(Âl-i İmrân - 14.Ayet)

<< Geniş Meal

Rûm

İbn Abbas'tan, diğer sahabe ve tâbiun'dan rivayet edilenlere göre, Bizans'la İran arasındaki bu savaşta müslümanların Bizans'ı, Mekkeli müşriklerin de İr-Enan'ı tuttukları ortaya çıkmaktadır. Bunun birçok sebebi vardır. Birincisi, İranlılar bu savaşa Mecusilikle Hıristiyanlık arasındaki bir savaş havası veriyorlar ve bunu siyasî bir fetihden çok Mecusiliği yayma aracı olarak kabul ediyorlardı. Kudüs'ün fethinden sonra Hüsrev Perviz, İmparator Herakliyus'a yazdığı mektupta bu zaferi Mecusiliğin doğruluğunun bir delili olarak kabul ettiğini belirtmektedir.
İlke olarak Mecusî inancı, Mekkeli müşriklerin inancına benziyordu, çünkü Mecusiler de tevhidi inkâr ediyor, iki ilahın varlığına inanıyor ve ateşe tapıyorlardı. İşte bu nedenle Mekkeli müşrikler savaşta onların tarafını tutuyorlardı. Bunların aksine Hıristiyanlar, tek tanrı inançları ne denli tahrif olursa olsun bir tek Allah inancını dinin temeli olarak kabul ediyor, ahirete inanıyor, vahy ve risaleti, hidayetin kaynağı olarak kabul ediyorlardı. Yani, onların dini ilke olarak İslâm'a benziyordu. İşte bu nedenle müslümanlar, doğal olarak onların tarafını tutuyor ve putperestlerin kendilerine hakim olmasını istemiyorlardı. İkincisi, yeni bir peygamberin gelişinden önce, bir önceki peygambere inanlar yeni peygamberin mesajı kendilerine ulaşıncaya ve onu açıktan reddedinceye dek müslüman sayılırlar. (bkz. Kasas an: 73). O sıralarda, Hz. Muhammed'e (s.a) peygamberlik geleli henüz beş altı yıl olmuştu ve henüz mesajı Arabistan dışına ulaşmamıştı. Bu nedenle müslümanlar, Hıristiyanlara kâfir gözüyle bakmıyorlar, fakat Yahudileri Hz. İsa'nın (a.s) peygamberliğini inkâr ettikleri için kâfir olarak kabul ediyorlardı. Üçüncüsü Kasas: 52-55 ve Maide 82-85'de de değinildiği gibi Hıristiyanlar ta başından beri müslümanlara hoşgörülü davranıyorlar ve içlerinden çoğu hakkın mesajını açıkgönüllülükle hemen kabul ediyorlardı. Bundan başka Hıristiyan Habeş Kralının kendisine sığınan müslümanların tarafını tutup, Mekkeli müşriklerin, müslümanları kendilerine teslim etmesi isteklerini geri çevirmesi de, müslümanların Mecusilere karşı Hıristiyanların tarafını tutmasını gerektiriyordu. Mevdudi

(ğulibet), fetha ile(ğalebet), (seyağlibûn) da zamme ileî (seyuğlebûn) şeklinde de okunmuştur. O zaman mânâ: "Romalılar, en yakın (yer olan Şam yöresin)de gâlib geldiler, müslümanlar da onları yeneceklerdir" şekline girer. Gerçekten âyetin inişinden dokuz yıl sonra, Rumlarla çarpışan müslümanlar, onların bazı kentlerini ele geçirdiler. S.Ateş 

Yani, "İlk başta İranlılar galip geldiğinde, bu o sırada alemlerin Rabbinin -haşa- zayıf olduğu, sonraları Romalılar galip geldiğinde Allah'ın kaybettiği mülkü tekrar kazandığı anlamına gelmez. Hakimiyet her zaman Allah'a aittir. İlk önce zafer kazanan tarafa Allah zafer bahşetmişti, daha sonradan zafer kazanacak tarafa da, zaferi Allah verecektir. Çünkü O'nun mülkünde hiç kimse bağımsız olarak hakimiyet elde edemez. O'nun yücelttiği yücelir ve O'nun alçalttığı alçalır."
 İbn Abbas, Ebu Said el-Hudri, Süfyan-ı Sevri, Süddî ve diğerleri, Romalıların İranlılara karşı kazandığı zaferle müslümanların Bedir'de müşriklere karşı kazandığı zaferin hemen hemen aynı zamana rastladığını bildirmişlerdir. Bu nedenle müsülmanlar iki kat sevinç yaşamışlardır. MS. 624 yılı Bedir Savaşı'nın olduğu yıldır ve Bizans İmparatoru'nun Zerdüşt'ün doğum yerini harap edip İran'ın en büyük ateş-tapınağını yerle bir ettiği yılın aynısıdır.Mevdudi 

Lafzen, “önce ve sonra”. Yukarıda sözü edilen zaferler ve yenilgiler, Bizanslılar ile Pers İmparatorluğu arasında yüzyıllar süren savaşın son dönemleri ile ilgilidir. 7. yüzyılın başlarında Persler, Suriye ve Anadolu'nun bir bölümünü, “yakın toprakları”, yani Bizans İmparatorluğu'nun merkezine yakın yerleri işgal etmişlerdi. 613'de Şam'ı, 614'de Kudüs'ü aldılar. Mısır, 615-16'da teslim oldu; aynı dönemde İstanbul'u bile kuşattılar. Bu surenin nazil olduğu dönemde -Miladî 615 veya 616'ya tekabül eden, Hicret'ten yaklaşık yedi yıl önce- Bizans İmparatorluğu'nun kesin olarak parçalanması yakın görünüyordu. Hz. Peygamber'in etrafındaki bir avuç mümin, İsevî olan ve kendileri gibi Tek Allah'a inanan Bizanslılar'ın kesin hezimete uğramaları ihtimalinden dolayı ümitsizliğe kapılmışlardı. Müşrik Kureyşliler ise Persler'e sempati besliyorlar ve onların üstünlük sağlamasının, Tek İlah fikrine karşı muhalefetlerini güçlendireceğini ümit ediyorlardı. Muhammed (s), Bizans'ın “birkaç yıl içinde” galip geleceğini haber veren yukarıdaki ayeti tebliğ edince, Kureyşliler bunu istihza ile karşıladılar. Bid‘ terimi (ki genelde “birkaç” olarak çevrilir) üç ile on arasındaki herhangi bir sayıyı ifade eder: nitekim, 622'de -yani, Kur’an'ın bu haberinden 6 veya 7 yıl sonra- durum Bizanslılar lehine değişti. O yıl İmparator Heraklius, Persler'i Toros dağlarının güneyinde Issus'da yenilgiye uğrattı ve ardından onları Küçük Asya'dan attı. 624'e kadar savaşı Pers topraklarında sürdürdü ve böylece düşmanı savunma yapmak zorunda bıraktı. 626 yılının Aralık ayı başlarında ise Pers ordusu Bizanslılar tarafından tam bir bozguna uğratıldı.M.Esed

Bu ifade, sekiz veya dokuz yıl sonra, H. 2. yılın Ramazan ayında (ki Miladî 624'ün Ocak ayına tekabül eder) meydana gelen ve Müslümanların kendilerinden kat kat güçlü müşrik Kureyş ordusunu tam bir bozguna uğrattıkları Bedir Savaşı'na işarettir (bkz. sure 8, giriş notu). “O gün” ifadesi, burada, “o zaman” anlamına gelmektedir; çünkü, Bedir Savaşı bir günde bittiği halde Heraklius'un Persliler'e üstünlük sağlaması yıllar almıştı M.Esed

Nitekim Hz. Ebubekir (r.a.) Allah’ın bu gerçek vâdine candan inanarak mecûsî İranlıların galibiyetine sevinen müşriklere, «Allah sizin sevincinizi fazla sürdürmeyecek; çünkü O, birkaç sene içinde Rumların tekrar galip geleceklerini haber verdi» deyince, müşriklerden Ubey b. Halef bahse girişmeyi teklif etti. On deve üzerine ve üç yıl içinde Rumların galip gelip gelmeyeceği konusunda bahisleştiler. Hz. Ebubekir, olup biteni Cenab-ı Peygamber’e anlatınca Efendimiz (s.a.), «bid’ (birkaç) sene» sözünün 3 ile 9 sene arasında bir süreyi ifade ettiğini, bu sebeble, süreyi de deve sayısını da üç katına çıkarmasını teklif etti. Bu sefer, 9 sene içinde Rumların galip geleceğine dair 100 deve üzerine bahsi yenilediler. Gerçekten -Tirmizî’nin Sahih’inde belirtildiğine göre- Bedir savaşına tesadüf eden günlerde Rumlar İranlılara karşı yaptıkları savaşta galip geldiler, böylece Allah’ın vâdi gerçekleşti; Hz. Ebubekir de Übey b. Halef’in varislerinden, kazandığı develeri alarak Peygamber (s.a.)in tavsiyesi uyarınca fakirlere dağıttı. M.Esed

Âhiret terimi, burada, hem bu dünya hayatının iç gerçekliğini, hem de öteki dünyanın nihaî gerçekliğini anlatır.M.Esed

Yani, "Ahirete işaret eden birçok ayetler ve deliller bulunmasına ve insanların bundan gafil olmasına hiçbir sebep bulunmamasına rağmen, insanlar yine de kendi dar-görüşlülükleri nedeniyle ahiretten gafil kalıyorlar. Onlar dünya hayatının sadece görünen ve yüzeyde olan kısmını görüyorlar, onun arkasındaki gerçeklerden ise tamamen habersizler. Yoksa Allah'ın onları bu konuda uyarmasında hiçbir eksiklik ve gevşeklik yok." Mevdudi

 Bu ayetlerde gaybi konulara [Kur’an’ın indiği dönemde henüz olmamış bir takım tarihi olaylara] değinilerek Kur’an’ın mucizeliği ortaya konurken müminlere de Allah’ın yardımının geleceği ve zafere erişecekleri müjdelenmektedir. Bu tarihi olaylar ve arka planları hem klasik eserler hem de çağdaş bilginler tarafından detaylı olarak ortaya konmuştur.

Bunlardan bir kaçını sunuyoruz: 

“O günlerde Arabistan'a yakın Bizans yönetimindeki ülkeler Ürdün, Suriye ve Filistin'di ve bu ülkelerde MS. 615'de Bizanslılar İranlılar'a yenilmişlerdi. O halde büyük bir kesinlikle bu surenin o yıl nazil olduğu söylenebilir ki, bu, Habeşistan'a hicret edildiği yıldı.
Tarihsel arka plan: Bu surenin ilk ayetlerinde verilen gaybi bilgiler, Kur'an'ın Allah kelamı ve Hz. Muhammed'in (s.a) Allah'ın Rasûlü olduğunun apaçık delilleridir. Şimdi bu ayetlerle ilgili tarihsel arka plana bir göz atalım:
Hz. Muhammed'in (s.a) peygamber olarak ortaya çıkışından sekiz yıl önce Phokas, Bizans İmparator'u Maurice'i tahtından indirip onun yerine kendisini İmparator ilan etti. Phokas, ilk önce İmparatorun beş oğlunu onun gözleri önünde öldürttü, daha sonra İmparatoru da öldürttü ve başlarını Konstantinopol [İstanbul] caddelerinde dolaştırdı. Bundan birkaç gün sonra da imparatoriçe ve üç kızını öldürttü.
Bu olay, İran'ın Sasani Kralı Hüsrev Perviz'e, Bizans'a saldırması için iyi bir fırsat vermiş oldu. Çünkü İmparator Maurice, Hüsrev'in dostuydu, Hüsrev onun yardım ve desteğiyle tahta geçmişti. Bu nedenle Kral Hüsrev, tahtı gasp eden Phokas'tan manevî babasının ve onun çocuklarının intikamını alacağını ilan etti. Bunun üzerine MS. 603'de Bizans'a karşı savaş açtı. Birkaç yıl içinde Phokas'ın ordularını peş peşe yenilgiye uğratarak bir taraftan Anadolu'da Edessa'ya [bugünkü Urfa], diğer taraftan Suriye'de Halep ve Antakya'ya kadar ilerledi. Bizanslı yöneticiler Phokas'ın ülkeyi kurtaramayacağını görünce, Afrika valisinden yardım istediler. O da oğlu Herakliyus'u kuvvetli bir ordu ile Konstantinopol'e gönderdi. Phokas hemen tahttan indirildi ve Herakliyus imparator ilan edildi. Herakliyus, Phokas'a aynen onun eski İmparator Maurice'e davrandığı gibi davrandı. Bu olay, Hz. Muhammed'e (s.a) peygamberliğin geldiği MS. 610 yılında vuku buldu.
Hüsrev Perviz'in savaş açma sebebi, Phokas tahttan indirilip öldürüldükten sonra artık geçerli değildi. Eğer bu savaşın asıl sebebi dostunu öldürdüğü için Phokas'tan intikam almak olsaydı, Hüsrev, Phokas'ın ölümünden sonra yeni imparatorla anlaşma yapardı. Fakat o savaşa devam etti ve savaşa Mecusilik [Ateşperestlik] ve Hıristiyanlık arasındaki bir anlaşmazlık niteliği kazandırdı. Yıllardan beri resmi kilise yetkilileri tarafından aforoz edilen ve zulmedilen Nasturî ve Yakubî gibi Hıristiyan mezhepleri de Mecusileri desteklediler. Yahudiler de onlarla birlik oldu. Hatta Hüsrev'in ordusundaki Yahudilerin sayısı 26.000'e ulaşıyordu.
Herakliyus bu güçlü saldırıyı durduramadı. Tahta geçtikten sonra doğudan aldığı ilk haber, Antakya'nın İranlılar tarafından işgal edildiği oldu. Bundan sonra MS. 613'de Şam düştü. MS. 614'de Kudüs'e giren İranlılar Hıristiyan dünyasını da yerle bir ettiler. Doksan bin Hıristiyan öldürülmüş ve Mescid-i Aksa tahrip edilmişti. Hıristiyan inancına göre Hz. İsa'nın (a.s) üzerinde öldürüldüğü kutsal haç yerinden sökülmüş ve Medyen'e taşınmıştı. Başrahip Zekeriya esir alınmış, şehrin bütün önemli kiliseleri yerle bir edilmişti. Hüsrev Perviz'in bu zafer nedeniyle nasıl böbürlendiği, Kudüs'ten Herakliyus'a yazdığı bir mektuptan anlaşılabilir: "Bütün tanrıların en büyüğü ve tüm dünyanın hâkimi Hüsrev'den, onun zavallı ve aptal kuluna: "Sen rabbine güvenip dayandığını söylüyorsun. O halde rabbin neden Kudüs'ü benden kurtarmadı?"

Bu başarıdan sonra bir yıl içinde İran orduları Ürdün, Filistin ve tüm Sina Yarımadası'nı geçip Mısır sınırlarına ulaştılar. O günlerde Mekke'de daha büyük tarihî sonuçlara yol açacak başka bir çatışma devam ediyordu.
Bir tek Allah'a inananlar, Hz. Muhammed'in (a.s) önderliğinde, Kureyş'in ileri gelenlerinin yönetimindeki müşriklere karşı var olma savaşı veriyorlardı. MS. 615 yılında bu savaş öyle bir dereceye ulaşmıştı ki, müslümanlardan oldukça büyük bir grup yurtlarını terk edip o günlerde Bizans'ın müttefiki olan Hıristiyan Habeş Krallığına sığınmak zorunda kalmıştı. O günlerde Sasanilerin Bizanslılara karşı zafer kazanması, Mekke'de çok konuşulan bir konu idi. Müşrikler bu olaya çok seviniyor ve müminlerle şöyle alay ediyorlardı: "Bakın, İran'ın ateşperestleri zafer kazanıyor ve vahye, peygamberliğe inanan Hıristiyanların kökü kurutuluyor. Aynı şekilde biz de Arabistan putperestleri olarak sizi ve dininizi kökten yok edeceğiz."
Rum suresi nazil olduğunda şartlar böyleydi ve surede şöyle bir gaybî haber veriliyordu: "Rumlar en yakın bir yerde yenildiler, fakat bu yenilgiden kısa bir süre sonra zafere ulaşacaklardır. İşte o gün müminler Allah'ın lütfettiği zafere sevineceklerdir." Burada bir değil, iki gaybî haber verilmektedir. Birincisi Rumlar zafer kazanacaklar; ikincisi, aynı zamanda müslümanlar da bir zafer kazanacaklardır. Görünür şartlar dâhilinde bu iki müjdenin de gerçekleşmesi imkânsız gibiydi. Bir taraftan Mekke'de ezilen, işkence gören bir avuç müslüman vardı ve bu müjdeden sonra sekiz yıl boyunca bile müminlerin zafer kazanma şansları yokmuş gibi görünüyordu. Diğer taraftan Rumlar her geçen gün toprak kaybediyorlardı. MS. 619'da Mısır'ın tamamı Sasanilerin eline geçmiş ve Mecusi orduları Trablusgarb'a kadar ulaşmışlardı. Anadolu'da Rumları Boğaziçi'ne dek sürmüşler ve MS. 617'de Konstantinopol'un tam karşısındaki bölgeyi [bugünkü Kadıköy’ü] ele geçirmişlerdi. İmparator bunun üzerine Hüsrev'e bütün şartları kabul etmek üzere bir barış yapmaya hazır olduğunu bildiren bir elçi gönderdi. Fakat Hüsrev şu cevabı verdi: "İmparator, zincirlenmiş halde önüme getirilmedikçe ve çarmıha gerilmiş tanrısından vazgeçip ateş tanrısına tapmadıkça ona eman vermeyeceğim." Bu yenilgiden çok üzüntü duyan imparator en sonunda Konstantinopol'den Kartaca'ya [bugünkü Tunus’a] gitmeye karar verdi. Kısacası, İngiliz tarihçi Gibbon'un da dediği gibi, hiç kimse Kur'an'ın bu müjdeyi vermesinden sekiz yıl sonra Bizans İmparatorluğu'nun tekrar İran'ı yenilgiye uğratacağını hayal bile edemezdi. Hatta değil İran'ı yenmek, hiç kimse bu şartlar altında İmparatorluğun hayatını idame ettirebileceğine ihtimal vermiyordu.
Bu ayetler nazil olduğunda, Mekkeli müşrikler bunlarla çok alay ettiler ve Ubeyy b. Halef, Hz. Ebu Bekir'le (r.a) Romalılar üç sene içinde zafer kazanması şartıyla on deve üzerinde bahse tutuştu.
Hz. Peygamber (s.a) bu bahsi duyunca şöyle dedi: "Kur'an, Bid'i Sinin- ifadesini kullanıyor. Arapça "Bid" kelimesi, 10’a kadar olan sayıları kapsar. O halde bahsi on seneye, develerin miktarını da yüze çıkarın." Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a) Ubeyy'le tekrar konuştu ve bahis on yıl ve yüz deve üzerinden yapıldı.
MS. 622'de Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye hicret ettiğinde, İmparator Herakliyus gizlice Konstantinopol'dan ayrılıp Trabzon'a, oradan da Karadeniz'e gitti ve İran'a arkadan saldırma hazırlıklarına girişti. Bunun için Kilise'den para yardımı istedi. Papa Sergius ona Hıristiyanlığı Ateşperestliğe karşı koruması için Kilise hazinesinden faizle borç para verdi. Herakliyus karşı saldırısına M.S 623'de başladı. Ertesi yıl MS. 624'de Azerbeycan'a girdi ve Zerdüşt'ün doğum yeri olan Cloromia'yı yerle bir edip İran'ın en önemli ateş tapınağını yıktı. Allah'ın kudreti ne kadar da büyük! Aynı yıl müslümanlar da Bedir'de müşriklere karşı ilk defa zafer kazandılar. Böylece Rum Suresi'nde verilen iki gaybî haber de on yıl içinde gerçekleşmiş oldu.
Bizans kuvvetleri İranlıları püskürtmeye devam ettiler ve Ninova'daki çarpışmada (MS. 627) onlara en büyük darbeyi vurdular. "Dastagerd"i ele geçirip, o günlerde İran'ın başkenti olan "Ctesiphon" taraflarına kadar ulaştı. MS. 628'de bir iç ihtilâlde Hüsrev Perviz hapsedildi, on sekiz oğlu gözleri önünde öldürüldü ve birkaç gün sonra da kendisi hapishanede öldü. Bu, Kur'an'ın "büyük zafer" diye ifade ettiği Hudeybiye Anlaşmasının imzalandığı yıldı. Aynı yıl Hüsrev'in oğlu II. Kubâd, işgal edilen Rum topraklarından çekildi. Hakiki çarmıh'ı [Hıristiyanlara göre Hz. İsa'nın (a.s) üzerinde öldürüldüğü çarmıh] restore edip monte etmek üzere Kudüs'e gitti ve aynı yıl Hz. Muhammed (s.a) , Hicret'ten sonra ilk defa "Umret'ül-kaza" yapmak için, Mekke'ye girdi.
Bundan sonra artık Kur'an'ın önceden bildirdiği gaybî haberlerden kimse şüphe edemezdi. Bu olay birçok Arap putperestin İslâm'ı kabul etmesine neden oldu. Ubeyy b. Halef'in varisleri bahsi kaybetmişlerdi ve Hz. Ebu Bekir'e yüz deve vermek zorundaydılar. Hz. Ebu Bekir, bahisten kazandığı develeri Hz. Peygamber'e getirdi. Hz. Peygamber (s.a), bahsin henüz kumar ve şans oyunlarının yasaklanmadığı bir dönemde yapıldığını, fakat şimdi bunlar yasaklandığı için develerin sadaka olarak verilmesi gerektiğini söyledi. Bu nedenle cedelci kâfirlerle girilmiş olan bahisten elde edilen malın alınması kabul edilmiştir, fakat elde edilenin kişisel harcamalarda kullanılmayıp sadaka olarak harcanması konusunda da talimat verilmiştir. (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)

Müfessirler dediler ki: Rumların, İranlılara galip gelmesinin sebebi şudur: İranlılar arasında çocukları hep hükümdar ve kahraman olan bir kadın var­dı. Kisra bu kadına şöyle demişti: Ben Bizanslıların üzerine gitmek üzere ha­zırladığım bir ordunun başına senin çocuklarından birisini geçirmek isliyo­rum. Kadın şöyle dedi: İşte Hürmüz… Çünkü o tilkiden daha kurnaz, kartal­dan daha ihtiyatlıdır. İşte sana Ferruhan… Kılıçtan daha keskin, oktan daha derine işler. İşte Şehr Bazan, şundan şundan daha tahammülkâr… Bunlardan istediğini seç. Bunun üzerine Kisra o tahammülkâr olanı seçip kumandan ta­yin etti. Şehr, İranlılardan hazırlanmış ordu ile Rumların üzerine yürüdü ve onlara galip geldi. İkrime ve başkaları dedi ki: Şehr Bazan, Bizanslılara ga­lip gelince, körfeze varıncaya kadar bütün Rum diyarını tahrip etti. Kardeşi Ferruhan ona dedi ki: Ben kendimi Kisra'nın tahtı üzerinde oturur görüyo­rum. Bunun üzerine Kisra Şehr Bazan'a mektup yazarak bana Ferruhan'ın başını gönder dedi, ancak Şehr bunu yapmadı. Bu sefer Kisra, İranlılara şunu yazdı: Ben size Ferruhan'ı kumandan tayin ettim ve bunun yerine Şehr Ba­zan'ı da görevden aldım. Ferruhan'a da başa geçtiği takdirde Şehr Bazan'ı öldürmesi için mektup yazdım, Ferruhan, Şehri öldürmek isteyince, Şehr ona Kisra'dan kardeşi Ferruhan'ı öldürmesini emreden üç ayrı mektup gösterdi ve Ferruhan'a şunları söyledi: Kisra bana seni öldürmek üzere üç ayrı mek­tup yazdı. Ben üçünde de ona: Bu emrini gözden geçir diye cevap verdim. Şimdi sen beni sadece bir mektup yazdığı için mi öldüreceksin? Bunun üze­rine Ferruhan tekrar kumandanlığı kardeşine geri verdi. Şehr de Bizans hü­kümdarı Kayser'e mektup yazdı ve Kisra'ya karşı birbirleri ile yardımlaştılar. Böylelikle Bizanslılar da, İranlılara galip geldiler ve Kisra öldü. Buna da­ir haber Peygamber (sav)'e Hudeybiye günü ulaştı. O da, beraberinde bulu­nan müslumanlar da bu işe sevindiler. İşte Yüce Allah'ın: "Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler; yakın bir yerde" buyruğu bunu anlatmaktadır ki; yakın yerden kasıt ise Şam [Suriye] diyarıdır. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

“Ebu îsâ et-Tirmizî der ki: Bize Muhammed b. İsmail'in... Niyâr b. Mükram el-Eslemî’den rivayetine göre; o, şöyle anlatmış: «Elif, Lam, Mîm. Rumlar yenildiler. Yakm bir yerde... Onlar bu yenilgilerinden sonra gâlip geleceklerdir. Birkaç yıl içinde.» ayetleri nazil olduğunda İranlılar Rumlara galip idiler. Müslümanlar Rumların onları yenmelerini arzu ediyorlardı. Çünkü kendileri de onlar da kitap ehli idiler. «O gün mü'minler de sevinecekler. Allah'ın yardımı ile... O, dilediğine yardım eder ve Azîz'dir, Rahîm'dir» ayeti bunun hakkındadır. Kureyş ise İranlıların galip gelmesini istiyordu. Çünkü onlar ve İranlılar kitap ehli olmadıkları gibi yeniden diriltilmeye de inanmıyorlardı. Allah Teâlâ bu ayeti indirdiği zaman Ebubekir çıkıp Mekke'nin muhtelif yerlerinde yüksek sesle: «Elif, Lâm, Mîm. Rumlar yenildiler. Yakın bir yerde... Onlar bu yenilgilerinden sonra galip geleceklerdir. Birkaç yıl içinde...» ayetlerini okudu. Kureyş'ten bazı kimseler Ebubekir'e: “Bu bizimle senin arandadır. Arkadaşın Rumların birkaç yıl içinde İranlıları yeneceğini sanıyor. Bunun üzerine bahse tutuşmaya var mısın?” dediler. Ebubekir: “Evet, tutuşalım” dedi. Bu, bahse girmenin haram kılınmasından önceydi. Ebubekir ve müşrikler bahse tutuşup bahse konu şeyleri karşılıklı olarak (bir yed-i emîne) bıraktılar. Ve Ebubekir'e: “Bu birkaç yılı kaç sene yapalım; (birkaç yıl tabiri bizim aramızda) üç yıldan dokuz yıla kadardır. Bizimle aranda orta bir miktar söyle de onda karar kılalım” dediler. Aralarında altı yıllık bir süre tespit ettiler. Altı yıl geçtiği halde Rumlar galip gelemediler. Müşrikler bahsi kazandılar. Yedinci sene girince Rumlar İranlılara galip geldiler. Müslümanlar altı sene süre koymasından dolayı Ebubekir'i ayıpladılar. Ebubekir: (Altı sene koymuştum), çünkü Allah Teâlâ: ‘Birkaç yıl içinde...’ buyurmuştu” dedi. İşte o zaman birçok kişi müslüman oldu. Tirmizî, hadîsi bu ifâdelerle zikrettikten sonra şöyle der: Bu, hasen sahîh bir hadîstir. Sâdece Abdurrahmân İbn Ebu Zinâd kanalından rivâyetiyle biliyoruz. Hadîsin bir benzeri mürsel olarak İkrime, Şa'bî, Mücâhid, Katâde, Süddî, Zührî ve başkaları tarafından rivayet edildiği gibi, tabiîn'den bir cemaattan da rivayet edilmiştir. İfadeleri itibarıyla bundan daha garibi imam Süneyd b. Davud'un tefsirinde rivayet etmiş olduğu şu hadîstir: Haccâc'ın... İkrime'den rivayetine göre; İran'da bir kadın varmış. Hep kahramanlar ve krallar doğururmuş. Kisrâ, onu çağırıp: Ben Rumların üzerine bir ordu göndermek istiyorum. Bu ordunun üzerine senin oğullarından birisini kumandan yapacağım. Bana hangisini kumandan yapacağım konusunda bir fikir ver, dedi. Kadın: Şu oğlum tilkiden daha zekî, şahin ve doğandan daha temkinlidir. Şu oğlum Ferhân mızraklardan daha delicidir. Şu oğlum Şehrîrâz ise üç oğlumun en çok hilim sahibi olanıdır. Onlardan dilediğini kumandan yap, dedi. Kisrâ: Hâlim olanını kumandan yaptım, deyip Şehrirâz'ı ordunun başına kumandan olarak geçirdi. Şehrirâz İran ordusuyla Rumların üzerine yürüdü, onlara gâlip gelip çoğunu öldürdü, şehirlerini tahrîp etti, zeytin ağaçlarını kesti. Ebu Bekr İbn Abdullah der ki: Bu hadîsi Atâ el-Horasânî'ye rivayet ettim de: Şam ülkelerini görmedin mi? diye sordu. Ben: Hayır, dedim. Şayet oraları görecek olursan mutlaka harâp edilmiş şehirleri ve kesilmiş zeytin ağaçlarım göreceksin, dedi. Bundan sonra Şam'a gittim ve bunları gördüm. Atâ el-Horasânî der ki: Bana Yahya İbn Ya'mûr'un rivayetine göre Kayser Rûm ordusu ile Katame denilen bir adamı, Kisrâ da Şehrîrâz'ı göndermişti. Ezruât ve Busrâ'da karşılaştılar. Orası Şam'ın size en yakın olan yeridir. Rumlarla karşılaştıklarında İranlılar gâlip geldiler. Kureyş kâfirleri buna sevinirken müslümanlar üzüldüler. İkrime der ki: Müşrikler Hz. Peygamber (s.a.)in ashabı ile karşılaştılar ve: Siz kitap ehlisiniz. Hıristiyanlar da kitap ehlidir. Biz ise ümmîleriz. Bizim İranlı kardeşlerimiz sizin kitap ehli kardeşlerinize üstün geldiler. Şayet siz de bizimle savaşacak olursanız şüphesiz biz size galip geleceğiz, dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Elif, Lam, Mîm. Rumlar yenildiler. Yakın bir yerde... Onlar bu yenilgilerinden sonra gâlib geleceklerdir. Birkaç yıl içinde... Eninde sonunda buyruk Allah'ındır. O gün mü'minler de sevinecekler. Allah'ın yardımı ile... O, dilediğine yardım eder ve Azîz'dir, Rahîm'dir» âyetlerini indirdi. Ebubekir es-Sıddîk, kâfirlere karşı çıkıp: Kardeşlerinizin bizim kardeşlerimize galip gelmesine mi sevindiniz? Hiç sevinmeyin. Allah'a yemin ederim ki, şüphesiz Allah, Rumları İranlılara galip getirecektir. Bize bunu peygamberimiz (s.a.) haber verdi, dedi. Übeyy b. Halef, Hz. Ebubekir'in karşısına dikilip: Ey Ebu Fudayl, yalan söyledin, dedi. Ebubekir de ona: Ey Allah'ın düşmanı, sen daha çok yalancısın, dedi. Übeyy b. Halef: Benden on genç deve, senden de on genç deve, haydi bahse girelim. Üç seneye kadar eğer Rumlar İranlıları yenerse ben kaybedeceğim, İranlılar üstün gelirse sen kaybedeceksin, dedi. Sonra Ebubekir Hz. Peygamber (s.a.)e gelip bunu haber verdi. Allah Rasûlü: Bu, senin söylediğin gibi değildir. (Bizim dilimizdeki) birkaç yıl, üç ilâ dokuz sene arasıdır. Bahse konu olan şeyleri artır, süreyi de uzat, buyurdu. Ebubekir çıkıp Übeyy'e rastladı. Übeyy: Herhalde pişman olmuşsundur, dedi. Ebubekir: Hayır dedi, gel bahsi artıralım ve süreyi uzatalım. Dokuz seneye kadar olmak üzere yüz genç deve benden, yüz genç deve senden, bahse girelim, dedi. Übeyy de: Pekiyi kabul, dedi. Bu süreden önce Rumlar İranlıları yendiler ve müslümanlar müşriklere (bahiste) üstün geldiler.
İkrime der ki: İranlılar Rumları yendiği zaman Şehrirâz'ın kardeşi olan Ferhân oturup içmeye başladı ve arkadaşlarına: Kendimi Kisrâ’nm tahtı üzerinde oturuyormuş gibi gördüm, dedi. Bu konuşma Kisrâ'ya ulaştığında Şehrirâz'a: Sana bu mektubum geldiği zaman Ferhân'ın kellesini bana gönder, diye yazdı. Şehrirâz da ona: Ey kral, sen hiç bir zaman Ferhân gibisini bulamayacaksın. O birçok düşman öldürmüştür ve düşmanlar içinde bir ünü vardır. Böyle yapma, diye yazdı. Kisrâ Şehrirâz'a: Şüphesiz ki İran halkı içinde ona halef olacaklar vardır. Onun başını bana göndermekte acele et, diye yazdı. Şehrirâz'm tekrar (kardeşinin affına dâir) müracaatına karşı Kisrâ öfkelenip bu sefer ona cevap vermedi ve İran ordusuna: Ben Şehrirâz'ı sizin kumandanlığınızdan azlettim ve Ferhân'ı üzerinize kumandan nasbettim diye bir haberci gönderdi. Haberciye ince, küçük bir kâğıt verip: Ferhân krallığı devralıp kardeşi ona boyun eğdiğinde ona şu sayfayı ver, dedi. Şehrirâz mektubu okuyunca başüstüne deyip tahtından indi ve Ferhân tahta oturdu. Haberci kâğıdı kendisine verdi. Ferhân: Bana Şehrirâz'ı getirin deyip boynu vurulmak üzere onu öne sürdü. Şehrirâz: Vasiyetimi yazıncaya kadar acele etmeyip müsaade eder misin, dedi. Ferhân’ın evet cevabı üzerine (mektuplarının içinde bulunduğu) çuvalı getirtti, sayfaları (Kisrâ'nın ve kendisinin mektuplarını) Ferhân'a verip: Bunların hepsi senin hakkında Kisrâ'ya mürâcaatlanmdır. Sen ise bir tek mektupla beni öldürmek istedin, dedi. Ferhân krallığı kardeşi Şehrirâz'a geri verdi ve Şehrirâz Rûm kralı Kayser'e şu mektubu yazdı: Sana ihtiyâcım var. Bu ihtiyâcımı ne haberciler, ne de kâğıtlar taşır. Seninle buluşalım. Benimle elli Rûmla beraber buluşacaksın. Ben de sana elli İranlı içinde geleceğim. Kayser, beş yüz bin Rûm askeri içinde geldi, yollara öncü casuslar gönderdi. Bunun kendisi için bir tuzak olacağından korkuyordu. Casusları gelip de Şehrirâz'ın yanında sadece elli kişi olduğu haberini getirince rahatladı. İkisi için kurulan atlas bir çadırda bir araya geldiler. İkisinde de sadece birer bıçak vardı. Aralarında anlaşmak üzere bir tercüman çağırdılar. Şehrirâz şöyle konuştu: Senin şehirlerini hile ve kahramanlığımızla harap eden ben ve kardeşimdir. Kisrâ bizi çekemedi ve kardeşimi öldürmemi istedi, ben ise bundan kaçındım. Sonra kardeşime beni öldürmesini emretti. Biz de ikimiz birden onun emrinden sıyrılıp çıktık. Biz seninle birlik olup onunla savaşacağız. Kayser: İsabet etmişsiniz, dedi. Sonra onlardan birisi diğerine: Şüphesiz ki söz iki kişi arasındadır. İki kişiyi geçtiği zaman yayılır değil mi, dedi. Diğeri buna evet cevabını verdi. Hemen birlikte bıçaklarıyla tercümanı öldürdüler. Allah Teâlâ Kısrâ'yı helak buyurdu. Haber Hudeybiye günü Allah Rasûlü (s.a.)’e ulaştı ve onunla beraber müslümanlar da buna sevindiler. (İbni Kesir)

İbn Abbas'tan, diğer sahabe ve tâbiun'dan rivayet edilenlere göre, Bizans'la İran arasındaki bu savaşta müslümanların Bizans'ı, Mekkeli müşriklerin de İran'ı tuttukları ortaya çıkmaktadır. Bunun birçok sebebi vardır. Birincisi, İranlılar bu savaşa Mecusilikle Hıristiyanlık arasındaki bir savaş havası veriyorlar ve bunu siyasî bir fetihten çok Mecusiliği yayma aracı olarak kabul ediyorlardı. Kudüs'ün fethinden sonra Hüsrev Perviz, İmparator Herakliyus'a yazdığı mektupta bu zaferi Mecusiliğin doğruluğunun bir delili olarak kabul ettiğini belirtmektedir.
İlke olarak Mecusî inancı, Mekkeli müşriklerin inancına benziyordu, çünkü Mecusiler de tevhidi inkâr ediyor, iki ilahın varlığına inanıyor ve ateşe tapıyorlardı. İşte bu nedenle Mekkeli müşrikler savaşta onların tarafını tutuyorlardı. Bunların aksine Hıristiyanlar, tek tanrı inançları ne denli tahrif olursa olsun bir tek Allah inancını dinin temeli olarak kabul ediyor, ahirete inanıyor, vahiy ve risaleti hidayetin kaynağı olarak kabul ediyorlardı. Yani, onların dini ilke olarak İslâm'a benziyordu. İşte bu nedenle müslümanlar, doğal olarak onların tarafını tutuyor ve putperestlerin kendilerine hâkim olmasını istemiyorlardı. İkincisi, yeni bir peygamberin gelişinden önce, bir önceki peygambere inananlar yeni peygamberin mesajı kendilerine ulaşıncaya ve onu açıktan reddedinceye dek müslüman sayılırlar. (bkz. Kasas/73) . O sıralarda, Hz. Muhammed'e (s.a) peygamberlik geleli henüz beş altı yıl olmuştu ve henüz mesajı Arabistan dışına ulaşmamıştı. Bu nedenle müslümanlar, Hıristiyanlara kâfir gözüyle bakmıyorlar, fakat Yahudileri Hz. İsa'nın (a.s) peygamberliğini inkâr ettikleri için kâfir olarak kabul ediyorlardı. Üçüncüsü Kasas/52-55 ve Maide/82-85'de de değinildiği gibi Hıristiyanlar ta başından beri müslümanlara hoşgörülü davranıyorlar ve içlerinden çoğu hakkın mesajını açıkgönüllülükle hemen kabul ediyorlardı. Bundan başka Hıristiyan Habeş Kralının kendisine sığınan müslümanların tarafını tutup Mekkeli müşriklerin müslümanları kendilerine teslim etmesi isteklerini geri çevirmesi de, müslümanların Mecusilere karşı Hıristiyanların tarafını tutmasını gerektiriyordu. (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)

Rumların Mağlup Olması Ve Sonraki Durum Hakkındaki Haber:

Müfcssirler bu ayetlerle ilgili birçok rivayet naklctmiştir.  Makul çerçevede özeti şudur: Bu ayetler Arap yarımadasına komşu Şam ve Fırat bölgelerinde Rumlarla Farslar arasında harp olduğu bir dönemde inmiştir. Bu savaşta İranlılar Rumları mağlup etmişti ve Mekke müşrikleri buna çok sevinerek müslümanlara karşı sevinçlerini iz­har ederek onlarla alay etmeye başladılar. Çünkü müslümanlar kaynak ve özün bir oldu­ğunu, bunun kendileriyle Ehli Kitap arasını birleştirdiğini söylüyorlardı ve Hıristiyan Rumlar da onlardandı.
Bu durum müslümanlara çok ağır geldi ve üzüldüler. Bunun üzerine Allah onları bu ayetlerle müjdeleyerek rahatlattı. Ayetlerin içeriğinde her ne kadar açık olarak Farsların bahsi ve müşriklerin sevinip alay etmeleri geçmese de, yukarıdaki özet bilgiyi teyit et­mektedir.
Bundan başka çeşitli sığalarla gelen birçok rivayete göre müslümanlarla kâfirler arasında durumun kızıştığı, hatta ayetlerin müjdelediği gibi Rumların hezimete uğrama­larından sonra tekrar galip olacakları müjdesinin doğruluğu üzerinde ödüllü bahislere girildiği ifade edilmektedir. Bunların birinde bunun Ebu Bekir ile Ümeyye b. Halef ara­sında olduğu ve onların beş veya altı yıl gibi bir süre koydukları aktarılmaktadır. Ebu Bekir bunu Peygamber'e bildirdiğinde ona bahis kıymetiyle süreyi arttırmasını emretti, çünkü “bid'ı [birkaç]” kelimesi üçten dokuza kadar uzayabilmektedir. O da öyle yaptı ve nihayette Rumlar galip oldu, Ebu Bekir bahsi kazandı ve müşriklerin çoğu müslüman oldu. Başka bir rivayete göre Ebu Bekir ile Ümeyye'nin tayin ettikleri süre geçmiş ama Rumlar galip olamamışlardı ve Ebu Bekir bahsi kaybetmişti. Dikkat edilirse bu rivayete göre sûre veya bu ayetlerin hicretten çok önce inmiş olmaları gerekmektedir. Ancak he­men hemen üzerinde ittifak edilen nakledilmiş tertiplere göre bu surenin veya ayetlerin nüzulü Mekke döneminin sonlarında olmuştur ve bu dönemde Kur'an'dan inen son ayetler arasında yer almaktadır; zira bunun inmesinden az bir müddet sonra Peygamber ve ashabı Medine'ye hicret etmişlerdir.
Her ne olursa olsun Allah vaadini ve müjdesini birkaç yıl içerisinde gerçekleştirmiş ve Rumlar dönüp İranlıları tarih kayıtlarında sabit olduğu gibi mağlup etmiştir. Müfessirlerin naklettikleri rivayetler arasında bunun Hicret'ten yaklaşık iki sene sonra Bedir gazvesi esnasında olduğu da ifade edilmektedir. Bir kısım müfessir de bunun Hudcybiye olayı sırasında olduğunu nakletmektedir; bu esnada Kureyş'in ileri gelenleri Peygam­ber ve müslümanlarla bahse girmek zorunda kalmışlardı, bu Hicret'in altıncı yılında ol­muştu, Fetih sûresi ilk ayetinin de vasfettiği gibi bu apaçık bir zaferle sonuçlanmıştı: "Biz sana apaçık bir fetih verdik. (Fetih/1)” Müslümanlar, kitap ehli olmayan Mecusilerle birlik­te olan müşriklere karşı zafer kazanmışlardı, aynı dönemde kitap ehli olan Rumlar da Mecusilere karşı zafer kazanmışlardı. Böylece müslümanların sevinci çift olmuş, Kur'an haberlerinden biri gerçekleşmişti.
Müslümanların Rumların mağlup olmalarından üzülmeleri, galip olmalarından da sevinmeleri kaynak ve özde birleşmelerinden dolayıdır. Bu daha önce tefsiri geçen, o sı­rada bizim de dikkat çektiğimiz birçok surenin çeşitli ayetleriyle de teyit edilmiştir.
Bunlar arasında Peygamber'in üzerine Kur'an vahyinin inmesinden dolayı sevinen kitap ehlinin bulunduğu haberinin yer aldığı ayetler de vardır. Ra'd sûresinin "Kendile­rine kitap verdiğimiz kimseler sana indirilenden sevinirler..." ve bu indirilenin Allah ta­rafından olduğuna onlardan yakinen inananlar olduğunu açıklayan En'am sûresinin 114. ayeti: "Allah, size kitabı açıklanmış olarak indirmiş iken O'ndan başka bir hakem mi arayayım? Kendilerine kitap verdiklerimiz, O (Kur'an)'nun gerçekten Rabbin tarafın­dan indirilmiş olduğunu bilirler..." Açıkça iman ettiklerinin haberini içeren Kasas sûre­sinin 52. ve 53. ayetleri: "Bundan önce kendilerine kitap verdiklerimiz, bu Kur'an'a inanırlar. Onlara Kur'an okunduğu zaman: 'Ona inandık, O Rabbimizden gelen ger­çektir... Zaten biz ondan önce de müslümanlar idik' derler" ve İslam şeriatı ile Önceki peygamberlerin şeriatlarının aynı kök ve özden olduklarını gösteren Şûra sûresinin 13. ayeti: "O 'Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin diye dinden Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi; İbrahim e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir şeriat kıldı). Senin kendilerini çağırdığın şey, müşriklere ağır geldi..." bunlardandır.
Bütün bunlar müşrikleri öfkelendiriyordu. Özellikle de kitap ehlinin Kur'an'a inanıp tasdik etmeleri karşısında, onların Allah'ın kitabını ve Peygamberini inkâr etmelerinden dolayı Kur'an onları kınıyordu. Farslar galip geldiğinde bu nedenden sevinip coşmuşlar, müslümanlar da üzülüp kederlenmişlerdi.
Açıkça ifade etmek gerekir ki, bizim bu açıklamalarımız, Mekke ve Medine'de inen kitap ehlinden bir grubun, özellikle de Hicaz Yahudilerinin Peygamber'e ve Kur'an'a karşı inkarcı ve düşmanca bir tavır takındıklarını ifade eden birçok ayetle ters düşme­mektedir. Biz önceki münasebetlerde bunun sebeplerini Kur'an naslanyla da destekle­yerek açıklamıştık. Bu açıklamalarımız aynı şekilde daha sonra ortaya çıkıp Peygamber'den sonraki dönemlere kadar uzayan, Peygamber ile Rumlar arasındaki düşmanlık ve savaş durumuyla da ters düşmemektedir; zira Rum vatandaşları Peygamber'in elçi­lerine, Hıristiyan Arap kabileleri de müslümanların kafilelerine saldırmıştı ve bu, söz konusu neticeye neden olmuştu; yani düşmanlığa başlayan Rum tarafı olmuştu ve böylece düşmanlığı defetmek de müslümanların hakkı ve görevi haline gelmişti.
Bu arada Kur'an, anlattığı haber ve kıssalarla öğüt vermeyi amaçladığından, vahiy hikmeti bu hadisenin de buna vesile olmasını murat etmiş ve ayetler Allah'ın yardım edeceğini, zaferi vaat ettiğini ve sevinme hakkının da müminlere ait olduğunu ifade eden umumî bir müjde ihtiva etmiştir. Gelip geçici işlerle ilgilenip dış görünüşlere önem vererek aldanan, önemli ve tehlikeli olandan gafil olan insanlar da ayetlerde kınanmış­tır.

Şunu da belirtelim ki, "Ğulibet" kelimesindeki "Ğayn" harfi fetha-üstün, "seyağlibûn" kelimesindeki "ye" harfi zamme-ötre ile de okunmuştur. Ancak en doğru olanı birin­cisinde zamme-ötre, ikincisinde fetha-üstün kıraatidir, çünkü Rumlar peygamberliğin ilk yıllarında mağlup olmuşlar, sonra da galip gelmişlerdir  (Derveze; et Tefsirü’l Hadis)

 ROMALILARIN GALİBİYETİ VE EN ALÇAK YER

Romalılar yenilgiye uğradılar.
Dünyanın en alçak yerinde. Ama onlar yenilgilerinin ardından yeneceklerdir.
Üç ile dokuz yıl içinde. Bundan önce de, sonra da emir Allah'ındır. O gün inananlar sevineceklerdir. (Rum Suresi 2-4)

Kuran ayetlerinin indiği dönemde, Romalılar [Rumlar] Hıristiyan, Persler [İranlılar] ise ortak koşan [ateşe tapan] topluluklardı. Romalılar'la Persler'in arasında geçen savaşta Persler'in savaşı kazanması, Hıristiyanlar gibi tek Allah'a inanan Müslümanlar'ı üzmüştü. Ortak koşan bir toplumun Allah'a inanan bir topluluğa karşı galibiyeti moralleri bozmuştu. Bu durumun üzerine Kuran, Romalılar'ın [Bizans'ın] yakında galip geleceğini ve inananların bu olay üzerine sevineceğini müjdelemiştir. 4. ayette geçen "bıdı sinin" ifadesi üç ile dokuz arası sayıları ifade eder. Arapça'da tekil için ayrı, iki adet için ayrı, ondan fazla sayıları belirtmek için ayrı ifadeler vardır.
Hz. Muhammed dini ilk yaymaya başladığı günden itibaren kendisine inanan insanlar hep var olmuş, gittikçe bu sayı artmıştır. Eğer Kuran'ın bu ifadesi yanlış çıksaydı hiç şüphesiz Kuran'a ve Hz. Muhammed'e karşı güven sarsılacak ve birçok kişi dine inanmaktan vazgeçecekti. Yani Kuran'ın, Allah'ın vahyi olmadığını zanneden bir insan için, Kuran'da geleceğe yönelik böyle bir haberin verilmesi, bütün bir sistemin tehlikeye atılmasıdır. Peygamberin, haberin yanlış çıkması halinde kaybedecekleri, haberin doğru çıkması halinde kazanacaklarından çok daha fazladır. Fakat bu dinin sahibi Allah'tır, bu müjdeyi veren de Allah'tır. Bu yüzden hiçbir tehlike yoktu ve hiçbir sorun da olmamıştır. O küçük topluluğun Kuran'a duyduğu güven hiç sarsılmamış ve kısa zamanda tüm bölge inananlarla dolmuştur.

BU NE CESARET!
Bu ne cesaret, bu ne kendine güven, bu ne tereddütsüz bir haber vermedir! Böyle bir cesaret ya üstün bir bilginin cesaretidir, ya da cahil cesur olur misali cahil cesaretidir. (Sonuçlar hangi şıkkın doğru olduğunu ispatlıyor.) Bu haberin Allah'ın vahyi olduğunu bilmeyenler, bu haberin tüm bir sistemin tehlikeye atılması olduğunu zannederler. Üstelik bu haber, olması zor olanın müjdelenmesidir. Çünkü savaşı kaybetmiş olan bir devletin, yakında kaybettiği topluluğa karşı savaşı kazanacağı söylenmektedir. Bir de "bıdı sinin" ifadesinden üç ile dokuz sene arasında bu olayın gerçekleşeceği anlaşılmaktadır.
Bu haber yalan çıksa, hem inananların inancı sarsılacak, hem ortak koşanların dine karşı bir delilleri olacaktır. Oysa tarih şahittir ki; ortak koşanlar Peygamberimize deli, büyücü, menfaatçi gibi suçlamalar yapmalarına karşın, hiçbiri Peygamberin şu söylediği yanlış çıktı, Kuran'ın bu vaadi gerçekleşmedi dememişler, daha doğrusu diyememişlerdir. Oysa bu tarz delile o ortak koşanlar çok muhtaçtılar. Peygamber'e ve inananlara karşı kılıçlarla savaşıp onları öldürmeye çalışmak zor bir yoldu. Eğer ortak koşanların, dine karşı bu tarzda deliller ortaya çıkarmaları mümkün olsaydı, savaşmak gibi zor bir yol yerine, bunu denerlerdi. Zor yolu seçmeleri böyle bir koza sahip olmadıklarını göstermektedir. Kuran'ın tüm dedikleri çıkmış ve bu noktada ortak koşanlar bile bir itirazda bulunamamışlardır. Nasıl günümüzde Kuran'ın birçok mucizesine rağmen ve Kuran'a alternatif hiçbir kitabın, hiçbir sistemin gösterilememesine rağmen hâlâ inanmayanlar varsa ve de olacaksa, o dönemde de böyle olmuştur, her türlü delili görmelerine rağmen inanmayanlar olmuştur. Fakat tüm bu inanmayanlar, daha Peygamberimiz hayattayken yaşadığı bölgeye Kuran'ın hakim olmasını engelleyememişlerdir.
UMUTSUZLUKTAN ZAFERE
Bizans [Doğu Roma] tarihini okuyanlar Bizans imparatorluğunun en büyük bunalımlarından birini 7. yüzyılda [Kuran'ın indiği dönemde] yaşadığını, bu bunalımın en önemli sebeplerinden birinin Persler'le yaşanan sorunlar olduğunu göreceklerdir. Bizans daha sonra sorunlarını aşmış ve bu bunalımı atlatmıştır. Tarihi bilgiler, Kuran'ın, Bizans tarihi hakkındaki söylediklerinin doğruluğunu onaylar.
Tarihi kaynaklarda Bizans'ın Persler'le yapılan savaşta uğradığı kayıp yüzünden bir daha toparlanamayacağının sanıldığı anlatılır. Anlatılanlara göre, Bizans Kralı Heraklius bu bunalımlı dönemde ordunun masrafları için kiliselerdeki altın ve gümüş süs eşyalarını bile eritip kullanmıştır. Persler daha önce Bizans'ın olan Mezopotamya, Kilikya, Suriye, Filistin, Mısır ve Ermenistan'ı işgal etmişlerdir. Umudun olmadığı bir dönemde Kuran, Bizans'ın yakında [3 ila 9 yıl arasında] galip geleceğini müjdelemiştir. Tarihi kaynaklar bu müjdeden dolayı Peygamber ve etrafındakilerle alay edildiğini, bu haberin çıkışına ihtimal verilmediğini kaydederler.
Oysa Kuran'ın her haberi gibi bu haberi de doğru çıkacaktır. Bizans, MS. 627 yılında Persler'i Ninova harabelerinin yakınında yener. Persler işgal ettikleri yerleri Bizans'a geri veren bir anlaşma imzaladılar (Bakınız Warren Treadgold, A History of the Byzantine State and Society, Stanford University Press, sayfa 287-299)
DÜNYANIN EN ALÇAK YERİ
Rum Suresi 3. ayette Rumlar'ın Dünya'nın en alçak yerinde yenilgiye uğradıkları geçer. Arapça Dünya'nın en alçak yeri "Edna el-Ard" olarak ifade edilir. Bu ifadeyi bazı çevirmenler en yakın yer olarak çevirmişlerdir. Fakat bu çeviri, ayetin ifadesinin temel anlamına uygun değildir, bu ancak yan bir anlam olarak kabul edilebilir. Ayetin Arapçası'nın temel ifadesi, bu yenilginin Dünya'nın en alçak [Edna el-Ard] yerinde gerçekleştiği şeklindedir. Anlaşılıyor ki, ayetin temel anlamıyla neyi ifade ettiğini anlamayan çevirmenler, yan bir anlamlandırmayla ayeti çevirmişlerdir. Umarız ayetin ortaya koyduğu bir mucizeyi daha açıklayan açıklamamızdan sonra çevirmenler de gerekli düzeltmeyi yaparlar.
Bizans İmparatorluğunun Persler'e yenildiği bölge Suriye, Filistin ve şimdiki Ürdün topraklarının kesiştiği bölgede yer alan Lut gölü (ölü deniz) havzasıdır. Deniz seviyesinden 395 metre aşağıda olan Lut gölü çevresi, Dünya'mızın "en alçak" noktasıdır (Dünya'nın en yüksek noktası Himalayalar, en alçak noktası Lut Gölü [Ölüdeniz] havzasıdır). Rumların ileride savaşı kazanacağını söyleyerek geleceğe dair hiç tahmin edilmeyen bir haberi vererek bir mucize oluşturan Kuran, bu ifadesiyle ancak son yüzyılın ölçüm teknikleriyle bilinebilmiş bir bilgiyi önceden açıklayarak bir mucize daha oluşturmuştur.
MEKKE'Yİ FETHEDECEKSİNİZ

Allah, elçisinin gördüğü rüyanın gerçek olduğunu doğrulamaktadır. Allah dilerse (İnşallah), siz güven içinde başlarınızı traş etmiş, kısaltmış olarak korkusuzca Mescidi Haram'a muhakkak gireceksiniz. Sizin bilmediklerinizi bildiği için bundan önce size yakın bir fetih verdi. (48 Fetih Suresi 27)

Allah, Kuran'da, Peygamber'in rüyasının gerçekleşeceğini ve Mescidi Haram'a saçlar tıraş edilmiş veya kısaltılmış bir şekilde gireceklerini söyler. Kuran'ın bu mucizesi de bu bölümde incelediğimiz Rumların yenilgilerinden sonra galip geleceklerini söyleyen ayet gibi gelecekle ilgili verilen haberlerle ilgili bir mucizedir. Peygamberimizin ve inananların Mekke'den kovulduklarını, Mekkelilerin sayısal ve askeri güç açısından başta üstün olduklarını, inananları hicrete [göçe] mecbur ettiklerini biliyoruz.
Birçok Peygamber dini, dini yaydığı topraklara hâkim edemeden vefat etmiştir. Eğer Kuran'ın müjdesi olmasa Peygamberimiz Mekke'yi fethedeceğini bilemez, bu konuda bir iddiada bulunamazdı. Peygamberin başta rüyasında gördüğü bu olay, Kuran'ın ayetleriyle bir müjdeye dönüşmüş ve inananlar kovuldukları, zayıf oldukları için terk etmek zorunda kaldıkları toprakları geri almışlardır.
Kuran'ın bu ayetleri gibi, Ebu Leheb'in müslüman olmayacağını söyleyen ayetler de (111. sure) mucizevî niteliktedir. Peygamberimizle baştan savaşan Ebu Süfyan, Vahşi gibi birçok kimsenin sonradan müslüman olduğu bilinmektedir. Eğer Ebu Leheb sonradan müslüman olmaya kalksaydı veya müslüman olduğuna dair rol yapsaydı (Sırf kendisi hakkındaki ayetleri yalanlamak için) birçok kişinin aklını bulandırabilirdi.
Gelecekle ilgili tüm bu Kuran ayetleri, Kuran'ın ifadelerindeki endişesizliği, güveni, iddialılığı göstermektedir. İnsan eliyle yazılacak olan bir kitapta duyulacak endişelerin hiçbiri Kuran yazılırken duyulmamıştır. Bu Kuran'ın insan yazması olmadığının, geleceği de çok iyi bilen Allah'ın vahyi olduğunun sayısız delillerinden biridir.
Biz bu kitabı sana her şeyin ayrıntılı açıklayıcısı, bir doğruya iletici, bir rahmet, Müslümanlara bir müjde olarak indirdik. (16 Nahl Suresi 89)
(Kur’an araştırmaları gurubu; Kur’an hiç Tükenmeyen Mucize)

Tekrar konumuz olan 2- 7. ayetlerin tahliline dönersek, şu hususları da eklemek gerekir:
Bu ayetlerde aynı zamanda müminlere uluslararası siyaset de öğretilmektedir. Şöyle ki: Müminler her zaman ehli imandan yana olmalıdırlar. Mümin taraf dururken, müşrik ve inkârcı tarafı tutulamaz, onlara destekçi olunamaz. İnanan taraf ile inkârcı taraf arasındaki çatışmanın türü sıcak savaş da olsa böyledir, ekonomik, siyasi ve kültürel savaş da olsa böyledir.
Ayetteki “Bundan önce ve sonra emir Allah’ındır”  ifadesinden, zaferi ve yenilgiyi Allah’ın takdir ettiğini anlamaktayız. Zaten birçok ayette Rabbimiz inananlara yardım edeceğini vaat etmiştir, Ayrıca ileride birçok ayette yer aldığı gibi bu vaadini de gerçekleştirmiştir.

Ve ant olsun ki Biz, senden önce birtakım elçileri kavimlerine gönderdik de, onlar, onlara, apaçık delilleri getirdiler. Sonra Biz, günah işleyen kimselerden intikam aldık. Müminlere yardım da, Bizim üzerimize bir hak idi. (Rum/47)

Ve hani sen, sabah erkenden müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek için ehlinden ayrılmıştın. -Ve Allah, en iyi işitendir, ve en iyi bilendir.-
O zaman sizden iki gurup, Allah, kendilerinin velisi olmasına rağmen bozulmaya yüz tutmuştu. Artık inananlar, yalnızca Allah'a tevekkül etsinler.
Ve ant olsun, sizler güçsüz iken, Allah, şükredesiniz diye size Bedir'de yardım etti. Öyleyse Allah'a takvalı davranın.
Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/ hulûl ettirilen üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun.
Eğer sabrederseniz ve takvalı davranırsanız, evet [sizi Rabbiniz destekler]. Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş/ eğiten/gönderilmiş beş bin melekle yardım eder.
Ve Allah, bunu [yardımı] size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Ve bu yardım, sırf, O [Allah], küfretmiş olan kimselerden bir kısmının kökünü kessin yahut onları perişan etsin de kaybeden kimseler olarak dönüp gitsinler diye Azîz ve Hakîm Allah katındandır. (Al-i Imran/121-126)

Hiç kuşkusuz,  Allah, birçok yerde ve Huneyn Günü size yardım etti. Hani çokluğunuz size güven vermişti de onun size bir faydası olmamış ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Sonra da arkası dönenler halinde kaçmıştınız.
Sonra Allah, elçisinin üzerine ve müminlerin üzerine huzurunu indirdi ve sizin görmediğiniz ordular indirdi. Küfreden kimseleri de azaba uğrattı.  Ve işte bu, o kâfirlerin cezasıdır.
Sonra, bunun [bütün bu olup bitenlerin] arkasından Allah, dilediği kimseye dönüş nasip eder. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Tevbe/25-27)

Hani siz Rabbinizden yardım diliyordunuz da O [Rabbiniz], “Şüphesiz Ben işte art arda bin melekle size yardım ediyorum” diye cevap vermişti.
Ve Allah bunu sırf size bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştı. Ve zafer ancak Allah katındandır. Şüphesiz Allah, Azîz’dir, Hakîm’dir.

O sırada size, yine katından bir güven olarak bir uyku sardırıyordu, sizi temizlemek, şeytanın pisliğini sizden gidermek, yüreklerinize kuvvet vermek ve ayaklarınızı sağlam durdurmak için gökten üzerinize yağmur indiriyordu.
İşte o anda Rabbin meleklere: “Şüphesiz Ben, sizinle beraberim, inanmış kimselere sebat verin. Ben, küfretmiş kimselerin yüreğine korku salacağım, hemen boyunların üstüne vurun, onlardan tüm parmak uçlarına [eklemlerine] da!” (Enfâl/9-12)

Bu bağlamda ayrıca Ali Imran/138-164. ayetlerden oluşan pasaj da okunmalıdır. H.Yılmaz

Lafzen, “onlar kendi içlerinde hiç düşünmezler mi?”Yani, Allah'ın ezelî ve ebedî olmasına karşılık bütün yaratılmışlar sınırlı bir ömre sahip olup değişmeye ve yok olmaya maruzdurlar. İllâ bi'l-hakk (lafzen, “ancak bir hakikat ile [veya hakikate göre]”) ifadesinin “[derunî] bir anlamdan yoksun olarak” şeklinde çevrilmesi konusunda bkz. 10:5'in ikinci cümlesi ile ilgili not 11. M.Esed                                                                                Bu, ahiret için başlıbaşına bir delildir. Bununla şöyle denilmek isteniyor: "Bu insanlar, değil dışarıdaki tezahürleri, sadece kendi nefisleri hakkında tefekkür etselerdi, kendi içlerinde, bu hayattan başka ikinci bir hayatın varolmasının zaruri olduğunu tespit edeceklerdi. İnsanı dünyadaki diğer yaratıklardan ayıran üç özgün özellik vardır.
1) Arz ve onun çevresindeki sayısız varlık ona boyun eğmiş ve insana onlardan yararlanmasını sağlayacak büyük güçler verilmiştir.
2) İnsan, kendisi için dilediği hayat tarzını seçmekte serbest bırakılmıştır. Dilediği gibi imanı veya küfrü, itaati veya isyanı, fazilet veya sapıklığı seçebilir. Doğru olsun, yanlış olsun, seçtiği her yolda ona, o yolu takip etmesi için yardım edilir. Seçilen yol Allah'a itaat veya O'na isyan olsun, insanın Allah'ın verdiği tüm kaynak ve araçları kullanıp tüketmesine izin verilmiştir.
3) İnsana, istek dışı veya istek dahili hareketleri birbirinden ayırd edebilmesine yarayan içgüdüsel bir ahlâkî duyum bahşedilmiştir. O, istek dahili hareketleri iyi veya kötü diye belirler ve içgüdüsel olarak iyi bir hareketin mükafatlandırılıp kötü bir hareketin cezalandırılması gerektiği kararına varır.
İnsanın kendi nefsinde bulunan bu üç özellik, insanın yaptıklarından hesaba çekileceği, kendisine verilen güçleri emrine sunulan dünya üzerinde nasıl tasarruf ettiğinin sorulacağı, kendisine verilen seçme hürriyeti sonucunda doğru mu, yoksa yanlış yolu mu seçtiğinin görüleceği, irade dahili yaptığı hareketleri hakkında hüküm verilip iyi davranışlarının mükafatlandırılacağı ve kötü davranışların cezalandırılacağı bir zamanın varolması gerektiği gerçeğine işaret eden özelliklerdir. Bu zaman, insanın hayat faaliyetleri sona erdiğinde ve amel defteri kapandığında gelecektir, daha önce değil. Ve bu an, sadece bir kişinin veya bir milletin değil, bütün insanlığın amel defterlerinin kapandığı bir zamanda olmalıdır. Çünkü bir insanın veya bir milletin geçip gitmesiyle, o insanın veya o milletin davranışlarının etkisi hemen sona ermemiştir. O kişinin bıraktığı etki de onun amel defterine yazılmalıdır. Bu etkilerin geçerli olduğu dönem gözönüne alınmaksızın, nasıl hesap kapatılıp ceza ve mükafatlar adaletle sahiplerine verilebilir? O halde insanın kendi nefsi de, dünyada insanın işgal ettiği konumun bu dünya hayatından başka, bir mahkemenin kurulacağı ve insanın yaptıklarının adilce yargılanıp her insanın amellerine göre ceza veya mükafat göreceği başka bir hayat daha olmasını gerekli kıldığına şehadet etmektedir.
6. Bu cümlede ahiretle ilgili iki delil daha yer almıştır. İnsan kâinatın düzenini iyice incelediğinde çok belirgin olan iki noktayı keşfedecektir. Birincisi; Kâinat hak ile yaratılmıştır. O bir çocuğun oyalanacağı ve yapılıp bozulmasının hiçbir anlamı olmayan bir oyuncak değildir. Tam aksine, her parçası kendisinin büyük bir hikmet sonucu yaratıldığına şehadet eder, onu oluşturan her bölüm bir kanuna tabidir ve ondaki herşeyin ardında bir gaye yer alır. İnsanın tüm sosyal ve ekonomik hayatı, tüm sanatlar ve bilimler, insanın yaptığı herşeyin eşyanın ardındaki konu ve amacı tespit etmesi ile mümkün olduğuna şehadet etmektedir. Eğer insan kuralsız ve amaçsız bir oyuncak dükkanına yerleştirilmiş bir kukla olsaydı, bilim, medeniyet ve sosyal hayat gibi şeyler olmazdı.
Şimdi bu dünyayı böyle hikmet ve düzen içinde yaratan, onun içine büyük zihnî ve fiziksel yeteneklere, güç ve yetkilere sahip, seçme ve davranış özgürlüğü, ahlâkî duygusu bulunan kendisine sınırsız dünya kaynaklarının emanet edildiği insan gibi bir yaratık yerleştiren o hikmet sahibi varlığın, insanı gayesiz ve amaçsız yaratmış olması mümkün müdür? İnsan, hem iyilik, hem kötülük, hem adalet, hem haksızlık yapacak, hem sevap, hem günah işleyecek ve sonunda toprak olacak da, onun iyi ve kötü amelleri hiçbir meyva vermeyecek mi? Yani insanın her davranışı, iyi veya kötü, hem kendi hayatını, hem kendisi gibi binlerce insanın hayatını, hem de dünyanın sayılamayacak denli çok varlığın hayatını etkilediği halde, onun amel defteri öldükten sonra bir daha hesap yazılmamak üzere kapatılacak mı?
Kâinatın düzeninde, iyi bir gözlem sonucunda farkedilen diğer gerçek ise, bu düzende hiçbir şeyin ölümsüz olmayışıdır. Herşeyin ölümünü ve yaşam süresini belirleyen bir eceli vardır. Aynı şey kâinatın kendisi için de geçerlidir. Burada işleyen bütün güçler sınırlıdır. Bunlar sadece belirli süreler için vardır, zaman içinde yok olmaya mahkumdurlar ve bu düzen mutlaka bir gün sona ermek zorundadır. Dünyanın ezelî ve ebedî olduğunu söyleyen eski filozof ve bilim adamlarının, bu görüşleri, sadece bilgisizliğe dayanmaktadır. Fakat modern bilim, yüzyıllardan beri ateistlerle Allah'a inananlar arasında, dünyanın ebedî mi, geçici mi olduğu konusunda süre gelen tartışmada reyini, Allah'a inananlar tarafına vermiştir. O zaman ateistlerin, hiçbir dayanağı kalmamıştır. Onlar şimdi mantık ve bilgiye dayandıklarını söyleyerek dünyanın ezelden beri varolduğunu, sonsuza dek varolacağını ve tekrar dirilişin vuku bulmayacağını iddia etmektedirler. Eski materyalist inanç, maddenin yok olamayacağı, sadece şeklinin değişebileceği, fakat her değişiklikten sonra, miktarında azalma veya artma olmaksızın maddenin yine madde olarak kalacağı fikrine dayanıyordu. Bu nedenle maddî dünyanın ne başlangıcı ne de sonunun olmadığı kabul ediliyordu. Fakat şimdi atom enerjisinin keşfi, tüm materyalist felsefeyi kökünden sarstı. Enerjinin maddeye, maddenin de enerjiye dönüştüğü ve ne şeklin, ne de görünüşün sürekli aynı kalmadığı açığa çıkmış oldu. Termodinamiğin İkinci Kanunu, bu dünyanın ezelden beri varolmadığını ve sonsuza dek de varolmaya devam edemeyeceğini ispatlamış bulunmaktadır. Evren zaman içinde bir anda meydana gelmiştir ve yine bir zaman gelecek, yok olacaktır. O halde artık, bilimsel olarak ahireti inkâr etmek mümkün değildir. Tabii ki, bilimin teslim olduğu yerde, felsefe de fazla direnemeyecektir.
7. "İnsanların çoğu ......... inkâr ederler." Yani öldükten sonra Rablerinin huzurlarına çıkacaklarına inanmazlar. Mevdudi

Lafzen, “daha çok”. Bu ifade, aynı zamanda, “orada kalabalık bir nüfus oluşturdular” (yahut “kalabalık şekilde yerleştiler”) şeklinde çevrilebilir.M.Esed                                                                                                                   Bu, ahiretle ilgili tarihsel bir delildir. Şu anlama gelir: "Ahireti dünyada sadece birkaç insan inkâr etmemiştir. Bilakis insanlık tarihinde birçok insan bu inkâra ortak olmuştur.
Hatta ahireti tamamen reddeden, ondan tamamen gafil bir şekilde yaşayan veya öldükten sonrası ile ilgili ahireti anlamsız kılacak inançlar icad eden milletler, topluluklar yaşamıştır. Tarihte yaşanan bu deneyimler, her ne şekilde inkâr edilirse edilsin, ahirete inanmayan toplumların kaçınılmaz bir şekilde ahlâksızlaştığını, sorumsuzca yaşadıklarını, tüm zulüm ve günah sınırlarını aştıklarını ve nihayet bu nedenle milletlerin birbiri ardınca helak olduğunu göstermektedir. İnsan topluluklarının birbiri ardınca yaşadıkları bu binlerce yıllık insanlık tarihi, ahiretin hak olduğu ve onu inkâr etmenin insanlığı helâke götürdüğünü göstermiyor mu? İnsanlar, eskiden beri yukarıdan bırakılan her eşyanın yere düştüğünü gördükleri için yer çekimi kanununa inanmışlardı. Yine insanlar, zehir içen kişinin öldüğünü gözledikleri için onu zehir olarak algılamışlardır. Aynı şekilde, ahireti inkâr etmek, her zaman insanların ahlâkının bozulması ile sonuçlanmışsa bu tecrübe ahiretin bir gerçek olduğunu ve insanın ondan gafil yaşamasının tehlikeli olduğunu öğreten yeterli bir ibret dersi değil midir?
 "Esarûlarda" ifadesi hem ekin ekmek için toprağı sürmek, hem de kanal, yeraltı su kanalları, madenler vs. için toprağı kazmak anlamlarına gelebilir.
Bu, bir milletin sadece maddi gelişmesinin onun doğru yolda olduğunun işareti olduğunu iddia eden görüşe bir cevap niteliğindedir. Bu görüşte olanlar şöyle derler: "Allah, dünyadaki nimetlerin çoğundan yararlanan, yeryüzünde büyük eserler yapan ve büyük medeniyetler yaratan insanları nasıl cehennemin yakıtı yapar?" Kur'an bu fikre şöyle itiraz eder: "Böyle küçük eserler daha önceki milletler tarafından da yapıldı, hem de daha büyük ölçülerde. Bu milletlerin medeniyetleri ve "büyük eserleri" ile birlikte yok olduklarını görmediniz mi? Doğru inanç ve ahlâktan yoksun olan bir topluluğa, bu dünyada maddi gelişmesini gözönünde bulundurmaksızın böyle davranan ilâhî kanunun, aynı şekilde ahirette de böyle davranıp onları cehennemin yakıtı yapmamasının hiçbir nedeni yoktur."
Yani, "onlar, kendilerinin gerçek peygamber olduğuna herkesi ikna edebilecek işaret ve mucizelerle gelmişlerdir." Bu bağlamda peygamberlerin gelişinden bahsedilmesi şu anlama gelir: "Bir taraftan insanın kendi nefsinde, çevresindeki kâinatta ve insanlık tarihinin akışında ibret ve deliler vardır, diğer taraftan birbiri ardınca, kendilerinin gerçek peygamber olduklarına dair apaçık deliller getiren ve insanları ahiretin mutlaka geleceği konusunda uyaran peygamberler gelmiştir."
Yani, bu toplulukları yakalayan azabın sebebi Allah'ın onlara zulmetmesi değil, onların kendi kendilerine zulmetmeleridir. Kendi kendisini dürüstçe düşünmeyen, başkalarını dinleyerek de doğru yola uymayan kimse (veya kimseler), helâke uğrarsa, bu kötülüğünden kendisi sorumludur.
Bu yüzden Allah suçlanamaz; çünkü Allah sadece peygamberleri ve kitapları aracılığıyla insanlara gerçek bilgiyi ulaştırmakla kalmamış, aynı zamanda insana hemen bu peygamberler ve kitaplar aracılığıyla indirilen bilginin güvenilirliğine hükmedebileceği aklî güç ve yetiler ihsan etmiştir. Eğer Allah insanı bu hidayetten ve bu kaynaklardan yoksun bırakmış olsaydı ve ona yanlış yola sapmasının sonuçlarına katlanmak sorumluluğunu vermemiş olsaydı, tabii ki o zaman Allah, adaletsizlik ve zulüm ile suçlanabilirdi." Mevdudi                                                                                              Bu ayetlerde Rabbimiz, insanlardan ve özellikle de yalanlayıcı kesimden Kendisini tanımalarını istemekte; bunun için de onları yerde ve göklerde kurduğu düzeni araştırmaya, evrenin geçici olmak gerçeği ile yaratıldığını tespite ve geçmişte çok güçlü olmalarına rağmen inkârcılıkları yüzünden perişanlığa düşmüş, mahvolmuş toplulukları araştırmaya, sonra da düşünmeye davet etmektedir. Onlar bizzat kendilerine etmişlerdir, azap edilmelerinin nedeni kendi elleriyle yaptıklarıdır.
Burada konu edilen geçmiş kavimler Âd ve Semûd kavimleridir. Daha evvel birçok kez açıkladığımız gibi, Resulullah’ın çağdaşı olan Araplar bu kavimlerin geriye bıraktıkları kalıntıları görü­yor, bir yere gittiklerinde o ülkelerin topraklarından geçiyorlardı.
Ancak araştırılması gerektiği mesajı verilen eski toplumlar sadece o günün Arap toplumunun bildiği bu kavimler ile sınırlı değildir. Dünyanın dört bir tarafındaki geçmiş uygarlıkların tümü incelenip hepsinden ders çıkarılmalıdır.
8. ayette “Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi ki, Allah, göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır?”  denilerek evrenin kaderinin “sona ermek” olduğunun herkesçe bilinebilecek bir olgu olduğuna işaret edilmektedir. Bu husus birçok ayette vurgulanmıştır:

O [Allah], gökleri ve yeryüzünü hak ile yarattı. O, onların ortak koştukları şeylerden yücedir. (Nahl/3)

Peki siz, Bizim sizi sadece boş yere yarattığımızı ve şüphesiz sizin yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? (Mü’minun/115)

Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Şüphesiz bunda, iman edenler için kesinlikle bir ayet vardır. (Ankebut/44)

Eğer o ikisinde [yer ile gökte] Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de kesinlikle kargaşa içinde olurdu [düzenleri bozulurdu]. O halde Arş'ın Rabbi olan Allah, onların nitelemekte oldukları şeylerden münezzehtir. (Enbiya/22)

9. ayette konu edilen “tarihten ve arkeolojik kalıntılardan, ören yerlerinden ibret alma” konusu Kur’an’da sıkça vurgu yapılan bir konudur:

Görmediler mi ki Biz, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları kendilerine verdiğimiz, gökyüzünü üzerlerine bereketlerle gönderip altlarında ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk ettik ve onların sonrasından başka bir nesil oluşturduk. (En’am/6)

Ve yeryüzünde gezip de bir bakmadılar mı, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Hâlbuki onlar, kuvvetçe kendilerinden daha çetin idiler. Göklerde ve yeryüzünde Allah’ı aciz bırakan hiçbir şey yoktur. Kesinlikle O, en iyi bilendir, en güçlü olandır. (Fatır/44)

Daha yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş bir bakmazlar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetin idiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerine fayda vermedi. (Mü’min/82)

Bunlardan başka Al-i Imran/137, En’am/11, Yusuf/109, Nahl/36, Hacc/46, Ankebut/20, Rum/42, Mü’min/21 ve Muhammed/10’a da bakılmalıdır.   H.Yılmaz

İnkârcıların açıkça tehdit edildiği bu ayette, Allah’ın ayetlerini yalanlayarak onlarla alay edenlerin, işledikleri kötülüklerine karşılık ahiretteki akıbetlerinin “en kötü” olacağı bildirilmektedir.
Ayette kötülüğün karşılığı الشوأىes-Süa [en kötü]” diye nitelenmiştir. Ayetteki “en kötü” ifadesiyle kastedilen, cehennem ateşidir. “Kötülük eden kimseler” ise şirk koşanlar, inkârda bulunanlardır. Zira ayetin devamında “Onlar alay da ediyorlardı” denilmiştir. Allah’ın ayetleriyle onlardan başkası alay etmez. İnandığını iddia edip de alay eden kişi de aslında inkârcıdır.
İyiliğin karşılığı ise  “ الحسنىel-husna [en güzel olan]”  olarak nitelenmişti:

Göklerde ne var, yerde ne varsa Allah'ındır; yaptıklarıyla kötülük sergileyenleri cezalandırması, güzel davranıp güzel düşünenleri de güzellikle ödüllendirmesi için. (Necm/31)

O dedi ki: “Kim zalimlik ederse muhakkak ona azap edeceğiz; Sonra Rabbine geri döndürülecek, sonra O da onu görülmemiş bir azapla azaplandırır. Amma her kim de iman eder ve salihi işlerse artık buna da en güzel karşılık vardır. Ve Biz onun için emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.” (Kehf/87, 88)

Güzellik yapan kişiler için daha güzeli ve fazlası vardır. Yüzlerine kara bulaşmaz, zillet de. İşte bunlar cennet ashabıdırlar. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar. (Yunus/26) H.Yılmaz

Gerçi bu ifade bir iddia taşımaktadır, ama aslında başka bir iddianın temelini de teşkil etmektedir. Sağduyu, yaratmayı başlatan varlığın, aynı yaratmayı daha kolay bir şekilde tekrarlayabileceğine şehadet etmektedir. Herşeyden önce, varedilen bir varlık ile yaratmaya başlandığı bir gerçektir ve kafirler, müşrikler bile bu yaratmayı yapanın sadece Allah olduğunu kabul ederler. Böyle düşünen kimselerin yaratmayı başlatan Allah'ın onu tekrar edemeyeceğini varsaymaları çok saçmadır." Mevdudi

Allah’tır önce yaratan. Allah’tır varlıkları yaratan. Allah’tır yaratmayı başlatan sonra da onu iade eden. Yaratan da Odur, öldüren de. Öldüren de Odur, sonra öldürdüğünü tekrar diriltip iade edecek de Odur. Sonra kendisine dönülecek ve hesap verilecek olan da Allah’tır. Yaratmayı ilk defa başlatan, sizleri ilk defa yaratan Allah hiç ikinci defa yaratmaya, tekrar diriltmeye güç yetiremez mi? İlk yaratıcınızın Allah olduğunu biliyor, kabul ediyor da aynı Allah’ın sizi ikinci defa yaratmasını reddetmeye mi çalışıyorsunuz?

Yâni sizi ve diğer varlıkları yoktan var eden Allah olsun, sizi öldürecek ve diriltecek olan Allah olsun, yaşadığınız bu hayatın hesabını sormak üzere sizi huzurunda toplayacak olan Allah olsun ve şu anda hepimiz Onun huzuruna doğru gidelim, sonra da tutup bu Allah’a kulluktan kaçıp başkalarına kulluğu koşalım. Ondan başka Rabler, İlâhlar, tanrılar bulalım. Olacak şey mi bu? Kimin yetkisi var Allah’tan başka bu dünyada? Allah’ın istediği bir hayat programından başka bir hayat tarzı kabul edilir mi? Allah’tan başkalarının, yaratıcı, öldürücü, diriltici olmayanların ne hakları, ne yetkileri var bu dünya üzerinde? Bizim ne hakkımız var onların yasalarını uygulayarak onlara kulluk etmeye? Basiretül Kuran

"Saat": Allah'a dönüş ve O'nun huzuruna çıkış saati.
Metindeki "İblâs" kelimesi, ani bir şok ve üzüntü sonucu dilin tutulması, kendisinin ümitsiz bir vaziyette olduğunu anlayan kişinin şaşkınlaşması ve hiç bir yardım ve destek bulamayan kişinin donakalması anlamlarına gelir. Bu kelime bir suçlu için kullanıldığında ise, suçüstü yakalanan, ne bir kaçış yolu bulabilen, ne de kendisini savunmak için mazeret öne sürüp kurtulmayı umabilen, bu nedenle de üzgün, ümitsiz ve donakalmış bir vaziyette olan bir kişiyi tanımlar.
Burada "suçlular" ile sadece cinayet işleyen, hırsızlık ve soygunculuk yapan kimselerin değil, Allah'a isyan eden, peygamberin getirdiği hidayeti inkâr eden, ahireti kabul etmeyen veya ahiretten gafil bir şekilde yaşayan, dünyada iken Allah'tan başkalarına veya kendi nefislerine tapan herkesin kastedildiğini, bu temel sapıklıkların yanısıra, genelde suç kabul edilen şeyleri yapıp yapmaması gözönüne alınmaksızın böyle yapan herkesin suçlu sayıldığına dikkat edilmelidir.
Bunun yanısıra Allah'a, Rasûlü'ne (s.a.) ve ahirete inandığı halde bile bile Allah'a isyan eden ve sonuna dek isyankâr tutumlarında ısrarlı olanlar da "suçlular"ın içinde sayılacaklardır. Bu insanlar, beklentilerinin tam aksine birdenbire ahiret günü diriltildiklerinde ve dünyada iken inkâr ettikleri veya bilmezlikten geldikleri ikinci bir hayatla karşı karşıya kaldıklarında "Yublisulmücrimûn" sözlerinde ifade edildiği gibi şaşkınlıktan donakalacaklar ve dilleri tutulacaktır.Mevdudi

"Ortaklar" (Şurekâ), üç tür varlığı ihtiva eder:
(1) Putperestlerin her çağda ilâhî özellikler atfettikleri ve tanrı kabul edip taptıkları melekler, peygamberler, azizler, şehitler ve salih insanlar. Kıyamet gününde bunlar kendilerine tapanlara şöyle diyeceklerdir: "Siz her ne yaptınızsa, bizim rızamız olmadan, hatta bizim rehberliğimiz ve öğretilerimiz hilafına yaptınız. Bu nedenle bizim sizinle hiçbir ilgimiz yok. Sizin için, her şeye gücü yeten Allah katında şefaatçi olacağımız gibi bir ümide kapılmayın."
(2) Ay, güneş, gezegenler, ağaçlar, taşlar, hayvanlar gibi cansız veya şuursuz varlıklar. Putperestler onlara ilâh diye tapmışlar ve onlara yalvarmışlardır, fakat bu zavallı varlıkların, Allah'ın halifesinin (İnsanın) kendilerine bu kadar huşu ve iştiyakla taptığından haberleri yoktur. Tabii ki varlıklardan hiçbiri de, ortak koşan kişinin yardımına koşup ona şefaatçi olamayacaktır.
(3) Şeytan, dini liderler, zalimler, despotlar gibi ya insanları kandırıp saptırarak, ya da baskı yoluyla Allah'ın kullarını kendilerine ibadete zorlayan baş suçlular. Bu tür varlıkların kendileri de ahirette büyük sorun içinde olacaklardır. Değil başkaları için şefaatçi olmak, Allah'ın huzurunda kendilerine tapanların bu suçtan bizzat sorumlu olduklarını ve onların sapıklıkları yüzünden sorumluluk yüklenmemeleri gerektiğini ispatlamaya çalışacaklardır. O halde orada müşrikler hiçbir yerden şefaat bulamayacaklardır.
Yani, "Putperestler de bizzat onların Allah'a ortak koşmalarının hata olduğunu kabul edeceklerdir. Onlardan hiçbirinin ilahlıkta gerçek bir payı olmadığının farkına varacaklardır. Bu nedenle ahirette, dünyada iken ısrarla üzerinde durdukları "şirk"i sahiplenmeyeceklerdir." Mevdudi 

Bu ayetlerde Rabbimiz kendisini tanıtmakta ve yarattıklarının kendisinden kaçamayacaklarını, mutlaka sorgulanacaklarını bildirirken, aynı zamanda da bu gün mağrurlanan müşriklerin o gün ümitlerini keseceklerini; güvendikleri sözde şefaatçilerin [Allah’a ortak tanıdıkları kişi ve nesnelerin] de ortalarda bulunmayacağını bildirmektedir.
Ayette geçen “ortak koştuklarından” şeklindeki ifadeden, geçmişten günümüze şirk unsuru olarak kullanılan her türlü şirk malzemesi; melekler, peygamberler, azizler, şehitler ve salih insanlar, Ay, güneş, gezegenler, ağaçlar, taşlar, hayvanlar gibi cansız veya şuursuz varlıklar; ya da şeytan, dini liderler, zalimler, despotlar gibi insanları kandırıp saptırarak veya baskı yaparak Allah'ın kullarını kendilerine ibadete zorlayan tağutlar anlaşılabilir.
Bunların ahiret günü hiçbir işe yaramayacağı Kur’an’da yüzlerce kez ifade edilmiştir: 

Ve ant olsun ki, siz, sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız / teker teker Bize geldiniz ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bıraktınız. Ve içinizde kendilerinin ortaklar olduğuna inandığınız şefaatçilerinizi sizinle beraber görmüyoruz. Ant olsun aranızda kesilme olmuş ve yanlış inandığınız şeyler kaybolmuştur. (En’am/94)                                                                        

Ve hepsini toplayacağımız, sonra da o şirk koşanlar için “Yerlerinize! Siz ve ortaklarınız!” diyeceğimiz gün, artık aralarını iyice açtık [açacağız] ve onların ortakları, “Siz sadece bize tapmıyordunuz ki! Şimdi bizim aramızda ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Biz sizin ibadetinizden kesinlikle gafildik [duyarsızdık]” dediler [diyecekler]. (Yunus/28, 29) 

İşte onlar, yeryüzünde âciz bırakanlar değillerdir. Kendilerinin Allah’ın astlarından veliyleri [koruyan, yol gösteren, yardım edenleri] yoktur.  Onlar için azap kat kat artırılır. Onlar [vahyi] işitmeye tahammül edemiyorlardı ve de görmüyorlardı.
İşte onlar kendilerine zarar vermiş olan kimselerdir. O uydurdukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp kaybolmuşlardır. (Hud/20, 21)

Ve o,  ortak koşan kimseler, ortak koştukları şeyleri gördükleri zaman: "Rabbimiz! İşte bunlar, Senin astlarından bizim kendilerine yakardığımız ortaklarımız olan kimselerdir" dediler. Onlar [Koştukları ortaklar] da hemen onlara; "Şüphesiz siz kesinlikle yalancılarsınız" diye söz attılar.

Ve onlar, o gün, Allah'a teslimiyeti koydular. Uydurmuş oldukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp gitti. (Nahl/86, 87) 

Ve onlar, kendileri için bir izzet [güç, şan, şeref] olsun diye, Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler.
Hayır... Hayır... [Onların zannettikleri gibi değil]... Onlar [edindikleri ilâhlar] onların ibadetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır. (Meryem/81, 82) 

Ve o gün O [Rabbin], onları ve onların Allah’ın astlarından taptıkları şeyleri toplar da, “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi o yolu kaybettiler?” der.

Onlar dediler ki: “Tespih ederiz Seni, Senin astlarından veliyler edinmek bize yaraşmaz. Ama Sen onları ve atalarını öylesine nimetlendirdin ki, Zikr’i [Öğüt’ü] terk ettiler ve helâke giden bir topluluk oldular.” (Furkan/17, 18)

 Allah’ın âyetleri üzerinde tartışanları görmedin mi? Nasıl da döndürülüyor­lar? Kitabı ve elçilerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlar elbette ileride,  boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülüp, sonra ateşte yakılırlarken bileceklerdir. Sonra onlara: “Allah’ın astlarından ortaklar koştuğunuz şeyler nerededir?” denir. Onlar: “Bizden kaybolup gittiler; aslında; biz zaten önceleri hiç bir şeye yakarmıyorduk” der­ler. İşte Allah inkârcıları böyle saptırır: “İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Orada sürekli kalmak üzere cehennem kapılarına girin!”  -İşte, büyüklenenlerin durağı ne de kötüdür!- (Mü’min/73, 74)

O saatin bilgisi sadece O’na [Allah’a] bırakılır. Onun bilgisi dışında hiçbir meyve kabuğundan çıkmaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve bırakmaz [doğurmaz, düşük yapmaz]. Ve O [Allah], onlara: “Benim ortaklarım nerede?" diye seslendiği gün, onlar: “Bizden hiçbir şahit olmadığını Sana arz ederiz” derler.Önceden tapmakta oldukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp kayboldu. Onlar kendileri için kaçacak bir yer olmadığını da iyice anladılar. (Fussılet/47, 48) H.Yılmaz

Dünyada iken, ırk, ülke, dil, soy, kabile, ekonomik ve sosyal çıkarlara dayalı olarak oluşturulan grup ve topluluklar tamamen çözülecek ve gerçek iman, ahlâk ve karaktere dayalı olarak yeniden gruplandırılacaktır. Bir tarafta inanan ve salih amel işleyen insanlar, diğer milletlerden tamamen ayrılacak, bir grup haline getirilecek, diğer taraftan da dünyada iken her tür yanlış fikri benimseyen ve her çeşit suçu işleyenler, insan toplulukları içinde sınıflandırılıp değişik gruplara yerleştirileceklerdir. Başka bir deyişle, İslâm'ın dünyada iken ayrılık ve birliğin temeli kabul ettiği, cahiliyeye tapanların ise inkâr ettiği şey, ahirette ayrılık ve birliğin temelini oluşturacaktır. İslâm, insanları birleştiren ve birbirinden ayıran gerçek niteliğin iman ve ahlâk olduğunu söyler. İlâhî hidayete inananlar ve hayat tarzlarını buna dayalı olarak inşa edenler, hangi ırk, hangi ülke veya hangi bölgeye mensup olurlarsa olsunlar, bir tek ümmettirler. İlâhî hidayete tabi olanlarla olmayanlar bu millete dahil olamazlar. Onlar ne dünyada ortak bir hayat çizgisinde yürüyebilirler, ne de ahirette aynı akibeti paylaşırlar. Dünya hayatından ahirete dek onlar ayrı yollarda ve ayrı kaderlerde seyredeceklerdir. Bunun tam tersine bâtıla tapanlar her çağda olduğu gibi şimdi de, insanların ırk, ülke ve dillere göre gruplandırılması ve sınıflandırılması gerektiğini savunmaktadırlar. Ortak bir ırk, dil ve ülkeye mensup insanlar, din ve inançlarına bakılmaksızın ayrı bir millet ve başka benzer uluslarla ortak bir cephe oluşturmalıdır. Ve bu ulus, tevhide inananları, müşrik ve ateistleri aynı kanunlara tabi tutan bir düzene sahip olmalıdır. Ebu Cehil, Ebu Leheb ve Kureyş'in diğer ileri gelenlerinin görüşü de buydu. İşte bu nedenle onlar Hz. Muhammed'i (s.a) millet içinde ayrılık çıkarmak ile suçluyorlardı. İşte bu nedenle Kur'an, yanlış temeller üzerine kurulan grup ve ulusların mutlaka bir gün dağıtılacağı ve ardından İslâm'ın bu dünyada iken yapmayı amaçladığı gibi insanların, inançlar, ahlâk, hayat felsefesi ve karaktere dayanan bir gruplandırmaya tabi tutulacağı konusunda uyarıda bulunmaktadır. Ortak bir akibeti paylaşmayan insanlar belirli bir hayat tarzını da paylaşmazlar.(Mevdudi)

Bu ayetlerde, kaçışı mümkün olmayan o günde inananlar ile inanmayanların akıbetlerinin neler olduğu kısaca tasvir edilmiştir. O gün insanlar “inananlar” ve “küfredenler” olarak iki guruba ayrılırlar. İnanmış ve salihatı işlemiş olan grup cennette mutlu olarak yaşayacak; küfreden, ahireti ve Allah’ın ayetlerini yanlayan grup ise azap içinde bulundurulacaktır. Bu gerçek Kur’an’da defalarca hatırlatılmıştır:

Ve sizler üç eş [sınıf] olduğunuz zaman.
İşte sağın ashabı; sağın ashabı nedir?
Ve solun ashabı; solun ashabı nedir?
Öne geçenler de, öne geçenlerdir.
İşte onlar [öne geçenler], yaklaştırılanlardır.
İşte onlar [öne geçenler], Naim cennetlerindedirler.
Bir topluluk [çoğu] evvelkilerdendir, çok azı da sonrakilerdendir. (Vakıa/7-10)

Ve ey günahkârlar! Bugün [şimdi] siz hadi ayrılın!
Ben; “Ey âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin, kesinlikle o size apaçık bir düşmandır ve Bana kulluk edin, işte bu dosdoğru yoldur ve ant olsun ki o [şeytan] sizden birçok nesilleri saptırdı” diye size ahd vermedim mi? Hâlâ aklını kullananlar değil miydiniz?
İşte bu, sizin vaat olunmuş olduğunuz cehennemdir.
İnkâr edip durduğunuz şeyler nedeniyle hadi bugün [şu an] yaslanın ona! (Ya Sin/59-64)

Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah’ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. Sonra da onları Cahim’in [cehennemin] yoluna kılavuzlayın. (Saffat/22, 23)

Ve her ümmeti, diz çökmüş görürsün. Her ümmet, kendi kitabına çağırılır:   “Bugün, yapmış olduğunuz amellerin karşılığı size verilecektir. İşte bu, yüzünüze karşı hakkı konuşan kitabınızdır. Şüphesiz Biz,  sizin yaptıklarınızı yazdırıyorduk.” (Casiye/28)

Ve hepsini toplayacağımız, sonra da o şirk koşanlar için “Yerlerinize! Siz ve ortaklarınız!” diyeceğimiz gün, artık aralarını iyice açtık [açacağız] ve onların ortakları, “Siz sadece bize tapmıyordunuz ki! Şimdi bizim aramızda ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Biz sizin ibadetinizden kesinlikle gafildik [duyarsızdık]” dediler [diyecekler]. (Yunus/28)

Ve inkâr etmiş olanlar bölük bölük cehenneme sevk olundu [olunacak]. Nihayet oraya vardıklarında kapıları açıldı [açılacak]. Ve onun bekçileri onlara: “İçinizden size Rabbinizin ayetlerini okuyan, bu gününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?” dediler [diyecekler]. Onlar: “Evet geldi” dediler [diyecekler]. -Velâkin kâfirler üzerine azap kelimesi hak oldu.-
“Sürekli olarak içinde kalmak üzere girin cehennemin kapılarından”   denildi.  -Büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!-
Rablerine karşı takvalı olanlar da cennete bölük bölük sevk edildi. Nihayet oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara: "Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!” dediği zaman “Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!" dediler [denilecek].
Onlar da: "Bize vaadini doğru çıkaran ve bizi bu arza vâris kılan ve cennette bizi istediğimiz yerde konup göçürten o Allah’a hamdolsun” dediler. -İşte, çalışanların ödülü ne güzeldir!- (Zümer/71-74)

Şu ikisi, Rableri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır. Artık küfretmiş kimseler; kendileri için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. Bununla karınlarındaki şeyler ve derileri eritilir. Ve onlar için demirden topuzlar vardır. Gamdan dolayı, oradan ne zaman çıkmak isteseler, oraya geri çevrilirler. Ve, “Yakıcı azabı tadın!” (Hacc/19- 22)

Şüphesiz ki günahkârlar cehennem azabında süreklidirler. Kendilerinden hafifletilmeyecektir. Onlar, orada da ümitsizlerdir. Ve Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar, zalim kimselerin ta kendileri idiler. (Zuhruf/75) H.Yılmaz

Burada "öyle ise" ifadesi şu anlama gelir: "İman edip, salih ameller işlemenin iyi sonuçlarını ve küfredip hakkı inkâr etmenin kötü sonuçlarını öğrendiğimize göre, artık şöyle bir davranış içinde olmamız gerekir." Şöyle de denebilir: "Ahireti imkânsız kabul eden putperest ve kâfirler, aslında Allah'ın aciz olduğunu söylemek istiyorlar. Bu nedenle siz onların aksine Allah'ı tesbih edip, yüceltmeyi ve O'nun acizlikten uzak olduğunu ilân etmelisiniz." Bu emir Hz. Peygamber'i (s.a) onun vasıtasıyla da tüm müslümanları muhatab almaktadır.
"Allah'ı tesbih etmek": Allah'ın, müşriklerin şirkleri ve ahireti inkârları sebebiyle O'na atfettikleri zayıflıklardan hata ve kusurlardan uzak ve yüce olduğunu söylemektir. Bu ifadenin ve tesbihin en güzel şekli ise namazdır. İşte bu nedenle İbn Abbas, Mücahid, Katâde, İbn Zeyd ve diğer müfessirler burada "tesbih" ile namazın kastedildiğini söylemişlerdir. Bu yorumu ayetin kendisi de desteklemektedir. Ayet, Allah'ı tesbih etmek için belirli vakitler bildirmektedir. Eğer burada sadece, Allah'ın her tür eksiklik ve zayıflıktan uzak olduğuna inanmak kastedilmiş olsaydı, bu, sabah, akşam, öğle gibi vakitlerle sınırlanmazdı; çünkü bir müsülüman her zaman bu inancı taşır. Aynı şekilde eğer Allah'ı, söz ile tesbih edip, yüceltmek kastedilmiş olsaydı, yine vakit belirlenmesi anlamsız olurdu; çünkü bir müslüman her zaman Allah'ın yüceliğini ifade edip O'nu tesbih etmelidir. O halde zamanlarla sınırlanmış böyle bir tesbih emri, belirli, uygulamalı bir şekle, yani namaza işaret etmektedir Mevdudi

Taberi bu âyet-i kerimeleri şu şekilde izah etmektedir: "Ey insanlar, Al­lahı teshih edin. Yani namaz kılın. Akşamleyin akşam namazını, sabahleyin sa­bah namazını kılın. Göklerde ve yerde bulunan bütün varlıkların hamdi Allaha mahsustur. Gündüzün son bölümünde de Allahı teşbih edin, yani ikindi namazı­nı kılın. Öğle vakti girdiğinde de öğle namazını kılın. Nâfı b. el-Ezrak, Abdullah b. Abas'tan, Allah tealanın kitabı oîan Kur'an-ı kerimde namazın beş vaktinin zikredilip zikredilmediğini zormuş Abdullah b. Abbas da: "Evet, zikredilmiştir." demiş ve bu iki âyeti okumuştur. Abdullah b. Abbas, bu âyetlerden sonra da şu âyeti okumuştur:"... Sabah namazından önce, öğle sıcağında elbiselerinizi çıkardığınız zaman ve yatsı namazından sonra.. [1][17]Ebu İyad ise Abdullah b. Abbas'ın şunu söylediğini rivayet etmektedir: "Şu iki âyet, namazın vakitlerini kapsamaktadır. "Akşama girerken Allahı ten­zih edin..." ifadesi, akşam ve yatsı vaktim gösterir. "Sabaha ererken de Allahı tenzih edin." ifadesi sabah vaktini, "Günün sonunda Allahı tenzih edin." ifadesi ikindi vaktini. "Öğle vakti girince de Allahı tenzih edin." ifadesi ise öğle vaktini gösterir."Mücahid, Kâtade ve îbn-i Zeyd bu zikredilen vakitlerde Allahı tenzih et­mekten maksadın, bu vakitlerde namaz kılmak olduğunu söylemişlerdir Taberi


 Yani, “Allah'ı bütün vakitlerde anın”. Bu genel mahiyetteki öğüt dışında ayette zikredilen belli saatler, bir Müslümana günde beş kez farz kılınan namaz vakitlerini göstermektedir. “Akşam vakti”, hem güneşin batımından sonraki (mağrib), hem de gecenin başlangıcındaki (‘işâ’) namazlara işaret eder. M.Esed 

 Abdullah ibn Abbâs'a göre Bu âyet, beş vakit namazı içinde toplamıştır: "Akşama girerken" ta'bîri, akşam ve yatsı namazlarına; "sabaha ererken" ta'bîri, sabah namazına; "Œşiyyen, yani gündüzün sonu" ta'bîri ikindi namazına; "öğleye erdiğiniz zaman" ta'bîri de öğle namazına işârettir. Hz. peygamber: "Kim kendisine tam ölçekle sevâb verilmesini isterse fesubhânellahi hîne tumsûne ve hîne tusbihûn ve lehû'l-hamdu fî's-semâvâti ve'l-ardı ve 'aşiyyen ve hîne tuzhirûn desin!" buyurmuştur (Envâru't-Tenzîl).S.Ateş 

 Bu ayet açıkça "Fecr" (sabah), "Mağrib" (akşam), "Asr" (ikindi) ve "Zuhr" (öğle) namazlarının vakitlerine işaret etmektedir. Bunların yanısıra Kur'an'da namaz vakitlerine işaret eden ayetler şöyledir: "Güneşin zevalinden, gecenin karanlığına dek namaz kıl ve sabahleyin de Kur'an okumaya özen göster." (İsra: 78)

"Gündüzün iki tarafında ve gecenin bir kısmında namaz kıl." (Hud: 114)
"Güneşin doğmasından ve batmasından evvel Rabbini hamd ile tesbih et. Gecenin bir kısım vakitlerinde ve gündüzün uçlarında da O'nu tesbih et." (Ta Ha, 130)
Bu ayetlerden ilki, namaz vakitlerinin güneşin zevalinden gecenin karanlığına ('İşa') kadar olduğunu söyler ki, bundan sonra sabah (Fecr) namazının vakti girer. İkinci ayette "gündüzün iki tarafı", sabah (Fecr) ve akşam (Mağrib) namazlarının vaktini "gecenin bir kısmı" da yatsı ('İşa') namazının vaktini ifade eder. Üçüncü ayette "güneşin doğmasından önce" sabah (Fecr) namazını, "batmasından önce" de ikindi (Asr) namazının vaktini, "gecenin bir kısım vakitlerinde" ifadesi hem akşam (Mağrib), hem de yatsı ('İşa') namazlarının vakitlerini ima eder. Gündüzün uçları ise şunlardır: Sabah güneşin zevali ve akşam. O halde Kur'an değişik yerlerde beş vakit namazın kılınacağı zamanlara işaret etmiştir. Fakat hiç kimse Kuran'ı tebliğ edici olarak tayin edilen Hz. Peygamber'in (s.a) sözü ve amelî açıklamaları olmaksızın sadece bu ayetleri okuyarak namaz vakitlerini tayin edemez.
Şimdi burada biraz duralım ve "Hadis"i inkâr edenlerin içinde bulundukları durumu bir düşünelim. Onlar "namaz kılmak"la alay ederler ve bugün müslümanların kıldığı namazın, Kur'an'da tayin edilen şeyle hiçbir ilgisi olmadığını söylerler. Kur'an'daki salat'ı ikame etmekle ilgili emirlerin namaz kılmayı değil, "Nizam-ı Rububiyet"i (Allah'ın kanunlarına göre kurulan düzeni) ikame etmeyi kasdettiğini iddia ederler. Onlara şöyle sorun: "Bu nasıl nizamdır ki, güneşin doğmasından önce veya güneşin zevalinden, gecenin erken saatlerine kadar kurulabilir? Peki özellikle Cuma günleri kurulması istenen nizam nasıl bir nizamdır? " Ey iman edenler ! Cuma günü "salat" için ezan okunduğu zaman Allah'ı anmaya koşun" (Cuma: 9) Kurulacak olan bu nizam, nasıl bir düzendir ki, kuracak olan kişinin ilkönce yüzünü, dirseklerine kadar kollarını, topuklarını yıkaması ve başını mesh etmesi gerekir, aksi takdirde kişi bu nizamı kuramaz? "Ey iman edenler! salat'a kalktığınızda yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi, topuk kemiklerine kadar ayaklarınızı yıkayın, başınızı da mesh edin". (Maide: 6) Bu Rububiyet ne garib bir düzendir ki, kişi cinsel ilişkiden sonra tamamen temizlenmeden, gusül abdesti almadan kuramaz? "Ey iman edenler!........ cünûpken gusledene kadar namaza yaklaşmayın." (Nisa: 43) Yine bu nizam nasıl bir nizamdır ki, kadınlara yaklaştıktan sonra eğer su bulunamamışsa, kişinin bu düzeni kurmak amacıyla ellerini temiz toprağa sürmesi ve onunla kollarını ve yüzünü mesh etmesi gerekir?
".......... kadınlara yaklaşmışsanız ve su bulamamışsanız, tertemiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize sürün." (Nisa: 43) ve bu Rububiyet nizamı ne kadar şaşırtıcı bir düzendir ki, yolculuk sırasında sadece yarısı ikame edilebilir? "Yolculuk ettiğinizde ...........namazı kısaltmanızda size bir sorumluluk yoktur." (Nisa: 101) Yine bu nizam ne kadar garib bir nizamdır ki, askerlerin yarısı silahları yanlarında olduğu halde, imamın arkasında Rububiyet nizamını kurmak için dizilirler, diğer yarısı ise yerlerinde kalıp düşmanla savaşmaya devam eder. Sonra birinci grup "Rububiyet nizamını" kurma yolunda imamın arkasında bir secde ifa ettikten sonra, yerini yine imamın arkasında "nizam"ı kurmaya başlayacak olan ikinci gruba bırakmalıdır? "Ey Peygamber! Sen içlerinde olup da (savaş sırasında) namaz kıldırdığın zaman, bir kısmı seninle birlikte namaza dursun ve silahlarını yanlarına alsınlar. Secdeyi yaptıktan sonra onlar arkanıza geçsinler, kılmayan, öbür kısım gelsinler, seninle birlikte kılsınlar." (Nisa: 102).
Bu ayetler açıkça, ikam-üs-salat'ın bugün bütün müslümanların uyguladığı gibi namaz kılmak anlamında kullanıldığını göstermektedir. Fakat hadîs'i reddedenler kendilerini değiştirmek yerine, Kur'an-ı değiştirmeyi tercih etmiş görünüyorlar. Gerçek şu ki, kimse Allah korkusunu tamamen yitirmedikçe bu insanların yaptığı gibi O'nun Kelam'ı ile oyun oynayamaz. Veya ancak Kur'an'ı Allah kelamı olarak kabul etmeyen, fakat müslümanları Kur'an'ı kullanarak aldatmaya çalışan bir kimse Kur'an'a böyle bir muamelede bulunup, onunla eğlenebilir. (Bkz. Bu surede 50. açıklama notu).Mevdudi 

Bu ayetlerde, insanların akıllarını başlarına aldıkları takdirde ister istemez yapmak zorunda kalacakları iş ortaya konmaktadır. Bu, “Allah’ı tanımak, O’nu her türlü noksanlıktan arındırmak ve O’na hamd etmek”tir.
Daha önce de açıklandığı gibi, “tesbih”, “Yaratanı tüm nitelikleriyle tanımak ve tanıtmak” demektir. Dolayısıyla Yüce Allah’ı tesbih etmek, “O’nu müşriklerin, bilgisizlerin yakıştırdıkları noksanlıklardan, iftiralardan tenzih etmek ve sıfatları gereğince yüceltmek” demektir. Peygamberimizden istenen tesbih budur; yani Allah’ın gerektiği gibi tanıtılması eylemidir.
Dolayısıyla, bu ayetlere göre, bu gerçekleri bilenlerin Allah’ı gece gündüz sürekli tanıtmaları gerekmektedir.
Bu konuyla ilgili olarak A’la/1, Kaf/39, 40, Ta Ha/130, Ali Imran/41, Hıcr/98, Furkan/58, Mümin/55, Tur/48, Vakıa/74, Vakıa/96, Hakka/52 ve Nasr/3’e de bakılmalıdır. 

 Ey iman eden kişiler! Allah'ı çok çok olmak üzere anın.
Ve O'nu sabah akşam [her zaman] tesbih edin [arındırın]. (Ahzab/ 41, 42) H.Yılmaz

Yani, "Tüm bunları sizin gözleriniz önünde yapıp duran Allah nasıl olur da insanı öldükten sonra diriltmekten aciz olur? O, insanlar ve hayvanları ölü madde haline getirmektedir. O, sürekli, bedenleri meydana getiren parçalar tamamen cansız olmasına rağmen, ölü maddeye can vererek sayısız bitki, hayvan ve insan varetmektedir. O, size suyun isabet ettiği her kuru toprak parçasının bir müddet sonra bitkiler ve hayvanlarla canlanıp, yeşerdiğini göstermektedir. Tüm bunlara şahit olmasına rağmen eğer bir kimse hâlâ bütün kâinatı iradesi altında tutan Allah'ın insanı öldükten sonra diriltmekten aciz kalacağını düşünüyorsa, tamamen sağ duyudan yoksun demektir. Onun aklı, kafasının içinden süzülüp gelen apaçık tezahürleri algılamıyor demektir." MevdudiBu ayette Rabbimiz insanlar üzerindeki mutlak tasarrufunu vurgulamaktadır. Asla unutulmaması gereken temel gerçek, yaratanın, diriltenin, öldürenin O olduğu; ölüden diri, diriden ölü çıkardığıdır. O, yeryü­zünü cansız iken bitkileri çıkartmak suretiyle canlandırdığı gibi, insanları da ölümlerinden sonra diriltecektir.Ve ölü toprak onlara [duyarsız kavme] bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar. (Ya Sin/33) 

 Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, [bilin ki] ne olduğunuzu size açıklamak için şüphesiz biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra bir alekadan [embriyondan] sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en rezil zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki sönmüştür; fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir.

İşte bu [gösteriyor ki],  şüphesiz ki Allah haktır [gerçektir]. Şüphesiz ölüleri sadece O diriltir ve şüphesiz sadece O her şeye kadirdir. Kıyamet ise şüphesiz gelicidir. Kesinlikle onda şüphe yoktur. Ve şüphesiz ki Allah bütün kabirlerde olan kimseleri tekrar diriltecektir. ” (Hacc/5-7) 

Ve O, hatırlarsınız/öğütlenirsiniz diye, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler/dağıtıcılar [yayıcılar] olmak üzere gönderir. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir beldeye gönderir, sonra onunla suyu indiririz. Böylece onunla ürünün hepsinden çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız. (A'râf/57) 

Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesi ve onda, her dabbeden [deprenen canlılardan] yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette ayetler vardır. (Bakara/164) 

Ve Allah gökten bir su indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti.  Şüphesiz ki bunda dinleyen bir kavim için kesinlikle bir ayet vardır. (Nahl/65)

Ve Ant olsun, eğer onlara sorsan: “Kim gökten suyu indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?” Kesinlikle, “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Hamd Allah’a özgüdür”.  Bilakis onların çoğu akıllarını kullanmazlar.

(Ankebut/63)

Ve Allah rüzgârları gönderendir. Sonra onlar da bir bulutu harekete geçirip yukarılara kaldırır. Derken Biz onu ölmüş bir beldeye sevk etmişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir ölmüş çürümüş insanlara hayat vermek. (Fatır/9)

Şüphesiz senin yeryüzünü boynu bükük görüp de Bizim onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman onun titreşmesi ve kabarması da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki ona hayat veren kesinlikle ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye gücü yetendir. (Fussılet/39) 

Şüphesiz göklerde ve yeryüzünde müminler için ayetler vardır. Ve sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı dâbbelerde de [canlılarda da] kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. Ve gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde ve Allah’ın gökten bir rızıktan indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği şeyde ve rüzgârları evirip çevirmesinde aklını çalıştıran bir kavim için ayetler vardır. (Casiye/5) H.Yılmaz

Buradan itibaren 27. ayetin sonuna dek değinilen ayetler bir taraftan süregelen konuyla bağıntılı olarak öldükten sonra dirilmenin mümkün olduğunu, diğer taraftan da evrenin ilahsız olmadığını, birçok tanrı tarafından da yönetilmediğini; bilakis onun kendisinden başka hiçbir ilah olmayan tek bir Yaratıcı, Hakim, Mabud olan Allah tarafından idare edildiğine işaret etmektedir. Yeni bölüm (20-27. ayetler) hem kendisinden önce, hem de sonra gelen bölümle bağlantı halindedir.
Yani, "İnsanın yaratıldığı maddeler karbon, sodyum, kalsiyum gibi toprakta bulunan ölü cevherlerden başkası değildir. Bu elementlerin birleşmesi ile insan denilen mükemmel bir varlık oluşturulmuş ve onun içine fiziksel varlığının maddelerle hiçbir direkt ilişkisi bulunmayan duygular, vicdan ve tahayyül gibi büyük güçler yerleştirilmiştir.
Bunun yanısıra sadece bir tek insan böyle tesadüfen yaratılmakla kalmamış, onun içine üretici bir güç de yerleştirilmiştir. Bu güç sayesinde aynı fiziksel yapıya ve yeteneklere sahip sayısız kalıtımsal ve kişisel özellikler taşıyan milyonlarca insan meydana gelmektedir. O halde, "Ey insan! senin aklın bu mükemmel varlığın, Hikmet Sahibi Yaratıcı olmaksızın kendi kendisine varolduğunu kabul ediyor mu? Aklınız başınızda olarak insanın yaratılış düzenindeki bu mükemmelliğin, yeryüzünde ve gökyüzündeki sayısız gücün insanın emrine verilmesindeki düzenin, birden fazla tanrının iradesi ile olduğunu söyleyebilir misiniz? İnsanı hiç yoktan var eden Allah'ın onu öldükten sonra diriltemeyeceğini gerçekten aklınız başınızda olarak mı düşünüyorsunuz?" Mevdudi

Yani, "Yaratıcının bir hikmeti mucibince insan, bir tek cins olarak değil, insan olarak birbirine eşit, figür ve form olarak aynı temel formüle sahip, fakat farklı fiziksel yapıya, farklı zihnî ve psikolojik niteliklere, farklı duygu ve arzulara sahip olan iki ayrı cins halinde yaratılmıştır. Daha sonra bu ikisi arasında o denli mükemmel bir ahenk yaratılmıştır ki her ikisi de diğerine mükemmel bir eş olur. Birisinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçları tam anlamıyla diğerinin fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarına karşıt gelir. Bundan başka, Hikmet Sahibi, Yaratıcı, yaratılışın ta başlangıcından beri her iki cinsten eşit oranlarda yaratmaktadır ki, hiçbir ülkede veya hiçbir bölgede sadece kızların veya sadece erkeklerin doğduğuna şahit olunmamıştır. Bu olay, insan aklının kesinlikle hiçbir dahlinin bulunmadığı bir alandır. İnsan, kızların dişil niteliklerle, erkeklerin de eril niteliklerle -ki bu nitelikler tamamen birbirlerini tamamlayan özelliktedirler- doğmaya devam ettiği tabii akışa, hiçbir müdahalede bulunamaz, dünyanın her yerinde kadınların doğmaya devam ettiği belirli oranı da bozamaz. Yüzyıllardan beri, milyonlarca, milyarlarca insanın doğuşundaki bu ahenkli düzen ve bu düzenin işleyişi asla tesadüfî olamaz, birçok ilâhın ortak iradesinin bir sonucu da olamaz. Bu da sadece bir yaratıcının, bir tek Hikmet Sahibinin başlangıçta sonsuz hikmeti ve kudreti ile mükemmel bir kadın ve erkek planı düzenlediğini ve daha sonra bu mükemmel plana göre belirli oranlarda, ayrı kişisel özelliklere sahip sayısız kadın ve erkeğin dünyaya gelmesi için harikulâde bir düzen kurduğunu göstermektedir.
 Yani, "Bu düzen şans eseri meydana gelmemiştir, bilakis Yaratıcı, bu düzeni, kadının ve erkeğin birbirlerinin doğal ihtiyaçlarını karşılamaları ve her ikisini birbirlerinde huzur ve sükûnet bulmaları amacıyla kurmuştur.
Bu, Yaratıcı'nın bir taraftan insan neslinin devamını sağlamak, diğer taraftan da bir insan medeniyeti meydana getirmek için araç olarak seçtiği mükemmel bir düzendir. Eğer iki cins değişik dizayn ve şekillerde yaratılmış ve her ikisine de birlikte olduklarında duydukları ahenk ve huzur duygusu yerleştirilmemiş olsaydı, insan nesli koyunlar ve keçiler gibi üreyebilirdi. Fakat bir medeniyetin doğması ihtimali sıfır olurdu. Hayvan türlerinin hepsinin aksine bir insan medeniyetinin ortaya çıkmasını sağlayan asıl özellik, Hikmet Sahibi Yaratıcı'nın her iki cinse, birbirlerine karşı birarada olmadıklarında tahmin edemeyecekleri bir sevgi, istek ve arzu yerleştirmesidir. Bu huzur ve sükûnet arzusu, onları birlikte bir yuva kurmaya zorlamıştır. Yine bu arzu, aileleri ve kabileleri oluşturmuş ve insan için sosyal hayatı mümkün kılmıştır. Toplumsal hayatın gelişmesinde insanın zihni özellikleri de mutlaka yardımcı bir rol oynamıştır. Fakat bunlar asıl itici güçler değildir. Toplumsal hayatın oluşmasını sağlayan asıl itici güç, kadın ve erkeğe yerleştirilen ve onları bir "yuva" kurmaya zorlayan arzudur. Sağduyu sahibi bir kimse kalkıp da bu Hikmet eserinin tabiat güçleri sonucu şans eseri meydana gelmiş olduğunu söyleyebilir mi? Bu yalnız sağ duyudan yoksun insanların kabul etmeyeceği sadece ve sadece bir tek varlığın, o hikmet Sahibi'nin hikmetinin bir ayeti, bir işaretidir.
 Burada "sevgi" ile kadın ve erkek arasındaki cazibenin itici gücü olan ve onları birbirlerine bağlı kılan cinsel sevgi kastedilmektedir. "Merhamet", evlilik hayatında yavaş yavaş gelişen, eşlerin birbirlerine karşı nazik hoşgörülü ve düşkün olmalarını sağlayan duygusal ilişkidir. Öyle ki yaşlılık döneminde cinsel sevgi asgariye düşer ve iki eş birbirine gençliklerinde olduğundan daha bağlı olabilirler. Yaratıcı'nın insanın içine yerleştirdiği bu iki olumlu güç, insanda varolan doğal arzuyu destekler niteliktedir. Bu istek ile arzu sadece huzur ve tatmin arar böylece kadınla erkeği bir araya getirir. Bundan sonra bu iki güç (sevgi ve merhamet) ortaya çıkar ve birbirlerinden ayrı ortamlarda yetişmiş olan iki yabancıyı o denli birbirlerine bağlar ki, bu ikisi hayatın birçok zorluklarına rağmen yaşamaya devam ederler. Milyonlarca insanın kendi hayatında yaşayıp tecrübe ettiği bu sevgi ve merhamet ölçülüp tartılabilen maddi bir şey değildir. Bu iki özellik, ne insan vücudunu oluşturan yapısal elementlere bağlanabilir, ne de bunların ortaya çıkışı ve doğuşu bir laboratuarda incelenebilir. Bunun tek açıklaması Hikmet Sahibi Yaratıcı'nın belirli bir gaye için bu iki özelliği insanın gönlüne yerleştirmiş olmasıdır. Mevdudi

Geleneksel kabullerde yaygın olarak şu düşünce hakimdir. “Allah Kuranı Arapça olarak göndermiştir. Cennet dili Arapçadır. Dolayısıyla Arapça kutsal bir dindir. “Bu gibi düşünce ve görüşler Kuranın bu ve benzeri ayetleriyle çelişir. Gerçek şu ki, soylar da ulusları da renklerini dillerini hep Allah yaratmıştır ve bunlar Allahın kudretinin birer ayetleridir. O bakımdan, şu ya da bu ulusun dili, öbür ulusların dilinden üstündür, kutsaldır demek, Allahın Kurandaki ayetlerine meydan okumaktır, onları inkar etmektir. Allahın Kuran da verdiği örnekler, bilgili toplumlar için, ipuçlarıdır, derslerdir. M.Sağ

Yani, "Göklerin ve yerin yoktan varedilmesinde, onların ebedi bir kanunla kaim olmalarında ve sayısız gücün bu ikisi arasında büyük bir uyum ve denge içinde işlev görmesinde, bütün kâinatı sadece ve sadece bir tek yaratıcının yarattığına ve bu büyük düzeni O'nun idare ettiğine işaret eden birçok ayetler vardır." Bir taraftan madde şeklini alan ilk enerjinin kaynağı, sonra maddenin birçok farklı elementlere dönüşmesi, daha sonra bu elementlerin mükemmel bir oranda birleşip muhteşem bir kâinat düzeni oluşturması ve bu sistemin milyonlarca yüzyıl boyunca aynı düzen ve disiplin içinde işleyip durması üzerinde düşünüp tefekkür eden her ön yargısız insan, tüm bunların herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi bir yaratıcının herşeyi kaplayan iradesi olmaksızın sadece şans eseri meydana gelemeyeceği sonucuna varır. Diğer taraftan, yeryüzünden uzaktaki yıldızlara dek tüm kâinatın aynı elementlerden yapıldığını ve tüm kâinatta aynı tabiat kanununun geçerli olduğunu gören akıllı bir kimse, eğer inatçı değilse, bu düzenin birçok ilahın eseri olmadığını, bilakis tüm kâinatın yaratıcısı ve idarecisi olan bir tek Allah'ın varolduğunu kabul eder."
"Ses telleriniz birbirine benzer olduğu, ağzınızın, dilinizin ve zekanızın yapısında bir farklılık olmadığı halde, dünyada değişik bölgelerde yaşayan insanlar değişik lisanlar konuşmaktadırlar. Hatta aynı dilin konuşulduğu bölgelerde bile şehirden şehire, kasabadan kasabaya farklı lehçeler kullanılmaktadır. Bunun yanısıra, her insanın aksanı, telaffuzu ve konuşma tarzı diğerlerinden farklıdır. Aynı şekilde, fiziksel yapınızın formülü ve oluştuğu maddeler aynı olmasına rağmen renkleriniz birbirinden o kadar farklıdır ki, değil milletler, bir babanın iki oğlunun rengi bile tamamamen aynı değildir. Bu ayette sadece bu iki yöne dikkat çekilmiştir. Fakat insan çevresine bakarsa, dünyada sayısız farklılıkların olduğunu görecektir. İnsan, hayvan ve bitki türlerinde üyeler arasında temel benzerlikler olmasına rağmen birçok farklılığın varolduğu, hatta hiçbir türün iki üyesinin bile birbirinin aynısı olmadığı farkedilebilir. Bir ağacın iki yaprağı bile birbirinin aynısı değildir. Bu da dünyanın, otomatik makinaların tek tip ürünler ürettiği ve her birine kendi özel markasını bastığı bir fabrikadan ibaret olmadığını göstermektedir. Bu fabrikada usta bir sanatçı da vardır ve O herşeye ayrı bir dikkat sarfedip onu yeni oranlar, nitelikler ve özelliklerde üretir ve böylece bir bakıma eşsiz bir yaratılışa sahip olur. Her an yeni bir model icad etmekte ve O'nun yaratıcı gücü, aynı şeyi ikinci kez yaratmayı çirkin göstermektedir. Bu tezahürleri apaçık gözleriyle gören hiç kimse, kâinatı yaratanın onu yarattıktan sonra dinlenmeye çekildiği gibi aptalca bir yanlış fikre kapılmaz. Bunun tam aksine, O'nun yaratıcı gücünün her an faaliyette olduğunun ve O'nun yarattığı her şeye ayrı bir özellik verdiğinin apaçık delilidir. Mevdudi

"O'nun lütfundan aramak", hayatını kazanmaya çaba sarfetmek demektir. İnsanlar genellikle geceleri uyuyup, gündüzleri çalışırlar, fakat bu, bir kanun değildir. Gündüzleri uyuyup, geceleri hayatlarını kazanmak için çalışan nice insanlar vardır. İşte bu nedenle hem gece, hem gündüz birlikte anılmış ve şöyle denmiştir: "Gece ve gündüz hem uyur, hem de hayatınızı kazanmak için çalışırsınız."
Bu da Hikmet Sahibi Yaratıcı'nın düzenine işaret eden bir ayettir. Bunun yanısıra bu, O'nun sadece bir yaratıcı olmadığına aynı zamanda yarattıklarına karşı şefkatli ve merhametli olduğuna ve onların ihtiyaç ve isteklerine belki yarattıklarından daha çok özen gösterdiğine de işaret eder. İnsan sürekli çalışamaz, bir müddet çalıştıktan sonra kaybettiği enerjiyi tekrar toparlayabilmesi için dinlenmeye ihtiyacı vardır. Bu nedenle Hikmet Sahibi Merhametli Yaratıcı, insanda sadece bir dinlenme istek ve arzusu yaratmakla kalmamış, ona güçlü bir "uyku" dürtüsü yerleştirmiştir. Böylece o istemese de, hatta karşı koysa bile belirli bir süre çalışma ve uykusuzluktan sonra otomatik olarak insanı yener, onu birkaç saat dinlenmeye zorlar ve bu ihtiyaç karşılandıktan sonra onu terkeder. İnsan eskiden beri uykunun tabiatını ve asıl nedenini çözümleyememiştir. Uyku, insanın doğasına ve yapısına yerleştirilmiş doğuştan gelen bir şeydir. Uykunun tamamen insanın ihtiyaçlarına uygun bir tabiatta olması, onun tesadüfi olmadığını ve belirli bir amaç ve gayeye uygun olarak hikmet sahibi bir yaratıcı tarafından düzenlendiğinin yeterli bir kanıtıdır. Bu düzenleme apaçık bir hikmet ve gayeye mebnidir. Bundan başka bizzat uyku bile insanın bu zorlayıcı dürtüyü yerleştiren varlığın, insanın kendisinden daha merhametli davrandığına şehadet etmektedir. Aksi takdirde insan uykuya karşı koyar, sürekli uyanık kalmaya çalışır, devamlı çaba sarfeder ve böylece çalışma gücünü değil, bazı temel hayatî güçlerini bile kaybederdi.
Burada hayatını kazanmayı kasteden "Allah'ın lütfundan aramak" kelimelerinin kullanılması, bizi ayete bir daha dikkat çekmektedir. Eğer yerlerin ve göklerin sayısız ve sınırsız güçleri, insanın hayatını devam ettirebilmesi için, ona sayısız kaynaklar sağlayacak ve geçim imkânları sunacak şekilde düzenlenmemiş olsaydı insan geçimini nasıl sağlayabilir ve hayatını nasıl devam ettirebilirdi? Sadece bu da değil, eğer insana bu amaca uygun fiziksel ve zihnî yetenekler yeterli organlar bahşedilmemiş olsaydı, insan bu araç ve kaynaklardan yararlanamazdı. O halde insanın geçimini temin etmek için çabalama gücüne sahip olması ve onun dışındaki çevrede bu geçim kaynaklarının varolması, açıkça merhametli ve lütufkâr bir ilahın varolduğunu göstermektedir.
Kendisinde hastalık bulunmayan hiçbir akıl, tüm bunların şans eseri meydana geldiğini veya bunların birçok tanrının uluhiyeti sonucu olduğunu ya da bu lütuf ve ihsanları kör ve merhametsiz bir gücün yapmış olduğunu düşünemez.Mevdudi

Yani, yağmur ümidi -bu, imanın ve manevî hayatın çok sık tekrarlanan Kur’ânî sembolüdür (karş. 13:12). M.Esed 

Yani, "Gök gürültüsü ve şimşek, yağmurun geleceğini ve mahsülün iyi olacağını müjdeler, fakat aynı zamanda bir yerlere yıldırım düşeceği veya herşeyi silip süpüren şiddetli bir yağmur yağacağı konusunda da korku uyandırır."
Bu, bir taraftan ölümden sonraki hayata işaret eder, diğer taraftan da Allah'ın varlığını, yerleri ve gökleri iradesi altında bulunduran bir tek ilahın varolduğunu ispatlar. Yeryüzündeki sayısız yaratık, topraktan yetişen bitkilerle beslenirler. Bu ürünler, toprağın verimliliğine bağlıdır. Verimlilik de direkt olarak toprağın üzerine düşsün, veya suyu toprağın yüzeyinde biriksin veya yeraltı kuyuları ve su kaynakları şeklini alsın, ya da dağlarda donup sonradan akarsular şeklinde aşağılara aksın, her ne şekilde olursa olsun, yağmura bağlıdır. Yağmur da, yağmurun yağmasını sağlayan hatta yağmur suyuna doğal bir gübre de karıştıran birçok faktöre, güneşin ısısına, mevsimlerin değişmesine, atmosferdeki ısı değişikliklerine, rüzgâr-ların esişine ve şimşeğe bağlıdır. Yeryüzünden göklere dek varolan herşeyin arasında bir ahenk ve oranın bulunması, bunların birçok amaç ve gayeye uygun ve hazır olması ve tüm bu varlıkların milyonlarca yıldan beri aynı mükemmel ahenk içinde varolmaya devam edip durmaları sadece şans eseri olmaz. Tüm bunlar, bir düzenleyici ve yapıcının, herşeyi kapsayan irade, plân ve hikmeti olmaksızın mı gerçekleşti? Bütün bunlar, yerlerin, göklerin, güneşin, rüzgârın, suyun, sıcaklığın ve soğuğun yaratıcısının ve rabbinin sadece ve sadece bir tek Allah olduğu gerçeğinin apaçık delilleri değil midir? Mevdudi

Karş. 13:2. Bu ayette, Allah'ın, “görülebilir herhangi bir destek olmadan gökleri yükselttiği”nden söz edilir -not 4'de açıklanan ifade.M.Esed 

Yani, "Yer ve gök sadece O'nun emriyle yaratılmakla kalmamıştır ve aynı zamanda bu ikisinin varoluşu ve büyük bir hayat düzeninin ikisi arasında devam edip durması da sadece ve sadece O'nun emriyle olmaktadır. Eğer O'nun emri onları bir an bile ihmal etse, bütün düzen birdenbire hemen çöker."
Yani, "Kâinatın yaratıcısı ve idare edicisi için sizi tekrar diriltmek hiç de zor değildir. Bunun için O'nun hazırlık yapmasına hiç gerek yoktur. O'nun bir tek çağrısı, yeryüzünün her tarafında, yaratılışın ilk gününden beri doğmuş ve doğacak tüm insanları biraraya toplayıp diriltmeye yeter." Mevdudi

Yani, "Eğer sizi ilk anda yoktan var etmek ona zor gelmemişse sizi tekrardan yaratması ona nasıl zor gelebilir? Sizin ilk başta yaratılmanız O'na zor gelmemiştir; çünkü sizin varlığınız bunun delilidir. Tabii ki birşeyi başta yoktan vareden için, onu tekrar yaratmak daha kolay olacaktır." Mevdudi 

Bu ayet ile yukarıdaki 11. ayet (ve aynı zamanda 10:4) hemen hemen aynı kelimelerle ifade edilmiş olmalarına rağmen, bu ayet, daha genel bir anlam taşımakta ve yalnızca insanla, insanın bireysel yeniden dirilmesiyle sınırlı kalmayıp bütün hayatı kavrayan sürekli bir yeniden yaratma sürecine işaret etmektedir 

Mesel terimi, gerçekte bir “benzerlik” veya “yakınlık” ifade etmesine ve Kur’an'da çoğunlukla (bir sonraki ayette olduğu gibi) “örnek” anlamında kullanılmasına rağmen, bazan da, bir şeyin, kavramın veya canlının gerçek “niteliği”, “özelliği” veya “tabiatı” anlamına gelen sıfat ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır (karş. 3:59'da “Hz. İsa'nın tabiatı” ve “Hz. Âdem'in tabiatı”na atıflar). “İnsanların her türlü tasavvur ve tahayyülünü aşan bir yücelik taşıyan” Allah'a atıfta bulunulduğunda (bkz. 6:100, not 88), mesel ifadesi, diğer bütün varlık kategorilerinden tamamen farklı bir varoluş durumuna işaret eder; “O hiçbir şeye benzemez” (42:11) ve “Hiçbir şey O'na denk tutulamaz” (112:4) ayetlerinde olduğu gibi: o halde, mesel'in “öz/esas” olarak çevrilmesinin bu bağlamda en uygun karşılık olduğunu söyleyebiliriz. M.Esed 

 Bu ayetlerde Rabbimiz neden övgüye layık olduğunu beyan etmektedir. Bu beyanına göre Rabbimizin gerek kendi bünyemizde gerekse çevremizde, “İnsanın topraktan yaratılması, sonra da yeryüzüne yayılması, kendi cinslerinden mutlu olmaları için eşler sağlanması, eşler arasında sevgi merhamet bağı kurması, göklerin ve yerin yaratılışı, dillerin ve renklerin farklılığı, gecede ve gündüzde uyumak, O’nun lütfundan rızık aramak, hem korku hem umut vermek için şimşeğin görülmesi, gökten su indirip onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat vermesi, göğün ve yeryüzünün kendi emriyle durması”  gibi binlerce ayeti mevcuttur. 

TOPRAKTAN YARATILMA 

Kur’an bağlamında ele alındığında, yaratılışın temeli olan topraktan kasıt, insanın maddi yapısını oluşturan karbon, sodyum, kalsiyum gibi toprakta bulunan ölü cevherlerdir. Rabbimiz bu maddeleri bir araya getirerek canlı varlıkları, özellikle de insanı yaratmış ve bu maddeler ile uzaktan yakından alakası olmayan duyuları, duyguları, akıl, vicdan ve diğer zihinsel fonksiyonları onun bünyesine yerleştirmiştir.

22. ayetteki “dillerinizin ve renklerinizin farklılığı” ifadesi, insanların renk ve dillerinin birbirinden farklı oluşunun da Allah’ın plan ve programından kaynaklandığı gerçeğine işaret etmektedir. Bu nedenle hiçbir ırk veya lisan sahibi bu özellikleri nedeniyle horlanamayacağı gibi, bu özellikler hiçbir ırk veya lisan sahibi tarafından tefahur/övünç kaynağı olarak da telakki edilemez. 

24. ayette Rabbimiz “size hem korku ve hem de umut vermek için şimşeği gösteriyor” buyurmuştur. Gök gürültüsü ve şimşek, yağmurun geleceğini gösteren, dolayısıyla bitkilerin canlanacağı umudunu müjdeleyen bir tabiat olayıdır. Ancak bu tabiat olayı aynı zamanda yıldırımla, sel felaketiyle her şeyi silip süpüreceği korkusunu da beraberinde getirir.
25. ayetteki “Göğün ve yeryüzünün kendi emriyle durması yine O’nun ayetlerindendir”  ifadesiyle verilen mesaj Hacc ve Fatır surelerinde de yer almıştır:

Sen, Allah’ın yeryüzündekileri size boyun eğdirdiğini ve kendisinin emriyle denizlerde akıp giden gemileri görmedin mi? Göğü de kendi izni olmaksızın yere düşmekten O tutuyor. Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Hacc/65) 

Hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yok oluvermekten, Allah tutuyor. Ant olsun ki eğer onlar [gökler ve yeryüzü] yok oluverirlerse, onları O’ndan sonra kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır. (Fatır/41)

Yine 25. ayetteki “Sonra sizi yeryüzünden bir tek çağırışla çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki siz çıkarılıyorsunuz” ifadesi ise Rabbimizin evrenin varlığını süreli olarak planladığını; yeri ve göğü belirli bir süre ayakta tutacağını; planladığı süre dolduğunda da kıyameti koparacağını bildirmektedir.

De ki: “İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun.” Sonra onlar; “Bizi kim geri döndürecek?” diyecekler. De ki: “Sizi ilk defa yaratmış olan.” Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki: “Çok yakın olması umulur! Sizi çağıracağı [diriltileceğiniz] gün, O’nu överek O’nun çağrısına uyacaksınız ve sadece pek az kaldığınızı zannedeceksiniz.” (İsrâ/52)

İşte o, bir tek haykırıştır.

Bir de bakmışsın onlar,  meydandadır. (Nâziât/13, 14) 

Sadece bir tek çığlık olmuştur. Bir de bakmışsın ki hepsi huzurumuzda “hazır ol”a geçirilmişlerdir. (Ya Sin/53) 

46. ayette Rabbimiz, 28. ayetin devamı mahiyetinde çevremizdeki ayetlerden rüzgârın fonksiyonuna, denizcilikteki önem ve yararına dikkat çekmiştir. Rüzgârların Allah’ın ayetleri oluşu ve yararları ile ilgili birçok ayet mevcuttur:

Ve Biz rüzgârları aşılayıcılar olarak gönderdik de gökten bir su indirip sizi onunla suladık. Onu [suyu] hazinelerde tutanlar [biriktirenler] da siz değilsiniz. (Hicr/22)

Ve O, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderendir. Ve Biz ölü bir beldeye can verelim, yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su sağlayalım diye gökten tertemiz bir su indirdik. (Furkan/48, 49)

Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesi ve onda, her dabbeden [deprenen canlılardan] yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette ayetler vardır. (Bakara/164) H.Yılmaz

Lafzen, “kendinizden bir örnek (mesel)”. Yani, köleleri veya birinin otoritesi altında yaşayan kimseleri.

Lafzen, “benzerlerinizden” -yani, “statü olarak size denk durumda olanlardan”. Buradaki soru, tabii ki, üslup gereği sorulan (rhetorical) bir sorudur ve olumsuz bir karşılığa sahiptir. Fakat eğer (kasdedildiği üzere) bir efendi, kölelerini kendi isteğiyle tam yetki sahibi ortaklar olarak görmezse -efendi ile köle, esas olarak, her ikisi için ortak olan insanî değerler açısından eşit olsalar bile (Zemahşerî)- insan, herhangi bir varlığı veya nesneyi, mutlak efendisi ve yaratıcısı olan ve mevcut veya muhtemel hiçbir şeyle mukayese edilemeyecek bir konumda bulunan Allah'a nasıl denk görebilir? (Benzer bir amaca yönelik örnekler 16:75-76'da görülebilir.) M.Esed 

Buraya kadar olan ayetlerde hem tevhidi, hem ahireti ispatlayan deliller yer almıştır. Buradan itibaren ise konu sadece tevhidi ele almaktadır.
 Müşrikler, Allah'ı, yerlerin, göklerin ve bu ikisi arasındakilerin yaratıcısı olarak kabul etmelerine rağmen yine de, O'nun bazı yaratıklarını, O'nun sıfat ve güçlerine ortak ederler, onlara yalvarırlar ve onlara ibadet ederler. Onların bu inancı, Kâbe'yi tavaf ederken tekrarladıkları Telbih'in sözlerinden anlaşılabilir: "Allah'ım işte buradayım işte buradayım, işte huzurundayım; senin kendi ortağından başka ortağın yoktur. Sen hem ona, hem de onun sahip olduklarına sahipsin." (İbn Abbas'tan rivayetle Tebarani) Allah bu ayetle bu tür şirki reddetmektedir: Siz kendi kölelerinizi, mallarınıza servetinize ortak yapmazken, Allah'ın yarattıklarını ilahlığına ortak edeceğini nasıl düşünebilir ve buna nasıl inanabilirsiniz? (Ayrıntılı açıklama için bkz. Nahl an: 62). (Mevdudi)

Putları Allaha ortak koşanlar, kölelerinin, kendilerine verilen mallarda or­takları olmalarına razı olarak Allaha ortak koşmuş değillerdir. Bilakis bu kendi­lerine zulmedenler, Allah tarafından kendilerine herhangi bir bilgi veriîmeksizin kendi heva ve heveslerine uydukları için Allaha ortak koşmuş oldular. Allahm doğru yoldan saptırdığını îslama iman etmeye kim muvaffak kılacaktır? Bunları sapıklıktan kurtaracak hiçbir yardımcıları da yoktur.Taberi 

Bu örnekte geçen ellezîne zalemû (“zulüm işlemeye şartlanmış olanlar”) ifadesi, bilinçli olarak, Allah'tan başka bir kişiye veya şeye ilahlık veya ilahî bir sıfat yakıştıran ve böylece kendileriyle O'nun arasına ilahî veya yarı ilahî “aracılar” koymak isteyenlere işaret eder. Böyle bir istek, Allah'ın her şeyi bilme ve her zaman her yerde mevcut bulunma sıfatlarına karşı bir haksızlık olduğundan, bu isteği duyan kişinin Allah inancının gerçek olmadığını ve hakikatin en temel bilgisine sahip bulunmadığını gösterir. Allah'ın “insanı saptırması”nın bir açıklaması için bkz. 14:4'ün ikinci cümlesi ile ilgili not 4 ve keza 2:7, not 7. M.Esed 

Yani, "Bir kimse ne doğru dürüst düşünür, ne de kendisinin iyiliğini isteyen bir başkasını dinlemezse, Allah onun aklına lanet eder. Bundan sonra, akıllı bir insanın hakka ulaşmasını sağlayabilecek olan her şey, bu inatçı ve cahil kimsenin sadece sapıklıkta ve hatada daha da ilerlemesine neden olur. İşte "Allah'ın saptırdığı" ile bu kastedilmektedir. Hakkı seven bir kimse, hidayete ermek için dua ederse, Allah o kimsenin duasının samimiyet derecesine göre onun doğru yola ulaşmasını sağlayacak araçları maksimum düzeyde yaratır.Mevdudi 

Bu ayetlerde Rabbimiz şirkin mantıksızlığını ortaya koymak için çok önemli, dikkat çekici bir örnek vermektedir.
Verilen bu örnekte, “Hiç size rızık olarak verdiğimiz şeylerde yeminlerinizin malik olduklarından [yasa ile size teslim edilen kişilerden] ortaklarınız bulunur da onlarla siz eşit olur ve kendinize çekindiğiniz gibi onlarla da karşılıklı çekinir misiniz?” denilerek kimsenin böyle bir ortaklığı, eşitliği kabul etmeyeceği, kimsenin böyle bir saygı oluşturmayacağı inkari bir soruyla ortaya konulmuştur.
Örneği güncelleştirecek olursak: Hiçbir kimse evindeki hizmetçi ile fabrikasındaki işçisini kendisi ile eşit kabul etmez. Durum böyle olunca, Allah'ın kulları ve mahlûkları nasıl olur da Allah ile eşit ve O’nun ortağı olabilir? Nasıl olur da kendilerine tapılmayı gerektirecek, Allah’ın özelliklerine denk bir özellikleri olduğunu iddia edebilirler?
Bu örnek Kur’an’da kişi, nesne, kurum veya ne türden olursa olsun herhangi bir şeyi Allah gibi mutlak otorite tanıyan kimseleri uyarmak için verilmektedir. H.Yılmaz

Hanîf'in bu şekildeki çevirisi için bkz. 2:135, not 110.Yani, “bütün varlığınla teslim ol”; “yüz” terimi, genelde, bir kişinin “bütün varlığı” anlamında mecaz olarak kullanılmaktadır.Bkz. 7:172, not 139. Fıtrat terimi, bu bağlamda, insanın doğru ile yanlış, gerçek ile sahte/düzmece arasında ayrım yapabilmesine ve böylece Allah'ın varlığını ve birliğini kavrayabilmesine imkan veren, doğuştan edindiği sezgisel yeteneği ifade eder. Karş. Buhârî ve Müslim'in naklettikleri Hz. Peygamber'in meşhur Hadisi: “Her çocuk bu fıtrat üzere yaratılır; onu daha sonra anne-babası ‘Yahudi’, ‘Hristiyan’ veya ‘Mecusi’ yapar”. Hz. Peygamber döneminin en iyi bilinen bu üç dinî sistemi, böylece, tanım gereği, insanın içgüdüsel olarak Allah'ı tanıması ve O'na teslim olmasında (islâm) somutlaşan bu “fıtrat” ile bir çatışma içinde görülmüşlerdir (“anne-baba” terimi, burada, geniş anlamda “sosyal faktörler ve etkiler”i veya “çevre”yi ifade eder).Lafzen, “Allah'ın yaratışında (halk) hiçbir değişme bulamazsın” [veya “olmayacaktır”], yani, yukarıda vurgulanan fıtratta (Zemahşerî). Buradaki tebdîl (“değişme”) terimi, “bozulma ve çürüme” anlamına gelir. M.Esed 

Burada "o halde", şu anlama gelir: Gerçek aşikar olduğu ve siz bu kâinatın ve insanın yaratıcısının, malik ve hakiminin bir tek Allah olduğunu öğrendiğinize göre, o zaman kaçınılmaz olarak davranışlarınız bu ayette belirtildiği gibi olmalıdır.
 "Yüzünü samimiyetle ve tamamen": "Bu hayat tarzını kabul ettikten sonra, yüzünü başka bir yöne çevirme. Bir Müslüman gibi düşün ve sevdiğin veya sevmediğin şeyler de bir Müslümana uygun olsun. Ölçü ve değerlerin, İslâm'ın koyduğu ölçü ve değerler olmalı, karakter ve davranışların İslâm'ın mührünü taşımalı ve senin gerek bireysel, gerekse toplumsal hayatın İslâm'ın öğrettiği yola göre düzenlenmiş olmalıdır."
"Bu din"; Kur'an'ın sunduğu din, yani içinde sadece Allah'ın ibadet ve itaate layık olduğu, hiçbir şeyin, ilâhlıkta, sıfatlarında, hak ve güçlerinde Allah'a ortak koşulamadığı, insanın kendi dileği ile hayatını Allah'ın hidayet ve kanununa göre düzenlemeyi seçtiği din.
Yani, "Bütün insanlar şu fıtrat üzerine yaratılmışlardır ki, hiçbir şey değil, sadece ve sadace bir tek Allah onların yaratıcısı, rabbi ve mabududur. Bu fıtratta sebat etmelisiniz. Eğer bağımsızlık tavrını benimserseniz, fıtratınıza aykırı bir yola uymuş olursunuz. Ve eğer Allah'ın yanısıra başkalarına da taparsanız, yine fıtratınıza aykırı hareket etmiş olursunuz.
Bu konu birçok hadisle Hz. Peygamber (s.a) tarafından açıklanmıştır. Buhari ve Müslim'in naklettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: "Her doğan ancak İslam fıtratı üzere doğar. Sonra onu anne-baba Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar. Nitekim bir hayvan yavrusu da derli toplu, azaları yerliyerinde doğar. Siz bu yavruda aza noksanlığı görüyor musunuz? Fakat müşrikler cahiliye adetleri yüzünden onların kulaklarını keserler." Müsned-i Ahmed ve Neseî'de rivayet edilen bir hadise göre, Müslümanlar bir savaşta düşmanların çocuklarını bile öldürmüşlerdi. Allah Rasûlü (s.a) bunu öğrenince çok kızdı ve şöyle dedi: "Bu insanlara ne oluyor da hududları aşıyorlar ve çocukları öldürüyorlar?" Adamın biri: "Efendimiz, onlar müşriklerin çocukları değil mi?" dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a): "sizin en iyileriniz bile müşriklerin çocuklarıdır" cevabını verdi ve şunları ekledi: "Doğan her çocuk fıtrat üzerine doğar, sonra o konuşmaya başladığında anne-babası onu Yahudi veya Hıristiyan yapar."
İmam Ahmed'in İyaz bin Hımâr-ül Mücaşi'den rivayet ettiğine göre, Allah Rasûlü (s.a) bir hutbesinde şöyle buyurmuştur: "Rabbim diyor ki: Ben kullarımı gerçek din üzere yarattım, sonra şeytan geldi ve onları dinlerinden saptırdı, onlara helâl kıldığımı haram kıldı ve onlara kendisine hiçbir delil indirmediğim varlıkları bana ortak koşmalarını emretti."
Yani, "Allah, insanı kendi kulu kılmış ve onu sadece kendisine ibadet etmesi için yaratmıştır. Bu doğal konum ne kadar çaba sarfedilirse edilsin değiştirilemez. Ne insan kul olma kanununu değiştirebilir ne de Allah'tan başka bir varlık, gerçek anlamıyla onun ilâhı olabilir. İnsan dilediği kadar ilâh edinebilir, fakat onun bir tek Allah'ın kulu olduğu gerçeği değişmez. İnsan bilgisizliği ve cehaleti nedeniyle bir kimseyi ilahi sıfat ve güçlere sahip kabul edebilir veya bir kimsenin onun kaderinin hakimi olduğu fikrini savunabilir, fakat gerçek şudur ki, ne Allah'tan başkası ilâhi sıfat ve güçlere, ne O'nun otoritesine sahiptir, ne de O'ndan başkasının insanın kaderini belirleme gücü vardır."
Bu ayete ayrıca şöyle bir meal verilebilir: "Allah'ın insanı yarattığı fıtratta hiçbir değişiklik yapmayın." Yani Allah'ın insanı yarattığı fıtratı bozup tahrib etmek doğru değildir.
"Doğru din": Kişinin yaratılış tabiatında sabit kalabilmesini sağlayan tek doğru din. Mevdudi 

Allah bu Kuran ayetiyle, Hz. Peygamberi Kuran dinine yönlendirirken, Hz Peygamber adına üretilen çeşitli rivayetlerle, Müslümanları yanlış yönlendirmek, bu Kuran ayetine göre,ne büyük bir yanılgı ve sorumluluktur.Yalnızca Allahı Rab kabul etmemize en büyük engeli, yüzyılların biriktirip getirdiği genel kabullerin, zihinlerimizi ve kalplerimizi perdelemesi ve kirletmesi teşkil ediyor.İslam hiç kimsenin tekeline alamayacağı ve hiç kimsenin de kendisini dışında göremeyeceği yaratılış sistemidir. İslam, tüm peygamberlerin tebliğ ettikleri dinin ortak adıdır. M.Sağ

Âyet-i kerimede zikredilen "Fitraf'dan maksat ise, yaratılma şekli, din, ihlas, İslam, tevhid inancı, Allaha verilen ahd vb. anlamlarda yorumlanmıştır.

İbn-i Ebi Meryem diyor ki: "Birgün Ömer, Muaz b. Cebel'in yanından geçti ve ona "Bu ümmeti ayakta tutan direkler nelerdir?" diye sordu. Muaz da: "İnsanları kurtaran şu üç şeydir." dedi. İhlas: İşte Allahm, insanlan yarattığı fıt­rat budur. Namaz: Hz. İbrahimin dini işte budur. İtaat: Bu da kulluğun muhafaza edilmesidir." Bunun üzerine Ömer: "Doğru söyledin." dedi.

Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde, Allah tealanın bütün insanlan islam fıtratı üzere yarattığını beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Hiçbir çocuk yoktur ki fıtrat üzere (İslamı kabullenecek bir yaratılışta) doğmuş olmasın. Çocuğun babası ve annesi onu Yahudi veya Hıristiyan yahud da ateşperest yaparlar. Nitekim bir hayvan bütün organları sağlam bir yavru doğurur. Siz o doğduğunda herhangi bir yerinin kesik olduğunu görüyor musu­nuz? Evet, Hadis-i şerifte beyan edildiği gibi, insanlar doğuştan islamt kabul­lenme temayül ve kabiliyetindedirler. Zira onlar böyle bir tabiat üzere yaratıl­mışlardır. Fakat ana baba çocuğu doğru yola sevkedebileceği gibi sapık dinlere de sürükleyebilirler. Tıpkı hayvanlar yavruladıklannda yavrularının sağlam ol­duğu gibi. Daha "oıira bu yavruların kulakları vb. yerleri çeşitli maksatlarla ve bir işaret olmak üzere kesilir,

Âyet-i kerimede: "Allahın yaratışında hiçbir değişiklik yoktur." buyurul-maktadır. Bu ifade çeşitli şekillerde izah edilmektedir.

Mücahid, îkrime, Katade, Said b. Cübeyr, Dehhek, İbn-i Zeyd ve İbrahim en-Nehaî'ye göre, Allahın yaratışından maksat, Allahın dinidir. Âyetin mânâsı: "Allanın dini asla değiştirilemez." demektir.

Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir görüşe göre ise buradaki "Al­lahın yaratışından" maksat, Allahın, varlıkları yarattığı şeklidir. Buna göre ise âyetin mânasâsı şöyledir: "Allahın yarattığı şekil değiştirilemez." Mesela, erkek hayvanlar kısırlaştırılamaz.

Âyet-i kerimenin son bölümünde "İşte dosdoğru din budur." buyurulmak-tadir. Yani, İslam dini, tahriften, değiştirilmekten korunmuştur. Sapıklık ve bid'attan beridir. Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi değişikliklere uğramamıştır. Taberi

Yani, "Kim bağımsız ve hür bir tavır takınıp gerçek Rabbinden yüz çevirmişse ve kim Allah'tan başkasına hizmet yolunu seçip gerçek Rabbine isyanda bulunmuşsa, bundan yüz çevirmeli ve doğuştan kulu olduğu bir tek Allah'a ibadete dönmelidir."
Yani, "Eğer fıtraten Allah'ın kulu olduğunuz halde O'ndan tamamen bağımsız bir hayat tarzını seçmiş ve O'nun yanısıra başkalarına kulluk etmişseniz bu nankörlük ve isyanınız nedeniyle şiddetli bir azaba uğratılacağınızdan korkmalısınız. Bu nedenle sizi Allah'ın gazabıyla karşılaştıran bu tür hayat tarzından kaçınmalısınız."
 Hem Allah'a yönelmek, hem de O'nun gazabından korkmak kalbi ibadetlerdendir. Kendini ilan etmesi ve devamlı olması için böyle bir ruh hali kaçınılmaz olarak fiziksel bir davranışa ihtiyaç duyar. Böyle bir davranış falanca kişinin bir tek Allah'a ibadete döndüğünü, başkalarına duyurmaya yarar ve aynı zamanda pratik deney ve uygulamalarla kişinin samimiyet ve takvasının gelişip beslenmesine de yardımcı olur. İşte bu nedenle Allah kalpteki değişikliği emrettikten sonra fiziksel bir davranışı da, yani namazın ikame edilmesini emrediyor. Bu fikir insanın kafasında sadece fikir olarak kaldığı sürece asla dengeli ve sürekli bir fikir olamaz. Ya yok olur, ya da değişir. Fakat insan onu uygulamaya başladığında, fikir onda kökleşir ve daha çok uygulama ile gittikçe sebat ve denge kazanır, öyle ki, bu fikir bir inanç haline geldiğinde kolayca yok olmaz.
Bu noktadan bakıldığında, hiçbir davranış ile hareket, kişinin kendi nefsinde Allah korkusunu ve takvayı güçlendirmek için, günde beş vakit kıldığı namaz kadar etkili olmaz. Başka bir davranış her ne olursa olsun, aralıkla yapılır veya farklı durumlarda farklı şekillerde yapılır, fakat namaz öyle bir harekettir ki, her bir kaç saatte ve sürekli o belirlenen aynı formda eda edilir. Ve insan her defasında Kur'an'ın öğrettiği İslâm'ı bir kez daha tekrarlar, böylece onu hiç unutmaz. Bundan başka, hem müminler, hem de kâfirler insanlar arasında kimin isyandan vazgeçip gerçek Rabbe itaat yolunu seçtiğini bilmek zorundadır. Müminler bunu bilmedirler ki, bir topluluk ve toplum oluşturabilsinler ve Allah yolunda birbirleriyle yardımlaşabilsinler, hatta içlerinden ne zaman biri din bakımından gevşeklik gösterse, hemen hepsi bunu anlayabilsin. Kâfirler de bunu bilmelidirler ki, kendi akraba ve çocuklarından biri çok kimsenin tekrar tekrar samimiyet ve tevazu ile gerçek tanrıya yöneldiklerini gördüklerinde uyuyan fıtratları uyansın, fıtratları uyanıncaya dek de Allah'ın itaatkâr kullarındaki bu şevki görerek korkuya kapılsınlar. Bu her iki amaç için de namazın ikame edilmesi en etkili araçtır.
Burada namaz ile ilgili emrin, Mekke'de iken Kureyşli müşriklerin bir avuç Müslümana işkence yaptıkları dönemde indirildiğine dikkat edilmelidir. Bu işkenceler bu emirden sonra dokuz yıl kadar daha devam etmiştir. O sıralarda henüz İslâmî bir devlet sözkonusu değildi. Eğer bazı cahil kimselerin düşündüğü gibi İslâm devleti olmaksızın namaz kılmanın bir anlamı yoksa veya Hadis'i inkâr edenlerin iddia ettikleri gibi "İkam'üs-salat", namaz kılmak değil Nizam-ı Rububiyet'i (Allah'ın hakim olduğu düzeni) kurmak anlamına geliyorsa o zaman, o dönemde indirilen Kur'anî emir anlamsız olurdu. Soru şudur: Hz. Peygamber (s.a) ve Müslümanlar bu emir geldikten sonra dokuz yıl boyunca, bu emri acaba nasıl yerine getirmişlerdir? Mevdudi

32. (O ortak koşanlardan olmayın ki onlar) Dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her parti kendi yanındakiyle sevin(ip övün)mektedir.(S.Ateş)- (O müşrikler ki,) Kendi dinlerini fırkalara ayıran ve kendileri de parça parça olmuşlardır; ki her grup kendi elindekiyle övünüp-sevinç duymaktadır. (Mevdudi)- [yahut] inançlarının bütünlüğünü bozarak parçalara bölünen ve her grubun yalnız kendi sahip olduğu [ilkelerle] övündüğü kimselerden olma! (M.Esed)-Ortak koşanlar dinlerini parçaladılar ve meshep meshep oldular. Her meshep kendi bağlandıklarıyla sevinip övünmektedir.(M.Sağ)

Bu, insan için gerçek hayat tarzının yukarıda da açıklandığı gibi fıtrat yolu olduğunu gösteren bir misaldir. Bu hayat tarzı (Din), sadece zanna dayanarak bir din felsefesi icad edenlerin düşündüğü gibi putperestlikten tevhid'e doğru evrimle gelişmemiştir; fakat, tam aksine, bugün dünyada bulunan bütün dinler asıl hayat tarzının (din) bozulması sonucu meydana gelmiştir. Bu bozulma, insanlar kendi icad ettikleri inançları fıtrî gerçeklere kattıkları, farklı fırkalar oluşturdukları ve her biri kendi fırkasının savunduğu şeye bağlandığı ve asıl hayat tarzından (din) uzaklaştığı için ortaya çıkmıştır. Şimdi, hidayete ulaşmanın tek yolu hak dinin temeli olan asıl gerçeğe dönmek ve daha sonra icad edilen fırkalardan, onların taraftarlarından ve yaptıkları tahriflerden sakınmaktır. Eğer kişi bunlarla ilişkisine hâlâ devam ederse, ancak Hak Dini bozar.Mevdudi 

Önceki ayetlerde yapılan açıklamalardan sonra bu ayetlerde de Resulullah’a ve onun şahsında tüm insanlara Allah’a yönelmeleri emri verilmektedir. Daha sonra da “Hanif [muvahhid]” (“Hanif” konusu için bkz: Tebyinü’l-Kur’an; c: 4, s: 587, 588) müslümanlar muhatap alınarak dinde ayrılığa düşmüş olan, kendi inanç ve yollarıyla böbürlenen kimselerden olmamaları yönünde uyarılmaktadır.

  … Allah’a yönelmişler olarak, O’na şirk koşanlar olmayarak o putlardan olan kirlilikten kaçının, yalan sözden de kaçının. Bilin ki, Allah’a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın kendisini ıssız bir yere sürüklediği şey gibidir. [Hacc/30, 31] 

Yüce Allah insanların objektif olduğu ve kendilerine lütfedilen zihinsel yetileri doğru kullandığı takdirde tevhid inancına erişeceğini, afak ve enfüsteki delilleri değerlendirerek bu inancı bulabileceğini, insanın bunu başarabilecek yetilerle donatıldığını açıklamaktadır.

İşte sen [o zaman], sırf Allah'ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever. (Al-i Imran/159) 

Öyleyse, Allah’tan, geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru dine çevir. O gün onlar,  O’nun [Allah’ın], iman eden ve salihatı işleyen kimselere lütfundan karşılık vermesi için bölük bölük ayrılırlar.  Şüphesiz O, kâfirleri sevmez. Kim inkâr ederse, artık inkârı kendi aleyhinedir. Kim de salihi işlerse, artık onlar da kendileri için döşek [rahat bir yer] hazırlamış olurlar. (Rum/43)

Güneş’e ve onun parıltısına ant olsun ki, onu izlediği zaman Ay’a, ona parlaklık verdiği zaman gündüze, onu sarıp örterken geceye, göğe ve onu yapana, yeryüzüne ve onu yuvarlakça döşeyene, nefse ve onu düzenleyene;

-ki O, ona fücurunu ve takvasını ilham etti- [ant olsun ki,] onu arındıran gerçekten kurtulmuştur.
Ve onu örten de kesinlikle zarara uğramıştır. (Şems/1- 10)

Hâlbuki senin Rabbin, kıyamet günü, “Biz, bunlardan gafildik” demeyesiniz yahut “Bundan önce atalarımız şirk koşmuş, biz onlardan sonra gelen zürriyetiz/kuşaklarız, bâtılı işleyenlerin işledikleri nedeniyle bizi mi helâk edeceksin?” demeyesiniz diye, Âdemoğullarının sulbünden onların soylarını çıkarır ve onları kendi nefislerine tanık eder; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” Derler ki: “Elbette Rabbimizsin, tanıklık ediyoruz.” (A'râf/172, 173) 

Ve eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece “zann”a uyuyorlar ve sadece saçmalıyorlar. (En'âm/116)

Rabbimiz, “Müşriklerden; dinlerini parça parça bölmüş, fırka fırka olmuş kimselerden de olmayın!”  buyurmaktadır. Böylece dinlerini değiştiren ve bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr edenler, dinlerini bir takım mezheplere ayırıp mezhep fanatikliği yapanlar kınanmaktadır:

Şüphesiz şu, dinlerini parça parça edip grup grup olanlar; sen hiçbir şeyce onlardan değilsin. Şüphesiz onların işi Allah’adır. Sonra O [Allah], onlara yapmakta oldukları şeyleri haber verecektir.

Kim iyilik getirirse, artık ona onun [getirdiğinin] on misli vardır. Kim de kötülük getirirse, artık o, sadece onun misliyle cezalandırılır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (En’am/159, 160)Ayette konu edilen tefrikacılar, geçmişte ayrılığa düşüp birbirini sapık ilan eden Hıristiyanlar ve Yahudiler değildir. Burada, kimi Müslüman geçinenlerin mezhep mezhep, tarikat tarikat, cemaat cemaat ayrılacakları; her birinin hakk dinden ayrı bir takım inanç ve amel şekli oluşturacakları ve birbirilerinden kopacakları bildirilmekte, müminlerin bu duruma karşı uyanık olmaları istenmektedir.

Rabbimiz, Kur’an’da, dinin kaynağında bildirilen ilkelerin hepsini almayıp işine geleni almak ve helal-haram konusunda Allah’a iftira etmek suretiyle insanların dini parça parça etmelerine birçok örnek vermiştir:… Yoksa siz Kitap’ın bir kısmına inanıp da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu hâlde içinizden böyle yapanların alacağı karşılık dünya hayatında bir rüsvalıktan başka nedir? Kıyamet günü de azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Allah yaptıklarınızdan gafil/habersiz değildir. (Bakara/85)Ve onlara, "Allah’ın indirdiğine iman edin" denildiği zaman, onlar; "Biz kendimize indirilene iman ederiz." dediler. Ve onlar, o, kendilerinin beraberindekileri tasdik eden hakk olmasına rağmen ondan ötesini inkâr ediyorlar.  De ki; “Peki eğer müminler idiyseniz niçin daha önce Allah'ın peygamberlerini öldürüyordunuz?” (Bakara/91)Ve kendi dillerinizin yalan vasfetmesi ile Allah’a yalan uydurmak için, “şu helaldir, şu haramdır” demeyin; aksi hâlde Allah'a iftira etmiş olursunuz. Şüphesiz Allah’a yalan uyduran kimseler kurtulamazlar. (Nahl/116)Oysa dinin kaynağı tektir ve o da Allah’ın vahyidir. Dolayısıyla dinde ayrılığa düşülmemeli, din adına daima içinde tefrika, ihtilaf olmayan o vahye müracaat edilmelidir.O [Allah], dinden Nuh'a tavsiye ettiği şeyi, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimiz şeyi şeriat kıldı: “Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin.” Senin kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve kalpten yöneleni de ona kılavuzlar. (Şûra/13) Ey iman edenler! Allah'ın ve Resulünün önüne geçmeyin! Allah'a karşı takvalı olun. Şüphesiz Allah işitendir, bilendir. (Hucurat/1)Ey iman etmiş kimseler! Allah'a itaat edin, Elçi’ye ve sizden olan emir sahibine itaat edin. Sonra eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve ahiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi’ye havale edin. Bu, daha iyidir ve ilk iş olma bakımından daha güzeldir. (Nisa/59)Dinin asıl kaynağından sapıldığında tefrika kaçınılmazdır. Bilindiği üzere, dinimizdeki ihtilafların pek çoğu, peygamberimize nispet edilen ve hadis, sünnet diye adlandırılan haberlerden kaynaklanmaktadır. O hâlde dindar kişilerin de ilk günden beri “aynı” olan ve bugün de “aynı”lığı devam eden Gerçek Din’e [Kur’an’a] uymaları, parçalanmalara yol açıp bölük bölük olanların yoluna uymamaları gerekmektedir. Aksi takdirde -ayette bildirildiği gibi- “... şüphesiz onların işi Allah’adır (En’am/159)”; yani onlar hakkındaki hüküm Allah tarafından verilecektir:Şüphesiz o iman etmiş kimseler, Yahudi olmuş kimseler, Sabiîler, Hıristiyanlar, Mecusiler ve eş koşmuş olanlar; şüphesiz Allah, kıyamet günü bunların arasını ayıracaktır. Şüphesiz Allah her şeye en iyi tanıktır. (Hacc/17)

Gerçek Din'in temel ilkeleri şunlardır:
1- Kâinatın tek ilâhı ve rabbi Yüce Allah’tır.
2- Sıfatlarında, güç ve kudretinde kimse O'nun dengi ve ortağı tutulamaz.
3- Tüm insanların dünyada yaptıklarının hesabını vereceği bir başka âlem kurulacaktır. Bu konu En’am suresinin 159, 160. ayetlerinde detaylandırılmıştı. (Tebyinü’l Kur’an; c. 6 ,  s. 466- 468)  H.Yılmaz 

 Bir önceki ayette Allah “insanları kendi dinine uyumlu yarattığını ve Hz. Peygamberi de kendi dinine yönelttiğini bildirmektedir. Bu Kuran ayetiyle de, ortak koşanların, Allahın insana uyumlu dinini parça parça mesheplere/hiziplere ayırdığını ve meshep mensuplarının da “Allahın yarattığını değiştirerek, kendilerine göre inançlar oluşturduklarını, mucizevi bir şekilde bizlere bildiriyor.M.sağ

Bu, onların kalplerinin derinliklerinde hâlâ tevhidin izlerinin bulunduğunun bir delilidir. Ne zaman ümitler yıkılmaya başlasa, kalpleri içten gelerek, ancak kâinatın gerçek hakiminin Mabud olduğunu ve ancak O'nun yardımının bir fayda vereceğini ilan eder.
Yani, "Onlar, tekrar başka ilahlara ibadet etmeye ve başlarındaki şansızlığın şu veya bu veli veya türbenin yardımıyla geçip gittiğini iddia etmeye başlarlar." Mevdudi

Yani, "Felâketleri Allah'ın engellediğini değil de, falanca velinin engellediğini söylemeleri için kendilerinde ne delil var? Sağduyu bunu kabul eder mi? Yoksa, Allah'ın bazı yetkilerini falanca velilere verdiğini ve insanların zorluklar karşısında bu velilere yalvarmaları gerektiğini söyleyen ilâhi bir kitab var mı?" Mevdudi

Bir önceki ayette, insan cehaleti, nankörlüğü ve anlayışsızlığı nedeniyle eleştirilmişti. Bu ayetle ise hafifliği ve hasisliği nedeniyle tenkit edilmektedir. Bir kimse biraz güç, servet ve saygınlık kazanırsa ve işlerinin iyiye doğru gittiğini görürse, tüm bunların Allah tarafından verildiğini unutur, bu başarısında öyle gurur duyar, öyle böbürlenir ki, ne Allah'a, ne de diğer insanlara hiçbir pay bırakmaz. Fakat bu iyi talih onu bırakır bırakmaz cesaretini kaybeder ve küçük bir şanssızlık bile onu o denli sarsar ki, her türlü aptallığı yapabilir, hatta intihara bile kalkışabilir. Mevdudi

Biz, insanlara lütufta bulunup nimetlerimizi tattırdığımız zaman, kendile­rine sıhhat ve mallarına bereket verdiğimiz vakit onlar bununla sevinir ve şıma-nrlar.Şayet onlara, kendi yaptıkları kötü amellerden dolayı bir kıtlık, bir felaket ve bir hastalık gelecek olursa bu defa da onlar Allahtan ümitlerini keser kötüm­serliğe kapılırlar.

Mümin insan, herşeyin Allah tarafından geldiğine inandığı için ne ken­disine verilen nimetlerle şımarır ne de kendisine gelen felaketler ve âfetler kar­şısında rabbinden ümidini keser.

Resulullah (s.a.v.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:

"Şaşılır müminin işine, onun her işi hayırdır. Bu hal, müminden başka kimsede yoktur. Mümine sevindirici birşey isabet ettiğinde şükreder. Bu da onun için bir hayırdır. Mümine bir zarar dokunduğunda ise sabreder bu da onun için hayırdır. Taberi

Yani, "Müminler; küfür ve şirkin insanın moralini nasıl etkilediğini ve Allah'a imanın insan karakteri üzerinde ne tür bir etkisi olduğunu anlayabilirler. Allah'a samimiyetle inanan ve O'nun bütün hazinelerin maliki olarak kabul eden bir kimse, asla Allah'ı unutanlar gibi hasis ve cimri olmaz. Eğer ona bol nimet verilse asla kibre kapılmaz, tam aksine Allah'a şükreder, çevresindeki insanlara cömertçe davranır ve Allah'ın verdiği nimetleri yine O'nun yolunda sarfeder.

Diğer taraftan eğer verilen nimetlerde bir azalma olursa sabreder; asla şeref ve haysiyetini ayaklar altına almaz ve sonuna dek Allah'ın lütfunu bekler. Böyle ahlâkî bir mükemmelliğe, asla bir ateistte veya müşrikte rastlanamaz." Mevdudi   

Bu ayetlerde, insanların, özellikle de müşriklerin genel karakteri sergilenmektedir. Putperestlere ait bu genel karakter Kur’an’da birçok kez konu edilmiştir.

İşte onlar, gemiye bindiklerinde, dini yalnız Allah’a özgü kılarak O’na yalvarırlar. Sonra ne zaman ki onları karaya çıkarıp kurtardı, bir de bakarsın ki onlar,   kendilerine verdiklerimize nankörlük etmek ve kazançlı çıkmak için şirk koşuyorlar. Artık onlar,  yakında bilecekler. (Ankebut/65, 66)

Ve eğer insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak,  kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür.
Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti” der. Ve kuşkusuz o, şımarıktır, böbürlenen biridir. (Hud/9, 10)

O, sizi bir candan yaratan ve ondan da, kendisine ısınsın diye eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki zevce ağırlaştı o zaman onlar [o ikisi] Rabblerine dua ettiler: “Eğer bize sâlih [bir çocuk] verirsen, and olsun ki [kesinlikle] şükredenlerden olacağız.”
Ne zaman ki onlara [o ikisine] sâlih [bir çocuk] verdi, o ikisine verdiği şey hakkında O'nun için ortaklar kıldılar. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah münezzehtir, yücedir. (A’raf/189, 190)

Ayetlerini size göstermek için, şüphesiz, Allah’ın nimetiyle geminin denizde kayıp gittiğini görmedin mi? Şüphesiz bunda, tüm çok sabırlı ve çok şükreden için ayetler vardır.
Ve gölgeler gibi bir dalga onları bürüdüğünde, O’nun için dini arındırarak Allah’a yalvarırlar. Ama ne zaman ki karaya çıkararak kurtardı, onlardan bir kısmı orta yolu tutar [iman küfür arasında bir yol tutar]. Ve bizim ayetlerimizi ancak, tam hain ve tam nankör bile bile inkâr eder. (Lokman/31, 32)

Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler. O, müstesna [kaybolmaz]. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür! (İsra/67)

O, sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan eşini kıldı [yaptı]. Ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, yaratılıştan sonra bir yaratılışla yaratıyor. İşte bu, mülk [krallık, hâkimiyet] yalnız kendisinin olan Rabbiniz Allah’tır. O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?
Eğer inkâr/nankörlük edecek olursanız, biliniz ki, şüphesiz Allah size hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için küfre/nankörlüğe rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin için ona razı olur. Hiç bir taşıyıcı, bir başkasının yükünü çekmez. Sonra dönüşünüz yalnızca Rabbinizedir. Böylece yapmış olduklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı iyi bilendir.
İnsana bir sıkıntı dokunduğu zaman, bütün gönlünü ona vererek Rabbine dua eder. Sonra kendisine tarafından bir nimet lütfettiği zaman da önceden O’na dua ettiği hali unutur da Allah’ın yolundan sapıtmak için O’na ortaklar kılar [oluşturur]. De ki: “Küfrünle biraz yararlan! Şüphesiz sen ateşin ashabındansın.” (Zümer/6, 8)

Ve iyilik olarak sahip olduğunuz ne varsa, işte Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda,  hemen yalnız O’na sığınırsınız.
Sonra, zararı sizden giderince, sizden bir gurup, kendilerine verdiklerimizi inkâr etmek/verdiklerimize nankörlük etmek için Rab’lerine şirk koşarlar. – Haydi, şimdi faydalanın! Fakat yakında bileceksiniz.- (Nahl/53- 55)

İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman sınayıp da kendisini üstün kılar ve nimetler verirse: "Rabbim beni üstün kıldı" der.
Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa: "Rabbim beni aşağıladı"  der. (Fecr/15,16)

37. ayette “Onlar, şüphesiz Allah’ın dilediği kimseye rızkı serdiğini ve ölçülendirdiğini de mi görmediler? Şüphesiz bunda iman edecek bir kavim için ayetler vardır” buyrulmaktadır. Burada ekonomik değerlerin Rabbimiz tarafından ayarlandığı; daralttığında kimsenin ümitsizliğe düşmemesi, bollaştırdığı zamanda da kimsenin şımarmaması gerektiği bildirilmektedir. Nitekim bu husus Zuhruf suresinde şöyle açıklanmış idi.

Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/32) H.Yılmaz

"Akrabaya, yoksula, yolcuya sadaka verir" değil, "Hakkını verir" denmiştir. Çünkü bu, sizin onlara her halükârda vermeniz gereken bir haktır. Eğer siz servetinizden bir kısmını onlar için ayırırsanız, onlara bir iyilik yapmış olmuyorsunuz. Eğer mülkün gerçek sahibi size başkalarından daha fazla vermişse, size verilen bu fazla servetin başkalarının hakkı olduğunu hatırlamalısınız. Çünkü bu fazladan serveti, Rabbiniz, başkalarının hakkına saygı gösterip onlara verip vermeyeceğinizi denemek için size vermiştir.
Bu ilahi emir ve onun gerçek ruhu hakkında düşünen herkes, Kur'an'ın insanın ahlâkî ve ruhî gelişimi için ortaya koyduğu yolun, kaçınılmaz olarak hür bir toplum ve ekonomiyi gerektirdiğini hisseder. Böyle bir gelişme insanların mülkiyet hakkının kaldırıldığı veya kısıtlandığı bir sosyal çevrede mümkün olmaz.
Devletin tüm kaynakların mülkiyetini elinde bulundurduğu ve hükümetin halka mal dağıtımı sorumluluğunu üstlendiği, hatta bireyin ne başkalarının hakkının farkına varmasına ve yardım etmesine fırsat tanıdığı, ne de kendisine yardım edilen kişinin diğeri için şükran duyguları geliştirebildiği bir sistem, tamamen komünist bir sistemdir. Şimdi bizim ülkemizde de "Nizam-ı Rububiyet" adı altında öne sürülen böyle bir ekonomik ve toplumsal düzen, tamamen Kur'an'a muhalif bir sistemdir. Çünkü böyle bir düzen, bireyin ahlâkî gelişimini ve karekter oluşumunu tamamen engeller. Kur'anî bir düzen ancak bireylerin bazı servetlere, onları harcama hakkına ve daha sonra da samimiyetle Allah'ın ve O'nun kullarının haklarını verme hak ve yetkisine sahip olduğu bir ortamda uygulanabilir. Ancak böyle bir toplumda, bir taraftan insanlar bireysel olarak nezaket, hoşgörü, sevgi, fedakârlık, başkalarının haklarına saygı göstermek ve bu hakları sahiplerine vermek gibi faziletleri geliştirme, diğer taraftan da kendilerine iyilik yapanlara karşı teşekkür ve minnet duyguları geliştirme fırsatı bulurlar. Ancak böyle bir sistem, kötülüğün yok edilip iyiliğin geliştirilmesinin kanun zoruyla değil, bilakis insanların kendi temiz kalplilikleri ve bu sorumluluğu yerine getirme iyiniyetleri ile sağlanabildiği mükemmel bir ortam meydana getirebilir.
Bu, kurtuluşa sadece yoksula, akrabaya ve yolcuya hakkını vererek ulaşılabileceği ve bunun için başka hiçbir şeye gerek olmadığı anlamına gelmez. Tam aksine başkalarının bu haklarını vermeyenlerin gerçek kurtuluşa eremeyecekleri anlamına gelir. Gerçek kurtuluşa ancak, sadece Allah'ın rızasını ve hoşnutluğunu isteyerek bu hakları sahiplerine verenler ulaşabilir. Mevdudi

Ey Muhammed, sen, akrabana, ilgi gösterme ve yardım etme gibi hakları­nı ver. Miskine ve yolda kalmışlara da, Allahın, kendileri için farz kıldığı hakla­rını ver. Bunlara haklarını vermek, Allahın rızasını dileyenler için daha hayırlı­dır. İşte kutuluşa eren veAllah katında istediklerine erişebilecek olanlar bunlar­dır. Taberi

Bu, Kur’an'ın nüzul kronolojisinde ribâ terimi ve kavramının geçtiği ilk ayettir. Terim lafzen, bir şeyin ilk hacminin veya miktarının üstündeki “artış”ı veya “ilave”yi anlatır. Kur’an terminolojisinde ise, bir kimsenin veya kurumun başka birine ödünç olarak verdiği belli bir mal veya para miktarının, faiz yoluyla meşru olmayan bir artış sağlamasını ifade eder. İlk dönem Müslüman hukukçuların büyük kısmı, problemi kendi zamanlarında veya daha önceki dönemlerde geçerli ekonomik şartlar çerçevesinde mütalaa ederek bu “gayrimeşru ilave”yi, “oranına ve temelindeki ekonomik güdüye bakmadan” faiz karşılığı verilen bir borçtan sağlanan kazanç ile eş tutmuşlardı. Bununla birlikte -ve konu üzerindeki muazzam fıkıh külliyatının da gösterdiği gibi- Müslüman alimler, ribâ'nın tanımı üzerinde, yani bütün muhtemel hukukî durumları kapsayacak ve değişik ekonomik şartların bütün zorlamalarına cevap verebilecek bir tanım üzerinde henüz kesin bir anlaşmaya varabilmiş değillerdir. İbni Kesîr'in (2:275 üzerindeki yorumunda geçen) sözleriyle ifade edersek, “Ribâ, alimlerin (ehlu'l-‘ilm) en zor gördüğü konulardan biridir”. Ribâ'yı hukukî olarak yasaklayan ve mahkum eden ayetlerin (2:275-281) Hz. Peygamber'in vefatından birkaç gün önce gelen (karş. 2:281, not 268) son vahiy olduğu unutulmamalıdır: Bu sebeple Sahâbe, sözkonusu hükümlerin şer‘î sonuçları hakkında Hz. Peygamber'e soru sorma fırsatı bulamamışlardı -öyle ki, Ömer b. Hattâb'ın bile şöyle söylediği rivayet edilir: “En son vahyedilen ayetler ribâ konusundaydı, fakat Allah'ın Rasûlü, bu ayetlerin anlamını bize açıklayamadan [lafzen, “açıklamadan önce”] bu dünyadan göçtü.” (Sa‘îd b. Müseyyeb'den naklen İbni Hanbel.) Yine de Kur’an'ın ribâ'yı ve onu uygulayanları mahkum ederken kullandığı sert ifadeler, ribâ'nın niteliği ve sosyal ve ahlakî sınırları konusunda -özellikle de insanoğlunun geçen yüzyıllarda yaşadığı ekonomik tecrübeler gözönüne alındığında- yeterli bir fikir vermektedir. Genel olarak, ribâ'nın negatif muhtevası (terimin Kur’an'da ve Hz. Peygamber'in birçok Hadisi'nde kullanıldığı anlamda), fâiz karşılığı borç vermek suretiyle sağlanan ve ekonomik olarak zayıf durumda bulunan kesimlerin güçlü ve servet sahibi kesimlerce sömürülmesinden doğan kazançlarla ilgilidir: borç veren, kullandırdığı sermaye mülkiyetinin tam sahibi olurken ve bu fonun kullanım amacı yahut tarzı ile ilgili hiçbir yasal endişe taşımazken, sağladığı kazanç da, borç kullananın bu işlemden dolayı uğradığı kayıplara bakılmaksızın, sözleşme gereği garanti altına alınır. Bu tanımlamayı gözönüne alınca, hangi tür malî işlemin ribâ çerçevesi içinde kalacağı sorununun, son tahlilde, “manevî/ahlakî” bir sorun olduğunu ve borç veren ile alan arasındaki ilişkilerin temelinde yatan sosyo-ekonomik motivasyon ile yakından bağlantılı bulunduğunu görürüz; ve saf ekonomik terimlerle ifade edersek bu sorunun, “kazanç ve kayıpların borç işlemine katılan her iki tarafça nasıl adil olarak paylaşılabileceği” sorunu olduğunu görürüz. Tabii ki bu ikili sorunu katı ve kapsamlı çözümlere bağlamak mümkün değildir: bizim cevaplarımız, zorunlu olarak, insanın sosyal ve teknolojik gelişmesinin -ve dolayısıyla ekonomik ortamın- tâbi olduğu değişikliklere paralel olarak değişmelidir. O halde, Kur’an'ın ribâ kavramını ve uygulamasını mahkum ettiği açık ve kesin olmasına rağmen, her Müslüman kuşak, bu terime -ki daha iyi bir karşılık olması için “fâiz” olarak adlandırabiliriz- yeni bir boyut ve taze bir ekonomik anlam yükleme sorumluluğu ile yüzyüze bulunmaktadır. Bu örnekte (ki, vurguladığım gibi, Kur’an'ın tarihinde bu konudaki ilk ayettir) henüz kesin bir yasaklama görülmemektedir, fakat bir kimsenin kendi refahını “[başka] insanların malvarlığı” sayesinde, yani başkalarını sömürerek arttırması şeklindeki gayriahlakî beklentiye atıfta bulunmak suretiyle, 2:275 ve devamında konulan yasağın ilk işaretlerini vermiş bulunmaktadır. M.Esed 

39. ayette ise “Ve insanların malları içinde artsınlar diye ribadan verdikleriniz, Allah yanında artmaz. Allah'ın yüzünü [rızasını] dileyerek zekâttan verdikleriniz… İşte o kimseler, kat kat arttıranların ta kendileridir” buyrularak o günün insanlarının çıkarcılıkları ve açgözlülükleri kınanmaktadır. Bunlar, mallarındaki Allah hakkını yerine vermeyip daha da çoğaltabilmek için yatırım yapan kimselerdir.

O devirde kimileri mallarını kendilerine daha çok geri döneceğini gözeterek zenginlere hediye verirlerdi. Böylece mallarını çoğaltmaya çalışırlardı. Yerinde bir tabirle, “Kazın geleceği yerden tavuğu esirgemezlerdi.” Burada konu edilen “ رباًriba [artış]”, Bakara suresinde konu edilen ve ciddi bir insanlık suçu olan “faiz” değildir; çıkar amaçlı hediye vermek, çıkar amaçlı yardımda bulunmak demektir. Bu anlamda riba serbest olmakla beraber, ayetten anlaşıldığına göre hoş bir davranış değildir.
Yasaklanan “
الرّبوا riba [faiz]”, Bakara ve Al-i Imran surelerinde yer almaktadır:O, ribayı yiyen kişiler, şeytanın bir dokunuşuyla çarptığı kişinin kalkışından başka türlü kalkamazlar. Bu, şüphesiz onların, ”Alış-veriş,  riba gibidir” demeleriyledir. Oysa ki Allah, alış-verişi helal, ribayı haram kılmıştır. Kendisine rabbinden bir öğüt gelip de yaptığından vazgeçenin geçmişi kendisine, işi Allah’adır. Ve kim ki yeniden dönerse, işte o dönenler ateşin dostlarıdır. Onlar orada sürekli kalacaklardır.
Allah ribayı mahveder, oysa sadakaları bereketlendirir. Allah günahta ve inkârda direnen hiç kimseyi sevmez.
Kesinlikle İman eden ve salihatı işleyen, namazı ikame eden ve  zekatı veren kişilerin Rabbleri katında  mükafatları vardır. Ve onlar üzerine hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve artık faizin peşini bırakın, eğer gerçekten müminler iseniz.
Eğer böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Haksızlık etmezsiniz, haksızlığa da uğramazsınız. (Bakara/275-279)Ey iman etmiş kimseler! Kat kat artırılmış olarak ribayı yemeyin. Felah bulmanız için Allah'a takvalı davranın.
Kâfirler için hazırlanmış olan ateşten de sakının.
Merhamet olunmanız için Allah ve Elçi’ye itaat edin.
Ve Rabbinizden bağışlanmaya ve eni göklerle yer kadar olan, bollukta ve darlıkta infak eden, öfkelerini yutan ve insanları affeden muttakiler için hazırlanmış olan cennete yarışın. –Ve Allah, Muhsinleri [iyilik güzellik üretenleri] sever. (Âl-i İmran/130-134) H.Yılmaz 

Bu, Kur'an da faizi yasaklayıcı olarak indirilen ilk ayettir. Sadece şöyle demektedir: "Siz borç verenin servetinde bir artış olacağını düşünerek faiz ödüyorsunuz. Fakat gerçekte Allah katında, faiz malı artırmaz, tam aksine servet ancak verilen zekat ile artar."
Sonraları Medine'de faizi haram kılan ayet nazil olmuştur: "Allah faizi mahveder, sadakaları artırır." (Bakara: 276). (Daha sonraki emirler için bkz. Al-i İmran: 130 ve Bakara: 275-281)

Bu ayete müfessirler iki anlam vermişlerdir. Müfessirlerin bir kısmı şöyle der: Burada "riba", şeriatın haram kıldığı faiz anlamında değildir, fakat alan kişinin onun iki katını vereceğini umarak veya hediye verene bir hizmette bulunacağı için ya da hediye veren için verdiği kişinin zengin olması daha faydalı olduğundan verilen bir hediye veya bağış anlamına gelir. Bu İbn Abbas, Mücahid, Dahhak, Katâde, İkrime, Muhammed bin Ka'b el-Kurzi ve Şa'bi'nin görüşüdür. Belki de bu müfessirlerin ayeti böyle yorumlamalarının sebebi, ayette bu davranışın sonucu olarak sadece Allah katında böyle bir servetin artmayacağının zikredilmesidir. Oysa, eğer şeriatın haram kıldığı riba kastediliyor olsaydı, açıkça bu davranışın Allah tarafından şiddetle cezalandırılacağı söylenirdi.
Diğer grup bunlardan ayrılır ve ayetteki "riba" ile, şeriatın haram kıldığı faizin kastedildiğini söyler. Bu, Hasan Basri ve Süddi'nin görüşüdür. Allame Alusi de ayetin zahiri mânâsının aynı olduğunu; zira Arapçada ribanın aynı anlamda kullanıldığını söyler. Bu tefsir müfessir Nisaburî tarafından da kabul edilmiştir.

Bize göre de, bu ikinci görüş doğrudur. Çünkü birinci görüşü desteklemek için öne sürülen delil ribanın bilinen anlamını bir tarafa bırakmak için yeterli değildir. Rum Sure'sinin nazil olduğu dönemde faiz henüz haram kılınmamıştır. Bir şeye önce zihinleri hazırlamak sonra da onu yasaklamak, Kur'an'ın tercih ettiği bir yoldur. Şarap hakkında da ilk söylenen şey, onun temiz olmadığı idi (Nahl: 67). Daha sonra Bakara: 219'da onun zararının, faydasından daha çok olduğu söylenmiştir. Sonra sarhoş iken namaza yaklaşılmaması söylenmiş. (Nisa: 43), en sonunda da şarap içmek tamamen haram kılınmıştır. Aynı şekilde faiz hakkında da burada sadece onun serveti arttırmadığı, servetteki gerçek artışın ancak zekat ile olduğu söylenmiştir. Bundan sonra bileşik faiz yasaklanmış (Al-i İmran: 130), en sonunda da faiz tamamen haram kılınmıştır. (Bakara: 275, 280)

60. Bu artışın hiçbir sınırı yoktur. Niyetin samimiyeti ne kadar büyük olursa, fedakârlık duygusu ne kadar derinse ve kişinin Allah yolunda harcarken Allah'ın rızasını kazanma arzusu ne kadar fazlaysa, Allah'ın ona vereceği mükâfatlar da o derece büyük ve güzel olacaktır. Sahih bir hadise göre eğer bir kimse Allah yolunda incir çekirdeği kadar bir şey verse, Allah onu Uhud dağı kadar arttırır. Mevdudi 

Bu Kuran ayetindeki Zekat kelimesi, yaygın olarak bildiğimiz ve uyguladığımız, “malın kırk da birini” yoksula verme şeklindeki, dar anlamında değildir. Burada Riba kelimesi ile  “Zekat “ kelimesi zıddıyla aynı anlama gelmektedir. Ribadan ne kast ediliyor ya da ne anlıyorsak Zekat onun zıttıyla tam tersidir. “Ribada” “ Zekat” da her ikiside artırmaktır. Ancak Riba kirletilerek ve sömürerek üretmeden kişisel çıkar için artırmak; Zekat” ise, kişisel çıkar gözetmeden refahı ve zenginliği topluma yaymak, üretmek için parası olmayan girişimciye karşılıksız sermaye yardımı yaparak, malını artırmaktır.Yani “Riba” kirleterek arttırmak, “Zekat” ise, temizliyerek artırmaktır. “Zekat” kavramının malın kırk da birini yoksula vermek olarak daraltılıp, dondurulması, üretme ve çalışma teşebbüsünebir bakıma engel olmuştur. Müslümanları bir lokma bir hırka tembelliğine itmiştir. Daha fazlasını vermenin önünü kesmiştir.Eğer zekat bir ibadet ise ,-ki öyledir- O zaman zengin olmak için, çok çalışmanın, kazanmanın üretmenin ibadet  olduğu bilincini taşımak ve çalışmayanın, üretmeyenin insanlıkla, İslamlıkla ilgisinin olmadığı demektir. Gel gör ki, bu günkü algılanış şekliyle zekatın uygulandığı ülkelerin geri oluşu , Kuran kavramlarının evrensel  anlamlarından ne kadar uzak anlaşıldığının  apaçık kanıtı durumundadır. Kaldı ki Allahın dini İslam, sadece kendilerini Müslüman olarak tanımlayan toplumların dini değil, evrensel olup, tüm insanların dinidir. Kuranın evrensel kurallarından yararlanmanın toplumlar için ödülü, her yönüyle  güç ve refahtır. Ancak bu güç ve refah, riba/sömürerek, haksız kazanç elde etmek için değil, zekat/paylaşarak, girişimciye karşılıksız para yardımı yapılarak olursa insanlık için yararlı olur. Aksi takdirde, insanlık “şeytan çarpmışa” döner, krizden ve kargaşadan kurtulamaz. M.Sağ

Bu âyet-i kerime iki şekilde izah edilmiştir. İzah şekillerinden birinde, haranı olan faizi yiyen ve faizcilik yaparak mallarının artacağını sananların mal­ları dünyada artsa bile Allah katında artmayacağı, buna mukabil Allah rızası için zekat verenlerin mallarının artacağı açıklamaları yapılmıştır.

Taberi'nin de katıldığı ikinci bir izah şeklinde ise bu âyet-i kerimenin fai­zi kasdetmediği, insanların birbirlerine, bir karşılık beklemeyerek mal ve para hediye etmelerini kasdettiği söylenmiş ve şu şekillerde açıklamalar yapılmıştır:

Burada beyan edilmek istenen şey, bir kısım insanların, diğerlerine, Allah nzası için değil daha fazla mal alabilmek için hediye vermeleridir. Kendisine mal verdiği kişiden ilerde daha fazla birşeyler alabilmek için hediye vermeleri­dir. Kendisine mal verdiği kişiden ilerde daha fazla birşeyler alabilmek için he­diye verenlerin bu davranışları mubah olsa da Allah katında herhangi bir sevabı yoktur. Zira bunlar mallarını Allah rızası için değil ilerde daha fazla birşeyler elde etmek için vermişlerdir. Abdullah b. Abbas, Said b. Cübeyr, Mücahid, İb­rahim en-Nehaî, Tâvûs, Katade ve Dehhak bu görüştedirler.

Âmir ise bu âyetten maksadın, kişinin başkasına, kendisine hizmet etmesi için, ileride faydalı olması için, hediye olarak mal vennesidir. Bu kişi malını dünya menfaatları karşılığında verip Allah rızası için vermediğinden onun ver­diği bu malın, Allah katında hiçbir sevabı yoktur.

Abdullah b. Abbas ve İbrahim en-Nehaî'den nakledilen diğer bir görüşe göre ise bu âyetten maksat, bir insanın başkasına, Allah rızası için değil onun sermayesini artırmak veya malını çoğaltmak için, hediye olarak mal vermesidir. Böyle bir kişi, Allah katından sevap bekleyemez.Taberi

Bu ayetle pasaj, tevhidi öğreten bir bildiri ile bağlanmaktadır: Yaratan da rızıklandıran da Allah’tır. Yaratma ve rızıklandırma gücü olmayanlardan kesinlikle ortak olmaz, böyleleri ilah da edinilmez, herkes bunu iyi bilmelidir. Allah, onların ortak yakıştırmalarından münezzeh ve yücedir.H.Yılmaz 

Buradan itibaren konu tekrar kâfirlerin ve müşriklerin uyarılması için tevhide ve ahirete döndürülür.
Yani, "sizin hayatınızı devam ettirebilmeniz için yeryüzünde çeşitli imkânları sağlayan ve herkesin rızıktan bir pay alabilmesi için birçok düzenlemeler yapan O'dur."
Eğer sizin ilah olarak kabul ettikleriniz ne yaratabiliyor, ne rızık verebiliyor, ne hayat ve ölüme hükmedebiliyor, ne de sizi öldükten sonra diriltebiliyorsa, o halde neden onları ilâhınız olarak kabul ediyorsunuz?" Mevdudi

Allah teala bu âyet-i kerimede, kendisine ortak koşan müşrikleri kınıyor ve onlara, kendilerini yaratanın, rızıklandıranm, ömürleri bitince de Öldürecek olanın ve âhirette hesap vermeleri için tekrar diriltecek olanın ancak Allah oldu­ğunu bildiriyor ve onlara, Allaha ortak koştukları şeylerin, bunları yapmaktan âciz olduklarınıhaber veriyor.Böylece akıllarını başlarına alıp rablerini birlesinler.Taberi