tan sakınmayı ve ahde vefa göstermeyi teşvik etmektedir.

Ahde vefasızlığı, kötülük ve haksızlığı önlemenin yollarından birinin sev­gi olduğuna da işaret eden bu ayet, sevgisizliğin nelere mal olacağına da dik­kat çekmektedir. Ahde vefa göstermemenin, güçsüzlere haksızlıktan sakın­mamanın, Allah'ın sevgisini kaybetmeye yol açacağını vurgulayan ayet, in­sanlara, yanlış davranışlarının neticesinde neler kaybedeceklerini bildirmek­tedir.Allah'ın sevgisini kazanmak, güzel eylemle mümkündür. Ahde vefa gös­termek, kötülük ve haksızlıktan sakınmak bu sevginin alt yapısını oluşturur. B.Bayraklı

Onlar günahların en kötüsünü işlemelerine rağmen hâlâ hesap gününde Allah'ın gözdeleri olacaklarından, O'nun rahmet ve iltifatına sadece kendilerinin sahip olacağından emindirler. Çünkü onlar ahiret'te, azizlerin şefaati ile dünyada işledikleri günahların cezalarından ahiret'te kurtulacaklarına inanıyorlardı. Fakat o gün onlara umduklarından farklı bir şekilde davranılacaktır. Mevdudi

77. ayetin analizini yapabiliriz:

1. Ayetin birinci kısmında, Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminleri az bir bedele değiştirmekten bahsedilmektedir:

(Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini az bir bedel karşılığında değiştirenlere gelince...)

Borçlanan ve borcunu ödemek için söz verenler, aslında Allah'a söz ver­mektedirler. İnsanın insanla yaptığı bir antlaşmayı, verdiği bir sözü Yüce Al­lah önemsemekte ve kendisine verilmiş gibi kabul etmektedir.

Yapılan antlaşmaya veya edilen yemine sadık kalmak insan onuru için çok önemli bir davranıştır. Sözüne ve yeminine sadık kalmak kamil insan olma­nın olmazsa olmazını teşkil etmektedir.

(Mü'minler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler vardır. İşte onlardan kimi sözünü yerine ge­tirip o yolda canını vermiştir). [Ahzab/23]

Ayet, ahde vefa gösteren civanmertlere işaret etmektedir.

Ahdine vefa göstermenin ve yeminine sadık kalmanın insanı yüceltmesi­ne mukabil, ahd ve yeminini az bir menfaat uğruna satmak da insanı Allah katında değersizleştirmektedir. Ahde vefa göstermek ve yemine sadık kal­mak, hiçbir maddî değerle ölçülemez.

2. Ayetin ikinci kısmında, ahdini ve yeminini az bir bahaya satanların du­rumu açıklanmaktadır:

a.  (İşte bunların ahirette bir nasibi yoktur).

Ahdini ve yeminini az bir karşılık için satan insanların ahirette nasibi ol­mayacaktır. Ahdine vefa gösterme ve yeminine sadık kalma, ahirette insana bir nasip temin edecektir.

(halâk) kelimesi, nasib manasında Kur'an'da üç ayette geçmektedir: Sihri satın alanların ahirette nasibi olmayacağmı bildiren Bakara/102 ayeti; 'Bize sadece dünyada ver' diyenlerin, ahirette hiçbir nasibi olmayacağını bil­diren Bakara/200 ayeti; ahdini ve yeminini az bir bahaya satanların ahirette nasibi olmayacağını bildiren Âl-i İmran/77 ayeti.

Görüldüğü gibi, sihri satın almak, sadece dünya hayatı için istekte bulun­mak ve nihayet ahdini ve yeminini az bir bahaya satmak, ahiretteki nasibin yok olmasına sebep olmaktadır

b. (Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak ve onlara bakmayacak).

Bakara/174'de, Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip onu az bir pa­haya satanlar, karınlarına ateş yemiş insanlar olarak tanımlanmakta ve ahiret-te Allah'ın onlarla konuşmayacağı bildirilmektedir. Allah, ahdine vefa göster­meyen ve yemininde sadık olmayanla da ahirette konuşmayacaktır. Ağızdan çıkan söz ve yemin o kadar önemlidir ki, onları yerine getirmemek, Allah'ın kulu ile konuşmasını engellemektedir. Böylece bu ayetten, dünyadaki sözle­rin ahirette de etkinlerini sürdüreceğini öğreniyoruz.

Yüce Allah ahirette onlarla konuşmayacağı gibi, onlara bakmayacaktır da. Razi, Allah'ın bakmamasını, onlara değer vermeme, lütuf ve ihsanda bulun­mama şeklinde tefsir etmektedir. Bu dünyada verdiği söze, yaptığı yemine ri­ayet etmeyen kimseye, Allah da ahirette itibar etmeyecek ve değer vermeye­cektir. Verdiği sözde durmak, karşıdaki insana değer vermektir; sözde dur­mamak ise karşıdaki insana değer vermemektir. Buradan, insanlara değer vermeyen kimseye, Allah'ın değer vermeyeceği sonucu çıkar. Öyleyse, kişi­nin ahiretteki değeri, dünyada insanlara verdiği değer oranında olacaktır. Böylece, ümmilere haksızlık etmenin bir sorumluluğu olmadığını iddia eden kitap ehli kınanmaktadır. Sosyal seviyelerine bakmadan insanlara itibar et­mek, Allah katında itibar görmeye sebep olacaktır.

c. (Onları temizlemeyecek).

Tezkiye etmek (temizlemek/temize çıkarmak), günahlarını bağışlamak, şe­faatine nail etmek, rahmetinin kapsamına almak anlamını ifade eder. Baka­ra/l 74'de, Allah'ın indirdiği bir şeyi gizleyenin temize çıkarılmayacağı ifade edilmektedir ki bu, Allah'ın indirdiğinden bir şeyi gizlemekle, ahdini ve ye­minini az bir pahaya satmanın aynı derecede günah olduğunu ifade eder.

Razi, Onları temize çıkarmaz [Âl-i İmran/77] ifadesini, -Bakara/174 aye­ti münasebetiyle- onları övmez, amellerini kabul etmez, onları temiz kimse­lerin cennetinde konaklatmaz şeklinde tefsir etmektedir.

Kişinin ahirette nasibi olmaması, Allah'ın onunla konuşmaması, ona itibar etmemesi, onu temize çıkarmaması, netice itibariyle ondan uzaklaşması, ona değer vermemesi, onunla ilgilenmemesi anlamına gelir.

d. (Onlar için acı bir azap vardır).

İşte bu uzaklaşma ve ilgilenmeme, onlar için acıklı bir azap olacaktır. Âl-i İmran/75 ile 77. ayetlerini topluca ele alıp bir genelleme yapacak olursak şu­nu söyleyebiliriz: Bu dünyadaki farklı davranışlar öteki dünyada da farklılık­lar oluşturacaktır. Allah'ın sevgisi ahde vefa gösterenleredir. Sözünü ve ye­minini az bir pahaya satanlar, öteki dünyada itibar görmeyecek ve acıklı azapla karşılaşacaklardır. Yüce Allah, insanları beşerî ilişkilerine göre gözle­yip değerlendirmeyi, bu ilişkilerin en önemlisinin de ekonomik ilişkiler ol­duğunu öğretmektedir.

Karakterin, alınan eğitimin ve dinî inancın sağlam olup olmadığı, ekono­mik ilişkilerde, özellikle borçlanma konusunda ortaya çıkar. Yüce Allah bun­ları ele alırken, genel anlamda bir davranış psikolojisi analizi yapmakta, ila­hî sevgi ve azabın sebeplerini, hangi davranışlarla ahirete taşındığını öğret­mektedir. B.Bayraklı

Müfessirlerin çoğu, bunun, özellikle Kur’an'da sık sık Eski Ahid'i kasden tahrif etmekle itham edilen Yahudilere işaret ettiğini var sayarlar. Ancak sonraki iki ayet, bariz şekilde Hz. İsa'ya ve Hristiyanların Hz. İsa'nın tabiatı ve misyonu hakkındaki yanlış inançlarına atıfta bulunduğundan, bu pasajda hem Yahudilerin hem de Hristiyanların kasdedildiği sonucunu çıkarabiliriz. Bundan dolayı, bu cümlede üç defa geçen el-kitâb terimi, burada “Kitâb-ı Mukaddes” olarak çevrilmiştir. Muhammed Abduh'a göre (Menâr III, 345), yukarıda sözü geçen Kitâb-ı Mukaddes'in tahrifi, mutlaka metnin çarpıtılmasını gerektirmez: bu tahrifat, aynı zamanda, “bir ibareye, orijinal olarak kasdedilen anlamdan başka bir anlam yüklemek”le de gerçekleştirilebilir. Abduh, İnciller'de Allah'a atfen “Babam” teriminin mecazî kullanımını örnek olarak verir ki bu terim ile, Rabb'in Duası'ndan açıkça anlaşılacağı gibi, bütün insanlığın “Baba”sı, yani, Yaratıcısı ve Rabbi kasdedilmiştir. Ancak, Hz. İsa'ya tâbi olduklarını iddia edenlerden bazıları, daha sonra bu ibareyi mecazî bağlamından kopardılar ve “onu yalnızca Hz. İsa ile ilgili olan pozitif gerçeklik alanına aktardılar”: ve böylece o'nun, lafzî anlamda “Allah'ın oğlu”, yani, insan şeklinde tecessüm etmiş ilah olduğu düşüncesine geçerlilik kazandırdılar. M.esed

Arapça metni sadece şeklen ele alırsak, "onların Kitab'ın asıl anlamından uzaklaştıkları ve kelimeleri değiştirerek anlamını saptırdıkları" anlatılmak isteniyor denebilir. Fakat metnin gerçek anlamı şudur: Kitab'ı okurlarken onlar kendi çıkarlarına, kendi icat ettikleri dinî inançlara veya teorilere uygun olmayan belirli bazı kelime veya cümlelerde dillerini sürçtürüyorlardı. Böylece, insanları zihnî hatalara, yanlış sonuçlara ve yanlış dinî inançlara yöneltmek için anlamları değiştiriyorlardı. Ne yazık ki, bazılarının Kur'an'da da aynı şeyi denemeye çalıştığı görülmüştür. Örneğin Hz. Peygamber'in (s.a) insanüstü özelliklere sahip olduğuna inananlar, Kehf suresinin 110. ayetini (Gul innema ene beşerûn mislüküm) değiştirip (Gul innema ene beşerün mislükum) diye okuyorlardı. Birinci ve doğru okuyuş: "De ki (Ey Peygamber), Ben de sizin gibi bir beşerim" anlamına gelir. Halbuki ikinci okuyuş anlamı saptırır: "De ki (Ey Peygamber), gerçekte Ben sizin gibi bir beşer değilim." Mevdudi

Zemahşeri, Kadı Beydavi ve Hazin  (onlardan) ifadesiyle, kitabı tahrif edenlerin; İbn Abbas, Razi yahudilerin, Nesefi ise kitap ehlinin (yahudi ve hiristiyanların) kasdedildiğini söylemektedir. Çağdaş müessirler­den Muhammed Esed yahudi ve hristiyanların, Süleyman Ateş ise sadece ya­hudilerin kasdedildiğini ifade etmektedir.Biz de, (onlardan) ifadesiyle kasdedilenlerin, 75. ayette geçen kitap ehli (yahudi ve hristiyanlar) olduğu görüşüne katılıyoruz. Ayetin bağlamına (siyak ve sibakına) bakıldığında Muhammed Esed ile Nesefi'nin görüşünün doğru olduğu görülür. Âl-i İmran/64'den, müslümanlarla "ortak ilkede" buluşmaları istenen kimselerin, Hz. İbrahim hakkında tartışanların; mü'minleri saptırmak isteyenlerin; Allah'ın ayetlerini inkar edenlerin; hakla batılı karıştıranların; arkadaşlarına "Sabahleyin iman edin akşamleyin inkar edin, sizin dininize tâbi olmayanlara güvenmeyin (iman etmeyin)" diyenle­rin; verdikleri sözünü ve yeminini az bir pahaya satanların, yahudi ve hristi-yanlardan bir grup olduğu anlaşılır.

Ancak şu hususa da dikkat edilmesi gerekir: Birçok ayette kutsal kitabın tahrifi meselesinde daha çok öne çıkarılan yahudilerdir. Mesela: Nisa/46, Maide/13 ayetlerinde yahudilerin kutsal kitaplarını tahrif etmeleri ele alın­makta ve kınanmaktadır. Yahudilerin daha çok öne çıkarılması, hristiyanlann bunu yapmadığı anlamına gelmez. Netice olarak diyebiliriz ki, ayetteki onlardan) ifadesi, yahudileri de, hristiyanları da kapsamaktadır.

Bu açıklamalardan sonra ayetin analizini yapabiliriz:

1. (Onlardan bir grup kitaptan olmayan bir şeyi siz kitaptan sanasınız diye dillerini kitapla eğip bükerler).

Ayetin bu kısmında bir din mensubunun, başka bir din mensubunu kandır­mak için neler yaptığı açıklanmaktadır. Kitaptan sanasınız diye ifadesinden anlaşılıyor ki, aldatılmak istenenler mü'minlerdi. İşte 71. ayetteki, hakla ba­tılı karıştırma ve hakkı gizleme, buna işaret etmektedir. 72. ayette belirtildi­ği gibi mü'minlerin küfre dönmelerini istemeleri, aldatmanın boyutunun ne­relere kadar uzandığını göstermektedir.

Ayetin bu kısmındaki  (yelvûne) kelimesi çarpıtmak, eğip bükmek, düz olan bir şeyi eğmek manalarına gelir. Kişinin, birine karşı normal davranışı­nı ters istikamette değiştirmesi, birini fikrinden vazgeçirmek anlamını ifade etmektedir. Nisa/46'da (leyyen=eğerek bükerek) kalıbında yer almaktadır.

Bu, kişinin kutsal kitabına veya bir insana takındığı olumsuz tavrı; insan­ları aldatmak, fikrini çelmek için kutsal kitabını çarpıtmayı, ona karşı dilini eğip bükmeyi, karşısındakine kitaptan olmayanı kitaptan olduğu zannını ver­meyi ifade eder. Ayette, bu şekilde davrananların, kitap ehlinin tümü değil, onlardan bir grup olduğu belirtilmektedir. Bu grubun psikolojisini gözler önüne seren bu davranış, başkasının inancına, dinî anlayışına tahammül ede­meyen, tolerans gösteremeyen insanların neler yapabileceğini göstermekte­dir. Aldatmak, yani kitaptan olmayanın kitaptan zannedilmesi için dilin eği­lip bükülmesi, beraberinde, aldanmaya müsait olanların, cahil insanlar oldu­ğu olgusunu da getirmektedir. Eğer mü'minler, Kitâb-ı Mukaddes'i bilseler­di, kitap ehli böyle bir yola başvurmazdı. İlmin olduğu yerde aldatma olmaz. Bunu günümüze uyarlarsak diyebiliriz ki, dinler hakkında yapılan konuşma­ların, aldatmaların, dayatmaların, dogmatik öğretilerin arkasında, mukayese­li bir şekilde dinlerin tetkik edilmemesi, araştırılmaması ve ortaya konulma­ması yatmaktadır. Diğer kutsal kitapları tarafsız bir tavırla araştırıp, kendi ki­tabıyla mukayese ederek kabullerini belirlemek, belki de insanlığın erişece­ği erdemin zirvesi olacaktır. Bunu yapamayan din adanılan veya alimleri, in­sanları ayartarak, aldatarak kendi dinlerine çekme çabasına girmektedirler.

2.  (Ve "O, Allah katındandır" derler. Halbuki o, Allah katından değildir).

Allah katından olmayan bir şeyi Allah katındanmış gibi göstermek, dine yapılacak en büyük zulümdür. Din eğitimi ve din alanı bu davranışlarla kir­lenmiş, din-insan ilişkisi zedelenmiştir. İnsanlar, kendi hayatlarına uymayan ilahî hükümleri değiştirmiş ve bunların Allah katından olduğunu söyleyerek aldatma yoluna gitmişlerdir.

Beşerî bir düşüncenin, görüşün ve hükmün Allah katından olduğunun söylenmesi, Allah'ı alet ederek beşerî görüşün benimsenmesini temin etme­ye yöneliktir. Aynı şekilde, Hz. Peygamber adına hadis uyduranlar da, onun otoritesinin arkasına sığınarak görüşlerinin yayılmasını ve kabullenilmesini sağlama gayreti içindedirler.

Kitaptan olmayanı kitaptan, Allah katından olmayanı Allah katındanmış gibi göstermek, aynı şeyi ifade ediyormuş gibi görünse de aralarında fark vardır; zira Allah katından olmayanı Allah katındanmış gibi göstermek, kita­bı devre dışı bırakmayı da kapsar. Kitapta olup olmadığına bakmadan görü­şünü doğrudan Allah'a isnad etmek, zulmün doruk noktasıdır.

3. (Bile bile Allah'a karşı yalan söylerler). Kitaptan olmayanı kitaptan, Allah katından olmayanı Allah katındanmış gibi göstermek, Allah'a karşı yalan söylemekten başka bir şey değildir. Kitap ehlinin din adamlarının bu eylemi bilerek yapmış olmaları, kirlenmenin niyetlerinden/beyinlerinden başladığını göstermektedir. Niyetin kirlenmesi öy­lesine bir zulme meydan vermiştir ki, din ve ilim adamı, Allah'a karşı yalan söylemeye cüret etmiştir. Yüce Allah, yahudi ve hristiyanlann kendi araların­da farklı gruplara ayrıldıklarını ve bu grupların durumunu beşerî/insanî iliş­kiler içinde tanımanın önemini vurgulamış; 75. ayette ticarî ilişkilerin onla­rın şahsiyetini ortaya çıkaracağını ifade etmiştir. Bu bağlamda, 77. ayette zikredildiği gibi, verdikleri sözü ve yaptıkları yeminleri az bir pahaya satma­ları, Allah'a karşı bilerek yalan söylemeleri, onların gerçek yüzlerinin tanın­masını temin etmektedir. Ticarî ilişkilerdeki tavrı, sözüne ve yeminine ne ka­dar riayet ettiği, vahiy karşısındaki tutumu insanı değerlendirmekte kullanı­lacak ölçütlerdir. Birincisi ekonomik alanı, ikincisi ahlâkî alanı, üçüncüsü de dinî alanı ilgilendirmektedir. 75, 77 ve 78. ayetlerde zikredilen davnanışlar, insanları aldatmaya yöneliktir. Aldanmaya açık olan insan grubu da cahiller­den teşekkül etmektedir.

Burada verilen mesaj, müslümanlann cehaletten kurtulmaları ve dolayı­sıyla da aldanmamalandır. Hz. Peygamber, yalan söyleyerek, yalan yere ye­min ederek ticaretinde sürüm yapmaya çalışan ve verdiğini başa kakan kim­selerle, Yüce Allah'ın kıyamet günü konuşmayacağını, onlara itibar etmeye­ceğini ve onlar için acıklı bir azap olacağını söylemiştir.

Peki yahudi ve hristiyanlann yaptıklarının Kur'an'da anlatılması, bugün bizim için ne ifade etmektedir? Yahudi ve hristiyanlann yaptıklan kedilerini ilgilendirdiğine göre, kıyamete kadar baki kalacak olan bir kutsal kitapta ni­çin yer almaktadır? İşte bu sorulann cevabı, ayeti güncelleştirecek, tarihî ol­gunun bir anlatımından öte, günümüze ışık tutacaktır: Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık yaşadığı müddetçe öyle ilim ve din adamlan çıkacaktır ki, kitaptan olmayanın kitaptan; Allah katından olmayanın Allah katından ol­duğunu söyleyerek Allah'a karşı yalan uydurarak cahil insanların kafalannı kanştırıp onları aldatacaklar; dinin referanslarını küçümseyerek kendi görüş­lerini dindenmiş gibi gösterip dinin beşerileşmesine sebep olacaklardır.

Yüce Allah, müslümanların bilgiye önem vermelerini, kutsal kitaplarını öğrenmelerini ve böylece de aldanmamalarını istediği için bunları Kur'an'da zikretmektedir. Bunun yanısıra, başka ayetlerde, böyle yapanlann zulüm işlediklerini bildirerek onları caydırma amacı gütmektedir. Kur'an'ın hüküm­leri dururken, din adına gelişi güzel fetva vermenin ne kadar kötü olduğunu ifade eden pek çok ayet bulunmaktadır.

a. Dinde gelişi güzel fetva verilemez. Yüce Allah Nahl suresinde buyuruyor ki:

(Buna göre, artık, kendi yalanınızı Allah'a isnad ederek öyle dilinize geldiği gi­bi yalan yanlış "Bu helaldir şu haramdır" demeyin; çünkü, haberi­niz olsun, Allah'a yalan isnad edenler asla kurtuluşa eremezler). [Nahl/116]

Dilinize geldiği gibi ifadesi, ahlâkî ve dinî konularda ferdî tercihlere da­yanarak, cahilce fetva verilemeyeceği, görüşler ileri sürülemeyeceği ilkesini koymaktadır. Kişisel görüşlerin din alanına girmesi, hata oranını artırır. Bu­nun neticesi olarak da toplumun felahı yok olur.

Yüce Allah Tahrim suresinde Hz. Peygamber'i sorgulamaktadır:

(Ey Peygamber! Eşlerini memnun etmek i-çin, neden Allah'ın sana helal kıldığı bazı şeyleri haram kılıyorsun?) [Tahrim/1]

İnsan olması nedeniyle Hz. Peygamber'in de kişisel görüşü ile fetva ver­diğinde hata edebileceğine işaret eden bu ayet, Allah'ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kılmanın imkansızlığını vurgulamaktadır. Böyle bir müdahale yetkisi, Hz. Peygamber'e bile verilmediğine göre, sıradan insanla­ra haydi haydi verilmemiştir.

b. Allah hakkında yalan uydurmak zulümdür.

Yüce Allah En'am/93'de, Allah hakkında yalan uyduran kimseyi, yalancı peygamberlik iddiasında bulunan ve Allah'ın indirdiği gibi kendisinin de in­direbileceğini söyleyen kimselerle bir tutmakta ve onları en zalim kimseler olarak ilan etmektedir.

En'am suresinde buyuruluyor ki:

(Kendi uydurduğu yalanlan Allah'a yakıştı­ranlardan veya O'nun mesajlarını yalanlayanlardan daha zalim kim olabilir?) [En'am/21]

Kendi kişisel görüşünü insanlara dinin hükmü imiş gibi naklederken Al­lah'ı referans olarak gösteren kimse, Allah'ın ayetlerini inkar edenle eş tutulmakta ve zalimlerin en büyüğü olarak takdim edilmektedir.

c. Allah hakkında yalan uydurmanın yaygınlaşması, hidayeti engeller.

Yüce Allah, bir şeyin haram veya helalliğini ilahî vahiy bilgisine sahip ol­madan tartışmanın çok tehlikeli ve zararlı olduğunu En'am suresinde şöyle açıklamaktadır:

(Hiçbir gerçek bilgiye dayanmadan kendi uydurduğu yalanlan Allah'a isnad eden, böylece insanları saptırandan daha zalim kim olabilir? Unutmayın ki Allah böyle zalim bir halka hidayet etmez). [En'am/144]

Kendi kişisel görüşünü Allah'a isnad eden ilim veya din adamı halkı yol­dan çıkarmakta ve Allah'ın hidayet yolunu tıkamaktadır. Çünkü bu zalim ilim ve din adamları, halkı da yoldan çıkarıp, onların da din konusunda gelişi gü­zel fetva vermelerine sebep olurlar. Bu durum, toplumu zulme götürür; neti­cede Allah'ın doğru yolu göstermesine engel olur.

Öyleyse vahiy bilgisinin olmadığı yerde karanlık, zulüm yoldan çıkma ve doğru yolu kaybetme vardır.

d. Allah'a iftira edene lanet vardır:

(Kim Al­lah'a karşı yalan uydurandan daha zalim olabilir? Onlar, Rablerine arzedilecekler, şahitler de, "İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyle­yenlerdir" diyecekler. Bilin ki Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir). [Hud/18]

Din adına kendi kişisel görüşünü Allah'a isnad ederek fetva verenler bu suçlarıyla Allah'ın huzuruna çıkarılacak ve onlar için lanetten başka birşey olmayacaktır.

Yüce Allah kitap ehlinden (yahudi ve hristiyanlardan) bir grubun böyle yaptığını bildirmek suretiyle, müslüman ilim ve din adamalarına böyle yap­mamaları mesajını vermekte ve onları, kişisel görüşlerini Allah'a isnad ede­rek dinin hükmü imiş gibi sunmaktan caydırmak için zalim, müfteri ve lanet kavramlarını kullanmaktadır. Kur'an'da kitap ehlinden bir grubun yaptıkları­nın nakledilmesinin sebebi budur. Peki insanlar neden Allah'a iftira ederek kişisel görüşlerini dindenmiş gibi gösterirler? Bunun sebeplerini Kur'an'dan bulabiliriz:

1. Allah'ın indirdiğini yeterli görmemek

(Kendilerine okunmak­ta olan kitabı sana indirmemiz onlara yetmedi mi? Elbette iman eden bir toplum için bunda rahmet ve ibret vardır). [Ankebut/51]

Bu surenin 50. ayetine göre, inanmayanlar, Kur'an'ı yetersiz görerek Kur'an dışında mucize istemişler; buna karşılık Allah Teala da, Hz. Peygam-ber'e indirilen ve onlara okunan kitabın yeterli olduğunu bildirmiştir.

"Kur'an'da her şeyden bahsedilmez" diyenler, aslında Kur'an'ı zımnen yetersiz görmekte ve Kur'an'm yetersiz kaldığı yerlerde sünnetin, icma ve içtihadın devreye girdiğini düşünmektedirler. Oysa Ankebut/51 'de, din için Kur'an'ın yeterli olduğu belirtilmekte, Maide/3'de ise, Bugün sizin di­ninizi kemale erdirdim, nimetlerimin tamamını size bahsettim ve İslâm'ı sizin dininiz olarak belirledim buyurulmaktadır. İlahî vahyin sona erme­siyle din tamamlandığı halde, dinin tamamlanmadığını, Kur'an'ın yetersiz olduğunu düşünenler, Kur'an'ı küçümsemekte ve Allah'a iftira etmekte­dirler.

Kur'an dinin sınırlarım tesbit etmiş ve insana Kur'an'ı anlamak, yeni problemlere çözümler getirmek için geniş bir alan bırakmıştır. Kur'an'ın, in­san düşüncesine geniş bir alan bırakması, onun din için yetersiz olduğunu göstermez. Zira, beşerî düşüncenin bulacağı çözümler ve üreteceği bilgiler din alanına değil, kültür alanına dahildir.

Kur'an yeterli olmasaydı Yüce Allah şöyle buyurur muydu:

(Biz onların dediklerini çok iyi bi­liriz. Sen onların üzerlerinde bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur'an'la öğüt ver). [Kaf/45]

Bu ayette Yüce Allah, Hz. Peygamber'e ve dolayısıyla gelecek olan bütün din adamlarına ve alimlerine Kur'an'la öğüt vermelerini emretmektedir. Bu, hem Allah'ın emri, hem de Peygamber'in uygulamasıdır.

Diğer taraftan, Hz. Peygamber'in, Kur'an'ı yetersiz görerek Allah'a atfen bir şey uydurması halinde neler olacağını Yüce Allah şöyle beyan etmektedir:

(Eğer Peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı. Elbette onu kıskıvrak yakalardık. Sonra onun şah damarım koparırdık). [Hakka/44-46]

Şah damarını koparırdık ifadesi, biyolojik şah daman değil, insan ve toplumun hareket alanını daraltarak, gelişip yücelmesini engellemeyi; insanın kendi benliği ve diğer insanlar ile olan bağlarının kesilmesini ifade etmektedir.

2. Küçümsemek

Din için Kur'an dışında bir kaynak aramak veya Kur'an dışı bir kaynak­tan din adına fetva vermek, Kur'an'ı küçümsemek anlamına gelir:

 (Öyleyse, Allah'ın mesajlarını yalanlayandan ve küçümseyerek onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabi­lir?) [En'am/157]

Yüce Allah müslüman din alimlerinin bu duruma düşmemesini istediği için bu ayeti inzal buyurmuştur.

(Yahut da, "Eğer bize de bir ilahî kelam indirilmiş olsaydı onun rehberliğine kesinlikle onlardan daha sıkı uyardık" (demeyesiniz). [En'am/157]

3. Allah'a kavuşacağına inanmamak

Onlara ayetlerimiz açık açık okunduğu za­man bize kavuşmayı ummayanlar, "Ya bundan başka bir Kur'an getir veya bunu değiştir" dediler. De ki: "Onu kendiliğimden değiştiremem. Ben, bana vahyolunandan başkasma uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem elbette büyük bir günün azabından korkanm"). [Yunus/15] Bu ayetin tefsirinde Muhammed Esed şöyle demektedir:

Neyin eğri, neyin doğru olduğu konusunda bizim kendi görüşlerimize uyan bir öğreti getir. Yukarıda ayette geçen ifade (hem Hz. Peygamber zamanında, hem de sonraki çağlarda) pek çok agnostic (bilinemezci) tarafından Kur'an'ın ahlâka ve ahirete ilişkin öğretilerine yöneltilen son derece indî (sübjektif) eleştirilere ve özellikle böylelerinin, Kur'an'ın Muhammed'in kendi uydurma­sı olduğu ve dolayısıyla kendi kişisel görüşlerinden başka bir şey ifade etme­diği yolundaki iddialarına ilişkin ima yollu bir atıf durumundadır.

Razi'nin dediği gibi, Allah'a kavuşacaklarına inanmayan insanlar Kur'an ile alay ederler. Hayatlarına uymadığı ve alışkanlıklarına ters düştüğü için, ondan başkasını isterler veya onun değiştirilmesini talep ederler. Bunu Hz. Peygamber'den istedikleri gibi, din alimi ve din adamlarından da İsteyecekler ve dinde reform fikrini canlı tutacaklardır.

Kur'an'ı yanlış anlatanlar, Kur'an'ı iyi bilmeden fetva verenler ve kişisel görüşlerini Allah'ın vahyi imiş gibi öne sürenler, insanlarda dinde reform fik­rinin uyanmasına neden olmaktadırlar.

Allah Teala Hz. Peygamber'e, Kur'an'dan başka bir kitap isteyenlere ve­ya onun değiştirilmesini talep edenlere karşı şöyle demesini emretmektedir: (Onu kendiliğimden değiştirmem ola­cak şey değil ve ben ancak bana vahyedilene uyarım). [Yunus/15]

Bu, Kur'an'ın değiştirilemeyeceği, din adamlarının da Peygamber gibi sadece Allah'ın indirdiği vahye tâbi olmak zorunda olduğu, kişisel görüşle­riyle din öğretiminden vazgeçmeleri gerektiği anlamına gelmektedir. Din kültürü ile vahyi ayıramayanlar fetva verme yetkisine sahip değildirler. Zira bu tip kimselerin, kitaptan olmayanı kitaptan, Allah katından olmayanı Al­lah katından göstererek yahudi ve hristiyanlann düştüğü hataya düşmeleri kaçınılmazdır.

Âl-i İmran/78 ayetinin indirilmesi, müslüman din adamlarını bu hatalar­dan uzak tutmaya, vahyin iyi bilinmesini ve kişisel görüşlerle din adına fet­va verilmemesini temin etmeye yöneliktir. Hz. Peygamberin sünnetine uyan­lar, aynen onun gibi ilahî vahye uymanın ve onu eyleme dönüştürmenin zo­runluluğuna inanmalıdır.B.Bayraklı

Açıkça Hz. İsa'ya atıfta bulunan bu ibare lafzen şöyledir: “Bir insan için Allah'ın ... bağışlaması ve daha sonra o'nun ... demesi [mümkün] değildir”. Zemahşerî, yukarıdaki cümlede geçen hükm terimini (“muhakeme” veya “sağlam muhakeme”) bu bağlamda hikmeh (“hikmet”) ile eş anlamlı görür.Sîbeveyh'e göre (Râzî tarafından nakledildiği üzere) rabbânî, “kendisini, özellikle Rabbini (er-rabb) tanımaya ve O'na itaat etmeye adayan kişidir”: İngilizcedeki “a man of God” (Allah adamı) ifadesine çok yakın bir anlam. M.Esed

Rabbâni (rabbi) Yahudilerin dinî işlerini yöneten, ibadetlerini düzenleyen ve kanununu yürüten, yorumlayan dinî görevlinin adıdır. Mevdudi

Yani, onlara ilahî veya yarı ilahî vasıflar atfetmenizi: azîzlerin/velîlerin ve meleklerin kutsanmasının kesin bir dille reddi.M.Esed

Bu iki ayet, birçok topluluğun peygamberlerine atfettikleri yanlış sıfatların, bir meleği veya bir peygamberi ilâh veya tapınma nesnesi yapmak için Kitap'ta yaptıkları değişiklikerin toptan reddedilişidir. Burada önemli bir formül gözler önüne serilmektedir. Allah'tan başkasına ibadeti öğreten ve Allah'ın bir kulunu ilâhlık makamına yücelten hiçbir mesaj Allah'ın talimatı olamaz. Bu nedenle bir kitapta böyle bir şeyin varlığı, onun sonraki yılarda sapık bir kimse tarafından kitaba eklendiğinin açık bir delili olarak görülmelidir. O halde "Allah'ın oğlu olma veya O'na eşit olma" iddiası hiçbir şekilde Hz. İsa'nın (a.s) kendisi tarafından ortaya konulmuş olamaz. Ancak O'nun sapık takipçilerinden biri bunu uydurmuş olabilir. Mevdudi

Peygamberler adına yakıştırılanlara karşı Allah’ın  yanıtı çok açık. Hiçbir peygamber, Allahın ayetleri dışında, kendince dini bir kural koyamaz, din adına inananları bağlayıcı bir söz söyleyemez. Ama insanlar, ayette de açık olarak işaret buyurulduğu üzere, peygamberler adına dini kurallar koyup, farkına varmadan ortak koşucu bir duruma düşmektedirler. (Bak Enam 23 ve 148; Nahl suresi 35 ayetleri inceleyiniz.) M.sağ

Âl-i lmran/79 ayetinin iniş sebebi İbn Abbas'a göre, yahudilerin Üzeyir'e; hristiyanların da İsa'ya Allah'ın oğlu demeleridir. Nitekim Tevbe/30'da ya­hudilerin, Üzeyir Allah'ın oğludur; hristiyanlann da, İsa Allah'ın oğludur de­dikleri açıkça zikredilmektedir. Allah Teala Âl-i İmran/79'da, onların iddiala­rının batıl olduğunu ortaya koymaktadır.

Buna göre, Tevbe/30 ayeti Âl-i İmran/79'un; Âl-i İmran/79 ayeti de aynı surenin 78. ayetinin iniş sebebi olmaktadır. 78. ayetteki kitaptan olmayanın kitaptan, Allah katından olmayanın Allah katından gösterilmesi ve Allah ifti­ra edilmesi, 79. ayette zikri geçen peygamberlerinin Allah'ın oğlu olduğu id­diası ve insanları kendilerine taptırmalarıdır.

Razi'nin Âl-i İmran suresinin tefsirinde naklettiği başka bir nüzul sebebi­ne göre, yahudilerden Ebu Rafi ile hristiyanlardan Necran heyetinin reisi, Hz. Peygamber'e, "Sana ibadet etmemizi ve seni rab edinmemizi mi istiyor­sun?" demişler. Hz. Peygamber de, "Allah'tan başkasına tapmaktan veya Al­lah'a ibadet etmeyi menetmekten Allah'a sığınırız. Allah Teala beni böyle bir iş için göndermedi ve bana böyle bir şey emretmedi" demiş ve bunun üzeri­ne bu ayet inmiştir.

Şimdi kısımlara ayırarak ayeti açıklayabiliriz:

1. (Hiçbir insana yakışmaz ki Allah ona kitap, hikmet ve peygamberlik versin de...)

Buradaki kitap kelimesi, vahiy anlamına gelmektedir. Yüce Allah insanların içinden seçtiği elçilerine vahyeder. İlahî alemin elçisi olduklarını gösteren ve bu elçiliğin güvencesi olan mektuba vahiy diyoruz. Rasul de, ilahî alemin in­sanlar alemine olan elçisidir. Bu elçinin elindeki kitap veya vahiy, güven mektubunu andırır. Vahiy, bir insanın objektif bilgi kaynağına dayandığını ifade et­mekte, kişisel görüşleriyle peygamberlik yapmadığını isbat etmektedir.

Peygamberliğin ikinci olmazsa olmaz şartı hüküm'dür. Hüküm, bazı ayet­lerde hikmet olarak geçmektedir. Hüküm ve hikmet kelimelerinin ortak ma­naları "sağlam muhakeme"dir. Kendisinde vahiy ile sağlam muhakeme gücü bir araya gelmeyen kimse peygamber olamaz, risalet görevini yürütemez. Yusuf/22'de Hz. Yusuf a, Kasas/14'de Hz. Musa'ya hüküm verildiği ifade edilmektedir. Demek ki, peygamberlerin ortak özelliği sağlam muhakemeye sahip olmalarıdır. Sağlam muhakeme, hüküm vermenin ve hikmet üretmenin temelini, alt yapısmı teşkil etmektedir.

Bu ayetten, nübüvvet/peygamberlik görevinin bu iki ön şarttan sonra ve­rildiği anlaşılmaktadır. Kendisine vahiy, sağlam muhakeme ve nübüvvet ve­rilen kimsenin neleri söylemeyeceği ayette beyan edilmektedir:

2. (Bu kişinin insanlara, "Allah'ı bı­rakıp bana kul olun" demesi mümkün değildir).

Demek ki, kendilerine vahiy, sağlam muhakeme ve nübüvvet verilen kim­seler, şirkin yerine tevhidi geçirmek için çalışmakta; ve bu, onların birincil görevini teşkil etmektedir.

Ayetin bu kısmının mefhumu muhalifi (karşıt manası) dikkate alındığın­da, vahiy almayan ve sağlam muhakemeye sahip olmayan insanların kedile­rini tanrı yerine koyma ihtimalinin -az da olsa- bulunduğu söylenebilir. Bu durumu, günümüze uyarladığımızda diyebiliriz ki; vahyi öğrenen ve aklı ba­şında olan bir müslümanın, Allah'a şirk koşması mümkün değildir. Şirk, vah­yi bilmemenin ve sağlam bir muhakemeye sahip olmamanın neticesidir. Öy­leyse din eğitimcileri, şirkle mücadele için, vahyi ve doğru düşünme sanatı­nı öğretmelidir.

3. (Bilakis, "Okumakta ve öğretmekte olduğunuz kitap uyarınca Allah adamları olun" der).

Yukarda, peygamberlerin asla söylemeyecekleri şeye, burada ise söyle­diklere şeye dikkat çekilmektedir.

Ayetin bu bölümünde hem  (tuallimûn=talim etmek/öğretmek/okut­mak), hem de (incelemek, öğrenmek/öğretmek) kelimeleri yer almaktadır.

Ayetin bu kısmından şu neticeleri çıkarabiliriz: Allah'a yaraşır kul, Allah adamı (Allah'a mensup) olmanın yolu, talim ve tedristen geçmektedir. İnsan­lar ancak ilahî vahyi inceleyerek ve başkasına öğreterek olgunlaşabilirler.

(rabbâniyyûn) kavramı, Sibeveyh'e göre Rabbini bilip O'na itaat eden; Müberred'e göre terbiye etmek, yetiştirmek; İbn Zeyd'e göre ise insan­ları eğitip yetiştiren manalarına gelmektedir.

Öyleyse rabbani kelimesi, ilahî vahyi öğrenen, tatbik eden ve başkasına öğreten anlamına gelir. Böyle yapan kimseler olgunlaşıp Allah'a mensup kul­lar haline gelirler. Allah'ın rab sıfatına bürünmek için öğrenmek ve öğretmek gerekir.

Gelişmişliği ifade etmesinin yanısıra rabbani kelimesi, gelişmişliğin de bilgiyi üretmek ve yaymakla olacağına işaret etmektedir. Ancak bu şekilde hem faydalanmak, hem de faydalandırmak mümkün olabilir. Hz. Peygamber, Faydasız ilimden ve saygı duymayan gönülden Allah'a sığınırız derken bu­nu kasdetmiştir.

Allah adamı olmak için, ilahî kitabı incelemek, anlamak/öğrenmek ve öğ­retmek gerekir. Buradan hareketle diyebiliriz ki, insanı yücelten bilgidir; bil­ginin faydası insanı yüceltmesi ve hayatı kolaylaştırmasıyla belli olur. İnsa­nı zenginleştirmeyen, olgunlaştırmayan ve yüceltmeyen bilgi faydasız oldu­ğu için sineye yüktür. Hz. Peygamber böyle bilgiden .Allah'a sığınmaktadır.

Demek ki peygamberler, insanları kendilerine kul yapmak için değil, Al­lah'a yaraşır kullar yetiştirmek için eğitim vermektedirler. İnsanların rabbani olabilmeleri için, kitabı inceleyip öğrenmeleri, hayata geçirmeleri ve başka­larına da öğretmeleri gerekir. Buradan, tevhidin, kitaptan elde edilecek bilgi­nin temelleri üzerine inşa edileceği de anlaşılmaktadır. Peygamber şirke de­ğil, Allah'ın yoluna çağırmakla [Nahl/125]; insanları öğrenmek ve öğretme­ye davet etmekle görevlidir.

79. ayetin devamı olan Âl-i İmran/80'de de, peygamberin insanlara neleri emretmeyeceği belirtilmektedir:

1. (Peygamber, melekleri ve peygamberleri tanrı edinmenizi emretmez).

Ayetin bu kısmıyla, hem peygamberleri tanrı edinen yahudi ve hristiyanlar; hem de melekleri ilah edinen [Fatır/3] Arap müşrikleri eleştirilmektedir. Âl-i İmran/78'de geçen ilahî vahye yapılan müdahalenin hangi konularda ol­duğuna da işaret eden bu kısım, insanların neleri tanrı edinerek şirke düştük­lerine açıklık getirmektedir.

Bir peygamber, kendisine veya diğer peygamberlere tapınılmasını ve me­leklerin tanrı edinilmesini asla emretmez. Şirkin mayaladığı bu kültürle pey­gamberlerin hiçbir alakası olmadığına işaret eden bu ayet, 78. ayetin nüzul sebebidir.

2. (Siz müslüman olduktan sonra hiç size küfrü em­reder mi?)

Peygamberin görevi, insanların Allah'a teslim olmasını temin etmek oldu­ğuna göre, müslümana küfrü emretmesi olası değildir.

Netice olarak diyebiliriz ki: Allah Teala kitap ehlinden bazılarının yaptığı fahiş hataları Âl-i İmran/78, 79 ve 80. ayetlerde eleştirmektedir. Bu kimsele­rin; kitaptan olmayanın kitaptan, Allah katından olmayanın Allah katından olduğunu söylemekle ve böylece bile bile Allah'a yalan isnad etmekle şirke yardım ettikleri; bu durumdan da ancak bilgi sayesinde kurtulabilecekleri vurgulanmaktadır.

Peygamberin görevleri belirlenip öğrenmeye ve öğretmeye teşvik edile­rek, kamil insan olmanın yolları öğretilmektedir. Günümüze taşıdığımızda ayetten şu sonucu çıkarabiliriz: Hiçbir beşere kutsallık atfedilemez, hiçbir beşerden yardım istenemez; hiçbir beşer Allah ile kul arasına aracı olarak ko­nulamaz. Allah ile kul arasına birilerini aracı koyarak, onlardan kendilerini Allah'a yaklaştırmasını beklemek, affa nail olmak için beşerden yardım dile­mek şirkin temellerini sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramaz.

Bu konuda Hz. Peygamber çok titiz davranmış ve insanları şu şekilde uyarmıştır:

Hiç biriniz, kimseye kulum demesin. Çünkü hepiniz Allah'ın kullarısınız. Ama uşa­ğım desin. Köle de sahibine rabbim demesin, fakat efendim desin.

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber, rab ve kul kavramlarının insan için kullanıl­masını yasaklamıştır. Hz. Peygamber'in bu husustaki titizliği, şirkin sızma ihtima­linin bulunduğu bütün kapılan kapatmaya ve şirkin kökünü kesmeye yöneliktir. B.Bayraklı

Lafzen, “peygamberlerin sağlam taahhüdünü”. Zemahşerî, burada kasdedilenin bir bütün olarak toplumdan alınan taahhüt olduğu görüşündedir: peygamberler aracılığıyla iletilen mesajların kabulüyle somutlaşan bir taahhüt.Lafzen, “ve ben şahitler arasında sizinle birlikte olacağım”. M.Esed

Bu şu anlama gelir: "Ey kitap ehli! Siz, kendi peygamberinize verdiğiniz sözle Muhammed'e (s.a) inanmak ve O'na yardım etmekle yükümlüsünüz. Çünkü biz her peygamberden (ve onlara uyanlardan), yeryüzünde bizim öngördüğümüz hayat tarzını kurmak ve tebliğ etmek için tarafımızdan gönderilen her peygambere yardım etmeleri konusunda söz aldık. Bu nedenle siz O'na karşı önyargılı olmamalısınız, dini de kendi tekelinizde sanmamalısınız; Hakk'a karşı çıkmak yerine, Hakk'ı yaymak amacıyla ortaya çıkan bayraktarın sancağı altında toplanmalısınız."
Bu bağlamda bu sözün Hz. Muhammed'den (s.a) önce gelen bütün peygamberlerden alındığını açıkça belirtmekte yarar var. Böylece her peygamber kendinden sonra gelecek olan peygamberi halkına haber vermiş ve onlardan, gelen peygambere uymaları istenmiştir. Fakat Hz. Muhammed'den (s.a) de böyle bir söz alındığını bildirir bir delile, ne Kur'an'da, ne de hadislerde rastlanmamaktadır. O, ümmetine kendisinden sonra bir peygamber geleceğini de bildirmemiştir. Aksine O, peygamberlerin sonuncusu olduğunu söylemiştir.Mevdudi

Bu âyet grubunda da Ehl-i Kitap gerçeğe davet edilmekte; ancak onların hepsinin aynı olmadığı, iyilerinin de bulunduğu bildirilmektedir. Bu pasajda Ehl-i Kitap sınıflara ayrılıp tahlil edilmekte, yanlış yolda olanlarına doğru yol gösterilmektedir. Bu sûrenin 114. âyetinde de geleceği üzere ve daha evvel birçok yerde geçtiği üzere Ehl-i Kitabın hepsi aynı olmayıp içlerinde az da olsa gerçeği gören, hakk yolu kabul edenler vardır.
75. âyette Ehl-i Kitaptan bir grup nitelenirken, Onlardan öyleleri de vardır ki, ona bir tek dinar [para] emânet etsen, üzerine dikilmeden onu sana geri vermez. Bu, onların, “Ümmilerin/Anakentlilerin bizim aleyhimize yol bulmaları mümkün değildir” demelerinden dolayıdır. Onlar, bilip durdukları hâlde, Allah hakkında yalan da söylerler buyurulmuştur, ki bununla, Yahûdilerin mü’minleri sömürmek için güttükleri politikaya işaret edilmiştir. Onlar, diğer insanların mallarını kendilerine helâl görür ve bu hususta her türlü gayr-i meşru yöntemi kullanırlar:
Her yedi yılın sonunda size borçlu olanları bağışlayacaksınız. Borçları bağışlama işini şöyle yapacaksınız: Her alacaklı, komşusunun borcunu bağışlayacak. Borcun ödenmesi için komşusunu ya da kardeşini zorlamayacak. Çünkü Rabbin borçları bağışlama yılı duyurulmuştur.Yabancıdan borcunu alabilirsin. Ama İsrâîlli kardeşinin borcunu bağışlayacaksın.
Yabancıdan faiz alabilirsiniz, ama kardeşinizden almayacaksınız. Böyle yapın ki, mülk edinmek için gideceğiniz ülkede el attığınız her işte Tanrınız Rabb sizi kutsasın.
İsrâîlli kardeşlerinden birini kaçırıp ona kötü davranan ya da onu satan adam yakalanırsa ölmeli. Aranızdaki kötülüğü içinizden atacaksınız.

Talmud'da denilmektedir ki: “Şâyet bir İsrâîlli'nin boğasını İsrâîlli olmayan bir kimsenin boğası yaralarsa, İsrâîlli'ye tazminat vermek zorundadır. Eğer İsrâîlli'nin boğası İsrâîlli olmayanın boğasını yaralarsa, İsrâîlli tazminat vermek zorunda değildir. Bir kimse kaybolmuş bir şey bulursa ve bulduğu şey İsrâîllilerin yerleşim bölgesindeyse, bulduğu şeyi sahibine vermek için ilân etsin. Şâyet, İsrâîlli olmayanların bölgesinde bulunmuşsa, ilân etmeye gerek yoktur. İsrâîl'in Rabbi diyor ki: Eğer bir Ümmî ile bir İsrâîlli arasında anlaşmazlık çıkmışsa, mahkemedeki hâkim, kardeşinin lehine bitmesi için uğraşsın. Mümkün değilse Ümmîlerin kanunlarına göre, kardeşinin lehine bir sonuç almaya çalışsın. Ve “Bu sizin kanununuza göredir” desin. Her iki kanundan da yararlanamıyorsa, hangi yolla olursa olsun, İsrâîlli kardeşini kazandırsın. İsrâîl'in Rabbi, “İsrâîlli olmayanların zaaflarından yararlanın” diyor.” (Talmudic Mıscelleny, Paul Îsâac Hershum, 1880 London, s. 37, 210-221).
Bu âyette konu edilen olayla ilgili kaynaklarda şu bilgiler verilmektedir:
Hadis imamları el-Eş‘as b. Kays'tan şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Benimle Yahûdilerden bir adam arasında (ortak) bir arazi vardı. O benim o arazideki hakkımı inkâr etti. Ben de onu Peygamber'in (s.a) huzuruna götürdüm. Rasûlullah (s.a) bana, “Senin herhangi bir delilin var mı?” diye sordu. Ben, “Hayır” dedim. Bu sefer Yahûdiye, “(Arazide hakkın olmadığına dair) yemin et!” dedi. Ben, “O vakit yemin eder ve malımı alıp götürür” deyince, yüce Allah, Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir pahaya değişenlerin... buyruğunu âyetin sonuna kadar indirdi.
ÜMMÎLER
 الامّى [el-ümmî] ifadesinin, “Anakent” demek olduğunu, bununla da “Mekke”nin kastedildiğini ifade etmiştik.
77. âyetteki, Şüphesiz şu, Allah'ın ahdini ve yeminlerini az bir paraya satanlar; işte onlar, âhirette kendilerine hiç bir pay olmayanlardır. Ve Allah kıyâmet günü onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Çok acıklı azap da onlar içindir ifadesinden, Ehl-i Kitabın (onlardan bir grubun) karakteri anlaşılabilir. Bu âyetin inişinden evvel şu olayın yaşandığı nakledilmektedir:
Âyet-i kerîme, bir arazi parçası hakkında Eş‘as ibn Kays ile davalaşan bir kimse hakkında nâzil olmuştur. Onlar, davalaşmak üzere Hz. Peygamber'in yanına geldiklerinde, Hz. Peygamber adama, “Delilini getir” deyince adam, “Benim bir hüccetim yok” der. Bunun üzerine Eş‘as'a, “Sana da yemin etmek düşer” deyince, Eş‘as yemin etmeye niyetlenir, bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyet-i kerîmeyi inzâl buyurur. Böylece Eş‘as, yemin etmekten vazgeçer, söz konusu olan arazi parçasını hasmına bırakarak gerçeği itiraf eder. Bu, İbn Cüreyc'in görüşüdür.
Mücâhid şunu söylemiştir: “Bu âyet-i kerîme, malına rağbeti artırmak için yalan yere yemin etmiş olan bir adam hakkında nâzil olmuştur.”
Bu âyet-i kerîme, Abdan ile İmri’u'l-Kays hakkında nâzil olmuştur. Onlar, bir arazi hususunda davalaşmak üzere Hz. Peygamber'in yanına gelmişlerdi. Bunun üzerine, İmri’u'l-Kays'ın yemin etmesi gerekince o, “Yarına kadar bana mühlet ver” dedi. Sonra, ertesi gün geldiğinde arazinin Abdan'a ait olduğunu kabul etti.
78. âyette, Ehl-i Kitaptan tahrifçiler ve din istimrarcıları konu edilmektedir. Onlar, Allah'ı ve O'nun kitabını malzeme yaparak câhil halkı aldatıyor ve sömürüyorlardı. Bu kesim daha evvel birçok âyette (örneğin; Nahl/116, En‘âm/21, En‘âm/144, Nisâ/46, Mâide/13, Mâide/41, Bakara/75) teşhir edilmiş ve lânetlenmiştir.
Ehl-i Kitap bilginlerinin yalancılıkları beyân edildikten sonra, onların halkı sömürmek için uydurdukları, Îsâ'ya kudsiyet verilmesi, insanların peygamberlere ve din bilginlerine kul-köle olması yanlışı düzeltilmektedir: Allah'ın kendisine kitap, hüküm [yasama-yürütme] ve peygamberlik verdiği hiç bir beşer için [insanlardan hiç bir kimse için], insanlara, “Allah'ın astlarından bana kul/köle olun” demek yakışmaz. Fakat, “Öğrettiğiniz ve ders aldığınız [okuduğunuz] kitap gereğince Rabbe içtenlikli kullar olunuz” (demesi yaraşır). Ve O [Allah] size, “Melekleri ve peygamberleri rabbler edinmenizi emretmez. Siz müslim olduktan sonra, size küfrü emreder mi?! Ve hani Allah peygamberlerin, “Andolsun ki size kitaptan ve hikmetten [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden] verdim, sonra yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir elçi geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz!” mîsâkını almıştı. O [Allah], “Bunu ikrar edip de kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” dedi. Onlar, “İkrar ettik” dediler. O [Allah], “Öyleyse şâhit olun, Ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım” dedi.
İlâhî dinlerde köleliğin olmadığını Beled sûresi'nde detaylıca açıklamıştık.

Bu âyet grubunun iniş sebebi hakkında kaynaklardaki bilgiler şöyledir:

Bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında birkaç rivâyet vardır:
a) İbn Abbâs (r.a) şunu söylemiştir: Yahûdiler, “Üzeyr Allah'ın oğludur”; Hristiyanlar da “Mesih, Allah'ın oğludur” dedikleri için bu âyet nâzil olmuştur.
b) Denildiğine göre, Yahûdilerden Ebû Râfî el-Kurazî, ve Hristiyanlardan da Necrân heyetinin reisi, Hz. Peygamber'e (s.a), “Sana ibâdet etmemizi ve seni bir rabb edinmemizi mi istiyorsun?” demişler, bunun üzerine de Hz. Peygamber (s.a), “Allah'tan başkasına tapmaktan veya Allah'tan başkasına ibâdet etmeyi emretmekten Allah'a sığınırız. Allah Teâlâ, beni böyle bir iş için göndermedi ve bana böyle bir şeyi emretmedi” demiş ve bu âyet nâzil olmuştur.
Yahûdiler, kendilerinin elde ettiği fazilet ve makamlara hiç kimsenin ulaşamayacağını iddia edince, Allah Teâlâ onlara şöyle demiştir: “Eğer durum sizin dediğiniz gibi olsaydı, sizin, insanları köle ve hizmetçi yapmaya uğraşmamanız, aksine insanlara Allah'a itaat edip, O'nun tekliflerine boyun eğmelerini emretmeniz gerekirdi. Bu durumda da, insanları Hz. Muhammed'in (s.a) nübüvvetini tasdik etmeye teşvik etmeniz gerekirdi. Çünkü Hz. Muhammed'in elinde mucizelerin zuhur etmesi, böyle yapmanızı gerektirir.” Bu, âyetin lafzının ihtimal tanıdığı bir izahtır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın, Sonra diğer insanlara, “Allah'ı bırakıp da bana kul olun” demesi... ifadesi, tıpkı Onlar, Allah'ı bırakıp bilginlerini ve râhiblerini tanrı edindiler (Tevbe/31) âyeti gibidir.
81. âyette zikredilen mîsâk ile, ilk peygamberden itibaren tevhid ilkesinin varlığı ve elçilik müessesesinin devam ettiği kastedilmiştir. Her elçi tevhidi öğretmekle görevlendirilmiş ve kendisinden evvelki kitap ve elçileri tasdik etmiştir.
De ki: “Biz Allah'a, bize indirilene [Kur’ân'a], İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya‘kûb'a ve torunlara indirilene, Mûsâ'ya, Îsâ'ya ve peygamberlere Rabb'lerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç biri arasında ayırım yapmayız. Ve biz, yalnız O'nun için islâmlaşanlarız.” (Âl-i İmrân/84)
Ve hani Allah, kendilerine kitap verilen kimselerin mîsâkını almıştı: “Onu [kitabı] mutlaka insanların önüne apaçık koyacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.” Onlar ise bunu sırtlarının ötesine attılar ve onu az bir bedel karşılığı sattılar. İşte, satın aldıkları şeyler ne kötüdür! (Âl-i İmrân/187)
Ve Meryem oğlu Îsâ, “Ey İsrâîloğulları! Hiç şüphesiz ben benden önce gelen Tevrât'ı doğrulayan ve benden sonra gelecek adı çok övülen bir elçiyi müjdeleyen, Allah'ın bir elçisiyim” demişti. Sonra o, onlara apaçık delillerle gelince, “Bu, apaçık bir büyüdür” dediler. (Saff/6)
Elçi, kendi Rabbi'nden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine iman ettiler: “Biz Allah'ın elçileri arasında ayırım yapmayız.” Ve “Biz duyduk ve itaat ettik. Rabbimiz! Bağışlamanı dileriz, dönüş ancak Sanadır” dediler. (Bakara/285) H.Yılmaz 

Âyet-i kerime, Peygamberlerin, aynı dâvayı tebliğ etmeleri sebebiyle bir­birlerine iman etmelerini ve birbirlerine yardımcı olmaları gerektiğini beyan et­mekte ve bu hususta Allah tealanın onlardan söz aldığım, onların da bunu kabul ettiklerini bildirmektedir.
Bütün Peygamberlerin birbirlerine iman edip birbirlerini destekledikleri hakle. Hz. Musanm ümmetinden olan Yahudilere Hz. İsanin ümmetinden olan Hristiyanlara ne oluyor da kendi Peygamberlerinin iman ettiği Hz. Muhammede iman etmiyor ve onu desteklemiyorlar Onlar, bu davranışlarıyla kendi dinleri­ne de ters düşüyorlar.
Âyet-i kerimede, Allah tealanın, Peygamberlerden, birbirlerine iman et­melerine ve birbirlerine yardımcı olmalarına dair ahit aldığı zikredilmektedir. Bu arada, kendilerinden ahit alınanların, Peygamberler olduğu zikrediliyorsa da müfessirler, kendilerinden ahit alınan bu kişilerden maksadın, aslında kimler ol­duğu hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Mücahİd ve Rebi´ b. Enese göre, burada kendileriden ahit alındığı be­yan edilenlerden maksat, Peygamberler değil, kendilerine Peygamber gönderi­len ehl-i kitaptır. Zira, âyetin devamında "Gönderilecek olan Peygambere mut­laka iman edecek ve yardımda bulunacaksınız." buyrulmaktadır. Peygamberle­rin, kendilerinden sonra gelen Peygamberlere iman ettikleri muhakkaktır. Bu se­beple onlara böyle bir emrin verilmesine gerek yoktur. Aynca Peygamberler, kendilerinden sonra gelecek olan Peygambere yardım ecedek durumda değiler-Uir. Çünkü bizzat onların kendilerini yalanlayan kavimlerine karşı yardım edil­meye ihtiyaçları vardır. Onların başkalarına yardım etmeleri beklenemez. Bun­dan da anlaşılmaktadır ki, âyette iman etmeleri ve gönderilen Peygambere yar­dım etmeleri istenenlerden maksat, kendilerine kitap verilen ümmetlerdir. Nite­kim Abdullah b. Mes´ud ve Übey b. Kâ´bın bu âyetteki kıraatlan bu izahı des­teklemektedir.
b- Abdullah b. Abbas, Tavus, Ali b. Ebi Talib, Katade, Süddi ve Hasan-ı Basriye göre ise burada kendilerinden söz alınanlar, âyette zikredildiği gibi üm­metler değil sadece Peygamberlerdir. Allah teala, Peygamberlerden birbirlerine iman etmelerine ve birbirlerini desteklemelerine dair söz almış, aynca, en son gönderilecek olan Hz. Muhammede de iman etmelerini ve onun Hak Peygamber olduğunu, ümmetlerine bildirerek yardım etmelerini emretmiştir.
c- İkrime veya Said b. Cübeyrin, Abdullah b. Abbastan naklettiklerine göre ise burada kendilerinden söz alınanlardan maksat, hem Peygamberler hem de ümmetleridir. Âyette sadece Peygamberler zikredilmiştir. Çünkü onlardan alınan ahit, ümmetlerinden de alınmış gibidir. Buna göre Allah teala hem gön­derdiği Peygamberlerden hem de Peygamberlerin ümmetlerinden, Peygamberle­rine iman etmelerine ve onları destekleyip yardım etmelerine dair söz almıştır. Bu nedenle bu Peygamberlerin ümmetlerinin Hz. Muhammede iman etmeleri ve onu desteklemeleri gerekir. Ona karşı çıkmalan ve yalanlamaları, ahitlerini boz­maktır.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı şudur: Âyette kendi­lerinden ahit alındığı zikredilen insanlardan maksat, hem Peygamberler hem de onların ümmetleridir.
Allah teala, Peygamberlerinden birbirlerine iman etmelerine ye birbirleri­ne yardım etmelerine dair ahit almış, Peygamberler de ümmetlerinden bu ahdi aynen almışlardır. Böylece ümmetler de Peygamberlere iman edeceklerine ve onları destekleyeceklerine dair söz vermişlerdir. Âyette, Peygamberlerden ahit alındığı açıkça zikredil d iğinden Peygamberlerden değil de ümmetlerinden ahit alınmıştır." demenin hiç bir anlamı yoktur. Aynca buna delil gösterilen Abdul­lah b. Mes´ud ve Übey b. Kâ´bm kiraatlanna dair kesin bir rivayet yoktur. Diğer yandan Peygamberlerden herhangi birinin, diğerine iman etmemesi düşünüle­meyeceğinden, "Peygamberlere böyle bir emir gönderilmemiştir." demek makul bir iddia değildir. Taberi 

"O halde tanık olun, ben de sizinle beraber tanık olanlar­danım" dedi. 82. Artık kim bundan sonra dönerse, işte onlar/fasıklardır.

Alimler, 81. ayetin başında yer alan, Allah peygamberlerden şöyle söz almıştı ifadesini tefsir etmekte çok zorlanmışlardır. Razi, yapılan farklı yorumların tümünü tefsirinde özetlemiştir. Muhammed Esed onun naklet­tiği yorumlardan birine dayanarak ibareyi şöyle çevirmiştir: Allah (geçmiş vahiylerin izleyicilerinden) peygamberleri vasıtasıyla şu taahhüdü talep etti.

Bu söz bizzat peygamberlerden mi, yoksa peygamberler vasıtasıyla üm­metlerinden mi alınmıştır?

Zemahşeri burada dört görüş beyan etmektedir:

a) İbarenin zahiri, sözün bizzat peygamberlerden alındığını göstermek­tedir;

b) Söz, peygamberlerin ümmetlerinden alınmıştır;

c) Söz, peygamberlerin çocuklarından, yani İsrailoğlullan'ndan alınmıştır;

d) Söz, kitap ehlinden (yahudi ve hristiyanlardan) alınmıştır.

Razi'nin naklettiğine göre İbn Cerir et-Taberi söz alınanlann kitap ehli ol­duğu görüşündedir. Zeccac'a göre ise, Hz. Muhammed'e, daha önceki pey­gamberden söz alındığını hatırlaması önerilmektedir. Razi daha sonra Ze-mahşeri'nin sıraladığı ihtimalleri zikretmekte; bu sözün, "Biz peygamberliğe daha layıkız; biz kitap ehliyiz; peygamberler bizden olur" diyerek Hz. Mu-hammed'i peygamberliğe layık görmeyen yahudi ve hristiyanlardan alındığı­na dair Talak/l ayetini delil göstermektedir.

Razi, Ebu Müslim el-İsfahani'den -82. ayette geçen fasık kelimesine da­yanarak- kendilerinden söz alınanlann bizzat peygamberler değil, onların ümmetleri olduğu görüşünü nakletmektedir. Diğer taraftan Razi, Ebu Müs­lim'in fikrini çeşitli ayetlerden delil getirerek reddeden Keffal'in görüşünü de zikretmektedir.

Razi, Ey İsrailoğulları! Size verdiğim bunca nimetlerimi hatırlayın, ahdi­mi yerine getirin ki, ben de size olan ahdimi yerine getireyim [Bakara/40] ve Hani Allah, kendilerine kitap verilenlerden "Onu mutlaka insanlara açıkla­yacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz" diye misak almıştı [Âl-i İmran/187] aye­tini delil getirerek, kendilerinden söz alınanlann, Hz. Muhammed zamanın­da yaşayan kitap ehli olduğu fikrini öne sürmektedir.

Bize göre, Yüce Allah -Hz. Muhammed'i tasdik etmelerini temin etmek için- kitap ehlini'muhatap alarak, peygamberler arasındaki birbirini tasdik etme kanununa işaret etmektedir. Yani, bir peygamber kendi döneminde ge­len peygamber veya peygamberleri tasdik etmek mecburiyetinde olduğu gi­bi, sonraki peygamber de öncekini/öncekileri tasdik eder ve kendinden son­rakini de müjdeler. Saf suresinde şöyle buyurulmaktadır:

(Ve vaktiyle Meryem oğlu İsa, "Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı tasdik edici ve benden sonra gelecek olan Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim" demişti). [Saf/6]

Yüce Allah, peygamberlerin kendilerinden önceki peygamberleri ve çağdaşı olan peygamberleri tasdik etme kanununun onların ümmetine de intikal etmesini istemektedir. Hz. Muhammed'e gelen Kur'an aralarında fark gö­zetmeden  önceki peygamberlere imanı bir zorunluluk sayıyorsa, Hz. Muhammed zamanında yaşayan kitap ehlinin de Hz. Muhammed'e inanması bir zorunluluktur.

Peygamber, Rabbi tarafından indirilene iman etti, müminler de iman et­tiler. Hepsi Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. "Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız..." [Baka­ra/285] ayetindeki kitaplara, peygamberlere -ayırım gözetmeksizin- iman et­mek ifadesinden anlaşılıyor ki, dinin temel kanunlarından biri, aralarında fark gözetmeksizin bütün peygamberleri tasdik etmek, onlara inanmaktır. Pey­gamberler de bu tasdik ve iman ile yükümlüdürler.

1. Bu noktadan hareketle ayetin mealini Muhammed Esed gibi vermeyi uygun buluyoruz: Allah, (kitap ehlinden) peygamberler vasıtasıyla şu taah­hüdü talep etti.

Bu meal, Kur'an'da bazı ayetlerde kullanılan metoda uygun düşmektedir. Yüce Allah, bazı hükümlerini doğrudan kullan üzerinde değil, peygamberin şahsında dener ve müteakiben insanlara intikal ettirir. Mesela: Ahzab sure­sinde şöyle buyurulmaktadır:

(Ey Peygamber! Allah'tan sakın ve kafir­lerle münafıklara boyun eğme). [Ahzab/1]

Buradaki emirlerin muhatabı sadece Hz. Peygamber değil; aksine inanan­ların tümüdür.

Yine, Ahzab suresinde buyuruluyor ki:

(Ey Peygamber! Eşlerine söyle: "Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız, gelin

size boşanma bedellerini vereyim de, sizi güzellikle salıvereyim").

[Ahzab/28]

Bu ayetteki hükümler de, sadece Hz. Peygamber'i değil, tam tersine kıya­mete kadar gelecek bütün müslümanlan bağlamaktadır.

Yine, (Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda...) [Ta­lak/l] ayetinin muhatabı da sadece Hz. Peygamber değil, bütün müslüman-lardır.

Bu metodu Âl-i İmran/81 ayetine uyguladığımız zaman, İbn Cerir et-Taberi'nin, Zemahşeri ve Razi'nin yorumlannın ve Muhammed Esed'in meali­nin daha uygun olduğu anlaşılır. O halde, peygamberlerden söz alınması, Hz. Muhammed'in peygamberliğine inanmayan kitap ehlinden söz alınmasıdır.

2. (Eğer kitap ve hikmeti size bahşettikten sonra, halen sahip olduğunuz hakikati tasdik eden bir elçi size gelirse ona inanmalı ve yardım etmelisiniz).

Vahiy ve hikmet, diğer vahiy ve hikmetleri tasdik eder. Önceki vahiy, son­raki öğretinin vahiy olup olmadığı hakkında bir ölçüttür:

(Allah sana kitabı hak ve önceki kitapları tasdik edici olarak indirmiştir). [Âl-i İmran/3]

Sonraki vahiy öncekileri tasdik eder; önceki de sonrakinin vahiy olduğu­na şahitlik eder. Vahiy vahyi tasdik ettiğine göre, bu ayet, önceki peygamber­lerin ve ümmetlerinin, sonraki peygamberi tasdik etmesini ve yardım etme­sini zorunlu kılmaktadır. Bu tasdik ve yardımın alt yapısını Âl-i İmran/64 ayeti hazırlamıştır. Bu ayette, yahudi ve hristiyanlar, "ortak ilke" etrafında birleşmeye çağırılmakta, bunun da şirkten uzak tevhid inancı olduğu ifade edilmektedir.

Tevhid zemini üzerine kurulan ve şirkten uzak olma şartına dayanan bu "ortak ilke", 81. ayetteki antlaşmanın eksen değerini oluşturarak, kitap ehli­nin Hz. Muhammed'i tasdik etmesinin, ona inanmasının ve yardım etmesinin itici gücü olacaktır. Ellerindeki vahyi tasdik eden bir peygambere, iman edip yardım etmeleri bir zorunluluktur.

Âl-i İmran/81 ayetinin ikinci kısmında, vahyin ve onun ortaya koyduğu İslâm dininin kaynağmın Allah olduğu; ve bunun, peygamberlerin ilki Hz. Adem'den beri akan bir ırmak olduğu, her peygamberin bu ırmağın akışına katkıda bulunduğu, onların ümmetlerinin de bu ırmağın akışına katkıda bu­lunmak için peygamberlerin tümüne inanmaları ve yardım etmeleri gerektiği vurgulanmaktadır.

Yüce Allah vahiy ve hikmet bahşettiği yahudi ve hristiyanlardan bu tas­dik ve yardımı bekleyerek, onlara şu suali sormuştur:

3. ("Bu şarta dayalı ahdimi kabul ve tasdik eder misiniz?" Onlar, "Kabul ederiz" dediler).

Ayetin bu kısmından şu neticeyi çıkarabiliriz: "Kabul ve tasdik eder misi­niz?" sorusundan, Allah'ın dayatma yapmadığı, kabul ve tasdiki kulun iradesine bıraktığı anlaşılmaktadır. Eğer dayatma yapsaydı, "Kabul ve tasdik eder misiniz?" denmezdi. Peygamberlerin bu soruya 'Evet' cevabı vermeleri, ki­tap ehlinin Hz. Muhammed'e inanmalarını ve onu tasdik etmelerini -zorunlu kılmasının yamsıra- kolaylaştırmaktadır da.

4. (Allah, "Öyleyse şahit olun. Ben de sizinle şahitlik edenlerdenim" buyurdu).

Ayetin başında geçen antlaşma (misak), ayetin sonunda taraflar arasında imzalanmaktadır. Yüce Allah, daha önceki peygamberlere ve ümmetlere gönderdiği vahiy ve hikmetten hareketle bir antlaşma metni hazırlamıştı. Bu­na göre, kendilerine gönderileni tasdik eden bir elçi gelince ona inanacak ve yardım edeceklerdi. Bu şartlan, peygamberlere ve onların ümmetlerine sun­du; kabul edip etmemekte onları serbest bıraktı; onlar da kendi serbest irade­leriyle 'Evet' cevabını verdiler. Antlaşmaya Yüce Allah hem kendini, hem de peygamberleri ve ümmetlerini şahit tuttu. B.Bayraklı

Artık Allanın bütün Peygamberlerinden ve onların ümmetlerinden, Pey­gamberlere iman etmelerine ve onları desteklemelerine dair bir söz aldıktan sonra kim Peygamberlere iman etmekten ve onlara yardım etmekten yüzçevirir­se işte onlar, Allaha itaatten aynlan fâsıklann ta kendileridir. Zira onlar bu hal­leriyle bütün Peygamberlerin talimatına karşı çıkmış ve kendi arzularına uymuş olurlar.
Taberi diyor ki: "Her ne kadar bu iki âyet, Allah Tealanırı, belli şeyleri yapmalarına dair Peygamberlerinden ve onların ümmetlerinden ahit aldığına da­ir beyanda bulunuyorsa da, bunlar Resulullahm hicreti esnasında, Medinenin çevresinde bulunan Yahudilere, Hz. Muhammed geldiğinde ona iman edecekle­rine dair kendilerinde ahit alındığını bildirmektedirler. Zira onların ataları olan Yahudilerden ve o atalarına gönderilen Peygamberlerden böyle bir ahit alınmış­tır. Onlar da bu ahitle yükümlüdürler. Taberi

Bu, Ehl-i Kitab'ın, Hz. Muhammed'e (s.a) karşı çıkıp O'nun davetini reddederek Allah'a verdikeri sözü tutmadıkları anlamına gelir. Onlar kendi peygamberlerinin Allah'la yaptığı sözleşmeyi önemsemiyorlardı. Bu nedenle onlar, Allah'ın koyduğu sınırları aşan azgın ve sapıklardır.Mevdudi

Lafzen, “Allah'ın dininden başka [herhangi] birini mi?”Lafzen, “döneceği halde”. Bu cümlenin bir açıklaması için bkz. 13: 15 ve ilgili notlar. M.Esed

Yani, "Bütün kâinat ve onun içindekiler İslâm'a uyup Allah'a teslim olurken, aynı kâinatta yaşayan bu kâfirler İslâm'dan başka hangi hayat nizamına uymaya çalışıyorlar?" Mevdudi

Âyet-i kerimede "Göklerde ve yerde bulunanların isteyerek ve isteme­yerek Allaha boyun eğdikleri, ona teslim oldukları zikredilmektedir. İsteyerek boyun eğip teslim olanlardan maksat, Peygamberler, müminler ve melekleridir. İstemeyerek boyun eğenlerden maksat ise müfessirler tarafından çeşitli şekiller­de izah edilmiştir.
a- Mücahid ve Ebul Âliyeye göre bunlardan maksat, Allahın yaratıcılığını kabu edip bununla beraber, ibadette ona ortak koşan müşriklerdir. Bunlar, Alla­ha samimi bir şekilde kulluk etmedikleriden, istemeyerek ona boyun eğmişler­dir. Nitekim bu hususta başka bir âyet-i kerimede şöyle Duyurulmaktadır. "Ye­min olsun ki, eğer kâfirlere" Gökleri ve yeri kim yarattı " diye sorsan onlar mutlaka "Allah" derler.
b- Abdullah b. Abbasa göre, istemeyerek boyun eğenlerden maksat, ken­dilerinden ahit alınırken istemeyerek ahit verenlerdir.
c- Mücahide göre istemeyerek boyun eğenlerden maksat, kâfirlerin gölgeleridir. Nitekim bu hususta başka bir âyette: "Göklerde ve yerde olanlar, ister istemez Allaha secde ederler, gölgeleri de sabah akşam Allaha boyun eğer.  buyurulmaktadır.
d- Cabir b. Âmire göre istemeyerek boyun eğenlerden maksat diliyle inkâr ettiği halde kalbiyle İslamın hak olduğunu idrak edenlerdir.
e- Hasan-ı Basri ve Matarül Verrak´a göre ise, istemeyerek boyun eğen­lerden maksat, kılıç zoruyla Müslüman olduklarını söyleyenlerdir.
f- Katadeye göre ise istemeyerek teslim olanlardan maksat, Allahın aza­bını gözleriyle görerek ister istemez iman edenlerdir. Nitakim şu âyetlerde "Ey Muhammet!, de ki: Eğer biliyorsanız söyleyin bakalım yeryüzü ve oradakiler ki­mindir " "Allahındir" diyecekler. O halde hiç düşünmez misiniz " de "îsrailoğullarını denizden geçirdik. Firavun ve ordusu onlara zulmetmek ve sadır-mak maksadıyla peşlerine düşmüşlerdi. Firavun, boğulacağı anda "îsrailoğuUa-nnın iman ettiğinden başka ilah olmadığına iman ettim. Ve ben müslümanarda-nini." dedi." "Şimdi mi iman ediyorsun Halbuki bundan önce isyan ettin. Ve fesat çıkaranlardandın. Duyurulmak suretiyle bu hususa işaret edilmektedir.
g- Abdullah b. Abbasa göre ise, bu âyette zikredilen, isteyerek boyun eğenlerden maksat, Allaha isteyerek ibadet edenlerdir. İstemeyerek boyun eğen­lerden maksat ise, Allaha istemeyerek ibadet edenlerdir. Nitekim şu âyette bu husus ifade edilmektedir. "Göklerde ve yerde olanlar ister istemez Allaha secde ederler. Gölgeleri de sabah akşam Allaha boyun eğer. Taberi

"Biz farklı peygamberlere farklı davranmayız", biz onların herbirini kabul eder ve hiçbirini reddetmeyiz. Onlardan hiçbirine yalancı demeyiz, hepsinin hak peygamber oluduğuna inanırız. Biz önyargıdan ve cehaletten uzağız, yeryüzünün neresine gelirse gelsin Allah'tan Hakk'ı (Gerçek) getiren her rasulun hak olduğuna şehadet ederiz." Mevdudi

Taberi, "Torunîar"dan maksadın Hz. Yakubun, Yusufun kardeşleri olan on iki oğlu olduğunu söylemiştir.
Görülüyor ki İslamiyet, Allah tarafından gönderilmiş olan bütün diğer ilahi kitap ve Peygamberleri tasdik etmektedir. Hatta onları kabul etmeyi, iman esaslarından saymıştır. Bu, İslamın yüceliğine büyük bir delildir.
Halbuki Yahudi ve Hristiyanlar gibi ehl-i kitap olan kimseler, İslamiyet ve onun Peygamberini kabul etmezler. Bunlar birbirlerinin dinini de kabul et­mezler. Bu halleriyle ne kadar büyük bir sapıklık içinde bulundukları apaçık or­tadır. Taberi

Âyet-i kerimeden anlaşıldığı gibi, îslamın dışındaki Yahudilik ve Hris-tiyanlıkk gibi bütün dinlerin hükmü kaldırılmıştır. Bundan sonra kıyamete kadar bütün insanlann tek dînî İslamdır. Ondan başka din arayan kimse sapıklık için­dedir.
İkrime, bu âyetin izahında şunları söylemiştir: İslamın dışındaki bir dini, din kabul eden kimsenin bu dininin kabul edilemeyeceği beyan edilince butun din sahipleri "Müslüman biziz" demişlerdir. Bunun üzerine Allah teala, Müslü­manların Hac yapmalarını emrederek "Allah için Kâbeyi Haccetmek farzdır. Kim inkâr ederse şüphesiz ki Allah, âlemlere muhtaç değildir.  âyetini indirmiş, böylece Müslümanlığın dışındaki dinlere mensup olanlar Hac yapmamışlar ve Müslüman olmadıkları ortaya çıkmış ve böylece iddiaları çürümüştür.
Abdullah b. Abbas ise bu âyeti şöyle izah etmiştir: "Allah teala önce "Şüphesiz ki iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabitlerden Allaha, ve âhiret gününe iman edenler ve salih amel işleyenlerin rableri katında mükâfaatları vardır. Onlar için bir korku yoktur. Onlar, üzülmeyecekler de.  âyet-i kerimesini indirmiş bundan sonra da "Kim İslamdan başka din ararsa o din ondan asla kabul edilmeyecektir. O kimse âhirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır." ayeti kerimesini indirmiş böylece, İslamdan başka herhangi bir dinin hak dini sayılmayacağı beyan edilmiştir.. Taberi

 

83. ayette, "Allah'ın dini" ifadesi kullanılmıştı; bu ayette ise, "İslâm'dan başka bir din" ifadesi kullanılmaktadır. Her iki ifadeyi birleştirirsek, "Allah'ın dini İslâm'dır" veya "İslâm, Allah'ın dinidir" diyebiliriz. Âl-i İmran/19 ayetini devreye soktuğumuzda bunu, "Allah katında hak din İslâm'dır" şeklinde ifade edebiliriz. Maide/3'deki "Sizin için din olarak İslâm'ı beğendim" ifadesini de dikkate aldığımızda, dinin İslâm; İslâm'ın da din olduğu ortaya çıkar.

Bu ayetlerin aynı şeyi söylediği sanılabilir, fakat bulundukları muhteva içinde bazı nüanslar içermektedir. Âl-i İmran/19'daki "İslâm dini", üzerinde ihtilaf edilemeyen bir mana taşımaktadır. Âl-i İmran/83'de yer alan "Allah'ın dini" kavramı, tasdiki, imanı ve ahde vefayı da kapsamaktadır. Âl-i İm-ran/85'deki "İslâm dini" ifadesi ise, sadece ve sadece Allah'a teslimiyeti, Ma-ide/3'deki "Allah'ın din olarak beğendiği İslâm ise Kur'an'ı ve onun içerdiği haram ve helallerin bütününü ifade etmektedir. Zümer/22'de ise "İslâm dini", Allah'ın nuru anlamına gelmektedir.

Görüldüğü gibi, İslâm kelimesi ile din kelimesi bir araya gelince, her muhteva içinde farklı manalar kazanmaktadır. Bütün bu manaları bir araya getirince şöyle bir sentez ortaya çıkar: İslâm dini, üzerinde ihtilafa müsaade etmeyen, geçmiş peygamberlere ve Hz. Muhammed'e indirilene iman etme­yi, tasdiki, ahde vefayı, peygamberler arasında fark gözetmemeyi şart koşan, sadece Allah'a teslimiyeti ön gören, haram ve helalleri düzenleyen Allah'ın nurundan ibaret olan bir dindir. İşte Kur'an bu dini tesis eden bir kitap ve bir ilahî vahiydir.

Şimdi tekrar Âl-i İmran/85 ayetine dönüp Kim İslâm'dan başka bir din ararsa... ibaresini bir önceki ayete bağlarsak, "Kim Allah'a teslimiyetten baş­ka birşey ararsa" şeklinde ifade edebiliriz. Sadece ve sadece Allah'a teslim olmak, "İslâm dini" kavramının diğer manalarını da kapsamakta; Allah'a tes­lim olmak, barış, güven ve rahmet içinde olmak anlamına gelmektedir. Bakara/208'de silm kavramının bu manaların kaynağı olduğunu söylemiştik; geniş açıklama için oraya bakılabilir. Bütün bu manaları dikkate alarak "İs­lâm dini" ifadesine başka bir açıdan bakabiliriz: İslâm dini, barış ve güven dini, Allah'a teslimiyet ve rahmet dini manalarına gelir. Kim İslâm'dan başka bir din ararsa ifadesi, kim barıştan, güvenden, teslimiyet ve rahmetten başkasını ararsa anlamına gelir ki bunun da -ayetin ikinci bölümünde- kabul edilmeyeceği belirtilmektedir. İslâm dini, dünyaya/insanlığa barış ve güven getirmiştir: kul ile Allah arasında, kul ile kul arasında, kulun kendi içinde ak­lı, gönlü ve nefsi arasında barış ve güveni getirmiştir. İnsan, bunlardan baş­kasını arayabilir mi? Ararsa ondan kabul olur mu?

Bu değerleri insanlığa aşılamak için gelen İslâm dininden başka bir din arayan ziyan eder. Başka bir ifadeyle, böyle kimselerin akıbeti hüsrandır. Ba­rıştan, güvenden, teslimiyet ve rahmetten başkasını aramak her bakımdan if­lastır. Böyleleri dünya ve ahiretlerini harap etmişlerdir.

Yüce Allah Âl-i İmran/64'ten itibaren "ortak ilke" etrafında buluşmanın, yani şirki ortadan kaldırmanın yollarını öğretmekte ve onun önündeki engel­lere işaret edip onları ortadan kaldırmanın çarelerini göstermektedir. Bu engeller, cahilce tartışmak, inkar etmek, hakkı batıl ile karıştırmak, hakkı gizle­mek, inançta ikili oynamak, Allah'a yalan isnad etmek, ahdini ve yeminleri­ni az bir bahaya satmak, kutsal kitabı tahrif edip Allah'ın demediğini demiş gibi göstermek, peygamberleri tanrılaştırmak, antlaşmadan yüz çevirmek ve Allah'ın dininden başka bir din aramaktır. Bunları ortadan kaldırmanın yolu da bilgi, iman, ahde vefa, evrensel iman, peygamberleri kutsallaştırmamak, Allah'a iftira etmemek, Allah'a teslim olmak, barış ve güvendir.

"Ortak ilke"de (tevhid çatısı altında) buluşmak, meşakkatli bir yolun so­nunda bulunmaktadır. 64. ayetten itibaren Yüce Allah böyle bir beyin ve gö­nül alemi oluşturma amacı ile eğitim ve öğretim yapmaktadır.

Bu ayetler yahudilerin, hristiyanların ve müslümanların "ortak ilke"de bu­luşmak için neler üzerinde durmaları gerektiğini, hangi değerlerin öne çıkarıp hangilerini geriye itmeleri gerektiğini de tesbit etmektedir. Yahudi, hristiyan ve müslümanlar arasındaki benzerliklerden hareket etmenin insanlığa nasıl bir erdem kazandıracağı anlatılırken, din ile kültürün sınırlarının net bir şekilde belirlenmesinin ve dinin safiyetinin korunmasının önemi öne çıkarılmaktadır.

Tevhidde bütünleşmenin, şahsiyet ve toplumsal bütünleşmeye götüreceği­ne dikkat çekilmiş, bu konularda hata yapmanın dünya ve ahirette bedelinin ağır olacağı gözler önüne serilmiştir. 64. ayetten itibaren, inkar psikolojisinin nasıl şahsiyet parçalanmasına neden olduğu anlatılırken, evrensel imanın da ne kadar bütünleştirici olduğuna dikkat çekilmiştir. B.Bayraklı

Burada kasdedilen halk, Yahudiler ve Hristiyanlardır. Peygamber Muhammed (s)'in gelişini önceden haber veren Kitâb-ı Mukaddes'i kabul etmeleri, onları, Muhammed (s)'in peygamberliğinin “şahid”i yapar. Ayrıca bkz. yukarıdaki 70 ve 81. Ayetler.M.Esed

Burada Hz. Peygamber'in (s.a) zamanında yaşayan Yahudi âlimlerinin, O'nun gerçekten Allah'ın peygamberi olduğunu ve O'nun öğretilerinin daha önceki peygamberlerle aynı olduğunu açıkça anlayıp, şehadet ettikleri anlatılıyor. Fakat buna rağmen onlar, sadece, O'nu reddetmekle kalmadılar; yüzyıllardan beri süren önyargıları, inatçılıkları ve Hakk'a düşman oluşları nedeniyle, aynı zamanda O'na düşman da oldular. Mevdudi

Muhammedin Peygamberliğine iman edip onun hak Peygamber olduğu­nu tasdik ettikten ve Peygamberin doğru olduğunu ortaya koyan açık deliller geldikten sonra, onun Peygamberliğini yalanlayan bir topluluğu Allah naşıl! doğru yola iletir Allah, inkârı imana tercih eden zalim bir topluluğu hidayete erdirmez.
Müfessirler bu âyet-i kerimede zikredilen ve "İman ettikten sonra kâfir ´olan ve bu sebeple Allanın hidayetine erişemeyecek olanlar"dan kimlerin kaste­dildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
a- Abdullah b. Abbas İkrime, Mücahid ve Süddiden nakledilen bir görüşe göre, bu âyet-i kerime, Haris b. Süveyd el-Ensari isimli kişi hakkında nazil ol­muştur. Bu kişi Müslüman olduktan sonra, dinden çıkmış, müşriklere katılmış sonra da pişman olup ve kavmine, Resulullaha gidip tekrar İslama dönmek iste­diğini söylemelerini bildirmiş kavmi de bunu Resulullaha arzetmişler işte bunun üzerine tekrar Haris hakkında daha sonra gelen "Ancak bundan sonra tevbe edip kendilerini düzeltenler müstesnadır. Çünkü Allah, çok affeden ve çok merhamet edendir.  âyet-i kerimesi nazil olmuş kavmi de durumu ona bildirmiş o datekrar Müslüman olmuştur.
b- İkâmeden nakledilen diğer bir görüşe göre ise bu âyet-i kerime, Ebu Âmir er-Rahib, Haris b. Süveyd ve bunlar gibi on iki kişi hakkında nazil olmuş­tur. Bunlar İslam dininden çıkıp Kureyş müşriklerine katılmışlar daha sonra ise ailelerine mektup yazarak tevbe edip tekrar İslama dönmelerinin mümkün olup omayacağnı sormuşlar bunun üzerine bunlar hakkında bu surenin seksen doku­zuncu âyeti nazil olmuş ve tekrar İslama girebileceklerini beyan etmiştir.
c- Abdullah b Abbas ve Hasan-ı Basriden nakledilen başka bir görüşe gö­re buradaki İslama girip tekrar çıkanlardan maksat, ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyanlardır. Çünkü bunlar, kendilerine gelen Tevrat ve İncilde, Hz. Muham­medin sıfatlanın bularak, gelmeden önce ona iman etmişler fakat Hz. Muham-mede Peygamberlik geldikten sonra da onu inkâr etmişlerdir.
Taberi diyor ki: "Ayet-i kerimenin zahiri, bu son görüşe daha uygundur. Ancak birinci görüşte olanların sayısı daha fazla ve Kur´ana ait bilgileri daha güçlüdür. Bu itibarla bu âyet-i kerimenin, Haris b. Süveyd gibi, önce Müslüman olup daha sonra dinden çıkan kişiler hakkında inmiş olması mümkündür. An­cak, âyetin genel ifadesi, bu gibi duruma düşen her insanı kapsadığından Resulullah gelmeden ona iman eden, geldikten sonra da onu inkâra kalkışan ehl-i ki­tabın da bu âyetin muhteviyatına girdiğini söylemek uygundur. Taberi

Bunların yaptıklarının cezası, Allanın, meleklerin ve bütün insanların la­netinin, onların üzerlerine olması ve Allahın  rahmetinden kovulmalarıdır.Bu âyet-i kerime gösteriyor ki, dinden çıkan mürtedler, dünyada da âhirette de lanete maruzdurlar. Çünkü bunlar, İslamın yüceliğini gördükleri ve onu iyice bildikleri halde inkâr etmiş ve dinden çıkmışlardır. Bu sebeple onların cezaları daha şiddetlidir. Taberi 

87.  ayetin nüzul (iniş) sebebi hakkında müfessirler farklı rivayetler nak­letmektedir. İbn Abbas ve Zemahşeri ayetin iniş sebebi olarak, yahudilerin Hz. Peygamber'e inandıktan sonra inkar etmeleri olduğunu göstermektedir. İbn Abbas, Zemahşeri ve Kurtubi'nin naklettikleri diğer bir habere göre aye­tin iniş sebebi şudur: Bir grup insan önce inanmış, sonra inancından dönmüş (irtidat etmiş) ve kaçıp Mekkelilere sığınmışlar; Hz. Peygamber'in başına be­lalar gelmesini beklemeye başlamışlardı. Daha sonra, bunların bir kısmı iman ettiği için 89. ayet inmiştir.

Razi ve Kurtubi'nin naklettiği başka bir habere göre ayetin iniş sebebi şu­dur: Ensar'dan Hars ibn Suveyd adında biri irtidat ettiğine pişman olunca kavmine, tevbesinin kabul olup olmayacağını Peygamber'e sormaları için haber yollar. Kardeşi ona, hakkında ayet nazil olduğunu bildirince, o da kalkıp Medine'ye gelerek Hz. Peygamber'in huzurunda tevbe eder.

Yine Razi'nin Keffal'dan naklettiği bir habere göre ise, bu ayetler kitap eh­li hakkında inmiştir.

Bütün bu haberlerden, bu ayetin, imandan sonra irtidat olgusu nedeniyle nazil olduğu anlaşılmaktadır. Rivayetler arasındaki farklılıklara rağmen anla­şılan o ki, irtidat (imandan küfre dönme) olgusu, -bugün olduğu, gelecekte de olacağı gibi- Kur'an'ın indiği dönemde de vardı. Bu da inanç duygusunun merkezi olan kalpteki değişkenliği göstermektedir.

Bize göre, ayetin iniş sebebi olarak yukarıda nakledilen haberlerin en doğrusu Keffal'in naklettiğidir. Çünkü bu ayetten önceki ayetler kitap ehli hakkındadır. Allah'ın dininden ya da İslâm'dan başka bir din arama eylemi anlatılırken, kitap ehli konu edilmektedir. Zemahşeri'nin dediği gibi, önce Hz. Peygamber'in geleceğine dair kendi kitaplarında yer alan ayete inandılar; sonra Peygamber gelince inkar ettiler.

Ayetin analizinden şu genellemelere varabiliriz:

1. Sahip olduğu üç değerden: iman, şehâdet ve ilim'den sonra, inkara sap­mak bir zulümdür.

Kitap ehlinin iman ettiği Kitab-ı Mukaddes'te Hz. Muhammed'in özellik­leri yer almaktaydı. Kitaplarının müjdelediği Peygamber gelince hem pey­gamberi, hem de ona gelen vahyi inkar ettiler; ki bu, kendi kitaplarını da in­kar etmek demekti. Onun için ayette,  (imanlarından sonra) buyurulmaktadır.

Diğer taraftan Hz. Peygamber'i bizzat gördüler ve onun hak olduğunu an­ladılar. Hz. Muhammed'in peygamber olduğunu bildikleri halde, inkar ettiler. Hem kitaplarındaki ayetler, hem de fiili gözlemleri Hz. Muhammed'in elçili­ğinin hakikatini isbat ediyordu. Bunlardan başka, hakikatin bütün kanıtları da ellerindeydi. Vahiy, gözlem ve mucizeler onların iman etmesine veya iman­da sebat etmelerine yetmedi.

2. (Allah böyle zalimler topluluğunu doğru yola ilet­mez).

Vahiy, gözlem ve kanıtlara rağmen imandan küfre sapma (irtidat) eylemi ayetin bu kısmında zulüm olarak nitelendirilmektedir. Bir şeyi layık olduğu yere koymamak anlamına gelen zulüm burada vahye, gözlem ve kanıta layık oldukları değeri vermemeyi ifade etmektedir; yani vahyin, gözlem ve kanıtın gerektirdiği imanın hakkını çiğnemektir. Böyle bir zulüm, insan gönlünü kir­letmekte ve insanın manevî ışığını söndürmektedir. Kirli ve karanlık bir gö­nül Allah'ın rehberliğinden mahrum kalmaya mahkumdur. İmandan sonra in­kara sapma eyleminin meydana getirdiği değişim, Allah'ın yol göstermesini engellemektedir.

Ayette, 'halk' veya 'topluluk' anlamına gelen kavm kelimesinin kullanıl­ması, bu değişimin meydana getirdiği manevî kirlenmenin toplumsal boyut­lu olduğuna işaret etmektedir. Ayette yer alan bütün fiil ve zamirlerin çoğul olmasından hareketle diyebiliriz ki: bu manevî kirlenme, hem Hz. Peygam­ber devrindeki insanları, hem de gelecek zamanlardaki insanları kapsamak­tadır.

Ayetin bu kısmından çıkaracağımız başka bir netice de şudur: Allah durup dururken kullarından hidayetini, lütfunu ve ihsanım esirgemez. Kulun gön­lündeki ve eylemlerindeki değişim Allah'ın hidayetine engel olur. Daha doğ­rusu, inkarın insanın gönlünde meydana getirdiği kirlenme ilahî nuru engel­ler. Böyle bir karanlık ve kirlenme içinde kalan insan, -85. ayette belirtildi­ği gibi- arayışını İslâm dininden başka dinlere kaydırır. Allah'ın kabul etme­yeceği fikir çöplüklerinde din arama eyleminin altında, vahyin, gözlem ve kanıtın gereğini yerine getirmemek yatmaktadır.

Bu imandan küfre dönüş (irtidat), tıpkı ameliyatın acısını hissetmemesi için hastaya verilen narkoz gibi, insanın gönlünü narkozlamakta ve bu olum­suz değişimin manevî sancılarını hissetmemesine sebep olmaktadır. Yüce Al­lah bu ayetle, böylesi insanların gönüllerini ayıltmayı amaç edinmektedir. İmandan inkara sapan kişi, adeta narkozlu hasta gibidir. Onu, narkozun etki­sinden kurtarıp ayıltacak olan şey ise bu ayetlerdir.

İyiden kötüye doğru olan değişim fıtrata aykırı olduğundan zulüm olarak nitelendirilmektedir. 87. ayette, imandan sonra küfre sapanların uğrayacağı cezaya dikkat çekilmektedir:

(Onların cezası, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetine uğramaktır).

Allah Teala, iman ettikten, peygamberin hak olduğuna şahid olduktan ve kanıtlar kendisine geldikten sonra küfre sapan kimselerden hidayetini esirge­mektedir. Ayrıca -87. ayette de belirtildiği üzere-Allah'ın, meleklerin ve bütün erdemli insanların laneti onların üzerine olacak Allah'ın böyle zalim bir toplumdan hidayetini esirgemesi, modern top­lumlardaki ambargo uygulamasına benzer. Bir toplumun diğerine ambargo uygulaması büyük bir caydırıcılığa sahiptir. Hidayetin esirgenmesinin ve la­netin çok ağır bir ceza olduğu muhakkaktır. 88. ayette buyuruluyor ki:

(Onlar bu halde kalacaklar; ne azapları ha­fifletilecek, ne de onlara bir mühlet tanınacak).

Bu ayet, lanet azabını tanımlamaktadır. Buna göre lanet azabı, hafifletil­meyen ve mühlet verilmeyen bir azaptır. Allah'ın, meleklerin ve bütün insan­ların lanet ettiği kimse, hafifletilmeyecek ve mühlet verilmeyecek bir azap içinde kalmaya mahkum edilecektir. B.Bayraklı

(Onlar bu halde kalacaklar; ne azapları ha­fifletilecek, ne de onlara bir mühlet tanınacak).

Bu ayet, lanet azabını tanımlamaktadır. Buna göre lanet azabı, hafifletil­meyen ve mühlet verilmeyen bir azaptır. Allah'ın, meleklerin ve bütün insan­ların lanet ettiği kimse, hafifletilmeyecek ve mühlet verilmeyecek bir azap içinde kalmaya mahkum edilecektir.

88. ayetteki Azapları hafifletilmeyecek ifadesinin (karşıt manasını) dikkate alırsak, hafifletilecek cezaların bulunabileceği neti­cesini çıkartabiliriz. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki: Yüce Allah bu ve buna benzer ayetlerle modern hukuka "ceza indirimi" anlayışını kazandır­mıştır. Şimdii Kur'an'da ceza indirimine tâbi tutulmayacak suçları tesbit ede­biliriz:

1. Yüce Allah insanların birbirlerini öldürmemelerini ve yurtlarından çı­karmamalarını antlaşma maddeleri haline getirmiştir [Bakara/84]. Bu antlaş­manın maddelerine uymayanlara, dünya hayatında rüsvaylık, ahirette de şid­detli azap vardır [Bakara/85]. Bu insanlar aslında ahireti verip dünyayı alan­lardır [Bakara/86]. Sonuncu ayete göre, bu insanların cezasında indirim ol­mayacaktır.

2. İnkar edip kafir olarak ölenlerin cezasında da indirim olmayacaktır [Bakara/161-162]; Allah'ın nimetini bildiği halde, yani peygamberini tanıdı­ğı halde inkar edenler için de ceza indirimi olmayacakta [Nahl, 83-85].

Demek ki, haksız yere cana kıyanların, insanları yurtlarından çıkaranların, hakikati inkar edenlerin, ahireti verip dünyayı alanların cezalarında hafiflet­me olmayacağı gibi, irtidat edenin cezasında da indirim olmayacaktır. Affı mümkün olmayan şirki de bunlar arasına katmak gerekir. Öyle anlaşılıyor ki, bunların dışında kalan günahların cezasında indirim yapılma ihtimali vardır. Yüce Allah hangi suçlarda ceza indirimi olmayacağını ifade etmekle, hem hangi cezalarda indirim olacağını tesbit ediyor, hem de suç ve ceza ilişkisin­de insanları detaylı bir şekilde bilgilendiriyor. Allah Teala, ceza indirimi gibi modern hukukun önemli uygulamalarından birinin temellerini atarken, in­sanlığa, cezanın suça denk olması gerektiği bilincini de kazandırmaktadır.

Yine Âl-i İmran/86-88 ayetlerine dönüp, suç ve ceza ilişkisinde denklik meselesine bakarsak, iman ettikten, peygamberin hak olduğuna şehadetten ve kesin kanıtlara sahip olduktan sonra küfre sapma suçuna denk olan ceza­nın, hidayetten mahrum edilmek, lanete uğramak, cezada indirim yapmamak ve mühlet verilmemek olduğunu anlayabiliriz.

Diğer taraftan Âl-i İmran/88'de cezanın ertelenebileceğine de işaret edil­mektedir: (Onlara mühlet tanınmayacak) ifadesinden, cezanın erte­lenebileceği ilkesi çıkartılabilir. Nitekim modern hukukta, ilk defa suç işle­yen insanın cezası -işlenen suçun küçük olması şartıyla- ertelenmektedir; ancak suçun tekrar işlenmesi halinde önceki ceza da ilave edilerek cezalan­dırılmaktadır.

Kur'an'da ceza indirimi yapılmayan suçlar için, erteleme de yoktur. Bura­dan, ceza indirimi uygulanan günah ya da suçlarda, cezanın ertelemesinin de mümkün olduğu neticesi çıkarılabilir. 88. ayette geçen ; (yunzarûn) ifa­desi, "mühlet verilir" (cezası başka bir zamana ertelenir) anlamına gelmekte­dir. Buradaki cezanın ertelenmesi, Bakara/280'de geçen borcun ertelenmesi­ne/borçluya mühlet verilmesine benzemektedir. Alacaklının alacağını başka bir zamana ertelemesi, borçluya mühlet vermesi demektir. Aynı kural ceza hukukuna uygulanıyorsa, cezanın ertelenmesi şekline dönüşür. B.Bayraklı

Günâh işledikten veya îslamdan çıktıktan sora tevbe eden ve amellerini düzeltenler müstesnadır. Şüphesiz ki Allah, günahları çokça affeden ve çok merhamet edendir.
Allanın rahmeti çok geniştir. En büyük suçlardan olan dinden dönme suçunu işleyin kimse dahi tevbe ettikten sonra onun tevbesi kabul edilir. Yeter ki tevbe ihlas ve samimiyetiyle yapılsın. Taberi 

Bu ayetteki istisna, imandan küfre döndükten sonra tekrar imana dönmeyi değil, ceza indirimi ve ertelemesinin olmadığı inanç ve amellerden vaz­geçmeyi ifade ediyor.

(Ancak bundan sonra tevbe edenler müstesnadır) ifadesin­de yer alan tevbe, inkardan imana dönüşe işaret etmektedir. Buradaki (tevbe), beynin ve gönlün tamamen Allah'a yönelmesi, geçmişindeki karan­lığı terketmesi manasını ifade eder. Tevbe, önemli bir değişim ve dönüşüm­dür. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, tevbe bir çıkış, bir ümit ve bir ışık kapısıdır. Allah'ın kesilen hidayetinin geri dönüş kapısı, lanetten kurtuluş ka­pısıdır.

Bu açıklamadan sonra akla şöyle bir soru gelebilir: İrtidat eden kimse tev­be ettiğinde bütün günahları affolur mu? Bize göre, irtidattan tevbe eden kimsenin günahları affolmaz, ancak tevbe edince ceza indiriminden ve erte­lemesinden istifade eder. Ahirette cezanın ertelenmesi ise, affa veya şefaate nail olmaktır.

Tevbe etmek yeterli değildir; davranışlara da bir çekidüzen verilmesi ge­rekir. Ayetteki (kendilerini düzeltenler) ifadesi, tevbenin davranış­lara yansıması ve gerekli olan değişimi meydana getirmesi gerektiğini ifade eder.

(Zira Allah, çok affedicidir, merhametlidir).

Razi'nin dediği gibi, Allah insanların dünyadaki günahlarını örttüğü için affedici (gafur), ahirette affedeceği için de merhametlidir (rahim). Yine Allah Teala cezayı kaldırdığı için affedici, sevap verdiği için merhametlidir.

Mahkemede veya hapiste iyi hali görülen suçluların cezasında indirim ya­pılması gibi, tevbe eden ve iyi hal gösteren günahkârların da cezası Allah ta­rafından indirilebilir veya ertelenebilir ki bu, Allah'ın gafur (bağışlayıcı) ve rahim (merhametli) olmasındandır. Allah'ın gafur ve rahim sıfatları, kulun tevbe etmesi ve kendini düzeltmesiyle devreye girer. Demek ki tevbe etme ve kendini düzeltme, Allah'ın affını ve merhametini celbetmektedir.

Âl-i İmran/86 ile 88 ayeti arasındaki ilişkiyi dikkate alırsak, şu gerçeği tesbit edebiliriz: Mürted için, ne ceza indirimi, ne de ceza ertelemesi vardır. Burada şu sorunun cevaplandırılması gerekir: Bu sadece irtidat için mi geçer­lidir? Bu durum günümüze nasıl uyarlanabilir? Yüce Allah bu tip insanları, hidayete iletmeyeceğini, onlara lanet edileceğini, cezalarında indirim ve erteleme olmayacağını ifade ederken, kendi azabını mı kasdediyor? Eğer öy­leyse, bu bizim için ne ifade eder?

Biz, bir kişiyi, sadece irtidat ettiği için cezalandırabilir miyiz? Bugün mürted dendiğinde insanların aklına, vatanına, milletine ve dinine ihanet eden kimse gelmektedir.

Enfal suresinde inkarını eyleme dönüştüren kişi ele alınmaktadır:

(Şüphesiz ki inkar edenler, mallarını insanları Allah yolundan alı­koymak için harcıyorlar. Daha da harcıyacaklar. Ama sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve en sonunda mağlub olacaklardır. Kafir­likte ısrar edenler ise cehennemde toplanacaklardır). [Enfal/36]

İnkarını eyleme dönüştüren ve insanları Allah yolundan çevirmek için malını harcayanlar için 37. ayette şöyle Duyurulmaktadır:

(Allah'ın, murdarı temizden ayıklaması ve bütün murdarların bir kısmını di­ğer bir kısmının üstüne koyup hepsini yığarak cehenneme atması içindir. İşte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir). [Enfal/37]

Bu ayetlerden anlaşılıyor ki inkar psikolojini saldırganlığa dönüştüren kimsenin cezasında bir indirim veya erteleme sözkonusu değildir. Cezanın ahirete kalması/ertelenmesi, aslında cezanın ağırlaşması demektir.

36. ayette zikri geçen "Allah'ın yolu"ndan kasıt, insanların mutluluk, ba­rış, güven, birlik ve beraberlik içinde yaşamalarıdır. Öyleyse toplumdaki ba­rışı, güveni, birlik ve beraberliği bozmaya çalışan kimseler mürted sayılır. Bu gibi insanların cezasında indirim veya erteleme yapılmamalıdır.

(İnkar edenlere, vazge­çerlerse, geçmiş günahlarının bağışlanacağını söyle. Yok geri dö­nerlerse kendilerinden öncekilerin hali gözlerinin önündedir)! [En-fal/38]

Aynı toplumda yaşayıp da birbirlerine düşman olan ve bu düşmanlıkları­nı eyleme dönüştüren kişiler veya gruplar, mürted muamelesine tâbi tutulma­lıdır. Bunların tevbe edip doğru yola dönmeleri, cezalarında indirim yapılma­sını, hatta affedilmelerini sağlar. Enfal/38'deki 'dönerlerse' ifadesi, tekrar küfre dönüşe işaret etmektedir. B.Bayraklı

Parantez içinde eklediğim “diğer günahlardan dolayı” açıklaması, Taberî'nin bu pasaj ile ilgili ikna edici yorumuna dayanmaktadır. M.Esed

"Onlar küfürde direndiler": İmanı reddetmekle kalmadılar, daha da ileri gidip ona karşı düşmanlık ve kötü niyetlerini ortaya koydular. Kafalarda şüpheler ve sorular yaratarak ve tebliği başarısız kılmak için çeşitli tuzak ve gizli planlar kurarak insanları Allah'ın yolundan engellemek için ellerinden geleni yaptılar. Mevdudi

Şüphesiz ki Muhammede iman ettikten sonra onu inkâr eden, sonra da Allaha isyanları artırarak inkârda ileri gidenlerin, kâfirlikten dönüp iman etme­dikçe tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Hak yoldan sapanlar işte bunlardır.
Bu âyet-i kerimeyi müfessirler çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.
Katade, Hasan-ı Basri ve Ata el-Horasani, burada zikredilen kimselerden maksadın Yahudiler olduğunu söylemişlerdir. Zira bunlar önce Hz. Musaya iman etmişler sonra Hz. İsayı inkâr ederek kafir olmuşlar, daha sonra da Hz. Muhammedi inkâr ederek inkârlarında iyice ileri gitmişlerdir. Bunlar, ölüm sar­hoşluğundan önce hakka boyun eğip tevbe etmeyeceklerinden, Ölüm anındaki tevbelerinin de kendilerine fayda vermeyeceğindendir ki âyet-i kerime , tevbele-rinin kabul edilmeyeceğini beyan etmiştir. Nitekim diğer bir âyet-i kerimede "Günah işleyip te kendisine ölüm gelince "Şimdi tevbe ettim" diyenler ile kâfir olarak ölenlerin tevbesi kabul olunmaz. İşte bunlar için can yakıcı bir azap ha­zırladık.  buyurulmaktadır.
Ren" ve Ebu Âliyeden nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredi­lenler, daha önceki Peygamberlere iman ettikleri halde Hz. Muhammedi inkâr eden, sonra da günahlarırını artıran kimselerdir. Bunlar inkârlarına devam ettikle­ri müddetçe günahlarından tevbe etmeleri kabul edilmeyecektir.
İkrime ve İbn-i Cüreycden nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zik­redilenlerden maksat, Peygamberlerine önce iman ettikten sonra kâfir olan ve kâfirliklerine devam ederek te inkârlarını arttıran kimselerdir. Bunların, kâfir olarak ölmeleri halinde daha önceki iman etmeleri ve o hallerindeyken yapmış oldukları tevbeleri kabul edilmeyecektir. Çünkü onlar, sonunda kâfir olmuşlar ve inkâr üzere ölmüşlerdir.
Süddiye göre ise âyette zikredilenlerden maksat, iman ettikten sonra kâfir olan, daha sonra da inkârlarına devam edip o inkâr üzere ölerek inkârlarını artı­ran kimselerdir. İşte bunların ölüm anındaki tevbeleri kabul edilmeyecektir.
Taberi bu âyetin izahında, tercih edilen görüşün şöyle olduğunu söyle­miştir. "Âyet-i kerime, Hz. Muhammed (s.a.v.) in sıfatlarını Tevratta buldukları için o gönderilmeden önce ona iman eden, gönderildikten sonra da onu inkâr eden ve bu inkârlarında devam ederlerken bir kısım günahlar işleyen Yahudileri beyan etmektedir. Bunların, inkârları halinde işledikleri günahlarından dolayı yaptıkları tevbeler kabul edilmeyecektir. Ta ki Hz. Muhammedi inkârlarından vaz geçip tevbe etsinler.
Taberi (devamla diyor ki: Bizim, bu âyette zikredilen insanlardan maksa­dın, Yahudiler olduğunu söylememimizin nedeni, bundan önceki ve sonraki âyetlerin Yahudileri zikretmesindendir. Âyetleri, kendisinden Önceki ve sonraki âyetlerin kapsadığı mânâlarla yorumlamak daha evladır. Bizim burada zikredi­len "İnkârlarını artırırlar" ifadesini "İnkâr halindeyken günah işlerler" şeklinde izah etmemizin sebebi de kâfirlerin, kâfirlik halinde yaptıkları tevbelerinin ka­bul edilmemesidir. Zira, iman etmedikçe kâfirin tevbesinin kabul edilmeyeceği beyan edilmiş, buna mukabil iman ettiği takdirde, herkesin tevbesinin kabul edi­leceği, Allah teala tarafından vaad edilmiş ve buyurulmuştur ki: "Kullarının tev-besini kabul eden, günahlarını affeden ve yaptıklarını bilen o´dur."
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Bu görüşler içerisinde, ecelleri geldi­ğinde inkârından tevbe edenlerin tevbeleri kabul edilmeyecektir." diyen görüşü niçin redUetiniz " denilecek olursa, cevaben deriz ki: "Bunu reddetmemizin se­bebi şudur: Evvela, kulun tevbesi hayatta iken sözkonusudur. Öldükten sonra artık tevbe diye bir şey sözkonusu değildir. İkinci olarak, kulun ruhu bedende olduğu müddetçe tevbesinin kabul edileceği Allah teala tarafından vaadedilmiş ve bu hususta da görüşlerine itibar edilen âlimler icma etmişlerdir. Öyle ki bir kâfir göz açıp kapayıncaya kadar bir zaman kalması anında tevbe edecek olsa ona müslüman muamelesi yapılır. Mesela, cenaze namazı kılınır. Mirasında İslami hükümler uygulanır. Bu sebeple Ölüm anında inkarcının inkârından vazge­çerek tevbe etmesinin kabul edilmeyeceğini söyleyen görüş dayanaksızdır. Yine bu görüşler içerisinde, bu âyet-i kerimeden maksat, "Kâfir iken iman edip tevbe eden sonra da tekrar kâfir olup inkâr üzere ölenlerin, önceki iman ve tevbeleri-nin kabul edilmeyeceği bildirilmek istenmesidir." diyen görüş te isabetli değil­dir. Zira, âyet-i kerimede zikredilen insanların, önce kâfir sonra mümin sonra da kâfir oldukları zikredilmemekte sadece Önce mümin oldukları halde sonra inkâra düştükleri beyan edilmektedir. Bu nedenle Önce inkâr ve isyanlarından tevbe etmeleri bahse konu edilmediğinden âyette, kabul edilmediği beyan edilen tevbelerden maksadın o önceki tevbeler olduğu söylenebilsin. Bütün bu neden­lerle âyet-i Kerimenin izahı bizim zikrettiğimiz şekliyle daha isabetli bir izahtır.  Taberi

86. ayette mürtedin durumuna işaret edilmiş, 89. ayette tevbesinin kabul edileceği ifade edilmiş, 90. ayette ise tevbesinin kabul edilmeyeceği söylen­miştir.

İlk bakışta bu ayetler arasında bir tenakuz varmış gibi görünebilir. Bu te­nakuz görüntüsü şu şekilde ortadan kaldınlablir: 89. ayette tevbesi kabul edi­lecekleri bildirilenler, ölüm anından önce tevbe eden kimselerdir. Çünkü 90. ayette geçen tevbe ile, ölüm anında yapılan tevbe kasdedilmektedir. Şu ayet de bu görüşümüzün doğruluğunu teyit etmektedir:

(Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca, "Ben şimdi tevbe ettim" diyenler ile kafir olarak ölenler için tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlandı). [Nisa/18]

Demek ki ölüm anında yapılan tevbe ile kafir olarak ölenlerin tevbeleri kabul edilmeyecektir. Ölüm anına gelmiş olan mürtedin tevbesinin kabul edilmeyeceğini bildiren 90. ayet, mürtedin tevbesinin kabul edileceğini bil­diren 89. ayete aykırı değildir.

86. ayette zikri geçen mürted ile 90. ayetteki mürted arasında az da olsa bir farklılık vardır. 86. ayette, küfürde ileri gitme ve inatlaşma yoktur; 90. ayette ise küfrü artırma, küfürde ileri gitme ve inatlaşma sözkonusudur. Öy­leyse, imandan küfre dönen ve küfürde ileri giden kişinin tevbesi kabul edil­mez.

Razi'nin 90. ayetin tefsirinde, küfürde ileri gitme ile alakalı olarak sıraladığı yorumlardan birini burada nakletmekte yarar vardır: "Yahudiler Hz. Mu­sa'ya iman ettiler; sonra Hz. İsa ve İncil'i inkar etmekle kafir oldular; daha sonra da Hz. Muhammed ve Kur'an'ı inkar ederek küfürde ileri gittiler".

Bu yorum gözardı edilmemelidir. Bu yorumun, hristiyanların bir kısmı için de geçerli olduğu söylenebilir. Nitekim Maide/72'de şöyle buyuruluyor: (Andolsun ki, "Allah kesinlikle Meryem oğlu Mesih'tir" diyenler kafir olmuşlardır). [Maide/72] Maide/73'te de şöyle buyurulmaktadır:

(Andolsun ki "Allah üçün üçüncüsüdür" diyen­ler de kafir olmuşlardır). [Maide/73]

Hristiyanlar da "İsa Mesih'in Allah olduğunu veya Allah'ın üçün üçüncü­sü olduğunu söyleyerek küfre düşmüşler, sonra da Hz. Muhammed'i inkar ederek küfürde ileri gitmişlerdir.

Dünyevî açıdan irtidat şöyle değerlendirilebilir: Vatandaşı olduğu devlete ihanet eden kimse, mürted olur. İhanet edenin durumu araştırılır; pişman ol­duğu tesbit edilirse, cezası affedilebilir veya indirilebilir. Ama ihanet çok ile­ri bir boyutta ise, pişmanlık dikkate alınmaz ve mürdet bağışlanmaz.

Bu açıklamadan sonra diyebiliriz ki, irtidatın bir dinî, bir de siyasî boyu­tu vardır. Bize göre, mürtedin öldürüleceği hükmü, siyasî boyutlu irtidat için geçerlidir.

Nasıl Allah Teala, iman ettikten sonra küfreden ve küfründe ileri giden kimsenin tevbesini kabul etmiyorsa, devletine ihanet eden ve ihanetinde ile­ri giden kimsenin pişmanlığı da kabul edilmemelidir. Bu hüküm ve açıkla­malarıyla Allah Teala, devlete ihanetle ilgili hukukun temellerini atmıştır.

Şimdi tekrar Enfal/36-39 ayetlerine dönersek görürüz ki, burada dünye­vî/siyasî manada irtidat, yani devlete ihanet ele alınmaktadır.

(İşte onlar gerçek sapıklardır) ifadesiyle son bulan Âl-i İm-ran/90 ayetinde Allah Teala sapıklığa bir tanım getirmektedir: İmandan son­ra küfre sapan ve küfründe ileri giden kimse, gerçek sapıktır. İman ettikten sonra küfre sapıp Allah'a ihanet eden veya devletine ihanet eden kimseler, Kur'an'da sapık olarak ilan edilmektedirler.

Öyleyse, Âl-i İmran/90'da, tevbenin kabul edilmeyeceği durum ele alınmakta ve böylece Nisa/18 ayetine açıklık getirilmektetir. İman ettikten sonra küfre sapan ve küfürde ileri giden kimsenin tevbesi kabul edilmez; zira o ger­çek sapıktır. Böylece, vatanına ihanet eden veya toplumda bozgunculuk ya­pan kimsenin de pişmanlığının dikkate alınmayacağı ve aftan yararldınlmayacağı konusuna da açıklık getirilmektedir. B.Bayraklı

Lafzen, “onlardan fidye olarak yeryüzü dolusu altın bile kabul edilmeyecektir”. Bu cümle, açıkça mecazî anlamda kullanılmıştır; ancak “fidye”den bahsedilmesi nedeniyle bazı müfessirler, burada, bu dünyada aslında iyi sayılan fiillerin (ve özellikle, sadece başka bir insana yardım amacıyla harcanan çaba ve servetlerin) bu tür “hakikat inkarcıları” tarafından Hesap Günü Allah'ın affını dilemek için kullanılacak olmasının kasdedildiği görüşündedirler -ancak temel hakikatleri bilinçli olarak reddetmelerinden dolayı bu yakarışlar hiçbir kabul görmeyecektir. Mevdudi

Bu pasajda yine Ehl-i Kitap, özellikle de Necrân heyeti tehdit edilmektedir. Bakara sûresi'nden bu yana Ehl-i Kitabın geçmişteki ve o dönemdeki yanlışları sayılıp dökülmüş ve hakka davet edilmişlerdir. Bu âyetlerde, Allah'ın merhamet gösterdiği, Elçi'nin gerekli tebliğleri yaptığı, gerisinin Ehl-i Kitaba kaldığı bildirilmektedir.
Âyetler gâyet açık ve beliğ olmakla birlikte, birkaç nokta üzerinde durmak istiyoruz:
90. âyetteki, Şüphesiz imanlarının arkasından küfreden, sonra da küfrünü artırmış olan şu kimseler; onların tevbeleri asla kabul olunmayacaktır. Ve işte onlar sapıkların ta kendileridir ifadesiyle, İncîl'i ve Kur’ân'ı inkâr eden Yahûdiler, İslâm'dan çıkıp müşriklere sığınan veya münâfıklık eden kimseler kastedilmiştir.H.Yılmaz

Doğrusu Muhammedin Peygamberliğini ve onun getirdiği dini inkâr edip bu inkârları üzere ölen Yahudi, Hristiyan ve Mecusi gibi kâfirler affedilmeleri için, yeryüzü doluşunca altını fidye olarak verseler dahi, bunların hiçbirisinden, bu verdikleri kabul edilmeyecektir. İşte bunlar için can yakıcı bir azap vardır ve bunların, kendilerini Allahin azabından kurtaracak bir yardımcı ve dostları da yoktur.
Bu hususta Enes, b. Mâlik, Resulullah (s.a.v.) in şöyle buyurduğunu ri­vayet ediyor:
"Kıyamet gününde kâfir getirilecek ve ona "Şayet senin yeryüzü dolusu altının olsaydı onu fidye olarak verir miydin " denilecek o da: "Evet" diyecek­tir. Bu defa ona "Senden, bu söylediğinden daha kolayı istenmişti." Denilecektir. Taberi

Bu ayette ele anılan kimseler, kafir olarak yaşayıp kafir olarak ölenlerdir. Bunlar, inanç duygularının olumlu yöne akmasını engellemişler; tevhid inan­cına doğru olan aklî hareketi bastırarak zulüm yapmışlardır. Bunlar yeryüzü dolusu altını fidye olarak verseler bile, kendilerinden kabul edilmeyecektir. Ayetteki 'altın' kelimesi, değeri ifade eder. "Dünya dolusu altın" ifadesi ise, çokluktan kinayedir. İnsanlık için ürettiği önemli ve faydalı şeyler, güzel ey­lemler, kafir olarak ölen kimseye hiçbir fayda sağlamaz; çünkü bu ameller değerlendirilmeye tâbi tutulmaz.

İşte doğru inancın etkinliği, ahirette amellerin Allah tarafından değerlen­dirilmeye tâbi tutulmasını ve kabul edilmesini temin etmek hususunda orta­ya çıkmaktadır. Ayet, hiçbir değerin imanın yerini dolduramayacağına işaret ederek, inkarın üretilen değerleri nasıl tahrip ettiğine işaret etmektedir.

Bu ayeti dünyevî meselelere uyarlarsak şöyle bir genelleme yapabiliriz:

Vatana ihanet eden ve o ihanetiyle de ölen kimse, dünya dolusu para verse bile, kendisinden kabul edilmez, ona iadeyi itibar yapılmaz ve yapılmamalı­dır. Bu yorumu, dünya dolusu altın verseler ifadesinden hareketle yapıyoruz.

İmandan küfre dönen kişi dinî açıdan mürteddir; vatanına ihanet eden de siyasî açıdan mürteddir. Dinî açıdan mürted olandan ahirette fidye kabul edilmediği gibi, siyasî açıdan mürted olandan da fidye kabul edilmez. Allah'ı inkarın bedeli olmadığı gibi, vatana ihanetin de bedeli yoktur.  (Onlar için acı bir azap vardır).

İnkar edip kafir olarak ölen kimselerden mahşerde affedilmeleri için hiç­bir fidye kabul edilmeyecek; onlar acı bir azaba çarptırılacaktır. İnkar, affı önlemekte, azaba sebep olmaktadır. Dünyadaki inkar, ahirette acı bir azaba dönüşmektedir. Görülüyor ki bu gibi kimselere azap eden aslında Allah de­ğildir; bunlar kendi inkarlarının doğal sonucu olarak azaba duçar oluyorlar. İnkarın kötülüğü de işte burada yatmaktadır.

(Hiç yardımcıları da yoktur).

Onları azaptan kurtaracak, fidyelerinin kabul edilmesini temin edecek şe­faatçileri de olmayacaktır. 'Yardımcılar' kelimesinin çoğul olmasından hare­ketle diyebiliriz ki, ahirette kurtulmaları için onlara ne Allah, ne melekler ve ne de peygamberler yardım edecektir. Bundan, inkarın, ahiretteki yardımı en­gellediği ve kurtuluş yollarını kapattığı anlaşılıyor.

Şimdi tekrar 86. ayetle 91. ayet arasında işlenen inkar psikolojisine döner­sek görürüz ki, kafirler üç gruba ayrılmaktadır. Razi bunları şöyle sıralamak­tadır:

1. İnkarlarından vazgeçip samimi bir şekilde tevbe edenler. Bunlar için 89. ayette şöyle buyuruluyor:

(Ancak bundan sonra tevbe edenler müstesnadır).

2. Tevbesi kabul edilmeyecek kadar küfürde ileri gidenler. Bunlar için de 90. ayette şöyle buyurulmaktadır:

(Onların tevbesi asla kabul edilmeyecektir).

3. Tevbe etmeyip inkar içinde ölen kimseler. Bunlar için ise 91. ayette buyuruluyor ki:

(Hakikat inkarcısı olarak ölenlere gelince, dünyanın bütün altınlarını fidye olarak verseler bi­le kendilerinden kabul edilmeyecektir).

Bu ayetlerden, mürtedin (imandan sonra inkara sapan kimsenin) dünyevî ve uhrevî hukukunun ne olduğunu öğreniyoruz.

Yine bu ayetlerde, imanda istikrarsız olan, iman ile inkar arasında gidip gelen dengesiz bir psikolojik yapının analizi de yapılmaktadır. Bu psikolojik yapı, aynı zamanda ceza hukukunun da temelini teşkil etmektedir.

Kısaca diyebiliriz ki, 86 ile 91 arasındaki ayetler, gönüldeki oluşumlar (iman veya inkar), ceza hukukunun temelini atmaktadır. İster dünyevî, ister­se uhrevî olsun, cezaların belirleyicisi insanın psikolojik yapısıdır. Psikolojik yapı davranışları, davranışlar da hukuku tayin etmektedir. En zor, en ağır ve en tahripkar psikoloji, irtidat psikolojisidir. inkar ve irtidat psikolojisinin, Âl-i îmran/86 ile 91. ayetler arasındaki 6 ayette ele alınıp geniş bir şekilde anali­zinin yapılmasının amacı, caydırmaktır. Din eğitimi, insanları tevhid inancı­na getirmenin yanısıra, tevhid inancında tutmayı da amaç edinmeli ve bu yol­da gayret göstermelidir.

Al-i imran/64'de etrafında toplanılması emredilen ortak ilkenin, yani tev­hid inancının gerçekleşmesini engelleyen oluşumlar da sonraki ayetlerde (91. ayete kadar) anlatılmakta ve çareleri de gösterilmektedir. Buna göre, kitap ehli ile müslümanların bu ortak ilkede buluşmasını engelleyen şeyler ceha­let, çifte standart, kutsal kitabı değiştirmek ve irtidattır. Bunlar, bugün de din eğitimcilerinin önünde problem olarak durmakta ve çözüm beklemektedir. Yüce Allah bu hüküm ve analizleriyle din eğitimcilerine yardım etmektedir. B.Bayraklı

Kur’an, hakikati bilinçli bir şekilde inkar edenlere, yaşarken cömertçe harcadıkları çabaların ve malların Hesap Günü kendilerine yararı olmayacağını söyledikten sonra müminlere de, Allah'a imanlarının, kendilerini kardeşlerinin maddî ihtiyaçlarına karşı duyarlı hale getirmedikçe kamil bir iman sayılamayacağını hatırlatmaktadır (karş. 2:177).M.Esed

Bundan kasıt, Yahudilerin fazilet konusundaki yanlış anlayışlarını ortadan kaldırmaktır. Onlara göre en büyük fazilet, yüzyıllardan beri ataları tarafından uygulanan gelenekleri dış görünüşlerinde sergilemekti.
Bunun yanısıra onlar, fazileti (birr), bilginlerinin ortaya koyduğu legal sistemin standartlarıyla ölçüyorlardı. Dıştan çok dindar görünmelerine rağmen en "muttaki"leri bile bağnaz, açgözlü ve cimri idi. Bunun da ötesinde onlar Hakk'ı satmakta veya Ona ihanet etmekte tereddüt etmiyorlardı. Yine de sıradan insanlar onları faziletli olarak tanıyorlardı. Burada onların gerçek fazilete (birr), sadece dışta kendi icat ettikeri bazı ibadetleri yapar görünmekle sahip olamayacakları; ancak Allah'ı sevip, O'nun dileğini her şeyden üstün tutarak birr'e erebileceklerinin söylenmesinin nedeni işte budur. Herhangi dünyevi bir şeyi Allah'tan çok seven bir kişi için fazilet kapısı kapalı olduğundan, Allah aşkı için sevdiği şeyleri feda etmeye hazır olmayan bir kimse gerçek iyiliğe (birr) ulaşamaz.
Bu sevgi ruhu olmaksızın yapılan ibadetler, kurtlar tarafından yenmiş bir tahta üzerine çekilen boya gibidir. Bir insanın bu dıştaki boya ile aldatılması mümkündür; fakat, Allah'ı bu tür düzenlerle aldatmak imkânsızdır. Mevdudi

Tüm toplumlar için başlı başına bir beyanname olan bu âyet, öncelikle Ehl-i Kitaba bir uyarıdır. Bu âyetin iniş sebebiyle ilgili kaynaklarda şu bilgiler mevcuttur:
el-Kelbî der ki: Ka‘b b. el-Eşref ile arkadaşları Hristiyanlarla birlikte, anlaşmazlıkları hakkında hüküm vermek üzere Peygamber'in (s.a) yanına geldiler ve şöyle dediler: “Bizden hangimiz İbrâhîm dinine daha layıktır?” Peygamber (s.a), “Her iki kesiminiz de o'nun dininden uzaktır” deyince, onlar, “Hayır biz senin verdiğin bu hükme razı olmuyoruz ve senin dinini de kabul etmiyoruz” dediler. Bunun üzerine yüce Allah'ın, Yoksa Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar, yani “istiyorlar” buyruğu nâzil oldu.
Burada hedef olarak “birr” gösterilmiştir. “Birr” kavramı ile ilgili daha evvel bilgi vermiştik. Burada “birr”in, “kendisiyle cennete girilebilecek bir nitelik” olduğunu ifade ederek birkaç âyetteki tanımı veriyoruz:
Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz birr değildir. Ama birr [iyi olan kimseler], Allah'a, Âhiret Günü'ne/Son Gün'e, meleklere, Kitab'a, peygamberlere inanan; malını akrabalara, yetimlere, miskinlere, yolcuya ve dilenenlere ve boyunduruktakilere [kölelere], ona [Allah'a/mala/vermeye] sevgisi olmasına rağmen, veren ve salâtı ikâme eden, zekâtı veren kimselerdir. Ve de sözleştiklerinde, sözlerini tastamam yerine getiren, sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreden kimselerdir. İşte onlar, sâdık olanlardır. Ve işte onlar, takvâlı olanların ta kendileridir. (Bakara/177)
Şüphesiz ki “ebrâr”, elbette naîmin [mutluluk cennetinin] içindedirler. (İnfitar/13)
Şüphesiz, ebrâr [iyiler/yardımseverler], kâfur katılmış bir tastan içerler, fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki, ondan, verdikleri sözleri yerine getiren ve kötülüğü yayılan bir günden korkan ve, “Biz sizi, ancak Allah yüzü [Allah rızası] için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız” diyerek Allah sevgisi için, yiyeceği, yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah'ın kulları, içerler. (İnsan/5-7)
Hayır, hayır... “Ebrâr”ın kaydı, kesinlikle illiyyîn'dedir. İlliyyîn'in ne olduğunu sana ne bildirdi? Yaklaştırılmışların tanık olduğu rakamlanmış/yazılmış bir kayıttır! Şüphesiz ki “ebrâr”, elbette, naîm'in içindedirler, tahtlar üzerinde beklenti içindedirler. Yüzlerinde nimetin aydınlığını görürsün. Onlar, mühürlü saf bir içkiden sulanırlar. Ki onun mührü/neticesi misktir. Karışımı tesnim'dendir. Yaklaştırılmışların içecekleri bir pınardandır. Artık yarışanlar, işte bunda yarışmalıdırlar. (Mutaffifîn/18-28)
Burada insanlara, özellikle de kendilerini Allah'ın sevgilisi, has kulu gören Ehl-i Kitaba, “Cennetlik olabilmeniz için, sevdiklerinizi infak etmeniz gerekir. Halbuki, siz bırakın infakı, mala-mülke, paraya-pula tapıyorsunuz” mesajı verilmektedir.
İnsanın sevdiği şeyi infak etmesi, âhiret inancının sağlamlığından kaynaklanır. Yani, âhirette daha değerlisinin kendisine verileceğine inandığı için infakta bulunur. Buna inanmayanlar, infakı, sadakayı, yardımı aptallık olarak görürler.
Ey iman etmiş kimseler! Kazandıklarınızdan, gerek sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden infak edin. Kendinizin göz yummadan alıcısı olamayacağınız pis şeyleri vermeye yeltenmeyin. Ve şüphesiz Allah'ın ğanî ve hamîd olduğunu bilin. (Bakara/267)
Şüphesiz Allah, inananlardan canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır: Onlar, Allah yolunda savaşırlar; sonra öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah'ın Tevrât, İncîl ve Kur’ân'daki gerçek bir sözüdür. Ve sözünü, Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alış-verişle sevinin. Ve işte bu büyük başarının ta kendisidir. (Tevbe/111)
Ey inanmış olan kimseler! Size, sizi can yakıcı bir cezadan kurtaracak, kazançlı bir ticaret göstereyim mi? Allah'a ve O'nun Elçisi'ne inanacaksınız; Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla çaba harcayacaksınız. İşte bu, eğer bilirseniz, sizin için daha iyidir: Sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki hoş meskenlere girdirir. İşte bu, büyük kurtuluştur. (Saff/10-11) H.Yılmaz

Ey müminler, sevdiğiniz ve arzuladığınız şeyleri Allah yolunda harcamadıkça takvaya ve cennete asla ulaşamazsınız. Allah yolunda harcadığınız her şe­yi şüphesiz ki Allah çok iyi bilir. Allah, o yaptığınız şeylerin karşılığını size ve­recektir.
Âyette zikredilen ve "İyilik" diye tercüme edilen kelime­sinden maksat, Allanın, kullarına yapacağı iyiliktir. Bu nedenle Âmir b. Meymun ve Süddi gibi âlimler buradaki kelimesini "Cennet" diye tercü­me etmişlerdir. Zira, Allanın, kullarına yapacağı en büyük iyilik, onlan cehen­nemden kurtarıp cennetine koymasıdır.
Sahabe-i Kiram bu âyet-i kerimeyi duyunca mallarının en değerlilerini Allah yolunda harcamışlardır. Bu hususta Mücahid diyor ki: "Bu âyet-i kerime şu iki âyet gibidir." O samimi müminler, adaklarını yerine getirirler. Seni yaygın olan bir günden korkarlar. Daha önce Medineyi yurt edinip imanı kalblerine yerleştirenler, hicret edip kendilerine gelen müminleri severler. Onlara verilen ganimet mallarından dolayı içleride hiçbir çekemezlik duymazlar. İhtiyaç içinde olsalar bile, onları kendilerine tercih ederler. Nefsinin cimriliğinden korunmuş kimseler, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.
Enes b. Malik diyor ki:
"Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadikça asla iyiliğe erişemezsi­niz." âyet inince yahut da: "O kimdir ki Allah için güzel bir ödünç takdime etsin de Allah da ona karşılığını kat kat versin. Ayeti inince, bir bahçesi bulunan Ebu Talha dedi ki: "Ey Allanın Resulü, benim bahçem Allah içindir. Şayet ben bunu gizli olarak tasadduk edebilseydim açıkça söylemezdim." Resulullah da buyurdu ki: "Sen o bahçeyi akrabalarına ver.
Diğer bir rivayette Enes b. Mâlik şöyle demiştir:
"Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcanmadıkça asla iyiliğe erişemezsiniz, "âyeti inince Ebu Talha dedi ki: "Ey Allahın Resulü, Allah buyuruyor ki: "Sev­diğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça asla iyiliğe erişemezsiniz." Benim en sevgili malım Bu hurma bahçesidir. Bunu Allah için tasadduk ettim. Ben bu bah­çeden, Allah katında iyiliğe erişmeyi ve sevabının birikmesini ümit ediyorum. Ey Allahın Resulü, sen bu bahçeyi, Allahın sana gösterdiği yere tahsis et." Bu­nun üzerine Resulullah buyurdu ki: "Ne güzel, bu gelip geçici bir maldır. Ne söylediğini işittim. Benim kanaatim şu ki sen bu bahçeyi akrabalarına ver." Enes diyor ki: Ebu Talha dedi ki: "Ey Allahın Resulü, söylediğini yapayım." Sonra Ebu Talha o bahçeyi akrabaları ve amca oğullan arasında taksim etti.
Meymune b. Mihran diyor ki: "Bir adam Ebu Zer´e "Amellerin hangisi daha üstündür " diye sordu. Ebu Zer de: "İslamın direği olan namazdır. Cihad ise amellerin zirvesidir. Sadaka da çok acaip bir şeydir, (fazilet çoktur)" dedi. Adam: "Ey Ebu Zer, benim en güvendiğim amelimi zikretmedin." dedi. Ebu Zer de dedi ki: "O da nedir " Adam: "Oruçtur." dedi. Ebu Zer: "Bu bir, Allaha yak­laşma vasıtasıdır. Fakat amellerin üstün olanlarından değildir." Sonra "Sevdiği­niz şeylerden Allah için harcamadıkça asla iyiliğe erişemezsiniz." âyetini oku­du.
Amr b. Dinar diyor ki: "Sevdiğiniz şeylerden Allah için harcamadıkça as­la iyiliğe erişemezsiniz." âyeti inince Zeyd b. Harise "Sel" diye adlandırılan atı­nı alıp Resulullaha getirdi ve "Ey Allahın Resulü, sen bunu sadaka olarak ver." dedi. Resulullah, atı alıp Zeydin kendi oğlu Üsameye verdi. Bunun üzerine Zeyd "Ey Allahın Resulü, ben bunu sadaka vermenizi istediydim." dedi. Resu­lullah da: "Sadakan kabul edilmiştir." buyurdu.  Taberi

Buraya kadar surenin büyük bölümü Kur’an'ın ilahî kaynağı üzerinde durmuş ve Hz. Peygamber'e emanet edilen görevin -yani, insanları Allah'ın birliğini ve eşsizliğini kabul etmeye çağırmasının- doğru şekilde tanımlanmasını ve oluşturulmasını amaçlamıştı. Bu defa, 93-97. ayetler, bu vahyin önceki peygamberlerin öğretilerinin içerdiği hakikati tasdik ettiğine dair Kur’an'da sıkça tekrarlanan iddiaya rağmen, Yahudilerin, Kitâb-ı Mukaddes'in umdelerinin Kur’an tarafından yürürlükten kaldırılması olarak değerlendirdikleri tutuma karşı yönelttikleri iki itirazın reddine tahsis edilmiştir. Bu iki itiraz, (a) Tevrat'ta vaz‘edilen belirli perhiz kuralları ve yasaklarının Kur’an tarafından iptal edilmesi, (b) Mekke'nin Kudüs yerine kıble olarak “ikamesi” -bkz. sure 2, not 116- ile ilgili olmuştur. Kur’an, Yahudilerin gıda düzeni ile ilgili itirazını cevaplarken, başlangıçta bütün yararlı gıdaların İsrailoğulları için helal kılındığını, ancak daha sonra Tevrat aracılığıyla getirilen katı sınırlamaların, günahlarından dolayı onlara verilen bir cezadan ibaret olduğunu (karş. 6:146) ve bu yüzden, bu kısıtlamaların, kendini Allah'a gerçekten teslim eden bir toplum için sözkonusu olmadığını hatırlatır. İkinci itiraza verilen cevap için bkz. ayet 96. M.Esed

93. ayet bir itiraza cevap vermektedir. Yahudiler, Kur'an'ın ve Hz. Peygamber'in (s.a) talimatlarının esas noktalarında bir hata bulamayınca -çünkü bu din ile daha önceki peygamberlerin getirdiği din arasında fark yoktu- fıkıhla ilgili itirazlarda bulunmaya başladılar. İtirazlardan biri de Hz. Peygamber'in (s.a) diğer peygamberler zamanında helâl olan şeyleri haram kıldığı konusu idi.
Eğer İsrail kelimesi İsrailoğulları'nı kastediyorsa, onların Tevrat'ın indirilmesinden önce, geleneksel olarak yasak olan bazı şeyleri kendilerine yasakladıkları anlaşılır. Fakat eğer kelime Hz. Yakub'u (a.s) kastediyorsa (ki bu ihtimal daha kuvvetlidir), o zaman Onun bazı şeyleri sevmediği için veya bazı hastalıklara neden olduklarından dolayı yemediği, fakat Onun soyundan gelenlerin bunları yasak olarak kabul ettikleri anlaşılır. Bunu izleyen ayet, Kitab-ı Mukaddes'te devenin, yabanî tavşanın, vs. haram olduğunu bildiren hükmün Tevrat'ta olmadığını, fakat sonradan Yahudi bilginleri tarafından Tevrat'a sokulduklarını gösterir. (Bkz. Enam an: 122). Mevdudi

Yakubun neslinden meydana gelen İsrailoğullarına, Musaya Tevrat gel­meden öene, Yakubun bizzat kendisine haram kıldığı yiyecekler dışında bütün yiyecekler helal idi. De ki: "Ey Yahudi topluluğu, eğer iddianızda doğru iseniz Tevratı getirip okuyun ki yalancı olduğunuz orltaya çıksın.
Müfessirler, bu âyet-i kerimede "İsrail" diye isimlendirilen Hz. Yaku­bun, Tevrat gelmeden önce kendisine haram kıldığı şeyin, Tevrat tarafından da haram kılınıp kıhnmadiğı hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.
Süddiye göre Hz. Yakubun, Tevrat inmeden önce kendisine haram kıldığı şeyi, Tevrat inince de İsraioğullanna haram kılmıştır. Şöyle ki "Hz. Yakup ge­celeri "İrkunnisa" diye adlandırılan sinir (siyatik) hastalığından rahatsızlanıyor, gündüzleri ise iyileşiyordu. Bunun üzerine hastalığında iyileştiği takdirde etle­rin içindeki damarları yemeyeceğine dair Allaha yemin etti. Allah da Tevratta, damarları İsrailoğullanna haram kıldı.
Dehhaka göre ise Hz. Yakubun, Tevrat inmeden önce kendisine haram kıldığı şeyi Tevrat gelince İsraioğullarına haram kılmıştır. Fakat, İsraioğullan, atalan Hz. Yakuba tabi olarak onun haram kıldığını kendilerine haram kılmışlar sonra da bunun, Allah tarafından kendilerine haram kılındığını iddia etmişlerdir. Âyet-i kerime, onların bu iddialarını yalanlamaktadır.
Abdullah b. Abbasa göre ise, Hz. Yakubun kendisine haram kıldığı şey, tevrat gelince Allah teaia tarafından İsrailoğullanna haram kılınmamış ancak Hz. Yakup, kendisine haram kıldığı şeyi, kendi soyundan gelenler için de haram kılmıştır. Bu sebeple Yahudiler, atalan Yakubun emrine uyarak onun haram kıl­dığı şeyleri yemez olmuşlardır.
Taberi bu son görüşü tercih etmiş, bu görüşün, Abdullah b. Abbasın ya­nında, Katade tarafından da nakledildiğini söylemiştir. Buna göre, Tevrat inince Hz. Yakup, kendisine haram kıldığı herhangi bir şeyi İsrailoğullanna helal veya haram kılmamış. Ancak Hz. Yakup bazı şeyleri kendisine haram kaldığı gibi evlatlarına da haram kılmıştır. Soyundan gelen evlatlan, babalarının bu yasağı­na uymuşlardır.
Müfessirler Hz. Yakubun Tevrat gelmeden önce kendisine haram kıldığı şeyin ne olduğu hususunda farklı görüşler zikretmişirdir.
a- Abdullah b. Abbas, Ebu Miclez, Katade ve Mücahitten nakledilen bir görüşe göre Hz. Yakubun kendisine haram kıldığı şey, etlerin içinde bulunan damarlardır. Şöyle ki, Hz. Yakup siyatik hastalığına yakalandığında, eğer Allah kendisini bu hastalıktan iyileştirecek olursa hiçbir damar yemeyeceğine dair Al-laha yemin ederek adakta bulunmuş ve böylece damar yemeyi kendisine haram kılmıştır.
b- Abdullah b. Kesir, Ata b. Ebi Rebah, Hasan-ı Basri ve Mücahidden nakledilen diğer bir görüşe göre Hz. Yakubun, Tevrat inmeden önce kendisine haram kıldığı şeyler, deve etleri ve sütleridir. O, yaklandığı siyatik hastalığın­dan şifa bulduğu takdirde kendisi için en sevimli olan deve eti ve sütünü kendi­sine haram kılacağına dair adakta bulunmuş ve bunları kendisine haram kılmış­tır.
c- Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre Hz. Yakup, hem damar yemeyi hem de deve etlerini yemeyi kendisine haram kılmıştır.
Taberi de bu görüşü tercih etmiş ve buna dair şu hadis-i şerifleri zikret­miştir. Abdullah b. Abbas diyor ki:
Yahudilerden bir topluluk Resulullaha geldiler ve ona: "Ey Ebul Kasım, sana soracağımız bir kısım özel sorularımızı cevaplandır. Bunların cevabını Peygamber olmayan bilemez." dediler. Sorularından biri de şu idi. "Tevrat in­meden önce Yakubun, kendisine haram kıldığı yiyecek nedir " Resulullah şu cevabı verdi: "Musaya Tevratı indiren Allah hakkı için söyleyin, Yakup (a.s.) ağır bir şekilde hastalınıp ve hastalığı uzun süre devam edince, Allanın k endisi-ni bu hastalıktan kurtarması halinde, kendisi için en sevimli içeceği ve en se­vimli yiyeceği haram kılacağına dair Allaha adakta bulunmamış mıydı Onun en sevdiği yemek deve eti en sevdiği içecek te deve sütü değil miydi "Bunun üzerine Yahudiler, "Allah için doğru söyledin "dediler Fakat soru ve ce­vaplan devam etti. Resulullaha Allahtan gelen meleğin Cebrail olduğunu öğre­nince
"Cebrail savaşma, çatışma emirlerini ve Allanın azap emirlerini getiren bir melektir. Bu, bizim düşmanımızdır. Eğer "Allahtan bana gelen melek rah­meti indiren, yağmuru yağdıran ve bitkileri bitiren Mikâildir." üeseydin sana uyardı rk." dediler ve yine iman etmediler.
Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi hakkında şunlar zikredilmektedir:
a- Yahudiler "Dinler, birbirlerinin getirdiği hükümleri neshetmez" iddiası ile Hz. Muhammed (s.a.v.) in getirdiği İslam dinini kabul etmiyorlardı. Çünkü İslam dini, Yahudiliğe ve Hristiyanlığa ait bir takım hükümleri neshediyordu.
Bu âyet-i Celile onlara cevap vererek, kendilerinde de nesih hadisesinin bulun­duğunu beyan etmektedir. Çünkü daha önce bütün İsrailoğullanna helal olan yemeklerin bir kısmını, Hz. Yakbun, kendisine haram kıldığım ve ondan sonra gelenlerin de ona uyduklannı beyan etmektedir.
b- Yahudiler: "İlahi dinlerin hükümlerinin birbirine uygun olması gerek­tiği iddiasıyla da İslarni kabul etmiyorlardı. Bunlar, Hz. Muhammed (s.a.v.) e "Sen, İbrahimin dininde olduğunu iddia ediyorsun. Nasıl oluyor da İbrahimin yemediği deve etini yiyor ve içmediği deve sütünü içiyorsun " diyorlardı. Bu âyet-i kerime nazil oldu ve onlara deve eti ve sütünün, îbrahime, İsmaile, İshaka ve Yakuba helal olduğunu, fakat Yakubun belli bir sebepten dolayı bu eti kendi­sine haram kıldığını, böylece bu âdetin, torunlarında da devam ettiğini beyan et­ti ve Yahudilere "Aksini iddia ediyorsanız Tevratı getirip okuyun." dedi.
c- "Yahudilerin, zulmetmetleri ve bir çok kimseleri Allah yolundan alı­koymaları, yasakladıkları halde faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle, daha önce kendilerine helal kılınan temiz şelyeleri onlara haram kıldık. Ayeti ve benzerleri nazil olunca Yahudiler bunlara kızmışlar ve kendilerine haram kılınan şeylerin, eskidenn beri haram olan şeyler olduğunu ve ilk defa kendilerine haram kılınmadığım iddia etmişlerdir. İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil olmuş ve iddialarında yalancı olduklarını ortaya koymuş ve kendi kitapları olan Tevrata başvurularak gerçeğin ortaya çıkarılacağını be­yan etmiştir.Taberi

Bu ibare, Musevilikteki gıda kısıtlamalarının Allah tarafından emredilen mutlak bir kanunun gereği olduğuna dair mesnetsiz Yahudi inancına işaret etmektedir. Bu iddiaya karşılık Kur’an, Hz. Musa zamanından önce hiçbir gıda kısıtlamasının olmadığını; ikinci olarak da, Hz. Musa Şeriatı'ndan kaynaklanan kısıtlamaların yalnızca İsrailoğulları'na yüklendiğini vurgular. Onların mutlak ilahî şeriatı temsil ettiği iddiası ise, burada “Allah hakkında yalan uydurmak” olarak tanımlanmıştır. M.Esed

Artık Kur´an geldikten sonra kim hâlâ "Tevrattan sonra kitap ve Peygam­ber gelmeyecek" der de o Tevratın hükümlerini kabul eder ve Cumartesi günü­nü kutsal sayarsa işte o, AHaha karşı yalan uyduran zalimin ta kendisidir. Veya size Tevrat gelip siz de onun hükümlerini okuduktan sonra artık biz veya sizden kim, Allaha karşı yalan uydurur da Allanın, Tevratta, damarları, deve eti ve sü­tünü haram kıldığını iddia edecek olursa işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.
Şa´bi, bu âyetin Yahudiler hakkında nazil olduğunu söylemiştir.Taberi

Burada onlara şu ders anlatılmak isteniyor: Hz. İbrahim (a.s) tarafından öğretilen yalnız Allah'a itaat ilkesi gerçek imanın köküdür. Fakat siz bunu terkettiniz ve O'nun yanısıra başka ilâhlar edindiniz. Bundan başka, yüzyıllar süren sürgün hayatınız boyunca Hz. İbrahim'in (a.s) dinini bıraktıktan sonra, bilginleriniz tarafından ortaya konulan küçük meselelerle uğraşmaya daldınız.Mevdudi

Ey Muhammed, de ki: "Allah, bize bildirdiği haberlerde doğru söyledi. O halde sizler, Allanın seçtiği din üzere bulunduğunuz iddianızda samimi iseniz, tahrif edilmiş Yahudi ve Hristiyanhğa değil. Al lalım dostu olan İbrahimin, hak­ka yönelen Hariif didine tabi olun. İbrahim hiçbir zaman Yahudi ve Hristiyan müşriklerden değildi. Fakat o, Hanif didine mensuptu, müslümandı. ibadet ve itaati sadece rabbine yapardı. Taberi

Bu âyetler, ayrı bir necm olup Yahûdileri uyarmaya ve tüm Ehl-i Kitaba doğru bilgi vermeye yöneliktir. Onlara, Tevrât indirilmeden önce, İsrâîl'in [Ya‘kûb'un] kendisine haram kıldığı dışında, yiyeceklerin hepsi İsrâîloğulları için helâl idi. De ki: “Eğer doğru kimseler iseniz, hemen Tevrât'ı getirip de onu okuyun. Artık kim bundan sonra Allah'a karşı yalan uydurursa, artık işte onlar zâlimlerin ta kendileridir.” De ki: “Allah doğru söylemiştir. Öyle ise hanîf olarak İbrâhîm'in dinine uyun. Ve o, müşriklerden değildi denilerek, akıllarını başlarına almaları, bulundukları sapık yoldan dönerek İbrâhîm'in dinine; gerçek dine [İslâm'a] gelmeleri istenmektedir. Allah tüm elçilerini ve inananları, Hanif İbrâhîm eksenine bağlamıştır:
De ki: “Şüphesiz Rabbim, beni doğru yola kılavuzladı; dimdik ayakta duran bir dine, hanîf İbrâhîm'in milletine. O [İbrâhîm], ortak koşanlardan olmamıştı.” (En‘âm/161)
Sonra sana, “Hanif olan ve müşriklerden olmayan İbrâhîm'in milletine tâbi ol” diye vahyettik. (Nahl/123)
Âyette geçen İsrâîl, “Ya‘kûb peygamber”dir.
YA‘KÛB GÜREŞ TUTUYOR
Ya‘kûb o gece kalktı; 2 karısını, 2 câriyesini, 11 oğlunu yanına alıp Yabbuk Irmağı'nın sığ yerinden karşıya geçti. Onları karşıya geçirdikten sonra sahip olduğu her şeyi de geçirdi. Böylece Ya‘kûb arkada yalnız kaldı. Bir adam gün ağarıncaya kadar o'nunla güreşti.Ya‘kûb'u yenemeyeceğini anlayınca, o'nun uyluk kemiğinin başına çarptı. Öyle ki, güreşirken Ya‘kûb'un uyluk kemiği çıktı.Adam, “Bırak beni, gün ağarıyor” dedi. Ya‘kûb, “Beni kutsamadıkça seni bırakmam” diye yanıt verdi.Adam, “Adın ne?” diye sordu. “Ya‘kûb.”Adam, “Artık sana Ya‘kûb değil, İsrâîl [Tanrı'yla dövüşen] denecek” dedi, “çünkü Tanrı'yla, insanlarla güreşip yendin.”Ya‘kûb, “Lütfen adını söyler misin?” diye sordu. Ama adam, “Neden adımı soruyorsun?” dedi. Sonra Ya‘kûb'u kutsadı.Ya‘kûb, “Tanrı'yla yüzyüze görüştüm, ama canım bağışlandı” diyerek oraya Peniel adını verdi.Ya‘kûb Peniel'den ayrılırken güneş doğdu. Uyluğundan ötürü aksıyordu.u nedenle İsrâîlliler bugün bile uyluk kemiğinin üzerindeki siniri yemezler. Çünkü Ya‘kûb'un uyluk kemiğinin başındaki sinire çarpılmıştı.
Bu âyetlerden anlaşılıyor ki, İsrâîloğulları'nın birtakım yiyecekleri haram addetmeleri mesnetsizdir, şeriat kaynağı olan gerçek Tevrât'ta böyle bir şey yoktur, bunlar Ehl-i Kitap tarafından uydurulmuştur. Bunlar hakkında klâsik kaynaklar şu bilgileri vermişlerdir:
Âlimler İsrâîl'in [Ya‘kûb'un] kendisine neyi haram kılmış olduğu hususunda ihtilâf etmiş ve şunları söylemişlerdir:
a) İbn Abbâs (r.a), Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Ya‘kûb (a.s) çok şiddetli bir hastalığa tutuldu. Bundan dolayı da Allah'ın kendisine afiyet vermesi hâlinde, en sevdiği yiyecek ve içecekleri haram kılmayı nezretti. En sevdiği yiyecek deve eti, en sevdiği içecek de deve sütü idi.” Bu, Ebu'l-Âliye, Atâ ve Mukâtil'in görüşüdür.
b) Hz. Ya‘kûb'da (a.s) siyatik vardı. Bundan dolayı o, Allah'ın kendisine şifâ vermesi hâlinde, etin damarlarını yememeyi nezretti.
c) Bazı rivâyetlerde, Ya‘kûb'un (a.s) kendisine haram kıldığı şeyin, hayvanın sırtındaki yağlar hariç, iç yağı ve böbrek yağı olduğu belirtilmiştir. Kaffâl (r.a) Tevrât'ın tercümesinden şunu nakletmiştir: Ya‘kûb (a.s) Harran'dan çıkıp Kenan beldesine gelince, Şâir beldesinde bulunan kardeşi Îsû'ya bir haberci gönderdi. Haberci geri döndü ve şöyle dedi: “Îsû, 400 kişiyle seni karşılayacak.” Bunun üzerine Ya‘kûb (a.s) korktu ve çok üzüldü; namaz kılıp duâ etti ve kardeşine hediyeler takdim etti. Hâdiseyi, meleğin kendisini bir adam sûretinde karşılamasına kadar olan kısmını anlattı... Bunun üzerine adam sûretindeki o melek Ya‘kûb'a yaklaştı ve parmağını siyatik olan yere koydu. Böylece o hastalık iyileşti, sinir de kurudu. İşte bu sebeple İsrâîloğulları, etin damarlarını yememektedirler. Bunlarla ilgili Kitab-ı Mukaddes'te şu bilgileri buluyoruz:
ETİ YENEN ve YENMEYEN HAYVANLAR
Rabb Mûsâ'yla Hârûn'a şöyle dedi: “İsrâîl halkına deyin ki, karada yaşayan hayvanlardan şunların etini yiyebilirsiniz: Çatal ve yarık tırnaklı, geviş getiren hayvanların tümü. Ancak geviş getiren ve çatal tırnaklı olan hayvanlardan etini yememeniz gerekenler şunlardır: Deve geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır. Kaya porsuğu geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır. Tavşan geviş getirir, ama çatal tırnaklı değildir. Sizin için kirli sayılır. Domuz çatal ve yarık tırnaklıdır, ama geviş getirmez. Sizin için kirli sayılır. Bu hayvanların etini yemeyecek, leşine dokunmayacaksınız, sizin için kirlidir. Suda yaşayan hayvanlardan şunların etini yiyebilirsiniz: Denizde, akarsularda yaşayan pullu ve yüzgeçli canlıların etini yiyebilirsiniz. Denizdeki ve akarsulardaki bütün pulsuz ve yüzgeçsiz canlılar, suda küme hâlinde yaşayanlar ve ötekiler sizin için iğrenç sayılır. Bunlar sizin için iğrenç sayılacak. Etlerini yemeyecek, leşlerinden tiksineceksiniz. Suda yaşayan bütün pulsuz ve yüzgeçsiz canlılar sizin için iğrenç sayılacak. Tiksindirici kuşların etini yemeyecek, şunları iğrenç sayacaksınız: Kartal, kuzu kartalı, kara akbaba, çaylak, doğan türleri, bütün karga türleri, baykuş, puhu, martı, atmaca türleri, kukumav, karabatak, büyük baykuş, beyaz baykuş, çöl baykuşu, akbaba, leylek, balıkçıl türleri, ibibik, yarasa. Dört ayaklı ve kanatlı böceklerin hepsi sizin için iğrençtir. Ama dört ayaklı ve kanatlı olup ayaklarını sıçramak için kullanan bazılarının etini yiyebilirsiniz. Şunları yiyeceksiniz: Bütün çekirge türleri, küçük çekirge, cırcır böceği, ağustos böceği. Öbür dört ayaklı, kanatlı böceklerin hepsi sizin için iğrenç sayılır. Sizi kirletecek şeyler şunlardır: Aşağıdaki hayvanların leşine dokunan akşama kadar kirli sayılacaktır; kim aşağıdaki hayvanların leşini taşırsa giysilerini yıkayacak ve akşama kadar kirli sayılacaktır. Çatal tırnaklı, ama tırnağı yarık olmayan ve geviş getirmeyen her hayvan sizin için kirlidir. Bunlara dokunan da kirlenmiş sayılır. Dört ayaklı hayvanlardan pençelerini yere basarak yürüyenler sizin için kirlidir. Bunların leşine dokunanlar akşama kadar kirli sayılacaktır. Bunların leşini taşıyanlar giysilerini yıkayacak ve akşama kadar kirli sayılacaktır. Çünkü bu hayvanlar sizin için kirlidir. Küçük kara hayvanları içinde sizin için kirli sayılanlar şunlardır: Gelincik, fare, bütün kertenkele türleri, bukalemun. Sizin için kirli sayılan küçük kara hayvanları bunlardır. Bunların leşine dokunan akşama kadar kirli sayılacaktır. Bunlardan birinin leşi neyin üzerine düşerse onu da kirletir. İster tahta kap, ister giysi, ister deri, ister çul olsun suya konmalıdır. Akşama kadar kirli sayılacak ve akşam temizlenmiş olacaktır. Bunlardan biri bir toprak kabın içine düşerse, kabın içindekiler kirli sayılacaktır. Toprak kap kırılmalıdır. Toprak kaptaki sulu yiyecek ve her içecek kirli sayılacaktır.Bunlardan birinin leşi neyin üzerine düşerse onu da kirletir. Üzerine düştüğü ister fırın olsun, ister ocak, parçalanmalıdır. Çünkü onlar kirlidir ve sizin için kirli sayılacaktır.Ancak kaynak ya da su sarnıcı temiz sayılacaktır; ama bunların leşine dokunan kirli sayılacaktır.Eğer bu hayvanlardan birinin leşi ekin tohumunun üzerine düşerse, o tohum temiz sayılacaktır.Ama suya konmuş tohumun içine düşerse, tohum sizin için kirlidir.Eti yenen hayvanlardan biri ölürse, leşine dokunan akşama kadar kirli sayılacaktır.Hayvanın leşinden yiyen giysilerini yıkayacak ve akşama kadar kirli sayılacaktır. Leşi taşıyan da giysilerini yıkayacak ve akşama kadar kirli sayılacaktır.Bütün küçük kara hayvanları iğrençtir. Yenmeyecektir.İster karnı üzerinde sürünen, ister dört ayaklı ya da çok ayaklı canlılar olsun, bunların hiç birini yemeyeceksiniz. Çünkü bunlar iğrençtir.unların hiç biriyle kendinizi kirletmeyin, iğrenç duruma sokmayın, kirli duruma düşmeyin.Tanrınız Rabb Benim. Kendinizi kutsayın ve kutsal olun. Çünkü Ben kutsalım. Küçük kara hayvanlarının hiç biriyle kendinizi kirletmeyin.Tanrınız olmak için sizi Mısır'dan çıkaran Rabb Benim. Kutsal olun, çünkü Ben kutsalım. Kirli olanı temizden, eti yeneni eti yenmeyenden ayırt edebilmeniz için hayvanlar, kuşlar, suda küme hâlinde yaşayan bütün canlılar ve küçük kara hayvanlarıyla ilgili yasa budur.”
ESENLİK SUNUSU
Eğer biri esenlik sunusu olarak sığır sunmak istiyorsa, Rabbe erkek ya da dişi, kusursuz bir hayvan sunmalı. Elini sununun başına koyup onu Buluşma Çadırı'nın giriş bölümünde kesmeli. Hârûn soyundan gelen kâhinler kanı sunağın her yanına dökecekler. Kişi esenlik sunusunun bazı parçalarını Rabb için yakılan sunu olarak sunmalı. Sununun bağırsak ve işkembe yağlarını, böbreklerini, böbrek yağlarını, karaciğerden böbreklere uzanan perdeyi ayıracak. Hârûn'un oğulları sunakta yanan odunların üzerinde duran yakmalık sununun üzerinde bunları yakacak. Yakılan sunu, Rabbi hoşnut eden kokudur. Eğer kişi esenlik sunusu olarak Rabbe davar sunmak istiyorsa, erkek ya da dişi, sunusu kusursuz olmalı. Eğer kuzu sunmak istiyorsa, Rabbin önünde sunmalı.Elini sununun başına koyup onu Buluşma Çadırı'nın önünde kesmeli. Hârûn'un oğulları kanı sunağın her yanına dökecekler.Kişi esenlik sunusunun bazı parçalarını Rabb için yakılan sunu olarak sunmalı. Yağını almalı, kuyruk sokumunun dibinden bütün kuyruk yağını kesmeli, bağırsak ve işkembe yağlarını,böbreklerini, böbrek yağlarını, karaciğerden böbreklere uzanan perdeyi ayırmalı. Kâhin bunları sunağın üzerinde yakacak. Rabb için yakılan yiyecek sunusudur bu. Eğer adağı keçi ise, onu Rabbin önünde sunmalı. Elini adağın başına koyup onu Buluşma Çadırı'nın önünde kesmeli. Hârûn'un oğulları kanı sunağın her yanına dökecekler. Rabb için yakılan sunu olarak adaktan şunları ayırıp sunmalı: Bağırsak ve işkembe yağlarını, böbrekleri, böbrek yağlarını, karaciğerden böbreklere uzanan perdeyi. Kâhin bütün bunları sunağın üzerinde yakacak. Yakılan yiyecek sunusudur bu. Kokusu Rabbi hoşnut eder. Yağın tümü Rabbe aittir. Hayvan yağı ve kan yemeyeceksiniz. Yaşadığınız her yerde kuşaklar boyunca bu kural hep geçerli olacak.

SUÇ SUNUSU
Çok kutsal olan suç sunusunun yasası şudur: Suç sunusu, yakmalık sununun kesildiği yerde kesilecek ve kanı sunağın her yanına dökülecek. Hayvanın bütün yağı alınacak, kuyruk yağı, bağırsak ve işkembe yağları, böbrekleri, böbrek yağları, karaciğerden böbreklere uzanan perde ayrılacak. Kâhin bunların hepsini sunak üzerinde, Rabb için yakılan sunu olarak yakacak. Bu suç sunusudur. Kâhinler soyundan gelen her erkek bu sunuyu yiyebilir. Sunu kutsal bir yerde yenecek, çünkü çok kutsaldır. Suç ve günah sunuları için aynı yasa geçerlidir. Et, sunuyu sunarak günahı bağışlatan kâhinindir. Yakmalık sununun derisi de sunuyu sunan kâhinindir. Fırında, tavada ya da sacda pişirilen her tahıl sunusu onu sunan kâhinin olacak. Zeytinyağıyla yoğrulmuş ya da kuru tahıl sunuları da Hârûnoğulları'na aittir. Aralarında eşit olarak bölüşülecektir.

ESENLİK SUNUSU
Rabbe sunulacak esenlik sunusunun yasası şudur: Eğer adam sunusunu Rabbe şükretmek için sunuyorsa, sunusunun yanısıra zeytinyağıyla yoğrulmuş mayasız pideler, üzerine zeytinyağı sürülmüş mayasız yufkalar ve iyice karıştırılmış ince undan yağla yoğrulmuş mayasız pideler de sunacak. Rabbe şükretmek için, esenlik sunusunu mayalı ekmek pideleriyle birlikte sunacak. Her sunudan birini Rabbe bağış sunusu olarak sunacak ve o sunu esenlik sunusunun kanını sunağa döken kâhinin olacak. Rabbe şükretmek için sunulan esenlik sunusunun eti, sununun sunulduğu gün yenecek, sabaha bırakılmayacak. Biri gönülden verilen bir sunu ya da dilediği adağı sunmak istiyorsa, kurbanın eti adağın sunulduğu gün yenecek, artakalırsa ertesi güne bırakılabilecek. Ancak üçüncü güne bırakılan kurban eti yakılacak. Esenlik sunusunun eti üçüncü gün yenirse adak kabul edilmeyecek, geçerli sayılmayacak. Çünkü et kirlenmiş sayılır ve her yiyen suçunun bedelini ödeyecektir. Kirli sayılan herhangi bir şeye dokunan et yenmemeli, yakılmalıdır. Öteki etlere gelince, temiz sayılan bir insan o etlerden yiyebilir. Ama biri kirli sayıldığı sürece Rabbe sunulan esenlik sunusunun etini yerse, Tanrı Halkı'nın arasından atılacak. Ayrıca kirli sayılan herhangi bir şeye, insandan kaynaklanan bir kirliliğe, kirli bir hayvana ya da kirli ve iğrenç bir şeye dokunup da Rabbe sunulan esenlik sunusunun etinden yiyen biri Tanrı Halkı'nın arasından atılacak.
YAĞ ve KAN YENMEMELİ
Rabb Mûsâ'ya şöyle dedi: “İsrâîl halkına de ki: İster sığır, ister koyun ya da keçi yağı olsun, hayvan yağı yemeyeceksiniz. Kendiliğinden ölen ya da yabanıl hayvanların parçaladığı bir hayvanın yağı başka şeyler için kullanılabilir, ama hiç bir zaman yenmemeli. Kim yakılan ve Rabbe sunulan hayvanlardan birinin yağını yerse, halkımın arasından atılacak. Nerede yaşarsanız yaşayın, hiç bir kuşun ya da hayvanın kanını yemeyeceksiniz. Kan yiyen herkes halkımın arasından atılacak.”
KÂHİNLERİN PAYI
Rabb Mûsâ'ya şöyle dedi: “İsrâîl halkına de ki: Rabbe esenlik sunusu sunmak isteyen biri, esenlik sunusunun bir parçasını Rabbe sunmalı. Rabb için yakılan sunusunu kendi eliyle getirmeli. Hayvanın yağını döşüyle birlikte getirecek ve döş Rabbin huzurunda sallamalık bir sunu olarak sallanacak. Kâhin yağı sunağın üzerinde yakacak, ama döş Hârûn'la oğullarının olacak. Esenlik sunularınızın sağ budunu bağış olarak kâhine vereceksiniz. Hârûnoğulları arasında esenlik sunusunun kanını ve yağını kim sunuyorsa, sağ but onun payı olacak. İsrâîl halkının sunduğu esenlik sunularından sallamalık döşü ve bağış olarak sunulan budu aldım. İsrâîl halkının payı olarak bunları sonsuza dek Kâhin Hârûn'la oğullarına verdim. Hârûn'la oğulları kâhin atandıkları gün Rabb için yakılan sunulardan paylarına bu düştü. Rabb onları meshettiği gün İsrâîl halkına buyruk vermişti. Adağın bu parçaları gelecek kuşaklar boyunca onların payı olacaktı. Yakmalık, tahıl, suç, günah, atanma, esenlik sunularının yasası budur.” Rabb, bu buyruğu çölde, Sina Dağı'nda İsrâîl halkından kendisine sunu sunmalarını istediği gün Mûsâ'ya vermişti.
Haram kılma yetkisi, Allah'a aittir; kimse, “Şu haramdır, bu haramdır” diyemez:
Ey Âdemoğulları! Her mescidin yanında süslerinizi alın, yiyin-için fakat savurganlık etmeyin; kesinlikle Allah savurganları sevmez. De ki: “Allah'ın kulları için çıkardığı zînetleri ve tertemiz rızıkları kim haram etmiş?” De ki: “Bunlar, iğreti hayatta inananlar içindir –kıyâmet gününde yalnız onlar için olmak üzere.”– İşte böylece Biz, âyetleri bilen bir topluluğa ayrıntılı olarak açıklıyoruz. (A‘râf/31-32)
Ey Peygamber! Eşlerinin rızalarını arayarak Allah'ın helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haramlaştırıyorsun? Ve Allah, çok bağışlayan çok merhamet edendir. (Tahrîm/1)
Bir yiyecek ancak Allah tarafından haram kılınabileceğine göre, Ya‘kûb'un bazı şeyleri kendisine haramlaştırması [hastalığı sebebiyle bir müddet bazı şeylere perhiz etmesi], tıbbî bir zaruretten kaynaklanmış olsa gerektir. Anlaşılan o ki, Ya‘kûb'un kişisel davranışları zaman içerisinde dinleştirilmiştir; tıpkı zaman içerisinde Müslümanların; Peygamber'in, sahabenin, tabiînin, imamların, şeyhlerin… kişisel davranışlarını dinleştirdikleri gibi. Dolayısıyla, böyle kişiye özgü zaruret uygulamaları genellenemez, ama nesiller boyu da devam ettirilemez.H.Yılmaz

Bütün otoriteler, bu ismin Mekke ile (ki doğru yazım Mekkeh şeklindedir) eş anlamlı olduğunda hemfikirdirler. Bu çok eski isim için muhtelif etimolojiler öne sürülmektedir; ama bu konudaki en dikkate değer açıklama Zemahşerî tarafından yapılmıştır (ve Râzî de bunu desteklemiştir): Bazı eski Arapça lehçelerinde dudaktan çıkan b ve m sessiz harfleri, fonetik olarak birbirlerine yakın olduğundan bazan yer değiştirebilirler. Bu bağlamda Mekke'deki Mâbed'den -yani, Kâbe- söz edilmesi, onun Kur’an'da tayin edilen namaz yönü (kıble) oluşu gerçeğinden kaynaklanır. Kâbe'nin prototipi Hz. İbrahim ve İsmail tarafından inşa edildiğinden (bkz. 2:125 vd.) -ve bu sebeple, Kudüs'deki Hz. Süleyman tapınağından daha eski olduğundan- onun Kur’an'a tâbi olanların kıblesi olarak tayin edilmesi, nihaî tahlilde, bütün bir Kitâb-ı Mukaddes'in temeli olan İbrahimî gelenekten bir kopuş anlamına gelmez; tersine, o Ata ile doğrudan irtibatın yeniden kurulmasını sağlamış olur: Yukarıdaki 73. notta bahsedilen iki Yahudi itirazının ikincisinin cevabı burada yatmaktadır. M.Esed

Onların itirazı kıblenin eski peygamberlerin kıblesi olan Kudüs'teki Mescid-i Aksa'dan Mekke'deki Mescid-i Haram'a çevrilmesi hakkındaydı. Bu itiraza Bakara suresinde cevap verilmişti; fakat, Yahudiler bu eleştirilerinde direndikleri için burada bir kez daha cevap veriliyor. Kâbe'nin Hz. İbrahim (a.s) tarfından Mescid-i Aksa'dan önce inşa edildiği, bu nedenle kıble olması için zaman önceliğine sahip olduğu iddia edilir. Kitab-ı Mukkaddes, Mescid-i Aksa'nın Hz. Musa'dan (a.s) yaklaşık 450 yıl sonra Hz. Süleyman (a.s) tarafından yaptırıldığını (I Krallar, 6:1) ve O'nun krallığı döneminde kıble olduğunu yazar. (I Krallar, 8:29-30) Diğer taraftan, Arabistan'la ilgili tüm tarih kitapları ittifakla Kâbe'nin Hz. İbrahim (a.s) tarafından Hz. Musa'nın (a.s) gelişinden yaklaşık 900 yıl önce yapıldığını söyler. Kâbe'nin inşa edilmede zaman önceliğine sahip olduğu konusu o kadar kesindir ki, kimse bunu inkâr edemez. Mevdudi

Şüphesiz ki yeryüzünde insanların, Allaha ibadet etmeleri için yapılan ilk mecsid, Mekkede bulunan mübarek Beytül Atik´tir. Yani Kabedir. Burası bütün yaratılanlar için bir hidayet kaynağıdır.
Müfessirler "İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev" ifadesini çeşitli şekillerde izah etmişlerdir.
Hz. Ali, Hasan-ı Basri, Matar ve Said b. Cübeyr bu ifadeden maksatlın "İnsanların ibadet etmeleri için kurulan ilk ev olduğunu söylemişlerdir. Zira iba­det için kurulmayan evlerin, Kâbeden önce mevcut-oldukları bir gerçektir." Bu hususta Halid b. Ar´ara diyor ki: "Bir adam ayağa kalkıp Ali b. Ebu Talibe dedi ki: Sen Beytullahı bana anlatırmısın O, yeryüzünde yapılan ilk ev midir " Ali de "Hayır, Nuh kavmi, Hud kavmi ne olacak (onlar evsiz mi yaşadılar ) Kabe mübarek bir ev olarak ve hidayet rehberi olarak yapılan ilk evdir" (yani "Ka´be ibadet için) yapılan ilk ev´dir." demiştir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, Kâbenin ibadet için yapılan ilk ev olduğunu söyleyen görüştür.
Âyet-i kerimede geçen ve "Mekke" diye tercüme edilen Bek-ke kelimesinin asıl mânâsı "Kalabalık" demektir. Kabe tavaf edilirken, orada çokça izdiham olduğu için mecazi anlamda Mekkenin kendisine "Kalabalık" denmiştir. Asıl mânâsı ise "Kalabalık yer" demektir.
Taberi sözlerine devamla diyor ki: "Bekke, insanların kalabalık olduğu dendiğine göre ve kalabalık ta da tavaf ederken meydana geldiğine göre bu keli­meden maksat, sadece Kâbenin kendisi değil aynı zamanda Kâbenin çevresin­deki Mescid-i Haramdır. Mescid-i Haramın dışındaki yerler ise Bekke değil Mekkedir. Bu durum böyle olduğuna göre Bekke´den maksadın Mekke vadisi olduğunu, Mekkeden maksadın da Harem bölgesi olduğunu söyleyenin görüşü isabetsizdir. Nitekim Ebu Mâlik el-Gifari, İbrahim en-Nehai, Mücahid, Said b. Cübeyr, Abdullah b. Zübeyr, Katade, Atiyye el-Avfı, Zühri, Ata, ve Damre b. Rabia´ya göre de Bekkeden maksat, Mescid-i Haramdır. Mekkeden maksat ise Mekke vadisidir. Bu hususta Katade de şunu söylemiştir. "Bekke, insanların ka­labalık oldukları yerin adıdır. İnsanlar, Mescid-i Haramda çokça kalabalık ol­duklarından, orada kadın ve erkeğin karışık olarak birbirlerinin önünde ve arka­sında namaz kılmaları caiz kılınmıştır. Dehhaka göre ise Bekke´den maksat, Mekkedir.
Âyet-i kerimede, Mescid-i Haram, "Mübarek" olarak sıfatlandırılmıştır. Bunun sebebi, Mescid-i Haramda Kâbeyi tavaf etmenin, günahların affına sebep olmasıdır.  Taberi

Lafzen, “içinde açık işaretler(in olduğu)” -Kâbe tarafından sembolize edilen Allah'ın birliği ve benzersizliğine, insanlığın dinî tecrübesinin devamlılığına (“insanlık için kurulmuş ilk Mâbed”) ve son olarak, nerede olurlarsa olsunlar, ibadet sırasında yüzlerini bu tek odak noktasına çeviren bütün müminlerin kardeşliğine ilişkin işaretler gibi.Yahut: “emin olur” -“zihinsel dinginlik ve korkudan uzak olma”yı ifade eden emn'in orijinal anlamıyla (karş. Lane I, 100 vd.). M.Esed

Allahın bu kadar açık buyruğuna, hatta “Kim Allah’ın buyruklarını saptırırsa…” tehdidine rağmen, Allah’ın “ tüm dünya insanları için bir kurtuluş ve bereket” yeri olan evini, sadce belli bir inanç grubunun/ Müslümanların ziyeret yeri haline getirmişlerdir. Adeta tüm evrenin ve insanların Rabbi sadece Müslümanların Rabbi haline dönüştürülmüştür.M.Sağ

"Beyt" (Ev) kelimesinde, Allah'ın onu kabul ettiğini ve "Kendi Evi" olarak tayin ettiğini gösteren birçok ayetler vardır. Çok verimsiz bir yerde yapılmış olmasına rağmen, Allah orada yaşayanlara rızıkları için vesile kılmıştır. Bunun yanısıra, İslâm'ın gelişinden önce tüm Arabistan'da 2500 yıldan beri süregelen karışıklık ve düzensizliğe rağmen, Kâbe ve çevresinde barış ve güvenlik hüküm sürüyordu. Sadece bununla da kalmıyordu; Kâbe'nin varlığı nedeniyle yılda dört ay Arabistan'da barış yapılıyordu. Bir başka işaret de Kâbe'yi yıkmak için, Mekke'ye 50 yıl önce saldırdığında Ebrehe ve ordusunun Allah'ın azabına uğramasıydı. Bu ayeterin nazil oluduğu dönemde, her Arap bu olayı bütün ayrıntıları ile biliyordu; olayı bizzat yaşayanlar da vardı.
Kâbe'nin kutsiyeti cehaletin en karanlık günlerinde bile o kadar saygı uyandırıyordu ki, kana susamış iki düşman bile onun içinde birbirlerine dokunmuyorlardı.
97. Ayette geçen kefere kelimesi, Allah'ın emrine uymayan ve maddi imkânı olduğu halde hac ibadetini yapmayan kişinin, teknik anlamıyla kâfir olacağı anlamına gelmez. Bir kişinin Allah'a ve peygamberine inanıp şehadet getirdikten sonra bile, bir kâfirin davranışını benimsediği anlamına gelir. Bu çok açıktır; çünkü, hac emri kâfirlere değil, müslüman olduğunu ilân edenlere hitapetmektedir. O halde bir müslüman hâkim bu kimsenin İslâm'dan çıkıp, bu nedenle kâfir ve mürted olduğu hükmüne varamaz.
"Allah... âlemlerden müstağnidir". Allah'ın mümin olsun, kâfir olsun insanlardan hiçbirinin yardımına ihtiyacı yoktur. İhlaslı müminler olmak kulların kendi yararınadır. Diğer taraftan, Allah'ın emirlerini sözle veya fiille reddedenler, mümin olduklarını söyleseler bile, Allah tarafından mümin olarak kabul edilmeyeceklerdir.Mevdudi

95. âyette, Öyle ise hanîf olarak İbrâhîm'in dinine uyun. Ve o, müşriklerden değildi buyurulunca, Bakara sûresi'nde gösterilen yeni strateji burada tekrar gündeme getirilerek, tüm inananların İbrâhîmleşmesi; İbrâhîmleşmesi için de Mekke'de İbrâhîmî eğitim almaları istenmiştir.
Bu âyetleri açıklayabilmek için bazı nakiller yapılmıştır:
Hz. Peygamber (s.a), kıblesini Ka‘be'ye çevirince, Yahûdiler o'nun nübüvveti hususunda ileri-geri konuşmuş ve şöyle demişlerdir: “Beyt-i Makdis Ka‘be'den daha faziletli ve kıble yapılmaya daha layıktır. Çünkü orası, Ka‘be'den önce yapılmıştır, Mahşerin olacağı yerdir ve bütün peygamberlerin de kıblesidir. Durum böyle olunca, kıblenin Beyt-i Makdis'den Ka‘be'ye çevrilmesi bâtıldır.” İşte Cenâb-ı Hakk, Yahûdilerin bu iddiasına, Şüphesiz insanlar için konulan... ilk ev, elbette Mekke'de olandır diye cevap vermiş ve Ka‘be'nin, Beyt-i Makdis'den daha faziletli ve şerefli olduğunu beyân etmiştir.
Kur’ân'ı, özellikle de Bakara sûresi'ni (Kıble ve Hacc kavramlarını) iyi anlamış birinin bu nakilleri kabul etmesi söz konusu bile olmaz.
Bu konunun anlaşılmasına sağlayacağı katkı nedeniyle Bakara sûresi'ndeki Kıble ve Hacc ile ilgili açıklamalarımızın okunmasını öneriyoruz. Burada kısa bir hatırlatma yapıyoruz:
KIBLE
Salâtın ikâmesi [okulların açılması, sosyal destek kurumlarının oluşturulması ve ayakta tutulması], zekât alınması, ma‘rûfun emredilip münkerden nehyedilmesi, hikmetle [zulmü engelleyip adaleti sağlayan ilkelerle] hareket edilmesi, gerektiğinde de savaşılması, “İbrâhîm'in Mescid-i Haram'daki uyguladıklarının tatbik edilmesi; eğitim-öğretim eksenli bir yapılanma ile devlet hâline gelinmesinin hedef/strateji edinilmesi” demektir.
HACC
Hacc, “Ka‘be'de yüksek ilâhiyat eğitim-öğretimini kafaya koyup oraya gitmek, orada İbrâhîmî eğitim-öğretimle İbrâhîmleşmek; bir tevhid eri olmak” demektir.
Âyetteki, Şüphesiz, insanlar için mübârek ve âlemlere yol gösterme olarak konulan ilk ev, Bekke'dekidir [Mekke'dekidir] ifadesinden anlaşıldığına göre, Beyt-i Haram'dan önce herhangi bir okul kurulmuş değildir. Burada bahsedilen ev, herhangi biri için yapılan normal bir ev değil, tüm insanlar için kurulan bir evdir:
Ve hani Biz, bir zamanlar, “Sakın Bana hiç bir şeyi ortak koşma; dolaşanlar, orada kıyam edenler [zulme baş kaldıranlar], rükû edenler, secde edenler için evimi tertemiz et, kendilerine ait birtakım menfaatlere tanık olmaları ve Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerinde belli günlerde O'nun adını anmaları için insanlar arasında haccı duyur. Yürüyerek veya incelmiş [yorgun düşmüş] binekler üstünde her derin vâdiyi aşarak sana gelsinler! Sonra kirlerini giderip temizlensinler, adaklarını yerine getirsinler, eski evde/özgür evde [Ka‘be'de] dolaşsınlar” diye, o evin [Ka‘be'nin] yerini, İbrâhîm için hazırlamıştık. –Siz de onlardan yeyin ve zorluk çeken fakiri doyurun.– (Hacc/26-29)
Burası bereketlidir: Hem ziyaretçilerin geliş-gidişi [turizm] yönünden, hem de orada öğrenilen ve öğretilen bilgilerin çokluğu ve değerliliği yönünden bereketlidir.
Orada yol gösterilir: Orada ilâhî hidâyet kaynağı olan Allah'ın vahiyleri öğretilir, insanların huzur ve mutluluğu sağlanır.
Orada İbrâhîm'in makamı vardır: Orada İbrâhîm yaşamış, küfürle mücâdele için ayaklanmış, dik durmuştur. Orada o'nun hatıraları, ayak izleri vardır. Orada bunları hatırlayan ve düşünen insanlar bundan feyz alır, bununla kendilerini motive ederler.
Oraya giden güvende olur: Hacc, haram [dokunulmaz] aylarda yapıldığı/yapılacağı için oraya giden, giren rahatsız edilmez.
Âyette, Mekke yerine Bekke ifadesi geçmektedir. Dilbilimcilere göre her ikisi de “izdiham” [zahmet çekme, sıkıntıya düşme] anlamı taşımakta, sözcüğün aslı “Bekke” olmasına rağmen zaman içerisinde “be” harfi “mim” harfine dönüşerek “Mekke” olmuştur. Bazıları da, “Beke, Beyt'in yerinin adı, Mekke ise şehrin sâir bölümlerinin adıdır” demişlerdir. Eskiler bu şehre bu ismin verilmesini, “insanların oradaki izdihamlarına”, “orada hakksızlık, zulüm ve isyana kalkışan zorbaların ezilmesine [yasa uygulanan bir kent olmasına]”, “suyunun azlığı nedeniyle sıkıntı vermesine”, “oraya gelmek isteyen kimsenin karşı karşıya kaldığı zorluklar dolayısıyla kemikten adeta iliğini çıkaracak kadar sıkıntılarla karşılaşmasına” bağlamışlardır.
Kur’ân'da Mekke'ye, “Ummu'l-Qurâ” [anakent] da denilmektedir:
İşte böylece Biz kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur’ân vahyettik. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. (Şûrâ/7)
Hacc, bilinen aylardır. Artık her kim o aylarda haccı, başlayıp kendisine farz ederse; artık haccda refes [kadına yaklaşmak, çirkin söz söylemek], günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz de, Allah onu bilir. Ve azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı takvâdır. Ve ey kavrama yetenekleri olanlar! Bana takvâlı davranın! (Bakara/197)
Yoksa kıyılarında, insanların zorla kapılıp götürülmesine rağmen, orayı [Mekke'yi], güvenli, harem [dokunulmaz] yaptığımızı da görmediler mi? Hâlâ bâtıla mı inanıyorlar ve Allah'ın nimetine nankörlük mü ediyorlar? (Ankebût/67)
Allah, Ka‘be'yi; o Beyt-i Haram'ı, haram ayı, hedyi [haccda oraya hediye olarak kesilen hayvanı] ve (kurbanlardaki) gerdanlıkları insanlar için bir ayağa kalkış kıldı. Bu, Allah'ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini ve Allah'ın her şeyi hakkıyla bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir. (Mâide/97)
Öyleyse kendilerini açlıktan kurtararak beslemiş olan ve her korkudan onları güvene kavuşturmuş olan bu Beyt'in Rabbine kulluk etsinler. (Kureyş/3-4) H.Yılmaz

Orada Allahın kudretini gösteren ve İbrahimin eserlerini ortaya koyan apaçık alâmetler ve Hacerül Esved ile Hatim arasında. İbrahimin makamı vardır. Kim, sığınma isteyerek oraya girerse o, emniyet içinde olur. Oraya gitmeye gü­cü yeten herkese, Allah için Kâbeyi ziyaret edip Hac yapmak farzdır. Kim d Haccın farz olduğunu inkâr ederse, bilsin ki Allah o kimseye de, yaratıklarında herhangi bir kimseye de asla muhtaç değildir.
Bu âyet-i kerime, Haccın farz olduğunu bildirmektedir. Buna dair başk .âyetler de vardır. Haccm farziyetini ve eda edilişi şeklini belirten hadis-i şerifler ise pek çoktur. Hac, Müslümana ömründe bir kere farzdır.
Peygamber efendimizden bu hususta şu hadis-i şerif rivayet edilmektedir. Hz. Ali diyor ki:
"Bu âyet nazil olunca: "Ey Allanın Resulü Hac yapmak her yıl mı gerek­lidir " diye sordular. Resulullah cevap vermedi. Tekrar: "Her yıl mı gereklidir " diye sordular. Resulullah cevap vermedi. Tekrar "Her yıl mı gereklidir " diye sordular. Resulullah: "Hayır. Şayet "Evet" diyecek olsaydım her yıl farz olur­du." cevabını verdi.  Bu hadis-i şerifin benzerini, Nesei, Ebu Hureyre ve İbn-i Abbastan  İbn-i Mace İbn-i Abbastan, Hz. Aliden ve Enes b. Mâlikte rivayet etmişlerdir.
Âyet-i kerimede "Orada apaçık deliller vardır." buyurulmaktadır. Müfes-sirler, apaçık delillerden neyin kastedildiği hususunda çeşitli izahlarda bulun­muşlardır.
Abdullah b. Abbastan nakledilen bir görüşe göre buradaki apaçık deliller­den maksat, Hz. İbra İlimin makamı, Meş´aril Haram ve benzeri yerlerdir.
Hasan-ı Basriye göre buradaki apaçık deliller´den maksat, Hz. İbrahimin makamı, bir de oraya girenlerin güven içinde olmalarıdır.
Süddiye göre ise, sadece Hz. İbrahimin makamıdır. Katade ve Mücahide göre de Hz. İbrahimin makamı, oradaki apaçık delillerden sadece bir tanesidir. Taberi de bu görüşü tercih etmiş diğer delillerden bazılarının da Hacerül Esved ve Hatim olduğunu söylemiştir.
Ayet-i kerimede "Kim oraya girerse emniyette olur." buyurulmaktadır. Katade, Hasan-ı Basri, Mücahid ve Ata, âyetin bu bölümünü şu şekilde izah et­mişlerdir: Kim cahiliye döneminde bir suç işledikten sonra Mescid-i Harama gi­recek olur idiyse ona ceza uygulanmazdı. O kişi güven içinde olurdu. "Bu izaha göre âyet-i kerime, cahiliye döneminde hakim olan bir örfü beyan etmektedir. İslam geldikten sonra bu örf kaldırılmıştır. Bu itibarla her kim bir hırsızlık ya­par veya zina eder yahut haksız yere birisini öldürecek olursa, Kâbeye sığınması onu yakalayıp cezalandırmaya engel değildir.
Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer, Ubeyd b. Umeyr, Şa´bi, Ata b. Ebi
Rebah ve Süddiye göre ise "Kim Mescid-i Harama girerse emin olur." ifadesin­den maksat, "Şu anda insanlardan kim Mescİd-i Harama,girecek olursa o kimse güven içindedir." demektir. Bu görüşte olanlara göre bir insan cinayet işler de Kâbeye sığınacak olursa kendi iradesiyle dışarı çıkmadıkça ona ceza uygulan­maz. Ancak dışarı çıkmasını sağlamak için kendisine bir şey satılamaz ve kimse tarafından barındırılamaz. Bu hususta Mücahid diyor ki. "Abdullah b. Abbas dedi ki. "Bir adam birini öldürdüğünden veya hırsızlık yaptığından dolayı ceza­yı hak eder de Mescid-i Harama girecek olursa ona bir şey satılamaz ve o kimse banndınlamaz. Ta İd o, açlıktan kıvransın, mescitten çıksın ve kendisine ceza uygulansın." Ben de İbn-i Abbasa dedim ki. "Ben bu kanaatta değilim. Ben şu kanaatteyim. Böyle bir suç işleyen kimse yakalanmalı, dışan çıkarılıp kendisine ceza uygulanmalı. Zira o kişinin, suç işledikten sonra Mescid-i Harama girmesi onun ancak suçluluğunu artırır. Bu hususta Abdullah b. Ömer de: "Ben Mescid-İ Haramda babam Ömerin katilini görecek olsam onu oradan zorla çıkarmam." demiştir. Ubeyd b. Umeyr ve Şa´bi bu durumdaki kişinin, Mescid-i Haramın içinde suç işlemiş olmasını istisna etmişlerdir. Eğer bir kişi Mescid-i Haramın içinde suç işleyecek olursa ona Mescid-i Haramın içinde, suçunun cezası verilir.
Yahya b. Ca´deye göre ise "Kim Mescid-i Harama girerse güven içinde olur." ifadesinden maksat, "Kim Mescid-i Harama girerse o, cehennem ateşin­den güven içinde olur." demektir.
Taberi birinci görüşü tercih etmiş ve "Kim bir suç işler de Mescid-i Hara­ma girecek olursa güven içinde olur. Ta ki kendi iradesiyle oradan çıkıncaya ka­dar. Oradan çıktıktan sonra ise işlediği suçun cezası ona uygulanır. Ancak Mes­cid-i Haram içinde suç işleyecek olursa o suçunun cezası Mescid-i Haramın içinde dahi uygulanır." demiştir.
Âyet-i kerimde "Oraya gitmeye gücü yeten herkese Allah için kâbeyi Haccetmek fardır." buyrulmaktadir. Müfessirler, Hacca güç yetirmenin ne de­mek olduğu hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.
a- Hz. Ömer, Arar, b. Dinar, Abdullah b." Abbas, Atâ, Süddi, Said b.Cü-beyr, Hasan-ı Basri, Abdulla b. Ömer ve Hz. Aliye göre "Hacca gitmeye güç yetinnek"ten maksat, yol azığı ve bineğin bulunması dır.Bunlara göre yol azığı­na ve Hacca gidecek bineğe sahibolan herkesin Hacca gitmesi farzdır. Zira bu hususta:
Abdullah b. Ömer bir adamın Resulullaha: "Hacca güç yetirmek ne de­mektir ya Resulullah " diye sorduğunu, Resulullahın da "Yol azığı ve binektir.  buyurduğunu rivayet etmiştir.
Hz. Ali de Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Kim kendi­sini Beytullaha ulaştıracak azığa ve bineğe sahibolur da buna rağmen Hac yap­mazsa artık o kimsenin Yahudi veya Hristiyan olarak ölmesi farketmez. Zira Allah, kitabında "Oraya gitmeye gücü yeten herkese Allah için Kâbeyi Haccet­mek farzdır." buyurmuştur
b-. Abdullah b, Zübeyr, Dehhak, Ata, Âmir eş-Şa´bi ve Hasan-i Basriden nakledilen diğer bir görüşe göre "Hacca gitmeye güc yetirmek"ten maksat, "Oraya ulaşacak güce sahibolmaktir." Kişi yürümeyle de bu güce sahibolabilir, binekle de. Bazan da kişi, her ikisinin de bulunmasına rağmen, yol emniyeti ol­madığından Hacca gitme gücüne sahibolmayabilir. Kısaca, herhangi bir yolla Hacca gidebilen kimse, oraya gitmeye gücü yeten kimseder. O kişinin Hacca gitmesi farzdır.
c- îkrimeye göre "Hacca gitmeye güç yetirmek"ten maksat, kişinin sıh­hatli olmasıdır. Sıhhatli olan herkesin Haccetmesi gerekir.
d- İbn-i Zeyde göre "Hacca gitmeye güç yetinnek"ten maksat, nafaka, vücut salığı ve binek yönünden Hacca gidecek güç ve kuvvette olmaktır. Buna göre, bir kişinin Hacca gidecek kadar nafakası ve bineği olsa dahi vücudu sıh­hatli olmazsa onun Hacca gitmesi farz değildir. Keza vücudu sıhhatli olsa da na­faka bulamasa veya bineği olmasa yine onun Hacca gitmesi farz değildir.
Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olan, Abdullah b. Zübeyr, Atâ, ve arkadaşlarının zikrettikleri ikinci görüştür. Zira, âyet-i kerimede "Hac-cın yoluna güç yetinenler" ifadesi zikredilmiştir. Bu itibarla, Hacca gitmeye her­hangi bir yol bulan kimsenin Haccetmesi farzdır. Bu itibarla, bir kimsenin, kötürüm olması veya acizliği yahut düşmanın engel olması veya yolda suyun az bulunması, azığın yetersizliği ve kişinin yürümekten acizliği gibi engeller bu­lunmadığı takdirde Hacca gidebilen herkes için Hac farzdır. Şayet bu zikredilen engellerden biri bulunacak olursa Hacca gitmeye bir yol bulamayacağı düşünüleceğinden, Haccetmesi farz değildir. Taberi sözlerine devamlı diyor ki "Bizim bu görüşü tercih edişimizin sebebi, Allah tealanın, Haccın farziyetini mutlak bir güç yetirmeye bağlamış olmasdır. Allah teala, güç yetirmeyi mutlak bir şekilde zikrettikten sonra, güç yetirmenin belli şeyler olduğunu söylemenin bir mânâsı yoktur. Bu hususta, güç yetinnenin azık ve binekten ibaret olduğunu, Resulul-lahtan nakleden haberlerin senetleri tartışılabilir olduğundan bu haberleri dini meselelerde delil kabul etmek isabetli değildir.
Âyet-i kerimenin sonunda "Kim inkâr ederse şüphesiz ki Allah, âlemlere muhtaç değildir." buyurulmaktadır. Âyette, inkâr edilen şeyin ne olduğu açık­lanmamaktadır. Bu sebeple müfessirler, bu hususta çeşitli görüşler zikretmişler­dir.
a-
Abdullah b. Abbas, Dehhak, Ata, İmran el-Kattan, Hasan-ı Basri ve Mücahide göre burada zikredilen, inkâr edilecek şeyden maksat, Haccın farziye-tidir. Yani, kim, haccın farziyetini inkâr ederse bilsin ki, Allahın ona da, yapa­cağı Hacca da ihtiyacı yoktur. Zira Allahın, âlemlerden hiçbir şeye ihtiyacı yok­tur.
b- Mücahid ve Abdullah b. Abbastan nakledilen diğer bir görüşe göre "İnkâr edilecek şey"den maksat, Haccın yapılması halinde sevap kazanılacağım, yapılmaması halinde ise günah işlenmiş olacağını ve cezalandırmayı inkar et­memektir. Buna göre âyetin mânâsı "Kim, Haccettiğinde sevap kazanacağını, etmediğinde de cezalandırılacağını inkâr edecek olursa bilsin ki, Alanın âlemlerden hiçbir şeye ihtiyacı yoktur." şeklindedir.
c- Mücahid, Dehhak, Âmir, Abdullah b. Ömer ve İkrimeden nakledilen diğer bir görüşe göre buradaki "İnkâr edilecek şey"den maksat, Aüahı ve âhiret gününü inkâr etmektir. Buna göre âyetin mânâsı "Kim AUahı ve âhiret günün inkâr edecek olursa, bilsin ki, Allahın, âlemlerden hiçbir kimsenin ibadetine ih­tiyacı yoktur." elemektir. Bu hususta İkrime diyor ki: "Kim, İslamdan başka bir din ararsa o din ondan asla kabul edilmeyecektir.  âyeti kerimesi nazil olun­ca diğer dinlerde olan insanlar, "Müslüman biziz" dediler. Bunun üzerine Allah teala "Oraya giüneye gücü yeyten herkese Allah için Kâbeyi Haccetmek farzdır. Kim inkar ederse şüphesiz ki Allah, âlemlere muhtaç değildir." âyetini indirdi. Müminler Hac yaptılar.Kafirler ise Hacca gitmediler. Böylece "Müslüman biziz" iddiaları çürümüş oldu."
d- İbn-i Zeyde göre "İnkâr edilecek şey "den maksat, Kâbedeki apaçık de­lil sayılan Hz. İbrahimin makamıdır.
e- Ata b. Ebi Rebaha göre buradaki "İnkâr edilecek şey"den maksat Beytuilahtır.
f- Süddiye göre ise, bundan maksat, ölünceye kadar, Hac yapmamaktır. Buna göre âyetin mânâsı "Kim, hayatı boyunca Hac yapmaz da ölürse bilsin ki, Allahın, âlemlerden hiçbir kimseye ihtiyacı yoktur." demektir.
Taberi bu görüşlerden tercihe şayan olan görüşün, birinci görüş olduğu­nu, buradaki "İnkâr edilecek şey"den maksadın, Haccın farziyetini inkâr etmek olduğunu söylemiş, buna delil olarak ta "Kim inkâr ederse." ifadesinin, Haccm farz olduğunu belirten ifadenin ardından zikredilmesini göstermiştir. Ayrıca, zikredilen bu görüşlerin, lafızları birbirinden farkıl ise de ifade ettikleri mânâların birbirlerine yakın olduklarını söylemiştir. Zira, Haccm farziyetini inkâr eden, onu eda etmenin sevabını ve etmemenin günahını da inkâr etmiş olur. Keza, Haccın farziyetini inkâr eden kimse dinden çıkmış olur. Artık bu ki­şinin Hacdaki alâmetleri delil kabul etmesi beklenemez. Taberi

De ki: "Ey kitap ehli olan Yahudi ve Hristiyanlar topluluğu, Allahın, Mu-hammedin Peygamberliğinin doğruluğunu gösteren delillerini niçin inkâr edi­yorsunuz Halbuki Allah, yaptıklarınıza, Aîlahı ve Resulünü kasıtlı olarak inkâr etmenize, şahittir. Taberi

Bu iki ayet, Ehl-i Kitaba, özellikle de bu âyetlerin inişinde hazır olan Necrân heyetine yönelik olup, Ey Kitap Ehli! Allah, yaptıklarınıza tanık iken, niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?” Ey Kitap Ehli! Siz tanık olduğunuz hâlde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek inanan kimseleri Allah'ın yolundan çeviriyorsunuz? denilerek, yakından tanık oldukları gerçeği kabullenmeleri, inkâr etmemeleri ve hakk dini engellemek için faaliyet göstermemeleri” ihtar edilmiş, ardından da Allah yaptıklarınıza duyarsız değildir diye tehdit edilmişlerdir.
Bilindiği gibi Kitap Ehlinden bir çoğu bugün de, İslâm dinini perdelemeye çalışarak bilgisiz-bilinçsiz kesimi Hristiyanlığa döndürmek için ellerinden geleni yapmakta, Müslüman ülkelerde misyonerlik faaliyetlerini sürdürmektedirler. İşte bu tehdit, bunlar için de söz konusudur. Aynı zamanda bu âyetler, mü’minlerin de bu faaliyetlere karşı uyanık olmalarını sağlamaya yöneliktir.H.Yılmaz

 Yani, “kendi kutsal metinleriniz kanalıyla” (bkz. yukarıdaki not 69 ve 2:42 ile ilgili not 33). Bu ibare, Yahudi ve Hristiyanların, Muhammed (s)'in Kur’an'ın ana fikirlerini Kitâb-ı Mukaddes'den “ödünç aldığı”nı ve onları asıl bağlamlarından kopartarak kendi sözde “ihtiraslar”ına uygun hale getirdiğini “isbatlamak” için çırpınmalarına işarettir. M.Esed

De ki: "Ey kitap ehli, Allah ve Resulüne iman eden müminleri, Allahın doğru yolundan niçin saptırıyor ve o yola gitmelerine engel oluyorsunuz Siz­ler, engellediğiniz o yolun doğru ve hak olduğuna şahit olduğunuz halde, onu eğri göstermeye, müslumanların ayağını kaydırmaya hidayetten çıkarıp dalalete düşürmeye çalışıyorsunuz. Allah, yaptıklarınızdan asla habersiz değildir. Böylelerin yaptığını cezasız bırakmayacaktır.
* Süddi diyor ki: Ehl-i kitaptan birine "Muhammedin Peygaberliğini Al­lah tarafından size gönderilen kitaplarda buluyor musunuz " diye sorulduğunda "hayır" derdi. Böylece kendi kitaplarında mevcut olan Hz. Muhammed (s.a.v.) in sıfatlarını saklamak suretiyle insanları ona iman etmekten ve ona tabi olmak­tan alıkoyuyorlardı.
Taberi diyor ki: "Bu ve bundan önceki âyet, Evs ve Hazreç kabileleri Müslüman olduktan sonra, onları cahiliye dönemindeki, gibi birbirlerine tekrar düşman olma durumuna çevirmek için bu iki kabileyi birbirine düşürmeye çalı­şan bir Yahudi hakkında nazil olmuştur. Allah teala bu iki âyetle o Yahudiyi azarlamış, yaptığı şeyin çirkin bir iş olduğunu bildirmiş ve Resuluîlahın sahabilerini de bu gibi kışkırtmalarla ihtilafa düşmemeleri hususunda uyurmaştır. Ko­nuyla ilgili olarak, Zeyd b. Eşlem diyor ki: "Resuluîlahın, Evs ve Hazreç kabile­sine mensup sahabileri bir yerde oturmuş sohbet ediyorlardı. Onların yanından, inkarcılığı katmerli, müslümanlara karşı kin ve kıskançlık dolu, yaşı ilerlemiş, Şa´s b. Kays adındaki bir Yahudi geçti. Müslümanların bir arada olmaları, bir­birleriyle kaynaşmaları ve aralarının İslam dini sayesinde düzelmiş olması bu kişiyi Öfkelendirdi. Zira Müslüman olmalarından önce bu iki kabile cahiliye dö­neminde birbirlerinin düşmanlarıydılar. Şa´s b. Kays kendi kendine şöyle dedi: "Bu ülkede deve çobanlarının ileri gelenleri bir araya geldiler. Vallahi bunların ileri gelenleri burada bir araya geldikleri müddetçe bizim burada onlarla birlikte kalmamız imkânsızdır. "Sonra Şa´s, kendisiyle birlikte bulunan bir Yahudi gen­cini, Müslümanların yanına gönderdi. O gence "Git yanlarına otur. Onlara, iki-kabilenin arasında geçen Buas harbini ve daha önceki savaşlarfhatırlat ve onla­rın bu savaş hakkında birbirlerine karşı söyledikleri şiirlerini oku." dedi. Genç Yahudi gidip söylenenleri yaptı. Bunun üzerine orada bulunan Müslümanlar tar­tışmaya başladılar. Birbirlerine karşı övünmeye giriştiler. Öyle ki iki kabileden birer kişi bineklerine bindiler. Bu kişiler, Evs kabilesinden Evs b. Kayzi, Hazreç kabilesinden Cebbar b. Sahr idiler. Bunlar, birbirleriyle ağız kavgası yaptılar. Sonra biri diğerine "Vallahi eğer isterseniz şu anda Buas savaşını başlatabilirz." dedi. Bunun üzerine iki grup ta birbirlerine karşı gazaplandı ve "Savaşarız" de­diler ve "Haydin silah başına, Medine meydanında buluşalım." diye bağırıştılar. Çıkıp oraya gittiler. İnsanlar birbirleriyle tartışıyorlardı. Cahiliye döneminde ol­duğu gibi Evslîler kendi gruplarına katılıp bir tarafta yığmak yaptalır. Hazreçli-ler de kendi gruplarına katılarak başka bir tarafta toplandılar. Mesele Resululla-ha duyuruldu. Bunun üzerine Resulullah, muhacirden olan sahabileriyle çıkıp onların yanına vardı ve onlara "Ey müslümanlar topluluğu, Ailahtan korkun, Al-lahtan. Ben sizin aranızda bulunduğum halde, cahiliye davetlerine mi uyuyorsu­nuz Allahın sizi, İslama kavuşturmasından, Ulamla size ikramda bulunmasın­dan, İslam ile sizden cahiliye davranışlarını kaldırmasından, onunla sizi inkarcılıktan kurtarmasından ve İslam ile sizin aranızı kaynaştırmasından sonra da mı, daha önceki inkârınıza döneceksiniz " dedi. Bunun üzerine taraflar, bu durumun, Şeytanın bir kışkırtması ve düşmanlarının bir tuzağı olduğunu anladı­lar. Ellerinden silahlarını atıp ağlamaya başladılar. Evs ve Hazreçliler birbirleri­nin boynuna sarıldılar. Sonra oradan ayni arak Resulullah ile birlikte itaat içinde dağılıp gittiler. Allah da, Allah düşmanı Şa´s b. Kaysın tuzağını boşa çıkardı ve Şa´s´ın hakkında bu iki âyeti indirdi. Evs kabilesinden olan Evs b. Kayzi ve Haz-reç kabilesinden olan Cebba b. Sahr ve bunlar gibi davranan kişiler hakkında da bu âyetlerden sonra gelen şu âyeti indirdi.  Taberi

Bu iki ayet, Ehl-i Kitaba, özellikle de bu âyetlerin inişinde hazır olan Necrân heyetine yönelik olup, Ey Kitap Ehli! Allah, yaptıklarınıza tanık iken, niçin Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?” Ey Kitap Ehli! Siz tanık olduğunuz hâlde niçin Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek inanan kimseleri Allah'ın yolundan çeviriyorsunuz? denilerek, yakından tanık oldukları gerçeği kabullenmeleri, inkâr etmemeleri ve hakk dini engellemek için faaliyet göstermemeleri” ihtar edilmiş, ardından da Allah yaptıklarınıza duyarsız değildir diye tehdit edilmişlerdir.
Bilindiği gibi Kitap Ehlinden bir çoğu bugün de, İslâm dinini perdelemeye çalışarak bilgisiz-bilinçsiz kesimi Hristiyanlığa döndürmek için ellerinden geleni yapmakta, Müslüman ülkelerde misyonerlik faaliyetlerini sürdürmektedirler. İşte bu tehdit, bunlar için de söz konusudur. Aynı zamanda bu âyetler, mü’minlerin de bu faaliyetlere karşı uyanık olmalarını sağlamaya yöneliktir. H.Yılmaz

Yani, “kendi kutsal metinleriniz kanalıyla” (bkz. yukarıdaki not 69 ve 2:42 ile ilgili not 33). Bu ibare, Yahudi ve Hristiyanların, Muhammed (s)'in Kur’an'ın ana fikirlerini Kitâb-ı Mukaddes'den “ödünç aldığı”nı ve onları asıl bağlamlarından kopartarak kendi sözde “ihtiraslar”ına uygun hale getirdiğini “isbatlamak” için çırpınmalarına işarettir. M.Esed

Ey, Allaha ve Peygamberine iman eden müminler, kendilerine Tevrat ve İncil verilen kitap ehlinden bir kısmına uyarsanız onlar sizi, iman etmenizden sonra kâfirliğe döndürürler.
Allah teala, kitap ehli olan Yahudi ve Hristiy ani ardan herhangi bir öğü­dün kabul edilmesini veya onlarla istişarede bulunmayı yasaklıyor. Çünkü on­lar, içlerinde kin, kıskançlık ve ihanet duygulan taşirlaar. Taberi

Sizler, Allahın, Peygambere indirdiği âyetlerini okuyorken içinizde de si­ze doğru yolu gösteren ve sizleri zulüm ve sapıklıktan alıkoyan Peygamberi bulunurken nasıl olur da, iman ettikten sonra kâfir olursunuz? İslamdan ayrılır mürted olursunuz? Acaba rabbinizin katında özürünüz ne olacaktır? Kim Alla­nın dinine ve onun itaatine sımsıkı sanlacak olursa şüphesiz ki o, doğru yol olan İslama ulaştırılmış olur.Abdullah b. Abbas bu âyetin de, İslama girdikten sonra tekrar birbirleriyle dövüşmeye ve savaşmaya girişmek isteyen Evs ve Hazreç kabileleri hakkında nazil olduğunu söylemiştir. Taberi

Ey iman edenler, Allaha itaat edip ona karşı gelmekten kaçınarak, daima onu hatırdan çıkarmayarak ve verdiği nimetlere karşı şükredip nankörlük yap­mayarak Allahtan hakkıyla korkun ve ancak müslümanlar olarak ölün.Abdullah b. Mes'ud, Allahtan hakkıyla korkmanın, hiç isyan etmeden ona itaat etmekle, hiç unutmadan onu anmakla ve hiç nankörlük etmeden ona şükretmekle gerçekleşeceğini söylemiştir.Abdullah b. Abbas ise, Allahtan hakkıyla korkmanın, Allah yolunda hak­kıyla cihad etmekle, Allah uğrunda, kınayanın kınamasından korkmamakla, kendileri, babaları ve çocukları aleyhine de olsa adaleti ayakta tutmakla gerçek­leşeceğini söylemiştir.Katade, Reb' b. Enes, Süddi ve İbn-i Zeyde göre ise önce bu. âyet-i keri­me gelmiş, kullar, Allahtan hakkıyla korkmakla yükümlü kılınmışlar ve bu onla­ra pek ağır gelmiştir. Daha sonra yaratıklarının acizliğini bilen Allah Teala, lütfü ve rahmetiyle bu emri hafifletmiş ve "Allahtan gücünüzün yettiği kadar korkun" âyetini indinniştir. Taberi

"Allah'ın ipi" O'nun tarafından belirlenen hayat tarzıdır. O bir "ip"tir, çünkü müminlerin Allah'la ilişkilerini sağlam tutar ve aynı zamanda onları birbirlerine bağlayıp, bir toplum halinde birleştirir.
"Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı yapışın" ifadesi, müslümanların Allah'ın yoluna en büyük önemi vermeleri, dini, tüm ilgilerinin merkezi yapmaları ve onu yaymak için güçlerinin sonuna kadar çabalayıp, ona hizmette işbirliği yapmaları gerektiği anlamına gelir. Bu ipi gevşettikleri ve onun ana prensiplerinden uzaklaştıkları anda bölücülükten şikâyet etmeye başlayacaklar ve daha önceki peygamberlerin kavimleri gibi bölümlere ve alt-bölümlere ayrılacaklardır. Bunun bir sonucu olarak, geçmiş peygamberlerin ümmetleri bu dünyada da, ahiret'te de rezil olmuşlardır.
Bu, Arapların İslâm'dan sonra içinden çıktıkları dehşet verici duruma işaret etmektedir. İslâm'dan önce Arap kabileleri düşman kamplara bölünmüştü ve bu kamplar incir çekirdeğini doldurmaz nedenler için savaş yapıyorlardı. İnsan hayatı kutsiyetini kaybetmişti ve insanlar vicdansızca öldürülüyordu. Eğer İslâm lütfedip onları kurtarmasıydı, düşmanlık ateşi tüm Arabistan'ı yakabilirdi. Bu lütuf, bu ayetlerin nazil olduğu dönemde Medine'de elle tutulur bir şekilde gözlenebiliyordu. Yıllardan beri birbirine düşman olan, kanlı savaşlar yapan ve birbirlerine vahşi saldırılarda bulunan Evs ve Hazrec kabileleri İslâm'ı kabul ettikten sonra birbirleriyle kardeş olmuşlardı. Sadece bununla da kalmamış, tarihte hiç eşine rastlanmayacak bir şekilde Mekke'den gelen muhacirlerin rahat etmesi için emsalsiz fedakârlıklar yapmışlardı.
"Eğer görebilen gözlere sahipseniz, çıkarınızın Allah'ın yoluna sımsıkı sarılmakta mı, yoksa onu terkedip eski cahiliye yollarına dönmekte mi olduğunu, veya size hayır dileyenin Allah ve Rasûlü mü, yoksa sizi eski halinize döndürmek isteyen Yahudiler, putperestler ve münafıklar mı olduğunu anlayabilirdiniz." Mevdudi

Lafzen, “bir ateş çukurunun” -manevî körlüğün kaçınılmaz sonucu olan ızdırapları anlatan bir mecaz. Bir zamanların karşılıklı düşmanlıklarının hatırlatılması, insanın, elinden yalnızca Allah'ın rehberliği sayesinde kurtulabileceği (bkz. 2:37-38) yeryüzündeki akibetine (karş. 2:36 ve 7:24) bir işarettir. M.Esed

Ey iman edenler, hep birlikte, Allahın size, sımsıkı sarılmayı emrettiği dinine, kelamına yapışın. Allahın dini hususunda sakın ayrılığa düşmeyin. Ona itaatte birleşin ve kaynaşın. Allahın, üzerinizde olan lütfunu ve nimetini hatırla­yın. Bir zaman sizler, cahiliye döneminde, birbirinizi öldüren düşmanlardınız. Allah, İslam dini sayesinde kalblerinizi birbirine ısındırıp kaynaştırdı da onun İslam dini nimetiyle samimi kardeşler oldunuz. Artık aranızda kin ve çekememezlik kalmadı. Daha önce sizler, bir ateş çukurunun kenannda bulunuyordunuz. İman etmeniz suretiyle Allah sizi oradan kurtardı. Alan size ayetlerini işte böyle açıklar ki doğru yolu bulmuş olsanız ve hak yolundan sapmayınız. (Al-i İmran 103)

Âyette zikredilen "Allahın ipi"nden maksat, Abdullah b. Mes'ud ve Şa'biye göre, İslam topluluğudur. Katade, Süddi, Mücahid, Ata, Abdullah b. Mes'ud ve Ebu Said el-Hudriden nakledilen diğer bir görüşe göre burada zikre­dilen "Allahın ipi"nden maksat, Kur'an-i Kerim ve onda bulunan emirlerdir. Bu hususta Zeyd B. Erkanı, Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir."Aziz ve Celil olan Allahın kitabı, onun gökten yeryüzüne doğru uzanan ipidir. Kim ona uyacak olursa doğru yolda olur. Kim de onu terkedecek olursa sapıklığa düşmüş olur.

Ebu Âliye ve ibn-i Zeyde göre ise burada zikredilen "Allahın ipi"nden maksat, Allahı samimi bir şekilde birlemektir.

Âyet-i kerimede, Müminlere, ayrılığa düşmemeleri emredilmektedir. Bu hususta Katade şöyle demiştir: "Allah, sizlerin ayrılığa düşmenizi çirkin görmüş, sizi ondan sakındırmış ve size onu yasaklamıştır. Buna mukabil Allah si­zin dinleyip itaat etmenizi, birbirinizle kaynaşmanızı ve bir cemaat olmanızı is­temektedir. Sizler de gücünüz yettiği kadar kendiniz için» Allahın razı olduğu durumu seçin. Kuvvet ancak Allaha aittir.

Enes b. Mâlik te Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Şüphesiz ki İsrailoğulları yetmiş bir fırkaya ayrılmışlardır. Ümmetim ise yetmiş iki fırkaya ayrılacaktır. Onların hepsi cehennem ateşinde olacak sadece bir fırkası olmayacaktır. O da cemaat halinde olan fırkadır.

Âyet-i kerimede zikredilen "Allahın nimeti'nden maksat, İslamın, müminleri kaynaştırması ve bir araya getirmesidir. Ayette zikredilen "Düşman-halk"tan maksat ise savaş düşmanlığıdır. Zira bu âyet-i kerime, müslüman olma­dan önce yüz yüzyirmi yıl birbirlerini yok edercesine savaşan Evs ve Hazreç kabile­lerine işaret etmektedir. İslam gelince, birbirleriyle savaşan bu iki kabile İslama girip kardeş olmuşlar ve öteden beri süregelen savaşa son vermişlerdir.

Evs ve Hazreç kabilelerinin nasıl müslüman oldukları hakkında, özetle şunlar zikredilmektedir:

îbn-i İshak bu hususta şunları rivayet etmiştir: Evs kabilesinden olan Sü-veyd b. Samit, Hac veya umre yapmak için Mekkeye gelmişti. Süveyd sabırlı ve metanetli, şair, şerefli ve soylu bir kimse olduğu için kavmi ona "Mükemmel" mânâsına gelen "Kâmil" adını vermişti. Onun Mekkeye geldiğini duyan Resulullah onun Önüne çıktı, onu Allaha ve İslama davet etti. Bunun üzerine Süveyd: "Ey Muhammed, belki de sende bulunan şey bende bulunan gibidir." dedi. Resulullah ona, "Sende ne var?" diye sordu. O da "Bende Lokmanın sahifeleri (Yani ona verilen hikmetler) mevcuttur." dedi. Resulullah: "Onu bana gösterir-misin? dedi. Süveyd, sahifeleri Resulullaha gösterdi. Resulullah "Bu, güzel bir sözdür. Fakat bende bulunan bandan daha üstündür. O, Allahın bana gönderdiği Kur'andır. O, bir hidayet ve bir nurdur." dedi. Resulullah ona, Kur'andan âyetler okudu ve onu İslama davet etti. Süveyd İslama soğuk bakmadı ve "Şüphesiz bu güzel bir söz." dedi. Sonra ayrılıp gitti. Medinede kavminin yanına varınca çok zaman geçmeden, Hazreç kabilesinden olanlar onu öldürdüler. Süveydin kav­minden olan bir kısım insanlar, onun hakkında şöyle diyorlardı. "Bize göre Süveyd, müslüman olarak öldürüldü." Süveydin öldürülüşü, Evs ile Hazreç arasın­da geçen Bu as harbinden önce idi.

İbn-i İshak, Hazreçlilerin, Mekkeye gelip Resuîullah ile görüşmelerini ise şöyle izah etmiştir: Enes b. Rafı', Abdül Eşhel oğullarından, içlerinde İlyas b. Muazın da bulunduğu bazı gençlerle birlikte Mekkeye gelmişlerdi. Bunlar, ka­vimleri Hazreçin aleyhine, Kureyş kabilesiyle anlaşma yapmak istiyorlardı. Resulullah bunlann geldiği duyunca yanlanna vanp oturdu ve onlara "Siz, elde et­mek için geldiğiniz şeyden daha hayırlısını istermisiniz?" dedi. Onlar da: "O ne­dir?" diye sordular. Resuİullah: "Ben, Allanın peygamberiyim. O beni, kullarına gönderdi. Ben, kulları, yalnızca Allaha kulluk etmeye, her hangi bir şeyi ona or­tak koşmamaya davet ediyorum. Allah bana kitap indirdi." dedi. Resuİullah, sözlerine devam ederek onlara islamı anlattı ve Kur'andan âyetler okudu. Bunun üzerine yeni yetişen gençlerden, İlyas b. Muaz şunları söyledi. "Ey kavim, val­lahi davet edildiğiniz bu şeyler, elde etmek için geldiğiniz şeyden daha hayırlı­dır." Bunun üzerine Enes b. Rafi', Batha'nm topraklarından bir avuç alarak İlya-sın yüzüne serpti ve ona "Sen bu işlere karışma. Yemin olsun ki biz, bundan başka bir şey için geldik." dedi. Bunun üzerine İlyas sustu. Resuİullah kalkıp gitti. Medineliler de oradan ayrılarak Medineye döndüler. İşte bundan sonra Evs ile Hazreç kabileleri arasında Bu as savaşı meydana geldi. Aradan çok zaman geçmeden İlyas b. Muaz öldü. Ölürken tehlil ve tekbir getirdiği, Aliaha hamdedip teşbih ettiği nakledilmektedir. Onun Müslüman olarak ölmesinde kavmi şüphe etmemektedir. Evet, böylece İlyas, bulunduğu mecliste Resulullahtan duyduğu sözler sayesinde İslamı hissetmişti.

İbn-i İshak diyor ki: "Aziz ve Celil olan Allah, dinini açığa çıkarmayı, Peygamberini Aziz kılmayı ve vaadini yerine getirmeyi dileyince Resuİullah Ensarla karşılaştığı dönemde Mekkede, dışardan gelen insanlara dini tebliğ et­meye başladı. Her mevsimde yaptığı gibi, Ensar ile görüştüğü mevsimde de Arap kabilelerini dine davet etti. O, Akabe mevkiinde bulunurken Hazreç kabi­lesinden, Allahın kedileri için hayır dilediği bir toplulukla karşılaştı. Resulullah onlara "Sizler kimlersiniz?" diye sordu. Onlar da "Bizler Hazreç kabilesinden bir topluluğuz" dediler. Resuİullah "Sizler, Yahudilerle anlaşması bulunan kimselerden misiniz?" diye sordu. Onlarda "Evet" dediler. Resuİullah, "Oturmazmısınız?, sizinle biraz konuşalım, "dedi." Onlar da: "Evet olur." dediler. Resuİul­lah ile birlikte oturdular. Resulullah onlan, Aziz ve Celil olan Allaha davet etti. Onaîara İslamı teklif etti ve Kur'an okudu. Allah tealanın, onların İslama girme­leri için sebep kıldığı meselelerden biri de şuydu: Hazreçliler memleketlerinde Yahudilerle birlikte yaşıyorlardı. Yahudiler, kitap ehli ve bilgi sahibiydiler. Hazreçliler ise Allaha ortak koşan ve putlara tapan kimselerdi. Bunlar memleketlerinde, Yahudilere galip durumdaydılar. Aralarında bir olay çıktığında Ya­hudiler onları tehdit ederek şöyle diyorlardı: "Şüphesiz ki pek yakında bir Pey­gamber gönderilecek, onun zamanı gelmiştir. Biz ona tabi olacağız. Onunla bir­likte sizleri Âd ve İrem gibi öldüreceğiz. "Resuİullah bu topluluğa konuşup on­ları Allaha davet edince onlar birbirlerine şöyle demişlerdi: "Ey kavim, vallahi sizler biliyorsunuz ki işte bu Yahudilerin sizi kendisiyle tehdit ettikleri Peygam­berdir. Buna sizden önce Yahudiler iman etmiş olmasınlar. "Bunun üzerine Resulullahın davetini kabul ettiler. Onu tasdik ettiler ve Resulullahın kendilerine teklif ettiği İslamı kabullendiler. Ve şöyle dediler: "Biz, geride Öyle bir kavim bıraktık ki onların arasındaki düşmanlık ve kötülük hiçbir kavmin arasında yok­tur. Umulur ki senin sayende Allah onları birleştirir. Şimdi biz, onların yanma döneceğiz. Onları senin emrine çağıracağız ve senin davetinle kabul ettiğimiz bu dini onlara da arzedeceğiz. Şayet onlar da bu din üzerinde birleşecek olurlar­sa artık senden daha güçlü bir kimse olamaz." Bundan sonra Hazreçliler, mümin olarak Resulullahın yanından ayrılıp gittiler. Onlar altı kişiydiler. Bunlar Medi­neye gidip kavimlerinin yanına varınca onlara Resulullahı anlattılar ve kendile­rini İslama davet ettiler. Böylece aralarında İslam yayılmaya başladı. Öyle ki, Ensann evleriden hiçbir ev kalmadı ki orada Resuİullah anılmış olmasın.

Ertesi yıl olunca aynı mevsimde Ensardan on iki kişi geldi. Resulullah ile "Akabe" denen yerde buluştular. Burada birinci Akabe biatını yaptılar. Medineli Ensar, Resulullah ile "Kadınların biati" diye adlandırılan bir biatta bulundular. Bu da Müslümanlara henüz savaşın farz kılınmadığı bir zamanda idi.

Bu âyette Allah Teala, kâfirliği bir cehennem çukuruna, kâfirleri de o çu­kurun kenarında bulunup oraya düşmeye mahkum olanlara benzetmiştir. İslamı ise o çukura düşmeye engel olan sebep olarak vasıflandirrnıştır. Allah, iman edenleri kurtaracak, kâfirler ise layık oldukları cezaya çarpılacaklardır.

Âyet-i kerime, müslümanların birlik ve beraberlik içinde olmaları lazım geldiğini emretmekte ve parçalanmayı, çeşitli hiziplere bölünmeyi yasaklamaktadır. Taberi

 

Hz. Peygamber de, Âl-i İmran/103'de geçen ip'i Kur'an ile tefsir ederek şöyle buyurmuştur:

Kur'an, Allah'ın ipidir.

Bu hadise rağmen bazı alimler farklı manalar da vermişlerdir. Zemahşeri ayetteki ip'e ahd, iman, itaat ve kitap manasını verdikten sonra bu hadisi nak­letmektedir. Kadı Beydavi İslâm dini ve Kur'an; Hazin iman, Allah'ın dini ve Kur'an; İbn Abbas Allah'ın dini ve kitabı; Nesefi ise Kur'an anlamına geldi­ğini söylemektedirler.

Bütün bu manalardan hareketle diyebiliriz ki, Yüce Allah'ın yeryüzünde cereyan eden bütün olumsuzlukları çözmek, tefrikayı ortadan kaldırıp insan­lar arasında birliği temin etmek için ilahî alemden beşerî aleme gönderdiği vahiy/Kur'an, Allah'ın ipi'dir.

 Âl-i İmran/112'de geçen "insanlann ipi" ifadesindeki ip'e ise akıl manası verilebilir. Allah'ın ipi Kur'an; insanların ipi ise akıl'dır. Her ikisi de himaye eder.

Allah'ın Kitabına, yani ipine sımsıkı sarılanlar, Allah'a yaklaşır, O'na yük­selirler. Bundan Kur'an'ın (Allah'ın ipinin) iki fonksiyonu ortaya çıkıyor: Tefrikayı ortadan kaldırmak için insanlann gönüllerini kaynaştırmak, ihtilaf­ları çözüme ulaştırmak. Yüce Allah müslümanlara, topluca Kur'an'a sarılma­larını emretmekte, hemen ardından da olumsuz bir emir daha vermektedir:

(Ve parçalanmayın).

Allah'ın, Kur'an'a sımsıkı sarılmayı emretmesinin hikmeti, bu yasakla an­laşılmaktadır. Buna göre, toptan Kur'an'a sarılmak, tefrikayı, parçalanma ve bölünmeyi önler. Bundan şu sonuç çıkar: İnsanlara tarafsız bilgiyi öğretip onları onun etrafında toplamadıkça, "Tefrikaya düşmeyin" diye bir emir ve­rilemez. Bir yerde toplumsal parçalanma varsa, orada bir bilgi eksikliği var demektir.

İlahî vahyin gönderilmesi ve tebliğ edilip öğretilmesi, "bölünmeyin" em­rinin dayanağıdır. İyilik adına bir şey yapmadıkça, kötülükle boğuşmak mümkün değildir. Kötülükle mücadelede netice alınabilmesi için, iyiliğin ge­liştirilmesi ve yayılması gerekir. Çünkü kötülükle mücadele edecek olan ger­çekte insan değil, iyiliktir.

Bize düşen iyilik ağacına bilgi suyu vermek ve onun tüm insanlığa dal-budak salmasını temin etmektir. İyiliğin ne olduğunu bilmeyenler, kötülükle mücadele edemezler. İşte Yüce Allah, önce Kur'an'ı öğrenmeyi ve sırlarını keşfedip ona sımsıkı sarılmayı emrederken bu metodu kullanmakta ve insan­lara bunu öğretmektedir.

Din alimleri, din adamları ve eğitimciler, iyiliğin bilgisini insanlara öğre­tir, onları bu bilgi ile teçhiz ederlerse, kötülüğe ve özellikle de bu ayette zik­ri geçen tefrikaya faaliyet alam bırakmamış olurlar. Onların görevi, toprağı kayan bir yere, ağaç dikenin görevine benzer. İnsan, toprak kaymasını kendi gücüyle önleyemez; ancak dikeceği ağaçlarla önleyebilir. Tefrika, yani top­lumsal parçalanma da bir heyelana benzer, onu önlemenin yolu Kur'an'ın bil­gi ağacını topluma dikmektir.

Yüce Allah, Allah'ın ipine toptan sımsıkı sarılın ve tefrikaya düşmeyin diye buyurmakla, tefrikanın, yani toplumsal heyelanın önlenmesini amaçla­makta ve bunun metodunu göstermektedir.

Şimdi tefrikanın nerelerde olduğunu ele alabiliriz:

a) Dinde tefrika

Bazıları, "Dinde tefrika olur mu?" diyebilir. Kur'an'ın çeşitli ayetlerinde dinde tefrika olabileceğine ve böyle insanların bulunabileceğine dikkat çekil­mektedir:

(Dini ayakta tutun ve onda tefrikaya (ayrılığa) düş­meyin). [Şura/13]

Dinin nasıl ayakta tutulacağı da aynı ayette açıklanmaktadır. Hükümlerin­de farklılık olmasına rağmen, öz itibariyle (itikadı ve ahlâkî umdeler açısın­dan) bütün ilahî dinler bir bütünlük arzeder; ki bu da, ilahî dinlerin devam eden bir süreç olduğunu gösterir.

İşte dinlerdeki bu bütünlüğü zedelemeden dini anlamak ve tatbik etmek, dini ayakta tutmak demektir. Dinler arasında ayrım gözetmeden, onların bir­birini takip eden süreç olduğunu gözardı etmeden dini bir bütünlük içinde an­lamak ve uygulamak, dini ayakta tutmaktır.

Dinde tefrikaya/ayrılığa düşmek, farklı din mensupları arasında olabilece­ği gibi, aynı dinin mensupları arasında da olabilir:

(Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan ol­mayın). [Şura/13]

(Bunlardan her fırka, kendilerinde olan ile böbür-lenmektedir). [Rum/32]

(Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onla­rın işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildi­recektir). [En'am/159]

Bu ayetlerde, inançlanndaki bütünlüğü bozan insanlara işaret edilmekte­dir. İnsanlar, dinin temel esaslarına, kendi beşerî düşüncelerine, vehimlerine ve felsefelerine göre müdahele etmeye kalkmış ve bu bütünlüğü bozmuşlar; dinin hükümlerine, hurafeleri ve batıl inançları sokuşturmuşlardır.

Önemsiz meseleleri önemli hale getirmişler ve dinin temel esaslarını gölgeleyip önemsiz meseleler üzerinde yoğunlaşarak ayrılığa düşmüşlerdir. Yü­ce Allah'ın peygamberlerini kimi zaman aşın sevgilerinden dolayı kutsallaş-tırarak tannlaştırmışlar; kimi zaman da hased ve düşmanlıklarından ötürü öl­dürmüşlerdir.

Dinin ruhundan uzaklaşan bu insanlar, önemsiz meseleleri öne alarak sa­yısız din ve mezhep üretmişler; zamanla da bu mezhepler dinin yerini almış­tır. İşte Kur'an bu bölünmelere son vermek, onları ortadan kaldırıp tevhid ır­mağını gelecek nesillere akıtmak için gönderilmiştir.

Aynı veya farklı din mensuplarının dinde tefrikaya düşme sebepleri de muhtelif ayetlerde bildirilmiştir:

1) Kıskançlık

Şura suresinde bu hususla ilgili olarak şöyle buyurulmaktadır:

(Onlar, ancak kendilerine ilim geldikten son­ra, aralarındaki hasetten dolayı tefrikaya düştüler). [Şura/14]

Kendini isbat etme tutkusu, gurur, yeni bir şey söyleme konusundaki aşı­rı arzu, farklı bir yol izleme sevdası, inatçılık, şöhret tutkunluğu ve dini rant aracı olarak kullanma isteği dinde ayrılıkları getirmiştir. Kendilerine gelen bilgiye rağmen dini parçalamak, kendi felsefelerine din süsü vererek insan­ları kandırmak, ilim adamlarını tefrika kaynağı haline getirmiştir.

Tevhid şemsiyesi altında, ilimde ileri olanlar tabii olarak üst kademeyi iş­gal ederler, dini bir rant aracı olarak görenler ise, onları kıskanır ve tevhide aykırı inançlar ortaya koyarlar. Sonuçta, içlerinde yanan kıskançlık ve haset akeşi, din alanını sararak tevhidi yakıp kül eder; nitekim etmiştir de.

2) Başka yollara tâbi olmak En'am suresinde şöyle buyruluyor:

(Bu benim dosdoğru yolumdur; ona uyun ve sizi O'nun yolundan ayırıp parçalayacak olan yollara

uymayın). [En'am/153]

Doğru yolun Allah'ın yolu olduğunu, o yoldan başka yollara uymanın, in­sanları tefrikaya düşüreceğini ifade eden bu ayet, Allah'ın yolunun tek, onun dışındaki yolların ise çok olduğuna da işaret etmektedir. Allah'tan başka hiç kimse din adına bir yol koyamaz ve insanları o yola çağıramaz; çünkü bu çağrı başka rakip yolların açılmasına sebep olur.

3) Allah ve peygamberini ayırma isteği

(Alla­h'ı ve peygamberlerini inkar edenler ve Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırmak isteyip, "Bir kısmına iman ederiz ama bir kıs­mına inanmayız" diyenler ve arada bir yol tutmak isteyenler mutlak kafirdirler). [Nisa/150]

İman esasları bir bütün olduğu halde, inkar psikolojisine sahip olanlar Al­lah'a iman ile peygambere imanı birbirinden ayırmaktadırlar. Bu insanlar, Al­lah ile peygamberi arasına bile tefrika sokmak istemektedirler. İnkar psiko­lojisine sahip olanların içinde imanı parçalama, onda tefrika çıkarma isteği kabardıkça kabarmaktadır. Bunlar, peygamberlerin bir kısmına inanır, bir kısmına inanmaz ve bu inanç üzere bir yol tutup giderler.

4) İhtilaf

Düşünceler yerine, zanlar çatıştığında, sonu kestirilemeyecek ihtilaflar meydana çıkar. Bu ihtilafların itici gücü olan haset, tartışmaları çözümlemek için gelen dinde ayrılıklara sebebiyet verir. Hele bu ayrılıkları çıkaranlar ilim adamları ise, dinde deprem meydana gelir, herşey altüst olur.

b. Toplumda tefrika

Dinde tefrika zamanla sosyal tefrikaya dönüşebilir. Din şemsiyesi altında bazı beşerî düşünceler teşkilatlanıp mezhep, tarikat ve cemaat haline gelebi­lir. Bunlar itikat ve amel için farklı bakış açılan üretebilirler. Bu durum bel­li bir dereceye kadar normal karşılanabilir. Ama bu mezhepler, tarikat ve ce­maatler, sadece kendi yollarının doğru, diğerlerin ise yanlış olduğunu söyle­yerek düşmanlık duygusunu körüklemeye başladıklarında, tefrika ve parça­lanma sürecine girilmiş olur.

Bunlar bir ekol veya okul olarak kalırlarsa, tefrikaya sebep olmazlar. Bun­ların haktan yana oldukları, birr (iyi) ve takvada yanşmalanyla; tefrikadan yana oldukları ise düşmanlık ve günahta yanşmalanyla ortaya çıkar. Dinî bir oluşumun, nasıl toplumsal bir tefrikaya sebep olacağı konusunda şu ayet ör­nek verilebilir:

(Zarar vermek, inkar et­mek, mü'minlerin arasına aynlık sokmak ve daha önce Allah ve Rasülüne karşı savaşmış olan adamı beklemek için bir mescit kuran­lar). [Tevbe/107]

Mescit yapma, hayırlı ve dinî bir faaliyettir. Ama bu mescidin inananların arasına ayrılık sokmak, yani toplumda tefrika çıkarmak, zarar ve inkar için yapılması çok tehlikelidir. Bu örnek, görünüşte dinî bir faaliyet olan mescit yapmanın, niyetin kötü olması halinde sosyal yapıya nasıl bir zarar verdiği­ni göstermektedir. Öyleyse, şu grup veya bu cemaat adına mescit yapmak, müslümanlann arasına tefrika sokmaktır, toplumsal bir yaradır.

Toplumda kutuplaşma meydana getiren her oluşum tefrika kapsamına gi­rer:

(Andolsun ki, "Allah'a kulluk edin!" (demesi için) Semud kavmine kardeşleri Salih'i gönderdik. Hemen birbiriyle çekişen iki zümre oluverdiler). [Neml/45]

Toplumdaki gruplar, birbirleriyle çekişiyor, kavga ediyor ve düşmanca kutuplaşmalara gidiyorlarsa tefrika üretiyorlar demektir. Düşmanlık duygu­su, toplumdaki tefrikanın başka bir nedenidir. Şu ayet buna işaret etmektedir:

(Hani siz birbirinize düşmandınız...) [Âl-i İmran/103]

Toplumda en küçük müesseseyi oluşturan aile içinde sihir vasıtasıyla tef­rika yaratmayı kötüleyen Bakara/102 ayeti, kan ile koca arasında bile tefrika yaratılabileceğine dikkat çekmektedir. Nisa/l30'da da eşlerin birbirinden ay­rılmaları, tefrika kelimesiyle ifade edilmektedir. Demek ki, eşler arasında çö­zümü bulunamayan tartışmaların getirdiği boşanma da bir çeşit sosyal tefri­kadır.

Eğer gruplar arasındaki ayrılıklar, aileye yansırsa, toplumsal hayatın çü­rümesi mukadder olur. Kur'an, aile üyeleri, siyasî, sosyal ve dinî gruplar, ay­nı veya farklı din mensupları arasındaki tefrikayı ele almakla, önemli bir sos­yal analiz yapmaktadır.

(Alla­h'ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmandınız da O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti sayesinde kardeş olmuştunuz. Bu ateş çukurunun kenanndayken oradan da O kurtar­mıştı).

Ayetin bu bölümünde Allah Teala ikinci olumlu emrini vermiştir.

Birinci olumlu emir, Allah'ın ipine sımsıkı sarılın! şeklinde idi. Bunun ar­dından parçalanmayın şeklindeki olumsuz emir gelmiş, bundan sonra da Al­lah'ın size olan nimetini hatırlayın buyurularak ikinci olumlu emir verilmiştir.

Ayetteki tfiit; (hatırlayın) kelimesine, anın, düşünün manası da verilebilir.

Yüce Allah, Kur'an'ın gelmesiyle toplumda meydana gelen değişimler üzerinde düşünülmesini emretmektedir. Ayetin bu kısmında, psikolojik olu­şumlardan toplumsal oluşumlara nasıl gidildiğine ve ateş çukurundan (tefri­kadan) kurtulmanın nasıl gerçekleştiğine işaret edilmekte ve bunların birer nimet olduğu belirtilmektedir. Yüce Allah'ın üzerinde düşünülmesini istediği nimetler şunlardır:

a. Birbirlerine düşman olanların gönüllerinin kaynaşması

Cahiliye döneminde kabileler arasında kin, nefret ve düşmanlık ve bunla­rın getirdiği savaşlar, kan davaları vardı. Fındık kabuğunu doldurmayacak küçük sebeplerden dolayı kanlar akıtılıyor ve insanlar öldürülüyordu. Düş­manlık ve savaş, adeta o toplumun doğası haline gelmişti.

Yüce Allah, verdiği eğitimle insanların gönüllerinde büyük bir değişim başlattı. Düşmanlık duygusu ile çatlayacak hale gelen gönülleri kaynaştırdı. Düşmanlıktan kaynaşmaya doğru olan bu değişim, Arap toplumu için büyük bir nimet idi.

Kaynaşmanın öncelikle kalplerde başlaması, bize toplumdaki değişimin ancak psikolojik bir değişimle olacağını da öğretmektedir. Demek ki, değişi­mi öncelikle gönülden başlatmak gerekiyor.

Gönüldeki bu değişimin nimet olmasının bir sebebi de, insan gücünün dı­şında olmasıdır. Onun için Allah Teala, bu değişim üzerinde düşünülmesini istemektedir. Bunun üzerinde düşünüldüğünde varılacak netice de şu ayette belirtilmiştir:

(Ve Allah onların kalplerini birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi versey­din, yine onların gönüllerini birleştiremezdin, fakat Allah onların gönüllerini kaynaştırdı. Çünkü o, mutlak galiptir, hikmet sahibidir). [Enfal/63]

Allah Teala'nın, birbirine düşman olanların gönüllerini birleştirmesi öyle büyük bir nimettir ki, yeryüzünde -Allah hariç- hiçbir güç bunu başaramaz. Çünkü Allah'tan başka kimse insanın gönlüne tasarruf etme kudretine sahip değildir. Peygamber bile olsa hiçbir insanın ve maddî hiçbir değerin meyda­na getiremeyeceği bu değişim yüceler yücesi Allah'ın bir lütfü ve nimetidir.

b. (Ve O'nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz).

Düşmanlıktan gönül kaynaşmasına giden bu psikolojik değişim, toplum­da, "kültürel bütünleşme" diyebileceğimiz bir kardeşlik meydana getirmiştir. İnsanların kardeş olması, toplumsal bir değişimdir, bu değişimin dinamiği de -büyük bir nimet olan- gönüllerin kaynaşmasıdır. Allah'ın nimeti sayesinde kardeşler oldunuz ifadesi, kardeş olmanın dinamiğinin Allah'ın nimeti oldu­ğuna işaret etmektedir. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, nimet beraberin­de başka bir nimeti getirmektedir. Değişim değişimi getirirken, değişim de­ğişimin dinamiği olmaktadır.

Gönüllerin kaynaşmasıyla meydana gelen kardeşlik, biyolojik kardeşliğin dışında bir de manevî kardeşliğin olduğunu göstermektedir. Hucurat/10'da iman/din kardeşliği, Nur/61 'de neseb kardeşliği ele alınmaktadır. Razi'nin naklettiğine göre Zeccac, din kardeşliğinin veya kültürel kardeşliğin kök ke­limesi olan c^ (el-ah) kelimesinin talep etmek anlamına geldiğini ve gaye­si, maksadı aynı olan insanları ifade ettiğini söylemektedir.

Allah'ın nimeti sayesinde... ifadesindeki nimet'i, Allah'ın lütfü olarak an­layabiliriz. Buradaki lütuf, birbirlerine düşman olanların kalplerinin birleştirilmesidir.

c. (Bulunduğunuz ateş çukurunun kenarından O sizi kurtardı).

Üçüncü nimet, ateş çukurunun kenarından kurtarılmaktır. Tefrika ve düş­manlık, hem ferdî, hem de toplumsal anlamda ateş çukurudur. Düşmanlık, duygu olarak ferdin içinde yanan bir ateş, onun topluma yansıyıp meydana getirdiği tefrika da toplumsal bir ateş çukurudur.

Arap toplumu, yakıtı düşmanlık ve tefrika olan ateş çukurunun tam kenann-dayken Yüce Allah onları oradan kurtarmıştır ki bu, başlı başına bir nimettir.

Günümüzde ise insanlık, düşmanlık ve tefrikanın meydana getirdiği ateş çukurunun kenarında değil içindedir. Tarihte düşmanlık duygusunun ve tef­rikanın böylesine kol gezdiği bir dönem yoktur?

İşte Allah Teala'nın üzerinde düşünülmesini istediği nimetler bunlardır. Zira düşmanlığın ortadan kalkması, gönüllerin kaynaşması, insanların mane­vî kardeşler haline gelmesi ve kenarında bulundukları ateş çukuruna (tefrika cehennemine) düşmekten kurtarılmaları üzerinde düşünülmeye değer olu­şumlardır.

Hem insanların gönüllerinde meydana gelen değişim üzerinde, hem de gönüllerdeki değişimin dinamiği olan sosyal değişim üzerinde düşünülmesi istenmektedir. Bütün bunlardan hareketle diyebiliriz ki, psikolojik ve sosyo­lojik kanunlar üzerinde düşünmek farzdır.

(Bu şekilde Allah ayetlerini size açıklar ki doğ­ru yolu bulaşınız).

Ayetin son bölümünde, önceki bölümlerdeki emir ve öğretilerin amacının gösterilmesinin yanısıra, öğretimsiz insanların doğru yolu bulamayacağına da işaret edilmektedir.

Yüce Allah, mesajlarını bu şekilde açıklamasının, insanların doğru yolu bulması amacına yönelik olduğunu ifade etmektedir. Allah Teala doğru yolu bulmayı kullarına bırakmış olmakla birlikte, mesajlarıyla, yani psikolojik ve sosyolojik değişimin kanunlarını açıklamakla, onları öğretmekle, kullarını desteklemekte, yönlendirmekte ve bilinçlendirmektedir. İşte ayetin bu kısmı, bunu ifade etmektedir.

(Umulur ki, doğru yolu bulursunuz) ifadesinde yer alan (lealle) kelimesi, ihtimal ifade eder. Hidayeti, (doğru yolu) bulacak olan insanın kendisidir, insan iradesinin bulunduğu yerde de kesinlik değil, ihtimal sözko-nusudur.

Ayetin bu cümlesi, insan iradesinin bulunduğu yerde kesin konuşulmama­sı gerektiğine işaret etmektedir.

Allah yolu göstermekte, emirler vermekte ve bu emirlerin hangi amaçla verildiğini bildirmekte, fakat insanı zorlamamaktadır. İnsana irade ve seçme hürriyeti verilmiştir; insan isterse doğru yolu, isterse de yanlış yolu seçebilir.

Bu ayette, doğru yolu bulmak ve o yola girmek için gerekli olan psikolo­jik yapı ve eylemler de açıklanmaktadır ki bunlar, Kur'an'a sımsıkı sarılmak, tefrikaya düşmemek, düşmanlıkları ortadan kaldırmak, kalpleri kaynaştır­mak, dinde kardeş olmak, doğru yolu oluşturmaktadır.

Din eğitimcilerinin görevi, insanları Kur'an'a sarılmaya davet etmek, düş­manlık ve tefrikanın oluşturduğu sosyal cehennemden insanları kurtarmaya çalışmak, bununun için de insanların gönüllerini birleştirip kardeş haline gel­melerini sağlamaya gayret göstermektir.

Kur'an'a sarılmadan tefrikanın ortadan kalkması, düşmanlığın yok olma­sı, kalplerin birleşip insanların kardeş haline gelmesi mümkün değildir. Bü­tün bu oluşumların dinamiği Kur'an'dır. Öyleyse Kur'an'ın iyi anlaşılıp anla­tılması ve tavizsiz olarak hayata geçirilmesi gerekir. B.Bayraklı

Bu âyet, bir İslâm irşâd örgütünün kurulmasını gerekli kılmaktadır. Çünkü Hakk'a da'vet için bir grupun görevlendirilip yetiştirilmesini emretmektedir. S.Ateş

Ey iman edenler, içinizden, insanları islam nizamına davet eden, Muhammede ve getirdiği dine iman etmek gibi iyilikleri emredip, Allahı inkâr ile Pey­gamberi yalanlama gibi kötülüklerden de men eden bir topluluk oluşsun. İşte kurtuluşa erenler, Allanın cennetini ve nimetlerini kazananlar bunlardır.Buradaki "İyilik"ten maksat, şeriatın uygun gördüğü her söz ve iştir. "Kotülük"ten maksat da onun reddettiği her söz ve iştir.Bu âyet-i kerime, iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın dini bir veci­be olduğunu beyan etmektedir. Bu hususta Resulullah (s.a.v.) de bir hadis-i şeri­finde şöyle buyuruyor."Hayatım kudret elinde olan Allaha yemin olsun ki ya iyiliği emredip kö­tülüğe mani olursunuz veya pek yakın bir zamanda Allah, sizin üzerinize bir ce­za gönderir sonra onun kaldırılması jçin dua ederseniz de duanızı kabul et­mez. Taberi

1. Her toplumda bir eğitim ordusu kurulması gerekir

(Bir topluluk bulunsun).

Allah Teala'nın bu ifadesinden, toplumda bir eğitim ordusu oluşturulması gerektiği anlaşılmaktadır. Bu eğitim ordusunun yetiştirilmesi, toplumların veya milletlerin olmazsa olmazını teşkil etmektedir.

2. Bu grup iyiye çağırmalıdır

Bu kısımda, grubun görevi, iyiye çağırmak olarak belirlenmektedir. Bun­dan, bu grubun iyiyi bildiği ve tatbik ettiği de anlaşılmaktadır.

Herhangi bir çaba harcamayan topluma, iyi kendiliğinden gelmez. (İyiye çağırırlar) ifadesi, iyinin bir amaç olduğunu, insanların beyinleriyle, gönülleriyle ve eylemleriyle ona doğru koşmaları ve onu elde etmek için gayret sarfmeleri gerektiğini gösterir.

İyiye çağırma görevi, iyiyi öğretmeyi ve onu tanıtmaya da kapsar. Dola­yısıyla, iyiye çağırmak, iyiyi öğretmeyi de içine alan bir eğitim faaliyetidir.

Ayetin birinci bölümünde yer alan, İçinizden bir topluluk bulunsun ifade-sindeki topluluk'tan kasıt, milleti idare eden ve eğitim politikasını yürüten grup olabilir. Bu durumda, siyaset, insanları iyiye çağırma, iyiyi/erdemi ka­zandırma sanatıdır şeklinde tanımlanabilir. Ayetteki hayr (iyi) kavramından ne kasdedildiği, neye çağırılacağı şu ayetlerden anlaşılabilir:

a. Basiretle Allah'a çağırılacak Yusuf suresinde şöyle bulurulmaktadır:

(De ki: "Budur benim yo­lum: akla uygun, bilinç ve duyarlılıkla donanmış bir kavrayışa da­yanarak (hepinizi) Allah'a çağırıyorum. Ben ve bana uyanlar (aynı çağınyı yapıyoruz). Allah'ı noksanlıklardan uzak tutarım, ve ben Allah'a ortak koşanlardan değilim"). [Yusuf/108]

Bu ayetten anlıyoruz ki, Hz. Peygamber ve ona tâbi olanlar, basiretle (akıl ve duyarlılıkla donanmış bir kavrayışla) Allah'a çağırmışlardır ki bu da, Al­lah'ı noksan sıfatlardan uzak tutmak ve şirk koşmamaktır. Bu ayetle Âl-i İm-ran/104'deki hayr (iyi) kavramını birleştirirsek, iyinin, bilinçli bir şekilde Al­lah'ı her türlü noksanlıktan uzak tutmak ve şirk koşmamak olduğu anlaşılır. İşte Hz. Peygamber'in yolu budur; yani iyinin yoludur; ki bu, akla dayanarak Allah'a çağırmadır.

b. Allah'ın yoluna davet edilecek Nahl suresinde buyuruluyor ki:

(Sen, hik­met ve güzel öğütle Rabbinin yoluna davet et ve onlarla mücadele­ni en güzel bir usûlle yap, şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir, doğru yolda olanları da en iyi O bilir). [Nahl/125]

Âl-i İmran/104'deki 'iyi', burada "Allah'ın yolu" ile tefsir edilmektedir. Hikmet ve güzel öğütle kendisine davet edilecek şey Allah'ın yoludur.

c. Allah'ın kitabına davet edilecek

Kendisine davet edilecek ve edilmesi gereken 'iyi'nin içini şu ayetle dol­durabiliriz:

(Kendilerine kitap­tan bir pay verilenleri görmez misin ki, aralarında hükmetmesi için Allah'ın kitabına davet ediliyorlar da, sonra içlerinden bir grub ca­yarak geri dönüyor). [Âl-i İmran/23]

Bu ayetten hareketle 'iyi'yi şöyle tanımlayabiliriz: İyi, sorunları çözen şeydir. Kur'an da, beşerin sorunlarını çözmek için gönderilmiştir. Öyleyse, Kur'an'a davet etmek, iyiye davet etmektir.

d. İslâm'a davet edilecek

Âl-i İmran/104'de geçen hayr (iyi) kavramının içini islâm kelimesinin manaları ile doldurabiliriz. İslâm barış, emniyet, teslimiyet ve rahmettir. O halde hayr (iyi) barıştır, emniyettir, Allah'a teslimiyet ve rahmettir. Bu du­rumda İçinizden hayra çağıran bir topluluk bulunsun [Âl-i İmran/104] ifade­si, "İçinizden islâma (barışa, emniyete, teslimiyet ve rahmete) çağıran bir topluluk bulunsun" anlamına gelir.

Saf suresinde şöyle buyurulmaktadır:

(İslâm'a çağırıldığı halde Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir)? [Saf/7]

Bu ayette, İslâm'a davetin önemi vurgulanmaktadır.

e. Kurtuluşa davet edilecek

(Ey kavmim! Nedir bu hal? Ben sizi kurtulu­şa çağırıyorum, siz beni ateşe çağırıyorsunuz). [Mü'min/41]

Buradaki necat (kurtuluş), iman olmalıdır. Çünkü insanı cehennemden kurtaracak şeylerin başında iman gelmektedir. O zaman Âl-i İmran/104'de-ki (hayr=iyi) kavramına, iman ve onun getirdiği kurtuluş manası veri­lebilir.

f. Hidayete (doğru yola) çağırılacak

Şu ayetlerden (hidayet)in, doğru yol anlamına geldiği anlaşılmakta­dır:

(Onları hidayete çağırırsanız size tâbi olmazlar). [A'raf/193]

(Gerçek şu ki, sen onları hidayete çağırıyorsun). [Mü'minun/73]

Buradan hareketle diyebiliriz ki, hayr'a (iyiye) çağırmakla görevli grup, hidayete (doğru yola) çağırmalıdır; zira hayr (iyi) budur.

Âl-i İmran/104'de geçen hayr (iyi) kavramının -izafî olması nedeniyle-içini doldurmaya çalıştık. İyi her yerde iyidir; ama içinde hangi değerlerin bulunduğunu bilmek gerekir.

İşte bu hayra (iyiye) çağırmak, akla dayanarak Allah'a, Allah'ın yoluna, Allah'ın kitabına, islâma (barışa, güvene, teslimiyet ve rahmete), kurtuluşa ve hidayete çağırmak anlamına gelmektedir.

Bütün bunlardan şu netice çıkar: Toplumu eğitip yetiştirmekle görevli olan eğitim ordusu, aklın önemini, ona dayanmayı, Allah'a nasıl davet edile­ceğini bilmeli, barıştan, güvenden yana tavır koymalı, Allah'ın yolunun, kur­tuluş ve hidayetin bilincinde olmalı; hayrın (iyinin) bunlardan oluştuğunu id­rak etmelidir. Hayr'ı (iyiyi) biraz daha netleştirmek için şöyle diyebiliriz: Ak­la göre hareket etmeye, imana, barışa, güvene, teslimiyete, rahmete, hidayet ve kurtuluşa sevkeden herşey iyidir.

Âl-i İmran/104'deki hayr (iyi) kavramının içini, 103. ayette geçen değer­lerle doldurursak, şu tanımları yapabiliriz:

• İyi, Allah'ın ipi olan Kur'an'dır.

• İyi, tefrikadan ve düşmanlıktan uzak; kalplerin kaynaştığı ve insanların kardeş olduğu bir hayattır.

O zaman hayra (iyiye) davet, kalplerin kaynaşmasına, sevgiye, kardeşli­ğe, birlik ve beraberliğe davet demektir.

Allah Teala, toplumda bu ulvî değerlere davet edecek bir grubun bulun­masını Âl-i İmran/104 ayetiyle farz kılmaktadır. Bundan, böyle bir grubun bulunmaması halinde toplumun felaketlere uğrayacağı ve çökeceği anlaşılır. Bu gruba kısaca mütefekkirler grubu diyebiliriz.

Peygamberlerin yaptığı bu hayatî görev, bugün için ilim adamlarına, yani mütefekkirlere düşmektedir. Bunlar insanları hayra (iyiye) çağırmalı, insan­ların beynine, gönlüne doğru bilgi ile hitap etmeli, insanların kalplerini bir-leştirmeli, kültürel kardeşlik dediğimiz iman kardeşliğini inşa etmeli, tefrika­yı, düşmanlığı ortadan kaldırmalı ve toplumu ateş çukuruna düşmekten kur­tarmalı ve böylece toplumun yok olmasına neden olacak parçalanmayı önle­melidirler.

3. (Doğru olanı emreder; yanlış ve eğri olandan alıkoyarlar).

Eğitim ordusunun veya eğitim politikasını yürüten siyasîlerin ikinci göre­vi, doğru olanı emretmek, yanlış ve eğri olandan insanları alıkoymaktır.

Birinci görevleri, hayra (iyiye) davet idi. İkinci görevleri ise, marufu em­retmek, münkerden nehyetmektir.

Emretmek ve nehyetmek, daha çok hukuku ve siyaseti ilgilendiren bir açı­lımdır. Bu anlayıştan hareket ederek diyebiliriz ki, hayra (iyiye) davet, bir eğitim faaliyeti iken; doğru olanı emretmek ve yanlış olandan nehyetmek, daha çok hukukî ve siyasî bir faaliyettir.

Diğer taraftan, doğru olanı emretmek, yanlış olandan alıkoymak, bir sos­yal kontrol faaliyeti olarak da görülebilir. Toplumun herbir ferdi, nemelazım­cı olmayıp gördüğü yanlışa müdahale ederse, o toplum yaşamaya layık, can­lı olduğunu isbat etmiş demektir. Her canlının kendini savunma mekanizma­ları vardır; toplumun savunma mekanizmalarından biri de halkın kendi ken­dini kontrol ederek, kötülüğe eliyle veya diliyle müdahale etmesi ve iyiliği emretmesidir; bunu yapamayanın ise en azından kötülüğe karşı kalben buğ-zetmesi gerekir.

Düşmanın saldırılarına hiçbir tepki vermeyen canlı, gerçekte cansız de­mektir; ki o, yenilmeye ve yok olmaya mahkumdur. Yabancı ve zararlı olan kültürel ve fikrî saldırılara karşı iyiliği emredip kötülükten alıkoyarak kendi­ni savunmayan bir toplum da, cansız sayılır; dolayısıyla yok olmaya mah­kumdur.

İyiliği emretmek ve kötülükten nehyetmek bir toplumun bağışıklık siste­midir. Bedenin bağışıklık sistemi, nasıl vücuda giren mikroba karşı mücade­le mekanizmalarını devreye sokarsa, bir toplum da içine giren tefrika ve düş­manlık mikrobuna karşı bağışıklık sistemi olan iyiliği emretme, kötülükten nehyetme mekanizmasını hemen devreye sokmalıdır.

Şimdi bu manadan hareketle, Âl-i İmran/104'ü Âl-i İmran/102'ye bağla­yarak takva'ya şu tanımı getirebiliriz: Takva hem ferdin, hem de toplumun bağışıklık sistemi olup fert ve toplumun kendisini kötülüklere karşı koruma­sı için iyiliklerle donanmasıdır. Buna göre, takvayı (manevî bağışıklık siste­mini) ayakta tutan eylemler; Allah'a teslim olmak, Allah'ın Kitabına sımsıkı sarılmak, tefrikaya düşmemek, düşmanlık duygusundan arınmak, kalpleri kaynaştırmak, kardeş olmak, doğru yola girmek, iyiliğe emretmek, kötülük­ten nehyetmek [Âl-i İmran/102-104]. İşte takvanın (ruh olgunluğunun) oluş­turduğu ferdî ve sosyal bağışıklık sistemi budur.

Razi, Âl-i İmran/104 ayetine farklı bir yorum getirmiştir. Ona göre, maru­fu emretmek, münkerden nehyetmek, iyiliğe davetin alt basamaklarıdır.

İyiliğe davetin kapsamına şu iki tür faaliyet girer:

a) Doğru olan şeyi yapmaya teşvik; ki bu, emr-i maruftur.

b) Yanlışı tedketmeye teşvik; ki bu da nehy-i münkerdir.

4. (İşte bunlar nihai kurtuluşa erenlerin ta kendileridir).

Ayetin bu kısmındaki zamirlerin çoğul olmasından hareketle, kurtuluşun toplumsal olduğunu söyleyebiliriz.

Ayetin son kelimesi olan (kurtuluşa erenler) kelimesinin kendisinden türediği, 'g (felaha) kelimesi, ziraat için yeri sürmek; arzusuna nail olmak; istediğini elde etmek; korktuğu şeyden, gam ve zorluktan kurtul­mak; nimet ve rahata kavuşup onda daim olmak; cennete girmek; çiftçilik yapmak manalarına gelmektedir.

Marufu emretmek ve münkerden nehyetmek, bir eğitim faaliyeti olması hasebiyle, insanların beyin ve gönüllerini tarla sürer gibi sürmeyi ifade et­mektedir. Buna göre ayetin son kısmına, "İşte onlar toplumu eğitenlerin ta kendileridir" şeklinde mana verebiliriz. Onlar, insanların beyinlerini, gönül ve nefislerini tarla sürer gibi sürer, oralara iyinin ve doğrunun tohumlarını eker, toplumun umduğuna nail olmasını, kötülüklerle savaşmasını ve zafere ulaşmasını sağlarlar.

Bu eğitim faaliyetini yerine getiren grup, insanların gönüllerine sevgi aşı­layarak onları kaynaştırır, kardeşliği tesis ederek tefrika ve düşmanlıkla mü­cadelede hedefe ulaşmasına yardımcı olur.

• Bu zafer, iyinin kötüye, doğrunun yanlışa olan zaferidir.

• Bu kurtuluş, akıl ile gönlün nefsin baskısından kurtulmasıdır.

• Bu zafer, iyinin kötüyü kontrol altına almasıdır.

•  Bu zafer, insanların Allah'ın ipine sımsıkı sarılma hususunda hedefine ulaşmaları ve böylece tefrikadan (ateş çukurundan) kurtulmalarıdır.

• Bu zafer, bilginin cehalete galip gelmesi ve onu ortadan kaldırmasıdır.B.Bayraklı

Allah’ın ayeti hiçbir yoruma gerek olmaksızın apaçık…Irak olayları ile ilgilenenlere, bu Kuran ayeti önemli bir kılavuz olabilir Ayrıca, Bak. Enam 159 Müminun suresi 53 ayetler. M.Sağ

Yani, aynı ortak inanç kaynağına sahip oldukları ve aynı manevî hakikatler temeline dayandıkları halde “Yahudi” ve “Hristiyan” olarak bölünen Kitâb-ı Mukaddes'in izleyicileri gibi (bkz. ayrıca 6:159 ve ilgili not). M.Esed

Bu, Allah'ın Rasûlü'nün getirdiği apaçık delillere ve hidayet'e kavuşan, fakat daha sonra hidayet'in ana prensiplerinden ayrılıp, çok küçük ve önemsiz meselelere dayanarak kendilerini farklı farklı gruplara ayıran, anlamsız ve faydasız tartışmalarla uğraşan toplulukları kasteder. Onlar, bu anlamsız tartışmalara o denli kendilerini kaptırmışlardır ki, Allah'ın onlara emanet ettiği asıl görevi unutmuşlar ve hatta insanoğlunun başarı ve kurtuluşunun dayanağını teşkil eden ana prensiplere bile ilgi duymaz olmuşlardı.Mevdudi

Sakın, kendilerine Allanın apaçık âyet ve delilleri geldikten ve hakkı öğ­rendikten sonra Allanın dininde ihtilafa düşen ve bölük pörçük olan Yahudi ve Hristiyanlar gibi olmayın. İşte ihtilaf ederek parça parça olan bu gibi insanlar için Allah katında büyük bir azap vardır.Bu hususta diğer bir ayette de şöyle Duyuruluyor: "Ey Muhammed, din­lerini parça parça edip fırkalara ayrılanlarla artık senin bir alakan kalmamıştır. Onların işi Allaha kalmıştır. Sonra Allah, yaptıklarını onlara bildirecektir. Taberi

Kâfirlere büyük bir azabın verildiği gün, müminlerin yüzleri ağaracak, kâfirlerin yüzleri ise kararacaktır. Yüzleri kararan kâfirlere şöyle denecektir: "Allahın, rabbiniz olduğunu tasdik ettikten sonra onun birliğini inkâr ederek, kâfir mi oldunuz? Öyleyse inkârınız sebebiyle cehennem azabını tadın.Müfessirler, âyet-i kerimede "İman ettikten sonra inkâr mı ettiniz ?" di­ye kendilerine hitap edileceği ve âhirette yüzlerinin kararacağı beyan edilen in­sanlardan kimlerin kastedildiği hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir:

a- Katade ve Süddiye göre âyetin bu bölümünde sıfatları zikredilen bu in­sanlardan maksat, önce Müslüman olup sonra dinden çıkan kişilerdir. Nitekim Resulullah bu gibi insanlara işaretle şöyle buyurmuştur:

"Şüphesiz ki ben, havuzun (Havz-ı Kevsirin) başında bulunacağım. Siz­den, bana gelenlere bakacağım. Bir kısım insanlar, benim arkamdan yakalanıp götürülecekler. Ben de diyeceğim ki "Ey rabbim, bunlar bendendir. Benim üm-metimdendir. "Bana denilecek ki: "Onlann, senden sonra ne yaptıklarını bilmi­yor musun? Vallahi' onlar senden sonra gerisini geri dönmeye devam ettiler. (Dinden çıktılar)

b- Ebu Ümame el-Bâhilîye göre ise bu âyetten, âhirette yüzleri kararacağı zikredilen kimselerden maksat, Hariciye fırkasidır.

c- Hasan-ı Basriye göre âhirette yüzleri kararacak olan bu insanlardan maksat, münafıklardır. Bunlar, dilleriyle iman ettiklerini söylemelerine rağmen kalplerinde inkarcılığı saklamışlar ve yaptıkları amelleriyle de kâfir olduklarını hissettimuşlerdir. Bu nedenle âhirette onlara "îman etmenizden sonra kâfir mi oldunuz?" diye sorulacaktır.

d- Übey b.Kâ'b'a göre ise, âhirette yüzleri ak olacak insanlardan maksat, bütün müminler, kararacak olan insanlardan maksat ise bütün kâfirlerdir. Kâfirlere "İman ettikten sonra inkâr mı ettiniz?" denmesinin sebebi, onların, Ademin sulbünden zerrecikler halinde çıkarıldıklarında, iman ettiklerini söyle­meleri, doğup dünyaya geldikten sonra da kâfir olmalarındandır. Taberi bu gö­rüşün tercihe şayan olduğunu söylemiş ve demiştir ki: "Zira âyet-i kerimenin, âhirette bütün insanları iki sınıfa ayırdığını, bunlardan, yüzleri ak olanların, mü­minler olduklarına göre, yüzleri kararanların da bütün kâfirleri kapsadığı aşikârdır. Bunların, sadece kâfirlerden bir sınıfı ifade ettiğini söylemenin gereği yoktur. Zira Allah teala âyette umumi bir ifade ile beyanda bulunmuştur. Taberi

İmanlarında kararlı olan ve Tevhid inancına bağlı kalan, yüzleri ağarmış mutlu müminler ise, Allanın bağışladığı cennet ve nimetler içinde olacaklar ve orada ebedi olarak kalacaklardır. Taberi

O gün (mahşer günü), insanlar iki kısma ayrılacaktır:

1. Yüzleri kararanlar

Yüce Allah, o gün bazı yüzlerin kararacağını ifade buyurmuş, bu kararma­nın sebebini de beyan etmiştir:

(İnanmanızdan sonra kafir mi oldunuz?)

a. Ayetin bu kısmında, imandan inkara giden olumsuz bir değişim ele alın­makta; bu değişimin mahşere kadar uzanıp insanın yüzünde görüleceği ifade edilmektedir.

Âl-i İmran/69'dan başlayıp 106. ayete kadar devam eden bölümde, kitap ehlinin küfürleri, müslümanları da imandan inkara çevirme istek ve teşeb­büsleri işlenmekte ve bu küfür ve teşebbüslerin neticesi gösterilmektedir.

Mahşerde yüzlerin kararma sebebi olarak, irtidat (imandan inkara sap­mak) gösterilmektedir.

Âl-i İmran/70-73 ve 98 ayetlerinden hareketle, bu ayette kasdedilen kim­selerle ilgili olarak şu yorumu yapabiliriz: Tevrat ve İncil'e inandıklarını söy­leyen, ama kendi kitaplarında Muhammed'in peygamberliğine delalet eden ayetleri inkar eden; müslümanları da küfre düşürmek için sabahleyin inanıp akşamleyin inkar eden kitap ehli kasdedilmiş olabilir.

Bu yorum, yüzü kararan ve iman ettikten sonra inkar eden kimselerin ki­tap ehli olduğunu söyleyen Zeccac'ın -Süleyman Ateş tarafından nakledil­mektedir- görüşüyle de teyit edilmektedir.

Bunların mürtedler olduğunu söyleyen Mücahid'in ve münafıklar olduğu­nu söyleyen Hasan Basri'nin görüşleri de doğrudur. Zira küfr, bunları da kapsar. Öyleyse diyebiliriz ki, bunların mahşerde yüzlerinin kapkara olması­nın bir nedeni de irtidat etmeleridir. İmam bırakıp küfre sapanlar bu dünya­da gönüllerini ve beyinlerini kirletmişlerdir. Bu kirlilik mahşerde siyahlık olarak yüzlerine yansıyacaktır.

b. Allah'a yalan söylemek

Zümer/60 ayetine göre, mahşerde yüzlerin kararmasının başka bir sebebi de dünyada Allah hakkında yalan söylemektir:

(Allah hakkında yalan söyleyenlerin kıyamet gününde yüzlerinin kapkara olduğunu görür­sün. Kibirlenenlerin kalacağı yer cehennem değil midir)? [Zü­mer/60]

Allah hakkında yalan söylemek, Âl-i İmran/78 ayetine göre, kitaptan ol­mayanı kitaptan; Allah katından olmayanı Allah katından göstermektir. Bu ayetin muhatabı, kitap ehlinden bir gruptur. Ama ayet, Allah adına yanlış fet­valar verenleri de kapsar.

Allah hakkında yalan söyleyenler, Zümer/57-59 ayetlerine göre şunlardır:

(Veya "Allah bana hidayet verseydi, elbette sakınanlardan olurdum" diyeceği; yahut azabı gördüğünde, "Keşke benim için bir kez (dönmeye) imkan bulunsa da iyilerden olsam!" diyeceği gün­den sakının. Hayır ayetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve inkarcılardan olmuştun). [Zümer/57-59]

c. İnkar etmek ve günah işlemek Abese/40-42'de şöyle buyurulmaktadır:

(Yine kimi yüzler de o gün toz toprağa bulaşmış olacak; hüzünden kapkara kesilecek. İşte bunlar kafirlerdir, günahkarlardır).

Dünyada inkar psikolojisine sahip olanlar ve günah işleyenler, hem gönül­lerini, hem de davranışlarını kirletmektedirler. Bu kirlilik ahirette yüzlerine yansıyacaktır.

d. Vahyi tasdik etmemek ve ibadet yapmamak Kıyamet suresinde şöyle buyuruluyor:

(O gün, yüzler vardır ki buruşacak). [Kıyamet/24]

(İşte o, (peygamberin getirdiğini) doğru kabul etmemiş, namaz kılmamış, aksine yalan saymış ve yüz çevir­mişti, çalım sata sata yürüyerek kendi ailesine gitmişti). [Kıya­met/31-33]

e. Kız çocuğunu istemeyenler

Yüce Allah, cahiliye döneminde kız çocuğuna takınılan olumsuz tavrı an­latırken, yüzün değişip kararmasını örnek olarak vermektedir:

(Onlardan birine, bir kızının dünyaya gel­diği müjdesi verilince, öfkelenerek yüzü simsiyah kesilir). [Nahl/58]

Kız çocuğunun doğumundan dolayı dünyada yüzü kapkara kesilenlerin yüzü ahirette de öyle olacaktır.

Bazı insanların yüzlerinin mahşerde siyahlaşmasının neye yarayacağını Rahman/4l'den öğrenebiliriz:

(Suçlular, simalarından tanınacak). [Rahman/41]

Bu ayete göre, suçları/günahları insanın yüzünden okunacaktır. İnsanın yüzü günahlarının okunduğu bir kitap haline gelecektir. Suçluların tanınabil-mesi için, yüzler tanıtım belgesi olarak kullanılacaktır.

2. Âl-i İmran/106 ayetine dönelim: Dünyada imandan inkara dönenlerin gösterdikleri değişim mahşerde yüzlerine yansıyacak ve bu kararmanın ne­deni kendilerine -soru tarzında- bildirilecektir:

(İman ettikten sonra inkar mı ettiniz)?

Durumları bilindiği halde, bu sorunun onlara yöneltilme sebebini, yargı­sız infazın yapılamayacağı kuralından hareketle açıklayabiliriz. Evet, yargı­sız infaz yapılamaz. Yüce Allah'ın insanlığa öğrettiği ilk ve evrensel hukuk kuralı budur. A'raf/12'de Allah Teala'nm, Adem'e secde etmeyen İblis'i önce sorgulayıp sonra cezalandırdığına şahit oluyoruz. Yine Yüce Allah Hz. Adem ve eşini de önce sorgulamış, sonra cezalandırmıştır. Böylece de hu­kuk için en önemli ve evrensel kuralı koymuştur: Suçlular sorgulanmadan cezalandınlamazlar. Yukarıdaki ayette yer alan soru, bir bakıma suçluların sorgulanmasıdır.

3. (Öyleyse inkar etmiş olmanız yüzünden tadın aza­bı)!

Yukarıdaki sorgulamanın ardından, onların inkarı/suçu tesbit edilmiş, on­dan sonra da cezalandırılma yoluna gidilmiştir.

Ayet bize başka bir hukukî kural daha öğretmektedir: Suçlu, hangi suçtan dolayı cezalandırıldığını bilme hakkına sahiptir.

İşte böylece Kur'an, insanlığa modern hukukun temellerini öğretmekte ve modern hukukun Kur'an'a ne kadar yaklaştığı hususunda bir ölçü teşkil et­mektedir.

Âl-i İmran/106'dan kısaca şu genellemeleri çıkarabiliriz:

a. İnsanların gönüllerinde teşekkül eden inançlar, ölümle kaybolmaz, ta­mamen ahirete intikal edip değerlendirilmeye tâbi tutulur.

b. İnanç ve amelleri insan bedeni kaydetmektedir. Maddenin sesleri, duy­gu ve amelleri sakımı kanunundan hareket edersek bu gerçeğe ulaşırız: Dis­ket veya CD'nin ses ve hareketleri kaydedip saklaması gibi, bedenimiz de ko­nuşmalarımızı, duygularımızı ve amellerimizi kaydedip saklamaktadır. Nasıl ki Rna (Ribo nukleik asit) canlıdan canlıya huy intikal ettiriyor, bu huylan kaydedip taşıyorsa, bedenimiz de sesleri, duygu ve eylemleri kaydedip ahi­rete taşımaktadır.

Yasin/65'de, mahşerde insanların ağızlarının mühürleneceği, yaptıklarını ellerinin anlatacağı, ayaklarının da şahitlik yapacağı beyan edilmektedir.

Fussilet/20'de ise, mahşerde insanların kulaklarının, gözleri ve derilerinin yaptıklarına şahitlik edecekleri ifade edilmektedir.

Âl-i İmran/106 ayeti de irtidadın, insan yüzüne siyahlık olarak yansıyaca­ğını söylerken buna işaret etmektedir.

4. (Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Al­lah'ın rahmeti içindedirler, orada ebedî kalacaklardır).

Kur'an meseleyi, genellikle zıddıyla beraber ele alır; gece ile gündüz; er­kekle kadın, imanla inkar, hak ile batıl, doğru ile yanlış, cennet ile cehennem gibi. Âl-i İmran/106-107'de de aynı metod takip edilerek, mahşerde yüzleri karararacak olanlarla yüzleri ağaracak olanlar ele alınmaktadır.

Ayetlerde, mahşerde hangi nedenlerden dolayı iman eden kimsenin yüzü nün ağaracağı açıklanmaktadır:

a. İyi ve yararlı işlerden dolayı

(İyi ve yararlı işler yap­makta olanları daha iyisi ve ondan daha fazlası beklemektedir. On­ların yüzlerini ne bir kararma, ne de bir aşağılanma gölgelemeye-cektir. İşte bunlardır cennetlikler, orada ebedî kalacak olanlar). [Yu nus/26]

inkar, yalanlama ve kötü amel nasıl mahşerde insanın yüzüne yansıyacaksa, iman, tasdik ve iyi amel de insanın yüzüne yansıyacaktır. Yunus/26 ayeti, iyi amel üretenlerin yüzünün kararmayacağına ve o kimsenin horlanmayaca­ğına işaret etmektedir.

b. Kur'an'dan öğüt almaları sebebiyle Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

(Dileyen Kur'an'dan öğüt alır) [Abese/12]

(O gün bir takım yüzler parlak, güleç ve sevinç­lidir). [Abese/38-39]

Kur'an'dan öğüt almak, ona karşı olumlu bir tavır takınmak ve onun öğüt­lerini sevinçle karşılamaktır. İşte Kur'an'a olan bu sevgi ve muhabbet, ahiret-te insanın yüzüne yansıyacak; böylesi kimse orada da parlak, sevinçli ve gü­leç olacaktır.

c. Ahireti dünyaya tercih etmeleri sebebiyle

Kıyamet/20-21'de dünyayı ahirete tercih edenlerin ahiretteki durumuna işaret edildikten sonra şöyle buyurulmaktadır:

(Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parlayacaktır; Rable-rine bakacaklardır). [Kıyamet/22-23]

(Ve o gün bazı yüzler ümitsizlikle kararacak). .[Kıya­met/24]

Dünyayı ahirete tercih edenin yüzü kararırken, tersini yapanın yüzü de ışıl ışıl parlayacaktır.

d. İyiler

Yüce Allah cennetlik olan iyileri anlatırken şöyle buyuruyor:

(Onların yüzünde nimetlerin sevincini görürsün). [Mutaffifin/24]

İman ve iyi ameller kaybolmayacak, mahşerde nur olarak sahiplerinin yüzlerine yansıyacak ve onların durumu yüzlerinden okunacaktır. Âl-i İm-ran/107'de, bu insanların, Allah'ın rahmeti içinde olacakları ve orada devam­lı kalacakları bildirilmektedir. B.Bayraklı

İşte bunlar, Allahtan gelen öğütler ve onun apaçık delilleridir. Ey Muhammed, biz onlan sana, doğru ve kesin olarak bildiriyoruz. Allah, yarattıkla­rından hiç birisine zulmetmek istemez.Burada zikredilen "Âyetler"den maksat, Resulullahın sahabilerini, Yahu­dileri ve diğer ehl-i kitabı anlatan, ahitlerini yerine getirenlere ve ahitlerini bo­zanlara ne yapılacağını belirten âyetlerdir. Allah teala, bunları Hz. Muhamme-de, Cebrail vasıtasıyla okuduğunu beyan etmiş, herkese hak ettiği mükaafaat ve cezayı vereceğini bildirmiştir. Yüzleri ak olanların bunu hak ettikleri için ak ol­duğu, kara olanların da buna layık oldukları için kendilerine böyle davranıldiğı, Allah tealanın, hiçbir kimseye zulmetmek istemediği beyan edilmiştir. Taberi

Allah, insanlara zulmetmek istemediği için, onlara, hesabını verecekleri şeyleri önceden haber vererek, doğru yolu (hidayet) gösteriyor. O halde artık bundan sonra doğru yolu bırakıp sapık yollara girenler kendi kendilerine zulmediyorlar demektir.Mevdudi

Göklerde ve yerde iyi olsun kötü olsun her ne varsa, iyilik yapan kötülük yapan her kim bulunuyorsa hepsi AHahın yarattığı şeyler ve kimselerdir. Bütün işler sonunda Allaha döner. O halde onlar da Allaha dönecekler ve Allah, herke­se hak ettiği ceza veya mükâfaatı verecektir.Madem ki göklerde ve yerde bulunan her şey Allaha aittir ve onun hük­müne tabidir o halde Allahın herhangi bir yaratığına zulmetmesi onun şanına yakışmaz. Zira zalim, nüfuzunu artırmak, iktidarını sağlamlaştırmak ve mülkü­ne mülk katmak için zulmeder. Allah tealanın bunları yapmaya ihtiyacı yoktur. Zira o, bütün yaratıkların mutlak maliki ve mutlak hakimidir. Taberi

Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Bütün işler Allah'a döndürülür.

Bu ayeti önceki ayetlerle irtibatlandırarak açıklayabiliriz. Âl-i İmran/103-108 ayetleri arasında anlatılan bütün olumlu ve olumsuz eylemlerin Allah ta­rafından bilindiği ve değerlendirildiği, ödül veya cezalarının verileceği konu­sunda hiçbir şüphe bırakmamak için Yüce Allah, Göklerde ve yerde ne var­sa Allah'ındır. Bütün işler Allah'a döndürülür [Âl-i İmran/109] buyurmak su­retiyle, yukarıda zikri geçen eylemleri yerine getirmeye gücü yeteceğine dik­kat çekmektedir.

Kötüleri cezalandırmak, iyileri mükâfaatlandırmak, Allah için zor değildir.

Göklerde ve yerde bulunanların Allah'a ait olması, Allah'ın mutlak ege­menliğine, dilediği her şeyi yapabilme kudretine işaret etmesinin yanısıra; rahmetinin de kainat kadar geniş olduğuna işaret etmektedir.

Kainatın mülkiyetinin kime ait olduğu bilincine sahip olmayanlar, yanlış inanç ve davranışlar konusunda kendilerini kontrol edemezler.

Kainat Allah'a ait olduğuna göre, onu idare eden de Allah'tır. Demek ki, sahip olmak ile idare etmek birbirine çok yakın mana ifade ettiklerinden, ba­zen Arapça'da aynı kelime ile ifade edilmektedirler. Bu konuyu Fatiha/4 ile Âl-i İmran/26'da açıklamıştık.

(ve lillâhi) ifadesinde yer alan {lam) harfi, hem mülkiyeti, sahipli­ği; hem de mutlak egemenliği ifade etmektedir. 108. ayetle irtibatını kurar­sak diyebiliriz ki, mutlak egemenliği elinde bulunduran Allah, kullarına zul­metmeyi asla istemez.

Mutlak egemenliğe sahip olamayan idareciler zulmedebilirler. Bu ise, ha­kimiyetlerinin noksan olmasından kaynaklanır. Ama Yüce Allah mutlak ege­menliğe sahip olduğundan kullarına zulmetmez.

Göklerde ve yerde olan her şeyin Allah'a ait olması, kainatın yaratıcısının da Allah olduğunu; dolayısıyla bütün işlerin de O'na döneceğini gösterir. Ha-did/3 ayeti de bunu teyit etmektedir:

yriSte (O, ilk ve sondur). [Hadid/3]

Razi'nin naklettiği bir hadise göre, Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur;

Allah, kendinden evvel hiçbir şey olmayan evvel (ilk) ve kendinden sonra hiç­bir şey olmayan âhirdir (sondur).

Bir varlıktan önce var olmayan; ondan sonraya da kalmayan varlık ona sa­hip ve hakim olamaz. Razi'nin dediği gibi, evvel olma etkinlik, ihtiyaç, şeref, rütbe ve zaman bakımından üstünlük ifade etmektedir. Bir şeye sahip veya egemen olmak; onda mutlak etkinliğe sahip olmak, onun ihtiyaçlarını tam anlamıyla yerine getirmek demektir.

Hiçbir iş, yerdeki ve gökteki hiçbir oluşum kaybolmaz; onların da kendi­lerine has bir varlıkları vardır ve bu varlıklarıyla Allah'a döneceklerdir. Evet, düşünceler, inançlar, duygular ve eylemler kaybolmayıp Allah'a dönecektir. B.Bayraklı

Bu, Bakara Suresi'nde yapılan ilânın bir tekrarıdır. Hz. Peygamber'e (s.a) uyanlara, başarısızlıkları nedeniyle İsrailoğulları'nın elinden alınan diğer insanlara önderlik yapma görevinin kendilerine verildiği hatırlatılıyor. Müslümanlar, liderlik için gerekli olan tüm niteliklere sahip olduklarından bu göreve lâyık görülmüşlerdir. Bunlar; pratikte iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, Allah'tan başka ilâh olmadığına inanmak ve bu inancın ifade ettiği gereklilikleri pratikte uygulayarak göstermektir. O halde müslümanlar, kendilerine emanet edilen görevin sorumluluğunun bilincine varmalı ve kendilerinden öncekilerin düştükleri hatalara düşmemelidirler. (Bkz. Bakara an: 123, 144)Burada "Ehl-i Kitap" ile Yahudiler kastediliyor. Mevdudi

Ey Muhammed ümmeti, siz Allah katında ümmetlerin en hayırlısı ve en üstünüsünüz. İnsanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı kimselerseniz. Öyle ki bütün gücünüzle insanları, Allah nizamı olan İslama sokmaya çalışırsınız. Allah ve onun şeriatına iman etme gibi iyilikleri emreder AUaha ortak koşma ve isyan etme gibi kötülüklere mani olur ve Allaha samimiyetle iman edip ona kulluk edersiniz. Kendilerine Tevrat ve İncil gönderilen kitap ehli de Muhammed ve Kur'ana iman etmiş olsalardı, Ailah katında kendileri için daha hayırlı olurdu. Bunlardan, Abdullah b. Selam ve Sa'leb b. Saye gibi iman edenler varsa da ço­ğunluğu, bağlı olduklarını iddia ettikleri dinlerinden de ayrılmışlardır. Zira ken­di dinleri de, İslam geldikten sonra herkesin İslama gimıesi gerektiğini emret­mektedir.Hz. Ömer (r.a.) diyor ki: "Kim, insanlık için ortaya çıkarılmış hayırlı ümmetten olmak isterse, Allanın koştuğu şu şartları yerine getirsin. O şartlar, iyiliği emretmek, kötülüğe mani olmak ve Allaha iman etmektir.

"Müfessirler bu âyette "Hayırlı Ümmet" olarak zikredilen "İnsanlardan kimlerin kastedildikleri hususunda farklı görüşler zikretmişlerdir.

a- Hz. Ömer, Abdullah b. Abbas, İkrİme ve Dehhaktan nakledilen bir gö­rüşe göre burada zikredilen "En hayırlı ümmeften maksat, Resulullahın sahabi-lerinden belli bir topluluktur. Bunlar da, Abdullah b. Abbasa göre, Resulullahın sahabilerinden, Mekkeden Medineye hicret edenlerdir. İkrimeye göre bunlar, Abdullah b. Mes'ud, Ebu Huzeyfenin azadlı kölesi Salim, Übey b. Kâ'b ve Mu-azb. Cebeldir.

b- Mücahid, Ebu Hureyre ve atiyyeye göre âyette zikredilen sıfatlan taşı­yan her ümmet, en hayırlı ümmettir.

c- Rebi' b. Enese göre burada zikredilen en hayırlı ümmetten maksat, Muhammed ümmetidir. Zira İslam dinine en çok tabi olanlar Muhammed üm­metidir.

d- Hasan-ı Basriye göre ise, burada zikredilen en hayırlı ümmetten mak­sat, geçmişteki bütün ümmetleri tamamlayan ve onların en sonuncusu olan Muhammed ümmetidir. Taberi de bu görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiş ve delil olarak şu hadis-i şerifi zikretmiştir."Sizler yetmiş ümmeti tamamlayanlarsınız. Siz onların en hayırlısı ve Al­lah katında en üstünsünüz

Abdullah b. Mes'ud diyor ki:  

'"Resulullah ile bir çadırda bulunuyorduk. Bize şöyle buyurdu: "Sizler, cennet ehlinin dörtte biri olmaya razı olurmusunuz?" "Evet" dedik. Resulullah: "Üçte biri olmaya razı olumlusunuz? dedi. Evet. dedik. Resulullah "Cennet ehli­nin yarısı olmaya razı olur musunuz?" dedi. "Evet" dedik. Sonra şöyle buyurdu: "Muhammedin hayatı, kudret elinde olan Allah'a yemin yemin olsun ki ben siz­lerin, cennet ehlinin yarısını teşkil edeceğinizi ümit etmekteyim. Zira cennete ancak müslüman olan kişi girecektir. Sizler, müşriklerin arasında, siyah bir bo­ğanın derisindeki beyaz bir tüy kadarsınız. Taberi

Ayeti başlıca iki kısma ayırarak açıklamaya çalışacağız:

1. Hayırlı topluluk

Yüce Allah müslümanlann, insanlık adına çıkarılmış/yetiştirilmiş bir top­luluk olduğunu söylemektedir. Ayette geçen ümmet kavramını Bakara/143'de açıklamıştık.

Açıklanması gereken diğer kelime ise, (uhricet) fiilidir. Aslında çı­karılmış anlamına gelen bu kelime, burada yetiştirilmiş manasını ifade et­mektedir. Kur'an'ın gönderilmesinin, hayata geçirilmesi için de Hz. Peygamber'in görevlendirilmesinin sebeplerinden biri, bu ayette sP1- (li'n-nâs=insanlık için) ifadesiyle belirlenmektedir. Nâs (insanlar) kelimesi amacın evren­selliğini gösterir, lam harfi de için manasına gelir. Öyleyse ikisi birlikte (lin-nâs), insanların sorunlarını ifade eder. O halde bu ayette, müslüman toplumu­nun insanlığın sorunlarını çözmek için yetiştirildiğine işaret edilmektedir.

Bakara/l 43'deki (insanlığa şahitler olasınız) ifadesininin, in­sanlığa örnek olasınız ve problemlerini çözesiniz manasına geldiğini ifade et­miştik. Burada da aynı mana söz konusu olup, (hayırlı ümmet) ifadesi, problem yaratmayan, düşünce ve eylemleriyle insanlığa faydalı olan, iyilik saçan, sorunları çözen manasına gelmektedir. Hayırlı kelimesiyle, yetiştiril­miş kelimesi bir araya getirilince, hayırlı topluluk olabilmek için eğitimden geçmenin şart olduğu anlaşılır. İnsanlar eğitimden geçmeden değerli/hayırlı topluluk olamaz ve evrensel manada insanlığın sorunlarını çözemezler. Bu iki kelimenin ilişkisi, eğitimin gücünü ve etkinliğini ortaya koymaktadır. İn­sanları erdem sahibi yapmak, mevcut kabiliyet ve yeteneklerini nihaî nokta­sına ulaştırmak, insanların problemlerini çözecek hale getirmek ancak eğitim vasıtasıyla mümkün olabilir.

İnsanlık için çıkarılmış hayırlı ümmet olmanın alt yapısı, Âl-i İmran/103-104'de inşa edilmiştir. Ancak Allah'ın kitabına sımsıkı sarılan, tefrikaya düş­meyen, düşmanlık duygusu taşımayan, birbirini seven ve kardeş olan, iyiyi, doğruyu ve yanlışı bilen bir topluluğun, insanlık adına problemleri çözebile­cek seviyeye gelmiş hayırlı bir topluluk olduğu söylenebilir. Müslümanların, niçin hayırlı bir ümmet oldukları, ayetin devamından anlaşılmaktadır:

(İyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız).

Başka bir mana ile, "doğruyu emreder, yanlıştan sakındırırsınız". Dünya­da iyiliği tesis etmek, doğrunun ağacını dikip büyütmek, kötülüğü/yanlışı or­tadan kaldırmak müslümanlann görevleri arasında yer almaktadır. Kötülü­ğü/yanlışı ve getirdiği kirliliği temizlemek insanlığın evrensel bir sorunu ola­rak hâlâ çözüm beklemektedir.

Bunlan gerçekleştirmek için, Allah'a inanmak gerekir. Allah'a inanmak, evrensel bir beyine ve gönüle sahip olmak demektir. Âl-i İmran/109'da işaret edildiği üzere, kainatın mutlak egemenliğinin kime ait olduğunu ve işlerin sonunda kime döneceğini bilen ve inanan kimse, evrensel düşünebilen ve ev­rensel bir imana sahip olan bir kimsedir.

Müslüman toplumu içinde, iyiye davet eden, doğruyu emredip yanlıştan sakındıran bir grubun olmasını isteyen [Âl-i İmran/104] Yüce Allah, 110. ayette müslümanlann bu görevi tüm insanlık için yapmasını istemektedir.

İyiliği emredip kötülükten sakındırmak, müslümanla münafık arasındaki farkı gösteren özelliklerden biridir. Tevbe suresinde şöyle buyurulmaktadır:

(Münafık erkeklerle münafık ka­dınlar birbirlerindendir. Onlar kötülüğü emreder, iyilikten ahkor-lar). [Tevbe/67]

(Mü'min erkeklerle mü'min kadınlar da birbirlerinin velileridirler. Onlar iyiliği emreder, kötü­lükten alıkorlar). [Tevbe/71]

Mü'min iyiliği emrederken, münafık kötülüğü emretmekte; mü'min kötü­lükten sakındırırken, münafık kötülüğü emretmektedir. Ayetten çıkartacağımız başka bir genelleme de şudur: Allah'a inanmış olmanın gereği, dünyada iyiliği tesis etmek, kötülüğü ortadan kaldırmaktır. Allah'a iman bu görevi yerine ge­tirmeyi gerekli kılmakta; ve bu görev, Allah'a inanmanın delili olmaktadır.

2. Kitap ehli

Yüce Allah hayırlı ümmetin (müslümanlann) insanlığa karşı olan görev­lerini anlattıktan sonra kitap ehlinin durumunu ele almakta ve inanç açısın­dan farklılıklarına dikkat çekmektedir:

(Kitap ehli de inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu).

a. Ayetin bu kısmından anlıyoruz ki, Yüce Allah kitap ehlinin Kur'an'a ve Hz. Muhammed'e inanmalarını istemektedir.

b. Allah'ın bu isteği, kulunun iyiliği içindir.

Kendileri için daha iyi olurdu cümlesi, faydanın kime olacağını bildir­mektedir. İman etmek, kulun menfaatinedir.

c. Kitap ehli iman etseydi ifadesinden de, iman etmenin (ki bir beyin ve gönül eylemidir), insanın iradesi dahilinde olduğu anlaşılmaktadır.

Eğer Allah dileseydi insanların tümünü iman etmeye zorlardı ve hiç kim­se de buna karşı koyamazdı; ne var ki yüceler yücesi Rabbimiz insanları ser­best bırakarak kendi iradeleriyle iman etmelerini istemiştir.

Allah Teala bu hususla alakalı olarak şöyle buyurmaktadır:

(Eğer Rabbin dileseydi, yeryü-zündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın)? [Yunus/99]

Eğer Yüce Allah iman etmeleri için insanları zorlasaydı kitap ehli de iman et­miş olurdu; ama O, insanları serbest bırakmış; kendi özgür iradeleriyle iman ya da inkar etmelerine fırsat vermiştir. Onun için, Kitap ehli inansaydı... [Âl-i İm-ran/110] buyurmak suretiyle, inanma fiilinin öznesi olarak insanı göstermiştir.

d. Onlar için daha iyi olurdu cümlesindeki hayr (iyi) kavramı, imanın bir değer olduğuna, insana erdem kazandırdığına işaret etmektedir. Bu noktadan hareket edersek bu ayette, iki hayr (iyi), üç de iman kelimesinin yer aldığını görürüz. Böylece ayetteki "hayırlı ümmet" ifadesi, yine ayette "inanan üm­met" ifadesiyle tefsir edilmektedir ki bundan, iyinin iman, imanın da iyi ol­duğu anlaşılmaktadır.

Kitap ehli ile ilgili olan ayetin son kısmından, kitap ehlinden bazı kimse­lerin iman ettiği, çoğunun ise fasık olduğu anlaşılmaktadır. Fasık kavramını Bakara/26'da açıklamıştık. Burada sadece, sonraki ayetlerin fasık kavramına yüklediği manalara değineceğiz. Fasık kavramının geçtiği 110. ayetten son­raki iki ayette, kitap ehlinin müslümanlara karşı tavırları, psikolojileri ve peygamberlere yaptıkları açıklanmaktadır. B.bayraklı

Ey iman edenler, o fasıklar size bir şey yapamazlar. Sadece, Allaha ortak koşmak, inkârda bulunmak ve sizleri sapıklığa davet etmek suretiyle size eziyet verirler. O kitap ehli olan fasıklar, sizinle savaştıktarı zaman mağlup olup kaçar­lar. Sonra da, Allahı ve Peygamberini inkâr ettikleri için, Allah tarafından ken­dilerine yardım edilmez.Bu âyet-i kerime, müminlere bir vaaddir. Allah, vaadinden asla dön­mez. Bizler ne zaman hakkıyla iman edersek işte o zaman Allahın vaadine eriş­miş oluruz.Taberi

Yukarıdaki 110. ayetin başlangıç cümlesinden anlaşıldığı gibi, Kur’an'ın izleyicilerine yapılan bu vaad, onların, “doğru olanı emreden, eğri olandan alıkoyan ve [gerçekten] Allah'a iman eden” bir topluluk olmalarına veya bu vasıflarını sürdürmelerine bağlıdır ve tarihin gösterdiği gibi Müslümanlar, her ne zaman inançları doğrultusunda yaşamayı terk ederlerse bu vaad geçerliliğini ister istemez kaybedecektir. M.Esed

Yani, onlar, tüm insanlığın Rabbi ve Efendisi olarak Allah kavramına/itikadına geri dönmedikleri ve kendileri ile Tek Allah'a inanan bütün diğer insanlar arasında bir engel oluşturan “Allah'ın seçkin halkı” oldukları fikrinden vazgeçmedikleri sürece.Bu bölüm, bir bütün olarak (110-115. ayetler) genelde Kitâb-ı Mukaddes'in takipçilerine, yani, hem Hristiyanlara hem de Yahudilere atıfta bulunduğu halde yukarıdaki ayet -2:61'deki benzeri gibi- özelde İsrailoğulları ile ilgilidir.M.Esed

Yani, "Onların dünyada yaşadıkları en ufak bir güvenlik bile kendileri tarafından kazanılmamıştır; aksine, başkalarının yardımları ve nezaketi nedeniyle güvenliğe sahip olmuşlardır. Onlar bunu, ya Allah adına müslüman devletlerden ya da başka nedenlerle gayri müslim devletlerden almaktadırlar. "Eğer bazı durumlarda biraz politik güç kazanmışlarsa bunu bile kendi çabalarıyla değil, başkaları sayesinde elde etmişlerdir. Mevdudi

Yahudiler, yeryüzünde nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlara zillet de damgası vurulmuştur. O damgadan kurtulamazlar. Allahın himayesi ve insanla­rın himayesinde bulunanlar müstesnadır. Diğerleri Allahın gazabına uğramışlar­dır. Ayrıca onlara aşağılık ve miskinlik damgası vurulmuştur. Bunların zelil, adi ve miskin olmalarının sebebi, Allahın Peygamberinin doğruluğunu gösteren de­lillerini inkâr etmeleri ve haksız yere, Allahın, insani ara .gönderdiği Peygamber­lerini Öldürmeleridir. Bir de bunların, allahın emirlerine karşı gelmeleri ve ha­ram kıldıklarını helal, helal kıldıklarım ise haram kılarak haddi aşmalarıdır.
Ayet-i kerimede geçen "Allahın himeyisi"nden maksat, Allahın emriyle müslümanların, kitap ehlinden cizye alarak onlarla zimmilik sözleşmesi yapma­ları ve bu sözleşmenin gereği olarak güven sağlamal arındandır.
Âyette zikredilen ve "Himaye" diye tercüme edilen kelimesin­den maksat, Mücahid, Katade, İkrime, Süddi, Reb1 b. Enes, Abdullah b. Abas ve İbn-i Zeyde göre, söz verme ve ahitte bulunmadır. Buna göre âyetin mânâsı "Yahidiler nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlann üzerine zillet damgası vu­rulmuştur. Ancak, Allahın, yaşamasına dair müsaadesi bulunan ve müminle­rin, cizye alarak eman verdikleri kimseler hariçtir. Bunlar, bulunduklan yerler­de, canlarını ve mallannı güven içinde hissederler.Taberi

Lafzen, “dosdoğru bir topluluk”: Kitâb-ı Mukaddes'in izleyicileri arasında gerçekten iman edenlere (karş. yukarıdaki 110. ayetin son cümlesi) ve “Allah'a ve insanlara karşı taahhütleri”ne sadık olanlara (ayet 112) atıf. M.Esed

Kitap ehlinin hepsi eşit değildir. Bir kısmı müslüman, diğerleri gayri-i müslimdir. Kitap ehlinden bazıları hakta kararlıdır, doğru yol üzeredir. Allahın nizamına bağlıdır. Gece vakitlerinde ibadetlerinde Allahın âyetlerini okurlar. Ve secdeye kapanırlar.
Bu âyet-i kerimenin kimleri anlattığı hususunda iki görüş zikredilmiştir.
a- Abdullah b. Abbas, Katade ve İbn-i Cüreyce göre bu âyet-i kerime, bundan önce, iki sınıfa ayrıldıkları belirtilen ehl-i kitabı beyan etmekte, onlar­dan, mümin olanların sıfatlarını zikretmektedir. Zira, yüz onuncu âyette ehl-i ki­tabın bir kısmının mümin olduğu, çoğunluğunun ise İslamı kabul etmeyerek kendi dinlerinden dahi çıktıklan beyan edilmiş, bu âyet-i kerimede de ehl-i kita­bın müminlerinin sıfatları zikredilmiş ve övülmüşlerdir. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: "Yahudilerden Abdullah b. Selam, Sa´lebe b. Saye, Üseyd b. Saye, Esed b. Übeyd ve benzeri kişiler müslüman olunca Yahudilerin Hahamları ve iman etmeyen kâfirleri, müslüman olanlar hakkında şunları söylemeye baş­ladılar. "Muhammede ancak şerlilerimiz iman edip tabi olmuşlardır. Şayet onlar seçkinlerimiz olsalardı atalarının dinini bırakıp başka bir dine gitmezlerdi" İşte bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.
b- Abdullah b. Mes´ud ve Süddiye göre ise bu âyet-i kerime, İslamı kabul etmeyen ehl-i kitap ile Muhammed ümmetini anlatmaktadır. Ehl-i kitabın, Mu-hammed ümmetine eşit olmayacağını ve Muhammed ümmetinin, âyette zikredi­len sıfatları taşıdıklarını beyan etmektedir.
Taberi, daha önceki âyetlerle irtibatlı olması bakımından birinci görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiştir. Çünkü yüz onuncu âyette ehl-i kitabın, mü­min ve dinden ayrılan fasıklar olarak iki sınıfa ayrıldıkları zikredildikten sonra bu âyette de ehl-i kitabın hepsinin eşit olmadığı, mümin olanlarının, zikredilen sıfatlarla kâfirlerden üstün oldukları beyan edilmiştir.
Âyet-i kerimede geçen ve "Dosdoğrudurlar" diye tercüme edilen sıfatı, MUcahid tarafından "Adaletlidirler." şeklinde, Katade, Rebi b. Enes ve Abdullah b. Abbas tarafından "Allahın kitabı ve emirleri üzeredirler." şeklinde, Süddi tarafından ise "İtaatkârdırlar." şeklinde izah edilmiştir.
Taberi, "Alahın kitabı ve emirleri üzeredirler." şeklindeki izahı tercih et­miş, diğer görüşlerin de buna yakın olduklarını söylemiştir. Zira, Allahın kitabı ve dini üzere olanlar, aynı zamanda adaletli ve itaakâr olurlar.
Taberi, Numan b. Beşirin Resulullahtan rivayet ettiği şu hadisin ifadesi­nin bu âyetteki kelimesinin ifade şekline benzediğini söylemiştir. Ha-dis-i Şerifte buyuruluyor ki:
"Allahın koyduğu sınırların önünde durup öteye geçmeyenlerle, o aşanla­rın misali, bir geminin çeşitli bölümlerine binmek isteyen şu topluluk gibidirler. Kavimden bazıları kur´a neticesinde geminin üst tarafına bazıları da alt tarafına düşmüşlerdir. Alt tarafta olanlar su almaya gittiklerinde üst tarafta bulunanların yanından geçmek zorundadırlar. Bu nedenle onlar "Bizler, kendi bulunduğumuz yerde bir delik açsak ta üstümüzde bulunanlara sıkıntı vermesek nasıl olur " derler, Şayet üstte bulunanlar, altta bulunanları, bu isteklerinde serbest bıraka­cak olurlarsa (Gemi delinmiş olacağı için) hepsi birden helak olurlar. Şayet üst­te bulunanlar alttakilere engel olacak olurlarsa hem kendileri kurtulmuş hem de onlar kurtulmuş olurlar.  Ayet-i kerimede, ehl-i kitaptan olan müminlerin sıfatlan zikredilirken
"Gece vakitlerinde Allahın âyetlerini okurlar..." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat, Katade, Rebi b. Enes ve İbn-i Cüreyce göre, "Gecenin belli vakitlerin­de Allahın âyetlerini okurlar." demektir.
Süddiye göre, bundan maksat, "Gecenin içinde Allahın âyetlerini okur­lar." demektir. Abdullah b. Mes´uda göre "Yatsı namazını kılarlar." demektir. Mansura göre "Akşamla yatsı arasında namaz kılarlar." demektir,
Taberi diyor ki: "Bu görüşler, zahirde farklı iseier de gerçekte birbirlerine yakındırlar. Zira, Allahın âyetlerini, yatsı namazında okuyan da, yatsıyla akşam namazı arasında kılmış olduğu herhangi bir-namazın içinde okuyan da Allahın âyetlerini gecenin bir anında veya içinde okumuş olandır. Taberi sözlerine de­vamla diyor ki: "Bu görüşlerin birbirlerine çok yakın olmalarıyla birlikte, görü­nürde tercihe şayan olanı "Yatsı namazını kılarken Allahın âyetlerini okumak­tır." diyen görüştür. Zira, hiçbir ehl-i kitap, yatsı vaktinde namaz kılmamakta­dır. Allah teala, bu âyette özellikle Muhammed Ümmetini yatsı namazını kıl­makla övmektedir. Taberi

Bu ayetlerin analizinden şu genellemelere varabiliriz:

1. Yüce Allah, yahudi ve hırıstiyanların hepsinin aynı olmadığını ifade bu­yurmuş; aralarındaki farkı da gözler önüne sermiştir. Böylece gruplar, millet­ler veya din mensupları hakkında hüküm verirken, genellemeden kaçınılma­sını, hepsinin aynı kefeye konulmamasım tavsiye etmekte, farklılıklarının dikkate alınmasını önermektedir.Bir inanç grubuna mensup olanların bazısı, yanlış inanç ve davranışlarda bulunuyor diye hepsinin aynı kefeye konulmaması gerektiğine dikkat çek­mekle Yüce Allah, hataların, suçların ve günahların genelleştirilmemesi, iş­leyen kimseyle sınırlı kalması gerektiğini vurgulamaktadır.

Onun için önce kitap ehlinden fasık olanların inançlarının, şahsiyet ve ey­lemlerinin analizini yapmış, sonra da iyi olanlarının inanç ve davranışlarını açıklamış; ve bunların bir ümmet (grup) olduğunu belirtmiştir.

2. Yüce Allah istikamet içinde olan bu erdemli grubun özelliklerini de saymıştır:

a) (Gece boyunca Allah'ın ayetlerini okurlar, secde ederler).

Allah'ın ayetleri ifadesiyle, Kur'an'ın ayetleri mi, yoksa Kitab-ı Mukad-des'in ayetleri mi kasdedilmektedir? Bu soruya cevap verirken Zemahşeri ve Razi'nin (yetlûne=tila\et ederler) kelimesine, (yu' minûne=inanırlar) manasını verdikleri göz önünde bulundurulmalıdır. Tilavet kelimesine, -bir sonraki ibareyle, yani (gece boyunca) ibaresiyle irtibatlandırdığımızda inanmak manası verilemeyeceği anlaşılır.

Gece boyunca inanmak, övgüye değer olmadığı gibi, mantıklı da değildir. Öyleyse buradaki tilavet, okumak anlamındadır.Tilavet kelimesinin birincil manasının 'okumak', ikincil manasının 'inanmak' olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü iman edilmeyen bir kutsal kitabın ayet­leri gece boyunca okunmaz.

Zemahşeri, Kadı Beydavi ve İbn Abbas, Onların arasında, gece boyunca Allah'ın ayetlerini okuyanlar vardır ibaresindeki Allah'ın ayetleri ile "Kur'an ayetlerinin"; Hazin "Allah'ın kitabının" kasdedildiğini söylemektedir.

Peki, Kur'an'a inanan ve Kur'an'ı gece boyunca okuyan kimseyi kitap eh­linden saymak doğru olur mu? Onların arasında, gece boyunca Allah'ın ayetlerini okuyanlar vardır ibaresindeki Allah'ın ayetleri ile "Tevrat ve İn­cil'in ayetleri"nin kasdedildiğini s&o