(Ra’d - 5.Ayet)

<< Geniş Meal

Sâffât

Burada ilk cümle ile sadece asi ve mücrimlere hitap edilirken, ikinci cümleyle umuma hitap edilmekte ve sonuçta ortaya şöyle bir manzara çıkmaktadır. "Orada bu günün isyan eden müstekbirleri çaresizlik içindedirler ve hiç ses çıkarmadan, karşı koymadan cehenneme sevk edilmektedirler. Örneğin ekselanslar (!), hizmetçilerinin gözleri önünde götürülürken, dünyanın o ünlü fatih ve diktatörleri rezil bir halde sürüklenmekte ve onların bu haline askerleri bile gülmektedirler. Sahte şeyhler, mahatmalar ve kutsal pederler, rezalet içinde yüzerlerken bu, müridlerinin hiç birinin umrunda bile olmaz. Yine liderler, önderler çaresizlik içinde cehenneme giderken, dünyada arkalarından koşup alkışlayanlar, onların yüzlerine bile bakmamaktadırlar. Hatta, sevgilileri için ölümü bile göze alan aşıklar, orada sevgililerin haline hiç aldırmazlar." Böyle bir manzaranın çizilmesinin amacı, insanoğlunun dünyada Allah'ın dışında kurduğu tüm ilişkilerinin kopacağının vurgulanmak istenmesidir. Çünkü dünyada şımarık olanların, kibirlenenlerin orada bu hallerinden eser bile kalmayacaktır. Mevdudi

Karş. bu surenin 50 ve devamı ayetlerindeki karşıt anlamlı -ama aynı kelimelerle ifade edilen- pasaj. Yetesâelûn fiili, sözkonusu pasajda, asıl anlamı olan “birbirine [bir şeyi] sorma”yı ifade ederken, burada “birbirinden [bir şey] isteme”yi -ayetin siyak ve sibakının da gösterdiği gibi, geçmişteki inkarcılıklarının sorumluluğunu yüklenmeyi- anlatmaktadır. M.Esed

Yani, “bizden istediğiniz şeyin doğru ve iyi olduğunu iddia ederdiniz”. “Birine sağdan yaklaşmak” deyimi, “ahlakî olarak yararlı bir tavsiyede bulunuyor görünmek” olduğu kadar “başka bir kimseye güç gösterisi yaparak yaklaşmak” ile az çok eş anlamlıdır (Zemahşerî) M.Esed

Yani, "Sizler bize sağ tarafımızdan yaklaşırdınız." Arapça'da bu ifadenin bir kaç şekilde anlaşılması mümkündür. Şayet ifadeyi "kuvvet" anlamında ele alırsak ayet, "O zamanlar biz güçsüzdük, sizler galiptiniz ve bizleri dalâlete sizler götürdünüz" şeklinde yorumlanabilir. Fakat "iyilik" anlamında ele alırsak, ayet, "Siz çağırdığınız yolun iyilik olduğunu söylediniz. Biz de size güvenerek, dalâlete düştük" şeklinde de yorumlanabilir. Ancak "yemin" anlamında kabul edersek, o takdirde de ayet, "Siz yolunuzun doğru olduğuna yemin ettiniz. Biz de inandık" şeklinde anlaşılır.  Mevdudi

Bu ayet gurubunda, üç ayrı sahne halinde müşriklerin “ahirette çok aşağılanmış olarak haşredilecekleri” tasvir edilmiştir.
BİRİNCİ SAHNE [19- 21. Ayetler]:
Artık o zorlu bir haykırıştan ibarettir. Bir de bakmışsın ki onlar karşıda duruverirler. Ve “Eyvah bizlere! İşte bu, Din Günü’dür” derler. -“İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz Ayırma Günü’dür” -
Bu sahnede inkârcılar, inkâr ettiklerinin aksine, kıyameti yaşamışlar ve huzurda dikilmişlerdir. Yanıldıklarını itiraf edip “Eyvah bizlere! İşte bu, Din Günü’dür” diye pişmanlıklarını dile getirmektedirler. Allah da onlara “İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz Ayırma Günü’dür ” diyerek gerçeği yüzlerine vurmaktadır.
Yevmü’d-Din
يوم الدّين " Din Günü”, “Karşılık Günü” demektir. Bu ifadeyle “herkesin iyi ya da kötü, yaptığı tüm edim ve eylemlerin karşılığını göreceği ahiret günü” kast edilmektedir. Kavramın asıl açılımı bizzat Rabbimiz tarafından İnfitar/15-19’da yapılmaktadır:
“Din Günü girerler oraya... Onlar ondan görülmeyecek şekilde uzaklaşmış değillerdir. Ve Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? Sonra, Din Günü’nün ne olduğunu sana ne bildirdi? Bir gündür ki o, hiç bir kimse başka bir kimse için hiç bir şeye güç yetiremez. Ve o gün buyruk yalnız Allah’ındır.” (İnfitar/15-19)
Müşrikler, yaşadıkları mahşer anının “Din Günü” olduğunu itiraf ettikten sonra, Rabbimiz de bu itiraflarını teyit ederek onlara o günün aynı zamanda “Ayırt Etme Günü” olduğunu da ihtar etmektedir.
YEVMÜ`L-FASL [AYIRT ETME GÜNÜ]: يوم [yevm] ve الفصل [el-fasl] sözcüklerinden oluşan bu ifade, “ayırt etme günü” anlamına gelen bir isim tamlamasıdır.
Kıyâmet gününe, Yevmü`l-Fasl [Ayırt Etme Günü] denmesinin sebebi, o gün hakk ile bâtılın, mümin ile kâfirin birbirinden ayrılacak olmasıdır. Bazılarının “karar günü”, “hüküm günü” olarak çevirdikleri bu ifadenin yorumsuz olarak sözcük anlamıyla çevrilmesi, bize göre en isabetli olanıdır.
“Yevmü’l-Fasl [Ayırt Etme Günü]” ile ilgili olarak daha evvel Mürselat suresinde açıklama (Tebyinü’l-Kur’an; c: 2, s: 40-42) yapıldığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
İKİNCİ SAHNE [22- 25. AYETLER]:
Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah’ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. Sonra da onları cahimin [cehennemin] yoluna kılavuzlayın!
Ve durdurun onları; şüphesiz onlar sorguya çekilecekler: “Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?”
Bu sahnede, mahşerin birinci aşamasından sonraki durum tasvir edilerek cehenneme sevk edilen inkârcılara “Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?” diye sorulacağı, böylece geçmişteki akılsızlıkları hatırlatılıp kendilerine psikolojik yönden de azap edileceği bildirilmektedir.
Daha önce de belirtildiği gibi, Kur’an’da zulüm “şirk”, zulmeden kişiler de “şirk koşan” kişilerdir.
Ve hani bir zaman Lokman, oğluna öğüt vererek, “Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma, hiç şüphesiz ki şirk [Allah’a ortak koşmak], kesinlikle büyük bir zulümdür. (Lokman/13)
Şu iman edenler ve imanlarına zulüm giydirmeyenler [şirk karıştırmayanlar]... İşte onlar; güven kendilerinin olanlardır. Doğru yolu bulanlar da onlardır. (En’am/82)
Konumuz olan ayette zulmedenlerin “eşleri” olarak nitelenenler, müşriklerin “şirk koşan arkadaşları”, özellikle de onları şirke götüren “iblisleri” demektir. Ayetteki “Bilakis siz müminler olmamıştınız. Bizim size karşı bir gücümüz de yoktu. Bilakis siz azmış bir kavimdiniz. Onun için üzerimize Rabbimizin Söz’ü hak oldu. Şüphesiz biz tadıcılarız. Sonra biz, sizi kışkırttık. Çünkü biz kışkırtıcılar idik” ifadesi açıkça bunu göstermektedir. Zira bu ifade, birçok yerde geçtiği üzere, İblise ait bir ifadedir.
Ve iş olup bitince şeytan onlara şöyle diyecek: “Şüphesiz ki Allah size gerçek olanı vaad etmişti, ben ise size vaad ettim, ama sonra caydım! Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de hemen geldiniz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın! Ben sizi kurtaramam siz de beni kurtaramazsınız! Ben, önceden beni Allah`a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim." Şüphesiz zalimlere, onlar için acı bir azap vardır! (İbrahim/ 22)
[İblis,] “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım, ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesna...” dedi.
[Allah] buyurdu ki: “Hakk budur. Ben de şu hakkı söylüyorum:
And olsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım.” (Sad/82- 85)
O [İblis] dedi ki: “Rabbim! Beni Sen azdırdığın [beni azdırmak için yarattığın] için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara süsleyeceğim ve arıtılmış kulların hariç onların hepsini mutlaka azdıracağım!”
O [Allah] dedi ki: “İşte bu Benim üzerime aldığım dosdoğru bir yoldur. Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün yoktur. Şüphesiz ki onların hepsine vaad edilen yer de cehennemdir. Onun için yedi kapı vardır. O kapıların her biri için onlardan bir parça ayrılmıştır.” (Hıcr/39- 44)
Buna göre, kâfir-müşrik o gün kâfir-müşrik ile, müşrik de iblisi ile haşredilecektir.
Ayetteki “zulmedenlerin eşleri” ifadesini Ömer b. el-Hattab gibi “Zinakâr zinakâr ile birlik­te, içki içen içkici ile birlikte, hırsızlık yapan hırsızlık yapanla birlikte [has­redilir]” şeklinde yorumlamak Kur’an’a aykırı olur. Zira imanlı ama suç işlemiş, sonra da tevbe etmiş kişilerin cehenneme gitmesi söz konusu değildir.
Çoğaltma yarışı sizi eğlendirip oyaladı.
Kabirleri ziyaret edişinize dek.
Hayır… Hayır… Yakında bileceksiniz.
Sonra [bir müddet sonra], hayır… Hayır… Yakında bileceksiniz.
Hayır… Hayır… Eğer ki ılmelyakin [kesin bilgi] ile bilirseniz, cahimi [çılgınca yanan ateşi] mutlaka görürsünüz.
Sonra [bir müddet sonra] onu aynelyakin [gözle görmüşçesine gerçek olarak] mutlaka göreceksiniz.
Sonra o gün siz nimetten mutlaka sorulacaksınız. (Tekasür suresi)
ÜÇÜNCÜ SAHNE [26- 32. AYETLER]:
Aksine, bugün onlar teslim olmuşlardır.
Ve onların bazısı bazısına, dönmüş [yüz yüze gelmiş] soruşuyorlar [birbirlerini sorumlu tutuyorlar].
Onlar: “Şüphesiz siz bize [uğurlu görünerek] sağdan gelir dururdunuz” derler.
Diğerleri derler ki: “Bilakis, siz müminler olmamıştınız. Bizim size karşı bir gücümüz de yoktu. Bilakis siz azmış bir kavimdiniz. Onun için üzerimize Rabbimizin Söz’ü hak oldu. Şüphesiz biz tadıcılarız. Sonra biz, sizi kışkırttık. Çünkü biz kışkırtıcılar idik.”
Bu sahnede müşriklerin hiçbir mazerete, itiraza güçlerinin kalmadığı; havlu attıkları, tamamen tükendikleri ve birbiriyle tartışmaları görülmektedir.
28. ayette, cehennemliklerden bazılarının diğer bazılarına “Şüphesiz siz bize yeminden [sağ elden/ hak yoldan/ iyi konumdan/ güçten kuvvetten] gelir dururdunuz” dedikleri görülmektedir. Bu ifade genellikle “sağdan gelirdiniz” şeklinde yüzeysel olarak anlamlandırılagelmiştir. Böylece ayetin işaret ettiği incelik anlaşılmamıştır. Bu nedenle, ayetteki “yemin” ve “yeminden gelme, yaklaşma” terkibini tahlil etmenin yararlı olacağını düşünüyoruz.
YEMİN: “ اليمينYemin” aslında bir organın adı olup “sağ el” demektir. (Rağıp el-İsfehani; el Müfredat; ymn” mad.)
Ebu Mansur da “ اليمينyemin
” sözcüğü eş anlamlıdır. Sağ ele “yemin” derler. Yemin kuvvettir, kudrettir. Yemin “iyi konum”dur, demiştir. (Lisanü’l-Arab; c: 9, s: 466-468)
Gerek lügatlerdeki bu bilgilerden, gerekse sözcüğün Kur’an’daki kullanımından “yemin” sözcüğünün güç, kuvvet, insanın en çok değer verdiği, en şerefli şey olduğu anlaşılmaktadır. Sağ ele “yemin” denmesi de, hem sağ elin sol ele göre daha güçlü olması, hem de sol ele göre sağ ele daha fazla değer verilmesindendir. İnsanın kendisine güç veren, destek olan birisine “o benim sağ kolumdur” demesi de buradan gelmiştir.
YEMİNDEN GELME: Bu ifade Türkçemizde “sağdan yaklaşma” olarak kullanılmaktadır. Anlamı “ahlâkî olarak yararlı bir tavsiyede bulunuyor görünmek” demektir.
Ayetin geçtiği pasaj dikkate alındığında, bu sözü söyleyen cehennemliklerin, muhataplarına şöyle demek istedikleri anlaşılmaktadır:
“Siz bize hak yoldan geldiniz. Bizi en çok değer verdiğimiz şeylerle kandırdınız. Allah’ı, Peygamberi, dini, imanı, ahlâkı malzeme yaparak bizi aldatıp müşrik duruma düşürdünüz. Demek ki, Allah ve Peygamber hakkında yalanlar düzmüşsünüz. Biz de size güvenmiştik.”
Muhatapları olan ileri gelenlerin de cehennemliklerin bu ithamlarına “Bilakis, siz müminler olmamıştınız. Bizim size karşı bir gücümüz de yoktu. Bilakissiz azmış bir kavimdiniz. Onun için üzerimize Rabbimizin Söz’ü hak oldu. Şüphesiz biz tadıcılarız. Sonra biz, sizi kışkırttık. Çünkü biz kışkırtıcılar idik” diye karşılık verdikleri ve suçlamaları kabul etmedikleri görülmektedir.
Düşmanın “sağdan” gelerek yaklaşması bize Araf suresinde geçen şu sahneyi hatırlatmalıdır:
(İblis:) “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım; sonra yine and olsun ki, onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın” dedi. (A’raf/16, 17)
Bu ayetten anlaşılacağı üzere, düşmanın insanı aldatmak için kullanacağı zemin, “Allah’ın dosdoğru yolu”dur. Yani, Allah, peygamber, ahlak gibi yüce değerlerdir. Bu değerleri kullanarak insanı Allah ile yani Allah’ı malzeme yaparak, O’nun adına yalan, iftira düzerek aldatmaktadır.
Ayette konu edilen “Hak Söz” de rabbimizin müşrikler için aldığı “Bütün insanlar ve cinlerden [herkesten] cehennemi elbette tamamen dolduracağım” ilke kararıdır.
Ve eğer Biz dileseydik her nefse [kişiye] hidayetini verirdik. Velâkin Benden: “Bütün insanlar ve cinlerden [herkesten] cehennemi elbette tamamen dolduracağım.” sözü hak olmuştur. (Secde/13)
(Allah) buyurdu ki: “Hakk budur. Ben de şu hakkı söylüyorum:
And olsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım.” (Sad/84, 85)
“Rabbimizin Sözünün Hakk olması” konusu Kaf Suresi’nde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 2, s:110, 111) işlendiğinden, ilgili bölümün oradan okunmasını öneriyoruz.
Üçüncü sahnenin de verilmesiyle, başta belirttiğimiz üç sahne de tahlil edilmiş olmaktadır. Cehennemdeki bu tartışma sahneleri değişik surelerde de tekrarlanmıştır:
Ve ateş içinde tartışırlarken, zayıf olanlar, büyüklük taslayanlara: “Şüphesiz bizler size uyan kimseler idik. Şimdi siz bizden, ateşten bir bölümü savabiliyor musunuz?" derler.
Büyüklük taslayanlar: “Şüphesiz hep onun içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında hükmünü vermiştir.” dediler. (Mü’min/47, 48)
Ve şu, inkâr eden kimseler, “Biz kesin olarak, bu Kur`an`a inanmayız, ondan öncekine de.” dediler. Sen o zulmedenleri, Rableri huzurunda tutuklanmış, sözü bazısının bazısına geri çevirdiğini bir görsen! Za`fa uğratılan kimseler, büyüklük taslayan kimselere, “Eğer sizler olmasaydınız, kesinlikle bizler mü`minler olurduk” diyecekler.
Büyüklük taslayan kimseler, zayıf düşürülen kimselere: “Size kılavuz geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Bilakis, siz kendiniz suçlular oldunuz” derler.
O zayıf düşürülen kimseler de o büyüklük taslayan kimselere: “Bilakis gecenin ve gündüzün tuzağı! Siz bize Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na bir takım eşler kılmamızı emrediyordunuz.” derler. Bunlar azabı gördükleri zaman pişmanlıklarını gizleyeceklerdir. Biz de o küfretmiş olan kimselerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yapmış olduklarının karşılığını görüyorlar. (Sebe/31- 33)  H.Yılmaz


Yani, dalâlete götürenlerle götürülenler hep birlikte aynı azaba çarptırılacaklardır. Müridlerin "Biz kandırıldık" şeklindeki mazeretleri kabul olunmazken, şeyhlerin "biz onları saptırmadık, onlar zaten dalâlette idiler" şeklindeki mazeretleri de kabul olunmayacaktır. S.Ateş

Bu ayetlerde Rabbimiz, şirk ve küfürde olanları [şirk koşanları ve şirke teşvik edenleri] azapta ortak edeceğini, yani her iki gurubu da cezalandıracağını bildirmektedir. Şirke yönelten, şirke teşvik eden, şirk koşmayı doğru işmiş gibi gösterenlerin "Biz onları saptırmadık, onlar zaten dalâlette idiler” şeklindeki itirazları işe yaramayacaktır. Rabbimizin bu iki gurubun birbirleriyle tartışmaları hakkındaki tutumu ilk kez Kaf ve A’raf surelerinde konu edilmişti. İleride Ahzab suresinde de konu edilecektir.
(Allah) buyurdu ki: “Benim huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce tehdit göndermiştim.” (Kaf/28)
(Allah onlara): “Sizden önce geçmiş cinn ve insden [tanıdığınız, tanımadığınız] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der]. Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder]. Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” dediler [derler]. [Allah,] “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” dedi [der]. (A’raf/38)
67, 68 – Ve dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle!” (Ahzab/67, 68) H.Yılmaz


Ortak koşucular, Hz. Muhammedin elçiliğini içlerine sindiremediler. Peygamberin tebliğ ettiği Kuran ayetlerinin etkisini azaltmak için, Hz. Muhammedi alaya alarak, tanrılarına karşı gelen deli bir şair olarak nitelediler.M.Sağ

Lafzen, “bir deli şair için” [yahut “o'nun yüzünden”]. Burada, Kur’an'ın, Muhammed (s)'in zihinsel bir ürünü olduğu iddiasına atıfta bulunulmaktadır (bkz. 36:69, not 38). Burada sözü edilen “ilahlar”, insanların, kelimenin hem lafzî hem de mecazî anlamıyla “kulluk” edebileceği her şeyi kapsamaktadır. M.Esed

Bu ayetlerde, cehenneme yaklaştırılmış olan müşriklerin geçmişlerine atıfta bulunularak daha evvel kendilerine tevhid önerildiğinde bunu reddettikleri ve “Şüphesiz biz, mecnun bir şair için ilâhlarımızı bırakır mıyız?” diyerek inançlarına sımsıkı sarıldıkları nakledilmektedir. Bu ifade Mekkeli müşriklere doğrudan bir tariz niteliğini taşımaktadır.H.Yılmaz

Bkz. sure 2, not 5. Bu ifade, her hak dinde daima aynı olan temel öğretilere işaret etmektedir, yoksa geçmiş dinî hukuklarda mevcut bulunan zamanla değişebilir çok sayıdaki ahkama değil.M.Esed

"Peygamberleri tasdik etmek" ifadesi üç anlamı da içerir ve burada üçü de kastedilmiştir: Birincisi, Rasûlullah (s.a) kendisinden önceki peygamberleri reddetmediği için, o peygamberlerin ümmetlerinin onu reddetmelerinin makul bir açıklaması yoktur. Üstelik Hz. Muhammed (a.s) kendisinden önce gelen tüm peygamberleri de tasdik etmiştir. İkincisi, Hz. Muhammed (s.a) yeni birşey söylemiyor, bilakis tüm peygamberlerin tâ baştan beri taşıdıkları mesajı aktarıyordu. Üçüncüsü daha önceki peygamberlerin işaret ettikleri tüm özellikler (alâmetler) Rasûlullah'da (s.a) bulunmaktaydı. Mevdudi

Bu ayet gurubunda, peygamberimiz için “mecnun”, “şair” diyenlere cevap verilerek onun mecnun da şair de olmadığı; hakk ile geldiği, hakkı getirdiği ve daha evvelki elçileri de tasdik ettiği bildirilmiştir. Müşriklere hitap edilerek onu ve getirdiklerini inkâr etmelerinden dolayı şiddetli bir azapla cezalandırılacakları haber verilmektedir.
Rasulüllah’ın peygamber olduğunun birçok delilinden biri kendinden önceki peygamberleri doğrulamış olması, bir diğeri de önceki peygamberlere kendi ümmetinin de inanmasını şart koşan bir kitap [Kur’an] tebliğ etmiş olmasıdır. Hâlbuki Elçi hak peygamber olmasa, hem filozofların yaptığı gibi geçmişi eleştirerek kendini ön plana çıkarmaya ve kişiliğini kabul ettirmeye çalışır, hem de bundan maddi ve manevi çıkar sağlama yoluna giderdi.
38, 39. ayetlerde yalanlayıcılar “acı azap” ile tehdit edilmişlerdir. Zira Şura/40’ta “Ve bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve düzeltirse onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez” denilerek cezanın suça denk olması ilkesi ortaya konmuştur. Gerçeği tebliğ eden bir elçiye “deli, şair” diyerek acı verenler, verdikleri acının karşılığını yine acı olarak almalıdırlar. Denklik ancak böyle sağlanır. H.Yılmaz

Lafzen, “samimî kullarına”. Önceki ayette değinilen “her kötü fiilin ancak benzeri ile cezalandırılacağı” prensibinin tersine burada Kur’an, “iyi bir iş ve davranışla [Allah'ın] karşısına gelen” kişinin, yaptığının on katı fazlası ile ödüllendirileceğini (bkz. 6:160) ifade etmektedir.M.Esed

Kur’an, öğretici bir yöntem olarak karşıtlık metodunu sıkça kullanan bir üsluba sahiptir. Bu özelliğinin bir sonucu olarak önce inkârcıların ahiretteki pozisyonları açıklanmakta, sonra da onların karşıtı olan “arıtılmış muttakilerin” durumu sergilenmektedir.
Ayette geçen “ مخلص Muhles” sözcüğü “arıtılmış” demektir. Kur’an’dan öğrendiğimize göre, manevi olarak saflaştırma anlamına gelen “arıtma” işi, “fitne” ve “bela” şeklindeki sınav araçları ile geçekleştirilmektedir. Durduk yerde kimsenin arınması mümkün değildir.
Lisânü`l-Arab`da verilen bilgilere göre, fitne sözcüğü “ateşte yakmak” anlamındaki fetn kökünden türemiştir. Anlamı, “altın, gümüş gibi kıymetli madenlerin kendisiyle kaynaşmış olan değersiz maddelerinden [cürufundan] ayrıştırılması, yani saflaştırılması amacı ile yüksek ateşte yakılması [potada eritilmesi]” işlemidir.

الفتنة [fitne] sözcüğü sadece kıymetli madenlerin saflaştırma işleminin adı olarak kullanılmakla kalmamış, kişilerin inançlarının, iç yüzlerinin ortaya çıkarılmasında bir araç olan mal yokluğu [fakirlik], mal çokluğu [zenginlik] , hastalık, ölüm gibi durumlar ile körlük, topallık, sağırlık gibi bedensel kusurlar ve kıtlık, savaş gibi toplumsal olaylar da fitne olarak isimlendirilmiştir.
Yüce Rabbimiz, gönderdiği elçiler dâhil herkesi [Müslümanları, insanları, toplumları] fitnelendirmekte; onları ateşe atıp eritmekte, cüruflarını dışa attırıp saf, arı-duru hâle getirmektedir. Rabbimiz, nimet veya külfet cinsinden sabır ve sebatı gerçekleştirecek her şeyin fitne için bir araç olduğunu bildirmiştir:
Allah`ın fitnelendirmesi elçilerin, kişilerin ve toplumların olgunlaşmasına, olumlu yönde değişmesine, gelişmesine yönelik olduğu için fitneler, tekâmül ve fiilî eğitim işlevi görmektedir. Fitneden geçenler sabır ve sebat bakımından güçlenmektedirler. Nitekim Kur’ân`da İblis`in ve diğer şeytanların etki edemediği kullar olarak bildirilen “muhles kullar”, fitne ve belâlarla arıtılmış, saf, arı-duru hâle getirilmiş kullardır.
Rabbimizin Kur’ân`da muhles olarak belirttiği peygamberlerden başka hiç kimsenin muhles olmayacağını düşünerek bu niteliği sadece peygamberlere özgü saymak isabetli bir kanaat değildir. Fitnelenen, belâ ve musibetlerle sınanmaya sabreden, arınma isteğiyle kendini eğitip olgunlaştıran, tefekkür ve akletme gibi zihnî donanımlarını güçlendirerek kendini yetiştiren herkes muhles’tir. Böyle olanlar kendilerini İblis`in, kötü arkadaşın iğvalarından koruyabilir.
Bu konular Sad suresinin sonunda “Fitne” (Tebyinü’l-Kur’an; c:2, s:452-456) başlığı altında ayrıntılı olarak tahlil edildiğinden, ilgili bölümün oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz


. Yani, rızk kendisi hakkında hiç kimsenin şüphe duyamayacağı şekilde, her yönüyle açıklanmıştır ve bu rızk onlara sürekli verilecektir.Mevdudi

Burada, cennetteki nimetlerin beslenmek için olmayıp, sadece lezzet için verileceği şeklinde ince bir ima vardır. Bu nimetler Dünyadaki normal gıdalar gibi olmayacaktır. Çünkü cennette açlık gibi bir duygu bulunmayacaktır. İşte bu yüzden oradaki gıdalar "meyvalar" olarak ifade edilmiştir ve bu, bir gıdadan ziyade lezzete işaret etmektedir.  Mevdudi

Surur kelimesinin buraya özgü olarak “mutluluk tahtları” olarak çevrilmesi konusunda bkz. 15:47, not 34. M.Esed

Ayette, "içki"nin niteliği açıklanmamış, sadece "kâse" ifadesi kullanılmıştır. Kâse ise Arapca'da yalnızca şarap ile ilgili olarak kullanılır. Şayet kabın içinde şarabın dışında başka bir sıvı, meselâ su veya süt bulunuyorsa, o kap "kâse" şeklinde ifade edilmez.
 Bu içki dünyadaki içkiler gibi çürümüş meyva ve arpadan yapılmamıştır. Oradaki içki nehir ve çeşmelerden akacaktır. Nitekim bu husus Muhammed Suresi'nde "İçkiler nehirlerden akacak ve içenlere lezzet verecek" şeklinde açıklanmıştır.  Mevdudi

 Her ne kadar kadehleri dolaştıranların kimliği burada bildirilmemiş ise de, Kur'an'ın diğer bölümlerinde bu husus açıklığa kavuşturulmuştur.
"Kendilerine ait, sedefle saklı inci gibi civanlar dolaşır çevrelerinde" (Tur: 24)
"Çevrelerinde öyle ölümsüz gençler dolaşır ki, onları görsen saçılmış inci sanırsın." (İnsan: 19)
Ayrıca bu hususu izah sadedinde, Hz. Enes ve Semîre b. Cündüb'den rivayet edilen bir hadis vardır. Rasûlullah (s.a) "müşriklerin çocukları cennette hizmet edeceklerdir" diye buyurmuştur. (Ebu Davud, Tayalisî, Taberanî ve Bezzar). Bu rivayet senet itibarıyla zayıf olmasına rağmen, birçok hadisten, rüştüne ermemiş çocukların cennete gireceklerini öğrenmekteyiz. Ayrıca yukarıdaki hadisten anne ve babası cennette olan çocukların, mutlu olabilmeleri için onlarla birlikte cennette bulunacaklarını anlamaktayız. Dolayısıyla anne ve babası cehenneme giden çocukların cennet ehline hizmet etmeleri oldukça makuldur. (Ayrıntı için bkz. Fethu'l-Bari, Umdetu'l-Karî, Kitabu'l-Cenaiz, müşriklerin çocukları babı ve benim Resail ve Mesail adlı eserimin 3. cildi, sh: 177-187 Mevdudi

 

Yani, bu "içki" dünyadaki içkilerde bulunan iki zarardan ârî olacaktır. Sözgelimi dünyadaki içkilerin kokusu pis, tadı acı olur ve içildikten sonra mideyi etkilerler. Daha sonra beyine de tesir eder ve baş döndürürler, sonunda karaciğerin işleyişini bozarak, vücudu hasta yaparlar. Hatta sarhoşluk etkisini kaybettikten sonra bile insan sersemleşir. İşte bunlar bedenî zararlardır. İkincisi, insanlar içki içtikten sonra aldıkları alkolün etkisiyle ağızlarına geleni hiç düşünmeden söylerler. Bu da içkinin akıl üzerindeki tahribidir. İnsanlar bu zararlara sırf zevk alabilmek uğruna katlanmaktadırlar. Ancak cennetteki içkinin "berrak, içenlere lezzet veren" bir özellik taşımasına rağmen, dünyadaki içkiler gibi zararlar ihtiva etmeyeceği bildirilmiştir. Mevdudi

Kâsirâtu't-tarf (lafzen, “bakışlarını kontrol eden”) deyiminin Kur’an'da kronolojik olarak ilk defa geçtiği 38:52, not 46'ya bkz. M.Esed

 Yani, kendi kocasından başkasına bakmaz.
Bu kızların büluğa ermeden ölmüş olmaları, anne ve babaları ise cennete girmediği için, aynı (öldüğü) yaşta bırakılarak cennete "huri" olarak gönderilmeleri ihtimal dahilindedir. Tıpkı erkek çocukların aynı yaşta kalarak cennette "huddam" olarak hizmet edecekleri gibi, bu kızlarda pekala aynı şekilde cennette bulunup hizmet edebilirler. En doğrusunu Allah bilir. Mevdudi

Bu, deve kuşunun yumurtalarını korumak için onları kuma gizlemesinden çıkarılmış eski bir Arap deyimidir (Zemahşerî). Bunun özellikle cennete giren kadınlar için kullanılması, 56:34 ve devamında açıkça görülmektedir. Sözkonusu ayette, bütün dürüst ve erdemli kadınların, öldükleri zamanki yaşları ve durumları ne olursa olsun, güzel kadınlar olarak dirilecekleri belirtilmiştir.M.Esed

Yani, onlar gizli ve saklı yumurta gibidirler. Bu ayet müfessirler tarafından çok çeşitli şekillerde yorumlanmış olmasına rağmen en doğrusu, Hz. Ümmü Seleme'den rivayet edilen şu hadistir. Rasûlullah'a (s.a.) bu ayetin anlamı sorulduğunda o şöyle dedi: "Bunlar, yumurtanın kabuğu ile içi arasındaki zar kadar nazik ve yumuşak olacaklardır." (İbn Cerir.) Mevdudi

Karş. yukarıdaki ayet 27 ve ilgili not 11. Bu pasajda, hem günahkarların karşılıklı serzenişleri, hem de ardından gelen, kurtuluşa ermiş olanların “sohbetler”i elbette ki mecazîdir ve bireysel bilincin öteki dünyadaki devamını vurgulamayı amaçlamaktadır. M.Esed

 

Yani, senin de aklın çalışmıyor ve ölümden sonraki hayata inanacak kadar basit düşünüyorsun.Mevdudi

 

Bu ifadelerden ahirette, insanların görme ve işitme melekelerinin çok kuvvetli olacağı anlaşılıyor. Bir kimse arada telefon ve televizyon olmaksızın, belki de kilometrelerce uzaklıktaki cehennemde azab çekmekte olan başka bir kimseyi görüp duyabilecek ve onunla konuşabilecektir. Mevdudi

 Cehennemlik arkadaşına sözlerini bitirdikden sonra yine cennet arkadaşlarına dönerek ni'metlerinin ve yaşamlarının sürekliliğini belirtmek üzere şöyle demektedir: S.Ateş

 

 

Sözün gelişinden, cennet ehlinden olan bir şahsın, cehennemdeki tanıdığı ile konuşurken, tıpkı ümit ettiğinden fazlasını bulduğunda hayretler içinde kalarak, sevinçle kendi kendine söylenen kimse gibi, ağzından birkaç cümlenin çıkıverdiği anlaşılıyor. Böyle hallerde karşısındaki kişiye soru sorar gibi konuşan kimse, aslında soru sormuyor, sadece hissettiklerini ifade ediyordur. İşte yukarıda da cennet ehlinden olan şahıs, cehennemdeki tanıdığıyla konuşurken aniden, "cennete girmekle ne kadar şanslı olduğunu, orada azab ve ölümün olmadığı, tüm dertlerinin sona ererek, ebedi bir hayata kavuştuğunu" düşünmüştür. İşte bu düşünceleri sonucunda kendini kontrol edememiş ve ağzından sözkonusu cümleler çıkmıştır. Mevdudi

Bu ayet gurubunda önce Allah’ın arıtılmış kullarının cennetteki konumları anlatılmakta, arkasından da cennetteki bir müminin cehennemdeki tanıdıkları ile diyalogları verilmektedir. Henüz gerçekleşmemiş olan bu ahiret sahneleri, insanlara öğüt verme ve uyarma amacıyla anlatılmaktadır.
Arıtılmış, arınmış kimseler ayette belirtilen nimetler içinde safa sürmekte, kendi aralarında da sohbet etmektedirler. İçlerinden biri, dünyadayken ahireti yalanlayan bir tanıdığının akıbetini merak eder ve onu soruşturur. Sonunda o yalanlayıcı kimseyi cehennemin ta ortasında görür ve ona cennetten seslenir:
“Allah`a yemin ederim ki, doğrusu sen az daha beni helak edecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı, kesinlikle ben de bu hazır bulundurulanlardan olacaktım. Peki, nasılmış bak! Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek miymişiz? Biz azaba uğratılmayacak mıymışız?”
Böyle bir sahneyi daha evvel Müddessir suresinde de izlemiştik.
Sağın yâranı hariç.
Bahçelerdedirler. Soruşur dururlar,
suçlulardan.
“Sizi Sekar`a sürükleyen nedir?”
Dediler ki: “Biz musallînden/destekçilerden [sosyal yardım yapanlardan, sosyal destek sağlayanlardan] değildik.
Miskini de yiyeceklendirmiyorduk.
Ve biz dalanlarla birlikte dalardık [boşa uğraşanlarla beraber boşa uğraşırdık].
Ve Din Günü`nü yalanlıyorduk.
Tartışılmaz ve karşı çıkılmaz olan bize gelene kadar.” (Müddessir/38- 47)
YENİLİP İÇİLECEKLER
Ayette cennette yenip içilecekler anlatılırken “lezzet veren, zararlı bir yönü olmayan, sarhoşluk vermeyen” ifadeleri kullanılmıştır. Bu ifadeler, cennetteki nimetlerin beslenmek için değil, sadece lezzet için verileceği izlenimini vermektedir. Bu nimetler dünyadaki normal gıdalar gibi olmayacaktır. Çünkü cennette açlık gibi bir duygu bulunmayacaktır.
Sonra da Biz; “Ey Âdem! Şüphesiz bu [İblis] sana ve eşine düşmandır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, sonra bedbaht olursun, kesinlikle senin acıkmaman ve çıplak kalmaman oradadır [cennettedir]. Ve sen orada susamazsın ve güneşin sıcağında kalmazsın” dedik. (Ta Ha/117- 119)
İçkiler de dünyadakiler gibi çürümüş meyve ve arpadan yapılmamıştır. Oradaki içkiler nehir ve çeşmelerden akacaktır.
Onlara canlarının istediği meyveler ve etlerden bol bol sergiledik.
Orada kendisinde lağıv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokma olmayan bir kadehi kapışırlar.
Ve kendilerine ait bir takım delikanlılar onların etrafında dönerler; sanki onlar sedefleri içine gizlenmiş inci gibidirler.
Birbirlerinin yüzüne dönüp soruyorlar: “Gerçekte biz daha önce âilemiz içinde korkanlardan idik. Allah bizi kayırdı ve bizi içe işleyen azaptan korudu. Şüphesiz biz daha önce, O’na yalvarıyor idik. Gerçekten O, iyilik yapanın, acıyanın ta kendisidir. (Tur/22- 28)
Şüphesiz, ebrar/iyiler/yardımseverler, kâfur katılmış bir tastan içerler, fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki, ondan, verdikleri sözleri yerine getiren ve kötülüğü yayılan bir günden korkan ve “Biz sizi, ancak Allah yüzü [Allah rızası] için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız” diyerek Allah sevgisi için, yiyeceği, yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah’ın kulları, içerler. Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korur; onlara aydınlık ve sevinç rastlayacak, sabretmelerine karşılık onlara Cennet’i ve ipekleri verecek; orada tahtlara kurulmuş olarak kalacaklar; orada bir güneş de, dondurucu bir soğuk da görmeyecekler ve bahçenin gölgeleri onların üzerlerine sarkacak ve onların koparılması son derece kolaylaştırılacak. Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılacak, Kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir. Ve orada, onlara karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar. Orada, Selsebil denilen bir pınardan... Ve aralarında büyümez, yaşlanmaz çocuklar dolaşır; onları gördüğünde, saçılmış birer inci sanacaksın! Orayı gördüğünde, mutluluk ve büyük bir krallık [mülk ve yönetim] göreceksin; üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenmiş olacaklar; Rabb’leri, onlara tertemiz bir içecek içirecek.
Şüphesiz ki bu, sizin için karşılıktır. Çalışmalarınız da meşkûrdur [karşılık ödenecek niteliktedir]. (İnsan/5 – 22)
Takvalı davranmışlara vaad edilen cennetin örneği: “Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunlar, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimse gibi olur mu? (Muhammed/15)
Öne geçenler de, öne geçenlerdir.
İşte onlar [öne geçenler], yaklaştırılanlardır.
İşte onlar [öne geçenler], Naim cennetlerindedirler.
Bir topluluk [çoğu] evvelkilerdendir, çok azı da sonrakilerdendir.
[Onlar] Yaptıklarına karşılık olarak; mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı onların üzerinde yaslanırlar. Üzerlerinde [çevrelerinde], kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler, kadehler -ki ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir- beğendiklerinden meyveler, canlarının çektiğinden kuş eti ile; süreklileştirilmiş [hep aynı bırakılmış] çocuklar, saklı inciler gibi iri gözlüler dolaşırlar. Orada lağv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokan işitmezler. Sadece söz olarak: “selâm!”, “selâm!”
Ve sağın yaranı, nedir o sağın yaranı! [Onlar], dikensiz kirazlar, meyve dizili muzlar/akasyalar, uzamış gölgeler, fışkıran su, kesilmeyen [tükenmeyen] ve yasaklanmayan birçok meyveler ve yükseltilmiş döşekler içindedirler.
Şüphesiz Biz onları [kiraz, muz, gölgeler, fışkıran su…] öyle bir inşa ile inşa ettik [yarattık]. Ki onları, sağın ashabı için albenili ve hepsi bir ayarda bakireler [dokunulmamışlar] kıldık [yaptık].
Bir cemaat [çoğu] öncekilerdendir. Bir cemaat da sonrakilerdendir. (Vakıa/10-40)
Rabbimiz cennetliklerin yiyip içeceklerinin ne tür şeyler olduğunu açıkladıktan sonra, cennettekilerin eşlerini de açıklamıştır. Bu eşler nitelenirken üç nokta ön plana çıkarılmıştır:
Bakışlarını yalnız zevçlerine dikmiş, saklanmış yumurta gibi, iri gözlü eşler.
Eşlerin “saklanmış yumurta”ya benzetilmesi, Araplarda böyle bir deyim olduğundan dolayıdır. Yumurtanın dış yüzeyi sarıya çalan bir beyazlıktadır. Dolayısıyla kiri, tozu hemen belli eder. Bu nedenle yumurta örtülüp saklandığında, tozdan topraktan ve dumandan korunmuş olur. Araplar çok güzel kadınlara “saklı, örtülü yumurta gibi” diye iltifat ederler. H.Yılmaz

Cennetteki arıtılmış kulların pozisyonları ve karşıtları ile olan diyalogları aktarıldıktan sonra Rabbimiz tüm insanlara “Şüphesiz işte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir. Artık, çalışanlar, sadece bunun [büyük kurtuluşun] gibisi için çalışsınlar” diye uyarıda bulunarak insanları aklın gereği olan davranışa davet etmektedir. H.Yılmaz

Dilbilim otoritelerine göre zakkûm ismi (ki bunun dışında 44:43 ve 56:52. ayetlerde de geçmektedir) herhangi bir “öldürücü gıda”yı ifade eder; bu sebeple cehennemin bir sembolü olarak şeceratu'z-zakkûm'un en uygun karşılığı “ölümcül meyve ağacı” (ki 17:60'da zikredilen “Kur’an'daki lânetlenmiş ağaç” ile eş anlamlıdır) olabilir ve Kur’an'ın “cehennem” olarak tanımladığı öteki dünya azabının kişinin yeryüzünde işlediği kötü fiillerin bir meyvesinden -yani, organik sonucundan- başka bir şey olmadığı gerçeğine işaret eder. M.Esed

"Zakkum" bir ağaç cinsidir. Tihame bölgesinde bulunur. Tadı çok acı, kokusu da çok kötüdür. Dallarını koparan kimsenin ellerine ve bedenine ağaçtan çıkan sıvı bulaştığı takdirde, o kimse bir çeşit deri hastalığına yakalanır. Bu ağacın Hindistan'da "Tor" diye bilinen ağaçla aynı olması muhtemeldir. Mevdudi

 

Kâfirler, cehennemde biten ağaç'tan söz edilince: "Ateş ağacı yakarken cehennemde nasıl ağaç olur?" diye alay etmişlerdi. Bu bakımdan bu söz, onlar hakkında bir sınav oldu. Bu sözün asıl mânâsını anlamadıklarından küfürleri daha da katmerleşti. Düşünmediler ki Allah istese, cehennemin yakmayacağı bir ağaç yaratabilir. Bu ağacın, cehennemliklerin kendi bedenlerine işâret olması da kuvvetle muhtemeldir. Nitekim işe yaramaz, söz anlamaz kaba insanlar için yergi olarak "Cehennem kütüğü!" denilir. Bu âyeti izleyen âyetler de bu olasılığı güçlendirmektedir. S.Ateş

Kur’an'da cennet ve cehenneme yapılan bütün atıfların -ve insanların öteki dünyadaki durumları ile ilgili bütün tasvirlerin- mecazî oldukları (bkz. Ek I) ve bu nedenle, lafzî anlamlarıyla ele alınmaları, yahut tersine keyfî bir şekilde yorumlanmaları (karş.3:7 ve ilgili notlar 5, 7 ve 8) halinde kesinlikle yanlış anlaşılmaya mahkum olacakları, yeteri kadar vurgulanmış değildir. Ve bu, bana göre, “ölümcül meyve ağacı” sembolünün -günahkarların öteki dünyada uğrayacakları azabın simgelerinden biri- “zalimler için (veya 17:60'daki gibi “insanlar için”) neden bir “sınama (fitne) aracı” olduğunu açıklar. Bu bağlamda bkz. “sınama” kavramının Kur’an'da ilk defa geçtiği 74:31. M.Esed

 Kafirler bu ayeti işitir işitmez Hz. Paygamber (s.a) ile alay etmek için, bir fırsat daha ele geçirdiklerini sanmışlardı. Onlar şöyle diyorlardı : "Cehennemin kavurucu ateşi içerisinde bir ağaç nasıl yetişebilir." Mevdudi

Zemahşerî'ye göre, “bu lafzî istiare (isti‘ârah lafzıyyeh) iğrençlik ve çirkinliğin en ileri derecesini ifade etmektedir ... çünkü Şeytan her türlü kötülüğün kaynağı olarak görülmektedir”. M.Esed

Zakkum tomurcuklarının şeytanlara benzetilmesi dolayısıyla bazı kimseler, şeytanları kimsenin görmediğini öne sürebilirler. Lakin bu, teşbihtir. Tıpkı güzel bir kızın periye benzetildiği veya çirkin bir kadının "cadı"diye isimlendirildiği yada nuranî bir yüze sahip olan kimseye "melek" dendiği hatta kötü huylu bir insanın şeytana benzetildiği gibi... Mevdudi

Rabbimiz iki guruba dair verdiği açıklamalardan sonra bu iki zümreyi karşılaştırarak “İkram olarak bu mu daha hayırlı yahut zakkum ağacı mı?” diye sormaktadır. Yine karşıtlık metodunu kullanarak arıtılmış kullarına cennette ikram edeceği nimetlerden sonra, bu kez de inançsızlara yedireceği “Zakkum”u ve içireceği kaynar su karışımı içeceği tanıtmaktadır.
Ayette zakkum “cehennemin dibinde çıkan, tomurcukları şeytanların [boynuzlu yılanların] başları gibi olan bir ağaç” olarak tanıtılmaktadır.
Arap Yarımadasının Kızıldeniz tarafındaki Tihame bölgesinde yetişen bir bitki türü olan zakkum, kendiliğinden yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen bodur bir ağaçtır. Renkli ve alımlı çiçekleri olan türleri süs bitkisi olarak da yetiştirilir. Zakkum ağacı zehirli bir özsu içerir. Kötü kokulu ve tadı çok acı olan bu özsu, insan bedenine haricen [meselâ ağacın dallarının koparılması sırasında] bulaşması hâlinde bile bir çeşit deri hastalığına yol açmaktadır. (Lisanü’l-Arab; c.4, s. 223, 383. zakkum mad. Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an, Saffat Suresi)
Zakkum ağacının hangi ayetlerde geçtiği ile ilgili olarak Vakıa Suresi’nde (Tebyînü’l-Kur’an; c: 3, s: 669) bilgi verildiğinden, konunun oradan okunmasını öneriyoruz.
Ayette yer alan “zalimler” çevrelerine ufak tefek eziyette bulunan kimseler değil, müşrik ve kâfirlerdir.
ZAKKUMUN ZALİMLERE FİTNE OLMASI
Daha önce de açıkladığımız gibi, “fitne” ateşte yanmak demektir. Buradan anlaşıldığına göre, o dönemde “zakkum” konusu yüzünden birileri ateşe atılmış, [sıkıntılara düşmüş, dengeli davranmayı kaybetmiş] olmalıdır. Ya da Kur’an’da bu ifadeyi her gördüğünde ateşe atılmaktadır [sıkıntıya düşmekte, dengeli davranmayı kaybetmektedir].
“Esbab-ı nüzul” kayıtlarına göre, bu ayet nazil olduğunda, “İbn Ziber’a adlı kişi, “Allah evlerinizde zakkumu çoğaltsın" demiştir. Çünkü Yemenliler, hurmaya ve kaymağa "zakkum" derlerdi. İşte bu sebeple, Ebû Cehil, cariyesine, "Bizi zakkumlandır" dediğinde, o ona hurma ve kaymak getirirmiş. Ebucehil [arkadaşlarına], "Buyurun zakkumlanın!" demiştir.
Ayrıca bu ayeti duyanlar, "Ateş ağacı yaktığı halde cehennemde ağacın bitebileceği nasıl düşünülebilir" demişlerdir. (İbni Cerir)
Çünkü inkârcılar, “henüz tevili gerçekleşmemiş” olan ayeti kendilerine malzeme yapmışlardır. Bunu Rabbimiz Yunus suresinde şöyle açıklamıştır.
Bilakis, onlar bilgisini kavrayamadıkları ve tevili kendilerine henüz gelmemiş olan bir şeyi yalanladılar. Bunlardan önceki kişiler böyle yalanlamışlardı. İşte bak zalimlerin akıbeti nasıl olmuştur. (Yunus/39)
O [Allah], sana bu kitabı indirendir. Ondan [bu kitaptan] bir kısmı muhkem [yasa içerenler] ayetlerdir ki, bunlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihlerdir [benzeşen anlamlılardır]. Amma, kalplerinde kaypaklık olan kimseler, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun tevilini ancak Allah ve -"Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” diyerek- ilimde uzman olanlar bilirler. Ve sadece kavrama yeteneği olanlar öğüt alırlar. (Âl-i Imran/7)
Ayetten anlaşılan odur ki, Rabbimiz bu ayetteki “zakkum” ile Ebucehillerin zıkkımlandığı zakkumu kastetmiyordu. Nitekim yukarıda da belirttiğimiz gibi, zakkum Hicazlıların tanımadığı bir bitkidir. Niteliklerini yukarıda belirttiğimiz bu bitki, bizim kaktüs diye adlandırdığımız bitkiye benzemektedir.
Onlar kızışmış bir ateşe girerler, kızgın bir kaynaktan sulanırlar.
Onlar için beslemeyen ve açlığı gidermeyen kuru bir dikenden başka yiyecek yoktur. (Gaşiye/44- 7)
Zakkumun fitne olmasına benzer diğer bir durum da Rabbimizin Bakara/24’te bildirdiği bir konu hakkında gerçekleşmiştir:
Sonra, eğer bunu yapmadıysanız ve asla yapamayacaksınız; öyleyse inkârcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan Ateş’ten korunun. (Bakara/24)
Yukarıdaki ayetle ilgili olarak o günün müşriklerinden Ebu Cehil şu eleştiriyi yapmıştır:
Arkadaşınız [Muhammed], cehennem ateşinin, “Onun yakıtı taşlar ve insanlardır” diyerek taşları bile yaktığını iddia ediyor. Sonra da kalkıp o cehennemin içinde bir ağacın yeşerdiğini söylüyor. Hâlbuki ateş, ağacı yer, yakar, bitirir. Öyle ise o cehennemde nasıl o ağaç yeşerebilir?
Müteşabih ayetlerden henüz tevili yapılmamış olanlar hakkında Ebu Cehil gibi ortalığı bulandırmak isteyenlerin olabileceğini haber veren Rabbimiz, Âl-i Imran suresinde de, bu ayetlerin tevilinin kimler tarafından yapılması gerektiğini bildirmiştir.
“ŞEYTANLARIN BAŞLARI”
Ayette geçen “şeytanların başları” ifadesindeki “şeytanlar”, halk kültüründeki şeytan değil, boynuzlu, ibikli bir yılanın adıdır. Ayrıca çok kötü, çirkin bir bitkinin de adıdır. (Lisanü’l-Arab; c: 5, s: 114 -116) Araplarda kötü, çirkin, iğrenç olan şeyler bu yılana, bu bitkiye benzetilir. Yapılan şeytan tasvirleri de bu yılana benzetmeden gelmektedir.
Kur’an`da cennet ve cehenneme yapılan bütün atıfların -ve insanların öteki dünyadaki durumları ile ilgili bütün tasvirlerin- mecazî oldukları unutulmamalıdır. Bizler üç boyutlu bir âlemin varlıklarıyız; idrakimiz de üç boyutla sınırlıdır. Cennet, cehennem, kısacası öbür âlemin her şeyi başka bir boyuttadır. O boyutu ancak örnekleme sanatıyla anlatmak mümkün olur. Öbür âlem bizim için gayb konusudur. H.Yılmaz

Lafzen, “bunun üzerine onlar, bir hamîm karışımı [veya “şaşkınlığı”] ile karşılaşacaklar”. (Bu son terimin “korkunç bir ümitsizlik [cezası]” şeklinde çevrilmesi konusunda bkz. sure 6, not 62.) M.Esed

Yedikleri zakkum, boğazlarını yakar. Yanan boğazlarını dindirmek için içki ararlar. Ama kaynar su katılmış kusuntu ve irinden başka içki bulamazlar. S.Ateş

Bu ayetlerden cehennem halkının açlık ve susuzluktan kıvrandıklarında, kendilerinin zakkum ağacının ve kaynar su akan çeşmelerin bulunduğu yere götürülecekleri, orada zakkumdan yedikten, kaynar sudan içtikten sonra tekrar geriye döndürülecekleri anlaşılmaktadır. Mevdudi

Ortak koşucular, atalarının yanlışlarını bildikleri halde, o yanlışları düzeltecekleri yerde, inatla, körü körüne taklit ederler. Kuran ayetleri, günümüzü de kapsar. M.Sağ

Aslında bu ayet gurubu 13-17. ayetler ile bağlantılıdır. Burada Peygamberin muhatapları olan Mekkeli müşriklerin yeniden dirilmeye niçin inanmadıkları açıklanmaktadır. Bu ahmaklar, bu konuda herhangi bir bilgiye ve şüpheye göre değil, sapık atalarının inançlarını hiç sorgulamadan; Allah`ın verdiği aklı kullanmayarak, takip ettikleri yolun doğru mu, yanlış mı olduğunu hiç düşünmeden sürdürdüklerinden dolayı inanmamaktadırlar. Azabı da bundan dolayı hak etmektedirler. H.Yılmaz

Düşünmeden, önde gidenlerin peşinde koşan akıldan yoksun hayvanlar gibi, sapık atalarını izlemektedirler. S.Ateş

Yani, kişinin yanlış yoldaki atalarının saçma inanç, değer ve geleneklerini körce taklîd etmesi ve hem aklın, hem de ilahî vahyin sunduğu hakikatin bütün kanıtlarını gözardı etmesi, burada, önceki pasajda işaret edilen azabın temel sebebi olarak gösterilmektedir (Zemahşerî). M.Esed
Yani, bunlar atalarının yolunu tuttular ve Allah'ın verdiği aklı kullanmayarak, takip ettikleri yolun doğru mu, yanlış mı olduğunu hiç düşünmeden, bir sürü gibi yollarına devam ettiler. Mevdudi

 

Bu ayet gurubunda Mekke müşriklerinin durumu ve bu durumun azap çekilmesine neden olacağı bildirildikten sonra onlara geçmişteki ataları hatırlatılmak, geçmişteki sapıklıklardan somut örnekler verilip sonra da “Şimdi bir bak, Allah’ın arıtılmış kulları dışındaki o uyarılanların sonu nasıl oldu?” denilmek suretiyle uyarılar yapılmaktadır.
Bu ayetlerle giriş yapıldıktan sonra, birer ibret tablosu olan kıssalara geçilmektedir. H.Yılmaz

Zımnen, “ve bu nedenle, ilahî bir rehberliğe ihtiyaç duyarlar”: bu ifade, daha sonraki bazı peygamberler ile ilgili kıssaların neden anlatıldığını açıklamaktadır. Burada kısaca değinilen Hz. Nûh'un kıssası, 11:25-48'de daha detaylı olarak işlenmektedir. M.Esed

Bu ayetin önceki ayetlerle olan ilişkisini düşündüğümüzde, bu hususun niçin zikredildiğini anlarız.
Bununla, Hz. Nuh'un feryadına işaret olunuyor. O uzun bir tebliğ döneminden sonra ümidini kesmiş ve Allah'a feryad etmişti :"Rabbim ben yenildim, bana yardım et." Mevdudi

. Yani, "kavminden muhalif" olanların yaptığı büyük zulümden. Burada ince bir işaret vardır. Hz. Nuh (a.s) kavminin zulmünden nasıl kurtarılmış ise, Hz. Muhammed (s.a) ve beraberindekiler de bir süre sonra Mekkeli müşriklerin zulmünden kurtarılacaklardır. Mevdudi

Düşün sıra sıra dizilmiş bu (mesajlar)ı,

Ve tenbih edatı ile bu edatın “Düşün” şeklinde çevrilmesi konusunda bkz. 74: 32 ile ilgili 23. notun ilk bölümü. Klasik müfessirlerin çoğu, 1-3. ayetlerin meleklere işaret ettiğini ileri sürerlerken, Ebû Müslim İsfehânî (Razi’nin naklettiğine göre) bu varsayımı reddetmekte ve bu pasajın insanlar arasındaki gerçek müminlere işaret ettiğini söylemektedir. Fakat Râz’î, başka bir yorumda (bana göre en ikna edici olanıdır) bulunmakta ve burada kastedilenin Kur’an'ın mesajları (âyât) olduğunu ileri sürmektedir ki bu ayetler -müfessirin kendi ifadeleriyle- “çok çeşitli konulara değinmektedir. Bir kısmı Allah'ın birliğinin yahut O'nun ilminin, kudretinin ve hikmetinin kanıtlarına değinirken diğer bir kısmı ilahî vahyin veya yeniden dirilmenin kanıtlarını sergilemektedir. Bir kısmı insanın sorumluluklarını ve buna ilişkin kuralları sıralarken diğerleri yüksek ahlakî ilkelerin tebliğine ayrılmışlardır. Ve bu mesajlar, her türlü değişme yahut yenilenme [ihtiyacı]nın üstünde bulunan tutarlı bir sistem çerçevesinde düzenlenmişlerdir ve bu şekilde “sıra sıra dizilmiş” varlıklara veya nesnelere benzerler.

M.Esed

1-5 - O saflar halinde dizilenlere/ dizenlere, sonra da haykırıp sürükleyenlere, sonra da [haykırıp sürükleyince de] öğüt okuyanlara kasem olsun ki [bunlar; o saflar halinde dizilenler kanıttır ki], sizin İlahınız kesinlikle Bir Tek’tir. O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir.
Sure, tevhîd ilkesine dikkat çekerek başlamıştır. Burada tevhide kanıt olarak, bu ana kadar inmiş olan Kur’an ayetlerinin içerdiği mesajlar kanıt gösterilmiştir. Ayetler ف fe” bağlacı ile geldiğinden cümle etkisel olarak birbirine bağlıdır. Aslında bu zincirleme etki ile nitelen şey tek bir şeydir. Kasem edilerek başlayan pasajda Kur’an’ın bazı özellikleri dikkatlere sunulmaktadır. Bu özellikler şunlardır: Kur’an ayetleri insanları karşısında saflar halinde dizmekte veya insanları saflar halinde karşısında hizaya sokmakta; içerdiği gerçekler ile kitleleri sürüklemekte, karşıtlarını alt etmekte ve herkese öğüt vermektedir.
Bu özellikler Mürselat suresinde şu şekilde ifade edilmişti:
1. ‘Urf hâlinde [yığın yığın, öbek öbek, küme küme] gönderilmişlere kasem olsun ki,
2. –dolayısıyla da büküp devirenlere–
3. canlandırdıkça canlandıranlara da (kasem olsun ki),
4. –dolayısıyla ayırdıkça ayıranlara–
5- 6. ve bir öğüt bırakanlara da (kasem olsun ki), –gerek özür, gerek uyarı olmak üzere–
7. kesinlikle tehdit olunduğunuz şey elbette meydana gelecektir.
İlk inen ayetten konumuz olan bu pasajdakilere kadar tüm Kur’an ayetleri dikkate alındığında, insanı rüşde erdirme, yol gösterme ve rahmet olma açısından gerek afak ve enfüste [insanın çevresinde ve iç dünyasında] vermiş olduğu kanıtlar, gerekse kendisine özgü mucizeliği ile “dizi dizi olma” veya “saf tutturma”, “hizaya dizme”, ikna ederek, rüşde erdirerek “öğüt olma” özelliklerinin tümünü içermektedir. Kur’an, işte böyle bir kitaptır.
Bu nedenle Kur’an, Allah’ın birliğinin ve O’nun göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbi olduğunun yegâne kanıtı olarak ortaya konmuştur.
Bu ayet gurubundaki bazı ifadelerin ayrıca tahlil edilmeleri yararlı olur:
O saflar halinde dizilenlere/ dizenlere
1- 3. ayetlerde geçen bu ifadeler, bazı gelenekçiler tarafından halk kültüründeki cinsten “melekler” olarak anlaşılmıştır.
Süfyan es-Sevrî `nin A`meş kanalıyla... Abdullah İbn Mes`ûd (r.a.)’dan rivayetine göre; o, şöyle söylemiş: Saf bağlayıp duranlar “melekler ”dir. Haykırıp sürenler “melekler “dir. Zikir okumakta olanlar da “melekler “dir. (İbn Kesir)
Bu durum, onların Kur’an’ı tanıyamamış olmalarından kaynaklanmıştır. Söz konusu ifadelerin “melek” olarak değerlendirilmesi aslında yanlış bir yaklaşım değildir. Ancak bu meleklerin halk kültüründeki melekler olarak değil, “haberci” anlamındaki “melekler” olarak anlaşılması gerekir. Daha önceki tahlillerimizde de belirttiğimiz gibi, Kur’an ayetleri bir bakıma “haberci melekler “dir. Nitekim bu anlamı çağrıştıran ifadeler surenin 164- 166. ayetlerinde de gelecektir. Bu konuya dair detayı daha evvel Necm ve Kadr surelerinde vermiştik. (Tebyinü’l Kur’an c. 1; s.169, 419)
Kasem cümlesi ile ilgili önceki açıklamalarımızda “muksemün aleyhler” in [kasem edilen şeylerin], ileri sürülecek tezin kanıtları olduğunu ifade etmiştik. Arapçadaki bu kuraldan dolayı, üzerlerine kasem edilen şeylerin somut olma zorunluluğu vardır. Soyut şeyler somut iddialara kanıt olamazlar. (Tebyinü’l Kur’an; c:1, s:69)
Konumuz olan ayetlerde kendilerine kasem edilen üç ayrı nitelik, bir tek şeyin sıfatıdır. O tek şey de Kur’an ayetleridir. Zira Kur’an ayetlerinin bazıları tevhidi, bazıları Allah’ın niteliklerini, bazıları insanlar için öğütleri, bazıları Allah’ın afak ve enfüsteki ayetlerini, bazıları kişisel ve toplumsal yaşam için gerekli ilkeleri, bir kısmı da geçmişe yönelik bilgileri içerirler. Böylece her gurup bir “saf” konumundadır.
Bu nedenledir ki, Kur’an’ı anlamaya cidden emek verenlerin bir kısmı bu ayetlerde nitelendirilenlerin bilginler, mücahitler olduğunu söyleseler de, çoğu Kur’an ayetleri olduğu yönünde kanaat belirtmişlerdir.
Klasik müfessirlerin çoğu, 1-3. ayetlerin meleklere işaret ettiğini ileri sürerlerken, Razi’nin naklettiğine göre, Ebû Müslim İsfehânî bu varsayımı reddetmekte ve bu pasajın insanlar arasındaki gerçek müminlere işaret ettiğini söylemektedir. Fakat Râz’î başka bir yorumda bulunmakta -bana göre en ikna edici olanıdır- ve burada kastedilenin Kur’an`ın mesajları [âyât] olduğunu ileri sürmektedir ki, bu ayetler -müfessirin kendi ifadeleriyle- “çok çeşitli konulara değinmektedir. Bir kısmı Allah`ın birliğinin yahut O`nun ilminin, kudretinin ve hikmetinin kanıtlarına değinirken diğer bir kısmı ilahî vahyin veya yeniden dirilmenin kanıtlarını sergilemektedir. (Muhammed Esed; Kur’an Mesajı)
Katade: Burada kastedilenler Kur`ân-ı Kerîm`in zecredici [yasaklayıcı, alıkoyucu] buyruklarıdır, demiştir.
Katade de şöyle demektedir: Maksat yüce Allah`ın zikrini okuyan ve ya­zan herkestir.
Bir diğer açıklamaya göre; maksat Kur`ân-ı Kerîm`in ayetleridir. Yüce Al­lah bu ayetleri okunmak ile nitelendirmiştir. Nitekim bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Gerçekten bu Kur`ân İsrâiloğulları’na hakkında anlaş­mazlığa düştükleri şeylerin çoğunu anlatır." (Neml/27 ve 76)
Kur`ân`ın ayetlerinin, "tâliyât [biri diğerinin ardından gelenler]" diye adlandırılması mümkündür. Çünkü harflerin biri diğerinin arkasından gelir. Bu­nu da el-Kuşeyrî zikretmiştir. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Sonra da haykırıp sürükleyenler
Kur’an ayetlerini niteleyen bu ifade ile Kur’an ayetlerinin eşsizliği, herkesi ikna edebildiği, yalanlayıcıların ayetler karşısında tutunamamaları ve Kur’an ayetlerinin insanlığı gelişime ve geleceğe doğru sürüp götürmesi, kötülüklerden alıkoyması ifade edilmektedir.
Sonra da [haykırıp sürükleyince] öğüt okuyanlar
Kur’an ayetlerinin diziler halinde duruşunun veya herkesi ikna etmesinin ya da yıldırmasının ana nedeni, ayetlerin insanlara öğüt vermesi, onları ahiret hakkında uyarmasıdır. Zaten Kur’an’ın yarıdan çoğu bunu ifade eden ayetlerden oluşmaktadır.
Sizin ilahınız kesinlikle Bir Tek’tir. O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir.
“Kanıtlarlar la sabittir ki, sizin ilahınız kesinlikle Bir Tek’tir”

Hükmü ile akıllı insanların nasıl bir ilahın kulları olması gerektiğine vurgu yapılarak şu mesaj verilmektedir: “Rabb olarak tanınacak olan O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbi, doğuların da Rabbi” olmalıdır. Bir sineği bile yaratmaktan aciz kişi ve nesneler rabb olarak kabul edilmemelidir. Eğer bu yanlışa düşerseniz sonunda eliniz boş kalır, emeğiniz boşa gider, üstelik kendinize de zulmetmiş olursunuz. Onun için yanlış adrese gitmeyiniz.”
Rabbimiz Kendisini göklerin, yerin, ikisi arasındakilerin ve doğuların Rabbi olarak tanıtmıştır.
RABB:
Rabb “Terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, gelişmeyi programlayıp yöneten” demektir. Rabb sözcüğünün bu anlamı doğrultusunda, ayetteki ifadede de “yerde, gökte ve ikisi arasındaki varlıkların, var olan sistemlerin hepsinin kör tesadüfe bağlı olmayıp Allah’ın plan ve programı ile olduğu vurgulanmaktadır.
“Doğuların Rabbi” ifadesindeki çoğul kullanımla “doğu” kavramının izafiliğine dikkat çekilmiştir. Gerek Güneş’in ve Dünya’nın dönüşleri, gerekse bu iki gök cisminin doğuş yerleri mevsimler itibariyle sürekli değişmekte, buna bağlı olarak da doğu yönü sabit bir nokta olmamaktadır.
“ المشارق el-meşârık sözcüğü, “gezegenlerin dünyaya göre doğuş noktaları” anlamına gelmektedir. Bu doğuş noktaları daha çok Güneş için kullanılmaktadır. Doğuş sözcüğü karanlığın yok olması sürecini ifade ettiği için özellikle Güneş için kullanılan bir kavramdır. Senenin her gününde Güneş’in ayrı ayrı doğuş noktaları olduğu gibi, dünyanın doğu ve batısı için de farklı doğuş noktaları var­dır. Gerek Güneş`in bu şekilde hareket etmesini, gerekse dünyanın Güneş etrafındaki dönerken aldığı farklı pozisyonları gerçekleştiren güç Yüce Allah’tır. Bu nedenle O’na “Doğuların Rabbi” denmektedir.
Rabbimiz, doğuların Rabbi olduğu gibi batıların da Rabbidir. Yüce Allah’ın aynı zamanda “batıların da Rabbi” olduğunun ayette zikredilmemesinin nedeni, bu gerçeğin ayetin bağlamından [kontekstten] anlaşılıyor olmasıdır.
Artık hayır! Doğuların ve batıların Rabbine kasem ederim ki, şüphesiz Biz kesinlikle güç yetirenleriz. (Meâric/40)
(O) iki doğunun Rabbi ve iki batının Rabbidir. (Rahman/17)
Konumuz olan ayetin bu bölümü, Nahl suresindeki şu ayete benzemektedir.
Ve O [Allah], yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlardan barınaklar kıldı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve sizi kendi hışmınızdan koruyan elbiseler kıldı. İşte böylece, Allah müslüman olasınız diye üzerinize nimetini tamamlamaktadır. (Nahl/81)
Görüldüğü gibi, elbise insanı hem sıcaktan hem de soğuktan korumasına rağmen, Nahl/81’de elbisenin “sıcak” tan koruyacağı zikredilip “soğuk” tan koruyacağı zikredilmemiştir.
Konumuz olan ayette “batılar” dan söz edilmeyerek sadece “doğular” sözcüğünün kullanılmasını şöyle değerlendirmek de mümkündür: “Meşârık [Doğular] sözcüğü aynı zamanda “ışığın parladığı yerler” anlamına da gelir. Bu anlam bize Kur’an’ı çağrıştırmaktadır. Bu durumda “Rabbü’l-Meşrikayn” ifadesinden “Kur’an ayetlerinin saçtığı ışıkla tüm zihinlerin aydınlanmasının da Allah tarafından planlanıp uygulandığı” anlaşılır.

H.Yılmaz

1- "Saf bağlayıp duranlara andolsun..." yemin içindir. "O saf dizip duranlara andolsun" mânâsını gösterir.

SÂFFÂT, saf yapanlar demektir ki, Ebu's-Suud'un açıklamasına göre hem dizilip saf olanlar, hem saf dizenler mânâsına gelir. İleride gelecek olan "Saf bağlayanlar elbette biziz." (Sâffât, 37/165) âyeti de bu iki mânâ üzerinde döner dolaşır. Saff, birçok şeyleri, düz bir çizgi nizamı üzerinde sıra ile dizmek mânâsına masdar olup, dizilen sıraya da isim olarak "Saff" denilir. Namaz saffı, harp saffı nizamı gibi. Allah'ın hükümranlığında çeşitli mertebelerde tam bir düzen ile dizilip, vazife gören meleklere yemin ediliyor ki, bunda İslâm için istenen cemaat, cihat, ilim kuvvetleri gibi teşkilatın esaslarına da işaret vardır. Bu durumda mânâ şu olur: Yemin ederim o meleklere, o kuvvetlere ki, saflar yapıp dizilmişler. Bu Saff, Allah'ın arşı etrafını donatmış olan meleklerden, ta dünya göğünü süsleyen gök cisimlerinde yer alarak vazife yapmak için Allah'ın emrine hazır bulunan me l eklere kadar hepsini içine almakta ve esası beş vakit namazlarda bağlanan saflarla temsil edilen millet ve cemaate işareti de içermektedir. Derken zecrederek sürerler.

H.Yazır

Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla...

1-3. Sıra sıra dizilmiş olanlara, engellemeye çalışanlara ve anmak için okuyanlara andolsun ki;

4, Kuşkusuz tanrınız bir tekdir.

5. O, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabbi, güneşin doğuş yerlerinin Rabbidir.

6. Biz yakın semayı yıldızların güzelliğiyle bezedik.

7. Ve (onu) her türlü isyankâr şeytanî güce karşı koruduk.

8-9. Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (ahirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır.

10. Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar.

Tefsiri

1-5. İlk üç âyette hangi varlık topluluğundan bahsedildiği ve bunlara yüklenen İşlevlerle ilgili ifadelerin ne anlama geldiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu ifadelerle, ya melek veya insan topluluklarının kastedilmiş olabileceğini belirten Razi’nin açıklamalarından da (XXVI, 114-117) yararlanarak bu husustaki görüşleri şöyle özetleyebiliriz:

a) Yaygın yorum, burada meleklerden söz edildiği yönündedir. Şevkânî ‘ye göre "sıra sıra dizilmiş olanlar" la dünyada insanların (ibadet için) saf tutmaları gibi semada saf tutan melekler kastedilmiştir. İbn Mes’ûd, İbn Abbas, İklime, Saîd b. Cübeyr, Mücahit ve Katade bu görüştedirler (IV, 442). İbn Âşûr da, Arap putperestlerinde putların emrinde melekler bulunduğu şeklinde bir inancın yer almadığını, meleklerin kendi buyruğu altında görev yaptığı tek gerçek Tanrı'nın Allah olduğunu, dolayısıyla aşkın âlemin en değerli yaratıkları olan melekler üzerine yemin edilmekle surenin temel amacı olan ve 4. âyette altı çizilen Allah'ın birliği inancına dikkat çekildiğini söyler (XXIII, 82). Buna göre bu ayetlerde dolaylı olarak putperestlere hitaben şöyle denilmektedir: "Allah'ın huzurunda sıra sıra dizilip ibadetle meşgul olan, buyruğunun yerine getirilmesine hizmet eden ve zikir okuyan melekler bulunmaktadır. Tanrı yerine koyup taptığınız putların böyle hizmetçileri bulunmadığını siz de kabul ettiğinize göre onları Allah'a nasıl ortak koşabilirsiniz!"

Meleklerin sıra sıra dizilmesi, çoğunlukla saf tutarak ibadet etmeleri şeklinde yorumlanmıştır. Ancak bunun mecazî bir ifade olup meleklerin Allah katındaki farklı derecelerine işaret ettiği de belirtilmektedir.

"Engellemeye çalışanlar" diye çevirdiğimiz 2. âyet, meleklerin gök cisimlerini, en küçük bir sapmaya izin vermeksizin ilâhî buyruk ve yasalara İtaat ettirme bütün kozmik ve dünyevî varlıkların ilâhî hüküm ve kanunlara boyun eğmelerini sağlamaları şeklinde açıklanır. Bunlar, ilk âyetteki meleklerden ayrı, özellikle bu İşle görevlendirilmiş ayn bir melekler topluluğu da olabilir.

"Anmak İçin okuyanlar “la da meleklerin Kur'an'ı, ilâhî kitapları veya ilâhî kitaplar da dâhil olmak üzere Allah'ı zikir mahiyetindeki sözleri okumaları kastedilmiştir.

b) Bu ayetlerde bazı insan topluluklarından söz edilmiş olması da mümkündür. Bunlar, Razi’nin ifadesiyle "Kendilerini Allah'a ibadete adamış olan ve bu özellikleriyle âdeta yeryüzünün melekleri sayılmaya değer bulunan yüce ve tertemiz beşerî ruhlar olabilir. Bu insanlar, Allah'ın huzurunda saf tutup namaz kıldıkları, "Eûzübillahi mine'ş-eytâni'r-racîm" diyerek şeytanın kalplerine zararlı dürtüler vermesini önledikleri ve namazda okudukları âyetlerle Allah'ı zikrettikleri için burada belirtilen niteliklerle Allah tarafından takdir edilmişlerdir. Ayrıca burada, insanları Allah'ın dinine davet eden, dinî ve ahlakî bakımdan sakıncalı davranışlardan alıkoyan, Allah'ın hükümlerini yaşayan ve yaşatan âlimler topluluğu veya düşmana karşı saf tutup savaşan, harp meydanlarında yiğitçe haykırarak düşmanlarının kalplerine korku salan, Kur'an okuyup tekbir getirerek düşman üzerine saldıran mümin savaşçılar kastedilmiş olabilir.

c) Burada Kur'an ayetlerinin bazı özellikleri de kastedilmiş olabilir. Buna göre ilk âyette Kur'an'ın konularının zenginliğine, tertip ve düzenine, âyetler arasındaki uyuma; 2. âyette insanların kötü fiilleri İşlemelerini yasaklayan, 3. âyette de iyi işler yapmalarını emreden ayetlere işaret edilmiştir. Muhammed Esed, Kur'an âyetlerini aklîleştirme yönündeki temel eğiliminin bir sonucu olarak, Razi’ye nispet ettiği, aslında diğer tefsirlerde de geçen bu şıktaki görüşü tercih ederse de bu yaklaşımın "melekler" anlamım vermekten kaçınma saik ine dayandığı anlaşılmaktadır. Oysa Kur'an'ın başka yerlerinde de gerek meleklerin gerekse ay, güneş gibi kozmik varlıkların Allah'ı teşbih ettikleri, buyruğuna göre hareket ettikleri yönünde sarih İfadeli birçok âyet bulunmaktadır.

Bize göre bu ayetleri belli bir varlık türüne veya bir tür içindeki belli bir gruba hasretmek yerine, -ifadelerinin mutlaklığını da dikkate alarak- ilâhî yasalara boyun eğen bütün kozmik varlıklar yanında; aynı inanç ve kulluk bilincinde buluşup birleşerek Allah'a yönelen, ona kul olan; varlık düzeninde, ahlâkî ve dinî hayatta O'nun yasalarının egemen olması İçin çalışan; dilinde, gönlünde ve hayatında O'nun âyetlerini yaşatan, meleğiyle insanıyla bütün görünür ve görünmez varlıkların kastedildiğini düşünmek daha isabetlidir. Böylece bu ayetlerde başlıca özelliklerine işaret edilen varlıklar üzerine yemin edilerek Tann'nın birliğine vurgu yapılmakta ve bu suretle Araplar ‘ın benimsediği putperestlik yanında bütün çok tanrıcı inançlar kesin bir dille reddedilmekte; Allah, "göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabbi, doğuş yerlerinin Rabbi" olduğuna göre O'ndan başkasına tanrılık nitelikleri yükleyip kulluk etmenin anlamsızlığı dile getirilmektedir.

"(Güneşin) doğuş yerleri" diye çevirdiğimiz 5. âyetteki "meşârık", "meşrik" kelimesinin çoğulu olup bu bağlamda mevsimlere, hatta yılın her bir gününe göre güneşin farklı doğuş noktalarına işaret etmektedir. Muhammed Esed, âyetle ilgili olarak -bizim de katıldığımız-notunda şöyle demektedir: "Muhtelif gündoğumu noktalarının (meşârık) vurgulanması, yaratılmış fenomenlerdeki sonsuz çeşitliliğin, yaratıcının birliği ve benzersizliği ile karşıtlığını sergiler" (II, 910); yani yaratılanların çeşitliliğini ve Yaratanın tekliğini ortaya koyar. Aynı yazarın, Rahman sûresinin 17. âyetine düştüğü notta (III, 1097) belirttiği görüşe de katılıyoruz; orada olduğu gibi bu âyeti de Esed'in ifadesiyle "Allah'ın, uzaydaki yörünge hareketlerinin nihaî etkeni olduğunu mecaz yoluyla anlatan bir ifade" olarak düşünmek yerinde olur.

6. "Yakın sema" dan maksat, arzdan bakıldığında gözlenen gökyüzüdür. Burada gökyüzünün, özellikle ay ışığının olmadığı berrak gecelerde çıplak gözle izlenen, yıldızlarla donatılmış muhteşem güzelliği hatırlatılarak bunu yaratan gücün mükemmellik ve eşsizliğine dikkat çekilmektedir. Gökyüzünün bu estetik manzarası başka ayetlerde, "Biz, yakın semayı kandillerle donattık" şeklinde tasvir edilmektedir.

7-10. "Yüce topluluk" diye çevirdiğimiz 8, âyetteki "mele-i a'lâ", dünyaya göre yücelerde bulunduğu kabul edilen, ayrıca manevî mertebeleri de yüksek olan melekler için kullanılan bir deyimdir. Burada, şeytanların bu yüce topluluğa kadar ulaşarak onların sahip olduğu bilgileri öğrenmelerinin önlendiği, nadiren yanlarına kadar yaklaşıp bir bilgi kırıntısı kapanların olabileceği, ancak onların da isabet ettiği şeyi delip geçecek kadar etkili olan ateş toplarıyla kovalanıp uzaklaştırılacağı bildirilmektedir. Bugün sahip olduğumuz bilgilerle anlamlarını tam olarak kavramamız imkânsız veya son derece güç olduğu için "müteşabihat" grubu içinde değerlendirilmesi gereken bu âyetler hakkında klasik tefsirlerde o dönemlerin bilgi birikimine ve doğruluğu kuşkulu rivayetlere dayanarak bazı yorumlar yapılmaya çalışılmıştır. Fakat burada Allah'ın meleklere verdiği bilgilerin ve özellikle vahyin korunmuşluğunu, bu bilgilere herhangi bir şeytanî gücün vakıf olup gerçekliğini bozmasına veya ehliyetsiz olanların açıklamasına izin verilmeyeceğini belirten kısmen sembolik bir anlatımın yer aldığı düşünülebilir.  Bu ayetlerde, olağanüstü niteliklere sahip olduklarına inanılan kâhinlerin semavî güçlerden bilgi aldıkları yolundaki inançların asılsız olduğuna dikkat çekildiği de belirtilmektedir.

Kuran yolu

1-4. Sıra sıra dizilenlere, toplayıp sürenlere, Kuran okuyanlara andolsun ki, sizin tanrınız tektir.

5. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Doğuş yerlerinin de Rabb ’idir.

Saffat, yani dizilenler neyi ifade etmektedir? Âlimlerimiz buna farklı manalar, ya da yorumlar getirmişlerdir.

1. Sıra sıra dizilenlere

a. İbn. Mesut, İbn. Abbas, İkrime, Said b. Cübeyr, Mücahit, Katede, saf saf sıra sıra dizilenler “meleklerdir” diyor. Bu otoritelerin verdiği manaya ve yoruma şu iki ayeti delili getirebiliriz.

“Melekler şöyle derler: Bizim her birimiz için, bilinen bir makam vardır. Şüphesiz biz, orada sıra sıra dururuz ve kuşkusuz Allah’ı teşbih ederiz.” (Saffat37/164-166)

“Ruh ve melekler sıra sıra olup durduğu gün” (Nebe 78/38)

b. El-Kuşeyrî öne sürdüğü yoruma göre, Saffat suresinin ilk ayetinden kast edilen “namaz veya savaşta saf saf duran müminlerdir.”

c. “Üstlerinde sıra sıra dizilip kanatlarını açıp kapayan kuşları görmediler mi?” (Mülk 67/19)

Otoritelerin bu yorumunu Kurtubi nakletmektedir.

d. “Sıra sıra dizilmiş yastıklar (Ğaşiye 88/15) Yüce Allah cenneti anlatırken bu ayette yastıkların özelliği olarak: Masfufeh kelimesine yer verilmektedir. Sonra Tur 20 de bu kelimeyi bu kalıptaki cennetteki koltukların sıra sıra dizilişi için kullanmaktadır.

2. Toplayıp sürenlere

a. Bağırıp sürmek

Bazı otoriteler bu ayete “bağırıp sürenlere” diye mana vermiştir. Aslında zacire kelimesinin çoğulu olan ez-zâcirat, “menedenler” anlamına gelmektedir.

Ez-Zâcirat kelimesini şu ayetlerle manalandırmamız mümkündür:

“Sizden hayra iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun. İşte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran 3/ 104)

“siz insanların iyiliği için yetiştirilmiş en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar ve Allah’a inanırsınız” (Al-i İmran 3/110)

b. Birinci ayete “sıra sıra dizilenlere melekler” manası verirsek, o zaman maksat, “insanları şeytanlara ve müminleri düşmanlara karşı koruyan meleklerdir.” Diyebiliriz.

“Hani rabbin meleklere: Muhakkaka ki ben sizinle beraberim, haydi iman edenlere destek olun. Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım, vurun boyunlarına! Vurun onların bütün parmaklarına!” diye vahyediyordu.” (Enfal 8/12)

c. bazı otoriteler, ez-zâcirat kelimesinin “bulutları toplayıp süren rüzgarlar” olduğunu da söylemişlerdir.

“Rüzgârları yer ve gök arasında hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde” (Bakara 2/164)

3. Kuran okuyanlara

Et-tâliyât, “biri diğerinin ardından gelenler” demektir. Bu da okuyanlar anlamını ifade etmektedir. Maverdî, ilgili kelimeye, “toplumlarına Allah’ın ayetlerini okuyan peygamberler” manasını vermiştir.

4. And olsun ki, sizi tanrınız tektir.

5. Göklerin yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Doğuş yerlerinin de Rabbidir.

Gökler ve yer arasındakiler derken, genelde “cisim ve varlıklara”; doğuş noktaları derken de “hareket” e dikkat çekmektedir. Cisim, varlık ve hareket Yüce Allah tarafından yaratılıyor, devam ettiriliyor ve sahipleniliyor. Bu oluşumlara bakarak Allah’ın kudretini, varlığını ve tekliğini anlamamak mümkün değildir. B.Bayraklı

Ve bir vazgeçme çağrısı ile (kötülüklerden) alıkoymasını,
Bulutları sevk edenlere yahut insanları günahlardan veya şeytanları semavi haberlere ulaşmaktan menedenlere.

S.Ateş

2-ZECR: Aslında bir sataşma ile bağırıp azarlayarak bir şeyden uzaklaştırmaktır. Haylayıp sevk etmek ve bağırmaksızın men ve yasak etmek mânâlarına da kullanılır. Şu halde gerek bulutları sevk eden sürücü melekler gibi sevk edici ve gerek genel olarak men ve def eden uzaklaştırıcı kuvvetler bu zecredicilerdendir. Bu şekilde bütün mücahit ordular buna dâhil olduğu gibi, özellikle kumanda edip götürenler ve öğüt verip yürütenler de buna dâhildir.

3- Sonra bir zikir okurlar. Hak'tan vahiy, kitap, Kur'ân indirir, ilim ve marifet telkin ederler.

4-Bütün bunlara yemin ile önemlerini hatırlatarak söylerim ki gerçekten sizin ibadet edeceğiniz ilâhınız birdir.

5-İspatı: O bütün göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbi, hem bütün doğuların Rabbi. Doğular, yıldızların doğuş yerleri veya sene içerisinde her gün başka bir noktada doğması itibarıyla güneşin doğuş yerleri demek olabilirse de bunlardan başka "Sonra bir zikir okurlar." karinesiyle bütün manevî nurların da doğuşlarına işaret olunması için "doğuların Rabbi" buyurulmuş olması daha doğrudur. Çünkü zahir ile bâtın, dış âlem ile zihin, objektif ile sübjektif birleşmeden Hakk'ın birliği bilinemez. Zahirî nurların, dünya göğünün süslerinden gösterilmesi de bunu anlatır.  H.Yazır

ve (bütün dünyaya) bir öğüt ve uyarıda bulunmasını:

Zımnen, “ve günbatımının da” (karş. 55:17, not 7). Muhtelif “gündoğumu noktaları”nın (meşârik) vurgulanması, yaratılmış fenomenlerdeki sonsuz çeşitliliğin Yaratıcı'nın birliği ve benzersizliği ile karşıtlığını sergiler. Yukarıdaki ifadede “gündoğumu noktaları”ndan söz edilirken “günbatımı noktaları”nın lafız olarak (anlam olarak değil) zikredilmemesinde, 1-3. ayetlerde vurgulanan Kur’an'ın ışık saçıcı, aydınlatıcı özelliğinin îma edildiğine inanıyorum. M.Esed

Mearic Suresi'nin 40. ayetinde "Doğuların da Rabbi, Batıların da Rabbi" ifadesi kullanılmıştı.
 Bu ayetlerde, kâinatın sahibi ve hükümdarı kim ise, gerçek ilâh ve ma'budun da ancak O'nun olabileceği vurgulanıyor. Emir sahibinin terbiye eden ve yetiştiren olması ma'budun bir başkası olmasını akla ve mantığa aykırı kılar. Çünkü kendisine ibadet edilecek olan varlık, insana fayda ya da zarar verebilmeli, onun ihtiyaçlarını karşılamalı, kısmet ve kaderini tayin etmeli ve hatta insanın hayatının devam edip etmemesine karar verebilmelidir. Ma'bud bu özelliklere sahip olduğu takdirde kendisine teslim olmak ve kulluk etmek insan fıtratına uygun olur. Yukarıdaki temel ilkeleri kavrayan bir kimse, ancak yetki sahibi olanın ma'bud kabul edileceği, yetki sahibi olmayanın ise ma'bud kabul edilmeyeceği sonucuna kendiliğinden varacaktır. Dolayısıyla Allah'tan başkalarını ma'bud kabul etmek, onlara dua ve münacaatta bulunmak saçmalıktan başka bir şey değildir. Çünkü onların hiçbir gücü ve yetkisi olmadığı halde ağlayıp yakararak bir kimsenin onlardan isteklerde bulunması anlamsızdır  Mevdudi

Sure, tevhid ilkesine dikkat çekerek başlamıştır. Burada tevhide kanıt olarak, bu ana kadar inmiş olan Kur’an ayetlerinin içerdiği mesajlar kanıt gösterilmiştir. Ayetler “ف fe” bağlacı ile geldiğinden cümle etkisel olarak birbirine bağlıdır. Aslında bu zincirleme etki ile nitelen şey tek bir şeydir. Kasem edilerek başlayan pasajda Kur’an’ın bazı özellikleri dikkatlere sunulmaktadır. Bu özellikler şunlardır: Kur’an ayetleri insanları karşısında saflar halinde dizmekte veya insanları saflar halinde karşısında hizaya sokmakta; içerdiği gerçekler ile kitleleri sürüklemekte, karşıtlarını alt etmekte ve herkese öğüt vermektedir.
Bu özellikler Mürselat suresinde şu şekilde ifade edilmişti:
1. ‘Urf hâlinde [yığın yığın, öbek öbek, küme küme] gönderilmişlere kasem olsun ki,
2. –dolayısıyla da büküp devirenlere–
3. canlandırdıkça canlandıranlara da (kasem olsun ki),
4. –dolayısıyla ayırdıkça ayıranlara–
5- 6. ve bir öğüt bırakanlara da (kasem olsun ki), –gerek özür, gerek uyarı olmak üzere–
7. kesinlikle tehdit olunduğunuz şey elbette meydana gelecektir.
İlk inen ayetten konumuz olan bu pasajdakilere kadar tüm Kur’an ayetleri dikkate alındığında, insanı rüşde erdirme, yol gösterme ve rahmet olma açısından gerek afak ve enfüste [insanın çevresinde ve iç dünyasında] vermiş olduğu kanıtlar, gerekse kendisine özgü mucizeliği ile “dizi dizi olma” veya “saf tutturma”, “hizaya dizme”, ikna ederek, rüşde erdirerek “öğüt olma” özelliklerinin tümünü içermektedir. Kur’an, işte böyle bir kitaptır.
Bu nedenle Kur’an, Allah’ın birliğinin ve O’nun göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbi olduğunun yegâne kanıtı olarak ortaya konmuştur.
Bu ayet gurubundaki bazı ifadelerin ayrıca tahlil edilmeleri yararlı olur:
O saflar halinde dizilenlere/ dizenlere
1- 3. ayetlerde geçen bu ifadeler, bazı gelenekçiler tarafından halk kültüründeki cinsten “melekler” olarak anlaşılmıştır.
Süfyân es-Sevrî`nin A`meş kanalıyla... Abdullah İbn Mes`ûd (r.a.)’dan rivayetine göre; o, şöyle söylemiş: Saf bağlayıp duranlar “melekler”dir. Haykırıp sürenler “melekler”dir. Zikir okumakta olanlar da “melekler”dir. (İbn Kesir)
Bu durum, onların Kur’an’ı tanıyamamış olmalarından kaynaklanmıştır. Söz konusu ifadelerin “melek” olarak değerlendirilmesi aslında yanlış bir yaklaşım değildir. Ancak bu meleklerin halk kültüründeki melekler olarak değil, “haberci” anlamındaki “melekler” olarak anlaşılması gerekir. Daha önceki tahlillerimizde de belirttiğimiz gibi, Kur’an ayetleri bir bakıma “haberci melekler”dir. Nitekim bu anlamı çağrıştıran ifadeler surenin 164- 166. ayetlerinde de gelecektir. Bu konuya dair detayı daha evvel Necm ve Kadr surelerinde vermiştik. (Tebyinü’l Kur’an c. 1; s.169, 419)
Kasem cümlesi ile ilgili önceki açıklamalarımızda “muksemün aleyhler”in [kasem edilen şeylerin], ileri sürülecek tezin kanıtları olduğunu ifade etmiştik. Arapçadaki bu kuraldan dolayı, üzerlerine kasem edilen şeylerin somut olma zorunluluğu vardır. Soyut şeyler somut iddialara kanıt olamazlar. (Tebyinü’l Kur’an; c:1, s:69)
Konumuz olan ayetlerde kendilerine kasem edilen üç ayrı nitelik, bir tek şeyin sıfatıdır. O tek şey de Kur’an ayetleridir. Zira Kur’an ayetlerinin bazıları tevhidi, bazıları Allah’ın niteliklerini, bazıları insanlar için öğütleri, bazıları Allah’ın afak ve enfüsteki ayetlerini, bazıları kişisel ve toplumsal yaşam için gerekli ilkeleri, bir kısmı da geçmişe yönelik bilgileri içerirler. Böylece her gurup bir “saf” konumundadır.
Bu nedenledir ki, Kur’an’ı anlamaya cidden emek verenlerin bir kısmı bu ayetlerde nitelendirilenlerin bilginler, mücahidler olduğunu söyleseler de, çoğu Kur’an ayetleri olduğu yönünde kanaat belirtmişlerdir.
Klasik müfessirlerin çoğu, 1-3. ayetlerin meleklere işaret ettiğini ileri sürerlerken, Râzî`nin naklettiğine göre, Ebû Muslim İsfehânî bu varsayımı reddetmekte ve bu pasajın insanlar arasındaki gerçek müminlere işaret ettiğini söylemektedir. Fakat Râzî başka bir yorumda bulunmakta -bana göre en ikna edici olanıdır- ve burada kastedilenin Kur’an`ın mesajları [âyât] olduğunu ileri sürmektedir; ki, bu ayetler -müfessirin kendi ifadeleriyle- “çok çeşitli konulara değinmektedir. Bir kısmı Allah`ın birliğinin yahut O`nun ilminin, kudretinin ve hikmetinin kanıtlarına değinirken diğer bir kısmı ilahî vahyin veya yeniden dirilmenin kanıtlarını sergilemektedir. (Muhammed Esed; Kur’an Mesajı)
Katade: Burada kastedilenler Kur`ân-ı Kerîm`in zecredici [yasaklayıcı, alıkoyucu] buyruklarıdır, demiştir.
Katade de şöyle demektedir: Maksat yüce Allah`ın zikrini okuyan ve ya­zan herkestir.
Bir diğer açıklamaya göre; maksat Kur`ân-ı Kerîm`in âyetleridir. Yüce Al­lah bu ayetleri okunmak ile nitelendirmiştir. Nitekim bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Gerçekten bu Kur`ân İsrailoğullarına hakkında anlaş­mazlığa düştükleri şeylerin çoğunu anlatır." (Neml/27 ve 76)
Kur`ân`ın âyetlerinin, "tâliyât [biri diğerinin ardından gelenler]" diye adlandırılması mümkündür. Çünkü harflerin biri diğerinin arkasından gelir. Bu­nu da el-Kuşeyrî zikretmiştir. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
sonra da haykırıp sürükleyenler
Kur’an ayetlerini niteleyen bu ifade ile Kur’an ayetlerinin eşsizliği, herkesi ikna edebildiği, yalanlayıcıların ayetler karşısında tutunamamaları ve Kur’an ayetlerinin insanlığı gelişime ve geleceğe doğru sürüp götürmesi, kötülüklerden alıkoyması ifade edilmektedir.
sonra da [haykırıp sürükleyince] öğüt okuyanlar
Kur’an ayetlerinin diziler halinde duruşunun veya herkesi ikna etmesinin ya da yıldırmasının ana nedeni, ayetlerin insanlara öğüt vermesi, onları ahiret hakkında uyarmasıdır. Zaten Kur’an’ın yarıdan çoğu bunu ifade eden ayetlerden oluşmaktadır.
Sizin ilahınız kesinlikle Bir Tek’tir. O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir. Doğuların da Rabbidir.
“Kanıtlarlarla sabittir ki, sizin ilahınız kesinlikle Bir Tek’tir” hükmü ile akıllı insanların nasıl bir ilahın kulları olması gerektiğine vurgu yapılarak şu mesaj verilmektedir: “Rabb olarak tanınacak olan O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbi, doğuların da Rabbi” olmalıdır. Bir sineği bile yaratmaktan aciz kişi ve nesneler rabb olarak kabul edilmemelidir. Eğer bu yanlışa düşerseniz sonunda eliniz boş kalır, emeğiniz boşa gider, üstelik kendinize de zulmetmiş olursunuz. Onun için yanlış adrese gitmeyiniz.”
Rabbimiz Kendisini göklerin, yerin, ikisi arasındakilerin ve doğuların Rabbi olarak tanıtmıştır.
RABB:
Rabb “Terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, gelişmeyi programlayıp yöneten” demektir. Rabb sözcüğünün bu anlamı doğrultusunda, ayetteki ifadede de “yerde, gökte ve ikisi arasındaki varlıkların, var olan sistemlerin hepsinin kör tesadüfe bağlı olmayıp Allah’ın plan ve programı ile olduğu vurgulanmaktadır.
“Doğuların Rabbi” ifadesindeki çoğul kullanmla “doğu” kavramının izafiliğine dikkat çekilmiştir. Gerek Güneş’in ve Dünya’nın dönüşleri, gerekse bu iki gök cisminin doğuş yerleri mevsimler itibariyle sürekli değişmekte, buna bağlı olarak da doğu yönü sabit bir nokta olmamaktadır.
“ المشارقel-meşârık” sözcüğü, “gezegenlerin dünyaya göre doğuş noktaları” anlamına gelmektedir. Bu doğuş noktaları daha çok Güneş için kullanılmaktadır. Doğuş sözcüğü karanlığın yok olması sürecini ifade ettiği için özellikle Güneş için kullanılan bir kavramdır. Senenin her gününde Güneş’in ayrı ayrı doğuş noktaları olduğu gibi, dünyanın doğu ve batısı için de farklı doğuş noktaları var­dır. Gerek Güneş`in bu şekilde hareket etmesini, gerekse dünyanın Güneş etrafındaki dönerken aldığı farklı pozisyonları gerçekleştiren güç Yüce Allah’tır. Bu nedenle O’na “Doğuların Rabbi” denmektedir.
Rabbimiz, doğuların Rabbi olduğu gibi batıların da Rabbidir. Yüce Allah’ın aynı zamanda “batıların da Rabbi” olduğunun ayette zikredilmemesinin nedeni, bu gerçeğin ayetin bağlamından [kontekstten] anlaşılıyor olmasıdır.
Artık hayır! Doğuların ve batıların Rabbine kasem ederim ki, şüphesiz Biz kesinlikle güç yetirenleriz. (Meâric/40)
(O) iki doğunun Rabbi ve iki batının Rabbidir. (Rahman/17)
Konumuz olan ayetin bu bölümü, Nahl suresindeki şu ayete benzemektedir.
Ve O [Allah], yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve sizin için dağlardan barınaklar kıldı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve sizi kendi hışmınızdan koruyan elbiseler kıldı. İşte böylece, Allah müslüman olasınız diye üzerinize nimetini tamamlamaktadır. (Nahl/81)
Görüldüğü gibi, elbise insanı hem sıcaktan hem de soğuktan korumasına rağmen, Nahl/81’de elbisenin “sıcak”tan koruyacağı zikredilip “soğuk”tan koruyacağı zikredilmemiştir.
Konumuz olan ayette “batılar”dan söz edilmeyerek sadece “doğular” sözcüğünün kullanılmasını şöyle değerlendirmek de mümkündür: “Meşarik [Doğular] sözcüğü aynı zamanda “ışığın parladığı yerler” anlamına da gelir. Bu anlam bize Kur’an’ı çağrıştırmaktadır. Bu durumda “Rabbü’l-Meşrikayn” ifadesinden “Kur’an ayetlerinin saçtığı ışıkla tüm zihinlerin aydınlanmasının da Allah tarafından planlanıp uygulandığı” anlaşılır. H.Yılmaz


Yakın gök" ifadesi ile, gözlerimizle görebilmenin mümkün olduğu uzaya işaret edilmektedir. Nitekim daha uzakta bulunan, yerlerini bilemediğimiz birçok "sema" vardır. Başlangıçtan günümüze kadar insan, "sema=gök" fadesi ile belli bir yeri kastetmemiş ve uzayın görebildiği kadarını "sema" olarak adlandırmıştır.  Mevdudi

Yani, sema sadece herkesin gördüğü uzay değildir ve belirli bir takım sınırları vardır. Hiçbir asi şeytan o sınırları aşamaz. Her yıldız ve gezegen kendi ekseni etrafında döner ve kendi yolu dışına çıkamaz. Onların yollarına da başka birşey giremez. Görünüşte uzay boş bir alan olarak gözükmektedir. Oysa uzaydaki sınırlar o kadar kesin hatlar ile çizilmiştir ki, insanların yaptıkları duvarlar bir hiç mesabesinde kalır. İnsanoğlunun aya çıkabilmek için ne kadar güçlükle karşılaştığı bilinmektedir. Dolayısıyla aynı güçlükler, yeryüzündeki diğer mahluklar için de söz konusudur. Yani bundan cinlerin Alem-i Bâlâ'ya çıkmasının mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Mevdudi

Yani, melekler topluluğuna, ki onların “konuşması”, Allah'ın buyruklarından mecazdır. M.Esed

Lafzen, “... başaran bir kimse dışında” [yahut “... başaran kimse hariç”]. Ancak bazı otoritelerin (mesela Muğnî) işaret ettiği gibi, illâ edatı bazan, burada olduğu gibi, “fakat/ama” anlamına sahip olan ve bağlacı ile eş anlamlı kullanılmaktadır.

6 Bu ifadenin anlamı için bkz. 15:18, not 17. Ayet 4-5'de Allah'ın birliği vurgulandıktan sonra, 6-10. ayetlerden oluşan pasajda, insanoğlunun O'nun yarattığı evrenin zenginliğini ve derinliğini tam olarak kavramaktan aciz bulunduğu gerçeğine işaret eder. Biz burada 34:9'un bir yankısını görmekteyiz: “Onlar, göğün ve yerin ne kadar az kısmının önlerine serildiğini, ne kadarının da gizlendiğini görmezler mi?” Böylece, ayetin devamında dolaylı bir soru biçiminde ifade edilmiş olan yeniden dirilme temasına yeni ve dolaylı bir yaklaşımda bulunulmaktadır. M.Esed

Allah’ın varlığına, birliğine; O’nun göklerin, yerin, ikisi arasındakilerin ve doğuların Rabbi olduğuna Kur’an ayetleri kanıt gösterildikten sonra, bu pasajda da, Kur’an’ın “ الملإ اعلى Mele-i a’lâ (En Yüce Depo)” olduğu üzerinden, insanın zihinsel yapısı ve evren ile ilişkisi üzerinde durularak Allah’ın göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi olduğu somut bir örnekle ortaya konmuştur.
Hatırlanacağı üzere, bu pasajın ikizi deyebileceğimiz bir benzeri Hıcr suresinde yer almıştı. Her iki pasajı “Kulak Hırsızlığı Yapan Şeytanlar” başlığı altında ele alıp tahlil etmiştik. Ancak aynı konunun detaylı açıklaması daha önce Cinn Suresi’nin tahlilinde yapılmıştı. (Tebyînü’l-Kur’an; c: 3, s: 221-225) Bu nedenle, sadece pasajda yer alan bazı sözcüklerin tahlilini kısaca tekrarlamakla yetiniyor, ilgili bölümün oradan okunmasını öneriyoruz.
AZ DA OLSA VAHYE KULAK VERME [KULAK HIRSIZLIĞI]:
Bu konu Kur’an’da Hicr suresinin 16–18. ayetleri ile Saffat suresinin 6–10. ayetlerinde yer almaktadır. Mevcut meal ve tefsirlerin hemen hepsi konuyu aşağı yukarı aynı anlam doğrultusunda açıklamışlardır. Ancak günümüz teknolojisi bu ayetlerdeki bazı ifadeleri müteşabih sayılmaktan çıkarmış ve bugüne kadar bu müteşabih ifadeleri açıklamak için uydurulmuş hikâyelere ters düşmesin diye bazı dilbilgisi kurallarını ihmal etmeye veya bilerek yanlış kullanmaya artık gerek kalmamıştır.
Hıcr suresinin 18. ayetindeki
“استرق isteraka” fiili, genellikle “kulak hırsızlığı yapan” diye çevrilmiş olup, Kur’an’da sadece bu ayette geçer. Fiilin üç harfli hali olan “سرق seraka”nın anlamı; “çaldı, hırsızlık etti” demektir. Konumuz olan beş harfli kalıptan anlamı ise; “kulak kabarttı, kulak misafiri oldu, kaş altından baktı, çaktırmadan gözüyle izledi” demektir (Lisanül Arab cilt 4. S. 565). Yani “إستراق istirak”, hem kulak hem de gözle sinsice bir şeyler öğrenmek demektir.
Bu fiil konumuz olan ayette
“من استرق السّمع Men isteraka’s-sem’a (Sem’a kulak kabartan” cümlesi içinde yer almıştır. Burada “سمع sem’” sözcüğü tümleç yapılmış olduğundan, “استرق isteraka” fiili, (kulak kabartılarak ne kadar öğrenilebilirse) “dinleme yoluyla az bir bilgi edinen, az bir şey öğrenen” demektir.
Konuyla ilgili olarak Şeytanı-ı Racim, Şeytan-ı Marid, Mele-i A’lâ, Şihab-ı Mübin ve Şihab-ı Sakıp kavramları daha önce birkaç kez ayrıntılı olarak açıklandığından, detayın o bölümlerden okunmasını öneriyoruz.
ŞİHABLARIN Bİ`SETTEN ÖNCE VARLIĞI
Bu ayetleri açıklamak için üretilen iddialardan biri de Rasülüllah’ın elçi gönderilmesine kadar gökte yıldızın olmadığı; o gelince Kur’an’ı korumak için, kulak hırsızlığı yapan şeytanları kovmak ve onlara ateş topu atmak üzere şihapların yaratıldığı safsatasıdır. Bunu Hicr/16-18 ayetlerinin tahlilinde “Kulak Hırsızlığı Yapan Şeytanlar” başlıklı detaylı yazımızda uzun uzadıya konu etmiştik. Bu konuya dair bir nakil de Razi’den vermek yararlı olur:
Üçüncü Soru:
Bazıları şöyle derler: "Mütevatir tarihler, şihabların Hz. Peygamber (s.a.s) gelmezden önce de var olduklarına delâlet etmektedir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s)`in gelmesinden uzun süre önce yaşamış hakîm zatlar bundan bahsetmiş ve bu şihablar hakkında konuşmuşlardır. Bu hâdisenin Hz. Peygamber (s.a.s)`in gelişinden önce de mevcudiyeti sabit olduğuna göre, bunu Hz. Peygamber (s.a.s)`in gelişini gösteren bir hâdise saymak imkânsızdır."
Kâdî buna şöyle cevap vermiştir: Doğruya en yakın olan, "Bu durum, Hz. Peygamber (s.a.s) gelmezden önce de vardı. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s) zamanında çoğaldı. Bu çoğalması, Hz. Peygamber (s.a.s) için bir mucize oldu" denilmesidir. ((Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)
Klâsik anlayışta, bu ayetlerin Rasulüllah’ın kâhinlikle ilgisinin olmadığını; yani vahyin şeytanların gökte meleklerden duyup da yerde kâhinlere ilettikleri bilgiler olmadığını açıklamakta olduğu kabul edilir. Mevdudi’nin bu pasajla ilgili açıklaması şöyledir:
“Bu ayetin tazammun ettiği anlamı iyice kavrayabilmek için Rasûlullah`a (s.a) peygamberlik geldiği dönemde, Araplar arasında kehanetin çok makbul olduğunu bilmek gerekir. Öyle ki, o dönemde her yer âdeta gaybten haber getirenler, gayb hakkında bilgi verenler ile kaynıyordu. Araplar kendi geçmiş ve gelecekleri hakkında haber veren bu kimselere inanırlardı.
Bu kimseler [kâhinler] de, cin ve şeytanların kendi emirleri altında olduğunu, kendilerine gaybten haberler getirdiklerini iddia ediyorlardı. Hz. Peygamber`e (s.a) ilk kez vahiy geldiğinde, o, böyle bir atmosferde Kur`an`ın ayetlerini tebliğ etti ve bu ayetlerin kendisine Allah tarafından ve bir melek aracılığıyla geldiğini söyledi. Bunun üzerine kâfirler Hz. peygamber`e (s.a) "kâhin" demeye başladırlar. Öyle ki, şeytanın kâhinlere haber getirdiği gibi Hz. Peygamber`e de getirdiğini, onun da bu bilgileri kendilerine vahiy diye aktardığını iddia ettiler. Kur`an bu iddiaları şu şekilde cevaplamıştır. "Şeytan, kesinlikle, değil Mele-î A`lâ`ya yaklaşmak, Âlem-i Bâlâ`ya bile giremez. Şayet şeytan Mele-i A`lâ`ya yaklaşmak için çabalayacak olsa, hemen onu delici bir ateş kovalar."
Bir diğer anlamı da şöyle olabilir: "Allah`ın emriyle melekler kâinatı idare etmektedirler. Dolayısıyla onlar şeytan`ın kendilerine müdahalesinden korunmuşlardır. Şeytan bırakın onlara müdahale etmeyi, yanlarına bile yaklaşamaz." (Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an)
Hâlbuki konumuz olan ayetlerde konu edilen vahiy değil, Allah’ın yer ve göklerde kurduğu sistemin tanıtılmasıdır. H.Yılmaz


Yani, toprağın üzerinde ve içinde aslî biçimleriyle var olan ilkel maddelerden (bkz. sure 23, not 4); “göklerin ve yerin ve ikisi arasında bulunanların” karmaşıklığı ile karşılaştırıldığında bir hiç mesabesinde olan maddeler: bu nedenle, insanın birey olarak yeniden diriltilmesi, sayısız biçimler halindeki evrenin yaratılışı yanında bir hiç mesabesindedir. M.Esed

Surenin başında Allah’ın “Bir Tek’liği; göklerin, yerin ve aralarındakilerin ve Doğuların Rabbi oluşu” vurgulandıktan sonra, müşrikler akıllarını başlarına alıp doğruyu bulmaları ve buna göre hareket etmeleri için düşünmeye, mukayese etmeye, Allah’ın yarattıkları ile kendi uydurmaları arasında bir karşılaştırma yapmaya davet edilmektedirler. Bu bağlamda, Allah’ın tüm evreni ve evrendeki sayısız sistemi yaratmasının insanı yaratmasından daha çetin olduğu beyan edilmektedir. İnsanları düşünmeye davet eden “Yaradılışça kendileri mi daha çetin, yoksa Bizim yarattığımız kimseler mi?” sorusu, Kur’an’da başka ayetlerde de yer almaktadır.
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyüktür. Ama insanların çoğu bilmiyorlar. (Mümin/57)
Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü? Onu [göğü] O [Allah] yaptı: Boyunu yükseltti ve onu düzene koydu, gecesini kararttı ve kuşluğunu [ışığın parlaklığını] çıkarttı. Ve ondan sonra yeryüzünü döşedi; yeryüzünden suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da sabitledi [demirledi; sağlam bir şekilde yerleştirdi], sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak [yararlanmak] üzere. (Naziat/27-33)
Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir. (Ya Sin/81)
Bu ayetlerde Rabbimizin insanları tekrar yaratabileceği gerçeğine de dikkat çekilmiş olmaktadır.
cıvık- yapışkan bir çamur
İnsanı tekrar diriltmeye kadir olan Rabbimiz, bu ifadesiyle de insanın ilk yaratılışına işaret etmektedir. Daha önce de açıkladığımız gibi, insanın toprak/çamur olan menşeine atıfta bulunulması, insanın ilk olarak cansız maddeden yaratıldığı anlamındadır. Ayetlerde insanın menşei toprak, cıvık çamur, seramik gibi ifadelerle açıklanmaktadır. Bunlarla konu edilen maddenin değişkenliğidir. H.Yılmaz


Yani, Allah'ın yaratıcı gücüne ve onu inkar edenlerin kör gururuna. M.Esed

Yani, kafirler "öldükten sonra yeniden dirileceğiz, mahkeme kurulacak, cennet ve cehennem olacak" şeklinde sözler sarfettiğinden dolayı Hz. Peygamber (s.a) için "büyülenmiş gibi konuşuyor" diyorlardı. S.Ateş

İnsanın yaratılması ile evrenin yaratılması arasında mukayese yapılması istendikten sonra, bu ayetlerde de peygamberimiz ile müşriklerin konumu ortaya konmaktadır. Peygamberimizin Allah’ın sonsuz güç ve rahmetine hayran kalmasına karşılık, müşriklerin oyunda, oynaşta oldukları bildirilerek bu tavırları eleştirilmektedir. Bu eleştiri, aynı zamanda inkârcıların dinin gerçekliğinden ne kadar uzak olduklarını da göstermektedir.
Kur’an’da aynı mesajları veren başka ayet ve ayet gurupları da vardır:
Allah, gökleri görüp durduğunu direkler olmadan yükselten Zat’tır. Sonra O, arş üzerine istiva etti. Güneşe ve aya boyun eğdirdi. –Hepsi adı konmuş bir ecele akıp gidiyor. O, işi, Rabbinize kavuşacağınız güne kani olursunuz diye ayetleri detaylandırarak yönetir.
O’dur ki, arzı uzattı, orada sabit dağlar ve ırmaklar var etti. Orada bütün meyvelerden iki çift yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Şüphesiz bunda tefekkür eden [düşünen] bir toplum için ayetler vardır.
Ve yeryüzünde bir tek su ile sulanan birbirine komşu kıtalar var; üzümlerden bahçeler, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır. Ve Biz meyvelerinde onların bazısını bazısı üzerine fazlalıklı kılıyoruz. Şüphesiz aklını kullanan bir kavim için bunda bir takım deliller vardır.
Ve eğer şaşıyorsan, asıl şaşırtıcı, onların: “Biz toprak olunca mı, biz gerçekten yeni bir yaratılışta mıyız?” sözleridir. İşte bunlar Rablerini inkâr etmiş kimselerdir. Ve işte bunlar, boyunlarında demir halkalar bulunanlardır. Ve işte bunlar, ateşin ashabıdırlar, onlar orada sürekli kalıcıdırlar. (Ra’d/2- 5)
Ve o insan [o kişi], kendisini bir nutfeden [bir damla sudan] yarattığımızı görmedi mi de şimdi o, apaçık bir hasımdır [düşmandır]. Ve kendi yaratılışını dikkate almayarak Bize bir örnekleme yaptı. Dedi ki: “Kim diriltecekmiş o kemikleri? Onlar çürümüş iken!”
De ki: “Onları ilk defa yaratan, onları diriltecektir. Ve O, her yaratmayı çok iyi bilendir. O, size o yemyeşil ağaçtan bir ateş yapandır. Şimdi de siz ondan yakıp duruyorsunuz.
Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini de yaratmaya kadir değil midir? Evet [elbette kadirdir]! Ve O, çok mükemmel yaratandır, çok iyi bilendir.
Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu / işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir. (Ya Sin/77- 82):
Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz karşılık göreceğiz? (Saffat/53)
Ama kendilerine içlerinden uyarıcı geldiğine şaşırdılar da kâfirler, “Bu şaşılacak bir şeydir! Öldüğümüz ve bir toprak olduğumuz vakit mi? Bu uzak bir dönüştür” dediler. (Kaf/2, 3)
Ve onlar: “Biz yeryüzünde kaybolduğumuzda mı, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?” dediler. Aksine onlar, Rabblerine kavuşmayı [O’nun huzuruna varacaklarını] inkâr ediyorlar. (Secde/10)
Ve onlar dediler ki: “Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz, yeni bir yaratılışla diriltilecek miyiz?” (İsra/49)
Bu, ayetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve: “Sahi bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, yeni bir yaratılışla diriltilmiş olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. (İsra/98)
Size, gerçekten siz öldüğünüz, toprak ve kemik olduğunuzda, mutlak surette sizin çıkarılacağınızı mı vaat ediyor? (Mü’minun/35)
Bu konuyla ilgili olarak ayrıca Mü’minun/82, Vakıa/47 ve Naziat/11. ayetlere de bakılmalıdır. H.Yılmaz

Bu ayette, müşriklerin 15- 17. ayetteki “Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir. Öldüğümüz ve toprak, kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten mi biz tekrar dirilecekmişiz? Önceki atalarımız da mı?” şeklindeki itirazlarına hem çok kısa, hem de çok geniş anlamlar içeren tek bir cümleyle cevap verilmiştir: “Evet, siz de çok aşağılanmış olarak…” Zaten inkârcılara yakışan da kendilerine böyle muamele yapılmasıdır.
Ve onlar, o gün, Allah`a teslim bayrağını çekerler, uydurmuş oldukları şeyler de kendilerinden uzaklaşıp gitmiştir. (Nahl/87)
Ve sizin Rabbiniz: “Bana yalvarın, dua edin ki size karşılık vereyim. Şüphesiz Bana ibadet etmekten büyüklenen kimseler yakında horlanmış olarak cehenneme gireceklerdir” dedi. (Mü’min/60) H.Yılmaz


Yani, "Vakit geldiğinde herkesin ayağa kalkması için, Allah'ın emri (bir ses) yeterlidir." Burada ölümden sonraki diriliş tablosu şöyle çizilmiştir. Adeta tüm insanlık başlangıçtan, tâ kıyamete kadar sürekli uyumaktadır ve kendilerine yapılan bir çağrıdan sonra hemen ayağa kalkacaklardır. S.Ateş

Muhtemelen ya müminler onlara hatırlatmaktadırlar, ya da bu meleklerin bir sözünden ibarettir veya haşr meydanının manzaraları bunları akla getirmektedir ya da bir süre sonra kendi kendilerine anlamsızca şöyle söylemiş olabilirler: "Vah halimize tüm hayatımız boyunca, yalanlayıp, inkâr ettiğimiz kıyamet günü ile şimdi karşılaştık."   Mevdudi

İlk dönem otoritelerinin hemen tümüne göre -Ömer b. Hattâb, Abdullah b. ‘Abbâs, Katâde, Mücâhid, es-Suddî, Sa‘îd b. Cubeyr, Hasan Basrî, vb.- buradaki ezvâc ifadesi, “birbirine [vasıfları itibariyle] benzeyen insanlar” veya “aynı tür insanlar” yahut da “aynı kökten/cinsten olanlar” anlamına gelmektedir. M.Esed

Burada, biri, başkalarını Allah'a isyan ettirmek için çalışan insanlar ve şeytanlar, diğeri, müşriklerin taptıkları ağaçlardan ve taşlardan putlar olmak üzere ma'budun her iki türü de kastolunuyor.
Birinci anlamdaki ma'budlar, asilerdir ve cehenneme gireceklerdir. İkinci anlamdaki ma'budlar ise, "Kendilerine tapanlar onların ne kadar zavallı olduklarını görsünler ve taptıkları saçmalıktan utansınlar" diye hep birlikte cehenneme sevk edileceklerdir. Bir de bunların dışında bazı cahillerin kendilerine yaptıkları ma'budlar vardır. Ancak ma'bud edinilen bu kimseler hayatları boyunca şirke karşı çıkmış ve insanları tevhide davet etmiş olan peygamberler, veliler ve hatta meleklerdir. Elbette bunlar, diğer ma'budlar gibi kendilerine tapanlarla birlikte cehenneme sevk edilmeyeceklerdir. Mevdudi

 

Bu ayet, biri, "Sadece Hz. Nuh (a.s) ve beraberindekiler kurtulmuş, kavmi ise helâk olmuştur" şeklinde, diğeri de "Tüm insanlık helâk olmuş ve sadece Hz. Nuh (a.s)ile beraberindekiler kurtularak, insan nesli onlarla devam edegelmiştir." şeklinde olmak üzere iki anlama da gelebilir. Müfessirlerin çoğunun ikinci anlamı kabul etmiş olmalarına rağmen, bu husus Kur'an'da yeterince açıklığa kavuşturulmuş değildir. En doğrusunu Allah bilir. Mevdudi

Lafzen, “ona ... bıraktık”, yani ardından gelen selâmlamada ifadesini bulan “bu övgüyü” veya “hatırlanmayı”. M.Esed

Bu gün yeryüzünde hiç kimse Hz. Nuh'u (a.s) kötülükle anmaz. Bilakis Nuh tufanından binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen herkes onu hayırla yad eder. Mevdudi

Bir önceki ayet gurubunda inkârcılara geçmişteki ümmetlerin bir hatırlatılması yapılmıştı. Bu ayet gurubunda ise ilk somut örnek olarak Nuh peygamber ve kavminden bahsedilmektedir. Daha sonra başka örnekler de verilecektir.
Bu paragrafta, Nuh ve kavmi üzerinden, iyilik ve güzellik üretenlerin Allah tarafından ödüllendirileceği, zulüm ve kargaşa üretenlerin de cezalandırılacağı hükmü bildirilmektedir.
Nuh kıssası Hud suresinin 25- 48. ayetlerinde detaylı olarak verilmiş, surenin tahlilinde de Kitab-ı Mukaddes’ten bazı bölümler aktarılarak konu çok yönlü olarak incelenmişti. (Tebyinü’l-Kur’an; c: 5, s: Bu nedenle kıssa ile ilgili daha fazla ayrıntıya girmiyor, ilgili bölümün oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz


 "Rabbine geldi" ifadesi ile Allah'a yönelmesi, "selim bir kalb" ifadesiyle de salih ve temiz yani akidevî ve ahlâkî noksanlıklardan arınmış, şirk, küfür, şek ve şüpheden azâde, isyan ve itaatsizlikten uzak, kendisinde eğrilik bulunmayan ve kötü niyetten, buğz ve hasedden arî bir kalb kastolunmaktadır. Mevdudi

Nuh peygamber ve kavminin anlatıldığı kıssadan sonra, geçmişe ait verilen örneklerin ikincisi İbrahim peygamber ve kavmidir. İbrahim (as) ile ilgili pasajda İbrahim’in kavmi ile olan mücadelesi ve kendi hayatına ait bölümler ayrı paragraflar halinde verilmiştir. İbrahim ile ilgili bu pasajda anlatılanlar, arka arkaya aynı zamanda olmuş olaylar değildir. Ayrıca olaylara çok kısa olarak sadece işarette bulunulmuştur. Burada bir tek sözcüğün bile İbrahim’in hayatının çok uzun bir safhasına işaret ettiği dikkatten kaçırılmamalıdır.
Pasajın girişinde Rabbimiz, İbrahim’i, Nuh’un şiasından [Nuh taraftarı, Nuh’un gönüldeşi, inanç olarak onu izleyen] ve Rabbine “selim bir kalp” ile gelmiş [sağlıklı duruma gelmiş, tam mutmain olmuş] biri olduğunu bildirmiştir.
Bu ayet gurubunda, İbrahim’in nasıl aklını kullandığı [tefekkür ettiği] ve Allah’ı tanıyıncaya kadar nasıl fikir sancıları çektiği anlatılmakta, sonunda da zihnindeki tüm istifhamları gidererek “kalb-i selim”e ulaştığı bildirilmektedir. İbrahim’in (as) iman ve tevhid serüveni anlatılırken aynı zamanda her insanın da Rabbini taklitle değil, tahkikle ve mutmain olarak tanıması gerektiğine işaret edilmektedir.
Ve Biz [kanıt elde etmesi] ve kesin inananlardan olması için İbrahim`e göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.
Bu nedenle o [İbrahim], üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü: “Bu, benim Rabb`imdir" dedi. Sonra yıldız batınca: “Ben batanları sevmem” dedi.
Sonra Ay`ı doğarken görünce de “Bu, benim Rabb’imdir” dedi. O da batınca: “Ant olsun ki Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, kesinlikle ben sapkınlar kavminden olurum” dedi.
Sonra Güneş`i doğarken görünce de: “Bu benim Rabb’imdir, bu daha büyük” dedi. Sonra o da batınca: “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene/yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi. (En’am/75- 79)
Bir zamanlar İbrahim de: “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. (Allah): “İnanmadın mı ki?” dedi [buyurdu]. (İbrahim): “İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye” dedi. (Allah) buyurdu ki: “Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine alıştır. Sonra her dağın üzerine onlardan bir parça kıl [bırak]. Sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler. Ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Bakara/260)
Rabbi ona, “İslâm ol!” dediği zaman o [İbrahim], “Ben âlemlerin Rabbi için islâm oldum” dedi. (Bakara/131)
KALB-İ SELİM: “Sağlam, hastalıksız, evrendeki mucizeler karşısında hiçbir şüphesi ve zihinsel sancısı kalmamış, tamamen mutmain olmuş kalp” demektir. Bir başka ifade ile; salih ve temiz, yani akidevî ve ahlâkî noksanlıklardan arınmış, şirk, küfür, şek ve şüpheden, isyan ve itaatsizlikten uzak bir inanç, kanaat demektir.
Bu ayetlerde “sekım” ile “selim kalp” karşıt anlamlı olarak gösterilmiştir.
“ سقيمSekım”, bedene özgü hastalık, illet demektir. Hastalık bedende de olabilir, nefiste [zihinde] de... Nitekim Allah “Onların kalbinde hastalık vardır” (Bakara/10) buyurmuştur. (Rağıp el-İsfehani; el Müfredat, tvd mad.)
Birçoğu “sekım” sözcüğünü bedensel hastalık olarak kabul ettiğinden, “hastayım” sözünü rivayetlerle de destekleyerek İbrahim’in yalan söylediği görüşünü ortaya atmıştır. Bu tertibi Buhari “Peygamberler”, “Sözleşmeler”, ve “Nikâh” bölümlerinde; Müslim ise “Fezail” bölümünde nakletmiştir. Buhari’deki rivayet şöyledir:
... Muhammed b. Sîrîn`den, o da Ebû Hureyre`den tahdîs etti. O şöyle demiştir: İbrahim Peygamber yalnız üç defa ya­lan söylemiştir: Bunlardan ikisi Azîz ve Celîl olan Allah`ın zâtı ve rızâsı içindir: Puta tapanlara "Ben hastayım" demesi ve "Belki put­ların şu büyüğü bu kırma işini işlemiştir" demesi. Rasûlullah üçün­cüsü için de şöyle demiştir: "İbrahim günün birinde (bir kadın güzeli olan eşi) Sâre ile beraber ansızın cebbarlardan azılı bir zâlimin mem­leketine uğrayıvermişti. Adamları tarafından o zalim hükümdara:
- Şehre yolcu bir kimse gelmiştir. Beraberinde insanların en gü­zeli bir kadın vardır, diye haber verildi.
Zalim melik, İbrahim`e haber gönderdi. Geldiğinde Sâre`den söz ederek:
- Bu kadın kimdir? diye sordu. İbrahim:
- [Din yönünden] kız kardeşim, dedi. Sonra İbrahim, Sâre`nin yanına geldi ve:
- Yâ Sâre, yeryüzünde [bizim îmân ettiğimiz esâslara] benden ve senden başka îmân eden hiçbir kişi yoktur. Bu melik bana seni sordu. Ben de ona senin benim kız kardeşim olduğunu haber verdim. Sakın benim sözümü yalan çıkarma, dedi.
Arkasından zalim melik Sâre`ye elçi gönderip çağırttı. Sâre onun yanına girince melik eliyle Sâre`ye uzanmaya davrandı, bu anda adam bir hâle yakalandı, nefesi boğuldu. Hemen Sâre`ye:
- Benim için Allah `a duâ et, ben sana zarar vermeyeceğim, dedi. Sâre, Allah `a (onun çözülmesi için) duâ etti. Duanın akabinde adam o hâlden salıverildi. Sonra Sâre`ye ikinci defa uzandı. Bu sefer de bi­rincideki gibi yahut ondan daha şiddetli bir hâle yakalandı. Yine Sâre `ye:
- Benim için Allah `a duâ et, ben sana zarar vermeyeceğim, dedi. Sâre yine dua etti, o da yine çözüldü ve kapıcılarından bâzısını çağırdı da:
- Sizler bana insan getirmediniz, sizler bana ancak bir şeytan getirdiniz, dedi.
Akabinde Hâcer`i Sâre`ye hizmetçi olarak hediye etti. Sâre, İbrahim’e geldi. İbrahim, dikelmiş namaz kılıyordu. Eliyle "Mehye" yani “hâlin nedir?” diye işaret etti. Sâre:
- Allah kâfirin yâhut fâcirin tuzağını kendi göğsüne çevirdi ve Hâcer`i de bana hizmetçi verdi, dedi."
Ebû Hureyre: İşte bu Hâcer sizin ananızdır, ey sema suyunun oğullan, demiştir.” (Buhari; Peygamberler Kitabı, 11. Bab, 33. No’lu Hadis)
Bu konuya ait Razi’nin kanaati de şöyledir:
Bazı kimseler, İbrahim [a.s]`in bu sözünün yalan olduğunu ve bu hususta, Hz. Peygamber [s.a.s]`in, "İbrahim ancak üç yalan söylemiştir" buyurduğunu rivayet etmişlerdir. Ben bu kimselere bu hadisin kabul edilmemesi gerektiğini, çünkü Hz. İbrahim [a.s]`e yalan nisbet etmenin caiz olamayacağını söylediğimde, bu kimse, "Sen nasıl olur da âdil râvinin yalan söylediğini söylüyorsun?" deyince, ben de dedim ki: "Yalanın, râvi ile Allah`ın dostu İbrahim [a.s]`e nisbet edilmesi hususunda bir tereddüt meydana geldiğinde, bu yalanın râviye nisbet edileceği zarureten bilinen bir husustur. Hem sonra, hadisteki "yalan" ile, "yalana benzer bir haber" manasının kastedilmiş olması niçin söz konusu olmasın?" (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)
Anlaşılıyor ki, İbrahim’in ayette konu edilen hastalığı, baş ağrısı, diş ağrısı, mide ağrısı, grip ve nezle cinsinden bir hastalık değildir. Üstelik İbrahim (as) klasik eserlerde yer aldığı gibi, “Ben hastayım!” derken yalan da söylememiştir. O gerçekten hastadır; fikir sancısı çekmektedir:
İbrahim peygamber, melekût bilgisi sayesinde Allah’ı tanımış, bu tanıma sürecinde de fikir işkencesi, zihinsel sancılar çekmiştir. Sonunda O’na teslim olmuş, samimi ve sağlam bir gönül ile O`na yönelmişti. O bir hanif idi, gönlünde şirkten hiç eser yoktu.
Dünyanın farklı köşelerinde afak ve enfüsteki ayetlere bakarak fikir işkencesi çekmiş, sonunda da tek Allah inancına [tevhid akidesine] ulaşmış birçok düşünür, edip kimseler çıkmıştır. H.Yılmaz


Hz. İbrahim'in kıssasının izahı hakkında bkz. En'am an: 50-55, Meryem an: 26-27, Enbiya an: 51-66,Şuara an: 50-64, Ankebut an: 25-48.

Hz. İbrahim'in itirazı şöyle devam eder: “Bir Yaratıcı'nın ve evrenin bir Sahibi'nin olduğuna inanıyor musunuz?” Bu soruya kavmi olumlu cevap verecek durumdaydı, çünkü Üstün bir Varlığa inanmak, onların dinlerinin temel bir parçasıydı. İtirazın daha sonraki safhası şöyle olacaktı: “Öyleyse nasıl olur da evrenin bir Yaratıcı'sı olduğuna inandığınız halde putlara -kendi ellerinizle yaptıklarınıza- da taparsınız?” M.Esed

Yani, siz Allah'ı ne sanıyorsunuz? O sizlerin taş, toprak ve ağaçlardan yaptığınız putlar gibi midir? Yine O'nun sıfatlarının putlarınızın sıfatlarıyla bir alâkası mı var? Allah'a küstahlık yapmanıza rağmen, O'ndan kaçıp kurtulabileceğinizi mi düşünüyorsunuz? Mevdudi

Hz. İbrahim, muhataplarına sürekli sorular sorarak, onları düşünmeye sevk ediyor. Zaten kendisi de, kendi kendini sorgulayarak Allaha bilinçli olarak inandı ve "Allahın veli kulu" oldu. İbrahiin halkı yıldızlara ve putlara tapıyordu. (Bak. Enam suresi 76-82 ayetleri inceleyiniz.) M.Sağ

İbrahim'in, ilk yıllarda, Allah'ı yıldızlar, güneş ve ay ile özdeşleştiren yersiz çabalarına atıf (bkz. 6:76-78). M.Esed

 Burada özel bir olay anlatılmaktadır. İzah için bkz. Enbiya an: 51-73, Ankebut an: 16-27.
İbn Ebi Hatim, tabiinden meşhur müfessir Katade'nin "Nazraten fi en-nücum" ifadesini Arapların bir deyim olarak kullandıklarını söylediğini naklediyor. Nitekim İbn Kesir de aynı görüşe katılmıştır. Zaten insanın düşünürken gayri ihtiyari, bakışlarını gökyüzüne çevirdiği bilinen bir husustur. Mevdudi

Zımnen, “Allah'tan başka putlara tapmanızdan dolayı” (İbni Kesîr, karş. Lane IV, 1384). M.Esed

 Bu, bazılarının görüşüne göre Hz. İbrahim'in (a.s) söylediği iddia edilen üç yalandan birisidir. Ancak bu sözün yalan olup olmadığını belirleyebilmek için, Hz. İbrahim'in (a.s) gerçekten hasta olup olmadığını bilmek gerekir. Bu hususta kesinlikle tespit yapılamıyorsa eğer, hangi mantığa uyarak Hz. İbrahim'e (a.s) "yalan söyledi"diye iftira atabilirsiniz? (İzah için bkz. Enbiya an: 60 ve Resail ve Mesail adlı eserim, c.ll,sh: 35-39) Mevdudi

 

 

. Bu cümleden Hz. İbrahim'in ailesinin festivale giderken, Hz. İbrahim'i yanlarında götürmeyi istedikleri, ancak onun "rahatsızım gelemem" demesi üzerine, mazeretini kabul ederek, Hz. İbrahim'i (a.s) evde bıraktıkları anlaşılmaktadır. Yani, Hz. İbrahim (a.s) gerçekten de rahatsızdır. Bu nezle gibi basit bir rahatsızlık da olabilir. Çünkü ailesi Hz. İbrahim'in mazeretini kabul etmiş ve gelmesinde ısrar etmemişlerdir. Mevdudi

Putların önlerinde çeşitli yiyeceklerin bulunduğu anlaşılmaktadır. Mevdudi

Yani, “Bütün gücüyle”. Daha sonra meydana gelen olaylar için bkz. 21:58 vd. M.Esed

Burada kısaca zikredilen bu hadise, Enbiya Suresi'nde daha ayrıntılı bir şekilde aktarılmıştır.
Hz. İbrahim'in (a.s) kavmi, mabedlerinin içindeki putları paramparça bir halde görünce, hemen bu işi kimin yaptığını araştırmaya başlamıştır. Bazılarının "İbrahim adlı bir genç putlarımıza karşıydı" demeleri üzerine halk, "onu yakalayıp, getirin" diye bağrıştı ve bir grup gidip Hz. İbrahim'i yakalamış ve halkın önüne getirmiştir. Mevdudi

Enbiya 69'da: "Biz de, ey ateş İbrahim'e serin ve esenlik ol dedik." Ankebut, 24'de ise: "Allah onu ateşten kurtardı" şeklinde buyurulmuştur. Bu ayetlerden açıkça anlaşıldığına göre, Hz. İbrahim (a.s) ateşe atılmış, Allah da onu ateşten kurtarmıştır. "Ona bir tuzak kurmak istediklerinde biz de onların tuzaklarını boşa çıkardık" ayetinin anlamı, "Onlar İbrahim'i ateşe attılar ve Allah onu mucizeyle ateşten kurtararak, kafirleri yenilgiye uğrattı" şeklinde anlaşılır. Bu hadisenin aktarılmasıyla gözetilen amaç, Mekkeli müşriklere şu hususun anlatılmasıdır: "Sizler Hz. İbrahim'in (a.s) soyuna mensup olmakla övünüyorsunuz. Ancak Hz. İbrahim'in (a.s) yolu, Hz. Muhammed'in (s.a) sizleri çağırmakta oluduğu yolun aynısıdır. Şayet sizler onu yenilgiye uğratmak için başvurduğunuz çeşitli hilelere devam ederseniz, Hz. İbrahim'in (a.s) kavmi gibi sizlerde en sonunda yenilgiye uğrarsınız." Mevdudi

Bu ayet gurubunda, İbrahim’in hayatında başka bir safhayı teşkil eden kavmi ile arasındaki tevhid mücadelesi nakledilmiştir. İbrahim bir mizansen tertipleyerek kavminin uyanmasını sağlamaya çalışmıştır. Ne var ki, kavmi akıllanmayıp mevcut inadını sürdürmüştür. İbrahim’i cezalandırmaya kalkışmışlar, buna karşılık Rabbimiz tuzaklarını bozup onları cezalandırmıştır.
Hazırladığı mizansende, İbrahim (as), alay olsun diye kavminin putlarına yemek, para-pul sunmuş, “Yemez misiniz/ nasiplenmez misiniz? Neyiniz var ki konuşmuyorsunuz?” diye bir de alaycı sorular yöneltmiştir.
93. ayette geçen “ اليمينel-yemin” ifadesinden “sağ eliyle”, “var gücüyle” vurduğu anlaşılabileceği gibi, İbrahim’in bir yemini gereği vurduğu da anlaşılabilir. “Sağ eliyle” anlamında ele alırsak, sağ elin sol elden daha güçlü olması nedeniyle darbenin şiddetini artırmak için “sağ el” ifadesi kullanılmış olur. “Yemin” anlamında ele alırsak, bu durumda da İbrahim’in putları kırmaya yemin etmiş olmasından dolayı putları kırdığı anlaşılır. Saffat suresinde birer sözcükle işaret edilen bu olayların detayı Enbiya suresinde verilmektedir.
Ve ant olsun ki, biz, daha önce İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Ve Biz onu bilenler idik.
Hani o [İbrahim], babasına ve kavmine: “Israrla kendisine tapınıp durduğunuz bu heykeller nedir?” demişti.
Onlar: “Biz atalarımızı bunlara tapanlar olarak bulduk” dediler.
O [İbrahim]: “Ant olsun ki, sizler ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi.
Onlar: “Sen bize hakkı mı getirdin, yoksa sen oyun oynayanlardan mısın?” dediler.
O [İbrahim] dedi ki: “Bilakis, Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir; ki, onları O yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza kesinlikle bir tuzak kuracağım.”
Sonra da o [İbrahim], ona müracaat etsinler diye kendilerine ait büyükleri dışında bunları parça parça etti.
Onlar [Kavmi], “Bizim tanrılarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, kesinlikle zalimlerdendir” dediler.
Onlar [Bazıları] “Onları anıp duran bir genç duyduk. Onun için “İbrahim” deniliyor” dediler.
Onlar: “O halde ona tanık olmaları için onu [İbrahim’i] insanların gözleri önüne getirin” dediler.
Onlar: “Ey İbrahim! Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?” dediler
O [İbrahim]: “Aksine, onu şu büyükleri yaptı. Konuşabiliyorlarsa haydiyin onlara sorun!” dedi.
Bunun üzerine kendilerine [vicdanlarına] döndüler de: “Şüphesiz siz, zalimlerin ta kendisisiniz” dediler.
Sonra onlar yine kendi kafalarına döndüler: “Ant olsun ki, bunların konuşmayacağını bilirdin” dediler.
O [İbrahim]: “O halde, Allah’ın astlarından size hiçbir şeyce fayda vermeyen ve size zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Size de, Allah’ın astlarından taptıklarınıza da üff [yazıklar olsun]! Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” dedi.
Onlar [kavmi]: “Eğer yapanlarsanız, şunu yakın ve tanrılarınıza yardım edin” dediler.
Biz: “Ey ateş! İbrahim`e karşı soğuk ve güvenli ol” dedik.
Ve ona bir düzen kurmak istediler de Biz kendilerini daha fazla hüsrana uğramışlar kıldık.
Onu da, Lût`u da, âlemler için, içinde bolluklar bulunan topraklara kurtardık.
Ve Biz ona İshak’ı, ilave olarak da Yakub’u bağışladık. Ve hepsini iyiler yaptık.
Ve biz onları, bizim emrimizle kılavuzluk yapan önderler kıldık. Ve Biz onlara hayırlar işlemeyi, salâtı ikame etmeyi, zekâtı vermeyi vahyettik. Ve onlar, sadece Bize kulluk yapanlar idiler. (Enbiya/51- 73)
Saffat Suresi’nde İbrahim’in (as) mücadelesine kısaca değinilmesinin amacı, İbrahim soyundan olduklarını söyleyen ve bununla gurur duyan Mekkeli müşrik Araplara, İbrahim’in (as) yolu ile Allah elçisi Muhammed’in (as) yolunun aynı olduğunu bildirmek ve İbrahim’in kavmi gibi bir takım zorbalıklara başvurmanın kendilerini kurtarmayacağı, mutlaka yenilgiye uğrayacakları mesajını vermektir. H.Yılmaz

Lafzen, “Rabbime gideceğim: O, bana doğru yolu gösterecektir”. M.Esed

Yani, Hz. İbrahim (a.s) bu sözü, ateşten mucize kabilinden kurtulduktan sonra ülkesini terkettiği sırada söylemiştir.
Bu ifade şu anlama gelir: "Ben Allah yolunda hizmet ediyorum. Ve benim kavmim, sırf Allah yolunda yürümek istediğimden dolayı bana düşman oldu. Ben de şimdi Allah'a teslim oldum ve O'na hicret ediyorum. Benim hedefimi belirleyen ve bana yol gösteren O'dur. O beni nereye götürürse, ben oraya gideceğim." Mevdudi

 

Bu duadan, Hz. İbrahim'in (a.s) o dönemde daha çocuğu olmadığı anlaşılıyor. Yanında sadece hanımı ve yeğeni Hz. Lût (a.s) vardı. O da doğal olarak "bana hicret esnasında teselli olması için bir çocuk ihsan et" diye Allah'a dua etmiştir. Mevdudi

 

Bu ifadeden Allah Teâlâ'nın, Hz. İbrahim'e (a.s) hemen müjde verdiği şeklinde bir anlam çıkartmak doğru olmaz. Nitekim, "İhtiyarlık çağımda bana İsmail ve İshak'ı lûtfeden Allah'a hamdolsun. Şüphesiz Rabbim duayı işitendir." (İbrahim. 39) ayetinden de anlaşılacağı üzere, Hz. İbrahim'in dua ettiği zaman ile kendisine müjde verildiği zaman arasında yıllarca mesafe vardır. Kitab-ı Mukaddes'te, Hz. İsmail doğduğunda Hz. İbrahim (a.s) 86, (Tekvin: 16:16), Hz. İshak doğduğunda ise 100 yaşında olduğu yazılıdır. (Tekvin 21:5 Mevdudi

Lafzen, “Onunla birlikte yürüme [yahut “çaba gösterme”] çağına geldiğinde”: Bu ifade, çocuğun babasının inançlarını ve hedeflerini anlayacak ve paylaşacak bir yaşa gelmesini anlatmaktadır M.Esed

Hz. İbrahim (a.s) rüyasında oğlunu kurban etmiş olduğunu değil, kurban etmek üzereyken görmüştür. Ancak o oğlunu kurban etmiş olarak gördüğünü sanmış ve bu niyetle onu kesmeye karar vermiştir. Bu nokta 105. ayette daha da açıklığa kavuşturulmuştur: " Sen rüyayı doğruladın. İşte biz güzel davrananları böyle mükâfatlandırırız."
Hz. İbrahim'in (a.s) oğluna, gördüğü rüya ile ilgili düşüncesini sormasının nedeni, onun iznini almak değil, sadece Allah'ın kendisine daha önce müjdelediği evladın 'salih' olup olmadığını öğrenmekti. Nitekim bilindiği gibi o daha önceden Allah'tan salih bir evlad istemiş ve Allah da ona salih bir evlad ihsan ettiğini müjdelemişti.
Çocuk, Allah rızası için canını feda etmeye hazır olduğu takdirde, Hz. İbrahim'in duasının kabul edildiği ve Hz. İsmail'in sadece sülbî olarak değil, ahlâk ve şahsiyet açısından da onun oğlu olduğu anlaşılacaktı.
Bu ifadeler, Hz. İsmail'in, babasının rüyasında gördüklerini sadece bir rüya olarak değil, Allah'ın vahyi ve bir emri olarak telakki ettiğini gösteriyor. Hz. İsmail'in bu düşüncesi doğru olmasaydı eğer, pekâlâ Hz. İbrahim (a.s) bunun Allah'ın emri derecesinde bir rüya olmadığını söyleyebilir ve ayrıca Allah Teâlâ da vahiy göndererek durumu açıklığa kavuşturabilirdi. Fakat burada böyle bir işaret yoktur. İşte bu nedenden ötürü İslâm'da peygamberlerin rüyalarının bir çeşit vahiy olduğuna inanılır. Aksi varid olsaydı, Allah, Hz. İbrahim'i (a.s) ikaz eder, yanlış anlamayı düzeltir ve Kur'an'da böylesine yanlış bir anlayışın oluşmasına izin vermezdi. Mevdudi

Hz. İbrahim, oğluna, kurban etmeyi Tanrının buyurduğunu değil, rüyasında gördüğünü ve kendisini kurban etmesi gerektiğini söylüyor. Hz. İbrahim rüyasını yorumlarken, oğlunu kurban etmesini Allahın istediğini sanıyor. Hz. İbrahimin böylr yapmasının nedeni, rüyasına içtenlikle teslim olduğu Tanrının buyruğu sanması. Hz. İbrahimin oğlunukurban etmeye niyetlenmesi, İbrahimin Tanrıya tam teslimiyetinin bir sonucu ve rüyasının kendince yorumunu da yerine getirdiğini gösteren bir davranış.

Nitekim Allah, Hz. İbrahimin bu içtenliği üzerine, onu yanlış yorumladığı rüyasını uygulamaktan kurtarmıştır. Hz. İbrahimin rüyasına yaptığı yorum yanlış olmasına rağmen, Allaha olan teslimiyeti konusundaki samimiyetini göstermiştir. Allah Hz. İbrahimin rüya konusundaki yorumunu değil, niyetini ve içtenliğini ödüllendirmiştir. Hz. İbrahimin şahsında, bu Kuran ayetinden öğreniyoruz ki, Allah kendisine ortak koşmadan, içtenlikle bağlı olan kullarını " Allah için diye, safiyane yapacakları ve sonunda üzülecekleri vahim hatalara karşı uyarıyor. M.Sağ

Yukarıdaki parantez içi ifadenin bu pasajı doğru anlamak için gerekli olduğuna inanıyorum. Burada Allah lafzı açık bir şekilde zikredilmese de Kur’an terminolojisinde bu eslemâ fiili, notlarda defalarca işaret edildiği gibi, “kendini Allah'a, yahut Allah'ın iradesine teslim etti” anlamına gelir. Bu nedenle, yukarıdaki ayette geçen ikil eslemâ hali de, ilk bakışta, bu anlama sahip görünmektedir. Ancak, ayetin devamı, Hz. İsmail'in kurban edilmesinin Allah'ın emri olmadığını açıkça gösterdiğinden, onun ve babasının “Allah'ın iradesine kendilerini teslim etmeleri”, bu bağlamda, yalnız sübjektif bir anlama sahip görünmektedir -yani “Allah'ın iradesi olarak düşündükleri/gördükleri isteğe” teslim olmaları anlamını taşımaktadır. M.Esed

Hz. İbrâhîm'in İsmâ'îl ve İshâk adında iki oğlu vadı. Tevrât'ta kurbanlık çocuğun İshâk olduğu belirtilir. Kur'ân-ı Kerîm'de isminden söz edilmez. Ama sonradan gelen müfessirlerin kanâ'atine göre kurbanlık İsmâ'îl'dir. Ancak bu görüş, kurbanlığın İshâk olduğunu söyleyen sahâbîlerin çoğunluğunun görüşüne aykırıdır. Dâvûdî ve Taberî de kurbanlığın İshâk olduğu görüşündedirler. Kur'ân-ı Kerîm'den de kurbanlığın İshâk olduğu açıkça anlaşılır. Çünkü kurbanlık, İbrâhîm'e müjdelenen çocuktur ki İshâk'tır. Hz. İbrâhîm, gece ru'yâsında birinin, kendisine: "Allah sana oğlunu boğazlamanı emrediyor!" dediğini duymuş, sabah olunca bunun şeytândan mı, Rahmândan mı olduğu hakkında tereddüdetmiş, üç gece aynı ru'yâyı üst üste görünce bunun Allah'tan olduğunu anlamıştır. Peygamberimizin babası Abdullah da kurban edilecekti. Abdu'l-Muttalib, Zemzem kuyusunu bulup çıkardığı veya on oğlu olup kendisini savunacak duruma geldikleri takdirde bir oğlunu kurban edeceğini adamıştı. Dileği olunca oğulları arasında çektiği kur'a, Abdullah'a isâbet etti. Abdullah'ın kurban edilmesine râzı olmayan Mekke ileri gelenleri, bir kâhine başvurmayı önerdiler. Sonuçta kâhinin fikri üzerine, on deve ile Abdullah arasında çekilen kur'a Abdullah'a çıktı. Deve sayısı onar onar artırılarak yinelenen kur'a, deve sayısı yüze vardığında develere isâbet etti ve Abdullah'ın yerine yüz deve kurban edildi. S.Ateş

Hz. İbrahim (a.s) oğlunu kurban edeceği sırada, onu sırt üstü değil de, yüzükoyun yatırmasının nedeni, oğlunun yüz ifadesini görüp, baba sevgi ve şefkatinin ağır basması dolayısıyla Allah'ın emrini yerine getirmeme korkusuydu. Mevdudi

Bir grup nahiv alimi ayette geçen "ve" edatının "sonra" anlamına geldiğini ileri sürerken, bir grup da, olayın okuyucunun zihninde canlanmasını sağlamak için "tam o esnada" anlamında kullanıldığını söylemişlerdir. "Allah yaşlı bir insana, ömrünün son demlerinde bir oğul ihsan ediyor ve büyüdüğünde yaşlı baba biricik oğlunu yüzükoyun yere yatırarak, elinde bıçak Allah rızası için kesmek üzere öylece duruyor." İşte bu manzara Allah'ın engin rahmetini kimbilir nasıl coşturmuş ve bu baba ile oğula Allah ne kadar şefkat beslemiştir? İnsanın bunu kelimelerle ifade etmeye gücü yetmez. Olsa olsa tasavvur edebilir ancak. Mevdudi

Yani, Hz. İbrahim'in rüyasının manevî/ahlakî anlamı, o'nun hayattaki en değerli varlığını Allah'ın iradesi olarak gördüğü bir işaret üzerine (bkz. önceki not) kurban etmeye hazır olup olmadığının denenmesinde yatmaktadır. M.Esed

 Yani, "Biz sana rüyanda oğlunu kurban ettiğini değil, kurban etmek üzere iken göstermiştik. Ve sen onu kesmek için hazırlandığında, rüyan doğrulandı. Zaten asıl maksat da buydu. Sonuçta sen sadakatini ispatlamak suretiyle, imtihanı başarıyla geçtin."Yani, " Biz ihsanda bulunanları (muhsinleri) işte böyle mükâfatlandırır, onu sıkıntı ve çilelerden geçirmek suretiyle imtihan eder, tereddütleri varsa, giderir ve böylece derecelerini yükseltiriz. İşte sen de oğlunu kurban etmeyi göze aldığın için, hem oğlunu kurtardık, hem de derecenizi yükselttik." Mevdudi

Yani, bu şiddetli imtihan açıkça Hz. İbrahim'in onu yüklenebileceğine işaret etmekte ve böylece, bizâtihî Allah'ın bir ödülü olan yüksek bir ahlakî imtiyaz oluşturmaktadır. M.Esed

Yani, "maksat senin oğlunun canını almak değildi. Maksat, Allah'tan başka hiçbir şeyin sana daha sevgili olmadığını ortaya çıkarmak için, seni imtihan etmekti." Mevdudi

‘Azîm (“muazzam” veya “kudretli”) sıfatı, bu kurbanın, Hz. İbrahim'in daha sonra bulup Hz. İsmail'in yerine kestiği (Tekvîn xxii, 13) bir koç olduğu yorumunu zayıflatmaktadır. Bana göre, burada sözü edilen kurban, her yıl yüzbinlerce müminin Mekke'ye yaptıkları hacc ziyaretinde tekrarladıkları kurbandır ki, bu, Hz. İbrahim ve İsmail'in yaşadıkları tecrübenin anılması demek olup İslam'ın “beş esası”ndan birini oluşturmaktadır. (Bkz. 22:27-37, ayrıca 2:196-203.) M.Esed

 

"Büyük bir kurbanlık" ifadesi ile Kitab-ı Mukaddes'e göre de İslâmi kaynaklara göre de, Allah'ın bir melek vasıtasıyla Hz. İbrahim'e oğlunun yerine kurban etmesi için gönderdiği "koç" kastedilmektedir. "Büyük bir kurbanlık" denmesinin nedeni ise, onun Hz. İbrahim'in hatırı için gönderilmesi ve sabırlı, fedakâr oğlunun canının bedeli için bir fidye olmasıdır. Bu yüzden Allah, Hz. İbrahim'in o emsali düşünülemeyen kurban niyetini, bu koç ile yerine getirmesini istemiştir. Bunun yanısıra "Büyük bir kurbanlık" denmesinin diğer bir nedeni de Hz. İbrahim'in sünnetinin kıyamete kadar sürmesi ve müminlerin tarih boyunca, o teslimiyet olayını, hayvanları kurban etmek suretiyle canlı tutmalarının istenmesidir. Mevdudi

 Yani, kötülük yapan. Kur’an'ın bu haberi, diğer birçok yerde olduğu gibi, Yahudilerin, Hz. İbrahim, İshâk ve Yakub'un soyundan gelmiş olmaları sebebiyle kendilerini “seçilmiş bir millet” olarak görmelerini ve bu nedenle, peşinen (a priori) Allah'ın rızasına mazhar oldukları şeklindeki gerçek dışı övünmelerini reddetmektedir. Başka bir deyişle, Allah'ın bir peygamberi veya velîyi takdîs etmesi, onların soyundan gelenlere sırf bu sebeple özel bir statü kazandırmaz. M.Esed

Hadisenin bu bölümünde, Hz. İbrahim'in sözü edilen oğlunun hangisi olduğu sorusu ile karşı karşıyayız. Öncelikle Kitab-ı Mukaddes'e şöyle bir bakalım: "Allah İbrahim'i imtihan etti ve dedi ki: "Ey İbrahim! Tek ve yegâne sevdiğin oğlun İshak'ı yanına alarak Merish ülkesine git ve orada benim göstereceğim dağlardan birinde onu kurban et." (Doğuş, 22:1-2)
Bu satırlarda dikkate değer iki nokta vardır. Birincisi, kurban edilecek evladın, Hz. İshak olduğu belirtilmiştir. İkincisi, bu çocuğun Hz. İbrahim'in tek evladı olduğu söylenmiştir. Oysa bizzat Kitab-ı Mukaddes'in diğer yerlerinden bu sözlerin tamamıyla yanlış olduğu anlaşılıyor. Meselâ Kitab-ı Mukaddes'in şu paragrafına bakalım:
"Ve İbrahim'in zevcesi Sârâ'nın hiçbir çocuğu yoktu. O'nun Mısır'lı bir hizmetçisi vardı. Adı Hacer idi. Sârâ, İbrahim'e dedi ki; "Bak Allah beni çocuk sahibi olmaktan mahrum etmiştir. Onun için sen benim hizmetçinin yanına git. Belki böylece evimiz neş'e ile dolar." Ve İbrahim Sârânın dediğini yaptı. Ve İbrahim Ken'an ülkesinde 10 seneden beri kalıyordu ve işte o sıralarda karısı Sârâ kendi hizmetçisini ona verdi ki onun karısı olsun. Ve o Hacer'in yanına gitti ve o hamile kaldı."(Doğuş: 16:1-3)
"Allah meleği, ona dedi ki: "Sen hamilesin ve sen bir erkek çocuğu dünyaya getireceksin, adını İsmail koy." (Doğuş 16:11)
"İbrahim ve Hacer'den İsmail doğduğu zaman İbrahim 86 yaşındaydı." (Doğuş:16:16)
"Ve Allah İbrahim'e dedi ki, senin karın olacak Sârâ'dan da sana bir erkek çocuk bahşedeceğim. Adını İshak koyarsın... O gelecek yıl aynı tarihte Sârâ'dan doğacaktır... O zaman İbrahim, oğlu İsmail'i ve evin diğer erkeklerini yanına aldı ve aynı gün Allah'ın emriyle onları sünnet etti. İbrahim 99 yaşında sünnet oldu. İsmail ise sünnet olduğu zaman 13 yaşındaydı." (Doğuş: 17:15-25)
"Ve oğlu İshak doğduğu zaman İbrahim 100 yaşında idi. (Doğuş:21:5)
Bu ifadeler ile Kitab-ı Mukaddes'in içine düştüğü çelişki kendiliğinden ortaya çıkıyor. Şöyle ki, 14 yaşına kadar Hz. İbrahim'den tek evladının kurban edilmesini istemişse, o İsmail olmalıdır. Yok eğer Allah, Hz. İshak'ın kurban edilmesini istemişse, o zaman onun Hz. İbrahim'in tek evlâdı olduğunu söylemek yanlış olur.
Bu hususda İslâm kaynaklarında da derin ihtilaflar vardır. Müfessirlerin bir bölümünün sahabeler ve tabiilerden naklettikleri hadislere göre kurban edilmesi emrolunan çocuk Hz. İshak'dı. Bu grupta şu isimler yer almaktadır:
Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Abdullah b. Mes'ud, Hz. Abbas b. Abdulmuttalib, Hz. Abdullah b. Abbas, Hz. Ebu Hureyre, Katâde, İkrime, Hasan Basri, Saîd b. Cübeyr, Mücahid, Şâ'bî, Mesruk, Mekhûl, Zuhrî, Atâ, Mukâtil, Süddî, Ka'b'ul-Ahbar, Zeyd b. Eslem.
İkinci grupta yer alanlar ise, kurban edilmesi emrolunan çocuğun Hz. İsmail olduğunu savunuyorlardı ki, bunlar şöyle sıralanabilir: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali, Hz. Abdullah b. Ömer, Hz. Abdullah b. Abbas, Hz. Ebu Hureyre, Hz. Muaviye, Hz. İkrime, Hz. Mücahid, Hz. Yusuf b. Mehren, Hz. Hasan Basri, Hz. Muhammed b. Ka'b el-Kurzî, Şâ'bî, Hz. Said b. Müseyyeb, Dahhâk, Hz. Muhammed b. Ali b. Hüseyin (İmam Muhammed el-Bâkır), Hz. Rebî b. Enes ve Hz. İmam Ahmed b. Hanbel v.s.
Bu iki listeyi birbiriyle karşılaştırınca bazı isimlerin müşterek olduğunu görürüz. Yani aynı zat'ın değişik hadisler naklettiği belirtilmiştir. Meselâ, İkrime'nin Abdullah b. Abbas'dan naklettiği hadise göre kurban edilmesi emrolunan çocuk Hz. İshak'tı. Fakat Atâ b. Ebi Rebâh'ın yine Hz. Abdullah b. Abbas'tan naklettiği hadis şöyledir: "Yahudiler, kurban edilmesi istenilen çocuğun İshak olduğunu iddia ediyorlar. Ama Yahudiler yalan söylemektedir." Aynı şekilde Hasan Basri'nin, Hz. İshak'ın "zebih" (Allah yolunda kurban edilen) olduğuna dair bildiği bir hadis var. Fakat, Amr b. Ubeyd'in ifadesine göre, Hasan Basri, Hz. İsmail'in zebih olduğu konusunda hiç tereddüt etmiyordu.
Hadisler ve tefsirlerde bu konuda ortaya çıkan anlaşmazlık, gayet doğal olarak ulema ve fakihlerin de iki ayrı kampa bölünmesine yol açmıştır. Nitekim, İbn Cerir ile Kâdı İyâz v.s reylerini kesinlikle Hz. İshak lehine vermişlerdir. İbn Kesir gibi alimler ise kesinlikle Hz. İsmail'in zebih olduğuna karar vermişlerdir. Fakat Celalettin Suyuti gibi alimler de ortada kalmış ve kesin bir tavır takınmaktan kaçınmışlardır. Fakat elimizdeki bütün kaynakları bilimsel ve objektif şekilde değerlendirecek olursak "zebih"in, Hz. İsmail olduğuna karar verebiliriz. Bu hususta şu delilleri öne sürebiliriz.
1) Saffat Suresi'nde, Hz. İbrahim'in anayurdundan ayrılırken Allah'tan kendisine salih bir evlat ihsan etmesini istediği belirtilmiştir. Buna cevap olarak, Allah kendisine halim (uysal ve mütevazi) bir evlat bahşedeceğini müjdelemiştir. Olayların gelişmesi, Hz. İbrahim'in o an içinde bulunduğu şartlar ve konuşma tarzı, Hz. İbrahim'in duasını evlatsız olduğu bir sırada yaptığını gösteriyor. Müjdelenen çocuğun da onun ilk erkek çocuğu olduğu anlaşılıyor. Ayrıca surenin dili, üslûbu ve hadisenin mahiyeti aynı çocuğun delikanlılık çağına geldiği zaman Hz. İbrahim'in onu Allah'ın arzusuna göre kurban etmeye karar verdiğini de gösteriyor. Böylece, Hz. İbrahim'in ilk evladının Hz. İsmail olduğu kesinlikle ortaya çıkıyor. Buna ilaveten Kur'an-ı Kerim'de Hz. İbrahim'in iki oğlundan bahsedilirken, isimleri de sıra ile anılmıştır: "Bana ihtiyarlığımda İsmail ve İshâk'ı bahşeden Allah'a hamdedirm." (İbrahim:39)
2) Kur'an-ı Kerim'de Hz. İshâk'ın doğacağına dair verilen müjdede kendisi için "ilim sahibi" (Zariyat: 28) kelimesi kullanılmıştır. Hicr Suresi'nde de şöyle denilmiştir. "Biz seni alim bir evlad ile müjdeliyoruz."(53). Fakat Sâffât Suresi'nde müjdelenen çocuğun "halîm" (uysal, mütevazi) olduğu beyan edilmiştir. Demek ki, her iki çocuk ayrı ayrı huy ve karaktere sahiptiler. Hz. İsmail'in karakterinin belirgin özelliğinin "halîm" olduğu anlaşıldıktan sonra, kurban edilmesi emrolunan çocuğun Hz. İsmail'den başka birisinin olmadığı da sanırız anlaşılmış olacaktır. Zira, Hz. İbrahim tarafından kurban edilmesi istenen çocuğun âlim değil, halîm olduğu Kur'an-ı Kerim'de belirtilmiştir. Ayrıca halîm olan ilk çocuk ancak delikanlılık çağına yaklaştığı zaman âlim olan ikinci çocuk doğmuştu. İkinci çocuğun doğacağına dair müjde de ancak kurban vakasından sonra verildiğine göre, kurbanlık muhakkak Hz. İsmail'di.
3) Kur'an-ı Kerim'de, Hz. İshâk'ın doğacağına ilişkin müjde verilirken İshâk'ın da Yakub adında bir çocuğa sahip olacağı belirtilmiştir. "Ayakta duran İbrahim'in zevcesi güldü. Biz de ona İshâk'ı, onun ardında da Yakub'u müjdeledik." (Hûd: 71)
Şimdi, Hz. İbrahim rüyasında ileride olacak bir çocuğunu boğazlerken görmüş olsaydı, Allah'ın onun gerçekten kurban edilmesini istediğine ihtimal vermezdi. Zira, bu çocuk kurban edildiği takdirde onun Yakub adında bir evladın babası olması sözkonusu olamazdı. Allame İbn Cerir, bu delili çürütmek maksadıyla diyor ki, belki de Hz. İbrahim rüyasını, Hz. İshâk, Yakub adında bir erkek çocuğuna sahip olduktan sonra görmüştü. Fakat bu çok uzak ve gülünç bir tahmindir. Zira, Kur'an-ı Kerim, kurban edilmesi istenen çocuğun "babasıyla beraber koşacak yaşa geldiği" zaman kurban edilmeye götürüldüğünü açık bir dille ifade ediyor. Herhangi bir önyargısı olmayan bir kişi bu cümleyi okuyunca kurbanlık çocuğun ancak 8-10 veya en fazla 12-13 yaşlarında olduğunu düşünecektir. Çoluk çocuk sahibi bir gençten sözedilirken böyle bir ifadenin kullanılabileceği düşünülemez.
4) Kur'an-ı Kerim'de kurban vak'asının tümü anlatıldıktan sonraki ayetlerde Hz. İbrahim'e "Peygamber olacak İshâk adında salihlerden bir evladın müjdelendiği," belirtilmiştir. Bu ayetlerden de kurbanlık çocuğun Hz. İshâk olmadığı belli oluyor. Aksine, önce İsmail adında başka bir çocuğun müjdelendiği ve babasıyla beraber koşacak yaşa geldiği zaman onun kurban edilmesinin istendiği ifade edilmiştir. Hz. İbrahim bu imtihandan başarıyla geçtikten sonra ona İshâk adında başka bir çocuk müjdelenmiş oldu.
Olayların bu zinciri ve sıralaması, kurbanlık çocuğun Hz. İshâk olmadığını, aksine bu çocuğun İshâk'dan birkaç sene önce doğmuş olduğu açık seçik bir şekilde ortaya çıkarıyor. Allame İbn Cerir bu açık delili şu tezle reddediyor: İlk önce İshâk'ın doğacağı müjdelenmişti ve o, Allah'ın dileği üzerine ölmeye hazır olunca ona mükâfat olarak peygamberlik verileceği bildirilmişti. Ne var ki, İbn Cerir'in bu delili eskisinden daha da zayıftır. Çünkü gerçekten böyle birşey olsaydı, o zaman Allah "Ona salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak'ı müjdeledik" yerine "Aynı çocuğun salihlerden bir peygamber olacağını ona müjdeledik" ifadesini kullanırdı.
5) Güvenilir rivayet ve hadislere göre Hz. İsmail'in fidyesi olarak kurban edilen koçun boynuzu Ka'be'de Abdullah b. Zübeyr (r.a) dönemine kadar muhafaza edilmişti. Daha sonra, Haccac b. Yusuf, Harem'de İbn Zübeyr'i kuşatıp Ka'be'yi yerle bir edince bu boynuz da ortadan kayboldu. İbn Abbas ve Amir b. Şâ'bi bu boynuzu Ka'be'de gördüklerini belirtiyorlar. (Bkz. İbn Kesir). Bu gösteriyor ki, Kurban vak'ası Suriye'de değil, Mekke-i Muazzama'da vuku bulmuştu ve kurbanlık Hz. İsmail'di. Çünkü böyle olmasaydı, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail tarafından inşa edilen Ka'be'de kurban vak'asının bir hatırası olarak boynuz saklanmazdı.
6) Arap rivayetlerine göre Araplar yüzyıllar boyu Kurban vak'asının Mina'da meydana geldiğine inanagelmişlerdi. Ve tâ o zamandan başlayarak Hz. Peygamber (s.a) zamanına kadar, hacılar Mina'ya gidip Hz. İbrahim'in geleneğine göre kurban kesmişlerdi. Daha sonra Hz. Muhammed (s.a.)peygamberlik payesine yükselince bu geleneği İslâmiyet'in Hacc farizasının bir parçası haline getirdi. Bugün dahi Müslüman Hacılar 10 Zilhicce tarihinde kurbanlıklarını Mina'da kesiyorlar. Geçen 4500 yıldan beri kesintisiz sürdürülen bu gelenek, Hz. İbrahim'in kurban etmek istediği oğlunun İshâk değil, İsmail olduğunun inkar edilmez bir kanıtıdır. Hz. İshâk'ın soyundan oldukları bilinen Yahudiler ile Hıristiyanlar arasında müslüman ümmeti gibi, bütün milletin belirli bir sürede kurban kesmesi veya bunun gibi Hz. İbrahim'in kurban kesmesinin bir anısı olarak sürdürülen bir gelenek yoktur.
Bunlar öylesine sağlam ve inkâr edilmez delillerdir ki, bunların ortada bulunmasına rağmen bizzat müslümanların bazı ileri gelenlerinin, Hz. İshâk'ı "zebih" (kurbanlık) olarak neden kabul ettiklerine hayret edilebilir. Yahudilerin böyle iftihar edilmesi gereken bir olayı, Hz. İsmail yerine ataları olan Hz. İshâk'a maletmeleri anlaşılır birşeydir. Ama müslümanların bir grubunun bu haksızlığı kabullenmelerine ne demeli? Allame İbn Kesir bu sorunun gayet tatminkar cevabını meşhur tefsirinde vermiştir:
"Gerçeği ancak Allah bilir. Fakat dikkat edildiğinde, Hz. İshâk'ın zebih (kurbanlık) olmasıyla ilgili bütün hadis ve rivayetlerin Ka'b'ul-Ahbar tarafından nakledildiği ortaya çıkar.
Bu zat, Hz. Ömer döneminde müslümanlığı kabul etmişti ve Müslümanlara, Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarından pasajlar okurdu. Ka'b'ul-Ahbar'ın okuduğu parçaları önceleri sadece Hz. Ömer dinlerdi, daha sonra bazı kimseler de bunları dinlemeye başladılar. Böylece, Ka'b'ın bazı doğru, yanlış ve uydurma hikaye ve masallarını da müslümanlar dinler hale geldiler. Halbuki, ümümetin Ka'b'ın bilgi hazinesine ihtiyacı yoktu."
Bu konuya Muhammed b. Ka'b Kurazî'nin bir hadisi de ışık tutuyor. Muhammed b. Ka'b Kurazî diyor ki; "Bir defasında benim yanımda Hz. Ömer b. Abdülaziz ve bazı diğer arkadaşlar arasında "zebih"in İsmail mi, yoksa İshâk mı olduğu tartışması çıktı. Toplantıda daha önce Yahudi ama sonradan müslüman olan dindar bir zât da vardı. O dedi ki, "Ey müminlerin emiri! Vallahi billahi, zebih, Hz. İsmail'di. Yahudiler bu gerçeği çok iyi biliyorlar, fakat Araplara karşı kin ve kıskançlıkları olduğu için Hz. İshâk'ın zebih oluduğunu iddia ediyorlar." (İbn Cerir)
Bu iki olayı biraraya getirip inceleyecek olursak, Hz. İsmail'in kurban oluşuyla ilgili ortaya çıkan ihtilafın Yahudilerin sinsi ve planlı bir propagandasının sonucu olduğunu anlayabiliriz. Müslümanlar başından beri ilmi konularda toleranslı davrandıkları için Yahudiler tarafından nakledilen rivayetleri birer tarihi gerçek olarak kabul ediverdiler ve bunları yeterince araştırıp, ölçüp, biçip reddetmediler.
Bu cümleyle Hz. İbrahim'in oğlunu kurban etme kıssasının niçin beyan olunduğu açıklanmaktadır. Hz. İbrahim'in (a.s) iki oğlundan iki soy ve kavim türemiştir. Birincisi, kendilerinden dünyanın büyük bir bölümüne yayılmış olan iki dinin (Yahudilik ve Hıristiyanlık) çıktığı İsrailoğullarıdır. İkincisi ise, Hz. İsmail'in torunları olan Araplardır.
Nitekim Arapların içinde oldukça önemli bir konumda bulunan ve Mekke'de yaşayan Kureyş kabilesi, Hz. İsmail'in, ataları olduğuna ve kendilerinin de onun dini üzerinde bulunduklarına inanıyorlardı. Böylece Hz. İbrahim 'in (a.s) ismi yeryüzünde bu iki oğlu sayesinde yükselmiş ve bu iki nesil vasıtasıyla da yayılmıştır. Oysa yeryüzünden birçok soy ve sülale geçmiş olmasına rağmen bugün onlardan çoğunun ismi bile bizlere intikal etmemiştir. Burada Allah Teâlâ bu soyun tarihçesini beyan etmek suretiyle, Hz. İbrahim'in her iki nesline de, onlar Allah'a ihlasla iman etmelerinden ötürü, böyle bir şerefin kendilerine nasip olduğunu, yaptıkları fedakârlıklarının gelecek nesillere bırakıldığını hatırlatmaktadır: "Atanız, Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. İshâk, Allah'ın muhlis kulları oldukları için şerflendirilmişlerdir, yoksa tesadüfen seçilmemişlerdir. Çünkü onlar ihlaslarını isbat etmişlerdir. Şimdi ise sizler onların torunları olmakla övünüyorsunuz. Oysa sırf onların torunları olmakla benim nimetlerime layık olamazsınız. Biz en çok muhlisleri mükâfatlandırır ve zalimlere de hak ettikleri şekilde cezalarını veririz." Mevdudi

Bu ayet gurubunda da İbrahim peygamberin hayatından başka kesitler verilmektedir. Tevilleri yapılamadığı için bu ayetlerden yola çıkılarak birçok yalan senaryolar düzülmüştür. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, İbrahim peygamber ile ilgili olarak anlatılanlar kısa sürede, zincirleme olarak art arda gerçekleşmiş olaylar değildir. Ayrıca kronolojik bir tertiple de anlatılmamıştır. O nedenle buradaki işaretlerin gösterdiği olayları iyi kavramak ve her birini diğerinden ayrı tutarak değerlendirmek gerekir.
Bilindiği gibi, Saffat Suresi’nin bu pasajı ile ilgili olarak dine, inanç ve amellere aykırı, akla ve mantığa sığmayan birçok şey sokulmuştur. Hem bu saçmalıkları bertaraf etmek hem de Kur’an’ı doğru anlamak için ayetlerde geçen ifadeleri ve bunların işaret ettiği olayları doğru bilmek zorundayız.
99, 100. ayetlerde İbrahim’in (as) “Kuşkunuz ben Rabbime gideceğim, O, bana yol gösterecek” diyerek Allah’a yöneldiği; kendini Allah’ın hizmetine adadığı ve “Rabbim! Bana salihlerden birini lütfet!” diyerek salih bir evlat istediği nakledilmiştir. İbrahim’in bu duasından o dönemde henüz çocuğu olmadığı anlaşılmaktadır.
101. ayetteki “Bunun üzerine Biz, İbrahim’e yumuşak huylu bir delikanlıyı müjdeledik” ifadesinden, duası üzerine İbrahim`e (as) hemen bir oğul müjdesi verildiği anlamı çıkartılmamalıdır. Oğul müjdesi İbrahim peygambere yaşlılık çağında verilmiştir.
İhtiyarlık halimde bana İsmail`i ve İshak`ı lütfeden Allah`a hamd olsun. Şüphesiz ki Rabbim duamı çok iyi işitir. (İbrahim/39)
İbrahim, Kitab-ı Mukaddes’te yer alan bilgilere göre, İsmail olduğunda 86, İshak olduğunda yüz yaşında bulunuyordu.
15 Hacer Avram`a bir oğlan doğurdu. Avram çocuğun adını İsmail koydu.
16 Hacer İsmail`i doğurduğunda, Avram seksen altı yaşındaydı. (Tekvin: 16/15, 16)
1 RABB, verdiği söz uyarınca Sara`ya iyilik yaptı ve sözünü yerine getirdi.
2 Sara hamile kaldı; İbrahim`in yaşlılık döneminde, tam Tanrı`nın belirttiği zamanda ona bir oğlan doğurdu.
3 İbrahim Sara`nın doğurduğu çocuğa İshak adını verdi.
4 Tanrı`nın kendisine buyurduğu gibi oğlu İshak`ı sekiz günlükken sünnet etti.
5 İshak doğduğunda İbrahim yüz yaşındaydı. (Tekvin; 21/1-5)
102. ayette geçen bazı ifadeleri daha iyi anlamak için ayetin mealini tekrar gözden geçirmek yararlı olur:
“Sonra ne zaman ki o [müjdelenen çocuk] onunla birlikte koşacak duruma/onunla birlikte iş tutacak çağa geldi, o zaman o [İbrahim]: “Oğulcuğum! Şüphesiz ben, uykumda; şüphesiz kendimi seni boğazlıyor [helak; perişan, mağdur ediyor] görüyorum. Bak bakalım sen ne görürsün [sen ne düşünürsün]?” dedi. O [Oğlu]: “Babacığım! Sen emrolunacağın şeyleri yap. İnşaallah beni [sen yokken başıma gelecek tüm sıkıntılara, mağduriyetlere] sabredenlerden bulacaksın” dedi”
Ayetteki ifadeler içinde, üzerinde önemle durulması gereken sözcük, “kurban kesmek” anlamıyla değerlendirilen “zebh” sözcüğüdür.
ZEBH
“ ذبحZebh” sözcüğünün esas anlamı “şaklamak; herhangi bir şeyden parça koparmak” demektir. Daha sonraları “boğazdan kesme” anlamında kullanılır olmuştur. “Zebh” sözcüğü mecazen “helak” anlamında kullanılır. Zira boğazın kesilmesi, bir canlıyı helake götürmenin en seri yoldur. (Lisanü’l Arab; c: 3, s: 486-488 “zbh” mad.; Tacü’l-Arus, c: 4, s: 38-41 “zbh” mad.)
“ ذبحZebh” sözcüğünün mecaz anlamından açıkça bu sözcüğün “Kurban etme” (Kurban kesme değil), “helak etme”, “mağdur etme”, “feda etme”, argo ifadeyle “harcama” anlamlarında kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Ayetten anladığımıza göre, İbrahim, henüz çocuk yaşta, bakıma, himayeye muhtaç bir çağda olan oğlunu bırakıp gitme niyetindedir. Bu fikrini oğluna açarak oğlunun tepkisini ölçmektedir. Baba ile oğul arasında şu diyalog geçer:
İbrahim;
- Oğulcuğum! Şüphesiz ben, uykumda; şüphesiz kendimi seni boğazlıyor [helak; perişan, mağdur ediyor] görüyorum. Bak bakalım sen ne görürsün [sen ne düşünürsün]?”
Oğlu:
- “Babacığım! Sen emrolunacağın şeyleri yap. İnşaallah beni [sen yokken başıma gelecek tüm sıkıntılara, mağduriyetlere] sabredenlerden bulacaksın.”
Bu diyalogdan anlaşılmaktadır ki, İbrahim peygamberin elçilik görevine başlarken kendisine ayak bağı olacak şeylerden uzaklaşması gerekmektedir. Nitekim Rabbimiz Musa’ya (as) elçilik görevi lütfettiğinde şöyle buyurmuştu:
Sonra onun yanına geldiğinde seslenildi: “Musa! Ben, senin Rabbin olan Ben’im. Hemen iki nalınını çıkar, şüphesiz sen temizlenmiş vadide, Tuva’dasın / iki kere temizlenmiş bir vadidesin. Ve Ben seni seçtim; O hâlde vahyedilecek olan şeye kulak ver. Hiç şüphesiz ki Ben, Allah’ın ta kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salâtı ikame et. Şüphesiz ki o saat [kıyamet] gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse gizleyeceğim.” (Ta Ha/11- 15)
Mealini verdiğimiz Ta Ha/11-15’te konumuzla ilgili olarak dikkatimizi çekmesi gereken ifade “iki nalın” sözcüğüdür. Ta Ha suresini işlerken “iki nalın” ifadesini tahlil etmiş, bununla Musa’nın ailesinin [eşi ve çocuklarının] ve mal-mülkün kastedildiğini, Musa’nın emri alır almaz ailesini ve davarlarını bırakarak Firavun’a tebliğe koştuğunu açıklamıştık. (Tebyinü’l Kur’an; c: 3, s: 571, 572)
İbrahim peygamberin işaret edilen olayları İbrahim Suresi’nde detaylı olarak verilmiştir:
Ve hani bir zaman İbrahim: "Rabbim! Bu şehri güvenli kıl! Beni ve oğullarımı putlara tapmamızdan uzak tut! Rabbim! Şüphesiz onlar [putlar] insanlardan birçoğunu saptırdılar. Şimdi kim bana uyarsa, artık o, şüphesiz bendendir; kim bana karşı gelirse, … Artık Sen şüphesiz çok bağışlayan ve çok merhamet edensin. Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bir bölümünü salâtı ikame etmeleri için, senin dokunulmazlaşmış Ev’inin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir. Ve onları bazı meyvelerden rızıklandır. Umulur ki şükrederler [karşılığını öderler]. Rabbimiz! Şüphesiz Sen bizim gizlediğimiz şeyleri ve açığa vurduğumuz şeyleri bilirsin. - Ve yerde ve gökte, hiçbir şey Allah`a gizli kalmaz. - İhtiyarlık halimde bana İsmail`i ve İshak`ı lütfeden Allah`a hamd olsun. Şüphesiz ki Rabbim duamı çok iyi işitir. Rabbim! Beni salâtı ikame eden kıl! Soyumdan da. Rabbimiz! Duamı da kabul et! Rabbimiz! Hesabın kurulduğu günde benim, anam-babam için ve müminler için mağfirette bulun!" demişti. (İbrahim/35- 41)
İBRAHİM’İN (as) OĞLUNUN TUTUMU
Ayette, oğlunun İbrahim’e “Babacığım! Sen emrolunacağın şeyleri yap. İnşaallah beni [sen yokken başıma gelecek tüm sıkıntılara, mağduriyetlere] sabredenlerden bulacaksın” dediği görülmektedir. Bu ifadede üzerinde durulması gereken nokta şurasıdır:
Ayette
“ افعل بما تؤمرif’al bima tü’mer” ifadesi yer almaktadır. Bu ifade genellikle “Emrolunduğun şeyi yap!” anlamıyla çevrilmektedir. İfadeye verilen bu anlam bir de İsrailiyattan kalma bilgilerle Allah’ın İbrahim’e oğlunu boğazlamayı emrettiği anlayışıyla birleştirilince, yukarıdaki ifade de “Madem Allah sana beni kurban kesmeni emretti, hiç durma, beni kurban kes!” anlamına gelecek şekilde bütün Müslümanların zihinlerine yerleşmiştir. Bu konuya dair asılsız söylentiler pasajın sonunda toplu olarak verilecektir.
Hâlbuki ayette yer alan
“ تؤمرtü’mer” ifadesi Arapça deyimiyle “fiil-i müzari”; Türkçe ifadesiyle “geniş zaman ve gelecek zaman” anlamlarını içeren siygadır. Anlamı da “emrolunacağın” şeklindedir.
Bu durumda, “Babacığım! Sen emrolunacağın şeyleri yap. İnşaallah beni [sen yokken başıma gelecek tüm sıkıntılara, mağduriyetlere] sabredenlerden bulacaksın” şeklindeki ifadeden anlaşıldığına göre, oğlu, babasının elçilik görevini öğrenmiş ve babasına:
- “Bundan sonra beni kafana takma! İnşallah senin yokluğunda, başıma gelecek her sıkıntıya, perişanlığa, kurban edilmişliğe sabırlı davranacağım. Sen, elçilik görevinde, tevhid mücadelende sana ne emrolunacaksa onları yap! Sen, kendi görevini sürdür!” demiştir.
Burada konu edilen sabır, oğlun, İbrahim’in (as) kendisini keserken vereceği acıya, ölüme katlanması değildir.
103- 105. ayetlerdeki “Sonra ne zamanki ikisi de islamlaştılar ve O [İbrahim], onu alnı üzere yatırdı [yüzüstü bıraktı, mağdur etti] ve Biz ona: “Ey İbrahim! Sen o rüyayı kesinlikle onayladın” diye seslendik, …” ifadesiyle İbrahim ve oğlu ile ilgili bir başka safha anlatılmaktadır. Bu anlatımın önceki ayetlerle bağlantısı yoktur. Sadece İbrahim’in oğlunu yüzüstü bıraktığına dair bir gönderme yapılmış, hayatlarındaki o safha kısaca hatırlatılmıştır.
Bu ayetlerdeki “
فلمّا اسلماfelemma eslema [ne zaman ki teslim oldular]” ifadesi de “İbrahim (as) Allah’ın ‘oğlunu kurban kes!’ emrine, oğlu da kurban kesilme emrine teslim oldular” şeklinde kabullenilmiştir. Hâlbuki ayetteki “ اسلماeslema” sözcüğünün “teslim olmak” anlamıyla hiç mi hiç ilişkisi yoktur. Sözcüğün anlamı “ne zaman ki İslamlaştılar; Müslümanlaştılar” demektir.
Rabbimiz bu bir tek sözcükle İbrahim’in hayatının bir başka aşamasına daha işaret etmiştir. Bu aşama aşağıdaki ayetlerde açıklanmaktadır:
Ve hani Rabbi İbrahim’i bir takım kelimeler ile belalandırmış [sınamış], o, onları tam olarak yerine getirince (Rabbi ona) “Ben seni insanlara imam [önder] yapacağım” demişti. O da “Zürriyetimden de [ yap!]” dedi. [Rabbi ona] “Benim ahdim zalimlere nail olmaz!” dedi.
Ve Biz bir zaman bu Beyt’i, insanlar için bir sevap kazanma ve bir güven yeri kılmıştık. Siz de İbrahim’in makamından kendinize bir namazgâh edinin. Ve Biz İbrahim ile İsmail’e: “Beytimi, hem tavaf edenler için, hem ibadete kapananlar için, hem de secde edişin hanifleri [Allah’a boyun eğmeyi sağlayan hanifler] için tertemiz tutunuz” diye ahit almıştık
Ve bir zaman İbrahim “Rabbim, burasını güvenli bir belde kıl! Halkını; onlardan Allah’a ve son güne inananları meyvelerle rızıklandır” demişti. O [Allah] dedi ki: “Küfreden kimseyi dahi çok az kazançlandırırım, sonra da onu ateşin azabına sürüklerim. Ve ne kötü varılacak yerdir!”
Ve hani İbrahim, Beyt`ten temelleri yükseltirler: Rabbimiz, bizden kabul buyur, şüphesiz Sen en iyi işitenin, en iyi bilenin ta Kendisisin. Rabbimiz! Bizim ikimizi Senin için teslim olanlar kıl. Soyumuzdan da senin için teslim olan bir ümmet kıl [getir]. Ve bize kulluk yöntemlerini göster, tövbemizi de kabul et. Şüphesiz Sen tövbeleri çokça kabul edenin ve çok merhametli olanın ta Kendisisin. Rabbimiz, bir de onlara içlerinden bir peygamber gönder ki, onlara senin ayetlerini okusun, onlara kitabı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] öğretsin, onları arındırsın. Hiç şüphesiz Aziz Sensin, hikmet sahibi [zulüm ve fesada engel olacak yasaları koyan] Sensin.
Ve İbrahim’in milletinden kendini bilmezden başka kim yüz çevirir? Ve Biz onu dünyada seçkin birisi yaptık. Hiç şüphesiz, o, ahirette de iyilerden biridir.
Rabbi ona “İslâm ol!” dediği zaman o [İbrahim], “Ben âlemlerin Rabbi için İslam oldum” dedi.
Ve İbrahim, kendi oğullarına vasiyet etti: “Ey oğullarım! Şüphesiz ki, bu dini size Allah seçti. Onun için uzak durun, yalnızca müslümanlar olarak can verin!” Yakub da (oğullarına vasiyet etti). (Bakara/124- 132)
Görüldüğü gibi, Bakara/131’de Yüce Allah, İbrahim’e “İslâm ol!” demiş, o da İslam olmuştur. Konumuz olan Saffat/103-105’in işaret ettiği gerçekler bunlardır.
Burada çok önemli bir noktaya daha dikkat çekmek durumundayız. 103-105. ayetlerde
“ قلمّاfelemma [ne zamanki]” edatıyla başlayan şart içerikli cümlenin “ceza bölümü [ana yüklemi]” cümlede yoktur, hazfedilmiştir. Yani “onlar İslamlaşınca, İbrahim oğlunu yüzüstü bırakıp gidince, İbrahim rüyasını doğrulayınca, Allah İbrahim’e “Ey İbrahim!” diye seslenince, ne olduğu -bir açıklama yapılmayarak- cevapsız bırakılmıştır. Ne var ki, başta bağlaçlı öğeleri cümleye yüklem yapmak gibi yanlış değerlendirmeler olmak üzere, olur olmaz birçok isabetsiz takdir yapanlar eksik olmamıştır.
Aşağıdaki yorumlar buna örnektir:
Ayetin başında yer alan “...ınca” lafzının cevabı, Basralılara gö­re mahzuf olup takdiri: "Böylece ikisi de teslim olup onu alnı üzere yıkın­ca bir koçu ona fidye olarak verdik” şeklindedir. Kufeliler ise cevabı: "O`na... seslendik" anlamındaki buyruktur, derler. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Bize göre ise, mahzuf [gizli bırakılan, sözle ifade edilmeden geçilen] cevap Bakara suresindeki pasajda ifade edilmiştir. O pasajda “Ve hani Rabbi İbrahim’i, birtakım kelimeler ile belalandırmış [sınamış], o, onları tam olarak yerine getirince [Rabbi ona], ‘Ben seni insanlara imam [önder] yapacağım’ demişti” diye nakledilmişti. Artık İbrahim eğitimi, arınmayı tamamladığına göre, “İmam/önder” olma vakti gelmiş olmalıydı.
Bu durumda, konumuz olan ayetteki mahzuf cevabın takdiri de şöyle olmaktadır: “Sonra ne zamanki ikisi de islamlaştılar ve O [İbrahim], onu alnı üzere yatırdı [yüzüstü bıraktı, mağdur etti] ve Biz ona: “Ey İbrahim! Sen o rüyayı kesinlikle onayladın” diye seslendik, artık İbrahim’i insanlara imam [önder] kıldık.”
106. ayette “Şüphesiz bu [oğulu yüzüstü bırakma işi], kesinlikle, apaçık bir beladır” buyrulmaktadır. Gerçekten de bu olay, yani baba açısından yardıma muhtaç bir çocuğu kimsesiz bırakarak göreve gitmek, oğul açısından da yardıma muhtaç bir çağda hamisiz kalmak insanı yıpratacak kadar zor bir durumdur, sabırla insanı olgunlaştıracak, arıtacak bir imtihandır. “Bela” sözcüğü ile ilgili açıklama daha önce yapılmıştı. (Tebyinü’l Kur’an, c.1, s.72,73)
107- 112. ayetlerde, Rabbimiz her muhsin, muhles kulunu ödüllendirdiği gibi, İbrahimi de ödüllendirdiğini hatta ona bir çocuk daha [İshak’ı] verdiğini bildirmiştir.
113. ayetteki “Ona [İbrahim’e] ve İshak’a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de iyilik-güzellik üreten ile açıkça kendi nefsine zulmeden vardır” ifadelerinde açıkça peygamber neslinden de zalimler, kâfirler çıkabileceği mesajı verilmiştir. Nitekim Bakara/124’ün son kısmında, İbrahim peygamberin Yüce Allah’a “... “Zürriyetimden de (imamlar yap)!” dediği; bu talebine karşı Allah’tan da “Benim ahdim zalimlere nail olmaz!” şeklinde cevap aldığı nakledilmişti.
Buradan İslam dininde soysopun yerinin olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim kimi müşrikin [Azer gibi] oğlu peygamber, kimi peygamberin [Nuh gibi] oğlu da müşrik olmuştur. Kimi peygamberin [Lut ve Nuh gibi] eşi kâfir, kimi kâfirin [Firavun’un] eşi de Müslüman olmuştur.
83–91. Ayetler:
Rabbim! Bana ‘hüküm’ ver ve beni iyilere kat.
Ve beni, sonra gelecekler için doğrulukla anılanlardan kıl.
Ve beni naim [nimeti bol] cennetin mirasçılarından kıl.
Ve babamı da bağışla, şüphesiz o sapıklardan oldu.
Ve yeniden diriltilen gün; mal ve oğulların sağlam bir kalple [gerçek imanla] gelenlerden başkasına fayda vermediği ve cennetin muttakilere yaklaştırıldığı, azgınlar için de cehennemin açılıp gösterildiği gün beni rezil etme” dedi.
İbrahim peygamberin Rabbinden taleplerinin sıralandığı bu ayet grubunda, duanın nasıl yapılacağı, Allah’tan nelerin isteneceği gösterilmektedir.
İbrahim peygamber Rabbinden şunları istemiştir:
* Hüküm sahibi olmak
* Salihlere katılmak
* Lisan-ı sıdk [sonrakiler arasında iyi anılmak]
* Cennete vâris olmak
* Babasının affedilmesi
* Mahşerde rezil olmamak
Pasajda geçen “Kalb-i Selim” ifadesini kısaca hatırlamakta yarar vardır:
“ قلب Kalp” sözcüğü ile ilgili ayrıntılar daha önce Kaf suresinin tahlilinde (Tebyinü’l Kur’an; c.2. s.118-120) verilmişti. İbrahim peygamberin duasında geçen “Kalb-i Selim” ise “sağlam, hastalıksız, evrendeki mucizeler karşısında hiçbir şüphesi ve zihinsel sancısı kalmamış, tamamen mutmain olmuş kalp” demektir. Bu ifade ile konumuz olan ayette “gerçek iman” kastedilmiştir. Çünkü “kalp hastalığı” Kur’an’da “nifak, münafıklık” olarak tanımlanmıştır:
Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını artırdı. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azap vardır. (Bakara/10)
Ant olsun ki, eğer münafıklar ve kalplerinde bir hastalık olanlar ve Medine’de dedikodu yapanlar, bu yaptıklarından vazgeçmezlerse, mutlaka seni onlara musallat ederiz. Sonra seninle orada az bir zamandan fazla komşu kalamazlar. (Ahzab/60)
İbrahim peygamber Allah’ın huzuruna “kalb-i selim” ile gelmeyi başarmış ve Rabbimiz de bunu Kur’an’da bildirmiştir:
Hani o Rabbine selim bir kalple gelmişti. (Saffat/84)
Kişilerin mahşerde rezil olmaları Kur’an’da şöyle açıklanmıştır:
Sonra kıyamet günü [Allah], onları rezil rüsva edecek ve “Hani uğrunda düşmanlık ettiğiniz ortaklarım nerede?” diyecektir. Kendilerine ilim verilmiş olanlar: “Şüphesiz ki bugünün rezilliği ve kötülüğü kâfirler üzerinedir” diyecekler. (Nahl/27)
Rabbimizin İbrahim peygamber ve sonra gelenler ile ilgili lütuflarından bazıları şunlardır;
Ve sonradan gelenler içinde onun hakkında ... bıraktık. (Saffat/108)
Ve Biz onlara rahmetimizden lütuflarda bulunduk. Ve onlar için yüce bir doğruluk dili kıldık. (Meryem/50)
KURBAN EDİLEN, MAĞDUR EDİLEN BU ÇOCUK KİMDİR?
Bilindiği gibi, İbrahim’in (as) kurban edilen, mağdur edilen oğlunun adı Kur’an’da verilmemiştir. Kitab-ı Mukaddes’te bu çocuğun İshak olduğu yer almaktadır. Bu konuda İslam bilginleri de net kanaat sahibi değildirler. Biz, Bakara/124-132. ayetlerden oluşan pasajın delaletiyle bu çocuğun İsmail (as) olduğu kanaatindeyiz.
Bu konuya dair eski müfessirlerce dile getirilen yorum ve görüşlerden bazıları şöyledir:
Bu çocuk Hz. İsmail [a.s.]’dir. O, Hz. İbrahim [a.s.]’in müjdelenmiş olduğu ilk çocuktur. Müslümanların ve kitap ehlinin ittifakı ile Hz. İsmail, Hz. İshak’tan daha büyüktür. Hatta onların kitaplarında belirtildiğine göre, Hz. İsmail doğduğunda Hz. İbrahim 86 yaşındaymış. Hz. İshak’ın doğumunda ise İbrahim`in yaşı 99 imiş. Yine onların kitaplarında belirtildiğine göre, Allah Teala Hz. İbrahim`e tek olan oğlunu kurban etmesini [boğazlamasını] emretmiştir. Onların kitaplarının bir nüshasında: “İlk çocuğunu boğazlaması emredildi” denilmektedir. Onlar burada yalan ve iftira yoluna saparak boğazlanması emredilen çocuğun İshak olduğunu söylemişlerdir. Bu, asla caiz değildir. Zira kendi kitaplarının metnine bile muhaliftir. Onların, boğazlanması emredilen çocuğun İshak olduğunu söylemeleri, onun kendilerinin babaları, İsmail`in ise Arapların babası olmasındandır. Onlar çekememezlik ederek kitaplarına ilâveler yapmış, «Yanında kimse olmaksızın» anlamına gelecek şekilde kitaplarının metnini tahrif etmişlerdir. Zira Hz. İbrahim, oğlu İsmail ve annesini Mekke`ye götürmüştü. Şüphesiz onların yaptığı bir yorum ve batıl bir tahriften ibarettir. Zira Arapçada “biricik” anlamına gelen “vahiyd” kelimesi başka bir eşi olmayan şeye ıtlak olunur. Ayrıca ilk çocuğun, ondan sonra gelecek diğer çocuklarda bulunmayan bir değeri vardır. Onun boğazlanmasının emredilmesi deneme ve imtihan yönüyle daha beliğ, daha üstündür. (İbn Kesir)
İlim ehlinden bir topluluk, boğazlanması emredilenin İshak olduğu görüşündedirler.
Bundan da sonra: “Ona sâlihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik” buyurmuştur. Melekler Hz. İbrahim`e İshak’ı müjdelediklerinde: “Korkma, Biz sana bilgin bir oğlun olacağını müjdelemeye geldik” (Hicr/53) demişlerdi. Allah Teâlâ da: “Biz de ona [İbrahim’in hanımına] İshak’ı, İshak’ın ardından Yakup’u müjdeledik” (Hûd/71) buyurmuştur. Yani İbrahim ve İshak hayatta iken, İshak’ın Yakup adındaki çocuğu doğacak ve böylece Hz. İshak’ın soyundan bir nesil gelecektir. Daha önce de açıkladığımız üzere, bundan sonra [neslinin devam edeceği bildirildikten sonra] küçükken boğazlanmasının emredilmesi tabiîdir ki caiz olmaz. Zira Allah Teâlâ Hz. İbrahim ve İshak’a, İshak’ın neslinin devam edeceğini vaat etmiştir. Bundan sonra küçükken boğazlanması nasıl emredilebilir? Ayrıca burada Hz. İsmail hilim sıfatıyla nitelenmiştir ki, bu, makama son derece uygundur.
“O, kendisinin yanı sıra yürümeye başlayınca dedi ki: Ey oğulcuğum, doğrusu ben, rüyâda iken seni boğazladığımı görüyorum. Bir bak, ne dersin?” Ubeyd b. Umeyr: “Peygamberlerin rüyası vahiydir” demiş, sonra da: “Dedi ki: Ey oğulcuğum, doğrusu ben, rüyada iken seni boğazladığımı görüyorum. Bir bak, ne dersin?” ayetini okumuş. İbn Ebî Hatim der ki: Bize Ali b. Hüseyn b. Cüneyd`in ... İbn Abbas’tan rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: “Peygamberlerin uykudaki rüyası vahiydir.” Hâdis bu şekliyle Kütüb-i Sitte`de bulunmamaktadır. Hz. İbrahim`in bunu oğluna bildirmesi, ona durumunun daha kolay olması, bir de Allah`a ve babasına itaatte küçüklüğüne göre sabrını, gücünü ve azmini denemek içindir. (İbn Kesir)
Şeytan Taşlama Hikâyeleri:
İmam Ahmed der ki: Bize Süreye ve Yunus’un... İbn Abbas’tan rivayetine göre; o, şöyle anlatmış: Hz. İbrahim hacc farzlarını yerine getirmekle emrolunduğu zaman şeytan sa`y sırasında karşısına çıkmış. Hz. İbrahim ile yarışmış ve İbrahim onu geçmiş. Sonra Cibril, Hz. İbrahim’i Akabe cemresine götürmüş. Şeytan orada da karşısına çıkmış. Hz. İbrahim ona yedi taş atmış ve gitmiş. Şeytan orta cemre yanında yine karşısına çıkmış, Hz. İbrahim yedi taş daha atmış. Ve orada oğlunu alnı üzere yatırmış. İsmail`in üzerinde beyaz bir gömlek varmış. Hz. İbrahim`e: Ey babacığım, beni kefenleyebileceğin başka bir elbisem yok. Bunu çıkar ki, beni onunla kefenleyesin, demiş. Hz. İbrahim gömleği çıkarmaya çalışırken arkasından: “Ey İbrahim, sen rüyayı gerçekleştirdin” diye nida edilmiş. Hz. İbrahim dönüp bir de bakmış ki, beyaz, boynuzlu ve iri gözlü bir koçla karşılaşmış. İbn Abbas der ki: Biz bu çeşit koçları (kurban etmek suretiyle) ona uymaktayız. Râvi, el-Menâsik bahsinde hadisi uzunca zikretmiştir. Ayrıca İmam Ahmed hadisi uzun bir şekilde Yunus kanalıyla... İbn Abbas’tan rivayetle yukarıdakine benzer şekilde zikretmiştir. Ancak bu rivayette (Hz. İsmail değil de) İshak’ın ismi geçmektedir. İbn Abbas’tan kurban edilenin kim olduğu konusunda iki rivayet vardır ki, ileride de açıklaması geleceği üzere ondan gelen rivayetlerin kuvvetlisinde kurban edilenin İsmail olduğu belirtilmektedir. Muhammed b. İshak’ın Hasan b. Dînâr kanalıyla... İbn Abbâs`tan rivayetine göre; o, “Ve ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik” âyeti hakkında şöyle demiş: Hz. İbrahim`e cennetten bir koç geldi. Bundan önce [cennette] kırk sene otlamıştı. Hz. İbrahim, oğlunu bırakarak koçun peşine düştü. Onu ilk cemrede buldu. Cemreyi yedi taşla taşladıktan sonra orada koçu kaybetti. Orta cemreye geldiğinde koçu orada gördü. Bu cemreyi de yedi çakılla taşladı, sonra koçu yine kaybetti. Büyük cemrenin yanında ona yetişti, bu cemreyi de yedi taşla taşladı, koçu orada buldu, tuttu, Minâ`daki kurban kesme yerine getirip orada boğazladı. İbn Abbas’ın nefsi kudret ellerinde olan [Allah]’a yemîn ederim ki, İslâm`ın başlangıcında o koçun başı kurumuş halde Kâ`be`nin oluğunda boynuzlarından asılı olarak duruyordu. (İbn Kesir)
Abdürrezzâk der ki: Bize Ma`mer`in Zührî`den, onun da Kâsım`dan rivayetinde o, şöyle anlatmış: Ebu Hüreyre ve Kâ`b bir araya gelmişlerdi. Ebu Hüreyre Hz. Peygamber (s.a.)’den, Kâ`b da kitaplardan rivayet etmeye başladı. Ebu Hüreyre dedi ki: Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: Şüphesiz her peygamber için icabet olunacak bir dua vardır. Ben duamı kıyamet günü ümmetime şefaat olarak sakladım. Kâ`b da ona şöyle dedi: Sen bunu Allah Rasûlü (s.a.)’nden mi işittin? Ebu Hüreyre, evet, dedi. Kâ`b da şöyle devam etti: Anam babam sana feda olsun -veya anam babam ona feda olsun, demiştir- sana Hz. İbrahim (a.s.)’den haber vereceğim. Rüyasında oğlu İshak’ın boğazlandığını [oğlu İshak’ı boğazladığını] gördüğünde şeytan: Şayet bunları bu sırada fitneye düşüremezsem bir daha asla fitneye düşüremem, dedi. Hz. İbrahim boğazlamak üzere oğlunu çıkardı. Şeytan gelip Sâra’nın yanına girdi ve ‘İbrahim oğlunu nereye götürdü?’ diye sordu. Sâra: Bazı ihtiyâçları için götürdü, diye cevap verdi. Şeytan: Bir ihtiyacı için götürmedi, aksine onu boğazlamak için götürdü, dedi. Sâra: ‘Onu niçin boğazlasın ki?’ diye sordu da şeytan: Bunu kendisine Rabbinin emrettiğini sanıyor, dedi. Sâra: Rabbine itaat etmekle güzel iş yapmış, dedi. Şeytan, onların [İbrahim ile İshak’ın] peşlerinden gidip çocuğa: ‘Baban seni nereye götürüyor?’ diye sordu. Çocuk: Bir ihtiyacı için diye cevap verdi. Şeytan: Şüphesiz o seni bir ihtiyaç için götürmüyor, seni boğazlamak için götürüyor, dedi. Çocuk: ‘Beni niçin boğazlasın?’ diye sordu da şeytan: Bunu kendisine Rabbinin emrettiğini sanıyor, diye cevap verdi. Çocuk: Allah`a yemin ederim ki, şayet bunu ona Allah emretmişse mutlaka yapacaktır, dedi. Şeytan ondan ümidini kesip İbrahim`e kavuştu ve ‘Oğlunu nereye götürüyorsun?’ diye sordu. İbrahim: Bir ihtiyaç için, diye cevap verdi. Şeytan: Şüphesiz sen onu bir ihtiyaç için değil, boğazlamak için götürüyorsun, dedi. İbrahim: ‘Onu niçin boğazlayayım?’ diye sordu da şeytan: Sana bunu Rabbinin emrettiğini sanıyorsun, dedi. İbrahim: Allah`a yemin ederim ki, şayet bunu bana Allah emretmişse mutlaka yerine getireceğim, dedi. Şeytan kendisine itaat olunmasından ümidini keserek onu bırakıp gitti. İbn Cerîr`in Yûnus kanalıyla... Amr ibn Ebî Süfyân ibn Esîd ibn Câriye es-Sekâfî`den rivayet ediyor ki, Kâ`b, Ebu Hüreyre`ye şöyle demiş... Ve râvî hadîsi uzunca zikretti. Ancak sonunda şu fazlalık vardır: Allah Teâlâ İshak’a: Şüphesiz Ben sana bir dua bahşettim ki, bunda sana icabet edeceğim, diye vahyetti. İshak da şöyle dedi: Allah`ım, icabet buyurman için Sana dua ediyorum: Sana hiç bir şeyle ortak koşmaksızın ilklerden ve sonlardan hangi kul Sana kavuşacak olursa onu cennetine koy. İbn Ebu Hatim der ki: Bize babamın... Ebu Hüreyre`den rivayetine göre, Allah Rasûlü (s.a.) şöyle buyurmuş: Allah Teâlâ, ümmetinin yarısını bağışlamak veya şefaatimi (kıyamet gününe) saklamak arasında beni muhayyer bıraktı, ben de şefaatimi kıyamet gününe sakladım. Öyle sanıyorum ki, ümmetimden büyük bir topluluk bağışlanacaktır. Şayet bunda [icabet edilecek duasında] sâlih kul benden önce geçmiş olmasaydı, bu husustaki duamda acele ederdim. Allah Teâlâ, İshak’ın üzerinden boğazlanma durumunu kaldırdığında ona: ‘Ey İshak! İste, sana verilecek’ buyurmuştu. İshak dedi ki: Nefsim kudret elinde olan [Allah]’a yemin ederim ki şeytanın vesvese ile dürtmelerinden önce bu duada acele edeceğim: Allah`ım, Sana hiç bir şeyle ortak koşmaksızın kim ölürse onu bağışla ve cennete koy. Bu, garip ve münker bir hadîstir. Râvîlerden Abdurrahmân b. Zeyd b. Eslem`in hadîsi zayıftır. Hadîste ziyâde ve sonradan olmasından korkarım ki, bu fazlalıklar sonuna kadar olmak üzere “Allah Teâlâ İshak’ın üzerinden boğazlanma durumunu kaldırdığında...” kısmıdır. En doğrusunu Allah bilir. Her ne kadar hadîs mahfuz bir hadîs ise de, hadîsin lâfzının Hz. İsmail hakkında serdedilmiş olması doğruya daha yakın görünmektedir. Ancak daha önce de geçtiği üzere İsrâîloğulları, hasetlerinden bunu İshak ile değiştirerek tahrif etmişlerdir. Yoksa hacc farzları ve kurban kesmenin yeri Mekke arazisindeki Minâ`dır. Orada bulunan ise İshak olmayıp Hz. İsmail`dir. Zira Hz. İshak Şam arazisindeki Kenan ülkesindeydi. (İbn Kesir)
“Biz, ona şöyle seslendik: Ey İbrahim! Sen rüyayı gerçekleştirdin.” Çocuğu boğazlamak üzere yatırmanla rüyandan maksat hâsıl olmuştur. Süddî ve bir başkasının anlattığına göre, Hz. İbrahim, çocuğun boynuna bıçağı sürtmüş de bıçak kesmemiş, aksine bıçakla boynu arasında bakırdan bir tabaka kesmeyi engellemiş ve o sırada Hz. İbrahim`e: “Sen rüyayı gerçekleştirdin” diye seslenilmiş.
İmam Ahmed`in Süfyân kanalıyla... Safiyye Bint Şeybe`den rivayetine göre, o şöyle anlatmış: Bana Süleym oğullarından bir kadının -bu kadın bizim ev ahâlîsinin hepsini doğurmuş olan kadındır- haber verdiğine göre, Allah Rasûlü (s.a.) Osman İbn Talha`ya bir haber göndermiş. Bir keresinde râvî şöyle anlatıyor: Bu kadın Osman İbn Talha`ya sormuş: Hz. Peygamber (s.a.) seni niçin çağırmıştı? Osman dedi ki: Allah Rasûlü (s.a.) bana şöyle buyurdu: Ben Beyt [Kâbe]`e girdiğim zaman o koçun iki boynuzunu görmüştüm. Onları örtmeni sana emretmeyi unutmuşum, onları ört. Zira Kâbe`de namaz kılanı meşgul edecek bir şeyin olmaması gerekir. Süfyân der ki: O koçun iki boynuzu Kâbe yanıncaya kadar orada asılı duruyordu. Kâbe yangınında onlar da yandı. Hz. İbrahim`in boğazlaması emredilen oğlunun İsmail olduğuna bu da başlı başına bir delildir. Şüphesiz Kureyş nesilden nesile, seleften halefe Allah Rasûlü (s.a.) peygamber olarak gönderilinceye kadar, Hz. İbrahim`e oğlunun fidyesi olarak gönderilen o koçun boynuzlarını miras olarak saklamıştır.
Boğazlananın kim olduğuna dair seleften varit olan haberler:
Boğazlananın İshak Olduğunu Söyleyenler:

Hamza ez-Zeyyât`ın Ebu Meysere’den -Allah ona rahmet eylesin- rivayetine göre, o şöyle demiştir: Hz. Yûsuf (a.s.) karşı karşıya geldiklerinde krala şöyle demiş: Benimle beraber yemek yemekten mi kaçmıyorsun? Allah`a yemin olsun ki, benim babam Allah`ın peygamberi Yakûb`dur. O, Allah`ın kurban edilmesini [boğazlanılmasını] emrettiği İshak’ın oğludur. O da Allah`ın dostu İbrahim`in oğludur. Sevrî`nin Ebu Sinan`dan, onun da Ebu`l-Hüzeyl`den rivayetine göre, Hz. Yûsuf (a.s.) krala böylece söylemiştir. Süfyân es-Sevrî`nin Zeyd b. Eslem`den, onun Abdullah b. Ubeyd İbn Umeyr`den, onun da babasından rivayetine göre, o, şöyle anlatmış: Hz. Musa: “Ey Rabbim, ‘Ey İbrahim, İshak ve Yakup’un ilâhı” diyorlar, bunu niçin söylüyorlar?” demişti. Buyurdu ki: Şüphesiz ki İbrahim Bana bir şey ortak koşulduğu zaman mutlaka Beni ona tercih ederdi. İshak Benim için boğazlanmak üzere seve seve boynunu uzatmıştı. Bunun dışındaki şeylerde de son derece cömertti. Yakup’a gelince; Ben onun musibetini ne kadar arttırdımsa Benim hakkımdaki hüsnü zannı o derece artmıştı.
Şu`be`nin Ebu İshâk`dan, onun da Ebu Ahvas`dan rivayetine göre; o, şöyle anlatıyor: İbn Mes`ûd`un yanında birisi övünüp: Ben şerefli şeyhlerin oğlu filân oğlu filânım, demişti. Abdullah dedi ki: Allah`ın dostu İbrahim`in oğlu Allah`ın boğazlanmasını emrettiği İshak’ın oğlu Yakup oğlu Yusuf (böyle övünmemişti). İbn Mes`ûd`a kadar bu haberin isnadı sahihtir. Boğazlananın İshak olduğunu İkrime, İbn Abbas’tan da rivayet etmektedir. Ayrıca boğazlananın İshak olduğu, İbn Abbas’ın babası Abbas’tan ve Ali b. Ebî Tâlib`den de rivayet edilmiştir. İkrime, Saîd b. Cübeyr, Mücâhid, Şa`bî, Ubeyd b. Umeyr, Ebu Meysere, Zeyd b. Eslem, Abdullah b. Şakîk, Zührî, Kasım b. Ebu Bezze, Mekhûl, Osman b. Hâzır, Süddî, Hasan, Katâde, Ebu`I-Hüzeyl ve İbn Sabit de böyle söylemiştir. İbn Cerîr de bu görüşü tercih ediyor. İbn Cerîr`in Kâ`b el-Ahbâr’dan rivayetine göre, daha önce geçtiği gibi boğazlanan çocuk İshak’tır. İbn İshak’ın Abdullah b. Ebî Bekr kanalıyla... Kâ`b el-Ahbâr`dan rivayetine göre, o, boğazlanan çocuğun Hz. İshak olduğunu söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir ama bu sözlerin hepsi Kâ`b el-Ahbâr`dan alınmıştır. Kâ`b, Hz. Ömer devrinde müslüman olduğunda Hz. Ömer`e İsrail kitaplarından rivayette bulunmaya başlamıştı. Hz. Ömer (r.a.) bazen onu dinlerdi. Böylece insanlar, onda bulunan şeyleri dinlemenin mubah olduğuna inandılar ve değerli olsun veya olmasın ondan alarak naklettiler. Ancak bu ümmetin, -en doğrusunu Allah bilir- onda bulunanlardan bir harfe bile ihtiyacı yoktur. Boğazlanan çocuğun Hz. İshak olduğu görüşünü Beğavî ayrıca Hz. Ömer, Ali, İbn Mes`ûd ve Abbâs`tan; tabiin neslinden ise Kâ`b el-Ahbâr, Saîd İbn Cübeyr, Katâde, Mesrûk, İkrime, Mukâtil, Ata, Zührî ve Süddî`den nakletmektedir. Beğavî`nin belirttiğine göre, İbn Abbas’tan gelen iki rivayetten birisi de böyledir. Bu hususta bir de hadîs varit olmuştur. Şayet hadîs sabit olsaydı, biz, başımız gözümüz üzere der, kabul ederdik. Ama isnadı sahih değildir. İbn Cerîr der ki: Bize Ebu Küreyb`in... Abbas b. Abdülmuttalib`den, onun da Hz. Peygamber (s.a.)’den rivayet etmiş olduğu bir hadîste Efendimiz: Boğazlanması emrolunan çocuk, İshâk`dır buyurmuştur. Bu hadîsin isnadında iki tane zayıf râvî vardır. Bunlardan Hasan b. Dînâr el-Basrî metruktür. Ali b. Zeyd b. Cüd`ân`ın hadîsi ise münkerdir. Hadîsi İbn Ebî Hatim de babası kanalıyla... Ali b. Zeyd b. Cüd`ân`dan merfû olarak rivayet etmiştir. İbn Ebî Hatim der ki: Hadîsi Mübarek b. Fudâle... Abbas’tan onun sözü olarak rivayet etmiştir. Bu, daha sıhhatli ve doğruya daha yakın görünmektedir. (İbn Kesir)
Boğazlanması emrolunan çocuğun Hz. İsmail olduğu kesin ve sahih haberlerde varit olmuştur ki, şimdi bu haberleri zikredelim:
İbn İshak der ki: Muhammed b. Kâ`b el-Kurazî`yi şöyle derken işittim: Allah Teâlâ`nın Hz. İbrahim`e iki oğlundan boğazlanmasını emrettiği, İsmail`dir. Biz bunu Allah`ın kitabında bulmaktayız. Şöyle ki: Allah Teâlâ, Hz. İbrahim`in iki oğlundan boğazlananla ilgili kıssayı bitirdikten sonra: “Ona sâlihlerden bir peygamber olmak üzere İshak’ı müjdeledik” buyurmuştur. Allah Teâlâ başka bir ayet-i kerime’de: “Biz de ona İshak’ı, İshak’ın ardından Yakup’u müjdeledik” (Hûd/71) buyurmaktadır. Yani ona oğlunu ve bu oğlun oğlunu müjdelemiştir. Ondan da olacak bir çocuk va`dolunmuşken elbette Allah Teâlâ İshak’ın boğazlanmasını emredecek değildir. Dolayısıyla boğazlanması emredilen olsa olsa İsmail olabilir. İbn İshak’ın Büreyde b. Süfyân b. Ferve el-Eslemî`den, onun da Muhammed b. Kâ`b el-Kurazî`den rivayetine göre, Ömer b. Abdülaziz’in halifeliğinde onunla beraber Şam`da iken Muhammed b. Kâ`b bu konuyu halifeye anlatmış. Ömer, Muhammed İbn Kâ`b`a: Bu, üzerinde hiç düşünmediğim bir konudur. Ben de senin söylediğin gibi olduğunu sanıyorum, demiş. Sonra Şam`da daha önce yanında bulunan ve Yahudi iken müslüman olup islâm`da ihlâslı ve samimî olan birisine haber göndermiş. Bu adamın Yahudi âlimlerinden olduğuna inanırmış. Ömer b. Abdülaziz konuyu bu adama sormuş. Muhammed b. Kâ`b kendisinin de Ömer b. Abdülaziz’in o sırada yanında olduğunu belirtiyor ki, Ömer b. Abdülaziz o kişiye: İbrahim, iki oğlundan hangisini boğazlamakla emrolundu, diye sorduğunda adam: Ey Mü`minlerin emîri, Allah`a yemin ederim ki, İsmail`dir, Yahudiler şüphesiz bunu biliyorlar. Allah`ın emrine sabretmesini Allah`ın zikretmiş olmasından dolayı kazandığı üstünlük yüzünden boğazlanılması emredilen çocuğun siz Arapların babası olması sebebiyle onlar sizi çekememektedirler. İşte bu yüzden bunu inkâr etmekte ve İshak babaları olduğu için boğazlanılması emredilen çocuğun İshak olduğunu sanmaktadırlar. Hâlbuki bu ikiden hangisi olduğunu en iyi Allah bilir. O ikiden her biri tertemiz, Allah`a itaat eder kimselerdi, dedi. Abdullah b. İmam Ahmed İbn Hanbel -Allah ona rahmet eylesin- der ki: Boğazlanması emredilen; İsmail mi, yoksa İshâk mı olduğunu babama sordum. İsmail’dir, dedi. Abdullah b. Ahmed b. Hanbel, bu haberi Kitâbu’z-Zühd`de zikretmektedir. İbn Ebî Hatim babasının şöyle dediğini işitmiş: Sahih olan, boğazlanılması emredilenin Hz. İsmail (a.s.) olduğudur. Hz. Ali, İbn Ömer, Ebu Hüreyre, Ebu Tufeyl, Saîd İbn Müseyyeb, Saîd b. Cübeyr, Hasan, Mücâhid, Şâ`bî, Muhammed b. Kâ`b el-Kurazî, Ebu Ca`fer Muhammed b. Ali ve Ebu Salih`ten rivayete göre, onlar da boğazlanılması emredilenin İsmail olduğunu söylemişlerdir. Tefsirinde Beğavî der ki: Abdullah b. Ömer, Saîd b. Müseyyeb, Süddî, Hasan el-Basrî, Mücâhid, Rebî` b. Enes, Muhammed b. Kâ`b el-Kurazî ve Kelbî de bu görüştedirler. İbn Abbas’tan gelen bir rivayet de böyledir. Ayrıca Beğavî bu görüşü Ebu Amr b. Alâ`dan da nakletmektedir. Bu konuda İbn Cerîr garîb bir hadis rivayet eder ve der ki: Bana Muhammed İbn Ammâr er-Râzî`nin... Sunâbihî`den rivayetine göre; o, şöyle anlatmış: Muâviye b. Ebu Süfyân`ın yanındaydık. Boğazlanması emredilenin İsmail mi yoksa İshak mı olduğu konusu anıldı. Tam bilenine düştünüz deyip şöyle devam etti: Allah Rasûlü (s.a.)’nün yanındaydık. Birisi ona geldi ve: Ey Allah`ın elçisi, ey iki boğazlanmışın oğlu, Allah`ın sana bahşettiklerinden bana da ver, dedi. Allah Rasûlü (s.a.) güldüler. Muâviye`ye: ‘Ey mü`minlerin emîri, iki boğazlanmış da nedir?’ denildi de o şöyle cevap verdi: Abdülmuttalib zemzemin kazılmasını emrettiğinde, şayet Allah bu işi kendisine nasip ederse çocuklarından birini boğazlamayı adamıştı. (Çocukları arasında çekilen) kur`a Abdullah`a çıktı. Dayıları (Abdullah`ın boğazlanmasından) onu alıkoyarak: Oğlunun yerine yüz deve fidye ver, dediler. Abdülmuttalib oğlunun fidyesi olarak yüz deve [kurban etti]. İkinci kurban ise İsmail`dir. Bu, gerçekten garîb bir hadîstir. Ümevî`nin el-Meğâzî`de ashabından birisi kanalıyla... Sunâbihî`den rivayetine göre; o: ‘Muâviye`nin meclisinde bulunuyorduk. Topluluk İsmail ve İshâk`ı tartışıyordu ...’ diyerek hadîsi zikretmiştir. Ayrıca bozulmuş [tahribe uğramış] bir nüshadan da bu şekilde yazdım, diye ilâve ediyor. Boğazlanması emredilen çocuğun İshak olduğuna dair tercihinde İbn Cerîr, “Biz de ona hilim sahibi bir oğul müjdeledik” ayetine dayanmaktadır. Böylece “Ona bilgin bir oğul sahibi olacağını müjdelediler” (Zâriyât/28) ayetindeki Hz. İshak ile ilgili müjdeyi bu müjde ile aynı kabul etmektedir. (Hz. İshak’ın ardından) onun Ya`kûb ile müjdelenmesi müşkiline de şöyle cevap veriyor: Mümkündür ki, Hz. İshak, babasıyla beraber çalışabilecek bir çağa gelmişti ve yine mümkinâttandır ki, Hz. Ya`kûb ile beraber onun başka çocukları da olmuştu. Kâbe`de asılı bulunan (iki koç) boynuzu konusundaki müşkile ise o, bu boynuzların Şam ülkesinden Kâbe`ye getirilmiş olabileceği ihtimaliyle cevap verir. Daha önce de geçtiği üzere bazı kimseler İshak’ın, orada [Şam ülkesinde] boğazlanmış olduğu görüşündedirler. İbn Cerîr`in tefsirinde dayanağı budur. Ancak onun görüşü ne bir mezheptir [gidilecek yoldur], ne de gereklidir. Aksine gerçekten uzak bir te`vîldir. Muhammed b. Kâ`b el-Kurazî`nin, boğazlanması emredilenin Hz. İsmail olduğuna dair istidlali daha sabit, daha sıhhatli ve daha kuvvetlidir. En doğrusunu Allah bilir. (İbn Kesir)
Başka nakiller:
Mücahid dedi ki: "Ne zaman ki o babasının yanı sıra yürümeye başlayınca" buyruğu genç bir delikanlı olup yürümesi İbrahim`in yürümesine ye­tişince, demektir. el-Ferra dedi ki: O gün on üç yaşında idi. İbn Abbas bun­dan kasıt buluğdur, Katade ise, babası ile birlikte yürüyünce, diye açıklamış­tır.
İlim adamları, boğazlanması emrolunan oğlun hangisi olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Çoğunluğu boğazlanması emrolunan İshak`tır de­mişlerdir. Bu kanaati belirtenler arasında Abbas b. Abdu`l-Muttalib ile onun oğlu Abdullah da vardır. Abdullah [b. Abbas]`dan gelen sahih rivayet de bu­dur.
es-Sevrî ve İbn Cüreyc, İbn Abbas`ın sözü olarak: Boğazlanması emrolu­nan İshak`tır, dediğini rivayet etmektedirler. Abdullah b. Mesud`dan sahih ola­rak gelen rivayet de böyledir. Buna göre bir adam ona: ‘Ey şerefli, yaşlı-baş­lı adamların oğlu!’ diye hitabetmiş. Bunun üzerine Abdullah ona şöyle demiş: O dediğin şahıs Allah`ın dostu İbrahim`in oğlu, Zebihullah [Allah`ın boğaz­lanmasını emrettiği] İshak`ın oğlu Yakub`un oğlu Yusuf`tur.
Hammad b. Zeyd de Rasûlullah (sav)`a ait söz olmak üzere şöyle buyur­duğunu rivayet etmektedir: "Şüphesiz ki, kerim oğlu kerim oğlu kerim şa­hıs, İbrahim (a.s)`ın oğlu İshak`ın oğlu Yakub`un oğlu Yusuf`tur
Ebu`z-Zubeyr de Cabir`den: Boğazlanması emrolunan kişi İshak`tır, dedi­ğini rivayet etmektedir. Aynı zamanda bu Ali b. Ebi Talib (r.a)`dan da riva­yet edilmiştir. Abdullah b. Ömer`den de boğazlanması emredilen kişi İshak`tır, dediği rivayet edilmiştir. Ömer (r.a)`ın görüşü de budur. İşte ashab-ı kiramdan yedi kişinin bu kanaatte olduğunu görüyoruz.
Peygamberlerin Rüyası:
"Dedi ki: Oğulcağızım! Gerçekten ben rüyamda seni boğazladığımı görüyorum. Bak, artık sen ne düşünürsün" buyruğu ile ilgili olarak Mukatil şöyle demektedir: İbrahim (a.s) bunu ardı arkasına üç gece gördü.
Muhammed b. Ka`b dedi ki: Resullere Yüce Allah`tan vahiy uyanıkken de uykuda iken de gelirdi. Çünkü peygamberlerin kalpleri uyumaz. Bu gerçek aynı zamanda Peygamber (sav)`a kadar ulaştırılan merfu haberde de sabit ol­muştur. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Biz peygamberler topluluğu­nun gözleri uyur, kalplerimiz uyumaz
İbn Abbas da: Peygamberlerin rüyası vahiydir demiş ve bu âyet-i kerimeyi delil göstermiştir.
es-Süddî dedi ki: İbrahim (a.s)`a İshak doğmadan önce doğacağı müjdesi verilince, o da: O halde ben onu Allah için kurban edeceğim demişti. Rüya­sında ona: Sen bir adakta bulunmuştun. Haydi, adağını yerine getir, denildi.
Yine denildiğine göre; İbrahim (a.s) terviye [zülhicce`nin sekizinci] gece­sinde birisinin ona: Allah sana oğlunu boğazlamanı emrediyor, dediğini görmüştü. Sabah olunca kendi kendisine düşünmeye başladı. Acaba bu rü­ya Allah`tan mıdır? Şeytandan mıdır, diye. İşte bu şekildeki düşünmesi [terviyesi] dolayısı ile bugüne terviye günü adı verilmiştir. Ertesi gece aynı şe­kilde rüya gördü ve ona: Verdiğin sözü yerine getir, denildi. Sabah olunca bu gördüğü rüyanın Allah`tan olduğunu bildi [arefe]. O bakımdan bu güne "arefe günü" adı verildi. Üçüncü gece yine öyle bir rüya gördü, bu sefer ar­tık onu boğazlama [nahr] kararını verdi. Bundan dolayı bu güne "yevmu`n-nahr" adı verildi.
Yine rivayet edildiğine göre oğlunu boğazlamaya başlayınca, Cebrail (a.s): "Allahuekber Allahu ekber" dedi. Bu sefer boğazlanması istenen oğlu: "La ilahe illallah vallahu ekber" dedi. İbrahim (a.s) da bunun üzerine: "Al­lahu ekber velhamdulillah" dedi. O bakımdan bu [şekilde tekbir getirmek] bir sünnet olarak kaldı. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Oğluna Karşılık Gönderilen Fidye:
"Biz de ona büyük bir kurbanlıkla fidye verdik" buyruğunda geçen
" الذِّبح Zibh [Kurbanlık]", kurban edilen şeyin adıdır. Çoğulu da “Zebûh” diye gelir. Tıp­kı "Tahn [Öğütülmüş]" lafzının “Methûn [öğütülen] şeyin adı olması gibi. Sözcükteki "zel" harfi “Zebih” şeklinde üstün olursa, mastar olur.
"Azîm [Büyük]" sözcüğü, kadru kıymeti büyük demektir. Yoksa bedenen büyük olduğu­ kastedilmemiştir. Kadrinin büyüklüğü, boğazlanması emrolunan oğlunun yerine fidye olmasından yahut da kabule mazhar oluşundan ötürüdür.
en-Nehhas dedi ki: Sözlükte “azim/büyük” kelimesi hem “bedenen büyük” hakkın­da hem de soylu ve şerefli hakkında kullanılır. Tefsir bilginleri bu lafzın burada şerefli ya da kabule mazhar olan hakkında kullanıldığını kabul etmek­tedirler.
İbn Abbas dedi ki: Bu koç Habil`in kurban olarak sunduğu koçtur. Bu koç cennette otluyordu. Nihayet Allah onu İsmail`e fidye olmak üzere gönderdi. Yine ondan gelen rivayete göre, bu, Yüce Allah`ın cennetten gönderdiği bir koçtu. Cennette kırk yıl süreyle otlamıştı.
el-Hasen dedi ki: İsmail`in fidyesi ona Sebir`den gelen bir dağ keçisinden başkası olmamıştır. İbrahim onu oğluna fidye olmak üzere kesti. Ali (r.a)`ın görüşü de budur. İbrahim o dağ keçisini görünce, onu alıp kesti ve oğlunu azad etti ve şöyle dedi: Oğulcağızım! Bugün sen bana bağışlanmış bulunu­yorsun.
Ebu İshak ez-Zeccac dedi ki: İbrahim`e fidye olarak bir dağ keçisi verildiği de söylenmiştir. Ancak tefsir âlimleri ona fidye olarak verilen hayvanın koç olduğunu kabul etmektedirler. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Nebilerin Rüyasının Hükmü
"Hz. İbrahim (a.s) rüyasında onu kesiyor olarak gördü. Peygamberin rüyaları ise vahiy türündendir. Bu görüşe göre rüyada görülen şey, sadece Hz. İbrahim (a.s)`in onu kesmesidir. Buna göre, "Rüyada görülen her şeyin hak bir delil ve hüccet olduğu peygamberler nezdinde ya delil ile sabittir veya değildir. Eğer birinci durum söz konusu ise, Hz. İbrahim (a.s) daha niçin bu hâdise hakkında oğluna başvurmuştur? Tam aksine onun vazifesi, bu işi yerine getirmekle meşgul olması, bu hususta oğluna müracaat etmemesi, ona, "Bak artık, ne düşünüyorsun?" dememesi ve bu işi, çocuğunun kendisine, "Sana emredileni yap" demesine bağlamamasıdır. Bir de siz, Hz. İbrahim (a.s)`in ilk gün bu işi düşünüp durduğunu söylediniz. Şayet, rüyada görülen her şeyin hak olduğu [peygamberin nezdinde] delil ile sabit olmuş olsaydı, böyle bir düşünmeye ve tefekküre ihtiyaç kalmazdı. Yok, eğer ikincisi, yani rüyada gördükleri şeyin hak olduğu, peygamberlerce delil ile sabit değilse, Hz. İbrahim (a.s)`in, herhangi bir delilin, onun bir hüccet olduğuna delâlet etmediği, sırf bir rüya ile o çocuğu kesmeye yönelmesi nasıl caiz olabilir?" denilirse, buna şu şekilde cevap verilebilir: "Hz. İbrahim (a.s), gördüğü bu rüyadan dolayı, bu hususta mütereddit idi. Ancak ne var ki, gördüğü bu rüya, açık bir vahiy ile desteklenmiştir" denilmesi mümkündür. Allah en iyisini bilendir. (Razi; el Mefatihu’l-Gayb)]
Zebîh`în Kim Olduğu
Âlimler, kesilecek olan bu şahsın kim olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bu cümleden olarak, bunun İshak (a.s) olduğu ileri sürülmüştür ki, bu, Hz. Ömer, Hz. Ali, Abbas İbn Abdulmuttalib, İbn Mes`ûd, Ka`bu`l-Ahbâr, Katade, Said İbn Cübeyr, Mesrûk, İkrime, Zühruf, Süddî ve Mukatil (a.s)`in görüşüdür. Bunun, Hz. İsmail (a.s) olduğu da ileri sürülmüştür ki, bu da, İbn Abbas, İbn Ömer, Said İbn el-Müseyyib, Hasan el-Basrî, Şa`bî, Mücahid ve Kelbî (a.s)`nin görüşüdür.
İsmail (a.s) olduğunun delilleri: Bunun Hz. İsmail (a.s) olduğunu ileri sürenlerin delilleri şunlardır:
1- Hz. Peygamber "Ben, iki kurbanlığın oğluyum" buyurmuştur. Ve yine, bir bedevî Hz. Peygamber (s.a.s)`e, "Ey, iki kurbanlığın oğlu" demiş, o da bunun üzerine tebessüm etmiştir. Bu husus, kendisine sorulduğunda da, "Abdülmuttalib, Zemzem kuyusunu kazarken, "Şayet Allah, benim bu işimi kolaylaştırırsa, çocuklarımdan birini kurban edeceğim" diye Allah için bir adakta bulunur. Derken, kesilmek için atılan kur`a neticesinde bu iş, Abdullah`a [Hz. Peygamber [s.a.sj`in babasına] çıkar. Neticede, Abdullah`ın dayıları buna mani olmuş ve Abdulmuttalib`e "[Bu işten dolayı] oğluna mukabil, yüz deve fidye ver!" demişler, o da bunun üzerine, yüz deve fidye vermiştir. İkinci kurbanlık şahıs ise, İsmail (a.s)`dir" buyurmuş ve olayı anlatmıştır.
2- Esmâî`nin şöyle dediği nakledilmiştir: "Ebû Amr İbn el-A`lâ`ya zebîhin kim olduğunu sordum da, o da "Ey Esmâî, aklın nerede? İshak (a.s) ne zaman Mekke`de bulunmuştur? Mekke`de bulunan İsmail [a.s] olup, İsmail (a.s), babasıyla beraber Kâbe`yi yapan zattır. Kesme işine teşebbüs edilen yer ise, Mekke`dir" dedi.
3- Allah Teâlâ, "İsmail`i, İdris`i, Zülkifl’i de yâdet" (Enbiyâ/85) emrinde, İshâk (a.s)`ı değil, İsmail (a.s)`i sabırla vasfetmiştir. Ki, bu da Hz. İsmail [a.s]`in, kesilmeye karşı gösterdiği sabırdır. Cenâb-ı Hak onu yine, "Kitap`da İsmail`i de yâdet. Çünkü o vaadinde sadıktı" (Meryem/54) buyruğunda, vaadinde sadık olmakla nitelemiştir. Çünkü o, babasına kesilme hususunda sabredeceğine dair vaadde bulunmuş ve bunu yerine getirmiştir.
4- Cenâb-ı Hak, "Biz de ona İshak’ı, İshak`ın ardından da Yakûb`u müjdeledik" (Hûd/71) buyurmuştur. Şimdi biz diyoruz ki: Şayet kesilecek olan şahıs İshak (a.s) olmuş olsaydı, bu durumda bu kesilme emri, ya İshak (a.s)`dan Ya`kûb (a.s) dünyaya gelmeden önce, ya da sonra olmuş oturdu. Birincisi olamaz, zira Allah Teâlâ, ona İshak (a.s)`ı müjdeleyip bu müjdenin yanında, ondan Yakûb (a.s)`un dünyaya geleceği de müjdelenmiş olunca, şimdi Yakûb (a.s)`un ondan meydana gelmeden önce kesilmesinin emredilmesi mümkün olamaz. Aksi halde, Allah, "İshak`ın ardından da Yakûb`u..." şeklindeki vaadinden dönmüş olur. İkincisi de olamaz, çünkü Cenâb-ı Hakk`ın "Artık o, yanında çalışma çağına girince, [babası], "Evladım! Ben seni rüyamda, boğazladığımı görüyorum" ifadesi, ayette bahsedilen bu çocuğun, sa`ye, koşmaya ve o fiile güç yetirme noktasına gelmeden, Allah`ın, Hz. İbrahim (a.s)`e onu kesmesini emrettiğine delâlet eder ki, bu da, bu hadisenin bir başka zamanda meydana gelmiş olmasına ters düşer. Böylece, kesilecek olan şahsın, İshak (a.s) olamayacağı sabit olmuş olur.
5- Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim (a.s)`in, "Sen doğrusu Rabbime gidiciyim. O, bana yol gösterir" (Saffat/99) dediğini, daha sonra da kendisinden, yalnızlığında, kendisiyle ünsiyet duyacağı bir çocuk vermesini talep ederek, "Ya Rabbi, bana salih eviad ihsan et" (Saffatt/100) dediğini nakletmiştir. Böyle bir istek ise ancak, Hz. İbrahim (a.s)`in çocuğunun bulunmaması halinde makul ve yerinde olur. Çünkü onun, tek bir çocuğu bulunmuş olsaydı, bir çocuk talep etmezdi. Zira olanı yeniden istemek, muhaldir. İbrahim (a.s)`in, “heb lî minessalihıyn” şeklindeki sözü, onun tek bir çocuk istediğini ifade eder. Çünkü “minessalihıyn” ifadesinin başındaki min, ba`ziyyet bildirir. Ba`ziyyetin en alt derecesi ise, tek oluştur. Buna göre sanki Hz. İbrahim (a.s)`in demesi, onun, Allah`tan tek bir çocuk istediğini gösterir. Binaenaleyh, böyle bir istekte bulunmanın, ancak ortada çocuk diye bir şey olmadığında yerinde olabileceği sabit olmuş olur. Bu sebeple de bu isteğin, Hz. İbrahim (a.s)`in ilk çocuğu istemesi halinde yapıldığı kesinleşir. Halbuki insanlar, İsmail (a.s)`in İshak (a.s)`dan daha önce dünyaya gelmiş olduğu hususunda müttefiktirler. Böylece, bu dua ve talep ile istenenin, İsmail (a.s) olduğu sabit olmuş olur. Hem sonra, Allah Teâlâ, bu isteğin peşinden, kesilme hâdisesini zikretmiştir. Şu halde, kesilecek olan şahsın, İsmail (a.s) olması gerekir. (Razi; el Mefatihu’l-Gayb)
Kesme Yeri
Bil ki, onların kesme yerinin neresi olduğu hususundaki ihtilafları da, bizim daha önce zikrettiğimiz hususa dayanmaktadır. Kesilecek olan şahsın İsmail (a.s) olduğunu söyleyenler, kesme işine teşebbüsün Minâ`da yapıldığını; bunun İshak (a.s) olduğunu söyleyenler ise, kesme işine teşebbüs edilen yerin Şam olduğunu söylemişlerdir. Bu yerin Beyt-i Makdis olduğu da ileri sürülmüştür. Allah en iyisini bilendir. (Razi; el-Mefatihu’l Gayb)
Zebh Kıssası
Birinci Bahis: Bu hâdise hakkında anlatıldığına göre, İbrahim (a.s) oğlunu kurban etmek İstediğinde, "Evladım, ip ve bıçağı al, falanca yere odun toplamaya gidelim. Onlar, kurban edilecek yerin yolunu yarılayınca, babası ona, kendisine verilen emri haber verdi. Bunun üzerine o, "Babacığım, çırpınmamam için ellerimi kollarımı iyice bağla. Kanımın sıçramaması ve annemin onu görüp üzülmemesi için, elbisemi uzağa koy. Kolay gelmesi için, bıçağını iyice bile ve boğazımı onunla hemen kes. Çünkü ölüm zor... Anneme selam söyle, eğer gömleğimi anama vermek istersen, ver. Çünkü belki de bu ona bu işi kolaylaştırır" dedi. İbrahim (a.s) de, "Yavrum, Allah`ın emri hususunda ne güzel yardımcısın!" dedi. Sonra onu bağlamış olduğu halde, her ikisi de ağlayarak onu öpmek istedi, sonra bıçağı boğazına dayadı. Bunun üzerine oğlu, "Beni yüz üstü yatır. Çünkü yüzüme baktığında, bana acıman tutar. Kalbin rikkate gelir. Böylece bu, senin Allah`ın emrini yapmana mani olur" dedi. Hz. İbrahim (a.s) de böyle yapıp bıçağı ensesine dayadı, kesmek istedi, ama bıçak kesmedi. Bunun üzerine, "İbrahim! Rüyana sadakat gösterdin ..." diye ona nida olundu. (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)
Gökten Gönderilen Kurbanlık
İkinci Bahis: Âlimler, o oğulun yerine verilen kurbanın, koçun ne olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. Bunun, Hz. Âdem (a.s)’ın oğlu Habil`in kurban olarak Allah`a sunup, Allah`ın kabul edip [göğe çektiği] koç olduğu; onu İsmail (a.s)`e karşılık fidye olarak gönderinceye kadar, cennette otladığını söylemiştir. Bazıları da, "Allah Teâlâ, cennetten kırk yaz [yıl] otlamış bir koç gönderdi" demişlerdir. Süddî ise şöyle demiştir: "İbrahim" diye seslenildiğinde, Hz. İbrahim (a.s) geriye döndü. Bir de baktı ki, dağdan aşağı inen beyazımsı bir koç... İsmail (a.s)`in üzerinden kalktı, o koçu tutup kurban etti. Oğlunun elini ayağını çözüp boynuna sarılarak, "Yavrum, sen bana işte bugün hibe edildin" dedi."
Ayetteki, “azîm [büyük]” kelimesine gelince, bu kurbanlığın iriliğinden ve semizliğinden ötürü bu adı aldığı söylenmiştir. Bu cümleden olarak, Sa`îd b. Cübeyr, "Cennette kırk yıl otlamış bir kurbanlığın çok iri olması onun hakkıdır" der. Yine bu kurbana "büyük" denilmesinin onun kıymetinin büyüklüğünden dolayı olduğu; çünkü Allah`ın onu Hz. İbrahim [a.s]`in oğluna bir fidye olarak kabul etmiş olduğu söylenmiştir (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)
Yukarıda verilmiş olan alıntılarda da görüldüğü gibi, eskilerden birçok meşhur zat İbrahim peygamber ve oğlu hakkında pek çok rivayet nakletmekte, ancak bu nakiller hem birbirleriyle çelişmekte, hem de itibar edilemeyecek kadar garip senaryolar içermektedir.
Konunun Kitab-ı Mukaddes’teki anlatımı da şöyledir:
İbrahim`in Sınanması
1 Daha sonra Tanrı İbrahim`i sınadı. "İbrahim!" diye seslendi. İbrahim, "Buradayım!" dedi.
2 Tanrı, "İshak`ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git" dedi, "Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun."
3 İbrahim sabah erkenden kalktı, eşeğine palan vurdu. Yanına uşaklarından ikisini ve oğlu İshak`ı aldı. Yakmalık sunu için odun yardıktan sonra, Tanrı`nın kendisine belirttiği yere doğru yola çıktı.
4 Üçüncü gün gideceği yeri uzaktan gördü.
5 Uşaklarına, "Siz burada, eşeğin yanında kalın" dedi, "Oğlumla birlikte tapınmak için oraya gidip döneceğiz."
6-7 Yakmalık sunu için yardığı odunları oğlu İshak`a yükledi. Ateşi ve bıçağı kendisi aldı. Birlikte giderlerken İshak İbrahim`e, "Baba!" dedi. İbrahim, "Evet, oğlum!" diye yanıt verdi. İshak, "Ateşle odun burada, ama yakmalık sunu kuzusu nerede?" diye sordu.
8 İbrahim, "Oğlum, yakmalık sunu için kuzuyu Tanrı kendisi sağlayacak" dedi. İkisi birlikte yürümeye devam ettiler.
9 Tanrı`nın kendisine belirttiği yere varınca İbrahim bir sunak yaptı, üzerine odun dizdi. Oğlu İshak`ı bağlayıp sunaktaki odunların üzerine yatırdı.
10 Onu boğazlamak için uzanıp bıçağı aldı.
11 Ama RABB`in meleği göklerden, "İbrahim, İbrahim!" diye seslendi. İbrahim, "İşte buradayım!" diye karşılık verdi.
12 Melek, "Çocuğa dokunma" dedi, "Ona hiçbir şey yapma. Şimdi Tanrı`dan korktuğunu anladım, biricik oğlunu benden esirgemedin."
13 İbrahim çevresine bakınca, boynuzları sık çalılara takılmış bir koç gördü. Gidip koçu getirdi. Oğlunun yerine onu yakmalık sunu olarak sundu.
14 Oraya, "Yahve-Yire" adını verdi. "RABB`in dağında sağlanacaktır" sözü bu yüzden bugüne kadar söylenmektedir.
15 RABB`in meleği ikinci kez göklerden İbrahim`e seslendi:
16 "RABB diyor ki, kendi adıma ant içiyorum. Bunu yaptığın, biricik oğlunu esirgemediğin için
17 seni fazlasıyla kutsayacağım; soyunu göklerin yıldızları, kıyıların kumu kadar çoğaltacağım. Soyun düşmanlarının kentlerini mülk edinecek.
18 Soyunun aracılığıyla yeryüzündeki bütün uluslar kutsanacak. Çünkü sözümü dinledin."
19 Sonra İbrahim uşaklarının yanına döndü. Birlikte yola çıkıp Beer-Şeva`ya gittiler. İbrahim Beer-Şeva`da kaldı. (Tekvin; 22. Bab)   H.Yılmaz


 

Yani, onların kendi faziletlerinden dolayı, yoksa Hz. İbrahim ve İshâk'ın soyundan geldikleri için değil (bkz. önceki ayet ve not). M.Esed

Kitâb-ı Mukaddes'de (I Krallar xvii vd. ve II Krallar i-ii) İbranî Peygamberi Elijah'ın (Arapça'da İlyâs) Ahab ve Ahaziah zamanında -yani, M.Ö. 9. yüzyılda- Kuzey İsrail Krallığı'nda yaşadığı ve arkasından Elisha'nın (Arapça'da el-Yese‘) geldiği anlatılır. Yukarıda o'nun “elçilerden biri” (mine'l-murselîn) olduğunun vurgulanması, Allah'ın “hiçbir peygamberi arasında ayrım yapmadığı” şeklindeki Kur’ânî prensibi hatırlatır (karş. 2:136 ve 285, 3:84, 4:152 ve ilgili notlar). M.Esed

Geçmiş toplumlara gönderilen peygamberlere verilen üçüncü örnek Musa (as) ve Harun (as) ikilisidir. Bu iki peygamberin kıssası surede çok kısa olarak verilmiştir. Adeta bundan evvelki surelerde verilen detaylar hatırlansın istenmiştir. Ayette konu edilen “nimetlere mazhar olmaları” ve “büyük sıkıntıdan kurtulmaları”, denizden salimen geçmeleri ve Mısırda iken çektikleri sıkıntılardan kurtulup bol nimete ermeleridir. Bunların detayları Musa (as) kıssasının geçtiği diğer surelerde verildiğinden bu kadarla yetiniyor, o surelerden alıntı yapmıyoruz.
117 ve 118. ayetlerde “Ve Biz, kendilerine o apaçık gösteren Kitab’ı verdik. Ve kendilerini dosdoğru yola kılavuzladık” ifadesiyle kastedilen Tevrat’tır. Nitekim başka bir ayette şöyle buyrulmaktadır.
Ve ant olsun ki, Musa ve Harun`a Furkan’ı, takva sahipleri için bir ışığı ve öğüdü verdik. (Enbiya/48)
121. ayetteki “Şüphesiz Biz Muhsinleri [iyilik-güzellik sergileyenleri] böyle mükâfatlandırırız” ifadesinden anlaşıldığına göre, önceki ayetlerde konu edilen “kurtulma” ve “nimetlere kavuşma” olguları kurtulanların İbrahim soyundan gelmiş olmalarından değil, kendi iman, iyilik ve iyileştirmelerinden kaynaklanmıştır.
Burada özet olarak değinilen husus, Musa (as), Harun (as) ve bu ikisine iman etmiş kimselerin iman ve ihsanları sonucu belalardan kurtarılmaları, yardıma mazhar olmaları ve bunların geride kalanlar için iyi birer örnek teşkil ettirilmiş olmalarıdır.
Rabbimiz, daha evvel Nuh’a (as) ve İbrahim’e (as) selam ettiği gibi, burada da Musa (as) ve Harun’a (as) selam etmektedir. Ödüllerin en bü­yüğü, hiç şüphesiz Rabbimizin selamına nail olmaktır.
Ya Sin suresinde cennet ashabının Rabbimizin selamıyla şereflendiklerini görmüştük:
Gerçekten cennetin ashabı [cennetlik olanlar] bugün bir meşguliyet içinde sefa sürmektedirler.
Kendileri ve eşleri gölgeler içinde koltuklar üzerine kurulmuşlardır.
Yalnızca onlara, orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey de onlarındır.
Söz olarak [onlara] Rahîm Rabbden “selâm” [vardır]. (Ya Sin/55- 58) H.Yılmaz

Kitâb-ı Mukaddes'de (I Krallar xvii vd. ve II Krallar i-ii) İbranî Peygamberi Elijah'ın (Arapça'da İlyâs) Ahab ve Ahaziah zamanında -yani, M.Ö. 9. yüzyılda- Kuzey İsrail Krallığı'nda yaşadığı ve arkasından Elisha'nın (Arapça'da el-Yese‘) geldiği anlatılır. Yukarıda o'nun “elçilerden biri” (mine'l-murselîn) olduğunun vurgulanması, Allah'ın “hiçbir peygamberi arasında ayrım yapmadığı” şeklindeki Kur’ânî prensibi hatırlatır (karş. 2:136 ve 285, 3:84, 4:152 ve ilgili notlar). M.Esed

Hz. İlyas, İsrailoğullarından gelen bir peygamberdir. Kur'an'da biri burada diğeri de En'am: 85'te olmak üzere iki kez anılmıştır. Günümüz araştırmaları M.Ö.875 ve 850'de yaşadığını kabul ediyorlar. Cil'ad, kadim dönemlerde Ürdün'ün kuzey bölgesi ve Yermuk nehrinin güneyinde bulunmaktaydı. Kitab-ı Mukaddes'te Hz. İlyas'ın ismi "İlya Tişbi" olarak zikredilmektedir. Onun kısa tarihçesi şöyledir:
Hz. Süleyman'ın (a.s) ölümüden sonra, saltanatı, oğlu Rehobam'ın beceriksizliği ve liyakatsizliği dolayısıyla ikiye parçalanmıştır. Kudüs ve Güney Filistin, Hz. Davud'un torunlarına kalırken, Kuzey Filistin, merkezi Şamriya olmak üzere "İsrail" adıyla müstakil bir devlet haline gelmiştir. Her iki devletin durumu da oldukça kötü bir mahiyet arzediyordu. Öyle ki, İsrail devleti tâ başlangıcında bile şirk, putperestlik, zulüm, fısk ve fücur içindeydi. Hatta İsrail hükümdarı, Ahyap, Sayda (Lübnan) hükümdarının kızı Ezbil ile evlendikten sonra, bu fesat daha da çoğaldı. Bu müşrike kraliçenin etkisiyle kendisi de şirke düşen Ahyab, İsrail'de Baal Tanrısı adına mabedler, adak yerleri v.s. inşa ettirdi. Böylelikle Allah'ın yerine Baal Tanrısı'na tapılmaya başlanmış ve Baal Tanrısı için adak adama, kurban kesme adet haline gelmiştir.
İşte böyle bir dönemde Hz. İlyas (a.s) ortaya çıktı ve Cil'ad'dan gelerek, "Şayet sen bu şirk üzerinde ısrar edersen Yüce Allah sana su vermeyecek, hatta toprağına kırağı bile düşmeyecek" diyerek hükümdar Ahyab'ı uyardı. Sonuçta Hz. Peygamber'in (s.a.) bu uyarısı gerçekleşmiş ve tam üç yıl hiç yağmur yağmamıştır. Bunun üzerine Ahyab, Hz. İlyas'ı bulmak için arattırmaya başlamış ve onu bulduğunda kendisinden yağmur yağması için dua etmesini istemiştir. Hz. İlyas dua etmeden önce şart koşarak İsrailoğullarının hepsini toplamış ve Allah ile Baal Tanrısı arasındaki farkı göstermeye çalışmıştır. O "Baal Tanrısı'na tapanlar tanrıları için kurban kessinler, ben de Allah için kurban keseceğim. Ateş kimin kurbanına gelirse, bilinsin ki o hak üzeredir" dedi ve hükümdar Ahyab da bu şartı kabul etti. Bunun üzerine Karmal dağında İsrailoğullarıyla Baal'a tapan 850 kişi toplandı. Sonuçta ateş Hz. İlyas'ın kestiği kurbana değince, Hz. İlyas (a.s) herkesin önünde Baal'ın sahte bir tanrı olduğunu ve gerçek ilahın ise sadece Allah olduğunu ve kendisini peygamber olarak görevlendirdiğini ispatlamış oldu.
Dolayısıyla Baal tanrısına tapanlar yenilmiş oldular ve Hz. İlyas da (a.s) onları öldürttü. Sonra yağmur yağması için dua etti ve tüm ülke yağmurla sulandı.
Fakat böyle bir mûcize bile Ahyab'ı bir müşrik olan karısının yıkıcı etkisinden kurtaramadı. Kraliçe, Hz. İlyas'a düşman olmuş ve tıpkı Baal'a tapanların öldürülmesi gibi peygamberi öldürmeye yemin etmişti. Bu şartlar altında Hz.İlyas ülkeyi terketmek zorunda kaldı ve yıllarca Sina Dağı'nın eteklerindeki bir mağarada gizlendi. Bu olayla ilgili olarak Allah'a figânı Kitab-ı Mukaddes'te şöyle yer alır: "İsrailoğulları ahdini bozdu; sunaklarını alaşağı etti ve peygamberlerini kılıçtan geçirdi; yalnızca ben kaldım; ve şimdi de beni öldürmek istiyorlar." (1 Krallar, 19:10)
Aynı dönemlerde Kudüs'deki Yahudi hükümdarı Jeroham, İsrail'in hükümdarı olan Ahyab'ın kızıyla evlendi. Bu müşrik prensesin tesiriyle fısk ve fücur İsrail'de de yayılmaya başlayınca, Hz. İlyas (a.s) Yahudi devletine karşı da görevini yerine getirmek için, hükümdar Jeroham'a bir mektup yazdı. Bu mektup Kitab-ı Mukaddes'te şu şekilde kaydedilmiştir:
"Ve ona peygamber İlyas'dan şu yazı geldi: "Atan Davud'un Allah'ı Rab şöyle diyor: Madem ki, baban Yehoşafat'ın yollarında ve Yahuda kralı Asa'nın yollarında yürümedin, fakat İsrail krallarının yollarında yürüdün ve Yahuda'da ve Yerüşalim'de oturanlara, Ahab evinin yaptığı gibi zina ettirdin ve baban evinde senden daha iyi olan kardeşlerini öldürdün; işte Rab, senin kavmini ve oğullarını ve karılarını ve bütün malını büyük vuruşla vuracak ve hastalık yüzünden günden güne bağırsakların çıkıncaya kadar bağırsak hastalığı ile ağır hastalanacaksan." (II. Tarihler: 21:12-15).
Bu mektupta Hz. İlyas'ın söylediği her söz harfiyyen doğru çıktı ve düşmanları hükümdar Jeroham'ın saltanatını yerle bir ettiler, karılarını alıp götürdüler ve kendisi de bir iç hastalığa yakalandı.
Birkaç sene sonra Hz. İlyas (a.s) yeniden İsrail'e döndü ve hükümdar Ahyab ile oğlu Ahya'yı doğru yola getirebilmek için uğraştı. Ancak tüm uğraşlarına rağmen Samriye hanedanına yayılan fısk ve fücuru gidermek mümkün olmadı. Bunun üzerine Hz. İlyas "Allah'ım bu hanedanı yok et" diye dua etti ve daha sonra da Allah onu katına aldı.
Bu olayın ayrıntıları için Kitab-ı Mukaddes'in aşağıda yazılan kısımlarına bakınız. (1. Krallar bölüm: 17,18,19,21;II. Krallar bölüm: 1,2,II. Tarih bölümü:21) Mevdudi

*  Ba'l Şam'da Bek adlı bir kent halkının putu idi. Şimdi buraya Ba'l-bek denmektedir. Bir görüşe göre da B'al, Yemen dilinde tanrı anlamına gelir.S.Ateş

 "Baal" sahip, efendi, reis, koca anlamlarında kullanılır. (Örneğin Bakara: 128,Hûd: 72, Nur:31) Sami toplumları kadim dönemlerde de bu kelimeyi "ilâh" anlamında kullanmışlar ve bir tanrıya özel isim olarak vermişlerdir. Bilhassa "Baal" Lübnan'daki Fenikelilerin en büyük erkek tanrısı olarak şöhret bulmuştur. Karısı "İştir" ise büyük tanrıça idi. Araştırmacılar arasında "Baal" ile Güneşin mi, Mars gezegeninin mi, "İştir" ile de Ay'ın mı, Zühre yıldızının mı, kastedildiği ihtilaf konusudur. Ancak her halukârda Babil'den Mısır'a kadar tüm Ortadoğu'da özellikle Lübnan, Şam ve Filistin'de Baal'e tapmanın yaygın olduğu tarihten sabittir. İsrailoğulları Mısır'dan çıktıktan sonra Filistin'e ve Doğu Ürdün'e geldikleri dönemde, Tevrat'ın şiddetle şirki reddeden bölümlerine ve "müşriklerle evlenmeyiniz" şeklindeki apaçık hükmüne rağmen, onlar müşriklerle evlenmiş, onlarla sosyal ilişkiler kurmuş ve dolayısıyla şirk hastalığı kendilerine de bulaşmıştır. Kitab-ı Mukaddes'in açıklamasına göre, İsrailoğulları'ndaki bu ahlâkî ve dini çöküş, Hz. Musa'nın halifesi, Hz. Yeşu b. Nun'un vefatını müteakip başlamıştır:
"İsrailoğulları Allah'ın huzurunda kötülük yaptılar ve Baal'e tapmaya başladılar.... ve onlar Allah'ı bırakarak Baal ve İştir'e tapmaya başladılar" (Hakimler 2:11-13)
"Böylece İsrailoğulları, Kenanlılar, Hititler, Asurlular, Ferisîler v.s ile evlenmeye ve onların tanrılarına tapmaya başlamışlardır. (Hakimler 2:5-6)
Yine Kitab-ı Mukaddes'in açıklamalarından aynı dönemlerde İsrailoğulları arasında Baal'e tapmanın çok yaygın olduğunu anlıyoruz. Öyle ki İsrailoğullarının putlara kurban kestikleri bir yerleşim bölgesinde, Allah'tan korkan bir İsrailli dayanamayıp, bir gece oranın kurbangâhını yıkınca hemen ertesi gün halk toplanıp, sırf şirkin mabedini yıktığı için o İsrailliyi öldürmeye kalkışmışlardır. (Hakimler 6:25-32)
Ancak daha sonraları Hz. Samuel, Hz. Talût, Hz. Davud ve Hz. Süleyman bu durumu düzeltmişler ve sadece İsrailoğullarını ıslah etmekle kalmayıp tüm ülkeyi şirkten temizlemişlerdir. Ancak Hz. Süleyman'ın ölümü üzerine bu fitne yine canlanmış ve özellikle Kuzey Filistin'deki İsrail devletinde Baal'e tapınma yaygınlaşmıştır. Mevdudi

 Yukarıda da anlatıldığı gibi, İsrailoğulları, hayatta iken Hz. İlyas'a çok kötülük etmişler, ancak o aralarından ayrıldıktan sonra (Hz. Musa'nın dışında) en çok ona saygı göstermişlerdir. İsrailoğulları arasında Hz. İlyas'ın ateş ile birlikte yukarı kaldırıldığı (II. Krallar 2. Bölüm) ve dolayısıyla dünyaya yeniden döneceği inancı çok meşhurdur. Kitab-ı Mukaddes meseleyi şöyle ifade eder:
"Allah o kutsal ve korkunç gün gelmezden önce, İlyas'ı sizlere geri gönderecektir." (4. Bölüm: 5)
Onlar Hz. Yahya ve Hz. İsa'nın zamanında üç kişinin gelmesini bekliyorlardı. 1) Hz. İlyas, 2) Hz. Mesih, 3) O Nebi, yani, Hz. Muhammed (s.a). Hz. Yahya'nın peygamberliğinin başlangıcında Yahudi din adamları ona gelerek "Sen Mesih misin?" diye sordular. Hz. Yahya "Hayır" diye cevap verdi. Bu sefer "Sen İlyas mısın?" diye sordular. O yine "hayır" diye cevap verince "Sen O Nebi misin" diye sordular. Hz. Yahya'nın "hayır" diye cevap vermesi üzerine, "Sen Mesih değilsin, İlyas değilsin, O Nebi değilsin, o halde niçin vaftiz yapıyorsun?"dediler (Yohanna 1:19-26). Hz. İsa'nın meşhur olduğu zamanda ise Yahudiler arasında "İlyas geldi" diye haberler yayılmıştı. (Markos 6:14-15) Hatta Hz. İsa'nın havarılerini dahi "bu gelen İlyas'dır" diye bir düşünce kaplayınca, Hz. İsa onların düşüncelerini, "İlyas geldi ve gitti. Ancak halk ona tabii olmadı." diyerek düzeltti. Bunun üzerine havariler gelenin 800 sene önce gelip-gitmiş olan Hz. İlyas olmayıp, Hz. Yahya olduğunu anlamışlardı. (Matta II, 14 ve 17:10-13) Mevdudi

Yukarıdaki ayette kullanılan İlyâsîn formu, ya İlyas'ın (Elijah) bir varyantıdır, yahut daha büyük bir ihtimalle çoğul bir anlam -“İlyaslar”- ifade etmek için kullanılmıştır ki bu da “İlyas ve o'nun izinden gidenler” (Taberî, Zemahşerî, vb.) demektir. Taberî'ye göre, Abdullah b. Mes‘ûd bu ayeti “İdrâsîn'e selâm olsun” şeklinde okurdu ki bu da, bize İdris'in bir varyantını veya çoğul biçimini (“İdris ve izleyicileri”) vermekten ayrı olarak, Hz. İdris ve İlyas'ın, aynı kişinin, yani Kitâb-ı Mukaddes'deki Elijah'ın iki değişik adı olduğu görüşünü destekler. (Bkz. ayrıca 19:56, not 41). M.Esed

. "Selamun ala il-Yasin" ifadesinden bazı müfessirler, bunun Hz. İlyas'ın diğer bir adı olduğu anlamını çıkarmışlardır. Tıpkı Hz. İbrahim'in ikinci adının "Abraham" olduğu gibi. Diğer bazı müfessirler ise, Arapların İbrani isimlerini farklı biçimlerde telaffuz etmelerinden yola çıkarak (Örneğin bir meleğin ismi olan Mekal, Mikail veya Mikain gibi) aynı hususun Hz. İlyas için de geçerli olabileceğini öne sürmüşlerdir. Nitekim Kur'an'da bir dağın adı, bir yerde "Tûrî Sîna", bir başka yerde ise "Tûrîsinîn" şeklinde geçmektedir. Mevdudi

Geçmişten verilen örneklerin dördüncüsü İlyas peygamberdir. Bu ayet gurubunda İlyas peygamberin bir elçi olduğu bildirilerek onun mümin ve muhsin kullardan oluşu üzerinde durulmuştur.
İlyas peygamberin adı En’am/85’te de geçmiş, ancak orada “Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas’a da [doğru yolu gösterdik]. Hepsi salihlerdendir” bilgisinden fazlası verilmemişti. Burada ise yürüttüğü tevhid mücadelesinden kısaca bahsedilmekte ve “Siz takvalı davranmaz mısınız? Yaratanların en güzeli, sizin Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın Rabbi Allah`ı bırakıp da Baal’e mi yalvarıyorsunuz?” şeklindeki sözleriyle kavmine uyarıda bulunduğu nakledilmektedir.
İLYAS PEYGAMBER KİMDİR?
İlyas peygamberin kimliği ile ilgili birçok tez ortaya atılmıştır. Bu konuda klasik kaynaklarda yer görüşler şöyledir:
Ayetteki "İlyas”ın kim olduğu hususunda iki görüş ileri sürülmüştür:
a- İbn Mes`ûd (r.a)`un, bunu “inne İdrise” şeklinde okuyup, "İlyas, İdris’tir" dediği rivayet olunmuştur. Bu, İkrime`nin görüşüdür.
b- Müfessirlerin ekserisi, bunun İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerden bir peygamber olduğu ve Musa (a.s)`nın kardeşi Harun (a.s)`un soyundan gelen İlyas b. Yasin olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb)
Katâde ve Muhammed b. İshâk der ki: İlyâs`ın İdrîs olduğu söylenir. İbn Ebî Hâtim`in babası kanalıyla... Abdullah b. Mes`ûd (r.a.)’dan rivayetine göre o, şöyle demiştir: İlyâs, İdrîs`tir. Dahhâk da böyle söylemiştir. Vehb b. Münebbih onun nesebini şöyle verir: O; İlyas b. Yasin b. Finhas b. el-İzâr b. Harun b. İmran’dır. Allah Teâlâ Hazkiyal (a.s)’dan sonra kendisini İsrâiloğulları içinde peygamber olarak göndermiştir. Onlar, adına Ba’l denilen bir puta taparlardı. İlyas onları Allah`a çağırmış, Allah`ın dışındaki şeylere tapınmaktan men etmiştir. Kralları önce ona iman etmişken sonra irtidat etmiş ve onlar sapıklıklarında devam etmişlerdir. Onlardan hiç kimse, kendisine iman etmemiş ve onlar hakkında Allah`a beddua etmesi üzerine üç sene yağmur yağdırılmamıştı. Sonra kendisinden bu durumun giderilmesini isteyerek kendilerine yağmur yağdırılırsa iman edeceklerini vaat etmişlerdir. Onlar için Allah`a dua etti de kendilerine yağmur yağdırıldı. Ancak daha önce üzerinde oldukları küfürden daha çirkininde devam ettiler. Bunun üzerine İlyas, Allah Teâlâ`dan ruhunu kabzetmesini istedi. El-Yesa` b. Uhtûb onun ellerinde yetişmişti. İlyas ona filân filân yere gitmesini emretti. Önüne ne gelirse biner ve korkmazmış. Kendisine ateşten bir kısrak geldi de ona bindi. Allah Teâlâ ona bir nur giydirdi ve telekler [uçmak için kanatlar] bahşetti. Meleklerle beraber semavî ve dünyevî bir melek gibi uçardı. Vehb bunları Kitap Ehli’nden nakletmektedir. Sıhhatini da en iyi Allah bilir. “Hani kavmine demişti ki: Siz (Allah`tan bir başkasına tapınmanızda Allah`tan) hiç korkmaz mısınız? Yaratıcıların en güzelini bırakıp da Ba`l putuna mı taparsınız?” İbn Abbas, Mücâhid, İkrime, Katâde ve Süddî; buradaki Ba`l kelimesi ile Rabb’in kastedildiğini söylerler. Katâde ve İkrime bu kelimenin Yemen dilinden olduğunu söylerler. Katâde`den gelen bir rivayette ise o, bu kelimenin Ezd Şenûe dilinde olduğunu söyler. İbn İshâk der ki: İlim ehlinden birisinin bana haber verdiğine göre, onlar, adı Ba’l olan bir kadına tapınırlarmış. Abdurrahman b. Zeyd b. Eslem`in babasından rivayetine göre bu, Ba`lebek adı verilen ve Şam`ın batısındaki bir kasaba ahalisinin tapındığı putun ismiymiş. Dahhâk onun tapındıkları bir put olduğunu söyler. (İbn Kesir)
Kitab-ı Mukaddes`de İbranî Peygamberi Elijah`ın [Arapça`da İlyas] Ahab ve Ahaziah zamanında -yani, M.Ö. 9. yüzyılda- Kuzey İsrail Krallığı`nda yaşadığı ve arkasından Elisha`nın [Arapça`da el-Yese‘] geldiği anlatılır. (Muhammed Esed; Kur’an Mesajı)
İlyas’ın kavmine dediği “sizin Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın Rabbi Allah`ı bırakıp da Baal`e mi yalvarıyorsunuz?” şeklindeki sözlerden anlaşıldığına göre, İlyas’ın kavmi “Ba’l” adında bir puta tapmaktadır.
“ بعلBA`L”
“ بعلBa`l” kelimesi aslında “yağmurun senede ancak birkaç kez düştüğü yüksek arazi” demektir. (Lisanü’l-Arab; c. 1, s.459,460) Arapların anlayışında, eşlerden erkek olana “ba’l” denir. Bir başkasına herhangi bir açıdan üstün olan her şeye bu isim verilmiştir. Bu nedenle Araplar, Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ettikleri ilahlarının bir takım üstünlüğe sahip olduklarına inandıklarından onları “Ba’l” diye adlandırırlardı. (el-İsfehani; el Müfredat, “ba’l” mad.)
Bu kelimenin türevleri Kur’an’da “koca” manasında kullanılmıştır (Bakara/228, Hûd/72, Nûr/31).
“Ba’l” sözcüğü, konumuz olan Saffat/124’te özel isim olarak yer almıştır ve Ba’l putunu ifade etmektedir. İlyas ve elçilik yaptığı kavmin putu olan Ba’l hakkında birçok nakiller mevcuttur. Merhum Mevdudi bu nakilleri ele alarak gayet veciz bir özet hazırlamıştır. Bu nedenle kaynaklardan alıntı yapmıyor, Mevdudi’nin bu özetini sunuyoruz:
Sami toplumları kadim dönemlerde bu kelimeyi "ilâh" anlamında kullanmışlar ve bir tanrıya özel isim olarak vermişlerdir. Bilhassa "Baal" Lübnan`daki Fenikelilerin en büyük erkek tanrısı olarak şöhret bulmuştur. Karısı "İştir" ise büyük tanrıça idi. Araştırmacılar arasında "Baal" ile Güneşin mi, Mars gezegeninin mi, "İştir" ile de Ay`ın mı, Zühre yıldızının mı kastedildiği ihtilaf konusudur. Ancak her halükârda Babil`den Mısır`a kadar tüm Ortadoğu`da özellikle Lübnan, Şam ve Filistin`de Baal`e tapmanın yaygın olduğu tarihçe sabittir. İsrailoğulları, Mısır`dan çıktıktan sonra Filistin`e ve Doğu Ürdün`e geldikleri dönemde, Tevrat`ın şiddetle şirki reddeden bölümlerine ve "müşriklerle evlenmeyiniz" şeklindeki apaçık hükmüne rağmen müşriklerle evlenmiş, onlarla sosyal ilişkiler kurmuş ve dolayısıyla şirk hastalığı onlara da bulaşmıştır. Kitab-ı Mukaddes`in açıklamasına göre, İsrailoğulları`ndaki bu ahlâkî ve dini çöküş, Hz. Musa`nın halifesi, Hz. Yeşu b. Nun`un vefatını müteakip başlamıştır. (Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an)
İlyas, İsrailoğullarından gelen bir peygamberdir. Kur`an`da biri Saffat/123’te, diğeri de En`am/85`te olmak üzere iki kez anılmıştır. Günümüz araştırmaları Hz. İlyas’ın (as) M.Ö. 875 ve 850`de yaşadığını kabul etmektedirler. Cil`ad, kadim dönemlerde Ürdün`ün kuzey bölgesi ve Yermuk nehrinin güneyinde bulunmaktaydı. Kitab-ı Mukaddes`te Hz. İlyas`ın (as) ismi "İlya Tişbi" olarak zikredilmektedir. Kısa tarihçesi şöyledir:
Hz. Süleyman`ın (as) ölümünden sonra, saltanatı, oğlu Rehobam`ın beceriksizliği ve liyakatsizliği dolayısıyla ikiye parçalanmıştır. Kudüs ve Güney Filistin, Hz. Davud`un torunlarına kalırken, Kuzey Filistin, merkezi Şamriya olmak üzere "İsrail" adıyla müstakil bir devlet haline gelmiştir. Her iki devletin durumu da oldukça kötü bir mahiyet arz ediyordu. Öyle ki, İsrail devleti tâ başlangıcında bile şirk, putperestlik, zulüm, fısk ve fücur içindeydi. Hatta İsrail hükümdarı, Ahyap, Sayda [Lübnan] hükümdarının kızı Ezbil ile evlendikten sonra, bu fesat daha da çoğaldı. Bu müşrik kraliçenin etkisiyle kendisi de şirke düşen Ahyab, İsrail`de Baal Tanrısı adına mabetler, adak yerleri inşa ettirdi. Böylelikle Allah`ın yerine Baal Tanrısı`na tapılmaya başlanmış ve Baal Tanrısı için adak adama, kurban kesme adet haline gelmiştir.
İşte böyle bir dönemde Hz. İlyas (as) ortaya çıktı ve Cil`ad`dan gelerek, "Şayet sen bu şirk üzerinde ısrar edersen Yüce Allah sana su vermeyecek, hatta toprağına kırağı bile düşmeyecek" diyerek hükümdar Ahyab`ı uyardı. Sonuçta Hz. İlyas Peygamber`in (as) bu uyarısı gerçekleşmiş ve tam üç yıl hiç yağmur yağmamıştır. Bunun üzerine Ahyab, Hz. İlyas`ı bulmak için arattırmaya başlamış ve onu bulduğunda kendisinden yağmur yağması için dua etmesini istemiştir. Hz. İlyas dua etmeden önce şart koşarak İsrailoğullarının hepsini toplamış ve Allah ile Baal Tanrısı arasındaki farkı göstermeye çalışmıştır. O "Baal Tanrısı`na tapanlar tanrıları için kurban kessinler, ben de Allah için kurban keseceğim. Ateş kimin kurbanına gelirse, bilinsin ki o hak üzeredir" dedi ve hükümdar Ahyab da bu şartı kabul etti. Bunun üzerine Karmal dağında İsrailoğullarıyla Baal`a tapan 850 kişi toplandı. Sonuçta ateş Hz. İlyas`ın kestiği kurbana değince, Hz. İlyas (as) herkesin önünde Baal`ın sahte bir tanrı olduğunu ve gerçek ilahın ise sadece Allah olduğunu ve kendisini peygamber olarak görevlendirdiğini ispatlamış oldu.
Dolayısıyla Baal tanrısına tapanlar yenilmiş oldular ve Hz. İlyas da (as) onları öldürttü. Sonra yağmur yağması için dua etti ve tüm ülke yağmurla sulandı. Fakat böyle bir mucize bile Ahyab`ı bir müşrik olan karısının yıkıcı etkisinden kurtaramadı. Kraliçe, Hz. İlyas`a düşman olmuş ve tıpkı Baal`e tapanların öldürülmesi gibi peygamberi öldürmeye yemin etmişti. Bu şartlar altında Hz. İlyas ülkeyi terk etmek zorunda kaldı ve yıllarca Sina Dağı`nın eteklerindeki bir mağarada gizlendi. Bu olayla ilgili olarak Allah`a figânı Kitab-ı Mukaddes`te şöyle yer alır: "İsrailoğulları ahdini bozdu; sunaklarını alaşağı etti ve peygamberlerini kılıçtan geçirdi; yalnızca ben kaldım; şimdi de beni öldürmek istiyorlar." (1 Krallar, 19:10)
Aynı dönemlerde Kudüs’teki Yahudi hükümdarı Jeroham, İsrail`in hükümdarı olan Ahyab`ın kızıyla evlendi. Bu müşrik prensesin tesiriyle fısk ve fücur İsrail`de de yayılmaya başlayınca, Hz. İlyas (as) Yahudi devletine karşı da görevini yerine getirmek için, hükümdar Jeroham`a bir mektup yazdı. Bu mektup Kitab-ı Mukaddes`te şu şekilde kaydedilmiştir:
"Ve ona peygamber İlyas’tan şu yazı geldi: "Atan Davud`un Allah`ı Rab şöyle diyor: Madem ki, baban Yehoşafat`ın yollarında ve Yahuda kralı Asa`nın yollarında yürümedin, fakat İsrail krallarının yollarında yürüdün ve Yahuda`da ve Yerüşalim`de oturanlara, Ahab evinin yaptığı gibi zina ettirdin ve baban evinde senden daha iyi olan kardeşlerini öldürdün; işte Rab, senin kavmini ve oğullarını ve karılarını ve bütün malını büyük vuruşla vuracak ve hastalık yüzünden günden güne bağırsakların çıkıncaya kadar bağırsak hastalığı ile ağır hastalanacaksan" (II. Tarihler: 21:12-15) .
Bu mektupta Hz. İlyas`ın söylediği her söz harfiyen doğru çıktı ve düşmanları hükümdar Jeroham`ın saltanatını yerle bir ettiler, karılarını alıp götürdüler ve kendisi de bir iç hastalığa yakalandı.
Birkaç sene sonra Hz. İlyas (as) yeniden İsrail`e döndü ve hükümdar Ahyab ile oğlu Ahya`yı doğru yola getirebilmek için uğraştı. Ancak tüm uğraşlarına rağmen Şamriya hanedanına yayılan fısk ve fücuru gidermek mümkün olmadı. Bunun üzerine Hz. İlyas "Allah`ım! Bu hanedanı yok et!" diye dua etti ve daha sonra da Allah onu katına aldı.
Bu olayın ayrıntıları için Kitab-ı Mukaddes`in aşağıda yazılan kısımlarına bakınız. (1. Krallar bölüm: 17,18,19,21; II. Krallar bölüm: 1,2; II. Tarih bölümü: 21)
"Baal" sahip, efendi, reis, koca anlamlarında kullanılır (Örneğin Bakara/128, Hûd/72, Nur/31). Sami toplumları kadim dönemlerde de bu kelimeyi "ilâh" anlamında kullanmışlar ve bir tanrıya özel isim olarak vermişlerdir. Bilhassa "Baal" Lübnan`daki Fenikelilerin en büyük erkek tanrısı olarak şöhret bulmuştur. Karısı "İştir" ise büyük tanrıça idi. Araştırmacılar arasında "Baal" ile Güneşin mi, Mars gezegeninin mi, "İştir" ile de Ay`ın mı, Zühre yıldızının mı, kastedildiği ihtilaf konusudur. Ancak her halükârda Babil`den Mısır`a kadar tüm Ortadoğu`da özellikle Lübnan, Şam ve Filistin`de Baal`e tapmanın yaygın olduğu tarihçe sabittir. İsrailoğulları Mısır`dan çıktıktan sonra Filistin`e ve Doğu Ürdün`e geldikleri dönemde, Tevrat`ın şiddetle şirki reddeden bölümlerine ve "müşriklerle evlenmeyiniz" şeklindeki apaçık hükmüne rağmen müşriklerle evlenmiş, onlarla sosyal ilişkiler kurmuş ve dolayısıyla şirk hastalığı onlara da bulaşmıştır. Kitab-ı Mukaddes`in açıklamasına göre, İsrailoğulları`ndaki bu ahlâkî ve dini çöküş, Hz. Musa`nın halifesi, Hz. Yeşu b. Nun`un vefatını müteakip başlamıştır:
"İsrailoğulları Allah`ın huzurunda kötülük yaptılar ve Baal`e tapmaya başladılar. ... ve onlar Allah`ı bırakarak Baal ve İştir`e tapmaya başladılar" (Hakimler 2:11-13)
"Böylece İsrailoğulları, Kenanlılar, Hititler, Asurlular, Farisîler ile evlenmeye ve onların tanrılarına tapmaya başlamışlardır. (Hakimler 2:5-6) Yine Kitab-ı Mukaddes`in açıklamalarından aynı dönemlerde İsrailoğulları arasında Baal`e tapmanın çok yaygın olduğunu anlıyoruz. Öyle ki İsrailoğullarının putlara kurban kestikleri bir yerleşim bölgesinde, Allah`tan korkan bir İsrailli dayanamayıp, bir gece oranın kurbangâhını yıkınca hemen ertesi gün halk toplanıp, sırf şirkin mabedini yıktığı için o İsrailliyi öldürmeye kalkışmışlardır. (Hakimler 6:25-32)
Ancak daha sonraları Hz. Samuel, Hz. Talût, Hz. Davud ve Hz. Süleyman bu durumu düzeltmişler ve sadece İsrailoğullarını ıslah etmekle kalmayıp tüm ülkeyi şirkten temizlemişlerdir. Ancak Hz. Süleyman`ın ölümü üzerine bu fitne yine canlanmış ve özellikle Kuzey Filistin`deki İsrail devletinde Baal`e tapınma yaygınlaşmıştır. (Mevdudi; Tefhimü’l-Kur’an) H.Yılmaz


Bu ifade ile hicret vuku bulunca kavmini tercih ederek, kocasıyla gelmeyen ve böylece azaba müstehak olan Hz. Lût'un karısı kastolunmaktadır. Mevdudi

 

Burada Lût kavminin gazaba uğradığı yerlere telmihte bulunulmaktadır. Kureyş'in tüccarları Şam ve Filistin'e gidip gelirken sürekli olarak bu yerlerden geçiyorlardı. M.Esed

Geçmişe ait örneklerin beşincisi Lut peygamberdir. Pasajda kısaca Lut’un (as) da bir elçi olduğu; onun ve -bahtsız, zavallı kadın hariç- ailesinin kurtarılıp diğerlerinin helak edildiği bildirilmektedir. Sonra da Kur’an indiği dönemde yaşayanlara, bu kavme ait kalıntıların yanından sürekli gelip geçtikleri ve bu kavmin akıbetlerini gördükleri hatırlatılmaktadır. Bu hatırlatmayla özellikle tevhid çağrısına kulaklarını tıkayan müşriklere akıllarını başlarına almaları çağrısı yapılmaktadır.
Ayetteki “geride kalıp batanlar içinde kalan bahtsız kadın” ifadesi ile; hicret söz konusu olunca kavmini, oradaki malı mülkü, rahatı, akraba ve çevresini tercih ederek kocasıyla gelmeyen ve böylece azaba müstahak olan Lût`un karısı kast olunmaktadır. “Bahtsız kadın” olarak çevirdiğimiz
“ عجوزacuz” sözcüğü, Hud/72’nin tahlilinde ele alınmış ve orada genişçe açıklanmıştır
Lut’un peygamber olarak gönderildiği kavmin “peygamberleri yalanlama” ve toplumsal boyuttaki “cinsel sapkınlıkları”na bu surede değinilmemiştir. Konunun detayı şu surelerdedir:
A`raf/80-84, Hud/77-83, Hicr/58-77, Enbiyâ/74-75, Şuarâ/160-175, Ankebût/28-34 ve Neml/54-58. H.Yılmaz


 

Bununla beraber üçüncü defadır Hz. Yunustan bahsedilmektedir. Daha önce Yunus ve Enbiya surelerinde (Bak Yunus 98-100; Enbiya 82-85) Mevdudi

Yani, Allah tarafından kendisine emanet edilen görevi terk etmişti (bkz. Hz. Yunus'un kıssasının ilk bölümünü anlatan sure 21, not 83) ve böylece, Kitâb-ı Mukaddes'in sözleriyle (Yunus'un Kitabı i, 3 ve 10) “Tanrının mevcudiyetinden/varlığından kaçma” günahını işlemişti. İbâk masdar ismi (ebeka fiilinden türetilmiştir), ilk anlamıyla, “kölenin efendisinden kaçması”nı ifade eder. Burada Hz. Yunus'un “kaçak bir köle gibi kaçıp uzaklaşması”ndan söz edilmektedir, çünkü o, -Allah'ın Elçisi olduğu halde- şiddetli bir öfkenin baskısıyla görevini terk etmişti. Arkasından gelen “yüklü gemi” ifadesi, Hz. Yunus kıssasının en önemli temsîlî kısmına atıf yapmaktadır. Gemi bir fırtınaya yakalanmış ve batma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı; gemiciler bu durum karşısında “arkadaşlarına, gelin kur‘a çekelim ki kimin yüzünden bu felaketin başımıza geldiğini anlayalım dediler” (Yunus'un Kitabı i, 7). Hz. Yunus da bu yöntemi kabul etti. M.Esed

. "Abaka", Arap dilinde bir kölenin sahibinin elinden kaçması anlamında kullanılır. Örneğin, Lisan'ul- Arab'da "Köle sahibinden kaçtı" denilmektedir. Mevdudi

Lafzen, “o [gemicilerle] kur‘a çekti ve kaybedenlerden oldu”. Kitâb-ı Mukaddes'in kaydettiğine göre (Yunus'un Kitabı i, 10-15). Hz. Yunus, onlara, Tanrı'nın mevcudiyetinden kaçtığını ve kendisinin bu günahından dolayı hepsinin batma tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını anlattı. “Ve onlara dedi ki: Beni kaldırın ve denize fırlatın. Belki o zaman deniz size karşı sakinleşir: çünkü benim yüzümden bu fırtına başınızda patladı... Bunun üzerine Hz. Yunus'u kaldırıp denize fırlattılar: ve denizin öfkesi sona erdi”. M.Esed

Hz. Yunus'un “büyük balığı”nın Kur’an'da açıkça geçtiği üç yerde de (yukarıdaki ayette ve 68:48'de el-hût olarak, 21:87'de ise en-nûn olarak) el belirtme takısı kullanılmıştır. Bunun sebebi muhtemelen şudur: Hz. Yunus kıssası o kadar meşhurdu ki “büyük balık” temsîline yapılan her değinme kendi kendini açıklayıcı (self-explanatory) bir özellik taşıyordu. Hz. Yunus'u yutan balığın içi, 21:87'de sözü edilen manevî çöküntünün derin karanlığını sembolize etmektedir: Peygamberlik görevinden ve böylece, “Tanrı'nın mevcudiyetinden” “bir kölenin kaçışı gibi kaçması”nın bunalımı. Bu arada, kıssanın, “insan[ın] zayıf yaratılmış” olması sebebiyle (4:28) peygamberlerin bile insan tabiatında mevcut olan zaaflardan uzak kalamadıklarını göstermek istediği söylenebilir. M.Esed

 

Bu ayetler üzerinde düşündüğümüzde hadisenin şu şekilde cereyan ettiğini anlıyoruz:
1
) Hz. Yunus'un içinde olduğu gemi, oldukça yüklüydü.
2) Kur'a, geminin içinde çekilmişti. Çünkü gemi fazla yük dolayısıyla muhtemelen batma tehlikesiyle karşı karşıya idi ve bu yüzden yolcularının çoğunun hayatlarının kurtulabilmesi için, bir kısmının gemiden atılması gerekiyordu. Binaenaleyh kur'a çekilecek ve kimin ismi çıkarsa, o, denize atılacaktı.
3) Çekilen kur'ada Hz. Yunus'un ismi çıktığı için onu denize attılar ve bir balık onu yuttu.
4) Hz. Yunus'un böyle bir derde duçar olmasının nedeni sahibi olan Allah'ın izni olmaksızın, memur edildiği görevi terkedip kaçmış olmasıdır.
Nitekim açıklama notu, 78'de açıklaması yapılan "Abaka" kelimesi bu olayı ifade etmek üzere kullanılmıştır. Yine aynı anlamdaki "Mulîym" kelimesi bu hususa işaret etmektedir. "Muliym" diye, bir kusur işleyen kimseye denir. Öyle ki o kimse kendisini bir başkası suçlasa da suçlamasa da, manen yıkılmayı hak eder hale gelmiştir. (İbn Cerir) Mevdudi

Yani, Allah'ı hatırlayan ve tevbe edenlerden: bkz. 21:87, kendi ifade tarzı içinde Hz. Yunus'un kıssasının evrensel anlamını gösteren ayet. M.Esed

  Burada her ikisinin de kastedilmesi muhtemel iki anlam sözkonusudur. Birincisi, Hz. Yunus, gafillerden olmayıp, Allah'ı tesbih eden kimselerdendir. İkincisi, Hz. Yunus balık tarafından yutulunca Allah'ı tesbih etti. Nitekim Enbiya: 87'de "Nihayet o, karanlıklar içinde; Senden başka ilâh yoktur. Sen noksanlıklardan münezzehsin, yücesin, kuşkusuz ben zalimlerden oldum, diye yalvardı" şeklinde buyurulmuştur. Mevdudi

 

Yani, bu, balığın kıyamete değin yaşayacağı ve Hz. Yunus'un onun karnında kalacağı anlamına gelmez. Bu ayet, meşhur müfessir Katade'nin de kanaatı olduğu üzere, "Bu balığın karnı kıyamete değin Yunus'a mezar olabilirdi" şeklinde bir anlamı tazammun eder....(İbn Cerir) Mevdudi

 Yani, Hz. Yunus, hatasını anlar anlamaz, salih bir mü'min olarak hemen hatasını itiraf etmiş ve Allah'a yalvarmaya başlamıştır. Allah'ın emriyle balık onu, ağaçsız ve bitkisiz olan ve ne bir gölge ne de bir yiyecek bulunan bir kumsala atmıştır.
Bu ayet ile ilgili olarak bazı rasyonalistler (akılcılar) balığın karnında bir insanın yaşayamayacağını öne sürdüler. Ancak ne ilginçtir ki rasyonalizmin anavatanı sayılan İngiltere'de 19.yy. sonlarında vuku bulan bir olay, rasyonalistlerin bu sözkonusu iddialarını çürütmüştür.
1891 yılının Ağustos ayında "Star of East" adındaki bir balıkçı teknesi, balina avlamaya çıkar. Balıkçılar yaklaşık 20 fit uzunlukta 5 fit genişlikte ve tam 100 ton ağırlığında olan bir balinayı yakalarlar. Balinayı yakalamak için mücadele ettikleri bir esnada "James Bartly" adlı balıkçı denize düşer ve balina da onu yutar. Ertesi günü aynı balina ölü olarak bulunduğunda, balıkçılar onu güç bela tekneye çekerek karnını yararlar. Arkadaşları "James Bartly"yi balığın karnından diri olarak çıkartıklarında, balığın onu yutmasından bu yana tam 60 saat geçmiştir. (Urdu Digest, Şubat 1964) böylesine bir olay herhangi bir insan için mümkün olabiliyorken, Allah'ın mucizesi olması münasebetiyle Peygamber Yunus (a.s) için neden mümkün olmasın? Mevdudi

Yani, o'na gölge yapmak ve rahatlatmak için. Böylece Kur’an, Hz. Yunus ve balık temsîlini anlatabilmek için, kendi üslubunun karakteristiği olan mecazî bir anlatım ile, en kuru ve çorak topraktan bile bir ağacın yetişmesini sağlayabilen Allah'ın, aynı şekilde karanlıkta kaybolmuş bir yüreğin yeniden aydınlığa ve manevî hayata dönmesini de sağlayabileceğine işaret etmektedir. M.Esed

"Yaktîn" kelimesi Araplar arasında "ağaç" için değil, kabak, karpuz v.s. gibi gövdesi olmayan bitkiler için kullanılır. Ancak öyle veya böyle orada mucize kabilinden bu tür bir ağaç meydana gelmiş ve Hz. Yunus'u gölgelendirerek ona yiyecek ve su vermiştir. Mevdudi

"Yüzbin insan veya daha fazla" ifadesinden -hâşâ- Allah'ın onları saymaktan aciz olduğu anlamı çıkarılamaz. Bu ifade, "Bir şahıs o yerleşim merkezini gördüğünde, nüfuslarının yüzbin veya daha fazla olduğunu tahmin eder" anlamına gelmektedir.
Hz. Yunus işte burayı terk ederek gitmişti. Hz. Yunus'un kavmi, o aralarından ayrıldıktan sonra azabın geldiğini görünce hemen tevbe etmişlerdir. Allah da onların tevbesini kabul etmiş ve onların üzerinden azabı kaldırmıştır. Bunun üzerine Hz. Yunus, kavmine İslâm'ı anlatmak üzere tekrar Nebi olarak gönderilmiştir. Bu hususu daha iyi kavrayabilmek için Yunus:98'in yeniden okunması gerekir. Mevdudi

Hz. Yunus'un kıssası ile ilgili görüşlerimi Yunus ve Enbiya surelerinin ilgili yerlerinde zikretmiş ve bazı kimseler görüşlerime itiraz etmişlerdi. Bu nedenden ötürü ben aşağıya diğer müfessirlerin görüşlerini de alıyorum.
Meşhur müfessir Katade, Yunus Suresinin 98. ayetini tefsir ederken şöyle diyor: "Hz. Yunus'un kavminin dışında, kafir oldukları halde azabın geldiğini görerek tevbe etmiş ve affedilmiş başka bir kavim yoktur. Onlar peygamberlerini aramışlar, fakat bulamayınca azabın yakın olduğunu hissetmişler ve bunun üzerine iman etmişlerdir. (İbn. Cerir, c:II, sh:433)
Allame Alusi, bu kıssayı şöyle anlatıyor: Hz. Yunus, Musul bölgesinde yaşayan Nenva (Ninova) halkına gönderilmiştir. Bu halk müşrikti ve Hz. Yunus onlara tek bir ilâha kulluk etmeleri ve diğer putları terketmeleri gerektiğini tebliğ edince, onu yalanladılar. Bunun üzerine Hz. Yunus onlara "sizlere üç gün sonra azab gelecek" diyerek, üçüncü gün gelmeden gece yarısı şehri terketti. Azab vakti gelip çatınca, halk felaketin gerçekten vuku bulacağını anlayarak, telaşa düşmüş ve Hz. Yunus'u aramaya başlamıştı. Fakat onu bulamayınca, yanlarına çoluk çocuklarını ve hayvanlarını almış ve şehri terkederek çöle çıkmışlardı. Çölde Allah'a iman ederek tevbe ettiklerinde ise, Allah onlara acımış ve tevbelerini kabul etmiştir." (Ruh'ul-Meani, c:11, sh:170) "Daha sonra Hz. Yunus "kuşkusuz ben zalimlerden oldum" yani, "ben bir hata yaptım ve peygamberlik sünnetinin aksine, emir gelmezden önce hicret ettim" diye dua etmiş ve yaptığı yanlışlığı itiraf ederek, tevbe etmiştir. Bunun üzerine Allah onu affetmiş ve kendisini musibetten kurtarmıştır." (Ruh'ul-Meani, c:17, sh:78)
Mevlana Eşref Ali Tanavi'nin bu ayeti izahı şu şekildedir: "Hz. Yunus, kavmi iman etmediği için darılmış ve emir gelmeden önce onları terketmiştir. Ancak Allah'ın kavminin üzerinden azabı kaldırmış olmasına rağmen, yine de kavminin yanına geri dönmedi." (Beyan'ul-Kur'an)
Mezkur ayeti, Mevlana Şebbir Ahmet Osmanî ise şöyle açıklamıştır: "Hz. Yunus kavmine darıldı ve onlara azabın üç gün sonra geleceğini haber verdikten sonra kavmini terketti...." Kuşkusuz ben zalimlerden oldum"...demek suretiyle de hatasını itiraf etmiştir. Yani şüphesiz ben acele ettim ve senin emrini beklemeden kavmimi terkederek ayrıldım."
Saffat Suresi'nin yukarıdaki ayetlerini İmam Razi şu şekilde tefsir etmiştir: "Hz. Yunus'un hatası, Allah'ın "seni yalanlayan kavmi helak edeceğim" şeklindeki buyruğunu, azabın mutlaka geleceği şeklinde yorumlamış olması ve sabredemeyerek kavmini terketmesidir. Oysa onun davete devam etmesi üzerine vacip iken, Allah'ın kavmini helak etmeme ihtimali ise hâlâ sözkonusuydu." (Tefsir-i Kebir, c:7, sh:158)
Allame Alusi "dolu gemiye kaçtı" ayetini tefsir ederken şunları söylüyor: "Abaka kelimesi, bir kölenin sahibinden kaçması anlamına gelmektedir. Hz. Yunus, Allah'ın emri olmaksızın kavminden ayrıldığı için, burada "Abaka" kelimesi kullanılmıştır. Yani Hz. Yunus, Rabbi izin vermeden önce kavmini terketmiştir. Kavmi üç gün içinde Hz. Yunus'u bulamayınca çoluk çocuk ve hayvanlarıyla birlikte şehirden çıkmışlar ve tevbe ederek Allah'dan af dilemişlerdir. Allah da onları affetmiştir. (Ruh'ul-Meani, c:23, sh:130)
Mevlana Şebbir Ahmet Osmanî: "O muliymlerdendi" ayetini tefsir ederken, "muliym" kelimesini şöyle açıklamaktadır. "Hz. Yunus'un Allah'ın emrini beklemeden kavmini terketmesi ve azabın vaktini adeta kendisinin belirlemeye kalkışması onun içtihadi bir hatasıdır. Yine aynı müfessir Kalem Suresindeki "Sen Rabbi'nin hükmüne sebret, balık sahibi gibi olma. Hani o sıkıntıdan yutkunarak Allah'a seslenmişti." ayetini, "Yani, kavmine kızarak hem Allah'dan onlara azab göndermesini istemişti, hem de önceden azabın geleceğini kavmine bildirmişti" şeklinde yorumlamıştır.
Müfessirler, Allah'ın Hz. Yunus'u sıkıntıya sokmasının nedeni olarak onun üç hatasını gösterirler. Birincisi, azabın geleceği vakti kendi tayin etmeye kalkışmıştır. Oysa ona Allah tarafından azabın vakti tayin edilerek bildirilmemişti. İkincisi, azap vakti gelmezden önce sabredemeyerek kavmini terketmiş ve hicret etmişti. Oysa hiçbir Nebi Allah'dan emir gelmeden bulunduğu yeri terketmemiştir. Üçüncüsü, kavminden azab kaldırıldıktan sonra bile kavmine geri dönmemiştir. Mevdudi

Geçmişten verilen örneklerin altıncısı Yunus peygamberdir. Burada Yunus ile ilgili çok önemli bilgiler verilmiştir. Yunus kendisine verilen görevden bunalıp sabredememiş, kaçak bir köle gibi kaçmıştır. Daha sonra yaşadığı zihinsel mücadele sonucu hatasını anlayıp tövbe etmiş ve içine düştüğü bunalımlardan kurtulmuştur. Sonra da Rabbimizin rahmeti ile görevine sarılıp elçilik görevini yerine getirmiştir.
Hatırlanacağı üzere, Rabbimiz, daha evvel ismini vermeden lakabıyla Yunus’a değinmiş, peygamberimize de onun gibi yapmamasını, sabırla elçilik görevini sürdürmesini tembihlemişti.
Öyleyse Rabbinin kararına karşı sabret; balık/bunalım arkadaşı gibi olma. Hani o bir kez aşırı bunaldığında Rabbine seslenmişti.
Eğer Rabbinden ona bir iyilik ulaşmasaydı, kınanmış bir durumda, boş bir yere atılacaktı.
Ancak, Rabbi onu seçti, sonra da iyilerden kıldı. (Kalem/48- 50)
Konumuz olan pasajda, Yunus’un bu durumu kısa işaretler ile nakledilmektedir.
Yunus kıssası İsrailiyat etkisiyle algılanmış ve bu hususta birçok efsane oluşturulmuştur. Biz bu pasajda birçok noktayı tahlil edeceğiz. Ancak önce klasik kaynaklardan birkaç nakil yapacağız:
Yunus (a.s.)`ın Balığın Karnındaki Durumu:
Taberî`nin rivayetine göre, Ebu Hureyre şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Şanı yüce Allah, Yunus`u balığın karnında hapsetmeyi murad edince, balığa onu al, fakat etini çizme, kemiğini kırma, diye vahyetti. Ba­lık onu aldı, sonra karnında olduğu halde denizdeki yerine kadar indirdi. De­nizin dibine ulaşınca, Yunus bir ses işitti. Kendi kendisine: Acaba bu ne? di­ye sordu. Şanı yüce Allah balığın karnında olduğu halde ona: Bu denizde­ki canlıların tesbihidir, diye vahyetti. Bunun üzerine o da balığın karnında olduğu halde tesbih etti. Melekler de onun tesbihini işittiklerinde: Rabbimiz, biz alışılmadık bir yerde zayıf bir ses duyuyoruz, dediler. Yüce Allah şöyle buyurdu: Bu benim kulum Yunus`tur. Bana karşı geldi. Ben de onu deniz­de balığın karnında hapsettim. Melekler: Her gün ve her gece ken­disinin salih ameli sana yükselen o salih kul mu, diye sordular. Yüce Allah: Evet diye buyurdu. O vakit ona şefaatte bulundular, Yüce Allah da balığa bu­yurduğu gibi onu "hasta olduğu halde" kıyıya bırakmasını emretti. Yüce Allah`ın kendisini nitelendirdiği hastalığı da, balığın onu sahile et ve kemiği yaratıl­mış, yeni doğmuş küçük bir çocuk gibi bırakması idi."
Rivayet edildiğine göre, balık, gemi ile birlikte başını yukarı doğru kaldı­rarak yol alıyor ve nefes alıyordu. Yunus da bu arada tesbih getiriyordu. Ka­raya varıncaya kadar balık o gemiden ayrılmadı. Sağlam bir şekilde onu dı­şarı bıraktı. Onda hiçbir değişiklik olmamıştı. Bunun üzerine müslüman ol­dular. Bunu da Zemahşerî Tefsir`inde zikretmiş bulunuyor.
İbnu`l-Arabî de dedi ki: Bana arkadaşlarımızdan birçok kişi İmamu`1-Ha-remeyn Ebu`l-Mealî Abdu`l-Melik b. Abdillah b. Yusuf el-Cüveynî`den şöy­le dediğini haber vermişlerdir: Ona ‘Yaratıcı herhangi bir cihette midir?’ diye sorulmuş. ‘Hayır, O bundan yüce ve münezzehdir’ diye cevap vermiş. Ona: Buna delil nedir, diye sormuşlar. O da şöyle demiş: Buna delil Peygamber (sav)`ın: "Benim Yunus b. Metta`dan daha faziletli olduğumu söylemeyiniz hadisidir. Ona: Bu rivayette delil olacak taraf nedir, diye sorulunca, şöyle de­miş: Bu açıklamayı benim şu misafirim bin dinar alıp onunla bir borcunu ödeyinceye kadar yapmayacağım, dedi. Bunun üzerine iki kişi kalkıp: Bu bin di­narı ödemeyi biz üzerimize alıyoruz, dediler. el-Cüveynî: Hayır, iki kişi bu­na kefil olmasın. Çünkü bu ona ağır gelir, dedi. Birileri: Onu ödemeyi ben üze­rime alıyorum, dedi. Bunun üzerine el-Cüveynî şöyle cevap verdi: Yunus b. Metta kendisini denize attı ve balık onu yuttu. Denizin dibinde üç karanlık içine gömüldü ve "Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Şüphesiz ki ben zalimlerden oldum" diye -Yüce Allah`ın haber verdiği şe­kilde- seslendi. Muhammed (sav) ise yeşil Refref`in üzerine oturup onunla me­leklerin kalem cızırtılarını işiteceği noktaya kadar yukarılara ulaşıp Rabbi onunla söyleşip vahyettiği şeyleri ona vahyettiği sırada, denizin karanlıklarındaki balığın karnında Yüce Allah’a Yunus’tan daha yakın değildi. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Yunus (a.s)`ın Kendisini Denize Atması ve Kura Çekmek:
Taberî`nin naklettiğine göre, Yunus (a.s) gemiye bindiği vakit, gemi şid­detli bir fırtınaya tutuldu. Gemidekiler: Bu sizden birinizin günahı sebebiy­ledir, dedi. Yunus bu günahı işleyenin kendisi olduğunu bilerek: Bu benim günahım sebebiyledir, haydi beni denize atınız, dedi. Onlar ise kura çekme­den böyle bir teklifi kabul etmediler. "Kura çekmişti de kaybedenlerden ol­muştu."
Bunun üzerine onlara: Ben bu işin benim günahım sebebiyle olduğunu size söylemiştim, dedi. Ancak onlar yine onu ikinci defa kura çekmeden at­mayı kabul etmediler. İkinci kurada da o yenilenlerden oldu. Fakat üçüncü bir defa daha kura çekmeden onu denize atmayı kabul etmediler. Üçüncü ku­rada da yenilenlerden oldu. Bunu görünce kendisini denize attı. Bu iş gece karanlığında olmuştu, onu balık yutmuştu.
Rivayet edildiğine göre, o, gemiye yüzünü örterek binmiş ve uzakça olma­yan bir yerde uyumaya çekilmişti. Tam bu esnada esen şiddetli bir rüzgâr neredeyse gemiyi batıracaktı. Gemidekiler bir araya gelip dua ettiler ve ‘Şu uyu­yan adamı da uyandırın, o da bizimle birlikte dua etsin’ dediler. Onlarla bir­likte Allah`a dua etti ve fırtına dindi. Arkasından Yunus tekrar yerine dönüp uykuya daldı. Bir rüzgâr daha esti, nerdeyse gemi suda batacaktı. Yine onu uyandırdılar, Allah`a dua ettiler ve rüzgâr dindi.
Onlar bu halde iken oldukça büyük bir balık onlara doğru başını kaldır­dı ve gemiyi yutmak istedi. Bunun üzerine Yunus onlara: Arkadaşlar bu ben­den dolayı oluyor. Beni denize atacak olursanız, siz yolunuza devam eder­siniz; rüzgâr da, sizi korkutan tehlikeler de biter. Onlar: Kura çekmeden se­ni atmayız, dediler. Kura kime çıkarsa, onu denize atarız. Derken kura çek­tiler ve kura Yunus`a çıktı. Arkadaşlar beni atınız, benden dolayı bu işler ba­şınıza geliyor, dediyse de onlar: Hayır, bir defa daha kura çekmeden bu işi yapmayız, dediler. Yine kura çektiler ve yine kura Yunus`a çıktı. Onlara: Ar­kadaşlar beni denize atınız, benden dolayı bu işler başınıza geliyor, dedi. İş­te Yüce Allah`ın: "Kura çekmişti de kaybedenlerden olmuştu", yani ‘kura ona çıkmıştı’ buyruğu bunu anlatmaktadır. Bunun üzerine Yunus`u alıp ge­minin baş taraflarına denize atmak üzere götürdüler. Baktılar ki balık ağzı­nı açmış bekliyor. Bu sefer geminin öbür kıyısına onu getirdiler, yine balı­ğı gördüler. Öbür tarafa onu götürdüler, yine balığın ağzını açmış bekledi­ğini gördüler. Yunus bu durumu görünce, o kendi kendisini attı ve balık da onu yakaladı. Yüce Allah balığa: Ben onu sana rızık olarak vermedim. Senin karnını onun için bir kap kıldım, diye vahyetti. Balığın karnında kırk gün kal­dı. "O bakımdan karanlıklar içerisinde: "Senden başka ilâh yoktur, Seni ten­zih ederim. Gerçekten ben zulmedenlerden oldum" diye seslenmişti. Biz de duasını kabul edip kendisini gamdan kurtarmıştık. Biz mü`minleri işte böy­le kurtarırız." (Enbiya/87-88) Bu husus daha önceden de geçmişti. Bu­na dair açıklamalar ileride de gelecektir. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an)
Kur’a’nın Kendisine Çıkması
İbn Abbas, Yûnus (a.s)`un kıssasıyla alâkalı olarak şunları anlatmıştır. "O, kavmiyle birlikte Filistin`de oturuyordu. Derken, bir kral onlarla savaştı, onlardan dokuz buçuk kabile esir aldı. Sonraları geriye sadece iki buçuk kabile kaldı. Hâlbuki Allah Teâlâ, İsrailoğullarına, "Düşmanınız sizi esir alır veya başınıza bir musibet gelirse, bana dua edin, kabul edeyim" diye vahyetmişti. Onlar, bunu unutup da esir düşünce, Allah Teâlâ bir müddet sonra, İsrailoğullarının peygamberlerinden birisine, "Falanca kavmin kralına git ve ona İsrailoğullarına bir elçi [peygamber] göndermesini söyle" diye vahyetti. Derken bu kral da, kuvvetinden ve emin bir zat oluşundan dolayı Yûnus (a.s)`u seçti. Yûnus (a.s) da, "Allah bunu sana emretti" deyince, kral, "Hayır, ben, emin ve kuvvetli birisini göndermekle emrolundum. Sen ise, işte tam bu vasıftasın" dedi. Bunun üzerine Yûnus (a.s), "İsrailoğulları içinde, benden daha kuvvetlileri var. O halde ne diye onları göndermiyorsun?" dedi. Kral onda ısrar edince, Yûnus (a.s) öfkelendi, çekip gitti. Derken, Rum Denizi [Akdeniz]`ne geldi ve orada dopdolu bir gemi gördü. Derken, gemidekiler onu da gemiye aldılar. Gemi, denizin ortasına gelince, neredeyse batacak oldu. Bunun üzerine gemiciler, "İçinizde günahkâr ve asi var. Eğer böyle olmasaydı, herhangi bir fırtına ve apaçık bir sebep olmaksızın, böyle bir manzara gemide olmazdı!" dediler. Tüccarlar da, "Bizim başımıza böylesi şeyler gelmiştir; binaenaleyh, biz böyle bir şeyle karşılaştığımızda kur`a çekeriz. Kur`a kime isabet ederse, onu, suya atar boğardık. Çünkü tek bir kimsenin boğulması, herkesin ve her şeyin suya gark olmasından daha hayırlıdır" dediler. Derken, kur`a Yûnus (a.s)`a çıktı. Bunun üzerine tüccarlar, "Günah işlemeye biz, Allah`ın nebisinden daha uygunuz" dediler. Bu işi ikinci, üçüncü kez tekrarladılar. Ama her defasında da kur`a Yûnus (a.s)`a çıktı. Bunun üzerine Yûnus (a.s) "Durun, bu günahkâr benim" dedi, bir örtüye bürünerek kendisini denize attı.
Derken o balık onu yuttu. Allah Teâlâ da o balığa, "Onun kemiklerini kırma ve mafsallarını birbirinden koparma!" diye vahyetti. Derken bu balık, onu, önce Mısır`daki Nil nehrine, daha sonra Fars denizine, oradan el-Betâik Denizi`ne, derken Dicle`ye götürüp, derken onun yüzüne çıkararak, Nusaybin topraklarında düz ve geniş bir yere attı. Hz. Yûnus (a.s) bu sırada, üzerinde tüyü ve deri bulunmayan yolunmuş bir civciv gibiydi. Derken Allah, onun üzerine "Yaktın" ağacı bitirdi. O, hem bunun gölgesinden yararlanıyor, hem de, güçlenip kuvvetleninceye kadar onun mahsulünden istifade ediyordu. Daha sonra o toprak, ağacı yedi bitirdi. Derken, kökünden yere devrildi. Yûnus (a.s), buna son derece üzüldü. Bunun üzerine, "Ya Rabbi, bu ağacın altında güneşten ve rüzgârdan korunuyor, onun ürününden yiyordum. Şimdi ise bu ağaç yere devrildi" deyince ona, "Yûnus! Sen, bir anda biten ve bir anda kökünden koparak yere yıkılan ağaca üzüldün, bu kadar kederlendin ama yüz bine ve daha fazlası insana üzülmedin. Onları bırakıp gittin. Onlara git!" denildi." Olayın hakikatini en iyi bilen Allah’tır. (Razi; el Mefatihu’l-Gayb)
YUNUS’U HUT YUTMASI
Genellikle “onu balık yuttu” diye çevrilen sözcüğün mahiyeti ile ilgili olarak Araf/163’ün tahlilini yaparken “hut” sözcüğü ile ilgili geniş bir açıklama (Tebyînü’l-Kur’an: c: 3, s: 72-82) yapmıştık. Önemine binaen o açıklamamızın kısa bir özetini burada tekrar veriyoruz. Ancak konunun daha iyi anlaşılabilmesi için o bölümün tamamının okunmasının daha yararlı olacağını düşünüyor, ilgili bölümün oradan okunmasını öneriyoruz.
“ حوت Hut” sözcüğü, dil bilimcilerinin bir kısmına göre “balık”, bir kısmına göre de “büyük balık” demektir. Bu anlamıyla sözcük, tatlı ve tuzlu sularda yaşayan soğukkanlı omurgalıların genel adı olmakla beraber, eski çağlardan beri bilinen burçlar kuşağındaki bir takımyıldızın adı olarak da kullanılmaktadır.
Ancak Kur’an’ı doğru anlamak için sözcüklerin teamüldeki kullanımını değil, gerçek anlamlarını bilmek gerekmektedir.
Bu sözcüğün kökü olan
“حوت hvt”, Arap dilinde “hut” ve “havt” olmak üzere iki türlü okunur. Bu okunuşlara göre ortaya çıkan iki sözcüğün Bedeviler arasındaki kullanımı ise şu anlamlara gelmektedir:
“Hut” sözcüğünün geçtiği eski şiirlerden biri “Ve Sahip lâ hayre fi şebabihi / Hûten, izâ mâ zâdenâ / …” şeklindedir. Sözcük bu mısrada “ağır ağır da yutsa, çabuk çabuk da yutsa, kendisine kâfi gelmeyen [doymayan, doyma duygusu olmayan]” anlamında kullanılmıştır.
“Havt” sözcüğü ise “kuşun suyun çevresinde veya vahşî hayvanın bir şeyin çevresinde dönüp durması, oradan ayrılmaması” anlamındadır. Buna da İslâm öncesi ve sonrası dönemden birçok örnek mevcuttur. (Lisanü’l-Arab; c:2, s:644)
Bu temel açıklamadan anlaşıldığına göre, “hut” sözcüğü aslında doyma hissi olmadığı ve doyduğunu bilmediği için balıklara yakıştırılmış bir sıfattır, balık demek değildir. Nitekim herkesin bildiği gibi, sularda yaşayan balığın esas adı “semek”tir. Balıklarda doyma hissinin olmaması, yemelerine ara verme sebebinin doymaları değil de tıkanmaları olması bugün artık bilimsel bir bilgidir. Balıkların bu özelliklerini bilmeyen amatör akvaryumcuların, günlük ihtiyacın üzerinde yemleme yaptıkları takdirde çatlayarak ölen balıklarla karşılaştıkları, günlük hayata yansımış bir gerçektir. Balık oburluğunun balık cinsleri itibariyle gösterdiği özellikler ise Su Ürünleri Fakültelerinin araştırma raporlarına da girmiş durumdadır.
Buna göre, “hut” ve “havt” sözcüklerinin anlamlarını “hırs, doyumsuzluk” olarak ifade etmek mümkündür.
“Hut” sözcüğünün Kur’an’da yer aldığı pasajlardaki anlatım dikkate alındığında, sözcüğün daima “sebebiyet mecaz-ı mürseli” şeklinde kullanıldığı görülmektedir. Yani, sebep olan “hırs ve doyumsuzluk” zikredilmekte fakat hırsın insanda sebep olduğu “bunalım ve karamsarlık” kastedilmektedir.
Kur’an’ın anlatım özellikleri ve ayet çeşitleri dikkate alındığında, bazı sözcüklerin mecaz anlamlarda kullanıldığı, dolayısıyla da Yunus peygamber ile ilgili ifadelerin müteşabih olduğu anlaşılmaktadır:
1- Kalem/48’deki “makzum” sözcüğü aslında “boğazın tıkanması, sıkıntıdan nefes alamamak” demektir. Sözcüğün bu anlamı Türkçeye “nefes nefese”, “soluk soluğa”, “havasızlıktan boğulacak hâlde” deyimleriyle çevrilebilir. Ancak bu nefes darlığı, içinde bulunulan dertten, sıkıntıdan, ıstıraptan da kaynaklanabilir. Nitekim Yunus peygamberle ilgili diğer ayetler göz önüne alındığında, bu nefes darlığının sözcüğün hakikat anlamına uygun olarak havasızlıktan değil, sıkıntıdan kaynaklandığı anlaşılmaktadır.
2- Enbiya/87’de Yunus peygamberin “karanlıklar içinde” olduğu bildirilmiştir. Buradaki karanlık da yine sözcüğün hakikat anlamına uygun olan “ışıksızlık” değil, zihinsel bunalımdır. Bunu anlamak için Bakara/257’ye bakmak gerekir:
Allah, iman sahiplerinin Veliy’sidir [yol gösteren, yardım eden, koruyan yakınıdır]; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Küfre sapanlara gelince, onların Yakın Kimseleri tağuttur ki, kendilerini nurdan karanlığa çıkarır. Bunlar cehennem halkıdır. Orada sürekli kalacaklar onlar. (Bakara/257)
Görüldüğü gibi, ne Yüce Allah karanlıkta kalanları kurtarmak için onlara ışık tutacağını söylemekte, ne de Tağut, saptırdıklarını ışıklarını söndürmek suretiyle karanlığa sürüklemektedir. Dolayısıyla nur “manevî aydınlık, mutluluk”; karanlık da “zihinsel karanlık, bunalım” anlamına gelmektedir.
3- Enbiya/88’de Rabbimiz Yunus peygamberi “ğamm”dan kurtardığını bildirmektedir. “Ğamm” sözcüğü ve türevleri hakikat manasında “bulut” demektir. Fakat sözcük mecazen “keder, üzüntü, sıkıntı, bunalım, karanlık” anlamlarında da kullanılır. Nitekim Türkçeye de bu anlamıyla geçmiştir. Dolayısıyla “ğamm” sözcüğü bu ayette Yunus peygamberin buluttan kurtarıldığını değil, üzüntüden, sıkıntıdan kurtarıldığını ifade etmektedir.
4- Saffat/142’deki “onu hut yutmuştu” ifadesi, Yunus peygamberle ilgili diğer ayetler göz önüne alındığında, Yunus peygamberin üzüntüye boğulduğu, sıkıntıya düştüğü, bunalıma girdiği anlamına gelmektedir. Yunus peygamberin dopdolu [yükünü tamı tamına almış] bir gemiye doğru kaçtığı [gittiği] hatırlanacak olursa, dopdolu olması sebebiyle gemiye binememesi onu üzmüş, bunalıma düşürmüş olmalıdır.
Gerek
“حوت hut” sözcüğünün esas anlamı, gerekse Yunus peygamber ile ilgili ifadelerin müteşabih olması, Yunus peygamber ile ilgili ayetlerdeki “hut” sözcüğünün “balık” anlamında kullanılmadığını göstermektedir. Buradan hareketle denilebilir ki, Kehf/61 ve 63’te geçen Musa peygamberin “hut”u da Yunus peygamberin “hut”u gibi balık değil, düşmüş olduğu bunalımdır, karamsarlıktır.
Üzerinde durulması gereken bir başka nokta da 141. ayette geçen
“ساهم sâheme” ve “المدحضين müdhadıyn” sözcükleridir. Genellikle ayet “Sonra o, kur’a çekti ve kaybedenlerden oldu” şeklinde meallendirilmiştir. Oysa biz bu iki sözcüğün konumuz olan ayete alışılmışın dışında bir anlam kazandırdığı kanaatindeyiz. Bu nedenle her iki sözcüğü de daha yakından inceleyeceğiz:
ساهمSÂHEME”: Bu sözcüğün kökü “ سهمsehm” sözcüğüdür. “Sehme”, bazen “nasip, haz” anlamında kullanılsa da, sözcüğün esas anlamı “ok”; kumarda, kur’a çekiminde kullanılan ok demektir. Sözcük “yüzün değişmesi [hastalıktan, can sıkıntısından, mahcubiyetten sararması, kızarması]” anlamında da kullanılır. (Lisanü’l-Arab; c: 4, s: 730- 731)
Konumuz olan “Sâheme” ise, aynı kök fiilin Mufaale kalıbından gelen bir sözcüktür. Mufaale kalıbı fiile “müşareket [işteşlik]” anlamı kazandırdığından, “Sâheme” fiili de bu kalıpta “ok çekişti” anlamına gelmektedir.
141. ayete bu anlam gözetilerek bakıldığında, Yunus’un (as) bindiği gemide birileri ile tartıştığı [karşılıklı okları çekiştikleri] ya da Yunus’un (as) kendi kendisiyle mücadele edişi, aklı ile hissi arasındaki oklaşması, kavgası anlatılmak istenmiştir. Zaten 145. ayette “o sakim iken [fikir sancısı çeker iken]” ifadesi yer almaktadır. Müşareket her zaman çokluk arasında olmayıp tek kişide de olabilir. Yunus’un (as) kendi kendine yapmış olduğu fikir jimnastiği de işteşlik içeren bir eylemdir.
المدحضينMÜDHADIYN: Bu sözcüğün kökü “ دحضdhd” fiili olup “kaygan bir mahalden ayağı kaydı” demektir. Konumuz olan “müdhadıyn” sözcüğü bu fiilin İf’al kalıbından gelmiştir ve anlamı “ayağın kaydırılması” demektir. Sözcük atın, devenin ayağının kayması anlamında kullanıldığı gibi, kişinin tezi için ileri sürdüğü delillerin iptal edilmesi, işe yaramaması anlamında da kullanılır. (Lisanü’l-Arab; c: 3, s: 306. “dhd” mad.) Buna göre, konumuz olan sözcüğün anlamı da “ayağı kaydırılmışlardan”, “delili iptal edilmiş, tezi çürütülmüş olanlardan” demektir.
Sözcük, konumuz olan ayetten başka şu ayetlerde de kullanılmıştır:

Ve Biz, elçileri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Küfretmiş olan kişiler de hakkı batılla iptal etmek [ortadan kaldırmak] için mücadele ediyorlar. Ve onlar, ayetlerimizi ve korkutuldukları şeyleri alaya aldılar. (Kehf/56)
Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonraki bir takım hizipler yalanladı. Her ümmet, kendi elçilerini yakalamak için teşebbüste bulundu; kendisiyle hakkı batılla gidermek için mücadele ettiler. Ben de onları yakalayıverdim. İşte, azabım nasıl oldu? (Mümin/5)
Ve kendisine icabet edildikten sonra Allah hakkında tartışanlar; onların kanıtları Rableri katında iptal edilmiştir. Ve onların üzerinde bir gazap vardır, çetin azap da onlar içindir. (Şura/16)
Artık anlaşılmış olmalı ki, Yusuf ne kur’a çekmiş, ne de kur’ada kaybetmiştir. O, kaçış sebeplerinin gerekçelerinin geçerli olmadığını anlamıştır. Ya da birileri ona bunu anlatmıştır.

KAÇMAK- HİCRET

Ayette Yunus’un kaçtığı, hem de sahibinden kaçan bir köle gibi kaçtığı anlatılmaktadır. Bunun açık anlamı “görevden kaçmak”tır. Hicret ise üstlenilen görevi, görevi verenin izni veya emri ile bir başka yerde sürdürmeye gitmektir. Peygamberimiz Mekke’den ayrılırken görevden değil Mekkelilerden kaçıyordu. Amacı üstlendiği görevi başka ortamlarda devam ettirmekti. Bu nedenledir ki, Peygamberimizin hicreti hem emirle olmuş, hem de hicret edenler övgüye mazhar olmuşlardır. Peygamberimizin hicreti ile Yunus peygamberin kaçışı arasındaki temel fark budur.
Onların söylediklerine/söyleyeceklerine sabret! Ve güzelce ayrıl onlardan. (Müzzemmil/10)
Şüphesiz ki iman eden kimseler, hicret eden kimseler ve Allah yolunda gayret gösteren kimseler, Allah`ın rahmetini umarlar. Ve Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Bakara/218)
Bunun üzerine Rableri onlara karşılık verdi: "Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun -Ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]- çalışanın amelini zayi etmem. Binaen aleyh göç edenler, yurtlarından çıkarılanlar, Benim yolumda eziyet edilenler, savaşanlar ve öldürülenler; elbette onlardan kötülüklerini örteceğim ve Allah katından bir sevap olarak, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Ve Allah, sevabın güzeli Kendi katında olandır. (Al-i Imran/195)
145. ayetteki “Sonra Biz, o hasta iken[fikir sancısı çekerken]...” ifadesinden, Yunus peygamberin de İbrahim (as) gibi bir hayli fikir işkencesi, zihinsel çile çektiği anlaşılmaktadır. İfadede geçen “Sekım” sözcüğü surenin 89. ayeti tahlil edilirken incelenmişti.
142- 145. ayetlerden anlaşılan durum şudur: Yunus (as), Allah’a tevbe edip yakarmış, Allah da onu içinde bulunduğu karanlıklardan, bunalımdan kurtarmıştır. Yunus (as) daha sonra kavmine gitmiş, onları tekrar Allah’a çağırmıştır. Kavmi de bu kez çağrısına kulak vermiş, yüz bini aşkın nüfusuyla Yunus’a iman etmiştir.
147. ayetteki
“ أوev” edatı genellikle “veya” diye tercüme edilmiştir. Halbuki bu edat, burada olduğu gibi “hatta” anlamında da kullanılır. (el-İtkan; s. 491, “ev” edatı; el-Bürhan; c. 4, s. 209. “ev” edatı)
Bunu Bakara/74’te de görebiliriz:
Bundan sonra kalpleriniz katılaştı; taş gibi, hatta daha katı. Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır, ondan su çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz [gafil] değildir. (Bakara/74) H.Yılmaz

Allah'tan başka varlıklara uluhiyet izafe eden halka yapılan bu atıf 4. ayetle (“şüphe yok ki sizin İlahınız Tek'tir”) ve 69-70. ayetlerle (“çünkü onlar atalarını eğri yol üzerinde buldular ve [şimdi] atalarının izinden gitmeye can atıyorlar”) ilişkilidir.Bu pasajın açıklaması için bkz. 16:57-59 ve ilgili notlar. M.Esed

Burada konu değişmektedir. Önceki konu 11. ayetten başlamış ve "sizi yaratmak mı, yoksa tüm kâinatı yaratmak mı daha zordur?" şeklinde bazı sorular yöneltilmişti. Şimdi ise onlara değişik bir soru yöneltilmektedir. İlk soru onların ölümden sonraki hayatın mümkün olmadığını zannetmeleri dolayısıyla Rasûlullah (s.a.) ile alay etmelerine yönelik iken, ikinci soru ile onların Allah'a çocuk isnat etmelerinin ellerinde hiçbir delil olmadıkça saçma bir iddiadan öteye bir anlam taşımayacağı vurgulanmak isteniyor. Bazı rivayetlerden Kureyş, Cüheynî, Beni Selma, Huzaa, Beni Müleyh ve bazı diğer kabilelerin, meleklere Allah'ın kızları olarak inandıkları anlaşılıyor. Kur'an onların bu cahilce inançlarından birçok yerde bahsetmektedir. Örneğin, Nisa: 117, Nahl: 57-58, İsra: 40, Zuhruf: 16-17, Necm: 21-27 Mevdudi

 Yani onların "melekler Allah'ın kızlarıdır" şeklindeki iddialarının iki nedeni olsa gerek. Birincisi, onlar böyle bir karara kendiliklerinden varmışlardır. İkincisi, onların elinde -hâşâ- Allah'ın melekleri benim kızlarımdır" diye buyurduğuna dair yine Allah tarafından bir belgeleri vardır. Onların elinde ilâhi bir belge bulunmadığı ve herhangi bir şahsi bilgileri olmadığı halde böyle bir iddia öne sürmeleri cehaletten başka bir şey değildir. Mevdudi

Surenin ilk bölümünde Kur’an’a, insana ve evrendeki harikuladeliklere dikkat çekildikten sonra, peygamberimizden de 11. ayette inkârcılara, öldükten sonra dirilmeye inanmayanlara şöyle demesi emredilmişti:
“Şimdi onlara sor: ‘Yaradılışça kendileri mi daha çetin, yoksa Bizim yarattığımız kimseler mi?’ Şüphesiz Biz onları cıvık-yapışkan bir çamurdan yarattık.”
Sonra geçmişe ait kıssalara geçilmiş ve bu kıssalar üzerinden inkârcılara akıllarını başlarına almaları uyarısında bulunulmuştu. Nihayet bu pasajda da peygamberimizden inkârcılara tekrar sorması istenmiştir:
“Şimdi sor onlara: Kız çocuklar, Rabbinin; oğlan çocuklar onların mı? Yoksa Biz melekleri dişi yaratmışız onlar da şahitler miymiş? Kesinlikle Allah doğurdu” diyorlar. Ve hiç şüphesiz onlar, kesinlikle yalancıdırlar. O [Allah], kızları oğullara tercih mi etmiş?”
Elçisine bu soruları sorduran Rabbimiz, daha sonra, şirke batmış olanlara doğrudan kendisi seslenmektedir:
“Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz? Hala düşünmüyor musunuz? Yoksa sizin için açık bir güç mü/ kanıt mı var? O halde, eğer doğru kimseler iseniz getirin kitabınızı.”
Bilindiği üzere, Mekkeli müşrikler, özellikle de Cuheyne, Huzaa, Benî Muleyh, Benî Seleme ve Abdudüddar Oğulları, meleklerin Allah’ın kızları olduğunu id­dia etmekteydiler. Konumuz olan ayette bu inançtakiler azarlanarak böyle bir inanışın herhangi bir mesnedinin olmadığı, ellerinde bu inanışa delil olabilecek herhangi bir kitabın bulunmadığı vurgulanmakta, dolayısıyla bu inanışa körü körüne saplanıp kaldıkları mesajı verilmektedir.
Rabbimiz onların bu cahilce inançlarından birçok yerde bahsetmekte ve onları kınamaktadır.
Onlar, Allah’ın astlarından, yalnızca dişilere yakarırlar. Ve onlar ancak inatçı şeytana yakarırlar. (Nisa/117)
Ve onlar Onlar, Allah’a kızlar isnad ediyorlar. – O [Allah], bundan münezzehtir. – Kendileri için de iştahlandıkları şey [oğlan çocukları] vardır. (Nahl/57)
Rabbiniz, size oğulları tahsis etti de kendisi meleklerden dişiler mi edindi? Şüphesiz ki siz çok büyük bir söz söylüyorsunuz. (İsra/40)
Erkek sizin için, dişi O`nun için mi?
İşte bu, bu şekilde olursa, eksik/haksız bir bölüştürmedir.
Bunlar, Allah haklarında bir kanıt indirmediği halde sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka şeyler değildir. Ant olsun, onlara Rabblerinden hidayet geldiği hâlde onlar, sadece zanna [sanıya], bir de nefislerinin hoşlandığı şeylere uyuyorlar.
Yoksa insan için, her özleyip hayal ettiği mi var?
Son da, ilk de [ahiret de, dünya da] Allah`ındır.
Ve göklerde nice melekler var ki, Allah`ın, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için izin vermesinden sonraki durum hariç, şefaatleri hiçbir işe yaramaz.
O ahirete inanmayanlar, melekleri mutlaka dişilerin isimlendirilmesiyle isimlendiriyorlar.
Hâlbuki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar yalnızca zanna uyuyorlar. Zan [Sanı] ise “Hakk”tan hiçbir şey kazandırmaz. (Necm/21-28)
Ve onlar, O’nun için kendi kullarından bir parça kıldılar. Şüphesiz şu insan kesinlikle apaçık bir nankördür.
Yoksa O, yarattıklarından kızlar edindi de oğulları size mi seçti?
Onlardan biri, Rahman’a örnek vurduğu ile müjdelendiği zaman yüzü simsiyah kesilir. Ve o yutkunan biridir.
Ve yoksa onlar, mücevherler içerisinde yetiştirilip de mücadelede apaçık olmayanı mı?
Onlar Rahman’ın kullarının ta kendisi olan melekleri de dişi kıldılar. Onlar, onların yaratılışına tanık mı oldular? Onların tanıklıkları yazılacak ve onlar sorguya çekileceklerdir. (Zuhruf/15- 19)  H.Yılmaz


 

Lafzen, “onlar”.  -  Bkz. Ek III. Birçok klasik müfessir, el-cinne teriminin burada meleklere işaret ettiği, çünkü meleklerin -bu kategoriye giren bütün varlıklar gibi- insan duyularının kavrayış alanı dışında bulundukları görüşünde oldukları halde, ben, yukarıdaki ayetin doğrudan görülemiyen, ama kendilerini etkileriyle hissettiren görünmez tabiat güçlerine işaret ettiğini düşünüyorum: bu varlıkların, burada, esas olarak “[insanın] duyularının ötesinde bulunan” anlamına gelen el-cinne çoğul ismi ile adlandırılmasının sebebi budur. Allah'a inanmayı reddeden insanlar, bu aslî varlıkları bilinçli bir yaratıcı güçle esrarlı bir şekilde donatılmış olarak görme eğiliminde olduklarından (karş. Bergson'un élan vital kavramı), Kur’an bunları kutsayanların sözkonusu varlıklar ile Allah arasında bir “yakınlık” uydurduklarını, yani onlara Allah'a ait bazı vasıflar ve güçler yakıştırdıklarını söyler.

“Bilgi”nin tabiatın maddî güçlerine, buradaki gibi, mecazî bir yolla atfedilmesi konusunda bkz. 164-166. ayetler ve ilgili not 71. M.Esed

  Burada iki ma'nâ olasıdır: 1) Halbuki cinler de kendilerinin yakalanıp hesâba çekileceklerini bilmişlerdir. 2) Halbuki cinler de, Allah ile cinler arasında soybirliği, akrabâlık olduğunu söyleyenlerin yakalanıp hesâba çekileceklerini bilmişlerdir. S.Ateş

Burada iki ma'nâ olasıdır: 1) Halbuki cinler de kendilerinin yakalanıp hesâba çekileceklerini bilmişlerdir. 2) Halbuki cinler de, Allah ile cinler arasında soybirliği, akrabâlık olduğunu söyleyenlerin yakalanıp hesâba çekileceklerini bilmişlerdir. Bu ayetin diğer bir anlamının şöyle olması mümkündür. "Sizler ve ma'budlarınız bir kimseyi yoldan çıkarma gücüne sahip değilsiniz." Diğer anlamı alırsak manâ şöyle olur: "Bizi Allah'ın kızları zannederek bizlere tapıyorsunuz, ancak bu yaptıklarınız bizi yoldan çıkaramaz. Bu şekilde ancak kendilerine azabın gelmesini isteyen ahmaklar yoldan çıkar." Kısaca melekler "Bu sapıklığınızın benimle bir ilgisi yoktur" demektedirler. Mevdudi 

Bu ayetlerde yine müşriklerin durumlarına dönülüp bir başka batıl inançları sergilenmektedir. Sözü edilen batıl inanç, onların “görünmez varlıklar, güçler” ile Allah arasında bir nesep bağı olduğu şeklindeki inançlarıdır.
Burada konu edilen “neseb bağı”, daha evvel birçok yerde değinilen ve özellikle de bir önceki pasajda konu edilen “meleklerin Allah’ın kızları olduğu” şeklindeki inanca bir gönderme olarak anlaşılmıştır. Biz, bu pasajda bundan bahsedilmediği, burada konu edilen şirkin başka bir şirk türü olduğu kanaatindeyiz. Nitekim Razi de bu konuda şöyle demektedir:
Ben derim ki, bu görüş bana göre bir problem arz etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ, Kureyş`in ``Melekler Allah`ın kızlarıdır" şeklindeki sözlerini çürütmüş, daha sonra da,"O`nunla cinler arasında bir nesep uydurdular" cümlesini buna atfetmiştir. Hâlbuki atıf, “matuf”un “matufun aleyh”ten başka olmasını gerektirir. Binaenaleyh, bu ayetten kastedilenin öncekinden başka olması gerekir. Biz, Cenâb-ı Hakk`ın "Onlar, cinleri Allah`a ortak koştular" (En`âm/100) ayetini tefsir ederken, bir grup zındığın "Allah ve İblis, iki kardeştirler. Allah, hayırlı ve iyi olan kardeş, İblis de adî ve şerli olan kardeştir" dediklerini rivayet etmiştik. Binaenaleyh, buradaki "Onunla cinler arasında bir nesep uydurdular" cümlesinden, işte bu inanç kastedilmiştir. Bana göre bu görüş, doğruya en yakın olan görüş olup, Yezdan ve Ehrimen şeklinde ikili [düalist] sisteme inanan Mecûsilerin görüşüdür. (Razi; el Mefatihu’l-Gayb)
ZERDÜŞTÇÜLÜKTE DÜALİZM
Zerdüştçülüğün genel olarak iki tanrılı bir din olduğu kabul edilir.
Tanrılardan biri “iyilik tanrısı”dır ve bütün iyiliklerin kaynağı­dır. Avesta’da ismi Ahura Mazda [Ormazad, Ormuz], Yezdan ya da sadece Ahura olarak geçer.
Diğeri ise bütün kötülüklerin kaynağı ve yöneticisidir; bu da metinlerde Ahriman, Div, Drug ya da Angra Manyu şeklinde geçer. Ayrıca Ahura`nın yanında, onun yarattığı ve onun yardımcısı olan altı tan­rı daha vardır. Bunlara Imşas Pendler [ebedi mukaddesler] denir.
Bu mukabil Ahriman’ın da böyle altı yardımcısı vardır: Bun­lara da Kamerikan denilir. (Ansiklopediler)
Burada konu edilen husus Sasanilerdeki “Ehrimen” ve “Yezdan” inançları ile sınırlı değildir. Ayetin devamındaki “Oysa ant olsun cinler kendilerinin mutlaka hazır edilenler [mahşerde toplananlar] olduklarını bilirler” bölümünden anlaşıldığına göre, burada konu edilen, insanların kendi iblisleridir. Dolayısıyla, “Ve onlar, O’nun [Allah] ile cinler arasında bir nesep [hısımlık bağı] kıldılar” ifadesiyle akıllarını, ham fikirlerini ilah edinen ve bu fikri kendilerine veren iblisi Allah’ın eşi kabul edenler kastedilmektedir.
Ve onlara: “Allah’ın astlarından taptığınız şeyler nerede? Size yardım ediyorlar mı veya kendilerine yardımları dokunuyor mu?” denilmiştir.
Sonra da onlar [putlar ve azgınlar] ve İblisin askerleri toptan onun [cehennemin] içine fırlatılmışlardır.
Onlar, onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki: “Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içinde idik. Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk. Ve bizi yalnızca o günahkârlar saptırdı. Artık bizim için şefaatçilerden hiçbir kimse ve candan bir veliy yoktur. Ah keşke bizim için bir geri dönüş olsaydı da biz de müminlerden olsaydık!” (Şuara/ 98)
Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah’ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. Sonra da onları cahimin [cehennemin] yoluna kılavuzlayın. (Saffat/22,23)
Ve onlar, cinleri [görünmez güç ve varlıkları] Allah’a ortaklar kıldılar. Halbu ki onları O yaratmıştır. Bilgileri olmadan da oğullar, kızlar uydurdular. —O’nun şânı onların nitelediği şeylerden münezzeh ve yücedir. (En’am/100)  H.Yılmaz


Sahih bir Allah inancı, tanımlanamaz olan Allah'ı tanımlama veya herhangi bir şeyi veya kimseyi kavramsal olarak O'na ortak koşma şeklindeki sapmaları tamamen dışlar; bu tür teşebbüslerde saklı bulunan yakıştırmalar ise, Allah inancının potansiyel anlamını tahrip eder ve böylece, kişinin manevî olarak çökmesine yol açar. M.Esed

 Bu ayetin diğer bir anlamının şöyle olması mümkündür. "Sizler ve ma'budlarınız bir kimseyi yoldan çıkarma gücüne sahip değilsiniz." Diğer anlamı alırsak manâ şöyle olur: "Bizi Allah'ın kızları zannederek bizlere tapıyorsunuz, ancak bu yaptıklarınız bizi yoldan çıkaramaz. Bu şekilde ancak kendilerine azabın gelmesini isteyen ahmaklar yoldan çıkar." Kısaca melekler "Bu sapıklığınızın benimle bir ilgisi yoktur" demektedirler. Mevdudi

İkna edici deliller ile gerekli açıklamalar yapıldıktan sonra, bu ayette düz anlatımdan vazgeçilip çevresindeki insanları saptırmak isteyen müşriklere canlı bir seslenme yapılmıştır: “Artık siz ve taptıklarınız, kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını, O’na [Allah`a] karşı fitneye sürükleyemezsiniz [ateşe atamazsınız].” Yani “Sizler ve mabutlarınız bir kimseyi yoldan çıkarma gücüne sahip değilsiniz. Siz ve Allah’ın astlarından taptığınız şeyler, kötü niyetliler ve ateşi hak edenler hariç, hiç kimseyi ne fitneye düşürebilir ne de saptırabilirsiniz” denmektedir.
Kur’an’dan öğrendiğimize göre, toplumlar kimi zaman insanlara, kimi zaman meleklere, kimi zaman da cinlere, şeytanlara veya belirli sembollere tapmışlardır.
Ve o gün O [Allah], onları hep birlikte toplayacak, sonra meleklere: “Şunlar mı size tapıyorlardı?” diyecektir.
Onlar: “Seni tenzih ederiz. Onlara karşı bizim velimiz Sensin. Bilakis onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inananlardı.” dediler.
Artık bu gün bazınız bazınıza yarar ve zarara malik olmaz. Ve Biz o zulmetmiş [şirke batmış] kişilere: “Tadın bakalım o kendisini yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını!” deriz. (Sebe/40- 42)
(İblis) “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine and olsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın” dedi. (A`râf/16- 17)
O [İblis] dedi ki: "Şu benden üstün kıldığın şu kişiyi gördün mü? Yemin ederim ki, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç, onun zürriyetini kendi buyruğum altına alacağım."
O [Allah] dedi ki: "Git! Sonra onlardan kim sana uyarsa, bilin ki, şüphesiz ki, cezanız yeterli bir ceza olarak cehennemdir. Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars. Ve atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaatlerde bulun.” -Ve şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.- Şüphesiz ki, Benim kullarım; senin için onlar aleyhine hiçbir güç yoktur.” -Vekil olarak da Rabbin yeter.- (İsrâ/62- 65) H.Yılmaz


Bunu izleyen mecazî “sözler”, cansız varlıkların da “Allah'ı tesbîh ettiklerini/yücelttiklerini” belirten birçok ayet ile uyum halindedir; mesela “yedi gök ve yer ve onların içinde bulunan her şey O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini anmaktadır” (17:44), “Dağları Davud'un çağrısına boyun eğdirdik” (21:79) yahut “Ey Dağlar! Onunla birlikte Allah'ı yüceltin/tesbîh edin!” (34:10). Aynı şekilde, eşyanın gölgesi bile “Allah'a secde etmekte”dir (16:48). M.Esed

Yani, değil Allah'ın kızları olmak, bizler, bizim için çizilmiş sınırları bir santim bile aşamayız.  Mevdudi

Bağımsız bir necm olan bu ayetlerde, “İntak [konuşturma]” sanatı yapılmak suretiyle Kur’an ayetleri dillendirilmektedir. İntak sanatıyla mesaj verme Kur’an’da sık başvurulan bir yöntemdir. Meryem/64, Hud/1-4, Zariyat/50, 51. ayetler, intak yapılan ayetlerden sadece birkaçıdır.
Bu ayetlerde Kur’an ayetlerinin işlevleri bildirilerek bir bakıma surenin başındaki “الصّفّات essaffat” sözcüğü açıklanmaktadır. Oysa bazıları bu ayetteki sözlerin melekler tarafından konuşulduğunu iddia etmişlerdir. Ne var ki, bu görüş isabetli bir görüş olmaktan uzaktır.
Kur’an’da yer alan her ayetin belli bir işlevi vardır. Kimi aklı çalıştırır, kimi ölü mesabesindeki kimliği canlandırır, kimi yanlışları düzelttirir, kimi kişiye onur kazandırır, kimi bilgi verir, kimi uyarır, kimi de müjde verir. H.Yılmaz


Lafzen, “eskilerden bir uyarıcı (zikr)”: bkz. yukarıdaki 69-70. ayetler ile ilgili not 27. Müfessirlerin çoğu, buradaki zikr teriminin, Kur’an'da sıkça rastlandığı gibi, “ilahî kelâmı/kitabı” kasdettiği görüşündedirler. Ama bana göre bu kavramın, burada, (onlar için biraz şaşırtıcı olan) Allah'ın birliği ve benzersizliği mesajını taşıyan bir geleneğe işaret etmiş olması daha muhtemeldir; çünkü metin ile daha uyumludur. M.Esed

Bu ayetlerde müşriklerin tutarsızlığı açıklanmaktadır. Müşrikler kendilerine elçi gelmeden önce “Şüphesiz eğer yanımızda öncekilerden bir öğüt/kitap olsaydı, elbette biz de Allah’ın arıtılmış kulları olurduk” dedikleri halde kendilerine elçi gelince, kitap gönderilince onu inkâr etmişlerdir. Ayetin son bölümündeki “Artık yakında bileceklerdir” ifadesi, tutarsız müşriklere açık bir tehdittir.
Müşriklerin tutarsızlıkları başka ayetlerde de belirtilmiştir:
Ve onlar var güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ümmetlerin her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi ehlini çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın. (Fatır/42, 43)

Ve bu [Kur`ân], “Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa [Yahudi ve Hıristiyanlara] indirildi; Biz ise onların okumasından habersizdik [o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. O nedenle, rahmet olunmanız için ona uyun ve takvalı davranın. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah’ın ayetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız. (Enam/155, 157) H.Yılmaz


"Ordumuz (Allah'ın ordusu) ile, Rasûlullah'la (s.a.) birlikte savaşan müminler kastolunmaktadır. Ayrıca Allah'ın emriyle Müslümanlara yardım eden gizli güçler de kastediliyor olabilir.Ancak bu, peygamberlerin her zaman sıyasi sahada galibiyet sağlayacakları anlamına gelmez. Galibiyet elde edilecek olan sahalar çoktur ve siyaset bunlardan sadece biridir. Nitekim peygamberler, siyasal başarı kazanamadıkları birçok yerde ahlâkî başarılar elde etmişlerdir. Bazı kavimler kendilerine gelen peygamberleri yalanlayarak, onları reddettiklerinde helâk olmuşlardır. Ancak cahili düşünce ve inanışlar geçici bir süre rağbet görmüş olsalar dahi, kısa bir zaman sonra silinip gitmişlerdir. Fakat peygamberlerin getirdikleri gerçek, binlerce sene geçmiş olmasına rağmen bugün de hakikattir, kıyamete değin de hakikat olarak kalacaktır. Mevdudi

Bu pasajda açıklanan hükümle 170. ayetteki “Artık yakında bileceklerdir” tehdidine açıklık getirilmiştir. Bu hüküm, Rabbimizin şu kararıdır: Elçilere yardım edilecek ve onlar galip geleceklerdir. Allah’ın orduları kesinlikle yenilmeyecektir.

Allah: ”Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz” yazmıştır. Şüphesiz Allah Kaviyy’dir, Aziz’dir. (Mücadile/21)

Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz Allah`a yardım ederseniz O’da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. (Muhammed/7)

O, kendi imanları ile birlikte, imanca fazlalaşsınlar diye müminlerin kalplerine sekine [güven- moral- mutluluk] indirendir. Göklerin ve yerin orduları da yalnızca Allah`ındır. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. (Fetih/4)

Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz. (Al-i Imran/139)

Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şahitlerin kalktığı [şahitlik edecekleri] günde [kıyamette] kesinlikle yardım ederiz. (Mümin/51)

Ayette konu edilen galibiyet, sadece savaş alanlarında alınacak galibiyetler olarak değil, mümin toplumların siyasal, sosyal ve ahlaki alanlardaki üstünlükleri olarak da anlaşılmalıdır. Tarihe bakıldığında, Nuh peygamberden bu yana, İslam karşıtı düşünce ve inanışlar geçici bir süre rağbet görmüş olsalar da, kısa bir zaman sonra silinip gitmişlerdir. Peygamberlerin getirdiği değerler dizgesi ise aradan binlerce yıl geçmesine rağmen bugün de varlığını ve zindeliğini korumaktadır. Ayrıca sosyolojik veriler açıkça göstermektedir ki, bu ilahî hakikatler insanlığın gündeminden düşmeyecek, peygamber mesajları insanlık için kıyamete kadar cazibe merkezi olmaya devam edecektir. H.Yılmaz


Yani, kendilerini saptıran insanlar olduklarını. Besura fiili (kelime anlamıyla, “gördü” yahut “görür oldu”), burada, “aklen görmek” veya “görüş sahibi olmak” anlamlarında kullanılmıştır.

Yani onlar, hakikati ve bunu reddetmenin başlarına getireceği belayı anlayacaklardır: burada açıkça Hesap Günü'ne atıf yapılmaktadır. M.Esed

Bu, Kur’an'ı ilahî bir kitap olarak görmeyen insanların, “eğer bu, gerçekten Allah'tan gelen bir hakikat ise” onunla cezalandırılmalarını istemeleri şeklindeki gülünç taleplerine işarettir (bkz. 8:32 ve ilgili not.) M.Esed

Lafzen, “o [azap] yurtlarının üstüne çöktüğünde, sabahları ne kötü [yahut “ne acıklı”] olacaktır ...” vd. Eski Arap dilinde “felaket [yahut “bela] şunun evi üstüne çöktü (nezele)” sözü, felaketin orada yaşayan kişi veya kişilerin üstüne inmesini veya onla-rı kuşatmasını ifade eder (Taberî). Buradaki sabâh terimi ise, “uyanma”nın bir simgesidir. M.Esed

Yani, "Çok geçmeden senin galip geldiğini, kendilerininse mağlup olduklarını göreceklerdir." Gerçekten de bu ayetlerin nüzulundan 14-15 yıl bile geçmeden Mekke'deki Kureyşliler, Rasûlullah'ın (s.a.) Mekke'ye muzaffer olarak girdiğini ve yine bir kaç yıl sonra İslâm'ın sadece Arapları değil, koskoca İmparatorlukları, Kayser ve Kisraları dahi yendiğini görmüşlerdir. Mevdudi

Surenin bu son ayetlerinde, Yüce Allah öncelikle kendisini müşriklerin şirk koşmalarından; ortak, oğul, kız edindiği gibi iftiralarından tenzih etmektedir. Allah’ın münezzeh olduğu, elçilerin esenlik ve güvenlikte olduğu ve olacağı bildirildikten sonra, hamdin de Allah’a mahsus olduğu bildirilmektedir. Böylece doğru inanç ortaya konup bir anlamda herkes kendi tercihinde özgür bırakılmaktadır.
180. ayetteki “izzetin Rabbi” ifadesi, izzetin [üstünlüğün, galibiyetin] plan ve programının Allah’a ait olduğunu göstermektedir. Böylece hiç kimsenin kendi kendine güce, şan ve şerefe nail olamayacağı vurgulanmaktadır.
Allah, doğrusunu en iyi bilendir. H.Yılmaz