(Tekvîr - 25.Ayet)

<< Geniş Meal

Lokman

Birçok kez ifade ettiğimiz gibi, “Hurûf-ı Mukattaa [Kesik Harfler]” diye adlandırılan bu harflerin neyi ifade ettiği henüz kesin olarak bilinmemektedir. Bir uyarı veya gelecek ayetlere dikkat çekme ünlemi olabilecekleri gibi, Kur’an’ın içyapısına ait önemli bir yapı taşı da olabilirler. Ayrıca Kur’an indiği dönemde henüz rakamların icat edilmemiş olduğu ve rakam yerine EBCD harflerinin kullanılmakta olduğu dikkate alındığında, bu harflerin belirli sayıları ifade ediyor olması da mümkündür. Böyle olduğu takdirde söz konusu sayıların matematiksel olarak neyi ifade ettikleri de henüz bilinmemektedir. İleriki dönemlerde yapılacak çalışmalar sonucunda bu harflerin işaret ettiği anlamların doğru şekilde tevil edilebileceği kanaatindeyiz.
Ebced hesabına göre surenin başındaki harflerin sayı değerleri şöyledir.

 ا Elif: 1
 لLam: 30
 مMim:40        H.Yılmaz

Yani, "Bu ayetler doğru yola klavuzluk eder ve Allah'tan bir rahmet olarak gönderilmiştir. Fakat bu rahmet ve hidayetten yararlanabilenler yalnızca iyi bir insan olmaya çabalayan, iyilerden olmak için niyazda bulunan, uyarıldığı kötülükten çekinme keyfiyetini haiz ve kendisine hayra götüren yollar gösterildiğinde onları izleyen muhsinlerdir. Günahkâr ve müfsid olanlarsa ne hidayetten yararlanabilir ne de bu rahmetten pay alabilir." Mevdudi

Bak Bakara suresi 2-5 ve Neml suresi 2-4 M.Sağ

Bu; "Muhsinler" yalnızca sözü edilen üç niteliği taşırlar anlamına gelmez. Haklarında genel "Muhsin" sıfatının kullanılmasıyla onların, bu Kitap'ta nehyedilen kötülüklerden kaçındıklarına ve emredilen salih amelleri icra ettiklerine işaret edilmektedir. Şu halde, "muhsin"in bu üç niteliği tüm diğer salih amellerin üç amele dayandığını göstermek içindir. Onlar hiç terketmedikleri bir amel olarak salâtı ikame ederler ve bu onlarda takva ve teslimiyet hissi oluşturur; Zekâtı verirler ve bu onlarda fedakârlık duygularını kuvvetlendirir, dünya sevgisini hakimiyet altına alır ve Allah'ın rızasına nail olma arzusunu kamçılar; Ahirete inanırlar ve bu onlarda sorumluluk ve icabet duygusunu yerleştirir, onların, dilediği merada otlayan bir hayvan gibi yaşamalarına engel olup, başına buyruk olmadığının aksine yaşantısının her türlü ihtiyacına cevap veren bir Efendi'nin (Rabb) kulu olduğunun tamamen bilincinde bir insan gibi yaşamalarını sağlar. Bu üç nitelik sebebiyle sözkonusu "muhsinler", iyi işler yaptıkları gibi serbestçe kötülük yapabilecek tiynette fakat her nasılsa iyi olmuş kimseler değildir. Tam aksine bu nitelikler onlarda devamlı bir fikir ve ahlâk sistemi yerleştirir. Bu öyle bir sistemdir ki, iyilik düzenli ve sistemli bir tarzda olurken, bir kötülük ancak ve ancak kazaen meydana gelir. Onlar bizzat kendi fikir ve ahlâk sistemlerinden sadır olabilen ve kendilerini tabii etkilerin baskısı altında kötü yola sevkeden kökleşmiş herhangi bir dürtüye sahip değildir.Mevdudi

Zekât terimi, burada, hukukî boyutu ağır basan “arındırıcı yükümlülükler” anlamından (bkz. 2:43, not 34) ziyade daha genel çerçevedeki “karşılıksız yardım” anlamını ifade eder. Bu pasaj, aynı zamanda “kendilerine verdiğimiz rızıktan başkalarına harcayan” buyruğuna uymanın Allah'a karşı sorumluluk bilinci taşımanın bir vasfı olarak tanımlandığı 2:2-4. ayetler ile özde yakın bir anlam ilişkisine sahiptir. M.Esed

Bu ayetler inzal edildiğinde Mekke müşrikleri, Hz. Muhammed (s.a) ve onun mesajını kabul edenlerin, hayatlarını mahvettiklerini düşünüyor ve bunu açıkca söylüyorlardı. Bu yüzden güçlü bir vurguyla şu mukabelede bulunuldu: "İşte onlar gerçek felâha ulaşanlardır." Yani, "Cahilce düşündüğünüz gibi onlar kendilerini helâk etmeyecekler; aksine felâha erişecek gerçekte yalnızca onlardır ve bu yola girmeyi reddedenler ise, kötü akibetlere düçar olacaklardır."
Buradaki "Felâh"ı (gerçek başarıyı) maddi refah anlamında dünya hayatıyla sınırlı şekilde anlayanlar Kur'an'ın bu kavrama yüklediği mânâyı anlama şansını tamamen yitirecektir. "Felâh" kavramının gerçek anlamını idrak etmek isteyen şahsın aşağıdaki Kur'an ayetleriyle ilgili açıklama notlarını incelemesi gereklidir: Bakara: 2-5, Al-i İmran: 102, 130, 200, Maide: 35, 90, En'am: 21, A'raf: 7, 8, 157, Tevbe: 88, Yunus: 17, Nahl: 116, Hacc: 77, Müminun: 1, 117, Nur: 51, Rum: 38. Mevdudi

Bu ayet gurubunda, Kur’an ile muhsinler [güzellik - iyilik üretenler] bir arada övülmüştür. Kur’an’ın muhsinler için rahmet, kılavuz olduğu bildirilirken, muhsinlerin de “salâtı ikame eden, zekâtı veren, âhirete de kesin olarak inananların ta kendileri” oldukları ifade edilmiştir.

Ve din bakımından, iyilik-güzellik üreten biri olarak, yüzünü [kendisini] Allah’a teslim eden ve hanifçe, İbrahim'in dinine tâbi olan kimseden daha iyi-güzel kim olabilir? Ve Allah, İbrahim'i “Halil [izdaş]” kabul etti. (Nisa/125)

Hatırlanacağı üzere, bir önceki sure olan Saffat/80, 105, 110, 121 ve 131’de “Şüphesiz Biz, muhsinleri [iyilik-güzellik üretenleri] işte onun gibi karşılıklandırırız/ödüllendiririz” denilerek “muhsin”lere vurgu yapılmıştı.
Kur’an herkes için bir kılavuz ve rahmet olduğu halde, bu ayetlerde onun muhsinler için bir hidayet ve rahmet olmak üzere gönderildiği bildirilmektedir. Burada işaret edilmekte olan ince nokta, muhsinlerin Kur’an’ın kılavuzluğundan ve rahmetinden kesinkes yararlanıyor olmaları, müfsitlerin ise Kur’an’dan uzak durmaları sonucu onun bu özelliklerinden yararlanamamış olmalarıdır.
Lokman suresinin başlangıç bölümü ile Bakara suresinin başlangıç bölümü arasında büyük bir benzerlik bulunmaktadır. Lokman Suresi’nin başında geçen
المحسنين muhsinler” ifadesi, Bakara suresinde “  المتّقين müttakiler” olarak verilmiştir. Bundan her iki sözcüğün de işlevsel olarak yakın anlamda olduğu anlaşılmaktadır.

Elif, Lâm, Mîm.
İşte bu kitap; kendisinde kuşku yoktur, gaybde iman eden, salâtı ikame eden, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak eden, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden müttakiler -ki bunlar, ahirete de kesinlikle inanırlar- için bir kılavuzdur.
İşte bunlar, Rabblerinden bir kılavuz üzerindedirler ve işte bunlar işte felaha erenlerin [kurtulanların- kazançlı çıkanların] ta kendileridir. (Bakara/1- 5)

 Konumuz olan pasajda “salâtı ikame eden, zekâtı veren, âhirete de kesin olarak inananlar” ifadesiyle tanımlanan “Muhsin”lerin sadece bu üç niteliği taşıyan kimseler oldukları düşünülmemelidir. Muhsin; Rabbimizin tüm emir ve yasaklarına duyarlı davranan, sürekli iyilik güzellik üreten, kötüleri iyileştiren, çirkinlikleri güzelleştiren kimselerdir. Bir bakıma, Rabbimizin emir ve yasaklarının tümünü bu ayette konu edilen “salâtı ikame etmek”, “zekât vermek” ve “ahirete kesin olarak inanmak” başlıkları altında toplamak mümkündür.

المحسنين Muhsinler” ifadesiyle gerçek müminler bir taraftan övülmekte, bir taraftan da uyarılmaktadırlar. Kur’an’da muhsinlerin övüldüğü, onlara ödüller ve Allah’ın sevgisi vaat edildiği birçok ayet vardır:

Hayır, aksine kim iyi davranan olarak yüzünü Allah’a teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar üzülmezler de. (Baka­ra/112)

Ve Allah yolunda bağış yapın, ellerinizi [kendinizi] tehlikeye bırakmayın ve iyileştirin-güzelleştirin. Şüphesiz Allah, iyileştirenleri- güzelleştirenleri sever. (Bakara/195)

Artık demiş oldukları şeyler sebebiyle Allah onlara içlerinde sürekli kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetler vermiştir. İşte bu, Muhsinlerin [iyilik- güzellik üretenlerin] karşılığıdır. (Maide/85)

Ve düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. O'na, ürpererek ve rahmetini umarak dua edin. Muhakkak ki Allah'ın rahmeti, muhsinlere [iyileştirenlere-güzelleştirenlere] çok yakındır. (A'raf/ 56)

Şüphesiz ki Allah, takvalı davranan kişiler ve kendilerini iyileştiren/güzelleştiren kişiler ile birliktedir. (Nahl/128)

Onların etleri ve kanları kesinlikle Allah'a ulaşmayacaktır. Ancak O'na sizden takva ulaşır. Size kılavuzluk ettiği üzere Allah’ı büyükleyesiniz diye onları size boyun eğdirdi. Ve Muhsinleri [iyilik-güzellik üretenleri]  müjdele. (Hacc/37)

Ve Biz, Bizim yolumuzda gayret gösterenleri, elbette Kendi yollarımıza kılavuzlayacağız. Ve şüphesiz Allah muhsinlerle [iyilik-güzellik üretenlerle] beraberdir. (Ankebut/69)

Şüphesiz takva sahipleri Rablerinin kendilerine verdiği şeyleri almış olarak cennet bahçelerinde ve pınarlardadırlar. Şüphesiz onlar bundan önce Muhsinler [iyilik güzellik üretenler] idiler.
Onlar geceleyin pek az uyurlardı, seherlerde onlar bağışlanma dilerlerdi ve onların mallarında isteyen ve mahrumlar için bir hak vardı. (Zâriyat/16- 19)

Konumuz olan pasajda “ الحكيم Hakîm” olarak nitelenen “Kitap” Kur’an’dır. Kur’an’ın “Hakîm” oluşu daha evvel Ya Sin suresinde de yer almıştı:

Babaları uyarılmamış, bu yüzden de kendileri gafil [duyarsız] bir kavmi kendisiyle uyarasın diye Aziz [çok güçlü], Rahîm’in [çok merhametlinin] indirdiği Hakîm [çok hikmetli] Kur’an’a ant olsun ki, sen, o gönderilenlerdensin [elçilerdensin], hiç şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerinesin.

“Hakîm” sözcüğü, dilbilgisi bakımından mübalâğa kalıbında bir ism-i faildir. Esas anlamı “çok yasa koyan” demektir. Bu anlamıyla aynı zamanda Rabbimizin de sıfatlarından biridir.
“Hakîm” sözcüğü burada ism-i mef’ul olarak “yasalaştırılmış, çok yasa içeren” anlamını ifade etmektedir. Bu anlam “muhkem” sözcüğünün tam karşılığıdır.

Kur’an’ın ‘Hakîm’ olarak nitelenmesi Ya Sin/2’nin tahlilinde (Tebyînü’l-Kur’an; c:3, s: 261-264) ele alındığından, ilgili bölümün oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Geleceğin bilgisine sahip alemlerin Rabbi, bu Kuran ayetiyle, olanları ve olacakları Müslümanlara açıklayarak, onları uyarıyor. M.Sağ

Lafzen, “insanlar arasından kimi (veya “öyleleri var ki”) eğlenceli (veya “boş”) sözler sarf ederler”, yani ilahî hakikate karşı: Bu ifade, sözde felsefî laf cambazlıklarına ve gerçek bir anlam temeli bulunmayan metafizik spekülasyonlara işaret etmektedir (karş. 23:67, not 38). Ancak bazı yorumcuların iddialarının tersine, yukarıdaki ifade, belli bir kişiyi (Hz. Peygamber'in çağdaşlarından olduğu ileri sürülen birini) kasdetmeyip bir zihniyet tarzını göstermekte, dolayısıyla da genel bir muhtevaya sahip bulunmaktadır. M.Esed

Yani, "Bir yanda Allah tarafından gönderilmiş ve bazı insanların tamamen yararlandığı bu rahmet ve hidayet vardır; öbür yanda da Allah'ın vahiylerine karşı böyle bir tavrı benimseyen ve bu insanlarla yanyana yaşayan bazı talihsizler vardır."
"Bilgisizce" ibaresi "satın alma" ile ilgili olabileceği gibi, "saptırma" ile de ilgili olabilir. Bilgisizce satın alma şeklindeyse anlamı şöyle olur: "Cahil ve akılsız insanlar bu oyalayıcı şeyleri satın alırlar. Fakat bilmezler ki değeri çok yüksek bir şey karşılığında yıkıcı bir şey satın almaktadırlar. Bir yanda hiçbir maddi bedel gerektirmeyen, fakat hikmet ve hidayetle dolu ilâhi ayetler varken, öbür yanda manevi yapıları helâk eden ve elde etmek için servet ödedikleri saçma sapan sözler vardır" Yok eğer bilgisizce saptırma şeklinde anlamak gerekiyorsa, ayet şu anlama gelir: "O, halka bilgisizce kılavuzluk etmeye yeltenir, fakat bilmez ki, halkı Allah'ın Yolu'ndan saptırmak için yaptığı şey kendisine nasıl bir günah yüklüyor."
"Lehv el-Hadis" deyimi, metinde, dinleyeni meftun eden tamamiyle kendi atmosferine çeken ve etrafındaki başka şeylerden habersiz hale getiren bir şeyi tazammun eder. Lugat anlamı itibariyle bu tamlamanın herhangi bir kötü çağrışımı yoktur, fakat günlük kullanım içinde bu tamlama dedikodu, saçma sapan konuşma, sulu şaka ve hareket, romanlar, hikayeler, masallar, şarkı söyleme, cümbüş... vs. kötü ve faydasız şeyler için kullanılır.
İlgi çekip oyalayıcı masalları "satın almak", sözkonusu şahısların hakikat yerine bâtılı seçtiği, hidayetten yüz çevirip kendisine ne dünyada ne de ahirette bir faydası dokunmayan böyle şeylerle uğraşması anlamına da gelebilir. Ne ki bu, mecazî anlamıdır. Asıl anlamı ise, "kimse sarfettiği mal karşığılığında boş ve faydasız bir şey almamalıdır", şeklindedir. İbn Hişam, İbn İshak'a dayanarak rivayet eder ki, Mekke müşrikleri ellerinden geleni yapmalarına rağmen Hz. Peygamber'in (s.a) mesajının yayılmasını engelleyemeyince Nadir bin Hâris Kureyşliler'e şunları söyledi: "Bu adama karşı çıkma yolunuz sizi bir yere götürmez. O sizin aranızda yaşamakta. Şimdiye dek ahlâken en iyi olanınızdı; aranızda yaşayan en doğru, en dürüst ve emin kişi oldu daima. Siz tutmuş, onun bir kahin, sihirbaz, şair ve mecnun olduğunu söylüyorsunuz. Kim inanır buna? Ahali, bir kahin nasıl konuşur bilmiyor mu? Bir şairin, bir mecnunun halini tefrik edemez mi halk? Bu ithamların hangisini Muhammed'e (s.a) yamayabilirsiniz ki halkın dikkatini ondan kaçırabilesiniz. Bakın! Ben size onunla nasıl başedeceğinizi söyleyeyim." Sonra Mekke'den ayrılıp Irak'a gitti ve oradan İran kisraları, Rüstem ve İsfendiyar'la ilgili masalları, hikayeleri, ustureleri derlemeyi başarıp halkın dikkatini Kur'an'dan ayırmak ve onları masallar içinde uyutmak için masal anlatma partileri düzenlemeye başladı. (İbn Hişam, cilt 1. sh. 320-321) Aynı rivayet Esbab-ı Nüzul adlı kitapta Kelbi ve Mukatil'e dayanarak Vakidî tarafından nakledilmiştir. Ve İbn Abbas'a göre Nadr bu amaçla şarkıcı kızlar da getirmişti. Bir kimsenin Hz. Rasûl'ün (s.a) etkisi altına girdiğini işittiğinde, şarkıcı bir kızı şöyle bir talimatla ona musallat ederdi: "Onu yedir, içir, şarkınla öyle ağırla da diğer taraftan kopup seninle hemhal olsun." Bu, kötülük odaklarının her devirde başvurmakta olduğu aynı araçtı.
Kötülüğün bu elebaşıları sıradan insanları kültür adı altında eğlence, spor ve müzikle öylesine oyalarlar ki, hayatın ciddî problemlerine eğilmek için hiç zaman ve istekleri kalmaz. Ve bu boşvermişlik duygusu içinde sürüklenmekte oldukları felâketi hissetmezler bile.
Lehv-el Hadis'in bu şekilde tefsiri Ashab ve tabiin'in birçoğundan nakledilmiştir. Abdullah b. Mesud'a şöyle soruldu: "Bu ayetteki Lehv el-Hadis'in mânâsı ne?" İbn Mesud üç kere tekrarla şöyle cevap verdi: "Vallahi o şarkı söylemektir." (İbn Cerir, İbn Ebi Şeybe, Hakim, Beyhaki) Benzer rivayetler Abdullah, Mücahid, İkrime, Said bin Cübeyr, Hasan Basri ve Makhül gibi alimlerden de nakledilmiştir. İbn Cerir, İbn Ebi Hatim ve Tirmizi, Hz. Ebu Umâme'ye dayanarak Hz. Rasûl'ün şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Şarkıcı kızları satmak, satın almak, onların ticaretini yapmak ve onun üstünden para kazanmak haramdır." Bir başka rivayette bu son cümle "Ve onun üstünden kazanılan parayı yemek haramdır" şeklindedir. Ebu Umâme'den gelen bir diğer rivayet ise şöyledir: "Cariyelere müzik öğretmek ve onların ticaretini yapmak haramdır ve onun üstünden para kazanmak da haramdır." Bu üç hadis'in hepsi de lehv el-hadis'in geçtiği ayetin böyle bir bağlam içinde indirildiğini göstermektedir. Kadı Ebu Bekir İbn'ul-Arabi, Ahkâmu'l-Kur'an'ında, Abdullan İbn Mubarek ve İmam Malik'in Hz. Enes'ten rivayet ettiği bir hadisi nakleder: "Râsulullah şöyle dedi: "Her kim, bir musıkî meclisinde bir şarkıcı kızın (cariyenin) söylediği şarkıyı dinlerse Ahiret günü onun kulaklarına erimiş kurşun dökülecektir." (Sırası gelmişken bu günlerde müzik "kültür"ünün tamamiyle köle-kızlar (cariyeler) aracılığıyla yaygınlaştırıldığını belirtmek gerekir: Hür kadınlar o zaman da "artist" olmazdı. İşte bu yüzden Rasûlullah köle-kızların ticareti hakkında konuşmuş, onlardan gelecek kazancı ve ödenecek ücreti tavsif etmiş ve Arapça'da özellikle köle-kızlar için kullanılan kayna kelimesini şarkıcı kızlar için kullanmıştır.)
Yani, "Bu şahıs masallarla şarkılarla, asılsız hikâyelerle halkı cezbedip oyalayarak ilahî vahiyleri alaya almak istemektedir. Niyeti Kur'an davetini alaya almak, maskara etmek ve gülünç duruma düşürmektir. Kafasında Allah'ın diniyle savaşmak üzere bir taktik geliştirmiştir: Hz. Muhammed (s.a) Allah'ın vahiylerini halka tebliğ etmeye başlar başlamaz, büyüleyici, tatlı sesli bir genç kız, bir müzik konseriyle marifetini gösterecek, öte yanda tatlı dilli bir hikayeci İran hikayeleri ve masalları anlatacak ki halk Allah, ahlâk ve ahiret hakkında bir şey dinleyecek halde olmayacak."
Bu ceza onların suçlarına uygun olacak. Onlar Allah'ın dinini, vahyini ve Rasûlünü küçük düşürmek, alçaltmak istiyor; Allah, intikamını onlara alçaltıcı bir azap vererek alacaktır. Mevdudi

Bu ayetlerde “cahil, inatçı ve kibirli müşrik” tipi sergilenmektedir. Türünün bir örneği olan müşrik kişi, “bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve onu eğlence edinmek için laf eğlencesi satın almakta”dır. Allah bunların sonunun ne olacağını, alaylı bir üslup ile “İşte ona çok acı verecek bir azabı müjdele” ifadesiyle bildirmektedir.
Ayette geçen “bilgisizce” ifadesini basit cehalet olarak anlamak yeterli değildir. Ayetin devamındaki “boş laf satın alır” ifadesine göre, “bilgisizce” ortaya konan iş, bilinçli, teşkilatlı ve programlı bir şekilde yapılmaktadır. Ayetten anlaşıldığına göre, tipi karakterize edilen kişi masallarla, şarkılarla, asılsız hikâyelerle halkı kendisine bağlayıp oyalayarak ilahî vahiyleri alaya almak istemektedir. Niyeti Kur'an davetini alaya almak, maskara etmek ve gülünç duruma düşürmektir. Kafasında Allah'ın diniyle savaşmak üzere bir taktik geliştirmiştir. Bu taktiğe göre, Rasulüllah Allah'ın vahiylerini halka tebliğ etmeye başlar başlamaz, bir tarafta büyüleyici, tatlı sesli bir genç kız müzik konseriyle marifetini gösterecek, diğer tarafta da tatlı dilli bir hikâyeci İran hikâyeleri ve masalları anlatarak ilgiyi üzerine toplayacaktır. Böylece halk “Allah”, “ahlâk” ve “ahiret” hakkında herhangi bir şey dinleyebilecek bir durumda olmayacaktır.
Nitekim “Esbab-ı Nüzul” nakilleri bunu doğrulamaktadır:

Denildiğine göre, ayet-i kerime Nadr b. el-Hâris hakkında nazil olmuş­tur. Çünkü o Rüstem ve İsfendiyar gibi kimselere ait Acem [İranlı]ların kitaplarını satın almıştı. Nadr Mekke'de oturur, Kureyşliler “Muhammed böyle dedi” dediklerinde buna güler ve onlara Pers hükümdarlarının ba­şından geçen olayları anlatır ve şöyle dermiş: “Benim bu anlattıklarım Muhammed'in sözlerinden daha güzeldir.”
Bunları el-Ferra, el-Kelbî ve başkaları nak­letmiştir.
Bir diğer açıklamaya göre; Nadr şarkıcı cariyeler satın alır ve müslüman olmak isteyen bir kişiyi buldu mu mutlaka bu şarkıcı cariye ile birlik­te o kimsenin yanına gider ve ona “Yedir, içir ve şarkı söyle!” derdi. Sonra da şunları söylerdi: “İşte bu, Muhammed'in seni kendisine davet ettiği namazdan, oruçtan ve onun önünde fedakârlık edip çarpışmandan daha iyidir.” (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

7. ayette “kibir” denen illetin insanı ne hale getirdiği anlatılmaktadır. Bu zihinsel hastalık duyuları devre dışı bıraktırmakta, insana sağduyusunu kaybettirmektedir. Böyle birisinin de bunca ayetler karşısında aklederek gerçeği bulması söz konusu olmamaktadır. Kibirlerine mağlup olmuş bu tür kimselerin durumu Mümin suresinde de konu edilmiştir.

Şüphesiz ayetlerimiz size okunurdu da, buna karşı siz kibirlenerek ve geceleyin hezeyanlar savururarak arkanızı dönüp gidiyordunuz. (Mü’minun/66, 67)

Müşriklerin kibirden kaynaklanan durumları başka ayetlere de sergilenmiştir:

Dediler ki: “Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü/ zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda bir perde vardır. Artık sen, [yapabileceğini] yap, biz de gerçekten yapıyoruz.” (Fussılet/5)

Onlardan sana kulak verenler vardır; oysa biz, onu kavrayıp anlamalarına; kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, bütün ayetleri görseler de ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr edenler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: 'Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir' derler.” (En'âm/25)

Müminler ise kibirden kaçınıp yapılan davete alçakgönüllülükle uymaktadırlar:

Ve tağuta, kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a yönelen kimseler; kendileri için müjde olanlardır. Haydi, müjdele, sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı! İşte onlar, Allah'ın kendilerine hidayet verdiği kimselerdir. Ve işte onlar kavrama yeteneği [temiz akıl sahibi] olanların ta kendileridir. (Zümer/17, 18)

Kibirden kaynaklanan bir düşmanlıkla İslam mesajını engellemeye çalışmak sadece Nadr b. Haris'in değil, tüm İslam düşmanlarının genel stratejisidir.

Ve inkâr eden kimseler: “Bu Kur'ân-ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki üstün gelirsiniz” dediler. (Fussılet/26) H.Yılmaz

"Onlar için cennet nimetleri vardır" demek yerine, "Onlar için Naim cennetleri vardır." denilmektedir. Birinci durumda mânâ şöyle olacaktı: "Onlar nimetlerden faydalanır, ama cennet (bahçeler) onların değildir."
Varid olan bu ikinci durumda ise bütün bahçelerin onların eline teslim edileceği, onların nimetlerinden sahipleri kendileri olduğu halde faydalanacakları, yani bir şeyi, kullanma hakkına sahip olup da mülkiyet haklarına sahip olmayan kimse gibi olmayacakları kendiliğinden aşikâr hale gelmektedir." Mevdudi

Yukarıdaki üç ayeti yorumlarken Râzî iki noktaya dikkat çeker: Birincisi, “mutluluk bahçeleri (cennet)” vaadindeki çoğul anlatım ile azâb bildirimindeki tekil hitap formu arasındaki bariz farklılık, Allah'ın rahmetinin öfkesini aştığını gösterir (karş. 6:12, not 10). İkincisi, “orada temelli kalacaklardır” ifadesinin yalnızca cennet için kullanılması ve öteki dünyadaki azap (veya cehennem) ile ilgili olarak böyle bir ifadeye yer verilmemesi, cennetteki güzelliklerin sürece bir sonsuzluk boyutu taşımasına rağmen “cehennem” olarak tanımlanan yerdeki azabın sınırlı olacağına işaret etmektedir. M.Esed

. Yani, "Hiçbir şey bu sözünü yerine getirmekten kendisini alıkoyamaz. O her ne yaparsa, kesinlikle hikmet ve adaletin gereklerine göre yapar." "Bu Allah'ın gerçekleşecek olan va'didir" buyurulduktan sonra bu iki sıfatın zikredilmesinin amacı, ne Allah'ın bu va'dinden döneceğini ve ne de O'nu va'dini gerçekleştirmekten alıkoyacak herhangi bir gücün bu kainatta bulunduğunu vurgulamak içindir. Dolayısıyla artık kimse iman ve salih amellere mukabil Allah'ın bir mükafat va'dinde bulunduğundan haberi olmadığını ileri süremez, böyle bir ihtimale artık yer yoktur. Dahası Allah'ın bu mükâfatı vereceğine dair apaçık va'di bütünüyle hikmet ve adalet üzere temellenmiştir. O yanlış hüküm vermez. Lâyık bir kimseyi mükafattan mahrum etsin de, olmayana mükâfat versin; bu ihtimale asla yer yoktur. Hakiki iman ve salih ameller üzere olanlar bu mükâfatı kesinlikle alacaklardır ve Allah onu yalnızca onlara bağışlayacaktır." Mevdudi

6 ve7. ayetlerde kâfirlerin kınanmalarına karşılık, bu ayetlerde de inanıp salihatı işleyen müminler övülmekte ve onlar için hazırlanan güzel karşılık müjde edilmektedir.
Ayetlerden anlaşılan bir başka husus da, Kur’an’ın tanımladığı çerçevede iman etmenin ve salihatı işlemenin birbirine bağlı iki paralel olgu olduğudur. “Salihatı işlemek” ifadesiyle neyin kast edildiğini, önemine binaen bir kez daha hatırlatmakta yarar görüyoruz:

SÂLİHÂTI İŞLEMEK:عملواالصّلحات [amilu’s-sâlihât] sâlihâtı işleyenler” olarak çevirdiğimiz ifade kalıbı Kur’ân'da toplam 62 âyette yer almıştır. Bu kalıbın pek çok meal ve tefsirde olduğu gibi “salih amel işleyenler” şeklinde çevrilmesi isabetli değildir.
اصلاح - Islâh” sözcüğünden türemiş olan “sâlihât” düzeltmek demektir. “Sâlihâtı işlemek” ise bozuk olan şeyi düzeltmek, düzelticilik yapmak, düzeltmeye yönelik işler yapmak anlamlarına gelir. Kur’ân'daki bu hususlar dikkate alınarak “sâlihât” konusunda şunları söylemek mümkündür: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek sâlihâtı işlemek değildir. Ama öğüt verme yolu ile namaz kılmayanı namaz kılar hale getirmek, zekât vermeyeni zekât verir hale getirmek, oruç tutmayanı da oruç tutar hale getirmek, sâlihâtı işlemektir. Bu kavramı toplumsal boyuta taşıdığımızda, bulunduğumuz zaman ve zeminde adlî, idarî, siyasî, iktisadî ve benzeri alanlarda her türlübozukluğun düzeltilmesi için gösterilecek her türlü çaba, yapılacak uygulama “sâlihâtı işlemek” anlamına gelmektedir.
Bu konunun detayı için Asr Suresi’nin tahlilinin (Tebyînü’l-Kur’an; c:2, s:261, 262) yeniden okunmasını öneriyoruz.
Konumuz olan ayette dikkati çeken bir diğer husus da “cennet nimetleri” yerine “nimet cennetleri” ifadesinin kullanılmış olmasıdır. Bu ifade ile cennetlerin müminlerin kendi malları olduğu, nimetleri kendi mülklerinden elde ettikleri, başkasının mülkündeki nimetlerden istifade etmiş olmadıkları, olmayacakları açıklanmaktadır.
Ayetteki “Bu, Allah'ın gerçek bir vaadidir” ifadesi vaat edilenlerin mutlaka gerçekleşeceğini; daha sonra gelen “Ve O, Aziz’dir, Hakîm’dir” ifadesi de bu va’di gerçekleştirirken hiç kimsenin Allah’a engel olmayacağını bildirmektedir.

Şüphesiz, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, melekler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve âhirette sizin Yakınlarınızız. Cennette, Gafûr ve Rahîm Allah’tan bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir. (Fussılet/30- 32) H.Yılmaz

 

Önce geçen bu anlamdaki âyetlerde belirttiğimiz gibi, göklerin, görülür bir direk olmadan yaratılması (yükseltilmesi), gökleri tutup onların birbirine çarpmasını önleyen, görünmez ma'nevî bir direğin var olduğunu anımsatır. Bu ma'nevî direk, cisimler arası itme ve çekme yasasıdır. Âyetin son bölümü de ayrı bir doğa olayına işâret etmektedir: Dünyâda bütün bitkiler, erkekli, dişilidir, çifttir. Bitkide erkek ve dişi tohumlar vardır. Bundan dolayı burada ve birçok yerde bitkilerin çift olarak yaratıldığı anlatılır. S.Ateş

jeolojik bulgular, dağların yeryüzünde gördüğümüz kütleleri kadar, yeraltına doğru ilerliyen bir uzantılarının olduğunu, bu şekilde dağların,yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında, yere üstüne ve yer altına doğru uzanarak bu tabakaları birbirine perçinlediğini kanıtlamışlardır. Dağlar bu şekilde yer kabuğunu sabitleyerek, onun mağma tabakası üzerinde ya da kendi tabakaları arasında kaymasını engeller. Kuran dağların bu işlevini ""kazıklara" benzeterek işaret eder. Dağların bu sabitleyici özelliği bilimsel olarak "izostasi" terimiyle tanımlanır. Ayrıca (Bak Nebe suresi 6,7) M.Sağ

Bkz. 13:2, not 4. - Bkz. 16:15, not 11. - Burada, Allah'a işaret eden şahıs zamirinin âniden değişmesinin -bu örnekte “O”ndan “Biz”e geçilmesi gibi- birçok örneğinden birini görüyoruz. Bu değişme, bakî olan Allah'ın yaratılmış fanî varlıklar için geçerli olan herhangi bir zamir ile ifade edilemeyeceğini ve bu zamirlerin O'na atıfta bulunmasının bütün beşerî lisanların sınırlılığını yansıtmaktan başka bir anlam taşımayacağını gösterir.

Lafzen, “orada”. Zevc terimi, 26:7'de olduğu gibi, burada da “tür/çeşit” anlamına gelir. M.Esed

Yukarıdaki giriş cümlelerinden sona ifade-i meram şimdi asıl konuya, yani şirki redd, tevhide davet konusuna yönelmektedir artık.
Metinde geçen "Biğayriamedinteravneta" kelimeleri iki anlama gelebilir: a) Onların direksiz durduğunu bizzat görebilirsiniz. b) Onlar sizin göremeyeceğiniz direkler üzerinde durmaktadırlar. İbn Abbas ve Mücahid, ikinci anlamı daha uygun bulmuş; diğer birçok müfessir ise ilk anlamı tercih etmişlerdir. Eğer anlam bu günün tabiat ilimleri açısından izah edilirse gökteki sayısız yıldız ve gezegenin görünür herhangi bir destek ve dayanağa sahip olmaksızın yerlerinde durdukları; onları birbirine bağlayan hiçbir tel ve sicimin bulunmadığı; birinin diğeri üzerine düşmesini engelleyen hiçbir demir çubuğun varolmadığı söylenebilir. Bu, sistemi ayakta tutan çekim kanunudur. Bu tefsir, bu günün bilgisine göredir. Yarın bu günkü bilgimize, hakikatı daha iyi tefsir etmemize yarayacak bir takım yeni ilaveler olabilir.
14. Açıklama için bkz. Nahl an: 12 Mevdudi

Zımnen, “Allah'tan başka varlıklara veya şeylere ilahî vasıflar izafe edenler”. M.Esed

"Diğerleri": İlâh edindiğiniz, akibetinizi belirlediğine inandığınız ve böyle ısrarla taptığınız varlıklar.
Yani, "Onlar bu alemde Allah'tan başka herhangi birinin, herhangi bir yaratığını gösteremezlerse ki bunu yapacamayacakları besbellidir, yaratıcı olmayan varlıkları Allah'a eş tutmaları, huzurlarında secde etmeleri, yardımları için onlara niyazda bulunmaları akılsızlıktan başka bir şey olmayacaktır. Çünkü bu tutumu aptallıktan başka bir şeyle izah etmek mümkün değildir. Bir kimse akl-ı selimini yitirmemişse, hem ilâhlarının yaratıcı olmadığını ve yegâne Halık'ın Allah olduğunu önünüzde teslim edip, hem de onların ilâhlığı konusunda ısrar etme gibi bir aptallığı işleyemez. Bir kimse azıcık akl-ı selime sahipse kaçınılmaz olarak, hiçbir şeyi yaratmaya gücü yetmeyen, yerde ve göklerdeki hiçbir şeyin yaratılışında ortaklığı bulunmayan bir varlığın nasıl olur da bize ilâh olabileceğini düşünecektir. İnsan böyle bir varlık önünde niye eğilsin, niye ona bir ilâh olarak tapınsın? Diyelim ki bu varlık duaları işitiyor; hiç bir şey yaratmaya gücü yetmediğine göre onlara nasıl icabet edebilir? Zira, belâlar yalnızca, yaratıcı vasfı bulunan bir varlık tarafından savılabilir! Hiçbir şey yaratamayan biri tarafından değil... Mevdudi

Rabbimizin “Aziz” ve “Hakim” olduğunun vurgulandığı 9. ayetten sonra bu ayette de O’nun bu iki sıfatının evrendeki yansımaları, göklerdeki ve yeryüzündeki sayısız mucizelerini açıklanmıştır: “O [Allah], gökleri dayanak olmadan yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Yeryüzünde de, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve oralarda her dâbbehden [canlıdan] türetip yayıverdi. Ve Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her kerim çiftten bitki bitirdik.
11. ayette ise “Haydi, gösterin Bana! O'nun astlarından olan kimseler ne yaratmıştır?”  denilerek müşriklerce olağanüstü güçleri olduğuna inanılan kişi ve nesnelerin hiçbir şey yaratamadıkları, dolayısıyla onları ilah ve rabb olarak kabul etmenin çok anlamsız olduğu beyan edilmektedir. Böylece aklın başa toplanarak sahte ilahların terk edilmesi gerektiği yönünde müşriklere açık ve sert bir uyarı yapılmaktadır.

De ki: “Allah'ın astlarından yanlış inandığınız kimselere yakarın.  Onlar,  göklerde ve yeryüzünde zerre ağırlığına malik olmazlar.  Onlar için bu ikisinde [gökler ve yeryüzünde] herhangi bir ortaklık yoktur. O’nun için onlardan bir yardımcı da yoktur.”
O’nun nezdinde şefaat, sadece O’nun izin verdiği kimseye fayda verir. Nihayet kalplerinden dehşet giderildiği zaman: "Rabbiniz ne dedi?" derler. Onlar: "Hakkı” derler. Ve O,  çok yücedir, çok büyüktür. (Sebe’/22, 23)

Biz gökleri, yeryüzünü i ve ikisi arasındakileri ancak “hakk” ile ve “adı konmuş bir süre” ile yarattık.  Şu inkâr eden kimseler ise uyarıldıkları şeylerden/uyarılmaktan yüz çevirenlerdir.
De ki: “Allah’ın astlarından yakardığınız şeyleri gördünüz mü? Onlar, yeryüzünden neyi yaratmışlar bana gösterin. Yoksa onların göklerde bir ortaklıkları mı var? Eğer siz doğru kimseler iseniz bana bundan [Kur'an’dan] önce bir kitap veya ilimden bir eser [kalıntı] getirin.” (Ahkaf/3, 4)

  Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi ona iyi kulak verin: Sizin Allah’ın astlarından şu yakardıklarınız bir araya gelseler, bir sineği bile asla yaratamazlar. Ve sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen ve istenen güçsüzdür. (Hacc/73):

10. ayetteki “ ترونهاterevneha” ifadesinin cümledeki öğelik konumunu itibariyle ayetten iki anlam çıkarmak mümkün olmaktadır:

* O [Allah], gökleri dayanak olmadan yaratmıştır, bunu görmektesiniz.
* O [Allah], gökleri sizin göreceğiniz dayanak olmadan yaratmıştır.

İkinci alternatife göre ifadeyi biraz daha açarsak “Aslında dayanaklar var, ama siz onları göremiyorsunuz” anlamı takdir edilebilir.
Gerçekten de Dünya, Güneş, Ay ve diğer ge­zegenler arasında var olan çekim gücü, evrendeki gök cisimlerinin boşlukta durmasını sağlayan bir dayanak işlevini görmektedir. Ne var ki, ilk kez Isaac Newton tarafından “Çekim Yasası” olarak formüle edilen bu çekim gücü gözle görülememekte, ancak teknik gözlemlerle elde edilen verilerin kullanıldığı teorik hesaplamalardan anlaşılmaktadır.

Allah, gökleri görüp durduğunu direkler olmadan yükselten Zat’dır. Sonra O, arş üzerine istiva etti. Güneşe ve aya boyun eğdirdi. –Hepsi adı konmuş bie ecele akıp gidiyor. O, işi, Rabbinize kavuşacağınıuz güne kani olursunuz diye ayetleri detaylandırarak yönetir. (Ra’d/2)

Konuyla ilgili olarak Kur’an Araştırma Gurubu tarafından hazırlanan bir yazıyı aşağıda naklediyoruz:

DİREKSİZ YÜKSELMİŞ GÖKYÜZÜ

“Allah, şu gördüğünüz gökleri direksiz yükseltendir. …” (Ra’d/2)
Kuran'ın Peygamberimiz dönemindeki bilgi seviyesiyle söylenmesi mümkün olmayan bilimsel gerçekleri söylemesi, onun mucizevî yönlerinden birisidir. Bu kitabımızda bu mucizeleri göstermeye çalışırken, daha çok son yüzyılda veya son yüzyıllarda anlaşılabilen bilimsel gerçeklerin 1400 küsür yıl önce söylendiğine yer verdik. Peygamberimiz dönemindeki araştırmalarla, gözlemlerle bilinmesi imkânsız olan bilgilerden biri de yukarıdaki ayette geçen ifadedir. Fakat bu gerçek diğer başlıklarımızdaki konular gibi son asırlarda keşfedilen bir olgu değildir. İnsanlar çok uzun zaman önce gökyüzünün direkler üzerinde yükselmediğini öğrendiler. Fakat Kuran'ın indiği dönemde, toplumun böyle bir ortak kanaati yoktu. Kuran'ın indiği dönemden sonra bile gökyüzünün Dünya'nın iki ucundaki dağlara yaslandığı fikrine inananlar vardı.
Örneğin Yeni Amerikan İncili'nin eski baskılarından birinde gökyüzü tersine çevrilmiş bir tasa benzetilmektedir ve gökyüzü direklerle ayakta durmaktadır (Bakınız: The New American Bible, St Joseph's Medium Size Edition, sayfa 45). İbni Abbas [ölümü Hicri 68 / Miladi 687], Mücahid [ölümü Hicri 100 / Miladi 718], İkrime [ölümü Hicri 115 / Miladi 733] gökyüzünü ayakta tutan direklerin [dağların] varlığına inanıyorlardı. Bu şahıslar, Kuran'ın ayetinin sadece görünen kısmı belirttiğini, görünmeyen alanda gökleri ayakta tutan direklerin var olduğunu savundular. Gökyüzünün Dünya'nın ucundaki dağlara yaslandığı fikrini tarihte Babilliler gibi savunan topluluklar oldu. Peygamberimiz'in yaşadığı dönemde insanlar yeryüzünün küre şeklinde olduğunu ve yeryüzünde her iki yöne gidilince yine aynı noktaya gelinebileceğini bilmiyorlardı. Bu yüzden gökyüzünün direkler üzerinde yükseldiği veya yükselmediği iddiası Peygamberimiz'in içinde bulunduğu dönem için belirsiz, bilinemez, ispatlanamaz bir iddiadır. Kendi döneminde bilinmeyen ve şüpheli bir konuyu doğru olarak açıklaması Kuran'ın bir mucizesidir. Kuran'ın belirttiği bu gerçek, Peygamberimiz'in zamanında ispatlanamadığı için, Kuran'daki bu ayetin varlığı Peygamberimiz'e bir avantaj sağlamamaktadır. Hatta bu ayet, o dönemde ispatlanamaz olduğu için bu ayetin ifadesi yüzünden Kuran'a itirazlar yöneltilmiş olması da mümkündür. Kuran'ı Peygamberimiz'in yazdığı iddiasını ileri sürenlerin, Peygamberimiz'in dönemindeki kanaatlere karşın Kuran'da niye böyle bir ifade geçtiğini açıklamaları mümkün olmayacaktır. Kuran'daki anlatımların değerini daha iyi kavramamız için Peygamberimiz'in dönemine hayalen gidip o dönemin insanlarının kafa yapısını anlamaya çalışmamızın gerekliliği bu konuyla da anlaşılmaktadır. Kuran, uçakların, arabaların olmadığı, Dünya'nın ne şeklinin bilindiği, ne de haritasının olduğu, çoğunluğun okuma yazma bilmediği bir ortamda vahyedilmiştir. Kuran'ı Peygamberimiz'in ya da Peygamberimiz dönemindeki insanların yazdığını söyleyenlerin iddialarına karşı bu tabloyu hatırlatalım. Eğer, Kuran'ın ifade ettiği bu konuların o dönemde söylendiğini göz önünde bulundurursak, Kuran'ın mucizelerini daha iyi anlayacağımız kanaatindeyiz.
GÖKYÜZÜ NASIL DURUYOR

Binlerce yıllık Dünya tarihinde insanoğlu Atmosfer'in niteliğinden, faydalarından, yaşamımız için olmazsa olmaz bir şart olduğundan habersiz olarak yaşadı. Tüm tabakalarıyla Atmosfer denen gaz topluluğu nasıl olmuştur da bir araya gelmiştir? Nasıl oluyor da sabit kalıyor? Gökyüzünün koruyucu bir tavan olması, geri döndürücü özellikleri, ayrı tabakalardan oluşması ve her tabakanın kendi görevlerini yerine getirmesi gibi, gökyüzünün direksiz bir şekilde durması da Allah'ın muhteşem sanatının bir sonucudur.
Güneş sistemimizin gezegenlerinde yapılan araştırmalar, hiçbir gezegenin çevresinde yaşamı olanaklı kılacak bir atmosfer olmadığını göstermiştir. Dünya'mızın çevresindeki Atmosfer'in varlığı ve daha da önemlisi bu Atmosfer'in yaşam için her türlü olanağı sağlayacak, yaşamı koruyacak şekilde yaratılması; Allah'ın içinde bulunduğumuz Dünya'yı, yaşamı burada yaratmak için seçtiğinin bir delilidir.
Gezegenin yüzeyinde, yakınlarında ortaya çıkan gaz molekülleri süratli bir şekilde hareket eder. Eğer gezegenin çekim gücü bu sürate üstün gelirse, gezegen gaz moleküllerini çeker ve gezegenin yüzeyi gaz moleküllerini emer. Eğer gaz molekülleri süratle hareket ederlerse ve gezegenin çekim alanından kurtulurlarsa, uzaydaki seyahatlerine devam ederler. Görüldüğü gibi, Atmosfer ve buna bağlı oluşan dengeler, Dünya'nın oluşumundan sonraki bir aşamada meydana gelmiştir. Bu da Kuran'ın "Göğü yükseltti ve dengeyi koydu" (Rahman/7) ayetinde belirtilen, göğün sonradan oluşması ve dengenin kurulması ile ilgili ifadelerle mucizevi bir şekilde uyumludur. Gaz moleküllerinin Dünya'mızın çevresinde olduğu gibi bir Atmosfer şeklinde oluşması ve durması çok düşük olasılıktaki bir dengenin sağlanmasıyla mümkündür. Bu denge, yerkürenin çekimiyle gaz moleküllerinin hızının tam bir dengede durması halidir. Allah gökyüzünü direksiz yükseltirken böyle hassas bir denge sağlamıştır. Fakat iş bununla bitmemektedir. Bu dengenin sağlanması kadar sürekli devam etmesi de gereklidir. Allah yeryüzünü ve Atmosfer'i yaratırken bunun devamı için gerekli tüm dengeleri de kurmuş ve bu dengenin devamını sağlamıştır. Bilimin ilerlemesiyle öğrendiğimiz bu dengenin sürekliliğinin önemine, Kuran şöyle işaret etmektedir:
“Allah gökleri ve yeri yok olmasınlar diye tutuyor ...” (Fatır/41)
Bu denge için çok fazla verinin ayarlanması zorunludur. Örneğin yerkürenin Güneş'e göre konumunun ayarı önemlidir; çünkü bu ayar sayesinde yeryüzünün ısı dengesi sağlanacaktır ve de bu gaz moleküllerinin hareketini etkilemektedir. Yeryüzünün dönüş hızı da yine ısının homojenliği açısından önemlidir. Bu dönüş hızlanırsa Atmosfer dağılır, yavaşlarsa homojenlik bozulur, çünkü arka yüzdeki Atmosfer toprak tarafından emilir. Atmosfer'in devamı için ekvator ve kutup bölgeleri arasındaki ısı farkı da, bu ısı farkından ortaya çıkacak hava akımlarının korkunç sonuçlarını önleyen Himalayalar'daki, Toroslar'daki, Alpler'deki sıra dağlar da çok önemlidir. Sıradağlar yerküremizin yüzeyinde rüzgârları bloke ederek, soğuk havayı yüksek kesimlerde toplayarak dengenin korunmasına katkıda bulunurlar. Ayrıca Atmosfer'imizin bileşimindeki gazlar da Atmosfer'in devamı için önemlidir. Örneğin Atmosfer'de yüzde olarak çok az miktarda bulunan karbondioksit, toprağı gece yorgan gibi örterek ısı kaybının olmasını önler. Atmosfer için yüzey ısısının kararlı kalması, gece ısı kaybının önlenmesi önemlidir. Görüldüğü gibi sıradağların varlığından karbondioksitin yaratılmasına, Dünya'nın büyüklüğünden Güneş'e olan konumuna, yüzey ısısının dengelenmesinden Atmosfer'deki gazların hızlarına ve özelliklerine kadar her şey çok ince bir şekilde, birbirleriyle bağlantılı olarak ayarlanmış ve bu sayede göğün direksiz yükselmesi mümkün olmuştur. Tüm bu yaratılışlar ve buraya sığdıramadığımız birçok ince oluşum sayesinde Atmosfer, Dünya'nın çekimiyle Dünya'ya yapışmadan, kendi hızına rağmen Uzay'a dağılmadan, tepemizde durmakta ve bize hizmet ettirilmektedir.
“... Bunlarda aklını çalıştıran bir topluluk için elbette deliller vardır.” (Rad/4) (Kur’an Araştırma Gurubu)

10. ayette “Yeryüzünde de, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı” buyrulmaktadır. Dağların şekli, yaratılış nedeni ve bir nevi balans görevi yaptıkları ile ilgili olarak Kur’an’da birçok ayet bulunmaktadır. Bu konunun detayı daha evvel Mürselat suresinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 2, s: 50- 51) verildiğinden, burada sadece birkaç ayeti örnek vermekle yetiniyoruz:

Sarsıntıya uğratır diye yeryüzünün içinde sabit sağlam dağlar bıraktık. Irmaklar ve yollar da. Umulur ki doğru yolu bulursunuz. (Nahl/15)

Yeryüzünün içinde, onlar sarsılmasın diye sabit dağlar kıldık, rahat gidebilsinler diye dağların aralarında yol olarak geniş boşluklar kıldık. Belki doğru yolu bulurlar. (Enbiya/31)

Dağları da sabitledi [demirledi; sağlam bir şekilde yerleştirdi],  sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak [yararlanmak] üzere. (Naziat/32, 33)

Demek oluyor ki, yeryüzünün sabit durması dağların işlevi sayesindedir. Dağlar olmasaydı sular ve rüzgârlar sebebiyle yeryüzü erozyona uğrar, çölleşir ve bitki örtüsü diye bir şey olmazdı. Allah yeryüzünü kum gibi yaratsaydı, ziraata elverişli, sabit bir halde kalamazdı. Nitekim kumlu arazilerde kumların rüzgârla bir yerden başka bir yere gittiği görülmektedir.
Yine 10. ayette “Ve Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her kerim [keremli; yararlı/ ikram eden] çiftten bitki bitirdik” buyrulmaktadır. Burada bitkilerin çift [eşli] olarak ve sayısız yararları olmak üzere yaratıldığı vurgulanmıştır. Bu, bilimin yakın dönemlerde bulduğu büyük bir gerçektir. Her bitkinin erkeklik ve dişilik özellikleri vardır. Bunlar ya tek bir çiçekte bir arada, ya da tek gövdedeki iki ayrı çiçekte bu­lunmaktadır. Bazen de iki gövdede veya iki bitkide ayrı ayrı bulunmaktadır. Her bitkinin meyvesi, bitki çiftleri arasındaki döllenmeyle meydana gelmektedir.
Gerek insan, hayvan ve bitki gibi biyolojik canlıların, gerekse bilinen ve bilinmeyen tüm diğer varlıkların erkekli-dişili olarak zıtlı, karşıtlı, çiftler hâlinde yaratıldığı başka ayetlerde de bildirilmiştir:

Ve Biz her şeyden iki eş yarattık. Umulur ki siz, iyice düşünürsünüz / öğüt alırsınız. (Zariyat/49)    

Bu konu Ya Sin suresinin 36. ayeti tahlil edilirken “Bilinen ve Bilinmeyen Tüm Varlıkların Çift Yaratılmışlığı” (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3, s: 281-285) başlığı altında detaylı olarak ele alınmış ve Kur’an Araştırmaları Gurubu tarafından hazırlanan bir yazıyla desteklenmişti. Önemine binaen ilgili bölümün tekrar okunmasının yararlı olacağını düşünüyoruz. H.Yılmaz

Tanrının Krandaki öğütleri, aklını işletenler için, ibret verici uyarılardır. M.Sağ

Halk arasında (yeterli kanıtlara dayanmasa da) Aesop (Ezop) ile özdeşleştirilen Lokman, eski Arap geleneğinde köklü bir yeri olan, dünyevî üstünlüklere ve kazançlara değer vermeyen ve ruh olgunluğu için çaba gösteren bilge kişilerin bir prototipidir. M.S. 6. yüzyılda yaşamış olan ve daha çok Nâbiğa ez-Zübyânî müstear adıyla tanınan Ziyâd b. Mu‘âviye'nin bir şiirinde övüldükten sonra Lokman kişiliği, İslam'ın zuhurundan uzun zaman önce, hikmeti ve ruhî olgunluğu yansıtan sayısız efsanelerin, kıssaların odak noktası haline geldi. İşte bu sebeple Kur’an, bu efsanevî şahsiyeti -tıpkı 18. surede kullanılan aynı derecede efsanevî el-Hıdr (Hızır) şahsiyeti gibi- insanın uyması gereken davranış tarzları konusundaki öğütlerin bir anlatım vasıtası olarak kullanmıştır. M.Esed

  Lokman'ın, Eyyub Peygamberin kız kardeşinin, yahut teyzesinin oğlu olduğu, Habeşi bir kul bulunduğu rivâyet edilmiştir. Âyetteki "hikmet" kelimesini peygamberlik olarak kabul edenlere göre Lokman, peygamberdir; kabul etmeyenlerce bir filozoftur. Batı mütercimleri, Lokman'ı, milâttan önce 7-6. yüzyılda yaşayan Esupe olarak kabul ederler (Savary'nin tercümesi, s.407, not. 1. E. H. Plamer'in İngilizce tercümesi, s. 350, not. 1).( A.K.Gölpınarlı)

Şirki reddedici aklî bir delilin sunulmasının ardından Araplara bu akli bakış açısının kendilerine ilk kez sunulmadığı, kendilerinden önce yaşamış akıllı ve bilge bir halka da, kendi içlerinden çıkmış ünlü bilgeleri Lokman da dahil olmak üzere, aynı şeyin söylendiği anlatılmaktadır. Dolayısıyle, onlar Rasûlullah'ın (s.a.) mesajını "Eğer şirk, aklî olmayan bir itikad ise daha önce yaşamış başkaları niçin ona karşı çıkmamış" diyerek reddedemezler.
Lokman, Arabistan'da alim va hakîm bir kimse olarak tanınırdı. İmra'ul-Kays, Lebid, A'aşa, Tarafa... vd. cahiliye şairleri, şiirlerinde kendisini zikretmiştir. Bazı tahsil görmüş Araplar da Lokman'ın hikmetli sözlerini ihtiva eden Sahife-i Lokman isimli bir külliyata sahipti. Rivayetlere göre Hicret'ten üç yıl önce Rasûlullah'ın (s.a.) Medine ahalisinden etkilediği ilk kişilerden biri de Süveyd bin Samit idi. Süveyd Hacc için Mekke'ye gitmişti. Rasûlullah orada her zamanki gibi çeşitli yerlerden gelen hacılara İslâm'ı tebliğ etmekteydi. Süveyd onun konuşmasını dinleyince şu beyanda bulundu: "Ben de senin vaz'ettiğine benzeyen bir şey var." Rasûlullah onun ne olduğunu sorunca "Lokman'ın Külliyatı" dedi. Sonra Rasûlullah'ın (s.a.) isteği üzerine bir kısmını okudu. Rasûlullah bunun üzerine şöyle dedi: "Bu sözler güzel, fakat bende ondan daha güzel bir söz var." Sonra Kur'an'dan tilâvette bulundu ve Süveyd bunun Lokman'ın hikmetinden daha iyi olduğunu kabul etti. (İbn Hişam cilt: 2, sh: 67-69, Usdu'l-Gabe, cilt: 2, sh: 378) Tarihçilere göre bu şahıs (Süveyd bin Sâmit) kabiliyet, şecaat, asalet ve şairliği sebebiyle Medine'de Kâmil (yetkin) lakabıyla tanınırdı. Fakat Rasûlullah'la (s.a.) karşılaştıktan sonra Medine'ye dönünce bir süre sonra patlak veren Buâs Savaşında öldürüldü. Kabilesinden olanlar onun Rasûlullah ile görüştükten sonra müslüman olduğu kanaatindeydiler.
Tarihî açıdan Lokman tartışmalı bir şahsiyettir. Cehaletin karanlık çağlarında, yazılı tarih diye bir şey yoktu. Tek bilgi kaynağı asırlarca dilden dile dolaşan rivayetlerdi. Bunlara göre bazı insanlar Lokman'ın Ad kavmine mensup olduğu ve Yemen Meliki olduğu düşüncesindeydi. Mevlânâ Seyyid Süleyman Nedvî "Ard el-Kur'an" adlı eserinde bu rivayetlere dayanarak Lokman'ın Ad kavminin ilâhî azaba helâk edilmesinden sonra Hz. Hud'un yanında kurtulan müminlerin kuşağından ve Ad yönetimi altındaki Yemen meliklerinden biri olduğu yolunda görüşünü açıklar. Fakat sahabeden bazı alimler ve tabiinden bazılarından gelen diğer rivayetler bu görüşü desteklemez. İbn Abbas'a göre Lokman, Habeşî bir köleydi; aynı görüşü Ebu Hureyre, Mücahid, İkrime ve Halid er-Rabi de paylaşır. Cabir bin Abdullah Ensari'ye göre o, Nübah'a mensuptu. Said bin el-Müseyyeb ise onun Mısırlı bir Habeşî olduğunu söyler. Bu üç görüş birbirine benzemektedir.
Araplar o günlerde genellikle siyahilere "Habeşî" derlerdi ve Nübah, Mısır'ın Güneyinde, Sudan'ın Kuzey'inde bir bölgedir. Dolayısıyla aynı şahsa, "Mısırlı", "Nûbî" yahut "Habeşî" demek kelimelerdeki farklılığa rağmen bir ve aynı şeydir. Ayrıca Süheyli'nin Ravdu el-Unuf'da ve Mes'udi'nin Mürûc'uz Zeheb'te getirdiği açıklamalar bu Sudan'lı kölenin hikmetinin Arabistan'a nasıl yayıldığı meselesine de ışık tutmaktadır. İkisi de menşe itibariyle Nûbî olan bu şahsın Medyen ve Eyle (şimdiki Akabe) yöresinde yaşadığında müttefiktirler. Arapça konuşmasının ve hikmetinin Arabistan'a yayılmasının nedeni budur. Süheyli ayrıca, Lokman el-Hakem ile Lokman bin Ad'ın iki ayrı şahıs olduğunu, ikisini bir ve aynı şahıs olarak mutalaa etmenin doğru olmadığını beyan eder. (Ravd al-Unuf, Cilt 1, sh. 266; Mes'udi, Cilt, 1, sh. 57)
Burada bir başka şeyin daha açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Müsteşrik Derenbourg'un Emsal: Lokman Hakim (Fables De Loqman Le Sage) adıyla neşrettiği Paris'teki Arapça el yazması, Lokman külliyatıyla alakası olmayan uydurma bir nüshadır. Bu masallar M.S. 13.yy. da yaşamış biri tarafından derlenmiş bir kitabın tercümesidir ve yazar yahut mütercimi kitabı Lokman el-Hakim'e izafe etmiştir. Müşteşrikler böyle araştırmaları hep özel bir hedefi gözeterek yaparlar. Kur'an kıssalarının tarihle ilgisi olmayan masallar olduğu ve dolayısıyla onlara güvenilemeyeceğini ispat etmek için böyle sahte ve uydurma metinleri gündeme getirirler. B. Heller'in Eneyclopaedia of Islam'a yazdığı "Lokman" maddesini okuyan, bu adamları harekete geçiren gerçek dürtüyü anlamakta gecikmeyecektir.
Yani, "Allah tarafından bahşedilen parlak zekâ, basiret, bilgi ve hikmet'in başlıca amacı, insanın, Rabbi huzurunda itaat ve şükran tavrını benimsemesi, nankörlük ve küfran-ı nimete düşmemesidir. Bu şükür, ifadesini yalnızca dudak ucunda bulmamalı, düşünce, söz ve davranışa yansımalıdır. Kişi akıl ve kalbinin derinliklerinde, neye sahipse Allah tarafından bahşedildiği düşüncesini taşımalı; dili, daima Allah'ın nimetlerini ikrarla meşgul olmalı; ve O'nun emirlerine uyarak, nehiylerinden kaçınarak O'nun rızasını kazanmaya gayret ederek, O'nun kullarına bahşettiği nimeti ve rahmeti anlatarak, Allah'a isyan edenlerle savaşarak, nasıl gerçekten Allah'a şükreden bir kul olduğunu amelde göstermelidir."
Yani, "Küfran ve nankörlük edenin bu yaptığı yalnızca kendisine zarar verir. Allah bundan hiçbir şey kaybedecek değildir. O müstağnidir, herhangi birinin şükrüne muhtaç değildir. Herhangi birinin şükrü de O'nun ilâhlığına hiç bir şey eklemez; aynı şekilde herhangi birinin nankörlük ve küfranı, kulları her neye sahipse Allah tarafından verildiği gerçeğinde hiçbir değişiklik yapmaz. Birileri O'nu övsün yahut övmesin, O bizzat övgüye layıktır. Alemdeki her zerre O'nun Kemâl ve Hüsnüne, Yaratıcılık ve Rızık vericiliğine şehadet eder; her mahluk O'nun bu sürekli rahmetine hamd eder. Mevdudi

Bu ayette Rabbimiz “ لقمانLokman” adında bir kuluna “Allah’a şükretmesi” amacıyla “hikmet” verdiğini bildirmektedir. Sonra da tüm insanlığa şu gerçeği açıklamaktadır: Şükredenin şükrü sadece kendi yararınadır. İnsanın ne şükretmesinin Allah’a bir katkısı, ne de nankörlük etmesinin O’na bir zararı vardır. Nankörlük edenin elde edeceği zarar da yine kendisine dokunacaktır.
Lokman’dan söz edilmesinin amacı, Rasülullah’ın getirdiği mesajın daha evvel Lokman tarafından da getirilmiş olduğu, Lokman hakkında duyumları bulunan Mekkeli müşriklerin tevhid inancının tebliğini yadırgamamaları gerektiği mesajını vermektir.

 “LOKMAN” KİMDİR?

Kur’an’da Lokman’ın kimliği hakkında bilgi verilmemekte, sadece “hikmet verilmiş”  bir zat olarak tanıtılmaktadır. Yapmış olduğu görevlerden sadece oğluna öğütleri nakledilmektedir.
Klasik kaynaklarda ise Lokman’ın kimliğine dair birçok nakil yer almaktadır:

Lukman'ın babasının adı Bâûrâ, onun Nâhûr, onun Tareh'dir ki, bu da İb­rahim'in babası Âzer'dir. Nesebini Muhammed b. İshak böylece vermektedir.
Nesebinin: Lukman, babası Anka, babası Serûr olduğu da söylenmiştir. O, Eyle ahalisinden Nuyalıdır. Bunu da es-Süheylî zikretmiştir.
Vehb dedi ki: “Lukman, Eyyub'un kızkardeşinin oğlu idi.” Mukatil de şöy­le demektedir: “Lukman'ın Eyyub'un teyzesinin oğlu olduğu zikredilir.”
Zemahşerî de şöyle demiştir: “Lukman'ın babasının adı Bâûrâ olup Eyyub'un kızkardeşinin oğlu ya da teyzesinin oğludur. Âzer'in çocuklarından olduğu da söylenmiştir. Bin yıl bir süre kadar yaşamış, Dâvûd (a.s) ona ye­tişmiş ve ondan ilim öğrenmiştir. Dâvûd (a.s)'ın peygamber olarak gönde­rilmesinden önce fetva verirdi. Ancak ona peygamberlik verilince, fetva vermeyi kesti. Kendisine bu husus hatırlatılınca bu sefer ‘Bu konuda benim fetvama ihtiyaç kalmayıp yükümlülükten kurtarılmış olduğuma göre; ben böy­le bir şeyi nasıl kabul etmem!’ demiştir.”
Vakidî der ki: “Lukman, İsrail oğulları arasında hâkimlik yapardı.” Said b. Müseyyeb de şöyle demiştir: “Lukman, Mısır siyahîlerinden kalın dudak­lı, siyahî bir kişi idi. Yüce Allah ona hikmeti vermiş, ancak peygamberlik ver­memişti. Te'vil âlimlerinin çoğunluğu onun Allah'ın veli bir kulu olup pey­gamber olmadığı şeklindeki bu görüşü benimsemişlerdir.”
İkrime ve Şa'bî onun peygamber olduğunu söylemişlerdir. Bu görüşe göre burada “hikmet”ten kasıt, peygamberlik olur. Doğrusu ise onun Yüce Allah'ın öğrettiği hikmet dolayısıyla hakîm bir adam olduğudur.
Hikmet ise itikadî konularda dinde fakihlikte [bilgi sahibi olmakta] ve ak­lî hususlarda doğruluk demektir. İsrailoğulları arasında hâkimlik yapardı. Si­yah tenli, ayakları çatlak ve kalın dudaklı yani dudakları büyük bir kişi idi. Bu açıklamayı da İbn Abbas ve başkaları yapmışlardır.
İbn Ömer yoluyla gelen hadiste o şöyle demiştir: Ben Rasûlullah (sav)'ı şöyle buyururken dinledim: "Lukman bir peygamber değildi. Fakat o çokça tefekkür eden, oldukça güzel bir yakîn [kesin inanç] sahibi bir kimse idi. Yü­ce Allah'ı sevmişti, Allah da onu sevmiş, bu bakımdan ona hikmeti lütfetmiş­ti. Onu hak ile hükmeden bir halife olmak hususunda da muhayyer bırak­mıştı. O da şöyle demişti: Rabbim, eğer sen beni muhayyer bırakıyor isen, ben esenlikte olmayı kabul eder ve belayı terk ederim. Eğer benden kat'î ola­rak halife olmamı istiyor isen, bunu da dinleyip itaat ederim. Çünkü Sen be­ni o zaman koruyacaksın." Bunu İbn Atiyye zikretmektedir. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Lokman, Habeş'li marangoz bir köleydi. Efendisi ona: Bize şu koyunu kes, demişti. Lokman o koyunu [oğlağı] kestiğinde efendisi: Ondaki en temiz ve hoş iki parçayı çıkar, dedi. Lokman dilini ve kalbini çıkardı. Allah'ın dilediği kadar bir zaman geçtikten sonra efendisi: Bize şu oğlağı kes, diye emretti. Lokman oğlağı kestiğinde: Ondaki en pis ve murdar iki parçayı çıkar, dedi. Lokman yine dilini ve kalbini çıkardı. Efendisi ona: Ondaki en temiz ve hoş iki parçayı çıkarmanı emrettiğimde sen bu ikisini çıkardın. Ondaki en pis ve iğrenç iki parçayı çıkarmanı emrettiğimde de yine bu ikisini çıkardın, dedi. Lokman: Temiz ve hoş oldukları zaman bu ikisinden daha temiz; pis oldukları zaman da bu ikisinden daha pis hiç bir şey yoktur, dedi. (İbn Cerîr)
O, Lokman İbn Anka İbn Sedon'dur. Oğlunun ismi ise Süheylî'nin rivayet ettiği bir görüşe göre Sârân'dır. (İbn Kesir)

Bu konudaki çağdaş çalışmalardan da iki örnek veriyoruz:

Halk arasında [yeterli kanıtlara dayanmasa da] Aesop [Ezop] ile özdeşleştirilen Lokman, eski Arap geleneğinde köklü bir yeri olan, dünyevî üstünlüklere ve kazançlara değer vermeyen ve ruh olgunluğu için çaba gösteren bilge kişilerin bir prototipidir. M.S. 6. yüzyılda yaşamış olan ve daha çok Nâbiğa ez-Zübyânî müstear adıyla tanınan Ziyâd b. Muâviye'nin bir şiirinde övüldükten sonra Lokman kişiliği, İslam'ın zuhurundan uzun zaman önce, hikmeti ve ruhî olgunluğu yansıtan sayısız efsanelerin, kıssaların odak noktası haline geldi. İşte bu sebeple Kur'an, bu efsanevî şahsiyeti -tıpkı 18. surede kullanılan aynı derecede efsanevî el-Hıdr [Hızır] şahsiyeti gibi- insanın uyması gereken davranış tarzları konusundaki öğütlerin bir anlatım vasıtası olarak kullanmıştır. (Muhammed Esed; Kur’an Mesajı)

Lokman, Arabistan'da âlim va hakîm bir kimse olarak tanınırdı. İmru'el-Kays, Lebid, A'aşa, Tarafa gibi cahiliye şairleri, şiirlerinde kendisini zikretmiştir. Bazı tahsil görmüş Araplar da Lokman'ın hikmetli sözlerini ihtiva eden Sahife-i Lokman isimli bir külliyata sahipti. Rivayetlere göre Hicret'ten üç yıl önce Rasûlullah'ın (s.a.) Medine ahalisinden etkilediği ilk kişilerden biri de Süveyd b. Samit idi. Süveyd, Hacc için Mekke'ye gitmişti. Rasûlullah orada her zamanki gibi çeşitli yerlerden gelen hacılara İslâm'ı tebliğ etmekteydi. Süveyd onun konuşmasını dinleyince şu beyanda bulundu: "Ben de senin vaz'ettiğine benzeyen bir şey var." Rasûlullah onun ne olduğunu sorunca "Lokman'ın Külliyatı" dedi. Sonra Rasûlullah'ın (s.a.) isteği üzerine bir kısmını okudu. Rasûlullah bunun üzerine şöyle dedi: "Bu sözler güzel, fakat bende ondan daha güzel bir söz var." Sonra Kur'an'dan tilâvette bulundu ve Süveyd bunun Lokman'ın hikmetinden daha iyi olduğunu kabul etti (İbn Hişam cilt: 2, sh: 67-69, Usdu'l-Gabe, cilt: 2, sh: 378). Tarihçilere göre bu şahıs [Süveyd b. Sâmit] kabiliyet, şecaat, asalet ve şairliği sebebiyle Medine'de Kâmil [Yetkin] lakabıyla tanınırdı. Fakat Rasûlullah'la (s.a.) karşılaştıktan sonra Medine'ye dönünce bir süre sonra patlak veren Buâs Savaşında öldürüldü. Kabilesinden olanlar onun Rasûlullah ile görüştükten sonra müslüman olduğu kanaatindeydiler.
Tarihî açıdan Lokman tartışmalı bir şahsiyettir. Cehaletin karanlık çağlarında, yazılı tarih diye bir şey yoktu. Tek bilgi kaynağı asırlarca dilden dile dolaşan rivayetlerdi. Bunlara göre bazı insanlar Lokman'ın Ad kavmine mensup olduğu ve Yemen Meliki olduğu düşüncesindeydi. Mevlânâ Seyyid Süleyman Nedvî "Ard el-Kur'an" adlı eserinde bu rivayetlere dayanarak Lokman'ın Ad kavminin ilâhî azaba helâk edilmesinden sonra Hz. Hud'un yanında kurtulan müminlerin kuşağından ve Ad yönetimi altındaki Yemen meliklerinden biri olduğu yolunda görüşünü açıklar. Fakat sahabeden bazı âlimler ve tabiinden bazılarından gelen diğer rivayetler bu görüşü desteklemez. İbn Abbas'a göre Lokman, Habeşî bir köleydi; aynı görüşü Ebu Hureyre, Mücahid, İkrime ve Halid er-Rabi de paylaşır. Cabir b. Abdullah Ensari'ye göre o, Nübah'a mensuptu. Said b. el-Müseyyeb ise onun Mısırlı bir Habeşî olduğunu söyler. Bu üç görüş birbirine benzemektedir.
Araplar o günlerde genellikle siyahîlere "Habeşî" derlerdi ve Nübah, Mısır'ın Güneyinde, Sudan'ın Kuzey'inde bir bölgedir. Dolayısıyla aynı şahsa "Mısırlı", "Nûbî" yahut "Habeşî" demek kelimelerdeki farklılığa rağmen bir ve aynı şeydir. Ayrıca Süheyli'nin Ravdu el-Unuf'da ve Mes'udi'nin Mürûcu’z-Zeheb'te getirdiği açıklamalar bu Sudanlı kölenin hikmetinin Arabistan'a nasıl yayıldığı meselesine de ışık tutmaktadır. İkisi de menşe itibariyle Nûbî olan bu şahsın Medyen ve Eyle [şimdiki Akabe] yöresinde yaşadığında müttefiktirler. Arapça konuşmasının ve hikmetinin Arabistan'a yayılmasının nedeni budur. Süheyli ayrıca, Lokman el-Hakem ile Lokman b. Ad'ın iki ayrı şahıs olduğunu, ikisini bir ve aynı şahıs olarak mutalaa etmenin doğru olmadığını beyan eder (Ravd al-Unuf, Cilt 1, sh. 266; Mes'udi, Cilt, 1, sh. 57).
Burada bir başka şeyin daha açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Müsteşrik Derenbourg'un Emsal: Lokman Hakim [Fables De Loqman Le Sage] adıyla neşrettiği Paris'teki Arapça el yazması, Lokman külliyatıyla alakası olmayan uydurma bir nüshadır. Bu masallar M.S. 13.YY’da yaşamış biri tarafından derlenmiş bir kitabın tercümesidir ve yazar yahut mütercimi kitabı Lokman el-Hakim'e izafe etmiştir. Müşteşrikler böyle araştırmaları hep özel bir hedefi gözeterek yaparlar. Kur'an kıssalarının tarihle ilgisi olmayan masallar olduğu ve dolayısıyla onlara güvenilemeyeceğini ispat etmek için böyle sahte ve uydurma metinleri gündeme getirirler. B. Heller'in Eneyclopaedia of Islam'a yazdığı "Lokman" maddesini okuyan, bu adamları harekete geçiren gerçek dürtüyü anlamakta gecikmeyecektir. (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)

Lokman pasajının ilk ayetinde çok önemli üç noktaya değinilmiştir:

1.Lokmana “hikmet” verilmesinin amacı Allah’a şükür ettirmektir.

2.Şükredenin şükrü kendi yararınadır.

3.Nankörlük edenin Allah’a herhangi bir zararı yoktur.  

Bu ayette Allah’ın elçi göndermesinin, kitap indirmesinin ana amacı ortaya konmuştur. Allah’ın elçi göndermesinin, kitap indirmesinin amacı kullarının kendisine şükretmesini sağlamaktır.
Bilindiği üzere, daha evvel “Hikmet”in “zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş olan; kanun, düstur ve ilkeler”; Şükür’ün de “insanların Allah’ın kendilerine verdiği nimetlere karşı nimetin karşılığını Allah’a vermeleri” demek olduğunu detaylıca açıklamıştık. (Tebyinü’l Kur’an; c:2, s:284).

Eğer inkâr/nankörlük edecek olursanız, artık şüphesiz Allah size hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için küfre/nankörlüğe rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin için ona razı olur. Hiç bir günahkâr, bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz yalnızca Rabbiniz’edir. Böylece yapmış olduklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı iyi bilendir. (Zümer/7)

Öyleyse Allah’tan geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru dine çevir. O gün onlar, bölük bölük ayrılırlar.
Kim inkâr ederse, artık inkârı kendi aleyhinedir. Kim de salihi işlerse, artık onlar da kendileri için döşek [rahat bir yer] hazırlamış olurlar.
 (Bu durum,) O’nun [Allah’ın], iman eden ve salihatı işleyen kimselere lütfundan karşılık vermesi içindir. Şüphesiz O, kâfirleri sevmez. (Rum/43- 45)  H.Yılmaz

 

Lafzen, “Ey benim yavrucuğum” -bu küçültme hitabı, deyim olarak, çocuğun küçük veya yetişkin olduğuna bakmaksızın şefkati ve sevgiyi yansıtır. M.Esed 

Lokman'ın kimliği hakkındaki rivâyetlerin özeti şudur: Hz. Eyyûb'un kızkardeşinin, ya da teyzesinin oğlu Âzer soyundan Ba'ûrâ oğlu Lokman, bin yıl yaşamış, Hz. Dâvûd'a yetişip ondan bilgi öğrenmiştir. Çoğunluğun kanısına göre Lokman, peygamber değil, filozoftur. Kadî'nin aktardığı bir fıkradan Lokman'ın Ezop olması ihtimâli belirmektedir. Dâvûd, bir gün kendisine bir koyun kesmesini ve onun en tatlı yerinden iki çiğnem et getirmesini emretmiş; o da kestiği hayvanın dilini ve kalbini getirmiş. Birkaç gün sonra Dâvûd ona keseceği hayvanın en kötü tarafından iki çiğnem et getirmesini emretmiş; Lokman yine hayvanın dilini ve kalbini getirmiş ve bunun sebebini soran Dâvûd'a: "Ğ Bunlar güzel olursa en tatlı şeylerdir. Çirkin olursa en kötü şeylerdir." demiş (Envâru't-Tenzîl: 2/253). Bu fıkra, Ezop hakkında da söylenir. Marmaduke Pickthall'e göre Lokman hakkında anlatılanlar, Ezop'unkilere çok benzerlik göstermektedir (The Glorious Qur'an: 2/615) Hikmete gelince: İnsan nefsinin teorik bilgileri öğrenip, gücü oranında üstün işler yapma yeteneğini kazanmak, hikmet' tir.. Yani hikmet, nazarî bilgileri elde ettikten sonra onların gereğini uygulayıp teori ile pratiği birleştirmek ve böylece üstün amaca ulaşmaktır. Kâinâtın birtakım yasalarını keşfetmek ve bunları insanlığın yararına kullanmak da elbette hikmet'tir. Ama asıl hikmet, insanı îmâna ve Allah'a şükretmeğe götüren bilgidir. Onun için yüce Mevlâ, hikmeti şükürle beraber anmıştır. Çünkü bilgi, Allah'ın insana en büyük lutfudur. Öğrendiği bilgi ile gurura düşen insan, şeytânın yoluna girmiş olur. O bilgi de hikmet olmaktan çıkar. Bundan dolayı Allah'ın Elçisi: "Hikmetin başı Allah korkusudur!" buyurmuştur (Feydu'l-Kadîr: 2/574). S.Ateş

. Lokman'ın hikmetinden aktarılan bu kısmî öğüt burada iki sebeble zikredilmektedir: a) O bu öğüdü oğluna verdi ve herkes bilir ki hiçkimse kendi öz oğluna karşı samimiyetsiz olamaz. Bir kimse başkalarını aldatabilir. Onlara iki yüzlü davranabilir fakat hiç kimse en aşağılık biri bile olsa kendi öz çocuklarını aldatmaya yanıltmaya çalışmaz. Dolayısıyla Lokman'ın oğluna şu öğüdü gerçeğin apaçık bir delili olmaktadır. Onun gözünde şirk gerçekten en iğrenç günahtı ve sadece bu sebepten oğluna ilk defa bu zulümden uzak durmayı tavsiye etmişti. b) Bu öğüdün anlatılmasının ikinci sebebi Mekke müşrikleri arasından birçok ailenin, çocuklarını Hz. Muhammed (s.a) tarafından vazedilen tevhid mesajından dönmek ve şirk itikâdına bağlı kalmak üzere zorlamalarıydı. Nitekim bunu izleyen ayetlerde zikredilecektir. Dolayısıyla bu akılsızlara şöyle söylenmiş olmaktadır: "Kendi ülkenizde pek iyi tanınan hakim kimse de, şirk'ten uzak tutmak suretiyle çocuklarının iyiliğini istiyordu. Şimdi, çocuklarınızı aynı şirk inancı üzere kalmaları için zorlamakla çocuklarınızın iyiliğini mi yoksa kötülüğünü mü istediğinize kendiniz karar verin."
"Zulm" bir kimseyi hakkından mahrum etmek ve adaletsizce davranmaktır. Şirk büyük bir zulümdür. Çünkü insan yaratıcısı, rızık ve nimet verenine, yaradılışı, rızıklanışı ve bu dünyada hoşlandığı şeylerle nimetlenişinde hiçbir katkısı ve ortaklığı bulunmayan varlıkları ortak koşmaktadır. Bundan daha büyük bir adaletsizlik olamaz. İnsanın yalnızca Allah'a tapması, Yaratıcı'nın insan üzerindeki hakkıdır. Fakat müşrik, başkalarına tapmakta ve Allah'ın bu hakkını çiğnemektedir. Dahası o, Allah'tan başkasına taparken yaptığı her işte, kendi akıl ve bedeninden tutun, yer ve göklere kadar birçok şey sarfeder; oysa bu harcadıkları, bir Allah tarafından yaratılmıştır ve insanın Allah'tan başkasına kulluk ederek onlardan hiçbirini sarfetmeye hakkı yoktur. Hem sonra insanın nefsi üzerinde bir hakkı vardır ki bu, kendisini alçaltmamak ve cezaya müstehak kılmamaktır. Fakat Allah'tan başkasına tapan kişi cezaya müstehak olduğu gibi kendisini de alçaltmaktadır. Bu şekilde müşrik'in bütün hayatı, her yönü ve zamanıyla Zulüm haline gelir. Artık onun aldığı her soluk adaletsizlik ve zulmün bir ifadesi halindedir. Mevdudi

 

Bak Ahkaf suresi 15, 17 M.Sağ

Lafzen, “onun sütten kesilmesi iki yıl içindedir” (veya “içinde olmuştur”). Bazı dilbilimcilere göre fisâl terimi, ana rahmine düşme, hamilelik, doğum ve bebeklik dönemlerinin tümünü ifade eder (Tâcu'l-‘Arûs): kısacası, çocuğun annesine zorunlu olarak bağımlı olduğu dönemi.Demek ki, kişinin hayata gelişinin sebebi olan anne babasına karşı şükran duyması, burada, varlığının nihaî sebebi ve kaynağı olan Allah'a şükretmesinin bir benzeri olarak zikredilmiştir (karş. 17:23-24).  M.Esed

Buradan paragrafın sonuna kadar olan ibare Allah'ın Lokman'ın sözünü daha fazla izah etmek için açtığı bir parantezdir.
İmam Şafiî, İmam Ahmed, İmam Ebû Yusuf, İmam Muhammed bu sözlerden çocuğun emzirme süresinin iki yıl olduğu sonucunu çıkarmaktadırlar. Bu süre içinde eğer çocuk bir kadın tarafından emzirilirse onlar birbirlerine mahrem olurlar. Yok eğer bu sürenin dışına ve ötesine çıkılırsa, birbirlerine mahrem olmazlar. İmam Malik'in bir sözü de bunu desteklemektedir. Fakat İmam Ebu Hanife tedbir olarak iki buçuk yıllık bir süreyi öngörmüş ve şunu ilave etmiştir; eğer bir çocuk iki yıl hatta daha erken bir süreden sonra kendisini emziren hiçbir kadın ona mahrem olmaz. Ancak eğer çocuğun asıl gıdası diğer gıdalardan az veya çok yiyebiliyor olmasına rağmen hâlâ süt ise, bu süre içinde emzirilmesi çocuğu ve kadını birbirine mahrem kılar. Çünkü ayet, çocuğun illâ da iki yıl emzirilmesi gerektiği anlamına gelmez. Bakara Suresi'inde şöyle denmiştir: "Anneler çocuklarını, emzirmeyi tamamlatmak isteyen babalar için tam iki yıl emzirir." (Bakara: 233) İbn Abbas bu sözlerden şu sonucu çıkarmış ve diğer alimler de buna katılmışlardır; en kısa gebelik süresi altı aydır, zira Kur'an başka bir yerde şöyle demektedir: "Onun taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer." (Ahkaf: 15) Bu meşru ve gayri meşru doğumlarla ilgili birçok tartışmayı halletmeye yardım eden önemli bir hukuki noktadır. Mevdudi

Lafzen, “hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi”, yani “ilahî sıfatların yalnız Allah'a mahsus olduğu şeklindeki bilgine aykırı olan bir şeyi” (karş. 29:8). M.Esed

Ayrıca Bak Ankebut suresi 8 M.Sağ

Bu ayetler, Lokman’ın oğluna öğütler verdiği pasaja ait değildir. Mushafı tertip edenler tarafından Lokman pasajının içerisinde tertip edilmiştir. Lokman ile ilgili pasajın daha iyi anlaşılması için bu iki ayeti Lokman pasajının tahlilinden sonra, şimdi ele alıyoruz.
Bu ayetler Rabbimizin kendi açıklamalarıdır. Lokman’ın oğluna söyledikleriyle ilgili değildir. Rabbimizin ana-babaya iyilik edilmesi buyruğu, yalnız Allah’a kul olmak, Allah’ı tek rabb kabul etmek; O’nun astlarından hiçbir şeye ve kişiye kulluk etmemek şeklinde özetlenen tevhit inancından sonra bütün vahiylerin ikinci ilkesidir. Kur’an’dan anlaşıldığına göre bu ilke insanlığa gönderilen ilk vahiylerde de vardı.
Bu ayetlerde beyan edilen ilkeler, Ankebut suresinde tek ayet olarak teyit edilmiştir.

Ve Biz insana, ana -babasına iyi davranmasını tavsiye ettik. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için gayret ederlerse, artık o ikisine itaat etme. Dönüşünüz ancak Banadır. O zaman, size yapmış olduklarınızı haber vereceğim. (Ankebut/8)

Bu ayetlerde Rabbimiz anaya banaya nasıl davranılması gerektiği üzerinde durmuştur:

Ve hani bir vakitler İsrailoğulları’ndan mîsak [kesin bir söz] almıştık: “Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya iyilik, yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere de iyilik yapacaksınız, insanlara güzellikle söz söyleyinz salâtı ikame ediniz ve zekatı veriniz.  Sonra çok azınız müstesna olmak üzere sırt çevirdiniz. Ve siz yüz çevirenlersiniz. (Bakara/83)

 De ki: “Geliniz, Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, imlak haşyetiyle [fakirlik endişesiyle/ fakirleştirirliriz korkusuyla]  çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi ve onları Biz rızıklandırıyoruz.  Ve kötülüklerin açığına ve gizlisine yaklaşmayın. Haksız yere Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmeyin. İşte bunlar, aklınızı kullanasınız diye O’nun size vasiyet ettikleridir. (En’am/151)

Ve senin Rabbin kesin olarak şunları gerçekleştirdi [karar altına aldı]: Kendisinden başkasına kul olmayın, anne ve babaya iyi davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “öf”  deme,  onları azarlama. Ve ikisine de kerim [onurlu, tatlı ve güzel] söz söyle. Ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: “Rabbim! Onların beni küçükten terbiye ettikleri gibi, onlara rahmet et.” (İsrâ/23, 24)

Ve Biz insana ana ve babasına ihsanı [iyilik yapmayı/ güzel davranmayı] tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle bıraktı [doğurdu]. Ve onun taşınması ve ayrılması otuz aydır. Nihayet insan olgunluk çağına ulaşıp, kırk seneye geldiğinde der ki: “Rabbim! Bana ve ana babama ihsan ettiğin nimetlerine şükretmemi ve senin hoşnut olacağın salihi işlememi sağla. Benim için soyumdan salih kimseler kıl. Şüphesiz ben sana yöneldim. Ve ben şüphesiz teslim olanlardanım.” (Ahkâf/15)

Bu ayetlerde, gerek çocuğun doğumu ve büyütülmesi sürecinde, gerekse daha sonraki eğitim dönemlerinde annenin rolü babanınkinden fazla olduğu için anne ön plana çıkarılmıştır.

Anne-Babaya İtaatin Sozkonusu Olmayacağı Yerler

Rabbimiz 15. ayette “Ve eğer ki o ikisi [ana-baba] bilmediğin bir şeyi bana ortak koşman üzerinde seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ve dünyada onlarla iyi geçin ve bana yönelen kimselerin yolunu tut” buyurarak ana-babaya, öğretmene hangi şartlarda itaat edilmesi lazım geldiğini bildirmektedir.

“Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında (Vahıdi; Esbabü’n-Nüzul, s.198) her iki ayetin de Sa'd b. Ebi Vakkas ve annesi hakkında indiği zikre­dilmiştir. Merhum İzzet Derveze söz konusu olay hakkında şu bilgileri vermektedir:

“Sa'd, Kureyş gençlerinden iman edenlerle birlikte gençliğinde iman eder. An­nesi onu İslam'dan döndürmek için uğraşmaya başlar. Onu açlık grevi yapmakla tehdid eder. Bu durum onda piskolojik bir krize dönüşmeye başlar. Allah bu iki ayeti indirerek anne babaya itaati ve onlara ihsanı, O'na şirk koşmama ve ihlâslı olma sınırları içerisin­de farz olduğunu emreder. Her iki ayetin içeriği ve siyakın münasebeti, rivayeti doğrula­maktadır. Ya da her ikisinin içeriği hatırlatma ve açıklama yoluyla, müşriklerden bir an­ne ya da baba ile mü'min çocuğu arasında geçen çekişmeye örnek bir tutum olarak işaret eder. Bu tutum Ankebut Suresi’nde şu ayetle tekrarlanmaktadır. "Biz insana, ana ba­basına iyilik etmeyi tavsiye ettik. Eğer onlar seni, [gerçekliği] hakkında hiçbir bilgin ol­mayan bir şeyi hana ortak koşman için zorlarlarsa [hu hususta] onlara itaat etme. Dö­nüşünüz banadır. O zaman size yaptıklarınızı haber veririm" (Ankebut/8). Bu ayet bizi, problemin sadece Sa’d'ın hiddeti ile şahsından üreyen bir problem olmadığını, birçok şahsın aynı probleme maruz kaldığını söylemeye götürmektedir. Siyer rivayetleri bunu açıklığa kavuşturmaktadır. Bu rivayetler, babalarının küfür ve şirk üzere kalmalarına rağmen Muhammedî risalete inanan birçok Kureyşli genci zikretmektedir. Bu kimseler ba­balarının işkence ve baskılarına maruz kaldılar. Bunun sonucu olarak Habeşistan'a hic­ret ettiler. Bunlara Halid b. Said b. As ve hanımı Emine bintu Halef, onun kardeşi ve hanımı Fatma bintu Safvan, Esved b. Nevfcl b. Huveylid, Amir b. Ebi Vakkas, Matlab b. Avl ve hamını Remle bintu Ebi Avf, Ubeydullah b. Cahş ve hanı­mı Remle bintu Ebi Süfyan, Osman b. Rebia, Muamer b. Abdullah, Malik b. Rabia, İbn Kays b. Abduşems ve hanımı Amrah, Yezid b. Zumah b. Esved ve diğer bazı isimler -Allah onlardan razı olsun- örnek olarak ve­rilebilir.

Sa'd hakkında şu rivayet edilir: "Annesi oğluna dininden dönmesi için ısrarını artırınca ona şöyle der: 'Yemek yemeyeceğim, ta ki helâk oluncaya kadar... İnsanlar da seni kınasın'.
O da annesine şöyle karşılık verir. ‘Ey Anacığım, Allah'a yemin ederim ki, yüz canım ol­sa ve bunlar teker teker bedenimden çıksa, ben dinimi terk etmeyeceğim.’ Bu konu ile ilgili nebevi siret sayfalarında güzel tablolar vardır.
İman eden gençler ilk anda kendilerini zor durumda buldular. Çünkü İsra ve En'am surelerindeki ayetler, anne ve babalarına kesin iyilik ve ihsanda bulunmalarını emretmek­teydi. Bu zor durumlarını Allah Rasulü'ne açıkladılar. Kur'an'ın hikmeti gereği, bu ayetler zorluğu kaldırmak için indirilmiştir. (Derveze; Tefsirü’l-Hadis)

 “Anaya babaya iyi davranmak” konusu daha evvel İsra Suresinin tahlilinde de ele alınmıştı. Önemine binaen konunun oradan (Tebyînü’l_Kur’an; c:4 s:323, 324) tekrar okunmasının yararlı olacağını düşünüyoruz. H.Yılmaz

Latîf'in “akıl-sır ermez” şeklinde çevrilmesi konusunda bkz. sure 6, not 89. (Bu ibare 6:103'de aynı anlamı yansıtan “(hikmetine) tam nüfûz edilemez olan” şeklinde çevrilmiştir -T.ç.n.) M.Esed

Lokman'ın diğer öğütleri, Rasûlüllah'ın (s.a) sunduğu türden temel inanç ve ahlâki öğretilerin Arabistan'da yeni bir şey olmadığını vurgulamak için burada zikredilmektedir. 
Yani, "Hiçbir şey Allah'ın ilmi ve kuşatmasından kurtulamaz. Kayanın içindeki bir tohum sizin için gizli olabilir fakat Allah'a malumdur. Göklerdeki bir zerre size çok uzak olabilir. Fakat Allah'a çok yakındır. Toprağın derinliklerinde yatan bir şey sizin için karanlıklarda yatıyor olabilir fakat Allah için aydınlıklar içindedir. Bu yüzden iyi yada kötü, istediğiniz yer yahut zamanda Allah'a gizli kalacak bir şey yapamazsınız. O yalnızca olup biteni bilmekle kalmaz: hesap günü geldiği zaman yaptıklarınızın tam kaydını önünüze koyacaktır. Mevdudi

Burada, iyiliği emredip kötülükten sakındıran kimselerin bu dünyada eninde sonunda belâ ve sıkıntılarla karşılacağı gerçeğine ince bir ima vardır.
Diğer anlamı şu olabilir: " Bunlar cesaret ve metaneti gerektiren işlerdendir. Halkın ıslahı için kıyam etmek ve bu yolun zorluklarına göğüs germek pısırık ve korkak kimselerin harcı olamaz. " Mevdudi

 "tusaır" kök itibariyle "saara" dan gelir; bu kelime, devenin dizinde bulunan ve onu yüzünü hep aynı yanda tutmaya zorlayan bir hastalık anlamına gelir. Deyim ise kibir ve büyüklük taslayan, başkalarını küçük görerek yüzünü çeviren şahsın tavrını ifade eder. "muhtalîn" lugatte kendisini beğenmiş: "fehûr" ise başkalarına kendini öven kimse demektir. Bir insan, gururla şişip başkalarının kendi üstünlüğünü kabul etmesini istediği zaman gurur ve kibirle, kendini beğenerek yürür. Mevdudi

Bazı müfessirlere göre ayetin anlamı şudur: " Ne hızlı ne de yavaş yürü; ikisinin ortası bir yol tut." Fakat ayetin siyak ve sibakı gösteriyor ki; buradaki mesele, ne adım ne de yürüyüş şeklidir. Hızlı veya yavaş yürümenin kendisinde ahlâken hatalı bir şey olmadığı gibi yürümek için konmuş bir kural da olamaz. Bir kimsenin acelesi varsa hızlı yürümek zorundadır ve şöyle bir dolaşmaya çıkan birinin yavaş yürümesinde herhangi bir sakınca yoktur. Mutedil yürüme için bir ölçü bulunsa bile her şahıs ve her zaman için geçerli bir kanun konamaz. Ayette asıl kastedilen kibirli kibirli yürüyen kimsenin ruh durumunu ıslahtır. Bir kimsenin kibir ve gururu, onun ruh durumunu ve kibrinin sebebini gösteren yürüyüş biçiminde, adım atışında yansır.
Servet, iktidar, güzellik, bilgi,kuvvet ve bu tür şeyler bu insanı gururlu ve kibirli hale getirir ve her biriyle birlikte oluşan bir yürüyüş biçimi vardır. Buna mukabil bir tevazu gösterisi içinde yürümek de bir başka ruhî hastalığın sonucudur. Bazen bir insanın kendini beğenmişliği gösterişe kaçan bir tevazu, takva ve dindarlık şeklini alır ve bu durum, yürüyüşünde yansır. Ve bazen insan bu dünyanın sıkıntılarından o kadar bunalır ki, dünyaya küser ve hasta kimseler gibi yürümeyi âdet edinir. İşte Lokman'ın demek istediği şudur: " Bu akıl ve ruh durumlarından kaçın; gösterişsiz, mütevazi ve asil bir kimse gibi yürü; ne herhangi bir gurur ve kibir gösterişi olsun, ne acziyet ifadesi ve ne de bir takva tevazu gösterişi."
Rasulullah (a.s) ashabının bu meseleyi nasıl anladığı birkaç olaydan çıkarılabilir. Bir keresinde Hz. Ömer bir adamın başı önünde, omuzları düşmüş, süklüm püklüm yürüdüğünü görünce ona şöyle bağırdı: " Başını kaldırda öyle yürü; İslam acizlik değildir. " Aciz ve hasta gibi yürüyen bir başkasını gördü ve şöyle dedi: "Ey sefil; Dinimizi lekeleme." Bu iki olay gösteriyor ki, Hz. Ömer'in gözünde dindarlığın süklüm püklüm yürümekle ve yürürken gereksiz bir tevazu göstermekle ilgisi yoktur. O zaman böyle yürüyen bir adam görse bu davranışın İslamı yanlış temsil edeceğini ve diğer müslümanlara da kasvet vereceğini düşünürdü. Benzeri bir olaya da Hz. Aişe şahit olmuştu. Perişan ve bitkin bir vaziyette yürüyen birini görünçe ona ne olduğunu sordu. Kendisine: " O Kurra'dan (yani Kur'an'ı okumak, öğretmek ve ibadetle meşgul kimselerden biri) " dendi. Bunun üzerine şöyle dedi: " Ömer Kurrâ'nın reisiydi. Fakat yere sağlam basar, bastıra bastıra konuşur ve mecbur kaldığında da iyi bir sopa çekerdi. " (Daha fazla açıklama için bkz. İsra an:43, Furkan an:79)
Bu bir kimsenin daima alçak sesle konuşması ve asla sesini yükseltmemesi anlamına gelmez. Eşeğin anırması zikredilerek, konuşurken hangi tür ses ve tondan kaçınılması gerektiğine açıkça işaret edilmektedir. Sesin ve tonun bir alçak ve yüksek, sert ve yumuşak şekli vardır ki tabii ve gerçek ihtiyaç anlarında ihtiyaç hissedilir. Mesela yakın mesafeden veya küçük bir topluluğa konuşan bir insan alçak sesle konuşur; uzak mesafeden veya kalabalık bir topluluğa konuşan insan ise yüksek sesle konuşmak zorundadır. Aynı şekilde şart ve duruma bağlı olarak ses tonu da zorunlu olarak farklı olur. Dua ederken sesin tonu, bir şeyi tel'in ederken ki tondan; iyi dilekte bulunurken ki ses tonu, öfke anındakinden farklı olmak zorundadır. Bunda itiraz edilecek birşey yoktur. Aynı şekilde Lokman'ın öğüdü de, bir insanın durum ve lüzumu gözetmeksizin sesi daima alçak, tonunu daima yumuşak tutmak zorunda olduğuna dair bir anlamı ihtiva etmez. Karşı çıkılması gereken ses bir insanın başkasının gözünü korkutmak, küçük düşürmek ve kabadayıca sindirmek için eşeğin anırması gibi bir ses çıkarması ve anırır gibi bağırmasıdır. Mevdudi

Bir şeyin bir kimsenin emrine musahhar kılınması iki şekilde olur; a) O kimse o şeyden faydalanmaya yetkili kılındırılır. b) O şey o kimseye fayda versin ve onun çıkarlarına hizmet etsin diye bir kanun ve nizama tabi tutulabilir. Allah gökler ve yerdeki herşeyi insana bir ve aynı anlamda musahhar kılmamış; bir kısmını birinci, diğer kısmını ikinci anlamda onun emrine vermiştir. Sözgelişi, insana hava, su, ateş, bitkiler, madenler, davarlar ve diğer birçok şey birinci anlamda; güneş, ay....vs. ikinci anlamda musahhar kılınmıştır.
" Görünür nimetler " insan tarafından şu veya bu şekilde algılanan yahut bilinen nimetlerdendir. " Görünmeyen nimetler" ise insan tarafından ne algılanan ne de bilinen nimetlerdir. Kendi vücudunda ve dış dünyasında insanın yararına iş gören sayısız şey vardır. Fakat insan, Halik'in kendisi için hazırladığı, onun koruma ve emniyetini, gelişme ve beslenmesini, sağlık ve mutluluğunu sağlayan nice vasıtaların farkına varmaz. Bilimin çeşitli dallarında insan üzerinde yapılan araştırmalar, Allah'ın daha önce insana gizli kalmış nice nimetini açığa çıkarmıştır. Ve şimdiye dek açığa çıkarılmış olan nimet ve lütuflar, hâlâ gizli olanların yanında çok önemsizdir.
" Allah hakkında tartışanlar ", şu tür sorular üzerinde münakaşa edenlerdir: Allah var mı yok mu? Allah bir mi yoksa başka ilahlar var mı? Onun sıfatları ve bu sıfatların niteliği nedir? Onunla yaratıkları arasındaki ilişkinin mahiyeti nedir?
Yani, " Onlar ne hakikatı doğrudan tecrübe edecekleri veya bizzat müşahede edebilecekleri bir bilgi vasıtasına sahipler, ne hakikatı müşahede ettikten sonra kendilerine kılavuzluk edebilecek bir kimsenin hidayetine ermişler ve ne de inançlarına temel olabilecek ilâhi bir kitapları vardır. Mevdudi

Yani, " Herkesin, her ailenin ve kavmin ataları illâ da doğru yolda diye bir şey yok. Bu konuda ileri sürülebilecek tek şey olan, yaşlıların tavsiye ettiği hayat tarzı meselesi de bunun doğruluğuna delil olmaz. Akıl ve i'zan sahibi hiç kimse, yanlış yolda olsalar ve nereye doğru gittiklerini dert etmeseler bile atalarının yolunu körü körüne izlemek gibi bir aptallık yapmaz." Mevdudi

14 ve 15. ayetlerde (Bize göre 18 ve 19. ayetlerde) “Ve Biz insana, anası ve babasını tavsiye ettik: - Anası onu zayıflık üstüne zayıflıkla taşıdı. Onun sütten ayrılması da iki yıl içindedir. – “Bana, anana ve babana şükret [karşılık öde]!” Dönüş, ancak Banadır.  Ve eğer ki o ikisi [ana-baba] bilmediğin bir şeyi bana ortak koşman üzerinde seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ve dünyada onlarla iyi geçin ve bana yönelen kimselerin yolunu tut. Sonra dönüşünüz ancak banadır. Sonra da Ben size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim” denilerek evlat ile ana-baba arasındaki ilişkinin oturacağı temel inşa edilmiş, 20 ve 21. ayetlerin oluşturduğu bu pasajda ise bir genelleme yapılarak tüm insanlardan Allah’ın ayet ve ibretlerine göz atmaları, bu lütuf ve nimetlerden ibret almaları istenmiştir.
Pasajın ilk ayetinden anlaşıldığına göre, Allah göklerde ve yeryüzünde cereyan eden bütün oluşumları ve bu oluşumların bağlı olduğu yasaları insanların emrine vermiştir. Bu hatırlatmadan alınması gereken temel mesaj, insanın gördüğü, görmediği veya göremediği nice nimetlerin Allah tarafından kendisi için önceden hazırlandığını ve nimetler içinde yaşayabileceği bir maddî çevrenin cömertçe önüne serildiğini ibret nazarlarıyla tefekkür etmesi, tabiatı araştırarak bilimsel bilgi üretmesi, evrenle ilgili verileri doğru değerlendirerek Allah’ın varlığı ve birliği hakkında doğru bir inanca ulaşması gerektiğidir.
İnsanlardan kimi de var ki, bilgisiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitapsız Allah hakkında mücadele ediyor [tartışıyor].  Ve onlara: ‘Allah'ın indirdiğine tabi olun!’ dendiği zaman: ‘Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ dediler. Ya şeytan onları cehennemin azabına çağırıyor idiyse!
Pasajdaki bu ifadelerde ise elinde bilgi, belge, kitap olmadan körü körüne atalarını taklit eden müşrikler kınanarak insanlar düşünmeye davet edilmektedir. Her iki ayetin de müşriklerin liderlerinden Haris b. Nadir ve başkaları hakkında indirildiği rivayet edilmektedir (Mukatil). Bu kişi veya kişiler, Allah'ın sıfatları, meleklerin şe­faati, o anki Allah inançları, kendilerinin ve babalarının takip ettikleri yolun uyulmaya en uygun yol olduğu konularında peygamberimizle tartışıyorlardı.

Atalarının gidişatına sığınarak ilahi uyarıya karşı çıkanlar başka ayetlerde de kınanmıştır:

Ve onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun.” dendiği vakit, “Aksine biz, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız.” dediler. Ataları bir şeye akıl erdirmez ve doğru yolu bulmaz idiyseler de mi? (Bakara/170)

Ve onlara:  “Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin” dendiği zaman: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter” derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu bulmayan kimseler olsa da mı? (Maide/104)

Ve işte böyle Biz, senden önce de hangi kente bir uyarıcı göndermişsek, mutlaka oranın şımarık varlıklı kimseleri: “Şüphesiz biz babalarımızı bir ümmet [önderli toplum] üzerinde bulduk. Biz de kesinlikle onların izlerine uyanlarız.” demişlerdi.
O [Gönderilen uyarıcı]; “Eğer size babalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden daha doğrusunu getirmişsem de mi?" dedi. Onlar: “Şüphesiz biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi inkâr edenleriz” dediler. (Zuhruf/23, 24)

İnsanlardan bazıları da Allah hakkında bilgiden başka şeyle tartışır. Ve tüm azılı şeytanı izlerler. (Hacc/3)

İnsanlardan bazıları da Allah hakkında bilgiden başka şeyle; kılavuz olmadan, aydınlatıcı bir kitap olmadan tartışırlar. (Hacc/8) H.Yılmaz

" Kim ki.... Allah'a ....": Kim ki kendini bütünüyle Allah'ın hizmetine verir; tüm işlerinde O'na güvenir ve O'nun hidayetini tüm hayatının kanunu kılarsa....
Yani amelî olarak da, " Allah'ın itaatkâr kulu" tavrını benimsemelidir.
Yani, " O artık, ne yanlış yola sevkedileceği şeklinde bir tedirginliğe, ne de Allah'a kulluk ettikten sonra kötü bir akibetle karşılacağı şeklinde korkuya kapılmaz. Mevdudi

Bir önceki pasajda “İnsanlardan kimi de var ki, bilgisiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitapsız Allah hakkında mücadele ediyor [tartışıyor]. Ve onlara: ‘Allah'ın indirdiğine tabi olun!’ dendiği zaman: ‘Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız’ dediler” denilerek cahil insan inanç konusundaki temelsiz yaklaşımından dolayı eleştirilerek kınanmıştı.
22. ayette de, yukarıda söz konusu edilen nimetler karşısında kendilerini Allah’a teslim edenlerin, O’nun koyduğu ilkeleri benimseyip hayatlarını ona göre düzene koyanların sağlam bir kulpa yapıştıkları, böylece kendilerini kötü akıbetten kurtardıkları mesajı verilmektedir.
23 ve 24. ayetlerde ise aksi davranışta bulunanların durumu ele alınmakta ve nankörlük eden kimselerin az bir kazanıma sahip olsalar bile mutlaka kötülüklerinin karşılıklarını bulacakları bildirilmektedir. Ayrıca Resulullah’ın bu cahillerin davranışlarından üzülmemesi istenmektedir.
Dünyada suçluların, kâfir ve müşriklerin bir müddet faydalandırılması da Allah’ın kurallarından birisidir:

De ki: “Şu, Allah’a yalan uyduran kimseler kesinlikle kurtulamazlar.
(O şeyler) dünyada bir kazanımdır. Sonra dönüşleri yalnızca Biz’edir. Daha sonra da inkâr ettikleri şeyler nedeniyle kendilerine o çetin azabı tattıracağız. (Yunus/69, 70)

Dinde zorlama yoktur; rüşd ğayden [iman küfürden, iyi kötüden, güzel çirkinden, doğruluk sapıklıktan] iyice ayrılmıştır. O halde kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Bakara256)

Buna rağmen eğer seninle tartışırlarsa de ki: “Ben kendimi Allah’a teslim ettim. Bana uyanlar da.” Kitap verilenlere ve ümmilere/Anakentliler’e: “Siz de teslim oldunuz mu?” de. Eğer teslim olurlarsa doğru yola ermişlerdir. Ve eğer sırt çevirirlerse sana düşen sadece tebliğ etmektir/mesajı iletmektir. Allah, kullarını en iyi şekilde görendir. (Al-i Imran/20)

Hayır, aksine kim iyi davranan olarak yüzünü Allah’a teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar üzülmezler de. (Bakara/112)

Ve her kim mümin olarak salihattan işlerse, artık o, bir haksızlıktan ve hakkının yenileceğinden korkmaz. (Ta-Ha/112)

Ve siz salâtı ikame edin ve zekâtı verin! Kendiniz için önceden her ne iyilik yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir. (Bakara/110)

23. ayetteki “Kim de inkâr ederse, artık onun inkârı seni üzmesin. Onların dönüşü yalnızca Biz’edir. O zaman Biz onlara yaptıkları şeyleri haber vereceğiz” ifadesiyle peygamberimiz teselli edilmekte ve bir bakıma “Kendisine acımayana sen niye acıyorsun! Sen onları cezalandıramazsın da” denilmektedir.
Daha önce detaylı olarak da ortaya koyduğumuz gibi, Rasülüllah birçok ayette teselli edilmiştir.
Al-i Imran/176, En'am/33, Yunus/65, Kehf/5- 6, Şuara/3 ve Ya Sin/76 bunlardan bazılarıdır.
 “Onların dönüşü yalnızca Biz’edir. O zaman Biz onlara yaptıkları şeyleri haber vereceğiz” ifadesiyle, herkesin Allah’a döneceği, yaptıklarının ya da planladıklarının hesabını vereceği, Allah’tan saklamanın ve saklanmanın mümkün olmadığı belirtilerek Resulullah’a işi Allah’a bırakması gerektiği mesajı verilmektedir. H.Yılmaz

Yani, "Allah'a şükür ki hiç değilse bunu biliyor ve buna inanıyorsunuz. Kainatın yaradılışında hiçbir payı olmayan O'ndan gayrı bir varlık nasıl hamde lâyık olabilir ?"
"İnsanların çoğu Allah'ı kainatın Halık'ı olarak kabul etmenin zarurî sonuç ve gereklerini, bununla neyin çatıştığını bilmez. Bir kimse Allah'ı yerin ve göklerin yaratıcısı olarak kabul ettiği zaman İlâh ve Rabbin yalnızca Allah olduğunu da kabul etmek zorundadır. Yalnızca O'nun ibadet ve itaate lâyık olduğunu, yalnızca O'ndan yardım istenebileceğini ve O'ndan başka hiçbir varlığın, mahlukatın Şârî ve Hakim'i olamayacağını da kabul etmek zorundadır. Birincisi Halık'tan başkasını ilâh kabul etmek akla aykırıdır ve yalnızca cahillerin içine düşebileceği bir çelişkidir. Aynı şekilde bir varlığın yaratıcı olduğuna inanıp, O'nun yarattıkları arasından birini belâları giderici veya bir ilâh, kudret, hüküm ve hakimiyet sahibi bir varlık olarak kabul etmek hiçbir akıl sahibinin teslim ve tasdik edemeyeceği bir çelişki olacaktır. Mevdudi

Le-in edatının bu şekilde çevrilmesi konusunda bkz. sure 30, not 45.

Yani onlar, hiç düşünmeden ve Allah'ı bütün evrenin Nihaî Sebebi (Ultimate Cause) olarak görmenin mantıksal olarak O'na tam teslimiyeti gerektirdiğini anlamadan kaba bir düşünce alışkanlığına kapılarak bu cevabı verirler. M.Esed

Yani, "Hakikat yalnızca, gökler ve yerin yaratıcısının Allah olduğundan ibaret değildir. Dahası, O, göklerde ve yerde bulunan herşeyin de Rabbidir. Allah bu kainatı yaratıp da, başkaları hepsine yahut bir kısmına hükmetsin diye onu terketmiş değildir. Tam aksine bizzat O, yarattıklarının Rabbidir ve bu kainatta var olan herşey O'nundur. Yalnızca O, ilâhi hak ve kudrete sahiptir; başka hiçbir varlık değil. Mevdudi

21. ayette Rabbimiz, müşriklerin “Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” dediklerini naklederek onları “Ya şeytan onları cehennemin azabına çağırıyor idiyse!” diyerek kınamıştı. 25 ve 26. ayetlerde ise müşriklerin tutarsızlıklarını yüzlerine vurarak bir bakıma “Mademki yerin, göklerin yaratıcısı Allah’tır, bunu biliyor ve kabul ediyorsunuz, öyleyse niye sadece ona kulluk etmiyor da bir takım nesnelere yöneliyorsunuz. Göklerdeki ve yerdeki her şey sadece O’nun değil mi? Unutmayın, şüphesiz Allah, Ğaniyy’dir [zengindir, hiçbir şeye muhtaç değildir], Hamîd’dir [daima övülmeye lâyıktır]” demektedir.

Yine ant olsun ki onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim kontrol altına aldı?" diye sorsan kesinlikle, "Allah" derler. O halde nasıl çevriliyorlar? (Ankebut/61)

Ve Ant olsun, eğer onlara sorsan: “Kim gökten suyu indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?” Mutlaka, “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Hamd Allah’a özgüdür”.  Bilakis onların çoğu akıllarını kullanmazlar. (Ankebut/63)

21. ayetin sonundaki “Şüphesiz Allah, Ğaniyy’dir [zengindir, hiçbir şeye muhtaç değildir], Hamîd’dir [daima övülmeye lâyıktır]” ifadesi ile “Allah’ı Rabb olarak tanımasanız da, hamd etmeyip nankörlük etseniz de Allah size muhtaç değildir. Eğer tevhide yönelip şükür ve hamd ederseniz, kendi kazancınızadır.  Allah’a herhangi bir zarar veremezsiniz. Tüm sonuçlar size yöneliktir” mesajı vermektedir.
Ayetlerden anlaşıldığına göre, mesele Allah'ın kâinatın yaratıcısı olduğunu kabul edip etmeme meselesi değildir. Müşrikler bunu kabul etmekte ve herhangi bir itirazda bulunmamaktadırlar. Problem, Allah’ı yerin ve göğün [evrenin] Rabbi olarak kabul etmemeleridir. Onlara göre, Allah evreni yarattıktan sonra evren ile alakasını kesmiştir. Ne evrene, ne de insanların hayatına karışmaktadır.
Hâlbuki Allah yarattığı varlıklarla ilişkisini kesmemiştir. Rablik yetkilerini herhangi bir varlığa, kişiye ve nesneye devretmemiştir. Evreni bir plân ve program çerçevesinde terbiye etmeye devam etmektedir. Tasarruflarında herhangi bir ortağı yoktur. Aklı olan herkes bunu idrak etmelidir. H.Yılmaz

 

. "Allah'ın kelimeleri": Allah'ın yaratıcı işleri, kudret ve hikmetinin tezahürleri. Bu tema yukarıda Kehf Suresi, 109. ayette küçük bir farkla sunulmaktadır. Bir kimse burada mübalağa olduğunu düşünebilir. Fakat insan meseleyi biraz derinden düşünürse aslında burada bir mübalağa olmadığını anlayacaktır. Dünyanın ağaçlarından yapılabilecek tüm kalemler, dünyanın denizlerinden elde edilebilecek tüm mürekkeb; yedi misli deniz de eklensin isterse buna, bırakın Allah'ın kudret, hikmet ve yaratmalarının hepsini, kainattaki yaratıkların tam, yeryüzünde bulunan şeyleri saymak bile imkânsızken insan bu sonsuz kainattaki yaratıkların hepsini nasıl yazabilir?
Burada asıl gaye, insana hiçbir yaratığın ilâh olamayacağını; bu kadar geniş bir kainatı var eden, onun bütün işlerini yöneten, gücü ve kudreti sonsuz olan Allah'a hiçbir yaratığın ortak olamayacağını anlatmaktır. Bırakın bu geniş mülkün yönetimine ortak olmayı, küçük bir parçayı her yönüyle mükemmelen bilmek bile herhangi bir mahlukun gücü dahilinde değildir. Öyleyse bir insan, belki dualara cevap verebiliyordur ve kaderleri yazıp bozabiliyordur diye o veya bu mahlukun ilâhi kudrete ve hakimiyetine herhangi bir ortaklığa sahip olduğunu nasıl düşünebilir? Mevdudi

Önceki ayetlerde Allah’ın sonsuz kudretine değinildikten sonra bu ayette de kudretinin sınırsızlığı ve azameti açıklanmaktadır. Birçok yerde ifade ettiğimiz gibi, klâsik Arapçada “yedi” sayısı çokluktan kinaye olarak kullanılır. “yedi sülâle”, “yediden yetmişe” gibi... “Yedi deniz” ifadesi de aynı mahiyette olup binlerce, on binlerce demektir. Bu bir abartı değil, Rabbimizin gerçek ilâhlığının, sonsuz ilim ve kudretinin vurgulanmasıdır. Bu mesaj Kehf suresinde şu şekilde verilmiştir:

“De ki: Rabbimin sözleri için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenirdi, hatta bir o kadarını daha getirsek bile...” (Kehf/109)
“Esbab-ı Nüzul” nakillerine göre bu ayetin inişi ile ilgili şu nakiller söz konusudur:

İbn Abbas’tan bir rivayete göre, Yahudi hahamları Medine'de Allah Rasûlü’ne “Ey Muhanımed! ‘Size ilimden ancak çok az bir şey verilmiştir’ sözünle sen bizi mi, yoksa kavmini mi kast ediyorsun?” demişlerdi. Allah Resulü “Asla!” buyurdu. Onlar “Sana gelenler içinde bize her bir şeyin açıklamasını ihtiva eden Tevrat'ın verildiğini okumuyor musun?” deyince Allah Resulü de: “Şüphesiz bu, Allah'ın ilmine göre azdır. Sizin sahip olduğunuz ilim size yetecek miktardadır” buyurduAllah Teâlâ da peygamberine onların sordukları konuda ‘Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa...’ ayetini indirdi. (İbn İshâk)

Ancak söz konusu naklin doğru olması halinde bu ayetin Mekke'de değil, Medine'de nazil olduğunun kabul edilmesi gerekir.

Bir topluluk da şöyle demiştir: Kureyş “Muhammed'in bu sözleri bitecek ve sonu gelecektir” deyince, bu âyet-i kerîme nazil olmuştur. es-Süddî de şöy­le demiştir: Kureyş, “Muhammed'in sözleri ne kadar da çoktur!” deyince, bu âyet-i kerîme nazil olmuştur. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an) H.Yılmaz

Yani, O'nun kudreti karşısında bir kişinin yaratılması ve yeniden diriltilmesi ile birçok kişinin yaratılması ve diriltilmesi arasında bir fark yoktur; aynı şekilde, bir tek can da, bütün insanlık da O'nun hakimiyet alanı içindedir. M.Esed

Yani, "O kainattaki bütün sesleri bir ve aynı zamanda işitir; hiçbir ses, bir diğer sesi duymasını engelleyecek kadar O'nun işitmesini sekteye uğratamaz. Aynı şekilde O, bütün kainatı, içindeki bütün ayrıntısına varıncaya kadar, nesne olsun, olay olsun bir ve aynı zamanda görür ve hiçbir şey, başka bir şeyi görmesini engelleyecek kadar O'nun görüşünü sekteye uğratmaz. Aynı mükemmellik insanın yaradılışı ve yeniden yaradılışı için de söz konusudur. O, yaradılışın başlangıcından beri doğmuş ve kıyamete kadar da doğacak olan insanları aynı anda yeniden yaratmaya muktedirdir. Hiçbir insanın yaradılışı, O'nun aynı anda diğer insanları yaratmasını engelleyecek kadar O'nun yaratıcı gücünü sekteye uğratmaz. Çünkü O'nun için bir tek insanın yaradılışıyla milyarlarca insanın yaradılışı denktir, bir ve aynı şeydir. Mevdudi

Bu ayette, yerin ve göklerin Allah tarafından yaratıldığını kabul ettikleri halde öldükten sonra diriltilmeyi kabul etmeyenlere hitap edilmektedir. Rabbimiz tüm insanların yaratılmasının ve yeniden diriltilmesinin tek kişininki kadar basit olduğunu vurgulayarak buna inanmayan müşriklere yeniden yaratılıp hesaba çekilecekleri mesajını vermektedir.

İşte o, bir tek haykırıştır.
Bir de bakmışsın onlar meydandadır. (Naziat/13, 14)

Ve buyruğumuz, ancak, göz kırpması gibi bir tekdir. (Kamer/50)

Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu / işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir. (Ya Sin/82)

Konumuz olan ayetin inişi ile ilgili olarak şu olay nakledilmiştir:

Âyet-i Kerîme Ubeyy b. Halef, Ebu'l-Esedeyn ile el-Haccac b. es-Sebbak'ın oğulları Münebbih ile Nubeyh hakkında inmiştir. Bunlar Peygamber [sav]'a şöyle demişlerdi: “Yüce Allah bizleri halden hale geçirerek yarattı. Önce bir nutfe, sonra sülük gibi bir kan pıhtısı, sonra bir çiğnem et, sonra bir kemik olduk. Bu sefer sen kalkmış, hep birlikte ve bir anda yeniden diriltilip yara­tılacağımızı söylüyorsun.” Bunun üzerine Yüce Allah: "Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra diriltilmeniz ancak bir can gibidir" buyruğunu indirdi. Çün­kü kullar için zor gelen herhangi bir şey, Yüce Allah'a zor gelmez. Onun bü­tün kâinatı yaratması tıpkı bir tek canı yaratması gibidir. Muhakkak Allah söyledikleri her şeyi İşiten’dir, yaptıkları her şeyi Gören’dir. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an) H.Yılmaz

Yani, "gündüz ile gecenin sabit ve düzenli biçimde zuhur edip dönüşmesi, kendiliğinden, güneş ve ayın bir sisteme boyun eğdiğini gösterir. Güneş ve Ay burada özellikle zikredilmiştir. Çünkü her ikisi de göğün önde gelen cisimleridir. O kadar ki, en eski dönemlerden beri insanoğlu bunlara ilâh olarak tapmıştır ve bugün bile birçok kimse için durum böyledir. Ancak gerçek şu ki, Allah, Arz da dahil olmak üzere kainatın tüm yıldız ve gezegenlerini kendisinden bir parmak bile sapamayacakları bir sisteme bağımlı kılmıştır."
Yani, ister güneş olsun ister ay, isterse diğer yıldız ve gezegenler alemde hiçbir şey ebedi değildir. Herşeyin bir eceli vardır ve vazifesini ancak vadesi gelinceye kadar sürdürebilir. Herşeyin var olmadan önceki zaman içinde bir başlangıcı ve ondan sonra olamayacağı bir sonu vardır. Bu, böyle geçici ve güçsüz varlıkların insanın tanrıları olamayacağı gerçeğini içerir. Mevdudi

Yani, gerçek Hakim Allah'tır. Mahlukat ve onun düzeni üzerindeki güç ve kudretin gerçek sahibi yalnızca O'dur.
Yani, " Onlar hayalinizin kuruntularıdır. Falanın uluhiyete ortak olduğunu, filana zorlukları savacak, ihtiyaçları giderecek gücün verildiğini siz kendiniz uyduruyorsunuz. Oysa aslında bunlardan hiçbiri herhangi bir şeyi kılma veya kılmama gücüne sahip değildir.
Yani, "O, huzurunuzda herşeyin kendisinden aşağıda durduğu en yüce varlık'tır. Ve huzurunuzda herşeyin kendisinden küçük olduğu en büyük varlıktır. " Mevdudi

Bu ayetler ile bundan önceki ayetler arasında kopmaz bir bağlantı vardır. Bundan önceki ayetlerin içerdiği mânâlar bu ayetlerde ispatlanmaya, pekiştirilmeye devam edilir. Gece ve gündüzün oluşumu, güneş ve ayın O’nun kontrolü altında olması, her şeyi noksansız bilip görmesi hep Allah’ın gerçek güç oluşundan kaynaklanmaktadır.
Ayetteki “Hepsi adı belirlenmiş bir ecele akıp gidiyor” ifadesi, gökteki varlıkların da insanlar tarafından uzaya fırlatılmış yapay uydular gibi süreli olduklarına, süreleri bitenin yok olup gideceğine işaret etmektedir.
Allah tek gerçek varlıktır. O’nun dışındakiler batıldır; hepsi de güçsüz, yok olmaya mahkûm, ebedi olmayan varlıklardır.

Gökte ve yerde  olan şeyleri Allah’ın kesinlikle bildiğini bilmez misin?. Şüphesiz bu bir kitaptadır. Şüphesiz bu Allah’a çok kolaydır. (Hacc/70)

Allah, yedi göğü ve yerden de onlar kadarını yaratandır Allah’ın her şeye kâdir olduğunu ve Allah’ın bilgisinin, her şeyi kuşattığını bilesiniz diye buyruk bunlar arasında iner durur. (Talak/12)

Ayette Güneş ve Ay özellikle bir arada zikredilmiştir. Çünkü her ikisi de göğün önde gelen cisimleridir. O kadar ki, en eski dönemlerden beri insanoğlu her ikisine de tapmaya kalkışmıştır. Ne yazık ki, bugün bile birçok kimse için durum böyledir.

29. ayette ayrıca gece ile gündüz arasındaki ilişkiden söz edilerek bunun insanı Allah’ı tanımaya sevk eden bir ayet olduğuna işaret edilmektedir. Bu mesajın daha açık olarak verildiği ayetler Kasas suresindedir:

De ki: “Gördünüz mü [Düşündünüz mü hiç], eğer Allah üzerinizde geceyi ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka size ışık getirecek ilâh kimdir? Hâlâ kulak vermeyecek misiniz?”
De ki: “Gördünüz mü [Düşündünüz mü hiç], eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka, istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek ilâh kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?” (Kasas/71, 72) H.Yılmaz

Yani, " Bu ayetler de göstermektedir ki tüm güçler yalnızca Allah ile vardır. İnsan, deniz yolculukları için dilediği gibi güçlü ve dayanıklı gemiler yapabilir; denizcilik biliminde bu alanda ilgili bilgi ve tecrübe de belli bir ilerleme kaydedebilir. Fakat yalnızca bunlar, Allah'ın inayetiyle korunmaksızın güvenli bir yolculuğun garantisi olamaz; özellikle denizdeki korkunç güçlerle burun buruna gelindiğinde... Allah'ın yardım ve inayeti çekilir çekilmez insan bilimlerine ait vasıta, kaynak ve bilgilerinin ne kadar zayıf ve yetersiz olduğunu hemen anlar. Aynı şekilde bir kimse sükûn ve emniyet içindeyken bir ateist veya müşrik olarak yaşayabilir; fakat kayığı fırtınalı bir denizde sallanmaya başladığında bir ateist bile anlar ki Allah vardır ve bir müşrik bile anlar ki yalnızca bir Allah vardır. "
Yani, " insanlar sözü edilen iki niteliğe sahip olduklarında bu ayetler aracılığıyla hakikati tanır,tevhid'i açık seçik biçimde kavrar ve önce sebat eder, sabır gösterir. İlk nitelik onların sabırlı olmaları gerektiğidir. Onlar sebatsız, gel-geç tavırlı değil sabit ve ısrarlı olmalıdırlar; iyi ya da kötü, zor ya da kolay, lehte ya da aleyhte hangi şartlar altında olursa olsun dirençle hak inançta sabit kalmalıdırlar. Zor günler geldiğinde boyun büküp Allah'ı tamamen unutmak gibi bir zaafa düşmemelidirler. Yahut bunun tam tersine, Allah'a ibadet edip de, işler yolunda gitmediğinde O'nun hakkında küstahça sözler sarfedenlerin durumuna da düşmemelidirler. Diğer nitelik ise onların şükredenlerden olmalarıdır. Onlar nankörlük ve şükran yoksunluğunu tasvib ve tasdik etmemeli, verene karşı besledikleri şükran hissini her fırsatta açığa vurmalıdırlar. " Mevdudi

Karş. 17:67 ve keza 29:65. Sözkonusu ayetlerde -benzer bir bağlamda- “onlar bazı hayalî güçleri (tekrar) O'na ortak koş[maya başl]arlar” (yuşrikûn) ifadesi yer alır. Denizdeki kasırga temsîli, elbette, hayatta insanın başına gelebilecek her çeşit tehlikeye uygulanabilecek olan bir simgedir. M.Esed

Celâleyn tefsîrine göre mânâ: "Onları kurtarıp karaya çıkarınca, onlardan bir kısmı küfrün ortasında kalır." şeklindedir.S.Ateş

" İktisad"ın sözlük anlamı, sadık(doğru) olmak anlamına da, mutedil olmak anlamına da gelebilir. Birinci anlamında ayet şu demek olur: "Onlardan yalnızca birkaçı fırtınaya tutulduklarında izlemeye söz verdikleri tevhid üzere kalır ve kıyıya çıktıktan sonra da sadıklardan olurlar." Eğer mutedil anlamına alınırsa ayet şu demek olur.
" Onlardan bir kısmı dinsizlik ve şirklerinde daha mutedil, daha esnek bir tavır alır yahut felaket ihtimalinin etkisiyle eski inançlarına olan coşku ve bağlılıklarının bir kısmını yitirir. " Pek muhtemeldir ki Allah bu anlam yüklü ibareyi iki durumu da aynı anda ima etmek için kullanmış olsun. Gaye muhtelemen bir deniz kasırgası esnasında herkesin zihninin kendiliğinden rayına oturduğuna ve herkesin dinsizlik ve şirkten vazgeçip bir olan Allan'tan yardım istediğine işaret etmektir. Fakat emniyet içinde kıyıya varır varmaz içlerinde pek azı bu tecrübeden ders ve ibret almış görünür. Dahası bu küçük topluluk üç gruba ayrılır: Kıyıya çıktıktan sonra da bu inanca sadık kalanlar; inançsızlıklarında inattan vazgeçip mutedil hale gelenler ve bu tehlikeyle geçici olarak bağlılık duygularından bir kısmını yitirenler.
Bu iki nitelik daha önceki ayette anılan iki niteliğin tam zıttıdır. Hain, tam anlamıyla sadakatsiz, söz ve vaadine uymayan kimsedir. Nankör ise kendisine sağlanan iyilik, kâr ve yararı teslim etmeyen ve hatta bu nimetleri kendisine verene karşı âsice davranandır. Bu niteliklere sahip olanlar tehlikede tereddüt etmezler. Afaklarında olduğu gibi, enfüslerinde de bir takım ayetleri idrak ettiklerini unutmuş görünürler; aslında fırtınaya tutulduklarında Allah'ın varlığı ve birliği hakkında müşahede ettikleri âfaki ayetler ile Allah'a yalvarırken müşahede ettikleri enfüsi ayetler aynı hakikati idrak etmelerinin bir sonucuydu. Aralarındaki dinsizler bu davranışlarını şöyle açıklamaya kalkışır: " O, bizim karışık ve şaşırtıcı bir durumda açığa vurduğumuz bir zaaftı. Oysa bizi fırtınadan kurtarmış olabilecek bir Allah yoktur. Biz aslında şu,şu alet,vasıta ve kaynaklar sayesinde paçayı kurtardık." Müşriklere gelince onlarda genellikle şöyle bir telâfi mekanızmasına başvururlar: " Biz zaten şu velinin, şu tanrı ve tanrıçanın koruması altındaydık; onlar sayesinde kurtulduk." Böylece, kıyıya çıkar çıkmaz bu bâtıl ilâhlara şükranlarını sunmaya başlarlar ve tapınaklarında onlara hediye sunarlar. Bütün umutlarını yitirdikleri ve Allah'tan başka kendisinden yardım isteyecekleri kimse kalmadığı zamanı hatırlamak onları hiç rahatsız etmez. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz sonsuz gücünü sergilemeye devam etmektedir. Gökteki güneş ve ay gibi, denizdeki gemi de Allah’ın kudretiyle akıp gitmektedir. Hepsi de O’nun koyduğu yasalara göre hareket etmektedir. Allah’ın güç ve kudretini gösteren bu ayetlerde insanlar için nice ibretler vardır.
32. ayette geçen “bir kısmı orta yolu tutar [iman küfür arasında bir yol tutar]”  şeklindeki ifadenin bel kemiği “muktesıt” sözcüğüdür. Bu sözcük daha evvel Fatır suresinde yer almış ve meseleyi orada (Tebyinü’l-Kur’an; c:3, s:444) detaylandırmıştık. Ancak önemine binaen kısaca tekrar ediyoruz:
32. ayette bildirilen “muktesit”ler, orta yolu tutanlar; iman ile küfür arasında bir yol tutanlar; hem inanmış hem inanmamış olanlardır.

Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine Rabblerinden indirileni [Kur’an’ı] ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi [besleneceklerdi]. Onlardan bir kısmı orta yol tutan [bazısına inanıp bazısına inanmayarak orta yol tutan] bir ümmettir. Onlardan çoğunun yapmakta oldukları da ne kötüdür! (Maide/66)

Muktesit”lerin kimler oldukları ise Nisa suresinde açıklanmıştır:

Allah’ı ve peygamberlerini inkâr ederek kâfir olan, “Biz, bir kısmına inanırız bir kısmına inanmayız” diyerek Allah ve elçisinin arasını ayırmaya kalkışan ve böylece imanla küfür arasında bir yol tutmaya çalışan kimseler var ya, işte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir. Biz o kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. (Nisa/150–151)

Görüldüğü gibi, Nisa/150-151’deki sınıflamada kâfirler “zalim” ve “muktesit” olarak iki grupta toplanmış, müminler ise “hayırlarda önde giden” nitelemesi ile tek grup olarak gösterilmiştir. Bu sınıflamaya göre iman konusunda orta yol, ılımlılık yoktur; iman uç noktadır ve sentez kabul etmez.
İnsanın ikiyüzlülüğü ile ilgili Kur’an’da onlarca ayet vardır. Bu konuya ait birkaç tanesini hatırlatmakla yetiniyoruz:

Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler. O, müstesna [kaybolmaz]. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür! (İsrâ/67)

İşte gemiye bindiklerinde, dini yalnız O’na özgü kılarak Allah’a yalvarırlar. Sonra ne zaman ki onları karaya çıkarıp kurtardı, bir de bakarsın ki onlar, şirk koşuyorlar. (Ankebût/65)

O [Allah], size karada ve denizde yolculuk ettirendir. Gemilerde bulunduğunuzda gemiler içindekileri tatlı bir rüzgârla götürür. Onlar [yolcular] neşelendiklerinde, şiddetli bir fırtına gelip çatar, dalgalar her mekândan gelir. Ve onlar, çepeçevre kuşatıldıklarını anlayınca, dini Allah için arındıranlar olarak O’na yalvarırlar: “Bizi bundan kurtarırsan, hiç kuşkusuz, şükredenlerden [karşılığını ödeyenlerden] oluruz.”
Sonra ne zaman ki Biz onları oradan kurtardık, kurtulur kurtulmaz yeryüzünde haksız yere taşkınlıklar yaparlar. —Ey insanlar, taşkınlığınız şu basit hayatın kazanımı olarak sırf kendi zararınızadır. Sonra dönüşünüz sadece Bizedir. Sonra Biz yapmış olduklarınızı size haber vereceğiz.- (Yûnus/22- 23) H.Yılmaz

Mesela, kasıtlı olarak bir günah işlenmesi halinde Allah'ın affedeceği şeklindeki avutucu düşüncelere (Sa‘îd b. Cubeyr, Taberî, Beğavî, Zemahşerî'den naklen). Taberî'ye göre ğarûr terimi, kişiyi manevî/ahlakî anlamda “saptıran herhangi bir şeyi” (mâ ğarra) yansıtır. Bu, ya Şeytan, ya başka bir insan veya soyut bir kavram yahut da (57:14'de olduğu gibi) bir “kuruntu” olabilir. M.Esed

Yani, "Bir kimsenin arkadaşı, lideri, manevi mürşidi... vs. ile olan ilişkisi, anne baba ile çocuklar arasında varolan ilişki kadar yakın ve sıkı değildir. Fakat diriliş günü baba ile oğul bile birbirine yardım edemeyecektir. Baba öne atılıp oğlunun günahlarına karşılık kendisinin cezalandırılabileceğini söyleme cesaretini bulamayacak; oğul da babasının yerine cehenneme kendisinin gönderilebileceğini söyleyemeyecektir. Baba ile oğul birbirine yardım etmezken bir kimse orada başka biri için bazı şeyler yapabileceğini nasıl umabilir? Bu dünyada başkası uğruna ahiretini heba eden yahut başkalarına bağlanarak, sapkınlık ve günah yolunu seçen şahıs aptalın ta kendisidir.
İşin burasında, 15. ayetin muhtevası da nazarı itibare alınmalıdır. Hatırlanacağı üzere, bu ayette çocuklara, her ne kadar dünya işlerinde ellerinden geldiğince onlara hizmette bulunmak borcundalarsa da, din ve itikad meselelerinde anne ve babalarına kulak asıp sapıtmaya yanaşmamaları tavsiye edilmekteydi."
 "Allah'ın vaadi": Allah'ın mahkemesi kurulup da herkesin amellerinin hesabını vermek üzere çağrılacağı yeniden diriliş va'di.
Bu dünya hayatı, yalnızca sathî görüş sahiplerini türlü yanlışlıklara sevkeder. Kimisi hayat ve ölümün yalnızca bu dünyada olduğunu, bu dünyadan sonra başka hayatın olmadığını, dolayısıyla ne yapabilirse bu dünyada ve şimdi yapması gerektiğini sanır. Servet, iktidar ve refah içinde kaybolmuş bir başkası, öleceğini unutur. Azamet ve iktidarının hiç son bulmayacağı gibi aptalca bir fikre kapılır. Kimisi manevî ve ruhî gayeleri küçümseyerek maddi kazanç ve zevkleri yegâne gaye olarak görür: "Hayat standardı" dışında hiçbir şeye, hiçbir önem vermez. Bunların sonucu olarak insanlığın standardı giderek daha mı düşüyormuş, hiç umursamaz. Bazıları ise dünyevî refahın, doğruluk ve yanlışlığın asıl ölçüsü olduğunu, refaha getiren bütün hayat tarzlarının doğru, refaha zıt düşen herşeyin yanlış olduğunu sanır. Bir başkası ise bolluk içinde yüzmeyi, Allah'ın seçtiği kul olmanın alâmeti olarak görür. Zenginliğe ulaşabileceği vasıtaları hiç mesele etmeksizin bu dünyada zengin ve müreffeh olan kimsenin Allah'ın sevgilisi olduğu, " isterse doğruluk ve dürüstlük aşkına katlansın bu dünyada sefil bir hayat sürenin ahirette de sefil bir hayat süreceği" şeklinde bir kanunun varolduğunu düşünür. Bu tür yanlış anlamalar, Allah tarafından "dünya hayatının aldanışları" olarak isimlendirilmektedir.
"El-Garür" (aldatıcı) şeytan da olabilir, bir insan da, bir insan grubu da; hatta insanın kendi nefsi bile olabilir yahut başka bir şey ... Bu kapsamlı ve anlam yüklü bir kelimenin belirli bir şahıs veya nesneye delâlet etmeksizin genel anlamda kullanılmasının nedeni farklı insanlar için farklı aldanma vesileleri bulunmasıdır. Bir şahsı doğru yoldan yanlış yola sevketmek ve yönlendirmek üzere ayartıp aldatan belli vesile veya vasıtalar o şahsın özel durumuna uygun düşen el-garür'ü olacaktır.
"(Bir kimseyi) Allah hakkında aldatmak" deyimi de sayısız aldatma türlerini içeren kapsamlı bir deyimdir. "Aldatıcı" bir insanı Allah'ın olmadığı fikriyle aldatırken; bir başkasını, Allah'ın alemi yarattıktan sonra elini onun kontrolünden, insanların yönetilmesinden çektiği ve bir daha onunla ilgilenmediği fikriyle aldatır; bir diğerini ise "Allah'ın bazı seçkin kulları vardır, eğer onların yakınlığını kazanırsanız, ne yapabilirseniz yapın affınız garanti " diyerek aldatır.
Bir başkasını da şöyle diyerek: " Allah çok bağışlayıcı, çok merhametlidir, çekinmeden günah işlemeye devam edebilirsiniz, nasıl olsa her günahınız daima affa mazhar olacaktır." Kimine ise kaderci bir fikir ilham ederek onu saptırır: "Yaptığın herşey önceden belirlenmiştir. Kötülük işlediğinde onu sana işleten Allah'tır. İyilikten kaçındığında seni ondan uzaklaştıran Allah'tır. İşte bunlar gibi insanı Allah katında aldatan sayısız ayartı biçimleri vardır. Fakat tahlil edildiğinde tüm hata, günah ve cürümlerin temel sebebinin insanın o veya bu şekilde Allah hakkında aldatılması ve her nasılsa bir takım itikadî sapma ve ahlâkî hatalara sevkedilmesi olduğu açıkca ortaya çıkacaktır." Mevdudi

Geçmişteki Kuran tefsircileri ve çevirmenleri, bu ayetteki beş bilginin Allaha ait olduğunu, Allahın bı beş şeyi kimseye bildirmeyeceğini, bunların beş bilinmeyenler olduğunu söylemişlerdir. Bugün çağdaş bilimin ulaştığı sonuçlar, bu şekildeki yorumları geçersiz kılmıştır.Allah Kuranı insanlar için göndermiştir. Onda insanın bilemeyeceği bir şey yoktur ve kalmayacaktır. Ancak, bunlar çağlar boyu bilimin ve insanın bilincinin gelişmesiyle orantılı olarak ortaya çıkacaktır. Geçmiş tefsircilerin ve çevirmenlerin Kuran ayetlerini öyle yorumlamaları  bir bakıma anlayışla karşılanabilir. Ama ilginç olan, çağdaş tefsircilerin ve çevirmenlerin, bilimin bu kadar açık sonuçlarına rağmen, eskileri taklit etmede direnmeleri ve bugün dahi dinsel kitaplarda beş bilinmeyenler diye yazılıp, anlatılması doğal karşılanabilir mi? Bu onların, dini anlamadaki düzeylerinin açık bir kanıtıdır. Ne var ki, böyleleri, Allahın dinine en büyük kötülük yaptıklarının bilincinde bile değiller.M.Sağ

Bu, yalnızca, henüz doğmamış embriyonun cinsiyetini bilmekle ilgili olmayıp aynı zamanda onun doğup doğmayacağı, doğarsa fıtrî yeteneklerinin ve vasıflarının nasıl olacağı, ayrıca hayatta nasıl bir rol oynayabileceği hususlarını da kapsamaktadır. Hayatın kendisi, önceki ifadede geçen yağmur ile sembolize edilmekte, bu dünyadaki hayatın tamamen sona ermesi ise Son Saat'in vurgulanması ile anlatılmaktadır.M.Esed

Bu ayet aslında, müşriklerin kıyamet ve ahiret va'dini Rasûlüllah'tan duyduklarından beri tekrar tekrar sordukları, kıyametin ne zaman kopacağı sorusuna bir cevaptır. Kur'an bunu, bazı kere soruyu zikrederek bazen de muhataplar ne sordukları bildikleri için zikretmeden cevaplandırmaktadır. Bu da sorunun, kendisi zikredilmeksizin cevaplandırdığı ayetlerden biridir.
"Kıyametin vaktiyle ilgili bilgiye yalnız Allah sahiptirki" şeklinde ilk cümle sorunun asıl cevabıdır. Bunu izleyen dört cümle ise asıl cevabı pekiştirmek içindir. Tüm delilin anlamı şudur: Ey İnsan! Sen hayatta pek yakın ve içli dışlı olduğun bu şeyler hakkında bile hiçbir şey bilmiyorken, nasıl olur da tüm alemin sona ereceği vakti bilebilirsin? Senin bereket içinde yüzmenle, kıtlık içinde çaresiz kalman temelde yağmura bağlı. Oysa yağmurun kontrol ve düzeni tümüyle Allah'ın yed'i kutretinde, istediği zaman, istediği yere ve istediği kadar yağmuru o gönderiyor ve istediği zaman da gördermeyiveriyor. Belli bir yere belli bir zamanda ne kadar yağmur düşeceğini hangi ülkenin ondan mahrum kalacağını, hangisinin yağmurdan zarar göreceğini tamamen bilmiyorsunuz. Neslinizi gelecekte sürdürecek olan sperm damlalarıyla karınız dölleniyor, fakat siz onların rahimlerinde şekillenen şeyin iyi mi kötü mü olduğunu bilmiyorsunuz. Yarın başınıza ne geleceğini dahi bilemiyorsunuz. Ani bir kaza kaderinizi değiştirebilir, fakat siz böyle bir olayı bir dakika öncesinden bile kestiremiyorsunuz. Şimdiki yaşantınızın nerede son bulacağını bilmiyorsunuz. Allah tüm bu bilgileri kendine saklamıştır ve size bunlar hakkında hiç bilgi vermemektedir. Aslında önceden tedbir alabilesiniz diye bunları bilmek istiyorsunuz. Fakat tamamen Allah'ın emir ve tasarrufunda olan şeylerin bilgisine bir yol bulamazsınız. Aynı şekilde dünyanın sonu hakkında da Allah'ın emir ve kararını beklemekten başka seçeneğiniz yok. Ayrıca bununla ilgili bilgi ne bir kimseye verilmiştir ne de verilebilir.
Burada bir şeyin daha çok iyi anlaşılması gerekir ki o da şudur: Bu ayet Allah'ın bildiği gaybî ve sırrî şeylerin tam bir listesini vermiyor. Belli bir tasavvura yol açsın diye yalnızca en belirgin şeylere işaret ediliyor. Üstelik bunlardan insanın en içli dışlı yaşadığı fakat farkında olmadığı, bilmediği, yalnızca Allah'ın bildiği gaybi ve sırrî şeylerin beş taneden ibaret olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. İşin aslı, Gayb, mahlukata gizli fakat Allah'ın bilgisi için apaçık olan bu türden herşeyi içine alır ve böyle şeyler sayısız ve sınırsızdır. (Bununla ilgili ayrıntılı bilgi için Neml Suresi, 65. ayete ve ilgili açıklama notlarına bakınız.) Mevdudi

Surenin bu son ayetleri tüm insanlara hitap etmektedir. İnsanlar takvaya, kendilerini koruma altına almaya davet edilerek kimseye yardım edilmeyecek olan o güne haşyet duymaya çağırılmaktadır. Allah’ın vaadinin gerçek olduğu bildirilmekte, kimsenin dünya hayatına aldanmaması, özellikle de hiçbir aldatıcının Allah ile aldatmasına kanılmaması istenmektedir.
Kıyametin bilgisi sadece Allah’ın nezdindedir. O her şeyi noksansız bilmektedir. Yağmuru O yağdırmaktadır, rahimlerdekini de O bilmektedir. İnsanlar ise gelecekte kendilerini nelerin beklediğini, ne yapacaklarını ve nerede öleceklerini kesinlikle bilememektedirler. Bu yönde mesajlar veren sure, Allah’ın insanların her yaptığından haberdar olduğunu vurgulayarak sona ermektedir.
İnsan sosyal bir varlıktır. Bu nedenle de, ana-baba, kardeşler, evlâtlar, arkadaşlar, öğretmen, öğrenci ve komşulardan oluşan sosyal bir çevreye sahiptir. Karşılıksız sevgi ve saygı ile en sıkı bağlar ana-baba ve çocukları arasındadır. Ayetten anlaşıldığına göre, diriliş günü baba ile oğul bile birbirine yardım edemeyecektir. Durum böyle olunca el ele nasıl yardım edecektir?
33. ayette müminler aldatılmaya karşı iki kez peş peşe uyarılmaktadır. Bu aldatmalardan ilki, insanı geçici dünya çıkarlarının aldatmasıdır. İkincisi ise herhangi bir “Aldatıcı”nın insanı Allah’ı malzeme yaparak aldatmaya kalkışmasıdır. İnsan ne dünyevi menfaatlerin kendisini aldatmasına müsaade etmeli, ne de Allah’ın rızasını gözetiyormuş havasını veren aldatıcılara aldanma durumuna düşmelidir. Mümin her iki durumda da aldatılmaya karşı uyanık olmalıdır. Ayette konu edilen “Aldatıcı” varlık, “kötü birisi [şeytan]” olabileceği gibi, insanın nefsi [ham düşüncesi, İblis] veya bu özellikteki bir birey veya grup da olabilir.
Bu ayetin bir benzeri de Fatır suresindedir:

Ey insanlar! Hiç şüphesiz, Allah’ın vaadi gerçektir. Onun için bu basit yaşam sizi aldatmasın! Ve sakın o aldatıcı sizi Allah ile aldatmasın! (Fatır/5)

Rabbimiz, çeldiricilerden biri olan “basit yaşam” konusunda birçok ayetiyle uyarıda bulunmuş ve bu dünyadaki yaşam uğruna ebedî olan ahiret yurdunun feda edilmemesini istemiştir.
“Aldatıcı”nın insanları “Allah ile aldatması” ise Allah’ın emretmediği veya yasaklamadığı herhangi bir hususu bilgisiz ve bilinçsiz kimselere Allah adına emretme veya yasaklama girişimidir. Allah’ın Rahman, Rahîm, Ğafur ve Vekil gibi sıfatlarını çarpıtarak insanların Allah’ın bu sıfatlarının çarpıtılmış hâline güvenmelerini sağlamak ve böylece günaha ve şirke girmelerine yol açmak da yine “Allah ile aldatma” kapsamındadır. Herkesin bu konuda çok dikkatli ve uyanık olması gerekir. Çünkü bu tip aldatmalar genellikle “din adamı” kisveli kişilerce yapılmaktadır. Rabbimiz Kur’an’da bu konu üzerinde çokça durmuştur:

Artık yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz paraya satmak için “Bu Allah katındandır” derler. Artık o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara yazıklar olsun, o kazandıkları şeyler yüzünden yazıklar olsun onlara! (Bakara/79)

Ve onlardan [Kitap ehlinden], o kitaptan olmamasına rağmen, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip büken bir güruh vardır. O, Allah katından olmadığı hâlde; “Bu, Allah katındandır” derler. Kendileri bilip dururken, Allah’a karşı yalan söylerler. (Âl-i Imran/78)

Ayetteki الغرورğarur [aldatan]” sözcüğünün sadece İblis’i işaret ettiğini düşünmek isabetli değildir. Aldatıcının Kur’an’daki ilk örneği şüphesiz İblis’tir. O, Âdem ve eşine “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek / melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti” demek suretiyle Allah adına vesvese vermiş ve uydurduğu yalanla her ikisini de aldatmıştır. Ancak Kur’an’da şeytanların da aldatıcı olduğu bildirilmektedir. Dolayısıyla buradaki “ğarur [aldatan]” sözcüğü hem İblis’i hem de tüm insan şeytanları ifade etmektedir:

O [Şeytan] onlara vaat eder ve onları kuruntulandırır. Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez. (Nisa/120)

“Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars! Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaatlerde bulun!” Ve şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez. (İsra/64)

O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar o iman edenlere: “Bize bakın da sizin nurunuzdan alalım” derler. Denildi ki; “Arkanıza dönün de nur arayın!” sonra da aralarına içinde rahmet, dışında da azap olan kapılı bir sur vurulur [çekilir].
Onlara; “Biz sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. Onlar [Müminler]: “Evet ama siz kendi canlarınızı ateşe attınız, gözlediniz, şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. Nihayet Allah’ın emri gelip çattı. O çok aldatan da sizi Allah ile aldattı. (Hadid/13, 14)

34. ayetle ilgili olarak “beş bilinmeyen” diye bir kavram icat edilmiştir. Hâlbuki ayette “beş bilinmeyen” diye bir kategoriden bahsedilmez. Bu yanlış anlayış kapsamında şöyle bir nakil vardır:

“Ha­ris bin Amr adında bir bedevi, Hz. Peygamber'e gelir ve şu soruları so­rar: "Kıyamet ne zaman kopacak? Ülkemiz kuraktır, yağmur ne zaman yağacak? Karım gebedir, erkek mi kız mı doğuracak? Nerede doğduğu­mu bilmiyorum, acaba nerede öleceğim?" Bu sorular üzerine bu ayet indirilmiştir.” (Mukatil; Vahıdi, Esbabu’n-Nüzul, s.199)

Bu ayette üzerinde durulan konular şunlardır.

1- Kıyametin Kopacağı Anı Sadece Allah Bilir.

Bunun böyle olduğuna dair Kur’an’da onlarca ayet mevcuttur. Biz sadece bir tanesini vermekle yetiniyoruz:

Sana Saat'ten soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelir.” Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (A’raf/187)

Ayrıca Ahzab/63, Naziat/42 ve Ta Ha/15’e bakılabilir.

2- Yağmuru Allah Yağdırır

33. ayette yağmurun ne zaman yağacağından ve kulların yağmurun ne zaman yağacağını bilmediklerinden, bilemeyeceklerinden bahsedilmez. Bildirilen sadece yağmuru yağdıranın Allah olduğudur. Bununla yeryüzünü canlandıranın Allah olduğu; O’nun insanları da ahirette aynen bu şekilde canlandıracağı mesajı verilir.

Halbu ki onlar, önceden; daha önce üzerlerine indirilmeden evvel kesinlikle ümit kesenlerdiler.
Öyleyse Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, mutlaka ölüleri diriltir ve O her şeye gücü yetendir. (Rum/49, 50)

O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır ve yeryüzüne ölümünden sonra hayat verir. Sizler de işte öyle çıkarılacaksınız. (Rum/19)

Ve O, yaratmayı başlatan, sonra onu çevirip yeniden yapandır.  Ve bu O'na çok kolaydır. Ve göklerde ve yerde en yüce örnek O'nundur. O çok güçlüdür, hikmet sahibidir. (Rum/27)

De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, O’nun yaratmaya nasıl başladığına bir bakın. Sonra Allah, son yapıyı inşa edecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir. (Ankebut/20)

3- Rahimlerde Olan Şeyleri Allah Bilir

Burada konu edilen şey de çocuğun cinsiyeti veya ileride iyi veya kötü insan olup olmayacağı değildir. Bilindiği gibi, modern cihazlar sayesinde rahimlerdeki bebeğin cinsiyeti bilinebilmektedir. Bebekte ise iyilik-kötülük olmaz. İnsan sonradan iyi ya da kötü olur. Zaten “ ماma” edatı kullanılarak insanların bilmediği, bilemeyeceği şeyin bebeğin dışındaki bir şey olduğu anlatılmaktadır. Bu da rahimde cereyan eden sistemin hakikati, yani projenin mahiyetidir.

Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, (bilin ki,) ne olduğunuzu size açıklamak için şüphesiz biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra bir alekadan [embriyondan] sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en rezil zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki, sönmüştür; fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. (Hacc/5)

4- Kişi Yarın [Gelecekte]Ne Kazanacağını Bilmez

Bu, herkesin bildiği ve kabullendiği bir hayat gerçeğidir. “Evdeki hesap çarşıya uymaz” atasözü de bu gerçeğe işaret etmektedir.

5- Kişi Hangi Yerde Öleceğini Bilmez

İnsanlardan hiç kimse ölüp defnedileceği yerin deniz de mi, karada mı, yoksa bir ovada veya bir dağda mı olacağını bilemez. Bu ancak ölüm anında meydana çıkmaktadır. H.Yılmaz