(Mü’min - 49.Ayet)

<< Geniş Meal

Yâsîn

Bazı klasik müfessirler, bu surenin başındaki y-s harflerinin (yâ-sin şeklinde okunur), Kur’an surelerinin birçoğunun başındaki esrarlı harf-semboller (el-mukatta‘ât) kategorisine girdiği (bkz. Ek II) görüşünü savunurken, Abdullah b. ‘Abbâs, bu harflerin aslında iki farklı kelimeyi, yani nidâ edatı olan Yâ (“Ey”) ile Tayy kabilesi lehçesinde insan ile eş anlamlı kullanılan sin kelimesini temsil ettiğini, dolayısıyla, 20. suredeki tâ-hâ hecelerine benzer şekilde, yâ-sin' in “Sen ey insanoğlu” anlamına geldiğini ifade eder. Bu yorum, ‘İkrime, Dehhak, Hasan Basri, Sa‘îd b. Cübeyr ve diğer bazı ilk dönem Kur’an müfessirleri tarafından da benimsenmiştir (bkz. Taberî, Beğavî, Zemahşerî, Beydâvî, İbni Kesîr vb.). Zemahşeri’ye göre Tayy kabilesinin hitaplarda kullandığı sin hecesi, insan ‘ın tasğîr (küçültme) hali olan uneysîn'in kısaltılmış şeklidir. (Burada, klasik Arapça'da küçültme halinin, genelde sevgi ve şefkat ifade ettiğini unutmamalıyız: söz gelimi, yâ buneyye hitabı, “Ey benim küçük oğlum” anlamından çok, yaşı ne olursa olsun, “Ey benim sevgili oğlum” anlamına gelir). Sonuç olarak yâ-sin kelimelerinin, surenin devamında açıkça muhatap alınan Allah'ın Elçisi Muhammed (s)'i kastettiği ve -Kur’an'ın sıkça yaptığı gibi- o'nun ve yakın arkadaşlarının beşer olma özelliklerini vurgulamayı amaçladığı söylenebilir. 

M.Esed

Ya Sin / 10, 60
1. ayet, “huruf-u mukattaa (kesik harf)” denilen bağımsız iki harften oluşmaktadır. Bilindiği gibi bağımsız olan harflerin herhangi bir anlamının olması söz konusu değildir. Ancak, daha evvel birkaç kez açıkladığımız gibi, Kur’an’ın indiği dönemde harflerin rakam yerine de kullanılması sebebiyle bu kesik harflerin birer sayıyı ifade ediyor olması mümkündür. Hatırlanacak olursa Kalem suresinde, harflerin hangi rakamı ifade ettiğini gösteren tabloya “EBCED” dendiğini belirtmiş ve bu “Ebced” tablosunu da orada sunmuştuk. Bundan başka bu harflerin birer uyarı edatı olabileceklerini söylemek mümkün olduğu gibi, bunların Müddessir suresinde açıkladığımız ONDOKUZ MUCİZESİ kabilinden Kur’an’ın korunmasına yönelik olan birer öge oldukları da söylenebilir.
Klâsik kaynaklarda ise bu harfler ile ilgili birçok kişi tarafından yapılmış yakıştırmalar görülmektedir:
- Bu, peygamberin adlarından biridir.
- Bu, Allah’ın isimlerinden biridir.
- Bu, Arapların Tayy kabilesinin dilinde “Ey insan” demektir.
- Bu, “Ey seyyid (Ey efendi)” demektir.
Fakat bunlar sağlam dayanaktan yoksun yakıştırmalardır. Sonuçta bu mesele, henüz açıklığa kavuşturulmamıştır ve üzerinde ciddî çalışma yapacak Kur’an erlerini beklemektedir.

Sure, yasalar içeren Kur’an’ın “tanıklığı” ve “kanıtlığı” ile Abdullah oğlu Muhammed’in, ataları uyarılmamış, bu yüzden de duyarsızlaşmış olan kavmi uyarmak için gönderilmiş bir elçi olduğunu ve dosdoğru yol üzerinde bulunduğunu vurgulayarak başlamaktadır. Daha sonra da surede, tevhide karşı çıkanların psikolojik durumu ile elçi gönderilen bir kentin hikâyesi örneklenmiş, Kıyamet gününe dair uyarılar yapılmış, haşre ve yeniden dirilmeye ait sahnelerle ahiret hayatı canlandırılmıştır. Sure, hakk dinin esasları olan tevhit ve ahirete inanış ile bitmektedir.
Ayrıca surede, Kur’an üzerinde durularak Kur’an’ın nitelikleri ve etkileri açıklanmış, özellikle 69, 70. ayetlerde Kur’an’ın “diri” olan kişileri uyarmak için indirildiği vurgulanmıştır. Ama bu açık mesaja rağmen ne yazık ki bu sure hakkında da, Müslümanları Kur’an’dan uzak tutmaya yönelik olan ve peygamberimize fatura edilen bir hayli söylenti ortaya çıkarılmıştır. Doğruların olduğu kadar yanlışların da gözler önüne serilmesi gerektiğine inandığımızdan, bunlardan birkaç tanesini takdim ediyoruz:
- Kim sabahı ettiğinde Ya Sin suresini okuyacak olursa, akşamı edinceye kadar o günü için ona kolaylıklar ihsan edilir. Kim bu sureyi gecenin ilk saatlerinde akşamı ettiğinde okuyacak olursa, sabahı edinceye kadar o gece ona kolaylıklar verilir.
- Şüphesiz her şeyin bir kalbi vardır Kur’an’ın kalbi de Ya Sin’dir. Her kim bu sureyi geceleyin okursa o gece ona kolaylıklar verilir. Her kim bunu bir gündüz okursa, o gün ona kolaylıklar verilir. Şüphesiz ki cennetliklerden Kur’an kaldırılır. Ta Ha ve Ya Sin dışında hiçbir şey okumazlar.
- Kim perşembe gecesi Ya Sin okuyacak olursa günahı bağışlanmış olarak sabah eder.
- Kim kabristana girer de Ya Sin okursa, o gün Allah onların azabını hafifletir. O kimse için de harfleri sayısınca hasenat yazılır.
- Her kim, anasının babasının veyahut bunlardan birinin mezarını her Cuma ziyaret eder ve yanlarında Ya Sin okursa her harfinin sayısınca Allah onu bağışlar.
- Allah rızası için geceleyin Ya Sin okuyan kimse affolunur.
- Onu ölünüzün yanında okuyun. Allah ona kolaylık verir.
Görüldüğü gibi bu rivayetler ile dikkatler başka bir noktaya çekilmekte, böylece inananlar Ya Sin suresinin, dolayısıyla da Kur’an uyarı fonksiyonundan uzaklaştırılmaktadır. 

H.Yılmaz

1. “Ya sin”

Bu harfler, diğer surelerin başında yer alan kesik harfler gibi birer kesik harften ibarettir. Ama âlimler bu kesik harflere geniş açıklamalar getirmişlerdir. Bu açıklamaların birleştiği nokta Yasin’in iki harften oluştuğu ve bunun “ey insanlar” manasına geldiğidir. Muhammed Esed de, Beğavî, Teberi, Zemahşerî, Beydavi ve İbn Kesîr’in açıklamalarını bir araya getirip bu neticeyi çıkarmaktadırlar. Yasin’in başındaki yâ harfinin “ey”; sin harfinin de “insanlar” anlamına geldiği görüşünü de, âlimler İkrime, Dahhâk, Hasan Basri ve Sa’îd b. Cübeyr ’den almışlardır.

Özellikle Arapların Tay kabilesinin lehçesinde sin harfinin “insanlar” anlamına geldiğini ve sevgi ifade eden bir küçültme şekli olduğunu Zemahşerî nakletmektedir. Meselâ Lokman suresindeki yâ hitabı, Yasin’de Hz. Peygamber’e sevgi ifade eden bir küçültme edatı olabileceği gibi sadece Hz. Peygamber’e değil, mesajın ilk kez ulaşacağı tüm insanlara da bir hitap olabilir.

Bütün bu açıklamalara rağmen biz yine Bakara suresinin başındaki elif lâm mim’e yaptığımız yorumun burada da geçerli olacağını inanıyoruz. Kesik harflerden oluşan yâ sin, suresinin dosya ismi olmaktadır. Yani bu harfler, 83 ayetin meydana getirdiği bu surenin dosya ismidir ve onu tıklayınca Yasin suresi karşımıza çıkmaktadır.

B.Bayraklı

1- Yasin.

يٰسۤ Yasin, çoğunluğun görüşüne göre Halil ve Sîbeveyh’in açıkladıkları gibi surenin ismidir. Bazılarına göre yemindir. Allah Teâlâ'nın isimlerindendir. Bazılarına göre de Allah Teâlâ'nın kelâmını açtığı bir söz anahtarıdır. Bakara Sûresi'nin başında  <الۤمۤ>  hakkında yapılan açıklama genel olarak burada da geçerlidir. Yalnız burada özel olarak şu iki rivayet vardır: Birisi, İkrime vasıtasıyla İbn Abbas'tan rivayet edildiği üzere, Ey insan! Demek olmasıdır. (Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi'l-Kur'ân, XV, 4; Süyûtî,  ed-Dürrü'l-Mensûr, VII, 41; Âlûsî, a.g.e., XI, 210.) Birisi de Saîd b. Cübeyr'-den rivayet edildiği üzere Hz. Peygamber'in bir ismi olmasıdır ki,  اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلٖينَ “Emin ol ki sen, hiç şüphesiz gönderilen peygamberlerdensin.”  hitabı bunu andırır. (Kurtubi, a.g.e., XV, 4.) Şifa-i Şerif’te anlatıldığı üzere Nakkaş, Hz. Peygamber'den: “Benim Kur'ân'da yedi ismim vardır: 'Muhammed, Ahmed, Tahâ, Yasin, Müddessir, Müzzemmil, Abdullah” diye rivayet etmiştir. (Kâdî Iyaz, Şifâi Şerif, 192.) “Hakâyık Tefsiri” sahibi Sülemi, Vâsıtî'den ve Cafer b. Muhammed'den: “Yasin’in yâ seyyid (ey efendi) demek olduğunu da anlatmıştır.

Kırâet: Ebu Bekir, Hamza, Kisaî, Ravh, Halefi Âşir, “yâ” nın fethasını imale ile okurlar. Aşere kırâetleri nin hepsinde “sin” vakıfta ve vasılda (duruşta ve geçişte) sakin okunur. Kâlûn, İbn Kesir, Ebu Amr, Hafs, Hamza “nûn”u vasılda izhar, diğerleri idğam ederler. Ancak Ebu Cafer hep sekit yaptığı için, onda da izhar lâzım gelir. H.Yazır

2. Doğru hükümler içeren Kur’an’a yemin olsun ki,

Doğru hüküm, hikmet demektir. Allah Teâlâ Kur’ân ile beraber hikmeti de indirmiştir. Bkz. Nisa 4/113

A.A.Bayındır

Hikmetlerle dolu Kuran’a yemin olsun.

Bu ayetten anlıyoruz ki, Kuran üzerine yemin etme esasını Yüce Allah başlatmıştır. Bu yeminlerin bazısı da Bizzat Yüce Allah’ın kendi üzerinedir. Başka bir ifadeyle Allah, üzerine yemin etmektedir. Mesela Nahl 63 te olduğu gibi: “Allah’a and olsun ki senden önceki ümmetlere de resuller göndermişizdir.” Burada Allah üzerine yemin eden yine Allah’ın kendisidir; konuşan da O’dur.

Kuran’ın bir özelliğini Yüce Allah burada Kuran’ın yanına koyup iliştirmiştir. El-Hâkim, “hikmetlerle dolu” anlamına gelmektedir. Hâkim kelimesi, “tutarsızlık ve çelişki bulunmayacak kadar sağlamlaştırılmış” anlamına gelmektedir. Şimdi bu manayı ayetlerle ifade edebiliriz:

“Bu, hikmet sahibi, her şeyden haberdar olan Allah tarafından ayetleri sağlamlaştırılmış, sonra da açıklanmış bir kitaptır.” (Hud 11/1) Bu ayette geçen uhkimet kelimesi “sağlamlaştırılmış” demektir. Hâkim de bu kelimeden türetilmiştir.

“Hala Kuran üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (gelmiş) olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı.” (Nisa 4/82) İşte onda çelişki ve tutarsızlık olmaması onun beşeri kaynaklı olmadığını ve Allah tarafından gönderilmiş olduğunu gösterir ki bu da onun ne derece sağlam olduğunu göstermeye yeter.

B.Bayraklı

2-3- Ey Muhammed! Hikmetli Kur’an’a andolsun ki, sen risalet görevi ile gönderilen peygamberlerdensin.

  وَالْقُرْاٰنِ الْحَكٖيمِ de “vâv” kasem (yemin) içindir. Yalnız Yasin’de yemin mânâsı bulunduğuna göre, atf için olmasını da caiz görenler olmuştur. Dilimizde ayrıca bir yemin harfi bulunmadığından, birçok yerlerde kasemi “hakkı için” diyerek ifade ediyoruz ki şöyle demek olur:  يٰسۤ Hem Kur’an’ı Hakîm hakkı için. Hakîm: Hikmetli, hikmet söyleyen, hikmet sahibi yahut çok hakim ve muhkem (sağlam) mânâlarına gelir ki, Kur'ân hakkında hepsi de doğrudur. اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلٖينَ Emin ol ki sen, hiç şüphesiz risalet görevi ile gönderilen peygamberlerdensin. Görülüyor ki bu hitab hem yemin, hem  اِنَّhem  لام, hem de isim cümlesi ile takviye edilip pekiştirilmiştir. Bu kadar kuvvetli tekit ise, ancak muhatabın, konuyu şiddetle inkâr ettiği makamda yakışır. Onun için burada muhatap Peygamberin kendisi olduğu halde, ona tebliğde bu derece tekide ne lüzum vardı? Diye bir soru sorulabilir. Buna cevap şudur: Bu cümle  لٰكِنِ اللّٰهُ يَشْهَدُ بِمَآ اَنْزَلَ اِلَيْكَ اَنْزَلَهُ بِعِلْمِهٖ وَالْمَلٰۤئِكَةُ يَشْهَدُونَ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَهٖيداً  “Fakat Allah sana indirdiği ile şahitlik eder ki, O bunu kendi ilmiyle indirmiştir. (Buna) melekler de şahitlik ederler. (Aslında) şahit olarak Allah yeter.” (Nisâ, 4/166) buyurulduğu üzere, gerçekte Allah tarafından Hz. Muhammed'in peygamberliğine bir şahitliktir. Bundan dolayı bu tekitler, işin başında şiddetli küfür ve inkârlarla karşılaşan Peygamberi kamu karşısında layıkıyla tatmin etmek ve güvence vermek içindir. Bu bakımdan şöyle demek olur. Bütün inkârcıların, inatçıların, kâfirlerin küfür ve inkârlarına rağmen emin ol ki sen, şüphesiz o peygamberlik görevi ile gönderilen, yani Allah'ın tebliğ edilmek üzere emanetini taşıyan ve dinlenilmediği takdirde hesabının sorulması kesinleşmiş elçileri olan hak peygamberlerdensin.

H.Yazır

2-6. Babaları uyarılmamış bu yüzden de kendileri gafil (duyarsız) bir kavmi kendisiyle uyarasın diye Aziz (çok güçlü), Rahim’in (çok merhametlinin) indirdiği çok hikmetli Kur’an’a ant olsun ki sen, o gönderilenlerdensin (elçilerdensin), hiç şüphesiz sen dosdoğru bir yol üzerinesin.
Ayetlerin orijinal cümle yapısına uygun olarak tek bir cümle halinde ifade edilmesi hâlinde daha iyi anlaşılacağına inandığımız için, iki yüklemli bir isim cümlesi ve aynı zamanda iki cevaplı bir kasem cümlesi olan 2–6. ayetlerden oluşan bu ayet grubu, topluca meallendirilmiştir.
Görüldüğü gibi Ya Sin suresi, bundan evvelki Cinn suresinin devamı mahiyetindedir ve dolayısıyla buradaki “sen” ifadesi de, Cinn suresindeki “De ki!” ifadelerinin muhatabı olan peygamberimize yöneliktir.
Bu ayet grubunda birçok vurgu noktası bulunmaktadır:
Kur’an’ın “hâkim” olduğu (çok hikmet, yani yasa içerdiği) vurgusu:
Burada Kur’an’ın önemli bir özelliğine dikkat çekilmiş ve Kur’an için “hâkim” ifadesi kullanılmıştır. “Hâkim” sözcüğü mübalâğa kalıbında bir ism-i fail olup esas anlamı; “çok yasa koyan” demektir. “Hâkim” sözcüğü, aynı zamanda Rabbimizin sıfatlarından biri olduğu için, burada mef’ul anlamında; “yasalaştırılmış, çok yasa içeren” anlamını ifade etmektedir. Bu anlam ise, “muhkem” sözcüğünün tam karşılığı olmaktadır. Nitekim Hud suresinin girişinde Rabbimiz şöyle buyurmuştur:
Hud; 1: Elif, lâm, ra. (Bu), Ayetleri hikmet içertilmiş sonra da Hâkim (hikmetler koyan), Habîr (her şeyden haberdar olan Allah) tarafından detaylandırılmış bir kitaptır.
Ayrıca, Âl-i İmran suresinin 7. ayetindeki “O (Allah), Kitabı sana indirendir. Ondan (o kitaptan) bir kısmı muhkem ayetlerdir. -Ki bunlar kitabın anasıdır- ...” ifadesi de Kur’an’ın muhkem ayetler içerdiğini açıkça bildirmektedir.
Bu ifadeleri iyi anlayabilmek için önce, Kur’an’ın iniş sırasına göre ilk kez Kamer suresinin 5. ayetinde yer alan “hikmet” sözcüğünün öğrenilmiş olması gerekmektedir.
Hikmet
Ayrıntısı Kamer suresinin sonundaki “Hikmet” yazımızdan görülebileceği gibi “hikmet”; “zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş olan; kanun, düstur ve ilke” demektir.
Muhkem
“محكم Muhkem” sözcüğü; “hüküm içeren” demektir. Dolayısıyla “muhkem ayetler” de, içerisinde insanları kargaşadan ve zulümden engelleyen ilkelerin bulunduğu ayetler anlamına gelir. Bu ayetler açıktır, nettir ve tek bir anlam ifade ederler. Yani bu ayetlerden, ifade ettiği anlamdan başka anlam çıkarılmaz.
Demek oluyor ki; peygamberimizin Allah’ın elçisi olduğuna ve doğru yol üzerinde bulunduğuna, “hâkim, muhkem, yani yasalar içeren Kur’an” kanıttır.
“Hâkim” sözcüğü Kur’an’da 97 kez yer almış olup sözcük, 92 yerde Allah’ın sıfatı mahiyetinde, 5 yerde de Kur’an’ın niteliği olarak verilmiştir. Sözcüğün, Kur’an’ın niteliği olarak kullanıldığı diğer burası dışındaki diğer dört ayet şunlardır:
Âl-i İmran; 58: İşte bu, Bizim sana okuduğumuz, ayetlerden ve yasalar içeren hatırlatmalardan / öğütlerdendir.
Yunus; 1: Elif, lâm, ra. İşte bunlar, o yasalar içeren kitabın ayetleridir.
Lokman; 2: İşte bunlar, o yasalar içeren kitabın ayetleridir.
Zühruf; 4: Gerçekten o (Kur’an) Bizim nezdimizdeki ana kitaptadır, çok yücedir ve yasalar içermektedir.
“Hâkim” Kur’an’ın, Aziz, Rahîm Allah tarafından indirilmiş olduğu vurgusu:
Ayette Rabbimiz, Esma-i Hüsna’sından “Aziz” ve “Rahîm” sıfatları ile kendisini ön plâna çıkarmıştır. “Aziz” sıfatı, O’nun her şeye gücünün yettiğine dolayısıyla da elçisine ve mesajına hainlik edenleri cezalandıracağına, “Rahîm” sıfatı da, elçisine yardımcı olan ve mesajına sarılanlara çok merhamet edeceğine dikkat çekmektedir.
“Hâkim” Kur’an’ın, Abdullah oğlu Muhammed’in elçilerden oluşuna kanıt teşkil ettiği vurgusu:
Kendilerine tebliğ edilen Kur’an mucizesi karşısında acze düşün insanlar, Kur’an’ın peygamberimiz tarafından oluşturulamayacağını, Kur’an’ın ancak Allah’ın indirmesi olabileceğini kabullenmişler ve bu kabulden sonra Kur’an’ı kendilerine tebliğ eden kişinin Allah’ın elçisi olduğuna inanmışlardır.
Hatırlanacak olursa, Necm suresi de bu vurguyla başlamış, inmiş olan Kur’an necmleri kanıt gösterilmek suretiyle Abdullah oğlu Muhammed’in sapmadığı, azmadığı ve hevasından konuşmadığı beyan edilmişti:
Necm; 1–4: İndiği zaman necme kasem olsun ki (Parça parça inmiş ayetlerin her bir inişi kanıttır ki),arkadaşınız sapmamıştır, azmamıştır.
O, hevasından da konuşmuyor.
O (İnen necm), kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.
Babalarının uyarılmaması sebebiyle o günün toplumunun gaflette oldukları vurgusu:
Konumuz olan ayet grubunun son ayeti olan 6. ayette, kendisine vahyedilen “Hâkim” Kur’an’ı tebliğ etmek üzere peygamberimizin elçi gönderildiği toplumun durumuna değinilmiştir. Ayete göre o toplum, ataları (yakın zamanda) uyarılmadığı için, iyice gaflete dalmış, din, iman, Allah, ahiret umursamaz olmuş bir toplumdur.
Ayetten başka anlamların çıkarılma imkânı gözükse de, aşağıdaki ayetlerin delâletiyle “ataları uyarılmamış bir toplum” anlamı tercihe şayandır.
Sebe; 44: Ve Biz onlara öyle ders görecekleri kitaplardan vermedik. Kendilerine senden önce bir uyarıcı göndermedik de.
Secde; 3: Ya da onlar, “Onu kendisi uydurdu” diyorlar. Bilakis o (Kur’an), belki doğruya ulaşırlar diye, senden evvel kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan kavmi uyarasın diye Rabbinden gelen gerçektir.
Burada akıllara “Allah’ın elçisi Muhammed sadece Arap toplumuna mı görevlendirildi?” sorusunun gelmesi mümkündür. Ama orijinal metinde böyle bir kısıtlama getiren ifade bulunmamaktadır. Bilindiği gibi Rabbimizin bu konudaki buyrukları şöyledir:
Şuara; 214: Ve en yakın aşiretini (oymağını) uyar.
İbrahim; 4: Ve Biz onlara açıkça ortaya koysun diye her peygamberi yalnız kendi kavminin / halkının diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini / dileyeni saptırır, dilediğini / dileyeni de doğru yola iletir. Çünkü O, çok güçlüdür, hikmet sahibidir.
Doğal olarak bir uyarıcı görevine kendi ailesinden, yakınlarından, halkından başlar. Yani, uyarı halkası önce uyarıcının kendi bölgesinden başlar, daha sonra genişler. Nitekim peygamberimize uyarıya kendi oymağından başlamasını bildiren Rabbimiz, aslında onun tüm insanlığa gönderildiğine dair birçok ayet göndermiştir:
Maide; 15: Ey kitap ehli! Kesinlikle Kitap’tan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açığa koyan, çoğundan da vazgeçen Bizim elçimiz size geldi. Kesinlikle size, Allah’tan bir ışık ve apaçık bir kitap geldi.
Sebe; 28: Ve Biz seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; velâkin insanların çoğu bilmiyorlar.
A’râf; 158: De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü kendisinin olan, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah’ın size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde Allah’a ve O’nun sözlerine iman eden, ümmî peygamber olan elçisine iman edin ve ona uyun ki, doğru yolu bulmuş olasınız.”
En’âm; 19: De ki: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Ve sizi ve ulaşan herkesi uyarayım diye bana bu Kur`an vahyolundu. Allah’la beraber gerçekten başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten tanıklık eder misiniz?” De ki: “Ben etmem.” De ki: “O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve gerçekten ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.”
Enbiya; 107: Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik. H.Yılmaz

(Daha fazla bilgi için bkz. Yunus an: 2, 21-22, 44-4), İsra an: 104-105, Nur-Giriş Bölümü, Şuara an: 1, Neml an: 93, Kasas an: 62-64, 102-109, Ankebut an: 88-91, Rum an: 1-3 ve tarihsel arka plan bölümü)

Mevdudi

 

Bu ifade, önceki ayetin girişindeki ve tenbih edatının (burada “Düşün” diye çevrilmiştir) bir açıklamasıdır -yani: “Kur’an'daki bariz hikmet, senin Allah'ın bir elçisi olduğun gerçeğinin kanıtıdır.” El-Kur’ânu'l-Hakîm'in “hikmetle dolu bu Kur’an” şeklinde çevrilmesi konusunda bkz. 10:1 ile ilgili not 2.

M.Esed

Sen, kesinlikle gönderilmiş peygamberlerdensin

İşte Yüce Allah’ın Kuran üzerine yemin etmesinin birinci nedeni bu ayet belirlemekte ve Hz. Peygamberin peygamber olduğunu ispat etmektedir. Hz. Peygamberin peygamberliğini kabul etmeyen kâfirlere delil olsun diye bu yemin yapılmaktadır. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de Hz. Peygamberi peygamber olarak görmeyen hem Hristiyan hem Yahudi hem de kâfirlerin Yasin suresini bu ayetlerine çok ihtiyaçları vardır. B.Bayraklı

Dosdoğru bir yol üzerindesin.

Buradan şunu anlıyoruz: Diğer peygamberler gibi Hz. Peygamberin de beşer olma boyutuyla doğru yola ihtiyacı vardır. Peygamber olma boyutuyla da doğru yolu insanlara anlatıp ona çağırmalıdır. Onun içindir ki, peygamber oluşu önce, doğru yol üzerinde olması onun ardından gelmektedir.

B.Bayraklı

Dosdoğru bir yol üzerindesin.

 عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقٖيمٍ Dosdoğru bir yol üzeresin. Hiç eğriliği olmayan, dosdoğru Allah'a götüren yeni bir cadde üzerinde gönderildin ki, o islâm şeriatıdır. تَنْزٖيلَ Tenzile, nasb ile de ref ile de okunur. Yani zaman zaman indirdiği vahyi- ile الْعَزٖيزِ الرَّحٖيمِ  O aziz, Rahim’in, bütün güç ve kuvvet, galibiyet ve zafer kendisinin olan ve kudretini tanıyan müminlere vereceği nimet ve rahmetine nihayet olmayan yüce kudret sahibi Allah'ın, burada Esmâu’l-Hüsnâ (Allah'ın güzel isimleri)dan” özellikle bu iki yüce ismin anılması  كَتَبَ اللّٰهُ لَاَغْلِبَنَّ اَنَا وَرُسُلٖى “Allah şöyle yazmıştır: Andolsun ki, galib gelecek olan ben ve peygamberlerimdir.”  (Mücadele, 58/21) ifadesiyle  وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖينَ  “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107) ifadesine işarettir. Bu Kur' ân'ın indirilişinin hikmeti  لِتُنْذِرَ  korkutup sakındırman için. Yani bu dünyanın bir ahireti bulunduğunu, sonunda hep o çok güçlü ve çok merhametli olan Allah'ın huzuruna varılıp hesap verileceğini, doğru yoldan gitmeyenlerin, tehlikeden korunmayanların sonlarının kötü olduğunu haber verip sakındırasın diye. H.Yazır

Bu Kuran güçlü ve merhamet sahibi Allah tarafından indirilmiştir.

Kuran’ın çeşitli surelerinde bu anlatımı hatırlatan pek çok ayet vardır. Ama bunlardan öne çıkan birini burada nakletmek istiyoruz:

“De ki: Eğer yoldan çıkarsam, kendi aleyhime yoldan çıkmış olurum. Eğer doğru yolda bulunursam, bu da Rabbimin bana vahyettiği Kuran sayesindedir.” (Sebe 34/50)

İşte bu ayet, sapıklığı insanın kendisine, hidayeti ise Allah’ın vahyettiğine bağlamaktadır. Bir kitabı kendisi yazan kişinin, böyle bir ifadeyi söylemesi mümkün değildir. Kuran’ı Hz Muhammed yazmış olsaydı Yasin suresinin 5. Ayetini kendi kitabına koymazdı!

B.Bayraklı

5-6- Babaları korkutulmamış ve kendileri de gafil olan bir kavmi, çok güçlü ve çok merhametli olan Allah'ın indirdiği (Kur'ân) ile korkutasın.

 قَوْماًBir kavmi ki,  مَا اُنْذِرَ اٰبَآؤُهُمْ babaları korkutulmadı. Pek uzak dedelerine değilse de yakın babalarına uyarıcı, yani Allah korkusunu anlatacak peygamber gönderilmedi  فَهُمْ غَافِلُونَ  de onlar, o kavim gafil kimselerdir. Doğru yolun ne olduğundan, sonucun nereye varacağından haberleri yoktur.

Kasas Sûresi'nde  وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ مِنْ بَعْدِ مَآ اَهْلَكْنَا الْقُرُونَ اْلاُولٰى  “Andolsun ki biz, ilk kuşakları helâk ettikten sonra Musa'ya kitap verdik..” (Kasas, 28/43) âyetinde açıklandığı üzere Musa'ya Tevrat, ilk kuşakların helâk edilmesinden sonra verilmişti. O zamandan Hz. Muhammed'in peygamberliğine kadar geçen orta kuşaklar arasında İsrâiloğulları’na birçok peygamberler gönderilmiş olduğu halde, Araplara doğrudan doğruya bir peygamber gönderilmemiş olduğundan büsbütün gaflet ve dini bilgilerden mahrumiyet içindeydiler. Böylece Allah'ın rahmeti, Kur'ân'ın Arapça olmasını ve son peygamberin Araplardan gelmesini gerektirmişti. Gerçi Kur'ân'ın uyarısı Araba mahsus değil ve Resulullah, يَآ اَهْلَ الْكِتَابِ قَدْ جَآءَكُمْ رَسُولُنَا يُبَيِّنُ لَكُمْ عَلٰى فَتْرَةٍ مِنَ الرُّسُلِ اَنْ تَقُولُوا مَا جَآءَنَا مِنْ بَشٖيرٍ وَلاَ نَذٖيرٍ فَقَدْ جَاءَكُمْ بَشٖيرٌ وَنَذٖيرٌ “Ey kitap ehli! Peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemde bize ne bir müjdeci, ne de bir uyarıcı gelmedi demeyesiniz diye, size açıkça anlatan peygamberimiz gelmiştir. İşte böylece size müjdeci de, uyarıcı da gelmiş.” (Maide, 5/19) buyurulduğu üzere, hem bütün kitap ehline gönderilmiş, hem de  وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشٖيراً وَنَذٖيراً “Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Sebe', 34/28) ayetinin ifadesince bütün insanları davetle görevli bir müjdeci ve uyarıcı ise de, bu davet ve uyarı işin başında  وَاَنْذِرْ عَشٖيرَتَكَ اْلاَقْرَبٖينَ   “En yakın akrabalarını uyar.”  (Şuara, 26/214) emri uyarınca, en yakınından,  وَمَا اَرْسَلْنَا مِنْ رَسُولٍ اِلاَّ بِلِسَانِ قَوْمِهٖ لِيُبَيِّنَ لَهُمْ “Biz hiçbir peygamberi kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, on­lara apaçık anlatsın.” (İbrahim, 14/4) âyeti gereğince de Arap’tan başlayacaktı. Çünkü bunlar büsbütün gâfildiler.  H.Yazır

Karş. 6:131-132. Bu ifadenin daha geniş yorumuyla “atalar”, bir toplumun kültürel geçmişini anlatan bir mecaz olarak görülebilir: bu sebeple “atalar ”ının “uyarılmamış” olmalarından (yani şeytana karşı) söz edilmesi, doğru ahlakî değerlerden uzaklaşmış olan halkın devraldığı etik mirasın çürümüşlüğüne işarettir.

M.Esed

6. ataları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için indirilmiştir.

Bu ayet sadece o günkü Arap toplumuna ait değildir. O zaman ayeti evrensel boyuta çekmemiz gerekiyor. Şu anda ve gelecek nesillerde de böylesine gaflet içinde olan gruplar olacaktır. Babalarından kendilerine hiçbir şey öğretilmemiş nice nesiller vardır ve olacaktır. Aile ve okul çevrelerinde hiçbir dini motifle karşılaşmayan gruplar veya nesiller vardır. Bu insanlara da din bilgisi götürülmeli, onlar da din eğitiminden geçirilmelidir. Hz. Muhammed’in ümmetinden yetişen din âlimi ve görevlileri bu görevle ve bu yükümlülükle karşı karşıya olduğunu unutmamalıdır.

Tefsirini yapmakta olduğumuz ayetin “ataları uyarılmamış” kısmında bulunan edatına olumsuzluk anlamı değil de ism-i mevsul anlamı da verilebilir. Bu takdirde ayetin anlamı: “Ataları da uyarılmış ve gaflette kalmış bir toplumu uyarman için Kuran indirilmiştir, şeklinde olur. Bu anlam, Arapların atalarına daha önce de uyarıcılar gönderildiğini, ancak uyarılara kulak vermeyip gaflette kalmış oldukları gerçeğini ifade etmiş olur. Bu anlam çerçevesinde bir sonraki ayette “kendilerine azabın hak olduğu insan”lara azabın neden hak olduğunun gerekçesi de ortaya çıkmış olacaktır. B.Bayraklı

Burada kesinlikle iman etmemeye karar vermiş ve Rasûlullah'ın (s.a) her dediğine karşı çıkma durumunda olan kimselere işaret olunmaktadır. Onlar hakkında "azabı hak ettiler ve artık, iman etmezler" şeklinde karar verilmiştir. Bundan şöyle bir anlam çıkar: Hz. Peygamber (s.a) gerektiği şekilde tebliğ yapmış olduğu halde yine de inkârlarında diretirlerse şayet, Allah bu inatlarından ötürü onlara iman nasip etmez. Aynı konu ileride şu şekilde açıklanmıştır: "Sen ancak zikre uyan ve görmediği halde Rahman'dan korkan kimseyi uyarabilirsin." (Yasin: 11)

Mevdudi

Lafzen, “doğru çıkmıştır”. Geçmiş zaman kipi, onun “doğru çıkması ”nın, yani gerçekleşmesinin kaçınılmazlığını gösterir. (Bu kaçınılmazlığı Türkçe'de gelecek zaman kipi ile daha iyi verebildiğimiz için ayetin orijinal Arapça metindeki geçmiş zaman ve İngilizce mealdeki geniş zaman kipine karşılık Türkçe tercümesinde gelecek zaman tercih edilmiştir -T.ç.n.) 

M.Esed

Ant olsun, onların çoğu üzerine Söz hakk olmuştur. Artık onlar inanmazlar.

Bu ayet, geleceğe yönelik bilgiler vermesi dolayısıyla büyük bir mucizedir. Çünkü ayette “onlar” ifadesiyle konu edilen, duyarsız, müşrik Mekke ileri gelenlerinin birçoğunun artık iman etmeyecekleri, yani cehennemlik oldukları, neticede de cehenneme gidecekleri ifade edilmiştir. Gerçekleşen olaylar da aynen Kur’an’da belirtildiği gibi olmuş; konu edilen kodamanların Ebucehil, Ebulehep, Velid b. Muğire gibi birçoğu, bu ayetler indikten sonra senelerce ömür sürmüşler fakat iman etmemişlerdir. Böylece de onlar üzerine “söz hakk olmuştur”.  Gerçekleşen “SÖZ”
Bu “Söz ”ün ne olduğu konusunda Kaf suresinin tahlilinde verdiğimiz bilgiler hatırlanacak olursa (İşte Kur’an! c:2, s:242) bu “Söz”; özel bir sözü, kararı, ilkeyi belirtmek için kullanılmış olup, Rabbimizin bizi yarattığı dönemde bizim hakkımızda aldığı bir ilke kararıdır. Rabbimiz bu kararını açıkça Sad suresinin 84, 85. ayetlerinde bildirmiş ve daha sonra da buna birçok kez değinmiştir:
Sad; 84, 85: (Allah) Buyurdu ki: “Hakk budur. Ben de şu hakkı söylüyorum:
Ant olsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım.”
Secde; 13: Ve eğer Biz dileseydik her nefse (kişiye) hidayetini verirdik. Velâkin Benden: “Bütün cinlerden ve insanlardan (herkesten) cehennemi elbette tamamen dolduracağım.” sözü hakk olmuştur.
Hud; 110: Ve şüphesiz ki Biz, Musa’ya Kitab’ı verdik; hemen onda ihtilâfa düşüldü. Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir Söz olmasa idi, elbette aralarında hüküm verilmiş bitmişti. Muhakkak ki onlar, bundan kuşkulu bir şüphe içindedirler.
Bu karar Kur’an’da, bazen bu ayette ve bu surenin 70. ayetinde olduğu gibi “el Kavl” olarak (İsra; 16, Neml; 82, 85, Kasas; 51, 63, Saffat; 31, Fussilet; 25, Ahkaf; 18), bazen de “kelime türabbik” olarak (Hud; 119, En’âm; 115, A’râf; 137, Yunus; 19, 33, 96, Mümin; 6, Fussilet; 45, Şûra; 14, Saffat; 171, Ta Ha; 129) yer almıştır. Rabbimizin, cehennemin ins ve cinn (herkes) tarafından doldurulmasına yönelik kararında dikkatlerden kaçmaması gereken ince bir nokta vardır ki bu; cehennemi dolduracak olanların bu sonuca ulaşmaları, onların kendi özgür iradeleri, kendi seçimleri ile olmasıdır. Çünkü Rabbimiz, aşağıda bu surenin 69, 70. ayetlerinde de görüleceği gibi, rahmeti gereği insanlara elçi göndermekte, kitap indirmekte, insanları ise seçimlerinde serbest bırakmaktadır. Zaten Rabbimiz, elçi göndermeden azap etmeyeceğini, yine bir ilke kararı şeklinde bildirmiştir:
İsra; 15: Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık.

H.Yılmaz

Onlardan çoğu, bunun gerçek anlamda Allah’ın sözü olduğunu anladıkları halde inanmıyorlar.

Tıpkı şu ayette olan durum meydana gelmişti:

النمل وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَا أَنفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّا فَانظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِدِينَ 

Burada fa, önceki cümleyi, sonraki cümlenin hali yapar. Bkz. Muhammet İsbir, Bilal Cüneydî, eş-Şamil, Mucem fî ulum’il-luğa’l-arabiyye ve mustalahatiha, Ahkâm’ul-fâ,  Beyrut 1985, ikinci baskı. Daha geniş bilgi kitabın sonundadır. (Kn. İle ilg. Bkz. Ennahvü-l vâfi c. 3 s. 575)

Kur’ân’ın Allah’ın sözü olduğunu anlayınca ona önce inanırlar ama hayat tarzlarını değiştirmek istemezlerse görmezlikten gelmeye başlar kâfir olurlar. Zaten inanmadan kâfir olunmaz. Allah Teâlâ şöyle buyurur: 

“O gün nice yüzler ak çıkar, nice yüzler de kararır. Yüzleri kararanlara şöyle denir: “Siz inandıktan sonra kâfir oldunuz, değil mi? Kâfir olmanıza karşılık, tadın şu azabı!” (Al-i İmran 3/106)

A.A.Bayındır

Andolsun ki onların çoğunun üzerine azab sözü hak olmuştur. Onlar imana gelmezler.

 لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلٰۤى اَكْثَرِهِمْ Andolsun ki, daha çoklarına karşı (azab) sözü hak oldu. لَقَدْ  Kelimesinde  لام  kaseme cevaptır.  وَاللّٰهِ لَقَدْ  “Allah'a yemin ederim ki muhakkak..”  Takdirinde Allah Teâlâ'nın yüce ismine bir yemini işaret eder.

Tefsircilerin çoğu burada “söz ”den maksadın,  لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ اَجْمَعٖينَ “Andolsun ki, cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağım.”  (Secde, 32/13) kelimesi olduğunu söylemişlerdir. Nitekim  اِنَّ الَّذٖى حَقَّتْ عَلَيْهِمْ كَلِمَةُ رَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ “Şüphesiz Rabbinin kelimesi üzerlerine hak olanlar inanmazlar.” (Yunus, 10/96) âyetinde de böyledir. Yani bu yüce söz gereğince haklarında azab ile hüküm vacip oldu. Ancak buna şöyle bir soru sorulur:   وَمَا كَانَ رَبُّكَ لِيُهْلِكَ الْقُرٰى بِظُلْمٍ وَاَهْلُهَا مُصْلِحُونَ  “Halkı ıslah edici kimseler olduğu halde, Rabbin o ülkeleri zulüm ile helak edecek değildi.” (Hûd, 11/117),  وَمَا كُنَّا مُعَذِّبٖينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً  “Biz bir peygamber gönderinceye kadar (hiçbir kavme) azab edecek değiliz.”  (İsra, 17/15) buyurulmuşken, burada  فَهُمْ غَافِلُونَ  “onlar gafildirler”  diye gafletleri anlatılan bir kavim aleyhinde azab nasıl hak olur? Cevap olarak, bunlara o sözün (azabın) hak olması, peygamber gönderilmeden önce değil, gönderildikten sonra Ebu Cehil gibi inat edip kabul etmeyenlere aittir, deniliyor.

Fakat bu, itibarla doğru olsa da, sonradan çoklarının imana gelmiş olduklarına göre, bunlara imana gelmez bir çoğunluk denilemeyeceği gibi, peygamberin gönderilişinden sonra çoğunluğun bu şekilde hemen mahkûm edilişi de مَآ اُنْذِرَ اٰبَآؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ “Babaları uyarılmayan ve kendileri de gafil olan.” mazeretiyle âyetin gelişine de uygun düş­müyor. O halde bu çoğunluğun, o kavmin içinden çok dışında olması gerekir. Çünkü nahivde bilinmektedir ki, ism-i tafdilin izafetle (tam­lama halinde) kullanılışının iki şekli vardır: Birisinde “muzafun ileyh” ten bir cüz (parça) olması şart olur.  يُوسُفُ اَحْسَنُ النَّاسِ  “Yusuf, insanların en güzelidir.” İfadesi gibi. Diğerinde ise mutlak fazlalık kastedilmekle “muzafun ileyh ”ten hariç olabilir. يُوسُفُ اَحْسَنُ اِخْوَتِهٖ “Yusuf, kardeşlerinin en güzelidir.” cümlesinde olduğu gibi ki, işte burada اَكْثَرُهُمْ “onların çoğu”  bu mânâ ile düşünüldüğü takdirde, bu çoğunluğun, o gafillerin dışında bulunan ve babaları uyarılmış olan azgınlara yorumlanacağından bir soru gelemez. Yani sadece o gafillerin içinden çoklarına değil, onların daha çoklarına, babalarına peygamber gönderilmiş olduğu halde, doğru yoldan ayrılmış olan pek çok kavimlere söz (azab sözü) hak olmuştur.   فَهُمْ لاَ يُؤْمِنُونَ  Artık onlar imana gelmezler. Onun için korkutmaya onlardan başlamak, hikmete uygun olmaz. H.Yazır

"Boyun halkası" ifadesi ile onların hakkı kabullenmelerine engel olan inatları kastedilmiştir. "O halkalar çenelerine kadar dayanmıştır ve bu yüzden kafaları yukarı kalkıktır" ifadesiyle de tekebbür göstererek kasıldıkları anlatılmak isteniyor. Allah, inatçılıkları dolayısıyla onların boyunlarına, kibir ve büyüklenme halkası geçirmiştir, ne kadar delil getirilirse getirilsin hakikati göremezler ve apaçık delilleri bile kabul etmezler.

Mevdudi

Zemahşerî: “[Bu,] onların hakikati bilinçli şekilde inkâr etmelerinin temsilî ifadesidir.” Bkz. 13:5'e ilişkin not 13 ve 34:33'e ilişkin not 44. Zımnen “ve doğru yolu göremesinler” (Râz’î); onların “başlarını dik tutmaları”, aynı zamanda küstahça böbürlenmelerini de simgeler. Diğer taraftan, Allah'ın günahkarların boyunlarına “demir halkalar geçirmesi”, 2:7'de sözü edilen ve buna ilişkin 7. notta açıklanan “onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemesi ”ne benzer bir mecazdır. Bir sonraki ayette zikredilen “set” ve “perde” mecazları için de aynı şey söylenebilir. 

M.Esed

Biz onların boyunlarına, çenelerine kadar dayanacak olan demir halkalar geçireceğiz. Bu yüzden başları yukarı kalkıktır.

Bu dünyada bu insanların üzerine gidilse de havlarlar, gidilmese de havlayıp salyalarını akıtırlar (Araf 7/176); ama bazıları bağlarından veya zincirlerinden kopmuş, fakat inkârlarına zincirle mahkûm olmuş vahşi köpekler gibi saldırırlar. Allah da onları zincire vuracaktır. İnkârına mahkûm olup, onun peşinden zincire vurulmuş gibi gidene, ahirette de zincir vurulur ve Allah’ın azabına mahkûm olarak gider.

Bu insanlar, Kuran’ı ve Hz. Peygamberi küçümsedi, kendileri de kibre kapıldılar. Kibre kapılıp kafasını havaya diken ve kafasını havaya kaldıranlar, boğazlarına takılan bu zincir halkaları ile kafalarını aşağıya doğru eğemeyecek ve sürekli olarak kafalarıyla yukaraya doğru bakakalacaklardır.

Onların bu durumu da Lokman 18 ayet anlatmaktadır. “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme!” bazen “hastalık nedeniyle boynu bir tarafa meyil olmak, kibirlenerek yüz çevirmek” anlamına gelen sa ’ira kelimesi, “devenin hastalandığında boynunu hareket ettirememesi” için de kullanılmaktadır.

İşte kibir hastalığına kapılan kâfirler, Kuran’a karşı kibirlenip yüz çeviriyorlardı. Bunun sonucunda ahirette de kendilerinin boğazına vurulan zincir sebebiyle başlarını hareket ettirmeyeceklerdir. Kuran’a ve Hz. Muhammed’e karşı gönlüne veya beynine zincir vuranlara, öteki âlemde aynı ceza ile mukabele edilecektir.

Kendilerine: ‘Allah’ın indirdiğine uyun’ dendiğinde: ‘Babalarımızın yoluna uyarız.’ Deyip bu uyarıya aldırmayan taklitçi kâfirler, aslında taklit yularını kendi boyunlarına vurmuşlardır. Taklit zincirine boyunlarını, yani beyin ve gönüllerini vuranlara mahşerde zincir vurulacağı şu ayette bildirilmektedir:

“Onlar, Kitab’ı, peygamberlerimize gönderdiklerimizi yalanlayanlardır. Onlar yakında gerçeği anlayacaklar! Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde sıcak suya sürüklenecekler, sonra da ateşte yakılacaklardır.” (Mümin 40/70,72)  B.Bayraklı

Çünkü biz onların boyunlarına kelepçeler geçirmişiz. O kelepçeler çenelerine dayanmıştır da burunları yukarı, gözleri aşağı somurtmaktadırlar.

 اِنَّا جَعَلْنَا فٖۤى اَعْنَاقِهِمْ اَغْلاَلاً Çünkü biz onların boyunlarında birtakım bağlar, kelepçeler yapmışızdır.

Ağlal: اَغْلاَل  Gayının zammesiyle غُلٌّ “gull”ün çoğuludur. Bahir'de denilir ki: Ğull; zorlama tazyik, azab etmek, esirlik mânâsıyla boynu saran ve boyun ile beraber iki veya bir eli de bağlayandır. (Ebu Hayyan, a.g.e., VII, 324.) Râğıb da şöyle der: Organları ortasına alan bağdır. (Râğıb el-İsfehânî, a.g.e., 363.) Bazıları da azab etmek ve şiddet göstermek için eli boyuna bağlayan bağdır, diye ifade etmişlerdir. Kâmus mütercimi de hapsedilenin ve delinin boynuna geçirdikleri demir toka ve lâleye (halkaya) denilir, diye anlatmıştır. (Asım Efendi, Kamus Terc., IV, 11.) Demek ki ğull, kelepçe ve lâle (halka) denilen demir bağlardır. Ebu Hayyan, Bahir'de diyor ki: Zahir olan bu  اِنَّا جَعَلْنَا فٖى اَعْنَاقِهِمْ اَغْلاَلاً  “biz onların boyunlarında birtakım bağlar, kelepçeler yapmışızdır.” ayetinin, istiare değil, hakikat olmasıdır. (Ebu Hayyan, a.g.e., VII, 324.) İman etmeyeceklerini haber verince, ahiretteki hallerinden de bir şey haber verilmiş demektir. Bununla beraber âlimlerin çoğu bunun bir istiare olduğunu söylemişlerdir ki, hidayetlerine engel olan ruhsal ve sosyal alışkanlık ve şartların  وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَآئِرَهُ فٖى عُنُقِهٖ “Biz her insanın kuşunu (yaptıklarını) kendi boynuna doladık.”  (İsra, 17/13) âyeti gereğince kazanılmış bir ceza halinde tabiat ve ondan ayrılmayışını tasvirdir. Çünkü tomruk ve kelepçe gibi bağların, ceza ve azab aletlerinden olması itibariyle zorunlu olan yaratılışları değil, kazanmakla hak edişi gerektiren cezaî bir zorlamayı ifade eder. İlk bakışta çağdaş medeniyetin boyun bağlarını hatırlatır gibi görünen bu “ağlal” hem ferdin yaratılış kabiliyetini yanlış hedeflere sevk eden toplum baskısının kötü sıkıntılarını, hem de batıl itikatlar, çirkin alış-kanlıklar, kötü huylar, taklit, taassup, nefsin arzuları gibi küfür ve günahlardan hoşlandırıp, imandan kaçındıran fena huylara ve durumlara nefislerin alıştırıla alıştırıla değişmez hale getirilmiş olmasını temsildir. Evet o kelepçeler  خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ“Allah onların kalplerini mühürlemiştir.”  (Bakara, 2/7) ifadesi üzere çıkmaz bir şekilde boyunlarına geçirilmiş.  فَهِىَ  Onlar; o demir çemberler, enli, dik yakalıklar halinde اِلَى اْلاَذْقَانِ Çenelere dayanmıştır.  فَهُمْ مُقْمَحُونَ  Burunları yukarı, göz-leri aşağı somurtmuş kalmışlardır. Gerçeği görmek için etraflarına bakmazlar ve bakamazlar. H.Yazır

 

 

8-10. Şüphesiz ki Biz onların boyunlarının içinde demir halkalar kıldık. Öyle ki onlar çenelerine kadardır. Böylece onlar burunları yukarı kaldırılmış olanlardır.
Ve biz onların önlerinden bir set, arkalarından bir set kıldık. Böylece Biz kendilerini sarmışızdır. Artık onlar görmezler.
Ve onları uyarmışsın yahut uyarmamışsın onlara göre birdir, onlar inanmazlar.

Bu ayet gurubu, 7. ayetteki “onlar inanmazlar” ifadesinin gerekçelerinin beyanı mahiyetinde olup, inanmayacak olanların psikolojik durumlarını açıklamaktadır.
Ayette geçen “mukmehun” sözcüğünün mastarı olan “ikmah”, “başı kaldırıp gözü yummak” demektir. Rabbimiz bu sözcükle inatçı kâfirlerin bir tiplemesini yapmış; onların, yapılan daveti reddettiklerini gösterir anlamda başlarını arkaya doğru kaldıran kibirli insanlar olduklarını bildirmiştir. Onların önlerine getirilen onca delili görmemelerine, incelememelerine ve kabul etmemelerine sebep olan kibir ve inatları ise, boyunlarının içindeki demir halka ile simgeleştirilmiştir.
Önlerindeki ve arkalarındaki set
İnanmayacak olanların bu ayette, gerçekleri göremez, geçmişten ders almaz, geleceği düşünmez olarak burunlarını havaya dikmiş durumları, bir başka ayette ise şöyle dile getirilmiştir:
Fussilet; 25: Biz onlara karinleri (bir takım yakınları, yani İblislerini) kabuk gibi üzerlerine kaplattık, onlar da, önlerinde ve arkalarında olanları kendilerine süslü gösterdiler. Cinlerden ve insanlardan (herkesten) kendilerinden önce gelip geçmiş ümmetlerde yürürlükte olan söz, onların üzerine hakk oldu. Şüphesiz onlar, hüsrana uğrayanlar idiler.
Fussilet suresinin 25. ayetinden anlaşılacağı gibi, inanmayacak olanların önlerindeki ve arkalarındaki set aslında, onların çevrelerindeki bir takım yakınların (İblislerinin) olan biteni onlara süslü göstermeleri ve onların da tutkuları yüzünden bu süse yatkın olmalarıdır. Buradan da onların, kendilerine süslü gösterilen mallar, makamlar, oğullar sebebiyle burunlarını havaya kaldırıp gerçekten uzaklaşmamaları ve tutkularından kurtulup akıllı davranmaları hâlinde, kendilerini kurtarabilecekleri anlaşılmaktadır.
Uyarının faydasızlığı
10. ayetteki “Ve onları uyarmışsın yahut uyarmamışsın onlara göre birdir, onlar inanmazlar.” ifadesinin bir benzeri de Bakara suresindedir:
Bakara; 6: Gerçek şu ki, şu kâfir olanları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir; iman etmezler.
Hemen belirtmek gerekir ki bu ifadeler “tebliğ etmeye gerek yok” anlamına gelmez. Çünkü elçi, görevi gereği tebliğini sürekli yapmak zorundadır. Zaten ifadelere dikkat edilirse Rabbimiz ayette “senin için birdir” dememiş, “onlar için birdir” demiştir. Yani, elçi görevini yapacaktır ama elçinin yapacağı tebliğ, ancak tebliğe muhatap olanlar içindeki kibirliler bakımından bir fark yaratmayacaktır.
Bu ayet grubundaki, Rabbimizin “kıldık, sardık” ifadeleri, onları inanmaz hâle sokanın Rabbimiz olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Onların içine düştükleri durumu Rabbimizin kendisine nispet etmesi; onların iradeleriyle, özgür seçimleriyle işledikleri fiilleri yaratanın kendisi olması sebebiyledir. Yani, insanları cehenneme sürükleyen fiilleri var eden ve insanları bu filleri işlemekte serbest bırakan Allah olduğu için bu fiiller Rabbimize izafe edilmiştir. Bu konu, “Sonra onu alçakların en alçağına döndürdük” ifadesi ile Tin suresinde yer almış ve surenin tahlilinde “Allah’ın Kalpleri Mühürlemesi ve Damgalaması” başlığı altında ayrıntılı olarak işlenmiştir (İşte Kur’an; c:2, s:69–75). H.Yılmaz

"Önlerinden bir sed, arkalarından bir sed çektik" ifadesi ile onların yapılarındaki inat ve kibir dolayısıyla geçmiş olaylardan ders almadıkları gibi, geleceklerini dahi hiç düşünmedikleri kast olunuyor. Çünkü taassup, onların her yanını kapladığı ve yanlış düşünceleri gözlerine perde olduğu için, apaçık hakikatleri görememektedirler. Şayet selim bir fıtrata sahip olsalardı, bu hakikatleri görebilirlerdi

Mevdudi

Yani, “böylece ne ileri gidebilirler, ne de geri gelebilirler”: ruhsal durgunluğu, durağanlığı anlatan bir mecaz.

M.Esed

Hem önlerinden bir sed, arkalarından bir sed çekmişiz, kendilerini kuşatıp sarmışızdır. Artık baksalar da görmezler.

 وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْدٖيهِمْ سَدّاً وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدّاً  Hem önlerinden bir sed, arkalarından bir sed çekmişizdir.  فَاَغْشَيْنَاهُمْ  Kendilerini sarmışızdır da فَهُمْ لاَ يُبْصِرُونَ  artık baksalar da görmezler.

H.Yazır

Sanki önlerine bir engel, arkalarına da bir engel koyup onları kuşatmışız da göremiyorlar.

Bu iki ayette, benzetme yapma yerine doğrudan benzetilecek anlam kümesi kullanılarak Mekkelilerin, Kur’an karşısındaki tavırları canlandırılmıştır. Bu tür anlatıma istiare-i temsiliyye denir. Bu tıpkı, “işini saman altından su yürütür gibi yapıyorsun” yerine “saman altından su yürütüyorsun” demek gibidir.

İstiarede benzetme gizlenir ve gerçek anlamı kast etme ihtimali olmaz. Bu iki ayette de gerçek anlamı kast etme ihtimali yoktur. Öyle olsa bu insanlar sorumlu tutulamazlar. Çünkü “Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez” (Bakara 2/286)

İstiarede benzetme edatı gizlenir ama bu ayetlerdeki ifadeler mecaz değil, gerçek sanıldığı için onlarda gizlenen “sanki” kelimesini açığa çıkarmamız bir zorunluluk olmuştur.

A.A.Bayındır

Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları kapattık. Artık görmezler.

Yüce Allah’ın set çekmesi, onların önceki davranışlarıyla alakalıdır. Biz seddi öncelikle iki kısma ayıracağız: İnsanın içindeki set, bir de dışındaki set. İçindeki set, beyin ve gönlünü nefsin ve şeytanın çepeçevre kuşatması demektir. Beyin ve gönül, nefis ve şeytan vasıtasıyla kuşatılır, muhasara altına alınır ve böylece beyin ile gönül hakikati görmez hale gelir. İşte biz buna içsel, psikolojik ve manevi set diyebiliriz. Birde insanların atalarından aldıkları kültürün etrafında oluşturduğu sosyal bir set vardır. Atalarının dini pratikleri, örf-adetleri, gelenekleri ve hayat tarzları onların etrafında hareketlerini engelleyen bir duvar gibi örülür.

İşte bu setleri kırıp geçiremeyen, kapandıkları yerden çıkamayan, beynini ve gönlünü hapishaneye tıkayan veya tıkanmasına razı olanlara, Yüce Allah aynısı ile mukabele edecektir. B.Bayraklı

Bu, "tebliğ etmeye gerek yok" anlamına gelmez. Yani senin tebliğin her türlü insana ulaşır. Bunların bazıları yukarıda zikredilmiştir. Diğerlerinin bahsi ileride gelecek ayetlerde söz konusu edilecektir. Birinciler, yani tekebbür ve inat içinde olanlar, sana karşı çıkmakta kararlıdırlar. Bu yüzden onlar için üzülmene gerek yok, boşuna meyus olma ve tebliğe devam et. Çünkü sen bu insanların içinde, Allah'tan korkarak, doğru yola girmek isteyen kimselerin de bulunabileceğini bilmelisin. Tebliğ ederken gerçek muhatabın işte bu insanlardır, onları aramak ve bir araya getirmek senin görevindir. Diğerlerini bırak, bu insanları bulmaya çalış

Mevdudi

Onları uyarsan da uyarmasan da birdir; inanmazlar.

Daha önce Bakara 6 da aynı konu gündeme getirilmişti. Konu orada yeterince açıklandığı için burada aynı şeyleri tekrar etmek istemiyoruz. Netice olarak şunları diyebiliriz: Bizler herkesin uyarıdan faydalanacağı ilkesinden hareket edeceğiz, ama uyarı anında eğitilmeyeceklerin olabileceğini de daima göz önünde bulunduracağız. Bu durum bizim düş kırıklığına uğramamızı önleyecektir. Hz. Muhammedin uyarısının etkilemediği insanların olması, bizim de böyleleriyle karşılaşacağımızın kanıtı olmaktadır.

B.Bayraklı

Onları korkutsan da korkutmasan da onlara göre birdir, inanmazlar.

 Onun için  وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ Onlara karşı birdir de  ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ  ha korkutmuşsun kendilerini, ha korkutmamışsın  لاَ يُؤْمِنُونَ imana gelmezler. اِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ Ancak o kimseyi korkutup uyarırsın, yani çoğunluk öyle olmakla beraber, sen yine herkesi de uyaracaksın, çünkü uyarmanın o kimselere faydası olur, o kimseleri sakındırır, korundurursun ki. H.Yazır

Şüphesiz sen o zikre (Kur’an’a) uyan ve gaybde Rahman’a haşyet duyan kimseyi uyarırsın. Sen hemen onu bir bağışlanma ve çok şerefli bir ödül ile müjdele.

 Ayetin ifadesinden, 6. ayette konu edilen ve ataları uyarılmadığı için duyarsızlaşmış olan kavmin iki guruba ayrılmış olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü ayette; mal, mülk, makam, mevki etkisiyle gözlerini gerçeğe kapamış kibirli, inatçı, küfürleri katmerlenmiş ve uyarının yarar sağlamadığı bir grubun yanında, Zikir’e (Kur’an’a) uyan, gaybde bile Allah’a haşyet duyan ve peygamberimizden uyarmaya devam etmesinin istendiği bir başka gruptan söz edilmektedir.
Haşyet
Daha önce A’lâ ve A’râf surelerinde ayrıntılı olarak açıkladığımız “haşyet” kısaca; “bilgi ve idrak neticesinde oluşan hayranlık ve saygının doğurduğu hasret kalma, uzak kalma korkusu” demektir.
Gaybde Rahman’a haşyet duymak
Bu ifade müminlerin, kendilerini Allah katında takdire lâyık hâle getiren iki temel özelliğine işaret etmektedir:
Birinci özellik; Rahman olan Allah’ın hiçbir yerde ve şekilde gözle görülmemesine, duyulup hissedilmemesine rağmen, müminlerin Allah’a haşyet duymaları ve takvalı davranmalarıdır. Müminlerin Rahman olan Allah’a karşı duydukları bu haşyet, apaçık görülen ve müthiş kuvvetli güçleri olan başka varlıklara karşı duydukları korkudan daha fazladır.
İkinci özellik de; O’nun Rahman olduğunu bildikleri hâlde, O’nun rahmetine güvenerek hiçbir zaman günahkâr olmamaları, yani “Rabbim beni affeder ama ben yine de yapmayayım” diyerek günah işlememeleridir.
Gerçek imanı ifade eden “gaybde haşyet”, Kur’an’da başka ayetlerde de yer almıştır:
Kaf; 32, 33: İşte bu, çokça yönelen ve çokça koruyan, Rahmandan gaybde (tenhada, kimsenin kendini görmediği yerlerde) iken haşyet duyan ve dönen bir kalp ile gelen (gönülden bağlı olan) herkes için söz verilendir.
Mülk; 12: Şüphesiz ki gaybde Rablerine haşyet duyanlar; bağışlanma ve büyük bir ödül onlar içindir.
Enbiya; 49: Ki onlar, gaybde Rablerine haşyet duyanlardır. Ve onlar Saat’ten (kıyametin kopmasından) içleri titreyenlerdir.
Fatır; 18: Hem günah çeken bir kimse, başkasının günahını çekmeyecek; yükü ağır basan, onun yüklenilmesine çağırsa da ondan bir şey yüklenilmeyecek, isterse bir yakını olsun. Fakat sen ancak o kimseleri sakındırırsın ki, gaybde Rablerinin korkusunu duyarlar, namazı dürüst kılarlar. Temizlenen de sırf kendisi için temizlenir. Nihayet dönüş Allah’adır.

H.Yılmaz

Sen ancak, Kuran’a ve görmeden Rahman’a saygı duyan kimseleri uyarabilirsin. İşte böylelerini bir af ve güzel bir ödülle müjdele.

Bu ayetten anlıyoruz ki, önceki yedinci ayetle beraber ahireti de ilgilendirmektedirler. Bu ayetten anlıyoruz ki, Kuran’a uymakta olan müslümanın da uyarıya ihtiyacı vardır. Buradaki ittebe’a “uyan” kelimesine Razi’nin desteğini alarak “iman etmek” manasını verebileceğimiz gibi Muhammed Esed’e göre “can kulağı ile dinlemek” anlamını da verebiliriz. Ayette geçen ez-zikr kelimesini, “ilahi öğüt” manasına alırsak, “öğüdü can kulağı ile dinlemek” şeklindeki anlam, en doğru anlam olacaktır. Hatta zikre “Kuran” manasını vererek, tabi olma fiiline “can kulağı ile dinlemek” de diyebiliriz. Bu demektir ki, ilahi uyarıyı dinleyen, ona kulak veren, ona iman edecek olan kişiye uyarı yapılabilir ve bu uyarı ona fayda verir. Böylece ittebe’a fiili, “zihin” ve gönül hazırlığını, alakasını” ifade etmektedir diyebiliriz. O zaman sadece bir mü’mini değil, mü’min olmaya hazır, potansiyel olarak buna müsait olanı da uyarman mümkün olacaktır.

Bunu gerçekleştiren kişiye iki çeşit ödül verilmektedir. Öncelikle onun geçmişindeki şirk günahı ile diğer günahları affedilmekte, ardından ona şerefli, güzel ve memnun olacağı bir ödül verilmektedir. Bu iki ödül ayetin başında geçen iki hareketinden dolayı kişiye verilmektedir. Mesela: Yüce Allah, affı, kişi Kuran’ı veya ilahi öğüdü dinlediği için; güzel ödülü de Rahman’a saygı duyduğu için vermektedir, diyebiliriz.

Demek ki, Yüce Allah, yapılan iyi şeyleri yerde bırakmamakta, mutlaka onları ödüllendirmekte ve karşılıklarını vermektedir. B.Bayraklı

11- Sen ancak Kur’an’a tabi olan ve görünmediği halde Rahman olan Allah'tan korkan kimseyi sakındırırsın. İşte onu bir bağışlanma ve çok şerefli bir mükâfatla müjdele.

  اتَّبَعَ الذِّكْرَ zikri (Kur'ân)ı takip etmekte; kitabı, Kur’an’ı gerçekten düşünerek virt emekte, nasihat dinlemekte  وَخَشِىَ الرَّحْمٰنَ بِالْغَيْبِ  ve Rahman olan Allah'a gaybda korku beslemektedir. Yani ahirette olacağı gibi henüz huzuruna varmış olmayıp, gıyabında bulunduğu halde, O'nun yüceliğini ve büyüklüğünü sayarak azabından korkar, Rahman’dır diye rahmetine güvenip aldanmaz.  نَبّئْ عِبَادٖۤى اَنّٖۤى اَنَا الْغَفُورُ الرَّحٖيمُ وَاَنَّ عَذَابٖى هُوَ الْعَذَابُ اْلاَلٖيمُ “Kullarıma haber ver ki ben çok bağışlayıcı, çok merhamet ediciyim. Benim azabım da o acı verici azabdır.”  (Hıcr, 15/49-50) buyurduğunu hesap eder, emirlerini tutar. Yahut kendi gaybında içinden, yani yalnız görünürde değil, Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği kalbinin iç yüzünden korku duyar. Hangi kavimden olursa olsun.   فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَاَجْرٍ كَرٖيمٍİşte onu hem bir bağışlanma, hem de şerefli bir mükafatla müjdele. مَغْفِرَة  Mağfiret ve اَجْرٍ ecr'deki tenvinler tefhim (büyüklük) içindir. Yani hiçbir günah bırakmayıp örten geniş, önemli bir mağfiret (bağışlanma) ve hiçbir minnet ve eksikliği olmayan şanlı, şerefli güzel bir ecir ile müjdele. Demek ki, peygamberlik yalnız korkutmak için değil, hem de böyle büyük müjde ile müjdeleme hikmeti içindir. Bu korkutma ve müjdelemenin asıl sır ve hikmeti ise şudur

H.Yazır

Bundan, insanların amellerinin üç şekilde kaydedildiği anlaşılıyor.

Birincisi, insanın iyi ve kötü tüm amelleri Allah'ın indinde kayıtlıdır.

İkincisi insanın amelleri anında tespit edilmektedir. Sonra bunlar kıyamet günü ortaya çıkacaktır. Yani, insan tüm sözlerini, niyetlerini, arzularını zihninde yazılı bulacak ve yine tüm davranışları bir film şeridi gibi gözünün önünden geçecektir. Üçüncüsü ise insanın ölümden sonra geride bırakacağı iyi ya da kötü tesirlerdir. Bu tesirler nereye ve ne zamana kadar devam ederse, o kimsenin hesabına işlenecektir. Sözgelimi, kişinin çocuğunu iyi veya kötü şekilde terbiye etmiş olması dolayısıyla o çocuğun topluma olan etkileri, yani insanın ektiği tohumun karşılığı olan sevap veya günah, onun hesabına işlenecektir.

(Mevdudi)

Şüphesiz ki ölüleri ancak Biz diriltiriz Biz. Onların önceden yapıp gönderdiklerini ve eserlerini de yazarız. Zaten Biz her şeyi bir “imam-ı mübin “de sayıp tespit etmişizdir.

Bu ayette üç nokta üzerinde durulmuştur.
1) Ölülerin diriltilmesi ve bunu sadece Allah’ın yapması: Burada Rabbimiz, üç kez “Biz” ifadesi kullanarak, te’kit edatı getirerek ve cümleyi isim cümlesi olarak kurarak olağanüstü bir vurgu yapmıştır. Yapılan bu vurgular, ölülerin diriltilmesi olayının büyüklüğünü, ciddîliğini ve bu işin sadece Allah’ın gücü ile mümkün olabileceğini göstermektedir.
“Ölülerin diriltilmesi” eyleminden mecazen; “ölü mesabesinde olan kâfirlerin imana getirilerek canlandırılması”, yani “cahillerin bilgilendirilmek suretiyle canlandırılması” şeklinde ikinci bir anlam çıkarmak da mümkündür.
2) İnsanların yaptığı her şeyin yazılması: Ayetin ikinci cümlesinde, insanın yaşamı boyunca yaptığı iyi ve kötü işleri ile bu işlerin o kimsenin ölümünden sonra kalan iyi ve kötü izlerinin kayıtlara geçirildiği bildirilmektedir. Bu demektir ki; insan öldükten sonra amel defteri kapanmayacak, dünyada yaptığı işlerin izlerinden de sorumlu tutulacaktır:
İnfitar; 5: Kişi neyi önünden gönderdiğini ve neyi geri bıraktığını bilmiştir.
Kıyamet; 13: O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir.
Haşr; 18: Ey inanmış olan kişiler! Allah’a takvalı davranın; her kişi yarına ne hazırladığına bir baksın. Ve Allah’a takvalı davranın. Şüphesiz Allah, işlediklerinizden haberdardır.
Nisa; 85: Kim güzel bir şefaatle (hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla) şefaat ederse, bundan kendisine bir sevap (hisse) vardır. Kim de kötü bir şefaatle (kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla) şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir.
Kehf; 49: Ve Kitap (amel defteri) konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar, yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.
Enbiya; 94: Öyleyse kim inanmış olarak sâlihâtı işlerse onun emeği için nankörlük edilmeyecektir. Biz hiç şüphesiz onu yazanlarız da.
3) Her şeyin bir “apaçık bir önder ”de sayılıp dökülmesi: Ayetteki üçüncü cümleden genellikle “amel defteri” anlaşılmaktadır. Çünkü yukarıda Kehf suresinin 49. ayetinde görüldüğü gibi, her şey yazılı olarak bir “kitap ”ta (amel defterinde) bulunacaktır.
İsra; 71: O gün Biz bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kitaplarını okuyacaklar ve en küçük bir haksızlığa uğratılmayacaklar.
Zümer; 69: Ve yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hak ile karar verilmiştir. Ve onlar zulüm olunmazlar (onlara haksızlık edilmez).
Kamer; 52, 53: Ve onların işledikleri her şey, yazıtlardadır (kayıtlardadır, kitaplardadır).
Küçüğün, büyüğün, hepsi satır satır yazılmıştır.
Biz ise, cümledeki “imam-ı mübin (apaçık bir önder)” ifadesinin “Kur’an-ı mübin” olarak anlaşılmasını tercih ediyoruz. Çünkü Rabbimiz, insanlar için gerekli yol haritasını; iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini, hakkı, batılı, imanı, küfrü, cennete veya cehenneme götüren sebepleri, hepsini, ama hepsini apaçık olarak Kur’an’da sayıp dökmüştür. Dolayısıyla bize göre buradaki “imam-ı mübin” ifadesi ile kastedilen, vahyedilen kılavuzda her şeyin var olduğu gerçeğidir

H.Yılmaz

Ölüleri diriltecek olan biziz. Yapıp ettiklerini ve eserlerini de yazmaktayız.  Yaptığımız her kayıt, açık bir defterdedir.

Allah’ın Elçisi şöyle demiştir: “İnsan şu üç eserden birini bırakmadan ölürse defteri kapanır: Sadaka-i cariye, faydalanılan ilim ve ona dua eden salih evlât ” (Müslim, Vasiyyet,14; Ebû Dâvûd, Vesâyâ, 14) A.A.Bayındır

Gerçekten biz ölüleri diriltiriz, onların önceden yapıp gönderdiklerini ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Zaten biz her şeyi açık bir kütükte, bir “imam-ı mübin ”de (ana kitapta, yani Levh-i mahfuzda) sayıp tespit etmişizdir.

 اِنَّا نَحْنُ Gerçekten biz biziz. Bilinmektedir ki, Allah Teâlâ'nın “biz” buyurması büyüklük ve yücelik içindir. Yani büyüklük şanımız olan biz, güç ve kuvveti bilinen Allah’ız yahut biz başka değil, yalnız biz نُحْىِ الْمَوْتٰى ölüleri diriltiriz  وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا  ve önceden gönderdikleri şeyleri; hayatlarında yaptıkları iyi ve kötü bütün amelleri  وَاٰثَارَهُمْ  ve eserlerini, yani geriye bıraktıkları faydalı veya zararlı eserlerini, gerek okuttukları ilimler, yazdıkları kitaplar, yaptıkları vakıflar, medreseler, mescitler, mektepler, yollar, çeşmeler, köprüler, hastaneler, çeşitli imaretler gibi hayır ve hasenat kuruluşlarını ve gerek zulüm ve düşmanlık kanunlarını tesis, günah ve isyan örnekleri tertip eden fesat ocakları gibi uğursuz şer ve kötülüklerini ve hatta bütün izlerini ve gölgelerini yazarız, adlarına, hesaplarına geçiririz. Sahih bir hadiste rivayet edilmiştir ki: اِذَا مَاتَ اْلاِنْسَانُ انْقَطَعَ عَمَلُهُ اِلاَّ مِنْ ثَلاَثٍ صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ وَعِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهٖ وَوَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُو لَهُ “İnsan öldüğü zaman şu üçten başka bütün ameli kesilir: Sadaka-i cariye (devam eden sadaka), kendisinden faydalanılan ilim, ona dua eden salih evlat.” (Müslim, Vasiyet, 14; Ebu Davud, Vasayâ, 14; Tirmizi, Ahkâm, 36; Nesaî, Vasa­yâ, 8; Ahmed b. Hanbel, II, 316, 350, 372.) Demek ki, bu hadis-i şerif kalacak hayırlı eserlerin kısımlarını açıklamıştır. Âyet bunların zıddı olan kötü eserlerin de yazılacağını açıklıyor.  وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ فٖى اِمَامٍ مُبٖينٍ  Ve zaten her şeyi önce açık bir kütükte, bir ana kitapta,  yani Levh-i mahfuz'da sayıp yazmışızdır. Yani her şey, oluşundan önce Allah'ın ilminde belli olup Levh-i mahfuz'da bütün sayısıyla zabtedilmiş olmakla beraber, olduktan sonra da bütün izleri ve gölgeleriyle yazılır ve insanlar bu şekilde yaptıklarından sorumlu tutulur. Böyle korkut ve müjdele. 

H.Yazır

Şüphesiz ölüleri ancak biz diriltiriz. Onların yaptıkları her işi, bıraktıkları her eseri yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta kaydederiz.

İnsanların yaptıkları iş ve bıraktıkları eser ölümlerinden önce kaydedildiğine göre, burada öldükten sonra dirilme neden önce kaydedildi? Bize göre bunun ayete katacağı farklı bir anlamı olmalıdır. Sorumuza Kurtibinin, Dahhâk ve el- Hasen’den naklettiği yorum ya da mana cevap olabilir: “Onları cehaletten sonra iman ile diriltiriz.” (Kurtubi, age, XIV, 385)

Böylece bu âlimler ölüme “cehalet”, dirilmeye de “iman” manası vermişlerdir. Onların bu manası Fatır 22 ye uygun düşmekte ve kabul edilmeye layık bir yorumsal mana olmaktadır. Çünkü Fatır 22 de Yüce Allah, kâfirleri yaşayan ölü, iman edenleri de diri olarak kabul etmektedir. Kâfirin iman etmesi, Yüce Allah’ın ona imanı kabul ettirmesi ölü iken diriltmesi demektir.

Bize göre ayette geçen ölü ile diri kavramları başka bir olguya işaret edebilir. Ölü henüz yaratılmamış insanı veya varlığı ifade etmektedir diyebiliriz. Diriltmek de onu dünya hayatına getirmek ve yaratmaktır. Böylece ayet öldükten sonra dirilmeyi değil, bu dünyadaki yaratılmayı ifade etmektedir. Her iki manayı burada zikredebiliriz: “Şüphesiz ölüleri (olmayanları) var ederiz. Onların yapmakta oldukları her işi ve bırakmakta oldukları her eseri yazarız. Biz her şeyi apaçık bir kitapta kaydediyoruz.”

Yüce Allah başka ayetlerde bu konuyu farklı biçimlerde açıklamaktadır.

“Ey iman edenler! Allah’a saygı gösterin ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’a saygı duyun; çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Haşr 59/18)

Ayette geçen ğad “yarın” kelimesi, kıyameti ifade etmektedir.

“Kıyamet günü, insana önceden yolladığı ameller ile geri bıraktığı ne varsa bildirilir.” (Kıyamet 75/13)

“İnsanoğlu yapıp gönderdiklerini ve yapmayıp geride bıraktıklarını bir bir anlar.” (İnfitar 82/5)

“Kim zerre miktarı hayır yaparsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlerse onu görür.” (Zilzâl 99/7-8)

“Biz, her şeyi apaçık bi imamda kaydederiz.” 

Ayette “kitap” geçmediği halde “imam” kelimesi geçmektedir. Kitaba “imam” denmesinin sebebi, imam, “delil teşkil eden ve kendisine uyulan” demektir. Bütün ilahi değerlendirmeler, ceza ve ödül kararları o kitaba itibar ederek verileceği için söz konusu kelime, bu isim adı altında anılmaktadır.

Netice olarak diyebiliriz ki, Hz. Peygamberin uyarısından etkilenip doğru yola gelenlerle, kibredip o uyarıya sırtını dönenlerin tüm inançları, niyetleri, amelleri ve dünyaya bıraktıkları eserler kayıt altına alınıp yazılıyor ve mahşerde de önlerine konacaktır. Bizi bu yargı şu ayete götürmektedir:

“Kitap ortaya koymuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün. ‘Vay halimize!’ derler, ‘bu nasıl kitapmış!’ Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş. Böylece yaptıklarını karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.” (Kehf 18/49)  B.Bayraklı

Kadim müfessirlerin çoğu bu şehri Antakya, iki elçiyi de iki havari sanmışlar ve bu olayın kral Antiochus döneminde geçtiğini söyleyebilmişlerdir. Fakat İbn Abbas, İkrime, Katade, Ka'b el-Ahbar ve Vehb bin Münebbih bu kıssayı Hıristiyanların güvenilir olmayan rivayetlerine dayanarak nakletmişlerdir. Oysa bu kıssanın tarihi bir mesnedi yoktur. Antakya'da bu sülaleden 13 kral, "Antiochus" lakabıyla M.Ö.65'e kadar hüküm sürmüştür. Ayrıca Hz. İsa'nın (a.s) Antakya'ya tebliğ etmeleri için havari gönderdiğine dair Hıristiyanların dayandıkları hiçbir belgeleri yoktur. Bilakis Kitab-ı Mukaddes'in, "Resullerin işleri" bölümünden, Hz. İsa'nın (a.s) göğe kaldırılışından birkaç sene sonra Hıristiyan mübelliğlerin ilk kez Antakya'ya gittikleri anlaşılıyor. Bundan Allah Teâlâ'nın hiçbir peygamberini oraya göndermediği veya peygamberlerinden birini herhangi bir elçi tayin etmediği belli olmaktadır. Şayet bir şahıs oraya kendiliğinden tebliğ etmeye gitmişse bile, o şahsa Allah'ın peygamberi denilerek, tevil yapılamaz. Yine Kitab-ı Mukaddes'te, Antakya'da yahudi olmayan birçok kimsenin Hıristiyanlığı kabul ettiklerinden söz edilmektedir. Oysa Kur'an yukarıdaki beldenin önemli bir özelliğini, belde halkının peygamberin davetini reddetmiş olmaları ve dolayısıyla azaba uğradıkları şeklinde açıklar. Tarihi hiçbir belgede Antakya'ya azab geldiğine dair bir kayıt yoktur. O halde Antakya halkının peygamberleri reddettiğini ve bu yüzden azaba uğradıklarını iddia etmek mümkün değildir. Yukarıda da zikredildiği gibi, Antakya söz konusu "belde" olamaz. Hangi belde olduğu Kur'an'da bildirilmemiş ve Rasulullah’tan (s.a) bu konuda hiçbir hadis gelmemiştir. Ayrıca bu "Resullerin" kim olduklarından da bahsedilmemiştir. Kur'an kıssayı sadece bir vakıa olarak zikrettiği için belde ve Resullerin isimlerinin bilinmesi pek gerekli değildir. Söz konusu kıssanın aktarılma amacı: "Kureyşlilere sizler nasıl inat ve zıtlıkla Rasûlullah'ı (s.a) inkâr ediyorsanız, o beldedekiler de aynı yanılgı içindeydiler. Aynı yolu takip ettiğiniz ve inadınızda ısrarlı olduğunuz takdirde, sizlerin sonu da o beldedeki insanlar gibi olacaktır" demek suretiyle uyarıda bulunulmaktadır.

Mevdudi

13- Sen onlara, o şehir halkını örnek ver. Hani oraya peygamberler gelmişti.

وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلاً اَصْحَابَ الْقَرْيَةِ “Sen onlara o şehir halkını örnek ver.” Eserlerin yazılmasına ve asil bir örnekte birçok şeyin sayılmasına bir misal gibi olan bu mesel, gerek üzerlerine azab sözü hak olanları korkutmak ve gerekse Kur’an’a uyanları müjdelemek konusunda peygambere vaat edilmiş olan inkılapların önemli bir örneğini vermektedir ki, buna bu itibarla يٰسۤ Yasin’in kalbi denilse yeridir. Yani Hıristi­yanlığın karşısında müşrik Romalılar nasıl söndüyse İslamiyet’in kar­­şı­sında da öyle devletler yıkılacak  لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدّٖينِ كُلِّهٖ “Onu bütün dinlere üstün kılmak için…”  (Fetih, 48/28) sırrı ortaya çıkacaktır. Burada, bu şehrin Antakya, elçilerin de İsa (a.s.)ın havarilerinden gönderilenler olduğu naklediliyor. O halde şehir halkının, memleket halkı ve anılan kavmin de Romalılar olduğu anlaşılır.

H.Yazır

13. Onlara o ülke halkını örnek ver. Hani elçiler gelmişti oraya.

Ayette geçen karye kelimesi lügat anlamı ile “köy” demektir. Kelimenin sosyolojik anlamı, kent veya ülke olabilir. Bu ülkenin Antakya olduğunu öne sürenler vardır. Ancak biz, isminin Kuran da anılmamasını manidar buluyoruz. Önemli olan ülkenin ülke halkının peygamberine gösterdiği olumsuz tepki ve onun neticeleridir. Yüce Allah bu ülkede peygamberlere yapılanların Hz. Muhammed’e tepki gösterenlere örnek verilmesini emretmektir. Taha 128 de belirtildiği gibi bu örnek, “nuha” denen akla, bu olgudan dersler çıkarması için sunulan sosyal bir olgudur.

B.Bayraklı

13-32. Sen onlara (gafil kavme), o kentin ashabını örnek ver. Hani oraya gönderilmişler (elçiler) gelmişti.
Hani Biz onlara iki elçi göndermiştik de onlar ikisini de yalanlamışlardı. Biz de üçüncü ile güçlendirmiştik de onlar: “Şüphesiz ki biz size gönderilmişleriz (elçileriz)” dediler.
Onlar da: “Siz ancak bizim gibi bir beşersiniz. Rahman hiçbir şey indirmedi de. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.” dediler.
Onlar (elçiler) dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Bize düşen de sadece apaçık tebliğdir.”
Onlar (o kentin halkı) dediler ki: “Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, ant olsun ki, sizi taşlayarak öldürürüz ve mutlaka bizden size çok acıklı bir azap dokunur.”
Onlar (Elçiler): “Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Size öğüt verildi diye mi? Bilakis siz haddi aşmış bir kavimsiniz.” dediler.
O sırada o kentin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi. Dedi ki: “Ey kavmim! Uyun o gönderilmişlere (elçilere)! Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o kişilere ki, onlar hidayete ermişlerdir. Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim O beni yaratana? Siz de sadece O’na döndürüleceksiniz. Ben, hiç ben O’nun astlarından ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa, onların (ilâhların) şefaati benden yana hiçbir fayda vermez ve onlar (ilâhlar) beni kurtaramazlar. Şüphesiz ki ben, o zaman (ilâhlar edindiğim takdirde) apaçık bir sapıklık içindeyimdir. Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman ettim. Hadi kulak verin bana!”
Denildi ki: “Haydi gir cennete!” (O da) Dedi ki: “Ne olurdu! Kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni onurlandırılanlardan kıldığını bir bilselerdi.”
Ve Biz arkasından onun kavminin üzerine hiç bir ordu indirmedik, indirecekler de değildik. Sadece bir çığlık! Bir de bakmışsın ki, onlar hemen sönüvermişlerdir.
Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her bir elçi ile mutlaka alay ederlerdi.
Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi ve bunların kendilerine dönmeyeceklerini görmediler mi? Onların hepsi de toplanıp sadece bizim huzurumuzda hazır bulundurulacaklardır.

Dikkat edilecek olursa, Kur’an’ın ilk inen suresinden itibaren her uyarıdan sonra insanların önüne bir cennet ve cehennem tablosu konulmuştur. Bu özellik bu surede de sürdürülmüş ve surenin başlangıcındaki, elçilerin görevinin inzar (uyarı) olduğu, vahye kulak verenlerin bu uyarıdan yararlandığı, vahye kulak vermeyenlerin ise kendilerini cehenneme attıkları açıklaması ile yapılan uyarıdan sonra, bu ayet grubunda da cennet ve cehennemin ibret tabloları canlı bir anlatımla gözler önüne serilmiştir. Ancak, buradaki anlatım bambaşka bir anlatım olup, sanki üç perdelik bir temsil gibidir:
Birinci perde, I. sahne
Sahnede bir kentin hıncahınç dolu olan meydanı canlandırılmıştır. Sahneye önce iki elçi girmekte ve onların arkalarından giren bir başka elçi ile birlikte üç elçi koro hâlinde topluma seslenmektedirler:
– Şüphesiz ki biz, size gönderilmişleriz (elçileriz).
Topluluk:
– Siz ancak bizim gibi bir beşersiniz. Rahman hiçbir şey indirmedi de. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.
Elçiler:
– Rabbimiz biliyor ki biz gerçekten size gönderilmiş elçileriz. Bize düşen de sadece apaçık tebliğdir.
Topluluk:
– Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, ant olsun ki, sizi taşlayarak öldürürüz ve mutlaka bizden size çok acıklı bir azap dokunur.
Elçiler:
– Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Size öğüt verildi diye mi? Bilakis siz haddi aşmış bir kavimsiniz.
Birinci perde, II. sahne
Kentin en uzak yerinden bir kişi koşarak sahneye girer ve topluluğa seslenir:
– Ey kavmim! Uyun o gönderilmişlere (elçilere)! Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o kişilere ki, onlar hidayete ermişlerdir. Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim O beni yaratana? Siz de sadece O’na döndürüleceksiniz. Ben, hiç ben O’nun astlarından ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa, onların (ilâhların) şefaati benden yana hiçbir fayda vermez ve onlar (ilâhlar) beni kurtaramazlar. Şüphesiz ki ben, o zaman (ilâhlar edindiğim takdirde) apaçık bir sapıklık içindeyimdir. Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman ettim. Haydi, kulak verin bana!
Perde iner. Fondan bir ses:–

Haydi, gir cennete!
İkinci perde, I. sahne (Genel uyarıya yönelik)
Yer, cennettir. Topluluğa söylevde bulunan mümin kul cennette onurlanmış, nimetlere gark olmuş bir yaşam içinde kavmini düşünmektedir:
– Ne olurdu! Kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni onurlandırılanlardan kıldığını bir bilselerdi.
Üçüncü perde, (Binlerce sahne)
28, 29. ayetlerdeki “Ve Biz arkasından onun kavminin üzerine hiç bir ordu indirmedik, indirecekler de değildik. Sadece bir çığlık! Bir de bakmışsın ki, onlar hemen sönüvermişlerdir.” ifadesinin işaret ettiği gibi bir çığlık duyulur, kıyamet kopar, her şey hercümerç olur. (Bu sahnede Rabbimizin daha evvelki surelerde çizdiği tüm kıyamet kompozisyonları zihinlerde canlandırılmalıdır.)
Perde iner ve fonda yine bir ses (Allah’ın sesi, tabiî ki mecazen):
– Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her bir elçi ile mutlaka alay ederlerdi. Kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettiğimizi ve bunların kendilerine dönmeyeceklerini görmediler mi? Onların hepsi de toplanıp, sadece bizim huzurumuzda hazır bulundurulacaklardır.
13–32. ayetlerden oluşan pasajın yukarıda yaptığımız anlatımı, bize göre herhangi bir ek açıklamaya gerek duyurmamaktadır. Ancak, bu konudaki söylentilerde yine bazı saptırmalar yapılmış olduğundan, gerçekleri tekrar sergilemekte yarar görmekteyiz.
Elçi gönderilen belde
Klâsik kaynaklarda, Ka’b ül Ahbar ve Vehb b. Münebbih gibi sicili bozuk israiliyatçılara dayanılarak asılsız ayrıntılı uzun hikâyeler nakledilmiştir. Bu hikâyelere göre; o belde “Antakya ”dır, oraya giden elçiler de gerçekten Allah’ın elçisi değil, İsa peygamberin elçisidirler (bu elçiler, Yuhanna, Pavlus ve Şem ’un olup, salih kul da Habib-i Neccar imiş) (!), olayın sonunda ise bu elçiler ve o elçilere destek için gelen salih kişi, orada yaşayan kavim tarafından parçalanıp öldürülmüşlerdir.
Bu hikâyeler birçok yönden eldeki kaynakların verdiği bilgilerle çelişmektedir. Meselâ, hikâyelerde olayın kral Antiochus döneminde geçtiği söylenmektedir. Oysa tarihî araştırmalar, Antakya topraklarını da içinde bulunduran ülkede aynı sülâleden ismi Antiochus olan 13 kralın hüküm sürdüğünü fakat bu kralların sonuncusunun M.Ö. 65’e kadar yaşadığını ortaya koymaktadır. Diğer taraftan İsa peygamberin Antakya’ya tebliğde bulunmaları için havari gönderdiğini söyleyen, Hıristiyanlığa ait bir tek dahi belge yoktur. Bilakis Kitab-ı Mukaddes’in, “Resullerin İşleri” bölümünden, Hıristiyan tebliğcilerinin ilk kez İsa peygamberin ref’inden (yükseltilmesinden) birkaç sene sonra Antakya’ya gittikleri anlaşılmaktadır. Buradan da, Allah’ın hiçbir peygamberini oraya göndermediği veya peygamberlerden herhangi birinin, oraya göndermek üzere kendisine elçi tayin etmediği belli olmaktadır. Şayet herhangi bir şahıs kendiliğinden oraya tebliğde bulunmak üzere gitmiş olsa bile, o şahsa Allah’ın peygamberi denilmesi ve ona göre yorumlar yapılması çok yanlış bir davranıştır. Zaten, belde halkı tarafından ayetlerdeki gibi tehditlerin elçinin elçisi konumundaki birilerine yapılması da mantıksızdır. Dolayısıyla konumuz olan ayetlerdeki elçilerin İsa peygamberin elçileri olmaları söz konusu değildir. Yine Kitab-ı Mukaddes’te, Antakya’da Yahudi olmayan birçok kimsenin Hıristiyanlığı kabul ettiklerinden söz edilmektedir. Oysa Kur’an’da, o belde halkının, elçilerin davetini reddettikleri için azaba uğratıldıkları bildirilmektedir. Üstelik tarihî hiçbir belgede Antakya’ya azap geldiğine dair bir kayıt yoktur. Bu durumda, Antakya halkının elçileri reddettiğini ve bu yüzden azaba uğratıldıklarını iddia etmek mümkün değildir ve Antakya söz konusu “belde” olamaz.
Bu beldenin neresi olduğu hakkında; “Nuh’un yaşadığı belde”, “Semud’un beldesi”, “Mekke” diyenler de olmuştur ama bize göre burada önemli olan beldenin neresi olduğu değil, verilen mesaj ve masajın veriliş tarzıdır. Belde ise, yeryüzündeki her yerdir. Çünkü Nuh peygamberden sonra elçi gelen her kentte bu tip olaylar aynen yaşanmıştır. Bu sebeple biz, 13–32. ayetlerden oluşan pasajın, tarihte yaşanmış belli bir olayın bire bir nakli olduğunu değil de, bu tip olayların ortak özelliklerini yansıtan temsilî bir anlatımı olduğunu düşünüyoruz. Nitekim Kur’an’a bakıldığında, müşriklerin tavırları bakımından, Nuh peygamberin kentinden Muhammed peygamberin kentine değişen bir şey olmadığı, bunun gibi olayların vuku bulduğu kentlerin yeryüzünde pek çok olduğu görülmektedir. Yani, müşriklerin bu temsilî anlatımdaki “Siz ancak bizim gibi bir beşersiniz. Rahman hiçbir şey indirmedi de. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.” ve “Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, ant olsun ki, sizi taşlayarak öldürürüz ve mutlaka bizden size çok acıklı bir azap dokunur.” tarzında olan tehditleri, geçmişte de hep var olmuştur. Buradaki temsilî anlatımın amacı da Kureyşlilere, “Sizler nasıl inat ve zıtlıkla Allah’ın elçisini inkâr ediyorsanız, o beldedekiler de aynı yanılgı içindeydiler. Aynı yolu takip ettiğiniz ve inadınızda ısrarlı olduğunuz takdirde, sizin sonunuz da o beldedeki insanlar gibi olacaktır.” demek suretiyle uyarıda bulunmaktır.
Kur’an’da, geçmişte elçilere karşı yapılan davranışlara örnek olarak gösterilen pek çok ayet vardır:
Furkan; 7
: Şöyle dediler: “Bu ne biçim peygamber ki, yemek yer, sokaklarda gezer? Ona, beraberinde bulunup uyaran bir melek indirilseydi ya!”
Furkan; 20: Biz senden evvel de sadece yemek yiyen, çarşılarda yürüyen elçilerden gönderdik. Sizin bir kısmınızı bir diğerine fitne yaptık ki, bakalım sabredecek misiniz ve Rabbin çok iyi görendir.
Enbiya; 2, 3: Rablerinden kendilerine gelen her yeni öğüdü / hatırlatmayı ancak oyun yaparak ve kalpleri eğlenerek dinlerler. Ve o zalimler aralarında şu fısıltıyı gizlediler: “Bu, sizin gibi bir insandan başka bir şey midir? Artık görüp dururken büyüye mi gidiyorsunuz?”
Kamer; 24, 25: “Bizden bir tek insana mı, ona mı uyacağız? O takdirde biz kesinlikle bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz.” dediler.
“Zikir / öğüt, aramızdan ona mı bırakıldı? Hayır, aksine o, çok yalancı, küstahtır.”
İsra; 94: Ve insanlara yol gösterme gelince, kendilerinin iman etmelerine engel olan sebep sadece: “Allah bir beşeri mi elçi gönderdi?” demeleridir.
İsra; 95: De ki: “Yeryüzünde yerleşip dolaşanlar melek olsalardı, Biz de elbette, onlara gökten elçi olarak bir melek indirirdik.”
Müminun; 24, 25: Bunun üzerine, kavminden kâfir ileri gelenler “Bu, sizin gibi bir beşerden başka bir şey değildir. Size üstünlük sağlamak istiyor. Eğer Allah isteseydi, kesinlikle melekleri indirirdi. Biz evvelki atalarımızda bunu duymadık. Bu, yalnızca kendisinde delilik bulunan bir adamdır. Öyle ise, bir süreye kadar onu umutla bekleyin.” dediler.
İbrahim; 11: Elçileri onlara dediler ki: “Biz ancak sizin gibi bir beşeriz. Velâkin Allah kullarından dilediğini kayırır. Ve Allah’ın izni olmadıkça bizim için size bir delil getirmemiz olacak şey değildir. Onun için inananlar sadece Allah’a güvenip dayansınlar.”
Enbiya; 7, 8: Biz, senden önce de kendilerine vahyettiğimiz birtakım kişilerden başkasını elçi olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehlinden sorun hemen!
Ve Biz onları yemek yemez birer ceset kılmadık. Onlar sürekli kalıcılar da (ölümsüz) değillerdi.
Mümin; 33, 34: ... Arkanıza dönüp kaçacağınız günden. Sizin için Allah’tan koruyan yoktur. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur.
Ve ant olsun ki bundan önce size Yusuf delillerle gelmişti. O zaman da onun size getirdiği şeylerde şüphe edip durmuştunuz. Nihayet vefat ettiğinde de “Bundan sonra Allah asla elçi göndermez” dediniz. Allah aşırı giden, şüpheci olan kişileri işte böyle saptırır.
Nisa; 78: Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde de bulunsanız bile. Ve onlara bir iyilik erişirse “Bu, Allah’tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, sendendir.” derler. De ki: “Hepsi Allah’tandır.” Bunlara rağmen Bu topluma ne oluyor ki, hepten söz anlamaz oluyorlar?
Neml; 47: Dediler ki: “Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık.” (Salih): “Uğursuzluğunuz Allah katındadır. Bilakis siz imtihana çekilen bir kavimsiniz.” dedi.
A’râf; 131: Sonra kendilerine iyilik geldiği zaman, “İşte bu bize aittir.” dediler, eğer kendilerine bir kötülük gelirse, Musa ile yanındakilerin uğursuzluğu olarak kabul ederler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındadır. Velâkin onların çoğu bilmezler.
Uzaktan gelen salih kul
20–25. ayetlerde sahneye katılan salih kul, kentin en kenar yerinden koşarak gelmiş ve toplumuna verdiği çok ciddî mesajları, gayet nazik bir dille ifade etmiştir. Rabbimiz, salih kulun ağzından verdiği mesajı öyle bir edebî sanatla aktarmıştır ki, bu ayetler fesahat ve belağat örneği olarak ders kitaplarında yer almıştır. Bu olağanüstü sanatın tercüme ile başka bir dile aktarılması ise maalesef mümkün değildir.
Burada Salih kulun ağzı ile verilen ilâhî mesajlara Kur’an’da çokça yer verilmiştir:
Zümer; 38: Ve sen gerçekten onlara: “O gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sormuş olsan elbette “Allah!” diyeceklerdir. De ki: “Öyleyse gördünüz mü Allah’ın astlarından çağırdıklarınızı! Eğer Allah bana bir zarar vermek istediyse, onlar O’nun zararını giderebilenler midirler? Yahut bana bir rahmet dilediyse, onlar O’nun rahmetini tutanlar mıdırlar?” De ki: “Allah, bana yeter. Tevekkül edenler, yalnızca O’na tevekkül ederler.”
Ahzab; 17: De ki: “Eğer Allah size bir kötülük dilediyse veya size bir rahmet dilediyse, sizi Allah’tan kim korur?” Hem onlar kendilerine Allah’tan başka bir veliy bulamazlar, bir yardımcı da.
Fetih; 11: Arabilerden geri kalmış olanlar sana yakında, “Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti (alıkoydu). Haydi, Allah’tan bizim bağışlanmamızı dile.” diyeceklerdir. Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: “Allah size bir zarar dilediyse veya bir fayda dilediyse O’na karşı kimin bir şeye gücü yetebilir?” Bilakis Allah yaptıklarınıza haberdardır.
Toplumuna yaptığı konuşmada “Ben, hiç ben O’nun astlarından ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahman bana bir zarar dileyecek olsa, onların (ilâhların) şefaati benden yana hiçbir fayda vermez ve onlar (ilâhlar) beni kurtaramazlar. Şüphesiz ki ben, o zaman (ilâhlar edindiğim takdirde) apaçık bir sapıklık içindeyimdir.” diyerek ilâhî gerçekleri haykıran salih kul söylevini “Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman ettim. Haydi, kulak verin bana!” sözleriyle bağlamıştır. Salih kulun bu son cümlesi; “Siz her ne kadar tanımasanız da benim inandığım Rabb sizin de Rabbinizdir.” anlamına gelmektedir.
Salih kulun konuşmasından sonra gelen 26. ayet iki cümleden oluşmaktadır. Birinci cümle; “Denildi ki: “Haydi gir cennete!” cümlesi ve ikinci cümle de; “(O da) Dedi ki: “Ne olurdu! Kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni onurlandırılanlardan kıldığını bir bilselerdi.” cümlesidir. Bu iki cümle, eğer bu pasajdaki anlatımın temsilî anlatım olduğu dikkate alınmazsa, paragraftaki söz akışını bozan ve paragrafla uyumsuz bir mahiyet arz etmektedir. Nitekim geçmişte yazılmış eserlerde bu konuda çok zorlanıldığı görülmektedir. Temsilî anlatım dikkate alındığında ise, 26. ayetin birinci cümlesi olan “Haydi gir cennete!” buyruğunun, olayların devamındaki bir gelişme olarak değil de, perde kapanırken salih kula fondan yapılan bir seslenme olarak değerlendirilmesi gerekir. Bu ifade, Rabbimizin iman etmiş, salihatı işlemiş olan kullarına rahmetinin ve lütfunun bir tecellisidir. A’râf suresinin 49. ayetinde de değindiğimiz bu ifade, daha birçok ayette yer almıştır:
Kaf; 34: -“Selâm ile oraya girin. İşte bu sonsuzluk günüdür.”-
Nahl; 32: (Takva sahipleri) O kimselerdir ki, melekler, onların canlarını hoş ve rahat hâlde alırlar. “Selâm size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete...” derler.
Zühruf; 70: Siz ve eşleriniz ağırlanmış olanlar olarak cennete girin.
Fecr; 27–30: Ey mutmain olmuş nefs! Dön Rabbine, sen O’ndan O da senden hoşnut olarak! Hemen gir kullarımın içine! Ve gir cennetime!
Hicr; 46: Onlara: “Selâmetle güven içinde oraya girin” denir.
26. ayetin ikinci cümlesi olan ve salih kulun cennet sahnesindeki “Ne olurdu! Kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni onurlandırılanlardan kıldığını bir bilselerdi.” sözleri ise, Rabbimizin iman eden ve salihatı işleyenleri her türlü korkudan, üzüntüden uzak tutup, onları bağışlayacağına dair olan vaatlerinin ve onların cennette bulacakları büyük ödülün gerçek olduğunu ifade etmektedir. Yani salih kulun bu sözleri, aşağıdaki ayetin gerçekleştirilmiş hâlidir:
Hacc; 50: İşte iman etmiş olanlar ve salihatı işleyenler; mağfiret ve kerim rızk sadece onlar içindir.
Olayın kahramanı olan elçiler ile salih kulun, olay sonundaki akıbetleri hakkında Kur’an’da bilgi verilmemiştir. Buna rağmen yukarıda adlarını verdiğimiz hadis uydurmakla ün yapmış kişiler tarafından, onların parçalanıp öldürüldükleri söylenmiş, bu desteksiz söylemler de gerçekmiş gibi kabullenilmiş ve kitaplara da bu şekilde yerleşmiştir.
28, 29. ayetler inkârcı kavimlerin sonlarını genel olarak anlatmakta, ama aynı zamanda da Nuh, Ad, Semûd kavimlerinin ve İsrailoğulları’nın akıbetlerine işaret ederek bu inkârcı kavimleri hatırlatmaktadır.
30–32. ayetler, bu temsilî anlatımdan sonra perde kapanırken fondan seyircilere (toplumlara) verilen genel bir mesajdır ki, kimse kendisine yazık etmesin:
Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her bir elçi ile mutlaka alay ederlerdi. Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi ve bunların kendilerine dönmeyeceklerini görmediler mi? Onların hepsi de toplanıp, sadece bizim huzurumuzda hazır bulundurulacaklardır. H.Yılmaz

Bu tür pasajlarda alışılmış olduğu gibi, müfessirler, bu şehirlerin ve elçilerin “kimliği” konusunda çeşitli spekülasyonlar yapmışlardır. Ancak kıssa, tamamen bir temsil olarak anlatıldığından, tarihî bir tasvirden çok böyle bir çerçeve içinde anlaşılmalıdır. Bana öyle geliyor ki, burada, Hz. Musa, İsa ve Muhammed (s) tarafından tebliğ edilen ve temelde aynı manevî hakikatleri kapsayan üç büyük tevhit dininin bir temsili ile karşı karşıyayız. Kıssada zikredilen “şehir” (karye), bana göre, bu üç dinin içinden çıktığı ortak kültürel çevreyi simgelemektedir. İlk iki elçinin birlikte gönderildiğinin belirtilmiş olması, ikisinin öğretilerinin tek ve aynı metin içinde, Kitab-ı Mukaddes'in Eski Ahid kısmında toplandığına işaret eder. Onların hitab ettikleri kitlenin etik davranışlarını biçimlendirmekte zamanla yetersiz kalmaları üzerine Allah, onları nihaî mesajı, yani insanlığa üçüncü ve son elçi Muhammed (s) tarafından tebliğ edilen mesajı yoluyla “destekledi”. 

M.Esed

 

Onlara iki elçi gönderdik; yalanladılar. Sonra elçileri üçüncüsü ile destekledik. Onlar; “biz, size gönderilen elçileriz.” Dediler.

Rivayete göre bu ayetler, İsa aleyhisselâmın Antakya’ya gönderdiği elçilerle ilgilidir (Taberî 22243). İncil’de “Resullerin İşleri” bölümünde verilen bilgilerle bu ayetler arasında uyum vardır.

A.A.Bayındır

Hani biz onlara iki peygamber göndermiştik, fakat onlar ikisini de yalanlamışlardı. Biz de (onları) üçüncü bir peygamberle destekledik. Onlara: “Şüphesiz ki biz size gönderilmiş elçileriz.” Dediler.

 اِذْ اَرْسَلْنَآ اِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا “Hani biz onlara iki elçi göndermiştik de onları yalanlamışlardı.” Bunun zahiri, bunların Allah tarafından pey­gam­berlik verilmiş resuller olduğunu gösterir. Ebu Hayyan der ki:   مَآ اَنْتُمْ اِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُنَا“Siz ancak bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz” denilmiş olması da buna delalet eder. Çünkü bu konuşma peygamberlere karşı olur. (Ebu Hayyan, a.g.e., VII, 326.) İbn Abbas'ın ve Kâ’b’ın görüşü de budur. Fakat Katade ve diğerleri demişlerdir ki, bunlar, Havarilerden olup Îsâ (a.s.) kaldırılışı sırasında gönderdi. Buna göre  اَرْسَلْنَا “biz gönderdik”  buyurulması, Hz. İsa tarafından gönderilmeleri de Allah Teâlâ'nın emriyle olduğundan dolayı olmuş oluyor. Bazıları bu ikisinin Yuhanna ile Pavlus olduğunu  فَعَزّرْنَا بِثَالِثٍ   “Biz (o elçileri) bir üçüncüsü ile destekledik.” Bu üçüncüsünün de Şem'unussafâ olduğunu söylemişlerdir. Fakat açıklamanın asıl hedefinin temsil olması bakımından bunun bu şekilde ifade buyurulması, Hz. Muhammed'in peygamberliğinin şan ve şerefini temsilde açık denecek kadar bir işaretle göstermek içindir. Yani ikinin bir üçüncü ile takviyesi, Hz. Musa ve Hz. İsa'nın sonradan Hz. Muhammed'in peygamberliği ile  مُصَدِّقاً لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ “Kendisinden öncekileri tasdik edici olarak.” (Âl-i İmran, 3/3) güç ve takviyesini temsil ediyor. Önce Musa ve İsa'yı göndermiştik, bunları yalanladılar, sonra da Muhammed (a.s) ile bunlara güç ve kuvvet verdik denilmiş gibi oluyor. Elçiler o şehre vardılar daفَقَالُوا اِنَّآ اِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ  ha-beriniz olsun biz, sizlere gönderilmiş elçileriz dediler.

H.Yazır

14. hani biz onlara iki kişi göndermiştik. Onları yalanlamışlardı. Bunun üzerine üçüncü bir kişiyle destek vermiştik. Şöyle demişlerdi: Biz size gönderilen elçileriz.

Böylece aynı anda bir topluma iki peygamber Hz. Musa ile kardeşi Hz. Harun gönderilmiş, bir de burada bahsedilen üçüncü peygamber olmuştur. Neticede, aynı anda bir topluma birden fazla peygamber gelip gelmeyeceği sorusu da cevaplandırılmıştır. Peygamberlere karşı olumsuz tepki burada da “yalanlamak” şeklinde işlemiştir.

Bu kişiler, kendilerini elçilik görevi ile tanıtmışlardır. Burada bize onların kim oldukları değil de, görevlerinin ne olduğu öne çıkarılmaktadır. Peygamberlik yani elçilik görevi kişinin kendi kimliğini aşan bir özellik taşımaktadır. B.Bayraklı

Karş. 6:91 -“Onlar, ‘Allah insana hiçbir şey vahyetmemiştir’ derken Allah'ı gereği gibi kavramadıklarını göstermişlerdir”. Ayrıca bkz. 34:31 ve ilgili not 38. Gerek yukarıdaki ayet, gerekse bu ikisi, Allah'a “inandıkları ”nı düşünen, ancak bu “inanc”ın pratik hayatlarına müdahale etmesine izin vermeyen insanlara hitab etmektedir: onlar dine sadece müphem bir duygusal rol yüklemek ve vahyin objektif gerçekliğini inkar etmek suretiyle, bu tavırlarını haklılaştırmaya çalışırlar -oysa vahiy kavramı, mutlak ahlakî değerlerin Allah tarafından tesisine ve insanın onlara tam teslimiyet ile yükümlü olduğuna işaret eder. 

M.Esed

Diğer bir anlamıyla "Sizde bizim gibi bir insansınız ve peygamber olamazsınız" demek istiyorlar. "Muhammed bir peygamber değildir. Çünkü o da bizim gibi bir insandır" şeklinde aynı düşünceyi Mekke'deki müşrikler de savunuyordu.
"Dediler: Bu peygambere ne oluyor ki yemek yiyor, çarşılarda geziyor, ona kendisiyle birlikte uyarıcı olacak bir melek indirilmeli değil mi?" (Furkan: 7)
"Kalbleri eğlencededir. O zulmedenler (aralarındaki) şu konuşmayı gizlediler. Bu (Muhammed)'de sizin gibi bir insan değil mi? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?" (Enbiya: 3)
Kur'an-ı Kerim Mekkeli müşriklere, "bu tür cahilce düşünceleri ilk kez sizler ortaya atmış değilsiniz. Bilakis sizden önceki toplumlarda da "bir beşer rasül, bir rasül de beşer olamaz" şeklinde cahilce düşünceler öne sürmüşlerdi" diye bildiriyor. Nitekim Nuh kavminin ileri gelenleri de, onun risaletini reddederken aynı şeyleri söylemişlerdir.
"(Nuh) kavminin içinden ileri gelen bir grup (şöyle) dedi: Bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Size üstün gelmek istiyor. Eğer Allah dileseydi melekleri indirirdi. Biz atalarımızdan böyle bir şey işitmedik."

(Müminun: 24)
Ad kavmi, Hz. Hud (a.s) için aynı şeyleri söylemişlerdir.
"(Ad) kavminden kendilerine dünya hayatının bol nimetlerini verdiğimiz o inkâr eden ve ahirete kavuşmayı yalanlayan eşraf takımı dedi ki; bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor. Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz o takdirde siz, mutlaka hüsrana uğrayanlardan olursunuz." (Müminun: 33, 34)
Semûd kavmi, Hz. Salih (a.s) için aynı şeyleri söylemiştir. "Bizden bir insana mı uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık içine düşmüş oluruz, dediler." (Kamer:24)
Yaklaşık olarak tüm peygamberler, kâfirlerin "siz bizim gibi bir beşerden başkası değilsiniz" itirazları ile karşılaşmışlar ve onlara "biz de sizin gibi bir beşerden başka bir şey değiliz. Fakat Allah kullarından dilediğine nimetini lütfeder. Allah'ın izni olmadan biz size delil getiremeyiz. Müminler Allah'a tevekkül etsinler." (İbrahim: 11) diye cevap vermişlerdir.
Bundan sonra Kur'an her dönemde, aynı cahilce düşüncelerin, bazı kimseleri hidayetten alıkoyduğunu ve dolayısıyla onlara azab geldiğini bildiriyor:
"Böyledir, çünkü peygamberleri açık deliller getirirlerdi, fakat onlar: "Bize bir insan mı yol gösterecek" dediler ve yüz çevirdiler. Allah da muhtaç olmadığını gösterdi. Allah Gani'dir, Hamid'dir" (Teğabün: 6)
"İnsanlar bize yol gösterici olamaz", şeklinde bir düşünceye dayanarak yüz çevirdiler ve inkar ettiler."
"Zaten kendilerine hidayet geldiği zaman insanları doğru yola gelmekten alıkoyan şey, hep, Allah bir insanı mı peygamber gönderdi? Demeleridir." (İsra: 94)
Kur'an daha sonraları, “Allah insanların hidayeti için, peygamber olarak her zaman insanları gönderir, melekleri değil. Çünkü insanlara, ancak insan olan bir peygamber örnek olabilir. Oysa insanoğluna melek veya başka bir varlık örnek olamaz" demiştir.
"Biz senden önce yalnız kendilerine vahyedilen erkeklerden başkasını peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun. Biz onları yemek yemeyen cesetler yapmadık. Ölümsüz de değillerdi." (Enbiya: 7-8)
"Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlerde yemek yerler, çarşılarda gezerlerdi. Biz sizi birbiriniz için sınama yaptık. Sabrediyor musunuz? (bakalım) Rabbin her şeyi görendir." (Furkan: 20)
"Deki: Eğer yeryüzünde uslu uslu yürüyen melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir meleği peygamber olarak gönderirdik." (İsra: 95)
 Bu, Mekkeli müşriklerin içinde oldukları başka bir cehaletti. Onlar, "Allah insana hidayet ve vahy göndermez" diyorlardı. Günümüzde Rasyonalistlerde (akılcılar), "Allah bu dünyadaki işlere karışmaz, dünya ile bir ilgisi yoktur, bu insana kalmış bir husustur" diyerek aynı şeyleri tekrarlamaktadırlar.

(Mevdudi)

15- Onlar da: “Siz bizim gibi insandan başka bîrşey değilsiniz, hem Rahman olan Allah, hiçbir şey indirmedi. Siz sadece yalan söy­lü­yorsunuz.” Dediler.

  قَالُواO şehir sahipleri (elçilere karşı) şöyle dediler:   مَآ اَنْتُمْ اِلاَّ بَشَرٌ مِثْلُنَا  Siz bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz.” Fazla ne meziyetiniz olabilir ki öyle bir davada bulunuyorsunuz.  وَمَآ اَنْزَلَ الرَّحْمٰنُ مِنْ شَيْءٍ  Ve Rahman hiçbir şey indirmemiştir. Ne vahiy, ne peygamberlik, ne kitap. اِنْ اَنْتُمْ اِلاَّ تَكْذِبُونَ  Siz sırf yalan söylüyorsunuz. Vahiy ve peygamberliği, insanın peygamberliğini esasından inkâr ettiler. Çünkü Romalılar müşrik, putperest idiler.

H.Yazır

Halk dedi ki; “Siz de tıpkı bizim gibi insansınız. Rahman, bir şey indirmiş değildir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.”

Rahman, iyiliği sonsuz demektir. İnsanlar her şeyi Allah’ın verdiğini kabul ederler ama emir vermesini istemezler. A.A.Bayındır

15. Ülke halkı dedi ki: Siz bizim gibi birer insandan başka bir şey değilsiniz. Rahman hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz.

Peygamberlere insan ve beşer, yani ölümlü şahıslar olmaları nedeniyle onlar inanmadılar. Onları beşer üstü varlıklar olarak bekliyorlardı. Bir insanın veya insanların kendilerini uyarmalarına tahammül edemiyor, kibrediyor ve hasetlik ediyorlardı. Daha önce Semûd kavmi de şunları ileri sürmüştü:

“Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz, dediler.” (Kamer 54/24) Benzer ifadeleri Hz. Nuh’un kavminde de (Hud 11/27) Mekkeli müşriklerde de görmekteyiz. (Kasas 28/57)

Netice olarak diyebiliriz ki, ülke halkı iki açıdan onların peygamber olmadığı fikrine varmıştır:

Birisi beşer olmaları, diğeri de Allah’ın bir şey indirmediği meselesidir. Dikkat edilirse, Allah’ın indirdiği vahy, mesaj veya kitap için hakaret olsun diye “şey” kelimesini kullanmışlardır. Onların bu ifadelerine biraz daha derinden bakarsak şunu görebiliriz: Peygamberleri yalanlayanlar, peygamberleri yalan söylemekle itham etmektedirler. Bunun açıklaması şudur: Peygamberlerin vücut aynasında kendilerini görüyorlardı. Kendi yalanlamalarını, peygamberlerin üzerine atıyorlardı. Yalanlamayı ahlak edinenlerin, herkesin yalan söylediğini zannederler. Kendi ahlaksızlıklarını başkalarında görürler. Bu durum bir çeşit psikolojik hastalıktan ibarettir. B.Bayraklı

16. Elçiler: Rabbimiz biliyor ki, biz size gönderilmiş elçileriz. Dediler

Netice olarak diyebiliriz ki, toplumun inancı veya alışkanlıkları ile çatışan ve yeni şeyler getiren bu elçiler tepki görmüşler ve toplum tarafından kabul edilmemişlerdir. Bunun günümüze nasıl aktarırız? İslam dinini tevhit inancını şirk koşan bir topluma iletirken ve öğretirken bu tepki gibi tepkilerle karşılaşılması daima muhtemeldir. Diğer taraftan “her yeninin” kaderi, tepki almaktır. Yeni düşünce, yeni bakış açısı, yeni bir oluşum daima eskiyi ilah edinenler tarafından tepki ile karşılanmakta, kendi ilahlarına kurban edilmek istenmektedir. İnsanlık tarihine bakarsak, olumlu manada yeniliklerin ve değişimin, bunlara karşı çıkanların mezarları ile dolu olduğu görülecektir. İşte bu durumun bilincinde olmamız için Yüce Allah bize bunu anlatmaktadır. B.Bayraklı

Yani, bizim görevimiz Âlemlerin Rabbi olan Allah'ın mesajını sizlere ulaştırmaktır. Sizlere bu mesajı kabul ettirmek bizim elimizde değildir. İster kabul edin, ister reddedin. Ancak reddettiğiniz takdirde bunun sorumluluğu sizlere aittir. Biz kendi görevimizi yaparak, sizlere Allah'ın mesajını tebliğ ettik.

Mevdudi

Bize düşen, açık tebliğden başka bir şey değildir.

Bütün peygamberlerin asli görevi, Allah’ın mesajını olduğu gibi aynen tebliğ etmek, o mesaja asla kendi fikrini karıştırmadan nakletmek, ulaştırmak ve öğretmektir. Aynı görevi Yüce Allah Hz. Peygambere şöyle yüklemektedir:

“Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun resullüğünü yapmamış olursun.” (Maide 5/67)

Bu ayetten çıkaracağımız diğer bir netice de şudur: Biz sadece ilahi mesajı sizlere ulaştırmakla yükümlüyüz; bizim sizlere bir baskı yapmamız veya sizi zorlamamız diye bir etkinliğimiz yoktur. B.Bayraklı

Bu ifadeyle, "Sizler uğursuzsunuz, sizin yaptıklarınız dolayısıyla tanrılarımız kızdı ve bu yüzden başımıza musibetler, felaketler geldi" demek istiyorlar. Aynı sözleri münafıklar ve kâfirler Hz. Peygamber'e (s.a.) söylüyorlardı.
"Nerede olsanız, sağlam kaleler içinde bulunsanız, yine ölüm sizi bulur. Onlara bir iyilik erişirse, "Bu Allah katındandır" derler. Onlara bir kötülük erişirse, "Bu senin yüzündendir" derler. Deki: "Hepsi Allah katındandır." Bu topluma ne oluyor ki hemen hiç söz anlamıyorlar." (Nisa: 78)
Kur'an'ın birçok yerinde böyle insanlara bu cahilane düşüncenin yeri olmadığı, kâfirlerin diğer peygamberlere de aynı itirazları öne sürdükleri bildirilmiştir. Nitekim Semûd kavmi de aynı şeyleri söylemiştir.
"Senin ve seninle beraber bulunanların yüzünden uğursuzluğa uğradık dediler, uğursuzluğunuz Allah'ın yanındadır. Doğrusu siz imtihan olunan bir kavimsiniz." (Neml: 47)
Firavun'un kavmi de aynı tavır içindeydi: "Onlara bir iyilik geldiği zaman; bu bizim (yüzümüzdendir), derler. Kendilerine bir kötülük ulaşırsa Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. İyi bilin ki, onların uğursuzlukları Allah katındandır, fakat çokları bilmezler." (A'raf 7/ 131) 

Mevdudi

Halk dedi ki; “Sizin yüzünüzden biz, paramparça olduk.  Eğer vazgeçmezseniz sizi taşa tutar, fena halde canınızı yakarız.”

Tetayyur, teferruk anlamına geldiği için “parçalandık” diye anlam verdik. Tetayyur (تطير), tefe’ül babındandır, tekellüf ifade eder. Yani “dağılma tahammül edilemez ölçülere vardı” demiş olurlar.

Peygamberimizin tebliğinden sonra Mekkeliler de parçalandığı için onu öldürmeye kalkmışlardı.

A.A.Bayındır

(Ülke halkı):’sizin yüzünüzden uğursuzlukla karşılaştık; biz sizi uğursuzluk sebebi saymaktayız. Eğer bu işe son vermezseniz, sizi mutlaka taşlayacağız. Ve bizden size acıklı bir azap dokunacaktır.’ Dediler.

Peygamberlerin önceki iki ayetteki söylevlerine karşılık, ülke halkı bu cevabı verdiler. Uğursuzluk diye tercüme ettiğimiz tâir kelimesinin asıl anlamı “kuş” tur. Kuran da kuş kavramı bu anlamda şu ayetlerde geçmektedir:

“Size çamurdan bir sureti yaparım.” (Al-i İmran 3/49) Burada ilgili kelime, Hz. İsa’nın mucizesi olarak bu ayette yer almaktadır; ama çamur haline gelen toplumdan uçan, yükselen bir kader oluşturmak anlamına da gelmektedir. Aynı anlamda Maide 110 da da yer almaktadır.

“Onlara bir iyilik gelince, ‘bu bizim hakkımızdır’ derler. Eğer kendilerine bir kötülük gelirse Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı. Bilesiniz ki, onlara gelen uğursuzluk Allah katındandır, fakat onların çoğu bunu bilmezler.” (Araf 7/131) Burada ilgili kelime, kendi yaptıkları ile başlarına gelen beladan dolayı birilerini suçlu bulmanın ve onu uğursuz saymanın vahametini anlatmaktadır.

“Her insanın kaderini boynuna bağladık.” (İsra 17/13) Buradaki tâir kelimesi, “amel ve kader” manasına gelmektedir.

“Şöyle dediler: Senin ve beraberindekilerin yüzünden uğursuzluğa uğradık. Salih: Size çöken uğursuzluk (sebebi), Allah katında (yazılı) dır. Hayır, siz imtihana çekilen bir kavimsiniz, dedi.” (Neml 27/47) Burada da söz konusu kelime, “yanlış bir kader anlayışı” için kullanılmaktadır.

Ülke halkı peygamberlerin uğursuzluk getirdiğini iddia ediyorlardı. Bundan şu sonucu çıkarıyoruz: Yalanlamak, yalan konuşmak, inkâr etmek bir toplumun maddi ve manevi dengelerini bozmaktadır. Yalan yere yemin etmek, ülkeyi ıssız ve hârebe durumuna düşürür, yani o ülkeye uğursuzluk getirir. Bunu nasıl ispat ederiz?

Araf suresinin 96. Âyetine gidersek orada iman edip kötülüklerden sakınmanın bir ülkeye gökten ve yerden nice bereket kapıları açacağını, ama yalanlayanların yaptıkları nedeniyle yakalandıklarını gündeme getirmektedir.

Böylece iman ve takva, bir ülkeye bereket kapılarını açıp uğur getirirken, yalanlama da uğursuzluk getirmektedir. İşte bu peygamberlerin geldiği ülke halkı, elçileri yalanladıkları için onlara uğursuzluk gelirken, bunu peygamberlerden bilmeleri, çok yanlış bir bakış açısı olmuştu. Uğursuzluk getirenler, uğur getirmeye çalışanları uğursuzlukla suçluyordu.

Öylesine ileri gittiler ki, uyarılardan vazgeçmedikleri takdirde, peygamberleri taşlayacaklarının ve onlara elem verici bir ceza vereceklerinin tehdidini savurdular. Uğursuzluk ithamları ile kalmayıp fiili bir ceza uygulayacaklarını söylediler.

Ayette geçen “recmetme” yani taşlayarak cezalandırma şekli çok eskiden beri uygulanan bir ceza âdeti idi: Mesela: Şu’ayb Peygambere toplumu: “Eğer kabilen olmasa, seni mutlaka taşlarız.” (Hud 11/91) demişlerdi. İşte Kuran, daha önce zina edenleri taşlayarak öldürme cezasını kaldırmıştır. Kuran da taşlayarak cezalandırma yoktur. Hz. İbrahim’in babası Azer oğluna: “Eğer vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım!” (Meryem 19/46) dedi. İşte bu ülke halkı da aynı cezayı uygulayacağını söyleyerek peygamberlerin faaliyetini durdurmaya çalıştılar.

Günümüzde taşlama yoluyla cezalandırma değişti. Taşların yerini başka şeyler aldı. Artık insanları bulundukları mevkilerden almak, makalelerle taşlamak, iyilere karşı kötülerin kullanıldığı sindirme metotları o devirlerin taşlamasına mı benzer! O zamanlar insanlar ele alınabilecek büyüklükte taş atıyorlardı, şimdi ise attıkları şeyler, koydukları engeller kayadan daha büyüktür. O zamanlar taş, ulaşabileceği bir mesafeden atılırken şimdi ülkeler, hatta kıtalar arası atılmaktadır. B.Bayraklı

Hiç kimse, bir başka kimse için uğursuz değildir. Uğursuzluk insanın kendisindendir. Çünkü herkesin nasibi takdir edilmiştir.
"Her insanın amellerini kendi boynuna doladık. Kıyamet gününde onun için açılmış olarak önüne konacak bir kitab çıkarırız." (İsra: 13) Yani, sizler öğütten kaçıyor ve hidayetten değil, dalâletten hoşlanıyorsunuz. Bu sebepten, hak ve bâtıl hakkındaki düşünceleriniz bir delile değil, evham ve hurafelere dayanıyor. 

Mevdudi

Karş. 17:13 -“Her insanın kaderini (tâir) kendi boynuna doladık” -ve ilgili not 17. Müsrifin (tekili müsrif) kelimesinin bu şekilde [“kendinize yazık etmiş ...”] çevrilmesi konusunda bkz. 10:12'nin son cümlesi ile ilgili not 21. 

M.Esed

Elçiler dediler ki, “sizi parçalayan sizde olandır. Doğrular hatırlatıldı diye paramparça oldunuz öyle mi? Hayır, siz aşırı giden bir kavimsiniz.”

Bir topluma Allah’ın bir elçisi geldiği zaman çözülme ve parçalanma kaçınılmaz olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “İnsanlar tek bir topluluktu; Allah onlara, müjde veren ve uyarıda bulunan nebiler gönderdi. Onlarla birlikte gerçeği içeren kitap da indirdi ki, ayrılığa düştükleri konularda insanlar arasında hakemlik yapsın. Kitapta ayrılığa düşenler kendilerine Kitap verilenlerden başkası olmadı. O açık belgeler geldikten sonra birbirlerinin haklarına göz diktikleri için böyle oldu. Sonra Allah inanmış olanları, anlaşamadıkları konuda, kendi izniyle doğruya ulaştırdı. Allah düzenine uyanı doğruya yöneltir.” (Bakara 2/213). A.A.Bayındır

Elçiler dediler ki: Uğursuzluk şüphesiz sizinle beraberdir. Size öğüt verildi diye mi bütün bunlar? Hayır, siz savurganlığı, aşırılığa, sapmış bir topluluksunuz.

Herkesin uğursuzluğu, kendi düşünce ve eylemleri ile oluşturduğu kaderi kendisiyle beraberdir, İsra 13 e göre kendi boynuna asılıdır. Ama bu kader iyi de olsa kötü de olsa, insan tarafından sonradan eylemleri ile kazanılmaktadır. İnsan tamamıyla kendisinden kaynaklanan bu uğursuzluğu veya bu kaderi başkasına mal etmemelidir. Bizim yapıp ektiklerimiz bizimle beraber olacak ve bizi asla bırakmayacaktır.

Bir topluma peygamberler öğüt verdiler diye, o topluma uğursuzluk gelmez. Toplum kendi uğursuzluğunu kendisi üretir. İşte peygamberler onlara, bu taşlamanın veya elem verici cezanın verilmesi kadar ileri gitmenin sebebi, öğüt vermek midir? Diye sormuşlardı. Sebebin öğüt, sonucun da bu şekildeki bir tepki olup olmadığını sebep tespit etmeye çalıştılar.

Sorunun ardından sebebi kendileri belirlemişlerdir: “Siz savurganlığa, aşırılığa sapmış bir topluluksunuz.” Tek kelime ile “müsrif” bir topluluk olmaları uğursuzluklarına, ya da böylesine tepki göstermelerine sebep olmuştur. Dikkat edilirse ayette kavm kelimesi, yani “toplum” yer almaktadır. Aşırı gitmenin ferdi boyutu değil de, toplumsal boyutu ele alınmaktadır. Toplumun tüm fertleri müsriflikte, savurganlıkta ve aşırılıkta birleşmiş, o davranışın ruhsal yapısını paylaşmış durumdaydılar. Ferdi israf bir kartopu iken, toplumsal boyut kazanınca çığ haline gelmiştir. B.Bayraklı

Ülkenin en kültürlü adamlarından biri koşarak gelip şöyle dedi: Ey topluluk! Bu elçilere uyun.”

Koşup gelen bu kişinin isminin verilmemesi manidardır. Çünkü kıyamete kadar böyle insanlar çıkacaktır. İsmi verilseydi, sadece o kişi ile ilgili kalacak ve belki de bu âyet evrenselliğini yitirmiş olacaktı. Ayette geçen min aksa’l-medineti racülün ifadesine çoğunlukla âlimler “şehrin en uzağından bir adam” manasını vermişlerdir. Aksa kelimesine, Elmalı’nın dediği gibi “en bilgin, en kültürlü, ileri geleni veya en aydın” manasını verirsek, o zaman mana şöyle olur: “Şehrin en bilgin kişilerinden birisi koşarak geldi” Çünkü ayette geçen sözleri öyle sokaktan bir adam konuşamaz. Halka karşı konuştukları, onun çok bilgin, aydın ve kültürlü olduğunu ifade etmektedir.

Razi ayette geçen racul “adam” kelimesinin nekre, yani tenvin li gelmesi ve “bir adam” anlamını kazanmasının nedenini çok güzel açıklamaktadır. Bu durum o kişinin değerli, mükemmel bir şahsiyete sahip olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca peygamberlerin tebliğlerini iyi yaptıklarını, onları görmediği halde onlara inanmış olmasına da işaret etmektedir.

O kişi: “Ey kavmim, bu elçilere uyun” dedi. Öyle anlaşılıyor ki, bu kişi peygamberlere karşı nasıl davranılması gerektiğini bilecek kadar dini kültüre sahipti.

B.Bayraklı

20- O sırada şehrin ta ucundan bir adam koşarak geldi ve: “Ey kavmim! Uyun o elçilere!”

Bununla beraber Allah'ı inkâr etmemişlerdi. وَجَآءَ مِنْ اَقْصٰى الْمَدٖينَةِ رَجُلٌ O esnada şehrin ta öbür ucundan bir adam geldi. Bu adam, bu kahraman fedai, bu büyük mücahit, bu güzel vaiz, doğru cennete giden ve Allah Teâlâ'nın özellikle ikramına kavuşan bu sevgili şehit, يٰـسۤ Yasin sahibi Habib-i Neccar diye tanınmaktadır.

Medine, şehir demektir. Medine'nin aksâsı, şehrin en ucu, ta öte başı demek oluyor ki, elçilerin tebliğleri ve onlara karşı edilen muamele şehrin her tarafından işitilmiş, açık tebliğ yapılmıştı. Bu me­dine (şehir) de Antakya'dır diyorlar ve o zaman büyük ve geniş bir şehir olduğunu söylüyorlar. Bununla beraber “Medine’nin aksâsın­dan” demek, o memleket idarecilerinin en ileri gelenlerinden bir zat mâ­nâsını da andırır. Elçilere suikast edilmek üzere bulunduğunu ha­ber alıp bu zat geldi,  يَسْعىٰ  koşuyordu. Yani koşarak geldi, iman edenlere örnek olmak, irşad etmek için bütün gayretiyle çalışıyordu. H.Yazır

 

اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْپَلُكُمْ اَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ

21. Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet bulmuş kimselerdir.
Allah'ın bu salih kulu, elçilerin doğruluğunu bir cümlede özetlemiştir. Yani, bir Resul’ün "hak" olması iki şarta dayalıdır.

1) Söz ve fiil,

2) İhlas. Söz konusu şahsın öne sürdüğü deliller şudur:

Birincisi, "Bu elçiler sizlere makul olan bir şeyi tebliğ ediyorlar ve kendilerinde de herhangi bir kötülük bulunmamaktadır." İkincisi ise, "Hiçimse onlara, kendi menfaatleri için tebliğ yapıyorlar diyemez. Dolayısıyla bu kimselerin tebliğ ettikleri mesajın reddedilmesi için makul bir delil yoktur. Kur'an, bu şahsın sözlerini naklederek, aynı zamanda bir Resulün "hak" olabilmesi için gereken iki ölçüyü de vaaz etmiştir. Şayet bir Resul’ün "hak" olup olmadığını anlamak istiyorsanız bu iki ölçüye göre değerlendirme yapmalısınız. Hz. Muhammed'in (s.a) söz ve fiilleri onun doğruluk timsali olduğunu gösterirken ve tüm çalışmalarının ardından, bunları kendi çıkarları için yaptığına dair küçük bir işaret bile bulunmazken, kim, neye dayanarak Hz. Muhammed'in (s.a.) tebliğ ettiği mesajı reddedebilir?

Mevdudi

“Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o zatlara ki, onlar hidayete ermişlerdir.”

Bakınız kısaca ne güzel öğüt verdi: قَالَ يَا قَوْمِ   Ey benim kavmim! Ey hemşerilerim dedi   اِتَّبِعُوا الْمُرْسَلٖينَuyun, o gönderilen elçilere uyun; de­dik­leri yola gidin. Demek önce hemşerilik şefkatini ileri sürerek öğüdü tak­dim ve onların resul olduklarını haber vermekle imanını açıkladı, bunu gerektiren sebepleri de şu tekit ile izah etti:  اِتَّبِعُوا مَنْ  Uyun o kim­seye ki  لاَ يَسْاَلُكُمْ اَجْراً Sizden bir ücret itemez. Dünya ile ilgili bir maksat ve karşılık talep etmez. وَهُمْ مُهْتَدُونَ Kendileri ise hidayete ermiş, doğru yolu tutmuşlar. Burada şöyle bir kıyas-ı mukassim (ikilem, yani mantıkta iki şıkkı da aynı sonuca varan kıyas), bir dilem vardır: Bir yolcunun bir rehbere uyması için iki engel düşünülebilir. Ya biçimsiz bir ücret istemesi yahut ehliyetine güven duyulmamasıdır. Bunlar ise hem bir ücret istemiyorlar, hem hidayet sahibi kimseler. O halde bunlar resul olma­salar bile doğru ve ücret istemediklerinden dolayı kendilerine uymamak için hiçbir sebep yoktur.

H.Yazır

Sizden herhangi bir ücret istemeyenlere uyun. Onlardır, doğruyu ve güzeli bulanlar.

Dini anlatan ve tebliğ eden ücret talebinde bulunmamalı ve dünyevi bir karşılık beklememelidir. Tebliği yapanın doğru yolda olduğuna güvenilmesi gerekiyor. Onun içindir ki o kişi: “Onlar doğru ve güzeli bulanlardır” dedi. Aslında muhtedûn “doğru yolu buldular, hidayete erdirdiler” demektir. Doğru yolda olmayan, insanları doğru yola çağıramaz. Netice olarak diyebiliriz ki, tebliğ yapanların ücret beklememesi ve doğru yolda olmaları etkili olmalarını sağlayan iki sebepten ibarettir. Bundan da anlıyoruz ki, bu kişi peygamberlerin ahlakına ve tebliğ metotlarına ait kültüre sahipti. B.Bayraklı

Allah'ın bu salih kulu, elçilerin doğruluğunu bir cümlede özetlemiştir. Yani, bir Resul’ün "hak" olması iki şarta dayalıdır.

1) Söz ve fiil,

2) İhlas. Söz konusu şahsın öne sürdüğü deliller şudur:

Birincisi, "Bu elçiler sizlere makul olan bir şeyi tebliğ ediyorlar ve kendilerinde de herhangi bir kötülük bulunmamaktadır." İkincisi ise, "Hiçimse onlara, kendi menfaatleri için tebliğ yapıyorlar diyemez. Dolayısıyla bu kimselerin tebliğ ettikleri mesajın reddedilmesi için makul bir delil yoktur. Kur'an, bu şahsın sözlerini naklederek, aynı zamanda bir Resulün "hak" olabilmesi için gereken iki ölçüyü de vaaz etmiştir. Şayet bir Resul’ün "hak" olup olmadığını anlamak istiyorsanız bu iki ölçüye göre değerlendirme yapmalısınız. Hz. Muhammed'in (s.a) söz ve fiilleri onun doğruluk timsali olduğunu gösterirken ve tüm çalışmalarının ardından, bunları kendi çıkarları için yaptığına dair küçük bir işaret bile bulunmazken, kim, neye dayanarak Hz. Muhammed'in (s.a.) tebliğ ettiği mesajı reddedebilir?

Mevdudi

“Uyun sizden hiçbir ücret istemeyen o zatlara ki, onlar hidayete ermişlerdir.”

Bakınız kısaca ne güzel öğüt verdi: قَالَ يَا قَوْمِ   Ey benim kavmim! Ey hemşerilerim dedi   اِتَّبِعُوا الْمُرْسَلٖينَuyun, o gönderilen elçilere uyun; de­dik­leri yola gidin. Demek önce hemşerilik şefkatini ileri sürerek öğüdü tak­dim ve onların resul olduklarını haber vermekle imanını açıkladı, bunu gerektiren sebepleri de şu tekit ile izah etti:  اِتَّبِعُوا مَنْ  Uyun o kim­seye ki  لاَ يَسْاَلُكُمْ اَجْراً Sizden bir ücret itemez. Dünya ile ilgili bir maksat ve karşılık talep etmez. وَهُمْ مُهْتَدُونَ Kendileri ise hidayete ermiş, doğru yolu tutmuşlar. Burada şöyle bir kıyas-ı mukassim (ikilem, yani mantıkta iki şıkkı da aynı sonuca varan kıyas), bir dilem vardır: Bir yolcunun bir rehbere uyması için iki engel düşünülebilir. Ya biçimsiz bir ücret istemesi yahut ehliyetine güven duyulmamasıdır. Bunlar ise hem bir ücret istemiyorlar, hem hidayet sahibi kimseler. O halde bunlar resul olma­salar bile doğru ve ücret istemediklerinden dolayı kendilerine uymamak için hiçbir sebep yoktur.

H.Yazır

Sizden herhangi bir ücret istemeyenlere uyun. Onlardır, doğruyu ve güzeli bulanlar.

Dini anlatan ve tebliğ eden ücret talebinde bulunmamalı ve dünyevi bir karşılık beklememelidir. Tebliği yapanın doğru yolda olduğuna güvenilmesi gerekiyor. Onun içindir ki o kişi: “Onlar doğru ve güzeli bulanlardır” dedi. Aslında muhtedûn “doğru yolu buldular, hidayete erdirdiler” demektir. Doğru yolda olmayan, insanları doğru yola çağıramaz. Netice olarak diyebiliriz ki, tebliğ yapanların ücret beklememesi ve doğru yolda olmaları etkili olmalarını sağlayan iki sebepten ibarettir. Bundan da anlıyoruz ki, bu kişi peygamberlerin ahlakına ve tebliğ metotlarına ait kültüre sahipti. B.Bayraklı

Bu cümle delil olması ve tebliğin hikmetini açıklaması açısından iki güzel örnektir. Birinci bölümde; mahlûkatın, yaratıcısı olan Allah'a itaat ve kulluk etmesinin, aklın ve fıtratın gereği olduğunu söylemiştir. Şayet bir mantıksızlık varsa o da insanın kendisini halk etmeyen varlıklara kulluk etmesidir. İkinci bölümde ise o şahıs kavmine "Sizler sonunda ölecek ve şimdi kulluktan kaçındığınız yaratanınıza döneceksiniz. O'ndan yüz çevirdiğiniz halde nasıl iyilik bekleyebilirsiniz, bir düşünün" diyerek onların meseleyi idrak etmelerine çalışıyor.

(Mevdudi)

Beni yaratan ne diye kulluk etmeyecekmişim ben? Ve sizler de O’na döndürüleceksiniz.

O kişi burada iki önemli konuyu gündeme getirirken birincisini kendisine, ikincisini de ülke halkına tatbik etmektedir.

A. Bu kişi kendisinin yaratılışını öne sürmekte ve yaratana kulluk yapılacağına dikkat çekmektedir. Kulluk, yaratana yapılır. Yaratıcı ise kulluğa, yani tapınılmaya layıktır. Böylece yaratma ile kulluk arasında bir bağlantı kurmaktadır. Fakat bu kişi “yaratma” eylemini ifade ederken fetara “yoktan yaratma” yı ifade eden kelimeye yer vermektedir. Demek istenmektedir ki, beni yoktan yaratan kulluk etmem gerekiyor.

B. Kendisine kulluk etmemiz gereken Yüce Allah, aynı zamanda dönüp gideceğimiz makamdır. Çünkü yaratan kim ise, dönüş de O’na olacaktır. Bu kişi söz konusu bu ifadeleriyle tanrılığın ve tapınmanın iki önemli özelliğini gündeme getirmektedir.

C. Bir önceki ayetle bu ayeti bir araya getirdiğimiz zaman şu gerçek ortaya çıkmaktadır: Peygamberlere tabi olunur, Allah’a kulluk edilir. Tabi olma yerine kulluğa kayamazsınız. O zaman peygamberi tanrılaştırmış olursunuz. Bu kişi kavramları, tevhit inancını bozmayacak şekilde kullanmaktadır. Yaratıcıya kulluk, tebliğ edene tabi olmak.

B.Bayraklı~ ~ ~

“Bana ne oluyor da kulluk etmeyecekmişim beni yaratana? Hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz.”

Hidayetlerinin açıklığını beyan ile engelin olmayışından sonra imanı gerektiren şeyin varlığını göstermek için de buyuruluyor ki:   وَمَا لِىَ لاۤ اَعْبُدُ Hem benim neyime ki, ibadet ve kulluk etmeyeyim?  الَّذٖى فَطَرَنٖى  O beni yaratana. Bu, imanı ge­rekli kılan sebebe işaret ve bu söz, irşatta incelik için şefkat gösterilmek suretiyle en güzel bir dokunmadır. Yani o re­sul­ler, bizi, yaratana kulluk etmeye ve yalnız O'nu mabut tanıyıp, O'na ibadet etmeye davet ediyorlar. Bunun doğruluğu ise açıktır. Ben sizi kendim gibi düşünüyorum, ben beni yaratana kulluk etmeyi borcum, vazifem bilirim, çünkü beni yaratmıştır. O'na karşı bu vazifemi yapmamak için hiçbir özrüm ve engelim yok. O halde siz, o sizi yaradan Rabbinize niye ibadet etmeyesiniz. وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ Halbuki hep döndürülüp O'na gö­türüleceksiniz. O halde O'na kulluktan nasıl kaçınırsınız?  H.Yazır

Yani, ben apaçık bir günah işlersem eğer, Allah'ın indinde beni kurtarabilecek kadar makbul hiç kimse yoktur. Şayet Allah beni cezalandırmayı dilemişse, ona rağmen beni kurtarmaya kimsenin gücü yetmez.

(Mevdudi)

“Hiç ben O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer O Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa, onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve onlar beni kurtaramazlar.”

  ءَاَتَّخِذُ مِنْ دُونِهٖ اٰلِهَةً  Hiç ben O'ndan başka ilâhlar mı edinirim, başka mabutlar mı tu­tarım? Çünkü   اِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمٰنُ بِضُرٍّeğer O Rahman, rah­metiyle beni ya­ratmış olan Rahman, ya beni bir zararla, bir sıkıntı ile sıkmak is­terse لاَ تُغْنِ عَنّٖى شَفَاعَتُهُمْ شَيْئاً onların, yani O'ndan başka tapılanların ben­den yana şefaatleri hiçbir fayda vermez. وَلاَ يُنْقِذُونِ Ve beni kurtara­mazlar.

H.Yazır

Ondan başka tanrılar edinir miyim ben? Eğer Rahman bana bir zarar dilerse onların şefaati benden hiçbir şeyi savamaz; beni kurtaramazlar.

Şirk koşmasının neticesinde insana Yüce Allah bir dünyevi ceza verirse, o takdirde bu sahte tanrılar bu cezayı giderebilecekler mi? Bu sorunun cevabını kendisi vermekte ve cezayı savamayacaklarını ve onu kurtaramayacaklarını söylemektedir.

Böylece tanrı fikrine bir zararı giderme etkinliği gücü ile yaklaşıp tevhit inancını ispat etmektedir. O sahte tanrıların Allah’ın verdiği cezayı gidermek için şefaat edemeyeceklerini ve şefaatlerinin fayda vermeyeceğini gündeme getirmektedir. Bu ispat tarzı, tevhit inancı için en etkili yollardan biri olmaktadır. B.Bayraklı

24. Bu durumda ben, elbetteki açık bir sapıklığın içine düşerim.

Kendini koruyamayacak ve kendine faydası dokunup şefaat edemeyecek olan bir varlığı tanrı tanıması halinde sapıklık içine düşeceğini söylerken, aslında onların o halde olduklarına işaret etmektedir. Karşısındakilere “siz sapıklık içindesiniz” demesi yerine, böyle yaparsa kendisinin sapıklık içinde olacağını söylemekle halkı tiksindirmeme yolunu tutmaktadır.

B.Bayraklı

24- “Şüphesiz ki ben, o zaman apaçık bir sapıklık içinde olurum.”

Hiçbiri mabut olamazlar.  اِنّٖى اِذاً لَفٖى ضَلاَلٍ مُبِٖينٍ  Şüphesiz ki o tak­dirde be­ni yaradan Rahman’dan başka mabutlar edindiğim durumda apaçık bir sapıklık içindeyimdir. H.Yazır

Bu cümle, tebliğin hikmet inceliklerini taşımaktadır. Bu salih kul böyle bir ifade kullanmakla onlara, "Benim iman ettiğim Rab sadece benim değil, sizlerin de Rabbi ‘dir. Ben O'na iman etmekle bir yanılgı içine düşmüş olmuyorum, ancak sizler iman etmemekle böyle bir yanılgıya düşüyorsunuz" diyerek hatırlatmada bulunuyor. Mevdudi

25- “Şüphesiz ki ben, Rabbinize iman ettim, gelin dinleyin beni.”

اِنّٖى اٰمَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ“Ben sizin Rabbinize iman ettim, beni dinleyin.”  Bu güzel sözlerin sonu olan bu güzel hitabede birkaç mânâ vardır:

Birincisi: Resullere hitaptır; halkın öldürmek için hücumu üzerine onlara şöyle ikrar edip şahit tutmuştur: Haberiniz olsun ey resuller! Ben sizin Rabbinize gerçekten iman ettim, şimdi beni duyun da şahit olun. Yarın ahirette O'nun huzurunda şahitlik edin.

İkincisi: Yine kavmine hitaptır ki, şöyle demek olur: Haberiniz olsun, ben o sizi yaradan Rabbinize şüphesiz iman ettim, ey kavmim! Gelin dinleyin beni de o resullere uyun, siz de iman edin.

Üçüncüsü: Geleceğin insanları da dahil olmak üzere duyma kabiliyeti olan herkese hitap veya yemin olarak, haberiniz olsun, ben iman getirdim, Rabbiniz aşkına bundan böyle dinleyin beni, benim hitabımı, macera ve menkıbelerimi ey duygusu olanlar!

H.Yazır

Yani, elçiler tarafından yahut daha doğrusu, (bu kıssanın temsilî karakteri dikkate alındığında) kendi sezgisi tarafından. “Kentin en uzak ucundan koşarak gelen” kişinin müdahalesi, kuşkusuz, her dinde bulunan inanmış bir azınlığı ve onların, yoldan sapmış arkadaşlarını, Allah'a karşı sorumluluk bilinci duymanın insan hayatını boşluktan kurtaracağına inandırmak için giriştikleri ümitsiz ve sonuçsuz çabalarını anlatan bir mecazdır.

M.Esed

(Onu öldürdüler) “Cennet’e gir” dendi. “Ah, keşke kavmim bilseydi” dedi.

Bu ayet kabrin, bazı kimseler için cennet bahçesi olacağını gösterir. Çünkü Ahiretteki cennete mahşer gününden sonra girilecek ve bu şahsın oraya girdiğini, onu öldürenler de göreceklerdir.

A.A.Bayındır~ ~ ~

(Sonra ona) “haydi gir cennete!” denildi. O da dedi ki: “Ne olurdu kavmim bilseydi!”

Bakınız sonuç ne oldu  قٖيلَ ادْخُلِى الْجَنَّةَ  gir cennete! Denildi. Yani şehit edildi, doğrudan doğruya cennete girmekle kendisine ikram edildi ki, Allah yolunda şe­hit olanlar hep böyledir. Böyle denince ne dedi, bilir misiniz? قَالَ  Dedi ki: يَا  ay! Bu ne güzelmiş!  لَيْتَ قَوْمٖى يَعْلَمُونَ   keşke kavmim bilselerdi. H.Yazır

Ki Rabbim beni affetti; beni ikram edilenlerden kıldı. 

Bu ayetten şunu anlıyoruz: Peygamberler destek çıkan bu kişi, cenneti kendi amelleriyle değil de, Allah’ın affı ve ikramı ile elde ettiğini söyleyerek alçak gönüllüğünü ve cennetin aslında bir ilahi lütuf olduğunu vurgulamaktadır. Başka bir ifade ile o kişi, kavminin. Allah’ın onu bağışlayıp ikram ettiğini bilmesini istemektedir. Kavminin bilemem ve cehalet nedeniyle neleri kaçırdıklarına dair üzüntüsünü ifade etmektedir.. “Doğruyu bilemem” nelere mal olmaktadır meselesini bu ayette görmek ve bilmenin ne denli bir erdem olduğunu fark etmek için bu ayetler indirilmiştir.

B.Bayraklı

“Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendilerine ikram edilen kullarından kıldığını.”

 بِمَا غَفَرَلٖى رَبّٖى Rabbim bana ne büyük mağfiret buyurdu da  وَجَعَلَنٖى مِنَ الْمُكْرَمٖينَ  beni böyle ikram edilen kullarından kıldı. Kavmi hakkında böyle temennide bulundu. Demek kavmini unutuvermemiş, kin ve intikam duygusu da beslememiş, düşmanlarına bile merhamet eden evliya ruhu ile istemişti ki, kendinin erdiği mutluluğu bilseler de, cinayetlerine, küfürlerine tevbe edip iman ve ibadet yolunu tutsalar, Allah yolunda fedailik etseler. Bununla beraber bu temenni, haklı bir öğünme mânâsından uzak değildir. H.Yazır

Biz arkasından kavminin üzerine bir ordu indirmedik, indirecek de değildik.

Şimdi hiç şüphe yok ki, burada hatıra şöyle bir soru gelir: Böyle bir kahramanı, böyle yüksek bir öğütçü ve mücahidi öldüren o kavme Allah Teâlâ ne yaptı? Böyle bir soruya karşı buyuruluyor ki: وَمَآ اَنْزَلْنَا عَلٰى قَوْمِهٖ مِنْ بَعْدِهٖ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَآءِ Onun arkasıdan da kavminin üzerine gökten bir ordu indirmedik. Yani onu dinlemeyip öldüren kavmini de onun arkasından sağ bırakmadık, gerçi o şehidin arkasında ve Resullerin elinde bir ordu yoktu. Bununla beraber onlarla harp için gökten bir ordu da indirmedik  وَمَا كُنَّا مُنْزِلٖينَ   indirmiş de değildik. Yani bu gibi durumlarda gökten apaçık bir ordu indirivermek Allah'ın âdeti olmamış olduğu gibi, olağanüstü olarak da indirmedik. Daha doğrusu indirecek de değildik.

H.Yazır

28. Biz onun ardından kavmi üzerine gökten bir ordu indirmedik; indirecek de değildik.

Bu ayette: “ondan sonra” min bâdihi ifadesinin üzerinde durmamız gerekiyor. Bu ifadenin, o kişinin ölümünden sonra mı, oradan ayrıldıktan sonra mı, anlamına geldiği hususunda karar vermek kolay değildir. Ancak bizim tercihimiz, onun oradan ayrılmasından yanadır.

Yüce Allah o ülke halkını helak etmek için “gökten ordu indirmedik” derken, gökten ordu indireceği zamanlar, şartlar, olaylar veya toplumlar olabileceğine işaret etmekte ve gökte orduların olduğuna dikkat çekmektedir. Zaten Fetih 4 te “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır” derken, göksel varlıklardan orduları olduğuna işaret etmişti. B.Bayraklı

Burada ince bir kinaye vardır. Zira onlar kendi kuvvetlerine güvenerek gurur ve nefret içinde, güya bu üç elçiye inananları sindireceklerini sanıyorlardı. Ancak bunların o gücü, Allah'ın azabı geldiğinde bir çırpıda yok olmuştur.

(Mevdudi)

29. Olan sadece korkunç titreşimli bir sesti. Ve bir anda sönüverdiler.

Bu ses, onları bir kül yığınına döndürüverdi. Odun yanınca söner ve ardına bir kül yığını bırakıverir. İşte bir ülke halkı da aynı şekilde helak olup gitti.

Burada şu soruyu sorabiliriz. Yüce Allah onları “ses” ile niçin cezalandırdı? Onlar sesleri, yani konuşmaları ile üç peygamberi sarstılar, onları ret edip ölümlerine kadar uzanmaya çalıştılar. Onların başına gelen bu korkunç ses, yaptıklarının cezaya dönüşmesinden başka bir şey değildi.

B.Bayraklı

Sadece bir gürültü oldu, onlar da hemen sönüverdiler.

Allah'ın bir kavmi mahvetmesi için öyle ordular indirmesine gerek yoktur. “Bedir” de, “Hendek” te melekler indirmesi bile sadece müminlere bir müjde ile kalplerini huzura kavuşturmak içindi. O bir iş dileyince sadece: “ol!” der, oluverir. Onun için   اِنْ كَانَتْolan hadise başka değil,   اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً  sâde bir gürültü oldu. Tek bir ses, bir haykırma, Cebrail'in bir haykırması. فَاِذَا هُمْ خَامِدُونَ Hemen sönüvermişlerdi. Önüne geleni yakmak isteyen o ateşli kavim, o zamandan itibaren sönmüşlerdir. Bundan Antakya halkının mahvolduğunu, helâk olduğunu anlamak istemişlerse de Hıristiyanlık daveti karşısında müşrik Roma devletinin ortadan kalkmış olduğunu anlamak daha kapsamlıdır. H.Yazır

Lafzen, “yazıklar olsun şu kullara” (‘ale'l-‘ibâd) -çünkü iyi ya da kötü, bütün insanlar Allah'ın “kulları” dır. Bu ifade, -19:39'da “Pişmanlık Günü” olarak tanımlanan- Hesap Günü'ne ve Kur’an'da defalarca vurgulanan, çoğu insanın hakikatin sesine sağır kalmayı ve böylece kendilerini ruhî körlüğe mahkum etmeyi tercih ettikleri gerçeğine işaret etmektedir. 

M.Esed

Yazık şu kullara! Kendilerine gelen her peygamberlerle mutlaka alaya ederlerdi.

Peygamberlerin uyarılarına, ilahi mesaja, hakikate beyin ve gönlünü kapatanlar aslında dalalete ve şirke kara sevdalılardır. Çünkü bu durum onların ilahı haline gelmiştir. Ondan başka her şeye kapalıdırlar. Her şeyden kopmuşlardır. Kendilerini ondan koparanlar öldürmeye bile teşebbüs edebilirler.

B.Bayraklı~ ~ ~

 

Yazıklar olsun o kullara ki, kendilerine gelen her bir peygamberle mutlaka alay ediyorlardı.

 يَاحَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِ  Yazıklar olsun o kullara... Bu yalnız o sönenlere bir üzün­tü duymak değildir. Kendilerine azab sözü hak olan çoğunluğa, meselin özlü tatbiki olan bir uyarı, gafillere de bir tenbihtir. H.Yazır

Yani, şu anda yaşayanlara. Kur’an'ın diğer birçok ayetinde olduğu gibi, lafzen, “nesil” veya “aynı dönemde yaşamış olan halk” ı ifade eden karn terimi, bu bağlamda, tarihî boyutuyla “toplum” veya “uygarlık” anlamlarına gelir. Böylece, geçmiş toplumların ve uygarlıkların çökmesi ve tarih sahnesinden silinmesi, burada, onların manevî yoksunluğuna ve sonuçta ahlakî çöküntülerine bağlanmaktadır. Bu kıssadan çıkarılabilecek başka bir ders, toplumun büyük kesiminin her zaman (günümüzde de) manevî/ahlakî değerlerin yönlendiriciliğini, bu değerleri alışılmış hayat tarzlarına ve izledikleri materyalist değerlere ters görerek reddettikleri -ve sonuçta “kendilerine hangi elçi gönderildiyse o'nu alaya aldıkları”- gerçeğidir. M.Esed

Görmediler mi, kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik? Onlar artık bir daha bunlara dönmeyecekler.

Ayetin başında yer alan elem yerav ifadesi, “görmediler mi? “ anlamına gelmektedir. Burada görmenin anlamı, gözlem yapmadılar mı? Ve akdetmediler mi? Demektir.

Ayette geçen el-kurun, “nesiller, aynı dönemde yaşayan halk, toplum ve uygarlık” manalarına gelmektedir. Allah insanlardan doğrudan doğruya o helak olmuş toplumların yaşadığı topraklara gidip gözlem ve araştırma yapmalarını istemektedir. Bu araştırmalar yaşayan toplumlara, peygamberlerle alay etmenin, onları yalanlamanın nelere mal olduğunu gösterecek ve onlara en güzel uyarıcı olacaktır.

B.Bayraklı

Görmediler mi ki, kendilerinden önce nice kuşakları helak etmişiz. Onlar artık kendilerine dönüp gelmiyorlar.

  اَوَلَمْ يَرَوْا    Ya görmediler de mi onlar? O alay edip duran kullar?  كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ Kendilerinden önce ne kadar nesiller helak etmişiz.  اَنَّهُمْ اِلَيْهِمْ لاَ يَرْجِعُونَ Onlar, kendilerine dönüp gelmiyorlar, yani dünyaya bir daha dönmüyorlar. H.Yazır

Geçen iki ayrı bölümde Mekkeli müşrikler, inkârları, hakkı yalanlamaları ve Rasulullah’a (s.a.) karşı koymalarından ötürü kötülenmişlerdi. Şimdi ise sıra Hz. Peygamber (s.a.) ile kâfirler arasındaki asıl ihtilafa, yani tevhit ve ahiret akidesine gelmiştir. Rasûlullah (s.a) tevhit ve ahiret akidesini onlara tebliğ ediyor, onlar da karşı çıkıyorlardı. Bu konuda arka arkaya deliller getirmek suretiyle, insanlar düşünmeye davet edilmektedir. Peygamber (s.a) sizlere, kâinatın her şeyi ilan ettiğine bir bakın diyor. Nitekim önümüzde bulunan her şey bu hakikate işaret etmiyor mu?"

(Mevdudi)

Onların hepsi toplanıp, sadece bizim huzurumuza getirilmişlerdir.

 وَاِنْ كُلٌّ  Ve hepsi; o helâk edilen ve henüz edilmeyen, hep­si başka değil,  لَمَّا جَمٖيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ yalnız toplanıp bizim huzurumuza getirilmekte olan bir toplum bulunuyorlar. Böyle iken nasıl olur da başka ilâhlar edinip şirk koşarlar?

İhzar: Huzura getirmek demektir. Mahkemeye rızasıyla gelmeyen kimseyi tutup, zorla hâkimin huzuruna getirmek mânâsında kullanılır ki, burada özellikle bu mânâyadır. Yani herkes ölmekle yok olup gitmiyor, hesap ve ceza için Hak Teâlâ'nın huzuruna toplanıp sevk ediliyorlar.

Bu tebliğden sonra bir de aklî delillerle aydınlatılarak buyuruluyor ki:

H.Yazır

Ancak onların hepsi huzurumuzda hazır bulundurulacaklarıdır. 

En sonunda, öldükten sonra dirilmenin ardından Allah’ın huzurunda toplanacaklardır. Bu toplamanın ardından ameller tartılacak, sorgulanacak, değerlendirilecek ve karara bağlanacaktır. Kimsenin hakkı kimsenin yanında kalmayacak, peygamberleri yalanlamanın, onlarla alay etmenin, hakka sırtını dönmenin, hatta engeller koyup onlara inananlara eziyet etmenin karşılığı görülecektir. B.Bayraklı

Hem bir delildir onlara ölü toprak. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar.

وَاٰيَةٌ Hem bir âyet, yani Allah Teâlâ'nın kudretinin büyüklüğüne ve ölüleri diriltebileceğine açık bir delil ve alamettir. لَهُمْ Onlara, o gafillere ve inkârcılaraاَلاَرْضُ الْمَيْتَةُ   o ölü arz, arz, toprak bilinmektedir ki cansızdır. Hatta Hıcr Sûresi'nde وَتَرَى اْلاَرْضَ هَامِدَةً  “Yeryüzünü sönmüş kül halinde görürsün.”  (Hacc, 22/5) buyurulduğu üzere sönmüş bir taş halinde, hayat ile tamamen zıt bir durumda ölüdür. Hele bir öğle sıcağında bir Arabistan çölünün manzarası düşünülürse onun hayattan ne kadar uzak olduğu görülür. Eğer tabiata kalsaydı o ölü toprakta bir ot bile bitmezdi. Fakat اَحْيَيْنَاهَا biz ona hayat verdik. Onda hayat yarattık, bitkisel ve hayvansal organlarla dirilik, şenlik meydana getirdik.

Hayatın önce bir hücreden başladığını göstererek de buyuruluyor ki:  وَاَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبّاً   ve ondan, yani yerden bir dâne çıkardık.

Habb: “Habbe” (dâne)nin cins ismidir ki, azına da çoğuna da söylenir. Çoğulu “hubûb”, onun çoğulu “hububat” tır. Dilimizde olduğu üzere özellikle buğday, arpa, pirinç, susam gibi yenen dânelerde yaygın olmakla beraber, genellikle ot ve çiçek tohumlarında da bilinmektedir. Kamus sahibi “Besâir” de der ki: “Hubûb” un bir tekine “habbe” denilmesi, şey ‘in aslı ve öz maddesi olması itibariyledir.” Bu bakımdan bir  “habbe” (dâne), hayatın ilk başlangıcı olan bir hücre (cellule) demektir. Burada da bu cinse işaretle   اَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبّاً“ondan bir dâne çıkardık” buyurulmuştur. Fen ilimleri açısından düşünüldüğü zaman yerin unsurlarından bir hayat hücreciğinin oluşumu, bir habbe (dâne) nin çıkması tabiî değildir. Tohumsuz bir hayat hücreciği tabiî olarak teşekkül edemez, (genération spontanée) olmaz. Gerçekten bir eksi­nin, kendiliğinden bir artı oluvermesi akla da uygun gelmez. Bununla beraber yerde hayat işi meydana geldiği için, yine fen ilimleriyle uğraşanlar derler ki: Fakat başlangıçta ilk tohumun, ilk hücrenin tabiat dışı olarak meydana gelmiş olduğunu kabul etmek zorunludur. İşte bu nokta doğrudan doğruya tabiatlar üzerinde hâkim olan yüce yaratıcının ölülere hayat veren ilâhî kudretini gösterir. Bunun bir seçim olduğunu söylemek de aynı mânâyı ispat etmektir. Çünkü seçimin (insanın peygamber olarak gönderilmesinin) her derecesi tabiat üstü bir gelişme arz eder. (En'am Sûresi, 6/95. ayetinin tefsirine bkz.)  Bu şekilde ölü toprağa bitkisel hayattan başlayan bir hayat verilip ondan dâneler çıkarıldığı ve böyle tek hücrelerden başlayan bu hayatın, insan hayatına doğru yetiştirilip geliştirildiği ince bir imtihan tarzında edebî bir vecize ile hatırlatılarak buyuruluyor ki: Ondan bir dâne çıkardık da  فَمِنْهُ يَاْكُلُونَ  şimdi ondan yiyorlar. Belli ki bu şöyle de­mek­tir: O insanları da yarattık da o dânelerden yiyip duruyorlar.

H.Yazır

Ölü toprak onlar için bir delildir. Biz ona hayat veririz ve ondan başak (tane) çıkartırız da onlar ondan yerler.

Yüce Allah, insanın yediği yemeğe bakıp geriye giderek oluşumlar zincirini takip edip hem Allah’ın gücünü hem de öldükten sonra dirilme olgusunu delillendirmektedir. İnsanın önüne konan un mamulü gıdaların nereden geldiğine veya bir bakıma kurumuş toprağa Yüce Allah su indiriyor, toprağa atılan tohum yeşeriyor, başak çıkarıyor, başakta taneler oluşuyor ve nihayet o taneler insana gide oluyor.

Tabiattaki bu olayı izleyen insan, Allah’ın kudretini anlamakta gecikmeyecektir. Ölü toprağın dirilmesi öldükten sonra dirilmeye delil olmakta, ayette bahsedilen diğer konuların tamamı da Allah’ın varlığına, tekliğine ve gücüne delil olmaktadır.

B.Bayraklı

33-36.Ve ölü toprak onlara (duyarsız kavme) bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyip duruyorlar.
Ve Biz onun ürününden ve kendi elleriyle yaptıklarından yesinler diye orada hurmalıklardan, üzüm bağlarından bahçeler yaptık. İçlerinde pınarlardan sular fışkırttık. Hâlâ şükretmeyecekler mi?
Yerin bitkilerinden, kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri şeylerden çiftleri, onun hepsini yaratan, her türlü noksanlıktan münezzehtir.

Bu ayet grubunda Ya Sin suresinin baş tarafında konu edilen gafilleşmiş (duyarsızlaşmış) kavmin uyarılmasına devam edilmektedir. İnsanlara verilen nimetlerin sayıldığı 33, 34. ayetlerden sonra 35. ayette yer alan “Hâlâ şükretmeyecekler mi?” ifadesi, nankörlüğe karşı ince bir tehdit içermektedir.
Bu ayet grubunda dikkatler, “ölü toprak ve ondan çıkarılan nimetler” ile “bilinen ve bilinmeyen tüm varlıkların çift yaratılmışlığı” üzerine çekilmiştir.
Ölü toprak ve ondan çıkarılan nimetler
Yukarıda, 12. ayetteki “Şüphesiz ki ölüleri ancak Biz diriltiriz Biz.” ifadesi, bu gruptaki 33. ayette “ölü toprak” örnek verilmek suretiyle kanıtlanmaktadır. Kupkuru, bitkisiz olan ölü toprak yağmur ile diriltilmekte ve ondan bitkiler, meyveler, sebzeler yetişmekte, pınarlar fışkırmaktadır. Ölü topraktan verilen nimetler bunlarla da kalmamakta, 35. ayette bildirildiği gibi, toprağın bitirdiğinden, insan eliyle daha değişik nimetler sağlanabilmektedir. Meselâ, pancardan elde edilen şeker, üzümden elde edilen pekmez, zeytinden elde edilen zeytinyağı, susamdan elde edilen tahin, buğdaydan elde edilen ekmek, ölü toprağın verdiği nimetten el ile üretilen nimetlerdendir.
Ölü toprağın dirilmeye örnek oluşu Kur’an’da sık sık dile getirilmiştir:

Zühruf; 11: Ve O (Allah), suyu gökten belli bir ölçüye indirdi. Sonra Biz onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte siz böyle çıkarılacaksınız.
Fatır; 9: Ve Allah rüzgârları gönderendir. Sonra bir bulutu yukarılara kaldırır. Derken Biz onu ölmüş bir beldeye sevk etmişizdir. Böylece yeryüzüne ölümünden sonra onunla hayat veririz. İşte böyledir o dirilme.
Bu konu, benzer ifadelerle Kaf suresinde de karşımıza çıkmış ve biz orada konu ile ilgili olarak aynen şu açıklamayı yapmış idik (İşte Kur’an; c:2, s:225–227):
Kaf; 9–11: Ve Biz gökten bereketli bir su indirdik. Onunla da kullara rızk olmak üzere / kullara rızk olsun diye bahçeler ve biçilecek taneler, tomurcukları birbiri üzerine dizilmiş büyük ve yüksek hurma ağaçları bitirdik. Ve Biz onunla ölü bir beldeyi canlandırdık. İşte çıkış (diriliş) böyledir.
6–8. ayetlerdeki kısa açıklamalardan sonra evren kitabının bazı sayfalarını gözler önüne sermeye devam eden Rabbimiz, bu ayetlerde de canlandırma ve yeniden dirilme konusunu gündeme getirmiştir.
“Çıkış ”ın, tıpkı bereketli bir suyun gökten ölü toprağa indirilmesi sonucunda ölü topraktan bitki ve ağaçların çıkması gibi olacağını bildiren Yüce Allah, bu tarifle inançsızlara, diriltmeyi sanki laboratuvarda tatbikî olarak göstermektedir.
Bu ayetler, özellikle Arabistan gibi kurak iklim şartlarında yaşayan insanlara, tam anlayacakları dilden hitap etmektedir. Zira Arabistan halkı yaşarken görmektedir ki, bazen beş sene boyunca bir damla bile yağış düşmeyen bölgelerde, kavrularak ne bitki ne de hayvan hiçbir canlının yaşayamayacağı hâle gelen topraklarda, azıcık da olsa yağmur yağması ile otlar bitmekte, böcekler canlanıvermektedir.
Yani bu ayetlerde Yüce Rabbimiz demektedir ki; “Yerküreyi canlı yaratıkların yaşaması için uygun bir yer yapan, yeryüzünün cansız toprağını gökyüzünün cansız suyu ile birleştirerek bağ ve bahçelerde göz alıcı manzaralar içinde görünen bin bir çeşit bitkiyi yaratan ve bu bitkileri insan- hayvan herkes için rızk ve hayat kaynağı kılan Allah hakkında sizin; ölümden sonra diriltmeye gücü yetmeyeceği yolundaki düşünceniz, akılsızca bir zandır. Siz, tamamen kuru ve cansız olan bir bölgenin yağmur taneleri düşer düşmez hayat bulduğunu, ölmüş olan köklerin aniden dirildiğini, bin bir çeşit böceğin o ölü topraktan çıkarak koşuşmaya başladığını gözlerinizle görüyorsunuz. İşte bu gördüğünüz, ölümden sonra dirilmenin imkânsız olmadığının apaçık ispatıdır.”
Rabbimiz, konumuz olan ayetin dışındaki başka ayetlerde de, yağmur ile ölü topraktan bitkilerin çıkmasını, ölümden sonra ahirette dirilmeye örnek olarak göstermiştir:
Ya Sin; 33: Ve ölü toprak onlara bir delildir. Biz ona hayat verdik ve ondan taneler çıkardık da ondan yiyorlar.
Rum; 24: Yine O’nun ayetlerindendir ki, size hem korku ve hem de umut vermek için şimşeği gösteriyor. Ve gökten bir su indiriyor da onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat veriyor. Şüphesiz ki bunda aklını kullanacak bir kavim için nice deliller vardır.
Rum; 50: Öyleyse Allah’ın rahmetinin eserlerine bir göz at; yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, mutlaka ölüleri diriltir ve O her şeye gücü yetendir.
Rum; 19: O, ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır ve yeryüzüne ölümünden sonra hayat verir. Sizler de işte öyle çıkarılacaksınız.
Yukarıdaki ayetlerden başka, Nahl; 65, Ankebut; 63, Fatır; 9, Casiye; 5, Hadid; 17 ayetleri de aynı anlamdadır.
İşte şerefli Kur’an da aynı bereketli su gibidir. Onunla, ölmüş, kokuşmuş bireyler ve toplumlar yeniden canlanabilirler.
Bilinen ve bilinmeyen tüm varlıkların çift yaratılmışlığı
İnsanların, hayvanların, bitkilerin erkekli dişili olarak yaratıldıkları gibi bilinen ve bilinmeyen tüm varlıkların zıtlı, karşıtlı, çiftler hâlinde yaratıldığı başka ayetlerde de bildirilmiştir:
Lokman; 10: (O) Gökleri dayanak olmadan yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Yeryüzünde de, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve oralarda her dabbehden / canlıdan türetip yayıverdi. Ve Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her kerim olan çiftten bir bitki bitirdik.
Zariyat; 49: Ve Biz her şeyden iki eş yarattık. Umulur ki siz, iyice düşünürsünüz / öğüt alırsınız.
36. ayette “ezvâc” sözcüğü ile ifade edilmiş olan bu durum, maddenin temeli olan atomun yapısında ancak 20. asırsa tespit edilmiş ve o günden sonra bilimin değişik alanlarında sağlanan gelişmelere paralel olarak “karşıt madde”, “karşıt parçacık” gibi, önünde “karşıt” sözcüğünün bulunduğu pek çok kavramla tescil edilmiştir.
Bu konu hakkında değerli bir çalışma da Kur’an Araştırmaları Grubu’nun “Kur’an Hiç Tükenmeyen Mucize” adlı kitabında yer almaktadır:
EŞLER HALİNDE YARATILIŞ
Yeryüzünün bitirdiklerinden, kendi benliklerinden ve daha bilmediklerinden hepsini eşler halinde yaratan çok yücedir.
36-Yasin Suresi 36
Ayette geçen “Ezvâc” kelimesi “zevc ”in çoğuludur ve “çift, eş” anlamlarına gelmektedir. Osmanlıca ’da karı-kocanın, zevc-zevce diye tanımlanması da bu kelimeye dayanmaktadır. Görüldüğü gibi bu kelime benzerler içinde zıtları, bu şekilde eş oluşları ifade etmektedir. Ayette eşler halinde yaratılışa 3 örnek verilmektedir.
a) Toprağın çıkardığı eşler: Toprağın çıkardığı eşler deyince akla ilk gelen bitkilerdeki dişilik ve erkeklik özelliğidir. (İleride ayrı bir konu olarak işleyeceğiz)
b) Kendi benliklerimizden eşler: Akla ilk gelen insanların dişi-erkek şeklinde yaratılışlarıdır. Fakat insan benliğindeki ters karakterleri; cesurluk-korkaklık, sevgi-nefret, cömertlik-cimrilik... de ayetin işareti içinde değerlendirenler olmuştur.
c) Bilinmeyen eşler: Evren’deki eşli yaratılışların birçoğundan Kuran’ın indiği dönemde insanların haberi yoktu. Bu bölümde özellikle bunları işleyeceğiz.
NOBEL ÖDÜLÜ GETİREN KEŞİF
Evren’deki tüm maddelerin yapı taşı atomlardır. Tüm Evren’de yaratılışın eşler halinde olup olmadığını merak eden bir kişi maddenin bu en küçük parçasını inceleyip bu konuda bir yargıya varabilir. Eğer maddenin en küçük parçasında eşler bulunuyorsa, Evren’deki her şey bu küçük parçalardan yaratıldığına göre, her şey eşlerden yaratılmış demektir.
Atom üzerindeki çalışmalar ilerledikçe var olan parçacıkların sırf protonlardan, nötronlardan, elektronlardan oluşmadığı, atomun sandığımızdan da karmaşık, daha hassas, daha mükemmel bir yapısı olduğu anlaşıldı. Atomun en küçük parçaları için bile eşler halinde yaratılış hüküm sürmektedir.
- Protona karşı eşi anti proton vardır.
- Elektrona karşı eşi pozitron vardır.
- Nötrona karşı eşi anti nötron vardır.
Maddenin eşler halinde yaratılışı fiziğin en önemli keşiflerindendir. İngiliz bilim adamı Paul Dirac bu konudaki çalışmalarından ötürü 1933 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü almıştır. Dirac’ ın buluşu “Parite” adıyla bilinir ve maddenin anti madde denilen bir eşi olduğu da bu buluşla ortaya konulur.
Allah’ın her şeyi tüm detaylarıyla planlaması, Evren’in yaratılışında protonların, elektronların, nötronların ve bunların eşlerinin sayılarının belirlenmesinde de kendini göstermektedir. Elektronu ve eşi pozitronu örnek olarak ele alalım. Bu ikisi bir araya gelirse enerji açığa çıkar. 10 birim elektrona karşı 15 birim pozitron olursa, 10 birim elektron ile 10 birim pozitron yok olur, 5 birim pozitron kalır. İkisinin sayısı eşit olursa sadece enerji açığa çıkar, geriye hiç elektron ve pozitron kalmaz. Yani gerek protonların, gerek elektronların, gerek nötronların var olabilmesi karşı karşıya geldikleri eşlerinden sayıca fazla olmalarına bağlıdır. Bu arada elektron, proton ve nötronların kendi aralarındaki sayısal dengeleri de çok önemlidir. Örneğin elektronların sayıca protonlardan az olduğu bir durumda Evren’de canlılık oluşamazdı.
Şu andaki varlığımız tüm bu hesapların ince bir şekilde yapılmasıyla mümkün olmuştur. Binlerce ayrı oluşumdan biri bile, rastlantılara, rastgeleliklere bırakılsaydı bugün var olamazdık. Yaratıcımızın her şeyden haberdar olması, her şeyi kontrol etmesi, sonsuz kudreti sayesinde var olabiliyoruz.
ZITLIKLARIN BİRLİĞE HİZMETİ
Daha önce de dediğimiz gibi Kuran’ın bilimsel mucizelerinin dikkat edilecek tek yanı Peygamberimiz dönemindeki insanların bilgileriyle bu açıklamaların yapılamayacak olması değildir. Elbetteki bu da çok önemlidir. Fakat bu ayetlerde geçen bilimsel bilgileri incelediğimizde Allah’ın kudretinin, sanatının, ilminin, planlarının muhteşemliğini görmemiz de çok önemlidir. Örneğin Kuran’ın, Evren’in bir teklikten, bir bitişiklikten yaratıldığını söylemesi (2. bölümde açıkladık: 21-Enbiya Suresi 30. ayet) incelenerek; Kuran’ın insan sözü olamayacağının, Peygamberin dönemindeki herhangi bir kimsenin bu bilgiyi bilemeyeceğinin ortaya konması çok önemlidir. Fakat aynı zamanda bu bilginin; Allah’ın maddeyi, Evren’i yarattığını ispatladığının, Allah’ın Evren’i yaratışını bilinçli bir şekilde, belli gayelerle, büyük bir kuvvetle gerçekleştirdiğini gösterdiğinin bilinmesi de çok önemlidir. Bu yüzden kitabımızı yazarken Kuran’ın ayetlerindeki bilimsel mucizelerin varlığı kadar, bu bilimsel bilgilerin nasıl Allah’ın varlığını, kudretini, sanatının ihtişamını gösterdiğini, birbirinden ayırmadan, içiçe bir şekilde açıklamaya çalışıyoruz. Kısacası bizim için Kuran mucizelerinin varlığı kadar, bu mucizeleri gerçekleştiren ayetlerin tüm boyutlarda düşündürdükleri de çok önemlidir.
Maddi Evren’in eşler halinde yaratıldığını söyleyen ayetlerde de aynı noktaya dikkat etmeliyiz. Kuran’ın indiği dönemde Evren’in eşler halinde yaratılışının, oynadığı kritik rolün bilinmesi imkânsızdır. Bu nokta çok önemlidir. Fakat bu nokta kadar Evren’deki çiftli yaratılışları incelediğimizde itme-çekme kuvvetlerinden, proton-anti protonların, nötron-anti nötronların dengesine kadar görülen harikalar da çok önemlidir. Çünkü Kuran ayeti sadece bir mucize olsun diye değil, aynı zamanda tüm bu çiftli yaratılışlar üzerinde düşünelim, Allah’ın yaratışındaki harikalıkları anlayalım diye de Evren’deki eşli yaratılışlara dikkatimizi çekmektedir.
Evren’deki eşli yaratılışların önemi proton ve nötronların içindeki quarkların keşfiyle de devam etmiştir. Laboratuvar çalışmalarından quarkların da, leptonların da (diğer bir atom altı parçacık) ikişer ikişer yani eşli bir şekilde ortaya çıktıkları anlaşıldı. “Up”, “Down”, “Charm”, “Strange” quarklarından sonra “Bottom” adı verilen quark bulununca, çiftli yaratılışın bilinci bilim adamlarına o kadar yerleşmişti ki “Top” adlı quarkın adı daha bu quark bulunmadan koyuldu. Kuran’ın 1400 yıl önce işaret ettiği, bilim adamlarının çok yakın zamanlarda kavuştuğu bu öngörü haklı çıktı. 1994 yılının Mayıs ayındaki Time dergisinin kapağı “Top” quarkının keşfini haber veriyordu. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Fermi Laboratuvarları’nda yapılan çalışmalarla “Bottom” quarkının eşi olan “Top” quarkı keşfedilmişti.
Evren’deki tüm eşli yaratılışlar Evren’in birlik bütünlük içindeki düzenine hizmet etmektedir. Ne “Up” ve “Down” quarklarının, ne protonun ve anti protonun, ne de Evren’deki artı ve eksi yüklerin bir bilinçleri vardır. Tüm bu düzenli, bilinçli oluşumlar bilinçsiz maddenin en mikro düzeyinde yaratılmaktadır. Ve bu yaratılışlar sayesinde galaksiler, yıldızlar, gezegenler, bitkiler, hayvanlar, insanlar var olabilmektedir. Üstün bir kudret yaratmasaydı birbirine zıt-eş güçlerin, zıt-eş parçacıkların var olması da mümkün olmazdı. Bu birbirlerine zıt-eş güçlerin kaos yerine düzenli, renkli, olağanüstü bir Evren yaratması da mümkün olmazdı. İlk yaratılışı yapan, sondaki hedefleri belirleyen kim ise, ilk yaratılış anında eş güçleri ortaya çıkartan, son hedeflere varıncaya kadar bu eşleri bir Bir’lik için çalıştıran kimse de O’dur. İbret almaya, aklını çalıştırmaya niyeti olanlar için Allah’ın Evren’de koyduğu deliller ortadadır.
Düşünüp ibret almanız için her şeyi eşler halinde yarattık. 51-Zariyat Suresi 49 H.Yılmaz

Orada hurma ve üzüm bağları meydana getirdik ve pınarlar akıttık.

Bir önceki ayette ekin tarlaları ele alındığı halde, bu ayette hurma ve üzüm bağları gündeme getirilmekte ve sulama için de pınarlardan bahsedilmektedir. Her iki ayeti bir arada düşündüğümüzde şu açıklamayı yapabiliriz: İlk ayette tahılın ele alınması, onun zaruri gıda olmasını ifade etmektedir. Hurma ve üzüm, gıdanın ikincil nitelikteki ihtiyacını tatmin etmekte ve karşılamaktadır. Sadece ekmek yeseniz hayatınızı geçindirirsiniz, hurma ve üzüm katık olabilir. Ana yemek ya da gıda tahıldır.

B.Bayraklı

Biz orada hurmalıklardan, üzüm bağlarından bahçeler yaptık. İçlerinde pınarlardan sular fışkırttık.

Sonra onların birleşmesi ve gelişmesiyle bilhassa insan hayatının devam etmesinin ve gelişmesinin sebeplerine destek sağlandığı anlatılmak üzere de buyuruluyor ki  وَجَعَلْنَا فٖيهَا جَنَّاتٍ  hem onda, o yerde bahçeler yaptık. O tek hücreli hayatı üretip, birleştirip, düzenleyerek birbirine girmiş güzel, hoş bağlar meydana getirdik. مِنْ نَخٖيلٍ وَاَعْنَابٍ Hurmalıklar ve üzümlükler, neler ki, bunlar bitkisel hayatın en mükemmel şekli ve insan zevklerinin en tatlı kaynaklarıdırlar. وَفَجَّرْنَا فٖيهَا Ve onda, yani yerde yahut o bahçeler içinde مِنَ الْعُيُونِ  kaynaklardan çaylar, pınarlar akıttık  H.Yazır

35. Meyvelerinden ve ürettiklerinden yesinler diye. Hiç şükretmezler mi?

O bahçe ve bostanların meyvelerinden ve kendi yaptıkları, yani yetiştirdiklerinden yiyip gıda almaları ve böylece hayatlarını sürdürmeleri amaçlanmaktadır.

Yüce Allah, bu ayette: ve mâ amilethu eydîhim buyururken, kendi doğal nimetlerinin dışında insanın ekeceği, dikeceği, sulayıp yetiştireceği nimetlere de işaret etmekte, insanın çalışıp alın teri akıtarak elde edeceği gıdalara dikkat çekmektedir. Bu ifadedeki vav harfini hâl bildiren, ma harfini de olumsuzluk anlamında kabul edersek cümle, “kendi ellerinin yapmadığı, sadece Allah’ın yarattığı meyvelerden yesinler diye” anlamına gelir. Bunları anlatırken Yüce Allah insana şükretme eğitimi vermektedir.. Demek ki şükür, “hem inanmak, hem de önündeki nimetin kaynağını düşünüp değerini anlamak ve bilmek” tir. Şükür, “önündeki nimetin geriye doğru merhalelerini takip edip Allah’a varmaktır da diyebiliriz.

B.Bayraklı

(Bunu), Onun ürününden ve kendi elleriyle yaptıklarından yesinler diye (yaptık). Hâlâ şükretmeyecekler mi?

  لِيَاْكُلُوا مِنْ ثَمَرِهٖ ki onun ürünlerinden, Allah'ın verdiği meyvesin­den, geli­rinden   وَمَا عَمِلَتْهُ اَيْدٖيهِمْ  ve ellerinin yaptığı şırası, pekmezi ve te­fer­ruatı gibi mamullerinden yesinler, faydalansınlar diye. Buna göre  مِنْ ثَمَرِهٖ  de  «لاَ» işareti vardır. Okurken burada durulmaz. Bununla be­ra­ber bu­ra­da «ما» nın nâfiye (olumsuzluk edatı) olması da caiz görü­lmüştür. Buna göre مِنْ ثَمَرِهٖ de durmak caiz (ج) olup mânâ şöyle olur: “Ürününden yesinler. Onu, onların elleri yapmadı”. Yani o bağlara bakmaları, suyu ve çapası gibi işlerinde çalışmaları gerekirse de alıp istifade edecekleri o ürün, onların yapısı değil, Allah'ın vergisidir.اَفَلاَ يَشْكُرُونَ   Hâlâ şükret­meyecekler mi? Şirk ve nankörlükten vazgeçip tevhit ve iman ile ibadet ve kulluk etmeyecekler mi?

Abdülkadir Geylani  (k.s.) “Fütûhu'l-Gayb”da der ki: “Şükür ya dil, ya kalp veya organlarla olur.”

Dil ile şükür: Nimetin Allah Teâlâ'dan olduğunu kabul ve yaratıklara nispeti terk etmektir. Ne kendine, ne güç, kuvvet ve kazancına, ne de senden başkasından ellerinde meydana gelenlerin hiç birine isnad etmemek. Çünkü sen de, onlar da hep o nimet için sebep, âlet ve vasıtasınız. Onu taksim eden, gönderen, var eden, onunla uğraştıran, sebepleri yaratan aziz ve celil olan yüce Allah'tır. Kısmet eden O, veren O, var eden O'dur. Şükre en layık olan O'dur. Hediyeyi getiren uşağa bakılmaz, gönderen efendiye bakılır. Bu bakışı bilmeyenler hakkındadır ki يَعْلَمُونَ ظَاهِراً مِنَ الْحَيوٰةِ الدُّنْيَا وَهُمْ عَنِ اْلاٰخِرَةِ هُمْ غَافِلُونَ  “Onlar dünya hayatından görüleni bilirler. Ahiretten ise habersizdirler.” (Rum, 30/7) buyurmuştur. Zahire, sebebe bakıp da, ilmi ve anlayışı ondan ilerisine geçmeyen cahildir, eksiktir, aklı kısadır. Çünkü akıllıya akıllı denmesi, işin sonunu görmesi itibariyledir.

Kalb ile şükür: Sende olan nimetlerin hepsinin, açıkta, gizlide, hareket ve sakinliğindeki menfaatlerin, lezzetlerin tamamının başkasından değil, ancak Allah'tan olduğuna sürekli bir itikatla sağlam bir şekilde bağlanmaktır ki, dilinle şükrün, kalbindeki şükrün tercümanı olur.  وَاَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً   “Allah, gizli ve açık olarak nimetlerini size bol bol vermiştir.”  (Lokman, 31/20),   وَمَا بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ   “Sizde nimet adına ne varsa, hepsi Allah'tandır.”  (Nahl, 16/53)  ve وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لاَ تُحْصُوهَا  “Allah'ın nimetlerini sayacak olsanız saymakla bitiremezsiniz.”  (İbrahim, 14/34)  buyuruluyor ki, mümin için Allah'tan başka nimet verici kalmaz.

Organların şükrüne gelince: Bütün organlarını yüce Allah'a ibadette hareket ettirip kullanmaktır. O halde Allah'tan yüz çevirme bulunan herhangi bir hususta yaratıklardan hiçbirine uymamak gerekir ki bu, nefsi, arzuyu, iradeyi, uzun amelleri ve diğer yaratıkları içine alır. Allah'a itaati asıl ve uyulacak şey, O'nun dışındakileri de fer' (teferruat) ve tabi kılmak gibi ki, başka türlü yaparsan zorba, zalim ve Allah'ın hükmünün dışında hüküm vermiş olursun.  وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَآ اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُولٰۤئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ  “Her kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir.”  (Maide, 5/44) H.Yazır

Çoğunluğun üzerinde birleştiği kıraat şekline göre yukarıdaki şekilde çevrilebilen bu ifade li-mustekarrin lehâ olarak okunur veya alışıldığı şekilde, “duracağı/istikrar bulacağı noktaya”, yani günbatımı zamanına (yahut noktasına) doğru (Razi) şeklinde çevrilebilir. Ancak güvenilir kaynakların rivayetine göre Abdullah b. Mes‘ûd, bu ifadeyi lâ mustekarra lehâ şeklinde okumuştur ki (Zemahşerî) anlamı, “O hiç ara vermeden (yani, hiç durmadan) [kendi yörüngesinde] hareket eder” şeklindedir.

M.Esed

Yerin bitkilerinden, kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ın şanı

ne yücedir.

 سُبْحَانَ الَّذٖى Bakara Sûresinde (Bakara, 2/32) inde ve İsra Sûresi'nin başında  (İsra, 17/1) açıklandığı üzere “sübhân” tesbîhin özel adıdır. Bununla beraber büyük hayret yerinde de kullanılır. Tesbih de tenzihin en ileri derecesidir. Yani herhangi bir lekeden, yaraşıksızlıktan itikatta, sözde, fiilde son derece tenzihtir. Bu şekilde,  اُسَبِّحُ سُبْحَانَ  “tesbih ederim”  yahut سَبِّحُوا سُبْحَانَ  “tesbih ediniz” anlamını ifade eden bu tesbîhin, burada böyle sözün başında getirilmesi ne güzeldir!

Birincisi: Bu, bir taraftan şükretmeyenleri kınama, bir taraftan da şükredeceklere şükrün başının, mükemmel bir tenzih ile tevhit olduğunu öğretmektir.

İkincisi: Sıla yerinde anılan kudretin eserlerinin önemini vurgulamakla şükrü gerektiren sebepleri fazlasıyla tekittir.

Üçüncüsü: Eşleri yaratanın eşsizliğini, ortak ve benzerden münezzeh birliğini ispat eden edebî bir tıbak sanatı vardır: Tesbih O yaratana yahut ne yüce sübhândır O yaradan ki   خَلَقَ اْلاَزْوَاجَ كُلَّهَا    bütün o çiftlerin hepsini yarattı.

Ezvâc: “Zevc” in çoğuludur. Zevc, çift ve eş demektir ki, Rağıb’ın açıkladığı gibi, iki yakının her birine de ve bir diğerine benzer veya zıt olarak ilgili bulunan her şeye de denir. (Râğıb el-İsfehânî, a.g.e, 215-216.)  Bu itibarla dünyadaki şeylerin hepsi, bir zıddı veya benzeri yahut da herhangi bir bileşiği ve karşıtı bulunması yönüyle çifttirler. Mesela cisim ve ruh, madde ve kuvvet, cevher ve araz, iç ve dış, yer ve gök, karanlık ve aydınlık, dünya ve ahiret gibi ki elektrik bile artı ve eksi diye ikiye ayrılıyor. O halde خَلَقَ اْلاَزْوَاجَ  “Çiftleri yarattı”  demek, “bütün çeşit ve sınıflarıyla âlemi yarattı” demeye eşittir. Ancak burada asıl sevk, bütün âlemin yaratılışını anlatmak değil, bir ortak ve benzeri bulunan bütün eşlerin, bütün çiftlerin yaratılmış olduğunu ve dolayısıyla yaratılmışın yaratıcıya eş olamayacağını anlatarak yaratıcının böyle şeylerden tenzih edilmiş olduğunu ve birliğini ispat etmektir. Bundan başka “ezvâc” (çiftler) denmesinde diğer bir nükte daha vardır ki, insan hayatı için önceki nimetlerden daha fazla önem taşıyan evlenme nimetinin yaratılmasına işaretle şükre yöneltmeyi ifade eder. Nitekim çiftler şöyle açıklanıyor:  O çiftleri ki  مِمَّا تُنْبِتُ اْلاَرْضُ   yerin bitirdiklerinden, önceki âyette an­la­tılan ve anlatılmayan bitki ve ağaç çeşitleri وَمِنْ اَنْفُسِهِمْ ve kendi nefislerinden, erkek ve dişi  وَمِمَّا لاَ يَعْلَمُونَ  ve daha bilemeyecekleri şeylerden ki ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne de bir insanın hatırına gelmiştir. Cüz:23

H.Yazır

Bitkilerden, kendilerinden ve daha henüz bilemedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah, her türlü eksiklikten uzaktır.

Yüce Allah bu ayette, tabiattaki bitki ve hayvanların, insanların üreme sistemindeki kanuna “çift” oluş gerçeğine dikkat çekmektedir. Böylece çift yaratılma sisteminden Allah’ın gücüne ve O’nun noksanlardan uzak olduğu esasına varma yolunu öğretmektedir.

Çiftler isteminde insanın bilmediklerinin olduğuna işaret eden Yüce Allah, bir bakıma insanlara araştıracakları bir ödev vermektedir. Böylece bir önceki ayetin sonunda şükür, bu ayetin başında da tesbih ibadeti yer almaktadır. Şükürden tesbihe giden yol izlenmektedir. “Yüce Allah’ı noksan sıfatlardan uzak tutma” anlamına gelen tesbih ile “nimetin değerini takdir etmek” anlamına gelen şükür, aynı olayları karşısında duyulan beyin ve gönül oluşumlarının iki boyutlu adıdır. Şükür ile tesbih beyinle gönülün buluştuğu ibadetlerdir.  B.Bayraklı

Gece de onlara (duyarsız kavime) bir delildir. Biz ondan (geceden) gündüzü sıyırırız da onlar hemen karanlığa dalıverirler.

Rabbimizin uyarıları burada da, peygamberimizin elçi olarak gönderildiği duyarsızlaşmış toplumun şahsında devam etmektedir. Bu ayetten başlayarak 41. ayete kadar olan bölümde, gece ve gündüz ilişkisindeki mucizeler ile Güneş’in ve Ay’ın hareketlerine ait özellikler sergilenmiştir.
Bilindiği gibi, Dünya kendi etrafında döndükçe Dünya’nın Güneş karşısında bulunan yüzü arkaya geçer ve karanlığa girer. Karanlık ve aydınlık arasındaki bu dönüşüm, Dünya’nın kendi etrafındaki dönüş hızına göre yavaş yavaş olmaktadır. İşte, ayette geçen “geceden gündüzün sıyrılması” budur; bir taraftan sıyrılan bölge, aynı hız ve oranda diğer tarafa bürünmektedir. Güneş sistemi hakkında bugünkü bilgilerin kuram hâlinde bile henüz ortaya atılmamış olduğu bir dönemde, gece ile gündüz arasındaki ilişkinin gerçeklere tam olarak uygun bir şekilde açıklanmış olması ise bir mucizedir ve bu mucize başka ayetlerde de dile getirilmiştir:
Fussilet; 37: Gece, gündüz, Güneş ve Ay O’nun delillerindendir. Güneş’e ve Ay’a secde etmeyin. Ve eğer sadece Allah’a kulluk yapıyorsanız, onları yaratmış olan Allah’a secde edin.
A’râf; 54: Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş üzerine istiva eden, gündüzü, durmadan kovalayan gece ile bürüyen ve Güneş, Ay ve yıldızları emrine boyun eğmiş olarak yaratan Allah’tır. İyi biliniz ki yaratma ve emir sadece O’na özgüdür. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı ne yücedir.
Hacc; 61: İşte bu, şüphesiz Allah’ın, geceyi gündüzün içine sokmasıyla, gündüzü de gecenin içine sokmasıyladır. Şüphesiz Allah, Semi’dir (çok iyi işiten) Basîr’dir (çok iyi gören).
Konumuz olan ayetteki ifade, gece ile gündüzün fizikî oluşumundan ziyade hayat üzerindeki etkilerine yöneliktir. Çünkü artık herkes çok iyi bilmektedir ki; yeryüzündeki bütün canlıların, hatta su, hava ve diğer maddelerin varlıkları, Güneş ile Dünya arasındaki çok hassas mesafe sayesinde mümkün olabilmektedir. Eğer Güneş ile Dünya arasındaki mesafe şimdiki durumundan daha az veya daha fazla olsaydı, şu anda içinde bulunduğumuz yaşam mümkün olmayacak, belki cansız maddelerin biçimsel özellikleri dahi farklı olacaktı. İşte, “gecenin gündüzden sıyrılması” tabiri ile insanlığa gösterilen delilin arkasındaki bu ince ayarlar, duyuları sağlam ve aklıselim olan herkese, bunları tasarlayan ve yapan bir kudretin varlığını zorunlu olarak kabul ettirmektedir.
Kur’an Araştırmaları Grubu, “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize” adlı kitabında bu konuya, ayette kullanılan fiili Dünya’nın yuvarlak yapısı ile ilişkilendirmek suretiyle de yaklaşmıştır:
GECEYİ GÜNDÜZÜN ÜZERİNE SARMAK
Gökleri ve yeryüzünü gerçek ile yarattık. Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü de gecenin üzerine sarıyor…
39-Zümer Suresi 5
Bu ayette “sarıyor” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapçası “yükevviru”dur. Bu kelime Tükçe’ye de geçen “küre” kelimesi ile aynı kökten gelmektedir. Bu fiil Arapça’da yaygın olarak “başa sarık sarmayı” ifade etmek için kullanılır. Baş gibi küremsi bir yapının etrafına sarığın sarılması için kullanılan bu fiil, gecenin gündüzün üzerine sarılmasını ifade etmek için de kullanılmıştır. Ayette gecenin gündüzün etrafına sarılması ifade edilirken aynı zamanda gündüzün de gecenin üzerine sarıldığı ifade edilmektedir. Gece ile gündüzün oluşma sebebi Dünya’nın küremsi yapısıdır. Dünya’nın küremsi şekli sayesinde gecenin ve gündüzün bu şekilde yer değiştirmesi mümkün olmaktadır.
Böylece bu ayette de Dünya’nın küremsi yapısına işaret vardır. Bu işaret “yükevviru” fiilinin yuvarlakımsı zeminlere sarılmayı ifade etmesinden dolayı oluşmaktadır.

UZAYDAN DÜNYAYI SEYRETMEK
Peygamberimiz yaşarken, Kuran’ın mı, Arap Yarımadası’ndaki yanlış görüşlerin mi bilimsel olarak doğru olduğu anlaşılmayacaktır. Kuran’ın ortaya koyduğu doğruların bilimsel olarak ispatı, Peygamberimiz ’in vefatından 1000 yılı aşkın bir süre sonra mümkün olacaktır. Kuran kendi döneminde anlaşılmayacak, kendi dönemindeki yanlış bilgilerle zıt düşecek bilimsel izahları, kendi döneminde hiçbir avantaj sağlamayacak, bilakis dezavantaj bile oluşturacakken neden yapmaktadır? Görülüyor ki Kuran’ın amacı avantaj ve dezavantaj hesaplarının çok ötesinde “Doğruyu, ne pahasına olursa olsun doğruyu” ortaya koymaktır. Uysa da, uymasa da! Bu gerçeklerin bin yıl sonra keşfedilen bilgilerle anlaşılması ise, Kuran’ın evrenselliğini ve zaman üstülüğünü, kendi dönemine hitap ettiği gibi, Dünya’nın sonuna kadar tüm insanlara da hitap edeceğini göstermektedir.
Gün gelip de astronotlar Uzay’a gittiklerinde, Kuran’ın bu ayetindeki ifadeye gözleriyle tanık oldular ve fotoğraflar da çektiler. Dünya’nın Güneş’e bakan yarım küresinde gündüz olurken diğer yarım kürede gece oluyordu. Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönüşü sayesinde Dünya’nın kimi bölgelerinde gündüz, kimi bölgelerinde gece oluyordu; kimi bölgelerde gündüzden-geceye, kimi bölgelerde geceden-gündüze geçiş aynı anda gerçekleşiyordu. Böylece Kuran’ın 1400 yıl önce vahiy ile açıkladığı, bir kaç yüz yıl önce matematiksel hesaplarla ve mantık yürütmelerle ortaya konulan gerçekler, duyu organlarıyla da algılanıyordu. Yani gayb (duyu organlarıyla algılanamayan) olan, artık duyu organlarıyla algılanır, görülür olmuştu.
Kuran’ın, Dünya’nın küremsi yapısıyla ve gece gündüzün yer değiştirme tarzıyla ilgili açıklamasındaki oluşumlar, aynı zamanda yaşamımız için olmazsa olmaz şartlardır. Dünyamız eğer küre şeklinde olmasaydı, gece ile gündüz Dünya’nın kendi ekseni etrafında dönüşü sayesinde bu şekilde yer değiştirmeseydi; Dünya’nın sürekli olarak ısı alan yerlerinde kavrulmadan dolayı yaşam yok olacaktı, ısı ve ışık almayan bölgede ise bitkilerin varlığı da, yaşam da mümkün olmayacaktı. Kuran’ın gözümüzü çevirdiği oluşumlar üzerinde her düşündüğümüzde; Allah’ın hem ilmini, hem kudretini, hem sanatını, hem her şeyi nasıl kusursuz planladığını, hem de Kitab ’ının mucizevi yönlerini daha iyi anlıyoruz. 

H.Yılmaz

Gece de onlara bir delildir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çıkarırız, bir de bakarlar ki karanlığa dalmışlar.

 وَاٰيَةٌ لَهُمُ اللَّيْلُ Onlara bir delil de gecedir. Mekânda tecelli eden (görülen) ilâhî kudreti hatırlattıktan sonra, bununla da zamanda tecelli eden ilâhî kudrete işaret buyuruluyor. Şöyle ki:  نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ  Ondan gün­düzü yüzeriz. “Selh  سَلْخْ  kelimesi, biri diğerinin lazımı iki mânâ ile kullanılır saymak çıkarmak: سَلَخْتُ اْلاِهَابَ عَنِ الشَّاةِ denilir ki, “koyundan deriyi yüzdüm, soydum, giderdim” demek olur. Diğerinde ise  سَلَخْتُ الشَّاةَ عَنِ اْلاِهَابِ “Koyunu deriden soydum” denilir ki, açtım, meydana çıkardım demek olur. Türkçe'de de “elmayı soydum” yahut “elmanın kabuğunu soydum” dediğimize göre, biz de “soymak” kelimesinde bu iki şekli, farklı farksız kullanıyoruz demektir. Burada her iki mânâ ile de tefsir edilmiştir ki, ikisi de doğrudur. Birincisine göre geceden gündüzün yüzülmesi, bir kurbanın derisi yüzülüyormuş gibi çevreden ışığın sıyrılıp sönmesiyle, asıl yokluğu hatırlatan karanlığın ortaya çıkışı, yani akşam olma hadisesi demek olur ki, فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَ “derken bir de bakarlar ki, onlar karanlığa dalmışlardır” sözünde takip ve müfâcee (hemen arkasından ve birden bire oluş) bu mânâda açık olduğundan tefsircilerin çoğu bu yönü tercih etmişlerdir. Bu şekilde gece yalnız bir korkutma delili olarak hatırlatılmış oluyor. İkinci mânâya göre ise geceden gündüzün yüzülmesi, karanlık içinden aydınlığın çıkarılması, yani sabah olma hadisesi olmuş oluyor ki, bunda ölülere hayat vermekten örnek olan bir müjde neşesi vardır. Nitekim “geceler gebedir” denilir. Buna göre   فَاِذَا هُمْ مُظْلِمُونَ “Bir de bakarlar ki onlar karanlığa dalmışlardır.”  ifadesi, yine aynı günün sonunun geceye varacağını göstermiş olur.

H.Yazır

37. Gece de onlar için bir delildir. Gündüzü, ondan soyup alırız, birden onlar karanlıkta kalıverirler.

Yüce Allah, yersel olaylardan bahsettikten sonra, göksel olaylara geçmiştir Göksel olaylardan gece ile gündüzü ele almakta, onların insanla olan ilişkisine dikkat çekmektedir. Gece, Allah’ın varlığına ve gücüne bir delil olmaktadır. Gündüzü onun içinden söküp alınca insan da karanlıkta kalmaktadır. Yüce Allah bunu niçin anlatmaktadır? İnsanlar karanlıkta kalmalarını önleyememekte ve buna güçleri yetmemektedir. Gündüz gidince karanlığa bürünüp kalanlar, bu durumu ortadan kaldıramamaktadırlar. Allah’ın gücünü ve kendi acziyetlerini anlamaları için bir delil ve bir derstir bu. B.Bayraklı

Çoğunluğun üzerinde birleştiği kıraat şekline göre yukarıdaki şekilde çevrilebilen bu ifade li-mustekarrin lehâ olarak okunur veya alışıldığı şekilde, “duracağı/istikrar bulacağı noktaya”, yani günbatımı zamanına (yahut noktasına) doğru (Razi) şeklinde çevrilebilir. Ancak güvenilir kaynakların rivayetine göre Abdullah b. Mes‘ûd, bu ifadeyi lâ mustekarra lehâ şeklinde okumuştur ki (Zemahşerî) anlamı, “O hiç ara vermeden (yani, hiç durmadan) [kendi yörüngesinde] hareket eder” şeklindedir.

M.Esed

Kendi yolunda kendisi için kararlaştırılmış olan için akıp giden Güneş de (duyarsız kavim için bir delildir). İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir (ayarlamasıdır).

Yalıngöz ile izleme yapıldığında sabit bir yıldız görüntüsü veren Güneş, aslında aynen ayetin bildirdiği gibi hareket hâlindedir. Bu hareket iki türlü olup, Güneş hem kendi ekseni etrafında dönmekte hem de (Güneş Sistemi’ndeki gezegen ve uydularla birlikte) galaksi (Samanyolu) çevresinde yol almakta; bir bakıma yüzmektedir.
Ayetteki “İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir (ayarlamasıdır)” ifadesi, Güneş’in bu hareketlerinin güzel, ölçülü ve Rabbanî bir hesap sonucu olduğunu vurgulamaktadır. Güneş’in hareketlerine bu nitelikleri kazandıran ise, ayette geçen “takdir” sözcüğünün; “ince hesap yapmak” anlamında oluşudur. Hatırlanacak olursa Kamer suresinin 49. ayetinin tahlilinde de, her şeyin Allah’ın ilminde takdir edilmiş bir ölçü ile meydana geldiğini söylemiş ve surenin sonuna Seyyid Kutub’un bu konudaki geniş bir açıklamasını koymuş idik (İşte Kur’an; c:2, s:377, 386)
Rabbimizin ince hesabına Kur’an’da başka ayetler ile de dikkat çekilmiştir:
En’âm; 96: Tan yerini yarandır. Geceyi dinlenme zamanı, Güneş ve Ay’ı zaman ölçüsü kılmıştır. Bu, Güçlü olanın, Bilen’in takdiridir (belirlemesidir).
Fussilet; 12: Böylece O (Allah) onları iki günde yedi gök olmak üzere gerçekleştirdi ve her göğe kendi işini vahyetti (içine yükledi). Biz en yakın göğü kandillerle ve korumayla süsledik. İşte bu, Aziz, Âlim’in ayarlamasıdır.
İsra; 12: Ve Biz geceyi ve gündüzü iki ayet kıldık. Sonra Rabbinizden bir lütuf aramanız, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için gecenin ayetini silip bir gördürücü olarak gündüzün ayetini getirdik. Ve Biz her şeyi detaylandırdıkça detaylandırdık.
Yunus; 5: O, Güneş’i bir aydınlık, Ay’ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye Ay’a menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için ayetleri detaylandırır.
İbrahim; 33: Sürekli olarak dönüş hâlinde olan Güneş’i ve Ay’ı emrinize verdi. Geceyi ve gündüzü de sizin emrinize verdi.
Biz, insanlığın bugünkü bilgisi ve imkânları ile bu ayetleri hakkıyla anlamasının mümkün olmadığını ve gelecek kuşakların inşallah daha iyi anlayacaklarını düşünüyoruz.
Ayette geçen “akıp giden Güneş” ifadesi ile ilgili olarak yapılmış ve aşağıda verdiğimiz çalışma, yine Kuran Araştırmaları Grubu’nun “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize” adlı kitabında yer almaktadır:
GÜNEŞ DE AKIP GİTMEKTEDİR
Güneş de bir karar yerine doğru akıp gitmektedir. Bu Üstün Olan ve Bilen’in takdiridir.
36-Yasin Suresi 38
Tarihin çok uzun bir döneminde insanlar Dünya’yı sabit, Güneş’i ise Dünya’nın etrafında dönüyor zannettiler. Sonra Kopernik, Kepler, Galileo ile başlayan süreçte ise insanlar Güneş’in sabit bir şekilde ortada durduğunu, Dünya’nın ise sabit bir Güneş’in etrafında döndüğünü zannettiler. Bilimde devrim sayılan bu keşif çok önemliydi ama Güneş’in bu modelde sabit, durgun sayılması yanlış bir kanaatti.
Daha sonra ise gelişmiş teleskopların sayesinde ve kozmoloji biliminin oluşturduğu birikimle Güneş’in de hareket ettiği, Dünya’nın hareket eden bir Güneş’in etrafında döndüğü anlaşıldı. Oysa Güneş’in bu hareketi Kuran’da 1400 yıl önceden açıklanmıştır. Güneş’in Dünya etrafında kısır döngü yaptığı fikrine ve Güneş’in hareketsiz bir şekilde durduğu fikrine karşın Yasin Suresi’nin 38. ayeti, Güneş’in bir hedefe doğru akıp gittiğini söyleyerek doğru modeli ortaya koymuştur. Böylece Kuran birçok konuyu olduğu gibi Güneş’in hareketini de doğru şekilde açıklayan bilinen ilk kaynaktır.

KURAN’IN TARZI VE BİLİMİN TARZI
Bir bilim kitabı ortaya koyduğu tezlerin ispatlarını, çıkış noktalarını göstermeye çalışır. Oysa Kuran her tezinin ispatlarını gösterme çabası gütmez. Kuran, Evren’in Yaratıcısının gönderdiği vahiydir ve Evren’i, Yaratıcısının diliyle, bir bilim kitabından farklı bir üslupla açıklar. Evren hakkındaki en temel bilgilerin Kuran’da ortaya konulmasından bin yılı aşkın bir zaman sonra ancak öğrenilebilmesi, Kuran’ın birçok ayrı konuda açıklamalar yapıp hiçbir konuda hataya düşmemesi, Kuran’ın, Evren’in Yaratıcısının kitabı olduğunun delilidir. Kuran, bir bilim kitabı gibi neden, niçin, ispat, bilimsel birikim gözetmeden doğrudan sonucu ortaya koymaktadır. Bilim ise tüm bu aşamaları katederek sonuca ulaşmakta; fakat sonunda ulaşılan sonuç Kuran’ın baştan söylediklerinin doğruluğunu ispatlamaktadır.
Görüldüğü gibi Kuran’ın doğrudan sonucu ortaya koyuşu ile, bilimin deneylerden, gözlemlerden, formüllerden geçen süreci farklıdır ve farklı da olmalıdır. Bilim sonuç ortaya konmuş olsa da tüm bu basamakları aşmak ve kendi yöntemiyle sonuca ulaşmak zorundadır. Bu yol bilimsel bilgi yapısının bir zorunluluğudur. Nitekim Kuran’ın gerek Evren’de, gerek Dünya’da araştırmalar yapmamızı söyleyen ayetleri bu yöntemi teşvik edici özelliğe sahiptir. Kimse bizim bu yazdıklarımızdan Kuran’ı ve bilimi yarıştırdığımızı sanmasın. Bizim göstermeye çalıştığımız, Kuran’ın bilimsel basamakları takip etmeksizin doğrudan bilimsel sonuçları veren açıklamalarının, bilimsel basamakların çıkılmasıyla onaylandığı, Kuran’ın mucizesinin doğrulandığıdır. Kuran Evren’in Yaratıcısından gelmektedir. Evren’in Yaratıcısı ise zaten Evren ile ilgili tüm bilgilere sahiptir. Bu yüzden Allah, Kuran’da, Kuran’ın indiği dönemde bilimin ulaşmasına imkan olmayan bilgileri, insanlara sonuç olarak aktarır. Günü gelince bilim, formüller oluşturarak kullanır, gözlemler yapar, teknolojik buluşlarını gözlemlerde kullanır ve bilimsel birikim genişler. İşte bilimin takdire değer çabalarıyla varılan bu sonuçlarının önemli bir kısmı, Evren’le beraber bilimsel kuralları da Yaratanın kitabında önceden açıklanmıştır.

GÜNEŞ’İN HIZI
Güneş saatte 700.000 km’den daha büyük bir hızla Solar Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı’na doğru hareket etmektedir. Dünya’nın hem kendi ekseni etrafında, hem Güneş’in etrafında dönerken, aynı zamanda Güneş sistemiyle beraber hareket ettiği de unutulmamalıdır.
Güneş her sabah doğmakta, her akşam batmaktadır. Fakat tüm bu doğuşları ve batışları her seferinde Evren’in ayrı bir noktasında gerçekleşmektedir. Dünya, Evren’de hiçbir zaman aynı noktadan bir daha geçmeden hareket eden bir Güneş’in etrafında yolculuk yapmaktadır. Kitabımızın sırf bu bölümünün başından bu satırlara kadar geçen süre içinde Güneş’in ve Güneş’e bağlı olarak Dünya’mızın bir kaç bin kilometre yol katettiğini düşünürsek ve inanılmaz hızdaki hareketlerden en ufak bir şekilde negatif olarak etkilenmediğimizi hatırlarsak, Allah’ın muhteşem düzeni ile karşı karşıya olduğumuzu kavrayabiliriz.
GÜNEŞ’İN DOĞDUĞU YERLER
O, Evren’in ve yeryüzünün ve bu ikisi arasındakilerin Efendisi’dir, doğuların (Güneş’in doğduğu yerlerin) da Efendisi’dir O.
37-Saffat Suresi 5
Taşkın Tuna, Saffat suresi 5. ayetinin mucizevi işaretini şöyle açıklar: “Dünya’mızın da çok değişik hareketleri vardır. Uzay’ın bir noktasından bir daha geçmemek üzere bütün sistemle birlikte Dünya da hareket halindedir. Dünya’nın yuvarlak oluşu sebebiyle bir yerde doğan Güneş aynı anda bir başka yerde batıyor. Gece gündüzü, gündüz de geceyi kovalıyor. O halde Güneş’in doğduğu “yer” değil, “yerler” söz konusudur. Yerkürenin her noktası için sabah saatleri değişiktir. Her yer ayrı ayrı saniyelerde Güneş’in doğuşunu bekliyor... Güneş’i Uzay’ın bambaşka yerlerinden “doğarken” seyrediyoruz. Güneş aynı Güneş, Dünya aynı Dünya, ama Uzay’ın yeri değişik...” Taşkın Tuna, Kuran’ın, Güneş’in doğduğu yerleri çoğul bir ifadeyle değerlendirmesindeki inceliği bu şekilde açıklamaktadır.
Her sabah doğarken gördüğümüz Güneş’imiz dev bir nükleer reaktördür. Hidrojen atomlarını helyuma dönüştürerek çalışan bu reaktörümüz, çok mükemmel bir şekilde ayarlanmış olarak görevlerini yerine getirmektedir. Kuran’ın anlattığı şekilde karar noktasına; duracağı, son bulacağı yere doğru hareket halindeki hayat kaynağımızın, bu çok hızlı hareketinde, hassas dengelerin hiçbiri değişmeden Evren’de yolculuk etmekteyiz. Düşünen, araştıran ve samimi şekilde Kuran’ın ve Evren’in ayetlerini (delillerini) değerlendirenler Allah’ın kudretini ve Kuran’ın mucizelerini göreceklerdir.
İşte bunlar bizim insanlara verdiğimiz örneklerdir. Ancak bilgi sahiplerinden başkası bunlara akıl erdiremez.
29-Ankebut Suresi 43   H.Yılmaz

Güneş de bir delildir ki kendi yolunda akıp gidiyor. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.

 وَالشَّمْسُ Güneş de, bir ayettir. Yani gece ve gündüzün sebebi gibi gö­rünen güneş de Allah'ın kudretine bir delildir. تَجْرٖى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا   Kendisi için takdir edilen bir müstekâr için cereyan ediyor (akıp gidiyor). Gü­neşin bu akışının yalnız mekânda hareketi diye anlamamalı, mekân ve zamanla ilgili bütün eserleri ve durumlarıyla varlık âleminde sürüp gitmesi mânâsına anlamalıdır. Mesela ışık ve ısı yayması da o­nun bir cereyanı (akışı)dır.

Müstekarr: Mimli masdar, ismi zaman, ismi mekân olabildiği  «لا»  da birkaç mânâya geldiği için, bu ifade birçok mânâlara uygundur.

Birincisi: Güneş kendisi için takdir ve tahsis edilmiş ve istikrar sebebiyle, yani sabit bir karar, düzenli bir kanun ile cereyan eder. Hesapsız, başıboş, kör bir tesadüf ile değil.

İkincisi: Bir istikrar için, yani kendi âleminde bir karar ve ölçü meydana getirmek hikmet ve gayesiyle yahut sonunda bir sükûnete erip durmak için cereyan ediyor (akıp gidiyor).

Üçüncüsü:  İsm-i zaman olduğuna göre kendine mahsus bir istikrar zamanı için, yani duracağı bir vakte, belirli bir zamana kadar cereyan eder ki, bu vakit, اِذَا الشَّمْسُ كُوّرَتْ   “Güneş toplanıp dürüldüğü zaman.”  (Tekvir, 81/1) ifadesindeki vakittir.

Dördüncüsü: İsm-i mekân olduğuna göre, kendine özgü bir istikrar yerine mahsus, yani yerinde sabit olarak cereyan eder, kendi ekseninde döner yahut kendisinin karargâhı olan âlemin menfaatleri için cereyan eder. Bu mânâda vatana hizmet için bir teşvik de vardır. Nihayet birinci «لاَم»  “ilâ” mânâsına olmak üzere şu mânâ da vardır: Kendisi için bir istikrar noktasına doğru gitmektedir. Tatbiki, birkaç şekilde açıklamaya muhtemel bulunan bu mânâya göre, güneşin diğer bir merkeze doğru hareket etmekte bulunduğu da anlaşılabiliyor. Nitekim bir hadis-i şerifte de  مُسْتَقَرُّهَا تَحْتَ الْعَرْشِ “Güneşin istikrar yeri Arş'ın altındadır.” (Buhârî, Tevhit, 23; Müslim, İman, 251.) diye rivayet edilmiştir.

  ذٰلِكَİşte o,  şaşırtıcı cereyan   تَقْدٖيرُ الْعَزٖيزِ الْعَلٖيمِ   o aziz ve alîm olan Allah'ın takdiridir. Yani kudretiyle her şeye galib ve hakim ve ilmiyle her şeyi kuşatmış olan ve sana Kur’an’ı indirip doğru yolu gösteren Allah'ın takdiri, yani bütün sınırlarını ve genişliklerini bilip biçmesiyledir. Yoksa ne yaptığını bilmez, kör bir tabiatın eseri değil, bizzat ezelî bir müessir (etken) hiç değildir. H.Yazır

Kendi yörüngesinde seyreden Güneş de bir delildir. Bu, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.

Göksel ayetlerin ikincisi de Güneşin durumudur. Yüce Allah güneşe bir yörünge tayin etmiştir; o da o yörüngede durmadan seyretmekte ve akıp gitmektedir.  Bunun anlamı, güneşin sabit bir yerde durmadığı, aksine hareket halinde olduğudur. Ama bu hareket, doğudan doğması, batıdan batması şeklinde değildir; çünkü bu durum dünyanın hareketinden kaynaklanmaktadır. Bu şuna benzer: Tren hareket halinde iken, içindeki yolcular trenin değilde, karanın hareket ettiğini zannederler. Yerküre hareket ettiği halde biz, Güneş hareket ediyor diye zannederiz:

İbn. Abbas ve İbn. Mesut li mustekarrin kelimesinin başındaki lâm harfini lâ olarak okur ve ona “Güneş, durmadan akıp gider” manasını veririler (Kurtubi, age, XIV, 409) Diğer taraftan lâm harfini illâ olarak okuyanlar da olmuş ve manayı “Güneş kendisi için ayrılan o karargâha varıncaya kadar akıp gider” diye vermişlerdir. (Razi, age, XVII, 491) O zaman müstekarr kelimesine yörünge değil “karargâh” manasını vermek gerekiyor. Her iki manadan anlıyoruz ki Güneş akıp gitmektedir. Önemli olan şey tecri fiiline “dönmek” manasını verip vermeyeceğimizdir. Çünkü dönmek ayrı şey, akıp gitmek ayrı şeydir. Bu fiilden “Güneşin dönmediği ve dururken akıp gittiği” anlamı çıkar. Mesela dünya hem kendi etrafında dönüyor, hem de Güneşin etrafında dönüyor. İşte Güneş kendi etrafında dönmeden akıp gitmektedir. B.Bayraklı

Yani ayın durumu her gün değişmekte ve birinci gün hilal iken, 14. gün Bedir haline gelmektedir. Daha sonra tekrar yavaş yavaş küçülerek eski şekline dönüşmektedir. Bu hadise milyonlarca yıldan beri, bir değişikliğe uğramadan sürüp gider. Dolayısıyla insanoğlu, ayın hangi gün nasıl bir şekil aldığını hesap edebilmektedir. Aksi takdirde bunu hesap edebilmek mümkün olmayacaktı.

Mevdudi

Bu tanımlama, ‘urcun isminin karşılığıdır -kuruduğunda ve eskidiğinde bir yarım ay gibi incelen ve bükülen hurma salkımı (karş. Lane V, 1997).

M.Esed

Bizim kendisi için, eski kuru bir hurma dalı gibi dönünceye dek menziller takdir ettiğimiz Ay da (o duyarsızlaşmış kavim için bir delildir).

Ayette geçen “el Kamer” sözcüğü Kûfeliler tarafından “el Kamera” şeklinde nasb ile okunmuştur. Bu, Ebu Ubeyd mushafındaki kıraattir. Ama elimizdeki mushaflarda da bu kıraat söz konusu olmuştur. Başta el Ferrâ ve Ebu Hatim olmak üzere dil bilimcilerin tümü “el Kameru” şeklinde ötre ile okunmasını tercih etmişlerdir. (Kurtubi, 39. ayet ile ilgili açıklamalar)
Bizim tercihimiz de bu yönde olduğu için, “Ay’a gelince, Biz ona menziller ...” şeklindeki bir çeviriyi, ayetin içinde yer aldığı pasaja uygun görmedik ve pasaja bütünlük kazandıran yukarıdaki meali oluşturduk.
Bu ayette yine mucizeler gösterilmekte ve uyarı bu mucizelere dikkat çekilmek suretiyle yapılmaktadır:
Ay’ın menzilleri
Bilindiği gibi Ay’ın Dünya’dan görünüşü her gün değişmekte; “hilâl” den başlayarak 14. günde “dolunay” hâline gelen Ay, devam eden günlerde yavaş yavaş tekrar eski şekline dönmektedir. Ay’ın bu görünüm değişimi hiçbir farklılık arz etmeden süregeldiği için, çok eski çağlardan beri onu gözlemleyen insanoğlu, Ay’ın her gün değişik bir şekil alan görüntüsüne değişik isimler vermiştir. Meselâ, Araplar Ay’ın bu evrelerine şu isimleri vermişlerdir: Şertan, butayn, süreyya, deberan, hek’a, hen’a, zira’, nesre, tarf, cebhe, zübre, sarfe, avva, simâk, gafir, zubânâ, iklîl, kalb, şevle, neâim, belde, sa’düzzâbih, sa’dübüla’, sa’düssüud, sa’dül’ahbiye fer’uddelvil, muahhar ve reşa. İşte, Ay’ın menzilleri, onun her gün başka görüntü veren bu konumlarıdır. Bu konumların art arda gelmesi ile Ay’ın Dünya çevresinde oluşturduğu dolanım turu, ayetin ifadesi ile “eski, kuru bir hurma dalı gibi” dir. Ayetteki bu benzetme, Ana Britannica ansiklopedisinde ise şu cümle ile ifade edilmiştir:
“Güneş’ten bakıldığında ise, Ay, dolambaçlı bir eğri üzerinde devinir.”
Kuran Araştırmaları Grubu, “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize” adlı kitabında bu konuya da yer vermiştir:
AY`IN YÖRÜNGESİ
Ay`a da bir takım evrelerle ölçü biçtik. Nitekim o eski ve eğri hurma dalı gibi döner.
36-Yasin Suresi 39
Ay, Güneş sisteminin diğer uydularıyla karşılaştırıldığında çok büyük bir uydudur. Ay`ın oluşumuyla ilgili farklı teoriler vardır. En yaygın teoriye göre Dünya`mız ile bir gökcismi çarpışmış, bu çarpışmanın etkisiyle Dünya`nın kabuğundan büyük bir parça kopmuş ve sonra bu parça Ay`a dönüşmüştür. Kesin olmasa da son zamanlarda Amerikan sonda aracı "Lunar Prospector" dan gelen bilgiler bu teoriyi desteklemektedir. Ay`ın küçük çekirdeği Dünya`nın dış kabuğuyla büyük benzerlik göstermektedir.
Kuran, Ay`a ve Ay`ın hareketlerine birçok ayetinde dikkat çekmiştir. Modern bilimin sağladığı verilerle Ay`ın varlığının Dünya`daki yaşam için ne kadar önemli olduğu anlaşılmıştır. Ay, bir uyduya göre oldukça büyük hacmi ve ayarlanmış uzaklığıyla Dünya`mızın dönme merkezini sabitleştirmektedir. Bu da gezegenimizin yaşam için elverişli iklim koşullarını milyarlarca yıldır korumasını sağlamaktadır. Bazı bilim adamları, Ay`ın çekim gücü sayesinde Dünya`nın merkez çekirdeğinin sıvı konumunu koruduğunu söylemektedirler. Bu da gezegenimizin manyetik alanını güvence altına almaktadır. (18. ve 19. bölümde de bu konuya değineceğiz.) Eğer bu manyetik alan olmasaydı kozmik radyasyonlar Dünya`ya doğrudan ulaşacaklardı. Bu da yeryüzünde yaşamı yok edecekti. Yine Ay olmasaydı Dünya`nın kendi çevresinde 10 saat içinde döneceği tahmin edilmektedir. Bu ise gece ve gündüzün tamamen değişmesi, yeryüzündeki yaşamın ciddi bir darbe yemesi demektir. Ay okyanusları kendisine çekerek, Dünya`nın dönüş hızını yavaşlatmış ve bugünkü şekline getirmiştir.  

AY VE MATEMATİK
Tüm bu oluşumlar Ay`ın kütlesinden dönüş hızına kadar ince matematiksel hesapların yapılması, Allah`ın yaratışlarını bu matematiksel hesaplarla gerçekleştirmesi sayesindedir. Nitekim Allah, Evren`de kullandığı matematiğe "kader" kelimesiyle dikkat çekmiştir. Kader kelimesinin din adına uydurulanların etkisiyle yanlış yorumlanmasına burada değinmek istemiyoruz. "Kader" kelimesi Arapça`da ölçüyü, ölçü konulmasını, yani matematiksel düzenlemeyi ifade eder. "Kader" kelimesi Türkçemizde bu anlamın dışında kullanılsa da "Kader" kelimesinden türeyen "miktar" kelimesi dilimizde "ölçü" anlamında kullanılmaktadır. Bu bölümde incelediğimiz Yasin suresinin 35. ayetinde de Allah`ın matematiksel düzenlemesi "kader" kelimesiyle ifade edilmiştir. Ay`ın Dünya`ya uzaklığından, kütlesinden, dönüş hızına, Dünya ile karşılıklı çekimlerinden, Güneş`e karşı konumu ve çekimlerine kadar her şey matematiksel olarak ince bir şekilde hesaplanmıştır.(Kaderi belirlenmiştir.) Bu hesaplardaki ufak bir oynama bile yeryüzündeki yaşamın yok olmasına sebep olurdu. Ay ile ilgili verdiğimiz örneklerde de Allah`ın planlı yaratışının, matematiksel düzenlemelerinin örneklerini görüyoruz. Ay, yalnızca romantik gecelerin aktörü, şairlerin ilham kaynağı değil, yeryüzü yaşamının olmazsa olmaz dostu ve şartıdır da.
Ay, Dünya’nın çevresinde çok sayıda kuvvetlerin birbirini dengelemesi ile dolanır. Dünya`nın, Güneş`in çekimleri kadar, diğer gezegenlerin çekimleri de burada etkili olmaktadır. Ay`ın hareket denklemindeki ölçü yüzlerce ayrı parametre arasından ayarlanmıştır. Dünya`daki yaşam için ise binlerce gerekli parametrenin art arda gelmesi şarttır. Ay, bu parametrelerden sadece biridir. İşte Allah öyle bir sistem yaratmıştır ki Dünya`da yaşamın var olması için gerekli unsurlardan sadece biri olan Ay`ın, Dünya`daki yaşamı sağlayacak şekilde varlığı ve yörüngesinde dolaşımı yüzlerce parametreye büyük bir matematiksel incelikle bağlıdır. Bunun sonucundaki oluşum ise yaşamamız için gerekli binlerce unsurdan sadece biridir.
EĞRİ, ESKİ HURMA DALI
Ay, Dünya etrafındaki eliptik dolanımını 27 gün, 7 saat, 43 dakika, 11 saniyede tamamlar. Ay (Kamer) kelimesinin Kuran`da 27 kez geçmesi ise Kuran`ın ayrı bir mucizesidir (Kitabın matematiksel mucizeler ile ilgili kısmında bu konuya değineceğiz.) Ay, Dünya etrafında kıvrılan, sarılan bir yörüngede hareket eder. Dünya`nın Güneş etrafındaki dolaşımı gerçekleşirken Ay da Dünya`nın etrafında bazen önünde, bazen arkasında olmak üzere sarmal bir yol izler. Böylece Ay, Dünya`nın yörüngesi boyunca kıvrım kıvrım dönerek yol alan bir yörüngeye sahip olur. Tıpkı kıvrılan ve bükülen bir dal gibi. Bu bölümde incelediğimiz ayette, Ay`ın yörüngesine "urcun" kelimesiyle işaret edilir. "Urcun", "hurmanın eğri, salkım dalı"nı ifade eder. Ayette bu eğri salkım dalı, "eski" ifadesiyle de tasvir edilmiştir ki hurma çöpünün eskisi daha ince ve daha eğri olmaktadır. Bu çok hoş, çok güzel tasvir edici bir benzetmedir. Bu benzetmeyle Ay`ın evrelerindeki ilk ve son şekliyle beraber, Ay`ın Dünya etrafında katettiği yörüngenin şekline de işaret vardır. Ayetin matematiksel ölçülendirmeye dikkat çekmesi kadar, eğri ve eski hurma dalıyla yaptığı benzetme de mucizevi niteliktedir ve o dönemin bilgi seviyesiyle ne Ay`ın yörüngesindeki matematiksel inceliklerin, ne de Ay`ın Dünya`nın etrafında dolanırken çizdiği yörüngenin şeklinin bilinmesi mümkündür.
Ay Dünya`nın yörüngesi boyunca kıvrım kıvrım dönerek yol alan bir yörüngeye sahiptir. Bu yörünge aynen hurma dalı şekline sahiptir. 

H.Yılmaz

Aya (ışığın) iniş yerleri için ölçü koyduk; sonunda kuru hurma dalına döner.

İki ayette aya nur denmiştir (Yunus 10/5, Nuh 71/16). Nur’a ışık ve ışığı yansıtan anlamları verilebilir. Furkan 25/61’deki ışık yansıtan ay (قَمَرًا مُّنِيرًا) ifadesi o iki ayetteki nur kelimelerinin de bu anlamda olduğunu gösterir. Güneş “ısı ve ışık yayan bir kandil” (Nebe 78/13) olduğu için ay, ışığını ondan alır. Furkan 61, ayda iniş yerlerinin (menâzil) olduğunu ve bununla yılların sayısının ve hesabın bilindiğini ifade eder.

Kameri gün, güneşin batmasının ardından batan hilal ile başlar ve biter. Ayın her gün şekil değiştirmesi onu gökyüzündeki takvim gibi yapar. Öyleyse ayetlerdeki iniş yerleri (menâzil), ışığın aya iniş yerleri olur. Yoksa ay, her zaman aynı aydır. Onu bize farklı gösteren ona inen bu ışıklardır.

A.A.Bayındır

Ay'a gelince, ona menziller tayin ettik. Nihayet o eski hurma salkımının çöpü gibi (yay haline) dönmüştür.

  وَالْقَمَرَAya gelince   قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ  ona konak konak ölçü biçmişizdir. O gü­neş gibi istikrarlı bir şekilde akıp gitmez. Ona birtakım konaklar ve her konaklamaya göre bir ölçü tayin etmişizdir. Gezegendir, her gün bir konak yerine gelir, her konağa göre bir şekilde görünür. Araplar, ayın konaklarını şunlarla saymışlardır: Şertan, butayn, süreyya, deberan, hek'a, hen'a, zira', nesre, tarf, cebhe, zübre, sarfe, avva, simâk, gafir, zubânâ, iklîl, kalb, şevle, neâim, belde, sa'düzzâbih, sa'dübüla', sa'düssüud, sa'dül'ahbiye fer'uddelvil mukaddem, fer’ud­delvil muahhar, reşa. Bunlardan her gece bir konağa konar da geleceğe kadar nuru (aydınlığı) arta arta, sonra da eksile eksile son konakta -ki kavuşumdan öncedir- iyice incelir, kavislenir.    حَتّٰى عَاد َكَالْعُرْجُونِ الْقَدٖيمِ   Nihayet dönüp eski urcun gibi olana kadar.

Urcun: Eğri salkım çöpü demektir. Özellikle hurma salkımının dip çöpü ki eskisi, yani geçen seneninki, daha ince, daha eğri, daha renkli olur. Bu benzetme, çok şaşırtıcı bir güzelliktedir. Zannedildiği gibi hilâlin ilk ve son şeklini göstermekle kalmıyor, Ay'ın o konaklarda giderken dünya etrafında bir ayda kat ettiği yörüngenin bir hattını da göstermiş oluyor.

Eski denilmekle bu yörünge üzerinde Ay'ın her konaktaki hacmi de hayal ettirilmiş bulunuyor ki, eski astronomiciler bu benzetmenin inceliğini kavrayamazlardı.  H.Yazır

Güneş’in Ay’a erişip çatması uygun olmaz. Gece de gündüzü öne geçici değildir. Hepsi de bir yörüngede yüzerler.

Bu ayet, Güneş, Dünya ve Ay’ın hareketlerindeki düzenin bozulmayacağını, çünkü bunların Rabbanî bir hesapla ayarlandığını bildirmektedir.
Böyle bir ayet Enbiya suresinde de vardır:
Enbiya; 33: Ve O, geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratandır. Hepsi bir yörüngede yüzmektedir.
Ayetin sonundaki “Hepsi bir yörüngede yüzmektedir.” ifadesi, sadece Güneş ve Ay’da değil, tüm yıldızlarda da aynı nizam ve intizamın varlığını bildirmektedir.
Kuran Araştırmaları Grubu, “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize” adlı kitabında bu ayet ile bilimin bugün ulaştığı gerçekler arasındaki uyumu çok güzel vurgularla açıklamıştır:
HER BİRİ BİR YÖRÜNGEDE
Geceyi, gündüzü, Güneş`i ve Ay`ı yaratan O`dur. Her biri bir yörüngede yüzüp giderler.
21-Enbiya Suresi 33
Ayette "her biri" diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça `sı "küllü “dür. Bu kelime "hepsi, her biri" anlamlarına gelmektedir. Arapça`da adedi iki olan nesneler için "tesniye" denilen ayrı kelimeler kullanılır. Ayette, Güneş ve Ay olmak üzere iki gök cisminin yörüngedeki hareketlerinden bahsedilir. Oysa ayette "tesniye" kullanılmaması en az üç tane gök cismine işaret edildiğini akla getirmektedir. Gece ve gündüzün oluştuğu yerin Dünya olduğu düşünülürse ayetin işaret ettiği diğer gök cisminin Dünya olduğu anlaşılır.
Ayette yörünge diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça ‘sı ise "felek" tir. Bu kelimeyle "yıldızların, gezegenlerin hareket ettiği yörünge" belirtilmektedir.

HER KELİMENİN KULLANILIŞINDAKİ MUCİZE
Görüldüğü gibi ayetlerde her kelimenin, her takının kullanılmasında büyük incelikler vardır. Aynı ayette "yüzüp gitmek" diye çevirdiğimiz kelimenin Arapçası "sebehe" dir. Bu kelimenin anlamı ve Güneş`in, Ay`ın, Dünya`nın hareketlerinin bu kelimeyle anlatılmasının uyumu şöyle açıklanmaktadır: "Kendi öz hareketiyle yer değiştirmeye işaret eden Arapça kelime "sebehe" fiilidir. Fiilin bütün anlamları bir yer değiştirmeyi içermekte ve bu yer değiştirme, yer değiştiren cismin kendi öz hareketiyle birlikte gerçekleşmektedir. Cismin yer değiştirmesi su içinde olursa buna "yüzmek" denir, yer değiştirme yerde meydana geldiğinde bu kendi bacaklarının hareketiyle olan yer değiştirmedir. Bu yer değiştirme Uzay`da olursa o takdirde bu kelimenin içerdiği anlamı yansıtabilmek ancak kelimeyi, kelimenin kökündeki esas anlamda kullanmakla mümkün olur. Öyleyse ayetlerdeki "sebehe" kelimesini "kendi öz hareketiyle yer değiştirir" şeklinde anlamak doğru olacaktır. Böyle bir anlamın doğruluğu aşağıdaki nedenlere dayanır:
Ay kendi ekseni üzerinde kendi öz dönüş hareketini, Dünya etrafında icra ettiği tam bir devriyle aynı zamanda yapar, yani 29,5 gün kadar bir zamanda tamamlar. Öyle ki bize hep aynı yüzünü gösterir.
Güneş kendi ekseni üzerinde kendi öz hareketini yaklaşık 25 günde tamamlar. Yani ekseni üzerinde döner. Bu gök cismi bütün halinde bir dönüş hareketiyle akıntı içerisinde olduğundan ekvator bölgesinin kendi ekseni üzerinde dönme hızı, kutuplar bölgesinin kendi ekseni üzerinde dönüş hızından farklıdır.
Görülüyor ki Kuran`da "sebehe" fiilinden bir anlam inceliğiyle Güneş ve Ay`ın kendi öz hareketlerine işarette bulunulmaktadır. Bu hareketler ise çağdaş ilmin verileriyle doğrulanmıştır. Güneş ve Ay`ın bu kendi öz hareketlerini miladi 7. yüzyılda yaşamış bir insanın kendi zamanında ne kadar âlim dahi olsaydı, ki Muhammed Peygamber için böyle bir durum söz konusu değildir hayal etmiş olabileceği düşünülemez.”

GÜNEŞ SİSTEMİMİZDEKİ DÜZENLEMELER
Güneş`in, Ay`ın, Dünya`mızın hareketleri çok ince bir düzenle, Dünya`daki hayatı olumsuz şekilde etkileyecek hiçbir oluşum olmadan devam etmektedir. Tam tersine bütün oluşumlar Dünya`daki hayatı ve çeşitliliği mümkün kılacak şekilde yaratılmaktadırlar. Dünya Güneş etrafında eğilmiş bir vaziyette dolanmaktadır. Bu eğim 23 derece 27 dakikadır. Bu eğim sayesinde Dünya`mızda mevsimleri yaşarız. Her mevsimin farklı tabloları, bitkilerin büyüme düzeni hep bu yaratılmış olan eğimle mümkün olmaktadır.
Dünya`mızın kendi ekseninde yaptığı dönüş ekvatorda saatte 1670 km hıza ulaşmaktadır. Oysa 20 km. hızla giden bir arabada bile yol aldığımızı fark ederiz. Dünya kendi ekseni boyunca dönmeseydi Güneş`e bakan yüz daima gündüz, bakmayan yüz ise daima gece olacaktı. Böyle bir Dünya`da ne bitkiler yaşayabilirdi, ne de canlılık oluşabilirdi.
Ne Güneş`in Ay`a erişmesi, ne de gecenin gündüzü geçmiş olması uygun değildir. Her biri bir yörüngede yüzüp giderler.
36-Yasin Suresi 40
Gerek Güneş`in, gerek Ay`ın, gerek Dünya`mızın tüm hareketleri hiçbir karışıklık olmadan, hiçbir aksama oluşmadan devam etmektedir. Güneş Sistemimizde her şey öyle güzel planlanmıştır ki Güneş Sistemimizin en büyük gezegeni olan Jüpiter bile varlığıyla Dünya`daki hayatın mümkün olmasına katkıda bulunmaktadır. Astronom George Wetherill "Jüpiter Ne Kadar özel" adlı makalesinde bunu şöyle açıklar: "Jüpiter`in bulunduğu yerde eğer bu büyüklükte bir gezegen var olmasaydı, Dünya gezegenler arası boşlukta gezinen meteorlara ve kuyruklu yıldızlara yaklaşık bin kat daha fazla hedef olurdu... Eğer Jüpiter olduğu yerde olmasaydı, şu anda biz de Güneş Sistemi`nin kökenini araştırmak için var olmazdık."
Başımızı Evren`in neresine çevirsek büyük bir ihtişama, çok ince hesaplara, harika sanatlara rastlarız. Yeter ki Allah`ın yaratışları üzerine düşünelim, aklımızı çalıştıralım, Yaratıcımızdan kaçmayalım. Yaratıcımız, aklını çalıştırmak isteyenler için kudretini, merhametini, sanatını gösteren delilleri Evren`in her yerinde sergilemektedir.
190 Şüphesiz Evren`in ve yerin yaratılışında, geceyle gündüzün birbiri ardınca gelişinde aklını ve gönlünü işletenler için çok deliller vardır.
191 Onlar ayakta, otururken, yan yatarken hep Allah`ı hatırlarlar, Evren`in ve yerin yaratılışı konusunda derin derin düşünürler "Efendi`miz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateş azabından koru."
3-Ali İmran Suresi 190–191 

H.Yılmaz~ ~ ~

Ne güneşin aya yetişip çatması yaraşır, ne de gece gündüzü geçebilir; onların her biri kendi yörüngesinde yüzerler.

Bu takdir o kadar güzel ve bu vazife dağılımı o kadar yerindedir ki  لاَ الشَّمْسُ يَنْبَغٖى لَهَآ اَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ ne güneşin kendisine aya çatmak yaraşır,   وَلاَ اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ   ne gece gündüzün önüne ge­çer.   وَكُلٌّ فٖى فَلَكٍ يَسْبَحُونَ Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzerler. Biri diğerine çarpmaz, vazifeleri o kadar güzel ve düzenli dağıtılmıştır.  يَسْبَحُونَ “yüzerler” çoğul kipiyle getirilmekle hepsinden maksadın, yalnız güneş ve aydan her biri değil, bütün gök cisimleri olduğu anlatılmıştır. Bu bakımdan yeni astronomi kanunlarına işaret eden bu âyetin bir benzeri Enbiya Sûresi'nde geçmiş olduğundan (Enbiya, 21/33) ayetinin tefsirine bakınız.

Yalnız güneşin yüzdüğü felek nedir? Bu bir yörünge olduğuna göre, onun da bir gezegen olması gerekmiyor mu? Diye sorulabilir. Gerçi ekseni etrafında da dönme yeri mânâsına yörünge denebilirse de bundan zahir (açık) olan, güneşin yukarda anlatıldığı üzere, hadis-i şerifin gösterdiği gibi arşın altında diğer bir istikrar yerine, bir merkeze doğru hareket ettiğini ve dolayısıyla onun yüzdüğü feleğin de ona olan yörünge ve hareket yeri olduğunu kabul etmek gerekir.

H.Yazır

Ne Güneş, Ay’a ulaşabilir; ne de gece, gündüzün önüne geçebilir. Her biri kendi yörüngesinde hareket eder.

Göksel cisimler arasında bir çekim kanunu vardır. Bu çekim kanunu sebebiyle birbirine çarpmamaktadırlar. Ayette geçen idrak, “ulaşmak, kavuşmak ve bir araya gelmek” anlamını ifade etmektedir. Bu gezegenler bir felekte hareket ederler. Felek, “yuvarlak daire veya yuvarlak cisim” anlamına gelmektedir. Buradaki anlamı “yörüngedir” bu yörüngede dönmeleri Allah’ın takdiridir; onlara verdiği görevdir. Bu görevin dini açıdan değerlendirilmesine tesbih ibadeti diyoruz. İsra 44 te belirtildiği gibi: “Yedi gök, yerküre ve bunlarda bulunanların hepsi Allah’ı tesbih eder.” Bizim hac ibadetinde Kabenin etrafındaki tavafımız, yani dönmemiz de bir tesbih ibadetidir. Maddenin en küçük parçası olan atomun çekirdeğinin etrafında dönen elektronlar da tesbih ibadeti yapmaktadır. Şura 11 de geçen: “Allah, göklerin ve yerin yoktan yaratıcısıdır.” İfadenin içindeki: Fatır kelimesinin anlamında, hem yoktan yaratma hem de görevini verme vardır. İşte yüce Allah, Güneş ve Ay’a görevlerini vermiştir. Bu görevleri yerine getirirken tesbih ibadeti yapmış olmaktadırlar. Güneş ve Ay’ın insanlar ve diğer varlıklar için temin ettikleri faydayı göz önüne getirdiğimiz ve üzerinde düşündüğümüz zaman, sonsuz bir gücün içinde olduğumuzu anlamakta gecikmeyiz. Ayette sebeha/tesbih kelimesinin geniş anlamı Bakara 30 ve İsra 44 de bak. B.Bayraklı 

Burada işaret olunan gemi, Hz. Nuh'un gemisidir. "Ve onun içinde zürriyetlerini taşıdık" ifadesinde geçen "zürriyet", Hz. Nuh'un (a.s) ashabıdır. Çünkü Nuh tufanında Hz. Nuh'un (a.s) ashabı dışında tüm âdem nesli helak olmuştu. Bu yüzden Hz. Nuh'un (a.s) ashabı "insan nesli" şeklinde ifade edilmiştir. Nitekim kıyamete değin tüm insanlık aynı nesilden gelmektedir. 

Mevdudi

Lafzen, “yüklü gemide”: “gemi,” burada çoğul bir anlam taşıyan tekil cins ismi olarak kullanılmıştır. Buradaki “soylarını/hemcinslerini” terimi, genel olarak insan cinsini ifade etmektedir (karş. sık sık tekrarlanan “Âdemoğulları” ifadesi). 

M.Esed

Onlar için bir delil de bizim, onların neslini dolu bir gemide taşımamızdır.

 وَاٰيَةٌ لَهُمْ اَنَّا حَمَلْنَا ذُرّيَّتَهُمْ فِى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ Bizim, dolu gemide nesillerini taşı­mamız da kendileri için bir delildir.  “Dolu gemi” denilince önce Hz. Nuh'un gemisi hatıra gelir. Fakat burada  ذُرّيَّتَهُمْ   “nesilleri”  kaydı, bunu kastetmeye engeldir. Bu karine (ipucu) ile burada “dolu gemi”, hamile kadınların rahimlerinden mecazdır, beliğ bir istiaredir. Evet, babanın sulbünden (belinden) bir tufan ile atılan nesiller, anaların rahimlerinde Hz. Nuh'un gemisi gibi bir kurtuluş gemisi bulur.

H.Yazır

 

Onların nesillerini dolu gemide taşımamız da onlar için bir delildir.

Biz bu ayetten şunu anlıyoruz: gemi kavramı, denizlerdeki taşımacılık ve savaş teknolojisine dikkat çekmektedir. İlk gemiyi Yüce Allah vahy ile Hz. Nuha yaptırmıştır. (Hud 11/37; Müminun 23/27) Diğer taraftan suyun itme gücüne ve ya kanununa işaret ederek cisimlerin ve gemilerin suda nasıl yüzdüğüne işaret etmektedir.

Yüce Allah’ın, “onların kendilerini” değil de “nesillerini, zürriyetlerini” demesi manidardır. Burada basit gemi teknolojisinden, gelişmiş gemi teknolojisine işaret edilmektedir. Hatta bize göre, burada kast edilen gemi, uzay gemisi olabilir. Güneşten, Ay’dan ve onların hareketinden bahsederken ardından gelen gemi kavramı da uzay gemisi olabilir. Güneş ve ayın diğer gezegenlerin yörüngelerinden hareket etmesi gibi veya uyduları da yörüngelerinde oturtup hareket ettireceklerdir. O zaman onların nesilleri o uzay gemilerinde taşınmış olacak ve bu da Allah’ın kudretine bir delil olacaktır. Suda yüzen gemiden, uzaydaki gemilere uzanan bu anlatım bir ders niteliğindedir.

B.Bayraklı

41-44. Bizim, şüphesiz onların zürriyetini (soyunu) dopdolu bir gemide taşımamız ve şüphesiz kendileri için onun gibi binecekleri şeyleri yaratmamız da onlar (duyarsız kavim) için bir delildir.
Ve eğer Bizden bir rahmet ve bir zamana kadar yararlanma yoksa Biz, dilersek onları suda boğarız da o zaman onların feryadına hiç yetişen olmaz. Onlar kurtarılamazlar da.

Bu ayet grubunda, duyarsızlaşmış kavim için yeni bir delil gösterilmekte ve uyarı sürdürülmektedir.
Klâsik kaynaklarda buradaki “dopdolu gemi” ile Nuh’un gemisinin kastedildiği ileri sürülmüştür. Fakat ayette geçen “Onların (duyarsız kavmin) soyu” ifadesi bu anlayışa engel teşkil etmektedir. Bize göre ayette normal gemiler konu edilmiş ve Rabbimiz burada fizikî ayetlerinden biri olan “suyun kaldırma kuvveti” ne işaret etmiştir. Yani, gemilerin ilâhî bir kural sayesinde yüzdüğüne ve insanlığın da bundan birçok yarar sağladığına dikkat çekilmiştir. Gemilerin yüzebilmesindeki ilâhî kuralın delil olarak gösterilmesi, başka ayetlerde de yapılmıştır:
Lokman; 31: Ayetlerini size göstermek için, geminin denizde, Allah’ın nimetiyle kayıp gittiğini görmedin mi? İşte gerçekten bunda, tüm çok sabırlı ve çok şükreden için, ayetler vardır.
İsra; 71: O gün Biz bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kitaplarını okuyacaklar ve en küçük bir haksızlığa uğratılmayacaklar.
Zühruf; 12: Ve O, bütün çiftleri (eşleri) yaratan ve sizin için gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri kılandır.
Fatır; 12: Ve iki deniz eşit olmuyor. Şu tatlı, hararet keser, içerken (boğazdan) kayar; şu da tuzlu, yakar kavurur. Bununla beraber her birinden taze bir et yersiniz ve bir ziynet çıkarır, giyinirsiniz. Allah’ın lütfundan nasip arayasınız diye suyu yara yara giden gemileri de görürsün. Gerek ki şükredeceksiniz.
Burada da, Rabbimizin kulların eylemlerini “taşıdık”, “yarattık” ifadeleriyle kendisine izafe etmesi, bu fiilleri Allah’ın yaratması sebebiyledir.
Allah’tan bir rahmet
Bilindiği üzere denizlerde oluşan kuvvetli fırtınalar ve büyük dalgalar zaman zaman gemiler için yok edici özellikte olabilmektedir. Rabbimiz ise ayette, deniz yolculuğunun kendi rahmeti sayesinde olduğunu bildirmiştir. Bu sebeple, deniz yolculuğu yapanlar, doğal olarak denizin bu tehlikelerini içlerinde hissederler ama yaptıkları yolculuğun Allah’ın rahmeti sayesinde olduğunu düşünerek rahatlarlar.
Ayetteki “bir zamana kadar yararlanma” ifadesinden anlaşılmaktadır ki, bu kurtarma işi devamlı değildir ve bu dünyadaki her şey gibi bunun da bir sonu vardır.
Rabbimiz, özellikle Şuara suresinde (8, 67, 103, 121, 158, 174, 190. ayetler) olmak üzere insanlara rahmeti gereği birçok delil göstermiştir:
Neml; 52: İşte, onların işledikleri zulümler yüzünden çatıları çöküp ıpıssız kalmış evleri. Hiç kuşkusuz bunda, bilen bir halk için bir ayet / gösterge vardır.
Neml; 86: Görmediler mi ki, dinlensinler diye geceyi belirledik. Gündüzü de gördürücü yaptık. Kesinlikle iman eden bir kavim için bunda ayetler vardır. H.Yılmaz

Şimdi Yasin’in 33 ayetine dönüp oradan 41 ayete uzanırsak şu metoda göre Yüce Allah’ın açıklama getirdiğini görmemiz mümkündür: Ölü topraktan başladı, oradan göksel olaylara, oradan denizler âlemine, oradan binek hayvanlarına geldi. Buna “yakından uzağa; uzaktan yakına metotları” diyoruz. Yakın çevreden uzak çevreye, oradan tekrar yakın çevreye gelmek vardır.

B.Bayraklı

Yine kendileri için onun gibi binecek şeyler yaratmamızdır.

 وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهٖ مَا يَرْكَبُونَ Kendileri için onun gibi binecek şeyler de yarattık. Bu bütün deniz ve kara bineklerini içine alır.

H.Yazır

Batma şartlarının oluştuğunu görsek onları batırırız. Ne yardımlarına koşan olur, ne de kurtarılırlar.

 “إِن نَّشَأْ şey etsek” demektir. Buradaki şey Allah’ın kanunudur. Batmaktan söz edildiği için o şey geminin batma kanunun olur. O kanunun şartları oluşursa gemi batar ve içindekiler boğulur.

A.A.Bayındır

Dilersek, onları suda boğarız. Hiçbir kimse de onlara yardım edemez ve kurtaramazlar da.

Ayette, bir bakıma Yasin suresinin 23. Ayetine işaret edilmektedir.. “Onların şefaati bana hiçbir fayda vermez. Onlar beni asla kurtaramazlar.” Demek ki ayette müşriklerin sahte tanrılarının onlara yardım edemeyeceğine ve onları kurtaramayacağına işaret edilmektedir. Belaya düşmüş insanların tek yardımcısı ve tek kurtarıcısı Allah’tır. Bu eylemler, sahte tanrılardan beklenemez, beklenirse şirk olur. B.Bayraklı

Eğer dilesek onları boğarız da o zaman ne onların feryadına yetişen bulunur, ne de onlar kurtarılır.

وَاِنْ نَشَاْ نُغْرِقْهُمْ Ve dilesek onları,  o nesilleri  dolu gemi gibi olan rahimlerde, kendilerini de onun gibi bindikleri gemilerde boğarız  فَلاَ صَرٖيخَ لَهُمْ  da ne o nesiller için bir feryatçı, bir feryad eden veya feryada yetişen bulunur. H.Yazır

Ancak katımızdan bir rahmet olarak boğmuyor ve belli bir süreye kadar yaşatıyoruz.

Bu merhamet, Yüce Allah’ın kullarının dönmesi, gereken değişimleri yapmaları için beklentiyi doğurmaktadır. Bu beklentinin de bir sınırı olduğunu hatırlatmaktadır. Bu ayetler genel olarak baktığımızı zaman şükür ve tesbih ibadetleri öne çıkmakta, Allah’ın yaratıcılığı, gücü, bilgisi ve merhameti gündeme getirilmektedir.

B.Bayraklı

Ancak tarafımızdan bir rahmet ve bir zamana kadar yaşatmak başka.

  وَلاَ هُمْ يُنْقَذُونَ   ne de berikiler boğulmakta oldukları deniz-den kurtarılırlar.   اِلاَّ رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعاً اِلىٰ حٖينٍ  Ancak bizden bir rahmet ile ve bir zamana kadar yaşatmak için olursa başka. Ancak o takdirde kurtarılırlar. H.Yazır

Yukarıdaki ifadenin bu şekilde çevrilmesinin bir açıklaması için bkz. sure 2, not 247. Bu örnekte insanın bilinçli olarak yaptıkları ile bilinçsiz veya yarı bilinçli eylemleri ifade edilmektedir

M.Esed

“Bu insanlara önünüzde olan ve arkanızda kalan için tedbirinizi alın ki ikram göresiniz” dendiği zaman (ölçüye uymazlar)

Gemiye binmeden, bakım ve onarımını yapmalı ve seyir esnasında meydana gelebilecek her şeye hazırlıklı olmalıdır. A.A.Bayındır

Onlara: Önünüzdekinden ve arkasındakinden sakının ki, size merhamet edilebilesin, denildiğinde  (hiç aldırmazlar)

“Önünüzden ve arkanız” ifadesinden ne anlayabiliriz? İnsanın önünde ve arkasındaki şeyler neler olabilir? Biz bu ifadeye amel, yani davranış açısından bakabiliriz. Geçmiş amelleriniz ile yapacağınız amelleriniz neticesini çıkartabiliriz. Geçmiş amellerden sakınmak insanı tevbe ve af dilemeye, gelecek amellerden sakınmak da niyet ve amacını düzeltmeye sevk edicidir.

İnsanın önünde geleceği yani ahireti, geçmişinde de dünyası vardır. Dünyada sakınmak, onun Fatır 5 te söylendiği gibi aldatıcılığından korunmak, ahiretten sakınmak da cehennem azabından kurtarıp cennete götürecek amellere yönelmek demektir. Takva denen “sakınma duygusu” hem dünya hem de ahirete yönelik olarak çalışmaktadır.

Bu anlatımıyla ayet: “Önlerinden bir set ve arkalarından bir set çektik de onları çepeçevre kuşattık, artık görmezler” (Yasin 36/9) diyen ayete bağlı olarak düşünülmelidir. Böylece Yasin 45 ayet sebep 9. Ayet de sonuç olmaktadır.

B.Bayraklı

45-46. Ve onlara: “Önünüzdekine ve arkanızdakine takvalı davranın, umulur ki rahmet olunursunuz” denildiği zaman ve kendilerine Rablerinin ayetlerinden herhangi bir ayet geldiğinde onlar sadece ondan yüz çevirenler oldular.
Bu ayetler, kâfirlerin hâllerini nakleden başka bir paragrafın ilk ayetleridir. Burada, o duyarsız toplumun gerekli uyarıyı alınca yine umursamazlıklarını göstererek yüz döndükleri, gözlerini kapayıp kulaklarını tıkadıkları anlatılmaktadır.
45. ayetteki “Önünüzdekine ve arkanızdakine takvalı davranın” ifadesinden genellikle şunlar anlaşılmaktadır:
- Sizden önce geçmiş ümmetlerin başına gelenler sizin başınıza gelmeden ve ahirette başınıza gelecek felaketlerden sakının.
- Geçmiş günahlardan ve gelecek günahlardan sakının.
- Ömrünüzün geçmiş bölümünden ve ömrünüzün kalan bölümünden sakının.
- Dünyadan ve ahiret azabından, bildiğiniz kusurlarınızdan ve bilmediğiniz kusurlarınızdan sakının.
Bizim tevilimiz ise; bu ifade, daha evvel 12. ayette geçen “ve eserlerini de yazarız” ifadesindeki anlamdadır. Yani, kişinin kendi önündeki ve arkasındaki; kişinin yaşarken yaptıkları ve bu yaptıklarının onun ölümünden sonraya kalan izleridir. Dolayısıyla burada yaptığı uyarı ile Rabbimiz; insanların, yaşarken yaptıklarına ve yaptıklarının ölümlerinden sonraki etkilerine dikkat etmelerini, bunlardan zarar görmemelerini istemektedir.
45. ayet bir şart cümlesi olup, cümlenin ceza bölümü ayette mevcut değildir. Bu durumda ya 46. ayetin yüklemi 45. ayete de yüklem olarak kabul edilecek ve iki ayet tek yüklemle ifade edilecek, ya da 46. ayetin yükleminin delâletiyle 45. ayete de ayrıca; “ondan yüz çevirenler oldular.” anlamında bir yüklem takdir edilecektir. Biz birinciyi tercih edip iki ayeti tek bir cümle halinde sunmuş bulunuyoruz.

H.Yılmaz

45.Durum böyle iken onlara: “Önünüzdekinden ve arkanızdakinden korkun ki size rahmet edilsin” denildiği zaman, (aldırmazlar)

46. Ve kendilerine Rablerinin ayetlerinden herhangi bir âyet geldiği zaman mutlaka ondan yüz çevirirler.

 … وَاِذَا قٖيلَ لَهُمُ اتَّقُوا“Onlara: Korunun... Dendiği zaman...”  Ob­jek­tif ve yaratılışla ilgili delillerden sonra Allah'ın indirdiği ayetlerden de yüz çevirdiklerini açıklamadır. H.Yazır

"Ayet" kelimesi ile Allah'ın kitabının ayetleri kastedilmektedir. Bu ayetler vasıtasıyla insanlara nasihatte bulunulur. Ayrıca kâinatın ayetleri (insan vücudu, insanlık tarihi) ibret alınmak isteniyorsa eğer, insanlar için nasihattirler.

Mevdudi

Yahut: “Rablerinin işaretlerinden hiçbir işaret” -önceki pasajda birkaç kez tekrarlanan âyet ismi, burada hem “mesaj” hem de “işaret” anlamlarına gelmektedir

M.Esed

Onlara Rablerinin ayetlerinden hangisi gelse yüz çevirirler.

Allah’ın iki türlü âyeti vardır; biri yarattıklarıdır ki onlar bilim ve tecrübenin kaynağıdır. Diğer de indirilmiş olan Kur’ân ayetleridir. Demek ki, bunlar bu ayetlerden hiçbirine uymuyorlar.

A.A.Bayındır

46. Çünkü Rablerinin ayetlerinden kendilerine bir ayet gelince, ondan mutlaka yüz çevirmişlerdir.

Buradaki ayet kelimesiyle 33. Ayet ile 44. Ayet arasında geçen deliller kast edilmiş olabileceği gibi, bu ifade, Allah’ın hükümleri anlamına da gelebilir. B.Bayraklı

Bu ifade ile, onların inkarlarından ötürü sadece akıllarının değil duygularının da kalmadıklarına işaret ediliyor. Onlar, Allah katında sahih bir anlayışa sahip olmadıkları gibi, insanlara da kötü davranıyorlar. Nasihata sırt çevirip içinde bulundukları dalâlet için, mazeretler öne sürdükleri yetmiyormuş gibi her iyilikten kaçmak için bir bahane buluyorlar.

Mevdudi

Enfaka fiili (lafzen, “harcadı”), Kur’an terminolojisinde, sebebi ne olursa olsun, başkaları adına yahut başkasının iyiliği için harcama yapmayı ifade eder. Bu “başkası için harcama” nın ahlakî önemi Kur’an'da sıkça vurgulanmakta ve “arındırıcı yükümlülükler” i yahut daha geniş anlamıyla, “karşılıksız yardımlar” ı ifade eden zekât kavramında somutlaşmış bulunmaktadır (bkz. 2:43, not 34). 

M.Esed

Onlara: “Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden infak edin” dendiği zaman da, o kâfirleşmiş kişiler, şu iman etmiş kişiler için: “Allah’ın dileyince doyurabileceği kimseyi biz mi doyuracağız? Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz.” Dediler

Duyarsızlaşmış kâfirlerin durumlarının sergilenmesine devam edilen bu ayette, insanların şefkat ve merhamet duygularını kullanarak kendilerini kurtarmaları için uyarı yapılmaktadır.
İslâm’ın gündeme getirdiği ilk sosyal görev, fakirlerin doyurulması ve yetimlerin kerimleştirilmesi (Fecr, Duha ve Maun sureleri) olmasına rağmen, kendilerine “Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden infak edin” denilen kâfirler bu çağrıya alaycı bir cevap vermişler ve görevden kaçmışlardır. Kâfirlerin verdikleri cevap bize göre bir anlamda “Eğer Allah her şeye kadir ve her şeyin rızkını verseydi elbette fakirleri kendi doyururdu. Bunu neden bizden istiyorsunuz?” şeklinde bir inkâr da içermektedir.
Kâfirlerin infaktan, yani kamu yararına mal harcamaktan kaçarak ortaya koydukları bu tavır, onların akılsız oldukları kadar duygusuz da olduklarını göstermektedir.

H.Yılmaz 

Onlara: “Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden hayra harcayın” dendiği zaman, o kâfirler, müminler için: “Allah'ın dileyince doyurabileceği kimseyi biz mi doyuracağız? Siz apaçık bir sapıklık içinde değil de nesiniz?” dediler.

وَاِذَا قٖيلَ لَهُمْ اَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ قَالَ الَّذٖينَ كَفَرُوا...  “Onlara: Allah'ın size verdiği rı­zık­tan infak edin dendiği zaman inkâr edenler dediler ki...” Bu âyetin zındıklar hakkında indiği söylenir. Mekke'de birtakım zındıklar, sadaka ve yardım için teşvik edildiklerinde Allah fakir edecek, biz besleyeceğiz öyle mi? diye böyle küfür ederlermiş ki, bu zındıkların eski İran'dan aksetmiş olmaları gerektir.

H.Yazır

Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden hayra sarf ediniz, denildiğinde kâfirler müminlere şöyle der: Allah’ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Siz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz.

Yüce Allah, kâfirin psikolojisini anlatırken, rızkın kaynağı ve infak konularındaki görüşlerini nakletmektedir. Bu insanlar yani kâfirler yardım yapılacağı meselesine inanmıyorlar. Daha doğrusu bunun bir ibadet olduğunu kabul etmiyorlar. Kâfirler Allah’ı inkâr ettiklerinden dolayı rızkın kaynağında böyle bir varlığın olduğuna asla yaklaşmamaktadırlar.

Kâfîrler, müminlere karşı “mademki rızkın kaynağında Allah vardır diyorsunuz, fakirleri de O doyursun. Neden bizden istiyorsunuz? Hem rızkın kaynağında Allah vardır diyor, hem de bizden istiyorsunuz, bu apaçık bir sapıklıktır” şeklinde bir itiraz ortaya koyuyorlar.

Netice olarak diyebiliriz ki, bu üç ayette Yüce Allah kâfirlerin ruh yapısı ile davranışlarını analiz etmekte ve müminleri bilgilendirmektedir. B.Bayraklı

Tevhidin dışında kâfirlerin inkâr etmekte oldukları diğer mesele de ahiret düşüncesidir. Ahiret hakkında deliller ileride zikredilecektir. Fakat burada kâfirler neyi inkar ettiklerini bilsinler diye özellikle kıyamet ve ahiret tablosu çizilmiştir. Sizler inkâr ettiniz diye kıyamet saati iptal olmaz, o muhakkak gelecek ve sizler o günle karşılacakınız.
 Onların asıl maksatları kıyametin vaktini öğrenmek değildir. Şayet onlara bu vakit, "filan gün, filan saat" gelecektir diye bildirilseydi bile, onların şüpheleri silinmeyecekti. Onların maksadı alay etmek olduğu için, onlara sadece şöyle bir cevap verilmiştir. “Kıyamet muhakkak gelecektir. Onda hiçbir şüpheniz olmasın." 

Mevdudi 

Bir de onlar (duyarsız kavim): “Eğer doğrulardan iseniz bu söz verilen (tehdit) ne zaman?” diyorlar.(H.Yılmaz)-

45. ayetten beri çeşitli davranışları ile teşhir edilen bu aklını ve duygularını kaybetmiş topluluk, bu ayetteki itirazları ile asıl küfürlerini dile getirmişlerdir. Çünkü onların “bu söz verilen (tehdit) ne zaman?” diye sordukları soru, gerçekten öğrenmeye yönelik bir soru değil, inkâr ve istihzaya yönelik bir sorudur. Kâfirlerin bu sorusu Kur’an’da birçok ayette geçmektedir:
Sebe; 29, 30: Bir de onlar: “Eğer doğrulardan iseniz bu söz verilen (tehdit) ne zaman?” diyorlar.
De ki: “Size öyle bir gün vaat edilmiştir ki, ondan ne bir saat geri kalabilirsiniz, ne de ileri geçebilirsiniz.”
Mülk; 25, 26: Bir de onlar: “Eğer doğrulardan iseniz bu söz verilen (tehdit) ne zaman?” diyorlar.
De ki: “Kesinlikle Bilgi (onun bilgisi), Allah’ın yanındadır. Ben ise yalnızca apaçık bir uyarıcıyım.”
Bu konuda ayrıca Yunus; 48, Enbiya; 38, Neml; 71 ayetlerine de bakılabilir.
Söz verilen (tehdit)
Kur’an’da yüzlerce kez geçen bu “söz verilen (tehdit)”; Rabbimizin inkârcıları dünyada ve ahirette cezalandıracağına dair olan sözüdür. Nitekim bu ifade aşağıda 52. ayette; “... Bu, Rahman’ın vadettiği şeydir. Gönderilen elçiler de doğru söylemişler dediler (derler).” şeklinde ve 63. ayette; “İşte bu, sizin vaat olunmuş olduğunuz cehennemdir.” şeklinde yer almaktadır. H.Yılmaz

48- Yine onlar: “Eğer doğru söylüyorsanız bu (kıyamet) vaadi ne zaman?” diyorlar.

  وَيَقُولُونَ  Bir de derler ki  مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ   ne zaman bu vaat? Bu ölülerin dirilmesi, bu Allah'ın huzuruna getirilme vaadi  اِنْ كُنْتُمْ صَادِقٖينَ  eğer doğru iseniz, yani böyle diyerek alay etmek isterler.

H.Yazır

Onlar: Eğer gerçekten doğru söylüyorsanız bu vaat ettiğiniz kıyamet ne zaman kopacaktır? Derler.

Buradan anlıyoruz ki, insanlar deneysel olarak bir şeye “görerek” inanmak isterler. Görmedikleri bir şeye inanmayı beceremezler. Hâlbuki deneysel olarak görülen bir şey iman alanından çıkmış bilgi alanına girmiştir. İman, bilginin sınırları ötesinde görev yapmaktadır. Kâfirlerin bu sorusunda hem alay hem de inkâr vardır. B.Bayraklı

Lafzen, “onları tek bir çığlıktan başka bir şey beklemez”, vb.

M.Esed
49-50. Onlar sadece birbiriyle çekişip dururlarken, kendilerini yakalayıverecek bir tek çığlıkla karşı karşıya kalacaklardır. İşte o zaman bir vasiyette bile bulunamazlar. Ehillerine (ailelerine, yakınlarına) de dönemezler.
İnkârcıların “Ne zaman?” sorusuna vadedilen günün tarihiyle değil, vadedilen günün nasıl bir gün olacağı anlatılarak cevap verilmiştir. Zaten inkârcılar da bu soruyu tarih öğrenmek amacıyla sormamışlar, inanmadıklarını alay ederek belirtmek için sormuşlardır.
Ayette bildirildiğine göre o gün, ani bir çığlıkla geliverecek, daha evvel hiçbir alâmeti olmadan, onlar işiyle gücüyle uğraşırken, birbirleriyle didişirken, işlerini kimseye havale etmeye, yerlerine birisini bulmaya fırsatları olmadan gerçekleşecektir. O günün gelişi bir başka ayette şöyle ifade edilmiştir:
Zümer; 68: Ve Sur’a üflenmiştir. Allah’ın dilediği kimseler hariç göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir. Bu defa da hep onlar kalkmışlar “hazır ol” da bekliyorlar.

H.Yılmaz

Bekledikleri tek bir haykırıştır; onları, birbirleriyle çekişirken yakalar.

Bu haykırış, ölürken duydukları korkunun yüzlerine yansımasına sebep olur.

A.A.Bayındır

Onlar sadece bir tek çığlığa bakıyorlar, bir çığlık ki, onlar çekişip dururken kendilerini yakalayıverir.

مَا يَنْظُرُونَ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً  Fakat başka değil, bir tek çığlığa bakı­yorlar. Ki ilk üfürülüş, yani sûrun birinci üfürülüşü. Bir çığlık ki «يَخْتَصِمُونَ» تَاْخُذُوهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ  un idgamıdır. Yani bir çığlık ki, onlar birbir­­lerine geçmiş çekişip dururlarken kendilerini alıverir.

H.Yazır

Onlar birbiriyle çekişip dururken kendilerini ansızın yakalayacak bir sesten başka bir şey beklemiyorlar.

Kıyametin kopuşunu anlatan pek çok ayet Kuran da yer almaktadır. Bunlardan biri de bu ayette geçen ansızın yakalayan bir sesin olmasıdır. Dikkat edilirse “ses” canlı bir varlık gibi onları yakalayacaktır. İnkâr ederek kıyamete imandan kaçanı kıyametin kopuşundaki ses yakalayacaktır.

Ayette “tek bir se” ifadesi ne anlama gelmektedir? Sesin tekliği olur mu? Ses sayılır mı? Bize göre bu ifade “ani yakalayış” anlamına gelmektedir. Bir anda vurup götürecektir. Bir anda insanlar öleceğinden artık ses duyulmaz hale gelecektir.

Onlar birbirleriyle çekişip dururken ayetindeki çekişmenin konusu, kıyametin kopması, öldükten sonra dirilme ve ahiret hayatıdır. Genel bir isim altında toplayacak olursak kıyamet veya ahiret diyebiliriz. Kuran buna bazen “öldükten sonra dirilme” de demektedir.

Demek ki kıyametin kopup kopmayacağı tartışması kıyametin kopuşuna kadar devam edecek, o zamana kadar bu konunun inkâr nedeni olacaktır.

Netice olarak diyebiliriz ki insanlar derinlemesine çekişip sorunlarını çözemezlerse bir ses onların işini bitirecektir. B.Bayraklı  

Yani, kıyamet insanların gözleyebileceği bir şekilde yavaş yavaş gelmeyecektir. Bilakis kıyamet insanların hiç ummadığı bir anda gelecek ve kim neredeyse orada kalacaktır.
İbn Ömer ve Ebu Hureyre, Rasulullah’tan (s.a.) şöyle bir hadis rivayet etmişlerdir. "İnsanlar yürüyorlarken, pazarlarda alışveriş yaparlarken ve meclislerde sohbet ederlerken, aniden Sur'a üfürülecek. Bir kimse kumaş satın alıyorsa eğer, kumaşı elinden bırakmaya vakti olmadan, hayvanlarına su vermek için yalağa götürmüşse su vermeden, sofraya oturduğunda bir lokma almışsa, ağzına götürmeden kıyamet gelecektir. 

Mevdudi

O zaman bir vasiyette bile bulunamazlar. Ailelerine de dönemezler.

 فَلاَ يَسْتَطٖيعُونَ تَوْصِيَةً O zaman artık bir tavsiyeye, -hiçbir işleri hakkında bir kelime vasiyet etmeye- bile güçleri yetmez.  وَلآ اِلىٰ اَهْلِهِمْ يُرْجِعُونَAilelerine de dönecek değiller.

H.Yazır

İşte o anda ne vasiyet edebilirler, ne de ailelerine dönebilirler.

Ölüm anında insan vasiyet etmek ister. Vasiyet etme isteği ölüm anında çok yoğun hale gelmektedir. Onun içindir ki ölüm anında vasiyet ederler. Bunun en güzel örneğini Hz. İbrahim ve ölüm döşeğinde iken Hz. Yakup’un vasiyetinde görmekteyiz. (Bakara 2/132-133)

Netice olarak diyebiliriz ki, kıyametin kopuşu anında eylemler duracak, istekler tükenecek, çareler ortadan kalkacak ve geri dönüşü olmayan bir yola, bir oluşuma girilecektir. Aileye dönme olsaydı vasiyet etme isteği ortadan kalkardı, ama haberleşme de kesilecektir. B.Bayraklı

"Sur" hakkında açıklama için bkz. Taha an: 78. Birinci Sur ile ikinci Sur arasında ne kadar bir süre olacağı hakkında bir bilgiye sahip değiliz. Bu zaman süresi yüzlerce veya binlerce yıl olabilir. Ebu Hureyre Rasulullah’tan (s.a.) şöyle bir hadis rivayet etmiştir. "İsrafil Sur'a ağzını dayamış ve emir beklemektedir. Sur'a üç defa üflenecektir.

1) Nefhet'ul-Feza: Tüm dünya donup kalacaktır.

2) Nefhet'ul-Saika: Her şey helak olacaktır. Böylece hiçbir tümsek kalmayacak, yeryüzü dümdüz hale gelecek ve Samed olan Allah'dan başka her şey yok olacaktır.

3) Nefhet'ul-Kıyam ‘ur Rabb'ul Âlemin: Allah "Kalkın" diye mahlûkatına nida edecektir ve herkes ayağa kalkacaktır." Bu husus Kur'an'ın çeşitli yerlerinde teyit edilmiştir. Örneğin bkz. İbrahim an: 56-57, Taha an: 82-83 

Mevdudi 

Sura üfürülünce, bir de bakarsın ki, onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler.

Sura iki kere üfürülecektir. Birincisi kıyamet koparken, ikincisi de tekrar dirilirken. Kıyametin kopuşu ile ahiretin kuruluşu çok kısa bir zaman dilimi içinde olacaktır. Daha önce bu değişimi İbrahim 48 de görmüştük. Çok süratle yerküre başka bir yer küreye, gökler de başka göklere dönüşecektir. İşte bu değişimin başında birinci Sura üfürme, ahiretin kuruluşunun başında da ikinci sura üfürme gerçekleşecektir. (Zümer 39/68)

Yorumunu yapmakta olduğumuz Yasin 51 ayette ikinci Sur gündeme getirilmektedir. Birinci Sur yok ederken, ikinci sur var etmekte ve tekrar hayat vermektedir.

İkinci sura üfürülünce insanlar bulundukları yerden kalkıp Rablerine doğru koşacaklardır. Neml 87 de “Hepsi boyunları bükük olarak O’na gelirler” ifadesi yer alırken Zümer 68 de “Bir bakarsın, onlar ayağa kalkmış bakıyorlar.” Yorumunu yapmakta olduğumuz Yasin 51 de de: “Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler.” İfadeleri yer almaktadır. Bize göre bu ayetlerden Zümer 68 ilk anı, Yasin 51 ikinci merhaleyi, Neml 87 de üçüncü ve son merhaleyi anlatmakta ve bunlar ikinci Surdan sonra olmaktadır.

Es-Sur kelimesi, İsrafil meleğinin üfüreceği borazandır. Ancak İbn Abbas ve Katade es-sur kelimesini es-suvar şeklinde okuyup kelimeye “ruhun bedenlere üfürülmesi” manasını vermişlerdir. Hatta Ebu Hüreyre’den de böyle bir rivayetin olduğunu Kurtubi nakletmektedir.

İkinci Sur’ da ahiretin oluşumu başlayacağı gibi, özel anlamda insanların bedenlerine üfürülüp canlanmış olacakları da kast edilmiştir.

Cedes kelimesinin çoğulu olan el-ecdas “kabir, yani insanların bulundukları yer” anlamına gelmektedir. Zaten 52 ayette geçen merkad kelimesi, ecdasa mana vermektedir. Merkad, “yaratılan yer” demektir. Bize göre, insan ölür, bedeni çürür ama o bedende var olan varlığın formülü, başka bir ifade ile “kara kutu” çürümez. Bedene üfürülünce o varlık formülü tekrar bedene bürünüp tekrar yerinden kalkacaktır. İşte bu anlamda İbn. Abbas ve ondan bu görüşü alan Katede nin yorumları doğru olmaktadır. Böylece: “Onu tamamlayıp, içinde ruhumuzdan üfürdüğüm zaman” (Sad 38/72) buyuran ayetin bir tekrarı öldükten sonra diriltmede olacaktır. Kısaca insanın bu dünyaya gelişindeki yaratılışı ile öldükten sonra dirilişindeki ruh üfürme sistemi benzer olacaktır.

İnsanlar, mahşerde bulundukları yerden kalkıp bakakalacaklar, sonra Allah’a doğru koşacaklar, sonra da onun huzurunda boyunlarını bükeceklerdir.

“Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir.” (Lokman 31/28)

“Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan bir halde ve davetçiye koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnada kâfirler: Bu, çok çetin bir gündür. Derler.” (Kamer 54/7-8) 

B.Bayraklı

Sur’a üfürülmüştür, bir de ne baksınlar kabirlerinden Rablerine doğru akın ediyorlar.

وَنُفِخَ فِى الصُّورِ  “Sura üfürülür.”  İkinci üfürüş:  ثُمَّ نُفِخَ فٖيهِ اُخْرٰى فَاِذَاهُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ “Sonra ona bir daha üfürülür, bu kere de o yıkılanlar kalkmış, bakıyorlardır.” (Zümer, 39/68)

H.Yazır

51-54. Ve Sur’a üflenmiştir. Bir de bakmışsın ki onlar kabirlerinden Rablerine doğru akın ediyorlar.
Onlar: “Eyvah başımıza gelenlere! Yatıp uyuduğumuz yerden bizi kim kaldırdı / uyandırdı? Bu, Rahman’ın vadettiği şeydir. Gönderilen elçiler de doğru söylemişler dediler ( derler).
Sadece bir tek çığlık olmuştur. Bir de bakmışsın ki hepsi huzurumuza “hazır ol” a geçirilmişlerdir.
Artık bugün kişi herhangi bir şeyce zulmedilmez. Ve sadece yapmış olduklarınız ile karşılıklandırılırsınız.

Duyarsızlaşmış kavmin “bu vadedilen gün ne zaman?” sorusuna, o günün nasıl olacağının anlatılması ile verilen cevap, bu ayet grubunda da devam etmekte ve yaşanacak olaylar sıralanmaktadır. Buna göre, Sur’a üflenmiş, herkes akın akın Rablerine gitmektedir. İnançsızlar pişmandır ve bu pişmanlıklarını dile getirmektedirler. Sorgu başlamış ve herkes zulme uğratılmadan yaptığının karşılığını almaktadır.
Sur ve Sûr’un üflenmesi
“Sûr’un üflenmesi” ifadesi, tıpkı eski devirlerde kullanılan ve toplanmayı veya tehlikeyi haber vermek için genellikle büyükbaş hayvan boynuzundan yapılma bir borunun öttürülmesine benzer şekilde, bir borunun veya sirenin çalınacağını, bir hakemin oyunu başlatan veya bitiren düdüğünü, bir okulda dersin başlayıp bittiğini bildiren zili çağrıştırmaktadır.
Sûr’un birinci defa üflenişi ile bütün canlılar ölecek, ikinci defa üflenen Sur ile de ölmüşler canlandırılarak kabirlerinden kaldırılacak ve Yüce Divan’da toplanmaya sevk edilecektir.
Sûr’un üflenmesi konusu Kur’an’da birçok yerde geçmektedir:
Zümer; 68: Ve Sur’a üflenmiştir. Allah’ın dilediği hariç göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılıvermiştir. Sonra ona başka bir daha üflenmiştir. Bir de bakarsın onlar kalkmışlar karşıda bakıyorlardır.
Kehf; 99: Ve Biz o gün (kıyamet günü) onları dalgalar hâlinde birbirlerine girer hâlde bırakıvermişizdir. Sur’a da üflenmiştir. Böylece onların hepsini bir araya toplayıvermişizdir.
Bu ayetlerden başka Müminun; 101, Hakkah; 13, En’âm; 73, Ta Ha; 102, Neml; 87–90, Nebe; 18 ayetleri de Sûr’un üflenişinden bahsetmektedir.
Bu ayette konu edilen üfleme, Sûr’un ikinci kez üflenişidir. Zira yukarıdaki Zümer suresinin 68. ayetinde bildirildiği gibi, Sûr’un birinci üflenişi ile 49. ayette ifade edilen “yok oluş”, ikinci üflenişi ile de 51. ayette bahsedilen “ayağa kalkış” gerçekleşecektir. Bu kalkış başka ayetlerde de anlatılmıştır:
Mearic; 43, 44: O gün onlar, kabirlerinden fırlaya fırlaya çıkarlar. Sanki dikili bir şeye koşuyorlar gibi
gözleri horluktan aşağı düşmüş ve kendileri zillete bürünmüş bir hâlde. İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür!
Kamer; 6–8: O hâlde onlardan geri dur (sırt çevir). O günde Çağırıcı’nın, nüküre (bilinmedik, inkâr edilen, yadırganan bir şeye) çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar, sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O kâfirler: “Bu, zor bir gündür.” derler.
Lokman; 28: Sizin yaratılmanız ve ölümden sonra diriltilmeniz ancak bir tek kişininki gibidir. Gerçekten Allah en iyi işiten, en iyi görendir.
52. ayette geçen “beasena” sözcüğü, Ubeyy mushafında “ehebbena” olarak yer almış olup bunun anlamı; “uyandırmak” demektir. Bu sebeple biz mealimize “uyandırdı” anlamını da koymuş bulunuyoruz.
Bu uyandırmadan sonra kâfirlerin 52. ayette “Bu, Rahman’ın vadettiği şeydir. Gönderilen elçiler de doğru söylemişler.” dedikleri gibi vadedilen günün geldiğini anlamalarını tasvir eden birçok ayet vardır:
Saffat; 20, 21: “Eyvah bizlere! İşte bu Din günüdür.” derler.
-İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz Ayırma günüdür-
Rum; 55, 56: Ve kıyametin kopacağı gün günahkârlar bir saatten fazla durmadıklarına yemin ederler. Onlar işte böyle döndürülüyorlardı.
Kendilerine ilim ve iman verilenler de diyecekler ki: “Ant olsun ki, Allah’ın kitabında, dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, ölümden sonra dirilme günüdür. Fakat siz bunu bilmiyordunuz.”
Naziat; 13, 14: İşte o, bir tek haykırıştır.
Bir de bakmışsın onlar meydandadır.
Nahl; 77: Ve göklerin ve yerin gaybı sadece Allah’a aittir. Saatin emri (kıyametin koparılması) de yalnızca göz açıp kapama gibidir veya o, daha yakındır. Şüphesiz Allah her şeye güç yetirendir.
İsra; 52: Sizi çağıracağı gün, onu överek O’nun çağrısına uyacaksınız ve zannedeceksiniz ki, (kabirlerinizde) pek az kaldınız.
Ta Ha; 102–104: Sur’a üfleneceği gün. Biz suçluları o gün, gözleri göğermiş olarak toplayacağız.
Aralarında fısıldaşıyorlar: “Siz dünyada sadece on kaldınız.”
Biz aralarında ne konuşacaklarını daha iyi biliriz. Yolu en üstün olan: “Ancak bir gün kaldınız.” diyecektir.
Bu ayetlerden anlaşıldığına göre ölüm ile baas arasında uzun bir zaman yoktur. “An” diyebileceğimiz kadar bir süre vardır. Dolayısıyla, hurafelerde yer aldığı gibi “kabir hayatı” diye bir hayat ve orada çekileceği uydurulan “kabir azabı” diye bir azap söz konusu değildir.
54. ayette herkesin mutlaka yaptıklarının karşılığını alacağı vurgulanmaktadır. Bu karşılık alma sırasında kimseye haksızlık yapılmayacağı, kötü karşılıkların mutlaka o kişilerin kendi yaptıklarının karşılığı olduğu Kur’an’da defalarca dile getirilmiştir:
Yunus; 45: O gün kimse haksızlığa uğramaz.
Şûra; 40: Ve bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve düzeltirse onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez.
Enbiya; 47: Biz kıyamet günü için adalet terazileri koyarız; hiçbir kimse, hiçbir şeyce haksızlığa uğratılmaz. (O şey) Bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getiririz. Ve hesap görenler olarak Biz yeteriz.
Nisa; 40: Şüphesiz ki Allah, zerre kadar zulüm etmez. Ve eğer o iyilik ise onu kat kat artırır. Ve kendi katından büyük bir ecir verir.
Casiye; 22: Ve Allah, gökleri ve yeri gerçek ile yarattı. Ve de her kişiye, yaptığı karşılıklandırılmak için. Ve onlar zulmedilmezler. H.Yılmaz

Yani, o an idrakten yoksun bir halde uyuduklarını sanacaklar ve birden korkunç bir hadiseden ötürü uykudan sıçrar gibi, kaçmaya başlayacaklardır. Daha fazla bilgi için bkz. Taha an: 78, İbrahim an:18
Burada bu cevabı kimin verdiği açıklanmamıştır. Biraz vakit geçtikten sonra gerçeği anlayarak, kendi kendilerine "Vah halimize. Bu, o Resul’ün bize haber verdiği şeydir. Oysa biz onu yalanlamıştık" demeleri mümkündür. Yine iman ehlinin, "Hayır uykudan uyanmadınız. Bu ölümden sonraki hayattır" şeklindeki konuşmalarına karşılık verilmiş bir cevap olması da mümkündür.. Ayrıca böyle bir cevabı, kıyamet sahneleri veya melekler de vermiş olabilir.

Mevdudi 

52)    “Ey vah! … Yatağımızdan bizi kim kaldırdı?” diyeceklerdir. Denecek ki; “İşte Rahman’ın tehdit ettiği şey. Demek ki, elçiler doğru söylemişler.”

Bu sözü kâfirler söyler. Müminlerle ilgili olarak şöyle buyrulmuştur: “Sizi çağıracağı gün, Allah’ım ne iyi yaptın! Diyerek karşılık verir; dünyada pek az kaldığınızı zannedersiniz.” (İsra 17/52)

A.A.Bayındır

52. İşte o zaman: Vah bize, kim bizi yattığımız yerden kaldırdı? Rahman’ın vaat ettiği buymuş. Resuller doğru söylemiş. Derler.

İş işten geçtikten sonra Allah’ın vaadinin gerçek olduğunu anlayacaklar ve bu anlayış onlara fayda vermeyecektir. Yasin 48 de “bu vaat ne zamandır? Demişlerdi, işte o anda vaadi göreceklerdir ve işin ciddiyetini anlayacaklardır.

B.Bayraklı

52- Onlar: “Eyvah başımıza gelenlere! Mezarımızdan bizi kim kaldırdı? O Rahman’ın vaat buyurduğu işte bu imiş. Gönderilen peygamberler de doğru söylemişler” derler.

 فَالْيَوْمَ لاَ تُظْلَمُ نَفْسٌ “O gün hiç kimseye zul­medilmez...” Burada  تَعْلِقُونَa kadar o gün onlara söyleneceği hikâye etmektir.   اِنَّ اَصْحَابَ الْجَنَّةِHaberiniz olsun ki, cennetlikler, salih amellerle cennete sahip olanlar. Gerçi cennete girmek, esas itibariyle Allah'ın lütfuyladır. Fakat  وَلاَ تُجْزَوْنَ اِلاَّ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ “ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz”  buyurulması itibariyle burada bu mânâ hatırlatılmıştır.   فَاكِهَةٌ “meyve”  denmesi de sırf zevkten çok, çalışmanın meyvesine işaret eder.   اَلاَرَآئِكِ Erîkeler. Erike, haclede, yani gelin odasında döşenen süslü koltuktur.   وَلَهُمْ مَا يدَّعُونَVe onlara iddia ettikleri, istedikleri var, davayı kazandılar, yani سَلاَمٌ  selam var   قَوْلاً مِنْ رَبِّ رَحٖيمٍRahîm olan, yani sonunda müminleri rahmetiyle murada erdiren ve ortağı benzeri olmayan bir Rabden doğrudan doğruya söylenen bir selam.  Bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.v.) demiştir ki: “Cennet ehli nimetleri içinde zevke ererlerken kendilerine bir nur parıldar, başlarını kaldırır bakarlar ki üzerlerinden Rab, kendilerini cemalinin şerefi ile şereflendirmiş.  اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ يَآ اَهْلَ الْجَنَّةِ “Ey cennet ehli! Selam üzerinize olsun.” (İbn Mâce, Mukaddime, 13.)  buyuruyor. İşte  سَلاَمٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحٖيمٍ  “Rahim olan Rabden ‘selam’ sözü vardır.” İlâ­hî sözü budur. Bunun üzerine onlara nazar buyurur, onlar da O'na bakarlar ve baktıkları müddetçe diğer nimetlerden hiçbir şeye iltifat etmezler. Ta perdeleninceye kadar ki, o zaman da üzerlerinde ve yurtlarında nur bâki kalır.  اَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلاً كَثٖيرًا Sizden birçok nesilleri şaşırttı, yani birçok toplumların ahlâklarını bozdu. اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلىٰ اَفْوَاهِهِمْ “Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz...”  İşte Nur Sûresi'nde  يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ اَلْسِنَتُهُمْ وَاَيْدٖيهِمْ وَاَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ “O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, işledikleri şeyler hakkında kendilerine şahitlik ederler.” (Nur, 24/24) bu­yurulan gün, bu gündür.  وَلَوْ نَشَآءُ لَطَمَسْنَا عَلٰۤى اَعْيُنِهِمْ“Eğer dileseydik göz­­lerini üzerinden silme kör ederdik.” Bu da ahirete ait zannedil­miş ise de dünyaya ait bir tehdit olarak H.Yazır

Olan müthiş bir sesten ibarettir. Bunun üzerine onların hepsi hemen huzurumuzda hazır bulunurlar.

Bu çığlık, bu ses kıyametin kopuşundaki ses değil de, öldükten sonra dirilme ile ilgili bir sestir; Sur’a ikinci üfürülüşün sesidir.

“O gün insanlar bu sesi gerçekten işiteceklerdir. İşte bu, çıkış günüdür.” (Kaf 50/42) Bu toplantı, insanların –Nebi ve Resuller dâhil tümünün sorgulanması (Araf 7/6) amellerin tartılması (Müminun 23/102-103; Karia 101/6-8) ve ilahi değerlendirmenin yapılıp karar verilmesi için yapılacaktır. B.Bayraklı

53- Başka değil, sadece bir tek çığlık olmuş, derhal hepsi toplanmış huzurumuza getirilmişlerdir.

54- Artık bugün hiç kimseye zerre kadar zulmedilmez. Ancak yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz.

55- Gerçekten cennetlik olanlar bugün pek güzel bir eğlence içinde zevk etmektedirler.

56- Kendileri ve eşleri gölgelerde koltuklar üzerine kurulmuşlardır.

57- Onlara orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey onlarındır.

58- (Onlara) Rahîm olan Rab ‘den “selâm” sözü vardır.

59- Ey günahkârlar! Bugün siz bir tarafa ayrılın.

60, 61-  “Ey Âdemoğulları! Şeytana tapmayın, o size apaçık bir düşmandır ve bana kulluk edin, doğru yol budur, diye size and vermedim mi?” (buyurulacak)

62- Böyle iken o sizden birçok nesilleri yoldan çıkardı. Ya o zaman düşünmüyor muydunuz?

63- İşte bu size vaat edilen cehennemdir.

64- Bugün yaslanın ona bakalım inkâr ettiğiniz için.

65- Bugün biz onların ağızlarını mühürleriz de neler kazandıklarını bize elleri söyler, ayakları da şahitlik eder.

66- Hem dileseydik gözlerini üzerinden silme kör ediverirdik de yola dökülürlerdi. Fakat nereden görecekler?

67- Yine dileseydik oldukları yerde kılıklarını değiştirirdik de ne ileri gidebilirlerdi, ne de geri dönebilirlerdi.

 مَا يَنْظُرُونَ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً   “bir tek çığlığa bakıyorlar” sözüne atfedilmiş olması, mânâ itibariyle daha uygundur. Yani ahirette öyle olacağı gibi biz de dilersek şimdi o nankörlüğü yapan, “Allah dileseydi onları doyururdu” diyen kâfirlerin gözlerini büsbütün siler, kör ediverirdik   فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ de yola dökülürlerdi, yola gelmekte yarış ederlerdi. Çünkü her küfredenin gözü kör edilivermiş olsaydı, bu bir sığındırma olur, hepsi imana gelirdi.  فَاَنّٰى يُبْصِرُونَ  Fakat o kâfirler nerden görecekler? Burada “görme” kalb gözü ile tefsir edilmiştir. Yani o kadar ilâhî delilleri görmeyen o basiretsiz kâfirler, bunu böyle yapabileceğimizi idrak etmezler.

 وَلَوْ نَشَآءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلٰى مَكَانَتِهِمْ Dilesek onları tam kuvvetleri çağında mesh de ediverir (kılıklarını değiştirir) oldukları yere donduruverirdik de فَمَا اسْتَطَاعُو مُضِياً وَلاَ يَرْجِعُونَ  ne geçebilir ne dönebilirlerdi. Şu halde böyle irade buyurulmuyorsa yapılamayacağından değil, cezaları ahirette verileceği içindir.  H.Yazır

54. İşte o gün hiçbir kimseye herhangi bir haksızlık yapılmayacaktır. Siz, ancak yaptıklarınızın karşılığını göreceksiniz.

Şura 40 ta belirtildiği gibi onlara, günahlarına denk bir ceza verilecektir.  “Haksızlığa uğramayacaklar” ifadesinin karşıt manasından hareket edersek, orada herkese adil davranılacaktır, diyebiliriz. Neden zulme uğramayacaklar? Çünkü kendi amellerinin gerekli kıldığı muamele ile onlara karşılık verilecektir. Belirleyici unsur, kişilerin amelleri olacaktır. Netice olarak diyebiliriz ki, mahşerde Yüce Allah’ın uygulayacağı ceza ve ödülü insanların amellerine göre yapmasından bizim çıkaracağımız hukuki bir ilke olmalıdır. B.Bayraklı

Bu ifadeden gerçek iman sahiplerinin mahşer meydanında bekletilmeyecekleri anlaşılmaktadır. Onlar hesaba hiç çekilmeden veya kolay bir yargılamadan sonra cennete sevk edileceklerdir. Çünkü onların sicili temizdir ve bu yüzden mahkeme anında bekletilerek eziyete uğratılmayacaklardır. Böylece Allah mahşer meydanında sorguya çektiği mücrimlere bu insanları göstererek, "Bu salih insanlar ile "bunlar ahmaktır" diye dünyada alay ediyordunuz. Ancak asıl akıl sahibi bunlardır. Çünkü cennete kavuştular, sizler kendinizi akıllı sanıyordunuz. Oysa şimdi işlediğiniz suçlardan ötürü hesap vermektesiniz" diyecektir.

(Mevdudi)

O gün cennetlikler, gerçekten nimetler içerisinde safa sürerler.

Bu ayette geçen kelimelerden şuğul, “iş, meşguliyet” manasına gelmektedir. Fahike de, “meyve, nimet sahibi” demektir. Bu kelimenin kök kalıbını teşkil eden fekehe, “sevinç, şaka ve güzel söz” anlamını ifade etmektedir. Fakihun şeklinde okunursa, “beğenmiş ve hoşnut olmuş haldedirler” manasına gelmektedir. İki kavramı bir araya getirdiğimizde ayeti, “nimetler içinde safa sürerler, meşgul olurlar” şeklinde manalandırabiliriz. Sevinç ve mutluluk içinde safa sürerler, meşgul olurlar” şeklinde manalandırabiliriz. Sevinç ve mutluluk içinde, korku ve endişeden uzak bir meşguliyetin getirdiği safâyı süreceklerdir. Çünkü onlar bu dünyada iyi, doğru, güzel ve hak ile meşguldüler.

 Bu ve Ğaşiye 9-10 ayetlerden hareketle cennette insanların meşguliyet içerisinde olacaklarını ve orada boş boş yatmayacakları sonucunu da çıkartabiliriz.

B.Bayraklı

55-58. Gerçekten cennetin ashabı (cennetlik olanlar) bugün bir meşguliyet içinde sefa sürmektedirler.
Kendileri ve eşleri gölgeler içinde koltuklar üzerine kurulmuşlardır.
Yalnızca onlara, orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey de onlarındır.
Söz olarak (onlara) Rahîm Rab ‘den “selâm” (vardır).

51–54. ayetlerden oluşan paragrafta kıyamet ve ahiretin ilk aşamaları hakkında uyarı amaçlı olarak verilen bilgilerden sonra, Kur’an’da izlenen yöntem gereği, bu ayet grubunda da müttekilerin akıbeti gündeme getirilmiştir.
Paragrafın genel ifadesinden anlaşıldığına göre, ahirette fazla bekletilmeden nimetlere kavuşturulacak olan müttekiler orada, kendilerine refakat eden eşlerle birlikte canları sıkılmayacak şekilde meşguliyet içinde olacaklar, gölgeler altındaki koltuklara kurulup önlerinde bulunan her türlü meyveden yiyerek sefa süreceklerdir. Çünkü Rableri onların sağ ve esen olmalarını istemektedir.
Kur’an’da cennet ehlinin durumunu anlatan ve cennet kompozisyonları çizen yüzlerce ayet vardır. Biz iki tanesini aktarıp, gerisinin tasavvurunu sizlere bırakıyoruz.
Zühruf; 68: Ey kullarım! Bugün size korku yoktur ve siz üzülmeyeceksiniz.
Yunus; 26: İyi, güzel amel yapanlar için daha güzeli ve daha fazlası vardır. Yüzlerine kara bulaşmaz, zillet de. İşte bunlar cennet ehlidirler. Onlar orada ebedî kalıcıdırlar.
56. ayette konu edilen eşler, dünyadaki karı koca durumunda olan eşler değildir. Ahirette cinsiyet ve üreme olmadığı için burada artık karı koca eşliği söz konusu olamaz. Buradaki eşler, refakat ve eğlence için Rabbimizin cennet ehline sunacağı eşlerdir. Dünyada iken karı koca olan eşler belki de ahirette, haklarını almak için birbirlerini kovalayan hasımlar olacaklardır (Abese; 33–37. ayetler).
Aşağıdaki ayetler, konumuz olan ayetlerin tefsiri niteliğindedir:
Tur; 17–28: Şüphesiz takvalı davrananlar, Rablerinin kendilerine verdiği ile sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak, zevku sefa sürerek cennetlerdedirler, nimetler içindedirler. Ve Rableri onları cehennem azabından korumuştur. Biz onları iri gözlü hurilerle eşleştirdik de. -Yaptıklarınıza karşılık afiyetle yiyin, için!-
Ve iman edenler, zürriyetleri de iman ile kendilerine tâbi olanlar; işte Biz, onların zürriyetlerini de kendilerine kattık. Kendilerinin amellerinden bir şey eksiltmedik. Herkes kendi kazandığıyla rehindir.
Onlara canlarının istediği meyveler ve etlerden bol bol sergiledik.
Orada bir kadeh kapışırlar ki, onda ne bir saçmalama vardır, ne de günaha sokma.
Ve kendilerine ait bir takım delikanlılar onların etrafında dönerler; sanki onlar sedefleri içine gizlenmiş inci gibidirler.
Birbirlerinin yüzüne dönüp soruyorlar: “Gerçekte biz daha önce ailemiz içinde korkanlardan idik. Allah bizi kayırdı ve bizi içe işleyen azaptan korudu. Şüphesiz biz daha önce, O’na yalvarıyor idik. Gerçekten O, iyilik yapanın, acıyanın ta kendisidir.
Duhan; 51–57: Şüphesiz ki takvalı davrananlar Rabbinden bir lütuf olarak güvenli bir makamdadırlar; bahçelerde ve pınarlardadırlar. Onlar karşılıklı oturarak ince ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerler. İşte böyle! Biz onları iri siyah gözlü hurilerle eşleştirdik. Onlar orada güven içinde her çeşit meyveyi isteyebilirler. Onlar orada ilk ölümden başka bir ölüm tatmazlar. Ve O (Allah) onları cehennem azabından korumuştur. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir. Bunların dışında Rahman; 56, 70–72. ve Saffat; 40–49. ayetlere de bakılabilir. H.Yılmaz

Kur’an'ın cennet tanımlamalarında zıll (“gölge”) terimi ve çoğul biçimi olan zılâl, çoğunlukla “mutluluk ”un mecazî karşılığı olarak kullanılır -böylece, mesela, 4:57'de geçen zıll zalil “sonsuz mutluluk” anlamındadır (bkz. sure 4, not 74). Kurtuluşa erenlerin üzerinde uzandıkları “sedirler” ise, Razi’nin 18.31 ve 55.54 ile ilgili yorumlarında işaret ettiği gibi, manevî bir doygunluğu ve bir zihin dinginliğini simgeler.

M.Esed 

Onlar ve eşleri gölgeler altında koltuklara yaslanacaklardır.

Bu eşler kimdir? Kişilerin bu dünyadaki eşleridir. Hanımlar için kocaları; kocalar için de hanımlarıdır. Bu açıklamanın ardından şu soruyu sorabiliriz: Biz, bu dünyada “kişi ölünce nikâhının bozulduğunu” biliyoruz. Peki, acaba “eş” kavramı ahirette nasıl oluyor? Dünyada eşlerden biri ölünce dünyevi nikâhı bozuluyor ve o eş başkası ile evlenebilir. Ama evlenmiyorsa, ölen eşi ile olan nikâhı ahirete kadar uzanıyor.54. ayette geçen “yaptıklarınızla ödüllendirileceksiniz” ifadesi bu şekilde açıklanmaktadır. Bu dünyadan ahirete mutlu bir aile hayatı gönderiyorlarsa, orada da bu şekilde bir hayat bulacaklardır.

“İnanıp iyi amel yapanları da, içinde ebediyen kalmak üzere girecekleri, zemininden ırmaklar akan cennetlere sokacağız. Orada onlar için tertemiz eşler ve onları koyu bir gölgeye koyarız.” (Nisa 4/57)  B.Bayraklı

Orada onlar için her çeşit meyve vardır. Bütün istekleri yerine getirilir.

Dünyada bildiğimiz ve hayatımıza giren, gölge, koltuk, dayanmak ve meyve gibi kavramlarla, ahiretteki ödüller anlatılmaktadır. Ödüller anlatıldıkça büyümektedir. Bu ayetin sonunda ödüllere açık kapı bırakılarak: “Bütün istekleri yerine getirilmektedir” deniliyor. Bunun anlamı “ödüllerde sınır yoktur; kulun isteği mutlaka yerine getirilecektir” şeklindedir. B.Bayraklı

Bu bileşik ifade [“huzur ve rahatlık”,] sanırım, selâm kavramının bu bağlamdaki en uygun karşılığıdır. Bu terimin daha geniş bir izahı için, selâm'ın “kurtuluş” olarak çevrildiği 5:16 ile ilgili not 29'a bakınız.

Burada “kurtuluş” olarak çevrilen selâm kelimesi, İngilizce ‘de uygun bir karşılığa sahip değildir; iç huzurunu, kararlılığı ve hem fiziksel hem de ruhsal nitelikteki her türlü kötülükten emin olmayı ve Hristiyan terminolojisinde “kurtuluş” olarak tanımlanan hale ulaşmayı gösterir: Ancak şu farkla ki, Hristiyan kurtuluş kavramı, “ilk günah” doktrininin Hristiyanlıkta haklı gösterdiği, ama bu doktrine iltifat etmeyen İslam'ın haklı görmediği peşin (a priori) bir günahkârlık durumunun varlığını kabul eder. Sonuç olarak, “kurtuluş” terimi -ki daha iyi bir kelime olmadığı için kullanıyorum- selâm'ın tam anlamını yeterli biçimde yansıtmaz. Onun Batı dillerindeki en yakın karşılığı, her ikisi de Hristiyanî kurtuluş doktrini ile zorunlu (yani, dilbilimsel) bir bağlılık içinde olmadan ruhsal barış ve tatminkârlık fikrini ifade eden Almanca Heil veya Fransızca salut kelimeleridir.

M.Esed

Bir de ikramı bol Rabbinin selam sözü, artık bir bozukluğun olmayacağı sözü vardır.

Selamet; gizli veya açık bir bozulmanın olmamasıdır (Müfredat).

A.A.Bayındır

Onlara merhametli Rabbin söylediği selam vardır.

İşte ödülün en büyüğü Yüce Allah’ın selamına muhatap olmaktır. Yüce Allah, bu dünyada kendisine teslim olana, kendisi ile ve bütün insanlarla barış içinde yaşayan, insanların güvende olduğu ve insanlara merhamet eden bu cennetliklere esenlik, rahmet, merhamet anlamına gelen selamını gönderecektir. B.Bayraklı

Bu ayet iki şekilde de anlaşılabilir.

Birincisi mümin ve salih insanlar, kâfirlerden ayrılacaklardır. Çünkü dünyada aynı kavme, kabileye veya aileye mensup olmalarından ötürü birlikteydiler. Ancak şimdi onlarla bir bağları kalmayacaktır.

İkincisi, parti, grup gibi topluluklara mensup olmanın getirdiği ilişkiler kesilerek, herkes yapayalnız sadece yaptıklarının hesabını verecektir. 

Mevdudi 

59.Ey günahkârlar! Bugün şöyle ayrılın!

Bizim günahkâr diye tercüme ettiğimiz kelime el-mücrimun olarak ayette yer almaktadır. Bu kelimeye “suçlu ve günahkârlar” manaları verilebilir. Bu kelimenin detaylı açıklaması Secde 12 de yapılmıştır. Onlara “ayrılın” denmesinden şunu anlıyoruz: Yasin 53 e göre bütün insanlar mahşerde Allah’ın huzurunda toplanacaklardır. Amellerin sorgulanıp tartılmasından ardından değerlendirme yapılacak, iyilerle kötüler ve günahkârlar ayrılacaktır. Toplanmanın ardından ayrılık gerçekleşecektir.

“Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz, dediler.” (Kamer 54/24)

“Biz, onların seni dinlerken ne maksatla dinlediklerini, kendi aralarında fısıldaşırken de o zalimlerin: Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz! Dediklerini çok iyi biliriz.” (İsra 17/47)

Bu iki ayete baktığımızda şunu görürüz: Günahkârlar bu dünyada nebilere tabi olmayıp ayrılık gösterdiler. Dünyada nebilerden ayrılanlara ahirette “ayrılın” denecektir.

B.Bayraklı

59-64. Ve ey günahkârlar! Bugün (şimdi) siz haydi ayrılın!
Ben, “Ey âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin, kesinlikle o size apaçık bir düşmandır ve Bana kulluk edin, işte bu dosdoğru yoldur ve ant olsun ki o (şeytan) sizden birçok nesilleri saptırdı.” diye size ahd vermedim mi? Hâlâ aklını kullananlar değil miydiniz?
İşte bu, sizin vaat olunmuş olduğunuz cehennemdir.
İnkâr edip durduğunuz şeyler nedeniyle haydi bugün (şu an) yaslanın ona!

Cennet ve cennet ehli ile ilgili anlatım bitince, kâfirler ile ilgili mahşerin ikinci aşaması olan sorgulama süreci açıklanmaya başlamıştır. Dikkat edilirse kâfirlerin azabı, sorgulama sırasında azarlanarak horlanmak suretiyle üç şubeli azabın psikolojik olanından başlamış olmaktadır (psikolojik azabın, Mürselat suresinde konu edilen üç şubeli azabın şubelerinden biri olduğu, o surenin tahlilinde açıklanmış idi.):
Mürselat; 29–33: O kendisini yalanlamakta olduğunuz şeye doğru gidin!
O üç şube (kol, çatal) sahibi, gölgelendirici olmayan ve alevden korumayan bir gölgeye doğru gidin!
Gerçekten o, saray gibi kıvılcımlar atar / yağdırır;
sanki o (kıvılcımlar) sarı erkek develer gibidir.
Duhan; 49: “Tat bakalım! Şüphesiz sen çok güçlü ve çok üstündün.” (!)
Klâsik yorumcular, 59. ayette geçen “ayrılma / seçilme” tabirine; “mezheplere göre ayrılma”, “meşreplere göre ayrılma” gibi anlamlar vermişler ve buna göre değişik açıklamalar yapmışlardır. Ama Kur’an, kendi tefsirini kendisi yapmaktadır:
Rum; 14: Ve Saat’in dikildiği günde, işte o gün ayrılırlar.
Rum; 43: Öyleyse Allah’tan geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru dine çevir. O gün onlar bölük bölük ayrılırlar.
Saffat; 22, 23: Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah’ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. (Toplayın da) İletin onları cahimin (cehennemin) yoluna doğru.
Yunus; 28: Ve hepsini toplayacağımız, sonra da o şirk koşanlar için “Yerlerinize! Siz ve ortaklarınız!” diyeceğimiz gün, artık aralarını iyice açtık (açacağız) ve onların ortakları, “Siz sadece bize tapmıyordunuz ki!” dediler (diyecekler).
Duyarsızlaşmış kavmin yukarıda 48. ayette dile getirilen “bu söz verilen (tehdit) ne zaman?” sorusuna cevap olarak onlara cehennemin karşısında oldukları bir anda “İşte bu, sizin vaat olunmuş olduğunuz cehennemdir.” denecek olması ve 64. ayette belirtilen şekilde verilecek cehenneme sevk talimatı, aslında uyarı mahiyetinde birer bilgilendirmedir. Yüce Allah’ın rahmeti gereği bu bilgilendirmeler Kur’an’da sürekli yapılmıştır:
Casiye; 28: Ve her ümmeti diz çökmüş görürsün. Her ümmet, kendi kitabına çağırılır; “Bugün, yapmış olduğunuz amellerin karşılığı size verilecektir.”
Şeytana kulluk
Burada konu edilen “şeytan” İblis”tir. İblis’e kulluk ise onun iğvalarını sorgulamadan uygulamaktır. Acele, ölçüp biçmeden yapılmış işler hep insanın zararınadır. Onun için akla gelmiş bir dürtüyü, ham fikri akletmek ve tefekkür derecesine ulaştırıp ondan sonra uygulamak gerekmektedir. Rabbimiz buna dair uyarıyı Kur’an’da birçok kez yapmıştır.
Meryem; 44: “Babacığım! Şeytana kulluk etme. Şüphesiz şeytan Rahman’a asi oldu.”
Ancak, şeytana kulluk konusunda ilk akla getirilmesi gerekenler, A’râf suresindeki uyarılar olmalıdır:
A’râf; 26, 27: Ey âdemoğulları, size çirkinliklerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Ve takva elbisesi, o, daha hayırlıdır. İşte bu, Allah’ın ayetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar.
Ey âdemoğulları! Şeytan, ana babanızı, kendi çirkinliklerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir fitneye düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanlara veliyler (yol gösteren, yardım edenler) yaptık.
Bunların dışında da Allah’ın astlarından kimseye kulluk edilmemesine dair yüzlerce ayet vardır.

Cennet ve cennet ehli ile ilgili anlatım bitince, kâfirler ile ilgili mahşerin ikinci aşaması olan sorgulama süreci açıklanmaya başlamıştır. Dikkat edilirse kâfirlerin azabı, sorgulama sırasında azarlanarak horlanmak suretiyle üç şubeli azabın psikolojik olanından başlamış olmaktadır (psikolojik azabın, Mürselat suresinde konu edilen üç şubeli azabın şubelerinden biri olduğu, o surenin tahlilinde açıklanmış idi.):
Mürselat; 29–33: O kendisini yalanlamakta olduğunuz şeye doğru gidin!
O üç şube (kol, çatal) sahibi, gölgelendirici olmayan ve alevden korumayan bir gölgeye doğru gidin!
Gerçekten o, saray gibi kıvılcımlar atar / yağdırır;
sanki o (kıvılcımlar) sarı erkek develer gibidir.
Duhan; 49: “Tat bakalım! Şüphesiz sen çok güçlü ve çok üstündün.” (!)
Klâsik yorumcular, 59. ayette geçen “ayrılma / seçilme” tabirine; “mezheplere göre ayrılma”, “meşreplere göre ayrılma” gibi anlamlar vermişler ve buna göre değişik açıklamalar yapmışlardır. Ama Kur’an, kendi tefsirini kendisi yapmaktadır:
Rum; 14: Ve Saat’in dikildiği günde, işte o gün ayrılırlar.
Rum; 43: Öyleyse Allah’tan geri çevrilmesi olmayan bir gün gelmeden önce yüzünü dosdoğru dine çevir. O gün onlar bölük bölük ayrılırlar.
Saffat; 22, 23: Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah’ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. (Toplayın da) İletin onları cahimin (cehennemin) yoluna doğru.
Yunus; 28: Ve hepsini toplayacağımız, sonra da o şirk koşanlar için “Yerlerinize! Siz ve ortaklarınız!” diyeceğimiz gün, artık aralarını iyice açtık (açacağız) ve onların ortakları, “Siz sadece bize tapmıyordunuz ki!” dediler (diyecekler). H.Yılmaz

Kur’an'ın “şeytana tapma” olarak tanımladığı şeyin anlamı için bkz. 19:44 ile ilgili not 33 

M.Esed

Ey âdemoğulları, size sorumluluk yüklemedim mi? Şeytan’a kul olmayın, o sizin açık düşmanınızdır.

Şeytana kul olanlar, hayatlarında Allah’ı ikinci sıraya koyanlardır.

A.A.Bayındır

Ey âdemoğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır, demedim mi?

Meryem 44 e göre Hz. İbrahim’in babası şeytan tapıyordu; dolayısıyla satanistlerden biri olmuştu. Demek ki, satanistliğin, yani şeytana tapınmanın kökleri oldukça eskilere dayanmaktadır.

Ayette geçen ahd kelimesi, “vasiyet etmek, söylemek ve bildirmek” demektir. Apaçık düşman ifadesinde yer alan mübin kelimesi, “ortada olan, kesin, apaçık ve tereddüdü olmayan” anlamlarına gelmektedir. Demek ki, önceki ayette geçen günahkârlar, şeytana tapanlardır. Şeytan, “haktan uzak düşen” anlamına geldiğinden ona tapanları da haktan uzaklaştırmaktadır. Buradaki “şeytan” kavramının içine insanları haktan uzaklaştıran ne varsa girmektedir. B.Bayraklı

Allah Teâlâ burada "ibadet" kelimesini, "itaat" anlamında kullanmıştır. Daha önce bu konuda açıklamalar yapmıştık. Bkz. Bakara an: 170, Nisa an: 145, En'am an: 87-107, Tevbe an: 30, İbrahim an: 32, Kehf an: 50, Meryem an: 27, Kasas an: 86, Sebe an: 63, Ayrıca İmam Razi'nin Tefsir-i Kebir adlı eserinden, bu konudaki güzel bir açıklamasını aşağıya alıyoruz.
"Şeytana ibadet etme" ifadesinin anlamı, "Şeytan'a itaat etme" demektir. Yani insan sadece Şeytan'a secde etmekten men olunmakla kalmıyor, aynı zamanda ona uymaktan ve itaat etmekten de men olunuyor.
İşte bu bağlamda itaat, ibadet anlamı taşır." Bu ifadelerin ardından İmam Razi şöyle bir soru yöneltiyor. "Şayet itaat kelimesi, ibadet anlamı da taşıyorsa, "Allah'a, Resulüne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin" ayeti mucibince, bizler, Resul’e (s.a.) ve emir sahibi olan kimselere ibadet mi etmiş oluyoruz? İmam Razi bu soruyu yine kendisi cevaplıyor. "Bu kimselere Allah'ın emri ile itaat edilmektedir. Yani onlara itaat etmekle, aslında Allah'a ibadet etmiş oluyoruz. Tıpkı Allah meleklere "Âdem’e secde edin" diye emrettiğinde de meleklerin Âdem’e değilde, Allah'a secde etmiş olmaları gibi. Bizlerin emir sahiplerine itaatimiz, onların Allah'ın hudutlarını çiğnemelerine rağmen devam ederse bu itaat "ibadet" anlamına gelir." İşte o zaman ibadet Allah'a değil, emir sahiplerine yapılmış olur ki bu da şirkin ta kendisidir." İmam-ı Razi daha sonra şöyle devam ediyor. "Size bir şahıs herhangi bir konuda emir verdiğinde, siz o emrin Allah'ın emirlerine uygun olup olmadığını kontrol etmelisiniz. Şayet uygun değilse, bilin ki o şahsın yanında şeytan vardır. Siz bu duruma rağmen verilen emre itaat ederseniz, o takdirde şeytana ibadet etmiş olursunuz. Yine, nefsiniz sizi herhangi bir şey için tahrik ederse, o şeyin İslam'a göre caiz olup olmadığına bakmalısınız. Şayet caiz değilse, nefsin şeytandır veya şeytan nefsinin yanındadır. İşte sen bu durumda nefsine uyarsan, şeytana ibadet etmiş olursun." İmam Razi yine sözlerine şöyle devam ediyor: "Şeytan'a ibadet etmenin dereceleri vardır. Şöyle ki, bazen bir insan bir iş yaptığında, onun tüm organları, dili ve hatta kalbi de o işin yapılmasına iştirak eder. Bazı zamanlar ise, insanın organlarını kullanarak bir iş yapmış olmasına rağmen kalbi ve dili, o işe iştirak etmeyebilir. Nitekim bazı insanlar günah işlediklerinde yaptıklarına kalpleri razı olmaz ve dilleri Allah'dan bağışlanma diler. O, bu şekilde kötü bir iş yaptığını itiraf eder. Böylece bu kimse şeytana sadece organlarıyla ibadet etmiş olur, bazı insanlar da gayet soğukkanlı olarak günah işlerler ve dilleriyle de memnuniyetlerini izhar ederler... Bunlar zahirde de, batında da şeytanın gerçek kullarıdır." (Tefsir-i Kebir c. 7 sh. 103-104

Mevdudi

Bana kul olun, doğru yol budur” demedim mi?

Araf 172-173 ve birçok âyet, her insanın, çevresinde ve kendi üzerinde yaptığı gözlemler sonucu Allah’ın varlığına ve birliğine şahit olduğunu bildirir. Birçok doğru bilgi ve davranış da böyle öğrenilir. Bir peygamberin tebliği ulaşmamış olsa bile bunlar, yukarıdaki sorulara muhatap olması için yeterli olur.

A.A.Bayındır

Bana kulluk ediniz, doğru yol budur, (demedim mi?)

Önce şeytanı düşman edinip ona tapılmamasını söylemekte ve ardından kendisine tapınılmasını emretmektedir. Çünkü Yüce Allah, şirk kiri ile kaplı olan gönüle girmez. Bakara 256 daki önce Tağutu inkâr, sonra Allah’a iman, İslamın inanç ilkesini ortaya koymaktadır. B.Bayraklı

Yani, sizlere akıl verilmediği halde, Rabbinizi unutarak O'nun düşmanlarına kulluk etmiş olsaydınız, o takdirde belki bir mazeret öne sürmek gibi bir şansa sahip olurdunuz. Fakat Allah sizlere akıl vermiştir. Nitekim sizler aklınızı kullanmak suretiyle işlerinizi yapmaktasınız. Ayrıca Allah sizlere mesaj ulaştırmaları için peygamberler de göndermiştir. Ancak buna rağmen sizler, düşmanınızın tuzağına düşmüş ve o da sizleri kandırmayı başarmışsa, o zaman bu sizlerin gafletidir. Bu yüzden sorumlu olmanızın sonucundan hiçbir şekilde kaçamazsınız.

Mevdudi

62. Yemin olsun şeytan içinizden birçok nesli saptırmıştı. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?

Ayette geçen cibil kelimesi “çok kimse” demektir. Ama biz bunu nesiller olarak tercüme etmeyi uygun bulduk. Buradan anlıyoruz ki Yüce Allah insan aklına hitap etmekte, aklın kullanılmasını istemekte, daha önce Taha 128 de belirtildiği gibi aklın, geçmişin tarihsel olgularından ders almasını öngörmektedir.

Böylece bu ayetlerde, şeytanı düşman edinmek, Allah’a kulluk etmek ve aklını kullanmak gibi dinin önde gelen konularını gündeme getirilip öğretildiğini görüyoruz. B.Bayraklı

“İşte... Cehennem” ifadesi, münkirlerin, peygamberler tarafından defalarca uyarılmalarına rağmen doğruluktan saptıklarını anlamalarının, öteki dünyadaki şiddetli ‘azabın bizzat bir kaynağı olacağı gerçeğine işaret eder. Devamlılık ve ısrar unsuru, burada ve bundan sonraki ayette, kuntum yardımcı fiilinin kullanılması ile vurgulanmaktadır.

M.Esed

63-64. İşte, bu size vaat edilen cehennemdir. İnkârınız sebebiyle bugün oraya girin.

Mahşerde günahkârlar ayrılınca Yüce Allah onlara seslenerek, bu dünyada neleri yapmaları ve neleri yapmamaları gerektiğine dair mesajını ilettiğini, buna rağmen gerekeni yapmadıklarını bildirdikten sonra, inkârlarının karşılığının cehennem olduğunu bildirecek ve oraya girmelerini emredecektir. B.Bayraklı

İnkârcıların geçmişteki fiillerini ve tavırlarını savunamamalarının veya mazur gösterememelerinin mecazî bir ifadesi.

M.Esed 

Bugün Biz onların ağızlarının üzerine mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıkları şeylere şahitlik eder.

Bu ayetin Hakikat anlamı; “Allah suçluların ağızlarını kapatır ve ellerine ayaklarına konuşma yeteneği verir.” demektir. Mecaz anlamı ise; “Eller ve ayaklar yaptıkları eylemlerin izini taşır. O izler dışa vurur herkes onu öğrenir.” demek olup, bu anlam Türkçede (bir kimsenin yaptığı bir işin veya içinde bulunduğu durumun) “yüzünden okunması” deyimi ile ifade edilmektedir.
Nur; 24: O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış oldukları işlere kendi aleyhlerinde şahitlik edecektir.
Bu konuda ayrıca Müminun suresinin 103–108. ayetlerinin de okunmasında yarar vardır.
Suçluların burada anlatılan durumları, “hesap günü” ndeki durumlarıdır. Onların sorgulama sırasında konuşmaları beklenmez. Çünkü suçlulukları her hâllerinden belli olmaktadır. Cehennemde ise suçluların dilleri çözülecek ve istedikleri gibi konuşacaklardır. Hatırlanacak olursa, Rabbimizin “hesap günü” ndeki sorgulamasının, bir öğretmenin öğrencisine soru sorması gibi, öğrenme amaçlı olmayıp teşhire yönelik olduğunu daha evvelki surelerde yeri geldikçe söylemiş idik. 

H.Yılmaz

O gün onların ağızlarını mühürleriz, yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.

Netice olarak diyebiliriz ki, mahşerdeki amellerin sorgulanıp değerlendirildikten sonra verilecek olan ilahi karar delile dayandırılacaktır. Delillerden biri insanların kendi organları olacaktır. Çok önem verdiğimiz organların, aleyhimize şahitlik etmesinden daha büyük ıstırap olabilir mi?

“Nihayet oraya geldikleri vakit, onların aleyhine ne işlemiş olduklarına dair kulakları ve gözleri ve derileri şehadette bulunmuş olur” (Fussilet 20)

“Ve derilerinde derler ki: Ne için aleyhimize şahitlik ettiniz? (derileri de) Derler ki: her şeyi söyleten Allah bizi söyletti. Ve O, sizi ilk defa yarattı ve O’na döndürüleceksinizdir.” (Fussilet 21)

“Ve sizin aleyhinize ne kulaklarınızın ve ne gözlerinizin ve ne de derilerinizin şehadet etmesinden saklanır olmadınız. Velakin zannetmiş idiniz ki, şüphe yok Allah, sizin yaptıklarınızdan birçoğunu bilmez.” (Fussilet 22)

“Bilmediğin şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi o yaptığından sorumludur.”(İsra 17/36) B.Bayraklı

Lafzen, “onların gözlerini kör ederdik”: “onları manevî olarak kör yapardık” ve dolayısıyla, onları her türlü ahlakî sorumluluk duygusundan yoksun bırakırdık ve bu da insan hayatındaki bütün manevî değerlerin inkârına yol açardı anlamına gelen mecazî bir ifade. (Karş. 2:20 -“Şayet Allah dileseydi onların işitme ve görme yeteneklerini ellerinden alabilirdi”.) Bu örnekte -20:96'da olduğu gibi- besura fiili (lafzen, “o görür oldu” veya “gördü”), “[bir şeyi] zihnî olarak/aklen kavramak” anlamında kullanılmıştır. Taberi’nin rivayetine göre, İbni ‘Abbâs, ennâ yübsırun ifadesinin “onlar gerçeği nasıl kavrayabilirler” anlamına geldiğini söylemiştir. 

M.Esed

Düzeni farklı kursaydık gözlerini silme kör ederdik; arkasından yola gelme yarışına girerlerdi ama nereden göreceklerdi ki?

 لَوْ نَشَاء ‘nün anlamı “şey etsek ama etmeyiz ”dir. Yani koyduğu kanunun (sünnetullah) dışına çıksak, ama çıkmayız, demek olur. Ayete yukarıdaki anlamın verilmesinin sebebi budur.

A.A.Bayındır

Hem dileseydik gözlerini üzerinden silme kör ediverirdik de yola dökülürlerdi. Fakat nereden görecekler?

Yani ahirette öyle olacağı gibi biz de dilersek şimdi o nankörlüğü yapan, “Allah dileseydi onları doyururdu” diyen kâfirlerin gözlerini büsbütün siler, kör ediverirdik   فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ de yola dökülürlerdi, yola gelmekte yarış ederlerdi. Çünkü her küfredenin gözü kör edilivermiş olsaydı, bu bir sığındırma olur, hepsi imana gelirdi.  فَاَنّٰى يُبْصِرُونَ  Fakat o kâfirler nerden görecekler? Burada “görme” kalb gözü ile tefsir edilmiştir. Yani o kadar ilâhî delilleri görmeyen o basiretsiz kâfirler, bunu böyle yapabileceğimizi idrak etmezler.

H.Yazır

Dileseydik onların gözlerini tamamen kör ederdik. O zaman yola koyulmak isterler, ama nasıl görecekler.

Bu ayette yer alan tams kelimesi, izale etmek, silmek, belirsiz hale getirmek, kör etmek, bulutun yıldızın ışığını yok etmesi, ıraklaşmak, uzak olmak, bir şeyi ölçmek ve takdir etmek” manalarına gelmektedir.

Bu kelime Kuran da şu konu ve manalarda kullanılmaktadır:

“Yıldızların ışığı giderildiğinde” (Mürselat 77/8)

“Rabbimiz onların mallarını yok et.” (Yunus 10/88)

“Dileseydik onların gözlerini tamamen kör ederdik.” (Yasin 36/66)

“Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden “(Nisa 4/47)

Razi’ye göre tamsul-ayn “gönül gözünden, yani gönülden görme yeteneğinden yoksun bırakmak” anlamına gelmektedir. Burada anlayamama ve idrak edememe manası kast edilmiş olmaktadır. Muhammed Esed’in açıkladığı gibi, ayetin anlamı, “onları her türlü ahlaki sorumluluk duygusundan yoksun bırakırdık ve bu da insan hayatındaki bütün manevi değerlerin inkârına yol açardı.” Şeklinde olur.

B.Bayraklı

66-67. Eğer Biz dileseydik gözlerini üzerinden silme kör yapardık da yola dökülürlerdi. Artık nereden görecekler ki?
Ve eğer dileseydik oldukları yerde kılıklarını değiştirirdik de ileri gitmeye ve geri dönüp gelmeye güç yetiremezlerdi.

Cennetlikler ve cehennemliklere ait tablolar verildikten sonra duyarsızlaşmış kâfirler için yeni bir açıklama yapılmakta ve bu açıklamada, özgürlük tanınmak suretiyle onların dünyada rahat bırakıldıkları ama doğru yola gelebilmeleri için de her türlü fırsatın kendilerine verildiği bildirilmektedir. Yani denilmektedir ki: Biz onları özgür ve rahat bıraktık, gözlerini kör edebilecekken etmedik, etseydik nasıl görebileceklerdi, çevreden nasıl yararlanabileceklerdi?

Dileseydik onların yapılarını da değiştirirdik, onları, taş, ağaç, maymun, domuz vs. yapardık ama yapmadık onlara her türlü imkânı fırsatı ve donanımı verdik. Ama değerlendirmediler hepsini suiistimal ettiler.  H.Yılmaz 

Kıyamet manzarası gözler önüne serildikten sonra şöyle deniliyor: Sizlere kıyamet oldukça uzak gözükmekte, fakat hiç değilse şimdiden ciddi bir şekilde düşünün ve şöyle bir çevrenize bakın. Sizler nesiniz ki dünyada böbürleniyorsunuz? Her şeyiniz Allah'ın elindedir ve sizler O'nun karşısında aciz varlıklarsınız. Düşünün bir kere gözleriniz sayesinde çevrenizi görebiliyor ve böylelikle işlerinizi yürütebiliyorsunuz. Oysa Allah, bir emri ile sizleri gözlerinizden mahrum ederek, karanlıklar içinde bırakabilir. Yine bacaklarınız üzerinde koşuyorsunuz. Fakat Allah bir emri ile sizi felç edebilir. Halbuki sizler Allah'ın belli bir süre için verdiği bu kuvvetler dolayısıyla kendinizi bîrşey zannedip, şımarıyorsunuz. Ancak bu kuvvetler elinizden alındığında, kendinizin bir şey olmadığını anlarsınız.

(Mevdudi)

Lafzen, “onları değiştirirdik” [veya “dönüşüme uğratırdık”]. Yani, Allah insanların irade veya ahlakî tercih özgürlüğüne sahip olmamalarını dileseydi, onları başından beri manevî ve ahlakî olarak durağan bir tabiatta yaratır, içgüdülerinin pençesinde (“bulundukları yerlerde”) hareket edemez şekilde tutar; kendini geliştirme dürtüsünden yoksun ve olumlu gelişmeler sağlamaktan yahut yanlış yolları terk etmekten aciz bırakırdı. 

M.Esed

Yine dileseydik oldukları yerde kılıklarını değiştirirdik de ne ileri gidebilirlerdi, ne de geri dönebilirlerdi.

 وَلَوْ نَشَآءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلٰى مَكَانَتِهِمْ Dilesek onları tam kuvvetleri çağında mesh de ediverir (kılıklarını değiştirir) oldukları yere donduruverirdik de فَمَا اسْتَطَاعُو مُضِياً وَلاَ يَرْجِعُونَ  ne geçebilir ne dönebilirlerdi. Şu halde böyle irade buyurulmuyorsa yapılamayacağından değil, cezaları ahi-rette verileceği içindir.

H.Yazır

Dileseydik oldukları yerde onların şekillerini değiştirirdik de ne ileriye gitmeye güçleri yeterdi, ne geriye gelmeye!

Bize göre bu ayeti en iyi anlayıp manalandıran Muhammed Esed ’dir: “Eğer (doğru ile yanlış arasında seçim yapma özgürlüğünden yoksun olmalarını) dilemiş olsaydık onları kesinlikle farklı bir tabiatta yaratırdık.” İşte Muhammed Esed’in bu manası ayeti çok daha güzel anlaşılır hale getirmektedir.

“İleriye geriye gitmeye güç yetirememek” ifadesi, medeniyet kuramazlar, gelişim meydana getirmez, ilerleyemez ve bir kültür oluşturamazlardı, demektir.

Netice olarak diyebiliriz ki, Yasin suresinin 66 ve 67 ayetlerini bir araya getirdiğimiz zaman, gönül gözleri silinmiş olan insanlar doğru yolu bulamaz ve onlar ileri-geri gidemezler. B.Bayraklı

İnsanın yaratılışının tersine dönmesi ile insanın yaşlanması kast olunuyor. Kişi yaşlandıkça çocuklaşır, tıpkı çocuklar gibi yürüyemez, dolaşamaz. Dolaşmak, kalkmak ve oturmak artık kendisine zor gelir ve bir şeye dayanmadan hareket edemediği gibi yemek yemesi, içmesi, başkalarının yardımı sayesinde mümkün olur. Hatta insan yaşlanınca elbisesini giyemez ve yatağını ıslatır. Konuşurken başkalarını kendisine güldürür. Kısaca dünyaya ilk geldiğinde nasıl çaresizse yaşlılığında da aynı çaresizliğine geri döner.

Mevdudi

Kime uzun ömür verirsek yaratılışını tersine çeviririz; hiç akıllanmıyorlar mı?

Yaşlandıkça gücünü kaybeder.

A.A.Bayındır 

Yani insan, ahlakî tercihinin gereğini yapmayı asla ertelememelidir. -Çünkü eğer insanlar doğruyu yanlıştan ayırt etme yeteneğine ve geniş bir irade serbestisine sahip olmalarından dolayı üstün yaratıklar ise, o zaman, “insanın zayıf yaratıldı” ğını (4:28), yaşlılığında daha da çökeceğini ve hükmedeceği ömrün kısalmış olacağını da unutmasınlar. 

M.Esed 

Ve Biz kime uzun ömür verirsek, yaratılışta onu tersine çeviririz (tepesi üste dikeriz). Buna rağmen hâlâ akıllanmayacaklar mı?

Bu ayette de yine fırsatı değerlendirmemeye, akıllı davranmamaya yönelik açıklamalar verilmeye devam edilmekte ve duyarsızlar, insanın belli bir yaştan sonra yaratılışta terse döndürüldüğünü görmelerine rağmen hâlâ akıllanmadıkları için kınanmaktadır.
İnsanın yaratılışının tersine dönmesi; insanın yaşlandıkça hem bedenen hem de zihnen zayıflamasıdır. Çünkü insan yaşlandıkça çocuklaşır; tıpkı çocuklar gibi yürümesi zorlaşır, bazı hareketleri kolayca yapamaz olur, yemesi, içmesi, giyinmesi başkalarının yardımına ihtiyaç gösterir, hatta yatağını bile ıslatabilir. Yaşlılık ve çocukluk dönemleri arasındaki bu benzeşme fizikî yapıda olduğu gibi aklî yapıda da oluşur. Kısaca insan, dünyaya ilk geldiğinde ne kadar zayıfsa, yaşlılığında da aynı zafiyete geri döner.
Buna göre ayetin takdiri şu şekilde yapılabilir: Hadi diğer ayetleri fark etmediler, peki bu geri sayımı da mı, yani kendilerindeki bu ayetlerimizi de mi fark etmediler? Kendilerinin zayıf yaratıldığını mutlaka Bize dönmek için programlandıklarını da mı kavrayamadılar?
Nisa; 28: Allah, sizden hafifletmek istiyor. Şüphesiz insan zayıf yaratılmıştır.
Fatır; 37: Onlar, orada şöyle feryat ederler: “Ey Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapageldiklerimizden başka salih bir amel yapalım.” (Onlara): “Size düşünecek olanın düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi? Hem size uyarıcı da gelmişti. O halde azabı tadın. Çünkü zalimleri kurtaracak yoktur.” (denir).
Nahl; 70: Ve Allah sizi yarattı, sonra da sizi öldürecektir. İçinizden kimi de, bilgiden sonra herhangi bir şey bilmesin diye, ömrün en kötü zamanına ulaştırılır. Şüphesiz ki Allah çok bilgili ve çok kudretlidir.
Hacc; 5: Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, (bilin ki) -ne olduğunuzu size açıklamak için- şüphesiz Biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra bir alaktan sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en fena zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki kupkurudur; fakat Biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir.  

H.Yılmaz

68- Bununla beraber kimin ömrünü uzatıyorsak, yaratılışta onu (güç ve kuvvetini alarak) tersine çeviriyoruz. Hâlâ akıllanmayacaklar mı?

 وَمَنْ نُعَمِّرْهُ Bununla beraber her kimin ömrünü uzatıyorsak; gençlik çağında almayıp uzun ömürle yaşatıyorsak  نُنَكِّسْهُ فِى الْخَلْقِ yaratılışta tepesi üstü dikiyoruz. Yani başlangıçtakinin, gençliğin aksine olarak günden güne kuvvetten düşürüp zayıflığını artırıyor, ölüme doğru yürütüyoruz.  اَفَلاَ يَعْقِلُونَ  Hâlâ akıllanmayacaklar mı?  Bunu yapan kudretin daha önce o gözle silmeyi ve kılık değiştirmeyi de yapabileceğini anlayıp da doğru yolu tutmayacaklar mı?

H.Yazır

Kime uzun ömür verirsek, biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç akıllarını kullanmıyorlar mı?

Kişinin, ömrü uzayan insanları görüp kendisinin o hale geleceği konusunu düşünüp Allah’a karşı kibretmekten vazgeçmesi gerektiği için, bu ayet gündeme getirilmiştir. Ömrü uzayanların biyolojik ve psikolojik yapılarındaki noksanlaşma, aklı kullanıp üzerinde düşünülmesi gereken bir olgu, bir kitaptır.

Biyolojik ve psikolojik çöküş kitabına akıllı yaklaşanlar ilahi kudreti görebilir, anlayabilir ve bu gücün karşısında ne yapması gerektiğini ve nerede bulunduğunu tespit edebilir. Nahl 70 de de aynı konu işleniyor.

Fatır suresinin 37 ayetinde Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Onlar cehennemde: Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Önceleri yaptığımızın yerine iyi işler yapalım! Diye feryad ederler.”

Aslında onlar tekrar dünyaya gelip iyi amel işleyeceklerini, sanki bu dünyada onlara yeterli ömür verilmemiş gibi konuşurlar. Allah da onlara yine Fatır 37 de ifade edildiği gibi şöyle soracaktır:

“Size düşünecek kimsenin düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi?”

Hz. Peygamber dört şeyden Allah’a sığınmaktadır. Bunlardan biri yaşlanıp kocamaktır: “Allah’ım tembellikten, korkaklıktan, yaşlanıp kocamaktan ve cimrilikten sana sığınırım”  B.Bayraklı

Bu kâfirlerin, Hz. Peygamber'in (s.a.) tevhit, ahiret, cennet ve cehennem hakkındaki sözlerini şiir sanıp, önemsemeyişlerine verilmiş bir cevaptır. (bkz. Şuara an: 142)  

Mevdudi 

Muhammed’e şiir öğretmedik; zaten gerekmezdi. Bu, sadece zikirdir ve açıklayıcı Kur’an’dır.

Zikir, doğru bilgi demektir. Kur’ân’daki bütün bilgiler doğru olduğu için Allah ona zikir adını vermiştir. Kur’ân kelimesi ise hem son Kitabın ismi hem de o kitaptaki hükümlere ulaşmayı sağlayan ayet kümeleri anlamına gelir.

A.A.Bayındır

Bu pasaj, surenin ilk ayetlerinde değinilen konuyu, yani Kur’an'ın vahyi konusunu ele almaya devam etmektedir. 26:224'de olduğu gibi, burada da, Muhammed (s)'in düşmanlarının, gerek yaşadığı dönemde gerekse sonraki dönemlerde, o'nun ilahî vahiy olarak sunduğu şeyin gerçekte kendi şiirsel hayal gücünün bir ürünü olduğu şeklindeki iddialarına değinilmektedir. Burada, şiir -özellikle Arap şiiri- ile Kur’an'da somutlaşan ilahî vahiy arasındaki temel farklılığa dikkat çekmek suretiyle bu iddia reddedilmektedir: şiirde anlam, dilin müzikalitesi ve ritmi karşısında genelde ikinci derecede kalırken Kur’an'da tam tersi geçerlidir. Çünkü Kur’an'da, kelimelerin seçimi, sesleri ve cümle içindeki konumları -ve dolayısıyla melodisi ve ritmi- daima kastedilen anlamın destekleyicisi niteliğindedir. (Karş. Ayrıca 26:225 ve ilgili not 100.)

Mübîn sıfatının bu bileşik karşılığı için bkz. sure 12, not 2. Yukarıdaki ifade, lafzen, “bir uyarı ve öğüt ve... [ilahî] bir hitabe” şeklinde çevrildiğinde, burada kullanılan ve bağlacı, 15:1'de olduğu gibi, Kur’an'ın ilahî vahiy sürecinin bir unsuru olduğuna işaret eder. 

M.Esed

Biz ona şiir öğretmedik. Bu ona yaraşmaz da.  O sadece bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.

  وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ  Biz ona, yani peygambere şiir öğretmedik. Bu söylenenleri bir şiir saymamalıdır. Kur'ân'ın ne söz olarak, ne de mânâ olarak şiir olmadığı açıktır. Bir kere Kur'ân'ın sözlerinde şiir sözünün vezin ve kafiyesi yoktur. Mânâ bakımından ise şiir, gerçek olup olmadığı aranmaksızın hoşlandırmak veya tiksindirmek, coşturmak veya küstürmek gibi hisleri gıcıklayan hayalî kuruntulara, zanna dayanan kıyaslara, duygu oyunlarına aittir. Kur'ân ise Hakk'ın doğru yolunu gösteren hikmetler ve hükümler ile irfan nuru, kesin iman rehberi bir ilâhî yadigârdır. Fakat kâfirlerin birçokları onu bir şiir gibi düşünmek ve düşündürmekte ısrar ettikleri ve bu şekilde peygamberi bir şair gibi tanıttırmak istedikleri için buyuruyor: Biz ona şiir öğretmedik.  وَمَا يَنْبَغٖى لَهُ   Hem o , ona yaraşmaz da.  Çünkü وَالشُّعَرَآءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ “Şairlere gelince onlara da azgınlar uyar.”  (Şuara, 26/224). Ne peygamberlik makamına şairlik yaraşır, ne de Kur’an’a şiir demek.

 اِنْ هُوَ O Kur'ân başka değil,  اِلاَّ ذِكْرٌ  ancak bir zikir; sırf Allah tarafın­dan bir öğüt ve irşad   وَقُرْاٰنٌ مُبٖينٌ   ve apaçık bir Kur’an’dır. İbadetlerde ve ibadethanelerde okunacak Allah kelâmıdır.

H.Yazır

Biz peygambere şiir öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. O kitap, ancak Allah’tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kuran’dır.

Kuran’ın cümle yapıları ve bu cümlelerin içerdiği konular bakımından şiir olması mümkün değildir. Şiir, beşeri kaynaklıdır. Kuran beşeri kaynaklı olsaydı onda çelişkiler ve ihtilaflar olurdu (Nisa 4/82) Şairler, hayallerin peşinde koşarlar, amaçsız, tutarsız sözler söylerler (Şura 26/225); ama Kuran da çelişki yoktur, tamamen gerçekçidir, insanın ihtiyaçlarını giderir, sorunlarını çözer ve beşer üstü bir yapıya sahiptir.

“Hayır dediler. Bunlar saçma sapan rüyalardır, bilakis onu kendisi uydurmuştur. Belki de şairdir.” (Enbiya 22/5)

“Yoksa onlar: O, bir şairdir, onun, zamanının felaketlerine uğramasını bekliyoruz mu diyorlar?” (Tur 52/30)

“O kitap, ancak Allah’tan gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kurandır.”

Kuran, okumayı, bilgiyi, öğrenmeyi öne çıkaran ve kendisi de kolay anlaşılan bir kitaptır.

B.Bayraklı

69-70. Ve Biz ona şiir öğretmedik. Bu onun için yaraşmaz da. O, sadece diri olanları uyarmak ve kâfirlerin üzerine Söz ’ün hak olması için bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır.
Bu iki ayet Kur’an’a yönelik olup, ayrı bir necmdir. Klâsik kaynaklarda yer aldığına göre, Ukbe b. Ebi Muayt isimli bir şahıs, peygamberimizi etkisiz kılmak maksadıyla onun bir şair olduğunu ileri sürerek bir karalama kampanyası başlatmış, yukarıdaki ayetler de, peygamberimiz aleyhindeki bu faaliyetler üzerine inmiştir.
Peygamberimiz aleyhindeki bu tarz faaliyetler başka ayetlerde de görülmektedir:
Enbiya; 5: Bilakis onlar: “Bunlar karmakarışık düşlerdir; yok yok, onu kendisi uydurdu; yok yok o bir şairdir. Hadi öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir mucize getirsin.” dediler.
Tur; 30: Yahut onlar: “Bir şairdir, zamanın felâketlerine çarpılmasını gözetliyoruz.” mu diyorlar?
Rabbimiz bu ayetlerde, elçisine şiir öğretmediğini ve Kur’an’ın da şiir olmayıp ÖĞÜT olduğunu beyan ederek, Kur’an’ın şiir ve peygamberimizin de şair olduğu yönündeki yakıştırmaları reddetmiştir. Burada dikkat çekilen nokta, Kur’an’ın ve şiirin niteliklerinin farklı oluşudur.
Şiir nedir?
Yüzlerce tanımı yapılmış olan şiir kısaca; “bir benzetme sanatı ”dır. Şiir hiçbir zaman “gerçek” değildir. Dolayısıyla şiir, bir nesnenin veya olayın gerçeğini değil, benzerinin (taklidinin, sahtesinin) sunumu olan süslü sözdür (zuhrufal gavl). Bu konunun bize göre en iyi irdelemesi, M.Ö. 428/427–348/347 yılları arasında yaşamış olan Platon’un “Devlet” adlı kitabında (10. Bölüm) yapılmıştır. Platon’a göre şairler, gerçekler yerine görünüşle uğraşmakta, kopyanın kopyasını yaparak insanları gerçekten uzaklaştırmaktadırlar. Bu yaklaşıma göre, tıpkı çocukların oyuncaklarla aldatılması gibi toplumlar da şiirle (benzetme ile) aldatılabilir, yanıltılabilir ve ideolojiler de sulandırılabilir. Tarihte, özellikle de İslâm tarihinde bunun yüzlerce örneği mevcuttur. Meselâ, Celalettin-i Rumî bu örneklerden bir tanesidir.
Rabbimiz şiirin bu yönünü Şuara suresinde ortaya koymuştur:
Şuara; 221–226: Şeytanların kime inip durduğunu size haber vereyim mi?
(Onlar) Tüm iftiracı günahkârlar üzerine iner dururlar.
Onlar, kulak verirler hâlbuki onların çoğu yalancıdır.
Şairler; şüphesiz onlara azgın sapıklar uyar.
Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekten yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?
Kur’an ise şiir (benzetme, taklit, hayal ürünü) değil, “GERÇEK” tir:
Şuara; 192–196: Ve şüphesiz ki bu, kesinlikle âlemlerin Rabbinin indirmesidir.
Onunla, uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça lisan ile senin kalbin üzerine Ruh ül emin (sağlam bilgi; vahy) indi.
Ve şüphesiz o, kesinlikle öncekilerin kitaplarında da vardı.
Şuara; 210–212: Onu şeytanlar indirmedi (Muhammed’in kalbine sokmadı).
Bu onlara yaraşmaz, güç yetiremezler de.
Şüphesiz onlar kulak vermekten uzak tutulmuşlardır.
Kur’an’ın bu niteliği Rabbimiz tarafından “Hakk (GERÇEK)” sözcüğüyle yüzlerce ayette belirtilmiştir.
Dirileri uyarmak
Ayetin, Kur’an’ın sadece diri olanları uyarmak için bir öğüt olduğunu bildiren ifadesi, ölülere herhangi bir şeyi ulaştırmanın, duyurmanın, göstermenin mümkün olmadığına işaret etmektedir. Kur’an ile yapılacak uyarının diri olanlara yönelik olduğu, başka bir ayette daha bildirilmiştir:
Enam; 19: De ki: “Tanıklık bakımından hangi şey daha büyüktür?” De ki: “Benimle sizin aranızda Allah tanıktır. Ve sizi ve ulaşan herkesi uyarayım diye bana bu Kur`an vahyolundu. Allah’la beraber gerçekten başka ilâhlar olduğuna siz gerçekten tanıklık eder misiniz?” De ki: “Ben etmem.” De ki: “O, ancak ve ancak bir tek ilâhtır ve gerçekten ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım.”
Söz ‘ün gerçekleşmesine malzeme olmak
Konumuz olan ayetlerde açık ve net olarak beyan edildiği gibi, Kur’an’ın diri olanları uyarmak yanında bir diğer işlevi de; “öğüt” olma niteliğiyle, Allah’ın Söz ’ünün gerçekleşmesinde oynadığı roldür. Zira Rabbimiz, uyarı yapmadan, elçi göndermeden, yasa koymadan azap etmeyeceğini bildirmiş olduğundan, yukarıda konu ettiğimiz “Bütün insanlar ve cinlerden (herkesten) cehennemi elbette tamamen dolduracağım.” Söz ‘ünün gerçekleşmesi için insanların uyarılması gerekmekte, Kur’an da “öğüt” olma niteliğiyle bu uyarının gereğini yerine getirmiş olmaktadır. Yani, Kur’an’ın indirilişinden sonra hiç kimse “Bana öğüt verilseydi, elçi gelseydi ben bu durumda olmazdım, bana haksızlık edildi.” diyemeyecek ve bu surenin 7. ayetinde açıkladığımız Söz ‘ün gerçekleşmesi için gerekli şartlar yerine gelmiş olacaktır. H.Yılmaz

Lafzen, “doğru çıkabilsin [veya “doğruluğu ispatlanabilsin”], yani Hesap Günü'nde (karş. Bu surenin 7. ayeti).

M.Esed

Kur'an dirileri uyarmak için gönderilmiş olduğunu apaçık bildiren bu ayetin yer aldığı "Ya sin" suresinin, geleneksel ve yaygın olarak, ölüler için okunması, Müslümanların Kur’an’ın söylediklerinden çok uzak olduklarının açık bir kanıtıdır.. Şair; "İnmemiştir hele Kur'an mezarlıkta okunmak için..." diye, bu ayete dikkat çekerken, her halde Müslümanların ne denli Kur’an’dan uzak olduklarını anlatıyordu.

M.Sağ

Hayy" (diri) kelimesi ile düşünen ve tefekkür edebilen insan kast olunmaktadır. Ancak bu tip bir insan, kendisine makul bir şey de söylense kabul etmeyen Hak ve Bâtıl'ı ayıramayan, iyilik tavsiye edildiğinde onu dinlemekten ve anlamaktan aciz olan, kendisine hiçbir şey tesir etmeyen kimse değildir. 

Mevdudi 

(Bu), diri olanları uyarmak ve kâfirlere de azab sözünün hak olması içindir.

   لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَيّاًHayatı, yani aklı, duygusu olanı korkutup, gafletten uyandırmak, وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلى الْكَافِرٖينَ küfürde ısrar ile kâfirlik edenler aleyhine azab sözünün hak olması için. Bundan önce çoklarına olduğu gibi azab ile hükmün vacip olması için. H.Yazır

70. Diri olanları uyarabilsin ve kâfirlere ceza hak olsun diye.

Neml 80 ve Rum 52 de Yüce Allah, yaşayan ölüden bahsetmekte ve bu yaşayan ölülere hakikati duyuramayacağını Hz. Peygambere söylemektedir. Gönlü imana kapalı ve Hz. Peygamber’in tebliğine sırtını dönen insanlara Yüce Allah yaşasalar bile ölü demektedir.

Bu ayet, bize şunu öğretiyor: Kuran, dirilere tebliğ edilmek, öğretilmek ve anlatılmak için gönderilmiştir; ölülere değil. Ne yazık ki bugün biz, Kuran’ı ölüler kitabı haline getirdik. Dirileri uyarsın diye indirilen bu kitap, ölülerin mezarlarına okunan kitap haline getirildi.

Bizim “ceza” olarak manalandırdığımız el-kavl kelimesi Secde 13 de “hüküm”, Zümer 71 de “azap” anlamına gelmektedir. Zümer 71 de “kavl” yerine “kelime” kullanılmaktadır.

Böylece uyarıdan etkilenenler ve uyarıyı inkâr edenlerin farkı ortaya çıkacaktır. Aksi takdirde Yüce Allah’ın vahyi olmasaydı, onunla insanlar uyarılmasaydı kimin mümin, kimin kâfir olduğu anlaşılmamış olacaktı. Başka bir ifade ile bu ayetten kasıt, “Kuran ile kâfirlere karşı delil getirilmiş olsun.” (Kurtubi, age, XIV, 448) şeklindedir, diyebiliriz.

Netice olarak diyebiliriz ki, bu ayetlerde Kuran’ın ilahi kaynaklı bir öğüt kitabı olduğu, amacının gönlü diri olanları uyarmak ve kâfirlere karşı delili olması gibi konular ele alınmaktadır. B.Bayraklı

Yani, “yalnız bizim yarattıklarımızdan yahut bizim yaratabildiklerimizden biri olarak” (Zemahşerî ve Râz’î). Yukarıdaki mecazî deyim, “el ürünü”/“ellerimizin yaptığı” (“eserlerimizden biri” -T.ç.n.) kavramının, geniş anlamdaki, yani hem somut hem de soyut anlamdaki karşılığına dayanmaktadır.

M.Esed

Görmediler mi ki, kendi el ürünümüz olan malı davarı onlar için yarattık. Onlar bunlara sahip olurlar.

Mal davar, diye tercüme edilen en’am, koyun, keçi, sığır ve devedir (Bkz. En’âm 6/143 ve 144)

A.A.Bayındır

Kendi kudretimizle onlara evcil hayvanlar yarattığımız, onların da bunlara sahip olduklarını görmezler mi?

Kendi kudretimizle” diye tercüme ettiğimiz eydinâ kelimesi aslında “kendi ellerimizle” demektir. Kuran’da yed kelimesi Allah için kullanılınca “el” manasına değil de “kudret ve güç” anlamına gelmektedir. İnsan idrakine göre, her şeyi elimizle yaptığımız ve gücümüzü onunla tatbikat alanına koyduğumuz için “el”, gücü ifade etmektedir.

Diğer taraftan en’am kelimesi, “çifte tırnaklı, ot obur, geviş getiren, dört ayaklı evcil hayvanlar” anlamına gelmektedir. B.Bayraklı

71–73. Ayetler:
Ve onlar görmediler mi ki: Biz şüphesiz onlar için ellerimizin (kudretimizin) meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar yarattık da onlar, onlara sahip bulunuyorlar.
Ve onları, kendileri için zelil kıldık da. Bu yüzden binekleri onlardandır. Onlardan yiyip duruyorlar da.
Ve onlarda daha birçok menfaatler ve içecekler var. Hâlâ şükretmeyecekler mi?

Bu ayetler, duyarsızlaşmış insanların inkâr sözlerini dile getiren 48. ayetin devamı mahiyetindedir. Burada o duyarsızlar, canlıların yapılarındaki ayetlerden ibret almamaları ve çevrelerindeki delilleri görmemeleri sebebiyle kınanmaktadırlar. Onlara denilmektedir ki: “Biz size, kendinizden kat kat güçlü, deve, sığır gibi hayvanları boyun eğdirdik, binit yaptık. Sizi o hayvanların etinden, sütünden dersinden, kılından, tüyünden, gücünden ve gübresinden de istifade ettirdik. Bu hayvanları, yüzlercesini bir küçük çocuğun kontrol edebileceği şekilde zelil kıldık. Bunların nasıl olduğunu hiç düşündünüz mü? Hâlâ şükretmeyecek misiniz?”
Şükür
“Şükür” sözcüğü, nankörlüğün karşıt anlamlısı bir sözcük olup; “bir ihsanın karşılığını eylemli olarak vermek” demektir.
“Şükür” sözcüğü ilk olarak, “deve ve koyun gibi hayvanların yedirilen yem karşılığı semirmesi ve süt vermesi” için kullanılmış, ama daha sonra bu anlam “yapılan iyiliklere karşı nankörlük etmemek ve yapılanın karşılığını herhangi bir şekilde imkânlar ölçüsünde dışa yansıtmak” şeklinde zenginleşmiştir. Burada, sözcüğün ifade ettiği anlama göre çıkarılması gereken çok önemli bir sonuç vardır ve o da şudur: Şükür, lâf ile olmaz! (Şükür sözcüğü ile ilgili daha fazla ayrıntı surenin sonunda bulunan “ŞÜKÜR” başlıklı yazımızda mevcuttur.)
Rabbimizin 73. ayetteki, başta Mekkeli müşriklere, sonra da Rabbimizin ihsanına nail olmuş tüm insanlara bir sitem mahiyetinde olan “Hâlâ şükretmeyecekler mi?” şeklindeki sözlerini şu şekilde takdir etmek mümkündür: “Herkes kendisine sunulan ihsana karşılık şükretsin, yani mallarıyla, canlarıyla nimetlerin karşılığını yansıtsın!”
Bu ayet grubunda geçen ifadelerin benzerleri, başka ayetlerde de yer almıştır:
Mümin; 79–81: Allah, onlardan bir kısmına binesiniz diye sizin için hayvanları kılandır (yaratan, ayarlayandır). Onların bir kısmından da yiyorsunuz.
Sizin için onlarda daha nice menfaatler vardır. Ve (Allah) onların üzerinde gönüllerinizdeki bir arzuya erersiniz diye (hayvanları kılandır; yaratandır, ayarlayandır). Onlar üzerinde ve gemiler üzerinde taşınırsınız.
Ve Allah size ayetlerini gösteriyor. Peki, şimdi Allah’ın ayetlerinin hangisini inkâr edersiniz?
Nahl; 5: Ve hayvanları yaratmıştır. Onlarda sizi ısıtacak şeyler ve birçok faydalar vardır. Ve siz onlardan bir kısmını da yersiniz.
Nahl; 8: Ve kendilerine binesiniz, hem de ziynet olsun diye atları, katırları ve eşekleri yarattı. Ve şimdi bilmediğiniz şeyleri yarattı. H.Yılmaz

71- Şunu da görmediler mi: Biz onlar için kudretimizin meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar yaratmışız da onlara sahip bulunuyorlar.

72- Onları, kendilerinin hizmetine vermişiz de, hem onlardan binekleri var, hem de onlardan yiyorlar.

73- Onlarda daha birçok menfaatleri ve türlü içecekleri de var. Hâlâ şükretmeyecekler mi?

74- Onlar, Allah'tan başka birtakım ilâhlar edindiler. Güya yardım olunacaklar.

75- Onların, onlara yardıma güçleri yetmez. Kendileri ise onlar için bazı askerlerdir.

76- O halde onların sözleri seni üzmesin. Biz onların içlerini de biliriz, dışlarını da.

77- İnsan, kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi de, şimdi apaçık bir hasım kesildi?

78- Yaratılışını unutarak bize bir de misal getirdi; “Kim diriltecekmiş o çürümüş kemikleri?” dedi.

79- De ki: “Onları ilk defa yaratan diriltecek ve o her yaratmayı bilir.”

 … اَوَلَمْ يَرَوْا Şunu da mı görmediler, o gafiller ki, uyanmıyorlar. اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْدٖينآ اَنْعَاماً Biz kendileri için ellerimizin yaptığı şeylerden, yani başka hiçbir sanatın katkısı olmayıp, doğrudan doğruya kendimizin var ettiğimiz nimetlerden en'am, yumuşak hayvanlar yarat-tık... Bu hatırlatmada birçok yönlerden incelikler vardır ki, bunu tefsirden çok, okuyanların zevki takdir edecektir.

… اَوَلَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ “İnsan, kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmedi mi?” Rivayet olunuyor ki Übeyy b. Halef Hz. Peygamber (s.a. v.)'in huzuruna bir çürümüş kemikle gelmiş, onu eliyle ufalayarak “Allah bunu böyle çürüdükten sonra diriltir der misin?” demiş. “Evet, seni de diriltir ve ateşe kor.” buyurmuş ve bu âyet, bu sebeple inmiştir. وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلٖيمٌ   Ve O, yaratmanın hepsini hakkıyla bilir. Yani her yarattığını bütün incelikleriyle, her birinin toplanan ve dağılan bütün parçaları, usul ve füruu (aslı ve dalları), durumları, halleri, nicelikleri, miktarları, her türlü özellikleriyle bilir. Her yaratmayı, yaratmanın her türlüsünü bilir, maddeli maddesiz, aletli aletsiz, örnekli örneksiz, gerek ilkin, gerek sonra her çeşidini bilir. Bütün mesele bundan ibarettir.  H.Yazır

Lafzen, “onlara boyun eğdirdik (zellelnâhâ)”: bu, aynı zamanda, insanın evcil hayvanları iyi yahut kötü kullanmaktan dolayı ahlakî bir sorumluluğa sahip olduğuna işaret eder.

M.Esed

Bu hayvanları onların emrine verdik. Onların bir kısmını binek olarak kullanırlar, bir kısmını da gıda olarak yerler.

Onlar için zellelnâ kelimesi, “zelil kıldım, boyun eğdirdim, emrine verdim ve evcil hale getirdim” demektir. Bine k hayvanları olduğu gibi, etini yedikleri hayvanlar da vardır. B.Bayraklı

Bir nimeti onu verenden başkasına atfetmek nankörlük olacağı gibi, Allah'dan başka birinden nimet beklemekte, nimeti inkâr etmektir. Ayrıca verilen nimeti onu verenin rızası dışında kullanmak da nimet-i küfran olur. Bunun için, müşrik, kâfir, münafık ve fasık insanların, sadece dilleri ile şükretmeleri yeterli değildir. Sözgelimi Mekkeli müşrikler, hayvanları Allah'ın yarattığında kendi ilahlarının bir katkısı olduğunu da iddia etmiyorlardı. Ancak tüm bunlara rağmen, Allah'ın verdiği nimetleri, kendi ilahlarına adıyorlar ve ayrıca daha fazla nimet elde edebilmek için o ilahlara yalvarıyorlardı. Nitekim onlar için kurban keserlerken Allah'a sadece dilleriyle şükrediyorlardı. Bu yüzden Allah, onların nimeti inkâr ettiklerini ve nankör olduklarını söylemektedir.

(Mevdudi)

Bu hayvanlarda onlar için nice faydalar vardır ve içecekleri vardır. Hala şükretmezler mi?

Daha önce Nahl 66 da şöyle buyurulmuştu:

“Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından gelen ve içenlerin boğazından kolayca geçen halis bir süt içiriyoruz.”

Yüce Allah, ayrıca Nahl suresinin 68/-69 ayetlerinde arıya bal yapmayı öğrettiğini, onu insana hem gıda hem de şifa olarak sunduğunu söylemekte ve bunun üzerinde düşünülmesini istemektedir. B.Bayraklı

Yahut: “Allah'la beraber başka ilahlar”. Her iki halde de bu ifade, bilinçli olarak tapınılan nesneleri -putlar, muhayyel üstün güçler, ilahlaştırılan kişiler, azizler vb.- ve bilinçli olarak “tapınılmayan”, fakat neredeyse taparcasına saygı ve bağlılık gösterilen iktidar/otorite, zenginlik veya “şans” gibi soyut kavramları anlatır. Kur’an'da bu vb. bağlamda kullanılan ittehazû fiili (lafzen, “kendileri için kabul ettiler” [veya “etmektedirler”]) özellikle işaret edilen geniş anlam demetine tam uygun düşmektedir, çünkü kişinin bir şeyi -ister somut isterse soyut nitelikte olsun- kendi özel faydası veya zevki için kullanması anlamını taşımaktadır.

M.Esed

74. Oysa onlar kendilerine yardım etsinler diye Allah’tan başka ilahlar edindiler.

Sahte ilah edinmenin sebeplerinden biri yardım almaktır. Yardım alma umudu, insanı başka varlıkları ilah edinmeye sürüklemektedir. Sebep, yardım almak, sonuç da şirk olmaktadır. “Yardım almak”, insan ilahını bile değiştirtmektedir. Onun içindir ki ekonomik veya başka yardımlar insanı başka insanlara boyun eğdirtmektedir.

Buradaki sahte ilahların, insanlar olduğu bir sonraki ayetten anlıyoruz. Günümüzde ekonomik güç veya teknolojik üstünlük bazı toplumları, bazı insanları ilahlaştırma durumuna getirmektedir. Buna bir de siyasi güç eklenince artık ilahlaştırma başlamaktadır. İşte söz konusu şekilde Allah’tan başka ilah edinenler, bu sahte ilahlar uğruna bütün manevi değerlerini kurban etmektedirler.

B.Bayraklı

74-75. Bir de onlar, Allah’ın astlarından kendileri yardım olunurlar ümidi ile ilâhlar / tanrılar edindiler.
Onlar, onlara yardıma güç yetiremezler. Hâlbuki kendileri (ilâhlar edinenler) onlar (sözde ilâhlar) için hazır askerlerdir
.
Bu ayetlerde, duyarsız kavmin durumunun anlatımına devam edilerek onların, kendilerine yararı dokunsun diye Allah’ın astlarından basit, işe yaramaz bir takım ilâhlar edindikleri, hâlbuki o basit âciz şeylerin / kişilerin onlara yardıma güçlerinin yetmeyeceği bildirilmekte, o akılsızların aslında, ilâh edindikleri putların ilâhlığını bu davranışlarıyla ayakta tuttukları açıklanmaktadır.
Gerçekten de âciz ve zararlı olan bu sahte ilâhlar, onlara aşırı bağlılık gösteren, onları mal ve canları ile savunan, onların askeri durumunda olan gafiller sayesinde varlıklarını sürdürebilmektedirler. Yani, onları ilâh edinen sapıklar olmasa, bu âciz ve zavallı sahte ilâhların ilâhlıkları da söz konusu olmayacaktır.
Bu ayetteki zamirlerin farklı yerlere gönderilmesi sonucu 75. ayetten, hem “duyarsızların putlara jandarma olduğu” anlamını, hem de “putların duyarsızlara jandarma olduğu” anlamını çıkarmak mümkündür. Biz, pasajdaki söz akışına göre “duyarsızların putlara jandarma olduğu” anlamını tercih etmiş bulunuyoruz. Zira aksi durum, yani “putların duyarsızlara jandarma olduğu” durum, aşağıdaki ayetlerden görülebileceği gibi, ancak ahirette söz konusu olabilecek bir durumdur:
Enbiya; 98, 99: Kesinlikle siz ve Allah’ın astlarından taptıklarınız, cehennemin yakıtısınız; siz oraya gireceksiniz.
Eğer onlar ilâh olsalardı, oraya girmezlerdi. Ve hepsi orada temelli kalacaktır.
Hacc; 73: Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi ona iyi kulak verin: Sizin Allah’ın astlarından şu yakardıklarınız bir araya gelseler, bir sineği bile asla yaratamazlar. Ve sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen ve istenen güçsüzdür.
Rum; 16: Şu küfredenlere, ayetlerimizi ve ahiret buluşmasını yalanlayanlara gelince, işte onlar azap içinde hazır bulundurulurlar.
Saffat; 22, 23: Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah’ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. (Toplayın da) İletin onları cahimin (cehennemin) yoluna doğru. H.Yılmaz

Yani, bu sahte ilahlar aciz ve zavallıdırlar. Var olabilmeleri için, kendilerine tapan kimselere muhtaçtırlar. Şayet o tapan kimseler, bu çaresiz zavallılara yardım etmezse, bunlar hiçbir şey yapamazlar. Kendilerine tapan kimseler, onlara kulluk ediyorlar, yardımda bulunuyorlar ve propaganda yoluyla halkı onlara inanmaya davet ederek kandırıyorlar. Kendi gafletleri sebebiyle bu sahte ilahlar için savaşan kimseler olduğu için, bu sahte ilahlar hükümranlıklarını devam ettirebiliyorlar. Şayet bağlıları böyle çalışmasalar, hiç kimse bu zavallıların peşinden gitmez. Çünkü bunlar sahte ilahlardır ve ancak gerçek ilah Allah ‘dır. O kendi gücüyle tüm kâinata hâkimdir. Ve O'nun ilahlığı başkalarının kendisine inanıp inanmamasına bağlı değildir.

(Mevdudi)

O ilahları onlara yardım edemezler. Aksine onlar ilahlarının hazır ol vaziyetindeki askerleridir.

Yardım Allah’tan beklenmelidir. Sahte ilahlar yardım edemezler, etseler bile pek çok şeyin kurban edilmesini isterler. Aslında müşrikler, tapındıkları sahte ilahların bekçiliğini yapan askerlerden başka bir şey değillerdir. Bu ayette cünd “asker” kelimesi yer aldığına göre, tapınılan sahte ilahların insan olduğu ortaya çıkmaktadır. Menfaat birililerini ilah haline getirmektedir. İnsanlık bunu geçmişte de yaşadı, günümüzde de yaşıyor ve gelecekte de yaşayacağa benziyor. “Menfaat”, bazen öylesine bir mabet haline geliyor ki, o mabette menfaati temin edene ibadet dahi edilmektedir. Günümüzün dünya dengelerine baktığımızda bu menfaat mabedini görmemek mümkün değildir. Menfaatin başında olanlara boyun eğmeyenler asi ilan edilmekte ve onlar bu mabede girmek için zorlanmaktadırlar. İşte bazı insanlar veya toplumlar bu mabedin bekçileri olma görevini yerine getirmektedirler. Şirkin kaynağındaki nedeni açıklayan Yüce Allah, bu iki ayetin bizler için çok ince bir analiz yapmaktadır. B.Bayraklı

Burada muhatap Hz. Peygamber'dir: "Açık ve gizli sözler" ifadesi ile Hz. Peygamber'e (s.a) Mekke'nin ileri gelen müşriklerinin atfettikleri yalan ve iftiralar kastedilmektedir. Hâlbuki onlar Rasulullah’a (s.a) iftira ettikleri yalanların asılsız olduğunu biliyorlardı. Müşrikler meclislerinde başkalarına karşı, Hz. Peygamber'e (s.a) sövebilmek için şair, kâhin, sihirbaz, mecnun vs. gibi lakaplar takıyorlardı. Fakat hepsinin yalan olduğunu ve Rasûlullah'ın (s.a) davetini engelleyebilmek için, hile maksadıyla böyle davrandıklarını vicdanlarında biliyor ve aralarında da açıkça konuşuyorlardı. Bu yüzden Allah, elçisine şöyle buyuruyor: "Bu yalan, hile ve iftiradan dolayı üzülme. Doğruya, yalan ile karşı koyanlar, bu dünyada da ahirette de kaybedecek ve yaptıklarının karşılığını göreceklerdir." 

Mevdudi

O hâlde onların sözü seni üzmesin. Şüphesiz ki Biz, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını da biliyoruz.

Bu ayet bir parantez içi cümle olup, hem şairlikle suçlanan peygamberimize teselli vermek hem de bu dedikoduları çıkaranları tehdit etmek üzere inmiştir. Bu tip sataşmalar peygamberimize çok kez yapılmış, Rabbimiz de elçisini her defasında teselli etmiş, onun maneviyatını yükseltmiştir.
Yunus; 65: Ve onların sözü seni üzmesin. Kesinlikle güç / şan ve şeref bütünüyle Allah’a aittir. O, en iyi işiten, en iyi bilendir.

H.Yılmaz

O halde onların sözleri sakın seni üzmesin. Şüphesiz biz, onların gizlemekte olduklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.

Bileceğiz ki, Yüce Allah onların hem söylediklerini, hem de sinelerinde sakladıkları kin ve düşmanlıklarını bilmektedir. Allah’tan başkasını ilah edinip, o ilahların hazır ol vaziyetindeki askerleri durumunda olanların sözlerine aldırış edip üzülmeniz doğru değildir. B.Bayraklı 

Bkz. 16:4'deki benzer pasaj ve ilgili not 5. Râz’î, yukarıdaki ayet ile ilgili kendisinin (ve Zemahşeri’nin) yorumlarında ileri sürülen açıklamaları tamamlamak için, burada, hasîm (lafzen, “tartışmada taraf olan”) terimini, nâtık (“konuşan [veya “akıllı”] varlık”) olarak adlandırılan özelliğin en yüksek tezahürü ile eş tutmaktadır.

M.Esed

İnsan görmez mi ki, biz onu nutfeden (meni ve yumurtadan) yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş.

Bu ayet zamanda bir önceki ayete bağlı olarak görev yapmaktadır. “Kâfirlerin söylediklerine üzülme; bak bana karşı da hasım kesilmektedirler. Rabbin hasım kesilen, sana karşı yakışmayan söz söylemez mi?” diyerek Hz. Peygamber teselli edilmektedir.

İnsanın hali işte böyledir. Yaratıldığı ilk maddeyi gözlemlediği ve onu bildiği halde hala hasımca davranması ve düşmanlığına devam etmesidir.

B.Bayraklı

77-82. Ve o insan (o kişi), kendisini bir nutfeden (bir damla sudan) yarattığımızı görmedi mi de şimdi o, apaçık bir hasımdır (düşmandır).Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı. Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!” De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O, her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet, (elbette kadirdir)! Ve O, çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir. Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu / işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir.
Bu pasaj Rabbimizin, yeniden diriltmeyi ön plâna çıkardığı ve bu konuya ait delilleri gösterdiği bir pasajdır.
77. ayette, “o insan (o kişi)” denilmek suretiyle özel bir insan tipinden bahsedilmektedir. 78. ayetten anlaşıldığına göre de “o insan (o kişi)”; çürümüş kemikleri örnek göstererek yeniden diriltilmenin mümkün olamayacağını ileri sürmüştür. Bu davranışı ile daha çok “o herif” denmeyi hak eden o kişi, nakillere göre Ubeyy b. Halef adlı kişidir. Bu kişi, topraklaşmış kemikleri avucunda ezdikten sonra üfleyerek havaya savurmuş ve peygamberimize “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!” diyerek bu ayet grubunun inişe sebep olmuştur.
Kâfirlerin, kemiklerin bile çürüdüğünü, dolayısıyla yeniden yaratılmanın akla uzak olduğunu ileri sürmeleri Kur’an’da birçok ayette dile getirilmiştir:
Saffat; 16: Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz?
Saffat; 53: Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz karşılık göreceğiz?
Kaf; 2, 3: Ama kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler, “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür.” dediler.
Secde; 10: Ve onlar: “Biz yeryüzünde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Aksine onlar, Rablerine kavuşmayı (O’nun huzuruna varacaklarını) inkâr ediyorlar.
İsra; 49: Ve onlar dediler ki: “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?”

İsra; 98: Bu, ayetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve: “Sahi bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, yeni bir yaratılışla diriltilmiş olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır.
Müminun; 35: Size, gerçekten siz öldüğünüz, toprak ve kemik olduğunuzda, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor?
Ayrıca, Müminun; 82, Vakıa; 47, Naziat; 11. ayetlere de bakılmalıdır.
Peygamberimizin tebliğine karşı yapılan bütün itirazlara ikna edici deliller gösterilerek her defasında cevap verilmiştir. Bu defaki itirazı yapan o kişiye veya bizim tabirimizle o herife verilen cevap, yukarıdaki 79–81. ayetlerdir: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet, (elbette kadirdir)! Ve O, çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir. ...”
Aşağıdaki ayetler de, başka o heriflere verilen cevaplardan bazılarıdır:
Mümin; 57: Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar.
Naziat; 27–33: Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu (göğü) O (Allah) yaptı:
Boyunu yükseltti ve onu düzene koydu, gecesini kararttı ve kuşluğunu (ışığın parlaklığını) çıkarttı. Ve ondan sonra yeryüzünü döşedi; yeryüzünden suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da sabitledi (demirledi; sağlam bir şekilde yerleştirdi), sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak (yararlanmak) üzere.
Vakıa; 60, 61: Ölümü aranızda Biz takdir ettik Biz. Biz önüne geçilebilenler değiliz.
Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getiririz ve sizi bilmediğiniz bir şeyde inşa ederiz.
81. ayetteki, Allah’ın “yaratmayı çok iyi bilen” olduğuna dair ifade, Rabbimizin yaratıcılığının çeşitliliğine işaret etmektedir. Meselâ, Rabbimiz Âdem’i anasız babasız, İsa peygamberi de babasız yaratmıştır. Ayrıca Rabbimiz Rum suresinin 19–24. ayetlerinde bildirildiği gibi ölüden diri, diriden de ölü yaratmaktadır. Bunlardan başka Rabbimizin topraktan yaratması, sudan yaratması, eşler hâlinde yaratması, gökleri yaratması, yeryüzünü yaratması, farklı diller ve renkler yaratması, bu yaratma çeşitliliğinin örneklerindendir.
80. ayetteki “O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz.” ifadesi klâsik kaynaklarda, Allah’ın gücünü kullanarak yeşil ağaçtan onun zıddı olan ateşi çıkardığı mantığından hareketle, konu edilen yeşil ağacın Hicaz bölgesinde bulunan Merh ve Afar ağaçları olduğu ve bu ağaçların çakmak taşı gibi birbirine sürtülmesiyle ateşin elde edildiği şeklinde anlaşılmıştır. Daha sonraları ise bu iki ağacın sürtünmesinden çıkan ateşle elektriğin kastedildiğini söyleyenler de olmuştur. Hatta bazıları da petrolün kaynağının yeşil ağaç olduğunu ileri sürerek bu ayette petrolden bahsedildiğini iddia etmişlerdir.
Bize göre ise, “yemyeşil ağaçtan çıkan ateş” ile “yemyeşil ağaçtan çıkan oksijen” kastedilmiş ve bu ayette mucizelerin en büyüklerinden biri daha gözler önüne serilmiştir. Ayetin sonundaki “Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz.” ifadesi de sadece Hicaz’daki Arapların ateş yaktığını değil, tüm insanlığın sürekli olarak bu ateşi (oksijeni) yakıp durduğunu vurgulamaktadır.
Bu ayette “Lazımiyet” mecaz-ı mürsel sanatı uygulanmıştır. “Lazımiyet mecaz-ı mürseli”, “lazım”ı zikredip “melzum”u kastetmektir. Burada “ateş çıkarır” demek; “oksijen çıkarır” demektir. Çünkü ateş, oksijenin lazımıdır. Oksijen (melzum) olmasa ateş (lazım) olmaz.
Oksijen sadece “yanma” için değil, canlıların yaşaması için de vazgeçilmez bir element olduğundan, 80. ayetteki “O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır.” ifadesi aynı zamanda, canlıların yaratılışlarının olduğu gibi yaşamlarının sürdürülmesinin de Allah’ın kontrolünde olduğu mesajını vermektedir.
Ayetin bu mesajını bilim ışığı altında inceleyen Kuran Araştırmaları Grubu, bu konudaki bir çalışmasını, “Kuran Hiç Tükenmeyen Mucize” adlı kitabında bizlere aktarmıştır
SOLUNUM VE FOTOSENTEZ
Ve nefes almaya başladığı zaman sabaha.
81-Tekvir Suresi 18
Nefes alıp verme süreci, yani solunum, en basit şekliyle bir canlının oksijen alıp karbondioksit vermesi şeklinde tanımlanabilir. Peki, nefes almayla sabahın ne bağlantısı vardır acaba? Neden bu iki kavram ayette bir araya getirilmiştir? Sabahleyin geceden farklı bîrşey mi olmaktadır?
Bitkilerdeki fotosentezin bilinmediği dönemlerde bu soruları sorsaydınız, sorularınız cevapsız kalırdı. Bitkiler topraktan aldıkları suyu, havadan aldıkları karbondioksit ile birleştirerek, şeker ve nişasta benzeri karbonhidratlara ve oksijene dönüştürür. Fotosentez denen bu süreçte oluşan yüksek enerjili besinler dokularda depolanırken, oksijen dışarı atılır. Kısacası fotosentez, solunum ile tam ters yönde oluşan bir metabolizma olayıdır. Solunumda karbonhidratlar oksijen ile birleşerek, su ve karbondioksite parçalanır. Demek ki solunum tepkimelerinin son ürünleri, fotosentezin ilk maddeleridir.
Ama bu olay yalnız ve yalnız gündüzleri gerçekleşmektedir. Fotosentez ışık enerjisine bağlıdır ve karanlıkta gerçekleşemez. Yani ayetin ifade ettiği "sabah" vaktinde ışıklar ortaya çıkınca, "nefes almanın" şartı olan oksijen, bitkiler tarafından dışarı verilmeye başlar. Böylece ayetin ifade ettiği "nefes alma" ve "sabah vakti" arasındaki bağlantının mucizeviliği ortaya çıkmaktadır.
FOTOSENTEZ OLMASAYDI NE OLURDU?
Canlıların yaşayabilmesi için mutlaka enerji gereklidir. Vücudumuzda kasların ve kalbin çalışmasını ve vücuttaki kimyasal tepkilemelerin gerçekleşmesini sağlayan bu enerji, hayvansal ve bitkisel besinlerden alınır. Bütün besinlerdeki enerjinin ilk kaynağı ise Güneş`tir. Geceleri Dünya`da bulunduğumuz nokta Güneş ışıklarını alamaz. "Sabah vakti" bu ışıkların alınmaya başladığı zamandır. Üzerine Güneş ışıkları düşen bitki, fotosentezde bu ışık enerjisini kimyasal enerjiye dönüştürür. Bitkinin dokularını yenilemesi ve büyümesi bu enerjiye bağlıdır. Bitki bu enerjiden yararlanarak büyümesini sürdürürken, bir bölümünü de kimyasal enerji biçiminde hücrelerinde depolar. Bir insan veya hayvan bu bitkiyi yediğinde, bitkinin içinde depolanan enerjiyi de almış olur. Böylece kendi vücudundaki kimyasal tepkilemeleri sürdürür ve bu enerjiyi dokularında saklar. Dolayısıyla hayvansal ya da bitkisel yiyeceklerle aldığımız enerji, beslenme zincirinin ilk basamaklarında yer alan bitkiler aracılığıyla ve fotosentez yoluyla Güneş`ten gelmiş olan enerjidir.
Kısacası, gerçekten de Güneş ışıklarının alındığı sabah vakti, fotosentez denen, bizimkinin tersine bir solunum olayı başlar. Bu süreçte karbondioksit tüketilip, oksijen üretilir. Havadaki oksijeni zenginleştiren bu süreç olmasaydı, canlıların solunumu nedeniyle Atmosfer `deki oksijen çoktan tükenmiş olacaktı. Yani sabah başlayan bu süreç sayesinde bizim de nefes alabilmemiz mümkün olmaktadır. Kuran`ın indiği dönemde insanların ne fotosentezden, ne Atmosfer ‘deki oksijenin ve karbondioksitin dönüşümünden, ne de Güneş`in ışıkları sayesinde tüm bu olayların gerçekleştiğinden haberleri vardır. Kuran, indiği dönemdeki insanların bilgi seviyesiyle bilinememesine rağmen sabah vakti ile nefes alma arasında bağlantı kurarak, mükemmelliğini bir kez daha göstermekte, insanları bir kez daha kendine hayran bırakmaktadır.
Yaşamın temeli olan bütün biyokimyasal süreçler için enerji gereklidir. Bu enerjinin kaynağı da hücrelerde depolanmış olan besinlerin yanması, yani oksijenle birleşerek parçalanmasıdır. Bu parçalanma sırasında besin molekülleri arasındaki kimyasal enerji serbest kalarak açığa çıkar. Bu olay tıpkı yanan bir odun parçasının ısı ve ışık yayması gibi enerji veren bir tepkimedir. Demek ki nefes alıp vermeyi yalnızca oksijen-karbondioksit alışverişi olarak değil, bitkilerin ve hayvanların temel enerji kaynağı olan daha karmaşık bir süreç olarak düşünmek gerekir.
Allah eğer fotosentezin var olması için gerekli birçok şartı yaratmasaydı, örneğin bitkilerin içinde fotosentezin oluşması için gerekli klorofil yaratılmasaydı, bir tek canlının bile var olması söz konusu olamazdı. Kainattaki birçok olay gibi fotosentez de, solunum için oksijenin ve karbondioksitin dönüşümleri de, büyük ve mükemmel bir planın parçalarıdır.
Fotosentez hakkında insanlığın detaylı bilgi sahibi olması çok yeni sayılır. Bu konuda bilim adamları çok yoğun araştırmalar yaptılar. Özellikle ABD`li kimyacı Melvin Calvin başkanlığındaki ekibin çalışmaları söz etmeye değer niteliktedir. Nitekim bu ekip 1961 yılında Nobel kimya ödülünü kazandı.
Sabah vakti başlayan, nefes almamızı ve oksijenin varlığını mümkün kılan fotosentezi şöyle ifade edebiliriz:
Işık enerjisi (Güneşten)+Karbondioksit(Havadan)+Su → Kimyasal enerji + Oksijen
Kimyasal formül olarak ise şöyle özetleyebiliriz:
Işık + 6CO2 + 6H2O = C6H12O6 (Glikoz) + 6O2 H.Yılmaz

Yani, bizi de diğer mahlûkat gibi aciz sanmaktadırlar. Bir insan bir ölüyü nasıl diriltemezse, bizim de diriltemeyeceğimizi sanmayın. Yani, insan kendisine cansız bir maddeden, bir hücreden hayat verdiğimizi unutmakta ve bu hücreden geliştirdiğimiz insanoğlu bize karşı gelmektedir. 

Mevdudi

Lafzen, “Bize bir örnek (mesel) getirir” -“hakikat’ı inkâr edenler ”in, insanın duyguları ve düşünceleri ile kavrayabileceği her şeyden köklü biçimde ayrılan ve yaratılmış varlıkların sahip olabilecekleri vasıflar ile karşılaştırılamayacak nitelikte güçlere sahip bulunan aşkın bir varlığı kabul etmekteki isteksizliklerine işaret eden bir îmâ. (Karş. 42:11, “Hiçbir şey O'na benzemez” ve 112:4, “Hiçbir şey O'na denk tutulamaz”.) Bu tür insanlar, materyalist bir dünya görüşünü benimsediklerinden -ayetin öncesi ve sonrasından da anlaşılacağı gibi- her türlü yeniden dirilme ihtimalini reddederler ki bu da Allah'ın yaratıcı güçlerinin ve son tahlilde Allah'ın varlığının inkârına varır.

M.Esed

Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kakışıyor ve Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek? Diyor.

Kendinin yoktan yaratıldığını unutan kişini, öldükten sonra dirilmeyi anlayıp iman etmeyeceğine işaret etmektedir. Bu tip insanlar “çürümüş kemikleri kim diriltecek?” derken, Allah’ın gücünü inkâr etmektedirler. B.Bayraklı

De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı çok iyi bilir.

Yüce Allah, bu kadar küstahça soruyu sorana bile cevap vermektedir. İlk yaratan kim ise tekrar yaratacak olan da o olacaktır. B.Bayraklı

Bu  (Marh), ile  ('Afar) denilen iki ağaçtır. İkisi de yemyeşil, suları damlarken Marh, çakmak gibi Afara sürülünce ateş çıkar. Bedevîler bunu bilirler. Ateşi, onun zıddı olan yeşil ağaçtan çıkarmağa kâdir olan Allah, ölüye can vermeğe de kâdirdir.   

Mevdudi

Karş. “her ağaçta bir ateş vardır” şeklindeki eski bir Arap atasözü (Zemahşerî): bu, yeşil -yani, su ihtiva eden- bitkilerin, kuruma veya insan tarafından kömürleştirilme (yapma kömür) suretiyle yahut yer altında binlerce yıl zarfında petrol veya kömüre ayrışma yoluyla yakıta dönüşmesini anlatır. Mecazî olarak da bu “ateş”, yukarıda 77. ayette değinilen, insan aklının Allah vergisi sıcaklığını ve aydınlığını simgeler.

M.Esed

Size o yeşil ağaçtan bir ateş yapan O'dur. Şimdi siz ondan tutuşturmaktasınız.

   اَلَّذٖى جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَحْضَرِ نَاراً O Allah, size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı. Meşhur olan bu ağaç, “Merh” ile “Afar” denilen iki ağaçtır ki, ikisi de yemyeşil, suları damlarken Merh çakmak yerinde afare sürtülmek suretiyle ateş çıkarılır, bedevîlerce bilinmektedir. Bunun birini erkek, birini dişi yerinde de varsaymışlardır. Bununla beraber فٖى كُلِّ شَجَرٍ نَارٌ وَاسْتَمْجَدَ الْمَرْخُ وَالْعَفَارُ “Her ağaçta bir ateş vardır. Fakat Merh ile Afar(onu daha) bol bulmuştur” diye bir mesel vardır. Bu bakımdan bazı tefsirciler demişlerdir ki, ağaçtan maksat cinstir. Merh ve Afar misal yoluyla anılmıştır. Ancak burada dikkate değer nokta şudur ki, bundan maksat ağaçtaki odun veya kömürü göstermek değil, sürtme ve temas ile yeşil ağaçtan meydana gelen hararet ve tutuşmayı anlatmaktır. Bu ise şimdi bildiğimize göre bir elektrik olayıdır. Demek ki bu şekilde âyet elektriğe işaret etmiş ve bu işaretten كُنْ  “ol” emrini anlamaya zihinleri yaklaştırmak için bir misal de verilmiş oluyor.  فَاِذآ اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ Yapmış da siz ondan çakıp çakıp hemen tutuşturuyorsunuz.  Yani bilfiil deneyle bildiğiniz şüphesiz bir ateş. Demek ki sırf teorik akıl ile bilinemeyecek gerçekler deneyle ortaya çıkar.

H.Yazır

Size yemyeşil ağaçtan ateş çıkaran O’dur. Siz ondan ateş yakarsınız.

Ayeti, ağacın yanma özelliği ve özellikle çam ağacından elde edilen “çıraya” işaret edilmektedir. Kömür ve petrol de o yeşil denen ağaçtan meydana gelmekte ve farklı bir ateş oluşturmaktadır. Ağaçları toprak altında kömüre ve petrole dönüşmesindeki ameliyeyi yapan ve onun bu şekilde ateş türevlerine ayrılmasını sağlayan da Allah’tır. B.Bayraklı

81. Gökleri ve yeri yaratanın, onların benzerini yaratmaya gücü yetmez mi? Evet yeter. Çünkü O, her şeyi yaratan ve her şeyi bilendir.

Bir şeyi yaratanın, onun benzerini yaratmaya gücü yeter. İnsanı yoktan yaratan, yeniden onu yaratma gücüne sahip demektir. Netice olarak diyebiliriz ki, Yüce Allah öldükten sonra dirilmeyi ispat ederken, insanın yaratıldığı meniden, ağaçtaki yanma ve yakılma özelliğine, oradan göklerin ve yerin yaratılışı delilini getirmektedir.

B.Bayraklı

Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibisini yaratmaya kâdir değil midir? Elbette kâdirdir. Çünkü o her şeyi yaratandır, her şeyi bilendir.

 اَوَلَيْسَ الَّذٖى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰۤى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ    Hem o gökleri ve yeri, yani bütün şu âlemi yaratmış olan Allah, onların benzerini, onlar gibisini, yani o çürümüş insanlar gibi küçüğünü, hatta bütün o âlemin benzerini diğer bir yaratış ile, yine yaratmaya kâdir değil midir?  بَلى Evet kâdirdir.  وَهُوَ الْخَلاَّقُ الْعَلٖيمُ  Ve o, öyle yaratan, öyle bilendir. H.Yazır

O, Tek'tir, Biricik'tir, öyle ki bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece "Ol!" der; ve o (şey hemen) oluverir.

Bu, innema emruhû ifadesinin karşılığıdır -emr terimi, bu örnekte, şe’n (“var olma durumu” [veya “biçimi”]) ile eş anlamlıdır. Allah'ın yaratıcılığının benzersizliği, innema tahsis edatı ile vurgulanmaktadır.

M.Esed

O'nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece “Ol!” demektir. O da hemen oluverir.

 اِنَّمَا اَمْرُهُۤ اِذَا اَرَادَ شَيْئاً اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ O'nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece “ol!” Demektir. O hemen oluverir.

H.Yazır

O, bir şeyi yaratmak istediğinde O’nun işi, sadece, o şeye “ol” demektir. Hemen oluşur.

Yüce Allah yaratmayı nasıl gerçekleştirdiğini açıklamaktadır. Burada “irade”, “yaratılacak varlık” ve “varlığın oluşmaya başlaması” gibi konular gündeme getirilmektedir. Önemli olan, Allah’ın bir varlığı yaratmak istemesidir. Bu istek hemen “ol” demekle oluşum başlayacaktır. İşte bu “iradeyi” yani Allah’ın dilemesini paylaşacak herhangi bir varlık olamaz. B.Bayraklı

O hâlde her şeyin melekûtu (tam hükümranlığı) kendi elinde olan (Allah) her türlü noksanlıklardan arınıktır. Siz de yalnız O’na döndürüleceksiniz.

Bu son ayet, Ya Sin suresinin özeti konumundadır ve aynı zamanda dinin özü olan tevhit ve ahiret inancını ortaya koymaktadır. 

H.Yılmaz

Her şeyin mülkiyeti elinde olan Allah, bütün noksanlıklardan uzaktır. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.

Ayetteki yed “el” kelimesi, “kudret, güç” anlamına gelmektedir. Kâinatın, yani her şeyin mülkiyetini elinde bulunduran varlığın, noksan sıfatlardan uzak olması gerekiyor. Bu özelliklere Allah’ın dışında hiçbir varlık sahip olamaz.

B.Bayraklı

O halde her şeyin mülkü ve tasarrufu (hükümranlığı) elinde bulunan Allah'ın şanı ne yücedir. Siz de yalnız O'na döndürüleceksiniz.

  فَسُبْحَانَ الَّذٖى بِيَدِهٖ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ  O halde tesbih O'na, her şeyin hükümranlığı elinde bulunan, her şeyde dilediği gibi tasarruf eden Sübhan'a (şanı yüce Allah'a) dır.   وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَHep de dön­dürülüp O'na götürüleceksiniz. O'na  يٰـسۤYasin sahibi (Habib Nec­car) gibi koşa koşa iman ve İslâm ile, kendi rızasıyla dönüş yaparak, bağışlanmaya ve ikrama kavuşmak istemeyenler de sonunda zorla döndürülecekler, yakalanıp O'nun yüce huzuruna götürülecek­ler, hesapları görülüp cezaları verilecektir.

İbn Abbas hazretlerinden rivayet edilmiştir ki يٰـسۤ Yasin hakkında rivayet edilen faziletlerin, niçin ona mahsus olduğunu bilmiyordum, bu âyet için inmiş.

Melekût (hükümranlık) yukarılarda da geçtiği üzere “mülk ”ün mübalağa sığasıdır ki, tam bir hâkimiyetle saltanatın idare sırları demektir. H.Yazır