(Tevbe - 98.Ayet)

<< Geniş Meal

Fâtır

Buradaki "Rasül" (elçi) ifadesi, Allah'dan Hz. Peygamber'e (s.a) mesaj getiren melekler anlamına gelmekle birlikte, tüm kâinatta Allah'dan aldıkları emirleri yerine getiren ve uygulayan melekler anlamında da kullanılmış olabilir. Bu açıklamaların gayesi şudur: Mekkeli müşrikler "melekleri" Allah'ın kızları olarak kabul ediyorlardı. Oysa bunlar sadece Allah'ın hizmetkârları ve emir kullarıdır. Bir hükümdarın hizmetkârları onun emirlerini yerine getirmek için nasıl koşuşup dururlarsa, aynı şekilde melekler de kâinatın gerçek hükümdarı olan Allah'ın emirlerini yerine getirmek için uçuşup dururlar. Kısaca meleklerin Allah'ın hükümranlığında söz hakkı yoktur ve onlar sadece memurdurlar.
Bizlerin meleklerin kanatlarının niteliği hakkında bir bilgi sahibi olmamız mümkün değildir. Ancak Allah, meleklerin kanatları hakkında insanların kuşlar için kullandıkları bir kavramı seçmiştir... Dolayısıyla bu kanatların kuşların kanatları gibi olması en muhtemel görüştür. Ayrıca "ikişer, üçer, dörder kanatları" oldukları zikrediliyor. Bundan da meleklerin sınıf sınıf oldukları, kendilerine görevlerine göre kanat ve kuvvet verilmiş olduğu anlaşılıyor.
Bu ifadeden meleklerin dörtten fazla kanatlı olanlarının da bulunduğu anlaşılmaktadır. Abdullah bin Mesut’tan (r.a) rivayet edilen bir hadiste, Rasûlullah'ın (s.a) Cibril'i 600 kanatlı olarak gördüğünü söylemiştir. (Buhari, Müslim, Tirmizi) Yine Hz. Âişe’den mervidir ki, Rasûlullah (s.a) Cibril-İ Emin'i iki kez asıl şeklinde görmüştür. Cibril'in 600 kanadı varmış ve bütün ufku kaplıyormuş. (Tirmizi)

(Mevdudi)

Melek genel başlığı altında toplanan manevî varlık veya güçlerin “kanatlar” ı, Allah'ın vahyini peygamberlerine iletmedeki sürat ve güçlerini sembolize eden bir mecazdır. Kanatların çokluğu (“iki, üç veya dört”), belki, Allah'ın yarattığı bu evrende buyruklarının sayısız gerçekleşme yolunu vurgulamaktadır: Bu varsayım, sahih bir Hadis tarafından da desteklenmektedir. Bu Hadis'e göre Hz. Peygamber, Miraç Gecesi (bkz. Ek IV) Cebrail’i “altı yüz kanatlı olarak” gördü (Buhârî ve Müslim'in İbni Mesut’tan rivayeti).

Yani, yaratma eylemi süreklidir ve kapsamı, hedefleri veya çeşitleri açısından düzenli olarak genişleyen bir eylemdir. M.Esed

Hamd, gökleri ve yeri yoktan yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a özgüdür. O, yaratmada dilediği şeyleri artırır. Şüphesiz ki Allah her şeye gücü yetendir.

Surenin bu giriş ayeti, müteşabih ayetlerin en güzel örneklerinden birisidir ve Yüce Rabbimiz burada dikkat çekici sözcüklerle ciddî mesajlar vermektedir. Bu ayette geçen sözcükler sıradan sözcükler olmayıp, üzerinde bir hayli düşünülmesi gereken sözcüklerdir. Bu sebeple biz de bu sözcükleri tek tek ele almış bulunuyoruz.

Hamd Fatiha suresinin tahlilinde açıkladığımız gibi “الحمد hamd”, bir nimetin ve güzelliğin kaynağı ve sahibi olan gücü, övgü ve yüceltme sözleriyle anmaktır. Ama “hamd”, verilen bir nimetten yararlanma veya yapılan bir yardımla feraha çıkma karşılığı olmaktan çok, o nimeti verenin veya o yardımı yapanın, yani Yaratacı’nın, sonsuz güç ve kuvvetine, yarattığı nimetlerin çokluğuna, O’nun Rabbliğine duyulan hayranlık sebebiyle dile getirilen bir övgüdür. Yani, hamd şükürden farklıdır: Şükür bir nimete karşılık ve bir eylemle yapılırken, hamd bir nimetten yararlanmadan da ve sadece söz ile yapılır. Hamd, ilk bakışta “methetme” olarak tanımlanabilirse de her methiye (övgü) hamd değildir. Çünkü methiyenin riyakârlık, dalkavukluk şaibesi taşımasına karşılık hamd tam bir samimiyet gerektirir. Dolayısıyla hamd, nimetleri, ikramları ve iyilikleri sonsuz olan Yüce Rabbimiz dışında hiç kimseye yapılmaz. O hâlde hamd yapılırken nimetler sahibi Yüce Allah hem övülerek yüceltilmeli, hem de kendisine şükredilmelidir. Hamd ve önemi konusunda şu ayetlere bakılabilir: En’âm; 1,   A’râf; 43,   Yunus; 10,   Ta Ha; 130,   Kasas; 70,   Zümer; 74.

Fatr

Türevleri ile birlikte Kur’an’da yirmi kez geçen ve “fıtrat”, “fütur”, “iftar” gibi türevleri Türkçeye de geçmiş olan “Fatr” sözcüğünün anlamı; “yarmak” demektir. Sözcük ilk olarak “parmak uçlarıyla devenin memelerinden süt sağmak” eylemi için kullanılmış ama zaman içinde bu anlam genişlemek suretiyle “bir şeye müdahale etmek suretiyle bir oluşum sağlamak” anlamında yerleşmiştir.

Bu anlama göre “Fatr” sözcüğü “ilk kez yapma, yoktan yaratma” olarak açıklanabileceği gibi, “mevcut düzeni bozma” olarak da açıklanabilir. Sözcüğün her iki açıklamasına göre ayetin ilgili bölümünün çevirisi aşağıdaki şekillerde yapılabilir:

-  Hamd, gökleri ve yeri yoktan yaratan, …

-  Hamd, gökleri ve yeri parçalayacak olan, …

 “Fatr” sözcüğünün “mevcut düzeni bozma” şeklinde anlamlandırılması, yerin ve göğün Allah tarafından parçalanacağını “fetara” kalıbının mutavaatı olarak “infitâr” ve “münfetıratün” ifadeleriyle bildiren ayetler ile de uyum göstermektedir:

İnfitar; 1: Gök çatladığı vakit,

Müzzemmil; 18:  Gök bile onunla (o günün şiddeti ile) parçalanır. O’nun vaadi gerçekleşmiştir.

Melekler

Ayrıntılarını Necm ve Kadr surelerinin tahlillerinde verdiğimiz açıklamalarda belirttiğimiz gibi, “melek” sözcüğünün anlamı, hangi kökten türediğine göre değişmektedir. “Melâike” ve bunun tekili olan “melek” sözcükleri; ya “ؤلوك üluk” kökünden, ya da “ ملك melk” kökünden türemişlerdir. Buna göre:

1)   Eğer sözcük, “elçi göndermek” anlamına gelen “ؤلوك üluk” kökünden türemiş ise, aslı “ مألك me’lek” olan sözcük, ism-i zaman, ism-i mekân ve mastardır. Dolayısıyla sözcüğün başındaki “ م m (mim)” harfi ektir. Sonraları “ ا elif” ile “ ل lâm” harfleri yer değiştirmiş ve sözcük “ ملئك mel’ek” hâline getirilmiştir. Sözcük, “Allah’tan elçi” anlamında isim olarak kullanılmaya başlanınca da hemze terk veya tahfif yoluyla kaldırılmış ve “melek” şeklini almıştır.

2)   Eğer sözcük, “kuvvet, yönetim gücü” anlamındaki “ ملك melk” kökünden türemiş ise, bu takdirde sözcüğün başındaki “ م m (mim)” harfi ek olmayıp, sözcüğün aslındandır. “Mülk, milk, malik ve melik” sözcükleri de bu kökten türemişler ve anlamlarını da bu kökten almışlardır.

Eski tefsircilerin (!) genellikle birinci görüşü benimsemiş olmalarına karşılık bizim tespitlerimize göre sözcük, Kur’an’da farklı anlamlara gelen her iki kökten türemiş hâliyle de kullanılmıştır. Yani konumuz olan “melâike” sözcüğü bazen “elçi” anlamına, bazen de “yönetim gücü” anlamına gelmekte, sözcüğün nerede hangi anlamda kullanıldığı ise, yer aldığı pasajın söz akışından anlaşılmaktadır.

Elçiler

Genelde “Bir uzlaşma amacıyla ya da bir işi bitirmek için gönderilen kimse” olarak tanımlanan “الرّسول resul (elçi)” sözcüğü kısaca “gönderilmiş” demektir. Ama “الرّسول resul (elçi)” denince, sadece insanlardan seçilmiş olan elçiler anlaşılmamalıdır. Çünkü Allah, meleklerden de elçiler seçtiğini bildirmektedir:

Hacc; 75:  Allah meleklerden elçiler seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah en iyi işiten, en iyi görendir.

Yukarıda, “melek” sözcüğünün türediği kök sözcüklere göre ifade ettiği anlamlar hakkındaki açıklamalar göz önüne alındığında; elçilerin “melek” cinsi olanlarının, ya “yönetim gücü ”nü temsil eden kuvvetler ya da “haber verici” nitelikli şeyler oldukları sonucu ortaya çıkmaktadır.

Rabbimizin yağmur ve rüzgârları “yönetim gücü” anlamında olarak elçi yolladığı pek çok ayette bildirilmiştir. (Furkan; 48,   En’âm; 6,   A’râf; 133, 162,   Hicr; 22,   Ankebut; 40,   Ahzab; 9,   Sebe; 16,   Fussilet; 16,   Zariyat; 32–41,   Kamer; 19, 31, 34, Rahman; 35,   İsra; 68,   Ra’d; 13,   Kehf; 40,   Neml; 63,   Rum; 46, 48, Mülk; 17 ve Nuh; 11)

“Haber verici” nitelikli melek cinsi elçilerin ise neler olabileceğini düşünmeye başlamadan önce dikkate alınması gereken husus, Rabbimizin, elçilerin “indirilmişler ”den de olabileceğini bildiren şu ifadesidir:

Talâk; 10, 11: Allah onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır. O hâlde ey kavrama yeteneği olanlar, Allah’a karşı takvalı olun. Allah size bir ÖĞÜT, size Allah’ın açık açık ayetlerini (mucizelerini) okuyan bir ELÇİ İNDİRDİ. …

 Yukarıdaki ayetlerin ifadesinden kolayca anlaşılabileceği gibi, Yüce Allah’ın indirdiği ELÇİ-ÖĞÜT peygamber değil, Kur’an ayetleridir. Yani, “haber verici” niteliği ile birer “melek” olan Kur’an ayetleri, Allah’ın indirdiği evrensel, ölümsüz elçileridir.

İkişer, üçer, dörder kanatlı

Cahiliye Arapları arasında yaygın olan inanışa göre; Allah’ın kızları ve yardımcıları olan melekler kanatlı yaratıklardır ve rüzgâr, yağmur, deprem gibi doğa olayları da onların eseridir. Rivayetlerde ise bu Cahili inanış iyice abartılmış; peygamberimizin Cebrail’in kanatlarını altı yüz olarak saydığı, İsrafil’in ise her biri doğudan batıya uzanan tam on iki bin tane kanadı olduğu ve Allah’ın Arş’ını da bu kanatlarla taşıdığı gibi fantezilerle süslenmiştir. Hele Ka’b ül Ahbar rivayetlerindeki meleklerin kanatları ise milyonları aşmaktadır.(!)                     

Biz, “kanat” sözcüğünün burada “güç” ten kinaye olarak kullanıldığını düşünmekteyiz. Yani, kanatlar fizikteki HP (beygir gücü) gibi bir güç birimidir ve meleklerdeki kanat çokluğu, onların güçlerinin fazlalığını ifade etmektedir. Buna göre “melek” sözcüğü;

eğer “melek” sözcüğü; “yönetim gücü” anlamında kabul edilirse, meleklerin kanatları; “yağmur, rüzgâr, sel gibi doğa olaylarının gücü” olarak anlaşılmalı,

eğer “melek” sözcüğü; “haber verici” anlamında kabul edilirse, meleklerin kanatları; “Kur’an ayetlerinin müteşabih (birden çok) anlamlarının insanlar üzerinde yarattığı etkiler” olarak anlaşılmalıdır.

 Bu açıklamalardan sonra konumuz olan ayetlerin takdiri, sözcüklerin değişik anlamlarına göre iki türlü yapılabilir:

a) Hamd, gökleri ve yeri yoktan yaratan, gönderdiği ayetleri ikişer, üçer, dörder anlamlı elçiler kılan Allah’a özgüdür. O, yaratmada dilediği şeyleri artırır. Şüphesiz ki Allah her şeye gücü yetendir

b) Hamd, gökleri ve yeri yarıp parçalayacak olan, rüzgârları değişik şiddette elçiler kılan Allah’a özgüdür. O, yaratmada dilediği şeyleri artırır. Şüphesiz ki Allah her şeye gücü yetendir.

Bizim, meleklerin ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçi oluşları hakkındaki tevilimiz; bu ayette, indirilmiş elçi olan Kur’an ayetlerinin müteşabih olanlarının, birden çok anlamı ifade ettiklerinin bildirildiği yönündedir. Bu anlamı tercih etmemize ise, 2. ayette geçen “rahmet” ve “Hakiym” ifadeleri ipucu olmuştur.

Ayetin son kısmındaki “Allah… Artırır” ifadesiyle, Allah’ın gücünün sınırsızlığı, her istediği şeyi yaratacağı ve yaratmasının sürekliliği açıklanmaktadır.

H.Yılmaz

Hamd, gökleri ve yeri yoktan yaratan, melekleri ikişer ve dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a aittir. O, yaratmada dilediği kadar artırır. Çünkü Allah’ın her şeye gücü yeter.

İlk kez yaratmak, din, kanun, paramparça olmak, yarılmak, kusur ve bozukluk” anlamlarına gelen fetara kelimesinin geniş açıklaması Yusuf 101 de yapılmıştır. “İlk kez yaratmak” anlamına gelen bu kelime, Allah’ın sıfatı olunca fâtır kalıbına bürünmektedir. Fatır, “ilk kez yaratan” demektir. Gökleri ve yeri ilk kez yaratan Allah’ın övülmesi gerekiyor. Övgülerin, kâinatı yaratan Allah’a ait olması, hamd ile yaratma olgusu arasındaki ilişkiyi belirlemektedir. Yüce Allah’ın yaratma sıfatı hamdi çağırmakta ve insanın hamd etmesini gerekli kılmaktadır.

Yüce Allah’ın ikişer, üçer, dörder kanatlı melekleri elçiler kılması da O’nu hamde layık kılmaktadır. Meleklerin kanatlı olmasının ne anlama geldiğini açıklamamız gerekiyor. Aslında melekler, görülemeyen manevi varlıklar olduğu halde kanatlı olmaları ne anlama gelmektedir?

Melek denen varlıklar, bedene bürünebilen varlıklardır. Hud 69-70 de meleklerin insan şekline girdikleri anlatılmıştı. Ayrıca Meryem suresinin 17 ayetinde Cebrail’in tan bir beşer şekline büründüğüne işaret edilmişti. Fatır suresinin bu ayetinde onların kanatlı varlıklar şekline bürünebileceğine dikkat çekilmektedir.

Bize göre meleklerin kanatları, onların görev yapacakları boyutları ifade etmektedir. İki kanatlı iki boyutta, üç kanatlı üç boyutta, dört kanatlı dört boyutta hizmet görüp görev yapmaktadır. Zaten ayette onların “elçilik” görevleri gündeme getirilmektedir. Onlar, ilahi âlemin insanlar âlemine olan elçileri olduğu gibi kâinatın bütün işlerinde Allah tarafından görevlendirilmektedirler. Meleklerle ilgili, ecniha “kanatlar” kelimesi, onların asıl yapısını ifade etmektedir. Bu, onların büründüğü şekil demektir. Enfal 61 e gidersek bunu daha rahat anlayabiliriz:

“Eğer onlar barışa kanat açarlarsa, sen de ona kanat aç”

Buradaki kanat açmak, candan-gönülden hemen yanaşmak ve derhal harekete geçmek anlamlarına gelmektedir. Kâfirler barışa kanat açıyorsa, sen de uçarak barışa koş demektir.

Yüce Allah meleklerin çeşitlerinde ve görevlerinde artış yapabilir ve bu, O’nun dilemesine bağlıdır. Meleklerin hangi görevleri yaptıklarını Bakara 30 da açıklamıştık. Onların kanatlarında artış yapılabileceği gibi, çeşitli görevler için melekler de yaratılabilir. Çünkü Allah’ın gücü her şeye yeterlidir. Her şeyi yapmaya gücü vardır. Bütün bunları yapabilecek güce sahip olan Allah’a hamd etmek, insanın görevleri arasında yer almaktadır.

Netice olarak diyebiliriz ki, Fatiha, Enam, Kehf, Sebe ve Fatır surelerinde hamdin gerekliliğini gündeme getiren Allah’ın vasıflarına bakarak, insanları bilgilendirmek gerekiyor. Bu bilgilendirme hamd etmenin temelini oluşturacak ve hamdin ne kadar önemli olduğunu da gösterecektir. Hamd, Yüce Allah’ın yaratma ile eğitim-öğretim faaliyetine, oradan bütün varlıklara nimet verme olgusundan çıkıp insanın gönlünden övgüyü çıkaran bir faaliyet olmaktadır.

B.Bayraklı

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah'a mahsustur. O, yaratmada dilediği kadar artırır. Gerçekten Allah her şeye kâdirdir.

 فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ Göklerin ve yerin yaratıcısı, yani bütün alemi yokken yaratan, fıtratını ilk başta yoktan var eden yahut yaran, yoktan varlığa çıkaran ve yine yaratacak, اِذَا السَّمَآءُ انْشَقَّتْ “Gök yarıldığı zaman.” (İnşikak, 84/1) ve اِذَا السَّمَآءُ انْفَطَرَتْ  “Gök yarıldığı zaman.” (İnfitar, 82/1) hükmünü yerine getirecek olan.

En'am Sûresi'nde de geçtiği üzere,  فَطَرَ “Fatara” aslında yarmak mânâsınadır. Râğıb, uzunluğuna yarmak der. (Râğıb el-İsfehânî, a.g.e., 382.)  Bundan daha önce örneği geçmeksizin ilk olarak yaratmak mânâsına meşhur olmuştur. Bu mânâya göre “Fatır” ilk yaratmaya göredir. Ve di'li geçmiş zaman mânâsına olacağı için, izafet-i maneviye olarak “marife” olup Allah kelimesine sıfat olmuştur. Bu şekilde ahirete, ikinci yaratılmaya işareti, intikali ve istidlali olmuş olur. Bununla birlikte bazı tefsir bilginlerinin dediği gibi, yarmak mânâsından ismi fail olması da mümkündür. Bu şekilde biz bundan  اِذَا السَّمَآءُ انْفَطَرَتْ “Gök yarıldığı zaman” (İnfitar, 82/1) ifadesindeki “İnfitar (yarılmayı) da anlamak isteriz ki, bu durumda ahiret yaratılması dahi açıklanmış olur. Ancak yaratacak demek olan bu mânâ gelecek zamana ait olduğu için, “Fatır” dilbilgisi açısından amil (başka kelimelerde amel eden etken) olarak “lafzi izafet” olacağından marifelik kazanmaz ve Allah ismine sıfat olmaması gerekir. O halde iki ihtimal kalır: Birisi bedel yapılmak, birisi de مَالِكِ يَوْمِ الدّٖينِ “Din gününün sahibi.” (Fatiha, 1/3) gibi süreklilik ve sebat kast olunarak geçmiş zamanı ve gelecek zamanı kapsamaktır. En uygunu da budur. O halde hem ilk yaratılmayı ve hem ikinci yaratılmayı kapsayarak mânâ işaret ettiğimiz gibi şu olur: Gökleri ve yeryüzünü yaran ve ayıracak olan, dünyayı yarattığı gibi ahireti de yaratan  وَجَاعِلِ اَلْمَلٰۤئِكَةِ رُسُلاً ve melekleri elçiler yapan, yani kendisinden kullarının şuurlarına tebliğ vasıtaları, peygamberlere vahiy, salih insanlara ilham, akıllara doğru düşünme fikrini getiren araçlar yahut kudretini, eserlerini yaratıklarına iletici vasıtalar kılan, öyle ki اُولٖۤى اَجْنِحَةٍ مَثْنىٰ وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ    ikişer üçer, dörder çok kanatlı.

Ecniha: “Cenah” kelimesinin çoğuludur. Cenah da kanat demektir. Meşhur olan budur. Bir şeyin kol ve kanat gibi şubelerine ve cihetlerine dahi denilir. Meleklerin “cenahları” nın gerçek yüzünü ve nasıl olduğunu ise Allah bilir. Gerçi cenah kelimesini cihet ile tevil edenler de olmuştur. İfadenin akışından anlaşıldığına göre, burada zikr­olunan sayılar tam sayıyı belirleme ve sadece bu kadar olduğunu ifade etmek (tahsis) için değil, çokluğu beyan etmek içindir. Buna göre dörtten yukarı kanadı olan melek yok demek değildir. Gerçi Buhârî Müslim, Tirmizi,  لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرىٰ “Andolsun ki o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını görmüştür.(Necm, 53/18) âyetinde İbn Mes’ûd hazretlerinden rivayet etmişlerdir ki, Resulullah Cebrail'i altı yüz kanatla görmüştür. Tirmızî’nin Hz. Âişe’den rivayetine göre de Resulullah Cebrail'i kendi şekliyle ancak iki kez görmüştür. Bir kere Sidre-i Münteha'nın yanında, bir kez de Ciyad içinde ki altı yüz kanadı vardı, ufku kapatmıştı. (Buhârî, Bedü’l-Halk, 7, Tefsîru Sûreti 53/1; Müslim, İman, 280, 282; Tirmizi, Tefsîru Sûreti 53/2, 3; Ahmed b. Hanbel, I, 395, 398, 407, 412, 460.)  Gerçekten dörtten fazla olabileceğini de anlatmak için buyuruluyor ki  يَزٖيدُ فِى الْخَلْقِ مَا يَشَآءُ  yaratmada dilediği kadar artırır. Dolayısıyla meleklerin kanatlarını daha çok yapabileceği gibi, diğer yaratıklarında da dilediği artırmayı yapabilir. Mesela güzel yüzler, güzel sesler, güzel saçlar, güzel hatlar, gözlerde güzellik, boy ve endamda hoşluk, incelik, biçimde uyumluluk, organlarda tamamlık, güçte şiddet, akılda keskinlik, görüşte ve düşüncede verimlilik ve bereket, kalpte cesaret, ruhta hoşgörü, dilde güzel ifade, konuşmakta yeterlilik, işte beceriklilik… Neler, ne mükemmellikler, ne fazlalıklar yaratır. Bu yüzden Allah'ın yaratışını sınırlı suretlerle sınırlamaya kal­kışmamalıdır.  اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدٖيرٌ  Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir.  H.Yazır

Allah, insanlara rahmetten neyi açarsa artık onu tutacak biri olamaz. Her neyi de tutarsa, onu da, ondan sonra salacak biri olamaz. Ve O (Allah), Aziz’dir (çok güçlüdür), Hakiym ’dir (en iyi yasa koyandır).

Bu ayette Yüce Allah’ın tasarrufuna hiç kimsenin mani olamayacağı bildirilmekte ve bu genel hüküm, “Rahmeti açma veya tutma” konusu ele alınarak somutlaştırılmaktadır. Buradaki “Rahmeti açma veya tutma” ifadesini, “peygamber yollama veya yollamama” olarak ya da “yağmur yağdırma veya yağdırmama” olarak anlamak mümkündür.

Eğer bu ifade, “peygamber yollama veya yollamama” olarak anlaşılırsa, bu takdirde ayette; Allah’ın kimi ve nereye elçi gönderdiği konusuna hiç kimsenin müdahale edemeyeceği ve ne Allah’tan başkasının elçi göndermesinin ne de kimsenin kendi kendisini elçi ilân edebilmesinin mümkün olduğu bildiriliyor demektir. Nitekim Mekke kodamanlarının, bu bildirimin yapılmasını gerektirecek tarzda davranarak elçiliğin peygamberimize verilmesini yadırgadıkları ve “Allah göndere göndere bunu mu elçi gönderdi?” diye itirazda bulundukları, daha önce inmiş olan Kaf, Sad ve Furkan sureleri ile sabittir. Mekke ileri gelenlerinin bu tepkilerine Sad suresinin 9 ve 10. ayetlerinde; “Yoksa çok güçlü ve çok bağışlayıcı Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır? Ya da bütün o göklerin, yerin ve aralarında olanların mülkü onların mıdır? Öyle ise sebeplerin içinde yükselsinler!” şeklinde cevap veren Rabbimiz, Allah’ın rahmetine her zaman müdahalede bulunmak isteyen bu haddini bilmez inkârcılara hep aynı sert tepkiyi göstermiştir:

 En’âm; 124:Ve onlara bir ayet geldiği zaman; “Allah’ın elçilerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe asla inanmayacağız.” dediler. Allah elçilik görevini nereye vereceğini daha iyi bilir. Suç işleyenlere, yaptıkları plânlarından, hilelerinden dolayı Allah katından bir zillet ve çetin bir azap dokunacaktır.

 Kehf; 65:O zaman o ikisi Bizim, kullarımızdan kendisine katımızdan bir rahmet vermiş olduğumuz ve tarafımızdan bir ilim öğretmiş olduğumuz bir kulu buldular.

 Zümer; 38: Ve sen gerçekten onlara; “O gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sormuş olsan elbette “Allah!” diyeceklerdir. De ki: “Öyleyse gördünüz mü Allah’ın astlarından çağırdıklarınızı! Eğer Allah bana bir zarar vermek istediyse, onlar O’nun zararını giderebilenler midirler? Yahut bana bir rahmet dilediyse, onlar O’nun rahmetini tutanlar mıdırlar?” De ki: “Allah, bana yeter. Tevekkül edenler, yalnızca O’na tevekkül ederler.”

 Zühruf; 31–32:Yine dediler ki: “Bu Kur’an, şu iki kentin birinden, bir büyük adama indirilmeli değil miydi?”

 Ne! Yoksa Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şimdiki hayatta, onların geçimliklerini aralarında paylaştıran, birbirlerine iş gördürmeleri için, kimini kimine derecelerle üstün kılan biziz. Rabbinin rahmeti, onların topladıklarından daha iyidir.

 Kasas; 86:Sen, Kitap’ın sana verileceğini hiç ummazdın. O ancak Rabbinin bir rahmetidir. Öyleyse, sakın inkârcılara arka çıkma!

 “Rahmeti açma veya tutma” ifadesi eğer “Allah’ın bulut gönderip yağmur yağdırması veya yağdırmaması” olarak anlaşılırsa, bu takdirde ayette; Allah’ın gönderdiği bulut ve yağmura kimsenin engel olamayacağı, göndermediğini de zorla kimsenin gönderemeyeceği bildiriliyor demektir.

Aslında buradaki “rahmet” sözcüğünün anlamı; “rızk, evlât, mal mülk, makam mevki, güç, otorite, sağlık, bilgi, lütuf” olarak genişletilebilir. Çünkü “rahmet ”in “yağmur” anlamında kullanıldığı ayetler olduğu gibi, “rızk” anlamında kullanıldığı ayetler de mevcuttur. Bu takdirde de ayetten; Allah’ın bu nimetler için rahmetini açmasına ve bunların belirlenen kişiye ulaşmasına engel olunamayacağı veya Allah’ın rahmetini tutması hâlinde o kişinin bu nimetlerden mahrumiyetini hiç kimsenin tersine çeviremeyeceği anlaşılır.

 Yunus; 107: Ve eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O’ndan başka giderecek biri yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O’nun fazlını geri çevirecek biri yoktur. O, onu (lütfunu) kullarından dilediğine isabet ettirir. Ve O (Allah) çok yarlığayıcı, çok merhametlidir.

 Allah Aziz’dir Hakiym ‘dir

 Ayetin sonunda yer alan bu iki sıfat, Rabbimizin mutlak galip olduğunu ve en iyi yasa koyucu olduğunu vurgulamaktadır. Yani, O’nun tasarrufuna kimsenin mani olamayacağı ve bütün direnmelere rağmen O’nun yasalarını indirerek rahmetini göndereceği, bu sıfatlarla da ortaya konmuş olmaktadır.

H.Yılmaz

Allah’ın insanlara verdiği rahmeti önleyebilecek yoktur. O’nun önlediğini de ardından salıverecek yoktur. O, güçlüdür, bilgedir.

Yüce Allah’ın insanlara ve diğer varlıklara açacağı rahmet kapısını kimse kapatamaz ve kapattığı kapısını da kimse açamaz. Çünkü O’nun gücüne kimse karşı koyamaz ve O, her işini yerli yerinde yapmaktadır.

Ayette geçen rahmet kelimesini “rızk” manasına alırsak, o zaman Mülk suresinin 21 ayetine giderek ayetin tefsirini yapabiliriz:

“Allah size verdiği rızkı kesiverirse, size rızık verebilecek olan kimdir? Hayır! Onlar azgınlık ve nefrette direnip durmaktadırlar.”

Diğer taraftan ayetteki rahmet kelimesini “merhamet” manasına da alabiliriz. Yüce Allah, merhamet etmeyi dilerse kimse buna karşı duramaz. Merhametini kestiği zaman da kimse bunu yapması için onu zorlayamaz. Ekonomik değer ile merhamet rahmet kelimesinde buluşmaktadır. Çünkü Yüce Allah, merhameti gereği bütün varlıkları beslemektedir.

B.Bayraklı

Allah, insanlara rahmetinden neyi açarsa artık onu tutacak, kısacak olan yoktur. Her neyi de tutar kısarsa, onu da, ondan sonra salacak yoktur. O, çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.

Onun için  مَا  şart ifade eden edat,  يَفْتِحِ اللّٰهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ  Allah insanlara rahmetinden her neyi açarsa, hazinesinin rahmetinden herhangi bir rahmeti, maddî veya manevî herhangi lütfu ve nimeti açar salıverirse,  فَلاَ مُمْسِكَ لَهَا artık onu, o rahmeti başka tutacak yoktur. Yağar da ya­ğar, ilâhî feyz coşar da coşar.  وَمَا يُمْسِكْ Her neyi de tutarsa  فَلاَ مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْدِهٖ onu da ondan başka salacak yoktur.  وَهُوَ الْعَزِٖيزُ الْحَكٖيمُ Ve O, öyle aziz öyle hakimdir. Aziz, iradesine, kudretine karşı gelinmek ihtimali yok, hiçbir kayıt ve şartın tesiri altında bulunmayan, hiçbir kanun ile kayıtlı olmayan, istediği harikayı yapan yenilmez galiptir. Bununla birlikte hakîmdir de izzet ile fail olduğu gibi, hikmet ile de faildir. O'nun yaratmasından hikmetler, kanunlar çıkar, bu sayede ilimler fenler edinilerek sebeplerine sarılmakla nimetlerine erilir. İzzetinin sınırına yana­şılmaz, yani eserlerinin hikmetinden çalışma ve çabalama ile yararlanılır. İzzet ve rahmetiyle peygamber, kitap gönderir. Hikmetiyle din ve ilim öğretir.

H.Yazır

Bkz. 10:31 ve ilgili not 49.-  Yani, “İlahî vasıfları veya güçleri Allah'tan başka bir kişiye veya şeye izafe ederek”. Ennâ tu’fekûn (lafzen, “nasıl yüz çeviriyorsunuz”, yani hakikatten) ifadesinin bir açıklaması için bkz. sure 5, not 90.

M.Esed

Ey insanlar! Size gökten ve yerden rızk veren Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Allah’tan başka bir yaratıcı mı var? O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O hâlde nasıl döndürülüyorsunuz!

Bu ayette “Ey insanlar!” hitabıyla tüm insanlara seslenilmekte ve Yüce Allah’ın rahmeti, yani verdiği nimetler hatırlatılarak herkesin aklını başına alması istenmektedir: “Yaratan ve rızk veren sadece Allah olmasına rağmen nasıl olup da taştan ağaçtan, madenden, melekten, elçiden, azizden, vs’ den yardım istiyor, onları ilâhlaştırıyorsunuz?”

Bu uyarı, daha fazla ayrıntı vererek Yunus suresinde de yapılmıştır:

Yunus; 31, 32: De ki: “Sizi gökten ve yeryüzünden den kim rızıklandırıyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim sahip oluyor? Ve ölüden diriyi, diriden ölüyü kim çıkarıyor? Ve bütün işleri kim düzenliyor?”  Hemen; “Allah” diyecekler. O zaman de ki: “O hâlde hâlâ takvalı davranmayacak mısınız?”

Öyleyse işte O, sizin gerçek Rabbiniz Allah’tır. Artık gerçekten sonra sapıklıktan başka ne olabilir! O hâlde nasıl da çevriliyorsunuz?

 Bilindiği gibi Kur’an’ın indiği dönemlerde Araplar Allah’a inanıyorlar ama O’nun Arş üzerinde kurulduğunu, yeryüzünü ise O’nun meleklerinin ve kendi ilâhlarının idare ettiğini zannediyorlardı. Bu zihniyet Kur’an’da hep reddedilmiş, her fırsatta Allah’ın tasarrufta bulunurken aracı kullanmadığı gerçeği ifade edilmiştir.

H.Yılmaz

Ey insanlar! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; size, gökten ve yerden rızık veren Allah’tan başka bir yaratan mı var? O’ndan başka tanrı yoktur. Öyleyse nasıl döndürülüyorsunuz?

Yüce Allah Abese suresinin 24. Ayetinde:

“İnsan, yediğine bir baksın” buyururken bu dersi vermekte ve 25-32 ayetler arasında yemeğin sofraya hangi basamaklardan geçip geldiğini anlatmaktadır.

“Allah’tan başka bir yaratan mı var?

Gökten ve yerden gelen rızkın yaratılışını dikkate alıp düşünce tek yaratıcısının Allah olduğu inancı olacaktır. Netice, “O’dan başka tanrı yoktur.” olacaktır.

“Öyleyse nasıl döndürülüyorsunuz?”

Yüce Allah’ın Fetih 29 da İncil’den atıfla belirttiği gibi, dimdik ayakları üzerinde duran bir beyin veya beyinler gerekiyor. Onun içindir ki Yüce Allah, ennâ “nasıl” sorusunu sormakta ve bunun olmaması gerektiğine dikkat çekmektedir.

B.Bayraklı

Ey insanlar! Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın. Allah'tan başka bir yaratıcı mı var? O size gökten ve yerden rızık verir. O'ndan başka ilâh yoktur. O halde (haktan) nasıl çevrilirsiniz?

 يَآ اَيُّهَا النَّاسُ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ Ey insanlar, bütün insanlar! Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Düşünün ki sizi izzet ve hikmetinden yararlandırmak üzere emanetin ortaya çıktığı insan yaratmış.  هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللّٰهِ Allah'tan başka yaratıcı var mı? Niçin siz O'nun nimetini düşünmeyip, Allah için çalışmayıp da başkalarına kul ola­cak­sınız.  يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَآءِ وَاْلاَرْضِ  O size gökten ve yerden rızık veriyor, eğer O vermezse diğer vasıtaların hepsi hükümsüz kalır; çünkü şimdi geçtiği üzere O'nun tuttuğunu başkası koyuvermez.  لاٰۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ O'ndan başka kulluk edilecek Tanrı yoktur.   فَاَنّٰى تُؤْفَكُونَO halde siz nasıl çevrilirsiniz, nasıl da O'na şirk koşar, başkalarına taparsınız?  H.Yazır

Yani, onlar senin peygamberliğini yalanlıyorlar ve Allah'tan başka hiç kimsenin kulluğa layık olmadığını kabul etmiyorlar. Yani, bu hususta onlar karar vermeye yetkili değildirler. Yalancının kim olduğuna karar vermek Allah'ın elindedir. Sonunda O, yalancının kim olduğunu açıklayacak ve onu cezalandıracaktır 

Mevdudi

4. Ve eğer onlar seni yalanlıyorlarsa, kesinlikle senden önce de elçiler yalanlanmıştı. Ve işler yalnızca Allah’a döndürülür.

Peygamberimize güç vermek için inmiş olan bu ayet; ister bir parantez cümlesi olarak kabul edilsin, isterse mushafın tertibindeki bir yerleştirme hatası olarak kabul edilsin, insanlığa yapılan genel açıklamayı bölerek uyarıların arasına girmiş olan bir teselli cümlesidir. Burada peygamberimize; “Bu yalanlama, karşı çıkma ve taciz, ilk kez yapılmış olmayıp senden evvelkilere de aynı şeyler yapılmıştı. Ama müsterih ol, her şey, her iş Allah’a döndürülür; onun hesabı mutlaka görülür.” denilmektedir. Bu ayetteki gibi, daha önceki elçilerin de yalanlandığının bildirilmesi suretiyle yapılan tesellilerle Kur’an’da birçok ayette karşılaşmak mümkündür:

Hacc; 42: Eğer onlar seni yalanlıyorlarsa bil ki onlardan önce Nuh’un kavmi, Ad ve Semûd da yalanlamışlardı.

Âl-i İmran; 184:  Eğer şimdi seni yalanladılarsa, bil ki senden önce açık deliller,  sayfalar ve aydınlatıcı kitap ile gelen elçiler de yalanlanmıştı.

Ankebut; 18: Ve eğer siz yalanlarsanız bilin ki, sizden önceki birtakım ümmetler de yalanlamıştı. Elçiye düşen de apaçık tebliğden başka bir şey değildir.

En’âm; 34: Elbette ki senden önce de peygamberler yalanlanmıştı da kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabretmişlerdi. Ve Allah’ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Hiç şüphesiz ki sana, peygamberlerin haberlerinden bir kısmı gelmiştir de. Ayetin sonundaki “Ve işler yalnızca Allah’a döndürülür.” ifadesi, hem yalanlayıcıların cezalandırılacaklarını bildiren bir tehdit, hem de inananların ödüllerini alacaklarını bildiren bir vaat olup, bu ifade birçok ayette yer almaktadır: Bakara; 210:  Onlar sadece Allah’ın, buluttan gölgeler içinde gelmesini, meleklerin gelmesini ve işin bitirilivermesini mi bekliyorlar?  Hâlbuki bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür. Âl-i İmran; 109: Ve göklerde ve yeryüzünde ne varsa Allah’ındır. Ve bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.

Ayrıca, Enfal; 44,Hacc; 76,   Hadid; 5,   Lokman; 22,   Şura; 53. ayetlere de bakılabilir.

H.Yılmaz

4. Eğer seni yalanlıyorlarsa, senden önceki peygamberler de yalanlanmıştır. Bütün işler Allah’a döndürülecektir.

Kuran’ın çeşitli ayetlerinde Yüce Allah, Hz. Peygamberin yalanlamaktan dolayı duyduğu derin üzüntüyü gündeme getirmektedir. Hatta Enam 33-35 te detaylı bir şekilde bu konuyu açıklamaktadır:

“Onların söylediklerinin hakikaten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler açıkça Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar.” (Enam 6/33)

Onlar ilahi mesajı yalanladıkları için, Hz. Peygamberi üzen sözleri söylüyorlardı Yasin 76 da da aynı mesele gündeme getirilmekte ve : “O halde onların sözleri sakın seni üzmesin. Şüphesiz biz, onların gizlemekte olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.” Buyurulmaktadır.

Diğer taraftan bu yalanlamalar, kaybolmayıp varlıklarını devam ettirmektedirler. Onlar, bir taraftan amelleri yazan melekler tarafından kaydedilmekte ve diğer taraftan Allah’a dönmek üzere yollarına devam etmektedirler. Onlar Allah’a dönmek üzere yoldalar.

B.Bayraklı

4- Eğer onlar seni yalanlıyorlarsa, senden önce birçok peygamberler de yalanlandılar. Bütün işler Allah'a döndürülür.

5- Ey insanlar! Haberiniz olsun ki, Allah'ın vaadi muhakkak haktır. Sakın bu dünya hayatı sizi aldatmasın, sakın o aldatıcı şeytan sizi, Allah hakkında da aldatmasın.

6- Çünkü şeytan size düşmandır. Siz de onu düşman tutun. O etrafına toplanan taraftarlarını ancak cehennemliklerden olsunlar diye davet eder.

7- İnkâr edenler için şiddetli bir azab vardır. İman edip salih amel işleyenler için de bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.

 وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ “Eğer seni yalanlarlarsa..” Bu âyet peygambere teselli veren bir âyettir.  اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ  Allah'ın vaadi mutlaka haktır. Ahiret gelecek, o cezalandırma ve mükafat verme herhalde olacaktır. O haldeفَلاَ تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيوٰةُ الدُّنْيَا Sakın dünya hayatı sizi mağrur etmesin, aldatmasın. Bugün keyfimize bakalım da yarın ne olursa olsun demeyin. Dünyaya dalıp da ahirete dair görevlerinizi unutmayın. Dünya için ahiretinizi feda etmeyin; çünkü gençlik uçup ihtiyarlık çöktüğü gibi, dünya her ne olursa olsun, bir rüya gibi gelir geçer, ahiret ebedî olmak üzere gelir çatar.  وَلاَ يَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ  Ve sakın o çok aldatıcı mağrur şeytan sizi Allah ile de aldatmasın, Allah'a da mağrur etmesin. Yani Allah kerimdir, Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Allah her şeye vekildir diyerek günahlara, tembelliklere sefihliklere sevk etmesin, görevlerinizi kötüye kullandırmasın. Gerçi Allah öyledir. Fakat öyledir diye mağ­rur­lanmak, Allah saygısını duymamak, izzetini ve celalini hesaba kat­mamak, Allah'ın cezasını tanımamak gibi bir cinayet ve aynı zamanda Allah'ın iman ile çalışan salih kullarına vaat olunan nimetlerinden mahrumiyettir. Çünkü küfür ve küfran edenlere şiddetli azab, iman ile salih amellere çalışanlara bağışlama ve büyük bir ecir vardır. Bunu mukayese ile anlatmak in buyuruluyor ki: H.Yazır

Bkz. 31:33 (ki tamamıyla aynı tarzda ifade edilmiştir) ve ilgili not 30. Bu surenin bir sonraki ayetinde Şeytan'dan açıkça bahsedilmesi konusunda bkz. Razi’nin 14:22'ye ilişkin not 31 ve keza 15:17'ye ilişkin not 16'da açıklanan görüşleri.

M.Esed 

Ey insanlar! Hiç şüphesiz, Allah’ın vaadi gerçektir. Onun için bu basit yaşam sizi aldatmasın. Ve sakın o aldatıcı, sizi, Allah ile aldatmasın.

Bu ayette yine tüm insanlara seslenilerek, Allah’ın vadinin mutlaka gerçekleşeceği bildirilmiş ve insanlar “basit yaşamın zevklerine, tutkularına kanmamaları” ve “aldatıcılar tarafından Allah ile aldatılmamaları” konularında uyarılmıştır. Allah’ın vaadinden dönmeyeceğine ve Allah’ın vadinin gerçekliğine (ahirette dirilmenin olacağına, orada inananların ödüllendirileceğine ve inançsızların cezalandırılacağına) dair Kur’an’da pek çok ayet vardır:

Âl-i İmran; 194: Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin.

Ra’d; 31: Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü, yerin parçalandığı veya ölülerin konuşturulduğu bir Kur’an olsaydı (yine bu Kur’an olurdu). Hayır, emrin tümü Allah’ındır. İman edenler hâlâ anlamadılar mı ki, eğer Allah dilemiş olsaydı, insanların tümünü hidayete erdirmiş olurdu. İnkâr edenler, Allah’ın vaadi gelinceye kadar, yaptıkları dolayısıyla ya başlarına çetin bir belâ çatacak veya yurtlarının yakınına inecek. Şüphesiz Allah verdiği sözden dönmez / miadını şaşırmaz.

Hacc; 47: Ve senden azabı çabuklaştırmanı istiyorlar. Hâlbuki Allah sözünden asla caymayacaktır. Bununla beraber Rabbinin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir.

Rum; 6:  Allah’ın vaadi. Allah, vaadinden dönmez. Ama insanların çoğu bilmezler.

Zümer; 20:Lâkin o, Rablerine takvalı davrananlar için Allah’ın vaadi olarak altlarından ırmaklar akan, gurfe üstüne yapılmış gurfeler (köşk üstünde köşkler) vardır. Allah vaadinden caymaz.

 İnsanların aldatıcılarından olan “basit yaşam” için de Rabbimiz yine birçok ayetle uyarıda bulunmuş ve bu dünyadaki yaşam uğruna ebedî olan ahiret yurdunun feda edilmemesini istemiştir:

Casiye; 35: İşte bunlar, sizin Allah’ın ayetlerini alaya almanız ve basit yaşamın sizi aldatması sebebiyledir. Artık bugün onlar, ondan (ateşten) çıkarılmaz ve özür dilemeleri de kabul edilmez.

En’âm; 70: Ve dinlerini oyun ve eğlence edinmiş, dünya hayatı kendilerini aldatmış olanları bırak da o Kur’an ile şunu hatırlat: Bir kişi, kendi elinin üretip kazandığıyla helâke düşerse onun, Allah’ın astlarından bir Yakın Kimsesi ve şefaatçisi söz konusu olmaz. Her türlü fidyeyi verse de ondan kabul edilmez. İşte bunlar, kazandıkları ile helâke düşenlerdir. Nankörlük ettiklerinden ötürü onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.

En’âm; 130:  Ey cinn ve ins topluluğu (tüm insanlar)! Size ayetlerimi anlatan ve bugününüze kavuşacağınız hususunda sizi uyaran kendinizden elçiler gelmedi mi? Onlar; “Kendi aleyhimize şahidiz” dediler. Basit yaşam onları aldattı ve onlar kendilerinin kesinlikle kâfir olduklarına şahitlik ettiler.

A’râf; 50, 51: Ve Ateş’in ashabı, Cennet’in ashabına; “Bize biraz su veya Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden aktarın” diye seslendiler. Onlar da “Allah, dinlerini alaya ve eğlenceye alan, basit, iğreti hayata aldanan inkârcılara ikisini de gerçekten onları yasaklamıştır!” dediler. -Bu günle karşılaşacaklarını umursamadıkları, ayetlerimizi bile bile inkâr ettikleri gibi, Biz de bugün onları umursamayacağız.-

İnfitar; 6:    Ey insan, üstün kerem sahibi olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir?

Lokman; 33:  Ey insanlar! Rabbinize takvalı davranın. Ve babanın çocuğuna hiçbir fayda vermediği, çocuğun da babasına hiçbir şeyle fayda sağlamadığı günden ürperin. Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. O hâlde basit yaşam sizi aldatmasın. Ve sakın o çok aldatıcı şeytan sizi Allah ile.

Âl-i İmran; 185:  Her nefis ölümü tadacaktır. Ve şüphesiz kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz verilecektir. Kim ateşten uzaklaştırılıp cennete girdirilirse bilsin ki o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Ve basit yaşam, aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.

Hadid; 20:   Bilin ki, iğreti yaşam ancak bir oyun, (eğlence türünden) tutkulu bir oyalama, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘ تكاثرçoğalma tutkusudur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin, ekicilerin (veya kâfirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o bir çer çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap, Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. İğreti yaşam, aldanış metaından (malından, malzemesinden) başka bir şey değildir.

 Konumuz olan ayette, aldanma ile ilgili olarak Rabbimizin temas ettiği diğer çok önemli nokta; aldatanın, insanları Allah ile aldatmasıdır. Allah ile aldatmak; Allah’ın emretmediği veya yasaklamadığı şeyleri bilmezlere Allah adına emretmek veya yasaklamak, Allah’ın Rahman, Rahîm, Ğafur ve Vekil gibi sıfatlarını çarpıtarak, insanların O’nun bu sıfatlarının çarpıtılmış hâline güvenmelerini ve böylece günaha ve şirke girmelerine yol açmaktır. Bu konuda insanların çok uyanık olması gerekmektedir. Çünkü bu tip aldatmalar genellikle “din adamı” kisveli kişilerce yapılmaktadır. Rabbimiz Kur’an’da bu konu üzerinde çokça durmuştur:

Bakara; 79:   Artık yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz paraya satmak için “Bu Allah katındandır.” derler. Artık o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara, yazıklar olsun o kazandıkları şeyler yüzünden yazıklar olsun onlara!

Âl-i İmran; 78:  Ve onlardan (Kitap ehlinden), o kitaptan olmamasına rağmen, siz onu kitaptan sanasınız diye, dillerini kitaba doğru eğip büken bir güruh vardır. O, Allah katından olmadığı hâlde; “Bu, Allah katındandır.” derler. Kendileri bilip dururken, Allah’a karşı, yalan söylerler.

En’âm; 21: Ve Allah’a karşı yalan uydurandan veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Hiç şüphe yok ki bu zalimler kurtuluşa eremezler.

A’râf; 37:   Öyleyse, Allah’a karşı yalan uyduran veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? İşte onlara Kitap’tan payları erişecektir; sonunda elçilerimiz canlarını almak üzere onlara gelince; “Allah’ın astlarından yakardıklarınız nerede?” derler. Onlar; “Onlar (yakardıklarımız) bizden sapıp ayrıldılar” derler ve inkârcı olduklarına bizzat kendileri tanıklık ederler.

Yunus; 17:  Öyleyse bir yalanı Allah’a uyduran veya O’nun ayetlerini yalanlayan kişiden daha zalim kim olabilir? Hiç şüphesiz bu günahkârlar kurtuluşa eremezler.

 Hud; 18:  Ve bir yalanı Allah’a uydurandan daha zalim kim olabilir? Bunlar Rablerine arz olunacaklar, şahitler de “İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir” diyecekler. İyi bilin ki, Allah’ın lâneti bu zalimlerin üzerinedir.

Kehf; 15: Şunlar, Allah’ın astlarından ilâhlar edinen bizim kavmimizdir. Onlara dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?

Ankebut; 68:  Ve Allah’a karşı yalan uyduran yahut kendisine geldiğinde, hakkı yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Kâfirler için cehennemde bir yer mi yok!

Zümer; 32: Öyleyse Allah’a karşı yalan söyleyen ve doğru kendisine geldiği zaman onu yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Kâfirler için cehennemde bir sığınak yok mu?

 Ayetteki “ğarur (aldatan)” sözcüğünün sadece İblis’i işaret ettiğini düşünmek bize göre yanlıştır. Aldatıcının Kur’an’daki ilk örneği şüphesiz iblistir. O, Âdem ve eşine “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek / melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti.” demek suretiyle Allah adına vesvese vermiş ve uydurduğu yalanla her ikisini de aldatmıştır. Ama Kur’an’da şeytanların da aldatıcı olduğu bildirilmektedir. Dolayısıyla buradaki “ğarur (aldatan)” sözcüğü hem İblis hem de tüm insan şeytanları ifade etmektedir.

Bu konuda mesajlarına iyi kulak verilmesi gereken ayetler aşağıdadır:

Nisa; 120: O (Şeytan) onlara vaat eder ve onları kuruntulandırır. Oysa şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez.

En’âm; 112–113:       Böylece Biz her peygamber için cinn ve ins şeytanlarını düşman kıldık: Ki dünya malına aldanmaktan dolayı, ahirete inanmayan kimselerin kalpleri ona kansın, ondan memnun olsun ve yapmakta olduklarını yapsınlar diye bunların bazısı bazısına sözün süslüsünü vahyeder (gizlice telkinde bulunur / fısıldar). -Ve şayet Rabbin dileseydi onu yapmazlardı. Öyleyse onları ve uydurdukları şeyleri bırak!-

İsra; 64: “Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars. Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaatlerde bulun.” Ve şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez.

Hadid; 13, 14: O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar o iman edenlere: “Bize bakın da sizin nurunuzdan alalım.” derler. Denildi ki; “Arkanıza dönün de nur arayın!” sonra da aralarına içinde rahmet, dışında da azap olan kapılı bir sur vurulur (çekilir).

Onlara; “Biz sizinle beraber değil miydik?” diye seslenirler. Onlar (Müminler): “Evet ama siz kendi canlarınızı ateşe attınız, gözlediniz, şüpheye düştünüz ve kuruntular sizi aldattı. Nihayet Allah’ın emri gelip çattı. O çok aldatan da sizi, Allah ile aldattı.

H.Yılmaz

Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın sözü gerçektir. Bu dünya hayatı sizi aldatmasın; şeytan da sizi Allah ile aldatmasın.

Yüce Allah, bütün insanlara şu esası öğretmektedir: Allah’ın vadi, yani sözü nedir? Öldükten sonra diriltileceğimiz, ahiret hayatını yaşayacağımız, ceza ve ödülün cennet ve cehennemde görüleceği gibi konularda verdiği sözdür. Bu söz haktır, yani gerçektir.

Ayetin ikinci kısmı bu soruyu cevaplandırmaktadır. “Bu dünya hayatı sizi aldatmasın, şeytan da sizi Allah ile aldatmasın.” Ahiret hayatının varlığı, ceza ve mükafatın gerçekleşeceğini ve amellerin mutlaka değerlendirileceğini bilen ve inanan kimse dünyaya tapınmaz, onun sonlu olduğunu bilir, dünyada yaptıklarının ahiretteki hayatını belirleyeceğini bilir ve buna inanır. İşte bu insan, dünya hayatına asla aldanmaz, onu ilahlaştırıp taparcasına bağlanmaz ve tercihini ondan yana kullanmaz. Gerçeği bilmek, aldanmayı önleyecektir. Genelde aldanma, gerçeği bilmemekten kaynaklanmaktadır.

Peki, dünya hayatının aldatması nasıl bir netice ile sonuçlanacaktır? Bu sorunun cevabını da ayetin son kısmı vermektedir: “Şeytan da sizi Allah ile aldatmasın.” Dünya hayatına aldanınca, ardından şeytanın aldatması gelmektedir. Bir bakıma dünya hayatının aldatması, bizi şeytan ile karşı karşıya bırakmaktadır.

Şeytan, sahte bir vesvese ile Allah tarafından olduğunu ve insana Allah’tan yana bir iş yaptırdığını hissettirir. Neticede insan, Allah’ın emirlerine uygun bir iş yaptığını zannederek hareket eder ve böylece aldanmış olur. Buna şu örneği verebiliriz: Bazı insanların, ibadetlerini özgürce yaptıkları bir ülkede, o ülkeyi yalandan darul-harp diyerek Cuma namazlarını kılmamaları şeytanın o insanları Allah ile aldatmasıdır. İşte gerçeği bilmeyen insanlar, dünya hayatına aldanır ve ardından şeytanın Allah ile aldatmasının altında kalırlar.

Buna başka bir örnek verebiliriz: kendini din âlimi zannedip Allah adına Kurana bakmadan fetva verip insanları yanlışa sevk etmek de bir çeşit şeytana aldanmaktır. Gerçeği bilmeyenler, şeytanın fetvalarını veririler. Ayetin sonunda yer alan el-ğarur kelimesi “çok aldatıcı” anlamına gelmektedir. Otoriteler onun şeytan olduğu konusunda hemen hemen ittifak halindedirler. Yüce Allah, bu ayette iki şeyin insanı aldatacağına dikkat çekmektedir: Dünya hayatı ve çok aldatıcı olan şeytan. B.Bayraklı

Şüphesiz o şeytan sizin için düşmandır. Onun için siz de onu düşman edinin. Şüphesiz o (şeytan) kendi taraftarlarını alevli ateşin ashabından olmaları için çağırır.

Bu ayette insanı en çok aldatan, en fazla tuzağa düşüren düşman ele alınmış ve insanlar ona karşı uyarılmıştır. Burada konu edilen şeytan; iğvalarıyla, yumuşak girişleriyle insanı en fazla yanlışa sürükleyen İblis”tir. Bu sebeple de Rabbimiz onu bize tanıtmış, onun bizden kıyamete kadar ayrılmayacağını hem haber cümleleriyle hem de temsilî anlatımlarla bildirmiştir.

Ya Sin; 59–62: Ve ey günahkârlar! Bugün (şimdi) siz hadi ayrılın! Ben; “Ey âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin, kesinlikle o size apaçık bir düşmandır ve Bana kulluk edin, işte bu dosdoğru yoldur ve ant olsun ki o (şeytan) sizden birçok nesilleri saptırdı.” diye size ahd vermedim mi? Hâlâ aklını kullananlar değil miydiniz?

Nisa; 118, 119:Allah ona (şeytana) lânet etti. Ve o; “Elbette senin kullarından belirli bir pay alacağım, onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara sokacağım ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını bozacaklar.” dedi. Ve her kim Allah’ın astından şeytanı veliy edinirse, şüphesiz o, apaçık bir ziyan ile ziyana uğrar.

Kehf; 50: Hani Biz meleklere; “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştü. Şimdi siz, Benim astlarımdan onu ve onun soyunu veliyler (yol gösteren, koruyan, yardım edenler) mi ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötü bir değiştirmedir bu!

H.Yılmaz

Çünkü şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman edinin. O kendi taraftarlarını ancak ateş ehlinden olmaya çağırır.

Bu ayette şeytanın geçmesi, bir önceki ayetin sonunda yer alan ğarur kelimesinin anlamının şeytan olduğuna delil teşkil etmektedir. Yüce Allah, şeytanı insanın düşmanı olarak ilan etmekte ve bunu defalarca Kuran da hatırlatmaktadır.

Düşmanı düşman edinmek, Allah’ın emridir. Aslında düşman, düşmanından uzaklaşır, ona asla yaklaşmaz ve onunla beraber olmak istemez. Ama şeytan, bunun tam tersini yapmaktadır. İnsanın düşmanı olmasına rağmen, onun yanından asla ayrılmak istemez; onun dostu olarak gözükmek ister ve kimi zaman da insana pusu kurar. (Nas 114/4)

Şeytanın insanı nasıl etkilediği meselesi, birinci ciltte isti’azeyi açıklarken geniş bir şekilde anlatılmıştır. Demek ki şeytan, düşmanlığını uzaklaşarak değil, tam tersine yaklaşarak gerçekleştirmektedir.

Yüce Allah başka ayetlerde olduğu gibi bu ayette de şeytanın düşmanlığını nasıl icra ettiğine işaret etmekte ve ateşe, yani cehenneme çağırdığını söylemektedir. “Allah, kullarını esenlik yurduna çağırıyor.” (Yunus 10/25); ama şeytan ateşe, yani cehenneme çağırıyor. Kuran bu farkı göstermek ve öğretmek için indirilmiştir dersek, mübalağa etmiş olmayız. B.Bayraklı

Şu inkâr etmiş olanlar; onlar için şiddetli bir azap vardır. İman etmiş ve sâlihâtı işlemiş kişiler; onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır. 

Bu ayette yine, Kur’an’da çok sık rastlanan yönteme uygun olarak, uyarılardan sonra inananlar ile inanmayanların akıbetleri beyan edilmektedir.

H.Yılmaz

İnkâr edenler için elbette çetin bir azap vardır; iman edip iyi işler yapanlara da af ve değerli bir ödül vardır.

Bu ödüllerden biri onların günahlarını affetmek, diğeri ise onlara değerli bir ödül vermektir. Ayette geçen “büyük ödül” ne olabilir? İşte bu ödül, Allah rızası ve cennettir.

B.Bayraklı

Bu cümleyi çevirme tarzımla ilgili bir açıklama için bkz. sure 14, not 4.

M.Esed

 

Onun için, kötü ameli kendisine süslü gösterilen sonra da onu güzel gören kişi mi? Şüphe yok ki Allah dilediğini / dileyeni şaşırtır, dilediğine / dileyene de kılavuzluk eder. O hâlde canın onlara karşı hasretlerle (üzüntülerle) sıkılıp gitmesin. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir.

İnananlar ile inanmayanların akıbetlerine ait açıklamaya bu ayette de devam edilmiş ve bir lütuf olarak özgürlük verilen insanın tercihini yanlış kullanması sonucu kendisini mahvedişi, özel bir ifade tarzı ile vurgulanmıştır. Ayetteki cümle yapısına dikkat edilirse, ilk cümlede soru sorulmuş ama cevap verilmemiştir. Bu ifade şekli, sorulan soruya herkesin kendi anlayışına göre cevap takdir etmesine fırsat veren bir edebî sanattır. Yanlış tercih yapanların kesinlikle inanan ve sâlihâtı işleyenler gibi olmayacakları, yani onlara iyi davranılacağı belli olduğuna göre, ayetin ilk cümlesindeki soruya verilebilecek cevaplardan biri şu olabilir: “Ona da en kötü ceza verilecektir. İman eden, sâlihâtı işleyene büyük ödül var diye, kötü işler kendisine güzelleşen, kendisi de onları güzel gören kötü kişiye de onun gibi mi davranılacak? Şüphe yok ki Allah dilediğini / dileyeni şaşırtır, dilediğine / dileyene de kılavuzluk eder. O hâlde canın onlara karşı hasretlerle (üzüntülerle) sıkılıp gitmesin. Onlar kendi gayretleriyle, çabalarıyla bu hale düşmüşlerdir. Acınacak durumları yoktur, acımaya da gerek yoktur. Onlar kendileri etti, kendileri buldu. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir.”

Ayetin ikinci cümlesinde geçen, Allah’ın dilediğini mi yoksa dileyeni mi şaşırttığı ve dilediğine mi yoksa dileyene mi kılavuzluk ettiği konusu, Tekvir suresinin tahlilinde açıkladığımız “meşîet” kavramı çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir konudur. Kısaca söylemek gerekirse “Allah’ın dilemesi”; insanların özgür iradeleri ile tercih edebilecekleri bütün seçeneklerin Allah tarafından yaratılmış olduğu anlamına gelmektedir.

Ayetin üçüncü cümlesi peygamberimizi teselli etmektedir. Çünkü Kur’an’ın bildirdiğine göre, birçoğu akrabası olan Mekkelilerin tevhide yönelmeyip şirkte ısrar etmeleri sebebiyle peygamberimiz çok büyük üzüntü duymakta ve bu üzüntü onu âdeta kahretmektedir. Bu durumu bilen Rabbimiz de pek çok ayette, insanların hidayete erip ermemelerinin kontrolünün bizzat kendisinde olduğunu bildirmiş, elçinin görevinin sadece tebliğ ve tebyin olduğunu hatırlatarak onu uyarmış ve teselli etmiştir:

Kasas; 56: Kesinlikle sen sevdiğini doğru yola iletemezsin ama Allah dilediğine doğru yolu gösterir ve O, doğru yola girecek olanları daha iyi bilir.

Bakara; 272: Onları doğru yola getirmek senin boynuna borç değildir, ancak Allah dilediği kimseyi doğru yola getirir. Ve hayırdan infak ettiğiniz şeyler sırf kendiniz içindir. Ve siz yalnızca Allah rızasını gözetmenin dışında infak etmezsiniz. Ve hayırdan ne infak ederseniz o size tastamam ödenecektir. Ve siz zulmedilmeyeceksiniz.

Kehf; 6:   Sonra da sen, onlar bu söze (Kur’an’a) inanmazlarsa, bıraktıkları eserlerden (yaptıklarından dolayı), üzüntüden neredeyse kendini harap edeceksin!

Âl-i İmran; 176:   Şu, küfürde yarışan kişiler seni üzmesin. Onlar, Allah’a hiçbir şeyce zarar vermezler. Allah onlara ahirette bir pay kılmamak istiyor. Ve onlar için büyük bir azap vardır.

Şuara; 3:   Onlar iman edenler olmuyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin!

Ayetin son cümlesi olan “Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını çok iyi bilir.” ifadesinde, inkârcılara dolaylı bir tehdit ve inananlara da bir uyarı vardır. Ayrıca, bu cümlede geçen “bimâ tasneun” ifadesi de dikkat çekicidir. Çünkü başka yerlerde genellikle “bima ta’melun” ifadesi geçmesine karşılık Rabbimiz burada, “sanayi, endüstriyel üretimler, sanatsal yapılar” anlamına gelen özel bir sözcük seçmiştir. Buna göre Rabbimiz, bu ifadeyi kullanarak müminlerin dikkatini, düşmanlarının her türlü sanayii kullanarak kendilerini yıldırmaya çalışacaklarına çekmekte ve müminlere, sanayie önem vererek düşmanlara karşı hazırlıklı olmaları gerektiği mesajını vermektedir. 

H.Yılmaz

Kötü işleri kendilerine güzel gösterilip, kendisi de onları güzel gören kişi, (gerçeği gören gibi midir)? Şüphesiz ki Allah, dileyeni saptırır, dileyeni de doğru yola iletir. Artık onlara üzülerek kendini mahvetme. Çünkü Allah, onların yaptıklarını çok iyi bilmektedir.

İnsana yaptığı kötü işler güzel gösterilir. Onları ona kim güzel göstermektedir? Beşinci ve altıncı ayette geçen şeytan güzel göstermektedir. Bu cevabı şu ayetlere dayanarak veriyoruz:

“Ve şeytan da onlar yaptıklarını güzel gösterdi.” (Enam 6/43)

“Hani şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi.” (Enfal 8/48)

“Fakat şeytan, onlara işlerini süslü gösterdi (de iman etmediler)” (Nahl 16/63)

“Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için doğru yolu bulamıyorlar.” (Neml 27/24)

“Ad ve Semudu da helak ettik. Sizin için oturdukları yerlerden apaçık anlaşılmaktadır. Şeytan, onlara yaptıkları işleri güzel gösterip onları doğru yoldan çıkardı. Oysa bakıp görebilecek durumdaydılar.” (Ankebut 29/38)

Şu ayetler bunu net bir şekilde açıklamaktadır:

“ De ki: yaptıkları işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? Bunlar, iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” (Kehf 18/103-104)

“Artık onlara üzülerek kendini mahvetme. Çünkü Allah, onların yaptıklarını çok iyi bilmektedir.”

Bu emir, Hz. Peygamber için olduğu kadar, her mümin içinde geçerlidir. Ama ayetin çatısını oluşturan kelimelerden anlıyoruz ki, insanların yanlışa gitmesinden üzüleceğiz ama kendimizi onların uğruna, onların derdinden dolayı heder etmeyeceğiz ve yok etmeyeceğiz. İnsan, onlar için neden hasret çekecek kadar üzüntüye kapılır? Sorunun cevabını şu ayetler vermektedir:

“Bu yeni kitaba inanmazlarsa arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin.” (Kehf 18/6)

“Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın.” (Şuara 26/3)

Kendi iradesi, dilemesi ve istemesi ile yanlışa sapanın ardından bu kadar üzülmeye değmez. Çünkü onların yaptıklarını Yüce Allah bilmektedir.

B.Bayraklı

8- Ya kötü ameli kendisine allanmış pullanmış da onu güzel görmüş olan kimse de mi (iman edip salih amel işleyenler gibi olacak)? Şüphe yok ki Allah dilediğini şaşırtır, dilediğini de doğru yola çıkarır. O halde canın onlara karşı hasretlerle (üzüntülerle) sıkılıp gitmesin. Çünkü Allah, onların bütün yaptıklarını bilir.

اَفَمَنْ Ya artık o kimse de mi ki, «فا»  âyetin aşağı kısmını yukarısının bir kolu, bir dalı yapma, «همزه» de bunu inkâr içindir. Cümlenin haberi (yüklemi)de gizlidir. Yani iman edip salih ameller yapan kimselere mağfiret ve büyük bir ecir var diye, onun tersi olan o mağrur kimse de mi onun gibi olacak ki  زُيِّنَ لَهُ سُوۤءُ عَمَلِهٖ  kendisine kötü ameli süslü gösterilmiş, hırsı şehvetle allanmış pullanmış cazibeli, hem zevkine, hem men­faatine uygun, sonu iyi gelecek bir amel gibi hoş gösterilmişفَرَاٰهُ حَسَناً  de onu güzel görmüş, vehminin kuruntusu ve hevesleri aklına baskın gelmiş, şehvetlerinin sarhoşluğu gözünü gönlünü bürümüş.

 اَسْتَقٖى حَتّٰى تَرَانٖى حَسَناً عِنْدِى الْقَبٖيحُ

Öyle içerim ki nihayet beni görürsün.

Çirkin benim katımda güzel

diyen, kendini bilmeyecek derecede sarhoş gibi tersi dönmüş, batılı hak, kötüyü iyi, fenalığı güzel görür olmuştur. İşte alçak bir hayata aldanan bu hale geleceği gibi, Allah gafur diye günahlarda ısrar eden mağrurlar da bu hale gelir. Bir insan böyle kötüyü iyi görecek kadar şaşkın ve vicdansız nasıl olur diye hayret etme! فَاِنَّ اللّٰهَ Çünkü Allahيُضِلُّ مَنْ يَشَآءُ وَيَهْدٖى مَنْ يَشَآء dilediğini şaşırtır, dilediğini de yola getirir? Peygamberlerine ve onlara uyanlara hidayet verdiği gibi, şeytanlara ve onlara uyanlara da sapıklık verir. فَلاَ تَذْهَبْ نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ حَسَرَاتٍ  Onun için nefsin onlara iç yangısı ile, üzüntülerle geçmesin. Üzülme de görevine bak.  اِنَّ اللّٰهَ عَلٖيمٌ بِمَا يَصْنَعُونَ  Allah onların ne sanatlar yaptıklarını ve yapacaklarını da bilir. Yani onları en başta öyle şaşırtması hikmetsiz, sırf zorla olmadığı gibi, sonunda da yaptıklarını yanlarına bırakacak değildir. Şüphe yoktur ki kötüyü iyi gören sonunda iyilik görecek değildir. Elbette onlar salih amel yapan müminler gibi, mağfiret ve ecre erecek değiller, bir gün gelip belalarını bulacaklardır. Ya o nasıl ve ne zaman olacaktır denilirse, bunun bir inkılap (değişim) ve nüşur ile olacağı anlatılmak üzere buyuruluyor ki:  H.Yazır

Ve Allah rüzgârları gönderendir. Sonra onlar da bir bulutu harekete geçirip yukarılara kaldırır. Derken Biz onu ölmüş bir beldeye sevk etmişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir ölmüş çürümüş insanlara hayat vermek.

Tekvini mucizelere değinilen bu ayette dikkat çekmek için İltifat sanatı kullanılmış; ayetin ilk bölümünde kendisinden “Allah” ve “O” diye üçün şahıs olarak bahseden Rabbimiz, daha sonra sözlerine birinci çoğul şahıs zamiri “Biz” ile devam etmiştir.

Rabbimiz bu ayette; okyanuslardan, göllerden, nehirlerden, bataklıklardan oluşan bulutları, nasıl gönderdiği rüzgârlarla yukarılara kaldırıp sevk ediyor ve yağdırdığı yağmurla ölü toprağı diriltiyorsa, ölüm sonrası tekrar canlanmanın da bunun gibi olacağını bildirmekte, böylece de tevhidi inancın oluşması yönünde akıl sahiplerine yol göstermektedir.

Ölü toprağın canlanması, Kur’an’ın pek çok ayetinde, insanların ölümlerinden sonra dirilmelerine örnek verilmiştir:

Zühruf; 11: Ve O (Allah), suyu gökten belli bir ölçüye indirdi. Sonra Biz onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte siz böyle çıkarılacaksınız.

Kaf; 9–11:Ve Biz gökten bereketli bir su indirdik. Onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik.

Tomurcukları birbiri üzerine dizilmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları da; kullara rızk olmak üzere. Ve Biz onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte çıkış (diriliş) böyledir.

Ya Sin; 33:  Ve ölü toprak onlara bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar.

Rum; 19: O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır ve yeryüzüne ölümünden sonra hayat verir. Sizler de işte öyle çıkarılacaksınız.

Rum; 24: Yine O’nun ayetlerindendir ki, size hem korku ve hem de umut vermek için şimşeği gösteriyor. Ve gökten bir su indiriyor da onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat veriyor. Şüphesiz ki bunda aklını kullanacak bir kavim için nice deliller vardır.

Rum; 50: Öyleyse Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, mutlaka ölüleri diriltir ve O, her şeye gücü yetendir.

A’râf; 57: Ve O, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler / dağıtıcılar (yayıcılar) olmak üzere gönderir. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir memlekete gönderir, sonra onunla suyu indiririz. Böylece onunla ürünün hepsinden çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız. Umulur ki hatırlarsınız / öğütlenirsiniz.

Nahl; 65: Ve Allah gökten bir su indirdi de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti. Şüphesiz ki bunda dinleyen bir kavim için bir delil vardır.

Ankebut; 63: Ve ant olsun, eğer onlara sorsan: “Kim gökten suyu indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltti?” Mutlaka; “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Hamd Allah’a özgüdür.” Bilakis onların çoğu akıllarını kullanmazlar.

Casiye; 5:  Ve gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde ve Allah’ın gökten bir rızktan indirip de onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği şeyde ve rüzgârları evirip çevirmesinde aklını çalıştıran bir kavim için ayetler vardır.

Hadid; 17:  Allah’ın, yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiğini biliniz. Belki aklınızı kullanırsınız diye Biz, sizin için ayetleri açıkça ortaya koyduk.

Hatırlanacak olursa, ölü toprağın canlanması sadece saf su ile olmamaktadır. Furkan suresinin 48, 49. ayetlerinin tahlilinde, Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize adlı kitaptan alıntıladığımız “Ölü Bir Beldeyi Canlandıran Yağmurlar” başlıklı yazıda belirtildiğine göre yağmur, ihtiva ettiği kimyasal ve biyolojik maddelerle, mineral ve tuzlarla toprağı gübrelemektedir.

Furkan; 48, 49:  Ve O, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderendir. Ve Biz ölü bir beldeye can verelim, yarattığımız nice hayvanlara ve insanlara su sağlayalım diye gökten tertemiz bir su indirdik.

Konumuz olan 9. ayette ölmüş, çürümüş insanlara nasıl hayat verileceğinin bir örneği olarak gösterilen “ölü toprağın canlandırılması”; bizim 1. ayette “melekler” sözcüğüne karşılık olarak verdiğimiz her iki anlamın da (“doğal güçler” ve “Kur’an ayetleri”) mantıklı ve geçerli anlamlar olduğuna bir delil teşkil etmektedir. Eğer “melekler” sözcüğü “doğal güçler” anlamında kabul edilirse, ölü beldeleri canlandıran yağmurun bir “doğal güç” olması; yok eğer “melekler” sözcüğü “haber verici” nitelikte olan Kur’an ayetleri olarak kabul edilirse, bu kez de Kur’an ayetlerinin ölü mesabesindeki insanları ve toplumları canlandırması; “melekler” sözcüğünün her iki anlamını da doğrulamaktadır.

Ayetin son cümlesinde geçen ve “ölmüş, çürümüş, yok olup gitmiş insanlara hayat verme” anlamında kullanılmış olan “nüşûr” sözcüğü hakkında daha fazla açıklama, Mürselat suresinin tahlilinde yapılmıştır. (İşte Kur’an; c:2, s:177) 

H.Yılmaz

Rüzgârları gönderip bir bulut kaldıran da Allah'tır. Derken biz o (bulutu) ölmüş bir beldeye sevk etmişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte o dirilme de böyledir.

   وَاللّٰهُ الَّذٖى اَرْسَلَ الرِّيَاحَ “Rüzgarları gönderen Allah'tır” كَذٰلِكَ النُّشُورُ  İşte “nüşûr” da böyledir. Böyle bir inkılap ile durgun hevesleri harekete getirerek göklere yükselecek bulutlar gibi yetenekli unsurları coşturarak yararlı rüzgârlara benzer ilâhî bir cereyanın sevk ve idaresiyle bir ölü beldeye nasıl bir hayat veriliyorsa, hesap için ölülerin dirilmesi demek olan “nüşûr”, yani öldükten sonra dirilme de işte öyle bir kıyam ve kıyamet iledir. (Nüşûr kelimesi için Furkan Sûresi, 25/3. âyetin tefsirine bkz.) H.Yazır

Allah, rüzgârları gönderip bulutu hareket ettirendir. Biz, bulutu ölü bir beldeye sevk eder, kuruduktan sonra onunla toprağa hayat veririz. Öldükten sonra dirilme de işte böyledir.

Yüce Allah, tabiat olayları ile öldükten sonra dirilmeyi ispat etmektedir. Aynı ispatın Hac 5 te de yapıldığına şahit oluyoruz. Yüce Allah, orada, öldükten sonra dirilme konusunda şüphe içinde olanlara, çocuğun anne karnında yaratılışını, yaratılış evrelerini ve yağmurun yeryüzüne inip ölü toprağı harekete geçirip bitki bitirmesini delil göstermektedir.

Böylece Biyoloji biliminin Embriyoloji ve Botanik dalları ile dini bir inanç ispat edilmektedir. O zaman müminlerin bu tabiat bilimlerinin bilinmesi istenmektedir. B.Bayraklı

Âyete şu mânâ da verilmiştir: "Güzel söz O'na çıkar, iyi ameli de Allah'a yükselten odur." Yani kelime-i tevhitten ibaret olan güzel söz, iyi ameli Allah'a yükseltir. Onsuz iyi amel kabul edilmez, demektir Mekke'nin ileri gelenleri (büyüklenerek ve cehalet içinde) Hz. Muhammed'in (s.a) davetini kabul ettikleri takdirde, kendilerinden şeref ve izzetin gideceği, dolayısıyla Araplar üzerinde bir tesirlerinin kalmayacağı düşüncesindeydiler. Bundan dolayı Allah, "Bana isyan ettiğiniz için sizin izzet ve şerefiniz zaten yok olmuştur" diye buyurdu. Gerçek izzet ve şeref Allah'a tabi olmakta ve O'na itaat etmektedir. Bu izzet ve şeref sadece dünyada değil ahirette de sözkonusudur. Eğer Allah'a itaat ederseniz böyle bir izzet ve şerefe nail olursunuz. Yüz çevirdiğiniz takdirde ise zillet içinde kalırsınız.
 İzzet ve şerefi elde edebilmek için söylenmiş ifsat edici ve habis söz hiçbir zaman yükselmez. Ancak O'nun yanında en doğru pak, temiz ve hakikate mebni söz, samimi ve salih itikat yükselir. Bu sözü yükselten insanın amelleridir. Şayet söz ile birlikte amel yoksa o söz Allah'ın indinde makbul olmaz. Sözün yükselebilmesi için salih amellerin kuvveti gerekir.
Kur'an'a göre salih söz ile salih amelin birbirine sıkı bir şekilde bağlı olması çok dikkate değerdir. Hiçbir amel arkasında salih bir akide olmadıkça makbul değildir. Yine hiçbir salih akide, onu tasdik eden salih bir amel olmadıkça makbul değildir. Yine hiçbir salih akide, onu tasdik eden salih bir amel olmadıkça itimada layık değildir. Şayet bir kimse lisanen, "Allah'tan başka ilah yoktur ve ancak O ibadete layıktır" diyor, fakat yaşantısında Allah'tan başka şeylere kulluk ediyorsa, bu söz onun amelini yalanlar. Ayrıca bir kimse lisanen içkinin haram olduğunu ifade ediyor buna rağmen içki içiyorsa, o kimsenin sözlerini ne halk ne de Allah kabul eder.
 Yani, batıl, habis söz ile hak sözü susturmak istiyorlar. Batıl sözü yükseltmek için de her yola başvurmaktadırlar. (Mevdudi)

Her kim izzet istiyorsa, bilsin ki izzet tamamıyla yalnızca Allah’ındır. Hoş kelimeler yalnızca O’na yükselir. Ve düzgün iş onu yükseltir. Şu, kötülüklerin plânlarını yapan kişiler; onlar şiddetli azap kendileri için olanlardır. Onların plânları ise; o, darmadağın olur.  

Bu ayette; akıllı insanın nasıl ve kimden yana olması gerektiği mesajı verilmektedir. Buna göre, güç kuvvet, şan, şeref tamamıyla Allah’ındır. Dolayısıyla, güçlü, şerefli olmak isteyen mutlaka Allah’tan yana olmalıdır. Allah’ın vahyine karşı duranların, inançsızların ise her türlü plânları darmadağın olup gidecek, işe yaramayacaktır. Allah’tan yana olanların yolu da “kelime-i tayyibe ”den ve “sâlihâtı işlemek ”ten geçer.

Kelime-i tayyibe

“Kelime-i tayyibe”; “hoş güzel söz” demektir. Kur’an’dan anlaşıldığına göre bu söz “La ilâhe illallah (Allah’tan başka ilâh diye bir şey yoktur)” demektir ve bununla da kastedilen, “gerçek iman ”dır. 

İbrahim; 24–27: Görmedin mi? Allah nasıl bir misal verdi: Güzel bir söz, aslı (kökü), sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. (O ağaç) Rabbinin izniyle her an ürün verir. Kötü bir sözün durumu da, yerden koparılmış, sabit kalma imkânı olmayan kötü bir ağaca benzer. -Ve belki onlar öğüt alırlar diye Allah insanlara böyle misaller verir.

Allah, iman edenleri, basit yaşamda ve ahirette de sabit bir söze sabitler, zalimleri de saptırır ve Allah, dilediği şeyi yapar. 

Ayetteki “düzgün amel onu yükseltir” ifadesi, Kur’an’da pek çok yerde geçen “iman eden ve sâlihâtı işleyenler ...” ifadesinin bir başka anlatım tarzıdır. Bu ifadeden, kuru kuru “Ben inandım” demenin yetersizliği, mutlak surette imanın amel olarak yansıması gerektiği anlaşılmaktadır. Nitekim Kur’an’da imansız amelin işe yaramayacağına dair onlarca ayet vardır. İşte bu ayette de amelsiz imanın yetersizliği ifade edilmiştir. Yani, iman mutlaka dışa yansımalı; sâlihâtı işlemek ve takva olarak kendini göstermelidir.

Bu çok önemli konunun daha iyi anlaşılması için, “Cennetin Bedeli Takva” adlı kitabımızdan bir bölüm sunuyoruz: 

İMAN AMEL İLİŞKİSİ 

Konumuzun iyi anlaşılması için mutlaka iman ve amel ilişkisine de değinmek gerekiyor. Zira bu konunun hakikatinin bilinmemesi nedeniyle toplumda amelsiz insanlardan geçilmez oldu. Ameli olmadığı hâlde Müslümanlığı kimse elden bırakmıyor. Bu konu herkes tarafından doğru dürüst öğrenilmelidir ki, kimin gerçek kimin sahte Müslüman olduğu anlaşılsın.

İman, dil bilimcilerine göre; “Kesb / çalışma ve ihtiyar / özgür iradeyle seçim ile kalpte hâsıl olan tasdik” demektir. Yani iman, kelime anlamı olarak; “verilen haberi kabul ve itiraf ederek, haber sahibini yalanlamamak ”tır.

Dinî terim olarak ise iman, sadece tasdik olmayıp; “Peygamberin Allah tarafından getirdiği ve dinden olduğu zarurî ve kesin olarak bilinen haber ve hükümleri kendi irade ve ihtiyariyle tasdik ederek bunları kabul ve itiraf etmek”tir.

Bizim üzerinde duracağımız nokta, bu tasdik, kabul ve itirafın nasıl olacağıdır:

-  Kalben kabul ve itiraf yeter mi?

-  Sadece dil ile kabul ve itiraf yeter mi?

-  Yoksa hem kalben hem de dil ile kabul ve itiraf mı gerekir?

-  Ya da bu ikisiyle birlikte pratikte de uygulamaları olması mı lazım?  

Bu noktalarda geçmişte İslâm bilginleri arasında bir çok tartışmalar olmuş ve bu husus ile ilgili, bir çoğu ifrat ve tefrit ölçülerinde Kerrâmiye, Havâriç, Mutezile, Selef / Muhaddisün gibi mezhepler / ekoller ortaya çıkmıştır. Bunlardan kimisi amelî olmayan bir Müslüman’a çekinmeden kâfir demiş, (Hâlbuki amelinin olmamasının imansızlıktan başka bir sebebi olabilir) kimisi de ameli olmayan bütün Müslümanları cennetle müjdelemiştir. Böylece günahkârlığı cesaretlendirmiştir. Bu geniş mevzu İlm-i Kelam kitaplarında duradursun. Biz iman-amel ilişkisini zoraki yorumlara tevessül etmeden, temel kaynağımız Kur’an’dan görelim. Konuyla ilgili Yüce Rabbimizin açık beyanlarına dikkat edelim:

Kur’an’a baktığımızda Allahu Teâlâ, iman etmeyi mutlaka bir fiille beraber zikreder. Kur’an’ın tanımladığı müminler aksiyon halindedirler.  

Müminun; 1–11:

1- Kesinlikle, inananlar kurtulmuşlardır.

2- Onlar, namazlarında huşulu olan kimselerdir.

3- Ve boş şeylerden yüz çeviren kimselerdir,

4- ve zekâtı işleyen kimselerdir,

5- ve iffetlerini koruyan kimselerdir,

6- -eşleri veya ellerinin sahip olduğu kölelere karşı ayrı, çünkü bundan dolayı kınanamazlar,

7- oysa bunun ötesine gitmek isteyenler, işte onlar, sınırları aşanların ta kendileridir.-

8- Ve (onlar), emanetlerine ve sözleşmelerine bağlılık gösteren kimselerdir.

9- Ve namazlarını koruyan / desteklerini sürdüren kimselerdir.

10, 11- İşte onlar, içinde temelli kalacakları Firdevs cennetine vâris olan vârislerin ta kendileridir.

Allahu Teâlâ elli civarında ayette “İman edenler ve sâlihâtı işleyenler” şeklinde bir ifadeyle iman ile salihatı işlemeyi, yani iman ile davranışı birbirine yapıştırmış, bir daha tefrik edilmeyecek bir şekilde birbirine bağlamıştır. Bahsedilen iman ve sâlihâtı işlemek aynı şey gibidir. Hatta o kadar ki, meselâ Maide suresinin 44, 45, ve 47. ayetlerinde Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler; “kâfirler”, “zalimler” ve “fâsıklar” olarak değerlendirilmiştir.

Gerçek Müminlerin nitelikleri sayılırken de: 

Enfal; 2–4:

Gerçekte inananlar, Allah anıldığında, kalpleri ürperen ve ayetleri onlara okunduğunda, bunun, inançlarını artırdığı ve sadece Rablerine güvenen kimselerdir.

Onlar, salâtı ikame ederler ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infakta bulunurlar.

İşte bunlar, inananların ta kendisidir. Onlara Rableri katında dereceler, bağışlama ve saygın bir rızk vardır.  

Tövbe; 111:

Şüphesiz Allah, inananlardan canlarını ve mallarını Cennet karşılığında satın almıştır: Onlar, Allah yolunda savaşırlar; sonra öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah’ın Tevrat, İncil ve Kur’an’daki gerçek bir sözüdür. Ve sözünü, Allah’tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alışverişle sevinin. Ve işte bu büyük başarının ta kendisidir.  

Saff; 10,11:

Ey inanmış olan kimseler! Size, sizi can yakıcı bir cezadan kurtaracak, kazançlı bir ticaret göstereyim mi?

Allah’a ve O’nun elçisine inanacaksınız; Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla çaba harcayacaksınız. İşte bu, eğer bilirseniz, sizin için daha iyidir.-  

İbrahim 24–26:

Görmedin mi? Allah nasıl bir misal verdi: Güzel bir söz, aslı (kökü), sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. (O ağaç) Rabbinin izniyle her an ürün verir. Kötü bir sözün durumu da, yerden koparılmış, sabit kalma imkânı olmayan kötü bir ağaca benzer. -Ve belki onlar öğüt alırlar diye Allah insanlara böyle misaller verir.- 

Ve Furkan suresi ayet 63-77. ayetlerde nitelenen (yeryüzünde kibirlenmeden yürümeyi, geceleri secde ve kıyam etmeyi; duada bulunmayı, malı harcarken savurgan ve cimri olmayıp orta bir yol tutmayı, haksız yere adam öldürmemeyi, zina etmemeyi, yalana tanıklık etmemeyi, boş lâkırdıya kulak asmamayı, okunan ayetlere duyarlı olmayı ...) özellikleri de göz önüne almalıyız.  

Bütün bu ayetler imanın amelden bağımsız, soyut bir şey olmadığının altını çizmektedir. Allah yolunda mücadele, iyiliği emir, kötülükten nehy, salât, oruç infak, tövbe vb. kulluk görevleri iman ile aynı kefede tartılmaktadır.

Allah insan için iki yol bulunduğunu bildirir. İman edenlerin Allah yolunda, etmeyenlerin ise Tağut yolunda mücadele vereceklerini açıklar. Müminlerle fasıkları bir tutmayacağını bildiren Rabbimiz, imanı yüceltmiş ve kalplerimize hoş göstermiş küfür, fısk ve isyandan nefret ettirmiştir.  

Bakara; 214:

Yoksa siz, kendinizden önce gelip geçenlerin hâli size gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara yoksulluklar, sıkıntılar dokundu ve sarsıldılar; hatta Peygamber ve beraberinde iman edenler; “Allah’ın yardımı ne zaman?” derlerdi. - Dikkat edin! Gerçekten Allah’ın yardımı pek yakındır. - 

Âl-i İmran; 142:

Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bilmeden (ayırt etmeden) ve sabredenleri bilmeden (ortaya çıkarmadan) Cennet’e gireceğinizi mi sandınız.  

Tövbe; 16:

Allah, içinizden çaba harcayanları, Allah’tan, O’nun elçisinden ve inananlardan başka dost / yardımcı edinmeyenleri bilmeden (ortaya çıkarmadan) bırakılacağınızı mı sandınız? Ve Allah, yaptıklarınızdan çok iyi haberi olandır. 

Yunus; 62, 63:

Açın gözünüzü! Allah’ın velilerine kesinlikle kaygı yoktur. Onlar üzülmeyecekler de.

(Onlar), inanan ve takvalı davranan kimselerdir.  

A’râf; 156:

“Ve bize hem bu dünyada bir iyilik yaz, hem de ahirette. Biz gerçekten de sana döndük.” (Allah) Buyurdu ki: “Benim azabım var, onu dilediğime isabet ettiririm, rahmetim de vardır, o ise her şeyi kuşatmıştır. Onu da özellikle takvalılara, zekâtını verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım.”  

Bakara; 103:

Ve onlar eğer inansalardı ve takvalı olsalardı, Allah’tan bir ödül daha iyi olacaktı. Keşke bilselerdi!  

Maide; 93:İnanan ve sâlihâtı işlemiş olan kimselere, tatmış olduklarından dolayı bir sorumluluk yoktur. Yeter ki takvalı davransınlar, inansınlar, sâlihâtı işlesinler. Sonra takvalı davransınlar, inansınlar ve sonra takvalı davransınlar ve iyilik yapsınlar. Ve Allah iyilik yapanları sever. 

Ankebut; 2-3:

İnsanlar, sınanmadan / arıtılmadan, “inandık” demeleriyle bırakılacaklarını mı sanıyorlar?

Oysa Biz, hiç kuşkusuz, bunlardan öncekileri de sınamıştık / arıtmıştık. Öyleyse Allah, elbette doğruları bilir ve hiç kuşkusuz yalancıları da bilir.  

Hucurat; 14-16:

Bedevîler / iyi konuşma bilenler; “inandık” dediler. De ki: “Siz inanmadınız, ama ‘teslim olduk’ deyin; inanç henüz kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Elçisi’ne itaat ederseniz, O, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi size eksiltmez.” Gerçekten Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir!

Gerçekten inananlar, Allah’a ve Elçisi’ne inanmış, sonra da kuşku duymamış ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla gayret göstermiş kimselerdir. İşte bunlar, doğruların ta kendileridir.

De ki: “Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah, göklerde olanları da, yerde olanları da bilir.” Ve Allah, her şeyi çok iyi bilir!  

Bu ayetlerden anlaşıldığına göre insanlar, kesinlikle, “inandık” demekle kurtulamayacaklardır. Çünkü iman aynı zamanda yaşamaktır. Yaşanmayacak bir kuru imanın bir anlamı ve önemi olmaz. İslâm’dan başka bir din arayanların, buldukları dinlerinin kabul edilmeyeceğini hatırlatan Rabbimiz, “Biz iman ettik” diyen bedevîlerin imanlarını yüzlerine çarpmaktadır. “Hayır, siz henüz iman etmediniz, iman henüz kalplerinize yerleşmedi” buyuruyor. Zira eğer ki siz gerçekte iman etmiş olsaydınız, Allah yolunda canınızla, malınızla mücadele edersiniz, ama siz “eslemna” diyebilirsiniz diyor. Yani tabiri caizse, “kafa kâğıdınızda Müslüman yazdırmanızda bir sakınca yok. Kimliğinizi tespit etme babından, Mecusî, Hıristiyan, Yahudi, Zerdüşt vs. bir toplumdan olmayıp, Medine’deki Müslüman toplumdan olduğunuzu söylüyorsunuz ki bu doğrudur. Ama size gerçek anlamda mümin denemez” buyuruyor, Rabbimiz. Açıkça, bize, “ya bu deveyi güdersiniz ya da bu diyardan gidersiniz” deniliyor.  

Ahzab; 36:

Ve Allah ve elçisi bir işte hüküm verdiklerinde, hiç bir mümin erkek ve mümin kadın için işlerine serbestlik yoktur. Ve kim Allah’a ve elçisine isyan ederse o, açık bir sapıklıkla sapmıştır.  

Kur’an’ın üzerinde durduğu mesele, inandığımız doğruların hayatımızda uygulanmasıdır. İman ile ameli birbirinden ayırıp ayrı ayrı kategoride değerlendirmek Kur’an’a göre uygun değildir. Kur’an bizden iş, davranış istiyor. İnandığımızı yaşamamızı istiyor. Meselâ Kur’an: “Mümin şuna denir” derken, şu şu işleri işleyenler ancak iman etmiş sayılır” demek istiyor. Ayetlerde gördüğünüz gibi cennet salt inanmışlara değil, imanla birlikte salih amel işleyenlere; takva sahiplerine, salihlere, muhsinlere, ebrar”a vadediliyor.

İnandığı hâlde (mazeretsiz) amel işlemeyen insanlar kâfir mi, değil mi tartışması yerine onların mümin olup olmadıklarının cevabı araştırılmalıdır. Her ne kadar “amel imandan bir cüzdür” deyimi doğru değilse bile kesinlikle “amel imanın bir gereğidir, icabıdır, dışa vurumudur.”  

Konumuz olan 10. ayetteki “kötülüklerin plânlarını yapanlar...” ifadesiyle, peygamberimiz ve beraberindeki müminlere olduğu kadar bugüne de ciddî mesajlar verilmektedir. Kötülük plânları yapanlar, ahireti inkâr edebilmek için temelsiz itirazlar, tutarsız bahaneler üretirler ve bu plânlarını geçici, aldatıcı şeylerle üstünlük kurmak, çıkar elde etmek için kurarlar. Hâlbuki bu şeyler yok olmaya mahkûm şeylerdir ve kişiye güç ve şeref getirmezler. Çünkü güç ve şerefin hepsi Allah’tandır; O’nun yolunda ve O’na kulluktadır. 

Nisa; 139:Öyle kişiler ki onlar, müminlerin astlarından küfre sapanları Yakın Birisi kabul ediyorlar. Onların yanında izzet (onur ve yücelik) mi arıyorlar? Oysa izzetin (onur ve yüceliğin) tümü Allah’ındır. 

Yunus; 65: Ve onların sözü seni üzmesin. Kesinlikle güç / şan ve şeref bütünüyle Allah’a aittir. O, en iyi işiten, en iyi bilendir. 

Münafıkun; 8: Derler ki; “Ant olsun, Medine’ye bir dönecek olursak, gücü ve onuru çok olan, düşkün ve zayıf olanı elbette oradan sürüp çıkaracaktır.” Oysa izzet (güç, onur ve üstünlük) Allah`ın, O`nun Resul’ünün ve müminlerindir. Ancak münafıklar bilmiyorlar.

H.Yılmaz

Her kim izzet istiyorsa bilsin ki izzet tamamıyla Allah'ındır. O'na hoş kelimeler yükselir, onu da salih amel yükseltir. Kötülükler kuranlara gelince, onlara şiddetli bir azab vardır. Onların tuzakları hep darmadağın olur.

مَنْ كَانَ يُرٖيدُ الْعِزَّةَ Her kim izzet istiyorsa, zillet ve hakaretten kurtulup şerefli, haysi­yetli, kuvvetli olmayı arzu ediyorsa  فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَمٖيعاً  bilsin ki, izzet tamamı ile Allah'ındır. Dünyada da Allah'ındır; ahirette de Allah'ındır; dolayı­sıyla izzet isteyen şuna buna tapmakla kendisini zelil etmemeli, hep­sini geçip Allah'a yükselmelidir. Fakat  اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِبُ   O'na hoş keli­me­ler yükselir.  وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ Onu da salih amel yükseltir.

Kelimi Tayyib: Başta, Kelime-i tevhit olmak üzere tesbih (Sübhânallah), tahmid (elhamdülillah), tekbir (Allahu ekber), dua, istiğfar ve zikirler gibi hoş kelimelerin hepsini içine alır. Ve bunların ilâhî arşa yükselip de اِنَّ كِتَابَ اْلاَبْرَارِ لَفٖى عِلِّيّٖينَ “Gerçekten iyilerin kitapları hiç şüphesiz 'illiyyîn'dedir.” (Muttaffifin, 83/18) buyurulduğu üzere makbul ameller defterine yazılması, ancak bunları tahakkuk ve tasdik ettirecek salih amellere yaklaşmakla olur. Hz. Peygamber (s.a.v)den rivayet edildiği üzere  سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ  hoş kelimelerdir. Bir kul bunu dediği zaman melek onunla semaya çıkar, onu Rahman’ın katına arz eder, fakat salih amel olmazsa kabul olunmaz. Yine hadiste yer almıştır ki, Allah Teâlâ bir sözü amelsiz kabul buyurmaz, sözü, ameli, niyeti de ancak sünnete uygun olmakla kabul buyurur. (el-Hakim, el-Müstedrek ala's-Sahihayn, II, 425; Süyûtî, a.g.e., VII, 8; Âlûsî, a.g.e., XI, 174.) Kısacası izzeti elde etmek sözlü ve fiilî itaat ile olur; yoksa gurur ve tembellik, şeytanlık ve kötülüklerle değil. Çünküوَالَّذٖينَ يَمْكُرُونَ السَّيّئَاتِ  Seyyiat, türlü türlü kötülüklere tedbir alan şeytanlık ve entrika ile uğraşanlara veya riyakârlık yapanlara gelince لَهُمْ عَذَابٌ شَدٖيدٌ وَمَكْرُ اُولٰۤئِكَ هُوَ يُبُورُ “Onlar için şiddetli bir azab vardır. Onların tuzakları darmadağın olur.”  Kureyş ‘in, Dâru’n-Nedve’de Peygambere yapmak istedikleri hileler gibi bozuk çıkar başlarına geçer.

Allah'ın izzeti ve diriltmesi ve nüşûrun doğruluğu diğer âyetlerle de açıklanarak buyuruluyor ki:  H.Yazır

Kim şeref istiyorsa, bilsin ki, şerefin tamamı Allah’ındır. Güzel söz Allah’a yükselir. İyi amel de güzel sözü yüceltir. Kötülükleri planlayanlara şiddetli bir azap vardır. Bunların planları boşa çıkacaktır.

“Kâfirlerin sözleri seni üzmesin. Çünkü bütün şeref, Allah’ındır. O işitendir, bilendir.” (Yunus 10/65)

“Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında şeref mi arıyorlar? Bilsinler ki, bütün şeref sadece Allah’a aittir.” (Nisa 4/139)

Bu ayetlerden Yunus 65 e bakalım ve bağlantıyı kuralım. “Onların sözleri seni üzmesin” ifadesi Fatır 8 de “O halde onlar için üzülerek kendini heder etme” şeklini almaktadır. Yunus 65 te bu ifadenin ardından “şeref” gündeme girdiği gibi, Fatır 8 den sonra da 10 ayette “şeref” gündeme getirilmektedir.

Yorumun yapmakta olduğumuz Fatır 10. Ayeti, Nisa 139 a bağlı olarak yorumlamamız gerekiyor. Şerefin tamamı Allah’a ait olduğuna göre, onu kâfirlerin katında aramak yanlış olacaktır. Müminleri bir tarafa atarak, kâfirlere koşup şerefi onların yanında aramayı Yüce Allah Nisa 139 da doğru bulmamaktadır.

Güzel sözden kastedilen nedir? Kuşkusuz bu, imanı ifade eden tevhit kelimesidir. Lâ ilahe illallah “Allah’tan başka tanrı yoktur” sözü, sözlerin en üstünüdür. Çünkü bu söz, hem şirki ortadan kaldırıyor, hem de tevhit inancının bayrağını dikiyor.

Güzel sözden kasıt, insanlığa faydalı düşünce, bilgi ve hikmet olabilir. Ama biz “kelime” ve “tayyib” kavramlarının ne anlama geldiğini geniş bir şekilde İbrahim 24 te açıkladığımız için burada detaya girmiyoruz. Ancak tayyibîn “temiz, güzel, faydalı ve sağlam” anlamalarına geldiğini söylemekte yarar vardır. Bu ayette bu çeşit bir sözün, bilginin ve düşüncenin Allah’a yükselecek nitelikte olduğuna işaret edilmektedir.

İşte doğru, sağlam, güzel ve temiz söz, amele veya eyleme dönüşünce Allah’a yücelip şerefi alıp gelmektedir. Demek ki Yüce Allah’ın şeref hazinesinden şerefi alacak olan temiz, doğru, sağlam ve güzel sözü, bilgiyi üretip hayata geçirmek bizim görevlerimiz arasındadır.

Buna şu ayetlerle de yaklaşabiliriz: “And olsun, size içinde şerefiniz olan bir kitap indirdik. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Enbiya 21/10) Burada şeref dağıtan kitap Kuran’dır. Kuran ile aklı buluşturmak ve onu hayata geçirmek şerefi getirecektir.

“Sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen dosdoğru yoldasın. Doğrusu kuran, sana ve toplumuna bir şereftir. İleride ondan sorumlu tutulacaksınız.” (Zuhruf 43/43-44) Kuran şeref vermektedir, ama bizlerin de ona sımsıkı sarılıp onu hayata geçirmemiz gerekiyor. Kuran ile ameli birleştirdiğimiz de yücelip şerefli olacağız.

Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah, bu ayette şerefin kime ait olduğunu, o şereften nasıl alınacağını, insanı nelerin yüceltip oraya çıkaracağını ve bu çıkışa kimsenin engel olamayacağını, engel olmaya çalışanların tuzaklarının yok olacağını ve şiddetli azaba çarptırılacaklarını açıklayarak müminlere hedef tayin etmektedir. B.Bayraklı

Her şeyin yazılı olduğu Kitap, Allah'ın bilgisinin ve yapacağı işlerin tespit edildiği İlâhî plandır. Bunu kalem ve mürekkep ile yazılmış bir kitab gibi düşünmek doğru değildir. Bu, ağacın çekirdeğe, bütün yaprakları, dalları ve meyvasıyla yazılmış olduğu gibi yahut bir bilginin, bilgisinin kaydedildiği beyin gibi bir kitaptır Mahiyetini Allah bilir. Ancak kavrama bakımından bunlara benzetebiliriz. 

S.Ateş

Burada hitab sıradan insanlara yöneltilmiştir.
Yani, ilk olarak insan topraktan yaratılmış ve daha sonra nutfe (sperm) ile nesiller devam etmiştir.
Yani, her insanın ömrü o daha doğmadan tayin edilmiştir. Allah insanın ne kadar bir ömür süreceğini kararlaştırmıştır. Demek ki ömrün uzun ya da kısa olması Allah'ın takdirine göredir. Akılsız bazı kişiler; "Çok önceden çocuklar erken yaşlarda ölüyorlardı, ancak şimdi tıp ilerlediği için, çocuklar erken yaşlarda ölmüyorlar. Yine daha önce insanların ömrü kısa iken, şimdi tıp ilerlediği için insanın ömrü uzamıştır" diyorlar. Kur'an'ın söylediklerini yalanlamaya çalışan bu iddia; şayet biz bir kimsenin iki yıllık bir ömrü kaldığını bilebilecek bir ilme sahip olabilirsek ve o şahsın ömrünün bir gün daha uzatıldığını görebilirsek, işte o zaman geçerli olabilir. Böyle bir ilme de kimse sahip olmadığı ve olamayacağı için, hiç kimsenin Kur'an'ın bu açıklamasına karşı bir delil getirmesi mümkün değildir. İstatistiklere göre şimdi çocuk ölümlerinin öncekilere nazaran azaldığının ve insanların ömürlerinin eskisinden daha uzun olduğunun tespit edildiği söyleniyorsa, bu insanların Allah'ın takdirini değiştirmeye kadir oldukları anlamına gelmez. Muhtelif devirlerde insanlara muhtelif süreler tayin edildiği daha akla yatkın değil midir? Ve bu Allah'ın bir hikmetidir. Yani falan devirdeki insanların bir hastalığın ilacını bulmaları sağlanacak, falan devirde de yaşayan insanların hayatının idamesi için herhangi bir vesile bağışlanacaktır.
Yani, sayısız mahlûkat için, ayrı ayrı tafsilat vermek Allah için hiç de güç değildir.

(Mevdudi)

Hem Allah sizi bir topraktan, sonra bir damla sudan yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. O'nun bilgisi olmadan ne bir dişi hamile olur, ne doğurur. Kendisine ömür verilenin de ömrünün uzatılması da, ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır. Şüphe yok ki bu, Allah'a göre kolaydır.

 …  وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ “Allah sizi bir topraktan yarattı..”  Bu öyle bir gerçektir ki maymundan yaratıldıklarını iddia edenler bile, daha önce topraktan, sonra da bir nutfeden (spermden) geldiklerini inkâr edemezler. İstidlal zincirinde bir halka daha itiraf etmiş olurlar. Bütün bunlar, Allah Teâlâ'nın tabiatlar üzerindeki izzet ve hâkimiyetini gösterir; nitekim  ثُمَّ جَعَلَكُمْ اَزْوَاجاً sonra sizi çiftler yaptı, o nutfeden (spermden) sade erkek değil, dişiler de yaptı ve evlenme kanunu koydu, hem bunları yapıp da bırakıvermedi. وَمَا تَحْمِلُ مِنْ اُنْثىٰ وَلاَ تَضَعُ اِلاَّ بِعِلْمِهٖ  Herhangi bir dişinin hamile kalması ve çocuğunu doğurması hep O'nun ilmiyledir. Dolayısıyla gizli günah yapmak isteyenler de bilmelidirler ki Allah yaptıklarını bilir  وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ    ve ne yaşatılana ömür verilmesi  وَلاَ يَنْقُصُ مِنْ عُمُرِهٖ  ne de ömründen eksiltilmesi, yani doğmadan ölmesi veya az yaşaması veya yaşadıkça ömrünün tükenmesi  olmaz ki   اِلاَّ فٖى كِتَابٍ  herhalde bir kitapta yazılı olmasın, yani hiçbirisi gelişi güzel bir tesadüf ile değil, her biri mutlaka ilahi ilimde takdir edilmiş ve levh-i mahfuzda yazılmış olarak meydana gelir. Bu kadar parçalar nasıl bilinir diye uzak görmeme­lidir.  اِنَّ ذٰلِكَ عَلى اللّٰهِ يَسٖيرٌ Çünkü o, Allah'a göre kolaydır. Onun için O'na göre öldükten sonra diriltmek de kolaydır.

H.Yazır

11. Allah, sizi topraktan, sonra embriyodan yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. O’nun bilgisi olmadan hiçbir dişi ne gebe kalır, ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bunlar, Allah’a kolaydır.

Yasin suresinin 77-78 ayetleri bu konuyla ilgilidir.

“İnsan görmezmi ki, biz onu embriyodan yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak bize misal getirmeye kalkışmış ve : ‘Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ demiştir.”

Ayetin devamında “Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömründen azaltılması da mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bunlar, Allah’a kolaydır.”

Bu ifade de anne karnında yaratılış, doğum ve nihayete ömür ele alınmaktadır. İnsanın ve diğer canlıların ömrünü Allah bir kitapta ve ilminde belirlemiştir.

Yüce Allah’ın ifadesi gereği Enam 2 de belirtildiği gibi bir “ecel-i kaza” bir de “ecel-i müsemma” vardır. Ecel-i müsemma, “oynak olmayan, asla ertelenemeyen ve ömrün sonunu tespit eden ecel” olduğu halde, ecel-i kaza ise “oynak eceldir” Yani, yanlış işlerin, farklı hayat şartlarının, trafik kazalarının veya düşmanların saldırısı ile ecelin öne alınması anlamına gelmektedir. Yüce Allah, ecel-i kazaya yorumunu yapmakta olduğumuz Fatır 11 de “onun ömründen azaltılması” manasını vermektedir. Enam 2 ye gidersek daha doyurucu bilgi elde edilebilir. Bu ayette:

“Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen. O’dur. Adı konulmuş ecel, O’nun katındadır. Sonra siz (yine) kuşkuya kapılıyorsunuz.”  (Enam 6/2) 

B.Bayraklı

11. Allah sizi topraktan, sonra nutfeden yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. O'nun ilmi dışında hiçbir dişi ne hamile kalır, ne de doğurur. Uzun ömürlünün ömrünün uzatılması da ömrünün eksiltilmesi de ancak bir kitaptadır. Şüphesiz ki bu Allah'a göre pek kolaydır.

"Allah sizi topraktan" buyruğu ile ilgili olarak Said'in rivayetine göre topraktan "sonra nutfeden yarattı." Yine Katade dedi ki: Bundan kasıt da babalarınızın belinden çıkarttığı nutfedir.

"Sonra sizi çiftler kıldı." (Yine Katade) dedi ki: Yani kiminizi kiminizle eşleştirdi. Erkek dişinin eşidir. Böylelikle dünyanın sonu gelinceye kadar dünyada kalmak gerçekleşmiş olmaktadır.

"O'nun ilmi dışında hiçbir dişi ne hamile kalır, ne de doğurur." Yani O, sizi birbirinize eş kılmıştır. Erkek dişi ile evlenir ve yüce Allah'ın ilmine uygun olarak bunların nesilleri devam eder. Ne kadar gebelik ve doğum oluyorsa, mutlaka Allah onu bilir. Hiçbir şey O'nun tedbir ve idaresi dışına çıkmaz.

"Uzun ömürlünün ömrünün uzatılması da ömrünün eksiltilmesi de ancak bir kitaptadır." Yüce Allah'ın ömür verilen kimseyi "muammer: Uzun ömürlü" diye adlandırmış olması, onun ulaşacağı sonuç itibariyledir.

Said b. Cübeyr, İbn Abbas'tan şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Uzun ömürlünün ömrünün uzatılması" mutlaka ömrü yazılır demektir. Kaç yıl, kaç ay, kaç gün ve kaç saat diye. Sonra bir başka kitapta: Onun ömründen bir gün eksildi, bir ay eksildi, bir sene eksildi diye ecelini tamamlayıncaya kadar yazılır.

Said b. Cübeyr de şöyle demiştir: Kişinin ecelinden geçip giden eksilmedir. Gelecekte yaşayacağı süre de onun yaşatıldığı ömürdür. Buna göre zamir "yaşatılan ömürlü “ye aittir. Yine Said b. Cübeyr ‘den şöyle dediği nakledilmiştir: Bunun ömrü şu kadar, şu kadar yıldır diye yazılır. Sonra bunun altına: Bir gün gitti, iki gün gitti, diye ömrünün sonu gelinceye kadar (eksil-tilenler) yazılır.

Katade de şöyle demiştir: Uzun ömürlü altmış yaşına ulaşan kimsedir. Eksik ömürlü ise altmış yaşından önce ölen kimsedir.

El-Ferra'ya göre "uzun ömürlünün ömrünün uzatılması" ömrünün ne olacağı demektir. "Ömrünün eksiltilmesi de" buyruğu ise, bir başka kişi hakkında sözkonusudur. Yani bir başkasının da ömrünün eksiltilmesi "ancak bir kitaptadır." Buna göre "ömrünün" lafzındaki zamir birincisinin dışında bir başkasına aittir. Ancak birincisi imiş gibi onun hakkında "ne: o" zamiri kullanılmıştır. Bu da "benim yanımda bir dirhem ve onun yarısı vardır" demeye benzer, yani bir de yarım dirhem daha vardır demeye benzer.

Şöyle de açıklanmıştır: Yüce Allah, itaat etmesi halinde insanın ömrünü (mesela) yüz yıl, isyan etmesi halinde ise doksan yıl yazmıştır. Hangisine ulaşırsa, o bir kitapta demektir. Bu da Peygamber (sav)'ın şu buyruğunu andır­maktadır: "Kim rızkının genişletilmesini, ecelinin ertelenmesini arzu ediyor ise o akrabalık bağını gözetsin. "

Yani Levh-i Mahfuz'da filanın ömrü şu kadar yıldır, diye yazılır. Eğer akrabalık bağını gözetirse, onun ömrüne şu kadar yıl ilave edilir. Bu hususu Levh-i Mahfuz'un bir başka yerinde de şöyle beyan eder: Bu kimse akrabalık bağını gözetecektir. İşte yalnız birincisini bilip de, ikincisini bilmeyen bir kimse burada bir artma ya da eksiltme olduğunu zanneder. Bu anlamdaki açıklamalar daha önce yüce Allah'ın: "Allah dilediğini siler ve bırakır. Ana kitab ise O'nun nezdindedir." (er-Rad, 13/39) buyruğu açıklanırken geçmiş bulunmaktadır. Buna göre de zamir ömre ait olur.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: "Uzun ömürlünün" çok yaşlının "ömrünün uzatılmasının da" bir başkasının "ömrünün eksiltilmesi de ancak bir kitaptadır." Yani yüce Allah'ın hükmü ve takdiri iledir. Bu anlamdaki açıklama ed-Dahhâk’dan da rivayet edilmiş, en-Nehhâs bunu tercih edip şöyle demiştir: Kur'ân'ın zahirine en uygun açıklama da budur. Buna benzer bir açıklama İbn Abbas'tan da rivayet edilmiştir. Bu açıklamaya göre zamirin "uzun ömürlü" ye ait olması mümkün olduğu gibi, ondan başkasına ait olması da mümkündür.

"Şüphesiz ki bu" amellerin ve ecellerin yazılması "Allah'a göre pek kolaydır." O'nun için olmayacak bir şey değildir.

"Eksiltilmesi" anlamındaki buyruk genel olarak "ye" harfi ötreli, "kaf" harfi de üstün olarak; diye okunmuştur. Aralarında Ya’kub ‘un da bulunduğu bir kesim de "ye" harfi üstün, "kaf" harfi de ötreli olarak: " Eksilmesi" diye okumuşlardır ki; onun ömründen bir şey eksilmesi de... Demek olur. Mesela; "Bir şey kendisi eksildi, başkası onu eksiltti; kendisi arttı, başkası onu arttırdı" diye hem müteaddi, hem lazım (geçişli ve geçişsiz) kullanılabilir.

El-A'rec ve ez-Zühri, "ömrünün" anlamındaki buyruğu "mim" harfini sakin olarak diye okumuş, diğerleri ise ötreli okumuşlardır. Bu da: "Kovmak" gibi iki ayrı söyleyiştir.

"Pek kolaydır" yani ömürlerin uzunluğunu da, kısalığını da tespit etmek Allah için olmayacak bir şey değildir ve bu Allah'ın bilgisi dışında olmaz. Bunun fiili: "Kolay oldu" şeklindedir, eğer bir kimseye bu (Yesîr) isim olarak verilecek olursa, munsarıf olur. Çünkü "fail" veznindedir.

Kuduri

11-14. Ve Allah sizi bir topraktan, sonra nutfeden yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. Dişi ancak O’nun bilgisi ile hamile olur ve bırakır (doğurur / düşürür). Kendisine ömür verilenin de ömründen yaşadığını ve ömründen eksileni mutlaka bir kitapta yazılıdır. Şüphe yok ki bu, Allah’a çok kolaydır.

İki deniz de eşit olmuyor; şu tatlıdır, hararet keser ve içerken kayar; şu da tuzludur, yakar kavurur. Her birinden de taze bir et yersiniz ve giyeceğiniz bir süs çıkarırsınız. O’nun lütfundan nasip arayasınız ve belki şükredersiniz diye onda suyu yara yara giden gemileri de görürsün.

O (Allah), geceyi gündüze sokuyor, gündüzü de geceye sokuyor. Güneş’i ve Ay’ı emre amade kılmıştır. Hepsi adı konmuş bir müddet için akıp gidiyor. İşte bu, mülk kendisinin olan sizin Rabbinizdir. O’nun astlarından yakardığınız kimseler, bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip olamazlar. Onları çağırırsanız onlar, çağrınızı işitmezler, işitseler bile size cevap veremezler, Kıyamet günü de ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Sana her şeyden haberdar olan (Allah) gibi (kimse) haber veremez.  

Bu ayet grubunda Yüce Allah’ın güç ve kuvveti ile insanlara verdiği nimetlere dikkat çekilmekte ve yeni bir uyarı yapılmaktadır. Bu uyarıda; insanın cansız bir maddeden yaratıldığı, sonra nutfeden üretildiği, erkek-dişi ayrıldığı, herkesin ömürlendiği, herkesin neyi yaşadığı ve ömründen neyin eksildiğinin hesabının tutulduğu, iki farklı suyun bir birine karıştırtılmadığı, rızk ve ticaret için denizlerin gemilere uygun yaratıldığı, gece ve gündüz ile Güneş’in yaşamın devamını sağlayacak şekilde insanların yararına düzenlediği ve insanlara daha birçok nimetler lütfedildiği bildirilmiş ve “İşte tüm bunları yapan sizin Rabbinizdir” denilmiştir. Buradan da, evrendeki her şeyin belli bir plâna göre programlandığı anlaşılmaktadır. Gece ve gündüz, Güneş ve Ay, acı ve tatlı su konuları Yasin ve Furkan surelerinin, insanın ilk yaratılışının cansız maddeden oluşu ve nesillerin nutfe ile devam etmesi konusu da Leyl ve Necm surelerinin tahlillerinde açıklandığı için, bu konulara burada tekrar girilmemiştir.

Yapılan uyarıların sonunda yer alan “O’nun astlarından yakardığınız kimseler, bir hurma çekirdeğinin zarına bile sahip olamazlar. Onları çağırırsanız onlar, çağrınızı işitmezler, işitseler bile size cevap veremezler, Kıyamet günü de ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Sana her şeyden haberdar olan (Allah) gibi (kimse) haber veremez.” ifadesi de, tüm akıl ve vicdan sahibi olan kimselere kimden yana olmaları gerektiğini göstermektedir. 

14. ayetteki “kıyamet günü de ortak koştuğunuzu inkâr ederler” ifadesi, başka ayetlerde birçok temsilî anlatımlar kullanılarak açıklanmıştır: 

Maide; 116: Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryem oğlu İsa, sen mi insanlara; ‘Beni ve annemi, Allah’ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O (İsa): “Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise Senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; gaybleri bilen yalnız Sensin, Sen!” 

Yunus; 28, 29:Ve hepsini toplayacağımız, sonra da o şirk koşanlar için “Yerlerinize! Siz ve ortaklarınız!” diyeceğimiz gün, artık aralarını iyice açtık (açacağız) ve onların ortakları; “Siz sadece bize tapmıyordunuz ki!” dediler ( diyecekler).                                

Şimdi bizim aramızda ve sizin aranızda şahit olarak Allah yeter. Biz sizin ibadetinizden kesinlikle gafildik (haberimiz yoktur). 

Ahkaf; 5, 6:  Ve Allah’ın astlarından kıyamet gününe kadar kendisine hiçbir cevap veremeyecek olan kimselere dua eden kimseden daha sapık kim olabilir? Onlar (tapılan kimseler), onların yalvarışlarından habersizler de.

İnsanlar bir araya toplandığı zaman onlar (taptıkları kimseler) kendilerine düşmandırlar. Ve onların kendilerine tapmalarını inkâr ederler. 

Meryem; 81, 82:Ve onlar, kendileri için bir izzet (güç, şan, şeref) olsun diye, Allah’ın astlarından ilâhlar edindiler.

Hayır... Hayır... (zannettikleri gibi değil) Onlar (edindikleri ilâhlar) onların ibadetlerini inkâr edecekler ve aleyhlerine dönüp karşı olacaklardır. H.Yılmaz

Yani iki denizden de taze balık, süs eşyası çıkarıldığı halde asıl arzu edilen su bakımından bu iki deniz nasıl bir değilse; inanan insanla inanmayan insan da görünüş bakımından birbirine benzese dahi, asıl temel vasıf bir olmadığından bu iki insan da bir olmaz. İman olmadıktan sonra diğer güzel huylar da heder olup gider.  

Mevdudi

İki deniz bir değildir. Birisi son derece tatlı, içimi kolay, diğeri ise son derece tuzlu ve acıdır. Her birinden taze et yersiniz. Takınacağınız takılar çıkarırsınız. Allah’ın lütfundan rızkınız aramanaız için orada suyu yararak giden gemileri görürsün. Umulur ki şükredersiniz.

Yüce Allah, tuzlu ve tatlı suya sahip iki denizi mukayese etmekte, farklılıklarını ortaya koymakta ve farklı olan iki denizin benzer ürünler vermesine dikkat çekmektedir. Bu denizlerle ilgili bazı özelliklerin manasını burada verebiliriz. Fürat “tatlı”, saiğun şerabüh “içimi kolay”, milh “tuzlu”, ücâc “acı, tariyyen “taze ” ve hilye “takı” manalarına gelmektedir. Farklı nitelikteki suya sahip denizlerden aynı şeylerin alınması ve onlardan aynı derecede istifade edilmesi Allah’ın kudretini göstermektedir.

Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah, birbirinden farklı olan iki deniz suyunun aynı görevi yaptıklarını anlatırken, farklı inanç ve psikolojiye sahip insanların aynı işleri yapabileceğine, ama birinin acı yani kafir, diğerinin tatlı yani imanlı olabileceğine dikkat çekmektedir. Tatlı olanın ya da imanlının amelleri, yani suyu içilir, ama acı olanın suyu içilmez, yani kâfir olanların amelleri değerlendirilmez.

B.Bayraklı

12- Hem iki deniz eşit olmuyor. Şu tatlı, hararet keser, içerken (boğazdan) kayar; şu da tuzlu, yakar kavurur. Bununla beraber her birinden taze bir et yersiniz ve bir ziynet çıkarır, giyinirsiniz. Allah'ın lütfundan nasîb arayasınız diye suyu yara yara giden gemileri de görürsün. Gerek ki şükredeceksiniz.

وَمَا يَسْتَوِى البَحْرَانِ  “İki deniz bir değildir.”  Bu da tabiatın hakim olmadığını ispat eder. Burada mümin ile kâfirin veya dâr-ı İslam ile dar-ı küfrün de temsil yoluyla farkına bir işaret vardır. Biri tatlı biri acıdır  لَحْماً طَرِيّاً  taze et, evet acı denizde tatlı balık oluyor, acı sularda da. Demek ki muhitin (okya­nus­ların, çevrenin) tabiatı üstünde yaratıcının etkisi böyle de görülüp duruyor.  وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا  Giyineceğiniz bir süs, bir zinet de çıka­rı­yorsunuz. İnci, mercan gibi takılan zinetler. Fakat bunların tatlı sulardan çıkarıldığı bilinmediğine göre مِنْ كُلِّ “Her birinden” kay­dına bağlanması dikkat çeken bir nokta olmuştur.

H.Yazır

13. Allah, geceyi gündüze katar, gündüzü geceye katar. Güneşi ve Ay’ı insanların hizmetine sunmuştur. Her birisi belirlenmiş bir süreye kadar yörüngesinde akar gider. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk, O’nundur. O’ndan başka taptıklarınız bir çekirdek zarına bile sahip değillerdir.

Sahte tanrıların, çekirdeğin zarı anlamına gelen kıtmıre bile sahip olamayacaklarına dikkat çekilirken şirkle mücadele verilmekte ve buna insanın katılması da öngörülmektedir.

İnsandan başlayıp güneşe kadar uzanan bütün bu olayları yoktan yaratan varlık sadece Yüce Allah’tır. O, yarattığı kainatın sahibi ve hâkimidir. Sahte tanrıların bu yapılanlara eş olması mümkün değildir. İşte bu ayetler bilimle dini birleştirmekte ve aslında ayrı olmadıklarına işaret etmektedir.

B.Bayraklı

13- O, geceyi gündüze sokuyor, gündüzü de geceye sokuyor. Güneşi ve ayı emrine âmâde kılmıştır. Her biri mukadder bir gayeye akıp gidiyor. İşte bu gördüklerinizi yapan Allah sizin Rabbinizdir. Mülk (hükümranlık) O'nundur. O'ndan başka taptıklarınız ise, bir çekirdek zarını bile idare edemezler.

14- Kendilerine dua ederseniz duanızı işitmezler. İşitseler bile size cevabını veremezler. Kıyamet günü de kendilerini Allah'a ortak koştuğunuzu inkâr ederler. Sana her şeyden haberdar olan (Allah) gibi bir haber veren olmaz.

  يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ “O, geceyi gündüze sokuyor..” Bu da ilâhî izzetin zaman üzerinde dahi hâkim olduğunu ve bütün değişikliklerin onun hükmüyle cereyan ettiğini gös­terir. Kısacası  ذٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْ لَهُ الْمُلْكُ وَالَّذٖينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِهٖ مَا يَمْلِكُونَ مِنْ قِطْمٖيرٍ  “İşte Rabbiniz budur. Hükümranlık O'nundur. O'ndan başka taptıklarınız ise, bir çekirdek zarını bile idare edemezler.”  

Kıtmır: Aslında hurma ile çekirdeğinin arasında ince zar veya çekirdeğin arkasındaki ince pürüz demek olup sonra hakir ve küçük olan şeylerde mesel olmuştur. Nitekim dilimizde “Nıkır kıtmır” diye bilinmektedir وَلاَ يُنَبِّئُك مِثْلُ خَبٖيرٍ Sana her şeyden haberdar olan biri gibi, yani habîr olan Allah gibi haber veren olmaz, Allah'tan başkası pey­gam­berlik vermez. H.Yazır

Kur’an, birçok yerde, bütün sahte ibadet objelerinin -ister veliler/azizler, melekler, din adamları ve fetişler, isterse kutsanan tabiat güçleri olsun- Kıyamet Günü, kendilerine tapanlara karşı “tanıklık” yapacaklarını ve onları “reddedecekleri” ni belirtir: bu, zamanın bitiminde, insanın mutlak gerçekliği kavramasına sembolik bir atıftır.

M.Esed

Bu onların, sizin davetinizi işitmedikleri, ya da "evet" veya "hayır" şeklinde bir tercih yaptıkları halde cevap vermedikleri anlamına gelmez. Sözgelimi bir memura bir konu hakkında müracaatta bulunduğunuzda, o memurun sizin müracaat ettiğiniz konu ile bir alâkası yoksa müracaatınız bir anlam ifade etmez. Çünkü o memur "evet" ya da "hayır" deme yetkisine sahip olmadığı için, kendisinden bir cevap alamazsınız. Ama aynı müracaat yetki sahibi birine yapılmış olsaydı, müracaatınız değerlendirilir ve kabul edilse de, edilmese de bir işleme tabi tutulurdu.
 Yani, onlar, "Biz Allah'ın ortaklarıyız, bize kulluk edin demedik. Bizim bunlardan haberimiz bile yoktu. Bizi Allah'a ortak koşuyorlarmış, bize dua ediyorlarmış, farkında bile değildik. Nitekim onların duaları ve adakları bize ulaşmadı" diyeceklerdir.
 Buradaki "haberdar" ifadesi ile Allah kast olunmaktadır. Belki bazı kimseler akıl yoluyla ve mantıken, Allah'a ortak koşulan putların ne kadar zavallı olduklarını bilebilirler ama Allah, o sahte putların acizliğinden tam anlamıyla haberdardır. Kıyamet günü ise onlar, acizliklerini bizzat itiraf edeceklerdir. 

Mevdudi

Eğer Allah’tan başka Taptıklarınızı çağırırsanız sizin çağırmanızı işitmezler; işitseler bile, size cevap veremezler. Kıyamet günü de sizin ortak koşmanızı reddederler. Bu gerçeği sana her şeyden haberi olan Allah gibi hiç kimse haber veremez.

Ayetin bu kısmında kast edilen sahte tanrılar, hem cansız putlar hem de canlı putlardır. Çağrıldığında duymayanlar cansız putlardır. Bu cansız putlar, taştan da olabilirler, ölülerden de. Çağrıldığında taştan putlar duymadığı gibi, ölüler de duymazlar. İşte müslüman olduğu halde ölü yatırlara gidip dua edenler bu gruba girmektedirler. İşitseler bile” denen sahte tanrılar da canlı olanları ifade etmektedir. Bazı insanlar, bazı insanları canlı oldukları anlarda tanrı yerine koyarlar ve onlara taptıklarının farkına bile varmayabilirler; onların sözünü Allah’ın emrinden üstün tutarlar ve onların görüşlerini Allah’ın önüne geçirirler. Bu tapılan varlıklar, şeytan da olabilir. Çünkü o da canlı bir varlıktır.

“Kıyamet günü de sizin ortak koşmanızı reddederler.”

Kıyamet günü kendi kullarının tapınmasını reddedeceklerine göre, bu sahte tanrıların, insan ve şeytandan ibaret oldukları anlaşılmaktadır. Veliler, azizler, melekler, şeytanlar, din adamları ve fetişler bu sahte tanrılar grubunu teşkil edebilirler. İşin ilginç yanı, bu dünyada tanrı edindikleri varlıkların, ahirette onların kulluğunu inkâr etmiş olmalarıdır. Bunun böyle olacağına İbrahim 22 ayet delil teşkil etmektedir. Şeytana tapanlara, şeytan ahirette şöyle seslenecektir: “Şüphesiz daha önce ben, beni Allah’a ortak koşmanızı reddettim”

Mesela: Sebe 40-41 de Yüce Allah, insanların onlara tapıp tapmadıklarını soracaktır: “O gün Allah, onların hepsini toplayacak, sonra meleklere: Size tapanlar bunlar mıydı? Diyecek. Melekler de: Sen, noksan sıfatlardan uzaksın, bizim dostumuz onlar değil, sensin. Belki/aksine onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanmıştı, diyecekler.”

Diğer taraftan aynı soru sahte tanrılara da sorulacaktır: “O gün, Rabbin onları ve Allah’tan başka taptıkları şeyleri toplar da der ki: Şu kullarımı siz mi saptırdınız, yoksa kendileri mi yoldan çıktılar? Onlar: seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da başka dostlar edinmek bize yaraşmaz, dediler.” (Furkan 25/17-18) İşte sahte tanrılar bu şekilde kendilerine tapan sahte kullarını reddedeceklerdir. B.Bayraklı

Ey İnsanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz. Zengin ve övülmeye layık olan ancak O’dur.

İnsan, manen Allah’a olan ihtiyacını başka yerden tatmin etme yoluna giderek, şirke sapmaktadır. Allah’a olan ihtiyacını Allah vasıtasıyla tatmin etmediği zaman insan, o ihtiyacını sahte tanrılarla gidermektedir. Demek ki, tevhit inancı, insanın Allah’a olan ihtiyacını doğru yolla tatmin etmesi anlamına gelmektedir.

Devletten tutunuz, toplumdaki tüm müesseselerin altındaki ana sebep, ihtiyaçtır. Aile, okul ve grup arkadaşlığı hep bu ihtiyacın doğurduğu sonuçlar, ihtiyacın giderilmesi için gerçekleşen teşkilatlanmalardır.

B.Bayraklı

Ey insanlar! Siz Allah'a muhtaçsınız. Allah ise zengin ve her hamde lâyıktır.

اَنْتُمُ الْفُقَرَآءُ اِلَى اللّٰهِ  Sizsiniz Allah'a muhtaç fakirler,  اَنْتُمُ الْفُقَرَآءُ  “sizsiniz fakirler” cümlesinde müsnedin (öznenin) marife (elif lamlı) olması kasr (ancak, sadece, yalnız anlam)ı ifade eder. Yani din ve ibadet Allah'ın ihtiyacı değil, insanların ihtiyacıdır. Hem yarattıkları içinde Allah'a ihtiyacı en çok olan fakirler sadece insanlardır. İnsan  خُلِقَ اْلاِنْسَانُ ضَعٖيفاً  “İnsan da zayıf olarak yaratılmıştır.” (Nisâ, 4/28) ifadesine göre zayıf olarak yaratılmış olmakla, hangi mertebede olursa olsun hiçbir zaman Allah'a ihtiyaçtan kurtulamayacağı gibi, emaneti taşıyan insan ruhunun duyduğu ihtiyaç o kadar çoktur ki, onun yanında diğer yaratıklara fakir bile denmez. İnsanın bu ihtiyacını tatmin etmek için de Allah'tan başka mabut bulunmaz. Başkaları bir kıtmıre bile malik değil  وَاللّٰهُ  Allah ise   هُوَ الْغَنِىُّ ganidir. Hiçbir ihtiyacı olmayan ve her şeyden müstağni, tam mânâsı ile zengin, gani O, yalnız O'dur. O sizin ibadetinize muhtaç olmadığı gibi, bütün ihtiyaçlarınızı karşılayabilecek güce de sahiptir. Öyle, fakat bakalım, korur gözetir mi dersiniz?  الْحَمٖيدُ  Hem hamiddir. Hamd ve şükür ile kendisine tazim ve ibadet olunacak veliy-i nimet de ancak O'dur. Gerçekte O'ndan başka nimet veren, O'ndan başka hamd ve tazime layık olan yoktur. Onun için dileklerinizi verirse, ancak O verir. Hem O kendisine hamd ettirmesini bilir.

H.Yazır

Ey insanlar! Allah’a muhtaç olanlar sizlersiniz. Allah ise; O, zengin ve hamde lâyık olandır.

Eğer O dilerse sizi giderir (yok eder) ve yepyeni bir yaratmayı / halkı getirir. Bu, Allah’a hiç güç de değildir.  

Bu ayet gurubunda yine insanlık uyarılmakta; Allah’ın kimseye muhtaç olmadığı, muhtaç olanların âciz ve zayıf olan insanların kendileri olduğu ve bu sebeple de insanların Allah’a karşı olan sorumluluklarının bilincinde olmaları ve yükümlülüklerini de yerine getirmeleri gerektiği ihtar edilmekte, aksi takdirde ise geçmişte olduğu gibi asilerin yok edilip yeni toplulukların getirileceği, bu işin de Allah’a hiç zor olmayacağı bildirilmektedir.

Bu ayetlerdeki gibi, içinde tehdit bulunan uyarılar başka ayetlerde de görülmektedir: 

İbrahim; 19, 20: Gökleri ve yeryüzünü gerçekten Allah’ın yarattığını görmedin mi? O dilerse sizi giderir ve yepyeni bir halk / yaratılış getirir.                                

Bu, Allah’a göre zor değildir. 

Nisa; 133:  Eğer O (Allah) dilerse sizi giderir ey insanlar! Ve başkalarını getirir. Ve Allah, buna güç yetirendir. 

Maide; 54: Ey iman etmiş olan kimseler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki O (Allah), onları sever, onlar da O’nu (Allah’ı) severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; onlar Allah yolunda çaba harcarlar ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah, “Vâsi ”dir, çok iyi bilendir.  

Ayette geçen “halk” sözcüğü aslında “yaratma” anlamına gelmesine rağmen sözcük örfe göre, Türkçede olduğu gibi “halk (toplum)” anlamında kullanılmaktadır.  H.Yılmaz

Allah dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir halk getirir.

İnsan kendi varlığına, geldiği kaynağa ve yaratılışına bakmaz, Yüce Allah’ın ona sunduğu nimetlerin şükrünü yapmaz; Allah’a şirk koşar; sahte tanrılardan kendini kurtaramaz; kendinin Allah’a muhtaç olduğunu hissetmez; bu nedenle kendini müstağni hisseder ve kibir yaparak Allah’a isyan ederse, Yüce Allah dilemesi halinde o topluma hayat hakkı tanımayabilir. B.Bayraklı

Eğer O dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir halk getirir.

O öyle gani, öyle hamiddir ki, اِنْ يَشَاْ يُذْهِبْكُمْ وَيَاْتِ بِخَلْقٍ جَدٖيدٍ  dilerse sizi giderir de yepyeni bir halk getirir. Hamd etmek istemeyen siz nankörleri savar da yerinize hiç bilmediğiniz başka bir kavim, hamd edecek bir devlet getirir. Veya yeryüzünde bütün insanları yok eder siler süpürür de hiç görülmedik bambaşka yeni bir mahlûk, tanımadığınız bir âlem yaratır, H.Yazır

 

وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَزٖيزٍ

17. Bu, Allah'a göre güç değildir.
Yani, sizler kendi gücünüze dayanarak dünyaya gelmediniz. Şayet Allah dilerse, sizleri bir işareti ile yok eder ve sizin yerinize başka bir kavim getirir. Bunun için "ne" olduğunuzu bir düşünün ve başka kavimlerin kötü sonuçlarına neden olan bu tavırdan vazgeçin. Bir kavim hakkında menfi bir karar çıktığı takdirde, kâinattaki hiçbir kuvvet bunun gerçekleşmesine engel olamaz.

Mevdudi

Bu da Allah’a güç bir şey değildir.

Bir toplumu ortadan kaldırıp yok etmek, Allah için zor değildir. Daha önce bu ayetlerin benzeri İbrahim 19-20 de geçmişti. İbrahim suresinin bu ayetlerinde geçen ortadan kaldırmanın dinamiği, İbrahim 13 te geçmektedir. “Kâfir olanlar peygamberlerine dediler ki: Elbette sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da mutlaka dinimize döneceksiniz! Rableri de onlara: Zalimleri mutlaka helak edeceğiz! Diye vahyetti.” İşte bunu da yorumunu yapmakta olduğumuz Fatır 16 ayete götürmemiz gerekiyor. 

B.Bayraklı

Ve bu, Allah'a göre zor bir şey değildir.

 وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَزٖيزٍ  Ve Allah'a göre bu olmaz bir şey de değildir. Çünkü  اِنَّمَآ اَمْرُهُۤ اِذَآ اَرَادَ شَيْئاً اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ  “O'nun emri bir şeyi dilediği zaman O'na ancak “ol” demesinden ibarettir. O da oluverir.  (Yasin, 36/82) Bununla birlikte yüce Allah'ın adaleti hatırlatılarak buyu­ru­luyor ki;  H.Yazır

Yani, sizler kendi gücünüze dayanarak dünyaya gelmediniz. Şayet Allah dilerse, sizleri bir işareti ile yok eder ve sizin yerinize başka bir kavim getirir. Bunun için "ne" olduğunuzu bir düşünün ve başka kavimlerin kötü sonuçlarına neden olan bu tavırdan vazgeçin. Bir kavim hakkında menfi bir karar çıktığı takdirde, kâinattaki hiçbir kuvvet bunun gerçekleşmesine engel olamaz.

Mevdudi

Bu da Allah’a güç bir şey değildir.

Bir toplumu ortadan kaldırıp yok etmek, Allah için zor değildir. Daha önce bu ayetlerin benzeri İbrahim 19-20 de geçmişti. İbrahim suresinin bu ayetlerinde geçen ortadan kaldırmanın dinamiği, İbrahim 13 te geçmektedir. “Kâfir olanlar peygamberlerine dediler ki: Elbette sizi yurdumuzdan çıkaracağız ya da mutlaka dinimize döneceksiniz! Rableri de onlara: Zalimleri mutlaka helak edeceğiz! Diye vahyetti.” İşte bunu da yorumunu yapmakta olduğumuz Fatır 16 ayete götürmemiz gerekiyor. 

B.Bayraklı

Ve bu, Allah'a göre zor bir şey değildir.

 وَمَا ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ بِعَزٖيزٍ  Ve Allah'a göre bu olmaz bir şey de değildir. Çünkü  اِنَّمَآ اَمْرُهُۤ اِذَآ اَرَادَ شَيْئاً اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ  “O'nun emri bir şeyi dilediği zaman O'na ancak “ol” demesinden ibarettir. O da oluverir.  (Yasin, 36/82) Bununla birlikte yüce Allah'ın adaleti hatırlatılarak buyu­ru­luyor ki;  H.Yazır

“Kimse kimsenin yükünü taşıyacak değildir; kendi yükü ağır gelen kimse onu taşımak için (başkasını) yardıma çağırırsa, yakını da olsa, (bu kimse) o yükün hiçbir parçasını taşıyamaz. O halde (gerçekten) sen, ancak kavrayışlarının ötesinde olduğu halde Rablerinden korku duyanları ve namazlarında dikkatli ve devamlı olanları uyarabilirsin; ve (şunu bil ki,) kim arınırsa yalnız kendisi için arınmış olur ve bütün yollar yalnız Allah'a varır.”
Yani, Hesap Günü -çünkü “insanların işlediği [kötü] fiiller yalnız kendilerini ilgilendirir” (6.164 ki yukarıdakine benzer bir cümle ile devam etmektedir).

16 Böylece, ahlakî sorumluluğun başka bir kişiye devredilmesinin imkânsız olduğu gösterilmektedir. Yukarıdaki ifadenin birinci bölümü Hristiyanlıktaki “ilk günah” doktrininin reddi anlamına gelirken, ikinci bölümü, o günahın kefaretinin Hz. İsa tarafından “vekâleten ödendiği” anlayışını kesin bir dille çürütmektedir. (Ayrıca bkz. 53.38 ve ilgili not 31.)

17 Bi'l-ğayb ‘ın bu şekildeki çevirisinin izahı için bkz. sure 2, not 3. Bu ifadenin anlamı şudur: yalnızca, “insan idrakinin ötesindeki şeylerin varlığına inananlar”, önceki ifadede gizli bulunan “uyarı” dan ders alabilirler. (Ayrıca bkz. 27:80-81 ve 30:52-53.) 

M.Esed

18. Ve yük çeken bir kimse, başkasının yükünü yüklenmez. Eğer ağır yüklü bir kimse, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan hiçbir şey yüklenilmeyecek -bir akrabası olsa bile-. Şüphesiz sen ancak Rablerine karşı gaybde haşyet duyan ve salâtı ikame edenleri uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah'adır.

"Yük" ifadesi ile amellerin sonuçları kast olunuyor. Yani, Allah katında herkes yaptıklarından sorumlu tutulacak ve hiçimse bir başkasının yaptıklarından mesul olmayacaktır. Bir şahsın başka birini kurtarmak için onun yerini almasına da imkân yoktur. Bu ifade, Mekkeli müşriklerin, Müslüman olan yakınlarına, "Dininizden vazgeçin ve atalarınızın dinine dönün. Kıyamet gününde biz sizin günahlarınızı yükleniriz" sözlerine atfen kullanılmıştır.
Yukarıdaki cümlede; hiç kimsenin başka bir kimseden dolayı ceza görmeyeceğini ve herkesin kendi hesabını yine kendisinin vereceğini bildiren Allah'ın adaleti hakkında söz edilmiştir. Başkalarının sorumluluklarını taşıyacaklarını iddia edenler, yalan söylemektedirler. Kıyamet günü kendi yaptıklarının hesabını verdiklerinde, kendilerini bile kurtaramadıklarını göreceklerdir. O gün kardeş kardeşten, baba oğuldan kaçacaktır ve hiç kimse bir başkası ile ilgilenmeyecektir.
Yani, inatçılık edenler, senin tebliğinden asla faydalanamazlar, ancak Allah'tan korkan, O'nun önünde eğilen kimseler bu çağrıya kulak verirler ve hidayete sadece onlar ererler. 

Mevdudi

Ve yük çeken bir kimse, başkasının yükünü yüklenmez. Eğer ağır yüklü bir kimse, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan hiçbir şey yüklenilmeyecek -bir akrabası olsa bile-. Şüphesiz sen ancak Rablerine karşı gaybde haşyet duyan ve salâtı ikame edenleri uyarırsın. Her kim arınırsa ancak kendisi için arınır. Dönüş de yalnızca Allah'adır

Bu Âyet, sorumluluğun kişisel olduğunu, hiç kimsenin -akrabası bile olsa- başkasının günahını çekmeyeceğini bildirmektedir.

Bu beyan, Mekkeli kodamanların "Eğer Muhammed'e uymamak günah ise siz korkmayın, biz sizin günahlarınızı üstleniriz" diyerek kendi elleri altındaki "müstez'af/ gariban" kesime uyguladıkları sömürü ve İslam'a girişi engelleme politikalarını bozmuştur.

Bu Âyet aynı zamanda Îsâ peygamberin başkalarının günahını çektiği yolundaki Hıristiyan inancını da reddetmektedir.

Kur’ân'da açıkça ifade edilmiş olmasına rağmen hâlâ bazıları "bir kimsenin bir başkasının günahını çekmeyeceği" hususunu yeterince bilmemektedir. Yanlışa itilmek istenen bu tür insanların direnci hep aynı yolla, "günahın benim boynuma" sözü ile kırılmaya çalışılmıştır. Kur’an’a aykırı bu saçma sözü söyleyenler ya cahil ya da kötü niyetli kimselerdir. Bu söze kanıp direnci kırılanların ise cahil ve bilinçsiz oluklarında hiç şüphe yoktur. Oysa Kur’ân'ın açık ifadesine göre, o gün, akraba bile olsalar, kimse kimsenin yükünü çekmez.

Bu konu, önemine binaen Kur’ân'da tekrar tekrar dile getirilmiştir:

(En'âm: 164) De ki: Allah her şeyin Rabbi iken, ben O'ndan başka Rabb mi arayayım? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi yükünü taşıyan hiç kimse, bir başkasının yükünü taşımaz. Sonra sadece Rabbinizedir dönüşünüz. Böylece O, ayrılığa düştüğünüz şeyi size haber verecektir.

(Abese: 33–37) Sonra, şiddetle çarpanın çıkardığı korkunç ses geldiği zaman; bir gün ki o, kişi kaçar kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden, oğullarından. O gün onlardan her kişi için kendisini boş bırakmayacak bir uğraş vardır.

(Bakara: 123) Ve öyle bir günden sakının ki, o gün hiç kimse, hiç kimsenin yerine bir şey ödemez, kimseden fidye kabul edilmez. Ve ona şefaat de fayda vermez, onlar yardım da olunmazlar.

(İbrahim: 31) İman eden kullarıma söyle: "Salâtı ikame etsinler, alış-veriş ve dostluğun olmadığı bir günün gelmesinden önce, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden açık ve gizli olarak infakta bulunsunlar."

(Lokman: 33) Ey insanlar! Rabbinize takvalı davranın. Ve babanın çocuğuna hiçbir fayda vermediği, çocuğun da babasına hiçbir şeyle fayda sağlamadığı günden ürperin. Şüphesiz Allah'ın vaadi gerçektir. O hâlde basit yaşam sizi aldatmasın. Ve sakın o çok aldatıcı Şeytân sizi Allah ile aldatmasın.

(İsrâ: 15) Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Ve Biz bir Peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık.

(Zümer: 7) Eğer inkâr edecek olursanız, artık şüphesiz Allah size hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için küfre rıza göstermez. Ve eğer şükür ederseniz, sizin (yararınız) için ondan razı olur. Hiçbir günahkâr, [suçlu] bir başkasının günah yükünü yüklenmez. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz, böylece yaptıklarınızı size haber verecektir. Şüphesiz O, sinelerin özünde saklı olanı bilendir.

(Necm: 38) Gerçek şu ki, hiçbir günahkâr bir başka günahkârın günahını çekmez.

Âyetteki Şüphesiz sen ancak Rablerine karşı gaybde haşyet duyan ve salâtı ikame edenleri uyarırsın ifadesi ile ilgili açıklama Yasin Sûresi’nin 11. Ayetinin tahlilinde verildiği için bu konuya girmiyoruz.

Âyetteki kim arınırsa… İfadesi ile arınmanın gereğine ve önemine dikkat çekilmiştir. Bu hususa daha önce ilk inen Surelerden A’lâ Sûresinde değinilmişti:

(A'la: 14) Doğrusu kendini kurtarmıştır: Arınan kimse...

TEZEKKİ / ARINMAK

 تزكية - tezkiye sözcüğü, زكى  - zekâ sözcüğünden türemiştir. زكى - zekâ, "temizlik, paklık, artıp büyümek, feyiz ve bereket" demektir. [43–5] (Lisânu’l-Arab; c. 4, s. 386–387. zky mad.)

Türkçede kullanılan ذكى  - zeki, zekâ sözcükleri ise ذ - peltek ze harfi ile yazılır ve anlam itibariyle konumuz olan sözcükten farklıdır.

Buna göre tezkiye:

Sözlük anlamı olarak "temizlemek, geliştirmek, feyizlendirmek, büyütmek ve temize çıkarmak";

Kavram olarak ise "nefsini temizlemek; nefsi şirk, günah, nifak, [ikiyüzlülük] rics [pislik] cehalet, kötü duygular ve benzeri şeylerden temizlemek, ona itaati ve takvayı [sakınmayı] öğretmek" demektir.

Aynı zamanda Allah'ın bir emri ve bir ibadet eylemi olan tezkiye, takvaya ulaşmak için gösterilen çaba, insanı Allah'tan uzaklaştıracak her şeyden kaçma, nefsi fücur [iman ve din örtüsünü yırtıp atmak] sayılan şeylerden alıkoymak için gösterilen gayret demektir. Zekât sözcüğü de bu kökten gelmektedir.

H.Yılmaz

Hem günah çeken bir kimse, başkasının günahını çekmeyecek; yükü ağır basan, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan bir şey yüklenilmeyecek, isterse bir yakını olsun. Fakat sen ancak o kimseleri sakındırısın ki, gaybda Rablerinin korkusunu duyarlar, namazı dürüst kılarlar. Temizlenen de sırf kendisi için temizlenir. Nihayet dönüş Allah'adır.

  وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى Hem günah çeken bir nefis diğerinin günahını çekmez.

Vizr: Ağırlık, ağır yük, ağır günah, vebal demektir. Burada günahın cezasının ağırlığı demektir. Herkes kendi günahından sorumlu olur, kendi günahının cezasını çeker; nitekim “Her koyun kendi bacağından asılır” deriz. Zalimlerin, zorbaların yaptığı gibi birinin günahı diğerine yükletilmez. Ankebut Sûresi'nde وَلَيَحْمِلُنَّ اَثْقَالَهُمْ مَعَ اَثْقَالِهِمْ “Onlar mutlaka kendi yüklerini de, o yükleriyle birlikte daha nice yükleri de bizzat yüklenecekler.”  (Ankebut, 29/13) buyurulmuş olması da buna aykırı değildir. Çünkü o hem sapıtmış, hem de saptırmış olanlar hakkındadır. Başkasını da sapıtmaya çalışanlar hem sapıklıklarının, hem saptırmalarının günahını çekerler ki, ikisi de kendi günahlarıdır. Nitekim  مَنْ سَنَّ سُنَّةً سَيِّئَةً فَلَهُ وِزْرُهَا وَوِزْرُ مَنْ عَمِلَ بِهَا  “Her kim bir kötü adet çıkarırsa, ona hem onun günahı, hem de onu işleyenlerin günahı vardır,” (Buhârî, İ'tisam, 15; Müslim, İlm, 15, Zekât, 69; Nesaî, Zekât, 64; İbn Mâce, Mukaddime, 14; Dârimî, Mukaddime, 44; Ahmed b. Hanbel, IV, 362, 357, 359, 360, 361; Tirmizi, İlim, 45.)  hadisi de böyledir. Yani diğer işleyenler çekmeyecek demek değil, onların hepsi kadar da fazla çekecek demektir. Demek ki birisi şunu şöyle yap da günahı varsa benim boynuma olsun diye kefalet ederek diğerini bir günaha sokarsa, o boynuna aldığı günahı çekmeyecek değildir, ancak sevk ettiği kimseyi kurtarmış olmayacak, onun çekeceğini çekmeyecek; birisi aldandığının cezasını çekecek birisi aldattığının cezasını çekecektir. Şu  مُثْقَلَةٌ  “yükü ağır basan” tabirinde bunlara işaret de var gibidir.  وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلىٰ حِمْلِهَا Yükü ağır basan, çok ağır yük altında bulunan günahkar bir nefis, yükünün başkası tarafından alınıp yüklenivermesine çağırsa, yalvarsa da لاَ يُحْمَلْ مِنْهُ شَيْءٌ ondan hiçbir şey yüklenilmez. Rıza ve tercih ile de yüklenilmez, cebren de yükle­nilmez. Çünkü o kıyamet günü,   لاَ تَجْزٖى نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْئاً وَلاَ يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلاَ تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ “O günden sakının ki hiçbir kimse kimseden yana bir şey ödeyemez. Kimseden bedel kabul olunmaz. Kimseye de şefaat fayda vermez.” (Bakara 2/123) diye tanımlanan bir gündür.  لاَ بَيْعٌ فٖيهِ وَلاَ خِلاَلٌ  “Ne bir alışveriş, ne de bir dostluk olan” (İbrahim, 14/31) bir gündür.   وَلَوْ كَانَ ذَا قُرْبى Gerekse bir yakını olsun. Yani çağıran veya çağırılan bir yakını bile olsa, yine yüklenilmez. O halde Allah'ın emaneti gibi göklerin ve yerin çekemediği ağır bir yükü yüklenmiş olan insan, bir de o emanete hıyanet ederek ve şunu bunu sapıtarak sen yap da günahı benim boynuma olsun demek gibi, başkalarının günahını boynuna almaya kalkışmamalı; diğer birtakımı da öylelere uyup günahı filanın boynuna diye kendini ateşte yakmamalıdır.  اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذٖينَ Fakat ey Muhammed! Sen bu uyarmayı ancak şu kimselere duyurur, ancak öyle kimseleri sakındırırsın ki يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ  Rablerinden gaybde, yani henüz huzuruna varmadan gıyapta korkarlar. Allah korkusunu, Allah saygısını duyar   وَاَقَامُوا الصَّلوٰةَ  da namazı dürüst kılarlar.  يَظُنُّونَ اَنَّهُمْ مُلاَقُوا رَبِّهِمْ  “Onlar ki gerçekten Rablerine kavuşacak olduklarını bilirler.”  (Bakara, 2/46) ayetinin ifadesi gereğince Rablerinin huzurunda O'na kavuşacaklarına kani olarak kılarlar. Ve bu şekilde maddeten ve manen temizlenirler.  وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِهٖ Temizlenen de ancak kendisi için temizlenir, feyizlenir. Bu, işte günah çekmenin tam aksidir. Yani insanlar bu iki sınıftan dışarı değildir. Ya günah çekecekler veya günahtan temizleneceklerdir. Günah çekenler, başkasının günahını çekmeyeceği gibi, nefislerini kâmil iman ve üstün ahlak ve salih amel ile temizleyenler de sırf kendi menfaatlerine olarak temizlenmiş olurlar. وَاِلَى اللّٰهِ الْمَصٖيرُ   Öyle ya akıbet gidiş Allah’adır. Herkes ona göre mükâfat ve­ya cezasını alacaktır.

H.Yazır

Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenemez. Yükü ağır gelen kimse, onu taşımak için başkasını çağırsa, bu çağırdığı akrabası da olsa, onun yükünden bir şey yüklenemez.

Başkasına kanıp günah işleyen, sonra ahirette onu çağırıp “günahımı yüklen” diyemeyecektir. Çünkü mahşerde herkes kendi işledikleri ile baş başadır. Orada alış-veriş, dostluk ve kayırma yoktur. (Bakara 2/254)

Enam 164 e baktığımızda tevhit inancı konusunda ihtilafa, anlaşmazlığa veya uyuşmazlığa düşenlere öğretilen bir ilke olduğunu görmemiz mümkün olacaktır:

“De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben ondan başka Rab mi arayacağım? Herkesin kazanacağı yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenemez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. Ve O, uyuşmazlığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.”

Günah ve suç ferdi olduğu gibi, sevap da ferdidir. Kimse kimsenin sevabını da yüklenmeyecektir:

“Kim iyi bir amel işlerse, bu kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara zulmedici değildir.” (Fussilet 41/46, Casiye 45/15)

“Sen, ancak görmeden Rablerine saygı duyanları ve namazı kılanları uyarabilirsin.”

Yüce Allah, ayetin bu kısmında Müslümanlara yapılacak uyarıyı ele almaktadır. Bu noktadan bakınca uyarıyı iki kısma ayırabiliriz: Birincisi müslüman olmamışlarsa, yani kâfir ve müşriklere yapılacak uyarıdır. Buna delil olarak Yasin 6 yı gösterebiliriz: “Yakın ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir.” Diğeri de yorumunu yapmakta olduğumuz Fatır 18 ayetidir.

Demek ki, uyarıdan etkilenecek olanların alt yapısı, Allah’a saygı ve namaz kılma gibi manevi bir ruh ortamıdır. Aynı alt yapının Yasin 11 de de ele alındığını görüyoruz:

“Sen, ancak Kuran’a uyan ve görmeden Rahmana saygı duyan kimseyi uyarabilirsin. İşte böylesini bir af ve güzel bir mükâfat ile müjdele.” Bize göre, bu ayetlerdeki “saygı” kavramı imanı, “namaz”  boyutu da amellerin tümünü kapsamına almaktadır. Birisi içsel amel olan imanı, namaz da dıştaki davranışları ifade etmektedir.

“Kim temizlenirse o, kendi menfaatine temizlenmiş olur. Dönüş Allah’adır.”

Yüce Allah’ın emri ile müminleri uyaran Hz. Peygamberin uyarmasının amaçlarından biri insanın temizlenmesidir. Ancak uyarının içinde ruhu temizleme ile ilgili, konular olacaktır, ama temizleme işini müminin kendisi yapacaktır. Onun içindir ki, temizleme kelimesinin “öznesi” insan olmaktadır. Şirk ve inkâr kirinden temizlenmenin faydası yine insanın kendi lehine olmaktadır. B.Bayraklı

19-20-21-22. Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölge ile sıcak bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah, dileyene işittirir. Sen kabirlerdekine işittiremezsin.

Daha önce Rad 19 da şöyle buyurulmuştu:

“Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kişi, inkâr eden kör kişi gibi olur mu? Ancak akıl sahipleri düşünür.”  Taha 124-126 ya baktığımızda Yüce Allah’ın Kuran’ın karşı sırtını dönmeyi “körlük” ve “unutulmuşluk” olarak nitelendirdiğini göreceğiz. İşte onun içindir ki Yüce Allah, kör ile görenin bir olmadığını söylemektedir.

“Gölge ile sıcak da bir değildir.”

Onun için Rad 35 te cennetin gölgelerinin süreli olduğu gündeme getirilmektedir. Burada ki iman ve amellerimiz öteki âlemde gölgeye dönüşecektir.

Kısaca diyebiliriz ki, Yüce Allah, insan psikolojisini ve insanın hakikat karşısındaki durumunu çeşitli benzetmelerle açıklamaktadır. İman etmeyen kâfirler köre, karanlığa, yakıcı sıcağa ve ölüye benzetilmektedir.

B.Bayraklı

19-22. Kör ile gören, karanlıklar ile aydınlık ve gölge ile sıcaklık eşit olmaz.

Ölüler ve diriler de eşit olmaz. Şüphesiz Allah, her dilediğine / dileyene işittirir. Sen ise kabirlerdeki kişilere işittiren biri değilsin.  

Bu ayetlerde zıt şeylerin kıyaslanması suretiyle iman, mümin ve cennetin; küfür, kâfir ve cehennemden daha iyi olduğu somut örneklerle anlatılmaktadır. Yapılan kıyaslamalarda; inanmışlar “gören” olarak, inanmayanlar “kör” olarak, cennet “gölgelik” olarak, cehennem “çöl sıcağı” olarak, iman “aydınlık” olarak, küfür “karanlıklar” olarak, mümin “diri” olarak, müşrik “ölü” olarak nitelenmiş ve bunların kesinlikle eşit olmadığı vurgulanmıştır.

İnananlar ile inanmayanların eşit olmadığı Kur’an’da birçok kez dile getirilmiştir: 

Hud; 24: Bu iki grubun örneği, kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Bunlar örnek olarak hiç eşit olurlar mı? Hâlâ düşünmeyecek misiniz / öğüt almayacak mısınız?  

Bakara; 18:(Onlar) Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler. 

Bakara; 171:Ve şu kâfirlerin hâli, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyerek haykıranın hâline benzer; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden akıl da etmezler. 

En’âm; 39: Ve şu, ayetlerimizi yalanlayan kimseler, karanlıklar içindeki sağır ve dilsizlerdir. Her kim dilerse Allah onu şaşırtır, kim de dilerse onu doğru yol üzerine kılar. 

Enfal; 22: Şüphesiz yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü şu aklını kullanmayan sağırlardır, dilsizlerdir. 

22. ayetin sonundaki “Şüphesiz Allah, her dilediğine / dileyene işittirir. Sen ise kabirlerdeki kişilere işittiren biri değilsin.” ifadesiyle Rabbimiz, kâfirlerin imana gelmeyişlerini peygamberimizin başarısızlığı olarak görmediğini belirtmekte ve inançsızları mezardaki ölülere benzetmektedir. Kâfirlerin ölü olarak nitelendiği başka bir ayet daha vardır: 

En’âm; 122: Ölü iken kendisini dirilttiğimiz ve insanlar içinde yürümesi için kendisine bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp oradan bir çıkış bulamayanın durumu gibi midir? İşte, kâfirlere yapmakta oldukları böyle süslü ve çekici gösterilmiştir.

H.Yılmaz

19- Ne kör ile gören eşit olur,

20- Ne de karanlıklar ile aydınlık,

21- Ve ne de gölge ile sıcaklık.

22- Ölülerle diriler de eşit olmaz. Gerçi Allah, her dilediğine işittirirse de sen, kabirlerdekine işittirecek değilsin.

23- Sen sadece bir uyarıcısın.

24- Muhakkak ki biz seni hak ile hem bir müjdeci, hem bir uyarıcı olarak gönderdik. Hiçbir ümmet de yoktur ki, içlerinde bir uyarıcı geçmiş olmasın.

25- Seni yalanlıyorlarsa, onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Onlara peygamberleri mucizelerle, sahifelerle ve aydınlatıcı kitaplarla gelmişlerdi.

26- Sonra ben o inkâr edenleri tutup yakaladım. O zaman beni inkâr etmek nasıl oldu?

 وَمَا يَسْتَوِى اْلاَعْمىٰ وَالْبَصٖيرُ “Körle gören bir değildir.”  Bu cümle de mümin ile kâfirin temsili olmak üzere yukarıdaki وَمَا يَسْتَوِى الْبَحْرَانِ  “hem iki deniz eşit olmuyor”  (Fâtır, 35/12) âyeti üzerine matuf denilmiş ise de  اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذٖينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ “Fakat sen ancak Rablerinden kor­kanları sakındırırsın.” (Fâtır, 35/18) hükmünün açıklamasının devamında istinaf (yeni bir cümle) olması bizce daha uygundur.  اِنْ اَنْتَ اِلاَّ نَذٖيرٌ Sen ancak bir uyarıcısın, bir habercisin, zorba ve musallat değilsin, yani âyette yapılan “kasr” (ancak sen, diye yapılan tahsis) ifadesi, müjdeci olmadığını ifade için değil, fiilen azab memuru olma­dığını ifade etmek içindir. Nitekim bunu vurgulamak için  اِنَّآ اَرْسَلْنَاكَ بِالْحَقِّ بَشٖيراً وَنَذٖيراً “biz seni hak ile bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik..” buyurul­muştur.  وَاِنْ مِنْ اُمَّةٍ اِلاَّ خَلاَ فٖيهَا نَذٖيرٌ  Ve hiçbir ümmet yoktur ki içlerinde bir korkutucu geçmiş olmasın. Şu halde Araplarda da geçmiştir. Kasas Sûresi'nde beyan olunduğu üzere Tevrat'tan önce, ilk zamanda (kurun-i ûlâda) geçmiştir. Kurun-i vusta (orta zamanda) yani Hz. Musa'dan Hz. Peygamber'in gönderilişine kadar geçmedi.  H.Yazır

Allah, ortak koşucuları ölülere benzetiyor. Ayrıca, Bak. Enam suresi 122,123 Neml suresi 80,81 ve Rum suresi 52,53 ayetleri inceleyiniz.

M.Sağ

KABİR AZABI VARMIDIR? (KABİR HAYATI)

“Güneş katlanıp dürüldüğünde, yıldızlar kararıp döküldüğünde, dağlar sallanıp yürütüldüğünde, gebe develer salıverildiğinde, vahşi hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde, denizler kaynatıldığında, ruhlar bedenlerle birleştirildiğinde, diri diri toprağa gömülen kıza hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda, amellerin yazılı olduğu defterler açıldığında, gökyüzü sıyrılıp alındığında, cehennem tutuşturulduğunda ve cennet yaklaştırıldığında, her nefis/kişi neler getirdiğini öğrenmiş olacaktır.” Tekvir 1- 14

Henüz yargılanmadan insanların kabirlerinde cehennemde yakıldıklarını veya Salih insanların cennet ödülleriyle buluşturulduğunu iddia etmek, Kur’an a uygun değildir.

“Gökyüzü yarıldığı, yıldızlar döküldüğü, denizler birbirine katıldığı, kabirlerin içindekiler dışarı çıkarıldığı zaman, her nefis (insanoğlu) yapıp gönderdiklerini ve yapmayıp geride bıraktıklarını bir bir anlar. Ey insan! İhsanı bol Rabb’ine karşı seni aldatan nedir? O Allah’ ki seni yarattı, seni düzgün ve dengeli kılıp, sana ölçülü bir biçim verdi. Seni istediği herhangi bir şekilde parçalardan oluşturdu. Hayır! Siz yine de hesap gününü yalanlıyorsunuz. Şunu iyi bilinki üzerinizde bekçiler var, değerli yazıcılar var. Onlar, yapmakta olduklarınızı bilirler. İyiler muhakkak ki cennette, kötülerde cehennemde olacaklardır. Hesap gününde oraya gireceklerdir. Kâfirler oradan bir daha ayrılamazlar. Hesap günü nedir bilirmisin? Evet bilirmisin? Nedir o hesap günü? O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz. O gün iş Allah’a kalmıştır.” İnfitar 1-19

Dünya hayatından ve sonra olacak işlerin sırası

1-Diriltme olacak

2-Toplanma

3-Allah’a sunulma

4-Bilgilendirme (Amel defterleri verilecek)

5-Sorgulama yapılacak

6-Değerlendirme yapılacak

7- Cennet veya cehenneme girme zamanı olacak

Dolayısıyla nimetin de cezanın da ahiret sorgulamasından sonra gerçekleştirileceği, yani cennet  ve cehennemin ancak bu aşamalardan sonra işlev kazanacağı anlaşılmaktadır.

İddia edilenin aksine kabirde, cehennem azabı da cennet ödülüde söz konusu olmayacaktır.  Ödülün de azabın da verilme zamanı kıyamet öncesi bir zaman değil, ahiret sürecinin son aşaması olarak kabul etmek doğru olacaktır. Kur’âna göre hayat, dünya ve ahiret olmak üzere iki çeşittir. Ölen insanın ruhu Allah’ın katındadır, bedene dönüşü ise ahirette gerçekleşecektir. Ölen için, kıyamette yeniden çalıştırılmak üzere saat durdurulmuştur.

Kur’âna göre ölen kişinin ruhu Yüce Allah’ın katındadır ve onunla ilgili hiç kimsenin bir bilgisi yoktur.

“Allah, o canları öldükleri zaman alır, ölmeyenleri de uykuların da alır. Sonra haklarında ölüm hükmü verdiklerini alıkor, diğerlerini ise belirli bir süreye kadar bırakıp salıverir. Şüphesiz bunda düşünecek bir topluluk için deliller vardır.”

Zümer-42  

“Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölmüşler sanma! Hayır, onlar hep hayattadırlar, Rablerinin katında yaşarlar, onlar orada rızıklandırılırlar.” Ali imrân- 169

“Allah yolunda öldürülenlere, ölüler demeyin, hayır onlar diridirler, ancak siz bilmezsiniz.” Bakara-154 Yüce Allah’ın bizim bilemeyeceğimizi söylediği bir konuda en küçük ayrıntılarına kadar detay vermek sağlıklı bir yaklaşım değildir.    Berzah kelimesi, iddia edildiği gibi bir âlemin adı değil “ölümden sonra dünyaya geri dönmek isteğinin karşısındaki engel “ anlamındadır.

Kabir azabına delil sayılan bazı ayetler, kabirle değil dünya azabı ile ilgili olduğu görülmektedir.

“Onlara en büyük azaptan önce yakın olan dünya azabını tattıracağız. Umulur ki, işledikleri günahtan tevbe edip dönerler.” Secde-21 Kur’an’da hayat “dünya hayatı ve ahiret hayatı” şeklinde ikiye ayrılmıştır. Bu iki hayatın dışında bir üçüncü hayata Kur’an’da değinilmemiştir. Kur’âna rağmen bir üçüncü hayatı oluşturmaya kalkışmak, son derece hatalı bir yaklaşımdır.  “Kim değersiz dünya hayatını ve onun süsünü isterse, Biz onlara, amellerinin karşılığını dünyada tamamen öderiz. Bu konuda kendilerine haksızlık yapılmaz. Ancak onların ahirette, ateşten başka bir şeyleri olmaz. Orada işledikleri bütün iyilikler yok olup gitmiştir, bütün yaptıkları boştur.” Hud-15,16 Ayrıca Şura- 20 ayetine bak

“Değersiz dünya hayatında da, ahiret hayatında da onlara müjdeler olsun! Allah’ın sözlerinde değişiklik, bozukluk yoktur. İşte bu, büyük kazançtır.” Yunus-64

“Haberiniz olsun, Rabbimiz Allah! Deyip de sonra dosdoğru gidenler yok mu, melekler onların üzerlerine inerler ve şöyle derler: (Korkmayın, mahzun olmayın, size vaat edilen cennetle sevinin. Bizler, hem dünya hayatında, hem de ahiret hayatında sizin dostlarınızız. Orada size nefislerinizin hoşlanacağı şeyler var. Size orada istediğiniz her şey vardır. Bunlar bağışlayan ve acıyan Allah’tan bir ikramdır.” Fussulet-30,31,32 Meleklerin dostluğunun neden sadece dünya ahiret için zikredildiği, kabirde niçin böyle bir dostluğa ihtiyaç hissedilmediği ve Kabirde bir ikramdan bahsedilmediği kabir hayatını kabul edenlere sorulması gereken sorular arasında yer alır. Kur’an’daki bazı konularda kınanan muhatapların sürekli olarak cehennem ateşi ile tehdit edildikleri görülmektedir

“Şüphesiz o kâfirler var ya, bütün yeryüzündekiler ve bir o kadarı daha onların olsa, bunları kıyamet gününün azabından kurtulmak için fidye verecek olsalar, bu kendilerinden kesinlikle kabul edilmez. Onlar için acı veren bir azab vardır.” Maide-36    

Fatiha suresinde din gününün sahibidir. Ayetinde geçen “din günü “ ceza günü veya hesap günü dür. Eğer ahiretten başka bir yerde hesap görülecek olsa ayette “hesap günleri” denirdi.

“İnsanlara hesap verecekleri gün yaklaştı. Onlar ise, hala gaflet içinde, aldırmıyorlar.” Enbiya-1

Kur’an’da hesap günüyle ilgili pek çok ayet bulunmasına rağmen o ayetlerin hiçbirisinde ahiretten başka herhangi bir yerde hesaptan söz edilmemektedir. Hesaptan söz edilmemesi ise azaptan da söz edilmemesi demektir. “Ey kâfirler! Siz yok iken sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren ) Allah’ı nasıl inkâr ediyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, tekrar sizi diriltecek ve sonun da ona döndürüleceksiniz.” Bakara-28

Bu ayette hayatın bütün aşamalarından söz edilmektedir. Ve Allaha sunulma Döndürülme anlamındadır. Demek ki dünya hayatından sonra, ahiret öncesinde başka bir hayat aşaması yoktur.

“Onlar orada ‘ey Rabbimiz! Bizi bu ateş azabından çıkar, dünya hayatında yaptığımızın yerine iyi işler yapalım!’ diye feryad ederler. Bunun üzerine kendilerine: size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? Niçin inanmadınız? Şimdi tadın azabı denilir! Zalimlerin yardımcısı yoktur.” Fatır-37

Görüldüğü gibi Kabir azabından bizi çıkar tekrar dünyaya dönelim ve iyi işler yapalım diye bir ayet yok. “Onlardan bir kısmı da, Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru! Derler.” Bakara-201 Bu duada hem dünya ve hemde ahirette iyilik isteniyor. Bu arada üçüncü bir hayata ait bir istek söz konusu değil. Kabir hayatından hiç bahsedilmemektedir.  Hz Musa nın duasında kabirde de iyilik yaz diye bir duası bulunmamaktadır.    “Bize, bu dünyada da iyilik yaz ahirette de. Şüphesiz biz sana döndük” Araf-156  “Allah da onlara dünya nimetini ve daha da önemlisi ahiret sevabının güzelliğini verdi. Allah iyi davrananları sever” Ali imran-148 “Ey peygamber! Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne erteliyor.” İbrahim-42

Ahiret sürecinde söz edilen ayetlerde dikkatimizi çeken konularda sorgulama esnasında her ümmetten bir şahidin getirilmesi konusudur. “Her ümmetten bir şahit göndereceğimiz gün, artık ne kafir olanların (özür dilemelerine) izin verilir ne de onların özür dilemeleri istenir.”  Hud-99

“O gün her ümmetin içinden kendilerine birer şahit göndereceğiz. Seni de hepsinin üzerine şahit olarak getireceğiz. Ayrıca bu kitabı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve Müslümanlar için bir müjde olarak indirdik.” Nahl-89

Sorgulamada her ümmetten bir şahidin getirileceği gerçeğidir. Sorguda şahitlik kurumunun esas olduğunun anlaşıldığı bu ayetler bize, şahitsiz sorgulamanın yapılmayacağını göstermektedir. Dolayısıyla kabirde iddia edilen sorgulama şahitlik esasından yoksun olacağı için gerçekliği de delilsiz kalmaktadır.

“O gün bütün insanların bir araya toplandığı bir gündür ve o gün (bütün mahlûkatın ) hazır bulunduğu bir gündür.” Hud-103

Bu ayete göre bütün insanlar kıyamet gününde hazır bulundurulacaktır, her şeyin ortaya konacağı bildirilmekte, hem de insanların yargılanmasının şahitler huzurunda yapılacağı ifade edilmektedir.

“Şüphesiz peygamberlerimize ve iman edenlere, hem dünya hayatında, hem de şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz. O gün zalimlere, özür dilemeleri hiçbir fayda sağlamaz. Artık lanet de onlarındır, kötü yurtta!” Mü’min -51,52

Ahirette yargılamanın en önemli özelliklerinden biri, yargılamanın açık yapılacak olmasıdır. İnsanların dünyadayken belki de gizlice yaptıkları günahlar ahiretteki yargılamada insanlar veya diğer şahitler önünde meydana dökülecektir. Bu durumda da suçlular için ayrı bir utanç sebebi ve değişik bir azap türü olacaktır.

“Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.” Ahzab-45

“Her ümmetten bir şahit getireceğimiz ve seni de bu ümmete şahit olarak sunacağımız zaman halleri nice olacaktır!”

Nisa-41

“Eğer size bir yara dokunduysa, o heriflere de öyle bir yara dokundu. Hem Biz o günleri insanlar arasında evirir çeviririz. (Bunu) Allah iman edenleri bilsin, sizden şehitler, şahitler tutsun diye yapmaktayız. Allah zalimleri sevmez.”

Al-i İmran-140

Kabirde şahidin getirilmesinden söz edilmemesi, kabir sorgulamasının kabulünü bu konuda da delilsiz bırakmaktadır. “Her insan topluluğunu önderleri ile birlikte çağıracağımız o günde kimlerin kitabı (amel defteri) sağından verilirse, onlar, en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak kitaplarını okuyacaklardır.” İsra-71

Ahiret sorgulamasında her insan topluluğu önderleriyle çağrılacaktır.

“O gün her topluluğu diz çökmüş görürsün. Her topluluk, kendi kitabına çağrılmaktadır. O gün yaptıklarınızın karşılığını görürsünüz.” Casiye-28

Kabirde eğer iddia edildiği gibi bir sorgulanma yaşanacaksa o sorgulamada peygamberlerinde bulunmaları gerekecektir. Bu durumda da peygambersiz bir sorgulamadan da söz edilemez.

“Doğduğu gün, öleceği gün ve diriltileceği gün ona esenlik olsun.” Meryem-15

“Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün esenlik banadır.” Meryem-33

Ayetlere bakıldığında insan hayatının şu üç değişik dönemine değinildiği açıkça görülmektedir. “Doğum, ölüm ve diriltme” Kabirde esenlik dilenmemiştir.

“(Cennette şöyle) derler: Bizden tasayı gideren, lütfuyla bizi asıl oturulacak yurda yerleştiren Allah’a hamd olsun! Doğrusu Rabb’ımız çok bağışlayandır; çok nimet verendir. Artık orada bize ne bir yorgunluk dokunacak, ne de orada bize bir usanç gelecektir.” Fatır-34,35

Kabirde hüzün giderme operasyonu olmadığı için Kur’an’da buna yönelik bir hatırlatma da yer almamıştır. “Eyvah başımıza gelenlere! Bizi, uyuduğumuz yerden kim kaldırdı? Bu, Rahmanın vaat ettiğidir, peygamberler doğru söylemişler, derler.” Yasin-52

Ayetlerde kabirlerden uyandırılmaktan bahsetmesine rağmen kabirde diriltmeden söz edilmemektedir.

Ayrıca A’raf suresinin 44-51 ayetleri arasında araftakilerin cennetlikler ve cehennemliklerle gerçekleşecekler konuşmalara ve cennetliklerle cehennemliklerin birbirleriyle diyaloglarına ayrıntıya varıncaya kadar yer verilmesine rağmen kabir hayatı ile ilgili hiçbir bilginin verilmemesi bu iddiaların delilden yoksun olmasıdır.

İblisinde dâhil edildiği cinlerin ahiretteki cezalarından söz eden pek çok ayete rağmen kabir hallerinden söz edilmemesi de elbette önemli bir husustur. Mü’minlerin ruhlarının Cennette bulunduğu görüşüyle kabristanı ziyarete gidenlerin orada verdiği selamın kime gittiği sorusu da cevap bekleyen hususlar arasında yer almaktadır.

Eğer ölünün ruhu kabrin çevresinde ise selamı belki duyar ama bu durum onun cennette olduğu iddiasıyla çelişki arz eder. Yok, eğer ruh cennette ise ziyarete gidenlerin kime selam verdiği de daima bir muamma olarak ortada kalır. Hâlbuki mezarlıkta verilen selam, ölen kişi için bir rahmet isteğinin dile getirildiği bir duadır. Ölen cesede ait ruh, Allahın kontrolündedir; onu mezarların çevresinde veya başka yerlerde kabul etmek Zümer-42 nci ayete göre doğru değildir. Beden öldükten sonra kıyamet zamanına kadar ruh o bedene dönmez. Kur’ânı Kerimden uzak ve İsrâiliyyât eksenli bir anlayışın ortaya koyduğu kabir azabı iddiası Kur’ânı Kerimde olmadığı gibi dünya hayatında yaşananların sorgulanmasıyla ilgili Kur’ânı Kerimin getirdiği ahiretteki sorgulanma ilkelerine tamamen aykırıdır. Dini bilgilerimizin bu şekilde yanlışlardan ve hurafelerden arındırmaya çalışmak ve Badatlarla mücadele etmek her mü’minin önde gelen görevidir. ÖLEN İNSAN İÇİN SAAT DURDURULMUŞTUR; ONUN YENİDEN ÇALIŞTIRILMA ZAMANI AHİRETTİR. GERÇEĞİ ELBETTE SADECE YÜCE ALLAH BİLİR. PROF. MEHMET OKUYAN

23-24. Sen, sadece bir uyarıcısın. Biz, seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Her millet için mutlaka bir uyarıcı bulunmuştur.

Toplumlara güzellikleri, iyiyi, doğruyu ve hakkı öğretecek, kötünün, yanlışın, çirkinin ve batılın önündeki tehlikeyi gösterecek birilerinin olması, hatta insanlık çapında bir milletin bu görevi yürütmesi gereklidir. Müslümanları Yüce Allah, bu görev için yetiştirdiğini Al-i İmran 110 da ifade etmektedir. Tevbe 71 de de aynı görevi mümin hanım ve erkeklerin yürüteceğini işaret etmektedir.

“Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve ıslama uygun) olanı emreder, münker olandan sakındırır ve Allah’a iman edersiniz: Kitap ehli de inanmış olsaydı elbette kendileri için hayırlı olurdu. İçlerinden iman edenler vardır, fakat çoğunluğu fıska sapanlardır.” (Al-i İmran 3/110)

“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridirler. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte Allah’ın kendilerine rahmet edeceği bunlardır. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe 9/71)

B.Bayraklı  

23-24. Sen sadece bir uyarıcısın.

Şüphesiz Biz seni hakk ile bir müjdeci, bir uyarıcı olarak gönderdik (elçi yaptık). Her ümmetin de içinde bir uyarıcı mutlaka gelip geçmiştir.

İman-küfür ve mümin-kâfir mukayesesi yapıldıktan sonra bu Ayetlerde de peygamberimiz teselli edilmektedir. Teselli Ayetlerinin art arda gelmesi, bu Âyetlerin indiği dönemde peygamberimizin maddî ve manevî pek çok sıkıntı içinde olduğunu göstermektedir. Peygamberimize zımnen denmektedir ki:

"Senin vazifen sadece tebliğ etmek ve onları gerçeklerden haberdar etmektir. Daha fazlası değil. Şayet bir kimse, hidayeti kabul etmez ve dalâlet üzerinde bulunmakta ısrar ederse senin böyle kimseler karşısında bir sorumluluğun yoktur. Sen kör ve sağırlara anlatamazsın. Daha evvel de böylelerine birçok Elçi göndermiştik."

24. Âyetteki Her ümmetin de içinde bir uyarıcı mutlaka gelip geçmiştir ifadesinden, Rabbimizin insanların umursamazlıklarına rağmen rahmeti gereği peygamberler gönderdiği anlaşılmaktadır. Bu ifade de Kur’ân'da birçok kez yer almıştır:

(Ra'd: 7) Ve şu inkâr eden kimseler: "Rabbinden ona bir Âyet indirilmeli değil miydi?" diyorlar. Sen ancak bir uyarıcısın. Ve her kavim için bir yol gösteren vardır.

(Hicr: 10–11) Hiç kuşkusuz senden önce ilk milletler arasında da Elçi görevlendirdik. Onlara hiçbir Elçi gelmiyordu ki onu alaya almış olmasınlar

(Nahl: 36) Andolsun ki Biz her ümmete "Allah'a ibadet edin ve putlara tapmaktan sakının!" diyen bir peygamber gönderdik. Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hakk olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş?

(Şu ‘ara: 208) Ve Biz sadece içerisinde uyarıcıları olan kenti helâk ettik. H.Yılmaz

 

Ümmet teriminin anlamlarından biri (Zemahşeri’nin yukarıdaki ayetle ilgili yorumunda tercih ettiği anlam), “bir dönemin halkı” veya “çağ/yaş ”dır; ikinci anlamı ise “aynı cinsten insanlar topluluğu”, yani “kavim” veya “toplum ”dur (ki çeviride tercih ettiğim anlam budur). “[Belirli] bir hayat tarzı” veya “bir davranış biçimi” (Cevheri) şeklindeki üçüncü anlamı göz önüne alındığında, “topluluk” terimi, bu örnekte tarihsel bağlamı içindeki modern “uygarlık”/“medeniyet” kavramına oldukça yaklaşmaktadır. Uyarıcıların (yani, peygamberlerin) “gelip geçiciliğinin” vurgulanması ise, onların her birinin ölümlü insanlar olduğu anlamına gelmektedir.  M.Esed

25, 26. ayetler: 

Ve onlar seni yalanlıyorlarsa, hiç şüphesiz onlardan önceki kişiler de yalanlamışlardı; elçiler onlara apaçık delillerle, sahifelerle ve aydınlatıcı kitaplarla gelmişlerdi.

Sonra Ben o inkâr etmiş olan kişileri tutup yakaladım. Şimdi Beni inkâr etmek / benim azabım nasıl oldu?

Yukarıdakiler gibi, bu Âyetler de peygamberimizi teselli etmektedir. Ancak bir taraftan teselli ederken, diğer taraftan da yalanlayıcıları tehdit etmektedir:

"Sen onlara, beyyine, açık delil ve kitabı getirdin. Ama onlar seni yalanlayıp sana eziyette bulundular. Senden önce başka Elçiler de kendi toplumlarına aynı mesajları getirmişler ve o zamanki inançsızlar da aralarındaki Elçilere bunların sana yaptıklarını yapmışlardı. Ama senden önceki Elçiler bu yalanlamalara sabredip direndiler."

Âyette zübür [sahifeler] sözcüğü ile kitap sözcüğü ayrı ayrı zikredilmiştir. Buna göre zübür, fazla hacmi olmayan kitap olarak düşünülebileceği gibi, sadece ahlakî öğütleri ihtiva eden vahiyler, ya da ahlakî öğütler ile birlikte hikmet içeren vahiyler olarak da düşünülebilir

H.Yılmaz

25-26. Eğer seni yalanlıyorlarsa, onlardan öncekileri de yalanlamışlardı. Oysaki peygamberleri onlara açık ayetler, sahifeler ve aydınlatıcı kitap getirmişlerdi.

26. Sonra Ben, o inkâr edenleri yakaladım. Bak, cezam nasıl oldu!

Ayette geçen el-beyyinat “açık ayetler” ifadesine, “deliller, mucizeler” manasını vermemiz doğru olacaktır. Ez- zübür kelimesi de “yazılı sahifeler şeklindeki küçük kitaplar” anlamına gelmektedir. El- Kitabül-münir “aydınlatıcı kitap”  da büyük kitap demektir. Ancak bu “aydınlatıcı kitap” ifadesi Hacc 8 de de geçmişti. Bu ifadeden anlıyoruz ki ilahi vahyin aydınlatıcı bir ışık olma niteliği veya özelliği vardır.

Onların peygamberleri yalanlamaları, dünyevi cezayı gerekli kılmıştı. Özellikle peygamberleri yalanlarken onların mucizelerini de yalanlamış oluyorlardı. İsra 59 a göre mucizeleri yalanlamak helaki gerekli kılan bir eylemi ifade etmektedir. B.Bayraklı 

Allah’ın gökten yağmur yağdırdığını görmedin mi? Biz, onunla renkleri farklı meyveler çıkardık. Dağlarda değişik renklerde beyaz, kırmızı ve simsiyah yollar vardır.

Ayette geçen elem tera “görmedin mi?” hitabı, doğrudan Hz. Peygambere olmakla beraber, onun şahsında bütün insanlara da hitap edildiğini söylemekte yarar vardır. Genelde Kuran’ın metotlarından biri de budur. Önemli konuları Hz. Peygambere yönelterek açıklamalarda bulunur, ama hedef kitle insanların tamamıdır.

Ayette geçen cüded kelimesi cüdde’nin çoğuludur. Bu kelimeden “eşeğin sırtındaki siyah çizgiler” anlamına gelen “cadde” türemiştir. Ğırbib inin çoğulu olan ğarabib de “çok siyah” anlamına gelmektedir. Böylece ğarabin sud “simsiyah” demektir. Meyvelerin farklı renklerde olduğuna işaret etmektedir.

Aslında ayette geçen ve yollar anlamına gelen cüded kelimesi, insanların geçidine müsaade eden vadiler ve geçitler olabileceği gibi, akarsuların oluşturduğu nehir yatakları veya dağlardan aşağı doğru akan suların oluşturduğu su yatakları da olabilir.

B.Bayraklı

Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi. Biz onunla renkleri başka başka meyveler çıkardık. Dağlarda da yollar, beyazlı kırmızılı çeşitli renklerde ve kapkara topraklar var.

 اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَآءِ مَآءً “Görmedin mi Allah gökten bir su indirdi..”  Burada yine yüce Allah'ın tabiat üzerinde tasarruf ve Rablığını gösteren ve onu bir su gibi bir tek sebep altında, çeşitli özellikler ve yetenek ile çeşitli görüntülerle, değişik değişik cinslere ve çeşitlere ayıran iradesinin bir alameti demek olan “ıstıfa”,  seçme kanunun açık ve önemli bir hatırlatma ve uygulaması vardır. فَاَخْرَجْنَا بِهٖ “Onunla çıkardık..”  Burada ifade üçüncü tekil şahıstan (gıyâb) birinci çoğul şahsa (tekellüm) yönelmektedir. Yani indirdik de, o su ile şunları çıkardık. ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفاً اَلْوَانُهَا   Renkleri çeşitli olmak üzere bir çok meyveler, ürünler. Demek ki onları çıkaran suyun özelliği, yapısı değil, Allah'ın iradesidir ve meyvelerin birbirinden farklı olması, çeşit çeşit olması yaratıcının muradıdır. Bilinmektedir ki çeşitli meyvelerin yalnız renkleri değil, daha birçok özellikleri ve yapıları da değişiktir. Ancak renkleri pek belirgin olduğu için, onların zikriyle diğerleri söylenmemiş, bununla yetinilmiştir. Hem bu yalnız bitkilerde değil, وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بِٖيضٌ وَحُمْرٌ dağlardan da “cüdde” ler, yol yol alacalar var.

Cüded: Cim harfinin ötresiyle “cüdde” nin çoğuludur. Cüdde bir rengi diğer renkten ayıran yol gibi ayırıcı çizgidir. Nitekim “cim” harfinin üstün okunması ile “cedde” de cadde demektir.  وَغَرَابٖيبُ سُودٌ  Ve kapkara, yani koyu kuzguni siyah renkte. Ğarabib: “Ğayn” harfinin kesresiyle غِرْبٖيب (ğirbîb)in çoğuludur. Ğırbib, siyahın şiddetlisi demektir ki pekiştirme olsun diye abartma için kullanılır. İşte dağların taşlarında ve topraklarında böyle yol, değişik değişik alacalar da sadece bir tesadüf eserinden ibaret değil, yaratıcının özel bir seçimi ve ortaya çı­ka­rmasıdır

H.Yazır

27-28. Görmedin mi gerçekten Allah gökten bir su indirdi? Biz onunla renkleri başka başka meyveler / ürünler çıkarıverdik. Dağlardan da yollar var; beyazlı, kırmızılı çeşitli renklerde (renklerin değişik tonlarında). Ve kapkara topraklar / yollar da var.

İnsanlardan, diğer canlı varlıklardan ve davarlardan da böyle türlü türlü renkte olanlar vardır. Kulları arasında Allah’tan ancak bilginler haşyet ederler (derin hayranlık ve saygı duyup ondan uzaklaşmaktan korkarlar). Hiç şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok bağışlayıcıdır. 

Yukarıdaki 11–13. ayetlerdeki gibi burada da tekvini ayetler gösterilerek Allah’ın hür iradesine ve sonsuz kudretine dikkat çekilmektedir.

27. ayette cansız varlıkların yaratılış farklılıklarına işaret ederek onların üzerinde tecelli etmiş irade ve kudretini gösteren Rabbimiz, 28. ayette de insanların ve diğer canlı varlıkların yaratılış farklılıklarını hatırlatarak gücünü dile getirmiştir. Yani; Allah gökten tek bir suyu, yağmuru yağdırmış, onunla sulanan toprakta çeşit çeşit, renk renk değişik tatlarda meyveler bitirmiştir. Yine Allah yeryüzünde değişik renklerde değişik toprak türleri ve madenler yaratmıştır. Böylece bitkilerin farklılarını meydana getiren de kendisidir. Tüm bunlar insan içindir. Ve bunu tek yapan Allah’tır. Öyleyse O bilinmelidir ve O’na kul olunmalıdır.

Burada genel hatlarıyla belirtilmiş olan tekvini ayetler, ileride Nahl suresinde daha ayrıntılı olarak sayılacaktır. Tekvini ayetlerin daha detaylandırıldığı ve bu ayetlerin tefsiri mahiyetinde olan bir diğer ayet de Ra’d suresinin 4. ayetidir: 

Ra’d; 4: Ve yeryüzünde bir tek su ile sulanan birbirine komşu kıtalar var, üzümlerden bahçeler, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır. Ve Biz meyvelerin de onların bazısını bazısı üzerine fazlalıklı kılıyoruz. Şüphesiz aklını kullanan bir kavim için bunda bir takım deliller vardır. 

Konumuz olan ayetlerde, akledenler için Allah’ın daha iyi tanınmasını sağlayan tekvini ayetlerin gösterilmesinden sonra tartışılmaz gerçek vurgulanmıştır: “Kulları arasında Allah’tan ancak bilginler haşyet ederler (derin hayranlık ve saygı duyup ondan uzaklaşmaktan korkarlar).” Bu ifade, evrendeki mucizeleri (ayetleri) ancak bilgililerin fark edip Allah’a karşı haşyet duyacaklarını bildirmekte ve bunların (bilgililerin), diğer kullardan üstün olduklarına işaret etmektedir. 

Haşyet 

“ خشية Haşyet” sözcüğünün, basit korku anlamındaki “ خوف havf” sözcüğüyle eşanlamlı olarak Türkçeye çevrilmesi yanlıştır. “Haşyet”; bilgi, idrak neticesinde oluşan hayranlık ve saygının doğurduğu hasret kalma, uzak düşme korkusu olup, kesinlikle basit korku anlamına gelmez. Nitekim Ra’d suresinin 21. ayetinde her iki sözcük ayrı ayrı anlamlarda kullanılmıştır: 

Ra’d; 21: Onlar, Allah’ın birleştirilmesini buyurduğunu birleştirirler, Rablerine haşyet ederler ve hesabın kötülüğünden korkarlar.  

Ayette ( و يخشون ربهم ve yahşevne rabbehüm) ibaresi “haşyet”i ( hayranlık ve saygı duyup ondan uzaklaşmaktan korkmayı), ( ويخافون yehâfûne) ibaresi ise basit, bildiğimiz “korku” yu ifade etmektedir.

Basit korku (havf) duygusu yaradılış özelliği olarak herkeste var olmasına rağmen “haşyet” herkeste olmaz. Basit korkuya (havf) kapılan kişi, korktuğundan uzak durmaya çalışır. Meselâ: Ateşten korkan ateşin yanına yaklaşmaz, hastalıktan korkan hasta olmamak için gerekli tedbirleri alır, cehennemden korkan isyan etmez, düşmanından korkan ya da vahşî hayvandan korkan onlarla karşılaşmamaya, onlara yaklaşmamaya gayret eder. Ama haşyet sahibi öyle değildir. O, haşyet duyduğuyla hep yakın olmayı arzular. Ondan uzak kalmaktan korkar. Ona derin bir sevgi, saygı ve hayranlık duyar. Onun darılmaması, gücenmemesi için gayret eder. Daima kendisini ona sevdirmeye, beğendirmeye çalışır.

Haşyet, havf gibi yaradılıştan gelen bir duygu değildir. Haşyet duygusu sonradan oluşur. Bilgi ve idrake dayanır, bilgi ve idrak ile doğru orantılıdır. İnsan Allah`ın sıfatlarını yeterince kavrayamayan insan Allah’a karşı haşyet duymaz. Allah’ın sıfatlarının en iyi tanınması da O’nun evrendeki ayetlerini tanımakla mümkündür. Bir çobanla, bir fizik, kimya, biyoloji ve astronomi bilgininin Allah`’ duydukları haşyet aynı ölçüde değildir.  

Varlıkların yaratılışındaki farklılıklar konusuna insanlar bakımından yaklaşıldığında özetle şunlar söylenebilir: Yüce Yaratıcı, yeryüzünde sorumluluk taşıyacak olan varlığın irade sahibi olması gerektiğinden, onu farklı özelliklerde ve zihniyetlerde yaratmıştır. Tüm bunlar, bu hikmetin arkasında Hakiym ve Azim bir plânlayıcının olduğunu göstermektedir. Bu muazzam nizamın ardında, bir plânlayıcının olduğunu ancak bir akılsız düşünemez. H.Yılmaz

Karş. Tabiatın ihtişamını (“çeşit çeşit renklerin güzelliği”) Allah'ın yaratıcılığının bir kanıtı olarak gösteren 16:13.

20 Yani, manevî bilgiye. Bu bilgi, gözlemlenebilen fenomenin gerçekliğin tümünü kapsamadığı, çünkü bu fenomenin varlığının yanı sıra, “yaratılmış varlıkların idrakleri dışındaki bir alan” ın da mevcut olduğu anlayışından doğar (karş. sure 2, not 3). 

M.Esed

Burada, Allah'ın kâinat içerisinde ne kadar muhtelif ve çeşitli varlıklar yarattığına işaret olunmaktadır. Aynı toprak ve sudan, farklı vasıflarda bitkiler yaratılırken, aynı tip ağaçlardan farklı tad ve büyüklükte meyveler meydana getirilmiştir. Şayet bir dağa bakarsanız, onun değişik renklerde bezenmiş olduğunu ve değişik kısımlarında birbirinden çok farklı özelliklere sahip madenler bulunduğunu görürsünüz.
Mizaç, tabiat ve zihniyetlerin bu kadar farklı olmasını (bu konuya 19. ayetten 22. ayete kadar olan bölümlerde işaret edilmiştir) insanın havsalasının alması mümkün değildir. Çünkü tüm insanların huyları, istekleri, duyguları, zihniyetleri, düşünce biçimleri aynı olsaydı eğer, yeni bir mahlûk yaratmak gerekmezdi. Halik olan Allah, yeryüzünde sorumluluk taşıyacak olan varlığın irade sahibi olması gerektiğinden, onu farklı özelliklerde ve zihniyetlerde yaratmıştır. Tüm bunlar, bu hikmetin arkasında Hakîm ve Azim bir planlayıcının olduğunu göstermektedir. Bu muazzam nizamın ardında, bir planlayıcının olduğunu ancak bir akılsız düşünemez.
Yani, insan Allah'ın sıfatlarını yeterince kavrayamadığı zaman Allah'dan korkmaz, fakat Allah'ın gücüne, O'nun İlim, Hikmet, Kahhar, Cabbar gibi sıfatlarına ne kadar vakıfsa Allah'dan o derece korkar. Dolayısıyla burada ilimden, matematik, felsefe, tarih ve diğer pozitif bilimler kast olunmuyor, buradaki söz konusu ilim, Allah'ın sıfatlarını bilmektir. Bir kimse tahsil görmüş olsa da, olmasa da Allah'ın sıfatlarından habersizse eğer, o kimse cahildir. Öyleki pozitif bilimlerde "allame-i cihan" olsa bile bu böyledir. Fakat bir kimse hiçbir tahsil görmemiş olduğu halde Allah'ın sıfatlarını biliyor ve O'nun içinde Allah korkusu bulunuyor ise, o kimse ilim ehlidir. Bu ayetteki "âlim" ifadesi ile Kur'an, Hadis, Kelam ilimlerini bilenler kastedilmektedir. Ancak bir şahıs dini bilgiye sahip olduğu ölçüde, içinde Allah korkusu taşıyorsa, o zaman ayetin bahsettiği "âlim" sınıfına girer. Nitekim Abdullah bin Mesut’tan (r.a) nakledilen bir söz bu hususu doğrulamaktadır. "İlim sadece çok sayıda hadis bilmek değildir. İlim Allah'dan çok korkmaktır." Hasan Basri (r.a), "âlim, Allah'ı görmediği halde korkan, Allah'ın sevdiğini seven ve Allah'ın sevmediğinden uzak kalan kimsedir" diye buyurmuştur. Bu ayet böyle kimselere işaret etmektedir.
Yani, O kuvvet sahibidir, dilediği zaman mücrimleri yakalar ve hiç kimse O'ndan kaçamaz. Fakat O, aynı zamanda affedicidir. Bu yüzden, zalimlere fırsat tanıyarak onları hemen yakalamaz. 

Mevdudi

Yine insanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da türlü renklileri vardır. Kulları içinde Allah'tan ancak âlimler korkar. Şüphe yok ki Allah çok güçlüdür. Hüküm ve hikmet sahibidir.

 وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَآبِّ وَاْلاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَ  İnsanlardan, hayvanlar­dan, davarlardan da böyle değişik değişik renklileri vardır. Bunlar da öyle şeklî ve manevî görüntülere ayrılarak seçilmişlerdir. Öyle ki insanlar içinde ilmi olanlar, olmayanlar vardır.  اِنَّمَا يَخْشٰى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَآءُ   Fakat Allah haşyetini, Allah korkusunu, Allah saygısını kulları içinden ancak bilginler duyar, ancak Allah'ı bilenler o saygıyı hissederler. Yani اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذٖينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ “Sen ancak görmeden Rabbinden korkmakta olanları sakındıracaksın.” (Fâtır, 35/18) buyurulduğu üzere, Allah saygısını sürekli duyup da Peygamberin uyarmasından yararlanacak ve dolayısıyla temizlenip korunacak olanlar, Allah'ı celal ve cemaliyle, kemal sıfatıyla bilen ilim sahipleridir. Çünkü bir şey hakkında saygı, onun şanına olan bilgi ve bilginin derecesiyle uyumlu olur. Bir kulun da Allah'a dair ilmi ne kadar mükemmel ise, korkusu da o oranda mükemmel olur. Onun için Resulullah (s.a.v).  اَنَا اَخْشَاكُمْ لِلّٰهِ وَاَتْقَاكُمْ “Ben sizin Allah'tan en çok korkanınız ve en çok muttaki olanınızım” (Buhârî, Nikah, 1; Müslim, Sıyâm, 74, 79; Ebu Davud, Savm, 36; Muvatta, Sıyâm, 9; Ahmed b. Hanbel, III, 156, 226, 245; VI, 67, 122.)  demiştir. Niçin Allah'ı bilmek korkmaya sebep oluyor? اِنَّ اللّٰهَ عَزٖيزٌ غَفُورٌ  Çünkü Allah çok güçlüdür, bağışlayıcıdır. Yalnız bağışlayıcı değil güç­lü bağışlayıcıdır. Sadece bir bağışlayıcı olsaydı, O'nu bilmek belki nazlanmaya, mağrur olmaya, hiç korkusuz ümit bağlamaya sebep ola­bilirdi. Fakat Allah yalnız bağışlayan, merhamet eden değil, aziz, hiç bir sebebe boyun eğmeyen, yenilmeyen, hiçbir kanun altına alınma ihtimali bulunmayan, dilediği anda kahredip yerle bir eden, çok kuvvetli, çok azametli, galib ve kahredici bir bağışlayıcıdır. Mağfireti çok olduğu gibi cezası, intikamı da çok şiddetlidir. Onun için Allah'ı bilmeyenler her haltı ederler. O'nu bir kul ne kadar iyi bilirse, o kadar çok saygılı, o kadar çok hürmetli olur. Bununla birlikte bilginlerin saygısı, korkusu, haşyeti ne kadar yüksek olursa, ümidi de o oranda çok olacağı unutulmamalıdır.   

H.Yazır

Aynı şekilde insanlardan, diğer canlılardan ve evcil hayvanlardan da renkleri farklı olanlar vardır.

Diğer canlı ve evcil hayvanların renkleri, biyolojik yapıları ve eti yenenlerin tatları da farklıdır. Ayette geçen ed-devabb “debelenebilen her canlıyı” ifade ederken, el- enam da, “ot obur, çifte tırnaklı, geviş getiren ve dört ayaklı hayvanlar” anlamına gelmektedir. Allah’ın gücünü takdir edip, iman ederek Allah’a saygı duyanların geçmiş günahları af olunacaktır. Onun için ayetin sonu ğafur sıfatı ile gelmektedir. B.Bayraklı

Allah’ın kitabını okuyanlar, namazı kılanlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan hayır için gizli ve açık harcayanlar asla zarar etmeyecek bir ticaret umarlar.

Dikkat edilirse “Allah’ın kitabı dışında başka bir kitap anılmamaktadır. Beşerin ortaya koyduğu bir kitap, din adına takip edilemez ve din adına hayata geçirilemez. Din adına başka bir kitap başkalarına öğretilemez. Şimdi dini bilgiler ile uğraşan çevreler, Kuran’ı bir tarafa itmiş, onu sadece okuyup ruhları ferahlatan yönü ile ilgilenmekte ve din adına insanların yazdığı kitapları öğretmektedirler. Kuran’ı anlayıp hayatına tatbik etme yerine beşerin kitapları din olarak öğretilip tatbik edilmeye çalışılmaktadır.

Bu müminlerin başka bir özelliği de gösterişin olacağı yerde gizli, teşvikin olacağı yerde aşikâr infak edileceğini bilir ve ona göre hareket ederler. Gizli ve aşikâr infakta bulunmaya da Bakara 271 ve Rad 22 de işaret edilmektedir.

Aynı manevi ticarete Saff 10 ve 11 de de yer verilmektedir:

“Ey iman edenler! Sizi elem verici bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah ve Resulüne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihat ederseniz. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.”

Buna göre manevi ticaretin şartları şöyledir: İman etmek, Allah’ın kitabını okuyup öğretmek, namazı kılmak, infak etmek, mal ve canıyla Allah uğrunda cihat etmektir.

B.Bayraklı

29- Allah'ın kitabını okuyan, namazı kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak verenler, kesinlikle batma ihtimali olmayan bir ticaret umarlar.

30- Çünkü Allah mükâfatlarını kendilerine tamamen ödedikten başka, lütfundan onlara fazlasını da verecektir. Çünkü O çok bağışlayıcı ve şükrün karşılığını vericidir.

Çünkü  اِنَّ الَّذٖينَ يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ  yani Allah kitabını virt ederek okuyup içindekini izleyenler   وَاَقَامُوا الصَّلوٰةَ  ve onunla birlikte namazı dürüst kılıp  وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرّاً وَعَلاَنِيَةً  kendilerine rızık kıldığımız şeylerden gizli ve açık, nasıl gerekirse öyle harcayanlar, yani Allah'ın kitabındaki hükümlerin yerine getirilmesi için masraf yapıp zekât ve sadaka verenler  يَرْجُونَ تِجَارَةً öyle bir ticaret ümit ederler ki   لَنْ تَبُورَ  asla batmak, iflas etmek ihtimali yoktur.  لِيُوَفّٖيَهُمْ اُجُورَهُمْ وَيَزٖيدَهُمْ مِنْ فَضْلِهٖ Çünkü Allah onlara ecirlerini tamamı ile ödeyecek, hem de ihsanından artırıp fazlasını verecektir. اِنَّهُ Çünkü O, Allah غَفُورٌ شَكُورٌ  hem gafûr, hem şekûrdur O'nun kuvvetini saydıklarından dolayı, bağışlaması ile onların günahlarını bağışlar. Hizmetlerini fazlasıyla takdir edip çalışmalarını makbul kılar. Çünkü kuvvet, inkâr ve nankörlüğe karşı kahrı gerektirdiği gibi, hizmet ve şükre karşı da nimet ve ikramı gerektirir. Şu halde Allah'tan en çok korku duyan bilginler olunca, Allah'ın kulları içinde en çok şeref verdiği de bilginler olmuş olur. Bu yüzdendir ki, رُتْبَةُ الْعِلْمِ اَعْلَى الرُّتَبِ “İlim rütbesi bütün rütbelerin üstündedir.” İlmin bu özelliği de yalnız nazarî (teorik) özelliği ile değil, amelî (pratik) özelliği iledir. Çünkü yukarıda وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ “Onu da iyi amel yükseltir.” (Fâtır, 35/10) buyurulduğu gibi, burada da korku ve makbuli­ye­tin bir özelliğe dayanması gösterilmektedir. Şimdi de ilâhî tercihte kitapların en seçkini Kur'ân, ilmini Hakk'ın vahyinden alan peygamberler içinde de en seçkini Muhammed Mustafa, ümmetlerin içinde en seçkini Muhammed ümmeti, onlar içinde de en seçkini Kur'ân hafızları olan ilim adamları olduğu hatırlatılmak üzere buyuruluyor ki. 

H.Yazır

29-30. Hiç şüphesiz şu, Allah’ın kitabını okuyan, namazı ikame eden ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açık olarak veren kimseler, O (Allah), mükâfatlarını kendilerine tastamam versin ve lütfundan kendilerine artırsın diye, kesinlikle batma ihtimali olmayan bir ticareti umarlar. Hiç şüphesiz O, çok bağışlayıcı ve karşılık vericidir.

Bu Ayetlerde müminlerin inançları gereği hangi amelleri sergiledikleri belirtilmiş, yaptıkları bu amellerin karşılığının Yüce Allah tarafından kendilerine tastamam, hatta daha da fazla olarak ödeneceği ve ayrıca bağışlanacakları bildirilmiştir.

(Nisa: 173) Sonra inanan ve Sâlihâtı işleyenlere gelince [Allah] onların ödüllerini tam verecek ve lütfundan onlara fazlalıklar da bağışlayacaktır. Kulluktan çekinip büyüklük taslayanlara gelince, onlara korkunç bir azapla azap edecektir. Böyleleri, kendileri Allah'ın astlarından bir yakın kimse ve bir yardımcı bulamazlar.

(Nur. 37–38) Öyle kimseler ki, ticaret ve alış veriş, Allah'ı anmaktan, namazı ikame etmekten ve zekât vermekten onları alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin ters döndüğü bir günden korkarlar. Allah, kendilerine işledikleri amellerin en güzeli ile karşılık versin ve kendilerine lütfundan artırsın diye. Ve Allah, dilediği kişileri hesapsız rızıklandırır.

İBADET VE GİZLİLİK:

Müminlerin inançlarının gerektirdiği bir amel olan infak, Âyette "gizli ve aşikâr" ifadesi ile nitelenmiş, böylece bu güzel davranışın her ortamda yapılması teşvik edilmiştir. Buna göre, infak eylemi uygun ortamda gizli, gizli yapılması mümkün olmayan ortamda da açıktan yapılmalıdır. Daha güzel olanı, infakın gizli yapılmasıdır.

Âyette gizli sözcüğü ile sadaka ve infakın, aşikâr sözcüğü ile de zekâtın kastedilmiş olduğu düşünülebilir. Çünkü zekât farz olduğu için açıktan verilse bile riya olmaz. H.Yılmaz

Burada müminlerin amelleri "Ticaret" ile ifade edilmiştir. Yani insan kendi sermayesini ticarete yatırarak ümitle çalışır ve sermayesi ile çalışmasının karşılığında daha fazla kazanırsa, aynı şekilde bir mümin de mal, vakit ve meşakkat sarf ederek Allah katında daha fazlasını alır. Fakat bu iki ticaret arasında fark vardır. Şöyle ki, dünyada ticaret ehli için, kazancın yanında zarar ve iflas söz konusu iken bir müminin Allah ile yaptığı ticarette zarar etme ihtimali söz konusu bile değildir.
 Yani, Allah'ın salih kullarına karşı muamelesi, küçük hatalar yaptığında kölesine kızan ve kızdığında, onun tüm fedakârlıklarını, sadakatini unutan hasis bir kimse gibi değildir. Allah, Kerim ve Feyyaz'dır. Salih kullarının hatalarına göz yumarak, onların yaptıkları hizmetlere değer verir. 

Mevdudi

30. Çünkü Allah, onların ödülünü tam öder ve lütfundan onlara fazlasını da verir. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan, şükrün karşılığını bol bol verendir.

Ayetin açıklamasına şu soru ile başlayabiliriz: Bu ödül ve lütuf nedir? Soruyu cevaplandırabilmemiz için Saff suresinin 10 ve 12-13 ayetlerine gitmemiz gerekiyor.

“elem verici bir azaptan kurtulmak “(Saf 61/10)

“Allah sizin günahlarınızı bağışlar; sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih. Müminleri bunlarla müjdele” (Saff 61/12,13)

Diğer taraftan Yüce Allah, bazı ayetlerinde iman ettikten sonra iyi amel yapanlara ödülünü verdikten sonra lütfundan fazlasını vereceğine işaret etmektedir. (Nisa 4/173, Nur 24/37-38)  B.Bayraklı

Mâ beyne yedeyhi ifadesinin bu açıklayıcı çevirisi için bkz. 3:3, not 2.

M.Esed

Ve Bizim, Kitap’tan sana, kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak vahyettiğimiz şey, hakkın ta kendisidir. Şüphe yok ki Allah, kullarını hakkıyla bilen ve hakkıyla görendir.

Bu ayette dikkatler Kur’an’a çekilmiş; Kur’an’ın kendisinden önceki kitapları doğrulayan bir Hakk olduğu ve onun kesinlikle uydurma, yalan, düzmece olmadığı vurgulandıktan sonra Allah’ın, kullarını en iyi bilen, tanıyan olduğu için kullarının mizaçlarına göre kılavuz ve yasalar gönderdiği ifade edilmiştir.

H.Yılmaz

Bu Peygamber (s.a) sizlere şaşılacak bir mesaj getirmemiştir. Sadece daha önce gelen peygamberlerin taşıdıkları mesajı teyit etmektedir ki, bu zaten ezelî ve ebedî hakikattir.
Allah'ın sıfatlarını beyan etmekle insanların hayrına ve hidayetine delâlet eden hakikate işaret olunmaktadır. Hidayet insanın yararınadır, çünkü Allah insan için neyin yararlı olduğunu bilir. Allah Hâlık olduğu için insanın fıtratını en iyi bilen ve ona en doğru yolu gösterendir. 

Mevdudi

Kitaplar içinde sana vahyettiğimiz kitap da kendinden öncekileri tasdik edici olmak üzere bir haktır. Şüphe yok ki, Allah, kullarının bütün hallerinden haberdardır ve her şeyi görendir.

: وَالَّذٖۤى اَوْحَيْنَآ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ   Kitaplar içinde sana vahy ile gönderdiğimiz kitap var ya, هُوَ الْحَقُّ مُصَدّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ önündekileri tasdik edici ve ayırıcı olmak üzere hak olan ancak odur. Diğerlerinde onun tasdikine erişmeyen noktalarla amel edilemez.  اِنَّ اللّٰهَ بِعِبَادِهٖ لَخَبٖيرٌ بَصٖيرٌ  Şüphe yok ki Allah kullarından herhalde haberdardır, onları görmektedir. Batın ve zahirleriyle bütün özelliklerini kuşatmıştır. Onun için seni layık görmeseydi, bunu sana vahyetmez, seni böyle son Peygamber Muhammed

Mustafa kılmazdı.

H.Yazır

Sana vahyettiğimiz kitap, kendinden öncekini doğrulayıcı olarak gelen gerçektir. Allah, kullarının ihtiyaçlarından haberdardır, (onların her halini) görendir.

Ayette geçen mine ’el-kitap ifadesine “kitaptan sana vahyettiğimiz” manası verilebilir. O zaman, ayetteki kitap, ilk peygamberden son peygambere kadar gelen vahiylerin çıktığı kitap veya umumi kitap olmaktadır. Peygamberlere gelen vahiyler bir süreç olarak o kitaptan akıp gelmektedir. Bakara 177 deki kitap da bu anlama gelmektedir.

Burada ilave etmemiz gereken husus şudur: Günümüzde Tevrat, İncil ve Kuran’dan ayetler alıp “Gerçek Furkan” adı altında kitap derlenmektedir. İnsanların böylesine sapıkça derlemelerine gerek yoktur. Çünkü Yüce Allah, tüm nebilerin vahiylerinden derlemesini Kuran da yapmıştır.

“O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardır.” (Şuara 26/196)  B.Bayraklı

Sonra biz o kitabı kullarımızdan süzüp seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan da nefislerine zulmeden var, orta yolu tutan var, Allah'ın izniyle hayırlarda ileri geçenler var. İşte bu büyük lütuftur.

  ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ Sonra o kitabı, yani Kur'ân'ı  الَّذٖينَ اصْطَفَيْنَاهُ مِنْ عِبَادِنَا kullarımızdan seçtiğimiz seçkinlere miras kıldık. Yani senden sonra ümmetin olan kullarımız içinden seçip beğendiğimiz süzme kulları ona varis kıldık. Bu şekilde Muhammed ümmeti en ileri, en süzme ümmet olduğu gibi, onlar içinde de en seçkinleri, Kur’an’ı ezberleyen kimseler olarak peygambere varis olan bilginlerdir.  فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِهِ Ki onlar içinden de kimisi nefsine zulmeder, kitaba varis olduğu halde gereği gibi okuyarak, amel edemeyerek  وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ kimi de muktesit, orta yoldadır. Kâh amel ediyor, kâh etmiyor. وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِ Kimisi de Allah'ın izniyle hayırlarda ileri gider. Hayırlarda öne geçer, imam, önder, reis başkan olur ki, işte asıl peygamber varisi olanlar,  وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ اُولٰۤئِكَ الْمُقَرَّبُونَ فٖى جَنَّاتِ النَّعِيمِ “Hayır yarışlarında, ta öne geçip kazananlar: Onlar öncüdürler. İşte onlar en çok yaklaştırılmış olanlardır. Naîm cennetlerindedirler.” (Vâkıa, 56/10,11,12) övgüsüne ermiş bulunanlar onlardır. ذٰلِكَ الْفَضْلُ الْكَبٖيرُ   İşte büyük lütuf budur. Böyle hayırlarda ileri gidip öne geçmektir.  

H.Yazır

Sonra bu kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık. Onlardan bazısı kendilerine haksızlık ettiler. Kimileri de hayır işlerinde Allah’ın izniyle öne geçtiler. İşte bu, en büyük fazilettir.

Ayette geçen minel-kitap ifadesine “kitaptan sana vahyettiğimiz” manası verilebilir. O zaman, ayetteki kitap, ilk peygamberlerden son peygambere kadar gelen vahiylerin çıktığı kitap veya umumi kitap olmaktadır. Peygamberlere gelen vahiyler bir süreç olarak o kitaptan akıp gelmektedir. Bakara 177 deki kitap da bu anlama gelmektedir.

Kuran haktır; onun hak oluşunun delili de, önceki peygamberlere gönderilen vahiylerden günümüze kalmış olanlarının tamamını tasdik etmesi ve onları doğrulamasıdır. Bu konu Al-i İmran 3-4 açıklanmıştır.

Burada ilave etmemiz gereken husus şudur: Günümüzde Tevrat, İncil ve Kuran’dan ayetler alıp “Gerçek Furkan” adı altında kitap derlenmektedir. İnsanların böylesine sapıkça derlemelerine gerek yoktur. Çünkü Yüce Allah, tüm peygamberlerin vahiylerinden derlemesini Kuran da yapmıştır.

Kuran da her peygambere gönderilen vahyin ana ilkelerini taşıyan ayetleri bulmaktayız. Bu ayetleri burada delillendirmemiz mümkündür; ama en büyük delil olarak, peygamberlerin kıssalarını anlatan surelere gidersek, oralarda o peygamberlere de dini esasları bulmamız mümkün olacaktır.

“O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardır.” (Şuara 26/196) derken buna işaret edilmektedir.

“Sonra bu kitabı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık.”

Buradaki evresna “miras bıraktık” fiili, “verdik ve lütfettik” anlamlarına gelmektedir. Kuran, daha önceki vahiyleri bağrında barındırdığı için, bir miras niteliği taşımaktadır.

“Onlardan bazısı kendilerine haksızlık ettiler; kimileri orta yolu tuttular; kimileri de hayır işlerinde Allah’ın izniyle öne geçtiler. İşte bu, en büyük fazilettir.”

Ayette geçen ve bizim “haksızlık etmek” diye manalandırdığımız zalim kelimesi, aslında “zulmetmek” demektir. “Kendine zulmetmek” ifadesini ilk defa Araf 23 te belirtildiği gibi Hz. Âdem kullanmıştır. Bu şekilde tövbe etmesini de Yüce Allah ona öğretmiştir. Adalet, “bir şeyi yerli yerine koymak ve bir davranışı yerli yerinde yapmak” olduğuna göre, zulüm de “bir şeyi yerli yerine koymamak ve bir davranışı yakıştığı şekilde yapmamak” demektir.

Yüce Allah, Hz. İbrahim’i imtihan etti ve Hz. İbrahim bu imtihanı kazanınca Yüce Allah onu insanlara önder olarak tayin etti. Hz. İbrahim, kendi soyundan da böyle önderler yetiştirip atamasını isteyince Yüce Allah ona şöyle dedi: “Ahdim zalimlere ermez.” (Bakara 2/124) Bunun anlamı, “senin torunların arasından zalimler çıkabilir; Ben, onlara önderlik vermeyeceğim” şeklindedir. İşte daha sonra Hz. İbrahim’in sulbünden gelen nice zalimler çıkmıştır.

Orta yolu tutanlar

Yüce Allah’ın seçip kitabını miras olarak verdiği kullarının bir kısmı “orta yolu tutanlardır.” Bunların bir sıfatı da “vasat toplum” olmalarıdır. Vasat toplum olmak, ilahi takdirin sonucudur.

“İşte böylece sizin insanlığa şahitler, peygamberin de size şahit olması için sizi vasat bir millet kıldık.” (Bakara 2/143)

“Vasat millet” ya da toplum, “uçlara kaymayan veya tam tersine uçlara kayanların söylevlerini duyup onların problemlerini çözen toplum” demektir. Al-i İmran 110 da belirtildiği gibi vasat toplum, insanlara iyiyi emredip kötüden sakındıran toplum demektir.

Allah’ın izniyle işlerinde öne geçenler.

Dinde aşırılığa gitmemek için dini davranışların Yüce Allah’ın izin verdiği ölçüde olması gerekir. Hadid 27 de belirtildiği gibi hristiyanların ruhbanlığı uydurup aşırı gitmeleri gibi, aşırılıklara sapmamak gerekiyor. Dini Yüce Allah’ın izin verdiği ölçüde yaşamak gerekiyor. Aksi takdirde dinin içinde din oluşturulabilir. Geçmişte dinde haddi aşanlar olmuştur:

“De ki: Ey kitap ehli! Dininiz haksız yere haddi aşmayın.” (Maide 5/77) Bu öne geçiş, bir manevi yarışma sonucu olacaktır:

“Muhacir ve Ensârdan yarışmayı önde bitirenler ve onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara içinde sürekli kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (Tevbe 9/100)

B.Bayraklı

32-35. Sonra Biz Kitap’ı kullarımızdan süzüp seçtiklerimize miras bıraktık. Şimdi de onlardan bazıları nefislerine zulmeden, bazıları orta yolu tutan, bazıları da Allah’ın izniyle hayırlarda önde gidenlerdir. İşte bu büyük lütfun; Adn cennetlerinin ta kendisidir. Onlar oraya gireceklerdir. Orada altın bileziklerle ve incilerle süsleneceklerdir. Oradaki elbiseleri ipektir.

Onlar orada; “Hamd, bizden o üzüntüyü gideren ve bizi lütfundan, kendisinde bize yorgunluk gelmeyecek, kendisinde bizim için usanç olmayacak, durulacak bu yurda konduran Allah’a özgüdür. Gerçekten Rabbimiz çok bağışlayıcı ve çok karşılık vericidir.” derler. 

32. ayette konu edilen kitap, yani miras bırakılan kitap; insanlığa ilk indirilen Kitap’tır. İlk Kitap’ın İbrahim peygambere indirildiği kabul edilirse, Kitap’a vâris olanlar da, o günden sonra yaşamış olan insanlardır. Ayetteki “seçtiklerimize” ifadesinden anlaşıldığına göre, insanlar arasında bu mirasa lâyık olan seçkinler olduğu gibi, akıllarını kullanmayan ve Kitap’a vâris olma başarısını gösteremeyen kimseler de vardır.

Kitap’ın miras bırakıldığını bildiren 32. ayetteki ifade, ayrıca da şu anlama gelmektedir: İnsanlığa ilk gelen kitap ile son kitap arasında fark yoktur, yani vahyin temeli birdir. Nitekim Kur’an’da geçmiş kitaplara atıfta bulunan pek çok ayet vardır. Özellikle Necm suresinin 36–45. ayetlerinde belirtilen hükümlerin, İbrahim ve Musa peygamberlerin kitaplarında da var olduğu çok açık bir ifade ile bildirilmiştir: 

Necm; 36–45:Ya da haberlenmedi mi Musa’nın sayfalarındakiler ile?                                

Ve de, o çok vefalı İbrahim’in sayfalarındakiler ile.                                

Gerçek şu ki, hiçbir günahkâr bir başka günahkârın günahını çekmez.                                 

Gerçek şu ki, insan için çalışıp didindiğinden başka şey yoktur.                                

Ve onun çalışıp didinmesi yakında görülecektir.                                

Sonra karşılığı kendisine hiç eksiksiz verilecektir.                                

Hiç kuşkusuz, son varış yalnızca Rabbinedir.                                

Hiç kuşkusuz, güldüren de O’dur, ağlatan da.                                

Hiç kuşkusuz, öldüren de O’dur, dirilten de.                                

Hiç kuşkusuz, iki çifti; erkeği ve dişiyi yaratan da O’dur;  

32. ayetin bildirdiği bir diğer husus da, insanların hepsinin aynı olmadığıdır. Ayete göre insanların bir kısmı “zalim” ler (kâfirler, müşrikler), bir kısmı “muktesit” ler (orta yol tutanlar; iman ile küfür arasında bir yol tutanlar; hem inanmış hem inanmamış olanlar; münafıklar) ve bir kısmı da “hayırlarda önde giden” lerdir (iyiler; müminler; müttekiler). Bu sınıflama içinde yer alan “muktesit” lerden, başka ayetlerde de söz edilmiştir: 

Lokman; 32:Ve gölgeler gibi bir dalga onları kapladığında, O’nun için dini arındırarak Allah’a yalvarırlar. Ama ne zaman ki karaya çıkararak kurtardı, onlardan bir kısmı orta yolu tutar (iman küfür arasında bir yol tutar). Ve ayetlerimizi ancak, tam hain ve tam nankör, bile bile inkâr eder. 

Maide; 66:Ve hiç kuşkusuz eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve kendilerine Rablerinden indirileni (Kur’an’ı) ayakta tutsalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından yiyeceklerdi (besleneceklerdi). Onlardan bir kısmı orta yol tutan (bazısına inanıp bazısına inanmayarak orta yol tutan) bir ümmettir. Onlardan çoğunun da yapmakta oldukları ne kötüdür! 

“Muktesit” lerin kimler oldukları ise Nisa suresinde açıklanmıştır:

Nisa; 150–151:  Allah’ı ve peygamberlerini inkâr ederek kâfir olan, “Biz, bir kısmına inanırız bir kısmına inanmayız” diyerek Allah ve elçisinin arasını ayırmaya kalkışan ve böylece imanla küfür arasında bir yol tutmaya çalışan kimseler var ya, işte onlar gerçek kâfirlerin ta kendileridir. Biz o kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır. 

Dikkat edilirse bu sınıflamada kâfirler; “zalim” ve “muktesit” nitelemeleri ile iki grupta toplanmış, müminler de “hayırlarda önde giden” nitelemesi ile tek grup olarak gösterilmiştir. Yani, bu sınıflamaya göre iman konusunda orta yol, ılımlılık yoktur; iman uç noktadır ve sentez kabul etmez.

Buradaki sınıflama ile, sınıflamanın insanların ahiretteki durumlarına göre yapıldığı Vakıa suresindeki sınıflama birbirine karıştırılmamalıdır. Vakıa suresindeki sınıflamaya tâbi tutulanlar ahiretteki insanlardır ve ahirette kâfirlerin “solun ashabı” nitelemesi ile tek sınıf olarak gruplanmasına karşılık, müminler “önde olanlar” ve “sağın ashabı” nitelemeleri ile iki sınıfta gruplanmıştır. 

Konumuz olan 32–35. ayetlerde verilen mesajlar, başka ayetlerde farklı ifadelerle yer almıştır: 

Ankebut; 45–49:       Sana kitaptan vahyedileni oku ve namazı ikame et. Muhakkak ki namaz fahşadan ve kötülükten alıkoyar. Ve Allah’ın anılması elbette en büyüktür. Ve Allah yaptığınız (ürettiğiniz) şeyleri bilir.

Kendilerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin ve; “Biz, bize indirilene ve size indirilene inandık. Bizim ilâhımız ve sizin ilâhınız birdir. Biz sadece ona teslim olmuş kimseleriz.” deyiniz.

Ve işte böylece Biz, sana Kitap’ı indirdik de kendilerine Kitap verdiklerimiz ona inanıyorlar. Ve bunlardan da ona inananlar vardır. Ve Bizim ayetlerimizi ancak inkârcılar bile bile reddeder.

Ve sen bundan önce, bir kitaptan okur değildin. Onu sağ elinle yazmazdın da. Öyle olsaydı, batıla uyanlar kuşku duyarlardı.

Bilakis o (Kur’an), kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde (yer eden) apaçık ayetlerdir. Ayetlerimizi ancak ve ancak zalimler bile bile reddederler.

Kehf; 29–31:             Ve de ki: “O hakk (gerçek), Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Şüphesiz Biz zalimler için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir. Dayanma / sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür!

İman eden ve sâlihâtı işleyenlere gelince, şüphe yok ki Biz öyle işi güzel yapanların karşılığını zayi etmeyiz.

İşte onlar, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar orada koltuklarına yaslanmış olarak altından bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyecekler. O ne güzel karşılıktır. Ve ne güzel kalma yeri!

Hacc; 23: Şüphesiz Allah iman eden ve sâlihâtı işleyenleri, altından ırmaklar akan cennetlere girdirecek. Onlar orada altından bilezikler ve inciler ile süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir.

İnsan; 22: İşte bu sizin ödülünüz, çabanızın karşılığıdır.

Hakkah; 24: Geçmiş günlerde yaptığınız işler sebebiyle afiyetle yiyin, için!  H.Yılmaz

Müfessirlerden bir grup, mezkûr cümlenin, en yakın cümleyle bir ilişkisi olduğunu söylemişlerdir. Yani, iyilik için yarışanlar en faziletlidir ve sadece onlar cennete gireceklerdir. Diğer iki grup hakkında ise, onların kendi hallerini düzeltmeleri ve iyilikte yarışanlardan olmaları için susmuşlardır. Bu husus üzerinde Zemahşerî ısrarla durmuş ve İmam Razi'de kendisini onaylamıştır.
Müfessirlerin çoğu ise, mezkûr cümlenin tüm paragrafa dâhil edilmesi görüşündedirler. Yani, hesaba çekilmeden ve hesaba çekildikten ve cezalarını çektikten sonra bu üç grup da cennete girecektir. Ayetin siyak ve sibakından da böyle anlaşılıyor. Çünkü ilerideki ayetlerde Kitap’a varis olanların karşılığında, başka bir gruptan, yani cehenneme giren kâfirlerden bahsedilmektedir.
Bu husus, Kur'an'a inanan bir kimsenin Cennete ve Kur'an'a inanmaktan imtina eden bir kimsenin de Cehenneme gireceğini gösteriyor. İmam Ahmet, İbn Cerir, İbn Ebi Hatim, Taberî, Beyhakî ve bazı muhaddislerin naklettiklerine göre, Hz. Ebu Derda (r.a) Rasulullah’tan (s.a) şöyle bir rivayette bulunmuştur:
"Rasûlullah dedi ki: İyilikte ileri gidenler ve başarıya ulaşanlar, kendilerine hiç hesap sorulmadan Cennete gireceklerdir. Orta yolu tutanlar hesaba çekileceklerdir, ama hesapları kolay olacaktır. Diğerleri yani nefislerine zulmedenler ise hesabın sonuna kadar bekletilecekler ve daha sonra Allah onlara rahmet edecektir. Böylece bunlar da Cennete girecek ve "Bizi sıkıntı ve kederden kurtaran Allah'a hamdolsun" diyeceklerdir."
Bu hadiste, ehli imanın üç grubunun da ayrı ayrı sonlarını bildiren Hz. Peygamber (s.a), bu ayeti izah etmiş olmaktadır. Kolay hesap; orta yolu tutanların toplu olarak hesaba çekilecekleri ve yaptıklarından tek tek sorgulanmayacakları anlamına gelmektedir. Fakat kâfirler, bunların tam aksine yaptıklarından ayrı ayrı sorgulanacak ve ceza göreceklerdir. Bu ceza onların inkârlarına karşılıktır. Ayrıca işledikleri suçların cezasını da çekeceklerdir. Müminler ise, iyi ya da kötü yaptıkları amellerden topluca hesaba çekilecek ve her kötü amelinden ayrı ayrı cezalandırılmayacaklardır. Müminlerden nefislerine zulmeden kimseler hesap süresi bitene kadar mahşer meydanında bekleyeceklerdir. Yani cehenneme girmeyecek, sadece ceza gününün şiddeti içinde uzun bir süre (Kim bilir kaç asırlık bir uzunlukta olacaktır) bekletilerek cezalandırılacaklardır. Ancak, Allah, hesap süresi bitince onlara merhamet ederek "bu kullarımı da Cennete götürün" diyecektir. Bu konu hakkında muhaddisler sahabeden (Hz. Ömer, Hz. Osman, İbn Mes’ûd, İbn Abbas, Hz. Aişe, Ebu Said b. Hudrî, Berra b. Âzip) birçok rivayetler nakletmişlerdir. Sahabe böylesine nazik konularda Rasulullah’tan (s.a) işitmedikleri bir şeyi söylemezlerdi.
Bundan kendi nefislerine zulmeden kimselerin, Cehenneme hiç gitmeyecekleri ve hesap bitene kadar bekleyecekleri anlaşılmamalıdır. Çünkü Kur'an-ı Kerim ve hadislerde ehl-i iman bile olsa bazı suçları işleyenlerin cehenneme gitmekten kurtulamayacakları beyan olunmuştur. Sözgelimi bir mümin başka bir mümini kasten öldürürse Cehenneme gider. Bunu Allah Teâlâ bildirmiştir. Yine örneğin Kur'an'da Allah'ın emrettiği veraset kanununa muhalefet edenler, faiz alanlar, "ateş ehli" denilerek cehenneme gönderilecektir. Bunların dışında hadislere göre büyük günahları işleyenler de aynı akıbete uğrayacaklardır.

Mevdudi

Onlar, Adn cennetlerine girecekler. Orada altın bilezikler ve inciler takınacaklardır. Oradaki elbiseleri de ipekten olacaktır.

Bu cennetler büyük saadetin ve esenliğin elde edildiği cennetlerdir. Bir bakıma Yunus 25 te belirtilen çağrıya uyanların yurdu olacaktır. “Allah, kullarını esenlik yurduna çağırıyor.” İşte bu çağrıya uyup, barışa, güvene, teslimiyete ve rahmete koşup onları hayata geçirenler, ahirette de esenlik yurduna gireceklerdir.”

B.Bayraklı

33- Onlara Adn cennetleri vardır. Onlar oraya gireceklerdir. Orada altın bilezikler ve incilerle süsleneceklerdir. Orada elbiseleri de ipektir.

34- Onlar orada şöyle derler: “Hamd olsun Allah'a, bizden o üzüntüyü giderdi. Gerçekten Rabbimiz çok bağışlayıcı ve şükrün karşılığını vericidir.”

35-  “Lütfundan bizi durulacak bir yurda kondurdu. Burada bize yorgunluk gelmeyecek, burada bize usanç gelmeyecektir.”

36- İnkâr edenlere gelince, onlara cehennem ateşi vardır. Hüküm verilmez ki ölsünler, kendilerinden biraz azab da hafifletilmez. İşte biz her nankörü böyle cezalandırırız.

37- Onlar, orada şöyle feryad ederler: “Ey Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapageldiklerimizden başka salih bir amel yapalım.” (Onlara): “Size düşünecek olanın düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size uyarıcı da gelmişti. O halde azabı tadın. Çünkü zalimleri kurtaracak yoktur.” (denir).

Şöyle ki:  جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ فٖيهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُؤْلُواً Adn cennetlerine girecekler ve orada altın bilezik­lerden zinetlenecekler, hem de inci ve altın bileziklerden. Allah, en iyi­sini bilir. Dünyada o hayırlar yapmak için ettikleri infakları kazanmalarına sebep olan sanatlar, yükselmelerine araç olan salih amellerdir. Bundan dolayı olsa gerektir ki “Sanat altın bileziktir” sözü bizde meşhur bir atasözü olmuştur. Âyette geçen “inci” kelimesi altınların duru ve saflıklarından kinayedir. دَارَ الْمُقَامَةِ Yani ikamet yurdu, ikamet­gah, ikamet vatanı, kalınacak yurt,    اَوَلَمْ نُعَمّرْكُمْ مَا يَتَذَكَّرُ فٖيهِ مَنْ تَذَكَّرَdüşünüp anlayacak kimsenin düşüneceği kadar bir süre size ömür vermedik mi? Tecrübe zamanı dahi denilen bu süreyi yaşayan bir kimse için yaratanını bilmemekte bir özür kalmamıştır. Bu süre hakkında çeşitli rivayetler gelmiştir. Altmış, kırk altı, kırk, buluğ yaşı, yirmi, yirmiden altmışa kadar denilmiş ise de gerçek yüzünü Allah bilir. Buluğdan sonra her ölen hakkında bu süre gerçekleşmiş demektir. Altmış, Peygamberden rivayet edildiği üzere en üst sınırı demektir. Yani bundan sonra kâfirliğe hiç mazeret kalmıyor demektir.   وَجَآءَكُمُ النَّذٖيرُ “Size uyarıcı da geldi.” Bu da hükümlerin ayrıntısına göredir.

H.Yazır

34. Şöyle diyecekler: Bizden üzüntüyü gideren Allah’a hamd olsun. Doğrusu Rabbimiz kesinlikle çok bağışlayandır ve iyiliklerin karşılığını fazlasıyla verendir.

Dünyada üzülmediklerinden dolayı Allah’a hamd ediyorlardı, aynı hamdi orada da yapacaklardır. Onlar, Yüce Allah’ın affedici, şükürleri kabul edici olduğunun bilincinde idi ve o bilinci hayata geçirmişlerdir. Bu bilinç onları asla Allah’ın rahmetinden ümit kestirmedi; amellerinin boşa gidip gitmeyeceği konusunda tereddüt geçirmediler ve amellerinin karşılığını mutlaka bulacakları inancından asla ayrılmadılar. B.Bayraklı

Yani, "Dünya bir merhale idi, onu aştık.... Diğer bir merhalede mahşerdi, onu da aştık. Artık bundan sonra aşmamız gereken bir merhale kalmadı."
 Yani, "Bizim çekmemiz gereken tüm zahmetler bitti. Şimdi burada bize zahmet çektirecek hiçbir zorluk ve meşakkat bulunmuyor." 

Mevdudi

35. Bizi kendi lütfuyla, süreli nimet yurduna indirdi. Orada bize ne bir yorgunluk ne de bitkinlik gelecektir.

Ayette geçen ehalle kelimesi, “kondurdu, indirdi ve yerleştirdi” anlamlarına gelmektedir. Nesab “yorgunluk”, lüğub da “usanç ve bitkinlik” demektir. Netice olarak diyebiliriz ki, iyiyi, doğruyu, güzeli ve hakkı hayata geçirenlerin amelleri kaybolmayacak, ahiret yurdunda çeşitli ödüllere dönüşecektir. B.Bayraklı

İnkâr edenlere de cehennem ateşi vardır. Öldürülmezler ki ölsünler, cehennem azabı da onlara biraz olsun hafifletilmez. İşte Biz, bütün inkârcıları böyle cezalandırırız.

Öyle anlaşılıyor ki, cehenneme azabının hafifletileceği insanlar da olacaktır. Yüce Allah, inkârcılara bu çeşit azabı takdir ettiğini hatırlatmaktadır. Ödüller teşvik edici iken cezalarda caydırıcı olmalıdır. Yüce Allah Taha 74 te şu şekilde anlatmaktadır: “Şurası kesindir ki, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, cehennem sırf onun içindir. O ise, orada ne ölür ne de yaşar.” Demek ki ölüm, onların ıstırabını ortadan kaldıracaktır ama tekrar ölüm ya da yok olmak onlar için imkânsız olacaktır.

B.Bayraklı

36-37. Ve şu inkâr eden kişiler, cehennem ateşi kendileri için olanlardır. Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler. Kendilerinden, onun (cehennem ateşinin) birazı da hafifletilmez. İşte Biz her aşırı inkârcıyı böyle cezalandırırız.

Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış olduklarımızdan başka düzgün amel yapalım.” -Sizi, düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık zalimler için bir yardımcı da yoktur. - 

Bu ayetlerde konu edilen inkârcılar, 32. ayette sözcü edilen “zalim” ler ve “muktesit” lerdir. Rabbimiz, müminlerin (hayırlarda önde gidenlerin) akıbetlerini bundan önceki ayetlerde bildirdikten sonra bu ayetlerde de kâfirlerin akıbetlerini kınayarak açıklamakta ve onların kalplerine korku salmaktadır. Zalimlerin burada konu edilen durumları, insanların bu kötü sondan sakınmaları için Kur’an’da birçok kez yer almıştır: 

Ta Ha; 74:Gerçek şu ki her kim O’na (Rabbine) suçlu olarak varırsa, şüphesiz ki ona cehennem vardır. Orada ölmez ve dirilmez. 

Zühruf; 74–78: Muhakkak ki günahkârlar cehennem azabında süreklidirler. Kendilerinden azap hiç hafifletilmeyecektir. Onlar kurtulmaktan da ümitlerini kesmişlerdir. Ve Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendileri zalim kimseler idiler.                                

(Cehennem bekçisine) “Ey Malik, artık Rabbin bizim işimizi bitirsin” diye seslenirler. (Malik de) “Siz böyle kalacaksınız” der. Ant olsun ki Biz gerçeği getirdik, velâkin çoğunuz hoşlanmadınız.                                

Ve Biz onlara zulmetmedik, velâkin onlar, kendileri zalim olanlar idiler.                                

Onlar seslenirler: “Ey Malik! Rabbin aleyhimizdekini gerçekleştirsin.” O; “Siz böylece kalacaksınız.” der.

Ant olsun ki biz size hakkı getirdik. Velâkin sizin çoğunuz hakkı çirkin görüyorsunuz. 

Nebe; 30: Öyleyse tadın! Bundan böyle size azaptan başka bir şey tattırmayacağız. 

Mülk; 8, 9:Az daha öfkeden çatlayacak. Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara sorar: “Size bir uyarıcı gelmedi mi?”                                 

Derler ki: “Evet, bize uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve ‘Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ dedik.”  

Nisa; 56: Şüphesiz ki şu, ayetlerimizi inkâr etmiş kişileri Biz yakında ateşe atacağız. Derileri piştikçe azabı tatsınlar diye derilerini başka deriler ile değiştireceğiz. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, en iyi yasa koyandır. H.Yılmaz

Bu kelimeyle, iyi ve kötü arasını ayırabilmenin mümkün olduğu ve hesaba çekilmeyi hak edici bir yaş limiti kastedilmektedir. Bu yaştan sonra insana, doğru yola girmesi için ne kadar fırsat tanınmışsa, sorumluluğu da o derecede artacaktır.
Hatta bir kimse uzun bir süre yaşamış olmasına rağmen Allah'a inanmamış ise eğer, kendisinin hiç özrü bulunmayacaktır. Aynı hususta bir hadis, Ebu Hureyre ve Süheyl b. Sa'd kanalıyla Rasulullah’tan (s.a) rivayet edilmiştir: "Şayet bir kimse kısa bir ömür yaşamışsa onun için küçük bir özür söz konusudur. Ancak 60 sene ve daha fazla yaşamışsa artık onun için hiçbir özür ileri sürme imkânı yoktur." (Buhari, Nesei, İbn Cerir, İbn Ebi Hatim) 

Mevdudi 

Onlar orada: “Ey Rabbimiz! Bizi çıkar. Daha önce yaptıklarımızın aksine iyi işler yapalım” diye feryat ederler. Kendilerine: “Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? Şimdi tadın azabı! Zalimlerin yardımcısı yoktur” denir.

Ayette geçen ve bizim “feryad etmek” manasını verdiğimiz yastarihune kelimesi “şiddetle bağırmak, feryadı basmak ve yardım istemek” anlamlarına gelen saraha fiilinden türemiştir. Bu kelimeden ıstaraha şekline dönüşmüş “bağırmak ve yardım istemek” manasını kazanmıştır. Bu feryadı basmak anlamında Müminun 64-65 te de ceere kelimesi yer almaktadır. “Nihayet, refah ve bolluk içinde olanlarını sıkıntıya uğrattığımızda, bakarsın ki feryadı basarlar. Boşuna feryadı basmayın bugün! Zira bizden yardım görmeyeceksiniz.”

İşte ahiretteki feryad ile dünyadaki feryad hemen hemen aynı anlama gelmektedir.

Bu feryatlarında Allah’tan oradan çıkarılmalarını isteyecekler ve önce yaptıklarının tam tersi olan iyilikler işleyeceklerine dair dilekte bulunacaklar. Feryatları bunun üzerinde olacaktır. Oradan çıkıp tekrar bu dünyaya dönüp iyi amel işlemelerine müsaade edilmeyecektir. Öncelikle onların mazereti kabul edilmeyecektir:

“Onlara izin de verilmez ki mazeretlerini beyan etsinler.” (Mürselat 77/36) Secde 12 de belirtildiği gibi orada, bu dünyadaki amelleri ile karşılaşınca mahcup duruma düşecek ve bu dünyaya dönmek isteyecek ve şöyle diyeceklerdir:

“Şimdi bizi geri gönder de iyi işler yapalım; artık kesin olarak inandık.”

Aynı şekilde Müminun 99-100 ayetlerde de bu geri dönüş isteği gündeme getirilmektedir:

“Nihayet müşriklerden birine ölüm gelip çattığında: ‘Rabbim!’ der, “beni geri gönder. Takî boşa geçirdiğim dünyada iyi iş yapayım.’ Hayır! Onun söylediği bu söz boş laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar süren bir berzah vardır.”

Demek ki böyle bir istek kabul edilmeyecektir. Müminun suresinin 100. Ayetin bu isteklerinin “yalan” olduğunu ifade etmektedir. Neden? Sorusunun cevabını Enam 28 vermektedir: “Hayır daha önce gizlemekte olduğu şeyler kendilerine göründü. Eğer dünyaya gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir. Zira onlar, gerçekten yalancıdırlar.” Aslında geri dönüp iyi amel işleyeceklerini yalan olarak söylediklerini, geri döndüklerinde aynı inkâr ve günahları işleyeceklerini Yüce Allah bilmektedir.

Ayetteki kelimeye bakılırsa, cehennemden çıkmak istemeleri, çıktıklarında iyi amel işleyeceklerine dair istekleri sadece bir istek olarak değil, bir böğürme ve feryad şeklinde olacaktır.

Kâfirler cehenneme atılırken melekler onlara soracaktır:

“Neredeyse cehennem öfkesinden patlayacak! Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara: ‘Size korkutucu bir peygamber gelmemiş miydi? Diye sorarlar.” (Mülk 67/8) Bu soruya onların cevabı şu olacaktır: “Evet doğrusu bize bir uyarıcı gelmişti. Fakat biz onu yalan saymış ve : ‘Allah’ın bir şey gönderdiği yok; siz olsa olsa büyük bir sapıklık içindesiniz’ demiştik ve : ‘Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık!’ diye cevap verirler.” (Mülk 67/9-10) B.Bayraklı

Kesinlikle Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Hiç şüphesiz O, göğüslerin içindekini çok iyi bilendir.  

Bu ayet özellikle muktesit (ılımlılar) olarak nitelenen münafıklara yöneliktir. Çünkü burada Yüce Allah’ın göğüslerin içindekini çok iyi bildiği söylenerek; muktesitlerin “inanmış insan” görüntüsü vermelerine karşılık Allah’ın, onların kalplerindeki gerçek inançlarını bildiği için kendilerine, kalplerinde gizledikleri o inançlara göre muamele yapacağı mesajı verilmektedir. Aslında bu ikiyüzlüler ve müşrikler, ölümlerinden sonra dünyaya döndürülseler bile yine münafıklıklarına ve şirklerine devam edecek yapıdadırlar. Onların bu özellikleri başka ayetlerde belirtilmiştir:

En’âm; 28: Hayır, işin aslı daha önce gizleyip durdukları karşılarına çıktı. Geri çevrilselerdi yine menedildikleri şeye mutlaka dönerlerdi. Evet, onlar gerçekten yalancıdırlar.

H.Yılmaz

Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. O, kalplerin içinde ne varsa onu da hakkı ile bilendir.

Bu ayet, Bizi cehennemden çıkar, önceden yaptıklarımızın yerine iyi işler yapalım!” şeklindeki yalvarmalarının sahte olduğunu ve bunu Allah’ın bildiğini ifade etmek için bu ayetlerin arasına getirilmiştir. Yüce Allah, göklerin ve yerin gaybını, yani insan tarafından görülemeyen ve bilinemeyen boyutlarını da, gönüllerden geçeni de bilmektedir. Enam 28 de belirtildiği gibi, onların yalancı olduğunu, dünyaya gelseler bile eski inkâr ve günahlarına döneceklerini ve Müminun suresinde (ayet 100) işaret edildiği gibi bu sözlerinin yalan olduğunu bilmektedir. Yüce Allah, yalan isteklere göre hareket etmeyecektir.

Netice olarak Yüce Allah, bize şunu öğretiyor: Değerlendirmeler mutlaka bilgiye dayanmalıdır. Bilmeden değerlendirme yapmak hataya götürür. Allah, her şeyi bildiği için kâfirlerin isteklerinin yalan olduğu değerlendirmesini yapmaktadır. B.Bayraklı

38- Şüphe yok ki Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. Elbette o, sinelerin içinde olanları da bilir.

39- Sizi yeryüzünde halifeler yapan O'dur. Artık kim inkâr ederse, inkârı kendi aleyhinedir. Kâfirlerin inkârları, Rablerinin katında kendilerine buğzdan başka bir şey artırmaz, kâfirlerin inkârları kendilerine zarardan başka bir şey artırmaz.

هُوَ الَّذٖى جَعَلَكُمْ خَلاۤئِفَ فِى اْلاَرْضِ O'dur ki sizi yeryüzünde halifeler kıldı. Hilafet verip bundan böyle ilâhî hükümlerin yerine getirilmesine memur eyledi. Bu âyet Muhammed ümmetine geleceğin hükümranlığını vaad eden gayıb haberlerindendir. Mekke'de bu surenin nazil olduğu zaman, düşünülürse, bu âyetin ne büyük bir mucizeyi kapsamakta olduğu kolaylıkla kabul edilir. Şüphe yok ki, bu çok büyük nimettir.  فَمَنْ كَفَرَ Şimdi her kim küfreder; böyle nimete karşı nankörlük eder de iman ve  şükür yolunu tutmazsa, فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ  inkârı sırf kendi aleyhinedir. Cezasını kendi çeker, öyle ya,  وَلاَ يَزٖيدُ الْكَافِرِينَ كُفْرُهُمْ عِنْدَ رَبِّهِمْ اِلاَّ مَقْتاً kâfirlere inkârları Rablarının katında, buğz edilen kimseler olmaktan başka bir şeyi artırmaz. Küfür, bir küfran, bir nankörlük olması itibariyle, Allah yanında buğz edilen, gazaba uğrayan, nefret edilen kişi olmaktan başka bir sonuç vermez. وَلاَ يَزٖيدُ الْكَافِرٖينَ كُفْرُهُمْ اِلاَّ خَسَاراً Ve kâfirlere küfürleri zarardan başka bir şey artırmaz. Çünkü imansızlık hem mahrumiyet, hem de felaket sebebidir. H.Yazır

Bkz. 2:30, not 22. Bu örnekte Allah'ın insanı “yeryüzüne varis” kılması, ona doğru ile eğri ve hakikat ile dalalet arasındaki farkı anlama yeteneği bağışlaması anlamına gelir.

M.Esed

 

Bu iki anlama gelebilir. Birincisi "Sizleri daha önce geçmiş olan kavim ve nesillerin yerine getirdik." İkincisi, "Sizler bu dünyada sadece halifesiniz, yani mülkün sahibi olan Allah, kendi mülkünde sizlere geçici olarak tasarruf etme yetkisi vermiştir."
 "Sizleri daha önce geçmiş olan kavim ve nesillerin yerine getirdik" şeklindeki, birinci anlamı ele aldığımız takdirde bu ayeti şöyle anlamak mümkün olur: "Daha önce geçmiş olan o kavimlerin, kendilerinden daha önceki kavimlerden ders almadıkları gibi, sizler de aynı tavrı sürdürür ve küfürde ısrar ederek kendinizden önceki kavimlerin akıbetinden ders almazsanız, sizlerin sonu da bir felaket olacak ve bu yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz", şayet "Allah bu dünyada bazı yetkiler vermek suretiyle sizleri halife kıldı" anlamını tercih edersek, o takdirde bu ayet şöyle anlaşılabilir: "Bir kimse halife olduğunu unutarak kendini asıl kudret sahibi sanmaya başlar veya asıl kudret sahibinin yerine başka birine itaat ederse eğer, bu isyanının kötü sonuçlarını görecektir."

Mevdudi

39. O, sizi yeryüzünde halifeler yapandır. Artık kim kâfir olursa, kâfirliği kendi zararınadır. Ve kâfirlerin küfürleri, Rablerinin katında kendilerine sadece buğzu artırır. Ve kâfirlerin küfürleri kendilerine sadece zararı artırır.

Bu ayette Rabbimiz, yukarıda 16, 17. ayetlerdeki “ dilerse …” ifadesine atıfta bulunarak âdeta; “Bu yeryüzünde sizden evvel başkaları vardı, onları yok ettik onların yerine sizi getirdik. Aklınızı başınıza alın, kâfirliğin zararı kendinizedir. Sürekli Rabbinizin buğzunu artırıyorsunuz. Aklınızı başınıza alıp kendinizi zarardan kurtarın. Daha önce geçmiş olan o kavimlerin, kendilerinden daha önceki kavimlerden ders almadıkları gibi, sizler de aynı tavrı sürdürür ve küfürde ısrar ederek kendinizden önceki kavimlerin akıbetinden ders almazsanız, sizlerin sonu da bir felâket olacak ve bu yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz.” buyurmaktadır.

 Ayetteki “halifeler” sözcüğü; “arkadan gelenler” demek olup, bu sözcükle muhataplara; kendilerinin daha evvel yaşamış toplumlardan, medeniyetlerden sonra getirildiği ve kendilerinden sonra da başkalarının getirileceği mesajı verilmiştir. (“Halife” konusu, Sad suresinin sonunda bulunan “Halife” başlıklı yazımızda ayrıntılı olarak tahlil edilmiştir.)

H.Yılmaz

39. Sizi yeryüzünde iktidar sahibi yapan O’dur. Onun için kim inkâr ederse, inkârı kendi zararınadır. Kâfirlerin küfrü, Rableri katında kendileri için ancak gazabı artırır. Kâfirlerin inkârı, kendilerine ziyandan başka bir şey getirmez.

Yeryüzünde halife kılmak konusu kimlerle alakalıdır? Özel manada yorumlayıp soruya cevap verirsek, Fatır 36 ya dönmemiz gerekiyor. Bu hitap, cehennem ateşine layık olan kâfirlere yöneliktir diyebiliriz. 37 ayete göre de düşünecek kadar fırsat verdiği, uyarıcı gönderdiği ve yeryüzünde iktidar sahibi kıldığı kişileri ifade etmektedir. Bunun anlamı, bu insanlar yeryüzünde siyasi erki ele geçirdikten sonra inkâra sapmışlardır diyebiliriz.

Genel manada alırsak Bakara 30 da da belirtildiği gibi, insan neslinin yeryüzünde halife olduğuna işaret etmektedir. İnsan, Yüce Allah’ın, yeryüzünde O’nu temsil eden halifesidir, denebilir. Allah, siyasi erkinin bir parçasını insana vermiştir. Başka bir anlam alırsak Yüce Allah iyileri veya müminleri yeryüzünde iktidar sahibi yapmış, yapıyor ve yapacaktır. Bu tür bir halifeliği de Enam 165 te buluyoruz.

“Sizi, yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği nimetler hususunda sizi denemek için kiminizi kiminizden de derecelerle üstün kılan O’dur.”

Netice olarak diyebiliriz ki, halifeliği, “bir neslin ardından diğer bir nesli getirmek” manasını da alabiliriz. Bu kelime, “ister siyasi erki eline alıp idare etmek”, isterse “bir neslin yerine gelmek” anlamında alınsın, bunları yapanın Yüce Allah olduğu esası asıl önemli noktayı oluşturmaktadır. B.Bayraklı

Lafzen, “sizin [Allah'a] ortak koştuklarınızı”: bkz. 6:22, not 15.

Yani, Allah'tan başka varlık ve güçlere ilahlık yakıştıranlara.

Karş. 30:35 -“Onlara, Bizden başkasına kulluk yapmalarını söyleyen bir ilahî vahiy mi gönderdik?” Burada “ilahî vahy” e yapılan atıf, sözü edilen insanların ateistler değil, geçmiş vahiylerin yoldan çıkmış mensupları 

olduğunu göstermektedir.

Yani, ilahî yahut yarı-ilahî sıfatlar atfettikleri Azizlerin ve velilerin kendileri ile Allah arasında “aracılık” yapacakları veya Allah nezdinde kendileri için “şefaatçi” olacakları beklentisi, bir kuruntudan başka bir şey değildir. 

M.Esed

De ki: “Allah’ın astlarından yakarıp durduğunuz ortak koştuğunuz kimseleri gördünüz mü? Gösterin bana, yeryüzünden neyi yaratmışlardır? Ya da onlar için göklerde bir ortaklık mı var? Ya da Biz kendilerine bir kitap vermişiz de onlar, ondan bir delil üzerinde midirler?” Bilakis o zalimler, birbirlerine aldatmadan başka bir vaatte bulunmuyorlar.

Bu ayette peygamberimiz aracılığıyla müşrikler tefekküre davet edilmekte ve onlara, taptıkları şeylerin yeryüzünde herhangi bir varlık yaratmadıkları, göklerde bir ortaklıklarının olmadığı ve Allah’ın ortağı olduklarına dair Allah’tan bir belgelerinin bulunmadığı hatırlatılarak akıllarını başlarına almaları, birbirlerini aldatıp durmamaları ihtar edilmektedir. Yani akıl sahipleri burada; sözde ilâhlık taslayanların veya ilâh olduklarına inanılan putların ilâhlığına dair, bunların olağanüstü güçleri olduğuna dair, ahirette insanlara yardım edeceklerine dair, aklî ve naklî bir dayanağın bulunmadığı belirtilerek uyarılmaktadırlar.

Ayetin sonunda yer alan, zalimlerin birbirlerini aldattıkları yolundaki ifade, günümüzü de içine alacak şekilde tüm zamanları kapsayan bir ifadedir. Çünkü çok eski tarihlerden itibaren hazretler, azizler… Ve onların yardımcıları, dinlerinin ticaretini artırmak ve halkı kandırmak için; “Filân şeyhin, filân zatın eteklerine yapıştığınız takdirde, onlar tüm işlerinizi düzene sokarlar ve ahirette sizleri Allah’ın azabından kurtarırlar.” şeklinde yalan hikâyeler uydurmuşlar ve bu yalanlara inanan akılsızları kandırmaya günümüze kadar devam edegelmişlerdir.

Rabbimizin bu konudaki ayrıntılı bir uyarısı da Kalem suresinde yer almıştır:

Kalem; 36–41:Neyiniz var, nasıl hükmediyorsunuz?

 Yoksa içinde ders aldığınız şeyler olan size ait bir kitap mı var:

 “Siz bu âlemde neyi seçerseniz / beğenirseniz o mutlaka sizin olacak.”

 Yoksa size karşı kıyamet gününe kadar sürecek üzerimizde yeminler / taahhütler mi var: “Siz her ne hüküm verirseniz mutlaka öyle olacak.” diye.

Sor bakalım onlara, içlerinden böyle bir şeye hangisi kefildir / bunu kim garanti etmektedir?

Yoksa onların ortakları mı var? O hâlde ortaklarını getirsinler, eğer doğrulardan iseler  

H.Yılmaz 

Burada "ortaklarınız" ifadesi kullanılmıştır. Aslında onlar Allah'ın ortağı değildir. Fakat müşrikler onları Allah'a ortak koştukları için "ortaklarınız" ifadesi geçmektedir.
Yani, onların elinde, "filan zat şifa verir, filan keramet sahibi iş bulur, şu bölgede filan zat bu işleri yürütmektedir ve yetkilidir" şeklinde ya da "İnsanlar şu kimselere müracaat etsinler, yalvarsınlar, onlara adak adasınlar ve sahip oldukları nimetlere karşı onlara şükretsinler" diye benim tarafımdan verilmiş bir belge mi bulunmaktadır? Ellerinde böyle bir belge varsa göstersinler. Şayet böyle bir belge yoksa o zaman bu müşrikçe düşünce ve itikatların hangi temele dayandığını bir düşünsünler. Yerde ve gökte yaptığınız ve övdüğünüz zatların, Allah'ın saltanatı içerisinde bir pay sahibi olduklarına dair herhangi bir deliliniz var mıdır? Sizler asla böyle bir delil bulamazsınız. Allah'ın bu kimselere yetki verdiğine dair bir belgeniz var da, sizler böyle bir yetkiyi bu yüzden mi onlara veriyorsunuz? Böyle bir belgeniz bulunmuyor olmasına rağmen onlara bu yetkiyi tanırken ve bu düşünceyi savunurken neye dayanıyorsunuz? Yoksa siz dilediğine yetki veren kâinatın sahibi misiniz?
Yani, kâhinler, mücavirler, brahmanlar, panditler, hatipler ve onların yardımcıları dinlerinin ticaretini artırmak ve halkı kandırmak için "Filan şeyhin, filan zatın eteklerine yapıştığınız takdirde, onlar tüm işlerinizi düzene sokarlar ve ahirette sizleri Allah'ın azabından kurtarırlar" şeklinde yalan hikâyeler uydururlar.

Mevdudi

De ki: Allah’tan başka yalvardıklarınız ortaklarınızı hiç düşündünüz mü? Gösterin bana! Onlar yerdeki hangi şeyi yarattılar! Yoksa onların göklerde mi bir ortakları var! Yoksa biz onlara bir kitap mı verdik de onlar, o kitaptaki bir delile dayanıyorlar? Hayır! O zalimler, birbirlerine, aldatmadan başka bir şey vaat etmiyorlar.

Ayetin bu kısmında yer alan eraeytüm ifadesi, aslında “gördünüz mü?” anlamına gelmektedir. Ama buradaki karşılığı “düşündünüz mü?” olmalıdır.

“Allah’tan başkasına dua edip yalvarmak” ifadesinin kapsamına pek çok şey girmektedir. Mezarlarda yatan ölüleri, velileri, azizleri ve daha nice varlıkları araya koyup Allah’tan bir şey istemek, şirkten başka bir şey değildir. Kendi ortaklarına dua edip yalvarmaları ve kendi seviyelerinde olan birini ilah edinmeleri, akıl dışı bir eylem olmaktadır. Böylesine akıl dışı bir iş yapan insanların durumunu Yüce Allah Enbiya 98 de şöyle açıklamaktadır:

“Siz ve Allah’ın dışında taptığınız şeyler cehennem odunusunuz. Siz oraya gireceksiniz.”

Furkan 40 ayetin sonundan son kısmından “Hayır o zalimler birbirlerine, aldatmadan başka bir şey vadetmiyorlar.”

İfadesi, şirk; vaat etme yoluyla yayılmaktadır. Birileri diğerlerini etki altına almakta ve aldatma metodu kullanmaktadır. Yüce Allah müşrikleri zalim olarak vasıflandırmaktadır. Çünkü Lokman 13 te şirkin zulüm olduğu ilan edilmektedir. Yüce Allah’ın ilahlık vasfına birilerini ortak etmek, Allah’ın hakkını çiğnemek seviyesinde bir davranıştır. Hakkı gasp eden zalimdir. B.Bayraklı

De ki: “Gördünüz ya, Allah'ı bırakıp da tapmakta olduğunuz ortaklarınızı! Gösterin bana, yeryüzünden neyi yaratmışlardır?” Yoksa onların gökyüzünde bir ortaklığı mı var? Yoksa biz kendilerine bir kitap vermişiz de ondan bir delil üzerinde mi bulunuyorlar? Hayır o zalimler, birbirlerine aldatmadan başka bir vaadde

bulunmuyorlar.

Ey Peygamber!  قُلْ  De ki:  اَرَاَيْتُمْ Gör­dünüz mü   شُرَكَآءَكُمُ الَّذٖينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ Allah'tan başka çağırdı çıkar­dığınız ortaklarınızı? Yani Allah'a ortak koşarak taptığınız veya adına davet eylediğiniz mabutlarınızı اَرُونٖى مَاذَا خَلَقُوا مِنَ اْلاَرْضِ  gösterin bana, bu yeryüzünden neyi yaratmışlar? Başlı başına yaratmışlar da siz onlara tapıyor, onlara yalvarıyorsunuz, halkı onlara çağırıyorsu­nuz?  اَمْ لَهُمْ شِرْكٌ فِى السَّمٰوَاتِ Yoksa onların göklerde mi bir ortaklıkları var? Yeryüzünden hiçbir parçayı bağımsız olarak başlı başına yaratmadılarsa da göklerde yaratma veya diğer bir hüküm ve tasarruf itibariyle Allah'a ortak olarak katılmaları mı var? Hâşâ, ne o, ne de o; hiçbiri de olmadığı apaçık belli iken, bilinirken nasıl olur da siz onlara tapar veya davet edersiniz? O ne cahillik, ne ahmaklık, ne haksızlık!  اَمْ اٰتَيْنَاهُمْ كِتَاباً Yoksa biz onlara bir kitap vermişiz de  فَهُمْ عَلىٰ بَيِّنَةٍ مِنْهُ kendileri ondan bir delil üzerinde mi bulunuyorlar? Yerde gökte bir ortaklıkları olmadığı ma­lum olmakla birlikte, biz onlara mâbudluk payesi verdik, ilahlığımıza ortak kıldık diye ellerine bir kitap, bir ferman vermişiz de bundan dolayı açık bir delile, kesin bir hüccete mi sahip bulunuyorlar. بَلْ  Hayır   اِنْ يَعِدُ الظَّالِمُونَ بَعْضُهُمْ بَعْضاً اِلاَّ غُرُوراً yalnız zalimler birbirlerine sadece bir gurur, sırf bir aldanış vaat eder dururlar. Onlar bizim Allah yanın­da şefaatçilerimizden diye öncekiler sonrakileri, başlar gerideki­leri aldatır giderler. Bu âyetin hükmünün yalnız putperestlere değil, Allah' tan başka gerek put, gerek melek, gerek hükümdarlar ve gerek­se di­ğer herhangi bir şeye tapan müşriklerin hepsine genel ve hepsini ku­şa­tır olduğunda şüphe yoktur. H.Yazır

Lafzen, “gökleri”. Bu kelime burada, en karmaşık ilahî kanunlar sistemini -ki, insanın en fazla bildiği yerçekimi kanunu, bunlardan yalnız bir tanesidir- ve ona tâbi olarak kozmik uzay içinde hareket eden bütün yıldızları, galaksileri ve nebulaları gösteren mecazî bir ifadedir

Lafzen, “O'ndan sonra”. Bu, Kur’an'a göre, kapsamlı kozmik bir felaketin (cosmic catastrophe) haber vereceği Kıyamet Günü'ne işaret etmektedir.

 Yani O, ne içinde yaşayanların çoğunluğunun sapkınlığına rağmen dünyanın sonunu çabuklaştırır, ne de sapkınları düşünmeleri ve tevbe etmeleri için mühlet vermeden cezalandırır (karş. Ayet 45). 

M.Esed

 

Yani, bu muazzam kâinat Allah'ın izniyle ayakta durmaktadır. Yoksa bir meleğin, cinin, peygamberin veya bir veli ya da kutubun kâinatı ayakta tutmaya gücü yoktur. Bırakın kâinatı ayakta tutmayı, onlar kendi hayatlarını sürdürebilmek için bile her saniye Allah'a muhtaçtırlar. Onların ilahlık sıfatı olduğunu veya kendilerinde birtakım ilahi yetkiler bulunduğunu sanmayın, çünkü bunların hepsi safsatadır.
 İnsanoğlunun bunca küstahlığa rağmen Allah'ın onlara fırsat tanıması ve hemen cezalandırmaması, O'nun büyük bir lütfudur.

Mevdudi

Hiç şüphesiz gökleri ve yeryüzünü yok oluvermekten, Allah tutuyor. Ant olsun ki eğer onlar (gökler ve yeryüzü) yok oluverirlerse, onları O’ndan sonra kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır.

Bir önceki ayette müşriklerin ilâhlarının durumu anlatılarak müşrikler tefekküre davet edildikten sonra bu ayette; Rabbimizin sonsuz gücü, kuvveti, insanlara karşı yumuşak, sabırlı davranışı ve bağışlayıcılığı dile getirilmiş, böylece de akıllı insanların hangi ilâhı tercih etmeleri gerektiği konusunda onlara yol gösterilmiştir.

Yüce Allah burada; içinde bulunulan muazzam evrenin, kendi koyduğu kanunlar ile ayakta durduğunu ve bu sistemi kendisinden başka kimsenin (bir meleğin, cinnin, peygamberin, sözde veliy ya da kutubun, yani hayatlarının idamesi için her saniye Allah’a muhtaç olanların) ayakta tutmaya gücü olmadığını belirtmiştir.

Rabbimiz göklerdeki ve yeryüzündeki mükemmel düzeni sürekli delil olarak göstermiştir:

Hacc; 65:Sen, Allah’ın yeryüzündekileri size boyun eğdirdiğini ve kendisinin emriyle denizlerde akıp giden gemileri görmedin mi? Göğü de kendi izni olmaksızın yere düşmekten O tutuyor. Şüphesiz Allah insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.

Rum; 25:Göğün ve yeryüzünün kendi emriyle durması da O’nun ayetlerindendir. Sonra sizi yeryüzünden bir tek çağırışla çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki siz çıkarılıyorsunuz.

Ayetin sonundaki “Gerçekten O, çok yumuşak davranan, çok bağışlayandır.” ifadesi; Allah’ın, bunca küstahlığa rağmen insanoğluna fırsat tanıyacağını ve hemen cezalandırmayacağını bildirmektedir.

H.Yılmaz

Şüphesiz ki Allah, yörüngelerinden sapmamaları için gökleri ve yeri tutar. Eğer onlar sapacak olsalar, O’ndan başka onları hiç kimse tutamaz. Şüphesiz O, son derece yumuşak davranır, affeder.

Kanatın düzen kitabında tek olan Allah’ın kudretini görmek ve onun üzerinde akıl yürütüp düşünmek, insanı şirkten kurtarmaktır. Gezegenlerin ve yer kürenin yörüngelerinden çıkması halinde, onları yörüngelerine iade edecek gücü belirlemek, şirk batağını veya bu inancın yanlışlığının kaynağını kurutmak demektir.

Şirkten vazgeçip tövbe etmek, en büyük erdem olduğu için, bunu yapana Allah’ın son derece yumuşak davranması da o erdeme denk düşmektedir.

B.Bayraklı

Doğrusu gökleri ve yeri yok oluvermekten, Allah tutuyor. Andolsun ki eğer yok oluverirlerse, onları O'ndan başka kimse tutamaz. Gerçekten O, çok yumuşak davranır, çok bağışlayıcıdır.

 اِنَّ اللّٰهَ يُمْسِكُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ اَنْ تَزُولاً Şüphe yok ki gökleri ve yeri yok olmamaları için Allah tutuyor. Yani şirk ve zu­lüm öyle fena, o kadar büyük cinayettir ki onun uğursuzluğundan yerler, gökler yıkılır; çünkü onlar ancak adalet ve hak ile ayaktadırlar. Hakkın dengesi bozulunca kendilerini tutamazlar. Varlıklarında, baş­ka­sına muhtaç oldukları için kendilerine yeterli değildirler. Onun için haksızlık âlemin düzenini bozar. Allah'a şirk koşmak ise en büyük zulüm olduğundan, müşriklerin meydan alan (yayılan) zulüm ve fesatlarıyla âlem yıkılmak üzere bulunuyor. Fakat Allah onların belirli vakitlerinden önce yok olmalarını istemediği için tutuyor, muhafaza buyuruyor da henüz yıkılmıyorlar.  وَلَئِنْ زَالَتَا Yemin olsun ki, eğer yok olurlarsa  اِنْ اَمْسَكَهُمَا مِنْ اَحَدٍ مِنْ بَعْدِهٖ  onları ondan sonra, o yok olmaktan sonra, yahut Allah'tan başka hiçbir tutacak yoktur. اِنَّهُ كَانَ حَلِيماً غَفُوراً O cidden halim ve gafur bulunuyor. Çünkü ululuğuna karşı yapılan o şirk ve zulüm yüzünden تَكَادُ السَّمٰوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنْشَقُّ اْلاَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبَالُ هَدّاً “Neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak, dağlar dağılıp çökecektir”.  (Meryem, 19/90) ayetinin ifadesince, yıkılmak üzere bulunan gökleri ve yeri tutuyor. H.Yazır

Bu sözü Arapların ve Kureyş ‘in ileri gelenleri özellikler Yahudi ve Hıristiyanlar, Hz. Muhammed'e (s.a) daha peygamberlik gelmeden önce toplumun çok kötü olan ahlâkî manzarasını gördüklerinde diyorlardı. Bu söze, En'am: 156-157'de işaret edilmiştir. Yine Saffat Suresi'nin 167-169. ayetlerinde bu söz zikredilmiştir. 

Mevdudi

42- Olanca güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ilerideki ümmetlerin herhangi birinden daha doğru yolda olacaklardı. Fakat kendilerine uyarıcı bir peygamber geldiği zaman bu, onların sırf ürküntülerini artırdı.

   وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْ لَئِنْ جَآءَهُمْ نَذٖيرٌ لَيَكُونُنَّ اَهْدٰى مِنْ اِحْدَى اْلاُمَمِ  “Olanca güçleriyle yemin ettiler ki, eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse, diğer ümmetlerin herhangi birinden daha doğru yolda olacaklardı.” Çünkü Kureyş kitap ehlinin peygamberlerini yalanladıklarını işitmişler ve şöyle demişlerdi: “Allah, yahudilere ve hıristiyanlara lanet etsin, eğer bize bir peygamber gelseydi, herhalde biz ümmetlerin her birinden daha çok doğru yola girerdik.” فَلَمَّا جَآءَهُمْ نَذٖيرٌ  Sonra da  kendi­lerine bir  peygamber,  yani  Muhammed  (s.a.v.)  geldiği zaman مَا زَادَهُمْ اِلاَّ نُفُوراً   onlara fazla bir ürkeklik verdi, yeminleri gibi hakkı kabul değil de, haktan bir kaçınma

H.Yazır

Eğer kendilerine bir uyarıcı gelirse, bütün toplumların en doğruları olacaklarına dair bütün güçleriyle Allah’a yemin ettiler. Ancak kendilerine bir uyarıcı gelince, bu, onların sadece haktan kaçmalarını artırdı.

Ayetteki uyarıcı kavramını günümüze aktarırsak, bunu Hz. Muhammedin getirdiği mesaja ve onun davasına yansıtmamız gerekiyor. Gönlünden Hz. Muhammedin davasına veya mesajına sahip çıkacağına söz veren tüm insanlar bu grubun içine girmektedir.

Enam suresinin 157 ayetinde şöyle dedikleri nakledilmektedir:

“Yahut bize de kitap indirilseydi; biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk, demeyesiniz diye Kuran’ı indirdik”

Demek ki Mekke Arapları bir taraftan kitap, diğer taraftan bir uyarıcı istiyorlardı. Bu isteklerini “daha doğru yolda olacakları” üzerinde kurmuşlardı.

Enam 157 de de istedikleri kitap gelince nasıl yalanladıkları anlatılmaktadır:

“İşte size de Rabbinizden açık bir delil, hidayet ve rahmet geldi. Kim, Allah’ın ayetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenlerden daha zalimdir! Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden dolayı azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.”

Geçmişteki insanların Hz. Peygambere ve Kuran’a karşı takındıkları o nefret, yalanlama ve düşmanlık dolu tavırları, aynen günümüzde de devam etmektedir.

B.Bayraklı

42-43.Ve onlar var güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ümmetlerin her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi ehlini çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın.  

Bu ayetlerde müşriklerin genel karakterleri anlatılmaktadır. Rabbimizin bildirdiğine göre; kendilerine bir uyarıcının gelmesi hâlinde diğer toplumlardan daha doğru olacaklarına dair var güçleriyle yemin eden müşrikler, uyarıcı geldiği zaman verdikleri sözü tutmak bir yana sapıklıklarını, düşmanlıklarını arttırmaktan başka bir şey yapmamakta ve bu şekilde ortaya koydukları kötülüklerin kendilerini kuşatması sonucu kendi kazdıkları kuyuya düşmektedirler.

Müşriklerin bu yapısı, başka ayetlerde de belirtilmiştir: 

En’âm; 155–157:       Ve bu (Kur’an), “Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa (Yahudi ve Hıristiyanlara) indirildi; biz ise, onların okumasından habersizdik (o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk)” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz kitaptır, bereketlidir. Onun için ona uyun ve takvalı davranın. Belki rahmet olunursunuz. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah’ın ayetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız. 

Saffat; 167–169:  Ve onlar diyorlardı ki: “Eğer yanımızda öncekilerden bir öğüt / kitap olsaydı, elbette biz de Allah’ın arıtılmış kulları olurduk.”  H.Yılmaz

(Bu da) yeryüzünde bir kibirlenme ve bir suikast düzenidir. Hâlbuki fena düzen ancak sahibinin başına geçer. O halde öncekilerin sünnetinden başka ne gözetiyorlar? Sen Allah'ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah'ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın.

اِسْتِكْبَاراً فِى اْلاَرْضِ yeryüzünde bir kibirlenme, yahut kibirlendikleri için  وَمَكْرَ السَّيِّئِ  kötülük hilesi, suikast düzeni,  وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَ  “Hani bir zaman o inkâr edenler seni tutup bağlamaları veya seni öldürmeleri yahut seni çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı.” (Enfal, 8/30) ifadesince o Pey­gam­berin canına kıymaya hazırlanma tertibi.  وَلاَ يَحٖيقُ الْمَكْرُ السَّيِّئُ اِلاَّ بِاَهْلِهٖ Halbuki kötü hile, tuzak, sırf sahibinin, yani yapanın başı-na geçer. Nitekim onların tuzağı da “Bedr” de başlarına geçti.  فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلاَّ سُنَّةَ اْلاَوَّلٖينَ Demek ki onlar da sırf öncekilerin sünnetine bakıyorlar. Önceki inkâr eden, kötülük yapan ümmetlerin başlarına gelen Allah'ın âdetini, ilâhî kanunu gözetiyorlar.   فَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَبْدٖيلاًO halde Allah'ın sünnetinde (adetinde) bir değişiklik bulamazsın. Hakkı inkâr edenlere ve kötülük yapanlara azab kanununu, İslâm dinini yürürlükten kaldıracak değil­dir. وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللّٰهِ تَحْوٖيلاً  Ve Allah'ın sünnetinde (adetinde) bir değiştirme de bulamazsın. O azabı, hak edenlerden başkasına çeviremezsin de.

H.Yazır

Yani, bu mesajları karalamayı ve onların ilahî niteliğini “çürütme ”yi amaçlayan temelsiz itirazlar (karş. 10:21 veya 34:33 ve bu ayetlere ait, mekr teriminin Kur’an'da bu anlamdaki kullanılışını açıklayan ilgili dipnotları).

Yani, Allah'ın onları cezalandırma tarzından (sünnet).

M.Esed

Çünkü onlar yeryüzünde kibirlendiler ve kötü tuzaklar kurdular. Hâlbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar öncekilere uygulanan yasayı mı bekliyorlar? Allah’ın yasasında asla bir değişme bulamazsın. Allah’ın yasasında başkalaşma da bulamazsın.

Onların bu nefretleri giderek kibre dönüştü. Şeytana isyan bayrağını çektiren bu kibir, onlarda ortaya çıktı; kendilerini uyarıcı peygamberlerden üstün gördüler ve kendilerini müstağni hissettiler. Kibir, düşmanlığa dönüştü, Hz. Peygamberi durdurmak ve mesajını tebliğ etmesini engellemek için kötü tuzaklar kurmak için planlar yaptılar. Bu ayet de günümüzü anlatmaktadır. Sanki Cebrail, Hz. Peygambere bu ayeti şimdi getirdi.

Kendi düşünceleri görüşleri veya felsefelerini Kuran dan üstün gören, müslümanları aşağılayıp kibir gösteren bu psikolojik durumlarını eyleme dönüştürüp Müslümanlara ve İslam tuzak kuranlar bugün, geçmişten çok daha ilerdedirler.

Fatır 43 te bu ifadeyi hatırlatan başka ayetler de vardır:

“Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir.” (Yunus 10/23)

“Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur.” (Fetih 48/10)

“Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir.” (Fussilet 41/46, Casiye 45/15)

Kötülükler, işleyenlerine geri dönmekte ve onları kendi kazdıkları kuyularına düşürmektedirler. Kimi zaman kötülükler bu dünyada sahiplerini kuyuya düşürür, kimi zaman da özellikle ahirette cehennem çukuruna düşürecektir.

Ayetin son kısmında yer alan sünnet  ”yol, dosdoğru yol, ümmet, örnek, hukuk ve yasa” anlamlarına gelmektedir. Tabiat kanunları Allah’ın sünneti, yani yasası olduğu gibi, toplumların sosyal yaşamı için belirlediği kanun ve yasalara da sünnet denmektedir. Farabi, Kitabül Mille ’sinde millet, din, şeriat ve sünnetin aynı anlamı taşıyan kelimeler olduğunu söylemektedir. Bunun müşterek manası “yol” ve “yasa” dır. (Farabi, Kitabül-Mille, Tah: Muhsin Mehdi, 1986, Beyrut s. 46)

Yüce Allah’ın eski toplumlara uyguladığı yasa gibi peygamberlere de yasa yani sünnet uygulamıştır:

“Yine onlar, seni yurdundan çıkarmak için neredeyse dünyayı başına dar edecekler. O takdirde, senin ardından kendileri de fazla kalmazlar. Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun (sünnet) de budur. Bizim yasamızda hiçbir değişiklik bulamazsın.” (İsra 17/76-77)

Ayette geçen tebdil kelimesi, “değişim”, tahvil de “başkalaşım” anlamını ifade etmektedir. Allah’ın yasasında veya sünnetinde ne değişim ne de başkalaşım olur. B.Bayraklı

Ve yeryüzünde gezip de bir bakmadılar mı, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Hâlbuki onlar, bunlardan daha kuvvetliydiler. Göklerde ve yeryüzünde Allah’ı âciz bırakan hiçbir şey yoktur. Kesinlikle O, en iyi bilendir, en güçlü olandır.

Bu ayet, hem uyarı hem de tehdit içeren bir ayet olup burada; müşriklerin kendilerinden daha güçlü nice kavmin geçmişte helâk edildiği, yeryüzünde Allah’ı âciz bırakabilecek hiç bir şeyin olmadığı, hak edenlere gereken cezanın verildiği, bunu da müşriklerin verilmiş olan cezaların kalıntılarını görerek bildiği belirtilmekte ve dolayısıyla da tarihten ders alınması gerektiği mesajı verilmektedir.

Geçmiş toplumların akıbetlerinden ders alınması lâzım geldiğini vurgulayan Kur’an’da birçok ayet vardır:

Rum; 9:Onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha  güçlü idiler; yeryüzünü kazıp altüst etmişler, onu bunların imar  ettiklerinden daha çok imar etmişlerdi. Peygamberleri de onlara  nice açık delilleri getirmişlerdi. O hâlde Allah onlara zulmedecek değildi fakat onlar kendilerine zulmetmekteydiler.

Mümin; 82: Daha yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş bir bakmazlar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetin idiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerine fayda vermedi.

Furkan; 40: Ve ant olsun bunlar, belâ ve fenalık yağmuruna tutulmuş olan beldeye gittiler. Peki, onu da görmüyorlar mıydı? Aksine bunlar öldükten sonra dirilmeyi ummamaktaydılar.

Ankebut; 38: Ad ve Semûd’u da (kavimlerini de helâk ettik). (Bu) onların meskenlerinden (yurtlarından) size besbelli olmuştur. Şeytan onlara kendiişlerini süslemiş de onları doğru yoldan alıkoydu. Hâlbuki onlar görüp anlayan kimselerdi.

Bu konuda ayrıca, Âl-i İmran; 137,   En’âm; 6, 11,   Yusuf; 109,   Nahl; 36,   Hacc; 46,   Neml; 69,   Ankebut; 20,   Rum; 42,   Mümin; 21 ve Muhammed; 10’a da bakılabilir. 

H.Yılmaz

44- Yeryüzünde gezip bir bakmadılar mı, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Hâlbuki onlar, bunlardan daha kuvvetliydiler. Ne göklerde ve ne de yerde hiçbir şey Allah'ı aciz bırakamaz. Çünkü o her şeyi bilendir, her şeye kâdir olandır.

اَوَلَمْ يَسٖيرُوا فِى اْلاَرْضِ Yeryüzünde dolaşıp da bir bakmadılar da mı, bir kı­sım, âyetin önce geçen ifadesine (ma kabline) bir delil getirmedir. Yani Şam'a, Yemen'e, Irak'a, ticaret ve herhangi bir sebeble gidiş gelişlerinde hiç bakıp görmediler de mi? Peygamberlerini dinlemeyen geçmiş ümmetler şu yeryüzünde nasıl helak olmuşlar, yurtları nasıl harabelere dönmüş?  وَكَانُوآ اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةًHalbuki onlar, o Âd ‘lar, Semud'lar, kendilerinden çok kuvvetli idiler. Allah'ın emirleri dairesinde hareket etmedikleri için azab kanunlarıyla kökleri kazındı.  وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُعْجِزَهُ مِنْ شَيْءٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلاَ فِى اْلاَرْضِ  ne göklerde, ne yerde hiçbir şeyin Allah'ı aciz bırakmak ihtimali yoktur. اِنَّهُ كَانَ عَلٖيماً قَدٖيراً  Çünkü O, Âlim, kadîr bulu­nuyor. Her şeye karşı ilmi, kudreti, nihayetsiz olan yüce Zat ise, hiç­bir şekilde aciz olmaz. Peki, öyle de, bu kadar kâfirleri, müşrikleri niye yaşatıyor da mahvedivermiyor? Denilirse, buyuruluyor ki: 

H.Yazır

Kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğunu görmek için yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı? Onlar kendilerinden daha güçlü idiler. Göklerde ve yerde Allah’ı aciz bırakacak hiçbir şey yoktur. Şüphesiz O her şeyi bilir ve her şeye gücü yeter.

Şimdi bundan önce geçen ve bu araştırmayı yapmaları için gündeme getirilen ayetlere bakalım.

“Onlar hiç yeryüzünü dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; fakat sinelerdeki kalpler kör olur.” (Hacc 22/46)

“Onlar yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmadılar mı? Ki onlar kendilerinden daha güçlü idiler; toprağı alt-üst edip ekmişlerdi.” (Rum 30/9)

“Onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuştur görsünler! Öncekiler bunlardan daha çoktu, kuvvetçe ve yeryüzündeki eserleri bakımından daha sağlam idiler. Fakat kazandıkları şeyler onlara asla fayda vermemiştir.” (Mümin 40/82)

Sonuçların nasılını bulmak bize ne kazandıracaktır? Bu sorunun cevabını yine ayetlerle vereceğiz:

“Bundan akıl sahipleri için dersler vardır.” (Taha 20/128)

Aklını çalıştırıp o toplumların nasıl çöktüğünü, helak olduğunu ve yok olduğunu görüp dersler çıkarmak gerekiyor. Bu ders, onların yaşamlarına şekil verecek, hayatlarını düzenleyecek ve Allah’a ters düşen işler yapmamalarını sağlayacak ve böylece kendilerini disiplin altına alacaklardır. B.Bayraklı

Yahut: “[yalnız Kendisince] bilinen bir vadeye” -yani, yeryüzündeki hayatlarının sonuna kadar.

M.Esed

Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun sırtında (yeryüzünde) hiçbir dabbehi (canlıyı) bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah kendi kullarını en iyi görendir.

Bu ayette Rabbimizin, rahmetine yönelik bir ilkesi bildirilmekte ve bu ilke doğrultusunda insanların korkmadan çekinmeden Allah’a dönmeleri istenmektedir. Ayetin takdirini şu şekilde yapmak mümkündür: “Allah insanları her yaptıkları kötü davranış sebebiyle cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde insan ve canlı diye bir şey bırakmazdı. Oysa Allah, Halim ve kullarının hatalarını bağışlayandır; onlara tövbe etme fırsatı verir ve onları hemen cezalandırmaz. Ama bu, O’nun ihmali veya gafleti anlamına gelmez. O, kullarını sürekli görür, gözetler ve zamanı gelince de herkese yaptığının karşılığını verir.” 

Bize göre burada belirtilmesi gereken bir husus da; ölümün bir ceza olmadığı hususudur. Çünkü canlıların öldürülmesi, Allah’ın önceden belirlediği bir ecelde olmaktadır ve ölüm, ölümü tadan canlıya verilen bir ceza değildir. Ama ölüm, ölen canlıdan istifade eden canlılar için ise bir cezalandırmadır.

H.Yılmaz

Bununla beraber Allah, insanları kazandıkları (günahlar) yüzünden hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmaz­dı. Fakat onları belli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet ecelleri gelince gereğini yapar. Şüphe yok ki Allah, kullarını görmektedir.

 وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللّٰهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا Eğer Allah bütün insanları kazandıkları ile, kazandıkları günahları yüzünden hemen hesaba çekiverecek olsa,  مَا تَرَكَ عَلٰى ظَهْرِهَا مِنْ دَآبَّةٍ yeryüzünde hiçbir deprenen bırakmazdı. İnsan günahlarının uğursuzluğundan bir hayvan bile kalmazdı demişlerse de, deprenir bir insan bırakmazdı mânâsına olması daha makuldür. Çünkü şu fıkralardaki  هُمْ  “onlar” zamirinin, akıllı olan varlıklarda kullanılması daha açıktır.  وَلٰكِنْ  Fakat, derhal hesaba çekivermez de  يُؤَخِّرُهُمْ اِلٰۤى اَجَلٍ مُسَمًّى o insanları belirli bir süreye kadar tehir eder, geri bırakır ki o kıyamet günüdür.   فَاِذَا جَآءَ اَجَلُهُمْ  Ecelleri geldiği zaman da فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِعِبَادِهٖ بَصٖيراً  şüphe yok ki Allah kullarını görüp duruyor. Hiçbirini kaçırmaz, her ne kazançları varsa, ona göre iyiliğe iyilik, kötülüğe kötülük cezalarını verir. Bu cümle  عِبَادِهٖ “onun kulları” nitelemesiyle, kulluğunu bilen kullara bir teselliyi bildirmekle birlikte, herkes için ağır bir azarlamayı hatırlatan korkunç bir uyarıdır. Ve işte bu sonucu, açık bir heyecan ile doyurup yaşatmak için, Yasin Sûresi ilâhî aşk ile çarpan, vuslata ulaşan bir kalbin çarpıntısı ile takip edecek ve açıklayacaktır. Şüphesiz her şeyi görürsün Yâ Rab! Biz kullarını da bütün hallerimizle görür gözetirsin, gözet, lütuf ve rahmetinle gözet, ilâhî!  H.Yazır

Şayet Allah, insanları yaptıklarıyla hemen cezalandırsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belirlenen bir vakte kadar ertelemektedir. Vakitleri gelince (cezalandıracaktır). Çünkü Allah, kullarını kesinlikle görmektedir.

Yüce Allah, sabur “çok sabreden” olduğu için, insanları işledikleri günahın hemen ardından cezalandırma yoluna gitmemektedir. Onların tevbe etmesini veya af dilemesini beklemekte, tevbe ve af dileme kapısını çalıştırmaktadır. Bundan hareket ederek şu ilkeye varabiliriz: Ana-babalar çocuklarının hatalarının ardından hemen beddua etmemelidirler. Çünkü beddua, insanı bütün dengeleri alt-üst edecek durumlara düşürebilir. Yüce Allah’ın kullarının değişimini beklediği gibi, ana-babalar da sabredip değişim için beklenti içinde olmalıdır. B.Bayraklı