(Mâide - 99.Ayet)

<< Geniş Meal

Sâd

"Zikir sahibi" iki anlama da gelebilir. Birincisi, şerefli Kur'an, ikincisi nasihat dolu Kur'an, yani unutulanları hatırlatıp, gafletten uyandıran Kur'an

Mevdudi 

Bkz. Ek II - 2 Ve tenbih edatının bu şekilde çevrilmesi konusunda bkz. 74:32 ile ilgili not 23. - 3 Yahut: “Yücelikle donatılmış olan” (Zemahşerî), çünkü zikr terimi (lafzen, “uyarma” yahut “hatırlama”) aynı zamanda “hatırlanan”, yani “bilinen”, “tanınan” ve mecazî olarak “seçkinlik/yücelik sahibi” anlamlarına gelir. Benim tercih ettiğim çeviri için bkz. 21:10'da (yukarıda olduğu gibi Kur’an'ın kastedildiği) -onur ve mutluluğa erişmek için- “akılda tutmamız gereken her şeyi kapsayan” şeklinde çevirdiğim fihi zikrukum ifadesi. 

M.Esed

ZİKR’İN MANASI: Âyetteki الذّكر [zikr] sözcüğünün üç anlamda değerlendirilmesi mümkündür:

1) Zikr: “Şeref, kıymet.”

Araplar bir kimsenin şanını, şöhretini ve kıymetini anlatmak için zikr sözcüğünü kullanırlar. Kur’ân’da da zikr ‘in bu anlamda kullanıldığı birçok âyet vardır:

Hiç kuşkusuz size, öğüdünüz/şan şerefiniz içinde olan bir kitap indirdik. Buna rağmen hâlâ akıllanmayacak mısınız? (Enbiya/10)

Ve o [Kur’ân] , senin için de, kavmin için de gerçekten bir öğüttür/şan şereftir, siz ondan sorgulanacaksınız. (Zuhruf/44)

Senin zikrini/şanını da senin için yüceltmedik mi? (İnşirah/4)

2) Zikr: “Anmak, hatırlatmak, öğüt.”

Bu anlama göre Kur’ân’daki ilkeler, hükümler, vaatler, tehditler, geçmiş toplumların yaşamlarındaki ibret alınacak kıssalar ve haberler hep zikr ‘dir. Muhkemleri, müteşabihleri ve kıssaları ile Kur’ân ayetlerinin hepsi ahlâkî öğütler içerdiği gibi, aynı zamanda da birer hatırlatmadır. Kur’ân’da daima ön plânda tutulmuş olan zikr [öğüt, hatırlatma] , insanların akıllarını başlarına alarak sadece Allah’a yönelmeleri içindir.

3) Zikr: “Dinin gereklerini anlatmak.”

Zikr sözcüğünün yukarıdaki anlamları içerdiğini göz önüne alarak, zikr sahibi Kur’ân ifadesini; “şanlı, öğütlü, din öğreten, ibret veren Kur’ân” olarak anlamak gerekir

Onlar da çağrıştılar

Bu ifade, “onlar, kendilerine dünyada azap geldiğinde, belâya tutulduklarında yardım görmek için feryat ettiler, yalvarıp yakardılar; çığlık kopardılar” anlamına gelmektedir. Zira, başlarına azap gelen kimselerin çağrışması; yardım umarak feryat etmeleri, çığlık atmaları şeklinde olur.

Ama artık kurtuluş vakti değildi

Bu ifade ise, “o vakit, onlar imana geldiler ama iş işten geçmişti. Onların bu imanları işe yaramamıştı” demektir. Kâfirlerin ilâhî azabı görüp hissettikleri zaman iman ve teslimiyetleri [iman-ı ye’s ve iman-ı be’s] , Kıyamet sûresi’nde “Zoraki İman” başlığı altında açıklanmıştır. Rabbimizin bu konudaki mesajı aşağıdaki ayetlerde de görülebilir:

Nihâyet, onların konfor içinde olanlarını azapla yakaladığımızda hemen feryadı basıverirler. (Müminun/64)

Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu [kanunu] budur. İşte o kâfirler burada hüsrana düştüler [kaybettiler, zarara uğradılar] . (Mümin/85)

H.Yılmaz

Sad. Şeref sahibi Kuran’a yemin olsun.

Yüce Allah Kuran’a yemin ederek başlıyor. Bundan anlıyoruz ki, Kuran’a yemin ederek bir konuyu açıklama metodunu ilk başlatan Yüce Allah’tır. Kuran’a el basar mısın? Kuran’a yemin eder misin? Diyerek iddiamızı ispat istemek bundan gelmektedir.

Yüce Allah, Kuran’ın öğüt ve şeref sahibi olduğunu söyleyerek ona yemin etmektedir. Ayette “sahip”, zikr de “şeref, öğüt” anlamlarına gelmektedir. Bu iki mananın birbiriyle sıkı bağları vardır. Buna göre ayet, “Kuran’ın öğüdünü dinleyip hayata geçirenler şeref kazanacaklar” demektir. Bir bakıma uran şeref dağıtmakta, bunu da öğüdü ile yapmaktadır. Onun için uyarıcı, öğüt veren, şanlı ve şerefli Kuran demektir.

Kuran ile şeref arasındaki bağlantıya başka bir açıdan da bakabiliriz. Kuran, aslında karae “okumak” tan gelmektedir. Bilgiyi elde etmek için yapılan okumak, insana şeref getirdiği için Yüce Allah ayette Kuran ile şerefi bir araya getirmiştir.

Yüce Allah, “Doğrusu Kuran, sana ve toplumuna bir şereftir.” (Zuhruf 43/44) ve  “Andolsun, size içinde sizin için şeref olan bir kitap indirdik. Hala aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Enbiya 21/10) buyururken buna işaret etmektedir.

Böylece Yüce Allah; Kuran, şeref ve aklı kullanmayı bir araya getirmiş, Kuran’a akılla yaklaşarak şeref kazanılacağına işaret etmiştir. B.Bayraklı

Yani, onlar ilahî vahiy gerçeğini kabul etmeye yanaşmazlar; çünkü bunu kabul etmeleri, insanın Allah'a karşı sorumluluğunun kabulü anlamına gelir ama insanın “kendi kendine yeterliliği” şeklindeki küstahça inançta ifadesini bulan boş gururları, bunu yapmalarına izin vermez. Aynı fikir, 16:22'de ve daha genel anlamda 2:206'da ifade edilmiştir. Keza karş. 96:6-7. 

M.Esed

2. İnkâr edenler, bir gurur ve ayrılık içindedirler.

Yüce Allah, inkâr psikolojisine sahip olanların iki önemli özelliğini açıklamaktadır. Birisi izzet denen “gurur” diğeri de şıkak denen “ayrılık” tır. Gurur, içsel bir durumu, ayrılık da sosyal bir hastalığı ifade etmektedir. Demek ki inkâr, önce iç âlemi tahrip eden gururu, ardından davranışlarından topluma yansıyarak ayrılığı meydana getirmektedir. İnkâr, insanın içinden çıkıp topluma sıçrayan bulaşıcı bir hastalık gibidir.

Bu insanların ayrılığı öncelikle Allah’tan, ardından O’nun vahyinden, daha sonar da Hz. Peygamber ve onun inanırlarından olmaktadır. Günümüzde de böyledir. İnsanlar kendilerini yeterli görürler, Allah’a ihtiyaçları olmadığını zannederler ve böylece O’nun vahyinden ayrı düşerler. “Ayrılık” anlamına gelen şıkak kelimesi, “ayırmak, yarıp bölmek” anlamına gelen eş-şıkak kökünden türemiştir. Şıkak, ayrıca “muhalefet, anlamazlık, mücadele ve karşılıklı düşmanlık” manalarına de gelmektedir. Şıkak kelimesinin, “meşakkatli, zor gelen işi yapmak” anlamını ifade ettiği de söylenmektedir. Ayrılık çıkaran kişinin karşı tarafa karşı zor bir işe giriştiği düşünüldüğünde bu kişi için söz konusu kelime iki manayı bir araya getirmiş olacaktır.

Bakara 137 e bakarsak, iman etmekten yüz çevirenlerin muhalefette ve ayrılıkta oldukları anlaşılmış olacaktır. İman etmekten yüz çevirmek Sad 2 de inkâr olarak nitelendirilmekte, kibirlenmekten meydana geldiğine işaret edilmekte ve yüz çevirmekle ayı eylemi ifade etmektedirler.

Bakara 206 a göre gurur, insanı günaha sürüklemektedir. Bu günahın ne olabileceğini sorduğumuzda Sad 2 ile cevap verebiliriz. Bu günah Allah’a, peygambere muhalefet etme, onlardan ayrı düşme günahıdır. Biz bundan iki boyutlu netice çıkarmak istiyoruz: günümüzde hak dine, Allah’a ve peygambere karşı kitap ehli ve kâfirlerden gelen muhaşlefetin, ayrılığın ve mücadelenin altında yatan psikolojik neden, kibirdir.

Diğer taraftan din âlimlerinin arasında var olan muhalefetin, ayrılığın ve tartışmanın da kibir, kıskançlık ve cehalet vardır. Bu üç şeyi teke indirgersek, cehaleti ve kıskançlığı kibrin içine koyabiliriz. Kimi zaman kıskançlık, kimi zaman da kibir öne çıkıp ana sebep olabilir.

İnkâr ve kibir, insanın iç âlemindeki tevhidi bozmakta, akıl ile gönül arasındaki nizamı parçalamakta, düzeni bozmakta ve orada kıyameti koparmaktadır. Aslında tevhit inancı ve tevhit eğitimi bu nizamın devamını sağlamakta ve içsel kıyametin kopuşunu önlemektedir. Bayraklı

Karn terimi, sadece bir “nesil”i ifade etmeyip aynı zamanda -ve Kur’an'da sıkça görüldüğü gibi- “belli bir döneme ve çevreye ait halk ”ın tümünü, yani kelimenin tarihsel anlamıyla bir “uygarlık”ı simgelemektedir.

Lafzen, “kurtulmak için vakitleri kalmamışken”. 

M.Esed

Onlar da çağrıştılar

Bu ifade, “onlar, kendilerine dünyada azap geldiğinde, belâya tutulduklarında yardım görmek için feryat ettiler, yalvarıp yakardılar; çığlık kopardılar” anlamına gelmektedir. Zira başlarına azap gelen kimselerin çağrışması; yardım umarak feryat etmeleri, çığlık atmaları şeklinde olur.

Ama artık kurtuluş vakti değildi

Bu ifade ise, “o vakit, onlar imana geldiler ama iş işten geçmişti. Onların bu imanları işe yaramamıştı” demektir. Kâfirlerin ilâhî azabı görüp hissettikleri zaman iman ve teslimiyetleri [iman-ı ye’s ve iman-ı be’s] , Kıyamet sûresi’nde “Zoraki İman” başlığı altında açıklanmıştır. Rabbimizin bu konudaki mesajı aşağıdaki ayetlerde de görülebilir:

Nihâyet, onların konfor içinde olanlarını azapla yakaladığımızda hemen feryadı basıverirler. (Müminun/64)

Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu [kanunu] budur. İşte o kâfirler burada hüsrana düştüler [kaybettiler, zarara uğradılar] . (Mümin/85) 

H.Yılmaz

3. Onlardan önce nice nesiller helak ettik. O zaman yalvardılar ama kurtuluş zamanı değildi.

Ayette geçen karn kelimesi, her ne kadar “nesil” anlamına gelse bile “uygarlık manasına da bu kelimeye yükleyebiliriz. Kuran da geçen karn kelimesine “uygarlık anlamını vermek en doğru olacaktır. Yorumunu yapmakta olduğumuz Sad 3 ayette geçen karn kelimesi nekre olduğu için ayete, “nice uygarlıkları helak ettik” anlamını vermek gerekiyor.

İnsanlar öylesine günahlar işlerler ki bu günahlar, belli bir sınıra gelir ve uygarlığın, toplumun ve devletin çöküşü mukadder olur. İşte o andan itibaren geri dönüş olmayacağından, yalvarma, farkına varma, vahlanma çare etmeyecektir.

Ayetin son bölümünde yer alan late “değildir”, menas da “kuruluş ve kaçış” demektir. Orada vav harfine de “hâlbuki” manasını vermek gerekiyor. Bu haliyle ayet, “hâlbuki kurtuluş zamanı değildi” anlamını ifade etmektedir.

Tevbe, dönüş, anlayış ve işin farkına varmanın zamanında yapılması gerektiği siyasilere ve tüm toplumların halkına öğütlenmelidir. Toplumları idare edenler, günahları ile toplumları dönüşü olmayan yola sokmamalıdırlar. Çünkü geçmiş toplumların, uygarlıkların ve nesillerin önderleri, toplumları çıkmaza ve dönüşü olmayan yola sürüklemişlerdir. Kötülükten haberi olmayan ve kötülük yapamayan iyi insanlar da onların günah irinlerine boğulup kalmışlardır.

Onun için toplum mühendisleri diyebileceğimiz din âlimleri ve sosyal bilimciler, toplumu yıkıma gitmekten kurtarmak için konuşmalı, yazmalı ve uyarmalıdır; aksi takdirde taşan ilahi kader onları da boğup helak edecektir. Biz buna, “geçmişi anlatarak geleceğe öğüt verme, uyarma ve bilgilendirme” diyebiliriz. B.Bayraklı

Bu pasaj, ilk bakışta müşrik Kureyşliler ‘in Hz. Peygamber'e karşı takındıkları tavrı anlatmasına rağmen, gerçekte çoğu insanın, hemen her dönemde, “kendi içlerinden” çıkmış birinin -yani, kendileri gibi birinin- Allah'ın vahyine muhatap olduğunu kabul etmeye yanaşmamasını vurgulamaktadır. (Bkz. 50:2, not 2.) 

M.Esed

Onlar, kendi içlerinden bir uyarıcı gelmesine şaştılar. Kâfirler şöyle dediler: Bu, büyücü ve yalancıdır.

İnkar ve hayret bir araya gelince, insanın iç âlemindeki kötü oluşumlar ve cerahat iyice olgunlaşan bir çıbana dönüşmektedir. Giderek çıban derinleşiyor ve bütün sosyal yapıyı tahrip eden iftiraları etrafa yayıp saçıyor. Peygamberlik tarihinin en önemli oluşumlarından biri inkâr ile hayretin bir araya gelmesidir:

“Aralarında bir uyarıcının gelmesine şaştılar da kâfirler şöyle dediler: Bu, şaşılacak bir şeydir” (Kaf 50/2)

Onun için toplumları çürüten, geri bırakan, yenilikçi, değişimci ve dinamizm taraftarlarına vurulan zincirleri kırmak için Hz. Peygambere görev verildiği gibi (Araf 7/157) günümüzün aydın insanları da bu zincirleri kırmak vazifesini yerine getirmelidirler.

B.Bayraklı

Mekkeli kodamanların Peygamberimize karşı gösterdikleri bu tepki, başka birçok âyette daha dile getirilmiş olup, bunlardan bir tanesi şudur:

Onlar Sözü [Kur’an’ı/Allah’ın cehennemi dolduracağına dair kararını] hiç düşünmediler mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? Ya da elçilerini tanıyamadılar mı da o’nu [kendilerine gelen elçiyi] inkâr ediyorlar? (Müminun/68–69) H.Yılmaz

Saf tarihsel bağlamından koparıldığında bu eleştiri zaman-dışı bir anlam kazanır ve şu şekilde ifade edilebilir: “O, bütün yaratıcı güçlerin ve sıfatların yalnızca kendi inandığı ‘tek Allah'ta’ bulunduğunu mu iddia ediyor?” Bu ifade tarzı, birçok insanın, gözlenebilir tabiatın bütün tezahürlerinde Allah'ın eşsiz ve benzersiz varlığının reddedilemez kanıtlarını görüp itiraf etmek yerine, (servet, “şans”, sosyal durum, vb. gibi) çeşitli tesadüfî/arızî şartlara veya durumlara insan hayatı üzerinde belirleyici bir güç ve etki -ve dolayısıyla, yarı-ilahî bir konum- yakıştırma eğilimlerini yansıtmaktadır. M.Esed

MELE’ [İLERİ GELENLER/KONSEY] : “Dolmak” anlamına gelen  ملئ [mil’] sözcüğünden türemiş olan  ملاء [mele’] sözcüğünün esas anlamı, “dolu olan” [depo] demektir. Zaman içinde “reisler/başkanlar, bir toplumun ileri gelenleri, toplumun erdemlileri” için de mecâz anlamla mele’ denilir olmuştur. Bunlara mele’ denilmesinin sebebi, “kendilerinin ihtiyaç duyulan bilgi, deneyim ve anlayışla dolu” olmalarından, yani “boş adam” olmayışlarındandır. Sözcük bu anlamıyla Kur’ân’da 28 kez yer almıştır. Araplar, “ahlâk”a da mele’ derler.

Bu sözcük ileride  ملائ اعلى [mele-i a‘lâ] olarak yine karşımıza çıkacak ve orada daha geniş olarak açıklanacaktır.

Mekke’nin bu zavallı mele ’leri [ileri gelenleri] ; halktan, atalarından kalma geleneklerine bağlı kalmalarını, bilinen ilâhlarına tapmaya devam etmelerini, bu yeni çağrı ile ortaya konan ilkelere kulak asmamalarını, onunla ilgilenmemelerini istemektedirler. Çünkü bu konularla bizzat kendileri ilgilenecekler; halkın ilâhlarını, inançlarını, çıkarlarını en güzel şekilde kendileri kollayacaklardır. Bu Firavun tıynetli zatlara göre, yönetilenlerin düşünceleri, inançları, toplumsal davranışları olmamalı, insanlar sadece onlara kulluk etmelidirler.

Bu zihniyet tarih boyunca hiç yok olmamış ve inisiyatifi elde tutmak için kullanılan plânlar özde hiç değişmemiştir. Nitekim günümüzdeki zâlim yöneticiler de, kamuoyunu ilgilendiren meselelerde, halkı o konularla ilgilenmekten, o konularda düşünmekten alıkoymak için benzer yöntemler kullanmaktadırlar. Zira gayr-i meşru yönetimler varlıklarını ancak, kitleleri temelsiz plânlar ve lüzumsuz meseleler içinde boğarak sürdürebilirler. Halkın kendi sorunlarına eğilmeleri sonucunda gerçekleri görmeleri, bu zâlimlerin işine asla gelmemektedir.

Mekke’de o günlerde bu zorbaları bekleyen en ciddî tehlike; halkın, yeni gelmekte olan ilâhî mesaja kulak vermesidir.

Biz bunu son/başka bir dinde işitmedik.

H.Yılmaz

Onlardan ileri gelenler tepki gösterip: Yolunuza devam edin, tanrılarınızı bırakmayın. Şüphesiz bizden istenen de budur. (Dediler)

İleri gelenler dediğimiz mele ’ler, her peygambere karşı gelen toplumların statüsü yüksek, toplumu idare eden, yönlendiren en üst guruplardır.  Her devrin meleleri olmuş, oluyor ve olacaktır. Ama her yeni sese, düşünceye ve oluşuma önce bunlar karşı koymakta ve tepkileri aşağıya doğru halk kitlelerine inmektedir. Eskinin meleleri kralın etrafında biriken birkaç yalakadan ibaretken günümüzde melelerin çevresi genişlemiştir. Mesela ideolojik medya bu meleler gurubuna girdi ve en güçlüsü haline geldi. Artık meleleri fertler değil, gruplar oluşturuyor. Bunlar, karşı oldukları bir sesi, düşünceyi veya iddiayı görünce avını yakalamış vahşiler gibi parçalayıp lime etmek üzere saldırıyorlar.

Peygamberin yanından kalkıp gittiler, halka ve arkadaşlarına: “Yolunuza devam edin; tanrılarınızı bırakmayın” dediler. Davalarından ve inançlarından vazgeçmelerini, pes etmemelerini, tam tersine ilahlarına sımsıkı sarılmalarını taraftarları olan müşriklere öğütlüyorlardı. Bu söylevleriyle değişime müsait olanların gönüllerine kilit vuruyorlardı.

İyiler kendi inanç, ahlak ve düşüncelerine sahip çıkarlarsa, kötüler onlara etki edemezler. İşte müşriklerin ileri gelen meleleri de aynı şeyi söylediler: “Tanrılarımıza sahip çıkmanız istenmektedir..” keşke iyiler kendi inançlarına ve gerçek dinlerine kötüler kadar sahip çıkabilselerdi. Daha sonra iyiler, yani tevhit inancına sahip çıkanlarla, müşriklerin mücadelesinde ilahi yardımla tevhit inancının mensupları zaferle çıkmışlardır. B.Bayraklı

Yani, “Günümüzde yaşayan hiçbir itikatta”: Bu ifadeyle, Hristiyanlığa ve onun Allah'ın birliği ve benzersizliği kavramı ile çelişen Teslis doğmasına; ayrıca ilahî güçlerin çeşitli biçimlerdeki tecessümü inancına dayanan öteki dinlere (Brahma, Vişnu ve Şiva üçlüsünden oluşan Hinduizm gibi) işaret edilmektedir. 

M.Esed

SON DİN/BAŞKA DİN: Âyetteki bu ifadeden anlaşıldığına göre, Peygamberimizin üzerinde titizlikle durduğu tevhit inancına karşı Mekkeli müşriklerin ileri sürdükleri bahanelerden bir tanesi deاخر [ahar=son/başka] dinde böyle bir inancın bulunmadığı olmuştur.

Ahar sözcüğü, “son” ve “başka” anlamlarına gelmektedir. Buradaki anlamın, “son” olduğu kabul edilirse, son din tabiri ile “Hıristiyanlık” kastedilmiş olmaktadır. Müşrikler; “Son dinde de böyle bir tevhit anlayışı yok, o dinde teslis var. Aynı bizim, Lat’ın, Menat’ın, Uzza ’nın yağmur, bereket tanrısı, meleklerin de Allah’ın kızları oldukları yolundaki inançlarımız gibi, son dindeki inanca göre de İsa Allah’ın oğludur” diyerek tahrif olmuş, efsanelerle orijinalliğini yitirmiş olan Hıristiyanlığı kendilerine yakın görüp, İslâm’a karşı Hıristiyanlıktan medet ummaktadırlar.

Ahar sözcüğü, “başka” anlamında kabul edilecek olursa, Kureyş ileri gelenleri bu kez; “Muhammed’in, Allah’ı mutlak anlamda birleme [tevhit] çağrısını şimdiye kadar hiç kimseden, komşu ülkelerdeki dinlerde de duymadık. Öyleyse o’nun bu çağrısı uydurma bir çağrıdan başka bir şey değildir” demiş olurlar. Gerçekten de o güne kadar, ne civardaki Hıristiyanlar, ne İran ve Irak’taki Mecusîler, ne de ataları ve o günkü Araplar, “Bir olan Allah’tan başka ilâh yoktur” dememişlerdir. Çevredeki değişik dinlere mensup insanlar da, Mekkeli müşrikler gibi türbelere yüz sürmekte, evlât sahibi olmak ve rızklarının artması gibi isteklerle çeşitli ilâhlara dua etmekte, adakta bulunmakta, kurban kesmekte ve feyz aldıklarına inandıkları bu ilâhların bütün sorunlarını çözeceklerini zannetmektedirler. Dolayısıyla Mekkeli müşriklerin, “Biz bunu başka bir dinde işitmedik” sözleri şu anlama gelmektedir: “Muhammed’in, ne bizim ilâhlarımızın ne de çevrede yaşayan insanların ilâhlarının, Allah’ın saltanatında hiçbir paylarının olmadığı ve tüm yetkinin Allah’ın elinde olduğu yolundaki sözleri, bugüne kadar hiç kimsenin söylemediği uydurma bir iddiadır. Yani, atalarımızdan duymadığımız ve başka dinlerde de olmayan tevhit inancının bâtıl olması gerekir.” 

H.Yılmaz

7. Biz onun söylediklerini, yeni inançlarda duymadık. Kuran onun uydurmasından başka bir şey değildir.

El-milletü’l-âhire ifadesi, “son din” anlamına gelmektedir. Son din ise Hristiyanlıktı. Hıristiyanlar o devirde üçlü ilah sistemine inandıklarından, onlar da tevhit inancından çıkmışlardı. Bize göre bu ifade, sadece son dini değil, yaşayan inançları ifade etmektedir.

Duymadık demelerinden anlıyoruz ki, bu toplum taklitçi bir toplumdu. Yeni bir şeye intibak edemiyor, Kabul edecekleri şeyi mutlaka başka bir yerde daha önce duymuş olmaları gerektiğine inanıyorlardı.

Benim düşünceme, inancıma, idealime ters düşen ne varsa uydurmadır, deme alışkanlığı çok eskiden gelen bir alışkanlıktır. Toplumların ileri gelenleri bu durumu halkın kaderi haline getirmiş, onların, cehalet ve taklitle geri kalmışlığın kabuğundan, zincirinden çıkmalarını önlemişlerdir. B.Bayraklı

Yani, "Onlar seni değil bizi yalanlıyorlar. Senin doğruluğundan asla şüphe etmiş değillerdir. Fakat sen, gönderdiğim zikir doğrultusunda, emrolunduğun gibi onlara tebliğ etmeye başlayınca, hemen şüphelenmeye başladılar. Oysa daha önce senin doğruluğun hakkında tereddütsüz yemin ediyorlardı." (Aynı konu En'am: 33'te de zikrolunmuştur. Bkz. En'am an: 1.)  

Mevdudi

Lafzen, “onlar... Den şüpheye düşmüşlerdir”: Yani, onların güvensizliğine yol açan şey, Hz. Peygamber'in kişiliği değildir, tersine o'nun tebliğ ettiği mesajın özü ‘dür ve özellikle de onların düşünce tarzlarına ve sosyal geleneklerine ters düşen Allah'ın mutlak birliği ve benzersizliği konusundaki ısrarıdır. Zımnen, “hakikati inkar edenlere gösterdiğim azabı”.

M.Esed

8-14- O zikir, yani Allah'ın zikir ve hatırlatmasını içeren Kur'ân, aramızdan ona mı indirilmiş? Benim zikrim, yani Kur'ân demektir. Kesre ile yâ'dan iktifa olunmuştur. De böyledir. Onlar, burada çeşitli kabilelerden kalma, bozguna uğratılmış bir ordu döküntüsüdür. Yani eskiden peygamberlere karşı toplanmış, mahvolmuş, çeşitli gruplardan geri kalma, onlar gibi bozulmaya mahkûm, bozuk, ruh birliği yok, maneviyatı perişan, derme çatma birkaç asker, ordu, askerler böyle askerler. Bu âyet çok dikkat çekicidir. Burada Kureyş ‘in "Bedir “den başlayan yenilgisine işaret edildiği gibi, başarıya ulaşacak düzenli bir ordunun, muntazam bir milletten çıkabileceğini anlatıyor.

H.Yazır

8. Kuran içimizden sadece ona mı indirildi? Dediler. Doğrusu onlar, gönderdiğimiz Kuran hakkında şüphe içindedirler. Hayır! Azabımı henüz tatmadılar.

Kâfirler ve müşrikler Kuran’ın Hz. Muhammed’e indirilmesini uygun bulmuyorlardı. Onlara göre böyle bir vahyin başka birine, özellikle dünyevi ölçülere göre en önde olan insanlardan birine verilmesi gerekiyordu.

“Ve dediler ki: Bu Kuran iki şehirden bir büyük adama indirilse olmaz mıydı?” (Zuhruf 43/31)

Hâlbuki peygamberliğin verilmesinde ölçü, dünyevi değerler değildir.

“Bu, Allah’ın lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, büyük lütuf sahibidir.” (Cuma 62/4)

Ölçüyü insanlar değil, Yüce Allah belirlemiştir. Ayetteki lütuf, “peygamberlik” anlamına gelmektedir. Onların Hz. Muhammedi peygamberliğe layık görmemeleri, Hz. Salih’in durumunu hatırlatmaktadır:

“Vahiy aramızda ona mı verildi? Hayır o, yalancı ve şımarığın biridir, (dediler” “ (Kamer 54/25)

Günümüzde Kuran dan şüphe edip ona inanmayanların onu okumadıkları ve düşünmedikleri ortaya çıkmaktadır. Demek ki okumak ve düşünmek şüphenin alanine daraltmakta ve dikenlerinin batmasını önlemektedir. Günümüzdeki şüphecilerin de şüpheden neden ıstırapta olduklarını söylevlerindeki, yazdıklarındaki Kuran düşmanlığından anlıyoruz. B.Bayraklı

Yoksa her şeye gücü yeten ve çok cömert Rabbinin rahmet hazineleri onların yanında mıdır?

Bunun anlamı, “kime peygamberlik yetkisi ve görevi verileceğine dair kararı onlar mı vereceklerdir?” şeklinde anlaşılmalıdır. Müşriklerin beğenisi, değerlendirmeleri veya kararları kimin peygamber olacağına etki edemez. Peygamber tayin etmek, sonsuz bir güç sahibi olmayı gerekli kılmaktadır. Ayrıca sonsuz bir rahmet hazinesinin sahibi olmak gerekiyor. Çünkü Yüce Allah, insanlara rahmeti ve merhameti gereği peygamber göndermektedir. (Enbiya 21/107)

Buradaki soru, inkâr sorusudur. Yani onlar çok güçlü ve çok cömert olan Allah’ın hazinelerine sahip değillerdir. Onun için peygamberliğin kime verileceği yetkisine sahip değillerdir.

B.Bayraklı

Yani, “kimin ilahî vahiy ile şerefleneceğine karar verme yetkisinin kendilerine ait olduğunu mu zannederler?”

M.Esed

Kureyş ileri gelenlerinin ikide bir tekrarladıkları, peygamberlik makamına Kureyş ‘in zengin ve güçlü kişilerinden birinin değil de, neden Muhammed’in lâyık görüldüğüne dair sözleri, Kur’ân’da çeşitli yerlerde zikredilmiştir:

De ki: “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, harcama endişesiyle kesinlikle elinizde tutardınız” Ve insan çok cimridir. (İsra/100)

Yine onlar, “Bu Kur’ân, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” dediler. Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/31–32)

Ve and olsun bunlar, bela ve fenalık yağmuruna tutulmuş olan beldeye gittiler. Peki, onu da görmüyorlar mıydı? Aksine bunlar öldükten sonra dirilmeyi ummamaktaydılar. Seni gördükleri zaman da, “Bu mu Allah’ın elçi olarak gönderdiği? Şayet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı” diye seni alaya almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Ve onlar yakında azabı gördükleri zaman, kimin yolca daha sapık olduğunu bilecekler! (Furkan/40–42)  H.Yılmaz

Yani “insanoğlunun, üstün donanımlı olmasından dolayı, bir gün bütün evren ve tabiat üzerinde hâkimiyet kuracağını, yani ilahî güç benzeri bir otorite sağlayacağını mı zanneder?” Bu bağlamda karş. 96:6-8 ve ilgili not 4. -Esbâb'ın “akıllarına gelebilecek her türlü vasıta” şeklinde çevrilmesi konusunda bkz. 18:84, not 82.

M.Esed

Bu âyetler, kâfirlerin, “Muhammed’in dışında, Allah’ın peygamber olarak göndereceği başka kimse yok muydu? Zikr ine ine o’na mı indi?” şeklindeki tepkilerine verilen bir cevaptır. Bu cevabın takdiri şöyle yapılabilir: “Bunlar ne zamandan beri yetki sahibidirler ki, peygamber gönderme konusunda ileri geri konuşuyorlar; kimin peygamber olarak gönderilmesi gerektiğine burunlarını sokuyorlar. Peygamber göndermek yetkisi ve gücü, yerin ve göğün hükümranlığı elinde olanındır. Şayet onların böyle bir iddiaları ve güçleri varsa buyursunlar sebeplerin içinde yükselsinler [yerin göğün hükümranlığını ele geçirsinler] !Yani, göklere, yere ve bu ikisi arasında bulunan varlıklara el koysunlar, Allah’ın hazinelerine hükmetsinler. O zaman peygamberi onlar gönderir ve dilediklerini peygamber yaparlar.”

H.Yılmaz 

Yoksa göklerin, yerin ve bu ikisi arasında bulunanların mülkiyeti onların mıdır? Öyleyse ne duruyorlar, göğe yükselme yollarını arasınlar

Kendisinde böyle bir yetki görüyorlarsa, bunu ispat etmeleri gerekiyor. Bunun ispatı da, sebeplere yapışıp göklere yükselmektir. Bu yükselişleri ile de öncelikle Hz. Muhammed’e gelen vahyi, engellemeleri olmalıdır. Ardından kimin peygamber olacağını belirleyeceklerdir. Ayette geçen felyerteku ifadesi, “yükselmek anlamına gelen rakiye kelimesinin emir kalıbı olmaktadır. Ayette geçen el-Esbab, “sebepler” de “kendisi vasıtasıyla amaca ulaşılan her şey” e denmektedir. Mücahit ve Katede buradaki “sebepler ”in, meleklerin indiği o göklerin kapıları olduğunu söylemişlerdir. Ebu Ubeyde de bu emir, “kendilerini koruyup kurtaracaklarını sanıyorlarsa, güçlenmenin bütün yollarını deneyecek kadar ileri gitsinler diye” açıklamıştır. B.Bayraklı

(Fakat) işte bütün insanlar, ne kadar (sıkı şekilde) bir araya gelmiş olsalar da (hakikati kabule yanaşmazlarsa) yenilmeye mahkûm olurlar.

Esas olarak “bir askerî birlik” veya “ordu”yu ifade eden cünd topluluk adı, aynı zamanda “yaratılmış varlıklar” ve bu bağlamda insan cinsi anlamına da gelir. Mâ edatı ile kullanılınca da “herhangi bir sayıdaki insan”ı ifade eder. Diğer taraftan hizb terimi (çoğulu Ahzâb), “parti” veya “aynı düşüncedeki insan grubu” yahut belli bir amaç için “bir araya gelmiş insanlar” anlamına gelir. 

M.Esed

Hatırlanacak olursa 11. âyetin mesajı farklı sözcükler ve farklı üslûpla Kamer sûresi’nde de verilmişti:

Sizin kâfirleriniz, onlardan hayırlı mı? Yoksa yazıtlarda [kayıtlarda, kitaplarda] sizin için bir berâet [kurtulacaklarına dair Allah tarafından verilmiş bir senet veya ferman] mi var? Yoksa onlar, “Biz birbirine yardım eden/intikam alabilen bir topluluğuz” mu diyorlar? Yakında o topluluk bozulacak [hezimete uğrayacak] ve arkalarını dönerek kaçacaklardır. (Kamer/43–45)

Allah ve elçilerinin düşmanları, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, imkânları ne kadar geniş olursa olsun, sonuç olarak “bozguna uğramış bir ordu” durumuna düşmeye mahkûmdurlar. Onlar bir süre için yeryüzünde zorbalıkla hâkimiyetlerini sürdürseler de, er-geç Allah’ın âyette tasvir ettiği duruma düşeceklerdir. Bu zorbaların Kur’ân inmeden önceki türdeşlerinden bir kısmı, Yüce Allah tarafından sonraki ayetlerde sıralanmıştır. Ne var ki, bu zorbaların Kur’ân indikten sonraki örneklerinin de araştırılarak İslâm güneşi karşısında nasıl perişan olduklarının ortaya konmasında büyük yararlar vardır. Meselâ, “Haçlı orduları” diye adlandırılan ve onlarca ülkeden, yüzlerce kavimden oluşmuş ordular, Çanakkale savaşı’ndaki karma askerlerden müteşekkil ordular ve Kurtuluş savaşı ’nda karşımıza çıkan “yedi düvel”e ait ordular, bu âyetlerin medlûlüne kanıt gösterilecek en belirgin örneklerdir.

H.Yılmaz

11. Onlar işbirlikçi gruplardan oluşmuş şuracıkta yenilecek bir ordudur.

Âlimlerin açıklamasına göre bu ayetle Bedir Savaşındaki müşriklerin hezimetine işaret edilmektedir. Ayette geçen cünd, aslında “askeri ordu, birlik” demektir. Ayetin sonundaki ahzab da “grup, parti ve topluluk” anlamlarına gelen hizb kelimesinin çoğuludur ve “bir ideal, bir amaç, aynı düşünce etrafında toplanan insanları” ifade etmektedir. Bu grupların meydana getirdiği birleşik güçler de cündü oluşturmaktadır. Bunların dikkate alınması ve onlardan çekinilmesinin doğru olmayacağı ifade edilmektedir.

Onların birlik halinde görünmelerine aldanmamak gerekiyor. Çünkü toplu halde gözükürler, ama kalpleri dağınıktır. (Haşr 59/14) Yine Haşr 14-15 e göre onların güçsüzlükleri ve dağınıklıkları anlayışsızlıklarından ve düşüncesizliklerinden kaynaklanmaktadır. Yine Haşr 14 e göre münafıkların müminlerden korkmaları, Allah’tan korkmalarından fazladır. Her iki ayetten anlıyoruz ki, esas güç, “anlayış” ve “ aklını kullanmak“ tır.

Ayeti günümüze getirirsek, Kuran’a karşı çıkanların oluşturduğu bir ordu olacaktır, diyebiliriz. Bu ordunun askerlerden oluşması veya bir savaş olması şart değildir. Aynı ideolojiyi, aynı düşünceyi ve aynı amacı paylaşan her kesimin insanları ordu demektir. Bu medya ordusu, eğiticiler, işverenler, işçiler veya din adamları ordusu olabilir. İnkârcılar da bir ordu niteliğini taşıyabilir. Bunların kışlaları, muhalefetlerini, düşmanlıklarını, kinlerini ve salyalarını akıttıkları yerdir. Orada talim görüyorlar; büyükleri, efendileri, sahte tanrıları orada onları eğitiyor ve Kuran’ın üzerine salıyorlar. B.Bayraklı

Firavun hakkında "kazıklar sahibi" şeklinde bir tanımlama yapılmıştır. Çünkü onun saltanatı yere çakılmış kazıklar gibi sapasağlamdı. Ya da şöyle denilebilir: "Ordusunda fazla asker olduğu için, ordunun konakladığı yerde çok sayıda kazık diktirirdi." Veya "Kim kendisine karşı gelirse, onu kazığa oturturdu." Bu bağlamda, Mısır'daki Ehramları yeryüzüne kazık gibi çakmış olmasının da kastedilmesi mümkündür.

S.Ateş

Lafzen, “onlardan önce”, yani Muhammed (s)'in tebligatına karşı çıkmış veya çıkmakta olanlardan önce.

Klasik Arapça'da bu eski bedevî deyimi, deyimsel olarak “güçlü bir otorite” yahut “sarsılmaz/yıkılmaz bir güç ”ten mecaz olarak kullanılmaktaydı (Zemahşerî). Bir bedevî çadırını ayakta tutan direklerin sayısı, çadırın boyutuna/genişliğine bağlıydı. Bu boyut da, her zaman çadır sahibinin statüsüne ve gücüne göre değişmekteydi: Böylece, güçlü bir kabile reisi için çoğu zaman “sayısız direkler üstünde duran çadırların sahibi” tanımlaması yapılırdı. 

Lafzen, “onlardan önce”, yani Muhammed (s)'in tebligatına karşı çıkmış veya çıkmakta olanlardan önce. Klasik Arapça'da bu eski bedevî deyimi, deyimsel olarak “güçlü bir otorite” yahut “sarsılmaz/yıkılmaz bir güç “ten mecaz olarak kullanılmaktaydı (Zemahşerî). Bir bedevî çadırını ayakta tutan direklerin sayısı, çadırın boyutuna/genişliğine bağlıydı. Bu boyut da, her zaman çadır sahibinin statüsüne ve gücüne göre değişmekteydi: Böylece, güçlü bir kabile reisi için çoğu zaman “sayısız direkler üstünde duran çadırların sahibi” tanımlaması yapılırdı.  M.Esed

FEVÂK: الفواق [fevâk] sözcüğü, klâsik Arapça’da bir deyim olup, “devenin iki sağımı arasındaki zaman” manasındadır. Bu sözcük, Türkçe ’deki “göz açıp kapayıncaya kadar” deyimi gibi çok kısa bir zamanı anlatır.

Ve dediler ki: “Rabbimiz! Hesap gününden önce bizim azaptan payımızı acele ver bize!”

Müşriklerin bu ifadelerinde bir alay söz konusudur. Yani onlar, “Din Günü ”ne inanmadıkları için akılsızca davranarak Allah’tan, vaat edilen azabı hemen indirmesini ve o çok dehşetli azaptaki paylarını vermesini istemişlerdir. Hâlbuki azabın hemen gelmemesi, Allah’ın onlara olan rahmet ve acımasından kaynaklanmaktadır. Onlar ise bu rahmetin değerini bilmeyerek bu bağışa karşı O’na şükretmemektedirler. Müşriklerin bu alaycı tavırları Kur’ân’da birçok kez zikredilmiş olup Enfâl Sûresi’ndeki ifadesi şöyledir:

Bir vakit de, “Ey Allah’ım! Eğer bu Senin katından gelmiş bir hakk/gerçek ise, hiç durma üstümüze gökten taşlar yağdır veya bize çok acı veren bir azap ver” demişlerdi. Hâlbuki sen içlerinde iken Allah, onlara azap edecek değildi. İstiğfar ettikleri sürece de Allah onlara azap edici değildir. (Enfâl/32–33)

H.Yılmaz

Bunlar da ancak, bir an gecikmesi olmayan korkunç bir ses beklemektedirler.

Her çağın kâfirlerini kapsamına almaktadır. Diğer taraftan “bir çığlık kıyametin kopuşunda İsrafil meleğinin sura üfürmesi olarak manalandırılmıştır. Bu manayı doğru bulmakla beraber, biz onun kıyamet kopmadan bu dünyadaki yıkılışı, helaki meydana getiren sebep ve şartların sesi anlamına geleceğine de inanıyoruz. İnkâr, ahlaksızlık ve sosyal dengelerin bozulması zamanla bir deprem gibi ses getirerek toplumun hayatına girer ve toplumu çökertir Böylece o kötü işler yapanlar da ceza ile karşılaşır. Bu seferde o çığlığı kendileri çıkarırlar. İnsanların amelleri kaybolmadığı için onlar belli bir yerde birikir ve kimi zaman dağdan gelen büyük bir çığ, kimi zaman da bir deprem sarsıntısı gibi gelip orada oturanları yutar.

Kısaca “süt, iki sağım arası memeye döndü, sağlığına kavuştu, döndü” malaları ile bu kelimeyi Yüce Allah, sosyal olgulara uyarlamakta ve kelimeye sosyal olguların geri dönüşü olamayacağı, engellenmeyeceği ve ıslah edilemeyeceği manasını yüklemiştir. B.Bayraklı

Yani, "Allah'ın azabının çok dehşetli olmasına rağmen, onlar o kadar akılsız davranıyorlar ki, Hz. Peygamber'le (s.a.), kendisinden azabı hemen getirmesini isteyerek alay ediyorlar." 

S.Ateş

Karş. 8:32. İnkarcıların bu alaycı “talebi”, Kur’an'ın birçok yerinde daha geçmektedir. 

M.Esed 

Rabbimiz! Bizim payımızı hesap gününden önce ver, dediler.

Bu konuşma şekli, öldükten sonra dirilmeyi ahirette sorgulanmayı ve amellerin değerlendirilmesini inkâr edenlerden çıkmaktadır. Bu ifade, alaycı bir tavır ve tepki yüklüdür. Ayette geçen kıtt, “parça, pay” anlamına gelmektedir. Buradaki “pay”, ne anlama gelmektedir? Razinin işaret ettiği gibi, Hz. Peygamber müminlere cennetten bahsederken kâfirler alay ederek, “bizim cennetteki payımızı hesap gününden önce peşin ver” demişlerdir. Ya da “hesap gününden önce cezadan bizim payımızı ver” demek istemişlerdir. Amel defterlerinin hemen verilmesini ve ona bakmayı da istemiş olabilirler. B.Bayraklı

Yahut: "Nağme ile Allah'ı tesbih ederdi"

Bu, kâfirlerin şu itirazlarına bir cevaptır:

a) O Muhammed, sihirbazın ve yalancının biridir.
b) Allah, Muhammed'den başka peygamber gönderecek kimse bulamadı mı?
c) Muhammed'in amacı, İslam'a tebliğ vs. değildir. O'nun asıl maksadı başkadır.
 Bu cümle "Kulumuz Davud'u hatırlayın" şeklinde de tercüme edilebilir. İlk şekildeki tercümeye göre bu cümle, "Davut'un kıssasından ibret alın." İkinci tercümeye göre ise, "Bu kıssayı hatırlayın. Çünkü sizlerin sabretmesine yardımcı olacaktır." şeklinde anlaşılabilir. Bu kıssanın beyan edilmesi ile iki husus vurgulanmış ve kelimeler her iki anlama da delâlet edilebilecek şekilde kullanılmıştır. İzah için bkz.. Bakara an: 273, İsra an: 7 ve 63, Enbiya an: 70-73, Neml an: 18-20, Sebe an: 14-16

"Ellerin sahibi" şeklindeki ifade, "kuvvet sahibi" anlamına gelir ve mecazen kullanılmıştır. Hz. Davud'a bu sıfatlar, şu yüzden atfedilmiştir.
1) Cismanî kuvvet: Hz. Davud bu kuvveti Calut karşısında göstermiştir.
2) Askerî ve siyasî kuvvet: Hz. Davud civardaki tüm müşrik toplulukları yendiğinde sağlam bir İslami devlet kurmuştur.
3) Ahlâkî kuvvet: Hz. Davud bir yönetici olmasına rağmen, bir fakir gibi yaşamış ve Allah'ın hudutları içinde kalmıştır.
4) İbadet kuvveti: Hz. Davud, devlet yönetimi ile ve sürekli cihatla iştigal etmesine rağmen (sahihayn'in rivayetlerine göre), gün aşırı oruç tutar ve gecelerinin üçte birini Allah'a ibadetle geçirirdi. İmam Buhari'nin Hz. Ebu Derda'dan rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.), Hz. Davud'un zikri geçtiği yerde, "O, Allah'a çok ibadet eden biriydi" derdi.

Mevdudi

Sen onların dediklerine sabret ve güçlerin sahibi kulumuz Davud’u hatırla. Şüphesiz o, (Rabbine) çokça dönendi.

Surenin bu bölümünde anlatım, haber cümlesinden, dilek veya emir kipi ile kurulan inşa cümlesine dönüşmüştür. Bu âyette Peygamberimize hitap edilmiş ve Peygamberimiz, Mekkeli müşriklerin anlayışsızlıklarına, şımarıklıklarına, Allah’ın cezasını yalan sayarak cezayı hemen istemelerine ve Allah’ın rahmetini inkâr etmelerine karşı teselli edilmiştir.

İlerleyen ayetlerde Peygamberimize, kendisinden önce yaşamış ve aynı sıkıntılara katlanmış olan peygamberlerden bazıları [Dâvûd, Süleyman, Eyyûb, İbrahim, İshak, Ya’kub, İsmail, Elyesa ve Zülkifl] hatırlatılarak bu peygamberlerin hem Rableriyle hem de kendi toplumlarıyla olan ilişkileri anlatılmıştır. Bundan maksat da Peygamberimizin, geçmiş peygamberlerin kıssalarını örnek alarak kendi toplumundan gördüğü yalanlama, itham, iftira gibi insanın içini daraltan sıkıntılara karşı sabretme [göğüs germe] gücünü arttırmak olsa gerektir. Çünkü bu kıssalar, Yüce Allah’ın yönlendirmek, talimat vermek ve eğitmek suretiyle elçilerini sürekli olarak nasıl gözetip koruduğunu, onları hayatlarının her aşamasında nasıl koruyup kolladığını açıkça gözler önüne sermektedir. Böylece Peygamberimize sanki şöyle bir mesaj verilmektedir: “Onların dediklerine sabret ve diğer peygamberlerin durumların nazarı dikkate al. Onlar, onca güç ve servete rağmen, sıkıntıdan kurtulup rahat yaşamış değillerdi. Bu durumda sen, dünyanın; kederlerden, üzüntülerden uzak olmadığını, Allah katında elde edilen o yüce derecelerin ancak dünyada çeşitli sıkıntı ve yorgunluklara katlanmakla elde edildiğini anlamış olursun!”

Hatırlanacağı üzere daha önce, Peygamberimize Kalem sûresi’nde, Yûnus peygamber gibi görevi bırakıp kaçmaması emredilmişti. Beled sûresi’nde de her insan gibi o’nun da sıkıntı ve meşakkatler içinde olacağı bildirilmişti. Böylelikle Peygamberimiz, güçlüklere karşı önceden haberdar ediliyor ve kendisine vahyedilen kıssalar sayesinde de diğer peygamberlerin korunup kollandığı gibi Yüce Allah’ın kendisini de koruyacağına, hayatının her anında O’nun gözetimi ve himayesinde olduğuna bütün kalbiyle inanması ve sadece O’na güvenmesi sağlanıyordu.

Sen onların dediklerine sabret

Rabbimizin bildirdiği kıssalardan anlaşılmaktadır ki, peygamberlerin hepsinin hayatları sınavlar, sıkıntılar ve acılarla geçmiştir. Ama onlar, bütün zorluklara karşı sabrederek [göğüs gererek] olgunlaşmışlar ve toplumlarına karşı görevlerini bu sayede mükemmelen yerine getirmişlerdir. Âyetteki bu ifade, peygamberlerin başarılarındaki “sabr” faktörünü ön plâna çıkarmaktadır.

İLK ÖRNEK DÂVÛD PEYGAMBER: Bu surede Yüce Allah’ın Peygamberimize, diğer peygamberler arasından gösterdiği ilk örnek Dâvûd peygamberdir. Ama burada Dâvûd peygamber sadece örnek olarak gösterilmekle kalmamış, ayrıca “kulumuz Dâvûd”, “güçlerin sahibi” ve “evvâb” nitelemeleriyle de onurlandırılmıştır.

Dâvûd peygamberin adı, Kur’ân’da ilk kez bu âyette yer almıştır. Dâvûd peygamber ile oğlu Süleyman peygamber, tarih boyunca, haklarında en çok asılsız söylenti üretilen peygamberlerin başında gelmektedirler. Dikkat çekici olan, bu söylentilerin hiç birinin de Kur’an’dan onay almadığıdır. Söz konusu söylentilerin tümüne yer verme imkânımız olmadığı için burada sadece konumuz olan âyetler çerçevesindekilere dikkat çekecek ve onları Kur’ân ışığında değerlendirmekle yetineceğiz. Amacımız Peygamberimize, neden Dâvûd peygamberin örnek gösterildiğini ve o’nun gibi olmasının istendiğini anlamaktır.

Dâvûd peygamber, Kur’ân’da ilk kez kendisinden söz edilen bu surenin 17–30. ayetlerinden başlayarak, Kur’ân’ın iniş sırasına göre aşağıdaki ayetlerde de yer almıştır:

Sen onların dediklerine sabret ve güçlerin sahibi kulumuz Davud’u hatırla. Şüphesiz o, (Rabbine) çokça dönendi. Gerçekten Biz dağlara boyun eğdirdik; akşam ve sabah [daima, her zaman] o’nunla birlikte tesbih ederlerdi. Kuşları da toplu olarak (o’na boyun eğdirmiştik). Hepsi o’na dönücü idi. Biz o’nun mülkünü de pekiştirdik. Ve o’na hikmeti [yasayı] ve fasl-ı hitabı [hakkı bâtıldan ayıran sözü söyleme imkânını] verdik. Ve sana şu hasımların [davacıların] haberi geldi mi? Hani onlar mihraba çıkıp varmışlardı. Davud’un yanına girdiklerinde o, onlardan korkuvermişti. (Ona,) “Korkma! (Biz) iki hasımız [davacıyız] . Birimiz, birimize haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hakk ile hüküm ver, haksızlık etme ve bizi doğru yolun ortasına yönelt” dediler. (Birisi de) dedi ki: “İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var, benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken, ‘Onu da bana ver’ dedi ve konuşmada bana üstün geldi [tartışmada beni yendi] .” (Dâvûd) dedi ki: “Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle o sana zulmetmiştir. Gerçekten de katanların [ortakların, bir cemiyette yaşayanların] çoğu mutlaka birbirlerine hakksızlık ediyorlar. Ancak iman edenler ve sâlihâtı işleyenler haksızlık etmezler. Ama onlar da ne kadar azdır!” Ve Dâvûd, Bizim kendisini arı duru [has] hâle getirdiğimizi iyice anladı. Hemen Rabbinden (zulmeden kişi için) bağışlama diledi, rükû ederek yere kapandı ve döndü. Biz de o’nun için bunu bağışladık. Şüphesiz yanımızda o’nun için bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır. Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık. O hâlde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla] . Hevaya [keyfe, arzuya] uyma. O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah yolundan sapanlar, hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır. Biz göğü, yeri ve aralarında olanları boşuna yaratmadık da. Bu, şu küfretmiş olan kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay şu küfretmiş olan kişilerin hâline! Yoksa iman eden ve de sâlihâtı işleyenleri Biz, o yeryüzündeki bozguncular gibi mi yaparız? Yoksa o takvâ sahiplerini azgın günahkârlar gibi mi yaparız? (Bu,) temiz akıl sahipleri onun âyetlerini düşünsünler ve öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Davud’a Süleyman’ı da bahşettik. (O) ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendi. (Sâd/17–30)

Ve and olsun ki Biz, Davud’a ve Süleyman’a ilim verdik. Onlar da, “Bizi mümin kullarının birçoğuna fazlalıklı kılan Allah’a hamd olsun” dediler. Ve Süleyman Davud’a vâris oldu. Ve “Ey insanlar! Bize kuş mantığı öğretildi ve bize her şeyden verildi” dedi. –Doğrusu bu apaçık bir lütuftur.– (Neml/15–16)

Ve Rabbin göklerde ve yerde olan kimseleri en iyi bilendir. Ve and olsun ki Biz, peygamberlerin kimini kiminin üzerine fazlalıklı kıldık. Davud’a da Zebur’u verdik. (İsra/55)

Ve Biz o’na İshak’ı ve Yakup’u da bağışladık. Hepsine doğru yolu gösterdik. Daha önce Nuh’a ve o’nun soyundan Davud’a, Süleyman’a, Eyyub’a, Yusuf’a, Mûsâ’ya ve Harun’a da doğru yolu göstermiştik. Ve Biz güzel davrananlara böyle karşılık veririz. (En‘âm/84)

Ve and olsun ki, Biz Davud’a tarafımızdan bir fazlalık verdik; “Ey dağlar! Onunla beraber dönün! Ve kuşları da.” Ve o’nun için demiri yumuşattık. Bol bol zırhlar yap ve biçimlemede ölçülendir. Siz de sâlihi işleyin. Kesinlikle Ben yaptıklarınızı en iyi görenim. (Sebe/10-11)

Dâvûd ve Süleyman’ı da (hatırla). Hani onlar ekin hakkında hüküm veriyorlardı. Hani kavmin koyunları içinde yayılmıştı, Biz onların hükmüne şahittik [kavmin yasalarının ne olduğunu biliyorduk] . Biz o’nu Süleyman’a hemen iyice kavratmıştık. Ve hepsine yasa ve ilim vermiştik. Davud’la beraber tesbih etsinler diye dağları ve kuşları buyruk altına aldık. Ve Biz faillerizdir. Ve Biz, sizin kötülüğünüzden sizi korumak için, sizin için zırh yapımını o’na öğrettik. Artık siz şükreder misiniz? (Enbiya/78–80)

Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar ve Dâvûd, Calut’u öldürdü. Allah da, kendisine hükümdarlık ve hikmet [yasa] verdi, o’na dilediği şeylerden de öğretti. Ve eğer Allah’ın, insanları birbirleriyle savması olmasaydı, yeryüzü kesinlikle bozulur giderdi. Ve Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir fazlalık sahibidir. (Bakara/251)

Muhakkak Biz, Nuh’a ve o’ndan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a, torunlarına, Îsâ ’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyetmiştik. Davud’a da Zebur’u verdik. (Nisâ/163)

Bütün bu ayetlerden anlaşılmaktadır ki, Dâvûd peygamber; çok sabırlı, Allah’ın, kulumuz diye onurlandırdığı, çok güçlü, evvâb [sürekli Allah’a yönelen] , dağlarda bile Allah’ı kötü niteliklerden arındırmış, yaratıklar üzerinde iyi gözlemler yaparak Rabbinin yüceliğini iyi kavramış, mülkü güçlendirilmiş, kendisine hikmet [yasalar] ve fasl-ı hıtâb verilmiş bir kişidir. Ayrıca iman ve sâlihâtı işlemede bilinçli, Allah’a secde eden [boyun eğen] , Allah’ın koruması altında bulunan, Allah katında yakınlığı ve güzel bir yeri olan, bu nitelikleri nedeniyle halifeliğe lâyık görülüp halife seçilen, ne güzel kuldu o diye övülen Süleyman’ın kendisine bağışlandığı, kendisine demiri yumuşatma ve zırh yapma sanatı öğretilmiş, “çok güzel bir kul! Dur. Bu sebeple de Peygamberimize örnek gösterilmiş ve kendisinden o’nun gibi olması istenmiştir.

Güçler sahibi

Âyetteki  ذا الايد [ze’l-eydi=eller sahibi] ifadesi, “kuvvetler sahibi” anlamına gelir ve burada mecazen kullanılmıştır. Kur’ân’daki açıklamalardan, bu sıfatın Dâvûd peygambere, o’nun fizikî ve ahlâkî yapısının çok güçlü olması yanında, askerî ve siyasî alanlarda da çok yetenekli olması sebebiyle verildiği anlaşılmaktadır.

EVVÂB: “Çokça dönen, çokça yönelen” demek olan  اوّاب [evvâb] sözcüğü, –Kaf/33′ün tahlilinde açıkladığımız gibi– “günahlarından pişman olup çokça dönen ve çokça istiğfar eden”; “Allah’a tefekkürüyle çokça dönen, çokça yönelen”; “Allah’ın dışındaki varlıklara yönelirken, hevâ ü heveslerine [tutkularına] uymaktan çokça dönen [kendini alıkoyan] ”; “Allah’tan başkasını kabullenmeyen, Allah’ın dışındaki her şeyden kesinlikle el-etek çeken” anlamlarına gelmektedir. Yani, evvâb olan kimse, arzularını ve isyanı terk edip Allah’a itaat ve rızayı seçen kimsedir. O, Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri terk eder, Allah’ın tavsiye ettiği yola tâbi olur. Bu yoldan küçük bir sapma bile onu korkutur. Çokça tövbe eder. Allah’a ibâdet yapar, O’nu hatırlar ve her işinde O’na yönelir.

Kur’ân, Davud’un (a.s) bu anlamda “evvâb” bir kul olduğunu bildirmektedir H.Yılmaz

Onun için güç ve kuvvetinin sebebinde şöyle buyuruluyor: "Çünkü o bir evvâb idi." Gerçekten biz dağları onunla birlikte emre âmâde kılmıştık. Öyle ki dağlar, Akşam ve işrâk vakitleri tesbih ederlerdi. Bunun zahiri, onunla beraber sesle tesbih etmeleri, onun tesbihine ses ve nağme yoluyla cevap vermeleridir. Resûlullah’ın avucunda taşların tesbihi gibi olduğu da söylenmiştir.

İŞRAK VAKTİ: Güneş doğup doğu ufkunda biraz yükselerek ışığının berrak bir şekilde parlamaya başladığı vakittir ki, ilk kuşluk vaktidir. Yani bayram namazlarını kıldığımız vakittir. İşrâk namazı da sünnettir. Sonra kaba kuşluk vakti olur.  H.Yazır

Doğrusu Biz, dağları Davud’un emrine vermiştik. Gece gündüz onunla birlikte Allah’ı tesbih etmektedirler.

Hz. Davud, sabah akşam Allah’ı tesbih ediyordu. Yüce Allah dağları da ona eşlik ettirmişti. Tam tersi söylenebilir mi? Dağlar, sabah akşam Allah’ı tesbih ediyorlardı da Hz. Davud onlara eşlik ediyordu. Bize göre bunun cevabı ayetin başında yer alan “emrine verme” fiilinden çıkarılabilir. “Yüce Allah dağları Hz. Davud’un emrine verdiğine göre, dağlar onun tesbih ibadetine eşlik ediyordu” dememiz daha doğru olacaktır.

Aslında tesbih ibadetini İsra 44 e göre düşünmemiz gerekiyor:

“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şey Allah’ı tesbih eder. Onu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz onların tesbîhini anlamazsınız. O, halimdir, bağışlayandır.”

Bu ayete göre dağların nasıl tesbih ettiğini anlamamız mümkün değildir. Sadece dağlar değil, bütün varlık alemi tesbih etmektedir, ama biz onların tesbîhini anlayamıyoruz. B.Bayraklı

Kuşları da onun emrinde topladık. Hepsi Allah’a yönelmektedirler.

Yüce Allah kuşları da Hz. Davud’un yanına toplayıp onun emrine verdi, yani onun cemaati oldular demektir. Sad suresinin 18 ve 19 ayetleri Sebe suresindeki tek ayet haline gelmiştir: “Ey dağlar ve kuşlar! Davud ile beraber tesbih edin, dedik.” Dağ ve kuşlar burada tek bir ayette yer alırken Sad suresinde ayrı ayrı ayetlerde yer almaktadır. Sebe 10 da dağlar ve kuşlar Allah’ı beraberce tesbih ederken, Sad 18 de dağlar Hz. Davud ile beraber tesbih ediyor. 19 ayette de kullarla beraber hepsi Allah’a yöneliyor.

Demek ki tesbihte ve Allah’a yönelişte tabiattaki varlık ve canlılarla beraber ibadet ediyoruz. Tabii bu ayetlerdeki ibadet bizlerin de yapması şarttır. Olay, Hz. Davud ile sınırlı kalmıyor, müslüman olan bütün insanlar bu ibadetin içinde olmalıdır.  B.Bayraklı

Toplanıp gelen kuşları da (emrine verdik). Her birisi ona dönücü idi.

"Toplanıp gelen kuşları da" buyruğu daha önce geçen "dağları" buyruğuna atfedilmiştir. El-Ferrâ dedi ki: Bu buyruk: "Kuşlar da toplanırdı" diye okunsa yine caiz olur. Çünkü burada fiil zahir değildir.

ibn Abbas dedi ki: Dâvûd (a.s) teşbih etti mi dağlar ona cevap verir. Kuşlar onun etrafında toplanır ve onunla birlikte teşbih ederlerdi. İşte kuşların onun yakınında toplanmaları, onların haşr edilmeleri (toplanıp gelmeleri)dır. Buna göre anlam şöyle olur: Biz kuşları onunla birlikte teşbih etmeleri için onun etrafında topluca bir araya gelmelerini sağlayarak müsahhar kıldık.

Şöyle de açıklanmıştır: Yani Biz onunla birlikte teşbih etmeleri için kuşları toplasın diye rüzgârı müsahhar kıldık, yahutta meleklere kuşları toplamalarını emrettik.

"Her birisi ona" yani Davud'a "dönücü idi." İtaat ederdi. Bu da ona gelir, onunla birlikte teşbih ederlerdi, demektir. Buradaki "he" (ona) zamirinin yüce Allah'a ait olduğu da söylenmiştir.

"Onun mülkünü de pekiştirdik." İyice sağlamlaştırdık, güçlendirdik. Bunun heybet ile kalplere onun korkusunun yerleştirilmesi ile olduğu söylendiği gibi, askerlerinin çokluğu ile olduğu, ilahi yardım ve destek ile olduğu da söylenmiştir. İbnu'l-Arabî'nin tercih ettiği açıklama da budur. Çünkü pek çok ve kalabalık fakat ilahi yardıma ve desteğe mazhar olmayan bir ordunun hiçbir faydası olmaz. İbn Abbas (r.a) dedi ki: Dâvûd yeryüzü kralla­rının egemenlik ve saltanatı en güçlü olanları idi. Her gece onun mabedini otuz bin küsur kişi korurdu. Sabah olduğunda: Geri dönün, Allah'ın peygamberi sizden razı olmuştur, denilirdi. Kuduri

Yani Hz. Davud çok fasih ve beliğ konuşurdu. O konuştuğunda karşısındaki kimseler, ne demek istediğini açıkça anlarlardı. Hüküm verdiğinde de, açıkça hüküm verirdi. Hem ilim, hem de konuşma bakımından faziletli olmak, ancak böyle birine nasip olabilirdi 

S.Ateş

DÂVÛD’A (a.s) VERİLEN DİĞER NİMETLER:

HİKMET: Kur’ân’da ilk kez Kamer sûresi‘nde geçmiş olan  الحكمة [hikmet] sözcüğü, burada ikinci kez geçmektedir. Ayrıntılarını Kamer sûresi’nde verdiğimiz hikmet, kısaca “toplumda zulüm ve kargaşayı önleyip adaleti sağlayan düstur, ilke, yasa” demektir. Buradan anlaşılıyor ki, Kur’ân’da olduğu gibi, Dâvûd peygambere verilen kitapta da aynı türden ilkeler, hükümler, yasalar mevcuttur. Bunu kendisine halifelik [hükümet başkanlığı] görevi verilmesi de doğrulamaktadır. Zira yasasız bir devletin, hükümetin, dolayısıyla da hükümet başkanının düşünülmesi mümkün değildir.

Hikmet [hükümler, yasalar] ve hilâfet [hükümet başkanlığı] verilmiş bir elçi olan Davud’un (a.s) Peygamberimize örnek gösterilmesi, ileride Peygamberimize de devlet başkanlığı yolunun açılacağının önceden verilmiş bir işareti gibidir.

FASL-I HITÂB: Bilindiği gibi, insanların düşüncelerini ifade etme yetenekleri birbirlerinden farklıdır. Kimilerinin hitabeti iyidir ve bu yetenekleriyle mesajlarını dinleyenlerin zevk alacağı etkileyici anlatımlarla insanlara daha rahat iletirler, çevreyle iletişimlerini daha iyi kurarlar. Kimilerinin de hitabetleri zayıftır, ne dedikleri anlaşılmaz, konuşmaları muhataplarını sıkar. Bunlar mesajlarını gereği kadar iyi iletemezler ve çevreleriyle sağlıklı iletişim kuramazlar.

Âyetteki  فصل الحطاب [fasl-ı hıtâb] ifadesinden anlaşılmaktadır ki, Dâvûd peygamber çok fasih ve beliğ konuşan, hükümlerini açık bir şekilde dile getiren ve muhataplarına ne demek istediğini gayet net olarak anlatan bir kişidir.

Fasl-ı hıtâb deyimi ayrıca, hükümlerdeki tereddütsüzlüğü; kesin kararlılığı ve kararlardaki isabeti de ifade etmektedir.

NOT: 18. âyetteki  اشراق [işrâk] sözcüğünden yola çıkılarak “kuşluk namazı” adıyla bir namaz icat edilmiştir. Taberanî’de, Müslim’de, Müsned ve Tirmizî’de yer alan ve İbn-i Abbâs, Ka‘bü’l-Ahbar ve Ebû Hüreyre’ye nisbet edilen rivayetlerde; “kuşluk namazı kılanların, cennette altın köşk kazanacağı, kuşluk namazının her türlü sadakadan üstün olduğu, kuşluk namazının emr-i bi’l-ma‘rûf ve her türlü sâlihâtı işlemenin yerini tuttuğu, iki rekat kuşluk namazı kılanların, günahları denizlerin köpükleri kadar dahi olsa bağışlanacağı” ileri sürülmüştür. 

H.Yılmaz

20- hem mülkünü kuvvetlendirmiştik hem de kendisine hikmet, peygamberlik, ilim ve amelde sağlamlık yahut Zebur ve şeriat ilmi ve fasl-ı hitap, söz kesimi vermiştik. Yani hakkı batıldan ayırarak tartışmayı ayırt edip kesme kabiliyeti vermiştik. Kesip atan ayırt edici söz ve sözde iki kıssa arasını ayıran (Bundan sonra...) gibi ayırıcı söze de fasl-ı hitap denilir. İşte böyle güçlü ve kuvvetli bir tövbekâr idi.

H.Yazır

20. Onun mülkünü güçlendirdik. Kendisine hikmet ve güzel konuşma vermiştik.

Burada el-mülk kelimesi, onun, “siyasi gücünü, erkini ve otoritesini” ifade etmektedir. El-Hikmet kelimesinden kasıtta, “kararlarında, hükümlerinde isabet etme gücü ve yeteneği” anlamına gelmektedir. Fasle’lhitab ise, “basiret, hakla batılı ayırt etme yeteneği, gücü ve hakkı batıldan ayıran sözü söyleme kabiliyeti” demektir. Hikmet ile fasle’l-hitabı müşterek olarak alırsak bu mana verilebilir.

Hz. Davut, peygamberlikle devlet başkanlığını bir arada yürütmekteydi. Hem siyasi erki, hem hikmet ve ayırt edici söz söylemeyi Yüce Allah ona verdiğine göre Hz. Davud, Allah’ın eğitiminden geçmiş demektir. Bu tip imkân ve yetenekleri Allah’ın verdiğini de öğrenmiş oluyoruz. B.Bayraklı

Elimizdeki en eski kaynaklara göre, 21-26. ayetlerde anlatılan kıssa, Allah'ın seçtiği peygamberlerin -ki tümü, Hz. Davud gibi, “kararlarında hikmet ve basîret” ile donatılmışlardır- günah işleyip işleyemeyecekleri sorunu ile ilgilidir. Başka bir deyişle, insan tabiatında mevcut olan zaaflara onların da maruz kalıp kalmadığı, yahut onları “günahtan ari” (ma‘sûm) kılan karakter temizliğine baştan, ilke olarak (a priori) sahip olup olmadıkları sorunu ile ilgilidir. Kıssanın ilk kaynaklarından bugüne aktarılma biçimi (Taberî ve Beğavîye göre, Abdullah b. ‘Abbâs ve Enes b. Mâlik gibi sahabiler ile hemen arkalarından gelen kuşağın öncü isimleri de dâhil), bazı Müslüman ilahiyatçılar tarafından yüzyıllar içinde geliştirilmiş olan, peygamberlerin tabiatları gereği günah işleyemeyecekleri doktrini ile çelişmekte ve onların temizliğinin ve bunun gereği olan masumiyetlerinin, iç mücadelelerin ve sınanmaların bir sonucu olduğunu göstermektedir. Böylece, bu masumiyet, doğuştan edinilmiş (bahşedilmiş) bir nitelikten ziyade manevî/ahlakî bir kazanımı temsil etmektedir. Taberî ve diğer bazı ilk dönem müfessirlerin detaylarıyla naklettiklerine göre, Hz. Davud, evinin damından zaman zaman gördüğü güzel bir kadına âşık oldu. Araştırınca, kadının Uriah adlı bir askerinin karısı olduğunu öğrendi. Kapıldığı tutkunun etkisiyle Hz. Davud, kendi ordu komutanına Uriah'ı kasten çıkarılmış bir savaşa göndermesini emretti. Ölmesi kesin olan bu savaşa gönderilen Uriah ‘ın savaşta öldürülmesinden hemen sonra Hz. Davud, dul kadınla evlendi (bu kadın daha sonra Hz. Süleyman'ı dünyaya getirdi) ... Bu kıssa, kadının adının Bath-Sheba (II Samuel xi) olduğunu bildiren Eski Ahit’in tasviri ile az çok uyuşur, fakat Hz. Davud'un Uriah ‘ın ölümünden önce karısı ile ilişki kurduğu şeklindeki iddiasını ise (aynı kaynak xi, 4-5) reddeder -bu iddialar Müslümanlar tarafından her zaman tezyif ve rencide edici bulunarak reddedilmiştir: karş. Dördüncü Halife Ali b. Ebi Tâlib'in sözleri (Zemahşerî ‘de Sa‘îd b. Müsseyyeb’den naklen zikredilmiştir): “Her kim Davud'un olayını efsanede belirtildiği şekilde anlatırsa ona yüz altmış değnek vurun- bu ceza, peygamberlere iftiranın karşılığıdır.” (24:4'de belirtilen, herhangi bir kişiyi kesin bir delili olmaksızın zina ile suçlamanın cezasının seksen değnek olduğu hükmü dolaylı olarak hatırlatılmaktadır.) Müfessirlerin çoğuna göre aniden Hz. Davud'un önünde beliren iki “dâvâcı”, o'na günahını anlatmaları/hatırlatmaları için gönderilmiş iki melektir. Ancak, onların belirmesinde, Hz. Davud'un kendisinin, işlediği günahın farkına varmış olmasının mecazî anlatımını görmek de mümkündür: en azından, kendisini bir süre etkileyen tutkunun “duvarlarını yıkan” kendi vicdanının sesini duymasının. 

M.Esed

21.     Ve sana şu hasımların [davacıların] haberi geldi mi? Hani onlar mihraba çıkıp varmışlardı.

Âyetin Ve sana şu hasımların [davacıların] haberi geldi mi? denilmek suretiyle soru cümlesiyle başlaması ve “haber” kavramının, önemli haberler için kullanılan نباء [nebe] sözcüğüyle ifade edilmesi, verilecek bilginin, anlatılacak kıssanın önemine dikkat çekmek içindir.

GELENLERİN “MELEK” VEYA “İNSAN” OLDUĞU: Âyette geçen “iki hasım ”ın, aslında iki melek oldukları ve Dâvûd peygamberin yaptığı ağır hatayı yüzüne vurmak ve o’nu uyarmak için böyle bir mizansen hazırladıkları gibi zorlama açıklamalar yapılmıştır. “Melek” kavramının Kur’ân bağlamında ne anlamlara geldiği yönünde daha önce verdiğimiz bilgilerden dolayı, bu tarz yaklaşımları tartışmaya bile değer görmüyor ve ayrıntılara girmiyoruz. (“Melek” kavramına, Tekvîr ve Necm surelerinin tahlillerinde özetler hâlinde değinilmiştir. Bkz. Tebyinü’l-Kur’ân/İşte Kur’ân, c. 1.)

TESEVVERU: السّور [tesevveru=sur] , “yüksek duvar”, تسوّر [tesevvür] de, “yüksek yere çıkmak” demektir. Âyette, çıkılan yer olarak bildirilen mihrâb ise; “köşk, balkon, özel çalışma yeri [karargâh] ” anlamlarına gelmektedir.

HASIMLAR [DÂVÛD’UN YANINA GİRİP DAVALAŞANLAR] , İKİ KİŞİ DEĞİL, ÇOĞULDUR: Âyette geçen  اذ تسوّروا [iz tesevveru] , اذ دخلوا [iz dehalû] , منهم [minhum] ve قالوا [kalû] sözcüklerinin hepsi çoğul olarak ifade edilmiştir. Bundan da anlaşılıyor ki, Davud’un makamına çıkanlar iki kişi değil, daha kalabalıktırlar. Ancak, Dâvûd (a.s) karşısında halkın sıkıntılarını dile getirenleri, aralarından bir tanesidir.

İlerideki ayetlerden anlaşıldığına göre halkın talebi, ölen Talût’un yerine Davud’un (a.s) yönetici olmasıdır. Bu amaçla Davud’un (a.s) makamına çıkan halk, kamusal işleri halletmesi için o’na vekâlet ve yetki verip biat etmiştir. Böylece de Dâvûd, Talût’un halifesi olmuştur.

Bu konu, aşağıda 26. âyetin tahlilinde verdiğimiz, Kitap-ı Mukaddes’in II. Samuel 5,1–4 ve I. Tarihler 11,1-4‘de de aynı şekilde geçmektedir.

H.Yılmaz

21. Sana o davacıların öyküsü geldi mi? Hani mabedin duvarına tırmanmışlardı.

Bu öykü hakkında kitaplarda çok farklı rivayetler yer almakta, çoğu Kitab-ı Mukaddes’e dayandırılmaktadır. Hz. Davud’a isnad edilen öykü,- Razi’nin desteğine alarak” “çok yanlıştır” demekten kendimizi alamıyoruz.

Yüce Allah, bir gerçeği anlatmaktan asla çekinmez, hayâ etmez:

“Şüphesiz Allah, sivrisinek ve onun da ötesinde bir varlığı örnek vermekten hayâ etmez, (çekinmez) (Bakara 2/26)

Onun için biz Kuran neyi anlatmış ise onun sınırları içinde kalacağız ve oradan çıkarımlar yapacağız.

Davacılar kimlerdir? Bu konuda da farklı görüşler vardır. Hz. Davud’u öldürmeye gelenlerdir. “Onlar melektir” diyenler de olmuştur. Biz melek olduklarından yana tercihimizi kullanıyoruz. Çünkü ilerideki konuşmalardan buna deliller getireceğiz ve bu konuda Razinin desteğini de alacağız. Kuran’da hasım olarak geçen kelimeyi “davacılar” olarak tercüme etmeyi uygun buluyoruz.

Davacılar mabedin veya mihrabın duvarına tırmanıp aşarak geldiler. İşin içinde mihrap ve mabedin olması bunların melek olduğuna birincil delil olmaktadır. Daha önce Hud 69-70 ayetlerde, meleklerin bedene bürünebildiklerini ve insan suretine girebildiklerini anlatmıştık. Hatta Cebrail’in, bazen insan suretine girip peygambere vahiy getirdiğine de dikkat çekmiştik. Hatta Al-i İmran 124-125 ve Enfal 12 de meleklerin insan şekline girip peygamberler vahiy getirdiğine de dikkat çekmiştik. Hatta Al-i İmran 124-125 ve Enfal 12 de meleklerin insan şekline gelip Hz. Peygamberin yanında savaştıklarını da görmüştük.

İşte bu açıdan bakarsak, Hz. Davud’a gelenlerin melek olduğunu söylememizde hiçbir sakınca yoktur. O zaman bize şöyle bir soru sorulmaz mı? Melekler niçin davacı olarak nitelendirilmektedirler? Onların ne için geldiğini tespit edebilirsek, bu soruyu da cevaplandırabiliriz. Ayetlerin yorumuna devam ederken soru cevaplandırılmış olacaktır. B.Bayraklı

Onlar şöyle demişlerdi: Korkma, birbirine haksızlık etmiş iki davalıyız. Aramızda adaletle hükmet, adaletten ayrılma; bizi doğru çözüme ulaştır.

Bu kimseler, bir nebi-resul ve kral olan bir şahsa böyle konuşabilir mi? Doğru hüküm vermeyi, adil olmayı ve adaletten ayrılmamayı ve adaletten ayrılmamayı ona bunlar mı söyleyeceklerdir? Halktan iki kişi gelip bir peygambere ve krala bu şekilde akıl vereceklerdir. Bütün bunların düşünülmesi mümkün müdür?

Hz. Davud’un onlardan korktuğunu nasıl anladılar? Bir peygamber veya kralı, iki kişi, korkmasın diye teskin ediyor, olacak şey değil! Bu insanlar hakkı biliyor ve hakkı cümlelerinde kullanıyorlardı. Hakk kelimesini “adalet” makamında mânalandırmışlardır.

Diğer taraftan ve la tuştıt “adaletten ayrılma” emrini de vermektedirler. Peygambere ve krala “adaletten ayrılma” emrini de vermektedirler. Peygambere ve krala “adaletten ayrılma” demek, ona bir hakarettir. Şetta fiili “uzaklaştı” anlamına gelmektedir. Olumsuz emir kalıbında gelince, “uzaklaşma” demek olur. Bir önceki emirde “adalet, hak” geçince, “adaletten uzak olma, ayrılma” manasını ifade etmiş olur. Kehf 14 te de bu kelime şu şekilde yer almaktadır:

“Andolsun, o zaman biz haktan uzak bir söz bir söz söylemiş oluruz.”

“Bizi doğru çözüme ulaştır” diye tercüme ettiğimiz kısımda es-sırat “yol” ve sevâ “orta” kelimeleri yer almaktadır. Sevâus’s-sırat “yolun ortası” demektir. Biz de onu “doğru çözüm” manasına aldık. Hüküm verecek olan Hz. Davud onların problemini çözecektir. Kimsenin tarafını tutmayacak, ortadan hüküm verecektir. Yanlış yoldan doğru yola, haksızlıktan haklılığın yoluna iletmelerini Hz. Davud’dan istediler. Dikkat edilirse emir vererek konuşuyorlar. “Şunu yap, bunu yapma” diyerek bir amir havasına giriyorlar. Diğer taraftan, konularını anlatmadan emirler yağdırdıklarına şahit oluyoruz. Bütün bunlar, onların melek olduklarına delil teşkil etmektedir.

B.Bayraklı

Bununla beraber bir de geldi mi sana? Bu şekildeki soru, kıssasının önemine dikkat çekmek içindir. Hasım kıssası. Hasım, aslında masdar olup, hasımlık yapan (davacı) mânâsına da kullanılır. Tekile, çoğula, erkeğe, kadına söylenebilir. Nitekim burada şöyle çoğul zamiri gönderiyor. Mihrabın surunu aştıkları zaman.

"Sur" yüksek duvar; "Mihrâb" da köşk, balkon, mânâlarına gelir. Davud'un huzuruna girdikleri zaman ki, birden bire onlardan telaş etti. Çünkü bunca muhafızlara rağmen sur aşılmış, içeri girilmişti. Fakat girdiler de ne yaptılar? Dediler ki: Korkma, iki hasım, yani biz, birbiriyle davalı, iki alay davacıyız. Bazımız bazımıza tecavüz etti. Onun için sen aramızda hak ile hüküm ver. Ve aşırı gitme. Haktan uzaklaşıp, haksızlık etme de bizi düz yolun ortasına çıkar; adalet yap. Görülüyor ki, davadan önce bulunan bu sözlü arz-ı hâlin kelimeleri çok şüphe vericidir. Hele bu hitabında iğneleyip sataşmadan daha ileri giden bir ihtar vardır. Bunlar, sıradan davacılara benzemiyorlar.

H.Yazır

"Kardeş “kelimesiyle nesebi bir kardeşliği değil, din kardeşliğini kastetmiştir.
İlerideki konuyu daha iyi kavrayabilmek için burada biraz durulması gerekiyor. Çünkü mezkûr şahıs, davacı olduğu kimse için "Benim koyunumu zorla aldı" demek istememiştir. O şöyle demiştir: "Bu kardeşimin 99 koyunu var, benimse bir tek koyunum." yani kardeşim büyük güce sahip bir zengin, bense fakir bir kimseyim. Bu yüzden de, onun isteklerine karşı çıkma cesaretini kendimde bulamıyorum.

S.Ateş

23- O halde dava nedir? Denirse İşte şu, mecliste hazır bulunan zat benim kardeşimdir. Melek olduklarına göre din kardeşi veya arkadaşı diye tefsir edilmiştir. Fakat zorunlu değildir. Onun doksan dokuz na'cesi var.

"Na ‘ce", dişi koyuna ve dişi sülüne denildiği gibi, kadına da istiare edilir. Benim ise bir tek na ‘cem vardır. Böyle iken onu benim nasibime bırak, dedi ve hitapta bana ağır bastı. Söyleşmede yahut aday olmada hatırlı geldi, üstün çıktı.

H.Yazır

Bu, benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu, benim de bir koyunum var; onu da bana ver dedi ve beni konuşmada yendi.

İşte “şöyle yap, böyle yapma” emirlerini yağdırdıktan sonra problemlerini anlattılar. Na ‘ce “dişi koyun” demektir. Koyun melekler hukuk eğitimi için iki kardeşin arasında geçiyormuşçasına anlatmışlardır. Koyunları fazla olan kişi, tek koyunu olanı konuşmasında yendi, yani onu kandırdı, koyununu ona vermeye ikna etti. Zemahşerî ekfîlnîhâ kelimesine şu açıklamayı yaptı:

“Sahip olduğum koyunlara kefil olmam gibi senin koyununa da sahip olacak hale getir.” Azzeni de “beni yendi” demektir.

Yorumunu yapmakta olduğumuz Sad 23 ayette meleklerin öne sürdüğü hukuki problemde, 99 koyunu olan, mala tutku ile bağlı, ihtiras sahibi olduğu için kardeşinin bir koyununa da göz dikmiştir. İnsanlar mala düşkün olunca, onu biriktirip yığmaktan zevk alırlar ve o malın, kendisini dünyada ebedîleştireceğini zannederler. (Hümeze 104/2-3)

Diğer taraftan “konuşmasında onu yenmesi” de, ikinci şahsın malına yani bir koyununa sahip çıkamamasını anlatmaktadır.

Yüce Allah bu kıssayı bize hikaye olsun diye anlatmıyor. Bu anlatışın bir nedeni vardır. Günümüzde ekonomik gücü çok yüksek, kişi başına düşen gelirin yüksek seviyede olduğu ülkeler, hala ekonomisi çok geride olan ülkelerin elindeki ekmeğe göz dikmiyor mu? Baklava yiyen toplumlar, elindeki ekmekten başka bir şeyi olmayanın ekmeğine göz dikmiyor mu? İşte bu ekonomik emperyalizme işaret etmek için Hz. Davud’un kıssası anlatılmaktadır. Diğer taraftan ekonomisi zayıf olan toplumlara da elindeki ekonomik değerlere sahip çıkma öğüdü verilmektedir.

Konuşmasında yenmesi, geri kalmış ülkenin kültürünün gelişmiş ve geri kalmış olduğunu ifade etmektedir. Ekonomisi güçlü olan toplumların eğitimi de güçlü olur, kültür de gelişir ve gelişecek maddi ortama, güce sahip olur. Ekonomik emperyalizmden önce kültür emperyalizminin devreye girdiğine işaret edilmektedir. Kültür emperyalizmi, zayıf toplumun kimliğini ortadan kaldırır. Yabancıyı sana kardeş olarak gösterir. İşte o kardeş zannettiğin kişi, elindeki ekmeği alıp götürür; sen de arkadan bakakalırsın, derdine çare aramaya kalkarsın. Bize göre, bu surenin 23. Ayetinde anlatılandan bu anlaşılırsa günümüze ve geleceğe ışık tutmuş olur ve anlatılan olay, geçmişte kalan bir hikaye olmaktan çıkıp geleceğe doğru hareket eden bir canlıya dönüşür. B.Bayraklı

Huletâ’ (tekili halît) terimi, lafzen, “başkalarıyla veya bir başkasıyla içli dışlı olan [yani, yakın veya dost olan]” demektir. Bu örnekte ise açıkça iki gizemli davacı arasındaki “kardeşliğe” atıfta bulunmakta ve bu sebeple, en güzel karşılık olarak “yakınlar” şeklinde çevrilmiş bulunmaktadır. Zımnen “ve bu sınavda kaybettiğini” (Bath-Sheba konusunda).

M.Esed

Dedi ki Davud: Senin bir koyununu, kendi koyunlarına istemekle sana zulmetmiş vallahi ve gerçekten "halîtlardan" birçoğu. Burada "huletâ"yı, yalnız ortaklar, diye tefsir etmek bize eksik geliyor. (kardeş) tabirinden de anlaşıldığına göre karışık halde bulunan, yani bir toplumda yaşayan insanlar, kardeşler, dostlar, arkadaşlar, yoldaşlardan birçoğu mutlaka birbirlerine tecavüz ediyorlar. Ancak iman edip, salih ameller işleyenler başka. Onlar da pek az ve Davud zannetmişti. Girdikleri zaman veya bu bağy (tecavüz) sözünü söylerken sanmıştı ki, biz kendisini sırf bir fitneye düşürdük. Allah'ın sevki ile mülkünde bir ihtilal oluyor, kendine saldırı ile bir baskın yaptılar zannetti. Yahut sezmişti ki, kendisine sadece bir imtihan ya p tık. Hemen Rabbinden bağışlanma diledi. Mağfiretini niyaz etti. Ve rükû ederek secdeye kapandı ve tevbe ile Allah'a sığındı.

H.Yazır

Davud: Senden, koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana etmiştir. Ortaklardan birçoğu birbirinin haklarına tecavüz ederler. Ancak inanıp yararlı iş yapanlar hariç. Onlar da çok azdır, dedi. Davud, bizim kendisini denediğimizi düşündü. Rabbinden bağışlanma diledi ve secdeye kapanarak tevbe etti.

Razinin naklettiğine göre Leys ve Zeccac, huleta kelimesinin “ortaklar” anlamına geldiğini söylemişlerdir. Hz. Davud, tek koyunu olanı dinledi, ötekini dinlemeden kararını verip değerlendirmesini yaptı.

İşte bize göre Hz. Davud’un verdiği bu hüküm ve yaptığı bu değerlendirmede hatası olmuştur. İman etmeyenlerin ortakçılıkta haksızlık edeceklerine dair fikir yürütmesi doğru değildir. Günümüzde müslüman olmayanların kurdukları milletler arası şirketlere ne dersiniz? Müslümanların kurdukları şirketlerin ömrü ne kadar sürüyor?

Demek ki, Hz. Davud döneminde de iman edip iyi amel işleyenler azdı. O da ondan yakınıyordu. Kuran, şükreden kulların az olduğunu söyleyerek bunu genelleştirmektedir.

“Fakat insanların çoğu şükretmez” (Bakara 2/243)

“Ve sen, onların çoklarını şükredici bulamayacaksın.” (Araf 7/17)

“Şüphesiz ki Allah, insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.” (Yunus 10/60)

“Ey Davud ailesi! Şükretmek için çalışın. Kullarımdan şükredenler azdır.” (Sebe 34/13)

Hz. Davud’un söylediği bu azgınlığın doğruluğu Kuran ile tespit edilmektedir. Önemli olan bu az gruptan olmaktır. Ayetteki zanne fiili, “anladı, fark etti, bildi ve düşündü” anlamlarına gelmektedir.

Secdeye kapanarak tevbe yaptı. Ayette geçen harra rakien ifadesi, “rukü ederek, yere kapanarak” demektir. Enab da “tevbe etmek” anlamına gelmektedir.

Ayetten anlıyoruz ki, af dilemek ayrı, tevbe etmek ayrıdır. Af dilemek günahını, hatasını veya suçunu bağışlatmak, tevbe de yanlışlardan döndüğünü ifade etmek için yapılmaktadır. B.Bayraklı

 

 

 

 

 

24.O [Dâvûd] dedi ki: “Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle o sana zulmetmiştir. Gerçekten de katanların [ortakların, bir cemiyette yaşayanların] çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edenler ve sâlihâtı işleyenler haksızlık etmezler. Ama onlar da ne kadar azdır!”

Ve Dâvûd, Bizim kendisini arı-duru [has] hâle getirdiğimize kesin kanaat getirdi, anladı. Hemen Rabbinden (zulmeden kişi için) bağışlama diledi, rükû ederek yere kapandı ve döndü.

DÂVÛD’UN KARARI: Kendisine yapılan talep üzerine, Dâvûd kararını, Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle o sana zulmetmiştir demek suretiyle bildirmiş ve güçlüden yana olmadığını, hakk yoldan sapmadığını göstermiştir. Hemen arkasından da toplumdaki genel hastalığı dile getirerek, çözümün “iman ”da ve “sâlihâtı işlemek” te olduğunu  açıklamıştır.

الخلطاء [HULATÂ] : Bu sözcüğün yalnızca “ortaklar” diye anlamlandırılması durumunda sözcüğe eksik bir açıklama getirilmiş olmaktadır. Âyetteki “kardeş” tabirinden de anlaşıldığına göre, huletâ sözcüğü, “karışık hâlde bulunan”, yani “bir toplumda iç içe yaşayan insanlar, kardeşler, dostlar, arkadaşlar, yoldaşlar” demektir. Bu anlama göre âyetin takdiri şöyle yapılabilir: “Toplumda içiçe yaşayanlardan birçoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ediyorlar. Hassasiyetle ortaklık ilişkisini sürdürmek çok zordur. Ancak iman edip, sâlihâtı işleyenler başkadır, onlar haksızlık etmezler. Onlar da pek azdır.”

Verilen bu genel hükümden, “iman edip sâlihâtı işleyenler ”in istisnâ edilmeleri, iman edip sâlihâtı işleyenlerin ortaklıklarında münakaşa, çekişme ve hasımlaşma olmayacağı, bu özellikteki ortakların birbirlerinin hakk ve hukukuna riayetkâr davranacakları anlamına gelmektedir.

İYİLERİN AZLIĞI: Haksızlık etmeyenlerin iman edip sâlihâtı işleyenler olduğunu bildiren sözlerinden sonra Dâvûd peygamberin, Ama onlar da ne kadar azdır! Diye eklemesi, insanların ekserisinin inanmadığı anlamına gelmektedir. Nitekim Kur’ân’da insanların çoğunun inanmayacaklarından, yalancılıklarından, fasıklıklarından, şükretmeyeceklerinden, akletmeyeceklerinden ve bilgilerini doğru alanlarda kullanmayacaklarından bahseden yetmiş civarında âyet vardır. İnsanların çokça dikkatleri çekilerek uyarıldığı bu önemli husus, insanın içindeki var oluşsal çatışmayı dramatize eden Âdem-İblis kıssasında da yer almaktadır:

“Sonra yine and olsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın” dedi. (A‘râf/17)

Onlar, o’na mihraplar, timsaller [heykeller] ve havuzlar gibi çanaklar ve sabit kazanlardan her ne isterse yaparlar. –Ey Dâvûd hanedanı, şükür için çalışın!– Ama kullarım içinde şükreden de çok azdır. (Sebe/13)

Artık onlar [dünyayı isteyenler] , hiç Rabbinden açık bir belge üzere olan ve kendisini Allah’tan bir şâhidin takip ettiği ve de kendinden önce bir önder ve rahmet olarak Mûsâ’nın kitapı bulunan kimse gibi midir? İşte onlar [böyle olanlar] , ona [Kur’an’a] inanırlar. Hangi hizipten olursa olsun kim onu inkâr ederse, ona vaat edilen yer ateştir. İşte bütün bunlardan dolayı sen de bundan [Kur’an’dan] şüphe içinde olma. Kesinlikle o Rabbinden bir haktır/gerçektir. Fakat insanların çoğu iman etmiyorlar. (Hûd/17)

O saat [kıyamet] mutlaka gelecektir. Onda hiç şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu inanmıyorlar. (Mümin/59)

Elif, Lâm, Mim, Ra. İşte bunlar Kitap’ın ayetleridir ve sana Rabbinden indirilen şey haktır/gerçektir. Lâkin insanların çoğu iman etmiyorlar. (Ra‘d/1)

Sen şiddetle arzulasan da, insanların çoğu iman edecek değildir. (Yusuf/103)

Bu gerçeği bilen Rabbimiz hem Peygamberimizi hem de insanlığı aşağıdaki mesajla uyarmıştır:

Ve eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Çünkü onlar sadece “zann”a uyuyorlar ve sadece saçmalıyorlar. (En‘âm/116)

İnsanlar arasında kötülerin sayıca fazla olmasının sebebi, (bize göre), insanı basit dünya hayatına davet eden faktörlerin çok olmasıdır. İnsan, yapısal özellikleri gereği bu dünya ile uyum içindedir. Çünkü dünya nimetleri ile insanın beğenileri birbirlerine göre yaratılmıştır. Dolayısıyla bu dünyadaki bütün “şey” ler ve insanın yaradılışından gelen bütün dürtüler, beğeni ve zevkler insanı bu dünyaya bağlayan birer faktördür. Buna karşılık, insanı Allah’ın gösterdiği yola davet eden bir tek şey vardır: Akıl. İnsanları bu dünya hayatına çeken ve maddî zevklerin esiri olmasına sebep olabilecek “pek çok” sebep varken, onları bu esaretten kurtaracak ve sadece Allah’ın kölesi yapacak bu “tek” şey, insanın çoğu zaman kullanmadığı bir donanımdır. İşte, insanların çoğunun basit dünya zevklerinin kölesi olmalarının ve pek azının da iman edip sâlihâtı işleyenlerden olmalarının sebebi budur.  H.Yılmaz

Biz de o’nun için bunu bağışladık/Biz de onu [suçluyu] bağışladık. İşte böyle! Şüphesiz yanımızda o’nun için bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır.

Âyetin ilk bölümündeki  فغفرنا له ذالك [feğafernâ lehü zâlik] bölümünü فغفرنا له [feğafernâ lehü] ve  ذالك [zâlik] olarak iki kısma ayırarak anlamlandırmak mümkün olup, el-Kuşeyrî de bu şekilde anlamlandırılmasının uygunluğunu ifade etmiştir. Bunun bir diğer örneği de, 55. âyette karşımıza gelecektir.

Dâvûd peygamberin bir önceki âyette, hakkında istiğfar ettiği kişiye bu âyette, bu zamiri ile işaret edilmiştir ki bu kişi, ortaklardan hatalı olanıdır.

Aslında suredeki bu kıssa, Dâvûd peygambere sürülmeye çalışılan lekeleri tümüyle ortadan kaldırmaktadır. 25. âyetin ikinci bölümü ise, Dâvûd peygamberin üzerine sıçratılmak istenen İsrâiliyyât pisliklerinin hepsinin yıkanıp atıldığını, o’nu herkesin gıpta edeceği şekilde onurlandıran Yüce Allah’ın sözleriyle en kesin şekilde doğrulanmaktadır: Şüphesiz yanımızda o’nun için bir yakınlık ve güzel bir dönüş yeri vardır. H.Yılmaz

 

Hz. Davud'un hata yaptığı meselenin koyun meselesine benzer olması gerekir. Çünkü karar verdiği esnada aniden imtihan olunduğunu hatırlamıştır. Ancak bu hatası affedilemeyecek kadar önemli değildir. Bu yüzden Allah onu affettiği gibi ayrıca mertebesini de yükseltmiştir. Allah, onu, kendi kendine pişman olması, secde ve tevbe etmesi dolayısıyla affetmiş ve onun ne bu dünyadaki ne de öbür dünyadaki makamına bir halel gelmemiştir.

Mevdudi

Biz de onun için kendisine onu, o zannını veya zannettiğini bağışladık. Demek mülkünün sağlamlığı ve kuvveti, surdan aşılıp, mihraba girilivermesine engel olmadığı gibi, öyle bir fitne manzarası görülünce de "evvâb" olan Davud, derhal tevbe ve istiğfar ile Allah'a yönelmede gecikmemiş ve hemen Allah'ın mağfiretine ermiştir. Zannettiği fitne meydana gelmemiş, sadece bir ibret dersi olarak kapanmıştır. Bu kıssa münasebetiyle birçok sözler edilmiş, masallar söylenmiştir. Onun için Hz. Ali'nin: "Her kim Davud hadisesini hikayecilerin rivayet ettiği gibi anlatırsa ona yüz altmış değnek vururum." dediği naklediliyor. Özellikle Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Ve şüphesiz ki, ona yüce huzurumuzda mutlaka bir yakınlık ve bir dönüş yeri güzelliği, sonunda varacağı güzel bir merci, cennette güzel bir makam vardır.

H.Yazır

25. Biz de onu verdiği bu hükümden dolayı bağışladık. Katımızda onun bir yakınlığı ve güzel bir yeri vardı.

Ayette geçen zâlike zamiri, hükmün yerinde bulunmaktadır. Hz. Davut af dilemiş, secdeye kapanmış ve tevbe etmişti. Bunun üzerinde Yüce Allah onu affetmiştir. Biz buradan şöyle bir sonuca ulaşıyoruz: Nebiler kul olma özellikleriyle hata yapabilirler, ama resul olma boyutlarıyla hata yapamazlar. Dini tebliğ etmede ve hayata uyarlamada hata yapamazlar. Yapsalar bile Yüce Allah hemen hataya müdale edecektir/engelleyecektir.

Diğer taraftan ayette geçen zülfa kelimesi, “yakınlık” anlamına gelmektedir. Zümer suresinin üçüncü ayetinde de aynı manayı ifade etmektedir. Buradaki yakınlık maddi anlamda değil, manevi anlamdadır. Aynı zamanda Hz. Davud’un Allah katında güzel bir yeri de vardı. Bu yakınlık ve güzel yerin Vakıa 88 de “yakınlık ve akrabalık” olarak geçmekte ve mukarrabûn olarak yer almaktadır.

Demek ki, insanlar iman ve amelleri ile Allah katında yakınlık ve güzel makam elde etmektedirler. Daha önce Araf 176 da açıkladığımız gibi, insanı yüceltip Allah’a yaklaştıran ve güzel bir makam sahibi yapan husus, Allah’ın ayetleridir. B.Bayraklı

Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halîfe kıldık [yaptık] . O hâlde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla] , hevaya [keyfe, arzuya] uyma. O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah yolundan sapanlar, hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır.

Bu âyette anlatım üslûbu değişmiş ve doğrudan muhataba seslenilerek, Dâvûd peygambere bahşedilen halifelik görevine ve o görevde nasıl davranması gerektiğine değinilmiştir.

Halîfe ve hilâfet sözcükleri, sonraki dönemlerde kendi öz anlamlarından farklılaşarak kavramlaşmış ve ayetlerde geçen halîfe sözcükleri de hep bu kavramlarla açıklanmaya çalışılmıştır. Bunun sonucu olarak da yine yanlış inançlar ve hurafeler ortaya çıkmıştır. Özellikle belirtmek gerekir ki, bu sözcükleri yanlış anlamlandırma alışkanlığı günümüzde de kısmen devam etmektedir. Bu nedenle halîfe sözcüğünün Kur’ân’daki kullanımlarının iyi bilinmesi gerekir.

Halîfe sözcüğü, yaygın olarak kavramlaşmış anlamı ile “Allah’ın yeryüzündeki adalet temsilcisi, yeryüzünü adaletle yönetmek için görevlendirilmiş yönetici” olarak bilinir. Nitekim İslâm ülkelerindeki devlet başkanlarına ve Yavuz Sultan Selim sonrasındaki Osmanlı padişahlarına bir süre “halîfe-i rûy-i zemin” denilmiştir.

Halîfe sözcüğü, sözlük anlamı olarak, “arkadan gelen” demektir. Nitekim Dâvûd peygamber de kendisinden önce İsrailoğulları’nın yöneticisi olan Tâlût ’tan sonra devlet başkanı olmak suretiyle Talût’un halifesi olmuştur. Buna göre âyetteki Biz seni yeryüzünde bir halîfe yaptık ifadesi, kulların işlerinin yaratma açısından Allah’a nisbet edildiği göz önünde bulundurularak, “Biz senin, Tâlût ‘tan sonra devlet başkanı olmanı sağladık, Talût’un yerine seni geçirdik” anlamına gelmektedir. (Surenin sonunda “Halîfe ve Hilâfet” başlıklı bir yazımız bulunmaktadır.)

Dâvûd peygamberin halîfe seçilişi, 21. âyette, iz tesevverü’l-mihrâbe [hani onlar mihraba çıkıp varmışlardı] cümlesi ile başlayan olaylar sonucu olmuştur. İsrailoğulları’nın bu seçimi, Kitap-ı Mukaddes’te şöyle anlatılmıştır:

İsrail’in bütün oymakları Hevron ’da bulunan Davud’a gelip şöyle dediler: “Biz senin etin, kemiğiniz. Geçmişte Saul kralımızken, savaşta İsrail’e komuta eden sendin. RABB sana, ‘Halkım İsrail’i sen güdecek, onlara sen önder olacaksın’ diye söz verdi.” İsrail’in bütün ileri gelenleri Hevron’a, Kral Davud’un yanına gelince, kral RABB ’in önünde orada onlarla bir antlaşma yaptı. Onlar da Davud’u İsrail kralı olarak meshettiler. Dâvûd otuz yaşında kral oldu ve kırk yıl krallık yaptı.

İsrâîlliler’in tümü Hevron ‘da bulunan Davud’a gelip şöyle dediler: “Biz senin etin, kemiğiniz. Geçmişte Saul kralımızken, savaşta İsrail’e komuta eden sendin. Tanrın RABB sana, ‘Halkım İsrail’i sen güdecek, onlara sen önder olacaksın’ diye söz verdi.” İsrail’in bütün ileri gelenleri Hevron’a, Kral Davud’un yanına gelince, Dâvûd RABB ‘in önünde orada onlarla bir antlaşma yaptı. Onlar da RABB ‘in Samuel aracılığıyla söylediği söz uyarınca, Davud’u İsrail kralı olarak meshettiler.

DEVLETLEŞME ve DEVLET BAŞKANININ GEREKLİLİĞİ: Şüphesiz ki insan sosyal bir varlıktır. Bu özellik onun çok sayıdaki ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayacak şekilde yaratılmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, istese de toplu hâlde yaşamaktan vazgeçemez. Yüce Allah insanı, değişik ihtiyaçlarını toplum içinde farklı meslekler icra ederek ve aralarında iş bölümü yaparak gidermelerini sağlayacak beceri ve yeteneklerle donatmıştır. Her insan kendi beceri ve yeteneği doğrultusunda sosyal hayata katılmakta ve diğer insanlarla her alanda ve her düzeyde çeşitli ilişkiler kurmaktadır. Sonuçta insanların maddî ve manevî ihtiyaçları birbirleriyle kurdukları bu ilişkiler sayesinde giderilmiş olmaktadır. Ancak toplum içindeki bu alma-verme ilişkisi âdil bir düzen içinde gerçekleşmelidir ki, insanlar barış içinde yaşayabilsinler, hayırlarda yarışabilsinler. Bu düzenin sağlanabilmesi ve insanlar arasında çıkabilecek anlaşmazlıkların giderilebilmesi için herkesin tartışmasız olarak kabul edeceği bir otoriteye ihtiyaç vardır. İşte, bu otorite “devlet”, devletin en üst makamında bulunan kişi de “devlet başkanı ”dır.

Hatırlanacak olursa, 22-23. ayetlerde, Dâvûd peygamberin yanına gelip o’na yönetim görevini veren halkın talebi, kendi içlerinde birbirlerine yaptıkları haksızlıkların giderilmesi ve kendilerinin doğru yolun ortasına yöneltilmesi şeklindeydi. Konumuz olan 26. âyette ise Yüce Allah Dâvûd peygambere yönetimin nasıl olması gerektiğini bildirmiştir. Rabbimiz bu âyetlerle bir taraftan yöneticilerimizden ne istememiz gerektiği konusunda bizleri eğitmekte, diğer taraftan da örnek bir yöneticinin halkını nasıl yönetmesi gerektiğini Dâvûd peygambere ve o’nun şahsında tüm yöneticilere öğretmektedir. Yüce Allah’ın kurulmasını istediği düzenin ana ilkelerini belirleyen bu ayetlere göre, yöneticiler toplumlarını hakk üzere yönetmeli, hevâlarına teslim olmamalıdırlar. Eğer bir devlette iktidarın kullanılma biçimi yönetenlerin hevâlarına göreyse, yöneticilerin kendi menfaatlerine yönelik davranışları halkın büyük zararlara uğramasına neden olur. Çünkü böyle bir iktidar düzeni, halkın daima yöneticilerin menfaatleri doğrultusunda kullanılıp yönlendirilmesi sonucunu doğurur. İktidar bir bakıma yöneticilerin çıkar elde etme ve bunu sürdürme manivelası haline geldiği gibi, halk da iktidarı kullanan yöneticilerin hevâ ve heveslerini tatmin aracı haline dönüşür. Bu durum toplumla devlet arasında olması gereken karşılıklı rızanın bozulmasına yol açacağından, bir gün her şey rayından çıkar ve toplum sosyal karışıklıkların eşiğine gelir. Eğer yeniden âdil bir uzlaşma sağlanamazsa, karışıklıklar önü alınamayan sosyal felaketlere dönüşerek halkı da, yöneticileri de perişan eden bir yıkılış süreciyle noktalanır.

Âyette, O hâlde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla] şeklinde Dâvûd peygambere verilen talimat, böyle kötü sonuçların ortaya çıkmaması için yöneticilerin hakka uygun, adaletli uygulamalar sergilemelerinin gerektiğini bildirmektedir.

HEVÂ YOLDAN ÇIKARIR, YOLDAN ÇIKMAK İSE AZABA GÖTÜRÜR: Hevâ, kişiyi, basit dünya lezzetlerine kapılarak onların içine batmaya çağırır. Bunların içine batmak ise kişiyi, gerçek mutlulukları elde etmek için yapılması gerekli olan sâlih amellerden uzaklaştırır. Çünkü “basit dünya lezzetlerinin içine batmak” ile “sâlih ameller işlemek”, birbirine zıt davranışlardır ve bunlardan biri artarsa diğeri azalır, biri gerçekleşirse diğeri yok olur.

Bu sebeple Dâvûd peygambere, Hevâya [keyfe, arzuya] uyma. O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır denilmiştir. Hevâya tâbi olmanın sonu, adım adım Allah yolundan sapmaktır. Allah yolundan sapmak ise, azapların en kötüsüyle karşı karşıya kalmak demektir. Hevâlarına uyarak Allah’ın yolundan sapanlar, çok kötü bir azaba davetiye çıkarmış olurlar. Oysa hesap gününü göz önünde bulunduranlar, yaptıklarının hesabını verememekten ve cezaya çarptırılmaktan korkarlar. Böylece ne hevâlarına uyarlar, ne de basit dünya lezzetlerinin esiri olurlar.

BİR İBRET TABLOSU: Bir peygamber olan Davud’a (a.s) bile hevaya uymamasının öğütlendiği, o’nun gibi bir halifenin bile sorumlu tutulacağının bildirildiği 26. âyet Kur’ân’da duruyorken, bazıları “hilâfet” diye kutsal bir makam ve “halîfe” diye de kutsal bir kişi oluşturmuşlardır. Bu makam ve kişilerin nasıl kutsallaştırıldığının bir ibret vesikası olarak, halifelerin günahları sebebiyle sorumlu tutulmayacağına dair ifadelerin bulunduğu bir rivayete atıfta bulunulan ve klâsik eserlerin hemen hepsinde yer alan bir rivayeti okuyuculara aktarmayı yararlı görüyoruz:

Mervan oğulları halifelerinden birisi, Ömer ibn-i Abdülaziz’e, “Bize, ‘Halîfe olan kimselerin aleyhine kader kalemi hareket etmez ve ona günah yazılmaz’ (yani padişahlar, krallar günah işleseler de onlara günah yazılmaz) şeklinde ulaşmış olan haberi [rivâyeti] sen de duydun mu?” demiş, bunun üzerine de, Ömer ibn-i Abdülaziz, “Ey müminlerin emiri! Halîfe mi daha üstündür, yoksa peygamber mi?” deyip, sonra da, Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halîfe kıldık. O halde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla] , hevaya [keyfe, arzuya] uyma. O takdirde seni Allah’ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah yolundan sapanlar, hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır ayetini okumuştur.

H.Yılmaz

26-Onun için kendisine şöyle hitab edildi: Ey Davud! Şüphesiz ki biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. Yani kendi keyfine göre asaleten hüküm vermek için değil, Allah Teâlâ'nın adına izafetle, O'nun hükümlerini yürütmekle görevli ki, Âdem'in yaratılışının hikmeti de bu idi. Şimdi insanlar arasında hak ile hüküm ver. Çünkü halifeliğin mânâsı budur. Ve hevaya tabi olma. Nefsin arzusu arkasından gitme, keyfe göre hükmetme ki, seni Allah'ın yolundan şaşırmasın. Çünkü Allah yolundan sapanlar; Firavunlar gibi hüküm kendilerinin zannederek Allah'ın hükümlerinden başkasını tatbike çalışanlar, hesap gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli bir azab vardır.

Bunun üzerine şu üç âyet, iki kıssa arasında fâsıla ayetleri, yani bir fasl-ı hitabdır. Bunların da Davud'a hitap olma ihtimali var ise de "sabret, hatırla!" gibi Hz. Muhammed (s.a.v.)'e hitap olması daha doğrudur.

H.Yazır

Ey Davud! Seni yeryüzüne halife tayin ettik. Bundan dolayı insanlar arasında adalette hüküm ver. Nefsin arzusuna uyma ki seni Allah’ın yolundan saptırmasın. Şüphesiz Allah’ın yolundan sapanlar için, hesap gününü unutmalarından dolayı şiddetli bir azap vardır.

Bakara 30 da görmüştük. Halife, “siyasi erki elinde bulunduran kişi” demektir. Bundan anlıyoruz ki, Hz. Davud’un, hem siyasi kimliği hem de Nebi-resul şahsiyeti vardır.

Bundan dolayı insanlar arasında adaletle hüküm ver. Halifeliğin gereklerinden biri hüküm vermek olduğuna göre, bunu adil olarak yapmak gerekiyor. Birinci derecede emir Hz. Davud’a olduğuna göre, bir nebinin adaletle hüküm vermeme ihtimali olmasaydı bu emir verilmezdi. Ama emir evrensel manada bu makamı elde edenlerin tamamınadır.

“Nefsin arzularına uyma ki seni Allah’ın yolundan saptırmasın.”

Ayetin bu kısmından çıkaracağımız esaslar vardır: İnsanı Allah’ın yolundan çıkaranlardan biri nefsin arzularıdır. Nefsin arzularına uyan ve onların peşine düşen kişi, Allah’ın yolundan çıkacak demektir.

Nefsin arzularına uymanın en önemli yaralardan biri “adil hüküm” vermede açılmış olacaktır. Adaletle hüküm vermenin en azılı düşmanı, nefsin arzularıdır. Nefsin arzularının çalıştığı yerde adaleti yakalamak ve tatbik etmek imkânsızdır. Biz buna “sübjektiflik” diyoruz. Nefis, insanı subjektifleştirdiği için tarafsız, yani objektif kalmasını imkânsız hale getirir.

Demek ki “adalet “, Allah’ın yolunu ören değerlerden biri ve en önde gelenlerindendir. Allah’ın yolundan sapmak demek adaletli hüküm vermemek demektir. Allah’ın yolundan adaletten geçmektedir.

“Şüphesiz Allah yolundan sapanlar için, hesap gününü unuttuklarından dolayı şiddetli bir azap vardır.”

Allah’ın yolundan sapmak, ahireti unutmak demektir. Ahireti ve hesap gününü hatırında tutan hâkimin veya devlet adamının haksızlık yapması mümkün değildir. Böylece ahirete imanın, hukukun temelini oluşturan boyutu ortaya çıkmaktadır. Ahireti hatırlamak nefse uymayı engelleyeceğinden ahlakın da temeli olmaktadır. Allah’ın yolunun başında tevhit inancı, hemen sonrasında ahirete iman gelmektedir.

Ahireti unutmak, nefsine tabi olup adil olmayan hükümler vermek veya Allah’ın yolundan çıkmak, kişiyi şiddetli azaba götürmektedir. Bunun daha kısa formülünü kurarsak: “adil olmayan bir hükümle bir hakkı çiğnemek cehennemdir” diyebiliriz. B.Bayraklı

Yani, "Bu kâinat bir hikmete, maksada ve adalete dayanmaksızın, boşu boşuna yaratılmamıştır." Bu cümle önceki konunun bir özeti olduğu "Bizim sizi boş yere, bir oyun, eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?" (Müminun: 115)
"Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları eğlenmek için yaratmadık. Onları sadece gerçek bir sebeble yarattık. Fakat onların çoğu bilmiyorlar. Hüküm günü, hepsinin buluşacağı gündür." (Duhan: 38-40

Mevdudi

Karş. 3:191. Yukarıdaki ifade Kur’an'da çeşitli şekillerde geçmektedir: Bkz. özellikle 10:5, not 11. Bu örnekte, önceki ayetteki Hesap Günü'nün hatırlatılması ile bir bağlantı kurulmakta, böylece Hz. Davud'un kıssasının özel durumundan daha geniş kapsamlı bir ahlakî öğretiye geçiş yapılmaktadır. Yani, evrenin -özellikle insan hayatının- bir anlam ve amaç ile yaratıldığı inancının bilinçli olarak reddedilmesi, kaçınılmaz -bazan da fark edilmez- şekilde bütün ahlakî değerlerin reddine, ruhsal/manevî körlüğe ve sonuçta öteki dünyada azabın hak edilmesine yol açar.

M.Esed

Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna yaratmadık. Bu, şu küfretmiş olan kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay şu küfretmiş olan kişilerin hâline!

Evrenin amaçsız yaratılmadığı, aksi düşüncenin ise belirli birkaç kâfirin zannı [sanısı] olduğu vurgulanan âyette, iki ince nokta daha vardır. Bu iki noktayı şöyle açıklayabiliriz:

Birinci nokta, Türkçe ’ye “şu” işaret zamiri ile çevirdiğimiz ellezîne ism-i mevsulüdür. İsm-i mevsul, muarrafattan [belirtili varlıklar için kullanılan sözcüklerden] olduğu için âyette ellezîne ism-i mevsûlu ile işaret edilen kişilerin o gün toplum içinde tanınan bir takım beyinsizler olduğu anlaşılmaktadır.

İkinci nokta da zann sözcüğüdür. Cümledeki konumu itibariyle buradaki zann sözcüğü, 24. âyetteki zann sözcüğünden farklı anlamdadır. Dikkat edilirse burada sözcük hem bir “yergi cümlesi” içinde yer almış, hem de te’kitsiz [“inne” veya “enne” olmadan] kullanılmıştır. Dolayısıyla 24. âyette “yakîn” [kesin bilgi] anlamına gelen sözcük burada zann sözcüğünün diğeri anlamı olan “sanı, kuşku” anlamına gelmektedir. Bu anlama göre, evrenin boşuna yaratılmadığı gerçeğinin aksini savunan “şu inançsızların bu iddiaları bilimsel değildir [kesin bilgiye dayanmamaktadır] , sadece kendi sanılarıdır. Çünkü bilimsel olarak incelenip “yakîn” ölçüsünde bilgiye sahip olunduğunda tespit edilebilir ki, evren boş ve gereksiz yere yaratılmamıştır.

Evrenin yaratılma amacıyla ilgili Kur’ân’da birçok âyet bulunmaktadır:

Öyleyse sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten yalnızca Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız? (Müminun/115)

Ve Biz gökleri, yeryüzünü ve ikisi arasındakileri bir oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık. Biz onları sadece hak/gerçek ile yarattık. Fakat onların çoğu bunu bilmiyorlar. Şüphesiz ki “Ayırma Günü” onların hepsinin buluşma yeridir /kararlaştırılmış buluşma vaktidir. (Duhan/38-40)

Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi ki, Allah göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hakk ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır? Gerçekten insanların çoğu, Rabb’lerine kavuşmayı inkâr etmektedirler. (Rum/8)

Biz gökleri, yeryüzünü ve aralarındaki şeyleri ancak hakk/gerçek ile yarattık ve elbette ki, o saat [kıyamet] mutlaka gelecektir [kopacaktır] . Şimdi sen onlara yumuşak davran ve güzel muamele et. (Hicr/85)

Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır? (Kıyamet/36)

Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette akl-ı selim sahipleri için ibret verici deliller vardır. Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler [düşünürler] . “Rabbimiz!” (derler,)“Bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateş azabından koru!” (Âl-i İmrân/190-191)

H.Yılmaz

Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkar edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!

Kâinatın batıl boşuna yaratılmayıp bir veya birkaç amaca yönelik yaratıldığını bilmek gerekiyor. Öyleyse kâinatın yaratılış amacı nedir? Bu olay, birinci derecede Yüce Allah’ın kudretini anlatmakta, işaret etmekte ve onun dersini vermektedir. Kâinat kitabı Allah’ın varlığını, birliğini ve O’nun kudretini göstermekte ve açıklamaktadır. Kâinat, insan yaratılacağı için yaratılmıştır. Bu ayetler insana beşik (Taha 20/53) ve döşek (Bakara2/22) olarak yaratılmıştır. Bu ayetler, insanın hayatını sürdüreceği bir maddi çevre olsun diye kâinatın yaratıldığına işaret etmektedir. Bunun anlamı da Allah’ın gökleri ve yeri hak ile yani gerçeklik için yarattığıdır. (Nahl 16/3) B.Bayraklı

Yoksa iman eden ve de sâlihâtı işleyenleri Biz, o yeryüzündeki bozguncular gibi mi kılarız? Yoksa o takvâ sahiplerini azgın günahkârlar gibi mi kılarız?

Yani, siz iyi bir insan ile kötü bir insanın sonunun aynı olacağını mı sanıyorsunuz? Bu ifadeler, ahirette kötülerin iyilerle bir tutulacağına, hatta belki de iyilerden daha üstün konumda olacaklarına inanan ve “Mürcie” adıyla bilinen kimselerin bu inançlarının bâtıl olduğunu göstermektedir.

Âhirete ceza ve mükâfatın olmaması hâli, Allah’ın adaletine kesinlikle ters düşen bir durumdur. Bu çarpık anlayışa göre, iman edip her türlü musibeti ve belâyı göze alarak doğru davranışlarda bulunanların aptal, günahı meslek edinip her türlü kötülüğü işleyenlerin de akıllı sayılmaları gerekir. Böyle bir anlayış, Yüce Allah’a yapılan pervasızca bir bühtan olur. H.Yılmaz

"Yani, sizler iyi bir insan ile kötü bir insanın sonunun aynı olacağını mı sanıyorsunuz? Şayet ahirette ceza ve mükafat olmayacaksa, bunun Allah'ın adaletine aykırı düşeceği açıkça ortadadır. Aksi takdirde iyilik ve kötülük kavramları diye bir şey olmazdı. Yine böyle olmasaydı salih ve iyi insanlar her türlü musibet ve belayı göze alarak iyilik etmeye çalıştıkları için aptal kabul edilirlerdi. Çıkarcılar, fâcir ve fâsıklar ise zulüm yaparak her türlü ahlâksızlığı işledikleri için -Maazallah- akıllı sayılırlardı.

Mevdudi

Ölümden sonra dirilmeye, hesaba çekilmeye ve ölümden sonraki hayata inanmak, bu pasajda (ayetler 27-28), Allah'a inanmanın mantıkî bir gereği -hemen hemen bir öncülü- olarak sunulmuştur: Nitekim, bu dünyada birçok iyi/dürüst insanın her türlü yoksunluk ve sefalet içinde yüzdüğünü, diğer taraftan birçok bozguncu ve zalimin ise refah ve neşe içinde hayat sürdüğünü gördüğümüzde, ya -hâşâ- Allah diye bir varlığın olmadığını varsayacağız (çünkü adaletsizlik kavramı ile Allah kavramı çelişir), yahut -alternatif olarak- öteki dünyanın var olduğuna ve orada hem iyilerin hem de kötülerin yeryüzünde ahlakî olarak ektiklerini biçeceklerine inanacağız.

M.Esed

Yoksa Biz, inanıp yararlı iş yapanlara, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi davranacağız? Veya Allah’a saygılı davrananları günahkârlar gibi mi sayacağız?

Yüce Allah takva sahipleri ile günahkârları aynı tutmayacaktır. Ayetin birinci bölümündeki iman edip yararlı iş üretenlere burada muttaki, bozgunculuk yapanlara da füccar, yani günahkâr demektedir.

Dünyada inanmayanlar bazen sıhhat ve nimet içinde yaşarlar. Zaten onların çoğu statüsü yüksek olanlar arasındadır. Statülüleri yüksek olduğundan kendilerine bir kibir ve manevi şeylere ihtiyaç duymama yani müstağnilik gelir. Bu iki duygu, onları dinden uzaklaştırır.

Genel de iman edenlerin statüsü orta ve ortanın altındadır. Daha çok olduklarında, fakirliğin ve hastalıkların hep onlarda olduğu görüntüsü hâkim olur. İşte yüce Allah hem bu dünyada hem ahirette iyilerle kötülere aynı muamelede bulunmayacağını burada vurgulayıp konuya bizim açımızdan bakmanın doğru olacağını işaret etmektedir.

Yüce Allah insanlara, kendi sünnetini uygulamalarını öğütlemektedir. Özellikle toplumları idare edenler, toplumda iyi işler üretenlerle kâfirleri, isyankârları, bozgunculuk çıkaranları bir tutmamalarının öneminin vurgulamaktadır. İyilerle suçluları hukukun karşısında bir tutmanın, suçluları ve bozguncuları cesaretlendirip toplumun bütün dengelerinin bozulacağını anlatmaktadır.

Bozgunculuk, tefrika, suç işlemek Al-i İmran 103 e göre ateşten bir çukurdur, yani toplumu cehenneme çevirmektedir. Onun için iyilerle bozguncular bir tutulmamalı, bir tutmayacak hukuk üretilmeli ve yargı da ona göre düzenlenmelidir. İşte bu durumu uygulayan toplumlar aslında Allah’ın sünnetini, ilkesini ve uygulamasını takip ediyorlar demektir. Hukukun ve sosyal dengelerin sağlamlığı, farkları fark ettirme ilkesinin ne denli iyi uygulanmasına bağlı olduğu ortaya çıkmaktadır. B.Bayraklı

"Mübarek" yani, hayır ve saadeti bollaştıran. "Kur'an mübarek bir kitap’tır." Çünkü eşsiz bir kitap’tır: Bu eşsiz kitaptan hidayet alan, her türlü yararı elde eder ve bu kitap onu zarardan korur.

Mevdudi

(Bu,) temiz akıl sahipleri onun âyetlerini düşünsünler ve öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır.

مبارك [mübarek] sözcüğü, “hayır ve mutluluğu bollaştıran” demektir. Âyet kısaca, bu eşsiz Kitap ile ilişki kuranların, her türlü yararı; maddî ve manevî bolluğu elde edeceğini bildirmektedir.  

H.Yılmaz

Sana bu mübarek kitabı, ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.

Bu ayet Kuran’ın niçin indirildiğini açıklamaktadır.

Kuran mübarektir. Bu surenin başında Kuran’ın şeref sahibi olduğu söylenirken, bu ayette onun mübarek olduğuna işaret edilmektedir. Mübarek, “kutsal, hayır ve bereket dolu” manalarına gelmektedir.

Kuranın amacı, insanı düşündürmek, yani ona aklını kullanmasının önemini öğretmektedir. Debbera kelimesinin geniş açıklaması Nisa 82 de yapılmıştır. Ancak biz burada Kuran da geçen manalarını kısaca belirtmekle yetinmek istiyoruz. Anlamak (Nisa 4/82), kalıntı (Enam 6/45), kök (Enfal 8/7), yönetmek (Yunus 10/3,31), arka (Yusuf 12/25), düşünmek (Sad 38/29), sırtını dönmek (Mearic 70/17), çekip gitmek (Müddesir 74/33; Tur 52/49), ve yerine getirmek (Naziat 79/5) Düşünmenin bütün bu manalarla alakası vardır.

“Yönetmekle” düşünce arasındaki bağlantı şudur: Düşüncesi en güçlü olanlar toplumu yönetecektir. Düşünemeyen, düşünce üretemeyenler yönetici olamaz ve olmamalıdır. Bu yönetimin kişinin kendi iç âlemi ve davranışları ile ilgili olabileceği gibi toplumun yönetimi de olabilir.

Sırtını dönmek” ile düşüncenin bağlantısı şudur: Düşünce ve düşünmek beynin hareketsizliğine ve eylemsizliğine sırtını dönmektir. Düşünmek, inkâra, şirke sırtını dönüp yüzünü Allah’a ve tevhit inancına çevirmektir. Düşünce, sırtını nefsine dönmektir.

Çekip gitmekle düşüncenin alakası vardır. Gündüz gelince gece nasıl çekip gidiyorsa (Müddesir 74/33); düşünce ışığı gelince cehaletin ve nefsin karanlığı da çekip gidiyor. Düşünce gelince kavga, kargaşa, düşmanlık, kin ve bozgunculuk çekip gidiyor.

İşte Kuran da tefekkür, tezekkür, ta’akkul kelimeleri düşünmek anlamına gelmesine rağmen Yüce Allah neden tedebbür kelimesine ayette yer vermiştir? Sorunun cevabını bu açıklamalarımızla verebiliriz. Liyeddebberu “düşünsünler diye” buyurulduğuna göre, düşünmek bir ibadet olmaktadır.

İşte “Kuran, aklı harekete geçirmek için gelmiştir” dememiz en uygun bir çıkarım olacaktır. Yüce Allah bu ayette, lübb denen akla yer vermekle, aklın bir taraftan problemlerin arkasını göreceğini, bir taraftan meselelerin özüne ineceğini, öte taraftan da meselelerin özünü dışarı çıkartacağını ifade etmiş olmaktadır.

Yüce Allah Kuran’ı akla, düşünceye emanet etmiştir; bu emaneti yerine getirmek gerekiyor; ihanet etmek değil. Aklı ve düşünceyi Kuran’ın yanına koyup ona yoldaş yapmayanlar, aklı ve düşünceyi kenara itip Kuran’a sahte saygı gösterenler emanete ihanet etmişlerdir. B.Bayraklı

Davud’a Süleyman’ı da bahşettik. (O) ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendi.

Bu âyet, Peygamberimize ve tüm insanlığa örnek olarak gösterilen Süleyman peygamberin tanıtıldığı pasajın ilk âyetidir. Âyetin ilk cümlesinden, önceki ayetlerde sayılmış nimetlere ilâve olarak Süleyman’ın (a.s) da Dâvûd peygambere lütfedilmiş bir nimet olduğu anlaşılmaktadır.

Bu pasajda Süleyman peygamber, tekâmül sürecinde geçirmiş olduğu “pişme” ve “olgunlaşma” aşamaları ön plâna çıkarılarak anlatılmıştır.

(O) ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendi.

Âyetin ikinci cümlesindeki “mahsus bi’l-medh” [övülen şahıs] mahzûftur [gizlidir] , yani adı cümlede sözcük olarak yer almamıştır. Bu kişinin Dâvûd veya Süleyman peygamberden herhangi birisinin olabileceği ileri sürülebilirse de, bize göre Süleyman peygamber olması daha uygundur. Zira öncelikle dil bilgisi kuralları oradaki zamirin yakına râci [dönük] olmasını, dolayısıyla hemen bir önceki şahıs olan Süleyman’a (a.s) yönelik olarak anlaşılmasını gerektirmektedir. Ayrıca, buradaki evvâb sıfatının Dâvûd peygambere ait olduğu kabul edilirse, evvâb olduğu daha önce aynı surenin 17. âyetinde de bildirilen Dâvûd (a.s) için bu sıfat lüzumsuz bir tekrar niteliği arz etmiş olur. Hâlbuki evvâb sıfatının Süleyman peygambere ait olması durumunda, Süleyman peygamberin de babası gibi erdemli bir kişi olduğu anlaşılır ve bu anlayış, Süleyman peygamberin Dâvûd peygambere verilmiş bir nimet olduğunu bildiren 30. âyetle de bire bir örtüşür.

H.Yılmaz

30. Biz, Davud’a Süleyman’ı bağışladık. Süleyman ne iyi bir kuldu! Çünkü o, daima Allah’a yöneliyordu.

Ayette iyi kulun ve Allah’a yönelenin kim olduğu anılmamıştır. Ancak daha önceki ayetlerde (Sad 38/17) Hz. Davud’un, Allah’a yönelen biri olduğu söylendiği için, burada kast edilenin Hz. Süleyman olduğu net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Demek ki, iyi ve Allah’a yönelen kul Hz. Süleyman idi.

Ayette geçen vehebna fiili, “verdik, bağışladık, armağan ettik ve lütfettik” manalarına gelmektedir. Demek ki, çocuk bir armağandır, bir bağıştır, bir lütuftur. Onun yetişmesinde titiz davranmak gerekiyor. B.Bayraklı

"Essatinatülciyad", dururken sakin, fakat koşarken de hızlı koşan atlar için kullanılır.

Mevdudi

Ona bir akşamüstü, üçayak üzerinde duran soylu atlar sunulmuştu.

Ayette geçen el-aşiy, “ikindiden akşama kadar olan zaman dilimidir.” Es-safinat ise, “ayaklarını bir araya getirip ön ayaklarından birini kaldırıp üçayak üzerinde durmak” anlamına gelen es-safin kelimesinin çoğuludur. El-ciyad da, “hızlı koşan” anlamına gelen el-cevad da, “hızlı koşan” anlamına gelen el-cevad kelimesinin çoğuludur. “Malından fedakârlık yapıp cömert kimselere” de cevad denmesi de bundandır. Bu kişiler, malını hızlı bir şekilde hayırda kullanır, infak eder. B.Bayraklı

"Hayr" bolluk anlamına gelir. Ancak burada mecazen, atlara atfen kullanılmıştır. Hz. Süleyman bu atları Allah yolunda cihat için beslediğinden, burada "hayr" ifadesi geçmiştir. 

Mevdudi

Lafzen, “Rabbimi anmamdan dolayı” (‘an) [yahut “sonucu olarak”.] Bu parantez içi ifadeler, Razi’nin bu pasaj ile ilgili yorumuna dayanmaktadır. 

M.Esed

Süleyman: Rabbimi hatırlattıklarından dolayı atları severim dedi. Gözünden kaybolana kadar onlara baktı.
Yüce Allah, yaratılıştan bazı şeylerin sevgisini insanın doğasına koymuştur. Bunu Al-i İmran 14 te görmüştük. Mesela: Kadın, çocuk, altın-gümüş, salma at, sağmal hayvan ve ekin. Bunlar, insane çekici kılınmıştır. Süleyman peygamber de itiraf etmektedir.

Hz. Süleyman, güzel olan her şeyi sevdiğini, çünkü ona Allah’ı hatırlattığını söylemekle varlıkların güzelliklerinden Allah’a gidişi vurgulamıştır.

Yaratılanları, Allah’ın kudretini onlarda görerek sevmek gerekiyor. Aksi takdirde yaratılanın sevgisi Allah sevgisinden öteye geçebilir ve insanı şirke sürükleyebilir (Bakara 2/165, Tevbe 9/124) Sahip olduğu nimete bakıp Allah’ı ve onun gücünü, merhametini, Rabliğini ve lütfunu hatırlamak peygamberlerin ahlakında yer almaktadır.

Razi ahbebtu fiilinin an cer harfi ile kullanılınca geçişli olduğunu söylemekte ve bu ayette şöyle bir anlam kazanmakta olduğunu bildirmektedir: “Ben mal sevgisini Rabbimi hatırlamanın yerine geçirdim” Bunun anlamı, “atları sevmekten dolayı, Rabbimi zikretmekten uzak kaldım” şeklindedir. Ayette geçen el-hayr kelimesi, “at” demektir. Kurtubî’nin naklettiğine göre Ferrâ, Arapça’da hayr ile hayl kelimelerinin aynı anlama geldiğini söylemiştir. Başka bir açıklamaya göre çok faydalı olmaları sebebiyle atlara “hayr” denmiştir. Onun içindir ki Şuayb peygamber, maddi nimetlerin bolluğunu Hud 84 te “hayr” olarak isimlendirmiştir.

Diğer taraftan sevgilerin arasında “hayvan sevgisinin” de bir yere sahip olduğu burada hatırlatılmış olmaktadır. Sevgiyi, Allah sevgisi, ana-baba sevgisi, kardeş sevgisi, çocuk sevgisi, mal sevgisi, vatan sevgisi ve nihayet hayvan sevgisi diye bölümlememiz mümkündür. B.Bayraklı 

0001pt'>Ayette geçen vehebna fiili, “verdik, bağışladık, armağan ettik ve lütfettik” manalarına gelmektedir. Demek ki, çocuk bir armağandır, bir bağıştır, bir lütuftur. Onun yetişmesinde titiz davranmak gerekiyor. B.Bayraklı

Hz. Süleyman'ın güzel atlara karşı sevgisi ile gerçek Allah sevgisinin, O'nun yarattığı güzelliğin anlaşılması ve takdir edilmesiyle tezahür etmesi gerektiği vurgulanır.

M.Esed

Geri getirin onları bana, dedi. Artık bacaklarını, boyunlarını silmeye başladı. Okşadı, tımarlarına itina gösterdi, öncekiler buna kılıç ile silmek mânâsı vermişler ve namazı geçirtmeye sebep oldular diye Allah yolunda kurban edildiklerini söylemişlerdir ki, ikisi de Süleyman'ın çok zikir ve tesbih eden biri olduğunu anlatan birer misaldirler. Eğer bu kurban ediş, harbe gönderilmek suretiyle öldürülmüş olmaları ise güzel bir manadır. H.Yazır

Bu imtihan hakkında tefsirlerde birçok uydurma rivayet vardır. Peygambere yakışmayan bu uydurma rivayetler, Kitap ehlinden alınmış hurafelerdendir. Bu konuda en akılcı açıklamayı Fahreddîn Razi yapmıştır: Hz. Süleyman, şiddetli bir hastalığa yakalanmak suretiyle sınandı. Öyle ki "cansız ceset" denecek kadar zayıfladı. Daha sonra yine sağlığına kavuştu. İşte âyetteki (sonra döndü) ifadesi, sağlığına kavuştu anlamındadır.

S.Ateş

Bazı müfessirler, bu ayeti açıklarken tamamıyla Talmud kaynaklarına dayanan hayalî hikâyeler anlatırlar. Razi, onların tümünü reddeder ve hiç birinin ciddiye alınamayacağını söyler. Bunun yerine, Hz. Süleyman'ın tahtı üzerine konan “ceset” in, bizzat kendi bedenine ve -mecazî olarak- krallık otoritesine işaret ettiğini ileri sürer. Çünkü bu otorite, Allah'ın koyduğu ahlakî değerlerden beslenmediği sürece “cansız” kalmaya mahkûmdur. (Ayrıca, klasik Arapça'da, hastalığın, endişenin, korkunun veya manevî/ahlakî değerlerden yoksunluğun zaafa uğrattığı kişi, “cansız bir beden/ceset” şeklinde tanımlanır.) Başka bir deyişle, Hz. Süleyman'ın ilk imtihanı, yalnızca bir krallık postunu tevarüs etmesi ile gerçekleşmiş ve o'na bu postu manevî/ruhî bir muhteva ve anlam ile donatması görevi tevdi edilmişti.

M.Esed

Andolsun ki Süleyman'ı bir de fitneye düşürdük ve tahtının üzerine bir ceset bıraktık.

Bu fitne hakkında da birtakım garib şeyler söylenmiştir. Bakara Sûresi'nde (Bkz. 2/102. âyetin tefsiri) işaret edildiği üzere anlaşılıyor ki, Süleyman (a.s.) Beytü'l-Makdis'i (Mescid-i Aksa) yaptırdığı sırada getirdiği sanatkarlar içinde sanatların hilelerini bilen birtakım şeytanların kurdukları bir ihtilal yüzünden bir süre nüfuzunu kaybetmiş, yahut tahtından ayrı kalmış; böylece tahtında ya kendisi kuvvetsiz bir ceset halinde hükümsüz kalmış yahut tahtı da işgal edilip, ona kırk gün kadar heykel gibi birisi oturtulmuştu. Mason tarihinde mason cemiyetlerinin Süleyman ( a.s.) aleyhine olan bu ihtilal hareketlerini esas aldıkları ve başkanının hatırasına saygı gösterdikleri söylenir.

Bu fitne oldu sonra Süleyman, dönüş yaptı, tevbe ile Allah'a sığınıp tekrar tahtına döndü.

H.Yazır

Andolsun, Biz Süleyman’ı sınayıp tahtının üstüne bir ceset attık. Sonra Allah’a yöneldi.

Yüce Allah, babasının dedelerinden olan Hz. İbrahim’i de imtihan etmişti. (Bakara 2/124, Sad 38/24)

Razinin açıklamasından hareket ederek Muhammed Esed’in yorumunu burada nakletmeyi uygun buluyoruz. Razi, Hz. Süleyman’ın tahtının üzerine konan cesedin bizzat kendi bedenine ve mecazi olarak krallık otoritesine işaret ettiğini ileri sürer. Çünkü bu otorite, Allah’ın koyduğu ahlaki değerlerden beslenmediği sürece cansız kalmaya mahkûmdur. Ayrıca eski değerlerden beslenmediği sürece cansız kalmaya mahkûmdur. Ayrıca eski arapça da hastalığın, endişenin, korkunun veya manevi/değerlerden yoksulluğun zaafa uğrattığı kişi, cansız bir beden şeklinde tanımlanırdı.

Başka bir deyişle Hz. Süleyman’ın ilk imtihanı, yalnızca bir krallık postunu tevarüs etmesi ile gerçekleşmiş ve ona bu postu manevi/ruhi bir muhteva ve anlam ile donatması görevi verilmişti. (Esed, age, 929 da 32. Dipnot) B.Bayraklı

Yani, kimsenin tevarüs edemeyeceği ve bu nedenle, kıskançlığa ve komplolara maruz kalmayacak manevî bir krallık.

M.Esed

SÜLEYMÂN’IN DÖNÜŞÜ: 35. ayetten anlaşılıyor ki, muktedir olamadığı iktidarının kötüye gidişini fark eden Süleyman peygamber, aklını başını alıp işlere azimle sarılmaya karar vermiş ve bu aşamada Yüce Allah’a dua etmiştir: Ey Rabbim! Beni koru [maddî ve manevî pislik bulaştırma] ve bana, benden sonra hiç kimseye yaraşmayan bir mülk ihsan et! Şüphesiz ki Sen, bol bol ihsan edensin.

MÜLK: الملك [mülk] sözcüğü, “kudret” demek olup burada varlık ve zenginlik anlamında değil, “devlet”, “iktidar” anlamındadır. Nitekim “Adalet mülkün temelidir” özdeyişindeki mülk sözcüğü de buradaki gibi “devlet” veya “yönetim” anlamına gelir. Çünkü adalet her devletin temelidir; adaletin olmadığı devletler [yönetimler] temelsiz oldukları için yıkılmaya, yok olmaya mahkûmdurlar 

H.Yılmaz

Şöyle ki: Ya Rab! Dedi beni bağışla! Her ne kusur, hata meydana geldiyse, af ve cömertliğinle ört ve bana öyle bir mülk (hükümranlık) bağışla ki, benden sonra kimseye gerekmesin. Yani benim halime uygun, bana mahsus bir mucize olsun yahut bu defa olduğu gibi kimse onu benden çekip alamasın. Yukarılarda da geçtiği üzere Razi, tefsirinin bir yerinde buna şöyle de mânâ vermiştir: Yani bana öyle şanlı bir mülk ver ki, ben ona kavuşup öldükten sonra "dünya mülkünün vefası olsaydı Süleyman'a olurdu" denilsin de kimsenin dünya saltanatına hırs ve rağbeti kalmasın. Bu da güzel bir anlamdır. Fakat biz öyle anlıyoruz ki, Süleyman (a.s.)ın asıl maksadı, fani olan dünya mülkünü değil,

ahiret mülkünü istemektir. Çünkü "Her kim ahiret gelirini isterse ona, ondan veririz. Her kim de dünya gelir ini isterse ona da ondan veririz. Ama onun için ahirette bir nasip yoktur." (Şûra, 42/20) buyurulmuştur ve ondan dolayıdır ki, kendisine fazlası verilmiştir. Nitekim şöyle buyuruluyor:

H.Yazır

O şöyle dedi: Rabbim, beni bağışla; bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir mülk ver. Kuşkusuz bağışlayıcı sadece sensin.

Hz. Süleyman, Allah’tan af diledi. Bunun anlamı şudur: Nebilerde kendilerinden emin olmadıkları için, günah işleyebilecekleri ihtimalini daima içlerinde saklarlar ve her zaman Allah’tan af dilerler. İşte bu kervana Hz. Süleyman da katılmıştır. Beşer olarak günah konusunda, kimse kendisinden emin olamaz ve olmamalıdır. Hz. Muhammed’in günde yüz kere civarında estağfurullah demesi de bunun delilidir.

Hz. Süleyman, kendisinden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık, “manevi değerler bakımından hızlandırılmış olması” anlamına gelmektedir. Koltuğuna, tahtına içi boşalmış bir ceset olarak değil de, manevi değerlerle dolu, gerçek siyaset yapan bir hükümranlık istemişti. O hükümranlık halkın kıskançlığını, hasedini, düşmanlık duygularını çekmeyecek ve komplolar diyarı olmayacaktır. Netice olarak diyebiliriz ki, siyasi erkin, hükümranlığın bir de ilahi lütuf olan boyutu vardır. Onun için Hz. Süleyman, duasında böyle bir isteğe yer vermiş ve konu edinmiştir.

Kendi isteklerimizi, arzularımızı, davranışlarımızı idare edecek ve etmesi gereken hükümranlığımız vardır. Onun için kendini idare edemeyenler başkalarına hükümranlık edemezler. Kötü alışkanlıklardan kendilerini alamayanlar kendine hükümranlık edemiyorlar demektir ve onlar ülke hükümranı da olamazlar. B.Bayraklı

Yani, o'nun tevazuunun ve “günahlarımı bağışla” duasının işaret ettiği dünyevî ihtiraslardan uzaklaşma azminin bir ödülü olarak. Karş. 21:81 ve ilgili not 75. Genel olarak Hz. Süleyman'ın kişiliği etrafında oluşturulan birçok efsanenin anlamı için bkz. 21:82, not 77. 

M.Esed

Bu hususun izahı daha önce Enbiya Suresi'nde yapılmıştı. Enbiya Suresi'nde rüzgârlarla ilgili olarak "Er-Rîhe âsifeten" (sert rüzgar) ifadesi kullanılırken, burada, "tecrîbi emrihi ruhaen" (Onun emriyle yumuşak bir şekilde akıp gider) denilmektedir. Yani, "Hz. Süleyman'ın ticarî gemi filosu, emriyle duruma göre yumuşak bir şekilde akıp gider." 

Mevdudi

Bunun üzerine rüzgârı onun emrine verdik. Onun emriyle istediği yöne doğru tatlı tatlı esiyordu.

Hz. Süleyman’ın emrine verilen “rüzgâr” Enbiya 81 de ve Sebe 12 de de gündeme getirilmişti. Şimdi o ayetleri buraya getirerek benzer ve farklı işlevlerini görebiliriz.

“Süleyman’ın emrine de kasırga gibi esen rüzgârı verdik; onun emriyle içinde bereketler yarattığımız yere doğru eserdi. Biz, her şeyi biliriz.” (Enbiya 21/81)

“Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgârı da Süleyman’ın emrine verdik.” (Sebe 34/12)

Biz bu rüzgârın maddi anlamda bir hava akımı olduğunu kabul etmekle beraber, bu rüzgârın Enfal 46 da belirtilen sosyal ve siyasi gücü, hükümranlığı veya siyasi erki temsil ettiğine ve o manaya geldiğine inanıyoruz. Zaten bir önceki ayette Hz. Süleyman, Yüce Allah’tan eşi, benzeri görülmeyecek olan bir hükümranlık istemişti. Yüce Allah, onun duasını kabul etti ve ona rüzgâr denen siyasi erki vermiştir.

Ayette geçen ruha kelimesi, “yumuşacık biçimde, rehavet” kökündendir. Rehavet kelimesi halk dilinde kullanılmaktadır. Buradaki ilgili kelime, Enbiya 81 deki asîfe denen şiddetli rüzgârın anlamı ile çelişmemektedir. Çünkü rüzgâr bazen şiddetli, bazende yumuşak eser. Her iki ayette, rüzgârın her iki esiş şekline işaret etmektedir.

Ayrıca asabe fiili de, “istedi, kastetti ve irade etti” anlamlarına gelmektedir. Haysu kelimesi ise, “yön, yer” demektir. Rüzgâr, Hz. Süleyman’ın istediği yöne yere doğru tatlı tatlı esiyordu.

Netice olarak diyebiliriz ki, hükümranlığın manevi değerlerini Allah belirledi, rüzgarı, hükümranlığı O oluşturdu, ama işleyiş şeklini ve uygulamasını Hz. Süleyman’a bıraktı.

Siyaset, ekonomi ve bilimden beslendiği kadar manevi değerlerden de beslenmelidir. Manevi kültür, siyaseti besleyen ana damar olmalıdır. B.Bayraklı

de bunun delilidir.

 

Hz. Süleyman, kendisinden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık, “manevi değerler bakımından hızlandırılmış olması” anlamına gelmektedir. Koltuğuna, tahtına içi boşalmış bir ceset olarak değil de, manevi değerlerle dolu, gerçek siyaset yapan bir hükümranlık istemişti. O hükümranlık halkın kıskançlığını, hasedini, düşmanlık duygularını çekmeyecek ve komplolar diyarı olmayacaktır. Netice olarak diyebiliriz ki, siyasi erkin, hükümranlığın bir de ilahi lütuf olan boyutu vardır. Onun için Hz. Süleyman, duasında böyle bir isteğe yer vermiş ve konu edinmiştir.

Kendi isteklerimizi, arzularımızı, davranışlarımızı idare edecek ve etmesi gereken hükümranlığımız vardır. Onun için kendini idare edemeyenler başkalarına hükümranlık edemezler. Kötü alışkanlıklardan kendilerini alamayanlar kendine hükümranlık edemiyorlar demektir ve onlar ülke hükümranı da olamazlar. B.Bayraklı

Ayette geçen bennâ, bina yapan ustalar; gavvas da “dalgıçlar” anlamına gelmektedir. Ayette geçen şeyâtîn kelimesini, bina ustalarından ve dalgıçlardan ayrı ele alabilir ve o zaman ayete şu manayı verebiliriz:

Şeytanları, cinleri yani bozguncu güçleri onun emrine verdik; ayrıca bütün bina yapan usta ve dalgıçları da verdik. Yani şeytan, usta ve dalgıçları ayrı ayrı ele alabiliriz. Bu doğru açıklama olur mu? Soruya cevabı Enbiya 82 ile verebiliriz:

“Şeytanlar arasından da, onun için dalgıçlık yapan ve bundan başka işler görenler vardı. Biz onları gözetim altında tutuyorduk.”

Bu ayet dalgıçların şeytan olduğunu söylediğine göre Sad 37 deki dalgıç ve ustaları şeytanlardan ayrı düşünemeyiz. Ayrıca Sebe 13 e gidersek bu ayrımın olamayacağını da anlamış oluruz. Cinlerin yani şeytanların Hz. Süleyman’a kale, heykel ve havuzlar büyüklüğünde kazanlar yaptıkları anlatılmaktadır.

Cinler veya şeytanlar Hz. Süleyman’ın emrinde çalışıyordu ama onların yanlış bir iş yapmasını Allah engelliyor ve Hz. Süleyman’ı koruyordu. (Enbiya 21/82, Sebe 34/12)

Netice olarak diyebiliriz ki, hem Hz. Davud, hem de Hz. Süleyman’ın, Sad suresinde anlatılan olgularından şu çıkarımları yapıyoruz.

Toplumları idare edenler Allah’a secde edecek, af dileyecek ve O’na yönelecek kadar kibirden uzak bir alçak gönüllüğe sahip olmalıdırlar. Bulundukları yer, onlara asla kibir getirmemelidir.

İnanan insanlar çok çalışacak, kurdukları devletin veya medeniyetin, siyasi, sosyal, ekonomik ve bilimsel gücü bir rüzgâr gibi esmeli, dünya insanlığına dirlik ve düzen getirmelidir. Asi güçler kontrol altına alınmalı ve insanlığa onurlu bir hayat getirilmelidir. B.Bayraklı

Yani cinleri veya isyancı kabileleri ona boyun eğdirdik. İzah için bkz. Enbiya an: 75, Neml an: 23-28, 45-47.
"Şeyâtîn" ifadesi ile Hz. Süleyman'ın azgınlıkları dolayısıyla bağladığı cinler kastedilmektedir. Fakat bu ifade onların zincirlerle bağlandığı anlamına gelmez. Onları, keyfiyetini bilemediğimiz bir şekilde, kaçamayacakları ve azgınlık yapamayacakları bir hale getirmiştir.

S.Ateş

Yani, baskı altına alınmış ve etkisiz hale getirilmiş: Şeyâtîn ‘in bu bağlamda “bozguncu/baş eğmeyen güçler” olarak çevrilmesi konusundaki açıklama için bkz. 21:82, not 76.

M.Esed

38- ve daha diğerlerini ki aşağı derecede bulunan bunlar, diğer sanatkârları içermekle beraber insan şeytanlarından cin şeytanlarına kadar varmaktadır. Bukağılarda, zincirlerde çatılı olarak emir altına alınmışlardır.

Asfâd, safed in çoğuludur ki, bukağı, bend demektir. Bir de bahşiş mânâsına gelir. Çünkü bahşiş de, alanı verene bağlayan bir bağdır. Fakat burada değil, yani "asfad ile çatılmış" değil, "asfadda birbirlerine çatılmış" denilmekle bukağı manasına olduğu anlaşılmaktadır. Demek ki kötülük ve bozgunculuklarına meydan verilmeyecek bir şekilde sıkı bir takip altına alınmışlardır. H.Yazır

Bu ayet üç anlama da gelebilir:

1) Sana sayısız nimetler bağışladık, dilediğine verir, dilediğine vermezsin.

2) Sana ihsan ettiklerimizi dilediğine verebilirsin, senden bir hesap istemeyeceğiz.

3) Cinler senin tasarrufun altına verilmiştir. İster serbest bırak, ister bırakma, bir hesap sormayacağız. 

Mevdudi

39- Bu, yani emrine verdik de dedik ki, sana verilen bu saltanat, bu boyun eğdirme bizim ihsanımız, bahşişimiz, vergimizdir. Artık diler ikram et, dilediğine ver, bağışla, ihsan et diler tut, dilediğinden de men et ey Süleyman! Hesap yok. H.Yazır

Burada, Allah'ın gururlu kimselerden nefret ettiği kadar, kendisinden korkan kimseleri de sevdiği anlatılmak isteniyor. Hata yapan bir kul hatasında inat eder ve tüm uyarılara rağmen, tavrını değiştirmezse, onun sonu tıpkı Âdem ve İblis kıssasında anlatıldığı gibi, İblis'inkine benzer. Tam aksine hata yapan bir kul, Allah'dan korkarak af dilerse, Allah kendisini bağışlar. Tıpkı Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ı bağışladığı gibi. Nitekim Hz. Süleyman'ın tevbesini kabul ettikten sonra Allah, onun duasına icabet etti ve ona hiç kimseye nasip olmayan bir saltanat bağışladı. Hiçbir kuluna vermediği yetkiyi, cinleri ve rüzgârları emrine tahsis ederek ona verdi.  

Mevdudi

Çünkü yetki sana havale edilmiştir. Yahut hesapsız çok bir vergi; dünyada böyle olmakla beraber şu da bir gerçektir ki, ona yüce huzurumuzda şüphesiz bir yakınlık ve güzel bir yer; cennette güzel bir mevki ve makam vardır. H.Yazır

Bu kısım, Hz. Eyyûb’un zikrinin geçtiği 4. yerdir. Daha önce En'am: 84 ve Enbiya: 83-84'de zikredilmişti. Ayrıntı için bkz. Enbiya an: 76-79."Şeytan bana bir musibet dokundurdu" ifadesiyle Hz. Eyyûb, şeytan'ın hastalık ve musibet verme gibi bir güce sahip olduğunu söylemek istememiştir.

O, şiddetli bir hastalığa yakalanmış olması, mal ve servetini kaybetmesi ve tüm yakınlarının kendisinden yüz çevirmesinden ziyade, şeytanın kendisine vesvese yoluyla eziyet etmesinden yakınıyordu:

"O şeytan bana vesvese vererek, meyus olmamı istiyor, beni nankör olmaya itiyor ve sabretmemem için elinden geleni yapıyor" demek istiyordu. Hz. Eyyûb’un yakarışını bu şekilde anlamayı iki nedenden ötürü tercih ettim:

1) Kur'an'a göre Allah şeytana sadece vesvese yoluyla tesir etme özelliği vermiştir. Ona, Allah'ın kullarına hastalık ve maddi eziyetler vermek suretiyle, onları Allah yolundan saptırma şeklinde bir yetki tanımamıştır.

2) Enbiya Suresi'nde Hz. Eyyûb’un Allah'a yalvardığı yerde şeytanın adı bile geçmemektedir.

Mevdudi

Bkz. 21:83, not 78. - 38 Yani, azabın sonucu olarak hayata karşı bezginlik. Allah'ın kendisini sınamakta olduğunu anlar anlamaz Hz. Eyyûb, hissettiği müthiş ümitsizlik ve bezginliğin -ki Eski Ahid ‘de (Eyyûb’un Kitabı iii) dolaylı olarak tasvir edilmiştir- “Şeytan'ın vesvesesi” olarak tanımlanan şeyin sonucu olduğunu görür: Hz. Eyyûb’un kıssasının yukarıdaki anlatımından çıkarılacak ahlakî ders budur.

M.Esed

 

41.Kulumuz Eyyub’u da hatırla! Bir zaman o, Rabbine seslenmişti: “Meşakkat ve acı ile bana şeytan dokundu” [şeytan bana acı ve meşakkat dokundurdu] .

نصب [nusb] sözcüğü, “meşakkat, bedende zahmet” ve  عذاب [azab] sözcüğü de, “acı, mal ve evlât acısı” demektir.

Dâvûd ve Süleyman peygamberler gibi fitnelerden, belâlardan geçirilmiş ve böylece saflaştırılarak arı-duru hâle getirilmiş olan Eyyûb peygamber, ayetten anlaşıldığına göre nusb ve azab ile fitnelendirilmiştir. Nusb ve azab sözcüklerinin anlamları, bu fitnelenmenin [sınanmanın] Eyyûb’un (a.s) bütün malını, ailesini ve sağlığını aynı dönemde yitirmesi şeklinde olduğunu göstermektedir. Fakat o, bütün bunlara rağmen Rabbi ile bağını gevşetmemiş, Rabbine olan güveninden hiç bir şey kaybetmemiş ve hep sabırlı olmuştur.

EYYÛB PEYGAMBERE MUSALLAT OLAN ŞEYTÂN: Kur’ân’da, şeytanın her türlü kötülüğün sembolü olarak tanıtıldığı ve her kötü kişi ve güce şeytan dendiği unutulmamalıdır. Fakat ne yazık ki, şeytan, genellikle halk kültüründeki o malûm yaratık olarak algılanmakta ve âyette bildirilen işkencelerin de Eyyûb peygambere o şeytan tarafından yapıldığı kabul edilmektedir. Hâlbuki Kur’ân’da birçok yerde şeytanın insan üzerinde zorlayıcı bir gücünün bulunmadığı bildirilmiştir. Bu açık Kur’ân bildirisine rağmen, insanların pek çoğu, ölümün, hayatın, sağlık ve hastalığın şeytan tarafından meydana getirildiğini kabul etmekte, ama böyle bir kabulün bu konularda Allah’ı devre dışı bırakmak anlamına geldiğini hiç düşünmemektedirler. Düşünülmeyen bir diğer şey ise, zannedilen güçlere sahip olan şeytanın, bu güçlerini kullanarak neden peygamberleri saf dışı bırakamadığı veya neden Allah rızası için mücadele edenleri yoldan çıkaramadığıdır.

Biz, yukarıda Süleyman peygamberin kıssasında değindiğimiz “şeytan” anlayışıyla, Eyyûb peygamberi bu durumlara getirenin ya yakın çevresinden biri (özellikle de iş ortağı), ya da Eyyûb peygamberin kendi şeytanı (yani, İblis) olduğu kanaatindeyiz. Bu kabule göre, Eyyûb peygamberin başına bu dertleri bir yakını, iş ortağı veya kendi düşüncesizliği açmıştır. O da uğradığı kayıplar karşısında hırsa kapılarak tekasür peşinde koşarken, muhtemelen işleri iyice ters dönmüş, iflâs etmiş, elinde avucunda bir şey kalmamıştır. Bu durumun sonucu olarak yakınları çevresinden uzaklaşmış ve kendisi de düştüğü bunalımlar neticesinde fiziksel ve zihinsel hastalıklara yakalanmıştır.

H.Yılmaz

Kulumuz Eyyub’u da an. Bir vakit Rabbine: Şeytan bana bir bitkinlik ve eziyet verdi, diye yalvarmıştı.

Enbiya 83 te bu yalvarma şöyledir: “Eyyûb, Rabbine: Başıma bir dert geldi, sen merhamet edenlerin en merhametlisisin, diye niyaz etmişti.” Sad 41 de “Bana şeytan bitkinlik ve eziyet dokundurdu” derken şeytan cümlesinin özenesi Enbiya 83 te ise “bana bir dert bir bela, bir hastalık dokundu” demiş ve cümlenin öznesi “dert, bela” olmuştur.

Bu iki ayette yer alan özneleri nasıl bağdaştırabiliriz? Bir kere Hz. Eyyûb, hastalığını, derdini, belasını, bitkinliğini ve eziyetini Allah’a bağlamıyor, ya şeytana veya zararın kendisine bağlıyor ve özne olarak onlara bağlıyor. Yüce Allah’a “sen bana hastalık, bela, zarar verdin” denemez ve denmemelidir. Hz. Eyyûb’un bu dualarını bize aktarmakla Yüce bizleri bilgilendirmektedir.

Şeytanın böyle maddi bir hastalık verme imkânı yoktur. Şeytanın cinlerden meydana geldiğini düşünürsek, cinlerin de görünmeyen varlıklardan olduğunu hatırlarsak, acaba buradaki şeytana mikrop denebilir mi? Hz. Eyyûb, mikrop, virüs, bakteri gibi kavramları bilemeyeceğinden, tümüne birden görünmeyen varlık olarak şeytan demiş olamaz mı?

Eğer “şeytan” kavramına böyle bir anlam veremezsek, şeytanın verdiği hastalık biyolojik değil, tam tersine psikolojik bir rahatsızlık olduğunu anlamış oluruz. Şeytanın dokunuşu maddi değil, psikolojik olmalıdır. Surenin devamına bakarsak, bu yorum biraz daha doğruya yakın gözükmektedir. Sad 41 e baktığımızda, şeytanın kendisine dokunup neler getirdiğini söylemesine rağmen Allah Teâla’dan ne beklediğini söylememiştir. Ama Enbiya 83 te : “Sen, merhamet edenlerin en merhametlisisin” diye seslenerek Allah’tan merhameti gereği şifa beklemiştir. B.Bayraklı

Yani, Allah'ın emriyle ayağını yere vurduğunda oradan su fışkırmış ve Hz. Eyyûb, o sudan içtikten ve banyo yaptıktan sonra hastalığı geçmiştir. Muhtemelen Hz. Eyyûb bir cilt hastalığına yakalanmış olmalıdır. Nitekim Kitab-ı Mukaddes’te Hz. Eyyûb’un vücudunun baştanbaşa sivilcelerle kaplı olduğu zikredilir.

Mevdudi

Klasik müfessirlere göre, şifa veren bir suyun mucizevî bir şekilde çıkması, Hz. Eyyûb’un bedenî ve zihnî sıkıntılarını sona erdirdi. M.Esed

“Ayağın ile topukla” [yere vur, mahmuzla, yaya olarak hemen oradan uzaklaş] !

Âyette geçen  ركض [rakz] sözcüğü, “topuklamak [atı mahmuzlamak] , kanat çırpmak” anlamına gelir. Sözcük burada mecazen “acele etmeyi, çabuk gitmeyi” ifade etmektedir. Çünkü atın mahmuzlanması, onu hızlandırmak için yapılan bir harekettir ve kanat çırpmak da bulunulan yerden süratle uzaklaşmayı ifade eder. Nitekim konumuz olan ayetten başka Enbiya/12-13‘de geçen rakz sözcüğü, orada da bu âyetteki gibi “kaçmak, çabucak uzaklaşmak” olarak mecâz anlamıyla yer almış ve genellikle tüm meal ve tefsirciler o ayetlere bu manaları vermişlerdir:

Öyle ki onlar azabımızın şiddetini hissettikleri zaman ondan hızla uzaklaşıp kaçıyorlardı. “Hızlı hızlı kaçmayın; içinde şımarıp azdığınız yurtlarınıza dönün. Belki sorgulanacaksınız!” (Enbiya/12-13)

Konumuz olan Eyyûb kıssasındaki ürkuz sözcüğünün, “ayağını yere vur” anlamına alınması suretiyle, Allah’ın emriyle ayağını yere vurduğunda oradan su fışkırdığı ve Eyyûb peygamberin o sudan içtikten ve banyo yaptıktan sonra hastalığının geçtiği, muhtemelen de Eyyûb peygamberin bir cilt hastalığına yakalanmış olduğu yolunda yapılan açıklamalar tamamen mesnetsiz, hayalî yakıştırmalardır. Bunlar, Kitap-ı Mukaddes’te yer alan ve Müslümanların ölçüp tartmadan, sağlama yapmadan kabul ettikleri, Eyyûb peygamberin vücudunun baştan aşağı sivilcelerle dolu olduğu yolundaki ifadelerden kaynaklanmaktadır.

Âyetteki ayağın ile ifadesi, bize göre Eyyûb peygamberin yaya olarak gitmekten başka çaresinin kalmadığını göstermektedir. Çünkü pasajdaki anlatıma göre, Eyyûb peygamber tüm mal varlığını, sağlığını, çevresini ve ailesini kaybetmiş, mahmuzlayacak ne atı ne de devesi kalmıştır. Kanatlanacak imkânı da olmadığı için âyette “ayağın ile” ifadesi yer almıştır.

İşte yıkanılacak bir yer, soğuk içecek!”

Bu ifade genellikle “ayağını yere vurmasıyla yerden bir pınarın fışkırıverdiği ve Eyyûb peygamberin de ondan içtiği ve onunla yıkandığı, sonunda da dertlerinden kurtulduğu” şeklinde yorumlanmıştır. Bize göre ise bu ifade, Eyyûb peygambere istikamet vermekte, kaçıp gideceği yerlerdeki imkânlara işaret etmektedir. Yani, Eyyûb peygamber bulunduğu, yaşadığı yerden ayrılarak “sulak, bitek ve serin bir bölgeye, yaylaya” gidecek, böylece o’nu sarmış olan sıkıntılardan kurtulup selâmete erecektir.

H.Yılmaz

"Nusb" meşakkat, bedende zahmet, azabda acı, mal ve evlat acısıyla tefsir edilmiştir. Debren ayağınla.

"Rekz" , özengi tepmek, kanat çırpmak tarzında olan harekettir. Ne kadar dikkate değer bir noktadır ki, Cenab-ı Allah Eyyûb’un duasına cevap olan kurtuluş mucizesini verirken bile, önce ona böyle bir hareket emretmiştir ki, bu emir, tıpkı Meryem kıssasındaki "(hurmanın dalını kendine doğru) silkele!" (Meryem, 19/25) emrine benzer ve "O'na ancak güzel kelimeler yükselir. Onu da salih amel yükseltir." (Fâtır, 35/10) ifadesini de hatırlatır. Burada bu emir Hz. Eyyub'a söylendiği gibi hikâye edilerek "dedik" kelimesi hazfedilmiştir. Böylece âyet, arada Resul-i Ekrem'e hitap eden bir ara cümlesiymiş gibi bir telmih de yapılmıştır. Ayak vurmak, ayakla deprenmek, özengilemek, olduğu yerde tepinmeye, çabalamaya veya yolculuk veya hicret ya da harp etmeye yani mücahedenin mümkün olabilen her kısmına uygun olabileceğine göre bu telmih, kıssanın hisse noktalarından birini teşkil eder. "elinle... Tut" ifadesi de böyledir. İbnü Cerir Taberî, tefsirinde Hz. Eyyûb’un deprendiği bu yerin "Câbiye" olduğunu naklediyor.

İşte; yani deprenince bir kaynak çıktı, işte dedik sana bir yıkanacak sepserin ve içecek. Yıkan ve iç; için, dışın iyileşsin, yorgunluğun dinlensin, yüreğin soğusun. Bazılarına göre, ün sıfatı değil, ikinci bir haber yerinde ve soğuk içecek mânâsınadır. Bunlar, biri sıcak, biri soğuk iki menba çıkmış, sıcağıyla yıkanmış, soğuğunu içmiş olduğunu söylemişlerdir. Fakat âyetin zahiri birincisidir.

H.Yazır

Ona: ayağını yere vur. İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su dedik.

Ayette geçen rakd kelimesi, “ayakla kuvvetli bir şekilde itmek, tepmek” anlamına gelmektedir. “Atın tepmesi” de bu kelime ile ifade edilmektedir. Yalvarması üzerine Yüce Allah ona ayağı ile yere vurmasını emretmiş o da Yüce Allah’ın emrini yerini getirmiş, yıkanmasına ve içmesine müsait soğuk su pınarı fışkırtmıştır.

Enbiya 84 te Yüce Allah onun yalvarışını kabul ettiğini ve ardından sıkıntısını giderdiğini söylemektedir. Sıkıntısını nasıl giderdiğini Enbiya 84 de anlatmadı ama Sad 42 de bu şekildeki pınar suyu ile giderdiğine işaret etmektedir. Kuranda su çok önemli bir yer işgal etmektedir.

Hz. Nuh’un tufanı su ile gerçekleşmiş, bu su, tevhit inancına karşı çıkanları, kabaran manevi pislikleri ve bunları kabartanları temizlemiş ve bu temizlik diğerleri için kurtuluş olmuştur. Bu su, hem gökten yağmur şeklinde yağıyor, hem de yerden fışkırıyordu (Hud 11/40-44; Kamer 54/11/14)

Hz. Musa’nın ölümden kurtuluş sürecinde suyun önemi çok büyüktür. Bu su, ölüm tehlikesi gibi sosyal hastalığı tedavi ediyordu. Onun için Musa suyun çocuğu demektir. (Kasas 28/7-8) Hz. Musa ve İsrailoğulları’nı Firavunun tehlikesinden kurtarıp Firavunun ölümüne sebep olan da sudur. (Şuara 26/61-66) Hz. Musa’nın asası ile vurup taştan akan ve İsrail oğullarının susuzluğunu gideren de su idi (Bakara 2/60; Araf 7/160) Hz. Meryem, oğlu Hz. İsa’yı doğurduğunda çocuğun ayaklarının altından da çıkan su idi (Meryem 19/25-26) aynı şekilde Eyyûb peygamberin, ayağı ile vurup çıkan da su olmuştur. (Sad 38/42)  diğer taraftan Kuran da cennet anlatılırken en önemli özelliklerinden biri de sudan ırmaklar olmaktadır. (Muhammed 47//15) Su, hayatın başlangıcıdır. (Enbiya 21/30) Su hayattır, su temizleyicidir, su ödüldür, su, kimi zaman cezalandırma aracı, kimi zaman kurtuluş vasıtası, kimi zamanda mucizevi bir ağırlık olmuştur.

Hz. Eyyûb’un ayağının altından çıkan su, hem yıkanmaya hem de içilmeye müsait idi. Muhammed 15 de geçen “bozulmayan sudan nehirlere” bir işaret olmaktadır. B.Bayraklı

Burada her akıl sahibi için bir ibret ve ders vardır. Yani insanoğlu ne halde olursa olsun, Allah'a isyan etmemeli ve O'ndan ümidini kesmemelidir. İyilikte, kötülükte kendisinden başka ilâh olmayan Allah'ın elindedir. O, dilediğini iyi bir durumdan çok kötü bir duruma uğratır, çok kötü bir durumdan da iyi bir duruma yükseltir. Dolayısıyla akıl sahibi her insan ümit ettiğini sadece Allah'dan beklemelidir.. Rivayetlere göre, Hz. Eyyûb’un dışında herkes, hatta çocukları bile kendisinden uzaklaşmışlardır. Bu yüzden "Biz ona şifa verdiğimizde ailesi ona döndü. Ondan sonra biz kendisine eskisinden daha fazla mal ve evlat verdik." denilmiştir. 

Mevdudi

Ve Biz o’na, ailesini ve onlarla birlikte olanların bir mislini daha tarafımızdan bir rahmet ve tüm akıl sahipleri için bir ibret olarak bahşettik.

Bu âyet, Allah’tan gelen belâ ve musibetlere karşı sabırlı olanların nail olacakları nimetlere dikkat çekmekte ve belâlanma sonucunda sabredenlere, kaybettiklerinin kat kat fazlasının ikram edildiğini bildirmektedir. Bu ikramlar, –surenin sonundaki “Fitne” başlıklı yazımızda da belirttiğimiz gibi– Bakara/155-156‘da “müjde” olarak nitelendirilmiştir:

Ve de kesinlikle Biz sizi korkudan, açlıktan bir şeylerle ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile belâlandıracağız [imtihan edeceğiz] . Başlarına bir musibet geldiği zaman, “Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve yalnız O’na döneceğiz” diyen şu sabredenleri müjdele! Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman, “Biz Allah içiniz ve yalnız O’na dönücüleriz” diyenlerdir. (Bakara/155-156)

43. âyetle ilgili olarak bazı rivayetlerde, “Allah o’nun önceki çocuklarını diriltti ve onlar kadar daha verdi” şeklinde aşırı abartmalar yapılmıştır. Hâlbuki âyetin açık anlatımında Yüce Allah’ın Eyyûb peygamberin çocuklarını öldürdüğüne ve sonra ölen çocuklarını dirilttiğine dair hiçbir ifade yoktur.

H.Yılmaz

Katımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olarak, ona ailesini onlarla birlikte ve o kadarını daha verdik.

Yorumunu yapmakta olduğumuz Sad 43 ile Enbiya 84 ayetlerini bir araya getirince şu gerçek ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah, kulluk ile aklını kullanmayı aynı anlama almaktadır. Enbiya 84 te “kullara bir öğüt”, Sad 14 te de “selim akıl sahiplerine bir öğüt olsun” diyor. Aslında kulluk ile selim akıl sahibi olamamanın aynı anlama geldiğine işaret edilmektedir. Her insan Allah’ın kuludur; ama gerçek kul, aklını kullanıp Allah’ı tanıyan, O’na inanan O’nun emirlerini yerine getirendir. B.Bayraklı

Kitab-ı Mukaddes'in anlatımına göre (Eyyûb’un Kitabı ii, 9), Hz. Eyyûb’un çaresiz sıkıntılar içinde çırpındığı dönemde karısı, inancında direnmesinden dolayı kocasına kızdı: “Bu sadakatte direnecek misin hâlâ? Allah belanı versin, öl!” Klasik Kur’an müfessirlerine göre Hz. Eyyûb, Allah kendisine sağlık verirse karısını sapkınlığından dolayı yüz sopa ile cezalandıracağına yemin etti. Fakat iyileşince acele ile yaptığı yeminden dolayı pişmanlık duydu, çünkü karısının “sapkınlığı ”nın kendisine karşı sevgi ve şefkatinin bir ürünü olduğunu anladı; bunun üzerine kendisine inen vahiyde, karısına, “yüz veya daha fazla saptan oluşan bir deste ot” ile bir kere vurarak yeminini sembolik bir şekilde yerine getirmesi bildirildi. (Karş. 5:89 )-“Allah sizi düşünmeden ağzınızdan kaçırıverdiğiniz yeminlerden dolayı sorumlu tutmaz”.) 

M.Esed

“Ve eline bir tutam bitki al, onunla hemen rızk aramak için sefere çık ve hânis olma” [kararsız olma, doğrudan sapma] . Gerçekten Biz o’nu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendir.

Eyyûb peygamber ile ilgili gerçekleri kavrayabilmek için bu âyette geçen bazı sözcükleri iyi anlamak zorunludur. Zira bu âyetteki bazı ifadeler, asılsız hikâyelerin üretiminde kullanılmak üzere çarpıtılmıştır.

Bu ayetten; önce, hanımını sopayla dövmek üzere yemin eden Eyyûb peygamberin sopa yerine bir demet otla vurarak bu yeminini yerine getirdiği ve bu yolun da kendisine bizzat Allah tarafından öğretildiği yalanları üretilmiş, daha sonra da bu yalanlardan, adına “Eyyûb ruhsatı” da denilen “hile-i şer’iyye” ortaya çıkarılmıştır.

Âyetin nasıl çarpıtıldığını gözler önüne serebilmek için, Eyyûb peygamberin yemini ve hanımını dövmesi ile ilgili hikâyeyi ve bu gerçek dışı hikâyeden çıkarılan fetvaları okuyucuların dikkatine sunuyoruz:

Bil ki bu söz, daha evvel, Hz. Eyyûb’dan (a.s) bir yeminin sâdır olduğuna delâlet etmektedir. Bir hadiste, o’nun hanımına karşı yemin ettiği bildirilmiştir. Âlimler, o’nun, hangi sebepten ötürü hanımına karşı yemin ettiği hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bu yeminin, o kadının, Hz. Eyyub’u (a.s) şeytana taata meylettirme gayretinden dolayı olduğunu söylemek uzak bir ihtimal olduğu gibi, yine saç örüğünü kesip vermesinden ötürü olduğunu söylemek de akıldan uzaktır. Çünkü yiyecek almaya mecbur olan birisinin böylesi bir harekette bulunması mubahtır. Doğruya en yakın olan, hanımının, Hz. Eyyub’a (a.s), bazı işlerinde muhalefet etmesinden ötürü bu yeminin olmasıdır. Çünkü o kadın, bazı işlerini görmeye gidiyor, bu yüzden gecikiyordu. Hz. Eyyûb (a.s), iyileştiğinde ona yüz sopa vuracağına dair hasta iken yemin etti. O kadın, o’na çok güzel hizmet ettiği gibi, Cenab-ı Hakk, Hz. Eyyûb’un (a.s) yeminini, hem kendine hem hanımına kolay olan en basit yolla çözdü. Bu ruhsat, devam etmektedir. Hz. Peygamber’e (s.a.v), bir cariyeyle zina eden sakat, sıska biri getirildi. Hz. Peygamber (s.a.v), “İçinde yüz çöpü bulunan bir hurma salkımı alıp, ona onunla bir kere vurun” buyurdu.

Hz. Eyyûb’un eşine dayak atma yeminine gelince; yüce Allah o’na ve o’nu korumaya çalışan, göğüsledikleri sınamaya sabreden eşine merhametinden dolayı kolay bir çözüm göstermiştir. Hz. Eyyûb’un yemin ederken belirlediği sayıdaki sopaları birleştirerek onların hepsiyle bir kere vurmasını emretmiştir. Böylece Hz. Eyyûb, yemininin gereğini yapmış ve onu çiğnememiş olacaktı.

Rivayetlere göre, Hz. Eyyûb’un dışında herkes, hatta çocukları bile kendisinden uzaklaşmışlardır. Bu yüzden, “Biz o’na şifa verdiğimizde ailesi o’na döndü. Ondan sonra Biz kendisine eskisinden daha fazla mal ve evlat verdik” denilmiştir.

Bu cümle üzerinde biraz durmak gerekir. Hz. Eyyûb hasta iken, bir miktar sopa vurarak hanımını döveceğine yemin etmiştir. Ancak sağlığına kavuştuğunda, günahsız hanımını dövmek üzere ettiği yeminden pişmanlık duymuştur. Dövmese yemin etmiş olduğu için günaha girecektir, dövse masum ve vefakâr eşine boşuna haksızlık edecektir. Allah bu sorunu şöyle halletmiştir: “Kaç adet sopa vuracaksan eline o kadar çöp al ve bir demet yap, sonra da o demetle eşine bir kez vur. Böylece hem yeminin yerine gelmiş olur, hem de eşin boş yere eziyet görmez.” Bazı fakihler böyle bir yöntemin sadece Hz. Eyyub’a mahsus olduğunu söylerlerken, bazıları da, başka kimselerin de bu fırsattan yararlanabileceklerini savunmuşlardır. İlk görüşü İbn-i Asakir, İbn-i Abbâs’dan, el-Cessas ise Mücahit’ten nakletmişlerdir. İbn-i Mâlik de aynı görüştedir.

Diğer görüş ise İmam Ebû Hanife, İmam Yusuf, İmam Muhammed, İmam Züfer ve İmam Şafii tarafından öne sürülmüştür. Onlara göre sözgelimi bir kimse hizmetçisine 10 sopa vurmaya yemin ettiğinde, 10 sopayı birleştirerek ona vursa yemini yerine gelmiş olur. Ancak 10 sopanın hepsinin de hizmetçinin vücuduna değmiş olması gerekir. Nitekim. Hz. Peygamber’den (s.a) rivayet edilen bir hadiste, o, hasta bir zaniye böyle ceza vermiştir. Çünkü zina eden şahıs o derece hasta idi ki 100 sopaya dayanması mümkün değildi. El-Cessas ’ın Sa‘d b. Ubâde ’den rivayet ettiğine göre, “Benî Sa‘d kabilesinden bir şahıs zina etmişti. Ancak o kadar hastaydı ki bu şahıs, bir deri bir kemik kalmıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) bu zaniye, 100 çöpü olan bir hurma dalıyla bir kez vurulmasını emretmişti. (Ahkamu’l-Kur’ân, ayrıca bu hadis, Müsned-i Ahmed ’de, Ebû Dâvûd, Nesei, İbn-i Mâce, Taberaní, Abdurreazzak’ın kitaplarında ve daha birçok hadis kitabında kayıtlıdır.) Hz. Peygamber (s.a) hasta ve zayıf olan biri üzerinde hadd cezasını bu şekilde tatbik etmiştir. Ayrıca fukaha, bu tür bir ceza için çeşitli şartlar öne sürmüştür. Örneğin her çöpün suçlunun vücuduna dokunması ve ayrıca da eziyet vermesi gibi.

Bazı âlimler, bu âyeti hile-i şer’iyyeye delil kabul etmişlerdir. Bunun Allah Teâlâ’nın Hz. Eyyub’a gösterdiği bir çözüm olduğundan da bir şüphe yoktur. Fakat bu, sorumluluktan [farzdan] kurtulmak için gösterilen bir yol değil, sadece bir kötülükten kaçınmak içindi.

Dolayısıyla İslâm hukukunda bile, ancak kişinin kendisine veya bir başkasına yapacağı zulüm, günah ve kötülüğü bertaraf etmesi şartıyla caizdir. Aksi takdirde haramı helâl kılmak, farzdan kaçınmak ve iyiliği terk etmek için yapılan hile günah üstüne günahtır, hatta son tahlilde küfre bile girebilir insan. Çünkü art niyetle hile yapmaya çalışan bir kimse, güya Allah’ı kandırmaya çalışıyordur. Sözgelimi bir kimse zekât vermemek için, yılın bitiminden önce malını başkasına devrederse, sadece farzı terk etmiş olmaz, aynı zamanda farzdan kurtulduğunu da sanarak Allah’ı aldatmaya çalışmış olur. Bazı fakihlerin bu gibi hilelere eserlerinde yer vermiş olmaları, şer’i hükümlerden nasıl kaçınılacağını göstermek için değildir. Bilakis hile-i şer’iyeye başvuran bir adamın davasına bakarken hâkimin zahire göre hükmedip, sonucu Allah’a bırakması için yapılan hileyi bilmesini sağlamaktır.

KURTUBÎ’YE GÖRE EYYÛB’UN YEMİNİ:

Eyyûb hastalığı esnasında hanımına yüz sopa vurmaya yemin etmişti. Bu yeminine neyin sebep olduğu hususunda dört ayrı görüş vardır:

1) İbn-i Abbâs’ın rivayet ettiğine göre, Eyyûb’un hanımı doktor suretinde karşılaştığı İblis’i Eyyub’u tedavi etmek için çağırmış. İblis, “Şu şartla o’nu tedavi ederim” demiş, “iyileşecek olursa, ‘Sen beni iyileştirdin’ diyecek, bunun dışında o’ndan hiçbir karşılık istemiyorum.” Hanımı, “Peki” demiş ve Eyyub’a böyle demesini öğütlemiş. Bunun üzerine Eyyûb, hanımını döveceğine yemin etmiş ve, “Yazık sana, o dediğin kişi şeytân”dır” demişti.

2) Sa‘îd b. el Müseyyeb ’in dediğine göre önceden Eyyub’a getirdiği ekmekten daha fazlasını getirmiş. O hıyanet edeceğinden korkunca, mutlaka onu dövecek diye yemin etmiş.

3) Yahyâ b. Selâm ve başkalarının naklettiğine göre de şeytan Eyyûb’un hanımını Eyyub’u kendisine kurban olarak bir keçi kesmeye mecbur etmesini ve bunun sonucunda da iyileşeceğini belirterek telkinde bulunmuş. Hanımı bundan Eyyub’a söz edince iyileştiği takdirde ona yüz sopa vuracağına dair yemin etmiş.

4) Denildiğine göre hanımı saç örüklerini iki ekmek karşılığında satmış. Çünkü Eyyûb’a yemek üzere götürecek hiçbir şey bulamamıştı. Eyyûb ise ayağa kalkmak istedi mi ona, yani örüklere tutunurdu. İşte onu dövmeye yemin etmesinin sebebi bu olmuştu.

Bu gerçek dışı hikâyelerden sonra Kur’ân’ın gerçeklerine dönüyoruz:

 “Ve eline bir tutam bitki al,

ضغث [dığs] sözcüğü, “ot, fesleğen ve benzeri şeylerden küçük bir demet” manasınadır Ayetteki Ve eline bir tutam bitki al ifadesi, 42. âyetteki Ayağın ile topukla [yere vur, mahmuzla, yaya olarak hemen oradan uzaklaş] ifadesine bağlanmıştır.

Âyette konu edilen demetin ne demeti olduğu açıkça belirtilmediği için, bu ifade hakkında daha geniş anlamlar düşünülebilir. Meselâ bu ifade ile Eyyûb peygamberden, yaşadığı bölgedeki bazı bitkileri alıp işaret edilen sulak ve serin bölgeye götürmesi istenmiş olabileceği gibi, artık çevresinde nitelikli kimse kalmadığı için elinin altında kalan “bir tutam ot” mesabesindeki niteliksiz kimseleri alıp onlarla sulak ve serin bölgede bir topluluk oluşturması da istenmiş olabilir.

Onunla hemen rızk aramak için sefere çık

DARB:  الضّرب [darb] sözcüğü, iyi bir müteşabih sözcük örneği olup, Lisânu’l-Arab ve Tâcü’l-Arûs’un beyanlarına göre yüzlerce farklı anlamda kullanılmaktadır.

Darb sözcüğünün hakikî manası, “bir şeyin üzerinde bir şey oluşturmak” demektir. Bir şey üzerinde bir şey oluşturmanın ise doğal olarak birçok yolu ve yöntemi olduğu için sözcük de mecazen pek çok anlamda kullanılabilmektedir. Meselâ, herhangi bir nesne üzerinde el, sopa, kılıç gibi birçok şey vasıtasıyla bir şeyler oluşturmak mümkündür. Bir nesne üzerinde el ile oluşturulan şey “dövmek” veya “çarpmak” sözleriyle, sopa ile oluşturulan şey “kırmak” veya “devirmek” sözleriyle, kılıç ile oluşturulan şey “kesmek”, “yaralamak” veya “çizmek” sözcükleriyle ifade edilen eylemler olabilir. İşte, tüm bu eylemler darb sözcüğünün anlamı kapsamındadır. Başka bir örnek olarak, herhangi bir metal parçası üzerinde yapılacak oyma veya kabartma eylemi de darb sözcüğüyle ifade edilir. Nitekim metal para basımına darb, para basılan yere de darphane adı verilmiştir. Osmanlı paralarının üstünde yazılı olan  ضرب فى قسطنطنيّه [duribe fî kostantıniyye] ibaresi de, “Kostantıniye’de [İstanbul’da] basılmıştır” anlamına gelmektedir. Yine başka bir örnek olarak, yollarda ayakla iz oluşturmak ve bu anlam ekseninde rızık, ticaret veya savaş için yola gitmek de darb sözcüğüyle ifade edilir. Ayrıca Araplar misafire  ضارب [dârib=yol tepen] derler. Mecaz anlamları arasında “dövmek” ve “çarpmak” anlamlarıyla meşhur olan darb sözcüğü; yağmurun topraktaki izi, Mûsâ peygamberin İsrâiloğulları’na denizde asasıyla yol açması, tuvalete def-i hacet için hızlı gitmek, çiş yapmak, bir yere bir şey dikmek, erkek hayvanın dişisinin üstüne çıkması, bir şeyi bir şeye çarpmak, karıştırmak, koyun boyamak, suda yüzmek, akrep sokması, kalp atışı, nabız vuruşu, bir şeyi kaldırmak, el ile işaret, sıkı tutmak, kavgadan-belâdan kaçmak, bir yere varıp dikilmek, örnek vermek ve daha bir çok anlamlarda kullanılır.

Darb sözcüğünün değişik anlamlarıyla ilgili Kur’ân’da birçok örnek mevcut olduğundan, Kur’ân üzerinde çalışanların bu sözcüğün geçtiği pasajdaki anlamı yakalayabilmeleri için sözcük üzerinde iyi düşünmeleri gerekmektedir.

Görüldüğü üzere darb sözcüğü, müteşabih anlamlı bir sözcüktür. Bu sebeple sözcük, yer aldığı cümledeki veya bulunduğu pasajdaki söz ve anlam akışı dikkate alınarak te’vil edilmeli, yani sözcüğün değişik anlamlarından birisi tercih edilmelidir.

Bu pasajdaki konu akışı dikkate alındığında, bize göre darb sözcüğü için en uygun anlam (emir kipi olarak), “Rızık aramak için yola çık, hicret et, bulunduğun yerden ayrıl!” anlamıdır. Kitap-ı Mukaddes’teki, “Eyyûb, dostları için dua ettikten sonra, Eyyûb‘un sürgününü Rabb döndürdü. Ve Rabb o‘nu eski gönencine kavuşturup o‘na önceki varlığının iki katını verdi” ifadesi de, Eyyûb peygamberin memleketinden ayrıldığını, gurbette çok geniş imkânlara ve lütuflara mahzar olduğunu ve sonra memleketine geri döndüğünü anlatmakta, dolayısıyla bizim önerdiğimiz anlam uygun düşmektedir.

Ve hânis olma [kararsız olma, doğrudan sapma]

HINS: الحنث [hıns] sözcüğü asıl olarak, “haktan bâtıla kaymak; günah işlemek” ve “kararsızlık” anlamlarına gelmektedir. Yemin eden birisinin yemininden caymasına da, “haktan bâtıla kaymak” manasında hânis olma denir. Âyette ve pasajda yemine dair başkaca bir söz olmadığı gibi, Eyyûb peygamberin, elindeki bir tutam ot ile hanımına vurması istendiği yönünde ima ve işaret sayılabilecek açık veya kapalı herhangi bir söz de yoktur. Dolayısıyla buradaki hıns sözcüğünün, “yeminden dönmek” anlamında değerlendirilmesi bize göre yanlıştır. Âyetteki, bir dizi emrin sonuncusu olarak Eyyûb peygambere verilen ve lâ tahnes ifadesi, “karasız olma, haktan sapma, günah işleme!” anlamlarında değerlendirilmelidir. Nitekim hıns sözcüğü Kur’ân’da bir kez daha geçmekte ve orada da, “haktan bâtıla sapış; günah” anlamında kullanılmaktadır:

Büyük hıns [günah] üzerine ısrar ediyorlardı. (Vâkıa/46)

Görüldüğü gibi, sözcükler asıl anlamlarında anlaşılıp pasajın bütünlüğü de dikkate alındığında, âyetin başka zorlamalara gerek bırakmayan mesajı açıkça ortaya çıkmaktadır. Sözcüklerin gerçek anlamları dışında anlaşılması durumunda ise ortaya bir de Eyyûb peygambere bir yemin ayarlamak mecburiyeti çıkmakta ve böylece yukarıda aktardığımız uydurma senaryoların sayısı, ayarlanan yemin gerekçeleri nispetinde artmaktadır.

Bize göre, Eyyûb (a.s) kıssasının anlatıldığı ayetlere yakıştırılan anlamların mucize mantığıyla izah edilmesinin de hiçbir makul gerekçesi yoktur. Zira Eyyûb peygamberin karşısında ne o’nun peygamberliğini inkâr eden, ne de o’ndan mucize bekleyen herhangi bir kişi veya zümre vardır.

Gerçekten Biz o’nu sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu! Şüphesiz o çokça dönendir.

Eyyûb peygamber kıssası, Rabbimizin Eyyub’u (a.s) çok güzel niteliklerle övüp onurlandırdığı bu ifadelerle son bulmaktadır. Daha önce Dâvûd ve Süleyman peygamberler için kullanılan evvâb sıfatının bu kez de Eyyûb peygamber için kullanılmış olması dikkat çekicidir. Suredeki kıssalarıyla Peygamberimize ve tüm insanlığa örnek gösterilen peygamberlerin bu ortak özelliği, müminin övgüye lâyık diğer niteliklerinin de kaynağı durumundadır. İsra/25‘de çoğul hâliyle karşımıza gelecek olan evvâb sözcüğü, Kaf/32‘de genel anlamda kullanılmış ve tarafımızdan şu şekilde açıklanmıştı:

  اوّاب [evvâb] ;

Günahlarından pişman olup çokça dönen ve çokça istiğfar eden,

Allah’a tefekkürüyle çokça dönen, çokça yönelen,

Allah’ın dışındaki varlıklara yönelirken, hevâ ü heveslerine uymaktan çokça dönen [kendini alıkoyan] ,

Allah’tan başkasını kabullenmeyen, Allah’ın dışındaki her şeyden kesinlikle el etek çeken demektir.

Dolayısıyla evvâb olan kimse, arzularını ve isyanı terk edip Allah’a itaat ve rızayı seçen kimsedir. O, Allah’ın hoşlanmadığı şeyleri terk eder, Allah’ın tavsiye ettiği yola tâbi olur. Bu yoldan küçük bir sapma bile onu korkutur. O, Allah’a çokça tövbe ve kulluk eder, O’nu hatırlar ve her işinde O’na yönelir.

Kur’ân’da ilk kez bu surede yer alan Eyyûb peygamber, daha sonra En‘âm/84 ve Enbiya/83-84‘de de zikredilecektir.

BU KISSALARIN MESAJI: Bir kul bilmelidir ki, Allah’tan af dilerse, Allah kendisini bağışlar. Nitekim kıssalarda da Yüce Allah’ın Dâvûd, Süleyman ve Eyyûb peygamberleri bağışladığı ve onlara eskisinden kat be kat fazla imkânlar verdiği anlatılmaktadır.

Bu kıssaların bir başka mesajı da, Peygamberimizin tıpkı Eyyûb peygamber gibi, bir avuç insanla başka bir diyara gideceği ve orada güçlenip geri döneceğidir.

Yakıştırdıkları anlamları uydurma hikâyelerle besleyip peygamber kıssalarını efsaneye çevirenler ve onları hiç sorgulamadan kabul edenler, kendilerine şu soruyu sormak durumundadırlar: Acaba Süleyman ve Eyyûb peygamberlere musallat olan şeytânlar şimdi nerededirler ve ne yapmaktadırlar? 

H.Yılmaz

Eline bir demet sap al ve onunla vur, yeminini bozma, dedik. Şüphesiz biz onu sabırlı bulduk; o ne iyi bir kuldu. O, daima Allah’a yönelirdi.

Ayette geçen dığs kelimesi, “ot, fesleğen ve benzeri şeylerden küçük bir demet” anlamına gelir. Hanese fiili de “yemini bozmak” demektir. Yüce Allah, kime vuracağını söylememektedir.

Hz. Eyyûb’un olgusunda şunları buluyoruz: Derdini Allah’a anlatıp O’ndan yardım dilemek, sabırlı olmak ve Allah’a yönelmek, yanlış yere yemin yapmamak, yapılırsa, en hafifi ile yerine getirmek gibi dinin olmazsa olmazlarını buluyoruz. “Bir istekte bulunurken ve bir yardım istenirken, aracı koymadan direkt Yüce Allah’tan istemek. “O’nun merhametine sığınmak, tevhit inancının gereği ve peygamber ahlakı olmaktadır. Peygamberler bile Allah’a yalvarırken, biz nasıl bir ölüden, bir faniden yardım bekleriz ve onu aracı koyup Allah’tan isteriz? B.Bayraklı

Güç ve basîret sahibi

Bilindiği gibi, insanın bir bedensel bir de zihinsel gücü vardır. Bedensel güç, genellikle el yardımı ile yapılan işlerle ortaya konduğu için el sözcüğü “güç ”ten kinaye olarak kullanılır. İnsanın zihinsel gücü ise “görüş, görme, göz” e izafeten basîret sözcüğüyle ifade edilir. Bu nedenle, iki gözü olan ve onlarla çevreye bakınıp durana değil de zihinsel fonksiyonlarını kullanan, yani akıl eden, tefekkür eden, bakar kör olmayan kimselere basîret sahibi denilir. Dolayısıyla 45. âyette adı geçen peygamberlerin “güç ve basîret sahibi kullar” olarak nitelenmesi, onların dirayetli, gayretli, doğru yolu gören ve gösteren kimseler olduğunu anlatmaktadır.

H.Yılmaz

Kuvvetli ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Yakup’u da an.

Ayette geçen el-eyd kelimesi, “güçlü, kuvvetli” demektir. Buradaki güçlülük ve kuvvetlilik irade sağlamlığını ifade etmektedir. Bu peygamberler güçlü iradeye sahiptirler. Aynı özellik Sad 17 de Hz. Davud içinde gündeme getirilmiştir. “İrade sağlamlığı” peygamberlerin önde gelen vasıflarından biridir.

El-ebsâr da basiretin çoğuludur. Basiret de “derin bir kavrayış yeteneği, gönül gözü, insanın içinde meydana gelen fırtınaların Rahmanimi şeytani mi olup olmadığını ayıran güç” anlamına gelmektedir. Araf 201 de belirtildiği gibi takvayı elde edenlerin düşünerek gönül gözü ile görebilmeleridir. “Gönül gözü, kavrayış yeteneği” denen basiretin olmazsa olmazını, düşünmek ve iman etmek teşkil etmektedir. Aklını kullanmayanlarda gönül gözü teşekkül etmez. B.Bayraklı

ZİKRE’D-DÂR [YURT DÜŞÜNCESİ] : Zikre’d-dâr tamlaması, bazı eserlerde yer aldığı gibi “yurt hatırlatması” değil, “yurt hatırlaması” [yurdun akıldan çıkmaması] demektir. 45. âyette adı geçen peygamberlerin hem Kur’ân’da anlatılan hayat hikâyeleri, hem de haklarında tarih kitaplarında yer alan bilgiler dikkate alındığında, bunların sabit bir vatanlarının olmadığı ve diyar diyar dolaştırıldıkları görülür. Bu durum göz önüne alındığında, âyette adı geçen peygamberlerin arıtılıp olgunlaştırılmak üzere birçok zorluğa maruz bırakıldıkları anlaşılmaktadır. Bu zorluklar hem gittikleri ülkelerde ateşe atılmışçasına sıkıntılarla boğuşmak, hem de öz memleketlerinden uzakta kalmaları sebebiyle yurt hasreti çekmek şeklinde gerçekleşmiştir.

الدّار [ed-dâr] ifadesini, “yurt” yerine “âhiret” anlamına almak, hem pasajdaki söz akışına uymaz, hem de “arıtma” kavramıyla bağdaşmaz. Çünkü ahireti hatırlamak, ateşe atılmak değildir ve insana acı vermez. Acı; hasrette, gurbette ve çilededir.

SAFLAŞTIRMA [ARI-DURU HÂLE GETİRME] : Surenin sonundaki “Fitne” başlıklı yazımızda da görüleceği gibi, bu sözcük daha evvel Dâvûd ve Süleyman peygamberler için kullanılan fetennâ sözcüğünün farklı bir şeklidir ve süzmeyi, saflaştırmayı, sabırlı olmayı, metanetli davranmayı, öğretmeyi, bilgilendirmeyi, görgülendirmeyi, deneyim kazandırmayı ifade eder.

H.Yılmaz

Onların başarılı olmaları, kalplerinde dünyaya meyletmekten eser olmayıp, tüm çabalarının ahirete yönelik olması dolayısıyladır. Onlar, ahireti hem kendileri hatırlarlar hem de başkalarına hatırlatırlardı. Allah bu yüzden mertebelerini yükseltmiş ve onlara dünyaya meyleden kimselerin ulaşmalarının mümkün olmadığı mekanlar vermiştir.
Buradaki diğer bir incelik ise, Allah Teâlâ'nın ahiret için "ed-Dar" tabirini kullanmış olmasıdır. Bu ifadeyle dünyanın insanoğlu için geçici olduğu, insanın sonunda buradan göçeceği ve fakat asıl yurdun ahiret olduğu anlatılmak isteniyor. Ancak ahiret yurdunu kurmak için çaba harcayanlar basiret sahibidirler. Allah katında makbul kullar bu kimselerdir. Geçici yurdu (dünyayı) güzelleştirmek için çırpınırken, ahiret yurdunu unutan kimseler, sadece akılsızlık etmiş olurlar. Allah ise bu tür insanları sevmez.   Mevdudi

Biz onları daima ahireti düşünen ihlaslı kullar kıldık.

Önce güçlü irade ve basiret, sonar ahireti düşünmek ve samimiyet. Buradaki “ihlaslı” ifadesi, imanına asla şirki bulaştırmayan, şeytanın etki alanının dışında kalan (Sad 38/83) ve dinin şirki sadece Allah’a tahsis edip kulluğunu o şekilde yerine getiren kişi demektir.

Diğer taraftan zikre’d-dar da “ahireti hatırlayan, düşünen” demektir. Yüce Allah burada dört köşeli bir insanın kişiliğini tamamlamaktadır. Köşenin biri güçlü irade, diğeri gönül gözü, bir başka köşesi ahireti düşünmek, dördüncü köşesi de samimiyet manasını verdiğimiz ihlas olmaktadır. B.Bayraklı

Şüphesiz onlar, katımızda seçkin ve iyi kullardı.

Ayette geçen Mustafa “seçilmiş, seçkin”; ahyar da “hayırlılar” dır. Böylece “iyiler” anlamına gelmektedir. Bu peygamberler, Allah katında seçkin ve iyi insanlar olarak yer alıyor ve değerlendirmeye tabi tutuluyorlardı. B.Bayraklı

Kur'an'da "Elyesa" ismi, biri En'am 86'da, diğeri de burada olmak üzere iki kez geçmektedir. Bu iki yerde de herhangi bir açıklama yapılmamış ve sadece diğer peygamberlerle birlikte isminin zikredilmesiyle yetinilmiştir. Elyesa, İsrailoğulları'nın büyük peygamberlerinden birinin adıdır. Ürdün nehrinin sahil kenarında, "Abel meholah" denilen bir beldenin sakinlerindendi. Yahudiler kendisini "Elisha" adıyla anarlar. İlyas (a.s) tebliğde bulunmak üzere Şam ve Filistin'e gittiğinde, yerine Elyesâ'yı bırakmıştır. Bu olay şu şekilde cereyan etmiştir; İlyas (a.s) bir gün Elyesâ'(a.s) nın köyünden geçerken onu 12 çift öküzle arazisini sürerken görmüş ve üzerine abasını atmıştır. Bunun üzerine Elyesa (a.s) tarlasını bırakarak, İlyas'(a.s)ın yanında kalır. Allah İlyas'(a.s)ı göğe alınca da, onun görevini Hz. Elyesa sürdürür. (II. Krallar. 2. bölüm) Bu olayla ilgili Kitab-ı Mukaddes'in, II. Krallar 2. bölümden 13. bölüme kadar oldukça ayrıntılı bilgi verilmektedir. Bu bilgilerden anladığımıza göre, Kuzey Filistin'deki İsrail’i yönetim, şirk, putperestlik ve ahlâksızlık çukuruna battığında, Hz. Elyesa, Yehu bin Yausefet bin Nemsi sülalesinden gelen o dönem krallarına başkaldırmıştır. Çünkü İsrâîloğulları arasında kötülük bu kralların davranışlarından dolayı yayılmıştı. O (a.s), bu sülalenin Baal putuna tapma eylemlerine son vererek, bu sülaleyi tamamen ortadan kaldırdı. Fakat yine de yapılan bu devrime rağmen, İsrâîloğulları arasında kök salmış kötülükleri tamamen kazımak mümkün olmadı. Hz. Elyesâ’nın vefatından sonra kötülükler tekrar filizlendi ve daha sonra Asurlular arka arkaya İsrail devletine saldırılar düzenlediler. (Ayrıntılı bilgi için bkz. İsra an: 7, Saffat an: 70-71.)
Kur'an'da "Zülkifl" ismi, yine biri Enbiya Suresi'nde diğeri burada olmak üzere iki kez geçmiştir. Hz. Zülkifl hakkında Enbiya Suresi'nde ayrıntılı bilgi verilmiştir. (Bkz. Enbiya an: 81.) 

Mevdudi

Kitab-ı Mukaddes'e göre Hz. İlyas'tan sonra gelen peygamber (bkz. sure 37, not 48). Zulkifl'in “kendisini bize adayan” şeklinde çevirisinin bir açıklaması için bkz. sure 21, not 81 

M.Esed

İsmail’i, Elyesâ’yı, Zülkifl’i de an. Hepsi de hayırlı kimselerdendir.

Bu âyette Rabbimiz, İsmail, Elyesa ve Zulkifl’in de arıtılmışlardan olduğunu açıklamakta ve Peygamberimizin onları her zaman hatırlamasını istemektedir. Bu peygamberler de Allah’ın dini uğruna sıkıntılara göğüs germiş peygamberler olmalıdırlar ki, Yüce Allah Peygamberimizden onların sabırlarını ve sabırları karşılığı Allah’tan gördükleri merhameti düşünmesini, onları örnek alarak yalanlayıcı ve sapık olan toplumundan gördüğü sıkıntılara karşı sabretmesini istemektedir.

ELYESA: اليسع [Elyesa] ismi, biri burada, diğeri de En‘âm/86‘da olmak üzere Kur’ân’da 2 kez geçmektedir. Her iki âyette de bu isim diğer peygamberlerle birlikte zikredilmiş, başkaca bir açıklama yapılmamıştır.

Elyesa, İsrailoğulları’nın büyük peygamberlerinden biridir. Hakkında Kitap-ı Mukaddes’in, II. Krallar, 2-13. bölümlerinde oldukça ayrıntılı anlatılar mevcut olan ve Yahudilerin “Elisha” dedikleri bu peygamber, Ürdün nehrinin sahil kenarında, “Abel Meholah” denilen bir beldenin sakinlerinden olup, İlyas peygamberin Şam ve Filistin’e tebliğde bulunmak üzere gittiğinde yerine bıraktığı kişidir. Kitap-ı Mukaddes’e göre bir gün Elyesâ’nın köyünden geçen İlyas peygamber, o’nu 12 çift öküzle arazisini sürerken görür ve abasını üzerine atar. Bunun üzerine Elyesa tarlasını bırakır ve İlyas’ın yanında kalır. Allah İlyas’ı göğe alınca da, o’nun görevini Elyesa sürdürür.

ZÜLKİFL: ذوالكفل [Zülkifl] ismi de, yine biri burada, diğeride Enbiya sûresi‘nde olmak üzere Kur’ân’da 2 kez geçmektedir. Zülkifl sözcüğü, “nasip ve kısmet sahibi” anlamına gelmekte olup, bu sözcükle âyette kastedilen, o sâlih adamın ismi değil, lâkabıdır. Fakat bu lâkap burada, o kişinin dünyevî zenginliğini değil, üstün şahsiyetini ve ahiretteki derecesini ifade etmektedir.

“Zülkifl ”in kimliği ve milliyeti hakkında birçok farklı görüş ileri sürülmüştür. Onun; Zekeriyyâ, İlyas, Nuh’un oğlu Yeşu veya Elyesa olduğunu söyleyenler olduğu gibi, Eyyûb peygamberin kendinden sonra peygamber olan Bişr adındaki oğlu olduğunu söyleyenler de vardır.

Allame Alusi ise, “Yahudiler o’nun, İsrailoğulları’nın esareti sırasında (M.Ö. 597) peygamber tayin edilen ve vazifesini Habur ırmağı yakınlarında bir bölgede yapan Hezekiel olduğunu iddia ederler” demiştir.

Kitap-ı Mukaddes’teki anlatımlar dikkate alındığında, bu kişinin Hezekiel olduğu yolundaki görüş en uygun görüş gibi durmaktadır. Çünkü Hezekiel ’in özellikleri, âyette bildirilen niteliğe ters değildir ve Hezekiel kitapı da fazla tahrifata uğramamış yazılardan biri olarak kabul edilmektedir:

Sonradan eklenmiş az sayıda parçayı ötekilerden ayırt etmek olanaklıdır, ama metnin büyük bölümünün gerçekliği kuşkusuzdur.

Kitap-ı Mukaddes’e göre, Kudüs’ü işgal eden Bahtunnasr’ın, İsrâîloğulları’ndan aldığı ve Irak’ta Habur ırmağı yakınlarındaki Tel-abib’e yerleştirdiği esirlerden biri olan Hezekiel, en fazla 30 yaşındayken peygamberlik görevini almış ve tam 22 yıl boyunca gerek esaretteki İsrâiloğulları’na ve gerekse zalim yöneticiye ve adamlarına Allah’ın mesajını tebliğ etmiştir. Görevinin 9. yılında “gözlerimin sevgilisi” diye adlandırdığı karısı ölen Hezekiel, ertesi gün karısının ölümüne ağlamaya gelenleri Allah’ın gazabıyla ve dünyada gelecek olan yakın azapla uyarmıştır. H.Yılmaz

Bunlar bir öğüttür. Şüphesiz muttakiler için güzel bir gelecek vardır.

“Bu bir öğüttür” buyurulurken zikr “öğüt” kelimesine hatırlatma manasını da verebiliriz. Kuran, çeşitli sure ve ayetlerde yer alan ve inanıp iyi işler yapanların ödülleri burada da gündeme getirildiği için bir hatırlatma olmaktadır. Ama evrensel manada bütün dünya insanlığına ve gelecek nesillere de öğüt niteliği taşımaktadır.

Ayette geçen muttaki kavramının ne anlama geldiğini Bakara 21 de açıkladık. Orada takva kelimesinin çeşitli ayetlerdeki anlamı ele alındı ve bu anlamları muttaki kelimesinin içine koyarak bir açılım yapılabilir. Biz burada kısaca muttaki denen takva sahiplerinin özelliklerini kısaca varabiliriz. Aklını kullanıp düşüncesiyle, takva gıdası ile gıdalanan (Bakara 2/197) takva elbiseni giyenler (Araf 7/26) genel haklara saygı duyan ve hayata geçirenler (Enam 6/151-153) kendini ve çocuklarını, halkını, haramlardan koruyanlar (Tahrim 66/6) şeytan kendisine bir fit soktuğu zaman düşünüp tehlikeyi görebilenler, yani gönül gözüne sahip olanlar (Araf 7/20) kısaca, “Allah’ın yasaklarından sakınıp emirlerini yerine getiren ve O’na karşı görevlerinin bilincinde olan insanlara muttaki denmektedir.

Bu insanlar için güzel bir gelecek vardır. Ayetteki meâb, “merci, dönüş yeri” demektir. Demek ki, muttakileri menzillerin, mercilerin ve dönüş yerlerinin en güzeli beklemektedir. B.Bayraklı 

“Muttakiler tablosu” olarak isimlendirdiğimiz cennet tasvirleri, ileride daha birçok âyette farklı ayrıntılarla karşımıza gelecektir. Bunlardan bir bölümünü, rağbet ettirmek amacıyla burada aktarıyoruz:

Gerçekten cennetin ashabı [cennetlik olanlar] bugün bir meşguliyet içinde sefa sürmektedirler. Kendileri ve eşleri gölgeler içinde koltuklar üzerine kurulmuşlardır. Yalnızca onlara, orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey de onlarındır. (Yâ-Sin/55-57)

Kuşkusuz takvâ sahipleri için bir korunak var. Sulak bağlar-bahçeler, üzümler, hepsi bir seviye tomurcuklar [çiçek bahçeleri] . Dolu dolu su kapları. Orada boş bir söz ve yalan duymazlar. Rabbinden bir karşılık ve yeterli bir bağış olarak. (Nebe/32-36)

Biz onları (özenli) inşa ile inşa ettik [yarattık] : Ki onları, sağın ashabı için eşlerine düşkün ve hepsi bir ayarda bakireler [dokunulmamış] yaptık. (Vâkıa/35-38)

Oralarda, daha önce insan ve cinn tarafından dokunulmamış [elle ve gözle değilmemiş] , bakışlarını eşine diken eşler vardır. (Rahman/56)

Yeşil yastıklara ve Abkari sergilere [harikulâde güzel işlemeli döşeklere] yaslanırlar. (Rahman/76)

Yanlarında gözlerini kendilerine dikmiş iri gözlüler vardır. Korunmuş yumurta gibidir onlar. (Sâffat/48-49)

Burada dikkat edilmesi gereken iki husus vardır. Bunlardan birincisi, cennet tasvirlerinin birer örnekleme olduğu (Bakara/25, Ra‘d/35, Muhammed/15) hususu, diğeri de bu tasvirlerin çok sıcak olan ve suyu, sebzesi, meyvesi kıt bir ülkede yaşayan Araplara yönelik yapıldığı hususudur. Kur’ân’ın iniş dönemindeki muhatapların Araplar değil de yeşilliği, suyu, sebzesi, meyvesi bol ve serin bir ülkenin halkı olması durumunda, cennet tasvirlerinin de o ülke halkını imrendirecek nitelikler içereceğinin düşünülmesi gerekir. Burada asıl anlatılmak istenen, insanları mutlu edecek her türlü imkânın cennette mevcut olduğudur.

H.Yılmaz

"Kapıları kendilerine açılmış Adn Cennetleri" yani, onlar cennetin her yerinde bir engel olmaksızın dolaşabilecekler. Diğer bir anlamıyla da, onlar bir kapının açılmasını istediklerinde, kapılar kendiliğinden açılacaktır. Üçüncü bir anlamı da Kur'an'ın aşağıda zikrettiğimiz ayetinde anlatıldığı gibi olabilir. “Oraya varıp da kapıları açıldığında bekçileri onlara: "Selam size, ne hoşsunuz, ebedi kalmak üzere girin buraya" dediler. (Zümer: 73

S.Ateş

Kur’an'da ‘adn isminin geçtiği on bir yerde -ki bu örnek onların ilkidir- bu isim, cennet “bahçeleri ”nin bir sıfatı olarak kullanılmıştır. Bu isim, esas olarak “[bir yerlerde] kaldı” veya “[bir şeyleri] muhafaza etti” -yani devamlı olarak- anlamlarına gelen ‘adene fiilinden türetilmiştir: karş. ‘adentu'l-beled ifadesi (“ülkede sürekli kaldım” [yahut “yerleştim”]. Kitab-ı Mukaddes'in İbranicesinde -ki esasta eski bir Arapça lehçesinden başka bir şey değildir- benzer bir isim olarak kullanılan ‘eden, aynı zamanda “sevinç”, “haz” veya “mutluluk” anlamlarını da taşımaktadır. Bu sebeble ‘adn'ı “sonsuz mutluluk, esenlik” şeklinde, her iki kavram birliğini de ifade edecek şekilde çevirdim. Kur’an'ın birçok yerinde olduğu gibi, bu mutluluk/esenlik burada, dünyevî zevkleri çağrıştıran tasvirlerle ifade edilmiş ve böylece insanın daha kolay tahayyül etmesi sağlanmıştır.

M.Esed

Kendilerine kapıları açılmış Adn cennetleri vardır.

Adn cennetleri, “mutluluk bahçeleri” olarak da tercüme edilebilir. Bu ifade Kuran da on bir yerde geçmektedir. Bu on bir yerin ilki burada geçmiştir. Adn kelimesi, cennetin sıfatı olarak kullanılmaktadır.

Bir yere kaldı, bazı şeyleri muhafaza etti ve devamlı olarak “anlamlarına gelen adena fiilinden türemiştir. Muhammed Esed in belirttiğini göre Kitabı mukaddesin İbranice sinde yer alan ve eski arap lehçelerinden gelen eden kelimesi, “sevinç, mutluluk” manasına gelmektedir. Onun için Adn kelimesine “sonsuz mutluluk, esenlik” manasını vermiştir.

“Cennet takva sahiplerine yaklaştırılır. Onlardan uzak olmayacaktır.” (Kaf 50/31)  B.Bayraklı

Orada koltuklara yaslanırlar. Birçok meyve ve içecek isterler.

Adn cennetinin özellikleri içinde, muttakilerin yaslanacakları yerler olacaktır. Bu yerlerin koltuklar ve tahtlar olduğu Yasin 58 de belirtilmiştir. “Yeşil yastıklara, harikulade döşemelere yaslanırlar.” (Rahman 55/76) Onun için Sad 51 e mana verirken “koltuk kelimesini ilave etmiş olduk. Aynı ödülün daha geniş bir şekli Muhammed 15 te açıklanmıştır. B.Bayraklı

Lafzen, “bakışları kontrollü/sınırlı”, yani çekingen/mutedil bakışlara sahip olan ve gözlerini yalnızca eşlerine diken (Razi). Cennetin güzelliklerinin bu mecazî anlatımı, Kur’an'da üç kez geçmektedir. (Kronolojik olarak ilki olan yukarıdaki örnekte ve ayrıca 37:48 ve 55:56'da). Bu ifade, mecazî olarak, bu dünyada sevdikleri ve kendilerini sevenler ile ahirette buluşacak olan her iki cinsin hayırlılarına işaret etmektedir: çünkü “Allah, inanan erkeklere ve kadınlara içinde yerleşip kalacakları, içlerinde derelerin, ırmakların çağıldadığı has bahçeler vaat etmiştir” (9:72); ve “ister erkek, ister kadın olsun, iman edip [yapabileceği] doğru ve yararlı işler yapan kimse cennete girer” (4:124, benzer ifadelere sahip olan 16:97 ve 40:40). Son olarak, 36:56'da, cennette “onlar ve eşleri sedirler üzerinde yatıp uzanacaklar” denmektedir -yani, birlikte ve birbirleriyle sükûnet ve huzur bulacaklardır. (“birbirleriyle uyumlu” şeklinde çevirdiğim etrâb teriminin açıklaması için bkz. 56: 38, not 15).

“Yani, cennetin bütün öteki sakinleri ile aynı imtiyazlara sahip olarak. Yukarıda "uyum içinde" şeklinde çevrilen -ayrıca 38.52 ve 78:33'de de aynı şekilde çevrilmiş olan- etrâb terimi (tekili tirb) konusunda, onun öncelikle "aynı yaşta olan [kişiler]"i (birçok müfessir tarafından kabul edilen anlam) gösterdiğine şüphe yoktur; ancak bütün dilbilim otoriteleri tarafından işaret edildiği gibi, bu terim, aynı zamanda "aynı vasıflara sahip olan [kişiler]", yani "uyum içinde olanlar" anlamında kullanılmaktadır. Bu anlam, bana göre buraya daha uygun düşmektedir; çünkü ister kadın isterse erkek olsun, dürüstlük ve erdemliliğe ulaşmış olan herkesin eşit derecede fazilet sahibi olduğunu vurgulamaktadır yahut alternatif olarak, birbirlerini aynı ölçüde cezbetmelerini ve böylece ruhsal ve duygusal ihtiyaçlarını karşılıklı olarak tatmin etmelerini yahut da her iki anlamı birden vurgulamaktadır. “

M.Esed

Yanlarında eşlerinden başkalarına bakmayan, kendilerine yaşıt eşler vardır.

Bu ayetin benzerini ve benzer açıklamasını Saffat 48 de yaptığımız için tekrar etmek istemiyoruz. Saffat 48 de ayetin sonu in ile biterken Sad 52 de ise etrâb ile bitmektedir. Etrab kelimesine otoriteler, “yaştaş ya da “kocaları ile yaştaş” manasını vermişlerdir. Bu dünyada namuslu iffetli bir şekilde yaşayanlar, orada gözünü eşinden ayırmayan eşlerle beraber olacaklardır. B.Bayraklı

Bu da bir uyarıdır. Şüphesiz azgınlar için de kötü bir gelecek vardır.

Âlimler bu ayette geçen tağin kelimesinin içini doldururken ve manasını verirken az da olsa tartışmışlardır. Bu tartışmalara girmeden diyebiliriz ki, söz konusu kelime, daha önce Sad 49 da geçen müttekiler kelimesinin taşıdığı mananın zıddını ifade etmektedir. Müttekilerin özelliklerinin başında iman etmek vardı. Demek ki tağin denenlerin kâfir olduğunu buradan çıkarabiliriz. Bu açıklamadan hareket edersek kâfirler tahin de dendiğini söyleyebiliriz. Peki, nden Yüce Allah doğrudan kâfirler demedi de tağin dedi? Tağin denenler, “inkârını eyleme dönüştürüp iyilere saldıran, onları alaya alan ve inkârını başkalarına bulaştıran bir davranış içinde olduğundan” bu sıfatı almışlar ve onunla Kuran da böyle anılmışlardır.

B.Bayraklı

HAMÎM ve ĞASSÂK:  حميم [hamim] , “kaynar su”; غسّاق [ğassâk] ise, “yaradan akan sarı su; irin, cerahat akıntısı” demektir. Ğassâk sözcüğü bundan başka, “tiksindirici derecede kokan, kokuşmuş nesne” ve “yılan ve akrep zehiri” için de kullanılır.

Demek oluyor ki, muttakiler cennette her türlü konfor ve nimetler içinde mutlu yaşarlarken, mükezzibler cehennemde, kaynar su, irin, iğrenç kokular ve yiyecekler içinde bulunacaklardır.

Mükezziblerin cehennemde hamim ve ğassâk ile (ikisi bir arada) cezalandırılmaları, bir başka surede daha yer almıştır:

Kuşkusuz cehennem gözetleme/pusu yeri olmuştur. Azgınlar için son varılacak yer olarak. Orada çağlarca kalacaklardır. Orada bir serinlik ve içecek bir şey tatmazlar. Ancak yaptıklarına uygun bir ceza olarak bir kaynar su ve irin (tadarlar). Ve onlar hesabı ummazlardı. Ve ayetlerimizi yalanladıkça yalanladılar. Oysa Biz her şeyi yazarak saydık döktük: “Öyleyse tadın! Bundan böyle size azaptan başka bir şey arttırmayacağız.” (Nebe/21-30)

Ğasak sözcüğünün bir de “aşırı derecede soğuk” anlamı vardır ki, âyette sözcüğün bu anlamda kullanıldığı düşünülürse, cehennemde hamîm‘in karşıtı olarak soğuk ile de azap edileceği anlaşılır. Nitekim Rabbimizin, cennette muttakilerin soğuk [zemherir] görmeyeceklerini bildirmesi; ğassâk ‘ın, “aşırı soğuk” anlamında kabul edilmesinin yanlış olmadığını göstermektedir:

Orada tahtlar üzerine dayanmış olarak kalacaklar; orada yakıcı güneş ve de zemherir [şiddetli soğuk] görmezler. (İnsan/13)

H.Yılmaz

İşte bu kaynar su ve irindir. Onu tatsınlar.

Bu ayette geçen tağin denen kâfir azgınların beslenmesi ele alınmakta ve tiksindirici bir metot ile uyarı yapılmaktadır. Ayette geçen hamim, “kaynar su” demektir. Ğassâk kelimesinin ise farklı manalara geldiğini söyleyenler vardır. Kuranda dört yerde geçen bu kelime, İsra 78 ile Felak 3 te “gece karanlığı” anlamına gelmekte, Sad 57 ile Nebe 25 te de “irin” manasını ifade etmektedir. Halk dilinde bu kelime fiil kalıbında, “gözün yaş akıtması” içinde kullanılır.

Ğassâk kelimesinin “karanlık” manası ile irin arasında bir bağlantı vardır. İrin şeklindeki fikirler, sözler veya yazılar insanlığı karanlığa götürmektedir. İnsanlığı karanlığa götürenler de orada irinin karanlığı ile muamele göreceklerdir. Onun için Kuran, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için gelmiştir. (İbrahim 14/1) B.Bayraklı

Ve onun şeklinden çifter çifter diğerleri vardır.

Bu âyet, cehennemde başka azapların da var olduğunu bildirmektedir. Âyetteki Ve onun şeklinden ifadesi, tadılan azaba benzer ama değişik, çok çeşitli başka azaplar olduğunu veya 57. âyette zikredilen “kaynar su” ve “irin” gibi içecek cinsinden daha nicelerinin var olduğunu anlatmaktadır.

Bu konuda, kıraat [okunuş] farklılıkları sebebiyle oluşan değişik görüşleri Razi şöyle aktarmıştır:

Ebû Amr,  آخر [âharu] sözcüğünü  اُخرى [uhrâ] kelimesinin çoğulu olarak, elif ’in zammesi ile  اُخرُ [uharu] şeklinde okumuştur. Buna göre mana, “çeşitli diğer azaplar” şeklindedir. Bu aynı zamanda, Mücahit’in de kıraatidir. Diğer kıraat imamları ise bunu, müfret siga ile “diğer bir azab” şeklinde okumuşlardır. Birinci kıraate göre mana, “Tadılan bu azabın şeklinde, tadılacak diğer azaplar, yani, şiddet ve korkunçluk bakımından bunun gibi azaplar…” şeklindedir. Buna göre, âyetteki ezvâc, “ecnâs” [aynı cinsten azaplar] manasınadır. İkinci kıraate göre ise mana, “Ya diğer bir azab yahut tadılacak diğer bir şey…” manasınadır. Bu durumda أزواج [ezvâc] , âherîn sıfatı olur. Çünkü bu azabın çeşitli olması mümkündür. (Dolayısıyla sıfatı cemi olarak gelmiştir.) Yahut da, her üç kelimenin, yani hamim, ğassâk ve âher kelimelerinin hepsinin birden sıfatıdır. 

H.Yılmaz

Lafzen, “aynı türden”: yani, Kur’an'ın hamim ve ğassâk olarak tanımladığı şeylere benzer yoğunlukta. Hamîm'i “yakıcı bir ümitsizlik” şeklinde çevirmem konusunda bkz. sure 6, not 62. Ğassâk terimi ise, “karanlık oldu” yahut “zifiri karanlık bastı” anlamındaki (Tâcu'l-‘Arûs) ğaseka fiilinden türetilmiştir: böylece ğâsik “siyah bir karanlık” ve mecazî olarak “gece” yahut daha doğrusu “kara bir gece” anlamına gelir. Bazı otoritelere göre de ğassâk ismi, “şiddetli [yahut “buz gibi”] bir soğuk” demektir. Bu ikili anlam birliği, bize ruhun “buz gibi karanlığı” kavramını verir ve “yakıcı/sarsıcı ümitsizlik” (hamim) kavramı ile birlikte inatçı günahkârların öteki dünyadaki ıstıraplarını karakterize eder. Ğassâk teriminin öteki bütün yorumları ise tamamen açıktan olup hiçbir temele dayanmazlar.

Hamim kelimesine yüklenebilecek çeşitli anlamlar arasında, aşırı sıcaklık ve şiddetli soğuk kavramları yer alır (Kâmus, Tâcu'l-‘Arûs). Kur’an'ın ahirete ilişkin kavramları arasında yer alan bu deyim, her zaman günahkârların öteki dünyada görecekleri azaba işaret eder ve ölümden sonraki hayat ile ilgili bütün Kur’ânî atıflar mecazî olmak zorunda bulunduklarından hamim terimi “yakıcı ümitsizlik” olarak çevrilebilir.”

M.Esed

Bu tür çeşit çeşit diğer azaplar da vardır.

Sadece kaynar su ve irin tattırılarak cezalandırılmayacaklardır; başka azaplar da olacaktır. Ayette geçen ezvâc kelimesi, “çeşitler, çeşit çeşit” demektir. Ahar da “başka” demektir. Sadece kaynar su ve irini tatma azabı değil, başka azaplar da olacaktır. B.Bayraklı

Yani, “ayarttığınız ve körü körüne arkanızdan giden”: Ayartanların çifte sorumluluklarını vurgulayan bir değinme. Arapça’da “Rahat yüzü görmesinler” veya “görmeyesin” (lâ merhaben bihim veya bikum) ifadesi, bir bedduadır. Burada, -sonraki ayete de aktarılmış olan- ayartan ile ayartılanların karşılıklı çekişmeleri/itirazları anlatılmaktadır.

M.Esed

Yani cehenneme girerken liderlere: "İşte peşinizden gelenler, şimdi burada da ardınızdan geliyorlar. Onlar da sizinle beraber cehenneme giriyorlar." deniliyor. Ama liderler şimdi memnun değiller. Dünyada kendilerine uymalarından gurur duydukları kimseleri, artık istemiyorlar.  

Mevdudi

İnkârcıların önderlerine, işte bu sizinle beraber cehenneme girecek topluluk denildiğinde, onlar rahat yüzü görmesin, onlar mutlaka ateşe gireceklerdir, derler.

Eylemci kâfirler diye manalandırdığımız tağin denen kişiler, mahşerde iki gruba ayrılacaklar. Birinci grup onların önderleri, ikinci grup da onların etkilediği, yoldan çıkardığı yoldaşları ve onlara tabi olanlar olacaktır. Bu ayrılma anında önder olanlara: “İşte bunlar, körü körüne size tabi olan, size uyan, maiyetinize giren ve sizinle birlikte körü körüne günaha dalan güruhtur. Başka bir ifade ile ayarttığınız ve körü ve körüne arkanızdan gelen gruptur” denecektir. Ayette geçen fevç, “cemaat, grup ve topluluk” demektir. Ayette geçen muktahım kelimesi ise, “sıkıntıyı yüklenmek ve o sıkıntıya razı olmak” anlamlarına gelmektedir.

Önderlerini onlar için, “rahat yüzü görmesinler, mutlaka ateşe gireceklerdir” demeleri de körü körüne tabi olanlara bir çeşit azap olacaktır. Önderinin seni terk edip senin azaba uğramanı istemesi, ondan ızdırab duymaması ne kötü bir şey olacaktır. La merhaben bihim “onlara merhaba yoktur” ifadesi, “onlar için geniş yer olmasın” anlamına gelmektedir. Demek ki önderleri onlara cehennemin dar yerini dileyeceklerdir.

Önderleri sırçalı köşklerde kadehlerini yudumlarken, onların arkasından körü körüne giden zavallılar, onların davalarını gütmek için, ilahi vahyin muhalefetinde bulunmanın uğruna hararetli yayınlar yapıyor, yollarda yürüyor, siyasetler yapıyor, planlar üretip uyguluyorlardı. Ahirette de o önderler kaynayan su ve irin içerlerken onlar da arkalarından oraya girecekler ve buluşacaklar, ama aralarında merhaba olmayacaktır.

B.Bayraklı

Sahnedeki oyuncular, dünyada iken müminlere karşı birbirleriyle işbirliği yapan, onlara üstünlük taslayan, onların cennete ilişkin inançlarını alaya alan ve çağrılarına gülüp geçen, buna karşılık birbirlerini seven, birbirlerinin dostu ve birbirlerini ayartan kişilerdir. Bu kişiler cehennemde birbirlerini suçlamaya başlamışlar, birbirlerine düşmüşler, birbirlerini görmek istemez bir hâle gelmişlerdir.

Âyette geçen  مقتحم [muktehimün] sözcüğünün kökü, –daha önce Beled sûresi’nde de geçmiş olan–  اقتحام [iktihâm] sözcüğüdür. İktihâm, “kendisi için zor ve meşakkatli bir işe yönelmek, çetin bir işe girişmek” demek olup, bu sözcükten türemiş olan kahame, yekhumu, kuhumen, iktehâme, iktihâmen, tekahheme, tekahhumen gibi ifadelerin hepsi de kişinin, büyük işlere giriştiğini, zor görevlere teşebbüs ettiğini, zorlukları göğüslediğini ifade eder.

Buradan anlaşılmaktadır ki, cehenneme girenler, oraya girebilmek için bir hayli emek sarf etmişler, ter dökmüşlerdir. Kısacası, bilinçli bir çalışma ile hakk ederek oraya girmişlerdir. Yoksa orada kendi istekleri dışında bulunmamaktadırlar. Bu ifadelerdeki alaycı üslûp dikkat çekicidir. H.Yılmaz

Sadece kaynar su ve irin tattırılarak cezalandırılmayacaklardır; başka azaplar da olacaktır. Ayette geçen ezvâc kelimesi, “çeşitler, çeşit çeşit” demektir. Ahar da “başka” demektir. Sadece kaynar su ve irini tatma azabı değil, başka azaplar da olacaktır. B.Bayraklı

 

İşte bunlar da sizinle birlikte atılırcasına giren bir gruptur. Onlara bir merhaba [rahat] yok.

Bu ifade, cehennemliklerin liderlerinin söyledikleri sözleri nakletmektedir. Bunun böyle olduğunun delili, sonraki âyette, bu liderlere tâbi olanların, Hayır, asıl size merhaba yok. Onu [cehennemi] önümüze siz getirdiniz sözleriyle onlara cevap vermeleridir.

Buradakiلامرحبا   [merhaba yok] deyimi, liderlerin, kendilerine tâbi olanlara yönelttikleri bedduayı dile getirmektedir. Merhaba sözcüğü, “darlık ve sıkıntı olmayan, rahat bir yere geldin” veya “Sen yurduna geldin” manasında olup, lehlerine dua edilen kimselere söylenir. Bu sözcüğü beddua hâline dönüştürmek için ise, başına lâ edatı getirilir.

Tâbi olanların, uğradıkları beddua karşısında, Hayır, asıl size merhaba yok demeleri, “Ey liderler! Bize beddua ettiğiniz bu söze siz daha lâyıksınız” anlamına gelmektedir. Tâbi olanlar bu sözlerinin gerekçesini de hemen açıklamışlardır: Onu [cehennemi] önümüze siz getirdiniz.

H.Yılmaz

Önderlere uyanlar ise: Asıl siz rahat yüzü görmeyin! Bizi buraya süren sizsiniz. Ne kötü bir yerdir! Derler.

Önderler uyanlardan kastımız, “ayartılanlar, iradelerine sahip çıkamayıp beyin ve gönüllerini başkalarına teslim eden, kimliksiz, kişiliksiz, küçük şahsiyetli ve kendinin istismar edildiğini anlamayacak kadar ğabi olanlar dır. Önderlerine, Asıl siz rahat yüzü görmeyin diyerek karşılık vereceklerdir. Tabii ki, suçu başkasına atmanın hiçbir faydası olmayacaktır. B.Bayraklı

Rabbimiz! Bizim önümüze bunu kim getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat artır!

Tâbi olanların 61. âyette dile getirdikleri bu talep, benzer sözlerle A‘râf ve Ahzâb surelerinde de yer almaktadır:

(Allah onlara,) “Sizden önce geçmiş cinn ve insden [tanıdığınız-tanımadığınız] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der] . Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder] . Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” dediler [derler] . (Allah,) “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” dedi [der] . Öncekiler de sonrakilere, “Sizin bize karşı fazlalığınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” dediler [derler] . (A‘râf/38-39)

Kesinlikle Allah kâfirleri hayırdan uzak tutmuş ve içinde ebedî olarak kalmak üzere onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. Onlar orada, bir yakın ve yardımcı bulamazlar. O gün yüzleri ateş içinde çevrilirken, “Ah keşke Allah’a itaat etseydik ve Elçi’ye itaat etseydik!” derler. Yine derler ki: “Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar. Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki katı ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.” (Ahzâb/64-68)

H.Yılmaz

Rabbimiz! Bunu bizim önümüze kim getirdiyse, onun ateşteki azabını iki kat artır, derler.

Kendilerini cehenneme önderlerinin getirdiğini, başlarına gelen belanın veya cezanın sebebinin onlar olduğunu anlayıp orada itiraf edecekler, ama iş işten geçmiş olacak.

“Sonrakiler öncekiler için, ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha fazla azap ver! Diyecekler. Allah da: Zaten herkes için bir kat daha fazla azap vardır, fakat siz bilemezsiniz, diyeceklerdir.” (Araf 7/38)

“Ve bilgisizce saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından da bir kısmını yüklenmeleri için. Bak ki yüklenecekleri şey ne kötüdür.! (Nahl 16/25)

Yoldan çıkaranlar, yoldan çıkarmaları nedeniyle günah yüklenecektir ama, yoldan çıkaranların günahından eksilme olmayacaktır. B.Bayraklı

Burada kastedilen, kâfirlerin dünyada iken hor gördükleri mü'minlerdir. Yani, kâfirler kendilerini ve liderlerini cehenneme götürdükleri halde, "Dünyada iken Allah, peygamber ve ahiret’te bahsettikleri için kendileriyle alay ettiğimiz ve küçümsediğimiz müslümanları burada göremiyoruz" diyeceklerdir. Mevdudi

Yani, -Kur’an'ın birçok ayetinde işaret edildiği gibi- bu dünyanın çekiciliğine kapılmış olan ve bu sebeple bütün manevî/ahlakî telkin ve tavsiyelere karşı çıkan insanların her zaman horladıkları peygamberlerin ve salih insanların. M.Esed

Şüphesiz ki bu, ateş ehlinin birbiriyle tartışması/davalaşması gerçektir.

Cehennemlikler arasındaki bu suçlamalar Rabbimiz tarafından “davalaşma” olarak isimlendirilmiştir. Çünkü bu kişilerin birbirleri aleyhinde taleplerde bulunması ve yapılan karşılıklı suçlamalar, birbirini dava etmiş kişilerin mahkeme salonundaki çekişmelerini andırmaktadır. H.Yılmaz

Bu bölümde, surenin tekrar başındaki konuya dönülüyor. Bu bölümü okurken, surenin başlangıcındaki ayetleri hatırda tutarak okursanız, anlatılanları daha iyi kavrarsınız.

4. ayette Allah, içlerinden birinin çıkıp, haber verdiği şeye Mekkeli müşriklerin hayret ettiklerini bildirmişti. Şimdi ise, Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'in (s.a) onlara, "Benim vazifem sizleri sadece uyarmaktır" demesini emrediyor. Yani, "Benim görevim bir bekçi gibi, sizlerin yanlış yola gitmenizi engellemek değildir. Eğer benim uyarıma kulak asmazsanız, zararda olan sizler olursunuz. Cahil kalmak istiyorsanız şayet, gaflet içinde yüzmeye devam edin. Nasıl olsa eninde sonunda gerçeği göreceksiniz."  

Mevdudi

De ki: Ben sadece bir uyarıcıyım. Tek olan ve her şeyin üstesinden gelen Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur.

Bu ayette Yüce Allah, Hz. Peygamberin çeşitli görevlerinden biri olan “uyarı” yı öne çıkarmaktadır. Uyarı, daha çok inanmayan veya şirk koşan insanlara yönelik bir görev niteliği taşımaktadır.

“Sadece bir uyarıcıyım” sözünden anlıyoruz ki, Hz. Peygamber’den şunu söylemesi istenmektedir: “ben uyarıyı yaparım, orada bırakırım; insanların inanç özgürlüklerine müdahale etmem, kendi irade ve kararları ile inanmalarını öngörürüm.” Yunus 99 da Yüce Allah’ın belirttiği gibi, dilese herkesi iman ettirecek güçte olan Yüce Allah’tır. Ben, “iman etsinler” diye kimseyi zorlayamam.

B.Bayraklı

BURADAKİ İLÂHÎ VASIFLAR: Bu ayetlerde Rabbimizden sadece “Allah” veya “Rabbiniz” diye bahsedilmekle kalmamış, O’nun kâfirleri tehdit edici, müminlere ise ümit verici bir takım sıfatları da zikredilmiştir: “Bir tek”, “kahredici”, “göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin Rabbi”, “çok güçlü”, “çok bağışlayan.”

Buradaki “kahhar” ve “evrenin Rabbi” sıfatları, hiç kimsenin Allah’tan kaçamayacağını; “çok bağışlayıcı” sıfatı da, Kendisine yönelenleri bağışlayacağını ifade etmektedir. H.Yılmaz

O göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O’nun her şeye gücü yeter ve affedicidir.

Bir önceki ayette “Allah’ın tekliği ve her şeyin üstesinden gelmesi” diye manalandırdığımız kahhar oluşu gündeme getirilmekte, bu ayette de Rabb, Azizi ve Ğaffar sıfatları öğretilmektedir.

Aziz sıfatı da “her şeye gücünün yetmesi, mülkünde galip ve asla mağlup edilemeyen şeref sahibi” demektir. Demek ki Allah’ın sonsuz güce ve tek hükümranlığa sahip olması gerekiyor.

Ğaffar sıfatı da, “çok affedici, bağışlayıcı” demektir. Yüce Allah kahredici olduğundan daha çok, affedicidir. B.Bayraklı

Kur’ân ile Peygamberimiz arasındaki ilişkinin çok farklı bir üslûp ile işlendiği bu necm ’de, konunun doğru anlaşılması için üzerinde durulması gereken iki önemli husus vardır:

A) Kur’ân’ın “çok büyük, önemli bir haber” oluşu;

B) Âyetteki mele-i a‘lâ ifadesi.

KUR’ÂN’IN ÇOK BÜYÜK, ÖNEMLİ BİR HABER [OLAY] OLUŞUNUN SEBEBİ: Kur’ân’ın çok büyük, önemli bir haber olması konusunda çok fazla delil göstermek mümkündür. Ancak bu delillerin tamamının iki başlık altında özetlenmesi mümkündür:

Birinci olarak: Kur’ân mucize bir kitaptır. Böyle mucize bir kitap, Mekkeli sıradan bir kişi tarafından topluma sunulmuş, bu sıradan kişi de mucizeyi kendisine mal etmeyip kitabın kendisine vahyedildiğini, kendisinin sadece bir elçi konumunda olduğunu söylemiştir. Bu, akıl sahiplerinin vurdumduymazlık yapmamaları ve üzerinde düşünmeleri gereken bir durumdur. Bu durumun oluşmasının tek sebebi olan Kur’ân ise çok önemli bir gerçektir.

İkinci olarak: Kur’ân hem dünyadaki hem de ahiretteki mutluluğun anahtarıdır. Çünkü Kur’ân’da yer verilen konular, insanlığın dünya ve ahiretteki mutluluğunu sağlayan ilkeleri öğretmektedir. Dolayısıyla her iki dünyadaki mutluluğun da reçetesi olan bu ilkelerin insanlığa haber verilmesi, hiçbir akıllı insanın göz ardı edemeyeceği çok önemli ve çok büyük bir haberdir. H.Yılmaz

Bu, kâfirlerin "İlâhları tek bir ilâh yaptı, bu ne acaip bir şeydir" şeklindeki sözlerine verilmiş bir cevaptır. Bu yüzden, "Siz ne kadar karşı çıkarsanız çıkın, bu bir gerçektir ve değişmez" denilmektedir.
Bu cevap sadece gerçeği beyan etmekle kalmıyor, yanı sıra beraberinde deliller de getiriyor. Müşrikler birçok ilâha kulluk etmelerine rağmen, Allah'a inanıyorlardı. Burada şöyle denilmek isteniyor adeta: "Gerçek ve tek ma'bud Allah’tır. Çünkü O, her şeye galip olandır. Gök, yer ve kâinat O'nun egemenliğindedir. Kâinatta O'nun dışında taptıklarınız da Allah'ın yarattıklarındandır. Bu mahlûkları hâlık olan Allah'a nasıl olur da ortak koşarsınız? Hangi mantıkla bu mahlûkların O'nun ortağı olduğunu söyleyebiliyorsunuz?"  Mevdudi

اعلى [MELE-İ A‘LÂ] : Yukarıda 6. âyetin tahlilinde  ملاء [mele’] sözcüğünün esas anlamının, “dolu olan” [depo] demek olduğunu ve zaman içerisinde “reisler/başkanlar, bir toplumun ileri gelenleri, toplumun erdemlileri” için de mecâz anlamda kullanıldığını ifade etmiş, bu kişilere mele’ denilmesinin sebebinin, onların bilgi, deneyim ve anlayışla dolu olmalarından kaynaklandığını belirtmiştik.

Eski tefsirciler, mele’ sözcüğünün “reisler, ileri gelenler” [konsey] şeklindeki mecaz anlamından yola çıkarak âyetteki, الملإ اعلى [el-mele ’il-a‘lâ] tamlamasını, içindeki a‘lâ [yüce] sıfatından dolayı “yüce konsey” olarak değerlendirmişlerdir. Ancak, bu yüce konseyin ne olduğu hakkında ortada sağlam bir kanıt bulunmadığından, bunların “göklerdeki melekler”, “kerrûbiyûn/mukarrabûn” [Allah’a en yakın olan melekler] olduklarına dair mesnetsiz bir takım görüşler ileri sürmüşlerdir. Ama iş bununla kalmamış, Allah’ın başucundaki meleklerin [yüce konseyin] muhabbetlerini dinlemek üzere şeytânlar da göklere çıkarılmış ve orada yıldızlarla bombardımana tutulmuşlardır.

Bize göre ise, sözlük anlamı “yüce dolu, yüce depo” demek olan mele-i a‘lâ ile kastedilen, “vahiydir, Kur’ân ayetleridir. Çünkü Kur’ân, herkesin ihtiyacını karşılayacağı her şey ile dopdoludur; herkesin ihtiyaç duyduğu/duyacağı bilgiler, eksiksiz olarak Kur’ân’da depo edilmiştir. Kur’ân’ın içindekiler ıvır-zıvır şeyler olmayıp, en değerli, en yüce şeylerdir. Zaten 69. âyetin önü ve arkası iyi anlaşıldığında, الملإ اعلى [mele-i a‘lâ] ifadesi ile “Kur’ân ”ın kastedildiği hemen görülür. Zira 70. âyette “vahyedildiği” bildirilen ve 68. âyette de kâfirlerin “yüz çevirdikleri” şey Kur’an’dır. Şimdiye kadar tahlilini yaptığımız surelerde hep gördüğümüz ve aşağıdaki ayetlerde de göreceğimiz gibi, müşrikler daima Kur’an’ı tartışma konusu yapmışlardır:

Ve ayetlerimiz onlara açıkça okunduğunda, Bize kavuşmayı ummayanlar: “Bundan başka bir Kur’ân getir yahut bunu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için söz konusu olamaz. Ben sadece bana vahyolunana uyuyorum. Rabbime isyan edersem, kesinlikle büyük bir günün azabından korkarım.” De ki: “Allah dileseydi, ben onu size okumazdım ve O [Allah] onu [Kur’an’ı] size bildirmemiş olurdu. Ben de ondan [Kur’an’dan] önce kesinlikle içinizde bir ömür kalmıştım. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Yunus/15-16)

Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını Bize isnat edesin diye fitneye düşüreceklerdi [sana yanlış yaptırıp seni ateşte yakacaklardı] . İşte o takdirde seni halil [izdaş, yoldaş, dost] edinirlerdi. Ve eğer Biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, gerçekten onlara birazcık meylediverecektin. O durumda sana hayatın da ölümün de iki katını tattırırdık. Sonra Bize karşı kendine hiçbir yardımcı da bulamazdın. (İsra/73-75)

الملإ اعلى [mele-i a‘lâ] ifadesinin, “Kur’ân” anlamında olduğunu gösteren diğer bir kanıt da, âyette Peygamberimize yaptırılan beyandır: Benim mele-i a’lâ’yı dair bir bilgim yok idi. Gerçekten de kendisine ilk vahiy gelene kadar Peygamberimizin Kur’an’a ait hiçbir bilgisi, alt yapısı, ön hazırlığı yoktu. Kur’ân o’na sürpriz olarak gelmiştir. Peygamberimizin bu konuda duyarsız ve bilgisiz olduğu Kur’ân’da açık bir ifade ile bildirilmiştir:

Kesinlikle sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi senden perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir. (Kaf/22)

Ve sen Kitap’ın sana verileceğini umuyor değildin. (O) Ancak Rabbinden bir rahmet olarak (verildi). Öyleyse sakın kâfirlere arka çıkma [yardımcı olma] . (Kasas/86)

Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle Biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Hâlbuki sen bundan önce kesinlikle gâfillerden [duyarsız olanlardan, bilgisizlerden] idin. (Yusuf/3)

الملإ اعلى [mele-i a’lâ] ifadesi, Sâffat/8′de de yer almış ve orada da “yüce depo” anlamında ve Kur’ân’ın bir niteliği olarak zikredilmiştir. H.Yılmaz

Melekler topluluğunun aralarında neyi tartıştıkları hakkında benim hiçbir bilgim yoktur.

Ayette Hz. Peygamberin bu şekilde söylemesini isteyen varlık Yüce Allah’tır. Hz. Peygamber: “Ben, meleklerin neyi tartıştığını nereden bilebilirim? Öyleyse benim peygamber olduğuma inanın” demek istiyor. “Onların, aralarında konuştukları konuyu veya konuları benim bilmem imkânsız olduğuna göre, biri bana o konuları bildirmektedir. Bunu da ancak Allah yapabilir. Orada İblis de olduğuna göre, İblisin kendi kovuluşunu bana anlatması mümkün değildir. Böylece bana öğretilenin Allah’tan gelen vahiy olduğu apaçıktır. B.Bayraklı

Ayetten: "Bana, benim sadece bir peygamber olduğum vahyediliyor" anlamı da çıkabilir. Ferit Vecdi bu mânâyı tercih etmiştir. S.Ateş

Lafzen, “ben ancak (illâ innema ene) açık bir uyarıcıyım” -Yani, bütün dinî mesajların ve gerçek tebliğin özü olan Allah'ın varlığı ve birliği gerçeğini bilerek inkâr etmenin getireceği kendi kendini manevî olarak tahrip etme ihtimali hakkında.

M.Esed

Ancak ben sırf açıktan açığa bir korkutucu, korkutmakla görevli bir peygamber olduğum için o bilgi bana vahyediliyor da biliyorum. H.Yazır

Bana sadece apaçık bir uyarıcı olduğumdan dolayı vahyediliyor.

Biz bundan şu ilkeyi çıkarıyoruz: Allah’ın vahyi olmadan, o vahye dayanmadan, onu referans göstermeden asla din anlatılamaz, tebliğ edilemez ve görüş beyan edilemez. Hz. Muhammed, uyarısını vahiy olmadan yapamadığına göre, dini anlatanlar da vahye dayanmadan konuşmamalıdır. B.Bayraklı

Bu tartışma, ayette de zikredildiği gibi Allah ile İblis arasında geçmektedir. Burada dikkate değer nokta, "mele-i â'lâ"nın (yüce topluluk) melekler olmasıdır. Yani Allah, İblis ile doğrudan muhatap olmayıp, melekler aracılığıyla konuşmuştur. Ancak Allah'ı, mele-i â’lâ”nın içinde farz etmek yanlış bir anlayış olur. Bu kıssa daha önce de Kur'an'ın diğer bölümlerinde beyan edilmişti. (Bkz. Bakara an: 35-53, A'raf an: 10-15, Hicr an: 17-19, İsra an: 71-82, Kaf an: 46-48, Taha an:92-106).
 "Beşer" lügatta, üstünü başka bir şeyin örtmediği cisim anlamına gelir. İnsanın yaratılışından sonra, bu ifade ona atfen kullanılmıştır. Ancak bu kullanım, insanın topraktan (yapılmış) çırılçıplak bir model oluşuyla ilgilidir.

Mevdudi

71- Yani Rabbin şöyle dediği zaman ettikleri münakaşa ki Bakara Sûresi'nde açıklandığı üzere "Sen orada fesat çıkaracak ve kan dökecek bir kimse mi yaratacaksın?" (Bakara, 2/30) demişlerdi. Bilinen bir hadis-i şerifte Mele-i a’lâ nın tartışması, keffaretler ve dereceler hakkındadır, diye açıklanması da bu mananın tafsilatındandır. Şüphe yok ki en yüksek münakaşanın sırrı, Allah'ın nezdinde bağışlanma ve yüksek derecelere kavuşma meselesidir. Meleklerin "Biz seni hamdinle tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz." (Bakara, 2/30) diyerek halifeliğe rağbet göstermeleri de bundan olmuştur. Ben bir çamurdan bir insan yaratmaktayım. Beşerîsinin, yani derisinin açık olması itibarıyla insana "beşer" denmiştir. 

H.Yazır

O vakit Rabbin meleklere şöyle demişti: ben çamurdan bir beşer yaratacağım.

Ayette geçen beşer kelimesi, “insan” demektir. Tin kelimesi de “balçık haline gelmiş çamur” anlamına gelmektedir. Yüce Allah’ın bu söylevinden anlıyoruz ki, melekler insandan önce yaratılmıştır. Yüce Allah, insanı yaratmadan önce, onu yaratacağına dair haberi meleklere bildirmiştir. Meleklerin Yüce Allah’a verdikleri cevap ve insanı tanımlamaları Bakara 30 da “fesat çıkaran” ve “kan akıtan” şeklinde olmuştur.

B.Bayraklı

Hani Rabbin bir zaman meleklere, “Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım.

71–85. âyetlerin oluşturduğu pasaj da bağımsız bir necm olup insan soyunun ilk yaratılış aşamalarına dair özellik arz eden noktalar Kur’ân’da ilk kez bu pasajda yer almıştır. Daha sonra A‘râf, Hicr, İsra, Kehf ve Bakara surelerinde de değinilen bu konuya, Kur’ân’ın iniş sırasına göre ilk defa bu surede yer verildiğinden, biz de ayrıntılı tahlilimizi burada yapacak ve konu ile sonraki karşılaşmalarımızda buraya atıfta bulunacağız.

Hemen belirtmek gerekir ki, insanoğlunun yeryüzündeki sorumluluk sınavının nasıl başladığı ile ilgili olay, burada ve konunun yer aldığı diğer surelerde temsilî olarak anlatılmıştır. Olayın bir tiyatro sahnesi gibi canlandırılarak anlatılması, evrenin, dünyanın ve canlıların varoluş aşamaları hakkında bilgi sahibi olmayanların konuyu iyi anlamalarını sağlamaya yöneliktir.

Konunun Allah, melekler, Âdem ve İblis arasında geçen diyaloglarla anlatılması, olayın tamamen temsilî olduğunu göstermektedir. Çünkü Yüce Allah’ın bir insanla bu tarz konuşması veya Kendi yarattığı bir şeyin O’na isyan etmesi, bizzat Kendisinin Kur’ân’da bildirdiğine göre mümkün değildir.

71. âyette ifade edilen “çamurdan yaratılış”, “tesviye”, “ruhun üfürülmesi” ve “meleklerin secdesi”, bir anda olup bitmiş olaylar değildir. Kur’ân’da verilen ayrıntılara göre, bu olaylar milyarlarca yıllık bir süreçte gerçekleşmiştir. Yani, bu anlatımlardan, “Allah, melekleri ve İblis’i çağırdığı bir toplantıda, birkaç dakika içinde hemen Âdem’i yaratacağını söyledi ve yaratıverdi. Sonra meleklere secde etmelerini söyledi, onlar da derhal secde ettiler. Ama İblis secde etmedi”  şeklinde, her şeyin çok kısa bir zamanda gerçekleştiği anlamında bir sonuç çıkarılmamalıdır.

Bizim bu konuyla ilgili olarak Kur’an’dan yaptığımız tespitler şunlardır:

İNSAN TOPRAKTAN-SUDAN [MADDEDEN] YARATILMIŞTIR:

And olsun, insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık. Ve cann’ı da daha önce nüfuz eden kavurucu ateşten yaratmıştık. Hani Rabbin meleklere, “Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratıcıyım” demişti. “Ona bir biçim verdiğimde ve ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın.” (Hicr/26-29)

Bu konu için ayrıca Sâd/71, Sâffat/11, Müminun/12-14, Enbiya/30, Furkan/54, Mürselât/20, Nur/45, Hacc/5, Mümin/67, Kehf/37, Kıyamet/36-38 ayetlerine bakılabilir.

İNSANIN YARATILIŞINA TOPRAK [MADDE] İLE BAŞLANMIŞTIR:

Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden [sülâle’den] , basbayağı bir sudan yapmıştır. (Secde/7)

İNSAN BİR ANDA BUGÜNKÜ YAPISI İLE YARATILMAMIŞ, AŞAMA AŞAMA YARATILMIŞTIR:

Oysa O, sizi gerçekten tavır tavır/aşama aşama yaratmıştır. (Nuh/14)

İnsanın yaratılış aşamalarından birisi de bitkilik evresidir:

Ve Allah sizi yeryüzünde bitki olarak bitirdi. (Nuh/17)

Söz konusu aşamalar, Müminun/12-14, Mümin/67, Hacc/5, Kehf/37 ve Kıyamet/36-38 ayetlerinde belirtildiği gibi, toprakla başlayıp bugünkü hâlimize gelinceye kadarki aşamalardır.

Bu sistem bugün için de aynıdır. Önce toprak, su, yenilip içilenler, teneffüs edilen hava gibi cansız maddeler canlıya dönüşerek dişide yumurta, erkekte sperm hücresi hâline gelmekte, sonra da alaka, mudğa, kemik ve et oluşumları bir şekillenme ile sürüp gitmektedir. Ayetlerden anlaşıldığına göre, ilk hayat da aynı sistemle, doğada önce basit bir canlıdan başlamış ve sonra alaka, mudğa gelişimine benzer bir seyirle bugünkü hâline gelmiştir. Bu gelişimler arasındaki zaman aralıkları ise belki milyonlarca yıl sürmüştür. H.Yılmaz

Onu tesviye edip, ruhumdan kendisine üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın” demişti.

İNSAN ÖNCE YARATILMIŞ, SONRA DÜZENLENMİŞTİR: Yani, insanın düzenlenmesi, ilk yaratılıştan sonra olmuştur:

Ki O, yarattı, bir düzen içinde biçim verdi. (A‘lâ/2)

Ey insan! Üstün kerem sahibi olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, sana bir düzen içinde biçim verdi ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertip etti. (İnfitar/6-8)

Bir damla sudan yarattı da onu bir ölçüyle biçime soktu. (Abese/19)

İLK YARATILIŞTAN SONRAKİ YARATILIŞ [EŞİN YARATILMASI] , EŞEYSİZ ÜREMEDİR: İlk yaratılış bir nefisten gerçekleşmiş, bu nefsin eşi, nefsin kendisinden (eşeysiz olarak) yaratılmıştır. Eşeyli üremeler, bu ilk yaratılış ve eşeysiz olan ilk üremeden sonra başlamıştır:

Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yayan Rabbinizden korkup sakının. Ve (yine) kendisiyle birbirinizle dilekleştiğiniz Allah’tan ve akrabalık (bağlarını koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir. (Nisâ/1)

Ayrıca A‘râf/189 ve Zümer/6 ayetlerine de bakılabilir.

DUYMA, GÖRME VE DUYGU [ZİHİNSEL FONKSİYONLAR] İNSANA SONRADAN KAZANDIRILMIŞTIR:

Sonra onu düzeltip bir biçime soktu ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz? (Secde/9)

Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme (duyularını) ve gönüller verdi. (Nahl/78)

De ki: “Sizi inşa eden [yaratan] , size kulak, gözler ve gönüller veren O’dur. Ne az şükrediyorsunuz?” (Mülk/2-3)

Ve hiç kuşkusuz Biz, sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere, “Âdem’e secde edin” dedik; İblis hariç onlar hemen secde ettiler; o secde edenlerden olmadı. (A‘râf/11)

Ve sizin için duymayı, gözleri ve kalpleri yaratan O’dur. Pek az şükrediyorsunuz. (Müminun/78)

ERKEKLİK ve DİŞİLİK MENİ İLE BELİRLENİR:

Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi, yaratan O’dur. Bir damla sudan (döl yatağına)meni döküldüğü zaman. (Necm/45-46)

İNSANIN YAPISI BAKIMINDAN DEĞERSİZ OLDUĞU DÖNEM MİLYONLARCA-MİLYARLARCA YIL [DEHR] DEVAM ETMİŞTİR:

İnsan üzerine, henüz kendisi anılabilecek bir şey değilken, dehrden bir süre geldi mi? Doğrusu Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan edeceğiz bu nedenle onu işitici, görücü yaptık. (İnsan/1-2)

Biz, onları Biz yarattık. Bedenlerini Biz sağlam yaptık. Dilediğimizde de benzerleriyle öyle bir değiştiririz ki! (İnsan/28)

ALLAH İNSANI BİLGİLENDİRMİŞ; ONA RUHUNDAN ÜFÜRMÜŞ; VAHİY GÖNDERMİŞ; BİRAZ BİLGİ KOKLATMIŞTIR: Âyette geçen, ruhun üfürülmesi/üflenmesi ifadesi, “Allah’ın insanı bilgilendirmesi, ona vahiy göndermesi, az bir bilgi vermesi” [bilgi koklatması] anlamına gelmektedir. Konunun önemine binaen ruh üfürülmesi/üflenmesi ile ilgili olarak Kadr sûresi’nde yapmış olduğumuz tahlili burada da aynen aktarıyoruz:

RUHUN ÜFÜRÜLMESİ:

Onu amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp ruhumdan içine üflediğim zaman, hemen ona secdeye kapanın. (Sâd/72)

Onu amaçlanan düzgünlüğe ulaştırıp ruhumdan içine üflediğim zaman, hemen ona secdeye kapanın. (Hicr/29)

Sonra da ona bir biçim verdi ve ona ruhundan üfledi. Sizin için işitme gücü, gözler ve gönüller [bilgiye ulaşma yolları] var etti. Ne kadar az şükrediyorsunuz! (Secde/9)

Allah’ın gerçek anlamda üfürmeyeceği bilindiğine göre, “üfürmek” ifadesinin mecâz olduğu hemen anlaşılmaktadır. Üfürmek ise, mecazen bir başkasına verilen şeyin en az miktarını ifade eder. Türkçe‘de bu eylem “koklatmak” olarak yer almıştır. Bu durumda ruhun üfürülmesi, “çok az miktarda bilgi verilmesi, bilginin koklatılması” anlamına gelmektedir. Nitekim İsra/85 ayetinde de, De ki: “Ruh Rabbimin işindendir. Ve size bilgiden ancak çok az verilmiştir denilerek, bu husus açıkça belirtilmiştir.

Ruhun Âdem’e üfürülmesinden ne kastedildiği de yine Kur’ân‘da açıklanmıştır:

Ve bir zamanlar Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife kılacağım” demişti de onlar, “Orada bozgunculuk yapan ve kan döken birini mi kılacaksın? Oysaki bizler, Seni hamd ile tesbih ediyoruz, Seni kutsayıp yüceltiyoruz” demişlerdi. O, “Şu bir gerçek ki Ben sizin bilmediklerinizi bilmekteyim” dedi. Ve Âdem’e isimlerin tümünü öğretti. Sonra onları meleklere sundu ve “Hadi, haber verin bana şunların isimlerini, eğer doğru sözlüler iseniz” dedi. Dediler ki: “Yücedir şanın Senin. Bize öğretmiş olduğunun dışında bilgimiz yok bizim. Sen, yalnız Sen âlimsin, her şeyi en iyi şekilde bilirsin; hakîmsin, her şeyin bütün hikmetlerine sahipsin.” Dedi: “Ey Âdem! Haber ver onlara onların adlarını.” O onlara onların adlarını haber verince, “Dememiş miydim Ben size! Ki Ben, göklerin ve yerin gaybını en iyi bilenim. Ve Ben, sizin açığa vurduklarınızı da sakladıklarınızı da en iyi biçimde bilmekteyim” dedi. Ve o vakit Biz meleklere, “Âdem’e secde edin” demiştik de İblis dışındaki melekler hemen secde etmişti. İblis yan çizmiş, kibre sapmış ve nankörlerden olmuştu. (Bakara/30-34)

Dikkat edilecek olursa Sâd/72 ve Hicr/29‘a göre meleklerin secde etmesi, Âdem’in belirli aşamalardan geçirilerek [amaçlanan düzgünlüğe ulaştırılarak] nihaî şekle getirilip, kendisine ruh üfürülmesinden sonradır. Bakara/30-34‘de ise meleklerin secde etmesinden önce Âdem’in geçirdiği değişim ya da aşama, “Âdem’in bilgilendirilmesi ve bilgisinin meleklerin bilgisi ile karşılaştırılması” olarak açıklanmıştır. Yani, Sâd ve Hicr surelerinde kullanılan ruh üfürme tabiri, Bakara sûresi‘nde yerini bilgi ile bilgilendirme ‘ye bırakmış, böylece ruh üfürme tabirinin, “bilgi ile bilgilendirmek” anlamına geldiği açıklanmıştır.

Ruh üfürülmesi tabirinin, Âdem’e verilen bilginin “koklatma” anlamına geldiğinin kanıtı ise, İsrâ/85 âyetidir. Burada hemen belirtmek gerekir ki, Âdem’e verilen bilginin azlığı, sadece Rabbimizin sonsuz bilgisine nispetledir. Şöyle ki:

De ki: “Rabbimin sözleri için deniz mürekkep olsa Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenirdi, hatta bir o kadarını daha getirsek bile.” (Kehf/109)

Şayet yeryüzünde ağaçtan ne varsa kalem olsa, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allah’ın sözleri tükenmezdi. Şüphe yok ki Allah azizdir, hakîmdir. (Lokman/27)

Durum böyle olunca, Rabbimizin ilkinden en sonuncusuna kadar tüm peygamberlerine gönderdiği vahiyler [kitaplar ile bildirdiklerinin toplamı] , koklatmadan [üfürmeden] başka bir şey değildir.

H.Yılmaz

Dolayısıyla onu tesviye ettiğim "Yarattı ve tesviye etti." (A'lâ, 87/2) sözünden de anlaşıldığı üzere tesviye yaratmadan sonra olur. Demek ki, insan maddesi çamurdan yaratıldıktan sonra bir de insan suretini alması, insanlık seviyesine gelmesi için bir müddet de tesviye edilmiş, bedeninin parçaları kıvamına getirilmesi için düzeltilmiştir. Bu sebepledir ki, çeşitli ayetlerde çeşitli yaratılış kademelerine işaret edilmiştir. Nitekim Âl-i İmran Sûresi'nde topraktan (3/59), burada çamurdan, Müminun Sûresi'nde çamur hülasasından (23/12), Hıcr Sûresi'nde kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan (15/28); Enbiya Sûresi'nde aceleden yaratıldığı söylenmiştir. Ve içine ruhumdan üflediğim zaman, izafeti, cüz’iyet için değil, şeref içindir. Çünkü ruh, Allah'ın emrindendir. Üfleme tabiri de maddeye fiilen hayat başlangıcının akışını temsil eder. Hatta "Âdem'e isimleri öğretti." (Bakara, 2/31) ifadesinden anlaşıldığına göre yalnız cisme ait olan hayat değil, zihin ve ilim hayatının da başlangıcı olan şuur ruhunun, konuşan nefsin ilgisini ifade eder. Yoksa ruh üflemek, hayat belirtilerinden olan nefes alıp verme ile de tevil edilebilir. Cezaiye, vuku'dan emri hazırının çoğuludur. Yani ruh üflenince onun için düşünüz secde edici olarak, her biriniz secde ederek. Saygı ve ikram secdesi yahut Allah'ın emrine kıble secdesi.

H.Yazır

Onu şekillendirip ruhumdan üflediğimde, derhal secdeye kapanın.

İşte insanın, içinde psikolojik güçleri geliştirip olgunlaştırması, Allah’a yaraşır kul olma kapasitesine, potansiyeline sahip olması Allah’ın ona olan üfürüğünden kaynaklanmaktadır. (Al-i İmran 3/79) B.Bayraklı

Bunun üzerine meleklerin tümü hep birlikte secde ettiler,

Pasajın bu bölümünde İblis ve insan ilişkisi açıklanmaktadır. Bu ilişkiyi anlamak, insanın zihnindeki sorulara cevap bulması ve bu konuyla ilgili sorunlarını çözmesi bakımından çok önemlidir. Bu ilişki anlaşılmadığında cevapsız kalan sorular, konuyu anlamadan geçiştiren kişilerin hayat boyu aynı durumda kalmalarına yol açmaktadır. Bu sebepledir ki, İnsan-İblis ilişkisinin doğru anlaşılması çok önemlidir. İlişkinin doğru anlaşılması için de öncelikle bu ilişkiyi açıklayan sözcüklerin ve kavramların doğru anlamlarının bilinmesi gerekir.

Ruh ve ruhun üfürülmesi/üflenmesi konusu Kadr sûresi’nde; melek kavramı Necm ve Kadr sûrelerinde; İblis konusu da Tekvîr sûresi’nde tahlil edildiği için, konunun esasını teşkil eden İblis, melek ve ruh hakkındaki bilgilerin oralardan yeniden okunması yararlı olacaktır.

SECDE:  السّجدة [secde] denince ilk olarak, namazın erkânından olan ve ibâdet kastı ile alnın yere konulması şeklinde yapılan eylem akla gelmektedir. Dolayısıyla da secde etmek eyleminden, “ibadet etmek” anlamı çıkarılmaktadır. Hâlbuki secde sözcüğünün esas anlamı, “boyun eğmek, itaat etmek” demektir. İbadet ve saygı için alnın yere konması ise, itaat ve boyun eğmenin sadece bir simgesidir. (Secde hakkında detaylı bilgi için bkz. Tebyinü’l-Kur’ân/İşte Kur’ân, c. 1.

ÂDEM’E SECDE EDEN MELEKLER: Necm sûresi ’nin tahlilinde melek sözcüğünün sözlük anlamı olarak “kuvvet, yönetim gücü, elçi, haber verici” anlamlarına geldiğini; terim olarak da Allah’ın bütün emirlerine uyan, O’na hiç isyan etmeyen varlıkları ifade ettiğini belirtmiş, ayrıca Kur’ân’daki melek sözcüğünün değişik şeyler için kullanıldığını; insanın yararına çalışmakla görevlendirilmiş değişik zihinsel fonksiyonlara, iradesiz canlılara ve doğal güçlere de “melek” dendiğini örnekleriyle aktarmıştık. Bu konuda verdiğimiz bilgiler ışığında, Âdem’e secde eden meleklerin, halk kültürüne yerleşmiş şekli ile sürekli namaz ve niyazda olan melekler olmadığı; insandaki akıl, zekâ, ar, hayâ, hafıza, dikkat gibi zihinsel fonksiyonlar ile yağmur, bulut, rüzgâr, soğuk, sıcak, ağaç, nebat gibi insan dışında doğada mevcut diğer canlılar ve güçler olduğu hemen anlaşılmaktadır. Çünkü bu sayılanların hepsi Âdem’e [insana] boyun eğmişlerdir [secde etmişlerdir] , hâlen de eğmektedirler ve kıyamete kadar da eğmeye devam edeceklerdir. Şöyle ki:

İnsana ruh/bilgi üfürüldüğü zaman, insan bu bilgiyle doğadaki tüm canlı ve cansız varlıkları kontrol edebilir bir güce sahip duruma gelmiş ve bilgilendiği zamandan itibaren bilgisi oranında doğaya hükmetmeye başlamıştır. Hayvanları evcilleştirmiş, onların etinden, sütünden, yumurtasından, gücünden yararlanmış hatta en vahşîlerini bile kafeslerde, hayvanat bahçelerinde seyir amacıyla emri altına almıştır. Rüzgâra değirmen taşlarını döndürtmüş, gemilerini yüzdürmek için yelkenleri şişirtmiştir. Akıp giden ırmakların suyunu barajlarla kontrol altına almış, içmede ve sulamada kullandığı bu sudan elektrik üretmiştir. Doğadaki madenlerden her alanda sayısız yararlar sağlamış, ormandaki ağaçlar ise insanın arzusu doğrultusunda yakacak, mobilya, kâğıt olmuştur. Havadaki oksijen sayesinde yaktığı ateş ile kendisini ısıtmış, yemeğini pişirmiş ve daha pek çok alanda kendine yarar sağlamıştır. İnsanın doğadaki birçok şeyi kontrol edişine dair verilebilecek örnekler saymakla bitmez. İnsanın doğaya hâkim oluşu ile ilgili bütün bu örnekler, doğa varlıklarının ve güçlerinin [meleklerin] , Âdem’e [insana] boyun eğip itaat ettiğini [secde ettiğini] gösteren birer delil niteliğindedir. Burada gözden kaçırılmaması gereken bir husus vardır ki, o da Âdem’in “bilgilendirilmiş insan” olduğudur.

Sonuç olarak, melekler/yönetim güçleri sıradan insana değil, kendisine ruh üfürülmüş [Rabbimizin sonsuz bilgisine nispetle az bir bilgi ile bilgilendirilmiş] , yani Adam/Âdem olmuş insana secde etmektedirler [boyun eğmektedirler] . H.Yılmaz

İblis etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden [görmezden gelenlerden] oldu.

İBLİS’İN KÂFİRLERDEN OLUŞU: İblis, ilk yaratılışından beri kâfirlerdendir, yoksa Âdem’e [insana] secde etmediği için kâfir olmamıştır. Arap dilinin özelliklerini bilmeyenler, kulaktan dolma bilgilerle İblis’in Âdem’e secde etmediği için kâfir olduğunu sanmaktadırlar. Oysa âyetin orijinali konunun bu şekilde anlaşılmasına engeldir. Az seviyede bile olsa Arap diline vakıf olanlar hemen fark ederler ki, âyette  ف [fe] değil, و [vav] bağlacı kullanılmış ve, وكان من الكافرين [ve kâne mine’l-kâfirîn=ve o kâfirlerden idi/o, kâfirlerdendir] denilmiştir. Şayet ف [fe] bağlacıyla من الكافرين فكان [fe kâne mine’l-kâfirîn=… De kâfirlerden oldu] denilmiş olsaydı, ancak o zaman İblis’in kâfirleşmesi, secde etmemesine bağlanabilirdi. Nitekim Rabbimiz Kur’ân’da Kendisini nitelerken yüzlerce yerde  وكان اللّه عليما حكيما [ve kânellâhu alîmen hakîmâ] , وكان اللّه غفورا رحيما [ve kânellâhu gafûran rahîmen] tarzında ifadeler kullanmıştır. Bu ifadelerin hiçbiri, “Allah şimdi alîm, hakîm oldu” veya “Allah şimdi gafûr ve rahîm oldu” şeklinde anlaşılmaz, “Allah âlimdir, hakîmdir”, “Allah gafurdur, rahîmdir” şeklinde anlaşılır.

İBLİS’İN DAYATMA GEREKÇESİ: Rabbimiz, İblis’in neden büyüklendiğini bilmiyormuş ve bu davranışının sebebini İblis ’ten öğrenmek istiyormuş gibi, Büyüklük taslamak mı istedin, yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun? Diye sorular yöneltmiştir. Rabbimizin zaten bildiği bir konuda böyle sualler sorması, bize göre, temsili diyalog yöntemi ile işin gerçeğini anlatmak içindir. Bu nedenle bu ifadelere çok dikkat edilmelidir. Rabbimizin buradaki sorusu, İblis’e, büyüklenmesinin yeni bir davranış mı yoksa eskiden beri mi olduğunu söyletmeye yöneliktir. Nitekim diyalog sürmüş ve İblis de Rabbimizin bu sorusunu yanıtlamıştır:

H.Yılmaz

Melekler Allah’ın emrini derhal yerine getirmiş, ama İblis bu emre uymamıştı.

Yüce Allah, İblis’in neden bu emre uymadığını da açıklamıştır.

“Büyüklük tasladı” (Sad 38/74) Kibreden insanlar şeytana yakın düşmekte ve bir bakıma şeytan ahlakına sahip olmaktadırlar.

İblis cinlerdendi, Rabbinin emrinden dışarı çıktı.” (Kehf 18/50) İblis, cinlerden olması sebebiyle iradeye sahipti ve iradesini Rabbine karşı gelmekten yana kullanmıştır. Kökeninin cin olması ve melek olmaması onu bu suça götürmüştür.

Ayette geçen “kâfir” kelimesinin bize göre ana manası “nankör” dür. Çünkü İblis Allah’a inanmaktadır. Daha sonraki ayetlerde Allah’ın onuruna yemin etmişti. Ayrıca Haşr 16 da şeytan şöyle demektedir:

“İnsan inkâr edince Şeytan: Ben senden uzağım, çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım dedi.” Onun için yorumunu yapmakta olduğumuz Sad 74 teki “kâfir” kelimesine “nankör” manasını vermek daha doğru olacaktır.

 Halk dilinde “aslına çekti” tekerlemesi vardır. İblis de aslına çekip isyan etti ve secdeye kapanmadı. Kibir ve aslına çekme ilk günahı şeytana işletmiş oldu. B.Bayraklı

Allah,) “Ey İblis! O Benim iki elimle/kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Büyüklendin mi? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?” buyurdu.

İKİ EL İLE YARATMA: 75. âyetteki iki elimle ifadesi, kesinlikle Allah’ın elleri olduğu anlamına gelmez. Ne var ki, birçok düşünür burada ve başka ayetlerde geçen “iki elim”, “gözlerimiz” veya “yüz” ifadelerinden, Allah’ın el, yüz ve göz gibi organları olduğuna inanmıştır.

Bu ifade, insanın önemli, faziletli ve şerefli bir varlık oluşuna delâlet eder. Çünkü bir kral bile sıradan işlerini hizmetkârlarına yaptırırken, önemli işlerini bizzat kendisi yapar. Kralın böyle yapması, onun o işe ne kadar önem verdiğini gösterir. Âyetteki iki elimle ifadesi de Yüce Allah’ın insanın yaratılışını emrinde olanlara bırakmadığını ve bizzat Kendisinin yaptığını bildirerek insanın önemli ve değerli bir varlık olduğunu vurgulamaktadır. Bu önemlilik ve değerlilik vurgusu insanın sadece zihinsel fonksiyonlarına yönelik olabileceği gibi, hem zihinsel fonksiyonlarına hem beden yapısına yönelik de olabilir.

İki el ile yaratma ifadesinin, “özel bir itina ile yaratmak” manasından kinaye olduğunu düşünmek de mümkündür. Çünkü insan, bütün normal sebeplerin üstünde en yüksek seçimle, yani Allah’ın seçimi ile yaratılmıştır.

Bazıları da bu ifadeyi “kudret” manasıyla te’vil etmişler ve iki el ifadesindeki tesniyenin [ikilemenin] , sadece tekit [pekiştirme] için olduğunu, çünkü Âdem’in yaratılışında Allah’ın kudretinin tecellilerinin tekitli ve kat kat bulunduğunu söylemişlerdir.

H.Yılmaz

Bu, insanın faziletli ve şerefli bir varlık oluşuna delâlet eder. Çünkü bir kral bile sıradan işlerini hizmetkârlarına yaptırır. Oysa burada Allah, insanı kendi elleriyle yarattığını buyurmaktadır.
"İki elimle yarattım" ifadesine gelince, bununla insanların hem ruhlarının, hem de bedenlerinin yaratılmış olmaları kast olunuyor. İşte insan bu ruhu dolayısıyla eşref-i mahlûkat olmuştur.

Mevdudi

Allah: ey iblis! İki elimle yarattığıma secde etmekten seni meneden nedir? Böbürlendin mi, yoksa yücelerden misin? Dedi.

Bu ayetten çıkaracağımız neticeler olacaktır.

Yüce Allah İblisi sorgulamadan cezalandırmamıştır. (Araf 12)  İki elimle ifadesi, aslında “kudretimle” demektir. Çünkü Arapça’da yed “el” kelimesi genelde “kudret” anlamına gelmektedir.

Yüce Allah, nedeni sorarken, ardından kendisinin tespit ettiği nedenleri de sorusuna ilave etmektedir. Kibir veya kendini yücelerden hissetmesi bu davranışın sebepleri olduğunu ona bildirip sormuştur. Böylece kibir ile kendini üstün görmeyi, yücelerden hissetmeyi Yüce Allah birbirinden ayırmıştır. Biz bu farkı şöyle tespit ediyoruz: Kibir, “başkasını küçük görerek büyüklenmek ve kendini yücelerden görmek” de kendini büyük görmektir. Başkası olsa da olmasa da o kendini öyle görür. B.Bayraklı

Yani, maddî olmayan ve bu nedenle (İblis'in gözünde) insanın yaratıldığı “balçık” tan daha değerli olan bir şeyden. “Ateş” tutku ve ihtiras sembolü olduğundan, İblis'in yukarıdaki sözü, insanın kalbinde var olan “şeytanî güçler” kavramına ince bir telmihte bulunmaktadır: kontrolsüz tutkuların ve önceki ayette İblis'in, şeytanların (şeyâtîn) öncüsünün, “yalnız kendilerini üstün görenlerden biri” (mine'l-‘âlîn) şeklinde tanımlanması ile sembolize edilen kendi kendine hayranlığın beslediği güçler.

M.Esed

(İblis) dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.”

Görüldüğü gibi, İblis cevap olarak büyüklenmesinin yeni bir şey olmadığını, insanın çamurdan [maddeden] , kendisinin ise ateşten [enerjiden] yaratıldığını, dolayısıyla yaradılıştan gelme üstünlüğü sebebiyle böyle davrandığını söylemiştir. Dikkat edilirse, İblis’in bu tezi [enerjinin maddeden daha hayırlı ve daha iyi olduğu iddiası] Rabbimiz tarafından reddedilmemiştir. Bu da demektir ki, İblis doğruyu söylemiştir. Bir başka ifade ile burada enerjinin maddeden üstün olduğu bize bizzat Rabbimiz tarafından açıklanmaktadır. Bu konuya daha sonra A‘râf ve Hicr surelerinde tekrar değinilecektir.

H.Yılmaz

İblis: Ben ondan daha üstünüm; beni ateşten, onu çamurdan yarattın, dedi.

Farklı iki maddeyi mukayese etmek doğru değildir. Armut ile elmayı mukayese etmek gibi tek ortak noktaları meyve olmalarıdır. Ateşle toprağı mukayese edip “daha üstün olma” gibi değer yargısına varmak insanı büyük yanılgıya götürür; bu yanılgı da İblisin başına gelmiştir.

Hz. Âdem’in kökeni ile kendi kökeni arasında, yani zıtlar arasında mukayeseyi yine İblis yapıyor. Kendisi hakkında değerlendirmeyi kendisi yaptığından da yanılgıya düşüyor. Değerlendirme objektif olmalıdır. B.Bayraklı

Yani, bu yer, Allah'ın Âdem’i yarattığı; İblis'e, Âdem’e secde etmesini emrettiği, İblis'in de karşı gelerek âsi olduğu yerdir. "Recm" taşlamak (taş atmak) ve öldürmek anlamına gelir. Burada mecazen bir kimsenin (şeytanın) şerefli bir makamdan aşağı indirilerek zelil edilmesi anlamında kullanılmıştır. Nitekim A'raf Suresi'nde de, bu şekilde ifade edilmiştir. "Defol, çık buradan. Sen artık zelil olanlardansın." 

Mevdudi

(Allah,) “Hemen çık oradan, artık sen kesinlikle racîmsin” dedi

RACÎM: رجيم [racîm] sözcüğünün mastarı رجم [recm] olup, bu sözcüğün ilk anlamı, قتل [öldürmek] demektir. Öldürmeye recm denmesinin sebebi, Arapların öldürecekleri kimseyi taşlamak suretiyle öldürmelerindendir. Sonradan her öldürme işine recm denilir olmuştur. Kur’ân’da ve dolayısıyla dinde yeri olmamasına rağmen, zina suçlularına verilen cezanın adı da buradan gelmektedir.

Recm sözcüğü ve türevleri Kur’ân’da 14 kez yer almasına rağmen hiçbir yerde “öldürmek” anlamında kullanılmamıştır. “Öldürmek” anlamı dışında ise recm sözcüğü, “taş atmak”, “lânet etmek”, “sövmek, yermek”, “hicran”, “tart etmek, kovmak”, “zann ve zanna dayalı söz söylemek” anlamlarında da kullanılır olmuştur.

Şeytân için bu anlamların hepsi de uygun görülmüş ve ism-i mef‘ul anlamıyla şeytana; “taşlanmış şeytan”, “lânetlenmiş şeytan”, “kovulmuş şeytan”, “sövülmüş şeytan”… gibi isimler verilmiştir.

Bize göre buradaki racîm sözcüğü, 77. âyetin başındaki, Hemen çık oradan ifadesinin delâletiyle, “kovulmuş” anlamındadır ve konumuz itibariyle şeytanı tanımlayan en uygun ifade de, “kovulmuş şeytân”dır.

ŞEYTAN NEREDEN KOVULMUŞTUR: Bu konu Kur’ân’da Hicr/16-18 ve Sâffat/6-10′da yer almaktadır. Bu âyetler, eski müfessirlere göre müteşabih olduğu için iyi anlaşılamamış ve bu konuda mantıksız, akıl ve din dışı açıklamalar ortaya çıkmıştır. Ne yazık ki, günümüzdeki meal ve tefsir çalışmalarının hepsi de konuyu aşağı yukarı aynı anlamda ve eski tefsircilerin anlayışları doğrultusunda açıklamışlardır. Ortaya çıkan bu yanlış inanç ve anlayışları kısaca özetleyerek okuyucuyu bu görüşler hakkında bilgilendirmenin yararlı olacağı kanısındayız:

Bu anlayış ve inanışlara göre, Kur’ân inmeye başlamadan önce şeytânlar diledikleri gibi göklerde dolaşırlar, meleklerin arasına sızarak onların Allah’tan öğrendikleri gayba [geleceğe] ait bilgileri kaparlar, bu bilgilerin içine biraz da yalan katarak kâhinlere anlatırlar, kâhinler de bu bilgileri halka anlatırlarmış. Böylece peygamberler ile şeytânlar arasında bir sürtüşmedir devam edip gidermiş. Bazılarına göre o zamanlar gökyüzünde yıldız yokmuş, bazılarına göre de yıldızlar varmış ama kovalamaca yokmuş. Sonradan yıldızlar yaratılmış ve şeytânlar gökyüzüne sokulamaz olmuş. Fakat yine de içlerinden bazıları, meleklerden bir şeyler öğrenmek için onların aralarına sızmaya çalışırmış. İşte, meleklerin arasına sızmaya çalışan bu şeytanlara yıldız fırlatılırmış ve alev topu hâlinde üzerlerine gelen yıldızı gören şeytânlar gerisin geri dünyaya kaçarlar, elleri boş kalırmış. Burada net olmayan şöyle bir nokta varmış: Acaba yıldızlar yeni mi yaratılmışlar yoksa eskiden beri varlarmış da şeytanlara karşı silâh olarak yeni mi kullanılmaya başlanmışlar?

İbn-i Abbâs’a göre, şeytânlar önceleri göğe çıkmaktan men edilmemişti. Bundan dolayı göklerde dolaşıyor, meleklerden gaybın haberlerini duyuyor ve haberleri kâhinlere ulaştırıyorlardı. Kâhinler de bu aldıkları kelimelere dokuz daha katarak bunları yeryüzündekilere anlatıyorlardı. Bu kelimelerin dokuzu bâtıl birisi hakk idi. Îsâ peygamber doğunca, onlar üç kat gökten men edildiler. Peygamberimiz doğunca da bütün göklerden men edildiler. Dolayısıyla bu şeytânlar, kulak hırsızlığı yapmak istedikleri her seferinde ateş parçaları ile taşlanmakta, uzaklaştırılmaktadırlar.

Özetlediğimiz bu inançlar ve özellikle İbn-i Abbâs’a isnad edilen açıklamalar doğrultusunda âyetlerin Tükçe’ye nasıl hatalı bir şekilde çevrildiğinin tipik örneği, çağımızın muteber ilim adamlarından Elmalılı M. Hamdi Yazar’ın mealidir:

Şanım hakkı için, Biz semada burçlar yaptık ve onu ehl-i nazar için tezyin eyledik [süsledik] , hem onu her şeytan-ı racîmden hıfzettik [koruduk] ; ancak kulak hırsızlığı eden olur, onu da parlak bir şihâb takip etmektedir. (Hicr/16-18)

Bakınız Biz o dünya semayı [yakın göğü] bir zinetle donattık: kevâkib [yıldızlar] . Hem, mütemerrid [itaate yanaşmaz] her şeytandan koruduk; onlar mele-i a‘lâ’yı dinleyemezler, tard için her taraftan sıkıya tutulurlar –ve onlara ayrılmaz bir azab vardır– ancak bir çalıp çarpan, onun da peşine bir şihâb-ı sâkıb takılır. (Sâffat/6-10) H.Yılmaz

Ve elbette lânetim [hayırdan uzak tutmam] , karşılık gününe kadar senin üzerindedir.”

ALLAH TARAFINDAN İYİLİKTEN UZAKLAŞTIRILDIĞI İÇİN İBLİS’E “LA‘ÎN” ve “MEL‘ÛN” DENİR: Ayetlerden anlaşıldığına göre İblis’in lânetlenmesinin sebebi Âdem’e secde etmemesi değildir. Tam aksine İblis, racîm [kovulmuş] ve mel’un [sürekli iyilikten uzaklaştırıcı] olarak yaratıldığı, programlandığı için Âdem’e secde etmemiştir.

Dikkat edilecek olursa, yaptıkları hatalar için kullarına tövbe imkânı vermiş olan Rabbimiz İblis’e tövbe hakkı vermemiş, zaten İblis de Âdem’e secde etmediği için tövbeye yönelmemiştir.

İblis’e, “Karşılık [Din] Günü ”ne kadar süre verilmesi, onun bu fonksiyonlarını, Allah’tan aldığı güç ve izinle hiç değiştirmeden sürdüreceği anlamına gelmektedir. Bu da demektir ki, İblis, Rabbini tanımaktadır ve O’nun kendisine verdiği görevi yerine getirmektedir. Yani İblis, Allah’ın onu o şekilde yaratması sebebiyle kâfirdir. Bundan dolayı da, o şekilde yaratılmayıp kendi iradesiyle kâfir olanlarla karıştırılmamalı, kesin olarak onlardan ayrı tutulmalıdır.

(İblis,) “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine and olsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın” dedi. (A‘raf/16-17)

Eğer bu hususa dikkat edilmezse, konunun yanlış anlaşılması ve İblis’in Allah ile rekabet ve inatlaşma durumunda olduğunun zannedilmesi ihtimali ortaya çıkabilir. Hatta İblis’in, İnsanların çoğunu şükreder bulmayacaksın ifadesinden yola çıkarak ve Kur’ân’ın insanların birçoğunun iman etmeyeceğini, şükretmeyeceğini bildiren âyetlerine dayanarak, ayarttıklarının sâlihlerden çok olması sebebiyle İblis’in, bu konuda Allah’a karşı üstün olduğunu bile düşünenler çıkabilir. (Haşa!)

İblis, Rabbimizin programlaması gereği zihinlerde, çevreden aldığı her etkiye karşı tepkiler ve ham dürtüler oluşturacaktır. Ancak, İblis’in insan üzerinde herhangi bir otoritesi veya zora dayalı bir egemenliği söz konusu olmayıp onun saldırılarına boyun eğmek veya direnmek insanın kendi elindedir. Bu durumda insana düşen İblis’e lânet etmek değil, onun dürtülerine karşı sürekli akıllı davranmaktır. Çünkü İblis’e yapılacak beddualar, edilecek lânetler hiçbir netice vermeyecek, Rabbimizin bildirdiğine göre İblis, “Karşılık [Din] Günü “ne kadar çizgisini hiç değiştirmeden işlevini sürdürecektir.

H.Yılmaz

Burada, İblis'in lanetlenmesinden sonra cezaya çarptırılmayacağı anlatılmak istenmiyor. Aksine İblis'in kıyamet gününe kadar lanetli olarak yaşayacağı, sonra da işlediği cürümlerden dolayı cezalandırılacağı kast olunuyor.  Mevdudi

İblis'e “mühlet” verilmesi, onun zamanın bitimine kadar insanı ayartma gücüne sahip olacağına işaret eder. M.Esed

(İblis,) “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım,

İblis’in bu ayetlerdeki ifadesi, azdırma yetkisi ve gücünün kendisine bizzat Allah tarafından verildiğini, kendisinin sırf bu iş için yaratıldığını göstermektedir. İblis’in her hâlükârda işlevini yapacağını belirttiği bu ifadesindeki kasem [yemin] , aslında Allah’ın kendisine verdiği görevi yine Allah’tan aldığı güç ve destek ile yerine getireceğine dair O’na verdiği bir söz mahiyetindedir. Yoksa İblis’in bu ifadesi, birçok eserde açıklandığı gibi Allah’a isyan anlamına gelmez. Bu ifadelerin Allah’a bir karşı çıkış olarak değerlendirilmesi, İblis’i Allah’a rakip olarak görmeyi ve insanların çoğunun doğru yoldan çıkması nedeniyle onun Allah’a karşı galip geldiğini kabul etmeyi gerektirir. H.Yılmaz

Ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesna

Yapılan bu istisna ile İblis’in dürtülerinden  مخلصين [muhleslerin=arıtılmış, arı-duru hâle getirilmiş kimselerin] etkilenmeyeceği açıklanmıştır. Muhles kimselerin kim olduklarına dair verilen örnekler ise, sadece bu surede sayılan isimlerden [Dâvûd, Süleyman, İbrahim, İsmail…] ibaret değildir. Meselâ, Yusuf peygamberin de muhles olduğu bildirilmiştir:

Gerçekten o [Yusuf] , Bizim arıtılmış kullarımızdandı. (Yusuf/24)

Ancak Rabbimizin Kur’ân’da muhles olarak belirttiği peygamberlerden başka hiç kimsenin muhles olmayacağını düşünerek bu niteliği sadece peygamberlere özgü saymak isabetli bir kanaat değildir. Fitnelenen, belâ ve musibetlerle sınanmaya sabreden, arınma isteğiyle kendini eğitip olgunlaştıran, tefekkür ve akletme gibi zihnî donanımlarını güçlendirerek kendini yetiştiren herkes muhles olup İblis’in iğvalarından korunabilir.

Âyette “azdırma” olarak ifade edilen İblisçe dürtüleri ve somut sonuçlarını, bireysel ve sosyal hayatta karşılaşılan her türlü suç, kusur ve hataları inceleyerek görmek mümkündür. Gerek ölçüp biçmeden akla ilk geleni yapmaktan, gerekse dürtüleri kontrol etme başarısını gösterememekten dolayı pek çok insanın çeşitli zararlara uğradığı çokça gözlenmiş bir durumdur. Rabbimiz, İblis’in iğvalarına uyanların kayıpları hakkında geçmişten şöyle somut bir örnek vermektedir:

And olsun ki Sebe kavmi için oturdukları yerde bir ibret vardı: Sağ ve soldan iki bahçe! (Onlara,) “Rabbinizin rızkından yiyin de O’na şükredin, ne güzel bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rabb!” (denildi.) Fakat onlar (şükürden yüz çevirdiler) bakmadılar. Biz de üzerlerine Arim selini salıverdik ve o güzelim iki bahçelerini buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da sidir ağacı bulunan iki harap bahçeye çevirdik. Bunu onlara nankörlüklerinin cezası yaptık ve Biz hep böyle çok nankör olanları cezalandırırız. Biz onlarla o bereket verdiğimiz memleketler arasında, sırt sırta şehirler meydana getirmiştik. Ve onlara da muntazam gidiş geliş düzenledik. (Onlara,) “Buralarda gecelerce ve gündüzlerce emniyet içinde gezip yürüyün” (dedik). Buna karşı onlar, “Ey Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır” dediler ve nefislerine zulmettiler. Biz de onları efsanelere çevirdik ve tamamen didik didik dağıttık. Şüphesiz ki bunda çok şükredecek her sabırlı için elbette ibretler vardır. Yine yemin ederim ki, İblis onlar hakkındaki zannını hakikaten doğru buldu da içlerinde müminlerden ibaret bir gruptan başkası ona uydular. Hâlbuki İblis’in onlar üzerinde hiçbir saltanat kudreti yoktu. Fakat Biz âhirete imanı olanı belli edecek, ondan şüphe içinde bulunandan ayırt edecektik. Öyle ya Rabbin her şeyi gözetleyendir. (Sebe/15–21)

H.Yılmaz

İblis'in bu sözü, "Ben Allah'ın salih kullarını (saptırmaya) çalışmayacağım" anlamına gelmez. Burada İblis, salih kimseleri saptırmak için uğraşacağını, ancak yoldan çıkarmayı başaramayacağını söylemektedir. Mevdudi

Karş. 15:41 -“Benim için doğru yol budur”- ve ilgili not 31.

M.Esed

Allah Teâlâ buyurdu ki o, hak, yani ihlaslı kullarımı şaşırtamayacağın sözü doğrudur. "Kullarım üzerinde senin asla bir hükmün yoktur." (Hıcr, 15/42). Yahut o halde hakkı, yani şaşırttığın takdirde hakkı, hak cezası nedir bilir misin? O hakkı, o gerçeği de ben söyleyeyim yahut ben hep hak söylerim.

H.Yazır

(Allah) buyurdu ki: “Hakk budur. Ben de şu hakkı söylüyorum:

Yüce Allah 84. âyette, daha önce İblis’in, ihlaslı kulların istisnâ edileceğini bildiren ifadesini doğrulamaktadır. H.Yılmaz

“And olsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım.”

85. âyetteki  منك [minke=senden] sözcüğü, “senin cinsinden” anlamına gelir. Buna göre, İblis’in cinsinden olanlar ile İblis nitelikli insanlar ve onların sana uyanlarından ifadesiyle de, insan soyundan İblis’e uyanlar kastedilmektedir. Âyetteki hepinizden vurgusu ise, İblis nitelikli insanların ve bunlara uyanların hiç birisinin yakalarının bırakılmayacağını, cehennemin istisnasız olarak bunların hepsiyle doldurulacağını belirtmektedir. (Hatırlanacak olursa, İblis’in de, sevk ettiği kişi ile birlikte cehenneme sürüleceği, Kaf sûresi’nde ki ayetlerde bildirilmişti.)

Rabbimizin karşılıklı diyalog yöntemi ile bu pasajda verdiği mesaj, başka surelerde de yer almıştır:

Bir zamanlar Rabbinin meleklere, “Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş (işlenebilen) bir çamurdan bir beşer yaratıcıyım. Ben, ona biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde, siz hemen onun için secde ederek yere kapanın” demişti. Bunun üzerine meleklerin hepsi topluca secde ettiler. İblis hariç. O, secde edenlerle beraber olmaya dayattı. (Allah) dedi ki: “Ey İblis! Ne oluyor sana da, secde edenlerle beraber olmuyorsun?” (İblis cevap olarak,) “Kuru balçıktan, şekil verilmiş (işlenebilen) bir çamurdan yarattığın bir beşere secde etmem için olmadım [yaratılmadım] ” dedi. (Allah,) “Öyle ise oradan çık! Sen, artık kesinlikle racîmsin ve kesinlikle Din Günü’ne kadar lânet sadece senin üzerindedir” dedi. (İblis,) “Rabbim! Öyle ise onların yeniden dirilecekleri güne kadar beni karşında tut [bana mühlet ver] ” dedi. (Allah,) “Öyleyse sen kesinlikle bilinen vaktin gününe kadar karşıda tutulanlardansın [mühlet verilenlerdensin] ” dedi. (İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni Sen azdırdığın [beni azdırmak için yarattığın] için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara süsleyeceğim ve arıtılmış kulların hariç onların hepsini mutlaka azdıracağım!” (Allah) dedi ki: “İşte bu Benim üzerime aldığım dosdoğru bir yoldur. Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde hiçbir zorlayıcı gücün yoktur. Şüphesiz ki onların hepsine vaat edilen yer de cehennemdir. Onun için yedi kapı vardır. O kapıların her biri için onlardan bir parça ayrılmıştır.” (Hicr/28–44)

Ve hiç kuşkusuz Biz, sizi yarattık, sonra sizi biçimlendirdik, sonra da meleklere, “Âdem’e secde edin” dedik; İblis hariç onlar hemen secde ettiler; o secde edenlerden olmadı. (Allah,) “Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten ne alıkoydu/seni secde etmemeye götüren şey nedir?” dedi. (İblis de,) “Ben, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu da çamurdan yarattın” dedi. (Allah,) “Öyleyse oradan hemen alçal, senin için orada büyüklük taslamak olmaz, hemen çık, sen kesinlikle aşağılıklardansın” dedi. (İblis,) “Yeniden diriltilecekleri güne kadar bana süre ver” dedi. (Allah,) “Sen süre verilmişlerdensin” dedi. (İblis,) “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine and olsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın” dedi. (Allah,) “Haydi, sen, yerilmiş ve itilmiş olarak oradan çık. Onlardan sana kim uyarsa, and olsun ki, sizin hepinizden cehennemi dolduracağım” dedi. (A‘raf/11-18)

H.Yılmaz

BU kıssada iki husus vurgulanmıştır:
1
) Dünya hayatında Allah'a isyan eden kimse, aslında İblis'in tuzağına düşmüştür. Zaten o da, " insanoğlunu tuzağıma düşüreceğim" diye bu niyetini açıkça ilan etmişti.

2) Allah'a karşı büyüklenen kimse Allah'ın büyük nefretini kazanır ve böyle bir kul için af söz konusu değildir. Mevdudi

Yani, benim hiçbir şahsi çıkarım yoktur ve ben çıkarlarım için size tebliğde bulunuyor değilim.
Yani, "Ben liderlik hırsı için sahte iddialar peşine düşen kimselerden değilim" Bu sözler, Hz. Peygamber'in (s.a) ağzından sadece Mekke müşriklerine haber vermek için söylettirilmemiştir. Ayrıca Hz. Peygamber'in (s.a) onların arasında geçirdiği 40 senelik hayatın kendisi de buna şahittir. Çünkü Mekke'deki herkes Hz. Muhammed'in (s.a.) sahtekârın biri olmadığını bilirdi. Tüm Mekkeliler, Hz. Muhammed'in (s.a) önderlik hevesini tatmin etmek için sahte iddialar peşinde koşmayacağına şahittirler. 

Mevdudi

Mutekellif ifadesi, esas olarak, ister fiiliyatta isterse düşüncede olsun, “üzerine çok fazla şey alan/yüklenen kimse” yi, ve bu nedenle, olduğundan daha fazla görünmeye çalışan ve gerçekte düşünmediğini düşünüyor görünen kimseyi ifade eder. Bu örnekte ise Hz. Peygamber'in herhangi bir “tabiatüstü” konuma sahip olmadığı anlatılmaktadır.

M.Esed

De ki: “Ben ona [Kur’an’a] karşı sizden bir ücret istemiyorum. Ve ben yükümlülük getirenlerden [kendiliğinden bir şeyler uyduranlardan, külfet getirenlerden, başa iş çıkaranlardan] değilim.”

Surenin bu âyetinde hitap Peygamberimize yöneltilmiş ve çok önemli bir ilke bildirilmiştir: Tebliğden ücret alınmaz, tebliğci ücret alamaz.

Bu ilke, ortaya atılan davanın ciddiyetini ve dava sahibinin samimiyetini gösterir. Hakk davetçisi, bu ilkeye göre davetine karşılık bir ücret isteyemez. Bazı yalancı davetçiler ise ücret istemekten, mal talep etmekten, makam-mevki beklemekten asla vazgeçmezler.

Yüce Allah, bu âyetin halka deklare edilmesini buyurmakla sanki Peygamberimize, “Bu işte hiçbir şahsî çıkarım yoktur; size çıkarlarım için tebliğde bulunmuyorum. Ben liderlik hırsı için sahte iddialar peşine düşen bir kimse değilim” dedirtmek istemiştir.

KÜLFETSİZLİK NEDİR: كلفة [külfet] , “genellikle kişinin bilmediği, anlamadığı konularda kendisini zorlaması” demek olup;  تكلّف [tekellüf] de, “kendi isteğiyle külfete girmek, zorluğa katlanmak, gösterişe kapılmak, özenmek, yapmacık hâl ve hareketlerde bulunmak, zoraki hareket” anlamlarına gelir. Âyette geçen  متكلّف [Mutekellif] ise, “sorumlu olmadığı hâlde bir görevi üstüne yapmacık olarak vazife bilen” demektir.

86. âyetin ilk cümlesinde “ücret istememe” ilkesini bildiren Rabbimiz, âyetin ikinci cümlesinde de “mütekellif olmama” ilkesini bildirmiş ve bu ilke ile Peygamberimize, “Ben kendiliğinden bir şeyler uyduranlardan, külfet getirenlerden, başa iş çıkaranlardan değilim ”açıklamasını yaptırmıştır.

Gerçekten de Peygamberimizin din adına tebliğ ettiği her şey Allah tarafından gönderilmiştir. Bunların tümü insanlığın yararına olup aralarında topluma iş olsun diye buyurulan hiçbir şey yoktur. Ayrıca Peygamberimiz, kendisinde olmayan bir şeye özenerek zoraki ve yapmacık hareketlerle olduğundan farklı görünmek isteyen birisi de değildir. 

H.Yılmaz

De ki: Ona karşı, yani Kur’an’dan, o büyük haberden dolayı sizden bir ücret istemiyorum. Ben o tekellüfçülerden de değilim. Kendinde olmayan bir şeye özenerek zorla ve yapmacık hareketlerle satmaya çalışan iddiacılardan değilim. Yani böyle ciddiliğim, samimiyetim sizce bilinmektedir. Yok, yere peygamberlik iddia etmeyeceğimi, Kur’an’ı uydurmaya kalkışmayacağımı kabul etmeniz gerekir.

İbnü Adiy, Ebu Berze'den şöyle rivayet eder: "Demiş ki: Resulullah 'Size cennet ehlini haber vereyim mi?' buyurdu. 'Evet, ey Allah'ın Resulü' dedik. Buyurdu ki: 'Onlar, aralarında merhametli olanlardır.' 'Size cehennem ehlini haber vereyim mi? dedi. 'Evet, ey Allah'ın Resulü' dedik. Buyurdu ki: 'Onlar, ümitsizliğe düşenler, ümidi kesenler, yalancılar, tekellüfçü olanlardır.' Tekellüfçünün belirtisi de Beyhakî ‘nin "Şüabü'l-İman"da İbnü Münzir ‘den rivayetine göre üçtür. Kendisinden üstün olan kimse ile yarışmak, yetişemeyeceği şeye el uzatmak ve bilmediği şeyi söylemek. Buhârî ve Müslim'de rivayet edildiği üzere İbnü Mesut (r.a.) demiştir ki: "Ey insanlar! İçinizden her kim bir ilim bilirse söylesin, bilmeyen de 'Allah’u a'lem' (Allah daha iyi bilir) desin. Allah Teâlâ Resulüne şöyle buyurdu:

H.Yazır

De ki: Ben tebliğime karşılık sizden bir karşılık istemiyorum. Ben zorluk çıkaranlardan da değilim.

Mütekellif, “bilmediği şeyleri söylemek için kendisini zorlayan kimsedir. Bunun üç işareti vardır: kendinden yukarda olanlarla tartışır, asla ulaşamayacağı şeyleri elde etmeye kalkışır ve bilmediği şeyleri söyler.”

Biz bundan şu neticeyi çıkarıyoruz: Din âlimleri dini konularda kendilerini zorlayarak, dinde olmayan şeyleri uydurmak suretiyle insanları külfet veya sorumluluk altına sokmamalıdırlar; dinde uydurma fetvalar vermemelidirler. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz Sad 86 da Hz. Peygambere söyletilen bu ilkeye uymak zorundayız.

Kendimizi zorlayarak, dinde olmayan hükümleri uydurursak bu ayete ters düşer ve hatta Hz. Peygamberin sınırlarını bile aşarız. Dinde olmayanı uydurmak, halkı zor duruma düşürmek demektir. Diğer taraftan bu ayetin, müslüman âlimlerin, kendilerini olduğundan fazla âlim göstermeye kalkışmamaları gerektiğine de işaret ettiğini söyleyebiliriz. B.Bayraklı

O [Kur’ân] , bütün âlemler için bir zikir/bir öğüttür ancak.

Yani, o Kur’ân, bütün âlemler [milletler, insanlar] için bir zikir, ilâhî bir hatırlatma ve öğütten başka bir şey değildir. Kur’ân’ın mesajı evrenseldir. Anlamı ve içeriği ile bütün insanlığa hitap etmekte ve herkese doğru yolu göstermektedir. Bu sebeple, Kur’ân tüm dünya dillerine çevrilmeli ve Rabbimizin mesajı tüm dünya insanlarına kendi dilleriyle iletilmelidir. İnsanların anlamadıkları bir dil ile Kur’an’ı sadece telâffuz etmek veya ezberlemekle yetinmesi, bu kitabın insanları aydınlatma, doğru yola iletme amacına ters düşer. Böyle bir davranış, bize göre kendini aldatmaktır, oyalanmaktır, Kur’ân’ın gönderiliş amacını hiç anlamamış olmaktır.

H.Yılmaz

O Kur'ân başka değil, bütün âlemler için bir zikirdir. Bütün akıllılar âlemi için ilâhî bir hatırlatma, bir öğüttür.

H.Yazır

Bu Kuran, sadece âlemlere bir öğüttür.

Ayette geçen “âlemler” den kasıt insanlardır. Cinleri de bu kavramın içinde düşünebiliriz. Onun için Peygamber, kendisi bir öğüt uydurmayacak, Kuran ile öğüt verecektir:

“Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen onların üzerine bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kuran ile öğüt ver.” (Kaf 50/45) B.Bayraklı

Ve onun müthiş haberini bir zaman sonra mutlaka bileceksiniz.

Yani, siz cehalet, inat ve küfürde ısrar edip anlattığımız bu çok net şeyleri kabule yanaşmazsanız, bir müddet sonra bu seçiminizde isabetli mi, yoksa hatalı mı olduğunuzu anlayacaksınız. Sizlerden ömrü vefa edenler, birkaç sene sonra, verdiğim haberlerin gerçekleştiğini bizzat göreceklerdir. Dünya ve ahiretle ilgili olarak verdiğim vaat ve tehdit haberlerini bir zaman sonra muhakkak bileceksiniz.

Bu âyet bize Sâd/11 ile Kamer/44-45′deki ifadeleri hatırlatmaktadır. Söz konusu ayetlerde inkârcıların çeşitli guruplardan oluşmuş bir ordu olduğu, yakında hezimete uğrayarak kaçacakları bildirilmişti. Bu âyetler konumuz olan Sâd/88 ile birlikte değerlendirildiğinde, verilen haberlerin mutlaka gerçekleşeceği ve bir süre sonra hem Peygamberimiz hem de Müslüman kitleyle ilgili önemli gelişmelerin olacağı anlaşılmaktadır. Bir bakıma, İslâm’ın zaferinin yakın olduğu müjdelenmektedir. Süre burada sona ermekle beraber konu, A‘râf sûresi’nde de devam etmektedir.

H.Yılmaz

Ve yemin ederim ki, onun haberini, dünya ve ahiretle ilgili olarak haber verdiği vaat, tehdit ve diğerlerini bir zaman sonra muhakkak bileceksiniz. Kimi dünyada, kimi ahirette. H.Yazır