(Kehf - 64.Ayet)

<< Geniş Meal

Sebe’

 

Arapça hamd kelimesi hem övgü hem de şükür için kullanılır ve burada her iki anlam da kasdedilmektedir. Allah bütün kainatın ve içindeki herşeyin yegane sahibi olduğuna göre, kainatta görülebilen her tür mükemmellik düzen, hikmet, güç ve güzellik için övgüye layık olan da yalnız Allah'tır.
Bu nedenle dünyadaki herkes, burada elde ettiği her tür fayda ve zevk için yalnızca Allah'a şükretmelidir. Çünkü kimse O'nun mülküne ortak olmadığına göre, O'ndan başka hiç kimse övülmeye ve şükredilmeye layık değildir.
Yani, "Nasıl ki bu dünyadaki her tür nimet sadece Allah tarafından ihsan ediliyorsa, ahirette de kişinin elde edeceği her tür nimet Allah'ın hazinelerinden ve O'nun izni ile olacaktır. Bu nedenle ahirette de övülmeye ve şükredilmeye ancak ve yalnız Allah layıktır."
Yani, "Allah'ın bütün işleri mükemmel bir hikmet ve ilme dayanır. O, ne yaparsa doğru yapar. O, yaratıklarının herhangi birinin nerede, ne durumda olduğundan, neye ihtiyaç duyduğundan, onun iyiliği için neler yapılması gerektiğinden, o zamana kadar neler yaptığından ve bundan sonra neler yapacağından tamamen haberdardır. O, yarattığı alemden habersiz değildir. Bilakis kainattaki her varlığın durum ve halinden haberdardır."
Mevdudi

 Yani, "Eğer bir kimse (veya kimseler) O'na mülkünde isyan ettiği halde cezalandırılmıyorsa, o yeryüzü kanunsuz bir mülk ve Allah da hiçbir şeye karışmayan idareci olduğundan değil. Allah esirgeyen ve bağışlayan olduğu içindir. Allah kendisine isyan eden kişiyi günah işlediği anda cezalandırmaya, rızkını geri almaya, vücudunu helak etmeye, onu aniden öldürmeye kadir olduğu halde böyle yapmaz. Her şeye kadir olduğu halde isyankar kuluna kendisini ıslah etmesi için yeteri kadar zaman ve birçok fırsat vermesi ve o kötü amellerinden vazgeçer geçmez onu affedip bağışlaması Allah'ın merhamet ve lütfunun bir gereğidir." Mevdudi

Bu tanım, hem maddî hem de manevî oluşumları kapsar: Toprak altında kaybolup sonra yeniden ortaya çıkan sular; tohumun bitkiye ve bitkinin de petrol ve kömüre dönüşmesi; toprak altında kalan eski yapıların ve uygarlıkların izleri ve bunların daha sonraki kuşakların bilinçlerinde ve bakışlarında yeniden canlanması; hayvan ve insan cesetlerinin yeni bir hayatın beslenme kaynakları haline gelmesi; topraktaki buharın göklere yükselmesi ve sonra yağmur, kar ve dolu olarak yeniden yere inmesi; insanların özlemleri, ümitleri ve ihtiraslarının zirvelere tırmanması ve ilahî vahyin insanların zihinlerine inmesi; böylece inancın ve düşüncenin yenilenmesi ve bununla birlikte yeni yapıların, yeteneklerin ve ümitlerin yeşermesi: kısacası, Allah'ın yaratma eylemini karakterize eden doğum, ölüm ve yeniden dirilmenin sonsuz biçimde tekrarlanması. M.Esed

Bu ayetlerde, Rabbimizin gerçek ilâh olduğu; göklerdeki ve yeryüzündekilerin O’nun olduğu; O’nun her şeyi en ince ayrıntısına kadar bildiği; yasalar koyduğu; yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve onda yükseleni bildiği ortaya konulmakta ve Allah’ın الرّحيم Rahîm ve  الغفورGafûr olduğu açıklanmaktadır.
Rabbimiz sureye Kendisinden başka bir bilenin olmadığını ve olamayacağını; dünya ve ahirette övgüye layık tek varlığın Kendisi olduğunu beyan ederek başlamaktadır. Böylece insanların yerler ve göklerde araştırma yapıp bu gerçeği yakından tespit etmeleri ve Kendisini bu tespitler doğrultusunda tanımaları gerektiği mesajını vermektedir.
2. ayetteki “yere gireni ve ondan çıkanı; gökten ineni ve onda yükseleni” ifadesiyle yerde ve gökte olup biten somut ve soyut olgulara dikkat çekilmiştir.
Yeryüzüne ne giriyor, oradan ne çıkıyor? Yani yerkürenin içine çevresinden ne sokuluyor ve ondan dışarıya ne çıkıyor? Yeryüzüne giren somut şeyler su, tohum, ceset gibi varlıklardır. Pınarlar, madenler, gazlar, petrol, tohumların filizleri gibi şeyler de yeryüzünden dışarıya çıkmaktadır. Yeryüzüne semadan yağmur, kar, yıldırım, ışık, ışın inmekte; buhar, ısı ve benzeri şeyler de yeryüzünden semaya çıkmaktadır.
Yeryüzüne giren ve yeryüzünden çıkanın soyut ve manevî varlıklar olduğu kabul edildiğinde ise: Dualar, kulluklar, küfürler, nankörlükler, isyanlar göklere yükselmekte, gökten de yeryüzüne nur, rahmet, gazap ve azap yağmaktadır.  Nice ümitler, nice saltanatlar toprağa girmekte, yine nice idealler de yeşerip gelişmektedir.
Sen, şüphesiz Allah'ın gökten bir su indirip de onu bir yoluyla yeryüzündeki pınarlara koyduğunu, sonra onunla renkleri değişik bir ekin çıkardığını, sonra onun olgunlaşıp da senin onu sararmış gördüğünü, sonra da onu bir çöpe çevirdiğini görmedin mi? Şüphesiz, bunda kavrama yeteneği olanlar [temiz akıl sahipleri] için kesinlikle bir öğüt/hatırlatma vardır. (Zümer/21)
Her kim izzet istiyorsa, bilsin ki izzet tamamıyla yalnızca Allah’ındır. Hoş kelimeler yalnızca O’na yükselir. Ve düzgün iş onu yükseltir. Şu, kötülüklerin plânlarını yapan kişiler; onlar şiddetli azap kendileri için olanlardır. Onların plânları ise; o, darmadağın olur. (Fatır/10)

HAMD
الحمد - hamd, bir nimetin ve güzelliğin kaynağı ve sahibi olan gücü, övgü ve yüceltme sözleriyle anmaktır. Bu anlamıyla “hamd”, verilen bir nimetten yararlanma veya yapılan bir yardımla feraha çıkma karşılığı olmaktan çok, o nimeti verenin veya o yardımı yapanın [Yaratıcı’nın] sonsuz güç ve kuvvetine duyulan hayranlık sebebiyle dile getirilen bir övgüdür.
Bu içeriğinden dolayı hamd şükürden farklıdır: Şükür bir nimete karşılık ve bir eylemle yapılırken, hamd bir nimetten yararlanmadan sadece söz ile de yapılır. Hamd, ilk bakışta “methetme” olarak tanımlanabilirse de, her methiye [övgü] hamd değildir. Çünkü methiyenin riyakârlık, dalkavukluk şaibesi taşımasına karşılık, hamd tam bir samimiyet gerektirir. Dolayısıyla hamd, nimetleri, ikramları ve iyilikleri sonsuz olan Yüce Rabbimiz dışında hiç kimseye yapılmaz. O halde hamd yapılırken nimetler sahibi Yüce Allah hem övülerek yüceltilmeli, hem de kendisine şükredilmelidir.
Ve O, kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah’tır. İlkinde ve sonuncuda hamd O’nundur, hüküm yalnızca O’nundur. Ve ancak O’na döndürüleceksiniz. (Kasas/70)
Sonrası da öncesi de sadece Bizimdir. (Leyl/13)

Ayette “Ahirette de hamd yalnızca O'nun içindir” buyrularak kulların ahirette de sadece Allah’a hamd edeceklerine dikkat çekilmiştir. Bu durum başka ayetlerde de dile getirilmiştir:

Onlar da: "Bize vaadini doğru çıkaran ve bizi bu arza vâris kılan ve cennette bizi istediğimiz yerde konup göçürten o Allah’a hamdolsun”   dediler. –İşte, çalışanların ödülü ne güzeldir!- (Zümer/74)

Onların oradaki duaları “Allah’ım, Sen her türlü eksiklikten münezzehsin!”dir. Ve onların oradaki selâmlaşmaları, “selâm!”dır. Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun!”dur. (Yunus/10) H.Yılmaz

 

Onlar bunu alay ederek ve küçümseyerek söylüyorlardı. Asıl kastettikleri şey şuydu: "Bu peygamber bize uzun süreden beri kıyametin geleceği haberini veriyor, fakat biz onun peygamberliğini açıktan reddettiğimiz halde hâlâ şu kıyamet gelmedi."
Allah'ın adına yemin edilerek O'nun için "Gaybı bilen" sıfatının kullanılması, kıyametin mutlaka geleceğine işaret eder. Fakat onun ne zaman vuku bulacağını, gaybı bilen Allah hariç, hiç kimse bilemez. Bu konu Kur'an-ı Kerim'de, birçok yerlerde farklı şekillerde vurgulanmıştır. Ayrıntılar için bkz. A'raf: 187, Taha: 15, Lokman: 34, Ahzab: 63, Mülk: 25, 26, Nâziât: 42-44.
Bu, 7. ayette zikredilen itirazlara karşı ahiretin mümkün olduğunu gösteren delillerden biridir. Ahireti inkar edenlerin ölümden sonraki hayatı imkansız ve gayrı-mantıki bulmalarının sebeplerinden biri şuydu: "Bütün insanlar ölüp toprak olduktan ve parça parça dağıldıktan sonra, bütün bu parçaları bir araya toplayıp birleştirmek ve tekrar aynı insan vücudunu meydana getirmek nasıl mümkün olur?" diyorlardı. Onların bu şüphesi şu şekilde bertaraf edilmektedir: "Her zerre Allah'ın kitabında kayıtlıdır ve Allah her zerrenin nerede olduğunubilir. Bu nedenle O, tekrar yaratmak istediğinde, her insanın bedeninin parçalarını bir araya getirme konusunda hiçbir güçlükle karşılaşmaz." Mevdudi

Tanrıtanımazların bu iddiası ikili bir anlam taşır: (1) “Evren, öncesiz ve sonrasızdır; yalnızca değişebilir, ama hiçbir zaman yok olmaz!” -ki bu, Allah'ın ebedî/sonsuz olduğu gerçeğini inkara kadar gider; ve (2) “Kıyamet Saati'nin sembolize ettiği yeniden dirilme ve ilahî yargılanma/hesap verme yoktur;” bu da, ölümden sonraki hayatın ve böylece insan hayatına atfedilen bütün değerin ve anlamın inkarına varır. M.Esed

Gaybın anahtarları da yalnızca onun katındadır. Ondan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın. (En’am/59)

Rabbimiz, dünya ve ahirete ait kendi tasarruflarını açıkladıktan sonra bu ayette de kâfirlerin kıyameti inkâr etmeleri durumuna değinerek onlara “kaçışın, kurtuluşun” olmayacağını, özellikle de inananların ahirette karşılıklarını, ödüllerini almaları için kıyametin mutlaka gerçekleşeceğini ihtar etmektedir. Metinden anlaşıldığına göre bu ihtar müşriklere bir cevap niteliğindedir.

Şüphesiz ki o saat [kıyamet] gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse gizleyeceğim.” (Ta Ha/15)

İnsanlar sana o saatten [kıyametin saatinden]  soruyorlar. De ki: “Kesinlikle ona ait bilgi,  Allah’ın münafık erkekleri, münafık kadınları, müşrik erkekleri, müşrik kadınları azap etmesi için ve mümin erkeklerin mümin, kadınların da tevbelerini kabul etmesi için Allah katındadır.”  Ne bilirsin, belki de saat yakındadır. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Ahzab/63, 73)

Ayette ayrıca ahiretin mümkün olduğunu gösteren bir delile de değinilmiştir. Her akıllı insan, hak hukuk gereği olarak iyi insanların iyiliklerinin karşılığını, kötülerin de kötülüklerin karşılıklarını almasını gerektiğini kabul eder. Ne var ki, bu hak-hukuk alımı dünyada her zaman gerçekleşmeyebilir. Bazen iyiliklerin karşılığı dünyada alınamaz, bazen de kötüler bir yolunu bulup cezalarını çekmeden ölebilirler. Bu durumda, iyilerin iyi amellerinin karşılığının kaybolması, kötülere de yaptıklarının yanlarına kar kalması söz konusu olmaktadır.  Bu hakkaniyete ters olur. Öyleyse ak ve hukukun gerçekleşeceği bir yer ve zaman olmalıdır. İşte, burada bu konu üzerinde durulmuştur.

Bu ayetlerde bir konu daha açığa çıkmaktadır. İman etmiş ve salihatı işlemiş olanların hayırlı sonlarına “-ki işte onlar kendileri için bir mağfiret ve kerim bir rızık olanlardır-” denilerek vurgu yapılmıştır. 
“Esbab-ı Nüzul” kayıtlarına göre bu ayetin iniş nedeni şöyledir:

Ayette konu edilen kâfirlerden başta geleni Ebu Süfyan’dır. O, Mekke kâfirlerine “Lat ve Uzza’ya yemin olsun ki, saat [kıyamet] ebediyen gelmeyecektir” demiştir. Ebu Süfyan putlar adına yemin edince, Peygamber de Allah adına yemin etti. Bunun üzerine bu ayet indi. (Mukatil)

Merhum Mukatil [Vefatı: H. 150], bilindiği üzere ilk tefsir yazan zattır. Bu nedenledir ki, ayetler ile ilgili çok sınırlı ve sübjektif bilgileri aktarmıştır. Ayetleri belirli bir şahsa ve olaya tahsis etmeden tüm zamanların insanlarına uyarlamak en uygun olanıdır. Konumuz olan pasajdaki ayetler kıyameti inkâr edenlerin tümüne bir cevaptır.

Hepinizin dönüşü sadece O'nadır. Allah bunu hakk olarak vaat etmiştir. Şüphesiz O, halkı ilk baştan yaratır, sonra iman eden ve salihatı işleyen kimseleri kıst [nasipleri, hakları olan payları] ile karşılık vermek için geri döndürür. Şu küfretmiş olan kimseler, küfretmeleri nedeniyle, kaynar sudan bir içki ve acıklı azap kendileri için olanlardır. (Yunus/4)

 Ve "O [azap] gerçek mi?" diye senden haber almak istiyorlar. De ki: “Evet. Rabbime ant olsun ki o, kesinlikle bir gerçektir. Ve siz âciz bırakanlar değilsiniz.” (Yunus/53)

Şu inkâr eden kimseler, katiyyen diriltilmeyeceklerine yanlışça inandılar. De ki: “Aksine, Rabbime kasem olsun ki kesinlikle diriltileceksiniz, sonra kesinlikle yapmış olduğunuz şeyler size haber verilecektir. Ve bu, Allah'a göre çok kolaydır”. (Teğabün/7)

Her kim zerre miktarı bir hayır ilerse onu görecek, her kim zerre miktarı bir şer işlerse onu görecek. (Zilzal/6, 7)

Ve hani bir zaman Lokman, oğluna öğüt vererek, “Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma, hiç şüphesiz ki şirk [Allah’a ortak koşmak],  kesinlikle büyük bir zulümdür. Ey oğulcuğum! Şüphesiz o [şirk, işlenen kötülük] bir hardal tanesi ağırlığında olup da bir kayanın içinde yahut göklerde ya da yerin içinde olsa, Allah onu getirecektir. Şüphesiz Allah en latif, hakkıyla haberdar olandır. Yavrucuğum! Salâtı ikame et, iyiliği emret, kötülükten sakındır. Sana isabet edene de sabret. Şüphesiz bunlar, işlerin kesin olanlarındandır. Ve insanlar için avurdunu şişirme [suratını asma] ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Şüphesiz ki Allah bütün övünen ve kuruntu edenleri sevmez. Ve yürüyüşünde mutedil ol, sesinden kıs. Şüphesiz seslerin en yadırgananı kesinlikle eşeklerin sesidir” demişti. (Lokman/16)

Ve sen hangi işi yaparsan yap, Kur'an'dan onun hakkında ne okursan oku ve siz ne işte çalışırsanız çalışın, unutmayın ki, siz ona dalıp gitmişken, Biz sizin üzerinizde şahidiz. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiç bir şey Rabbinizden uzak kalmaz. Ve bundan küçüğü ve daha büyüğü ancak apaçık bir kitaptadır. (Yunus/61)

Biz yerin onlardan neyi eksilttiğini elbette bilmişizdir. Yanımızda çok iyi kaydedip muhafaza eden bir kitap da vardır. (Kaf/4)

Gaybın anahtarları da yalnızca onun katındadır. Ondan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın. (En'am/59)

Ayetin sonunda “açık bir kitaptadır” ifadesi yer almaktadır. Aynı ifade Yunus/61’de de vardı. Lokman/16’da “Ey oğulcuğum! Şüphesiz o [şirk, işlenen kötülük] bir hardal tanesi ağırlığında olup da bir kayanın içinde yahut göklerde ya da yerin içinde olsa, Allah onu getirecektir. Şüphesiz Allah en latif, hakkıyla haberdar olandır” şeklindedir. Bu, Allah’ın bilgisi demektir ki, biz bunu “Levh-ı mahfuz” olarak nitelemekteyiz.

Ve "O [azap] gerçek mi?" diye senden haber almak istiyorlar. De ki: “Evet. Rabbime ant olsun ki o, kesinlikle bir gerçektir. Ve siz aciz bırakanlar değilsiniz.” (Yunus/53):

Cehennem ashabı ve cennet ashabı eşit olmaz. Cennet ashabı kurtulanların ta kendileridir. (Haşr/20)

Yoksa, iman eden ve de sâlihâtı işleyenleri Biz, o yeryüzündeki bozguncular gibi mi kılarız? Yoksa o takvâ sahiplerini azgın günahkârlar gibi mi kılarız? (Sâd/28)

Yoksa o, kötülükleri işleyen kimseler, hayatlarında ve ölümlerinde kendilerini, iman eden ve salihatı işleyen kimseler gibi kılacağımızı mı zannettiler? Ne kötü hüküm veriyorlar! (Casiye/21) H.Yılmaz

Ricz (“çirkinlik” veya “çirkin davranış”) isminden önce gelen min edatı (lafzen, “...den/dan”), bu günahkarları öteki dünyada bekleyen azabın, bu dünyada bilerek yaptıkları kötü fiillerin tabii bir sonucu olduğunu gösterir. M.Esed

  Yukarıda Ahiretin mümkün olduğunu gösteren bir delile değinilmiştir; bu ise onun zaruri ve gerekli olduğunu gösteren bir delildir: Suçluların cezalarını çekeceği, iyi işler yapanların da yaptıkları ile mükafatlandırılacakları bir zaman olmalıdır.
Akıl ve adalet iyilerin mükafatlandırılıp, kötülerin cezalandırılmasını gerektirmektedir. Bu dünyada ise ne kötüler kötülüklerinin cezasını görmekte, ne de iyiler iyiliklerinin karşılığını alabilmekte, bilakis birçok olayda bunun tam tersi bir durumla karşılaşılmaktadır. O halde hem aklın hem adaletin bu isteğinin gelecekte herhangi bir zamanda mutlaka yerine getirilmesi gerektiğini kabul etmelisiniz. Mahşer ve ahiret işte bu ihtiyacı karşılayacaktır. Ahiretin var olması değil, varolmaması akla ve adalete aykırıdır.
Bu hususta, bu ayetlerden başka bir konu daha açığa çıkmaktadır. Bu ayetler imanın ve salih amelin sonucunun mağfiret ve sayısız nimetler olduğunu, Allah'ın dinini başarısız kılmak için düşmanca davrananların ise çok şiddetli bir azapla karşılaşacağını söylemektedir. Bu da samimiyetle iman eden kimselerin, amellerindeki zayıflık ve eksiklik nedeniyle güzel rızıklardan mahrum olsa da mağfiretten, bağışlanmaktan mahrum olmayacağını göstermektedir. Kafir olan, fakat gerçek dine karşı düşmanca bir tavır takınmayan kimse ise azaptan kurtulamayacak, fakat azabın şiddetlisine de uğramayacaktır. Mevdudi

Yukarıda inanmış ve salihatı işlemiş olanların kavuşacakları nimetler açıklandıktan sonra, bu ayette de müşriklerden Allah ile yarışa kalkanlar, bunca ayeti inkara yeltenenler, Allah’ın yeryüzündeki binlerce ayetini, sayısız nimetlerini başkalarından saklayarak insanların inanmalarını engelleyenler, böyle yaparak kendilerinin galip geleceği hesabını yapanlar tehdit edilmiştir. Bu inkârcı ve bozguncular mutlaka elem verici bir azap ile cezalandırılacaklardır.
Kur’an’dan ve dinler tarihinden öğrendiğimize göre, toplumlardaki bazı çıkarcı kişi ve guruplar,  çıkarlarından olmamak için Allah’a karşı savaş açmışlar, Allah’ın mesajlarının toplumlara ulaşmaması, ulaşırsa anlaşılmaması, anlaşılırsa da uygulanmaması için her türlü mücadeleyi vermişlerdir. Özellikle de Kur’an’a karşı Mekke’de malûm müşrikler, Medine’de de münafıklar bu konuda çok çaba harcamışlardır. H.Yılmaz

Yani, "Bu düşmanlar, ne kadar çok çalışırlarsa çalışsınlar, senin getirdiğin gerçeğin yanlış olduğunu ispatlamaktan ibaret olan emellerine ulaşmayacaklardır. Çünkü onlar hile ve düzenleri ile ancak cahil insanları kandırabilirler, kendilerinde ilim bulunanları saptıramazlar." Mevdudi

Bu ayette, insanlardan bilgi sahibi olanların diğerleri gibi Allah’ın ayetlerini örtmek için yarışmadıkları, onların peygambere vahyedilenlerin hakk olduğunu ve insanları Allah yoluna kılavuzladığını bildikleri nakledilmektedir.
Ayette “ilim sahipleri”nin kim olduğu açıklanmamıştır. Ancak Kur’an’dan anlaşıldığına göre denebilir ki, Kur’an’ın konu ettiği ilim sahipleri başta o günkü Yahudi ve Hıristiyanların bilgili, bilge insanları olmak üzere tüm zamanların bilgili insanlarıdır. Nitekim bugün de Kur’an’ı inceleyen her bilgin, o dönemdeki gibi onun hakkın ta kendisi olduğunu kolayca anlayabilmektedir.

Allah, melekler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, şüphesiz Allah’tan başka ilah diye bir şeyin olmadığına tanıklık etti. O, Aziyz, Haliym’den başka ilah diye bir şey yoktur. (Al-i Imran/18)

Ve Biz onu [Kur’an’ı] sadece hakk ile indirdik, O da sadece hakk ile indi. Ve Biz seni yalnızca müjdeci ve uyarıcı olarak elçi yaptık.
Ve Kur’an’ı; Biz onu insanlara ağır ağır okuyasın diye parça parça ayırdık ve Biz onu indirdikçe indirdik!
De ki: Siz ona [Kur’an’a] ister inanın, ister inanmayın; şu daha önce kendilerine ilim verilenler; o [Kur’an] onlara okunduğunda onlar, secde ederek [teslimiyet göstererek] çeneleri üstü kapanırlar. Ve “Rabbimiz tenzih ederiz. Rabbimizin vaadi mutlaka gerçekleşecektir” derler.
Ve onlar, ağlayarak çeneleri üstü kapanırlar. Ve bu [Kur’an] onların huşûunu [alçak gönüllüğünü] artırır. (İsra/105- 109)

Ondan [Söz’den; vahiyden, Kur’an’dan] önce kendilerine kitap verdiğimiz kimseler; onlar, ona [Söz’e; vahye, Kur’an’a] da inanırlar.
Ve onlara o [Söz; vahiy, Kur’an] okunduğu zaman onlar: “Biz ona [Söz’e] inandık. Şüphesiz o, Rabbimizden gelen gerçektir. Kesinlikle biz ondan önce teslim olanlardık [Müslümanlardık]” dediler.
İşte onlar; sabretmelerinden ötürü onların mükâfatları iki kere verilecektir. Ve onlar kötülüğü iyilikle savarlar ve kendilerini rızklandırdığımız şeylerden infak ederler.
Ve onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve “Bizim işlerimiz yalnızca bizim için, sizin işleriniz de yalnızca sizin içindir. Size selâm olsun! Biz cahilleri aramıyoruz” derler. (Kasas/52- 55)

Ve O, size Kitab’ı [Kur’an’ı] ayrıntılı/hak batıl ayrılmış olarak indirdiği halde, Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Ve kendilerine kitap verdiğimiz şu kişiler, onun [Kur’an’] şüphesiz Rabbinden  hak ile indirilmiş olduğunu bilirler. O halde sen [Onların bu Kitabın Allah tarafından İndirildiğini bildikleri husu­sunda]sakın şüphecilerden olma. (Enam/114)
Konumuz olan 6. ayet, Yunus/94, 95’teki “Artık, sana indirdiğimiz şeylerin bir kısmından “şekk”te idiysen [“kesin bilgi”n yok idiyse], hemen senden önce kitap okuyan kimselere sor! Ant olsun ki, sana Rabbinden hakk gelmiştir. O hâlde sakın şüphe edenlerden olma! Sakın Allah'ın ayetlerini yalanlayanlardan da olma, sonra hüsrana uğrayanlardan olursun” ifadelerini de açığa kavuşturmaktadır. Zira bilgi sahiplerine sorulursa onlar Kur’an’ın hakk ve hakka kılavuz olduğunu bildireceklerdir.

6. ayetin Medeni olduğu ve Abdullah b. Selam ya da Medine'de Kur'an'ın Allah’tan indirilme hak kitap olduğuna ve elçinin pey­gamberliğine şahit olan Yahudilerden müslüman olan başkaları hakkında indiği rivayet edilir.  (Süyuti; el-İtkan)

Bilgi insana gerçeği gösterir ve onun anlaşılmasına yol açar. Bilgi, gözü açar, derinlemesine görmeyi sağlar ve met­nin özelliklerini ortaya çıkarır. Düzenbazlar, hile ve düzenleri ile ancak cahil insanları kandırabilirler. Bilgili insanları ise kolay kolay kandıramazlar ve saptıramazlar. Tarafsız bilgin kişi, okuduğuna, duyduğuna duygusal bağlardan bağımsız olarak yaklaşır, onu inceler ve niteliği ile ilgili bir karara varır. Gözlerine cemaat, mezhep, tarikat veya farklı bir dine mensup olmanın gözlüklerini takanlar ise gerçeği göremezler, hakikati kavrayamazlar. H.Yılmaz

Kureyşin ileri gelenleri, Hz. Muhammed'i (s.a) yalancı diye suçlamanın çok zor olduğunu, çünkü bütün ülkede onun doğru sözlü bir insan olarak tanındığı ve hiç kimsenin şimdiye kadar onun ağzından bir yalan işitmemiş olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle insanların önüne şöyle bir mesele koydular: "Bu adam öldükten sonra dirilmek gibi imkansız bir şey söylediğine göre, ya bile bile yalan söylüyor (Allah korusun), ya da deli" Fakat onu delilikle suçlamak, yalancılıkla suçlamak kadar saçmaydı, çünkü Hz. Peygamber (s.a) gibi akıllı ve sağduyulu insanın deli olduğunu ancak aptal bir insan kabul edebilirdi. İşte bu nedenle Allah onların bu ithamlarına cevap vermeye bile gerek duymamış ve onların öldükten sonraki hayatın mümkün olduğu konusundaki hayret ve meraklarını ifade etmekle yetinmiştir.
Bu onların ithamlarına verilen ilk cevaptır: "Ey akılsız kimseler, asıl deli olanlar sizlersiniz. Çünkü size gerçeği bildiren kimseyi dinlemiyorsunuz ve umursamazca cehenneme götüren yolda ilerliyorsunuz. Akılsızlığınızın doruk noktası ise, sizin kurtuluşunuz için çabalayan kimseyi delilikle itham etmeniz." Mevdudi

Lafzen, “uzak bir dalalet içinde”; (dalâl -lafzen, “hata etmek” veya “sapmak”- teriminin Kur’an'da “sapıklık” anlamında kullanılışı için bkz. 12:8 ve 95). Bu ifadenin tertip tarzı, azabın kesin olarak bu dünyada olacağına işaret etmektedir (yukarıda 5. ayette sözü edilen öteki dünyadaki azabın tersine): “sapkınlık” (dalâlet) kavramı öteki dünya ile bağlantılı olarak düşünüldüğünde anlamsız göründüğü halde, insanların mutlak ahlakî değerlere ve bu değerler üzerine bina edilmiş mutlak ilahî yargılara inançlarını kaybetmelerinin kaçınılmaz bir sonucu olan ahlakî ve sosyal çözülme -ve dolayısıyla, bireysel ve sosyal kriz- bağlamında daha anlaşılır hale gelmektedir. M.Esed

Bu ayetlerde, öldükten sonra dirilmeye inanmayan kâfirlerin Peygamber’e karşı tavırları sergilenip bir başka tezleri nakledilmektedir.  Yukarıda belirtildiği üzere bu inkârcılar “kıyamet bize gelmeyecek” iddiasında bulunmakta ve Allah’ın ayetlerine karşı mücadele etmeye çalışmaktaydılar.
Bu pasajda ise bu inatçı, çıkarcı inkârcıların ahirete ait korkunç tabloları tasvir eden ve diriliş gerçeğini afak ve enfüsten sayısız delille ortaya koyan,  pekiştiren ve defalarca tekrarlayan ayetler karşısındaki çırpınışları ile Kur’an ve Resulullah’a yönelen insanları alay, inkâr ve çarpıtma yo­luyla ayetlerin etkisinden uzaklaştırmaya çalışmaları dile getirilmiştir.

Yine onlar, “Hayat, ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak dehr [geçen uzun zaman] helak eder.” dediler. Hâlbuki onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, sadece zan yürütüyorlar. (Casiye/24)

Evet, onlar, ahirete inanmayan, azap ve uzak bir sapıklık içinde olan kimselerdir. H.Yılmaz

Bu da onların ithamlarına verilen ikinci cevaptır. Bunun iyice kavranabilmesi için, kafir Kureyşlilerin ahireti inkar etmelerine neden olan belli başlı üç sebep göz önünde bulundurulmalıdır: 1) Onlar Allah önünde hesap verme gibi bir şeyi kabul etmek istemiyorlardı, çünkü buna inandıklarında yeryüzünde diledikleri gibi davranma ve hareket etme özgürlüğüne sahip olamayacaklardı. 2) Onlar kıyametin kopmasının, kainatın bu günkü halinin tamamen harap olmasının ve yeni bir düzenin kurulmasının imkânsız olduğunu düşünüyorlardı. 3) Yüzlerce, binlerce yıl önce ölmüş ve kemikleri bile çürümüş, paramparça olmuş bir insanın tekrar aynı ruh ve beden ile diriltilmesinin imkansız olduğunu düşünüyorlardı. Burada verilen cevap, bu üç sorunu da kapsamakta ve sert bir uyarıyı da içermektedir. Bu kısa cümlelerde anlatılmak istenen konu ayrıntısıyla şöyledir:
1) Eğer göklere ve yere biz kez olsun açık gözlerle baksaydınız, onun oyun ve eğlence olmadığını ve tesadüfen meydana gelmediğini anlardınız. Kainattaki her varlık kendisinin her şeye kadir olan bir tek Allah tarafından bir hikmete mebni olarak yaratılmış olduğunu gösterir. Böyle ustaca tanzim edilmiş bir düzende bir kimsenin kendisine akıl, doğruyu yanlıştan ayırma kabiliyeti ve yetki verildiği halde, başıboş ve sorumsuzca bir hayat sürmesine izin verileceğini düşünmesi saçmalıktır.
2) Tabii düzeni araştırıcı gözlerle inceleyen herkes, öldükten sonra dirilmenin zor bir olay olmadığının farkına varacaktır. Kıyamet, yerin ve göğün kendisine bağlı olduğu düzen bozulur bozulmaz hemen meydana gelebilir. Bu düzenin kendisi, bu dünyayı yaratan ve bugün idare eden varlığın başka bir dünyayı da yaratmaya kadir olduğuna şahitlik eder. Eğer yeni bir dünya yaratmak O'nun için zor olsaydı, bugün bu yaşanan dünya varolmazdı.
3) Bütün kâinatın yaratıcısı hakkında O'nun ölüleri diriltemeyeceği gibi bir fikre ve yargıya kapılmanız çok garip. Ölen insanların vücutları elbette çürüyecek ve darmadağın olacaktır, fakat yine de bu kainatın sınırları içinde kalacak ve onun sınırları dışında bir yere gitmeyecektir. Sudan, karadan veya havadan nerede olursa olsun herşeyi bir araya toplamak bu yeryüzünü ve gökleri yaratan Allah için hiç de zor değildir. Bugün sizin vücudunuzu oluşturan parçaları o toplayıp bir araya getirdi ve onları bu havadan, bu su ve topraktan oluşturdu. Bu unsurları bir araya getirip birleştirmek bugün mümkün olduğuna göre, gelecekte niçin mümkün olmasın?
Bu üç delilin yanısıra bu bölüm gizli bir uyarıyı da içermektedir: "Allah'ın mülkü sizi her taraftan kuşatmıştır. Nereye giderseniz gidin, aynı kainat sizi çevreleyip kuşatmaya devam edecektir. Allah'a karşı sığınacak bir yer bulamazsınız ve Allah size dilediği yerde, yerin altından veya gökten bir azap göndermeye kadirdir. Sizin şimdi huzur ve güven yurdu olarak kabul ettiğiniz yeryüzünün altında hangi güçlerin faaliyette olduğunu ve bu güçlerin ne zaman zelzele meydana getirip yeryüzünü sizin mezarınız kılacağını bilemezsiniz. Altında sanki kendi evinizin tavanıymış gibi huzur ve gönül rahatlığı içinde yürüdüğünüz gökyüzünden üzerinize ne zaman bir felaket -yıldırım, korkunç bir yağmur veya başka bir afet- ineceğini de bilemezsiniz. Böyle bir durumda, Allah'tan korkmayışınız, ahiret konusunda düşünmekten gafil oluşunuz ve size iyiliğiniz için öğüt veren kimse hakkında ileri geri konuşmanız ve kibir içinde oluşunuz, kendi felaketinizi üzerinize davet ettiğinizden başka bir anlama gelmez."

 Yani, "Önyargılı, inatçı ve dikbaşlı olmayan, bilakis samimiyetle Allah'tan gelen hidayeti araştıran herkes, yerlere ve göklere bakarak birçok ibret alabilir. Fakat gönlü Allah'tan yüz çevirmiş olan bir kimse kainattaki herşeyi görür, ama onlarda Hakka işaret eden hiçbir şey-ayet göremez." Mevdudi

Lafzen, “...gökten ve yerden elleri arasında olan ile arkalarında olanın farkında değiller mi?”: sure 2, not 247'de açıklaması yapılan deyimsel bir ifade. Yukarıdaki ifade, bu bağlamda -ve 2:255'de- insanın ulaştığı yahut kendisine sunulan bilginin önemsizliğini vurgular; o halde insan, yeniden dirilmenin ve ölümden sonraki hayatın insan tecrübesinin ulaşamayacağı bir fenomen olduğunu, diğer taraftan, evrendeki her şeyin Allah'ın sınırsız yaratma gücünü isbatladığını gördüğü halde nasıl bu realiteleri inkar edecek kadar küstah olabilir?

Yani, bir deprem sonucunda. - 8 Önceden kestirilemeyen jeolojik ve kozmik olaylara -yer sarsıntısı, meteor veya meteoritlerin düşüşü, kozmik ışınlar vb.- yapılan bu atıf, “göğün ve yerin ne kadar az bir kısmı önlerine serilmiştir ve ne kadarı da gizlenmiştir” ifadesini güçlendirmekte ve Allah'ın bilgisinin kuşatıcılığına ve yüceliğine nazaran insanın güçsüzlüğünü vurgulamaktadır.

Bkz. 24:31'in son cümlesi ve buna ait not 41.

Bu ayette “Siz çürüyüp lime lime parçalandığınız vakit, kesinlikle yeni bir yaratılış içinde bulunacaksınız diye, size haber veren bir kişiyi size gösterelim mi? O, bir yalanı Allah'a uydurdu mu, yoksa kendisinde bir delilik mi var?” ifadeleriyle ahireti inkâr eden ve böylece düşünce olarak uzak bir sapıklığa düşen inkârcılara gönderme yapılıp “Peki onlar, gökten ve yerden önlerinde ve arkalarında olan şeylere bir bakmazlar mı?” denilerek yer sarsıntısı, sel, yangın, tufan, boran, meteor veya meteoritlerin düşüşü, kozmik ışınlar gibi jeolojik ve kozmik olaylarla tehdit edilmişlerdir. Gökten ve yerden, aklı başında olan, gerçeğe yönelen her kişi için kesin kanıtlar olduğu bildirilerek insanlardan akıllarını başlarına almaları istenmiştir.
Bu ayetlerde, akıllı bir insanın gökleri ve yeri gözlemleyerek, öldükten sonra dirilme ve âhiret hayatına kesinlikle iman edeceğine vurgu vardır.
Ayetin sonundaki “Şüphesiz bunda yönelen [hakka gönül veren] her kul için bir ayet vardır” ifadesinden, “akıllı, bilgili insan bilir ki, bu düzenin kendisi, bu dünyayı yaratan ve bugün idare eden varlığın başka bir dünyayı da yaratmaya kadir olduğuna şahitlik eder. Eğer yeni bir dünya yaratmak O’nun için zor olsaydı, bugün bu yaşanan dünya da var olmazdı.

Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet, [elbette kadirdir]! Ve O çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir. (Ya Sin/81)

Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar. (Mü’min/57)

Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır?
O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi?
Sonra bir alak [embriyon] idi de sonra onu yaratmış sonra da düzene koymuştur.
Ki, ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi var etmiştir.
Peki, bu [bütün bunları yapan] ölüleri diriltmeye kadir [güç yetiren] değil midir? (Kıyamet/36- 40)  H.Yılmaz

 

Lafzen, “Davud'a tarafımızdan bir üstünlük verdik”. Bu, bir önceki ayette pişmanlık duymaya yapılan dolaylı atıf ile bağlantılıdır: Hz. Davud, 38. surede, birden günah işlediğinin farkına varıp da hemen Allah'tan “günahını bağışlamasını dilemesine ... ve tevbe ederek O'na yönelmesi”ne (38:24) yapılan atıf ışığında özel olarak seçilmiştir.

Karş. 21:79 ve ilgili not 73. - Lafzen, “O'nun için ...” Hadîd terimi, öncelikle, kelimenin hem somut hem de soyut anlamıyla “keskin” olan şey için kullanılır: bu ikinci anlamı için karş. Kur’an'ın, “bakışın bugün artık daha keskin (hadîd)” (50:22) ayeti yahut şu deyimsel ifadeler: racul hadîd, “keskin zekalı adam”; hadîdu'n-nazar, “( başkalarına) sert sert bakan”; râiha hadîde, “keskin bir koku” vb. (Lisânu'l-‘Arab). Belirtme takısı ile kullanılan bir isim olarak el-hadîd “keskin olan her şey”, veya “keskinlik” veya “demir” anlamlarını ifade eder. Allah'ın Hz. Davud'daki “bütün keskinlikleri/sertliği ve katılığı yumuşatması”, açıkçası, o'nun (Mezmurlarında ifade edilen) üstün güzellik duygusuna, iyiliğine/yüceliğine ve tevazuuna bir işarettir. Yukarıdaki ifadenin alternatif bir çevirisi şöyle olabilir: “Biz demiri o'nun için yumuşattık”. Bu karşılık da, o'nun şairlik, savaşçılık ve yöneticilik gibi üstün yeteneklerine bir işaret sayılabilir. M.Esed 

Bu, Allah'ın Davud Peygamber'e (a.s) verdiği sayısız nimetleri hatırlatmadır. Davud (a.s) Beytüllahim'de yaşayan Yuda kabilesinden sıradan bir gençti. Filistinlilere karşı açılan bir savaşta, İsrail'in en büyük düşmanı olan Calût'u öldürdü ve birdenbire İsrailoğulları arasında değeri yükseldi. Bu olayla birlikte önemi artmaya başladı, öyle ki Talut'un (seul) ölümünden sonra ilk önce Hebron'da (bugünkü el-Halil) Yuda kralı seçildi, daha sonra da bütün İsrail kabilelerinin kralı oldu. Kudüs'ü aldı ve orayı İsrail krallığının başşehri yaptı. Onun liderliğinde tarihte ilk defa, sınırları Akabe körfezinden Fırat nehrinin batı kıyılarına kadar uzanan Allah'a ibadet eden bir krallık kurulmuş oldu. Bu nimetlerin yanısıra Allah ona ilim, hikmet, adalet, merhamet ihsan etmişti. (Ayrıntılar için bkz. Bakara Suresi an. 273 ve İsra Suresi an. 7)
Bu konuda lütfen bkz. Enbiya: 79 ve an. 71. Mevdudi

Sâbiğ (müennesi sâbiğah) sıfatı, “kapsamlı”, “bol” ve “tam” (mükemmel anlamında) olan şeyi ifade eder. Çoğul şekli sâbiğât ise, isim işlevini görür ve lafzen, “tam/eksiksiz ve detaylı” yahut “mükemmel” şeyleri (veya işleri)”, yani sınırsız şekilde ve çokça yapılan güzel işleri gösterir: karş. 31:20'de geçen aynı muhtevadaki başka bir örnek -“(Allah) nimetlerini önünüze alabildiğine serdi (esbeğa)”. Serd ismi ise, “birbiri ardısıra yapılan” veya parçaları (yahut safhaları) “birbirini düzenli bir şekilde izleyen”, yani devam eden ve tekrarlanan şey anlamına gelir. M.Esed

Bu ayet gurubunda Rabbimiz, kendisine şükreden, sahip olduğu nimetlerin karşılığını nimet cinsinden ödeyen iki seçkin kulunu örnek göstermiştir. Bunlar Davud ve Süleyman peygamberlerdir. Hatırlanacağı üzere, Neml/15’te Davud ve Süleyman peygamberler kendilerine verilen ilim için hamd eden iki iyi kul olarak tanıtılmıştı. Konumuz olan 10 ve 11. ayetlerde yine Davud’a (as) değinilerek ona verilen fazl ve lütuflar bildirilmektedir. Davud’un (as) dağlardan yararlanması, kuşları yararına kullanması ve demiri işlemesi bunlardandır. Davud peygamber hakkındaki detaylar Sad ve Neml surelerinde verilmişti. (Tebyinü’l Kur’an; c.2, s. 334-337, c.4, s.119)
Davud, Beytüllahim'de yaşayan Yuda kabilesinden sıradan bir gençti. Filistinlilere karşı açılan bir savaşta, İsrail'in en büyük düşmanı olan Calût'u öldürdü ve birdenbire İsrailoğulları arasında değeri yükseldi. Bu olayla birlikte önemi artmaya başladı, öyle ki Talut [Seul]'un ölümünden sonra ilk önce Hebron'da [bugünkü el-Halil’de] Yuda kralı seçildi, daha sonra da bütün İsrail kabilelerinin kralı oldu. Kudüs'ü aldı ve orayı İsrail krallığının başşehri yaptı. Onun liderliğinde tarihte ilk defa, sınırları Akabe körfezinden Fırat nehrinin batı kıyılarına kadar uzanan Allah'a ibadet eden bir krallık kurulmuş oldu
Ayetin sonunda tüm insanlara hitap edilerek “Siz de sâlihi işleyin. Kesinlikle Ben yaptıklarınızı en iyi görenim” denilmiştir. Bu hitapla Allah’ın lutuf ve fazlına mazhar olmak için Davud (as) gibi salihatı işleyen birileri olmak gerektiği mesajı verilmektedir.
Kur’an’a bakıldığında Davud (as)’a şu nimetlerin verildiği görülür:
a-  Bilgi  (Neml/15).
b- Kuvvet (Sâd/17).
c- Dağların boyun eğdirilmesi (Sebe'/10).
d- Tövbesinin kabulü (Sâd/24-25).
e- Hükümranlık  (Sâd/26).
f-  Demiri işleme (Sebe’/10).
g-  Zebur (Nisa/163).
h- Fasl-ı hıtap  (Sebe’/20)
ı- Hikmet (Sebe’/20)

Ayetteki “Ve onun için demiri yumuşattık: Bol bol zırhlar yap ve biçimlemede ölçülendir” ifadesinden, saldırı amaçlı değil, sadece savunma amaçlı bir yol tutulması istendiği anlaşılmaktadır. Bu da insan hayatını korumaya yönelik hayırlı bir yoldur. Ayrıca ayette herkesin meslek sahibi olması gerektiğine bir işaret de vardır. Herkes elinin emeğini yemeli, hayatını alın teri ile kazanmalıdır.

Bu, Allah'ın Davud'u (a.s) demiri kullanmada usta kıldığını ve özellikle korunma amacıyla ona zırh yapma sanatını öğrettiğini gösterir. Bu gerçek, arkeolojik ve tarihi araştırmalarla da desteklenmektedir. Çünkü bu araştırmalara göre demir devri M.Ö. 1200 ile 1000 yılları arasında başlamıştır ve bu da Davud'un (a.s) yaşadığı dönemdir. İlk önce Suriye ve Anadolu'da M.Ö. 2000-1200 yılları arasında yaşayan Hititler, demiri eritip şekil vermek için bir metot icat etmişler, fakat bunu diğer insanlardan gizlemişler, bu nedenle de demir yaygın bir kullanıma geçmemiştir. Daha sonra Filistiler bunu keşfetmiş fakat yine bir sır olarak saklamışlardı. Hükümdar Seul'den [Talut] önce İsrailoğulları'nın Hititler ve Filistiler'e defalarca yenilmesinin nedeni, karşısındakilerin savaşlarda demiri kullanmasıydı.
M.Ö. 1020'de Talut, Allah'ın emri ile İsrailoğulları'nın hükümdarı olduğunda (M.Ö. 1004-965) sadece tüm Filistin'i ve Ürdün'ü değil, Suriye'nin bir bölümünü de İsrail krallığına kattı. İşte o zaman Hititlerin ve Filistilerin bu kadar gizledikleri zırh yapımı sırrı açığa çıktı ve demirden günlük ucuz eşyalar bile yapılmaya başlandı. Filistinin güneyinde demir madenleri bakımından zengin bir bölge olan Edom'da yapılan yeni arkeolojik kazılar, demir eritme ve şekil verme işleminde kullanılan ocakları açığa çıkarmıştır. Akabe Körfezi'nde, Elat'ın yakınlarında, Süleyman (a.s) zamanında bir liman olan "Ezion-Geber"de yapılan kazılarda açığa çıkan bir ocağın, bu günkü modern eritme fırınlarında kullanılan ilkelere uygun bir şekilde inşa edildiği sanılmaktadır. O halde Davud'un (a.s) bu keşfinin ilk önce savaş gayesi ile kullanılmış olması doğaldır. Çünkü kısa bir süre öncesine kadar hükümdarlığının çevresinde yaşayan Kenanlılar halkını rahatsız ediyorlardı. Kitab-ı Mukaddes'de Davud'un (a.s) savaşta kullanılmak üzere demiri eritme ve kullanmada usta olduğunu belirtir. (Bkz. Yeşu, 17: 16 Hakimler, 1: 19, 4: 2-4)  (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)

Konumuz olan pasajda ayet grubunda geçen  “Ve onun için demiri yumuşattık” ifadesi, başka anlamlar da içermektedir. Zira ayette yer alan “hadid” sözcüğünün birçok anlamı bulunmaktadır. Bir metal ismi olan “demir”, bu anlamlardan sadece birisidir. Sözcüğün devamında “zırh yapımı”ndan söz edildiği için akla ilk olarak sözcüğün “demir” anlamı gelmektedir. Biz, Allah’ın kesin olarak ne murat ettiğini Kendisine havale ederek bu sözcük üzerinde bir tahlil yapmayı uygun görüyoruz.

HADİD: “Hdd” kökünden türemiş “mübalağa ismi fail” kalıbında bir sözcüktür. Sözcüğün gerçek anlamını tespit edebilmek için önce kök anlamının bilinmesi gerekir. Temel lügatlere göre:
“Hadd”, “birisi diğerine karışmasın ya da biri ötekine tecavüz etmesin diye iki şey arasındaki ara” demektir.
“Hadd”, “herhangi bir şeyin son noktası” demektir.
“Hadd”, “”defetmek, savmak, engel olmak” demektir.
“Hadd”, “suçluyu edeplendirmek” demektir.
“Hadd”, “insana bulaşan öfke, yeğnilik [hiddet]” demektir.
“Hadd”, “bir şeyi başka bir şeyden ayırabilme” demektir.
“Hadid”,  bilinen “demir cevheri” demektir.
“Haddad”, “demirci, kapıcı, “hapishane gardiyanı” demektir. (Lisanü’l-Arab, c: 2, s: 353-356; Tacu’l-Arus, c: 4, s: 410-413, hdd mad.)

Görüldüğü üzere, sözcüğün birçok anlamı vardır.  Demir cevherine “Hadid” denilmesi de onun sertliğinden, bir şeylere engel oluşundandır.
Biz burada sözcüğü “bir şeyi başka bir şeyden ayırma” anlamıyla ele alacağız. Bu durumda sözcüğün ayetteki anlamı “bir şeyi bir diğerinden iyice ayırabilen; keskin görüşlü, ince zekâlı” demek olur.  Nitekim daha evvel Kaf suresinde de bu anlamıyla sunulmuştu.

Kesinlikle sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir. (Kaf/22)

Sözcüğün bu anlamı ön plana alındığında, konumuz olan ayetten “Davud’a demirin yumuşatılması” anlamından başka, Davud’a (as) keskin zekâ, en karmaşık şeyleri bile ayırabilme yetisinin verildiği de anlaşılabilir. Hatta diğer anlamlar da itibara alındığı takdirde, Davud’un (as) “karşısındaki tüm sertlikleri yumuşattığı” anlamı dahi çıkarılabilir.
Sözcüğü bu anlamlara taşıdığımızda da, “Bol bol zırhlar yap ve biçimlemede ölçülendir” ifadesi, “bu yetenekler ile kendini koru, kimseden kendine zarar getirtme” anlamında olur.

FASL-I HITÂB: Bilindiği gibi, insanların düşüncelerini ifade etme yetenekleri birbirlerinden farklıdır. Kimilerinin hitabeti iyidir ve bu yetenekleriyle mesajlarını insanlara daha rahat iletirler, çevreyle daha iyi iletişim kurarlar. Kimilerinin de hitabetleri zayıftır; ne dedikleri anlaşılmaz, konuşmaları muhataplarını sıkar. Bunlar mesajlarını gereği kadar iyi iletemezler ve çevreleriyle sağlıklı iletişim kuramazlar.
Âyetteki
 فصل الحطاب [fasl-ı hıtâb] ifadesinden anlaşılmaktadır ki, Dâvûd peygamber çok fasih ve beliğ konuşan, hükümlerini açık bir şekilde dile getiren ve muhataplarına ne demek istediğini gâyet net olarak anlatan bir kişidir. Bu deyim ayrıca hükümlerdeki tereddütsüzlüğü; kesin kararlılığı ve kararlardaki isabeti de ifade etmektedir. (Tebyinü’l Kur’an; c.2, s.343) H.Yılmaz

Karş. 21:81 ve buna ait not 75. Hz. Süleyman'ın kişiliği ile ilgili menkıbelerin daha genel bir açıklaması için bkz. 21:82, not 77.

Lafzen, “o'nun için”: burada, muhtemelen Hz. Süleyman'ın, Kitâb-ı Mukaddes'e göre (karş. II Tarihler, iv) yeni inşa edilen mâbedi için yaptırdığı çok sayıdaki bakır ve pirinç malzemeye işaret edilmektedir.

Lafzen, “elleri arasında”, yani o'nun iradesine tâbi olarak: bkz. 21:82 ve notlar 76 ve 77. Cinn'i “görünmeyen varlıklar” olarak çevirmem konusunda bkz. Ek III. M.Esed

Allahın Kuranda verdiği mucizeler ve örnekler, bilgili toplumlar için, ip uçlarıdır. Bu ayettede, Allahın rüzgarı, Hz. Süleymanın emrine vermesi ve rüzgar hızı ile en uzak yerlere ulaşması, gelecek insanların aynı hızla hareket edebileceklerinin ipucunu veriyor. Nitekim insanlar bir yüzyıl önce, sadece haritalarda gördüğü yerlere, yaşadığımız teknolojik gelişmeler sonucunda bugün kısa zamanda ulaşmaktadır. Yarın, bu hız da aynen bugünkü gibi sıradışı olacaktır. Ayrıca ayette geçen "kıtr kaynağı" nı geçmiş tefsirciler "erimiş bakır kaynağı" olarak anlamlandırmışlarıdr. Biz, bazı çağdaş yorumcuların, "katran/petrol kaynağı" şeklindeki anlamlandırmalarına katıldık. Zira en azından bu çağ için -akla ve bilime uygun olduğunu düşünüyorum. petrolün ne olduğu bilgisinden habersiz eski yorumcuların o gün için bunu erimiş bakır şeklinde anlamlandırmaları doğal olabilir. Ama günümüzde, o coğrafyadaki petrol kuyularının varlığı bu anlamı destekler (Ayrıca Bak Enbiya suresi 81,82) M.Sağ

Bu konuda bkz. Enbiya: 81 ve an. 74.
İlk müfessirlerden bazıları bunun, Hz. Süleyman (a.s) için yeryüzündeki su kaynağından su yerine erimiş bakır madeni aktığı anlamına geldiğini söylemişlerdir. Fakat bu ayet, Hz. Süleyman (a.s) zamanında çeşitli yerlerde kullanılmak üzere büyük ölçeklerde bakır eritilip kalıplandığı anlamına da gelebilir. İşte burada bu büyük ölçeklere, onun için bakır madeninin sel gibi akıtılması şeklinde değinilmiştir. (Ayrıntılı açıklaması için bkz. Enbiya Suresi an. 74-75.)
Süleyman'a (a.s) boyun eğen cinlerin dağ kabilelerine mensup insanlar mı, yoksa görünmeyen varlıklar olarak bu adla tanınan gerçek cinler mi olduğu konusu Enbiya ve Neml surelerinde genişçe ele alınmıştır. (Lütfen bkz. Enbiya an. 75, Neml an. 23, 45 ve 52). Mevdudi

 

Yani, büyük bir hacme sahip olmalarından dolayı. Karş. melek heykellerinin (“tasvirlerinin”) anlatıldığı II Tarihler iii, 10-13 ve oniki mermer sütun üzerinde duran ve “hahamların içinde yıkandıkları” (aynı yer, iv, 6) suyun konulmasına yarayan dev boyutlu bir “sıvı denizi”ni (yani, “havuzunu”) tasvir eden iv, 2-5. “Mâbedler” ise, yeni inşa edilen mâbedin çeşitli salonlarıdır.

Görünüşte Hz. Davud'un “ailesi”ne veya “kavmi”ne hitab eden bu sözler, aslında her dönemdeki bütün müminler için bir uyarıdır. Çünkü onların tümü, manevî anlamda, “Hz. Davud'un kavmi”dir.

Yani, kendilerini Allah'ın kulu olarak görenler arasında bile. Çünkü “[Allah'a] gerçekten şükredici olan, yalnızca, Allah'a yeterli şükürde bulunamayacağını anlayan kişidir” (Zemahşerî). M.Esed

Bu ayetlerde, “şükreden” kullara örnek olarak gösterilen Süleyman peygamber ve ona verilen nimet ve lütuflar konu edilmektedir. Ayetlerden anlaşıldığına göre, Süleyman peygambere verilen nimetler arasında yelkenli gemilerde ve yel değirmenlerini çalıştırmakta rüzgârdan yararlanmak, bakırı eritip döküm yaparak muhtelif araç gereç yapmak, uzak yerlere çabucak gidip gelmek; yabancı, hünerli işçilerden zanaatçılıkta, ustalıkta, istihkâm işlerinde ve mimarlıkta yararlanmak gibi işler ve hünerler vardır.
Bir önceki pasajda, babası Davut peygamberin demiri işlediği ve ondan yararlandığı dile getirilmişti. Bu pasajda ise oğlu Süleyman peygamberin bakırdan yararlandığı konu edilmektedir. Bu iki peygamber-hükümdarın demir ve bakır gibi metalleri işleme yeteneğiyle donatılmış olması, onlara verilen iktidar nimetinin büyüklüğünü göstermektedir.
Ayetteki “Biz erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık” sözünün Süleyman peygamberin yaşadığı bölgede bakır madeni olmadığını; bu madeni gemilerle uzaklardan, özellikle de Kıbrıs’tan getirttiğini ifade ediyor olması mümkündür. Zaten “Kıbrıs” sözcüğü de “bakır” anlamındadır.
12. ayetin sonunda “Ve onlardan kim Bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırdık” ifadesi, 14. ayetin sonundan da anlaşılacağı üzere Süleyman peygamberin onlar üzerinde mutlak hükümranlığını, yabancıların onun için kerhen çalıştıklarını ifade etmektedir.

 SÜLEYMAN PEYGAMBERİN CİNLERİ

Bu pasajda konu edilen cinler halk kültüründeki cinler değildir. Daha evvel Sâd Suresinin tahlilinde “Süleyman Peygamberin Emrindeki Şeytanlar/Cinler (Tebyinü’l Kur’an; c.2. s.392- 397, c.3, s.191) başlığı altında da açıkladığımız gibi, sözü edilen cin taifesi Süleyman peygamberin babası Davut peygamberin hünerli zanaatkâr adamları ve onlara ustabaşlık yapan Sur kralının gönderdiği Huram baba ve emrindeki hünerli kişilerdir.
Süleymân peygamberle ilgili bu âyetlerdeki gerçek ve ibret verici bilgiler bazı kimseler tarafından yine saptırılmış ve birçok asılsız, gerçek dışı hikâye ortaya çıkmıştır. Süleymân peygamberin emrindeki şeytânlar konusunda düzülen efsanelerin tümü, âyetteki şeytânlar ifadesinin, Kur’ân'daki tanımı dışında, halk kültürüne yerleşmiş hayalî yaratıklar olarak kabulüne dayanmaktadır. Oysa Kur’ân'daki şeytân ile halk kültüründeki “şeytân” arasında hiçbir alâka bulunmamaktadır.
Hatırlanacak olursa, Tekvîr ve Nâs sûrelerinin tahlili yapılırken “şeytân” konusuna da değinilmiş ve okuyucu bir miktar bilgilendirilmişti. Orada yapılan açıklamalarda şeytanın sözlük anlamının kısaca, “hakktan uzak olan” demek olduğu; bir kavram olarak şeytân'ın ise “hakka ve akla aykırı hareket eden her türlü kişi, güç ve kurumun ortak ve karakteristik adı” olduğu belirtilmişti. Süleyman peygamber kıssasında sözü edilen şeytanlar da bu tip şeytanlardır. Yani, Süleyman peygamber hakkında sürekli gerçek dışı sözler söyleyip iftiralar yayan ve o'nun aleyhinde plânlar kuran kişilerdir.
Süleyman peygamber, Ya‘kûb peygamberin soyundan gelen bir Benî İsrâîl peygamberidir. Bu nedenle hem Müslümanların hem de Ehl-i Kitab'ın [Yahudi ve Hıristiyanların] inandığı ve değer verdiği bir kişidir. Eldeki Tevrât'ın muharref olması sebebiyle dinî bir kaynak olarak dikkate alınması mümkün değilse de, tarihî bir kaynak olarak ele alınmasında hiçbir sakınca yoktur. Çünkü yazılı dinî metinler de tarihin temel kaynakları arasındadır. Dolayısıyla bu konunun eldeki Kitab-ı Mukaddes'ten de incelenmesinde yarar vardır.
Kitab-ı Mukaddes, Süleyman peygamberin hizmetinde olan kişilerin, babası Dâvûd peygamberin hünerli zanaatkâr adamları ile onlara ustabaşlık yapan Sur kralının gönderdiği Huram Baba ve emrindeki hünerli kişiler, zanaatkârlar olduğunu kaydetmektedir. Süleymân peygamberin emrindeki şeytân nitelikli cinlerin hünerli zanaatkârlar olduğunu bildiren Kur’ân âyetleri ile, bir tarihî kaynak olarak değerlendirdiğimiz Tevrât'ın bilgileri bu konuda aynıdır. Zaten Kur’ân'ın bu âyetlerini duyan Ehl-i Kitap da bu anlatıma itiraz etmemiştir. Bütün bunlar, Süleyman’a (as) hizmet eden cinleri halk kültüründeki hayalî cinler olarak açıklayanların hiçbir kaynak ve dayanaklarının olmadığını göstermektedir.
Süleyman peygamber hakkında yalan ve iftira kampanyaları düzenleyen, o'ndan kurtulmak ve iktidarını devirmek için ellerinden gelen her şeyi yapan şeytan nitelikli cinler, bu hünerli ama zoraki çalışan zanaatkârlardır. Süleyman peygamber, bu durumun bilincinde olarak onlardan zoraki de olsa yararlanmayı sonuna kadar sürdürmüştür.  H.Yılmaz

Metindeki temâsil kelimesi. Arapçada insan, hayvan, ağaç, çiçek, nehir veya herhangi bir cansız varlık olsun tabii bir varlığın benzerinin taklit edilmesi anlamına gelen timsal kelimesinin çoğuludur. "Timsal, Allah tarafından yaratılan bir şeye benzemesi için yapılan bütün sûni şeylerin ismidir." (Lisanü'l-Arab) "Timsal; canlı olsun, cansız olsun bir varlığa benzemesi için yapılan bütün resimlerdir." (Tefsir, el-Keşşaf) Bunlara dayanarak Kur'an'daki bu ifadenin, Hz. Süleyman (a.s) için yapılan "heykeller"in insan ve hayvan heykelleri veya resimleri anlamına gelmediğini söylebiliriz. Bunlar Hz. Süleyman'ın (a.s) binalarını ve eserlerini süslediği manzara resimleri, çiçekli düzenlemeler veya başka tür dekorasyonlar da olabilir.
Bu yanlış anlamaya Hz. Süleyman'ın (a.s) kendisi için peygamberlerin ve meleklerin resmini yaptırdığını söyleyen bazı müfessirler sebep olmuştur. Bu müfessirler İsrailî haberlerden yararlanmışlar ve daha önceki şeriatlara göre resim yapmanın haram olmadığı sonucuna varmışlardır.
Fakat bu İsrailî haberleri zikredip rivayet ettikleri halde, Hz. Süleyman'ın Musa'nın (a.s) şeriatına tabi olduğu ve onun şeriatında da aynen Muhammed'in (s.a) şeriatında olduğu gibi insan ve hayvan resim ve heykelleri yapmanın haram olduğu gerçeğini gözardı ediyorlar. Düşmanlıkları sebebiyle İsrailoğullarından bir grubun Hz. Süleyman'ı (a.s) putperestlik, çok tanrıcılık, büyü, sihir ve zinayla itham ettiklerini de unutuyorlar. Bu nedenle İsraili rivayetlerden hiçbirisine güvenilmemeli ve bu büyük Peygamber hakkında Allah'ın şeriatına aykırı hiçbir haber kabul edilmemelidir. Herkes, Musa'dan (a.s) sonra İsrailoğullarından gelen bütün peygamberlerin Hz. İsa'ya (a.s) dek Tevrat'a tabi olduklarını ve hiçbirisinin Tevrat'ın şeriatını değiştirecek yeni bir şeriat getirmediğini bilir. Tevrat tekrar tekrar insan ve hayvan resimleri ve heykeleri yapmanın haram olduğunu söyler.
"Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın, yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın" (Çıkış, 20:4)
"Kendinize putlar yapmayacaksınız ve kendiniz için oyma put ve dikili taş dikmeyeceksiniz ve önünde secde etmek için memleketinizde resimli taş kurmayacaksınız." (Levililer. 26:1)
"Fesada sapmayasınız, kendiniz için erkek yahut kadın suretinde, yerde olan bir hayvan suretinde, göklerde uçan kanatlı bir kuş suretinde, toprakta sürünen bir şey suretinde, yer altındaki suda olan bir balık suretinde, herhangi bir şeklin suretinde oyma put yapmayacaksınız." (Tesniye, 4:16-18).
"Bir sanatkarın el işi, Rabbe mekruh oyma yahut dökme put yapan ve onu gizlice diken adam lanetli olsun." (Tesniye, 27:15)
Bu apaçık emirler karşısında Hz. Süleyman'ın (a.s) cinlerden kendisi için meleklerin ve peygamberlerin resmini ve heykellerini yapmasını istediği nasıl kabul edilebilir? Yahudilerin Hz. Süleyman'ı (a.s) putperest karılarına olan sevgisi nedeniyle putperest olmakla suçlayan rivayetlerine dayanılarak bu nasıl kabul edilebilir? (I Krallar, bap: 11)
Fakat Müslüman müfessirler bu İsraili rivayetleri zikretmelerine rağmen Hz. Muhammed'in (s.a) şeriatında bunun haram kılındığını belirtmişlerdir. Bu nedenle hiç kimseye Hz. Süleyman'ı (a.s) taklit ederek resimler ve heykeller yapması helal olmaz. Fakat günümüzde batıyı taklit ederek fotoğrafı ve heykel yapmayı helal kılmak isteyen bazı kimseler Kur'an'ın bu ayetini delil olarak alırlar ve şöyle bir iddiada bulunurlar: "Allah'ın Peygamberi böyle yaptığına ve Allah da kitabında Peygamberinin bu davranışını zikrettiğine, bunu kabul etmediğine dair bir ifade de bulunmadığına göre, bu helal olmalı."
Batıyı taklit eden bu kimselerin iddiası iki sebep yüzünden yanlıştır. Birincisi, Kur'an'da kullanılan Temâsil kelimesi sadece insan ve hayvan resmi anlamına gelmez, cansız nesnelerin resimleri için de kullanılır. Bu nedenle sadece bu kelimeye dayanılarak Kur'an'a göre insan ve hayvan resimleri yapmanın helal olduğu sonucuna varılamaz. İkincisi, sahih senetlerle ve birçok kanaldan rivayet edilen hadisler, Hz. Peygamber'in (s.a) canlıların resimlerini yapmayı ve bunları evde bulundurmayı yasakladığını göstermektedir. Bu hususta Hz. Peygamber'den (s.a) rivayet edilen sahih hadisleri ve büyük sahabelerin bu konudaki görüşlerini aşağıda sunuyoruz.
1) Müminlerin annesi Hz. Aişe (r.a), Hz. Ümmü Habibe ve Hz. Ümmü Seleme'nin (r.a) Habeşistan'da iken içi resimlerle süslü bir kilise gördüklerini rivayet eder. Hz. Peygamber'in (s.a) huzurunda bundan bahsettiklerinde, o şöyle buyurdu: "Onlar içlerinden ne zaman salih bir insan ölse, onun kabrini ibadetgah (mescit) edinirler ve içini resimlerle süslerler. Kıyamet gününde bunlar Allah'ın katında insanların en zelili olacaklardır." (Buhari: Kitabü's-Salat; Müslim: Kitabü'l-Mesacid; Nesâî: Kitabü'l-Mesacid)
2) Ebu Huzeyfe (r.a) Allah Rasulü'nün (s.a) resim yapanları lanetlediğini rivayet etmiştir. (Buhari: Kitabü'l-Büyü, Kitabü't-Talak, Kitabü'l-Libas).
3) Ebu Zür'a şöyle buyuruyor: "Bir keresinde Hz. Ebu Hureyre ile birlikte bir eve girdim ve bir ressamın tavana resimler yaptığını gördüm. Bunun üzerine Hz. Ebu Hureyre dedi ki: "Nebi'nin (s.a) şöyle buyurduğunu işittim: Allah buyuruyor ki: Benim yarattığıma benzer bir varlık yaratmaya çalışandan daha zalim kim olabilir? Eğer yapabilirlerse bir tohum, ya da bir karınca yaratsınlar." (Buhari: Kitabü'l-Libas: Müsned-i Ahmed. Müslim'deki rivayete göre bu ev Mervan'ın evi idi.)
4) Ebu Muhammed Huzelî, Hz. Ali'den rivayet ediyor: Hz. Peygamber (s.a) bir cenaze namazında iken şöyle buyurdu: İçinizden kim Medine'ye gidip gördüğü her putu kıracak, her gördüğü kabri yerle bir edecek, her gördüğü resmi yırtıp atacak? İçlerinden bir adam bunu yapacağını söyledi. Gitti, fakat Medinelilerden korkarak bu işi yapmadan geri döndü. Daha sonra Hz. Ali (r.a) gitmek istedi, Nebi de (s.a) gitmesine izin verdi. Hz. Ali gitti, sonra geri döndü ve şöyle dedi: Her putu kırdım, her kabri yerle bir ettim ve her resmi yırtıp attım. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: Şimdi bunlardan herhangi birini yapan, Muhammed'e (s.a) indirileni inkâr ediyor demektir." (Müsned-i Ahmed, Müslim: Kitabü'l-Cenaiz, Nesaî: Kitabü'l-Cenaiz'de de aynı konuda bir hadis rivayet edilmektedir.)
5) İbn Abbas şöyle rivayet ediyor: "... Resim yapan kişi cezalandırılacak ve ondan resme ruh vermesi istenecek, tabii ki o da bunu yapamayacaktır." (Buhadi: Kitabü't-Ta'bir, Tirmizi: Ebvabü'l-Libas, Nesaî: Kitabü'z-Zînet, Müsned-i Ahmed)
6) Said İbnü'l-Hasan şöyle rivayet ediyor: "İbn Abbas'ın yanında oturuyordum, bir adam gelip ona: "Ey İbn Abbas, ben hayatımı elimin emeği ile kazanıyorum ve mesleğim resim yapmak" dedi. İbn Abbas (r.a), "Ben sana Allah Rasulü'nden (s.a) duyduğumun aynısı söyleyeceğim. Ondan Allah'ın resim yapanlara azap edeceğini, bu kimseleri o resimlere ruh verinceye kadar bırakmayacağını, onların da asla bunu başaramayacaklarını duydum" cevabını verdi. Bunun üzerine o adam çok etkilendi ve yüzü sapsarı oldu. İbn Abbas (r.a) şöyle buyurdu: "Eğer resim yapacaksan, ağaç resmi veya cansız eşyaların resmini yap." (Buhari: Kitabü'l-Büyû, Müslim: Kitabü'l-Libas, Nesaî: Kitabü'z-Zinet, Müsned-i Ahmed)
7) Abdullah İbn Mes'ud (r.a) Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Kıyamet gününde Allah tarafından en büyük azaba uğrayacak olanlar ressamlardır." (Buhari: Kitabü'l-Libas, Müslim: Kitabü'l-Libas, Nesaî: Kitabü'z-Zinet, Müsned-i Ahmed.)
8) Abdullah İbn Ömer (r.a) Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: "Resim yapanlar kıyamet gününde cezalandırılacaklar ve onlardan yaptıkları şeylere hayat vermeleri istenecektir." (Buhari: Kitabü'l-Libas, Nesaî-Kitabü'z-Zinet, Müsned-i Ahmed.)
9) Hz. Aişe (r.a), üzerinde resimler bulunan bir minder aldığını rivayet ediyor. Hz. Peygamber (s.a) kapının önünde durdu ve içeri girmedi. "Bir suç işlediysem Allah'a tevbe ederim" dedim. Nebi (s.a): "Bu minder ne için?" diye sordu "Üzerinde oturup uzanman için" dedim. "Bu resimleri yapanlara kıyamet gününde azap edilecek ve onlardan yaptıkları resimlere hayat vermeleri istenecektir. Melekler (yani rahmet melekleri) içinde resim bulunan eve girmez" (Buhari: Kitabü'l-Libas, Müslim: Kitabü'l-Libas; Nesaî: Kitabü'z-Zinet, İbn Mace: Kitabü't-Ticaret, Muvatta: Kitabü'l-İstiran)
10) Hz. Aişe (r.a) rivayet ediyor: Bir keresinde Nebi (s.a) odama geldi, üzerinde resimler bulunan bir perde asmıştım. Birdenbire yüzünün rengi değişti. Daha sonra perdeyi aldı, yırttı ve şöyle buyurdu: "Allah'ın yarattığı gibi yaratmaya çalışanlar kıyamet gününde çok şiddetli bir azaba uğratılacaklardır." (Müslim: Kitabü'l-Libas, Buhari: Kitabü'l-Libas, Nesaî: Kitabü'z-Zinet)
11) Hz. Aişe (r.a) rivayet ediyor: Nebi (s.a) bir seferden dönmüştü, ben de kapının üzerinde kanatlı at resimleri bulunan bir perde asmıştım. Nebi (s.a) onu indirmemi söyledi, ben de indirdim. (Müslim: Kitabü'l-Libas, Nesaî: Kitabü'z-Zinet)
12) Cabir bin Abdullah (r.a) rivayet ediyor: Nebi (s.a) evde resim bulundurmayı ve bir kimsenin resim yapmasını yasakladı. (Tirmizi: Ebvabü'l-Libas)
13) İbn Abbas (r.a) Ebu Talha Ensari (r.a)'dan rivayetle şöyle diyor: Nebi (s.a) "İçinde köpek ve resim bulunan eve melekler (yani rahmet melekleri) girmez" buyurdu. (Buhari: Kitabü'l-Libas)
14) Abdullah bin Ömer (r.a) rivayet ediyor: Cebrail (a.s) Nebi'ye (s.a.) gelecekti, fakat zaman geçtiği halde gelmedi. Nebi (s.a) merak etti ve evden çıktığında onunla karşılaştı. Ona niçin gelmediğini sorduğunda Cebrail (a.s) "Biz içinde resim veya köpek bulunan eve girmeyiz" cevabını verdi. (Buhari: Kitabü'l-Libas, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesaî, İbn Mace, İmam Malik ve İmam Ahmed, birçok sahabeden bu konuda birçok hadis rivayet etmişlerdir.)
Bunlara karşın resim konusunda bazı istisnalar yapan hadisler de rivayet edilmiştir. Mesela Ebu Talha Ensari'den rivayet edilen bir hadise göre üzerinde resimli dokumalar bulunan perdeler asmak caizdir. (Buhari: Kitabü'l-Libas). Hz. Aişe (r.a) hadisine göre Hz. Aişe üzerinde resimler bulunan bir kumaşı yırtıp minder yaptığında Hz. Peygamber (s.a) bunu yasaklamamıştır. (Müslim: Kitabü'l-Libas) Salim bin Abdullah bin Ömer hadisine göre, teşhir edilmeyen, göze çarpacak şekilde asılmayan ve halı gibi yere serilerek kullanılan resimli kumaşları kullanmak haram değildir. (Müsned-i Ahmed) Fakat bu hadislerden hiçbirisi yukarıda zikrettiğimiz hadislere muhafelet etmez. Bunlardan hiçbirisi resim yapmayı ve boyamayı helal kılmaz, sadece bir adamın üzerinde resimler bulunan kumaşı varsa, onu nasıl kullanması gerektiğini açıklığa kavuşturur. Bu konuda Ebu Talha Ensari hadisi kesinlikle kabul edilmez, çünkü Hz. Peygamber'in (s.a) üzerinde resimler bulunan bir kumaşı perde olarak kullanmayı sadece yasaklamakla kalmayıp parçaladığını bildiren birçok sahih hadise muhaliftir. Bundan başka bu konuda Hz. Ebu Talha Ensari'nin (r.a) kendi uygulaması da, Tirmizi ve Muvatta'da rivayet edildiğine göre, üzerinde resimler bulunan bir kumaşı değil perde olarak asmak, yer yaygısı olarak bile kullanmama şeklindeydi. Hz. Aişe ve Salim bin Abdullah'ın hadislerine gelince onlar da, eğer bir resim önem verilerek ve saygı gösterilerek yükseğe asılmaz ve önemsemeden yere yayılıp halı olarak kullanılırsa bunun caiz olduğunu bildirirler.
Bütün bunlara rağmen bu hadisler nasıl olur da, boyama sanatını, resim ve heykel yapmayı insan medeniyetinin en kıymetli başarısı olarak değerlendiren ve bunu Müslümanlar arasında da yaygınlaştırmak isteyen bir kültüre meşruiyet kazandırmak için kullanılabilir?
Hz. Peygamber'in (s.a) ümmetine resim konusunda bıraktığı sünnet, bu konuda büyük sahabelerin uygulama ve davranışlarında görülebilir. İslam'da kabul edilen fıkıh ilkesi, Hz. Peygamber'in (s.a) merhaleler katedip ön emirler ve istisnalardan sonra hayatının son döneminde emrettiklerinin güvenilir ve salih İslam kuralları olarak alınmasını gerektirir. Hz. Peygamber'den (s.a) sonra büyük sahabelerin uygulaması ve belli davranış şekli üzerinde ısrar etmeleri de Peygamber'in (s.a) ümmetine o sünneti bıraktığının kuvvetli bir delilidir. Şimdi de bu salih ve muttaki kimselerin resim konusunda nasıl tavır aldıklarına bakalım:
Hz. Ömer (r.a) Hıristiyanlara şöyle demiştir: "Biz sizin kiliselerinize içlerinde resim olduğu için girmeyiz." (Buhari: Kitabü's-Salat)
İbn Abbas (r.a) bazen kilisede namaz kılardı, fakat içinde resim bulunmayan kiliselerde. (Buhari: Kitabü's-Salat.)
Ebu Heyyâc el-Esedî, Hz. Ali'nin (r.a) kendisine şöyle dediğini rivayet ediyor: Nebi'nin (s.a) beni gönderdiği görevle ben de seni göndereyim mi? Kırılmadık hiçbir put, yerle bir edilmedik hiçbir kabir ve yırtıp atılmadık hiçbir resim bırakmayacaksın." (Müslim: Kitabü'l-Cenaiz, Nesaî: Kitabü'l-Cenaiz.)
Heneş el-Kınânî, Hz. Ali'nin (r.a) emniyet görevlisine şöyle dediğini rivayet ediyor: "Şimdi seni hangi görevle görevlendireceğimi biliyor musun? Nebi'nin (s.a) beni gönderdiği göreve, yani her gördüğün resmi yırtıp atman ve her kabri yerle bir etmen için gönderiyorum." (Müsned-i Ahmed)
İslâm'ın bu kuralı, fakihler tarafından kabul edilmiş ve İslam hukukunun maddelerinden biri sayılmıştır. Bu nedenle Allame Bedrüddin Aynî, Tevhid'le ilgili olarak şöyle der:
"Bizim büyüklerimiz (yani Hanefi fakihleri) ve diğer fakihler, canlı bir şeyin resmini yapmanın sadece haram olmakla kalmayıp, kesinlikle yasaklandığını, resmi yapan kişi onu hor görerek kullanacak veya başka bir amaçla kullanacak olsa bile hiç farketmeksizin büyük bir günah olduğunu söylemişlerdir. Her ne tür olursa olsun resmini yapmak ve boyamak haramdır, çünkü bu Allah'ın yarattığına benzer bir şeyler yaratma çabasıdır. Aynı şekilde kumaş üzerine veya halıya, para üzerine, alet ya da duvar üzerine, neyin üzerine olursa olsun resim yapmak her halükarda haramdır.
Fakat ağaç vs. gibi şeylerin resmini yapmak haram değildir. Resmin gölgesi olsun veya olmasın (boyama resim olsun yahut heykel olsun-çev. notu) hiç farketmez. Bu, İmam Malik, Süfyan-ı Sevri, İmam Ebu Hanife ve diğer alimlerin görüşüdür. Kadı İyaz kız çocuklarının oyuncak bebeklerinin bundan istisna olduğunu söyler, fakat İmam Malik, onları satın almayı bile caiz görmemiştir." (Umdetü'l-Kari cilt XXII, s. 70). İmam Nevevi, Müslim şerhinde ayrıntılı bir şekilde aynı görüşü ele almıştır. (Bkz. Şerhü Nevevi, Mısır baskısı cilt XIV, ss. 81-82)Bu resim yapma konusundaki hükümler böyledir. Başkalarının yaptığı resimleri kullanma konusuna gelince, Allame İbn Hacer, İslam fakihlerinin görüşlerini şöyle zikreder:
"Malikî fakihi İbn Arabi, hor görülerek kulanılsa da kullanılmasa da gölgesi olan suretlerin haram olduğu konusunda alimlerin icmaı olduğunu söyler. Sadece kız çocuklarının oyuncak bebekleri ondan müstesnadır. İbn Arabi gölgesi olmayan fakat (basılı halde, aynadaki görüntünün aksine) sürekli olarak kalıcı olan suretlerin de hor görülerek kullanılsa da kullanılmasa da haram olduğunu söyler. Fakat başı kesilirse, ya da organları veya parçaları birbirinden ayrılırsa, kullanılabilir. İmamü'l-Harameyn, üzerinde resimler bulunan perde veya minderlerin kullanılabileceğini, fakat duvara veya tavana asılan resimlerin haram olduğunu çünkü bunlarda saygı ve yüceltme bulunduğunu, oysa perde ve minderde hor görmenin mevcut olduğunu ifade eden bir görüş zikretmiştir... İbn Ebi Şeybe, İkrime'den rivayet ederek sahabeden hemen sonra gelen tabiin alimlerinin, halıda veya minderde bulunan resimlerin onların hor görüldüğü anlamına geldiği şeklinde bir görüşleri olduğunu ifade eder. Onlara göre yüceltilerek yüksek bir yere asılan resim haramdır, fakat yere serilip yayılan resimleri kullanmak caizdir. İbn Sirin, Salim bin Abdullah, İkrime bin Halid ve Said bin Cübeyr'den de aynı görüş rivayet edilmiştir." (Fethü'l-Bâri. cilt X. s. 300)
Yukarıda zikredilen ayrıntılı açıklamalar, resmin haramlığının İslam'da şüpheli ve tartışmalı bir mesele olmadığını, bilakis yabancı kültürlerden etkilenen kimselerin kılı kırk yarma çabaları ile değiştiremeyecekleri bir şekilde Hz. Peygamber'in (s.a) apaçık emirleri, sahabenin uygulaması ve İslam fakihlerinin ortak görüşleri ile belirlenmiş kesin bir İslam kuralı olduğunu göstermektedir.
Bu hususta, hiçbir yanlış anlamaya meydan vermemek için bir kaç mesele daha açıkça anlaşılmalıdır.
Bazı kimseler boyama resim ile fotoğraf arasında bir ayrım yapmaya çalışırlar, oysa şeriat resmin (suret) kendisini yasaklar, suretin yapılış şeklini ve metodunu değil. Fotoğraf ile resim arasında hiçbir fark yoktur, ikisi de surettir. İkisi arasındaki tek fark yapılışlarında kullanılan metoddur ve bu hususta şeriat emirleri ikisi arasında hiçbir ayrım yapmaz.
Bazı kimseler İslam'da resmin, putperestliğe bir son vermek için yasaklandığı iddiasında bulunurlar. Bugün böyle bir tehlike olmadığına göre bu yasak iptal edilmelidir. Fakat bu iddia kesinlikle yanlıştır. Çünkü hadislerden hiçbirinde, resmin putperestlik ve şirk tehlikesinden sakınmak için haram kılındığına dair bir ifade yoktur. İkincisi, şirk ve puta tapıcılığın yer yüzünden silindiği iddiası da temelsizdir. Bugün Hindistan (Hint-Pakistan) yarımadasında bile hâlâ puta tapanlar mevcuttur. Şirk, dünyanın çeşitli bölgelerinde farklı şekillerde uygulanmaktadır. Ehl-i Kitaptan Hıristiyanlar da İsa (a.s), Meryem (a.s) ve diğer azizlerin resim ve heykellerine tapmaktadırlar. Hatta Müslümanlardan büyük bir bölümü de Allah'tan başkasına kulluk etmekle meşguldürler.
Bazı kimseler de sadece putperestlik özelliği taşıyan resimlerin yani ilah addedilen kimselerin resim ve heykellerinin yasak olduğunu söylerler. Diğer resim ve heykellere gelince, onların haram olması için hiçbir sebep yoktur. Fakat bu iddiada bulunanlar, Şari'nin (Allah) emir ve talimatlarından hüküm çıkaracakları yerde kendi kendilerine kanun ve şeriat ortaya koymaktadırlar. Onlar resmin yeryüzünde sadece puta tapıcılık ve çok tanrıcılığa değil, daha birçok kötülük ve fitnelere sebep olduğunu ve bugün de olmaya devam ettiğini bilmiyorlar. Resim, kralların,diktatörlerin ve siyasi liderlerin büyük olduğu fikrinin halkın zihnine işlenmesine yarayan en önemli araçlardan biridir. Resim müstehcenliğin yayılmasında da geniş olarak kullanılmıştır. Resimler, milletler arasına ayrılık ve nefret tohumları ekmek ve yığınları çeşitli şekillerde saptırmak için de kullanılmaktadır. O halde, Şari'nin (Allah), resmi, puta tapıcılığın kökünü kazımak için yasaklamış olduğu iddiası tamamen asılsızdır. Şari, canlı varlıkların resmini yapmayı kesinlikle yasaklamıştır. Eğer biz kendi kendimize kanun ve şeriat koymuyor ve Şari'ye tabi oluyorsak, bundan kesinlikle kaçınmalıyız. Belirli bir emir için kendi kendimize belirli bir sebep ve temel tayin etmemiz, sonra da bu temele dayanarak bazı resimleri helal, bazılarını da haram saymamız helal değildir.
Bazı kimseler "zararsız" resimler diye bir grup resimden bahsederler ve bunların hiçbir tehlikesinin olmadığını söylerler. Bu resimler şirke, müstehcenliğe, politik propagandaya ve başka kötülüklere sebep olmazlar, bu yüzden bu tür resimer yasak olmamalıdır. Burada insanlar yine aynı hataya düşüyorlar: İlk önce belirli bir emir için bir sebep ve temel tayin ediyorlar, sonra da tayin edilen sebebin bulunmadığı şeyleri helal kabul ediyorlar. Bunun yanısıra bu kimseler, İslam Şeriatının, insanın ne zaman helal sınırları içinde olduğuna, ne zaman onları aştığına karar veremeyeceği belirsiz ve kaypak bir helal-haram sınırı çizmediğini, bilakis herkesin gün ışığı gibi görebileceği bir ayırma sınırı çizdiğini bilmiyorlar. Resimle ilgili ayrım çizgisi kesinlikle apaçıktır: Canlı varlıkların resimleri haram, cansız varlıkların ki helaldir. Bu ayrım çizgisi hiçbir belirsizliğe yer vermemektedir. Allah'ın koyduğu emirlere uymak isteyen bir kimse neyin helal, neyin haram olduğunu açıkça görebilir. Fakat, eğer canlı varlıkların resimlerinden bazıları helal, bazıları haram kabul edilirse, ne kadar geniş olursa olsun iki tür resmi konu alan hiçbir liste, haram ile helal arasındaki sınırı açık ve kesin kılamayacak ve birçok resim helal sınırları içinde mi yoksa değil mi bilinmeyen muallak bir konumda kalacaktır. Bu, İslam'ın şarap konusundaki kesinlikle ondan sakınma emrine benzemektedir ve bu emir apaçık bir sınır belirler. Fakat eğer sarhoş edecek kadar şaraptan sakınılması gerektiği emredilmiş olsaydı, haramla helalin arasını ayırmak imkansız olacak ve hiç kimse ne kadar şarap içebileceğine ve nerde durması gerektiğine karar veremeyecekti. (Ayrıntılı açıklama için bkz. Resâil-ü-Mesâil,Cild 1, ss. 152-155)
Bu, Hz. Süleyman'ın (a.s) misafirperverliğinin ve cömertliğinin bir göstergesidir. Kazanlar kadar büyük tencereler misafirlere yemek sunmak için, ağır ve sabit kazanlar da aynı anda binlerce kişiye yemek pişirmek amacıyla hazırlanmıştır.
"Şükür ile çalışın": Şükreden kullar gibi çalışın. Kendisine nimet veren kimseye nimetini sadece sözle ifade eden ve bu nimetleri onun dileği dışında kullanan bir kimsenin sadece sözle şükretmesinin hiçbir anlamı yoktur. Asıl şükreden kimse, kendisine nimet verene minnettarlığını ve şükrünü hem sözle ifade eder, hem de bu nimetleri verenin dileği doğrultusunda kullanır. Mevdudi

 

Hz. Süleymân, cinleri emrinde kullanıyor, Beytu'l-Mukaddes'i yaptırıyordu. Ölümü yaklaşınca, değneğe dayanarak namaza durdu ve öylece öldü. Cinler onu ayakta sanıyorlardı. Nihâyet kurt değneği çürütünce Süleymân yıkıldı ve cinler Süleymân'ın öldüğünü anladılar (Envâru't-Tenzîl). Ömer Rıza Doğrul'a göre Süleyman'ın dayandığı değnek, onun saltanatıdır. Değneğini yiyen kurt da, oğlunun idâresizliği ve zayıflığıdır. Cinler de kendisinin egemenliğine tâbi' olup buyruğu altında çalışan yabancılardır. Süleyman'ın ölümünden sonra onun tahtına geçen oğlu Rehoboam, sefâhete ve zevke daldığından, onun saltanatını kemirdi, çürüttü, sonunda İsrâîl Oğullarına boyun eğip hizmet eden kabîleler, artık onlara boyun eğmediler. Rehoboam'ın elinde sadece bir sıbt (kabîle kaldı), onbir sıbt elinden çıktı, mülk dağıldı. (Tanrı Buyruğu: 2/676, not: 9, Kitapı Mukaddes, I. Krallar, s. 352-356) S.Ateş

  “Hz. Süleyman'ın, sopasına dayanmış olduğu halde vefat ettiği, kurt, sopayı yiyince sopanın kırılarak kendisinin yere düştüğü anlatılmaktadır. O zamana kadar kendisini hayatta sananlar, ağır ve yorucu olan işlerine devam etmişlerdi. “ A.K.G.

  Bu ayette çok açık olarak öğreniyoruz ki, cinler gaybı bilemiyorlar. Cinler vasıtasıyla gaybden haber alıyoruz diyen şarlatanlara, Kur’an bilgisine sahip olanlar itibar etmezler. Ancak saflar inanır. M.Sağ

  Bu cümle başka bir anlama da gelebilir: "Cinlerin gerçek hal ve durumları açığa çıktı." Birinci anlamı kabul ettiğimizde ayet şu manaya gelir: "Cinler, gayb hakkında bilgi sahibi oldukları iddialarının asılsız olduğunu anladılar." İkinci anlama göre ise ayet şu manaya gelir: "Cinlerin gayb bilgisine sahip olduğunu sanan insanlar, bunun asılsız olduğunu idrak ettiler."
Bazı çağdaş müfessirler bu ayeti şöyle tefsir etmişlerdir: Süleyman'ın (a.s) oğlu Rehabaan kendini lüks hayata verdiği, dalkavuklar tarafından çevrelendiği ve yetenekli olmadığı için babasının ölümünden sonra omuzlarına yüklenen büyük sorumluluğu taşıyamamıştır. Onun tahta geçmesinden kısa bir süre sonra krallık çökmüş ve Hz. Süleyman'ın (a.s) büyük gücüyle kendisine boyun eğdirdiği sınırdaki kavimler (yani cinler) isyan etmişlerdir. Fakat bu tefsir Kur'an'ın ifadesine hiç uymamaktadır. Kur'an'da kullanılan ifade ile canlandırılmak istenen manzara aşağı yukarı şöyledir: Hz. Süleyman asasına dayanmış bir halde otururken ya da ayakta dururken ölüm ona geldi. Değneğe dayandığı için vücudu olduğu yerde kaldı ve cinler de onun yaşadığını sanarak eski görev ve hizmetlerine devam ettiler. Ağaç kurdu değneği kemirip çürütünce Hz. Süleyman'ın vücudu yere düştü; işte o zaman cinler onun öldüğünü anladılar.
Neden bu apaçık ve hiç şüpheye yer bırakmayan ifadeden, ağaç kurdunun Hz. Süleyman'ın oğlunun ehil olmayışına, değneğin Hz. Süleyman'ın güç ve kudretine, vücudunun yere düşüşünün ise krallığının yıkılışına delalet ettiğini savunan bir yorum çıkarılmaya çalışılıyor? Eğer Allah bunları anlatmak istemiş olsaydı, Arap dilinde kelime kıtlığı diye bir sorun yoktu. Kur'an hiçbir yerde böyle bilmece gibi muammalı ifadeler kullanmamıştır. Bu ayetlerin ilk muhatabı olan Araplar acaba bu muammayı nasıl çözebilirlerdi?
Bu tefsirin en garip ve saçma yanı ise cinlerin, Hz. Süleyman'a (a.s) bazı hizmetlerde bulunmak üzere boyun eğen civar kabile ve kavimler olduğunu söylemesidir. Sorun şudur: Bu kavimlerden hangisi gaybı bildiğini iddia etmiş ve müşrikler kimleri gaybı bilen olarak kabul etmişlerdir. Bu ayetin son sözlerini açık kafayla okuyan herkes, cinlerin, ya kendi kendilerine gaybı bildiklerini iddia eden, ya da insanların gaybı bildiklerini sandığı bir grup varlık olduğunu ve bu varlık grubunun gaybdan habersiz olduğu gerçeğinin, cinler Hz. Süleyman öldüğü halde onu hâlâ yaşıyor zannederek hizmet ve görevlerine devam ettiklerinde ortaya çıktığını anlar.
Kur'an'daki ifade, cinlerin civar kabileler olduğunu sanan bir kimsenin, bu yanlış düşüncesini hemen değiştirmesini sağlayacak kadar açıktır. Fakat materyalist dünya önünde gözle görülmeyen cinler diye bir varlık grubunun varlığını kabul etmekten utanan kimseler, Kur'an'ın bu apaçık ifadesine rağmen hâlâ bu yanlış yorum üzerinde ısrar ederler.
Kur'an'ın birçok yerinde Allah (c.c), Arabistan müşriklerinin cinleri Allah'a ortak koştuklarını, onları Allah'ın oğulları olarak kabul ettiklerini ve onlara sığındıklarını söyler:
"Onları yaratan olduğu halde cinleri Allah'a ortak yaptılar." (Enam: 100) "Onlar Allah ile cinler arasında soy-bağı kurdular." (Saffat: 158) "İnsanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı." (Cin: 6)
Müşrikler, cinlerin görülmeyeni ve gaybı bildiklerine inanıyor ve gayb bilgisini elde etmek için onlara yöneliyorlardı. Allah bu olayı, bu inancı meydana çıkarmak ve Arapların, bu inançlar tamamen asılsız ve yanlış olduğu halde, geçerli hiçbir sebep olmaksızın batıl inançlara tabi olduklarının farkına varmaları amacıyla burada zikretmiştir. (Ayrıntılı açıklama için bkz. aşağıda an. 63) Mevdudi

Bu, eski Arap geleneğinin vazgeçilmez bir parçası olan ve Kur’an'ın da bazı öğretilerini mecazî olarak anlatmakta araç olarak kullandığı sayısız Hz. Süleyman menkıbesinden yalnızca biridir. Bu menkıbeye göre Hz. Süleyman, sarayında asâsına dayanmış bir şekilde öldü ve bir süre hiç kimse öldüğünün farkına varmadı: Onun için çalışmakla görevlendirilmiş olan cinn de, kendisine yüklenmiş olan ağır görevlerini yapmaya devam etti. Fakat sonra bir kurt Hz. Süleyman'ın asâsını kemirmeye başladı ve desteksiz kalan vücudu yere yığıldı. Burada sadece ana çizgileriyle değinilen bu kıssa, insan hayatının önemsizliği ve doğal güçsüzlüğü ile dünyevî kudret ve ihtişamın boşluğu ve geçiciliğini anlatan bir mecaz olarak kullanılmıştır.

Ğayb, ya mutlak yahut -burada olduğu gibi- izafî ve geçici anlamda, “[yaratılmış bir varlığın] kavrayışının ötesindeki şey”dir.

Çünkü Hz. Süleyman'ın onlar üzerindeki hakimiyetinin bitmiş olduğunu görürlerdi. Burada, Kur’an dilinin özelliklerinden biri olan vecîz bir üslup içinde öncelikle, sadece gözlemlenebilen veya hesaplanabilen/ölçülebilen fenomenlere dayalı tümdengelimlerin ve akıl yürütmelerin sonuçlarını kapsayan tecrübî bilginin sınırlılığı vurgulanmıştır. İkinci olarak da, verili şartlarda hangi davranış tarzının doğru olduğuna yalnızca böyle sınırlı bilgi kategorilerine dayanarak doğru biçimde karar vermenin imkansızlığı vurgulanmaktadır. Kıssa, bu şekliyle “görünmeyen varlıklar” ile ilgili olsa da, ondan alınacak ahlakî ders (tecrübî bilgi, ilahî bir rehberlikle tamamlanmadıkça ve desteklenmedikçe herhangi bir ahlakî ilkeye kaynaklık edemez şeklinde özetlenebilir) bariz olarak insanoğluna da hitab etmektedir.

Bu ayetin yanlış anlaşılması İslam toplumunda birçok hurafenin oluşmasına neden olmuştur. Hâlbuki ayetin doğru anlaşılabilmesi Kur’ân metotları çerçevesinde mümkündür. İsrailiyat kültürü ve hurafelerin baskısı, ayetin gerçek manasına ulaşmayı engellemektedir. Ayetin doğru anlaşılması için Sebe’/10’dan itibaren Dâvud (as) ve oğlu Süleyman (as)’ı konu alan âyetlerden oluşan paragraf bütün olarak ele alınmalı ve aynı konuların biraz daha ayrıntılı olarak ortaya konduğu Enbiya/78-82, Sâd/30-40 ve Bakara/102 ile bir bütünlük içerisinde değerlendirilmelidir.
Şimdi konuyu ve ayeti anlamaya çalışalım:

Ve Ant olsun ki, Biz Davud’a tarafımızdan bir fazlalık verdik; “Ey dağlar! Onunla beraber dönün! Ve kuşları da...” Ve onun için demiri yumuşattık: Bol bol zırhlar yap ve biçimlemede ölçülendir.- Siz de sâlihi işleyin. Kesinlikle Ben yaptıklarınızı en iyi görenim.-
Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay olan rüzgârı [boyun eğdirdik]; ve Biz erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Ve cinlerden eli altında Rabbinin izniyle iş görmekte olan kişileri [boyun eğdirdik]. Ve onlardan kim Bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırdık.

Onlar, ona [Süleyman’a] mihraplar, timsaller [heykeller/resimler] ve havuzlar gibi çanaklar ve sabit kazanlardan her ne isterse yaparlar. -Ey Davud ailesi! Şükür için çalışın! - Ama kullarım içinde şükreden de çok azdır! -
Ne zaman ki Biz onun ölümünü gerçekleştirdik, onun ölümüne onlara değneğini yiyen dabbetülarzdan [arz canlısından] başka hiçbir şey delalet etmedi. [Onun öldüğünü onlara sadece değneğini yiyen dâbbetülarz [yer canlısı/ kurt] bildirdi/gösterdi yani anlamalarına sebep oldu]. Ne zaman ki yüz üstü yere düştü ortaya çıktı ki: “Cinler o gaybı [Süleyman’ın bilmedikleri ölümünü] bilmiş olsalardı,  o alçaltıcı azap [hasret, gurbet esaret, ağır işler, zincire vurulmuşluk] içinde kalmazlardı.” (Sebe/10-14)

Davud ve Süleyman'ı da (hatırla). Hani onlar ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Hani kavmin koyunları içinde yayılmıştı, biz onların hükmüne şahittik [kavmin yasalarının ne olduğunu biliyorduk].
Biz onu Süleyman’a hemen iyice kavratmıştık. Ve hepsine yasa ve ilim vermiştik. Davud’la beraber tespih etsinler diye, dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Ve Biz Fail’lerizdir. 
Ve Biz,   sizin kötülüğünüzden sizi korumak için, sizin için zırh yapımını ona öğrettik. Artık siz şükreder misiniz?
Ve Süleyman’a, İçinde bolluklar oluşturduğumuz toprağa doğru onun emriyle akıp giden kasırga halindeki rüzgarı (boyun eğdirdik). Ve Biz her şeyi bilenleriz.
Ve Şeytanlardan, kendisi için dalgıçlık eden ve bundan daha düşük iş yapan şeytanları da. Ve Biz onlar için koruyucular idik.” (Enbiya/78-82)

Dâvûd'a Süleymân'ı da bahşettik. [O] ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendi.
Hani kendisine akşam üstü iyi cins ve rahvan atlar sunulmuştu;
“Ben, hayır [servet, çıkar] sevgisini, Rabbimin zikrinden dolayı sevdim.” –Sonunda onlar perdenin arkasına girdiler.–
“Geri getirin onları bana!” [dedi]. Hemen onların bacaklarını, boyunlarını sıvazlamaya başladı.
And olsun ki Biz Süleymân'ı da fitneye düşürmüştük [çeşitli badirelerden geçirerek saflaştırmıştık, olgunlaştırmıştık]. Ve tahtının üzerine bir ceset bırakmıştık. Sonra o, döndü; “Ey Rabbim! Beni koru [maddî ve manevî pislik bulaştırma] ve bana, benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk ihsan et! Şüphesiz ki Sen, bol bol ihsan edensin” dedi.
Bunun üzerine Biz de, o'nun emriyle istediği yere yumuşacık akıp giden rüzgârı, şeytânları; tüm dalgıç ve yapı ustalarını ve zincirlere bağlanmış olan diğerlerini o'nun emrine verdik.
İşte bu, Bizim hesaba gelmez ihsanımızdır. Artık sen dilersen başkalarına ver veya vermeyip tut.
Şüphesiz ki o'nun için yanımızda bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır. (Sâd/30- 40)

Ve onlar [Yahudiler] Süleyman mülküne dair şeytanların okuyup durdukları şeylere uydular. Hâlbuki Süleyman kâfir değildi. Ama o şeytanlar kâfir idiler; … (Bakara/102)

Bu ayetlerden öğrendiğimize göre, Süleyman peygamberin emrinde yapı inşa eden, dalgıçlık eden, heykeller ve mihraplar yapan, demir ve bakır madenlerini işleyen işçiler/zincire vurulmuş köleler vardır. Cinler/şeytanlar olarak ifade edilen bu işçiler/köleler bu işleri metazori yapmaktadırlar. Ellerinde olsa yapmayı istemeyecekleri bu işler onlara bir azap gibi gelmektedir. Bu nedenle Süleyman peygamber ile sürekli çatışma halindedirler. Elinden kurtulabilseler baş kaldıracakları halde, güçleri yetmediği için korkularından takıyye yapmaktadırlar. Elebaşları Mısır’a kaçmıştır. Bu konu ile ilgili ayrıntılar, tarih bilgisi olarak Kitabı Mukaddes’in III. Krallar, II. Tarihler bölümlerinden bakılabilir.
Bu konuyla ilgili tarih kitaplarından da yararlanılmalıdır. Çünkü bu ayet tarihi olayların tamamını değil, İsrailoğulları tarafından yanlış bilinen bazı noktaların hakikatini bildirmektedir. Konu, tarihi belge niteliği taşıyan Ahdi Atik kitabından da [dinî olarak değil, tarihî olarak] incelenmelidir. Orada ll. Krallar ve 1. Tarihler bölümünde yeterince bilgi verilmektedir. Dâvûd’a (as) Allah ilim ve hikmet vermiştir. Davûd (as), demiri işlemeyi, dağları delmeyi, dağları aşmayı, zırh yapmayı öğrenmiştir. Bu ayetler tarihî bilgilerle birlikte ele alınmalıdır ki, iyi anlaşılabilsin.
Meselenin tarihsel yönü ise şöyledir:
Süleyman (as) İsrail oğullarının dışındaki Hittîler, Amorîler, Perizzîler, Hivîler, Yebusîler gibi kavimlerden angaryacı köleler edindiği, dışarıda hünerli işçiler getirtip çalıştırdığı, bu yabancı işçi/kölelerin Süleyman’ın ölümünden sonra oğlundan babasının vurduğu ağır boyunduruktan kendilerini kurtarmasını talep ettiği belirtilmektedir.
Bunlardan kesin olarak anlaşılan şudur: Süleyman’a (as) hizmet eden cinler ve şeytanlar, onun kendi hükümdarlığına hizmet etmeye zorladığı bir takım yabancılardır. Bu konuyu cinn, melek ve şeytan kavramını ele aldığımız çalışmalarımızda detaylı olarak açıklamıştık.
Konumuz olan ayette bir de “Dâbbetülarz” tamlaması geçmektedir. “Dâbbetülarz”ın kıyamet alameti, kıyamet habercisi olduğu spekülasyonuna karşı, Neml/82’yi tahlil ederken “Dabbeh” adıyla özel bir başlık altında bu kavramı incelemiş ve Sebe’/14’te geçen “Dâbbetülarz” kavramının orada sunduğumuz ayetlerdekinden ayrı olduğunu, onlarla ilgisinin olmadığını, bu ayettekiyle ilgili ayrı bir çalışma yapılması gerektiği üzerinde durmuştuk.  (Tebyinü’l Kur’an; c.4, s. 173-183)
Burada da oradaki “Dâbbeh” kavramı üzerinde durmayıp konumuz olan Sebe’/14’te tamlama halinde bulunan “dâbbetü’l-arz” ifadesi üzerinde duracağız ve âyeti kelime kelime analiz edeceğiz:

“DÂBBETÜLARZ” NEDİR?

Yerli ve yabancı meal ve tefsirlerde bu ifadeye şu anlamların verildiği görülmektedir:
* “... asasını yemekte olan bir ağaç kurdu ...”
* “... değneğini yiyen bir ağaç kurdu ...
* “... bir güve böceği yere dayandığı asasını yiyordu.”
* “... ağaç kurdu ...”
* “... değneğini yiyen bir yer yaratığı ...”
* “... değneğini kemiren bir yer yaratığı ...”
* “... kemirgen beyaz karınca  [termit] ...

Dil/Edebiyat uzmanları, dünyadaki tüm dillerde sanatsal/müteşabih anlatımlar bulunduğunu dile getirmektedir. O nedenle bir ibarede sözcüklerin hakikat anlamlarının kabul edilmesine bir mania /engel olduğu zaman o sözcüklerin sanatsal anlamları, yani metafor, mecaz, kinaye gibi ikincil anlamları dikkate alınır. Bu ayette de böyle olmalıdır.
Bu sanatsal anlatım doğrultusunda, Süleyman peygamberin asası onun hükümdarlığını; asayı yiyen kurt ise Süleyman peygamberin hükümdarlığını [ülkesini] parçalayan dirayetsiz, basiretsiz oğlu [halefi] Rehoboam’ı simgeler.
Tarihi kayıtlara göre, Süleyman’ın oğlu Rehoboam zevk ve sefaya dalıp bilgili ve tecrübeli danışmanlarını dinlememiş, kendisi gibi eğlence düşkünü arkadaşlarına uymuştu. İşte, Süleyman’ın (as) saltanatı, mülkü, devleti bu yüzden yıkılmıştı. Nitekim Süleyman’ın (as) mülkünden sonra da nice padişahlıklar, krallıklar, çarlıklar, şahlıklar rüşvet, işret ve lüks yaşam yüzünden yıkılıp gitmişlerdir.
Anadolu’da bu tür olaylar “kurt uylamış” deyimiyle ifade edilmektedir. Bu deyimle çok büyük bir ağacın [ülkenin] sonunun yaklaştığı anlatılmak istenir. Küçük şeyler büyük sonuçları meydana getirir.
İngilizlerde de şöyle bir deyim vardır:

Mıh düştü nal düştü,
Nal düştü at düştü,
At düştü süvari düştü,
Süvari düştü ordu düştü,
Ordu düştü kral [ülke]düştü.

Bu ifade kısaltılırsa “Küçük bir çivi ülkeyi yok etti” denebilir.

Ayetteki anlatımın mecaz olduğunu daha iyi anlayabilmek için mevcut meallerdeki anlamlar esas alınarak şu sorular sorulabilir:
* Süleyman peygamber, söylentilerde olduğu gibi, namaz kılarken ölmüş olabilir mi?
* Namazda nasıl oluyor da değneğe dayanıyor?
* Süleyman peygamber hükümdar mı, yoksa işçilerin çalışıp çalışmadığını denetlemekle görevli bir eleman mıdır? Koskoca bir hükümdarın başka işi gücü yok mudur ki işçilerin başında beklemektedir?
* Bir böcek bir değneği ne kadar sürede kemirebilir? Bu süre içersinde bir insanın yeme, içme, uyuma ve diğer zaruri ihtiyaçlarını gidermesi nasıl mümkün olabilir?
* Ölmüş bir adamın günlerce kokmadan beklemesi mümkün müdür? Hele hele Ortadoğu’nun sıcak ikliminde buna imkân var mıdır?
* İşçilerin başında bekleyen bir maket olabilir mi?
Görüldüğü gibi, ayet zahir anlamıyla değerlendirildiğinde ister istemez akla bu tür sorular gelmektedir.
Bütün bu soruların bizi götürüp bırakacağı yer, “Yoksa ayette müteşabih bir ifade, mecaz ve kinayeli bir anlatım mı var?” sorusudur.

Şimdi ayetin bizce hazırlanan mealine bakalım:

14- Ne zaman ki Biz onun ölümünü gerçekleştirdik, onun ölümüne onlara değneğini yiyen dabbetülarzdan [arz canlısından] başka hiçbir şey delalet etmedi. [Onun öldüğünü onlara sadece değneğini yiyen dâbbetülarz [yer canlısı/kurt] bildirdi/gösterdi [anlamalarına sebep oldu]. Ne zaman ki yüz üstü yere düştü, ortaya çıktı ki: “Cinler o gaybı [Süleyman’ın bilmedikleri ölümünü] bilmiş olsalardı,  o alçaltıcı azap [hasret, gurbet, esaret, ağır işler, zincire vurulmuşluk] içinde kalmazlardı.”

Ayette geçen şu kavramlara özellikle dikkat edilmelidir:
KAZA: Bu terimin doğru anlaşılması çok önemlidir. Kaza, kaderin gerçekleşmesidir. Kader ise yaratılan varlıkların hiçbir dahl ve tesiri, istek ve tercihi olmadan Allah’ın tüm yarattıkları için kararlaştırdığı şeylerdir. Mesela insanlar için doğumları, ölümleri, ırkları, cinsiyetleri, renkleri, ömürleri kader iken, Ay ve Güneş için yörüngeleri; elementler için de yapı ve özellikleri kaderdir. İnsanların kendi akıl, fikir ve iradeleriyle yapmış oldukları iyi-kötü, güzel-çirkin iş ve davranışlar onların kaderi değil, amel ve tercihleridir.
Bu anlamda “kader”in yani “kararlaştırılmış hükm”ün infazına, gerçekleştirilmesine “kaza” denir. Konumuz olan ayette ifade edilen kaza ise “Süleyman için kararlaştırılmış olan ölümün gerçekleşmesi”dir.
GAYB: Ayetteki bu sözcüğün başında “ الel” takısı bulunmaktadır. Bu takı âyetin siyak ve sibakının delaletiyle istiğrak için olmayıp özelleştirme içindir. Yani cinlerin bilmediği gayb genel olarak tüm gayb değil, sadece “Süleyman’ın ölmüşlüğü”dür. Yani “... onun öldüğünü bilselerdi ...” demektir. Zaten genel gaybı kimsenin bilemeyeceği bilinmektedir. Bu nedenle, bu âyet halk kültüründeki cinlerin genel olarak gaybı bilip bilmediği konusunda ele alınmamalıdır.
Ayette dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta da, Süleyman (as)’ın öldüğünün “Dabbetülarz” tarafından cümle âleme değil, sadece cinlere [emrinde çalışan yabancı işçilere/kölelere] bildirilmiş olduğudur. Buradan, onların dışında zaten herkesin Süleyman (as)’ın öldüğünü bildiği anlaşılmaktadır.
Demek oluyor ki, Süleyman (as)’ın öldüğünü öğrenen cinler buna sevinmişler, bayram edip bu ölümü kutlamışlardır. Eğer Süleyman (as)’ın öldüğünü daha evvel öğrenmiş olsalardı, çalışmalarını bırakıp isyan ederler, böylece kendilerini kölelikten, angaryacılıktan kurtarırlardı. Nitekim öğrendiklerinde de öyle olmuştur.
Ayette verilen temel mesaj ise şudur:
“Süleyman gibi güçlü bir iktidara sahip olanlar da ölecekler, onların da mülkleri sona erecektir. O iktidar, o haşmet ve o debdebe gelip geçecektir.”
Süleyman'ın değneğini iktidara benzetir­sek, “Bir kurt bile onu kemirip çökertebilecektir.” Küçük zannedilip üzeri­ne gidilmeyen siyasî ve sosyal olaylar toplumu yer, kemirir ve sonra da koca iktidar yıkılıverir.

Bu konuyla ilgili nakiller şöyledir:

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ahmed İbn Mansûr... İbn Abbâs'tan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah’ın nebîsi Süleyman (a.s.) namaz kıldığında gözünün önünde yeşermiş bir ağaç görürdü ve ona ‘senin adın ne?’ derdi. O da ‘şudur’ derdi. ‘Niçin yaratıldın?’ diye sorup da ondan ‘fidan olarak...’ diye cevap alırsa fidan olarak diktirir, eğer ‘tedavi için...’ diye cevap alırsa koparttırırdı. Bir gün namaz kılarken önünde yine bir ağaç gördü. Ona ‘senin adın ne?’ dedi. O ‘harrâb [bir nevi keçi boynuzu]...’ dedi. ‘Sen ne içinsin?’ deyince, o ‘şu evin tahribi için...’ dedi. Süleyman (a.s.) bunun üzerine dedi ki: ‘Allah'ım, cinlere benim ölümü gösterme ki, insanlar cinlerin gaybı bilmediklerini öğrensinler. Kendisine bir değnek yonttu ve üzerine dayandı. Bir yıl onun üzerinde durdu. Cinler işini yapmaya devam ediyorlardı. Bir kurt değneği yedi ve bunun üzerine ölümü açığa çıktı. Yine insanlar öğrendiler ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, bir yıl boyu ağır zahmete dayanmazlardı. Saîd İbn Cübeyr der ki: İbn Abbâs bu âyeti şöyle okurdu ve mânâ verirdi: Yere düşünce ortaya çıktı ki; eğer onlar gaybı bilir olsalardı (bir yıl boyunca) horlayıcı azap içinde kalmazlardı. İbn Abbâs der ki: Cinler kurda teşekkür ettiler, ona su getirirlerdi. İbn Ebu Hatim de bu haberi İbrahim İbn Tahmân kanalıyla İbn Abbâs'tan nakleder ki, bunun ref'inde hem garîblik, hem de münkerlik vardır. Ancak mevkuf bir haber olması gerçeğe daha yakındır. Atâ İbn Ebu Müslim el-Horasânî'nin pek çok garîb rivayetleri olduğu gibi, bazı hadîsleri de münkerdir. (İbn Kesir)
Süddî, Ebu Mâlik ve Ebu Salih kanalıyla Abdullah İbn Abbâs'tan, Mürve el-Hemedanî kanalıyla da Abdullah İbn Mes'ûd'dan ve peygamberin ashabından bir topluluktan nakleder ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş: Süleyman (a.s.) bir yıl, iki yıl, bir ay, iki ay Beyt el-Makdîs'e çekilirdi. Bundan daha çok veya daha az çekildiği de olurdu. Yiyeceğini ve içeceğini mabede getirirdi. Vefat ettiğinde yiyeceğini mabede götürmüştü. Bunun başlangıcı şöyle olmuştu: Her gün sabah olunca mukaddes evde bir ağaç yetişirdi. Süleyman peygamber gelir ve ağaca ‘senin adın nedir?’ diye sorardı. Ağaç da ‘adım şu ve şudur’ derdi. Eğer dikilecek bir fidansa fidanlığını, eğer deva için bir otsa hangi derdin devası olduğunu söylerdi. Bu durum böylece devam edip gitti. Nihayet harrûbe denilen bir ağaç bitti. Süleyman peygamber ona ‘senin adın nedir?’ dedi. Ağaç ‘benim adım harrûbedir’ dedi. Süleyman peygamber ‘ne için bittin?’ deyince, o ‘bu mabedi yıkmak için bittim’ dedi. Süleyman peygamber ‘ben diri iken -Allah dilemedikçe- onu kimse yıkamaz’ dedi. ‘Öyleyse benim helak oluşum ve mukaddes evin harap oluşu senin yüzünden olacaktır’ diyerek onu çekip bir duvarın içine dikti. Sonra mihraba girdi, namaz kılmaya başladı, asasına dayanmıştı. O sırada vefat etti. Şeytanlar onun vefat ettiğini bilmiyorlardı. Onlar Süleyman peygamberin çıkıp da kendilerini cezalandırmasından korkarak ve asasına dayanmış vaziyette olduğu için diri sanıp çalışıyorlardı. Şeytanlar mihrabın etrafında toplanırlardı. Mihrabın önünde ve yanında ayrı delikler vardı. Süleyman (a.s.) atmak istediği şeytana ‘sen surdan girip öbür taraftan çıkacak güçte misin?’ derdi. Şeytan da oradan girip öbür taraftan çıkmak için giderdi. Şeytan oradan girip geçerken mihrap da Süleyman (a.s.)'a bakacak olursa mutlaka yanardı. Bir seferinde şeytan oradan geçti ve Süleyman (a.s.)'ın sesini duymadı. Sonra döndü yine duymadı. Tekrar döndü evin içine girdi ve yanmadı. Baktı ki, Süleyman (a.s.) düşüp ölmüş. Çıkıp halka onun öldüğünü haber verdi. Onlar da Süleyman (a.s.)'ın mihrabını açıp oradan kendisini çıkardılar. Habeş dilinde  “ منسات minsete” âsâ demektir. Asasını kurdun yediğini gördüler. Ne zaman öldüğünü de bilemediler. Sonra o kurdu âsânın üzerine koydular, bir gün ve gecede asadan bir miktar yedi. Buna göre hesap ettiler ve baktılar ki, o, bir yıl önce ölmüş. Onlar bir yıl boyunca Süleyman (a.s.)'ın ölümünden sonra da işlerine devam etmişlerdi. İşte, böylece cinlerin gaybı bildiklerine dâir sözlerinin yalan olduğunu insanlar anladılar. Şayet onlar gaybı bilir olsalardı, Süleyman peygamberin ölümünü de bilirlerdi ve bir yıl boyunca onun için çalışıp yorulmazlardı. İşte Allah Azze ve Celle'nin “Onun ölümüne hükmettiğimiz zaman; ölümünü onlara ancak değneğini yiyen canlı farkettirdi. Yere düşünce ortaya çıktı ki; eğer onlar gaybı bilselerdi, horlayıcı azap içinde kalmazlardı” kavlinin mânâsı budur. Allah Teâlâ insanlara onların durumunu açıklayarak yalan söylediklerini beyan ediyor. Sonra şeytanlar kurda dediler ki: ‘Eğer sen yemek yiyeceksen, sana en güzel yemekleri getiririz. Eğer sen şarap içeceksen en güzel içecekleri sana sunarız. Ancak biz sana su ve çamur taşırız. Râvî der ki: Nihayet onlar o kurda su ve çamur taşıdılar. Görmez misiniz, ağacın kovuğunda bulunan çamuru? Şeytanlar sırf ona teşekkür için bu çamuru taşımaktadırlar. Bu haber -Allah bilir ya- ancak Ehl-i Kitâb bilginlerinin söyledikleri sözlerden [İsrâilîyyât] ibarettir. Bu türden sözler üzerinde dikkatle durulmalıdır. Hakikate uygun olanları doğrulanır. Hakikate aykırı olanlar da yalanlanır. Geriye kalanlar ise ne doğru kabul edilir, ne de yalan sayılır. İbn Vehb... Abdurrahmân İbn Zeyd İbn Eslem'den nakleder ki; o, “Ölümünü onlara ancak değneğini yiyen canlı fark ettirdi” kavli hakkında şöyle demiş: ‘Süleyman (a.s.) ölüm meleğine ‘benim canımı almakla emrolunduğun zaman, bunu bana bildir!’ dedi. Ölüm meleği ona gelip dedi ki: ‘Ey Süleyman! Senin canını almakla emrolun-dum. Senin yirmi dört saatten az bir zamanın kaldı. Süleyman (a.s.), şeytanları çağırıp kendisi için camdan bir köşk yaptırdı ve köşke kapı yapmadı. Ayağa kalktı, asasına dayanıp namaz kılmaya başladı. Râvî der ki: Ölüm meleği onun yanına girdi ve o asasına dayanmış halde iken ruhunu aldı. Süleyman peygamber ölüm meleğinden korktuğu için böyle yapmış değildi. Cinler onun önünde çalışıyor ve onun diri olduğunu zannederek kendisine bakıp işlerine devam ediyorlardı. Allah Teâlâ ağaç kurdunu göndererek asanın içine girdirdi ve kurt âsâyı yedi. Asanın içini yiyip bitirince, değnek dayanamaz oldu ve Süleyman düştü. Cinler bunu görünce kalkıp etrafına koşuştular. İşte, yukarıdaki ayetin kastettiği anlam budur. Asbağ İbn Ferec der ki: Başkasının bana anlattığına göre, ağaç kurdu bir yıl boyunca ağacın içinden yiyordu ve o düşmemişti. Seleften başkası da böylece zikretmiştir. Allah en doğrusunu bilendir. (İbn Kesir) H.Yılmaz

 

 

"Sebe" Yemen tarflarında yaşayan bir kavim adıdır. Neml suresinde kendisinden söz edilen kadın liderin (Sebe melikesi) yönettiği ülke (Bak Neml Suresi 22-44 ayetler) M.Sağ

Bu ifade, önceki pasajda geçen Allah'a şükretme çağrısı ve 13. ayetin sonundaki, kendilerini “Allah'ın kulları” olarak görenler arasında bile “gerçekten şükredenlerin çok az olduğu” (bkz. yukarıda not 19) beyanı ile bağlantılıdır. Sebe (Arapçada sebe’) Krallığı, Güneybatı Arabistan'da yerleşik bulunuyordu ve en parlak dönemlerinde (M.Ö. ilk bin yılda) yalnızca Yemen'i değil, Hadramevt'in geniş bir bölümünü, Mahrah topraklarını ve şimdiki Habeşistan'ın büyük bir bölümünü de içine alıyordu. Sebeliler, başkent Ma’rib'in -bazan Mârib olarak okunuyordu- çevresinde, yüzlerce yıllık bir zaman kesiti içinde, günümüze kadar ayakta kalabilmiş muhteşem kalıntılarıyla tarihte büyük bir ün yapmış olan olağanüstü barajlar, bentler ve suyolları şebekeleri inşa etmişlerdi. Sebe ülkesi, bütün Arap Yarımadası'nda dillere destan olan muazzam gelişmesini bu büyük barajlara borçluydu. (H. 334'de ölen coğrafya bilgini Hemedânî bu barajlar şebekesinin suladığı toprakların Doğuya, Rub‘u'l-Hâlî sınırları çevresindeki Sayhad çölüne doğru uzandığını nakleder.) Ülkenin zenginleşmesi, halkının ticarî faaliyetlere yoğun ilgisinden ve Ma’rib'den Kuzeyde Mekke, Medine ve Suriye'ye, Doğuda Arap Denizi kıyılarındaki Zufâr'a doğru ilerleyen ve böylece Hindistan ve Çin'e bağlanan deniz yolları ile birleşen “baharat yolu”nu kontrol etmelerinden ileri geliyordu. Yukarıdaki pasajın değindiği dönem, tabii, 27:22-44'de sözü edilenden daha sonraki bir zamana tekabül eder. M.Esed

  Burada konunun devamlılığının kavranabilmesi için 1-9 ayetlerde ele alınan ana fikir göz önünde bulundurulmalıdır. Orada Arap müşriklerinin ahireti saçma bulduklarına ve ahireti tebliğ eden elçinin ya deli, ya da apaçık bir yalancı olduğunu iddia ettiklerine işaret edilmiştir. Buna cevap olarak Allah yukarıda an. 7, 8 ve 12'de açıkladığımız bazı deliller ortaya koymuştu. Daha sonra 10-21 ayetlerde, yeryüzünde yaşayan insan topluluklarının tarihinin de ceza ve hesap kuralının varlığına şehadet ettiğini vurgulamak amacıyla Davud ve Süleyman Peygamberlerin ve Sebe halkının kıssaları anlatılmıştır.
Eğer insanoğlu kendi tarihini dikkatle incelerse, bu dünyanın körü körüne işleyen sahipsiz bir mülk olmadığını, bilakis şükreden kullarına bir türlü, nankör ve şükretmeyen kullarına ise başka bir türlü davranan, herşeyi işiten ve gören Allah tarafından idare edildiğini anlayacaktır. Eğer insan isterse, aynı tarihten böyle bir karaktere sahip olan Allah'ın mülkünde iyilik ve kötülüğün aynı sonuca yol açmayacağını da çıkarabilir. Bu mülkün adaletinin kaçınılmaz gereği, iyiliğin tam anlamıyla mükafatlandırılacağı ve kötülüğün de tam anlamıyla cezalandırılacağı bir zamanın gelmesidir.
Yani, "Sahip oldukları herşeyin kendilerinin eseri değil başka biri tarafından verilen bir hediye olduğuna, ibadet, şükür ve itaatlerine bu nimetleri vermekte hiçbir katkısı olmayanların değil, sadece kendilerine bu nimetleri ihsan eden Allah'ın layık olduğuna ve servetlerinin ebedi olmayıp nasıl toplandıysa bir gün aynı şekilde yok olabileceğine dair birçok ibretler vardır."
Bu, bütün ülkede sadece iki bahçe olduğu anlamına gelmez, bütün Sebe ülkesinin bir bahçe gibi olduğu anlamına gelir. İnsan nereye otursa sağında bir bahçe, solunda bir bahçe görebilirdi. Mevdudi

Yukarıda Allah’a şükretme çağrısı yapılmış, Davud ve Süleyman peygamberler de “nimetlere şükreden kullar” olarak tanıtılmıştı. Sonra da onların şahsında şükrün [nimetin karşılığını ödemenin] önemi belirtilerek herkesin şükredemediğine dikkat çekilmişti.
15-21. ayetlerden oluşan pasajda ise şükretmeyip nankörlük eden bir toplum ve akıbeti örnek gösterilmektedir. Bu topluma sağdan soldan iki cennet verilmiş, yani dünya hayatı onlara çok kolaylaştırılmış, kendilerine bol bol nimetler verilmiş ve bunların karşılığında kendilerine “Rabbinizin rızkından yiyin ve O'nun için şükredin [karşılığını ödeyin]!” denilmişti. Yani “size bu nimeti veren bağışlayıcı Rabb’i sakın unutmayın! Size verilen nimetlerden işsizlere, aşsızlara Allah’ın hakkı olarak belirli bir pay ödeyin!” denilmişti.

SEBE’ ÜLKESİ

Daha evvel Neml suresinin tahlilinde (Tebyinü’l Kur’an; c.4. s.135) Sebe’ ile ilgili olarak şu ansiklopedik bilgiler verilmişti:

Sebe, Güney Arabistan'da yer alan ve halkı ticaretle tanınmış bir ülke idi. Başşehri de şimdiki Kuzey Yemen'in merkezi Sana'nın kuzeydoğusunda, takriben 55 mil mesafede olan Ma'rib kenti idi. Main krallığının yıkılışından sonra, M.Ö. yaklaşık 1100 yıllarında güç kazandı ve bin yıl boyunca Arabistan'da hüküm sürdüler. Daha sonra, M.Ö. 115 yılında onların yerini Himyerîler aldı. Bunlar da Arabistan'da Yemen ve Hadramut, Afrika'da Habeşiştan'ı idare etmiş olan Güney Arabistan'ın meşhur başka bir milleti idi. Sebeliler bir taraftan Afrika kıyıları, Hindistan, Uzak Doğu ve Arabistan'ın iç kısımlarının dâhil olduğu yerlerde cereyan eden tüm ticarî faaliyetleri, diğer taraftan da Mısır, Suriye, Yunanistan ve Roma'ya yönelik ticareti ellerinde tutuyorlardı. Eski çağlarda servet ve refahları ile meşhur olmaları işte bundandı. Hatta öyle ki, Yunan tarihçilerine göre o devirde dünyanın en zengin kimseleri bunlardı. Ticaret ve alışverişin yanında, ulaştıkları bu refahın başka bir nedeni de ülkelerinin birçok yerinde barajlar inşa etmiş ve sulama maksadıyla yağmur sularını toplamış olmalarıydı. Bu tesislerle ülkeyi gerçek bir bahçeye çevirmiş bulunuyorlardı. Yunanlı tarihçiler Sebe’ ülkesinin olağanüstü yeşilliklerine dair ayrıntılı bilgileri bize kadar ulaştırmışlardır. (Ansiklopediler)

Sebe Krallığı, Güneybatı Arabistan'da yerleşik bulunuyordu ve en parlak dönemlerinde [M.Ö. ilk bin yılda] yalnızca Yemen'i değil, Hadramevt'in geniş bir bölümünü, Mahrah topraklarını ve şimdiki Habeşistan'ın büyük bir bölümünü de içine alıyordu. Sebeliler, başkent Ma’rib'in -bazan Mârib olarak okunuyordu- çevresinde, yüzlerce yıllık bir zaman kesiti içinde, günümüze kadar ayakta kalabilmiş muhteşem kalıntılarıyla tarihte büyük bir ün yapmış olan olağanüstü barajlar, bentler ve suyolları şebekeleri inşa etmişlerdi. Sebe ülkesi, bütün Arap Yarımadası'nda dillere destan olan muazzam gelişmesini bu büyük barajlara borçluydu. (H. 334'de ölen coğrafya bilgini Hemedânî bu barajlar şebekesinin suladığı toprakların Doğuya, Rub‘u'l-Hâlî sınırları çevresindeki Sayhad çölüne doğru uzandığını nakleder.) Ülkenin zenginleşmesi, halkının ticarî faaliyetlere yoğun ilgisinden ve Ma’rib'den Kuzeyde Mekke, Medine ve Suriye'ye, Doğuda Arap Denizi kıyılarındaki Zufâr'a doğru ilerleyen ve böylece Hindistan ve Çin'e bağlanan deniz yolları ile birleşen “baharat yolu”nu kontrol etmelerinden ileri geliyordu. Yukarıdaki pasajın değindiği dönem, tabii, 27:22-44'de sözü edilenden daha sonraki bir zamana tekabül eder. (Muhammed Esed; Kur’an Mesajı)  H.Yılmaz

Lafzen, “barajları su altında bırakan” (seylu'l-‘arim). Bu felaketin tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Fakat, Ma’rib Barajının ilk yıkılışının muhtemel tarihi M.S. 2. yüzyıl olabilir. (Bu olaydan sonra) Sebe Krallığı büyük ölçüde harap oldu ve bu da, güneyli (Kahtân) birçok kabilenin Yarımada'nın kuzeyine doğru göç etmelerine yol açtı. Ardından, barajlar ve kanallar şebekesi belli ölçüde onarıldı, fakat ülke eski refah düzeyine bir daha ulaşamadı ve İslam'ın zuhurundan 20-30 yıl önce de bu büyük baraj tamamen çöktü M.Esed

 Yani, "Onlar şükür ve itaat yerine nankörlük ve isyan yolunu seçtiler."
Metindeki "seylelarimi" ifadesinde kullanıldığı gibi 'arim' kelimesi "baraj, set" anlamına gelen ve Güney Arapçasında kullanılan "arimen" kelimesinden türemiştir. Yemen'de yapılan kazılarda ortaya çıkarılan harabelerde bu kelime sık sık bu anlamda kullanılmıştır. Mesela, Yemen'in Habeşli hükümdarı Ebrehe'nin büyük Me'arib seddinin tamirinden sonra yazdırdığı M.S 542 ve 543 tarihli bir kitabede bu kelime tekrar tekrar baraj (set) anlamında kullanılmıştır. O halde Seyl el-arim bir set yıkıldığında meydana gelen sel felaketi anlamına gelir.
Yani "Setin (baraj) yıkılmasından sonra meydana gelen sel sonucu bütün ülke harap oldu. Sebelilerin dağların arasına setler inşa ederek kazdıkları kanallar yıkıldı ve bütün sulama sistemi bozuldu. Bunun sonucu daha önceden bir bahçe gibi olan ülke yabani otların yetiştiği bir cangıl haline geldi ve küçük bodur ağaçların kiraza benzer yemişi dışında yenebilecek hiçbir meyve kalmadı. Mevdudi

Ne Kur’an, ne de hiçbir sahih Hadis, Sebe halkının Ma’rib barajının son çöküşünden kısa bir süre önce (yani, M.S. 6. yüzyılda) işledikleri günahın mahiyeti hakkında kesin bir şey söylememektedir. Fakat bu belirsizlik bilinçlidir. Sebe'nin refahı ve ardından büyük bir felaketle (catastrophic) çöküşünün eski Arabistan'da bir darb-ı mesel olduğu gerçeği karşısında, bu kıssanın Kur’an'da zikredilmesinin, Hz. Süleyman'ın ölümü ile ilgili bir önceki menkıbe gibi, tamamen ahlakî bir amaç taşıdığı söylenebilir. Çünkü bu iki menkıbe de, Kur’an'da sunuldukları şekliyle, bütün beşerî üstünlüklerin ve başarıların gelip geçici olduklarını gösteren temsîllerdir. Yukarıda 23. notta işaret edildiği gibi, Sebe'nin çöküş kıssası, insanların Allah'a karşı sürekli nankörlüğü ile de yakından bağlantılıdır. (Bkz. ayrıca 20. ayet ve ilgili 29. not.) M.Esed

Verilen nimetlere karşılık Sebeliler şükretme görevini ihmal ettiler ve Allah'ın verdiği nimeti inkâr ettiler. Allah Arim [baraj] selini göndererek onları cezalandırdı. Sel, bütün sulama sistemini bozdu. Bahçelerini, ülkelerini, içinde çok dikenli, acı meyveli, bir nevi meyveli misvak, sidr ve ılgın gibi küçük, bodur ağaçlar bulunan kötü manzaralı, tarıma elverişsiz bir araziye çe­virdi. Böylece baraj seli nedeniyle bütün ülke harap oldu. Sidir ağacı, Türkiye’nin Toros dağlarında da yetişen ve çam, köknar ailesinden olan “Sedir” ağacıyla karıştırılmamalıdır. Sidir ağacı, meyvesiz, dikenli, bodur bir çöl bitkisidir. Kayda değer bir gölgesi bile olmayan bu bitkiye “Arabistan Kirazı” da denir. 

العرمARİM” SÖZCÜĞÜ

Bu sözcük, “vadinin kendisiyle engellendiği set” anlamındaki عرمةarimet” sözcüğünün çoğuludur. (Lisanü’l Arab; c. 6, s. 214, “arm” mad.)

Ayetteki Arim” sözcüğü ile ilgili olarak klasik eserlerde şu bilgiler verilmiştir:

1- Bu, o şeddin harap olmasına sebep olan köstebeklerdir. Çünkü Belkıs, aralarında yollar bulunan dağlara yöneldi. Böylece de, o yolların (çıkış noktalarına), geçitlerine setler yaptı. Derken, yağmur suları ve kaynak suları oralarda toplandı ve âdeta bir deniz haline geliverdi ve buralara, sırayla birbirinin üzerinde olmak üzere üç kapı, kapak yerleştirdi. Öyle ki, bu kapıların ancak biri açıldıktan sonra diğeri de açılıyordu. Derken köstebekler o seddi deldiler. Böylece de o setler harap oldu ve biriken sular, onların aleyhine bir tehdit oluşturmaya başladı.
2- Arim, seddin adıdır. Bu sed de, Arîm'in toplanması demektir. Arim ise taşların bir araya gelmesidir.
3- Arim, kendisinden o suyun kaynaklanmış olduğu vadinin adıdır. (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

Arim seli, cahiliyye döneminde söylenen rivayetlerle, eski Arapça kitapların üzerine bina edildiği olaylardan biridir. Sel mağduru çoğu Yemen kabileleri, Arap yarımadasının kuzeyine, doğu sahillerine, Şam ve Irak beldelerine hicret ettiler. Hicret edenler arasın­da Yesrib'e [Medine-i Münevvere] yerleşen Evs ve Hazreç, Şam ülkesinde devlet kuran Gassaniler, Irak ülkesinde devlet kuran Lahmiyyun, Amman'da devlet kuran Benu Abdulkays da bulunmaktadır. Tarihçiler bu felaketin Nebevi bi'setten yaklaşık dört yüz sene önce gerçekleştiğini tahmin ederler. (Derveze; et Tefsirü’l Hadis)

el-Kuşeyrî dedi ki: Bunların "Himar [eşek]" lakaplı bir başkanları vardı. Bunlar İsa ile Muhammed (sav) arasındaki fetret döneminde idiler. Denildi­ğine göre, bunun bir oğlu vardı ve öldü. Bunun üzerine başını semaya doğ­ru kaldırıp tükürdü ve kâfir oldu. İşte bundan dolayı "Himar'dan daha kâ­fir" tabiri kullanılmaktadır. el-Cevherî dedi ki: "Himar'dan daha kâfir" deyi­mi şuradan gelmektedir: Ad kavmine mensub bir adamın birkaç oğlu vardı. Bu da çok büyük bir küfür ile kâfir oldu. Onun topraklarından kim geçer­se, mutlaka o kişiyi küfre davet ederdi. Çağrısını kabul ederse onu bırakır, değilse öldürürdü. Daha sonra Arim seli onların bahçelerini alıp götürünce, ileride açıklanacağı üzere- etraftaki ülkelere dağıldılar. Bundan dolayı darbımeselde “Sebeliler gibi darmadağın oldular” denilmektedir. Denildiğine gö­re Evs ve Hazrecliler de onlardandır. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

ez-Zeccac dedi ki: Arim, üzerlerinde kapatılmış bulunan seddi oyan fare­nin adıdır. Kendisine "el-Huld" denilen de odur. Katade de böyle demiştir: Selin olmasına kendisi sebep teşkil ettiğinden sel ona nispet edilmiştir.
İbnu'l-Arabî de: Arim fare isimlerinden bir isimdir, demiştir.
Mücahid ve İbn Ebi Necih de şöyle demişlerdir: Arim Yüce Allah'ın sed­di, içine göndermiş olduğu kırmızı bir sudur. Bu su, seddi çatlatmış ve yık­mıştır.
Yine İbn Abbas'tan gelen rivayete göre Arim çok şiddetli yağmur demek­tir. "Re" harfi sakin olarak "arm" de denilir.
ed-Dahhak'tan rivayete göre; bunlar İsa ile Muhammed (ikisine de selam olsun) arasındaki fetret döneminde yaşamışlardı.
Amr b. Şurahbil de şöyle demektedir: Arim sed demektir. el-Cevherî de böyle demiştir. el-Cevherî'nin dediğine göre bunun kendi lafzından tekili yok­tur. Tekilinin "arime" olduğu da söylenmektedir.
Muhammed b. Yezid dedi ki: İki şey arasında engel teşkil eden her bir şe­ye arim denilir. Engel [sed] diye adlandırılan şey de budur ve bu "Arime"nin çoğuludur.
en-Nehhas dedi ki: İki dağ arasında toplanan yağmur suyunun önünde eğer bir engel varsa, buna arim denilir. Mısırlıların "Hibs" adını verdikleri en­gel budur. Onlar istedikleri vakit bu engeli kaldırırlar. Bahçeleri yeteri ka­dar su aldığı vakit yine burayı tıkarlardı. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)

Metindeki "seyle’l-arim" ifadesinde kullanıldığı gibi, 'arim' kelimesi "baraj, set" anlamına gelen ve Güney Arapçasında kullanılan "arimen" kelimesinden türemiştir. Yemen'de yapılan kazılarda ortaya çıkarılan harabelerde bu kelime sık sık bu anlamda kullanılmıştır. Mesela, Yemen'in Habeşli hükümdarı Ebrehe'nin büyük Me'arib seddinin tamirinden sonra yazdırdığı M.S 542 ve 543 tarihli bir kitabede bu kelime tekrar tekrar baraj [set] anlamında kullanılmıştır. O halde Seyle’l-arim, bir set yıkıldığında meydana gelen sel felaketi anlamına gelir. (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)

Bu felaketin tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Fakat Ma’rib Barajının ilk yıkılışının muhtemel tarihi M.S. 2. Yüzyıl olabilir. Bu olaydan sonra Sebe Krallığı büyük ölçüde harap oldu ve bu da güneyli [Kahtân] birçok kabilenin Yarımada'nın kuzeyine doğru göç etmelerine yol açtı. Ardından, barajlar ve kanallar şebekesi belli ölçüde onarıldı, fakat ülke eski refah düzeyine bir daha ulaşamadı ve İslam'ın zuhurundan 20-30 yıl önce de bu büyük baraj tamamen çöktü. (Muhammed Esed; Kur’an Mesajı)

Bu açıklamalardan da anlaşılmaktadır ki, “arim” sözcüğü “barajlar, bentler, sedler” demektir. Tarihin bir döneminde Yemen’deki bu barajlar yıkılmış,  boşanan sel suları ülkeyi tamamen mahvetmiştir.
Ayetteki “şükretmemek" ifadesinden bu toplumun sahip olduğu nimetlerin karşılığını Allah’a ödemedikleri, yani işsizlere iş, aşsızlara aş vermedikleri, yetimleri kerimleştirmedikleri, infakta bulunmadıkları anlaşılmaktadır.
Demek oluyor ki, bu kavmin ileri gelenleri “hep bana” demişler, tekasür hastalığına tutulmuşlar, işin sonunu hesap etmemişlerdir. Gelir dağılımındaki olumsuzluk toplumdaki bir kesimin nefretine, kıskançlığına ve hıncına neden olmuş, bu da ilahi bir ceza olarak barajın yıkılmasına ve toplumun perişanlığına neden olmuştur. Kendi yaptıklarının bir sonucu olarak cennet olan ülkeleri cehenneme dönmüştür. Bu durum bize Tekasür suresinde verilen ilahî mesajı hatırlatmalıdır:

“Hayır… Hayır… Eğer ki ılme’l-yakîn /kesin bilgi ile bilirseniz, cahîmi[çılgınca yanan ateşi]mutlaka görürsünüz.”(Tekasür/5, 6)
Biz Tekasür/5, 6’da sözü edilen “cahîm”in âhiretteki cehennem değil, dünyadaki cehennem olduğu kanısındayız. Şöyle ki: Bu dünyevî cehennem, Tekâsür ile eğlenmenin ve zevklenmenin sonucunda ortaya çıkan perişanlıktır, ıstıraptır, sıkıntıdır, bunalımdır; yanan ateştir.
Kur’ân'da “cahîm” sözcüğünün dünyadaki alevli ateş için de kullanıldığını gösteren bir başka örnek de Saffat/97’dir.
Dediler ki: “Şunun için bir bina yapın da bunu çılgınca yanan ateşin ortasına[cahîme]atın!” (Saffat/97)
İbrahim peygamberin karşıtları tarafından ateşe atılmasının anlatıldığı bu ayette geçen ve “çılgınca yanan ateş” olarak çevirdiğimiz sözcüğün orijinali de “cahîm”dir.
Yukarıdaki bilgiler ve vardığımız sonuçlar esas alındığında, insanlığa sunulan evrensel mesaj şu şekilde açıklanabilir:
“Eğer çokluk yarışı yapmanın, gösterişin, lüksün ve bunlardan zevk almanın, bunlarla eğlenerek oyalanmanın ne demek olduğunu, bunların nelere mal olduğunu bilimsel bir gerçekle bilseydiniz, o zaman karşınızda cahîmi, cehennemi, perişanlığı, acıları, feryatları, sıkıntıları görürdünüz; bu davranışlarınızla kendiniz için, çevreniz için, ülkeniz için, dünya için bir cehennem hazırladığınızı fark ederdiniz.”
Dünyadaki cehennemleri görmek ve insanlara cehennem sıkıntısı veren bu faciaların oluşma sebeplerini belirlemek için gerek kendi hayatımızda ve gerekse çevremizdeki insanların veya toplumların hayatlarında görülen bazı trajik olayları iyi analiz etmek, “neden” diye sorarak problemin ana kaynağını doğru teşhis etmek gerekmektedir: Dünyadaki bu tür cehennemlerin sayıca fazlalığı, bunlara neden olan sebeplerin fazla olduğu göstermez.. Bilinmelidir ki, bütün bu cehennemlerin tek bir sebebi vardır: Çoğaltma yarışı ve çokluktan zevk almak, çoklukla oyalanmak, çoklukla eğlenmek, çok, daha çok yapabilme istek ve gayretleri...
Tekâsür hastalığına yakalanarak tekâsür ateşini yakmış olanlar, bir taraftan bu ateşi söndürmemek ve daha da büyütmek için ellerinin uzandığı her yerden haklı haksız toplayıp sömürür ve semirirlerken, diğer taraftan da topladıklarını kaptırmamak için aynı kaynaktan beslenmek isteyen rakiplerini sabote ederler, yalan ve iftiralar ortaya atarak onlarla mücadele ederler. Sonunda durum öyle bir hâl alır ki, hem tekâsür ateşini yakmış olanlar hem de bunların beslendiği, sömürdüğü suçsuz günahsız insanlar ateşin içinde kalırlar. Kaldıkları o şey bir dünya cehennemidir. Suçsuz ve günahsız insanların cehennemi ezilmek, sömürülmek, çaresiz bırakılmak şeklinde gerçekleşirken, bizzat ateşi yakanların cehennemi ise topladıklarını başka tekâsür hastalarına kaptırmamak, korumak ve daha da arttırmak için kaygı ve hasret duyarak huzursuzluk çekmeleridir. Bu özellikteki birey ve toplumlar sürekli kendilerine düşman yaratarak geceleri uyuyamaz hâle gelirler ve böylece içinde yaşadıkları ortamı bizzat kendi elleriyle cehenneme çevirirler. (Tebyinü’l Kur’an; c.1, s. 296-299) H.Yılmaz

Yani, Sebe halkının kullandığı kervan yolu üzerinde bulunan Mekke ve Kudüs şehirleri. M.Esed

 

. "İçinde bereketler yarattığımız memleketler": Genellikle Kur'an-ı Kerim'de bu şekilde zikredilen Suriye ve Filistin beldeleri. (Bkz. mesela, A'raf: 137, İsra: 1, Enbiya: 71, 81)

"Görünen şehirler": Ülkenin içinde değil yükseğe kurulmuş olan şehirler. Bu, şehirler birbirinden uzak olmadığı, bir şehir bittiğinde diğerinin sınırları başlayacak şekilde sıra sıra olduğu anlamına da gelebilir.
"Uzaklıklar takdir etmiştir": Yemen'den Suriye sınırlarına dek bütün yolculuk yerleşik şehirler üzerinden yapılır ve konaklar arasındaki uzaklıklar bilinir ve belirlidir. Yerleşik alanlarda yapılan yolculuklarla yerleşim bölgesi olmayan çölde yapılan yolculuğu birbirinden ayıran fark işte budur. Bir yolcu çölde istediği sürece yolculuğuna devam eder ve yorulduğunda konaklar. Bunun aksine yerleşik alanlarda şehirler arasındaki uzaklıklar iyi bilindiğinden, yolcu önceden yolculuğuna nerde ara vereceğini, günün ortasında nerede dinleneceğini ve geceyi nerede geçireceğini planlayabilir. Mevdudi

Genel kabul gören kıraat şeklinde -Medine ve Kûfe'nin ilk alimlerinin çoğunlukla kabul ettikleri kıraat- yukarıdaki ifade, nidâ ismi olan Rabbenâ ve emir kipinde bâ‘id (“Ey Rabbimiz! ... mesafeleri uzat” vb.) ile okunmaktadır ki bu kıraatın tatmin edici bir açıklamasını yapmak zordur. Diğer taraftan, bazı ilk dönem Kur’an müfessirlerinin rivayetlerine dayanan Taberî, Beğavî ve Zemahşerî, sözkonusu kelimelerin başka muhtemel okunuş şekillerinden söz ederler: Rabbunâ (ismin yalın hali) ve be‘ade (haber kipi) şeklindeki bu okunuşlar, anlamı benim çevirdiğim biçimde vermektedir: “Rabbimiz ... mesafeyi uzattı”. Bana göre bu kıraat daha uygundur, çünkü (Zemahşerî'nin de işaret ettiği gibi), Sebe halkının, devletlerinin yıkılmasından, nüfusun büyük kısmının sürgüne gönderilmesinden ve neticede (büyük kervan yolları üzerindeki) birçok köy ve kasabanın terk edilmesinden duydukları gecikmiş üzüntü ve pişmanlığı dile getirmektedir.

Güney Arabistan'daki kabilelerin, Ma’rib barajının çökmesinden sonra kitle halinde dört bir tarafa -özellikle de Merkezî ve Kuzey Arabistan'a- göç etmelerine işaret etmektedir. M.Esed

Onlar Allah'a böyle bu kesimlerde dua etmemiş olabilirler. Fakat Allah'ın nimetlerine şükretmeyip nankörlük eden herkes, aslında Allah'a sanki kendisinin bu nimetlere layık olmadığını söylemek istemektedir. Aynı şekilde Allah'ın verdiği nimetleri suistimal eden bir topluluk aslında, Allah'a şöyle dua etmektedir: "Rabbimiz! Nimetlerini bizden al, biz bunlara layık değiliz.
Bunun yanısıra metinde kullanılan ifade, Sebelilerin nüfuslarının fazlalağını kendileri için bir felekat kabul ettiklerini ve başka akılsız milletler gibi nüfuslarının azalmasını istediklerini de ima edebilir.
Yani, "Sebeliler her yönden o kadar darmadağın oldular ki, artık onların bu dağınıklığı herkes tarafından bilinir oldu. Bugün bile Araplar bir topluluğun tamamen dağılışından bahsetmek isteseler Sebelileri örnek gösterirler. Allah nimetlerini onlardan geri aldığında, çeşitli Sebe kabileleri yurtlarından ayrılıp Arabistan'ın başka bölgelerine göç etmeye başladılar. Benü Gassân, Suriye ve Ürdün'e, Evs ve Hazreç, Yesrib'e, Huzaa da Cidde yakınlarındaki Tihane'ye yerleşti. Ezd kabilesi Umman'a gitti, Beni Lahm, Cuzam ve Kinde kabileleri de başka yerlere göç etmek üzere yurtlarını terketmek zorunda kaldılar. Böylece Sebeliler artık millet olmaktan çıktılar ve sadece bir efsane oldular."
Burada "sabreden ve şükreden kimse" ile, Allah kendisine nimet verdiğinde dengesini kaybetmeyen, Allah'ı unutmayan, Allah'ın verdiği nimetlere nankörlük etmeyen fert ve toplumların başlarına gelen felaketlerden ibret alan kimseler kastedilmekdedir. Mevdudi

Sebe toplumuna iki cennetten başka, rahat, güvenli yollar, yakın mesafede komşu kentler, köyler de verilmişti. Bu nedenle çevre kentlerle de gayet barışçı ilişkileri vardı. Bu yüzden ticaretlerini de güven içinde yapabilmekteydiler. Ne var ki, bu nimetlerin değerini bilmediler, şükretmediler. Taşkınlıklarıyla “Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır!”  dediler. Yani kendi elleriyle belalarını istediler ve cezalandırıldılar. Oradan sürüldüler
Sebe’ ülkesinin diğer bir özelliği de “güven ve emniyet” içinde olması idi. Ayrıca bu ülke, sırt sırta, birbirine yakın, bakınca diğerini görebilen kasaba ve şehirlerden oluşmuştu. “O bereket verdiğimiz memleketler” ifadesinden, bu şehirlerin aynı zamanda bereketli, verimli, temiz ve manevî değeri olan şehirler olduğunu anlıyoruz. Ayetteki “o bereket verdiğimiz ...” ifadesiyle Kur’an’da Suriye ve Filistin bölgeleri kastedilir. (A’raf/137, Enbiya/71, 81)

Sebelilerin Efsanelen İşleri:
Yani, "Sebeliler her yönden o kadar darmadağın oldular ki, artık onların bu dağınıklığı herkes tarafından bilinir oldu. Bugün bile Araplar bir topluluğun tamamen dağılışından bahsetmek isteseler Sebelileri örnek gösterirler. Allah nimetlerini onlardan geri aldığında, çeşitli Sebe kabileleri yurtlarından ayrılıp Arabistan'ın başka bölgelerine göç etmeye başladılar. Benû Gassân, Suriye ve Ürdün'e; Evs ve Hazreç Yesrib'e; Huzaa da Cidde yakınlarındaki Tihane'ye yerleşti. Ezd kabilesi Umman'a gitti. Beni Lahm, Cuzam ve Kinde kabileleri de başka yerlere göç etmek üzere yurtlarını terk etmek zorunda kaldılar. Böylece Sebeliler artık millet olmaktan çıktılar ve sadece bir efsane oldular." (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)

19. ayetin sonundaki “Şüphesiz ki bunda tüm çok şükreden sabırlı için elbette ayetler vardır” ifadesi ile Allah nimet verdiğinde şımarmayan, Allah'ı unutmayan, Allah'ın verdiği nimetlerin karşılığını ödeyen fert ve toplumların bu tip tarihi olaylardan ibret alacakları, tarihi tekerrür ettirmeyecekleri açıklanmaktadır.

Ayetteki “Seferlerimizin arasını uzaklaştır” ifadesi, Yahudilerin Bakara/61’de nakledilen “Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız, artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın” şeklindeki sözlerine benzemektedir.  İsraillilerin bal börek, baklava kaymakla beslenirken “soğan sarımsak” talebinde bulundukları gibi, Sebeliler de kendi elleriyle, ayaklarıyla felaketi davet etmişlerdir.

Anlaşıldığına göre, Sebe toplumunun “Seferlerimizin arasını uzaklaştır” şeklindeki sözleri, inançlarının bozukluğundan dolayı dile getirilmiş bir taleptir. Bu ukalaca talep, bir kimsenin kendisini dövemeyeceğini sandığı birine “Haydi vursana! Erkeksen gelsene!” demesi gibi bir şeydir.  Bu ifadeyi ya doğrudankullanmışlar ya da hal ve tavırlarıyla bu anlama gelecek hareketlerde bulunmuşlardır. Yani elleriyle ayaklarıyla belalarını istemişlerdir. H.Yılmaz

 

Bkz. 17:62 ve İblis'in (yani, Şeytan'ın) insan cinsi için, “onların çoğunu nankör kimseler olarak bulacaksın” dediğini nakleden 7:17'nin son cümlesi. M.Esed

Tarih, eski çağlarda Sebeliler arasında sadece bir tek Allah'a ibadet eden küçük bir topluluğun yaşadığını göstermektedir. Çağımızda yapılan arkeolojik kazılar sonucu Yemen'de bulunan kitabeler bu küçük unsurun varlığına işaret etmektedir. Yaklaşık olarak M.Ö. 650 yıllarına ait kitabeler, Sebe krallığı içinde, sadece Zu-semevi veya Zû-semâvi'ye (yani Rabb es-Sema! Göklerin rabbi) ibadete hasredilmiş evler bulunduğunu söylemektedir. Bazı yerlerde bu ilahtan Meliken zu-semavi (Göklerin sahibi olan Melik) diye bahsedilmektedir. Sebelilerin bu mirası Yemen'de yüzyıllarca yaşamaya devam etmiştir. M.S. 378 tarihli bir kitabede "İlah zu-semavi" (bu mabet, ilah zu-semavi'ye aittir) ifadesi bulunmaktadır. M.S. 465 tarihli bir kitabede şöyle bir ifade yer alır: "Bi-nasr ve riza ilah-in bel semin ve ardin (Göklerin ve yerin sahibi olan ilahın yardım ve rızasıyla). M.S. 458 tarihli başka bir kitabede de Rahman kelimesi, bi-rıza Rahmanen (Rahmanın yardımıyla) şeklinde kullanılmaktadır. Mevdudi

Karş. 14:22'de İblis'in ağzından nakledilen benzer bir ifade (“Sizin üzerinizde hiçbir nüfûzum yoktu: sizi sadece çağırıyordum; siz de bu çağrıya icabet ediyordunuz.”) ve buna ait not 31; ayrıca 15:39-40'a ait not 30. Bu surenin 20-21. ayetleri, ilk bakışta Sebe halkına atıfta bulunuyorsa da gerçekte, (ayetlerin tertibinden de anlaşılacağı gibi) daha geniş kapsamlı olup genel olarak insan cinsinden söz etmektedirler.Bkz. 15:41 ve ilgili not 31. M.Esed

  Yani, "İblis'in, kendileri Allah'a itaat etmek istedikleri halde insanları Allah'a isyan yolunu seçmeye zorlama gücü yoktur. Allah sadece ona, kendileri Allah'a isyan yolunu seçmek isteyen kimseleri saptırma, kandırma ve aldatma yetkisi vermiştir. Ahirete inananlar, onunla ilgili şüphe duyanlardan ayrılsın diye İblise bu güçler verilmiştir.
Başka bir deyişle, bu ilahi ifade, bu dünyada ahirete imandan başka hiçbir şeyin insanın doğru yola bağlılığını temin etmediğini gözler önüne sermektedir. Eğer bir insan öldükten sonra dirileceğine ve Allah huzurunda amellerinin hesabını vereceğine inanmazsa, tabii ki doğru yoldan sapacaktır. Çünkü o hiçbir zaman kendisinde, doğru yola bağlanmasını sağlayacak sorumluluk duygusunu geliştiremeyecektir. İşte bu nedenle şeytanın insanı saptırmak için kullandığı en önemli araç, onu ahiretten gafil yapmaktır. Bu şeytanî hileden kendisini kurtaran bir kimse, asla bu geçici dünyanın çıkarları için gerçek ve ebedi dünyanın nimetlerini feda etmez. Tam aksine şeytanın kandırmalarıyla temsilcileri olduklarını iddia ederek halktan itaat isterlerdi. Bu dünyada kim doğru yoldan sapmışsa, ya ahireti inkar ettiği için, yahutta ondan şüphe içinde olduğu için sapmıştır. Kim de doğru yola tabii olmuşsa, doğru ve salih amelleri ahirete olan imanından kaynaklandığı için böyle davranmıştır.
Kur'an'daki Sebelilerin tarihiyle ilgili bahislerin tam manasıyla kavranabilmesi için, bu ülkenin tarihiyle ilgili başka kaynaklardan elde edilen bilgiler de göz önünde bulundurulmalıdır.
Tarihte "Sebe", büyük kabileleri de içine alan büyük bir Güney Arabistan kavmiydi. İmam Ahmet, İbn Ebi Hatim, İbn Abd'ül-Berr ve Tirmizi, Hz. Peygamber'den (s.a) Sebe'nin soyundan aşağıdaki kabileler türeyen bir Arap olduğunu rivayet etmişlerdir: Kinde, Himyer, Ezr, Eş'ariyin, Mezhic, Enmar (iki kolu ile birlikte: Kes'am ve Becile) Amile, Cüzam, Lahm ve Gassan.
Eski çağlardan beri bu Arap kavmi bütün dünyaca bilinirdi. M.Ö. 2500 tarihli Ur kitabelerinde bu kavimden Sebum diye bahsedilmektedir. Bundan başka Babil ve Asur yazıtlarında ve Kitab-ı Mukaddes'te de Sebelilerin birçok kez adı geçmektedir. (bkz. Mezmurlar 72-15, Yeremya 6:20, Hezekiel 27:22, 38:13, Eyub 6;19). Yunan ve Roma tarihçileri ve coğrafya bilgini Theo-phrastus (M.Ö. 288) de, İsa'dan öncesinden itibaren, çağlar boyunca Hıristiyan tarihinin yanısıra bu kavimden de bahsetmektedirler.
Bu kavmin yurdu bugün Yemen denilen Arabistan yarımadasının güneybatı köşesiydi. Yükselişi M.Ö. 1100 yıllarında başlamıştır. Davud ve Süleyman Peygamberler zamanında Sebeliler, zenginlikleriyle dünyaca meşhur bir kavimdi. Başlangıçta güneşe tapıyorlardı. Daha sonra, kraliçelerinin Hz. Süleyman zamanında imana gelmesinden (M.Ö. 965-926) sonra muhtemelen çoğu Müslüman oldu. Fakat zamanı tam tesbit edilemeyen daha sonraki bir dönemde tekrar Elmaka (ay tanrısı), Ester (Venüs), Zat Hamim, Zat Bed'an (güneş tanrısı) Hermeten veya Herimet gibi birçok tanrı ve tanrıçaya tapmaya başladılar. Baş tanrıları Elmeka'ydı. Krallar onun temsilcisi olarak memlekette hüküm sürüyorlardı.
Yemen'de yapılan kazılar sonucu her tarafta bu tanrılar için özellikle de Elmaka için mabedler yapıldığını ve her önemli olayda bu tanrılara kurbanlar sunulduğunu gösteren birçok yazıtlar ortaya çıkarılmıştır.
Çağımızda yapılan arkeolojik kazılar sonucunda, bu kavmin tarihine ışık tutan yaklaşık 3000 kadar kitabe bulunmuştur. Bunların yanısıra, Arap ravilerinin, Romalı ve Yunan tarihçilerinin verdikleri bilgiler de kullanılırsa, bu kavmin ayrıntılı bir tarihi hazırlanabilir. Bu bilgilere dayanarak aşağıdaki dönemlerin bu kavmin tarihinde önemli dönemler olduğunu söyleyebiliriz:
1) Yedinci yüzyılın yarısından önceki dönem: Bu dönemde Sebe kralları Mukarrib diye anılıyordu. Bu, kralların kendilerinin insanlarla tanrılar arasında bir bağ olduğunu iddia ettiklerini veya başka bir deyişle rahip-krallar olduklarını ifade eder.
Başkentleri, bugün Heribe denilen ve Me'arib'in bir günlük yol batısında kalıntıları bulunan Sirve idi. Büyük Me'arib barajının temelleri bu dönemde atılmıştı; daha sonraki dönemlerde gelen krallar bu barajı zaman zaman genişletmişlerdir.
2) M.Ö. 650-M.Ö. 115: Bu dönemde Sebe kralları, dinsel yönetimin yerini laik krallık yönetimine bıraktığını gösteren Melik adını aldılar ve Mukarrib adını kullanmaz oldular. Sirve'yi bırakıp Me'arib'i başkent yaptılar ve onu her yönden geliştirdiler. Bu şehir denizden 3900 fit yüksektedir ve San'a'nın yaklaşık 60 mil doğusundadır. Bugün bulunan harebeleri bile, bir zamanlar çok gelişmiş bir kavmin merkezi olduğuna şahitlik etmektedir.
3) M.Ö. 115-M.S. 300: Bu dönemde Sebe krallığı, Sebe kavminin ileri gelen kabilelerinden biri olan Himyerilerin yönetimi altına girdi. Onlar Me'arib'i bırakıp, daha sonraları Zafar diye bilinen Reydan'ı başkent yaptılar. Bu şehrin kalıntıları bugünkü Yerim şehri yakınlarındaki bir tepe üzerinde hâlâ mevcuttur. Bu tepeye yakın bir yerde, belki de bir zamanlar bütün dünyaca zafer ve büyüklüğü ile tanınan o büyük kavmin torunları olan Himyer adında küçük bir kabile yaşamaktadır. Aynı dönemde krallığın bir bölümü için ilk defa Yemenet ve Yemenat kelimeleri kullanılmaya başlanmıştır. Bu kelime daha sonraları Yemen'e dönüşmüş ve Asir'den Aden'e ve Babü'l-Mendeb'den Hadramevt'e kadar uzanan bütün toprakların adı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde Sebelilerin gerileyişi de başlamıştır.
4) M.S. 300'den İslamın doğuşuna kadar olan dönem: Bu Sebelilerin çöktüğü dönemdir. Bu dönemde Sebeliler, dış müdahalelere meydan bırakan iç savaşlara dalmışlardı. Bu, onların ticaret ve tarımlarının gerilemesi, hatta siyasal özgürlüklerinin bile kaybedilmesi ile sonuçlandı. Himyeriler ve diğer kabileler arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanan Habeşiler, Yemen'i işgal ettiler ve M.S. 340'tan M.S. 378'e kadar yönettiler. Daha sonra siyasal özgürlüklerini kazanmalarına rağmen büyük Me'arib barajında çatlaklar görülmeye başladı ve bu çatlaklar, 1. ayette değinilen "sel"in yol açtığı büyük bir felaketle sonuçlandı. (450-451 miladi). Gerçi bundan sonra Ebrehe dönemine dek baraj tamir edildi, fakat ne dağılan insan topluluklarını geri getirebildi, ne de bozulan tarım ve sulama sistemi eski haline döndürülebildi. M.S. 523'te Yemen'in Yahudi kralı Zu-Nuvas Necran Hıristiyanlarını katletti. Kur'an-ı Kerim'de bu olaya Ashab-ı Uhdud diye değinilmektedir. (Büruc:4) Bunun intikamını almak için Habeşistan'daki Hıristiyan krallığı Yemen'i işgal etti ve bütün toprakları ele geçirdi. Daha sonra Yemen'in Habeşli yöneticisi Ebrehe, Kabe'nin merkezi durumuna bir son vermek ve bütün batı Arabistan'ı Bizans-Habeş etkisi altına almak için, Hz. Muhammed'in (s.a) doğumundan bir kaç gün önce, M.S. 570 veya 571'de Mekke üzerine yürüdü. Habeşistan ordusu, Kur'an'da Ashabü'l Fil adı altında anlatıldığı şekliyle tamamen helak oldu. En sonunda M.S. 575'de Yemen, İran'lıların eline geçti. Yemen meliki Bazan, İslamı kabul edince onların yönetimi de M.S. 628'de sona erdi.
Sebe halkı zenginliğini iki şeye borçluydu: Tarım ve ticaret. Tarımlarını, daha önceden Babil hariç hiçbir yerde bilinmeyen bir sulama sistemi ile geliştirmişlerdi. Ülkelerinde doğal akarsular yoktu, yağmurlu mevsimlerde tepecikler arasına inşa ettikleri setler sayesinde küçük gölcüklerde su toplanır ve ülkenin her tarafında yapılan bu gölcüklerden tarlalarına su taşımak için kanallar inşa ederlerdi. Bu, Kur'an'da da değinildiği gibi bütün ülkeyi verimli bir bahçe haline getirmişti. En büyük su deposu, Me'arib yakınındaki Cebel Belek'in girişine inşa edilen baraj sayesinde biriken göldü. Fakat Allah nimetlerini onlardan geri alınca, en büyük baraj M.S. beşinci yüzyılın ortalarında yıkıldı ve meydana gelen sel birbiri arkasına ülkedeki bütün barajları yıktı. Bu da bütün sulama sisteminin bir daha tamir edilemeyecek şekilde bozulmasıyla sonuçlandı.
Allah, Sebelilere ticaretle ilgili olarak da yararlanabilecekleri çok avantajlı bir coğrafi mekan ihsan etmişti. Bin yıldan fazla Doğu ile Batı arasındaki ticaret araçlarını tekellerinde tuttular. Bir taraftan limanlarına Çin'den ipek, Endonezya ve Malabar'dan baharatlar, Hindistan'dan dokuma ve kılıçlar, Güney Afrika'dan zenci köleler, maymunlar, devekuşu tüyleri, fildişi geliyor, diğer taraftan bu malları daha sonra Roma ve Yunanistan'a nakledilmek üzere Mısırlı ve Suriyeli tacirlere satıyorlardı. Bunun yanısıra Sebeliler, Mısır, Suriye, Roma ve Yunanistan'da büyük revaç bulan buhur, anbar, mür ve daha başka parfümler üretiyorlardı.
Bu uluslararası ticaret için iki önemli yol vardı: Kara yolu ve deniz yolu. Deniz ticareti bin yıldan fazla Sebelilerin kontrolünde kaldı, çünkü Kızıldeniz'in esrarengiz muson rüzgarlarını, dalgalarını, kayalıklarını, emin limanlarını sadece onlar biliyorlardı ve başka hiçbir kavim bu tehlikeli sularda denizcilik yapmayı göze alamıyordu. Bu deniz yolu ile Sebeliler ticaret mallarını Ürdün ve Mısır limanlarına götürüyorlardı. Aden ve Hadramevt'ten gelen kara yolları Me'arib'de birleşiyor, oradan da Mekke, Cidde, Yesrib, El'ula, Tebuk ve Eyle'den Petra'ya giden bir yola uzanıyor, bu yol kuzey ucunda Mısır ve Suriye'ye olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Bu kara yolu boyunca Kur'an'da zikredildiği gibi Yemen'den Suriye sınırlarına kadar uzanan ve ticaret kervanlarının gece gündüz uğradığı birçok Sebe kolonisi kurulmuştur. Bu kolonilerin (yerleşim bölgesi) işaretlerine bugün hâlâ Sebe ve Himyeri kitabelerinin bulunduğu bu yol üzerinde rastlanmaktadır.
Hz. İsa'dan sonraki birinci yüzyıldan sonra Sebelilerin ticareti kötüye gitmeye başladı. Ortadoğu'da Yunan, daha sonra da Roma krallıkları kurulduktan sonra halk Arap tacirlerinin kurdukları tekel nedeniyle oryantal mallar için çok yüksek fiyatlar talep etmelerinden şikayetçi olmaya ve yöneticileri onların deniz ticaretindeki tekeli kırmaya teşvik etmeye başladılar.
Bunun üzerine başlangıçta Mısır'ın Yunanlı yöneticisi II. Batlamyus (M.Ö. 285-246) yaklaşık olarak yedi yüzyıl önce Firavun Sesostris tarafından kazılan Nil-Kızıldeniz kanalını tekrar açtı. Bunun sonucu olarak ilk Mısır donanması ilk defa bu kanaldan Kızıldeniz'e girdi, fakat Sebelilere karşı fazla başarı kazanamadı. Mısır, Romalıların eline geçince, Romalılar, Kızıldeniz'e daha güçlü bir ticaret filosu gönderdiler ve bu filoyu arkadan başka bir donanma ile de desteklediler. Sebeliler bu güce karşı koyamadılar. Romalılar her limanda kendi ticaret kolonilerini kurdular, gemiler için erzak depoladılar ve mümkün olan her yere askeri kuvvetlerini de yerleştirdiler. En sonunda Aden, Romalıların askeri yönetimi altına girdi. Bu hususta Roma ve Habeşistan krallıkları Sebelilere karşı gizli ve ortak planlar kurdular ve en sonunda bu kavmi siyasal özgürlüğünden de mahrum bıraktılar.
Deniz ticareti yolundaki denetimlerini yitiren Sebelilere sadece karayolu ticareti kaldı, fakat bir çok faktör birleşerek yavaş yavaş bu ticareti de ellerinden çıkarmalarına sebep oldu. İlk önce Nebatiler, Petra'dan El-Ula'ya kadar bütün Hicaz ve Ürdün kolonilerini Sebelilerin elinden aldı. Daha sonra M.S. 106'da Romalılar, Nebati krallığına bir son vererek Hicaz'a dek bütün Suriye ve Ürdün yerleşim bölgelerini ele geçirdi. Bundan sonra Habeşistan ve Roma, iç karışıklıklardan yararlanarak Sebelilerin ticaretini tamamen mahvetmeye çalıştılar. İşte bu nedenle Habeşistan, en sonunda bütün bölgeyi ele geçirinceye dek defalarca Yemen'e saldırmıştır.
Böylece Allah'ın gazabı, bu kavmin zafer ve zenginliğin doruğundan bir daha yükselmeye muktedir olamayacakları hiçliğe inmelerine neden olmuştur. Bir zamanlar Yunanlılar ve Romalılar bu kavmin efsanevi zenginliğini duyup kıskanırlardı. Strabe şöyle diyor: "Sebeliler altın ve gümüş kaplar kullanıyorlardı, evlerinin tavanları, duvarları ve kapıları bile fildişi, altın, gümüş ve değerli taşlarla süslüydü." Pliny şöyle der: "Roma'nın ve İran'ın bütün zenginlikleri Sebelilerin ellerine akıyor. Onlar bugün dünyanın en zengin halkı ve verimli toprakları, bahçeler, bitkiler ve hayvanlarla dolu." Artemidorus ise şöyle der: "Bu insanlar lüks içinde yüzüyorlar. Yakacak olarak tarçın ağacı, sandal ağacı ve başka güzel kokulu ağaçlar yakıyorlar." Aynı şekilde Yunan tarihçileri de Sebelilerin sahip olduğu sahillerden geçerken gemilerin içinden bile bu toprakların güzel kokusunu duyan yolculardan bahsederler. Tarihte ilk defa Sebeliler bir gökdelen inşa etmişlerdir. San'a'da bir tepenin üzerine inşa edilen ve Gumdan kalesi denilen bu gökdelenin Arap tarihçilerine göre yirmi katı vardı ve her kat 36 fit yüksekliğe sahipti. Sebeliler Allah kendilerine nimetlerini bol bol ihsan ettiği sürece böyle bolluk ve eğlence içinde yaşadılar. En sonunda nankörlükte bütün sınırları aştıklarında, herşeye gücü yeten Allah, yüzünü onlardan çevirdi. Onlar da sanki daha önceden hiç varolmamış gibi helak oldular. Mevdudi

Bu ayetlerde, İblis’in hiçbir zorlama gücü olmadığı halde Sebe’ toplumunun İblis’e uyarak azdıkları, şımardıkları ve bunun sonucunda da cezalandırıldıkları bildirilmektedir. Ayette Rabbimizin bize daha evvel temsili anlatımlarla verdiği bazı mesajlara da gönderme yapılmaktadır:

(İblis) “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım; sonra yine and olsun ki, onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın” dedi. (A’raf/16, 17)

Ve hani Biz bir vakit meleklere; “Âdem'e secde edin” demiştik de  İblis'ten başka hepsi secde etmişlerdi. O; “Ben bir çamur olarak [madde olarak] yarattığın kimseye mi secde ederim?” demişti. (İsra/62)

(İblis) “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım; ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesna” dedi. (Sad/82, 83)

O [İblis] dedi ki: “Rabbim! Beni Sen azdırdığın [beni azdırmak için yarattığın] için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara süsleyeceğim ve arıtılmış kulların hariç onların hepsini mutlaka azdıracağım!” (Hıcr/39, 40)

Görüldüğü üzere, yukarıdaki ayetlerde, İblisin çok az bir grubu hariç, insanların tamamını azdırıp şükredici olmamalarını temin edeceği nakledilmiştir. Sebe’ halkının akıbeti şeytanın bu işlevine çok güzel bir örnektir. Çünkü bu halk şükretmeyip nankörlerden olmuş ve bu haliyle de şeytanı doğrular bir duruma düşmüştür.
20. ayette “müminlerden ibaret bir kesimden başkası” ifadesine göre, Sebe’ toplumu içindeki inananlar küçük bir azınlıktan ibaretti. Merhum Mevdudi’nin bu konuyla ilgili tespitleri şöyledir:
Tarih, eski çağlarda Sebeliler arasında sadece Allah'a ibadet eden küçük bir topluluğun yaşadığını göstermektedir. Çağımızda yapılan arkeolojik kazılar sonucu Yemen'de bulunan kitabeler bu küçük unsurun varlığına işaret etmektedir. Yaklaşık olarak M.Ö. 650 yıllarına ait kitabeler, Sebe krallığı içinde, sadece Zu-Semevî veya Zû-Semâvi'ye, yani Rabbu’s-Sema’ya [Göklerin Rabbine] ibadete hasredilmiş evler bulunduğunu söylemektedir. Bazı yerlerde bu ilahtan “Meliken Zû-Semavi [Göklerin sahibi olan Melik] diye bahsedilmektedir. Sebelilerin bu mirası Yemen'de yüzyıllarca yaşamaya devam etmiştir. M.S. 378 tarihli bir kitabede "Bu mabet, ilah Zû-Semavi'ye aittir” ifadesi bulunmaktadır. M.S. 465 tarihli bir kitabede de şöyle bir ifade yer alır: "Bi-nasr ve riza ilahin bel semin ve ardin [Göklerin ve yerin sahibi olan İlah’ın yardım ve rızasıyla]” . M.S. 458 tarihli başka bir kitabede ise Rahman kelimesi, “Bi-rıza Rahmanen [Rahmanın yardımıyla]” şeklinde kullanılmaktadır. (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)

İblis’in bir toplumu nasıl nankörleştirdiği, şu başlıklar altında sıralanabilir:
* Haramın yenmesini, haksız kazanç elde edilmesini emrederek ve önererek,
* Kötülük, hayâsızlık ve Allah'a karşı bilmedikleri şeyleri söylemelerini emrederek,
* Fakirlikle korkutarak,
* Kuruntulara düşürerek,
* Allah'ın yarattıklarını değiştirmeyi emrederek,
* Kandırmak için yaldızlı sözler fısıldayarak,
* Vesvese verip zihin bulandırarak,
* Yaptıkları ameller ile şımartarak,
* Azdırarak,
* İçki, uyuşturucu, kumar ve lüks yaşamla aralarında düşmanlık ve kin sokarak,
* Allah'ı anmaktan ve namaz-niyazdan onları geri bırakarak...

Merhum Mevdudi, Sebelilerin nankörlüğünü örnek olarak karşımıza getiren 15- 21. ayetler bağlamında Sebe kavmiyle ilgili şu değerli bilgileri vermektedir:

Yunan ve Roma tarihçileri ve coğrafya bilgini Theophrastus (M.Ö. 288) de, İsa'dan öncesinden itibaren, çağlar boyunca Hıristiyan tarihinin yanı sıra kavimden de bahsetmektedirler.
Bu kavmin yurdu bugün Yemen denilen Arabistan yarımadasının güneybatı köşesiydi. Yükselişi M.Ö. 1100 yıllarında başlamıştır. Davud ve Süleyman Peygamberler zamanında Sebeliler, zenginlikleriyle dünyaca meşhur bir kavimdi. Başlangıçta güneşe tapıyorlardı. Daha sonra, kraliçelerinin Hz. Süleyman zamanında imana gelmesinden (M.Ö. 965-926) sonra muhtemelen çoğu Müslüman oldu. Fakat zamanı tam tesbit edilemeyen daha sonraki bir dönemde tekrar Elmaka [Ay Tanrısı] , Ester [Venüs] , Zat Hamim, Zat Bed'an [Güneş Tanrısı] Hermeten veya Herimet gibi birçok tanrı ve tanrıçaya tapmaya başladılar. Baş tanrıları Elmeka'ydı. Krallar ülkede onun temsilcisi olarak hüküm sürüyorlardı.
Yemen'de yapılan kazılar sonucu, bu tanrılar ve özellikle de Elmaka için her tarafta mabetler yapıldığını ve her önemli olayda bu tanrılara kurbanlar sunulduğunu gösteren birçok yazıtlar ortaya çıkarılmıştır.
Çağımızda yapılan arkeolojik kazılar sonucunda, bu kavmin tarihine ışık tutan yaklaşık 3000 kadar kitabe bulunmuştur. Bunların yanı sıra, Arap ravilerinin ve Romalı, Yunanlı tarihçilerin verdikleri bilgiler de kullanılırsa, bu kavmin ayrıntılı bir tarihi hazırlanabilir. Bu bilgilere dayanarak aşağıdaki dönemlerin bu kavmin tarihinde önemli dönemler olduğunu söyleyebiliriz:
1- M.Ö. Yedinci Yüzyılın yarısından önceki dönem: Sebe kralları bu dönemde Mukarrib diye anılıyordu. Bu, kralların kendilerinin insanlarla tanrılar arasında bir bağ olduğunu iddia ettiklerini veya başka bir deyişle rahip-krallar olduklarını ifade eder.
Başkentleri, bugün Heribe denilen ve Me'arib'in bir günlük yol batısında kalıntıları bulunan Sirve idi. Büyük Me'arib barajının temelleri bu dönemde atılmıştı; daha sonraki dönemlerde gelen krallar bu barajı zaman zaman genişletmişlerdir.
2- M.Ö. 650-M.Ö. 115: Bu dönemde Sebe kralları, dinsel yönetimin yerini laik krallık yönetimine bıraktığını gösteren Melik adını aldılar ve Mukarrib adını kullanmaz oldular. Sirve'yi bırakıp Me'arib'i başkent yaptılar ve onu her yönden geliştirdiler. Bu şehir denizden 3900 fit yüksektedir ve San'a'nın yaklaşık 60 mil doğusundadır. Bugün bulunan harebeleri bile, bir zamanlar çok gelişmiş bir kavmin merkezi olduğuna şahitlik etmektedir.
3- M.Ö. 115-M.S. 300: Bu dönemde Sebe krallığı, Sebe kavminin ileri gelen kabilelerinden biri olan Himyerilerin yönetimi altına girdi. Onlar Me'arib'i bırakıp, daha sonraları Zafar diye bilinen Reydan'ı başkent yaptılar. Bu şehrin kalıntıları bugünkü Yerim şehri yakınlarındaki bir tepe üzerinde hâlâ mevcuttur. Bu tepeye yakın bir yerde, belki de bir zamanlar bütün dünyaca zafer ve büyüklüğü ile tanınan o büyük kavmin torunları olan Himyer adında küçük bir kabile yaşamaktadır. Aynı dönemde krallığın bir bölümü için ilk defa Yemenet ve Yemenat kelimeleri kullanılmaya başlanmıştır. Bu kelime daha sonraları Yemen'e dönüşmüş ve Asir'den Aden'e ve Babü'l-Mendeb'den Hadramevt'e kadar uzanan bütün toprakların adı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönemde Sebelilerin gerileyişi de başlamıştır.
4- M.S. 300'den İslam’ın doğuşuna kadar olan dönem: Bu, Sebelilerin çöktüğü dönemdir. Bu dönemde Sebeliler, dış müdahalelere meydan bırakan iç savaşlara dalmışlardı. Bu, onların ticaret ve tarımlarının gerilemesi, hatta siyasal özgürlüklerinin bile kaybedilmesi ile sonuçlandı. Himyeriler ve diğer kabileler arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanan Habeşiler, Yemen'i işgal ettiler ve M.S. 340'tan M.S. 378'e kadar yönettiler. Daha sonra siyasal özgürlüklerini kazanmalarına rağmen büyük Me'arib barajında çatlaklar görülmeye başladı ve bu çatlaklar, Sebe’/1’de değinilen selin yol açtığı büyük bir felaketle sonuçlandı (M.S. 450-451). Gerçi bundan sonra Ebrehe dönemine dek baraj tamir edildi, fakat ne dağılan insan topluluklarını geri getirebildi, ne de bozulan tarım ve sulama sistemi eski haline döndürülebildi. M.S. 523'te Yemen'in Yahudi kralı Zu-Nuvas Necran Hıristiyanlarını katletti. Kur'an-ı Kerim'de bu olaya Ashab-ı Uhdud diye değinilmektedir (Büruc/4). Bunun intikamını almak için Habeşistan'daki Hıristiyan krallığı Yemen'i işgal etti ve bütün toprakları ele geçirdi. Daha sonra Yemen'in Habeşli yöneticisi Ebrehe, Kâbe’nin merkezi durumuna bir son vermek ve bütün Batı Arabistan'ı Bizans-Habeş etkisi altına almak için, Hz. Muhammed'in (s.a) doğumundan bir kaç gün önce, M.S. 570 veya 571'de Mekke üzerine yürüdü. Habeşistan ordusu, Kur'an'da Ashabü'l-Fil adı altında anlatıldığı şekliyle tamamen helak oldu. En sonunda M.S. 575'de Yemen, İran'lıların eline geçti. Yemen meliki Bazan, İslamı kabul edince onların yönetimi de M.S. 628'de sona erdi.
Sebe halkı zenginliğini iki şeye borçluydu: Tarım ve ticaret. Tarımlarını, daha önceden Babil hariç hiçbir yerde bilinmeyen bir sulama sistemi ile geliştirmişlerdi. Ülkelerinde doğal akarsular yoktu, yağmurlu mevsimlerde tepecikler arasına inşa ettikleri setler sayesinde küçük gölcüklerde su toplanır ve ülkenin her tarafında yapılan bu gölcüklerden tarlalarına su taşımak için kanallar inşa ederlerdi. Bu, Kur'an'da da değinildiği gibi bütün ülkeyi verimli bir bahçe haline getirmişti. En büyük su deposu, Me'arib yakınındaki Cebel Belek'in girişine inşa edilen baraj sayesinde biriken göldü. Fakat Allah nimetlerini onlardan geri alınca, en büyük baraj M.S. beşinci yüzyılın ortalarında yıkıldı ve meydana gelen sel birbiri arkasına ülkedeki bütün barajları yıktı. Bu da bütün sulama sisteminin bir daha tamir edilemeyecek şekilde bozulmasıyla sonuçlandı.
Allah, Sebelilere ticaretle ilgili olarak da yararlanabilecekleri çok avantajlı bir coğrafi mekân ihsan etmişti. Bin yıldan fazla Doğu ile Batı arasındaki ticaret araçlarını tekellerinde tuttular. Bir taraftan limanlarına Çin'den ipek, Endonezya ve Malabar'dan baharatlar, Hindistan'dan dokuma ve kılıçlar, Güney Afrika'dan zenci köleler, maymunlar, devekuşu tüyleri, fildişi geliyor, diğer taraftan bu malları daha sonra Roma ve Yunanistan'a nakledilmek üzere Mısırlı ve Suriyeli tacirlere satıyorlardı. Bunun yanı sıra Sebeliler, Mısır, Suriye, Roma ve Yunanistan'da büyük revaç bulan buhur, anbar, mür ve daha başka parfümler üretiyorlardı.
Bu uluslararası ticaret için iki önemli yol vardı: Kara yolu ve deniz yolu. Deniz ticareti bin yıldan fazla Sebelilerin kontrolünde kaldı, çünkü Kızıldeniz'in esrarengiz muson rüzgârlarını, dalgalarını, kayalıklarını, emin limanlarını sadece onlar biliyorlardı ve başka hiçbir kavim bu tehlikeli sularda denizcilik yapmayı göze alamıyordu. Bu deniz yolu ile Sebeliler ticaret mallarını Ürdün ve Mısır limanlarına götürüyorlardı. Aden ve Hadramevt'ten gelen kara yolları Me'arib'de birleşiyor, oradan da Mekke, Cidde, Yesrib, El'ula, Tebuk ve Eyle'den Petra'ya giden bir yola uzanıyor, bu yol kuzey ucunda Mısır ve Suriye'ye olmak üzere ikiye ayrılıyordu. Bu kara yolu boyunca Kur'an'da zikredildiği gibi Yemen'den Suriye sınırlarına kadar uzanan ve ticaret kervanlarının gece gündüz uğradığı birçok Sebe kolonisi kurulmuştur. Bu kolonilerin işaretlerine bugün hâlâ Sebe ve Himyeri kitabelerinin bulunduğu bu yol üzerinde rastlanmaktadır.
Hz. İsa'dan sonraki birinci yüzyıldan sonra Sebelilerin ticareti kötüye gitmeye başladı. Ortadoğu'da Yunan, daha sonra da Roma krallıkları kurulduktan sonra halk Arap tacirlerinin kurdukları tekel nedeniyle oryantal mallar için çok yüksek fiyatlar talep etmelerinden şikâyetçi olmaya ve yöneticileri onların deniz ticaretindeki tekeli kırmaya teşvik etmeye başladılar.
Bunun üzerine başlangıçta Mısır'ın Yunanlı yöneticisi II. Batlamyus (M.Ö. 285-246) yaklaşık olarak yedi yüzyıl önce Firavun Sesostris tarafından kazılan Nil-Kızıldeniz kanalını tekrar açtı. Bunun sonucu olarak ilk Mısır donanması ilk defa bu kanaldan Kızıldeniz'e girdi, fakat Sebelilere karşı fazla başarı kazanamadı. Mısır, Romalıların eline geçince, Romalılar, Kızıldeniz'e daha güçlü bir ticaret filosu gönderdiler ve bu filoyu arkadan başka bir donanma ile de desteklediler. Sebeliler bu güce karşı koyamadılar. Romalılar her limanda kendi ticaret kolonilerini kurdular, gemiler için erzak depoladılar ve mümkün olan her yere askeri kuvvetlerini de yerleştirdiler. En sonunda Aden, Romalıların askeri yönetimi altına girdi. Bu hususta Roma ve Habeşistan krallıkları Sebelilere karşı gizli ve ortak planlar kurdular ve en sonunda bu kavmi siyasal özgürlüğünden de mahrum bıraktılar.
Deniz ticareti yolundaki denetimlerini yitiren Sebelilere sadece karayolu ticareti kaldı, fakat bir çok faktör birleşerek yavaş yavaş bu ticareti de ellerinden çıkarmalarına sebep oldu. İlk önce Nebatiler, Petra'dan El-Ula'ya kadar bütün Hicaz ve Ürdün kolonilerini Sebelilerin elinden aldı. Daha sonra M.S. 106'da Romalılar, Nebati krallığına bir son vererek Hicaz'a dek bütün Suriye ve Ürdün yerleşim bölgelerini ele geçirdi. Bundan sonra Habeşistan ve Roma, iç karışıklıklardan yararlanarak Sebelilerin ticaretini tamamen mahvetmeye çalıştılar. İşte bu nedenle Habeşistan, en sonunda bütün bölgeyi ele geçirinceye dek defalarca Yemen'e saldırmıştır.
Böylece Allah'ın gazabı, bu kavmin zafer ve zenginliğin doruğundan bir daha yükselmeye muktedir olamayacakları hiçliğe inmelerine neden olmuştur. Bir zamanlar Yunanlılar ve Romalılar bu kavmin efsanevi zenginliğini duyup kıskanırlardı. Strabe şöyle diyor: "Sebeliler altın ve gümüş kaplar kullanıyorlardı, evlerinin tavanları, duvarları ve kapıları bile fildişi, altın, gümüş ve değerli taşlarla süslüydü." Pliny şöyle der: "Roma'nın ve İran'ın bütün zenginlikleri Sebelilerin ellerine akıyor. Onlar bugün dünyanın en zengin halkı ve verimli toprakları, bahçeler, bitkiler ve hayvanlarla dolu." Artemidorus ise şöyle der: "Bu insanlar lüks içinde yüzüyorlar. Yakacak olarak tarçın ağacı, sandal ağacı ve başka güzel kokulu ağaçlar yakıyorlar." Aynı şekilde Yunan tarihçileri de Sebelilerin sahip olduğu sahillerden geçerken gemilerin içinden bile bu toprakların güzel kokusunu duyan yolculardan bahsederler. Tarihte ilk defa Sebeliler bir gökdelen inşa etmişlerdir. San'a'da bir tepenin üzerine inşa edilen ve Gumdan kalesi denilen bu gökdelenin Arap tarihçilerine göre yirmi katı vardı ve her kat 36 fit yüksekliğe sahipti. Sebeliler Allah kendilerine nimetlerini bol bol ihsan ettiği sürece böyle bolluk ve eğlence içinde yaşadılar. En sonunda nankörlükte bütün sınırları aştıklarında, her şeye gücü yeten Allah, yüzünü onlardan çevirdi. Onlar da sanki daha önceden hiç var olmamış gibi helak oldular. (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an) H.Yılmaz

Yani, kendisi ile yarattıkları arasında “aracılık” yapacak biri olarak. Ayetin tertibinden (ve aynı zamanda 17:56-57'den) açıkça anlaşılacağı gibi, bu pasaj, özellikle ilahî veya yarı-ilahî vasıfların velîlere/azîzlere ve meleklere izafe edilmesi ve onların Allah katında şefaat edebilmeleri konusuna ilişkindir. M.Esed

Buraya kadar geçen bölümlerde müşriklerin ahiretle ilgili yanlış fikirlerine değinilmişti. Buradan itibaren konu artık şirkin reddedilmesidir.
Yani, "Davud ve Süleyman Peygamberlerin ve Sebe kavminin kıssalarında gördüğümüz gibi fertlerin, milletlerin ve kralların iyi veya kötü kaderini Allah tayin eder. Şimdi siz eğer dilerseniz, kendi yaptığınız ilahların, bir kimsenin iyi kaderini kötüye, kötü kaderini de iyiye çevirip çeviremeyeceğini denemek için onlara yalvarın." Mevdudi

“Şefaat”in Kur’ânî anlamı konusunda bkz. 10:3, not 7. Ayrıca karş.19:87 ve 20:109.

Lafzen, “hakikate” -yani, Allah'ın şefaate izin verip vermemesi konusundaki kararı (ki O'nun sözkonusu insanı temize çıkarmayı kabul edip etmemesi ile eş anlamlıdır) mutlak hakikat ve adalet ile uyumlu olacaktır (bkz. 19:87, not 74). M.Esed

Yani, "Değil bir şeye sahip olmak veya sahiplikte Allah'a ortak olmak, yahut herhangi bir şekilde Allah'a yardımcı olmak, bütün kainatta kendi kendisine Allah'ın huzurunda şefaat edebilecek bir tek kimse bile yoktur. Siz Allah katında bazı sevgili kullar olduğu veya Allah'ı şefaatlerini kabule zorlayabilecek bazı güçlü şahsiyetlerin varolduğu gibi yanlış fikirlere sahipsiniz. Oysa gerçek şu ki, orada Allah'ın izni olmaksızın hiç kimse bir tek söz söyleyemez. Sadece Allah'ın izin verdiği kimse için Allah huzurunda şefaat edebilecektir. İslam'da ve putperestlikte şefaat arasındaki fark için bkz. Yunus: 3-10, Hud: 76-105, Taha: 109, Enbiya: 28, Hacc:76) (Yunus an: 5-23, Hud an: 84-16, Nahl an: 64-79, Taha an: 86, Enbiya an: 27, El-Hacc an: 125)
Burada, kıyamet gününde bir şefaatçinin bir başkası için şefaat etme izni arayışının bir tablosu çizilmektedir: (İzin başvurusunda bulunduktan sonra hem şefaatçi hem de hakkında şefaat edilecek olan kimse sabırsızlık ve korku içinde cevabı beklerler. En sonunda cevap geldiğinde ve hakkında şefaat edilecek kimse şefaatçinin yüzünde bir tatmin ifadesi gördüğünde biraz rahatlar ve şefaatçiye "ne cevap alındı?" diye sorar. Şefaatçi de "Hak olan cevap: izin verildi." der.) Burada vurgulanmak istenen şudur: "Ey akılsız insanlar! İşte Allah'ın mahkemesi böyle korkulu olacak! Nasıl olur da bir başkasının kendi gücüyle sizi bağışlayacağını veya cesaretle kalkıp da Allah'a: "Bunlar benim gözde adamlarım, bu yüzden bunlar bağışlanmalı, diyebileceğini düşünüp böyle bir fikre kapılabilirsiniz. Mevdudi

  Sadece Allah'ın yokluğuna inanmamakla kalmayıp, rızkı verenin Allah olduğunu bilen ve buna inanan müşriklerdi. Fakat buna rağmen onlar içinde Allah'a başkalarını ortak koşuyorlardı. Şimdi onlara: "Size gökten ve yerden kim rızık veriyor?" diye sorulduğunda müşrikler köşeye sıkıştırılmış oluyorlardı. Eğer Allah'ın yanısıra başka birisini de ansalar, kendilerinin ve halklarının inançlarına aykırı bir ifadede bulunmuş olacaklardı. Eğer inatçılık edip böyle bir şey söyleseler kavimlerinin kendilerini reddedeceğinden korkuyorlardı. Eğer rızkı verenin sadece Allah olduğunu kabul etseler, o zaman da hemen şu soruyla karşı karşıya geleceklerdi: "O halde neden ve ne için başkalarını ilah ediniyorsunuz?" Rızkı veren Allah olduğuna göre, başka ilahlara niçin itaat ve ibadet edilsin?
Böylece müşriklerin kafası karışıyor ve şaşkınlığa düşüyorlardı. Ne sadece Allah'ın rızık veren olduğunu söyleyebiliyor, ne de başka bir ilahın rızık verdiğini iddia edebiliyorlardı. Soruyu soran onların cevap vermediğini görünce kendi sorusunu kendi cevaplıyor ve: "Allah" diyor.
   Bu cümle, tebliğdeki hikmetin önemli bir noktasına işaret etmektedir. Yukarıda zikredilen soru ve cevabın mantıklı sonucu Allah'a itaat ve ibadet eden kimsenin doğru, O'nun yanısıra başkalarına tapanların ise yanlış yolda olduğudur. Bu nedenle verilen sonuç: "O halde biz doğru yoldayız, siz sapıklık içindesiniz" olmalıydı. Fakat gerçek ve doğru olmasına rağmen böyle açık ve dosdoğru bir karşılık tebliğ yönünden uygun ve akıllıca olmazdı. Çünkü bir kimseye hitap edildiğinde ve açıkça kendisinin sapıklık içinde olduğu söylenir, konuşan da doğru yolda olduğunu iddia ederse, bu kimse daha da inatçı olacak ve gerçeği kabule hiç yanaşmayacaktır. Allah'ın Rasulü sadece apaçık gerçeği söylemek için gönderilmediği, bunun yanısıra ona yanlış yolda olanları mümkün olduğunca çeşitli planlarla ıslah etme görevi de emanet edildiği için, soru ve cevaptan sonra Allah peygamberinden açıkça onların yanlış yolda ve sadece kendisinin doğru yolda olduğunun söylenmesini istememiştir. Bunun yerine şöyle buyurulmuştur: "Onlara de ki: Bizim sadece rızık veren bir tek Allah'ı mabud kabul ettiğimiz, sizinse rızık vermeyen başka ilahlar edindiğiniz meydana çıktı. Şimdi bu durumda her ikimizin de doğru yolda olması mümkün değildir. Sadece birimiz doğru yolda olabiliriz, diğerimiz ise sapıklık içindedir. Mantıki olarak hangimizin doğru yolda hangimizin yanlış yolda olduğunun ispatlandığına siz hükmedin." Mevdudi

 

Yukarıdaki soru dinleyicilerin zaten çok ciddi olarak düşünmelerini sağlamıştı. Bu cümle onların daha da ciddi düşünmelerini sağlamak için eklenmiştir: "Doğru yol ve sapıklık sorununu düşünüp karar vermek bizim bireysel faydamız içindir. Çünkü eğer biz yanlış yoldaysak, hatamızın sonuçlarını kendimiz çekeceğiz, siz bundan sorumlu tutulmayacaksınız. Bu nedenle bir inancı benimsemeden önce yanlış yolda olmadığımızdan emin olmak için çok ciddi düşünmeliyiz. Siz de aynı şekilde bizim için değil kendiniz için iyice düşünmelisiniz ve hayat sermayenizi yanlış bir inanca yatırmadığınızdan emin olmalısınız. Çünkü bu hususta bir hata işlediğinizde bize değil, sadece kendinize zarar verirsiniz." Mevdudi

Bu dinleyicinin dikkatinin çekildiği son ve en güçlü motiftir. Vurgulamak istediği şudur: "Mesele sadece bizimle sizin aranızda hak ve batıl farkı olduğu değil, fakat siz ve biz hepimizin hakkı bilen ve hepimizin durumundan haberdar olan Rabbimizin huzuruna çıkacağımızdır. Orada, O'nun huzurunda sadece hangimizin doğru yolda olduğuna hüküm verilmekle kalınmayacak, bizim size hakkı açıklamak için ne kadar çaba sarfettiğimiz, sizinse, bize nasıl karşı çıktığınız ve hakka olan düşmanlığınız nedeniyle bize nasıl karşı koyduğunuz da meydana çıkacak." Mevdudi

 Yani, "Bu ilahlara dayanarak büyük bir riske atılmadan önce, içlerinden hangisinin Allah'ın mahkemesinde sizin destekçiniz olarak ayağa kalkmaya ve sizi O'nun azabından kurtarmaya muktedir olduğunu bana söyleyin." Mevdudi

Bu ayet gurubunda, Allah’a ortak olduklarını iddia ettikleri ilahlarını er meydanına çağırmaları için inkârcılara meydan okunmakta, bu inkârcıların inançlarındaki yanlışlıklar ve tutarsızlıklar bir bir ortaya konmaktadır.
Bu bağlamda; müşrikler tarafından Resulullah’a yöneltilen sorulara cevap verilerek bu sözde ortakların yerde ve göklerde zerre kadar ağırlığa malik olmadıkları; Allah’ın onlardan hiçbirini yardımcı ve destekçi edinmediği; şefaatin [yardım ve desteğin] sadece Allah’ın izin verdiği kişilere fayda vereceği; inkârcıların kıyamet günü gerçeği itiraf edecekleri ama bunun hiçbir işe yaramayacağı; aslında rızkı verenin Allah olduğunu kendilerinin de bilip kabul ettikleri, buna rağmen çelişkili davrandıkları hatırlatılmakta ve ahiretin mutlak surette gerçekleşeceği bildirilmektedir.
İnsanlar Allah’a genellikle ilahları ve rableri olduğu için değil, ihtiyaçlarının karşılanması veya sıkıntılarının giderilmesi talebiyle ibadet ve dua ederler. Konumuz olan 22. ayette “De ki: Allah’ın astlarından yanlış inandığınız kimselere yakarın! Onlar,  göklerde ve yeryüzünde zerre ağırlığına malik olmazlar.  Onlar için bu ikisinde [gökler ve yeryüzünde] herhangi bir ortaklık yoktur. O’nun için onlardan bir yardımcı da yoktur” diye buyrularak zararları Allah’tan başka kimsenin defedemeyeceği inancı oluşturulmak istenmiştir.
Bunu başka bir ayette şöyle görmüştük:

Ve eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O’ndan başka giderecek biri yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O’nun fazlını geri çevirecek biri yoktur. O, onu [lütfunu] kullarından dilediğine isabet ettirir. Ve O [Allah] çok yarlıgayıcı, çok merhametlidir. (Yunus/107)

Ve insanlara bir sıkıntı dokununca, Rabb’lerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra, onlara kendinden bir rahmet tattırınca, bir de bakarsın ki, içlerinden bir gurup, Rabblerine şirk koşarlar. (Rum/33)

O [Allah], geceyi gündüze sokuyor, gündüzü de geceye sokuyor. Güneş’i ve Ay’ı emre amade kılmıştır. Hepsi adı konmuş bir müddet için akıp gidiyor. İşte bu, mülk kendisinin olan sizin Rabbinizdir. O’nun astlarından yakardığınız kimseler bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip olamazlar. Onları çağırırsanız onlar, çağrınızı işitmezler, işitseler bile size cevap veremezler, Kıyamet günü de ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Sana her şeyden haberdar olan [Allah] gibi [kimse] haber veremez. (Fâtır/13)
Ve eğer seni yalanladılarsa hemen de ki: “Benim amelim bana, sizin ameliniz de size aittir. Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.” (Yunus/41)

De ki: “Ey kâfirler!
Ben sizin taptıklarınıza tapmam/ Ben sizin yaptığınız ibadeti yapmam.
Siz de benim taptığıma tapıcı değilsiniz/ Siz de benim yaptığım ibadeti yapmazsınız.
Ve ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim/ Ben asla sizin yapmış olduğunuz ibadeti yapıcı değilim.
Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz/ Siz de benim yapmakta olduğum ibadeti yapıcı değilsiniz.
Sizin dininiz sadece sizin için, benim dinim de sadece benim içindir.” (Kâfirûn/1-6)

Ve Saat’in dikildiği günde, işte o gün ayrılırlar.
Şimdi iman etmiş ve salihatı işlemiş kimselere gelince, artık onlar bir bahçe içinde neşelendirilirler.
Şu küfredenlere, ayetlerimizi ve ahiret buluşmasını yalanlayanlara gelince, işte onlar azap içinde hazır bulundurulurlar. (Rûm/14- 16)

22. ayette konu edilen “sözde ilah”ların neler olduğu ise başka ayetlerde bildirilmektedir: Bunlar azizler, bilginler, rahipler, hahamlar, Meryem oğlu Mesih ve bu nitelik verilen şeylerdir. İnsanı insana kul eden herkes bu kavramın kapsamına girmektedir. Hatta hür­metine Allah’a yalvarıp durulan türbeler ve yatırlar da bunun içine girerler. Toplumumuzda birçok kimseden “Falanca türbeye gittim, filanca hazretlerine yalvardım, adakta bulundum, çocuğum oldu, kızım kocaya gitti, borçlardan, sıkıntılardan kurtuldum” şeklinde sözler duyulduğu herkesin malumudur.

İşte onlar [ilâh olduğunu iddia ettiğiniz şeyler]; hangisi Rabblerine daha yakın olmak için vesile arayarak yalvaran ve O'nun merhametini uman ve O’nun azabından korkan kimselerdir. Gerçekten senin Rabbinin azabı korkunçtur. (İsra/57)

Onlar, Allah’ın astlarından bilginlerini,  rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı kendilerine Rabler edindiler.. Oysa onlar sadece bir tek olan İlah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'tan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir. (Tövbe/31)

25. ayette konu edilen “Siz bizim yaptığımız günahlardan sorumlu tutulmazsınız. Biz de sizin yapıp durduklarınızdan sorumlu olmayız” şeklindeki ifade daha evvel İsra/15’te de geçmişti.

Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra/15)
Pasajın tamamı dikkate alındığında, Allah’a kulluk ve ibadetin ille de ihtiyaçların karşılanması veya sıkıntılardan kurtulmak için değil, O’nun ilahlığı ve rabbliği gereği yapılmasına dikkat çekilmiştir. H.Yılmaz

Hz. Muhammed tüm insanların peygamberidir. Fakat Müslümanlar bilinçsizce onun, sadece kendilerinin peygamberi olduğunu zannederek, evrenselliğini engellerler ve Allahın, "Ancak insanlığın çoğu bilmezler" buyruğunun muhatabı olurlar. M.Sağ 

Yani, "Sen sadece bu şehrin veya bu beldenin, yahut da bu çağın insanlarına peygamber olarak gönderilmedin, bilakis her çağda yaşayacak olan bütün insanlar için gönderildin. Fakat senin çağdaşların senin değerini anlamıyorlar ve aralarında ne kadar yüce bir insanın peygamber olarak seçildiğinin ve Allah tarafından kendilerine ne kadar büyük bir nimet ihsan edildiğinin farkında değiller."
Hz. Muhammed'in (s.a) sadece kendi kavmi ve kendi çağının insanları için değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanlar için peygamber olarak gönderildiği gerçeğine Kur'an'ın birçok yerinde değinilmiştir. Mesela:
"Bu Kur'an bana kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım diye vahyolunuyor." (En'am: 19)
"Ey Peygamber de ki: Ey insanlar, ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçiyim." (A'raf: 158)
"Ey Peygamber, Biz seni bütün insanlara ancak rahmet olarak gönderdik." (Enbiya: 107)
"Ne mübarektir, Furkan'ı alemler için uyarıcı korkutucu olsun diye kuluna parça parça indiren." (Furkan:1)
Aynı hususa, Hz. Peygamber (s.a) birçok hadisinde farklı şekillerde yer vermiştir. Mesela:
"Ben siyah ve beyaz bütün insanlara gönderildim." (Müsned-i Ahmed: Merviyat Ebu Musa Eş'arî.)
"Benden önceki bütün peygamberler sadece kavimlerine gönderilmişlerdi, bense bütün insanlara gönderildim." (Müsnedi Ahmed: Merviyat Abdullah bin Amr bin As.)
"Benden önceki bütün peygamberler sadece kendi kavimlerine gönderilmişlerdi, bense bütün insanlığa gönderildim." (Buhari ve Müslim: Cabir bin Abdullah'ın rivayet ettiği hadislerden.)
"Benim peygamber olarak gönderilişimle kıyamet aynen şöyledir. Böyle diyerek Hz. Peygamber (s.a) iki parmağını kaldırdı." (Buhari ve Müslim) Hz. Peygamber (s.a) bu sözleriyle şöyle demek istiyordu: "Nasıl ki, bu iki parmak arasına başka bir parmak giremezse, benimle kıyamet arasında da başka peygamber gelmeyecektir. Benden sonra sadece kıyamet gelecektir ve ben kıyamete kadar peygamber olacağım." Mevdudi

Müşrikler için yaptırılan açıklamalardan sonra teselli ve motive edilmek için peygamberimize “Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; velâkin insanların çoğu bilmiyorlar” diye hitap edilmiş ve onun sadece yaşadığı kente ve yaşadığı çağın insanlarına değil, kıyamete kadar tüm insanlığa elçi olduğu bir kez daha vurgulanmıştır. Burada vurgu Resulullah’ın kendi zatına olmayıp görevinedir:

De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde doğru yolu bulmanız için Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, Ümmî Peygamber olan Elçisi'ne iman edin ve o'na uyun.” (A’raf/158)

Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya/107)

De ki: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?”. De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Ve sizi ve ulaşan herkesi kendisiyle uyarayım diye bana bu Kur'ân vahyolundu. Allah’la beraber gerçekten başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten tanıklık eder misiniz?” De ki: “Ben etmem”. De ki: “O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve kesinlikle ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.” (En’am/19)

Âlemlere uyarıcı olsun diye, kuluna Furkan’ı [Ayırıcı’yı] indiren ne cömerttir [ne bol nimet verendir]! (Furkan/1)

Sen şiddetle arzulasan da, insanların çoğu iman ediciler değildir. (Yusuf/103)

İşte böylece Biz kentlerin anasını ve onun kıyısındaki kişileri uyarasın ve kendisinde hiç şüphe olmayan toplanma günü ile uyarasın diye sana Arapça bir Kur'ân vahyettik. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir. (Şura/7)
Yüce Allah, elçisini, insanlara teşvik olsun diye müjde vermesi, tedbirli olsunlar diye uyarı yapması için göndermiştir:

Ey peygamber! Şüphesiz Biz seni, bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı, kendi izniyle Allah'a bir davetçi ve ışık saçan bir kandil olarak gönderdik [elçi yaptık]. Sen de inananlara, şüphesiz kendileri için Allah’tan büyük bir lütuf olduğunu müjdele. Kâfirlere, münafıklara itaat da etme, onların ezalarını bırak. Ve sen Allah'a tevekkül et.  Vekil olarak da Allah yeter. (Ahzab/45-48)

De ki: “Ben kendim için Allah'ın dilediğinden başka ne bir menfaat elde etmeye, ne de bir zararı önlemeye malik değilim. Ben eğer gaybı bilseydim, elbette ben hayırdan çoğaltmak isterdim. Ve bana hiçbir kötülük bulaşmamıştır. Ben ancak bir uyarıcı ve iman eden bir kavme müjdeleyenim.” (A’raf/188)

Ve Biz,  seslendiğimiz zaman, Tur’un [dağın] yanında da değildin. Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı [peygamber] gelmeyen bir kavmi uyarman için ve kendi ellerinin yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde hemen, “Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, ayetlerine uysak ve müminlerden olsak” diyemesinler, onlar öğüt alsınlar diye Rabbinden bir rahmet olarak… [orada geçenleri sana bildirdik, seni elçi olarak gönderdik]. (Kasas/46)

Şüphesiz Biz seni hakk ile bir müjdeci, bir uyarıcı olarak gönderdik [elçi yaptık]. Her ümmetin de içinde bir uyarıcı mutlaka gelip geçmiştir. (Fâtır/24)

Ve Biz onlara öyle ders görecekleri kitaplardan vermedik. Kendilerine senden önce bir uyarıcı göndermedik de. (Sebe'/44)

Babaları uyarılmamış bu yüzden de kendileri gafil [duyarsız] bir kavmi kendisiyle uyarasın diye Aziz [çok güçlü], Rahîm’in [çok merhametlinin] indirdiği çok hikmetli Kur’an’a ant olsun ki sen, o gönderilenlerdensin [elçilerdensin], hiç şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerinesin. (Ya Sin/2- 6)  H.Yılmaz

Yani, Senin "Rabbimiz hepimizi bir araya toplayacak sonra da aramızda hak ile hükmedecek" dediğin zaman ne vakit gelecek? Biz çoktan beri seni inkar ediyor ve açıktan sana karşı çıkıyoruz. O halde neden hâlâ bizim aleyhimizde hüküm verilmiyor?" Mevdudi

 Başka bir ifadeyle bu cevap şu anlama gelir: "Allah'ın hükümleri, sizin kendisi için belirlediğiniz zamanla bağımlı olmak gibi sizin arzularınıza tabi değildir. O, yaptığı işleri ancak kendi verdiği hükümlere göre yapar. Siz bu dünyada insanların Allah'ın düzeninde daha ne kadar böyle yaşamaya devam edeceğini, kaç fert ve topluluğun farklı şekillerde imtihana tabi tutulacağını ve Hüküm Günü için yani bütün çağlarda yaşayan insanların hepsinin hesap vermeye çağrılacağı gün için en uygun zamanın ne vakit olduğunu anlayamazsınız. Bütün bunlar Allah'ın kendi düzenine göre tayin ettiği vakit vuku bulacaktır. Sizin istekleriniz ne onu bir saniye öne alabilir ne de yalvarmalarınız bu zamanı bir an olsun geciktirebilir." Mevdudi

Bu ayetlerde Mekkeli müşriklerin “Bu vaat edilen [tehdit; dirilme, haşr, yargılama ve cezalandırma] ne zaman?” şeklindeki sorularına karşılık verilmektedir. Müşrikler vahiyle bildirilen kıyamet olgusunu sık sık gündeme getirir ve onun ne zaman gerçekleşeceğini öğrenmek isterlerdi. Rabbimiz bu sorularına karşılık vermekle beraber kıyametin zamanını gizleyerek onun gerçekleşme zamanının müşriklerin arzularına göre olmadığını, bu zamanın belli olduğunu, geciktirilmesinin veya erkene alınmasının söz konusu olmadığını bildirmektedir.

Sana, Saat'ten soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelir.” Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (A’raf/187)

O’na inanmayan kimseler onun [kıyametin] çabuk gelmesini istiyorlar. İnananlar ise ondan korkuyla titrerler ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, saat [kıyamet] hakkında tartışanlar kesinlikle uzak [geri dönüşü olmayan]  bir sapıklık içindedirler. (Şûra/18)

Ve eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece “zann”a uyuyorlar ve sadece saçmalıyorlar. (En’am/116)

O’na inanmayan kimseler onun [kıyametin] çabuk gelmesini istiyorlar. İnananlar ise ondan korkuyla titrerler ve onun gerçek olduğunu bilirler. İyi bilin ki, saat [kıyamet] hakkında tartışanlar kesinlikle uzak [geri dönüşü olmayan]  bir sapıklık içindedirler. (Şura/18)

Günahlarınızdan sizi yarlıgasın ve sizi adı konmuş bir ecele [vadeye kadar ertelesin. Kuşkusuz Allah’ın eceli [takdir ettiği vade] gelince ertelenmez. Eğer bilseydiniz. (Nuh/4)

Ve Biz onu sadece belli bir süreye kadar erteliyoruz.
O gün geldiğinde O’nun [Allah’ın] izni olmadan hiç kimse konuşmaz. İşte o gün onlardan [insanlardan] bir kısmı bedbaht ve [bir kısmı da] mutludur. (Hud/104- 105) H.Yılmaz

MA BEYNE YEDEYHİ ifadesinin, Kur’ana kıyasla önceki vahiylerden bugüne kalanlar şeklinde çevrilmesi konusunda bkz. Sure 3, not 3 Önceki ve sonraki ifadelerden açıkca anlaşılacağı gibi, vahyin tamamının hakikati inkara şartlanmış olanlar tarafından rededilmesi, bunların öldükten sonra dirilmeye ve Allah’ın yargılamasına inanmamaları ve dolayısıyla, her yüksek inanç sisteminin varsaydığı mutlak ahlaki standartların geçerliliğini kabul etmemelerinden kaynaklanmaktadır.Yani, toplumlarının öncü aydınları olarak M.Esed

Buradaki kafirler, hiçbir ilahi kitaba inanmayan Arap müşriklerdir.
Yani, "Liderlerine, başkanlarına, yönetici ve ulularına körü körüne tabi olan ve onlara karşı hiçbir nasihatçıyı dinlemeye hazır olmayan sıradan insanlar. Bu insanlar gerçeği apaçık gördüklerinde ve dini liderlerinin nasıl herşeyi ters gösterdiklerini, liderlerine uydukları için nasıl bir akıbete sürüklendiklerini farkettiklerinde bu önderlerine dönecek ve şöyle diyeceklerdir: "Ey zalim insanlar, bizi siz saptırdınız. Bizim düştüğümüz bütün belaların sorumlusu sizsiniz. Eğer siz bizi saptırmasaydınız, biz Allah'ın elçilerini dinler ve onların söylediklerine inanırdık." Mevdudi

 

Yani, "Onlar derler ki: Biz birkaç kişi sizin gibi yüzlerce, binlerce insanı bize tabi olmaya zorlayacak bir güce sahip değildik. Eğer siz inanmak isteseydiniz, bizi liderlik, güç, yetki ve yönetimden alıkoyardınız. Eğer sizin hediyeleriniz, vergileriniz ve hibe ettiğiniz şeyler olmasa biz fakir olurduk. Eğer siz bize bağlılık göstermeseydiniz, biz bir gün bile ulu ve aziz olarak kalmazdık. Siz bizi önder kabul edip yüceltmeseydiniz, bizi kimse tanımazdı bile. Siz bizim ordumuz olmasaydınız, biz bir tek ferdi bile yönetemezdik. Şimdi neden size peygamberin gösterdiği yola kendinizin tabi olmak istemediğinizi kabul etmiyorsunuz? Siz haram ve helalden gafildiniz ve hayatın sadece bizim sağlayabileceğimiz sükselerinin esiriydiniz. Size her tür suç ve günahı işleme ehliyeti verebilecek ve vereceğiniz hediyeler karşılığında sizi Allah'a bağışlatma sorumluluğunu üzerine alacak rehberler arıyordunuz. Her tür şirki icat ederek, dinde birçok yenilikler çıkararak ve sizin bütün arzularınızı gerçeğin kendisi diye sunarak sizi hoşnut eden dini liderleri dinlemek istiyordunuz. Allah'ın dinini sizin arzularınıza uydurmak için değiştirecek sahtekarlara ihtiyacınız vardı. Ahirette ne olursa olsun sizi bu dünyada zengin kılacak önderlere uymak istiyordunuz. Hakimiyetleri altında her tür günah ve ahlaksızlığı işleme özgürlüğüne sahip olacağınız ahlaksız ve şerefsiz yöneticileri istiyordunuz. Bu nedenle bu alışverişte siz ve biz eşit ortaklarız. Şimdi tamamen masum olduğunuzu ve siz istemeden bizim sizi saptırdığımızı söyleyerek hiç kimseyi kandıramazsınız." Mevdudi

Yani, her zaman, daima. Mekr terimi (lafzen, “düzen” veya “düzen kurma”), burada, doğru olan şeye karşı “yanıltıcı ve yanlış itirazlar geliştirme” anlamını taşır. Bu örnekte, yukarıdaki 31. ayetin ilk paragrafında görüldüğü gibi, Allah'ın mesajlarına karşı bu itirazları geliştirmeleri sözkonusudur (karş. bu terimin 10:21 ve 35:43'deki benzer kullanımı ve aynı zamanda bkz. 86:15).

Lafzen, “Allah'a eşler (endâd) koşmaya”. Bu ifadenin bir açıklaması ve bizim çevirimiz için bkz. sure 2, not 13.

Eserru'n-nedâmeh ifadesinin bu şekilde çevrilmesinin gerekçeleri için bkz. sure 10, not 77.

Bazı klasik müfessirlerin (örn. Zemahşerî, Râzî ve Beydâvî) 13:5 ve 36:8'de geçen benzer ifadeler ile ilgili açıklamalarında işaret ettikleri gibi, bu günahkarların dünyada iken “boyunlarında” taşıdıkları, Hesap Günü de taşımaya devam edecekleri “halkalar” (ağlâl), teslim oldukları geçersiz ve düzmece değerlere ruhlarını esir etmelerinin ve bu teslimiyetin yol açtığı azabın bir simgesidir. M.Esed

Başka bir ifadeyle halktan insanlar şöyle diyeceklerdir: "Bizim bu sorumlulukta eşit paya sahip olduğumuzu nasıl söylersiniz? İnsanları aldatmak ve saptırmak için gece gündüz ne kadar planlar, hile ve dolaplar kurduğunuzu bir hatırlayın. Sizin bize bütün dünyayı sunduğunuz, bizim de buna kandığımız doğru değil. Sizin bizi dolandırıcılık ve hilelerinizle kandırdığınız ve her birinizin sıradan insanları kandırmak için her gün yeni bir yem ortaya attığı da bir gerçek."
Kur'an, dini liderlerle, onlara tabi olanlar arasındaki bütün tartışmalara birçok yerde farklı şekillerde yer verir. Ayrıntılar için bkz. A'raf: 38-39, İbrahim: 21, Kasas: 63, Ahzab: 66-68, Mümin: 47-48, Ha Mim Secde: 29  Mevdudi

Bu ayetlerde Kur’an’a ve Allah’ın ondan evvel gönderdiği kitaplara inanmayanların ahiretteki halleri nakledilmektedir. Burada konu edilen kâfirler, öncelikle Mekkeli müşrikler olmakla beraber, ayetlerin mesajı tüm zamanların ve mekânların kâfirlerini de kapsamı içerisine almaktadır. Ahirete ilişkin bir sahneyle verilen bu mesaj, inkârcıların azabı görür görmez birbirlerini suçlayacakları şeklindedir.
Bu ahiret sahnesinde iki insan tipine yer verilmiştir: Bunlardan birincisi, zayıf düşürülüp güçlü sayılanlara uyan [Liderlerine, başkanlarına, yönetici ve ulularına körü körüne tabi olan ve onlara karşı hiçbir nasihatçiyi dinlemeye hazır olmayan sıradan] kimselerdir. İkincisi ise kendi güçlülüklerine, büyüklüklerine inanmış önder, öncü kimselerdir.
Zayıf düşürülmüş olanlar, büyüklük taslayanlara:
Eğer sizler olmasaydınız, kesinlikle bizler mü'minler olurduk” derler.
Büyüklük taslayanlar da zayıf düşürülmüşlere:
Size kılavuz geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Bilakis, siz kendiniz suçlular oldunuz”  derler.
Büyüklük taslayanların bu mazeretini şöyle yorumlayabiliriz: Onlar, suçu kendilerine yıkmaya çalışan sözde zayıf düşürülmüşlere itiraz edip kendilerinin işin bahanesi olduğunu, aslında diğerlerinin inançları ve yaşam tarzları konusunda etkili olmadıklarını dile getirmektedirler.
Zayıf düşürülenler ise“Bilakis gecenin ve gündüzün tuzağı! Siz bize Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na bir takım eşler kılmamızı emrediyordunuz” diyerek onları suçlamaya devam etmektedirler.
Ahirette liderler ile onlara tabi olanlar arasında geçeceği belirtilen tartışmalara birçok surede yer verilmiştir:

(Allah onlara) “Sizden önce geçmiş cinn ve insden [tanıdığınız- tanımadığınız] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der]. Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder]. Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” dediler [derler]. (Allah) “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” dedi [der].
Öncekiler de sonrakilere, “Sizin bize karşı fazlalığınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” dediler [derler]. (A’raf/38, 39)

Onlar, toplu olarak Allah için ortaya çıktılar. Sonra da zayıf olan kişiler, büyüklük taslayan kişilere: " Şüphesiz bizler, sizlere uyan kimseler idik. Peki şimdi siz, Allah'ın azabından bir şeyi bizden savar mısınız?" dediler. Onlar: "Allah, bize kılavuz olsaydı biz kesinlikle size kılavuz olurduk.  Bizler sızlansak ya da sabretsek birdir. Bizim için kaçacak herhangi bir yer yoktur” dediler. (İbrahim/21)

Haklarında Söz gerçekleşen kimseler; “Rabbimiz! İşte bunlar bizim azdırdığımız kimselerdir. Biz nasıl azmışsak, işte bunları da öylece biz azdırdık. Biz Sana karşı uzak olduk. Onlar sadece bizlere tapmıyorlardı” derler. (Kasas/63)

O gün yüzleri ateş içinde çevrilirken “Ah keşke Allah’a itaat etseydik ve Elçi’ye itaat etseydik!” derler.
Ve dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar.  Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.” (Ahzab/66- 68)

Ve ateş içinde tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara: “Şüphesiz bizler size uyan kimseler idik. Şimdi siz bizden, ateşten bir bölümü savabiliyor musunuz?" derler.
Büyüklük taslayanlar: “Şüphesiz hep onun içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında hükmünü vermiştir” dediler. (Mümin/47, 48)

Müstaz’aflık bir mazeret değildir. Allah’ın arzı geniştir:

Şu, kesinlikle meleklerin, kendilerine zulmederlerken vefat ettirdikleri kimseler; Onlar [melekler], "Ne işte idiniz?" derler. Onlar: "Biz yeryüzünde güçsüzleştirilmiş kimselerdik." derler. Onlar [Melekler]: "Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi, siz orada hicret etseydiniz ya?" derler. Artık, erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan göçe güç yetiremeyen, yol bulamayanların haricindeki işte bunların varacakları yer cehennemdir. Ve o ne kötü gidiş yeridir. (Nisa/97, 98)

Sonra da hepsi pişmanlıklarını gizlerler. Ne var ki, iş işten geçmiştir. Son halleri “Biz de o küfretmiş olan kimselerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yapmış olduklarının karşılığını görüyorlar” ayetindeki gibidir. Bu ifade aynı zamanda onların kendi amellerinin cinsiyle cezalandırılacaklarını da göstermektedir. Şöyle ki, dünyadayken boyunları halkalı idiler, ahirette de boyunlarına demir halkalar takılacaktır.
Bu tasvir Ya Sin suresinde de geçmektedir:

Şüphesiz ki Biz onların boyunlarının içinde demir halkalar kıldık. Öyle ki onlar çenelerine kadardır. Böylece onlar burunları yukarı kaldırılmış olanlardır.
Ve biz onların önlerinden bir set, arkalarından bir set kıldık. Böylece Biz kendilerini sarmışızdır. Artık onlar görmezler.
Ve onları uyarmışsın yahut uyarmamışsın onlara göre birdir, onlar inanmazlar. (Ya Sin/8–10)

Ya Sin/8’de geçenمقمحونmukmehûn” sözcüğünün mastarı olan “ إقماح ikmah”, “başı kaldırıp gözü yummak” demektir. Rabbimiz bu sözcükle inatçı kâfirlerin bir tiplemesini yapmış, bu tiplerin yapılan daveti reddettiklerini gösterir anlamda başlarını arkaya doğru kaldıran kibirli insanlar olduklarını bildirmiştir. Bu tipe giren kişilerin onca delili görmemelerine, incelememelerine ve kabul etmemelerine sebep olan kibir ve inatları ise boyunlarının içindeki demir halka ile simgeleştirilmiştir.
İnanmayacak olanların gerçekleri göremez, geçmişten ders almaz, geleceği düşünmez olarak burunlarını havaya dikmiş durumları, bir başka ayette de şöyle dile getirilmiştir:

Biz onlara karinleri [bir takım yakınları, yani İblislerini] kabuk gibi üzerlerine kaplattık, onlar da, önlerinde ve arkalarında olanları kendilerine süslü gösterdiler. Cinn ve insten [herkesten], kendilerinden önce gelip geçmiş ümmetlerde yürürlükte olan Söz, onların üzerine hakk oldu. Şüphesiz onlar, hüsrana uğrayanlar idiler. (Fussılet/25)

Fussılet/25’ten de anlaşılacağı gibi, inanmayacak olanların önlerindeki ve arkalarındaki set, aslında çevrelerindeki bir takım yakınların [İblislerinin] olan biteni onlara süslü göstermeleri ve onların da tutkuları yüzünden bu süse yatkın olmaları durumudur. Buradan da onların süslü gösterilen mallar, makamlar, oğullar sebebiyle burunlarını havaya kaldırıp gerçekten uzaklaşmamaları ve tutkularından kurtulup akıllı davranmaları hâlinde kendilerini kurtarabilecekleri anlaşılmaktadır. H.Yılmaz

 

Mutraf terimi, “sefahate dalan”, yani (bu yolda) bütün ahlakî endişeleri bir tarafa bırakan kişiyi ifade eder: karş. 11:116, not 147. M.Esed

Peygamberlerin mesajına ilk karşı çıkanların servet, nüfuz ve yetki sahibi olan zengin kimseler oldukları gerçeği Kur'an'ın birçok yerinde zikredilmektedir. Bkz. En'am: 123, A'raf: 60, 66, 75, 88, 90, Hûd: 27, İsra: 16, Müminun: 24, 33, 38, 46, Zuhruf: 23 Mevdudi

Bu (itiraz,) öncelikle, hayatta değerli olan tek şeyin maddî kazanç sağlamak olduğu; ikinci olarak da, maddî anlamda başarılı bir hayatın kişinin “doğru yolda olduğu”nun bizzat kanıtı olduğu şeklindeki anlayışı yansıtır. M.Esed

Bu kimselerin düşünce tarzı şöyleydi: "Biz, size nazaran Allah'ın daha gözde kullarıyız. İşte bu nedenle Allah bize, sizi mahrum bıraktığı veya az miktarda verdiği nimetlerden bol bol ihsan ediyor. Eğer Allah bizden hoşnut ve razı değilse, neden bütün bu serveti, mal ve gücü bize verdi? Şimdi, bu dünyada bize bu kadar bol nimetler veren Allah'ın ahirette bizi cezandıracağına nasıl inanırız? O, sadece bu dünyada bu nimetlerden mahrum olanları cezalandıracaktır."
Dünyaya tapan bu tür kimselerin bu yanlış zannına Kur'an'ın birçok yerinde değinilmektedir. Bkz. Bakara: 126, 212, Tevbe: 55, 69, Hud:3, 27, Ra'd: 27, Kehf: 34, 43, Meryem: 73, 77, Tâhâ: 131, Müminûn: 55, 61, Şuara: 111, Kasas: 76, 83, Rum: 9, Müddessir: 11, 26, Fecr: 15, 20. Mevdudi

Bu ayetler Resulullah’ı teselli ederken aynı zamanda değişmez bir gerçeği de ortaya koymaktadır: İlahi mesajlara karşı çıkanlar, daima düzenlerinin bozulmasından korkan şımarık zenginlerin ileri gelenleri, makam ve mevki sahipleridir. Bu, ilk kez Resulullah ile yaşanan bir olay değildir; öteden beri devam edip gelen bir olgudur. Bu tür kimseler, maddî anlamda başarılı bir hayatın insanın “doğru yolda olduğu”nu gösteren bir kanıt olduğu fikrindedirler. “Biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri [mesajları] inkâr edicileriz” diyen bu kimseler, meseleye “Biz malca ve evlatça daha çoğuz ve biz azaba uğrayacaklardan değiliz” şeklinde bakmaktadırlar. Bakış açıları bu olan kişilerin doğruyu bulamamaları bu nedenledir.

 المترفMÜTREF: Bu sözcük, “nimet ve rahat yaşamın şımarttığı, azdırdığı kişi” demektir. (Lisanü’l-Arab; c. 1, s. 605, “trf” mad.)

İlahî mesajları tebliğ etmeye girişen peygamberlere ilk karşı çıkanların daima servet, nüfuz ve yetki sahibi zenginlerin [mütref, mele, ekâbir] olması, Kur’an’ın birçok kez dile getirdiği bir olgudur:

Onlar: “Sana çok düşük kimseler uyarken, biz sana inanır mıyız?” dediler. (Şuara/111)

Buna karşılık, kavminin küfretmiş olanlarının ileri gelenleri: “Biz seni sadece bizim gibi bir beşer [sıradan bir insan] olarak görüyoruz. Sana sığ görüşlü aşağı tabakalarımızdan [ayak takımımızdan] başkasının uyduğunu görmüyoruz. Sizin bizim aleyhimize bir fazlalığınızı da görmüyoruz. Bilakis biz sizi yalancılar sanıyoruz” dediler. (Hud/27)

Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen inanmış kimselere dediler ki: “Siz, Sâlih'in, gerçekten Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçi olduğunu biliyor musunuz?” [Onlar da,] “Kesinlikle biz o'nunla gönderilene inananlarız [inanıyoruz]!” dediler.
O büyüklük taslayan kimseler, “Biz, sizin inandığınızı kesinlikle inkâr edenleriz [ediyoruz]!” dediler. (A’raf/75- 76)

Ve Biz, “Allah, aramızdan bunlara mı iyilikte bulundu” desinler diye, onlardan bazısını bazısı ile böyle fitnelendirdik. Allah, şükredenleri daha iyi bilen değil midir? (En’am/53)

Ve Biz böylece, her kentte ileri gelenleri, orada hileler çevirsinler diye oranın suçluları yaptık. Hâlbuki bunlar, kötülüğü yalnızca kendilerine yapıyorlar da farkına varmıyorlar. (En’am/123)

Ve Biz bir ülkeyi helâk etmek istediğimiz zaman, onun varlık ve güç sahibi önde gelenlerine emrederiz de onlar orada fasıklık ederler. Artık oranın üzerine Söz hakk olur da Biz orayı kökünden darmadağın ederiz. (İsra/16)

Onlar, kendilerini hayırlarda koşturalım diye, kendilerine maldan ve oğullardan bir şeyler vermekte olduğumuzu mu sanıyorlar? Bilakis, işin farkına varamıyorlar. (Mü'minûn/55- 56)

Öyleyse onların malları ve evlatları seni imrendirmesin. Ancak Allah, bunlarla, onları basit yaşamda cezalandırmak, onlar kafir iken benliklerini çıkarmak istiyor. (Tövbe/55)

Benimle, tek olarak yarattığım kişiyi baş başa bırak!
Hesapsız bir mal verdim ona.
Şahitler olarak oğullar verdim.
Alabildiğine imkânlar döşedim onun için.
Tüm bunlardan sonra hırs ile Benim daha da arttırmamı istiyor.
Hayır… Hayır… Olmaz öyle şey! O bizim ayetlerimize karşı bir inatçı kesildi.
Ben onu sarp bir yokuşa sardıracağım. (Müddessir/11- 17)  H.Yılmaz

 

Zımnen, “zenginliği ve yoksulluğu, aptalcasına, Allah'ın lütfunun veya cezasının bir işareti olarak görürler.” Bu ifade, dolaylı olarak, bugün ve geçmişte birçok insanın paylaştığı, maddî refahın bütün insan davranışlarının meşruiyet gerekçesi olduğu anlayışını reddeder. M.Esed 

Onlar bu dünyada rızık ve nimetlerin paylaştırılma esasının hikmetini anlamıyorlar ve bu dünyada kendisine bol nimet verilenlerin Allah'ın sevgili kulu, az nimet verilenlerinse Allah'ın gazabına uğrayan kullar olduğu gibi yanlış bir zanna kapılıyorlar. Oysa gerçek şu ki, çevresine açık ve gören gözlerle bakan herkes çoğu durumda kötü ve iğrenç karakterlere sahip olanların zengin, buna karşın ahlaken temiz ve mükemmel insanların fakir olduğunu farkedecektir. Bu durumda hangi sağduyulu insan Allah'ın temiz karakterli kimseleri sevmediğini ve günahkar ve kötü insanları tasvip ettiğini söyleyebilir?" Mevdudi

Bu ayette şımarıklara cevap verilmektedir. Kendilerini şımartan nimetler Allah tarafından verilmektedir ama onlar bunun niçin verildiğini bilmemektedirler. Allah dilediğine döşeyiverir, dilediğine de ölçülü, sınırlı verir. Bu bir imtihan vesilesidir; şımarma aracı değildir. Mal ve evladı çok olan seviliyor da az olan sevilmiyor diye bir durum söz konusu değildir. İnsanların yaşam şartlarındaki bolluk ya da darlık Allah’ın meşietinden [dilemesinden] kaynaklanmaktadır. Ayetin son cümlesi olan “Fakat insanların çoğu bilmezler” ifadesi, insanların bu dünyada rızık ve nimetlerin paylaştırılma esasının hikmetini anlamadıklarına işaret etmektedir.

Onların bir kısmını bir kısmı üzerine fazlalıklı kıldığımıza bir bak! Elbette ahiret, dereceler bakımından daha büyüktür, fazlalık bakımından da daha büyüktür. (İsra/21) H.Yılmaz

Bu cümle iki anlama da gelebilir ve her ikisi de doğrudur. 1) İnsanları Allah'a yaklaştıran şey mallar ve evlatlar değil, bilakis iman ve salih amellerdir. 2) Mallar ve evlatlar, ancak mallarını Allah yolunda harcayan ve evlatlarını iyi eğitim ve öğretimle Allah korkusu duyan kimseler olarak yetiştirmeye çalışan mümin ve salih kimseler için Allah'a yaklaştırıcı bir araç olabilir.Burada onlara verilen nimetlerin hiç tükenmeyeceği ve mükafatlarının sonsuz olacağına gizli bir ima vardır. Çünkü insan bir an gelip tükenecek ve her an geri alınabilecek bir mükafattan gönül rahatlığı ile zevk alamaz. Mevdudi

Bu ayetleriyle Rabbimiz, tüm kullarını akıllarını başlarına almaları için uyarmaktadır. Mal, mülk, makam, mevki, Allah katında “iyi” olmak için birer ölçüt değildir. Ancak inanan ve salihatı işleyenler, ödüllerini ve yaptıklarının karşılıklarını kat kat alıp güven içinde safa süreceklerdir. Allah’ın ayetlerine karşı direnenler ise azap içinde bekletileceklerdir.
İnsanları Allah’a yaklaştıran şey mallar ve evlatlar değil, bilakis iman etmek ve salihatı işlemektir. Salihatı işlemenin yollarından bir tanesi de malları Allah yolunda infak etmek, evlatları bu uğurda yetiştirmektir. Böyle olunca mallar ve evlatlar da Allah’a yaklaştırıcı birer araç olurlar.
32. ayetteki “kendileri için yaptıklarına karşı kat kat karşılık olanlardır” ifadesiyle iyiliğin karşılığının kat kat artırılacağı vurgulanmaktadır. Bu artışın ne oranda olacağı ise başka ayetlerde belirtilmektedir:

Kim iyilik getirirse, artık ona onun [getirdiğinin] on misli vardır. Kim de kötülük getirirse, artık o, sadece onun misliyle cezalandırılır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (En’am/160)

Mallarını Allah yolunda harcayan kimselerin örneği, yedi başak bitiren ve her başağında yüz adet tane bulunan tane örneği gibidir.  Allah dilediğine katlar. Ve Allah Vâsi’’dir, Alîm’dir. (Bakara/261) H.Yılmaz

Yani, Allah'ın sadık kullarının öteki dünyada mutluluğa kavuşacakları vaadi, onların bu dünyada zengin veya yoksul olmaları ile ilgili değildir.Yani, ya dünyevî servet, ya iç huzuru, yahut da manevî erdemlerle (Zemahşerî). M.Esed

  Bu konunun tekrarlanmasıyla aşağıdaki noktalar vurgulanmaktadır. Rızkın bol bol verilmesi veya kısılması Allah'ın hoşnutluğu ve rızasına değil tamamen ve sadece O'nun irade ve isteğine bağlıdır. Allah'ın dilemesiyle, her iyi veya kötü insan rızkını kazanıyor. O'na inananlar da, O'nu inkar edenler de rızıklarını elde ediyorlar. Ne rızkın bol verilmesi, kişinin Allah'ın sevgili kulu olduğunun bir delilidir, ne de rızkın kısılması kişinin Allah'ın gazabına uğradığının bir göstergesidir. Günahkarlık ve şerefsizlik Allah katında sevilmeyen özellikler olduğu halde, O'nun dileğiyle günahkar ve şerefsiz bir insan zengin olur. Tam aksine doğruluk ve şeref Allah katında sevilen özellikler olmasına rağmen, yine O'nun dileğiyle bu özelliklere sahip bir kimse fakirlik ve yokluk çeker. O halde maddi kazanç ve faydaları, iyilik ve kötülüğün ölçüsü olarak alan kimse büyük bir hata içindedir. Gerçek kriter ve ölçü, O'nun sevdiği ahlaki özelliklere sahip olarak kazanılabilecek Allah'ın rızası ve hoşnutluğudur. Bu özelliklerin yanısıra eğer bir kimseye dünya nimetleri de verilmişse, bu Allah'ın bir lütfudur ve o kimse Allah'a şükretmelidir. Fakat eğer bir kimse Allah'a asi ise ve ona itaatsizlikte bulunuyorsa, kendisine dünyevi nimetler ihsan ediliyor olsa da, bu onun kendisini çok sıkı bir hesaba ve şiddetli bir azaba hazırladığı anlamına gelir.
Rızık veren, yaratan, icat eden, yardım eden gibi birçok sıfatlar aslında Allah'ın sıfatlarıdır, fakat mecazi olarak insanlar için de kullanılır. Mesela bir kimse için "Falan şahıs için iş sağladı, falan şeyleri icat etti, yarattı veya falan kişiye ihsan etti" diyebiliriz. Buna mukabil Allah Hayr'ür-Razıkin (Rızık verenlerin en hayırlısı) sıfatını sadece kendisi için kullanmıştır. Bununla, rızık sağladığı düşünülen birçok kişi içinde sadece Allah'ın en hayırlı rızık verici olduğu gerçeği vurgulanmaktadır. Mevdudi

Bu ayette 37. ayet biraz daha açılarak Allah’ın -bir imtihan vesilesi olarak- rızkı dilediğine döşediği, kimine de ölçülü verdiği bildirilmektedir.

İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman sınayıp da kendisini üstün kılar ve nimetler verirse: "Rabbim beni üstün kıldı" der.
Ama her ne zaman da sınayıp rızkını daraltırsa: "Rabbim beni aşağıladı"  der. (Fecr/15, 16)

Verilen nimetlerin infakı halinde Rabbimiz hemen onu takviye etmekte, arkasını getirmektedir. Çünkü Yüce Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır, onun verdiği en hayırlı olandır. Ki O, zamanında verir, ölçülü verir, geri almaz, başa kakmaz, hesapsız verir.

Sen Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü gecenin içine sokarsın; Sen ölüden diri çıkarırsın, diriden ölü çıkarırsın. Sen dilediğine de hesapsız rızık verirsin. (Al-i Imran/27)

Ve insanların malları içinde artsınlar diye ribadan verdikleri, Allah yanında artmaz. Allah'ın yüzünü [rızasını] dileyerek zekâttan verdikleriniz... İşte o kimseler, kat kat arttıranların ta kendileridir. (Rum/39)

Bu ayetler aynı zamanda dünya hayatında yapılan harcamaların Allah’a itaat yolunda olması halinde, har­cananın mislinin dünyada verileceğine de işaret etmektedir. Eğer dünyada verilmezse ahirette mutlaka verilecektir. H.Yılmaz

 

 

Bu temsîlî “soru” -temsîlî, çünkü Allah her şeyi bilendir ve bir şey “sormasına” gerek yoktur- Allah'ın mesajlarının “doğruluğunu inkar edenler”den bir çoğunun, burada “melekler” kavramında karşılığını bulan manevî güçlere taptıklarına kendilerini inandırdıklarını gösterir. M.Esed

 İlk çağlardan beri her dönemde müşrikler, melekleri tanrı ve tanrıça edinmişler ve onların putlarını yapıp tapmışlardır. Birisi yağmur tanrısı, birisi şimşek, diğeri rüzgar tanrısı, bir diğeri zenginlik tanrıçası, biri bilgi, biri hayat, bir diğeri de ölüm tanrısı olarak kabul edilegelmiştir. Bu konuda Allah, kıyamet gününde meleklere şöyle sorulacağını söylemektedir: "Bu insanlar ilah olarak size mi tapıyorlardı?" Bu soru ile bu olayın doğru olup olmadığı değil, meleklerin bunu tasdik edip etmedikleri araştırılmaktadır. Yani: "Siz onların ibadetlerini tasvip ediyor muydunuz? Siz insanlara ilah olduğunuzu ve size tapmalarını mı söylüyorsunuz? Yoksa siz insanların size saygı ve ihtiram göstermelerini mi istiyordunuz?" Bu soru sadece meleklere değil, dünyada iken ilah olarak kendilerine tapılan herkese sorulacaktır. Furkan suresinde şöyle buyurulmaktadır: "O gün (Allah) onları ve Allah'tan başka ibadet ettiklerini toplayıp, "Şu kullarımı siz mi sapıttınız, yoksa kendileri mi yoldan saptılar?" diyecektir." (Furkan: 17) Mevdudi

Meleklerin, yalnızca Allah'a yapılması gereken ibadetin kendilerine yöneltildiğini asla kabul etmediklerine işaret eder.

Cinn teriminin, bu örnekte, birincil anlamı olan “(insanların) duyuları ile kavrayamadıkları şey” anlamında kullanıldığına (bkz. Ek III), böylece, “tabiat” olarak tanımladığımız şeyde mevcut olduğu düşünülen, gerçek veya hayalî, bütün bilinmeyen varlık türlerini ihtiva ettiğine inanıyorum. Bu sebeple, meleklerin cevabı, günahkarların onlara sözde ibadet etmesinin, tabiatın görünmeyen güçlerine karşı duydukları korkudan ve bilinmeyenin verdiği daha derin bir korkunun bilinçaltı yansımasından başka bir şey olmadığına işaret etmektedir; bu korku, eninde sonunda, Allah'ın varlığına inanmayı reddedenleri ve dolayısıyla insan hayatında herhangi bir amaç veya anlam görmeyenleri kuşatır. (Bkz. ayrıca 10:28'in son cümlesi ve ilgili not 46.) M.Esed

  Yani, "Onlar şu cevabı verecekler: Sen bir başkasının sana ortak koşulmasından münezzeh ve yücesin. Bizim bu insanlarla hiçbir bağımız yok, biz ne onlardan, ne de yaptıklarından sorumlu değiliz. Biz sadece senin kullarınız."
Bu cümlede cin ile, cinlerden olan şeytanlar kastedilmektedir. Cevap şu anlama gelir: "Görünürde bu insanlar, bizim ismimizi anarak, kendi hayallerine göre resim ve heykellerimizi yaparak bize kulluk ettiler. Fakat aslında bize değil şeytanlara tapıyorlardı. Çünkü sadece şeytanlar onlara, Allah'tan başkalarını, ihtiyaçlarını gören varlıklar olarak kabul etmelerini ve onlara ibadet etmelerini telkin ediyorlardı."
Bu ayet, "cin" kelimesini dağlarda, çöllerde ve köylerde oturan kimseler olarak kabul edenlerin hatasını da açığa çıkarmaktadır. Sağduyulu ve akıllı bir insan, bu ayete dayanarak, insanların dağlarda ve çöllerde oturan kimselere ibadet ettiklerini ve onlara inandıklarını söyleyebilir mi?
Bu ayet ibadetin başka bir anlamına da ışık tutmaktadır. Bu ibadetin sadece hizmet ve ibadet olmadığını, hiç itiraz etmeksizin bir kimsenin emirlerine itaat etme anlamını da taşıdığını göstermektedir. Bir insan bir başkasını (şeytanı lanetlediği gibi) lanetlese bile, onun yolundan gidiyorsa, ona ibadet ediyor demektir. Başka örnekler için bkz. Nisa: an. 145, Maide: 60, Tevbe: an. 31, Meryem: an. 27, Kasas: an. 86Mevdudi

Bu ayetlerde mahşer günündeki hesap verme aşamalarından bir sahne yansıtılmaktadır. O gün Allah akılsızların Allah’ın astlarından kulluk ettikleri meleklere [güçlere]: “Şunlar mı size tapıyorlardı?” diyecek, onlar da “Seni tenzih ederiz. Onlara karşı bizim velimiz Sensin. Bilakis onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inananlardı”  diyerek işin gerçeğini açıklayacaklardır. Bilindiği gibi, ilk çağlardan beri her dönemde müşrikler kendi hayallerindeki melekleri tanrı ve tanrıça edinmişler ve putlarını yapıp onlara tapmışlardır. Birisi yağmur tanrısı, diğeri rüzgâr tanrısı, bir diğeri zenginlik tanrıçası, bir diğeri bereket tanrısı, bir diğeri sağlık tanrısı, bir diğeri de ölüm tanrısı olarak kabul edilegelmiştir.
Bu sahne böyle yaşanınca Rabbimiz de “Artık bu gün bazınız bazınıza yarar ve zarara malik olmaz. Ve Biz o zulmetmiş [şirke batmış] kişilere: “Tadın bakalım o kendisini yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını!” diyecektir.

Ve o gün O [Rabbin], onları ve onların Allah’ın astlarından taptıkları şeyleri toplar da, “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi o yolu kaybettiler?” der. (Furkan/17)

Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryemoğlu İsa, sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah’ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O [İsa], Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; gaybleri bilen yalnız Sensin, Sen! (Mâide/116)

Onlar, Allah’ın astlarından, yalnızca dişilere yakarırlar. Ve onlar ancak inatçı şeytana yakarırlar. (Nisa/117)

Ayette konu edilen “zulmetmiş kişiler” şirk koşanlardır:

Ve hani bir zaman Lokman, oğluna öğüt vererek, “Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma, hiç şüphesiz ki şirk [Allah’a ortak koşmak],  kesinlikle büyük bir zulümdür. (Lokman/13)

125-  Ve sonra, Allah, kimi doğru yola iletmek isterse, İslâm için onun göğsünü açar. Kimi de saptırmak isterse göğsünü öyle sıkar ki, o, göğe yükseliyormuş gibi olur. İşte böyle Allah, ricsi [pisliği; zarar, azap veren şeyleri]  iman etmeyenlerin üzerine kılar [bırakır,  atar]. (En’am/125)  H.Yılmaz

Lafzen, “okuyup inceleyebilecekleri”; yani atalarından devraldıkları bâtıl inanç ve uygulamaları desteklemek için başvuracakları. Karş. benzer bir görüşü dile getiren 30:35. M.Esed

  Yani, "Bundan önce onlara, Allah'tan başkalarına ibadet ve itaat etmelerini öğreten ne bir kitap, ne de bir elçi gelmiştir. O halde onlar Kur'an'ın ve Hz. Muhammed'in (s.a) tevhide davetini, bir bilgiye dayanarak değil, sadece cehaletlerinden inkar ediyorlar. Onların aslında bu konuda hiçbir dayanakları yok." Mevdudi

Zımnen, “Kur’an gibi açık ve kapsamlı bir ilahî buyruğun kendilerine tebliğ edildiği inkarcıların durumu ne kötü olacaktır!” Bu ayetin tümü ile ilgili yaptığım çeviri, ötekilerden oldukça farklı olan Râzî'nin yorumuna dayanmaktadır. M.Esed

  Yani, "Mekkeliler bizim daha önce o topluluklara verdiğimiz servet, güç ve şöhretin onda birine bile ulaşmış değildirler. Peygamberlerin kendilerine getirdikleri gerçeklere inanmayıp hayat tarzlarını bâtıl üzerine inşa ettiklerinde servet ve güçlerinin onlara hiçbir şey kazandırmadığını ve nasıl kötü bir akıbete uğradıklarını görün." Mevdudi

Bu ayet gurubu, Mekkeli kâfirlerin durumunu ve Resulullah’a karşı takındıkları tavrı ortaya koymaktadır. Müşrikler, ellerinde herhangi bir kanıt olmadan, okuyup inceleyebilecekleri, yani atalarından devraldıkları bâtıl inanç ve uygulamaları desteklemek için başvuracakları bir kitap yok iken, herhangi bir elçiden öğrenilmiş bilgi olmadan “Bu, başka değil, sadece sizi atalarınızın taptığı tanrılardan men etmek isteyen bir adamdır” ve “Bu [Kur'ân] uydurulmuş bir iftiradan başka bir şey değildir”, “Şüphesiz bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir” deyip durmuşlardır.  Geçmiş kavimler de elçileri yalanlamışlardı ama o kavimler bunların tanık olduğu ayetlerin [mucizelerin] onda birini bile görmemişlerdi. Böyle olmasına rağmen yine de yalanlamaktadırlar.  Bu durumları, atalarının yoluna ne ölçüde bağlı olduklarının da bir ölçüsüdür.
Atalar dinine bağlı kalmak, o toplumun değişmesinin, gelişmesinin önündeki en büyük engel, ayaklara takılmış prangalardır. Rabbimiz elçi göndererek, kitap indirerek bu zincirleri çözmeyi, insanları özgürleştirmeyi, değişimi ve gelişimi amaçlamıştır.

Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılmış bulacakları o Ümmî Peygamber’e, o Elçi'ye uyarlar. O hâlde, o'na iman eden, o'na kuvvetle saygı gösteren, o'na yardımcı olan ve o'nun ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (A’raf/157)

Atalar dinine, geçmişin yanlış uygulamalarına bağlı kişi ve toplumlar tarih sahnesinde varlıklarını sürdürememişler, helak olup gitmişlerdir. Bu, Allah’ın değişmez sünnetidir:

Ve içlerinden kendilerine bir uyarıcı geldiğine şaştılar da o kâfirler, “Bu bir sihirbazdır, çok çok yalan söyleyen birisidir. O bunca ilâhı, bir tek ilâh mı kılmış? Bu gerçekten şaşılacak [çok tuhaf] bir şey!” dediler.
Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler [ve dediler ki]: “İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten, istenen [sizden beklenen] bir şeydir! Biz bunu son [başka bir] dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Zikir [öğüt] aramızdan o'nun üzerine mi indirildi?” –Aksine onlar Benim Zikrimden bir kuşku içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.– (Sad/4- 8)

45. ayetteki “Onlardan önceki kimseler de yalanlamışlardı. Hem bunlar, onlara verdiklerimizin onda birine/binde birine bile erememişlerdi. Buna rağmen elçilerimi yalanladılar. Peki, Beni inkâr ediş nasıl oldu!” şeklindeki ifade ciddi bir tehdit içermektedir. Bu tehdidi şöyle anlayabiliriz: “Onlar kendilerinden ekonomik açıdan, sosyal açıdan daha güçlü olanların helak edildiğini görmediler mi? Onlar inkârları, yalanlamaları yüzünden helak edilmişlerdi. Bunlar kurtulabilirler mi? Yalanlarlarsa yalanlasınlar! Kendileri bilirler... Geçmişte inkâr edenlerin sonu nasıl oldu, bir düşünsünler!”
Burada müşriklerin Allah’ın elçisine karşı takındıkları tavır konu edilmektedir:

Çünkü o [İbrahim], yıldızlara öyle bir bakış baktı ki! Sonra da ‘Şüphesiz ben hastayım  [sancılıyım; fikir sancısı çekiyorum]’ dedi. (Saffat/86)

Onlar: “Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, hadi o bizi tehdit edip durduğun azabı hemen getir!" dediler. (Ahkaf/22)

Yoksa Biz onlara bir sultan [delil] indirmişiz de o [delil], onların O'na [Allah’a] ortak koştukları şeyleri mi söylüyor? (Rum/35)

Yoksa Biz kendilerine bundan önce bir kitap verdik de şimdi onlar, ona mı tutunuyorlar? (Zuhruf/21)

Daha yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş bir bakmazlar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetin idiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerine fayda vermedi. (Mü’min/ 82) H.Yılmaz

Lafzen, “ikişer ikişer (mesnâ) ve birer birer (furâdâ)”. Râzî'ye göre mesnâ terimi, bu bağlamda, “başka bir insanla birlikte” veya “başka insanlarla” anlamına gelir: bu sebeple, yukarıdaki ifade, insanın sosyal davranışına -yani başkalarıyla ilgili eylemlerine- olduğu kadar ahlakî bir tercihi gerektiren her durumdaki kişisel tavrına da işaret etmektedir. Bkz. 7:184, not 150. M.Esed

Yani, "Kişisel arzu ve çıkarlardan ve önyargılardan soyunarak Allah için bunu samimiyetle düşünün, bu meseleyi tek tek olduğu kadar nesnel bir şekilde derinlemesine ve ikili, üçlü veya dörtlü gruplar halinde de düşünüp ele alın: Bugün kendisine deli dediğiniz şahsın daha düne kadar aranızda akıllı ve dengeli bir adam olarak tanınmasının sebebi ne olabilir? Onun peygamber olarak gönderilmesinden kısa bir süre önce meydana gelen olayı hepiniz biliyorsunuz. Kabe'nin yeniden inşâsından sonra Kureyş'in çeşitli kabileleri arasında Hacer'ül-Esved'i yerine koyma konusunda anlaşmazlık çıktığında, Muhammed'i (s.a) hakem tayin etmeye oy birliğiyle karar vermiştiniz ve o da herkesi memnun edecek şekilde bu sorunu çözümlemişti. Şimdi, nasıl oluyor da akıl ve dengesini böylece bütün milletçe sınadığınız böyle bir adama deli demeye başlıyorsunuz? Dilinizle söylediğiniz şeye gerçekten inanıyor musunuz?"
Yani, "Ona sadece bu yüzden mi deli diyorsunuz? Sizi felakete götüren bir yolda bulan ve sizi alkışlayıp destekleyen bir kimseye akıllı diyor, korkunç bir felaketin geleceği ile sizi uyaran ve size emniyet ve selamet yolunu gösteren kimseye de, deli mi diyorsunuz?" Mevdudi

Bu cümle şu anlama da gelebilir: "Ben sizin kurtuluşunuzdan başka hiçbir şey istemiyorum, benim ücretim sizin ıslah olmanızdır." Bu nokta başka bir yerde şöyle ifade edilmiştir: "Ey Peygamber de ki: "Ben sizden buna karşılık, Rabbine bir yol edinmek dileyenden başka bir ücret istemiyorum." (Furkan: 57)
Yani, "Suçlayan kimseler herşeyi söyleyebilirler, fakat Allah her şeyi bilir. Benim çıkarcı bir kimse olmadığıma ve görevi kişisel çıkarlar için yapmadığıma Allah şahittir." Mevdudi

"yagzifübilhaggi" sözleri iki anlama gelir: 1) "O, bana vahy yoluyla hak ilmini (gerçek bilgiyi) bildirir." 2) "O, hakkı açıklıyor, O, batılın başına hakkı vuruyor, hakkı galip getiriyor. Mevdudi

Zemahşerî'ye göre, parantez içindeki “kendi yüzümden” sözleriyle ifade edilen düşünce yukarıda îma edilmiştir, çünkü “kişinin [manevî değerlerine] ters düşen her şey, bizâtihî kendi eseridir.” (Bkz. 14:4, not 4.) M.Esed

Bu ayetten yola çıkarak çağımızda yaşayan bazı kimseler şu iddiada bulunmuşlardır: "Bu ayete göre Hz. Peygamber'de (s.a) sapabilir, hatta saptığı da olmuştur. İşte bu nedenle Allah, Peygamber'ine şöyle demesini emretmiştir: "Eğer ben saparsam, bu benim aleyhimedir, bundan ben mesulüm. Ve ben ancak Rabbim bana vahyederse (yani Kur'an ayetlerini indirirse) doğru yolda olabilirim." Bu yanlış yorumla bu kimseler aslında, Hz. Peygamber'in (s.a) hayatının -Allah korusun- hidayetle sapıklığın bir karışımı olduğunu ve Allah'ın ona, hiç kimsenin kendisini tamamen doğru yolda zannederek her konuda ona itaati seçmesi için kafirler önünde bu itirafta bulunmasını emrettiğini ispatlamaya çalışmaktadırlar. Fakat gerçek şu ki, konunun akışını gözönünde bulunduran herkes burada "Eğer ben saparsam" sözlerinin Hz. Peygamber'in (s.a) gerçekten sapmış olduğu anlamına gelmediğini, bilakis şu anlama geldiğini görecektir: "Eğer sizin iddia ettiğiniz gibi ben sapmışsam ve sizin dediğiniz gibi benim peygamberlik iddiam ve tevhide çağrım bu sapıklığımın bir sonucu ise, bu sapıklığın vebali sadece benim üzerimedir, siz bundan mesul değilsiniz. Fakat eğer ben doğru yoldaysam, -ki öyleyim- bu Rabbimden vahy aldığım içindir. Sayesinde hak bilgisine muttali olduğum Rabbim en yakındır ve her şeyi işitendir. O, benim doğru yolda mı yoksa sapıklık içinde mi olduğumu bilir." Mevdudi

Bu ayet gurubunda; mesnetsiz, bilgisiz ve güçsüz olmalarına rağmen atalarının dinine bağlı kalıp Allah’ın ayetlerini, elçiyi yalanlayanlara çok sayıda mesaj verilmektedir. Rabbimiz, elçisine öncelikle görevini hatırlatarak müşriklere kendisinin uyarıcıdan başka bir şey olmadığını, onlardan karşılık olarak herhangi bir ücret talep etmediğini, talebinin onların iyiliğe erişmeleri olduğunu, kendi ücretinin Allah’a ait olduğunu; çıkar hesaplarından ve önyargılardan soyunarak Allah için samimiyetle ikili, üçlü veya dörtlü gruplar halinde kafa kafaya vererek etraflıca bu hususları düşünmelerini öğütlemesini buyurmaktadır.  
Bunlardan başka, Allah’ın hakkı yerli yerine koyduğu, gaybleri bildiği, hak gelince batılın kaybolup gittiği ve tekrar geri gelmeyeceği, elçinin kendisinin dahi bu ilahi mesaj sayesinde doğru yolu bulduğu bildirilmektedir. Rabbimiz “De ki” hitabıyla elçisinden bütün bu hususları insanlara bildirmesini istemekte ve bu tebliği ona bir görev olarak yüklemektedir.
Ayetteki  “Benim sizden istediğim ücret; işte o sizin içindir [sizin Allah’a yaklaşmanızdır]. Benim ecrim ancak Allah'a aittir” ifadesi, "Ben sizin kurtuluşunuzdan başka hiçbir şey istemiyorum, benim ücretim sizin ıslah olmanızdır"  anlamındadır. Bu husus başka ayetlerde şöyle ifade edilmiştir:

Ve Biz seni ancak müjdeleyici ve uyarıcı olmak üzere gönderdik.
De ki: “Ben, buna karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Sadece ve sadece Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler istiyorum.” (Furkan/56, 57)

İşte bu, Allah iman eden, salihatı işleyen kullarına müjdelediği şeydir. -De ki: “Ben onun üzerine [bu tebliğime karşı] sizden yakınlıkta sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum.”-  Ve her kim bir iyilik/ güzellik yaparsa biz onun için onda iyiliği/güzelliği artırırız. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, karşılığını verendir. (Şura/23)

Yusuf/104, Şuara/109, 127, 145, 164, 180, Sebe/47, Ya Sin/ 21, Sad/86, Yunus/72, Hud/29, 51, Şûra/23, Kalem/46, Tur/40 ayetlerinden de görmekteyiz ki, Rabbimiz hiçbir peygamberine yaptığı görev karşılığında herhangi bir ücret istetmemiştir. Dolayısıyla, peygamberimizin de kimseden herhangi bir ücret istemesi mümkün değildir. Elçilerin yaptıkları görev karşılığında herhangi bir ücret istememeleri, elçiliklerinin gerçek bir kanıtıdır. Zira elçiler görevlerini sadece hiçbir çıkar gözetmeden yapmakla kalmamakta, bunun da ötesinde, rahat hayatlarını bırakarak bütün işlerini terk etmekte; adlarının deliye, yalancıya, sihirbaza çıkmasına göğüs germekte; inanmayan yakınlarıyla ilişkilerinin kopmasını göze almakta ve üstüne üstlük bir sürü işkenceye de katlanmak zorunda kalmaktadırlar. Gerçek elçi olmayan birinin geçici çıkarları uğruna bütün bunları göze alması mümkün değildir. Tam aksine, gerçek elçi olmadığı hâlde bu yolla hükümdar ve önder olmak için hareket eden bir kişi, toplumun hoşuna gitmek için onların geleneklerini, önyargılarını kabullenir ve bunlardan yararlanma yoluna gider. Oysa Kur’an’dan öğrendiğimize göre, peygamberimiz sadece bu tür önyargıları kökünden baltalamakla kalmıyor, aynı zamanda kabilesinin Arabistan putperestleri üzerinde etki ve egemenlik kurmalarını sağlayan ana unsuru da yerle bir ediyordu.
Bütün bu bilgilerin ışığında meseleyi şöyle özetleyebiliriz:
Peygamberimizin elçilik görevini yerine getirmekten tek beklentisi, Allah'ın ona vereceği ödül, insanların doğru yolu bulmaları ve Allah'a yaklaştıran sevgi olacaktır.

Sana iyilikten-güzellikten isabet eden şeyler, işte Allah’tandır. Sana kötülükten isabet eden şeyler de senin kendindendir. Ve Biz seni insanlara bir elçi olarak gönderdik. Şahit olarak da Allah yeter. (Nisa/79)

49. ayetteki “Hak [Kur’an/ Kur’an’ın içerdiği gerçekler] geldi. Ve batıl başlatamaz ve geri getiremez” ifadesi, Enbiya/18’le daha da açılmıştır:

Bilakis Biz hakkı batılın başına çarparız da onun beynini parçalar. Bir de bakarsın o [batıl] yok olup gitmiştir. Ve Allah'a yakıştırdığınız vasıflardan dolayı size yazıklar olsun! (Enbiya/18)

Ve de ki: “Hakk geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl yok olup gider.” (İsra/81) H.Yılmaz

Yani, "Kıyamet gününde her günahkar, sanki yakın bir yerde gizleniyormuşçasına yakalanacaktır. Kaçmaya çalıştığında aniden yakalanacaktır."  Mevdudi

Lafzen, “yakın bir yerden” -yani, kendi içlerinden/kişiliklerinden: karş.17:13 (“her insanın kaderini kendi boynuna dolamışızdır”) ve buna ait not 17. Aynı düşünce, 13:5'de (“böyleleri [kendi davranışlarının bir sonucu olarak] boyunlarında bukağılar taşıyan kimselerdir”) ve bu surenin 33. ayetinin ikinci yarısında (“hakikati inkara şartlanmış olanların boyunlarına halkalar geçireceğiz”) ifade edilmiştir. Ayrıca bkz. 50:41 ve buna ait not 33. M.Esed

Lafzen, “yakın bir yerden” -yani, kendi içlerinden/kişiliklerinden: karş.17:13 (“her insanın kaderini kendi boynuna dolamışızdır”) ve buna ait not 17. Aynı düşünce, 13:5'de (“böyleleri [kendi davranışlarının bir sonucu olarak] boyunlarında bukağılar taşıyan kimselerdir”) ve bu surenin 33. ayetinin ikinci yarısında (“hakikati inkara şartlanmış olanların boyunlarına halkalar geçireceğiz”) ifade edilmiştir. Ayrıca bkz. 50:41 ve buna ait not 33. M.Esed

İnanmak, artık dünyâda kalmıştır. Burası inanma yeri değildir. Çünkü herşey gözlerinin önündedir. Görülene inanılmaz. Dünyâ da artık pek gerilerde kalmıştır. Oraya uzanıp imanı almaları mümkün mü? S.Ateş

 "Ona inandık": "Dünyada iken peygamberin bizi davet ettiği mesaja inandık."Yani, "Dünyada yaşarken inanmalıydılar, şimdi ondan çok uzaklaştılar. Öte dünyaya vardıklarına göre, nasıl pişman olup inanma şansına sahip olabilirler?" Mevdudi

Bu ifadenin açık anlamı şudur: insanın öteki dünyadaki kaderi, varlığının ilk safhası olan yeryüzündeki hayat tarzının ve ruhsal tavrının/dünya görüşünün bir sonucu ve ürünü olacaktır. Bu örnekteki “uzaktan” ifadesi, “ilgisiz” yahut “anlamsız/gereksiz” deyimleriyle aynı anlamda kullanılmıştır ve Kur’an'ın ğayb (“yaratılmışların kavrayışlarının ötesindeki olgular”) olarak tanımladığı şey, bu örnekte “ölümden sonraki hayat” hakkındaki bütün olumsuz spekülasyonların temelsizliğini ve saçmalığını vurgulamayı amaçlamaktadır. M.Esed

Görmediğine taş atan avcılar gibi bunlar da görmedikleri, bilmedikleri şeyler hakkında atıp tutuyorlardı. S.Ateş

  Yani, "Peygamber ve müminlere iftiralarda bulunuyor ve onun mesajıyla alay ediyorlardı. Bazan ona sihirbaz veya deli diyorlar, bazan tevhid ve ahiret inancıyla alay ediyorlar, bazan ona herşeyi bir başkasının öğrettiği şeklinde bir masal uyduruyorlar, bazan da müminlerin sadece cahillik ve akılsızlıklarından ona tabi olduklarını söylüyorlardı." Mevdudi

 

Böylece, arzu ettiklerinden herhangi birini -ister olumlu ister olumsuz olsun- gerçekleştirebilmelerinin imkansızlığı, öteki dünyada çekecekleri azabın kaynağı olacaktır.

Yani, bütün ahlakî öncüllerin asıl fonksiyonunun, yalnızca bu dünyadaki hayatın “meşru nimetler”i olarak gördükleri şeylerden kendilerini yoksun bırakmak olduğu şüphesine. M.Esed

Bu ayetlerde Resulullah’a hitap edilerek yalanlayıcıların iş işten geçtikten sonraki yeis ve beis halindeki durumları ortaya konmaktadır:
Onlar yakalanmış ve tutuklanmışlardır. Artık “inandık, inandık!” diye feryat etmektedirler. Ne var ki, her şey bitmiş, iman etmenin işe yaramayacağı bir dönem başlamıştır. Önceki yalanlayıcılara da yapıldığı gibi, arzu ve istek defteri kapatılmış, sıra hesabın alınmasına gelmiştir.
Müşriklere yönelik tehditler içeren bu ayet grubunda önce kıyamet gününe, sonra da müşriklerin düşeceği kötü duruma değinilmektedir. “Hâlbuki daha önce [dünyada] O’nu kesin inkâr etmişlerdi. Uzak bir yerden gayba atıp tutuyorlardı” ifadesinegöre, Rabbimiz onların uzak bir yerden, yani dünyadan cahilce atıp tutarak ahireti yalanladıklarına işaret etmektedir. Onların bu hallerini Secde/12’deki “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz” şeklindeki pişmanlıklarıyla birlikte değerlendirdiğimizde, henüz dünyadayken gayb [ahirette kendilerini bekleyen gelecek] hakkındaki bu yaklaşımlarının nasıl bir atıp tutma olduğu daha iyi anlaşılmaktadır.
Artık tıpkı bundan önce benzerlerine yapıldığı gibi, kendileriyle arzularının arasına set çekilmiştir” ifadesi, peygamberleri yalanlayan geçmiş kavimlerin başından geçen hallere bir atıftır. Allah'ın azabı üzerlerine çöktüğünde bu toplumlar da iman etmeyi istemişler, ancak bu istekleri kabul edilmemişti:

Sonra da ne zaman hışmımızı gördüler: “Allah’ın birliğine inandık ve O’na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik” dediler.
Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. -Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu [kanunu]... -İşte o kâfirler burada hüsrana düştüler [kaybettiler, zarara uğradılar].” (Mü’min/84, 85)

Nihayet onlardan birine ölüm geldiğinde, "Rabbim, terk ettiğim şeylerde salihi işlemem için beni geri döndür” dedi. Hayır… Hayır… Bu, şüphesiz onun söylediği bir sözdür. Onların tekrar diriltilecekleri güne kadar onların arkalarında bir engel vardır. (Mü’minun/99, 100)

Kur’an’ın bu konudaki mesajlarından anlaşılan, inkârcıların yeniden dirildikleri andan itibaren bu dünyaya dönme veya yeniden iman edecekleri bir hayatı yaşama arzularının kesinlikle yerine getiril­meyeceğidir. H.Yılmaz