(A’râf - 104.Ayet)

<< Geniş Meal

Ahzâb

Zımnen, “ve böylece, Allah'ın Elçisi'nin eşleri ve müminlerin anneleri olarak sahip bulunduğunuz özel konumunuzun bilincinde olursanız”. M.Esed

Buradan itibaren paragrafın sonuna kadar olan ayetler, İslâm'da tesettür emrinin yeraldığı ayetlerdir. Bu ayetlerde sadece Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarına hitap edilmesine rağmen bütün Müslümanların evlerinde aynı reformun yapılması amaçlanmaktadır. Hitaba Hz. Peygamber'in (s.a) evinden başlanmasının nedeni, böyle temiz bir hayat tarzı onun evinden başlarsa, diğer Müslüman evlerindeki hanımların da bu tarza uyacakları gerçeğidir. Çünkü onun evine bütün Müslümanlar tarafından örnek alınacak bir model olarak bakılmaktadır. Bazı kimseler, bu ayetlerin sadece Peygamber'in (s.a) hanımlarına hitap ettiğini görüp bu emirlerin sadece onları kastettiğini iddia ederler. Fakat bu ayetlerin devamını okuyan bir kimse, müslüman kadınları değil de sadece müminlerin annelerini kasteden bir emir olmadığını hisseder. Allah'ın (c.c) sadece Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarının pislikten temizlenmesini, sadece onların Allah'a ve Rasûlüne itaat etmesi ve namazı kılıp zekatı vermesi gerektiğini kastetmiş olması mümkün müdür? Eğer kasıt bu olamazsa, onların evlerinde vakarla oturmaları, cahiliye yürüyüşünden kaçınmaları, namahrem erkeklerle yumuşak sözlerle konuşmamaları konusundaki emirler nasıl sadece onlar için geçerli olabilir? Aynı konu içinde bazı emirlerin genel (âm), bazılarınınsa özel (has) olduğuna delalet eden bir hüccet var mıdır?
"Siz diğer kadınlar gibi değilsiniz" cümlesi, diğer kadınların süslü bir şekilde sokağa çıkıp, erkeklerle rahatça konuşabilecekleri ve flört edebilecekleri, "siz ise böyle davranamazsınız" anlamına gelmez. Bunun aksine kullanılan uslûp bir adamın sadece kendi çocuğuna şöyle demesi gibidir: "Sen sokak çocukları gibi değilsin, küfürlü konuşmamalısın." Bu cümleden hiç kimse, bu adamın sadece kendi çocuğunun küfretmesini kötü gördüğü, diğerlerinin böyle bir dil kullanmasına ise aldırmadığı sonucunu çıkarmaz.
Yani, "Zaruretler halinde erkekle konuşmasında bir beis yoktur, fakat böyle bir durumda kadının ses tonu ve konuşma tarzı karşısındaki erkeğin boş ümitlere kapılmayacağı bir ciddiyette olmalıdır. Kadının ses tonunda bir yumuşaklık, konuşmasında bir kaypaklık ve dinleyen erkeğin duygularını harekete geçirecek ve onu ilerisi için ümide teşvik edecek şekilde bir tatlılık, olmamalıdır.
Bu tür bir konuşma hakkında Allah, böyle konuşmanın, kalbinde Allah korkusu ve kötülükten sakınma olan bir kadına yakışmayacağını söyler. Başka bir deyişle, bu Müslüman ve muttakî bir kadının değil, hafif ve günahkâr bir kadının konuşma tarzıdır. Eğer bu ayet Nur Suresi 31. ayetle birlikte okunursa ("gizli zinetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar") Allah'ın, kadınların sesleriyle veya takılarından çıkan seslerle başka erkekleri cezbetmemelerini ve başka erkeklerle konuşmak zorunda kaldıklarında ise ciddi bir şekilde konuşmalarını murad ettiği anlaşılır. İşte bu nedenle kadınların ezan okuması yasaktır. Bunun yanısıra eğer bir kadın cemaatle namaza iştirak eder ve imam da bir hata yaparsa, kadın erkekler gibi Sübhanallah diyerek imamı uyaramaz; sadece ellerini çırparak imama hatasını hatırlatabilir.
Şimdi de şunlara bir göz atalım: İslâm, kadının başka erkeklerle tatlı ve yumuşak bir sesle konuşmasına izin vermez, hatta zaruri bir ihtiyaç olmaksızın erkeklerle konuşmasını yasaklarken, kadının sahneye çıkıp dansetmesine, şarkı söylemesine, flört etmesine ve cazibesini ortaya koyarak dolaşmasına izin verebilir mi? Kadının radyoda aşk şarkıları söylemesine müsaade edebilir mi? Veya kadınları uçak hostesi yapıp onları özellikle yolcuları cezbetmek üzere yetiştirebilir mi? Ya da kadınların süslü püslü bir şekilde kulüplere, toplantılara ve sosyal faaliyetlere katılmasına, erkeklerle karmakarışık bir ortamda bulunmasına ve onlarla eğlenip vakit geçirmesine izin verebilir mi? Bu kültür hangi Kur'an'dan çıkarılmıştır? Çünkü Allah'ın gönderdiği Kur'an'da bunlara izin verildiğine dair hiçbir işaret yoktur. Mevdudi

Allah bu ayetle, Peygamber ve hanımlarının şahsında, yüksek sorumluluk taşıyan kişilere ve eşlerine yol gösteriyor. Bilindiği gibi, iyi olsun kötü olsun, tüm gözler sorumluluk taşıyanların üzerinde olur.. Eşlerin ve aileden birinin yapacağı bir yanlış davranış, sorumlu kişiyi yıpratmanın en önemli propaganda malzemesidir. Allahın bu ayetle, Hz. Muhammedin hanımlarına bu gerçeği bildirmesi ve kendi konumlarının diğer Müslüman kadınlarından ayrı olduğunu hatırlatması, yüksek sorumluluk kurumunu saldırılardan ve komplolordan amacını güder. M.Sağ

Câhiliyye terimi, bir peygamberin tebligatının ortadan kalkması ile yeni bir tebligatın başlaması arasında geçen sürede bir toplumun -veya medeniyetin- ahlakî yozlaşmaya uğramasını ve özel olarak da Muhammed (s)'in peygamberliğinden önceki Arap putperestliği dönemini anlatır. Fakat terim, bu tarihsel anlamı dışında, hangi dönemde ve sosyal çevrede olursa olsun, genel olarak ahlakî yozlaşma ve duyarsızlaşma durumunu ifade eder. (Ayrıca bkz. 5:50, not 71.) M.Esed

İlk muhatabı Peygamber ailesi olan bu Kuran ayeti, tüm tefsir ve çevirilerde; “Evlerinizde oturun..Namazı kılın, zekatı verin… “ diye tercüme edilmiştir. Biz de bunu önceki baskılarda kısmen katılmıştık. Eğer “salat” kelimesini bugün uyguladığımız ve algıladığımız namaz, zekat kelimesini de, yine bugün uyguladığımız ve algıladığımız zekat şekli olarak düşünürsek tercümeler doğrudur. Ama eğer, zekat malın kırkta birini vermekse ve bunu zengin olan verecekse, evde oturan, çalışmayan ve evden dışarı çıkmayan bir bayan nasıl zekat verecektir? Hem evde oturacak hem de zekat verecek. Eğer atadan kalma malı varsa, bu yolla zenginse mesele yok. Ama, ayetin ilk muhatapları olan Peygamber ve ailesi ile inananlar bütün mal varlıklarını Mekkede bırakmışlar, adeta kaçarak Medineye sığınmışlardı. Bu Kuran ayetleri ise, Peygamber ve inananların Medineye gelmesinden kısa bir süre sonra gelmiştir. Aşağı yukarı hicretin ikinci senesine doğru gelmiştir. Bu da demektir ki henüz peygamber ve inananlar yeni yeni yerleşiyorlardı. Çünkü hepsi muhacirdi. O bakımdan bu ayetintamamını bundan önceki ve sonraki ayetlerle bir bütün olarak düşündüğümüzde, yapılan tercümelerin çok zayıf kaldığı ve murat edilen anlamı vermediği açıktır. Buradaki “salat” kelimesi, vahyi öğrenmek, anlamak, kavramak, “zekat” kelimesi ise, arınmak, temizlenmek anlamlarındadır. Yani Peygamber ailesinin Peygambere gelen vahyi iyice öğrenmeleri, kavramaları ve kafalarındaki cahiliyetten kalma düşünceleri, adetleri, davranışları, öğrendikleri bilgiyle temizlemeleri, arınmaları kast edilmektedir. Zaten ayetin devamında da elçinin bildirdiklerine uyulması ve Allahın Peygamber ailesini arındırmak istediği buyruluyor. Yani ayetin devamı, başını açıklıyor. “Ev halkı” anlamına gelen “Ehl-i beyt” kelimesi ise, Peygamberimizin ev halkı ve birinci derecedeki yakınları için söylenmektedir. M.Sağ

Metindeki "garne" kelimesi bazı dilbilimcilere göre karâr dan, bazılarına göre ise vekâr dan türemiştir. Birinciyi kabul edersek "oturun, sebat edip durun", ikinciyi kabul edersek "Huzur içinde olun, vekarla oturun" anlamına gelir. Her iki durumda da ayet, kadının faaliyet alanının ev olduğu anlamına gelir. Kadın faaliyetlerini bu çerçeve dahilinde huzur içinde sürdürmeli ve ancak zarurî bir ihtiyaç olduğunda evinden dışarı çıkmalıdır. Bu anlam, ayetin ifadesinden ortaya çıkmaktadır ve bunu daha şiddetle vurgulayan hadisler de vardır. Hafız Ebu Bekir Bezzar, Hz. Enes'den (r.a), kadınların Hz. Peygamber'e (s.a) şöyle bir şikayette bulunduklarını rivayet eder: "Bütün sevapları erkekler kazanıyor: Savaşa gidiyorlar ve Allah yolunda büyük ameller işliyorlar. Savaşa gidenlerin sevabını kazanmak için bizim ne yapmamız lazım? " Hz. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: "Sizin aranızda evinde oturan, savaşa giden kadar sevap kazanır." Hz. Peygamber'in (s.a) anlatmak istediği nokta şuydu: Savaşa giden kimse, ancak, evinde herşeyin yolunda olduğundan, karısının eve ve çocuklara baktığından ve karısının, yokluğunda kendisini aldatmasının imkansız olduğundan emin olursa huzur içinde savaşabilir. Savaşa giden kocasına bu emniyet ve huzuru veren kadın, evde oturduğu halde savaşta kocasına ortak olmuş gibidir. Bezzar ve Tirmizi'nin Hz. Abdullah bin Mes'ud'dan rivayet ettikleri başka bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kadın tesettürlü ve peçeli olmalıdır. O evinden çıktığında şeytan ona gözünü diker. Kadın evinde olduğu zaman Allah'ın rahmetine daha yakındır." (Ayrıntılı açıklama içn bkz. Nur Suresi an: 49)
Kur'an'ın bu açık ve kesin emri ışığında, Müslüman kadınların meclis ve parlamentolara üye olmasına, evin dışında sosyal faaliyetlere katılmalarına, devlet dairelerinde erkerlerle yanyana çalışmalarına, kolejlerde erkeklerle beraber eğitim yapmalarına, hastahanelerin erkek kısmında hemşire olarak çalışmalarına, uçaklarda hosteslik yapmalarına veya eğitim için yurt dışına gönderilmelerine asla müsaade edilemez. Kadınların ev dışı faaliyetine izin verildiğini savunanların en kuvvetli delili, Hz. Aişe'nin (r.a) Cemel savaşında rol almış olmasıdır. Fakat bu delili öne sürenler herhalde Hz. Aişe'nin (r.a) bu konudaki görüşünü bilmiyorlar. Abdullan bin Ahmed bin Hanbel Zevaid'üz-Zühd'ünde, İbn Münzir, İbn Ebi Şeybe ve İbn Sa'd'da kitaplarında Mesrük'tan şöyle bir hadis rivayet ediyorlar: Hz. Aişe Kur'an okurken (ve karne fi büyütikünne) ayetine geldiğinde elinde olmadan ağlamaya başlardı, öyle ki başörtüsü gözyaşlarından ıslanırdı. Çünkü bu ayet, ona Cemel Savaşı sırasında işlediği hatayı hatırlatırdı.
Bu ayette, ayetin tam kavranabilmesi için mutlaka iyi anlaşılması gereken iki önemli kelime kullanılmıştır: teberrüc ve cahiliyet'ül-üla.
Arapçada teberrüc kelimesi başkalarının önünde açılıp saçılmak anlamına gelir. Araplar berac kelimesini bariz ve yüksek olan her nesne için kullanırlar. Kuleye, yüksek meydanda ve aşikâr olduğu için burç derler. Yelkenli gemiye Bârice derler. Çünkü yelkenleri uzaktan görülebilir. Teberrüc kelimesi kadın için kullanıldığında şu üç anlama gelir: 1) Kadının yüzünün ve vücudunun cazibesini insanların önünde göstermesi; 2) Takılarını ve elbisesinin süsünü başkalarına göstermesi 3) Yürüyüşü, endamı ve işvesi ile dikkat çekip kendini ortaya koyması. İleri gelen dilbilimciler ve müfessirler de kelimeye bu anlamı vermişlerdir. Mücahid, Katâde ve İbn Ebi Nuceyh: "Teberrüc, cilveli, dikkat çekici, endamlı bir şekilde yürümektir." demişlerdir. Mukatil: "Kadının gerdanlıklarını, küpelerini ve göğsünü (gerdanını) göstermesidir." der. El-Müberred: "Kadının gizlemesi gereken zinetlerini açığa vurmasıdır." der. Ebu Ubeyde ise: "Kadının, erkeklerin dikkatini çekmek için vücudunu ve elbiselerini göstererek kendisini ortaya koymasıdır." der.
Cahiliyye kelimesi buranın yanısıra Kur'an'da üç yerde daha kullanılmıştır. Al-i İmran-154'de, Allah yolunda savaşmaktan korkup-kaçınanlar için: "Bazıları da kendi canlarının kaygısına düşüp Allah'a karşı cahiliye zannı gibi haksız bir zanda bulunuyorlardı." denmektedir. Maide-50'de Allah'ın indirdiği kanunlar yerine, kendi kanunları ile hükmetmek isteyenlere hitaben: "Onlar cahiliyyenin hükmünü mü istiyorlar?" buyurulmaktadır. Ve Fetih Suresi 26. ayette, Mekkeli müşriklerin, Müslümanların umre yapmasına izin vermemelerine neden olan önyargıları "cahiliyye hamiyyeti" olarak nitelenmektedir. Bir hadise göre, Ebu'd-Derda bir tartışma sırasında, karşısındaki ile annesi yüzünden alay etti. Hz. Peygamber (s.a) bunu duyunca "sende hâlâ cahiliyye belirtileri var," dedi. Başka bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Üç şey cahiliyyeyi gösterir: Başka bir kimsenin soyu ile alay etmek, yıldızların hareketi ile fal bakmak ve ölülerin ardından yas tutmak." Bütün bu adetler, islam terminolojisinde cahiliyyenin İslâm kültürüne, medeniyetine, İslâm ahlâkına ve İslâmî düşünüş ve davranış tarzına aykırı her tür tutum ve davranış anlamına geldiğini göstermektedir. O halde, cahiliyetü'l-üla, İslâm öncesi Arapların ve tüm diğer toplumların içinde bulunduğu kötü ve gayri-İslâmî durum anlamına gelir.
Bu açıklamaya göre, Allah'ın yasakladığı şey, kadınların fiziksel güzellik ve cazibelerini göstererek evden dışarı çıkmalarıdır. Allah, kadınlara evlerinde oturmalarını emretmektedir; çünkü, onların asıl faaliyet alanı, dış dünya değil, evin içidir. Bununla birlikte kadınlar iş için dışarı çıkmak zorunda kalırlarsa, İslâm öncesi cahiliye kadınları gibi çıkmamalıdırlar.
Çünkü, yüz ve vücudunu ortaya koyarak ve zinetlerini, güzel elbiselerini göstererek, endamlı bir şekilde yürümek İslâm toplumundan bir kadına yakışır bir davranış değildir. Bunlar islâm'ın kabul etmediği cahiliye adet ve davranışlarıdır. Şimdi herkes memleketimizde popüler hale getirilen kültürün, Kur'an'a göre, İslam kültürü mü yoksa cahiliye kültür mü olduğuna kendisi düşünüp karar versin.
 Ayetin yer aldığı konunun çerçevesinden, Ehl'ül-Beyt (ev halkı) ile, burada, Hz. Peygamber'in eşlerinin kastedildiği anlaşılmaktadır. Çünkü hitap, "Ey Peygamber'in hanımları" diye başlamaktadır ve gerek bu ayetten önce, gerekse sonraki bütün konunun muhatabı da yine Peygamber'in (s.a) hanımlarıdır. Bunun yanısıra "Ehl'ül-Beyt" kelimesi Arapçada, Türkçedeki (ev halkı) "aile" (ingilizcede household) anlamında kullanılmaktadır. Ve bir adamın karısını ve çocuklarını kapsayan bir terimdir. Hiç kimse "karı"yı ev halkından saymamazlık edemez. Kur'an bu kelimeyi bundan başka iki yerde daha kullanır ve her iki yerde de "karı" ailenin en önemli üyesi olarak bu kelimenin tarifi kapsamına girer. Hud Suresi'nde, melekler Hz. İbrahim'e (a.s) bir oğul müjdelediklerinde, karısı şöyle der: "Vay bana, ben kocamış iken ve şu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım?" Melekler dediler ki: "Allah'ın emrine mi şaşıyorsun? Ey İbrahim'in ev halkı, Allah'ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinizdedir." Kasas Suresi'nde, Musa (a.s) bebek iken Firavun'un evine vardığında ve karısı ona uygun bir süt anne aradığı sırada, Musa'nın (a.s) kızkardeşi şöyle der: "Size, onu büyütecek ve iyi bakacak bir ev halkını haber vereyim mi?" O halde arapça ifade kuralı, hepsi, Peygamber'in (s.a) hanımlarının ve çocuklarının Ehl'ül-Beyt terimi içinde yeraldıklarını göstermektedir. Bu yüzden İbn Abbas, Urve bin Zübeyr ve İkrime, bu ayetteki Ehl'ül-Beyt ile Peygamber'in (s.a) hanımlarının kastedildiği görüşündedirler.
Fakat Ehlü'l-Beyt ile Peygamber'in (s.a) hamımlarının kastedildiği ve başka hiç kimsenin buna dahil olmadığını söylemek de yanlıştır. Çünkü "ev halkı" bir kimsenin ailesine mensup olan herkesi kapsayan bir terimdir. Ayrıca Hz. Peygamber de (s.a) bu noktayı açıklığa kavuşturmuştur. İbn Ebi Hâtim'e göre, Hz. Aişe'ye (r.a), Hz. Ali (r.a) hakkında sorulduğunda, şu cevabı vermiştir: "Hz. Peygamber'in en çok sevdiği ve onun en çok sevdiği kızının kocası olan bir kimseyi mi bana soruyorsunuz?" Daha sonra Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hüseyin'i (r.a) çağırdığını, bir örtü altına alıp şöyle dua ettiğini anlattı: "Allah'ım, bunlar benim ev halkım (Ehl'ül-Beyt), onlardan pisliği uzaklaştır ve onları tertemiz kıl." Hz Aişe der ki: "Ben de senin ev halkından biriyim (yani beni de o örtünün altına alıp dua etsen) dedim." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: "Sen dışarıda kal. Elbette sen zaten ehli beyttensin."
Müslim, Tirmizi, Ahmed, İbn Cerir, Hakim, Beyhâki gibi muhaddisler, Ebû Said el-Hudri, Hz. Aişe, Hz. Enes, Hz. Ümmü Seleme, Hz. Vâsile bin Eska ve başka birçok sahabiden, Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Ali, Hz. Fatıma ve iki oğlunu Ehl-ül Beyt'ten saydığını gösteren birçok hadis rivayet etmişlerdir. O halde onları Ehl'ül-Beyt'ten saymayanların görüşü yanlıştır.
Yukarıdaki hadislere dayanarak Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarını Ehl'ül-Beyt kapsamı içine almayanlar da hata içindedirler. Çünkü Kur'an tarafından açıkça ifade edilen bir noktaya hadisle karşı çıkılmaz. Ayrıca zaten bu hadislerden böyle bir anlam çıkarılamaz. Bazı hadislerde rivayet edilen, Hz. Peygamber'in (s.a) ailesinden dört kişiye örttüğü örtünün içine Hz. Aişe ve Hz. Ümmü Seleme'yi (r.a) almaması olayından, onları Ehl'ül-Beyt içine dahil etmediği anlamı çıkmaz. Peygamber'in (s.a) eşleri zaten "ev halkı"ndandırlar; çünkü Kur'an onlara Ehl'ül-Beyt diye hitap etmiştir. Bununla birlikte Hz. Peygamber (s.a) Kur'an'daki bu açık ifadenin ailenin diğer üyelerinin Ehl'ül-Beyte dahil olmadığı gibi bir yanlış anlamaya sebep olabileceğini düşünerek, onların da (Hz. Ali, Fatıma ve iki oğulları) ev halkından olduğunu bu olay vesilesiyle ayrıca vurgulamıştır, eşleri için böyle ayrıca bir vurgulamaya gerek duymamıştır. Çünkü Kur'an bu noktayı açıklığa kavuşturmuştur.
İnsanlardan bir grup da, ayetin anlamını saptırarak, Ehl'ül-Beyt'in sadece Hz. Ali, Hz. Fâtıma ve iki oğullarını kapsadığını, Peygamberin (s.a) hanımlarının buna dahil olmadığını söylemişlerdir. Hatta daha da ileri giderek "Allah sizden pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor" cümlesinden, Hz. Ali, Hz. Fatıma ve iki oğullarının aynen peygamberler gibi ismet sahibi (günahsız) olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Ayetteki "pislik" ile günah ve hatanın kastedildiğini ve Allah'ında belirttiği gibi Ehl'ül-Beyt'in günah ve hatadan temizlendiğini söylerler. Oysa ayetteki ifade onların pislikten uzaklaştırıldıklarını ve temizlendiklerini bildirmemekde, bilakis şöyle demektedir: "Allah sizden pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor." Konunun bütünlüğü de, burada Peygamber'in (s.a) ev halkının övülmesinin kastedildiğine dair bir ipucu vermemektedir. Tam aksine onlara ne yapıp ne yapmamaları gerektiği bildirilmektedir; çünkü, Allah onları tertemiz kılmak istiyor. Başka bir deyişle, onlara şu davranış tarzını benimserlerse, Allah'ın onları tertemiz kılacağı, aksi taktirde onları temizlemeyeceği söylenmektedir. Bununla birlikte, eğer: "Allah sizden pisliği uzaklaştırmak ve sizi tertemiz kılmak istiyor" sözünden Allah'ın onları günahsız ve hatasız kıldığı sonucu çıkarılırsa, Allah'ın namazdan önce abdest alan bütün Müslümanları da günahsız ve hatasız kılmaması için hiçbir sebep yoktur. Çünkü abdest alanlar hakkında da Allah şöyle buyurur: "Allah sizi tertemiz kılmak ve size olan nimetini tamamlamak istiyor." (Maide: 6) Mevdudi

Âyette hitâbedilen Ehl-i Beyt (yani ev halkı) ta'bîri üzerinde ihtilâf edilmiştir. İmam Müslim'in, Hz. Âişe'den çıkardığı bir hadîse göre Hz. peygamber (s.a.v.), bir sabah, üstünde siyah kıldan bir 'abâ ile dışarı çıkmış oturuyordu. Derken Fâtıma geldi, onu 'abâsının altına aldı; sonra 'Alî geldi, onu da 'abâsının altına aldı; sonra Hasan ve Hüseyin geldi, onları da 'abâsının altına aldı, sonra bu âyeti okudu. Mücâhid, Katâde ve başkalarının aralarında bulunduğu tâbi'îlerden bir cemâat de Ehl-i Beyt'in Alî, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin olduklarına kani'dirler. Fakat şî'anın, bu hadîse dayanarak Ehl-i Beyt'in, sırf bunlardan ibâret olduğunu sanması hatâdır. Zirâ hadîs, bu insanların Ehl-i Beyt'ten olduğunu gösterirse de bunların dışında başka insanların Ehl-i Beyt'ten olmayacaklarını göstermez. Kaldı ki bu âyetin üstü ve altı hep peygamber'in hanımlarına hitâbetmektedir. Söz, onlar üzerinedir. Elbette bu hitâb onlaradır. Onlar da Resûl-i Ekrem'in ev halkı, yani Ehl-i Beytidir. Bu hususta en uygun görüş şudur: Allah Elçisinin evlâdları, eşleri, torunları olan Hasan, Hüseyin ve dâmâdı Hz. Alî onun Ehl-i Beyti(ev halkı)dır. Hz. 'Alî de küçüklüğünden beri peygamber'in yanında büyümesi, onun amcasının oğlu olması, peygamber kızı Fâtıma ile ilişkisi dolayısıyle Allah Elçisinin evinin halkındandır. S.Ateş

Metindeki "vezkürne" kelimesinin iki anlamı vardır: Hatırlamak ve anmak. Birinci anlamı alırsak ayet şu manaya gelir: "Ey Peygamber'in hanımları, sizin evinizin bütün dünyaya Allah'ın ayetlerinin ve Hikmet'in tebliğ edildiği ev olduğunu hiçbir zaman unutmayın. Bu nedenle sizin sorumluluğunuz çok büyük. İnsanların sizin evinizde bile cahiliyeden kalma bazı iz ve özellikler tespit etmesine meydan vermeyin." İkinciyi kabul edersek ayet şu anlama gelir: "Ey Peygamber'in hanımları, siz duyduğunuz ve gördüğünüz herşeyi başka insanlara aktarıp anlatmalısınız. Çünkü siz, Peygamber'le (s.a) yakın ve sürekli ilişkiniz sayesinde, başka insanların sizin vasıtanız olmadan öğrenemeyeceği birçok şeyi yaşayıp öğreniyorsunuz."
Bu ayette iki şeye değinilmiştir: 1) Allah'ın ayetleri, 2) Hikmet. Allah'ın ayetleri, Kitabı'nı oluşturan ayetlerdir. Fakat hikmet Hz. Peygamber'in (s.a) insanlara öğrettiği bütün değerli şeyleri kapsayan geniş anlamlı bir kelimedir. Bu kelime ile Allah'ın Kitabı'nın ayetleri de kastedilmiş olabilir, fakat kelimenin anlamını sadece bunlara hasretmek için hiçbir sebep yok. Hikmet kelimesi, Hz. Peygamber'in (s.a) okuduğu Kur'an ayetlerinin yanısıra gerek kendi sözleri, gerekse eşsiz mükemmellikteki kişiliği ile insanlara öğrettiği değerli bilgileri kapsar. Bazı kimseler, ayette geçen "mayütlâ" (okunan) kelimesine dayanarak, "Allah'ın ayetleri" ile ve "Hikmet" ile Kur'an'ın kastedildiğini iddia ederler. Fakat bu tamamen yanlış bir hükümdür. "Tilavet" (okuma) kelimesinin özellikle sadece Allah'ın Kitabı'nın okunması için kullanılan bir terim olması, sonraki çağlarda meydana gelmiş bir olaydır. Kur'an ise bu kelimeyi bir terim olarak kullanmamıştır. Bakara Suresi 102. ayette aynı kelime, şeytanların yalan yere Süleyman'a (a.s) nisbet ettikleri büyü ve sihirle ilgili bilgiler için kullanılmaktadır. ("Onlar şeytanların Süleyman'ın (a.s) mülkü hakkında uydurdukları sözlere uydular." Bu da, Kur'an'ın kelimeyi sözlük anlamında kullandığını ve sadece Kur'an okumak anlamında kullanmadığını göstermektedir.
"Her şeyi bilen": En gizli ve saklı şeyleri bile bilir. Mevdudi

Yukarıda, Rasûlullah aracılığı ile eşlerine dünya ya da âhireti tercih etmeleri hususunda bir ihtar yapılmıştı. Bu âyetlerde ise, Rasûlullah'ın aile hayatına; eşlerinin, Rasûlullah'ın hayatındaki konumlarına değinilerek; Rasûlullah'ın eşlerinin temsil makamlarına dikkat çekilerek yükümlülükleri bildirilmekte, böylece Rasûlullah'a gelebilecek sıkıntılar, hizmetine engel olacak durumlar engellenmektedir:
• Peygamber'in kadınları [eşleri, kızları], bir suç işlerse, iki kat cezalandırılacaktır.
Zira temsil makamında olanların iyiliği de kötülüğü de başkalarına örnek teşkil eder, toplum onları taklit eder. Bu nedenle, temsil makamında bulunan kimsenin kötülüğü, sırf kendine kalmaz, onu örnek alarak birçok kişi de kötülük yapar. Onun için temsil makamında olanlara, hem kendi kötülüklerinin, hem de örnek oldukları kişilerin kötülüklerinin cezası verilir. Keza iyilikleri için de aynı durum söz konusudur.
• Peygamber kadınları, işveli, cilveli konuşmamalıdır.
• Her konuştukları ma‘rûf olmalıdır; boş konuşmamalı, gevezelik yapmamalıdırlar.
• Evlerinde vakarlı bir şekilde oturmalı; ev dışı işleri erkekler tarafından görülmeli, onlar da dikbaşlılık etmeden bunu kabullenmeli, kendilerini taciz ve tecavüzden korumalıdırlar.
• Câhiliye kadınları gibi zînetlerini önplana çıkararak gösteriş yapmamalıdırlar.
Âyetten de anlaşılacağı üzere câhiliye döneminde kadınlar zînetlerini; erkekler için câzibe noktası olan organlarını önplana çıkararak dolaşırlardı.
• Salâtı ikâme edip zekât vermelidirler [sosyal desteğe katılmalıdırlar, mâlî harcamalarda bulunmalıdırlar; her Müslüman gibi vergilerini vermelidirler].
• Allah'a ve Elçisi'ne itaat etmelidirler.
• Evlerinde okunan Allah'ın âyetlerini, yasaları hatırlamalı, bunu topluma anlatmalıdırlar.
Onlar, Allah''n emir ve yasaklarının geldiği evlerde bulunmaları, onların inişine tanık olma bahtiyarlığına ermiş olmaları nedeniyle, ilâhî emirlere başkalarından daha fazla duyarlı olmalıdırlar.
EHL-İ BEYT KİMDİR?
Ehl-i beyt, “hâne halkı” demektir. Bu âyetteki ehl-i beyt ile kimlerin kastedildiği hususuna gelince: Âyetteki hitaptan da anlaşılacağı üzere, birinci planda Rasûlullah'ın eşleri ve kızları akla gelir. Zaman içerisinde bu kavramın içine aileye dışarıdan girmiş damadı Ali, torunları Hasan ve Hüseyin'in de girip girmediği tartışılmıştır. Âyetin teknik yapısı dikkate alındığında bu kavramın içerisine erkeklerin de girdiği anlaşılır. Âyetteki, Ey ehli beyt! Gerçekten Allah, sizden [‘ankum] kiri gidermek ve sizi [kum] temizlemek ister ifadesindeki siz [kum] zamiri, yukarıdakilerin aksine, müzekker/eril olarak gelmiştir. Eğer bu ifade erkekleri kapsamayacak olsaydı, كنّ [kunne] şeklinde müennes/dişil olarak gelirdi. Burada, hem erkekleri, hem de kadınları kapsadığına delâlet etmek üzere müzekker/eril gelmiştir. H.Yılmaz

Sâim terimi, çoğunlukla “oruç tutan” olarak çevrilirse de burada birincil anlamı olan “[her şeyden] kaçınan” veya “[hiçbir şeye] kendini kaptırmayan” kişiyi ifade eder: karş. savm isminin “konuşmaktan kaçınma” anlamında kullanıldığı 19:26.Lafzen, “kendi uzuvlarına sahip olan erkeklere ve [kendilerini] koruyan kadınlara” M.Esed

Bir önceki paragraftan hemen sonra bu konunun sunulmasında gizli bir kinaye vardır: Buraya kadar Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarına verilen emir ve talimatlar sadece onlara mahsus değildir, bütün İslâm toplumu da onlara uygun bir şekilde kendisini ıslah etmelidir.
 "Kendilerini Allah'a teslim edenler": İslâm'ı kendileri için bir yaşama tarzı, bir din olarak seçen ve hayatları boyunca ona uyan ve İslâmî düşünüş ve yaşayış tarzından dönmeyi istemeyen, bilakis ona teslim olma yolunu seçen kimseler.
 "İman eden": İtaatleri sadece göstermelik ve gönülsüz olmayan, bilakis İslâm hidayetinin hak olduğunu samimiyetle kabul eden, Kur'an'ın ve Peygamber Muhammed'in (s.a) gösterdiği yolun kendilerini ebedî kurtuluşa götürecek tek doğru yol olduğuna inanan kimseler. Allah ve Peygamberinin yanlış dediği, onların hükmüne göre de yanlıştır ve Allah ve Peygamberinin doğru dediği, onların düşünce ve duygularına göre de doğrudur. Onlar Kur'an ve sünnetin emrettiği hiçbir şeyi ne psikolojik olarak, ne de aklen aykırı bulmazlar, ve hem Allah ve Rasûlünün emirlerinde bir değişiklik yaptıkları suçlamasından sakınıp, hem de onları kendi arzularına uydurmak ve dünyada o günlerde geçerli olan kurallara benzetmek için bir fırsat gözleyip durmazlar. Hz. Peygamber (s.a) gerçek imanı bir hadisinde şu şekilde tanımlamıştır:
"Rab olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan ve rasûl olarak Muhammed'den hoşnut olan kimse imanın gerçek tadını almıştır." (Müslim)
Başka bir hadisinde de şöyle buyurmuştur:
"Benim getirdiklerim kendi nefsinizden önce gelmedikçe hiçbiriniz gerçek mümin olamazsınız." (Şerh-üs-Sünne)
Yani, "Onlar sadece iman etmekle kalmazlar, aynı zamanda uygulamada da itaati seçerler. Onlar Allah ve Rasûlünün emrettiklerinin hak olduğuna kalben inanan, fakat uygulamada bu emirlere karşı gelen; Allah ve Rasûlünün haram kıldıklarının kötü olduğunu samimiyetle kabul eden, fakat pratik hayatta bu haramları işleyen kimseler gibi değildirler."
Yani, "Onlar konuşmalarında doğru sözlü ve ilişkilerinde sadıktırlar. Yalan, hile, aldatmaca gibi şeylerle uğraşmazlar. Dilleri sadece vicdanlarının doğru kabul ettiği şeyi söyler. Ancak hak ve doğruluğa uygun olduğunu bildikleri şekilde davranırlar ve başkalarıyla olan bütün ilişkilerinde doğruluk ve haysiyetten ayrılmazlar."
Yani, "Onlar Allah ve Rasûlü tarafından öğretilen doğru yolda ilerlerken ve yeryüzünde Allah'ın dinini ikame etmeye çabaladıkları sırada karşılaştıkları her tür zorluk, tehlike, kayıp ve engellere sabır ve sebat ile göğüs gererler. Hiçbir korku, hiçbir nefsani arzu ve eğilim onları doğru yoldan saptıramaz."
Yani, "Onlar kibir, gurur ve kendini beğenmişlikten uzaktırlar, kul olduklarının ve ibadet ve itaat etmekten başka bir konumda olamayacaklarının farkındadırlar. Bu nedenle vücutları ile birlikte kalpleri de, Allah'tan korkarak O'nun önünde secde eder. Onlar Allah'tan korkmayan ve kibir içinde yaşayanlar gibi davranmazlar." Bu niteliklerin dizilişinden huşü ile, genelde Allah korkusu ile birlikte özellikle namazın kastedildiği anlaşılmaktadır. Çünkü sadaka vermek ve oruç tutmak hemen bunun ardında yer almaktadır.
Burada farz olan zekat değil, nafile sadakalar da kastedilmektedir. Bu ifade ile, onların bütün servetlerini cömertçe Allah yolunda harcadıkları ve Allah'ın kullarına yardım etmekte cimrilik etmedikleri anlatılmak istenmektedir. Onların yardımının ulaşmadığı hiçbir yetim, hiçbir hasta, hiçbir zayıf ve özürlü insan, hiçbir muhtaç ve fakir yoktur. Allah'ın dinini yüceltmek için parasal desteğe ihtiyaç duyulduğunda ise bu kullar bu amaçla para harcamakta hiçbir tereddüt ve cimrilik göstermezler.
Bu hem farz, hem de nafile olan oruçları kapsar.
 Bunun iki anlamı vardır: 1) Onlar zinadan korunurlar; veya 2) Çıplaklıktan sakınırlar. Burada çıplaklığın sadece üzerine hiçbir şey giymemek demek olmadığına, vücudun bütün hatlarını belli eden dar veya ince giysiler giyenlerin de çıplak sayılacağına dikkat edilmelidir.
"Allah'ı çok zikretmek", kişinin hayatın her anında şu veya bu şekilde Allah'ı anması demektir. İnsan, Allah düşüncesi kalbinin derinliklerinde yer etmedikçe böyle bir davranışı başaramaz. Bu fikir (Allah) kişinin zihnini aşıp bilinçaltına ve vicdanının derinliklerine yerleştiğinde, ancak o zaman her yaptığı işte ve her söylediği şeyde Allah'ın adını hatırlayıp anabilir. Yemeğe başlarken bismillah ve bitirdiğinde elhamdü-lillah der; yatmadan önce Allah'ın adını anar ve uyandığında Allah'ı hatırlar. Konuşmalarının arasında da defalarca bismillah, el-hamdü-lillah, inşa-Allah, mâ-şâ-Allah vs. sözleri tekrarlar ve her meselede Allah'ın yardımını ister, her nimeti için O'na şükreder. Her karşılaştığı belada Allah'ın rahmetine sığınır ve her güçlükte O'na yönelir. Günah işlediğinde O'ndan korkar, bir hata yaptığında O'ndan bağışlanma diler ve her ihtiyacı için O'na dua eder.
Kısacası hayatın her anında ve her safhasında onun işlevi Allah'ı anıp zikretmektir. İşte bu işlemi hayat tarzının temelidir. Çünkü bütün diğer ibadetler için belli bir zaman tayin edilmiştir ve kişi o zamanda onu ifa ettiğinde sorumluluk üzerinden kalkar. Fakat bu (Allah'ı zikretme), belirli bir zamanla sınırlı olmayan bir ibadettir; sürekli yapılmalıdır ki insan hayatı Allah'la ve O'na ibadetle devamlı bir bağ içinde olsun. Diğer ibadetler ve dini görevler de ancak insanın kalbi sadece o ibadet sırasında değil, her an dili Allah'ın adını zikrederken Allah'a yönelmiş bir vaziyette olmaya devam ederse bir anlam ve değere sahip olabilir. Böyle bir durumda kişinin yaptığı ibadet ve vazifeler, verimli ve sulak bir arazide bitkilerin gelişip serpilmesi gibi gelişir. Bunun aksine sürekli Allah'ı zikirden yoksun olarak sadece muayyen vakitlerde yapılan ibadetler verimsiz bir arazide sadece bahçıvanın çabasıyla hayatta kalan bir bitkinin yetişmesine benzer. Bu nokta Hz. Peygamber'in (s.a) bir hadisinde şöyle açıklanmıştır:
"Muaz bin Enes el-Cüheni rivayet ediyor: Bir adam Allah'ın Peygamber'ine (s.a) "Allah yolunda savaşa gidenler arasında en büyük mükâfâtı elde eden hangisidir?" diye sordu. Peygamber (s.a): "Allah'ı en çok zikreden" cevabını verdi. Adam: "Oruç tutanlar içinde hangisi en büyük sevaba nail olur?" diye sordu. Peygamber (s.a): "Allah'ı en çok zikreden." cevabını verdi. Adam daha sonra aynı soruyu namaz kılan, zekat ve sadaka veren, hacca giden kimseler için sordu. Hz. Peygamber (s.a) her seferinde "Allah'ı en çok zikreden" diyerek aynı cevabı verdi." (Müsned-i Ahmed)
Bu ayet, hangi nitelik ve özelliklerin Allah katında değer taşıdığını açıkça ifade etmektedir. Bunlar İslâm'ın bir tek cümle içinde ifade edilen temel değerleridir. Bu konularda kadın ve erkek arasında hiçbir fark yoktur. Fakat hayattaki fonksiyonları açısından iki cins farklı alanlarda faaliyet gösterir. Erkekler bazı belirli alanlarda, kadınlar ise başka belirli alanlarda faaliyet göstermek zorundadırlar. Bununla birlikte eğer ayette zikredilen özellik ve niteliklere eşit olarak sahipseler, Allah onları eşit derecelere yükseltecek ve onlara eşit mükafatlar ihsan edecektir. Birisinin ev işlerini yapmış, diğerininse halifelik görevlerini yerine getirmiş ve şeriatın emirlerini uygulamış olması; birinin evde çocuklara bakmış, diğerininse savaş alanına gidip Allah yolunda cenk etmiş olması, elde edecekleri mükafat ve makamı hiçbir şekilde etkilemez. Mevdudi

Bu âyet, bağımsız bir necm olup kadın-erkek mü’minlerden hiç birinin Allah katında ayrıcalıklı olmadığını vurgulayarak, mü’minleri, imanî ve İslâmî konularda motive etmektedir.Bu âyetin iniş sebebi hakkında söylenen şudur:Umm Umâre, Peygamber'e (s.a) gelerek şöyle dedi: “Ben her şeyin erkeklere ait olduğunu görüyorum. Kadınlardan herhangi bir şekilde söz edildiğini de görmüyorum.” Bunun üzerine, Doğrusu Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, iman eden erkeklerle iman eden kadınlar... âyeti nâzil oldu. (Tirmizî) dedi ki: “Bu hasen, garip bir hadistir.”Bu âyette, İslâm'ın temel ilkeleri kadın ve erkeğe teşmil edilerek, kadın ve erkeğin kulluk; yükümlülük ve amellerin karşılığını görme hususunda Allah nazarında eşit olduğu vurgulanmıştır, ki bu başka âyetlerde de görülebilir:

Ve erkekten veya kadından kim mü’min olarak sâlihâtı işlerse, artık işte onlar, cennete girerler. Ve hurma çekirdeğinin sırtındaki çukur [zerre] kadar zulme uğratılmazlar. (Nisâ/124)

Bunun üzerine Rabb'leri onlara karşılık verdi: “Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun –ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]– çalışanın amelini zayi etmem. Binâenaleyh göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır.” (Âl-i İmrân/195)

Erkekten ve dişiden mü’min olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve kesinlikle onların ücretlerini, yapmış oldukları amellerin daha güzeliyle karşılıklandıracağız [ödüllendireceğiz]. (Nahl/97) H.Yılmaz

Yani, Kur’an'da ve Hz. Peygamber'in emirlerinde spesifik bir kural öngörülmüş ise.Lafzen, “kendi işlerinde (min emrihim) bir serbestliğe sahip olmak” -yani, davranışlarının ve hareket tarzlarının vahyin koyduğu kurallar tarafından değil de, kişisel çıkarları veya temayüllerince belirlenmesine izin vermek. M.Esed

Buradan itibaren, Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Zeyneb (r.a) ile evliliği hakkında nazil olan ayetler yeralmaktadır.
İbn Abbas, Katâde, İkrime ve Mukatil bin Hayyan, bu ayetin Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'i Zeyd için ailesinden isteyip Zeyneb'in ailesinin de bunu kabul etmediği zaman nazil olduğunu söylerler.
İbn Abbas'a göre Hz. Peygamber (s.a) bu teklifi yaptığında Hz. Zeyneb: "Ben ondan nesepçe daha soyluyum" demiştir. İbn Sa'd onun: "Ben onu kendime layık bulmuyorum. Ben doğuştan bir Kureyşliyim." dediğini söyler. Zeyneb'in erkek kardeşi Abdullan bin Cahş da aynı şeyi öne sürerek teklifi reddetmişti. Çünkü Hz. Zeyd (r.a), Hz. Peygamber'in azatlı kölesi idi, Hz. Zeyneb ise onun halasının yani Abdül-Muttalib'in kızı Umeyme'nin kızıydı. Onlar Hz. Peygamber'in (s.a) Kureyş'in soylu ailelerinden birinin kızını, kendi halasının kızını, azatlı kölesi için istemesini hoş görmemişlerdi. Bunun üzerine bu ayet nazil olmuş ve Hz. Zeyneb ile bütün ailesi bunu duyunca hemen teklifi kabul etmişlerdi. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) onları evlendirdi, Zeyd'in adına kendi cebinden on dinar ve 60 dirhem mehir verdi, gelinlik elbise ve bazı yiyecekler temin etti.
Bu ayet özel bir olay üzerine nazil olmasına rağmen, ayetteki emir ve talimat İslâm anayasa hukukunun temel ilkesidir ve bütün İslâmî hayat sistemi için geçerlidir. Buna göre hiçbir Müslüman fert veya millet, kurum, mahkeme veya parlamento, ya da devletin, Allah ve Rasûlünün hüküm verdiği bir konuda kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Müslüman olmak, kendi düşünce, davranış ve seçme özgürlüğünü Allah ve Rasûlüne teslim etmek demektir. Hiçbir makul insan iki karşıt davranışı birleştirmeye kalkmaz. Müslüman kalmak isteyen kimse mutlaka Allah ve Rasûlünün emrine boyun eğmek zorundadır; boyun eğmeyi istemeyen kimse ise Müslüman olmadığını kabul etmelidir. Eğer bunu da kabul etmezse, ne kadar Müslüman olduğunu haykırsa da, hem Allah hem de insanlar tarafından münafık olarak kabul edilecektir. Mevdudi

Bu âyette yine Allah'ın değişmez bir ilkesine dikkat çekilmektedir: Allah ve Elçisi bir işte hüküm verdiklerinde, hiç bir mü’min erkek ve mü’min kadın için kendi işlerinde serbestlik yoktur. Ve kim Allah'a ve Elçisi'ne isyan ederse o, açık bir sapıklıkla sapmıştır.

Bu âyetin iniş sebebi olarak kaynaklarda şu bilgiler verilir:

Katâde, İbn Abbâs ve Mücâhid'in bu âyetin nüzûl sebebi hakkında rivâyet ettiklerine göre; Rasûlullah (s.a) halasının kızı Zeyneb bt. Cahş'a talib oldu. Peygamber'in kendisi için istediğini zannetmişti. Onun Zeyneb'i, Zeyd için istediği anlaşılınca, bundan hoşlanmadı, kabul etmedi ve karşı koydu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu, bunun üzerine Zeyneb boyun eğdi ve Zeyd ile evlendi.

Bir başka rivâyette belirtildiğine göre; Zeyneb ve kardeşi nesebi dolayısıyla bunu kabul etmedi. Çünkü Zeyd, dün daha bir köle idi. Nihâyet bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bunun üzerine kardeşi Peygamber'e, “Bana dilediğin emri ver” deyince, Peygamber (s.a) Zeyneb'i, Zeyd ile evlendirdi.

Âyet-i kerîmenin, Ukbe b. Ebî Muayt'ın kızı Umm Gülsüm hakkında nâzil olduğu da söylenmiştir. Umm Gülsüm kendisini Peygamber 'e (s.a) hibe etmişti, o da onu Zeyd b. Hârise ile evlendirmişti. Kendisi de kardeşi de bu işten hoşlanmadılar ve, “Biz Rasûlullah'ı (s.a) istedik, o ise bizi başkasıyla evlendirdi” dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bu sefer her ikisi de Zeyd ile evliliği kabul etti. Bu açıklamayı İbn Zeyd yapmıştır.

Bu âyetin, Zeyneb bt. Cahş (r.anha) hakkında nâzil olduğu ileri sürülmüştür. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) onu, daha önce Zeyd b. Hârise (r.a) ile evlendirmek istediğinde, hem Zeyneb, hem de kardeşi buna karşı çıkmıştı. Bunun üzerine bu âyet nâzil olunca, her ikisi de bu evliliğe razı olmuşlardı. Bunu şöyle izah ederiz: Allah Teâlâ, Peygamberi'ne, hanımlarına kendisinden ayrılıp ayrılmama hususunda muhayyer olduklarını söylemesini emredince, bu emirden, Hz. Peygamber'in (s.a) başkalarına zarar vermeyi istemediği anlaşılmıştır. Binâenaleyh herhangi bir şeye meyli olana, Hz. Peygamber (s.a) bu imkânı vermiş, başkasının arzu ve isteklerinden ötürü kendi nefsinin hakkından vazgeçmiştir.

Bu âyette ümmete, Allah'ın ve Rasûlullah'ın aldığı bir karara itiraz etmemeleri emredilmektedir ki bu, İslâm'ın temel ilkelerinden biridir. Buna göre hiç bir Müslüman, Allah ve Rasûlü'nün hüküm verdiği bir konuda muhayyer değildir. O konuda Allah'a ve Elçisi'ne teslim olması gerekir. Buradaki Elçi'ye teslimiyet, “Rasûlullah'ın Allah'ın âyetleri çerçevesinde almış olduğu kararlara uyma noktasında”dır. Zaten Allah Elçisi'nin, Allah'ın koyduğu ilkelere uymayan bir karar alması söz konusu olamaz:

Ey Peygamber! İnanmış kadınlar sana Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemeleri, ma‘rûfta sana isyan etmemeleri üzerine biat ederek [bağlılık yemini ederek] gelirlerse, hemen onların biatlarını al ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Mümtehine/12)

Artık, hayır! Rabbine andolsun ki, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiç bir sıkıntı duymadıkça ve tam bir güvenlikle güvenlik sağlamadıkça iman etmiş olamazlar. (Nisâ/65)

Aranızda Elçi'yi çağırmayı, bazınızın bazınızı çağırışı gibi kılmayın. Saklanarak sıvışıp gidenleri Allah kesinlikle bilmektedir. Bu sebeple, O'nun emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir fitnenin isâbet etmesinden veya kendilerine çok acıklı bir azabın isâbet etmesinden sakınsınlar. (Nûr/63)

Bu âyetin direkt muhatabı, o günkü Müslümanlar olup hüküm de, Rasûlullah'ın aldığı savaş kararları ve Rasûlullah'ın Zeyneb'i Zeyd ile evlendirme kararıdır. Âyetin endirekt muhatabı olan bugünkü Müslümanlar için ise hüküm, kamu otoritesi tarafından Allah'ın âyetleri çerçevesinde alınan kararlardır. Müslüman olduğunu ileri süren kimse, Allah'a ve Allah'ın âyetleri ışığında alınmış karara boyun eğmelidir. Aksi takdirde imanı sorgulanmaya açık hâle gelir.

Bu âyette, karar öncesi Rasûlullah ile istişare imkânı ortadan kaldırılmamıştır. Ama Rasûlullah bir karar aldığında, artık o'na düşen Allah'a tevekkül etmektir, karardan caymak değildir. Bu husus Âl-i İmrân sûresi'nde vurgulanmıştı:

İşte, sen, sırf Allah'ın rahmeti sebebiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever. (Âl-i İmrân/159) H.Yılmaz

İz edatının bu şekilde çevrilmesi konusunda bkz. sure 2, not 21. Yukarıdaki ayetle, 4. ayette ve devamında değinilen “tercihe bağlı” ilişkiler konusuna yeniden dönülmektedir. Muhammed (s)'in tebligatına başlamasından yıllar önce eşi Hz. Hatice, Kuzey Arabistan kabilelerinden Benî Kelb soyundan gelen ve kabile savaşlarından birinde çocuk yaşta esir alınarak Mekke'de satılan genç bir köle olan Zeyd b. Hârise'yi kendisine hediye etti. Muhammed (s), çocuğu alır almaz serbest bıraktı ve bir süre sonra da evlatlığı yaptı. Zeyd de, buna karşılık, İslam'ı ilk kabul edenler arasında yer aldı. Yıllar sonra, bir kölenin yahut özgürlüğüne kavuşmuş eski bir kölenin “özgür doğmuş” bir kadınla evlenmesine karşı eski Arap toplumunda mevcut olan önyargıları kırmak için Hz. Peygamber, Zeyd'i kendi öz halasının kızı Zeyneb binti Cahş ile evlenmeye ikna etti. Zeyneb, Hz. Peygamber'i o'nun haberi olmadan çocukluğundan beri seviyordu ve bu nedenle, bu evlenme teklifine büyük bir isteksizlikle ve yalnızca Hz. Peygamber'in otoritesine saygıdan dolayı razı oldu. Zeyd de bu beraberliğe istekli olmadığından (çünkü o sırada kendisi gibi özgürlüğüne kavuşmuş eski bir köle olan, oğlu Üsâme'nin annesi Ümmü Eymen ile mutlu bir evliliği vardı) bu evliliğin ne Zeyneb'e, ne de Zeyd'e mutluluk getirmemiş olması sürpriz değildi. Zeyd, kendisini sevmediğini gizlemeyen yeni eşini birkaç defa boşamanın eşiğine kadar geldi, fakat her seferinde tahammül göstermeye ve ayrılmamaya Hz. Peygamber tarafından ikna edildiler. Ancak sonunda evliliğin yürüyemeyeceği kesinleşti ve Zeyd, Zeyneb'i H. 5. yılda boşadı. Kısa bir süre sonra da Hz. Peygamber, geçmişteki mutsuzluğundan dolayı üzerinde hissettiği ahlakî sorumluluğu telafî etmek için Zeyneb ile evlendi.Yani, Zeyd b. Hârise'ye. Allah, onu müminlerden biri kılmış, Hz. Peygamber de yanına evlatlık olarak almıştı. Yani, Muhammed (s)'in bizzat desteklediği ve ısrarla tavsiye ettiği Zeyd ile Zeyneb'in evliliğinin yürümeyeceği ve boşanma ile biteceği gerçeğini (bkz. bir sonraki not). Lafzen, “halbuki Allah, kendisinden korkmana daha çok layıktı (ehakk)”. Bu ilahî uyarıya (ki, Kur’an'ın “Muhammed (s) tarafından üretildiği” iddiasını tek başına çürütmektedir) atıfta bulunan Hz. Ayşe'nin şöyle söylediği rivayet edilir: “Allah'ın Rasûlü, kendisine vahyedilenlerden birini gizlemek isteseydi, muhakkak ki bu ayeti gizlerdi” (Buhârî ve Müslim).Lafzen, “ona karşı arzusu [veya onun üzerindeki “hakkı”] sona erdiğinde”, yani onu boşamak suretiyle (Zemahşerî). M.Esed

Bu âyette işâret edilen zât, Zeyd ibn Hârise'dir. Çocukluğunda annesinden çalınıp köle diye satılmış ve Hz. Hatice kendisini satın almıştı. Hz. Hatice'nin hediye ettiği bu çocuğu, peygamberimiz âzâdedip evlâd edînmişti. Allah'ın Elçisi, Zeyd'i çok severdi. Onu evlâd edindiği gibi, âzâdlı câriyesi Ümmü Eymen ile de evlendirmiş, daha sonra da halasının kızı Zeyneb binti Cahş'ı ona nikâhlamıştı. Fakat şerefli bir âileden geldiği için bir köle âzâdlısı ile evlenmekten hoşlanmayan, sırf Allah Elçisinin hatırı için evlenen Zeyneb, bir türlü ısınamadığı Zeyd'e karşı asaletiyle övünürdü. Bir süre buna sabreden Zeyd, sonunda Allah'ın Elçisine varıp, Zeyneb'den ayrılmak istediğini söyledi. Allah'ın Elçisi de bu hoşnutsuzluğa bir son vermek için ayrılmalarını, içinden uygun bulduysa da bunu Zeyd'in yüzüne söylemedi. "Karını yanında tut!" dedi. Peygamberimizin içinde gizlediği, bu huzursuzluğun giderilmesi için, boşanmanın uygun olacağı ve sırf kendisinin hâtırına, bir köle âzâdlısı ile evlenmeğe razı olan Zeyneb'in ve âilesinin incinen onurunu onarmak amacıyla onu da temiz eşleri arasına katmak niyyeti idi. Bundan başka, uydurulan şeylerin esası yoktur. peygamberimiz, Zeyneb'in güzelliğine hayran kaldığı için onunla evlenmiş değildir. Eğer öyle olsaydı zaten kendi halasının kızı olan Zeyneb'i her zaman görüyordu. Pekalâ onu, Zeyd'den önce kendisi alabilirdi ve bundan Zeyneb'in âilesi de şeref duyardı. Zeyneb'in, Allah'ın Elçisi tarafından nikâhlanması, İslâm hukuku bakımından önemli bir hikmete dayalı idi. O zamana dek, evlâd gibi kabul edilen evlâdlığın karısıyla evlenilmezdi. Halbuki bu, hoş olmayan birtakım işlere neden oluyor ve insanları bağlayıcı bir engel oluşturuyordu. İslâm bunu kaldırıyor ve Allah, ilk önce bunu, Elçisinin uygulamasıyle halka gösteriyor ki bundan böyle evlâdlık karısıyla evlenme yasağı kalksın ve şayet evlâdlık, karısını boşarsa onun karısıyla mü'minler evlenebilsinler. Çünkü İslâm, öz oğul biçiminde bir evlâdlık anlayışını kabul etmemektedir. Evlâd, ancak insanın kendi öz oğludur. Allah'ın koyduğu yasa böyledir. İnsan birini evlâdı gibi sevebilir ama onun boşadığı karısıyla da gerektiğinde evlenebilir. Çünkü evlâd gibi sevdiği o insan, aslında kendi oğlu değil, dîn kardeşidir. S.Ateş

Hz. Peygamber, Zeyd bin Harise isminde bir köleyi özgürlüğüne kavuşturup, kendisine evlatlık edinmişti. Arap geleneklerine göre de evlatlık kişinin kendi oğlu gibi, ona varis sayılırdı. Peygamber, kendince toplumda sınıflaşmaları kaldırmak, insanlar arasında ayrım olmadığını göstermek amacıyla, evlatlığı Zeydi, halasının kızı Zeynep ile, kızın ve ailesinin rızası olmamasına rağmen evlendirdi. Fakat şiddetli geçimsizlik sebebiyle bu evlilik yürümedi, ayrıldılar. Sonra da Allahın isteğine/vahye dayanarak, Peygamberimiz Zeyneple evlendi. Bu ayetle Allah 1- Başından beri Zeydle evliliğe razı olmayan Zeynep ve ailesini onurlandırdı.  2- Evlatlık geleneğinin tutarsız engellerini çetin bir uygulamayla ortadan kaldırdı. 3-38 ve 39 ayetlerde de bildirildiği üzere Peygamber, allah’ın bildirdiklerinin dışında, kendisi dini bir hüküm koyamayacağını ve kişisel uygulamalarda insan olarak yanılabileceğini bize öğretmiş oluyor. M.Sağ

Burada başlayan ve (48. ayete kadar devam eden) bölüm, Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb (r.a) ile evlendikten ve münafıklar, Yahudiler ve müşrikler onun aleyhinde propaganda yapmaya başladıktan sonra nazil olmuştur. Bu ayetler incelenirken, vahyin Hz. Peygamber'i (s.a) ayıplayan, ona iftira atan ve kendi arzularını tatmin etmek için ona hakaretlerde bulunan İslâm düşmanlarını doğru yola getirmek ve onları eğitmek için indirilmediği gözönünde bulundurulmalıdır. Bu ayetlerin nazil oluşunun asıl sebebi, Müslümanları bu propaganda kampanyasından korumak ve onların şüphe ve tereddütlere düşmesini önlemekti. Tabii ki Allah'ın kelamı kafirleri tatmin edemezdi. O sadece bunun Allah kelamı ve gerçek olduğunu bilen ve inanan kimselere tesir edebilir. Bu doğru ve salih insanların da, düşmanlar tarafından öne sürülen iddialardan etkilenme ihtimalleri vardı. Bu nedenle Allah bir taraftan onların zihinlerindeki bütün muhtemel şüpheleri bertaraf etti, diğer taraftan hem müslümanlara, hem de Hz. Peygamber'e (s.a) böyle durumlarda nasıl davranmaları gerektiğini öğretti.
 Burada, ayetin devamında adından açıkça bahsedilen Hz. Zeyd (r.a) kastedilmektedir. Allah'ın ve Rasûlünün ona nasıl nimet verdiklerini anlayabilmek için Hz. Zeyd'in (r.a) hayat hikâyesini kısaca gözden geçirmek gerekir. Zeyd, Kelb kabilesinden Hârise bin Şurahbil'in oğluydu ve annesi Tay kabilesinin bir kolu olan Beni Ma'n'dan Su'dâ binti Sa'lebe idi. Zeyd sekiz yaşında iken annesi onu ailesinin yanına götürdü. Orada iken Beni Kayn bin Cesr kabilesi onlara saldırdı, mallarını talan etti, Zeyd'in de içlerinde bulunduğu bir grup adamı esir aldı. Daha sonra Beni Kayn kabilesi Zeyd'i, Taif yakınlarındaki Ukaz panayırında sattı. Onu Hz. Hatice'nin yeğenlerinden biri olan Hakim bin Hizâm satın aldı. Hakim, Zeyd'i Mekke'ye getirdi ve halasına hediye etti. Hz. Peygamber (s.a), Hz. Hatice ile evlendiğinde Zeyd'i eşinin hizmetinde buldu. İyi davranışlarından ve halinden hoşlandığı için onu eşinden istedi. Böylece bu şanslı çocuk bir kaç yıl sonra kendisine peygamberlik verilecek olan bu mükemmel insanın hizmetine girdi. Hz. Zeyd o sırada 15 yaşındaydı. Sonraları babası ve amcası onun Mekke'de olduğunu öğrendiklerinde, Hz. Muhammed'e (s.a) geldiler ve fidye karşılığı oğullarını geri almak istediler. Hz. Peygamber (s.a): "Çocuğa soracağım; sizinle mi gidecek, yoksa benimle mi kalacak, buna kendisi karar verecek. Fakat eğer benimle kalmayı tercih ederse, ben benimle kalmayı seçen birini geri göndermem." dedi. Onlar da: "Çok güzel, çocuğa sor" dediler. Hz. Peygamber (s.a) Zeyd'i çağırdı ve: "Bu adamları tanıyor musun" diye sordu. Zeyd: "Evet, biri babam, biri de amcamdır." dedi. Hz. Peygamber (s.a): "Beni de, onları da tanıyorsun. Onlarla gitmek veya dilersen benimle kalmak hususunda serbestsin." dedi. Zeyd: "Seni bırakıp da başkasıyla gitmek istemiyorum." cevabını verdi. Babası ve amcası: "Zeyd, köleliği hürlüğe ve başkalarıyla kalmayı anne-babanı ve aileni bırakmaya tecih mi ediyorsun?" diye sordular. O: "Bu adamda gördüğüm şeylerden sonra, dünyadaki hiçbir şeyi ona tercih edemem" dedi. Bu cevabı duyduklarında amcası ve babası Zeyd'in Hz. Peygamber'le (s.a) kalmasına razı oldular. Hz. Muhammed (s.a) hemen Zeyd'i azad etti ve Kâbe'de bir grup Kureyşli önünde: "Şahit olun. Şu andan itibaren Zeyd benim oğlumdur. Ben ona varisim, o da bana varistir." diye ilan etti. Bundan sonra onu Zeyd Bin Muhammed diye çağırmaya başladılar. Tüm bunlar Hz. Muhammed'e (s.a) peygamberlik gelmeden önce meydana gelmişti. Daha sonra Allah ona peygamberlik ihsan etti.
Bunu duyar duymaz hiç tereddüt etmeksizin ona inanan dört kişi vardı: Hz. Hatice, Hz. Zeyd, Hz. Ali ve Hz. Ebu Bekir (r.a). Hz. Zeyd o sıralarda 30 yaşındaydı ve 15 yıl boyunca Hz. Peygamber'e (s.a) hizmet etmişti. Hicretin dördüncü yılında Hz. Peygamber (s.a) onu halasının kızı Zeyneb ile evlendirdi, onun adına mehrini ödedi ve ev kurmaları için gerekli eşyaları temin etti.
İşte bu nedenle Allah bu ayette: "Allah'ın nimet verdiği, senin de nimet verdiğin kimse..." buyurmaktadır.
Bu sözler, Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb arasındaki ilişkiler kötüye gittiği ve Hz. Zeyd en sonunda Hz. Peygamber'e (s.a) karısını boşamak istediğini bildirdiğinde söylenmiştir. Hz. Zeyneb (r.a) Allah ve Rasûlünün emri olduğu için onunla evlenmeyi kabul etmiş olduğu halde, Zeyd'in ailesi tarafından büyütülmüş azatlı bir köle, kendisinin ise Arabistan'ın en soylu ailesine mensup olmasına rağmen bu köle ile evlendirilmiş olduğu fikrini aklından çıkaramıyordu. Bu yüzden Hz. Zeyd'i evlilik hayatında kendine denk görmüyor ve bu da aralarında zamanla daha da kötüye giden anlaşmazlıklara neden oluyordu. Bu sebeple evlilikleri, bir yıl kadar sonra boşanma ile son buldu.
Bazı kimseler ayetin manasını yanlış anlayarak şöyle yorumlamışlardır: Hz. Peygamber (s.a) Zeyneb ile evlenmeyi ve Zeyd'in (r.a) onu boşamasını istiyordu. Fakat Zeyd (r.a) gelip hanımını boşamak istediğini söyleyince, Hz. Peygamber (s.a.) onu istemeyerek de olsa durdurdu. Bunun üzerine Allah: "Allah'ın açığa vuracağı bir şeyi içinde gizliyordun." buyurdu. Oysa ayetin gerçek anlamı bunun tam tersidir. Eğer bu cümle aynı surenin 1,2,3. ve 7. ayetleriyle birlikte okunursa, Hz. Zeyd ile eşi arasındaki anlaşmazlık şiddetlendiğinde Allah, Hz. Peygamber'in (s.a) kalbine Zeyd (r.a), Zeyneb'i (r.a) boşadığında onunla Hz. Peygamber'in (s.a) evlenmesi gerektiğini ilham etmişti. Fakat Hz. Peygamber (s.a) o günkü Arap toplumunda evlatlığının dul karısı ile evlenmenin, hem de bir avuç dolusu Müslüman hariç bütün ülkenin kendisine düşmanlık beslediği bir anda, ne anlama geleceğini çok iyi biliyordu. Bu nedenle bu konuda adım atmaya çekiniyordu. İşte bu yüzden Zeyd (r.a) karısını boşamak istediğini söyleyince Hz. Peygamber (s.a): "Allah'tan kork, eşini yanında tut." diyordu. Bununla kastettiği şuydu: Kendisinin bu imtihandan kurtulabilmesi için Zeyd'in (r.a) eşini boşamaması gerekiyordu, aksi taktirde boşanma vuku bulduğunda bu emri yerine getirmek zorunda kalacak ve böylece birçok iftira ve suçlamalara hedef olacaktı.
Fakat Hz. Peygamber (s.a) karşılaşacağı iftira ve suçlamalardan kaçınmak amacıyla, bilerek Hz. Zeyd'in (r.a) eşini boşamasını engellerken, Allah bu davranışı Peygamberi'nin (s.a) yaşaması gereken mükemmel bir tecrübe olarak kabul ediyor ve Peygamber'in (s.a) bu evliliği vasıtasıyla büyük bir reform yapmayı murad ediyordu. "İnsanlardan korkuyordun, oysa asıl korkulmaya layık olan Allah idi." cümlesi ile de aynı noktaya temas edilmektedir.
Bu ayeti, İmam Zeyn'ül-Abidin Ali bin Hüseyin (r.a) de aynı şekilde açıklamıştır: "Allah Hz. Peygamber'e (s.a), Hz Zeyneb'in (r.a) de eşlerinden biri olacağını ilham etmişti. Fakat Zeyd (r.a) ona gelip şikayet edince, Hz. Peygamber (s.a) ona Allah'tan korkmasını ve eşini yanında tutmasını emretti. Bunun üzerine Allah, Peygamberine şöyle buyurdu: "Seni Zeyneb ile evlendireceğimi sana bildirmiştim. Fakat sen Zeyd'in hanımını boşamasına engel olurken, Allah'ın açığa vuracağı bir şeyi gizliyordun." (İbn Cerir, İbn Ebi Hâtim'dan naklen İbn Kesir).
Allame Alüsi de Ruhu'l-Meani'sinde ayete aynı anlamı vermiştir: "Bu, Hz. Peygamber'in (s.a) bu durumda sessiz kalmayı veya Zeyd'e istediğini yapmakta serbest olduğunu söylemeyi terkedip onu boşanmaktan alıkoyduğu için Allah'ın hoşnutsuzluğunu belirten bir ifadedir. Bu hoşnutsuzluk şundan ibarettir: 'Ben sana, Zeyneb'in senin eşlerinden biri olacağını daha önceden bildirdiğim halde, niçin Zeyd'e eşini yanında tutmasını söyledin?"
Yani, Zeyd karısını boşadı ve iddet süresi sona erdi. "Zeyd ondan ilişiğini kesince" sözleri artık Zeyd'in (r.a) o kadınla ilgili hiçbir işinin olmadığı anlamına gelir. "İlişkinin kesilmesi"sadece boşandığını söylemekle meydana gelen bir durum değildir. Çünkü iddet süresi içinde, koca eğer dilerse karısına tekrar dönebilir ve kadının hamile olup olmadığı anlaşılıncaya dek kocanın karısına olan ilgisi devam eder. Bu nedenle kocanın eski karısı ile olan ilişkisi ancak iddet süresinin bitmesiyle sona erer.
Bu ifade, Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Zeyneb ile kişisel arzusu nedeniyle değil, Allah'ın emri sonucu evlendiğini göstermektedir.
Bu sözler, Allah'ın, insanlar tarafından başka türlü kabullenilmesi çok zor olan bir sosyal reformu Peygamber'i (s.a) aracılığı ile gerçekleştirdiğini göstermektedir. Arabistan'da evlatlık ilişkileriyle ilgili uygulamada olan yanlış gelenek ve adetlere bir son vermenin başka yolu yoktu. Sadece Allah'ın Rasûlü bu adetleri ortadan kaldırmak için bir önlem alabilirdi. O halde Allah bu nikahı, sadece Peygamber'in (s.a) ev halkına bir eş daha eklemek için değil, önemli bir sosyal reformu gerçekleştirmek için murad etmiştir. Mevdudi

 

Bu âyette, 36. âyette konu edilen Allah'ın ve Elçisi'nin kararına itiraz edilmemesi noktasında, Zeyd'in boşadığı Zeyneb'in Rasûlullah ile evlendirilmesi örnek olarak zikredilmektedir.

Âyetteki, Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince, Biz onu seninle evlendirdik; ki böylelikle evlâtlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri zaman, onlarla evlenme konusunda mü’minler üzerine bir güçlük olmasın ifadesiyle, tekrar evlâtlığın öz oğul sayılmadığı-sayılmayacağı ve evlâtlığın boşadığı eşin öz oğulun eşi gibi haram olmayacağı beyân edilmiştir.

 

Zira Nisâ sûresi'nde, öz oğulun boşadığı kadını nikâhlamak babaya haram kılınmıştı:

Size, anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, teyzeleriniz, halalarınız, erkek kardeşinizin kızları, kız kardeşinizin kızları, sizi emzirmiş olan anneleriniz, sütten kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, birleşme yaptığınız kadınlarınızın eski kocalarından doğup evinizde bulunan üvey kızlarınız –birleşme yapmadıysanız bir sakınca yok size–, kendi sulbünüzden olan oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşin arasını birleştirmeniz –eski yapılıp geçenler hariç–, yeminlerinizin sahip oldukları hariç muhsan kadınlar [nikâhlı kadınlar] da haram kılındı. Allah çok affedici, çok merhametlidir. Bunlar Allah'ın üzerinize yazdığıdır. Bunların dışında iffetlerinizi koruyup fuhuşta bulunmamak üzere mallarınızla muhsanlaşacak [evlenecek] kadın aramanız size helâl kılındı. Öyleyse onlardan ne ile faydalandıysanız, farz bir görev olarak ücretlerini ödeyiniz. Zorunlu ödemenizden sonra, rızalaştığınız şeyde size bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah en iyi bilen ve hikmet sahibi olandır. (Nisâ/23-24)

37. âyet, Muhammed'in (a.s) peygamberliğinin en büyük kanıtlarından biridir. Zira burada Rasûlullah'ın, belki de hiç kimsenin ifşasına razı olmayacağı sırları ifşa edilmekte ve bu da Rasûlullah tarafından topluma bildirilmekte, Kıyâmete kadar herkesin bilgisine sunulmuş olarak Kur’ân'da yer almaktadır.

Bu âyette, Allah'ın, evlâtlıklarla ilgili hükmü (yani, evlâtlıkların gerçek evlât olmadığı, evlâtlıkların boşadığı kadının, sözde baba kabul edilen kişi ile evlenmesinde sakınca bulunmadığı hükmü) Rasûlullah ile Zeyd ve Zeyneb'in şahsında fiilen yürürlüğe konmuştur. Bunlar insanlık icabı çevre baskısından çekinmiş, ama Allah'ın hükmü karşısında tercih hakklarının olmadığını öğrendiklerinde boyun eğmişlerdir. Çünkü Allah, haşyet duyulmaya daha layıktır. Bu Kur’ân'da sıkça vurgulanan bir husustur:

Onlar, insanlardan gizlemek isterler de Allah'tan gizlemek istemezler. Hâlbuki O [Allah], onlar, O'nun sözden razı olmadığı şeyleri gece planlarlarken kendileriyle beraberdir. Ve Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır. (Nisâ/108)

O, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine istivâ eden, yerküreye gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilendir. Ve nerede olursanız olun O, sizinle beraberdir. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. (Hadîd/4)

Göklerde olan şeyleri ve yeryüzünde olan şeyleri, Allah'ın bildiğini görmedin mi? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde O, mutlaka dördüncüleridir. Beşte de O, mutlaka altıncılarıdır. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyâmet günü onlara yaptıkları şeyleri haber verecektir. Şüphesiz Allah, her şeyi en iyi bilendir. (Mücâdele/7)

Zeyd ile ilgili iki güzel açıklamayı sunuyoruz:

Bu âyet-i kerîmede söz konusu edilen ve Peygamber'in kendisine nimet verdiği söylenen kişi, önceden de açıkladığımız gibi Zeyd b. Hârise'dir. Onunla ilgili birtakım rivâyetler sûrenin baş tarafında geçmiş bulunmaktadır. Bir başka rivâyette belirtildiğine göre; bir gün amcası bir işi dolayısıyla Mekke'ye geldiği sırada onunla karşılaşmış. Ona, “Ey delikanlı adın ne?” demiş. O, “Adım Zeyd” deyince, “Kimin oğlusun?” diye sormuş. Zeyd, “Hârise'nin oğluyum” demiş. “O kimin oğludur?” deyince, o da, “Şerâhil el-Kelbî'nin oğludur” demişti. “Peki annenin adı ne?” diye sormuş, “Annemin adı Su’dâ” demişti, “ben dayımlar olan Tayy kabilesinde idim.” Bunun üzerine amcası onu bağrına basmış, kardeşine ve akrabalarına haber göndermiş, onlar da Mekke'ye gelmişlerdi. Ondan kendileriyle birlikte gelmesini istediler ve, “Kimin kölesisin?” diye sordular. O da, “Abdullah'ın oğlu Muhammed'in” deyince, o'nun yanına gidip “Bu bizim oğlumuzdur, onu bize geri ver” dediler. Peygamber şöyle buyurdu: “Ben durumu ona bildireyim, sizi tercih ederse, onu alıp götürün.” Zeyd'i çağırdı ve ona, “Bunları tanıyor musun?” diye sordu. Zeyd, “Evet, bu babam, bu kardeşim, bu da amcamdır” dedi. Peygamber (s.a) ona, “Ben sana karşı nasıl birisiyim” diye sorunca, Zeyd ağlayarak, “Bana bunu niye soruyorsun?” deyince, Peygamber şöyle dedi: “Seni serbest bırakıyorum, eğer bunlarla gitmeyi istiyorsan, gidebilirsin. Benimle birlikte kalmayı istersen, zaten benim sana karşı nasıl davrandığımı biliyorsun.” Zeyd, “Sana kimseyi tercih edemem” deyince, amcası Zeyd'i çekip, “Ey Zeyd! Sen köleliği babana ve amcana mı tercih ediyorsun?” dedi. Zeyd de şöyle karşılık verdi: “Evet, Allah'a yemin ederim, Muhammed'in yanında kölelik, yanınızda kalmaktan benim için daha güzeldir.” Bunun üzerine Rasûlullah (s.a), “Şâhitlik ediniz ki ben (ona) mirasçıyım, (o da bana) mirasçı olacaktır” dedi. Bundan dolayı, Onları babalarına nisbet edip çağırın (Ahzâb/5) âyeti nâzil oluncaya kadar ona, “Muhammed'in oğlu Zeyd” deniliyordu. Ayrıca, Muhammed sizin adamlarınızdan kimsenin babası değildir... (Ahzâb/40) âyeti de nâzil oldu.

Zeyd, Kelb kabilesinden Hârise b. Şurahbil'in oğluydu ve annesi Tay kabilesinin bir kolu olan Benî Ma’n'dan Su’dâ bt. Sa‘lebe idi. Zeyd 8 yaşında iken annesi onu ailesinin yanına götürdü. Orada iken Benî Kayn b. Cesr kabilesi onlara saldırdı, mallarını talan etti, Zeyd'in de içlerinde bulunduğu bir grup adamı esir aldı. Daha sonra Benî Kayn kabilesi Zeyd'i, Taif yakınlarındaki Ukaz panayırı'nda sattı. Onu Hz. Hatice'nin yeğenlerinden biri olan Hâkim b. Hizâm satın aldı. Hâkim, Zeyd'i Mekke'ye getirdi ve halasına hediye etti. Hz. Peygamber (s.a), Hz. Hatice ile evlendiğinde Zeyd'i eşinin hizmetinde buldu. İyi davranışlarından ve hâlinden hoşlandığı için onu eşinden istedi. Böylece bu şanslı çocuk bir kaç yıl sonra kendisine peygamberlik verilecek olan bu mükemmel insanın hizmetine girdi. Zeyd o sırada 15 yaşındaydı. Sonraları babası ve amcası onun Mekke'de olduğunu öğrendiklerinde, Muhammed'e geldiler ve fidye karşılığı oğullarını geri almak istediler. Muhammed, “Çocuğa soracağım; sizinle mi gidecek, yoksa benimle mi kalacak, buna kendisi karar verecek. Eğer benimle kalmayı tercih ederse, ben benimle kalmayı seçen birini geri göndermem” dedi. Onlar da, “Çok güzel, çocuğa sor” dediler. Hz. Peygamber (s.a) Zeyd'i çağırdı ve, “Bu adamları tanıyor musun” diye sordu. Zeyd, “Evet, biri babam, biri de amcamdır” dedi. Hz. Peygamber (s.a), “Beni de, onları da tanıyorsun. Onlarla gitmek veya dilersen benimle kalmak hususunda serbestsin” dedi. Zeyd, “Seni bırakıp da başkasıyla gitmek istemiyorum” cevabını verdi. Babası ve amcası, “Zeyd! Köleliği hürlüğe ve başkalarıyla kalmayı anne-babanı ve aileni bırakmaya tercih mi ediyorsun?” diye sordular. O, “Bu adamda gördüğüm şeylerden sonra dünyadaki hiç bir şeyi o'na tercih edemem” dedi. Bu cevabı duyduklarında amcası ve babası Zeyd'in Hz. Peygamber'le (s.a) kalmasına razı oldular. Hz. Muhammed (s.a) hemen Zeyd'i azat etti ve Ka‘be'de bir grup Kureyşli önünde, “Şâhit olun, şu andan itibaren Zeyd benim oğlumdur. Ben ona vârisim, o da bana vâristir” diye ilan etti. Bundan sonra onu, Zeyd b. Muhammed diye çağırmaya başladılar. Tüm bunlar Muhammed'e peygamberlik gelmeden önce olmuştu. Daha sonra Allah o'na peygamberlik ihsan etti. Bunu duyar duymaz hiç tereddüt etmeksizin o'na inanan dört kişi vardı: Hatice, Zeyd, Ali ve Ebû Bekr (r.a). Zeyd o sıralarda 30 yaşındaydı ve 15 yıl boyunca Hz. Peygamber'e (s.a) hizmet etmişti. Hicretin 4. yılında Hz. Peygamber (s.a) onu halasının kızı Zeyneb ile evlendirdi, onun adına mehrini ödedi ve ev kurmaları için gerekli eşyaları temin etti.

İşte bu nedenle Allah bu âyette, Allah'ın nimet verdiği, senin de nimet verdiğin kimse... buyurmaktadır. H.Yılmaz

Yani, Zeyneb ile evlenmesini; bu da yürürlükteki hukukun bakış açısını ortaya koymayı ve Hz. Peygamber'in kişisel ahlakî sorumluluğu olarak gördüğü konuda o'nu tatmin etmeyi amaçlıyordu. Yani, Muhammed (s)'den önceki bütün peygamberlerde, Muhammed (s)'de olduğu gibi, bütün şahsî istekler, Allah'a teslim olma kararlılığına uygun düşen isteklerdi: bu da, Allah'ın seçiciliğini karakterize eden ve -daha sonraki yan cümleciğin ifade ettiği gibi- onların “kaçınılmaz/mutlak kader”lerini (kaderen makdûren) oluşturan, doğuştan edinilmiş uyumlu bir ruh halidir. M.Esed

Bu sözler, bu tür bir evliliğin diğer Müslümanlar için caiz olduğunu, Peygamber (s.a) içinse Allah tarafından emredilen bir görev olduğunu göstermektedir. Mevdudi

Yani, "Peygamberlerin, Allah'tan bir emir aldıklarında, bu görevi hemen yerine getirmeleri bir kanundur. Allah, Peygamberine birşey emrettiği zaman, bütün dünya ona karşı çıksa bile Peygamber bu emri yerine getirmelidir." Mevdudi

Yani, o bütün toplumun manevî “baba”sıdır (karş. bu surenin 6. ayeti ile ilgili not 8), yoksa yalnız bir kişinin veya belli kişilerin değil: böylece, hasbelkader bir peygamberin fiziksel neslinden gelmiş olmanın, tek başına kişiye bir erdem kazandıracağı anlayışı reddedilmiş olmaktadır.Yani, mühürün (hâtem) bir dökümanın sonunu göstermesi gibi, o da peygamberlerin sonuncusudur. Hâtem terimi, bu anlamının yanında, aynı zamanda bir şeyin “sonu” veya “sonucu” anlamındaki hitâm ile de eş anlamlıdır: Bundan, Muhammed (s) aracılığıyla vahyedilen mesajın -Kur’an'ın- bütün ilahî vahiylerin sonu ve özü olarak görülmesi gerektiği anlamı çıkarılır (karş. 5:48'in ikinci paragrafının ilk cümlesi ile ilgili not 66 ve 7:158 ile ilgili not 126). Ayrıca bkz. 21:107, not 102. M.Esed

Metindeki sözler iki anlama gelebilir: 1) Allah'ın her korkuya ve tehlikeye mukavemet etmeye gücü yeter. 2) Hesap görücü olarak Allah yeter: Hiç kimseden değil, Allah'a hesap vermekten korkulmalıdır. Mevdudi

Bu âyette, Rasûlullah'ın toplumdaki konumu vurgulanırken, ilâhî ilkelerin uygulanması aşamasında yapılan saldırılara da cevap verilmektedir.

Bu âyetin iniş sebebi hakkında şu bilgiler verilmiştir:

Peygamber (s.a), Zeyneb bt. Cahş ile evlenince, insanlar [münâfıklar], “Muhammed oğlunun hanımı ile evlendi” dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Buna göre, o [Zeyd], o'nun öz oğlu değildir ki, vaktiyle onun hanımı olan daha sonra Peygamber'e haram olsun. O tebcil ve tazim itibariyle ümmetinin babasıdır. Onun hanımları, ümmetinin erkeklerine haramdır. Yüce Allah bu âyet-i kerîme ile münâfıkların ve başkalarının kalplerinden geçen bu kanaati gidermiş olmakta ve Muhammed'in, çağdaşı olan erkeklerden hiç birisinin gerçek anlamda babası olmadığını bildirmektedir.

Bu âyette, ricâlikum [sizin er kişilerinizden] ifadesiyle, Rasûlullah'ın hiç oğlu olmadığı değil, yetişkin oğlu olmadığı vurgulanmıştır. Zira Rasûlullah'ın; İbrâhîm, Kâsım, Tayyib ve Mutahhar adınca oğulları olmuş, ama bunlar “er kişi” çağına ulaşmamışlardır.

Âyette öncelikle, Zeyd'in Muhammed'in oğlu olmadığı, dolayısıyla onun boşadığı Zeyneb ile Rasûlullah'ın evlenmesinde sakınca bulunmadığı vurgulanmakta; ardından da Muhammed'in, hem “Allah'ın Rasûlü”, hem de “nebilerin hatemi” [nebilerin mührü/sonuncusu] olduğu ifade edilmektedir.

HATEMU'N-NEBİYYÎN [NEBİLERİN SONUNCUSU]

Âyette geçen, hateme'n-nebiyyîn ifadesi, hatem ve en-nebiyyîn sözcüklerinden oluşan bir isim tamlaması olup, “nebilerin sonuncusu” demektir.

HATEM

ختم [hatm] sözcüğü, “basmak, damga vurmak, bir şeyi kapatma, içine bir şeyin girmemesine vesika oluşturma” demektir. Bu kökten türeyen ختام [hıtâm], “bir şeyin sonu”;  ختام القوم [hıtâmu'l-qavm], “toplumun son ferdi”;ختام الوادى  [hıtâmu'l-vâdî], “vâdinin en uç kısmı”; خاتم [hâtem], “balçık, mum üzere konulan şey; mühür”; حتم [hıtam], “mührün basıldığı balçık, mum” demektir.

 

H-T-M

Bu kavram iki şekilde kullanılır:

Birincisi: ختم ve fiillerin mastarı olup yüzüğün ve damganın nakışı gibi bir şeyin etkisini anlatır.

İkincisi: Nakıştan elde edilen eserin kendisini ifade eder. “Bir şeyi sağlamlaştırma ve koruma altına alma” anlamında kullanıldığına da rastlanır ki bu, kitaplara ve kapılara vurulan mühür, onların korunmasını ve sağlama alınmasını ifade etmesi sebebiyledir. (…) Bazan da meydana gelen nakış baz alınarak, “bir şeyden bir etkinin meydana gelmesi” anlamında kullanılır. Kimi zaman da, bir işin sonuna gelmeyi/ulaşmayı anlatır ki, “Kur’ân'ı hatmettim” [Kur’ân'ı okuyarak sonuna kadar ulaştım] denmesi bu cihetledir. (…) Hateme'n-nebiyyîn [Peygamberlerin sonuncusu] ifadesi, “peygamberliği sona erdirmesi, gelişi ile peygamberliğin tamamlanması” anlamına gelir.

Fiil hâlinde kullanıldığında sözcük, “bir şeyin tamamlanması, tamamlandıktan sonra herhangi bir müdahaleye engel olunması için kapatılıp mühürlenmesi” anlamına gelir; ki kapı, inşaat, zarf, karar ve belge mühürleme bu kabildendir. Bu mühürleme, işin sonlandırıldığının, belgenin tamamlandığının, artık buna müdahale edilemeyeceğinin vesikasıdır.

Bu durumda âyetteki hatemu'n-nebiyyîn [peygamberlerin mührü] lafzı, peygamberlik müessesesinin tamamlandığını, sona erdiğini, bundan sonra bu müesseseye kimsenin eklenmeyeceğini ifade eder.

Allah, elçilik müessesesini kapatıp mühürlemiştir. Bu müesseseye kimse girip çıkmayacaktır. Elçilerin yaptığı görevler, artık ümmete tevdi edilmiştir. Ümmet de, sonsuza kadar korunan Kur’ân ile bu işi götürecektir:

Hiç kuşkusuz Biz, o Zikr'i Biz indirdik Biz. Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız. (Hicr/9)

Ey iman etmiş kimseler! Allah'a nasıl takvâlı davranmanız gerekiyorsa öyle takvâlı davranın ve ancak müslimler olarak can verin. Ve hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın/Allah'ın ipi ile korunun, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O [Allah], kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte, Allah, doğru yolu bulasınız diye âyetlerini sizin için böyle ortaya koyar. Ve içinizden hayra çağıran, ma‘rûfu emreden, münkerden men eden bir ümmet bulunsun. Ve işte onlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (Âli İmrân/102-104)

Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Ma‘rûfu emreder, kötülükten meneder ve Allah'a inanırsınız. Kitap Ehli de inansaydı kendileri için elbette daha hayırlı olurdu. Onların bazıları mü’mindirler, pek çoğu da yoldan çıkmış kimsedirler. (Âl-i İmrân/110)

Ey iman etmiş kimseler felah bulmanız [zafer kazanmanız, durumunuzu korumanız] için rükû edin, secde edin, Rabbinize kulluk edin, iyilik yapın ve Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin. O, sizi O seçti ve dinde; babanız İbrâhîm'in milletinde sizin için bir zorluk kılmadı. O, daha önce ve işte bunda [Kur’ân'da], Elçi'nin size şâhit olması, sizin de insanlara şâhit olmanız için, sizi “Müslümanlar” olarak isimledi. Öyleyse, salâtı ikâme edin, zekâtı verin ve Allah'a sarılın. O, sizin mevlânızdır [yol gösteren, yardım eden, koruyan yakınınızdır]. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır! (Hacc/77-78)

Ve işte böyle Biz, siz, insanlar üzerine şâhitler olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şâhit olsun diye sizi hayırlı bir ümmet kıldık. (Bakara/143)

Burada önce nebî ve rasûl sözcüklerinin manalarını ve bunlar arasındaki fakı beyan edip sonra da bu husustaki sapma noktalarına işaret edeceğiz:

NEBÎ ve RASÛL

NEBÎ

النّبىّ [nebî] sözcüğü, نبأ [nebe’/haber] sözcüğünden türemiş olup “muhbir/haberci” demektir. Ancak nebe’ sözcüğü, –Kamer sûresi'nin tahlilinde de belirttiğimiz gibi– Kur’ân'da daima önemli haberler hakkında kullanılır. Bu durumda nebî, sıradan haberi değil, “önemli haberleri veren kişi” demek olur. Nitekim nebî sözcüğü, Kur’ân'da sadece peygamberleri ifade etmek için kullanılmıştır. Çünkü peygamberler sıradan haberleri değil, Allah'ın kendilerine vahyettiği; geçmişteki büyük olaylara, geleceğe, ölüme, ölüm ötesine [mahşere, dirilmeye, cennet ve cehenneme] dair haberleri vermişlerdir. Bunlardan bazılarını zikredelim:

Ve Biz âyetleri işte böyle detaylandırıyoruz. Ve suçluların yolu ortaya konsun/sana belli olsun diye. (En‘âm/5)

İşte bu, kentlerin ciddî haberlerindendir. Biz onu sana anlatıyoruz; onlardan ayakta olan ve biçilmiş ekin olan da vardır. (Hûd/100)

Neden; onlar, kendilerinin, hakkında ayrılıkçılar oldukları o büyük, önemli haberden mi soruşuyorlar? (Nebe/1-3)

Her emir kararlaştırılmış, en üstün seviyede yeterli bir hikmet olduğu hâlde onlar yalanladılar ve tutkularına uydular. Şüphesiz onlara vaz geçirecek haberler de gelmişti. Buna rağmen uyarılar fayda vermiyor. (Kamer/3-5)

Bazı Batılı araştırmacılar, nebî sözcüğünün, İbrânice “nabbi” sözcüğünden geldiğini iddia etseler de, nebî sözcüğü, şekil ve kök itibariyle Arapça bir sözcüktür.

RASÛL

 الرسول [rasûl] sözcüğü, “herhangi bir şeyin parçası” anlamındaki  رس ل [r-s-l] kökünden; bu da, bedevilerin deve sürülerini su başlarına parça parça salmasından gelir.

 الرسول [rasûl], “gönderilen/elçi” demektir. Vaz‘ edildiği ilk anlamına göre rasûl, “kendisini gönderenin, gönderiş amacına, haberlerine, bilgilerine uyan kişi” demektir.

Bu anlamı biraz açarak rasûl'ün [elçi'yi], “seçilen, belirli bir amaç için birilerine, kendisini seçip gönderen tarafından bilgi ve haber götüren kişi” olduğunu söylemek mümkündür.

Dinî anlamda ise rasûl, “Allah'ın seçtiği, kullarına ulaştırması için kendisine teslim edilen bilgi ve haberleri kullara ulaştıran kişi” demektir.

Bu durumda, işlevsel olarak “rasûl” ile “nebî” arasında fark yoktur; tüm rasûller nebî'dir. Bu, şu âyette net olarak görülebilir:

Ve Biz öncekilere de nice peygamberler göndermiştik. Onlar kendilerine gelen her peygamberi mutlaka alaya alıyorlardı da Biz, kuvvetçe onlardan daha güçlü olanları helâk ediverdik. Öncekilerin örneği de geçti. (Zuhruf/6-8)

Birçok âyette de bazı peygamberler, hem nebi hem de rasûl olarak nitelenmişlerdir:

Bir zamanlar kardeşleri Nûh onlara demişti ki: “Siz takvâlı olmaz mısınız? Şüphesiz ki ben, sizin için güvenilir bir elçiyim. Artık, Allah'a takvâlı davranın ve bana itaat edin. Ve buna karşılık ben sizden hiç bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak âlemlerin Rabbi üzerinedir. Artık, Allah'a takvâlı davranın ve bana itaat edin!” (Şu‘arâ/106-110)

(Nûh) dedi ki: “Ey kavmim! Bende herhangi bir sapıklık yoktur. Velâkin ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Size Rabbimin gönderdiği gerçekleri tebliğ ediyorum, size öğüt veriyorum ve Allah tarafından, sizin bilmediğiniz şeyleri biliyorum. Takvâya sahip olmanız ve rahmete nail olabilmeniz için, içinizden sizi uyaracak bir kişiye, bir zikir [öğüt, kitap] gelmesine şaştınız mı?” (A‘râf/61-63)

De ki: “Biz Allah'a, bize indirilene [Kur’ân'a], İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya‘kûb'a ve torunlara indirilene, Mûsâ'ya, Îsâ'ya ve peygamberlere Rabb'lerinden verilenlere inandık. Onlardan hiç biri arasında ayırım yapmayız. Ve biz, yalnız O'nun için islâmlaşanlarız.” (Âl-i İmrân/84)

Kitap'ta İbrâhîm'i de an/hatırlat. Şüphesiz ki o, sıddîk [özü, sözü doğru] biri idi, peygamberdi. (Meryem/41)

Ve Kitap'ta Mûsâ'yı da an/hatırlat. Şüphesiz o arıtılarak saflaştırılmış idi. Ve bir elçi, bir peygamber idi. (Meryem/51)

Ve Mûsâ, “Ey Firavun! Ben kesinlikle âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim. Allah hakkında hakktan başkasını söylememek bana bir yükümlülüktür. Gerçekten ben size Rabbinizden apaçık bir delil ile geldim. Bu nedenle İsrâîloğulları'nı gönder benimle” dedi. (A‘râf/104-105)

Ve hiç kuşkusuz Biz Mûsâ'yı âyetlerimizle Firavun'a ve onun ileri gelenlerine elçi gönderdik de o, “Gerçekten ben âlemlerin Rabbinin elçisiyim” demişti. (Zuhruf/46)

Ve söz vermeleri nedeniyle Tûr'u [dağı] üzerlerine kaldırdık. Ve onlara, “O kapıdan secde ederek girin” dedik. Yine onlara, “İbâdet gününde sınırları aşmayın” dedik. Sonra da onların kendi sözlerini bozmaları, Allah'ın âyetlerine karşı inkâra sapmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmeleri ve, “Kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir” demeleri –aksine Allah, inkârları dolayısıyla ona [kalplerine] damga vurmuştur. Onların azı dışında, inanmazlar– ve inkâra sapmaları ve Meryem'in aleyhinde büyük bühtanlar söylemeleri; “Biz, Allah'ın Rasûlü Meryem oğlu Mesih Îsâ'yı gerçekten öldürdük” demeleri nedeniyle onlardan sağlam bir söz aldık. Oysa o'nu öldürmediler ve o'nu asmadılar. Ama onlara o, benzetildi. Gerçekten o'nun hakkında anlaşmazlığa düşenler, kesin bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler. Onların zanna uymaktan başka buna ilişkin hiç bir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler. Aksine Allah, o'nu Kendine yükseltti [derecesini artırdı; ününü yaydı]. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Nisâ/154-158)

Meryem'in oğlu Mesih, sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Anası da dosdoğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak onlara âyetleri nasıl açıklıyoruz. Sonra yine bak onlar nasıl yüz çeviriyorlar! (Mâide/75)

Hani kardeşleri Hûd onlara demişti ki: “Siz takvâlı davranmaz mısınız? Şüphesiz ki ben, sizin için güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a takvâlı davranın ve bana itaat edin. Ve buna karşılık ben sizden hiç bir ücret istemiyorum. Benim ecrim âlemlerin Rabbi üzerinedir. Her yüksek tepeye, alâmet bir bina kurarak mı eğleniyorsunuz? Sonsuzlaşmanız için/sanki sonsuzlaşacakmışsınız gibi sanayi üreten yerler [fabrikalar/kaleler] mi edinirsiniz? Yakaladığınız vakit de zorbaca mı yakaladınız? Artık Allah'a takvâlı davranın ve bana itaat edin. Size o bildiğiniz şeyleri verene; davarlar, oğullar, cennetler [bağlar, bahçeler], pınarlar verene takvâlı davranın. Şüphesiz ki ben sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum.” (Şu‘arâ/124-135)

Hani kardeşleri Sâlih onlara demişti ki: “Takvâlı davranmaz mısınız? Şüphesiz ki ben, sizin için güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'a takvâlı davranın ve bana itaat edin. Ben sizden hiç bir ücret istemiyorum da. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi üzerinedir. Siz burada; bahçelerde, pınarlarda ve ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların arasında güven içinde bırakılacak mısınız? Ve siz dağlardan ustaca evler yontuyorsunuz. Artık Allah'a takvâlı davranın ve bana itaat edin. Ve yeryüzünde bozgunculuk yapıp ıslah etmeyen o aşırı gidenlerin emrine uymayın.” (Şu‘arâ/142-152)

Hani kardeşleri Lût onlara demişti ki: “Siz takvâlı davranmaz mısınız? Şüphesiz ki, ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Gelin artık, Allah'a takvâlı davranın ve bana itaat edin. Ve buna karşılık ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak âlemlerin Rabbi üzerinedir. Rabbinizin sizler için yarattığı eşleri bırakarak âlemler içinden erkeklere mi gidiyorsunuz? İşin aslı siz haddi aşan bir kavimsiniz.” (Şu‘arâ/161-166)

Hani Şu‘ayb onlara demişti ki: “Siz takvâlı davranmayacak mısınız? Şüphesiz ki, ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Bu nedenle Allah'a takvâlı davranın ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Benim ecrim yalnız âlemlerin Rabbi üzerinedir. Ölçeği tam ölçün ve hakk yiyenlerden olmayın. Ve doğru terazi ile tartın. Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın. Ve O, sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan kişiye [Allah'a] takvâlı davranın.” (Şu‘arâ/177-184)

Buradan anlaşılan odur ki, hem rasûl'e hem de nebi'ye kitap verilmiş ve her ikisi de tebliğle yükümlü tutulmuştur. Dolayısıyla, işlevsel olarak aralarında bir fark yoktur:

Ve Biz, her elçiyi sadece, Allah'ın izniyle itaat olunsun diye gönderdik. Ve eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmalarını isteselerdi, Rasûl de onlar için bağışlanma isteseydi, kesinlikle Allah'ı tevvâb [tevbeleri çokça kabul eden], rahîm [en çok merhamet eden] bulurlardı. (Nisâ/64)

Ve Biz senden önce hiç bir elçi göndermedik ki, ona, “Gerçek şu ki Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için Bana ibâdet edin” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiyâ/25)

Ve andolsun ki Biz, senden önce birtakım elçileri kavimlerine gönderdik de, onlar onlara, apaçık delilleri getirdiler. Sonra Biz, günah işleyen kimselerden intikam aldık. Mü’minlere yardım da, Bizim üzerimize bir hakk idi. (Rûm/47)

Ey iman etmiş kişiler! Allah'a, Elçisi'ne, Elçisi'ne indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Ve kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve son günü inkâr ederse, kesinlikle o çok uzak bir sapıklığa sapmıştır. (Nisâ/136)

A‘rab [o ağzı laf yapan bedeviler], inkâr ve münâfıklık bakımından daha çetin; Allah'ın, Elçisi'ne indirdiklerinin sınırlarını bilmemeye daha yatkındırlar. Allah da, en iyi bilen, en iyi ilke koyandır. (Tevbe/97)

Ve andolsun, senden önceki ümmetlere [önderli toplumlara] elçiler gönderdik de onları yalvarsınlar diye dayanılmaz zorluk [yoksulluk] ve sıkıntılarla çeviriverdik. (En‘âm/42)

Biz hangi kente bir nebî [peygamber] gönderdiysek, onun ehlini [halkını] mutlaka yalvarıp yakarsınlar diye yoksulluk ve darlıkla yakaladık. Sonra kötülüğün yerini iyiliğe değiştirdik; nihâyet çoğaldılar ve, “Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu” dediler. Bunun üzerine onları hemen, onlar hiç farkında değillerken ansızın yakalayıverdik. (A‘râf/94-95)

Ve Biz o'na İshâk'ı ve Ya‘kûb'u bağışladık. Ve soyu içinde peygamberlik ve Kitap kıldık. Ve Biz o'na dünyada ücretini verdik. Şüphesiz o, âhirette de sâlihlerdendir. (Ankebût/27)

İnsanlar tek bir ümmet idi de Allah müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve ihtilaf ettikler konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hakk ile kitap indirdi. Ve sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, Kendi bilgisi gereği, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar. (Bakara/213)

RASÛL İLE NEBÎ ARASINDAKİ FARK

Hacc sûresi'nde, nebi ve rasûl sözcükleri birbiri üzerine atfedilmiştir:

Biz senden önce hiç bir elçi ve hiç bir peygamber göndermedik ki, o bir şey arzuladığı zaman, şeytan onun arzusuna bir şeyler atmış olmasın. Bunun üzerine Allah şeytanın attığı şeyleri giderir. Sonra da Allah, âyetlerini tahkim eder [güçlendirir]. Ve Allah alîm'dir [her şeyi en iyi bilen], hakîmdir [yasalar koyan, güçlendirendir]. (Hacc/52)

Bu iki kelime arasındaki farkın anlaşılması için şu âyetlerin dikkate alınması gerekir:

Yoksa onlar, şüphesiz Bizim, onların sırlarını ve fısıltılarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Evet (işitiriz), yanlarında bulunan elçilerimiz de yazıyorlar. (Zuhruf/80)

Ve O [Allah], kulları üzerinde kâhir'dir [hükümranlığı sürdürür] ve O, sizin üzerinize koruyucular gönderir. Sonra da sizden birinize ölüm geldiği vakit elçilerimiz, hiç eksik-fazla yapmadan, onu vefat ettirirler. (En‘âm/61)

Bu iki kelime arasındaki bir diğer fark da şudur: Rasûl, hem insandan hem melekten olurken, nebi sadece insandan olmaktadır:

Allah meleklerden elçiler seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah en iyi işiten, en iyi görendir. (Hacc/75)

Burada melek elçi ile, “Kur’ân, kitap” kastedilmiştir:

Urf hâlinde [yığın yığın, öbek öbek, küme küme] gönderilmişlere kasem olsun ki…(Mürselât/1)

Allah onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır. O hâlde ey kavrama yetenekleri olan iman etmiş kimseler! Allah'a karşı takvâlı olun. Kesinlikle Allah, iman etmiş ve sâlihâtı işlemiş kimseleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size bir öğüt, size Allah'ın açık açık âyetlerini [mucizelerini] okuyan bir elçi indirdi. Ve Allah'a inanır ve sâlihi işlerse O [Allah], onu, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetlere girdirir. Allah onun için rızkı güzelleştirmiştir. (Talâk/10-11)

Hacc/52. âyet, sanki fark varmış gibi atıfla gelmiştir. Ama paragraf bütünlüğünden hareketle oradaki rasûl, “kitap”; nebi de “peygamber” olarak anlaşılabilir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki: Bir kişi de rasûllük görevi varsa, onda nebilik görevi de vardır. Zira elçi olmadan/atanmadan, haber verme imkânı olmaz. Habercilik bittiğine göre, elçilik de bitmiştir. Artık yeni bir haber/bilgi getiren kimse olmayacağına göre, elçi de gönderilmeyecek demektir. Öyleyse rasûl ve nebî kelimeleri arasındaki en belirgin fark, elçilik/risâlet görevinin Allah'a yönelik, nebilik/habercilik niteliğinin kullara yönelik olmasıdır.

Peygamberliğin elçilik/risâlet yönü Allah açısından [Allah'tan alıp getirirler], habercilik yönü kullar açısındandır [Allah adına kullara haber verirler].

Bazıları, “rasûl” ve “nebi” arasında fark bulunduğu iddiasından hareketle, “Muhammed'in son nebi olduğunu, ama son rasûl olmadığını” ileri sürmüşler; ardından da kendilerini veya üstatlarını rasûl ilan etmişlerdir.  H.Yılmaz

Bu bir tek cümle, İslâm düşmanlarının Hz. Peygamber'in (s.a) evliliği ile ilgili yönelttikleri suçlamaları bertaraf etmektedir.
Onların karşı çıktığı ilk nokta, Hz. Peygamber'in (s.a) İslâmî kurallara göre oğlunun karısı ile evlenmek haram olduğu halde, gelini ile evlenmiş olmasıydı. Bu itiraza şöyle cevap verilmektedir: "Muhammed (s.a) sizin erkeklerinizden birinin babası değildir." Yani Zeyd, onun gerçek oğlu değildi, bu nedenle onun dul karısıyla evlenmesi haram değildir.
İslâm düşmanlarının ikinci itirazı, evlatlığı, onun asıl oğlu değilse bile onun karısıyla evlenmemesi gerektiğiydi. Bu itiraza da "... fakat o Allah'ın Rasûlüdür." ifadesi ile cevap vermektedir. Yani gelenek ve adetlerin haram kabul ettiği helal birşey hakkındaki tüm önyargıları ortadan kaldırmak ve onun helal olduğunu tekrar ilan etmek Allah'ın Rasûlü olarak onun göreviydi.
Bu nokta "... ve (o) peygamberlerin sonuncusudur" denilerek vurgulanmaktadır. Yani, Allah'ın Rasûlü olmasının yanısıra, ondan sonra onun eksik bıraktığı sosyal reformları tamamlayabilecek bir peygamber daha gelmeyecektir. Bu nedenle bu yerleşmiş kötü geleneği bizzat ortadan kaldırması bir nebze daha zaruri olmaktadır.
Yine bu noktayı vurgulamak amacıyla Allah herşeyi bilendir," denilmektedir. Yani, bu adetin olduğu gibi bırakılması yerine, neden bizzat Hz. Muhammed (s.a) vasıtasıyla ortadan kaldırılması gerektiğini en iyi bilen yine Allah'tır. O, Hz. Muhammed'den (s.a) sonra peygamber gelmeyeceğini bilmektedir. Bu nedenle eğer Allah bu cahiliye adetini son peygamberi ile ortadan kaldırmazsa, ondan sonra hiç kimse bu adeti Müslümanlar arasından ebediyen kaldıramayacaktır. Daha sonra gelen ve insanların ıslahı için uğraşan kimseler bu adeti ortadan kaldırsalar bile, bu teşebbüslerden hiçbiri her çağ ve her toplulukta uygulanabilirliğe ve bir kalıcılığa sahip olmayacak ve bu ıslahatçılardan hiçbiri, yaptığı davranış (sünnet) ile insanların kafasındaki bütün şüphe ve önyargıları silebilecek kadar güçlü ve kutsi bir şahsiyete sahip olamıyacaktır.
Ne yazık ki, çağımızda bazı gruplar bu ayeti yanlış yorumlamakta ve büyük bir fitnenin kapısını açmaktadırlar. Bu nedenle bu surenin sonunda, peygamberliğin sona ermesi ile ilgili ve bu gibi grupların ortaya yaydığı yanlış fikirlerin ortadan kaldırılmasına yarayan açıklamaların yeraldığı bir EK bölüm hazırladık.  Mevdudi

Lafzen, “sabah ve akşam vakitlerinde”, yani her zaman. M.Esed

Burada Müslümanlara şu talimat verilmektedir: Allah'ın İslâm düşmanlarından alay ve suçlamalara maruz kaldığı ve onun şahsî misyonunu engellemek için bir karşı propaganda hedefi yapıldığı zaman, müminler ne bu saçmalıkları ilgisizce dinlemeli, ne düşmanların yaydığı şüphe ve tereddütlere kapılmalı, ne de karşı koymak için sert ve kötü bir dil kullanmalıdırlar. Bilakis Allah'a dönmeli ve özel bir önlem olarak O'nu her zamankinden daha fazla zikretmelidirler. Allah'ı zikretmenin anlamı yukarıda an: 63'de açıklanmıştı. "Allah'ı sabah, akşam tesbih etmek", sadece, tesbihteki taneleri saymak değil, O'nu sürekli tesbih etmek, O'nun yücelik ve azametini dil ve kalp ile sürekli ifade etmek demektir. Mevdudi

Burada Müslümanların şu gerçeği farketmesi istenmektedir: "Kafirlerin ve münafıkların size karşı beslediği kin ve kıskançlık, sadece Allah'ın, size Rasûlü aracılığı ile indirdiği rahmet nedeniyledir. Siz O'nun sayesinde imanla müşerref oldunuz, küfür ve cahiliyenin karanlığından İslâm'ın aydınlığına çıktınız ve O'nun sayesinde sizi diğer insanlardan ayıran ahlâkî ve toplumsal mükemmel bir nitelik ve şahsiyet geliştirdiniz. İşte bu nedenle kıskanç insanlar Allah'ın Rasûlüne karşı kin ve düşmanlık besliyorlar. Fakat, bu durumda sizi Allah'ın rahmetinden uzaklaştıracak ters bir tavır içinde olmamanız gerekir."

Salât kelimesi Allah tarafından alâ takısı ile kullar için kullanıldığında, rahmet, mağfiret ve bağışlama anlamına gelir. Melekler tarafından insanlar için kullanıldığında ise merhamet edilmesi için dua anlamına gelir. Yani melekler, Allah'a insanları bağışlaması, onlara merhamet etmesi için dua ederler. Yusalli aleyküm'ün bir diğer anlamı da şöyledir: "Allah size insanlar arasında şöhret sahibi olmak, tanınmak gibi nimetler lütfeder ve sizi öyle yüce bir makama yükseltir ki, insanlar sizi övmeye ve melekler size sena etmeye başlarlar." Mevdudi

Bunun üç anlamı olabilir: 1) Allah bizzat kendisi onları "selam üzerinize olsun" diye karşılayacaktır. Yâsîn Sûresi 58. ayette olduğu gibi: "... Onlara çok merhametli Rablerinden bir 'selam' vardır." 2) Nahl Suresi 32. ayette denildiği gibi melekler onları selamlayacaktır: "Ki bunlar, meleklerin pak ve asude olarak canlarını alacakları kimselerdir. Melekler onlara: 'Selam size, yaptıklarınıza karşılık girin cennete' derler." 3) Yunus Suresi 10. ayette belirtildiği gibi müminler birbirlerine selam vereceklerdir: "Oradaki duaları: 'Allah'ım sen ne yücesin'dir. Ve orada: dirlik temennileri 'selam sana'dır, dualarının sonu da 'Hamd alemlerin Rabbi olan Allah'ındır'." Mevdudi 

 

Rasûlullah'a yapılan hitaplardan sonra bu âyetlerde mü’minlere hitap edilmiş, onların Allah ve Elçisi'ne karşı yapılan saldırılar karşısında ne yapmaları gerektiği bildirilmiş ve âhirette karşılaşacakları onurlu âkıbet kendilerine müjdelenmiştir. Burada verilen görevler şunlardır:

• Allah, bilinçle anılmalıdır.

• Allah sürekli olarak tanıtılmalı, câhiller ve hâinler tarafından Allah'a atılan iftiralar ortadan kaldırılmalıdır:

Göklerin ve yeryüzünün yaratılışında, gecenin ve gündüzün ardarda gelişinde, elbette, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde, “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen noksanlıklardan münezzehsin. Artık bizi ateşin azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen kimi ateş'e girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Zâlimler için hiç yardımcılardan da yoktur. Rabbimiz! Şüphesiz ki biz, ‘Rabbinize inanın!’ diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabbimiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi ebrâr [iyiler/yardımseverler] ile birlikte vefat ettir. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaad ettiğin şeyleri ver, kıyâmet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin” diye tefekkür eden, kavrama yetenekleri olanlar için nice âyetler vardır. (Âl-i İmrân/190-194)

Hiç şüphesiz mü’minler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperen ve O'nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman, imanca güç kazanan ve yalnızca Rabb'lerine tevekkül eden kimseler, salâtı ikâme eden ve Bizim kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak eden kimselerdir. İşte bunlar, gerçekten inananların ta kendisidir. Onlara Rabb'leri katında dereceler, bağışlama ve saygın bir rızık vardır. (Enfâl/2-4)

O kişiler, inanan ve kalpleri Allah'ı anmakla yatışan kişilerdir. Gözünüzü açın! Kalpler yalnız ve yalnız Allah'ı anmakla yatışır/tatmin olur. (Ra‘d/28)

Âyetteki, O, sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size destek verendir. O'nun melekleri de (destek verirler) ifadesi, indirilen âyetlerin insanları aydınlatmasını ifade eder. Allah indirdiği vahiyler ile insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Bu gerçek, Kadr sûresi'nde şu ifadelerle zikredilmişti:

Muhakkak ki Biz onu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesi nedir, sana ne idrak ettirdi [bildirdi/öğretti]? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler [haberciler], içlerindeki rûh ile Rabb'lerinin izniyle iner dururlar/hulûl eder dururlar; her bir işten. Bir esenliktir o şafak sökene kadar/aydınlığa kavuşuncaya kadar. (Kadr/1-5)

Ey iman etmiş kimseler! O [Elçi], sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah'a ve Elçi'ye icâbet edin. Ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Ve siz kesinkes O'nun huzurunda toplanacaksınız. (Enfâl/24)

Bu âyetteki, O'na kavuşacakları gün onların selâmlamaları, “Selâm”dır ifadesi, farklı bir ödüllendirme tarzıdır. Selâmlaşma, samimiyet ve sevgi ifade eder. Selâm, başka âyetlerde de zikredilmiştir:

Söz olarak [onlara] rahîm Rabbden “selâm” (vardır). (Yâ-Sîn/58)

Onların oradaki duaları, “Allahım! Sen her türlü eksiklikten münezzehsin”dir. Ve onların oradaki selâmlaşmaları, “Selâm”dır. Dualarının sonu da, “Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun”dur. (Yûnus/10)

Ve takvâlı davranmış kimselere, “Rabbiniz ne indirdi?” denilince onlar, “Hayır” derler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere iyilik-güzellik vardır. Âhiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Ve takvâlı davrananların yurdu; Adn cennetleri ne güzeldir! Onlar oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada onlar için diledikleri şeyler vardır. Allah, takvâ sahiplerini işte böyle karşılıklandırır. (Takvâ sahipleri) o kimselerdir ki, melekler, onları hoş ve rahat ettirerek vefat ettirirler. “Selâm size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete!” derler. (Nahl/30-32) H.Yılmaz

 

Müminlere tavsiyelerde bulunduktan sonra Allah, Peygamberine teselli edici şeyler söylemektedir: "Biz sana böyle yüce bir makam lütfettik ve seni şerefli bir mevkiye yükselttik. Düşmanların iftira ve suçlama propagandalarıyla sana hiçbir zarar veremezler. Bu nedenle onların bu fitnelerine gönül koymamalı, propagandalarına da önem vermemelisin. Onlar ne söylerlerse söylesinler, sen görevini ifa etmeye devam etmelisin." Bunun yanısıra hem kafirlere, hem de mü'minlere, hakkında konuştukları şahsın sıradan bir kimse olmadığı, Allah'ın yüce mevki ve makamlar lütfettiği değerli bir şahıs olduğu da söylenmektedir.
Peygamber'in şahit olmasının anlamı çok geniştir. Üç tür şehadeti kapsar:

1) Sözlü şehadet: Yani Peygamber, Allah'ın dininin temel dayanakları olan ilkelerin gerçekliğine şehadet etmeli, bunların hak, buna aykırı olan herşeyin ise batıl olduğunu açıkça söylemelidir. Korku ve tereddüte kapılmaksızın Allah'ın varlığını, birliğini, meleklerin varlığını, vahyi, öldükten sonra hayatın varolduğunu, cenneti, cehennemi, insanlara garip görünse, onunla alay etseler bile açıkça ilan etmelidir. Aynı şekilde Peygamber, Allah'ın kendisine vahyettiği sosyal hayat, medeniyet ve ahlâkın temelini oluşturan kavram, ilke, değer ve kuralları bütün dünya bunları yanlış kabul etse ve praktikte karşı gelse bile insanlara açıkça göstermeli; varolan veya bu ilkelere ters düşen kavram ve düşünceleri reddetmelidir. Peygamber, Allah'ın kanunlarına göre ne haramsa -bütün dünya o şeyi helal kabul etse bile- onu haram ilan etmeli ve Allah'ın kanunlarına göre ne helalse -bütün dünya o şeyi haram kabul etse bile- onu helal ilan etmelidir.
2) Uygulamada şehadeti: Yani Peygamber, bütün insanlara sunmak üzere görevlendirildiği şeyleri illa önce kendi nefsinde uygulayarak göstermelidir. Onun hayatı, kötü dediği şeylerden uzak olmalı ve kişiliği iyi, mükemmel diye adlandırdığı davranışları yansıtmalıdır. Farz dediklerini ilk önce kendisi yapmalı, günah dediklerinden sakınmaya en fazla kendisi dikkat etmelidir. Onun karakter ve davranışları, davetinde ne kadar samimi olduğuna şehadet etmelidir. Onun şahsı, getirdiği talimatın öyle bir modeli olmalıdır ki, onu gören bir kimse, tüm dünya, davet ettiği iman ile nasıl bir insan oluşturmak istediğini, o insana nasıl bir karakter yerleştireceğini ve bu insan sayesinde dünyada nasıl bir hayat tarzı, nasıl bir sistem kuracağını hemen anlayabilmelidir.
3) Ahirette şehadet: Ahirette Allah'ın mahkemesi kurulduğunda, Peygamber, hiçbir eksiltme ve değiştirme yapmaksızın kendisine emanet edilen tebliği insanlara ulaştırdığına ve gerek söz, gerekse davranış olarak insanlara hakkı açıklamamakta hiçbir zayıflık ve kaypaklık göstermediğine şehadet edecektir. Bu şehadete dayanılarak müminlerin hangi mükafatı, kafirlerin ise hangi cezayı hakettikleri belirlenecektir.
Buradan, Allah'ın Peygamberi şahit kılarak ona nasıl büyük bir sorumluluk yüklediği ve bu yüce makama layık olan şahsın ne kadar büyük bir şahsiyet olduğu fikri ortaya çıkmaktadır. Dinle ilgili Hz. Peygamber'in (s.a) sözlü olarak ve uygulamada şehadet etme konusunda hiçbir gevşeklik ve ihmal göstermediği sabittir. İşte bu nedenle, o, insanlara hakkı ve Allah'ın kendilerini nasıl bir hesaba çekeceğini açıkça tebliğ ettiği hususunda şahitlik edebilecektir.
Aksi takdirde eğer Hz. Peygamber (s.a) -Allah korusun- bu dünyada sözlü ve uygulamalı şehadetinde bir gevşeklik ve ihmal göstermiş olsaydı, ne ahirette insanlar aleyhine şahitlik yapabilir, ne de hakkı inkâr edenler için bir mahkeme kurulabilir.
Bazı insanlar "şahitlik" kelimesine başka bir anlam vermişlerdir. Onlar, Hz. Peygamber'in (s.a) ahirette insanların amel ve davranışlarına şehadet edeceğini söylerler. Buradan yola çıkarak, Hz. Peygamber'in (s.a) bütün insanların amellerini gözlediği, aksi takdirde bu konuda şahitlik yapmayacağı sonucuna varmışlardır. Fakat Kur'an'a göre bu yorum tamamen yanlıştır. Kur'an, Allah'ın insanların amellerini kaydetmek için değişik bir sistem kurduğunu söyler. Bu amaçla Allah'ın melekleri herkes için ayrı bir amel defteri hazırlamaktadırlar. (Bu konuda bkz. Kaf Suresi: 17-18, Kehf: 49) Bundan başka insanların kendi uzuvları işledikleri şeylere şahitlik edecektir. (Yâ-sîn: 65, Hâ Mîm es-Secde: 20-21). Peygamberlere gelince, onlar insanların yaptıklarına şahitlik etmeyecekler, sadece kendilerinin hakkı tam anlamıyla insanlara tebliğ ettiklerine şehadet edeceklerdir. Kur'an şöyle der:

"Allah, peygamberleri topladığı gün: 'Size ne cevap verildi?' diye sorar. Onlar da: 'Bizim bilgimiz yok, muhakkak sen gaybları en iyi bilensin.' derler." (Maide: 109)

Aynı konuda Kur'an, Hz. İsa'ya (a.s) Hıristiyanların sapıklıkları hakkında sorulduğunda onun şu cevabı vereceğini söyler: "İçlerinde kaldığım sürece üzerlerinde şahittim. Ne zamanki beni vefat ettirdin, üzerlerinde sen gözetleyeci oldun." (Maide: 117)

Bu ayetler açıkça peygamberlerin insanların amellerine şahitlik etmeyeceğini göstermektedir. Onların neye şahitlik edecekleri konusunda ise Kur'an açıkça şöyle der:

"Ey Müslümanlar, böylece sizi vasat ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız. Peygamber de size şahit olsun." (Bakara: 143)

"(Ey Muhammed! Uyar) O gün her ümmetin içinden kendilerine bir şahit getireceğiz. Aynı şekilde seni de bunların üzerine şahit getireceğiz." (Nahl: 89)

Bu, kıyamet gününde Hz. Peygamber'in (s.a) şehadetinin doğal olarak Hz. Peygamber'in ümmetinin şehadetinden ve bütün diğer ümmetlerin şehadetinden farklı olmayacağını göstermektedir. Eğer bu, amellerle ilgili bir şahitlik olsaydı, o zaman bütün bir ümmetlerin ameller üzerinde gözcü olması gerekirdi. Bu şahitler Allah'ın mesajının insanlara ulaşıp ulaşmadığına şahitlik edeceklerine göre, Hz. Peygamber (s.a) de aynı konuda şahitlik edecektir.

Aynı nokta, Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn Mace, İmam Ahmed ve diğer muhaddislerin Abdullan bin Mes'ud, Abdullan İbn Abbas, Ebu'd-Derda, Enes bin Malik ve diğer birçok sahabeden (Allah hepsinden razı olsun) rivayet ettikleri bir hadis tarafından da desteklenmektedir: "Hz. Peygamber (s.a) kıyamet gününde bazı ashabının getirildiğini görecektir. Fakat onlar Peygamber'in yanına geleceklerine, ya başka tarafa gidecekler veya zorla itileceklerdir. Bunun üzerine Hz. Peygaber (s.a) "Allah'ım, onlar benim ashabım' diyecektir. Allah da: 'Sen onların senden sonra neler yaptıklarını bilmiyorsun' buyuracaktır." Bu hadis çok sayıda sahabe ve birçok zincirle rivayet edilmiştir. Öyle ki hadisin sıhati konusunda hiçbir şüphe yoktur. Bu da, Hz. Peygamber'in (s.a) ümmetinden her ferde ve o ferdin bütün amellerine şahit olmadığını göstermektedir. Ümmetinden kimselerin amellerinin ona arz edileceğini bildiren hadis de bununla muhalefet etmemektedir. Çünkü bu hadis, Allah'ın Peygamberi'ne ümmetinin amelleriyle ilgili bilgi verdiğini bildirmektedir, yoksa Hz. Peygamber'in (s.a) bizzat ümmetinden her ferdin amellerini gözlemekte olduğu anlamına gelmez.
Bir kimsenin sadece kişisel kapasitesi ile başkalarını, iman ve salih amellerin sonucu olan iyi bir akıbetle müjdeleyip, küfür ve kötü amellerin sonucu olan kötü akibetle korkutmasının başka, Allah tarafından ahiretteki iyi sonla müjdeleyip kötü sonla korkutması için görevlendirilmesinin başka bir şey olduğuna dikkat edilmelidir. Allah tarafından bu göreve atanan kimse, müjdeleme ve uyarıp-korkutma konusunda bir yetkiye sahiptir. Bu da onun bu müjdelemesinin ve korkutmasının meşruiyet temelini teşkil eder. Onun bir amel hakkında müjde vermesi, onu gönderen büyük Hakim'in bu ameli tasdik ettiği ve buna bir mükafatla karşılık vereceği, bu nedenle de ya farz, ya vacip, ya da müstehap olduğu, yani yapana mutlaka mükafat verileceği anlamına gelir. diğer taraftan onun bir korkutması, yaratıcının onu yasakladığı, bu nedenle onun günah veya haram olduğu ve bu ameli işleyişinin mutlaka cezalandırılacağı anlamına gelir. Allah tarafından tayin edilmeyen bir kimsenin müjde ve uyarılarının ise böyle bir otorite ve dayanağı yoktur. Mevdudi

Burada da, yukarıda işaret edildiği gibi sıradan bir insanla Peygamber'in tebliği arasındaki farka değinilmektedir. Her tebliğci Allah'a çağırabilir fakat Allah tarafından tayin edilmemiştir. Bunun aksine bir Peygamber, ancak Allah'ın izni ile insanları Allah'a çağırabilir. Onun çağrısı sadece bir tebliğ değildir, aynı zamanda onu gönderen Alemlerin Rabbinin verdiği yetkinin desteğine de sahiptir. İşte bu nedenle Allah'a çağıran davetçiye karşı çıkmak, nasıl hükümet görevini ifa eden bir memura karşı çıkmak, hükümete karşı çıkmak sayılırsa, bizzat Allah'a karşı çıkmak olarak kabul edilir. Mevdudi

Yahut: “fakat [aman,] onları incitmekten kaçın” (Zemahşerî) -bu iki karşılıktan hangisinin seçileceği, ezâhum'un anlamının “onlar tarafından incitilmek” mi, yoksa “onları incitmek” mi olduğuna bağlıdır. M.Esed

Bu âyetlerde, Rasûlullah tekrar muhatap alınarak kendisinin, insanlara bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah'a bir davetçi ve ışık saçan bir kandil olarak gönderildiği açıklanıp, bu amaçlar doğrultusunda yapması gerekenler bildirilmiştir.

Burada Rasûlullah için zikredilen nitelikler ve o'na verilen görevler birçok yerde geçmiş ve detaylıca açıklanmıştı. Âyetteki, Sen de inananlara, şüphesiz kendileri için Allah'tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele ifadesi daha evvel şöyle açıklanmıştı:

O, kendilerine vaki olduğunda kazandıkları şeylerden dolayı o zâlimlerin ürktüklerini görürsün. İman etmiş, sâlihâtı işlemiş kimseler de cennetlerin bahçelerindedirler. Rabb'lerinin yanında onlar için istedikleri şeyler vardır. İşte bu, büyük lütfun ta kendisidir. (Şûrâ/22)

Paragrafın son cümlesinde, Kâfirlere, münâfıklara da itaat etme, onların ezalarını bırak. Ve sen Allah' tevekkül et. Vekîl olarak da Allah yeter denilerek, sûrenin başında yapılan uyarı tekrarlanmıştır:

 

Rasûlullah'a, evlâtlığı Zeyd ve Zeyneb'le ilgili uygulamalar hakkında kâfirlerin ve münâfıkların kötü söz ve propagandalarına aldırmaması uyarısı yapılırken, mü’minlere de hakka dayalı uygulamalarda karşılaşacakları zorluklar nedeniyle dönmemeleri, dedikoduları dikkate almamaları mesajı iletilmektedir:

Ey iman etmiş kimseler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki O [Allah], onları sever, onlar da O'nu [Allah'ı] severler; mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; onlar Allah yolunda çaba harcarlar ve hiç bir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah, vâsi'dır, çok iyi bilendir. (Mâide/54)

Rasûlullah'ın ve ümmetin şâhitliği hususu, Bakara sûresinde açıklanmıştı:

Ve işte böyle Biz, siz, insanlar üzerine şâhitler olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şâhit olsun diye sizi hayırlı bir ümmet kıldık. Üzerinde olduğun bu kıbleyi kılmamız da yalnızca; elçilere uyan kimseleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım diyedir. Bu [tesbit ettiğimiz kıble], elbette, Allah'ın hidâyet ettiği kimselerin dışındakilere çok büyüktür. Ve Allah imanınızı kaybedecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Bakara/143)

Elçiler, vakitlendirildikleri zaman, bunlar hangi gün için ertelendiler ise! Ayırt etme günü için... (Mürselât/11-13)

Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl? (Nisâ/41)  H.Yılmaz

Lafzen, “onlar için hiçbir şekilde iddet hesaplamak zorunda değilsiniz” -yani, “ikinizin de hesaplamak zorunda olduğu süreyi”: karş. 2:228'in ilk bölümü ve bununla ilgili not 215. Ama eğer evlilik fiilen gerçekleşmemişse bir hamilelik sorunu doğmayacağından boşanan kadının iddeti beklemesi anlamsız olur ve ne kendisine ne de boşandığı kocasına bir fayda sağlar.Genelde bütün müminleri ilgilendiren belli evlilik problemleri ile ilgili olan bu emir, sonraki ayette, yalnız Hz. Peygamber için geçerli olan evlilik kuralları konusundaki söylemin yeniden vurgulanmasına bir giriş oluşturmaktadır: Böylece, “Ey Peygamber eşleri! Siz [öteki] kadınlar gibi değilsiniz” (ayet 32) sözleri ile başlayan ayetle ve Zeyneb ile evliliğini konu alan müteakip ifadelerle (ayet 37 vd.) bağlantılı bulunmaktadır.  M.Esed

Bağımsız bir necm olan bu âyetin, önceki ve sonraki âyetlerle herhangi bir bağı yoktur; Mushaf tertip heyeti tarafından burada tertip edilmiştir. Bu âyette, kendisiyle gerdeğe girilmeden önce boşanan kadının hükmü bildirilmiştir.

Boşanma ve dul kalma gibi durumlarda kadının iddetinin ne kadar olacağı hususu Bakara sûresi'nde işlenmişti. Burada iddeti konu alan diğer âyetleri takdim ediyoruz:

Boşanmış kadınlar da, kendi kendilerine üç adet süresi beklerler. Eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorlarsa Allah'ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri, kendilerine helâl olmaz. Ve onların kocaları, barışmak isterlerse o süre içersinde onları geri almaya daha çok hakk sahibidirler. Onların da aleyhlerindeki gibi, ma‘rûf ile kendileri için de vardır. Erkekler için de, onların üzerinde bir derece vardır. Ve Allah azîz'dir, hakîm'dir. (Bakara/228)

Ve kadınlarınızdan aybaşından kesilenler ve henüz aybaşı olmayanlar; eğer şüphe ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların da bekleme süresi, yüklerini bırakmalarıdır [doğum yapmaları veya düşük yapmalarıdır]. Kim Allah'a takvâlı davranırsa O [Allah], ona işinde bir kolaylık kılar. (Talâk/4)

Âyetteki, Derhal onları kazançlandırın ifadesinden, Bakara/236-237'de konu edilen “tesbit edilen mehirin yarısının” derhal verilmesi, hatta zorunlu olmamakla birlikte daha fazlasının bile verilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Ve onları güzel bir şekilde salıverin ifadesinden de, onur kırıcı bir hareket yapmadan, suçlamadan, kadının geleceğini karartmadan efendice bırakılması gerektiği anlaşılmaktadır. H.Yılmaz

Cümlenin anlamı çok açıktır ve nikah burada evlilik anlaşması için kullanılmıştır. Sözlük-bilimciler Arapça nikah kelimesinin anlamı hakkında çok tartışmışlardır. Bir grup, kelimenin hem cinsel ilişki, hem de evlilik anlaşması için kullanıldığını söyler. İkinci grup kelimenin kullanılan bu her iki anlamı da ihtiva ettiğini, üçüncü bir grup da asıl anlamın evlilik anlaşması olduğunu, mecazî olarak da cinsel ilişki için kullanıldığını söyler. Dördüncü grup ise kelimenin "cinsel ilişki" için kullanıldığını, mecaz olarak da akid manasında kullanıldığını kabul eder.
Her grup da görüşünü desteklemek için Arap şiirinden örnekler sunar. Fakat Ragib İsfahanî şu iddiada bulunur: "Nikah kelimesinin asıl anlamı evlilik anlaşmasıdır. Sadece mecazi olarak cinsel ilişki için kullanılır. Asıl anlamının cinsel ilişki olup, mecâzen evlilik akdi için kullanılmış olması imkansızdır." Râgip el-Isfahanî'nin öne sürdüğü delil ise cinsel ilişki için Arapçada ve diğer bütün dillerde kullanılan kelimelerin müstehcen oluşudur. Hiçbir şerefli kimse topluluk içinde bu kelimeyi kullanamaz. O halde bir toplumun, böyle bir ilişki için kullanılan kelimeyi mecazî olarak evlilik akdi için kullanmış olması imkânsızdır. Böyle bir akid için bütün dillerde, müstehcen kelimeler değil, iffet ve namusa uygun kelimeler kullanılmıştır.
Kur'an ve Sünnet sözkonusu olduğunda, nikah ya evlilik akdi, ya da evlilik akdinden sonraki cinsel ilişki için kullanılan bir terim olmuştur. Fakat hiçbir zaman evlilik dışı cinsel ilişkiler bu terimin içine girmemiştir. Bu tür ilişkilere Kur'an ve Sünnet, nikah değil zina adını verir.
 Bu ayet, muhtemelen aynı dönemde vuku bulan bir boşanma davası ile ilgili olarak nazil olmuş ve bu konuya dahil edilmiştir. Bu da, ayetin bir önceki bölümden sonra, fakat takip edilen bölümden de önce nazil olduğunu göstermektedir.
Bu ayetten çıkarılan fıkhi hükümler şunlardır:

1) Ayette, ehl-i kitaptan kadınların bu hüküm dışında kaldığı izlenimini verebilecek "inanan kadınlar" tabiri kullanılmış olmasına rağmen, bütün alimler bu hükmün kitap ehlinden kadınlar için de geçerli olduğu görüşündedirler. Yani Müslüman bir erkek, ehl-i kitaptan bir kadınla evlenirse, boşanma, mehir, iddet ve nafaka ile ilgili hükümlerin hepsi inanan bir kadına uygulanan hükümlerin aynısıdır. Alimler, Allah'ın burada "inanan kadınlar" tabirini kullanmakla, Müslümanlara, kendilerine sadece Müslüman kadınların layık olduğunu bildirmeyi murad ettiği konusunda ittifak etmişlerdir. Yani her ne kadar onların Yahudi ve Hıristiyan kadınlarla evlenmelerine izin verilmişse de, bu övülen ve tavsiye edilen bir davranış değildir. Başka bir deyişle, Kur'an, Allah'ın müminlerden inanan kadınlarla evlenmelerini istediğini vurgulamaktadır.
2) Mes (dokunmak) kelimesi burada cinsel ilişkiyi ima etmek için kullanılmıştır. O halde ayetten, koca, kadınla yalnız kaldığı, belki de ona eliyle dokunduğu halde eğer cinsel ilişkide bulunmamışsa, kadının boşanma halinde iddet beklemesine gerek kalmadığı hükmü çıkmaktadır.
Fakat fakihler, eğer karı koca yeteri kadar (yani cinsel ilişkinin mümkün olacağı kadar) yalnız kalmışlarsa ve bu halvetten (yalnız kalma) sonra boşanma vuku bulmuşsa tedbir olarak iddet beklenilmesi, eğer halvetten önce boşanma vuku bulmuşsa, iddet beklemeye gerek olmadığı hükmüne varmışlardır.

3) Halvetten (karı-kocanın yalnız kalması) önce boşanma vuku bulduğunda, iddetin sözkonusu olmaması, böyle bir durumda kocanın karısına dönme hakkını kaybettiği ve kadının hiç iddet beklemeksizin dilediği kimse ile evlenebileceği anlamına gelir. Fakat bunun sadece halvetten önceki boşanmalar için geçerli olduğuna dikkat edilmelidir. Eğer bir kadının kocası halvetten önce ölürse, öldükten sonra beklenilen iddet ortadan kalkamaz, bilakis kocası ölen kadın, normalde evli olan diğer kadınlar gibi dört ay-on günlük iddet süresini beklemek zorundadır. (iddet, boşanmış veya kocası ölmüş bir kadının, sona erene dek evlenmesinin yasaklandığı bekleme süresidir.)
4) "Onlar üzerinde sayacağınız bir iddet hakkınız yoktur," sözleri iddet beklemenin kocanın karısı üzerindeki hakkı olduğunu göstermektedir. Fakat bu sadece erkeğin hakkı olduğu anlamına gelmez. Buna hem çocukların, hem de Allah'ın veya kanunun hakkı dahildir. Erkeğin hakkı, iddet süresince karısına geri dönme hakkının devam etmesi ve kadının hamile olup olmadığının anlaşılmasına bağlı olarak çocuklarının nesebinin sabit olması bazındadır. Çocuğun hukukî, haklarının belirlenebilmesi için nesebi sabit olmalıdır, ahlakî statüsü de nesebinin şüpheli olmamasını gerektirir. Allah'ın (veya kanunun) bu iddet beklemede kadın üzerinde hakkı vardır. Çünkü insanlar ve çocuklar, haklarından gafil olsalar, bunlara aldırmasalar bile, İlahî Kanun onların haklarının korunmasını gerektirir. İşte bu nedenle bir adam karısına, ölümünden sonra veya boşandıktan sonra iddet gerek olmadığına dair vasiyet vermiş olsa bile, şeriat bu hakkı iptal etmez.
5) "Onları faydalandırın ve güzellikle serbest bırakın" Bu emir şu iki davranıştan biri ile yerine getirilebilir: Eğer mehir nikâh sırasında belirlenmiş ve koca halvetten önce karısını boşamışsa, Bakara: 237'ye göre mehrin yarısı kadına verilmelidir.
Bundan fazlasını vermek farz değildir, fakat menduptur. Mesela mehrin yarısının yanısıra gelinlik elbiselerini veya adamın nikah sebebiyle gönderdiği diğer hediyelerin kadında bırakılması övülecek bir davranıştır. Fakat nikah sırasında mehir belirlenmemişse, kadını göndermeden önce birşeyler vermek farzdır. Bu "birşeyler"in miktarının da, Bakara: 236'da erkeğin maddi imkanlarına göre belirleneceği bildirilmektedir. Alimlerden bir kısmı da, mehir tayin edilmiş olsun veya olmasın, boşanma halinde kadına bir şeyler verilmesi gerektiği görüşündedir.
6) "Güzellikle serbest bırakın", sadece kadına maddi bir şeyler verilmesi anlamına gelmez. Boşanma hiçbir onur kırıcı davranış olmaksızın güzellikle vuku bulmalıdır. Eğer erkek, kadından hoşlanmazsa veya onu yanında tutmak istememesine yol açan başka bir sebep varsa, kadını efendice boşamalı ve kibarlıkla göndermelidir. İnsanların önünde, onun hatalarını ve beğenmediği yönlerini saymaya başlamamalıdır. Kur'an'ın bu emri, boşama hakkını mahkemelere vermenin, nasıl ilahi kanunun ruhuna ters düştüğünü göstermektedir. Çünkü böyle bir durumda "güzellikle serbest bırakma" şansı kalmaz, bilakis bu durum, erkek istemese de suçlama, kötü şöhret ve aşağılama ile son bulur. Bunun yanısıra, ayetteki ifade, erkeğin boşama hakkının, bir hükümet otoritesi veya mahkeme tarafından sınırlandırılmasını kabul etmemektedir. Bu ayet, boşama yetkisini açıkça evli erkeğe vermekte ve eğer karısına hiç dokunmadan onu boşamak isterse, ona mehrin yarısını veya imkanlarına göre birşeyler verme sorumluluğunu sadece ona yüklemektedir. Buradan da ayetin, erkeğin boşama işini hafife almaması için malî bir sorumluluk yüklenmesi gerektiğini göstermeyi amaçladığı sonucuna varabiliriz. Böylece erkek boşama yetkisini düşünerek ve bilerek kullanır ve iki ailenin iç işlerine dışarıdan hiçbir müdahale şansı yoktur.
7) İbn Abbas, Sad İbn-ül-Museyyeb, Hasan Basri, Ali İbn'ül Hüseyin Zeynül Abidin, İmam Şafii ve İmam Ahmed ibn Hanbel "............ nikahlayıp da .......... boşarsanız" sözlerinden, boşanmanın ancak nikah akdedildikten sonra vuku bulabileceği sonucunu çıkarmışlardır. Nikah akdinden önce boşanmanın hiçbir hükmü yoktur. O halde bir kimse: "Eğer şu kadınla veya şu kabile veya milletten bir kadınla veya herhangi bir kadınla evlenirsem, benden boş olsun" derse, bu anlamsız ve saçma söz olacaktır. Bu sözlerden boşanma hükmü çıkarılamaz. Aşağıdaki hadisler bu görüşe delil getirilmiştir.
"Ademoğlunun sahip olmadığı yetkisini kullanmaya hakkı yoktur." Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Mace). "Nikahtan önce talak yoktur." (İbni Mace). Fakat fâkihlerin çoğu, bu ayet ve bu hadislerin, karısı olmayan bir kadına "sen boşsun" veya "seni boşadım" diyen bir kimse hakkında olduğu görüşündedirler. Böyle birşey söylemek şüphesiz saçmadır ve hiçbir hukukî sonucu yoktur. Fakat eğer bu adam "seni nikahlarsam, boşsun" derse, bu, nikahtan önce boşama anlamına gelmez. Bilakis adam, kadınla evlenirse onu boşayacağını ilan etmektedir. Böyle bir ilanat saçma ve hükümsüz değildir; tam aksine ne zaman o kadını nikahlarsa, kadın boş olur. Fakihler, bu tür boşanmanın hangi dereceye kadar geçerli olacağı konusunda da farklı görüşler öne sürmüşlerdir.
İmam Ebu Hanife, İmam Muhammed ve İmam Züfer'e göre bir kimse kadının kimliğini veya hangi millet veya kabileye mensup olduğunu bildirse, ya da "Hangi kadınla evlenirsem evleneyim, o boş olsun" dese, her halükârda boşanma vuku bulacaktır. Ebu Bekir el-Cassas, Hz. Ömer, Abdullah bin Mes'ud'un İbrahim en-Nahaî, Mücahid ve Ömer bin Abdülaziz'den (Allah hepsine rahmet etsin) aynı görüşü nakletmektedir.
Süfyan-ı Sevri ve Osman el-Betti'ye göre, bir kimse "şu falanca kadınla evlenirsem, o boş olsun" derse ancak o zaman boşanma geçerli olur.
Hasan bin Salih, Leys bin Sa'd ve Amir eş-Şa'bi'ye göre ise, bir topluluk adının anılması şartıyla, genel mahiyette birşeyler söylense bile, mesela bir kimse: "Falanca aileden veya falanca kabile, şehir millet veya memleketten bir kadınla evlenirsem, o benden boş olsun," dese, boşanma geçeli olur.
İbni Ebi Leyla ve İmam Malik yukarıdaki görüşü eleştirerek bir zaman sınırının da konulması gerektiğini söylemişlerdir. Mesela eğer bir kimse "Eğer bu yıl veya gelecek on yıl içinde, falanca kadınla veya şu tabakadan bir kadınla evlenirsem, o kadın benden boş olsun," derse boşanma geçerli olur, aksi taktirde hükmü yoktur. İmam Malik'e göre, bir kimsenin koyduğu zaman sınırı beklenen yaşam süresini aşıyorsa, boşanma yine hükümsüz olur.  Mevdudi

Boşanan kadın, üç temizlik süresi geçmeden evlenemez. Ancak kadın, henüz kendisine dokunulmadan boşanmış ise hiç beklemeden evlenebilir. S.Ateş

Ecr terimi, bu bağlamda, spesifik olarak “mehir” (mehr) anlamına gelen farîda ile eş anlamlıdır: bkz. sure 2, not 224.Değişik yerlerde (bkz. özellikle 4:25, not 32) işaret edildiği gibi İslam, cariyeliğin hiçbir şekline rıza göstermez ve meşru bir nikaha dayanmadıkça bir erkek ile kadın arasındaki her tür cinsel ilişkiyi kesinlikle yasaklar. Bu konuda “özgür” bir kadın ile köle arasındaki tek fark, birincisinin kocasından mehir talep edebilmesine karşılık, meşru yollarla sahip olduğu kölesi (lafzen, “sağ elinin sahip oldukları”) ile, yani inancın ve özgürlüğün savunulması için yürütülen “Kutsal Savaş”ta (cihâd) esir alınan bir kadın (2:190, not 167 ve 8:67, not 72) ile evlenen kişinin böyle bir mükellefiyetinin olmamasıdır: çünkü bu durumda köle kadının evlenme yoluyla özgürlüğünü elde etmesi, mehire denk bir bedel olarak görülmektedir. Bu, Hz. Peygamber'in evliliği konusunda -eşlerinden hiç birini boşayamamasına ilaveten (bkz. aşağıdaki 52. ayet)- getirilmiş yeni bir kısıtlamadır: Bütün öteki Müslümanlar amca veya dayıları çocukları ile evlenmekte serbest oldukları halde Hz. Peygamber, bunlar arasından ancak kendisi ile birlikte Mekke'den Medine'ye göç etmek (hicret) suretiyle İslam'a bağlılıklarını güçlü bir şekilde ve erkenden isbatlamış olanları ile evlenebilir: Beğavî'ye göre, “amcalarının ve halalarının kızları” terimi, eski Arapça'daki kullanımından gelen bir içerikle, yalnız gerçek amca ve hala çocuklarını değil, genelde Muhammed (s)'in babasının mensup olduğu Kureyş kabilesinin bütün kadınlarını kapsar. Aynı şekilde “dayılarının ve teyzelerinin kızları” da, annesinin kabilesi olan Benî Zühre'nin bütün kadınlarını gösterir.Bu yan cümlecik, lafzen, “kim Peygamber'e kendini bir armağan olarak sunarsa (in vehebet nefsehâ)” şeklindedir. Klasik müfessirlerin büyük kısmı, bunun, “bir mehir beklemeden veya istemeden” anlamına geldiğini, çünkü mehrin normal/sade Müslümanlar için evlilik akdinin temel bir unsuru olduğunu söylerler (karş. 4:4 ve 24 ve ilgili notlar; ayrıca sure 2, not 224).Yukarıdaki ara cümle, evlilik konusunda daha önce vahyedilmiş genel kurallara (bkz. 2:221, 4:3-4 ve 19-25 ve ilgili notlar) ve özellikle mehir sorunu ile ilgili olanlara işaret etmektedir.  M.Esed

Bu, Hz. Muhammed'in (s.a) başkalarına dört kadından fazlasını nikah altında tutmayı yasaklarken kendisinin beşinci kadınla evlendiğini söyleyerek itiraz edenlere bir cevap niteliğindedir. Böyle bir itiraz ortaya çıkmıştır, çünkü Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'le (r.a) evlendiğinde zaten dört tane eşi vardı.
1) Hicretten üç yıl önce evlendiği Sevde, 2) Hicretten üç yıl önce nikahladığı, fakat H. 1. Şevval ayında birlikte yaşamaya başladığı Hz. Aişe, 3) H. 3. yılın Şaban ayında nikahladığı Hz. Hafsa, 4) H. 4. yılın Şevval ayında nikahladığı Hz. Ümmü Seleme. Yani, Hz. Zeyneb beşinci hanımı oluyordu. Burada Allah, kâfir ve münafıkların itirazlarına şöyle cevap vermektedir: "Ey Peygamber, biz mehirlerini vererek nikahladığın bütün kadınları sana helal kıldık." Başka bir deyişle bu cevap şu anlama gelmektedir: "Diğer Müslümanlara mahsus olan dört hanım sınırlamasından istisna eden de yine biziz. Bir sınırlama getirdiğimize göre ona bir istisna getirmek de bizim hakkımızdır"
Bu cevabın kâfirleri ve münafıkları değil, İslâm düşmanlarının çirkin fikirlerle saptırmaya çalıştıkları Müslümanları tatmin etmek amacını güttüğüne dikkat edilmelidir. Onlar Kur'an'ın Allah kelamı ve bizzat Allah tarafından kendi kelamıyla gönderilmiş olduğuna inandıkları için, Allah, Peygamber'in (s.a) kendisini bu dört eş sınırlamasından muaf tutmadığını, bilakis bizzat Allah'ın onu bu sınırlamadan istisna ettiğini bildirmekle yetinmiştir.
Beşinci eşi Hz. Peygamber'e (s.a) helal kılmasının yanısıra Allah bu ayette onun birkaç şekilde daha eş almasına izin vermiştir.
1) Allah'ın ganimet olarak verdiği cariyelerden onun payına düşenler. Bu kurala göre Hz. Peygamber (s.a), Beni Kurayza gavzesinde alınan esirler arasından Hz. Reyhane'yi, Beni'l-Müstalık gavzesinde alınan esirlerden Hz. Cüveyriye'yi, Hayber'de ele geçirilen esirler arasından Hz. Safiyye'yi ve Mısır Mukavkısı'nın kendisine hediye olarak gönderdiği kıpti Mariye'yi almıştır. Bunlardan üçünü azat etmiş ve onlarla evlenmiş, Mariye'yi ise cariye olarak bırakmıştır. Hz. Peygamber'in (s.a) onu azat edip nikahladığına dair hiçbir haber yoktur.
2) Kendisiyle birlikte hicret eden amcasının, dayısının, hala ve teyzesinin kızları, "Seninle beraber hicret eder" sözlerinden onların bizzat hicret sırasında Peygamber'e (s.a) arkadaşlık etmiş olmaları değil, onların da İslâm uğrunda ve Allah yolunda hicret etmiş olmaları anlaşılır. Hz. Peygamber (s.a), H. 7. yılında Hz. Ümmü Habibe ile evlendi. (Bu vesile ile bu ayette bir Müslümana hala, dayı, amca ve teyze kızlarının kendisine helal olduğu da bildirilmektedir. Bu bakımdan İslâm hukuku, Hıristiyan ve Yahudi hukuklarından farklıdır.
Hıristiyanlar, soyu yedi göbeğe kadar bir yerlerde kendi soyu ile birleşen bir kadınla evlenemezler. Yahudilere göre ise bir kimse öz yeğeni ile, yani kızkardeşinin veya erkek kardeşinin kızı ile bile evlenebilir.
3) Kendilerini Peygamber'e (s.a) hibe eden, yani hiçbir mehir almaksızın Peygamber'le (s.a) evlenmeye hazır olan ve Peygamber'in (s.a) de kendisinden hoşlandığı Müslüman kadınlar. Bu izin üzerine Hz. peygamber (s.a), H. 7. yılda Hz. Meymune ile evlendi, fakat mehrini ödemeden ilişkide bulunmaması gerektiğini düşündü. Bu yüzden Hz. Meymune hiç talep etmediği halde ona mehir verdi. Bazı müfessirler, Hz. Peygamber'in, kendisini hibe eden hiçbir kadınla evlenmediğini söylerler. Fakat bu onun kendisini hibe ettiği halde hiçbir kadınla mehirsiz evlenmediği anlamına gelir.
Eğer bu cümle bir önceki cümleye bağlı olarak kabul edilirse, mehir vermeksizin kendini hibe eden bir kadınla evlenmenin diğer Müslümanlara caiz olmadığı anlamı çıkar. Fakat bütün pasajla bağlantılı olarak ele alındığında, dörtten fazla evlenmenin diğer Müslümanlara değil, sadece Hz. Peygamber'e (s.a) caiz olduğu anlamı çıkar. Bu ayet aynı zamanda, bazı emirlerin sadece Hz. Peygamber (s.a) için geçerli olduğunu ve diğer müminler için bir sorumluluk getirmediğini göstermektedir. Kur'an ve Sünnet gözden geçirildiğinde bu tür birçok emirle karşılaşılır. Mesela Teheccüd namazı Hz. Peygamber'e (s.a) farz, diğer Müslümanlara ise nafiledir. Hz. Peygamber (s.a) ve ailesinin sadaka kabul etmesi haramdır, oysa diğer müminler için böyle değildir. Peygamber'in (s.a) bıraktığı miras paylaşılmaz, oysa diğer müminlerin bıraktıkları mirasla ilgili hükümler Nisa Suresi'nde yer almıştır. Kendisine aralarında adaletle davranması emredildiği halde, dörtten fazla kadınla evlenme izni verilmiştir. O kendisini hibe eden bir kadınla, mehir vermeksizin evlenebilir ve onun eşleri ölümünden sonra Müslümanlara haramdır. Bu hususta müfessirlerin saydığı bir başka özel durum da, Müslümanların ehl-i kitaptan kadınlarla evlenmesi helâl olduğu halde, peygambere bunun haram olmasıdır.
Allah'ın peygamberini genel hükümden istisna etmesinin nedeni budur. "Senin için hiçbir darlık olmasın," sözleri onun, dört kadınla evlilik sınırlaması nedeniyle bir güçlük çekmemesi için kendisine istediği kadar kadınla evlenme izni verilen çok şehvetli bir erkek olduğu anlamına gelmez.
Böyle bir anlamı ancak Hz. Peygamber'in kendisi 25 yaşında iken 40 yaşında bir kadınla evlenip onunla 25 yıllık mutlu ve huzurlu bir evlilik hayatı yaşadığını unutan ön yargılı bir kimse çıkarabilir. O öldüğünde Hz. Peygamber (s.a) yine yaşlı bir kadın olan Hz. Sevde ile evlenmiş ve üç-dört yıl kadar başka kadınla evlenmemiştir. Hiçbir makul ve dürüst insan kalkıp ta onun 53 yaşından sonra şehvetinin güçlendiğini ve bu yüzden birçok kadınla evlendiğini söyleyemez. Aslında "hiçbir darlık olmasın" sözlerini onaylayabilmek için bir taraftan Allah'ın Peygamber'ine (s.a) yüklediği büyük sorumluluk gözönünde bulundurulmalı, diğer taraftan bu büyük görevi yerine getirirken içinde bulunduğu ortam ve şartlar anlaşılmalıdır. Bu iki noktayı, önyargısız bir zihinle kavrayan herkes, eşler konusunda niçin ona sınırsız serbestlik verilmesi gerektiğini ve dört eş sınırlamasında onun için ne tür bir "darlık" olduğunu anlayacaktır.
Hz. Peygamber'e (s.a) emanet edilen görev, sadece İslâmi yönden değil genel bakış açısıyla da medeniyyetten uzak, kültürsüz, geri ve kaba bir topluluğu, medenî, ileri ve ahlâken gelişmiş bir toplum haline getirme, eğitme ve şekillendirme göreviydi. Bu amaçla sadece erkekleri eğitmek geçerli değildi, kadınların da eğitilmesi gerekiyordu. Fakat onun öğretmekle görevlendirildiği medeniyet ve sosyal hayatın ilkeleri, iki cinsin serbestçe birarada olmasını yasaklıyordu ve onun bu ilkeyi çiğnemeksizin direkt olarak kadınları eğitmesi imkansız bir şeydi. Bu nedenle kadınları eğitmek için tek yol, onun çeşitli yaşlarda ve farklı zihni kapasiteye sahip birçok kadınla evlenip onları eğitip öğreterek kendisine yardımcı yetiştirmesi, daha sonra onları, genç, orta yaşlı ve yaşlı kadınların dini eğitiminde ve onların ahlâken eğitilmesinde görevlendirmesiydi.
Bundan başka Hz. Peygamber (s.a) İslâm öncesi cahiliye hayat tarzını ortadan kaldırıp, onun yerine İslâmî hayat tarzını uygulamada göstermekle görevlendirilmişti. Bu görevin yerine getirilebilmesi için, cahiliye sistemini savunanlarla bir çatışma içine girmek kaçınılmazdı ve böyle bir çatışma garip gelenek ve adetlerin ve kabile sisteminin yürürlükte olduğu bir toplumda gerçekleştirilecekti. Bu şartlar altında, diğer Arapların yanısıra, Hz. Peygamber'in (s.a), düşmanlıklara son verip dostluk bağlarını güçlendirmek için farklı kabile ve ailelerden kadınlarla evlenmesi gerekiyordu. Bu nedenle evlendiği kadınların seçiminde, onların kişisel özelliklerinin yanısıra bu gaye de önemli bir rol oynamıştır.
Hz. Peygamber (s.a), Hz. Aişe ve Hz. Hafsa ile evlenerek, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'le arasındaki bağı daha da güçlendirmiştir. Hz. Ümmü Seleme, Ebu Cehil ve Halid bin Velid'in de mensub olduğu bir ailedendi ve Ümmü Habibe, Ebu Süfyan'ın kızıydı. Bu evlilikler bir dereceye kadar bu ailelerin düşmanlıklarını yumuşatmıştır. Öyle ki, Ümmü Habibe ile evlendikten sonra Ebu Süfyan, savaş alanında Hz. Peygamber'in (s.a) karşısına hiç çıkmamıştır. Hz. Safiyye, Hz. Cüveyriye ve Reyhâne, Yahudi kabilelerine mensuptu. Hz. Peygamber (s.a) onları azat edip nikahladıktan sonra Yahudi kabilelerin düşmanlıkları nispeten azalmıştır. Çünkü Arap geleneğine göre, bir kimse bir kabileden bir kadınla evlenirse, sadece kadının ailesinin değil, bütün kabilenin damadı kabul edilirdi ve bir damada karşı savaş açmak ise onur kırıcı bir davranıştı.
Toplumu birçok yönden ıslah etmek ve yürürlükte olan cahiliye adetlerini ortadan kaldırmak da Hz. Peygamber'in (s.a) görevleri arasındaydı. Bu amaçla da bir evlilik gerçekleştirmiştir. Bu olayın ayrıntılarına yine bu surede (Ahzab) değinilmiştir.
Bu sebepler yüzünden Hz. Peygamber'in (s.a) evlilik hususunda hiçbir sınırlama içinde olmaması gerekiyordu ki, kendisine emanet edilen büyük görevin gerekli kıldığı zamanlarda dilediği sayıda kadınla evlenebilsin.
Bu, çok kadınla evliliğin sadece özel kişisel zorunluluklar dahilinde caiz olduğunu ve bu zorunluluklar dışında evliliği helal kılan başka amaçlar olamayacağını savunan kimselerin büyük bir hata içinde olduklarını da göstermektedir. Hz. Peygamber'in (s.a) evliliklerinden hiçbirinin sebebi ne karısının hasta oluşu, ne kısır oluşu, ne erkek çocuk sahibi olmak istemesi, ne de yetimlere bakmak gibi sebepler değildi. Bu sebepler olmaksızın Hz. Peygamber (s.a) ya eğitim gereği, ya toplumu ıslah etmek için, ya da sosyal ve politik bazı amaçlar yüzünden evlilikler yaptı. Mesele şudur: Allah bizzat çok kadınla evliliği bugün bazı kimselerin söylediği sebeplere hasretmediği halde ve Allah'ın Rasûlü bunlardan başka birçok sebepler yüzünden evlilikler yapmış olduğu halde, nasıl olur da başka bir kimse kanunla sınırlamalar getirebilir ve bu sınırlamaların şeriate uygun olduğunu söyleyebilir? Aslında bu sınırlamaların getirilmesinin asıl sebebi, çok kadınla evliliği kötü ve yanlış kabul eden batı tarzı anlayıştır. Bu anlayış, haram olan birşey ancak zaruri durumlarda helal olabilir şeklinde bir düşünceye yol açmıştır. Batıdan ithal edilen bu fikri İslâm'a maletmek için ne denli çalışılırsa çalışılsın, bu fikir Kur'an'a, Sünnet'e ve bütün İslâm literatürüne ters düşer. Mevdudi

Bu ayette Allah, Hz. Peygamber'in (s.a) risalet görevini, huzur içinde ve sağlam bir zihin ile yerine getirebilmesi için, ailesi ile ilgili bazı sıkıntı ve dertlerden azade kılmayı murad etmektedir. Allah, Peygamberine eşlerine dilediği gibi davranma yetkisi verince, bu inanan kadınların hiçbir şekilde Hz. Peygamber'i (s.a) üzmelerine veya kıskançlıkları ve ev içi sorunlarıyla ilgili şikayetleriyle onu rahatsız etmelerine mahal kalmamaktadır. Fakat Hz. Peygamber (s.a) Allah'tan bu yetkiyi aldığı halde, hanımlarına tamamen eşit muamelede bulunmuştur. Birini diğerine tercih etmemiş, hepsine zamanında ziyaretlerde bulunmuştur. Muhaddisler arasından sadece Ebu Razin, Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından dördüne mutad ziyaretlerde bulunurdu, (Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Zeyneb ve Hz. Ümmü Seleme) diğer eşleri içinse belirli bir ziyaret zamanı yoktu demiştir.
Fakat diğer bütün müfessir ve muhaddisler buna muhalefet ederler ve bu izni aldıktan sonra bile Hz. Peygamber'in (s.a) bütün hanımlarına mutad ziyaretlerde bulunduğu ve hepsine eşit mumelede bulunduğunu söylerler. Buhari, Müslim, Nesai, Ebu Davud ve diğer muhaddislerin Hz. Aişe'den (r.a) rivayet ettiklerine göre, Hz. Peygamber (s.a) ne zaman bir hanımının sırası geldiğinde diğerini ziyaret etmek istese, önce sırası olan hanıma sorar ve izin alırdı. Ebu Bekir el-Cassas, Urve bin Zübeyr'den Hz. Aişe'nin (r.a) şöyle dediğini rivayet ediyor: "Peygamber (s.a) bizim sıramız konusunda hiçbirimizi diğerimize tercih etmezdi. Gerçi hanımlarının hepsini birden ziyaret etmediği günler vakiydi, fakat hanımlarından ancak sırası gelene dokunurdu." Yine Hz. Aişe'den (r.a) rivayet edilen bir hadise göre, Hz. Peygamber (s.a) son hastalığı sırasında eşlerini dolaşması güçleştiğinde, diğer eşlerinden Hz. Aişe'nin yanında kalmak için izin istedi ve ancak onların izinlerini aldıktan sonra son günlerini onun hücresinde geçirdi. İbn Ebi Hatim, İmam Zühri'den Hz. Peygamber'in (s.a) eşlerinden hiçbirinin sırasını ihmal etmediğini rivayet etmiştir. Sadece Hz. Sevde (r.a) bundan müstesnadır. O, yaşlılığı sebebiyle kendi sırasını isteyerek Hz. Aişe'ye (r.a) vermiştir.
Bu hususta hiç kimse, Allah'ın (hâşâ) Peygamber'e (s.a) özel bir hak verdiği ve eşlerini doğal haklarından mahrum bıraktığı gibi bir şüpheye kapılmamalıdır. Hz. Peygamber'e (s.a) dörtten fazla kadınla evlenme konusunda özel hakların verilmesine neden olan büyük görev, aynı zamanda ev hayatında büyük bir huzur içinde olmasını ve her tür sorun ve sıkıntıdan uzak olmasını gerektiriyordu. Müminlerin anneleri için Hz. Peygamber (s.a) gibi yüce bir şahsiyetle evli olmak büyük bir ayrıcalıktı ve bu vesileyle onlar, Hz. Peygamber'in (s.a) bütün insanlık için ebediyete kadar kurtuluş vesilesi olacak davet ve tebliğ görevinde onun yardımcıları ve Ashabı olma şerefine nail oluyorlardı. Nasıl Hz. Peygamber (s.a) bu gaye uğrunda her tür fedekarlığı yapıyor ve Ashabı da güçleri ölçüsünde bu konuda onu örnek alıyorlarsa, Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarının da her alanda bencillikten uzak olmaları gerekiyordu. Bu nedenle onun bütün hanımları, kendileri hakkında Allah'ın verdiği karara isteyerek ve gönül rahatlığıyla uydular.
Bu, hem Hz. Peygamber'in (s.a) hanımları, hem de tüm insanlar için bir uyarıdır. Eğer Peygamber'in (s.a) eşleri, Allah'ın emri geldikten sonra onlara gönülden mutmain olarak inanmazlarsa, Allah'ın azabından kurtulamazlar. Diğerleri için ise şu anlamda bir uyarıdır: Eğer Hz. Peygamber'in (s.a) aile hayatı ile ilgili kalplerinde şüphe duyarlarsa veya zihinlerinin derinliklerinde herhangi bir kuşkuya yer verirlerse, bu Allah'a gizli kalmayacaktır. Bununla birlikte Allah'ın bağışlama sıfatı da anılmıştır ki Hz. Peygamber'le (s.a) ilgili kötü bir düşünce beslemek cezasız kalmayacaksa da, eğer bir kimse bu şüpheden kendisini uzaklaştırırsa Allah'tan bağışlama umabileceğini bilsin. Mevdudi

Böylece Hz. Peygamber'e, doğuştan adalet duygusuna sahip olmasına ve her zaman eşlerine mutlak bir eşitlik duygusuyla yaklaştığını hissettirecek şekilde davranmasına rağmen, onlara karşı kocalık mükellefiyetlerinde katı bir “dönüşüm” (rotation) kuralına uymak zorunda olmadığı söylenmektedir. Yani, Hz. Peygamber onlardan birine ne zaman yaklaşsa, bunu kocalık “sorumluluğu”nun bir gereği olarak değil de, içten gelen bir şefkat ve sevgi ile yaptığına kesinlikle emin olduklarından. İbni Hanbel'in Müsned'inde Hz. Ayşe'den rivayet edilen bir Hadis'e göre “Hz. Peygamber, sevgisini eşleri arasında eşit bir şekilde paylaştırır ve şöyle dua ederdi: Ey Allah'ım, ben elimden geleni yapıyorum, öyleyse benim elimde olmayıp [yalnızca] Senin kudretinde bulunan bir şey[i yapamadığım]dan dolayı beni sorumlu tutma!” -bu şekilde kalbinin içindekine, yani [eşlerinden] bir kısmını ötekilerden daha fazla sevmesine işaret etmek istiyordu. M.esed

Bazı müfessirler (mesela Taberî) bu kısıtlamanın yukarıda 50. ayette sayılan dört kadın kategorisi ile bağlantılı olduğunu ileri sürerler: oysa, bu yasaklamanın Hz. Peygamber'in halen evli bulunduğu kadınlara ilaveten başka herhangi bir kadınla evlenmesini kapsadığı daha doğru görünmektedir (Beğavî, Zemahşerî). İbni ‘Abbâs, Mücâhid, Dehhâk, Katâde ve İbni Zeyd (ki tümü İbni Kesîr'de yer almaktadır) yahut Hasan Basrî (Taberî tarafından 28-29. ayetler ile ilgili yorumunda nakledilmiştir) gibi bazı ilk dönem tanınmış otoriteleri, daha fazla evliliğin yasaklanmasını, dünya hayatının cazibeleri ile ahiretin güzellikleri arasında yapılan tercihe dayandırmışlardır. Hz. Peygamber'in eşleri, 28-29. ayetlerdeki ısrarlı vurgulamalar karşısında bu tercihi yapmak durumunda kalmışlar ve tercihlerini “Allah ve Rasûlü” için kullanmışlardı (karş. yukarıdaki 32. not). Bütün bu ilk dönem otoriteleri, 52. ayetin nüzulünü -ve onun Hz. Peygamber'in eşlerini kasdettiği gerçeğini- inançları ve bağlılıklarından dolayı Allah'ın onlara bu dünyada verdiği bir ödül olarak değerlendirirler. Hz. Peygamber'in “Sana bundan sonra [başka] bir kadın helal değildir” kesin emrini görmezden geldiğini düşünmek mümkün olmadığından, sözkonusu pasajın, Hayber'in fethinin ve Hz. Peygamber'in Safiyye ile evliliğinin -son evliliği- vuku bulduğu H. 7. yıldan önce nazil olması mümkün değildir. Sonuç olarak 28-29. ayetlerin (ki, biraz önce gördüğümüz gibi, 52. ayet ile yakın bir bağlantı içindedirler) daha sonraki bir dönemde nazil olduğunu düşünmek daha doğrudur, yoksa H. 5. yılda (yani Hz. Peygamber'in Zeyneb ile evlendiği yılda) değil.Yani, yerine başka bir eş almak için mevcut eşlerinden birini boşamana (burada vurgu, eşlerinden birini “değiştirme”nin -yani, boşamanın- yasaklanmasına yapılmıştır). Buradaki mâ meleket yemînuke (lafzen, “sağ elinin sahip oldukları” yahut “malik bulundukları”) ifadesi, bence, 4:24'deki ile aynı anlamı, yani “sizin izdivaç yoluyla sahip bulunduklarınız” (bkz. sure 4, not 26); anlamını taşımaktadır: o halde yukarıdaki ayetin, Hz. peygamber'in o anda akdedilmiş bulunan evliliklerini kapsadığı kabul edilmelidir. M.Esed

Bunun iki anlamı vardır: 1) "50. ayette helal kılınan kadınlardan başkası artık sana helal değildir." 2) "Senin hanımların, her tür zorluğa rağmen seninle kalmayı seçtikleri, ahireti tercih edip dünyayı bıraktıkları ve senin kendilerine dilediğin gibi davranmandan hoşnut oldukları halde, artık senin onları boşayıp yerine başka kadınlar alman helal değildir."
Bu ayet, nikahlı hanımlarının yanısıra bir kimseye neden cariyeleriyle de cinsel ilişki kurma izninin verildiğini ve neden bunların sayısında bir sınırlama olmadığını açıklamaktadır. Aynı konuya Nisa: 3, Müminün: 6 ve Mearic: 30'da da değinilmektedir. Bütün bu ayetlerde cariyeler, nikahlı eşlerden ayrı bir sınıf olarak anılmaktadır ve cariyelerle cinsel ilişkiye izin verilmiştir. Nisa Suresi: 3. ayette nikahlı eşlerin sayısı dört olarak sınırlanmıştır, fakat ne bu ayette, ne de konuyla ilgili diğer ayetlerde Allah, cariyelerle ilgili hiçbir sınırlama getirmemiştir. Burada Hz. Peygamber'e (s.a) şöyle denilmektedir: "Artık senin başka bir kadın nikahlaman veya yerine başka bir kadın nikahlamak amacıyla varolan hanımlardan birini boşaman helal değildir. Fakat cariyeler helaldir" Bu da, cariyelerin sayısı hakkında hiçbir sınırlama getirilmediğini göstermektedir.
Fakat bu, şeriatin zenginlere şehvetlerini tatmin etmek için diledikleri kadar cariye alma fırsatı verdiği anlamına gelmez. Tam aksine menfaatçı kimseler bu kanundan yararlanmış ve kötüye kullanmışlardır. Fakat bu kural, insanların kötüye kullanması için değil, rahatlığı için konmuştur. İnsan aynı şekilde evlilikle ilgili kuralı da suistimal edebilir. Şeriat bir kimseye dört kadınla evlenme ve karısını boşayıp başka bir kadın nikahlama izni vermektedir. Bu kural insanların ihtiyaç ve gerekleri gözönünde bulundurularak konmuştur. Eğer bir kimse dört kadınla evlenir, daha sonra sadece şehevi arzuları nedeniyle onları boşayıp tekrar dört yeni hanım alırsa bu, kuralın suistimal edilmesi demektir. Bundan şeriat değil, o kimse sorumludur. Şeriat savaşta esir alınan, Müslüman esirlerle değiştirilmeyen ve fidye karşılığı bırakılmayan kadınların cariye olarak bırakılmasına, hükümetin bunları hakettiğine inandığı kişilere dağıtmasına ve bu kimselerin, cariyeler toplumsal bir yara oluşturmasın diye onlarla cinsel ilişki kurmalarına izin verilmiştir. Savaş esirlerinin sayısı belirlenemeyeceğine göre, bir kimsenin belirli bir zamanda kaç cariyeye sahip olabileceği de tespit edilemez. Köle ve cariyelerin satılmasına da, bir köle veya cariye sahibi ile geçinemezse, bu durumun sürekli bir sorun oluşturmaması için başka bir kimseye transfer edilebilmesi amacıyla izin verilmiştir. Şeriat, insanların huzurunu düşünerek bütün bu şart ve durumları gözönünde bulundurmuştur. Eğer bu kural suistimal edilerek zenginler tarafından lüks ve eğlence aracı haline getirilmişse; bu, şeriatin suçu değildir. Mevdudi

Bu âyetlerde aile hukuku kapsamında Rasûlullah'a özgü, diğer mü’minleri ilgilendirmeyen kurallar konu edilmektedir, ki bunlar şöyle sıralanabilir:

• Peygamber'e, mehirlerini verdiği eşleri, Allah'ın ganimet olarak verdiklerinden sözleşmesinin mâlik olduğu [savaş esirlerinden himâyesine verilmiş bayanlar], amcasının kızlarından, halasının kızlarından, dayısının kızlarından ve teyzesinin kızlarından kendisiyle birlikte hicret etmiş olanlar ve kendisini o'na hibe eden, Peygamber'in de nikâhlamak istediği Müslüman kadın, mü’minlerin seviyesinden aşağı sadece Peygamber'e özgü olmak üzere helâldir.

• Bu ayrıcalık, Peygamber için bir güçlük olmasın diyedir.

• Peygamber, eşlerinden dilediğiyle beraber olma hakkına sahiptir.

• Peygamber, Bunlardan ayrıldığı eşiyle tekrar birleşebilir.

• Peygamber, bundan sonra herhangi bir kadınla evlenemez. Sadece himâyesine verilmiş harp esiri kadını nikâhlaması serbesttir.

Bu âyetlerde, Rasûlullah'ın çok eşliliği, himâye ve siyasî faydaya bağlanmaktadır.

Âyette akraba kızlarının sayılması ve onlarla evliliğin hicret kaydına bağlanması, hicret etmeyenlerin mü’min sayılmamasından kaynaklanmaktadır. Nitekim Enfâl sûresi'nde şöyle buyurulmuştu:

Kuşkusuz şu iman etmiş, hicret etmiş, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşan ve barındırıp yardım eden kimseler; evet işte bunlar, bazısı bazısının velîsi olanlardır. İnanan ve hicret etmeyen kimselere gelince, hicret edene kadar, onlara yakınlık söz konusu değildir. Ve din uğrunda yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir halk zararına olmaksızın, onlara yardım etmeniz gerekir. Ve Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir. (Enfâl/72)

Âyetteki, Müminlerin seviyesinden aşağı sadece sana özgü olmak üzere ifadesi, maalesef gelenekte, “kendisini Peygamber'e hibe eden Peygamber'in de nikâhlamak istediği Müslüman kadın” şeklinde anlaşılmış ve bundan da, mehirsiz evlenmenin sadece Rasûlullah'a özgü olduğu, diğer Müslümanların mehirsiz evlenmesinin helal olmadığı hükmünü çıkarmışlardır. Bize göre bu ifade, yukarısında bulunan maddelerin tümüne yöneliktir. Ayrıca âyetteki, min duni'l-mü’minîn [mü’minlerin seviyesinden aşağı] ifadesi, çok eşliliğin hoş bir şey olmadığını, mü’minlere uygun bulunmadığını, ancak özel koşullar gereği Peygamber'e bu yükün yüklendiğini ifade etmektedir.

Âyetteki, Biz kendi eşleri ve sözleşmelerinin mâlik oldukları şeyler konusunda onlar üzerine [senin dışındaki mü’minlere] neyi farz kıldığımızı kesinlikle bildik ifadesiyle de, diğer mü’minlerin evlilik kurallarının farklı olduğu açıklanmaktadır ki bu kurallar da Bakara/221, 230; Nisâ/20-26 ve Mâide/5'de zikredilmiştir.

52. âyetteki, Bundan sonra kadınlar ve bunları başka kadınlar ile değiştirmek –güzellikleri hoşuna gitse bile– sana helâl olmaz ifadesiyle, hem Peygamber'in eşlerini boşamasına engel getirilmekte, hem de bir câhiliye geleneği ortadan kaldırılmaktadır. Bu gelenek hakkında kaynaklarda şu bilgi yer alır:

Burada kastedilen, Arapların yapmış oldukları bir iştir. Biri diğerine, “Sen benim hanımımı al, bana da senin hanımını ver” derdi. Dârekutnî'nin rivâyet ettiğine göre Ebû Hureyre şöyle demiştir: Câhiliye döneminde, bir adam diğerine, “Sen benim için hanımından vazgeç, ben de senin için hanımımdan vazgeçerim ve sana fazlasını da veririm” der ve böylece hanımlarını değiştirirlerdi. Bunun üzerine yüce Allah, Onların güzellikleri hoşuna gitse de bunların birini başka zevcelerle değiştirmen –güzellikleri hoşuna gitse bile– sana helâl olmaz buyurdu.

Bu âyetler çerçevesinde Rasûlullah'ın çok eşliliği ile ilgili şöyle bir değerlendirme yapılabilir:

PEYGAMBERİMİZİN ÇOK EŞLİLİĞİ

Normal şartlarda İslâm'da çok eşliliğin olmadığı, çok eşliliğin ancak olağanüstü koşullarda kamu otoritesinin kararıyla uygulanacak özel bir durum olduğu, Nisâ sûresi'nden anlaşılmaktadır. Peygamberimizin çok eşliliği ise, Nisâ sûresi'nde belirtilen genel hükümler dışında bazı özel ayrıcalıklara dayanmaktadır.

Kendilerini yakından ilgilendirdiği hâlde maalesef Müslümanlar bu konuyu yeterince araştırmamış ve doğru bilgiye ulaşamamışlardır. Her konuda olduğu gibi bu konuda da uydurma rivâyetler hükmünü yürütmüş ve pek çok kimse, çok eşli olması delil gösterilerek Peygamberimizin otuz erkek gücünde olduğu yalanına inandırılmıştır. Peygamberimizi yüceltmek adına uydurulan bu tip yalanlar neticesinde gayr-i müslimler Peygamberimizi kadın düşkünü, şehvetperest biri olarak değerlendirmişlerdir. Bu durum, İslâm'ı tanıtmak ve anlatmak gayreti içinde olan herkes için büyük önem arz etmektedir.

PEYGAMBERİMİZİN GENÇLİĞİ, BEKÂRLIĞI

Peygamberimiz, erkeklerin 12-14 yaşları arasında ergenliğe eriştiği bir iklimde doğup büyümüştür. O dönemde çevresinde zina ve fuhşun yaygın olmasına, iffetsizliğin kol gezmesine rağmen Peygamberimiz gâyet mazbut bir hayat sürmüş, o'nun iffetsiz, kadına düşkün, şehvetperest davranışlarda bulunduğu hiç görülmemiş ve duyulmamıştır. Peygamberimizin bu özellikleri, Doğulu-Batılı tüm târihçiler ve araştırmacılar tarafından da kabul edilmiştir.

PEYGAMBERİMİZİN EVLİLİK HAYATI

Peygamberimiz ilk evliliğini, 25 yaşında bir genç iken, kendisinden 15 yaş büyük, başından iki evlik geçmiş dul bir kadın olan Hatice ile yapmıştır. Hatice'nin ölümüne kadar 25 yıl devam eden bu beraberlik esnasında Peygamberimiz başka bir kadınla evlenmemiş, tıpkı bekârlığındaki gibi hayatını, iffetine toz kondurmadan lekesiz olarak sürdürmüştür.

Allah tarafından elçi olarak seçildiğinde, davasından vazgeçmesi için kendisine krallık, servet ve Mekke'nin en güzel-zengin kızları teklif edilmiş, bütün bunları elinin tersiyle iterek herkesin bildiği o meşhur cevabı vermiştir: “Bir elime ay'ı, bir elime güneş'i koysanız, yine de davamdan vazgeçmem.”

Peygamberimiz, gerek bekârlık döneminde, gerekse Hatice ile evli olduğu dönemde hiç kimse tarafından olumsuz eleştirilere maruz kalmamıştır.

Hatice öldüğü zaman yapayalnız kalan Peygamberimizin üzerindeki ağır elçilik görevine, bir de öksüz kalan çocukların sorumluluğu eklenmiştir.

Peygamberimizin bundan sonraki evlilik hayatı ise, üstlendiği görevin gereklerine bağlı olarak, kendi iradesi dışında çok eşli hâle dönüşmüş, ama bu durumdan ne kendisi ne eşleri mutlu olmuşlardır. Peygamberimizin, hem kendisinin hem de eşlerinin özverilerini gerektiren bu çok eşli hayatı, en doğru şekilde Kur’ân'dan öğrenilebilir. Dolayısıyla bu konuda başka bir kaynak aramaya gerek yoktur.

Peygamberimizin çok eşliliği konusunun iyi anlaşılabilmesi için, önce Müslümanların evliliklerini düzenleyen evlilik hakkındaki genel kuralların zikredildiği âyetlere bakılmalıdır:

Ve kadınlardan babalarınızın nikâhladıklarını nikâhlamayın. Ancak geçen geçmiştir. Şüphesiz bu, çirkin bir hayâsızlıktır ve öfke duyulan bir iğrençliktir. Ne kötü bir yoldu o! Size, anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, teyzeleriniz, halalarınız, erkek kardeşinizin kızları, kız kardeşinizin kızları, sizi emzirmiş olan anneleriniz, sütten kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, birleşme yaptığınız kadınlarınızın eski kocalarından doğup evinizde bulunan üvey kızlarınız –birleşme yapmadıysanız bir sakınca yok size– kendi sulbünüzden olan oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşin arasını birleştirmeniz –eski yapılıp geçenler hariç–, yeminlerinizin sahip oldukları hariç muhsan kadınlar [nikâhlı kadınlar] da haram kılındı. Allah çok affedici, çok merhametlidir. Bunlar Allah'ın üzerinize yazdığıdır. Bunların dışında iffetlerinizi koruyup fuhuşta bulunmamak üzere mallarınızla muhsanlaşacak [evlenecek] kadın aramanız size helâl kılındı. Öyleyse onlardan ne ile faydalandıysanız, farz bir görev olarak ücretlerini ödeyiniz. Zorunlu ödemenizden sonra, rızalaştığınız şeyde size bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah en iyi bilen ve hikmet sahibi olandır. (Nisâ/22-24)

Ve müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikâhlamayın. İman etmiş bir câriye, –o [müşrik kadın], sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikâhlamayın; iman etmiş bir erkek köle, –o [müşrik erkek], sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise Kendi bilgisi ile cennete ve mağfirete çağırır. O, öğüt alıp düşünürler diye insanlara âyetlerini ortaya koyar. (Bakara/221)

Bu gün size temiz olan şeyler helâl kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin de yemeğiniz onlara helâldir. Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak –onlara ücretlerini/mehirlerini ödediğiniz takdirde– size helâl kılındı. Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O, âhirette hüsrana uğrayanlardandır. (Mâide/5)

Yukarıdaki âyetlerde açıklanan kurallar dışında Kur’ân'da, Bakara/230'da, üçüncü kez boşanan bir kadınla tekrar evlenilemeyeceği, Ahzâb/6'da, Peygamber'in eşlerinin mü’minlerin anneleri olduğu, dolayısıyla onlarla da evlenilemeyeceği, teaddüd-i zevcâtın/çok eşliliğin ancakolağanüstü koşullarda uygulanabileceği bildirilmektedir.

Bunlar İslâm'ın, evlilikle ilgili tüm ümmete şâmil genel kurallarıdır. Bunlardan başka Kur’ân'da, sadece Peygamberimize mahsus kurallar da mevcuttur:

Ey Peygamber! Şüphesiz Biz, sana, ecirlerini [mehirlerini] verdiğin eşlerini, Allah'ın ganimet olarak sana verdiklerinden sözleşmenin mâlik olduğunu [savaş esirlerinden himâyene verilmiş bayanları], amcanın kızlarından, halanın kızlarından, dayının kızlarından ve teyzenin kızlarından seninle birlikte hicret etmiş olanları ve kendisini Peygamber'e hibe eden Peygamber'in de nikâhlamak istediği Müslüman kadını, mü’minlerin seviyesinden aşağı sadece sana özgü olmak üzere, sana helâl kıldık. Biz kendi eşleri ve sözleşmelerinin mâlik oldukları şeyler konusunda onlar üzerine [senin dışındaki mü’minlere] neyi farz kıldığımızı kesinlikle bildik. Bu durum [sana özgü olarak getirilen çok eşlilik ve diğer özel maddeler], senin için bir güçlük olmasın diyedir. Ve Allah gafûr'dur, rahîm'dir. Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini de yanına alabilirsin. Ayrıldıklarından, istek duyduklarına dönmende artık senin için bir sakınca yoktur. Onların gözlerinin aydınlanıp hüzne kapılmamalarına ve kendilerine verdiğinle hepsinin hoşnut olmalarına en yakın olan budur. Allah kalplerinizde olanı bilmektedir. Allah her şeyi bilendir, halîm'dir. Bundan sonra kadınlar ve bunları başka kadınlar ile değiştirmek –güzellikleri hoşuna gitse bile– sana helâl olmaz. Ancak yemininin mâlik olduğu [harp esiri olup da senin himâyene verilen] başka, (onu nikâhlayabilirsin). Allah, her şeyi gözetleyip denetleyendir. (Ahzâb/50-52)

Bazı tefsir ve mealler, 50. âyetteki, Ve kendini Peygamber'e hibe eden Peygamber'in de nikâhlamak istediği mü’min kadını ifadesini, “mehir istemeden Peygamber'le evlenmek isteyen mü’min kadın” olarak açıklamışlar ve âyetin devamında durum zarfı olarak geçen, Mü’minler için olmaksızın sadece sana özgü olarak ifadesini de bu kısma bağlayarak, sadece Peygamber'in mehir ödemeden nikâh yapabileceğine, diğer Müslüman erkeklerin ise mehirsiz nikâh yapamayacaklarına kâil olmuşlardır. Hâlbuki Nisâ/24'teki, …miktarın tesbitinden sonra, karşılıklı rızalaştığınız bir şey konusunda üstünüze sorumluluk yoktur ifadesi ile Nisâ/4'teki, …eşler gönül rızalarıyla sizemehirlerinden bağışlarlarsa, onu da afiyetle, iç huzuruyla yiyin ifadesi, açık olarak eşlerin birbirlerine bağışlarda bulunabileceğini bildirmektedir. Yani, her karı-koca mehir konusunda anlaşma yapabilir ve böyle bir anlaşma ile kadınlar mehirlerinin tamamını veya bir kısmını kocalarına bağışlayabilirler. 50. âyetteki, kendini hibe eden mü’min kadın ifadesiyle de, “bu işe baş koyan, malını-mülkünü ve ömrünü Peygamber uğrunda harcamaya karar veren mü’min kadın” kastedilmiştir. Nitekim, Peygamber'in eşleri arasında böylelerinin varlığı bir gerçektir.

50. âyetteki, mü’minlerin seviyesinden aşağı sadece sana özgü olmak üzere ifadesi, “durum zarfı” olarak kullanıldığından, yukarısında geçen tüm maddeleri kapsar. Yani âyet, “bu sayılanların nikâhlanması sûretiyle ortaya çıkacak çok eşlilik durumu sadece sana özgüdür, mü’minlere değil” manasındadır.

50. âyetteki bir başka maddede ise, Peygamberimize diğer Müslümanlara nazaran kısıtlama getirilmekte; diğer Müslümanlar için amca, hala, dayı, teyze kızları ile nikâhlanmak serbest bırakılmış iken, Peygamberimizin bunlar arasından sadece kendisiyle hicret edenleri nikâhlayabileceği bildirilmektedir.

Peygamberimizle ilgili bu farklılıkların gerekçesi de, “o'nun güçlük çekmemesi” olarak açıklanmıştır. Peygamberimizin çektiği veya çekmesi muhtemel güçlük ve sıkıntılar ise, o'nun görevinden kaynaklanan güçlük ve sıkıntılardır:

TEBLİĞ GÖREVİ ve ZORLUKLARI

İslâm'ın kuralları sadece erkekleri değil, kadınlara da ilgilendirmektedir; dolayısıyla onlara da bildirilmesi, anlatılması ve öğretilmesi gerekir. Bu kuralların bazıları ise öncelikle kadınlara yöneliktir ki bunların kadınlara öğretilmesi, öğretenlerin kadın olması ile daha kolay olur. Çünkü hem kadınlar zihinlerinde oluşan soruları bütün açıklığı ile bir erkeğe sormaktan utanabilirler, hem de Peygamberimiz özel hayatla, cinsellikle ilgili konuları kadınlara anlatma hususunda sıkıntıya girebilirdi.

Nitekim uygulama da bu yönde olmuş, kadınlara özgü kuralları Müslümanlar kadınlar, Peygamberimizin eşlerinden öğrenmişlerdir.

SOSYAL GÜÇLÜKLER

Kur’ân'ın indiği dönemde, Araplar arasındaki bir geleneğe göre evlâtlıklar öz evlât gibi telâkki ediliyordu. Hayatın gerçeklerine aykırı olan bu geleneğin ve bu gelenekten kaynaklanan tabunun İslâm'da yeri olmadığı için yıkılması gerekiyordu. Bunun en kestirme ve en etkili yolu ise, o tabunun Peygamberimiz tarafından fiilen yıkılması idi. Nitekim Peygamberimiz de, evlâtlığı olan Zeyd'in boşadığı Zeyneb bt. Cahş ile evlenerek bu tabuyu yıktı. Bu evlilik, evlâtlıkların öz evlât olmadığını, evlâtlığın boşadığı kadının, evlâtlığın babası konumundaki bir kimse ile evlenebileceğini topluma en etkili şekilde öğretmiştir.

O dönemdeki kötü geleneklerden biri de, harp esiri kadınların alınıp satılmasıydı. Yine Peygamberimiz, bir savaş esiri olan Cüveyriye ile evlenerek bu yanlış geleneği ortadan kaldırmış, onların da her insanın sahip olduğu onura sahip oldukları gerçeğinin toplum tarafından anlaşılmasını sağlamıştır.

SİYASAL GÜÇLÜKLER

Peygamberimiz, –aşağıda eşlerinin isimleri sayılırken görüleceği gibi– kendisinden yaşlı, cinsel yönden tükenmiş, farklı kabile ve milletlere bağlı kadınlarla evlenmek sûretiyle, o kabile ve milletlerle akrabalık bağları kurmuştur. Bu sayede, hem bir barış ortamı oluşturmuş, hem de İslâm'ın en uzak noktalara kadar ulaşmasını sağlamıştır. Bu, sağladığı barış ve siyasî güç sebebiyle Avrupa krallarının, Rus çarlarının, Osmanlı padişahlarının sürekli uyguladıkları siyasi bir yöntem olmuştur. Osmanlı devletinin yükselme döneminde yeni fethedilen şehirlerin tekfurlarının kızlarıyla o şehre tayin edilen idarecilerin evlendirilmeleri, hep bu siyaset gereğidir.

Görüldüğü gibi, Peygamberimizin çok eşliliği, o'nun görevinden kaynaklanan zorunluluklar sebebiyledir. İş, iradesine kalsaydı, bizce Peygamberimiz çok eşli olmak istemezdi. Çünkü o, çok eşlilik hayatında mutlu olmamıştır; eşlerinin kıskançlık ve kaprisleri o'nu hep üzmüştür. Meselâ, Ahzâb/51 âyeti inince eşi Âişe, “Görüyorum ki Rabbin senin hevâna hizmet ediyor” diyerek, durumundan memnun olmadığını iğneleyici bir dille belirtmiştir. Ayrıca Tahrîm/1-5'den de, eşlerinin Peygamberimizi üzdükleri açıkça belli olmaktadır. Hatta Peygamberimiz, Ömer'in kızı Hafsa'yı, geçimsizliği nedeniyle bir ara boşamış, sonra tekrar nikâhlamıştır.

Peygamberimizin eşleri yüzünden üzülmesi, sadece eşlerinin kıskançlık ve geçimsizliklerinden kaynaklanmamıştır. Peygamberimizin eşleri, bulundukları konumun ağırlığını fark edememişler, sıradan kimseler gibi başlarına buyruk yaşamaya yönelmişler, çevrenin etkisiyle lüks bir hayat yaşamayı arzulamışlar; fakat bu durumdan hoşlanmayan ve çok üzülen Peygamberimiz, onların bu davranışlarına tepki olarak onları evlerinde yalnız bırakmış, bir ay yanlarına uğramamıştır.

İşte bu gibi olgu ve olaylar, Yüce Allah'ın müdahalesini gerekli kılmış ve Rabbimiz, Peygamberimizin eşlerine münhasır, sadece onları ilgilendiren âyetler indirmiştir:

Ey Peygamber! Eşlerine söyle: “Eğer siz basit hayatı ve onun zînetini [süslü çekiciliğini] istiyorsanız, gelin sizi yararlandırayım [size boşanma bedeli ödeyeyim]. Ve güzel bir salma tarzıyla sizi salıvereyim. Eğer siz Allah'ı, Elçisi'ni ve son yurdu istiyorsanız, artık hiç şüphesiz Allah, sizden muhsinler [iyileştirenler-güzelleştirenler] için çok büyük bir ecir hazırlamıştır.” Ey Peygamber'in kadınları! Sizden kim açık bir çirkin utanmazlıkta bulunursa, onun azabı [suçun cezası] iki kat olarak artırılır. Bu da Allah'a göre pek kolaydır. Sizden kim de Allah'a ve Elçisi'ne sürekli saygıda bulunursa ve sâlihi işlerse, ona da ecrini iki kerre veririz. Ve Biz ona üstün bir rızık da hazırlamışızdır. Ey Peygamber'in kadınları! Siz kadınlardan herhangi biri değilsiniz; eğer takvâlı davranıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse tamah eder. Sözü ma‘rûf bir tarzda söyleyin. Evlerinizde vakarlı olun, ilk câhiliye gösterişi hâlinde gösteriş yapmayın; Salâtı ikâme edin, zekâtı verin, Allah'a ve Elçisi'ne itaat edin. –Ey ehli beyt! Gerçekten Allah, sizden kiri gidermek ve sizi temizlemek ister.– Ve evlerinizde okunmakta olan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın. Hiç şüphesiz Allah, latîf'tir, habîr'dir. (Ahzâb/28-34)

Peygamberimizin eşlerine verilen görev, yatak odası ile mutfak arasında hayat geçirmekten ibaret değildir. Onların görevi; bu işe baş koymak, bu büyük davaya özveri ile hizmet etmek, bu davanın neferi olmak, fitne ve fesada fırsat vermemek, evlerinde duydukları âyet ve hikmetleri insanlara anlatıp öğretmektir. Ayrıca, İslâm'ı hayatının her anında uygulayan bir insan olan Peygamberimizin gece yaşantısında bu uygulamaları nasıl yaptığının halka aktarılması da, geceleyin gelen vahiylerin yazılıp saklanmasında Peygamberimize yardımcı olmak da, yine onların görevlerindendir. Kısaca Peygamberimizin eşleri, günümüzün tabirleriyle hem sekreter, hem zabıt kâtibi, hem de basın sözcüsü olmak durumunda kalmışlardır. (Allah onlardan razı olsun.)

PEYGAMBERİMİZİN EŞLERİ:

HATİCE

Huveylid kızı Hatice, ticaretle uğraştığından “tâcire”, temiz ahlâklı olduğundan da “tâhire” diye anılan bir Mekkelidir. Daha önce başından iki evlilik geçen ve birinci evliliğinden bir oğlu, ikinci evliliğinden de bir kızı olan Hatice, Peygamberimizle, o henüz elçilikle görevlendirilmemiş iken evlenmiştir.

Peygamberimizin, kendisinden 15 yaş büyük olan bu itibarlı kadınla yaptığı evlilik, –Hatice 65 yaşında ölene kadar– 25 sene sürmüştür. Hatice'nin önceki evliliklerinden olan 2 çocuğuyla birlikte 7 çocuklu olan bu aile, dost ve düşmanların ortak kabulü ile karşılıklı sevgi ve saygının esas olduğu örnek bir ailedir. Peygamberimize iman eden ilk insan ve ilk kadın olan Hatice, büyük ve ağır görevinde o'na hep destek olmuş, her zaman o'nun yanında yer almıştır. Peygamberimizin Hatice ile evli kaldığı bu dönemle ilgili olarak olumsuz eleştiri hiç yapılmamış, yapılamamıştır. (Allah ondan razı olsun.)

SEVDE

İlk Müslümanlardan olan Zem’a'nın kızı Sevde de Mekkelidir. Putperestlerin baskısı sonucu kocasıyla birlikte Habeşistan'a hicret etmiş, ama kocasının orada ölmesiyle, 50 yaşında dul kalmış ve himâyeye muhtaç hâle gelmiştir. Çünkü akrabaları henüz Müslüman olmamışlardı ve Müslüman olduğu için de ona düşmanlık besliyorlardı. Bu yüzden Sevde onların yanına dönemiyordu.

Sevde'nin bu durumunu bilen Müslümanlar onu, Hatice'nin ölümünden sonra yedi çocukla bir başına kalan Peygamberimize eş olarak önerdiler. Bazı kaynaklar Sevde'nin nikâh sırasında Peygamberimize şu sözleri söylediğini kaydetmektedir: “Ben seninle, erkeğe arzu duyduğum için değil, sırf Peygamber hanımları arasında Allah'ın huzuruna çıkabilmek için evlendim. Bana buna göre davran, ey Allah'ın Rasûlü!”

Peygamberimizin bu evliliği beş yıl devam etmiş ve Sevde'nin ölümü ile son bulmuştur. Bu târihte Peygamberimiz 55 yaşındadır.

ÂİŞE

Peygamberimizin evlilikleri içinde en çok irdelenen ve eleştiri konusu yapılan, Âişe ile olan evliliğidir. Bu konuda, Âişe'nin henüz küçük bir çocuk iken Peygamberimizle nikâhlandığı, büyümesi için üç yıl beklendiği ve ondan sonra gerdeğe sokulduğu hikâyesi bir hayli yaygındır.

Peygamberimizin küçük bir çocukla nikâh kıyması bakımından dikkat çeken bu hikâyenin aslının iyi araştırılması gerekir. Bu konu İbn İshâk'ın Sîyer'inde, İbn Hişâm'ın Sîret'inde, İbn Sa‘d'ın Tabakât'ında, Taberî'nin Târih'inde, Mevlânâ Şiblî'nin Asr-ı Saadet'inde ve Ali Himmet Berki ve Osman Keskioğlu tarafından hazırlanan Hatemu'l-Enbiyâ Hz. Muhammed ve Hayatı adlı eserde genişçe yer almaktadır. Bu kaynaklardan öğrendiğimiz târihî gerçek ise şudur:

Âişe, Peygamberimizle nişanlanmadan önce, Mut’im oğulları'ndan Cübeyr ile nişanlıdır. Yani, evlilik çağındadır ve Peygamberimizle evlendiğinde küçük bir çocuk değildir. Yukarıda adını verdiğimiz târihî eserlerden bazısı, Peygamberimizin, Cübeyr ile nişanlı olan Âişe'yi babası Ebû Bekr'den istediğini, Ebû Bekr'in de Peygamberimize, Mut’im oğulları'yla konuşacağını ve ancak onlar nişanı bozarlarsa o zaman Âişe'yi kendisine verebileceğini söylediğini, putperest olan Mut’im oğulları'nın ise, Müslüman olan Âişe'nin oğullarını da kendi dinine döndüreceğinden korkarak, bu nişanı bozmak arzusunda olduklarını yazmaktadırlar.

İlk olarak; Âişe'nin, Mut’im oğulları'ndan Cübeyr ile nişanlı olduğu tartışmasız bir gerçektir; çünkü eldeki tüm târih kitaplarında bu bilgi kayıtlıdır. İkinci olarak, bu nişanın İslâmiyet'ten sonra olması mümkün değildir. Çünkü, mü’min bir kadının, müşrik bir erkekle evlenmesini yasaklayan Bakara/221 âyeti, Ebû Bekr'in kendisi gibi Müslüman olan kızını bir müşrike vermesini engellemektedir. Dolayısıyla Ebû Bekr, kızı Âişe'yi, Mut’im oğulları'na, kendisi Müslüman olmadan evvel nişanlamış olmalıdır. Demek ki Âişe, daha o zamanlarda bile evlilik çağında olan bir kızdır ve yörenin iklim şartlarına göre en az 12-14 yaşlarındadır. Diğer taraftan eldeki tüm târih kaynaklarının mutabık oldukları ve Ana Britannica'nın da yazdığı gibi Âişe, Peygamberimizle hicretten önce nişanlanmış, hicretten sonra nikâhlanmıştır. Bazı kaynaklar hicretten evvel nikâhlanıp, hicretten sonra gerdeğe girdiğini yazsalar da, yine tüm kaynaklarda yer alan aşağıdaki metin, bu iddia ile uyuşmamaktadır:

Medîne'nin havası Mekkeli Müslümanlara çok dokunmuştu. Mekkeli Müslümanlar hep hastalanmışlardı. Hasta olanların içinde Âişe de vardı. Hastalık geçince Ebû Bekr, Hz. Muhammed'in huzuruna gelip şöyle dedi: “Ey Allah'ın Rasûlü! Neden nişanlınÂişe'yi kendi evine almıyorsun?” Hz. Muhammed cevaben, “Mehir yüzündeney Ebû Bekr, şu anda Âişe'ye mehir ödeyecek durumda değilim” dedi.

Görüldüğü gibi metinde açıkça nişandan söz edilmektedir. Ayrıca, nikâh anında tesbit edilip muaccel [peşin] veya müeccel [vadeli borç] olarak verilebilecek mehirin henüz tesbit edilmemiş olması da nikâhın hicretten hemen sonra kıyılmadığını gösterir.

Sonuç olarak kaynakların verdiği bilgilerden anlaşılıyor ki Âişe, Peygamberimiz ile evlendiğinde, çocuk yaşta olmayıp, nişanlısından ayrılmış genç bir kızdır.

Peygamberimizin bu evliliği, hem kızıyla evlenerek kendisini şereflendirdiği Ebû Bekr'in İslâm'a daha fazla maddî ve manevî yardımını sağlamış, hem de Âişe'nin herkes tarafından bilinen İslâm'ı anlama ve anlatma yönündeki dirâyeti sayesinde Peygamberimizin elçilik görevini yaparken duyduğu rahatlık için isâbetli bir karar olmuştur.

HAFSA

Ömer kızı Hafsa, okuma-yazma bilen ve Habeşistan'a göç eden cefakâr Müslümanlardandır. Kocası Hunays b. Huzâfa Bedir'de şehid oluncaHafsa dul kalmıştır. Onun bu durumuna çok üzülen babası Ömer, sahabenin ileri gelenleri arasından ona uygun bir eş aramıştır. Sonuçta Hafsa ile Peygamberimiz evlenmiş, böylece Ömer gibi güçlü bir kişi ileakrabalık bağları kuran Peygamberimiz, elçilik görevinde büyük bir destek daha sağlanmıştır.

HUZEYME KIZI ZEYNEB

Kocası Bedir'de şehid olan ve 60 yaşında dul kalan Zeyneb'e evlilik teklifini bizzat Peygamberimiz yapmış ve bu evlilik iki yıl sonra Zeyneb'in ölümü ile son bulmuştur.

UMM SELEME

Habeşistan'a hicret eden Müslümanlardan olan ve okuma-yazma bilen Umm Seleme, kocasının Uhud'da yaralanıp, iki ay sonra o yara sebebiyle ölmesi sonucu 4 çocuk ile dul kalmıştır. Himayeye muhtaç olan Umm Seleme, sahabenin ileri gelenleri tarafından kendisine yapılan evlenme tekliflerini yaşlı oluşunu bahane edip reddetmiştir. Peygamberimizin elçi göndererek yaptığı aynı yöndeki teklifi de yaşlılığını, çocuklarını ve kıskanç bir yapıda oluşunu bahane ederek reddeden Umm Seleme, Peygamberimizin, “Yetimleri zaten yanıma alacağım. Kıskançlığının gitmesi için Allah'a dua edeceğim. İhtiyarlığın ise bir engel değil” sözleri üzerine nikâhlanmaya razı olmuştur.

CAHŞ KIZI ZEYNEB

Peygamberimizin Cahş kızı Zeyneb'le evliliği, her Müslüman tarafından inceden inceye bilinmelidir. Çünkü bu evliliğin her yönü hikmet ve ibretle dolu olup, önemine binâen de Kur’ân'da yer almıştır. Ayrıca bu evlilik, gerçekleri çarpıtarak Müslümanların zihinlerini bulandırmak isteyen İslâm düşmanları tarafından bu amaçlarına alet edilmek istendiğinden, Müslümanlarca iyi öğrenilmelidir.

Öncelikle şu husus bilinmelidir ki, bu uygulamanın tarafları saygı ve övgüye lâyık kişilerdir. Çünkü bu evlilik, İslâm devriminin teorik öğretilerinin pratik hayata geçirilen ilk uygulamasıdır. Bu evlilik ile Arap toplumundaki iki yanlış ortadan kaldırılmış ve iki tabu yıkılmıştır.

İlk olarak; Müslüman kadınların câhiliye bakış açısıyla, Müslüman da olsalar itibar etmedikleri, hor gördükleri, evlenmek istemedikleri azatlı köleler, toplum içinde hür kişilerle aynı seviyeye getirilmiştir. Yukarıda başka bir vesile ile zikrettiğimiz Bakara/221 âyeti, Müslümanlara şu tavsiyelerde bulunmakta idi:

Ve müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikâhlamayın. İman etmiş bir câriye –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikâhlamayın; iman etmiş bir erkek köle –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise kendi bilgisi ile cennete ve mağfirete çağırır. O, öğüt alıp düşünürler diye insanlara âyetlerini ortaya koyar. (Bakara/221)

Ama bu âyetin önerisinin hayata geçirilmesi lâzımdı ki amaç gerçekleşsin. İşte Peygamberimiz bu amacı gerçekleştirmek için, halasının kızı olan Zeyneb'i, kölesi (evlâtlığı) Zeyd ile evlendirmek istedi. Ama Zeyneb toplumda yer etmiş tabulara göre gururuna dokunan bu işe pek sıcak bakmadı ve Peygamberimizin ısrarına rağmen bu evliliğe razı olmadı. Tam bu sırada Allah'ın emri geldi ve tartışmalar bitti:

Ve Allah ve Elçisi bir işte hüküm verdiklerinde, hiç bir mü’min erkek ve mü’min kadın için kendi işlerinde serbestlik yoktur. Ve kim Allah'a ve Elçisi'ne isyan ederse o, açık bir sapıklıkla sapmıştır. (Ahzâb/36)

Emir büyük yerden gelince itaat şart oldu ve hür Zeyneb ile azatlı köle Zeyd evlendi. Böylece İslâm'ın insanları eşit kabul ettiği, İslâm toplumunda insanların hür ve köle diye ayrıma tâbi tutulamayacağı, hür bir Müslüman kadın ile Müslüman bir kölenin evlenebileceği, bu somut olayla tüm dünyaya gösterilmiş oldu.

İkinci olarak da; evlâtlıkların öz evlât olarak kabul edilmesi yanlışı ve bundan doğan neticeler ortadan kaldırıldı. Bu konuda da Yüce Allah'ın bir tavsiyesi mevcut idi:

Allah, bir er kişinin göğüs boşluğu içinde iki kalp kılmadı. Ve kendilerini annelerinize benzeterek yemin konusu yaptığınız [zıhârda bulunduğunuz] eşlerinizi de sizin anneleriniz kılmadı. Evlâtlıklarınızı da sizin öz çocuklarınız saymadı. Bu, sizin ağzınızla söylemenizdir. Allah ise hakkı söyler. Ve yol'a kılavuzlar. Onları [evlâtlıkları] babalarına nisbet ederek çağırın; bu, Allah katında daha hakkaniyetlidir. Artık, eğer babalarını bilmiyorsanız artık onlar, dinde sizin kardeşleriniz ve mevâlinizdir [sözleşmeyle yakınlık kurduklarınızdır]. Kalplerinizin kasıt göstererek yaptıkları şeyler dışında hata olarak yaptıklarınızda ise, sizin için bir günah yoktur. Ve Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (Ahzâb/4-5)

Evet, İslâm'a göre (Nisâ/23) de evlâdın eski karısının nikâhlanması caiz değildir. Ama evlâtlık, Kur’ân hükmüne göre öz evlât sayılamayacağından, evlâtlığın eski karısı, evlâdın eski karısı hükmünde değildir, dolayısıyla da bir kimsenin evlâtlığının eski karısı ile nikâhlanmasında bir sakınca yoktur. İşte Peygamberimizin Zeyneb'le evlenmesi, evlâtlıkların öz evlât gibi telâkki edilmemesi gerektiğini çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Toplumdaki bu yanlışı ortadan kaldıran ve bu tabuyu yıkan ilk uygulama Rabbimizin talimatı ile olmuştur:

Ve hani sen, Allah'ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin kişiye, “Eşini yanında tut ve Allah'a takvâlı davran!” diyordun; insanlardan çekinerek Allah'ın açığa vuracağı şeyi kendi içinde saklı tutuyordun. Oysa Allah, Kendisine haşyet duymana çok daha lâyıktı. Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince, Biz onu seninle evlendirdik; ki böylelikle evlâtlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri zaman, onlarla evlenme konusunda mü’minler üzerine bir güçlük olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir. Allah'ın kendisine farz kıldığı şeyde Peygamber üzerine, daha önce gelip geçen kimselerde; Allah'ın verdiği elçilik görevini tebliğ eden, O'na haşyet duyan ve Allah'tan başka kimseye haşyet duymayan kimselerde olan Allah'ın sünneti [yasası] olarak bir güçlük yoktur. Allah'ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir. Hesap görücü olarak Allah yeter. Muhammed, sizin er kişilerinizden hiç birinin babası değildir. Ancak o, Allah'ın Elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Ve Allah, her şeyi en iyi bilendir. (Ahzâb/37-40)

Görüldüğü gibi olaylar, tarafların iradeleri dışında gelişmiş olup, yaşananlar, takdir edilmiş bir kaderdir. Ama bir tabunun yıkılması ve bir yanlışın düzeltilmesi hususunda örnek olma şerefi de, Zeyd ile Zeyneb'e aittir. Ayrıca Zeyneb, Allah'ın talimatlarına itaat etmesinin ve gösterdiği özverinin dünyadaki karşılığını, Allah'ın Elçisi'ne eş ve Müslümanlara ana olmak şerefiyle almıştır.

UMM HABÎBE

Umm Habîbe, Mekke'nin amiri, bir dönem İslâm dininin ve Peygamberimizin düşmanı, Bedir ve Uhud'un baş aktörü Ebû Süfyân'ın kızıdır.

Habeşistan'a göç eden Müslümanlardan olan Umm Habîbe, kocasının Habeşistan'da Hristiyan olması sebebiyle onu terk etti. O zamanlar İslâm'ın en büyük düşmanı olan babasının yanına da dönemeyen ve Habeşistan'da yapayalnız kalan Umm Habîbe'yi Peygamberimiz Medîne'ye getirtti ve onunla evlendi. Böylece en büyük düşmanına damat oldu. Onun sayesinde kurulan akrabalık bağları, Müslümanlara gelebilecek zararları tam olarak ortadan kaldırmasa da önemli ölçüde azalttı. Mekke'nin fethinde de büyük rol oynayan bu evlilik de, İslâm'ı yayma ve destek sağlamaya yöneliktir. Aşağıdaki âyet, bu olaylardan sonra inmiştir:

Belki Allah, sizlerle onlardan kendilerine karşı düşmanlık beslemekte olduğunuz kimseler arasında bir sevgi kılar. Allah, en iyi güç yetirendir. Ve Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (Mümtehine/7)

HÂRİS KIZI MEYMÛNE

Daha önce iki kez evlenmiş olan ve ikinci kocasının ölümü sonrasında hayatını hizmetçi olarak Peygamberimize vakfetmek isteyen Meymûne, Peygamberimizin evlendiği son kadındır. Peygamberimiz, gösterdiği özveri karşılığında bu kimsesiz kadınla nikâhlanmış ve onu mü’minlere anne yaparak şereflendirmiştir.

CÜVEYRİYE

Benû Mustalık savaşı'nda kocası ölen ve ganimet taksiminde Peygamberimizin payına düşen Cüveyriye, kabile reisinin kızıdır. Esirlik ona zor gelmiş, Peygamberimiz de onu hürriyetine kavuşturmuş ve ona evlenme teklif etmiştir. Bu teklifi memnuniyetle kabul eden Cüveyriye ile Peygamberimizin evliliği, şu sonuçları doğurmuştur:

• Müslüman mücâhidler Cüveyriye'nin kabilesinden aldıkları tüm esirleri serbest bırakmışlardır.

• Peygamberimizin bu hareketi ile esirleri küçük görme tabusu yıkılmıştır.

• Cüveyriye'nin kabilesinin tümü Müslüman olmuştur.

SAFİYE

Esas adı Zeyneb olup, Hayber'de bir Yahûdi kabilesinin reisi olan Huyey'in kızıdır. Hayber savaşı'nda kocası ölen Safiye de, Cüveyriye gibi esir düşmüş veganimet taksiminde Peygamberimize isâbet etmiştir. Peygamberimizin câriyesi olmuş ve kendisine “ganimet payı” anlamında “Safiye” denmiştir.

Peygamberimiz onu azat edip, isterse kavmine dönebileceğini söylemesine rağmen o Peygamberimizi tercih ederek Müslüman olmuş ve mü’minlerin annesi olma şerefine ermiştir.

Bu evlilik sayesinde de, çevredeki Yahûdilerin kin ve düşmanlıkları hafiflemiştir.

MARİYA

Peygamberimiz, elçiler göndererek çevredeki hükümdarları İslâm'a davet etmekteydi. Bu davetlerden biri de Mısır hükümdarına yapılmış ve o günküMısır hükümdarı Peygamberimize bir jest olarak iki kız kardeşi; Mariya ile Sirin'i hediye olarak göndermişti. Sirin, Peygamberimiz tarafından şair Hasan b. Sâbit ile evlendirilmiş, Mariya'yı da Peygamberimiz nikâhlamıştır. Bu evlilikten İbrâhîm doğmuş, ama küçük yaşta ölmüştür.

Bu evlilik, İslâm dininin yayılmasında çok büyük rol oynamıştır. Bizans sınırları içerisine yapılan tüm seferlerde Mısır hep Müslümanların tarafını tutmuş; ya doğrudan desteklemiş ya da tarafsız kalarak İslâm kuvvetlerine dolaylı yardımda bulunmuştur. Mısır'ın İslâm dini ile müşerref olmasında Peygamberimizin Mariya ile evlenmesinin rolü büyük olmuştur.

NETİCE

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere Peygamberimiz, bekârlığında da, evliliğinde de iffet örneği bir kişidir. Hayatının hiç bir döneminde, kadın düşkünü olarak nitelenmeyi gerektirecek bir davranışta bulunmamış, hele şehvet, hep uzak kaldığı bir özellik olmuştur. Bazı İslâm düşmanlarının, o'nun seks manyağı olduğu yolundaki iftiraları, ancak o'nun otuz erkek gücünde olduğu yalanını uyduran sözde Müslümanların hastalıklı beyinlerinde yarattıkları hayalî kişilik için söz konusudur.Eşlerinin kimlik ve kişilikleri de yakından incelendiğinde durumun böyle olduğu daha da açıklık kazanmaktadır.

Peygamberimizin çok eşliliği; maddî, manevî, siyasî, sosyal alanlarda yardım ve destek sağlaması ve elçilik görevinde zorluk çekmemesi için o'na tanınmış bir ayrıcalık olup başkalarını ilgilendirmez; sünnet olarak başkaları tarafından tatbik ve taklit edilemez. H.Yılmaz

Bu âyetten anlaşıldığına ve Abdullah ibn Abbâs'tan da rivâyet edildiğine göre bazı kimselere vakit vakit, Hz. peygamber'in evinde yemek yedirilirdi. Bunlar bazan yemekten önce gelip yemek hazırlanıncaya kadar bekliyorlar, yemekten sonra da kalkıp gitmiyorlardı. Hz. peygamber (s.a.v.) bu durumdan sıkılıyordu. Müslümanlara görgü öğretmek üzere bu âyet indi. S.Ateş

Bu, yaklaşık bir yıl sonra Nur Suresi 27. ayette verilen genel emre bir giriş niteliğindedir. Eskiden Araplar, birbirlerinin evine zaman gözetmeden girerlerdi. Bir kimse, başka birisini görmek istediğinde, kapıyı tıklatmanın veya giriş izni almanın gerektiğini düşünmez, bilakis hemen eve girer ve evdeki kadınlara ve çocuklara, evin reisinin evde olup olmadığını sorardı. Bu cahiliye adeti birçok kötülüğün sebebiydi ve daha ciddi kötü sonuçlara da yol açabiliyordu. Bu nedenle başlangıçta, yakın bir arkadaş olsun, ya da uzak bir akraba olsun, hiçkimsenin Hz. Peygamber'in (s.a) evlerine izinsiz giremeyeceği şeklinde bir kural kondu. Daha sonra Nur Suresi'nde bu kural bütün Müslümanların evleri için genişletildi.
Bu, bu husustaki ikinci emirdir. Araplar arasında yaygın olan başka bir gayrı-medeni adet de, ziyaretçilerin tam yemek sırasında ev sahibini çağırması veya gelmesi, ya da önceden gelip yemek zamanına kadar orada kalmasıydı. Bu, çoğunlukla ev sahibini büyük bir sıkıntı içine sokuyordu. Ne yemek zamanı geldiğini ima ederek misafirlerine gitmelerini söyleyecek denli terbiyesizlik yapabilirdi, ne de bu kadar beklenmedik misafiri ağırlayacak yiyeceğe sahip olabilirdi. Çünkü bir kimsenin çok sayıda beklenmedik misafiri ağırlayacak yiyeceğe her zaman sahip olması, mümkün olmayabilirdi. Allah bu adeti hoş görmedi ve misafirlerin sadece davet edildiklerinde bir eve yemek zamanı gitmelerini emretti. Bu emir sadece Hz. Peygamber'in (s.a) evi ile ilgili değildir, fakat bu kurallar, diğer Müslümanların evlerinde de genel görgü kuralları olarak kabul edilebilmeleri için ilkönce bu örnek evde uygulanmıştır.
Bu da başka bir aptalca adeti ortadan kaldırmaktadır. Yemeğe davet edilen misafirler, yemeği bitirdikten sonra, ev halkını rahatsız edecek denli uzun süre evde oturur ve konuşup eğlenceli sohbetler yaparlardı. Bu davranışlarıyla Müslümanlar Hz. Peygamber'i (s.a) de çoğu zaman rahatsız ederlerdi, fakat o affeder ve unuturdu. En sonunda Hz. Zeyneb'in (r.a) düğün yemeği sırasında bu rahatsızlık had safhasına vardı. Hz. Peygamber'in (s.a) özel hizmetkârı Enes bin Malik'e göre, düğün yemeği gece verilmişti. İnsanların çoğu yemekten sonra gittiler, fakat birkaç kişi kalıp havadan sudan konuşmaya başladı. Bundan rahatsız olan Hz. Peygamber (s.a) kalktı hanımlarını dolaştı. Döndüğünde o kimselerin hâlâ oturduklarını gördü. Geri dönüp Hz. Aişe'nin (r.a) hücresinde bekledi. Gecenin büyük bir kısmı geçtiğinde kalkıp tekrar Hz. Zeyneb'in hücresine gitti. Bundan sonra Allah, insanları bu kötü adet hakkında bizzat uyardı. Hz. Enes'e göre bu ayetler, bu olay üzerine nazil olmuştur. (Müslim, Nesai, İbn Cerir.)
Bu ayete "Perde ayeti" adı verilir. Buhari, Hz. Enes'den (r.a) bu ayet inmeden önce Hz. Ömer'in (r.a) defalarca Hz. Peygamber'e (s.a) şöyle dediğini rivayet ediyor: "Ey Allah'ın Rasûlü, iyisi de kötüsü de dahil birçok insan seni ziyaret ediyor. Hanımlarına örtünmelerini emretsen!" Başka bir hadise göre ise Hz. Ömer (r.a) müminlerin annelerine bir keresinde: "Eğer sizinle ilgili söylediklerim kabul edilirse, gözlerim bir daha sizi görmeyecek" demiştir. Fakat Hz. Peygamber (s.a) hüküm koymada bağımsız olmadığı için ilahi emri beklemiştir. En sonunda, mahrem erkekler dışında hiçbir erkeğin Hz. Peygamber'in (s.a) evine giremeyeceğini ve müminlerin annelerine birşey sormak isteyen kimselerin perde arkasından sorması gerektiğini bildiren ilahi emir (55. ayet) geldi. Bu emrin gelişinden sonra müminlerin anneleri odalarının kapılarına perdeler astılar. Zaten bu ayetin son cümlesi, kadınların ve erkeklerin kalplerinin temiz olmasını isteyen herkesin, bu yolu benimsemesi gerektiğini bildirmektedir.
Artık Allah'ın kendisine anlayış yeteneği verdiği herkes, kadınların ve erkeklerin yüzyüze karşılıklı konuşmalarını yasaklayan ve "bu hem sizin, hem de onların kalpleri için daha temiz" olduğundan kadınlarla perde arkasından konuşmayı emreden bir kitabın, kalplerinin temizliğini etkilemediği iddiasıyla kadın ve erkeklerin karışık toplantılarda, eğitim kurumlarında ve hükümet dairelerinde bir arada bulunmalarına izin veremeyeceğini kabul edecektir. Kur'an'a tabi olmak istemeyen bir kimse için en iyi yol onun emirlerini hiçe saymak ve açıkça bunlara uymak istemediğini söylemektir. Kur'an'ın apaçık emirlerini çiğneyip sonra da Kur'an'dan çıkardığı İslâm'ın ruhuna uyduğunu iddia etmek ise apaçık bir adîliktir. Bir çok kimselerin Kur'an ve Sünnet dışındaki kaynaklardan çıkarıp sundukları bu "İslâm ruhu" da ne acaba?
Bu ima, o günlerde Hz. Peygamber (s.a) aleyhinde suçlamalarda bulunanlara ve bu konuda kâfirlere ve münafıklara katılan bazı zayıf iradeli Müslümanlaradır.
Bu, 6. ayette söylenen "Peygamber'in hanımları, müminlerin anneleridir" sözünün açıklamasıdır. Mevdudi

Yukarıdaki pasaj, 45-48. ayetlerde Hz. Peygamber'in tebligatına yapılan atıfla bağlantılı olarak o'nun çağdaşları arasındaki eşsiz konumunu vurgulamaktadır; fakat Kur’an'ın tarihî olaylara ve durumlara yaptığı atıflardaki genel üslubuna uygun olarak, burada öngörülen ahlakî prensip de, belli bir zaman ve çevre ile sınırlı değildir. Kur’an, Hz. Peygamber'in Ashâbı'nı o'nun kişiliğine saygı göstermeleri için uyarmak suretiyle bütün müminlere onun her zamanki yüce konumunu hatırlatmaktadır (karş. 2:104, not 85); bunun da ötesinde, toplumsal hayat ile ilgili belli davranış kurallarını onlara öğretmektedir: bu kurallar ilk bakışta ne kadar önemsiz görünseler de, gerçek bir kardeşlik duygusu, karşılıklı anlayış ve başkalarının kişiliğine ve mahremiyetine saygı temeline oturması gereken bir toplumda psikolojik bir değer/anlam taşırlar.Hicâb terimi, iki şey arasına giren veya birini diğerinden ayıran, koruyan veya gizleyen nesneyi ifade eder; kullanıldığı yere göre, hem somut hem de soyut anlamlarıyla “bariyer”, “engel”, “duvar”, “cam”, “perde”, “örtü” vb. gibi kelimelerle karşılanabilir. Hz. Peygamber'in eşlerine ancak bir “perde” yahut “pencere” arkasından yaklaşılması emri, Hz. Peygamber'in birçok Sahâbesi'nin yaptığı gibi, lafzî anlamıyla anlaşılabileceği kadar “müminlerin anneleri”ne gösterilmesi gereken derin saygıyı ifade eden mecazî anlamıyla da yorumlanabilir.Lafzen, “ondan sonra eşleriyle evlenmek”. M.Esed

Yani, "Bir kimse Hz. Peygamber aleyhinde kötü bir düşünce beslerse veya aklından onun hanımlarıyla ilgili kötü bir niyet geçirirse bu, Allah'a gizli kalmayacak ve cezasını çekecektir." Mevdudi

Yani, Hz. Peygamber'in eşlerinin (yukarıda 53. ayette geçen, onlarla bir “perde arkasından” konuşulması buyruğu ile bağlantılıdır).Bu parantez içi ifade, daha sonra gelen çoğul emir kipindeki ittakîne'nin müennes hali dikkate alınarak konulmuştur. M.Esed

Kadınlarla, perde (kapı) ardından konuşmayı emreden âyet inince, âilede yakın akrabâ olan kişilerin, acaba kendilerinin de mi kapı ardından konuşmaları gerektiği konusunda tereddüdetmeleri ve bu hususu Allah'ın Elçisinden: "Ey Allah'ın Elçisi, biz de mi onlarla perde ardından konuşacağız?" diye sormaları üzerine inen bu âyet; bunun, sadece mahrem olmayan erkekler için konulmuş bir hüküm olduğunu belirtmiştir. S.Ateş

Açıklama için bkz. Nur Suresi an: 38-42. Bu hususta Allame Alusi'nin tefsiri önemlidir: "Erkek kardeşler ve erkek ve kızkardeşlerin oğulları, kan bağıyla olsun, başka bir bağla olsun bir kadına mahrem olan bütün erkekleri ihtiva eder. Bu listede kadının amcaları ve dayılarına değinilmemiştir, çünkü bunlar kadının anne babası gibidir ya da onların oğullarına değinildiği için kendilerinden bahsedilmesine gerek kalmamıştır. Çünkü kızkardeşin ve erkek kardeşin oğullarının yanında ve amca ile dayıların yanında örtünmemenin nedeni aynıdır." (Ruh ül-Meani)
Açıklama için bkz. Nur Suresi an: 43. Açaklama için bkz. Nur Suresi an. 44.
Yani "Bu kesin emir geldikten sonra, burada adı geçen akrabalar dışında hiçkimse, perde olmaksızın Peygamber'in (s.a) hanımlarının evlerine giremez." Şu anlama da gelebilir: "Kadınlar, kocaları varken tesettür emrine riayet edip, o yokken başka erkeklerin yanına tesettürsüz çıkma gibi bir tavra meyletmemelidirler. Böyle bir davranış kocalarından gizli kalabilir, fakat Allah'a gizli kalmaz." Mevdudi

Bu âyet grubunda, birtakım görgü kuralları, Rasûlullah'ın ailesine karşı mü’minlerin davranış tarzı ve o'nun eşlerine yönelik özel ilkeler konu edilmektedir:
• Peygamber'in evlerine sadece –vaktine bakmaksızın– yemeğe izin verilince girilmeli; ama çağırılınca hemen girilmelidir.
• Yemek yendikten sonra hemen gidilmeli, söz-sohbet için beklenmemelidir.
• Peygamber eşlerinden bir şey istenilecek olduğunda, eve dalmadan perde arkasından istenmelidir.
• Peygamber eşlerinin; babaları, oğulları, kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları ve sözleşmelerinin sahip oldukları kişilerin eve girmelerinde bir günah yoktur.
• Aksi davranışlar Allah Elçisi'ni üzmektedir.
• Allah Elçisi'nin eşlerini nikâhlamak söz konusu değildir.
Bu âyet grubunun iniş sebebine dair şu nakiller mevcuttur:
Rasûlullah (s.a) Zeyd'in hanımı olan Cahş kızı Zeyneb ile evlendiğinde bir ziyafet vermiş ve insanları davet etmişti. Yemeklerini yedikten sonra onlardan bir kesim Rasûlullah'ın (s.a) evinde oturup konuşmaya daldılar. Hanımı ise, yüzünü duvara doğru çevirmiş bekliyordu. Onların bu tutumları Rasûlullah'a (s.a) ağır geldi. Enes dedi ki: “Peygamber'e sohbete dalmış olanların çıkıp gittiklerini ben mi o'na, yoksa o mu bana haber verdi bilemiyorum.” (Enes devamla) dedi ki: “Peygamber gitti ve evine girdi. Ben de o'nunla birlikte girmek istedim. Benimle kendisi arasına perdeyi çekti ve hicab hükmü nâzil oldu. O topluluğa kendilerine verilen öğütler ile öğüt verdi. Azîz ve celîl olan Allah da, Ey iman edenler! Peygamber'in evlerine... girmeyin... Çünkü bu Allah'ın yanında çok büyük bir iştir buyruğu nâzil oldu.”
İsmâîl ibn İshâk dedi ki: Bize Muhammed b. Ubeyd anlattı, dedi ki: Bize Muhammed b. Sevr, Ma‘mer'den naklen anlattı. Ma‘mer'in Katâde'den naklettiğine göre bir adam, “Şâyet Rasûlullah (s.a) vefat edecek olursa, Âişe ile evlenirim” demiş. Bunun üzerine, Sizin Allah'ın Rasûlü'ne eziyet vermeniz de... âyeti ile Onun zevceleri de analarıdır (Ahzâb/6) âyeti nâzil oldu.
Bu âyetin sebeb-i nüzûlünün, insanlardan birisinin –ki bunun Talha ibn Ubeydillah olduğu ileri sürülmüştür–, “Şâyet Muhammed'den geri kalırsam, mutlaka Âişe ile evleneceğim” demesi olduğu ileri sürülmüştür.
Hicabın nüzûl sebebini, gerek Enes'in, gerek Ömer'in (r.anhuma) hadislerine dayanarak açıklamış bulunuyoruz. Ömer (r.a), dışarı çıktığı vakit Sevde'ye –ki uzun boylu bir hanımdı–, “Seni gördük [tanıdık] ey Sevde” diyordu. Bu sözleri hicaba dair hükmün inmesini çokça arzulamasından dolayı söylüyordu. Bunun üzerine yüce Allah da hicab âyetini indirmişti. Bütün bu sebeplerin bir arada oluşu dolayısıyla âyetin inmiş olma ihtimali de uzak değildir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
Hicab âyeti nâzil olunca babalar, oğullar ve yakın akrabalar Rasûlullah'a (s.a), “Biz de mi onlarla perde arkasından konuşacağız?” diye sordular. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.
Bu âyetlerden anlaşıldığına göre Allah, görgü kuralları ve temizlik kültürü henüz gelişmemiş olan o günün Araplarını eğitmeyi murad etmiştir. Kur’ân'da buna yönelik birkaç âyet vardır:
Ey iman etmiş olan kimseler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu, sizin için daha iyidir. Belki siz düşünüp anlarsınız. (Nûr/27)
Ey iman etmiş kişiler! Salâta [eğitim-öğretime, sosyal yardım çalışmasına] doğru kalktığınız zaman, hemen yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı ve iki topuğa kadar ayaklarınızı el ile silin. Ve eğer cünüb [kopuk/şehveti kabarık] iseniz temizlik üstüne temizlik yapın [cinsel ilişkiye girin, orgazm olun ve yıkanın]. Ve eğer hasta iseniz yahut yolculukta iseniz yahut sizden birisi çukurdan [tuvaletten] gelmişse yahut kadınlarla temaslaştıysanız [cinsel ilişkiye girdiyseniz], sonra da su bulamamışsanız, hemen temiz bir toprağa yönelin. Sonra da ondan [temiz topraktan] yüzlerinizi ve ellerinizi el ile silin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez, fakat sizi temizlemek ve şükredesiniz diye üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. (Mâide/6)
Ey iman etmiş olan kimseler!! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu, sizin için daha iyidir. Belki siz düşünüp anlarsınız. Sonra da orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Ve eğer size, “Geri dönün!” denilirse, hemen dönün. Çünkü bu, sizin için daha temizdir. Ve Allah, yaptığınızı en iyi bilendir. İçinde size ait herhangi bir değerin bulunduğu oturulmayan evlere girmenizde üzerinize bir sakınca yoktur. Ve Allah, sizin açığa vurduğunuz şeyleri ve gizlediğiniz şeyleri bilir. Mü’min erkeklere, bakışlarından bir kısmını kısmalarını ve ırzlarını korumalarını söyle. Bu, onlar için daha arındırıcıdır. Kuşkusuz Allah, onların yapıp ürettiklerine haberdardır. Mü’min kadınlara da, bakışlarından bir kısmını kısmalarını ve ırzlarını korumalarını söyle. Zînetlerini de –görünenler hariç– belli etmesinler. Örtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar. Ve süslerini, kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşin oğulları, kadınlar, yeminlerinin sahip oldukları, kadına ihtiyaç duymaz olmuş erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar ve kadınların avretlerini [cinsel organlarını] henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar dışındakiler için belli etmesinler. Süslerinden gizlemiş olduklarının bilinmesi için ayaklarını vurmasınlar. Ve ey mü’minler! Başarıya ermeniz için hepiniz topluca Allah'a tevbe edin! (Nûr/27-31) H.Yılmaz

Bizim “yardım etmek” , “desteklemek” olarak anlamlandırdığımız bu ayet, klasik çevirilerin çoğunda şöyle “Allah ve melekler, Peygambere salavat getirirler, inananlar, siz de getirin ve tam bir teslimiyetle selam verin. “salla” fiilini” salavat getirmek” istiğfar etmek”, dua etmek” “yüceltmek” şeklinde anlamlandırarak, Allahın, peygambere salavat getirdiğini söylemişlerdir. Sonra da, “Allahın salavatının rahmet etmek, kulunu yüceltmek şeklinde açıklıyorlar. Böyle bir anlamlandırma, surenin ne konusu ile ne de içeriğiyle uzaktan yakından bağlantılıdır. Bir defa surenin başlığı/konusu “Ahzap” dır. Bu muhalefet, hizipler, ya da aşırı gruplar vs. demektir. Ahzap savaşı, diğer adıyla Hendek savaşı, Mekkeden Peygamberi ve inananları sürgün eden Ebu Süfyan ve yandaşlarının, Müslümanlara karşı açtıkları topyekün bir imha savaşıdır. Hendek savaşı, Ebu Süfyan ve hiziplerin, Medineyi basarak, Peygamberi ve inananları yok etmek için girişmiş oldukları teşebbüslerin üçüncüsüydü. Medine muhasarası, bütün şiddetiyle bir ay sürdü. Bu müddet içnde, Peygamber ve arkadaşları, aç kaldılar. Karınlarına taş bağladılar. Medine muhasarası devam ederken, Müslüman askerleri de soğuktan açlıktan ve bozguncu propagandalar yüzünden dağılmışlardı. Nerede ise Peygamber yapayalnız kalmıştı ve yanında bulunan çok az sayıda insanla beraber, büyük bir sıkıntı içinde muhasaraya göğüs germeye çalışıyorlardı.

İşte böylesi bir durumda Allah 57 ayette, hizipçileri lanetlediğini dünyada ve ahrette cezalandıracağını söyleyerek, Peygamberi açıkca “salavatladığını”” değil “desteklediğini” bildiriyor. Meleklerin de peygamberi desteklediklerini hatırlatarak, asılsız dedikodulara kanan inananlara hitaben peygamberi bu güç anlarında desteklemelerini, yanında olmalarını söylüyor ve Allah da melekleri de Peygamberi destekliyor, siz de destekleyin diyor. Yoksa Peygamberin bu güç anında Allah, peygambere salavat getirmiş değil.

Ayrıca “Ahzap suresi 56, ayeti indiğinde “Sahabae i Kiramın bir köşeye çekilip “Allahümme salli ve sellim” demediği, ama varıyla yoğuyla canıyla hareket geçip bu zor anında Peygamberimize destek olup, güvenliğini sağladığı tartışımasız olarak bellidir. Peygamberimizi ve inananları çok zor durumda bırakan hizipçilerin çocukları, peygamberin vefatından sonraki yıllarda, söz konusu surenin ayetlerinin anlamını saptırdılar. Müslümanları, sürekli olarak Allahı anıp, yüceltmek yerine, güya Hz. Muhammedi anıp anıp yüceltmeye yönelerek, adına ürettikleri rivayetleri meşrulaştırmak istediler. M.Sağ

"Allah'ın Peygamber'ine salat etmesi" şu anlama gelir: "Allah, Peygamber'ine karşı çok merhametlidir. Onu över, onun işlerini bereketli kılar, ismini yüceltir ve onun üzerine rahmeti indirir." "Melekler'in salat etmesi" ise şu anlama gelir: "Onlar Peygamber'i (s.a) çok severler. Ona en yüce makamları vermesi, dininin ve şeriatinin gelişmesi ve onu yüksek derecelere ulaştırması için Allah'a dua ederler." Konunun akışından bu hususa neden değinildiği kolayca anlaşılabilir. Bu dönem, bütün İslâm düşmanlarının İslâm'ın başarısını kıskandıkları bir dönemdi. Onu lekeleyerek, onun İslâm ve Müslümanların her gün daha da güçlenmesine sebep teşkil eden ahlakî mükemmelliğine gölge düşürmeyi planlıyorlardı.Allah bu ayeti gönderdiğinde şartlar böyleydi. Bu ayetle şöyle denilmek isteniyor: "Kâfirler, münafıklar ve müşrikler, Hz. Peygamber'in görevinin başarısızlığa uğraması için ona ne kadar iftira atsalar ve gözden düşürmeye çalışsalar da, sonuçta başarısızlık ve razeletle karşılaşacaklardır. Çünkü Ben, Peygamberime karşı merhametliyim ve bütün kâinatı idare eden melekler de onun destekleyicileridirler. Onun düşmanları onu suçlayıp aşağılayarak hiçbir şey elde edemezler, çünkü Ben onun ismini yüceltiyorum ve melekler de sürekli ona saygı ve sevgi göstermektedirler.

Benim rahmet ve bereketim onunla birlikte iken ve meleklerim "Ey Alemlerin Rabbi, Muhammed'i daha yüce makamlara çıkar, onun dinini yay ve geliştir," diye gece gündüz sürekli dua ederken, onlar, fitne ve tuzaklarıyla Peygamberime hiçbir zarar veremezler."

Başka bir ifadeyle: "Ey Allah'ın Rasûlü Muhammed vasıtasıyla doğru yola ulaşanlar, onun gerçek değerini takdir etmeli ve size olan büyük nimetleri sebebiyle ona şükran duymalısınız. Siz cahiliye karanlıklarında kaybolmuştunuz, size bilgi ışığını ulaştırdı. Ahlaken çökmüştünüz, sizi ahlakın yüceliklerine ulaştırdı da bugün çevrenizdekiler bu yüzden sizi kıskanıyor. Barbarlık ve vahşete dalmıştınız, o sizi yüksek bir medeniyete ulaştırdı. Kâfirler, size bu nimetleri verdi diye ona düşman oldular, yoksa şahsen o hiçbirine zarar vermemiştir. Bu nedenle, ona şükran ve minnetinizin ifadesi olarak siz ona bu insanların düşmanlık ve kinlerine eşit veya ondan daha fazla sevgi beslemelisiniz; onların suçlama ve aşağılamalarından daha ateşli bir şekilde onu yüceltmeli ve ona saygı duymalısınız; onların kötülük isteklerine karşılık siz daha içten bir şekilde onun iyiliğini istemeli ve meleklerin gece gündüz ona dua ettikleri gibi siz de dua etmelisiniz: "Ey Alemlerin Rabbi, senin Peygamberin nasıl bize sayısız nimet ve lütuflarda bulunmuşsa, sen de ona sınırsız ve sonsuz rahmetini göster, onu bu dünyada en yüksek makamlara ulaştır ve ahirette de sana en yakın olma şerefini bahşet."

Bu ayette Müslümanlara iki şey emredilmektedir: 1) Sallü aleyhi, 2) Ve Sellimu teslîma. Salât kelimesi alâ eki ile kullanıldığında üç anlama gelir: 1) Birisine yönelmek, bir kimseye sevgiyle yaklaşmak ve onun üzerine eğilmek 2) Bir kimseyi yüceltmek 3) Bir kimse için dua etmek. Elbette bu kelime Allah için kullanıldığında üçüncü anlama gelmesi mümkün değildir, çünkü Allah'ın bir kimse için dua etmesi anlamsızdır. Allah için sadece ilk iki anlamda kullanılabilir. Fakat bu kelime melekler için olsun, insanlar için olsun Allah'ın kulları için kullanıldığında her üç anlama da gelebilir. Sevgi, övgü ve dua anlamlarının üçünü de ihtiva eder. O halde müminlere Sallü aleyhi emrinin verilmesi şu anlama gelir: "Ona bağlanın, onu yüceltin, övün ve onun için dua edin."

Selam kelimesinin de iki anlamı vardır: 1) Her tür hata, kusur ve eksiklikten uzak olmak 2) Barış içinde olmak ve başkasına karşı çıkmaktan sakınmak. O halde Hz. Peygamber'le (s.a) ilgili olarak sellimü teslîma emri şu anlamlara gelir: 1) O'nun iyilik ve emniyeti içinde olun. Ona karşı çıkmaktan sakının ve samimiyetle ona boyun eğin."

Bu emir geldiğinde sahabeden bir çoğu Hz. Peygamber'e (s.a), "Ey Allah'ın Rasûlü, bize nasıl selam vereceğimizi (yani namazda essalamü aleyke ve eyyühen-nebiyyü ve rahmetullahi ve berekatühü demek, selam verirken de esselamü aleyke ya Rasulallah demek) öğrettin, fakat biz sana nasıl salât edeceğiz?" Bu soruya cevap olarak Hz. Peygamber (s.a) çeşitli vesilelerle birçok farklı salât ve derüd metodları öğretmiştir.

Kab'b bin Ucre: "Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammedin kema salleyte alâ İbrahîme ve alâ âl-i İbrahîme inneke Hamid'ün -Mecîd ve barik alâ Muhammedin ve alâ Al-i Muhammed kema barekte alâ İbrahime ve alâ Al-i İbrahime inneke Hamid'ün Mecid." Bu derüd lafzında ufak tefek değişikliklerle Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesaî, İbn Mace, İmam Ahmed, İbn Ebi Şeybe, Abdür-Rezzak, İbn Ebi Hatim ve İbn Cerir tarafından Hz. Kab bin Ucre'den rivayet edilmiştir.

İbn Abbas: Ufak bazı değişiklerle İbn Abbas'dan da aynı derüd (salavat) rivayet edilmiştir. (İbn Cerir)

Ebu Humeyd Sa'idî: "Allahümme Salli alâ Muhammed-in ve ezvacihi ve zürriyyatihi kema salleyte alâ İbrahime ve alâ âl-i İbrahime ve barik alâ Muhammed-in ve ezvacihi ve zürriyetihi kema barekte alâ âl-i İbrahime inneke Hamid'ün Mecîd." (Malik, Ahmed, Buhari, Müslim, Nesai, Ebu Davud, İbni Mace.)

Ebu Said Bedrî: "Allahümme Salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed kema salleyte alâ İbrahime ve alâ âl-i İbrahime ve barik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed kema barekte alâ İbrahime fi'l-alemin, inneke Hamîd'ün Mecid." (Malik, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesaî.)

Ebi Said el-Hudri: "Allahümme salli alâ Muhammedin abdike ve rasülike kema salleyte alâ İbrahime ve barik alâ Muhammedin ve alâ Muhammedin kema barekte alâ İbrahim." (Ahmed, Buhari, Nesaî, İbn Mace)

Bureyde el-Huzaî: "Allahümm-ec'al salâteka ve rahmeteke ve berakâtike alâ Muhammed-in ve alâ âl-i Muhammedin kema ce'altehâ alâ ibrahime inneka Hamid'ün-Mecid." (Ahmed, Abd İbn Humeyd, ibn Merduye)

Ebu Hureyre: "Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ al-i Muhammedin ve barik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammedin kema salleyte ve barekte alâ İbrahime ve alâ âl-i İbrahim fi'l-alemin. İnneke Hamîd'ün Mecîd." (İbn Cerir)

Bütün bu salavatlar, lafızları farklı olmakla birlikte aynı anlama sahiptirler. Bunlarla ilgili birkaç nokta çok iyi anlaşılmalıdır:

Birincisi, bütün bunlarda Hz. Peygamber (s.a) Müslümanlara, kendisine, derüd ve salat göndermenin en iyi yolunun Allah'a: "Allahım Muhammed'e salat et." diye dua etmek istediğini söylemektedir. Bunu tam anlamıyla kavrayamayan bazı cahil kimseler hemen "Ne kadar garib? Allah bize Rasûlüne salat etmemizi emrediyor, fakat biz buna karşılık Allah'tan ona salat etmesini istiyoruz."

Fakat aslında Hz. Peygamber (s.a) Müslümanlara şöyle talimat vermiştir: "Siz isteseniz de bana salat ve derüd göndermekte tam adil olamazsınız. Bu nedenle sadece Allah'a bana salat etmesi için dua edin." Müslümanlar tabii ki Hz. Peygamber'in (s.a) derecesini yükseltemez, sadece Allah yükseltebilir, Müslümanlar kendilerine verdiği nimet ve ihsanları Hz. Peygamber'e (s.a) tam anlamıyla ödeyemezler, bunlardan ötürü sadece Allah onu mükafatlandırabilir, Allah Müslümanlara yardım ve desteğini göndermedikçe onlar Hz. Peygamber'in adını yüceltme ve dini hakim kılma işinde bir başarı kazanamazlar. Öyle ki, Hz. Peygamber'in (s.a) sevgisi kalplerimize ancak Allah'ın yardımı ile yerleşebilir, aksi takdirde şeytan bizi çeşitli şüphe ve aldatmalarla ondan çevirir. Allah bizi böyle bir durumdan korusun. O halde Hz. Peygamber'e (s.a) hakkıyla salat ve derüd göndermenin tek yolu, Allah'a, ona salat etmesi içn dua etmektir. Allahümme salli alâ Muhammed-in diyen bir kimse aslında Allah karşısında kendi acizliğini kabul ediyor ve: "Allah'ım ben Rasûlüne gerektiği gibi salat gönderemem. Bu yüzden sana yalvarıyorum, benim yerime Sen ona salat et ve bu hususta benden dilediğin hizmeti al."

İkincisi, Hz. Peygamber (s.a) bu duayı sadece kendisine hasretmemiş, ashabını, hanımlarını ve soyundan gelenleri de buna dahil etmiştir. Hanımları ve soyundan gelenlerle ne kastedildiği bellidir. Âl kelimesi ise sadece Hz. Peygamber'in ev halkını değil, onu takip eden ve onun sünnetine uyan herkesi içine alır. Sözlük anlamı olarak ehl ile âl kelimeleri arasında belirli bir fark vardır. Bir kimsenin âl-i dendiğinde, akrabası olsun olmasın o kimsenin arkadaşları, dostları ve yardımcıları anlaşılır. Bir kimsenin ehli dendiğinde ise, dostu ya da yardımcısı olsun olmasın o kimsenin akrabaları anlaşılır. Kur'an Âl-i Fir'avn kelimesini on dört yerde kullanmıştır, fakat bunların hiçbirinde sadece onun ev halkı kastedilmemiş, Hz. Musa'ya (a.s) karşı açtığı savaşta ona taraftar olanlar kastedilmiştir. (Mesela bkz. Bakara: 49-50, Âl-i İmran: 11, A'raf: 130, Mü'min: 46). O halde Muhammed'in (s.a) yolunda olmayan kimseler, onun ev halkından, akrabalarından bile olsalar Âl-i Muhammed'den değildir. Bunun tam tersine onun yolundan gidenler, onunla uzaktan bile hiçbir akrabalıkları olmasa da Âl-i Muhammed'dendirler. Fakat Hz. Peygamber'e (s.a) hem kanbağı ile bağlı olan, hem onun yolundan giden ev halkı, Âl-i Muhammed denmeye daha layıktır.

Üçüncüsü, Hz. Peygamber (s.a) tarafından öğretilen tüm bu derüd'larda, ona Hz. İbrahim ve onun Âl-ine indirilen salât, rahmet ve bereketin aynısını indirmesi için Allah'a dua edilmektedir. Bazı kimseler bunu anlayamamışlardır. Alimler bu konuyu farklı şekillerde yorumlamışlardır, fakat hiçbirisi cazip değildir. Bize göre bunun anlamı şudur (gerçeği sadece Allah bilir): Allah, Hz. İbrahim'e (a.s) yeryüzünde başka hiç kimseye ihsan etmediği bir nimet vermiştir:

Peygamberliği, vahyi ve Kitab'ı hidayet kaynağı olarak kabul eden bütün insanlar, Müslüman, Yahudi, yahutta Hıristiyan olsun Hz. İbrahim'in (a.s) önderliğini kabul etmiştir. O halde Hz. Peygamber'in (s.a) söylemek istediği şudur: "Allah'ım, Hz. İbrahim'i bütün peygamberlere inananların sığınağı yaptığın gibi, beni de bütün inananların sığınağı yap ki, risalete inanan hiç kimse benim peygamberliğime inanma nimetinden mahrum olmasın."

Hz. Peygamber'e (s.a) salat etmenin İslamî bir gelenek olduğu, Hz. Peygamber'in adı anıldığında ona salat göndermenin vacip olduğu ve namazda salat okumanın Hz. Peygamber'in (s.a) sünneti olduğu konusunda bütün alimler ittifak etmişlerdir. Hayatında en az bir kez olsun Hz. Peygamber'e (s.a) salât göndermenin farz olduğu konusunda da ihtilaf yoktur, çünkü Allah Kur'an'da bunu açıkça emretmektedir. Fakat bunun dışındaki konularda alimler ihtilaf etmişlerdir.

İmam Şafii, namazda son oturuşta teşehhüd sonrasında salât okumanın farz olduğu, bunsuz namazın batıl olacağı görüşündedir. Sahabeden Hz. İbn Mes'ud, Ebu Mes'ud, Ensari, İbn Ömer ve Cabir bin Abdullah (r.a), tabiundan Şa'bi, İmam Muhammed bin Bakır, Muhammed bin Kâ'bel-Kurzi ve Mukatil bin Hayyan ve fakihlerden İshak bin Rahaveyh de aynı görüştedir. İmam Ahmed bin Hanbel de sonradan bu görüşü benimsemiştir.

İmam Ebu Hanife, İmam Malik ve alimlerden birçoğu (Cumhur) hayatta en az bir defa Hz. Peygamber'e salavat getirmenin farz olduğu görüşündedirler. Bu aynen Kelime-i Şehadet gibidir: Hayatında bir defa Allah'tan başka ilah olmadığına, Hz. Muhammed'in de onun kulu ve Rasûlü oluduğunu ikrar eden bir kimse görevini yapmış demektir. Aynı şekilde hayatı boyunca bir defa salât ve derüd okuyan bir kimse, Hz. Peygamber'e (s.a) salat gönderme görevini yerine getirmiş olur. Bundan sonra ne Kelime-i Şehadeti ne de derüd'u okumak farz değildir.

Bir grup da namazda salât okumanın vacip olduğu, fakat bunun teşehhüdde olmasının zorunlu olmadığı görüşündedir.

Başka bir grup her duada derüd okumanın vacip olduğunu söyler. Bazıları da Hz. Peygamber'in (s.a) adının her anılışında salâvat getirmenin vacip olduğunu söylerler. Bazılarına göre ise, Hz. Peygamber'in (s.a) adı kaç defa geçerse geçsin bir mecliste sadece bir defa salâvat getirmek vaciptir.

Bunlar sadece "salat'ın çeşitli durumlarda farz olup olmadığı ile ilgili farklılıklardır. Salat'ın yücelik ve mükemmelliği, birçok mükafatlara neden olduğu ve Allah katında salih bir amel olduğu konusunda Ümmetin icmaı (görüş birliği) vardır. Mümin olan bir kimse bu konuda farklı bir görüşe sahip olamaz. Derüd, Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'tan sonra Ümmete en büyük nimetler veren kimse olduğunu idrak eden her Müslümanın tabii duasıdır.

Bir kimse İman ve İslâm'ın değerini ne kadar iyi anlarsa, Hz. Peygamber'in (s.a) bu Ümmete verdiği nimetlerin değerini de o derece iyi anlar. Hz. Peygamber'in (s.a) değerini idrak eden bir kimse ise, aynı derecede ona salât ve derüd okur. O halde, bir kimsenin okuduğu derüd ve salât miktarı, onun Hz. Peygamber'in (s.a) dinine olan bağlılığının ve onun imanın nimetlerini kavrayıp kavrayamadığının ölçüsüdür. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Melekler, bana derüd gönderen kimseye, o böyle yaptığı sürece salât gönderirler." (Ahmed, İbn Mace). "Bana bir kez salât gönderen kimseye Allah on misli salât gönderir." (Müslim). "Bana çok salât gönderen kimse, kıyamet gününde bana yakın olmayı hakedecektir." (Tirmizi). "Yanında adım zikredildiği halde bana salât göndermeyen kimse ne kadar cimridir." (Tirmizi).

Allahümme salli alâ... Sallallâhü aleyhi vesellem, ya da buna benzer sözlerin Hz. Peygamber'den (s.a) başkaları için kullanılıp kullanılamayacağı konusunda ihtilaf vardır. İçlerinde Kadı Iyaz'ın da bulunduğu bir grup alim bunun caiz olduğu görüşündedirler. Öne sürdükleri iddia ve deliller şöyledir: Allah bizzat Kur'an-ı Kerim'de peygamber olmayan kimseler için salât kelimesini kullanmıştır, mesela Bakara: 157, Tevbe: 103, Ahzab: 43. Aynı şekilde Hz. Peygamber de (s.a) peygamber olmayan kimseler için birçok defa salat kelimesini kullanarak dua etmiştir. Mesela bir sahabe için: Allahümme salli ala âl-i Ebi Evfa diye dua etmiş, Cabir bin Abdullah'ın hanımının isteği üzerine ise sallallahü aleyki ve alâ zevciki demiştir. Zekât parası getirenler için Allahümme salli aleyhim derdi. Sa'd ibn Ubade için dua ederken ise Allahümme ec-al salateke ve rahmeteke alâ âl-i Sa'd bin Ubade demiştir. Bundan başka Hz. Peygamber (s.a), meleklerin bir müminin ruhuna şöyle dua ettiklerini söylemiştir: Sallallahü aleyke ve alâ cesedike. Fakat alimlerin çoğunluğu bunun Allah ve Hz. Peygamber için geçerli olduğu ve Ümmet için caiz olmadığı görüşündedirler. Bu alimler, Müslümanların sadece peygamberlere salât-u selâm getirmelerinin bir gelenek haline geldiğini söylerler. Bu yüzden peygamberlerden başkası için kullanılmamalıdır. Bu hususta Hz. Ömer İbnü Abdulaziz, valilelerinden birine şöyle yazmıştır: "Bazı vaizlerin, salât alen-nebî tarzında kendi taraftarları ve önderleri için salât okuduklarını duydum. Bu mektubu alır almaz onları bundan men et ve onlara salât-ı sadece peygamberler için kullanmalarını, müminler içinse sadece dua etmekle yetinmelerini emret." (Ruhu'l-Meani). Birçok alim de sallallahü aleyhi ve sellem kelimelerinin başka peygamberler için değil, sadece Hz. Muhammed (s.a) için kullanılmasının caiz olduğu görüşündedir. Mevdudi

Allah tarafından salât: rahmet ve kulunun şânını yüceltmek anlamına gelir. Meleklerin salâtı da burada yine peygamber'i esirgemek, onun şânını yüceltmek demektir. Ayrıca meleklerin mü'minlere salât etmesi, onların bağışlanmalarını dilemeleridir. Mü'minlerin salâtı ise, du'â, acıma anlamınadır. Yüce Allah, bütün mü'minlere, peygamber'e salât ve selâm getirmelerini emretmektedir. Yani onun için rahmet ve esenlik dilemelerini, böylece ona saygı göstermelerini istemektedir. Aslında bu âyet, çeşitli dedikodularıyle peygamber'i rahatsız eden kişilerle ilgilidir. Onlara, peygamber'e acımaları, onu rahatsız etmemeleri emredilmiştir. Ömürde bir kez olsun Hz. peygamber'e salât ve selâm getirmek farzdır. Bir rivâyete göre onun adı her anıldığında salât ve selâm getirmek gereklidir. "Allahumme salli Œlâ Muhammedin" demek salât; "es-selâmu Œleyke eyyuhâ'n-nebiyyu" demek selâmdır. peygamberimizden rivâyet edilen birçok salâvât-ı şerîfe vardır. Bunları okumak, mümkün olduğu kadar çok salât ve selâm getirmek, bize karşı peygamber'in sevgisini çeker ve kendimiz için de rahmet olur. S.Ateş

Bu âyette, mü’minlerin Rasûlullah'a karşı görevleri bildirilmektedir: Mü’minler de, Allah ve meleklerinin Rasûlullah'ı destekledikleri gibi o'nu destekleyip güvenliğini sağlamalıdırlar.

Çok önemli bir konu içeren bu âyet, târihî süreç içerisinde yozlaştırılmıştır. Şöyle ki:

Rivâyet olunduğuna göre o'na, “Ey Allah'ın Rasûlü! Azîz ve celîl olan Allah'ın, Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ederler buyruğu hakkında ne dersin?” diye sorulmuş, Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Bu örtülüp gizli tutulmuş ilimdendir. Şâyet siz bu hususta bana sormamış olsaydınız, bu hususu size haber vermezdim. Yüce Allah, benim için iki melek görevlendirmiştir. Bir Müslümanın yanında anılıp da o bana salât getirecek olursa, mutlaka o iki melek, ‘Allah sana mağfiret buyursun’ derler. Yüce Allah ve melekleri de bu iki meleğe cevap olarak, ‘Âmin’ derler. O iki melek, yanında adım anıldığı hâlde bana salât getirmeyen bir Müslüman için de, ‘Allah sana mağfiret etmesin’ derler. Yüce Allah ve melekleri de o iki meleğe ‘Âmin’ diye cevap verirler.”Bu âyetle ilgili “Salât” yazımız çerçevesinde yazdıklarımızı aynen naklediyoruz:

SALÂVÂT

Kur’ân'a bakıldığında görülür ki, Allah ve melekler, sadece Peygamberimize değil, mü’minlere de –karanlıklardan nûra çıkarmak için– salât etmektedirler:

O, odur ki sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye Kendisi ve melekleri sizin için gerekeni yapıyor/size destek oluyor [yusalli ‘aleykum].Zaten O, inananlara karşı çok acıyıcıdır. (Ahzâb/43)

Bu âyet, aşağıdaki şu âyetle karşılaştırıldığında, Allah'ın salâtının nasıl ve ne demek olduğu daha iyi anlaşılır:

O, odur ki, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarsın diye kulu üzerine gerçeği apaçık gösteren âyetler indiriyor. Allah size karşı gerçekten çok şefkatli, çok acıyıcıdır. (Hadîd/9)

Göklerde ve yeryüzünde bulunanların, dizi dizi kuşların Allah'ı tesbîh ettiklerini görmedin mi? Hepsi kendi tesbîhini ve salâtını mutlaka bilmektedir. Allah da, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir. (Nûr/41)

Görüldüğü gibi Allah'ın salâvâtından, yani yardımlarından, desteklerinden biri de, “kulu üzerine gerçeği apaçık gösteren âyetler indirmesi”dir.

Ayrıca, Allah korku, açlık, mal, can ve ürün noksanlığı ile denediği zaman sabredip, kendilerine bir musibet isâbet ettiği vakit teslim olup, Muhakkak biz, Allah içiniz ve şüphesiz O'na dönücüleriz diyenlere, Rabb'lerinden rahmet ve salâvât (Bakara/157) olduğu belirtilmektedir.

Bunlardan başka yukarıda, “Peygamber'e Salât [destek]” başlığı altında mealini verdiğimiz birçok âyette de Peygamberimizin salâvâtından bahsedilmektedir.

Fakat ne acıdır ki, bütün bu âyetlere rağmen bugüne kadar Müslümanlar arasında “salâvât”ı bir tekerleme şekline sokan anlayış hâkim olmuş, bu anlayışın yarattığı istifhamlar ise düşünülüp sorgulanmamıştır. Meselâ Allah, Peygamber'i ve kulları için kime, niçin, nasıl salâvât getirecektir? Zira yaratan, yaşatan, affedecek olan, mâlik-i yevmi'd-dîn O'dur. Bütün yetkileri elinde bulunduran Allah'ın salâvât getirmesinin mantığı nedir? Yoksa, Allah ve melekler bir salâvât korosu kurmuşlar da bizi de o koroya katılmaya mı davet etmektedirler? İnsanların her gün onlarca defa getirdiği salâvâtın kime ne faydası vardır? Yüce Allah, Peygamberi'ne merhamet edecek ve o'nu affedecek ise, bizi o'nun için yalvarttırmadan doğrudan Kendisi affetse olmaz mı?

Gerçi bu soruların bazılarına kılıf hazırlanmış; salât'ın,Allah'a nisbet edildiğinde“kullarına rahmet etme”; meleklere nisbet edildiğinde “kullar için af dileme”; kullara nisbet edildiğinde “dua” anlamına geldiği söylenmiştir. Ama bunların gerçeklerle ilgisi yoktur ve sırf işin içinden çıkılamadığı için uydurulmuştur. Sonuç olarak da bu tarz hileler, meselenin daha karmaşık hâle gelmesinden başka bir işe yaramamıştır. Çünkü Bakara sûresi'nde, İşte böyleleri üzerine Rabb'lerinden salâvât [destekler, yardımlar] ve bir rahmet vardır (Bakara/157) buyurularak, rahmet ve salâvât'ın ayrı şeyler olduğu ifade edilmiştir.

O hâlde, meselenin esasından uzaklaşmamak için salât sözcüğünün hakiki anlamına dönmek ve ondan sapmamak gerekmektedir.

Ancak iş burada bitmemektedir. Çünkü salât sözcüğü gibi, سلام [selâm] ve تسليم [teslîm]sözcükleri de kültürümüze yanlış anlamla girmiştir. Dolayısıyla, ve sellimû teslîmen (Ahzâb/56) ibaresinin de açıklanıp aydınlatılma zarureti vardır. Mevcutmeallerde ibareye –bazı kelime farklılıklarıyla– ve tam bir teslimiyetle selâm verin şeklinde karşılık verildiği görülür. Hâlbuki sözcüklerin gerçek manalarına göre ifadeden bu anlam çıkmamaktadır. Zira âyetteki,سلّموا [sellimû] veتسليماً [teslîmen]sözcüklerinin kökü, س ل م [s-l-m]harflerinden oluşan ve muhtelif harekelerle de ifade edilebilen selm, silm kökleridir. Hangisi kabul edilirse edilsin bu kökler,“selâmetlik”, yani –eski tabirle– “isâbet-i mekruhtan emîn olmak” anlamını taşır.

Sellimû ve teslîmen ifadeleri ise, mezidattan “tef‘il” babından emr-i hazır vemastardır. Bu babda anlam; “emîn kılmak, korumak, güvenlik sağlamak”tır. Meselâ, sellemehullâh ifadesi; “Allah onu korudu, onun güvenliğini sağladı” demektir. Dolayısıyla konumuz olan âyetteki ibarenin manası, “ve tam bir güvenlik sağlamak sûretiyle Peygamber'in güvenliğini sağlayın” demektir. Peygamber'in tam olarak güvenliğini sağlamak için ise, o'nun çevresindekilerin canla-başla çaba harcamaları gerekir. Yoksa Peygamber'in güvenliğinin lâfla, birtakım tekerleme şeklindeki temennilerle sağlanması mümkün değildir. Nitekim bu âyetler indiği zaman sahabe-i kiram bir köşeye çekilip, “Allahumme salli ve sellim…” dememiş, varıyla-yoğuyla, canıyla harekete geçip Allah yolunda Peygamberimize destek olmuş, o'nun güvenliğini bu şekilde sağlamışlardır.

Bu izahattan sonra konumuz olan âyetin çevirisi şöyle olmalıdır:

Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'i destekliyorlar [yardım ediyorlar]. Ey mü’minler! Siz de o'na destek olun [o'na yardım edin] ve o'nun güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayın! (Ahzâb/56)

Bu âyetin yer aldığı sûrede, Peygamberimizin özel hayatı, aile hayatı, sırları, misyonu, eşlerinin konumu, görevleri ve ayrıcalıkları yer alır. Konumuz olan âyeti doğru anlayabilmek için sûrenin tamamının dikkate alınması gerekir. Sûrenin, konu ve pasaj bütünlüğü bozulmadan okunması hâlinde hem salâvât kavramı daha iyi anlaşılacak, hem de Allah'ın emri doğrultusunda destek ve güvenlik sağlamagörevlerini yapmayarak Peygamber'i üzenlerin âkıbeti (57-58. âyetlerde) görülecektir.

Âyette geçen يصلّون [yusallûne] sözcüğü, fiil-i muzâri sîgasıyla vârid olduğundan, ifadeye, Allah ve meleklerin Peygamber için gerekeni, “sürekli yapıp durdukları” vurgusu katar. Dolayısıyla destek olmakla, Peygamber'in güvenliğini sağlamakla, bu işe çaba harcamakla yükümlü olan mü’minlerin, yerlerinde oturmamaları; sürekli görev başında olmaları gerekir. Peygamber bugün aramızda olmadığına göre bu görev [destek ve güvenlik sağlama görevi], toplumda salâtı ikâme eden [zihnî ve mâlî desteği oluşturup ayakta tutan] kişi ve kurumlara karşı yapılmalıdır.

Bu açıklamalardan sonra bir de, Allah'ın bizden istediği bu iken, ya ihânetten ya cehâletten ortaya atılmış olan rivâyetlere uyup, “Padişahım çok yaşa!” benzeri tekerlemeleri söyleyerek salâvât getirdiğini zannedenlerin durumuna bakmakta yarar vardır. Bize göre manzara şudur:

Allah, Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'i destekliyorlar [yardım ediyorlar]. Ey mü’minler! Siz de o'na destek olu [yardım edin] ve o'nun güvenliğini tam bir güvenlikle sağlayınız! buyuruyor, ama onlar; “Allahumme salli alâ muhammed ve sellim… [Ey Allahım! Muhammed'e Sen yardım et, gerekli desteği Sen yap ve o'nun güvenliğini Sen sağla]” diyorlar.

Ne büyük çelişki ve ne iğrenç küstahlık!

Hâlbuki Peygamberimize yapılacak salâtın niteliği, Kur’ân'da gâyet açık olarak belirtilmiştir:

Yine bedevilerden kimi de vardır ki, onlar, Allah'a ve âhiret gününe inanır ve harcadığını Allah katında yakınlıklar ve Elçi'nin destekleri edinir [sayar]. Gözünüzü açın! Şüphesiz bu, onlar için bir yakınlıktır. Allah onları yakında rahmetine girdirecektir. Şüphesiz Allah, gafûr'dur, rahîm'dir. (Tevbe/99)

Ucûbe din kapsamında “salâvât getirmek” diye adlandırılan sözler, İsrâîloğulları'nın, Ey Mûsâ! Onlar orada oldukça biz oraya asla girmeyeceğiz. Hadi sen git, Rabbinle birlikte savaşın. Biz şuracıkta oturacağız (Mâide/24) şeklindekisözlerine benzemektedir, ki İsrâîloğulları bunun bedelini çok ağır ödediler. Bu olaylar, Kur’ân'da Mâide sûresi'nde ve Kitab-ı Mukaddes'in Sayılar, 13-14. bölümlerinde anlatılır. Müslümanlar, salât ve salâvâtı Kur’ân'daki şekliyle anladıkları takdirde, salât kapsamında olan –Enfâl sûresi'ndeki– şu görevi yerine getireceklerdir:Ve siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve savaş atları hazırlayın ki, onlarla hem Allah'ın düşmanlarını, hem de kendi düşmanlarınızı, ayrıca Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz daha başkalarını korkutasınız. Ve Allah yolunda her ne harcarsanız o size eksiksiz ödenir ve siz hakksızlığa uğratılmayacaksınız. (Enfâl/60)Bu sayede, bugün içinde bulunulan zilletten kurtulmak müyesser olacak, aksi hâlde târih tekerrür edip duracaktır.  H.Yılmaz

Klasik Arapça'da la‘neh (lânet) terimi az çok ib‘âd (“uzaklaştırma” veya “yok etme”) ile eş anlamlıdır. Bu sebeple Allah'ın la‘net'i (“O'nun bir günahkarı, güzel olan her şeyden mahrum etmesi” (Lisânu'l-‘Arab) veya “rahmetinden mahrum bırakması” (Menâr II, 50) anlamlarına gelir. Aşağıda 61. ayette geçen mel‘ûn terimi ise, “Allah'ın rahmetinden yoksun kalmış kişi”yi ifade eder  M.Esed

"Allah'a eziyet etmek" iki anlama gelir: 1) Allah'a isyan edilmesi, O'na karşı şirk, küfür ve inkar tavrının takınılması ve O'nun haram kıldıklarının helal kabul edilmesi 2) O'nun Rasûlü'ne (s.a.) eziyet edilmesi: Rasûle itaat Allah'a itaat demek olduğuna göre, Rasûl'e isyan ve düşmanlık anlamına gelir. Mevdudi

Bu ayet iftiranın tarifini belirlemektedir. İftira; bir kimseye işlemediği bir suçu isnat etmek, sahip olmadığı bir kusurla onu suçlamaktır. Hz. Peygamber (s.a) de bu konuyu açıklamıştır. Ebu Davud ve Tirmizi'ye göre, Hz. Peygamber'e (s.a) gıybetin ne olduğu sorulduğunda: "Kardeşini hoşlanmayacağı bir şekilde anmaktır" demiştir. Soran kişi; "Peki o hata onda varsa?" dediğinde, "Eğer bahsettiğin hata onda varsa, bu gıybetttir; yoksa iftira ediyorsun demektir" buyurmuştur. Böyle bir davranış sadece ahirette cezalandırılacak ahlakî bir günah değil, aynı zamanda İslâm devleti tarafından hukuksal cezayı gerektiren bir suçtur. Mevdudi

Bu âyetler, tüm insanlara bir tehdit içermektedir. Burada zikredilen eziyet, yukarıda bahsedilen görgü kurallarına uymamanın ötesinde bir şey olup, 56. âyette konu edilen, Rasûlullah'a destek verme ve güvenliğini sağlama görevini yerine getirmeyip Allah Elçisi'ni yalnız, desteksiz ve korumasız bırakmak, o'na ve yakın çevresine iftira atmak, uygulamalarına karşı çıkmaktır. “Salâvât” ile ilgili yukarıda nakledilen açıklamalardan sonra, mü’minlerin asırlardır Rasûlullah'a eziyet verip vermedikleri daha net anlaşılmaktadır.
Âyette konu edilen Allah'a eziyet, O'na eş, çocuk [oğlan-kız] ve ortak nisbet etmek ve o'nun emirlerine riâyet etmemek, onları yozlaştırmak, Allah adına yeni ilkeler ortaya koymak, Allah ile aldatmaktır
. Bunlara dair yüzlerce âyet geçmiş bulunuyor.
Bu paragrafta, sadece Allah ve Elçisi'ni değil, iftiralar ile mü’minleri üzmek de yasaklanmakta ve böyleleri, Allah onlara dünyada ve âhirette lânet etmiştir. Ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır. Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara yapmadıkları bir şey sebebiyle eziyet eden kimseler de kesinlikle, artık bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir ifadesiyle tehdit edilmektedir:
Kim de bir hata veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, o zaman kesinlikle bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur. (Nisâ/112) H.Yılmaz

Karş. 24:31'in ilk iki cümlesi ve ilgili dipnotlar 37 ve 38 Yukarıdaki ayetin spesifik ve zamanla kayıtlı ifade tarzı (ki Hz. Peygamber'in eşlerine ve kızlarına atıfta bulunmasından açıkça bellidir) ve kadınların toplum içine çıktıklarında “dış kıyafetlerini (min celâbîbihinne) üzerlerine almaları” tavsiyesindeki bilinçli müphemlik, bu ayetin, terimin genel, zaman ve mekan üstü anlamıyla, bir hüküm ifade etmekten çok, zamanın ve sosyal çevrenin sürekli değişmesi karşısında uyulması gerekli ahlakî bir rehber anlamı taşıdığını gösterir. Ayetin sonunda Allah'ın affediciliğine ve rahmetine yapılan atıf da, bu görüşü desteklemektedir. M.Esed

Cilbab büyük bir örtüdür. İdna ise örtmek ve sarmak anlamlarına gelir; fakat bu kelime alâ eki ile kullanıldığında bir şeyi yukarıdan aşağıya bırakmak anlamına gelir. Bazı çağdaş müfessirler Batının etkisiyiyle bu kelimeyi, yüz örtme emrini görmemezlikten gelmek için "örtünmek" diye tercüme etmişlerdir.
Eğer Allah bu müfessirlerin iddia ettiklerini söylemek istemiş olsaydı, yüdnîne aleyhinne değil, yüdnîne iley-hinne derdi. Arapça bilen herkes yüdnîne aley-hinne'nin sadece "sarınmak örtünmek" anlamına gelmediğini bilir. Ayetin devamındaki min celabîbi-hinne sözleri de bu anlama meydan vermemektedir. Burada min eki (harficer) örtünün bir kısmı anlamına gelir ve "örtünme" ise örtünün sadece bir kısmı ile değil, tümü ile yapılır. O halde ayet açıka şu anlama gelir: Kadınlar örtülerine iyice sarınsınlar ve örtülerinin bir kısımını da yüzlerinden aşağıya bıraksınlar.
Hz. Peygamber (s.a) dönemine yakın zamanlarda yaşayan müfessirlerin ileri gelenleri bu yorumu kabul etmişlerdir. ibn Cerir ve İbn el-Münzir, Muhammed İbn Sirin'in Hz. Ubeyde es-Selmani'den bu ayetin anlamını sorduğunu rivayet ederler. (Hz). Ubeyde, Hz. Peygamber (s.a) zamanıda Müslüman olmuş, fakat onu görmemiştir. Hz. Ömer zamanında Medine'ye gelmiş ve oraya yerleşmiştir. Fıkıhta ve fıkhî meselelerde Kadı Şüreyh ile aynı ayarda kabul edilir.) Hz. Ubeyde sözlü bir açıklamada bulunacağına, başını, alnını, yüzünü kapatıp sadece bir tek gözünü açıkta bırakarak örtünmenin nasıl olacağını kendi üstünde uygulayarak göstermiştir. İbn Abbas da hemen hemen aynı tefsiri yapmıştır. İbn Ebi Hâtim, ibni Cerir ve İbn Merduye'den rivayet edildiğine göre İbn Abbas şöyle buyurmuştur: "Allah, kadınlara evlerinden bir ihtiyaç için dışarı çıktıklarında, sadece gözlerini açıkta bırakacak şekilde örtülerini üstlerine almalarını ve yüzlerini gizlemelerini emretmiştir." Katade ve Süddi de bu ayete aynı anlamı vermişlerdir.
Sahabe ve tabiun döneminden sonra gelen bütün büyük müfessirler de bu ayeti aynı şekilde tefsir etmişlerdir. İmam ibn Cerir el-Taberi bu ayetin tefsirinde şöyle der: "Saygıdeğer kadınlar evlerinden çıktıklarında, açık ve yüzleri örtüsüz cariyeler gibi görünmemelidirler. Örtülerinin veya dış elbiselerinin bir kısmını yukarıdan bırakıp örtünmelidirler ki, kötü niyetli kimseler onlara zarar vermesin."
(Camiul-Beyan cilt, 22 s. 33)
Allame Zemahşerî şöyle der: "Ayet, kadınların örtülerinin bir kısmını yukarıdan üzerlerine bırakmaları, yüzlerini ve bedenlerini örtmeleri gerektiği anlamına gelir." (El-Keşşaf cilt. 11. s. 221)
Allame Nizamüddin Nişaburî de şöyle der: "Yani, onlar örtülerinin bir kısmını üzerlerine örtmelidirler; bu ayette kadınlara başlarını ve yüzlerini örtmeleri emredilmektedir." (Garaibul-Kur'an cilt. 11. s. 32)
İmam Razi ise şöyle der: "Burada kastedilen diğer insanların onların hafif kadınlar olmadığını bilmesidir. Çünkü yüz setr'e dahil olmadığı halde yüzünü örten bir kadının, diğer erkeklerin yanında örtmesi farz olan setrini açması beklenemez. Böylece herkes bu kadınların kendilerinden ahlaksızca bir davranış beklenilemeyecek saygıdeğer ve vakarlı olduklarını bilecektir." (Tefsir-i Kebir, cilt 1. s. 591)
Bu ayetle ortaya çıkan başka bir nokta da, Hz. Peygamber'in (s.a) birçok kızının olduğu gerçeğidir. Çünkü Alah bizzat: "Ey Peygamber, eşlerine ve kızlarına..... emret" buyurmuştur. Bu sözler, Allah'tan hiç korkmadan Hz. Peygamber'in (s.a) sadece bir kızı olduğunu iddia eden kimselerin iddiasını boşa çıkarmaktadır. Onlara göre, sadece Fatıma, Hz. Peygamber'in (s.a) asıl kızıdır. Diğerleri ise eşlerinin önceki kocalarından. Bu kimseler önyargıları nedeniyle öyle körleşmişlerdir ki, Hz. Peygamber'in (s.a) çocuklarını başkalarına nispet ederek ne kadar büyük bir günah işlediklerinin ve ahirette kendilerini çok şiddetli bir azabın beklediğinin farkında değillerdir. Bütün sahih hadislere göre, Hz. Hatice (r.a), Hz. Peygamber'den (s.a) sadece Fatıma'yı değil, üç kız çocuğu daha dünyaya getirmiştir. İlk siyer yazarlarından Muhammed bin İshak onun Hz. Hatice ile evliliğine değindikten sonra şöyle der: "İbrahim dışında, Hz. Peygamer'in (s.a) bütün çocuklarının annesi Hatice'ydi. Kasım, Tahir, Tayyib, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma." (İbn Hişam: cilt. 1, s. 202)
Ünlü Nesep bilgini Haşim bin Muhammed bin es-Sâ'ib el-Kelbi şöyle der: "Alah'ın Rasulü'nün kendisine peygamberlik gelmeden önce ilk doğan çocuğu Kasım'dı, sonra Zeynep, sonra Rukiye, daha sonra da Ümmü Gülsüm dünyaya geldi." (Tabakâtı-ı İbn Sa'd, cilt.1, s.133). İbn Hazm ise Cevami es-Siret adlı kitabında Hz. Peygamber'in (s.a), Hz Hatice'den en büyüğü Zeynep olmak üzere,sırasıyle Rukiye, Fatıma ve Ümmü Gülsüm adlarında dört kızının olduğunu yazar. (ss.38-39). Taberi, İbn Sa'd, Ebu Ca' fer Muhammed bin Habib (Kitab-ül Muhabber adlı kitabın yazarı) ve İbn Abd'il-Berr (Kitab-ül İstiâb yazarı) sahih rivayetlere dayanarak Hz. Hatice'nin Rasulullah'la (s.a) evlenmeden önce iki kez evlendiğini, Ebu Hâle Temimi'den Hind bin Ebu Hâle adında oğulu, Atik bin Ayis Mahzumi'den Hind adında bir kızı olduğunu söylerler.
Hz. Hatice daha sonra Hz. Peygamber ile evlenmiştir ve bütün nesep bilginleri onun Peygamberimizden yukarıda adları geçen dört kızı dünyaya getirdiğinde ittifak etmişlerdir. (Bkz. Taberi cilt II, s.411) Tabakât-ı ibn Sa'd. cilt VIII, ss. 14-16: Kitabül Muhabber ss. 78.79, 452:El-Isti'âb, cilt 11,s. 718) Bütün bu rivayetler, Kur'an'da Peygamber'in(s.a) bir tane değil, birden fazla kızı olduğunu bildiren ifade ile desteklenmektedir.
".......onların tanınması......": Böylece onlar basit ve sade elbiseleriyle, günahkar insanların kötü emeller besleyeceği hafif kadınlar olarak değil, saygıdeğer ve namuslu kadınlar olarak tanınacaklardır. ".......inciltilmemesi....." Böylece kimse onlara sataşmayacak, onları rahat bırakacaklardır.
Burada bir müddet duralım ve Kur'an'ın bu emri ile İslam'ın nasıl bir sosyal hayat ruhuna sahip olduğunun ifade edildiğine ve bu ruhun amacının Allah'ın ifade ettiği şekilde ne olduğuna bir göz atalım. Bundan önce Nur Suresi 31. ayette kadınların, zikredilen kadın ve erkekler dışındaki kimselere zinetlerini göstermeleri yasaklanmış ve onlara "gizli zinetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmamaları" emredilmişti. Eğer bu emir, Ahzab Suresi'nin bu ayeti ile birlikte okunursa, kadınların burada emredildiği şekilde örtülerine bürünmelerinin amacının zinetlerini başkalarından gizlemek olduğu anlaşılır.Elbette bu amaç da ancak dış elbisesinin kendisi sade olduğunda yerine getirilebilir, aksi taktirde süslü ve dikkat çekici bir örtüyle örtünmek bu amaca uygun düşmeyecektir. Bunun yanısıra, Allah sadece kadınlara örtülerine bürünerek zinetlerini gizlemelerini emretmekle kalmıyor, örtünün bir ucunu yukarıdan aşağıya bırakmalarını da emrediyor. Her sağduyulu insan buradan, vücut ve elbisenin zinetleri ile birlikte yüzün de örtülmesi gerektiği sonucunu çıkarır. Daha sonra Allah bu emrin sebebini de açıklıyor: "bu, Müslüman kadınların tanınması ve inciltilmemesi için en uygun yoldur." Elbette bu emir, erkeklerin ısrar edici bakışlarından, sarkıntılık etmelerinden ve sataşmalarından rahatsız olan, bunları eğlenceli bulmayan, kötü şöhretli ahlaksız sokak kadınlarından biri gibi kabul edilmek istemeyen, tam aksine ahlaklı, namuslu ev kadınları olarak tanınmak isteyen kadınlar içindir.
Böyle soylu ve şerefli kadınlara Allah şöyle buyurmaktadır: "Eğer gerçekten iyi kadınlar olarak tanınmak istiyorsanız ve erkeklerin şehvet dolu bakış ve ilgileri sizi rahatsız ediyorsa, insanların açgözlü bakışları önünde bütün güzellik ve fiziki cazibenizi ortaya koyacak şekilde yeni gelinler gibi süslü bir şekilde sokağa çıkmamalısınız. Tam aksine bütün ziynetlerinizi gizleyen ve yüzünüzü örten sade bir örtü ile ve ziynetlerinizin şıkırtısı bile dikkati çekmesin diye ağırbaşlı bir şekilde yürüyerek sokağa çıkmalısınız. Kendisini boyayıp süsleyen ve her tür ziyneti takıp takıştırmadan dışarı adımını atmayan bir kadının, erkeklerin dikkatini çekmekten başka bir amacı olamaz. Böyle yaptığı halde insanların, açgözlü bakışlarından rahatsız olduğunu söyleyerek şikayet ediyorsa ve "sokak kadını" olarak tanınmak istemediğini, namuslu bir ev kadını olarak yaşamak istediğini söylüyorsa, bu, sahtekarlıktan başka birşey değildir. Bu, gerçek niyetini ifade eden bir kimsenin sözleri değildir, onun asıl niyeti tavırlarında ve davranış tarzında görülmektedir. O halde diğer erkeklerin önüne dikkat çekici bir şekilde çıkan bir kadının bu davranışı, onun davranışlarını neyin yönlendirdiğini göstermektedir. İşte bu nedenle münasebetsiz kimseler, hafif kadınlardan bekledikleri şeyleri bu kadınlardan da beklerler. Kur'an kadınlara şöyle der: "Siz aynı anda hem sokak kadını, hem de namuslu bir kadın olamazsınız. Eğer namuslu, saygıdeğer kadınlar olarak yaşamak istiyorsanız, sokak kadınlarına yaraşan davranışlardan vazgeçmeli ve namuslu kadın olmanızı sağlayacak bir hayat tarzı benimsemelisiniz."
Bir kimsenin kişisel düşünceleri Kur'an'a uygun olsun veya zıt olsun, ya da bir kimse Kur'an'ın gösterdiği hidayeti kendisi için bir yol gösterici kabul etsin veya etmesin, Kur'an'ı tefsir ederken entellektüel plânda dürüst davranmak isteyen herkes bunun asıl amacını kavrayacaktır. Eğer bu kimse bir münafık değilse, dürüstlükle Kur'an'ın asıl amacının yukarıda açıklanan amaç olduğunu kabul edecektir. Bundan sonra herhangi bir emri çiğnese bile, ya Kur'an'ın emrine karşı geldiğinin farkında olarak, ya da Kur'an'ın hidayetini kabul etmediği için böyle yapacaktır.
Yani, "Eğer siz şimdi bu apaçık hidayeti aldıktan sonra kendinizi ıslah eder ve bile bile onu çiğnemezseniz, Allah İslâm öncesi cahiliye günlerinde işlediğiniz hata ve günahları affedecektir. Mevdudi

 

57-58. âyetlerde, Elçi'ye ve mü’minlere eziyet edenler tehdit edilmişlerdi. Bu âyette ise Peygamber'in eşlerinden, kızlarından ve mü’minlerin kadınlarından, giyimleri nedeniyle incitilecekleri bir açık vermemeleri istenmektedir:

• Üzerlerine dış giysilerinden alsınlar.

• Tanınıp da eziyet edilmemeleri için bu daha uygundur.

Yukarıda, Rasûlullah'ın eşleri ile ilgili bilgi verilmişti. Burada ise Rasûlullah'ın kızları da konu edilmiştir. Rasûlullah'ın kızları ile ilgili bilgiyi Kurtubî ve Mevdûdî'den naklediyoıruz:

PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN KIZ ÇOCUKLARI

1) Fâtımatu'z-Zehra:

Annesi Hatice'dir. Kureyşliler Ka‘be'yi (yeniden) bina ettikleri sırada Peygamber Efendimiz'e, peygamberliğin verilişinden beş yıl önce dünyaya gelmiştir. Peygamber Efendimiz'in kızlarının en küçüğüdür. Ali (r.a) onunla hicretin 2. yılında Ramazan ayında evlenmiş, Zilhicce ayında da gerdeğe girmiştir.

Onunla Receb ayında evlendiği de söylenmiştir. Rasûlullah'tan (s.a) kısa bir süre sonra vefat etmiştir. Peygamber Efendimiz'e aile halkından ilk kavuşan o olmuştur. Allah ondan razı olsun.

2) Zeyneb:

Annesi Hatice'dir (r.anha). Teyzesinin oğlu Ebu'l-Asî b. er-Rabî ile evlenmiştir. Annesi Huveylid kızı Hâle, Hatice'nin kız kardeşi idi. Ebu'l-Asî'nin adı Lakît'tir. Hâşim olduğu da söylenmiştir. Huşeym'dir, denildiği gibi Miksem olduğu da söylenmiştir.

Zeyneb, Rasûlullah'ın (s.a) en büyük kızıdır. Hicretin 8. yılında vefat etmiştir. Rasûlullah (s.a), (kabrine koymak üzere) onun kabrine inmiştir.

3) Rukayye:

Annesi Hatice'dir. Peygamberlikten önce Ebû Leheb'in oğlu Utbe ile nikâhlanmıştır. Rasûlullah (s.a) peygamber olarak gönderilip üzerine de, Ebû Leheb'in iki eli kurusun (Tebbet/1) âyeti nâzil olunca, Ebû Leheb oğluna şöyle demişti: “Eğer sen o'nun kızını boşamayacak olursan, benimle senin aranda hiç bir ilişki kalmayacaktır.” Bunun üzerine Ebû Leheb'in oğlu ondan ayrıldı. Henüz onunla gerdeğe girmemişti. Annesi Hatice Müslüman olunca, o da Müslüman olmuştu. Kadınlar Peygamber Efendimiz'e biat ettikleri sırada diğer kız kardeşleriyle birlikte Rasûlullah'a (s.a) biat etmişti. Onunla Osman b. Affan evlenmiştir. Osman (r.a) onunla evlendiği sırada Kureyş hanımları şöyle diyorlardı: “Bir insanın (ya da gözbebeğinin) gördüğü en güzel iki şahıs, Rukayye ile onun kocası Osman'dır.” Rukayye, Osman ile birlikte Habeşistan'a iki defa hicrette bulunmuştur. Osman'dan bir düşük yapmış, ondan sonra da Abdullah adındaki oğlunu doğurmuştu. Osman (r.a) da İslâm'dan sonra onun adı ile künyelenmişti. 6 yaşında iken bir horoz onun yüzünü gagalamış ve bu sebepten ölmüştü. Rukayye'nin bundan sonra bir çocuğu olmamıştı. Medîne'ye hicret etmiş, Rasûlullah (s.a) Bedir'e gitmek üzere hazırlandığı sırada hastalanmıştı. Peygamber de ona bakmak üzere Osman'ı (r.a) bırakmıştı. Rasûlullah (s.a) Bedir'de iken hicretin 17. ayında vefat etmişti. Zeyd b. el-Hârise, zaferi müjdelemek üzere Bedir'den gelip Medîne'ye girdiğinde Rukayye'nin üzeri toprakla örtülüyordu. Rasûlullah (s.a) defnedilişinde hazır bulunamadı.

4) Umm Gülsüm:

Annesi Hatice'dir. Peygamberlikten önce Utbe'nin kardeşi, Ebû Leheb'in diğer oğlu Uteybe ile nikâhlanmıştı. Daha önce Rukayye hakkında belirtilen sebep dolayısı ile babası ondan boşanmasını emretmişti. Uteybe, Umm Gülsüm ile henüz gerdeğe girmemişti. Umm Gülsüm, Rasûlullah (s.a) ile birlikte Mekke'de kalmaya devam etti. Annesi Müslüman olunca o da İslâm'a girdi ve hanımlar Peygamber Efendimiz'e biat ettikleri sırada diğer kız kardeşleriyle birlikte o da Rasûlullah'a (s.a) biat etmişti. Rasûlullah (s.a) Medîne'ye hicret edince, o da Medîne'ye hicret etti. Rukayye vefat ettikten sonra Osman (r.a) onunla evlendi, böylelikle ona “Zunnûreyn” [iki nûr sahibi] adı verilmişti. Peygamber (s.a) hayatta iken hicretin 9. yılı Şa‘ban ayında vefat etti. Rasûlullah (s.a) kabri başında oturmuş, kabrine indirmek üzere Ali, el-Fadl ve Usâme inmişti. ez-Zübeyr b. Bekkar'ın naklettiğine göre; Peygamber'in (s.a) çocuklarının yaşça en büyükleri el-Kâsım'dı. Sonra Zeyneb, sonra Abdullah'tır. Ona Tayyib ve Tâhir de denilirdi. Peygamberlikten sonra dünyaya gelmiş ve küçük yaşta ölmüştü. Daha sonra Umm Gülsüm, sonra Fâtıma, sonra da Rukayye gelir. el-Kâsım Mekke'de iken vefat etmişti, ondan sonra da Abdullah ölmüştü.

Bu âyetle ortaya çıkan başka bir nokta da, Hz. Peygamber'in (s.a) birçok kızının olduğu gerçeğidir. Çünkü Allah bizzat, Ey Peygamber! Eşlerine ve kızlarına emret buyurmuştur. Bu sözler, Allah'tan hiç korkmadan Hz. Peygamber'in (s.a) sadece bir kızı olduğunu iddia eden kimselerin iddiasını boşa çıkarmaktadır. Onlara göre, sadece Fâtıma Hz. Peygamber'in (s.a) asıl kızıdır. Diğerleri ise eşlerinin önceki kocalarındandır. Bu kimseler önyargıları nedeniyle öyle körleşmişlerdir ki, Hz. Peygamber'in (s.a) çocuklarını başkalarına nisbet ederek ne kadar büyük bir günah işlediklerinin ve âhirette kendilerini şiddetli bir azabın beklediğinin farkında değillerdir. Bütün sahih hadislere göre, Hz. Hatice (r.a), Hz. Peygamber'den (s.a) sadece Fâtıma'yı değil, 3 kız çocuğu daha dünyaya getirmiştir. İlk siyer yazarlarından Muhammed b. İshâk, o'nun Hz. Hatice ile evliliğine değindikten sonra şöyle der: “İbrâhîm dışında, Hz. Peygamber'in (s.a) bütün çocuklarının (Kâsım, Tâhir, Tayyib, Zeyneb, Rukiyye, Umm Gülsüm, Fâtıma) annesi Hatice'ydi.” (İbn Hişâm; c. 1, s. 202)

Ünlü neseb bilgini Hâşim b. Muhammed b. es-Sâib el-Kelbî şöyle der: “Allah'ın Rasûlü'nün kendisine peygamberlik gelmeden önce ilk doğan çocuğu Kâsım'dı, sonra Zeyneb, sonra Rukiye, daha sonra da Umm Gülsüm dünyaya geldi.” (Tabakât-ı İbn Sa‘d; c. 1, s. 133). İbn Hazm ise Cevâmi es-Siret (s. 38-39) adlı kitabında Hz. Peygamber'in (s.a), Hz. Hatice'den en büyüğü Zeyneb olmak üzere, sırasıyla Rukiye, Fâtıma ve Umm Gülsüm adlarında 4 kızının olduğunu yazar. Taberî, İbn Sa‘d, Ebû Ca‘fer Muhammed b. Habib (Kitâbu'l-Muhabber adlı kitabın yazarı) ve İbn Abdi'l-Berr (Kitâbu'l-İsti‘âb yazarı) sahih rivâyetlere dayanarak, Hz. Hatice'nin Rasûlullah'la (s.a) evlenmeden önce iki kez evlendiğini, Ebû Hâle Temimî'den Hind b. Ebû Hâle adında oğlu, Atik b. Ayis Mahzumî'den Hind adında bir kızı olduğunu söylerler.

Hz. Hatice daha sonra Hz. Peygamber ile evlenmiştir ve bütün neseb bilginleri onun Peygamberimizden yukarıda adları geçen 4 kızı dünyaya getirdiğinde ittifak etmişlerdir (bkz. Taberî c. II, s. 411; Tabakât-ı İbn Sa‘d, c. VIII, s. 14-16; Kitâbu'l-Muhabber, s. 78-79, 452; el-İsti‘âb, c. 11, s. 718). Bütün bu rivâyetler, Kur’ân'da Peygamber'in (s.a) bir değil, birden fazla kızı olduğunu bildiren ifade ile desteklenmektedir.

Konumuz olan âyetin iniş sebebi hakkında şu bilgiler verilmiştir:

Arap kadınlarının açılıp saçılmak adetleri vardı. Câriyelerin yaptığı gibi yüzlerini örtmezlerdi. Bu ise, erkeklerin onlara bakmalarına ve onlar hakkında çeşitli düşüncelere kapılmalarına sebep oluyordu. Yüce Allah, Rasûlü'ne, hanımlara ihtiyaçlarını görmek üzere dışarıya çıkmak istediklerinde üzerlerine cilbablarını alarak çıkmalarını söylemesini emretti. (Evlerde) tuvaletler yapılmadan önce ihtiyaçları için meskûn olmayan yerlere giderlerdi. Verilen bu emir ile hür kadınlar ile câriyeler arasındaki fark ortaya çıkacak, hür kadınlar tesettürleriyle tanınacaklardı. Böylelikle gençler ya da yaşlılar onlara söz söylemekten uzak kalacaklardı.

Bu âyetin nüzûlünden önce, mü’min kadınlar ihtiyacını görmek için dışarı çıktıklarında bazı günahkârlar câriye olduklarını zannederek onlara laf atarlardı. Kadın sesini yükseltince, o da çeker giderdi. Mü’min erkekler durumdan Peygamber'e (s.a) şikâyette bulundular. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Âyetteki, Tanınıp da eziyet edilmemeleri için bu daha uygundur ifadesiyle kastedilen, kadınların kimliklerinin; Âişe, Fatma, vs. olduklarının bilinmesi değildir. Burada kastedilen, hür kadın olup olmadıklarının bilinmesi ve böyle tanınarak taciz ve tecavüz riskinden kurtulmalarıdır.

Bu konunun iyi anlaşılabilmesi için o günün toplum düzeninin bilinmesi gerekir.

Burada amaç, dinin henüz tamamlanmadığı o toplumda, ahlâksız kimselerin mü’min kadınları hafif meşrep kadınlarla karıştırarak taciz ve tecavüze yeltenmelerini engellemektir. Çünkü hür kadınlar olarak tanındıkları takdirde hürlük sebebiyle kötü bir davranışla karşılaşmazlar ve kimse onlara umutlanarak bakmaz. Burada maksat, kadının kim olduğunun bilinmesi değildir. Ömer (r.a) başını örten bir câriye gördüğü takdirde, elindeki asa ile ona vururdu. Böylelikle o, hür kadınların kıyafetinin gereği gibi korunmasına çalışırdı.

Âyette açık ve net olarak, “cilbab”larını/ev dışı elbiselerini giyen kadınların tanınacağı, bilineceği, dolayısıyla da incitilmeyeceği söylenmektedir, ki bu durumda kadınların örtünmelerinin gerekçesi, incinmemelerini temin etmektir, yoksa daha dindar, daha namuslu ve daha takvâlı olmalarını değil.

Bu âyetin doğru anlaşılması için öncelikle “cilbab”ın ne olduğunun bilinmesi ve sonra da “cilbab” giymenin gerekçesinin, Kur’ân'da bildirilenin dışına çıkarılmaması gerekir.

Bazıları cilbab'ı, Arapların bugün “abâye” dedikleri; baştan aşağı salınan, dış giysiyi önden ve arkadan kapatan bir örtü olarak, bazıları da sadece gözleri açık bırakmak sûretiyle yüzü ve bütün vücudu tepeden tırnağa kapatan bir örtü olarak tanımlarlar. Bunlar, örtünme konusunda ifrata kaçan kesimler tarafından ortaya atılmış olup, Kur’ân ile bağdaşmayan tanımlardır. Çünkü aşağıda görüleceği gibi kılık-kıyâfet konusunu belirleyen diğer âyette (Nûr/31), örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar/salsınlar denilmektedir. Eğer cilbab, bazılarının dediği gibi baştan aşağı vücudu örten bir elbise olsaydı, o elbise göğüslerdeki yırtmaçları da kapatır ve Nûr/31'deki emre gerek kalmazdı. Soğuk, sıcak ve diğer hâricî etkilerden korunmak amacı dışında iffet gerekçesiyle üst üste iki örtünün giyilmesi anlamsız olacağına göre, “cilbab”, Kur’ân tarafından da vücudu baştan aşağı örten bir elbise olarak kabul edilmemektedir.

Cilbab, Râgıb'ın ifadesiyle, “gömlek ve örtünün adı”; İkrime'nin tarifine göre ise, “boyundan aşağı salınan, dış giysileri kapatan örtü”dür.

Bu durumda cilbab, o günün hür Arap kadınları tarafından câriyelerden ayırt edilmek için giyilen ve boyunlardan-omuzlardan aşağıyı örten, bugünkü ceket, pardösü, manto gibi bir elbise çeşididir.

Âyetten anlaşıldığına göre, cilbab [muhsanlık üniforması; pardösü, ceket] giyenler, göğüs yırtmaçlarını açabilirler ve bu açıklardan da göğüsleri, gerdanları gözükebilir. Yani “cilbab”ın, mutlaka tulum gibi göğüsleri örtecek şekilde olması gerekmez. Zaten o günün Arap kadınlarının bir kısmının gerdanları açıkta dolaştığı bilinmektedir. Hatta İslâm'ın hâkimiyetinden önce putperestlerin Ka‘be'yi çırılçıplak tavaf ettikleri, hem Kur’ân'da hem de târih kayıtlarında yer almaktadır.

Nûr/31 âyetinin, Ahzâb/59. âyeti ile neshedildiğini iddia etmek ve buna dayanarak “cilbab”ın, başı da örten bir elbise olduğunu savunmak, âyetin ahkâmını göz ardı etmektir. Hele bu iddia, âyetleri birtakım yanlış inançlara uydurmaya çalışmak için yapılıyorsa korkunç bir cinâyet olur.

Sonuç olarak Ahzâb/59'un amacı, mü’min kadınların câriyelere veya fâhişelere benzetilmesini ve incitilmesini önlemek, hiç değilse tacizleri asgariye indirmektir. H.Yılmaz

Le-in edatının yukarıdaki şekilde çevrilmesi konusunda bkz. sure 30, not 45. Bu pasaj ile birlikte 1. ayette değinilen ve 9-27. ayetlerde daha ayrıntılı olarak üzerinde durulan konuya yeniden dönülmektedir: Hz. Peygamber'in ve Ashâbı'nın Yesrib'in (ki o zaman Medînetu'n-Nebî, “Peygamber Kenti” olarak anılmaya başlamıştı) ilk yıllarında karşılaştıkları muhalefet.Bkz. yukarıdaki not 16.Zemahşerî, murcifûn terimini yukarıdaki şekilde açıklamaktadır.Yani, “seninle onlar arasında açık bir mücadele başlayacaktır” ve bu mücadele onların Medine'den kovulmalarıyla sonuçlanacaktır. M.Esed

"Kalblerinde hastalık bulunanlar" ifadesi iki tür kötülüğü işaret eder:1) Bir kimsenin kendisini Müslümanlardan saydığı halde, İslâm'ın ve Müslümanların kötülüğünü istemesi, 2) Bir kimsenin kötü niyetler beslemesi, kafasının devamlı günah işlemesi ve düşündüğü ve yaptığı herşeyde onun kötü niyet ve eğilimlerinin açığa çıkması.
Bunlar, Müslümanlar arasında panik yaratmak ve onların moralini bozmak için, Medine'de Müslümanların büyük bir yenilgiye uğradıkları, falan yerde Müslümanlara karşı büyük bir ordu hazırlandığı, Medine'nin ani bir saldırı tehdidi altında bulunduğu... vs. gibi söylenti ve haberleri yayan kimselerdir. Bunun yanısıra onların başka bir uğraşları daha vardır. Bu kimseler, insanların kafasında şüpheler uyandırmak ve Müslümanların ahlâki üstünlüklerinin etkisini yok etmek için Peygamber'in (s.a) ve diğer Müslümanların aile hayatı ile ilgili birçok hayali hikayeler uydururlar. Mevdudi

Lafzen, “[büyük] bir ölümle öldürüleceklerdir”. Bu bağlantı için bkz. 2:191, not 168. Mel‘ûnîne'yi “Allah'ın rahmetinden yoksun olan” şeklinde çevirmem konusunda bkz. yukarıdaki 73. not. M.Esed

Yani, "Bu Allah'ın şeriatinin değişmez bir kuralıdır: İslâm toplumunda ve devletinde bu tür fitne ve fesadları yayanların gelişip güçlenmesine asla fırsat verilmez. Ne zaman İlâhi kanunlara dayanan bir toplum ve devlet düzeni kurulsa, bu tür kimseler gidişatlarını düzeltmeleri için uyarılırlar ve eğer hâlâ bu kötü davranışlarında ısrar ederlerse, şiddetli bir hesaba çekilirler ve ortadan kaldırılırlar." Mevdudi

Bu âyet grubunda; Allah'a, Elçisi'ne ve mü’minlere eziyet eden münâfıklar, kalplerinde hastalık bulunanlar ve dedikodu yaparak ortalığı karıştıranlar tehdit edilmektedir.

Âyetteki, kalplerinde hastalık olanlar tabiri ile, “gerçek mü’min olmayan iki yüzlüler” kastedilmiştir. Aslında zikredilen niteliklerin hepsi bu gruba aittir. Bunlar, Müslümanlar arasında panik yaratmak ve onların moralini bozmak için, “Muhammed öldü, askeri bozguna uğradı” türünden yalan haberler yayıyorlardı.

Âyetteki, Bu yaptıklarından vaz geçmezlerse, mutlaka seni onlara, onlar dışlanmış olarak musallat ederiz. Sonra, onlar, seninle orada az bir zamandan fazla komşu kalamazlar; Allah'ın önceki geçen kimseler hakkındaki sünneti [tutumu-kanunu] olarak nerede bulunurlarsa yakalanırlar ve öldürüldükçe öldürülürler. Ve sen Allah'ın sünneti için asla bir değişiklik bulmayacaksın ifadesiyle, bu tip insanların mücâdele ile etkisizleştirilmesi emredilmektedir. H.Yılmaz

Hz. Peygamber'e (s.a) bu soruyu çoğunlukla kâfirler ve münafıklar soruyorlardı. Bu soruyla bilgi edinmeyi amaçlamıyor, bilakis alay etmek istiyorlardı. Aslında onlar ahiret hayatına inanmıyorlar ve bunu sadece boş bir tehdit olarak kabul ediyorlardı. Kıyametin ne zaman kopacağını öğrenip, buna göre hallerini ıslah etmeyi düşünmüyor, bilakis şöyle demek istiyorlardı: "Ey Muhammed, biz senin tebliğ görevinin başarıya ulaşmaması için elimizden gelen herşeyi yapıyoruz ve sen bize hiçbir zarar veremiyorsun. Biz de şu kıyametin ne zaman kopacağını ve Allah tarafından ne zaman hesaba çekileceğimizi öğrenmek istiyoruz. Mevdudi

Kuran vahyinin geldiği toplumun algılayamadığı ve bilinç düzeyinin üstündeki gerçekleri, Allah “benim indimde, benim yanımda” şeklinde ifade buyurarak, vahyin geldiği toplum için bilinmeyenleri, bilimin ve bilinçlilerin algılamasına göre, hangi çağda kime nasip etmiş ise, bilinen duruma getirmektedir. Yirminci yüzyıldan önce, örneğin, televizyon, bilgisayar ve uzaydaki haberleşme uyduları hakkında ki bilgiler sadece Tanrının yanında idi ve onlar hakkında yalnızca Allah bilgi sahibiydi. Tanrının yanında ki bilgileri daha sonraki çağlarda, insanlar akıl ve bilgileriyle buldular ve onlardan yararlanmaktadırlar. Böyle bir düşünceden hareketle, çağımız itibariyle dünyanın sonunun bilgisi, Allahın yanındadır. Bilim adamları bu gün için, insanın bilincinin %10-13 kapasitesini kullandığını söylüyorlar. İnsanın bilincini % 90-100 lerde kullandığını düşünün. Buna uygun gelişen bilimin ışığında bugün bilinmeyenler, bir gün bilinir olacaktır diye düşünüyorum. Doğrusunu Allah bilir. M.Sağ

Surenin giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi, bu ayetler, Hz. Zeyd, Hz. Zeyneb'i boşadıktan sonra nazil olmuştur. O sıralarda Hz. Peygamber (s.a) evlatlık ile ilgili geleneğin ve cahiliye adetinin kökten kesilmesinin zamanının geldiğini bu konuda bizzat kendisinin önlem alması gerektiğini ve bu adetin tamamen ortadan kaldırılması için evlâtlığının (Zeyd) dul karısı ile evlenmesi gerektiğini hissediyor, Allah da ona bu şekilde ilham ediyordu. Fakat bu konuda çekimser kalmasının nedeni, bunun zaten başarıları nedeniyle kıskançlıktan çıldıran kafir ve münafıklara karşı bir propaganda malzemesi oluşturacağından duyduğu korkuydu. Bu, kişisel şöhretin kaybolacağından duyduğu korku değil, bilakis İslâm'a zarar vereceği korkusuydu. Böyle bir olay, İslâm'a yönelen kişilerde güvensizlik yaratabilir, tarafsız kişilerin düşmana katılmasına ve Müslümanlardan zayıf imanlı olanların şüpheye düşmelerine neden olabilirdi. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a), İslâm'ın amaç ve çıkarlarına daha büyük zararlar vereceğini düşünerek bu cahiliye adetini ortadan kaldırmak için bir girişimde bulunmamayı tercih etti.
Konunun başlangıcında, daha ilk cümlede, Allah Hz. Peygamber'in (s.a) bütün endişelerini ortadan kaldırmaktadır: "Dinimiz için neyin hayırlı neyin hayırsız olduğunu biz daha iyi biliriz. Bu konuda neyin iyi neyin kötü olduğunu da biz biliriz. Bu nedenle münafıklara ve kafirlere uyan bir davranış içinde bulunmamalısın, bilakis bizim dileğimize uygun bir tavır içinde olmalısın. Bizden korkmalısın, kafirlerden ve münafıklardan değil." Mevdudi

Lafzen, “Rabbinden sana vahyedilmiş olana” -bu ifade, Allah'ın bütün vahiylerin kaynağı olduğunu göstermektedir. M.Esed

Bu cümle Hz. Peygamber'e (s.a) olduğu kadar, Müslümanlara ve İslâm düşmanlarına da hitap etmektedir: "Eğer Peygamber (s.a) Allah'ın emri doğrultusunda davrandığı için iftiraya uğrar ve düşmanın, şerefi konusundaki saldırılarına sabırla göğüs gererse, onun bu fedakâr ve samimi davranışları Allah'a gizli kalmaz. Peygamber'e (s.a) bağlılıklarında sebat eden, şüphe ve kararsızlığa düşen müminlerin durumu da Allah'a malumdur. Ve Allah, kafirlerle münafıkların Peygamber'e (s.a) iftira atma çabalarından da bîhaber değildir. Onun için perişan olmana gerek yok. Allah herkesin ameline göre hak ettiği ceza ve mükafatı verecektir. Mevdudi

Bu cümlenin muhatabı yine Hz. Peygamber'dir (s.a). O'na şöyle talimat verilmektedir: "Sana emanet edilen görevi Allah'a güvenerek yerine getir ve bütün dünya sana düşman olsa bile buna aldırma." Bir kimse, bir emrin kesin olarak Allah tarafından verildiğinden emin olduğunda, iyilik ve hayrın bu emri yerine getirmekte olduğu konusunda itminan içinde olmalıdır. Artık bu emrin sebep ve hikmetini görüp anlamasına gerek yoktur, o sadece tamamen Allah'a güvenerek bu emri yerine getirmelidir. Kulun bütün işlerinde yardımcı ve dayanak olarak Allah yeter. Allah onu doğru yola ulaştırma ve ona yardım etme konusunda kafidir ve kendi hidayet yolunda çalışan kimselerin kötü bir sonla karşılaşmamaları da sadece O'nun kefaletindedir. Mevdudi

Sûrenin bu ilk üç âyetinde Rasûlullah direkt olarak muhatap alınıp, o'nun Allah'a takvâlı davranması, kâfirlere-münâfıklara itaat etmemesi, sadece vahye uyması ve Allah'a tevekkül etmesi istenmiş olsa da, o'na verilen direktifler, herkese yöneliktir.

Bu âyetlerin indiği dönemde, dışarıdan müşrikler, içeriden münâfıklar var güçleriyle Rasûlullah'ı yıpratmaya, hatta yok etmeye çalışıyorlardı.

Sûrenin başındaki bu emir ve direktifler dikkate alınmadığında, müşriklerin, münâfıkların, kalbi hasta olanların saldırısı karşısında görev yapmak bir yana, hayatta kalmak bile mümkün olmayabilir. Zira toplumda, düzeltilmesi ve değiştirilmesi gereken birçok yanlış gelenek düzeltilemez ve değiştirilemezdi. Söz gelimi, evlâtlığın öz evlât kabul edilmesi geleneğinin kaldırılması, evlâtlığın boşadığı kadınla örfen onun babası kabul edilen kişinin evlenmesi, zengin ve asil kabul edilen bir kadının azatlı bir köle evlenmesi gibi câhiliye örfünde yerleşik uygulamaların ortadan kaldırılması gerçekleştirilemezdi. O nedenle Rasûlullah karşılaşacağı olay ve sıkıntılara karşı peşinen hazırlanmaktadır.

Bu âyet grubunun iniş sebebi ile ilgili kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a) Medîne'deki Kurayza, Nadîr ve Kaynukaoğulları'nın –ki Yahûdi idiler– İslâm'a girmesini arzu ediyordu. Onlardan bazı kimseler de münâfıklık ederek o'na tâbi olmuşlardı. O da onlara yumuşak davranıyor, küçüklerine ve büyüklerine ikramlarda bulunuyordu. Bir kötülük yapacak olurlarsa, affediyor, onlardan (rahatsız edici pek çok şeyler) işitiyordu. İşte bu buyruklar bunun üzerine nâzil olmuştur.

el-Vâhidî, el-Kuşeyrî, es-Sa‘lebî, el-Maverdî ve başkalarının naklettiklerine göre bu buyruk, Ebû Süfyân b. Harb ile İkrime b. Ebî Cehl ve Ebu'l-A‘ver Amr b. Süfyân hakkında nâzil olmuştur. Bunlar Uhud'dan sonra Medîne'ye gelmiş ve münâfıkların başı Abdullah b. Ubey b. Selul'e misafir olmuşlardı. Peygamber (s.a) onunla konuşmak hususunda kendilerine eman vermişti. Abdullah b. Sa‘d b. Ebî Serh ile Tu’me b. Ubeyrık onlarla birlikte kalktı ve yanında Ömer b. el-Hattâb bulunduğu hâlde Peygamber'e (s.a) şöyle dediler: “Artık ilâhlarımız Lat, Uzza ve Menat aleyhinde konuşmaktan vazgeç. Onların, kendilerine ibâdet eden kimselere şefaat edeceklerini, onları koruyacaklarını söyle, biz de seni Rabbinle başbaşa bırakırız.” Onların bu sözleri Peygamber'e (s.a) çok ağır geldi. Bunun üzerine Ömer (r.a), “Ey Allah'ın Rasûlü! Onları öldürmek için bana izin ver” dedi. Peygamber (s.a), “Ben onlara eman verdim” deyince, Ömer (r.a), Allah'ın lânet ve gazabı içerisinde çıkıp gidin” dedi. Peygamber (s.a) Medîne'den çıkmalarını emretti, bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

ez-Zemahşerî dedi ki: Rivâyet edildiğine göre Ebû Süfyân b. Harb, İkrime b. Ebî Cehl, Ebu'l-A‘ver es-Sülemî aralarındaki barış antlaşması esnasında Peygamber'in (s.a) yanına gelmişlerdi. Abdullah b. Ubey b. Selul, Muattib b. Kuşeyr ve el-Ced b. Kays da onlarla birlikte gelip Rasûlullah'a (s.a), “İlâhlarımızı diline dolamaktan vazgeç” dediler. Daha sonra ez-Zemahşerî az önce naklettiklerimizle aynı anlamda rivâyeti kaydetmekte ve âyet-i kerîmenin ahdi bozmak ve yapılmış olan antlaşmanın bozulduğunu ilan etmek hakkında nâzil olduğunu bildirmektedir. Yani, “Senden istedikleri şeyler hususunda Mekke ehlinden olan kâfirlere ve Medîne ehlinden olan münâfıklara itaat etme.”

Yine rivâyet edildiğine göre Mekkeliler, dininden dönmesi karşılığında Rasûlullah'ı (s.a) mallarının yarısını ve Şeybe b. Rabia da kendisine kızını vermek teklifinde bulundular. Medîne münâfıkları da, eğer dininden dönmeyecek olursa, o'nu öldürmekle tehdit ettiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

2. âyetteki, Ve Rabbinden sana vahyedilen şeylere uy emri, sadece Kur’ân'a uyulmasını istemekte ve tüm câhiliye ilkelerini, törelerini yasaklamaktadır.

Âyetteki, Ve Allah'a tevekkül et, vekîl olarak da Allah yeter ifadesiyle de, Rasûlullah'tan görevini hakkıyla yapıp, gerisini Allah'a bırakması istenmektedir. Tevekkül, “insanın her türlü hazırlığı yaptıktan sonra sonucu Allah'a bırakması”; vekîl de “canlı-cansız tüm varlıkları belirli bir programa göre ayarlayan ve bu programı koruyup destekleyerek uygulayan” demektir. Bu konuyla ilgili olarak yaptığımız açıklamaya bakılabilir.

Âyetlerdeki, Şüphesiz Allah, alîm'dir [en iyi bilendir], hakîm'dir [en iyi yasa koyandır]. Şüphesiz Allah, sizin ne yapıp durduğunuza haberdardır ifadelerinde, iltifat sanatı yapılarak muhatap çoğullaştırılmıştır. Böylece Rasûlullah ve mü’minlere, görevlerini iyi yapmaları hususunda ihtar bulunulurken, müşrik ve münâfıklara da, karşı koymalarının, engelleme ve saldırılarının Allah tarafından bilindiği, izlenecekleri ve cezalandırılacakları tehdidi yapılmaktadır. H.Yılmaz

Rivâyete göre, Araplar, akıllı kişilerin iki kalbi olduğuna inanırlardı.. Âyette bu inancın doğru olmadığı, her insanın yalnız bir kalb taşıdığı belirtiliyor. Zıhâr da Araplar arasında uygulanan bir gelenekti. Bir adam karısına: "Sen bana, annemin sırtı gibisin!" dedi mi, o kadın kendisine harâm olurdu, artık ona yaklaşamazdı. Âyet, öyle bir benzetme sözüyle, insanın karısının, kendi öz annesi gibi olamayacağını belirterek bu bâtıl geleneği kaldırıyor. Bir çeşit yemîn olan bu sözden dönmek için keffâret gerekir ki bu husus da Mücâdele: 2-4. âyetlerinde anlatılmıştır. Araplar arasında uygulanan bir gelenek de evlâdlığın, öz oğul gibi sayılmasıydı. Evlâdlık asıl babasının adıyle değil, evlâd edenin adıyle çağırılırdı. Bunu da kaldıran Kur'ân, kişinin asıl evlâdının, kendi belinden gelen çocuklar olduğunu; dolayısıyle evlâdlığa, aynen evlâd hükmünün uygulanamayacağını belirterek evlâdlıkların, kendi babalarının adlarıyle çağrılmalarını buyuruyor. S.Ateş

Yani, "Bir kimse aynı zamanda hem mümin, hem münafık, hem doğru yolda, hem sapık; hem salih, hem de günahkâr olamaz. İnsanın göğsünde iki kalp yoktur ki birinde samimi iman olsun, diğerinde de Allah'tan hiç korkmamak. O halde bir insan aynı zamanda sadece bir tek karaktere sahip olabilir: Ya mümin veya münafık, ya da kafir veya Müslüman olur. Eğer siz mümine münafık veya bir münafığa mümin derseniz, bu gerçeği değiştirmez. Kişinin gerçek karakteri aynı kalır."
Zihar arapça bir terimdir. Eskiden bir Arap, aile kavgaları sırasında sinirlenip karısına: "Senin sırtın bana annemin sırtı gibidir" dediğinde, karısını annesi ile mukayese ettiği için artık o kadının adama bir daha helal olmayacağına inanılırdı. Bu konuda Allah şöyle buyuruyor: "Bir adam, bir kadına anne dediği veya onu annesine benzettiği için o kadın onun annesi olmaz. Onun annesi, onu doğurandır. Karısını annesine benzetmesi, gerçeği değiştirmez." Zihar hakkındaki İslâmî hükümler için bkz. Mücadele suresi: 2-4.
Asıl söylenmek istenen söz budur. Bundan önce gelen iki cümle bu noktayı vurgulamak ve desteklemek amacıyla yer almıştır. Mevdudi

Lafzen, “onun içinde”. Bu ayet, ilk bakışta, önceki pasaj ile bağlantılı olup insanın gerçek anlamıyla Allah'a karşı sorumluluk bilinci duymayacağını ve aynı zamanda, “hakikati inkar edenlerin ve ikiyüzlülerin” görüşlerine uyacağını gösterir (Râzî). Yukarıdaki cümle, ayrıca, ayetin öncesi ve sonrası ile kavramsal bir bağ oluşturarak tek ve aynı kimseye insan ilişkileri çerçevesinde iki çelişen rol yüklemenin Allah'ın kontrolündeki tabiat kanunlarına aykırı düştüğünü -ve; bu sebeple gayriaklî ve gayriahlakî olduğunu- ifade eder (Zemahşerî)Burada zihâr adı verilen İslam öncesi Arap geleneğine işaret edilmektedir. Bu geleneğe göre koca, eşini, sadece “Sen benim için artık annemin sırtı gibi [haram]sın” demek suretiyle boşayabilirdi. Zahr (“arka/sırt”) terimi, burada, “beden”i sembolize etmektedir. Müşrik Arap toplumunda bu boşama şekli kesin ve geri dönülmez görülürdü; üstelik bu şekilde boşanan kadın yeniden evlenemezdi ve ölünceye kadar eski kocasının kontrolünde kalmaya mahkum olurdu. 58. surenin (Mücadele) -ki bu sureden belli bir süre önce nazil olmuştur- ilk dört ayetinden anlaşılacağı gibi, bu ölçüsüz ve gaddar müşrik geleneği, yukarıdaki surenin nüzulü sırasında zaten yürürlükten kalkmıştı. Burada ise, sadece daha sonra gelen, “ağzınıza doladığınız boş lafların [lafzen, “sözlerin”] işaretleri”nin insan ilişkileri gerçekliği ile her zaman çakışmadığı şeklindeki hükmün tasviri için değinilmiştir.Yani, kan bağı anlamında: bu nedenle gerçek oğullara -ve kızlara da- uygulanan evlilik sınırlamaları, evlatlıklara uygulanamaz. Bu ifade, aşağıdaki 37. ayet vd. ile kesin bir ilişki içindedir.Yani, ebeveyn ile çocuk arasındaki fiilî, biyolojik ilişkiyi koca ile eş yahut üvey ebeveyn ile evlatlık arasındaki ilişki gibi insan ürünü sosyal ilişkilerden farklı kılmak suretiyle. Bu bağlamda, Kur’an'ın, Allah'ın yaratıcılık eylemini ifade etmek için sık sık Allah'ın “konuşma”sı mecazını kullandığını unutmamalıyız.  M.Esed

Bu Kuran ayetiyle Allah, Arapların kendilerince dinleştirdikleri bir geleneği ortadan kaldırıyor. “Zıhar”; Sen bana anamın sırtı gibisin” demektir. Araplar arasındaki dinleştirilmiş gelneğe göre, bir kişi eşine bu sözü söylerse, artık eşi annesi gibi sayılır, onunla cinsel ilişkide bulunmayı kendisine haram sayar. İşte bu davranışa “zıhar” deniyordu. Zıhar yapılan kadın, kocasına yaklaşamadığı gibi, kocasından boşanamadığı için de, başkasıyla da evlenemiyordu. Dolayısıyla, kadınlar sürekli olarak erkeklerin böyle baskısı altında yaşıyorlardı. Kuran, bu insanlık dışı davranışı ortadan kaldırıyor. Kadının doğal haklarını koruyor. (Bak.Mücadele suresi 2 ve 3 ayetleri incelyiniz.) M.sağ

Bu emrin uygulanması ile ilgili olarak ilk sunulan reform, Peygamber'in (s.a) evlatlığı Zeyd'in artık, Zeyd bin Muhammed yerine, babasına nisbet edilerek Zeyd ibn Hârise adıyla çağrılmasıdır. Buhari, Müslim, Tirmizî ve Neseî, Abdullah İbn Ömer'den (r.a) eskiden insanların Zeyd bin Harise'yi Zeyd bin Muhammed diye çağırdıklarını rivayet etmişlerdir. Bu ayetin nazil olmasından sonra onu, Zeyd ibn Harise diye çağırmaya başlamışlardır. Bunun yanısıra bu ayetin nuzulünden sonra insanların kendilerini gerçek babalarından başkalarına nisbet etmeleri de yasaklanmıştır. Buhari, Müslim ve Ebu Davud, Sa'd ibn Ebi Vakkas'tan (r.a) Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Kendisini bildiği halde babasından başkasına nisbet eden kimseye cennet haram kılınmıştır." Hadis kitaplarında bu davranışı büyük bir günah olarak bildiren başka hadisler de yeralmıştır.
Yani, böyle bir durumda bile kişinin kendisini başka bir kimseye nispet etmesi caiz değildir.
Bu, şu anlama gelir: "Bir kimsenin sevdiği için bir başkasına oğlum demesinde bir beis yoktur. Aynı şekilde sevgi ve saygı nedeniyle bir başkasına anne, baba, kardeş, evlat denilmesinde bir günah yoktur. Fakat eğer böyle söylendiğinde, o kişilerin gerçek akrabaların statü, hak ve konumunda olacağı düşünülüyorsa, o zaman bu davranış cezasız kalmayacak ve mutlaka hesaba çekilecektir."
Yani, "Allah bu konuda işlenen günahları affetmiştir, hiç kimse bunlardan hesaba çekilmeyecektir." Şu anlama da gelebilir: "Allah istemeden yaptığı davranışlar nedeniyle kişiyi hesaba çekmez. Yasaklanmış bir davranış olsa bile Allah kişiyi istemeden, bilmeden yaptığı bu davranış nedeniyle cezalandırmaz." Mevdudi

Yani, “ilişkinizin bir evlat edinme ilişkisi olduğunu açıklayın ve onların sizin gerçek çocuklarınız olduğu izlenimi vermeyin” -böylece onların gerçek kimliklerini koruyun.Yani, çocuğun anne-babasından söz ederken hata yaparsanız yahut onları, sevgiyle “oğlum” veya “kızım” diye çağırırsanız. M.Esed

Yukarıda, Ey peygamber! Allah'a takvâlı davran, kâfirlere ve münâfıklara da itaat etme. Şüphesiz Allah, alîm'dir [en iyi bilendir], hakîm'dir [en iyi yasa koyandır]. Ve Rabbinden sana vahyedilen şeylere uy. Şüphesiz Allah, sizin ne yapıp durduğunuza haberdardır. Ve Allah'a tevekkül et, Vekîl olarak da Allah yeter buyurularak olacaklara karşı Elçi hazırladıktan sonra, o'nun sıkıntı çekeceği konular ele alınmaya başlamaktadır.

 

Bu âyetlerde insanın psikolojik yapısı açıklanmakta ve aile hukukuna yönelik bazı reformlar yapılmaktadır:

• Bir er kişinin göğüs boşluğu içinde iki kalp olmaz.

• Annelere benzeterek yemin konusu yapılan eşler anne sayılmaz.

• Evlâtlıklar, öz çocuk sayılmaz.

• Evlâtlıklar babalarına nisbet edilerek çağırılmalıdır.

• Eğer babaları bilinmiyorsa, kardeş ve yakın biri gibi kabul edilmelidir.

• Kalplerin kasıt göstererek yaptıkları şeyler dışında hata olarak yapılanlar günah sayılmaz.

Bu paragrafın iniş sebebine dair kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Mücâhid dedi ki: Bu âyet-i kerîme dehası dolayısıyla “iki kalpli” diye anılan Kureyş'ten bir adam hakkında nâzil olmuştur. Bu kişi, “Benim iki kalbim vardır. Bunların her birisi ile Muhammed'in aklından daha üstün bir seviyede aklederim” diyordu. (Mücâhid) dedi ki: “Bu adam Fihr'den idi.”

el-Vâhidî, el-Kuşeyrî ve başkaları da şöyle demişlerdir: Bu âyet-i kerîme Fihrli Cemil b. Ma‘mer hakkında inmiştir. Duyduğunu ezberleyen bir adamdı. Kureyşliler, “Bu adam bunca şeyi ancak iki kalp sahibi olduğu için ezberleyebilir” diyorlardı. Bu adam da şöyle dermiş: “Benim iki kalbim var. Bu iki kalp sayesinde Muhammed'in aklından daha üstün bir akıl sahibiyim.” Bedir günü müşrikler beraberlerinde Cemil b. Ma‘mer de bulunduğu hâlde yenilgiye uğrayınca, Ebû Süfyân onu kervan arasında ayakkabılarından birini ayağına giyinmiş, öbürünü ise eline asmış [almış] olduğu hâlde görünce, ona, “İnsanların hâli nedir?” diye sordu, o da, “Bozguna uğradılar” diye cevap verdi. Bu sefer Ebû Süfyân ona, “Peki ne diye senin ayakkabılarından bir elinde, diğeri ayağında?” diye sorunca, adam, “Ben her ikisinin de ayağımda olduğunu zannediyordum” diye cevap verdi. İşte o vakit, “Eğer onun iki kalbi bulunmuş olsaydı, ayakkabılarından birini elinde unutmazdı” diyerek gerçeği anladılar.

İbn Abbâs da şöyle demektedir: Âyetin nüzûl sebebi şudur: Bazı münâfıklar, “Muhammed'in iki kalbi vardır. Çünkü o herhangi bir husus ile meşgul iken bir başka işle uğraşıyor, sonra tekrar önceki işine geri dönüyor” demişlerdi. Onlar Peygamber hakkında bunu söylemişlerdi, yüce Allah da onları bu buyruğu ile yalanladı.

Âyetin Abdullah b. Hatal hakkında indiği de söylenmiştir. ez-Zührî ve İbn Hibban dediler ki: Bu buyruk, Peygamber'in (s.a) Zeyd b. Hârise'yi evlâtlık edinmesi hakkında bir temsil olmak üzere nâzil olmuştur. Yani, bir adamın iki kalbi olmayacağı gibi, aynı şekilde tek bir evlât iki ayrı babanın oğlu olamaz.

Âyetteki, Bir er kişinin göğüs boşluğu içinde iki kalp kılmadı ifadesiyle, iki inancı bir arada götürmek isteyen münâfıklar eleştirilmektedir: Herkesin sadece bir kalbi vardır ve bu kalpte ya iman ya da küfür bulunur. İnsanın iki kalbi olup da birinde iman, birinde küfür bulunmaz. Münâfıklar, iki inancı birden taşıdıklarını iddia etmekteydiler.

Burada konu edilen kalp, biyolojik kalp [insanın göğüs kafesinde bulunan ve vücuda kan pompalayan organ] değil; aklın, düşüncenin ve tüm zihinsel fonksiyonların merkezi olan beyin”dir. Kalp sözcüğü hakkında yaptığımız açıklamaya bakılabilir.

Âyetteki, Ve kendilerini annelerinize benzeterek yemin konusu yaptığınız [zıhârda bulunduğunuz] eşlerinizi de sizin anneleriniz kılmadı ifadesiyle, Arap câhilî örfündeki bir uygulama ortadan kaldırılmaktadır. Arap örfüne göre bir adam, karısının herhangi bir davranışına kızdığı zaman, ona, “Sen bana anamın sırtı gibisin” derdi. Bunun üzerine aralarındaki aile bağları kopmasa bile helâl kabul edilmezdi. Ancak tam anlamıyla boşanmış da sayılmadığı için kadın, başka bir yol seçemezdi. Kadın çileye mahkum olur giderdi. Buna Mücâdele sûresi'nde de değinilmiştir:

Kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah kesinlikle işitmiştir. Allah, ikinizin konuşmasını da işitir. Şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir. Sizden, kadınlarınızdan zıhâr yapanlar; onlar [zıhâr yapılan kadınlar], onların anaları değildir. Onların anaları ancak kendilerini doğuran kadınlardır. Şüphesiz onlar, sözden çirkin olanı ve yalanı söylüyorlar. Ve şüphesiz Allah, çok affedici, çok bağışlayıcıdır. Ve kadınlardan zıhâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin, birbiriyle temastan [ilişkiden] evvel bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir. İşte siz bununla öğütleniyorsunuz [size öğütlenen, yapmanız gereken işte budur]. Allah, yaptıklarınızdan çok iyi haberi olandır. Artık, kim ki bulamazsa, temaslaşmalarından önce aralıksız olarak iki ay oruç tutmalıdır. Artık kim ki güç yetiremedi, altmış miskini doyurmalıdır. Bu, Allah'a ve Elçisi'ne inanmanız içindir. Ve bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Kâfirler için de acıklı bir azap vardır. (Mücâdele/1-4)

Böylesine berbat bir câhilî uygulama olan “îlâ”, Allah tarafından (bkz. Bakara/226) uygulamadan kaldırılmıştır.

Âyetteki, Evlâtlıklarınızı da sizin öz çocuklarınız saymadı. Bu, sizin ağzınızla söylemenizdir. Allah ise hakkı söyler. Ve yol'a kılavuzlar beyânıyla, câhilî Arap örfündeki evlâtlık anlayışı ortadan kaldırılmıştır. Bunun ilk uygulaması da, Rasûlullah'ın yakın çevresinde olmuştur. Tüm Kur’ân bilginlerinin kabulüne göre bu âyet, Zeyd b. Hârise hakkında inmiştir.

Bu konuya dair klâsik eserlerde şu bilgiler yer almaktadır:

İbn Ömer şöyle demiştir: “Biz Hârise oğlu Zeyd'i, hep ‘Muhammed'in oğlu Zeyd’ diye çağırırdık; tâ ki, Onları babalarına nisbet edip çağırın. Bu, Allah nezdinde daha âdildir âyeti nâzil oluncaya kadar.”

Enes b. Mâlik ve başkalarından rivâyet edildiğine göre Zeyd, Şam taraflarından esir alınıp getirilmişti. Onu Tihâme'den bir grup atlı esir almış, Hakim b. Hizam b. Huveylid onu satın almış, halası Hatice'ye, Hatice de Peygamber'e (s.a) hibe etmişti. Peygamber de Zeyd'i hürriyetine kavuşturup evlâtlık edinmişti. Bir süre yanında kaldıktan sonra amcası ve babası onun fidyesini verip kurtarmak arzusu ile geldiler. Peygamber (s.a) onlara, –ki bu peygamber olarak gönderilmesinden önce olmuştur–, “Onu istediğini seçmekte serbest bırakın” dedi. Eğer sizi tercih edecek olursa, sizden hiç bir fidye almaksızın sizin olsun.” Ancak Zeyd Rasûlullah'ın (s.a) yanında köle olarak kalmayı hürriyetine ve kavminin yanına dönmeye tercih etti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) şöyle dedi: “Ey Kureyşliler! Tanık olun ki, bu benim oğlumdur. O bana ve ben ona mirasçı olurum.” Peygamber Kureyşlilerin meclislerini tek tek dolaşır ve onları bu hususa şâhit tutardı. Amcası ve babası bu işe razı olarak geri döndüler.

Yine rivâyet edildiğine göre, babası yanına gelince; Peygamber (s.a), açıkladığımız şekilde onu muhayyer bırakmış, babası geri dönüp gitmişti.

Onları babalarına nisbet edip çağırın buyruğu, daha önce açıklandığı üzere Zeyd b. Hârise hakkında inmiştir. İbn Ömer'in, “Biz Zeyd b. Hârise'yi ancak ‘Zeyd b. Muhammed’ diye çağırırdık” sözü, evlât edinmenin hem câhiliye döneminde, hem İslâm geldikten sonra uygulamada olduğuna delildir. Evlât edinmek dolayısıyla karşılıklı miras almak ve yardımlaşmak söz konusu idi. Bu, yüce Allah tarafından, Onları babalarına nisbet edip çağırın. Bu Allah nezdinde daha âdildir buyruğu ile nesh edilinceye kadar böylece devam etti. Bu buyrukla yüce Allah, evlât edinme hükmünü kaldırdı ve bunun gereği olan sözleri kullanmayı yasaklayarak, kişinin babasına nisbet edilmesinin daha uygun ve adaletli olduğunu bildirdi. Denildiğine göre, câhiliye döneminde bir kimse birinin gayreti, yiğitliği ve görünüşü hoşuna gidecek olursa, onu kendisine katar ve mirasından diğer erkek çocuklarının payı gibi ona pay ayırırdı. O da o kimseye nisbet edilir ve, “Filan oğlu filan” denilirdi.

Bundan sonra, Muhammed oğlu Zeyd olarak tanınan Zeyd, kendi babasına nisbet edilerek, Hârise oğlu Zeyd olarak anılmaya başlandı. Zeyd ile ilgili detay 37. âyette gelecektir.

5. âyetteki, ve mevâlînizdir [sözleşmeyle yakınlık kurduklarınızdır] ifadesi, o günün örfünde “velâ” uygulamasını gündeme getirmekte ve onu tasvip etmektedir. Nitekim bu uygulama, İslâm ülkelerinin hukuk sistemlerinde uygulanagelmiştir.

 ولاؤ [velâ],  ولىّ [velî/yakın] sözcüğünden türemiş olup, taraflarına مولى [mevlâ] tabir edilir.  موالى [mevâlî] sözcüğü de,  مولى [mevlâ] sözcüğünün çoğuludur. Âyette de,  موالى [mevâlî] diye çoğul olarak yer almıştır.

Velâ, tarafların [garip bir kimse ile varsıl-güçlü bir kimsenin] özgürce, “Sen benim mevlâm ol, şâyet ben bir cinâyet işlersem himâyecim olarak diyeti ödersin, öldüğümde de malıma vâris olursun, malım sana kalır” tarzındaki sözleşme ile meydana gelir. Böyle bir sözleşmenin yasal görülmesinin nedeni, kimsesiz gariplere kimsesizliğini unutturmak, fertler arasında bir bağ ve yardımlaşma şuuru temin etmektir.  H.Yılmaz

Bu ayet, daha önce iradî ve tercihe dayalı ilişkilerin (kan bağına dayalı yakınlıklardan farklı şekilde) anılması ile bağlantılı olarak, tercihe dayalı manevî ilişkinin en üst tezahürüne işaret etmektedir: yani, Allah'tan vahiy alan Peygamber ile onun izinden gitmeyi özgürce kabul eden kişi arasındaki ilişkiye. Bu konuda Hz. Peygamber'den şu Hadis rivayet edilir: “Beni kendinize babanızdan, çocuklarınızdan ve bütün insanlıktan daha yakın görmedikçe hiç biriniz gerçek mümin olamazsınız.” (Enes'den naklen Buhârî ve Müslim ve benzer rivayetlerle öteki Hadis külliyatı.) Bütün Sahâbe, Hz. Peygamber'i toplumun manevî babası olarak görürdü. Bir kısmı -mesela İbni Mes‘ûd (Zemahşerî'den naklen) yahut Ubey b. Ka‘b, İbni ‘Abbâs ve Mu‘âviye (İbni Kesîr'den naklen)- yukarıdaki ayeti, “o'nu babaları [olarak] gördüklerinden” açıklayıcı ifadesini eklemeden okumazdı. Tâbi‘în'in büyük kısmı da -Mücâhid, Katâde, ‘İkrime ve Hasan Basrî de dahil olmak üzere (karş. Taberî ve İbni Kesîr)- aynı şeyi yapardı: bu açıklamayı parantez içinde eklememin sebebi budur. (Yine bu surenin 40. ayetine ve buna ait 50. nota bkz.) Hz. Peygamber'in eşlerinin “müminlerin anneleri” olma konumlarına gelince, bu, Allah'ın Elçisi'nin hayatının en mahrem tarafını paylaşmış olmalarından kaynaklanır. Bunun sonucu olarak onlar, Hz. Peygamber'in ölümünden sonra yeniden evlenemezlerdi (bkz. aşağıdaki 53. ayet), çünkü bütün müminler onların manevî “evlatlar”ı idi.Bkz. 8:75'in son cümlesine ait not 86. O notta açıklandığı gibi, bu iki ayete (8:75 ve 33:6) miras kanunları açısından bakıldığında tatmin edici bir açıklama getirilemez: sözkonusu ayetleri bu açıdan yorumlama çabaları, Kur’an söyleminin mantıkî yapısını ve iç tutarlılığını zedelemekten başka bir anlam ifade etmez. Diğer taraftan, her iki ayetin temelde benzer (yani, manevî) bir anlama sahip oldukları açıktır. Tek fark, Enfâl suresinin son cümlesinin bütün müminlerin genel anlamdaki kardeşliğini vurgulamasına karşılık, bu ayetin, her mümin ile Allah'ın Rasûlü arasındaki derin ve özel ilişkiyi öne çıkarmasıdır.Yani, Kur’an'da çok sık vurgulandığı gibi (özellikle de 8:75'de), bütün öteki inananlara karşı (bkz. önceki not): Başka bir deyişle, bir müminin Hz. Peygamber'e karşı beslediği yüce sevgi, “bütün müminler kardeştir” (49:10) gerçeğini gözardı etmesine yol açmamalıdır. Son derece kompleks bir terim olan ve bu bağlamda “en güzel şekilde” diye çevirdiğim ma‘rûf terimi, “güzelliği herkesin kavrayacağı ölçüde bariz olan herhangi bir hareket” olarak tanımlanabilir (Râğıb). M.Esed

Yani, "Hz. Peygamber'in (s.a) Müslümanlarla, Müslümanların da Hz. Peygamber'le (s.a) olan ilişkileri, diğer insan ilişkilerinin ötesinde yüce bir özelliğe sahiptir. Hz. Peygamber'le (s.a) müminler arasındaki bu ilişki ile karşılaştırılabilecek başka hiçbir ilişki yoktur. Hz. Peygamber müminlere, ailelerinden, hatta kendi nefislerinden bile daha müşfik, yumuşak ve merhametlidir. Aileleri, eşleri ve çocukları onlara zarar verebilir, onlara bencilce davranabilir, onları yanıltabilir, onların hata ve günah işlemelerine neden olabilir ve onları cehenneme sürükleyebilirler.
Fakat Peygamber (s.a) başkadır: O, sadece müminleri ebedi saadet ve huzura yöneltecek davranışlarda bulunur. Müminler kendi felaketleri ile sonuçlanan hatalar işleyebilirler, fakat Hz. Peygamber (s.a) onlar için sadece iyi ve hayırlı olanı diler. Durum böyle olduğuna göre, Hz. Peygamber'in (s.a) müminler tarafından ailelerinden, çocuklarından, hatta kendi nefislerinden bile önde tutulmaya hakkı vardır. Müminlar, onu dünyadaki herkesten, herşeyden daha çok sevmeli; onun seçim ve hükmünü kendilerinkine tercih etmeli ve onun verdiği her emre boyun eğmelidir.
Buhari ve Müslim'in değişik lafızlarla rivayet ettikleri bir hadiste Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Hiç biriniz, ben kendisine, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça gerçek bir mümin olamazsınız."
Yukarıda değinilen özel ilişki nedeniyle Hz. Peygamber'in (s.a.) eşleri müminlere gerçek anneleri gibi haramdır, yani onlarla evlenemezler. Bu durum sadece Peygamber'e (s.a.) mahsus bir durumdur.
Bu hususta, Hz. Peygamber'in hanımlarının Müslümanların onlara saygı göstermesi ve hiçbir Müslümanın onlarla evlenememesi anlamında müminlerin anneleri olduğuna dikkat edilmelidir. Diğer meselelerde müminlerin kendi anneleri gibi değildirler. Mesela, gerçek akrabaları dışında bütün Müslümanlar onlara namahremdir, yani onların yanında tesüttürlü bulunmalıdırlar. Peygamber'in (s.a) eşlerinin kızları müminlerin gerçek kızkardeşleri gibi değildir, yoksa hiçbir Müslüman onlarla evlenemezdi. Onların kız ve erkek kardeşleri müminlerin teyze ve dayıları gibi de değildir. Gerçek akrabası olmadıkça hiç kimse Peygamber'in (s.a) eşlerine varis olamaz.
Bu hususta dikkati çeken bir nokta da, Kur'an'a göre bu statünün Hz. Aişe (r.a) dahil peygamber'in (s.a) bütün eşlerini kapsıyor olmasıdır. Fakat (Müslümanlardan) bir fırka, Hz. Ali'yi, Hz. Fâtıma'yı (r.a) ve onların çocuklarını imanlarının merkezi yaptıklarında, bütün dini onların etrafında bina ettiklerinde ve Hz. Aişe (r.a) dahil birçok sahabeyi bir alay ve lanet hedefi kıldıklarında, bu ayet onlara bir engel teşkil etmektedir. Çünkü bu ayete göre Müslüman olduğunu söyleyen herkes Hz. Aişe'yi (r.a) annesi olarak kabul etmek zorundadır.
Bu yüzden bu zorluğu çözümlemek amacıyla çok garip bir iddia öne sürülmüştür: Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ali'ye (r.a), ölümünden sonra eşlerini boşama veya müminlerin annesi pozisyonunda bırakma yetkisi vermişti. Ebu Mansur Ahmet bin Ebu Talib Tebrizî, bunu Kitab'ül-İhticac adlı eserinde yazmış ve Süleyman bin Abdullah el-Behrâni, Hz. Peygamber'in (s.a), Hz. Ali'ye (r.a) şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ey Ebu'l-Hasan; bu şeref, biz Allah'a itaatte sebat ettiğimiz sürece devam edecektir. Bu nedenle, benden sonra sana karşı gelerek Allah'a isyan eden eşlerimden dilediğini boşayabilir ve onu müminlerin annesi olma şerefinden mahrum bırakabilirsin."
Bu hadis, isnad kurallarına göre bile uydurma bir hadistir. Fakat bu surenin 28-29 ve 51-52 ayetleri incelendiğinde, bu hadisin Kur'an ayetlerine de muhalif olduğu görülür. Çünkü "muhayyerlik" ayetinin (an.29) nüzulünden sonra, artık Hz. Peygamber'in (s.a) her tür zorluğa rağmen kendisiyle kalmayı seçen eşlerinden herhangi birini boşama hakkı yoktur. Ayrıntılı açıklama için bkz. yukarıda an:42 ve aşağıda an:93.
Bunların yanısıra, eğer önyargısız bir kimse hadisi dikkatle incelerse, hadisin çok saçma ve Peygamber'in (s.a) şahsiyetini alçaltıcı nitelikte olduğunu anlar. Allah'ın Rasûlü'nün (s.a) derece ve pozisyonu çok yücedir. Sıradan bir insana bile ölümden sonra karısını boşamayı düşünmesi ve eşiyle onun arasında bir anlaşmazlık çıktığında yeğenine eşini boşama hakkı ve yetkisi vermesi yakıştırılamaz. Bu da, bu fırkaların Ehli Beyt'in Hz. Peygamber'in (s.a), hatta İlahi Kanun'un şeref ve saygınlığı konusunda ne düşündüklerini göstermektedir.
 Ayet şu anlama gelir: Peygamber (s.a) için Müslümanların onunla ilişkileri eşsiz bir niteliğe sahiptir. Fakat sıradan Müslümanlar sözkonusu olduğunda, onların arasında ilişki, akrabalık ilişkilerinin diğer ilişkilerden önce gelmesi ilkesine dayanır. Eğer kişi kendi ailesinin, çocuklarının, kız ve erkek kardeşlerinin ihtiyaçlarını görmezden gelir ve başkalarına sadaka verirse, bu sadaka doğru değildir. Zekât da ilk planda fakir akrabalara, daha sonra diğer fakir ve muhtaçlara verilir. Miras, ölenle akrabalığı bulunan yakınlar arasında paylaştırılır. Diğer kimselere ise ölen kişi, hediye olarak servetinden bir miktar verebilir. Fakat ölenin hiçbir şekilde, kendi akrabalarını mahrum bırakıp herşeyini başkalarına verme hakkı yoktur.
Bu ilahi emirden sonra hicreti müteakip Muhacirlerle Ensar arasında kurulan "kardeşlik" müessesi de ortadan kalkmıştır. Çünkü bu müesseseye göre Muhacir ve Ensar, bu iman kardeşliğine dayanarak birbirlerinin varisi olabiliyorlardı. Allah, mirasın sadece kan bağı ilkesine dayanılarak paylaştırılmasını emretmiştir. Bununla birlikte bir kimse iman kardeşine dilerse hediye olarak yardımda bulunabilir. Mevdudi

 

Bu âyette, şu hukukî ilkeler ortaya konulmaktadır:

• Peygamber, mü’minlere kendi nefislerinden daha yakındır.

• Peygamber'in eşleri, mü’minlerin analarıdır.

• Ve akrabalar birbirlerine, diğer mü’minlerden ve muhâcirlerden daha önceliklidirler.

Birinci ilkede, Rasûlullah'ın mü’minler için kendi canlarından daha öncelikli olması; herkesin kendi işinden önce o'nun öngördüğü işleri [din ve devlet işlerini] yapması gerektiği ortaya konulmuştur. Burada konu edilen yakınlık [velâyet], veliy-yi âm niteliğidir [devlet başkanı oluşu, devleti temsil edişidir].

De ki: “Eğer ki babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz [akrabalarınız, kabileniz], elde ettiğiniz mallar, kesâda uğramasından ürperdiğiniz ticaret, hoşlandığınız meskenler, size Allah'tan, O'nun Elçisi'nden ve O'nun yolunda cihaddan daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyiniz. Ve Allah fâsıklar kavmine doğru yolu göstermez.” (Tevbe/24)

Allah'a ve âhiret gününe inanan bir topluluğu, Allah'a ve Elçisi'ne karşı çıkanlarla sevgiye dayalı bir dostluk kurmuş olarak bulamazsın. Bunlar onların ister babaları olsun, ister çocukları olsun, ister kardeşleri olsun, ister akrabaları olsun. Allah onların kalplerine imanı yazmış ve onları Kendisinden olan rûh [güvenli bilgi] ile desteklemiştir. Onları, sürekli kalmak üzere altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da Allah'tan hoşnut olmuşlardır. İşte bunlar Allah'ın hizbidir/yandaşlarıdır. Dikkat edin, Allah'ın hizbi/yandaşları başarıya ulaşanların ta kendileridir. (Mücâdele/22)

Burada mü’minlere, devletlerine ve devlet başkanlarına karşı görevleri öğretilmektedir.

İkinci ilkede de, Rasûlullah'ın eşleri, mü’minlerin anneleri unvanıyla şereflenmiş, mü’minlerin onlara saygılı davranmaları, iyilikte bulunmaları ve onlarla evlenmemeleri hükme bağlanmıştır. Burada, Peygamber'in eşlerinin, mü’minlerin gerçek anneleri konumunda oldukları söylenmiyor. Nûr/29-31'de konu edilen aile içi mahremiyet serbestisi, Rasûlullah'ın eşleri için tanınmamakta, onları, –ileride 53-55. âyetlerde görüleceği üzere– serbestlik açısından sadece kendi akrabalarıyla sınırlamaktadır.

Üçüncü ilkede ise, hicret sonrası ortaya çıkmış olan bir problem ortadan kaldırılmıştır. Bu problemle ilgili klâsik eserlerde şu bilgiler mevcuttur:

Hişâm b. Urve babasından, o ez-Zübeyr'den, Akrabalar, Allah'ın Kitabı gereğince de... birbirlerine daha yakındırlar âyeti hakkında şunları söylediğini nakletmektedir: Biz Kureyşliler, Medîne'ye hiç bir malımız olmadığı hâlde geldik. Ensâr'ın çok iyi kardeşler olduğunu gördük, onlarla kardeş olduk. Biz onlara mirasçı olduk, onlar da bize mirasçı oldular. Ebû Bekr, Hârice b. Zeyd ile, ben de Ka‘b b. Mâlik ile kardeş oldum. (Bir keresinde) yanına geldiğimde silâh darbelerinin onu çok ağırlaştırmış olduğunu gördüm. Allah'a yemin ederim o öldüğünde dünyada ona benden başka kimse mirasçı olmadı. Nihâyet yüce Allah bu âyet-i kerîmeyi indirince, şer‘î mirasçılığımıza geri döndük.

Urve'den sabit olduğuna göre Rasûlullah (s.a) ez-Zübeyr ile Ka‘b b. Mâlik'i kardeş yapmıştı. Ka‘b, Uhud günü ağır bir yara almıştı. ez-Zübeyr bineğinin yularından tutmuş, onu (bineği üzerinde) getirmişti. Şâyet Ka‘b o gün vefat etmiş olsaydı, geriye pek çok dünyalık bırakmış olur ve ez-Zübeyr ona mirasçı olurdu. Yüce Allah, Akrabalar, Allah'ın Kitabı gereğince de diğer mü’minlerden... birbirlerine daha yakındırlar buyruğunu indirdi. Böylece yüce Allah, akrabalığın antlaşma yoluyla kurulan kardeşlik bağından daha öncelikli olduğunu açıklamış oldu. Bunun sonucunda da antlaşma yoluyla mirasçılık terkedildi, akrabalık sebebiyle birbirlerine mirasçı olmaya başladılar.

5-6. âyetlerde, evlâtlığın evlât olmadığı, dolayısıyla da aynı konumda değerlendirilemeyeceği bildirilmişti. Bu âyetteki, Ve akrabalar; Allah'ın yazgısında onlardan bir kısmı, bir kısmındandır, –velîlerinize ma‘rûfu yapmanız dışında– mü’minlerden ve muhâcirlerden daha önceliklidirler ifadesi ile de, gerçek kardeşlik ile din kardeşliği ayırılmıştır. Miras vs. gibi hükümlerin din kardeşliği için geçerli olmadığı, mirasın sadece hısım ve akrabalar arasında olacağı hükme bağlanmış; bununla birlikte –velîlerinize ma‘rûfu yapmanız dışında– istisnâsıyla, vasiyet yoluyla kişinin din kardeşlerine yardım ve destekte bulunulabileceği, “velâ” sözleşmesi yapılabileceği beyân edilmiştir.

Âyetteki, Bu, Kitap'ta yazılmıştır ifadesiyle, daha evvel inen ve bu konulara dair bilgi veren âyetlere işaret edilmiştir:

Kuşkusuz şu iman etmiş, hicret etmiş, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşan ve barındırıp yardım eden kimseler; evet işte bunlar, bazısı bazısının velîsi olanlardır. İnanan ve hicret etmeyen kimselere gelince, hicret edene kadar, onlara yakınlık söz konusu değildir. Ve din uğrunda yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir halk zararına olmaksızın, onlara yardım etmeniz gerekir. Ve Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir. Küfretmiş olan şu kimseler de, birbirlerinin velîleridirler. Eğer siz de onu yapmazsanız, yeryüzünde büyük bir kargaşa ve fitne çıkar. Ve o, iman eden, hicret eden ve Allah yolunda cihad eden kimseler ile, barındıran ve yardım eden kimseler; işte bunlar, gerçek mü’minlerin ta kendileridir. Bunlar için bir mağfiret ve saygın bir rızık vardır. Ve bundan sonra, inanan ve hicret eden ve cihad eden kimseler; artık onlar da sizdendirler. Akraba olanlar da, Allah'ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar. Şüphesiz Allah, en iyi bilendir. (Enfâl/72-75) H.Yılmaz

 

Bu ara pasaj, yukarıdaki 1-3. ayetlerle ilgili olup bütün peygamberlerin Allah'ın mesajını insanlara tebliğ etme ve bu suretle “bir müjdeci ve uyarıcı” olarak görev yapma “taahhüdü”nü -yani, kutsal görevini- konu almaktadır. (İz kelimesinin bu bağlamda “ve bir zaman” olarak çevrilmesi konusunda bkz. sure 2, not 21.) M.Esed

Allah, bu ayetle diğer peygamberlerden aldığı gibi Hz. Peygamber'den (s.a) de sağlam ve güvenli bir söz aldığını hatırlatmaktadır. Bir önceki ayet incelendiğinde bu misakın şu anlama geldiği anlaşılır: "Peygamber ilk planda kendisî Allah'tan gelen her emre uyup itaat etmeli, daha sonra da başkalarını bu emre uymaya çağırmalıdır. O, Allah'ın emirlerini diğerlerine aktaracak ve onları uygulamada zorlama konusunda hiçbir gevşeklik göstermeyecektir." Bu ahde, Kur'an'da daha bir çok yerde değinilmektedir:
1) "Allah Nuh'a buyurduğu şeyleri size din olarak buyurmuştur. (Ey Muhammed) şimdi sana da vahyettik. İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya buyurduk ki: 'Dini ikame edin, onda ayrılığa düşmeyin'." (Şura: 13)
2. "Hani Allah Ehli Kitap'tan ahid almış ve onlara: "Onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz." diye emretmişti." (Al-i İmran: 187)
3) "Hani Allah İsrailoğulları'ndan söz almıştı: 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin..." (Bakara: 83)
4) "Onlardan 'Size verdiğimiz kitaba sıkıca sarılın, içinde olanı düşünün ki kötü yollardan sakınanlardan olasınız.' diye ahid almıştık." (A'raf: 169-171).
5. "Allah'ın size olan nimetini hatırlayın ve "işittik, itaat ettik" diye söz verdiğinizi unutmayın." (Maide: 7)
Burada Allah'ın yapılan ahdi hatırlatmasının nedeni, Hz. Peygamber'in (s.a) bir cahiliye adeti olan evlatlık kurumunu kaldırmakla İslam düşmanlarının bundan yararlanacağından korkarak tereddüt etmesidir. Şu düşünceden çekiniyordu: "Mesele, bir kadınla evlenme meselesi. Ben bu meseleyi sadece sosyal bir reform olarak ele alıyorum. Fakat islâm düşmanları benim bunu şehevî duygularımı tatmin etmek için yaptığımı ve ıslahatçı kisvesi altında başkalarını kandırdığımı söyleyecekler." işte bu nedenle Allah, Peygamber'i (s.a) şöyle temin etmektedir:
"Sen bizim tarafımızdan tayin edilmiş bir peygambersin. Diğer peygamberler gibi sen de, bizim verdiğimiz her emre uyacağına dair verdiğin sağlam söze bağlısın. Bu nedenle başkalarının iftira ve suçlamalarına aldırmamalı, başkalarının alaylarından korkmamalı ve senden istediğimizi hiç tereddüt etmeksizin yerine getirmelisin."
İnsanlardan bazıları bu misakın (sağlam söz), Hz. Muhammed'den (s.a) önce gelen bütün peygamberlerden ve onların kavimlerinden, Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğine inançlarına ve onunla işbirliği yapacaklarına dair alınan ahid olduğu görüşündedirler. Bu yoruma dayanarak, peygamberlik kapısının hâlâ açık olduğunu ve Hz. Peygamber'in (s.a) de, ümmetinin kendisinden sonra gelecek peygambere inanacağına dair söz verdiğini iddia ederler. Fakat ayetin geçtiği konunun bütünlüğü içinde bakıldığında bu tefsirin tamamen yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Konu içinde Hz. Muhammed'den sonra peygamber geleceğine ve onun ümmetinin gelecek peygambere inanması gerektiğine işaret eden hiçbir ifade yoktur. Eğer ayet bu anlamda okunursa, ilgisiz ve manasız olmaktadır. Bundan başka, ayette geçen sözlerde bu misak ile hangi sözleşmenin kastedildiğine dair bir işaret de yoktur. O halde, bu misakın (sağlam söz) mahiyetini anlayabilmek için Kur'an'da, peygamberlerden alınan sözlere değinen diğer ayetlere bakmalıyız. Eğer Kur'an'da sadece bir tür misaktan, yani insanların daha sonra gelecek peygamberleri tasdik edeceklerine dair verdikleri sözden bahsediliyorsa, o zaman burada da misak ile aynı şeyin kastedildiğini düşünmek doğru olur. Fakat Kur'an'ı açık bir zihinle inceleyen herkes, Kur'an'da peygamberlerden ve ümmetlerinden alınan birçok farklı misaktan (sağlam söz) bahsedildiğini bilir. O halde bu birbirinden farklı misaklardan sadece burada konunun akışına uygun olanını ve konu içinde anlamsız kalmayanını kabul etmek zorundayız. Bu tür yanlış tefsirler, Kur'an'dan hidayet almayı değil, onu değiştirerek yorumlamayı amaçlayan kişilerin kafa yapısını göstermektedir. Mevdudi

Karş. 5:109 ve özellikle, 7:6 -“Kendilerine [ilahî] bir mesaj gönderilen herkesi, hiç şüphesiz, [Yargı Günü'nde] hesaba çekeceğiz. Ve yine hiç şüphesiz mesajla gönderilenleri[n kendilerini] de hesaba çekeceğiz”. M.Esed

Yani, "Allah sadece misak almakla kalmamıştır, bu söze ne kadar uyulduğunu da sorgulayacaktır. O zaman sadece Allah'a verdiği söze sadık kalanların sadık kullar oldukları açıklanacaktır."
(1-8) ayetlerde bahsi geçen konunun iyi anlaşılabilmesi için bu ayetlerin, aynı surenin 36-41. ayetleri ile birlikte okunması gerekir. Mevdudi

Bu âyetlerde, Allah'ın elçilerinin, görevlerini hakkıyla yapacaklarına, kendilerine verilen emir ve nehiylere eksiksiz riâyet edeceklerine, dine ekleme-çıkarma yapmayacaklarına, öncekinin sonrakini müjdeleyeceğine ve birbirlerini tasdik edeceklerine dair söz alındığı konu edilmektedir.
Bu âyetin mesajı, içinde bulunulan pasaja indirgendiğinde, dinde kardeşler arasında mirasçılık bulunmadığı, mirasçılığın hısım ve akrabalar arasında cereyan edeceği, din adına kimsenin hüküm koyamayacağı anlaşılır:
Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiç bir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsrâ/15)
O [Allah], dinden Nûh'a tavsiye ettiği şeyi, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm'e, Mûsâ'ya ve Îsâ'ya tavsiye ettiğimiz şeyi şeriat kıldı: “Dini ayakta tutun [yerleştirin] ve onda ayrılığa düşmeyin.” Senin kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini Kendine seçer ve kalpten yöneleni de O'na kılavuzlar. (Şûrâ/13)
Ve hani Allah, kendilerine kitap verilen kimselerin mîsâkını almıştı: “Onu [kitabı] mutlaka insanların önüne apaçık koyacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz.” Onlar ise bunu sırtlarının ötesine attılar ve onu az bir bedel karşılığı sattılar. İşte, satın aldıkları şeyler, ne kötüdür! (Âl-i İmrân/187)
Ve hani Biz, İsrâîloğulları'nın mîsâkını [kesin sözünü] almıştık: “Allah'tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya, yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere de iyilik yapacaksınız, insanlara güzelliği söyleyiniz salâtı ikâme ediniz ve zekâtı veriniz.” Sonra çok azınız müstesnâ olmak üzere yüz çevirdiniz. Ve siz yüz çevirenlersiniz. (Bakara/83)
Derken onlardan sonra bir nesil gelip onların yerlerine geçti. Kitab'a mirasçı oldular. (Onlar) bu dünyanın değersiz kazanımlarını alırlar, “Bize ileride mağfiret olunur” diyorlardı. Kendilerine ona benzer değersiz bir meta gelirse, onu da alıyorlardı. –Allah'a karşı hakktan başkasını söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın teminatı alınmadı mı? Hâlbuki onda olanı ders etmişlerdi [okuyup öğrenmişlerdi]. Âhiret yurdu takvâ sahipleri için daha hayırlıdır. Hâlâ akletmeyecek misiniz?– Ve Kitab'a sımsıkı sarılanlara ve salâtı ikâme edenlere [sosyal yardım ve destek kurumlarını oluşturan ve ayakta tutanlara] gelince, Biz o düzeltenlerin [iyileştirenlerin] ödülünü zayi etmeyiz. Hani bir zamanlar Biz o dağı gölgelik [şemsiye] gibi onların tepesine çekmiştik de onun üzerlerine düşeceğine inanmışlardı. –“Takvâ sahibi olmanız için size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın!”– (A‘râf/169-171)
Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun verdiği elçilik görevini iletmemiş [yerine getirmemiş] olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Allah kesinlikle, küfre batmış topluluğa doğru yolu göstermez. (Mâide/67)
Ve Allah'ın, üzerinizdeki nimetini ve “İşittik, itaat ettik” dediğinizde sizden aldığı kendisiyle mîsâklaştığınız mîsâkını hatırlayın. Ve Allah'a takvâlı davranın. Şüphesiz Allah, göğüslerin içindekini çok iyi bilendir. (Mâide/7)
Ve hani Allah peygamberlerin, “Andolsun ki size kitaptan ve hikmetten [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerden] verdim, sonra yanınızda bulunanı doğrulayıcı bir elçi geldiğinde ona muhakkak inanacak ve ona yardım edeceksiniz!” mîsâkını almıştı. O [Allah], bunu ikrar edip de kabul ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” dedi. Onlar, “İkrar ettik” dediler. O [Allah], “Öyleyse şâhit olun, Ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım” dedi. (Âl-i İmrân/81)
Andolsun, kendilerine elçi gönderilmiş olanları da sorguya çekeceğiz, andolsun, gönderilen elçileri de sorguya çekeceğiz. (A‘râf/6)
Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryemoğlu Îsâ! Sen mi insanlara, ‘Beni ve annemi, Allah'ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O [Îsâ], “Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise Senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; ğaybları bilen yalnız Sensin, Sen! Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ dedim. Ve ben aralarında olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, onları gözetleyen yalnız Sen oldun Sen. Ve şüphesiz Sen ğaybları en iyi bilensin.” (Mâide/116-117)
Ve andolsun Biz bundan önce Âdem'e ahit verdik [ondan söz aldık] de o aklından çıkardı [yapmadı] ve Biz o'nda bir azim [kararlılık] bulmadık. (Tâ-Hâ/115)
Şüphesiz Biz, Nûh'a ve o'ndan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrâhîm'e, İsmâîl'e, İshâk'a, Ya‘kûb'a, torunlarına, Îsâ'ya, Eyyûb'a, Yûnus'a, Hârûn'a ve Süleymân'a, daha önce kendilerini sana anlattığımız elçilere, kendilerini sana anlatmadığımız elçilere, elçilerden sonra insanların Allah'a karşı bir delilleri olmasın diye, müjdeciler ve uyarıcılar olarak vahyetmiştik. Dâvûd'a da Zebur'u verdik. Ve Allah Mûsâ'ya konuştukça konuştu. Ve Allah azîz'dir ve hakîm'dir. (Nisâ/163-165) H.Yılmaz

(9-27) ayetlerde Hendek Savaşı ve Beni Kurayza Gazvesi'nin bir değerlendirilmesi yeralmaktadır. Bu ayetler okunurken bu olayların ayrıntıları da (Giriş bölümünde verilmişti) gözönünde bulundurulmalıdır.
Fırtına, düşman orduları hemen gelir gelmez ortaya çıkmamıştır; bilakis Medine yaklaşık bir ay kuşatma altında kaldıktan sonra meydana gelmişti. "Görmediğiniz ordular" ile insanlar haberdar olmaksızın Allah'ın emri ile insanların meselelerine müdahale eden gizli güçler kastedilmektedir. İnsan olayların görünen sebepler yüzünden meydana geldiğini kabul eder ve gizli sebepleri hesaba katmaz. Oysa çoğu kez bu gizli güçler tayin edici rolü oynar. Bu güçler Allah'ın meleklerinin emri ile hareket ettiğine göre, açık bir ima olmamasına rağmen burada "ordular" ile meleklerin kastedilmiş olması mümkündür. Mevdudi

 

Hicretin 5. yılında Kureyş ve Gatafân kabîleleri, bütün kollarıyle birlikte Medîne üzerine yürüdüler. Medîne'de oturan Kurayza Oğulları adlı yahûdî kabîlesi de müslümanlarla yapmış oldukları ittifakı bozup bunlarla birleşti. Birleşik ordunun sayısı 12.000 kişiye varmıştı. Allah'ın Elçisi (s.a.v.), düşmanın geleceğini haber alınca Medîne çevresine hendek kazdırmış, arkadaşlarını, hendekten çıkan toprağın arkasına mevzilendirmişti. Düşman hendeği geçemedi. Karşılıklı oklar atılıyordu, fakat göğüs göğüse savaş olmadı. Kuşatma bir ay sürmüştü. Bir mu'cize oldu: Ansızın çıkan soğuk bir fırtına, düşmanın çadırlarını yerinden söküp savuruyor, toprakları kaldırıp yüzlerine çarpıyor, ateşlerini söndürüyordu. Atları birbirine giriyordu. Müslümanların çevresinde görünmez varlıkların tekbîr sesleri duyuldu. Tulayha ibn Huveylid el-Esedî: "Muhammed size büyü yapmağa başladı, aman canınızı kurtarın!" dedi. Ebûsüfyân da devesine bindi ve Kureyş çekilip gitti. Böylece zafer müslümanların oldu. Müslümanlar, kendilerine hiyânet eden Kurayzalıların da dersini verdiler. S.Ateş

 

Karş. 3:124-125 ve ilgili not 93. Bu pasaj (9-27. ayetler), H. 5. yüzyılda meydana gelen Kabileler Savaşı (ahzâb) -ki, aynı zamanda Hendek Savaşı (Handek) olarak da bilinir- ile ilgilidir. Müslümanlarla imzaladıkları anlaşmayı bozmaları üzerine Yesrib'den (Medine) kovulmuş olan Yahudi kabilelerinden Benî Nadîr'in tahrikleri ile güçlü Arap kabilelerinin büyük kısmı, İslam'ın müşrik Arabistan'ın inanç ve gelenekleri için oluşturduğu tehdidi bertaraf etmek amacıyla bir araya gelip ittifak kurdular. H. 5. yılın Şevvâl ayında Kureyş ve müttefiklerinden -Benî Kinâne, Benî Esed ve sahil bölgesi (Tihâme) halkı ile büyük Necid kabilesi Gatafan ve müttefikleri, Hevâzin (veya Benî Âmir) ve Benî Süleym'den- oluşan onikibin kişinin üzerindeki asker gücü Medine'ye doğru ilerlemeye başladı. Bu harekattan daha önceden haberdar olan Hz. Peygamber, İslam öncesi Arabistan'da bilinmeyen bir savunma tedbiri olan, şehrin çevresinde derin hendekler kazılması emrini verdi ve bu sayede müttefiklerin saldırısını durdurdu. Ancak bu noktada Müslümanlar için başka bir tehlike belirdi: Medine'nin dış mahallelerinde yaşayan ve o zamana kadar Müslümanlara bir dostluk anlaşması ile bağlı bulunan Yahudi Benî Kurayza kabilesi, bu anlaşmayı bozarak karşı tarafa katıldı. Ama haftalarca süren kuşatma boyunca müşriklerin hendeği aşma teşebbüslerinin tümü, sayıca daha az ve silah yönünden daha zayıf bulunan Müslümanlarca geri püskürtülerek saldırganlara ağır kayıplar verdirildi. Ayrıca, karşılıklı güvensizlikten kaynaklanan çekişmeler de, Yahudiler ile müşrik Arap kabileleri arasındaki iddialı ittifakı yavaş yavaş sarsıntıya uğrattı. Zilkâde ayında kopan müthiş soğuk bir fırtınanın günlerce devam ederek hayatı en sert savaşçılar için bile dayanılmaz hale getirmesiyle müttefik kuvvetlerin umutsuzluğu iyice arttı. Ve sonunda kuşatmayı kaldırarak geri çekildiler; böylece müşriklerin Hz. Peygamber'i ve toplumunu ortadan kaldırmaya yönelik son teşebbüsleri de akamete uğramış oldu. M.Esed

Gatafan grubu hendeği aşmak için yukarıdan, Medine düzlüğünün doğu tarafından saldırıya geçerken Kureyşliler ve müttefikleri aşağıdan, yani batı yönünden saldırı başlatmışlardı (Zemahşerî). Bu, onların savaş alanına giriş yönleriyle de uyum halindeydi. Gatafanlılar yüksek bölgelerden (Necid) gelirken Kureyşliler aşağı taraftaki sahil boylarından (Tihâme) geliyorlardı.Lafzen, “Allah hakkında her [çeşit] düşünceyi aklınızdan geçirdiğiniz [zaman]”: yani, “Acaba O sizi mi koruyacaktı, yoksa düşmanlarınızı mı zafere ulaştıracaktı”. M.Esed

Şu anlama da gelebilir: "Düşmanlar size her taraftan saldırdı. Necd ve Hayber'den gelenler sizi yukarıdan, Mekke'den gelenler ise aşağıdan kuşattılar." Mevdudi

 

Gatafan vadînin üst yanından, Kureyş alt yanından gelmişti. Kiminiz, Allah'ın inananlara yardım edeceğini sanıyor, kiminiz O'nun inananları sınayacağını, kiminiz de yüzüstü bırakacağını sanıyordu. S.Ateş

"Mü'minler": Hz. Muhammed'i (s.a) Allah'ın Rasûlü olarak kabul edenler ve gerçek mümin olsun, münafık olsun onun ashabı arasına katılanların tümü. Bu paragrafta Allah Müslüman toplumundan bir bütün olarak söz etmektedir. Bunu takip eden üç paragrafta münafıkların tavırları konusunda yorum yapılmakta, ondan sonraki iki paragrafta ise Hz. Peygamber (s.a.) ve gerçek müminlerle ilgili konulara değinilmektedir. Mevdudi

Bu ifade, müminler arasındaki itikad zayıflığına işaret eder.Bu, Muhammed (s)'in, hendeklerin kazılması sırasında, Müslümanların gelecekte bütün Arap Yarımadası ile İran ve Bizans İmparatorluklarını fethedeceğini önceden haber vermesine bir atıftır (Taberî). Birçok sahih Hadis, olayın meydana geldiği tarihte Hz. Peygamber'in bu öngörüsü ile ilgili sözlerine tanıklık yapmaktadır. M.Esed

Yani "Müminlerin, sonunda Allah'ın yardım ve desteğine mazhar olacaklarına ve onlara zafer kazanmaları için yardım edileceğine dair verilen va'd." Mevdudi

Dünyada ki tüm Müslümanlarda, sahabinin hepsinin samimi bir mümin olduğu inancı egemendir. Tüm dinsel kaynaklar sahabeyi, “Müslüman olarak Peygamberle görüşmüş kişi” diye tanımlar ve kutsiyetleriyle ilgili olağanüstü abartılı rivayetler içerirler. Halbuki bu ayette ve Kuran boyu bir çok ayette bildirildiği üzere, sahabelerin içinde, Hz. Peygamberin eşine iftira edenlerden tutun da, harplerde peygamberi yalnız bırakanlara, Kuranı Muhammed uydurdu diyenlerden, ganimet dağıtımında haksızlık yapıyorsun diyenlere kadar birçok sahtekar ve münafık da vardı. İşte bu münafık sahabelerin uydurduğu rivayetlerin, “sahih” (doğru) olduğuna Müslümanları inandırabilmek için, tüm sahabileri kutsallaştırdılar. Halbuki Kuran, inkarcılar dahil, münafıklar dahil, inananlar dahil, Peygamberin tüm çağdaşlarını, “peygamberin çağdaşı” anlamında “sahabe” olarak tanımlar. (Ayrıca Bak. Sebe suresi 46; Necm suresi 2; Tekvir suresi 22. Ayetleri inceleyiniz.) M.sağ

Bu cümlenin iki anlamı vardır: "Zahiri anlamı şöyledir: Onların Hendek'te müşriklere karşı durma şansları yoktur, bu nedenle şehre geri dönmelidirler. Gizli anlam ise: Onların artık İslâm'da kalma şansları yoktur, bu nedenle atalarının dinine dönmelidirler ki, bütün Arabistan'ın düşmanlığını kazanarak içine girdikleri tehlikeli durumdan kurtulabilsinler. Münafıklar böyle kaypak sözler söylüyorlardı ki, karşılarındaki kişi gerçek gizli anlamı anlasın, sözleri nedeniyle sorguya çekildiklerinde ise bunu kastetmediklerini, yanlış anlaşıldıklarını iddia edebilsinler.
Yani, "Beni Kurayza kabilesi de düşmanlara katılınca, münafıklar savaştan çekilmek için bir bahane bulmuş oldular ve Hz. Peygamber'den (s.a) tehlike halinde olan ailelerini korumak için savaştan ayrılıp geri gitme izni istemeye başladılar. Oysa o sırada Medine'deki bütün halkın korunma ve savunmasından bizzat Hz. Peygamber (s.a) sorumlu idi. Beni Kurayza'nın ihanetinden sonra Hz. Peygamber (s.a), fert fert ordudaki askerlerin değil bütün şehrin ve halkın korunmasını hedef alan planlar yapmak zorunda kaldı."
Yani, "Hz. Peygamber (s.a), İslâm Kuvvetlerinin Kumandanı olarak yaptığı genel savunma planında bu tehlikeye karşı da bazı önlemler almıştı. O halde bu insanların böyle özür öne sürebilecekleri acil bir tehlike durumu mevcut değildir." Mevdudi

"Kendilerinden fitne çıkarmaları istenseydi": Kafirler, şehre galip olarak girip, onlardan, Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak için kendileriyle işbirliği yapmalarını isteselerdi. Mevdudi

Yani, "Onlar Uhud Savaşı'nda gösterdikleri zayıflıktan pişman olmuşlar ve bundan sonra karşılaşacakları ilk imtihanda bu zayıflığı tamir edeceklerine dair Allah'a söz vermişlerdi. Fakat Allah boş sözlerle kandırılamaz. O, kendisine söz verenlerin samimi olup olmadıklarını ortaya çıkarmak için, onları şu veya bu şekilde denemeden geçirir. İşte bu sebeple, Uhud Savaşı'ndan sadece iki yıl sonra, onları daha büyük bir tehlike ile karşı karşıya getirmiş ve verdikleri sözde ne kadar samimi olduklarını ortaya çıkarmıştır. Mevdudi

Yani, "Bu kaçışınız sizin hayatınıza bir şey kazandırmayacaktır. Ne bu dünyada ebedi olarak yaşamanız, ne de dünyanın tüm servetini kazanmanız mümkün değildir. Kaçışınızdan sonra en fazla birkaç yıl yaşayabilirsiniz ve ne kadar tayin edilmişse, ancak o kadar ömür sürebilirsiniz." Mevdudi

Yani, "Bu Peygamberi bırakın, sadece iman ve hak yolunda bu kadar büyük tehlike ve zorluklara göğüs germekten vazgeçin. Siz de bizim yaptığımız gibi rahat ve kolay bir hayat sürün." Mevdudi

Size yardım etmek için değil, ganîmet almak için gelirler. S.Ateş

"İsteksiz olarak..." "Onlar müminlerin herşeylerini feda ettikleri yolda, enerjilerini, zamanlarını, servetlerini vs. harcamaya isteksizdirler. Değil çaba harcamak ve tehlikelere cesaretle göğüs germek, onlar müminlerle hiçbir konuda açık kalplilikle işbirliği yapmak bile istemezler."
Sözlük anlamı olarak bu ayet iki manaya gelir: 1) "Siz bir savaştan galip döndüğünüzde, sizi yumuşaklıkla karşılarlar ve sizi kendilerinin de samimi birer mümin olduklarına, İslâm uğrunda kendilerinin de çaba sarfettiklerine, bu nedenle ganimetten pay almayı hakettiklerine inandırmaya çalışırlar." 2) "Zafer kazanıldığında bu kimseler, ganimetin paylaştırılması sırasında çok iddialı konuşurlar ve İslâm'a yaptıkları hizmetleri sayarak ganimetten büyük paylar isterler."

 Yani, "Allah, onların kıldıkları namazları, tuttukları oruçları, ödedikleri zekatı ve İslâm'a girdikten sonra yaptıkları bütün iyi işleri boşa çıkaracak ve onlara bu amelleri için hiçbir mükâfat vermeyecektir. Çünkü Allah, amel ve davranışları dış şekline göre değil, bilâkis onların altında yatan gerçek iman ve samimiyete göre değerlendirir. Amel ve davranışlar bu nitelikten tamamen yoksunsa, o zaman sadece gösteriş, yani anlamsızlık kalacaktır. Burada, özellikle bir nokta dikkate değer: Allah'a ve Rasûlü'ne (s.a.) inandıklarını iddia eden, namaz kılan, oruç tutan, zekat veren ve diğer iyi işlerde Müslümanlarla işbirliği yapan kimselerin gerçekte hiç iman etmemiş oldukları konusunda kesin bir hüküm verilmektedir. Onlar İslâm ile gayr-i İslâm arasındaki savaşta ikiyüzlülük yaptıkları, kişisel çıkarlarını dinin çıkarlarına tercih ettikleri ve kendilerini, servet ve gayretlerini İslâm uğrunda harcamaktan çekindikleri için böyle bir hüküm verilmiştir. Bu da bir insan hakkında verilecek hükmün kriterinin görünen ameller değil, bağlılık ve fedakârlık olduğunu göstermektedir. Eğer bir kimse Allah'a ve O'nun yoluna bağlı değilse, onun iman ettiğini söylemesinin, ibadet etmesinin ve diğer iyi amellerinin hiçbir anlamı yoktur."
Yani, "Onların amel ve davranışları hiçbir değer taşımadığı için, Allah bu amelleri karşılıksız bırakır ve onların Allah'a karşı koyma güçleri bulunmadığı için, Allah bu amelleri helak edip boşa çıkarmakta hiçbir güçlük çekmez." Mevdudi

Zımnen, “güçlenerek yeniden gelecekler ve kuşatmayı devam ettireceklerdi”.Lafzen, “onlar çok az savaşırlardı”. M.Esed

Bu ayet (ve takip eden pasaj), yukarıdaki 9-11. ayetler ve özellikle de, Müminlerin Hendek Savaşı'nın en kritik günleri ve haftaları boyunca karşılaştıkları sıkıntıları anlatan 11. ayetle -“işte orada ve o anda müminler sınandı ve şiddetli bir şok ile sarsıldılar”- yakından ilgilidir. Bu ayet, ilk bakışta, Hz. Peygamber'in imanını, cesaretini ve kararlılığını örnek almaları tavsiye edilen Medine'nin o ilk savunucularına seslendiği halde, aslında bütün durumlar ve şartlar için geçerli olan zamanüstü bir muhtevaya sahiptir. Raceve fiili ve ondan türetilen racv, rucuv ve recâ’ isimleri hem “ümit”, hem de “korku” (yahut “endişe”) anlamlarını içerdiğinden yercû fiilini de bu şekilde çevirdim. M.Esed

Bu ayet ve buna benzer ayetler bağlamlarından koparılmış anlamları kaydırılmış ve yüzyıllarca bilinçli-bilinçsiz Arap örf ve adetlerini izlemek, Allahın elçisini örnek almak olarak sunulmuştur. Öyle ki, Hz. Muhammedi yüceltme uğruna, ona insan üstü bir kudsiyet atfedilmiş, ait olduğu soyun yediği, giydiği, yattığı ve hatta tuvaleti vs. gibi, doğal davranışlarını taklit etmek dinin bir gereği sayılmıştır. Halbuki 91. Surenin 4. Ayeti aynen; “İbrahim ve onunla beraber olanlar da sizin için güzel bir örnek vardır.” şeklindedir. Burada ki örneklik, birer insan olan peygamberlerin doğal yaşantılarından daha ziyade, Hz. Peygamber’in olsun, Hz. İbrahim ve diğer peygamberlerin olsun, ortak koşuculara karşı verdikleri mücadelenin ve davranışlarının örnekliğidir. Yani Allah’tan aldıkları mesajı her türlü olumsuz koşullara, baskılara ve en yakınlarının karşı çıkmalarına rağmen, olduğu gibi insanlara ulaştırma yöntemlerinin ve mücadelelerinin örnekliğidir. Zaten bu ayette de, savşa gitmek istemeyen ikiyüzlüler eleştiriliyor, içtenlikle inananlara Peygamber örnek gösterilerek, onunla beraber ortak koşuculara karşı mücadele etmeleri teşvik ediliyor. Yoksa burada buyurulan örneklik, Hz. Peygamberimizin doğal ve kişisel davranışlarını, Allah’ın dini diye insanlara sunmak değildir. Ayrıca Bak Şura suresi 21 ve Mümtehine suresi 4 ve 6 ayetleri inceleyiniz. M.sağ

Bu ayetin geçtiği konunun bütünlüğü içinde bakıldığında, Hz. Peygamber'in (s.a) davranışlarının ve hayat tarzının bir örnek model olarak sunulmasının amacının, Hendek Savaşı sırasında kişisel çıkarlarını ve güvenliklerini düşünerek hareket eden kimselere bir ders vermek olduğu görülür. Onlara şöyle denilmektedir. "Siz mümin ve Müslüman olduğunuzu ve Allah Rasûlü'ne (s.a.) tabi olduğunuzu iddia ettiniz. Tabi olduğunuzu iddia ettiğiniz Rasûlün bu olayda nasıl davrandığını görmüş olmalısınız. Eğer bir grubun lideri kişisel güvenliği peşinde koşan, tembel, kişisel çıkarlarını herşeye tercih eden, tehlike anında her an kaçmaya hazır olan bir kimse ise, ona tabi olanların da böyle zayıflıklar göstermeleri beklenebilir. Hz. Peygamber (s.a) ise başkalarına emrettiği her iş ve yüke başkalarıyla birlikte katlandı. Hatta onlardan daha fazlasını yaptı. Başkalarının yaşayıp da onun hariçte kaldığı hiçbir güçlük yoktu. O, diğer müminlerle birlikte hendeği kazan, açlık ve diğer zorluklara göğüs gerenlerin yanında ve içindeydi. O, kuşatma sırasında savaş alanından bir an olsun ayrılmadı ve bir adım bile geri çekilmedi. Beni Kurayza'nın ihanetinden sonra, diğer Müslümanların aileleri gibi onun ailesi de tehlike ile karşı karşıya kalmıştı. O, kendisi ve ailesi için özel koruma tedbiri almamıştı. O, başkalarından istediği fedakârlıkların en büyüğünü ortaya koyabilmek için savaş alanında daima en ön saflarda yeralıyordu. O halde, ona tabi olduğunu söyleyen herkes, bu önderin ortaya koyduğu örnek davranışa da tabi olmalıydı."
Bu, ayetin bu çerçeve içinde ele alındığında ortaya çıkan manadır. Fakat ayetin sözleri geneldir ve sadece bu manaya hasretmenin bir anlamı yoktur. Allah, Rasûlü'nun (s.a) hayatının sadece bu anlamda örnek model olduğunu söylememekte, bilakis mutlak bir örnek olduğunu bildirmektedir. O halde bu ayet, Müslümanların hayatlarının her yönünde Allah Rasûlü'nü bir örnek model kabul etmelerini ve kişilik ile karekterlerini bu modele göre şekillendirmelerini gerektirir.
Yani, "Hz. Peygamber'in (s.a) hayatı Allah'tan gafil olan kimse için değil, bilakis Allah'ı sadece zaman zaman değil devamlı ve çok anan kimseler için bir örnek modeldir. Aynı şekilde onun hayatı, Allah'tan ümidi kesen ve kıyametin kopacağına inanmayan kimseler için değil, bilakis Allah'ın rahmet ve lütfundan ümitli olan ve akibetinin, bu dünyada iken kişilik ve davranışlarının ne derece Allah Rasûlü'nün kişilik ve davranışlarına benzediği hükmüne bağlı olacağı bir Hüküm Günü'nün geleceğinden emin olan kimseler için örnektir." Mevdudi

Savaşta sebat, güçlüklere dayanma, azim ve irâde, üstün ahlâk hep ondadır.  S.Ateş

Bunlar, Mekke döneminin son ayetlerinden biri olan 29:2'ye ve Medine döneminin ilk suresinin ayetleri olan 2:155 ve 214'e bir atıf olarak alınabilirler. M.Esed

Hz. Peygamber'in (s.a) örnek hayatına dikkat çektikten sonra Allah (c.c), şimdi de onun ashabını örnek olarak vermektedir ki, mümin olduğunu iddia eden yalancılarla Allah Rasûlü'ne (s.a.) gerçekten tabi olanlar arasındaki fark meydana çıksın. Her iki grup da dıştan inanmış göründüğü, Müslüman sayıldığı ve namazlara katıldığı halde, denenme zamanı geldiğinde bu iki grup birbirinden ayrılır ve kimlerin Allah ve Rasûlü'ne (s.a.) gerçekten bağlı olduğu, kimlerinse sadece ismen Müslüman olduğu ortaya çıkar.
Burada, 12. ayet gözönünde bulundurulmalıdır. Orada, münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanların, on-oniki bin kişilik büyük bir ordu tarafından sarıldıklarını ve Beni Kurayza'nın da arkadan saldırıya hazır olduğunu gördüklerinde açıktan şöyle dedikleri belirtilmişti: "Allah ve Rasûlü'nün bize verdiği sözler aldatmacadan başka bir şey değilmiş. Bize, eğer Allah'ın Dini'ne inanırsak, O'nun yardım ve desteğinin hep arkamızda olacağına, bütün Arabistan'ı ve diğer ülkeleri yöneteceğimize, Sezar ile Kisra'nın bütün servetlerinin bizim olacağına dair söz verilmişti. Oysa bakın şimdi bütün Arabistan bizi yok etmeye gelmiş ve bizi bu felaketten kurtaracak melek ordusundan hiçbir eser de yok." Şimdi onlara şöyle denmektedir: "Allah ve Rasûlü'nün verdiği sözün bir anlamı, bu mümin olduğunu iddia eden yalancıların anladığıydı. Diğer anlamı ise samimi ve gerçek müminlerin anladığıydı. Onlar da bu toplanan tehlikeyi gördüklerinde Allah'ın va'dini hatırladılar. Fakat bu va'dler, onlar mümin olduklarını söyledikleri anda, hiç çaba sarfetmeksizin bütün dünyaya galip gelecekleri ve meleklerin gelip onların yapması gereken işi yapacağı anlamına gelmiyordu. Bilakis bu va'dler, onların çok şiddetli sınavlardan geçirilecekleri, büyük tehlike ve zorluklar yaşayacakları, fedakârlıklarda bulunacakları ve işte ancak o zaman Allah'ın onlara lütfunu bahşedeceği ve Allah'ın inanan kullarına vadettiği hem dünya hem ahiret saadet ve başarısına ulaşacakları anlamına geliyordu.

"Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar: "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır." (Bakara: 214)
"İnsanlar yalnız 'inandık' demekle hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki biz onlardan öncekileri sınadık. Elbette Allah doğruları bilecek, yalancıları da bilecektir." (Ankebut: 2-3).
Yani, "Onlar zor dönemlerin geldiğini gördüklerinde, imanlarında tereddüt etmediler, bilakis imanları daha da güçlendi ve onlar Allah'a itaati bırakmak yerine, tam bir kararlılık ve samimiyet içinde herşeylerini Allah yolunda feda edip, O'na teslim olmayı tercih ettiler."
Burada iman ve tevekkülün, dinin her emir ve isteğinde denemeye tabi tutulan nefsin bir niteliği olduğuna dikkat edilmelidir. Hayatın her safhasında insan, dinin bir şey emrettiği veya yasakladığı, veya kişiden hayatını, servetini, zamanını ve kişisel arzularını feda etmesini istediği durumlarla karşı karşıya gelir. Bu tür durumların her birinde itaatten sapan kişinin iman ve itminanı azalır, emre itaat eden kişinin iman ve itminanı ise artar ve güçlenir. Kişi başlangıçta sadece İslâm'ın temel akidesini kabul ederek (Kelime-i şehadet) Müslüman ve mümin olabiliyorsa da, onun iman durumu sabit kalmaz, bilakis gerilemeye veya ilerlemeye müsaittir. Samimiyet ve itaat ruhundaki bir azalma, imanın gerilemesine neden olur, öyle ki bu sürekli gerileme kişiyi, ufacık bir hareketinde müminlikten münafıklığa geçeceği bir uç sınıra getirebilir. Bunun aksine bir kimse ne kadar çok samimi ise, onun itaati o kadar mükemmel, din yoluna bağlılık ve fedakarlığı o kadar büyük olacak, imanı da o denli artıp sadıklar derecesine yükselebilecektir. Fakat imandaki bu artma ve azalma sadece manevi bir olaydır ve sadece Allah tarafından tespit edilip hüküm verilebilir. İnsanlar içinse iman, bir Müslümanın İslâm'a girdiğini söylerken yaptığı şehadettir ve kişi bu şehadetinde sebat ettikçe Müslüman sayılır. Bu hususta, falanca kişinin yarı Müslüman olduğunu, falancanın üçte bir, bir diğerinin iki kat, ötekinin üç kat Müslüman olduğunu söyleyemeyiz. Aynı şekilde hukukî işlemlerde bütün Müslümanlar aynı ve eşittir. Bir kimseye daha fazla imanı olduğu için fazla hak, bir diğerine az imanlı olduğu için daha az hak verilmesi imkansız bir şeydir. Bu yönlerden imanın azlığı veya çokluğu sözkonusu değildir ve işte bu anlamda İmam Ebu Hanife: "İslâm'da iman eksilip artmaz." demiştir. Bkz. Enfal an: 2, Feth an: 7. Mevdudi

Allah, mü'minlerin sınanacaklarını, biraz güçlük ve sıkıntı çektikten sonra zaferin mü'minlere âidolacağını va'detmişti. Allah'ın Elçisi de: "Birleşik Arap orduları, dokuz-on gün sonra üzerinize gelecekler, önce biraz sıkıntı çekeceksiniz, fakat sonuç sizin lehinize olacaktır" demişti. İşte bu durum, o va'dedilen şeydir. S.Ateş

Bu ayetin, özel olarak, ilk seferler sırasında ölünceye kadar Hz. Peygamber'in yanında savaşmaya and içmiş olan bazı sahâbeyi kasdettiği söylenir (Zemahşerî); fakat daha genel anlamda, Allah yolunda üstün fedakarlıkları da kapsayan bütün çabaları ifade eder. M.Esed

Yani, "Bazıları Allah yolunda hayatlarını feda etmiş, bazıları da imanı uğrunda hayatını feda edeceği bir fırsat beklemektedir." Mevdudi

Karş 6:12 -“Allah rahmet ve şefkati kendine ilke edinmiştir”- ve ilgili not 10. M.Esed

Yani, Müttefik kuvvetleri içindeki müşrikleri (bkz. yukarıdaki 13. not); onların Yahudi ortaklarına ise bir sonraki ayette ayrıca değinilecektir. M.Esed

Lafzen, “onlara”, yani Muhammed (s)'e ve toplumuna karşı ittifak kuran kabilelere. Burada bahsedilen “geçmiş vahiylerin mensupları” (ehlu'l-kitâb) Benî Kurayza kabilesinin Yahudileri idi. Onlar, tevhidi esas alan itikadlarına rağmen Müslümanlara ihanet ederek müşrik kabilelerin dâvâsını benimsediler. Uğradıkları fecî bozgundan sonra Benî Kurayza mensupları, ihanet ettikleri toplumun kendilerinden intikam almak isteyeceğini düşünerek Medine çevresindeki kalelerine çekildiler. Ama, bu kale etrafında yirmibeş gün süren bir kuşatmadan sonra her şeylerini bırakarak Müslümanlara teslim oldular. M.Esed

Müşrik kabîleleri gittikten sonra Allah'ın Elçisi (s.a.v.), Cebrâîl'in işâretiyle ümmetine, ikindi namazını Kurayza Oğulları yurdunda kılmayı emretti. Müslümanlara hiyânet eden Kurayzalıların dersini vermek gerekiyordu. Kurayza kuşatması 21 veya 25 gün sürdü. Sonunda kale, müslümanların eline geçti. S.Ateş

Yani, Müslümanların gelecekte fethedecekleri toprakları. Bu ara cümle ve gelecekte yaşanacak olan daha rahat dönemlere yaptığı atıflar, bu pasaj ile bir sonraki arasında bağlantı kurmayı sağlar. M.Esed

Bu âyetler, hicretin 5. yılında meydana gelen Hendek ve Benû Kurayza savaşlarının bazı sahnelerine işaret etmektedir. Allah bu savaşta da, Bedir savaşı'nda olduğu gibi açık mucizeler yaratmıştır. Pasajın doğru anlaşılması ve olayın detaylarına vâkıf olunması için Hendek savaşı hakkında ansiklopedik bilgi sunuyoruz:

HENDEK SAVAŞI

Hendek savaşı da, Bedir savaşı gibi mü’minlerin müşriklerle yaptığı büyük ve önemli savaşlardan biridir. Uhud savaşı'ndan iki yıl sonra, hicret'in 5. yılında Medîne'nin kuzey cephesinde cereyan etmiştir.Kureyş müşrikleri, Uhud savaşı'nda üstün gelir gibi olmuşlarsa da Müslümanların gücünü kıramamışlardı. Aksine mü’minler Medîne'deki birlik ve beraberliklerini sağlamlaştırmış, askerî bakımdan daha güçlü bir duruma gelmişlerdi. Medîne'de sürekli problem çıkaran Yahûdi Benû Nadîr kabilesi sürülmüş; doğuda Zatu'r-Rika, kuzeyde Dûmetü'l-Cendel'e yapılan seferler kesin zaferle sonuçlanmış, Müslümanların gücü ve etkinliği her geçen gün biraz daha büyümüştü. Bunun sonucu olarak Mekke müşriklerinin Mısır, Sûriye ve Irak yönündeki kervan yolları tamamen kapatılmıştı.Böylece Müslümanlar bölgede hâkim bir güç hâline gelmiş, İslâm'a katılanların sayısını hızla artmıştı. İslâm'ın, bu gözle görülür güçlenişi karşısında Müslümanların başlıca düşmanlarından olan Yahûdiler, düşmanca faaliyetlerine hız verdiler. Özellikle Medîne'den sürülen Benû Nadîr kabilesi çevrede İslâm aleyhinde sürekli propaganda yapıyor, İslâm'ın güçlenmesini önlemek için Müslümanlara kesin bir darbe vurmanın yollarını arıyorlardı. Bu çalışmalar sonucunda Yahûdiler hem kendi aralarında birliği sağladılar, hem de Kureyş ve diğer müşrik kabilelerle birleşmenin yollarını aramaya başladılar.Yahûdilerden oluşan bir heyet Mekke'ye gelerek Kureyş'e, ortak düşmanları olan Müslümanlara birlikte saldırmayı, Rasûlullah'ı ve İslâm dinini ortadan kaldırmayı teklif ettiler.Ticaret yollarının kesilmesiyle ekonomik bir çıkmaza düşen ve içlerinde hâlâ Bedir'in acısını taşıyan müşrikler bu teklifi olumlu karşıladı. Yahûdi heyeti ve Kureyş'ten seçilen 50 adam Ka‘be örtüsünün altına girip göğüslerini Ka‘be duvarına dayayarak tek başlarına kalıncaya kadar Müslümanlarla savaşmaya yemin ettiler. Artık tek düşünceleri vardı: Bu savaşı mutlaka kazanmak ve İslâm'ı ebediyyen yok etmek.

Yahûdiler Kureyş'le anlaştıktan sonra Necid'e giderek Benû Süleym ve Gatafan kabilelerini de bu ittifaka dahil etmeye çalıştılar. Gatafan kabilesini, Hayber'in bir yıllık hurmasının yarısı karşılığında Müslümanlara karşı savaşmaya razı ettiler. Arkasından diğer Arap kabilelerini dolaşarak putperestliğin İslâm'dan üstün olduğunu, fakat Müslümanlarla savaşılmadığı takdirde putperestliğin sonunun yaklaştığı propagandasıyla savaşa kışkırttılar. Bu çalışmaları sonunda Fezâre, Süleym, Sa‘d ve Esedoğulları kabileleri de birliğe katıldı.

Savaş hazırlıklarına başlayan Kureyş, 300 at ve 1.500 devenin bulunduğu 4.000 kişilik bir ordu donattı. Buna Yahûdi ve diğer Arap kabilelerinin kuvvetleri de eklenince yaklaşık 10.000 kişilik bir ordu meydana geldi. Bu büyük ordu İslâm'a son ve öldürücü darbeyi vurmak umuduyla Medîne'ye yöneldi. Arap yarımadası belki de o güne kadar böyle büyük bir orduya şâhit olmamıştı.

Rasûlullah, müttefiklerin girişimini haber alır almaz derhal bir savaş meclisi topladı. Mecliste düşmana karşı ne gibi tedbirler alınması, nasıl bir savaş taktiği izlenmesi gerektiği konusunda istişare edildi. Ashâbın çoğunluğu Medîne'yi içerden savunmanın uygun olacağı görüşünde idi. Bu görüş benimsendikten sonra Selmân-ı Farisî, “Bizde bir şehir üstün kuvvetlerle kuşatıldığı zaman daima çevresine bir hendek kazılır ve şehir bu şekilde savunulur” şeklinde görüş bildirince, Rasûl (a.s) bunu uygun görerek savunma planının bu doğrultuda hazırlanmasını emretti.

Başta Rasûlullah olmak üzere bütün Müslümanlar, kış mevsiminin tüm olumsuz şartlarına rağmen büyük bir gayretle çalışıyorlardı.

İki hafta boyunca süren gayret sonunda Medîne çevresi hendekle çevrildi ve hendekten çıkan topraklar iç tarafa yığılarak siperler oluşturuldu.

Hendek kazma çalışmaları biter bitmez Rasûlullah savaşabilecek durumdaki bütün Müslümanları topladı. Müslüman mücâhidlerin sayısı 3.000'di ve 36 da at vardı. Müslüman savaşçılar gruplar hâlinde siper gerisine yerleştirildi. Bu sırada Ebû Süfyân komutasındaki ordu Medîne'nin batısından, Necid kabileleri de doğudan Medîne önlerine geldiler.

Kureyş ordusu Medîne'nin kuzeyinden dolaşarak Uhud dağı civarına geldi. Ortalığı boş görünce, evvelce Uhud savaşı'nda aldıkları mevkiye doğru yaklaştılar. Burada diğer kuvvetlerle birleşerek Uhud-Medîne yolu üzerinde ilerlemeye başladılar. Bir müddet sonra Rasûlullah'ın hendek gerisinde görülen çadırları karşısına geldiler ve o'nun karşısında yer aldılar

Müşrikler çevrede Müslümanları göremeyince hızla Medîne üzerine atıldılar. Fakat Müslümanlar tarafından kazılan hendekle karşılaşınca ne yapacaklarını şaşırdılar. O zaman böylesi istihkâmlar inşa etmek Araplar tarafından bilinmiyordu. Rasûlullah'ın bu değişik savunma yöntemi müşrikleri hayret ve şaşkınlık içinde bıraktı. İçlerinden bazıları atlarını hendek boyu sürerek bir geçit aradılar. Fakat hendek derin ve geniş kazılmış olduğu için geçmeyi başaramadılar. Bu arada hendek gerisinde siperlenen Müslümanlar düşmanı ok ve taş yağmuruna tuttular. Düşman süvarileri de bu şekilde karşılık vermek zorunda kaldılar. Müşrikler bir aya yakın bir süre hendek gerisinde kaldılar. İki taraf arasında herhangi bir savaş olmadı. Bir kaç mübareze ve karşılıklı ok atmaktan başka ciddi bir hareket olmadı.

Müslümanlar arada sırada taarruz eden düşmanı bu şekilde karşılayarak savunma süresini uzatıyorlardı. Fakat bu sırada Müslümanlarla anlaşmalı olan Benû Kurayza kabilesinin anlaşmayı bozarak geceleyin Medîne üzerine baskın yapmak için hazırlandıkları söylentisi yayıldı. Bu haber birleşik ordulara göre oldukça zayıf olan Müslümanlar arasında büyük bir endişeye neden oldu. Rasûlullah durumun açıklığa kavuşturulması için Kurayza kabilesine birini gönderdi. Benû Kurayza kabilesinin reisi Ka‘b b. Esed'in Benû Nadîr kabilesi reisi Nayy b. Ahtab tarafından kandırılmış olduğu ve Kurayzalıların gerçekten anlaşmayı bozdukları anlaşıldı. Kurayza kabilesi ile Evs kabilesi arasında dostluk bulunduğu için Evs'in lideri Sa‘d b. Mu‘az ve bazı Evs ileri gelenleri özel olarak Benû Kurayza kabilesine gönderildi ise de olumlu bir sonuç alınamadı.

Durumun vehâmeti karşısında Peygamber, müşriklerin birliğini bozabilmek için bir ara Gatafanlıların reisleri Uyeyne b. Hısn b. Huzeyfe ve el-Hâris b. Avf b. Ebî Hârise el-Murri'ye haber göndererek dönüp gitmeleri karşılığında Medîne hurmalarının üçte-birini onlara vermek üzere anlaşmak istediyse de (hatta anlaşma metni bile hazırlanırken) Sa‘d b. Mu‘az ve Sa‘d b. Ubâde ile istişaresi sonucu bu fikirden vazgeçti.

Diğer yandan düşman ordusu baskısını giderek arttırıyor; değişik yönlerden peşpeşe saldırılarda bulunuyor, hendeği aşamayarak çaresiz geri dönüyordu. Muhasaranın olağanüstü şiddet kazandığı bir sırada müşrikler ne pahasına olursa olsun hendeği aşmaya karar verdiler. Savaşçılıktaki büyük ustalığı ve kahramanlığıyla şöhret kazanmış olan Amr b. Abdived ile İkrime b. Ebî Cehl, Nevfel b. Abdullah, Dırar b. Hattâb, Hubeyre b. Ebî Vehb hendeği geçmek üzere ileriye gönderildi. Ebû Süfyân ve Hâlid b. Velîd de onun arkasından genel bir saldırı için kuvvetlerini ileriye doğru hareket ettirdiler. Amr ve yanındakiler binbir güçlükle de olsa hendeği aşmayı başardılar.

Amr b. Abdived atını ileriye sürerek Müslümanlardan, kendisiyle savaşacak bir savaşçı talep etti. Amr birçok savaşlarda bulunmuş, yiğitlik ve gözü pekliği sayesinde birçok birlikleri dağıtmış gâyet usta bir silâhşor, çevik bir süvari olduğundan, onunla çarpışmaya kimse cesaret edemezdi. Nitekim Müslümanlardan da kimse onun isteğine cevap veremedi.

Bu durumu gören Ali, Amr'a karşı çıkmak için izin istedi. Fakat Rasûlullah izin vermedi. Amr tekrar ileriye atılarak Müslümanlara hitaben, “İçinizden kahramanlık meydanına çıkacak kimse yok mu? Hani ölenlerinizin gideceğini söylediğiniz cennet?” diye bağırdı. Müslümanlardan yine ses çıkmayınca, Ali ikinci defa izin istedi. Rasûlullah kendi zırhını çıkarıp Ali'ye giydirdi, Zülfikâr'ı da eline verdi ve ellerini açarak, “Yâ Rabb! Amcam Ubeyd Bedir'de; Hamza Uhud'da şehid oldular, bu Ali ise kardeşimdir ve amcamın oğludur. Onu koru, beni kimsesiz bırakma. Sen vârislerin en hayırlısısın” diye dua ederek uğurladı.

Amr'ın karşısına çıkan Ali kendisini tanıttı. Amr, Ali'nin gençliğini ve babasıyla olan dostluğunu ileri sürerek onunla savaşmak istemedi. Ali ise kendisiyle savaşmayı ve onu öldürmeyi arzuladığını bildirdi. Kendisinin, savaşa çıkanların üç tekliflerinden birini kabul ettiğini duyduğunu; eğer öyleyse, üç teklifi olduğunu söyledi. Yâ Müslüman olmasını, ya savaşı bırakıp gitmesini, ya da kendisiyle çarpışmasını teklif etti. İlk ikisini reddeden Amr çarpışmayı seçti.

İlk saldırı Amr'dan geldi. Vurduğu kılıç darbesi Ali'nin kalkanını parçalayarak başından yaralanmasına neden oldu. Sıra kendisine geldiğinde Ali, indirdiği darbe ile Amr'ı cansız yere yuvarladı. Müslümanlar sevinçle tekbir getirirken müşrikler büyük bir hayal kırıklığına uğradılar.

Ali Amr'ın işini bitirince, Dırar ile Hubeyre Ali'nin üzerine yürüdüler. Dırar aniden dönüp kaçmaya başladı. Çarpışmaya yeltenen Hubeyre de Ali'nin bir kılıç darbesi ile zırhı delinince kurtuluşu kaçmakta buldu.

Ömer, kaçan kardeşi Dırar'ın peşinden, Zübeyr b. Avvâm da Hubeyr'in arkasından koştular. Bu sırada Nevfel b. Abdullah hendeğe düşmüş, yaralanmıştı. Müslümanlar onu taşa tuttular. Fakat Ali onları durdurdu, hendeğe inerek boynu kırılmış Nevfel'in kafasını uçurdu.

Bu kötü sonuç karşısında Ebû Süfyân çaresiz ordugahına döndü.Ertesi günü Benû Kurayza kabilesi de düşman ordusuna katıldı. Müttefikler böylece kuvvet kazanınca bir kat daha cesaretlenerek saldırılarını sıklaştırmaya,tazyiklerini arttırmaya başladılar. Ok ve taş muharebeleri akşama kadar sürüp gitti. Karanlık basınca müşrikler ordugahlarına çekildiler. Genel bir saldırı düşüncesi Müslümanlar arasındaki endişeyi bir kat daha artırdı. Bu arada savaşın yönünü değiştirecek önemli bir olay oldu. Düşman saflarında iken Müslüman olan Nuaym b. Mes‘ûd es-Sakafî gizlice Rasûlullah'ın ordusuna katıldı. Durumun kötülüğünü gören Nuaym, müttefiklerle Benû Kurayza kabilesinin arasını bozmak için iyi bir vesile oldu. Rasûlullah ona, Benû Kurayza ile müşriklerin arasını açması için talimat verdi. İslâm'a girdiği bilinmediği için rahatça Benû Kurayza lideri Ka‘b b. Esed'in yanına gitti. Ka‘b'ın yanında daha başka Yahûdi liderleri de bulunuyordu. Onlara, Yahûdilere bir iyilik etmek istediğini söyleyerek Kureyş ve Gatafan kabilelerinin artık savaştan usandığından söz etti, “Hatta daha fazla zahmet çekecek olurlarsa sizi bırakıp gidecekler. O zaman siz İslâm ordusuna karşı koyamazsınız. Bu tehlikeyi önlemek için Kureyş ve Gatafan kabileleri ileri gelenlerinden birkaç kişiyi rehin alın” dedi. Yahûdiler bu haberden son derece memnun oldu.

Nuaym, oradan Ebû Süfyân'ın ordugahına geldi. Ona Kurayzalıların anlaşmayı bozduklarından dolayı pişmanlık duyduklarını ve anlaşmayı gizlice yenilediklerini, hatta suçlarını affettirmek için Kureyş ve Gatafan liderlerinden birkaç kişiyi rehin alarak Müslümanlara teslim etmeyi düşündüklerini söyledi. Bu haber Ebû Süfyân'ı vesveseye düşürdü. Derhal Kurayza liderine İkrime b. Ebî Cehl ve Benî Gatafanlı bir grupla haber göndererek muhasaranın çok uzadığını, askerin açlıktan şikâyet ettiğini, bu nedenle ertesi günü genel bir saldırı ile bu duruma bir son verilmesi gerektiği arzusunda olduğunu söyledi. Buna karşılık Kurayzalılar, Kureyş ve Gatafan ileri gelenlerinden birkaç kişi rehin verilmedikçe kendilerine güvenemeyeceklerini bildirdiler. Kureyş ve Gatafan liderleri bu haberi işitince Nuaym'ın sözüne hakk vererek rehin vermekten imtina ettiler. Kurayza kabilesi ise onların tavrının Nuaym'ı doğruladığını görünce müttefiklerden ayrılarak onları kendi başlarına bıraktılar.

İLÂHÎ YARDIM

Umulmadık bir anda müşrikleri başlarının derdine düşürüp çekilmek zorunda bırakan kuvvetli bir fırtına çıktı. Bu; soğuk ve dondurucu bir fırtınaydı. Tozları, toprakları müşriklerin gözlerine dolduruyor, çadırların bezlerini, derilerini yırtıyor, direklerini söküyor, sergileri kumlara gömüyor, yakılan ateşleri söndürüyor, develeri, atları birbirine karıştırıyor, hiç kimse kimsenin yanına gidemiyordu. Müşrikler, devamlı tekbir sesleri ve silâh şakırtıları duyuyorlardı. Kalplerine büyük bir korku düşmüş, müthiş bir paniğe kapılmışlardı.Gece boyunca devam eden fırtına, sabahleyin biraz sükûnet buldu. Rasûlullah, Huzeyfe b. Yeman'ı düşman ordusu hakkında bilgi almak üzere gönderdi. Huzeyfe, düşman ordusunun perişan hâlini görerek geri döndü. Peygamber bundan son derece memnun oldu ve sonucu beklemeye başladı.

Ebû Süfyân, ansızın uğradığı bu büyük felâket üzerine Kurayza kabilesinin ordudan ayrıldığı ve orduda ihtilaf çıktığı gerekçesiyle kuşatmayı sona erdirerek geri çekilme emri verdi. Amr ibnu'l-Âs ile Hâlid b. Velîd 200 süvari ile müşriklerin geri çekilişini denetlediler. Müşrikler başarısızlıklarından doğan umutsuzluk ve sıkıntı içerisinde hızla ricat etmeye başladılar.

Kureyş ordusu Mekke'ye, Gatafan kabileleri Necid'e doğru yol alırken Müslümanlar savunma hattından çıkarak düşman ordugahına vardılar. Düşmanın telaş ve heyecan içinde geri çekilirken bırakmış oldukları erzak ve zahirelere ve Ebû Süfyân'ın Yahûdi reislerinden Hayg'a gönderdiği 20 deveye el koydular. Develer kurban edildi, hurma dolu sepetler boşaltıldı ve Müslümanlara dağıtıldı. Bu ganimet vasıtasıyla muhasaranın ortaya çıkardığı kıtlık ortadan kalkmıştı. Rasûlullah Müslümanlara hitap ederek, “Ey İslâm mücâhidleri! Emin olunuz ki, bu muzafferiyet sizin için ölümsüz bir başarıdır. Bundan böyle Kureyş kabilesi size değil, siz Kureyş'e taarruz edeceksiniz” buyurdu. Rasûlullah bu sözleriyle müşriklerin bütün gücünün tükendiğini, artık Müslümanların zafer yollarının açıldığını müjdelemiş oluyordu.

ZAFER ÜSTÜNE ZAFER

O gün öğleye doğru Rasûlullah, Müslümanlara bir ilanda bulunarak, Müşriklerle bir olup kendilerini arkadan vuran Benû Kurayza belasını ortadan kaldırmaya davet etti. Müslümanlar davete derhal icâbet ederek Kurayzaoğulları üzerine hareket etti.Rasûlullah, ordusuyla Kurayzaoğulları yurduna varıp onları kuşatma altına aldı. Kuşatma 25 gece sürdü.Kurayzaoğulları, kuşatmanın gittikçe uzamasından ve şiddetlenmesinden dolayı büyük bir sıkıntıya düştüler; teslim olmaktan başka çare kalmadığını anladılar. Rasûlullah'tan, kendileri hakkında hüküm vermek ve onun vereceği hükme göre teslim olmak üzere bir hakem tayin etmesini istediler. Peygamber de, “Ashabımdan istediğiniz kimseyi hakem seçin” dedi. Bunun üzerine Sa‘d ibn Mu‘az'ı hakem seçtiler.

Rasûlullah, onlar hakkındaki hükmü Sa‘d ibn Mu‘âz'a havale etti. Sa‘d da, “Ben onlar hakkında şöyle hüküm veriyorum: Bunların savaşanları öldürülsün, kadınları ve çocukları esir edilsin, malları da taksim olunsun” dedi.

Rasûlullah, onları Medîne'de bir evde hapsettikten sonra, hendekler kazdırmış ve eli silâh tutan erkeklerin boynunu vurdurmuş, kadınlarını, çocuklarını ve mallarını da Müslümanlar arasında taksim etmiştir.

Bu pasajdaki 13-15. âyetlerde, münâfıkların Müslümanlar hakkındaki sinsî düşünceleri ifşa edilmekte, onların sürekli mü’minlerin aleyhinde davrandıkları, Müslümanların kötülüklerini istedikleri açıklanmaktadır. Münâfıkların bu zihniyeti birçok kez dile getirilmiştir:

Size bir iyilik dokunsa fenalarına gider ve eğer size bir kötülük isâbet etse onunla sevinirler. Ve eğer sabreder ve takvâlı davranırsanız, onların hileleri size hiç bir şeyce zarar vermez. Şüphesiz Allah onları kendi yaptıkları şeylerle kuşatmıştır. (Âl-i İmrân/120)

Eğer sana bir iyilik dokunursa fenalarına gider. Eğer sana bir musibet dokunursa, “Biz kesinlikle işimizi [tedbirimizi] önceden almıştık” derler. Ve onlar sevinenler olarak sırt çevirirler. (Tevbe/50)

16. âyette, De ki: “Eğer ölmekten veya öldürmekten kaçıyorsanız, kaçmak hiç bir zaman size yarar sağlamaz. Ve o zaman sadece çok az bir şeyi kazandırılırsınız” ifadesiyle, savaştan kaçmanın hayata bir katkı yapmayacağı, ömrü uzatmayacağı, rızkı çoğaltmayacağı beyân edilmiştir:

Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikâme edin, zekâtı verin” denenleri görmedin mi? Sonra savaş üzerlerine yazıldığında, onlardan bir grup, Allah'ın haşyeti gibi yahut haşyetçe daha şiddetli olarak insanlara haşyet duyarlar. Ve “Rabbimiz! Ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?” dediler. De ki: “Dünyanın kazanımı, çok azdır, âhiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ip-ince bir iplik kadar” bile hakksızlığa uğratılmayacaksınız.” (Nisâ/77)

21. âyette, Andolsun ki, Allah Elçisi'nde, sizin; Allah'ı ve son günü uman ve Allah'ı çokça anan kimseler için güzel bir örnek vardır ifadesinde dikkat çekilen Rasûlullah'ın örnekliği, tüm İslâmî uygulamalara yönelik olmakla birlikte, burada özellikle savaşa katılma; Allah yolunda ölme ve öldürmeyi göze alma hususundaki örnekliğidir. Âyette, Hendek savaşı'na katılmayanlara sitem edilirken, Rasûlullah'ın kendini Allah yolunda feda edişi, sabrı, cesareti, kararlılığı, korkuya kapılmaması mü’minlere örnek gösterilmiştir. Allah'ı ve son günü uman ve Allah'ı çokça anan kimseler için güzel bir örnek vardır ifadesinden anlaşıldığına göre de Rasûlullah, inançsız olanlar; Allah'tan ümidi kesen ve kıyâmetin kopacağına inanmayan, Allah'ı unutan kimseler için örnek değildir. H.Yılmaz

Bu ayetin nazil olduğu dönemde (bkz. bu surenin 52. ayeti ile ilgili not 65) Müslümanlar Hayber'in zengin tarımsal topraklarını fethetmişlerdi ve İslam toplumu daha rahat bir safhaya ulaşmıştı. Fakat toplumun büyük bölümünün hayatına yansıyan rahatlık ve kolaylık, Hz. Peygamber'in evini etkilememişti. Hz. Peygamber, her zaman olduğu gibi, kendisi ve ailesinin en sade hayatı sürdürmeleri için gerekli olan asgarî ihtiyaçlardan fazlasına izin vermiyordu. Ama, değişen şartlar karşısında eşlerinin, öteki Müslüman hanımların yaşadığı nisbî rahatlıktan pay almak istemeleri normaldi: Fakat Muhammed (s)'in onların bu taleplerine rıza göstermesi, o'nun bütün hayatı boyunca gözettiği prensibe, yani Allah'ın Rasûlü'nün ve ailesinin hayat standardının yoksul müminlerinkinden yüksek olmaması gerektiği prensibine ters düşerdi. M.Esed

Buradan itibaren 35. ayete kadar olan ayetler, Hendek Savaşı ve Beni Kurayza Gazvesi'nden hemen sonra nazil olmuştur. Bu olaylarla ilgili geniş bilgiyi surenin giriş bölümünde yer vermiştik. Müslim'de Hz. Cabir ibn Abdullah'tan rivayet edilen bir hadise göre: "Bir gün Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a), Hz. Peygamber'i (s.a) ziyaret ettiler. Hanımlarının çevresinde oturduğunu ve Hz Peygamber'in de (s.a) sessiz olduğunu gördüler. Hz. Ömer'e (r.a) hitaben: "Gördüğün gibi çevremde oturuyorlar ve benden harcamaları için para istiyorlar." dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir ve Ömer (r.a) kızlarını azarladı ve: "Niçin, Nebî'yi (s.a) üzüyor ve sahip olmadığı şeyleri ondan istiyorsunuz?" dediler." Bu olay, Hz. Peygamber'in (s.a) o dönemde ekonomik yönden ne kadar zorluklar içinde olduğunu ve İslâm'la putperestliğin şiddetli bir çatışma halinde olduğu o dönemde eşlerinin isteklerinden ne kadar üzüntü duyduğunu göstermektedir. Mevdudi

peygamber hanımları, kendisinden süs ve daha iyi bir geçim istemeğe başlamışlardı. Bunun üzerine bu âyet indi. Allah'ın Elçisi, önce Âişe'den başladı. Hz. âişe de, ötekiler de bulundukları geçim tarzına razı olup Allah'ın Elçisiyle kalmayı yeğlediler.  S.Ateş

Hz. Peygamber, yukarıdaki iki ayeti, nazil olduktan hemen sonra eşlerine tebliğ ettiği zaman hepsi ayrılmayı kesinlikle reddettiler ve “Allah'ı, Elçisi'ni ve öteki dünya[nın güzelliklerini]” seçtiklerini bildirdiler (Buhârî ve Müslim dahil birçok Hadis külliyatında nakledilir). İlk dönem İslam alimlerinden bir kısmı (Taberî'ye göre Katâde ve Hasan Basrî) bu surenin daha sonraki 52. ayetinin, Allah'ın bu tavır için hazırladığı ödülü ortaya koyduğunu söyler. M.Esed

Bu ayet nazil olduğunda Peygamber'in (s.a) dört hanımı vardı: Hz. Sevde, Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Ümmü Seleme, Henüz Hz. Zeynep (r.a) ile evlenmemişti. (ibn A'rabi: Ahkamül-Kur'an, Mısır baskısı, 1958, cilt. 11, s. 51213) Bu ayet nazil olduğunda ilk önce Hz. Aişe ile konuştu ve şöyle dedi: "Sana birşey soracağım; cevap vermekte acele etme, anne-babana sor, daha sonra karar ver." Daha sonra Allah'ın emrini ona bildirdi ve bu ayeti okudu. Hz. Aişe'de şu cevabı verdi: "Bu konuda anne-babama mı danışayım? Allah'ı, Rasulünü ve ahireti tercih ediyorum." Bundan sonra teker teker hanımlarına gitti ve her birine aynı şeyi sordu. Hepsi de Hz. Aişe'nin verdiği cevabı verdiler. (Müsned-i Ahmet, Müslim, Nesaî)
Bu olaya tahyir adı verilir, yani kocanın karısına boşanma veya yanında kalma konusunda karar vermede serbest bırakılması. Bu, Hz. Peygamber (s.a) için bir zorunluluktu, çünkü Allah ona eşlerini muhayyer bırakmasını emretmişti. Eğer Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından biri ayrılmayı seçmiş olsaydı, Hz. Peygamber'in (s.a): "Size istediklerinizi vereyim ve sizi güzellikle bırakayım." sözlerinden de anlaşılacağı gibi otomatik olarak tamamen boşanmış olmayacak, bilakis Peygamber (s.a) tarafından boşanacaktı. Fakat Hz. Peygamber (s.a) onu mutlaka boşardı. Çünkü sözünde durmamak bir peygambere yakışmaz. Tabii ki boşandıktan sonra bu hanım, Hz. Peygamber'in eşleri statüsünde olmayacak ve hiçbir Müslümana da artık haram olmayacaktı. Çünkü o kendisine verilen seçenekler içinde dünyayı, onun nimet ve süsünü seçmiştir ve evlenmesi yasaklandığında bu seçeneği gerçekleştiremez. Diğer taraftan ayetten, Hz. Peygamber'in, (s.a) dünyaya karşılık Allah'ı, Rasulü'nü ve ahireti tercih eden eşlerini boşama hak ve yetkisinin olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü tahyirin sadece iki yönü vardır: Eğer eşlerden biri dünyayı seçerse boş olacak; eğer Allah'ı, Rasûlünü ve ahiret hayatını seçerse boşanmayacaktır. Tabii ki, eğer hanımlarından biri bir seçeneği tercih ederse, diğeri ona haram olur.
İslâm Hukukunda tahyir aslında boşanma hakkının devredilmesi anlamına gelir. Koca, karısına boşanma veya kendisi ile birlikte kalma seçeneği verir. Bu konuda fakihlerin kitap ve sünnetten çıkardıkları hükümler şunlardır:
1) Koca, karısına bu hakkı bir kez verdi mi, onu geri alamaz ve karısının bu hakkı kullanmasını engelleyemez. Fakat kadın mutlaka bu hakkı kullanmak zorunda değildir. Kocası ile evli kalmaya veya boşamaya, ya da hiçbir şeyi tercih etmeyip tahyir hakkının iptaline karar verebilir.
2) Bu hakkın kadına aktarılacağı iki durum vardır: a) Koca, boşanma hakkını karısına verdiğini açıkça ifade etmelidir. Eğer açıkça bu boşanmadan bahsetmezse, bu niyete sahip olmalıdır. Mesela: "Seçim senin" veya "Sen bilirsin" derse, bu dolaylı ifadeler eğer kocanın niyeti sabit değilse, boşanma hakkının kadına geçmesine neden olmaz. Eğer kadın hak iddia eder, kocası da bunu kastetmediğine dair yemin ederse, kadın bu sözlerin bir kavga sırasında veya boşanma ile ilgili olarak söylendiğini ispat etmedikçe kocanın sözüne itibar edilir. Kavga sırasında bu sözler sarfedildiğinde, bunlar boşanma kastı ile söylenmiş ve tahyire niyet edilmiş olur. b) Kadın boşanma hakının kendisine verilmiş olduğunu bilir. Eğer söylendiği sırada orada yoksa, başkalarından öğrenir, eğer orda bulunduysa kendisi duyar. Kadın bu sözleri duymadıkça veya bunun haberini almadıkça boşanma hakkı kadına geçmez.
3) Kadının bu hakkının kullanacağı sürenin sınırlarına gelince, eğer kocası boşanma hakkını herhangi bir süre belirmeksizin vermişse bu konuda fakihler farklı görüşlere sahiptirler. Bazı fakihler kocasının kendisine bu hakkı verdiği mecliste hakkını kullanması gerektiği görüşündedirler. Eğer kadın, meclisi herhangi bir cevap vermemeksizin terkederse veya cevap vermek istemediğini gösterircesine dikkatini başka bir şeye çevirirse kendisine verilen haktan vazgeçmiş olur ve artık onun için muhayyerlik sözkonusu değildir. Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. İbn Mes'ud, Hz. Cabir b. Abdullah, Atâ, Cabir bin Zeyd, Mücahid, Şa'bi, Naha'i, İmam Malik, İmam Ebu Hanife, İmam Şafî, İmam Evzâi, Süfyan-ı Sevri ve Ebu Sevr'in görüşü budur. Diğer görüşü ise, seçim kararının o meclisle sınırlı olmadığı, bilakis kadının daha sonra da kararını verebileceğini söyler. Hz. Hasan Basrî, Kadade ve Zührî bu görüştedir.
4) Eğer koca verdiği hak için bir süre belirler ve mesela: "Bir ay veya bir yıl seçme süren var, ya da şu süre içinde muhayyersin" derse, kadın bu hakkı ancak o süre içinde kullanabilir. Fakat, eğer: "Bu hakkı istediğin zaman kullanabilirsin" derse, kadın bu hakkını süresiz kullanabilir.
5) Eğer kadın boşanmaya karar verirse, bu niyetini açıkça ve kararlı bir şekilde ifade etmelidir. Niyeti tam olarak ortaya çıkarmayan belirsiz ve kaypak sözler bir hüküm ifade etmez.
6) Kanunî olarak koca, karısına bu hakkı üç şekilde verebilir: a) "Senin işin senin elindedir" diyebilir veya b) "Kendini ihtiyar et" (seçimini kendin yap) veya c) "Dilersen kendini boşa" diyebilir. Bu sözlerin her birinin hukukî sonuçları farklıdır:
a) Eğer koca "senin işin elindedir" derse ve kadın da açıkca boşanma kararında olduğunu söylerse, Hanefilere göre bu, bâyin (geri dönülmeyen) talâk olur. Yani bundan sonra kocanın karı-koca eğer isterlerse tekrar nikahlanabilirler. Eğer koca "Senin işin senin elindedir, ama sadece bir talak için" derse, bu, bir talâk (ric'i) sayılır, yani koca iddet süresi içinde karısına dönebilir. Fakat koca muhayyerlik hakkını kadına verdiği sırada üç talakın hepsine birden niyet etmişse veya bunu bizzat ifade etmişse, o zaman kadının bu hakkı kullanması, kadın üç kez boşandığını söylese de söylemese de, geri dönülmesi mümkün olmayan talâk anlamına gelir. (üç bâyin talak)
b) Eğer koca karısına bu hakkı "kendini ihtiyar et" (seçimini kendin yap) sözleriyle verirse, kadın da bu hakkı açık bir ifadeyle kullanırsa, Hanefilere göre, koca üç-tabaka niyet etmiş olsa bile geri dönülebilen talak (ric'i) anlamına gelir.
Fakat koca açık bir ifadeyle üç talak için muhayyerlik vermişse, kadının bu hakkı kullanmasıyla üç talâk gerçekleşmiş olur. İmam Şafii'ye göre, koca muhayyerliği verdiği sırada boşama niyeti taşıyorsa ve kadın da bu hakkı kullanırsa bu geri dönülebilir bir boşama (bir ric'i talak) olur. İmam Malik'e göre, eğer medhule-zifaf görmüş kadına bu hak verilmişse üç talak anlamına gelir, eğer gayrı medhule-zifaf görmemiş kadına bu hak verilmişse kocanın bir talaka niyet etmiş olduğu iddiası kabul edilir.
c) "Dilersen kendini boşa" sözleri kullanıldığında, kadın da bu hakkı kullanır ve boşanmayı seçerse, bu bâyin (nikahsız geri dönülemeyen) değil, bir ric'î (kocanın iddet süresi içinde karısına dönme hakkının varolduğu) talâk anlamına gelir.
7) Eğer koca muhayyerlik hakkını verdikten sonra kadın nikahlı kalmayı seçerse, boşanma vuku bulmaz. Hz. Ömer, Hz. Abdullah bin Mes'ud, Hz. Aişe, Hz. Ebu'd-Derda, İbn Abbas ve İbn Ömer bu görüştedirler. Daha birçok fakih de bu görüşü kabul etmişlerdir. Mesrûk, bu konuda Hz. Aişe'ye (ra) sorduğunda şu cevabı vermiştir: "Hz. Peygamber (s.a) eşlerini muhayyer bıraktı, onlar da onun nikahı altında yaşamayı seçtiler. Öyleyse bu talak sayılabilir mi?" Bu konuda gelen rivayetlere göre, Hz. Ali ve Hz. Zeyd (r.a) böyle bir durumda bir ric'i talakın meydana geldiği görüşündedirler. Fakat başka bir rivayete göre, bu iki sahabî de talakın meydana gelmeyeceği görüşündedirler. Mevdudi

Bu âyetlerde, Rasûlullah'ın aile hayatına yönelik bir probleme işaret edilmekte ve onun çözülmesinin yolları bildirilmektedir. Bu problemin şu olduğu zikredilir:

Hanımlarından biri o'ndan, kendisine altından bir bilezik yaptırmasını istemişti. O da gümüşten bir bilezik yaptırıp bunu altın ile kaplatmış (–zaferan ile kaplattığı da söylenmiştir–), fakat hanımı altından olmasında diretmiş, başkasını kabul etmemişti. Bunun üzerine bu şekilde tercihte serbest bırakan bu âyet-i kerîme nâzil olunca, onları istediklerini seçmekte serbest bıraktı, onlar da, “Allah'ı ve Rasûlü'nü seçtik” dediler.

Anlaşılan o ki, Rasûlullah'ın eşleri lüks bir hayata özlem duymuşlar; bu da Rasûlullah'ın hânelerinde problem olmuş, o nedenle de Rasûlullah'ın sıkıntıya düşmesine ve görevinin aksamasına sebep olacak bu problemin çözüm yolu gösterilmiştir.

Âyetteki, eşlerine ifadesinden ve târih kayıtlarından anlaşıldığına göre Rasûlullah'ın birçok eşi olmuştur. Bu âyet nâzil olduğunda

 

Rasûlullah'ın Sevde Âişe, Hafsa, Umm Seleme olmak üzere 4 hanımı vardı; henüz Zeyneb ile evlenmemişti. Peygamber'in eşleri konusuna ileride değinilecek olmakla birlikte burada isimlerini ve sayısını veriyoruz:

1) Hatice,

2) Sevde,

3) Âişe,

4) Hafsa,

5) Umm Seleme,

6) Umm Habîbe,

7) Zeyneb bt. Cahş,

8) Zeyneb bt. Huzeyme,

9) Cüveyriye,

10) Safiye,

11) Reyhane,

12) Meymûne,

13) Mariye.

Ayrıca, Peygamber'in nikâh kıydığı, fakat gerdeğe girmediği kadınlar da vardır. Kurtubî bunları şöyle sıralar:

1) Bunlardan biri el-Kilâbiye diye bilinir.

Adı hususunda görüş ayrılığı vardır: Fâtıma, Amre ve el-Âliye isimleri verilmiştir. ez-Zührî dedi ki: Peygamber (s.a) Kilâblı ed-Dahhâk kızı Fâtıma ile nikâhlanmış, o da kendisinden Allah'a sığınınca onu boşamıştı. Bu kadın, “Ben bedbaht olanım” der dururdu. Peygamber onunla hicretin 8. yılı Zilkâde ayında evlenmişti. Kadın hicrî 60 yılında vefat etti.

2) Kindeli en-Nu‘man b. el-Cevn b. el-Hâris kızı Esma. el-Cevniye diye de bilinir.

Katâde dedi ki: Peygamber (s.a) yanına girip de onu çağırdığında, Esma, “Sen gel” deyince, Peygamber onu boşamıştı.

Başkaları ise şöyle demektedir: “Peygamber'den Allah'a sığınan kadın budur.” Buhârî de şöyle demektedir: “Rasûlullah (s.a) Şerâhil kızı Umeyme ile evlenmişti. Peygamber'in yanına girdiğinde, Peygamber elini ona uzatmış, bu hanım bundan tiksinir gibi olmuştu. Bunun üzerine Peygamber, Ebû Useyd'e, yola göndermek üzere onu hazırlamasını ve ona iki elbise vermesini emretti.”

Bir başka lafızda da şöyle demektedir: Ebû Useyd dedi ki: Rasûlullah'ın (s.a) yanına el-Cevniye diye bilinen hanım getirildi. Onun yanına girdiğinde o hanıma, “Bana kendini bağışla” deyince, kadın şöyle cevap verdi: “Kraliçe, hiç kendini normal kimselere bağışlar mı?” Peygamber (s.a), sakin olması için elini üzerine koymak isteyince de, “Senden Allah'a sığınıyorum” dedi. Peygamber de, “Sen gerçekten koruma altına alan birisine sığındın” dedi. Ardından da yanımıza çıkıp şöyle dedi: “Ey Ebû Useyd! Buna iki râzıkî [uzun ve beyaz keten elbise] ver ve onu aile halkının yanına gönder.”

3) el-Eş‘as b. Kays'ın kız kardeşi Kuteyle bt. Kays.

el-Eş‘as onu Peygamber'e nikâhlamış, sonra da Hadramevt'e geri dönmüştü. Kuteyle'yi o'na götürmek üzere hazırlanmış iken Peygamber'in (s.a) vefat ettiği haberini aldı. Bunun üzerine onu geri götürdü ve birlikte irtidad ettiler. Daha sonra İkrime b. Ebî Cehl onunla evlendi. Ebû Bekr (r.a) bundan dolayı çok rahatsız oldu. Ömer ona şöyle dedi: “Allah'a yemin ederim, o, Peygamber'in (s.a) hanımlarından olmadı. Peygamber onu ne istediğini seçmekte serbest bırakmıştı, ne de hicab arkasına almıştı. Diğer taraftan irtidad etmekle de Allah o kadını Peygamber'den uzaklaştırmış olmaktadır.” Urve ise Peygamber'in onunla evlenmiş olduğunu kabul etmiyordu.

4) Ezdli Umm Şerîk.

Adı, Ğuzeyye bt. Câbir b. Hâkim'dir. Daha önce Ebû Bekr b. Ebî Selma'nın nikâhı altında idi. Peygamber (s.a) onu, kendisiyle gerdeğe girmeden boşadı. Nefsini Peygamber'e bağışlayan kadın da budur.

Nefsini Peygamber'e bağışlayan kadının Havle bt. Hâkim olduğu da söylenmiştir.

5) Havle bt. el-Huzeyl b. Hubeyre.

Rasûlullah (s.a) bu kadın ile nikâhlanmış, ancak Peygamber'in yanına ulaşmadan önce vefat etmişti.

6) Dıhye'nin kız kardeşi Şeraf bt. Halife.

Peygamber bu hanımla da nikâh kıymış, fakat onunla gerdeğe girmemiştir.

7) Kays'ın kız kardeşi Leyla bt. el-Hatîm.

Peygamber bu hanımla nikâhlanmıştı. Ancak aşırı derecede kıskanç olduğundan kendisini boşamasını istedi, o da onun isteğini yerine getirdi.

8) Kindeli Amre bt. Muâviye.

Peygamber (s.a) bu hanımla nikâhlanmıştır.

eş-Şa‘bî dedi ki: “Peygamber, Kindeli bir hanımla nikâhlanmış, ancak Peygamber vefat ettikten sonra o hanım Medîne'ye getirilebilmişti.”

9) Cündalı, Cündüb b. Damra'nın kızı.

Bazılarının dediklerine göre Rasûlullah (s.a) bu hanımla nikâhlanmış, bazıları ise böyle bir şeyin olduğunu kabul etmemiştir.

10) Ğıfarlı bir hanım.

Bazılarının dediklerine göre Peygamber (s.a) Ğıfarlı bir hanım ile nikâhlanmış, fakat vücudunda gördüğü bir beyazlık [alacalık] sebebiyle ona, “Ailenin yanına geri dön” demişti. Bu beyazlığı, el-Kilâbiye'de gördüğü de söylenmiştir.

İşte Peygamber'in (s.a) kendileri ile nikâh akdi yapmış olduğu hâlde gerdeğe girmediği hanımlar bunlardır. H.Yılmaz

Fâhişe teriminin bu yorumu için bkz. sure 4, not 14. Bu ayet ile ilgili yorumunda Zemahşerî, bu terimin “büyük günah” (kebîre) olarak tanımlanabilecek her şeyi kapsadığını söyler. M.Esed

Bu, Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından birinin böyle bir edepsizlik yapmış olma ihtimali (Allah korusun) olduğu anlamına gelmez. Bu uyarı, onların müminlerin anneleri olduklarının farkında olmaları gerektiği, bu nedenle ahlakî sorumluluklarının büyük olduğu ve davranışlarının mükemmel ve saf olması gerektiği anlamına gelir. Buna benzer bir şekilde Allah Hz. Peygamber'e de (s.a) şöyle hitap etmektedir: "Eğer şirk koşarsan, bütün amellerin boşa gider." (Zümer: 65). Bu da Hz. Peygamber'in (s.a), Allah korusun, şirk koşma ihtimali olduğu anlamına gelmez, bilakis Hz. Peygamber'in (s.a), bu vesileyle de diğer Müslümanların, şirk'in çok dikkat edilmesi gereken büyük bir günah olduğunun farkında olmaları gerektiğini anlatmak ister.
Yani, "Siz, Peygamber'in (s.a) hanımları olmanız hasebiyle Allah'ın azabından kurtulacağınız veya dünyada yüksek makam ve dereceye sahip olduğunuz için Allah'ın sizi hesaba çekmekte güçlüğe düşeceği gibi yanlış bir zanna kapılmayın." Mevdudi

Bu insanların günahları nedeniyle iki kat azaba çarptırılmalarının, iyi bir amel karşılığında da onlara iki kat mükafat verilmesinin nedeni, Allah'ın toplum içinde yüksek makam verdiği kişilerin insanlara lider olmaları ve insanların çoğunun iyi de olsa kötü de olsa bu liderlere tabi olmasıdır. Bu nedenle onların kötü amelleri sadece kendileriyle sınırlı kalmaz, bilakis bir topluluğun bozulmasına sebep olur. İyi amelleri de kendileri ile sınırlı kalmaz ve birçok başka insanın da kurtuluşuna neden olur. İşte bu yüzden cezalandırıldıklarında hem kendi günahları, hem de başkalarının doğru yoldan sapmaları için cezalandırılır. İyi amel işlediklerinde de, sadece kendi işledikleri iyi ameller nedeniyle değil, iyiye yönelttikleri diğer insanlar nedeniyle de mükafatlandırılırlar.
Bu ayet aynı zamanda, bir kişi ve eşyanın güvenilirlik ve yasaklanma derecesi ne kadar yüksek olursa, bu güven ve yasağı çiğnemenin o kadar ciddi olacağı ve cezasının da o kadar büyük olacağı ilkesini ifade etmektir. Mesela, camide içki içmek, evde içmekten daha bir günahtır ve bu nedenle daha şiddetli bir cezayı gerektirir. Aynı şekilde mahrem akrabalarla zina etmek etmek, başka bir kadınla zina etmekten daha büyük bir günahtır. Ve bu nedenle daha büyük bir cezaya sebep olacaktır. Mevdudi

Kur’an'ın başka birçok yerinde olduğu gibi burada da “yüz”, insan kişiliğinin en anlamlı ve değerli parçası olarak bütün bir insan kişiliğini temsil eder; ve yüzün “ateşte darmadağın olması”, günahkarların iradelerinin tükenmesini ve tam bir çaresizliğe itilmelerini ifade eden sembolik bir deyimdir. M.Esed

Bu âyetlerde, yukarıda dünyada cezalandırılmakla tehdit edilenlere, ağır bir tehdit –ki kıyâmete yöneliktir– daha getirilmektedir. Bu âyet grubunda yer alan ilkeler şöyle sıralanabilir:
Kıyâmetin kopma vakti, herkesin özgür iradesiyle iman ya da küfrü tercih edebilmesi için gizli tutulmuştur.
Allah kâfirlere lânet etmiş [onları dışlamış] ve içinde ebedî olarak kalmak üzere onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır.
Onlar orada, bir velî ve yardımcı bulamazlar.
• Yüzleri ateş içinde evirilip çevrildiği gün, “Ah keşke Allah'a itaat etseydik, Elçi'ye itaat etseydik! Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle” diyeceklerdir.
Âyetlerdeki, Ah keşke Allah'a itaat etseydik, Elçi'ye itaat etseydik! Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle ifadesinde, kötü duruma düşenlerin, önderlerini suçladıkları görülüyor. Burada, önderlerin ve büyüklerin, toplumu nasıl etkileyip yoldan çıkardıklarına dikkat çekilmekte ve insanların yanlışa karşı durmaları, önderlerini sorgulamaları istenmektedir:
Ve o küfretmiş olan kişiler, “Rabbimiz! Cinn ve insten [bildiğimiz, bilmediğimiz herkesten] bizi doğru yoldan saptıranları bize göster. Onlar en aşağıdakilerden olsunlar diye biz onları ayaklarımızın altında kılalım” dediler. (Fussilet/29)
Kötülere itaat edenlerin durumu, burada net bir şekilde ortaya konulmaktadır. Görevlerini hakkıyla yapmayanlara yönelik tehditler birçok defa tekrar edilmiştir:
Şüphesiz indirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, Biz, kitapta insanlara apaçık gösterdikten sonra gizleyen kimseler; işte onlar; onlara Allah ve lânet ediciler lânet eder. Ancak tevbe eden ve düzeltenler ve (açık delilleri ve hidâyeti) açıkça ortaya koyanlar başkadır. İşte onlar, Ben onların tevbelerini kabul ederim. Ve Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim. (Bakara/159-160)
Bu âyetlerde verilen mesaj, şu âyetlerde de verilmişti:
Sana, Sâ‘at'ten soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelir.” Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (A‘râf/187)
Sana o Sâ‘at'ten soruyorlar; onun demir atması ne zaman? Onun anılmasından sende ne var ki? Onun sonucu sadece senin Rabbine aittir. Sen ancak ona [Sâ‘at'e/kıyâmetin kopuşuna] haşyet duyan kişilerin uyarıcısısın. Sonra onlar onu [kıyâmeti] görecekleri gün, dünyada bir akşam veya kuşluğundan başka durmamış gibidirler. (Nâzi‘ât/42-46)
Ve o inkâr eden kimseler, “Bize o Sâ‘at [kıyâmetin kopuş anı] gelmeyecektir” dediler. De ki: “Evet (gelecektir). Ğaybı bilen Rabbime andolsun ki, o, iman eden ve sâlihâtı işleyen kimselere –ki işte onlar kendileri için bir mağfiret ve kerim bir rızık olanlardır– karşılıklarını vermek için size mutlaka gelecektir. O'ndan göklerde ve yerde zerre ağırlığı bir şey kaçmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi muhakkak açık bir kitaptadır.” Ve şu, âyetlerimi de aciz bırakanlar olarak çalışanlar [mucizelerden uzak tutanlar]; işte onlar, elem verici kötü azaptan bir azap kendileri için olanlardır. (Sebe/3-5)
De ki: “O, sizi yeryüzünde dağıtıp yayandır ve siz O'na toplanıp götürüleceksiniz.” Bir de onlar, “Eğer doğru kimselerden iseniz bu söz verilen (tehdit) ne zaman?” diyorlar. De ki: “Kesinlikle bilgi [onun bilgisi], Allah'ın yanındadır. Ben ise yalnızca apaçık bir uyarıcıyım.” Artık onlar, onu yakınlaşmış görünce, inkâr edenlerin yüzleri kötüleşti. Ve, “İşte bu, çağırıp durduğunuz şeydir!” dendi. (Mülk/24-27)
Hayır, hayır… Şüphesiz, “füccâr”ın kaydı, kesinlikle, siccîn'dedir. –Ve “Siccîn”in ne olduğunu sana kim bildirdi?– O, rakamlanmış/yazılmış bir kayıttır! O gün, yalanlayanların; Karşılık Günü'nü yalanlayanların vay hâline! –Ve onu [Karşılık Günü'nü], kendisine âyetlerimiz okunduğu zaman, “Eskilerin masalları” demiş olan tüm sınırları aşan günahkârlardan başkası yalanlamaz.– Hayır, hayır… Onların kazandıkları, kalpleri üzerine pas olmuştur. Hayır, hayır… Şüphesiz onlar, o gün Rabb'lerinden kesinlikle perdelenmişlerdir. Sonra onlar, hiç şüphesiz cehenneme girecekler. Sonra da, “İşte bu, kendisini yalanlayıp durduğunuz şeydir” denilir. (Mutaffifîn/7-17)
Böylece Biz onu [Kur’ân'ı], günahkârların [suçluların] kalplerine sokarız. Bırak onları; yesinler, yararlansınlar ve emel [boş umut] onları oyalasın. Ama onlar yakında bileceklerdir. (Hicr/2 [12]-3)
Ve o gün, o zâlim kimse ellerini ısırarak, “Eyvah, keşke elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı izdaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir'den o saptırdı. Ve şeytan insan için bir rezil edenmiş!” der. (Furkân/27-29) H.Yılmaz

Bu, Ahd-i Atîk'de (mesela, Sayılar xii, 1-13) zikredildiği gibi, bazı takipçilerinin Hz. Musa'ya attıkları iftiralara ve Kur’an'ın değindiği bazı aşırı taleplere bir işarettir. Mesela, “Ey Musa, biz Allah'ı kendi gözümüzle görmedikçe sana inanmayız” (2:55), yahut “sen ve Rabbin, ikiniz gidin ve savaşın!” (5:24). Bu örnekler, Kur’an'ın Muhammed (s) tarafından “uydurulduğu” ve sonra Allah'a yakıştırıldığı ve onun bir meczup olduğu şeklinde sıkça ileri sürülen isnadlar ile ve ayrıca Muhammed (s)'den, mucize göstermek ve -bu surenin 63. ayetinde de vurgulandığı gibi- Son Saat'in tarihini bildirmek suretiyle peygamberliğini isbat etmesini beklemek gibi saçma talepler ile paralellik göstermektedir. M.Esed

Kur'an-ı Kerim'in bazı yerlerde gerçek Müslümanlara, bazı yerlerde münafıkların, zayıf imanlı Müslümanların ve müminlerin tümüne birden, bazı yerlerde de münafıklara "Ey iman edenler" diye hitap ettiğine dikkat edilmelidir. "Ey iman edenler" diye hitap edildiğinde bu hitapla onları utandırmak murad edilmektedir. "İman ettiğinizi söylüyorsunuz, fakat davranışlarınız ve amelleriniz bu iddianızı desteklemiyor." Konunun akışı incelendiğinde nerede hangi gruba hitap edildiği hemen anlaşılabilir. Burada Müslümanlara hitap edilmektedir.
Başka bir deyişle şu anlama gelir: "Ey Müslümanlar, Yahudiler gibi davranmayın. Peygamberinize, İsrailoğullarının Musa'ya davrandıkları gibi davranmayın." İsrailoğulları bizzat Musa'nın (a.s) kendilerine büyük nimetler verdiğini kabul ederler. Onların bir millet olarak kazandıkları ne varsa Musa (a.s) sayesinde olumuştur, aksi taktirde onlar Mısır'da, Hindistan'daki Shudra sınıfından daha kötü akibete uğrarlardı. Fakat İsrailoğullarının, kendilerine bunları sağlayan kimseye nasıl davrandıkları Kitab-ı Mukaddes'in şu bölümlerine bir göz atmakla anlaşılabilir: Çıkış: 5: 20-21, 14: 11-12, 16: 2-3, 17: 3-4; Sayılar, 11: 1-15, 14: 1-10, 16 (Babın hepsi), 20: 1-5
Kur'an, İsrailoğullarının bu nankörlüğüne değinerek Müslümanları şöyle uyarmaktadır; "Muhammed'e (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) böyle davranmaktan sakının, aksi takdirde Yahudilerin akibeti ile karşılaşırsınız."
Hz. Peygamber (s.a) de bu konuya birçok def'a değinmiştir. Bir defasında, Allah Rasûlü (s.a) Müslümanlar arasında bazı malları paylaştırıyordu. İnsanlar paylaştırmadan memnun olmayınca içlerinden biri: "Muhammed, taksiminde Allah'ı ve ahiret gününü hesaba katmıyor"dedi. Hz Abdullah bin Mes'ud bunu duydu ve Hz. Peygamber'e (s.a) kendisi hakkında o gün söylenenleri haber verdi. Hz. Peygamber şu cevabı verdi: "Allah Musa'ya rahmet etsin. O bundan daha ağır suçlamalara maruz kalmış, fakat sabretmişti." (Müsned-i Ahmed, Tirmizi, Ebu Davud    Mevdudi  

Kavl-i sedîd ifadesi, kelime anlamıyla, “taşı gediğine koyduran söz”, yani doğru ve yerinde söylenen söz anlamına gelir. Kur’an'da geçtiği öteki tek yerde (4:9'un sonu), “hakkı konuşmak”/“dürüst ve insaflı konuşmak” şeklinde çevrilebilir; bu örnekte ise başkaları hakkında, bütün gizli anlamlardan, îmalardan ve yersiz kuşkulardan arınmış bir şekilde konuşmayı ve gerçeği, abartmadan ve azaltmadan, olduğu gibi aktarmayı ifade eder  M.Esed

Bu âyet grubunda mü’minlere, Mûsâ'ya eziyet eden kimseler gibi olmamaları; Rasûlullah'ı üzmemeleri, Allah'a takvâlı davranmaları ve belgesiz söz söylememeleri yönünde direktifler verilmekte ve onlara özel vaatlerde bulunulmaktadır:
• Siz, Mûsâ'ya eziyet eden kimseler gibi olmayın.
• Allah Mûsâ'yı, eziyet edenlerin söylediklerinden temize çıkardı; o, Allah katında değerli biri idi.
• Allah'a takvâlı davranın ve sağlam belgeli söz söyleyin, ki Allah, işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın.
• Allah'a ve Elçisi'ne itaat eden kimse, gerçekten kurtuluşa erer.
Bu âyet grubunda, çevresindekiler tarafından Mûsâ'ya eziyet edildiği, ama o'nun Allah tarafından temize çıkarıldığı bildirilmektedir. Mûsâ'ya yapılan eziyetin ne olduğu burada açıklanmamıştır. Rivâyetlere göre şudur:
İbn Abbâs ve bir topluluk şöyle demiştir: Bu, Ebû Hureyre'nin (r.a) rivâyet ettiği şu hadisin muhtevasında sözü edilen husustur. Buna göre Peygamber (s.a) şöyle demiştir: “İsrâîloğulları çıplak yıkanıyorlardı. Mûsâ (a.s) ise, çokça örtünürdü ve bedenini saklardı. Bir kesim o'nun hakkında, “Onun hayaları şişkindir ve o'nun baras hastalığı vardır, yahut da o'nda bir hastalık bulunmaktadır” demişlerdi. Bir gün Mûsa Şam [Sûriye] topraklarında bulunan bir pınarda yıkanmaya gitti, elbiselerini bir taşın üzerine bıraktı. Taş elbisesi ile birlikte uçup gitti. Mûsâ çıplak olarak taşın arkasından gidiyor ve, “Ey taş, elbisemi ver; ey taş, elbisemi ver” diyordu. Nihâyet İsrâîloğulları'ndan bir topluluğun yanına kadar (bu hâlde) geldi. Ona baktıklarında bir de ne görsünler, Mûsâ aralarında yaratılışı en güzel, sûreti en mutedil birisidir. Söylediklerinin hiç biri o'nda yok. İşte şanı yüce Allah'ın, Allah o'nu dediklerinden temize çıkardı buyruğunda anlatılan budur.” Bu hadisi Buhârî ve bu manada da Müslim rivâyet etmişlerdir.
Müslim'in lafzı şöyledir: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “İsrâîloğulları çıplak olarak yıkanırlardı. Biri diğerinin avretine bakardı. Mûsâ (a.s) ise, tek başına yıkanırdı. Bunun üzerine onlar, “Allah'a andolsun ki Mûsâ'nın bizimle birlikte yıkanmasını engelleyen ancak o'nun hayalarının şişkin olmasıdır” dediler. Bir gün yıkanmaya gittiğinde elbiselerini bir taşın üzerine koymuştu. Taş elbisesiyle birlikte uçup gitti. Mûsâ (a.s) hızlıca taşın arkasından koştu ve bu arada, “Ey taş, elbisemi ver; ey taş, elbisemi ver” diyordu. Nihâyet İsrâîloğulları Mûsâ'nın (a.s) avretini gördüler ve, “Allah'a andolsun ki Mûsâ'nın herhangi bir rahatsızlığı yoktur” dediler. Nihâyet taş durdu ve böylece Mûsâ'ya bakmış oldular. Mûsâ da elbisesini aldı ve taşı dövmeye başladı.” Ebû Hureyre dedi ki: “Allah'a yemin ederim ki, taşta altı ya da yedi darbe izi var. Bunlar Mûsâ'nın taşa indirdiği darbelerin izleridir.”
İbn Abbâs'ın rivâyetine göre Ali b. Ebî Tâlib (r.a) şöyle demiştir: İsrâîloğulları Mûsâ hakkında, “O Hârûn'u öldürdü” demek sûretiyle eziyet etmişlerdi. Şöyle ki, Mûsâ ile Hârûn Tih'in ekin ekilen bir yerinden dağa doğru çıkıp gittiler. Hârûn da orada öldü. Mûsâ geldiğinde İsrâîloğulları Mûsâ'ya, “Onu sen öldürdün, çünkü o bize göre senden daha yumuşaktı ve bizi daha çok severdi” dediler. Böylelikle Mûsâ'ya eziyet ettiler. Bunun üzerine yüce Allah meleklere emretti. Melekler de Hârûn'u alıp İsrâîloğulları arasında gezdirdiler. Böylece Mûsâ'nın doğruluğunu kendilerine gösteren pek büyük bir mucize görmüş oldular. Çünkü Hârûn'da öldürüldüğüne dair hiç bir iz yoktu.
Bazıları, “Bu, onların, o'na bedeninde bir kusur olduğu iftirasında bulunmaları sebebiyle yapmış oldukları eziyettir” derken, bazıları şöyle demişlerdir: “Kârûn, bir fâhişe ile plan yaptı. Buna göre kadın, İsrâîloğulları'nın yanında Mûsâ'nın kendisiyle zina ettiğini söyleyecekti. Kârûn, kavmini topladığında, Allah orada bulunan bu kadının kalbine doğru söyleme fikrini verdi ve böylece kadın, kendisine telkin edilmiş olan o şeyi söylemedi.”
Kitab-ı Mukaddes'te de şu olayları görüyoruz:
Firavun'un yanından ayrılınca, kendilerini bekleyen Mûsâ'yla Hârûn'a çıkıştılar. “Rabb yaptığınızı görsün, cezanızı versin!” dediler, “Bizi Firavun'la görevlilerinin gözünde rezil ettiniz. Bizi öldürmeleri için ellerine bir kılıç verdiniz.”
Mûsâ'ya, “Mısır'da mezar mı yoktu da bizi çöle ölmeye getirdin?” dediler, “Bak, Mısır'dan çıkarmakla bize ne yaptın! Mısır'dayken sana, ‘Bırak bizi, Mısırlılara kulluk edelim’ demedik mi? Çölde ölmektense Mısırlılara kulluk etsek bizim için daha iyi olurdu.”
Çölde hepsi Mûsâ'yla Hârûn'a yakınmaya başladı. “Keşke Rabb bizi Mısır'dayken öldürseydi” dediler, “hiç değilse orada et kazanlarının başına oturur, doyasıya yerdik. Ama siz bütün topluluğu açlıktan öldürmek için bizi bu çöle getirdiniz.”
Ama halk susamıştı. “Niçin bizi Mısır'dan çıkardın?” diye Mûsâ'ya söylendiler, “Bizi, çocuklarımızı, hayvanlarımızı susuzluktan öldürmek için mi?” Mûsâ, “Bu halka ne yapayım?” diye Rabbe feryat etti, “Neredeyse beni taşlayacaklar.”
Halk çektiği sıkıntılardan ötürü yakınmaya başladı. Rabb bunu duyunca öfkelendi, aralarına ateşini göndererek ordugâhın kenarlarını yakıp yok etti. Halk Mûsâ'ya yalvardı. Mûsâ Rabbe yakarınca ateş söndü. Bu nedenle oraya Tavera adı verildi. Çünkü Rabbin gönderdiği ateş onların arasında yanmıştı. Derken, halkın arasındaki yabancılar başka yiyeceklere özlem duymaya başladılar. İsrâîlliler de yine ağlayarak, “Keşke yiyecek biraz et olsaydı!” dediler, “Mısır'da parasız yediğimiz balıkları, salatalıkları, karpuzları, pırasaları, soğanları, sarmısakları anımsıyoruz. Şimdiyse yemek yeme isteğimizi yitirdik. Bu man'dan başka hiç bir şey gördüğümüz yok.” Man, kişniş tohumuna benzerdi, görünüşü de reçine gibiydi. Halk çıkıp onu toplar, değirmende öğütür ya da havanda döverdi. Çömlekte haşlayıp pide yaparlardı. Tadı zeytinyağında pişirilmiş yiyeceklere benzerdi. Gece ordugaha çiy düşerken, man da birlikte düşerdi. Mûsâ herkesin, her ailenin çadırının önünde ağladığını duydu. Rabb buna çok öfkelendi. Mûsâ da üzüldü. Rabbe, “Kuluna neden kötü davrandın?” dedi, “Seni hoşnut etmeyen ne yaptım ki, bu halkın yükünü bana yüklüyorsun? Bütün bu halka ben mi gebe kaldım? Onları ben mi doğurdum? Öyleyse neden emzikteki çocuğu taşıyan bir dadı gibi, atalarına and içerek söz verdiğin ülkeye onları kucağımda taşımamı istiyorsun? Bütün bu halka verecek eti nereden bulayım? Bana, ‘Bize yiyecek et ver’ diye sızlanıp duruyorlar. Bu halkı tek başıma taşıyamam, bunca yükü kaldıramam. Bana böyle davranacaksan –eğer gözünde lütuf bulduysam– lütfen beni hemen öldür de kendi yıkımımı görmeyeyim.”
O gece bütün topluluk yüksek sesle bağrışıp ağladı. Bütün İsrâîl halkı Mûsâ'yla Hârûn'a söylendi. Onlara, “Keşke Mısır'da ya da bu çölde ölseydik!” dediler, “Rabb neden bizi bu ülkeye götürüyor? Kılıçtan geçirilelim diye mi? Karılarımız, çocuklarımız tutsak edilecek. Mısır'a dönmek bizim için daha iyi değil mi?” Sonra birbirlerine, “Kendimize bir önder seçip Mısır'a dönelim” dediler. Bunun üzerine Mûsâ'yla Hârûn İsrâîl topluluğunun önünde yüzüstü yere kapandılar. Ülkeyi araştıranlardan Nûn oğlu Yeşu'yla Yefunne oğlu Kalev giysilerini yırttılar. Sonra bütün İsrâîl topluluğuna şöyle dediler: “İçinden geçip araştırdığımız ülke çok iyi bir ülkedir. Eğer Rabb bizden hoşnut kalırsa, süt ve bal akan o ülkeye bizi götürecek ve orayı bize verecektir. Ancak Rabbe karşı gelmeyin. Orada yaşayan halktan korkmayın. Onları ekmek yer gibi yiyip bitireceğiz. Koruyucuları onları bırakıp gitti. Ama Rabb bizimledir. Onlardan korkmayın!” Topluluk onları taşa tutmayı düşünürken, ansızın Rabbin görkemi Buluşma Çadırı'nda bütün İsrâîl halkına göründü.

Levi oğlu Kehat oğlu Yishar oğlu Korah, Ruben soyundan Eliavoğulları'ndan Datan, Aviram ve Pelet oğlu on toplulukça seçilen, tanınmış 250 İsrâîlli önderle birlikte Mûsâ'ya başkaldırdı. Hep birlikte Mûsâ'yla Hârûn'un yanına varıp, “Çok ileri gittiniz!” dediler, “Bütün topluluk, topluluğun her bireyi kutsaldır ve Rabb onların arasındadır. Öyleyse neden kendinizi Rabbin topluluğundan üstün görüyorsunuz?” Bunu duyan Mûsâ yüzüstü yere kapandı. Sonra Korah'la yandaşlarına şöyle dedi: “Sabah Rabb kimin Kendisine ait olduğunu, kimin kutsal olduğunu açıklayacak ve o kişiyi huzuruna çağıracak. Rabbin seçeceği kişiyi huzuruna çağıracak. Ey Korah ve yandaşları! Kendinize buhurdanlar alın. Yarın Rabbin huzurunda buhurdanlarınızın içine ateş, ateşin üstüne de buhur koyun. Rabbin seçeceği kişi, kutsal olan kişidir. Ey Levililer! Çok ileri gittiniz.” Mûsâ Korah'la konuşmasını şöyle sürdürdü: “Ey Levililer! Beni dinleyin! İsrâîl'in Tanrısı sizi Kendi huzuruna çıkarmak için ayırdı. Rabbin Konutu'nun hizmetini yapmanız, topluluğun önünde durmanız, onlara hizmet etmeniz için sizi İsrâîl topluluğunun arasından seçti. Sizi ve bütün Levili kardeşlerinizi huzuruna çıkardı. Bu yetmiyormuş gibi kâhinliği de mi istiyorsunuz? Ey Korah! Senin ve yandaşlarının böyle toplanması Rabbe karşı gelmektir. Hârûn kim ki, ona dil uzatıyorsunuz?” Sonra Mûsâ Eliavoğulları Datan'la Aviram'ı çağırttı. Ama onlar, “Gelmeyeceğiz”

dediler, “bizi çölde öldürtmek için süt ve bal akan ülkeden çıkardın. Bu yetmiyormuş gibi başımıza geçmek istiyorsun. Bizi süt ve bal akan ülkeye götürmediğin gibi, miras olarak bize tarlalar, bağlar da vermedin. Bu adamları kör mü sanıyorsun? Hayır, gelmeyeceğiz.” Çok öfkelenen Mûsâ Rabbe, “Onların sunularını önemseme. Onlardan bir eşek bile almadım, üstelik hiç birine de hakksızlık etmedim” dedi. Sonra Korah'a, “Yarın sen ve bütün yandaşların –sen de, onlar da– Rabbin önünde bulunmak için gelin” dedi, “Hârûn da gelsin. Herkes kendi buhurdanını alıp içine buhur koysun. 250 kişi birer buhurdan alıp Rabbin önüne getirsin. Hârûn'la sen de buhurdanlarınızı getirin.” Böylece herkes buhurdanını alıp içine ateş, ateşin üstüne de buhur koydu. Sonra Mûsâ ve Hârûn'la birlikte Buluşma Çadırı'nın giriş bölümünde durdular. Korah bütün topluluğu Mûsâ'yla Hârûn'un karşısında Buluşma Çadırı'nın giriş bölümünde toplayınca, Rabbin görkemi bütün topluluğa göründü. Rabb, Mûsâ'yla Hârûn'a, “Bu topluluğun arasından ayrılın da onları bir anda yok edeyim” dedi. Mûsâ'yla Hârûn yüzüstü yere kapanarak, “Ey Tanrı! Bütün insan rûhlarının Tanrısı!” dediler, “Bir kişi günah işledi diye bütün topluluğa mı öfkeleneceksin?” Rabb Mûsâ'ya, “Topluluğa söyle, Korah'ın, Datan'ın, Aviram'ın çadırlarından uzaklaşsınlar” dedi. Mûsâ Datan'la Aviram'a gitti. İsrâîl'in ileri gelenleri o'nu izledi. Topluluğu uyararak, “Bu kötü adamların çadırlarından uzak durun!” dedi, “Onların hiç bir şeyine dokunmayın. Yoksa onların günahları yüzünden canınızdan olursunuz.” Bunun üzerine topluluk Korah, Datan ve Aviram'ın çadırlarından uzaklaştı. Datan'la Aviram çıkıp karılarıyla, küçük-büyük çocuklarıyla birlikte çadırlarının önünde durdular. Mûsâ şöyle dedi: “Bütün bunları yapmam için Rabbin beni gönderdiğini, kendiliğimden bir şey yapmadığımı şuradan anlayacaksınız: Eğer bu adamlar herkes gibi doğal bir ölümle ölür, herkesin başına gelen bir olayla karşılaşırlarsa, bilin ki beni Rabb göndermemiştir. Ama Rabb yepyeni bir olay yaratırsa, yer yarılıp onları ve onlara ait olan her şeyi yutarsa, ölüler diyarına diri diri inerlerse, bu adamların Rabbe saygısızlık ettiklerini anlayacaksınız.” Mûsâ konuşmasını bitirir bitirmez Korah, Datan ve Aviram'ın altındaki yer yarıldı. Yer yarıldı, onları, ailelerini, Korah'ın adamlarıyla mallarını yuttu. Sahip oldukları her şeyle birlikte diri diri ölüler diyarına indiler. Yer onların üzerine kapandı. Topluluğun arasından yok oldular. Çığlıklarını duyan çevredeki İsrâîlliler, “Yer bizi de yutmasın!” diyerek kaçıştılar. Rabbin gönderdiği ateş buhur sunan 250 adamı yakıp yok etti. Rabb Mûsâ'ya şöyle dedi: “Kâhin Hârûn oğlu Elazar'a buhurdanları ateşin içinden çıkarmasını, ateş korlarını az öteye dağıtmasını söyle. Çünkü buhurdanlar kutsaldır. İşledikleri günahtan ötürü öldürülen bu adamların buhurdanlarını levha hâline getirip sunağı bunlarla kapla. Buhurdanlar Rabbe sunuldukları için kutsaldır. Bunlar İsrâîlliler için bir uyarı olsun.” Böylece Kâhin Elazar, yanarak ölen adamların getirdiği tunç buhurdanları Rabbin Mûsâ aracılığıyla kendisine söylediği gibi alıp döverek sunağı kaplamak için levha hâline getirdi. Bu, İsrâîlliler'e Hârûn'un soyundan gelenlerden başka hiç kimsenin Rabbin önüne çıkıp buhur yakmaması gerektiğini anımsatacaktı. Yoksa o kişi Korah'la yandaşları gibi yok olacaktı. Ertesi gün bütün İsrâîl topluluğu Mûsâ'yla Hârûn'a söylenmeye başladı. “Rabbin halkını siz öldürdünüz” diyorlardı. Topluluk Mûsâ'yla Hârûn'a karşı toplanıp Buluşma Çadırı'na doğru yönelince, çadırı ansızın bulut kapladı ve Rabbin görkemi göründü. Mûsâ'yla Hârûn Buluşma Çadırı'nın önüne geldiler. Rabb Mûsâ'ya, “Bu topluluğun arasından ayrılın da onları birden yok edeyim” dedi. Mûsâ'yla Hârûn yüzüstü yere kapandılar. Sonra Mûsâ Hârûn'a, “Buhurdanını alıp içine sunaktan ateş koy, üstüne de buhur koy” dedi, “günahlarını bağışlatmak için hemen topluluğa git. Çünkü Rabb öfkesini yağdırdı. Öldürücü hastalık başladı.”Hârûn Mûsâ'nın dediğini yaparak buhurdanını alıp topluluğun ortasına koştu. Halkın arasında öldürücü hastalık başlamıştı. Hârûn buhur sunarak topluluğun günahını bağışlattı.O ölülerle dirilerin arasında durunca, öldürücü hastalık da dindi.Korah olayında ölenler dışında, öldürücü hastalıktan ölenlerin sayısı 14.700 kişiydi.Öldürücü hastalık dindiğinden, Hârûn Mûsâ'nın yanına, Buluşma Çadırı'nın giriş bölümüne döndü.
Kur’ân'da ise İsrâîloğulları'nın Mûsâ'ya eza ettiklerine dair onlarca âyet mevcuttur. Bunların çoğu geçmiş sûrelerde zikredilmişti. Bunlardan birkaçını hatırlatıyoruz:
Hani bir zamanlar da siz, “Ey Mûsâ! Biz Allah'ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız” demiştiniz de, bunun üzerine siz bakıp dururken sizi yıldırım çarpıvermişti. (Bakara/55)
Ve hani bir zamanlar siz, “Ey Mûsâ! Biz tek yemeğe asla sabredemeyiz, artık bizim için Rabbine dua et de, bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, acurundan, sarmısağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın” demiştiniz. O [Mûsâ] da size, “O üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya/Mısır'a inin, o vakit istediğiniz şeyler sizin olacaktır” demişti. Ve üzerlerine zillet ve meskenet damgalandı ve nihâyet Allah'tan bir gazaba uğradılar. İşte bu, Allah'ın âyetlerini inkâr etmiş olmaları, peygamberleri hakksız yere öldürmüş olmaları nedeniyledir. İşte bu, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleri nedeniyledir. (Bakara/61)
Kitap Ehli senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. Ve kesinlikle onlar Mûsâ'dan bundan daha büyüğünü istemişlerdi de, “Allah'ı bize açıkça göster” demişlerdi. Sonra da hakksızlıkları sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra da kendilerine açık deliller geldiği hâlde o buzağıyı edinmişlerdi. Sonra Biz onları bundan dolayı da affettik. Ve Biz Mûsâ'ya apaçık bir kanıt verdik. (Nisâ/153)
Onlar [Mûsâ'nın kavmi], “Ey Mûsâ! Onlar orada olduğu sürece biz oraya asla girmeyiz. Artık sen ve Rabbin gidin de savaşın. Şüphesiz biz burada oturanlarız” dediler. (Mâide/24)
Mûsâ'nın kavmi, o'ndan [Mûsâ'dan] sonra kendilerinin kadınlarının süs takılarından bir buzağı; böğürtüsü [çekici, aldatıcı sesi] olan bir ceset edinmişlerdi. Onun kendilerine bir söz söylemezliğini ve bir yol göstermezliğini görmediler mi? Onu edindiler ve zâlimlerden oldular. (A‘râf/148) H.Yılmaz

Klasik müfessirler, bu örnekte geçen emânet (“emanet etmek”) terimi için akıllarına gelen her türlü açıklamayı yapmışlardır. Ama bu açıklamaların en ikna edici olanı (yukarıdaki ayet ile ilgili olarak Lane I, 102'de değinilen açıklama), emânet'in “muhakeme” yahut “akıl” (intellect) ve “irade” -yani, iki veya daha fazla hareket tarzı veya eylem biçimi arasında, dolayısıyla iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yeteneği- olduğu şeklindeki açıklamadır.Zımnen, “Ama sonra, sahip olduğu akıldan ve nisbî serbest iradeden kaynaklanan ahlakî sorumluluğa layık olduğunu gösteremedi” (Zemahşerî). Bu, elbette genel insan türüne özgü olup onun bütün fertlerinin mutlaka böyle olduğu anlamına gelmez. M.Esed

En sonunda Allah insandan dünyadaki konumunun farkına varmasını istiyor. Eğer bu durumda insan dünya hayatını sadece oyun ve eğlence olarak kabul ediyor ve dikkatsizce yanlış bir tavır takınıyorsa, sadece kendi kötü akibetini hazırlıyor demektir.
Burada "emanet" kelimesi, Kur'an'a göre yeryüzünde insana verilen "hilafet" görevi yerine kullanılmıştır. İnsana isyan ve itaat etme seçeneğinin ve bu özgürlüğü kullanırken kendisine sayısız yaratık üzerinde hakim olma yetkisinin verilmesi kaçınılmaz olarak insanın yaptığı hareketlerden sorumlu olmasını ve iyi amelleri için mükafatlandırılıp, kötü amelleri için cezalandırılmasını gerektirir. İnsan bu güç ve yetkileri kendisi kazanmadığı gibi, bilakis bunlar kendisine Allah tarafından ihsan edildiği ve Allah'a bu güçlerin iyiye veya kötüye kullanılmasının hesabını vereceği için bunlar, Kur'an'ın başka yerlerinde hilafet, burada ise emanet olarak tanımlanmıştır.
Bu emanet'in ne kadar önemli ve ağır olduğu konusunda bir fikir verebilmak için Allah, göklerin ve yerlerin büyüklüklerine, dağların da sabitlik ve muazzam ölçülerine rağmen bu emaneti yüklenme güç ve cesaretini göstermediklerini bildirir. Fakat insan, zayıf ve cahil insan, bu ağır yükü üzerine almıştır.
Emanetin göklere ve yerlere teklif edilmesi ve onların bunun ağırlığından korkup kabul etmemeleri gerçekten vaki olmuş olabilir, ama mecazî olarak böyle söylenmiş olması da muhtemeldir. Bizler Allah'ın yaratıkları ile olan ilişkisini asla anlayıp kavrayamayız. Yeryüzü, güneş, ay ve dağlar, bize göre kör, sağır ve cansızdırlar, fakat Allah'a göre böyle olmayabilirler. Allah yarattıklarından hepsiyle konuşmaya kadirdir ve biz anlayamasak da yarattıkları O'na cevap verebilirler. O halde Allah'ın bu emaneti onlara sunmuş olması ve onların da bundan korkup çekinerek yaratıcıları ve Rablerine teslim olup şöyle demiş olmaları muhtemeldir:
"Rabbimiz, biz senin güçsüz kulların olarak kalsak bizim için daha iyi. Çünkü isyan etme yetki ve özgürlüğüne sahip olup onun hakkını vermeye ve hakkını veremediğimizde ise senin azabına çarptırılmaya casaretimiz yok."
Aynı şekilde bu yaşadığımız hayattan önce Allah'ın insanlığa farklı bir yaratılış ve varlık vermiş ve onu kendi huzuruna çağırmış olması, insanın da isteyerek bu güç ve yetkileri kabul etmiş olması muhtemeldir. Bunun imkansız olduğunu iddia edebilecağimiz hiçbir delil ve dayanağa sahip değiliz. Ancak kendi zihni yetenek ve güçlerini tam anlamıyla kavrayamayan kimseler bunun imkansız olduğunu düşünebilirler.
Bununla birlikte Allah'ın bunları mecazî olarak ifade etmiş olması da mümkündür. Bu meselenin olağanüstü önemini vurgulayabilmek için, insanların gözünde kendi huzurunda bir tarafta gökler, yeryüzü ve Himalayalar gibi büyük dağların, diğer tarafta da 5-6 fit boyundaki insanın yeraldığı bir manzarayı canlandırmayı murat etmiş olabilir. Bu karşılaşmada Allah şöyle sormuştur:
"Yarattıklarımdan birine, benim mülkümün bir kulu olarak, dilerse üstünlüğümü kabul etme ve emirlerime itaat etme gücünü vermek istiyorum. Diğer taraftan bu yaratık beni inkar etme, hatta bana isyan etme gücüne de sahip olacaktır. Ona bu seçme özgürlüğünü verdikten sonra kendimi ondan sanki yokmuşum gibi gizleyeceğim. Bu özgürlüğünü kullanabilmesi için ona büyük güçler, sınırsız yetenekler ve kainatta istediğini yapabilmesi için sayısız yaratıklarım üzerinde hakimiyet hakkı vereceğim. Daha sonra onu belirli bir zamanda hesaba çekeceğim. Benim emanet ettiğim özgürlüğü kötüye kullanan kimse büyük ve acıklı bir azaba çarptırılacak; isyan etmesi için elinde birçok fırsat ve şans olduğu halde bana itaati seçen kimse ise yaratıklarımdan hiçbirinin ulaşamayacağı yüce makamlara ulaştırılacak. Şimdi söyleyin bakalım, hanginiz bu imtihanı yaşamaya hazırsınız?

Bunu duyunca bütün kâinat bir müddet için büyük bir sessizliğe gömülmüş olmalı. Daha sonra muhtemelen Allah'ın yarattığı büyük varlıklardan her biri huzura gelip secde etmiş ve bu şiddetli imtihandan bağışlanmaları için yalvarmışlardır. En sonunda bu zayıf yaratık kalkmış ve emaneti kabul etmiştir: "Rabbim, ben bu imtihana girmeye hazırım. İmtihanı geçtiğimde senin mülkünün en yüce makamının bana lütfedileceği ümidi ile bu seçme özgürlüğü ve bağımsızlıkta varolan bütün tehlikeleri göğüsleyeceğim."
İnsan ancak böyle bir manzarayı gözü önünde canlandırarak, kâinatta ne kadar hassas bir konumda olduğunun farkına varabilir. Allah bu ayette imtihan alanında dikkatsiz bir hayat süren, ne kadar büyük bir yükü omuzladığının ve dünya hayatında bir davranış veya tavrı seçerken aldığı yanlış veya doğru kararların hangi sonuçlara yol açacağının farkında olmayan kimseleri "zalim ve cahil" olarak tanımlamaktadır. Böyle bir kimse cahildir, çünkü bu zavallı insan hiçkimseye hesap vermeyeceğini zannetmektedir; zâlimdir, çünkü kendi kötü akibetini ve kendisiyle birlikte daha nicelerin felaketini hazırlamaktadır. Mevdudi

 

Yüce Allah, bu âyette başkasının hakkını, malını doğrulukla koruyup sâhibine vermenin önemini belirtmek için, emânetin, göklerin ve yerin çekemeyeceği kadar ağır bir sorumluluğu olduğunu; insanın, dağların ve taşların dayanamadığı bu sorumluluk altına girdiğini belirtmektedir. Âyetin asıl anlamı budur. Kadî Beyzâvî'ye göre insana yüklenen emânet, düşünce ve akıl kabiliyetidir. Çünkü insan, ancak akıl ve buna bağlı duyularını kazandığı zaman Allah'ın buyruklarına muhâtab olmuştur; sorumluluk o zaman kendisine yönelmiştir. Bu emânet sayesinde insan, cennet, Allah'ın cemâlini görme, irfan gibi yüksek ni'metlere kavuşmaktadır. Fakat onun hakkına ri'âyet edip Allah'ın buyrukları dışına çıkmamak lâzımdır. Akıl bunu emreder. İnsanın zâlim ve câhil diye nitelendirilmesi emâneti yüklendikten sonra onun gereği dışına çıkarak haksızlık yapmasından ötürüdür. Akıl emânetini vermekle Allah, insanı buyruklarıyle sorumlu tutmuş ve böylece onu imtihan etmiştir. S.Ateş

 

Bu âyette tüm insanlığa, haber cümlesi ile çok önemli bir uyarı yapılmaktadır: Allah; yeri, gökleri ve dağları bir düzen, bir nizam ve intizam içinde yaratmış; onlar da bu düzenlerini bozamamışlardır. Evrendeki düzeni, çok câhil ve zâlim olduğundan insan bozmuştur.
Bu âyet de, rivâyetlerin etkisiyle maalesef gerçek anlamının ve verdiği mesajın dışına taşınarak, anlaşılmaz ve içinden çıkılmaz hâle getirilmiştir. Gerekli tahlillerden önce bu konuyla ilgili nakilleri zikrediyoruz:
Tirmizî el-Hakîm Ebû Abdillah şu rivâyeti kaydetmektedir: Bize İsmâîl b. Nasr anlattı, o Sâlih b. Abdullah'tan, o Muhammed b. Yezîd b. Cevher'den, o ed-Dahhâk'tan, o da İbn Abbâs'dan rivâyetle dedi ki: Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: Yüce Allah, Âdem'e, “Ey Âdem!” dedi, “Şüphesiz ki Ben emâneti göklere ve yere teklif ettim. Onlar buna güç yetiremediler. Sen içindeki muhtevası ile birlikte onu yüklenir misin?” Âdem, “İçinde neler var yâ Rabbi?” dedi. Yüce Allah şöyle buyurdu: “Eğer sen bunu yüklenirsen, ecir alırsın. Buna riâyet etmezsen, azab edilirsin.” O da içindekilerle birlikte onu yüklendi. Ancak cennette sadece ilk namaz ile ikindi namazı arası kadar bir süre kaldı, sonra da şeytan onun oradan çıkmasına sebep oldu.
Buna göre emânet, yüce Allah'ın kullarına emânet olarak verdiği farzlardır. Bunların bazılarının tafsilatı hususunda görüş ayrılıkları vardır. İbn Mes‘ûd dedi ki: “Bu buyruk, emânet olarak bırakılan şeyler ve benzeri mal emânetleri hakkındadır.” Yine ondan, “Bütün farzlardır, bunların en ağırı ise, mal emânetidir” dediği de rivâyet edilmiştir.
Ubey b. Ka‘b dedi ki: “Kadına ferci [namus ve iffeti] hususunda güvenilmesi, emânetin bir kısmını teşkil eder.”
Ebu'd-Derdâ da şöyle demiştir: “Cünüblükten yıkanmak bir emânettir. Şanı yüce Allah, dininden, ondan başkası hususunda Âdemoğlu'na güven duymamıştır.” Merfû bir hadiste de şöyle denilmektedir: “Emânet namazdır; istersen ‘Namaz kıldım’ dersin, istersen ‘Namaz kılmadım’ dersin. Oruç ve cünüblükten yıkanmak da böyledir.”
Abdullah b. Amr b. el-Âs dedi ki: Yüce Allah'ın insandan ilk yarattığı şey, onun fercidir. Yüce Allah, “Bu Benim sana bıraktığım bir emânettir, sakın onu hakktan başkasına katma, karıştırma. Eğer sen onu koruyacak olursan, Ben de seni korurum” buyurdu. Buna göre ferc bir emânettir, kulak bir emânettir, göz bir emânettir, dil bir emânettir, karın bir emânettir, el bir emânettir, ayak bir emânettir. Esasen emâneti olmayanın imanı da yoktur.
es-Süddî dedi ki: Buradaki emânetten kasıt, Âdem'in oğlu Kâbil'e, diğer oğlu ve aile halkı hakkında duyduğu güvendir. Buna karşılık Kâbil'in kardeşini öldürmek sûretiyle ona hâinlik etmesidir. Çünkü yüce Allah ona, “Ey Âdem!” demişti, “Benim yeryüzünde bir Evimin olduğunu biliyor musun?” Âdem, “Hayır Allahım” demişti. Yüce Allah şöyle buyurmuştu: “Benim Mekke'de bir Evim var, ona git.” Bunun üzerine Âdem semaya, “Emânet olarak oğlumu koru” demişti, sema kabul etmemişti. Yere, “Emânet olarak oğlumu koru” demiş, yer de kabul etmemişti. Dağlara da aynı şeyi söylemiş, dağlar da kabul etmemişti. Bu sefer Kâbil'e, “Emânet olarak oğlumu koru” demiş, o da, “Olur. Git ve gel oğlunu seni memnun edecek bir şekilde bulacaksın” demiş, fakat geri döndüğünde kardeşini öldürmüş olduğunu görmüştü. İşte şanı yüce Allah'ın, Biz emâneti göklerle yere ve dağlara arzettik de onlar onu yüklenmek istemediler... âyetinde kastedilen budur.
Ma‘mer'in, el-Hasen'den rivâyet ettiğine göre emânet göklere, yere ve dağlara teklif edildiğinde onlar, “Emânette [muhtevasında] ne var?” diye sormuşlardı. Onlara, “İyilik yaparsan mükâfat görürsün, kötülük yaparsan cezalandırılırsın” denildi. Bunun üzerine onlar, “Hayır (kabul etmiyoruz)” dediler.
Mücâhid dedi ki: Yüce Allah Âdem'i yaratınca ona emâneti teklif etti, o, “Emânet nedir?” diye sordu. Yüce Allah şu cevabı verdi: “Eğer iyilikte bulunursan sana mükâfat veririm, eğer kötülük yaparsan seni azaplandırırım.” Bunun üzerine Âdem, “Ben de onu yüklendim Rabbim” diye cevap verdi.
Mücâhid dedi ki: “Onun bu emâneti yüklenmesi ile cennetten çıkartılması arasında geçen süre, sadece öğle ile ikindi namazı arası kadar idi.”
Ali b. Talha'nın, İbn Abbâs'tan rivâyet ettiğine göre o yüce Allah'ın, Biz emâneti göklere, yere ve dağlara arzettik de... âyeti hakkında şöyle demiştir: “Emânet'ten kasıt farzlardır. Yüce Allah, bunu göklere, yere ve dağlara teklif etti. Eğer eksiksiz olarak emânetin gereğini yerine getirirlerse onları mükâfâtlandıracağını, onu zayi edecek olurlarsa azaplandıracağını söyledi. Bu işten hoşlanmadılar ve çekindiler, ancak bu bir masiyet kastıyla değil, gereğini yerine getiremeyecekleri korkusuyla yüce Allah'ın dinini tazim ettiklerinden böyle tavır takınmışlardı. Daha sonra yüce Allah, bu emâneti Âdem'e teklif etti, o da içindekilerle beraber kabul etti.”
en-Nehhas dedi ki: “Tefsir âlimlerinin kabul ettiği görüş budur.”
Bir diğer açıklama da şöyledir: “Âdem'in (a.s) vefatı yaklaştığında, emâneti mahlukata teklif etmesi emrolundu. O da bu emâneti almaları için teklifte bulundu, fakat çocuklarından başka kimse onu kabul etmedi.”
Yine denildiğine göre; bu emânet, yüce Allah'ın göklere, yere, dağlara ve mahlukata tevdi etmiş olduğu rubûbiyyetine dair delilleri ortaya çıkarmalarıdır. Onlar da bu delilleri açıkça ortaya koydular, ancak insan bu delilleri gizledi ve inkâr etti. Bu açıklamayı da bazı mütekellimler yapmışlardır.
Bu kimsenin sözünü ettiklerinin aksini ortaya koyan rivâyetlere gelince: Bana babam –Allah'ın rahmeti üzerine olsun– anlattı, dedi ki: Bize el-Fayd b. el-Fadl el-Kûfî anlattı, dedi ki: Bize es-Serrî b. İsmâîl anlattı. es-Serrî, Âmir eş-Şa‘bî'den, o Mesruk'tan, o Abdullah b. Mes‘ûd'dan dedi ki: Yüce Allah emâneti yarattığında ona kaya gibi temsîlî bir sûret verdi. Sonra bunu dilediği bir yere bıraktı, sonra bunu yüklenmek üzere gökleri, yeri ve dağları çağırdı, onlara, “Bu emânettir, bunun (yerine getirilmesi hâlinde) sevabı, (getirilmemesi hâlinde) cezası vardır” dedi. Bunlar, “Rabbimiz!” dediler, “Bizim buna gücümüz yetmez.” İnsan ise, davet olunmadan geliverdi ve göklere, yere ve dağlara, “Sizin üstünüzde ne var?” diye sordu, onlar şöyle dediler: “Rabbimiz bizleri şunu taşımak üzere çağırdı, biz ise bundan çekindik ve buna güç yetiremedik.” Bu sefer onu eliyle hareket ettirdi ve şöyle dedi: “Allah'a yemin ederim ki, bunu taşımak istesem taşıyabilirim” deyip dizlerine varıncaya kadar o emâneti kaldırdı, sonra yerine bırakıp şöyle dedi: “Allah'a yemin ederim ki, daha da taşımak istesem daha yukarıya kaldırabilirim.” Bu sefer onlar, “Haydi taşı bakalım” dediler. Onu taşıdı ve göğüs hizasına getirinceye kadar kaldırdı, sonra onu yerine koydu. Yine, “Allah'a yemin ederim ki, daha yukarı kaldırmak isteseydim kaldırabilirdim” dedi. Onlar yine, “Haydi kaldır” dediler. O da onu kaldırdı ve omuzunun üstüne koydu. Yerine bırakmak isteyince, onlar, “Olduğun yerde dur” dediler, “çünkü bu emânettir. Bunun sevabı da vardır, cezası da vardır. Rabbimiz bize onu taşımamızı emretti, biz ondan çekindik. Sense bunu taşıman için çağırılmadığın hâlde geldin, onu taşıdın. Artık bu, kıyâmet gününe kadar senin ve senin zürriyetinden geleceklerin boynunda kalmıştır. Çünkü sen çok zâlim ve çok câhilsin.”
Âyette geçen, “emânet”le ilgili pek çok görüş vardır. Kimileri, “Bu, mükellefiyettir. Buna, kusur eden kimsenin, tazminde bulunması [kusurunu telâfi etmesi] gerektiği ve hakkıyla yerine getirene de ikramda bulunmak gerektiği için, emânet denilmiştir” derken, kimileri de, emânet kişinin “lâ ilâhe illâllâh” demesidir” demişlerdir. Bu ikincisi, akıldan uzak bir görüştür. Çünkü gökler, yer ve dağlar, lisân-ı hâlleriyle zaten Allah'ın bir olduğunu, Allah'tan başka ilâh olmadığını söylemektedirler. Yine kimileri, “Bu emânet ile, uzuvlar kastedilmiştir. Meselâ göz bir emânettir, muhafaza edilmesi gerekir. Kulak da, el de, ayak da, dil de, kişinin avret mahalli de böyledir” derken; kimileri de, “marifetullah [Allah'ı bilme] ile onun kapsamına giren her şeydir” demişlerdir. Allah en iyi bilendir.
Dikkat edilirse, bu nakillerde ve gelenekçi anlayışta âyette geçen emânet sözcüğü, Türkçe'deki “korunmak üzere bir yere bırakılan nesne” anlamında; arz sözcüğü de “göstermek, sunmak, teklif etmek, istem” anlamında ele alınmaktadır. Âyetin gerçek anlamını tesbit etmek için sözcüklerin tahlil edilmesi gerekir:

 العرض [‘ARZ]
 العرض [‘arz], tul'un [uzunluğun] karşıtı olup “en” demektir. Bu sözcüğün fiil olarak anlamı, “enleştirme; yayma, yaygınlaştırma”dır.
EMÂNET
 الأمانة [emânet], الأمنة [emenet], hıyânet'in karşıtıdır. Hıyânet'in aslı, “noksanlaştırmak, tefrit”tir [kusurlaştırma, zayi etmedir]. Kendine bırakılan bir şeyi noksanlaştıran kişiye, “hâin” denir.
Bu tanıma göre emânet sözcüğünün esas anlamı, “bütünlük, kusursuzluk, mükemmellik”tir. “Korunmak üzere bir yere bırakılan nesne” anlamında kullanılmasının nedeni de, “tevdi edilen şeyin mükemmelliği”dir.
Konumuz olan âyetteki emânet sözcüğü, terim değil, lügat anlamıyla ele alınmalıdır. Bu durumda Allah; göklere, yeryüzüne ve dağlara mükemmelliği, kusursuzluğu, düzen ve intizamı yaymış-yaygınlaştırmıştır. Doğadaki hiç bir varlık bu mükemmelliğe ihânet etmemiş ve bunu bozmamıştır. Ama çok câhil ve çok zâlim insan bunu bozmuş, kusurlu hâle getirmiştir.
Bu âyetin mesajı, Rûm/41'de farklı bir üslup ile yer almış ve orada şu açıklamayı yapmıştık:
İnsanlar dönerler diye; kendilerinin elleriyle kazandıkları şeyler yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde fesat/kargaşa ortaya çıktı. (Rûm/41)
Bu âyette, yaptıkları yanlışlar yüzünden hatalarının bir kısmının cezasını insanlara tattırmak için yeryüzünde kargaşa; bozulmalar oluştuğu bildirilerek, onlardan akıllarını başlarına almaları, yaptıkları işlerle karada ve denizde fesat çıkarmamaları/doğadaki dengeyi bozmamaları istenmektedir. İleride bu mesaj farklı bir üslup ile de gelecektir.
Şüphesiz Biz, emâneti [bütünlüğü, kusursuzluğu, mükemmelliği] göklere, yere ve dağlara yaydık da, onlar, onu taşımaya yanaşmadılar, ondan [güvenliğin, düzenin, dengenin alıp götürülmesinden] korktular. Ve onu insan taşıdı [ona ihânet etti]. Şüphesiz o [insan], çok zâlim ve çok câhildir. (Ahzâb/72)
Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık. Onlardan bir kısmı sâlihlerdi, bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve Biz, onları dönsünler diye iyiliklerle ve kötülüklerle belâlandırdık [imtihan ettik]. (A‘râf/168)
Burada konu edilen fesat, doğal dengenin bozulmasıdır. Yani, mevsimlerin bozulması, yağışların azalması veya çoğalması, bitkilerin verimsizleşmesi, suların kirlenmesi, buna bağlı olarak suda yaşayan canlıların yok olması, atmosferin bozulması, ozon tabakasının delinmesi, yüksek radyasyonun neden olduğu kanser ve benzeri hastalıkların çoğalması… tüm bunların sonucunda da yeryüzünde sıkıntılı bir hayatın meydana gelmesidir.
Şu bir gerçek ki, hazza dayalı bir üretim ve tüketim perspektifi yüzünden insanoğlu kontrolsüz bir teknolojik gelişmeyle doğadaki dengeyi hızla bozmaktadır. Bunun sonucu olarak temiz su kaynakları, temiz hava, doğal ve sağlıklı yiyecek temini her geçen gün biraz daha zorlaşmaktadır. Bu zorlukların oluşturduğu biyolojik ve psikolojik komplikasyonların insan sağlığını ciddi bir şekilde tehdit ettiği bilimsel çalışmalarla da teyit edilmiştir. Bugün bu tehlikeli süreç bütün devletler tarafından algılanmakla beraber, olumsuz sonuçlarının giderilmesi hususunda uluslararası irade henüz yeterince güçlü değildir.
BM şemsiyesi altında yapılan ve Kloro Floro Karbon gazlarının atmosfere salınımı konusunda sınırlamalar getiren Kyoto Protokolü, ancak 2005 yılında imzalanabilmiştir. Bu ve benzer antlaşmalarla çevrenin insan ve diğer canlıların sağlığına yeniden uygun hâle getirilmesi çabalarına ağırlık verilmeli ve Allah'ın doğaya koyduğu ekolojik denge yeniden sağlanmalıdır. Aksi hâlde insanlık daha büyük felaketlerle karşılaşacak ve bu felaketler tadımlık olmayacaktır.
Ekolojik denge ve bu dengenin korunmasına yönelik son zamanlarda bir hayli bilimsel çalışma yapılmakta ve birtakım tedbirler alınmaktadır. Okurların bu konuyu detaylı olarak bilimsel verilerden okumasını ve takip etmesini öneriyoruz.Allah doğrusunu en iyi bilendir.H.Yılmaz

Başka bir deyişle, kendi akılları ve vicdanlarının gereğine uygun davranmayanlara İnsanın hem bu dünyada hem de öteki dünyada karşılaşacağı azap, -bu cümlenin başındaki lâmu'l-‘âkibe'nin de gösterdiği gibi- Allah'ın keyfî bir takdiri olmayıp insanın manevî/ahlakî yozlaşmasının zorunlu bir sonucudur. (Karş. Allah'ın hakikati inkar edenlerin kalplerini “mühürlediği”nden söz eden 2:7, not 7.) M.Esed