(A’lâ - 12.Ayet)

<< Geniş Meal

Zümer

Kâfirlerin "Kur'an'ı Muhammed uydurdu" şeklindeki ithamlarına cevap olmak üzere, surenin hemen girişinde Hz. Muhammed'in (s.a) söylediklerinin kendisinden olmadığı gibi kısa bir beyanla yetinilmiş ve Allah, Kur'an'ın kendisi tarafından nazil olduğunu bildirmiştir. Bunun yanısıra muhatablara bu esasın iki unsuru daha açıklanmıştır. Birincisi, "Bu sözü inzal eden Aziz'dir" yani, muhteşem bir kudret ve kuvvet sahibidir. O'na karşı koymak ve O'nun takdirinin gerçekleşmesini engellemeye kalkışmak kimsenin haddi değildir. İkincisi, "O Hakîm'dir". Yani, O'nun gönderdiği her söz bir hikmete mebnidir. Dolayısıyla, bu "Hidayet"ten yüz çevirenler cahillerden başkası değildirler. (Daha fazla bilgi için bkz. Secde an:1) Mevdudi

Sure Kur’an’a dikkat çekerek başlamakta ve Kur’an’ın mutlak üstün, galip, yenilmez ve en iyi yasa koyan Allah tarafından indirildiği vurgulanmaktadır. Bununla Kur’an’ın bir beşer ürünü olmadığı vurgulanırken aynı zamanda onu indirenin yenilmezliğine ve yersiz iş yapmayışına da dikkat çekilmektedir. Dikkat çekilen bu niteliklerle hem O’na kimsenin engel olamayacağı, hem de Kur’an’ın içerisindeki yasaların insanlık için en iyi yasalar olduğu mesajı verilmektedir.
Hakîm sıfatı daha evvel Lokman suresinde Kur’an’ın sıfatı olarak kullanılmıştı. Burada ise Allah’ın sıfatı olarak yer almıştır. Ya Sin ve Lokman surelerinde “hikmetler içeren” anlamında “mef’ul/ edilgen” isim olarak yer almışken, burada “en iyi yasa koyan” anlamında “fail/etken” isim olarak kullanılmıştır.  
Rabbimiz Kur’an’ı bizzat kendisinin indirdiğini, vahyettiğini değişik ayetlerde değişik sıfatlarla birçok kez ön plâna çıkarmıştır:

Ve şüphesiz ki bu [apaçık kitap], kesinlikle âlemlerin Rabbinin indirmesidir.
Onunla [apaçık kitapla], uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça lisan ile senin kalbine Emin Ruh [Güvenilir Can, sağlam bilgi] indi. (Şuara/192-195)

Şüphesiz zikir kendilerine geldiğinde onu inkâr eden kimseler, …  Ve şüphesiz o [zikir], Hakiym ve Hamiyd tarafından indirilmedir. Önünden ve ardından [hiçbir tarafından] kendisine batılın gelmediği aziyz [yenilmez] bir kitaptır. (Fussılet/41, 42)

Arapça bir Kur'an [okuma], müjdeleyici ve uyarıcı olarak, bilen bir kavim için ayetleri detaylandırılmış/ayırılmış, Rahman Rahîm Allah’tan indirilmiş bir kitap! Buna rağmen onların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık onlar kulak vermezler. (Fussilet/2)

Hiç kuşkusuz Biz, o Zikr’i Biz indirdik Biz. Ve mutlaka Biz onun için koruyucularız. (Hıcr/9)

Kim doğru yolu bulursa sırf kendi iyiliği için doğru yolu bulmuştur. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapmış olur. Ve hiçbir yük taşıyıcı başkasının yükünü çekmez. Ve Biz bir peygamber göndermedikçe, azap ediciler olmadık. (İsra/105) H.Yılmaz

Yani, bu kitab baştan sona kadar Hak'tır ve ona hiç bir surette batıl karışmamıştır.
Bu, İslâm'ın asıl maksadının anlatıldığı çok önemli bir ayet olduğu için, onu üstünkörü okuyarak geçmemeli ve ayetin işaret ettiği anlam iyice kavranmalıdır. Burada iki temel esas vardır ki, onlar anlaşılmadan ayetin tazammun ettiği anlamların kavranması mümkün değildir. Birincisi, "Allah'a ibadet edin", ikincisi, "Dini ancak Allah'a halis kılarak, O'na kullukta bulunun"
"İbadet" kelimesi "abd" kökünden türemiştir ve lûgatta kul, köle için kullanılır. Bu bakımdan "ibadet" kelimesi iki anlama delâlet eder. İlki, Lisanu'l-Arab'ta kullanıldığı şekliyle "Abdullah" (Allah'ın kulu) kulluk etmek, diğeriyse aciz olmanın idraki içinde, severek itaatte bulunmak. (Ayrıntı için bkz. "Kur'an'da Dört Terim adlı eserim) Yani Allah'ın kulundan istediği, sadece kendisine kulluk ve itaat etmesi, ayrıca koyduğu kurallara harfiyyen uymasıdır.
"Din" kavramı çeşitli anlamlara gelir. 1) Galip, Muktedir, Hakim ve Sahip, "insanlara hükmeden" (Lisanu'l-Arab), 2) İtaat ve kölelik, "O'na itaat etti" (Lisanu'l-Arab), 3) İnsanların tabi oldukları örf ve adetler.
Yukarıda zikredilen her üç anlamı da dikkate aldığımızda "din" kavramıyla, bir insanın, başkaları üzerinde kendisine otorite ve yetki vehmederek, onların hayatlarını tanzim etmeye kalkışmak istemesinin kastolunduğu anlaşılır.
Dini Allah'a halis kılarak, O'na itaat etmek için Allah'a kulluk etmekle birlikte, başkalarına kulluk etmemeyi, sadece Allah'ın koyduğu kural ve ilkelerle yaşamayı ve O'nun hükümlerine tâbi olup, yasaklarından kaçmayı tazammun eder. Mevdudi

Hz. Peygambere ve Kur’ana karşı çıkan ortak koşucu arabların inançları ve düşünceleri ile, bu günün İslam dünyasındaki bazı Müslüman grupların inanç ve düşüncelerinin benzerlik göstermesi dikkat çekicidir. Çelişkili rivayetlerle inançlarını ve zihinlerini kirleten Müslümanlar, imanlarını ve bilinçlerini ancak, Kur’an bilgisiyle temizleyebilirler.Zira Kur’an müminler için şifadır. (Bak İsra suresi 82) M.Sağ

Kur’an’ın Aziz ve Hakîm Allah tarafından indirilmiş olduğu açıklandıktan sonra Kur’an’ın içeriğine dikkat çekilmiş, din adına ne varsa hakk olan Kur’an kaynaklı olması istenmiştir. Sonra da din adına haktan uzak olan anlayış Allah’a yakınlaştırsınlar diye bir takım nesneleri veya kişileri evliya edinme inancı kınanmıştır.
Burada konu edilen, dine hiçbir şeyin karışmaması, Allah’tan geldiği gibi tertemiz olması, içinde Allah’ın koymadığı hiç bir inanç ve amelin bulunmamasıdır. Bu ayette bazılarının yorumladığı gibi “Riya”nın karşıtı olan “İhlâs”tan bahsedilmemektedir. Yani burada kişilerin tavrından değil, dinin mahiyetinden bahsedilmektedir. Kur’an bu konuya ciddî olarak değinmiştir:

De ki: “Ben kesinlikle dini yalnızca kendisine arındırarak Allah’a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi.
De ki: “Şüphesiz Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.
De ki, “Dinimi yalnız kendisine arındırarak Allah’a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz O’nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız. De ki:  “Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyamet gününde kendilerini ve ehillerini [ailelerini ve yakınlarını] kayba uğratanlardır.”  Dikkatli olun, işte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir. Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır. -İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: “Ey kullarım! Bana takvalı davranın.- (Zümer/11-16)

Öyleyse, inkârcılar hoşlanmasa da dini sadece kendisine ait kılarak Allah’a dua edin. (Mü’min/14)

O, diridir, ondan başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için dini sadece O’nun için arındıranlardan olarak O’na dua edin. Hamd/övgü yalnız âlemlerin Rabbi Allah’adır.” (Mü’min/65)

Oysaki onlara sadece dini yalnız Allah için arındıran kişiler halinde sadece Allah’a kulluk etmeleri, namazı ikame etmeleri, zekâtı vermeleri emredilmişti. Ve işte bu,  doğru/eksiksiz/ aşınmaz dindir. (Beyine/5)

Ayette “Allah’ın astlarından edinilen veliler” ifadesi ile “ilâh edinilen canlı ve cansız nesneler” kastedilmiştir. Bunların başında İsa (as), Üzeyr ve melekler gelmektedir. Pek çok kimse güneşe, aya, yıldızlara taparken kimileri de Lat, Uzza, Menat, Hubel gibi nesneleri put edinmişlerdir. Buna benzer sapkınlıklar bugün de devam etmektedir. Öyle ki, bazı ideolojiler, bazı devlet büyükleri, bazı din adamları toplumlar tarafından ilah, mabut konumuna sokulmuştur.
İnsanların aracı ilahlar edinme sapkınlığı, onlarda bir takım görünmez güçlerin, fonksiyonların olduğuna, onların Allah’ın yakınları, hatırlı kulları olduğuna inanmalarından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, ihtiyaçlarını Allah’tan isterken kendileri ile Allah arasında bu sözde hatırlı varlıkları devreye sokarlar. Onların aracı olmasını, kendilerini Allah’a yaklaştırmasını isterler.
Allah’tan istekte bulunurken birini ara­cı koymak kişiyi şirke sokacak davranışlardandır. Gerçek mümin “Biz sadece sana kulluk eder ve sadece senden yardım isteriz” inancını korumak zorundadır. Allah’a dua ve kullukta araya birilerini sokmak hem Allah’ı takdir edememek, hem de Allah’a ait olmayan şeyleri dine katmak demektir. Duada aracı yapılan kişilerin Allah katında değeri olduğu kabulünün hiçbir aklî ve nakli delili yoktur. Allah,  mahlûklarına kendilerinden daha yakın, kalplerinden geçenleri en iyi bilendir. Bu nedenle, ibadette bir aracıya ihtiyaç hissetmek halis din anlayışına tamamen aykırı bir davranıştır.

Kesinlikle, Biz kendi çevrenizde bulunan memleketleri helâk ettik. Ayetleri, onlar dönsünler diye tekrar tekrar açıkladık. Öyleyse Allah’ın astlarından güya O’na yakınlığa vesile edindikleri düzme tanrılar, onların azabını savmaya yardım etmeli değil miydi? Tersine o düzme tanrılar kendilerinden ayrılıp kayboldular. Bu, onların yalanlarıdır, uydurmakta oldukları şeydir. (Ahkaf/27, 28)

Şüphesiz ki, münafıklar Ateş’ten, en aşağı tabakadadırlar. Sen de onlara bir yardım edici bulamazsın.
Ancak dönenler, düzeltenler, Allah'a sıkıca sarılanlar ve dinlerini Allah için arıtan kimseler müstesna... İşte bunlar, müminlerle beraberdirler. Ve Allah, müminlere büyük bir ecir verecektir. (Nisa/145, 146)
De ki: “Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih ameli işlesin ve Rabbine kullukta hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf/110)

3. ayette konu edilen “veli” sözcüğü “yakın olan, yakın duran;  yardım eden, yol gösteren, aydınlatan, koruyan” demektir. Bu sözcükle ilgili detay daha evvel A’raf suresinde verilmiştir.  (Tebyinü’l Kur’an; c.2, s. 508-515)
Aynı ayette “Şüphesiz kendilerinin ihtilaf edip durdukları şeylerde,  onların arasında Allah hüküm verecektir” buyrulmuştur. Bundan anlaşıldığına göre, Rabbimiz kıyamet gününde her şeyi apaçık ortaya koyacaktır. Bunu konumuz olan “Dini Allah’a has kılma” tavrı ile bağlantılandıracak olursak; şirk koşanlar ile onların ilâh ve rabb edindikleri ruhanî liderler, efendiler, büyükler veya insanî tanrılar hakkında hükmünü verecektir.

De ki: “Allah’ın astlarından yakarıp durduğunuz ortak koştuğunuz kimseleri gördünüz mü? Gösterin bana, yeryüzünden neyi yaratmışlardır? Ya da onlar için göklerde bir ortaklık mı var? Ya da Biz kendilerine bir kitap vermişiz de onlar, ondan bir delil üzerinde midirler?” Bilakis o zalimler, birbirlerine aldatmadan başka bir vaatte bulunmuyorlar. (Fatır/40)

Ve şu, inkâr eden kimseler, “Biz kesin olarak, bu Kur’an’a inanmayız, ondan öncekine de.” dediler. Sen o zulmedenleri, Rableri huzurunda tutuklanmış, sözü bazısının bazısına geri çevirdiğini bir görsen! Za’fa uğratılan kimseler, büyüklük taslayan kimselere, “Eğer sizler olmasaydınız, kesinlikle bizler mü'minler olurduk.” diyecekler.
Büyüklük taslayan kimseler, zayıf düşürülen kimselere: “Size kılavuz geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Bilakis, siz kendiniz suçlular oldunuz.” derler.
O zayıf düşürülen kimseler de o büyüklük taslayan kimselere: “Bilakis gecenin ve gündüzün tuzağı! Siz bize Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na bir takım eşler kılmamızı emrediyordunuz.” derler. Bunlar azabı gördükleri zaman pişmanlıklarını gizleyeceklerdir. Biz de o küfretmiş olan kimselerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yapmış olduklarının karşılığını görüyorlar. (Sebe'/31-33)

Toplayın o zulmedenleri, eşlerini ve Allah’ın astlarından tapmış oldukları şeyleri. Sonra da onları cahimin [cehennemin] yoluna kılavuzlayın.
Ve durdurun onları; şüphesiz onlar sorguya çekilecekler: “Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?” (Saffat/22-24)

İşte bunlar da sizinle birlikte atılırcasına giren bir gruptur. Onlara bir merhaba [rahat] yok. Şüphesiz onlar cehenneme sallandılar [atıldılar].
Derler ki: “Hayır, asıl size merhaba yok. Onu [cehennemi] önümüze siz getirdiniz. O ne kötü bir duraktır!”
Derler ki: “Rabbimiz! Bizim önümüze bunu kim getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat arttır!”
Ve yine derler ki: “Kendilerini kötülerden saydığımız bir takım adamları niye göremiyoruz?
Biz onları alaya almıştık/aşağılamıştık. Yoksa gözler onlardan kaydı mı?”
Şüphesiz ki bu, ateş ehlinin birbiriyle tartışması/davalaşması gerçektir. (Sad/59-64)

Ve o gün O [Allah], onları hep birlikte toplayacak, sonra meleklere: “Şunlar mı size tapıyorlardı?” diyecektir.
Onlar: “Seni tenzih ederiz. Onlara karşı bizim velimiz Sensin. Bilakis onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inananlardı” dediler. (Sebe’/40, 41)

3. ayetin sonunda “Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez” buyrulmaktadır. Buradan anlaşılması gereken odur ki, Allah canının istediğini saptırıyor, canının istediğini de hidayete erdiriyor değildir. Tam tersine, bu ifade, “kim yalanda ve küfürde ısrar ederse, o kimse hidayetten mahrum kalır" mesajını vermektedir. Müşriklerin yalancılıkla nitelenmesinin nedeni, o putları kendi elleriyle yonttukları, üzerlerinde tasarrufta bulundukları ve değersiz, cansız nesneler olduklarını bildikleri halde onları ibadete müstahak ilahlar olarak tavsif etmiş olmalarıdır.
Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez” ifadesiyle aynı zamanda müşriklere kötü duruma bizzat kendi yaptıkları yüzünden düştükleri mesajı verilmekte ve suçu Allah’a atma çabalarının kendilerinin uydurduğu bir şey olduğu açıklanmaktadır. Allah şirke, küfre ne izin vermiş, ne de razı olmuştur. Aksine bu tavırlara buğzetmiş ve onları bundan men etmiştir.

Biz cehennem yârânını hep melekler yaptık. Ve sayılarını da küfre sapanlar için bir imtihandan başka şey yapmadık. Ta ki, kendilerine kitap verilenler iyice ve apaçık bilsinler. İman etmiş olanların imanı artsın. Kendilerine kitap verilmiş olanlarla iman sahipleri kuşkuya düşmesin. Kalplerinde hastalık olanlarla küfre sapmış bulunanlar da “Allah bununla neyi örneklendirmek istiyor?” desinler. İşte böyle. Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğruya ve güzele kılavuzlar. Rabbinin ordularını ancak O bilir. Bu, beşer için bir öğüt verici ve düşündürücüden başka şey değildir. (Müddessir/31)

Ant olsun ki Biz her ümmete, “Allah’a ibadet edin ve putlara tapmaktan sakının.” diyen bir peygamber gönderdik. Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? (Nahl/36)

Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki, ona: “Gerçek şu ki Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için bana ibadet edin” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiyâ/25)

Hidayetin [doğruya ulaşmanın] Allah’ın iradesine bağlı olduğu Kur’an’da birçok yerde konu edilmiştir. Allah’ın kudret sıfatı öne çıkarılarak Allah’ın dilediğini saptırdığı, dilediğini de doğru yola ilettiği birçok ayette dile getirilmiştir. Ancak dikkat edilirse bu ayetler rasgeleliği değil, bir seçimi [meşîeti/irâdeyi] ifade ederler.
“Meşiet” kavramını tüm boyutları ile incelememiş olanlar, saptırma ve hidayet konusunda yanılmakta ve “dalâlet ve hidayetin herhangi bir esasa ve kurala bağlı olmadığını, Allah’ın rasgele birilerini saptırdığını, kimilerini de rasgele hidayete erdirdiğini” ileri sürebilmektedirler. Oysa Allah’ın durup dururken bir kimseyi saptıracağını iddia etmek, Allah’a zulüm yakıştırmak olur ki, Allah hakkında böyle bir şey düşünülemez. Ayetlere doğru bakılırsa, Yüce Allah’ın saptırma ve hidayete erdirmeyi rasgele dilemediği açıkça görülür.
Bu konu detaylı olarak Tekvir suresinin sonunda (Tebyinü’l-Kur’an; c:1, s:180, 181) işlenmiş ve Kur’an ayetleri esas alınarak hem “Allah’ın hidayet edeceği kimseler” hem de “Allah’ın saptıracağı kimseler” maddeler halinde sıralanmıştı. Bu nedenle konuyu sadece hatırlatmakla yetiniyor, öneminden dolayı o bölümün tekrar okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Bu değinme, yalnız azîzlere/velîlere, meleklere ve “putlaştırılmış” kişilere tapınma ile sınırlı olmayıp aynı zamanda bunların sembollerine (heykel, resim, mumya, vb.) ve hayatta olmayan kişilerin gerçek veya temsîlî kabirlerine tapınmayı da kapsamaktadır. Bütün bu uygulamalar, tapınmada bulunanın, kendisi ile Allah arasında “aracılık” umuduna dayandığından Allah'ın ilim ve adalet sıfatlarıyla çelişir ve bundan dolayı, -yaygın bir kabul görmesine rağmen- Kur’an tarafından şiddetle reddedilir.

Yani, kulluk edenler ile onları saptıran ruhanî liderleri arasında (karş. 34:31-33).

Karş. 6:22-24 ve ilgili notlar. M.Esed

. "Dini yalnızca Allah'a halis kılarak kulluk etmek" şeklindeki ilke, kesin ve değişmez bir gerçek olarak ortaya konmuştur. Çünkü bu, yalnız ve yalnız Allah'ın hakkıdır. Kulluk edilmeye layık olan sadece O'dur ve sadece O'na itaat edilmesi gerekir. Allah'a kulluk etmeyi reddedip de başkalarına itaat eden kimse dalâlettedir. Şayet Allah'a kulluk etmekle birlikte, başkalarına da kulluk ediyorsa, bu da şirktir. Nitekim bu ayeti kerimenin en güzel izahını Hz. Peygamber (s.a) yapmıştır. İbn Merduye'nin Yezid el-Kursî'den naklettiğine göre bir şahıs Hz. Peygamber'e, "Şayet bizler mallarımızı şan, şöhret olsun diye tasadduk edersek, Allah bize bir mükafat verir mi?" diye sormuştur. Hz. Peygamber, "Hayır" diye cevap verince, bu sefer o şahıs, "Hem Allah rızası, hem de şan, şöhret için tasadduk edersek?" diye sordu. Hz. Peygamber, "Allah, hâlisane olarak sadece kendi rızası için yapılmamış hiçbir ameli kabul etmez" dedi ve bu ayeti okudu.
Mekkeli kâfirler ve genelde tüm müşrikler, "Biz başka kimselere yaratıcı oldukları için kulluk etmiyoruz. Biz sadece Allah'ı yaratıcı olarak kabul ediyor ve O'na itaatte bulunuyoruz. Ancak O'nun yüce makamına doğrudan ulaşamadığımız için, arada bulunan mübarek zatlara dua ediyor ve dualarımızı Allah'a çabucak ulaştırsınlar diye onlara müracaatta bulunuyoruz" demektedirler.
Yani, "İttifak ancak tevhid üzerinde sözkonusudur, şirk üzerinde ise ittifak etmek mümkün değildir." Hiçbir müşrik hangi ilâhın, hangi aracının Allah'a daha yakın olduğu konusunda hemfikir değildir. Bazıları aya, güneşe ve yıldızlara vs. aracı olarak tapmaktadır ama, aralarında, bunlardan hangisinin Allah'a daha yakın olduğu konusunda bir birliktelik yoktur. Yine bazıları ölmüş bulunan muhterem zevatın Allah indinde kendilerine şefaat edeceğine inanmalarına rağmen hangisinin orada daha etkili olduğu konusunda ayrılık içindedirler. Dolayısıyla bu tür inançların hiçbiri bir ilme dayanmaz. Çünkü kimin ilahî yetkiyle donatıldığı, kimin sözlerinin Allah indinde geçerli olduğu, Allah tarafından bir liste halinde gönderilmiş değildir.
Tüm bunlar cahilce inanışlar ve ataları körü körüne taklidin bir sonucu olduğu için, ihtilafın vukû bulması kaçınılmazdır.
Allah Teâlâ, bu kimseler için "Kâzip" ve "Kâfir" olmak üzere iki tür ifade kullanmıştır. Kâzip denmesinin nedeni onların Allah'a yalan ve iftira uydurmuş olmalarıdır. Kâfir ifadesi ise, ilki, hakkı reddetmeleri ve tevhidi bildikleri halde batıl inançları üzerinde ısrar etmeleri, ikincisi ise, "Allah'ın nimetleri için başkalarına şükretmeleri ve Allah'ın verdiği rızık ve nimetlerde, O'nun yanında sözü geçtiğini zannettikleri kimselerin payı olduğuna inanmaları" dolayısıyla iki anlamda kullanılmıştır. Mevdudi

 

 

 

Bunun anlamı şudur: Allah sonsuz kudret Sahibi olduğundan dilediği her şeyi yapabilir veya dilediğine sahip olabilir. Demek ki eğer isteseydi “Kendine bir çocuk edinebilirdi” (Hz. İsa'nın “Allah'ın oğlu” olduğu şeklindeki Hristiyan doktrinine işaret). Ancak O, “sınırsız kudret ve ihtişam Sahibi” olduğundan -yani tam bir mükemmeliyete sahip ve bütün eksikliklerden münezzeh olduğundan- haddizatında (ipso facto) çocuk edinme isteği veya ihtiyacının taşıdığı noksanlıktan da uzaktır, bu da O'nun bir “erkek çocuk” sahibi olması ihtimalini mantıksal olarak dışlamaktadır. (Karş. 6:100'ün son cümlesi ve ilgili not 88). M.Esed

Yani, Allah'ın oğlu olması zaten mümkün değildir. Fakat Allah dilediği takdirde, kendisine kimi isterse onu seçer. Ancak unutulmamalıdır ki, seçtiği kimse de her halûkarda mahluk olacaktır. Çünkü kâinattaki her şeyi Allah yaratmıştır ve onlarla olan ilişkisi Halık-mahluk münasebeti şeklindedir. Dolayısıyla baba-oğul şeklinde bir ilişkinin olabilmesi için, nesebî bir bağ gereklidir. Allah Teâlâ ise bu gibi sıfat ve tanımlamalardan münezzehtir. O bir ve tektir.
Allah'ın, baba-oğul şeklindeki bir ilişkiden münezzeh oluşuyla ilgili olmak üzere aşağıdaki şu deliller öne sürülmüştür.
1) Allah her türlü acizlik, zaaf ve eksiklikten münezzehtir. Ancak noksan olan kimseler bir oğula ihtiyaç duyar. Yani, fani (ölümlü) olanların bir oğul sahibi olmayı istemelerinin nedeni, kendilerinden sonra isimlerinin devam etmesini arzuladıkları içindir. Nitekim başkalarını evlat edinenler kendilerinde büyük bir eksiklik olduğundan dolayı bunu yaparlar. Oysa Allah Teâlâ böyle bir eksiklikten münezzehtir. O'na evlat nispet edenler cehalet içindedirler.
2) Allah bir ve tektir, eşi ve benzeri yoktur. Oğul edinmek ayrıca karşı bir cinsi de gerektireceği için, O bundan münezzehtir. Allah'a ancak cahiller evlat nispet ederler.
3) Allah Kahhar'dır. Yani O, herşeyin hakimidir ve tüm kâinat O'nun tasarrufu altındadır. Dolayısıyla hiçbir şey O'nun benzeri olamaz. Mevdudi

Bir önceki pasajda bazı akılsızların Allah’a yaklaştırmaları ve şefaat etmeleri umuduyla yalan yere bir takım ilahlar edindikleri anlatılıp bu sapkınlıkları kınanmıştı. Bu ayette de onlara “Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, kesinlikle yaratacağından, dileyeceğini seçecekti. O, bundan münezzehtir. O, bir tek, kahredici Allah'tır” denilerek bilgisizlikleri ve düşüncesizlikleri ortaya konmakta, dolayısıyla akıllarını başlarına almaları uyarısında bulunulmaktadır.
Bu tarz ifadenin amacı, Allah’ın çocuk edinebileceğini değil, edinmesinin söz konusu olmadığını, olamayacağını vurgulamaktır. Kur’an’da ifade tarzı bu ayete benzeyen başka ayetler de vardır.

Eğer Biz bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik; eğer biz yapanlar olsaydık. (Enbiya/17)

Onlar “Rahman çocuk edindi” dediler. Hâşâ, bundan münezzehtir O. Onlar lütuflandırılmış kullardır.  Onlar O’nun sözünün önüne geçemezler; onlar yalnız O’nun emriyle iş yaparlar. O, onların önündekini de arkalarındakini de bilir. O’nun hoşnutluk verdiklerinden başkasına da şefaat/yardım etmezler. Ve onlar O’nun haşyetinden titrerler. (Enbiya/26-28)

Kısaca Rabbimiz 2, 3 ve 4. ayetlerden oluşan bu paragrafta dua, ibadet, dini Allah’a has kılmak ve Allah’tan başkasını veli edinip onları aracı kılmak konularını açıklamış; Kendisinin çocuk edinmekten münezzeh olduğunu, böyle bir iddianın çirkin ve tehlikeli olduğunu bildirmiştir. Bu konunun şu ayetlerde de üzerinde durulmuştur:

De ki: “Eğer Rahman için bir çocuk olsaydı, o takdirde ben ibâdet edenlerin ilki ben olurdum."
Göklerin ve yerin Rabbi; arşın Rabbi onların niteledikleri şeylerden münezzehtir. (Zuhruf/81, 82)

Evet, din Allah’ındır. O’nun dine katkı yapacak, müdahale edecek ne çoluğu ne de çocuğu vardır:

İşte bu, hakk söze göre, hakkında ihtilâf edip durdukları Meryem oğlu İsa’dır.
Allah için çocuk edinmek diye bir şey yoktur. O, bundan münezzehtir. O, bir şeye hükmederse, ona sadece “ol” der, o da oluverir.
Sonra da kendi aralarından çıkan hizipler ihtilâfa düştüler. İşte o büyük günün meşhedinden [tanıklığından, duruşmasından] o kâfirlerin vay haline! (Meryem/34-37)

Ve onlar, “Rahman, çocuk edindi” dediler.
Ant olsun ki, siz çok çirkin bir şey söylediniz.
Az kalsın bundan; Rahman’a çocuk isnat ettiler diye gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacaktı.
Hâlbuki Rahman için çocuk edinmek yaraşmaz.
Göklerde ve yerde bulunan tüm herkes Rahman’a, yalnızca kul olarak gelecektir. (Meryem/88-93) H.Yılmaz

Daha fazla bilgi için bkz. İbrahim an: 26, an: 6, Ankebut an: 75.
Yani, Allah sizlere bir azab gönderdiği takdirde, hiçbir kuvvet O'na mani olamaz. Sizlerin tüm küstahlığınıza rağmen, size mühlet tanıması O'nun bir lütfudur. Burada "mühlet tanımak" şeklindeki ifade "mağfiret" olarak geçmektedir. Mevdudi

Bkz. 4:1 ve ilgili not 1. - 8 Lafzen, “çiftler [halinde] sekiz”. Yani dört hayvan türünden (koyun, keçi, deve ve öküz) birer erkek ve dişi. Bu ifadenin çeviri tarzıyla ilgili bir açıklama için bkz. 6:143-144, not 130. Söz konusu ayetlerde, aynı türden evcil hayvanlara İslam öncesi çağların anlamsız, saçma tabuları çerçevesinde değinilmiştir. Oysa burada onlar, Allah tarafından “bağışlanan” meşru nimetler olarak anılmışlardır. Ayrıca hayvanların bu çerçevede zikredilmesi, insana, rızkını verenin Allah olduğunu ve bundan dolayı insanın Allah'a tamamiyle bağımlı bulunduğunu hatırlatmak içindir.

Lafzen, “üç (katlı) karanlık içinde yaratmadan yaratmaya”: Bu ifade, Kur’an'da tekrar tekrar zikredilen (karş. 22:5 ve 23:12-14) embriyonik gelişme safhalarına, rahmin karanlığına, embriyoyu çevreleyen zara ve onun doğum öncesi körlüğüne işarettir.

Lafzen, “nasıl uzaklaşırsınız?” -yani hakikatten. M.Esed

Rahim, dıştan içe doğru Parametrium, Miometrium, Endometrium denilen ışık, ısı ve su geçirmez zarlarla sarılı bulunan üç doku ile yapılmıştır. Kur'ân, ışık geçirmez bu perdelere zulmet diyor ve insanın üç zulmet (karanlık) içinde yaratıldığını söylüyor. Ne yüce söz, ne ebedî bir mu'cize! S.Ateş

Deve, öküz, koyun, keçi; her birerinden birer çift, sekiz olur. Üç karanlıktan maksat, ana karnının, rahmin ve meşimenin karanlığıdır. Gecenin, yahut baba belinin, ana rahminin ve ana karnının karanlığıdır diyenler de vardır. Yaratıştan yaratışa düşürmek, meniden kan pıhtısı haline, o halden et haline getirmek, ette kemik, ilik, sinir ve saire yaratıp deriye bürümek ve canlandırıp dünyaya getirmektir. A.K.G

Bu ifade, Allah'ın önce insanları, sonra Havva'yı yarattığı anlamına gelmez. Burada önemli olan tertib-i zaman değil, tertib-i beyan'dır.
Nitekim Kur'an'ın pek çok yerinde kronolojik sıralama dikkate alınmadan zikredilen olaylar vardır.
Burada "en'am" ile dişi ve erkek olmak üzere 8 çift (deve, öküz, koyun ve keçi) kastolunmaktadır.
Üç perde; ana karnı, ana rahmi ve zardır.
Yani, tasarruf sahibi, hükmeden ve rızık veren.
Yani, tüm kâinat O'nun tasarrufu altındadır ve O'nun emirleriyle idare olunmaktadır.
Başka bir deyişle, "Şayet Allah'ı kâinatın sahibi ve Rabbi olarak kabul ediyorsanız, yegane ma'bud olarak da onu kabul etmelisiniz."
Bu bir mantıktır ki, kâinat üzerinde hükümranlığında hiçbir ortağı bulunmazken, yine de Allah'ın dışında ma'bud ittihaz edinilebilmektedir. Aklınıza ne oldu ki, böylesine mantıksız düşünceleri kabul edebiliyorsunuz? Sizi, her çeşit hayvanı, yeri, göğü, ay ve yıldızları yaratan gece ve gündüze hükmeden sadece Allah iken, başkalarını nasıl ma'bud ittihaz edebiliyorsunuz? Mevdudi

Rabbimiz çocuk edinmesinin söz konusu olmadığını, olamayacağını, bundan münezzeh olduğunu bildirip eşsiz ve kahhar olduğunu açıkladıktan sonra kendisini tanıtmaya devam etmiştir. 6. ayetin sonunda ise “öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?” diyerek birilerinin dümen suyunda giderek doğru yoldan ayrılıp akıl ve gerçek dışı inanca sahip olanları kınamaktadır.
5. ayetin sonundaki “İyi bilin ki, O, çok güçlü ve çok bağışlayıcıdır” ifadesinde Rabbimizin bazı sıfatları ön plana çıkarılmıştır. Kudretinin vurgulanması, Allah’a haşyet duymaya; affediciliğinin vurgulanması ise ümide, tövbeye ve af dilemeye teşvik etmektedir.
6. ayetteki “O, sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan eşini kıldı [yaptı]” ifadesiyle açıkça ilk üremenin eşeysiz olarak başlatıldığı vurgulanmıştır. Bu vurguyu Kur’an’da birçok yerde görmekteyiz:

O, sizi bir candan yaratan ve ondan da kendisine ısınsın diye eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki zevce ağırlaştı, o zaman onlar [o ikisi] Rablerine dua ettiler: “Eğer bize salih [bir çocuk] verirsen, ant olsun ki kesinlikle şükredenlerden olacağız.”
Ne zaman ki onlara [o ikisine] salih [bir çocuk] verdi, o ikisine verdiği şey hakkında O’nun için ortaklar kıldılar. Onların ortak koştuğu şeylerden Allah münezzehtir, yücedir. (A’raf/189, 190)

Mevcut meal ve tefsirlerin tümünde ilk insanın Âdem olduğu, Havva’nın ondan [kaburga kemiğinden] yaratıldığı, Âdem’in kaburga kemiklerinin Havva’nınkinden bir adet noksan olmasının da bundan kaynaklandığı ya açıkça yazmakta, ya da ima edilmektedir. Bu yorumların Kitab-ı Mukaddes’teki anlatımlara atfen yapıldığını söylemek mümkündür. Çünkü Zümer/6’nın ve Nisa/1’in lâfızlarında Âdem ve Havva diye birilerinden söz edilmediği gibi, bu ikisine ima yollu bir işaret dahi yapılmamaktadır.
Ayette önce cinsiyeti belirtilmeyen bir canlıdan bahsedilmekte, sonra da bu canlıdan onun eşinin yaratıldığı bildirilmektedir. Bu yaratılış tarzının bugünkü “klonlama”ya benzediği söylenebilir. Rabbimiz, insanın eşinin kendisinden yaratılmasının gerekçesini de göstermiş, bu yaratmanın ikisinin arasında bir sıcaklığın, yakınlığın, sevginin, sükûnetin [yatıştırmanın] doğması için olduğunu açıklamıştır. İnsanlar görünüm olarak erkek ve dişi olarak ayrılsalar da, yaratılışta tek canlıdan türedikleri için aynı özellikleri taşımaktadırlar. Bu da özde birbirlerinden farkları olmadıkları anlamına gelmektedir. Erkeklik ve dişilik farkına gelince; bu fark ilk yaratılışta değil, Nisa/1’den anlaşıldığına göre yaratılışın üçüncü aşamasından sonra oluşmuştur.

Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip-yayan Rabbinize takvalı davranın. Ve kendisiyle birbirinizle dilekleştiğiniz Allah'a ve akrabalığa takvalı davranın. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir. (Nisa/1)

SEKİZ EŞ İNDİRME

Ayette insanlara rızkı verenin Allah olduğu ve insanın herhalükarda Allah’a bağımlı olduğu hatırlatılarak “Ve sizin için hayvanlardan [çifte tırnaklı, ot obur, geviş getiren ve dört ayaklı hayvanlar] sekiz eş indirdi” buyrulmuştur. Burada konu edilen “en’amdan sekiz eş”in, En’am/143, 144’ün beyanı ile deve, sığır, koyun ve keçi olduğunu anlıyoruz. İndirme konusuna gelince; buradaki “  انزلenzele” fiili  “vahy” indirmedeki gibi “ بbe” ve “ علىala” edatı ile gelmemiştir. Yani “yukarıdan inme, kalbe yerleştirme” anlamlarında kullanılmamıştır. O nedenle “Ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi” ifadesini aşağıdaki şekillerde tevil etmenin ve bu ayeti Hadid/25 ve A’raf/26 ile mukayese etmenin gereği yoktur:
a- Allah'ın hükmü, takdiri ve kaderi, Levh-i Mahfuz'da olacak her şey yazılı olduğu için, "gökten inme" ile ifade edilmiştir.
b-  Her canlı hayatiyetini bitki ile sürdürür. Bitkiler de ancak su ve toprak ile hayatiyetlerini sürdürebilirler. Su ise esas olarak gökten iner. Bu itibarla, söz konusu hayvanlar da sanki gökten inmiş gibidir.
c-  Allah Teâlâ bu hayvanları önce cennette yarattı, daha sonra yere indirdi. (Razi; el Mefatihu’l Gayb)
Burada
“ انزل enzele” fiili  “ ل ” edatı ile kullanılmıştır. Anlamı “sizin için indirdi” demektir. Bu da bu hayvanların zelil, emre amade kılındığını ifade etmektedir. Bu konu daha evvel Ya Sin suresinde şöyle yer almıştı:

Ve onlar görmediler mi ki: Biz şüphesiz onlar için ellerimizin [kudretimizin] meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar yarattık da onlar, onlara sahip bulunuyorlar.
Ve onları, kendileri için zelil kıldık da. Bu yüzden binekleri onlardandır. Onlardan yiyip duruyorlar da.
Ve onlarda daha birçok menfaatler ve içecekler var. Hâlâ şükretmeyecekler mi? (Ya Sin/71, 73)

Ayetteki “Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, yaratılıştan sonra bir yaratılışla yaratıyor” ifadesiyle de insanın yaratılış ve oluşturuluş aşamaları bildirilmektedir. Bu konu başka ayetlerde detaylıca verilmiştir.

 “Ve ant olsun ki, biz insanı seçilmiş bir çamurdan yarattık. Sonra onu çok dayanıklı bir karargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir embriyona dönüştürdük, sonra o embriyoyu bir et parçası haline getirdik, sonra o bir parça etten kemikler yarattık. Nihayet o kemiğe de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka yaratılışta yeniden kurduk. O yaratıcıların en güzeli Allah’ın ne cömerttir. Sonra sizler, bunların ardından mutlaka öleceksiniz.” (Mü’minun/12-15)
Konuyla ilgili bir araştırma yazısını aşağıda naklediyoruz:

ÜÇ KARANLIKTA YARATILIŞ

Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlıkta bir yaratılıştan diğer yaratılışa geçirerek yaratmaktadır. (Zümer/6)

Anne karnındaki cenin çok hassas bir varlıktır. Cenin eğer özel bir korunmaya sahip olmasaydı; sıcak, soğuk, ısı değişimleri, darbeler, annenin ani hareketleri cenine ya büyük bir zarar verecek, ya da cenini öldüreceklerdi. Annenin karnındaki 3 bölge cenini tüm bu dış tehlikelere karşı korur. Bu bölgeler şunlardır:
1 Karın duvarı
2 Rahim duvarı
3 Amniyon kesesi
Kuran'ın indiği 7. asırda insanların amnion kesesinden haberleri yoktu. Peki, o zaman Kuran'ın anne karnındaki üç karanlığa işaret etmesi nasıl açıklanabilir? Hiç şüphesiz bu ifadeyi Kuran'ın indiği dönemin bilgi seviyesiyle açıklamaya olanak yoktur. Cenin bu üç tabakanın koruyuculuğu altında kapkaranlık bir mekânda yavaş yavaş gelişimini sürdürür.
Amniyon kesesi temiz, akışkan bir sıvı ile doludur. Bu sıvı sarsıntıları emen koruyucu bir yastık gibidir, basıncı dengeler, amniyon zarının embriyoya yapışmasını engeller ve ceninin rahim içerisinde rahatlıkla dönmesini sağlar. Eğer cenin bu sıvı sayesinde rahatlıkla hareket edemeseydi, bir et kütlesi gibi yığılıp kalacak, devamlı bir tarafı üzerinde aylarca durduğu için yaralar vücudunu saracak ve birçok komplikasyon ortaya çıkacaktı. Ceninin her tarafının eşit biçimde ısınması da önemlidir. Sıvının ısıyı eşit dağıtması sayesinde dışarıdaki sıcaklık ne olursa olsun ceninin her yanı 31°C'lik sıcaklığa sahiptir. Yaratıcımız her aşamada her şeyi en ince şekilde ayarlamış, karanlıkların içinde her ihtiyacımızı karşılamış, bedenimizi dış dünyanın tüm zararlarından korumuştur.

YARATILIŞTAN YARATILIŞA GEÇİŞ

Bu ayetin anne karnında, yaratılış aşamalarımızda içinde bulunduğumuz 3 farklı ortama veya 3 farklı yaratılış aşamasına işaret ettiğini düşünenler de olmuştur. Buna göre 3 karanlık şöyledir:
1. Fallop borusu: Spermle yumurta birleştikten sonra fallop borusu boyunca ilerler. Fallop borusu boyunca ilerleyen zigot bölünerek çoğalır.
2. Rahim duvarındaki bölge: Bu bölgede 51. bölümde işlediğimiz asılıp tutunma [alaka] aşaması geçirilir.
3. Amniyon kesesi: Ceninin etrafındaki içi özel bir sıvı ile dolu kesedir. Gelişimin geri kalan uzunca kısmı burada geçirilir.
Dıştan görünüşte bu karanlık mekânların farkları yok sanılır. Hâlbuki minik bir hücrenin boyutuna bölünüp bu mekânları gezebilsek, nasıl farklı mekânlar olduğunu gözleriz. Birinci karanlık mekân, hücreye göre dev karanlık bir tüneli hatırlatmaktadır. İkinci karanlık mekân ise ışıksız kapkaranlık bir ormanı; üçüncü karanlık mekân ise ışıksız bir denizin altını andırır.
Görüldüğü gibi iç içe katman olarak karanlık mekânlar 3 kat olduğu gibi, sırasıyla geçilen karanlık mekânlar da 3 tanedir. Ayetin bu iki açıklamadan herhangi birine mi, yoksa her ikisine de mi işaret ettiğini Allah bilir. Bu karanlık mekânlardaki gelişimde geçirilen aşamaların tüm bilimsel kitaplarda 3'e ayrılıp incelenmesi de ilginçtir. Bu üç aşama şöyledir:
1. Preembriyonik aşama: Bu aşama birinci trimester olarak anılır. Hücreler çoğalırken 3 tabaka şeklinde organize olurlar, ilk iki haftayı kapsar.
2. Embriyonik aşama: Hücre tabakalarından temel organlar ortaya çıkmaya başlar. İkinci trimester olarak anılır. İkinci haftayla sekizinci hafta arasını kapsar.
3. Fetal aşama: Bu aşamada yüz, eller, ayaklar belirginleşir, insan dış görünümü ortaya çıkar. Üçüncü trimester olarak anılır. Sekizinci haftadan doğuma kadar olan safhadır.
Ayette işaret edildiği gibi yaratılışımız, bir yaratılış aşamasından diğer yaratılış aşamasına geçerek olmaktadır. Tüm aşamaların ortak özelliği her birinde yaratılışın delillerinin gözükmesidir.
Kitabımızın embriyolojiyle ilgili bu son bölümlerinde gördüğümüz bilgilere son yüzyılda ulaşılmıştır. Kur’an'dan önce ve Kur’an'dan sonraki bin yılda bu bilgilerin hiçbirine, Kur’an dışında hiçbir kitapta rastlayamazsınız. Kur’an, hem meninin karışımlı yaratılışına, hem de bu meninin az bir bölümünden yaratıldığımıza dikkatlerimizi çekmiştir. Kur’an, anne rahmindeki gelişimde embriyoya, aldığı hallerden türeyen isimler takmıştır: Asılıp tutunan [alaka], bir çiğnemlik et [mudga] gibi. Böylece Kur’an, ceninin aldığı hallerden çıkan bir terminoloji oluşturmuştur. Yine ilk önce kemiklerin sonra kasların yaratıldığını Kur’an dışında ortaya koyan olmamıştır. Yaratılışın içindeki farklı karanlıklara Kur’an dışında dikkatleri çekmiş bir kitaba da binlerce yıllık tarihte rastlayamazsınız.
Bilimsel bir bilgiyi ileri sürmek için her şeyden önce bilimsel bir altyapı gerekir. Var olan bir altyapı üzerinde diğer bilgiler yükselir. Ayrıca bu tarz bilimsel bilgiler için gelişmiş mikroskoplara da mikro kameralara da ihtiyaç vardır. Kur’an'ın indiği dönemde ne bilimsel altyapının, ne mikroskobun, ne de mikro kameraların olduğunu kimse iddia edemez. Bu bilgilerin rasgele yapılan tahminlerle tutturulduğunu söylemeye de hiçbir vicdanlı insan kalkışamaz.

İnsanı gerçekten de en güzel biçimde yarattık.
Sonra onu aşağıların aşağısı kıldık. (Tin/4-5)
İnsan, en güzel biçimde, çok ince bir planla, birçok aşama arka arkaya getirilerek yaratılmıştır. Allah'ın bu mükemmel yaratışını unutup, vücudunu kendi eseri zanneden, bedeninin Yaratıcısını tanımayarak, isyana ve nankörlüğe kalkışan biri ise mükemmel yaratılışına rağmen aşağıların aşağısı olmaktan kurtulamaz.

Yoksa onlar hiçbir şeysiz mi yaratıldılar: Yoksa bizzat kendileri mi yaratıcıdır? (Tur/35) (Kur’an Araştırma Gurubu)

6. ayetin sonunda “Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?” buyrulmuştur. Dikkat edilirse, “dönüyorsunuz” değil, “çevriliyorsunuz, döndürülüyorsunuz” denilmiştir. Buradan anlaşılıyor ki, onları doğru yoldan çıkaran başkalarıdır; o kimselerin söylediklerine uyarak en doğru şeyleri bile görememektedirler. Ekâbir, mütref ve mele’ler gibi bu işten çıkarları olmayan zavallı ve kandırılmış kimselerdir. Ne var ki, böyle olsalar bile akıllarını kullanmadıkları için suçludurlar. H.Yılmaz 

 

Yahut: “eğer hakikati inkar ederseniz”. -  Bu ifade Kur’an'da tam da aynı sözlerle beş kez geçmektedir (yukarıdaki örneğin dışında, 6:164, 17:15, 35:18 ve 53:38'de -bu sonuncusu vahiy kronolojisinde ilk sırada yer almaktadır). Bu örnek, Hristiyanlıktaki “vekaleten kefaret” (vicarious atonement) doktrinini ve dolaylı olarak, yukarıdaki 3. ayette söz edilen ve not 1'de değinilen velîlere/azîzlere tapınmayı (ve bu doktrin ve uygulamanın reddini) gündeme getirmektedir. (Bkz. ayrıca 53:38, not 31.) M.Esed

Bu dikkate değer bir ifadedir. Çünkü burada "Nasıl döndürülüyorsunuz?" denilmektedir, "Nasıl dönüyorsunuz?" değil. Yani, "Sizleri doğru yoldan çıkaran başkalarıdır ve sizler o kimselerin söylediklerine uyarak en doğru şeyleri bile göremiyorsunuz!" Yine dikkate değer bir husus, burada hitabın, başkalarını yoldan çıkaranlara değil, yoldan çıkan zavallılara olmasıdır. Bu çok manidar bir ifade biçimidir. İnsanları yoldan çıkaranlar toplum içerisinde legal (açık) faaliyet gösterdikleri için, isimlerinin zikredilmesine gerek bile duyulmamıştır. Onlara hitaben yapılacak bir konuşma anlamsız olurdu. Çünkü onlar Allah'a bile bile ortak koşuyorlar ve Allah'a kulluk edenleri engellemeye çalışıyorlardı. Bu tür insanlarla diyaloğa girmek bir yarar sağlamaz, zira sapıklık ve dalâlet ile onların çıkarları artık özdeşleşmiştir. Onlar gerçeği kavramış olsalar bile, sırf çıkarları yüzünden, dalâleti terketmezler. Ancak diğer insanların bu çıkar şebekelerinin etkisi altında yoldan çıkmış olmaları üzücüdür. İşte hitap böyle insanlaradır. Çünkü onlar kandırılmıştır ve sapıklıktan bir menfaatleri de yoktur. Bu insanlar biraz düşünecek olsalar, kendilerini şirk koşmaya teşvik edenlerin, bu davranışlarıyla nasıl bir çıkar ilişkisi içinde olduklarını farkedeceklerdir.
Yani, "Sizlerin inkar etmeniz, Allah'ın hükümranlığına bir halel getirmez. Sizler Allah'ı tek ma'bud olarak kabul etseniz de, etmeseniz de, Allah için farkeden bir şey olmaz."
Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle söylediği rivayet olunur: "Allah; ey kullarım! Gelmiş-geçmiş tüm ins ve cinden daha fazla fâcir olsanız, yine de benim hükümranlığıma bir halel getiremezsiniz" demiştir. (Müslim).
Yani, Allah kendi çıkarı için değil, kullarının iyiliği için küfrü tasvib etmez. Çünkü küfür Allah için değil, insanlar için zararlıdır. Burada dikkate değer husus, Allah'ın dilemesiyle rızasının ayrı şeyler olmasıdır. Çünkü Allah'ın dileği dışında hiçbir şey vuku bulmaz. Fakat O'nun razı olmadığı olaylar cereyan edebilir, zaten olmaktadır da. Dünyada zalimler, zorbalar, haydutlar, hırsızlar, katiller, caniler, gece gündüz faaliyet göstermektedirler. Allah Teâlâ, yaratmış olduğu nizamda bu kimselere fırsat tanımıştır. Allah tıpkı salih insanlara iyilik yapmaları için fırsat tanıdığı gibi, fâcir insanlara da kötülük yapmaları için fırsat tanımıştır. Allah onlara böyle bir fırsat tanımamış olsaydı yeryüzünde kötülük diye bir şey olmazdı. Tüm bunlar Allah'ın dilemesi dahilinde olmaktadır, yoksa bu, Allah'ın bu kötülüklerden razı olduğu anlamına gelmez. Nitekim bir kimse haram yol ile rızkını kazanmak istediğinde, Allah o kimseye fırsat tanır. Allah'ın bir hırsıza ya da rüşvet alan bir kimseye bu şekilde rızıklarını kazanmaları için fırsat tanıması, yaptıkları o işten razı olduğu anlamına gelmez.
Sizler eğer küfür üzerinde ısrar ederseniz, biz sizi zorla mü'min yapmayız. Fakat yaratıcınızı inkar etmenizden de hoşlanmayız. Çünkü bu sizin zararınızadır. Aksi takdirde benim hükümranlığıma halel gelmez.
Burada küfrün karşıtı olarak, iman değil, şükür kelimesi kullanılmıştır. Bu kullanımdan küfrün nankörlük, imanın da şükür olduğu anlaşılıyor. Allah'ın ihsanını idrak eden bir kimse için, iman etmenin dışında başka çıkar bir yol yoktur. Bu kimse eninde sonunda mutlaka iman edecektir. Dolayısıyla şükür ile iman birbirine bağlıdır. Şükreden kimse iman eder. Tam aksine küfür sözkonusu iken şükür olmaz.
Yani, hepiniz kendi yaptıklarınızdan sorumlusunuz. Başkasının tesiriyle küfür içinde olan bir kimsenin vebalini onu küfre sokan kimse taşımayacaktır. Dolayısıyla suçunun cezasını kendisi çekecektir. Bu yüzden küfür ile iman arasındaki farkı anlayan kimse, hemen küfrü terketmeli ve İslâm'ı kabul etmek suretiyle kendisini cehennem azabından kurtarmalıdır. Mevdudi

Bu ayette, Allah’ın insanların kulluğuna ihtiyacı olmadığı, kulluğun kulların kendi yararına olduğu mesajı verilmektedir:

Ve Musa dedi ki:  Eğer küfrederseniz; siz ve yeryüzündeki kimseler topluca, iyi biliniz ki Allah kesinlikle Ganiyy’dir, Hamîd’dir. (İbrahim/8)

Gerek inanmak, doğru yola gitmek, salihatı işlemek gibi iyi davranışlar, gerekse inkâr etmek, şirk koşmak, fısku fücur işlemek gibi kötü davranışlar insanın kendi seçimi ve kazanımıdır. Rabbimiz küfür/nankörlük ve günahı hiç kimse için istemez. Bunu kendi çıkarı için değil, kullarının iyiliği için yapmaz. Çünkü küfür Allah için değil, insanlar için zararlıdır. Kullarının inkârına razı olma­ması, onlara yarar sağlamak ve zararlarını gidermek içindir. Yoksa kullarının inkârından Kendisi zarar gördüğü için değil... Kulların şükrüne razı olması da yine bunun menfaatlerine olmasından dolayıdır. Yoksa onların şükründen yarar sağlayacağı için değil... Şükür, sonuçları itibariyle kulların dünya ve ahirette bol nimete kavuşmalarına vesile olacak bir tavırdır.

Ve hani Rabbiniz size şöyle ilan etmişti: “Ant olsun ki şükrederseniz elbette size artırırım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok çetindir. (İbrahim/7)
Rabbimiz insanı seçme özgürlüğüne sahip bir varlık olarak yaratmıştır. Eğer insan küfrü seçer ve onda ısrar ederse, Allah da küfrü yaratıverir. Allah hiç kimseyi zorla mü'min yapmaz.

Ve de ki: “O hak [gerçek], Rabbinizdendir. O nedenle dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” Şüphesiz Biz zalimler için duvarları, çepeçevre onları içine almış bir ateş hazırladık. Ve eğer yağmur yağsın isterseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su yağdırılır. O ne kötü bir içecektir. Dayanma/sığınma yeri olarak da ne kadar kötüdür! (Kehf/ 29)

Konumuz olan 7. ayette küfrün karşıtı olarak iman değil, şükür kelimesi kullanılmıştır. Şükrün karşıtı “nankörlük” olduğundan, ayetteki “küfür” sözcüğünü de “nankörlük” olarak çevirdik.
Ayetteki “Hiç bir günahkâr bir başkasının günah yükünü yüklenmez” ifadesi Kur’an’da birçok yerde  [En’am/164, İsra/15, Fatır/18, Necm/38] yer almıştır. Bu ifade, dünya ve ahirette suçun ve sorumluluğun şahsiliği ilkesini açıkça ortaya koyan bir ifadedir. Suç ve sorumluluğun şahsiliği ilkesi, aynı zamanda, batıl inanışlarda görülen “vekâleten kefaret” ve aracıların suç üstlenme inanışlarını da reddeden bir içeriğe sahiptir.

 “Şükür”, “insanların Allah’ın kendilerine verdiği nimetlere karşı nimetin karşılığını Allah’a vermeleri” demektir. Bu önemli kavram ile ilgili detay daha evvel verilmiştir. (Tebyinü’l Kur’an; c. 3, s.  314-322) H.Yılmaz

Lafzen, “feryad eder”, yani içgüdüsel şekilde ve genel bir kural olarak.Lafzen, “Allah'a ortaklar (endâd, tekili nid) koşar”. Karş. 2:22'nin son cümlesi ve ilgili not 13. M.Esed

Burada "insan" ifadesiyle, Allah'a nankörlük eden kâfirler kastolunmaktadır.
Yani, iyi durumlarında diğer ma'budlarına, bir felakete uğradıklarında ise, Allah'a yalvarırlar. Çünkü bu durumda diğer ma'budlarından ümitlerini keserler. Kalblerinin derinliklerinde, aslında diğer ma'budların aciz varlıklar ve gerçek güç sahibinin ise Allah olduğunu bilirler.
Yani, o kötü anlar geçtiğinde yine Allah'ı bırakarak, diğer ilâhlarına taparlar.
Yani, kendilerinin dalâlette oldukları yetmiyormuş gibi, "Bir musibete uğramıştım, falan zat, filan şeyh, filan keramet sahibi beni o musibetten kurtarmıştı" diyerek başkalarını da teşvik eder ve böylece dalâlette olanların halkasını genişletirler.
Yani, tekrar o ilahlarına tapmaya başlayıp, onlar için kurban ve adaklar keserler. Mevdudi

Bu ayette insanın değişken psikolojisine, insan hayatındaki konjonktürel çelişkilere değinilmiştir. İnsan bir sıkıntıyla karşılaştığında gönülden Rabbine yönelerek O’na dua eder. Bir nimete eriştiğinde ise önceden O’na dua ettiği hali unutur da Allah’ın yolundan sapıtmak için O’na ortaklar koşar.
Görülüyor ki, insan sıkıntı ve ihtiyaç halindeyken tek ve ortağı olmayan Allah’a yalvararak O’ndan yardım dilemeye yönelmektedir. Bu da sıkıntı ve zorlukların insanı Allah’a yönelten bir işlev gördüğünü göstermektedir. Rahatlık, mal-mülk, servet ve yakınların çokluğu ise insanı şımartıp azdırmaktadır. Zorluk anında Allah’ı hatırlayan, refah anında ise takva ve hak yolundan saparak O'nu unutan kimseler, bu psikolojik işleyişi dikkate almayarak kendilerini felakete sürüklemiş olmaktadırlar. Akıllı insan, bu psikolojik tuzağa düşmemeyi, sıkıntı anlarında olduğu gibi rahatlık ve mutluluk anlarında da Rabbine bağlı kalmayı beceren insandır. Bu ayette, bunu beceremeyenlere tehdit vardır.
İnsanın bu temel psikolojik zaafına birçok ayette değinilmiştir:

Hayır, hayır! Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendi­ni yeterli gördüğünde [zengin olduğuna inandığında], kesinlikle azar [tuğyan eder]. (Alak/6-8)

 Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler. O, müstesna [kaybolmaz]. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür! (İsrâ/67)

Ve insana sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken, dikilirken Bize yalvardı. Kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi de sanki kendisine dokunan o sıkıntı için Bize hiç yalvarmamış gibi aldırmadan geçip gitti. Haddi aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir. (Yûnus/12)

Konumuz olan ayetin son kısmındaki “Küfrünle biraz yararlan! Şüphesiz sen ateşin ashabındansın” ifadesi, küfredenlere yöneltilen çok şiddetli ve güçlü bir tehdittir.

Bu ifadelerin benzeri Kur’an’da çoktur:

Ve O’nun yolundan saptırmak için Allah’a eşler kıldılar [oluşturdular]. De ki: “yararlanınız, çünkü varacağınız yer ateştir.” (İbrahim/30)

Biz onları biraz yararlandırırız. Sonra kendilerini yoğun bir azaba doğru zorlarız. (Lokman/24) H.Yılmaz

Yukarıdaki ayet, alternatif olarak, şu şekilde çevrilebilir: “... Rabbinin rahmetini dileyerek [Allah'a] ibadet eden hiç [hakikati inkar edenle] bir olur mu?” M.Esed

Burada, biri kendisine bir musibet geldiğinde sadece Allah'a rücu eden, başka zamanlarda O'nun dışındaki kimselere kulluk yapan kimseler, diğeri her türlü halde Allah'a yönelen kimseler olmak üzere iki tip insan arasında bir mukayese yapılmaktadır. Bu birinci grubu Allah Teâlâ, cahil, ikincileri ise, alim olarak nitelemektedir. Bunlar okuma yazma bilmeseler de âlimdirler, zira asıl ilim, hakikatin ilmidir ve bu ilme göre amel etmektir. İnsanın kurtuluşu buna bağlıdır. Sanki şöyle denmek isteniyor "Bu iki grubun eşit olması mümkün mü?" Bu insanların dünyada bir araya gelmeleri nasıl mümkün değilse, ahirette de bir araya gelmeleri mümkün olmayacaktır. Mevdudi

Bu ayette, sıkıntı karşısında Allah’a yönelen, nimete erişince de şımarıp azan insan tipine karşılık, bu psikolojik zaafını bilen, bildiği için de o tuzağa düşmekten kaçınan, sıkıntılı zamanlarda olduğu gibi iyi günlerde de Rabbine bağlı kalmayı başaran imanlı, sorumlu, mutmain olmuş insan tipinden bahsedilmekte ve bu iki tip arasında bir mukayese yapılmaktadır.
Rabbimiz birinci grubu cahil, ikincileri ise âlim olarak nitelemektedir. İlkinkiler, yüksek öğrenim görmeseler de bilgindirler. Bunlar evren kitabını iyi okuyup anlayan kimselerdir. İkinciler ise temel hakikat olan “varlığın Allah ile olan bağı”nı kavrayamamış, cahil kimselerdir. Bu iki grubun eşit olması mümkün müdür?  Mümkün olmayacağı bir istifham sanatıyla belleklere kazınmaktadır:
Gece saatlerinde kalkan, secde ederek, kıyam durarak, daima saygıda duran ve Rabbinin rahmetini uman kimse ... (öyle yapmayan gibi midir)?
Sonra da “Hiç bilen kimseler ve bilmeyen kimseler eşit olur mu?”  buyrularak zımnen bilenle bilmeyenin bir olmayacağı ve sadece sağduyu sahiplerinin Kur’an’dan ilimle yararlanacağı kesin bir dille ifade edilmektedir.
Bu iki tip insanın eşit olmadığı ve olamayacağı Ehl-i Kitab’a yönelik anlatımlarda da yer almıştır:

Hepsi bir değildirler. Kitap ehli içinde doğruluk üzere bulunan bir ümmet [önderi olan topluluk] vardır ki onlar, gecenin saatlerinde secde ederek Allah’ın ayetlerini okurlar. Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar, hayırlarda da birbirleriyle yarışırlar. Ve işte onlar iyi insanlardandırlar. (Al-i Imran/113, 114)

Ayette ayrıca gece ibadetine de dikkat çekilmiştir. Bu, gece ibadetlerinin gündüz yapılanlardan farklı olduğuna da bir işarettir. Gece ibadeti gözlerden uzaktır; dolayısıyla riya ve gösterişten de uzak olur.  Bu özelliğiyle gece ibadeti, Rahman’a gaybde imanın tam bir göstergesidir. Gecenin sessizliği ve iş telâşının olmayışı zihinsel konsantrasyonun sağlanmasını daha da kolaylaştıran bir durumdur. Ayrıca ibadetin uykuya tercih edilmesi, kişinin zor olanı göğüsleyerek iç dünyasını daha iyi denetlemesini sağlamaktadır. Bütün bu sebeplerden dolayı gece ibadeti hayır bakımından gündüzdekilerden daha fazlalıklıdır.

Şu bir gerçek ki, yeni bir oluşa koyulmak üzere geceleyin kalkan, yer tutma bakımından daha güçlüdür [söz bakımından daha etkilidir]. (Müzemmil/6) H.Yılmaz

Bu parantez içi açıklama, hemen ardından gelen ve açıkça Allah'a işaret eden “Ey inanan kullarım” ifadesindeki iyelik/aidiyet zamirine dayanmaktadır.Yani, iyilik yapma ve “şeytandan uzaklaşarak Allah'a sığınma” imkanı her zaman vardır -ki burada işaret edilen hicret kavramının aslî ve manevî anlamı budur: bkz. 4:97, not 124. M.Esed

Bir yerde Allah'a karşı ibâdet ve tâ'atini yapamayan, inancına göre yaşamayan kimse, bunu yapabileceği başka bir yere göçebilir. S.Ateş

Yani, sadece iman etmekle yetinmeyin, yanısıra Allah'tan korkarak, O'nun emirlerini yerine getirin. Yasak ettiği şeylerden uzak durun ve dünyada Allah'tan korkarak hayatınızı sürdürün.
Yani, onlara bu dünyada da ahirette de güzellik vardır.
Şayet bir belde, Allah'a itaat eden kimseler için, yaşanamayacak hale gelirse, onlar zorluğun ve sorunların daha az olduğu bir yere hicret etsinler.
Yani, onlar Allah yolunda her türlü musibete ve sıkıntıya katlanarak, hak yolda yürümeye devam ettiler. Bunların içine, hicret ederek, öz vatanlarına hasret duyanlar ile, hicret edemeyip bulundukları yerde, musibetlere göğüs geren ve müslümanlıklarında diretenler de dahildir. Mevdudi

Bu ayette Rabbimiz Resulullah’a yakın çevresine, o dönemde sahibi olduğu kölelerine/ tüm kullara, Allah’a karşı takvalı olmalarını söylemesini buyurarak bu dünyada iyilik-güzellik üretenlere bir güzellik olduğunu, Allah’ın yeryüzünün geniş olduğunu ve sabredenlerin ecirlerinin tastamam ödeneceğini ilân ettirmektedir. Bu ayet tüm insanlığa yönelik bir beyannamedir.
Suredeki bu ve 53. ayetin teknik yapısı bir takım sorunları ortaya koymaktadır. Şöyle ki:
Her iki ayet de
قلQul [De ki]” emri ile başlamakta ve hemen ardından gelen nida cümleleri de bu ‘Qul’ emir fiiline mef’ulu bih olmaktadır. Ayetlerdeki “ يا عبادِالّزين yâ ıbâdillezîne” ve “ يا عبادىَ الّزينyâ ıbâdiyellezîne” terkiplerine baktığımızda, birinci olarak, harf-i nidayı dikkate almadan, sahih bir kelimenin [ıbâd sözcüğünün] “yâ-i mütekellim”e muzaf olduğunu, bu nedenle de “yâ-i mütekellim”den önceki sahih kelimenin son harfinin [dal harfinin] harekesinin esreleştiğini görüyoruz. İkinci olarak, başına harf-i nidanın gelmesiyle bu izafet terkibinin münâdâ makamında olduğunu, bu durumlarda terkibi “yâ ıbâdiye!”, “yâ ıbâdî!”, “yâ ıbâdi!” ve “yâ ıbâdâ!”” olmak üzere dört vecihte de okumanın mümkün olabileceğini biliyoruz. Üçüncü olarak da, konumuz olan 10. ayette “yâ-i mütekellim”in ıskatını ve kesre ile iktifa edildiğini görüyoruz. Kısaca özetlersem, her iki ayette de “yâ-i mütekellim” mevcut olup birinde bariz, ötekinde ise sakıttır. Anlatmak istediğim bunların beyanı değil, bu terkiplerden anlaşılan lafzî mânâdır. Lafzî mânâya göre, “kullarım!” nidasındaki ‘kullar’ peygamberin kulları olmaktadır. Yani “Ey .... kullarım!” diyen ya da diyecek olan, emrin muhatabı olan peygamberdir. Bu durumda peygamberin muhatabı olan insanlar peygambere kul olmaktadır. Yani Peygamber insanlara “Ey kullarım!” [Peygamberin kendi kulları, Allah’ın kulları değil] dedirtilmektedir.
“Qul” emri ile başlayan diğer tüm ayetlerde ise durum lâfzî mânâ ile uyumludur. Herhangi bir dikkat çekici unsur söz konusu değildir. Aynı surenin 11, 13, 14. ayetlerinde ve İhlas, Kafirun, Muavvezeteyn surelerinde ve diğer tüm benzer ayetlerde olduğu gibi...
Durum böyle olunca, böyle bir mânâ tüm İslam ilkelerine, fıtrata ters düşmektedir.

Allah’ın kendisine kitap, hüküm [yasamayı yürütmek] ve peygamberlik verdiği hiçbir beşer için  [İnsanlardan hiçbir kimse için],  insanlara: “Allah’ın astlarından bana kul/köle olun” demek yakışmaz. Fakat: “Öğrettiğiniz ve ders aldığınız [okuduğunuz] kitap gereğince Rabb’e içtenlikli kullar olunuz” (demesi yaraşır). (Al-i Imran/79)

Gerçek bu iken Kur’an meali yapanlar ve sözde tefsir yazanlar bu gerçeği örtbas edip geçmektedirler ya da farkına varamamaktadırlar. Farkında olanların bazısı da araya “(Benim adıma) de ki:” tarzında bir parantez sokuşturarak meseleyi çözmeyi yeğlemektedirler. Bu tavır, çelişkinin, tutarsızlığın itirafından başka bir şey değildir.
Bu aciz, fakir kul Hakkı Yılmaz ise bu sorunu iki yönlü olarak çözme gayretini göstermiştir.

ÇÖZÜM

Birinci Yol: عبادIbad” sözcüğünün “kullar” yerine “köleler” diye çevrilmesidir. Biliyoruz ki “ عبدabd” sözcüğü “kul, köle” demektir. Nitekim Bakara ve Nur surelerinde bu anlama ilişkin tekil ve çoğul örnekler mevcuttur:

Müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikâhlamayın. İman etmiş bir cariye sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da- müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikâhlamayın; iman etmiş bir erkek köle -sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da- müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır. O, öğüt alıp düşünürler diye insanlara ayetlerini açıklar. (Bakara/221)

Ve sizden kocası olmayanları, erkek kölelerinizden ve kadın kölelerinizden iyi olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi fazlından onları zenginleştirir. Şüphesiz ki Allah, Geniş Olan ve En İyi Bilen’dir. (Nur/32)

Bu örnek ayetlerdeki anlamdan hareketle, konumuz olan 10. ve 53. ayetlerdeki “Ya ibadiye” sözcüğünü peygamberimize ailesinden intikal eden birkaç kişiye indirgeyerek “kölelerim” diye anlamlandırmak, bu ayetlerdeki evrensel çağrıyı göz ardı etmek ve anlamı daraltmak demektir. Sözcüğü “köle” anlamıyla ele alarak ayete “Ey kölelerim!” diye anlam vermek her ne kadar mümkün olsa da, mesajı evrensellikten mevziiliğe indiren bu anlamlandırmanın iyi bir çözüm olduğu söylenemez.

 İkinci Yol: Mushafın Kopyalanması Sırasındaki Kâtip Hatası:

Arşivlerde korunan ve II. Halife Osman’a nispet edilen mushafların aslında ona ait olmadığı, Halife Osman’dan 60-80 yıl sonraki döneme ait istinsahlar olduğu bilim adamlarınca tespit edilmiştir. İlk mushaflar karşılaştırıldığında, bazı kelimelerin hem aynı mushaf içerisinde, hem de birine göre diğerinde farklı imlalarla yazıldığı görülmektedir. Ayetlerin teknik ve semantik yapılarına bakıldığında, gerek ilk metindeki kâtip sehivleri, gerekse sonraki kâtiplerin sehivleri olmak üzere bu yazımların birçoğunun istinsah edenler [kopya çıkaranlar] tarafından yapıldığı anlaşılmaktadır.
Konumuz olan 53. ayet bazı nüshalarda
و قلve kul [Ve de ki!]” diye başlamaktadır. Ancak bu bizim üzerinde durduğumuz sorunu çözmemektedir.

Bizden evvel bu konuda çalışma yapanlar Zuhruf suresinin 68. ayetindeki يا   عباد ya ıbad” sözcüğünün farklı yazıldığını tespit etmişlerdir. Bu tespit daha evvel ilim camiasına sunulmuştur.
Zuhruf suresinin 68. ayetindeki
يا عبادya ıbad” ifadesi, Osman mushafı olarak bilinen mushaflardan Mekke, Kufe, Basra, Kahire, TİAM mushaflarında يا عبادَYa ıbade” olarak yazılı iken, Medine, Şam, Topkapı Mushaflarında يا عبادىYa ıbadiye” şeklinde yazılıdır. (Mushaf-ı Şerif; Arapça s.152, Türkçe; s. 135. 6. sıra. Dr. Tayyar Altıkulaç, İSAM Yayınları)
Bizim iddiamız şudur: Zümer/53’deki
يا عبادىYâ ıbâdiye” sözcüğünün sonundaki “ ىye” harfi, kopya çıkaran [müstensih] kâtip tarafından sehven yazılmıştır. Orada da 10. ayetteki gibi “ ىye” harfi olmamalıdır. Bu durumda her iki ayetteki عبادıbad” sözcüğü dilbilgisi kurallarına uygun olarak “ عبادَıbâde” diye kıraat edilmelidir. Buna göre cümlenin anlamı “Ey … kullar!” şekline dönecektir. Böylece de ortadaki sorun ortadan kalkacaktır. Sorunun çözümüne yönelik bu ikinci şık diğerine göre daha makul bir çözümdür.

Ayetteki “Bu dünyada iyilik-güzellik yapanlara bir güzellik vardır” ifadesi, bu güzelliğin hem dünyada hem de ahirette olabileceği yönünde anlaşılmalıdır. Rabbimiz kullarına hem dünya hem de ahiret için hasene [iyilik- güzellik] istemeleri gerektiğini öğretmekte, iyiliğin iyilikten başka karşılığının olmayacağını bildirmektedir.

Yine onlardan: “Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik ve ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateşin azabından koru!” diyenler vardır. (Bakara/201)

İyiliğin karşılığı, yalnızca iyilik değil midir? (Rahman/60)

Ayetteki “Şüphesiz Allah’ın arzı [yeryüzü] geniştir” ifadesi ise şu mesajı vermektedir:
Müminler, inanç ve ibadet özgürlüğünü yaşayamadıkları, İslam’ın de­ğerlerini hayata geçiremedikleri sosyal ortamlarda bulunduklarında bu ortama uymayıp hicret etmeli, bu sıkıntının olmadığı yerlere gitmelidirler. Nitekim zorbaların elinde ve yurdunda kalıp da dinini yaşamayanlar kınanmış, akıbetleri ile ilgili ibret dolu sahneler nakledilmiştir:

Şu, kesinlikle, meleklerin, kendilerine zulmederlerken vefat ettirdikleri kimseler; Onlar [melekler] "Ne işte idiniz?" derler. Onlar: "Biz yeryüzünde güçsüzleştirilmiş kimselerdik" derler. Onlar [Melekler]: "Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi, siz orada hicret etseydiniz ya?" derler. Artık - erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan göçe güç yetiremeyen, yol bulamayan kimseler hariç- bunların varacakları yer cehennemdir. Ve o ne kötü gidiş yeridir. (Nisa/97, 98) H.Yılmaz

Benim görevim sadece tebliğ etmek değildir. Örnek olmak ve tebliğ ettiklerimi de bizzat yaşamak da görevlerim arasındadır. Mevdudi

Hz.Muhammed dini, sadece Allaha has kılmıştır. Onu örnek alanların da Peygamberin yaptığı gibi yapmaları, yani dini yalnız Allaha özgülemeleri gerekir. M.Sağ

Yani onlar, Kıyamet Günü, bu dünyadaki bütün sevdiklerinden ve yakınlarından geri dönülemez biçimde koparılacaklardır. “Kişinin kendini kaybetmesi” ile, bana göre, bir sonraki cümlede insanın öteki dünyada uğrayacağı “apaçık bir kayıp” olarak tanımlanan, kişinin insan olarak benzersizliğinin ve gerçek/öz kimliğinin tahribata uğraması kasdedilmektedir. M.Esed

. "Hüsrana uğrayanlar", Allah'ın insana verdiği ömür, akıl ve diğer nimetleri boşa harcayanlardır. İnsan bunları dünyada boş yere heder eder. Yani Allah'ın olmadığını kabul ederek, O'na ortaklar koşarak veya kıyamet ve hesap gününün olmadığını, hesaba çekilmeyeceğini sanarak, Allah'ın kendisine lütfettiği tüm sermayesini (ömür, akıl, sıhhat v.s) bu yanlış düşünceler nedeniyle sarfedip iflas eder.Bu ifadenin diğer bir anlamı da şöyledir: Bu (hüsrana uğrayan) kimse, yanlış inançlarının etkisiyle, başkalarına zulmeder ve onların günahlarını da yüklenir. Ancak kendi küfrü dolayısıyla zaten hiçbir şeyi kalmadığı için, tamamen herşeyini kaybeder. Üçüncüsü, o sadece kendisi iflas etmekle kalmamış, yanısıra ailesini, akrabalarını ve kabilesini de yanlış inançları dolayısıyla zarara sokmuştur. Bu üç zararı da Allah Teâlâ "hüsran-ı mübin" (apaçık hüsran) olarak nitelemiştir. Mevdudi

Kur’an, diğer birçok örnekte olduğu gibi, bu ifadede de öteki dünyada günahkarları bekleyen bütün azap tasvirlerinin gerçek amacına ve mecazî niteliğine telmihte bulunmaktadır; karş. 74:35-36 -bu [cehennem ateşi] gerçekten büyük [bir uyarı]dır: ölümlü insan için bir uyarı”. M.Esed

Rabbimiz insanlığa olan mesajlarını bu ayetlerde de yine elçisinin ağzıyla iletmeye devam etmektedir. Herkes kulluğunu dini Allah’a özgü kılarak yapmalı, Kur’an mesajını alır almaz teslimiyet göstermelidir. Allah’a karşı gelenler büyük günün azabından korkmalı, kişi kendisini ve yakınlarını ahirette perişan edecek davranışlardan, yönlendirmelerden kaçınmalıdır. Böyle yapmayanlar cehennemde altlarından tabakalar, üstlerinden tabakalar olduğunu bilmelidirler. Herkes kurtuluşun takvada olduğunu bilip Allah’a takvalı davranmalıdır.
16. ayetin son cümlesi olan “İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor” sözleri bizzat Allah’ın kendi ifadesi olup mesaj aracısız verilmiştir.
“Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında bu ayet gurubu ile ilgili olarak şöyle bir nakil söz konusudur:

"Kureyş kâfirleri Hz. Peygamber (s.a.s)'e, "Seni, bize getirdiğin bu dine sevk eden şey ne? Babanın, dedenin ve kavminin ulularının dinine baksana! Onlar Lât’a ve Uzza'ya tapmaktalar" dediler. Allah Teâlâ bunun üzerine bu ayeti indirerek "Ey Muhammed, de ki: "Ben Allah'a O'nun dininde ihlas edici olarak ibadet etmekle emrolundum" buyurdu. (Mukatil)

Nakledilen bu olay tarihte bir kez olmuş değildir; tarihin her döneminde her ülkede, her dönemde olabilecek bir olaydır. Merhum Mukatil ilk tefsir yazan kişi olduğundan, olayı ve kişileri özelleştirmiş bulunmaktadır.

 “Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi” ifadesinde Resulullah’a, vazifeli olarak gönderildiği dine sımsıkı sarılması ve Kur’an’ın içeriğini ilk yaşayan, ilk uygulayan olması emredilmiştir. Bu sözlerle sanki “Ben, kendileri yapmadıkları halde insanlara birtakım şeyler emreden zorba krallardan değilim.

Aksine, size emrettiği her şeyi önce kendi yapmak zorunda olan ve zaten de böyle yapan biriyim” demesi istenmiştir: 
Yine elçiye dedirtilen “Dinimi yalnız kendisine özgü kılarak Allah’a kulluk ediyorum” ifadesiyle de peygamberimizin dine hiçbir şey karıştıramayacağı, karıştırılmasına da müsaade etmemesi gerektiği mesajı verilmiştir. Din, Allah’ın gönderdiği özgün haliyle kalmalıdır. Mezhep imamlarının, âlimlerin, fakihlerin ve benzer kimselerin dine bir şey katmaları söz konusu edilemez.  Beşer tarafından bir şeylerin katıldığı din “Saf Din” değildir.

Tehdit içerikli “Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır” ifadesine gelince: Bu sözle müşriklerin mahrumiyet ve zarara uğramakla kalmayıp büyük bir azabı, dehşetli bir cezayı da hak ettikleri ve cehennemin kendilerini her taraftan kuşatacağı mesajı verilmiştir.

Benzer mesaj veren başka ayetler de vardır:

Senden azabı çarçabuk istiyorlar. Şüphesiz cehennem de kesinlikle, kendilerini üstlerinden ve ayaklarının altından bürüdüğü günde kâfirleri kuşatıcıdır. Ve O, ‘yapmış olduğunuzu tadın!” der. (Ankebut/54, 55)

Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler vardır. Ve Biz zâlimleri işte böyle cezalandırırız. (A'raf/41)

Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyamet gününde kendilerini ve ehillerini [ailelerini ve yakınlarını] kayba uğratanlardır.” Dikkatli olun, işte bu, apaçık bir kaybın ta kendisidir” ifadesiyle de Allah'ın verdiği ömür, akıl ve diğer nimetlerin boşa harcanmaması öğütlenmektedir.
Bu pasajın tahlil edilmesi gereken kavramlarından biri de “takva”dır. “Takvâ, iman etmek, şirkten uzak durmak, Allah'ı unutmamak, Allah ve elçilerine boyun eğmek, inkârcılarla mücâdele etmek, bollukta ve darlıkta sahip olunan mallardan bağışta bulunmak, namaz kılmak, zekât vermek, verilmiş sözlerde durmak, sıkıntılara sabretmek, açgözlü olmamak, ana-babaya iyi davranmak, hiçbir zaman kendini temize çıkarmaya çalışmamak, tövbe etmek, yanlışlarda ısrar etmemek, yaptıklarının affını dilemek, öfkeye sahip olmamak, başkalarını bağışlamak, adaletli olmak ve adaleti ayakta tutmaya gayret etmektir.”
Bütün bu tariflere dayanarak özlü bir ifade ile takvâ'nın “iman ve onun yansıması” olduğunu söylemek mümkündür. Kur'an'da değişik ayetlerde takvanın imandan ayrılmaz bir parça olduğu vurgulanmaktadır.
“Takva” kavramını daha evvel A’raf suresinin tahlilinde (Tebyinü’l Kur’an; c.2. s. 544-555) ele aldığımızdan konunun oradaki özetiyle yetiniyor, detayın oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Tâğût'u “şeytanî güçler” olarak çevirmem konusunda bkz. sure 2, not 250. Bu terim, burada kişinin bütün manevî bağlarını kaybetmesine ve duygularının esiri olmasına yol açan, belli bazı şeytanî ihtirasların veya arzuların -otorite tesisi peşinde koşmak, başkasını sömürerek servet edinmek, her türlü gayriahlakî aracı kullanarak sosyal gelişme ve ilerlemeyi sağlamak vb. arzuların- ifsad edici gücünü anlatmaktadır.Karş. 10:62-64. M.Esed

"Tağut" yani âsîlik. Bir kimseye Taği (âsî) yerine Tağut denildiğinde, o kimsenin aşırı âsî olduğu kastedilir. Sözgelimi bir kimse için "güzel" deriz. Fakat "bu güzelliğin ta kendisi" dersek, o kimsenin çok güzel olduğunu vurgulamış oluruz. İşte tıpkı bunun gibi, diğer ilâhlara kulluk etmek âsîliktir ama kişinin kendisini ilâh mevkiine koyarak başkalarını kendisine kulluk ettirmesi isyanın ta kendisidir. (İzah için bkz. Bakara an: 286, Nisa an: 91-105, Nahl an: 32) Mevdudi

Râzî'ye göre bu ifade, her dinî yükümlülüğü (terimin en geniş anlamıyla) kendi akılları ışığında değerlendiren ve akıllarının geçerli veya mümkün gördüklerini kabul edip akıllarına yatmayanları reddeden kişileri tasvir etmektedir. Yukarıdaki ayet, Râzî'nin sözleriyle, “insanın, aklın sunduğu kanıtlara (hüccetü'l-‘akl) uymasının ve eleştirel değerlendirme (nazar) ve mantıksal çıkarımın (istidlâl) [bulgularıyla] uyumlu sonuçlara varmasının yüceltilmesini ve övülmesini” ifade etmektedir. Benzer bir yorum, daha basit terimlerle de olsa, Taberî tarafından da yapılmıştır. M.Esed

Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi: "O duyduğu her söze hemen inanmaz. Onun üzerinde düşünür ve doğruysa kabul eder."Diğer anlamı ise: "Bir söz duyduğunda ona hemen kötü bir anlam vermeyip, iyi niyetle yaklaşır" şeklinde olabilir. Mevdudi

Bu ayetlerde gerçek akla sahip olanlar tanıtılarak aklın insanı nasıl cennete götüreceği açıklanmaktadır.  Gerçek akla sahip olmak, tağutu tanımayıp tamamen Allah’a yönelmektir.
“Tâğût” sözcüğü tuğyan/azma sözcüğünden türemiştir. Tuğyan, "haddi aşma, zulüm, azgınlık, sapıklık, isyan, küfür" de­mektir. “Tağâ [azdı, taştı, zulmetti] fiilinin mastarı olarak Kur’an'da dokuz yerde geçer. Ayrıca "haddi aşıp azgınlık yapan kişi ve topluluklar" manasında [tağî] altı yerde; insanları yoldan çıkaran, azdı­ran "şeytan", "put" ve "kâhin" anlamında [tâğût] sekiz yerde geçer. Mas­tar ve diğer türevleriyle birlikte bu kelime Kur’an'da toplam otuz dokuz yerde zikredilir.
Tuğyan, insanın tabiatında vardır. Vahye kulağını tıkayan, kendi aklını yegâne rehber kabul ederek kendini beğenen bencil insan, bir de çok mal sahibi olup kendini ihtiyaçtan uzak görmeye başladı mı, tuğyan içine düşmüş olur.
İnsan, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek hissettiği zaman artık Allah'ı unutur; gerçek kudret, gerçek ilim, ger­çek dileme, gerçek güç ve irade sahibinin yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu durum insan için tuğyana açılan bir kapıdır; ar­tık dilediğini yapar, hak-hukuk ve sınır tanımaz. Allah'a ortak koş­maya, nefsini O'nun yerine geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeye başlar. İşte bu hâl, tuğyan hâlidir ve bu tür insanlar da Kur’an'ın diliyle "tağî'dir.
Tuğyan'ın temelinde kibir ve bencillik yatar. Şeytanın da azgınlığının sebebi kibir ve bencillikti. Bu bakımdan Nisâ/51'de tâğût, şey­tanı [İblisi] da kapsamaktadır.
Tâğût, "azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytan, put, puthâne, kâhin, sihirbaz, Allah'ın hükümlerine sırt çeviren kişi ve kuruluş" anlamlarına gelir. Arapça tağa kökünden türetilmiştir. Tağâ fiilinin mastarı olan tuğyan, "Yüce Allah'a isyan etmek" de­mektir.
Tuğyan ile aynı kökten gelen tâğût kelimesi; "azgın, insanlara zorla hükmeden, kâfir, zorba kişi"yi ifade eder.
Kur’an'da Allah müminlerin dostu ve yardımcısı; tâğût ise kâ­firlerin dostu ve yardımcısı olarak gösterilmiş, müminlerin "Allah yolunda savaştıkları", kâfirlerin ise "tâğût yolunda savaştıkları" ifade edilmiştir:

Allah inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır, inkâr edenlerin ise dostları tâğûttur [azgın putlardır]. Onları aydın­lıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada temelli kalacaklardır. (Bakara/257)

Allah'ın indirdiği hükümlere muhalif olan ve onların yerine geç­mek üzere hükümler icat eden her kişi ve kurum “tâğût”tur.
Tâğût, Allah'a karşı isyan etmesinin yanı sıra, O'nun kullarını kendisine kul edinmek gayretinde olandır. Bu işleviyle o, şeytân, papaz, dî­nî veya siyasî bir lider olabilir.
Her ne şekilde olursa olsun, insanlar tarafından Al­lah'ın hükümlerine muhalefet edecek şekilde konulan hükümler, "tâğûtî hükümler" ola­rak isimlendirilirler.
Tâğûtların devri kapanmış değildir. Peygamber bulunsun veya bulunmasın, her dönemde tâğûtlar var olmaya devam etmiştir. Onlar sadece eski kavimlerde ortaya çıkıp yaşama imkânı bulan güçler değil; bugün de Müslümanlara en azim düşmanlığı ve en yıkıcı propagandaları reva gören kişi, odak veya organizasyonlardır. Tâğût, ekonomik, sosyal ve kültürel güç kaynaklarını ele geçirmiş, dini ve ahlâkî değerleri toplumların gözünde itibarsız ve taraftarı olmaktan çekinilen bir duruma düşürmeyi göze alacak kadar düşmanlığını ilerletmiştir.
Konumuz olan ayette geçen “tağuta kulluk etmekten kaçınma” ifadesinin anlamı, Bakara/256'dan anladığımız üzere, onu inkâr et­mek, gönülden uzak tutmaktır.
Tuğyan ve tâğût kavramları daha evvel Alak suresinin tahlilinde [Tebyinü’l Kur’an; c. 1,  s.46-50] ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.
Rabbimiz elçisine “Haydi, müjdele, sözü dinleyip de en güzeline uyan kullarımı!” diye direktif vermektedir. Bu müjdenin ne zaman gerçekleşeceği Kur’an’ın değişik ayetlerinden anlaşılmaktadır.

Birçok ayetin ifadesine göre bu müjde dünya hayatında, ölüm anında, mahşerde ve cennette; hepsinde gerçekleşecektir:

Şüphesiz, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, melekler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve âhirette sizin Yakınlarınızız. Cennette, Gafûr ve Rahîm Allah’tan bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir. (Fussılet/30):

O gün inanan erkekleri ve inanan kadınları görürsün ki nurları, önlerinde ve sağlarında koşuyor. “Bugün müjdeniz altlarından ırmaklar akan, içlerinde ebedi kalacağınız cennetlerdir.”  İşte bu,  kurtuluşun ta kendisidir! (Hadid/12)

Çevrelerinde altın tepsiler, kadehler dolaştırılır. Orada nefislerin arzu duyacağı, gözlerin zevkleneceği her şey vardır.- Ve siz orada sürekli kalacaksınız. Ve işte bu, yapagelmiş olduğunuz şeyler sebebiyle, kendisine varis edildiğiniz cennettir. Orada sizin için birçok meyveler vardır. Onlardan yiyeceksiniz. (Zuhruf/71)

(Takva sahipleri) O kimselerdir ki, melekler, onları hoş ve rahat ettirerek vefat ettirirler. “Selâm size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete...” derler. (Nahl/32):

Ve o kişiler, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştirirler. Rablerine haşyet duyarlar ve hesabın kötülüğünden korkarlar.
Ve o kişiler Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmişler, salâtı ikame etmişler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmişlerdir. Ve onlar çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldırırlar. İşte bu yurdun akıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar,  atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selam olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra'd/21-24)

O’na kavuşacakları gün onların selâmlamaları “selâm”dır. O [Allah] da onlar için cömertçe bir ödül hazırlamıştır. (Ahzâb/44)KUR’AN’IN EN GÜZEL SÖZ OLMASI        

Ayette Kur’an “sözlerin en güzeli” olarak nitelenmiştir. Çünkü incelendiğinde, Kur’an’ın gerek edebi sanatlar açısından, gerekse içerisinde çelişki, tutarsızlık, akıl ve fıtrata aykırılık olmaması bakımından gerçekten de sözlerin en güzeli olduğu açıkça görülmektedir. İçerisindeki her şeyin insanlığın yararına olması ve geleceğe ait mutluluk vaat etmesi gibi özellikleri de dikkate alındığında tartışmasız bu niteliği hak etmektedir. İndiği günden bu yana ondan daha güzel bir söz söylenmediği gibi, kıyamete kadar da söylenmesi söz konusu olmayacaktır. H.Yılmaz

Burada şefaatle ilgili bir bilgi verilmektedir. İnsanların kurtuluşu Allah'a sığınarak elde edebileceği açık bir şekilde görülmektedir.Peygamberlerin günahkarları kurtramayacağı bildiriliyor. " Ey Peygamber! Cezası kesinleşmiş ve ateşe atılmış olanı sen mi kurtaracaksın? " denilmektedir. M.Sağ

Bana göre fe-men'deki fe ön-eki böyle çevrilmelidir -bu çeviri biçimi, inananlara verilen müjdeler ile günah işledikleri için “kendilerini kaybedecek olan”ları (ayet 15-16) bekleyen azap arasındaki zıtlığı vurgulamaktadır.

Günahkarların ölüm gelmeden önceki içten tevbelerinin Allah tarafından daima kabul edildiği şeklindeki müteaddit Kur’ânî ifadeler karşısında, buradaki mutlak “azaba mahkumiyetin” tevbe etmeden ölenler ve böylece kendilerini “ateşe atanlar” ile ilgili olduğu açıktır. M.Esed

Akılları sayesinde kendilerini kurtaran gerçek akıl sahipleri anlatıldıktan sonra, akıllarını kullanmayarak ömürlerinin sonuna kadar müşrik kalıp cehenneme gidecekleri ve oradan kurtulma imkânına sahip olamayacakları hükmü verilmiş kimselere gönderme yapılmış ve istifham-ı inkari ile “Artık o ateşteki kimseyi sen mi kurtaracaksın?” diye sorulmuştur. Bunun anlamı, “Bu insanı ne sen, ne de başkaları kurtarabilir” demektir.
Bu dün­yada en büyük günah şirk koşmaktır. Şirk, affolunmayacak tek günahtır.

Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun altındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah’a ortak tanırsa, şüphesiz pek büyük bir günah uydurmuş [işlemiş] olur. … (Nisa/48)

Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun aşağısında kalanları ise, [onlardan] dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır. (Nisa/116)  H.Yılmaz

Yani, o kimse artık azaba müstahak olmuş ve Allah onu cezalandırmaya karar vermiştir. Mevdudi

Önceki ayetlerde “temiz akıl sahipleri” diye nitelenen kimseler, bu ayette de “Rablerine takvalı davrananlar” diye nitelenmiştir. Bu niteliğe sahip olanlar, “Kendileri için Allah’ın vaadi olarak altlarından ırmaklar akan, gurfe üstüne yapılmış gurfeler [köşk üstünde köşkler] olanlardır” şeklindeki bir müjdeyle taltif edilmişlerdir.
Konunun bütünü göz önüne alındığında, “temiz akıl sahipleri” ile “kendilerini akıllı sanan zavallılar”ın ayetlerde karşıtlık metodu ile ortaya konulduğu görülmektedir. H.Yılmaz

* Kâfirlerin her yandan kendilerini saran, üst üste binmiş ateşten gölgeleri yerine, mü'minlerin üst üste binmiş odaları var. S.Ateş

Başka birçok örnekte olduğu gibi, tabiatta görülen hayatın ve ölümün mucizevî çevrimine (cycle) ve sınırsız dönüşümlere yapılan yukarıdaki Kur’ânî atıf da, Allah'ın kudretinin ve özellikle ölüyü yeniden diriltme gücünün vurgulanmasına katkıda bulunmakta -böylece, dolaylı olarak, önceki ayetin sonunda geçen “Allah, vaadinden asla dönmez” ifadesine îmada bulunmaktadır. M.Esed

"Yenabi" arzdaki tüm su kaynakları için kullanılmıştır.
Yani, akıl sahibi olanlar, bu örnekten dünya hayatının ve ziynetlerinin geçici olduğu şeklinde bir ders çıkarırlar kendilerine. Çünkü her baharın bir de sonbaharı vardır. Her genci yaşlılık ve sonunda ölüm bekler. Yani, her kemalin bir zevali olur. Dolayısıyla dünya, insana Allah'ı unutturacak ve bu geçici hayat için ahiretini mahvettirecek kadar değerli değildir. Akıl sahibi bir insan, sıradan manzaralardan bile ders alabilir. Bahar ve sonbahar Allah'ın kanunlarına bağlıdır. Allah dilediğine hayat verir, onu yayar ve geliştirir, dilerse onu harabeder. Allah'ın bereket nasip ettiğine, kimse mani olamaz. Mahvetmeyi dilediğini de kimse mahvolmaktan kurtaramaz. Mevdudi

Bu ayette, temiz akıl sahipleri ile sözde akıllı geçinenlerin dünyayı farklı değerlendirmelerine değinilmektedir. Ayrıca 20. ayette konu edilen ahiretin ebedi nimetine karşılık dünyadaki nimetlerin değersizliği ortaya konmaktadır.
Gerçek akıl sahipleri, gözlemlemek suretiyle dünyadaki her olup bitenden ibretler almakta, dünyanın geçiciliğini doğru değerlendirmektedirler. Çünkü her baharın kışı, her kemalin bir zevali, her başlangıcın bir sonu vardır. Her genci yaşlılık ve sonunda ölüm beklemektedir. Dolayısıyla, dünya denen şey insana Allah’ı unutturacak ve ahiretini mahvettirecek kadar değerli değildir. Sözde akıllı geçinen kimse ise ona bağlanıp kalmaktadır.

Ve sen onlara basit hayatın misalini ver: O [basit hayat], gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sebebiyle yeryüzünün bitkileri birbirine karışmış sonra da rüzgârın savurup durduğu bir çöp kırıntısı oluvermiştir. Ve Allah her şeye muktedirdir. (Kehf/45) H.Yılmaz

Yani, Allah, onlara bu hakikatlerden ibret almayı ve İslâm'ı kabul ederek, kalblerinin mutmain olmasını nasip etmiştir.
Bu itminan insana, o ne zaman tüm şüphelerden arınır ve hiçbir tehlike ve zarar endişesi kendisini inanmaktan alıkoyamayacak bir hale gelirse, işte o zaman nasip olur. Çünkü inanan kimse, bir kez "İslâm haktır" diye kesin bir kanaate sahip olduğunda, artık o, Allah ve Resûlü'nün emirlerine zoraki değil, seve seve tabi olur. Kitab ve Sünnet'teki akide ve amelleri kabullenir. Ve tüm bunları adeta kendiliğinden yerine getirir. Çıkarlarına ters düşse bile, yanlış bir davranışı terketmek ona üzüntü vermez. Çünkü o, zaten bu davranışı kendisi meşrû görmediği gibi, ayrıca kendisine zararlı olacağını da düşünür. Ayrıca doğru yoldan sapmadığı için Allah'a hamd eder. Bu dünyevi zararlar, kendisinin Allah'a itaatsizliği sonucunda doğacak zararlardan daha hafiftir. O bir tehlikeyle karşılaştığında da aynı tarzda düşünür. Nasıl bir tehlike gelirse gelsin, Allah yolunda yürümeye devam eder. Çünkü o, kendisi için Allah'ın yolundan başka bir yolun olamayacağını düşünerek, her türlü zahmete katlanır.
Yani, Allah'ın Kitabı'nın ve Rasûlü'nün Sünneti'nin ışığında doğru yolu görebiliyor.
İnsan kalbi iki nedenden ötürü mutmain olmaz. Birincisi, sıkılan ve daralan bir kalbe sahip olanlar. Bu kimselerin kalbleri tamamen kararmadığından müslüman olma imkanları halen yok olmamıştır. İkincisi, tamamen katılaşmış bir kalbe sahip olanlar. Böyle insanların Hakkı kabul edip, müslüman olmaları mümkün değildir. Bu durumda olan kimseler, helâk olmaktan başka bir şey beklememeleri konusunda uyarılıyorlar. Bundan, daralmış ve sıkılmış bir kalble olsa da İslâm'ı kabul eden kimsenin kurtuluş ümidinin bulunduğu anlaşılıyor. Gerçi Allah bu konuda açık ifadeler kullanmamışsa da, böyle bir anlayış, sözkonusu ayetin yorumundan çıkmaktadır. Buradaki asıl maksat ise, Hz. Peygamber'e (s.a) inatla karşı çıkanların uyarılmasıdır. Sanki şöyle denilmek isteniyor; "Sizler Hz. Peygamber'e (s.a) gurur ve kibirle karşı çıkıyor ve Allah'ın gönderdiği mesajdan yüz çeviriyorsunuz. Fakat bilmelisiniz ki, Allah'ın gönderdiği mesaj karşısında büyüklenmek, sizler için büyük bir talihsizlikten başka bir şey değildir." Mevdudi
Allah’ın yeryüzündeki ayetlerini tetkik etmiş, gerekli gözlemini yapmış, ibret ve öğüdünü almış, bunun sonucunda da göğsü İslam’a açılmış kimsenin sonu nasıl olur? O, Allah’ın nuru üzerindedir. O artık aydınlık yolun, cennetin yolcusudur. Oysakalpleri katılaşmış olanlar, yani Allah’ın zikrine, mesajına, öğüdüne kalplerini kapamış olanlar apaçık bir sapıklık içindedirler. Bunlar cennete giden aydınlık yoldan sapmış ve karanlıklarda kaybolmuşlardır. Artık cennetin yolunu bulamazlar.
Kalplerin katılaşması, “kişilerin kendi hevalarına uymaları, elçiye kulak vermemeleri, kalplerini ve kulaklarını kendi inançlarından başka bir inanca kapalı tutmaları, yapılan uyarıdan etkilenmemeleri” demektir. Böyleleri kalpleri taşlaşmış hatta taştan daha beter bir katılık kazanmış kimselerdir. 
Kalplerin mühürlenmesi, katılaşması ile ilgili detay daha evvel Tin suresinin tahlilinde (Tebyinü’l Kur’an; c.1, s.560-571) sunulmuştur.
Allah göğsünü İslâm'a açar” ifadesi, "Allah İslâm hakkındaki her tür kuşku, tereddüt ve kararsızlığı zihninden gidererek onu İslâm gerçeği konusunda iyice ikna eder, kalbini mutlu, huzurlu kılar" demektir. Göğsün açılması konusu ile ilgili detay İnşirah suresinde (Tebyinü’l Kur’an; c. 1, s. 249,250) verilmiştir. H.Yılmaz
 

Burada geçen ÂîËÇæé (mesânî) kelimesi, ikişerli demektir. Buna çok mânâ verilmiştir. Fakat bize göre bu kelime ile Kur'ân'ın her yönden ikili bir sistem ta'kîbettiği belirtilmektedir. Gerçekten Kur'ân'ın ifâde üslûbu, karşılıklı zıdlığa dayanır. Kur'ân, olayları hep ikili, karşıtlı olarak anlatır: Gök, yer; cennet, cehennem; melek, şeytân; emir, yasak; va'd ve va'îd.. Bunlar birbiri ardından anlatılır. Mü'minlerin hali anlatıldıktan sonra kâfirlerin hali; Allah'ın gökteki kudret işâretlerinin ardından yerdeki kudret işâretleri; zamandaki kanıtların ardından mekândaki kanıtlar anlatılır. Ve herşey karşıtıyla anlatılınca daha iyi kavranır. İşte mesânî, yani karşılıklı olarak ikişerli sözü, bu anlamı belirtmektedir. Allah'ın vahyi bu üslûb üzere indirmiştir. S.Ateş

Bu karşılık, Zemahşerî'nin yukarıdaki ayet ile ilgili yorumunda belirttiği gibi, mesânî (mesnâ'nın çoğulu) teriminin bu bağlamdaki en uygun karşılığını ifade etmektedir. Râzî'nin tercih ettiği karşılık ise “ifadelerini ikileyen” şeklinde olup bütün Kur’ânî öğretilerde vurgulanan çok kutupluluğa işaret eder (emir ve yasaklar, haklar ve ödevler, ödül ve ceza, cennet ve cehennem, aydınlık ve karanlık, genel ve özel, vb. gibi). Kur’an'ın iç tutarlılığı için bkz. 4:82 ve 25:32 ve bunlarla ilgili dipnotlar.

Lafzen, “indirmektedir”, yani adım adım/safha safha. Nezzele fiil kalıbı, ilahî vahiy sürecinin tedricîliğini ve devamlılığını göstermektedir, bu nedenle geniş zaman kipinde daha iyi ifade edilebilir.Yahut: “dilediğini bununla hidayete ulaştırır”. Bu her iki çeviri tarzı da sözdizimi açısından doğrudur.Bkz. 14:4, not 4.

18. ayette, temiz akıl sahibi müminlerin “sözün en güzeli”ne uydukları açıklanmıştı. Bu ayette ise insanlara “sözün en güzeli” tanıtılmaktadır. Sözün en güzeli, Allah’ın indirdiği Kitap’tır, yani Kur’an’dır.
Ayette Kur’an’ın özellikleri anlatılmış ve karşıtlık metodu ile insanların Kur’an karşısındaki ikili tutumlarına işaret edilmiştir. Rablerine saygısı olanlar ondan istifade ederken, Rableri hakkında yanlış inanç taşıyanlar ise bu tavırlarıyla ondan yararlanamayacak şekilde doğru yoldan uzaklaşırlar. Bir önceki ayette “Öyleyse Allah’ı anmaya karşı kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun!” denilirken, burada “Ondan, Rablerine saygısı olanların derileri ürperir. Sonra derileri ve kalpleri Allah'ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu, Allah'ın rehberidir. O [Allah], onunla dilediğini kılavuzlar. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösteren biri yoktur” buyrularak Zikir [Allah’ın vahyi] ile insanların etkileneceğine, kalplerin yumuşayacağına ve Zikr’in [vahyin] yegâne kılavuz olduğuna, Allah’ın insanları onunla kılavuzladığına dikkat çekilmiştir.

 Ayetin son bölümündeki “O [Allah], onunla dilediğini kılavuzlar. Her kimi de Allah şaşırtırsa, artık ona doğru yolu gösteren biri yoktur” ifadesiyle ilgili olarak “Hidayetin de, Dalâletin de Allah’tan olduğu” konusu Tekvir suresinin tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; c:1, s:179182) detaylı olarak ele alındığından, konunun oradan okunmasını öneriyoruz.

Kur'ân bu ayette de bir takım sıfatlar ile tanıtılmıştır. Bu vesileyle Kur’an’ın niteliği ile ilgili bilgileri tekrar hatırlatıyoruz:

* Hadis Olması [sonradan meydana gelme, yaratılmış olma]:

Yahut onu kendi uydurup söyledi diyorlar. Hayır, onlar inanmıyorlar. Peki, onun gibi bir sözü onlar getirsinler, eğer doğruysalar. (Tur/34)

Peki, şimdi siz bu Söz’ü mü [Kur’an’ı mı] küçümsüyorsunuz? (Vakıa/81)

* Kitap olması:

Rabbimiz Kur’an’ı “kitap” diye nitelemiştir. الكتابel-Kitap”, “içinde yazı olan şey” demektir. (Lisan’ül Arab; c.7 S.588, ktb mad.) Kitap sözcüğü, “toplanmak, bir araya gelmek” manasına gelen كتبketb” mastarından türemiştir. Bu durum, Kur’an’ın bir takım harfler ile meydana getirilmiş bir eser olmasını ifade ettiği gibi, bilgi, yasa, öğüt gibi insanlık yararına olan şeylerin toplandığı bir eser olmasını da ifade etmektedir. Ancak bu ayetteki “Kitap” ifadesi ile Kur’an’ın tümü kastedilmiş olamaz. Çünkü bu ayet indiğinde Kur’an’ın tamamı inmiş değildi.
Kur’an’ın tümü kitap olduğu gibi, bir ayetine, bir paragrafına ve bir pasajına da kitap denir.

* “En Güzel Söz” Olması:            

Kur’an’ın niçin sözlerin en güzeli olduğu 18. ayette açıklanmıştı.

Müteşâbih:

Müteşabih ayetler birden çok, birbirine benzer, birbirinden güzel anlamlar içeren ve her bir anlamı da açık olarak anlaşılan ayetler demektir. Bu ayetler mecaz, kinaye ve diğer edebî sanatların da kullanıldığı; ancak yapılan benzetme ve örneklemelerden dolayı kültür seviyesi en alt düzeyde olanların bile anlayabileceği ayetlerdir. Bu ayetler de tıpkı “muhkem ayetler” gibi açık, seçik, anlaşılır ayetlerdir. Kesinlikle kapalı, müşkil ve anlaşılmaz değildirler. Müteşabih ayetler kapalı, müşkil ve anlaşılmaz ayetler olarak kabul edildiği takdirde Zümer/23’te “Sözün en güzeli” olarak nitelenen Kur'an, aynı zamanda kapalı, anlaşılmaz ayetler de içeriyor olacaktır. Bu ise kapalı, anlaşılmaz ayetlerin “sözün en güzeli” olması anlamına gelir ki, Kur'an ile böyle bir tuhaflığın bağdaşması mümkün değildir.

  İşin doğrusu, müteşabih ayetler anlaşılır, birden çok ve birbirinden güzel anlamlar içeren, kim hangisini anlarsa anlasın, bu anlamların hepsinin de doğru olduğu ayetlerdir.

* Mesani:

“Mesani” sözcüğünün ikilerli, katmerli” demek olduğunu açıklamıştık. Kur’an’ın “mesani [ikilerlilik ve katmerlilik]” özelliğini kısaca şöyle açıklamak mümkündür:
a- Karşıtlık Metodu: Kur’an incelendiğinde, konumuz olan Zümer/22, 23’te de görüldüğü üzere, ayetlerde pozitif ve negatif olgular daima bir arada karşıtlık metoduyla verilmektedir. Ebrar-Füccar, iyiler- kötüler, yer-gök, ins-cinn, hakk-batıl, cennet-cehennem, uyarı-müjde gibi...
b- İletilen mesajın mutlaka ikinci bir vurgusunun varlığı: Buna namaz vakitlerini bildiren ayetleri örnek verebiliriz. Hem Hud suresinde hem de İsra suresinde farklı ifadeler ile aynı mesaj verilmiştir.
“Mesani” sözcüğü Hıcr suresinin tahlilinde “Seb’an mine’l-Mesanî” başlığı altında (Tebyinü’l Kur’an; c: 5, s: 284–289) ayrıca ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

Derilerin Ürpermesi [Şiddetle Etkilenme]:

Kur’an’ın  [Arapça orijinalinin] ulaşılmaz bir belağat örneği olduğu, inanan, inanmayan herkes tarafından kabul edilmektedir. Kur’an aynı zamanda içerdiği ilkeler, verdiği haber ve bilgiler ile de en uç noktadaki bir huccet [kanıt, belge] durumundadır.  Kıyamet ve ahiretle ilgili sahneleri ise anlatılması zor, çarpıcı bir nitelik taşımaktadır. Bundan dolayıdır ki, Kur’an’ı tanıyan herkesin onun heybeti karşısında derileri ürperir, tüyleri diken diken olur. Bu psikolojiye giren bir insanın Allah’a saygı duyan biri haline gelmesi ise çok kolaydır. Zaten kâfirlerin Kur’an’ın dinlenilmesini istememeleri ve dinleyenleri de engellemeye çalışmaları bu yüzdendir.

Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, Allah’ın korkusundan onu, baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri, tefekkür etsinler diye insanlara veriyoruz. (Haşr/21)

Gerçekte inananlar, Allah anıldığında, kalpleri ürperen ve âyetleri onlara okunduğunda, bunun, inançlarını artırdığı ve sadece Rab’lerine güvenen kimselerdir. Onlar, salâtı ikame ederler ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infakta bulunurlar. İşte bunlar, inananların ta kendisidir. Onlara Rab’leri katında dereceler, bağışlama ve saygın bir rızık vardır.” (Enfal/2-4)

Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlar üzerine sağırca ve körce yıkılmazlar [davranmazlar]. (Furkan/73)

Kuranın, Zikir, Furkan vs. gibi isimlerinden biri de Hadistir. M.sağ

Yani, bu kitabda hiçbir çelişki yoktur. Tüm kitab boyunca aynı maksat gözetilmekte, akide ve ameller hususunda aynı esaslar öne sürülmektedir. Her bölüm, bir diğerini tafsil ve tefsir etmektedir. Anlam ve izahlar bir ahenk içinde birbirine bağlıdır. Mevdudi

 

 

 

Bu kimseler "yüzleriyle korunacaklarına" göre, çok çaresiz olacaklardır. Çünkü ancak çok çaresiz olan insanlar yüzlerine darbe alırlar. Güçlü insanlar, diğer uzuvlarına darbe alsalar da, yüzlerini korumaya çalışırlar. Yukarıda zikri geçen kimseler yüzlerini açıkta bırakacaklarına ve böylece korunmaya çalışacaklarına göre hiçbir çareleri kalmamış demektir. İşte kâfirlerin kıyamet günündeki çaresizliklerinin manzarası mecazen böyle çiziliyor.
"Kesb", Kur'an ıstılahına göre, bir kimsenin amelleri neticesinde elde ettiği ceza veya mükafattır. Bu sonuç o kimsenin amelleri neticesinde elde ettiği ceza veya mükafattır. Bu sonuç, o kimsenin kesbidir. Mevdudi

Karş. 16:26, inkarcıların “bu dünyada” görecekleri azaba ve aşağılanmalarına işaret eden yukarıdaki referansı açıklayıcı nitelikteki “Allah kurdukları yapıları temellerinden çökertti” ilave cümlesinin geçtiği ayet. M.Esed

Bu ayet gurubunda, bahusus akıllı geçinip de ahireti, peygamberi yalanlayan kişilerin dünya ve ahiretteki durumları sergilenmektedir. Onlar dünyada rüsvalık azabı ile cezalandırılmışlardır. Ahiret cezaları ise daha ağır, daha korkunç olacaktır. Ama onlar bunu bilmemektedirler.
Yüzünü azabın kötülüğünden koruyan” ifadesiyle “cüz’iyyyet mecaz-ı mürseli” yapılmıştır. Yani bedenin bir parçası anılıp bütünü kastedilmiştir. Bu durumda anlam “kendini azabın kötüsünden koruyan” şeklinde olmaktadır. Yüz, rüsvalığı en iyi yansıtan organdır. İçinde bulunulan ortam insanın yüzünden okunur. Yüzü güller açmış olmak, suratı mahkeme duvarına benzemek gibi deyimler bunu ifade eder. İnsanın yüz ifadesi, korku, ürperti, mutluluk ya da karamsarlık gibi ruh hallerini açıkça ortaya koyar.
İçindeki “yüz” ifadesinden hareket ederek ayet hakkında “Böyle bir kimse elleri, kolları bağlanmış olarak cehennem ateşine atılır. Vücudundan ateşe değecek ilk bölüm onun yüzü olacaktır”, “Cehennem ateşinde yüzü üstü sürüklenecektir”, “Kâfir elleri boynuna bağlanmış olarak, boynunda da kibritten oldukça büyük bir dağ gibi muazzam bir ka­ya parçası olduğu halde cehennem ateşine atılacak. O ateş, boynuna asılı bulunduğu halde o taş parçasını yakacak. Onun hararet ve alevi de onun yüzünü örtecek. Elle­ri boynuna bağlı bulunduğundan ötürü de bu alevi ve ateşi yüzünden uzaklaştıramayacak” şeklinde bir takım yorumlar yapılmış olsa da, bütün bu yorumlar birer varsayımdan ibarettir.
Ayetteki “yüz” ifadesini Kamer ve Mülk surelerindeki ayetlerden hareketle “yüzüstü sürünmek” şeklinde anlamak da mümkündür.
Bu iki ayette verilen mesaj şu ayetlerde gayet detaylıdır:

Ve Allah’ın mescitlerini, içlerinde Allah’ın adı anılmasın diye engelleyen ve onların yıkımı için uğraşan kişiden daha zalim kim olabilir! Böylelerinin, o mescitlere girmeleri ancak korka korka olacaktır. Onlar için dünyada bir rezillik vardır. Bunlar için ahirette de büyük bir azap vardır. (Bakara/114)

Şimdi yüz üstü kapanarak yürüyen mi daha doğru gider, yoksa dosdoğru yolda dümdüz yürüyen mi? (Mülk/22)

O gün yüzleri üzere ateşte sürüklenirler: “Sekarın [cehennemin] dokunuşunu tadın!” (Kamer/48)

24. ayette cümledeki haber [yüklem] hazfedilmiştir. Ayetin takdiri şöyle yapılabilir: “Yüzünü [kendini] azabın kötülüğünden koruyan kimse mi daha üstündür yoksa mutlu olan kimse mi?”
Bu ayetin bir benzeri de şudur:

Şüphesiz ayetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp inkâra sapan kimseler Bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılacak olan kişimi daha hayırlıdır, yoksa kıyamet günü güven içinde gelecek kişi mi? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki O [Allah], yaptığınız şeyleri en iyi görendir. (Fussılet/40)

Daha evvel birçok yerde konu edildiği üzere, ayette sözü edilen “zalimler” müşriklerdir. Ayette anlatılan sahne, mahşerde yaşanacak olayları göstermektedir. Şirkleri nedeniyle o kimselere “Kazanmış olduğunuzun karşılığını tadın!” denilecektir.
Benzer bir ayet de şudur:

O gün, onların [altın ve gümüşlerin] üstü cehennem ateşinde kızdırılacak da bunlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanacak.  (Onlara) “İşte bu kendi canınız için saklayıp biriktirdiğiniz şeydir. Haydi, şimdi tadın şu biriktirdiğiniz şeyleri!” (Tevbe/35)

Bu kimseler, kıyamet gününde kendi yüzlerini kötü azaptan korumaya çalışacaklar ama bunu be­ceremeyeceklerdir.

Şüphesiz onlardan öncekiler tuzak kurdular da Allah, onların binalarına temellerinden geldi.  Sonra da çatı tepelerinden üzerlerine çöktü. Ve onlara azap akledemedikleri bir yönden geldi. (Nahl/26)

Allah’ın dinine karşı direnen, Elçi ile mücadele eden, gönderdiği mesajları yalanlamaya çalışan kimseler hem dünyada hem de ahirette cezalandırılacaktır. Çünkü dünyadaki rüsvalık cezası, işledikleri suçun karşılığı olmaktan uzaktır. Suçlarına denk bir ceza ancak ahirette verilecek ceza olacaktır. H.Yılmaz

Lafzen, “hiçbir eğrilik (‘ivec) taşımayan”; yani anlamını örtebilecek nitelikte bir eğrilik. Bkz. bu terimin biraz farklı bir ifade ile geçtiği ayet 18:1'e ilişkin not 1. Bu ilahî kelâmın “Arap dilinde” indirilmesi konusunda bkz. 12:2, 13:37, 14:4 ve 41:44 ile bu ayetlere ait dipnotlar. M.Esed

Yani, bu Kur'an yabancı bir dille indirilmemiştir ki, Mekke'deki ve diğer arapların onu anlaması için bir mütercim gereksin. Bu onların kendi ana dilleri olduğu için doğrudan doğruya Kur'an'ı anlayabiliyorlardı.
Yani, bunda hiçbir eğrilik olmadığı için, sıradan bir insanın bile anlaması güç değildir. Bu kitabta, yanlışın ve doğrunun ne olduğu, neyin reddedilip neyin redddedilemeyeceği, neyin yapılıp neyin yapılamayacağı, her insanın anlayabileceği şekilde anlatılmıştır. Mevdudi

Bak. Yusuf suresi 2, 3 Zümer suresi 28; Zuhruf suresi 2, 3 ve Fussilet suresi 3, 4, 44 ayetleri M.Sağ

Bu ayetlerde, Rabbimiz insanlar düşünüp öğüt alsınlar diye, rahatça anlayıp uygulayacakları bir kitap, takvalı davranarak kendilerini kurtarmaları, korumaları için de her türlü ikna edici örnekler verdiğini beyan etmektedir.
Kur’an’ın pürüzsüz bir Arapça ile indirilmiş olması hakkındaki vurgusu iyi değerlendirilmelidir. Ayetteki vurgu Kur’an’ın salt Arapça indirilmiş olmasına değil, kolayca anlaşılıp öğüt alınması için o toplumun dili olan Arapça ile indirilmiş olmasınadır. Kur’an’ın ilk muhatabı olan toplumun anadilinin Arapça olması, onlara iletilen ilahi mesajın da aynı dilde olmasının temel nedenidir. Bu, Allah’ın herhangi bir topluma elçi gönderirken uyguladığı genel ilkesidir.
Kur’an'ın daveti bütün insanlık için genel bir davettir. Birçok ayetten Kur'an’ın Arap, Acem, Türk, Kürt, Avrupalı, Amerikalı, Afrikalı insanları hakka davet ettiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Bu durumda, Kur’an’ın tüm dünya dillerine çevrilmesi, her milletin Allah’ın mesajlarını kendi anadilleriyle algılamalarını sağlamak bakımından zorunlu bir görev olarak ortaya çıkmaktadır.
Ayetteki   "غير ذى عوج Gayra zî Ivec" "her türlü tenakuz ve ihtilaftan uzak" ifadesiyle Kur'ân'ın çelişki ve tenakuzdan uzak ve berî oluşu anlatılmak istenmiştir. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

Hâlâ Kur’an’ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı. (Nisa/82)

Ve yeryüzünde hiçbir dâbbeh [kıpırdayan canlı] ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler [önderli topluluklar] olmasın. Biz Kitapta hiçbir şeyi tefrit yapmadık [noksan, yetersiz bırakmadık]. Sonra onlar Rablerine toplanacaklardır. (En'am/38)

Allah, size kendinizden bir örnek veriyor: Hiç size rızık olarak verdiğimiz şeylerde yeminlerinizin malik olduklarından [yasa ile size teslim edilen kişilerden] ortaklarınız bulunur da onlarla siz eşit olur ve kendinize çekindiğiniz gibi onlarla da karşılıklı çekinir misiniz? İşte Biz, aklını kullanan bir toplum için ayetleri böyle açıklarız. (Rûm/28)

Bu örnekleri insanlara veriyoruz. Ama bilginlerden başkası akletmez. (Ankebut/43)  H.Yılmaz

Lafzen, “[Birçok] ortağı (şürekâ’) bulunan”, yani efendileri birden çok olan: ilahî güçlerin çokluğuna inanmak ile ilgili bir mecaz.

Çoğunlukla “örnek olay/kıssa” (parable) olarak çevirdiğim (mesela bu ayetin başlangıcı ile 27. ayette) mesel terimi, esas olarak bir benzerliği gösterir: yani bir şeyin başka bir şeye benzerliğini. Fakat bazan, sıfat (“vasıf”, “tabii vasıflar” yahut bir şeyin “tabiatı”) veya hâlet (bir şeyin “durum”u veya “hal”i) kelimeleriyle eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Yukarıdaki örnekte bu anlamların sonuncusu daha uygundur, çünkü insanın iki çatışan davranışının getirdiği duruma işaret etmektedir: yani bir taraftan Allah'ın aşkın birliğine ve benzersizliğine inanmak, diğer taraftan yaratılmış varlıklara yahut Allah'ın “suretler”i olduğu varsayılan varlıklara ilahî güçler ve sıfatlar yakıştırmak. M.Esed

Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadan inanan bir kişiyle, bizi Allah'a yaklaştıracak, bize şefaat edecek diye, Allah'tan başkalarına tabi olan bir kişi aynı olur mu? M.Sağ

. Böyle bir misal ile Allah Teâlâ, şirk ve tevhid akidelerini ve onların insan hayatı üzerindeki etkilerini kısa ve tesirli bir şekilde açıklamıştır. Birçok efendisi olan ve her efendinin kendisine hizmet etmesini istediği bir kölenin, hiçbirini memnun edemeyeceği ve devamlı surette, her efendisinden ayrı ayrı ceza ve cefa çekeceği kaçınılmazdır. Fakat bu kölenin aksine, tek bir efendisi olan köle, bu şekilde bir ızdırab çekmeyeceği gibi, o tek efendisine huzur içinde hizmet eder. Bu o kadar net bir gerçektir ki, idrak edebilmek için fazla düşünmeye bile gerek yoktur. Bir tek ilâha kulluk etmek, birçok ilâha kulluk etmekten daha iyidir ve insanoğlu ancak o zaman huzur bulur.
Burada, bu misalle taş ve topraktan yapılmış tanrıların kastolunmadığını açıklamakta fayda mulahaza ediyoruz. İşaret edilmek istenen, insanlara çelişkili emirler veren ve kendilerine kulluk etmeleri için, onları kendi yanlarına çekmeye çalışan canlı ma'budlardır. Dolayısıyla bu misalin taş ve topraktan yapılmış putlara ıtlak edilmesi mümkün değildir. İşaret edilmek istenen ma'budlardan biri, insanı tatmin etmesi için çeşitli heveslere sevk eden kendi nefsidir. Diğeri kişinin ailesidir, kabilesidir, milletidir, toplumudur, din adamlarıdır, liderlerdir, kanun koyuculardır, ticari ve iktisadi güçlerdir v.s. Tüm bunlar insanı kendi yanlarına çekmek ve etkileri altına almak için çırpınmakta ve çoğu zaman birbirlerine ters düşen isteklerde bulunmaktadırlar.
Herhangi birinin isteği karşılanmadığında, hemen ceza vermeye kalkışır. Elbette herbirisinin de ceza verme yöntemi farklıdır. Biri kalbe sıkıntı verirken, diğeri zelil etmeye çalışır, başka biri ilişkileri kesmekle tehdit ederken, diğeri iflasa sürüklemekle korkutur, biri dini silah olarak kullanır, öbürü kanunlarla korkutmaya çalışır, velhasıl insanın bu çıkmazdan kurtulabilmesi için bir tek çıkış yolu vardır. Bu da halisane bir kalble tevhide sarılmaktır. Yani, sadece bir tek olan Allah'a kulluk etmek ve O'nun dışındaki herşeyden kesilmek.
Tevhid inancı, şu iki durumda da varlığını sürdürür:
1
) Bir kimse tevhidi düşünceyi samimiyetle kabullendiğinde, toplum kendisine karşı tavır alır ve üzerindeki sıkıntı ve zorluklar artar. Ancak tüm bunlara rağmen o şahıs bir iç huzura kavuşur ve başına gelen hiçbir musibet, sıkıntı ve zorluk, onun bu iç huzurunu bozamaz, onu düşüncelerinden vazgeçiremez. O kimse, nefsinin, yerine getirdiği takdirde, Allah'ın rızasına ters düşecek her isteğini şiddetle reddeder. Öyle ki ailesinin, kabilesinin, milletinin, hükümetin, din adamlarının ve sermaye çevrelerinin isteklerini dahi, Allah'ın emirlerine ters düştükten sonra geri çevirir. Sonuçta o, belki sıkıntı ve zorluklarla karşı karşıya kalacaktır ama, yine de huzur içinde olacaktır. Çünkü o, imanının doğrultusunda davranmakta ve sahibinin isteklerini yerine getirmektedir. O, kendilerini Allah'ın yerine koyan ve insanları kendilerine itaat ettiren otoritelere kulluk etmiyor ki, bir rahatsızlık duysun. Onun kalbindeki huzur ve sükûnu dünyadaki hiçbir kuvvet elinden alamaz. Hatta onu idam sehpasına götürseler bile, seve seve ölüme gider ama asla sahte otoritelere boyun eğmez.
2) Tüm toplum tevhidî öğretiden etkilenir ve ahlâkını, kültürünü, medeniyetini, eğitimini, din anlayışını, kanunlarını, örf ve adetlerini, siyaset ve ekonomisini kısaca hayatın her cephesini bu inanç üzerine kurar ve uygulamaya geçirir. Hayatı Allah'ın Kitabı'na Rasulü'nün Sünneti'ne göre düzenler. Allah'ın dininde haram kılınan hususları, kanunlarda suç olarak niteler ve yönetimin gayesi eğitim ve öğretimi, insanların bu suçlardan korunmalarını sağlamak amacıyla zihinlerini ve ahlâklarını terbiye edecek şekilde tanzim etmek olur. Minberlerden haramın zararları hakkında hutbeler verilir, tüm toplum haramı suç olarak telakki ettiği gibi, ekonomik kurumlar da harama yönelik ilişkileri yasaklar.
Dolayısıyla Allah'ın dininde hüsnü kabul gören davranışlar salih amel sayılır ve kanunlar bu amelleri teşvik ve himaye ederken, idari güçler de korur ve geliştirirler. Eğitim ve öğretim kurumları, bu davranışları zihinlere ve ahlâka yerleştirir, camiler bunları halka telkin eder ve sonuçta toplum salih amelleri benimser, örf ve adetlerini buna göre ayarlar ve alışveriş de bu esaslar çerçevesinde yapılır. İşte böyle bir toplumda mü'min bir kimse, iç ve dış huzuru bulur. Maddi ve manevi hayatını geliştirecek tüm kapılar açılır. Çünkü tevhidi bir toplumda, Allah'ın dışındaki tüm sahte otoriteler birer birer devrilmiştir.
İslâm, her iki durumda da bulunsa, her ferdi halis bir tevhid akidesine sahip olmaya, her zorluk ve tehlikeye rağmen sadece Allah'a kulluk etmeye çağırır. Ancak, İslâmın asıl gayesinin, ikinci durumu oluşturmak olduğu gözden uzak tutulamaz. Çünkü tüm peygamberlerin asıl hedefi; insanları küfür ve ilhaddan kurtararak bir toplum halinde dini Allah'a halis kılmalarını, sadece O'na kulluk etmelerini sağlamak ve böylece müslüman bir toplum meydana getirmektir.
Kur'an ve sünnete vakıf olan herhangi bir kimse bile, peygamberlerin asıl hedeflerinin insanları bireysel olarak ıslah etmek olmayıp, dini toplumsal hayata hakim kılmak olduğunu bilir.
Buradaki "elhamdülillah" ifadesi, tıpkı bir konuşmacının; muhatabına soru yöneltip cevap almadığında, karşısındaki kimsenin suskunluğundan olumlu bir anlam çıkararak, "Bir tek efendi yerine, daha çok efendiye kulluk etmek daha iyidir" deme cesaretini gösteremedikleri için Allah'a şükretmesi gibidir.
Yani, bir efendiye kulluk ile, birçok efendiye kulluk etmenin arasındaki farkı çok iyi idrak ediyorsunuz ama iş diğer ilahları terkedip, bir tek Allah'a kulluk etmeye gelince, anlamaktan acizmiş gibi davranıyorsunuz. Mevdudi

Bu ayette, tek bir Allah’a inanan mümin tek efendiye bağlı bir kimseye, birçok tanrı edinmiş müşrik de birkaç efendiye bağlı bir kimseye benzetilerek şirkin insan için zararlı bir durum olduğuna işaret edilmiştir. Çünkü birbirine rakip birçok sahibi olan ve her sahibin kendisine hizmet etmesini istediği bir kölenin o sahiplerden hiçbirini memnun etmesi, kendisinin de onlardan hoşnut kalması mümkün değildir. Böyle çok sahipli bir durumdayken o kölenin her bir efendiden ayrı ayrı ceza çekeceği, hiçbir zaman huzur bulamayacağı açıktır. Oysa tek efendisi olan bir köle bu şekilde ıstırap çekmeyeceği gibi, o tek efendisine de huzur içinde hizmet eder. Bu, herkesin kabul edeceği çok bariz bir hakikattir.
Ayetteki “çekişip duran birtakım ortakları” ifadesiyle işaret edilmek istenen, insanlara çelişkili emirler veren ve kendilerine kulluk etmeleri için onları kendi yanlarına çekmeye çalışan, taş ve topraktan yapılmış tanrılar değildir. Aksine canlı, sözde ilâhlardır. Bunların başında insanın kendi hevası, sonra da kayıtsız şartsız teslimiyet gösterdiği, Allah’tan öne geçirdiği din adamları, liderler, kanun koyucular ve sistemlerdir. Bunların hepsi insanı kendi yanlarına çekmek ve etkileri altına almak için çırpınmakta ve çoğu zaman birbirlerine ters düşen isteklerde bulunmaktadırlar.
Ayetteki bu temsille bir tek ilaha kulluk etmenin birçok ilaha kulluk etmekten daha iyi olduğu ve insanın ancak o zaman huzur bulacağı vurgulanmaktadır. Ayetteki bu benzetme şirkin çirkinliğini, tevhidin güzelliğini göstermek açısından çok hoş bir benzetmedir.

Buradaki hoş benzetmeyi aşağıdaki şu ayetle daha da güzel anlamış olacağız:

Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen, başkasının malı olmuş bir köle ile, Bizim kendisine güzel bir rızk verip de ondan gizli ve açık olarak harcayan bir kimseyi örnek vurdu: Bunlar eşit midirler? -Bütün hamd Allah'a mahsustur.- Bilakis insanların çoğu bilmezler.
Allah iki adamı da örnek vurdu: Bunlardan biri dilsizdir, hiçbir şeye gücü yetmez; koruyucusuna bir yüktür. Onu nereye gönderse bir hayır getiremez. Şimdi, bu adamla, adaletle emreden ve doğru yolda bulunan adam eşit olur mu? (Nahl/75, 76)

Benzer örneklerin verildiği başka ayetler de vardır: 

Eğer o ikisinde [yer ile gökte] Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de kesinlikle kargaşa içinde olurdu [düzenleri bozulurdu]. O halde Arş'ın Rabbi olan Allah, onların vasfetmekte oldukları şeylerden münezzehtir. (Enbiya/22)

Allah çocuk diye bir şey edinmemiştir; O'nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Aksi takdirde bazıları kesinlikle kendi yarattığı şeyle gider ve mutlaka bazıları üzerine üstün olurdu. Allah, onların niteledikleri şeylerden münezzehtir. (Mü'minun/91) H.Yılmaz

 

Önceki ayetle bu ayet arasında latif bir boşluk vardır. Fakat akıl sahibi herkes bu boşluğu doldurabilir. Bu ince boşlukta adeta şöyle bir anlam saklıdır: "Sen bu kâfirlere çok basit bir meseleyi anlatmaya çalışıyorsun ve onlar sırf inatçılıkları yüzünden anlamamakta ısrar ediyor, üstelik seni azarlıyorlar. Onlara "Ben de öleceğim, sizler de öleceksiniz. İşte o zaman kimin haklı olduğunu hep birlikte göreceğiz" de." Mevdudi

Edindikleri servet ve makamların kendilerini dünyada ebedîleştireceğine inanan, sahip oldukları para, pul ve kapılarındaki onlarca kuldan olmak istemeyen müşrikler, “Muhammed’in ölümü yak­laştı ve hareketi de bitecektir” şeklinde sözler sarf etmekteydiler.
Kur’an’da bu hususa bir başka yerde daha değinilmektedir. Biz, senden önce de hiçbir beşer için sonsuzluk kılmadık. Pek,  sen öldün de onlar sürekli kalanlar mıdırlar? (Enbiya/34)  30. ayetin bir başka mesajı da şudur: “Muhammed (as) ölümlüdür, o da ölecektir. Sakın sevgide ifrata giderek geçmiş kavimlerin peygamberlerini ilâhlaştırdıkları gibi onu ilâhlaştırmaya kalkmayın. Ölümlüler ilâh olmazlar.”

31. ayet de ayrıca bir teselli ve bilgi mahiyetindedir: “Onlar, dünyada çıkarları uğruna hakka gelmezlerse gelmesinler, sen sakın buna aldırma! Çünkü sen öleceksin, onlar da ölecekler; sonra, Kıyamet gününde Allah'ın huzuruna götürülecek ve orada tartışacaksınız. Gerçek orada ortaya çıkacaktır.”  .Yılmaz                                                                                        

Bu örnekte geçen “Allah hakkında yalan uydurmak”, Allah'ın uluhiyetine O'nun dışındaki bir kişiyi veya şeyi ortak kılmayı ifade eder. Bu, çok tanrıcılık inancı şeklinde olabileceği gibi Allah'ın insan şeklinde “tecessüm” ettiğine inanmak ve velîlere/azîzlere yarı ilahî vasıflar yakıştırmak şeklinde de olabilir.Lafzen, “cehennemde ... için bir yer bulunmaz mı?”: bu, belâgat gereği sorulan (cevap beklemeyen) bir soru olup öncelikle ahiretteki azabın bütün günahkarlar için kaçınılmaz bir kader -sembolik olarak “bir yer/mekan”- olduğunu; ikinci olarak da “cehennem” kavramı ve tasviriyle [günahkarların] kendi fiilleri sonucu hak ettikleri azabın bir temsîlinin verildiğini gösterir. M.Esed

Yani, kıyamet gününde, Allah'ı inkar ettikleri, Allah'ın hak ve yetkilerinde, zat ve sıfatlarında başkalarını O'na ortak koşarak nefislerine zulmettikleri için cezalandırılacaklardır. Böyle yapmakla şirk suçunu işlemiş oldular ve ayrıca Hakka davet edildiklerinde, kendilerini Hakka davet eden kimseleri yalanladılar. Allah indinde ancak Hakka davet eden ve onu kabul edenler mükafat göreceklerdir. Mevdudi

Burada "cennette" değil, "Rabblerinin indinde" şeklinde bir ifade kullanılmış olması, oldukça dikkate değerdir. Çünkü her kul ölümden sonra Rabbinin yanına gider. İşte bu yüzden, Allah'ın salih kullarının sadece cennete girdikten sonra değil, ölümden hemen sonra da aynı muamele ile karşılacakları açıkça anlaşılıyor. Yani onlar, Berzah aleminde ve kıyamet gününde, sorgulamanın şiddetini, mahşer meydanındaki mahcubiyeti duymayacak, kusurlarına ve eksiklerine pek dikkat edilmeyecektir. Tüm bu acılardan azade, tüm istekleri yerine getirilecektir. Mevdudi

Rasûlullah'a (s.a.) iman eden kimseler arasında, daha önce cahiliyye döneminde çok ağır iki tip (iktisadî ve ahlâkî) cürüm işlemiş olan kimseler de bulunuyordu. Bu kimseler müslüman olduktan sonra, sadece şirk ve zulümden vazgeçmekle kalmamışlar, ayrıca salih ameller ile hayırlı işler de yapmışlardır. Dolayısıyla "Onların işlediği en çirkin suçlar bile, amel defterinden silinecek ve amel defterleri, yaptıkları salih ameller gözönünde bulundurularak yeniden düzenlenecektir" denilmiştir. Mevdudi

Bu ayet gurubunda yine karşıtlık metodu ile Allah’a karşı yalan söyleyen kimseler ile hakka teslim olan takva sahibi kimselerin mukayesesi yapılmaktadır. Bu mukayesede kâfirlere cehennem uygun düşerken, muttakiler, yaptıkları kusurlar örtbas edilerek yaptıklarına karşılık en güzeliyle olmak üzere cennette diledikleri şeylere nail olmaktadırlar.
32. ayetteki “Kâfirler için cehennemde bir sığınak yok mu!” sorusu Arapçada kullanılan sanatsal bir ifade olup cevabı bilinen ve karşıdan beklenmeyen bir sorudur. Cevabı “elbette en zalim, hain odur ve cehennem de onun sığınağıdır!” demektir.

ALLAH HAKKINDA YALAN UYDURMAK

Allah hakkında yalan uydurmanın en kötüsü, Allah’ın tekliğini, Rabbliğini, başka bir varlık veya eşya ile paylaşacak bir inanca sahip olmak ve bunu başkalarına bulaştırmaktır. Velilere, azizlere, ideolojilere, peygamberlere ve çeşitli canlı-cansız var­lıklara ulûhiyet payesi vermek de Allah’a eş koşmak olduğu için bütün bun­lar da Allah'a yalan uydurmak kabilinden davranışlardır.
Bu konu En’am suresinde (Tebyinü’l Kur’an; c: 5. s: 301- 475) tekrar tekrar gündeme getirilmiştir.

Ve kendi dillerinizin yalan vasfetmesi ile Allah’a yalan uydurmak için,  “Şu helâldir, şu haramdır” demeyin; aksi halde Allah'a iftira etmiş olursunuz. Şüphesiz Allah’a yalan uyduran kimseler kurtulamazlar. (Nahl/116)

33. ayette konu yine muttakilere getirilmiş ve 34, 35. ayetlerde muttakilerin nimetler içinde yüzecekleri müjdesi verilmiştir. Konumuz olan ayetin bir benzeri de Ahkaf suresindedir.

İşte bu, kendilerinden,  yaptıklarının en güzelini kabul edeceğimiz ve kötülüklerden koruyacağımız bu kimseler, vaat olunup durdukları doğru bir vaat olarak, cennet ashabı içindedirler. (Ahkaf/16) H.Yılmaz

Yahut: “O'nun yerine”. Bu, yalnız sahte ilahlara bir atıf olmayıp aynı zamanda yaşayan veya ölmüş olan azîzlere/velîlere, gündelik zihinlerin karizmatik nitelikler yüklediği bazı soyut kavramlara -servet, iktidar, sosyal statü, ulusal veya ırksal üstünlük, insanın “kendi kendine yeterli” olduğu düşüncesi vb.- ve nihayet, insanların düşünce ve isteklerine hakim kılınan bütün düzmece değerlere bir atıftır. Ateist, her zaman, bu hayalî güçlere ve değerlere dikkat edilmesinin gerekliliğini vurgular ve hem kendisini hem de hemcinslerini, bunu ihmal etmenin pratik hayatlarında kötü sonuçlar doğuracağı ihtimali ile korkutur. M.Esed

 Tanrılarımızı yerme, sonra tanrılarımız seni çarpar! diyorlar. Hz. peygamber (s.a.v.), Hâlid ibn Velîd'i, 'Uzzâ adlı putu kırmak için göndermişti. Putun bekçileri Hâlid'e: "Bak, o öfkelidir, sakın başına bir şey gelmesin!" dediler. Hâlid gitti, putun burnunu kırdı. S.Ateş

Mekkeli müşrikler, Hz. Peygamber'e (s.a) "Sen bizim tanrılarımızı inkar ediyorsun ama onlar büyük güç ve keramet sahibi oldukları için seni mahvedecekler" diyorlardı. Mevdudi

 

Yani, kişinin aciz putlara, onca izzet ve şeref atfedip, asıl kudret sahibi olan Allah'ı hiç hesaba katmadan, bu hakir varlıkları O'na ortak koşması, hidayetten mahrum olmanın bir delilidir. Mevdudi

Bu ayetlerde, başta Resulullah olmak üzere tüm inananlara destek sözü verilmektedir: Müşrikler Ebuleheb örneğinde olduğu gibi, akılları sıra, malları ve çevreleri ile; ya da “Sen bizim tanrılarımızı inkar ediyorsun ama onlar büyük güç sahibi oldukları için seni mahvedecekler” şeklindeki sözleriyle peygamberimizi korkutmaya, sindirmeye çalışıyorlardı.

Ve kavmi onunla tartıştı. O [İbrahim: “Bana doğru yolu göstermişken Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? O’na ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum. -Ancak Rabbimin dilediği şey hariç.- Rabbim bilgice her şeyi kuşatmıştır. Hala düşünmez misiniz?
Ve Allah, haklarında hiçbir güç kuvvet indirmediği halde, siz O’na ortak koşmaktan korkmuyorken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Bu durumda eğer biliyorsanız, bu iki topluluktan hangisi güvende olmaya daha lâyıktır?” dedi.
Şu iman edenler ve imanlarına zulüm giydirmeyenler [şirk karıştırmayanlar]... İşte onlar; güven kendilerinin olanlardır. Doğru yolu bulanlar da onlardır. (En’am/80, 82)

Yoksa onlar “Biz birbirine yardım eden/intikam alabilen bir topluluğuz” mu diyorlar? (Kamer/44) H.Yılmaz

İbn Ebi Hatim'in, İbn Abbas'dan rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Dünyada güçlü olmak isteyen Allah'a tevekkül etsin, zengin olmak isteyen elindekilere değil, Allah'ın yanında olanlara güvensin, izzet ve şeref sahibi olmak isteyen de Allah'tan korksun." Mevdudi

Lafzen, “onu aşağılatacak bir azâba”: sahte ve düzmece değerlere teslimiyetin, zorunlu olarak, insanda ruhî çürümeye yol açtığını ve çoğunluk tarafından tercih edilmesi halinde ise sosyal bir çöküşe ve derin bir bunalıma dönüşeceğini ifade eden bir deyim. M.Esed

Bu ayetlerde ana eksen yine “temiz akıl sahibi” olma meselesidir.

Temiz akıl sahibi olmak, aklı iyi kullanmak, akılsız davranışlardan uzak durmaktır. Oysa Allah’a ortak koşanlar akıllarını kullanma konusunda son derece isteksiz davranmaktadırlar. Rabbimiz bu konudaki mesajını doğrudan söylemek yerine elçisini konuşturarak vermektedir: Mademki Allah’ı biliyor, göklerin ve yerin Allah tarafından yaratıldığını kabul ediyorsunuz, öyleyse niçin bir takım yaratıklara yalvarıp yakarıyorsunuz? Onlar size ne yarar sağlayabilirler? Allah size bir musibet irade etse engel olabilirler mi? Yahut Allah bir rahmet dilese tutabilirler mi?
Anlaşıldığına göre, sorun Mekkeli müşriklerin Al­lah’ı bilip bilmemeleri değil, Rabblik konusunda gösterdikleri cehalettir. Müşrikler, Allah’ı tanımakla birlikte Allah’ın yeri göğü yarattıktan sonra gökte köşesine çekilip hiçbir şeye karışmadığını, yeryüzünde olan bitenlerin bir takım ilâhlar marifetiyle gerçekleştiğini kabul ediyorlardı.
Bilinçli ya da bilinçsiz, bugün de bir takım insanlar Allah'a inandıkları halde O’na eş koşmakta, sahte tanrı­lar edinmektedirler. İhtiyaçları için Allah’a dua ve niyazda bulunsalar bile, hatırlarının işe yarayacağı düşüncesiyle peygamberlerden, aziz ve azize kabul ettikleri insanların ruhundan, mezarlarından medet ummak gibi bir yanlışa düşmektedirler.
Rabbimiz tevhid konusunda insanları eğitmekte ve şirke karşı bilinçlendirmektedir. Kulların tevhid konusunda eğitilmesi geçmiş toplumlarda da olmuştu. Söz konusu eğitime Hud suresinin şu pasajı örnek verilebilir:

Onlar dediler ki: “Ey Hud! Bize bir açık kanıt ile gelmedin. Ve biz senin sözünle ilâhlarımızı terk edecek değiliz. Biz sana inananlar da değiliz. Ancak ‘Tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış’ diyebiliriz.” O [Hud] dedi ki: “Şüphesiz ben Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahit olun ki, ben, Allah’ın astlarından O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Hadi öyleyse hepiniz bana tuzak kurun, sonra beni hiç bekletmeyin. Şüphesiz ben gerçekten, benim de Rabbim sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Onun, perçeminden yakalayıp denetlemediği hiçbir dabbeh [hareket eden canlı] yoktur. Şüphesiz ki benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir. Buna rağmen yine de sırt çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Ve benim Rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi halife yapar. Ve siz O’na hiçbir şeyce zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz Rabbim, her şeyi koruyup gözetendir.” (Hûd/54-56)

38. ayet “Allah bana yeter. Tevekkül edenler, yalnızca O’na tevekkül ederler” ifadesiyle tevekküle dikkat çekilerek bitirilmiştir. Tevekkül” kısaca “kişinin, âcizliğini ortaya koyarak ‘Vekil’ olan Allah’ı kendisine vekil tutması, yani inanç olarak varlığını ve varlığının devamını rızk, terbiye ve koruma bakımından Allah’a bırakması, her türlü sonucun kendisi için en iyisi olacağını kabullenmesi ve sonuca razı olması” demektir. Tevekkül konusu Furkan suresinin sonundaki “Vekalet-Vekil-Tevekkül” başlıklı yazımızda (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3. s: 393-397) ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Yani, onları yola getirmek senin görevin değildir. Senin görevin onlara doğru yolu göstermektir. Buna rağmen onlar dalâleti tercih ederlerse, bunun sorumluluğu kendilerine aittir. Mevdudi

Bu ayette akıllı insanın elinde bulunacak kılavuza işaret edilerek “Elde hak, gerçek kitap var. Doğru yolu bulmak o hak kitaba sarılmakla, sapıtmak ise o hak kitaptan uzaklaşmakla olacaktır” mesajı verilmektedir. Aynı mesaj Sebe’ suresinde şöyle verilmişti.

De ki: “Eğer ben sapmışsam, artık yalnızca kendi zararıma saparım. Ve eğer hidayeti bulmuşsam, bilinmeli ki Rabbimin bana vahiy vermesiyledir. Şüphesiz O, Semi’’dir, Karîb’dir.” (Sebe’/50)

Ayetin son cümlesi olan “Ve sen onların üzerine vekil değilsin” ifadesiyle,  peygamberimize “Öyleyse herkes tercih hakkını kullanır; sen zorla bir yöneten değilsin; olmamalısın da...” mesajı verilmiş ve Resulullah teselli edilmiştir. Çünkü onların inatlarında, yola gelmeyişlerinde kendi kusuru olabileceği ihtimali ile yanıp tutuşuyordu. Bu hususa Şuara/3’te, Kehf/8’de ve Fatır/8’de de yer verilmiştir.
ayetin mesajı Kur’an’da birçok kez tekrarlanmıştır:

De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden, elbette, size hakk gelmiştir. Artık doğru yola giren, ancak kendisi için girmiştir ve gerçekten, sapan da, kendi zararına sapmıştır. Ve ben, sizin üzerinize vekil [sizi ayakta tutan; sizden sorumlu biri] değilim.” (Yunus/108)

12 - Şimdi sen, “Ona bir hazine indirilse ya da beraberinde bir melek gelse ya!” diyorlar diye sana vahyolunan vahyin bir kısmını terk edecek olursun ve bundan dolayı göğsün daralır. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah ise her şeye Vekil’dir. (Hûd/12)

Ve onlara vaat ettiğimizin bir kısmını sana göstersek yahut seni vefat ettirsek, şüphesiz yine de sana düşen sadece tebliğ etmektir. Bize düşen de hesap görmektir. (Ra'd/40) H.Yılmaz

Râzî'ye göre bu pasaj, öncesi (sibâk) ile temsîlî bir bağlantı içindedir. Hidayet aydınlığı hayata benzetilirken, insanın sapkınlığı ölüme, sürekli olmaması halinde ise ölümü andıran uykuya benzetilmiştir. Ama bunun da ötesinde, burada -sonraki pasajlarla uyumlu olarak- Allah'ın kudreti ve özellikle de hayat verme (yaratma) ve onu geri alma gücü ile ilgili hatırlatmada bulunulmaktadır. Yeteveffâ fiiline gelince, bu kelime, “O, [bazı şeyleri] tamamiyle koparıp götürdü” anlamına gelir; ve ölüm, bütün hayatî güdülerin (“can”) yaşayan bir bedenden uzaklaşması -“tamamen koparılması”- şeklinde tanımlandığından bu fiil kalıbı, öncelikle “ölüme yol açmak” ve (geçişsiz halde) “ölmek” yahut (isim olarak) “ölüm” anlamında kullanılmaktadır: Bu, Kur’an'da her zaman başvurulan bir kullanımdır. Geleneksel olarak uyku halinin ölüme benzetilmesi, her iki halde de, birinci halde geçici ve kısmî, ikinci halde ise tam ve sürekli olmak üzere, bedende bir bilinç kaybı görülmesindendir. (Enfüs'ün -nefs'in çoğulu- alışılmış şekilde “ruhlar/canlar” olarak çevrilmesi yukarıdaki bağlamda kesinlikle uygun değildir, çünkü Kur’an'ın temel öğretisine göre insanın ruhu, onun bedensel ölümüyle “ölmez”, tersine sonsuza kadar yaşamaya devam eder. Bu sebeple enfüs terimi, burada “insanlar” olarak çevrilmelidir.) M.Esed

Uyku sırasında, ruhun kabzedilmesiyle, his, şuur, idrak gibi kuvvetlerin muattal kılınması kastolunuyor. Tıpkı uykuda olanın ölmüş birine benzemesi gibi.
Bu ifadeyle, insanlara ölüm ile hayatın aslında bir olduğu anlatılmak isteniyor. Hiç kimsenin gece yatağına yatmasından sonra, sabahleyin hayata döneceğine dair bir garantisi yoktur. Hiç kimse ileride nelerin olacağını, hangi musibetle karşılaşacağını, bir saniye daha yaşayıp yaşamayacağını bilemez. Bilinmez ki insan uyurken mi, uyanıkken mi, evde otururken mi, caddede yürürken mi yada bedenindeki bir hastalık yüzünden mi, dışarıdan gelen bir afet dolayısıyla mı ölecek! Allah'ın takdiri karşısında tüm acizliğine rağmen, yine de insan ne kadar aptaldır ki hâlâ Allah'dan gafil bir halde yaşamaktadır. Mevdudi

Bu ayette, tüm insanların kontrolünün Allah’ın kudretinde olduğu mesajı verilmektedir. Yani Yüce Allah eceli gelenleri elde bırakırken, henüz eceli gelmemişleri belirlenmiş süreye kadar salıvermektedir. Bu böyle devam edip gitmektedir.
Rabbimiz önce “vefat” olgusuna dikkat çekmiştir. Sonra sağ olanları da ölümün bir benzeri olan uyku ile uyarmıştır. Uyku sırasında his, şuur, idrak gibi melekeler devre dışı bırakılmakta, insan bir bakıma ölü hale gelmektedir. Öyle ki, ecelleri gelenler ölüme benzeyen bu halden gerçek ölüme geçirilmekte, ecelleri henüz gelmemiş olanlar ise ömürlerini yaşamak için hayata döndürülmektedir.

Ve O, sizi geceleyin vefat ettiren, gündüzün elde ettiğiniz şeyleri bilen, sonra adı konmuş ecelin [vadenin] gerçekleşmesi için sizi kaldırandır. Sonra dönüşünüz yalnızca O’nadır. Sonra O, yaptıklarınızı size haber verecektir.
Ve O [Allah], kulları üzerinde Kahir’dir [hükümranlığı sürdürür] ve O, sizin üzerinize koruyucular gönderir. Sonra da sizden birinize ölüm geldiği vakit elçilerimiz, hiç eksik-fazla yapmadan, onu vefat ettirirler. (En’am/60, 61)

“Vefat”, ölüm demek değil, “ölüm anında hayat boyu yaşananların Allah tarafından hatıra getirilmesi” demektir. Bu konu En’am suresinin sonunda “Vefat” başlığı altında (Tebyinü’l Kur’an; c: 5, s: 476-479) ayrıca tahlil edilmiş olduğundan, detayın oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Bu, em edatının bu bağlamdaki karşılığı olup (Zemahşerî) Allah'ın kudretine dair birçok kanıta rağmen birçok insanın hâlâ O'nu yok sayma eğiliminde olduklarını gösterir.Yani, Allah'ın izni olmaksızın icraat yapan şefaatçilere -ki bu, Kur’an'ın kesin şekilde reddettiği bir varsayımdır (bkz. sure 10, not 7).Ölmüş velîlerin/azîzlerin, onların kabirlerinin ve bıraktıkları eserlerin ve hayalî varlıkların cansız sembollerinin kutsanmasına atıf. M.Esed

Yani, bunlar kendi kendilerine, bazı zatların, Allah yanında etkili olduğunu ve Allah'ın onların ricasını geri çevirmeyeceğini zannediyorlar. Oysa onların elinde bu konuda hiçbir delil bulunmamaktadır. Ayrıca Allah'ın bazı kimselere yetki verdiğine dair, Allah tarafından verilmiş bir belgeleri de yoktur. Zaten peşinden koştukları zevatta ellerinde Allah'dan aldıkları bir belgenin olduğunu söylemiyorlar. Tüm bunlara rağmen asıl sahipleri olan Allah'ı bırakmış ve bu aracı kabul ettikleri zatlara sarılmışlardır. Mevdudi

Bak. Bakara 48 M.Sağ

Yani, hiç kimse, Allah'ın yanında kalkıp şefaat etmeye cüret edemez. Kime izin verip, kime izin vermeyeceği, tamamen Allah'a kalmış bir iştir. Ayrıca kime şefaat için izin verilmişse, ancak o kimseye şefaat edilebilir. İzah için bkz. Bakara an: 281, En'am an: 33, Yunus an: 5-24, Hud an: 84, 106, Rad an: 19, Nahl an: 64-65, 79, Taha an: 85-86, Enbiya an: 27, Hacc an: 125, Sebe an: 40. Mevdudi

Bu ayetlerde de yine akletmeyenler kınanmakta ve bu kimselerin aciz, hiçbir şeye güç yetiremeyen kişi ve nesnelerden şefaat [yardım, destek, kayırma] beklemelerinin mantıksızlığı vurgulanmaktadır. Şefaatçi olabilecek bir varlığın her şeye güç yetirebilir, her şeye akıl erdirebilir bir varlık olması gerekir. Şefaati umulanlar ise ister peygamber, aziz veya azize, isterse daha başka varlıklar olsunlar, hepsi de aciz varlıklardır. Bu varlıkların güçleri her şeye yetmediği gibi, akılları da her şeye ermemektedir. Hâlbuki şefaatçinin sonsuz bir güce ve her problemi çözecek bir kabiliyete sahip olması gerekir. Ayette, akıllı bir insanın bütün bunları düşünmesi gerektiği vurgulanarak insanlar akletmeye davet edilmektedir. H.Yılmaz

Allah'ı tanımak/bilmek, bir ahlakî sorumluluk duygusuna dayanmak zorunda olduğundan, Allah'a inanmayan kişi ondan uzaklaşır ve böyle bir ahlakî talepte bulunmayan hayalî güçlere -gerçek veya mecazî- keyifle “tapınma”ya başlar. M.Esed

Bu, müşriklerin alışılagelmiş bir adetidir. Hatta bazı talihsiz müslümanlar dahi bu hastalığa yakalanmış ve müşrikler gibi aynı tavır içerisine girmişlerdir. Allah'a inandıklarını söylemelerine rağmen, onlara sadece Allah'a kulluk etmekten bahsetseniz, hemen yüzlerini asar ve size derler ki: " Bu adam evliyaya inanmadığı için, sürekli Allah deyip duruyor."
Fakat onlara başka zatlardan bahsederseniz, gözlerinin içi güler ve memnun olurlar. Bu davranışlarından, onların muhabbet ve ilgilerinin kime daha fazla olduğu açıkça bellidir. Allame Alusî tefsirinde (Ruhu'l-Meâni) bu konuyla ilgili şunları söylüyor: "Bir gün bir şahsın, başına gelen musibetten kurtulmak için ölmüş bulunan bir zata yalvarıp yakardığını gördüm ve ona "Ey Allah'ın kulu! Allah'a yalvar, çünkü O, "Kullarım sana, benden sorduklarında de ki: "Ben onlara yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına icabet ederim. O halde onlar da benim davetime uysunlar, bana iman etsinler ki, doğru yolu bulalar" (Bakara: 186) diye buyurmaktadır, dedim. Bu sözüm üzerine çok öfkelendi. Hatta bazılarının dediğine göre, ben oradan ayrıldıktan sonra, "Bu adam evliyaya inanmaz" demiş. Yine başkalarına göre, "Veliler Allah'dan daha çabuk duayı işitirler" diyormuş." Mevdudi

Bu ayette, bir takım düzme tanrı ve tanrıçaların şefaatine nail olacaklarına inanan müşriklerin kompozisyonu çizilmiştir. Bunlara “bir tek Allah yeter”, yani “herhangi bir şeyhe, üstada, abiye, şefaatçiye, aracıya gerek yoktur” denilince canları sıkılır, yürekleri burkulur. Oysa Allah ile beraber “falan hazret, filan hazret” gibi bir takım aracılar da zikredilince yüzlerinde güller açılır.
Ne yazık ki, kendi algılarını dinin tek doğru ölçüsü olarak kabul eden bazı fanatik grup, cemaat ve tarikatların mensupları da aynen bu durumdadır. “Yalnız Kur’an yeter” derseniz size kinlenirler, bir takım hazretleri de dine ortak ederseniz sizi kardeş diye bağırlarına basarlar.
Müşriklerin bu tutumları Kur’an’da birkaç kez dile getirilmiştir.

Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık kıldık. Ve sen Kur’an’da sadece Rabbini ‘bir ve tek’ olarak andığın zaman, ‘nefretle kaçar vaziyette’ gerisin geriye giderler. (İsra/46)

İşte bu, şu sebeptendir: Siz, “bir ve tek” olarak Allah'a davet edildiğiniz zaman inkâr ettiniz. O'na ortak koşulunca da inandınız. Artık hüküm, o çok yüce ve çok büyük Allah'ındır. (Mü’min/12) H.Yılmaz

Bu ayette, inkârcıların mevcut tutumlarını sürdürecekleri, bu nedenle de elçinin işi Allah’a havale etmesi gerektiği bildirilmektedir. Müşrikler ile müminler birbirlerinden ayrılacaklar, inanç ve davranışlarda kimin doğru ve haklı olduğu Allah tarafından açıklanacak ve herkes yaptığının karşılığını alacaktır.

Ve Yahudiler:, "Hıristiyanlar bir şey üzerinde değiller” dediler.  Hıristiyanlar da “Yahudiler bir şey üzerinde değiller” dediler. Oysa onlar, Kitap’ı okuyorlar. Bilmeyen kimseler de onların sözü gibisini dediler. Artık içinde ihtilâf edip durdukları şeylerde, kıyamet günü aralarında Allah hüküm verecektir. (Bakara/113)

Ve sen sana vahyolunan şeye uy! Ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. Ve O [Allah], hüküm verenlerin en hayırlısıdır. (Yunus/109)

Ancak Sebt,  kendisinde ihtilaf eden kimseler üzerine kılındı. Ve şüphesiz senin Rabbin onların içinde ihtilaf edip durdukları şeyler hakkında kıyamet günü, aralarında kesinlikle hüküm verecektir. (Nahl/124)

O gün hükümranlık Allah’ındır. Aralarında O hüküm verir. Artık iman edip salihatı işleyenler nimet cennetlerindedirler. (Hacc/56)

İşte bu, şu sebeptendir: Siz, tek olarak Allah'a davet edildiğiniz zaman inkâr ettiniz. O'na ortak koşulunca da inandınız. Artık hüküm, o çok yüce ve çok büyük Allah'ındır. (Mü’min/12)

Ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz herhangi bir şey; artık onun hükmü Allah'a aittir. İşte bu, benim Rabbim Allah’tır. Ben yalnız O'na tevekkül ettim ve ben yalnız O'na yöneliyorum. (Şûra/10)

Ve Biz, sana Kitap’ı [Kur'ân’ı] sırf hakkında ihtilâfa düştükleri şeyler onlar için açığa koyasın diye ve iman edecek bir topluma bir kılavuz, bir rahmet olarak indirdik. (Nahl/64)

Bu ayetlerden anlaşılıyor ki dinî konudaki ihtilâflarda Allah'ın kitabına giderek çözüm aranmalıdır. H.Yılmaz

Lafzen, “Onunla birlikte bir benzerine”. - Karş. 3:91 ve ilgili not 71. - 53 Lafzen, “Allah tarafından onlara aşikar kılınacaktır (bedâ lehum)” -yani, insanın ahiretteki konumunun ve akibetinin bu dünyadaki davranışları ve eylemleri tarafından belirleneceği gerçeği: başka bir deyişle, öteki dünyadaki mutluluk yahut azap (temsîlî olarak “cennet” veya “cehennem” ve “mükafat” veya “ceza”), insanın bu dünyada yeteneklerini, fırsatlarını ve imkanlarını kullanmasının tabii sonuçlarından başka bir şey değildir. M.Esed

Lafzen, “alaya aldıkları şey onları saracaktır” veya “sarmış olacaktır”: yani, ölümden sonraki hayat realitesi ve Allah'ın peygamberlerinin tebliğ ettiği manevî hakikatler onları sarıp kuşatacaktır. M.Esed

Bu ayetlerde, ahirete inanmamış kişilerin ahiretteki konumları açıklanarak bu kişiler şimdiden uyarılmaktadır:

Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları halde de ölenlerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın  - onu fidye verseler bile -  asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Al-i İmran/91)
Rablerine uyanlar için daha güzeli vardır. O'na uymayanlar ise, yeryüzünde bulunan ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha kendilerinin olsa, onu kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi. İşte onlar, hesabın kötüsü kendileri için olanlardır. Varacakları yer de cehennemdir. Orası da ne fena yataktır. (Rad/18)
Konumuz olan ayetler müşrik olarak ölmemenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. İnsanın geçmişinde bilgisizlik veya ilgisizlik nedeniyle şirk ve inkâr dönemleri olabilir. Ancak bu durumdan vazgeçip de tevhide yönelen ve Müslüman olarak ölenler için herhangi bir sorun söz konusu değildir. Önemli olan müşrik olarak ölmemektir. Mevdudi

Lafzen, “bilgiden” -yani, “benim refahım, kendi kabiliyetlerimin ve kurnazlığımın eseridir”: bkz. 28:78'in ilk cümlesi ve açıklayıcı dipnotu. Bu söz veya düşünce, orada efsanevî bir kişilik olan Kârûn'a izafe edilmişken bu örnekte -ki vahiy kronolojisinde ilk sırada gelir- o tür insanların karakteristiği olarak sunulmuştur (bkz. mesela 7:189-190, bu ayetlerde söz konusu eğilim, ebeveynlik tecrübesi ile bağlantılı olarak vurgulanmıştır). M.Esed

Yani onlar, sadece Allah'ın adı zikredildiğinde yüzlerini ekşitirler.
Bu cümle iki anlama da gelebilir. Birincisi, "Allah, bana verilen nimetlere layık olduğumu bilmektedir. Çünkü layık olmayıp yanlış bir inanca sahip olsaydım, Allah bana bu nimetleri bağışlamazdı." İkincisi, "Ben bu işin ehli olduğum için bana bu nimetler verilmiştir."
Cahiller kendilerine verilen nimetleri, Allah indinde makbul kimseler olduklarının alâmet ve delili zannederler. Oysa, Allah'ın bu dünyada verdiği nimetler bir fitneden (sınamadan) başka bir şey değildir. Dünyada verilen nimetler ikram olsun diye değil, imtihan için verilmektedir. Eğer aksi olsaydı, Hak üzerinde olanlar yoksulluk içinde kıvranırken dalâlet üzerinde olanlar lüks ve zenginlik içinde yüzmezlerdi. Dünyada nimet sahibi olmak, Allah katında makbul olmanın alâmeti değildir. Çünkü yeryüzünde iyi insanların yoksulluk çekerken, kötü oldukları herkesçe bilinen insanların refah içinde yaşadıkları aşikârdır. Bu husus üzerinde derin bir şekilde düşünüldüğünde, akıl sahibi her insan, dünyadaki yoksulluk ve zenginliğin Allah'ın sevgi ve nefretine bir ölçü teşkil edemeyeceğini anlayacaktır. Mevdudi

Yani, Allah'ın azabı geldiğinde, onların tüm marifet ve zekâları işlerine yaramamıştır. Dünyada kazandıkları, kendi çabalarının bir sonucu olmuş olsaydı, yine aynı cehdi göstererek Allah'ın azabına mani olabilirlerdi. Böylece kendilerine verilen fırsat ve nimetlerin, onların Allah indinde makbul kimseler olmadıklarının bir delili olduğu ortaya çıkmıştır. Mevdudi

Yani, Allah'ın rızkı paylaştırması, hikmetini sadece kendi bildiği kanunlara bağlıdır. Dolayısıyla rızk, insanın kendi yetenek ve becerilerinin, Allah katında makbuliyetinin veya mağlubiyetinin bir işareti değildir. (İzah için bkz. Tevbe an: 54, 75, 89; Yunus an: 23; Hud an: 3, 33; Rad an: 42; Kehf an: 37; Meryem an: 45; Taha an: 113-114; Enbiya an: 99; mü'minun giriş bölümü ve an: 1, 49, 50; Şuara an: 81-84; Kasas an: 97-98, 101: Sebe an: 54-60) Mevdudi

Bu ayet gurubu, insan psikolojisindeki bir zaafa atıf yaparak başlamaktadır. Daha önce de tahlil ettiğimiz gibi, insan bir nimete eriştiğinde memnun olmakta, sıkıntıyla karşılaştığında ise çabucak Rabbine küsmektedir. Oysa her iki durum da Allah’ın insanı sınaması olarak kabul edilmelidir. Pasajda, bu sınamanın sonucu olarak dünya ve ahirette insanın başına gelecek durumlar hatırlatılmakta ve insanlar uyarılmaktadır. Ayetlerde Karun’a ve Sebe halkına da gönderme yapılmıştır. Sebe halkı ve Karun gibi akılsızlar kendilerine verilen nimetleri Allah katında saygın kimseler olduklarının bir belirtisi olarak yorumlamakta, dolayısıyla da onları kendi bilgi ve becerileri ile elde ettiklerine inanmaktadırlar. Hâlbuki bütün bunlar Allah’ın fitnesinden, denemesinden, imtihan etmesinden başka bir şey değildir. Dünyada verilen nimetler ikram olsun diye değil, imtihan için verilmektedir. Az kazançlı olmak seviyesizlik, çok kazançlı olmak da seviyeli, makbul biri olmak değildir.

KARUN VE SEBE’ HALKI:

Zenginliğin sembolü olarak bilinen Karun adlı şahsiyet hakkında Kur’an’da şu bilgiler verilmektedir:

Şüphesiz Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, şüphesiz onun anahtarları güçlü kuvvetli bir topluluğa ağır gelirdi. Bir zaman kavmi ona demişti ki: “Şımarma! Şüphesiz ki Allah şımarıkları sevmez. Ve Allah’ın sana verdiğinde ahiret yurdunu iste. Dünyadan da nasibini unutma! Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun. Ve yeryüzünde bozgunculuğu isteme. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.”
O [Karun]; “O [servet], bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi.” dedi. Bilmez miydi ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok topluluğu [taraftarı, birikimi] olan kimseleri kesinlikle helâk etmişti. Ve günahkârlar günahlarından sorulmaz [Allah onların hepsini bilir].
Derken o [Karun], ziynet [ihtişam] içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyen kimseler; “Keşke Karun’a verilen gibi bizim de olsaydı! Şüphesiz ki o [Karun], çok büyük bir nasip sahibidir” dediler.
Ve kendilerine ilim verilmiş olan kimseler ise; “Yazıklar olsun size! İman eden ve salihi işleyen kimseler için Allah’ın mükâfatı daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir” dediler.
Sonunda Biz onu ve evini yere geçirdik. Artık Allah’ın astlarından kendisine yardım edecek bir taraftar da olmadı ve o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi.
Ve daha dün onun yerinde olmayı isteyenler, “Demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı genişletiyor ve daraltıyor. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Ve demek ki inkârcılar felâh bulmuyorlar” diyerek sabahladılar. (Kasas/76-82)

Zengin ve müreffeh toplumlara örnek olarak gösterilen Sebe halkı hakkında ise Kur’an’da şu bilgiler verilmektedir:

Ant olsun ki Sebe' kavmi için iskan ettikleri yerde bir ayet vardı: Sağdan ve soldan iki bahçe! – “Rabbinizin rızkından yiyin ve O'nun için şükredin [karşılığını ödeyin]! Ne güzel bir belde ve çok bağışlayıcı bir Rab!”-
Fakat onlar yüz çevirdiler [karşılığını vermediler]. Biz de üzerlerine Arim [barajların] selini salıverdik ve o onlara iki bahçelerini buruk yemişli, ılgınlık ve içinde biraz da sidir ağacı bulunan iki bahçeye çevirdik.
Bu,  onların küfretmeleri nedeniyle Bizim onları cezalandırmamızdır. Ve Biz sadece çok nankör olanları cezalandırırız.
Ve Biz onlarla o bereket verdiğimiz memleketler arasında, sırt sırta şehirler meydana getirmiştik. Ve onlara da muntazam gidiş geliş düzenledik: -Buralarda gecelerce ve gündüzlerce [sürekli] emniyet içinde gidin gelin!-
Sonra da onlar: “Rabbimiz! Seferlerimizin arasını uzaklaştır” dediler ve nefislerine zulmettiler. Şimdi de Biz onları ehadis [efsaneler] kıldık ve tamamen didik didik dağıttık. Şüphesiz ki bunda tüm çok şükreden sabırlı için elbette ayetler vardır.
Ve ant olsun ki, İblis onlar hakkındaki zannını tasdik etti de müminlerden ibaret bir kesimden başkası ona [iblise] uydular.
Hâlbuki onun [İblis] için onlar üzerinde hiçbir sultan [kudret] yoktu. Fakat Biz ahirete imanı olanı, ondan şek içinde bulunandan  [yeterli bilgisi olmayandan] ayırt edecektik. Ve senin Rabbin her şeyi iyice koruyandır. (Sebe/15-21)

Ve Biz herhangi bir memlekete uyarıcı gönderdikse, mutlaka oranın varlık ve güç sahibi şımarık önde gelenleri: “Biz sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyleri [mesajları] inkar edicileriz” dediler.
Ve yine dediler ki: “Biz malca ve evlatça daha çoğuz ve biz azaba uğrayacaklardan değiliz.”
De ki: “Şüphesiz benim Rabbim dilediği kimseye rızkını genişletir ve ölçülendirir. Fakat insanların çoğu bilmezler."
Ve sizi huzurumuza yaklaştıracak olan, mallarınız ve evlatlarınız değildir. Ancak kim iman eder ve salihatı işlerse, işte onlar; kendileri için yaptıklarına karşı kat kat karşılık olanlardır. Ve onlar yüksek köşklerinde güven içindedirler.
Ve şu, ayetlerimiz hakkında aciz bırakmak için yarışanlar; azap içinde hazır edilenlerdir.
De ki: “Şüphesiz benim Rabbim kullarından dilediği kimse için rızkını hem genişletir ve onun için ölçülendirir. Ve siz her ne şeyden infak ederseniz hemen O, arkasını getirir. Ve O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
Ve o gün O [Allah], onları hep birlikte toplayacak, sonra meleklere: “Şunlar mı size tapıyorlardı?” diyecektir.
Onlar: “Seni tenzih ederiz. Onlara karşı bizim velimiz Sensin. Bilakis onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inananlardı.” dediler.
Artık bu gün bazınız bazınıza yarar ve zarara malik olmaz. Ve Biz o zulmetmiş [şirke batmış] kişilere: “Tadın bakalım o kendisini yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını!” deriz. (Sebe/34-42)

51. ayetteki “Sonunda kazandıkları şeylerin kötülükleri kendilerine isabet etti. Şunlardan o zulmetmiş olan kimseler; onların da kazandıkları şeylerin kendilerine isabet edecektir. Ve onlar aciz bırakanlar değildir” ifadesinden müşriklerin azaptan kurtulmalarının söz konusu olamayacağı anlaşılmaktadır.

Şüphesiz sizin vaad olunduğunuz şeyler kesinlikle gelecektir. Ve siz, aciz bırakanlar [bunu engelleyecek birileri] değilsiniz. (En’am/134)

Ve "O [azap] gerçek mi?" diye senden haber almak istiyorlar. De ki: “Evet. Rabbime ant olsun ki o, kesinlikle bir gerçektir. Ve siz aciz bırakanlar değilsiniz.” (Yunus/53) H.Yılmaz

Allah günahları bağışlar. Ancak, Allah'a ortak koşmak, bağışlanmayan bir günahtır.(Bak. Nisa suresi 48, 116; Zümer suresi 65,66 ayetleri incele M.Sağ

Bkz. bu surenin 10. ayetinin ilk sözleri ile ilgili not 16 - Yani, “günahkarlar her ne zaman tevbe edip O'na yönelirlerse”: karş. mesela 6:54 -“Rabbiniz rahmet ve bağışlamayı kendine ilke edinmiştir- böylece biriniz bilgisizlikten dolayı kötü bir fiil işler ve daha sonra tevbe edip dürüst ve erdemli bir hayat yaşamaya başlarsa [görecektir ki] O, çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır”; yahut 4:110 -“kim kötülük yapar yahut kendisine [başka türlü] zulmeder de daha sonra affetmesi için Allah'a yalvarırsa O'nun çok bağışlayıcı ve rahmet kaynağı olduğunu görecektir.” M.Esed

Bazıları bu ifadeyi hayret verici bir şekilde tevil etmişlerdir. Onlara göre, Allah Teâlâ, elçisine, insanlara "Ey kullarım" demesini emretmiştir. Yani, -Haşa- insanlar Hz. Peygamber'in (s.a) kulları olmuş oluyor. Buna tevil değil, açıkça Kur'an'ı tahrif ve tağyir etmek denir. Böyle kimselere, belki cahil müntesipleri hayran kalabilirler, ama böyle bir tevili kabul ettiğimizde, Kur'an'ı tümüyle tutarsız kabul etmiş oluruz. Çünkü Kur'an başından sonuna kadar, yalnızca Allah'a kulluk edileceğinden söz eder ve Hz. Muhammed'in (s.a) Rab değil kul olduğunu vurgular. Hz. Peygamber'in (s.a) bir gün Mekke'deki kafirlere, "Bugünden itibaren sizler, "Abdüsşems" değil, "Abdu'l-Muhammedsiniz" dediğini kim düşünebilir? Böylesine sapık düşüncelerden Allah bizleri muhafaza etsin!" demiştir.
Burada, İbn Kesir'in anladığı gibi sadece mü'minlere değil, tüm insanlığa hitab edilmiştir. Çünkü aksini düşünebilmek için elimizde herhangi bir delil bulunmamaktadır. Ancak bu hitabın genel olması, her tevbe edenin, günahlarının affedileceği anlamına gelmez. Çünkü hemen sonra gelen ayet, günahların affını, tevbe etmekle birlikte, Allah'ın gönderdiği "hidayete" tabi olmanın gerekliliğini izah etmektedir. Bu ayet, aslında cahiliye bataklığına batmış olan katil, zani, hırsız ve haydutlar için bir ümit ışığıdır. Bu kimselere sanki şöyle denmektedir: "Allah'dan ümidinizi kesmeyin, O'na yönelin ve tevbe edin ki, affolunasınız. Allah merhamet sahibidir." Bu yorum İbn Abbas, Katade, Mücahid, İbn Zeyd tarafından yapılmıştır. (İbn Cerir, Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Ayrıca izah için bkz. Furkan an:84) Mevdudi

53. ayette, Resulullah’ın o günkü köleleri muhatap alınarak akıllı, inançlı olmalarına rağmen günah işlemiş kimselere hemen tövbe etmeleri çağrısı yapılmaktadır. Bu ayetin teknik yapısı ile ilgili kanaatlerimizi yine bu surenin 10. ayetinin tahlilinde detaylı olarak dile getirmiştik. Bizim ölçü aldığımız Mushaf'ta 53. ve 54. ayetlerin Medeni olduğu zikredilmektedir.

53. ayetin nüzul sebebi ile ilgili olarak müfessirler şu rivayetleri zikretmektedirler:

Âlimler ayetin nüzul sebebi hususunda çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. "Bu, Mekkeliler hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar, "Muhammed, putlara tapanların ve adam öldürenlerin bağışlanmayacağını iddia ediyor. Biz ise putlara taptık ve adam öldürdük. Dolayısıyla daha nasıl müslüman olabiliriz?" demişlerdir [ayet bunun üzerine nazil olmuştur]. Böyle denildiği gibi, ayetin müslüman olmayı arzu edip de tövbesinin kabul olmayacağından korktuğu için Hz. Hamza (r.a)'nın katili Vahşî (r.a) hakkında nazil olduğu ve ayet nazil olunca müslüman olduğu da söylenmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s)'e, "Bu ayet ona mı mahsustur, yoksa bütün müslümanlar için genel midir?" diye sorulduğunda O, "Hayır, bütün müslümanlar için geneldir" buyurmuştur.
Yine bu ayetin, câhiliyye döneminde büyük günahlar işleyip İslâmiyet gelince Allah Teâlâ'nın tövbelerini kabul etmeyeceği korkusu ile tir tir titreyen bazı müslümanlar hakkında nazil olduğu da söylenmiştir. Yine bu ayetin, İyâş b. Ebî Rebî'a ile Velîd b. Velîd ve bir grup müslüman hakkında nazil olduğu da söylenmiştir: Bunlar müslüman oldular, sonra fitneye düştüler [irtidâd ettiler]. Müslümanlar onlar hakkında "Artık Allah onların tövbelerini kabul etmez" demeye başladılar. İşte, bunun üzerine bu ayetler nazil oldu. Hz. Ömer (r.a) bu ayetleri yazıp onlara gönderdi. Böylece onlar da müslüman olup hicret ettiler. (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

Yine İbn Abbas ve Ata şöyle demiştir: Âyet-i kerime Hamza (r.a)'ın kati­li Vahşi hakkında inmiştir. Çünkü Allah'ın onun müslüman olmasını kabul et­meyeceğini zannetmişti. İbn Cüreyc'in Ata'dan, onun İbn Abbas'tan rivaye­tine göre ise İbn Abbas şöyle demiştir: Vahşi, Peygamber (sav)'a gelerek: Ey Muhammed, ben sana himaye isteyerek geldim. Allah'ın kelamını dinleyinceye kadar beni himayene al, dedi. Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: "Ben se­ni himayesiz olarak görmek isterdim. Fakat madem benden himaye isteye­rek geldin, Allah'ın kelamını dinleyinceye kadar seni himayeme alıyorum" de­di. Vahşi dedi ki: Ben Allah'a ortak koştum, Allah'ın haram kıldığı canı öl­dürdüm, zina ettim. Allah benim tövbemi kabul eder mi? Rasûlullah (sav) "Onlar ki Allah ile birlikte başka bir ilâha ibadet etmezler. Hak ile olması dışında Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı nefsi de öldürmezler, zina da etmezler (Furkan/25/68)" ayet-i kerimesi sonuna kadar nazil oluncaya ka­dar sustu. Sonra bu ayeti Vahşi'ye okudu. Vahşi ben burada bir şart koşulduğunu görüyorum, belki ben salih bir amel işlemeyeceğim, Allah'ın kela­mını dinleyinceye kadar ben senin himayende kalmaya devam ediyorum. Bu­nun üzerine şu ayet-i kerime indi: "Doğrusu Allah kendisine şirk koşulma­sını mağfiret etmez. Ondan başkasını da dilediğine bağışlar (Nisa/48 ve 116)” ayetleri indi. Onu çağırttırdı ve ona bu ayeti okudu. Bu sefer şöy­le dedi: Belki ben mağfiret etmeyi dilemeyeceği kimselerdenim. Onun için Allah'ın kelamını dinleyinceye kadar senin himayende kalıyorum, dedi. Bu sefer: "Ey nefisleri aleyhine ileri giden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin!" ayeti nazil oldu. Bunun üzerine: Evet şimdi oldu, ayrıca herhan­gi bir şart koşulduğunu görmüyorum, dedi, sonra da müslüman oldu. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Bu açıklamaya göre pasajın Medenî olması gerekmektedir. Bize göre bu pasajın Mekkeliler hakkında indiği görüşü tercih edilmelidir.
Sebeb-i nüzulün özel oluşuna değil, ayetin anlamının genel oluşuna bakılmalıdır. Rabbimizin mağfiretinin genişliği herkese yöneliktir. Aklını başına alıp Allah’a yönelenlerin şirki de, küfrü de, fıskufücuru da bağışlanacaktır. O nedenle azap gelmeden önce “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” demesinden yahut  “Allah bana doğru yolu gösterseydi, her halde ben muttakilerden olurdum” demesinden veya azabı gördüğü zaman “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım” demesinden önce herkes Allah’a yönelmelidir.

BAĞIŞLANMA

Rabbimiz dünyada tevbe ile beraber bütün günahları bağışlamaktadır. Günahları ne kadar büyük ve çok olursa olsun, hiç bir kul Allah'ın rahmetinden ümidini asla kesmemelidir.

Onlar, Allah’ın, kullarından tevbeyi kabul ettiğini, sadakaları aldığını ve Allah’ın, tevbeleri çok kabul edenin ve çok merhamet edenin ta kendisi olduğunu bilmediler mi? (Tevbe/104)

Kim bir kötülük işler yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhametli bulur. (Nisa/110)

Şüphesiz ki münafıklar, Ateş’ten en aşağı tabakadadırlar. Sen de onlara bir yardım edici bulamazsın.
Ancak dönenler, düzeltenler, Allah'a sıkıca sarılanlar ve dinlerini Allah için arıtan kimseler müstesna. İşte bunlar, müminlerle beraberdirler. Ve Allah, müminlere büyük bir ecir verecektir. (Nisa/145, 146)

 “Allah, üçün üçüncüsüdür” diyen kimseler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Oysa tek ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylediklerinden vazgeçmezlerse, kesinlikle onlardan kâfir olan kimselere acı veren bir azap dokunacaktır.
Hâlâ onlar, Allah'a tevbe etmez ve O'ndan af dilemezler mi? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (Mâide/73, 74)

Şüphesiz ki, inanan erkek ve kadınları ateşlere salıp [işkence edip] sonra da tövbe etmeyenler için cehennem azabı vardır; yangın azabı da onlar içindir. (Buruc/10)

Bu ayetlerden de anlaşılacağı gibi, Allah’a şirk koşanlar bile dünyada tevbe etmeleri halinde bağışlanmaktadırlar. H.Yılmaz

Karş. 4:18 -“ne ölüm anına kadar kötülük işleyip duran, ama o an gelip çattığında “Şimdi tevbe ediyorum!” diyenlerin tevbesi kabul edilecektir, ne de hakikat inkarcısı olarak ölenlerin”. M.Esed

Bak Zümer suresi 23-25 M.Sağ

Kur'ân'ın bütün âyetleri en güzeldir. Bu âyet, Kur'ân'ın en güzeline uyun da ötekilerine uymayın, mânâsını taşımıyor. Ancak "Sizin duyduğunuz sözlerin en güzeli olan bu Kur'ân'a uyun" diyor. S.Ateş

Yani, Allah'ın Kitabı'nda emrettiklerini en güzel şekilde yerine getirin, men ettiklerinden uzak durun. Kur'an'daki kıssa ve misallerin uygun olanlarını kendinize ibret ve örnek alın. Ona isyan eden kimseler, Allah'ın emirlerinden yüz çevirir ve Kitab'ta vaz ettiği kötü örneklere uyarlar. Mevdudi

Nefs terimi, başka bir anlama geldiğine dair açık bir işaret olmadığı sürece “insan”ın kendisini ifade eder; bu sebeple, bu terime atıfta bulunan şahıs zamirleri (ki Arapça'da dişildir), benim çevirimde eril (müzekker) halde ifade edilmişlerdir. M.Esed

Bu ayet, 56-58. ayetlerde konu edilen “nefse [kişiye]” hitap etmektedir. Ayetin sözleri, bu nefsin keşkilerine cevap teşkil etmektedir ve zımnen ona “Sen şimdi ‘Allah bana doğru yolu gösterseydi, her halde ben muttakilerden olurdum’, ‘Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım’ demektesin ama sana Benim ayetlerim geldi de sen onları hemen yalanladın, büyüklük tasladın ve kâfirlerden oldun. Tercihinin sonucuna katlanmalısın” denilmektedir.
Bu ayet aynı zamanda surenin 7. ayetinin de açılımı mahiyetindedir. H.Yılmaz

İsvedde vechuhû (lafzen, “yüzü karardı” veya “karanlıklaştı”) deyimi, deyimsel olarak, acıyı ve aşağılanmayı yansıtan bir yüz ifadesini tanımlamak için kullanılır (karş. 16:58), tıpkı karşıtı olan ibyedda vechuhû (lafzen, “yüzü beyazlaştı” veya “parlamaya başladı”) deyiminin mutluluğun veya haklı bir gururun yüzdeki ifadesini göstermesi gibi: karş. 3:106 -“bazı yüzler [mutlulukla] parıldar ve bazı yüzler [acıyla] kararır”. Bunun yanında, her iki deyim mecazî bir anlama da sahiptir: “aşağılandı” [yahut “aşağılanmayı hissetti”] ve tersi olarak “onurlandırıldı” -bu ayette geçen “Allah hakkında yalan uydurma” konusunda ise bkz. yukarıdaki not 37. Bkz. bu surenin 32. ayetinin son cümlesi ile ilgili not 38. M.Esed

Bu ayetlerde yine inkârcıların ve müminlerin ahiretteki durumları hatırlatılarak insanlara uyarı yapılmıştır.

YÜZLERİN KARARMASI

Ayetteki “Allah'a karşı yalan söyleyen kişileri yüzleri kararmış olarak göreceksin” ifadesinde yer alan “yüzlerin kararması” sözü bir deyimdir. Türkçede de sıkıntılı, mutsuz kişilere  “kararıp durma, biraz gül” denir.  Müminler mutludurlar, yüzleri güleçtir, kararmaz.

O en büyük korku onları üzmez ve kendilerini melekler: “İşte bu, size söz verilmiş olan gününüzdür” diye karşılarlar. (Enbiya/103)

O gün kimi yüzler ağaracak, kimi yüzler de kararacaktır. Yüzleri kararanlara şöyle denecektir: “Siz inandıktan sonra yeniden kâfir mi oldunuz? Öyleyse, kâfirliğinizden dolayı tadın cezayı! Ve yüzleri ağaranlar ise, Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada temelli kalacaklardır.” (Âl-i İmrân/106, 107)

Kötülük kazanmış olan kimseler de, kötülüğün cezası, bir misli iledir. Ve onları bir zillet kaplar. Onlar için Allah'tan, hiçbir koruyucu yoktur. Sanki onların yüzleri karanlık gecelerden bir parçaya bürünmüş gibidir. İşte onlar ateşin ashabıdırlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır. (Yunus/27)  H.Yılmaz

Allah bu kainatı yaratmış, fakat onu kendi haline bırakmamıştır. Tüm kainat ve içindeki her şey O'nun kontrolu altındadır. Çünkü kainat O'nun izniyle meydana gelmiş ve yine O'nun izniyle devam etmektedir. Mevdudi

Yukarıdaki hatırlatmalardan sonra Rabbimiz bu ayetlerde kendisini, azametini tanıtarak aklını kullanmayanlara bir ihtar daha yapmıştır.Aynı ihtarı En’am suresinde de görmüştük:

İşte Rabbiniz Allah! O’ndan başka ilâh yoktur. Her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse, O’na kulluk edin. O, her şey üzerine vekildir [yönetendir]. (En’am/102) H.Yılmaz

Bu ayette peygamberimiz müşriklere “Ey cahiller!” diye hitap ettirilerek “Allah her şeyin yaratıcısı iken bu eften püften şeylere mi kulluk edeyim?” dedirtilmiştir. Her şeye gücü yeten, yeri göğü yaratan Allah ile hiçbir şeye güç yetiremeyen, hiçbir şeyi yaratamayan, üstelik de kendileri yaratılmış olan sözde ilâhlar arasındaki farkı fark edemeyenlere başka ne denir!  Hangi akıllı ve bilgili kimse böyle bir ahmaklık yapar?
“Esbab-ı Nüzul” kayıtlarına göre müşrikler bir gün gelip Resulullah’tan şirk koşmasını istemişler. Böyle bir teklifi cahillerden başka kimsenin yapmayacağı açıktır. Müşriklerin bu teklifi, asayişi korumakla görevli memurlara “gel beraber asayişi bozalım” denilmesine benzer.

Görevi insanları şirkten uzaklaştırmak olan bir peygambere şirk koşmayı teklif etmek, gerçekten de cahillikten, beyinsizlikten başka bir şey değildir:

İbn Ebu Hatim ve başkaları İbn Abbas’tan şöyle bir olay naklederler: Bilgisizlikleri nedeniyle müşrikler Allah Rasûlünü (s.a.v) kendi ilâhlarına ibadete çağırdılar. Şayet o böyle yaparsa, onlar da Allah Rasûlü ile birlikte onun ilâhına ibadet edeceklerdi. İşte bunun üzerine: “De ki: Bana, Allah'tan başkasına ibadet etmemi mi emredersiniz ey cahiller? Andolsun; sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur” ayeti nazil olmuştur. (İbn Kesir) H.Yılmaz

Yani, “... peygamberlere vahyedilmiş olan ilahî mesajlar aracılığıyla bildirilmiştir ki”. Hemen hemen bütün klasik müfessirlerin, bu pasajın Muhammed (s)'e hitab ettiği şeklindeki görüşleri anlamlı değildir; çünkü ne Muhammed (s)'in ne de o'ndan önce gelmiş olan hiçbir peygamberin “Allah'tan başkasına ilahî bir sıfat yakıştırmak” gibi (ayetin atıfta bulunduğu bir fiil) vahim bir günah işlemiş olduğu düşünülemez. Diğer taraftan, yukarıdaki uyarı, hangi şartta ve zamanda olursa olsun, genel olarak insanoğluna yönelik olarak düşünüldüğünde ancak anlamlı ve geçerli bir uyarı olarak algılanabilir. M.Esed

Müşriklerin işledikleri iyi ameller bile, onlara ahirette bir yarar sağlamayacaktır. Çünkü şirk suçunu işlemeleri, hayat boyunca yaptıkları tüm amelleri boşa çıkaracaktır. Mevdudi

 

Bu ayetlerde elçilerin niçin gönderildiği ve neyi öğretmek istedikleri açıklanmıştır. Elçilerin görevlendirildikleri davadan vazgeçmeleri söz konusu değildir. Ayetten anlaşılan odur ki, bütün elçiler tevhid inancını yerleştirmek için gönderilmiştir. Şirk koşanların iyi amelleri bir işe yaramayacaktır. Bu sebeple, Allah’a şirk koşmadan inanılmalı, O’na kulluk edilerek verdiği nimetlerin karşılığı ödenmelidir. Şirk, amelle­rin ahirette Allah tarafından değerlendirilmesini engellemektedir. Müşrik ne kadar fay­dalı iş üretirse üretsin, boşa gidecektir. Kişiyi topyekûn iflas ettirecektir.
Bu ayetler birinci derecede Peygamber'i muhatap almakla beraber, üzerinde durduğu ilkeler itibariyle tüm insanlığı ilgilendirmektedir.

İşte bu, Allah'ın kılavuzluğudur. O, onunla kullarından dilediğine kılavuzluk eder. Ve eğer onlar ortak koşsalardı, kesinlikle yapmış oldukları şeyler boşa gitmişti. (En'âm/88)

Yoksa onlar, O'nun astlarından bir takım ilâhlar mı edindiler? De ki: “Kesin delilinizi getirin. İşte şu, benimle beraber olanların öğüdüdür ve benden öncekilerin öğüdüdür.” Bilakis, onların çoğu gerçeği bilmezler de onlar onlar, yüz çevirenlerdirler. (Enbiya/24)

Sana haram aydan ve onda [o haram ayda] savaşmaktan soruyorlar. De ki: Onda savaşmak, büyüktür ve Allah yolundan alıkoymaktır, O’nu ve Mescid-i Haram’ı inkar etmektir. Ve onun [Mesci-i Haram’ın] halkını oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyüktür. Ve fitne, öldürmekten daha büyüktür. Onlar, eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. Ve işte onlar, ateşin ashabıdır. Onlar orada sürekli kalanlardır. (Bakara/217)

De ki: “Şüphesiz ki ben; sizin, Allah’ın astlarından yalvardıklarınıza ibadet etmekten yasaklandım”. De ki: “ Ben sizin hevalarınıza uymam. O zaman [eğer uyarsam] sapıtmış olurum ve ben, doğru yola erenlerden olmamış olurum.” (En’am/56)
De ki: “Allah’ın astlarından bize yarar sağlamayan ve zarar vermeyen şeylere mi yakaralım? Ve Allah bizi doğru yola ilettikten sonra, kendisinin “bize gel” diye doğruya ve güzele çağıran arkadaşları varken şeytanların kendisini ayartıp yeryüzünde şaşkın dolaşır hale getirdiği kimseler gibi gerisin geri mi döndürülelim? De ki: “Şüphesiz Allah’ın doğru yolu, gerçek doğru yolun ta kendisidir. Ve biz âlemlerin rabbine teslim olmakla ve “Salâtı ikame ediniz ve O’na takvalı olunuz” diye emrolunduk. Ve O [Allah], sadece Kendisine toplanacağımız kimsedir.” (En’am/71)

De ki: “Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, şüphesiz ben, o, sizin Allah'ı bırakıp taptıklarınıza ibadet etmekten kesinlikle men edildim ve ben âlemlerin Rabbine teslim olmamla emrolundum. (Mü’min/66)

İşte onlar, Rabblerinin ayetlerini ve O’na ulaşmayı inkâr etmişlerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitmiştir. Artık kıyamet günü onlar için hiçbir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz]. (Kehf/105) H.Yılmaz

Yani, bütün evren O'nun karşısında bir hiç olacaktır: Allah'ın kudreti hakkındaki bu özel teşbîh için bkz. 21:104. Kur’an'da ve sahih Hadisler'de, Allah'ın mutlak gücü ve otoritesini ifade için “el” teriminin mecazî olarak kullanılmasının birçok örnekleri vardır. Yukarıda Kıyamet Günü'nün bu şekilde özel olarak vurgulanması, insanoğlunun, ayetin devamında “O, kudret ve egemenliğinde sınırsızdır” (subhânehû) sözleriyle işaret edilen Allah'ın kudretini ancak kendisinin yeniden dirilmesiyle tam olarak kavrayabileceği gerçeğinden dolayıdır. M.Esed

Yani, onlar Allah'ın yüceliğini idrak edemedikleri için, en hakir mahlûkları O'na ortak koşmakta ve Allah'ı bırakarak onlara kulluk etmektedirler.Yerin ve göğün, Allah'ın kudret ve tasarrufu altında olduğunu izah etmek için, arzın Allah'ın avucu içinde olacağı, göklerin de sağ elinde dürüleceği, bunun da O'na hiç güç gelmeyeceği şeklinde bir ifade kullanılmıştır. Tıpkı bir kimsenin küçük bir topu eline almasının ve mendili buruşturmasının zor olmayacağı gibi. "Bugün inkar etmekte oldukları Allah'ın kudretini, o gün geldiğinde öyle göreceklerdir ki, yer ve gök O'nun elinde basit bir top ve mendil gibi olacaktır." İmam Ahmed, Buhari, Müslim, Nesei, İbn Mace, İbn Cerir'in Abdullah b. Ömer ve Ebu Hureyre'den naklettiklerine göre, Hz. Peygamber bir gün bir hutbe irad ederken bu ayeti okumuş ve şöyle demiştir: "Allah Teâlâ gök ve yıldızları küçük bir çocuğun topu elinde çevirdiği gibi çevirecek ve o gün şöyle diyecektir: "Ben bir tek ilahım, Hükümdarım, Cebbarım, Kibriyayım. Yeryüzündeki hükümdarlar nerededirler? Nerededirler, yeryüzündeki cebbarlar, mütekebbirler?" Hz. Peygamber (s.a.) bunları söylerken öyle titremeye başladı ki, biz minberin yıkılacağını sanarak korktuk."

Yani, Yüce ve Azim olan Allah nerede, onların ortak koştuğu hükümdarlar nerede? Mevdudi

Tevhid üzerine önemli açıklamalar yapıldıktan sonra, bu ayetlerde de müşriklerin Allah’ı hakkıyla takdir etmedikleri ifade edilerek bunca öğüt ve açıklamaya rağmen hiç birini değerlendirmedikleri, Allah’ın bağışlayıcılığından ve tevbeleri kabul edişinden yararlanmadıkları, Allah ile kâinat arasındaki ilişkiyi kavrayamadıkları mesajı verilmiştir. Sonra da Allah’tan kurtulmanın mümkün olmadığı, yerin ve göğün O’nun kontrolünde olduğu, ayrıca Allah’ın onların şirk koştuklarından münezzeh olduğu vurgulanmıştır.
Bu mesaj başka ayetlerde de verilmiştir:

Ve onlar: “Allah, hiçbir beşere bir şey göndermemiştir” demekle, Allah’ı hakkıyla takdir edemediler [gereği gibi tanıyamadılar]. De ki: Musa'nın insanlara aydınlık ve kılavuz olmak üzere getirdiği, sizin parça parça kâğıtlar kıldığınız, bir kısmını belli ettiğiniz, birçoğunu gizlediğiniz; siz ve babalarınızın, sayesinde bilmediğiniz birçok şeyleri öğrendiğiniz Kitap’ı kim indirdi? Sen de ki: “Allah!”. Sonra onları boş uğraşlarında oynar halde bırak. (En’am/91)

Allah’ı gereği gibi ölçemediler [değerlendirip bilemediler]. Şüphesiz ki Allah çok kuvvetlidir, her şeye üstündür. (Hacc/74)
Siz Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Oysa siz ölüler idiniz de sizlere O hayat verdi. Sonra O, sizleri öldürecek, sonra canlandıracaktır. Sonra da kendisine döndürüleceksiniz. (Bakara/28) H.Yılmaz

Burada, 27:89'dan da açıkça anlaşılacağı gibi, iman edip yararlı işler yapanların bu dünyadaki ruhî hayatlarının -ve dolayısıyla, öteki dünyadaki mutluluklarının- sürekliliği kasdedilmektedir. Karş. 21:103 -“[Kıyamet Günü'nün uyandıracağı] o benzeri olmayan büyük korku bile onları kaygılandırmayacaktır.” M.Esed

Sur'un üflenişi ile ilgili açıklama için bkz. En'am an: 47, İbrahim an: 57, Kehf an: 73, Taha an: 78, Hacc an: 1, Mü'minun an: 94, Neml an: 106.
Burada Sur'a iki defa üfleneceği zikredilmiştir. Neml: 87'de Sur'a bu iki üflenişten önce bir kez daha üfleneceği ifade edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) bu yüzden sur'a üç kez üfleneceğini söylemiştir. 1) Nefhetu'l-Feza yani dehşet veren ses. 2) Nefhetu'l-Sa'k, yani öldüren ses. 3) Nefhetu'l Kıyame li Rabbi'l-alemîn, yani bu üflenişten sonra herkes kabirlerden çıkacak, Allah'ın huzurunda bulunacaklardır. Mevdudi

Yani, O'nun apaçık vahyi ile. Ayrıca bkz. Kıyamet Günü, “yer başka bir yere dönüşecek, gökler de başka göklere” diyen 14:48. Evrenin (yok olması değil) bu dönüşümü ile ilgili daha fazla bilgi 20:105-107'de bulunmaktadır.

Karş. 17:13-14 (ve ilgili not 18); ayrıca 18:49.

Bkz. 4:41 ve ilgili not 52. Buna göre, yukarıdaki ifade, “bütün peygamberler şahit olarak”, yani Allah'ın mesajlarını ilettikleri kişiler aleyhine şahit olarak anlamına da gelebilir. Ama bu ihtimallerin tümü dikkate alındığında şühedâ’ terimi (yahut 40:51'de eşhâd) burada -onun tekil biçimi olan şehîd'in 50:21'deki kullanımının gösterdiği gibi- insanı Hesap Günü kendi aleyhine şahitlik yapmaya zorlayacak yeni edinilmiş bilinci gösterir (karş. 6:130, 17:14, 24:24, 36:65, 41:20 vd.). M.Esed

"Şahidler" ile, Allah'ın gönderdiği mesajı insanlara ulaştıran kimseler kastolunmaktadır. Diğer taraftan başkalarının yaptıklarına şahitlik yapanlara da işaret edilmektedir. Ayrıca sadece insanlar değil, melekler, cinler, hayvanlar, insanların uzuvları, taşlar, ağaçlar vs. de kastedilmiş olabilir. Mevdudi

Karş. 99:7-8, “kim zerre kadar iyilik yapmışsa onu(n karşılığını) görecek, kim de zerre kadar kötülük yapmışsa karşılığını görecektir”. M.Esed

Bu ayetlerde kıyametin kopuşu, öldükten sonra dirilme, amellerin değerlendirilmesi, insanların cehennem ve cennete sevk edilmeleri gibi ahiretle ilgili konular ele alınmaktadır. Ayetlerden anlaşıldığına göre, Rabbimiz ahiretteki yargılamasını, bir mahkemede olduğu gibi, amel defterleri, belgeler, elçilerden, vücut azalarından tanıklar getirterek yapacaktır.
Ayette yer alan “Allah’ın dilediği hariç” ifadesi, kontrolün tamamen Allah’ta olduğunu gösteren bir ifadedir. Bu ifade Kur’an’da sıkça görülür.

GETİRİLEN KİTAPLAR

69. ayette geçen “... kitap konulmuş, ...” ifadesi ile herkesin amel defterinin kendisine verilmesi olayı kastedilmiştir. Bu temayı birçok ayette görmekteyiz:

Ve her insanın kendi kuşunu ayrılmayacak şekilde boynuna doladık. Ve biz kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı onun için çıkarırız. -“Oku kendi kitabını! Bugün nefsin [kendi zatın], kendine karşı hesap sorucu olarak sana o yeter!”- (İsra/13, 14)

Ve Kitap [amel defteri] konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar,  yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf/49)

Aynı ayetteki “peygamberler getirilmiş” ifadesiyle de peygamberlerin tanık olarak getirileceği kast edilmiştir.

Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl? (Nisa/41)

And olsun, kendilerine elçi gönderilmiş olanları da sorguya çekeceğiz, and olsun, gönderilen elçileri de sorguya çekeceğiz. ‘A’raf/6)

Allah, elçileri toplayacağı gün şöyle diyecek: “Size verilen cevap nedir ?” Onlar da: “Bizim hiç bir bilgimiz yoktur; şüphesiz ki gaypları bilen Sensin, Sen.”  (Maide/109)

elçiler, vakitlendirildikleri zaman,
bunlar hangi gün için ertelendiler ise!
Ayırt etme günü için... (Mürselat/11-13)

Yine aynı ayetteki “şühedâ [tanıklar]” sözcüğü ile kastedilenler ise insanın kendi organları, hafıza hücreleri ve sürekli içinde bulunan İblis’tir.

Ve işte böyle Biz, siz, insanlar üzerine şahitler olasınız, Peygamber de sizin üzerinize şahit olsun diye sizi hayırlı bir ümmet kıldık. Daha önce içinde durduğun kıbleyi kılmamız da yalnızca; elçilere uyan kimseleri, iki ökçesi üzerinde geri döneceklerden ayıralım diyedir. Bu iş, elbette, Allah'ın hidayet ettiği kimselerin dışındakilere çok büyüktür. Ve Allah imanınızı kaybedecek değildir. Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir. (Bakara/143)

Ve herkes, kendisiyle beraber bir sâik [sürücü] ve bir şâhit bulunarak geldi. (Kaf/21)

O gün [buluşma günü], onlar, meydana çıkarlar. Kendilerinden hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz. –‘Bugün mülk kimindir?’, Sadece tek ve kahhar olan Allah'ındır!’- (Mümin/16)

İşte o, bir tek haykırıştır.
Bir de bakmışsın onlar meydandadır. (Nâziât/13 -14)

De ki: “İster taş olun, ister demir. Veyahut gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun.” Sonra onlar; “Bizi kim geri döndürecek?” diyecekler. De ki: “Sizi ilk defa yaratmış olan.” Bunun üzerine sana başlarını sallayacaklar ve “Ne zamandır bu?” diyecekler. De ki: “Çok yakın olması umulur! Sizi çağıracağı [diriltileceğiniz] gün, O’nu överek O’nun çağrısına uyacaksınız ve sadece pek az kaldığınızı zannedeceksiniz.” (İsra/50- 52)

Göğün ve yeryüzünün kendi emriyle durması da O’nun ayetlerindendir. Sonra sizi yeryüzünden bir tek çağırışla çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki siz çıkarılıyorsunuz. (Rûm/25)

Biz kıyamet günü için adalet terazileri koyarız; hiçbir kimse, hiçbir şeyce haksızlığa uğratılmaz. [o şey] bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getiririz. Ve hesap görenler olarak Biz yeteriz. (Enbiya/47)
Şüphesiz ki Allah, zerre kadar zulüm etmez. Ve eğer iyilik ise onu kat kat artırır. Ve kendi katından büyük bir ecir verir. (Nisa/40)

H.Yılmaz

 

Yani, onların tevbe edilmemiş günahlarının kaçınılmaz bir sonucu olarak. M.Esed

Yani, cehennemin kapıları, tıpkı hapishanelerin kapılarının kapalı olup, suçlular geldiğinde açıldığı ve onların içeri alındığı gibi, önceden kapalı olacaktır. Mevdudi

Zımnen, “ve bu nedenle, Allah'ın elçileri tarafından kendilerine bildirilen rehberliğe teslim olmayı reddetmiş olanlar”; karş. 96:6-7 -“insan ne zaman kendini yeterli görse fütursuzca azar”. Aynı zamanda karş. 16:22 ve ilgili not 15. M.Esed

Lafzen, “ve kapıları açılacak” [veya “açılmış olacaktır”], yani burada zaman açısından önceliği gösteren ve edatının işaret ettiği gibi, onların varışından önce (Zemahşerî). Bu bağlamda karş. 38:50 -“kapıları ardına kadar açık sonsuz mutluluk ve esenlik bahçeleri”. M.Esed

Lafzen, “bizi bu beldeye varis kılan”, yani cennete. Klasik müfessirlerin çoğuna göre “miras” kavramı, burada mecazî olarak kullanılmış olup mutluluğa nail olanların meşru haklarını veya karşılıklarını göstermektedir. Arz terimi (lafzen “yeryüzü” yahut “belde”) aynı zamanda -özellikle şiirde- “yayılıp giden herhangi bir şey/saha” anlamına gelir (karş. Lane I, 48): Bu sebeple onu, yukarıdaki bağlamda “alan” olarak çevirdim. M.Esed

İzah için bkz. Taha an: 83, 106; Enbiya an: 99.
Yani, bizlere cennet bağışlandı ve bizim emrimiz altına verildi.Bu sözün cennet ehline de, Allah'a da ait olması, ya da Allah'ın cennet ehlinin sözünün devamını getirmesi mümkündür. Mevdudi

Ahirette her şeyin kontrolünün Rabbimizde olduğu ihtar edildikten sonra bu ayetlerde de muttakiler ile kâfirler, mahşer alanı ve sonrasındaki gelişmeler aktarılmıştır.
Kâfirler grup grup cehenneme sürülürler:

Ve her ümmetten [önderli topluluktan] ayetlerimizi yalan sayanlardan bir grup topladığımız gün, artık onlar tutuklanıp dağıtılırlar. (Neml/83)  

O gün onlar cehennem ateşine itildikçe itilirler. -İşte bu,  yalanlayıp durduğunuz ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız! – (Tur/13-16)

Suçluları da susamış olarak cehenneme süreceğiz. (Meryem/86) 

Ve Allah kime kılavuz olursa, işte o doğru yoldadır. Kimi de saptırırsa, artık bunlar için Allah'ın astlarından hiçbir veliy bulamazsın. Ve Biz, onları kıyamet günü kör, dilsiz ve sağır oldukları hâlde, yüzleri üstü haşredeceğiz. Onların varacakları yer cehennemdir. Ne zaman ki o [cehennem] dindi onlara ateşi arttırırız. İşte bu, onların, ayetlerimizi inkâr etmiş olmaları ve “Bizler, bir yığın kemik ve ufalanmış toz olduğumuz zaman mı, biz yeni bir yaratılışla mutlaka diriltilmiş mi olacağız?” demiş olmaları nedeniyle onların cezasıdır. (İsra/97)  

O gün Biz bütün insanları önderleriyle çağıracağız. Ki o gün, kimin kitabı sağ eline verilirse, işte onlar kendi kitaplarını okuyacaklar ve onlar kandil fitili/ çekirdeğin iplikçiği kadar [en küçük] bir haksızlığa uğratılmayacaklar. (İsra/71)

Ve her ümmetten [önderli topluluktan] ayetlerimizi yalan sayanlardan bir grup topladığımız gün, artık onlar tutuklanıp dağıtılırlar. (Neml/83)

Az daha öfkeden çatlayacak. Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara sorar: “Size bir uyarıcı gelmedi mi?” 
Derler ki: “Evet, bize uyarıcı geldi ama biz yalanladık ve ‘Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ dedik.”
Ve derler ki: “Eğer biz dinlemiş olsaydık, yahut akletmiş olsaydık şu çılgın ateşin halkı arasında olmazdık
Böylece günahlarını itiraf ettiler. Artık, toz duman olmak ateş ashabı içindir. (Mülk/8-11)

Müminler de grup grup cennete sevk edilecektir:

O kişiler ki ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen noksanlıklardan münezzehsin. Artık bizi ateşin azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen kimi Ateş’e girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Zalimleri için hiç yardımcılardan da yoktur.  Rabb’imiz! Şüphesiz ki biz, “Rabb’inize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabb’imiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi Ebrar [İyiler/yardımseverler] ile birlikte vefat ettir. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin." (Al-i Imran/194)

İman edenler ve sâlihâtı işleyenler; –ki Biz hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemeyiz– işte onlar cennet yâranlarıdır ve onlar, orada ebedî olarak kalıcılardır. Ve göğüslerinde gıll'den [kinden, hınçtan, kıskançlıktan, hileden, hainlikten, garazdan] ne varsa çıkarıp atarız. Onların altlarından ırmaklar akar. [Ve onlar,] “Bize bunun için kılavuzluk eden Allah'a hamdolsun. Eğer Allah bize kılavuzluk etmeseydi biz doğru yola erişemezdik. Şüphesiz Rabbimizin peygamberleri bize gerçek ile gelmiştir” derler. Ve onlara seslenilir: “İşte size cennet! Yapmış olduklarınızla buna vâris oldunuz.” (A’raf/42, 43)

  Onlar orada, “Hamd, bizden o üzüntüyü gideren ve bizi lütfundan, kendisinde bize yorgunluk gelmeyen, kendisinde bizim için usanç olmayan, durulacak bu yurda girdiren Allah’a özgüdür. Gerçekten Rabbimiz çok bağışlayıcı ve çok karşılık vericidir” derler. (Fatır/34,35)

Ant olsun ki Biz, Zikir’den sonra, Zebûr'da da ‘şüphesiz yeryüzüne ancak Benim salih kullarımın mirasçı olacağı’nı yazdık. (Enbiya/105)
Şüphesiz, “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra dosdoğru olanlar; onların üzerine, melekler sürekli iner; “Korkmayın, üzülmeyin. Size vaat edilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında ve âhirette sizin Yakınlarınızız. Cennette, Gafûr ve Rahîm Allah’tan bir ikram olarak sizin için nefislerinizin arzuladığı her şey var. Orada istediğiniz şeyler de sizin içindir. (Fussilet/30)

74. ayette geçen “bizi bu arza [yeryüzüne] vâris kılan” ifadesindeki “arz [yeryüzü]”,  yaşadığımız yeryüzü olmayıp cennetin alanıdır. H.Yılmaz

‘Arş (“[Allah'ın] tahtı”) terimi Kur’an'da ne zaman geçmişse, Allah'ın bütün varlıklar evreni üzerindeki mutlak otoritesini gösteren bir mecaz olarak kullanılmıştır: bu sebeple onu “[Allah'ın] kudret tahtı” olarak çevirdim. (Bkz. ayrıca 7:54 ve ilgili not 43.) Onun “çevresindeki melekler”den bahsedilmesi, açık bir mecazî anlama sahiptir: bkz. 40:7, not 4 .Lafzen, “söylenecektir”. M.Esed

Yani tüm kainat, "Elhamdülillahi Rabbi'l-alemin" diyerek Allah'a hamd edecektir. Mevdudi

Bu ayette, cennet ehline Allah’ın tecellisi olarak Allah’ın azametinin, kibriyasının gösterileceği bildirilmektedir. Gösterileceği bildirilen bu ilahî tecelli, çok sanatsal bir benzetme ile ifade edilmiştir: Allah iktidar tahtında oturmakta, tüm güçler ise O’nu arındırarak ve övgüleyerek etrafında dolaşmaktadır.
Bu tür benzetmeleri başka ayetlerde de görmekteyiz:

Çok güçlü kralın yanındaki [huzurundaki] doğruluk oturma yerlerindedirler. (Kamer/55)

Melekler onun [semanın]  çevresindedirler. O gün Rabbinin Arşını bunların fevkinde sekiz taşır. (Hakka/17)

Burada konu edilen “melekler”, Bakara/30-34’ten oluşan pasajda geçen meleklere benzemektedir. Allah’ın yarattığı tüm güçler, sistemler cennette de Allah’ı tesbih ve takdis etmektedirler. H.Yılmaz