(Vâkı’a - 43.Ayet)

<< Geniş Meal

Nisâ

Klasik müfessirlerin çoğu, nefs terimine yüklenen pek çok anlam içerisinden -can, ruh, akıl, canlı varlık, canlı, insan, şahıs, kimlik (şahsî kimlik anlamında), insanlık, hayat özü, temel ilke ve diğerleri- “insan”ı tercih ederler ve bu terim ile burada Hz. Âdem'in kasdedildiğini kabul ederler. Ama Muhammed Abduh bu yorumu reddeder (Menâr IV, 323 ve diğerleri.) ve onun yerine, insan soyunun ortak kökenini ve kardeşliğini vurguladığı için (ki yukarıdaki ayetin amacı da budur) “insanlık” karşılığını tercih eder; ayrıca bunu Hz. Âdem ile Havva'nın yaratılması konusundaki Kitâb-ı Mukaddes'in tasvirlerine yersiz şekilde bağlamaz. Nefs'i bu bağlamda “canlı” olarak çevirmemin mantığı da aynıdır. Zevcehâ (“eşi”) ifadesine gelince, zevc (“bir çift”, “çiftten biri” veya “bir eş”) terimi, canlı varlıklarla ilgili olarak bir çiftin veya bir ikilinin hem erkek hem de dişi tarafı için kullanıldığından, insanlarla ilgili olarak da hem kadının eşini (kocasını), hem de kocanın eşini (karısını) ifade eder. Râzî'nin naklettiğine göre, Ebû Müslim “Ondan (minhâ) eşini yarattı” ibaresini, “Onun kendi cinsinden (min cinsihâ) eşini (karşı cinsini) yarattı” anlamında yorumlar ve böylece Muhammed Abduh'un yukarıda işaret edilen görüşünü destekler. Minhâ'nın lafzen, “ondan” şeklinde çevrilmesi, metin ile uyumlu olarak, her iki cinsin “bir tek canlıdan” türetildiği biyolojik gerçeğini yansıtır. M.Esed

Bu giriş, bir müddet sonra gelecek olan insan hakları ile ilgili, özellikle de aile hayatının iyi bir şekilde devam etmesini sağlamak amacıyla ortaya konulan kural ve düzenlemelerle büyük bir uyum içindedir. Bir taraftan insanlar Allah'tan ve onun azabından korkma konusunda uyarılırken, diğer taraftan onlara bütün insanların bir tek ana-babadan yaratıldıkları ve bu nedenle insanların birbirinden türemiş olduğu hatırlatılıyor. "....O sizi tek bir nefisten yarattı." İlk önce bir tek insan yaratılmış ve bütün insanlık da ondan türetilip yeryüzüne yayılmıştır. Bu nedenle akrabalık bağlarına ve haklarına dikkat edilmelidir. Kur'an'ın bir başka suresinden de Hz. Adem'in (s.a) "bir tek nefis" olduğunu öğreniyoruz. O bütün insanların kendisinden türetildiği ilk insandı. "...Ondan da eşini yarattı." Eşinin ondan nasıl yaratıldığı konusunda ayrıntılı kesin bir bilgiye sahip değiliz. Müfessirler genellikle Hz. Havva'nın (a.s) Hz. Adem'in (a.s) kaburga kemiğinden yaratıldığını söylerler. Kitab-ı Mukaddes'te de aynı hikâye vardır. Talmud bundan başka, onun Hz. Adem'in (a.s) on üçüncü kaburga kemiğinden yaratıldığını da belirtir. Fakat Kur'an bu konuda sükût eder. Bunu destekler nitelikteki Hz. Peygamber'in (s.a) hadisi de anlaşılandan farklı bir anlama delalet eder. Bu nedenle yapılacak en iyi şey bu meseleyi Kur'an'da bırakıldığı şekilde belirsiz bırakmak ve onun ayrıntılarını tayin etmek için zaman harcamamaktır. Mevdudi

âyet, evrensel bir beyanname niteliğinde olup, insanlar arasında yaratılış açısından bir fark bulunmadığını beyân etmekte, yaratan Rabbe ve akrabalık hukukuna takvâlı davranmayı emretmektedir.

Âyetin birinci kısmında, Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan ifadesiyle, insanların yaratılış mucizesine dikkat çekilmiştir. Bu âyet, İsrâîliyatın etkisiyle yanlış değerlendirilerek; Allah'ın ilk önce Âdem'i bedenî ve zihnî donanımlarının tümüyle bir anda yoktan varettiği, sonra da Âdem'den Havva'yı yarattığı iddia edilmiştir. İşte bu husustaki görüşler: 

Buradaki ez-zevcu kelimesinden murad, Havva'dır. Havva'nın Âdem'den yaratıldığı hususunda iki görüş bulunmaktadır:

Birinci görüş: Bu, ekseri âlimlerin kabul ettiği görüştür. Buna göre, Allah Teâlâ Hz. Âdem'i yaratınca, o'nu bir süre uyuttu. Sonra da, o'nun sol kaburgalarının birinden Hz. Havva'yı yarattı. Hz. Âdem uyandığında onu gördü, ona meyledip, onunla ünsiyyet kurdu. Çünkü o, Hz. Âdem'in bedeninin bir parçasından yaratılmıştı. Âlimler bu görüşlerine Hz. Peygamber'in, “Kadın eğri bir kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Eğer onu düzeltmeye kalkışırsan onu kırarsın. Onu eğri olarak bırakırsan ondan istifade edersin” hadisini delil göstermişlerdir.

İbn Abbâs (r.a) şöyle demektedir: Hz. Âdem'e, “Âdem” ismi verilmiştir; zira Allah Teâlâ o'nu, yeryüzünün kızıl, siyah, güzel ve çirkin topraklarından yaratmıştır. İşte bu sebepten ötürü, o'nun çocukları arasında kızıl derili, siyah derili, güzel ve çirkin olanlar vardır. Onun hanımı da “Havva” diye adlandırılmıştır. Çünkü o, Hz. Âdem'in kaburgalarının birinden yaratılmıştır. Demek ki o, canlı [hayy] olan bir şeyden yaratılmış ve ona nisbetle de “Havva” diye adlandırılmıştır.

Her ikisinden ifadesinden kasıt, “Hz. Âdem ile Hz. Havva”dır. Mücâhid der ki: “Hz. Havva Hz. Âdem'in en alttaki kaburga kemiğinden yaratılmıştır.”

Bu anlayışın kaynağı Kitab-ı Mukaddes'tir:

Rabb Tanrı Âdem'e derin bir uyku verdi. Âdem uyurken, Rabb Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Âdem'den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem'e getirdi. Âdem, “İşte, bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir” dedi, “ona ‘kadın’ denilecek, Çünkü o adamdan alındı.” Bu âyete göre bütün insanlık, ilk çiftten çoğalarak yeryüzüne serpilmiştir. Şu anda dünyada yaşayan insanlardan başlayarak geriye doğru gittiğimizde ilk çifte, oradan tek cevhere varacak ve o tek cevheri Allah'ın cansız varlıktan yarattığını bulacağız.

Âyetteki, Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ifadesiyle, açıkça insanın ilk yaratılış aşamasına; tek bir hücreye ve o hücrenin eşeysiz olarak üremesine, eşeyli üremenin ise daha sonraki aşamalarda olduğu gerçeği ifade edilmektedir. Benzeri ifadeler şu âyetlerde de görülür.

O, sizi bir candan yaratan ve ondan da, kendisine ısınsın diye eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki zevce ağırlaştı, o zaman onlar [o ikisi] Rabb'lerine dua ettiler: “Eğer bize sâlih [bir çocuk] verirsen, and olsun ki (kesinlikle) şükredenlerden olacağız.” (A‘râf/189)

O, sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan eşini kıldı [yaptı]. Ve sizin için hayvanlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık içinde, yaratılıştan sonra bir yaratılışla yaratıyor. İşte bu, mülk [krallık, hâkimiyet] yalnız Kendisinin olan Rabbiniz Allah'tır. O'ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. Öyleyse, nasıl oluyor da çevriliyorsunuz? (Zümer/6)

Kur’ân'dan, yaratılış serüveninin ilk olarak maddeden tek hücre şeklinde başladığını, ardından bitkisel aşama, sonra duyuların-duyguların oluşumu, sonra bilgi-bilinç… aşamalarıyla devam edip geldiği anlaşılıyor. Bu konu hakkında Sâd sûresi'nde detaylı açıklama yapılmıştı. Âyetteki, Ve Kendisiyle birbirinizle dilekleştiğiniz Allah'a ve akrabalığa takvâlı davranın ifadesi, insanlar arasındaki iki temel bağa: Allah ve akrabalık bağına dikkat çekmektedir. İnsanlar, özellikle de bu hitaba ilk muhatap olan Araplar, bu iki bağı çok önemser, ilişkilerini bu bağlarla sağlama alırlardı. Onlar, ciddi taleplerini ve yardım isteklerini, “Allah aşkına”, “Allah hakkı için”, “Akrabalık adına”, “Akrabalık hakkı için” ifadeleriyle iletirlerdi.

Allah, Arap örfünde de çok önemli olan akrabalık hukukunun korunmasını, akrabalık bağlarının sıkı tutulmasını, akrabaların yardımlaşmasını emretmiş, akrabalık bağlarının koparılmasını da yasaklamıştır.

Miras, vasiyet, sadaka ve iyilik yapma konularında ana-babadan başlayarak ilk önce akrabaların gözetilmesini hükme bağlamıştır. Bu konuyla ilgili şu âyetler dikkatlice incelenmelidir:

Ve senin Rabbin kesin olarak şunları gerçekleştirdi [karar altına aldı]: Kendisinden başkasına kul olmayın, anne ve babaya iyi davranın. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “Öf” deme, onları azarlama. Ve ikisine de kerîm [onurlu, tatlı ve güzel] söz söyle ve merhametinden dolayı onlar için alçak gönüllülük kanatlarını indir. Ve de ki: “Rabbim! Onların beni küçükten terbiye ettikleri gibi, onlara rahmet et.” (İsrâ/23-24)

Ve Allah'a ibâdet edin ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Ve de anaya-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, uzaktan komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, yeminlerinizin mâlik olduklarına [himâyenize verilmiş kimselere] iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen; cimrilik eden, insanlara cimriliği emreden ve Allah'ın kendilerine lütfundan verdiklerini gizleyen kimseleri ve Allah'a ve âhiret gününe iman etmedikleri hâlde mallarını insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimseleri sevmez. Ve Biz, kâfirlere alçaltıcı bir azabı hazırladık. Ve şeytan kimin için karîn [yaştaş, yakın arkadaş] olursa, o ne kötü bir karîndir! (Nisâ/36-38)

Ve Biz insana, anası ve babasını tavsiye ettik: Anası onu zayıflık üstüne zayıflıkla taşıdı. Onun sütten ayrılması da iki yıl içindedir. “Bana, anana ve babana şükret [karşılık öde]!” Dönüş, ancak Banadır. Ve eğer ki o ikisi [ana-baba] bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman üzerinde seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Ve dünyada onlarla iyi geçin ve Bana yönelen kimselerin yolunu tut. Sonra dönüşünüz ancak Banadır. Sonra da Ben size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim. (Lokmân/14-15)

Peygamber, mü’minlere kendi nefislerinden daha yakın, o'nun [Peygamber'in] eşleri, onların [mü’minlerin] analarıdır. Ve akrabalar; Allah'ın yazgısında onlardan bir kısmı, bir kısmındandır, –velîlerinize ma‘rûfu yapmanız dışında– mü’minlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler. Bu, Kitap'ta yazılmıştır. (Ahzâb/6)

Peki, velîleşirseniz [yönetimi ele geçirirseniz], yeryüzünde kargaşa çıkarmayı ve akrabalık bağlarınızı paramparça etmeyi mi umdunuz? (Muhammed/22)

Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler; Allah'ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmayan, Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştiren,. Rabb'lerine haşyet duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler, Rabb'lerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş, salâtı ikâme etmiş ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmiş ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra‘d/19-24)

Şüphesiz Allah bir sivrisineği, hatta daha üstü [daha küçük] olan bir şeyi misal getirmekten çekinmez. İşte iman eden kimseler bilirler ki, şüphesiz o, hakktır, Rabb'lerindendir. O küfretmiş olan kimseler de artık, “Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?” derler. O [Allah], onunla bir çoklarını şaşırtır, onunla bir çoklarını kılavuzlar. O [Allah], onunla sadece, söz verip andlaştıktan sonra Allah'ın ahdini [verdikleri sözü] bozan, Allah'ın birleştirmesini emrettiği şeyi kesen ve yeryüzünde bozgunculuk yapan fâsıkları şaşırtır. İşte bunlar, zarara uğrayanların ta kendileridir. (Bakara/26-27)

Ve bundan sonra, inanan ve hicret eden ve cihad eden kimseler; artık onlar da sizdendirler. Akraba olanlar da, Allah'ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar. Şüphesiz Allah, en iyi bilendir. (Enfâl/75) H.Yılmaz

Yani, "Yetimlerin yaşı küçük olduğu sürece onların malını sadece onlar için harcayın ve gerekli yaşa ulaştıklarında onların hakkı olan mallarını geri verin."
Bu, anlamı çok geniş olan bir cümle. Bu cümle "Gelirinizi yasak olan hiçbir yolla pisliğe bulamayın" anlamına gelebildiği gibi; "Kendi değersiz şeylerinizi, yetimlerin değerli şeyleri ile değiştirmeyin" anlamına da gelebilir. Mevdudi

Müfessirler buna üç anlam veriyorlar:
a) Hz. Alişe (r.a) bu ayetin, cahiliye döneminde yaygın olan kötü bir alışkanlığı ortadan kaldırmak üzere indirildiğini söylemiştir. Yetim kızların velileri, onları kendi kontrolleri altında tutmak için, koruyucuları olmamasından yararlanarak güzellikleri ve zenginlikleri için bu yetimlerle evleniyorlardı.
Daha sonra da hiç çekinmeden onlara adaletsiz davranıyorlardı. Bu nedenle müslüman olduktan sonra yetim kızlarla evlenme konusunda şüpheye düştüler. Bunun üzerine Kur'an, onlara eğer adil davranamayacaklarından korkarlarsa, yetim kızlar yerine kendilerine helâl olan diğer kadınlarla evlenmelerini tavsiye ediyor. Bu surenin 127. ayeti de bu yorumu destekler niteliktedir.
b) Bu ayeti tefsir ederken Hz. İbn Abbas ve talebesi Hz. İkrime (Allah hepsinden razı olsun) bu emrin o dönemde varolan bir adaletsizliği ortadan kaldırmak için verildiğini iddia ederler. İslâm'dan önceki günlerde, evlenilen kadınların sayısında herhangi bir sınırlama yoktu; bazıları bir düzine kadınla bile evlenirlerdi. Fakat onların artan ihtiyaçlarını karşılayamayınca, yetim yeğenlerinin veya diğer akrabalarının çaresiz yetim kızlarının mallarına el koyarlardı. Bu nedenle Allah, evlenilecek kadınların sayısını azami dört ile sınırladı ve hepsine adaletli davranma şartını getirdi.
c) Sa'id İbn Cübeyr, Katade ve diğer bazı müfessirler bu emrin kadınların haklarını korumak için verildiğini söylerler. Onların iddiaları şudur: İslâm'dan önce de yetimlere yapılan haksızlık kötü görülürdü, fakat kadınlara gelince bu başkaydı. İstedikleri sayıda kadınla evlenirler, vicdan azabı hissetmezler ve toplumdan çekinmeksizin onlara kaba ve adaletsizce davranırlardı. Bu nedenle, Allah, onları yetimlere yaptıkları gibi karılarına da haksızlık yapmaktan sakınmaları konusunda uyarıyor. O halde erkekler dört kadından fazlasıyla evlenmemeli ve ancak onlara adaletli davranabilecekler ise bu sayıda kadın almalıdırlar.
Bu ayetin üç anlamının da doğru olması muhtemeldir. Ayrıca şöyle bir anlam da verilebilir: "Eğer sizler yetimlere insafsızlık etmekten korkuyorsanız, yetim kızları olan dul kadınları nikahınız altına alın."
Fıkıh alimlerinin ortak fikri şudur: Bu ayet evlenilen kadınların sayısını sınırlar ve dörtten fazla kadınla aynı anda evli olmayı yasaklar. Hadisler de bunu destekler niteliktedir. Taif'in başkanı Gıylan'ın müslüman olduğunda dokuz karısı vardı. Hz. Peygamber (s.a) ondan sadece dört tanesini bırakıp diğerlerini boşamasını istedi. Hz. Peygamber (s.a) Nevfel İbn Muaviye'ye de beş karısından birini boşamasını emretmiştir.
Bu ayetin kadınlar arasında eşit davranmak şartıyla poligamiyi (birden fazla kadınla evlenmek) sınırladığına dikket edilmelidir. O halde kim adaleti yerine getirmeksizin bu izinden yararlanır ve birden fazla kadınla evlenirse Allah'ı aldatmaya çalışmış olur. Bu nedenle İslâm devletinin mahkemeleri, bir kadına veya kadınlara yapılan haksızlıkları ortadan kaldırmak için, zorlayıcı önlemler alma hakkına sahiptir. Aynı zamanda bu emirde şart koşulan adalet önkoşulundan yola çıkarak, çok kadınla evliliğin tamamen yasaklandığı sonucuna varmak da kesinlikle yanlıştır. Bu, Kur'an'ın görüşü değil, sadece Batılı Hıristiyanlardan çok etkilenmiş olan bazı müslümanların görüşüdür. Bunlar, Kur'an'ın da çok kadınla evliliğe karşı olduğunu, fakat o dönemde bu geleneğin çok yaygın olması nedeniyle, çok sert olmasından kaygı duyarak doğrudan yasaklamadığını söylerler. Kur'an çok evliliğe, bütün eşlere eşit davranıldığı sürece izin vermiştir. Bu şartı yerine getirmek ise, çok zor olduğuna göre tek kadınla evlilik tavsiye edilmiş olmalıdır.
Açıkça görülmektedir ki bu görüş, zihin ve düşünce bağımlılığının bir sonucudur. Çünkü çok kadınla evlilik bazı durumlarda kültürel ve ahlâkî bir ihtiyaçtır ve aslen kötü değildir. Öyle kimseler vardır ki isteseler bile bir tek kadınla yetinemezler. Çok kadınla evlilik izni, onların imdadına yetişir ve hem onları, hem de bütün toplumu yasak cinsel ilişkilerin zararlarından korur. Kur'an, işte bu nedenle bu tür kimselere adalet şartını yerine getirmek koşuluyla çok kadınla evlenme izni vermiştir.
"Sahibi olduğunuz kadınlar" ile savaşta esir alınan ve hükümet tarafından paylaştırılan cariyeler kastedilmektedir. Bu ayet iki anlama gelebilir: "Eğer hür bir kadının masraflarını karşılayamazsanız 25. ayette izin verildiği gibi bir cariye ile evlenebilirsiniz." Veya "Eğer birden fazla kadınla evlenmek istiyorsanız, fakat hür olarak alacağınız karılarınız arasında adaleti sağlayamacağınızdan korkuyorsanız, cariyelerle evlenebilirsiniz. Çünkü bu durumda sorumluluğunuz daha az olacaktır." (Ayrıntılar için bkz. Nîsa an: 44). Mevdudi

Lafzen, “sizin için iyi ve güzel olanlar”dan -Yani, bu surenin 22-23. ayetlerinde sıralanan yasaklanmış olanlar dışındaki kadınlardan (Zemahşerî, Râzî). Hz. Peygamber'in dul eşi Hz. Ayşe tarafından yapılan bir yoruma göre bu, yeterli mehir verme gücü bulunmayan veya mehir vermeye hazır olmayan velilerinin evlenmek istediği yetim kızların (farazî) durumuna işaret etmektedir. Bunun anlamı, sözkonusu velilerin böyle bir adaletsizlikten kendilerini korumaları ve onlar yerine başka kadınlarla evlenmeleri gerektiğidir (karş. Buhârî, Kitâbu't-Tefsîr; Müslim ile Neseî). Ancak bu ayetin açıklanması konusunda Hz. Ayşe'nin çağdaşlarının tümü kendisiyle aynı kanaatte değillerdi. Bu bakımdan Sa‘îd b. Cübeyr, Katâde ve diğer Tâbiîn'e göre yukarıdaki pasajın anlamı şudur: “Nasıl ki yetimlerin haklarına tecavüz etmekten haklı olarak çekiniyorsanız, aynı şekilde evlenmeye niyetlendiğiniz kadınların hak ve çıkarları için de aynı ihtimamı göstermelisiniz”. Taberî, bu pasaj ile ilgili yorumunda, yukarıdaki açıklamanın değişik bazı şekillerini nakleder ve onu kesin olarak tasvip ettiğini belirtir.

Lafzen, “sağ ellerinizin sahip oldukları” -Yani, Allah yolunda girişilen bir savaşta esir alınanlar (bu konuda bkz. sure 2, not 167 ve 168, sure 8, not 72). Açıktır ki “ikisi, üçü veya dördü (ile); ama ... korkarsanız” ibaresi, hem cümlenin ilk bölümünde değinilen hür kadınlar, hem de esirler -çünkü bu her iki isim de “evlenin” emir-fiili ile bağlantılı olarak kullanılmaktadır- ile ilgili bir yan cümleciktir. Böylece cümlenin tümü şu anlama gelir: “Size helal olan [diğer] kadınlar arasından veya meşru şekilde sahibi olduklarınız [arasın]dan biri ile evlenin; [hatta] ikisi, üçü ya da dördü [ile]. Ama onlara adil bir tarafsızlıkla muamele edemeyeceğinizden korkarsanız, [sadece] bir tane [ile]”. Bununla, kadınların hür mü yoksa menşe itibariyle esir mi olduğuna bakılmaksızın evlenilecek kadın sayısının dördü geçmemesi îma edilmektedir. Muhammed Abduh, yukarıdaki ayeti işte bu şekilde anlamıştır (bkz. Menâr IV, 350). Bu görüş, ayrıca hem bu surenin 25. ayeti, hem de kadın esirler ile evlilikten bahseden 24:32. ayet ile desteklenmiştir. Yaygın görüşün ve geçen yüzyıllardaki pek çok Müslümanın uygulamasının aksine, ne Kur’an ne de Hz. Peygamber'in örnek hayatı, evliliğe dayanmayan cinsel ilişkiye hiçbir şekilde izin vermemektedir. Birden fazla (azamî dörde kadar) evliliğe izin verilmesine gelince, bu, “Onlara adil bir tarafsızlıkla muamele edemeyeceğinizden korkarsanız, o zaman [sadece] bir tane ile [evlenin]” hükmü ile öylesine sınırlandırılmıştır ki böylesi çok evlilikten yalnızca çok istisnaî durumlarda ve istisnaî şartlar altında söz edilebilir (bkz. 24:32'nin ilk cümleciği ve ilgili 42. not). Aynı iznin neden kadınlara verilmediği de sorulabilir. Ama cevabı basittir: Kadın-erkek ilişkilerini etkileyen ruhsal sevgi faktörüne rağmen cinsel isteği belirleyici biyolojik faktör, her iki cinste de üremedir; ve kadın bir defada sadece bir erkekten hamile kalıp diğerine hamile kalmadan önce dokuz ay beklemek zorunda olduğu halde bir erkek her kadınla birlikteliğinden çocuk babası olabilir. Böylece eğer kadına fıtraten çok-evlilik içgüdüsü verilmiş olsaydı sadece israfta bulunulmuş olurdu; ama erkeğin çok-evlilik eğilimi, biyolojik bir temele sahip bulunmaktadır. Açıktır ki biyolojik faktör, evlilikteki sevginin unsurlarından yalnızca bir tanesidir ve elbette her zaman en önemlisi değildir; ama yine de temel bir faktördür ve bu nedenle de evlilik kurumunun belirleyicisidir. İnsan tabiatını daima hesaba katan bir geniş-görüşlülükle İslam Şeriatı, erkeğin birden fazla kadın sahibi olmasına izin verip kadının bir defada birden fazla erkek ile evlenmesine müsaade etmeyerek sadece evliliğin sosyo-biyolojik işlevini (neslin korunması da dahil) korumayı amaçlar; oysa ölçülemez olan ve bu nedenle hukukun kapsamı dışında kalan evliliğin ruhsal yönü, tarafların tercihine bırakılmıştır. İslam'da evlilik tamamen serbest bir sözleşmeye dayandığından, boşanma başvurusu, her iki tarafa da daima açıktır. (Evliliğin kadın tarafından sona erdirilmesi konusunda bkz. sure 2, not 218.) M.Esed

Kuranın evrensel mantığını,Kuran vahyinin geldiği zamanki toplumun zihinsel yapısını ve kadına bakışının temelini, ayrıca o günkü Müslümanların durumunu kavrarsak, Kuranın bu ayetlerde ne anlatmak istediğini kolaylıkla anlayabiliriz. Kuran vahyinin geldiği toplumda kadının insan olarak değeri yoktu. Aşağıydı, zayıftı, onuru ve ahlakı erkeğin korumasına bağımlıydı ve olsa olsa erkek çocuklarının çokluğuyla övünebilirdi. Öte yandan sürekli birbirleriyle savaş ve kavga halinde yaşayan aşiretler, bu yüzden alabildiğine dul ve yetim kalmış kadınlar, çocuklar söz konusuydu…Kız çocuğu doğduğu zaman utanan ve kimse görmesin  diye diri diri toprağa gömen bir zihniyet. İşte böyle bir toplum geleneği ve bu toplumda yaşayan insanların zihinsel yapısı, ne kadını erkekle eşit görme, ne de insan olarak görme endişesine sahipti. Oysa İslam, kadın-erkek ayırımını yapmadan tüm insanlığa gönderilmiş bir dindi. Nitekim ismi “Kadın” olan bu surenin ilk ayeti, kadın erkek ayrımı yapmadan “Ey insanlar” hitabıyla başlıyor ve tüm insanların bir nefisten, sonra, erkeğin de kadının da bir ana ve babadan meydana geldiğini, arada hiçbir farkın olmadığını, birbirlerine karşı saygılı olmaları gerektiğini vurguluyor. Hz. Peygamber böylesi bir dinin tebliğini yaparken, kadını insan yerine koymayan ortak koşucular, Peygamber ve inananlara karşı savaşlar yapmışlardı. İşte bu Kuran ayetleri bu savaşlarda şehit olan Müslümanların arkada kalan dul eşleri ve çocuklarıyla ilgili düzenlemeler getirmektedir. Zaten 2. Ayette, “yetimlere ve dullara mallarının verilmesi, helalin haramla karıştırılmaması” bildiriliyor. Kuran ayetleri tüm tefsir ve çevirilerde sanki sırf çok evlilikle ilgili emirler, tavsiyeler olarak anlamlandırılmıştır ve anlamalandırılmaktadır.Bundan önceki baskılarda aşağı yukarı biz de aynı bakış açısıyla değerlendirmiştik. Ancak bu sureyi bir öncek, “Mümtehine” (sorgulama) suresinin devamı olarak değerlendirip ve surenin ayetlerini bir bütün olarak ele aldığımızda Kuran’ın demek istediğinin çok evlilikle doğrudan bir ilişkisinin olmadığı ve daha başka durumlar için uyarılar yaptığını görüyoruz. Bu bağlamda demek istediğimizin daha iyi anlaşılabilmesi için, Dücane Cündüoğlunun konuyla ilgili görüşlerini sunuyorum:

“Hz. Peygamber’in bir arada en az dokuz eşi olduğunu söyleyenlere, kendilerinin hiçbir şekilde Kuran karşısında istisna (ayrıcalık) teşkil etmediğini hatırlatmak isterim…” Ve sürdürüyor” “Kuran’da evlenilecek kadınların sayıları tayin edilmemiş ve ilgili ayetler “refah” değil, savaş toplumu ile ilgili hükümler getirmiştir. En çok dört şeklindeki açıklamalar zamanla ortaya çıkan örfü gözeten yorumlardır. Nisa suresi 3 ve 4 ayetleri savaş sonrası oluşan toplumsal yaraya mehlem olmak amacıyla inananlara, şehit kardeşlerinin geride bıraktıkları dul ve yetimlerden, ikişer, üçer, dörder…”(Beşer, vs) yani ne kadar mümkünse ve adilse o kadar sahiplenmeleri gerektiğini, bunun bir zorunluluk olduğunu ve herkesin üzerine düşeni yapması lazım geldiğini söylemekte ve bunun kesinlikle istismar edilmememsi gerektiği konusunda mükellefleri uyarmaktadır…” Gerçekten de devam eden ayetler bu görüşü destekler mahiyettedir. Nitekim devam eden5 ayette, yetimin mallarını çarçur etmemeyi; 6 ayette, yetim çocuklar ergenlik çağına gelince mallarının kendilerine tam olarak verilmesini 7 ve 8 ayetlerde o günün toplumunun devrimi niteliğinde olan, kadına mirastan pay ayrılmasını buyururyor. 9. Ayette, çarpıcı bir örnek verilerek insanın kendi çocuğu öksüz kalırsa duyacağı endişeyi düşünerek öksüzlere öyle davranılması gerektiğini söyledikten sonra, 10 ayette yetim malı yiyenler apaçık bir şekilde tehdit ediliyor. Görüldüğü gibi Kuran ayetleri evlenilecek kadınların sayısını değil, savşlarda şehit olan Müslümanların geride kalan dul ve yetimlerinin durumunu önecelikle bildiren buyruklarıdır. Müslümanlar o günkü koşullara göre uygulama yaparken bu gün şehitlerimizin dul ve yetimlerini devlet veya devletin o amaçlı kurumları koruma altına almaktadır. Demek ki Kuran’ın amacı çok evlilik değil, yetimleri, kimsesizleri koruma amacına yönelik buyruklardır. Kuran ayetlerini analamak ve kavramak için, onları geleneksel yöntemlerle değil, Kuranın mantığıyla düşünmek gerekir kanısındayım. En doğrusunu Allah bilir. M.Sağ

Nihle ifadesi, kişinin hiçbir karşılık beklemeden, kendi rızasıyla bir şeyi isteyerek vermesi anlamına gelir (Zemahşerî). Ayrıca, damadın geline vermesi gereken mehrin miktarının hukuken belirlenmemiş olduğu da unutulmamalıdır. Bu tamamen iki tarafın anlaşmasına bağlıdır ve herhangi bir şeyi kapsayabilir, hatta sadece sembolik bir şeyi bile... Hadis Külliyatı'nın çoğunda kaydedilen bazı sahih rivayetlere göre, Hz. Peygamber, eğer gelin kabul etmeye istekli ise, “demir bir yüzüğün” veya “daha da azı”nın, hatta “Kur’an'ın bir ayetinin öğretilmesi”nin bile yeterli olabileceğini belirtmiştir. M.Esed

 Hz. Ömer (r.a) ve Kadı Şurayh (r.a) eğer bir kadın mehrinin hepsinden veya bir kısmından vazgeçerse, fakat daha sonra isterse, kocası ona mehri geri vermelidir; çünkü onun sonradan istemesi mehirden kendi isteğiyle vazgeçmediğini gösterir diye hüküm vermişlerdir. [Daha ayrıntılı bilgi için bkz. "Hukuk-u Zevceyn" (Karı-Kocanın hakları) adlı kitabımın "Mehir" bölümü.] Mevdudi

Tüm tefsir ve tercümelerde, bu Kuran ayetleri çok evlilik amacına yönelik buyruklar olarak düşünüldüğü için, o doğrultuda anlamlandırmalar ortaya konulmuştur. Daha önceki baskılarda aşağı yukarı biz de katılmıştık. Ancak, Kuran ayetleri üzerinde derin araştırma yapıp düşünüldüğünde, bu Kuran ayetlerinin, evlenilecek kadınlarala ilgili olmadığını, savaş vs. gibi olaylarda şehit olmuş kimselerin geride bıraktıkları dul ve yetimlerinin korunması ve kollanmasına yönelik uyarılar, buyruklar olduğunu görürüz. Bu arada, önemli miktarda mal varlığı kalmış yetimler de olabilir. Koruma ve kollama altına aldığınız bu durumdaki yetimlerin, mallarının da korunması, haksız yere harcanmaması için uyarıda bulunulmaktadır. Zaten devam eden ayetler durumu daha net olarak açıklamaktadır. M.Sağ

Lafzen, “Allah'ın size emanet ettiği mallarınızı”. İfadenin anlam örgüsü, bunun henüz reşit olmamış ve bu nedenle “muhakemesi zayıf olan” (lafzen, “sefîh”) yetimler ile ilgili olduğunu açık şekilde göstermektedir. M.Esed

 Bu ayetin anlamı çok geniş kapsamlıdır. Müslüman topluluğa, hayatın devam ettirilmesi için çok gerekli olan servetin, hiç bir zaman beyinsizlere ve onu doğru dürüst kullanmayı başaramayacak ehil olmayan kişilere verilmemesi gerektiği, çünkü bu tür kişilerin serveti israf ederek toplumun ekonomik ve kültürel sistemini, uzun dönemde de ahlâkî düzenini bozabileceği öğretilmektedir. Özel mülkiyet hakları mutlaka korunmalıdır, fakat aynı zamanda kişinin onu istediği şekilde sınırsızca kullanıp, toplumu ifsad etmesine de izin verilmemelidir. Bir kişinin hayatî ihtiyaçları da sözkonusu olduğunda bunlar karşılanmalıdır. Fakat kişinin bu hakkı zorlayarak, toplumunun ahlâkını, kültürünü ve ekonomik düzenini bozacak kadar ileri götürmesine izin verilmemelidir. Bu ayete göre, her servet sahibi kendi servetini birine emanet etmeden önce o kişinin ehil olup olmadığına dikkat etmelidir. Daha geniş planda ise İslâm devleti, kendi servetlerini kullanmaya ehil olmayanların veya kötü yollarda kullananların temel ihtiyaçlarını karşılamak şartıyla, onların servetlerinin idaresini ele alabilir. Mevdudi

Yani, "Onlar olgunluğa yaklaştıklarında, onları yakından gözetin ve kendi işlerini yapabilecek seviyeye gelip gelmediklerini sınayın."
Yetimlere mallarını geri verebilmek için iki şart koşulmuştur: Olgunluk ve ehil olma. Birinci şartın yerine getirilmesi konusunda bütün İslâm fıkıh alimleri fikir birliği içindedirler, fakat ikinci şart hakkında farklı görüşler vardır. İmam Ebu Hanife'ye göre, yetim olgunluk çağına eriştiğinde, eğer velisi onda ehil olma (akıllılık) özelliğini görmezse en fazla yedi yıl bekleyebilir. Bu yedi yılın sonunda yetimde ehil olma şartı yerine gelsin gelmesin, malını ona teslim etmek zorundadır. Fakat İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve İmam Şafîî, ehil olmanın yetimin malını geri verebilmek için bir ön-koşul olduğu görüşündedirler. Bu son zikrettiğimiz alimler, böyle bir kimse için Kadı'ya gidilmesi gerektiği ve malını, servetinin idaresini Kadı'nın yürütmesi gerektiği görüşündedirler.
Yani, "Hizmetleri için yetimin malından, herkes tarafından adil kabul edilen bir ölçüde harcamalıdır ve bunu açıkça yapıp hesabını da tutmalıdır." Mevdudi

Bu ayet miras hakkında beş düzenlemeyi içerir: Birincisi, hem kadınların hem de erkeklerin mirasta bir hakları vardır. İkincisi, az olsun çok olsun miras bütün varisler arasında paylalşılmalıdır. O kadar ki, eğer ölen kişi bir miktar kumaş bırakmış olsa bile gerekiyorsa mesela on parçaya ayırılmalıdır. Bununla birlikte eğer bir varis isterse diğerinin rızasını alarak onların paylarını satın alır ve tüm mirasa sahip olabilir. Üçüncüsü, bu ayetten anlaşıldığına göre bu kural nakledilebilir olsun veya olmasın, tarımsal veya endüstriyel veya diğer her tür mal için geçerlidir. Dördüncüsü, mirasın ancak ölen kişinin arkasında mal bırakması halinde, hak olduğunu gösterir. Beşincisi, ayetin ortaya koyduğu hükme göre yakın akrabalar hayatta ise, uzak akrabaların mirasta hakları yoktur. Mevdudi

Yani, miras üzerinde hiçbir yasal hakları olmayan, ama yine de (mirasın bölüştürülmesi sırasında) gözönüne alınmaları gereken insanlar. M.Esed

Burada ölen kişinin varislerine, mirasta hiçbir hakları olmadığı halde yakın ve uzak akrabalara, ailedeki fakirlere ve mirasın paylaştırıldığı sırada orada hazır bulunan yetimlere karşı cömert olmaları emrediliyor. Varisler onlara bir şeyler vermeli ve güzel sözler söylemelidirler; beyinsiz ve cimri kimseler gibi onlara sert ve kötü sözler söylememelidirler. Mevdudi

Bir hadise göre, Uhud savaşından sonra bu ayet Hz. Sa'd bin Rubaî'nin dul karısının isteği ve sorusu üzerine nazil olmuştur. Hz. Sa'd'ın dul karısı iki kızı ile Hz. Peygamber'e (s.a) gelmiş ve şöyle demiştir: "Ey Allah'ın Rasûlü! İşte bunlar Uhud'da şehit olan Sa'd'ın kızları. Amcaları onların mirasının hepsini aldılar ve bunlara bir dirhem bile kalmadı. Bundan sonra bunlarla kim evlenir?" Mevdudi

Bu âyetlerde de tüm insanlığa seslenilmeye devam edilmekte, yukarıda “akrabalığa takvâlı davranın” şeklinde verilen genel direktif özelleştirilerek, toplumun yetimlerine kendi öz çocukları gibi ilgi göstermeleri, onları kendi öz çocukları gibi yetiştirmeleri istenmektedir. Bu âyet grubundaki ilkeler şöyle sıralanabilir:

• Yetimlerin malları verilmelidir.

• Vasîler yetimlerin mallarını kendi mallarına katarak yememelideler. (Bunu yapmak temizi pise değişmektir, kesinlikle büyük bir suçtur.)

• Yetimlerin mağdur olacağından korkulduğunda, uygun olan yetimlerin kadınlarından ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikâhlamak sûretiyle yetimler üvey evlât konumuna getirilmelidir. (Yetimler, akraba-evlât muamelesi görerek iyi şartlarda yetiştirilmelidir.)

• Bu sosyal kampanya neticesinde yetimlerin kadınlarından alınan eşler arasında adaletin gözetilememesi korkusu varsa, yetimlerinden kadınlarından bir tanesi nikâhlanmalı; bu da mümkün olmazsa, sosyal kampanyaya, “yeminlerle sahip olunan bir kadın” nikâhlayarak dahil olunmalıdır.

• Bu sosyal kampanyada nikâhlanan yetimlerin kadınlarına mehirleri seve seve verilmelidir. (Kendilerinin bağışlaması sorun teşkil etmez.)

• Yetimlerin malları, reşit oluncaya kadar yetimlerin tasarrufuna verilmemelidir. Malı olan kimse, yetimlerin yeme-içme ve giyinme masraflarını kendi malından yapılmalıdır.

• Yetimlere ma‘rûf söz söylenmelidir.

• Yetimler evleninceye kadar gözetim altında tutulmalı, reşit oldukları vakit malları kendilerine teslim edilmeli, malların teslimi şâhitler huzurunda yapılmalıdır.

• Büyüyecek ve mallarını alacaklar düşüncesiyle yetimlerin malları saçılıp savurulmamalı; zengin vasî iffetli davranmalı, fakir vasî ma‘rûf ölçüde yemelidir.

• Yetimler, ana-baba ve akrabaların terekesinden erkek, kız ayırımı yapılmadan eşit pay almalıdır.

• Miras taksimi esnasında yetimlerin geçinmesi için de pay (yetim payı olarak veraset vergisi) alınmalıdır. (İnsanlar, kendi çocuklarının yetim kaldığını düşünerek bu konuya yaklaşmalıdır.)

• Yetimlerin mallarını hakksız yere yiyen kimseler, muhakkak ki karınlarının içinde ateş yerler. Ve böyleleri yakında ateşi alevli cehenneme yaslanacaklardır.

YETİM

Yetim, aslında, “tek, yalnız kalmış” demektir. Bu cihetle babaları ölüp de yalnız kalmış kimselere, “yetim” denir. İnsanlarda yetimliğin baba tarafından; hayvanlarda yetimliğin ise, ana tarafından olduğu söylenir. Esasen yetim, “babadan ayrı olan büyük ve küçük” için kullanırken; örfte, henüz “büluğa ermemiş kimseler” için kullanılır.

Yetim hukukunu esas alan bu pasajdaki 2. âyetin iniş sebebi hakkında şu olay nakledilir:

Mukâtil ve el-Kelbî'nin açıklamalarına göre bu âyet-i kerîme, çokça malı bulunan ve yetim olan bir kardeşinin oğlu bulunan Gatafanlı bir kişi hakkında nâzil olmuştur. Yetim, ergenlik çağına varınca, amcasından malını kendisine vermesini istedi, fakat amcası malını ona vermedi. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bunun üzerine amcası, “Çok büyük bir günah işlemiş olmaktan Allah'a sığınırım” diyerek malı yeğenine iade etti.

3. âyet, maalesef rivâyetlerin etkisiyle çarpıtılmıştır. Şöyle ki:

Lafız, Müslim'in olmak üzere hadis imamlarının rivâyetine göre Urve b. ez-Zübeyr, Hz. Âişe'den yüce Allah'ın, Eğer yetim kızlara adaletli davranamayacağınızdan korkarsanız size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın buyruğu hakkında şöyle dediğini nakletmektedir: “Bu velîsinin himâyesinde bulunan yetim kız hakkındadır. Bu kızın malı velîsinin malı ile bir arada bulunmaktadır. Malı ve güzelliği ile velîsinin hoşuna gittiğinden, o da onunla evlenmek ister. Fakat ona vereceği mehirde adaletli davranarak, başkasının ona verdiği kadar mehir vermek istemez, İşte bu gibi yetim kızlara adaletli bir şekilde davranmadıkça ve böylelerine onlara ödenebilen mehirin azamî miktarını ödemedikçe nikâhlamaları yasaklandı. Bunların dışında kalan ve kendileri için helâl olan kadınları nikâhlamakla emrolundular.”

ÂYETİNİN NÛZÜL SEBEBİ

Urve'den rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir: Aişe'ye (r.anha), Eğer yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız… âyetinin manası nedir? diye sorunca, o şöyle dedi: “Yeğenim! Bu yetim kızdır. O, velîsinin evinde bulunur, velîsi onun malına ve güzelliğine kapılır. Ancak ne var ki, en düşük bir mehirle onu kendine nikâhlamak ister. Sonra onu kendine nikâhlayınca, onu kendisine karşı müdafaa edecek ve kötülüğünü ondan savuşturacak bir kimsenin bulunmadığını bildiği için, ona adi bir şekilde davranır. İşte bunun için Cenâb-ı Hakk, Eğer, nikâhladığınız zaman yetimlere zulmetmekten korkarsanız, onların dışında size helâl olan kadınlardan nikâhlayınız buyurmuştur.” Hz. Aişe sözüne devamla şöyle demiştir: “Sonra insanlar, bu âyetin peşinden, yetimler hakkında Hz. Peygamber'den fetva istediler. Bunun üzerine de Cenâb-ı Hakk, Senden kadınlar hakkında fetva isterler. De ki: “Onlara dair fetvayı Allah veriyor: Kitapta yetim kadınlar hakkında size okunan...” (Nisâ/127) âyetini inzâl buyurmuştur. Buradaki, kitapta, yetim kadınlar hakkında size okunan... ifadesinden murad, bu âyetteki, Eğer yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız (Âl-i İmrân/3) ifadesidir.”

İkrime'den rivâyet edildiğine göre o şöyle demiştir: Bir adamın yanında hem hanımları, hem de yetimler bulunurdu. Kendi malını hanımlarına harcayıp, hiç malı kalmayarak muhtaç duruma düşünce, bu sefer hanımlarına yetimlerin mallarını harcamaya başlar. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hakk, Zevceler çok olduğu zaman, eğer yetimler hakkında adaleti yerine getiremeyeceğinizden korkarsanız, biliniz ki bu korkunun yok olması için, dörtten fazla kadın nikâhlamanız size haram kılınmıştır. Dört kadının hukukuna riâyet edememekten de korkarsanız o zaman bir kadın kâfidir” buyurmuştur. Allah Teâlâ burada fazla tarafı, yani dördü; eksik tarafı, yani biri zikretmiştir. Böylece de, bu iki sayı arasındaki sayılara dikkati çekmiş ve adeta, “Eğer dörtten korkarsanız üç; üçten korkarsanız iki; ikiden korkarsanız bir hanım size yeter” demiştir. Bu, en uygun görüştür. Buna göre Allah Teâlâ, çok kadınla evlenmesi hâlinde daha fazla harcamada bulunmak zorunda kalacağından, bu sebeple de yetimin malına el uzatması muhtemel olacağından, velîyi çok kadınla evlenmekten sakındırmıştır.

Bu âyet, evlilik veya teaddüd-i zevcât hukukunu değil, yetim hukukunu düzenlemektedir. Oysa rivâyetler ve onlara dayanarak görüş beyân edenler âyeti, yetim hukuku konusundan uzaklaştırıp çok eşlilik müessesesinin icadına malzeme yapmışlardır.

Toplumda din adına yapılan yanlışların en önemlilerinden biri de, erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesidir.

Çok uzun zamandan beri Kur’ân'ı anlamaya hasretmiş bir kişi olarak amacımız; yanlışlarını Kur’ân'a-İslâm'a fatura etmeye çalışanların karşılarına Kur’ân ile dikilmek ve bu gibi yanlışların Allah'ın arı-duru dininden temizlenmesine hizmet etmektir. Yoksa, kadın hakkları savunucusu olmak, kadınların avukatlığını yapmak gibi bir niyetimiz yoktur. Şam ve Ezher ulemasından bazıları, –Mustafa es-Sıbâî'nin Kadının Adı isimli eserinde ifade ettiği gibi– burada tahlilini yapacağımız âyetleri, sahabe, tâbiîn ve tebe-i tâbiîn dönemlerinden bu yana anlayanın olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bize göre bu âyetlerin anlaşılamaması veya yanlış anlaşılması, âyetlerin orijinalindeki bir kusurdan değil, âyetlerin rivâyetten hareketle anlaşılmaya çalışılmasından kaynaklanmaktadır. Hadis kitaplarında yer alan ve “Urve Hadisi” diye meşhur olan rivâyeti esas alan ulema, âyetleri, parantezli veya parantezsiz birçok eklentiler yaparak veya bazı sözcükleri yok sayarak ya da gerçek anlamları dışında kullanarak, rivâyete uygun şekilde anlamaya ve anlatmaya çalışmışlardır. Şimdi “teaddüd-i zevcât”ın meşruiyetinin kaynağı olarak gösterilen Nisâ/1-3 âyetlerini tahlil edelim:

           Ve eğer ki yetimleriniz konusunda

اليتامى [el-yetâmâ/yetimleriniz] sözcüğü, piyasadaki meal ve tefsirlerin bazılarında, 2. âyette “yetimler”, 3. âyette “kız yetimler” şeklinde çevirilmiş ve cümleye, “evlendiğinizde” diye –alâkasız– bir sözcük eklenmiştir.

           hakkaniyetsizlikten korktuysanız;

2. âyette insanlara, “yetimlerin hakklarına saygılı olmamaları, onların mallarını yememeleri ve mallarını kendilerine iade etmeleri” emredilmişti. Ancak, konunun bu kadarla kapanmadığı, Ve eğer ki yetimleriniz konusunda hakkaniyetsizlikten korktuysanız ifadesiyle bildirilmektedir. Bu ifade, 2. âyetteki, “yetimlerin mallarını yememek, mallarını onlara iade etmek” yükümlülüğü dışında, insanlara bir de “yetimler hakkında hakkaniyeti korumak” görevi yüklemektedir. Bu ilâve görev ise; yetimlere, öz evlâtlara davranıldığı gibi davranılmasından başka bir şey değildir. Âyette, “geçmiş zaman kipi” kullanılmış olması, bunun bir görev, bir mecburiyet olduğunu göstermektedir. Eğer âyette, “hakkaniyetsizlikten korkuyorsanız” denseydi, insanlara bir tercih imkânı verilmiş olur ve baştan hakkaniyeti koruyamayacağını düşünen insanlar, hakkaniyeti korumakla ilgili bir çaba sarf etmeden, kendilerine bir sonraki cümlede gösterilen yolu tercih edebilirlerdi. Ama âyette, hakkaniyetsizlikten korktuysanız denmek sûretiyle, insanların önce hakkaniyeti yerine getirmekle görevli oldukları bildirilmiş olmaktadır. Eğer hakkaniyeti sağlayamadıkları ortaya çıkmış ve insanlar bundan korkuyor iseler, bir sonraki cümlede kendilerine gösterilen diğer seçeneği uygulayacaklardır. Dolayısıyla, buradaki fiilin geçmiş zaman kipinde olması insanlara, yetimlerin topluma iyi birer fert olarak kazandırılması görevini yüklemekte ve bu görevi yerine getirmek için bir çaba sarf etmeden kendilerine gösterilen diğer seçeneği tercih etmelerine engel olmaktadır.

           o takdirde sizin için hoş olan,

Yani, “öncelikle helâl, evlenilmesinde sakınca olmayan, yaşı yaşınıza denk, ihtiyaçlarını karşılayabileceğiniz, varsa sorunlarını giderebileceğiniz, yeni bir probleme sebep olmayacak ve hoşlandığınız uygun kadınlar...”

           o kadınlardan [yetimlerin kadınlarından]

Arapça'da, nekre [belirsiz] olan sözcükler, “lâm-ı tarif” veya “izâfet” [belirtili isim tamlaması] ile belirli/özel hâle getirilirler. “Lâm-ı tarif” ile özelleştirilmiş sözcüklerin ifade ettiği anlamın daha iyi anlaşılmasını sağlamak için “izafet-i maneviyye” ile sağlamasını yapmak en uygun yoldur. Bazı hâllerde de izafet'te muzafun ileyh hazfedilip bundan bedel olarak “lam-ı tarif” getirilir. Burada da النّساء [en-nisâ’/o kadınlar] sözcüğünün önünde marife takısı olan ال [el] bulunmakta ve “o kadınlar” sözcüğü, belirli/özelliği olan kadınları ifade etmektedir. Yani, buradaki “lâm-ı tarif”, hazfedilmiş olan el-yetâmâ kelimesinden bedel olup tamlamanın takdiri, من نساء اليتامى [min nisâe'n-yetâmâ/o yetimlerin kadınlarından] şeklindedir.

Bunun böyle olduğunun kanıtı ise, bu sûrenin 127. âyetidir: Senden o kadınlar [yetimlerin kadınları] hakkında fetva istiyorlar. De ki: “Onlar hakkında fetvayı Allah ve ‘kendilerine farz kılınmış olanı vermediğiniz ve kendilerini nikâhlamaya rağbet etmediğiniz kadınların yetimleri hakkındaki ve ezilmek istenen çocuklar hakkındaki ve yetimler için hakkaniyeti ayakta tutmanız hakkındaki Kitap'ta size okunanlar’ verir. Ve hayırdan ne işlerseniz, biliniz ki, şüphesiz Allah onu en iyi bilendir.”

Fetva; “problemli, anlaşılmayan zor bir konuda, meseleyi açıklığa kavuşturmak, doğru olanı açıklamak” demektir. Yani, bu âyetten, insanların Peygamberimize, “Bu yetimlerin kadınlarının hâli ne olacak, bu problem nasıl çözülecek?” diye sordukları ve soruna çözüm bulmasını istedikleri anlaşılmaktadır.

İnsanlar konuyu Peygamberimize olumsuz yönüyle götürüp çözmesini istemişlerdir. Çünkü bu âyet, Nisâ/1-10 âyetlerinin beyânıdır ve ilk 10 âyetten anlaşılıyor ki, insanlar yetimlerin kadınlarını isteyerek nikâhlamamakta, Allah tarafından bir görev olarak nikâhlamaya zorlanmaktadırlar. Yukarıda belirttiğimiz gibi buradaki النّساء [en-nisâ’/o kadınlar] ifadesi de, “yetimlerin kadınları” demektir ve bunlar, hakklarında fetva istenen kadınlar olup, aynı zamanda 3. âyetteki النّساء [en-nisâ’/o kadınlar] sözcüğü ile kastedilenlerdir; yani, yetimlerin anneleri, teyzeleri, nineleri gibi, yetimlere bakmakla yükümlü olan ve tabiî ki nikâhlanmaya uygun olan kadınlardır.

Âyetteki, يتامى النّساء [yetâmâ'n-nisâ’] tamlaması ise, “o kadınların yetimleri” demektir. Dikkat edilirse bu âyette ifade, 3. âyettekinin tersinden ifade edilmektedir. Zira 3. âyette, “yetimlerin kadınları” denilirken, 127. âyette “kadınların yetimleri” denilmektedir.

النّساء يتامى [yetâmâ'n-nisâ’/o kadınların yetimleri] ifadesi, belirtili isim tamlaması olmasına rağmen piyasadaki meal ve tefsirlerin bazılarında sıfat tamlaması olarak manalandırılmış ve Arapça dilbilgisinin çok basit kurallarını bilenler tarafından bile hemen fark edilebilecek bir hata ile “yetim kadınlar” şeklinde Türkçe'ye çevirilmiştir. İşte bu Nisâ/127'deki النّساء يتامى [yetâmâ'n-nisâ’/o kadınların yetimleri] tamlaması, 3. âyetteki النّساء [en-nisâ’/o kadınlar] sözcüğünün hangi anlamla özelleşmesi gerektiğinin ipucudur. Âyetteki, okunan âyetler ifadesiyle, Nisâ/1-10 âyetleri kastedilmektedir.

İlim adamlarının 3. âyeti yanlış anlamaları, Urve rivâyetini esas almaları, rivâyeti Kur’ân'a takdim etmeleri sebebiyledir. İlmini, dirâyet ve cesaretini takdir ettiğimiz nice bilginler de maalesef geleneğin baskısıyla 3. âyete ekleme ve çıkarmalar yapmak, sözcükleri yanlış anlamlara çekmek ve izafeti, sıfat tamlaması olarak manalandırmak sûretiyle hatalarını sürdürmüşlerdir.

Piyasadaki meal ve tefsirlerin bazılarında, النّساء [en-nisâ’/o kadınlar] ifadesinin marife oluşu hiç dikkate alınmamış; ayrıca, cümleyi anlayamayan bu eser sahipleri, kelimenin başına bir de tam belgisizlik ifade eden “diğer” sözcüğü eklemişlerdir.

           İkişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikâhlayın.

Âyetteki مثنى [mesnâ], ثلاث [sülâse] ve رباع [rubâ‘] sözcükleri, üleştirme sayı sıfatları olup, “ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder” demektir. Dolayısıyla bu ifadeyle; “yetimlerin kadınlarından ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikâhlayın” denmek istenmiş; kesinlikle “ikinci kadını nikâhlayabilirsiniz, üçüncü kadını nikâhlayabilirsiniz, dördüncü kadını nikâhlayabilirsiniz” denmek istenmemiştir.

Buradaki anlamı aşağıdaki şekilde açıklamak mümkündür: Ey insanlar! (Sûrenin başındaki hitap sadece Müslümanlara değil, tüm insanlara; yani topluma, kamuya, kamu yönetiminedir) Toplumdaki yetimlere karşı adalet sağlanamamışsa, yetimler mağdur durumda ise; toplanacaksınız ve yetimlere bakmakla mükellef olan kadınları ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder nikâhlamak üzere bir kampanya düzenleyeceksiniz. Böylece yetimler üvey çocuklarınız, yetimlere bakmakla mükellef kadınlar da eşleriniz olacak. Bu durumda, yetimler ile onlara bakmakla mükellef kadınlar akrabalarınız olacak, siz de onlara akrabalık hakk ve hukukunu uygulayacaksınız.

Piyasadaki meal ve tefsirlerde, yapılan eklemelere rağmen ifadelerde görülen anlam bozuklukları ve cümle düşüklükleri, bu eser sahiplerinin âyeti anlayamadıklarını göstermektedir. Yine, bu meal ve tefsir sahiplerinin, âyeti kavrayamadıklarını gösteren bir diğer husus da, âyetteki nikâhlayın emrinin vücub değil nedb ifade ettiğini ileri sürmeleridir. Yani, onlara göre âyet, Müslümanlara iki, üç, dört kadınla evlenmeyi mecbur kılmıyormuş, “ister evlenin ister evlenmeyin, serbestsiniz” anlamında bir keyfîlik ifade ediyormuş. Bu nedenle de isteyen, ikinci, üçüncü ve dördüncü kadını nikâhlayabilirmiş. Hâlbuki, yukarıda gösterdiğimiz gibi, âyetin dörde kadar evlenebilmekle hiç ilgisi yoktur. Âyet, olağanüstü hâllerde (yetimlerin mağduriyetleri söz konusu olduğunda) başvurulması gereken bir kampanyadan bahsetmekte ve insanları (evli olsun, bekâr olsun) bu kampanyaya katılmaya mecbur kılmaktadır.

           Şâyet o takdirde de adaleti gözetemeyeceğinizden korktuysanız, bir tanesini ya da yeminlerinizin sahip olduğunu nikâhlayın.

Yani, yetimlerin kadınlarının ikişer ikişer, üçer üçer, dörder dörder paylaşılması sonucunda, eşler arasında yeme-içme, barınma ve evlilik ilişkileri bakımından adaletli davranamayacaksanız, yetim kadınlardan bir tanesini nikâhlayın ya da “yeminlerinizin mâlik olduğunu; himâyenizde olan kadını nikâhlayın.

Görüldüğü gibi, bu sosyal kampanyadan kaçış yoktur. Olağanüstü hâllerde yapılacak olan bu kampanyaya herkes katılmak ve toplumdaki sorunun çözümüne katkıda bulunmak zorundadır.

Genellikle, “Bir tane ile yetinin” denilerek, âyette bulunmayan bir kelime (“yetinin” kelimesi) uydurulmaktadır. Oysa âyette, “yetinin” diye bir yüklem yoktur, âyetteki yüklem, “nikâhlayın”dır.

Konuyla ilgili Kur’ân âyetleri gâyet açık ve net iken, âyetin anlamı, Nisâ/3 hakkında Âişe'ye isnad edilen rivâyete göre ayarlanmıştır. Urve hadisi denilen bu rivâyet, bazı farklılıklarla bir kaç yoldan nakledilmiştir. Bunların en detaylısı ise Sahîh-i Buhârî'deki metindir:

İbn Şihâb şöyle demiştir: Bana Urve ibn Zübeyr haber verdi ki, kendisi Âişe'den, Allah Teâlâ'nın, Eğer yetimleriniz hakkında adaleti koruyamayacağınızdan korktuysanız... (Nisâ/3) sözünün ne anlama geldiğini sormuş. Âişe de şöyle demiştir:

— Ey kız kardeşimin oğlu! Bu âyetteki yetim kız, velîsinin velâyet ve vesâyeti altında bulunup malında erkeğe ortak yapar. Kızın malı ve güzelliği, velîsi olan erkeğin hoşuna gider. Bu sebeple velîsi onunla evlenmek ister. Fakat kızın mehrinde adalet etmek ve başkasının vereceği kadar mehir vermek istemez. İşte bu âyette o çeşit velîlerin velâyeti altındaki yetim kızları –hakklarında adalet ve onların mehirlerini en yüksek miktarına yükseltmedikçe– nikâh etmeleri nehyolunup, bunlardan başka kendilerine helâl olan kadınlardan nikâh etmeleri emrolunmuştur.

Âişe devamla dedi ki:

— Bu âyet indikten sonra insanlar Rasûlullah'a sorup fetva istediler. Bunun üzerine Allah, Senden yetimlerin kadınları hakkında fetva isterler... (Nisâ/127) âyetini indirdi.

Âişe dedi ki:

— Yüce Allah'ın bu diğer âyetteki, ve terğabûne en tenkihûhünne (Nisâ/127) kavli de, herhangi birinizin himâyesinde bulunan yetim kıza, mal ve güzelliği az olduğu zaman onunla evlenmeye rağbet göstermemesidir.

Âişe dedi ki:

— Bu mal ve güzelliği az olan yetim kızlara rağbet etmediklerinden dolayı malına ve güzelliğine rağbet ettikleri yetim kızları –adalete riâyet etmedikçe– nikâh etmekten yetim velîleri nehyolundular.

Peygamberimizin özellikleri hakkında yöneltilen sorulara Kur’ân ile cevap veren Âişe'nin, Kur’ân'ı anlama hususundaki dirâyeti herkes tarafından bilinmektedir. Dolayısıyla, açık ve net ifadesiyle herkesin anlayabileceği bu âyetin, Âişe tarafından –rivâyette ona isnad edildiği gibi– metne aykırı olarak yorumlanmış olması hiç de inandırıcı değildir.

Ama ne yazık ki, Âişe'ye atfedilen bu açıklamalar sebebiyle bu âyetler yanlış anlaşılmış, âyetin metnini Âişe'nin anlatımına uydurabilmek için kelimelerin önüne ve arkasına kural dışı eklemeler yapılmış ve ortaya –âyetlere aykırı olarak– teaddüd-i zevcât [çok evlilik] kurumu çıkarılarak, zorlama yorum ve uydurma gerekçelerle Müslümanlara kabul ettirilmek istenmiştir. Bu zorlama yorum ve uydurma gerekçelerden bazıları şunlardır:

• Çok evlilik, İslâm tarafından vaz‘ edilmemiş, eski toplumların tümünde, Hristiyanlık ve Yahûdilik'te de bu uygulama varmış. Tevrât'a göre Süleymân peygamberin 700'ü hür, 300'ü câriye olan 1.000 hanımı varmış.

• Savaş ve umumî felâket gibi bazı hâllerde kadın sayısı erkek sayısından çok olurmuş. O zaman çok eşlilik, sosyal zaruret hâlini alırmış. (Ya tersi olursa?)

• Kadın kısır olup erkek de çocuk istediğinde, teaddüd-i zevcâttan başka çare yokmuş. (Ya erkek kısır olursa?)

• Kadın müzmin bir hastalığa müptelâ olduğunda, yine teaddüd-i zevcâttan başka çare yokmuş. (Ya erkek müzmin bir hastalığa müptelâ olursa?)

• Erkek cinsel istek yönünden güçlü olur, eşi de yaşlı, aybaşılı, lohusa ya da hamile vs. olursa, teaddüd-i zevcâttan başka çare yokmuş. (Peki kadının canı, duygusu, hazzı yok mu? Erkeğe tanınan hakklar, kadın için söz konusu olmuyor mu? Kadın erkeği tatmin için mi yaratıldı ya da görevlendirildi?)

Meal, tefsir ve fıkıh kitaplarında, Nisâ/3'ün anlamı Urve rivâyetiyle örtülmüş, kelimelerin evvel ve âhirine alâkasız eklemeler yapılmış ve çok evliliğe izin çıkartılmaya gayret edilmiştir. Ardından da, akl-ı evveller tarafından bunun sosyal ve bireysel zorunluluk olduğu iddia edilmiştir.

Ama işin aslının öyle olmadığı, yukarıda görüldüğü üzere aşikârdır. Yani İslâm'da, normal şartlarda çok evlilik yoktur. Çok evlilik, ancak olağanüstü durumlarda; yetimlerin himayesi için uygulanan sosyal bir kampanyadır. İslâm'a göre çok evlilik, kamusal kararla topluca uygulanır, kişisel olarak uygulanamaz. Peygamberimizin çok evliliği ise, özel durumlardan kaynaklanmış olup sadece o'na özgü bir uygulamadır.

Sûrenin, yetim hukukunu ön plana çıkaran bu pasajının 4. âyetinde, Ve o kadınlara [yetimlerin kadınlarına] mehirlerini seve seve veriniz buyurularak, olağanüstü şartlarda gerçekleştirilen yetim kadınlarıyla evlilikte de mehirin ihmal edilmemesi ihtar edilmektedir. Mehir konusu ileride nikâhla ilgili pasajda gelecek olmakla birlikte biz mehirin mahiyetini burada sunuyoruz:

MEHİR

المَهر [mehr] sözcüğüyle aynı kökten gelen  مهارة[mahâret/beceriklilik] ve ماهر [mâhir/becerikli-uzman] sözcükleri yaygın olarak kullanılmaktadır.

 المهر[mehr] sözcüğünün esas anlamı, “yüzmek”tir. Buradan hareketle ve sözcüğün yaygın olan “beceriklilik” anlamı da dikkate alındığında mehr sözcüğünün, “işini yüzdürmek, her işi becerebilmek” veya “işi garantiye almak” anlamına geldiği söylenebilir.

Asıl anlamı bu olmakla birlikte mehr sözcüğü, “evlilik esnasında kocası tarafından kadına ödenen para ya da mal” anlamında kullanılır olmuştur. Fakat, sözcük Kur’ân'da bu anlamıyla kullanılmaz, “evlilik esnasında koca tarafından kadına ödenen mal veya para” için Kur’ân, الصّدقة [saduqa],  فريضة[farîza],  اوجور[ucûr], sözcüklerini kullanır.

 الصدقة[saduqa] sözcüğü,  ص د ق[sdq/doğru söylemek] kökünden gelir. Dolayısıyla sözcüğün, “doğru söylemek” anlamı esas alınırsa, “evlilik esnasında koca tarafından kadına ödenen mal veya para”yı ifade eden saduqa sözcüğünün Kur’ân'da, “geçimin sağlanacağına sadakat/doğru söz ile verilen güvence” anlamında kullanıldığı anlaşılır.

“Evlilik esnasında koca tarafından kadına ödenen mal veya para” –ki “mehir” ismiyle yaygınlık kazanmıştır– için bazı âyetlerde, أجر [ecr/ücret; bir şeyin karşılığı] kelimesi kullanılır. Bunun da, “kadının onurundan feda ettiklerinin karşılığı” olarak anlaşılması mümkündür.

Aslında, evlenecek erkeğin kıza-kız tarafına para veya mal vermesi geleneği, değişik din ve kültürlerde bilinmekte ve bu uygulamanın geçmişi çok eskilere dayanmaktadır. Bu, değişik kültürlerde “başlık parası”, “mohar”, “drahoma”, “kalın”, “ağırlık”, “namzetlik akçesi” gibi isimlerle anılmıştır. Bunun Kur’ân'daki örneği, Mûsâ peygamberin Medyen'deki evliliğidir:

O [kızların babası] dedi ki: “Sekiz yıl bana çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o kendinden; sana ağırlık vermek de istemem. İnşâallah beni sâlihlerden bulacaksın.” O [Mûsâ], “Bu seninle benim aramdadır; bu iki ecelden [iki süreden] hangisini gerçekleştirirsem demek ki, bana karşı düşmanlık/sorumluluk yok. Ve söylediklerimize Allah vekîldir” dedi. (Kasas/27-28)

Mûsâ Reuel'in yanında kalmayı kabul etti. Reuel de kızı Sippora'yı o'nunla evlendirdi.

Bu geleneğin İslâm'a kadarki uygulamalarında dikkat çeken husus, yapılan ödemelerin daima kızın ailesine yapılmasıdır. Nitekim İslâm öncesi Araplarda da mevcut olan uygulamada da mehir, kıza değil, kızın ailesine verilirdi. İslâm'da ise mehir, evlenecek kadının bizzat kendisine verilir; verilen mal ya da para bizzat kadına ait olur.

KUR’ÂN'DA MEHİR

Kur’ân'da mehirin konu edildiği âyetler:

Eğer kadınları, kendilerine dokunmadan veya onlara bir mehir takdir etmeden boşarsanız size bir günah yoktur. Ve onları kazançlandırın. Geniş olan hâline göre, eli dar olan da hâline göredir. Ma‘rûfa göre kazanç, muhsinler [iyilik-güzellik üretenler] üzerine bir borçtur. Ve eğer onları, kendilerine dokunmadan önce boşar ve mehri de kesmiş bulunursanız, o zaman borç, o kestiğiniz miktarın yarısıdır. Ancak kadınlar veya nikâh akdini elinde bulunduran kimse bağışlarsa başka. Ve bağışlamanız takvâya daha yakındır. Aranızdaki fazlalığı da unutmayın. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızı en iyi görendir. (Bakara/236-237)

Ve o kadınlara [yetimlerin kadınlarına] mehirlerini seve seve veriniz. Artık kendileri ondan [alacaklarından] bir kısmını size hoş ederlerse [ikramda bulunurlarsa] de onu afiyetle, çekinmeden yiyiniz. (Nisâ/4)

Size, anneleriniz, kızlarınız, kız kardeşleriniz, teyzeleriniz, halalarınız, erkek kardeşinizin kızları, kız kardeşinizin kızları, sizi emzirmiş olan anneleriniz, sütten kız kardeşleriniz, kadınlarınızın anneleri, birleşme yaptığınız kadınlarınızın eski kocalarından doğup evinizde bulunan üvey kızlarınız –birleşme yapmadıysanız bir sakınca yok size–, kendi sulbünüzden olan oğullarınızın hanımları ve iki kız kardeşin arasını birleştirmeniz –eski yapılıp geçenler hariç–, yeminlerinizin sahip oldukları hariç, muhsan kadınlar [nikâhlı kadınlar da haram kılındı. Allah çok affedici, çok merhametlidir. Bunlar Allah'ın üzerinize yazdığıdır. Bunların dışında iffetlerinizi koruyup fuhuşta bulunmamak üzere mallarınızla, muhsanlaşacak [evlenecek] kadın aramanız size helâl kılındı. Öyleyse onlardan ne ile faydalandıysanız, farz bir görev olarak ücretlerini ödeyiniz. Zorunlu ödemenizden sonra, rızalaştığınız şeyde size bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah en iyi bilen ve hikmet sahibi olandır. Ve sizden her kim hür mü’min kadınları nikâh edecek bir zenginliğe gücü yetmiyorsa, ona da, yeminlerinizin mâlik olduğu mü’min genç kızlarınızdan nikâhlamak var. Ve Allah sizin imanınızı daha iyi bilir. Sizin bazınız bazınızdandır. O hâlde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen sahiplenilmiş kadınlar olmak üzere yakınlarının izniyle onları [yeminlerinizin mâlik olduklarını] nikâhlayın ve örfe uygun bir şekilde ücretlerini [mehirlerini] verin. Sahiplenildiklerinde fâhişe işlerlerse, o zaman onlara hür kadınlara verilen azabın yarısı verilir. –İşte bu sizden günah işlemekten ürperen kimseleredir.– Ve eğer sabrederseniz sizin için daha hayırlıdır. Ve Allah gafûr'dur, rahîm'dir. (Nisâ/23-25)

Bu gün size temiz olan şeyler helâl kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin de yemeğiniz onlara helâldir. Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak –onlara ücretlerini/mehirlerini ödediğiniz takdirde– size helâl kılındı. Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O, âhirette hüsrana uğrayanlardandır. (Mâide/5)

Ey Peygamber! Şüphesiz Biz, sana, ecirlerini [mehirlerini] verdiğin eşlerini helâl kıldık. (Ahzâb/50)

Yukarıdaki âyetlerden açıkça anlaşılacağı üzere Kur’ân'da konu edilen mehir, diğer din ve kültürdeki “başlık”, “mahor”, “drahoma”ya benzememektedir.

Mehir konusunun doğru anlaşılabilmesi için, İslâm dininin kadına bakışının iyi bilinmesi gerekir:

• Kadın, beden ve cesaret yönünden erkeğe göre zayıf, cinsel organ yönünden savunmasız (Nisâ/34) olmakla birlikte, öz benlik olarak erkekten farklı değildir. Çünkü öz benliğin cinsiyeti yoktur. Herkesin öz benliğinin iyi ve kötü tarafları, kişilerin özgür iradeleri ile oluşmuş inanç ve amelleri sonucu ortaya çıkar. Diğer taraftan ise kadın, şefkat, merhamet, eğiticilik, öğreticilik gibi hissî konularda erkekten daha güçlüdür.

• Kadın tarladır, kültürdür (Bakara/223). Toplumların, maddî ve manevî varlıklarını sürdürmeleri kadına bağlıdır.

• Kadınların geçimleri, erkekler üzerine yüklenmiştir. Böylece kadınların dağ-taş geçim temini peşinde koşmaları ve tek başlarına seyahate çıkmaları neticesinde taciz ve tecavüze uğrama riski ve istismar edilme olasılığı ortadan kaldırılmıştır. (Nisâ/34)

• Kadının dul kalması hâlinde hemen evlenmesine izin verilmemiş, “iddet” kuralı getirilmiştir. (Bakara/228, Ahzâb/49, Talâk/4)

Bütün bu hususlar dikkate alındığında, İslâm dinindeki mehirin mahiyeti daha iyi anlaşılır. Kur’ân'a göre mehir; kadının “geçim sigortası”dır. Bu kural, kadının zayıflığından değil, –kadının sosyal ve kültürel yönden önemine binaen– korunması gerektiğindendir. Dul kalması durumunda “iddet” süresince geçinebileceği bir mal ya da paranın kadına verilmesi, onun geçimini sağlamak için uğraşmasına, yuvasından uzaklaşıp sıkıntılara katlanmasına gerek bırakmayacaktır. Böylece kadın, taciz ve tecavüz riskinden uzak olacaktır. Kısacası Allah, kadını onurlandırmak, korumak ve mağduriyetini engellemek için ona mehir verilmesini emretmiştir.

Kur’ân'da mehirin miktarı belirlenmemiş; özüne uygun olarak her çağda, o çağın şartlarına uygun olarak belirlenmesi için toplumlara bırakılmıştır.

Mehirin amacı kadını himâye etmek olduğuna göre, ideal olanın; ekonomik açıdan kadının kocasına muhtaç olmayacak ölçüde ve sosyal açıdan özgüvene sahip nitelikte yetiştirilmesinin gerektiği ortaya çıkar. Nitekim Allah kocalara, Ve o kadınlara [yetimlerin kadınlarına] mehirlerini seve seve veriniz. Artık kendileri ondan [alacaklarından] bir kısmını size hoş ederlerse [ikramda bulunurlarsa] de onu afiyetle, çekinmeden yiyiniz (Nisâ/4) ve Zorunlu ödemenizden sonra, rızalaştığınız şeyde size bir sorumluluk yoktur. Şüphesiz Allah en iyi bilen ve hikmet sahibi olandır (Nisâ/25) buyurmuş ve ancak mehire muhtaç olmayan kadınların mehiri kocalarına bağışlamalarına izin vermiştir.

Yetim hukukunun konu edildiği pasajın 7. âyetinde, yetimlere erkek-kız ayırımı yapılmadan mirasta eşit pay verilmesi emredilmektedir. (Yetimlik çağını geçen erkek ve kız çocuklarının hükmü ayrı olup, 11. âyette yer almaktadır.) Bu âyetin iniş sebebi hakkında şu olay nakledilir:

Âyet-i kerîme Ensâr'dan Evs b. Sâbit hakkında nâzil olmuştur. Evs vefat etmiş ve geriye Umm Kucce adında bir hanım ile yine ondan doğma üç kız bırakmıştı. Ölenin amcaoğullarından ve vâsilerinden Süveyd ile Arfece adındaki iki kişi kalkıp onun malını aldılar, hanımına ve kız çocuklarına hiç bir şey vermediler. Câhiliyye döneminde Araplar, kadınlara ve erkek çocuklara miras vermezler ve “Atların sırtında savaşan, mızraklarla vuruşan, kılıçla dövüşen ve ganimet elde edenden başkasına bir şey verilmez” derlerdi.

Umm Kucce bu hususu Rasûlullah'a (s.a) anlatınca, ölenin amca çocuklarını çağırdı. Kendisine, “Ey Allah'ın Rasûlü!” dediler, “Bu kadının çocukları ne ata biner, ne zayıf düşmüş birisine yardım edebilir, ne de düşmana bir zararı dokunabilir.” Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Şimdi gidiniz, Allah'ın bu hususta bana neler emredeceğine bir bakayım” dedi.

Bunun üzerine yüce Allah, onları reddetmek, sözlerini ve câhilce tasarruflarını iptal etmek üzere bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

Yetim hukukunu konu alan pasajın 5. âyetine, Allah'ın, ayakta kalmanız için size vermiş olduğu mallarınızı buyurularak, malın insan hayatındaki önemine dikkat çekilmektedir. Malum olduğu üzere Allah savurganlığı yasaklamış, malın korunması için şâhitler huzurunda senetleşmeyi ve rehin almayı emretmiştir. Zira mal, akıllı insanların dünya ve âhiret mutluluğunu sağlar:

Duvara da gelince; o, şehirde iki yetim oğlanındı ve onun altında onlar için bir define vardı. Babaları da iyi bir zat idi. İşte onun için, –Rabbinden bir rahmet olmak üzere– Rabbin onların erginlik çağına ermelerini, definelerini çıkarmalarını diledi. Ve ben onu [duvar doğrultma işini] kendi görüşümle yapmadım. İşte senin, üzerine sabra takat getiremediğin şeylerin te’vîli!” (Kehf/82)

Yetimin malına da yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar (malına) en güzel biçimde hariç [bu şekilde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz]. Ve ölçüyü, tartıyı hakkaniyetle tastamam yapın. Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olun ve Allah'a verdiğiniz sözü tastamam tutun. İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye O'nun [Allah'ın] size vasiyet ettikleridir. (En‘âm/152)

Hayır, hayır… Doğrusu siz yetimi kerîmleştirmiyorsunuz, yoksulun yiyeceği üzerine birbirinizi teşvik etmiyorsunuz. Oysa mirası yağmalarcasına öyle bir yiyişle yiyorsunuz ki, malı öyle bir sevişle seviyorsunuz ki, yığmacasına! (Fecr/17-20)

Seni aile geçindirme zorluğu içinde bulup da zengin etmedi mi? O hâlde yetimi kahretme! (Duhâ/8-9)

Dini yalanlayan şu kimseyi gördün mü? İşte odur, yetimi itip kakan ve yoksulun yiyeceği üzerine teşvik etmeyen kimse. (Mâûn/1-3)

Ergenlik çağına erinceye kadar yetimin malına da yaklaşmayın. En güzel bir şekilde olması müstesnâ. Ahdi de yerine getirin. Şüphesiz ahitte [verilen sözde] sorumluluk vardır. (İsrâ/34)

Sana hamrdan [aklı karıştıran/örten şeylerden] ve şans oyunlarından soruyorlar. De ki: “Bu ikisinde büyük bir günah, bir de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat dünya ve âhirette günahları, menfaatlerinden daha büyüktür.” Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: “İhtiyaçtan fazlasını infak edin.” Allah, tefekkür edersiniz diye âyetlerini işte böyle sizin için ortaya koyuyor. Sana yetimlerden de soruyorlar. De ki: Onlar için iyileştirme, en iyisidir. Eğer onlara karışırsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, bozguncuyla iyileştiriciyi bilir [birbirinden ayırt eder]. Eğer Allah dileseydi, sizi zora koşardı. Şüphesiz Allah azîz'dir, hakîm'dir. (Bakara/219-220)

Aranızda mallarınızı da bâtıl sebeplerle yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını, bilerek ve günah ile yemek için hâkimlere aktarmayın. (Bakara/188)

Ayrıca Nisâ/127; Bakara/83, 177, 215; Enfâl/41; Haşr/7; İnsan/8 ve Beled/15'te de bu konuya değinilmiştir. H.Yılmaz

Yakın akrabaya düşen kanunî miras paylarını açıklayan 11-12. ayetler ile ilgili notlarımda, bu emrin bütün hukukî sonuçlarını tahlil etmeye girişmedim. Miras kanunları, İslam Hukuku'nun çok özel ve ayrıntılı dallarından birinin konusudur ve onların kapsamlı şekilde incelenmesi, Kur’an metnini belli bir ihtisası olmayan okuyucunun anlayışına sunmaktan başka bir amaç gütmeyen açıklama notlarının ilgi alanı dışında kalmaktadır. M.Esed

Mirasın bölüştürülmesinde ilk önemli prensip erkeğin hakkının, kadınınkinin iki katı olmasıdır. Bu tamamen akla uygun ve adil bir paylaştırmadır. İslam hukuku ailenin ekonomik sorumluluğunu erkeğe yüklediği ve kadını bundan bağımsız kıldığı için, adalet, kadının miras payının erkeğinkinden az olması gerektiğidir.
Aynı şey, iki kız çocuğu için de geçerlidir. Yani eğer ölen kimsenin geride erkek çocuğu değil de iki veya daha fazla sayıda kız evladı kalmışsa, bu kız çocuklara tüm mirasın üçte ikisi verilir ve geride kalan üçte bir, diğer varisler arasında paylaştırılır.
Bunun gibi, eğer ölenin geride sadece bir tek oğlu kalmışsa ve başka varisi yoksa, tüm miras oğluna kalır. Fakat eğer başka varisi varsa, onların hakkı verildikten sonra geride kalan mirasın hepsi, o oğulun olur. Bu konuda ümmetin alimleri ittifak etmişlerdir.
Ölen kişi geride kız ya da erkek sadece bir çocuk veya çocuklar bırakmış olsa, anne ve babasından her birine mirasın altıda biri düşer. Geride kalan üçte iki ise diğer varisler arasında paylaştırılır.
Eğer başka hiçbir varis yoksa geriye kalan üçte iki babaya verilir; eğer başka varis varsa baba o üçte ikiyi o varislerle paylaşır.
Eğer ölen kişinin geride kız veya erkek kardeşleri varsa, annenin payı üçte birden altıda bire düşer. Düşürülen altıda bir ise, babanın payına eklenir. Çünkü bu durumda babanın sorumlulukları artmaktadır. Ölen kişinin anne babası hayatta ise, kız veya erkek kardeşlerine mirastan pay düşmediğine dikkat etmelidir.
Vasiyetin yerine getirilmesi borçların ödenmesinden öncedir. Çünkü ölen herkesin borcu olmayabilir, fakat vasiyeti olabilir. Kanunun uygulamasına gelince, İslâm toplumunda, borcun vasiyetten önce gelmesi gibi ortak bir görüş vardır. Yani borç her halükârda önce ödenmeli, sonra vasiyet yerine getirilmeli ve ondan sonra da miras paylaştırılmalıdır. Bakara suresinin 182. açıklama notunda kişinin vasiyet ederek tüm servetinin üçte birini hibe etmeye hakkı olduğu belirtilmişti. Bu izin, mirastan pay alamayan akraba veya akrabalara servetten bir miktar bırakabilmek için verilmiştir. Söz gelimi yetim bir kız veya erkek torun varsa, bir oğulun dul karısı, fakir bir kız veya erkek kardeş vs. varsa, kişi vasiyet ederek mirasının bir kısmını böyle birisine bırakabilir. Hatta kişinin herhangi bir kimseye veya kamu yararına malının bir kısmını vasiyet etmeye hakkı vardır. Kısacası, kanun kişinin mirasının üçte ikisinin (veya biraz daha fazlasının) paylaştırılmasını düzenler ve geride kalan (yaklaşık üçte bir) miras için de, kişiyi (her şahıs için farklı olabilen) kendi ailesinin özel durumlarına uygun bir şekilde vasiyet etmesi için serbest bırakır. Aynı zamanda vasiyetle varislere herhangi bir haksızlık yapılması da engellenmiş olmaktadır. Aile üyeleri varislere yapılan herhangi bir haksızlık durumunda, bu hatayı kendi aralarında veya Kadı'ya başvurarak çözümleyebilirler. Daha fazla açıklama için "Torunun Veraset Meselesi" adlı kitabıma bakınız.Bu, miras hakkındaki İlâhî kanunun hikmetini anlamayan ve kendi yaptıkları eklemelerle, kanundaki "eksikliği" doldurmaya çalışan anlayışsız kişilere bir cevap niteliğindedir. Mevdudi

Lafzen, “onlar”.  -  10 Lafzen, “ondan daha fazlası”. Klasik müfessirlerin çoğunluğuna göre bu pasaj, üvey erkek ve kız kardeşlere atıfta bulunmaktadır. Öz erkek ve kız kardeşlerin mirasları ise bu surenin sonunda (ayet 176) ele alınmaktadır.Bu tenbih, mirasçıları yasal haklarından mahrum etmeyi amaçlayan gerçek-dışı borçlara ve vasiyetlere işaret etmektedir. Birçok sahih Hadis'e göre Hz. Peygamber, yasal mirasçıların bulunduğu hallerde, başka kimselere, sahip olunan mal varlığının üçte-birini aşan miktarda vasiyette bulunmayı yasaklamıştır (Buhârî ve Müslim). Fakat miras üzerinde yasal hak sahibi bir yakın akraba yoksa, miras bırakacak kişi, servetini istediği şekilde vasiyet etmekte serbest bırakılmıştır. M.Esed

Eğer ölen kişi geride çocuklar bırakmışsa, karısı veya karılarına mirasın sekizde biri düşer. Eğer geride çocuk bırakmazsa, karısı veya karılarına bütün mirasın dörtte biri düşer. Bu dörtte bir veya sekizde bir eşler arasında eşit paylaştırılır.
Eğer başka varisler varsa, onlara duruma göre geride kalan 5/6 veya 2/3 üzerinden payları verilir. Aksi takdirde ölen kişinin geride kalan tüm 5/6 veya 2/3'yi vasiyet etme hakkı vardır.
Bütün müfessirler, bu ayetteki erkek kardeş veya kız kardeşlerden sadece anne tarafından olan kardeşlerin kastedildiği konusunda aynı fikirdedirler. Öz kız ve erkek kardeşler ve sadece baba tarafından kız ve erkek kardeşler hakkında miras kuralı surenin sonunda yer almıştır.
Vasiyet eğer kanunî varislerin haklarına tecavüz ediyorsa zararlıdır; borç da eğer alacaklı gerçekte varolmayan bir alacağı olduğunu söylerse veya varislerin hakkı olan payları, bazı oyunlarla azaltmaya çalışırsa zararlı olur. Bir hadise göre bu en büyük günahlardan biridir. Başka bir hadiste Hz. Peygamber (s.a) şöyle der: "Bir kimse hayatı boyunca Cennet'e yaklaşacak ameller işler, fakat tam öleceği sırada zararlı bir vasiyette bulunur ve sonunda kendisini Cehennem'e sokacak bir amel işlemiş olur." Böyle bir zarar verme her durumda büyük günah olmasına rağmen, burada özellikle varis olarak ne anne babası, ne evlatları olmayan kişi için söylenmiştir. Çünkü böyle bir kimsenin, uzak akrabaları mirasından mahrum etmek için vasiyet etmesi daha muhtemeldir.
Burada Allah'ın Alim sıfatı iki nedenden ötürü anılmıştır: Birincisi insanlara O'nun kanunundan kaçmanın imkânsız olduğunu, çünkü O'nun herşeyi bildiğini hatırlatmak için; ikincisi, Allah'ın onlar için hayırlı olanı daha iyi bildiğinden dolayı Allah tarafından emredilen miras taksiminin, mutlaka doğru olduğuna insanları ikna etmek için. Halim sıfatı ise, Allah'ın kanunlarının katı ve sert olmadığını, bilâkis onların yumuşak olduğunu ve insanları zora koşmadığını gösterir. Mevdudi

Bu sert uyarı, insanları, miras hükümlerini değiştirdikleri veya Allah tarafından belirlenen sınırları aştıkları zaman atılacakları Cehennem azabından korumak için yapılmıştır. Ne yazık ki Müslümanlar da, Yahudilerin yaptığı hataya düşerek Allah'ın hükmüne karşı gelmiş ve onu değiştirmişlerdir. Kadınlara miras hakları verilmiyor, müslümanlar tek erkek evlat sistemini (mirasın tümünü en büyük erkek çocuğa bırakmak -çev.) veya geniş aile sistemini (birden fazla çekirdek ailenin bir arada yaşaması -çev.) esas alan uygulamalara tabi oluyarlardı. Bir başka uygulama şekli de bugünkü İslâm dünyasının Batı'yı takip ederek "Ölüm vergisi" almasıdır. Bu açıkça gösterir ki, devlet de, Allah'ın diğer varisler arasında saymayı unuttuğu bir varistir! Gerçekte ise devlet, ancak ölen kişi arkasında varissiz bir miras bırakmışsa veya kendi isteğiyle bir kısmını vasiyet etmişse miras almaya hak kazanabilir. Mevdudi

Yukarıda, mal edinim yolları emek karşılığı kazanç ve miras yoluyla mal intikali olarak gösterilmişti. Burada buna, alış-verişle kazanım da eklenmiş ve âyette, karşılıklı rızaya dayalı ticaret yoluyla kazanılan malların helâl olduğu bildirilmiştir. Bakara/275'te de, Oysa ki, Allah, alış-verişi helâl, bu ribayı haram kılmıştır buyurulmuştu. Âyette, Mallarınızı –kendi rızanızla yaptığınız ticaret şekli hariç olmak üzere– aranızda hakksız yolla yemeyin ifadesindeki bâtıl/hakksız yolla yemek; faiz, irtikap, gasp, hırsızlık, hâinlik, rüşvet, zimmet, yalancı tanıklık, yalan yere yemin vs. gibi yollarla elde edilenlerin tümünü kapsar.

Âyetteki, kendinizi öldürmeyin ifadesi zâhir anlamıyla, “birbirinizi öldürmeyin, kendinizi öldürmeyin; intihar etmeyin” anlamlarına alınabilir. Ancak, içinde bulunduğu pasaj dikkate alındığında ibarenin anlamı, “mal-mülk kazanmak için başkasına zarar vermeyin; öldürmeyin, işini elinden almayın, karteller, tröstler oluşturup gelir dağılımında fertler arasında uçurum sağlayarak sosyal patlamalara neden olmayın” demek olur.

30. âyetteki, Ve kim, düşmanlık ve zulüm olarak bunu [yasakları] işlerse, yakında Biz onu ateşe sokarız. Ve bu [onu ateşe atmak], Allah'a çok kolaydır ifadesi, sûrenin başından bu yana zikredilen tüm yasakları kapsar.

32. âyette, Ve Allah'ın bazınıza, diğerlerinizden fazla verdiği şeyleri temenni etmeyin. Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Ve Allah'ın fazlından isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi en iyi bilendir buyurularak, insanlar arasında Allah'ın lütfunun farklı olabileceğine, dolayısıyla mal varlığı sebebiyle kimsenin kimseyi kıskanmaması gerektiğine dikkat çekilmiştir. Bu husus Zuhruf sûresinde de vurgulanmıştı:

Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/32)

Görüldüğü üzere Zuhruf/32'de, Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık, Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik buyurulmuştur. Bu ifade, hayattaki ast-üst ilişkisinin toplumsal yaşam için konulan bir yasa olduğunu göstermektedir. Buradaki derecelerle yükseltme, “keramet/üstünlük-saygınlık” değil; gibi hususlarda olan farklılıklardır. Herkesin mal, güç, akıl, zekâ, anlayış ve bilgi bakımından eşit olduğu bir ortamda işçi bulmak mümkün olmaz; işçi olmadığında ise hayat durur.

Dünyalık dereceler imrenilecek, göz dikilecek şeyler değildir:

Ve kendilerini fitnelemek için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız şeylere [mal, mülk, evlât ve saltanata] sakın gözlerini dikme [rağbetle bakma]. Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir. (Tâ-Hâ/131)

Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere [mal ve servete] heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında üzülme de... Sen kanatlarını mü’minler için indir. Ve, “Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcının ta kendisiyim” de. (Hicr/88-89)

32. âyetin iniş sebebiyle ilgili şunlar nakledilmiştir:

Tirmizî, Umm Seleme'den şöyle dediğini rivâyet eder: “Erkekler gazaya gidiyor, kadınlar gazaya gidemiyor ve biz mirasın (erkek hissesinin) yarısını alıyoruz” denilmesi yüce Allah, Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin buyruğunu indirdi. Mücâhid der ki: Yine bu hususta yüce Allah, Şüphesiz Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar (Ahzâb/35) âyetini de indirdi. Umm Seleme, Medîne'ye hicret eden ilk kadın olmuştu. Ebû Îsâ (et-Tirmizî) der ki: Bu mürsel bir hadistir. Kimisi bunu, “İbn Ebî Necîh'ten, o, Mücâhid'den” diye mürsel olarak, “Umm Seleme böyle böyle dedi” diye rivâyet etmiştir.

Katâde de der ki: Câhiliye dönemi insanları, kadınlara da, çocuklara da miras vermiyorlardı. Allah bunlara da mirastan pay etti. Kadınlara, erkeğin payının yarısı takdir edilince bu sefer kadınlar, paylarının erkeklerin payları gibi olmasını temenni ettiler. Erkekler de şöyle dedi: “Biz miras hususunda kadınlara üstün kılındığımız gibi, âhirette de hasenatımızla kadınlara üstün olacağımızı umarız.” Bunun üzerine, Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin âyeti nâzil oldu.

Mücâhid'in rivâyetine göre Umm Seleme, “Yâ Rasûlallah! Erkekler savaşa katılıp savaşıyor, biz ise savaşmıyoruz. Onların mirastaki paylarıysa bizimkinin iki katı. Keşke biz de erkek olsaydık!” deyince, bu âyet-i kerîme nâzil olmuştur.

Âyetteki, Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır ifadesiyle, erkek ve kadının yükümlülük ve sosyal yönden farklarının olmadığı bildirilmiştir. Bu konuyu Ahzâb sûresi'nde detaylı olarak açıklamıştık.

33. âyetteki, Ve Biz, anne, baba ve akrabaların bıraktıkları her şey için mevâli [mirasçılar] kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimseler; onların nasiplerini de hemen verin ifadesi, terekenin yakınlar arasında hakkaniyetle taksim edilmesi gerektiğini bildirmektedir.

Bu âyetin iniş sebebine dair şunlar nakledilmiştir:

Şânı yüce Allah, her insanın mirasçılarının ve mevâlîsinin [yakınlarının] olduğunu açıklamaktadır. O hâlde her biri Allah'ın kendisi için paylaştırmış olduğu mirastan paylarını alsın ve bir diğerinin malını temenni etmesin. Buhârî, “Kitâbu'l-Ferâiz”de Sa‘îd b. Cübeyr'den gelen rivâyetle yüce Allah'ın, Anne-babanın ve yakın akrabaların terk ettiklerinden her biri için mirasçılar [mevâli] kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimselere de… buyruğu hakkında İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakletmektedir: Muhacirler, Medîne'ye geldiklerinde, Ensâr, Muhâcir'e akrabası dururken mirasçı olurdu. Buna sebep ise, Rasûlullah'ın (s.a) aralarında kurduğu kardeşlik akdi idi. Yakın akrabaların terkettiklerinden her biri için mirasçılar kıldık âyeti nâzil olunca, ondaki bu hükmü Yeminlerinizin bağladığı kimselere de nasiplerini verin buyruğu nesh etti.

Yukarıda yetim hukuku ve yetimin mirası konu edilmişti. Bu pasajda ise tüm insanlara/kamuya hitap edilerek miras hukuku ele alınmıştır. Biz, anlam birliği ve bütünlüğü nedeniyle 33. ve 176. âyetleri burada tertip ettik.

Konuya girerken miras âyetlerinin sebeb-i nüzûlü hakkındaki nakilleri aktarmak istiyoruz:

Mirasa dair âyetin nüzûl sebebi ile ilgili farklı rivâyetler gelmiştir. Tirmizî, Ebû Dâvûd, İbn Mâce ve Dârekutnî'nin Câbir b. Abdullah'tan rivâyetine göre Sa‘d b. er-Rabî'nin hanımı dedi ki: “Ey Allah'ın Rasûlü! Sa‘d öldü, geriye de iki kız çocuğu ve kendi kardeşi kaldı. Kardeşi kalkıp Sa‘d'ın bıraktıklarını aldı. Kadınlar ise sahip oldukları mallar üzre nikâhlanırlar.” Hz. Peygamber o mecliste kendisine cevap vermedi. Daha sonra tekrar ona gelip dedi ki: “Ey Allah'ın Rasûlü! Sa‘d'ın kız çocukları (ne olacak)?” Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Bana (Sa‘d'ın) kardeşini çağır.” Kardeşi gelince ona şöyle dedi: “İki kız çocuğuna üçte-iki, hanımına sekizde-bir ver, geri kalanı da senindir.” Ebû Dâvûd'un rivâyetinin lafızları böyledir. Tirmizî ve diğerlerinin rivâyetinde ise şöyle denilmektedir: “Bunun üzerine miras âyeti nâzil oldu.” (Tirmizî) dedi ki:” Bu, sahih bir hadistir.”

İbn Abbâs (r.a), âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında şöyle demiştir: “Evs ibn Sâbit el-Ensârî, geriye üç kız ve bir hanım bırakarak ölmüştü. Vasîleri olan amcaoğullarından iki kişi Evs'in malına el koymuşlardı. Bunun üzerine Evs'in hanımı Hz. Peygamber'e (s.a) gelip, durumu arzederek, vasî olan bu iki kişinin, ne kendisine ne de kızlarına hiç bir mal vermediklerini söylemişti. Hz. Peygamber (s.a) de ona, “Haydi evine git, ben Allah'ın senin bu işin hususunda ne buyuracağına bakayım” demişti. İşte bunun üzerine Hz. Peygamber'e bu âyet nâzil oldu ve erkeklerin de, kadınların da mirastan payları olduğunu bildirdi. Fakat Hakk Teâlâ, bu âyette payların ne kadar olduğunu beyân etmedi. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a) o iki vasîye haber göndererek, “Evs'in malından hiç bir şeye dokunmayın” dedi. Daha sonra Allah Teâlâ'nın, Allah size, evlâtlarınız hakkında (...) emreder (Nisâ/11-12) âyetleri nâzil oldu ve böylece kocanın ve kadının hisselerinin miktarı belirtildi. Bunun üzerine Allah'ın Rasûlü, o iki vasî'ye, Evs'in hanımına mirastan sekizde-bir hisse verip, kızların hisselerini ellerinde tutmalarını emretti. Daha sonra da Hz. Peygamber (s.a) onlara, kızların hisselerini de kızlara vermelerini bildirdi. O iki vasî de, hisselerini onlara verdi.” İşte âyetin sebeb-i nüzûlü ile ilgili söz bundan ibarettir.

Kur’ân'da miras ilkeleri böylece belirtilmiş, ardından da, Şüphesiz Allah, her şeye en iyi şâhittir. Babalarınız ve çocuklarınız; hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu, siz bilemezsiniz. Şüphesiz Allah en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. Allah, sapmayasınız diye açığa koyuyor ve Allah her şeyi en iyi bilendir. Bunlar, Allah tarafından bir vasiyettir. Ve Allah en iyi bilen ve çok yumuşak davranandır diye uyarılarda bulunulmuş ve sonra pasaj, İşte bunlar, Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve Elçisi'ne itaat ederse Allah onu, içinde sürekli kalanlar olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere girdirir. İşte bu da, çok büyük kurtuluştur. Ve kim Allah'a ve O'nun Elçisi'ne karşı gelir ve O'nun sınırlarını aşarsa, onu, içinde sürekli kalmak üzere cehenneme girdirir. Ve alçaltıcı azap onun içindir tehdidi ile bitirilmiştir.

33. âyetteki, Ve Biz, anne, baba ve akrabaların bıraktıkları her şey için mevâli [mirasçılar] kıldık. Yeminlerinizin bağladığı kimseler; onların nasiplerini de hemen verin ifadesinden anlaşıldığına göre, miras, neseb ve sözleşmeye dayandırılmıştır. Târih kayıtlarına göre Araplar arasında da veraset, neseb ve sözleşmeye dayalı olarak tatbik edilmekteydi. Bu konuyu Râzî'den naklediyoruz:

Bil ki câhiliyye halkı, şu iki şey sebebiyle birbirlerine vâris oluyorlardı:

a) Neseb,

b) Muahede/sözleşme...

Neseb cihetinden birbirlerine vâris olmalarına gelince onlar, ne küçük çocuklara, ne de kadınlara miras veriyorlardı. Onlar ancak, at üzerinde savaşan ve ganimet elde eden erkek akrabaları mirasa mâlik kılıyorlardı.

Sözleşme cihetinden birbirlerine vâris olmalarına gelince, bu da şu iki şekilde tahakkuk ediyordu:

1) Anlaşma

Câhiliyyede bir kimse, bir başkasına “Kanım, senin kanın; canım, senin canın.. Sen bana, ben de sana vâris olurum... Sen beni kollarsın, ben de seni..” derdi. Onlar bu şekilde bir akit yaptıklarında, onlardan hangisi diğerinden önce ölürse, sağ kalan için, ölünün malından daha önce şart koşulmuş olan şey tahakkuk ederdi.

2) Evlât edinme

Araplardan herhangi bir kimse, başkasının oğlunu evlât ediniyordu. Böylece bu çocuk babasına değil de, o kimseye nisbet ediliyor ve o kimseye vâris oluyordu. Bu evlât edinme de anlaşma çeşitlerinden birisiydi.

Yukarıda, bazı durumlarda mirastan erkek kardeşe 2, kız kardeşe 1 pay verildiğini görmüştük. Bunun hikmetini kavrayamayanların bu husustaki izahlarına gelince:

Birinci soru: “Hiç şüphesiz, şu sebeplerden dolayı kadın erkekten daha âcizdir:

a) Kadın dışarı çıkmaktan ve ortada gözükmekten âcizdir. Zira onun kocası ve akrabaları, bunu ona yasaklar.

b) Aklı kıt, aldanması ve yanılması çoktur.

c) Erkeklerle karıştığında, töhmet altına girer.

“Kadının acziyyetinin daha fazla olduğu sabit olduğuna göre, mirastaki hissesinin de daha çok olması gerekir. Daha çok olmasa bile, en azından erkeğinkine eşit olması gerekir. Binâenaleyh Cenâb-ı Hakk'ın, kadına mirastan erkeğin payının yarısını vermesindeki hikmet nedir?”

Bu soruya şu şekillerde cevap verilir:

1) Kadının harcaması daha azdır, çünkü kocası, onun için harcar. Erkeğin harcaması ise daha çoktur, çünkü erkek, hanımı için de harcar. Harcaması ve masrafı daha çok olan, mala daha muhtaçtır.

2) Erkek, yaratılış, akıl ve meselâ kadılık [hâkimlik] imamet [devlet başkanlığı] yetkisinin kendisine verilmesi gibi dinî mertebeler bakımından kadından daha üstün durumdadır. Keza kadının şâhitliği, erkeğin şâhitliğinin yarısı kadardır. Bu durumda olan kimseye, daha fazla verilmesi gerekir.

3) Kadının aklı az, (arzuları) çoktur. Kadına çok mal verildiğinde, fesat büyür. Nitekim şâir, “Boş zaman, gençlik ve bolluk içinde olmak, kişiye çok zararlıdır” demiştir. Nitekim Cenâb-ı Allah, Çünkü insan muhakkak kendini ihtiyaçtan vareste gördü diye azar (Alâk/6-7) buyurmuştur. Erkeğin durumu ise böyle değildir.

4) Erkek, aklının tam oluşu sebebi ile, malını hanlar yaptırma, çaresizlerin yardımına koşma, yetim ve dullara infakta bulunma gibi dünyada güze1 övgüyü, âhirette de bol sevabı kazandıracak şeylere harcar. Bunu ancak erkek yapabilir. Çünkü erkek, insanlara daha fazla karışıp içli-dışlı olur. Kadının, insanlara ihtilatı ise azdır. Binâenaleyh kadın buna muktedir olamaz.

5) Rivâyet olunduğuna göre Ca‘fer-i Sâdık'a bu mesele sorulunca o şöyle demiştir: “Hz. Havva bir avuç buğday alıp onu yedi. Sonra bir avuç daha alıp onu gizledi. Daha sonra bir başka avuç aldı ve onu Hz. Âdem'e verdi. Hz. Havva, kendi payını erkeğin payının iki katı kılınca, Allah Teâlâ durumu aleyhine çevirdi de, kadının (mirastan) hissesini, erkeğin hissesinin yarısı kıldı.”

Böyle zorlamalara hiç gerek yoktur. Allah bu ilkeleri, Arap aile yapısındaki kıst [hakkaniyet] ölçülerine göre koymuştur. Zira babanın bıraktığı malın iktisabında, erkek çocukların katkıları vardı. O nedenle de erkek evlâdın kız evlâda göre daha fazla alması normaldir. Ancak aile, kazanç ve birikimini erkek evlâdı okutup meslek edindirmek için harcadığında, geriye kalan az miktardaki malın taksiminde okutulup doktor veya mühendis yapılmış, üst düzey gelir sahibi olmuş bulunan erkek kardeş 2, bağ-bahçede ırgat olarak çalışan kız kardeş 1 pay mı almalıdır? Görüldüğü gibi bazı durumlarda ikiye-bir hükmü ile hakk tecelli etmiyor. Hakkın yerini bulması için ek maddeler gerekir, ki Allah da böyle yapmıştır:

Sizden birinize ölüm hazır olduğu vakit, eğer bir hayır [mal] bıraktıysa, muttakiler üzerine bir hakk olarak, babası-anası ve en yakın akrabası için, ma‘rûf ile vasiyet etmek yazıldı [farz kılındı]. Artık her kim, bunu duyduktan sonra onu değiştirirse, onun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir. Artık her kim vasiyet edenin bir hata işlemesinden veya bir günaha girmesinden korkar da onların arasını düzeltirse, ona hiç bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Bakara/180-182)

Ey iman etmiş kişiler! İçinizden birine ölüm hazır olduğu zaman, vasiyet sırasında aranızdaki şâhitlik, kendi içinizden adalet sahibi iki kişidir yahut yeryüzünde yolculuğa çıkmış iseniz, sonra da ölümün musibeti size gelip çatmışsa, sizden olmayan iki kişidir. Eğer şüpheye düşerseniz, salâttan sonra onları alıkorsunuz. Sonra da onları, “Akraba bile olsa, yemini bir çıkar karşılığı satmayacağız, Allah'ın şâhitliğini gizlemeyeceğiz. Aksi hâlde günahkârlardan oluruz” diye Allah'a yemin ettirirsiniz. Sonra da eğer o ikisinin [şâhitlerin] bir günah işledikleri anlaşılırsa, ölene daha yakın olan hakk sahiplerinden diğer iki kişi onların yerine geçerler de, “Bizim şâhitliğimiz, o ikisinin [önceki iki kişinin] şâhitliğinden daha doğrudur ve biz kimsenin hakkına tecavüz etmedik. Aksi hâlde biz zâlimlerden olurduk” diye Allah'a yemin ederler. İşte bu [böyle bir yemin], şâhitliklerini usulüne göre yapmaları yahut yeminlerinden sonra yeminlerinin kabul edilmemesinden korkmaları için en yakın [iyi] yoldur. Allah'a takvâlı davranın ve kulak verin. Ve Allah, fâsıklar topluluğuna kılavuzluk etmez. (Mâide/106-108)

Ve sizden eşler bırakarak vefat edecek olanlar, eşleri için senesine kadar evlerinden çıkarılmaksızın kendilerine yetecek bir malı vasiyet ederler. Artık onlar, çıkarlarsa, ma‘rûf ile kendilerinin yaptıklarında sizin için bir günah yoktur. Ve Allah azîz'dir hakîm'dir. (Bakara/240)

Bu ölçüler çevresinde örneklediğimiz aile bireyleri arasında kız evlâda 2 ya da daha fazla, erkek evlâda ise 1 ya da daha az verilebilir veya ailenin mal varlığı harcanarak okutulan erkek evlâda hiç pay verilmeyip, terekenin hepsi kıza verilebilir. Bütün bunlar, vasiyet ile gerçekleştirilir. Baba vasiyet etmediyse, kamu devreye girerek hakkaniyeti sağlar.

Yukarıdaki âyetlerde, Bu paylar, onun [ölenin] yaptığı vasiyet ve borçlardan sonradır buyurularak, önce vasiyetin yerine getirilmesi ve borçların ödenmesi istenmiştir. Bakara/180'de ise, Sizden birinize ölüm hazır olduğu vakit, eğer bir hayır [mal] bıraktıysa, muttakiler üzerine bir hakk olarak, babası-anası ve en yakın akrabası için, ma‘rûf ile vasiyet etmek yazıldı [farz kılındı] buyurularak, miras taksiminden doğacak hakksızlıkların vasiyetlerle telafi edilmesi; diğer âyette ise hakkaniyetin sağlanması için hâkimin terekeyi paylaştırması hükme bağlanmıştır:

Artık her kim, bunu duyduktan sonra onu değiştirirse, onun günahı ancak onu değiştirenlerin üzerinedir. Şüphesiz Allah en iyi işitendir, en iyi bilendir. Artık her kim vasiyet edenin bir hata işlemesinden veya bir günaha girmesinden korkar da onların arasını düzeltirse, ona hiç bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Bakara/181-82)

Âyetlerden anlaşıldığı üzere mirasta hakkaniyetin sağlanması için “vasiyet” müessesesine ihtiyaç vardır. Ne yazık ki, Veda Hutbesine, “Vârise vasiyet yoktur” ilavesi yapılıp, Rasûlullah'ın ağzından vasiyet ortadan kaldırılmak istenmiştir.

Burada üzerinde durulması gereken hususlardan biri de “kelâle” meselesidir. Kelâle sözcüğünün yanlış anlaşılması nedeniyle birtakım sorunlar ortaya çıkmıştır. O nedenle kelâle üzerinde durmak istiyoruz:

LÜGATTE “KELÂLE”

 كلالة[kelâle] sözcüğü, “yürümekten yorgun düşme, aciz olma, yorgunluktan kuvvetin gitmesi” anlamlarındaki  ك ل ل[k-l-l] fiilinin mastarı olup kesici yerleri işe yaramaz hâle gelmiş bıçak ve kılıca, kimsesiz-desteksiz kalmış yetime ve hâmile olduğu dönemde saldırganlığını yitirmiş yırtıcı hayvana da كلّ [kell] denir ki bu, Türkçe'deki “kelerme, kelleşme” sözcüğüyle aynı anlamdadır. Kell sözcüğü, –dilimize Farsça'dan (aslında Farsça'ya Arapça'dan geçmiştir), “saçı dökülmüş” anlamıyla girmiş olsa da– mecâzen “zayıf düşmüş, cılız” anlamında da kullanılır. Her ne kadar TDK'da “kelerme” sözcüğü yoksa da, Anadolu'da, yıpranmış ve zayıf düşmüş şeylere kelermiş denir.

 ك ل ل[k-l-l] kökünden türeme sözcükler Kur’ân'da üç yerde; Nisâ/12, 176'da kelâle ve Nahl/76'da kell [zayıf, güçsüz olduğundan yük hâline gelmiş] şeklinde yer alır.

Bu sözcük, “dıştan kuşatma” [yakın kimsesi olmadığından uzak olanların mirasçı olması] anlamıyla da açıklanabilirse de, buna lüzum yoktur. Sözcüğün vaz‘ı yukarıda zikrettiğimiz gibidir.

MİRAS HUKUKUNDA “KELÂLE”

Bu sözcük miras hukukunda mesnetsiz rivâyetlerdeki nakillere göre ele alınmış, bunun sonucu olarak da işin içinden çıkılmaz bir durum ortaya çıkmıştır. Genellikle kelâle, “vâlidi ve veledi olmadan miras bırakan kişi” olarak tarif edilmiştir. Vâlid “baba”, veled ise “erkek çocuk” olarak kabul edildiğinden, çevirilerde “babasız ve çocuksuz” şeklinde yer almıştır. Aslında vâlid, “ana-baba”yı, veled ise “erkek ve kız çocuğu” birlikte ifade eder. Kur’ân'da ana-baba için vâlideyn, erkek-kız çocuk için veled, evlâd sözcükleri kullanılır.

Kutrub, “Kelâle, ana-baba ve kardeşin dışındaki şeylerin adıdır” (yani, “anasızlık-babasızlık ve kardeşsizlik”) der. Görüldüğü üzere Kutrub, anayı sözcük anlamına katarken, çocukları dışarıda bırakmıştır.

Rivâyet destekli yorumlardan yola çıkıldığında, hatalı bir sonuca varıldığı için sözcüklerin asıl anlamları dikkate alınmalıdır. Kelâle'nin asıl anlamı, “zayıf düşmüş, kimsesiz, desteksiz kalmış” demektir. İnsan bu duruma, ancak eşi, usûl ve furûu [anası-babası, erkek ve kız çocukları] olmadığı zaman düşer. Bu bakımdan kişiler; eş, usûl ve furûuna bakmakla, onları zayıf ve desteksiz bırakmamakla yükümlüdürler. Eşe, usûl ve furûa işte bu nedenle zekât ve sadaka verilmez.

Nisâ/12 ve 176. âyetlerinde konu edilen “kelâle” işte budur; yani, “eş, ana-baba ve erkek-kız çocuklardan mahrum kalma hâli”dir.

176. âyetten anlaşıldığına göre birileri Rasûlullah'a kelâle'nin miras durumunu sormuş, Allah da o'na, Allah, size fetva verecektir demesini emretmiştir. Kelâle ile ilgili fetva da 12. âyette verilmiştir. Bulunması gereken pasaj dışında tertip edilmesi sonucu, 176. âyetin, Çocuğu olmayan, kız kardeşi bulunan bir kişi helâk olursa [ölürse], bıraktığı şeyin yarısı onundur [kız kardeşinindir] bölümü, “kelâle” hakkında verilen fetva zannedilip, miras âyetleri anlaşılmaz sözler yumağı hâline getirilmiştir. Özellikle bu sûrenin 12. âyetinde kelâle hakkındaki fetva ile burada kelâle hakkında olduğu kabul edilen fetva arasındaki çelişki nedeniyle çıkmaza girilmiş, “üvey kardeş, öz kardeş” takdirleri yapılmaya mecbur kalınmıştır. Halbuki kelâle hakkındaki fetva, 176. âyette değil, 12. âyette bulunmaktadır.

Âyetteki, çocuğu yoksa ifadesinden, murisin eşinin bulunduğu anlaşılmaktadır. O nedenle buradaki taksimde, eş ve kardeşler vâris durumundadırlar.

Burada üzerinde durulması gereken bir husus da, 176. âyetin yapısıdır. Âyetteki, Senden kelâle [birinci derecede mirasçısı olmayan kişiler] hakkında fetva isteyecekler. De ki: “Allah, size fetva verecektir” ifadesinden sonra gelen Çocuğu olmayan, kız kardeşi bulunan bir kişi helâk olursa [ölürse], bıraktığı şeyin yarısı onundur [kız kardeşinindir] bölümü, birinci kısmın açılımı değildir. Zira, Çocuğu olmayan, kız kardeşi bulunan bir kişi helâk olursa [ölürse] ifadesinden, söz konusu kişinin evli olduğu, ama çocuğunun bulunmadığı anlaşılmaktadır. Hanımı olduğuna göre ölen kişi “kelâle” değildir. Bu, mirastaki başka bir durumun izahıdır. Kelâle ise 12. âyette açıklanmıştır.

Bu pasajda miras hukukuna dair şu ilkelere yer verilmiştir:

• Anne, baba ve akrabaların bıraktıkları her şey için mevâli [mirasçılar] kılınmıştır.

• Borçlar ödenmeli, vasiyetler ve velâ hukuku yerine getirilmelidir.

• Vâris olan evlâtlardan [yetimlik çağını geçen çocuklardan] erkeğin payı, iki kadın payı kadardır. (Yetimlik çağında kız-oğlan eşit pay alırlar.)

• Mirasçılar hepsi kız olmak üzere ikiden fazla iseler, terekenin üçte-ikisi onlarındır.

• Mirasçı bir tek kadın ise, o zaman terekenin yarısı onundur.

• Eğer ölen, ana ve baba ile birlikte çocuklar da bırakmışsa, ana-babanın her birine altıda-bir; şâyet ölenin çocuğu yok da mirasçı olarak ana ve babası kalmışsa, o zaman anasının hakkı üçte-birdir.

• Eğer ölenin kardeşleri varsa, anasına altıda-bir düşer.

• Çocuğu olmayan, kocası ve kız kardeşi bulunan bir kadın ölürse, bıraktığı şeyin yarısı kız kardeşinin, yarısı da kocasınındır.

• Çocuğu olmayan, kocası ve erkek kardeşi bulunan bir kadın ölürse, erkek kardeş, kocasından artanın tamamını alır. (Yarısı kocasınındır.)

• Çocuğu olmayan, karısı ve kız kardeşleri olan bir erkek ölürse; kız kardeşler, iki tane ise, çocuksuz ölen erkek kardeşin bıraktığının üçte-ikisi onların, dörtte-biri de karısınındır.

• Çocuğu olmayan, karısı ve erkek ve kız kardeşleri olan bir erkek ölürse, erkek için iki kadının payı vardır. (Karısı terekenin dörtte-birini alır).

• Eğer ölen kadının çocukları yoksa, bıraktıklarının yarısı kocasınındır.

• Şâyet ölen kadının çocukları varsa, mirasın dörtte-biri kocanındır.

• Eğer koca çocuk bırakmadan ölürse, geriye bıraktığının dörtte-biri karısınındır.

• Şâyet ölen kocanın çocukları varsa, terekenin sekizde-biri hanımınındır.

• Eğer ölen bir erkek veya kadın, kelâle olarak [birinci dereceden mirasçısı; eşi, çocuğu ve ana-babası olmadan] miras bırakıyor ve kendisinin bir erkek veya kız kardeşi bulunuyorsa, bunlardan her birine altıda-bir verilir. Eğer kardeşler bundan daha çok iseler, üçte-birde ortaktırlar.

• Miras taksimi, ölenin yaptığı vasiyet yerine getirildikten ve borçları ödendikten sonra yapılır. H.Yılmaz

Dört kişinin çıplak gözle görebileceği kadar açıkta yapılan bir fiil, kamuyu ve kamu hukukunu ilgilendirir duruma gelmiş demektir. Cezasını da kamu mahkemeleri takdir edecektir.. M.Sağ

Lafzen, “ve aranızdan bu suçu işleyen iki kişi (çıkarsa), her ikisini de cezalandırın”. Müfessirlerin çoğuna göre, bu hem bir kadının ve erkeğin hayasızca davranışlarına, hem de eşcinsel ilişkilere işaret etmektedir.Bazı müfessirler fâhişeh terimine (ki burada “hayasızca davranış” olarak çevrilmiştir) zinâ veya “(kadın ile erkek arasındaki) gayrimeşru ilişki” anlamını yüklemişler ve sonuçta bu ayetin, her iki suçlu tarafın da yüz kırbaçla cezalandırılması esasını getiren 24:2 tarafından “neshedildiği”ni ileri sürmüşlerdir. Ancak bu mesnetsiz varsayım kabul edilemez niteliktedir. Kur’an'ın herhangi bir ayetinin başka bir ayet ile “neshedilmiş” olduğunu kabul etmenin imkansızlığı bir tarafa (bkz. sure 2, not 87), fâhişeh ifadesi, bizâtihî, gayrimeşru cinsel ilişki anlamını ihtiva etmez: Daha çok, söz veya davranış olarak aşırı, çirkin, müstehcen, yakışıksız yahut iğrenç şeyleri ifade eder (karş. Lane VI, 2344 vd.) ve hiçbir şekilde cinsel suçlarla sınırlandırılamaz. Bu bağlamda ve 24:2 ile birlikte okunduğunda bu ifade, açıkça, zinâ olarak tanımlanan şey (yani, “fuhuş” veya “gayrimeşru ilişki”) ile mutlaka sınırlanamayacak olan hayasızca davranmayı gösterir ve bu nedenle, dayak ile cezalandırılan isbatlanmış zinânın aksine samimî bir pişmanlık ile telafi edilebilir. Bütün cinsel tecavüz veya hayasızca davranış iddialarında Kur’an'ın, diğer bütün hukukî olaylarda istenen iki şahit yerine dört şahidin doğrudan şahitliğini mahkumiyet için bir olmazsa olmaz şart (sine qua non) olarak belirlemesi, kayda değer bir husustur. Hem bu emre temel teşkil eden sebepler, hem de onun hukukî sonuçları için bkz. 24:4 ile ilgili not 7. M.Esed

İslâm'da ilk defa bu iki ayette (15-16) zina suçu için cezadan bahsedilmektedir. 15. ayete göre, suçlu kadın bir sonraki emre kadar kapalı tutulmalıdır. 16. ayete göre ise, zina eden kadın ve erkek azarlanarak, hor görülerek, dövülerek vs. cezalandırılmalıdır. Daha sonra Nur suresindeki 2. ayette bu ceza değiştirilmiştir. Artık zina eden kadın ve erkekten herbirine yüz değnek vurulmalıdır. Ceza hukukunda cezaların tedrici olarak artması, akıl ve hikmete dayanmaktadır. O dönemde Araplar belirli bir hukuk ve ceza sistemine sahip olan yerleşik bir hükümetin emri altında yaşamaya alışkın değildi. Bunun için eğer İslâm devleti, onlara tüm ceza sistemini birden uygulamaya kalksaydı, bu onlara ağır gelebilirdi. Bu nedenle ilk önce bu iki ayetteki tipte cezalar uygulanmış, daha sonra da yavaş yavaş zina, hırsızlık, cinayet gibi suçlar için daha ağır cezalar belirlenmiştir. Böylece İslâm ceza hukuku belirlenip tam bir sistem haline gelmiş, Hz. Peygamber (s.a) ve daha sonra Raşid halifeler döneminde uygulanmıştır.
Bu iki ayet arasındaki gözle görülen fark, müfessir Süddi'yi 15. ayetin evli kadın için, 16. ayetin de bekâr kadın ve erkek için indirildiği sonucuna götürmüştür. Fakat bu tür bir tefsir hiçbir ciddi delile dayanmamaktadır. Aynı şekilde Ebu Müslim İsfehanî'nin tefsirinde yer alan 15. ayetin, iki kadının doğal olmayan ilişkisi, 16. ayetin de iki erkeğin doğal olmayan ilişkisi için indirildiği görüşü de yanlıştır. Ebu Müslim İsfehanî gibi değerli bir alimin böyle bir sonuca varmasına hayret ediyorum.
Halbuki Kur'an sadece kanunun ve ahlâkın prensiplerini ortaya koyar. Bu nedenle sadece normal hayatta karşılaşılan problemleri ele alır ve anormal şartlar altında meydana gelen olaylara değinmez. Bu son iki problem, müslümanların içtihadlarına bırakıldığı için, bir hükme bağlanmamışlardır. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) öldükten sonra ortaya çıkan, iki erkeğin gayri tabi ilişkisi hakkında hüküm verirken sahabe, bu iki ayete başvurmamıştır. Mevdudi

Bu âyetlerde, toplumdaki cinsel sapıklıkla ilgili hükümler bildirilmiştir. Buna göre:

Lezbiyenlik yaptıkları en az dört tanıkla tesbit edilen kadınlar, vefat edinceye ya da Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tecrit edilmelidirler.

Homoseksüel [eşcinsel] erkeklere eziyet edilmeli, tevbe edip düzelirlerse kendi hâllerine bırakılmalıdırlar.

Bu âyetlerde eşcinsellik, patolojik bir vakıa olarak görülmekte ve eşcinsellerin cezalandırılması değil, tedavi ve rehabilite edilmeleri istenmektedir. Bu hastalığın Lût peygamberin kavminde ileri derecede salgın olduğu Kur’ân'da [A‘râf, Hûd, Hicr, Şu‘arâ, Neml, Ankebût, Kamer ve Enbiyâ sûrelerinde] bildirilmiştir. Eşcinsellik hakkında daha önceki açıklamalarımıza bakılabilir.

Bazıları bu âyetleri zinaya hamletmiş, Nûr sûresi'ndeki zina cezası hakkındaki âyetlerin bu âyetleri neshettiğini ileri sürmüşlerdir. Hâlbuki âyetin teknik yapısı buna izin vermez. Zira âyetteki, ellâti [kadınlar] ifadesine, erkek dâhil olamaz; ellezâni [iki erkek] ifadesine de, kadın dahil olamaz. Bu ifadeler, âyetlerde konu edilen aşırılığın “zina” olmadığını açıkça göstermektedir. Ayrıca birçok yerde açıkladığımız gibi, fahşâ, fâhişe, fuhuş sözcükleri, “aşırı davranmak” anlamında olup, zina, homoseksüellik, çıplaklık gibi çok çirkin olan her fiil için kullanılır. Bu hususla ilgili Necm ve Nahl sûrelerindeki açıklamalarımıza bakılabilir.

Homoseksüellere [eşcinsel erkeklere] verilecek eza; “azarlamak, ayıplamak ve kötü söz söylemek” olarak kabul edilebilirse de, bizce onlara verilecek eza, onların tecrit edilerek tedavilerinin sağlanmasıdır. Âyete göre bunların tedavi ve rehabiliteleri de kamu üzerine borçtur. H.Yılmaz

Burada zaman olarak yakınlığı ifade eden min karîbin ifadesi, “hemen” diye de çevrilebilir; yani, kötülük işledikten hemen sonra. Ancak klasik müfessirlerin çoğunluğu, bu bağlamda, ölümün fiilen yaklaşmasından önceki zamanı gösterdiği kanaatindedirler. Bu yorum, sonraki ayet tarafından da teyid edilmektedir.M.Esed

Arapça "tövbe" kelimesi, "geri dönmek" ve "yönelmek" anlamlarına gelir. Günahından pişman olup ondan vazgeçen kimse, sahibinden kaçtıktan sonra tekrar efendisine geri dönen bir köleye benzetilebilir. Bu onun tövbesidir. Efendisi onun pişmanlığını ve özrünü kabul ettiğinde, ona iyi davranışlarla yönelir ve onu affeder. Arapça'da bu, onun kölesine tövbesidir. Bu ayette Allah, tövbenin iki yönünü de ortaya koyuyor. Allah şöyle diyor: "Sadece cahillikle, istemeden bir günah işleyen, sonra da hatalarını farkedince benim bağışlamama sığınan kullarımın tövbesini kabul ederim. Böyle bir tövbe için benim bağışlama kapılarım tamamen açıktır." Fakat hayatları boyunca Allah'tan en ufak bir korku duymayan ve ölüm yaklaştığında tövbe etmeye başlayan kişi için böyle değildir. Hz. Peygamber (s.a) ölümün yaklaştığını bildirir bir belirti olmadığı zaman, yapılan tövbeleri Allah'ın kabul ettiğini söylemiştir. İmtihan zamanı sona erdiğinde artık kişinin günahından dönme şansı yoktur. Aynı şekilde, eğer bir kişi kâfir olarak ölüyorsa ve gözleriyle öte dünyayı gördüğü anda tövbe ederse, bu tövbe de kabul olunmaz. Mevdudi

15-16. âyetlerde lezbiyenlik ve homoseksüellik yapanlar ve onların tevbeleri konu edilmişti, burada ise hangi tevbenin makbul olduğu ortaya konulmuştur. Allah rahmeti gereği kullarını tevbeye [suçtan dönmeye] davet etmiş, Kendisinin de suçtan döneni cezalandırmaktan vaz geçeceğini bildirmiştir. Buna göre, makbul ve geçerli olup Allah'ın kabul edeceği tevbe şudur:

• Allah ancak, cehâlet nedeniyle kötülük yapan, ardından hemen dönen kimsenin tevbesini kabul eder.

• Sürekli kötülük yapıp da ölüm gelip çatınca, “Ben şimdi gerçekten tevbe ettim” diyenlerin ve kâfir olarak ölenlerin tevbesini kabul etmez.

TEVBE

Tevbe, “bilinçlenerek, kararlılıkla kusurları terk edip, Allah'a itaate yönelmek”tir. Bu konuya dair detaylı bilgi Bakara sûresi'nde verilmiştir H.Yılmaz

Zemahşerî tarafından yapılan yorumlardan birine göre bu, erkeğin, yukarıdaki 12. ayetin ilk cümlesinde belirtilen hükümler çerçevesinde malına mirasçı olmak ümidiyle sevmediği kadını zorla tutmasına -ve dolayısıyla, başka bir erkek ile evlenmekten onu alıkoymasına- işaret eder. Ancak bazı otoriteler, bunun anlamının, “kadınlara arzuları hilafına mirasçı olmak sizin için meşru değildir” şeklinde olduğu -ve böylece, İslam'dan önceki, ölmüş yakın akrabaların hanımlarına mirasçı olma âdetinin yasaklanmasını ifade ettiği- görüşündedirler. Ancak İslam'ın, hiçbir şart altında (sadece “onların arzuları hilafına” değil) kadınlara “mirasçı olma”ya izin vermediği gerçeği karşısında önceki yorum kesinlikle daha ikna edicidir.Yukarıdaki 15. ayetin öngördüğü gibi, bir kadının hayasızca davranışının dört şahidin doğrudan şahitliği ile isbatlanabildiği durumlarda, koca, onu boşadığında nikah akdi sırasında kendisine verdiği mehrin kısmen veya tamamen iade edilmesini isteme hakkına sahiptir. Eğer -İslam Hukuku'nda izin verildiği gibi- mehir, evlenme sırasında kadına fiilen tevdi edilmemiş ama koca açısından yasal bir yükümlülük halini almışsa, karısının sübût bulmuş gayriahlakî davranışı ile koca bu mecburiyetten kurtulmuş olur.  - Lafzen, “onlarla”.Lafzen, “Allah, içinde bir hayır takdir etmiş olabilir”. M.Esed

Bu ölen kişinin dul eşlerinin miras olarak kabul edilmemesi gerektiği anlamına gelir. Kadın, kocasının ölümünden sonra istediği yerde yaşama ve iddetini doldurduktan sonra istediği kimse ile evlenme hakkına sahiptir.
Yani, "Onların ahlâksızca davrandıkları için cezalandırabilirsiniz, fakat mallarını ellerinden almak için onlara eziyet edemezsiniz."
Eğer kadın güzel değilse veya kocasının hoşuna gitmeyen bir eksikliği varsa, koca hiç düşünmeden hemen onu boşama yoluna gitmemelidir. Soğukkanlı ve dikkatli davranmalıdır. O kadının, mutlu bir hayat geçirmeyi sağlayacak olan güzellikten başka iyi özellikleri de olabilir. Bu iyi niteliklerin keşfedilmesi, onun ilk andaki hayal kırıklığını sevgiye dönüştürebilir. Aynı şekilde bazen evliliğin başlangıcında, koca, karısında beğenmediği bir şeyle karşılaşır ve ondan hoşlanmamaya başlar. Fakat sabırlı olur ve onun iyi yönlerini de ortaya koymasına izin verirse iyi özelliklerinin, eksikliklerinden daha fazla olduğunu ve onların eksikliğini kapatacak kadar baskın olduğunu anlayabilir. Bu nedenle kocanın, uzun süre düşünmeden karısıyla ilişkisini kesmesi doğru değildir. Boşanma ise, insanın son çare olarak başvuracağı bir sosyal operasyondur. Hz. Peygamber (s.a) helâl olan şeyler içinde Allah'ın en hoşlanmadığı şeyin boşanma olduğunu söylemiştir. Başka bir hadiste ise Hz. Peygamber (s.a) şöyle der: "Evlenin ve boşanmayın. Çünkü Allah sadece cinsel hazlar için evlenen, boşanan erkek ve kadınları sevmez." Mevdudi

Câhiliyye çağında kişinin kan akrabâsı, malına vâris olduğu gibi, dul kalan karısına da vâris olurdu. Bir adam, yakınlarından biri öldüğü zaman onun karısının üzerine paltosunu atar: "Malına vâris olduğum gibi karısına da vâris olurum, benim onda hakkım var" diyerek kadını yönetimine alırdı. Artık dilerse kadını kocasının ödediği mehirle başka bir adamla evlendirip parayı kendisi alırdı; dilerse kocasından kadına düşen mala sahip çıkmak için kadını bekletir, evlenmekten menederdi. Bu hususta kadının rızâsı olup olmadığına bakılmazdı. O bir eşya gibi devredilirdi. İşte Kur'ân bu çirkin geleneği yasaklayarak kadını özgürlüğe kavuşturmuştur. S.Ateş

 Bu âyetlerde de aile hukukuna değinilerek bazı câhiliye gelenekleri ortadan kaldırılmaktadır. Buna göre:

• Kadınlara zorla mirasçı olunmamalıdır. Kimse kadına zorla velî olamaz. Kadın kendi geleceğini kendisi belirler ya da kamu tarafından gözetilir.

• Fuhşa yönelmedikleri sürece kadına baskı yapılmamalıdır.

• Kadınlarla ma‘rûf üzere muaşerette bulunulmalıdır.

• Ortada hoşlanılmayan bir durum varsa sabredilmelidir. Çünkü bu hayırlı olabilir.

Bu âyetin nüzûl sebebi ile ilgili yapılan rivâyetler ve müfessirlerin görüşleri farklı farklıdır. Buhârî, Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi... kendilerine verdiğinizin bir kısmını ahp götürmeniz için onları sıkıştırmayın buyruğu hakkında İbn Abbâs'ın şöyle dediğini nakletmektedir: Adam öldüğü vakit onun velîleri, hanımı üzerinde hakk sahibi olurlardı. Onlardan biri istediği takdirde, kadınla evlenebilirdi. İsterlerse onu başkasıyla evlendirirler, istemezlerse evlenmesine engel olurlardı. Onlar, (kadın üzerinde) akrabalarından daha fazla hakk sahibi idiler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Bu hadisi ayrıca Ebû Dâvûd bu manada rivâyet etmiştir.

ez-Zührî ve Ebû Miclez der ki: Ölen erkeğin başka anneden olma oğlu yahut asabeleri arasında en yakın olan kişi, elbisesini kadının üzerine atar, böylece o kadın üzerinde kadından ve onun velîsinden daha fazla hakk sahibi olurdu. İstediği takdirde ölenin verdiği mehir dışında ona mehir vermeksizin onunla evlenirdi. İsterse de başkası ile evlendirir, mehirini kendisi alır, ona mehirden bir şey vermezdi. Dilediği takdirde ise ölenden aldığı mirası kendisine fidye olarak vermesi için onun evlenmesine engel olur yahut mirasını almak için ölmesini beklerdi. Bunun üzerine yüce Allah, Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi... buyruğunu indirdi. Buna göre âyet-i kerîmenin anlamı şöyle olur: O kadınları kocalarından miras olarak almanız ve onlarla evlenmeniz helâl değildir.

Âyetin nüzûl sebebiyle ilgili olarak şu iki görüş beyân edilmiştir: Birinci görüş: Câhiliyye döneminde bir adam ölüp geride hanımı kaldığı zaman, o adamın o kadından olmayan oğlu veya adamın akrabalarından bazıları gelir, kadının üzerine elbisesini atar ve “O adamın malına vâris olduğum gibi, karısına da vâris oldum” der, böylece o kimse, o kadın üzerinde, hem kadının kendisinden hem de diğer insanlardan daha fazla hakk sahibi olurdu. Bu sebeple de isterse o kadınla, ölen kimsenin vermiş olduğu mehir üzere herhangi bir mehir vermeden evlenir; isterse kadını başka birisiyle evlendirir, kadının mehrini alır, mehirden kadına hiç bir şey vermezdi. İşte bunun üzerine Allah Teâlâ bu âyeti indirip, herhangi bir kimsenin ölen kişinin hanımına bu yolla vâris olmasının haram olduğunu beyân buyurmuştur. Bu görüşe göre Cenâb-ı Hakk'ın, Kadınlara mirasçı olmanız… ifadesiyle kastedilen, kadınların bizzat kendileri ve kocalarının ölümünden ötürü onların kendilerine vâris olunamayacağı hususudur.

İkinci görüş: Bu verâsetin, kadının malıyla ilgili olmasıdır. Bu böyledir, zira ölünün vârislerinin, kadın ölünceye ve onlar onun malına vâris oluncaya kadar, o kadını evlenmekten men etme hakkları vardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Onlar istemedikleri hâlde, sizin onların mallarına vâris olmanız helâl olmaz buyurdu.

Bu nakillerden anlaşıldığına göre câhiliyye Arapları, kocası ölen kadını, ölünün mirası olarak kabul ederlerdi.

Âyetteki, Ve eğer kendilerinden hoşlanmadınızsa; siz bir şeyden hoşlanmasanız da Allah onda [sizin hoşlanmadığınız şeyde] birçok hayır kılacak olabilir ifadesiyle, hemen yuvanın yıkılmaması ve işin zamana bırakılması gerektiği, böyle bir durumda Allah'ın birtakım hayırlar (örneğin, kadının beğenilmeyen yönlerinin değişmesi gibi) ihsan edebileceği bildirilmektedir. H.Yılmaz

Lafzen, “Eğer bir kadın yerine başka bir kadın almak isterseniz ve onlardan birine bir hazine (kıntâr) vermiş olsanız bile, ondan hiçbir şey almayın”. Bir kadının yerine başka bir kadın alınması, Kur’an'ın, tek-eşli evliliğin daha tercihe şayan olduğu şeklindeki görüşüne açık bir işarettir.Yani, gerçek olmadığı halde, mehrini geri almak amacıyla onu gayriahlakî davranışta bulunmakla suçlayarak (bkz. yukarıdaki 18. not). M.Esed

Lafzen, “onlar”; bütün evli kadınlara yapılan bir atıf. M.esed

"Sağlam teminat"; bir kadının, kendisini kocasına teslim etmesini sağlayan evlilik bağının garantisidir. Bu nedenle eğer erkek, kendi verdiği teminatı hiçe sayarsa, anlaşmanın (evliliğin) meydana geldiği zaman, karısına verdiği mehirden istemeye hakkı olmaz. (Bkz. Bakara an: 251). Mevdudi

19. âyette, Ve onlara verdiğinizin bir kısmını götürmeniz için, açık bir fâhişe [çirkin bir hayâsızlık; zina] getirmedikleri sürece onları sıkıştırmayınız buyurularak, kadına verilen mehirin, kadının fuhşa gitmesi hâlinde istenebileceğine işaret edilmişti. Bu âyetlerde ise, kadın fuhuşta bulunmadığı hâlde, onun rızası dışında tek taraflı olarak erkeğin boşaması durumundaki mehir konusu ele alınmakta, boşanmak istenen kadına verilen mehirin geri alınmaması hükme bağlanmakta ve böylece kadın, hem boşanma hem de mehrini kaybetme hakksızlığına uğramaktan kurtarılmaktadır. Ayrıca bu hükme göre, verdiği mehiri geri alma hakkını kaybettiği için büyük bir ihtimalle erkek kadını boşamaktan vazgeçecek, böylece yuvanın dağılması önlenmiş olacaktır.

Bu âyetin iniş sebebi hakkında nakledilen şudur:

Rivâyet olunduğuna göre, câhiliyyede bir kimse başka bir kadınla evlenmeyi arzu ettiğinde, hanımına fuhuş iftirası atar, böylece kadını, mehir olarak verdiği şeyi fidye olarak geri vermeye [“hull” yapmaya] zorlardı. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Eğer bir zevceyi bırakıp da yerine başka bir zevce almak isterseniz... buyurmuştur. Burada konu edilen kuvvetli söz, “nikâh akdi”dir. Bu sözle kadın, kendini eşine vakfetmeyi taahhüt etmiştir. H.Yılmaz

Lafzen, “daha önce geçmiş olanlar dışında”; yani, bu Kur’an buyruğunun ilanından önce yahut (daha sonra İslam'a girenlerin durumunda olduğu gibi) İslam'ı kabul etmeden önce bu fiili işleyenler affedilecektir.M.Esed

 Kur'an cahiliye döneminde işlenen kötülükleri yasaklarken, genellikle emri şu kelimelerle bitirir. Geçmişte olanlar hariç. Bunun görünürde iki anlamı vardır: Birincisi, kişi eğer bu emri aldıktan sonra, o yoldan döner ve hatalarını tamir ederse, geçmişte işlenen hataların dikkate alınmayacağı anlatılmak isteniyor. İkincisi, bu emirlerin geçmişte olanlarla bir ilgisi olmadığını belirterek, bu hataları işleyenler teselli ediliyor. Söz gelimi, eğer bir kimse yasaklanmadan önce üvey annesi ile evlenmişse, bu sözlere göre, bu evlilikten olma çocukların otomatikman gayri meşru olmaları ve mirastan mahrum bırakılmaları söz konusu değildir.
Yine sözgelimi, bir kimse sonradan yasaklanan bir ticaret şekliyle birçok alışverişler yapmış olsa, bu daha önce yapılan bütün anlaşmaların geçersiz olduğu, kişinin bu yolla kazandığı bütün servetini geri vermesi gerektiği veya o zamana dek kazanılan malların hepsinin haram olduğu anlamına gelmez.
İslâm hukukuna göre bu, cezayı gerektiren bir davranıştır. Ebu Davut, Neseî ve Müsned-i Ahmed'de nakledilen bazı hadislere göre, Hz. Peygamber (s.a) üvey anneleriyle evlenen kişilerin, mallarına el koymuş ve onları ölüm cezasına çarptırmıştır. İbn Mace'de, Hz. İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a) bu konuda şu hükmü vermiştir: "Evlenmenin yasaklandığı kişilerle zina eden herkes ölüm cezasına çarptırılır." Bununla birlikte İslâm fıkıh alimlerinin bu konuda farklı görüşleri vardır. İmam Ahmed, böyle bir suçlunun malına el konulması ve ölüm cezasına çarptırılması gerektiğini savunur. Ebu Hanife, İmam Malik ve İmam Şafii ise, haram olan kişilerle zina eden bir kimsenin normal zina cezasına çarptırılması, haram olan kişilerden biri ile evlendiğinde ise, bu büyük günah için uygun olacak bir cezaya çarptırılması gerektiği görüşündedirler. Mevdudi

Bu yasak; hem öz, hem de üvey anne için geçerlidir ve ikisi de haramdır. Bu kural aynı zamanda annenin annesi ve babanın annesi için de geçerlidir. Babasının gayri meşru ilişkide bulunduğu bir kadının, oğula haram olup olmadığı konusunda alimler farklı görüşlere sahiptirler. Böyle bir kadınla evlenmenin haram olduğu görüşünde olanlar, babanın şehvetle dokunduğu bir kadının bile, oğula haram olduğunu söylerler. Oğulun gayri meşru ilişkide bulunduğu bir kadının babaya haram olup olmadığı veya kızın gayri meşru ilişkide bulunduğu bir adamın anneye veya tam tersi bir durumun, kıza haram olup olmadığı konusunda da bir çok ihtilâflar vardır. Bu meselenin fıkhî incelikleriyle ilgili birçok karşıt görüş vardır. Fakat biraz düşünülünce, bu tür olayların toplum hayatında meydana gelmemesi gerektiği ve hak yolundaki bir hayatla uyum içinde olmadığı anlaşılır. Bu nedenle ilâhî kanun; bu tür şeyleri kılı kırk yararak helâl kılmaya çalışılmasına müsamaha gösteremez. Çünkü bu küçücük ayrılıklar, tüm toplum refahının dayanağı olan aile bağının kopmasına neden olacak kıskançlıklar açığa çıkaracaktır. Bu, aşağıda yer alan, Hz. Peygamber'in (s.a) iki hadisi ile de desteklenmektedir:
1) "Bir erkeğe, cinsel organına baktığı bir kadının annesi ve kızı haram olur."
2) "Allah, aynı zamanda hem annenin hem de kızın cinsel organını gören bir adama bakmaktan bile hoşlanmaz."
Kız için söylenen haram hükmü, oğulun kızı ve kızın kızı (yani torunlar) için de geçerlidir. Bununla birlikte gayri meşru ilişki sonucu doğan kız hakkında ihtilâf vardır. İmam Ebu Hanife, İmam Malik, Ahmed İbn Hanbel, aynen meşru kız çocuk gibi gayri meşru ilişki sonucunda doğan kız çocuğun da babaya haram olduğu görüşündedirler. İmam Şafiî ise, gayri meşru ilişkiden doğan kızın haram olmadığını söyler. Fakat bir babanın kendi sulbünden olduğunu bile bile bir kızla evlenebileceği düşüncesi çok iğrençtir.
Bu kural aynı zamanda anne ve baba tarafından üvey kız kardeşleri, öz kız kardeşleri de kapsar.
Öz olsun, üvey olsun anne veya baba tarafından bütün bu akrabalar haramdır. Öz olsun, üvey olsun, annenin veya babanın kız kardeşi oğul için haramdır. Aynı şekilde öz olsun veya üvey olsun kız veya erkek kardeşin kızları, erkek için kendi öz kızı gibi haramdır.
Bu yasaklama gözönünde bulundurulursa, bir kızı veya erkeği emziren bir kadın öz anne gibi, onun kocası da öz baba gibi kabul edilmelidir. Bu hususta ittifak vardır. Öz anne ve baba tarafından yasaklanan ilişkiler süt anne ve onun kocası, yani süt baba tarafından akrabalıklar için de geçerlidir. Bu, bu konuda Hz. Peygamber'in (s.a) söylediği bir hadise dayanmaktadır: "Kanın haram kıldığını, süt de haram kılar..." Fakat emilmesi gereken süt miktarı konusunda görüş ayrılıkları vardır. İmam Ebu Hanife ve İmam Malik'e göre, eğer çocuk en az orucu bozacak kadar bir miktar süt emerse, o kadın evlilik bakımından aynı öz annesi gibi olur. Fakat İman Ahmed'e göre, haramlar, ancak çocuk en az üç kez emdiğinde, İmam Şafii'ye göre de en az beş kez emdiğinde başlar. Aynı zamanda, emdiği sırada çocuğun kaç yaşında olması gerektiği konusunda da farklı görüşler vardır. Aşağıda çeşitli fakihlerin bu konudaki fikirleri özetlenmiştir.:
1) Hz. Ümmü Seleme, Hz. İbn Abbas, Zühri, Hasan Basri, Katâde, İkrime ve Evzai'ye (Allah hepsinden razı olsun) göre, eğer çocuk sütten kesilmeden önce emzirilir ve doyacak kadar emerse, ancak o zaman haram kuralı geçerli olur. Eğer sütten kesildikten sonra emerse, haram olmaz, çünkü bu aynen su içmek gibidir. Hz. Ali'nin (r.a) de bunu destekleyen bir sözü vardır.
2) Hz. Ömer, Hz. İbn Mes'ud, Hz. Ebu Hureyre ve Hz. İbn Ömer (Allah hepsinden razı olsun), çocuğun iki yaşına kadar herhangi bir zamanda emzirildiğinde bu yasağın geçerli olacağı görüşündedirler.
İmam Şafii, İmam Ahmed, İmam Ebu Yusuf, İmam Muhammed ve Süfyan Sevrî de bu görüştedirler. Ebu Hanife'nin de bunu destekler nitelikte bir sözü vardır. İmam Malik'de bu görüşü destekler, fakat iki yaştan bir iki ay geçse bile, bu yasağın geçerli olacağını söyler.
3) İmam Ebu Hanife'nin güvenilir bir kaynaktan gelen sözüne göre, eğer çocuk emzirilme dönemi boyunca, yani "iki buçuk yaşına dek" emzilirse, bu, yasak sınırları içine girer.
4) Hz. Aişe'ye (r.a) göre, yaş sınırı olmaksızın ne zaman emerse emsin, kişi bu yasağın sınırları içine girer. Hz. Ali'nin (r.a) bir sözü de bunu destekler niteliktedir. Urve İbn Zübeyr, Atâ, Leys bin Sa'd ve İbn Hazm da bu görüşü benimsemişlerdir.
Bir kadınla sadece nikâh yapmanın, onun annesi ile evlenmeyi haram kılıp kılmadığı konusunda da ihtilâf vardır. İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Ahmed ve İmam Şafii, sadece nikâhlanmanın da, o kadının annesinin nikâh yapan kişiye haram kılmaya yettiği görüşündedirler. Fakat Hz. Ali'ye (r.a) göre eğer henüz cinsel birleşme meydana gelmemişse nikâhlayan kişiye, o kadının annesi haram olmaz.
Karısının kızı, kendi evinde büyümüş olsun veya olmasın kocaya haramdır. Allah, bu kelimeleri akrabalık ilişkisinin hassasiyetini göstermek için kullanmıştır. Bir adamın karısının kızının, kendi evinde büyümüş olsun veya olmasın o adama haram olduğu konusunda görüş birliği vardır.
Burada "sizin sulbünüzden olan" ifadesi, evlatlık olarak alanın oğulların dul veya boşanmış eşlerinin değil, sadece kendi oğullarının karılarının kendilerine haram olduğunu belirtmek için kullanılmıştır. Aynı şekilde erkek torunlarının karıları da haramdır.
Bir kişinin; hanımının teyzesi, halası ve öz yeğenini hanımı ile birlikte nikâh altına alması haramdır. Bu prensip şu şekilde genişletilebilir: Erkeğe kendi akrabalarından, kendisine haram olan kadınların, hanımı tarafında benzer konumdakileri de hanımı ile birlikte nikâh altında bulundurması haramdır.
Yani, "Cahiliye döneminde iki kız kardeşle aynı anda evli bulunarak işlenen günah bir cezaya tâbi tutulmayacaktır." (Bkz. an: 32). Fakat kişi müslüman olduktan sonra, cahiliye döneminde aldığı iki kız kardeşten birini boşamalıdır. Mevdudi

Muhsane terimi, lafzen, “(iffetsizliğe karşı) güçlü kılınmış kadın”ı ifade eder ve üç anlam taşır: (1) “evli bir kadın”, (2) “iffetli bir kadın” ve (3) “hür bir kadın”. Hemen hemen bütün otoritelere göre, el-muhsanât terimi, yukarıdaki bağlamda “evli kadınlar”ı ifade eder. Mâ meleket eymânukum (“sağ ellerinizin sahip oldukları”; yani, “meşru şekilde sahip olduklarınız”) ibaresi ise, çoğunlukla, Allah yolunda yapılan savaşlarda esir alınan kadınlar olarak anlaşılır (bkz. bu bağlamda 8:67 ve ilgili not). Bu anlamı tercih eden müfessirler, kendi ülkelerinde evli olsalar da, bu köle kadınlar ile evlenilebileceği kanaatindedirler. Ancak bu tür bir evliliğin meşruiyyeti konusunda Hz. Peygamber'in Ashâbı arasında bile meydana gelen temel görüş farklılıklarının ötesinde, bazı önde gelen müfessirler, mâ meleket eymânukum ibaresinin burada “nikah yoluyla meşru şekilde sahip olduğunuz kadınlar” anlamına geldiği görüşündedirler. Mesela Râzî, bu ayet ile ilgili yorumunda ve Taberî alternatif açıklamalarından birinde (Abdullah b. ‘Abbâs, Mücâhid ve diğer bazı isimlere kadar uzanarak) bu görüşü paylaşır. Râzî, özellikle, “bütün evli kadınlar”a (el-muhsanât mine'n-nisâ’) yapılan atfın yasaklanmış ilişkilerin sayılmasından hemen sonra gelmesinin kişinin kendi meşru eşinden başka herhangi bir kadınla cinsel ilişkiye girmesinin yasaklandığını vurgulamayı amaçladığına işaret eder.Lafzen, “mallarınızla istemeniz”; yani, Hukuk'un öngördüğü gibi, onlara uygun bir mehir teklif etmeniz.Karş. bu surenin 4. ayeti ve ilgili dipnot. M.Esed

Yani, "Savaş esiri olarak alınan ve kocaları savaş hattı dışında kalan evli kadınlar haram değildir." Çünkü İslâm sınırları içine girdiği için artık onların evlilik bağı kopmuştur. Bu tür kadınları nikâhlayıp onlarla evlenen veya cariye olarak elinde bulunduranların onlarla cinsel ilişki kurması helâldir. Fakat böyle bir kadının kocası da esir alındığında, kadının yine helâl olup olmayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Ebu Hanife ve onun gibi düşünenler, böyle bir çiftin evlilik bağının devam etmesi gerektiği görüşündedirler. Fakat İmam Malik ve İmam Şafii'ye göre bu bağ koparılmalıdır.
Savaşta esir alınan cariyelerle ilgili zihinlerde meydana gelmesi muhtemel olan yanlış anlamaları önlemek için aşağıdaki hususlar dikkatle incelenmelidir.
1) Bir askerin, kendisine ganimet payı olarak verilmeden önce savaş esiri olarak aldığı cariye ile ilişki kurması haramdır. İslâm hukuna göre bütün esir alınan kadınlar devlete teslim edilr. Devlet de onları serbest bırakma, düşman elindeki müslüman esirlerle takas etme veya onları askerlere dağıtma hakkına sahiptir. Bir askere, ancak devlet tarafından resmen verildiği takdirde bir cariye ile ilişki kurması helâl olur.
2) O zaman bile cariye ile ilişki kurmadan önce, onun hamile olup olmadığını anlamak için bir ay beklemesi gerekir. Aksi takdirde, doğum yapana dek onunla ilişki kurması haram olur.
3) Kadın savaş esirlerinin ehli kitaptan olup olmaması, bu hükümde bir değişikliğe neden olmaz. Dini ne olursa olsun bu kadın, kendisine kanunen verilen adama helâl olur.
4) Sadece cariyeyi alan kişinin o cariyeye "dokunmaya" hakkı vardır. Cariye efendisinin sulbünden bir çocuk doğurursa, o çocuk da İlhâhî Kanun'un, efendinin kendi sulbünden olan diğer çocuklara verdiği tüm kanunî haklardan yararlanır. Çocuk doğurduktan sonra artık o cariye satılamaz ve efendisinin ölümünden sonra da hür olur.
5) Eğer efendi cariyesini başka bir adamla evlendirirse, cinsel haklarını ona devretmiş olur, fakat ondan hizmet bekleme hakkını devam ettirir.
6) Hür eşlerde konulan azamî dört sınırı, cariyeler için geçerli değildir. Çünkü kadın savaş esirlerinin sayısı çok fazla olabilir. Ancak böyle bir sınırlamanın olmayışı, zengin ve şehvetine düşkün kişilerin evlerini bir meşkhane haline getirmeleri için değildir.
7) Bir kişiye devlet tarafından verilen kadın veya erkek esirlerin mülkiyet hakları, tüm diğer kanunî mülkiyet hakları gibi el değiştirebilir.
8) Anne babanın veya velinin hür kızını bir adama nikâhlaması sonucunda, nasıl o kız artık adama helâl oluyorsa, o cariye de o adama helâl olur. Bu nedenle evlilikten tiksinmeyen bir adamın, cariye ile cinsel birleşmeyi iğrenç bulmasına hiçbir sebep yoktur.
9) Devlet bir kez bir cariyeyi bir adama verdi mi, artık o cariye üzerindeki bütün haklarını ona devretmiş olur. Aynı durum hür kızını evlendiren ebeveyn için de geçerlidir.
10) Eğer bir komutan, belirli aralıklarla askerlerine cinsel ilişkide kullanılmak üzere savaş esiri kızlar dağıtıyorsa veya onlara belli bir zaman için kullanma izni veriyorsa, böyle bir hareket tamamen haramdır. Çünkü bununla zina arasında hiçbir fark yoktur ve İslâm'a göre de zina büyük bir suçtur. (Daha geniş bilgi için bkz. Tefhimât cilt. II. ve Mesâ'il cilt I adlı kitaplarım.) Mevdudi

Lem yesteti‘ tavlen ibaresi, çoğunlukla, malî açıdan “güç yetirecek durumda değilse” şeklinde anlaşılır; ama Muhammed Abduh, oldukça ikna edici bir yorumla bunun, ister malî isterse kişisel veya sosyal nitelikte olsun, bütün engelleyici şartları kapsadığını ifade eder (Menâr V, 19).Mâ meleket eymânukum (lafzen, “sağ ellerinizin sahip olduğu”) ibaresi, bu bağlamda, bir cihad sırasında esir alınan ama daha sonra İslam'ı kabul eden kadınları göstermektedir. Yukarıdaki ibarede “siz” zamiri, bir bütün olarak topluma işaret eder.Yani, bütün insanlar zahirî bakımdan, “sosyal statü”leri ne olursa olsun, tek ve aynı insanlık ailesinin mensupları olduğundan ve bu nedenle Allah katında eşit olduklarından (karş. 3:195), bir kimsenin başka bir kimseye üstünlüğü veya ondan aşağı olması, sadece inancının güçlü veya zayıf olmasına bağlıdır.Lafzen, “kendilerine gizli dostlar edinmeyen”. Bu pasaj, köle kadınlarla cinsel ilişkilere yalnızca evlilik esasları dahilinde izin verildiğini ve bu konuda onlarla hür kadınlar arasında bir farklılık olmadığını ve sonuç olarak cariyeliğin sözkonusu olamayacağını tereddütsüz bir şekilde ortaya koymaktadır.Bir kölenin daha zayıf olan sosyal statüsü, onu, yoldan çıkmaya hür bir evli kadından daha müsait hale getirir.Yani, “şu veya bu sebeple hür kadınlarla evlenemeyecek durumda olan ve aynı zamanda bekarlıktan kaynaklanan baştan çıkarıcı dürtülerin etkisinde bulunanlar”. Bir sonraki cümlede açıklığa kavuşturulduğu gibi, Kur’an, kölelik kurumunu ayakta tutan büyük bir cazibe unsurunu ortadan kaldırmak ve böylece köleliğin ilgasını kolaylaştırmak için bu tür evlilikleri teşvik etmekten kaçınır. M.Esed

Yani, "Bir toplumda yaşayan insanlar arasındaki sosyal farklılıklar izafidir, bunun ötesinde bütün müslümanlar eşittir. Bir müslümanı, diğer müslümandan ayıran fark takva derecesidir ve bu da toplumun üst sınıflarının tekelinde değildir. Müslüman bir cariyenin ahlâk ve iman yönünden üst seviyeye mensup bir aileden gelme hür bir kadından daha üstün olması mümkündür."
Bu bölümde (24-25. ayetler), Arapça "muhsanât" kelimesinin iki anlamda kullanıldığına dikkat edilmelidir: 1) Kocalarının koruması altında olan "evli kadınlar". 2) Evli olmasalar da ailelerinin koruması altında olan "hür müslüman kadınlar." Bu önemlidir, çünkü bu ikisi arasındaki farkı anlamamak birçok yanlış hükümler çıkarmaya neden olmuştur. Hariciler ve zina eden kadının recm edilmesi (taşlanarak öldürülmesi) kuralına inanmayanlar, bu ayeti (25) kendi görüşlerine dayanak olarak almışlardır. Onlar şöyle derler: Bu ayette, zina eden bir cariye için, ceza olarak bunun yarısını vermek imkânsızdır. Bu nedenle, onlara göre, bu ayet İslâm'da recm cezasının olmadığının bir delilidir.
Eğer "muhsanât" kelimesinin anlamı doğru tesbit edilirse yukardaki iddianın ne kadar yanlış olduğu anlaşılır. Zina eden cariye sözkonusu olduğunda bu kelime kocasının koruması altında olan "evli kadın" anlamında kullanılmıştır. Bu "evlendikten sonra" ibaresinden de anlaşılabilir. Fakat zina eden cariyenin, yarı cezasına çarptırılacağı, zina eden müslüman kadın söz konusu olduğunda ailesinin koruması altında olan "hür müslüman kadın" anlamında kullanılmıştır ve recm cezasına karşı olanlar tarafından anlaşıldığı gibi "hür evli müslüman kadın" anlamına gelmez.
Zina eden cariyeye hür bir müslüman kadına verilen cezadan daha hafif bir ceza verilmesine gelince; bu ikincinin, birinciye oranla çift koruma altında olması (evli olsa bile) ailesi tarafından korunması ilkesine dayanır. Hür bir kadının tersine, bir cariye evli değilse sığınabileceği hiçbir dayanağa sahip değildir. Evli bile olsa, bu, onun konumunu bekâr hür bir müslüman kadının seviyesine çıkarmaz. Çünkü hür kadının dayanabileceği bir statüsü, ailesi, vb. şeyleri vardır. Diğer taraftan bir cariye köleliğin sınırları içindedir ve aile, kabile gibi dayanakları yoktur. Bu nedenle onun cezası hür ve evli müslüman kadının değil, hür ve bekâr müslüman kadının cezasının yarısı kadardır.
Bu aynı zamanda, zina eden kadın için Nur Suresi 2. ayette belirlenen 100 değnek cezasının bekâr ve hür müslüman kadın için geçerli olduğunu gösterir. Evli ve hür bir müslüman kadın, zina ettiğinde onun cezasının daha ağır olması normaldir. Çünkü o hem kocası hem de ailesi tarafından çift taraflı korunmaktadır. Bu nedenle onun cezası recm, yani taşlanarak öldürülmektir. Kur'an, recm cezasını açık bir şekilde anmamış olmasına rağmen, onu ima eder bir ifade kullanmıştır. Peygamber de (s.a) bunu anlamış ve bu cezayı uygulamıştır. Kur'an'ı ondan daha iyi kim anlayabilir. "Bu izin" efendisinin rızasıyla bir cariye ile evlenmektir. Mevdudi

Allah inanıp, iltica edip, topluma katılan kadınların sonradan yaptıkları hatalar için eski durumlarını dikkate alarak, daha hafif bir ceza öğütlüyor. Kuran insan yaşamının pratikleriyle birebir örtüşür. Evrensel ve esnektir. Asla katı kurallar içermez. Ayrıca bu ayet, yasal olmayan cinsel ilişkide bulunan yerli kadınların cezasının taşla (recm) öldürme olamayacağını açıklıyor. Çünkü “ölümün yarısı” diye bir şey olamaz. (Bak Mümin suresi 6; Ahzap suresi 51 ; Mümtehine suresi 10, 12; Nur suresi 2) M.sağ

Bu âyet grubunda, Arap câhiliyye geleneğindeki uygulamalar kaldırılarak, nikâhı haram olan kadınlar ile evliliğin nasıl olması gerektiği ortaya konulmaktadır. Şöyle ki:

• Üvey anne ile evlenilmez. (Üvey anne ile evlenmek, çirkin bir hayâsızlıktır ve öfke duyulan bir iğrençliktir, davranışların en kötüsüdür.)

• Anneler, kızlar, kız kardeşler, teyzeler, halalar, erkek kardeşin kızları, kız kardeşinizin kızları, süt anneler, sütten kız kardeşler, kayın vâlideler, cinsel ilişkiye girilen eşin üvey kızları (cinsel ilişkiye girilmediyse bir sakınca yok), kişinin kendi sulbünden olan oğullarının hanımları [gelinler], muhsan [nikâhlı] kadınlar ile evlenilemez.

• Yeminlerinizin sahip olduğu evli kadınlar ile evlenilebilir. (Bunların Müslümanlara iltica etmeden evvelki evlilikleri hükümsüzdür.)

• İki kız kardeşin arası birleştirilemez. (Eş ölünce hemen baldızla evlenilemez. Eşi ölen veya eşini boşayan erkek, ancak başka bir kadın ile evlendikten ve onunla ayrıldıktan veya o öldükten sonra eski baldızı ile evlenebilir.)

• Kendisiyle cinsel ilişkiye girilen eşin mehiri kesinlikle ödenmelidir. (Zorunlu ödemeden sonra, rızalaştıkları şeyde bir sorumluluk yoktur.)

• Hür mü’min kadınları nikâh etmeye gücü yetmeyenler, yeminlerinin mâlik olduğu mü’min kızlar ile evlendirilmelidir. Yeminlerin mâlik olduğu [himâyeye verilmiş] kadınlarla velîlerinin izni ile evlenilmelidir.

• Himâye altındaki kadınlara da örfe göre mehirleri verilmelidir.

• Suç işlemeleri hâlinde, yeminlerin sahip olduğu [himâye altındaki] kadınlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilir.

Evlilik hükümleri şu âyetlerde de konu edilmiştir:

Ve müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikâhlamayın. İman etmiş bir câriye –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikâhlamayın; iman etmiş bir erkek köle –sizin çok hoşunuza gitmiş olsa da– müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise Kendi bilgisi ile cennete ve mağfirete çağırır. O, öğüt alıp düşünürler diye insanlara âyetlerini ortaya koyar. (Bakara/221)

Bugün size temiz olan şeyler helâl kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin de yemeğiniz onlara helâldir. Mü’minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak –onlara ücretlerini/mehirlerini ödediğiniz takdirde– size helâl kılındı. Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O, âhirette hüsrana uğrayanlardandır. (Mâide/5)

Eğer o, kadını boşarsa, artık bundan sonra o [kadın], ondan başka bir koca ile nikâhlanmadıkça ona helâl olmaz. Sonra eğer o [ikinci koca] onu boşarsa, Allah'ın sınırlarını ikâme edeceklerini zannettilerse, birbirlerine dönmelerinde her ikisine de günah yoktur. Allah'ın, bilip duran bir toplum için ortaya koyduğu sınırlar işte bunlardır. (Bakara/230)

Âyetlerin ifadesi gâyet net ve açık olmakla birlikte biz birkaç nokta üzerinde durmakta yarar görüyoruz.

Yukarıda geçen, Kadınlardan babalarınızın nikâhladıklarını nikâhlamayın. Ancak geçen geçmiştir ifadesinden anlaşıldığına göre, câhilî Arap toplumunda, baba ölünce üvey anne ile evlenilebiliyormuş. Bu âyetle, üvey anne ile evlenme âdeti kaldırılmıştır.

Bu konuya dair klâsik kaynaklarda şu bilgiler verilmiştir:

Yüce Allah'ın, Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın buyruğu ile ilgili olarak denildiğine göre, insanlar yüce Allah'ın, Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl olmadığı gibi... (Nisâ/19) âyetinin nüzûlünden sonra da babalarının hanımlarıyla, onların rızasını alarak evlenmeye devam ettiler. Ve bu durum, Babalarınızın nikâhladığı kadınları nikâhlamayın âyeti nâzil oluncaya kadar devam etti. Bu âyet nâzil olunca, böyle bir evlilik her durumda haram kılındı. Çünkü nikâh kelimesi hem cima, hem evlenmek hakkında kullanılır.

Bazı Arap kabilelerinde, oğulun, babasının ölümünden sonra üvey annesini nikâhlaması gelenek hâlini almıştı. Bu, Ensâr arasında da yaygın bir uygulamaydı. Kureyşliler arasında ise, karşılıklı rıza ile mübahtı. Nitekim Amr b. Umeyye'nin, babasının ölümünden sonra üvey annesiyle evlendiğini biliyoruz. Bu kadından Musâfir ve Ebû Muayt adındaki çocukları olmuştur. Umeyye'den de Ebu'l-‘İs ve diğer çocukları vardı. Umeyye'nin oğulları, Musâfir ile Ebû Muayt'ın hem kardeşleri hem amcaları idiler. Bu şekilde evlenenlerden biri de Saffan b. Umeyye b. Halef idi. O, babasından sonra üvey annesi el-Esved b. el-Muttalib b. Esed kızı Fahite ile evlenmişti. Umeyye ise, henüz karısı hayatta iken öldürülmüştü. Yine bu tür evlilik yapanlardan biri de Manzur b. Zebban'dı. O da üvey annesi Hârice'nin kızı Müleyke ile evlenmişti. Bu kadın, önceden Manzur'un babası Zebban b. Seyyar'ın nikâhı altında idi.

MUHSANÂT-MUHSINÎN

Konumuz olan pasajda yer alan muhsanât-muhsınîn sözcüklerindeki anlam farklılığı dikkat çekmektedir. Sözcüğün doğru anlaşılabilmesi için asıl anlamının tesbit edilmesi gerekir: Sözcüğün türediği ح ص ن [h-s-n] kökünün anlamı, “engel olma, koruma altına alma” demektir. Şehri koruyan sûr'a ve kaleye, حصن [hısn] denir. Konumuz olan المحصنات [muhsanât] sözcüğünün anlamı ise, “koruma altına alınmış kadın” demektir. Arap toplumunda kadın, iki yolla koruma altında olurdu:

A) Hürriyet.

O günkü toplumda hür kadınlar zinayı kendilerine yakıştırmazlardı. Mümtehine sûresi'nde biatle ilgili âyetin tahlilinde, Ebû Süfyân'ın karısının biat ederken, “Hür kadın zina mı edermiş?” dediğini aktarmıştık.

B) Evlilik akdi.

Buna göre muhsanât kelimesinin anlamı, “kocası tarafından korunan kadın” demek olur. O günkü toplumda evli kadın da zina etmez ve zina etmeyi çok büyük bir vebal sayardı. O nedenle zina ve fâhişelik, genellikle câriyeler tarafından yapılırdı.

Öyleyse, 24. âyetteki  المحصنات[el-muhsanât] ile, “evli kadınlar” 25. âyetteki el-muhsanât ile de “hür kadınlar” kastedilmiştir.

24. âyette, Yeminlerinizin sahip oldukları hariç, muhsan kadınlar [nikâhlı/evli kadınlar] da haram kılındı buyurulmuştur. Müslümanlara iltica edip de himâyeye verilmiş kadınların diyar-ı küfürdeki kocalarının varlığı önemli değildir. İltica ile iş bitmiştir. Mümtehine sûresi'ndeki, Ey iman etmiş kimseler! Mü’min kadınlar göçmenler olarak size geldiği zaman, hemen onları imtihan edin. –Allah onların imanlarını daha iyi bilir.– Artık, eğer siz de onların inanmış kadınlar olduğunu öğrenirseniz artık onları kâfirlere geri döndürmeyin. Bunlar [göç eden mü’min kadınlar], onlara helâl değildir, onlar da bunlara helâl olmazlar. Onlara [kâfir kocalarına] sarfettiklerini verin. Ücretlerini [mehirlerini] kendilerine verdiğiniz zaman onlarla evlenmenizde size bir günah yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin. Onlar da sarfettiklerini istesinler. İşte bu, Allah'ın hükmüdür, ki aranızda O hükmeder. Allah çok bilendir, çok iyi yasa koyandır ifadesine dikkat edilmelidir.

MÂ MELEKET'İN MEHİRİ

Burada üzerinde durulması gereken bir husus da, Ve sizden her kim hür mü’min kadınları nikâh edecek bir zenginliğe gücü yetmiyorsa, ona da, yeminlerinizin mâlik olduğu mü’min genç kızlarınızdan nikâhlamak var. (…) Ve örfe uygun bir şekilde ücretlerini [mehirlerini] verin buyruğudur. Bundan anlaşıldığına göre, yasalar çerçevesinde himâye altında bulunan kadınlarla evlenmek, hür kadınlarla evlenmekten daha kolay ve daha masrafsızdır. Zira sosyal konumları gereği bunların mehiri, günlük ihtiyaçları ve hayat standartları hür kadınlara göre daha az ve düşüktür. Çünkü bunlar sosyal konum itibariyle düşük, ahlâkî değer ve soy-sop itibariyle de meçhuldür. Bu nedenle de evlilik tercihinde ikinci planda kalmaktadırlar.

Âyetteki, O hâlde fuhuşta bulunmayan, gizli dost edinmeyen sahiplenilmiş kadınlar olmak üzere yakınlarının izniyle onları [yeminlerinizin mâlik olduklarını] nikâhlayın ifadesinden de açıkça anlaşılacağı üzere, himâyeye tevdi edilmiş kadınlarla da ancak nikâhlanmak sûretiyle cinsel ilişki kurulabilir. Onlarla da nikâhsız ilişki kurmak, zinadır ve haramdır.

EVLİLİK ve EVLİLİĞİN AMACI

İnsanlar, mesleklerine, alışkanlıklarına ve dünya görüşlerine göre evlilik yaparlar. O nedenle evlilik, amaçları açısından şöyle gruplandırılabilir:

• Tabii ihtiyaçlar nedeniyle yapılan evlilikler/geleneksel evlilik.

Şartlar elverince âilenin uygun gördüğü ya da adayın beğendiği biri seçilir ve görüşmelerin neticesinde iş evlilikle sonuçlanır.

• Sevgi/aşk evliliği.

Fiziksel beğeniyle oluşmuş aşktan doğan evlilik. Evlendikten birkaç ay sonra söner, yakından tanımayla oluşan aşklar ise ciddi pürüzler çıkmazsa uzun bir süre devam edebilir.

• Meslek ya da branş evliliği.

Aynı işi yapanların, aynı iş yerinde çalışanların gerçekleştirdiği evlilikler.

• Çıkar amaçlı evlilik.

Zengin iki âilenin evlilik yoluyla güçlerini birleştirmek ya da fakirin zenginle evlenerek maddî güce ulaşmak amacıyla yaptığı evlilikler. Arazinin ele gitmemesi, mirasın parçalanmaması amacıyla daha çok kırsal kesimlerde görülen akraba evlilikleri ve geçmişte birçok örneği bulunan siyasî amaçlı evlilikler de bu gruba girer.

• Kültürel temelli evlilikler.

Genellikle kapalı toplumlarda aynı soy, inanç ve kültür bağları olan kimseler arasında yapılan evlilikler. Aynı dünya görüşünü ve yaşam tarzını benimseyenlerin ilke bazında anlaşarak yaptıkları evlilikler.

İSLÂM DİNİ'NE GÖRE EVLİLİĞİN AMACI

Bilim bugün, Kur’ân'ın onbeş asır evvel ortaya koyduklarının ancak bir kısmına ulaşabilmiştir. Kur’ân, getirdiği yeni bakış açısıyla evliliği, Allah'ın varlığını isbat eden kevnî ve insanî delillerden biri olarak niteler ve akılları buradaki hikmetli nizamın ihtiva ettiği sır ve gayeleri düşünmeye sevk eder.

Allah'ın sosyal sisteme ilişkin koyduğu bir kanun olan evlilikte, fert ve toplum için sayısız fayda ve hikmetler vardır; ki bunlar, dünya hayatının mutluluğu ile ebedî hayatı kazanmaya vesile olan fayda ve nimetlerdir. Evlenmek, insanı haramdan uzaklaştırır; nesli çoğaltıp korur; vatana, millete ve devlete güç kazandırır. İslâm dini, âilenin temel taşı olan evliliği sevgi, merhamet, huzur ve hoş görü üzerine bina etmiştir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır:

Yine O'nun âyetlerindendir ki, sizin için nefislerinizden kendilerine ısınırsınız diye eşler yaratmış, aranıza bir sevgi ve merhamet koymuştur. Şüphesiz ki bunda tefekkür edecek bir kavim için nice âyetler vardır. (Rûm/21)

Ve O, sudan bir beşer yaratıp sonra ona bir nesep ve sıhriyet kılandır. Ve senin Rabbin her şeye güç yetirendir. (Furkân/54)

Oruç tutma gecesinde kadınlarınıza refes [çirkin söz, cinsel ilişki], size helâl kılındı. Onlar, sizin için bir giysidir siz de onlar için bir giysisiniz. (Bakara/187)

O, sizi bir candan yaratan ve ondan da, kendisine ısınsın diye eşini yapandır. Ne zaman ki o, onu örtüp bürüdü, o zaman o hafif bir yük yüklendi. Ve bununla gidip geldi. Ne zamanki zevce ağırlaştı o zaman onlar [o ikisi] Rabb'lerine dua ettiler: “Eğer bize sâlih (bir çocuk) verirsen, andolsun ki (kesinlikle) şükredenlerden olacağız.” (A‘râf/189)

Sunulan bu âyetler şu hususlara dikkat çekmektedir:

1) Eşlerin aynı nefisten yaratılmış olması.

2) Eşlerle kaynaşma.

3) Allah'ın eşler arasında sevgi oluşturması.

4) Allah'ın eşler arasında merhamet oluşturması.

5) Bunlardaki ibret ve âyetler.

Bu maddeleri teker teker ele alalım:

1) Eşlerin aynı nefisten yaratılmış olması:

Bu, kadının erkekten, erkeğin de kadından olduğunu gösterir. Nitekim Yüce Allah, Şüphesiz Ben, sizden erkek olsun, kadın olsun –ki bazınız bazınızdandır [hepiniz aynısınızdır]– çalışanın amelini zayi etmem (Âl-i İmrân/195) buyurur. Erkek de kadın da aynı nefisten/cinsten olup aynı karakteri; insanlık karakterini taşırlar. Allah, aynı cinsten hem kadının eşini, hem de erkeğin eşini yaratmıştır, ki erkek kadınla, kadın da erkekle kaynaşsın. Kadın ve erkek aynı madenden olduklarına göre, özellikleri ve unsurları; insan oluşlarını sağlayan temel özellikleri aynıdır. Erkek, kadın sayesinde erkektir, kadın da erkek sayesinde kadındır. Kadın ve erkekten her birini diğerine bağlayan cazibenin sırrı işte budur. Onları birbirine bağlayan ne kuvvettir, ne güzelliktir, ne şöhrettir, ne de maldır.

2) Eşlerle kaynaşma:

Evliliğin ibret alınacak yönlerinden biri de, bedenin yatışmasından çok rûhun yatışmasıdır. Zira rûhî yatışma, insandaki manevî yönü, bedenî yatışma ise maddî yönü doyurur. Bu da, iffet ve ahlâkın korunmasına, şehevî taşkınlık ve huzursuzluğun fıtrata uygun bir şekilde düzenlenmesine yardımcı olur.

İyi bir evlilikte eşler birbirlerinin en iyi yardımcısı ve en iyi arkadaşıdır. Birbirinden ayrı kaldıklarında birbirine güvenmeleri, gözlerinin arkada kalmaması onların güçlerine güç katar.

Evliliğin en önemli işevi, zorlukları kolaylaştırması, kederleri dağıtması, çalışma şevkini yenilemesi, ümitsizlik, stres ve umutsuzluğa engel olan dinlenme ortamını sağlamasıdır. Evliliğin verdiği huzur ile kişi, ahlâkî yönden olgunlaşır ve bu sayede de karşılaştığı sorunları hâlleder.

Mutlu âileler, Allah'ın tattırdığı bu hazzın âhirette de devam etmesini isterler, bu sebeple de daha muhteşem nimetleri hakk etmek ve onlara kavuşmak için Allah'ın gösterdiği yolda daha fazla çaba harcarlar.

3) Allah'ın eşler arasında sevgi oluşturması:

Evliliğin bir gayesi de, “Allah'ın eşler arasında sevgi oluşturması”dır. Bu sevgi eşleri kapsadığı gibi, âilelerini de kapsar. Koca, sadece karısına değil, karısının akrabalarına da sevgi besler. Aralarında sevgi ve merhamete dayalı bağlar kurulur ya da öyle olması gerekir. Kadın da aynı şekilde sadece kocasına değil, kocasının akrabalarına da yakınlık duyar. Birinin babası ötekine kayınbaba; annesi kayınvalide; kardeşleri de kardeş olur. Bu ilişkiler, doğan çocukları da etkiler. Kimisi dayı, kimisi amca, kimisi hala, kimisi teyze, kimisi yeğen, kimisi kuzen... olur. Böylece birbirini sevip sayanların halkası genişler.

4) Allah'ın eşler arasında merhamet oluşturması:

Evlilik meyvesini verip çocuklar doğunca bu şefkat ve merhamet daha da artar. Ana-babanın çocuklara karşı duyduğu sevgi ve şefkat, yavaş yavaş hem kocanın, hem de kadının akrabalarına kadar uzanır, genişledikçe genişler. Nihâyet âile çevresinde gelişen bu şefkat halkası, topluma kadar uzanır.

Âile içinde merhamet ve şefkati geliştiremeyen insanlar bu tür duygular besleyemez ve toplumun iyi ferdi olamazlar. Böylelerinin oluşturduğu toplum da bunalımlı bir toplum olur.

5) Bunlardaki ibret ve âyetler:

Gayr-i meşru ilişkiler ve onların neticesinde ortaya çıkan korkunç tablo ile, İslâm'ın hedeflediği evlilik ve onun neticesinde ortaya çıkan tablo karşılaştırıldığında, aralarındaki fark anlaşılır, yeter ki düşünce yetisi kaybolmamış olsun. Zira Allah bunu ancak düşünebilenlerin fark edebileceğini, Şüphesiz ki bunda tefekkür edecek bir kavim için nice alâmetler; göstergeler vardır diyerek bildiriyor.

Bu gayeler göz önüne alınınca, şehvetin tatmini arka planda kalır. Zira şehvetin tatmini, evliliğin amacı değil, aracıdır. Nitekim hastalık veya yaşlılık nedeniyle şehvet duygularını yitirmiş kimselerin evliliği bitmiyor, hatta eşler arasındaki dayanışma, sevgi ve saygı daha da artıyor.

YAKIN AKRABA EVLİLİKLERİNİN YASAK OLMA NEDENİ

Birbiriyle evlenmeleri ebediyen yasak olanlar arasında yaratılıştan sevgi, saygı ve gözetmeye dayalı bağlar vardır. Evlilik bu alanda yeni sevgi ilişkileri ortaya çıkarmadığı, yeni sevgi kapıları açmadığı gibi, birçok zararlara da sebep olur. Şöyle ki:

Bu güçlü ilişkiler, evlilik sebebiyle doğabilecek arızalara maruz kalabilir ve nefrete dönüşebilir. Bu durumda akrabalık bağları da kopar. Oysa Allah, bunların devam ettirilmesini emretmektedir.

Ayrıca, yakın akraba evliliği nesli cılızlaştırır. Nitekim bilim, yakın akraba evliliklerinin sakat, zayıf ve cılız nesillerin ortaya çıkmasına sebep olduğunu tesbit etmiştir. H.Yılmaz

İnsanın fiziksel tabiatı ile ruhsal talepleri arasında bir uyum meydana getirmeyi amaçlamış olan geçmişin sahih dinî öğretilerine bir işaret. Ahlaksızlığa karşı muhtemel tek çözüm yolu olarak ne zaman riyazete başvurulmuşsa bu uyum tahrib edilmiştir (bkz. ayrıca sure 2, not 118). Bu işaret, evlilik ilişkilerini konu alan önceki pasajlardaki cinsel ahlak tartışmasından kaynaklanır. M.Esed

Burada geçen "yollar" (sünen) kelimesiyle, surenin başından buraya kadar verilen ve Bakara suresinde de değinilen kültürel ve sosyal problemlerle ilgili emir ve talimatlar kastedilmektedir. Allah, müminlere, kendilerini cahiliye âdetlerinden kurtarıp, her dönemde Peygamberin (s.a) ve onların samimi takipçilerinin uydukları doğru yola ulaştıran şeyin, Allah'ın bir rahmeti olduğunu bildiriyor. Mevdudi

Müminleri doğru yoldan döndürüp, sapıklığa yöneltmek isteyen münafıklar, müşrikler ve Medine'nin hemen dışında yaşayan Yahudilerdi. Bu ilk iki grup eski önyargıları, âdet ve gelenekleri değiştirmek için yapılan düzenlemelere kesinlikle karşı çıkıyorlardı: a) Kız çocukların mirastan pay almalarına,
b) Dul kalan kadının, kocasının akrabaları tarafından kendisine uygulanan kısıtlamalardan bağımsız olmasına, c) İddet süresi bittikten sonra dul kadının istediği kimse ile evlenebilme hakkı olmasına, d) Üvey anne ile evlenmenin ve iki kız kardeşi aynı anda nikâh altında bulundurmanın yasaklanmasına karşı çıkıyorlardı. Onlar aynı zamanda, evlât edinilen çocuğun mirastan pay sahibi olmadığı ve evlât edinilen erkek çocuğun karısı ile (boşandıktan sonra) evlenmekte hiçbir sakınca olmadığı esaslarına dayanan, yeni evlatlık kurumundan da hiç hoşlanmıyorlardı. Bu ve buna benzer düzenlemeler, putperestlerin eski gelenek ve alışkanlıklarına o denli ters düşüyordu ki, bunlara şiddetle karşı çıkıyorlardı. Bozguncular Hz. Peygamber'i (s.a) sert bir şekilde eleştiriyor ve insanları O'nun kişiliğine ve tebliğine karşı çıkmaya teşvik ediyorlardı. Örneğin, Kur'an'ın gayri meşru kıldığı bir ilişki sonucu doğan bir kimse varsa, hemen ona gidip Hz. Peygamber'in (s.a) kendisini gayri meşru ilân ettiğini söylüyorlardı. İlâhî İrade'nin devam ettirdiği ıslah hareketine böylece engel olmaya çalışıyorlardı.
Diğer taraftan ise, kendi yaptıkları kanunlara uymayan ıslah hareketlerine karşı eleştirel bir propaganda yürüten Yahudiler vardı. Onlar gereksiz ayrıntılar ortaya koyup kendi çıkarlarına uygun olan kuralları kanun yaparak, kendilerine sert kurallar ve sınırlamalar koyuyor ve birçok helâl şeyi haram yaptıkları, dolayısıyla bu kanunların karakter ve özünü değiştirdikleri halde, Kur'an'ın bunları tasdik etmesini istiyorlardı. Yahudi alimlerinin, hakimlerinin ve sıradan halkın, Kur'an'ı Allah'ın kitabı olarak kabul etmemelerinin nedeni işte buydu. Kur'an'ın kanunlarına o kadar karşıydılar ki, her ayetini ve her emrini bir eleştiri konusu haline getiriyorlardı.
Örneğin, Yahudiler kadının hayız (regl) dönemi boyunca pis olduğunu kabul ediyorlardı. Onların pişirdiği yemeği yemezler, ellerini sürdükleri suyu içmezler, hatta onlarla aynı şiltenin altında oturmazlardı. Kısacası kadınlar evlerinde temas edilmez bir konumda kalırlardı. Ensar da aynı geleneklere sahip olduğu için, Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye hicret edince O'na hayız ile ilgili sorular sordular. Bu soruya cevap olarak Bakara Suresi'nin 222. ayeti nazil oldu. Hz. Peygamber (s.a) aybaşı kanaması boyunca, sadece cinsel ilişkinin yasak olduğunu ve kadınlarla daha önceden var olan bütün ilişkilerin aynen devam ettirilebileceğini bildirdi. Yahudiler buna sert bir şekilde karşı çıktılar ve: "Bu adam her şeyde bize karşı çıkmak, bizim helâl dediklerimizi haram, haram dediklerimizi de helâl yapmak için gönderilmiş" dediler. Mevdudi

Yani, insanın ruhu ile bedenî istekleri arasındaki bütün çatışma ihtimallerini kendi (ilahî) rehberlik araçlarıyla ortadan kaldırmak ve ona, insan tabiatının bu iki unsurunun uyumlu bir hale getirilebileceği ve tam bir olgunluğa ulaştırılabileceği bir hayat tarzını göstermek. M.Esed

Bu âyetlerde, rahmeti gereği Allah insanların hayatlarını kolaylaştırarak, onlara mutluluk yollarını göstermekte ve onları çevrelerindeki kötü niyetlilere karşı uyanık olmaya davet etmektedir.Paragraftaki, Allah, sizin için açığa koymak, sizi, sizden öncekilerin sünnetlerine [yasalarına, yollarına] kılavuzlamak ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Ve Allah alîm'dir, hakîm'dir. Ve Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor ifadesi, geçmiş ümmetlere de aynı hükümlerin öngörüldüğünü bildirmektedir.27. âyetteki, Şehvetlerine uyan kimseler de, sizin doğru yoldan büyük bir meyl ile eğilmenizi istiyorlar ifadesindeki şehvetlerine uyan kimseler, genellikle “zinakârlar” olarak yorumlanır. Âl-i İmrân/14-15'in delâletiyle bunların, “dünya-perestler; mala-mülke tapanlar, âhirete inanmayanlar” olduğu anlaşılmaktadır, ki bunlar da, mü’minleri doğru yoldan döndürüp sapıklığa yöneltmek isteyen münâfıklar, müşrikler ve Medîne'nin hemen dışında yaşayan Yahûdilerdir. Bunlar, yetim hukuku, miras hukuku ve aile/evlilik hukuku hakkındaki Allah'ın hükümlerine tahammül edemiyorlar, çıkarları doğrultusundaki şeraitin devam edip gitmesini istiyorlardı.28. âyetteki, Ve şüphesiz insan çok zayıf yaratılmıştır ifadesi, insanın fiziksel zayıflığını değil, zihinsel zayıflığını [sabırsızlığını, aceleciliğini, şehvet düşkünlüğünü, mal-perestliğini] ifade etmektedir. Bunlar şu âyetlerde de görülebilir:Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökten su indirip de onunla size rızık olarak çeşitli meyveler çıkarandır. Ve O [Allah], emri gereğince denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi, ırmakları da emrinize verdi. Sürekli olarak dönüş hâlinde olan güneşi ve ayı da emrinize verdi. Geceyi ve gündüzü de sizin emrinize verdi. Ve O, Kendisinden istediğiniz her şeyden size verdi. Allah'ın nimetini saymak isterseniz de sayamazsınız! Şüphesiz insan kesinlikle çok zâlim, çok nankördür. (İbrâhîm/32-34)Ve eğer insana, tarafımızdan bir rahmet tattırıp sonra da onu kendisinden çekip alsak, kuşkusuz o umutsuzdur, çok nankördür. Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti” der. Ve kuşkusuz o, şımarıktır, böbürlenen biridir. (Hûd/9-10)Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler. O müstesnâ [kaybolmaz]. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan çok nankördür! (İsrâ/67)Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, en‘âma [etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara] ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü-çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır. (Âl-i İmrân/14)De ki: “Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, harcanır endişesiyle kesinlikle elinizde tutardınız [kimseye bir şey vermezdiniz]. Ve insan çok cimridir. (İsrâ/100)O [Allah], insanı bir nutfeden yarattı. Bir de bakarsın ki, o apaçık bir düşmandır. (Nahl/4)İnsan hayır istemekten usanmaz, kendisine bir kötülük dokununca da hemen üzgündür, ümitsizdir. (Fussilet/49)Şüphesiz insan dayanıksız ve huysuz yaratılmıştır; kendisine kötülük dokundu mu sızlanır, kendisine hayır dokundu mu da engelleyicidir [küçük bir yardımı bile engeller]. (Me‘âric/19-21)Kesinlikle insan Rabbine karşı çok nankördür. (Âdiyât/6)İnsan aceleden yaratılmıştır. Size yakında alâmetlerimi göstereceğim. Şimdi siz Benden acele istemeyin. (Enbiyâ/37)Hayır, hayır… İşin aslında siz aceleciyi [dünyayı] seviyorsunuz. (Kıyâmet/20)Onlar [insanlar] aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] seviyorlar ve ağır bir günü arkalarına atıyorlar. (İnsan/27)Denildiğine göre Mecûsîler; kız kardeş, yeğenler [kız ve erkek kardeşin kızları] ile evlenmeyi helâl görüyorlardı. Cenâb-ı Hakk bunların nikâhlanmasını haram kılınca, onlar şöyle dediler: “Sizler, hala ve teyze kızlarının nikâhını helâl kabul ediyorsunuz. Hala ve teyzelerin nikâhı ise size haramdır. Binâenaleyh, yeğenleri [erkek ve kız kardeşlerin kızlarını] de nikâhlayın...” İşte bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Paragraftaki, Allah, sizin için açığa koymak, sizi, sizden öncekilerin sünnetlerine [yasalarına, yollarına] kılavuzlamak ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Ve Allah, alîm'dir, hakîm'dir. Ve Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyan kimseler de, sizin doğru yoldan büyük bir meyl ile eğilmenizi istiyorlar. Allah, sizden hafifletmek istiyor. Ve şüphesiz insan çok zayıf yaratılmıştır mesajı, bir devletin yurttaşlarına yapması gereken ödevleri de bildirmektedir. Buna göre devlet, yurttaşlarının eğitim ve öğretimini sağlayacak, onlara yardımcı olacak, yük olmayacak ve kusurlarını örtecektir.H.Yılmaz

Yukarıdaki cümleciğin başındaki illâ edatına alışılmış karşılığı olan “hariç” veya “olmadıkça” anlamları verildiği takdirde ibareyi şu şekilde çevirmek gerekecektir: “Karşılıklı anlaşmaya dayanan ticar(î bir faaliy)et olmadıkça”. Ancak bu formül birçok müfessiri şaşırtmıştır. Çünkü lafzî anlamıyla alındığında yukarıdaki ibare, karşılıklı anlaşmaya dayalı ticaretten doğan haksız kazançların, “birbirinizin mallarını haksız yollarla heba etmeyin” şeklindeki genel yasaklamanın dışında tutulduğu intibaını vermektedir. Bu, Kur’an'ın öngördüğü ahlakî çerçeve ışığında kabulü mümkün olmayan bir varsayımdır. Müfessirlerin çoğunluğu, bu güçlüğü aşabilmek için, illâ edatının bu bağlamda “ama” anlamına geldiği ve dolayısıyla yukarıdaki cümleciğin şu şekilde anlaşılması gerektiği görüşünü ifade etmişlerdir: “Ama karşılıklı anlaşmaya dayalı yasal ticaret yoluyla birbirinizin mallarından yararlanmanız sizin için meşrudur”. Ne var ki bu yorum, hayli zorlama ve sunî olması dışında, “yasal ticaret”in burada neden başka birinden ekonomik menfaat sağlamanın tek meşru aracı olarak sayıldığını açıklayamamaktadır. Nitekim Râzî'nin bu ayet ile ilgili yorumunda haklı olarak belirttiği gibi, “hediye, vasiyet, kanunî miras, sadaka, mehir veya uğranılan zararlardan dolayı alınan tazminat gibi araçlar yoluyla ekonomik kazanç sağlamak daha az meşru değildir; öyleyse ticaret dışında, [meşru] servet edinmenin pek çok yolu vardır”. O halde neden burada yalnızca ticaret vurgulanmıştır -üstelik, özel olarak ticarî konularla ilgili olmayan bir bağlamda? Bana göre, bu bilmecenin gerçekten tatminkar bir cevabı ancak illâ edatının dilbilimsel bir analizi yoluyla elde edilebilir. Bu edat, alışılmış “hariç” veya “olmadıkça” anlamları dışında bazan -Kâmûs ve Muğnî'de de işaret edildiği gibi- sadece “ve” bağlacı anlamına da gelmektedir; aynı şekilde, eğer önüne negatif bir cümlecik gelirse, “ne” veya “ve ne de” (ve-lâ) ile eşanlamlı olur. Mesela 27:10-11'de olduğu gibi, “Benim katımda elçiler için korku yok, ... kimse için de (illâ)”. Şimdi illâ'nın bu özel kullanımını konumuz olan pasaja uygularsak şu karşılığı elde ederiz: “Ne de karşılıklı anlaşmaya dayanan ticaret yoluyla [onu yapamazsın]”, veya sadece “hatta karşılıklı anlaşmaya dayanan ticaret yoluyla da olsa”, ki bu karşılıkta anlam daha bir belirginlik kazanmış olur. Müminler, başka bir kimsenin mal varlığını haksız şekilde tüketmekten alıkonulmuşlardır, bu başka kişi -zayıf taraf olarak- şartların baskısıyla böyle bir haksızlığa veya sömürülmeye razı olsa bile. Ayrıca, benim tercih ettiğim karşılık, müminlere başkasının mal varlığına imrenmemeyi tavsiye eden 32. ayetle de mantıkî bir bağlantı içindedir. M.Esed

"Bâtıl", İslâm kanunlarına, prensiplerine aykırı olan yanlış ve gayri ahlâkî her şeyi ihtiva eder.
"Ticaret", alışveriş, endüstri vs. de olduğu gibi kâr, kazanç vb. faydalar için yapılan karşılıklı alışveriş akitleridir. Bu şekilde bir taraf, hizmetin karşılığını ödeyen karşı tarafın ihtiyaçlarını gidermiş olur.
"Karşılıklı anlaşma" sözü, bu alışverişlerin korkutma ve tehdit ile değil, karşılıklı anlaşma ile yapılması gerektiğini ifade etmektedir. Örneğin, faiz ve rüşvette de, karşılıklı anlaşma varmış gibi görünse de ihtiyacı olan tarafın, şartların zorlamasıyla bu anlaşmayı kabul ettiği ortadadır. Kumarda ise iki taraf da "kazanma" ümidi ile avunmaktadır. Aksi takdirde taraflardan biri kaybedeceğini bilse oynamaz. İçinde hile bulunan her iş de böyledir. Dolandırılan kişi, o işte hile olmadığı inancıyla kandırılmaktadır. Eğer kandırılacağını bilse, hiçbir zaman o anlaşmayı kabul etmez.
"Kendi kendinizi öldürmeyin" ifadesi bir önceki ayetin devamı olabilir veya kendi başına apayrı bir ayet de olabilir. Birinci ihtimali kabul edersek şu anlama geler: Haksız olarak başkalarının malını alanlar, gerçekte kendi sonlarını hazırlamaktadırlar. Çünkü böyle kötü işler, sosyal düzeni öyle bir bozar ki, sonunda kişi kendisi de bu kötü sonuçlardan kurtulamaz ve ahiret'te de mutlaka elem verici bir azapla karşılaşır.
İkinci ihtimali kabul edersek, "Birbirinizi öldürmeyin", veya "İntihar etmeyin" anlamına gelir. Allah, bir hikmeteseri olarak bu üç anlama da gelebilecek kelimeleri kullanmıştır.
Yani, Allah sizin iyi olmanızı ister, merhameti nedeniyle sizi felâkete sürükleyecek olan kötülükleri de size yasaklar. Mevdudi

Kim, mümin kardeşine düşmanlık yaparak onu haksız yere öldürür veya haram kılınan bir işi yaparsa biz onu yakında, içinde yanacağı bir ateşe sokarız. Ona bu cezayı vermek, bizim için pek kolaydır. Çünkü zalimler hiçbir zaman bizden yakalarını kurtaramazlar.

Âyet-i kerimede zikredilen "Kim bunu yaparsa" cümlesindeki "Bu" işa­ret zamiriyle neye işaret edildiği hususunda farklı görüşler zikredilmiştir:

a- Ataya göre bu zamirle, müminlerin birbirlerini öldürmelerine işaret edilmektedir. Buna göre âyetin mânâsı "Kim mümin kardeşini düşmanca ve haksız yere öldürecek olursa biz onu yakında cehennem ateşine koyacağız ve bu, Allaha pek kolaydır." şeklindedir.

b- Diğer bir kısım âlimlere göre bu zamirle, surenin başından buraya ka­dar yasaklanan "Haram kılınan kadınlarla evlenmek" "Allahın koyduğu sınırları aşmak" "Haksız yere yetim malı yemek." ve "Allahın haram kıldığı cana kıy­mak," gibi haramlara işaret edilmektedir. Bunlardan herhangi birini yapanın ce­hennem azabına konacağı belirtilmektedir.

c- Diğer bir kısım müfessirlere göre ise bu zamirle, mümin kardeşinin malını haksız yere yiyene ve mümin kardeşinin canına kıyana işaret edilmekte­dir. Ve bunları yapanların cehenneme konacakları beyan edilmektedir.

Taberi diyor ki: "Burada doğru olan görüş şudur: "Bu zamir, bu surenin on sekizinci âyetinden sonra zikredilen haramlara işaret etmektedir. Bunlar da, evlenilmesi haram olan kadınlarla evlenmek, bazı kadınların evlenmelerine en­gel olmak, haksız yere başkalarına ait olan malı yemek, kanı haram olan bir mü­mini öldürmek ve diğer haramlardır. Zira on sekizinci âyetten önce zikredilen haramların sonunda Allah Teala onları işleyenleri belli cezalarla tehdit etmiş, bu âyetten sonra zikredilen haramlar için herhangi bir ceza zikretmemiştir. Bu iti­barla işaret zamirinin .cezaları zikredilmeyen haramlara işaret ettiğini söylemek daha isabetlidir. Taberi

Yani, cennete. Ancak bazı müfessirlere göre, mudhal ifadesi, mekanı değil, o mekana “giriş” şeklini göstermektedir (Râzî). Bu durumda yukarıdaki ibare şu şekli alır: “Sizi [ahiret hayatına] şerefli bir halde sokarız”. M.Esed

Yani, "Biz acımasız ve önyargılı değiliz ve biz kullarımızı küçük ve basit meseleler için sorguya çekmeyiz. Fakat siz büyük ve çok kötü günahlar işlersiniz, işlediğiniz küçük günahlardan da sorguya çekileceksiniz."
Burada "büyük günahlar" ile "küçük günahlar" arasındaki önemli farkları anlamak sanırım yararlı olacaktır. Bu konuda Kur'an ve sünnette yaptığım araştırmalara dayanarak (doğru ve gerçek ilim Allah katındadır) şu üç şeyin, bir günahı "büyük günahlar"dan biri kıldığı sonucuna vardım.
1) Bir kimsenin, Allah'ın, anne babasının, başka insanların veya bizzat kendisinin haklarına tecavüz etmesi. Günahın vahim oluşu, hakkı gözetilmeyen kişinin değerine göre artış gösterir. Kur'an'ın, bir günahı zulüm olarak nitelemesinin ve şirkin (Allah'a ortak koşma) en büyük zulüm olduğunu belirtmesinin nedeni işte budur.
2) Eğer bir günah İlâhî kanunlara meydan okuyup karşı çıkıyorsa, o zaman da büyük günahlardan olur. Çünkü bu günahı işleyen kişi, açıkça utanmadan Allah'ın emir ve yasaklarını hiçe sayar ve sadece Allah'a isyan amacıyla bir emir veya yasağı çiğner. İsyan ve itaatsizlikte Allah'a karşı küstahlığın derecesi arttıkça günahın büyüklüğü de artar. Allah'ın Kur'an'da bir günahı fısk (itaatsizlik) ve ma'siyet (haddi aşmak) olarak nitelemesinin nedeni işte budur.
3) İnsan hayatının huzurunun dayanağını teşkil eden bağ ve ilişkileri kesmek -bu ilişkiler ister Allah'la insan, ister insanla insan arasında olsun- bir günahı büyük günahlar arasına sokar. Bir bağı veya ilişkiyi kesme sonucu ortaya çıkan günahın büyüklüğü, o bağın önemine ve bağdaki emanete göre değişir. Söz gelimi, zina her şekliyle büyük günahlardan biridir, çünkü insan toplumunu felâkete sürükler. Fakat şekilleri diğerlerinden daha büyük ve önemlidir. Evli bir erkeğin zina yapması, bekâr bir erkeğin zina yapmasından daha büyük bir günahtır. Aynı şekilde evli bir kadının zina yapması, bekar bir kadının zina yapmasından daha büyük bir günahtır. Komşu veya akrabalardan bir kadınla zina etmek, diğerleriyle yapılan zinadan daha büyük bir günahtır. Aynı şekilde evli bir kadının zina yapması, bekar bir kadının zina yapmasından daha büyük bir günahtır. Komşu veya akrabalardan bir kadınla zina etmek, diğerleriyle yapılan zinadan daha büyük bir gühahtır. İlişkinin emaneti ve kutsiyeti nedeniyle, anne, kız kardeş ve kız çocuğu ile yapılan zina en büyük günah olarak sayılmıştır. Aynı nedenle mescidde işlenen bir günah, başka bir yerde işlenen günahtan daha büyüktür.
Yukarıdaki örneklerde, aynı günahın haramlık bakımından yoğunluğundaki fark, bu ilişkilerdeki kudsiyet ve ilişkide duyulan eminlik derecesinin farklı oluşundan kaynaklanır. Bir günahın, fücur (ilişki ve bağları koparma) olarak anılmasının nedeni işte budur. Mevdudi

Ey müminler, eğer sizler kendinize yasaklanan büyük günahlardan kaçı­nırsanız, küçük günahlarınızı Örter sizi affederiz. Ve sizleri, mutluluk yurdu olan cennete koyarız. Orada ne üzüntü vardır ne de keder. Ne sıkıntı vardır ne de bunalım.

Büyük günahlar hakkında sahabe-i kiramdan, tabiinden çeşitli görüşler nakledildiği gibi Resulullahtan da kısmen birbirinden farklı olan hadis-i şerifler rivayet edilmiştir.

a- Abdullah b. Mes'uda göre bu âyette zikredilen büyü günahlardan mak­sat, Nisa suresinin başından bu âyete kadar geçen otuz âyette, Allah tealanın, kullarına yasakladığı günahlardır. İbrahim en-Nehai de bu görüştedir. Abdullah b. Mes'uddan nakledilen diğer bir görüşe göre ise büyük günahlar dört tanedir. Bunlar, Allaha ortak koşmak, Allahın rahmetinden ümit kesmek, Allahın lütfundan ümit kesmek ve Allahın tuzağından (cezalandırmasından) kurtulacağından emin olmaktır.

Yine Abdullah b. Mes'uddan nakledilen diğer bir görüşe göre bu günahlar üçtür. Bunlar, Ailahın rahmetinden ümit kesmek, Allahın lütfundan ümit kes­mek ve Allahın cezalandırmasından kurtulacağından emin olmaktır.

b- Hz. Ali (r.a.)ye göre ise burada zikredilen büyük günahlar yedi tanedir. Bunlar da, Allaha ortak koşmak, Allahın, öldürülmesini haram kıldığı bir insanı öldürmek. Namuslu bir kadına zina iftirasında bulunmak, yetim malı yemek, fa­iz yemek, savaştan kaçmak, hicret ettikten sonra tekrar Bedeviliğe dönmektir. Bu hususta Ubeyde b. Umeyr diyor ki: "Büyük günahlar yedidir. Bunların her-biri hakkında Allah tealanın kitabında bir âyet vardır. Bunlar şu günahlardır. Al­lah ortak koşmak, Bu hususta Allah teala şöyle buyuruyor: "Allaha samimiyetle yönelin. Ona ortak koşanlardan olmayın. Kim Allaha ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp kuşlar tarafından kapılmış veya rüzgarla uzaklara sürüklenmiş gibidir.

Allahın, öldürülmesini haram kıldığı bir insanı öldürmek. Allah teala bu hususta da şöyle buyuruyor: "Kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası ce­hennemdir. Orada ebedi olarak kalacaktır. Allah ona gazap ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.

Faiz yemek. Allah teala bu hususta da şöyle buyuruyor: "Faiz yiyenler, yerlerinden, şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar."

Yetim malı yemek. Allah teala bu hususta şöyle buyuruyor: "Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına sadece ateş tıkamış olurlar. Onlar ya­kında alev alev yanan bir ateşe sokulacaklardır.

Namuslu bir kadına zina iftirasında bulunmak. Allah teala bu hususta da şöyle buyuruyor: "İffetli, hiçbir şeyden haberi olmayan mümin kadınlara zina isnad edenler, şüphesiz ki dünyada da âhirette de lanetlenmişlerdir. Onlar için büyük bir azap vardır.

Savaştan kaçmak. Bu konudada âyet-i kerimelerde şöyle Duyurulmakta­dır; "Ey iman edenler, savaş için ilerlerken, toplu halde kâfirlerle karşılaştığınız zaman sakın onlara arkanızı dönüp kaçmayın." "Savaş için bir taktik kullanan veya başka bir birliğe katılmak isteyen hariç, İçinizden kim düşmana arkasını dönüp kaçarsa Allahın gazabına uğramış olur. Onun varacağı yer cehennemdir. O ne kötü bir yerdir

Hicret ettikten sonra dinden çıkıp tekrar Bedeviliğe dönmek. Bu hususta da âyette şöyle Duyuruluyor: "Kendilerine doğru yol açıkça belli olduktan sonra tekrar eski inkârlarına dönenlerin yaptıklarını şeytan kendilerine hoş göstermiştir. Ve hayallerle aldatmıştır.

"Ata b. Ebi Rebah ise bu büyük günahların, adam öldürmek, faiz yemek yetim malı yemek, namuslu kadına zina isnad etmek, yalan yere şahitlik yap­mak, anneye babaya kötü davranmak ve savaştan kaçmak olduğunu söylemiştir.

c- Abdullah b. Ömere göre ise bu büyük günahlar dokuz tanedir. Bunlar da: Allaha ortak koşmak, öldürülmesi helal olmayan bir insanı öldürmek, savaş­tan kaçmak, namuslu birkadına zina isnad etmek, faiz yemek, haksız yere yetim malı yemek, Mescid-i Haramda haktan sapıp zulmetmek, insanlarla alay etmek. (İnsanları angarya olarak çalıştırmak) ve anaya babaya, onları ağlatacak dere­cede kötü davranmaktır.

Abdullah b. Ömerden nakledilen diğer bir rivayete göre ise insanlarla alay etme günahı yerine sihir yapma günahı zikredilmiştir.

d- Abdullah b. Abbasa göre ise büyük günahlardan maksat, Allanın ya­sakladığı her günahtır. Abdullah b. Abbasın yanında, büyük günahların yedi ve­ya dokuz tane olduğu zikredilmiş o da bunların yedi veya dokuzdan fazla olduk­larını söylemiştir. Abdullah b. Abbas, "Büyük günahlar yediden ziyade yetmişe daha yakındır." demiştir.

e- Said b. Cübeyr, Mücahid, Dehhak ve Abdullah b. Abbastan nakledilen başka bir görüşe göre ise, büyük günahlardan maksat, Allahın, işleyenleri ce­hennem azabına koyacağı ile tehdit ettiği günahların tümüdür. Buna göre, işlenildiğinde onu işleyenenin cehennem azabına konulacağı veya Allahın gazabına yahut lanetine uğratılacağı beyan edilen günahların hepsi büyük günahladır.

f- Taberi büyük günahların, sahih hadislerde beyan edilen günahlar oldu­ğunu, bunların da, Allaha ortak koşmak, anaya babaya kötü davranmak, Alla­nın, öldürülmesini haram kıldığı insanı öldürmek, yalan söylemek (Yalan yere şahitlik yapmak ta buna dahildir.) Namuslu kadınlara zina iftirasında bulunmak, yalan yere yemin etmek, sihir yapmak, savaştan kaçmak ve komşunun hanımıyla zina etmek." olduğunu söylemiş, fakirlik korkusuyla çocuğunu öldürmenin de haksız yere adam öldürme hükmüne tabi olduğunu bildirmiştir.

Taberi zikrettiği bu hususları, Enes b. Malik, Abdullah b. Amr, Ebu Ey-yub el-Ensari, Ebu Ümame el-Bahili ve Abdullah b. Meş'uttan rivayet ettiği ha-dis-i şeriflerden almıştır.

Enes b. Malik (r.a.) diyor ki:

"Resulullah (s.a.v.)den büyük günahlar soruldu. O da: "Büyük günahlar Allaha ortak koşmak, anne ve babaya kötülük etmek, adam öldürmek ve yalan yere şahitlik etmektir." buyurdu. Diğer bir rivayette ise Enes b. Malik şöyle demiştir:

"Resulullah (s.a.v.) büyük günahları anlattı veya ona büyük günahlardan soruldu. O da şöyle buyurdu: "Onlar, Allaha ortak koşmak, adam öldürmek, an­ne ve babaya kötülük etmektir." Ve devamla şöyle dedi: "Ben size büyük gü­nahların en büyüğünü haber vereyim mi? O, yalan söylemektir. (Diğer bir riva­yette) yalan yere şahitlik etmektir.

Ebu Eyyub el-Ensari, Resulullah (s.a.v.)in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Kim Allanın huzuruna, Allaha kulluk ederek, ona hiçbir şeyi ortak koş­mayarak, namazı kılarak, zekatı vererek ve büyük günahlardan kaçınarak çıka­cak olursa işte onun için cennet vardır." Bunun üzerine Resulullahtan, büyük günâhların neler oldukları soruldu. Resulullah şöyle buyurdu: "Bunlar. Allaha ortak koşmak, müslüman bir kişiyi öldürmek ve savaştan kaçmaktır.

Abdullah b. Amr, Resulullahın şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Büyük günahlar, Allaha ortak koşmak, anne ve babaya kötülük yapmak bir insanı öldürmek ve yalan yere yemin etmektir.

Abdullah b. Mes'ud diyor ki:

"Dedim ki" Ey Allahın Resulü, hangi günahlar daha büyüktür?" Resulullah: "Seni yaratan Allaha birini denk tutmandır. (ortak koşmandır.) Sonra hangi­sidir?" dedim. Resulullah: "Seninle birlikte yemek yiyeceğinden korkarak çocu­ğunu öldürmendir." buyurdu. Sonra hangisidir?" dedim. Resulullah: "Komşu­nun hanımıyla zina etmendir." buyurdu

Ebu Umame el-Bahili diyor ki: "Resulullalı bir yere yaslanmış vaziyette iken sahabiler büyük günahları anlattılar ve şöyle dediler: "Bunlar, Allaha ortak koşmak, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadına zina iftirasında bulunmak, anne ve babaya kötülük etmek, yalan söylemek, ganimet malından bir şey saklamak, sihir yapmak ve faiz yemektir. "Bunun üzerine Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Allaha verdikleri ahdi ve yeminlerini bozarak karşılığın da az bir değeri satın alanları nereye koyacaksınız?

Âyet-i kerimenin devamında, büyük günahlardan kaçıldığı takdirde ku­surların örtüleceği zikredilmektedir. Buradaki kusurlardan maksat, küçük gü­nahlardır. Allah teala, biz âciz kullarına bir lütuf olarak, büyük günahlardan ka­çındığımız takdirde küçük günahlarımızı affedeceğini ve bizleri, ikram yurdu olan cennete koyacağını zikretmiştir.

Sahabe-i Kiram, Kur'an-ı Kerimde zikredilen bu ve benzeri âyetlerin, yüce mevlanm biz âciz kullarına büyük bir lütfü olduğunu söylemişler ve bu hu­susta sevinçlerini izhar etmişlerdir.Bu hususta Abdullah b. Mes'udun şunları söylediği rivayet edilmektedir: "Nisa suresinde beş âyet vardır ki bunlar benim için bütün dünyadan daha sevimlidir. Bunlar: "Eğer yasaklandığınız büyü gü­nahlardan kaçınırsanız kusurlarınızı Örter sizi, güzel bir makama koyarız." Şüp­hesiz ki Allah, hiçbir kimseye zerre kadar zulmetmez. Yapılan iyilik zerre kadar da olsa onu kat kat artırır. Ve yapana, katından büyük bir mükafaat verir." "Şüp­hesiz ki Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bunun dışındakini diledi­ği kimse için affeder. Kim Allaha ortak koşarsa şüphesiz büyük bir günah ile if­tira etmiş olur." "Kim bir kötülük işler veya nefsine zulmeder de sonra Allahtan bağışlanmasını dilerse, Allahı, mağfiret ve merhamet edici olarak bulur." "Alla­ha ve Peygamberine iman edip onlar arasında hiçbir ayrılık gözetmeyenlere ge­lince, işte onlara, Allah mükâfaatlarını verecektir. Allah, çok affeden ve çok merhamet edendir.âyetleridir!

Abdullah b. Abbas da: "Nisa suresinde sekiz âyet vardır ki bu âyetler bu ümmet için, güneşin, üzerine doğup battığı şeylerden daha hayırlıdır." demiş ve şu âyetleri zikretmiştir: "Allah size, dininizin hükümlerini açıklamak, sizden ön­celiklerin yollarını göstermek ve tevbenizi kabul etmek istiyor. Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." "Allah sizin tevbenizi kabul etmek istiyor. Şehvetlerine uyanlar ise sizin hak yoldan iyice uzaklaşmanızı istiyorlar." "Allah sizden yükü hafifletmek ister. Çünkü insan çok zayıf olarak yaratılmış­tır." "Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, kusurlarınızı örter sizi güzel bir makama koyarız." "Şüphesiz ki Allah, hiçbir kimseye zerre kadar zulmetmez. Yapılan iyilik zerre kadar da olsa onu kat kat artırır ve yapana, ka­tından büyük bir mükafaat verir." Şüphesiz ki Allah, kendisine ortak koşulması­nı affetmez. Bunun dışındakini dilediği kimse için affeder. Kim Allaha ortak koşarsa şüphesiz ki büyük bir günah ile iftira etmiş olur." Kim kötülük işler ve­ya nefsine zulmeder de sonra Allahtan bağışlanmasını dilerse Allahı mağfiret ve merhamet edici olarak bulur." "Allaha ve Peygamberine iman edip onlar arasın­da hiçbir ayrılık gözetmeyenlere gelince, işte onlara Allah, mükâfaatlarını vere­cektir. Allah çok affeden, çok merhamet edendir. Taberi

Bu ayette Allah, eğer dikkat edilirse, bugünkü problemli sosyal hayata bir çözüm getirecek ahlâkî bir direktif sunuyor. Allah, insanlara başkalarının malları için arzu ve kıskançlık duymamaları gerektiğini öğretiyor. Çünkü O, bir hikmete bağlı olarak, herkesi aynı yaratmamıştır. Eğer bu eşitsizlik olmasa, hayat çok saçma ve anlamsız olurdu. Allah her şeyin en iyisini bilen olduğu için, birini güzel, diğerini çirkin yaratmıştır. Birine tatlı bir ses, diğerine ise kaba bir ses vermiştir. Birini fizik olarak güçlü, diğerini ise zayıf yapılı kılmıştır. Birine akıl ve bedenle ilgili belli kabiliyetler vermiş, diğerini başka yeteneklerle donatmıştır. Kimini zengin, kimini fakir yapmıştır. Birazcık düşünmek bile insanı, insan kültüründen tüm çeşitliliklerin, bilgi ve hikmete dayanan bu farklılık ve değişikliklere dayandığı sonucuna götürür. Bu nedenle ne zaman ki insanlar, bu farklılıkların arasını açmaya veya onları tamamen ortadan kaldırmaya yeltenseler, toplumda şu veya bu çeşit bir karışıklık ortaya çıkar. İnsanların, üstünlükleri nedeniyle başkalarını kıskanmaya karşı eğilimleri; hasislik, gırtlak gırtlağa rekabet, düşmanlık, sınıf çatışmaları ve buna benzer kötü sonuçlara yol açar. Böyle bir kafa yapısına sahip olan kişi, Allah'ın, kendisine vermediği şeyi elde etmek için O'nun kurallarına karşı gelir. Ayette, Allah, müslümanlara böyle bir kafa yapısından kaçınmalarını ve başkalarını kıskanmaktan vazgeçmelerini tavsiye ediyor. Bununla birlikte insan, Allah'ın kendi lütfundan vermesi için dua etmelidir. Çünkü O, kendisi için hayırlı olan şeyi verir ve O her şeyi bilendir.
"Erkeklere de kazandıklarının bir karşılığı var, kadınlara da kazandıklarının bir karşılığı var." ifadesi ile ise, "kadınlar erkekleri, erkekler de kadınları sahip oldukları Allah vergisi üstünlükler nedeniyle kıskanmasınlar" denmek isteniyor. Kendilerine verilen yetenekleri tam anlamıyla kullansınlar ve herkesin kazancının karşılığını aynen alacağı hususunda şüphe etmesinler. Mevdudi

âyetin iniş sebebiyle ilgili şunlar nakledilmiştir:

Tirmizî, Umm Seleme'den şöyle dediğini rivâyet eder: “Erkekler gazaya gidiyor, kadınlar gazaya gidemiyor ve biz mirasın (erkek hissesinin) yarısını alıyoruz” denilmesi yüce Allah, Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin buyruğunu indirdi. Mücâhid der ki: Yine bu hususta yüce Allah, Şüphesiz Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar (Ahzâb/35) âyetini de indirdi. Umm Seleme, Medîne'ye hicret eden ilk kadın olmuştu. Ebû Îsâ (et-Tirmizî) der ki: Bu mürsel bir hadistir. Kimisi bunu, “İbn Ebî Necîh'ten, o, Mücâhid'den” diye mürsel olarak, “Umm Seleme böyle böyle dedi” diye rivâyet etmiştir.

Katâde de der ki: Câhiliye dönemi insanları, kadınlara da, çocuklara da miras vermiyorlardı. Allah bunlara da mirastan pay etti. Kadınlara, erkeğin payının yarısı takdir edilince bu sefer kadınlar, paylarının erkeklerin payları gibi olmasını temenni ettiler. Erkekler de şöyle dedi: “Biz miras hususunda kadınlara üstün kılındığımız gibi, âhirette de hasenatımızla kadınlara üstün olacağımızı umarız.” Bunun üzerine, Allah'ın kendisiyle kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin âyeti nâzil oldu. H.Yılmaz

 Bu âyetin iniş sebebi olarak bazı olaylar nakledilmektedir:

a) Mücâhid'in naklettiğine göre Ummü Seleme, "Yâ Rasûlallah! Erkekler savaşa katılıp savaşıyor, biz ise savaşmıyoruz. Onların mirastaki paylan bizimki­nin iki katı. Keşke biz de erkek olsaydık!" deyince bu âyet nazil oldu.

b) Süddî şöyle demektedir: Mirasla ilgili âyetler nazil olunca, erkekler: Yüce Allah miras hususunda bizi üstün kıldığı gibi, ahirette de bizi kadınlardan üstün kılmasını umuyoruz; kadınlar ise: Biz de miras hususunda olduğu gibi, bizim günahımızın erkeklerin günahının yarısı kadar olmasını arzu­larız" deyince, bu âyet nazil oldu.

c) Allah, erkeklerin mirastaki payını, kadının iki katı yapınca, kadınlar, "Biz daha muhtacız, çünkü biz zayıf bünyeli varlıklarız. Erkekler ise geçimlerini elde etmede daha güçlüdür­ler" deyince bu âyet indirilmiştir,

d) Bir kadın Hz. Peygamber'e gelerek, "Erkeklerin ve kadınların Allah'ı birdir. Sen hem bize hem de onlara gönderilmiş bir peygambersin. Babamız Âdem anamız Havva'dır. O halde Allah'ın erkeklerden bahsedip bizden bahsetmemesinin sebebi nedir?" de­mesi üzerine indirilmiştir.

Görüldüğü gibi, miras ve savaşa katılma konusunu, Hz. Peygamber döneminde kadınlar sorgulamaya başladılar. Eğer söz konusu nüzul se­bepleri doğru ise, İslâm peygamberinin kadınlara sorgulama özgürlüğünü tanıdığını ve bu sorgulamanın Allah tarafından cevaplandırıldığına şahit oluyoruz. Allah tarafından daha önce verilen hükümlerin, hikmetini ara­mak için yapılan bu sorgulama bizzat peygamberle yapılmaktadır. Sor­gulama, hikmeti bulma niyetiyle yapıldığı için Allah tarafından değerlen­dirilip cevaplandırılmaktadır.

1. Kıskançlık ve Haset:

Yüce Allah bazı sorgulamaların altında yer alan psikolojik sebep­lere inmektedir. Bunları harekete geçiren insanlar arasındaki farklılıkların olduğuna da dikkat çekmektedir: "Allah'ın sizi, birbirinizden üstün kıldığı şeyleri (başkalarında olup da sizde olmayanı) hasretle arzu etmeyiniz." Âyetin bu kısmında geçen  temenni etmeyiniz kavramını müfessirler şöyle açıklamaktadırlar: Olmayacağı bilinen veya olacak diye zannedilen bir şeyi istemek.

Toplumsal hayatın insanın içindeki duyguları dışarı vurduğunu ifa­de eden bu âyet, bazı insanların kendilerinde olmayan bazı meziyetlerin, ekonomik nimetlerin başkalarında olduğunu görünce içinden bir üzüntü, keder ve eksiklik duyar. Aslında o insan toplumsal hayatın içinde olma­saydı bu duygulara kapılmayacaktı. Çünkü tek başına bir yerde yaşayan insan başkalarıyla kendini mukayese etme imkânı bulamayacaktı. Psiko­lojik oluşumları ortaya çıkaran toplumsal hayattır. Şimdi şöyle bir soru sorabiliriz: Yüce Allah'ın insanları birbirlerinden üstün kıldığı şeyler ne­lerdir? Bu soruya çeşitli açılardan cevap vermek mümkündür: İnsanlar do­ğuştan getirdikleri özellikleriyle birbirlerinden farklıdırlar. Sonradan kazandıklarıyla da birbirlerinden farklılık gösterebilirler.

a) İnsanlar psikolojik yetenekleri, kabiliyetleri ve zekâları bakımın­dan farklı yaratılmaktadırlar. Herkesin zekâ seviyesi bir değildir. Diğer ta­raftan herkesin kabiliyet alanları da farklıdır. Kimi resime, kimi müziğe, kimi spora, kimi diğer sanat dallarına yatkındır. Bu zekâ kabiliyet ve yete­nek farklılıklarının tohumu Allah tarafından içimize yerleştirilmektedir. Daha sonra eğitim bunlan geliştirir ya da eğitilmediği için körelir. Bu ka­biliyet ve yetenekler yeşerecek eğitim ortamanı bulunca aynı ortamı bulamayanlarınkinden daha fazla gelişecek, serpilecek ve çok göz alıcı ürün­ler verecektir. İşte o zaman bu imkânı bulamayanlar tarafından kıska­nılacak ve daha ileri gidilerek haset edilecektir. Ayette "Hasretle temenni etmeyiniz" dediği psikolojik duygu, gıptayı aşan, ve kıskançlığa dönüşen bir olumsuz duygu seviyesidir.

Allah'ın, yaratılıştan insanları zekâ kabiliyet ve yetenek bakımın­dan niçin farklı yarattığı sorulabilir. Bu sorunun cevabım Zuhruf sûresinin 32. âyetiyle vermek mümkündür: "Birbirlerini istihdam edebilmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık" derken farklılıkların, dünya işle­rindeki farklılıklara göre verildiğine dikkat çekmektedir. Bazı insanların idare eden, bazılarının idare edilen olabilmesi ve toplumda bir iş bölümü­ne yerleşebilmeleri için zekâ kabiliyet ve yeteneklerde farklılık olmasının zorunluluğuna da işaret etmektedir.

Bu farklılıklar olmasaydı da bütün insanlar aptal seviyesinde olsay­dı dünya yürümezdi ve gelişmezdi. Psikolojik yetenekler bakımından her­kes orta seviyede olsaydı dünya ihya edilemez, ilmî keşifler yapılamaz, medeniyette ilerleme olamazdı. Üstün zekâlı ve dahi seviyesindeki insan­lar, insanlığı zenginleştiriyor, medeniyeti ileri götürüyor ve dünya hayatını kolaylaştırıyorlar. Emanetin ehline verildiği dönemlerde de dünyayı idare ediyorlar. Bütün bu işleri yaparken orta seviyede ve düşük kabiliyet­te olanları da istihdam etmektedirler. Bu istihdam olmasaydı, onların üre­timi olmayacak ve yeteneklerini dışa vuramayacaklardı.

Allah zekâ kabiliyet ve yetenek bakımından insanları neden birbi­rinden farklı yarattığını cevaplamış, ama yaratılıştan gelen bu ferdî farklar psikolojisinin kullanılmamasını istemiştin". Ferdî farklar psikolojisi ilâhî kaderde yer alan bir yaratılış olduğundan, zekâ kabiliyet ve yetenek bakı­mından aşağı seviyede olanların üstün olanları kıskanması, ilâhî kaderi beğenmemek anlamına geldiği gibi toplumsal düzeni de bozmaktadır. Farklılıklar olacak ama bu farklılıklar hiçbir zaman kıskançlığı veya hase­di ya da gururlanmayı doğurmayacak, tam tersine tevhidi oluşturacaktır. Fizikte artı elektron eksi elektronu çektiği gibi sosyal hayatta da üstün­lükler, eksiklikleri kendilerine çekmeli ve ihtiyaçları giderici olmalıdır.

b) İnsanlar sonradan kazandıkları ve çalışma neticesinde elde ettik­leriyle de farklı olabilirler. Sarfedilen emeğe göre Allah insanları nimetlendirmektedir. Kimi zaman lâyık oldukları, kimi zaman da imtihan edil­dikleri için farklı nimetler verir. Zuhruf sûresinin 32. âyetine göre ni­metleri Allah taksim etmektedir. Aynı âyetin bir benzeri Nahl sûresinin 71. âyetidir: Rızık konusunda, kiminize kiminizden fazla veren Allah'tır. Tabii ki Allah, sahte kazançlar hariç ça­lışmaya ve sarfedilen emeğe göre ekonomik nimetini vermektedir. Bazan insan sarfettiği emeğin çok üstünde ekonomik bir nimete sahip olabilir; O zaman onun imtihan içinde olduğunu bilmesinde yarar vardır. (Fecr 89/15), bazan da insan, sarfettiği emeğin altında bir ekonomik nimete sahip olabi­lir; o da imtihanda olduğunu veya daha önce yaptığı yanlışlardan dolayı cezalandırıldığını düşünmelidir (Fecr 89/16-20).

Aklını kullanmak, emek sarfetmek ve ilâhî lütuf bir araya gelince doğal olarak insanlar ekonomik nimet bakımından birbirlerinden farklıla­şacaklardır. Psikolojik kabiliyetler insanları ekonomik hayatta iş bölü­münde yer almalarına sebep olurken, iş bölümü de farklı ekonomik nimet­ler getirecektir. Farklı ekonomik nimetler, olmayanlara karşı gurura, on­ları hor görmeye, küçümsemeye, sömürmeye götürmemeli ve şu sözü söy-letmemelidir: Allah'ın dilediği takdirde doyuracağı kimseleri biz mi doyuracağız? (Yâsîn 33/47). Bir taraftan nimetin fazlasına sahip olan insanlar bu tavırda olmayacak, diğer taraftan da fakir olanlar, onların sahip oldukları nimetlere kıskançlık veya haset duymayacaklardır. Nisa sûresinin 32. âyetinde bu sonuncu kısım ele alınmakta ve kıskançlık yasaklanmaktadır.

c) Yine doğuştan gelen cinsiyet farkı da kıskançlık yaratmamalıdır. Yukarıda âyetin iniş sebebi olarak nakledilen olaylardan anlaşılıyor ki, kadınlar erkekleri kıskanmakta ileri gittiklerinden dolayı bu âyet indiril­miş, kadının erkek olmayı istemesi ve bunu tutku haline getirmesi yasak­lanmıştır. Çünkü kadının cinsiyetinin getirdiği farklılıklar vardır. Bu iki cins birbirinin rakibi değil birbirinin tamamlayıcısıdır.Yüce Allah hüküm­lerinin bazılarını cinsiyet farkına göre verip kadına çeşitli meselelerde ön­celik tanımış ve öne çıkarmıştır. Bu öne çıkarma erkek tarafından kıskanç­lık vesilesi yapılamayacağı gibi kadınlar da erkeklere karşı kıskançlık duy­mamalıdırlar.

Doğuştan getirilen farklılıklarla, Allah'ın sonradan lütfettikleri, kıs­kançlık, haset ve düşmanlık duygularına sebep olmamalıdır. Genel an­lamda eğitim insanlara tabiat bilimlerini öğretmeden önce, farklılıkları gu­rura ve aşağılık duygusuna götürmeden, kıskançlık, haset ve düşmanlığa vardırmadan, kendi özelliklerini geliştirip, daha çok çalışarak ve Allah'a şükrederek temiz bir gönül ve başarılı bir hayat elde etmenin yollarını anlatmalı ve öğretmelidir.

2. Herkesin Kazancı Kendine:

"Erkeklere kendi kazançlarından bir pay, kadınlara da kendi ka­zançlarından bir pay vardır." Herkes kendi emeğine göre hakkını alacak­tır. Böylece miras hukukunda eksen değerin "emek" olduğu ortaya çık­maktadır. Kız çocuk ailenin servetine servet katan bir çalışma içinde ol­muşsa, ona da erkek kadar verilecektir. Ama kız evlât, evlenip emeğini orada harcadığından, babasının servetine erkek kardeşinin daha çok emek verdiği düşünülürse, kardeşinin fazla almasını doğal görmelidir.

Kur'an bu âyetle ailede kız olarak, ailede hanım olarak kadının ça­lışmasının karşılığını eşit vermektedir. Unutulmamalıdır ki çocuğun gebe­lik, sütle büyütülmesi ve yetiştirilmesinde annenin emeği büyük olduğundan Kur'an onu başköşeye oturtmakta, çocukların daha büyük ihtimamına mazhar olmasını sağlamaktadır.

Âyetin bu kısmında bahsedilen nasip yani "pay", "ekonomik pay" olduğu kadar, ibadetlerden elde edilen "sevap" da olabilir. Önemli olan haram kazançların dışında elde edilen ekonomik değerin arkasındaki ilâhî lutfu görebilme, psikolojik, yani manevî yapısını ona göre disipline ede­bilme şuurunu kazanmaktır.

3. Allah'tan İstemek:

İnsanları kıskanmak, onlara haset etmek yerine Allah'ın lutfunu di­lemek en doğru yoldur. Allah'ın lutfundan istemek iki yolla olur: Birisi ça­lışmak, ikincisi de dua etmektir. Çalışmadan nimete kavuşacağını düşün­mek Kur'an'a ters düşmektedir, ama emek sarfettikten sonra, Allah'ın lutfundan istemek en isabetli metottur. "Bu istemenin duası nasıl yapı­lacaktır" sorusuna Bakara sûresinin 201. âyetiyle cevap verebiliriz: "Ey rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, âhirette de iyilik ver." Bu sorunun başka bir cevabı da tevekkül etmektir. Bütün imkânları üstün bir gayretle tedarik eden insan: "Rabbimiz! Ancak sana dayandık" (Mümtehine 60/4) di­yerek, ilâhî lutfu beklemek en isabetli metot olmaktadır.

Başkasına haset etme yerine Allah'ın lutfundan istemek, rızkın kay­nağında Alah'ın olduğunu bilme olgunluğunu gösterdiği gibi, insanların birbirlerine karşı olan psikolojik gerilimini de önler.

4. Allah'ın Bilgisi:

Bütün ekonomik nimetlerin taksimi ve doğuştan getirilen psikolojik farklılıkların belirlenmesinin altında ilâhî bilgi yatmaktadır. Bunlara karşı gelmek, haset etmek Allah'a ve kedere isyan etmektir. Allah'ın her şeyi iyi bildiğinin ve güzel yaptığının bilincinde olmak hem ferdin hem de toplu­mun rahatlamasını temin eder.

Âyetten çıkarılabilecek sonuç şudur: İnsanlar birbirlerinin doğuştan ve sonradan elde ettikleri farklılıklarını kıskanma sebebi yapmamalıdırlar. İlâhî hükümlerin ferdî farklılıklara göre verildiğine, bu hükümlerin bilgi­ye dayandığına, herkese emeğine göre nimet takdir edildiğine inanmak ve bu bilinçte olmak Allah'ın istediği bir kazanımdır. Eğitim bu bilinci ve inancı insanlara kazandırmalıdır. Bu kazanımlar eğitimin başarısını belir­leyecektir. İlâhî lütfün, çalışana, ihlâsla isteyene verileceğinin bilinmesi ve bunun hayata geçirilmesi insan olmanın onurudur.

Bu konuda Hz. Peygamber'in şu hadisi âyetin yorumunu yapmak­tadır: "Allah'ın lutfundan isteyiniz. Allah kendisinden istenmesini sever. İbadetlerin en üstünü, genişliğe çıkmayı gözetlemektir." Gözetlemenin an­lamı ümit içinde olup dua etmektir. Bu dua yani Allah'tan istemek, ibadet sayılmaktadır. B.Bayraklı

Ayet Araplarda varolan çok eski bir geleneği yürüklükten kaldırdı. Araplar birbirleriyle dostluk ve kardeşlik anlaşmaları yaparlar ve böylece birbirlerine varis olurlardı. Bu şekilde bir manevî oğul, bir manevî babaya varis olurdu. Bu ayette bu "cahiliye" âdeti ortadan kaldırılıyor ve mirasın Allah tarafından belirlenen varisler arasında dağıtılması gerektiği bildiriliyor. Bununla birlikte hayatta iken bu tip kişilere istenildiği kadar verilebilir. Mevdudi

Burada yemînlerin bağladığı kimseler ile, erkeklerin and yaparak sıkı kardeşlik kurdukları insanlar kasdedilmektedir. Araplarda bir adam, başka biriyle yardımlaşmak ve birbirine arka çıkmak üzere andlaşırdı. İşte âyet, böyle andlaşma yapılan kimselere mîrâstan pay verilmesini emretmektedir. S.Ateş

Âyet-i kerimede zikredilen ve "Mirasçılar" diye tercüme edilen kelimesi, Abdullah b. Abbas, Mücahid ve İbn-i Zeyd tarafından, asabe olan ba­ba, kardeş vb. mirasçılar olarak izah edilmiştir.

Ayet-i kerimede geçen ve "Yemin akdiyle mirasçı kıldıklarınız" şeklinde tercüme edilen cümlesinin zahiri mânâsı "Yeminleri­nizin size bağladığı kimseler" demektir. Müfessirler bu kişilerden kimlerin kas­tedildiği ve bunlara verilecek payın ne olduğu hususunda farklı örüşler zikret­mişlerdir.

a- İkrime, Hasan-ı Basri, Said b. Cübeyr, Abdullah b. Abbas, Katade ve Dehhaka göre bu âyette zikredilen "Yeminlerle bağlanan kimseler"den maksat, cahiliye döneminde, birbirlerine mirasçı olma hususunda yeminleşerek antlaşma yapan insanlardır. Âyetin, bunlara verilmesini emrettiği paylardan maksat ise bu antlaşma gereği kendilerine mirastan verilmesi icabeden paylardır. Âyet-i keri­me, cahiliye döneminde birbirleriyle bu gibi antlaşma yapanlara, İslam geldik­ten sonra mirastan paylarım vermelerini emretmektedir. Ancak daha sonra gelen ve sadece akrabaların birbirlerine mirasçı olacaklarım beyan eden şu âyet-i keri­me ile bu âyetin hükmü neshediimiştir. Âyet-i Kerimede buyuruluyor kî: "Allahın kitabında, akraba olanlar (miras hususunda) birbirlerine müminler ve muha­cirlerden daha yakındır..

b- Abdullah b. Abbas ve İbn-i Zeydden nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen "Yeminlerimizin size bağladığı kimseler"den maksat, Resu-lullahın, Mekkeden Medineye hicret ettiğinde Medineîilerle kardeş yaptığı Mekkeli muhacirlerdir. Bunlara verilmesi emredilen paylardan maksat ise, mi­rastan verilecek paydır. Ancak daha sonra Allah teala, miras hükümlerini belir­ten âyet-i kerimeleri indirerek bu hükmü neshetmiştir.

Abdullah b. Abbas diyor ki:

"Âyette geçen "Yemin akdiyle mirasçı kıldıklarınız" cümlesi, muhacirle­rin Ensara mirasçı olmaları hadisesine işaret etmektedir. Muhacirler Medineye gelince Resuluîlah onları Ensar ile kardeş yapmıştı. Bu kardeşliğin sonucu ola­rak muhacirler, akraba olmadıkları halde Ensara mirasçı oluyorlardı. "Ana baba ve akrabalarının bıraktıkları her şey için mirasçılar tayin ettik..." hükmü inince, muhacirlerin Ensara mirasçı olmaları hükmü kaldırılmış oldu. Bundan sonra sözleşme ile mirasçı yapma ortadan kalktı ve bunlara ancak vasiyet yapma yolu açık kaldi.

c- Abdullah b. Abbas, Mücahid, Ata, Said b. Cübeyr, İkrime ve Süddiden naklidüen diğer bir görüşe göre "Yeminlerinizin size bağladığı kimselerden maksat, cahiliye döneminde birbirleriyle yardımlaşma antlaşması yapan kimse­lerdir. Âyette bunlara verilmesi emredilen paydan maksat ise mirastan bir pay değil, antlaşmadan doğan yardım etme, öğütte bulunma, istişare etme, esirlerin fidyesine katkıda bulunma ve öldürülenlerin diyetlerini ödeme gibi haklardır. Bu görüşte olanlara göre âyet-i kerimenin bu bölümü mensuh değildir. Zira is­lam geldikten sonra da bu gibi güzel amelleri teşvik etmiştir.

d- Said b. el-Müsseyebe göre ise bu âyette zikredilen "Yeminlerinizin si­ze bağladığı kimseler" ifadesinden maksat, cahiliye döneminde evlat edinilen başkalarına ait çocuklardır.Âyette bunlara verilmesi emredilen paylardan mak­sat ise bunlar için vasiyet yapmaktır. Allah teala, ölen kişinin terekesini mirasçı­larına verince cahiliye döneminde evlatlık edinilen kimseler açıkta kalmışlar bu nedenle bunlara da vasiyet edilmesini emretmiştir.

Taberi bu görüşlerden üçüncü göreşün tercihe şayan olduğunu söylemiş burada "Yeminlerin bağladığı kimselerden maksadın, kendileriyle yardım ant­laşması yapılan kimseler olduğunu, bunlara verilmesi emredilen paydan maksadm da mirasın dışında, yardımda bulunma, öğüt verme ve benzeri şeyler oldu­ğunu beyan etmiştir. Zira, Arapların tarihlerini ve haberlerini bilen ilim adamla­rına malumdur ki Araplar, aralarında yaptıkları antlaşmaları yemin ve ahitlerle yaparlardı. Âyette geçen "Yeminierinizin size bağladığı kimseler" ifadesi bunu beyan etmektedir. Resulullahm Ensar ile muhacir arasında kurduğu kardeşlik bağı ve cahiliye döneminde yapılan evlatlık muamelesinin yeminle alakası ol­madığından, âyetin bunlara işaret ettiğini söylemek isabetli değildir. Diğer yan­dan cahiliye döneminde yapılan dayanışma antlaşma!annda, mirastan pay veril­mesinin de kararlaştırıldığı oluyorduysa da âyet-i kerimede mirastan pay değil de mirasın daşındaki yardımların yapılması kastedilmiştir. Taberi âyetin bu bö­lümünün neshedilmediğini söylemiştir. Zira bu hususta Resulullahtan sahih ha­berler rivayet edilmiştir. Resulullah, İslam geldikten sonra artık cahiliye döne­minde yapılan andlaşmalann olmayacağını, ancak cahiliye döneminde yapılmış olan andlaşmalann icaplarının yerine getirilmesi gereğini beyan etmiştir.

Abdullah b. Abbas, Resulullahm şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"İslam, cahiliye döneminde yapılan her antlaşmanın ancak kuvvetini artırmıştır.

Şube b. Tev'em diyor ki: Kays b. Asım, Resulullaha antlaşmanın hükmü­nü sordu. Resululah da:

"Cahiliye döneminde yapılan antlaşmalara bağlı kalın. Fakat îslamda ant­laşma yoktur. buyurdu.

Abdullah b. Amr b. el-Ass da Resulullahm, Mekkenin fethi gününde oku­muş olduğu hutbesinde şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"Siz, cahiliye döneminde yapılan antlaşmaları yerine getirin. Zira İslam onların ancak kuvvetini artırmıştır. Siz İslamda antlaşma içadetmeyin.

Cübeyr b. Mut'im de Resulullahm şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

"İslamda (cahiliye döneminde olduğu gibi) antlaşma yoktur. Ancak İslam, cahiliye döneminde yapılan herhangi bir antlaşmanın ancak kuvvetim artırır.

Abdurrahman b. Avf, Resulullahm şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Ben, genç bir çocukken amcalarımla birlikte "Mutayyebîn"in (güzel koku sürenlerin) antlaşmasında hazır bulundum. Ben, bu antlaşmayı bozmam karşılığında kırmızı renkli hayvanlara sahibolmami istemezdim, (bana çok kıy­metli hayvanlar veya altın verseler bile ben bu antlaşmayı bozmak istemezdim) Hadisin devamında Zühri diyor ki: "Resulullah şöyle buyurdu: "İslam, kendisin­den önce yapılmış olan her antlaşmanın ancak gücünü artırmıştır. Fakat artık İslamda (bu tür) antlaşmalar yoktur." Resufuliah, hicret eden Kureyşlilerle Ensarı birbirleriyle kaynaştırmiştir."

Taberi diyor ki: "Resulullahtan rivayet edilen bu haberler sahih olduğuna göre, âyet-i kerimede geçen ve "Yeminlerinizin size bağladığı kimseler" şeklin­de ifade edilen cümlenin hükmünün mensuh olduğunu söylemek caiz değildir. Zira bu âyetin mensuh olduğu hususu âlimler arasında ihtilaf konusudur, Hadis-i şerifler de bunun neshedilmediğini ifade etmektedirler. O halde buradaki "Yeminlerimizin bize bağladığı kimseler"den maksat, kendileriyle yardımlaş­ma, öğütleşme ve istişarede bulunma hususunda antlaşma yapılan kimselerdir. İslam geldikten sonra da bu tür antlaşmaların gereğinin yapılması emredilmiştir ve âyet muhkemdir.Taberi

 a) Bu âyetin birinci bölümünde mevâlî kelimesine yer veril­miştir. Bu kavram "azat eden, azat edilen köle; anlaşmalı; amcaoğlu; velî ve asabe"; mevlâ; Muhammed sûresinin 11. âyetinde "velî" mânasına gel­mektedir: "Şüphesiz ki Allah inananların velîsidir. Kâfirlerin ise velîsi yoktur." Velî "yardımcı" anlamına da gelirken, mevâlî kalıbından alınınca "yakın akraba" demektedir: "Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum." Hz. Zekeriyyâ bu âyette "yakını, mevâlî olarak ifade etmektedir. Mevâlî kelimesi "vâris olan en yakın kadın ve erkek" demek olup asabe denen akrabalığı ifade eder. 32. âyetin nüzul sebebinde, kadınların -kendilerine göre- verasette erkeklerle olan dengesizliğe itirazı üzerine, kadın ve erkeğin kazandıklarından bir payları olduğu söylendikten sonra, 33. ayette de anne baba ve kadınların vâris olarak tayin edildiği ifade edilmektedir. Yüce Allah'ın burada vur­guladığı şey, erkek ve kadının sadece anne babasından değil, derecelerine göre yakınlarından da miras payı alacağıdır. Bir kere daha kadını mirastan mahrum etmediğini, tam tersine onu erkekle beraber vâris tayin ettiğini vurgulamaktadır.

Âyetin bu kısmındaki ceale fiili daha önce Bakara sûresinin 30. âyetinde geniş bir şekilde açıklanmıştı. "Yapmak, yaratmak, icat etmek, halden hale intikal ettirmek, hüküm vermek, vermek, tayin etmek, gön­dermek, ifade etmek" mânalarına gelen bu kelime, burada "tayin etmek ve yaratmak" mânasına gelmektedir. Anne babalara veya akrabalara Allah kadın ve erkek vârisler tayin etmiştir.

b) "Yeminlerinizin bağladığı kimselere de paylarını veriniz." Âyetin bu kısmının Enfâl sûresinin 75 ve Nisa sûresinin 11. âyetleriyle neshedildiğini îbn Abbas, Hâzin, Gazi gibi müfessirler söylemektedir. Râzî bunla­rın iddialarını özetleyip neshedilmediğini söyleyenlerin delillerini vermek­tedir. Bu konuda Ebû Müslim İsfahânî'nin yorumunu benimsediğimizi söyle­mekte yarar görüyoruz. Ona göre, "yeminlerinizin bağladığı kimseler" cüm­lesinden maksat eşlerdir. Isfahânî bunu ispat etmek için Bakara sûresinin 235. âyetindeki şu bölümü delil olarak getirmektedir: "Farz olan bekleme süresi dolmadan nikâh bağını bağlamayınız." Yorumunu yapmakta oldu­ğumuz âyette geçen "akd" kelimesi, bu âyette de geçmektedir.

Nisa sûresinin 33. âyetinde geçen akd "bağlamak, güçlendirmek, sağ­lamlaştırmak" anlamına gelmektedir. Eymân ise "yemin" kelimesinden tü­remiştir. Yemin "sağ el" mânasına gelir. Akid yaparken insanlar sağ elle­riyle tokalaşırlar. Bu anlamdan hareket edersek "sağ ellerinizin bağladığı kimseler" mânası verilebilir. Günümüzde buna ellerinizle imza atarak bağla­dığınız, yani nikahladığınız anlamı verilebilir.

Tokalaşma ile akid, yani antlaşma yapılamayacağı için, sağ elinizin attığı imza ile yapılan akid demek daha doğru olacaktır. Eymânın "yemin" anlamı taşıdığı çeşitli âyetlerden bilinmektedir. "Pekiştirdikten sonra ye­minleri bozmayınız" (Nahl 16/91); "Yemin ettiğiniz zaman yeminlerinizi bozmanızdan dolayı sizi cezalandırır" (Mâide 5/89). Bu âyetlerdeki eymân kelimesi "yeminler" anlamına gelmektedir.

Ebû Müslim İsfahânî'nin isabetli yorumundan hareket edersek Nisa sûresinin 33. âyetindeki akadet eymânüküm ifadesini imza atıp nikâh akdi ile bağlandığınız kimselere de hisselerini veriniz diye yo­rumlamamız gerekir. Bunun anlamı eşlerin(birbirine vâris olması demek­tir. Âyetin bu kısmında yer alan,   Onlara hisselerini veriniz

emri üçüncü şahsa, yani hukukî sorumluluğu elinde bulundurana hitap et­mektedir. Miras taksimi, vârislerin keyfine bırakılmaksızın, hukuk devre­ye girmeli, tartışma çıkmadan neticelendirilmelidir.

c) "Zira Allah her şeye şahittir." Yüce Allah miras konusunu hukuka bağlayıp ardından kendisinin şahit olduğunu da ilân etmiştir. Miras konu­sunda hak kavramı devreye girdiğinden önem kazanmaktadır. Kul hakkını Allah hukuk ve kendi şehâdetiyle koruma altına almaktadır. Bunun anlamı şudur: insanlar bazan hukuku yanıltabilirler, ama onlar "Allah bizi gözet­liyor, bize şahitlik ediyor" diye inanıyorlarsa, daha dikkatli davranmala­rına sebep olabilir. Miras hakları taksim edilirken, vârisler ve hukukçular Allah'ı yanlarında hissederlerse kendilerini hatadan koruyabilirler. Çünkü Allah, "Aralarında gizli gizli konuşan her üç kişinin dördüncüsü Allah'tır ve her beş kişinin altıncısı, yine Allah'tır. İster daha az isterse daha çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka O, onlarla beraber­dir. Sonra kıyamet gününde onlara yaptıklarını haber verecektir. Doğrusu Allah her şeyi bilendir" (Mücâdele 58/7) buyurmaktadır.

Yüce Allah vârislerin haklarını hem hukuk hem de kendi gözetimiyle garanti altına alırken, dünyevî ve uhrevî boyutlarına da işaret et­mektedir.

Âyetin bu kısmından çıkaracağımız başka bir sonuç da şudur: Allah miras konusunda verdiği hükümlerin takipçisi olmaktadır. Şahitlik keli­mesini "hükümlerin tatbik edilip edilmediğini takip etmek" mânasına da alabiliriz. Allah her şeyin takipçisidir. Bu genellemeden hareketle Allah, insanları idare edenlere, koydukları kanunların tatbikatını takip etmelerini önermektedir diyebiliriz. İdareciler icranın doğru yürümesi için ciddi ta­kipte olmalıdır. Kanunların tatbik edilmesinde gevşeklik gösterilirse siya­setin değeri azalır; devletin duvarlarından taşlar sökülmeye başlar, haklar çiğnenir, devlet hukuk devleti olmaktan çıkar. Allah âyetin bu kısmıyla, koyduğu hükümlerin yakın takipçisi olduğunu vurgulamaktadır. B.Bayraklı

Lafzen, “onlardan bazısına diğerlerinden daha fazla ...” -Kavvâm ifadesi, kâim'in (“bir şeyden sorumlu kişi” veya bir şeyi veya kişiyi “koruyup gözeten”) mübalağa halidir. Böylece, kâme ‘ale'l-mer’e ibaresi, “kadının geçimini üstlendi” veya “onun geçimini sağladı” anlamlarına gelir (bkz. Lane VIII, 2995). Kavvâm gramatik kalıbı kâim'den daha kapsayıcıdır ve maddî bakım ve koruma kavramları ile ahlakî sorumluluk kavramının bileşimini ihtiva eder. Bu son zikredilen faktörden dolayı bu ibareyi “erkekler kadınları koruyup gözetirler” şeklinde çevirdim.Lafzen, “kavranamayanı (ğayb) koruyanlardır, çünkü Allah korumuştur [ve korunmasını istemiştir]”.Nüşûz terimi (lafzen, “isyan”; burada “kötü niyet” olarak çevrildi), günümüzde “ruhsal baskı” olarak tanımlanan durumu da içine alan, kadının kocasına veya kocanın karısına karşı her türlü bilinçli kötü davranışını ifade eder. Bu terim, koca ile ilgili olarak da kocanın karısına fiziksel anlamda “kötü muamele”sini gösterir (karş. bu surenin 128. ayeti). Bu bağlamda kadının “kötü niyet”i, evlilik sorumluluğunu kasıtlı ve sürekli olarak ihmal etmesine delalet ederBirçok sahih rivayetten de açıkça anlaşılacağı gibi, Hz. Peygamber'in kendisi, erkeğin karısını dövmesini şiddetle kınamış ve çeşitli vesilelerle, “İçinizden biri, köle döver gibi karısını dövüp sonra da gece onunla yatabilir mi?” buyurmuştur (Buhârî ve Müslim). Başka bir Hadiste ise, “Allah'ın hizmetkarlarını hiçbir zaman dövmeyiniz” sözleriyle kadını dövmeyi yasaklamıştır (‘Iyaz b. Abdullah'dan rivayetle Ebû Dâvûd, Neseî, İbni Mâce, Ahmed b. Hanbel, İbni Hibbân ve Hâkim; Abdullah b. ‘Abbas'dan rivayetle İbni Hibbân ve Ümmü Gülsüm'den rivayetle Beyhakî). İsyankar bir kadını dövme izni veren yukarıdaki Kur’an ayeti vahyedildiğinde Hz. Peygamber'in, “Ben bir şey istedim. Ama Allah başka bir şey irade etti. Allah'ın irade ettiği şey, en hayırlısıdır” dediği rivayet edilmiştir (bkz. Menâr V, 74). Bütün bunlarla birlikte, vefatından kısa süre önce Veda Haccı münasebetiyle yaptığı konuşmada, kadının sadece “gayriahlakî davranışta bulunmaktan açık şekilde suçlu bulunması” halinde dövülebileceğini ve bunun da, “acı vermeyecek şekilde yapılması” (ğayr-i müberrih) gerektiğini bildirmiştir. Bu mealdeki Hadislere Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, Neseî ve İbni Mâce'de rastlanmaktadır. Bu Hadisler ışığında bütün otoriteler, eğer her şeye rağmen dayağa başvurulursa, bunun hafif veya sembolik nitelikte olması, “bir misvakla veya benzeri bir şey” ile (ilk dönem alimlerinin görüşlerine dayanarak Taberî) veya hatta “katlanmış bir mendil” ile yapılması (Râzî) gerektiğini vurgulamışlardır; ve bazı büyük İslam bilginleri (mesela Şâfiî) dayağa istisnaî olarak izin verilmiş olduğu ve tercihen bundan sakınılması gerektiği görüşündedirler. Nitekim bu görüşü Hz. Peygamber'in konuya ilişkin şahsî hassasiyetiyle de desteklemişlerdir. M.Esed

Arapça "kavvam" veya "kayyum" kelimesi, bir kimsenin, bir kuruluşun veya bir kurumun işlerini yürüten, ona bekçilik eden kimse için kullanılır. O halde erkekler, kadınların işlerinin düzenleyicisi, yöneticisi, koruyucusu, hâkimi ve reisidirler.
Erkekler kadınlardan, kadınlara verilmeyen veya az verilen bazı doğal nitelik ve güçlere sahip oldukları için üstündürler. Yoksa bu onların şeref ve fazilet bakımından üstün oldukları anlamına gelmez. Erkek sahip olduğu doğal nitelikler nedeniyle, ailenin kavvam'ı yani reisidir. Kadın da doğal niteliklerindeki bazı eksiklikler nedeniyle, kendi güvence ve güvenliği için ona tâbi olmak zorundadır.
Hz. Peygamber'in (s.a) bir hadisi bu konudaki en iyi tefsirdir: "En iyi kadın, gördüğünüzde sizi hoşnut eden, emirlerinizi dinleyen, evde olmadığınız zaman sizin malınızı ve kendi namusunu koruyan kadındır."
Bu bağlamda bir uyarı yapmak yerinde olacaktır. Allah'a itaat, kocaya itaattan daha önemlidir ve ondan önce gelir. Bu nedenle koca, karısına Allah'ın emirlerine aykırı bir şey yapmasını emrettiğinde, kadının ona itaat etmemesi gerekir. Bu durumda kocaya itaat etmek, büyük bir günah olur. Eğer kadın Allah'ın emrettiği bir ibadet yapıyor ve kocası onu engelliyorsa, kadın yine karşı koymalıdır. Karşı koymaz ise, günah işlemiş olur. Şayet kadını, nafile namazdan ve oruçtan kocası men ediyorsa, kadın kocasına uymak zorundadır. Uymadığı takdirde ibadeti makbul olmaz.
Eğer kadın isyankârsa, kocasına itaat etmiyor veya onun haklarını korumuyorsa, bunun da aynı anda yapılması gerektiği anlamına gelmez. Bunların üçüne de izin verilmiş olmasına rağmen, işin mahiyet ve niteliğine göre belli bir oranda uygulanması gerekir. Ufak bir uyarı yeterli ise, daha ileri bir adım atmaya gerek yoktur. Dövmeye gelince, Peygamber'imiz (s.a) buna isteksizce izin vermiştir. İzin verdiği halde bile, bundan hoşlanmamıştır. Fakat gerçek şu ki, bazı kadınlar dövülmeksizin hatalarını tamir etme yoluna gitmezler. Böyle bir durumda bile, Hz. Peygamber (s.a) kadınının yüzüne vahşice vurmayı ve vücutta yara izi bırakacak bir şeyle vurmayı kesinlikle yasaklamıştır. Mevdudi

Bu âyette, toplumdaki mutluluğun, huzurun ve sulh içinde yaşamanın yolları gösterilmektedir. Bunları maddeler hâlinde sıralayacak olursak:

• Erkekler kadınları en iyi şekilde koruyup kollamalı ve gözetmelidirler.

• Sâlih kadınlar, Allah'ın bu ilkesine uymalıdırlar. (Çünkü bu ilke kadınların korunmasına yönelik olarak konmuştur.)

• Nüşûzundan [dikkafalılık yaparak kendisini taciz ve tecavüz riskine atmasından] korkulan kadınlar, öğüt verilerek, yataklarında yalnız bırakılarak, baskı yapılarak/sürgün edilerek/dövülerek [eğitilip rehabilite edilerek] nüşûzdan vazgeçirilmelidir.

Âyette geçen qavvam sözcüğü, fa‘al vezninde mübalağa ifade eden bir kelime olup, “bir şey üzerinde özenle durmak, onu iyice gözetmek, bütün gayreti ile onu korumak, ona nezaret etmek” anlamındadır.

Bu âyette, erkek, hanımı üzerine değil, toplumun erkekleri, toplumun kadınları [ana, bacı, kız, eş, gelin, hala, teyze, komşu kadını vs.] üzerine “qavvam” tayin edilmiştir. Bu da, kadınların yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli tüm ihtiyaçların erkekler tarafından karşılanması gerektiğini ifade eder. Hanımın geçimi kocasının; kızın geçimi babasının, babası yoksa erkek kardeşlerinin üzerinedir.

Durumun böyle olması gerektiğine gerekçe olarak da, Allah'ın, bazı şeyleri bazısına fazla kılması gösterilmiştir.

Âyetin bu bölümü, –genellikle– “Allah, erkekleri kadınlara üstün kılmıştır” diye açıklanmaktadır, ki bu kesinlikle yanlıştır. Burada konu edilen üstünlük, kadın ve erkek arasındaki üstünlük değil, kadın ve erkeğin özellikleridir. Meselâ, erkekteki güç, cesaret, soğuk kanlılık ve metanet, kadındakinden üstündür; kimse bunun aksini edemez. Diğer yönden, yani haya, merhamet, şefkat, eğiticilik gibi özellikler açısından ise kadın erkekten üstündür; kimse bunun aksini iddia edemez. İşte âyette söz konusu edilen üstünlük, bu özellikler açısındandır; yoksa cinslerin birbirinden üstünlüğü değildir. İnsanların birbirinden üstünlüğünün tek ölçüsü, takva'dır.

Öyleyse, daha güçlü, daha cesur ve daha dayanıklı olmaları hasebiyle erkekler kadınların koruyucusu ve gözeticisi olmalıdırlar. Bu, kamuya verilen bir görevdir.

Âyetin devamında da, Hâl böyle olunca, sâlih kadınlar, Allah'a itaat edicidirler, Allah'ın koruduğu şey nedeniyle ğayb için koruyucudurlar buyurularak, kadınların bu kuralı kabullenmeleri gerektiği bildirilmiştir. Çünkü Allah, onların onurlarını, ırz ve namuslarını koruma altına almış; onlara mehir verilmesini emretmekle, onların geçimlerini erkekler üzerine yüklemekle kadınları güvenceye almıştır. İyi kadınlar, başlarına gelebilecek taciz, tecavüz vs. muhtemel felaketlere karşı tedbirlerini alıp kendilerini korur, bu açıdan korunmayı da seve seve kabul eder, Allah'ın koyduğu bu kurala boyun eğer, kibir ve komplekse kapılıp erkeklerle yarışa girerek dışarıda zor ve riskli işler yapmaya kalkışmazlar.

Âyetin son bölümünde ise, Nüşûzundan [dikkafalılık yaparak kendisini taciz ve tecavüz riskine atmasından] korktuğunuz kadınlara da, öğüt verin ve yataklarında yalnız bırakın ve de baskı yapın/sürgün edin/dövün. Bunun üzerine size saygılı davranırlarsa, artık onlar aleyhine başka bir yol aramayın. Allah çok yücedir, çok büyüktür buyurularak, bu kurala uymayan kadınlar hakkında baş vurulacak tedbirler ortaya konulmuştur.

Bir çok kitapta [tefsir, meâl, ilmihal], burada sözü edilen kadınların, erkeklerin kendi hanımları olduğu iddia edilir. Hâlbuki muhatap kocalar değil, tüm insanlardır [toplumdur]. Öyleyse, nüşûzundan [dikkafalılık yaparak kendisini taciz ve tecavüz riskine atmasından] korkulan kadın da, toplumdaki herhangi bir kadındır; bu, bir eş, bir anne, bir kız kardeş veya dul ve kimsesiz bir kadın olabilir.

Bu âyetin iniş sebebi hakkında şu nakledilmiştir:

Âyet-i kerîme, Sa‘d b. er-Rabî hakkında nâzil olmuştur. Hanımı, Zeyd b. Hârice b. Ebî Züheyr kızı olan Habîbe, ona karşı serkeşlik etmiş, o da ona bir tokat atmıştı. Babası ise şöyle dedi: “Ey Allah'ın Rasûlü! Kızımı ben onun nikâhı altına verdim, o da kalktı, onu tokatladı.” Bunun üzerine Hz. Peygamber, “Kocasına kısas yapsın” dedi. Kocasına kısas yapmak üzere babasıyla geri dönüp gidince, Hz. Peygamber, “Geri dönün. İşte Cebrâîl bana gelmiş bulunuyor” dedi. Yüce Allah da bu âyet-i kerîmeyi indirdi.

Bizce, terbiye için olsa bile kocanın hanımını dövmesi, Kur’ân'a terstir.

ERKEĞİN HÂKİMLİĞİNE DAİR HÜKMÜN NÜZÛL SEBEBİ

Qavvâm, “işi bi-hakkın yapan kimse” demektir. Kadının işlerini gereği gibi yapıp, onu korumaya itinâ gösteren kimse için de denilir. İbn Abbâs (r.a), bu âyetin Muhammed ibn Seleme'nin kızı ile Ensâr'ın ileri gelenlerinden biri olan kocası Sa‘d b. Rabî hakkında nâzil olduğunu söylemiştir. Zira Sa‘d ona bir tokat atmış, o da kocasının yatağını hemen terkederek, kocasının tokadının izi yüzünde olarak Hz. Peygamber'e (s.a) gelip, kocasının kendisini tokatladığını şikâyet etmiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a), “Ondan kısas iste” dedi, sonra da, “Sabret, (vahiy) bekliyorum” dedi. Bunun üzerine, Erkekler kadınlar üzerine hâkimdirler... âyeti nâzil olmuştur. Bu, “erkekler kadınları terbiye etme ve onlara müdahale etme hususunda hakimdirler” demektir. Böylece Cenâb-ı Hakk sanki erkeği, karısı üzerinde bir reis ve hükmü geçen birisi kabul etmiştir. Bu âyet nâzil olunca Hz. Peygamber (s.a), “Biz bir şey istedik, Allah da bir şey istedi. Allah'ın istediği daha hayırlıdır” buyurdu. Böylece Cenâb-ı Allah, Hz. Peygamber'in (s.a) söylediği kısas hükmünü kaldırmış oldu. Daha sonra o, erkeklerin kadınlara hâkim olduğunu ve erkeklerin emrinin onlar yanında geçerli olması gerektiğini belirtince, bunun şu iki sebepten dolayı olduğunu beyân buyurmuştur.

ERKEĞİ KADINDAN İLERİ KILAN SEBEPLER

Birinci sebep: Cenâb-ı Hakk'ın, Çünkü Allah onlardan bazısını [erkekleri], bazısından [kadınlardan] üstün kılmıştır buyruğu ile belirttiği husustur. Bil ki erkekler pek çok yönden kadınlardan üstündür. Bunların bir kısmı hakiki sıfatlar, bir kısmı ise şer‘î hükümlerdir. Hakiki sıfatlara gelince, bil ki hakiki üstünlüğün neticesi şu iki şeye dayanır:

a) Bilgi [ilim],

b) Kudret [güç-kuvvet].

Erkeklerin akıllarının ve bilgilerinin daha çok olduğu hususunda şüphe yoktur. Yine, erkeklerin güç ve meşakkatli işlere karşı kuvvetlerinin daha fazla olduğu hususunda da şüphe yoktur. İşte bu iki sebepten ötürü akıl, sebat, kuvvet, genel manada yazı yazma, binicilik ile atıcılık, peygamberler ile alimlerin erkeklerden oluşu, gerek büyük gerek küçük imametin [namaz imamlığı ve devlet başkanlığının] erkeklere verilmiş olması; cihad, ezan, hutbe, itikaf, had ile kısas hususlarındaki şehadet –ki bu sayılanlar âlimlerce ittifakla kabul edilmiştir–, Şâfiî'ye (r.h) göre evlilik, mirastaki hissenin fazlalığı, mirasta asabe oluş, gerek kasten gerekse hataen adam öldürmede diyeti yüklenme, kasame, nikâhta velâyet, talak, ric’at [talaktan dönüş], birden çok kadınla evlenebilme ve çocukların erkeklere nisbet edilmesi hususlarında, erkeklerin kadınlardan üstünlüğü söz konusudur. Bütün bunlar, erkeklerin kadınlardan üstün olduğuna delâlet eder.

İkinci sebep: Cenâb-ı Hakk'ın, Ve çünkü onlar [erkekler] mallarından infak ederler buyruğu ile belirttiği husustur. Bu, “erkekler, kadınlara mehir verip, onların nafakalarını [geçimlerini] temin ettikleri için daha üstündürler” demektir.

Sonra Allah Teâlâ kadınları iki kısma ayırıp, sâlih olanları, İyi kadınlar itaatli olanlardır. Allah kendilerini nasıl koruduysa onlarda öylece mahremiyeti koruyanlardır diye tavsif etmiştir.

NÜŞÛZ

 النشوز[nüşûz] sözcüğü,  ن ش ز[neşz] kökünün türevlerindendir. Sözcüğün kök anlamı, “yeryüzünün yüksek bir yeri” demektir. Bir vâdinin içinde bulunan kimseye nisbetle yukarı bölümlerine,  النشز[neşz] denir.  نشوز[nüşûz] ise mastar anlamı olarak, “aşağıdan yukarıya doğru yükselmek, bulunduğu konumdan bir üst konuma çıkmak, dikleşmek” demektir.

Bu sözcük Kur’ân'da Bakara/259, Nisâ/34, 128 ve Mücâdele/11'de olmak üzere 4 kez yer alır.

Nisâ/34'de kadının nüşûzu, “dikleşmesi, kendisini bulunduğu konumdan daha bir üst konumda görmesi, onun bedenen zayıf ve cinsel yönden savunmasız olmasına rağmen, kendisini güçlü ve cinsel taciz ve tecavüzden koruyabilir sayması, bu konuda kendisini erkek seviyesine çıkarması”dır.

Nisâ/128'deki erkeğin nüşûzu ise, “kendini kadından üstün görmesi”dir.

Bakara/259'daki nüşûz, “etin alttan yukarı doğru tırmanması”dır.

Mücâdele/11'deki nüşûz ise, “alt konumda olanların kendilerini üst seviyeye çıkarmaları, aşağılıktan kurtulup üstün olmaları”dır. H.Yılmaz

 Onları çıkarın ya da ayrılın ifadesini çoğu çevirmenler dövün diye çevirmişlerdir. Dilimize dövün diye aktardıkları darabe sözcüğü Kuran da 58 yerde geçer ve bağülamına göre farklı anlamlara gelir. Seyahat etmek, dışarı çıkmak, (Bakara 273, Al-i İmran 256, Nisa 101), Vurmak (Bakara 60-73, Araf 160 Enfal 12 Taha 77 Saffat 93) Dövmek (Enfal 50 Muhammed 27) Örnek vermek (İbrahim 24-45 Nahl 75,76 ve112 Kehf 32 ve 45) Uzak tutmak/ayırmak (zuhruf 5) Mahkum olmak (Bakara 61) Kapamak vurmak (Enfal 12, Kehf 11) Örtmek (Nur 31) Açıklamak (rad 17) vs. gibi birçok anlamları kapsar

Geçmiş çevirmenlerin tamamına yakının “o kadınları dövün” sözcüğünü bazıları yumuşatarak “azıcık dövün” diye çevirmişler. Kuran dışı kaynaklardan gerekçeler sunmuşlardır. Oysa Kuranın Arapçasında “acıtmadan dövün” diye bir anlam yoktur. Eper darabe sözcüğü acıtmadan azıcık dövün anlamına geliyorsa, aynı darabe sözcüğü aynı kipte Enfal suresi 12 ayette “Hiç acımadan parmaklarını doğrayın” ya da “”hiç acımadan boyunlarını vurun” anlamına gelir.Evet ayette “o kadınları darb edin” deniliyor.ancak bu, o kadınları dövünmü, yatırınmı, gönderin mi, ayrılın mı, yollayın mı, doğrayın mı, örtünmü, yoksa örnekleyinmi, anlamına geliyor? Arapça da, kitap darb etmek, kitap yayınlamak demektir. Arapçada “darb-ül evvel” deyimi ilk yaratıklar anlamına gelri. Arapçada iki insanın darblaşması, dövüşmeleri anlamına gelmez. Tersine, birbirleriyle ortak olup bir işletme kurmaları anlamına gelir. Birinin kendi parasını darb ettiği, diğerinin de yalnızca emeğini darb ettiği ortaklıklara Arapçada darblaşma (Mudaraba) adı verilir. Öyleyse Kuranın bu ayetinde geçen “O kadınları darb edin” cümlesi nasıl olurda “dövün demek olabilir? Arapçada kitap darb etmek, bir kitabı pataklamak, dövmek midir ki, bir kadını darb etmek, o kadını dövün anlamına gelsin? Arapçada çadır darb etmek, çadır kurmak anlamına gelir. Yoksa çadırı dövmek değil. (dil bilimci Cengiz Özakıncının “Dünden bugüne Türklerde, Din ve Dil” Adlı yapıtı, konuları bilimsel olrak ele alıyor Otopsi yayınları) İşin en acı ve ilginç yanı da, Kuran ayetini “dövün” diye çevirenler, hemen altına not düşerek, “Peygamberimiz eşlerinin hiçbirini dövmemiştir, ümmetine de dövmemeyi tavsiye ediyor” diye, “Allah ile peygamberin arasını ayırmak istemişlerdir” Allah ile peygamberin arasını ayırmak isteyenlere acıklı bir azap hazırlmaışdır. (Bak Nisa 150,151) Güya Allah kadını dövün diyor, güya peygamber de dövmeyin diyor. Hem de böyle söyleyenler cahil ya da bağnaz insanlar değil, adı sanı belli alimlerimizdir. Bu denli tehlikeli ve çelişkili bir yol izleyen çevirmenlerin durumunu, Allaha havale etmekten başka yapılacak bir şey yoktur. Allah affetsin M.Sağ

Darebe Kuran’da “misal getirmek, gezmek, (kayaya) vurmak, mühürlemek, itmek, mahkum etmek” anlamlarında kullanılır. Darebe fiili darabed dehru beynana örneğinde olduğu gibi Arapça da “İki şeyi bir birinden ayırmak” anlamında kullanılır.

Kuran da canlıyı dövmenin tüm türleri yer alır, fakat bunun hiçbirinde insan fiili olarak darebe fiili ve türevleri kullanılmaz: “yanağa tokat”, sakket (51/29) “Böylece karısı çığlıklar kopararak geldi ve yüzüne vurarak. Kısır yaşlı bir kadın mı doğum yapacakmış dedi”  “Yumruk” vekezehu (28/15) “ Bunun üzerine ona bir yumruk attı ve işini bitiriverdi. (Sonra da) Bu şeytanın işidir; o gerçekten açıkça saptırıcı bir düşmandır.” Dedi.”Kamçılamak, çırpmak” ehuşşu” (20/18); “Boynunu vurmak” kataa (69/46);

Darebe fiili ((8/50) ve (47/27) de melek fiili olarak kullanılır. Resulullahın eşlerinden bazıları  maddi sıkıntıları gerekçe göstererek şiddetli geçimsizliğe sebeb olunca Hz. Resul onları dövmeyi hiç düşünmemiş, Kuranda bu durumda “dövmeyi” değil fakat “boşamayı” bir başka ifadeyle “ayrılmayı” önermesini tavsiye etmiştir. (33/28-32)

Ayetin nüzul sebebi konusunda birçok farklı rivayet vardır. Taberiye göre bu ayetin iniş sebebi, kocası tarafından tokat yiyen bir kadının (Habibe b. Zeyd) in Resulullaha baş vurması üzerine Resulullahın aynı şiddetle bir tokadın da kadın tarafından kocasına atılması hükmünü verince inmiştir. Bu ayet inince Resulullah “ben bir şey diledim, Allah ise başka bir şey; şüphesiz Allah’ın dilediği daha hayırlıdır” demiştir.

Kuran Resulullahın hükmünü onaylamamıştır, fakat burada dikkat çekici olan, Resulullah’ın kocasından yediği bir tokada karşılık, bir kadına aynı şiddetle tokat atma hükmünü vermiş olmasıdır.

Bu ayet, iç ve dış bağlam açısından iki insan cinsi (erkek-kadın) arasındaki değil, birbirine evlilik sözleşmesiyle bağlı iki taraf (karı-koca) arasındaki ilişkilere dair bir düzenleme içermektedir. Aynı şekilde vadrıbuhünne’nin tarafları da erkek-kadın değil karı-kocadır. Burada muhatapları, mevcut olandan daha iyi ve daha insani olana sevk eden bir öneriye yer verilmektedir.Kuran’ın insanlıktan istediklerini, gösterdiği hedeflere bakmaksızın onun söyledikleriyle sınırlamak, Kuranı tarihe mahkum etmektir.

Ayet, eşiyle arasında sorun çıkınca ilk aklına gelen şey dayak olan kaocalara hitap etmekte ve onlara daha insani çözüm yolları  önermektedir. Bu yolardan biri olan kadını yatağında yalnız bırakmak ancak çok eşlilik durumunda bir ceza olacaktır, tersi erkeğin kendisini cezalandırmasıdır. Dolayısıyla bu ayetteki önerilerin maksadı, ataerkil arap toplumunda kusurlu eşine karşı ilk tepkisi dayak olan erkeklerin kadınlara şiddet uygulamalarının önüne geçmektir. M.İslamoğlu

 Erkekler, kadınları terbiye etme, idare etme gibi hususlarda onlar üzerine hakimlerdir. Erkeklerin bu hakimiyeti, Allahın, erkekleri vücutça kadınlardan daha güçlü olarak yaratması ve evin geçimini erkeğe yüklemesindendir. Saliha kadınlar kocalarına itaat ederler. Kocaları evlerinde bulunmadığı zamanlarda da namuslarını korurlar. Onların böyle yapması, Allahın onları bu şekilde yaratarak korumasındandır. Onlar, kocalarının mallarını boş yere harcamazlar. Size karşı gelmelerinden korktuğunuz kadınlara Allahı hatırlatarak, ondan korkmasını söyleyerek nasihatta bulunun. Yataklarından ayrılın. Bunlar da fayda vermezse onları ağır bir şekilde olmamak üzere dövün. Şayet bundan sonra size itaat eder­lerse artık onlara eziyet vermek için başka bir yola başvurmayın. Şüphesiz ki Allah yücedir, büyüktür. Kadınlara haksızlık ettiğiniz takdirde onların haklarını sizden alır.

Âyet-i kerimede "Erkekler kadınlar üzerine hakimdirler." buyurulmaktadir. Bu ifadeden maksat, erkeklerin, kadınları terbiyede, onları, Allahın üzer­lerine farz kıldığı haklarını yerine getirmelerinde sevk ve idare etmeleridir. Bu hususta Abdullah b. Abbasın şunları söylediği rivayet edilmektedir: "Erkekler kadınların üzerine hakimdirler, âmirdirler. Kadınlar, Allahın, îtaat etmelerini em­rettiği hususlarda erkeklere itaat etmek durumundadırlar. Bu da kadının, erkeğin ailesine iyi davranması ve onun malını muhaza etmesidir. Erkeğin kadından üs­tünlüğü ise kadını bakma yükümlülüğünde olması ve geçimi sağlamak için ça­lışmasıdır.

Hasan-ı Basri, Katade ve İbn-i Cüreyc bu âyetin, karısını döven bir kişi hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir. Bu hususta Hasan-ı Basri diyor ki: "Bir adam karısını dövdü. Kadın Resulullaha gelip kocasını şikayet etti. Resulullah da kocasına kısas uygulamak istedi. Bunun üzerine Allah teala "Erkekler kadın­lar üzerine hakimdirler." âyetini indirdi. Resulullah adamı çağırıp âyeti ona oku­du ve buyurdu ki: "Ben bir şey yapmak istemiştim ama Allah daha başkasını di­ledi."

Zühri bu âyeti gözönünde bulundurarak "Koca ile karı arasında cana kıy­ma sözkonusu olmadıkça kısas yoktur." demiştir. Yani koca karısını öldürme-dikçe, karısını dövmesinden dolayı kendisine kısas yapılamaz."

Âyet-i kerimede iyi hanımların sıfatları belirtilirken şu sıfatlar zikredil­miştir. "Salihat" Bu ifadeden maksat, "Dinleri hususunda doğru olan ve iyi amel işleyenler." demektir."Kanitat" Bu ifadeden maksat, ise Katade, Mücahid, Abdullah b. Abbas, Süddi ve Slifyan es-Sevriye göre "İtaatkâr olanlar" demektir."Hafızanın Lilğayb" Bu ifadeden maksat ise "Kocalarının, yanlarında bulunmadığı sırada, kendilerini namahremlerden ve kocalarının mal­larını da başkalarından koruyanlar" demektir.

Resulullah, saliha kadınları vasıflandırarak bir hadisi şerifinde şöyle bu­yurmuştur:

"Kişinin sahip olduğu şeylerin en hayırlısını size bildireyim mi? O şey saliha bir kadındır. Kocası kendisine baktığında onu sevindirir. Emrettiğinde itaat eder.Yanında bulunmadığında da namusunu ve malını muhafaza eder.

Ayeti kerime, saliha kadınları zikretmiş ve müminlere üstü kapalı bir şe­kilde bunlara iyi davranmalarını emretmiş ve bunlardan itaatsiz olanların da ce­zalandırmalarnı beyan etmiştir.

Âyet-i kerimede: "Size karşı gelmelerinden korktuğunuz kadınlara nasi­hat edin." buyurulmaktadır. Burada zikredilen "Korktuğunuz" fiilinin, bir kısım müfessirler tarafından "Bildiğiniz" mânâsında olduğu zikredilmiştir. Buna göre erkeklerin, sırf kanaatleriyle değil kadınların itaatsizliklerini fiilen bilmeleriyle onlara öğüt vermeleri söz konusudur.

Muhammed b. Ka'b ise burada zikredilen "Korkmak"tan maksadın "Se­zinlemek" olduğunu söylemiştir.

Ayette geçen ve "Karşı gelme" diye tercüme edilen kelimesi­nin asıl mânâsı "Bir şeyin diğerinden yüksek olmasıdır." Buradaki mânâsı ise

"Kadının, kocasına karşı itaatsiz olması ve ona buğuz etmesidir." Âyet-i keri­mede, böyle oldukları hissedilen kadınlara nasihat edilmesi emredilmektedir. Bu nasihattan maksat ise kadınlara, Allahtan korkmalanm ve kocalarına karşı gelerek Allanın haram kıldığı bir şeyi yaptıkları takdirde günah işlediklerini kendilerine bildirmektedir.

Âyet-i kerimede geçen ve "Yataklarından ayrılın." diye tercüme edilen ifadesi, Abdullah b. Abbas ve Said b. Cübeyr tarafından "Yataklan içinde onlardan uzak durun." Yani aynı yatakta yatmakla birlikte on­larla cinsi münasebette bulunmayın." şeklinde izah edilmiştir.

Yine Abdullah b. Abbas ve Said b. Cübeyrden nakledilen diğer bir görü­şe göre bu ifadeden maksat, "Yataklarınızdan uzak durduklarından dolayı onlar­la konuşmayı kesin ki onlar tekrar yataklarınıza dönmek zorunda kalsınlar." de­mektir.

Mücahid, Şa'bi, İbrahim en-Nehai, Miksem, Muhammed b. Ka'b el-Kure-zi ve Katadeye göre ise bu ifadeden maksat, "Onların yataklannı terkedin ve on­larla birlikte yatmayın." demektir.

Yine Abdullah b. Abbas, îkrime ve Ebudduhadan nakledilen diğer bir gö­rüşe göre bu ifadeden maksat, "Kadınların, sizin yataklarınızı terketmelerinden dolayı onlara ağır sözler söyleyin." demektir.

Taberi diyor ki: “kelimesinin kökü mastarının Arap-çada üç mânâsı vardır. Birincisi, bir kişinin diğeri ile konuşmasıdır. Diğer mânâsı, bir kimsenin diğeri ile lüzumsuz yere ve çokça konuşmasıdır. Üçüncü bir mânâsıise "Deveyi iple ayağından bağlamaktır." Kaba konuşma mânâsı ifa­de edilmek istendiğinde bu kelime dört harfli olarak kullanılır ve denir. Ayette geçen bu kelime üç harfli kökten türetildiğine göFe bu kelimenin, yukarı­da zikredilen üç mânânın dışında bir mânâ ifade etmesi mümkün değildir.

Allah teala, itaatsizliği hissedilen kadına ilk önce, kocasının, üzerinde bu­lunan haklarını yerine getirmesi için kendisine öğütte bulunmasını emretmiştir. Bundan sonra da kadına karşı belli bir şekilde davranılmasını emretmiştir. Bu itibarla kadını düzeltmek için öğütte bulunulması emredildikten sonra onlarla cinsi temas yapılmamasının veya onlarla konuşmayı kesmenin emredilmiş oldu­ğunu söylemek elbette ki isabetli değildir. Aksi takdirde bir taraftan onlara, va­zifelerini yerine getirmelerine dair öğütte bulunulması emredilmiş olur diğer ta­raftan da onların, vazifelerini yerine getirmelerine engel olunması emredilmiş olur. Ayrıca Resulullah bir müslümanm diğer müslüman kardeşiyle üç günden fazla dargın durmasının helal olmadığını beyan etmiştir. Hatta dargın durma ha­li helal bile olsaydı erkeğin karısıyla konuşmamasının bir faydası olmazdı. Zira bu halde kadın erkeğe karşı itaatsiz durumdadır. Erkeğin onunla konuşmaması onu rahatsız etmez bilakis memnun eder. Onunla cinsi münasebette bulunmada böyledir. O halde karısı kendisine buğuz eden bir erkeğe, onun buğuzunu artıra­cak şekilde davranmasının emredilmiş olduğu nasıl düşünülebilir? Madem ki kelimesini, "Konuşmama ve cinsi münasebette bulunmama." şeklinde yo­rumlamak doğru değildir o halde kelimeyi, "Bağlamak" mânâsına almak ve bu ifadeden maksadın da "Siz, kanlarınızı, yatıp kalktıkları evlere bağlayın." de­mek olduğunu söylemek daha isabetlidir. Nitekim bu hususta Resulullahtan nakledilen şu hadis-i şerifler, âyetin bu bölümünün mânâsının, tercih ettiğimiz şekilde olduğuna işaret etmektedir. Hakim b. Muaviye el-Kuşeyri diyor ki:

"Dedim ki: "Ey Allanın Resulü, bizden birimizin karısının üzerinde bulu­nan hakkı nedir? Resuhıllah buyurdu ki: "Yediğin zaman onu yedirmen giydiğin zaman da onu giydirmen, yüzüne vurmaman, onu takbih etmemen (aşağılama­man) ve ev hariç ondan uzak durmamalıdır.Diğer bir rivayette Muaviye el-Kuşeyri diyor ki: "Dedim ki:"

"Ey Allanın Resulü, karılarımıza karşı neyi yapıp neyi yapmamamız ge­rekir?" Resulullah buyurdu ki: "Kadınlar sizin tarlanızdır. Sen tarlana dilediğin şekilde yaklaş. Yediğinden onu yedir, giydiğinden onu giydir. Fakat onun yüzü­nün çirkin olduğunu söyleme. Ve onu dövme.

Hasan-ı Basri demiştir ki: "Kadın kocasına itaatsizlik ettiği zaman koca ona iyilikle öğüt versin. Eğer kabul ederse mesele yoktur. Aksi takdirde koca onu ağır olmayacak bir şekilde dövsün. Şayet kadın, normal haline dönecek olursa mesele yoktur. Yine de düzelmezse kocanın ondan bir şeyler alarak onu boşaması helaldir.

Âyet-i kerimede "Onları dövün." buyurulmaktadir. Bu ifadeden maksat şudur: "Kadınların size itaatsizlik etmeleri halinde önce onlara dilinizle nasihat edin. Yine ısrar ederlerse bu defa onlan evlerine bağlayın ve onlan dövün ki Al-lahin kendilerine farz kıldığı itaat vaziefelerini yerine getirsinler." burada zikre­dilen dövme, ağır bir şekilde olmayan dövmedir. Nitekim Said b.Cübeyr, Ab­dullah b. Abbas, Katade, İkrime, Süddi, Muhammed b. Ka'b ve Hasan-ı Basri bu âyette zikredilen dövmeden maksadın, ağır olmayacak şekilde dövme olduğunu söylemişlerdir. Abdullah b. Abbas, ağır olmayacak şekilde dövmenin, misvak ve benzeri şeylerle dövmek olduğunu, Hasan-ı Basri ve Ata da, etkili olmayacak bir şekilde dövme olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca Ata, Resuluîlahın, ağır ol­mayacak şekilde dövmeyi "Misvakla dövme ve etkili olmayacak şekilde döv­me" olarak izah ettiğini söylemiştir.

Âyet-i kerimede: "Eğer size itaat ederlerse aleyhlerine başka bir yol ara­mayın." buyuru İm aktadır. Bunun mânâsı şudur: "Ey erkekler size karşı gel­mekten korktuğunuz kadınlarınız, kendilerine öğüt vermeniz halinde size itaat ede­cek olurlarsa onlardan yataklarda uzaklaşmayın. İtaat etmeyecek olurlarsa ya­taklarda onlardan uzak durun ve onları dövün. Şayet onlar size itaat etmeye dö­nerler ve vazifelerini yapacak olurlarsa artık onlara eziyet vermek için bir yol aramayın. Çeşitli bahaneler ileri sürerek onlara karşı helal olmayan şeyleri yap­mayın. Mesela, "Sen beni sevmiyorsun." diyerek onlan dövmeye kalkışmayın. Zira onların üzerine düşen, size itaat etmeleridir. Sizi sevip sevmemeleri ellerin­de olan bir şey değildir. Kendinizi zorla onlara sevdirmeye kalkışarak onlan dövmeyin ve onlara eziyet etmeyin. Taberi

 Kavvam erkeğe kadım dövme yetkisi vererek onu ikinci sınıf bir varlık olarak değerlendirdiği şeklinde yorumlara sebep olan bu âyet üze­rinde, geçmişte ve günümüzde çok şey söylenmiştir. Bunların temelinde bilgisizliğin yattığına şahit oluyoruz.

Bu çeşit hataların âyette yer alan kavramlar yeterince araştırılıp mâ­naları derinlemesine ortaya çıkarılmadığı için yapıldığını söyleyebiliriz. Âyetin iyi anlaşılabilmesi için önce kavramların açıklanmasına ihtiyaç vardır:

1. Erkekler kadınları koruyup gözetirler. Âye­tin bu kısmındaki eksen kavram kavvâmdır. Bu kelime "ayak üzerinde durmak" mânasına gelen karne fiilinden türemiştir. Kelime, iş ile kullanı­lınca "düzeltmek"; hak ile beraber kullanılınca "hak zahir olmak"; aile ile kullanılınca "ailesinin işlerini görüp nafakasını temin etmek"; namazla kullanılınca "başlamak"; su ile kullanılınca "donmak"; kuşla ilgili olarak kullanılınca "ayrılmak"; vaad ile "sözünü tutmak"; kayyim kalıbından "re­is, başkan, idareci" mânalarına gelmektedir. Kavm kalıbı da "topluluk" demektir. Kayyıme de "tam, doğru" anlamını ifade etmektedir.

Nisa sûresinin 34. âyetinde de "işi tam anlamıyla yapan, kadın iş­lerini hakkıyla yerine getiren; onu korumada itina gösteren" anlamına gelmektedir. Buradaki kavvâm kalıbına kayyım, yani "idareci, başkan, re­is" mânasını da vermek mümkündür. Bu mânayı şöyle ispat edebiliriz: Hz. Peygamber, "Üç kişi yola çıktığı zaman birini lider yapsınlar" buyurmuş­tur. Yolculuk yapan iki kişiden biri lider alacağına göre, hayat yolcu­luğuna çıkan eşlerden biri doğal olarak lider olmalıdır. Yüce Allah bu li­derin seçimle değil atama ile olacağını söyleyerek erkeği ailenin ya da ev­lilik yolculuğunun lideri olarak tayin etmiştir.

Bu reislik erkeği kadına baskı yapmak, onu ezmek, ona zulmetmek hakkını tanımaz; çünkü reis kavminin hizmetçisidir. Reis kadının prob­lemlerini çözecek, ailenin işlerini görecek ve bu konularda sorumluluk yük­lenecektir. Bakara sûresinin 228. âyetinde boşanma hukukunda erkekle kadının haklarının eşit olduğu beyan edilirken Ancak erkek­ler kadınlar üzerinde öncelik sahibidirler ifadesine yer verilmektedir. Re­is olma sebebiyle bir önceliğinin olması doğaldır. Haklar eşit olmasına rağmen kadın öncelikle erkeğin haklarını yerine getirecek, ardından erkek de kadının haklarını yerine getirecektir.

2. Erkek neden ailenin reisidir? Bu sorunun cevabını âyetin deva­mından alıp verebiliriz. Yüce Allah erkeğin reisliğini iki sebebe dayandır­maktadır:

a) "Allah onların bir kısmını diğerlerinden üstün kılması sebebiy­le..." Bilindiği gibi Allah bazı erkekleri, diğer erkeklerden hem biyolojik hem de psikolojik kabiliyet ve yetenek bakımından üstün kılmıştır. Aynı şekilde bazı erkekleri bazı kadınlardan biyolojik ve bazı psikolojik güçler bakımından üstün kılmıştır. Bu durum yaratılış kanunu olduğundan erke­ğin reis olmasında bir öncelik temin etmektedir.

Sonradan elde edilen özelliklerden dolayı kadın erkekten üstün ise, kadının reis olmasında bir sakınca yoktur. Meselâ üniversite mezunu bir kız ilkokul mezunu bir erkekle evlendirilmemelidir. Çünkü tahsil bakı­mından denk değillerdir. Böyle bir evliliğin var olduğunu düşünelim, aile­nin reisinin kadın olması doğaldır. Aslında böyle bir evlilik olamaz, ama ol­duğunda beyin gücü bakımından kadının üstünlüğü lider olmasını sağla­yacaktır. İşte erkeklerin beden gücü ve bazı psikolojik özellikler yönün­den kadından üstün olması, onun reis olmasını temin eden önemli bir sebep olmaktadır.

b) "Ve mallarından harcama yaptıklarından dolayı..." Bu defa da Allah reisliğin sebebini ekonomik temel üzerine dayandırmaktadır. Ailenin ge­çimini, yani kadının geçimini temin eden erkek olunca reislik ona veril­mektedir. Ekonomisi güçlü olan devletler diğer devletlere üstünlük arzederler, onların ekonomisini, siyasetini ve diğer önemli meselelerini etki­lerler ve onların reisi durumuna geçerler. Ailenin geçimini Allah erkeğe verdiğine, o da bunu yerine getirdiğine göre reislik onda olacaktır.

Sosyal hayatın gerçeklerinden hareket edersek, ailenin geçimini te­min edecek ekonomik değere sahip olmayan bir erkek, çok zengin bir hanımla evlenirse, ister istemez o kadının reisliğini kabul edecektir. Bunu kabullenmemesi aile hayatının yürümemesi anlamına gelir. Bu ve benzeri noktalardan hareketle diyebiliriz ki, ailenin geçimini temin eden, reis olur. Ekonomik güç kimde ise reislik denen siyasî güç de ondadır. Bu da bir do­ğa kanunudur.

Netice olarak biyolojik, psikolojik ve ekonomik güç ve üstünlük se­bebiyle Allah hayat yolculuğuna çıkan eşlerden erkeği reis olarak tayin etmektedir. Yuvayı dişi kuş yapar, yani aileyi kadın ayakta tutar, ama ko­runması ve beslenmesini erkek temin edeceği için reislik ona verilmekte­dir. Çünkü kadın, çocuk doğurmak ve onu büyütmek gibi dünyanın en kut­sal görevini yerine getirecektir. Bunları yaparken ailenin siyasî ve ticarî yönüyle ilgilenmesi zordur.

Erkek, peygamber de olsa bir kadın tarafından dünyaya getirilir. Annelerin ayağının altına cenneti koyan bir din kadınla erkek arasına kast sistemi gibi bir üstünlük asla düşünmez.

3. Allah kadınları iki kısma ayırmaktadır:

a) Erdemli Kadınlar. Toplum hayatında kadınların aynı derecede er­deme sahip olmadıklarını, karakter ve yetişmişlik yönünden aile hayatın­da farklı davranacaklarını dikkate alan Allah, onların erdemli olanlarının özelliklerini şu şekilde sıralamaktadır: 1. Salih kadınlar. Salih "erdemli, iyi" anlamına gelir. İyi kadının birinci vasfı itaatkâr olmasıdır. İtaatin iki anlamı vardır, birisi Allah'a, ikincisi de kocasına itaat etmesidir. Kanitat kelimesi kunuttan gelmektedir. "Devamlı şekilde itaat etmek" anlamına gelen bu kelime, erdemli olmanın ilk basamağını teşkil etmektedir.

"Kadın ilk önce kime itaat edecektir" sorusunun cevabını Ahzâb sû­resinin 31. Âyeti ile verebiliriz Sizden kim Allah ve Resulü'ne itaat ederse... Demek ki kadın öncelikle Allah'a ve Peygamberi'ne itaat edecektir. İtaat kelimesini değil de, kanitat kelimesinin kullanıl­ması, itaatin devamlılığım ve içtenlikle yapılmasını işaret etmektedir. İta­atin ikinci sırasında devlet (Nisa 4/59); dördüncü sırasında da koca gelmek­tedir (Nisa 4/34). İçtenlikle Allah'a, Peygamber'e, devlete ve kocasına itaat eden kadın, dünyalara bedel erdemli bir kadındır.  Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi koruyandırlar. Bunun anlamı kocaları olmadı­ğında, namuslarını korumalarıdır. Çünkü Allah iffetin korunmasını iste­mektedir. Erdemli kadın sadece kocası yanında olduğu zamanlarda değil, kocası olmadığı anlarda da namusunu koruyan kadındır.

Kadın, kocası olmadığı zamanlarda sadece namusunu değil malını da koruyacaktır. Hz. Peygamber bu iki özelliği şu hadisiyle açıklamakta­dır: "Kadınların en hayırlısı, kendisine baktığında seni mesrur eden, em­rettiğinde sana itaat eden, yanında bulunmadığın zaman, malını ve namu­sunu koruyandır."

Namusunu korumayı, Allah emretti diye korumak ve bu konuda ko­casının yanında olmasıyla olmamasının farketmemesi, erdemi doruk nok­tasına çıkarmaktadır. Bu açıdan bakınca namuslu kalmak, kadın ve erke­ğin hayatına denk bir önem taşımaktadır diyebiliriz. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette geçmeyen, fakat başka âyetlerde yer alan özellikler de şunlardır: "Müslüman, inanan, itaat eden, tövbe eden, ibadet eden, oruç tutan..." (Tahrîm 66/5).

b) Serkeş Kadınlar. Yüce Allah, âyetin üçüncü bölümünde: Serkeşliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince ifadesine yer vermektedir. Buradaki nüşûz kelimesi "düşmanlık, husumet, kin, ça­tışma, tabiat zıtlığı, nefret, ahenksizlik, ihtilâf, kavga, cinsel görevlerini yerine getirmeme, karşı gelme, serkeşlik etme, kocanın hanımına merha­metsizce davranması" mânalarına gelmektedir. Korkmak kelimesi de "bil­mek, zannetmek" anlamına alınmalıdır. Aslında bu kavram iyiden kötüye dönüşü ifade etmektedir. İlk önceleri kocasıyla geçinen, onun bir dediğini iki etmeyen, saygılı davranan, güler yüzlü olan kadının zamanla bunların tersini yapmaya başlamasına nüşûz denmektedir. İşte bu durumlarda, ka­dının baş kaldırdığından endişe ediliyorsa ne yapılacağına âyetin devamı ışık tutmaktadır.

1. Onlara öğüt veriniz. Bu âyete göre serkeşlik etmesin­den endişe edilen kadına uygulanacak ilk metot onu öğütle doğru yola ge­tirmeye çalışmaktır. Anlayışlı olan kadın, bu öğütle kendisine çekidüzen verir, davranışlarını gözden geçirip otokritik yapabilir.

2. Sözle yapılan uyarı ve verilen öğüt yeterli olmadığı zamanlarda denenecek ikinci metot kadını yatağında yalnız bırakmaktır. Erkeğin hanımını yatağında yalnız bırakması çok ağır bir davranış veya ceza şeklidir. Kocasını seven kadına bu davranış çok ağır ve güç gelmelidir. Kadının serkeşliği, kocasından so­ğuması veya ona kin beslemesinden kaynaklanıyorsa, yatağında yalnız bı­rakılmayı fırsat bilerek işi daha da ileri götürecektir. Kadın serkeşliğinde devam eder ve daha da ileri götürürse, o zaman başka bir metot denene­cektir.

3. Onları kovunuz. Âyette geçen emir, vadrubûhünnedir. Bunun "onları dövünüz" şeklinde tercüme edilmesi durumunda, "Kur'an'-da kadının dövülmesi emrediliyor" denilerek İslâm'a karşı saldıranlar ol­muş ve olmaktadır. Bu emrin dövmek mânasına gelip gelmediğini anla­yabilmek için darabe fiilinin ne mânaya geldiğine bakmak gerekir: "Vurmak, çarpmak, atmak, ateşe vermek, buğdayı başağından ayırmak, bombardıman etmek, müzik aleti çalmak, müzik yapmak, yazmak, akrebin sokması, incitip harekete geçirmek, ayırmak, ayrılmak, zorla kabul et­tirmek, kovmak, defetmek, bırakmak, terketmek, vazgeçmek, iptal etmek, kaçınmak, hareket etmek, sefere çıkmak" mânalarına gelmektedir.

Öğütten, yatağında yalnız bırakılmaktan anlamayan kadınlara uy­gulanacak son metot acaba dövmek midir? Bu kelimenin "kovmak, ter­ketmek" mânaları uygulanamaz mı? "Onları kovunuz" şeklindeki mâna psikolojik olarak daha etkili değil midir? Dikkat edilirse Hz. Peygamber kadınların dövülmesini tasvip etmemiştir.

4. "Ve bundan sonra itaat eder­lerse onları incitmekten kaçınınız. Allah gerçekten yücedir, büyüktür."

Âyetin bu kısmında yer alan "itaat ederlerse" ifadesinden, nüşûzün, itaatsizlik olduğunu çıkarabiliriz. Çeşitli yollarla kadının itaati temin edil­diğinde başka yol aramanın, onları incitmenin yasaklanması, nüşûz yap­mayan kadınların incitilmemesine işarettir. Kocasına itaat eden kadın incitilmemelidir. Bu hüküm Allah tarafından konmuştur. Kadınlarına kibar davranan, onları incitmeyen erkeklerle, erdemli itaatkâr ve namuslu ka­dınlar yücelirler, toplumu da yüceltirler. Yücelik ve büyüklük ahlâkî erdem­lerde ve bunları ailede yaşamaktadır. Reisliği hizmete dönüştüren ve bu er­demli davranışı gösterip görevim yerine getiren eşler yüce ruhlu insanlardır.

Müslüman olsun olmasın iyi terbiye almış erkekle kızın birlikte ku­racakları ailede baskının, zulmün, baş kaldırmanın, itaatsizliğin, dövme­nin yeri yoktur. Nisa sûresinin 34. âyetinde çarpık aile ilişkilerinin çare­leri ele alınmaktadır. Ne yazık ki işi bu seviyeye getiren pek çok kültür­süz, mâneviyatsız ve gönülsüz aileler vardır. Yüce Allah, aile ilişkilerinde en ince ilişkilere kadar girmekte, her ihtimali göz önüne almakta ve muh­temel bozuşmaların çarelerini bildirmektedir. Unutulmamalıdır ki Allah ailenin yıkılmamasını ana amaç olarak belirlemektedir. B.Bayraklı

İki taraf", hem karı-kocaya hem de aracılara işaret eder. Eğer taraflar istiyorsa ve aracılar samimi ve adil davranabilirlerse, her tartışmada anlaşma ve barış sağlanabilir.
Bu ayette, karı ile koca arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için bir plan öne sürülüyor. Mahkemeye başvurmadan veya son adımı atmadan önce bir barıştırma girişiminde bulunulmalıdır. Bu görevi yürütmek için de karı kocadan her birinin ailesinden birer hakem seçilmelidir. Bu iki hakem anlaşmazlığın neden veya nedenlerini araştırmalı ve bunlara çözüm aramalıdır. Elbette karı ve kocanın gerçek durumunu bildikleri için akrabalar bu işte daha ehildirler.Allah, hakemleri kimin seçeceği konusunu belirsiz bırakmıştır. Yani eğer karı koca anlaşmazlıklarını çözüme bağlamak istiyorlarsa, kendi akrabalarından birer hakem seçebilirler. Veya iki tarafın aile reisleri, bu işi çözümlemek üzere iki hakemi görevlendirebilir. Yahut da iş mahkemeye varmışsa mahkeme henüz bir girişimde bulunmadan önce iki hakem tayin edebilir.
Hakemlerin güç ve yetkisi ile ilgili olarak alimler arasında görüş ayrılığı vardır. Hanefî ve Şafiî ekollerine göre hakemlerin işi sonuca bağlama yetkisi yoktur, sadece eşler tarafından kabul edilip edilmeyeceği belli olmayan barıştırma girişimlerinde bulunma yetkileri vardır. Eğer eşler hakemleri, meseleyi boşanma (hul'u) veya başka bir sonuca bağlamaları için bizzat tayin etmişlerse, onların kararlarına elbette uymak zorundadırlar. Hasan Basri, Katâde ve diğer bazı fakihler, hakemlerin barıştırmada zorlayıcı olabileceği fakat boşanma işleminde eşleri zorlayıcı olmayacakları görüşündedirler. İbn abbas, Sa'id İbn Cübeyr, İbrahim Nehâi, Şa'bi, Muhammed İbn Sirin ve diğer bazı fakihlere göre ise, hakemler uygun gördükleri her şeyi (barıştırma veya boşanma) zorla kabul ettirme yetkisine sahiptirler.
Halife Osman (r.a) ve Halife Ali (r.a) şartlar gereğince, barışma veya ayrılma kararını uygulama yetkisine sahip hakemler tayin etmişlerdir. Örneğin, Ebu Talib'in oğlu Akîl ile (Utbe İbn Rebia'nın kızı olan) karısı Fatıma'nın meselesi Hz. Osman'ın (r.a) mahkemesine getirilince, müminlerin emiri olan Hz. Osman (r.a) kocasının ailesinden İbn Abbas'ı, kadının ailesinden de Muaviye'yi hakem tayin etti ve onlara şartlar gereği eşleri barıştırma veya boşandırma yetkisi verdi. Aynı şekilde Hz. Ali (r.a) halifeliği döneminde buna benzer bir durumda hakemler tayin etti ve onlara eşleri barıştırma veya ayırma yetkisi verdi. Bu da gösterir ki, bunun gibi hakemlerin hûkmî resmî bir yetkileri yoktur. Fakat gerekli otorite onlara belli yetkiler verirse, o zaman onlar da zorlayıcı yetkilere sahip olabilirler. Mevdudi

Bu âyette de eşler arasındaki geçimsizlik durumunda yapılması gereken kamusal görev bildirilmektedir. Buna göre, karı-koca arasının açılmasından korkulduğu durumlarda, barıştırma çabasında bulunulmalı, bir hakem erkeğin, bir hakem de kadının yakınlarından gönderilmelidir. Hakemler anlaşmazlığın nedenlerini araştırmalı ve çözüm aramalıdır. Hakemlerin, karı-kocanın akrabalarından ve onların evliliklerine tanık olanlardan olması daha uygun olur. Hakemler tarafsız tesbit, teşhis ve öğütleriyle karı-kocaya yardımcı olmalıdırlar. Karı-koca gerçekten yuvanın devamını istiyorlarsa, Allah da onlara yardımcı olacaktır. Hakemler karı-kocanın ayrılmaları gerektiğine kanaat getirirlerse, bu kanaatlerini kendilerini bu göreve tayin eden merciye [mahkemeye] bildirmelidirler.

Âyetteki, gönderin emrinin muhatabı, sûrenin başında zikredilen “insanlar”; kısaca kamudur. Aile hukuku kapsamında da boşanmaya bakan hâkimdir. H.Yılmaz

 

Bu âyeti bir önceki âyetin devamı olarak ele almak gerekiyor. Ser­keşliği zannedilen veya bilinen bir kadına uygulanacak metotlar sayıl­mıştı: "Öğüt vermek, yatağında yalnız bırakmak ve kovmak". Bunların herhangi birini uygulamakla kadın itaat çizgisine gelirse, ona başka bir yol aramanın lüzumsuzluğu hükme bağlanmıştı. Bu âyette itaat etmeyen kadının işi ayrılığa götürebileceği meselesinin ne olacağı ele alınmakta­dır.

a) Ayette yer alan ve in hıftüm ifadesinde yer alan, "korkarsanız" kelimesine "bilirseniz" anlamını Râzî vermektedir. Râzî'nin nakline göre, Zeccâc da "anlarsanız" mânasını vermektedir. İbn Abbas ve Hâ­zin de "bilirseniz" anlamına geldiğini söylemektedirler. "Bilirseniz, anlar­sanız, endişe ederseniz" hitabı kimedir? Hitap çoğul olduğuna göre top­luma yani eşlerin sosyal çevrelerinedir.

Serkeşlik yaptığı anlaşılan kadına kocasının uygulayacağı metotlar­dan anladık ki, sorunun aile içinde çözülmesini Allah öngörmektedir. Metotlardan "öğüt ve yatağında yalnız bırakma" gibi yaptırımlar işe yara­mayınca koca onu kovacaktır. Kovma olayı, problemi sosyal çevreye, ya­ni topluma sıçratmış olacaktır. "Çık bu evden, babanın evine git" deyip de kadın yakınlarının evine gidince, aile meselesi topluma mal olacaktır. Bu­radan anlıyoruz ki 34. âyetteki darabe fiili "dövmek"ten ziyade "kovmak" mânasına alınmalıdır. İşte o zaman, sosyal çevre karı-koca arasındaki problemi bilmiş olacağından Allah, eğer bilirseniz ifadesiyle, onların sosyal çevresine hitap etmiş olmaktadır.

"Karı-kocanın aralarının açılmasını bilirseniz", yani anlarsanız, farkına varırsanız nelerin yapılacağını âyetin devamı göstermektedir: "Er­keğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderiniz." Allah topluma sıçrayan bu meseleyi, yine toplumun çözmesini istemek­tedir. Bu bir bakıma vücuttaki yaranın kendi kendini dağlamasını andır­maktadır. Toplum, karı-kocanın aile çevrelerinden birer ha­kem seçip eşlere gönderecektir.

Âyetin devamına göre bu faaliyetin ana amacı, eşler arasında mey­dana gelen çatlamayı barışla neticelendirmektir. İşi boşanmaya vardırma­dan barışla çözmektir. Onun içindir ki âyetin devamı şöyle gelmektedir:

"Bunlar barışmak isterlerse, Allah onların aralarını bulur." Âyette barış­mak isteğinin karı-koca tarafından ortaya konması istenmektedir. Eğer karı-koca barıştan yana ise devreye yüce Allah girerek aralarını bulacağına garanti vermektedir. Demek ki barış isteyen eşlerin gönüllerini Allah kay­naştırmakta ve onların bir araya gelmesini temin etmektedir. İki hakem eşlerin arasını dışarıdan bulmaya çalışırken, Allah müdahalesini gönülden yapmaktadır. Yalnız bu müdahalesini yaparken eşlerin iradesinin barıştan yana olmasını şart koşmaktadır.

Yüce Allah eşlerin barıştan yana iradelerini değerlendirip aralarını bulacağına göre, kendi iradesinin de onların bir araya gelmeleri yönünde olduğunu da beyan etmektedir. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, Al­lah'ın tavrı ailenin yıkılmasından yana değil devamından yanadır. Çünkü Allah eşlerin arasında cereyan eden olayı başından beri takip etmekteydi. Eşlerin gönlünde barış kıvılcımları belirince yardımını devreye sokarak onların arasını kaynaştıracaktır.

b) Âyet modern hukuk açısından ele alındığında, boşanma hukuku alanında mahkemenin nasıl cereyan edeceği usulünün ortaya konmakta olduğu anlaşılacaktır. Ayete bu noktadan yaklaşınca eğer bilir­seniz, yani "anlarsanız, farkına varırsanız" ifadesinin hâkimlere ait oldu­ğu ortaya çıkar. O zaman hitabın topluma değil, objektif hukukun uygula­yıcıları olan hâkimlere olduğu kaçınılmaz olur. Demek ki koca serkeşlik yapan hanımına kovmaya kadar varan metotların işe yaramadığını anla­yınca, mahkemeye müracaat edecektir. Çünkü eşini şart ederek boşama imkânına sahip değildir.

Ailede çıkan bu geçimsizliğin eşlerin ayrılış noktasına vardığını an­layan hâkim, boşamaya karar vermeden önce erkek tarafından bir heyet; kadın tarafından da bir heyet oluşturacaktır. Bu sefer bir hakem değil bir heyet teşkil ettirerek, bu heyetlerin karı-kocanın arasını bulmalarını iste­yecektir. Heyetler görevlerini yaparken, Allah eşlerin gönüllerinde teşek­kül edecek olan iradenin yönüne bakarak kendi müdahalesini gerçekleş­tirecektir. Ama ilâhî müdahale barış isteğinden yana olacağından aralarını kaynaştıracaktır. Demek ki Allah'ın lutfu barıştan yanadır. Ailenin yıkıl­ması başarı değildir, başarı barışı gerçekleştirmektir. Eğer koca, "üçten dokuza şartım olsun" deyip karısını boşayabilseydi, Allah buradaki mahkemeyi kurar mıydı? Demek ki şart ederek kadını boşamanın Kur'ânî kaynağı yoktur.

Aile hayatında ve ailenin yıkılmasında, boşanma hukukunda hâkim ve heyetlerin yanlış bir iş yapmasını önlemek için Allah, bütün olanları bildiği ve onlardan haberdar olduğunu gündeme getirmektedir. Alîm ve habîr sıfatları hem aile içinde hem de mahkemede iyiye giden oluşumlar­la, hem de kötüye giden oluşumlarla alâkalı olarak âyetin sonunda yer al­maktadır.

Kocanın hanımını serkeşlikten uzaklaştırmak için metotları uygu­larken, mahkemede hâkim ve heyetlerin boşanma olayını takip ederken, yani boşanma hukukunu uygularken Allah'ın bu sıfatlarını akıllarından çı­karmamalarını öngördüğü burada yer almaktadır. İnanan kişiler, hanım­larına karşı davranışlarında, hâkim ve heyetler davalarında Allah'ın müda-hil olduğunun bilincinde ve inancında olmalıdırlar.

Nisa sûresinin 34 ve 35. âyetlerini bir arada ele alırsak şu genelle­meye varmak mümkündür: Yüce Allah 34. âyette aile yönetimini ele alır­ken beyin, biyolojik değer üretme gibi önemli kriterleri gündeme taşımak­tadır. Kadın için iyi, itaatkâr ve iffetli olma değerlerini öngörerek onun erdemli olmasına dikkat çekmektedir.

Salih olma, itaatkârlık ve iffetlilik aile hayatının alt yapısını teşkil ederken, erkeğin reisliği de üst yapıyı oluşturmaktadır. Demek ki iyilik, saygınlık ve iffet aile hayatının olmazsa olmazını teşkil eder. Reislik, iyi­lik saygınlık ve iffet değerleri birbirinden ayrılmaya, çözülmeye, ihmal edilmeye başlayınca ailenin içine bomba düşmüş veya büyük bir deprem çıkmış gibi olduğundan Allah şakka "yarıldı" fiiline yer vermektedir. İşte kadının nüşûzü yani serkeşliği, âdeta aile hayatında yaşanan depremin ön­cü sarsıntısını teşkil etmektedir. Kadının erdeminde meydana gelen eroz­yon hukukun müdahalesini çağırmaktadır. Demek ki insanın olduğu yerde böyle oluşumların meydana gelmesi normaldir. Önemli olan hukukun mü­dahalesi ve bu müdahalesinde objektif davranmasıdır.

Müdahale sadece hukuk tarafından olmuyor, aynı zamanda Allah da müdahale etmektedir. Hukuk olayın zahiriyle ilgilenirken, Allah işin gö­nül yani içsel boyutunu ele almakta ve barıştan yana tavrını koymaktadır.

Hukuk delille konuşurken onun üzerinde hüküm verirken; Allah kulun iradesinin tecellisine göre lutfunu vermektedir. Böylece Allah boşanma olayını mahkemeye havale ederken, kocaya boşanma davası açma yetkisi tanıyarak objektif hukuku devreye sokmakta, o günün Arabistan toplumu­nun ilkel bir anlayıştan hukuk toplumu anlayışına geçmesine zemin ha­zırlamaktadır.

Bir boşanma mahkemesinde hâkimin, heyetlerin ve tarafların yer al­dığını bu âyetlerden öğreniyoruz. Çünkü mahkemenin seyri ailenin yıkıl­masına doğru cereyan ederse müdahil olarak Allah devreye girecektir. Zira olayı en iyi bilen ve ondan en iyi haberdar olan O'dur. Hukuk dışa­rıdan, Allah içeriden müdahalesini yaparak ailenin devamına taze kan kat­maktadırlar. Öyle anlıyoruz ki her şey gönülde başlıyor ve yine gönülde bitiyor. B.Bayraklı

Şey’en (burada “asla” olarak çevrilmiştir) ifadesi, şirk'in (“Allah'tan başka bir şeye ilahlık yakıştırma”) başka “tanrılar”a kulluk etmekle sınırlı olmadığını, ama aynı zamanda tanrı olarak görülmeyen kişi veya nesnelere ilahî veya yarı-ilahî güçler izafe etmeyi de kapsadığını göstermektedir; başka bir deyişle o, azîzlere vb. tapınmayı da kapsamaktadır.Yani, “onlar ister sizin cemaatinize, isterse başka cemaatlere ait olsunlar”. “Kendi çevrenizden” (zi'l-kurbâ) ifadesinin kişinin gerçek akrabalarına değil de mensup olduğu cemaate işaret etmesi, “yakın akrabalar”ın aynı cümlenin başlarında zaten zikredilmiş olmasından açıkça anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber, bir müminin, inançları ne olursa olsun komşularına karşı sahip olduğu ahlakî sorumluluğu sıkça vurgulamıştır; ve onun bu konudaki tavrı şu sözlerinde özetlenmiştir: “Her kim Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanıyorsa komşularına iyilik yapsın.” (Buhârî, Müslim ve diğer hadis kitapları).Ali b. Ebî Tâlib, Abdullah b. Mes‘ûd ve diğer sahâbîlere göre, “yanınızdaki-yakınınızdaki arkadaş” (es-sâhib bi'l-cenb), kişinin karısı veya kocasıdır (Taberî). “Meşru yollarla maliki olduklarınız” (lafzen, “sağ elinizin sahip oldukları”) ile, bu bağlamda, her iki cinsten köleler kasdedilmektedir. Bu ayet, “iyilik yapma”nın, kişinin münasebette olduğu bütün insanlara yönelik olmasını emrettiğinden ve bir köleye yapılabilecek en güzel iyilik onu özgürlüğüne kavuşturmak olduğundan, yukarıdaki ayet, dolaylı olarak kölelerin serbest bırakılması için bir çağrıdır (Menâr V, 94). Ayrıca bkz. bir insanı kölelik bağlarından kurtarmanın zekât fonlarının tahsis edildiği hedeflerden biri olarak zikredildiği sure 2, not 146 ve 9:60. M.Esed

Arapça metindeki "es-sahib-i bil-cenb" terimi, herhangi yakın bir arkadaşı veya bir kimsenin herhangi bir zamanda beraber olduğu bir kişiyi kasteder. Örneğin, caddede, otobüste, trende vs. karşılaşılan kimse. İyi bir insan bu kadar bir süre arkadaşlık yaptığı kişiye bile, mümkün olduğu kadar nazik davranmalı ve ona zarar vermekten kaçınmalıdır.
"Allah'ın fazlından kendilerine verdiğini gizlemek", Allah'ın rahmet ve lütfunu görmeksizin yaşamak demektir. Sözgelimi, zengin bir kimse asıl seviyesinden aşağı bir seviyede yaşar, parasını ne kendisine, ne ailesine, ne muhtaçlara, ne de başka yararlı bir işe harcamazsa, o zaman Allah'ın fazlından verdiği şeyleri gizliyor ve cimrilik ediyor demektir. Kısacası, onun görünüşü sanki çok fakir bir konumda imiş gibidir. Bu Allah'a yapılan apaçık bir nankörlüktür.
Bir hadisi şerif'te Hz. Peygamber (s.a) şöyle der: "Allah bir kişiye fazlından verdi mi, onu o kimsede görmek ister." Yani kendisine servet lüfedilen kişi, fakir kimselere bir şeyler verirken, cömert davransın. Böylece Allah'ın kendisine verdiklerini açıkça belli etsin Mevdudi

Bu âyet grubunda, Allah'a kulluk edilmesi ve yakınlarla ilişkilerin nasıl düzenlenmesi gerektiğine dair bilgiler verilmektedir. Buna göre mü’minler;

• Allah'a ibâdet etmeli ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmamalıdır.

• Anaya-babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, uzaktan komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, yeminlerin mâlik olduklarına [himâyeye verilmiş kimselere] iyilik etmelidirler.

Emredilen bu görevleri yapmayanlar da, Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen; cimrilik eden, insanlara cimriliği emreden ve Allah'ın kendilerine lütfundan verdiklerini gizleyen kimseleri ve Allah'a ve âhiret gününe iman etmedikleri hâlde mallarını, insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimseleri sevmez. Ve Biz, kâfirlere alçaltıcı bir azabı hazırladık. Ve şeytan kimin için karîn [yaştaş, yakın arkadaş] olursa, o ne kötü bir karîndir! Bir de bunlar, Allah'a ve âhiret gününe iman etselerdi ve Allah'ın kendilerini rızıklandırdığı şeylerden infak etselerdi, ne kendilerinin aleyhlerine olurdu ki? Ve Allah onları çok iyi bilendir. Şüphesiz Allah, zerre kadar zulmetmez. Ve eğer iyilik ise onu kat kat artırır. Ve Kendi katından büyük bir ecir verir. Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl? İnkâr eden ve Elçi'ye isyan eden kimseler, o gün toprağa karışıp gitmeyi isterler. Allah'tan hiç bir sözü gizleyemezler de buyurularak uyarılmaktadır.

Allah'a kulluk ve şirk, Kur’ân'da üzerinde önemle durulan konuların başında gelir. Birkaç âyetle bu konuya dair bir hatırlatma yapıyoruz:

Ben, cinn ve insi [herkesi] yalnızca Bana ibâdet/kulluk etsinler diye yarattım. Ben onlardan herhangi bir rızık istemiyorum. Ben, onların Beni yedirmelerini de istemiyorum. (Zâriyât/56-57)

Ve Biz senden önce hiç bir elçi göndermedik ki ona, “Gerçek şu ki, Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için Bana ibâdet edin” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiyâ/25)

Ve sen, elçilerimizden senden önce gönderdiğimiz kişilere sor, “Biz Rahmân'ın astlarından ibâdet edilecek ilâhlar kılmış mıyız?” (Zuhruf/45)

Ve andolsun ki, Biz her ümmete, “Allah'a ibâdet edin ve tâğûttan sakının” diye bir elçi gönderdik. Artık Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidâyet etti, bir kısmına da sapıklık hakk olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın yalanlayanların sonu nasıl olmuş? (Nahl/36)

De ki: “Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, sâlih ameli işlesin ve Rabbine kullukta, hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf/110)

O [bir tek, kahhar; Allah], gökleri ve yeri hakk ile yarattı, geceyi gündüzün üstüne bürüyor, gündüzü de gecenin üstüne bürüyor. Güneşi ve ay'ı emre âmâde kılmıştır. Hepsi de adı konmuş bir ecele akıp gitmektedir. İyi bilin ki, O, çok güçlü ve çok bağışlayıcıdır. (Zümer/5)

Oysa ki onlara sadece, dini yalnız Allah için arındıran kişiler hâlinde sadece Allah'a kulluk etmeleri, salâtı ikâme etmeleri, zekâtı vermeleri emredilmişti. Ve işte bu, doğru/eksiksiz/aşınmaz dindir. (Beyine/5)

Şüphesiz Allah, Kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun altındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah'a ortak tanırsa, şüphesiz pek büyük bir günah uydurmuş [işlemiş] olur. (Nisâ/48)

Yine, ana-baba, akrabalar, yetimler ve miskinlere yapılması gereken iyilik ve görevlerle ilgili birçok âyet geçmişti. Burada, Akraba olan komşulara, uzaktan komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, yeminlerinizin mâlik olduklarına [himâyenize verilmiş kimselere] iyilik edin ifadesiyle ek görevlerin verildiği görülmektedir. H.Yılmaz

Yüce Allah muhtâl ve fehûr kavramlarıyla ifade ettiği kibirli insan­ların bir taraftan tanımlarım vermekte, diğer taraftan da davranışlarını anlatmaktadır. Allah'ın sevmediği, kibirli insanların kimler olduğunu âyet şöyle açıklamaktadır:

a) Onlar cimrilik ederler. Cimrilik insanın doğuştan gelen bir eğilimdir. Bu özelliğin tezahürü, yani ortaya çıkması mal yığmaktır. "De ki: Rabbimin rahmet hazinesine eğer siz sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla kıstıkça kısardınız. İnsanoğlu pek cimridir" (İsrâ 17/100); "Bir de mal biriktirip, yığanı" (Meâric 70/18); "Bir de altını ve gümüşü birik­tirerek saklayıp Allah yolunda harcamayan kimseler" (Tevbe 9/34). Buhl kelimesi "iyi davranmamak, yapması gereken şeyi yapmamak" anlamına gelmektedir. Cimri insanlar, bu özelliklerini eylem haline getirdiklerinde, harcaması gerekenlere harcama yapmaz, kimsenin elinden tutmaz, çev­resine faydalı olmazlar. Çünkü bunlar insan sevgisinden yoksundurlar. Bu sebeple de Allah onları sevmemektedir.

b) İnsanlara cimriliği emrederler. Bu insanla­rın cimriliği kendilerinde kalmamakta, onu başkalarına da bulaştırmak is­temektedirler. Ana babasına ve çevresindeki diğer insanlara yardım et­mekten kaçman bu insanlar, manevî bir hastalık olan cimriliği diğer insan­lara da bulaştırma gayreti içinde olurlar.

c) Allah'ın kendi hazinesinden onlara verdiklerini gizlerler. Meâric sûresinin 18. âyetinde geçen, "Bir de mal biriktirip yığanı" ifadesi bu insanların durumunu ne güzel anlatmaktadır. Mallarını biriktirip yığarken kimsenin görmemesi için de gizlerler. Al­lah'ın verdiğini gizleyen bu insanlar cimriliği nankörlük seviyesine taşı­maktadırlar. Zaten nankörlüğün anlamı yapılan iyiliği örtmektir. Allah'ın verdiği nimeti örtmekle eş anlamlıdır.

Allah'tan gelen nimeti ya da Allah'ın verdiği nimeti kullardan gizle­mek nimete nankörlük etmektir. Cimrilik etmek, cimriliği insanlara bulaş­tırmak ve Allah'ın kendi hazinesinden verdiğini gizlemek kibirlenen in­sanların eylemleri arasında yer alır. Bu eylemler onların ayrılmaz özel­likleridir. Daha önceki âyette Allah onlardan sevgisini esirgediğini belirt­mişti. Ama onlar kibir ve böbürlenme duygularını eyleme dönüştürünce, bu sefer "Onlar için alçaltıcı bir azap hazırladığını bildirmektedir.

Tevbe sûresinin 34. âyetinde altın ve gümüşü biriktirip Allah yo­lunda harcamayanlar anlatılırken nasıl cezalandırılacakları da 35. âyette anlatılır: "(Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir ki): İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeyleri tadınız." İşte alçaltıcı azabın ne olduğu ve nasıl cereyan ettiği bu âyetle anlatıl­maktadır. İnsanlığın uğruna harcanmayan, insanlığın istifadesine sunul­mayan fazlalık ekonomik değer, zamanla azaba dönüşmekte, ateş olup in­sanı dağlamaktadır. Malıyla gururlanmak, böbürlenmek ve cimrilik edip Allah'ın nimetini gizlemek mahşerde azaba dönüşecektir.

Nisa sûresinin 36-37. ayetleri İslâm'ın sosyal bir din olduğunu, tevhid inancından sonra, yakın sosyal çevreden uzak çevreye uzanan ve çeşitli şekillerde ihtiyaç içine düşen insanlan iyilikle kucaklamanın erde­mini öne çıkanp bütün insanlığa öğretmektedir. Ana babanın, akrabanın, yetimin, yoksulun, yakın ve uzak komşunun, yolda kalmışın ve eli al­tındakilerin iniltisini duymak, onların yardımına koşmak, ellerinden tutup kaldırmak, asil bir ibadet olmaktadır. Bu ameller, toplum ortamını ce­hennem olmaktan kurtaracak erdemli hareketlerdir. B.Bayraklı

Bu, Şeytan'dan “sizi fakirlik ihtimali ile korkutuyor ve size cimrice davranmanızı telkin ediyor” şeklinde söz edilen 2:268'e bir atıf olup şu anlama gelir: Ona tâbi olanlar, “Şeytan'ı yakın dost (karîn) edinmiş olurlar”. Bu terimin hangi kökten türetildiği konusunda bkz. 41:25 ile ilgili not 24. M.Esed

ellezîne ism-i mevsûlünün bir önceki âyette geçen  ellezîneye bağlanabileceği gibi, 37. âyetin sonunda geçen kâfirle­re de atfedilebileceğini söylemektedir. Aslında 37. âyetin sonundaki kâ­firler de, aynı âyetin başında geçen ve 36. âyetin sonundaki kibirlenen ve böbürlenenlere uzanmaktadır. Demek ki Allah, sevmediği ve alçaltıcı aza­bı hazırladığı insanlann başka bir özelliğini de bu âyette açıklamaktadır. Ayetten anladığımıza göre gösteriş infakçılarının özellikleri şunlardır :

a)  Mallarını insanlara gösteriş için har­carlar. "Gösteriş münafığın en önemli özelliklerinden biridir. İnfak ile gös­teriş bir araya gelince iyiliğin sevabını ortadan kaldırır. "Ey iman edenler! Al­lah'a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kim­se gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayınız. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz ka­yaya benzer ki, sağnak bir yağmur isabet etmiş de onu cascavlak hale ge­tirmiştir..." (Bakara 2/264). Demek ki gösteriş için infak eden, infak edip de onu başa kakan ve infak ettiği kişiye eziyet eden adamın durumu budur.

b)  Allah'a ve âhirete inanmazlar. Yüce Allah 36. âyette "Allah'a kulluk ediniz, O'na şirk koşmayınız ve sayılan yerlere iyilikte bulununuz" emrinden sonra, bunları yerine getirmeyenlerin duru­munu, öncelikle cimriliklerini ele almış, şimdi de onların inanç yapılarını açıklamaktadır. Allah'a ve âhirete inanmış olsalardı, mallarını insanlara gös­teriş olsun diye değil tam tersine Allah için harcamış olacaklardı. Böylece yüce Âllah, amelin amacını imanın tayin edeceği, kuralını koymaktadır. İnfaktan maksat "insanlar görsün, insanlar desin veya insanlar beğensin" ise, bu ibadet olmaktan çıkar ve yapanına zarar veren bir hareket halini alır.Allah'a ve âhirete inanmak ise, infakın Allah adına yapılmasını, O'nun rızâsını kazanmaya yönelik olmasını temin ediyor. Böylece imanın amele yön verdiğini, hedefini tayin ettiğini, insanı Allah'a yaklaştırdığını söyleyebiliriz. Kişinin amelinden istifade edebilmesi, amelin Allah katın­da değerlendirmeye tâbi tutulup ödüllendirilmesi imana bağlıdır.

c) Şeytan bir kimseye arkadaş olursa... Cimrilik, cimriliği insanlara emretmek, yani bulaştırmaya çalışmak, Alllah'ın nime­tini gizlemek, nankörlük etmek, insanlara gösteriş olsun diye infak etmek, Allah'a ve âhirete inanmamak insanı Allah'ından uzaklaştırmakta ve şey­tana arkadaş etmektedir.

Bu noktadan hareket ederek şu genellemeye varabiliriz: Arkadaşlık inançla ve eylemle olur. Kimin dediğini yapıyorsanız, onun dostu, onun arkadaşı, onun yârânı olmuşsunuz demektir. Allah'ın dediğini yerine ge­tirmemek O'na sırtını dönmektir. Allah'a sırtını dönenin varacağı yer de şeytanın yanıdır: "Kim rahmanı anmaktan yüz çevirirse, biz ona şeytanı musallat ederiz, o zaman o, şeytanın arkadaşı olur." (Zuhruf 43/36). Isrâ sûresinin 27. âyetinde Allah israf edenlerin şeytanın kardeşi olduğunu da söylemektedir. Şeytanın arkadaşlığı insana iki türlü kötülük getirmek­tedir: Yanlış ameller insanı şeytana arkadaş ederken, şeytanın arkadaşlığı tekrar o kişiye başka günahlar işletir (Zuhruf 43/37). B.Bayraklı

Lafzen, “Onlara ne olurdu?” Öyle görünüyor ki bu ibare, Allah'a inanıp erdemli ve dürüst şekilde yaşayan kimselerin “korkuya kapılmayacaklar”ı (lâ havfe ‘aleyhim: lafzen, “onlar için hiçbir korkuya yer yoktur”) şeklindeki çok sık tekrarlanan Kur’an ibaresine bir atıftır. M.Esed

Muhtevasından anlaşılacağı gibi, bu âyet 38. âyetle ilgilidir ve onun konusunu devam ettirmektedir.  Onlara ne zararı olacaktı ki? Bu­nu şöyle açıklayabiliriz: 38. âyette bazı insanların Allah'a ve âhirete inan­madıkları için infaklarını insanlara gösteriş olsun diye yaptıkları anlatılmıştı. Eğer Allah ve âhiret varsa, onlar bunlara inanmamakla çok şey kaybet­mişler, onlara çok şeyler olacak demektir. Ama Allah ve âhiret olmadığı halde, inansalardı onlara ne zararı olurdu. Olana inanmamakla çok şey kaybedecekler, ama olmayanı kabul etmekle hiç zararları olmayacaktı.

Âyetin devamına göre kendilerine verilen rızıktan Allah'a ve âhiret gününe inanarak infak etselerdi onlar için bir endişe olmayacaktı. Böylece 38. âyette Allah'a ve âhiret gününe inanmayarak yapılan infakla, 39. âyet­te Allah'a ve âhirete inanarak yapılan infakın farkı ortaya konmaktadır. Allah bu farklılığı ortaya koymakla, insanlara inanarak bir eylemi gerçek­leştirmenin geçerliliğini anlatmakta, iman ile amel arasındaki ilişkinin ka­çınılmaz olduğuna dikkat çekmekte, bu şekilde amel yapmayanlara acıdı­ğını beyan etmektedir. Çünkü daha önce Âl-i İmrân sûresinin 22. âyetinde inkâr edenlerin amellerinin dünya ve âhirette boşa çıkacağını, yani değerlendirilmeye tâbi tutulmayacağını açıklamıştı. Demek ki iman, amelin faydasını hem bu dünyada hem de âhirette temin edip Allah tarafından değerlendirilmesini sağlayacaktır.

"Allah onlar hakkında her şeyi bilir." Yüce Allah, insanın içini, yani kalbinde, beyninde ve nefsinde cereyan eden her şeyi, dışını yani bütün davranışlarını tanı anlamıyla bilmektedir. Niyetleri, amaç ve davranışları bi­len Allah, onları değerlendirecek ve bunun neticesinde de ödüllendirecektir B.Bayraklı

a) Yüce Allah'ın Kur'an'da koyduğu en önemli kurallardan biri, gü­nahı cezalandırırken denk bir ceza ile cezalandırır, iyiyi ödüllendirirken fazladan ödül verir. Suça veya günaha hakettiğinden fazla ceza vermenin zulüm olacağını belirleyen Allah, diğer taraftan cezayı kulun amelinin çağırdığına işaret etmektedir. Ama iyi bir amele, gerektiğinden fazla veya büyük bir ödül vermek de ilâhî uygulamada yer almaktadır. Suça veya günaha denk bir ceza verme ilkesini ilk ortaya koyan Allah'tır. Bugün modern ceza hukukunun ana ilkelerinden biri, suça eşit ceza ilkesidir. Ce­za verirken aşırı gidilmemesi, ceza miktarının önceden objektif kurallara göre tesbit edilmesi zorunludur.

Cezanın eyleme göre belirlenmesi, eyleme denk düşmesi için derin bir hukuk bilgisine ihtiyaç vardır. Onun içindir ki yüce Allah 39. âyetin sonunda "Allah onların durumunu hakkı ile bilmektedir" ifadesine yer vermiştir. Kulunun amellerini tam anlamıyla bilen Allah, cezalandırırken asla zulmetmez. Hangi niyetle, hangi inançla, hangi amaçla ve hangi şartlar altında eylemin gerçekleştirildiğini bilen Allah, cezalandırmasında asla sübjektif davranmayacaktır. Ceza hukukunda bilginin eksik olması, hükümleri zulüm derecesine taşıyabilir. Hangi eyleme ne kadar ceza veri­leceğini tesbit eden hukukçular, zulme kaymamak için, bu tesbitlerini de­rin bir bilgiye dayandırmadırlar.

Diğer taraftan amelinin geçtiği her yerde Allah cezalandırmada zu­lüm yapmadığını da zikreder. Meselâ Fussılet sûresinin 46. âyeti şöyledir: Kim bir iyilik yaparsa bu kendi lehinedir, kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin kullarına zulmedici değildir. Kötü ameller cezalandırılırken eyleme denk ceza verildiği, zulme sapılmadığı başka âyetlerde de ele alınmaktadır: "Kö­tülük yapanlara gelince, kötülüğün cezası misli iledir" (Yûnus 10/27); "Bir kötülüğün cezası, ona denk bir kötülüktür" (Şûra 42/40).

b) Yüce Allah iyiliği arttırır ve daha büyük ödül verir. Âyetin ikinci bölümünde, insanın yaptığı iş, eğer iyi ise Allah onu arttırdığını bildir­mektedir. Kötülük kendi halinde kaldığı ve etkinliğini kendi ağırlığınca gösterdiği halde, iyi hem çoğalmakta hem de etkinliğini arttırmaktadır. İşte iyinin kat kat artışında ilâhî irade vardır. Kötünün arkasında böyle bir ilâhî müdahale yoktur.

Diğer taraftan Allah, kendi katından iyiye büyük bir ödül ver­mektedir. Çünkü iyiye kendi ağırlığından fazla ödül vermek caiz iken, kö­tüye kendi ağırlığınca ceza vermek adalettir. Ödülde fazlalığı koyan yine Allah'tır: "Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir de fazlası vardır." (Yûnus 10/26). Bunun anlamı şudur: İyiliği üreten kişi, hak ettiğinden faz­lasıyla ödüllendirilecektir. "Kim (Allah'ın huzuruna) iyi bir işle ve davra­nışla çıkarsa bu yaptığının on katını kazanacaktır; ama kim de kötü bir fi­ille çıkarsa onun aynısıyla cezalandırılacaktır; ve kimseye haksızlık ya­pılmayacaktır" (En'âm 6/160); "Kim ki (Allah'ın huzuruna) iyi bir eylemle gelirse, buna karşılık daha iyisini elde edecektir..." (Nemi 27/89); Daha önce Bakara sûresinin 21. âyetinde açıklandığı gibi, iyi amele yedi yüz kat veya sonsuz karşılık verilmektedir.

Bütün bu âyetlerden anlıyoruz ki, Allah insanların iyiyi üretmeleri için onları teşvik, yani motive etmektedir. Fazlalık olanda teşvik vardır. Bu uygulamayı yeryüzüne indirip ekonomi, eğitim ve siyaset alanlarında kullanmak ilâhî bir ahlâk olacaktır. Aile terbiyesinde çocuğa işi yapmadan ödül vermek rüşvet mahiyetinde olur. Ama işi yaptıktan sonra, ürettiğinin fazlasını ödül olarak vermek ise teşviktir.

Amelin ödülünü bire birden, bire ona, bire yedi yüze ve sonsuza ta­şıyan, ameldeki ihlâs ve temin ettiği faydadır. Nisa sûresinin 38. âyetinde belirtildiği gibi, amelde riya yoksa, katıksız bir niyetle Allah'ın rızâsı amaç edinilmişse ve şartlara uygun olarak üstün bir fayda temin ediyorsa ona farklı ödüller verilecektir. 40. âyette Allah büyük ödülünü kendi ka­tından vereceğini ifade etmektedir. Demek ki iyi amel kendi ağırlığınca ödüle lâyık olmaktadır ama fazlasını Allah kendi katından verecektir. Üre­tilen iyi işler fazlasıyla ödüllendirildiğihde, daha büyük başarıların elde edilmesine sebep olacaktır. Ödüller artınca iyiden yana yarış başlayacak­tır. (Tevbe 9/100). İyinin uğruna yapılacak yarış, insanlığı geliştirecek, dünya ve âhiret hayatını kolaylaştıracak, insanlığa mutluluk getirecektir. Her iyi amel, kendi içinde arının bal taşıması gibi bir parça mutluluk taşır. B.Bayraklı

Yani, her toplum veya medeniyete feyiz kaynağı olmuş geçmiş peygamberleri. M.Esed

Yani, her ümmetin peygamberi Allah'ın huzurunda şehadet edecek ve: "Ya Rabbi, Senin mesajını halkıma ulaştırdım, onlara doğru hayat şeklini ve bana öğrettiğin doğru düşünme ve uygulama şeklini öğrettim" diyecektir. En sonunda da Hz. Muhammed (s.a) kendi ümmetinin mensuplarına şehadet edecektir. Kur'an'a göre, O'nun peygamberlik dönemi, Rasûl olarak tayin edilmesinden başlayıp kıyamet gününe kadar sürer. (Bkz. Ali-i İmran an: 69). Mevdudi

Allah'a iman etmeyen ve imanının gereğini [sosyal görevlerini] yerine getirmeyenler, Her ümmetten bir tanık getirdiğimiz ve seni de işte onların üzerine bir tanık olarak getirdiğimiz zaman bak nasıl? İnkâr eden ve Elçi'ye isyan eden kimseler, o gün toprağa karışıp gitmeyi isterler. Allah'tan hiç bir sözü gizleyemezler de buyurularak, tehditle karışık uyarılmaktadırlar. Elçilerin ümmetler üzerine tanık olacakları daha evvel de zikredilmişti:

Elçiler, vakitlendirildikleri zaman, bunlar hangi gün için ertelendiler ise! (Mürselât/12)

Elçilerin âhiretteki tanıklığı ise şu âyetlerde zikredilmiştir:

Ve o gün, o zâlim kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke Elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı izdaş edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir'den o saptırdı. Ve şeytan insan için bir rezil edenmiş!” der. Elçi de, “Ey Rabbim! Hiç şüphesiz benim kavmim şu Kur’ân'ı mehcur [terk edilmiş bir şey] edindiler” dedi. (Furkân/27-30)

Ve hani Allah demişti ki: “Ey Meryemoğlu Îsâ! Sen mi insanlara, ‘Beni ve annemi, Allah'ın astlarından iki tanrı edinin’ dedin?” O [Îsâ], “Sen münezzehsin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer ben onu demiş olsam, Sen bunu mutlaka bilmiştin. Sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise Senin nefsinde olanı bilmem. Şüphesiz Sen; ğaybları bilen yalnız Sensin, Sen! Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini söyledim; ‘Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin’ dedim. Ve ben aralarında olduğum müddetçe onlar üzerine tanıktım. Ne zaman ki Sen beni vefat ettirdin, onları gözetleyen yalnız Sen oldun Sen. Ve şüphesiz Sen ğaybları en iyi bilensin. Eğer onlara azab edersen, şüphesiz onlar Senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, azîz ve hakîm'in ta kendisisin.” (Mâide/116-118) H.Yılmaz

 Kıyamet gününde her ümmetten, yaptıklarına dair aleyhlerine şahitlik edecek bir şahit getirirken, Ey Muhammed, seni de ümmetine karşı şahit getir­diğimizde bunların hali ne olacaktır?

Abdullah b. Mes'ud şöyle rivayet ediyor:

"Resullah bana dedi ki: "Kur'anı bana oku." Dedim ki: "Ey Allahm Resu­lü, Kur'an sana indirildi onu ben sana nasıl okuyayım?" Resulullah: "Evet oku. Çünkü ben onu başka birinden dinlemek istiyorum." dedi. Ben Resulullaha Nisa suresini okudum. Kıyamet gününde her ümmetten bir şahit getirirken seni de onların üzerine şahit getirdiğimizde halleri ne olacaktır?" ayetine gelince "Ta­mam yeter." dedi. Baktım ki gözlerinden yaşlar akıyor.

Yine Abdullah b. Mes'ud diyor ki: "Resulullah (Kıyamet gününde) her ümmetten bir şahit getirirken seni de bunların üzerine şahit getirdiğimizde hal­leri nice olacaktır?" âyetini okuduktan sonra şu âyeti okumuştur: "Aralarında ol­duğum müddetçe onlara şahit idim. Beni vefat ettirdiğinde de onları sen gözetliyordun. Sen her şeye şahitsin.(Maide 117)

Süddi ise bu âyetin izahında şöyle demiştir: "Kıyamet gününde Peygamberler geleceklerdir. Onların bazılarının ümmetlerinden sadece bir kişi veya iki kişi yahut on kişi ya da bundan daha az kişi insan iman etmiş olacaktır. O Pey­gamberlerden bazılarına da bundan daha az insan iman etmiş olacaktır. Nihayet Hz. Lutun kavmi getirilecek. Ona kavmindeki, iki oğlundan başka kimsenin iman etmediği belli olacak, Peygamberlere: "Sizler kendinize gönderilenleri tebliğ ettiniz mi?" diye sorulacak onlar da: "Evet." diyeceklerdir. Bunun üzeri­ne: "Buna dair kim şahitlik eder?" denilecek onlarda: "Muhammed ümmeti" di­yeceklerdir. Bu defa Muhammed ümmetine: "Sizler, Peygamberlerin, şahitliği size bıraktıklarını söyleyebilir misiniz? Bu hususta ne dersiniz?" denilecek, on­lar da cevaben diyeceklerdir ki "Ey rabbimiz, biz şahitlik ederiz ki onlar tebliğ ettiler." Bunun üzerine denilecekti ki :" Sizin bu şahitliğinizin doğruluğunu kim tasdik edecektir ?" Onlar da diyeceklerdir ki: "Muhammed (s.a.v.) tasdik ede­cektir." Bu defa Muhammed (s.a.v.) çağırılacak o da ümmetinin doğru söyledi­ğine ve Peygamberlerin tebliğ etmiş olduklarına dair şahitlik edecektir. İşte Al­lah tealanın: "Böylece biz sizin, insanlara karşı şahitler olmanız, Peygamberle­rin de size karşı şahit olması için sizi orta yolu tutan bir ümmet kıldık âyeti bu hususu izah etmektedir. Taberi

Lafzen, “yerle bir olmayı”. “Peygamber” terimi, burada muhtemelen genel anlamda kullanılmış olup Allah'ın mesajını herhangi bir zamanda tebliğ etmiş olan bütün peygamberlere delalet etmektedir. M.Esed

 Bu âyetleri bölümlere ayırarak açıklamak anlaşılmasını kolaylaştı­racaktır:

a) Mahşerde, vahye dayanan dinlerin mensupları peygamberleriyle geleceklerdir. Bu noktadan hareket ederek diyebiliriz ki âyetteki şehid kavramı peygamber mânasına gelmektedir. Peygamberlerin tebliğ ettiği vahiyle kendi amelleri, ümmetlerinin amelleriyle karşılaştırılacaktır. Al­lah'ın istediği ile peygamberin uygulamaları, ümmetlerinin davranışla­rına, uygulamalarına ne derece yansıdığı tesbit edilirken peygamberler orada tanıklık edecektir.

b) Şahid kelimesinin problemi çözmek mânası da vardır. Her üm­metin imanı olmasına rağmen, günahlarından dolayı sorunları olacaktır. Şahit yani peygamberler, orada Allah'ın vereceği izinle şefaat etmekle bazı sorunları çözeceği için bu sıfatı almaktadır.

c) Halleri nice olur ifadesinde bir uyarı da sözkonusudur. O za­man bu âyeti 36. âyet ve sonrakilere bağlayarak açıklamakta yarar vardır. Yüce Allah'ın emrettiği tevhid inancını, ana baba ve diğerlerine iyiliği göz ardı edip cimrilik yapanların, insanlara cimriliği bulaştıranların, Allah'ın hazinesinden verdiğini gizleyenlerin, Allah'a ve âhirete inanmadığı halde gösteriş için infak edenlerin durumu orada peygamberlerin huzurunda ortaya çıkınca, onların hali kimbilir nasıl olacaktır?

d) Böyle davrananlar Hz. Muhammed'in ümmetinden ise, onların Hz. Muhammed'in tanıklığı önünde, ilâhî huzura böylesine kötü bir du­rumda gelmemeleri için Allah bu âyeti göndermiştir. 36. âyette sevgisini esirgeyeceğini, 37. âyette onlara alçaltıcı bir azap hazırladığını beyan ettikten sonra bu âyette de peygamberlerinin huzurunda mahcup olacak­larını hatırlatıyor.

e) Bu âyetten öyle anlıyoruz ki, her ümmet mahşere kendi peygam­beri ile gelecektir. Bunun anlamı peygamberlerin getirdiği dinler arasında farklılık yoktur. İşlenen iyi ve kötü ameller arasında da benzerlikler var­dır. Kul hakkı, zina, yalan, insan öldürme, ahde vefasızlık gibi konular ve bunlar hakkındaki hükümler her peygamberin dininde yer almaktadır. Sorgulamaların ve cezaların arasında da benzerlik olacaktır. İnkâr ve pey­gambere âsi olmak gibi olumsuz inanç ve davranışlarda da bu benzerlik­ler vardır. 42. âyette bu amelleri işleyenlerin benzer bir istekte buluna­cakları da beyan edilmektedir: "Yerin dibine batırılmayı temenni ederler." Hangi peygamberin ümmeti olursa olsun bu temennide bulunacaktır. De­mek ki bu dünyada benzer olan ameller mahşer şartlan altında aynı piş­manlığı doğuracaktır. Bir bakıma burada bir determinizm vardır. Madem ki bu dünyada aynı olaylar aynı şartlar altında aynı neticeleri doğuruyor; mahşerde de bu dünyadaki benzer ameller benzer neticeler doğuracaktır. İnkâr ve peygambere isyan, yerin dibine batırılma isteğini doğuracaktır.

f) Allah'tan hiçbir haberi gizleyemeyeceklerdir

ifadesiyle 39. âyetin sonunda yer alan, "Onların durumunu Allah, hakkıyla bilmektedir" ifadesini birbirine bağlarsak, söylediklerini ve yaptık­larım Allah bildiğinden, gizlemeleri mümkün değildir. "Nerede olursanız. O sizinle beraberdir" (Hadîd 57/4); "O, onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü, onlara yaptıklarını haber verecektir" (Mücâdele 58/7); "Andolsun, in­sanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız" (Kaf 50/16). Kuluna bu kadar yakın olan olan Allah'tan mahşerde bir şeyi gizlemek mümkün müdür? İnsanlar bu dün­yada Allah'ın verdiği nimetleri, kitaplarında müjdelediği peygamberleri ve doğru haberleri gizliyorlar ama mahşerde bunu beceremeyeceklerdir. B.Bayraklı

 * Bu hususta başka bir âyette de şöyle buyurulmaktadir: "O gün kişi yap­tığı amellere bakar. Kâfir ise "Keşke toprak olsaydım." der.

Âyet-i kerimede: "O kâfirler, Allahtan hiçbir sözü gizleyemezler." bu­yurulmaktadır. Bundan maksat, "Müşrikler ağızlarıyla inkâr etmeye kalkışsalar da bizzat diğer organları, yaptıkları amellere dair şahitlik edeceklerinden, Allahtan hiçbir şeyi gizleyemeyeceklerdir," demektir.

Bu hususta Said b.Cübeyr diyor ki: "Bir adam gelip Abdullah b. Abbasa dedi ki: "Ben, Allah tealanın, bir âyette, müşriklerin kıyamet gününde şöyle di­yeceklerini zikrettiğini gördüm." Sonra içinde bulundukları zor durumdan dola­yı: "Rabbimiz olan Allaha yemin olsun ki biz ona ortak koşanlardan değildik." demekten başka çaraleri kalmaz.Diğer bir âyette ise "Allahtan hiçbir sözü gizleyemezler." buyurduğunu gördüm. (Bunlar birbirlerine zıt değiller mi?)

Abdullah b. Abbas dedi ki: "Müşriklerin: "Rabbimiz olan Allaha yemin olsun ki biz ona ortak koşanlardan değildik." şeklindeki sözlerini, onların, cen­nete müslüman olanlar dışında kimsenin girmediğini gördükleri ve "Gelin biz de müşrik olduğumuz inkâr edelim." dedikleri zaman söyleyeceklerdir. Bunun üzerine Allah onların ağızlarını mühürleyecek, onların müşrik olduklarını elleri ve ayaklan söyleyecektir. İşte o anda Allahtan hiçbir sözü gizleyemeyecekler­dir.

Nitekim Abdullah b. Abbasın zikrettiği bu husus şu âyette de beyan edil­mektedir: "O gün biz onların ağızlarını mühürleriz de bize elleri konuşur. Ayak­lan da ne yaptıklarına şahitlik eder. Taberi

Burada namaza işaret edilmesi, öteki ayetlerde, insanın bu dünya hayatı boyunca yaptıklarından Allah'a hesap vermek zorunda olacağı Hesap Günü'nün hatırlatılmasından dolayıdır. Çünkü insan, dünya hayatı boyunca namaz esnasında ruhsal olarak Allah ile karşı karşıya gelir ve Yaratıcısı'na karşı sorumluluğunu kendi kendisine hatırlatır. “Sarhoşluk halinde iken” namaz kılmaya kalkışmanın yasaklanması konusunda bazı müfessirler, bu buyruğun alkolün kesin yasaklanmasının ilk safhasını oluşturduğunu ve dolayısıyla, bütün alkollü içeceklerden kesin olarak uzak durulması kuralının (5:90) vaz‘edilmesiyle bu ayetin “neshedilmiş” olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ancak “nesh” doktrininin tamamiyle temelsiz olduğu gerçeği (bkz. sure 2, not 87) dışında, yukarıdaki ayeti, kesin yasaklamanın ilanından sonra geçersiz hale gelmiş olan bir “ilk adım” olarak görmenin hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Kur’an'ın alkol kullanımını sadece namaz sırasında değil, bütün zamanlarda yasakladığı elbette doğrudur; ancak “insan zayıf yaratılmış” olduğundan (4:28), doğru yoldan sapması her zaman ihtimal dahilindedir ve işte onu, sarhoş edicileri kullanma günahına ilaveten sarhoş iken namaza durma günahını işlemekten alıkoymak amacıyla yukarıdaki ayet indirilmiştir. Ayrıca, “sarhoş iken” (sukârâ) ifadesi, sadece alkol türü sarhoş edicileri kapsamaz; çünkü sukr terimi, geniş anlamıyla, insanı zihinsel melekelerini tam olarak kullanmaktan alıkoyan herhangi bir zihinsel uyuşukluk durumunu ifade eder. Yani, bu, aynı zamanda, uyuşturucu kullanma veya sersemleme yahut şehvet yoluyla aklın geçici olarak dumanlanması ve mecazî olarak “uyku sersemliği” şeklinde tanımlanan durumlar için de geçerlidir; kısaca, normal muhakemenin şaştığı veya ortadan kalktığı her türlü durum. Kur’an, bilinçli olmayı her ibadetin vazgeçilmez unsuru olarak sürekli vurguladığından, insan, namaza ancak zihinsel melekelerine tam hakim olduğu ve “ne dediğinin farkında bulunduğu” zaman durabilir.Yani, cinsel münasebetten sonra. Cunub terimi (“boy abdestini gerektiren durum” olarak çevirdim), cenebe, “[bir şeyi] uzaklaştırdı”, fiilinden türetilmiştir ve kişinin cinsel arzuya kapılmasından dolayı namazdan “uzaklığını” ifade eder.Lafzen, “eğer sizden biri ihtiyacını gidermekten gelirse”.Teyemmüm adı verilen bu sembolik abdest, kişinin ellerinin ayasıyla toprağa veya tozla kaplı herhangi bir şeye dokunup sonra da yüzüne ve ellerine hafifçe sürmesi şeklindeki fiilden meydana gelir. Suya ulaşmanın mümkün olmadığı -veya hastalık sebebiyle suyun kullanılamadığı- durumlarda teyemmüm, hem cinsel münasebetten sonraki boy abdestinin (gusul) ve hem de namazlardan önceki kısmî abdestin (vudû’) yerine geçer.  M.Esed

Bu, şarap içme ile ilgili ikinci emirdir. Birincisinde (Bakara: 219) içkinin kötü bir şey olduğu ve Allah'ın bundan hoşlanmadığı bildirilmişti. Bunu gözönünde bulundurarak bazı müminler içki içmekten kaçınmaya başlamışlardı. Bununla birlikte büyük çoğunluk içkiyi bırakmamıştı ve bazen namaza sarhoş gelip, okurken şaşırıyorlar ve anlaşılmaz şeyler söylüyorlardı.
Bu ikinci emir büyük bir ihtimalle H. 4. yılın başında nazil olmuştur ve kişinin içkili iken namaz kılmasını yasaklamaktadır. Bunun sonucu müslümanlar içki içtikleri zamanları, namazlara denk gelmeyecek şekilde ayarlamaya başladılar. Bundan bir süre sonra da içkiyi tamamen yasaklayan ayetler nazil oldu. (Maide: 90-91).
Arapça metindeki "sekr" (sarhoşluk) kelimesi, bu emrin sadece içkili iken değil, her türlü sarhoşluk anı için geçerli olduğunu ifade eder. Bunun yanısıra, sarhoşluk veren bir şey aslında haramdır, fakat eğer sarhoş iken namaza yaklaşırsa, o zaman iki kata büyük bir günah işlemiş olur. Aynı nedenle, Hz. Peygamber (s.a) namaz sırasında uykusu gelen ve uyuklayan kişinin namazı bırakıp uyuması gerektiğini söylemiştir.
Bazı kimseler bu ayetten yola çıkarak, Arapça metnin anlamını bilmeyen kişinin namazının hiç kabul olmayacığını iddia etmişlerdir. Bunun gereksiz bir zorluk olmasının yanısıra, Kur'an bunu kastetmiyor. Kur'an "Onun anlamını anlamadıkça" veya "söylediğiniz şeyi anlamadıkça" demiyor, fakat "ne okuduğunuzu bilmedikçe" diyor. Yani kişi namazda iken ne okuduğunun farkında olmalı ve şiir mi yoksa Kur'an mı okuduğunu hissetmeli, kısacası kendinde olmalıdır.
Arapça cenabet kelimesi sözlükte "uzak ve yabancı olmak" anlamına gelir ve ecnebi kelimesi ile aynı köktendir. Şer'î ıstılahta ise, cinsel birleşmeden sonra veya rüya görme sonucunda meninin akmasıyla temizlikten uzaklaşma hali anlamına gelir.
Abdullah İbn Mes'ud, Enes İbn Malik, Hasan Basri ve İbrahim Nehaî gibi bazı müfessirler ve fakihler, "Yolcu olmanız müstesna" ifadesinden yola çıkarak bir kişinin cünüp iken, çok acil ve önemli bir işi olup da mescidin içinden geçmesi müstesna, mescidlere giremeyeceği sonucuna varmışlardır. Hz. Ali (r.a) İbn Abbas (r.a) ve Said İbn Cübeyr (r.a) gibi bazı müfessirler ise bundan, kişinin yolculukta iken su bulamadığında temiz toprakla el ve yüzlerini meshederek cünüplükten temizlenebileceği hükmünü çıkarmışlardır. Mescide cünüp iken girme konusunda ise bu sonraki grup, kişinin ancak abdest aldıktan sonra girebileceği görüşündedir. Yolculukta cünüp olup da, su bulamayınca temiz toprak ile teyemmüm etme konusunda alimler arasında fikir birliği vardır. Fakat birinci grup bu görüşlerini hadislere dayandırır, ikinci grup ise 43. ayetin bu kısmından bu sonuca varır.
"Eğer kadınlara dokunmuşsanız" ifadesinin farklı yorumları vardır. Hz. Ali, İbn Abbas, Ebu Musa Eş'arî, Ubey İbn Ka'b, Sa'id İbn Cübeyr, Hasan Basri (Allah hepsinden razı olsun) ve diğer birçok fakih "kadınlara dokunmak"la "cinsel ilişki"kastedildiği görüşündedirler. İmam Ebu Hanife ve onun gibi düşünenlerle Süfyan-ı Sevri bu tefsiri kabul etmişlerdir. Buna karşıt olarak Abdullah İbn Mes'ud, Abdullah İbn Ömer ve (bazı kaynaklara göre) Hz. Ömer (Allah hepsinden razı olsun) "kadınlara dokunmak" sözüyle, sözlük anlamı olan "el ile dokunma"nın kastedildiği görüşündedirler. İmam Şafiî de bu görüşü benimsemiştir. İmam Malik gibi bazı fakihler ise bu iki görüşün ortasında bir yol benimsemişlerdir. Onlara göre, eğer bir erkekle bir kadın cinsel haz duyarak birbirlerine dokunurlarsa, abdest almak zorundadırlar, fakat hiçbir şey hissetmeksizin vücutları birbirlerine dokunursa bu durumda abdest almaları gerekmez.
Teyemmüm: Eğer kişi namazdan önce abdest almak veya gusletmek ihtiyacında ise ve su da bulamamışsa Teyemmüm'e başvurmalıdır. Veya eğer kişi hasta ise ve su ile abdest alıp guslettiğinde hastalığının artma tehlikesi varsa, o zaman da su bulunduğu halde teyemmüm yapar.
Teyemmüm, sözlük anlamı olarak "bir şeye niyet etmek" anlamına gelir. Yani eğer su bulunamazsa veya su kullanmak zararlı ise, o zaman abdest ve gusül için temiz toprağa niyet edilmelidir. İmam Ebu Hanife, İmam Şafiî ve İmam Malik gibi birçok fakih, teyemmümde ellerin temiz toprağa vurulup, yüze sürülmesi ve tekrar toprağa vurulup, dirseklere kadar kollara sürülmesi gerektiği görüşündedirler. Bu metod Hz. Ali, Abdullah İbn Ömer, Hasan Basri, Şa'bi ve Salim İbn Abdullah gibi sahabe ve tabiundan bazıları tarafından belirlenmiştir. Fakat Ata, Mekhül, Evzaî ve Ahmed İbn Hanbel gibi bazı fakihler, elleri toprağa vurup yüze sürmenin ve elleri dirseklere kadar değil, bileklere kadar meshetmenin yeterli olduğu görüşündedirler. Ehli Hadis de genellikle bu yolu takip eder.
Teyemmüm yapabilmek için toprak şart değildir, herhangi bir şey veya kuru bir toprak parçası da bu vazifeyi görür.
"Eller temiz toprağa sürülüp, el ile yüze ve kollara sürülerek nasıl temizlenebilir?" diyerek teyemmümmü kabul etmeyen bazı kimseler vardır. Onlara bu olaya psikolojik yönden bakmaları tavsiye edilebilir. Teyemmüm, uzun bir süre su bulamasa da, kişide kendisini temizleme ve namazın kutsal olduğu duygusunu canlı tutmaya yarar. Bu şekilde bir müslüman, İslâm hükümleri tarafından belirlenen temizlik ve paklığı her an gündemde bulundurur ve namaz için temiz ve pak olmak gerektiğinin idraki içinde olur. Mevdudi

Bu âyette, İslâm'ın ana ilkelerinden olan salâtın ikâmesi'nin, sağlıklı olarak icra edilebilmesinin yolları gösterilmektedir. Salât'ın ve salâtı ikâme etmenin ne olduğunu ve denli önemli olduğunu birçok yerde beyân etmiş; Ankebût sûresi'nin sonunda ise müstakil bir başlık altında uzun ve detaylı olarak sunmuştuk. Bu âyette mü’minlere, salâtı bilinçli bir hâlde icra etmeleri emredilmekte ve salâtı icra etmenin şartları gösterilmektedir.

Bu da, özünden uzaklaştırılan, yanlış anlaşılan ve yanlış uygulanan bir âyettir. Konunun daha iyi anlaşılması için klâsik kabulleri zikrettikten sonra tahlile geçeceğiz:

Yüce Allah, Ey iman edenler! sarhoşken... namaza yaklaşmayın buyruğuyla özel olarak mü’minlere seslenmektedir. Çünkü mü’minler, bir taraftan namaz kılarken, içki de içmeye devam ediyorlardı. İçki ise, onların zihinlerini aleyhlerine olmak üzere telef edip gitmişti.

O bakımdan bu buyrukla özel olarak onlara hitap edildi. Zira kâfirler ne sarhoşken, ne de ayıkken namaz kılmazlardı.

Ebû Davûd, Ömer b. el-Hattâb'dan (r.a) şöyle dediğini rivâyet etmektedir: İçkinin haram kılınışına dair buyruk nâzil olmadan önce Ömer şöyle dedi: “Allahım! İçki hakkında bize rahatlatıcı bir beyanda bulun.” Bunun üzerine Bakara sûresi'ndeki; Sana içki ve kumardan soruyorlar (Bakara/219) buyruğu nâzil oldu. Bunun üzerine Ömer çağırıldı ve ona bu âyet-i kerîme okundu. Ömer yine, “Allahım! İçki hususunda bize rahatlatıcı bir beyanda bulun” dedi. Bu sefer Nisâ sûresi'nde yer alan, Ey iman edenler! Sarhoşken ne söylediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın âyeti nâzil oldu. O bakımdan Rasûlullah'ın (s.a) münadisi namaz için kamet getirildiğinde şöyle seslenirdi: “Dikkatli olun, namaza sarhoş bir kimse yaklaşmasın.” Yine Ömer çağırıldı, ona bu âyeti kerîme okundu. Ömer yine, “Allahım içki hususunda bize rahatlatıcı bir beyanda bulun” dedi. Bunun üzerine, Artık vazgeçtiniz değil mi? (Mâide/91) âyeti nâzil oldu. Bu sefer Ömer, “Vazgeçtik” dedi.

Sa‘îd b. Cübeyr der ki: İnsanlar, kendilerine bir emir, yahut bir yasak bil-dirilinceye kadar câhiliyye dönemindeki durumlarını devam ettirip gidiyorlardı. O bakımdan İslâm'ın ilk dönemlerinde, Sana içki ve kumar hakkında soru soruyorlar. De ki: “Onlarda büyük bir günah ve insanlar için bazı menfaatler vardır (Bakara/219) âyeti nâzil oluncaya kadar içmeye devam ediyorlardı. Bu âyet nâzil olunca, “Biz günah için değil de menfaati için içeriz” dediler. Adamın birisi içki içti ve cemaatin önüne geçip namaz kıldırırken, De ki: “Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza taparım” diye okudu. Bunun üzerine, Ey iman edenler! Sarhoşken... namaza yaklaşmayın âyeti nâzil oldu. Bu sefer, “Biz namazın dışında içeriz” dediler. Bunun üzerine Ömer (r.a) şöyle dedi: “Allahım! İçki hususunda üzerimize şifa verici [rahatlatıcı] açıklama indir.” Bunun üzerine, Muhakkak şeytan... ister (Mâide/91) âyeti nâzil oldu. Bunun üzerine Ömer de, “Vazgeçtik, vazgeçtik” dedi. Daha sonra Rasûlullah'ın (s.a) münadisi (Medîne sokaklarında) dolaşarak, “Şunu biliniz ki, içki haram kılındı” diye nida etmeye başladı.

Âlimler, âyetin nüzûl sebebi hakkında şu iki açıklamayı yapmışlardır:

1) İçki henüz mübah iken, Abdurrahmân ibn Avf, sahabenin ileri gelenlerinden bir cemaate ziyafet verdi. Bu vesileyle onlar yiyip içtiler. Onlar bu işi bıraktıklarında, akşam namazının vakti gelmişti. Bunun üzerine onlar, içlerinden birisini, kendilerine namaz kıldırması için öne sürüp imam yaptılar. İmam da, zammı sûre olarak Kâfirûn sûresi'ni, “…Sizin taptıklarınıza ben taparım, sizler de benim taptıklarıma tapıcılarsınız” şeklinde okudu. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Artık onlar, bu âyet nâzil olduktan sonra namaz vakitlerinde içki içmiyorlardı. Yatsı namazını kıldıktan sonra içiyorlardı. Böylece, sabah vaktine girmeden, sarhoşluk hâlleri zail oluyor, neticede ne söylediklerini bilir hâle geliyorlardı. Daha sonra, içkinin her halükârda kesin olarak haramlığını ifade eden Mâide/90 âyet-i kerîmesi nâzil oldu. Hz. Ömer'den (r.a) rivâyet olunduğuna göre, Nisâ/43 âyetinin nâzil olduğu kendisine ulaştığı zaman o, “Ey Allahım! İçki akıllara ve mallara zarar veriyor. Bu sebeple, bu husustaki kesin emrini indir” demişti. İşte sabahleyin ashâba, içkinin kesin olarak haramlığını ifade eden Mâide/90 âyetinin nâzil olduğu haberi ulaşır.

2) İbn Abbâs, bu âyet-i kerîmenin, içki haram kılınmazdan önce içki içip, sonra da Peygamber ile birlikte namaz kılmak için mescide gelen sahabenin önde gelenlerinden bir cemaat hakkında nâzil olduğunu ve böylece, bu âyet ile Allah Teâlâ'nın onları içki içmekten nehyettiğini söylemiştir.

Bu âyetin nüzûl sebebi hakkında İbn Ebû Hatim şöyle rivâyet eder: Bize Yûnus ibn Habîb'in... Sa‘d'dan rivâyetine göre o şöyle demiştir: “Benim hakkımda dört âyet indi: Ensârdan bir adam yemek yapmış; Muhacir ve Ensârdan bazılarını da davet etmişti. Yedik ve sarhoş oluncaya kadar içtik. Sonra övünmeye başladık. Bir adam devenin çene kemiğini alarak Sa‘d'ın burnunu yaraladı. Sa‘d'ın burnu kırılmış idi. Bu, içki haram kılınmadan önceydi. Bunun üzerine, Ey iman edenler! Sarhoşken namaza yaklaşmayın âyeti nâzil oldu.”

Daha evvel de belirttiğimiz gibi, bu âyette konu edilen “namaz” değil, “salât”tır. Burada âyetteki birkaç nokta üzerinde durmak istiyoruz:

SARHOŞLUK

Âyette geçen سكارى [sükârâ] sözcüğü, سكر [sekr] sözcüğünün türevlerindendir. Sekr sözcüğü Lisânu'l-Arab'da sahv'ın karşıtı olarak gösterilmiştir. Bu durumda sekr sözcüğünün tam olarak anlaşılabilmesi için, sahv sözcüğünün de ne anlama geldiğinin bilinmesi gerekir. Allâme İbn Manzûr, صحو [sahv] sözcüğünü şöyle açıklamıştır:

Sahv, “bulutun gitmesi, gökyüzünün berraklığı, sarhoşluğun gitmesi, bâtılın, kontrolsüzlüğün bırakılması” demektir.

Buradan anlaşıldığına göre, sözcük, doğa olayları için vaz‘ edilmiş; günün aydınlığı [gökyüzünün buluttan, sisten, tozdan, dumandan arınıklığı] sahv, tersi [gökyüzünün bulutlu, sisli, tozlu, dumanlı olması] de sekr olarak isimlendirilmiştir.

Görüldüğü gibi sükârâ sözcüğü, sadece alkollü içeceklerin etkisiyle meydana gelen sarhoşluğu/kafanın dumanlı oluşunu ifade etmez. Sukr terimi geniş anlamıyla, insanın melekelerini tam olarak kullanmasını engelleyen zihinsel bulanıklıkların tümünü ifade eder. Çünkü akıl bulanıklığı, herhangi bir uyuşturucu etkisiyle meydana gelebileceği gibi; uyku, şehvet, korku, acı, panik, stres gibi şeyler sebebiyle de meydana gelebilir. Nitekim Kur’ân'da, alkollü içeceklerin etkisi dışında oluşan sarhoşlukla ilgili âyetler de mevcuttur:

Ölümün sarhoşluğu gerçekten hakk ile gelmiştir de, –“(Ey insan!) İşte bu, senin kaçıp durduğun şeydir.”– (Kaf/19)

Ve Biz onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak da onlar oradan yukarı yükselseler bile, mutlaka “Gözlerimiz döndürüldü/bulandırıldı. Aslında biz büyülenmiş bir topluluğuz” diyeceklerdir. (Hicr/14-15)

–Ömrüne kasem olsun ki, gerçekten onlar, sarhoşlukları içinde bocalayıp duruyorlardı [Sen ömründe bunlar gibi şehvet çılgınlığı içinde bocalayıp duran rezilleri hiç görmedin].– (Hicr/72)

Ey insanlar! Rabbinizden sakının; şüphesiz o Sâ‘at'in sarsıntısı çok büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiğinden vazgeçer. Ve her hamile kadın taşıdığını düşürür. Ve sen insanları sarhoş olmadıkları hâlde hep sarhoş görürsün. Ama Allah'ın azabı çok şiddetlidir. (Hacc/1-2)

Sonuç olarak insanlar; içki veya uyuşturucunun etkisindeyken [uykulu, korkulu, acılı, ağrılı ve stresli iken] salâta katılmamalıdırlar.

CÜNÜBLÜK ve CENÂBET

Fıkıh ve İlmihal kitaplarında cünüblük, “boy abdesti almayı gerektiren durum; büyük abdestsizlik hâli”; cenâbet de, “bu durumda olup da henüz gusletmemiş olan kimse” olarak tanımlanmış ve “Cinsel ilişkide bulunmuş yahut rüyada ihtilâm olmuş veya birine bakmakla ya da dokunmakla kendisinden şehvetle inzâl vaki olmuş kimseye cünüb, onun bu durumuna da cenâbet denir” şeklinde açıklamalar getirilmiştir.

Bu tanım ve açıklamalardan hareketle; meni gelmese bile cinsel ilişkiye giren erkek ve kadının cünüb olacakları, erkeğin menisinin gelmesiyle, kadının da oynaşma, bakma, düşünme veya benzeri sebeplerle iğtilâm/ihtilâm olmasıyla cünüb sayılacakları, rüya veya başka bir yolla tatmin sonucu meydana gelen boşalmanın cünüblüğe yol açacağı hükme bağlanmıştır.

Bu hükümlerden yola çıkılarak da cünübün; mescide girmesi, namaz kılması ve kıldırması, oruç tutması, Kur’ân okuması, Kur’ân'a el sürmesi, Ka‘be'yi tavaf etmesi haram sayılmıştır.

Bu yasaklamaların yanısıra, cünüblüğün kötülüğü hakkında da, “Cünübün bulunduğu yere melek girmez”, “Cünübün bastığı toprakta ot bitmez”, “Yıkanıncaya kadar bastığı toprak, yattığı yatak cünübe lânet eder” gibi tehditler –hem de Peygamberimize isnad edilerek– savurulmuştur.

Hâlbuki Kur’ân'da zikredilen cünüblük, yukarıda tanımlanan cünüblük-cenâbetlik değildir. Bize göre bunlar, insanları dinden ve eğitimden uzak tutabilmek için uydurulmuş ve ne acıdır ki Peygamberimizin adı da buna alet edilmiştir.

Bu yanlışlık öyle yaygın bir hâle gelmiştir ki, cünüb sözcüğüne, sözlüklerde de –sanki İslâm'dan evvel bu sözcük Arap dilinde yokmuş gibi– yukarıda naklettiğimiz terimsel anlam çerçevesinde karşılıklar verilmiş, dolayısıyla klâsik kaynaklarda da aynı minvalde bilgiler yer almıştır:

Cünüb lafzının müennesi olmadığı gibi, tesniye [ikili] ve çoğulu da yoktur. Çünkü bu kelime, buud ve qurb [uzaklık ve yakınlık] kelimesi gibi mastar veznindedir. Bazan bu kelimeyi hafifleterek, cenb derler. Kelimeyi bu şekilde okuyanlar da olmuştur.

el-Ferrâ der ki: Kişi cünüb oldu ifadesi, cenâbet'ten gelmektedir. Bir şivede cünüb kelimesinin, tıpkı unk ve a‘nâk, tunub ve etnab [boyun, boyunlar, çadır kazığı ve kazıklar] gibi çoğul yapıldığı da söylenmiştir. Tekili kastedilerek cânib denilmesi hâlinde, çoğul için cünnab tabiri kullanılır. Binici ve biniciler için râkib ve rukkâb demek gibi. Kelime asıl itibariyle “uzaklık” demektir. Âdeta cünüb, şehvetle çıkardığı su dolayısıyla namaz hâlinden uzaklaşmış gibi olduğundan bu ismi alır. Şair der ki:

Beni (yanında esir bulunan) kardeşimden uzak tutarak mahrum etme!

Çünkü ben, çadırlar ortasında garip kalmış bir kimseyim.

Cünüb adam, “yabancı adam” anlamına da kullanılır. Aynı şekilde cenâbet [mücânebet], “erkeğin kadın ile içli-dışlı olması” demektir.

SÖZCÜĞÜN ESAS ANLAMI

 جنب[cenb] sözcüğünün türevlerinden olan جُنُبْ [cünüb] sözcüğü ile ilgili olarak klâsik eserlerde şu bilgiler yer almaktadır:

Cenb sözcüğü, “bir şeyin parçası, küçük-büyük bir şeyden koparılan parça” demektir. Cânib ve cünüb sözcükleri, “ğarîb” [çok uzak olan] demektir. Cenebe'r-raculü ifadesi, “kişi onu defetti, uzaklaştırdı” demektir. Ezherî şöyle demiştir: “Salât mevzilerine yaklaşması yasaklandığı için cünüb denmiştir.” İbn Esîr dedi ki: “Cünüb, ‘cima ve meninin çıkışı ile üzerine yıkanmak vâcib olan kişi’; cenâbet, ‘meni’ demektir.”

Ancak, Lisân'da zikredilen Ezherî ve İbn Esîr'e ait görüşleri kabul etmek mümkün değildir; zira bu sözcük, Arap dilinde Kur’ân'dan evvel de mevcuttu. Cünüb olarak salât mevzilerine [musallâya; eğitim-öğretim ve sosyal yardım/destek yerlerine] yaklaşılması, Kur’ân ile yasaklanmıştır.

CÜNÜBLÜK ve KUR’ÂN

Cünüb sözcüğü Kur’ân'da 2 âyette aynen olmak üzere, farklı türevleriyle toplam 33 kez yer alır. Sözcüğün türevlerinin tümü, “ana maddeden uzak parça” anlamı ekseninde olup, Nisâ/36, 43; Kasas/11 ve Mâide/6 âyetlerindekiler cünüb kalıbında, diğerleri farklı kalıplardadır. Meselâ, farklı kalıplarda olanlardan Zümer/17, Nisâ/31, Şûrâ/37, Necm/53, Nahl/36, Hacc/30, Hucurât/12, Mâide/90 ve İbrâhîm/35 âyetlerindeki sözcükler, Türkçe'ye de aynen Arapça'daki anlamıyla girmiş ve “uzak durma, kaçınma” anlamındaki ictinab formuyla yer almıştır:

Ve hani bir zaman İbrâhîm, “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl! Beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!(İbrâhîm/35)

Bu sözcüğün türevlerinden cânib, ecnebi, cenâb formaları da aynı anlamda Türkçe'leşmiş olup, cânib; “yan, kenar”, ecnebi; “yurdundan kopmuş; yabancı” demektir. Cenâb sözcüğü ise, “eksikliklerden uzaklaşmış” anlamındadır ki bu sözcük başta Allah için “Cenâb-ı Hakk, Cenâb-ı Allah” şeklinde kullanılmakta, bazan saygın kimselere, “… cenâbları” denmektedir.

Özetlersek cünüb sözcüğü kısaca, “uzak olan, kopuk olan” anlamına gelir. Nisâ/43 ve Mâide/6 âyetleri ışığında değerlendirilecek olursa bu sözcüğün; “şehvetin kabarması, nefsin uyanması sebebiyle hayattan kopuk olan, dengesini yitirmiş, sağduyulu davranamayan” demek olduğu anlaşılır. Zira herkesin bildiği gibi, bu hâldeki insan, hayat ve dünyadan kopuk olur, sağduyusunu yitirir. Nitekim böyle kişilere halk arasında, “Aklı bilmem neyinde” denir ve insanın bu duruma gelmesine sebep olan fizikî hazların tatmin aracı olan organlar için de “dini-imanı olmaz” tabiri kullanılır.

Buradan anlaşılan odur ki cünüblük, “meninin gelmesi ile yıkanma arasındaki hâl” değil, “şehvetin kabarması ile meninin inmesi arasındaki gergin hâl”dir.

İşte, hem Nisâ/43, hem de Mâide/6 âyetlerinde, kişilerin bu gergin/şehveti kabarmış bir hâlde iken salâtı icra etmemeleri [eğitim-öğretim ve sosyal destek mahallerine gelmemeleri] öngörülmüştür. Bir başka ifadeyle, şehvet kabarması sebebiyle hayattan kopuk olan ve sağduyulu davranamayan insanların bu gibi sosyal faaliyetlere katılmalarını yasaklanmış, gergin olanların önce nefislerini teskin etmeleri, sonra da yıkanıp toplum huzuruna çıkmaları emredilmiştir. Çünkü sükûnete eren insanın zihninde cünüblük hâlinin yol açtığı dikkat toplama sorunu olmayacak; aksine sakin ve anlayışlı olarak salâtın gereğini yerine getirebilecektir. Zaten sükûnete ererek dinginleşmiş insanın kimseye zararı dokunmayacağından, toplumdan uzak tutulması ve lânetlenmesi anlamsızdır.

Allah Teâlâ salâta yaklaşmayı, bedensel ve zihinsel temizlik şartına bağlamıştır. Zihinsel yönden temiz olmayanların salâta katkıları söz konusu olamaz. Bedenen kirli olanlar da çevrelerini rahatsız eder ve kendilerinden tiksinilmesine sebep olurlar. O nedenle Mâide sûresi'nde bedensel ve zihinsel temizlik, salât'a katılmak için şart koşulmuştur:

Ey iman etmiş kişiler! Salâta [eğitime-öğretime, sosyal yardım çalışmasına] doğru kalktığınız zaman, hemen yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı ve iki topuğa kadar ayaklarınızı el ile silin. Ve eğer cünüb [kopuk/şehveti kabarık] iseniz temizlik üstüne temizlik yapın [cinsel ilişkiye girin, orgazm olun ve yıkanın]. Ve eğer hasta iseniz yahut yolculukta iseniz yahut sizden birisi çukurdan [tuvaletten] gelmişse yahut kadınlarla temaslaştıysanız [cinsel ilişkiye girdiyseniz], sonra da su bulamamışsanız, hemen temiz bir toprağa yönelin. Sonra da ondan [temiz topraktan] yüzlerinizi ve ellerinizi el ile silin. Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez, fakat sizi temizlemek ve şükredesiniz diye üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister. (Mâide/6)

Salât'la ilgili âyetlerde, Eğer hasta iseniz veya yolculukta bulunursanız veyahut biriniz çukurdan [tuvaletten] geldiyse veya kadınlarla dokunuştuysa, su da bulamamışsanız o zaman hemen tertemiz bir toprağa yönelin. Sonra da yüzlerinizi ve ellerinizi el ile silin buyurularak, Arabistan coğrafyasında bedensel temizliğin bir başka şekli emredilmiştir, ki buna, “teyemmüm” denilmiş ve sembolik bir temizlik olarak algılanmıştır. Hâlbuki bu, sembolik bir temizlik değil, ciddi bir temizlik şeklidir. Bunun doğru anlaşılması, âyette geçen mesh sözcüğünün doğru anlaşılmasına bağlıdır.

MESH

المشح [mesh], “bir şey üzerindeki herhangi bir nesneyi gidermek için el sürmek, el ile silip temizlemek” demektir. Durum böyle olunca, âyetteki, hemen tertemiz bir toprağa yönelin. Sonra da yüzlerinizi ve ellerinizi el ile silin ifadesiyle, salât'a katılacak kimselerin, –su ile temizlik yapamıyorlarsa– temizlenmesi gereken organlarını temiz, ince bir toprakla ovalamaları, elleriyle sıvazlayıp temizlemeleri emredilmektedir. Bugün bu, “pudralamak” olarak anlaşılabilir.

Dikkat çeken bir başka nokta da âyetteki,  فاغتسلوا[fağtesilû/yıkandırılın] ifadesidir. Bu sözcük de maalesef, “gusül yapmak” olarak anlaşılagelmiştir. Bu sözcük,  غسل[ğasl/yıkamak] iftial kalıbından gelmekte olup, “yıkandırılmak” [bir etki ile kirlenip yıkanmak zoruna bırakılmak] demektir. Konumuz olan âyetteki, ولا جنبا الا عابرى سبيل حتّى تغتسلوا  [ve lâ cünüben illâ âbîri sebîlin hattâ tağtesilû] ifadesinin doğru anlamı, “cünüb iken de –yolcu olanlar müstesnâ– yıkandırılıncaya kadar” demektir. Bu ifadeler Mâide/6'da, و ان كنتم جنبا فاتّحّررا [ve inkuntum cünüben fettahherû/ve eğer cünüb/kopuk/şehveti kabarık iseniz, temizlik üstüne temizlik yapın/cinsel ilişkiye girin, orgazm olun ve yıkanın] şeklinde yer almıştır. Buradaki, fettahherû emri de, hem fiziksel hem de zihinsel temizliği ifade etmektedir. H.Yılmaz

Burada kasdedilen insanlar, Kitâb-ı Mukaddes'in takipçileridir. Böylece Kur’an, önceki ayette namaz konusuna değindikten sonra ana temasına yeniden döner: insanın eylemlerinden ve özellikle Allah'ın vahiyleri aracılığıyla kendisine sunduğu rehberliğe yaklaşım tarzından doğan bireysel sorumluluğu temasına. M.Esed

Kur'an'da birçok kez Ehl-i kitap alimleri için "Kendilerine Kitap'tan bir nasip verilenler" ifadesi kullanılır. Böyle denmesinin nedeni onların kendilerine verilen Kitab'ın bir kısmını kaybetmiş olmaları ve ellerinde kalan bölümün ruhundan ve gerçek amacından uzaklaşmış olmalarıdır. Ellerinde kalan Kitap'tan aldıkları tek şey, ifadelerin ayrıntılarına ve imanın felsefi inceliklerine dalmalarıdır. Kendilerine "Alimler" ve "Hâkimler" denmesine ve topluluklarının önderi olmalarına rağmen, onlar dinin gerçek özünden cahildirler ve dinin aslına karşı gözleri kapalıdır. Mevdudi

Ey Muhammed, kendilerine ilahi kitaptan bir pay verilen şu Yahudilerin haline bir bakmaz mısın? Onlar imanı bırakıp, senin Peygamber!iğini yalanlaya­rak doğru yolu terkediyor ve sapıklığı satın alıyorlar. Sizin de doğru yoldan sanıp kendileri gibi olmanızı istiyorlar.îkrime ve Abdullah b. Abbas, bu âyet-i kerimenin, Yahudilerden Rifaa b. Zeyd b. et-Tabut hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.Bu hususta Abdullah b. Abbas'ın şunları söylediği rivayet edilmiştir: "Ri­faa, Yahudilerin ileri gelenlerinden birisi idi. Resulullah konuştuğunda bu kişi dilini eğer bükerdi ve "Ey Muhammed, konuşurken bize özen göster ki seni anlayabilelim." derdi. Sonra bu kişi İslâm'a dil uzattı. Onu ayıpladı. Bunun üzerine Allah teala bu âyeti ve bundan sonra gelen iki âyeti indirdi.Âyet-i kerimede Resulullah'a; "Görmüyor musun?" şeklinde bir soru yö­neltilmiştir. Burada ifade edilen "Görmek"ten maksat, bazı âlimlere göre "Sana bildirilmeli mi?" demektir. Diğer bazılarına göre ise "Sen bilmiyor musun?" demektir.Taberi'ye göre ise buradaki "Görmek"ten maksat, kalb gözüyle görmek­tir. Taberi

1. Kitaptan bir nasip verilenler kimlerdir? Bu sorunun cevabını Nisa sûresinin 46. âyeti yahudiler olarak vermektedir. Yahudilerden öyleleri vardır ki" ifadesi, 44 ve 45. âyette kimlerin ele alındığına açıklık getirmektedir. Hz. Âdem'le Hz. Muhammed arasında gelen bütün peygam­berlere verilen vahiyden Tevrat bir parçayı teşkil etmektedir. Kitaptan bir pay verilenlerden kasıt kendilerine Tevrat verilenlerdir.

2.  Sapıklığı nasıl satın alıyorlar? Yahudilerin yaptıkları bazı şeyleri Allah, doğruyu bırakıp sapıklığı satın alma şeklinde nitelendirmektedir: Al­lah'ın âyetlerini az bir pahaya satıyorlardı (Bakara 2/41); bilerek hakkı bâ­tılla karıştırıyorlardı ve hakkı gizliyorlardı (Bakara 2/42); Hz. Musa'ya Al­lah'ı görmeden inanmayacaklarını söylemeleri (Bakara 2/55); kendilerine söylenenleri, başka sözlerle değiştirmeleri (Bakara 2/59); Allah'a verdikleri söze rağmen Allah'ın verdiklerine sarılmaktan yüz çevirmeleri (Bakara 2/ 63-64); cumartesi günü azgınlık edip avlanmaları (Bakara 2/65); Allah'ın ke­lâmını dinleyip anladıktan sonra, onu tahrif etmeleri (Bakara 2/75); kitabı elleriyle yazıp, onun Allah katından olduğunu söylemeleri (Bakara 2/79); birbirlerini öldürmeleri ve yurtlarından çıkarmaları. (Bakara 2/84-85); âhirete karşılık dünya hayatını satın almaları (Bakara 2/86); kendilerine gelen peygamberlere karşı kibirlenerek bir kısmım yalanlayıp bir kısmını öldürmeleri (Bakara 2/87); Hz. Peygamber'e vahiy indirdiğinden dolayı Cebrail'e düşman kesilmeleri (Bakara 2/97); işittik, karşı geldik diyerek dine saldır­maları (Nisa 4/46); putlara ve bâtıla iman etmeleri, kâfirleri müslümanlardan üstün tutmaları (Nisa 4/51); Hz. Meryem'e iftira etmeleri (Nisa 4/156); Tevrat'ın bir bölümünü unutmaları (Mâide 5/13); Hz. Musa'ya, "Sen ve rab-bin gidin savaşın" demeleri (Mâide 5/24); namaza çağrılmayı alay ve eğlen­ceye almaları (Mâide 5/58); müslümanlardan intikam almaları (Mâide 5/59); Allah'ı fakir, kendilerini zengin ilân etmeleri ve dünyada da savaş ateşi yakmaları (Mâide 5/64); Hz. Üzeyir'e Allah'ın oğlu demeleri (Tevbe 9/30).

Bu ve benzeri inanç ve eylemleriyle yahudiler, sapıklığı satın almış­lardır. Yüce Allah manevî değerleri, ekonomik değere benzeterek, onlara sırtını dönmeyi, sahte olanı satın almak olarak nitelendirmektedir. İnsan­ların manevî değerlerle olan ilişkisini alışveriş ilişkisi olarak takdim eder­ken, oradaki kaybın ekonomik iflâs gibi olacağına işaret etmektedir.

Sapıklığı satın alıyorlar ifadesi, satın alma eylemini onların yaptığına dikkat çekmektedir. Çünkü Allah kulunu etkileyip, sapık­lığı satın almasına sabep olmaz. Eyleminin faili yahudilerdir. Bu yüzden mahşerde sapıklığı kendilerine Allah'ın satın aldırdığım söyleyemeyeceklerdir.

3. Sapıklığı satın almanın varacağı nokta neresidir? Allah, sapıklığı satın alan yahudilerin içinde bir istek uyandığına dikkat çekerek bu iste­ğin müslümanların yoldan çıkması yönünde olduğunu söylemekte, Sizin yoldan çıkmanızı istiyorlar ifadesiyle müslümanları, uyarmaktadır. Âyete dikkatle bakılırsa bunun "istek" safhasında kaldığı anlaşılacaktır. Ama bu istek yanan bir ateş gibidir. Her çağda bu ateşe ben­zin atılmakta ve dünyanın her tarafına yayılması için gayret sarfedilmektedir.

Yahudilerin sapıklığı satın almalarıyla müslümanların yoldan çık­malarını istemeleri arasında şu bağı kurabiliriz: Sapıklığı satın alanlar bu­nu başkalarına satmak, yani bulaştırmak isterler. Nasıl ki tüccar satın aldığı malı hemen elinden çıkarmak isterse, bâtılı, sapıklığı satın alanlar da onu başkasına satmak ve bulaştırmak isterler. İşte Allah, isteklerinin sa­pıklığı müslümanlara ihraç etmek olduğunu söyleyip uyarıda bulunuyor.

Sapık yolda olanlar, onu tercih edenler, doğru yolda olanlara taham­mül edemez ve onlardan rahatsız olurlar. Onların bu rahatsızlığı, onları aktif hale getirip sapıklıkta buluşmak için gayret sarfetmelerine sebep olur. Bu durum bir bakıma kültür etkileşimini açıklamaktadır. Her grup, sahip olduğu inançların ve değerlerin doğru olduğunu kabul eder, onların başkalanna aşılanması uğrunda umulmayan gayreti gösterir.

Âyetin bu kısmından şu gerçeği yakalamak mümkün: yoldan çıkmanızı ifadesindeki, çıkma eyleminin faili müslümanlardır. Demek ki yahudilerin etkisiyle doğru yoldan çıkan müslümanlar kabahati yahudilere atamazlar; işte âyet bu gerçeğe dikkat çekmekte, suçun yoldan çıkana ait olduğunu belirlemektedir. Mahşerde şunu diyemeyeceklerdir: "Ey rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onunla bizi yoldan çıkardılar derler. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver ve onları bü­yük bir ihanetle rahmetinden kov!" (Ahzâb 33/67-68). Zaten kötülerin etkisi altında kalmak da bir suç teşkil etmektedir.

4. Yahudilerin bu isteği nereden kaynaklanmaktadır? Yüce Allah Nisa sûresinin 45. âyetinde, sapıklığı satın alan yahudilerin bu isteklerinin, müs-lümanlara olan düşmanlıklarından kaynaklandığım açıklamaktadır. Onun içindir ki, Allah düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir ifade­sine yer vermektedir. Buradaki "düşman" kavramı, müslümanların yoldan çıkmasını isteyen yahudileri ifâde etmektedir.

"Allah daha iyi bilir" ifadesinden de, müslümanların düşmanlarım bilmekte hata edeceklerini, gerçek düşmanlarını bilemeyeceklerini çıkart­mamız mümkündür. Yüce Allah, düşmanı tanıyamama veya tam anlamıy­la bilememenin faturasının büyük olacağına da işaret etmektedir. Onun içindir ki eğitim topluma dost ve düşmanını tanıtmakla yükümlüdür. Düş­manın en kötüsü sapık olup da sapıklığım sana ihraç etmek için, seni etki altına almaya çalışandır. Bir bakıma buna kültür düşmanlığı da diyebiliriz.

Aslan avını karnım doyurmak için avlar. Ama yılan insanı yemek için değil zehirlemek için ısırır. İkisinin düşmanlığı farklıdır. Toplumların bir düşmanı vardır, ekonomik sebeplerle düşmanlığını eyleme dönüştüre­rek savaşır. Ama toplumların kültürel düşmanlıkları, yılanın ve akrebin ısırıp zehirlemelerine benzer. Bir toplumu manevî kültür değerleri açısın­dan etkileyip yoldan çıkarmak düşmanlığın en büyüğüdür.

Nisa sûresinin 44 ve 45. âyetlerinin bir araya getirilmesiyle bu tür düşmanlığın anlaşılması mümkündür. Elindeki ekmeği alanın düşmanlı­ğından çok, beynindeki ve gönlündeki değerleri alanın düşmanlığı önemli  ve tehlikelidir. Gençliğin beynini ve gönlünü zehirleyen insanların düş­manlığını Allah'tan daha iyi bilenin olamayacağına işaret eden 45. âyet, eğitimcilerin kültür düşmanlannı tanıtmakla sorumlu olduklarını vurgula­maktadır. Mâide sûresinin 82. âyetinde inananların en azılı düşmanlarının kâfirler ve yahudiler olduğu söylenmektedir. Bu düşmanlığın kültürel bir düşmanlık olduğuna da dikkat çekilmektedir.

5. Müslümanların düşmanlarını dost edinmemeleri ve onlardan yardım beklememeleri için Allah, kendisinin dost ve yardım edici olarak yeterli olduğunu söyleyerek, müslümanların bu konudaki ihtiyaçlarını karşılayacağına garanti veriyor. İnsana dost ve yardımcı ararken düşma­nının tuzağına düşmemesini de öğretiyor. Dostunu, düşmanını tanımak bir kültür ve yetişmişlik meselesidir. İman etmiş olmak bunun için yeterli de­ğildir. Allah müslümanlan yollarından çıkartanların düşman, kendisinin dost olduğunu anlatmakla bu bilinç ve kültürü de bize kazandırmak istiyor. B.Bayraklı

Karş. 2:93. Yahudilerin kendi adamlarına yönelttikleri “kulak vermeden dinleyin” şeklindeki hitabın tarzı, onların hem kendi kutsal metinlerine hem de Kur’an'ın mesajına karşı tavırlarını göstermektedirLafzen, “Dine karşı bir saldırıda (ta‘n) bulunarak”; yani, ona temel bir eksiklik izafe ederek. “Sen bize kulak ver” sözü ile, Peygamber Muhammed (s)'in tebliğ ettiği öğretiden alacakları bir ders bulunmadığı, hatta aksine, onun dinî konularda kendilerinin görüşlerine başvurması gerektiği şeklindeki kanaatlerinin aktarılması amaçlanmıştır. Bu bağlamda bkz. onların 2:88'deki “Kalplerimiz zaten bilgi ile doludur” şeklindeki iddialarıBkz. sure 2, not 74. M.Esed

"Yahudi olan" ifadesi, her peygamberin topluluğunun müslüman olması gibi, onların da daha önceden "müslüman" olduklarını anlatmak için kullanılmıştır. Daha sonra dejenere olmuşlar ve "Yahudi" adını almışlardır.
Onlar üç yönden suçluydular: 1) Kitab'ın kelimelerinde değişiklik yaptılar. 2) Yanlış yorumlarla Kitab'ın anlamını değiştirdiler. 3) Hz. Peygamber (s.a) ve ashabının yanına gidip, daha sonra bozgunculuk çıkarmak için onlar hakkında yanlış haberler yaydılar. Bu şekilde İslâm hakkında yanlış bir imaj oluşturuyorlar ve insanların müslüman olmasına engel oluyorlardı.
Yani, onlara Allah'ın emirleri okunduğunda "semi'na" (işittik) diyorlar ve sessizce içlerinden "Aseyna" (karşı çıktık) diyorlardı veya "eta'na" (itaat ettik) kelimesini öyle bir telaffuz ediyorlardı ki "aseyna" gibi duyuluyordu.
Hz. Peygamber'le (s.a) konuşurlarken O'nun dikkatini çekmek için İsma' (bizi dinle) diyorlar ve arkasından birçok anlamlara gelebilecek olan "ğayre müsme'in" sözlerini ekliyorlardı. Bu söz "Sen o kadar saygıdeğer bir insansın ki sen istemesen senin yanında kimse söz söyleyemez" anlamına gelebildiği gibi "Sen bir şey söylenmeye değmezsin" veya "Allah seni kahretsin!" anlamlarına da gelebilir.Bkz. Bakara an: 108. Mevdudi

(ru'ûnet) kökünden ÑÇÙæ (râ'in) kaba konuşmak, kaba söz söylemek anlamında isimdir. Cümle içinde mef'ûl olduğundan mansub olmuştur. Âyette müslümanlara kaba konuşmamaları, zarif konuşmaları emredilmektedir. S.Ateş

Lafzen, “yüzleri gidermeyelim/silmeyelim diye” -yani, kişinin beklentiyle yöneldiği veya karşılaştığı yüzleri (Abduh, Menâr V, 144 vd.)- “ve onları sonlarına yeniden döndürmeyelim diye”. Ayrıca kaydetmeliyiz ki dubur terimi (ki çoğulu edbâr'dır) -mütercimlerin çoğunun varsaydığı gibi- her zaman bir şeyin “arkası”nı göstermez, ama çoğu zaman o şeyin “son parça”sı veya “son”u için kullanılır (karş. Lane III, 846).Bu, 2:65'de işaret edilen ve 7:163-166'da detaylı olarak açıklanan Sebt ihlalcilerinin (lafzen, “Sebt halkı”) kıssasına bir atıftır. M.Esed

Âyette yahûdî Nadîr Oğulları kabîlesinin, hiyyânetlerinden dolayı müslümanlar tarafından yurtlarından sürelmesine; sürülenlerin, giderken hasretle arkalarına dönüp bakakalmalarına işâret vardır. (58) Yahûdîlikte kutsal sayılan Cumartesi yasağını çiğneyen yahûdîler kasdedilmektedir.S.Ateş

Lafzen, “ondan daha aşağıdaki şeyleri”.Kur’an'da Allah'ın aşkın birliğinin ve benzersizliğinin sürekli vurgulanması, insanın öteki etkilere ve güçlere bağımlılık duygusundan kurtarılmasını ve böylece onun ruhen yüceltilmesini ve bir sonraki ayette işaret edilen “arınma”ya imkan verilmesini amaçlar. Bu amaç şirk (“Allah'tan başkasına ilahî vasıflar izafe etme”) günahı ile etkisiz kılındığından Kur’an, onda inat edildiği sürece, yani, günahkar tevbe edinceye kadar ve etmediği sürece onu “bağışlanmaz (bir günah)” olarak tanımlar (karş. bu surenin 17 ve 18. ayetleri). M.Esed

Ehl-i kitap peygambere ve indirilen kitaplara iman ettiği halde şirk koşmakla suçlanıyorlar.
Bu, kişi şirkten sakındığı sürece başka günahları işleyebilir anlamına gelmez. Bilakis basit bir günahmış gibi kabul edilen şirkin, en büyük günah ve zulüm olduğunu vurgular. Günahlar içinde bağışlanması mümkün olmayan tek günah şirktir.
Yahudi alimleri, çoğunlukla kitapta adı bile geçmeyen fakat kitaptan çıkarılan küçük ayrıntılarla basit hükümlerle uğraşırlardı. Diğer taraftan şirki çok basit bir mesele olarak kabul ederlerdi. Sadece kendileri şirke bulaşmakla kalmaz, topluluklarını da bu yola düşmekten alıkoymaya hiçbir çaba harcamazlardı. Bu nedenle müşrik kabilelerle işbirliği yapmakta hiçbir beis görmüyorlardı. Mevdudi

Bu âyet öncekilerle birlike ele alınacaktır:

1. Burada yahudilerin şirk koşanları kastedilmektedir. "Yahudiler kitap ehli oldukları halde içlerinde şirk koşan var mıdır, yahut olmuş mudur" diye sorulabilir. Soruyu cevaplayabilmek için bazı âyetlere gitmek gerekir:

Yahudiler Üzeyir Allah'ın oğludur dediler (Tev-be 9/30); "(Yahudiler) Allah'ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), (hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rab edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O'ndan başka tanrı yoktur" (Tevbe 9/31).

Bu âyetlere göre yahudiler hem kâfir hem de müşrik durumuna düş­mektedir. Yahudilerin bu durumundan hareketle diyebiliriz ki, Allah onla­ra şirkin ne olduğunu anlatmakta, insanla Allah arasında kapatılması müm­kün olmayan bir ayrılık açtığına dikkat çekmektedir. Yahudilerin kendi ki­taplarıyla oynamaları, onu tahrif etmeleri, Kur'an'ı tanımamaları, peygam­bere hakaret etmeleri birlikte değerlendirildiğinde sapıklığı satın aldıkları ortaya çıkmaktadır. Nisa sûresinin 44. âyetinde geçen "sapıklık" ne an­lama gelmektedir? Bu soruya cevap olarak aynı sûrenin 48. âyetini vere­biliriz. Nisa sûresinin 116. âyetinde şirkin sapıklık olduğuna dikkat çekil­mektedir. Demek ki sapıklığı satın almak, tevhid inancını bırakıp şirke sap­mak demektir.

2. Nisa sûresinin 48. âyeti ilk peygamberden son peygambere kadar gelen ilâhî vahyin birinci amacı ve gayreti, şirki ortadan kaldırıp tevhid inancını yaymaktır. Nisa sûresinin 36. âyetinde "Allah'a kulluk ediniz ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayınız"; Yine En'âm sûresinin 151. âyetinde, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayınız; Lokman sûresinin 13. âyetinde "Lokman oğluna öğüt vererek: 'Yavrucuğum! Allah'a ortak koş­ma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür' demişti"; En'âm sûresinin 163. âyetinde, "O'nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben müslümanlann ilkiyim." Bu ifadeler bize şirkin insanlığın en eski inanç prob­lemlerinden biri olduğunu göstermektedir.

Yüce Allah Nisa sûresinin 48. âyetinde şirke "büyük iftira"; Nisa sûresinin 116. âyetinde "büyük sapıklık"; Lokman sûresinin 13. âyetinde "büyük zulüm" diyerek insanın manevî alanını ne kadar tahrip ettiğine dikkat çekmekte ve ondan caydırmaya çalışmaktadır. Nisa sûresinin 48 ile 116. âyetlerinde sadece şirk günahının affedilmeyeceğini vurgulamakta, Allah'ın barışık olamayacağı insanları gündeme getirmektedir. Çünkü şirk insanın psikolojik, yani manevî çevresini kirletmekte ve gönlünü karart­maktadır. Nefsin manevî çevreyi kirletici atıklarının en kötüsü şirktir. Şir­kin bir gece olarak kararttığı insan psikolojisine iman güneşinin doğması için, din eğitimi şirkle olanca gücüyle mücadele etmeli ve bu mücadele­sinde bütün bilimsel bilginin metotlarını kullanmalıdır.

3. Şirkin dışındaki günahların affedileceğini söyleyen Allah, mer­hametinin ne kadar kapsayıcı olduğunu ifade etmiştir. Ebû Zer'den rivayet edilen bir hadise göre, Hz. Peygamber, "Lâ ilahe illallah diyerek bu ikrarla ölen insanlar mutlaka cennete girecektir" dediğinde, Ebû Zer ona üç kere "Zina ve hırsızlık yapan da mı" diye sormuş, Hz. Peygamber üç cevabında da "evet" demiştir.

Hz. Peygamber adam öldürme, zina ve hırsızlık gibi günahların af­fedileceğini söylerken hangi delile dayanmaktaydı? Bize göre Hz. Pey­gamber burada şu âyetleri dikkate almıştır: Hırsızlık günahının affolacağını Mâide sûresinin 38-39. âyetlerinin ilişkisinden anlıyoruz. Tövbe et­mek şartıyla, zina ve adam öldürmenin affolacağını da Furkan sûresinin 68-70. âyetleri anlatmakta ve bu affı tövbe, iman ve iyi amele bağlamak­tadır. Hatta bu âyetler şirk koşmuş ama sonra tövbe edip iyi amel işleyen­lerin günahlarının bile atfedilebileceğine işaret ediyorlar.

Âyetin bu bölümüne dikkat edilirse, şirkten başka günahların Allah dilerse affedileceği de vurgulanmaktadır. Şirkin dışındaki günahların affe­dilmesinde, ilâhî dilemenin yer almasının anlamı, şirkin affedilmesinde ilâhî dilemenin olmayacağıdır. Çünkü âyetin sonunda şirkin büyük bir if­tira olduğuna dikkat çekilmektedir. Şirkle mücadele veren din eğitimi aynı zamanda büyük iftira, sapıklık ve zulme karşı mücadele vermektedir. B.Bayraklı

Yani, kendilerini “Allah'ın seçkin halkı” olarak gören ve bu nedenle peşinen (a priori) Allah'ın rahmetini hak etmiş sayan Yahudilerin ve Hz. İsa'nın kendisini insanoğlunun günahlarından dolayı “onlar adına feda ettiği”ne inanan Hristiyanların. Burada, aynı zamanda bu tesbit ile bundan önceki ayette şirke yapılan atıf arasında bariz bir ilişki vardır. Çünkü Yahudiler ve Hristiyanlar, aslında Allah'tan başka hiçbir gücün varlığına inanmazlarken belli bazı insanlara çeşitli derecelerde ilahî veya yarı-ilahî vasıflar izafe ederler: Hristiyanlar, Hz. İsa'yı Allah'ın insan şeklindeki bir tezahürü konumuna yücelterek ve bir azîzler hiyerarşisine açıktan açığa tapınarak; Yahudiler ise, yaptıkları hukukî (fıkhî) yorumların kutsal metinlerin buyruklarından daha üstün olduğuna inandıkları büyük Talmud bilginlerine kanun-koyma gücü izafe etmek suretiyle (karş. bu konuda 9:31). Elbette bu kınama, aynı zamanda, kutsal addedilen şahsiyetlere tapınma günahını işleyen ve yalnızca Allah'a gösterilmesi gereken saygı ve bağlılığı onlara gösteren Müslümanlar için de geçerlidir. Sonuç olarak, “kendilerini temiz sayanlar” ibaresi, bu bağlamda, kendilerini tek Allah'a inanıyor sayan (çünkü, birden çok tanrıya bilinçli olarak tapınmayan), ama yine de terimin en derunî anlamıyla şirk günahına saplanmış bulunan herkesi kapsar.Lisan otoritelerinin çoğuna göre (mesela Kâmûs) fetîl “bir kimsenin parmakları arasında büktüğü zayıf iplik”tir ki aynı zamanda, -ama bazan- hurma çekirdeğinin yarık tarafına sarılan herhangi bir ince lif için de kullanılır (karş. Lane VI, 2334). Deyimsel manasıyla en iyi karşılığı, “bir saç teli kalınlığı” olabilir. Yukarıdaki pasaj, ilk olarak, ruhsal temizliğin herhangi belli bir topluluğun veya grubun imtiyazında olmadığına, ikinci olarak, bir kimsenin ancak Allah'ın rahmetiyle temiz olabileceğine veya kalabileceğine işaret eder; zira “insan zayıf yaratılmıştır” (yukarıdaki 28. ayet). Aynı zamanda bkz. 53:32'nin ikinci paragrafı ile ilgili not 27. M.Esed

Kendilerini temize çıkaran Yahudi ve Hristiyanları görmez misin? Onlar "Biz hata işlemeyiz, biz günah işlemeyiz, biz, Allah'ın oğullan ve dostlarıyız."Cennete ancak Yahudi olanlar veya Hristiyanlar girecektir." şeklinde iddialarda bulunurlar. Halbuki yaratıklarından dilediğini temize çıkaracak olan ancak Allah'tır. Hiçbir kimseye de kıl kadar zulmedilmeyecektir.

Müfessirler burada, kendilerini temize çıkaranlardan kimlerin kastedildiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir:

Bazılarına göre bunlardan maksat, Yahudilerdir, bazılarına göre ise bun­lardan maksat, hem Yahudilerdir hem de Hristiyanlardır.

Müfessirer, bu âyette kendilerini temize çıkardıkları beyan edilen insan­ların, kendilerini ne şekilde temize çikannak istedikleri hususunda da çeşitli gö­rüşler zikretmişlerdir.

a- Kalade ve Süddi'ye göre bunlar, Allah düşmanı Yahudilerdir. Bunlar, hadlerine düşmeyen şeyleri söyleyerek kendilerini temize çıkarmak istemişlerdi. "Bizler, Allah'ın oğulları ve dostlarıyız." demişler. "Bizim günahımız yoktur" diye iddiada bulunmuşlardır.

b- Hasan-ı Basri ve İbn-i Zeyd'e göre ise burada "Kendilerini temize çı­karanlardan maksat, Yahudi ve Hristiyanlardir. Çünkü onlar, "Biz, Allah'ın oğullan ve dostlarıyız." "Cennete ancak Yahudi ve Hristiyan olanlar girecektir." şeklinde iddialarda bulunmuşlardır.

c- Mücahid, Ebu Malik ve İkrime'ye göre ise burada kendilerini temize çıkaranlardan maksat, Yahudilerdir. Kendilerini temize çıkarma şekilleri ise na­maz kılarlarken, günahsız oldukları kanaatıyia küçük çocukları kendilerine imam edinmeleridir.

d- Abdullah b. Abbas'a göre bunlar Yahudilerdir. Kendiierini temize çı­karmaları ise "Çocuklarımız bize şefaatçi olacak ve onlar bizi temize çıkaracak­lardır." şeklindeki sözleridir.

c- Abdullah b. Mes'ud'a göre ise âyette zikredilen bu insanların, kendiie­rini temize çıkarmaları, bir kısmının diğerini temize çıkarmasıdır.

Taberi diyor ki: "Tercihe şayan olan görüş, burada zikredilen insanların kendilerini temize çıkarmaları, günahsız ve hatasız olduklarını iddia etmeleridir. Zira Allah teala bu gibi insanların böyle sözlerle kendilerini temize çıkarmaları­nı başka âyetlerde de beyan etmiştir.

Ayet-i kerimede geçen ve "Onlara kıl kadar zulmedilmez." şeklinde ter­cüme edilen cümledeki "Kıl kadar" şeklinde izah edilen kelime­si, müfessirler tarafından iki şekilde izah edilmiştir.

a- Abdullah b. Abbas, Ebu Malik ve Süddi'ye göre kelimesi­nin mânâsı "Parmakların arasından ve avuçların içinden çıkan kir" demektir.

b- Yine Abdullah b. Abbas, Ata b. Ebi Rebah, Mücahid, Katade, Dehhak ve Atiyye'den nakledilen diğer bir görüşe göre kelimesinden maksat, hurma çekirdiğinin ortasındaki yarığın içindeki iplikçiktir.

Taberi diyor ki: "Burada zikredilen kelimesinin ası! mânâsı "Bükülmüş olan bir şey" demektir. Allah teala bu ifadesiyle kullarına, hiç değeri olmayacak bir şey kadar dahi zulmetmeyeceğini beyan etmektedir. Bu nedenle 'Fetil kelimesini, "Pamıakların arasından çıkan kirler." veya "Hurma çekirdeği­nin yarığında bulunan iplikçik." şeklinde izah etmek, âyetin genel ifadesine uy­gundur ve kapsamı dahilindedir. Taberi

Lafzen, “ve bariz bir günah olarak bu yeter”. Bu paragraf, keyfî mahiyetteki çeşitli akidevî beyanlara işaret eder. Mesela, Yahudilerin, kendilerini “seçilmiş bir toplum” saymaları ve bu nedenle Allah'ın lânetinden korunmuş bulunduklarına inanmaları veya Hristiyanların “vekaleten kefaret” doktrinini benimsemeleri ve Allah'ı, Hz. İsa'nın bir diğer “uknum”unu oluşturduğu bir “teslîs” şeklinde tanımlamaları vb.M.Esed

Cibt kelimesi -ki “asılsız muammalar” olarak çevirdim- muhtemelen, Lisânu'l-‘Arab'ın işaret ettiği gibi, Arapça kökenli olmayan bir kelimedir. Bazı otoritelere göre bu kelime, “kendi başına hiçbir değeri olmayan şey” veya “hiçbir faydası olmayan şey” anlamına gelir (Kâmûs, Beydâvî); diğer bazılarına göre de “sihir”i ifade eder (Taberî tarafından nakledildiğine göre Ömer b. Hattâb, Mücâhid ve Şâbî; ayrıca Kâmûs). Bir kısmı da onu, “Allah'ın yerine tapınılan herhangi bir şey” (Zemahşerî) olarak çevirirler ve sonuç olarak onun, putlara ve puta-tapınmaya (Kâmûs, Lisân'ul-‘Arab) ve -Ebû Dâvûd tarafından nakledilen bir Hadise göre- hurafeye bulaşmış her türlü kutsamaya ve falcılığa delalet ettiğini düşünürler. Bütün bu yorumları dikkate alınca cibt, “şaşkınlık verici, kafa karıştırıcı fikirler (dicl), fantazî kuruntular (evhâm) ve asılsız hikayeler (hurâfât) bileşimi” olarak (Menâr V, 157) -başka bir deyişle, hiçbir gerçeğe dayanmayan anlamsız gizler olarak- tanımlanabilir. “Şeytanî güçler” (tâğût) ibaresi ise, burada, tümü Kur’an tarafından lânetlenmiş olan asılsız ve anlamsız inançlara ve uygulamalara -müneccimlik, kehanet, “iyilik” ve “kötülük” habercilerine güvenmek gibi- işaret ediyor olabilir. Bkz. ayrıca sure 2, not 250. M.Esed

Arapça "cibt" kelimesi anlamsız, hiçbir dayanağı olmayan saçma bir şey anlamına gelir. İslâm ıstılahında ise, büyücülük, müneccimlik, gelecekten haber verme, kehanet gibi şeylere "cibt" denir. Hz. Peygamber (s.a) bir hadis-i şerif'te şöyle demiştir: "Kuşların sesinden, hayvanların ayak izinden yararlanarak gelecekten haber vermek ve diğer bütün kehanet çeşitleri cibttir." O halde, cibt, bâtıl inanç, hurafe ile eş anlamlıdır.
Bkz. Bakara an: 286-288.
Yahudi bilginleri İslâm'a karşı çıkmakta o kadar ileri gitmişlerdi ki, Hz. Peygamber'e (s.a) inananları müşrik Araplardan bile daha sapık olarak kabul ediyorlardı. Bir tarafta şirk koşmaksızın bir tek Allah'a iman, diğer tarafta ise, Kitab-ı Mukaddes'in üzerinde çok durduğu ve hep kötülediği putperestlik ve şirk bulunmasına rağmen onlar, müşriklerin, müslümanlardan daha doğru bir yolda olduklarını ilân ediyorlardı. Mevdudi

Cibt: put; tâğût: şeytân, bâtıl demektir.  Yahûdî ileri gelenlerinden bazıları, Kureyşi müslümanlara karşı savaşa kışkırtmak için Mekke'ye gitmişlerdi. Müşrikler, Kitap ehli ve bilgili kabul ettikleri bu adamlara, kendilerinin dîninin mi, yoksa Muhammed'in dîninin mi daha doğru olduğunu sordular. Bunlar da düşmanlık ve kin yüzünden: "Sizin dîniniz, onun ve ona uyanların dîninden daha doğrudur!" diyerek şirki tevhîdden, yani putataparlığı Allah'a tapmaktan üstün gösterdiler (Câmi'u'l-beyân: 5/79). İşte âyet, onların bu davranışını anlatmaktadır. S.Ateş

Kendilerine Allah'ın kitabından bir pay verilen şu ehl-i kitabı görmez misin? Onlar, Allah'tan başka tapınılan her.şeye ve tağuta iman ederler ve Kureyş müşrikleri gibi kâfirlere: "Sizler, Muhammed'e iman eden insanlardan daha doğru yoldasınız." derler.

Âyette zikredilen ve "Put ve Tağut" diye tercüme edilen kelimeleri, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.

a- İkrime'ye göre müşriklerin taptıkları iki pu­lun adıdır.

b- Abdullah b. Abbas'a göre kelimesinden maksat, "Put­lar" kelimesinden maksat ise "Putlar adına konuşan ve onla­rın durumlarını izah etmeye kalkışan" kimselerdir. Bunlar, putlann önlerine di­kilirler, insanları saptırmak için, onların halinden anladıklarını iddia ederek ya­lan sözler söylerler.

c- Hz. Ömer, Mücahid ve Şa'bi'ye göre ise kelimesinden maksat "Sihir", kelimesinden maksat ise "Şeytan"dır.

Şeytan insan suretine girer, insanlar da gidip onun önünde muhakeme olmak is­terler.

d- Said b. Cübeyr, Ebul Âliye ve Rebi'a göre maksat, "Sihirbaz" dan maksat ise "Kâhindir"

e- Katade ve Süddi'ye göre kelimesinden maksat, "Şeytan" kelimesinden maksat ise "Kâhindir"

f- Said b. Cübeyr'deıı nakledilen diğer bir görüşe göre kelimesinden maksat "Kâhin"kelimesinden maksat ise

"Şeytan" dır.

g- Abdullah b. Abbas ve Dehhak'tan nakledilen diğer bir görüşe göre bu­rada zikredilen kelimesinden maksat, Huyey b. Ahtab isminde­ki Yahudi kelimesinden maksat ise Ka'b b. el-Eşref tir.

h- Mücahid'den nakledilen başka bir göıüşe göre kelime­sinden maksat, Ka'b b. el-Eşref kelimesinden maksat ise insan şekline giren şeytandır.

Taberi diyor ki: "Bu iki kelimenin izahında söylenecek isabetli söz şudur: "Buradaki ifadesinden maksat, Allah'ın dışında, kendilerine tapınılan ve ilah edinilen iki varlıktır. Bunlar, taşlardan yapılan put­lar da olabilir, insan da olabilir, şeytan da olabilir. Bu itibarla bu iki kelime, yukarıda zikredilen görüşlerin hepsini kapsar mahiyettedir.

Âyet-i kerimenin devamında "Kendilerine kitap verilenler, inkâr edenlere "Bu müşrikler, Muhammed'e iman edenlerden daha doğru yoldadırlar," diyor­lar." bııyurulmaktadır.

Abdullah b. Abbas, İkrime, Süddi, Mücahid ve Katade'ye göre bu âyeti kerime Yahudilerden, Ka'b b. el-Eşref ve benzerleriyle Kureyş müşrikleri hak­kında nazil olmuştur. Bu hususta İkrime diyor ki: "Ka'b b. el-Eşref Medine'ye gelince müşrikler ona: "Sen bizim de kavminin de efendisisin. Bizimle (Muhammed (s.a.v.)i kastederek) şu kısır arasında hakemlik yap, karar ver." dediler. Yahudi olan Ka'b şöyle cevap verdi. "Vallahi siz ondan daha iyisiniz. Dininiz de onun dininden daha hayırlı." İşte bunun üzerine bu âyet nazil oldu.

Abdullah b. Abbas da diyor ki: "Ka'b b. el-Eşref Mekke'ye gelince Kureyşliler ona: "Sen, Medine halkının hayırlı olanı ve efendisisin." dediler. 0 da "Evet öyledir." dedi. Kureyşliler: "Kavminden kopan çamı görmüyor musun? O.kendisinin bizden daha hayırlı olduğunu zannediyor. Halbuki bizler Hacıları ağırlayan, Kabe'ye hizmet eden, Hacılara su dağıtan insanlarız." dediler. Ka'b da: "Siz ondan daha hayırlısınız." dedi. Bunun üzerine "Asıl soyu kesik olan sa­na buğuz edendir." âyeti ve bu âyet nazil oldu.

îbn-i Zeyd'e göre ise bu âyette özellikle Yahudilerden Huyey b. Ahtab'a işaret edilmektedir. Müşriklere, Resulullah'tan daha hayırlı olduklarını söyleyen kimse bu kişidir.

Taberi diyor ki: "Âyet-i kerime, ehl-i kitap olan Yahudileri kasdetmektedir. Bunlar, Yahudilerden bir topluluk da olabilir, Ka'b b. el-Eşref ve Huyey b. Ahtab gibi belli bir kişi de olabilir. Taberi

Kendilerine ilahi bir kitap verildiği halde onu bırakıp putlara ve tağutlara tapanları, Allah lanetine uğratmış, rahmetinden kovmuş ve onları rezil etmiştir. Bu onların inkârda inatçılıklarından ve kâfirleri müminlerden üstün görmelerin­dendir. Ey Muhammed, Allah'ın rahmetinden kovup lanetine uğrattığı kimse için ne bir yardımcı ne bir dost görürsün. Ondan, Allah'ın azabını kimse uzak­laştıramaz  Taberi

Kendilerini Allah katında imtiyazlı konumda gören Yahudilere bir îma. M.Esed

Yani, "Onlara ilâhî otoriteden bir pay mı verilmiş, ki onlar, kim doğru yolda kim sapık yolda diye karar vermeye kalkışıyorlar?" "Eğer onlara bir bilgi ve yetki verilmiş olsaydı, başkalarına bir zerre bile pay vermezlerdi." Çünkü onlar o kadar cimridirler ki, Hakk'ı kabul etmeye bile yanaşamazlar.
Bu şu anlama da gelebilir: Onlar, başkalarının pay almak istediği bir ülkenin mülküne mi sahiptirler, ki onu paylaşmak istemiyorlar? Onlardan istenen tek şey Hakk'ı kabul etmeleri, fakat onlar kıskançlık yüzünden bunu bile reddediyorlar. Mevdudi

Yoksa onların mülkte bir payları mı vardır? Böyle olsalar dahi, cimrilik­lerinden dolayı insanlara, hurma çekirdeğinin dışındaki oyuk dolusu kadar bile bir şey vermezler.

Bu hususta diğer bir âyet-i kerimede de şöyle bııyurulmaktadır: "Eğer siz, rabbimin rızık hazinelerine sahip olsaydınız bile yine de tükenmesinden korkar cimrilik ederdiniz. Doğrusu insan çok cimridir.

Âyette geçen ve "Zerre kadar" diye tercüme edilen kelime­si müfessirler tarafından çeşitli şekilde izah edilmiştir.

Abdullah b. Abbas, Süddi, Ata b. Ebi Rebeh, Dehhak ve Ebu Malik'e gö­re bu kelimeden maksat, hurma çekirdeğinin üzerinde bulunan oyuktur.

Mücahid ve Dehhak'tan nakledilen diğer bir görüşe göre, hurma çekirde­ğinin içinde bulunan tanedir.

Ebul Aliye'ye göre ise parmak ucu\!a meydana getirilen herhangi bir iz­dir. Taberi, burada zikredilen kelimesinin, herhangi bir basit oyuk veya iz mânâsına olduğunu, Allah Tealanın. bu ifade ile kafirlerin çok cim­ri olduklarını beyan ettiğini söylemiştir. Öyle ki o kâfirler, dünyaya sahip olsa­lar dahi çekirdeğin üzerinde bulutlan oyuğu dolduracak kadar bir şeyi insanlara vermeyeceklerini bildirmiştir. Taberi

Yani, Yahudilere göre vahyin yalnızca kendilerine tahsis edilmiş olmasından dolayı. M.Esed

Yahudiler burada Hz. Peygamber (s.a) ve taraftarlarına karşı kıskançlık duydukları için azarlanıyorlar. Çünkü onlar daha önceden Allah'ın lütfuna (peygamberlik) mazhar olmuşlardı. Şimdi ise ona layık olmadıkları halde kendilerine peygamberlik gelmesini bekliyorlar. Kendi değersizlikleri nedeniyle peygamberliğin kendilerine gelmemiş olmasına üzülecekleri yerde, Allah'ın lütuf ve merhameti ile Arabistan'da büyük ruhî, zihnî ve ahlâkî bir devrim gerçekleştiren Hz. Peygamber'i (s.a) kıskanıyorlar. Onların müşriklerle beraber olup müminlere karşı çıkmalarının sebebi sadece kıskançlıklarıydı.
Arapça "mülk-i azim" kelimesi, dünyanın lideri ve rehberi olmak, kitap ve hikmeti rehber edinerek, diğer milletlere üstün gelmek anlamına gelir. Bu da kitap ve hikmet ile amel ederek elde edilir. Mevdudi

Yani, Hz. İbrahim'e; bu, onların Hz. İbrahim'in mesajına iman ettiklerine işaret eder. Unutulmamalıdır ki Peygamber Muhammed (s) de, getirdiği mesaj Kur’an tarafından tasdik edilen ve sürdürülen Hz. İbrahim'in birinci dereceden torunu idi. M.Esed

Bunun, İsrailoğulları'nın kıskançlık dolu konuşmalarına bir cevap olduğu unutulmamalıdır. Onlara; hiçbir sebep olmaksızın Hz. Peygamber'i (s.a) ve O'na inananları kıskandıkları söyleniyor.
"Biz İbrahim'e (a.s) dünyanın liderlik ve rehberliğini, onun soyundan gelen ve gönderdiğimiz Kitap ve Hikmet'e tâbi olan kimselere vereceğimizi vaadetmiştik. İlk olarak kitab'ı ve hikmet'i onun soyundan gelen sizlere verdik, fakat siz onu tam olarak uygulamadınız. Daha sonra biz de onu, yine İbrahim'in soyundan gelen İsmailoğuları'na verdik. Onlar kabul ettiler, ona inandılar ve uyguladılar. Şimdi kendi kendinize sorun bakalım; İsmailoğulları'nı kıskanmanız için hiçbir sebep var mı?" Mevdudi

Öteki dünyadaki azap ile ilgili bu dehşet verici teşbîh, sözkonusu azabın uzun süreli niteliğini ortaya koymayı amaçlamaktadır (Râzî). M.Esed

Şüphesiz ki Muhammed'e indirdiğimiz kitabı ve vahyi inkâr eden Yahudi ve diğer kâfirleri âhirette cehennem ateşine sokup onları orada yakacağız. Onla­rın derileri yandıkça tekrar yenileyeceğiz. Tâ ki o azabı tatsınlar.

Abdullah b. Ömer (r.a.) Resulullah (s.a.v.)'in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

"Cehennemlikler cehennemde irileşecekler. Öyle ki onlardan birinin ku­lağının yumuşağı ile omuzunun arası, yedi yüz yıllık bir mesafe kadar olacaktır. Derisinin kalınlığı ise yetmiş arşın olacak, dişleri de Uhut dağı gibi olacaktır.

Hasan-ı Basri, kâfirlerin derilerinin günde yetmiş bin defa değiştirileceği­ni beyan etmiştir.

Taberi diyor ki: "Eğer denilecek olursa ki "Derileri yandıkça azabı tatsın­lar diye onları başka derilerle değiştireceğiz." cümlesinin mânâsı nedir? Kâfirlerin dünyadaki derileri değiştirilerek onlara başka derilerin verilmesi ve verilen o yeni derilerle onlara azab edilmesi nasıl olur? Eğer sana göre bu müm­kün ise kâfirlerin dünyadaki vücutlarının ve canlanılın da değiştirilerek yeni vücut ve canlarla azap görmeleri de mümkün olur. Eğer bunu da mümkün gö­rürsen âhirette azap görecek organların, dünyada azap görmekle tehdit edilen organlardan başka organlar olduğunu söylemiş olursun. Böylece kâfirlerin aza­bının kaldırılmış olduğunu ifade etmiş olmaz mısın?

Cevaben denilir ki: "Müfessirler âyetin bu bölümünü çeşitli şekillerde izah edmişlerdir:

a- Bazılarına göre burada zikredilen deriler acı ve ızdırap duymayacaklar, cehennemlik olan kimselerin acı duymaları için derilerinin yanıp biterek ateşin, içlerine işlemesi gerekecektir. Bu nedenle deriler devamlı olarak yanıp değişe­cekler ki azabın acısı hissedilsin. Deriler acı hissetmeyeceklerinden, değiştirilen derilerin, dünyada mevcut olan deriler veya âhirette yeniden yaratılacak deriler olmaları farketmeyecektir. Zira azabı hisseden deriler değil kişinin nefsidir. Bu nedenle cehennem ateşinde bulunan her kâfir için bir anda sayılamayacak kadar deri yaratılıp yakılması ve bu yolla azabın o kişinin özüne işletilmesi imkânsız bir şey değildir.

b- Diğer bazılarına göre ise, cehennemliklerin derileri, etleri ve organları cehennem azabının acısını hissedeceklerdir. Burada zikredilen derilerin değişti­rilmesi meselesine gelince, bunun mânâsı şudur: "Dünyadaki derileri her yan­dıkça onlar yenilenecektir. Yani dünyadaki deri yandığı halde yeniden yanma­mış hale gelecektir. Âdeta belli bir madenden imal edilmiş bir zinet eşyasını kı­rıp yeniden eriterek imal etmeye benzeyecektir. Aslında bu deriler dünyadaki derilerdir. Fakat devamlı olarak yanıp tekrar yenilendiklerinden, yeni gelen de­rilerin eskilerinden başka deriler oklukları ifade edilmiştir.

c- Diğer bir kısım müfessirlere göre ise bu âyette cehennemliiere ait olan ve değiştirilecekleri beyan edilen derilerden asıl maksat, cehennemliklere giydi­rilecek olan katrandan gömleklerdir. Cehennemliklerin katrandan olan bu göm­lekleri yandıkça yenilenecek tekrar giydirileceklerdir. Bu gömlekler devamlı olarak cehennemliklerin vücudunda bulunacağından onlara mecazi mânâda gömlek denmiştir. Cehennemliklerin böyle bir gömlek giyecekleri şu âyet-i ke­rimede beyan edilmiştir: "Gömlekleri katrandandır. Yüzlerini de ateş kaplar."Bu görüşte olan müfessirlere göre, cehennemliklerin derileri tamamen yanıp yok olmayacaktır. Çünkü yok oldukları farzedilmiş olursa cehennemlik­lerin derilerinin yok olmasıyla yenilenmesi arasında rahat oldukları farzedilmiş olur. Halbuki Allah teala: "İnkâr edenlere cehennem ateşi vardır. Onların Ölüm­lerine hükmedilmez ki ölsünler. Onlardan cehennem azabı da hafifletilmez. buyurmaktadır.

Diğer yandan kâfirlerin derileri, onların vücutlarından bir parçadır. Deri­lerinin yanarak yok olacaktan kabul edilecek olursa diğer bütün organlarının da yanıp yok olacakları kabul edilmiş olur ki bu da yukarıda zikredilen âyet-i keri­meye ters düşmektedir. Taberi

 

55. âyette yahudilerin bir grubunun iman etmesi, bir grubunun da inkâr etmesi ele alındığı halde, 56. âyette genel anlamda Allah'ın âyetle­rini inkâr edenlerin durumu açıklanmaktadır. Tabii ki 56. âyet yahudileri de kapsamaktadır.

1. Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenler ifadesi sade­ce Hz. Peygamber döneminde yaşayan yahudi, hıristiyan, müşrik ve kâ­firleri kapsamına almamakta, her nesilde var olan inkarcılara işaret et­mektedir. Onun için ellezîne kelimesi ile sıla cümlesine yer verilmiş­tir.

2. İkinci bölümde Allah'ın âyetlerini inkâr edenlerin nasıl cezalan­dırılacağı açıklanmaktadır. Âyetin bu kısmında Allah gelecekle ilgili bir oluşumu gösteren sevfe kelimesine yer vermektedir. Kur'an'da bazı âyetlerde sin harfi de bu amaçlarda kullanılmaktadır. Bu kelime veya harf gelecekle ilgili ya tehdit mahiyetindeki bir uyanyı veya bir ödül için müjdeyi vermektedir. Uyarıdaki tehdidini belli şekillerde yapmaktadır. Bu kelimenin Kur'ân-ı Kerim'de şu anlamlarda kullanıldığım görüyoruz

a) Yapılan davranışın ne olduğunu tehdit mahiyetinde haber ver­mekte: "Biz hıristiyanız diyenlerden de kesin sözlerini almıştık ama onlar da kendilerine verilen öğütlerin önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebep­le kıyamete kadar aralannda düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah onla­ra yaptıklarını haber verecektir" (Mâide5/14). Demek ki yapılan bir şey unutulup, zararının farkına vanlmayabilir. O zaman Allah yapılanın unu­tulmamasını gösterecek haberi verecektir. Sadece yapılan şeyin değil aynı zamanda "Alay edilen şeyin haberleri de verilecektir" (En'âm 6/5).

b) Gelecekle ilgili bir şeyi bilme meselesinde kullanılmaktadır. "Her haberin gerçekleşeceği bir zaman vardır. Yakında siz de gerçeği bileceksi­niz" (En'âm 6/67). Bu bilme konusunda da bir tehdit vardır.

c) İleriye yönelik nzıklandırmak için: "Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllardan sonra Mescid-i Haram'a yaklaş­masınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse sizi kendi lutrun-dan zengin edecektir..." (Tevbe 9/28); "Rabbin sana bol lütuf verecek sen de hoşnut olacaksın" (Duhâ 93/5).

d) Gelecekte birisi için Allah'tan af dilemekte: "(Yâkub) 'Sizin için rabbimden af dileyeceğim. Çünkü O çok bağışlayan, pek merhamet eden­dir' dedi." Demek ki Hz. Yâkub başkaları için Allah'tan af dilemenin belli bir zamanını kollamış ve o anda dua etmiştir. Ama gerçek olan şey ge­lecekte yapması için bu kelimeyi kullanmış olmasıdır.

e)  Gelecekle ilgili bir oluşumu inkâr ederken bu kelime kullanıl­maktadır: "İnsan der ki: Öldüğüm zaman, sahi diri olarak çıkarılacak mıyım?" (Meryem 19/66).

f) İleride olacak olanı görmek konusunda da kullanılmaktadır: "On­ların halini gör. Onlar da görecekler" (Sâffât 37/175).

g) Yapılan bir amelin ödüllendirilmesinde de müjde için kullanıl­maktadır: "Onların fısıldaşmalannın birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka yahut bir iyilik ya da insanların arasını düzeltmeyi isteyen(in fi-sıldaşması) müstesna! Kim Allah'ın rızâsını elde etmek için bunu yaparsa, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz" (Nisa 4/114).

h) Mahşerdeki cezalandırma konusunu ifade ederken bazı âyetlerde bu kelimeye yer verilmektedir: Meselâ yorumu yapılan âyet ve benzer­lerinde olduğu gibi.

Yorumunu yapmakta olduğumuz âyete dönersek Gün gelecek bir  ateşe sokacağız. Buradaki ateşin ce­hennem ateşi olduğu bir gerçektir. Yüce Allah âyetlerini inkâr edenlerin azabı tam anlamıyla tadabilmeleri için, ateşte yanıp dökülen derilerinin yerine yeni deriler getirecektir. Bunun anlamını Râzî, azabın sürekli ol­ması olarak vermektedir.

İnkâr insanın kalbinde teşekkül eden psikolojik bir durumdur. İn­sanın iç alemindeki bu oluşumun etkisi, sinir sistemine intikal ederek Allah'ın âyetlerine bir tepki mahiyetinde davranışlara yansımaktadır. Âyetin sonunda Allah'ın azîz ve hakîm olduğu gündeme getirilmektedir. Azîz sıfatı "gücü yeten, galip gelen" mânasına gelmektedir, yani insanlar Allah'n âyetlerini inkâr ederek O'nu mağlûp edemezler. O'nun kudreti her şeye yetecek durumda olduğundan O'nu asla mağlûp edemezler, O mül­künde her zaman galiptir.

O'nun azîz sıfatı sadece doğruyu yapan anlamına gelen hakîm sı­fatıyla beraberdir. Yüce Allah bir işi yapınca onu yerli yerinde yapmakta ve asla yanlış yapmamaktadır. Bu durum O'nun hakîm sıfatı gereği olmak­tadır. 56. âyetten çıkarılabilecek sonuç şudur: Allah inkârdan insanları vazgeçirmek için azabı caydırıcı bir motif olarak kullanmaktadır. Yoksa kullarını cezalandırmayı, amaç edinmemektedir.

Diğer taraftan inkârın insanın iç âleminde bir ateşi yaktığını, bunun âhirette de devam ettiğine dikkat çekmekte, böylece cehennem ateşini kulun kendisinin yaktığına işaret etmektedir. Bu durum sadece âhirette ateşi oluşturmamakta, bu dünyada da ateşler, fırtına ve tufanlar meydana getir­mektedir. Hz. Nuh'un toplumu inkâr edince tufan bastı (Kamer 54/9-13); Âd kavmi inkâr edince dondurucu soğuk onların kökünü kazıdı (Kamer 54/18-21); Semûd kavminin inkâr etmesine de korkunç bir sesle mukabele edil­miştir (Kamer 54/23-31); Lût kavminin yalanlaması da deprem ve pişi­rilmiş taşlarla cezalandırıldı (Hûd 11/77-83).

Verilen bu misaller bize çeşitli kavimlerin eğitilmesinden, iman etmelerinden ümit kesilince nasıl muamele ile karşılaştıklarını ve bu tür azapla kendi yanlış inançlarının sonucu karşılaştıklarını öğretmektedir. Toplumdaki fertlerin hâkim inanış biçimleri inkâr olunca bu olumsuz inanç toplumu ve tabiatı sarsmaktadır. Zaten Mü'minûn sûresinin 71. âye­ti, hakkın insanın nevasına tâbi olmasıyla göklerle yerin düzeninin bozu­lacağına işaret etmektedir. Demek ki insan nefsi ve gönlü hem toplumu hem de tabiatı sarsacak şekilde bir güç taşımaktadır. O güç sadece bu dün­yayı değil âhiretteki hayatı da ihya edecek veya sarsacak kuvvete sahiptir. B.Bayraklı

Zıll kelimesinin aslî anlamı “gölge”dir; böylece zıllen zalîlen ifadesi, “en ziyade gölge eden gölge” olarak çevrilebilir: Yani, “koyu bir gölge”. Ancak eski Arapça kullanımında zıll kelimesi, aynı zamanda, “örtü” veya “sığınak” ve mecazî olarak “koruma” (Râğıb); ayrıca, “bir rahatlık, keyif ve bolluk durumu” (karş. Lane V, 1915) veya kısaca “mutluluk” anlamlarında kullanılmıştır -zıll zalîl terkibinde ise “sonsuz mutluluk” anlamını ifade eder (Râzî)- ki bu, “cennet” teriminin mecazî anlamlarıyla da uyumlu bir karşılıktır. M.Esed

Bu âyet grubunda da, –Bakara sûresi'nde olduğu gibi– Medîne'deki ortam Rasûlullah'a anlatılarak mü’minlerin yapmaları gerekenler bildirilmektedir. Arada da Ehl-i Kitaba hitap edilerek birtakım uyarı ve tehditler yapılmaktadır. Sonra da, Ve iman eden ve sâlihât işleyenleri, içinde ebedî olarak kalmak üzere, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. Onlara orada tertemiz eşler vardır. Ve onları, koyu bir gölgeliğe girdireceğiz denilerek mü’minler müjdelenmekte ve kulluğa özendirilmektedir.

İbn İshâk der ki: Rifaa b. Yezîd b. et-Tâbût, Yahûdilerin büyüklerindendi. Rasûlullah (s.a) ile konuştuğunda dilini eğer büker ve, “Yâ Muhammed! Ne söylediğini anlayalım diye bizim de dinlememizi sağlayacak şekilde bizi gözet” diyordu. Sonra da İslâm'a dil uzattı ve İslâm'ı ayıplamaya koyuldu. Bunun üzerine azîz ve celîl olan Allah, Kendilerine kitaptan bir pay verilmiş olanlara bakmaz mısın? buyruğundan itibaren, Onlar ancak pek az iman ederler (46. âyet) buyruğuna kadar inzâl buyurdu.

Ey kendilerine kitap verilenler... İndirdiğimize iman edin buyruğu hakkında İbn İshâk şöyle demektedir: Rasûlullah (s.a) aralarında bir gözü kör olan Abdullah b. Suriyâ ve Ka‘b b. Esed'in de bulunduğu Yahûdi hahamlarının ileri gelenlerinden bazılarıyla konuşarak kendilerine şöyle dedi:

— Ey Yahûdi topluluğu! Allah'tan korkun ve İslâm'a girin. Allah'a yemin ederim ki, şüphesiz siz benim size getirdiğimin hakk olduğunu çok iyi biliyorsunuz.

Onlar da şöyle karşılık verdiler:

— Ey Muhammed! Biz böyle bir şey bilmiyoruz.

Böylece, bildikleri şeyi bile bile inkâr edip küfür üzere ısrar ettiler. Yüce Allah da onlar hakkında, Ey kendilerine kitap verilenler! Birtakım yüzleri silip tanınmaz hâle getirmemizden önce, beraberinizdekini doğrulayıcı olarak indirdiğimize iman edin buyruğunu âyetin sonuna kadar indirdi.

Bu pasajda Ehl-i Kitaba yönelik olarak yer alan açıklamalar, Bakara/104'te de zikredilmişti.

Burada, Yahûdileşmişlerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden/öz anlamlarından değiştirirler, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak (Peygamber'e karşı), “İşittik ve karşı geldik/iyice sarıldık, dinle, dinlemez olası, raina” derler. Eğer onlar, “İşittik, itaat ettik, dinle ve bizi gözet” deselerdi, şüphesiz kendileri için daha hayırlı ve daha sağlam/doğru olacaktı buyurularak, Yahûdilerin Tevrât'ı nasıl tahrif ettikleri açıklanmaktadır. Daha evvel de ifade ettiğimiz üzere Yahûdiler Tevrât'ı; sözcükleri ve sözcüklerin yerlerini değiştirmek, sözcüklerin asıl anlamları yerine farklı anlamlar yüklemek sûretiyle tahrif ediyorlardı:

Artık yazıklar olsun o kimselere ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz paraya satmak için, “Bu, Allah katındandır” derler. Artık o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara yazıklar olsun! O kazandıkları şeyler yüzünden kendilerine yazıklar olsun! (Bakara/79)

Ey Elçi! Kalpleri iman etmediği hâlde ağızlarıyla, “İnandık” diyen kimseler ve Yahûdileşmişlerden küfür içinde koşuşanlar seni üzmesin. Onlar durmadan yalana kulak verirler ve sana gelmeyen kimseler için dinlerler [casusluk ederler]; kelimeyi yerlerinden kaydırıp değiştirirler. “Eğer size şu verilirse hemen alın, o verilmezse sakının!” derler. Allah bir kimseyi fitneye düşürmek isterse, sen Allah'a karşı, onun lehine hiç bir şey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik vardır ve âhirette onlara büyük azap vardır. (Mâide/41)

51. âyette “put” diye çevirdiğimiz ج ب ت [cibt] kelimesinin anlamı ile ilgili birtakım farklı görüşler vardır. Bu sözcüğe, “sihirbaz”, “büyü”, “şeytan” gibi anlamlar verilmiş, sözcüğün Habeşçe'den geldiği ileri sürülmüştür.

Dilbilginlerine göre bu sözcüğün aslı olan ج ب س'in [cibs'in] anlamı, “her şeyin kuru, katı, özsüz, işe yaramayanı” demektir. Burada bahsi geçen kimseler Ehl-i Kitap [Yahûdiler] olduğuna göre, onların taptıkları yararsız, işe yaramaz şey de doğal olarak “sarı inek [altın]” olur. Onların buzağı edinmeleri/altına tapmaları; A‘râf, Tâ-Hâ ve Bakara sûrelerinde detaylıca beyân edilmişti:

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, en‘âma [etinden ve sütünden yararlanılan hayvanlara] ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet, insanlara süslü-çekici kılındı. Bunlar basit hayatın kazanımıdır. Ve Allah, varılacak güzel yer Kendi katında olandır. De ki: “Size bundan daha hayırlı olanı bildireyim mi? Takvâ sahibi olan; “Rabbimiz! Şüphesiz biz inandık, artık bizim suçlarımızı bağışla ve bizi ateş'in azabından koru!” diyen, sabreden, doğru olan, sürekli saygıda duran, infakta bulunan ve seherlerde istiğfâr eden kişiler için Rabb'lerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah'tan hoşnutluk vardır. Ve Allah kulları en iyi görendir. (Âl-i İmrân/14-17)

51. ÂYETİN NÜZÛL SEBEBİ

Yüce Allah'ın, Ve diğer inkâr edenlere... derler buyruğu, Yahûdiler, Kureyş kâfirlerine, “Siz, Muhammed'e iman edenlerden daha doğru yoldasınız derler” anlamındadır. Bu da şöyle olmuştu: Ka‘b b. el-Eşref Yahûdilerden 70 süvari ile Uhud vakasından sonra Mekke'ye, Kureyşlilerle birlik olup Rasûlullah (s.a) ile savaşmak üzere anlaşmak maksadıyla gitti. Ka‘b, Ebû Süfyân'a misafir oldu. Ebû Süfyân ona güzel bir şekilde misafirperverlik gösterdi. Diğer Yahûdiler de Kureyşlilerden çeşitli kimselerin evlerinde kaldılar. Muhammed ile savaşmak üzere mutlaka bir araya geleceklerine [birlikte savaşacaklarına] dair aralarında akidleştiler, ahidleştiler. Ebû Süfyân şöyle dedi:

— Sen kitap okuyan ve bilen bir kimsesin. Biz ise ümmiyiz, bilgimiz yok. Bizim mi yolumuz daha doğrudur ve hakka daha yakındır, Muhammed'in mi?

Ka‘b şöyle karşılık verdi:

— Allah'a and olsun kir sizin yolunuz Muhammed'in gittiği yoldan daha doğrudur. H.Yılmaz

Yani, hem hukukî anlamda, hem de başka insanların güdülerini, tavırlarını ve davranışlarını yargılama anlamında. -Emânet terimi, ister maddî ister manevî, bir kimseye emanet edilen herhangi bir şeyi gösterir (Râzî). Bu emri kendisinden önceki ve sonraki ayetleri gözönünde bulundurarak okursak açık şekilde görürüz ki burada, ilahî kelâm aracılığıyla müminlere iletilen ve müminlerce, “ona ehil olanlar”a -yani, Kur’an mesajının muhatap aldığı bütün insanlığa- tebliğ edilecek bir kutsal emanet olarak görülmesi gereken ilahî mesaj -veya çoğul emânât kullanımına göre ilahî hakikatler- kasdedilmektedir. Bu, elbette daha kapsamlı bir alan ile ilgili buyrukları da ihtiva eder; bunlar, müminlere emanet edilebilecek olan herhangi bir maddî gücün veya ahlakî sorumluluğun yerine getirilmesine ve özellikle de sonraki ayetin işaret ettiği, bir Müslüman topluluğun veya devletin dünyevî gücü veya politik hakimiyeti uygulamasına ilişkin buyruklardır. M.Esed

Burada müslümanlar, İsrailoğulları'nın daha önce düştükleri hatalara düşmemeleri için uyarılıyorlar. Onların düştükleri en büyük hata, dejenere oluşları sürecinde yetkiyi hep beceriksiz ve ehil olmayan kişilere vermeleriydi. Sorumluluk isteyen, dinî ve siyasî liderlikleri hep beceriksiz, ehil olmayan, dar kafalı, ahlâksız, şerefsiz ve adaletsiz kişilere vermeye başladılar. Bunun sonucu, tüm toplum yapısı çöktü. Müslümanlara bu konuda dikkatli olmaları ve sorumluluk isteyen yetkileri ehil, sorumluluğunun idrakinde ve iyi ahlâklı kişilere vermeleri söyleniyor.
Yahudiler arasında yaygın olan bir diğer kötülük ise adaletsizlikti. Onlar adalet ruhunu çoktan unutmuşlar, açıkça adaletsiz, şerefsiz, zalim olmuşlar ve hiçbir vicdan azabı duymaksızın rahatlıkla zulüm işleyebilecek dereceye düşmüşlerdi. Bizzat müslümanlar bu zulmü acı bir şekilde tatmışlardı. Yahudiler, iki tarafın yaşadığı hayat, hangi tarafın doğru yolda olduğunu gösterdiği halde, müminlere karşı putperest Kureyş'in yanında yer alıyorlardı. Bir taraftan Hz. Peygamber (s.a) ve O'na inananların saf ve temiz hayatı, diğer tarafta ise kız çocuklarını diri diri toprağa gömen, üvey anneleri ile evlenen, Kâbe'yi çırılçıplak tavaf eden ve daha nice ahlâksızlıkları yapan putperestlerin iğrenç ve kirli hayatı vardı. "Ehl-i kitap" bunlara rağmen hâlâ putperest kâfirlerle işbirliği yapıyor ve soğukkanlılıkla onların müminlerden daha iyi ve daha doğru bir yolda olduğunu söylüyorlardı. Allah müminleri bu tip haksızlıklara karşı uyarıyor ve onlara her zaman hakkı söylemelerini; dost olsun, düşman olsun, insanlara adaletle hükmetmelerini emrediyor. Mevdudi

Mekkeli müşriklerden Osman ibn Talha, Ka'be'nin anahtarını taşırdı. Bu adam, Fetih günü, kapıyı kilitleyip Hz. peygamber'in Ka'be'ye girmesine engel oldu, "peygamber olduğunu bilseydim, onun girmesine engel olmazdım!" dedi. Hz. Alî, onun elinden anahtarı alıp kapıyı açtı. Hz. peygamber (s.a.v.), içeri girip çıktıktan sonra amcası Abbâs, anahtarın kendisine verilmesini istedi. Allah'ın Elçisi ise anahtarın yine eski sâhibine verilmesini emretti. Onun bu emri, sonuçta Osman İbn Talha'nın müslüman olmasına sebeboldu. S.Ateş

Bu âyette de tüm insanlığa toplumsal ödevler verilmekte, İsrâîloğulları'nın yaptıkları yanlışın yapılmaması; emânetlerin ehil olanlara verilmesi ve insanlar arasında hükmedildiği zaman adaletle hükmedilmesi emredilmektedir.

Bu âyetin iniş sebebine dair şu nakledilmiştir:

İbn Gureye ve başkaları ise der ki: Bu, Ka‘be'nin anahtarı hususunda Peygamber'e (s.a) özel olarak yöneltilmiş bir hitaptır. Hz. Peygamber bu anahtarı, Mekke'nin fethedildiği sırada, henüz ikisi de kâfir bulunan Abduddar oğulları'ndan Osman b. Ebî Talha el-Hacebî el-Abderî ile amcasının oğlu Şeyhe b. Osman b. Ebî Talha'dan almış, bunun üzerine Abbâs b. Abdulmuttalib, Sikâye görevi ile birlikte Sidâne görevini de almak için anahtarı Hz. Peygamber'den istemişti. Rasûlullah (s.a) Ka‘be'ye girdi, içerisinde bulunan putları kırdı, Hz. İbrâhîm'in makamını çıkardı. Cebrâîl de bu âyet-i kerîmeyi indirdi. Ömer b. el-Hattâb der ki: Rasûlullah (s.a) bu âyeti okuyarak Ka‘be'den dışarı çıktı. Daha önce o'ndan bu âyeti işitmiş değildim. Sonra, Osman ve Şeybe'yi çağırıp söyle dedi: “Haydi bu anahtarları alın. Bu, ebediyyen sizin ve soyunuzdan gelen çocuklarınızın elinde kalacaktır. Bu anahtarları sizden ancak zâlim bir kimse alır.”

Bu âyetin mesajını böyle bir olaya indirgemek büyük bir vebaldir. Zira âyette; milletleri ve devletleri ayakta tutan ilkler bildirilmektedir. Adalet, emânet, ehliyet, Allah'ın üzerinde önemle durduğu ilkelerdir.

Emânet sözcüğünün anlamı ile ilgili Ahzâb sûresi'nde detaylı bilgi verilmişti. Burada konu edilen emânet, sözcüğünün terimsel anlamlarından biri olan, “kamu görevi”dir. Âyetteki, Şüphesiz Allah size, emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor ifadesinin birinci cümlesi topluma, ikinci cümlesi de toplumsal görev alanlara yöneliktir.

Adaletle davranma ve emânete riâyet birçok âyette zikredilmiştir:

Şüphesiz Allah, adaleti, iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi ve yakınlara vermeyi emreder; hayâsızlıktan, kötülükten ve azgınlıktan nehyeder. O, düşünüp öğütlenirsiniz diye size öğüt verir. Ve sözleşme yaptığınızda Allah'ın ahdini yerine getirin. Yeminlerinizi [sözleşmelerinizi] sağlama aldıktan ve Allah'ı kendinize kesin olarak kefil kıldıktan sonra da onları bozmayın. Şüphesiz ki Allah işlediğiniz şeyleri bilir. (Nahl/90-91)

Ey iman etmiş kimseler! Allah'a ve Elçi'ye ihânet etmeyin. Bile bile kendi emânetlerinize de ihânet etmeyin. Şüphesiz mallarınızın ve evlâtlarınızın, kesinlikle fitne olduğunu ve kesinlikle de Allah katında çok büyük ecir olduğunu bilin. (Enfâl/27-28)

Yetimin malına da yaklaşmayın; yalnız erginlik çağına erişinceye kadar (malına) en güzel biçimde hariç [bu şekilde yaklaşabilir ve uygun şekilde harcayabilirsiniz]. Ve ölçüyü, tartıyı hakkaniyetle tastamam yapın. Biz kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Söylediğiniz zaman da, yakınınız da olsa adil olun ve Allah'a verdiğiniz sözü tastamam tutun. İşte bunlar öğüt alıp düşünesiniz diye O'nun [Allah'ın] size vasiyet ettikleridir. (En‘âm/152)

Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halîfe kıldık [yaptık]. O hâlde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla]. Hevâya [keyfe, arzuya] uyma. O takdirde seni Allah'ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah yolundan sapanlar, hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır. (Sâd/26)

Ey iman etmiş kimseler! Kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, Allah için tanıklık eden kimseler olarak hakkaniyeti oldukça ayakta tutanlar/gözetenler olun. İster zengin olsun, ister fakir olsun, bilin ki Allah, ikisine de daha yakındır. Artık adaleti yerine getirebilmek için hevânıza uymayın. Eğer eğip bükerseniz veya geri durursanız, biliniz ki, şüphesiz Allah yaptıklarınıza haberdardır. (Nisâ/135)

Ve onlar [kurtulan mü’minler], emânetlerine ve ahidlerine riâyet eden kimselerdir. (Mü’minûn/8)  H.Yılmaz

İyi idareciler, Allah sizlere, ganimet malları, zekâtlar, idare edilenlerin hakları gibi emanetleri ehline vermenizi emreder. İnsanlar arasında hüküm ver­diğinizde adaletle hüküm vermenizi, taraf tutmamanızı, haksizlik yapmamanızı emreder. Allah size bu şekilde ne güzel nasihat ediyor. Şüphesiz ki Allah, söy­lediklerinizi çok iyi işiten, yaptıklarınızı da çok iyi görendir. İyilikte bulunan İyiliği ile mükâfatlandırılacak, kötülükte bulunan ise kötülüğü ile cezalandırıla­caktır,

Müfessirler, bu âyette, emanetleri ehline vermeleri emredilenlerin kim­ler oldukları hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir.

a- Zeyd b. Eşlem, Şehr-b. Ilavşeb. Mekhul ve İbn-i Zeyd'e göre bu âyette emaneli ehline vermeleri emredilenler, müslümanların idarecileridir. Bu husus­ta Mus'ab b. Sa'd demiştir ki: "Ali (r.a.) isabetli olan şu sözleri söylemiştir: "İmamın (Devlet Başkanının) Allah'ın indirdiği ile hükmetmesi ve emanetleri ehline vermesi, idare edilenlerin, onun üzerinde bir hakkıdır. İmam bunu yapa­cak olursa onun, insanlar üzerinde olan hakkı, onu dinlemeleri, ona itaat etme­leri ve davetine icabet etmeleridir."

b- İbn-i Cüreyc'e göre ise bu âyetin muhatabı Resulullah'tır. Allah teala ona, Mekke'yi fethettiğinde. Osman b. Talha'dan aklığı Kabe'nin anahtarını tek­rar ona vermesini emretmiştir. Zira Hz. Ömer demiştir ki: "Ben Resulullah'ın, Kâbeden dışarı çıktığında bu âyeti okuduğunu işittim. Babam anam ona feda ot­sun. Ben daha önce onun bu âyeti okuduğunu işitmemiştim."

Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, buradaki emanetleri ehline verme emrinin, müslümanların idarecileri için olduğunu söyleyen görüş­tür. Allah teala müslümanlann idarecilerine, kendilerine emanet edilen ganimet malları ve diğer emanetleri, idare ettikleri kimselere vermelerini ve onlar arasın­da hüküm verirken âdil davranmalarını emretmiştir. Bu âyetin muhatabının müslüman idareciler okluğu, bundan sonra gelen ve idare edilenlere, idarecileri-, ne itaat etmelerini emreden âyetten de anlaşılmaktadır.

Allah teala önce idarecilere bu âyetle, hakkaniyete uymalarını, emaneti ehline vermelerini, idare edilenlere karşı adaletli davranmalarını   emretmekte daha sonra gelen âyetle ise idare edilenlerin idarecilere karşı adaletli davranma­larını emretmekte daha sonra gelen âyetle ise idare edilenlerin idarecilere itaat emlerini emretmektedir. Böylece emir ve itaatin karşılıklı olarak vazifelerin ye­rine getirildiğinde tam olarak tahakkuk edeceğini beyan etmektedir.

îbn-i Cüreyc'in: "Bu âyet, Osman b. Talha hakkında nazil olmuştur." gö­rüşüne gelince, bu âyetin özel olarak Osman b. Talha hakkında nazil olduğunu, bununla birlikte kendisine bir şeyler emanet edilen herkesi kapsadığını, müslü-manlann idarecilerinin de bunlardan olduklarını söylemek de caizdir. Bu sebep­ledir ki bir kısım âlimler bu âyet-i kerimenin, bütün borçları Ödemeyi, insanların haklarını kendilerine vermeyi kasdettiğini söylemişlerdir. Mesela Abdullah b. Abbas'm bu âyeti izah ederken "Allah teala bu âyetle ne zengine ne de fakire kendisine verilen emaneti yerine vermeyip elinde tutmasına dair ruhsat vermiş­tir." demiştir.

Bu hususta Resulullah (s.a.v.) buyurmaktadır ki:

"Emaneti, sana emanet edene ver. Sana ihanet edene sen de ihanet etme. Taberi

 Şüphesiz Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür..

Âyeti üç kısma ayırıp açıklamakta yarar vardır:

1. Emaneti ehline vermek. Emanetin ehline verilmesi meselesiyle il­gili, Râzî ve ondan alıntı yapan Elmalılı Hamdi nüzul sebebi nakletmekte­dirler: Mekke'nin fethinde Osman b. Talha, Hz. Peygamber'in Kabe'ye gir­mesini engellemek için anahtarı vermek istememişti. Hz. Ali anahtarı zor­la alınca Hz. Peygamber içeri girdi ve iki rekât namaz kıldı. Daha sonra bu âyet indi. Hz. Peygamber Hz. Ali'ye anahtarı vererek, gidip Osman b. Talha'dan özür dileyip anahtarı teslim etmesini istedi. Hz. Ali onun hakkında âyet indiğini söyleyip anahtarı verince Talha'nın oğlu Osman müslüman oldu.

Nakledilen bu nüzul sebebi âyetin muhtevasına uygun düştüğü için, tarihî bir olgu olarak alınması uygun, ama âyetin sadece ona tahsis edil­mesi doğru değildir.

Emanet kelimesinin lügat mânası verilip geniş anlamda yorumlama­sına geçilecektir: Emânât kelimesi "emanet edilen şeyler" mânasın­da bir mastardır. Maddî ve manevî herhangi bir şeyin gönül rahatlığı ile kor­kusuzca teslim edilebilir, istendiği zaman eksiksiz olarak alınabilir durumda olması; bu şekilde Allah veya insanlar tarafından bırakılan, teslim edilen şeydir. "Güvenilen, iti­mat edilen" anlamındaki emin kelimesi de aynı kelimenin başka bir kalıbıdır.

Emanet kelimesi Bakara sûresinin 125. âyetinde emnâ kalıbın­da geçmektedir. O âyette "güven ve emniyet yeri" anlamına gelmektedir. Bakara sûresinin 126. âyetinde âminen kalıbında yer almaktadır. Hz. ibrahim "Rabbim! Bu beldeyi emniyetli kıl!" diye dua ederken bu kalıpta kullanmıştır ve ülkenin güvenlik içinde olmasını ifade etmektedir. Emin kalıbı pek çok âyette peygamberler ve Cebrail hakkında kullanılmaktadır: "Bakın, ben size (gönderilmiş) güvenilir bir elçiyim." Âl-i İmrân sûresinin 154. âyetindeki emeneten kalıbı ise "emniyet duygusu" anlamına gelmek­tedir. Meâric sûresinin 28. âyetinde me'mûn kalıbında "emin olunulur" mânasını ifade etmektedir: "Rablerinin azabı(na karşı) emin olunamaz" den­mektedir. "İnanmak" anlamına gelen iman kelimesi de bu kelimenin başka bir kalıbıdır. Demek ki inanmakla güven arasında derin ve sıkı bir bağ olduğundan aynı kelimeden çıkmışlardır. Zira iman eden kişi güvenilen insandır.

Şimdi âyette geçen emanet kavramının ne anlama geldiğini açık­layabiliriz.

a) Yüce Allah'ın insana teslim ettiği emanet olarak verdiği şey, akıl ve onun getirdiği sorumluluktur. Aslında bu anlamın içinde bütün psikolo­jik kabiliyet ve yetenekler de vardır. Ancak insana teslim edilen ruhî ve bedenî özelliklerin başındaki emanet hiç şüphesiz akıldır. Bu yüzden akıl, iyi ile kötüyü ayırt etmesi, birden fazla eylem arasında tercih yapması yönünden en büyük emanettir. Bu mânadan hareket edersek gönül ve nefsin de bu kavramın içine girdiğini söyleyebiliriz.

Ahzâb sûresinin 72. âyetinde emanet kelimesi tekil olarak geçmek­tedir. "Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yük­lenmekten çekindiler, korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o, çok za­lim, çok cahildir." Bu âyette geçen emanet Allah'ın teklif ettiği ve insanın yüklendiği şeyi ifade etmektedir. Râgıb el-İsfahânî burada emanetin "keli-me-i tevhid, adalet, akıl" olduğunun söylediğini nakletmektedir. William Edward Lane de şu mânayı vermektedir: "Muhakeme yahut akıl ve irade, yani iki veya daha fazla hareket tarzı veya eylem biçimi arasında, dolayı­sıyla iyi ve kötü arasında seçim yapabilme yeteneğidir. Kısaca diyebiliriz ki insanda everensel mânada var olan ve en önemli özellik olma vasfını kendinde toplayan hâkim psikolo­jik özellik akıllılıktır.

b) Emanet insanlann birbirlerine teslim ettikleri ve korunmasını bekledikleri şey anlamına da gelmektedir. Bakara sûresinin 263. âyetinde bu anlamda geçmektedir: "Eğer seyahatte iseniz ve bir yazıcı bulamazsa­nız, alınmış taahhütlerle yetinelebilir. Ancak eğer birbirinize güveniyor­sanız, kendine emanet edilen kişi emaneti sahibine teslim etsin." Bu âyette tamamen maddî bir değerin birine saklayıp koruması ve zamanı gelince sahibine teslim etmesi için bırakılması anlamı vardır. Bu taşınabilir bir eş­ya veya taşınamaz olan bir mal olabilir. İçinde gizli mesaj olan bir mektup veya yazı da olabilir. Çok önemli ve gizli olan bir sır da bu kavramın içine girmektedir.

c) Nisa sûresinin 58. âyetindeki emanet kavramından hemen sonra gelen ehl kelimesi, dikkate alındığında daha farklı mânalar vermek müm­kündür. Meselâ toplumun siyasî erki bir emanettir. Bütün kamu görevleri bir emanettir. Dolayısıyla bu âyetin siyasî ve idarî bakımdan yine bir ilki insanlığa empoze ettiğini söylemek mümkündür. Çünkü kamu görevleri­nin ehline verilmesi, toplumların aşiret toplumu olmaktan kurtarılarak medenîleşmelerini temin eden önemli bir değişim sağlamıştır. Çünkü ön­ceki aşiret toplumlarında görevler asalet unvanına göre dağıtılırdı. Mekke'de kamu görevi yapacak olanlar Kureyş kabilesinden olmak zorun­daydı. Kamu görevi yapmak için bir toplumda asalet unvanına önem ve­rilmesi o toplumun ilkel, aşiret toplumu özelliği taşıdığını gösterr.

Yüce Allah emanetin ehline verilmesini emretmekle, asalet unvanı ölçüsünü kaldırmış yerine ehil olma ölçüsünü koymuştur. Bu emriyle Al­lah bilgi ve beceriyi öne çıkartmış ve buna uyulmasını hükme bağlamıştır. Hz. Peygamber bu uygulamayı Zeyd b. Hârise'yi Mûte Savaşı'na ordu ku­mandanı atamakla tatbik etmiştir. Bilindiği gibi Zeyd kölelikten azat ol­muş bir insandı. Onun bu durumu ordu kumandam olarak atanmasına en­gel olmamıştır.

Yüce Allah peygamberlik unvanını ehil olana vermek için seçim yaptığını söylemektedir (Âl-i İmrân 3/33). Demek ki emaneti ehline vermek hem Allah'ın sünneti hem de insanlara olan emridir. Modern toplum ola­bilmek için hangi çağda yaşandığı önemli değildir, önemli olan görevlerin hangi ölçüye göre dağıtıldığıdır. Kamu görevlerinde akrabacılık, partici­lik, tarikatçılık, mezhepçilik gibi ölçüler veya anlayışlar rol oynuyorsa, o toplum ilkellikten kurtulamamış demektir.

Artık çağımızda ileri toplum olmanın özellikleri arasında, bir ema­net olan siyasî, idarî ve ekonomideki görevlerin, bilgi ve becerilere göre sahiplerine verilmesi gerektiği bilinmelidir. Bilgi, beceri ve kabiliyetin dışında bu görevler için ölçü koymak, toplumu geri götürmek, ileri gitme­sini engellemek anlamına gelir. "Emaneti ehline vermek" bilene, becerene ve yetenekli olana işi yaptırmak anlamına geldiğinden hareketle diyebili­riz ki, bir görev için ehil olanı arayan, bulan ve bu konuda başka ölçü kullanmayanlar, Allah'ın emrini yerine getirdiği için O'na ibadet etmiş olmaktadırlar.

Öğretim eğitim faaliyetleri bu kabil görevlere ehil olanları yetiştir­mek içindir. Bunu yerine getirdiğinde eğitim toplumsal görevinin bir bölümünü yapmış olur. Eğitimin sosyal görevlerinden biri de "eleme" gö­revidir. Kabiliyetli, yetenekli ve çalışanı tesbit edip eğitmek, toplumdaki görevler için hazırlamak eğitimin en önemli sosyal görevleri arasında yer almaktadır. Ehil olanı eğitimsiz ve imtihansız tesbit etmek mümkün de­ğildir. Çünkü ehil olmanın bir kabiliyet ve yetenek boyutu, bir de bilgi boyutu vardır.

Yüce Allah'ın insanları murâkebe ettiği en önemli yönlerden biri, yarattığı üstün zekâlı ve dâhi beyinleri nasıl değerlendirdikleri ve işlerini ehil olana teslim edip etmedikleridir. Allah'ın yarattığı dehâyı görmezden gelip ihmal etmek, onu haset ederek devre dışı bırakmak, emanet olan top­lum işlerini ehil olmayanlara vermek, Allah'ın emanetine ihanetten başka bir şey değildir.

İnsana zekâ bir emanettir, bu emaneti ihmal eden toplumların gele­ceğini Allah karartır. Bu konudaki ihmal ve çekememezlikler toplumların geleceğini yok etmekte, karartmakta ve böylece büyük bir ihanete sebep olmaktadır.

d) Nisa sûresinin 58. âyetindeki emanet kavramını ferdî ve sosyal haklar mânasına da almak mümkündür. Bu haklar kavramını bütün in­sanlık için düşünebileceğimiz her çeşit hakka yaymamıza bir engel yok­tur. Meselâ çocuklar hem anne babalara hem de devlete emanettir. Bu emanetin iyi yetiştirilmesi onun hakkıdır. Bu hak yerine getirildiğinde emanete riayet edilmiş demektir. Yaşlanmış anne babalar çocuklara ve topluma emanettirler, onların bakımı yapıldığında emanet yerine getiril­miş olur. Yine yetimler yakınlarına ve topluma emanettirler, onların hak­ları yerine geldiğinde emanet yerini bulmuş olur.

Devletin siyaseti, eğitimin düzeni, ferdî ve toplumsal hakların say­gınlığı gibi emanetlerin ehline teslim edilmesi şeklinde nizama bağlan­ması, dünyevî ve manevî problemlerin en aza inmesini temin edecektir. Akıl denen emanetin hakkı onu çalıştırmak, gidebileceği ufuklara kadar serbest bırakmaktır. Aklını çalıştırmayanı, Allah Ahzâb sûresinin 72. âye­tinde zalim ve cahil ilân ederken; Yûnus sûresinin 100. âyetinde murdar olduğunu söylemektedir. Sadece akıl denen emaneti çalıştırarak insanlık­tan zulmü, cehaleti ve murdarlığı kaldıracağımıza göre, diğer emanetlere riayet etmekle insanlığın ne kadar olgunlaşacağım kestirmek çok zor ol­mayacaktır.

Âyet siyasîleri, eğitimcileri, aileleri, işverenleri muhatap almakta­dır. Emanete sahip olan bütün insanlar, yani aklı başında olan herkes de bu emrin kapsamına girmektedir. Yüce Allah toplumsal mutluluğu ve âhirette firdevs cennetini getiren eylemler arasında emanetleri yerine getirmeyi de saymaktadır: Yinc onlar ki, emanetlerini ve ahidlerini yerine getirirler (Mü'minûn 23/8). Demek ki mutluluğa ve cennete giden yolun önemli kilometre taşlanndan biri de emaneti yerine getir­mektik.

Enfâl sûresinin 27. âyetinde Allah'a ve Peygamberi'ne ihanetle, emanete ihanet yan yana zikredilmektedir: "Ey iman edenler! Allah'a ve Peygamber'e ihanet etmeyiniz; bile bile kendi emanetlerinize ihanet etmiş olursunuz." Bu âyete göre ilâhî vahiy ve Hz. Peygamber'in uygulamaları bize emanettir. Bunlara karşı gelmek veya gereği gibi uygulamamak bile bile kendi emanetlerimize ihanet etmektir.

2. İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman  adaletle  hükmetmenizi emreder.  Emanet  "başkasının hakkını ödemek veya vermek" olduğu halde, "adaletle hükmetmek, birinin diğeri üzerinde olan hakkını sahibine vermek"ten ibarettir. Yüce Allah önce ema­neti, sonra da adaletle hükmetmeyi emretmiştir. İnsan haklarını yerine getir­me konusunda öncelik kişinin kendine aittir. Başkasının hakkı ödendikten sonra, başkalarının hakkı konusunda hükmetme yetkisine sahip olunabilir. Kişinin kendinden başlayarak topluma uzanması, kendine tatbik ettikten sonra başkasına emretmesi esas alınmaktadır. Bu durum Bakara sûresinin 44. âyetinde açıklanmıştır. Demek ki Nisa sûresinin 58. âyetinde hem ki­taba uygun hem de akla uygun bir hüküm sırası yer almaktadır.

Yüce Allah adaletle emretmenin önemini diğer âyetlerde de ele al­mıştır. Nahl sûresinin 90. âyetinde "Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği, ak­rabaya yardım etmeyi emreder." buyurmaktadır. Sâd sûresinin 26. âyetin­de de Dâvûd peygambere: "Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet!" buyurmaktadır. Nisa sûresi­nin 135. âyetinde, "Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutunuz!" em­rini vermektedir.

Adaletle hükmetmek geniş bir hukuk kültürü, ahlâk ve objektiflik isteyen zor bir iş olduğu kadar, önemli bir ibadettir de. Yukarıdaki âyetler­de emri veren Allah olduğuna göre O'nun emrini yerine getirmenin bir ibadet olduğunda şüphe yoktur. Hakkı haklı olana teslim etmek toplumlar için de yüce bir erdemdir.

3.  Allah bununla size ne güzel öğüt veriyor. "İnsan­lar arasında adaletle hükmediniz" emrini, Allah âyetin bu kısmında güzel bir öğüt olarak nitelendirmektedir. Nahl sûresinin 90. âyetinin sonu da, "O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor" ifadesiyle bitmektedir.

4. Allah her şeyi işitici, her şeyi görücüdür âyetinin son kısmı da, emanetin ehline verilip verilmediğinin, insanlar arasında adaletle hükmedilip edilmediğinin kontrolünü gündeme getirmektedir. İşit­me ve görme eylemleri, âyetin birinci ve ikinci bölümlerde yer alan emir­lerle alâkalı sıfatlardır.

Netice olarak diyebiliriz ki Allah toplumları ve özellikle devleti ayakta tutan iki önemli direğin neler olduğunu bu âyette gündeme taşı­maktadır. Emanet denen kamu görevlerinin ehline verilmesi, insanlar ara­sında adaletle hükmedilmesi, insanlığı ayakta tutan erdemlerdir. B.Bayraklı

“Sizden olan yöneticiye uymak”: Toplumla ilgilidir. Toplumun işlerini en iyi şekilde çözümleyip, adil bir şekilde uygulayacak insanlar bulunmalıdır. Böylesi kişilerden oluşmuş bir yönetici topluluğu adalet üzere hareket ederse, işte, bu ehil ve adil yöneticilere uymaktır. Yoksa, iyi de yapsa, kötü de yapsa tek bir kişiye uymak değildir. (Bak. Şura suresi 37,38 ve 39 ayetleri inceleyiniz..) M.Sağ

Yani, “müminler arasından”.Yani, Kur’an'a ve Hz. Peygamber'in sünnetine (sözlerine ve uygulamalarına). Ayrıca bkz. bu surenin 65. ayeti.Allah'tan “bütün mülkün sahibi” -ve bu nedenle, bütün ahlakî ve siyasî otoritenin nihaî kaynağı- olarak söz eden 3:26 ile bağlantılı olarak okununca yukarıdaki pasaj, hem tek tek müminler için temel davranış kurallarını, hem de İslam devletinin uygulamaları için gerekli kavramsal temeli ortaya koymaktadır. Politik güç, Allah'ın bir emanetidir (emânet) ve O'nun iradesi, İslam Hukuku'nu oluşturan emirlerde yansıtıldığı gibi, bütün hakimiyetin gerçek kaynağıdır. Bu bağlamda “aranızdan kendilerine otorite emanet edilmiş olanlar”ın vurgulanması, bir İslam devletindeki otorite sahiplerinin (ulu'l-emr) Müslüman olmaları gerektiğini açıkça göstermektedir. M.Esed

Bu ayet, İslâm'ın bütün dini, kültürel ve siyasî sisteminin temelini teşkil ettiği gibi, sistemin kurulması için de, ilk ve en önemli düsturdur. Bu ayetten aşağıdaki prensipler çıkarılabilir:
1) İslâm sisteminde, tek gerçek otorite olan Allah'a itaat edilmelidir. Bir müslüman her şeyden önce Allah'ın kuludur, diğer bütün özellikleri, bu niteliğinden sonra gelir. Bu nedenle bir fert veya toplum olarak bütün müslümanlar, ilk olarak Allah'a bağlıdırlar, tüm diğer bağlar bu bağa boyun eğmek zorundadır. Çünkü tüm insanlar Allah'a verdikleri söze (ahid) sadık kalmak zorundadırlar. Başka birisine bağlılık ve itaat, ancak Allah'a itaati engellemeyecekse kabul edilir. Bu aslî bağlılık ve ahde aykırı olan tüm öteki bağlılık ve ahitler geçersizdir. Hz. Peygamber (s.a) bunu bir hadisinde şöyle açıklamıştır: "Yaratıcıya isyan (itaatsizlik) olan yerde, yaratıklardan hiçbirine itaat edilmez."
2
) İslâm dininin ikinci önemli prensibi Hz. Peygamber'e (s.a) itaat ve bağlılıktır. Bu itaat peygamberlik kurumunun bir gereği değil, bilâkis Allah'a itaat etmenin tek çıkar yoludur. Allah'ın Rasulüne (s.a) itaat edilmelidir. Çünkü O, Allah'tan gelen emir ve direktiflerin elde edilebileceği tek kaynaktır. O halde biz ancak O'nun Rasûlüne (s.a) itaat ederek Allah'a itaat edebiliriz. Çünkü itaatin başka bir yolu yoktur. Bunun aksine Rasûl (s.a) ile aradaki bağı koparmak, O'nu gönderen Hakim'e başkaldırmak demektir. Bir hadis-i şerif'te bu konuyu şöyle açıklar: "Kim bana itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur, kim de bana isyan ederse Allah'a isyan etmiş olur." Aynı konu bu surenin 80. ayetinde de vurgulanmıştır.
3) Bu birinci ve ikinci bağlılıktan sonra bunlardan daha aşağı derecede yer alan bir bağlılık daha vardır. Bu, müslümanların kendi aralarında seçip yetki verdikleri yöneticilere bağlılıktır. "Ulil-emr" (kendilerine yetki verilenler) kelimesi çok geniş kapsamlıdır. Müslümanların herhangi bir işinin başında olan herkesi kapsar. Din alimleri, düşünürler, politik liderler, yöneticiler, mahkemelerdeki kadılar, kabile başkanları ve buna benzer kimseler. Kısacası, müslümanlar arasından seçilip kendilerine yetki verilen herkese itaat edilmelidir. Onlar a) Müslümanlardan oldukları b) Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ettikleri sürece, onlara karşı gelip, müslümanların toplum hayatındaki barışı bozmak doğru değildir. Bu iki şart onlara itaat edilmesinin ön şartını oluşturur. Bunlar hem ayette açıkça ortaya konmuş, hem de Hz. Peygamber (s.a) tarafından açıklanmıştır. Aşağıda şartların gerekliliğini belirten Hz. Peygamber'den (s.a) birkaç hadis zikrediyoruz:
a) "Emrettiği şey günah olmadığı sürece, bir müslümanın kendilerine yetki verilen yöneticilerin emirlerine, hoşlansın veya hoşlanmasın, itaat etmesi gerekir. Eğer emir ona günah olan bir şeyi yapmasını emrederse, o yöneticiyi dinlememeli ve emirlerine de itaat etmemelidir." (Buhari, Müslim).
b) "Günah olan bir konuda bir kimseye itaat etmek haramdır. İtaat ancak doğru olan şeylerde zorunludur." (Buhari, Müslim).
c) Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Sizin başınızda doğru olduğu kadar yanlışı da uygulayan yöneticiler bulunacaktır. (Böyle bir durumda) Kim yanlış olan şeylerden nefret ederse, sorumluluktan kurtulacaktır, kim de bu yapılan yanlışlardan hoşlanmazsa (cezadan) kurtulacaktır." Ashabdan bazıları: "Böyle yöneticilere karşı savaşmayacak mıyız?" diye sorunca Hz. Peygamber (s.a) "Namazı kıldıkları müddetçe, hayır" diye cevap vermiştir (Müslim).
Yani, eğer namazı terkederlerse bu onların Allah'a ve Rasûlü'ne isyan ettiklerinin açık bir göstergesi olacaktır.
d) Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Sizin en kötü yöneticileriniz, sizin nefret ettiğiniz ve sizden nefret eden ve sizin beddua ettiğiniz ve size beddua eden yöneticilerdir." Ashabdan bazıları: "Ey Allah'ın Rasûlü, böyle yöneticilere karşı başkaldırmayacak mıyız?" diye sorunca, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: "Aranızda namazı ikame ettiği müddetçe, hayır."
Bir öncekinde koşulan namaz şartı bu hadiste daha açık bir şekilde belirlenmektedir. "c" hadisinde, ferdi olarak namaz kılan bir yöneticiye karşı ayaklanılmaması gerektiği hükmü çıkıyor. Fakat "d" hadisinde yöneticilerin İslâm toplumunda namazı ikame edip onun temel direklerden biri yapmaları şart koşuluyor. Bu bir başka hadiste de şöyle ifade ediliyor: "Hz. Peygamber (s.a) bizden bazı şeylerle ilgili olarak bağlılık yemini aldı. Bunlardan biri de, başımızdaki yöneticilerde apaçık küfür alâmetleri görmeden onlara karşı gelmememizdi. O (küfür alâmetlerini gördüğümüz) zaman Allah huzurunda (başkaldırmamız için) geçerli bir nedene sahip olabiliriz." (Buhari-Müslim).
4) Mutlak ve sürekli bir prensip olarak konulan dördüncü husus ise, Allah'ın emirlerinin ve Hz. peygamber'in (s.a) sünnetinin, hükümlerin tespitinde ve İslâm dininde tek ve nihaî otorite olduğu noktasıdır. O halde müslümanlar arasında veya yönetici ile yönetilenler arasında herhangi bir mesele ortaya çıktığında, hepsi birden Kur'an ve Sünnet'e başvurmalı ve O'nun verdiği karara boyun eğmelidirler. Bu nedenle İslâm'ı, diğer İslâm-dışı sistemlerden ayıran ana sebebin, Allah'ın Kitab'ını ve Rasûlü'nün (s.a) sünnetini nihaî otorite olarak kabul edip, bu ikisine başvurulması ve onların hükmüne boyun eğilmesi olduğunu söyleyebiliriz.
Bazı insanlar bu ilkenin derin anlamı konusunda şüpheye düşerler. Hayatın bir çok yönü olduğu (örneğin, Demiryolları, PTT, Belediye vs.) için ve ne Allah'ın Kitabı'nda ne de Rasûlü'nün (s.a) Sünneti'nde bunlarla ilgili hiçbir bilgi ve düzenleme olmadığı için, böyle bir ilkenin uygulanmasının çok zor olduğunu söylerler. O halde bu kadar çeşitli konularda karşılaştığımız sorunlara nasıl çözüm bulacağız? Bu şüphe, onların İslâm'ın temel ilkesini tam anlamıyla kavramamış olmalarından kaynaklanır. İslâm, Allah'ın Kitab'ının ve Rasûlü'nün (s.a) sessiz kaldığı konularda istenilen şekilde davranmayı serbest bırakmıştır. Bir müslümanla, bir gayri müslimi ayıran fark, ikincisinin kendisini mutlak bir şekilde özgür hissetmesi, birincisinin ise kendisini Allah'ın kulu olarak kabul edip, ancak İslâm'ın serbest bıraktığı konularda kendisini özgür hissetmesidir. Müslüman olmayanlar her konuda kendileri hüküm verirler ve ilâhî bir rehbere ihtiyaçları olmadığına inanırlar. Bunun aksine müslümanlar, her şeyde Allah ve Rasûlü'nün (s.a) rehberliğine müracaat ederler ve onların kararına uyarlar. Fakat eğer belli bir konuda ne Kur'an'da, ne de Sünnet'te bir hüküm bulamazlarsa, o zaman doğru olduğuna inandıkları herhangi bir şekilde davranmakta serbesttir. İslâm'ın belli bir konuda susması, o konuda davranış özgürlüğünün varolduğuna bir işarettir.
Bu ayetin ilk bölümünde Kur'an, İslâmî bir yapının dört asıl ilkesini ilân eder ve ikinci bölümde bu ilkelerin altında yatan hikmeti öğretir. Müslümanlara, gerçekten müminler iseler bu dört ilkeye uymaları emredilir, aksi takdirde onların şehadetleri şüpheli olur. Daha sonra onlara hayat sistemlerini, refahlarının dayanağını teşkil eden bu dört temel ilkeye dayandırmaları öğretiliyor. Çünkü sadece bu ilke, onları bu dünyada doğru yola götürüp ahiret'te de mutlu bir hayata ulaştırabilir.
Bu tavsiyenin, Yahudilerin ahlâkî ve dinî durumlarını eleştiren pasajdan sonra geldiğine ve müslümanları belirsiz bir şekilde onların kötü durumlarına karşı uyardığına dikkat edilmelidir. Bu, şu anlama gelir: Ne zaman bir toplum Allah'ın Kitab'ı ve Rasûlü'nün Sünnet'ini fırlatıp atar, Allah ve Rasûlü'ne (s.a) isyan eden lidere uyar, Kitap ve Sünnet'in hüküm vermesini istemeksizin yönetici ve dinî liderlere düşüncesizce itaat ederse, İsrailoğulları'nın kötü akıbetine uğramaktan kurtulamaz. Mevdudi

Bu âyette özel olarak muhatap alınan mü’minlere, hayatlarında karşılaşabilecekleri problemlerin çözüm yolları gösterilmektedir:

• Mü’minler, Elçi'ye ve kendilerinden olan emir sahibine [yöneticiye] itaat etmelidirler.

• Mü’minler bir problemle karşılaştıkları zaman onu Allah'a havale etmelidirler.

Allah'a itaat, Allah'ın tüm emir ve yasaklarına uymaktır. Rasûl'e itaat de, elçilik ve meliklik görevi esnasında o'nun Allah'ın hükümleri çerçevesinde alacağı kararlara [savaş ve barış kararı, bütçe oluşumu için zekât oranının belirlenmesi vs. kararlarına] uymaktır. Bu, şu âyetten daha net anlaşılabilir:

Ey Peygamber! İnanmış kadınlar sana Allah'a hiç bir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zina etmemeleri, çocuklarını öldürmemeleri, elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemeleri, ma‘rûfta sana isyan etmemeleri üzerine biat ederek [bağlılık yemini ederek] gelirlerse hemen onların biatlarını al ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok merhamet edendir. (Mümtehine/12)

Bu âyette, mü’minlerin itaat edeceği “emir sahipleri”, sizden kaydıyla kayıtlanmıştır. Yani, mü’minlerin, sadece kendilerinden olan emir sahiplerine itaat etmeleri istenmiş, kendilerinden olmayanlara itaat etmemeleri hükme bağlanmıştır. Daha evvel mü’minlere; müşrik, münâfık, Yahûdi, Hristiyan olanları, babaları ve kardeşleri bile olsa velî edinmemeleri, onlara velâyet [yönetim] yetkisi vermemeleri emredilmişti. Enfâl, Ahzâb ve Âl-i İmrân sûrelerinde işlenen velâyet konusu dikkate alındığında burada geçen “sizden olan emir sahibi” ifadesi daha net anlaşılır.

Âyette, Sonra eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi'ye havale edin buyurulmaktadır. Bu âyetin ilk muhatapları, Rasûlullah'ın hayatta olduğu ve Kur’ân'ın tamamlanmadığı bir dönemde yaşayan mü’minler idi. Onların, ihtilafa düştükleri bir meseleyi Allah'a havale etmeleri, “Allah'tan problemin çözümüne dair âyet beklemeleri”dir. Rasûlullah'a havale etmeleri ise, “Rasûlullah'tan, daha evvel inmiş âyetler çerçevesinde problemlerine bir çözüm üretmesini istemeleri”dir. Çünkü onlar Rasûlullah gibi hâmil-i Kur’ân, hâfız-ı Kur’ân değillerdi.

Bugün ise mü’min; her problemi, her anlaşmazlık ve uyuşmazlığı tamamlanmış olan Kur’ân'a havale etmek, problemi Kur’ân hükümleri ile çözmek durumundadır. Zira Allah bundan sonra yeni bir âyet indirmeyecek, başka bir Rasûl göndermeyecektir. Artık Allah, insanlığı Kur’ân ile başbaşa bırakmıştır.

Bu âyetin iniş sebebi ile ilgili şu olay nakledilmiştir:

İbn Abbâs'tan bu âyetin, Hâlid ibn Velîd hakkında nâzil olduğu rivâyet edilmiştir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) onu, içinde Ammar ibn Yâsir'in de bulunduğu bir seriyyenin komutanı olarak sefere göndermişti. Bu sefer sırasında, Ammar ile Hâlid ibn Velîd arasında, bir hususta ihtilâf meydana gelmişti. İşte bunun üzerine bu âyet nâzil olarak, “emir sahiplerine” itaat etmeyi emretmiştir:

Ve Allah ve Elçisi bir işte hüküm verdiklerinde, hiç bir mü’min erkek ve mü’min kadın için kendi işlerinde serbestlik yoktur. Ve kim Allah'a ve Elçisi'ne isyan ederse o, açık bir sapıklıkla sapmıştır. (Ahzâb/36) H.Yılmaz

1. Kur'an'da pek çok âyette itaat emri Allah'a ve Peygamber'e olma­sına rağmen burada üçüncü bir müessese eklenmektedir. Ara­nızdan siyasî erkin emanet edildiği kimselere ya da "sizden olan emir sahiplerine." Ayette otoritenin yukarıdan aşağıya doğru indiğine şahit oluyoruz. Allah ve Peygamber'e itaat hem siyasî hem de dinî boyutları içine aldığı halde, emir sahiplerine itaat sadece siyasî otoriteyi ifade et­mektedir.

minküm ifadesini "sizden" mi yoksa "aranızdan" mı şeklinde mânalandıracağız? "Aranızdan" mânasını verirsek, 58. âyetteki emaneti ehline vermeye bağlamak mümkün olacaktır. Aranızdan siyasî erkin ema­net edildiği kimseye demektir. Çünkü devleti idare edecek olan kişiye tes­lim edilen bu emanete halkın, yani iman edenlerin itaat edip o emaneti ko­rumaları, ona saygı göstermeleri gerekir.

"Sizden" ifadesinin içine müslüman olma şartı girmektedir. Zaten âyetin başındaki hitabın müslümanlara olduğu bellidir. Müslümanlar siya­sî erki yürütebilecek, bu emaneti alma ehliyetinde olacak insanları yetiş­tirmek zorundadırlar. Bu düzeyde insanı yetiştiremeyenler, başkalarının liderliğine boyun eğmek mecburiyetinde kalırlar.

"Müminlerden olmayan idarecilere itaat etmek dinen vacip kılınma­mıştır. Bu hususta itaat değil varsa bir anlaşmaya riayet etmek söz konusu olur. Fakat itaat etmenin vacip olmamasından mutlaka isyan etmenin ge­rekli olduğu anlaşılmaz. İtaatin vacip olmaması isyan etmenin vacip olma­sını gerektirmeyeceğinden itaat mecburiyetinde bulunmamakla, isyan mecburiyetinde bulunmak arasında fark vardır. İsyan hakkı başka, isyan etme vazifesi yine başkadır".

Elmalılı Muhammed Hamdi bu açıklamasıyla iki hususa ışık tut­maktadır: Birincisi itaat kavramının karşıtı isyan olmaması, ikincisi idare­cileri müslüman olmayan ülkelerde yaşayan müminlerin nasıl davrana­cakları meselesi. Çünkü müslüman olmayan ülkedeki devlet başkanı ya da idareciler zalim olmayabilirler; bunun tam aksine müslüman ülkesindeki idareciler zalim olabilirler. Meseleye açıklık getirebilmek için idarede ki­me itaat edilmeyeceği sorusuna cevap bulmak gerekir.

Şuarâ sûresinin 151-152. âyetleri bu soruna açıklık getirmektedir: "Ölçüyü aşanların emrine uymayınız. Ölçüyü aşanlar ki, yeryüzünde dü­zen ve uyum sağlayacaklarına bozgunculuk yaparlar." Bu âyet kimlere itaat edilmeyeceğini belirlemektedir. Bunların arasına "mümin" olma şar­tı konmamıştır. Özelliklerin ekseni "ölçüyü aşmak, israfa gitmek" anlamına gelen müsriftir. Müsrif kelimesi "israfa giden" demektir. İlk ba­kışta israf ekonomik bir kavram olarak görülecektir. Ancak bu kavramın açıklamasını 152. âyet vermektedir: "Yeryüzünde bozgunculuk yapan", "dirlik düzenlik vermeyenlerdir. Aslında 152. âyetin başında yeryüzünde fesat çıkaranlar şeklindeki sıfat belirleyici ya da açıklayıcı kelime, fesat ile dirlik düzenlik vermemeyi müsrifin bir açıklaması haline getirmektedir. Toplumda aşın gitmenin, bozgunculuk yapmanın ve dirlik düzenlik bırakmamanın mümini kâfiri olmaz.

Bir devlet başkanı ve onun etrafındakiler mümindir diye fesat çıkar­mayacak, toplumun dirlik düzenliğini bozmayacak ve böylece aşın gitmeyecek diye bir kural yoktur. Tabii ki bu kötü özelliklere, mümin bir devlet başkanı sahip olmamalıdır. Öte yandan mümin olmayan ama bu kötülükleri siyasete bulaştırmayan yabancı bir ülkenin başkanına itaat et­menin de kötü bir yanı yoktur. Sadece mümindir diye, toplumun altını üstüne getiren bir devlet başkanına karşı sessiz kalmanın ve zulmü ka­bullenmenin iyi bir yanı yoktur?

İsrafı, yani siyasî uygulamalarda aşın gitmeyi tanımlarken âyette fesat çıkarma, yani bozgunculuk yapma kavramı geçmiştir. Fesat çıkar­manın siyasî anlamı nedir? Bu sorunun cevabını verebilmek için Kasas sû büyüklük duygusuna kaptırmış ve ülke halkını kastlara, sınıflara ayırmıştı. (Öyle ki) onlardan bir kısmını iyice hor ve güçsüz görmek istiyor (ve bunun için de) erkek çocuklarını öldürüyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Ger­çekten o, bozgunculuk yapanlardandı.

Bu âyetin sonundaki müfsid kelimesi "fesat çıkaran" anlamına gelmektedir. Âyetin öncesi de fesat, yani bozgunculuk yapmanın eylem­lerini açıklamaktadır. Toplumdaki halkı ya da ülke halkını parçalara, gruplara ayırarak yüksek sınıf ve aşağı sınıf uygulamalarını getirmek; yukan sınıf halkını tutup, aşağıdakileri ezmek fesattır. Bu bir nevi ülke halkını kastlara bölmektir. Çünkü kast sisteminde aşağıda olanlara hiçbir ferdî ve sosyal hak tanınmamaktadır. Ülke halkını parçalara bölerek kast­lar yaratma olgusu bununla kalmamaktadır. Kastın alt kısmında olanlar hor görülmektedir.

Bu tür siyasî bir uygulamayı gerçekleştirenlere itaat edilmez ve edilmemelidir. Ülkede aşırı gitmeyen, büyüklük taslamayan, halkı grupla­ra ayırıp birini tutup diğerini ezmeyen ve ülkede barış rüzgârı estiren bir devlet başkanına değil, onun siyasetine itaat etmenin farziyetini âyet vermektedir. Zaten "siyasî erk sahipleri" kavramı kişiyi değil uygulanan si­yasetin, yani rejimin kendisi olmaktadır. Çünkü idareciler geçicidir, baki kalan devlet olduğuna göre isyan devlete değil idarecilere olacaktır. Bir ülkenin vatanı, bayrağı, bağımsızlığı onun devlet oluşunu belirler; ama si­yaseti elinde bulunduranlar yukarıda belirlenen hataları yaparlarsa, Kur­an müminlere itaati şart koşmamakta, idarecileri doğru bir çizgiye getirme­nin yolunu aramayı zorunlu kılmaktadır. Çünkü Nisa sûresinin 148. âye­tine göre zulme uğrayanlar seslerini duyuracaklardır. Bu onların tabii hak­kıdır. Zulüm isyan getirir, bunun dışındakileri itaat edilmeye mecbur kılar.

Nisa sûresinin 83. âyetine göre, aralarından emir sahiplerine ifadesi sadece "devleti idare eden, yani siyasî erki ellerinde bulunduranlar" anlamının yanı sıra "aralarından çıkan yetki sahipleri" mâ­nasına da gelmektedir. Hz. Peygamber'in yaşadığı dönemde, işin mütehas­sısı, o işte yetkili olan anlamını ifade etmektedir. Bu mânayı Nisa sûre­sinin 59. âyetine taşırsak "Allah'a, Peygamber'e ve mütehassıs olanlara itaat ediniz", yani "tâbi olunuz" mânasını vermek gerekir. Ama oradaki esas mâna "siyasî erki elinde bulunduranlar"dır.

2. Tartışılan konu Allah'a ve Resulü'ne götürülmelidir. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyetin ikinci bölümünde, olayların yorumlanması ve hükme bağlanmasında tartışmaların çıkabileceği ve bu tartışmada çö­zümün nerede aranacağı da gündeme getirilmekte ve yol gösterilmektedir.

Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah'a ve âhirete gerçekten inanıyorsanız, onu Allah'a ve Resulü'ne götürünüz. Bu, daha iyidir ve so­nuç bakımından daha güzeldir.

Âyetin bu kısmında Allah'a ve âhiret gününe inanmanın önemli bir denemesi yapılmaktadır. Müslümanlar bir konuda tartışıp anlaşmazlığa düştüklerinde başvurdukları makam Allah ve âhiret inançlarını ispat ede­cektir. Doğru bilgiye ulaşmak, problemi kaynağından çözmek ve neticede tartışmayı sona erdirmek iman kadar önemli bir meseledir.

Demek ki çözüme ulaşmamış, üzerinde derin tartışmalar yapılan ko­nular Kitap ve Sünnet'e götürmek iman kadar ciddidir. Tartışmada insan aklına rehberlik yapacak olan iki kaynak, Allah'ın kitabı ve peygamberin sünnetidir. Onun içindir ki sosyal olgular anlatılırken Haşr sûresinin 2. âyetinde Ey akıl sahipleri, ibret alınız! denmektedir. Sosyal olgulardan çözümler çıkarmak, benzer olayların yorumunu yaparak neticeye bağlamak anlamına gelmektedir.

Nisa sûresinin 83. âyetinde tartışılan konunun bir de uzmanlarına sorulması istenmektedir. Çünkü konunun uzmanları, bilgileri, tecrübeleri, basiretleri ve iyi niyetleriyle çıkarımlar yaparak hüküm verebilirler. Böy­lece her iki âyeti birleştirirsek tartışmayı Kitap ve Sünnet'e, uzman kişile­re götürüp çözüm elde etme zorunluluğu ortaya çıkar. Allah'a ve âhiret gü­nüne imanmanın eşit olarak görüldüğü bu davranış biçimi nedir? Sorunun cevabını âyetin son kısmı vermektedir: Daha iyi ve sonuç itibariyle daha güzeldir. Yüce Allah burada "daha iyi" ve "daha güzel" değer yargılarını kullanmaktadır. İyi ve güzel ifadeleri seviyeli bir iş için kullanılmıştır. Al­lah'a ve âhirete iman eden kişiler, derinlemesine tartıştıkları bir konuyu Allah'ın kitabına ve Peygamber'in sünnetine başvurarak neticeye bağlar­larsa seviyeli bir iş yapmış olurlar. Çünkü Allah'ın kitabı ve Peygamber'in sünneti tarafsız bilgi içerdiğinden, çözümü de tarafsızdır.

İyi ifadesi davranışlarla ilgili bir değer yargısı olduğu halde; güzel, sanatsal bir değer yargısıdır. Tartışma anında Allah'a ve Peygamberi'ne gitmek ahlâkî bir değer taşıdığından "iyi"; neticeye ulaşınca da sanatsal bir değer olan "güzel" ortaya çıkmaktadır. Böylece Allah ahlâkî değerle sanatsal değeri bir araya getirerek bunu gerçekleştirenleri yüceltmekte, Kur'an da sosyal olayların yorumunda, onlar üzerinde hüküm yürütürken "daha iyi" ile "güzel"i aramakta olduğunu ortaya koymaktadır. B.Bayraklı

 Ey iman edenler, Allah'ın kitabı olan Kur'an'a ve onun açıklaması olan Peygamberin sünnetine uyarak bütün emir ve yasaklarda Allah'a ve Resulüne itaat edin. Allah'a itaate vesile olacak ve müslümaların menfaatlerini gerçekleşti­recek hususlarda da sizden olan müslüman idarecilere itaat edin. Eğer gerçekten

Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsanız herhangi bir meselede sizlerle idare­cileriniz anlaşmazlığa düşerseniz işi Allah'a ve Resulüne havale edin. Bu sizin için Allah katında daha hayırlı ve netice bakımından daha güzeldir.

Âyet-i kerimede Allah'a itaat edilmesi emredilmektedir. Allah'a itaatten maksat, onun bize gönderdiği emirleri tutmak ve yine onun bize yasakladığı şeylerden kaçınmaktır.

Yine âyet-i kerimede Resulullah'a itaat edilmesi emredilmektedir. Zira Resulullah'a itaat etmek Allah'a itaat etmektir. Bu hususta Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur:

"Kim bana itaat ederse şüphesiz ki o, Allah'a itaat etmiş olur. Kim de ba­na karşı gelirse şüphesiz ki o, Allah'a karşı gelmiş olur. Kim benim emirime ita­at ederse, şüphesiz ki bana itaat etmiş olur. Kim de benim emirime karşı-gelirse şüphesiz ki bana karşı gelmiş olur.

Müfessirler, Resululllah'a itaatten neyin kasdedildiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.

a- Ata'ya göre Resululllah'a itaatten maksat onun sünnetine tabi olmaktır,  İbn-i Zeyd'e göre ise Resulullah'a itaatten maksat, kendisi hayattayken ona itaat etmektir.

Taberi diyor ki: "Bu hususta doğru olan görüş şudur: "Allah teala âyet-i kerimesinde Resululllah'a, hayatta iken emir ve yasaklarında ona uyulmasını, vefatından sonra da onun sünnetine tabi olunmasını emretmiştir. Çünkü âyetteki itaat emri geneldir. Onu Resululiah'ın sadece hayatına veya ölümünden sonrası­na tahsis etmek isabetli değildir.

Âyet-i kerimede Ulül Emre itaat edilmesi emredilmektedir. Müfessirler burada zikredilen Ulül Emir'den kimlerin kasdedildiği hususunda çeşitli görüş­ler zikretmişlerdir.

a- Ebu Hureyre, Abdullah b. Abbas, Meymıın b. Mihran, ibn-i Zeyd ve Süddi'ye göre burada zikredilen Ulül Emir'den maksat, idarecilerdir.

b-  Mücahid, îbn-i Ebi Neciyh, Abdullaiı b. Abhav A: san-ı Ba\ri ve Ebui Aliye'den nakledilen diğer bir görüşe göre bu ayette zikredilen Ulul emr den maksat âlimler ve fakihlerdir  (Hukuk). Şu âyeti delil göstermiştir. "Kendilerine emniyet korku hususun­da bir haber geldiğinde onu yayarlar. Eğer onu Peygamberine ve kendilerinden olan.Ulul Emre  havale etmiş olsalardı, onlardan hüküm 'çıkarmaya kadir olanlar onun ne olduğunu bilirlerdi.. Görüldüğü gibi burada '.Ulul Emir olan kim­seler, huküm çıkarmaya kadir olanlar ve meselenin ne olduğunu bilenler şeklin­de vasıflandırılmışlardır. Bunlar da âlimlerin ve fakihlerin vasıflandır.

c- Mücahidden nakledilen diğer bir görüşe göre bu âyette zikredilen Ulul Emirden maksat. Resulullahın sahabileridir.

d- İkrime'den nakledilen başka bir görüşe göre ise burada zikredilen Uiul  Emir'den maksat. Hz.. Ebubekir dir

Resulullah efendimiz buyurmuştur ki: "Sizlerden sonra işlerinizi  üzerlerine alan bir kısım idareciler gelecektir. Sizin idarenizi, muttaki olan takvasıyla, facir olan da fücuruyla üzerine almış oiacaktır. Onların hakka uyan her sözlerini dinleyin ve itaat edin ve arkalarında namaz kılın. Eğer iyilikte buluna­cak olurlarsa bu kendileri için de iyidir, sizin için de iyidir. Şayet kötülük yapa­cak olurlarsa bu sizin lehinize onların ise aleyhinedir." Taberi

Lafzen, “birbirlerini Şeytanî güçlerin (tâğût) hakemliğine (yahut “yönetimine”) çağıranların”. Bu, yukarıda 51. ayette zikredilen, Kur’an'ın tâğût olarak tanımladığı güce (bkz. sure 2, not 250) teslim olup vahyin rehberliğinden elde edebilecekleri bütün iyilikleri geçersiz kılan insanlara bir işarettir. M.Esed

 Bu ayette tağut kelimesi, ilâhî olmayan hükümlere göre kararlar veren otorite anlamına gelir. Aynı zamanda ne Allah'ı tek Hakim ve ne de Rasûlü'nü (s.a) nihaî otorite olarak tanımayan hüküm sistemini de kasteder. Yani bu ayet göstermektedir ki bir kimsenin, prensip itibariyle tağutî olan bir merciye kendi ile ilgili kararlar vermesi için başvurması, o kişinin imanına ters bir davranıştır. Allah'a ve Kitab'ına iman, bir kimsenin böyle bir mercii kabul etmemesini gerektirir. Kur'an'a göre Allah'a iman, tâğutu inkâr etmeyi gerektirir. O ikisini birden aynı anda kabul etmek münafıklığın ta kendisidir. Mevdudi

 Münâfıklardan biri, bir yahûdî ile çekişmişti. Yahûdî, aralarındaki da'vanın çozümü için Hz. Muhammed'e başvurmayı önerdi. bunu kabul etmeyen münâfık, yahûdî taraftarı olup şiirleriyle Hz. peygamber'i yeren, halkı müslümanlara karşı kışktırtan Ka'b ibn el-Eşref'i hakem yapmayı öne sürdü. Bu âyet, o münâfık hakkında inmiştir. S.Ateş

Klasik müfessirler, 60-64. ayetlerde, Hz. Peygamber zamanında zahiren ona tâbi olduklarını ikrar eden ama aslında onun getirdiği öğretiye inanmayan Medine münafıklarına bir atıf olduğunu düşünmüşlerdir. Fakat bana göre bu pasaj, muhtemel tarihî nüzul sebebinin ötesine uzanmaktadır. Çünkü çok sık karşılaşılan bir konu olan inancın psikolojik cephesi problemine değinmektedir. İnsan kavrayışının uzanabildiği alanın ötesindeki bir gerçekliğin (ğayb, sure 2, not 3'de açıklandığı anlamda) varlığına tam olarak kani olmayan insanlar, kural olarak, değer yargılarını kişisel tercihlerinden ve ahlakî olarak kuşkulu arzularından ayırmakta zorlanırlar ve bunun sonucunda, çoğunlukla, “şeytanî güçlerin isteklerine boyun eğerler.” Onlar, vahye (bu durumda Kur’an'a) dayalı ahlakî öğretilerin bir kısmının “belli bir doğruluk payı” taşıdığını gönülsüzce itiraf etseler de bunlar kendi kişisel mizaçlarının telkin ettiği arzular ile çatıştığında, bu öğretilerden içgüdüsel olarak uzak dururlar ve böylece, kelimenin en derin dinî anlamıyla nifâk suçu işlemiş olurlar. M.Esed

Bu, münafıkların sadece kendi lehlerine sonuçlanacağını umdukları sorunları Hz. Peygamber'e (s.a) getirdikleri ve kendi aleyhlerine sonuçlanacağından korktukları meselelerde ise, O'na başvurmadıkları anlamına gelir. Aynı şey bugünkü münafıklar için de geçerlidir. Ancak İslâm hükümlerinin kendi lehlerine hüküm vereceği durumlarda ona tâbi olurlar, aksi takdirde kendi çıkarlarına uygun düşen herhangi bir âdet, gelenek veya merciye müracaat etmekten çekinmezler. Mevdudi

Lafzen, “ellerinin önlerine koydukları yüzünden”. Onların ikircikli tavırlarına ve böyle bir tavrın başkaları üzerinde yaratabileceği zihinsel şaşkınlığa bir işaret.Yani, amaçlarının, Kur’ânî değer sistemini “hümanistik” (insan-merkezli) dünya görüşü ile uzlaştırmaktan başka bir şey olmadığını iddia edecekler: Kur’an'ın, ikiyüzlüce bir davranış ve bir aldatmaca olarak görüp reddettiği bir iddia (karş. 2:11-12). “O zaman sana gelip ...” ibaresi ile ilgili olarak bkz. bu surenin 41. ayeti. M:Esed

Yani münafıklar yaptıkları işler ortaya çıktığında, kendileri aleyhinde bir tedbir alınmasından korkarak samimi olduklarına inanmaları için müminlere yemin ederler. Mevdudi

Bu âyet grubunda Medîne'deki inançsızlar ve samimiyetsizler kınanmakta ve mü’minler, münâfıklara karşı uyarılmaktadır. Anlaşılan o ki, söz konusu münâfıklar, sadece lehlerine sonuçlanacağını umdukları sorunları Rasûlullah'a getirmekte, aleyhlerine sonuçlanacağından korktukları meselelerde ise azılı bir kâfire gitmektedirler.

Bu âyetlerin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler nakledilmiştir:

Yezîd b. Zurey, Dâvûd b. Ebî Hind'den, o, eş-Şa‘bî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Bir münâfık ile bir Yahûdi arasında anlaşmazlık vardı. Yahûdi, münâfığı Peygamber'e (s.a) gitmeye çağırdı. Çünkü o, Hz. Peygamber'in rüşvet almayacağını biliyordu. Münâfık ise, Yahûdiyi kendi hâkimlerinden birisine gitmeye davet etti. Çünkü o da, Yahûdi hâkimlerin hükümlerinde rüşvet kabul ettiklerini biliyordu. Bu hususta anlaşmazlığa düşmeleri sonucunda, Cüheyye kabilesine mensup bir kâhin'in hükmüne başvurmak üzere anlaştılar. İşte bu hususta, yüce Allah, Sana indirilene (münâfığı kastediyor) ve senden önce indirilmiş olanlara (Yahûdiyi kastediyor) iman ettiklerini iddia edenleri görmez misin? Kendisini inkâr etmekle emrolundukları hâlde tâğûtun hükmüne başvurmak istiyorlar buyruğundan itibaren, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar (Nisâ/65) buyruklarını indirdi.

ed-Dahhâk da der ki: “Yahûdi münâfığı Peygamber'in (s.a) hakemliğine başvurmaya davet ederken, münâfık da Yahûdiyi, Ka‘b b. el-Eşref'in hakemliğine başvurmaya davet etti. İşte burada sözü geçen ‘tâğût’ odur.” Ayrıca bunu, Ebû Sâlih, İbn Abbâs'tan rivâyet etmiştir.

İbn Abbâs dedi ki: Bişr diye anılan münâfıklardan bir kimse ile bir Yahûdi arasında anlaşmazlık vardı. Yahûdi, “Haydi gel seninle Muhammed'e gidelim” dediği hâlde, münâfık, “Hayır, Ka‘b b. el-Eşref'e gidelim” dedi. (İşte yüce Allah'ın, “tâğût” adını verdiği kişi budur.) Ancak Yahûdi, Rasûlullah'tan (s.a) başkasının hükmüne başvurmayı kabul etmedi. Bunun üzerine münâfık, onunla beraber Rasûlullah'ın (s.a) yanına gitti. Hz. Peygamber Yahûdinin lehine hüküm verdi. Hz. Peygamber'in yanından çıktıkları vakit münâfık dedi ki:

— Ben bu hükme razı değilim, haydi seninle Ebû Bekr'e gidelim.

Hz. Ebû Bekr de Yahûdi lehine hüküm verdi. Münâfık yine razı olmadı (bunu ez-Zeccâc zikretmiştir) ve dedi ki:

— Haydi seninle Ömer'e gidelim.

Ömer'e gittiklerinde Yahûdi dedi ki:

— Biz önce Rasûlullah'a (s.a) gittik, sonra Ebû Bekr'e gittik. Fakat bu bir türlü razı olmadı.

Hz. Ömer münâfığa sordu:

— Durum dediği gibi midir?

Münâfık cevap verdi:

— Evet.

Bunun üzerine Hz. Ömer şöyle dedi:

— Ben gelinceye kadar bekleyin.

Ömer içeri girdi, kılıcını alıp çıktı ve münâfığı öldürdü ve dedi ki:

— İşte ben Allah'ın ve Rasûlü'nün hükmüne razı olmayan kimsenin aleyhine bu şekilde hüküm veririm.

Yahûdi ise kaçıp gitti ve bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Rasûlullah (s.a) da Ömer'e şöyle dedi:

— Sen, el-Fârûk'sun.

Hz. Cebrâîl de Hz. Peygamber'e gelip şöyle dedi:

— Şüphe yok ki Ömer hakk ile bâtılın arasını farqetti [ayırdı].

Bundan dolayı da ona, el-Fârûk adı verildi. İşte, … tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar buyruğuna kadar olan bütün âyetler bunun hakkında nâzil olmuştur.

Âlimler, bu âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında şu rivâyetleri zikretmişlerdir:

Birinci rivâyet: Pek çok müfessir şöyle der: Bir münâfık ile bir Yahûdi münakaşa edip çekişti. Bunun üzerine Yahûdi şöyle dedi:

— Aramızda Ebu'l-Kâsım [Muhammed] hakem olsun.

Münâfık ise şöyle karşılık verdi:

— Hayır, Ka‘b ibn Eşref hakem olsun.

Bunun sebebi şudur: Hz. Peygamber (s.a), hakka göre hüküm verir, rüşvete iltifat etmezdi. Ka‘b ibn Eşref ise, rüşvet düşkünü birisi idi ve bu davada Yahûdi haklı, münâfık ise hakksız idi. İşte bundan dolayı Yahûdi, Hz. Peygamber'in (s.a), münâfık ise Ka‘b ibn Eşref'in huzurunda muhakeme olunmayı istedi. Yahûdi kendi teklifinde ısrar edince, ikisi birden Allah'ın Rasûlü'nün yanına gittiler. Hz. Peygamber (s.a) de, Yahûdinin lehine, münâfığın aleyhine karar verdi. Bunun üzerine münâfık dedi ki:

— Bu hükme razı olmuyorum. Ebû Bekr'e gidelim.

Hz. Ebû Bekr de Yahûdinin lehine hükmetti, münâfık yine razı olmadı ve dedi ki:

— Aramızda Ömer karar versin.

Böylece Hz. Ömer'e gittiler. Yahûdi, Hz. Peygamber'in (s.a) ve Hz. Ebû Bekr'in (r.a) münâfığın aleyhine karar verdiklerini, ama münâfığın onların hükmüne razı olmadığını söyleyince, Hz. Ömer (r.a) münâfığa sordu:

— Durum böyle mi?

Münâfık cevap verdi:

— Evet.

Hz. Ömer (r.a) şöyle dedi:

— Hele durun, bir ihtiyacım var. İçeri gireyim ve o ihtiyacımı göreyim, yanınıza geleceğim.

Evine girip, kılıcını alarak yanlarına çıktı. Çıkar çıkmaz da münâfığın boynunu vurdu. Yahûdi de kaçtı. Münafığın akrabaları gidip Hz. Ömer'i (r.a), Hz. Peygamber'e (s.a) şikâyet ettiler. Hz. Peygamber (s.a), Hz. Ömer'e (r.a) hâdiseyi sorunca, o şöyle dedi:

— Yâ Rasûlallah! O senin verdiğin hükmü kabul etmemişti.

O anda Cebrâîl (a.s) gelerek dedi ki:

— Ömer, fârûktur. Zira o, hakk ile bâtılı birbirinden ayırmıştır.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) de Hz. Ömer'e şöyle dedi:

— Sen, fârûksun.

İşte bu rivâyete göre, âyet-i kerîmede bahsedilen “tâğût”, Yahûdi Ka‘b ibn Eşref'tir.

İkinci rivâyet: Yahûdilerden bir grup Müslüman olmuştu. Fakat onlardan bazısı münâfık idi. Câhiliye çağında Kurayza ve Nadîr kabilelerinin hareket tarzı şöyle idi: Kurayza'dan biri Nadîrli birini öldürdüğü zaman, öldüren hem kısas ediliyor, hem de onun akrabalarından 100 vesak [ölçek] hurma alınıyordu. Fakat Nadîrli biri Kurayza'dan birini öldürdüğünde, ona kısas uygulanmıyor, sadece 60 vesak hurma veriliyordu. Çünkü Nadîroğulları daha şerefli kabul ediliyordu. Bunlar Evs kabilesinin müttefiki, Kurayza ise Hazrec kabilesinin müttefiki idiler. Hz. Peygamber (s.a) Medîne'ye hicret edince, Nadîr kabilesinden birisi, bir Kurayzalıyı öldürdü. Derken taraflar bu hususta hasımlaştılar ve Nadîroğulları dediler ki:

— Bize kısas uygulanamaz. Bize düşen daha önce de anlaştığımız gibi 60 ölçek hurmayı diyet olarak vermektir.

Hazrecliler şöyle dediler:

— Fakat bu câhiliyye hükmüdür. Bugün biz-siz kardeşiz. Dinimiz bir, aramızda bir üstünlük yok.

Nadîroğulları bunu kabul etmediler. İçlerindeki münâfıklar dediler ki:

— Kâhin Ebû Burde et-Eslemî'ye gidelim.

Müslümanlar (ve Yahûdiler) ise şöyle karşılık verdiler:

— Hayır, Allah'ın Rasûlü'ne gidelim.

Münâfıklar diretince, aralarında hüküm vermesi için, Kâhin el-Eslemî'ye gittiler. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Allah bu âyeti indirdi. Hz. Peygamber (s.a), Kâhin Ebû Burde'yi İslâm'a davet etti. O da Müslüman oldu. Bu, Süddî'nin sözüdür. Buna göre, âyette geçen “tâğût”, kâhin el-Eslemî'dir.

Üçüncü rivâyet: Hasan el-Basrî şöyle demiştir: “Bir Müslümanın, bir münâfıkta alacağı vardı. Fakat münâfık, Müslümanı, câhiliyye döneminde hükmüne başvurdukları bir putun huzuruna gitmeye davet etti. O putun yanında, puttan geldiğini iddia ettiği birtakım asılsız şeyleri nakleden bir adam vardı.” Bu rivâyete göre, âyette geçen “tâğût”tan maksat, asılsız şeyleri söyleyen bu adamdır.

Dördüncü rivâyet: Câhiliyye insanları, putların hükümlerine başvururlardı. Onların bu husustaki usûlleri şöyle idi: Putun huzurunda fal oklarını çekiyorlar ve çektikleri okun üzerinde ne yazıyorsa onu yapıyorlardı. Buna göre de, âyette geçen tâğût, o puttur.

Bil ki müfessirler bu âyetin, münâfıklardan biri hakkında nâzil olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Sonra Ebû Müslim şöyle demiştir: “Bu âyetin zâhiri, daha önce Yahûdi iken, Müslüman görünen bir Ehl-i Kitap hakkında olduğuna delâlet etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ'nın, Sana indirilene de, senden önce indirilmiş olanlara da iman etmiş olduklarını yalan yere iddia edenler... ifadesi, ancak bu durumda olan bir münâfığa uyar.” H.Yılmaz

“Allah'ın izniyle” ifadesi, bu bağlamda “Allah'ın yardımıyla” veya “Allah'ın rahmetiyle” şeklinde anlaşılmalıdır (Zemahşerî, Râzî). Kur’an'da çok sık görüldüğü gibi, aynı cümlede “Biz” veya “Ben” zamirinden “O” zamirine, yahut “Biz”den “Allah”a anî geçişler, Kur’an okuyucusuna veya dinleyicisine, Allah'ın bir “şahıs” olmadığı, tersine, herhangi bir beşerî dilin sınırlı imkanları içinde tanımlanamayan ve hatta yeterince kapsanamayan kuşatıcı (aşkın) bir Güç olduğu gerçeğini anlatmayı amaçlar. M.Esed

Elçiye uyulmalı. Çünkü o Allah’ın buyruklarını bize ulaştıran peygamberlerdir. Elçinin bildirdiği Allah’ın gönderdiğidir. O mesaja uyulursa hem Allaha, hem de mesajı getiren elçiye uyulmuş olunur. Aynı zamanda mesajın kendisine de uyulmuş olunur. Elçi, allahla ortaklaşarak dini hükümler koymuş değildir. Elçi de herkes gibi ve herkesten daha çok Allahın bildirdiklerini uygulamakla sorumludur. (Bak Maide suresi 48, 49 ve 50 ayetleri inceleyin) M.Sağ

Bu ayet bir peygamber'in konumunu açıkça ortaya koyar: Allah, rasûllerini, sadece insanlar, peygamberliğini kabul etsinler, daha sonra da başkalarına tâbi olsunlar diye göndermemiştir. Peygamber gönderilmesinin tek amacı, onun getirdiği hayat tarzına uyulup diğerlerinin reddedilmesi ve yalnızca O'nun Allah'tan getirdiği emirlere uyulup, diğerlerinin terk edilmesidir. Eğer bir kimse peygambere yukarıdaki anlamda inanmıyorsa, onun peygamber olduğuna şehadet etmesinin hiçbir anlamı yoktur. Mevdudi

60. âyette, Medîne'de Allah Rasûlü'nden başkasını hakem kabul etmeye yeltenenlerden bahsedilince, bu âyette de elçilerin toplumdaki fonksiyonları anlatılmış, Rasûlullah'a karşı yanlış yapanlara, Ve Biz, her elçiyi sadece, Allah'ın izniyle itaat olunsun diye gönderdik buyurularak doğru yol gösterilmiştir. Âyette, Rasûlullah'ın hakemliğine başvurmak istemeyen münâfıklara, “Peygamber'in hakemliği yerine tâğûtun hakemliğine başvurmakla hata ettiklerini kabul ederek pişmanlıklarını dile getirselerdi, Elçi de onlar için Allah'tan af dileseydi, Allah onları bağışlayacaktı” denerek yol gösterilmektedir.

Bu âyetin iniş sebebine dair şu olay nakledilir:

Ebû Bekr el-Esam şöyle demiştir: “Bir grup münâfık, Hz. Peygamber'e (s.a) tuzak kurmak için anlaşmış, sonra da bu maksatlarını gerçekleştirmek için yanına gitmişlerdi. O anda Cebrâîl (a.s) gelerek, durumu Hz. Peygamber'e (s.a) haber verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi:

— Hiç şüphesiz bir topluluk, yapamayacakları bir işe niyetlenerek buraya gelmişlerdir. Onlar kalkıp, Allah'tan bağışlanmalarını talep etsinler ve ben de onların bağışlanmasını talep edeyim.

Sonra da dedi ki:

— Kalkmıyor musunuz?

Ama hiç kimse kalkmadı. Bunun üzerine o, “Ey falan! Kalk” diyerek, 12 kişinin adını saydı. Onlar da kalkarak şöyle dediler:

— Biz, söylediğin şeye niyetlenmiştik. Böylece kendimize zulmettiğimiz için Allah'a tevbe ediyoruz. Sen de bizim için mağfiret talep et.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şöyle karşılık verdi:

— Derhal çıkın. İşin başında ben mağfiret dilemeye daha yakın idim. Allah Teâlâ da tevbenizi kabul etmeye daha yakın idi. Yanımdan çıkın.

Bu âyetteki, Rasûl de onlar için bağışlanma isteseydi ifadesinden anlaşılıyor ki, bir kimse başkası için istiğfârda bulunabilir. İstiğfar hakkında Bakara sûresi'nin sonunda “Tevbe” başlığı altında yaptığımız açıklamaya bakılabilir. H.Yılmaz

Bu ayet, Hz. Peygamber'in, Allah'tan aldığı vahiy ile Kur’an mesajını yaşanılır kılmak ve müminlerin onu pratik durumlara uygulayabilmelerini sağlamak amacıyla verdiği emirlere her Müslümanın teslim olması yükümlülüğünü tereddütsüz bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu emir ve talimatlar, Peygamber Muhammed (s)'in sünneti (yani, “metodu”) olarak tanımlanan kavramı oluştururlar ve (her türlü şüphe ihtimalinden uzak bir kesinlik taşıdıkları takdirde) Kur’an ile birlikte tam bir hukukî bağlayıcılık taşırlar; bkz. bu surenin 80. ayeti. M.Esed

Ayet 65'te verilen emir, sadece Hz. Peygamber'in (s.a) hayat süresi ile sınırlı değildir. Kıyamet gününe kadar geçerlidir. Hz. Peygamber'in (s.a) Allah'ın rehberliğiyle öğrettiği hayat tarzı, O'nun uyguladığı ve öğrettiği hüküm ve düzenlemeler, Kıyamet'e dek tek nihaî otorite olarak kalacaktır. Bir kimsenin gerçek müslüman olup olmadığını işte bu otoriteyi kabul edip etmemesi belirler. Bir hadis-i şerif'e göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle demiştir: "Sizden biriniz, şehevî arzularına, benim getirdiğim Hak yol önünde boyun eğdirmedikçe mümin olduğunu iddia edemez." Mevdudi

Yani, Hz. Peygamber tarafından duyurulan ilahî kaynaklı emirler aracılığıyla (bkz. önceki not).Lafzen, “birkaçı dışında onu yapmazlardı”. Buradaki zamir, bariz olarak, imanlarının gerektirdiği fedakarlıklara katlanmaya hazır olmayan yarım-gönüllü kimselere yöneliktir. İnancın ve özgürlüğün savunulması yolunda kişinin hayatını ortaya koymasına ve gerektiğinde ana yurdunu terk etmesine yapılan atıf, Allah yolunda savaşmayı konu alan 71. ayet ile başlayan uzun pasaja bir giriş niteliğindedir. M.Esed

65. Ayette Hz. Peygamber'in (s.a) getirdiği hayat tarzına şükür ve ihlasla bağlanmaları ve Hz. Peygamber'in (s.a) kararları önünde kendi arzu ve çıkarlarını feda etmeleri gerektiği söylenmişti. Bu ayette ise, İslâm hükümleri gereğince ufacık bir fedakârlık bile yapamazlarsa, büyük fedakârlıkları hiçbir zaman yapamayacakları konusunda uyarılıyorlar. Aksi halde eğer onlardan hayatlarını feda etmeleri, Allah yolunda yurtlarından ayrılmaları istense, o zaman tamamen Hak yoldan ayrılır küfür ve isyana saparlardı.
Yani, "Eğer onlar şüphe, kararsızlık ve tereddütten vazgeçip hiçbir zihnî bocalama göstermeksizin Hz. Peygamber'e (s.a) tâbi olsalardı, o zaman kendilerinden emin, sebat içinde olurlar ve düşünceleri, moralleri ve işleri daha kolaylaşır ve sağlam bir temel üzerine olurdu."
Kısacası, sebat ile doğru ve hak yolu izlemenin karşılığı olan tüm lütuf ve faziletlere sahip olurlardı. Bunun aksine, kararsızlık, şüphe ve tereddüt içinde olan ve insandan uzak bir şekilde bir o yola, bir diğerine sapan kişinin bütün hayatı, hiçbir şey kazanmadan geçip gider ve bir başarısızlık timsali olur. Mevdudi

Yani, bir kimse, şek ve şüpheyi terkederek, Hz. Rasûlullah'a (s.a) tâbi olursa, Allah kendi fazlıyla, o kimseye doğru yolu gösterir. Ayrıca o kimsenin bu yolda attığı her adımda onu gerçek hedefe yaklaştırır. Mevdudi

Bu âyetler öncekilerle alâkalıdır. "Onlara yazmış olsaydık" ifade-sindeki "onlar" zamiri 60-65. âyetler arasında özellikleri, düşünüş ve dav­ranış biçimleri ele alınan münafıklara gitmektedir. Allah onlara yapabile­ceği ama yapmadığı iki konuyu gündeme getirmektedir.

1. Kendini feda etme ya da yurdunu terketmek. Ayetteki uktülû enfüseküm ifadesini çoğunlukla "Kendinizi öldürünüz" anlamına almışlardır. Ama Muhammed Esed bu emri "Hayatlarınızı feda ediniz" şeklinde tercüme etmiş ve bu tercüme bizim için daha doğrudur. Esed'in verdiği mânanın doğruluğuna âyetin devamı delil olmaktadır. Çünkü âye­tin devamında "Yurtlarınızdan çıkınız" emri yer almaktadır. Bir toplum ya hayatını feda ederek ülkesini kurtarır ya da her şeyi düşmana bırakıp ülke­sini terkeder. Düşmanıyla hayatı pahasına savaşan insanla ülkesini terke-den insan aynı düzeyde değildir.

Yüce Allah hayatını feda etme veya yurdunu terketme emirleriyle onlan imtihan etmediğini, ettiği takdirde başarılı olamayacaklarını açıklamaktadır. Allah onları bir konu etrafında tartıştıklarında imtihan ettiğini daha önceki âyetlerden öğreniyoruz. Münafıklar inkâr etmeleri istenen tâ-ğuta sorunlarını götürdikleri halde Hz. Peygamber'e iletmemişlerdir.

2. Çok azı bunu yapardı. "Hayatını feda etmek", yahut "ül­kesini terketmek" gibi ağır emirlerle karşılaşan münafıkların, çok azının bu yükümlülük altına gireceğini Allah beyan etmektedir. Çok azının bu yü­kümlülüğün altına girmesi onların fikir, cesaret ve inanç bakımından bir­liktelikleri olmadığına işaret ettiği gibi, ikiyüzlü olduklarına da delil teş­kil etmektedir. Çünkü onlar daha önce "Allah'ın Peygamber'e indirdiğine geliniz dendiğinde, nefretle yüz çevirdiler" (Nisa 4/61). "Ama kendi yaptık­larından dolayı başlarına bir belâ gelince, iyilik ve uzlaşı istediklerini söylerler" (Nisa 4/62). Buradaki ikiyüzlülükleri gibi, "Hayatınızı feda edi­niz" ya da "Ülkenizi terkediniz" emriyle de kalplerindeki ikili duygu ikili davranışa dönüşerek tepkilerini gösterecektiler. Âyetin ikinci kısmıyla bi­rinci kısmını bir araya getirince şu genellemeyi yapabiliriz: Allah kulla­rına üstesinden gelemeyecekleri yükü yüklememektedir. Daha önce Ba­kara sûresinin 86. âyetinde AIIah hiç kimseye taşı­yabileceğinden daha fazlasını yüklemez ilkesinin burada da işlevselleşti-rildiğine şahit oluyoruz.

3. Oysa tavsiye edilen şeyi yapsalardı kesinlikle onların yararına olurdu ve onları daha güçlü kılar­dı. Tavsiye edilenden kasıt, Nisa sûresinin 63. âyetindeki "O halde onlan kendi hallerine bırak, onlara öğüt ver ve onlara vicdanlarına işleyecek söz söyle!" dediği öğüttür. O öğüdün içeriğinde, 64. âyetteki peygamberlere itaat edilmesi, bağışlama dilemeleri, anlaşmazlıklarında Peygamber'e baş­vurmaları, Peygamber'in hükümlerine burukluk duymadan teslim olmaları ve Hz. Peygamber'e indirilene çağrıldıklarında emre uymaları vardı.

4. Bu şekilde yapsalardı, yani içeriği yukarıda verilen öğüdü tutsa­lar ve gereğini yerine getirselerdi, "Allah onlara rahmetinden büyük bir mükâfat verecekti." Büyük bir ödül yeterli değil 68. âyette onların dos­doğru bir yola iletilecekleri de vaad edilmektedir.

Bu üç âyeti birden göz önünde tutunca şu neticeye varabiliriz: Al­lah'ın içeriğini yukarıda belirlediğimiz öğüdü Peygamber'e emredip onla­ra vermesiyle elde edilecek dört önemli ödül olduğunu anlıyoruz.

a) Daha iyiye ulaşmak. 59. âyette medenî bir seviyenin yakalanması müslümanlara anlatılmış, tartışmada Allah'ın kitabına ve Peygamber'ine başvurmanın, doğru ve objektif bilgiye ulaştıracağı, bu şekilde hareket edenlerin daha iyiyi, daha güzeli yakalayacaktan bildirilmişti. Demek ki Allah'ın Peygamber'e öğrettiği şeyleri insanlara öğüt olarak sunmak gü­zelliği hayata geçirmek ve daha iyiye ulaşmak demektir.

b) Daha güçlü olmak. Daha iyiyi yakalamak demek daha güçlü olmak demektir. Doğru bilgiyi öğretenin öğüdünü tutmak, insana ve topluma güç kazandırır. Doğrunun hayata geçirilmesi hem ferdin ruhuna hem de top­lumun işlerliğine güç katar. İyi ile güç bir araya gelince, kendiliğinden ilâ­hî büyük ödülü beraberinde getirir. Bu ödül Allah katından gelen bir ödül­dür. Amelin getirdiği "daha iyi" ve "manevî büyük güç" beraberinde ilâhî âleme yücelmekte ve oradan büyük ödülü alıp gelmektedir.

Daha iyi, daha büyük güç ve ledünnî ödül doğru bir yolu inşa et­mektedir. Onun içindir ki yüce Allah 68. âyette Elbette biz onları dosdoğru bir yola iletirdik ifadesine yer vererek '"sırât-ı müsta­kim" dediği doğru yolu nelerin oluşturduğunu göstermiş, kendisinin hangi in­sanları bu yola sokacağını da açıklamıştır. Bu yolun kilometre taşlanın, tâğutu inkâr, Allah'a Peygamber'e itaat, yani sorunları tağuta götürmemek, mü­nafıklık etmemek, Peygamber'den uzaklaşmamak, Allah'tan af dilemek, ve tam bir teslimiyetle Peygamber'in öğütlerini dinlemek oluşturmaktadır. B.Bayraklı

Şayet onlar emrolunanı yapacak olsalardı, amellerine karşı onlara büyük bir mükâfaat verirdik. Onların niyetlerini sağlamlaştırır, görüşlerini kuvvetlen­dirir, amellerini yapmaları için onlara güç ve kuvvet verirdik. Onları mutlaka, kendisinde hiçbir eğrilik bulunmayan dosdoğru bir yol olan İslama iletirdik.

Allah teala, tağutu hakem tayin edenlerin akıbetlerini belirttikten sonra, Allah'a ve Peygambere itaat edenlerin ne gibi derece ve makamları olduğunu da belirterek buyurdu ki:Taberi

"Sıddîk" doğru ve adil olan kimsedir; her zaman doğruluk ve hak üzere olan, bütün işlerinde hakkı koruyan ve doğru olan, tüm kalbiyle her zaman hakkın ve adaletin yanında yer alan, hiçbir zayıflık göstermeksizin tüm haksızlıklara karşı çıkan kimsedir. Sıddîk olan kimse o denli temiz ve bencillikten uzaktır ki, sadece dostları değil, düşmanları bile ondan tarafsızlık ve adalet bekler.
"Şehid" kelimesinin sözlük anlamı bir şeye şahit olan "tanık"tır. Hayatının her yönünde onu uygulayarak imana şahitlik (tanıklık) eden kişi şehiddir. Allah yolunda öldürülen kişiye de şehid denir, çünkü o Allah için isteyerek ölümü seçer. Doğru olduğuna inandığı şey için hayatını feda etmesi, imanındaki ihlasın bir göstergesidir. Herhangi bir şey hakkında doğrudur demesinin, o şeyin gerçekten doğru olduğuna yeter delil teşkil ettiği kimseler de şehiddir.
"Salih" ise inancında, niyetinde, sözlerinde ve hareketlerinde doğru olan ve hayatının her yönünde doğruluğu benimseyen kimsedir.
Yani, "Şüphesiz bu dünyada böyle kimselerle arkadaşlık eden kişi ahiret'te de onlarla beraber olacaktır." Eğer bir kimsenin feraseti tamamen yok olmamışsa, kötü kimselerle arkadaşlık etmenin bu dünyada bile zararlı olduğunu ve ahiret'te ise, onları aynı akıbetin beklediğini farkedecektir. Bu nedenle iyi kimseler bu dünyada sürekli doğrularla arkadaşlık ve dostluk kurmak isterler. Ahiret'te de o doğrularla birlikte olmak için dua ederler. Mevdudi

Nisa sûresinin 69. âyetini anlayabilmek için 59. âyete gitmek gere­kir. 59. âyette Allah'a, Peygamber'e, aralarından siyasî erkin emanet edil­diği kimselere itaat edilmesi; tartıştıkları zaman konunun çözümü için Al­lah'a ve Peygamberi'ne gitmeleri emrolunmuştu. 60. âyetten 68. âyete ka­dar bunu yapmayanların durumu açıklandı. 69. âyette de 59. âyette verilen emri yerine getirenlerin durumu açıklanmaktadır. Yüce Allah, kendisine ve Peygamberi'ne itaat edenleri, peygamberlere, sıddîklara, şehidlere ve sâlih insanlara arkadaş yapmaktadır.

Müfessirler âyetin nüzulüne sebep olarak bazı olaylar naklederler. Bunları nakletmeksizin diyoruz ki, âyet kimlerin yukarıda sayılan insan­larla beraber olup olamayacaklarını cevaplandırdığı gibi, bu konudaki ev­rensel kuralı koyarken teşvik edici bir özellik de taşımaktadır.

1. Allah'a ve Peygamber'e itaat etmek. Âyetin bu kısmında yer alan itaat kavramının içini doldurmak gerekiyor, ttaat kelimesinin içini doldur­mak için âyetin arka planına gitmek en doğru metot olacaktır.

a) Çözümü Allah ve peygamberinde aramak. Münakaşa edildiğinde Allah'a ve Peygamber'e, yani Kur'an ve Sünnet'e giderek çözüm aramak gerekiyor. Buradaki tartışma, elbette dinî konularla ilgilidir. Böyle hareket edildiğinde Allah'a ve âhiret gününe inanıldığı ispatlanmış olmaktadır. Nisa sûresinin 59. âyeti itaat kelimesinin içine bu esası koymaktadır.

b) Allah ve Resulü'nün önüne geçmemek. "Ey iman edenler! Allah ve Resulü'nün önüne geçmeyiniz. Allah'tan sakınınız. Şüphesiz Allah işi­tendir, bilendir" (Hucurât 49/1). Allah müslümanlarla yolda yürüyor mu ki önüne geçmeyiniz deniyor? Buradaki anlamı fizikî olarak düşünemeyiz; ama müslümanlar kendi görüşlerini, düşüncelerini, fetvalarını Allah ve Resulü'nün fetvasının önüne geçirebilirler. Âyetin devamında, bu dav­ranışın takvaya ters düştüğüne de işaret vardır. Çünkü âyetin devamında takvanın sakınma boyutu gündeme getirilmektedir. İtaat takva demektir, yani Allah'tan sakınarak yanlış iş yapmamaktır.

c) Çekişmemek. Enfâl sûresinin 46. âyetine göre Allah ve Resulü'ne itaat, insanların birbirleriyle çekişip dağılmalarını önlemektedir. Allah in­sanların dirlik düzenlik içinde olmalarını, tefrikaya düşmemelerini ister. Bu emri yerine getirdiklerinde itaati gerçekleştirmiş olacaklardır.

d) Dinî konuları tâğuta danışmamak. Allah tâğutun inkâr edilmesini emretmektedir (Nisa 4/60). Bu emri yerine getirmek Allah'a itaattir. Tâğu­tun inkâr edilmesi, insanın fikrî ve amelî alanına şeytanı sokmaması anla­mına gelir. İnşam olumsuzluklara iten bütün yanlış fikirler tâğut denen tanrıyı oluşturmaktadır. Bunlardan uzak durmak Allah'a itaat etmektir.

e) Allah'ın verdiği öğüdü yerine getirmek. İnsanın yapması için verilen emirleri yerine getirmek itaattir (Nisa 4/66). İnsanı olgunlaştıran, inşam Allah'a yaklaştıran, insanı insana dost yapan bütün eylemler itaat kapsamına girer. Kısaca günahlardan sakınıp, iyilikleri yerine getiren in­sanlar Allah'a itaat etmiş olmaktadırlar. Yüce Allah bunu gerçekleştirme­leri için insanlara peygamberlerin, sıddîklann, şehid ve iyilerin beraberli­ğini vaad etmektedir. Onların arkadaşlığını sunmaktadır. Çünkü sayılan bu dört grup insan ilâhî ihsana mazhar olmuşlardır. Yüce Allah burada müslümanlan münafıklar gibi, ikiyüzlülük yapıp sosyal yapıyı ve manevî alanı kirletmemeleri için bu amaca yöneltmekte ve önlerine bir hedef koy­maktadır. Hedef cennette sayılan dört grup insanlarla beraber olmak ve onlarla arkadaşlıkta bulunmaktır.

Sıddîklar kimlerdir? Bu sorunun cevabı bazı âyetlerde verilmekte­dir: "Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler var ya, işte kötülükten sakı­nanlar onlardır" (Zümer 39/33). "Allah'a ve Peygamberi'ne inananlar, işte onlar sıddîklardır" (Hadîd 57/19). Doğruyu getiren, onu tasdik eden, takva sahibi, Allah'a ve Peygamberi'ne inananlar sıddîk sıfatını kazanmaktadır­lar. İnançlarına asla şüphe karıştırmazlar.

Şehidler ve iyi insanlar da onların ardınca gelmektedirler. Allah uğ­runda hayatlarını feda edenler, bilgide ve davranışta insanların problemle­rini çözecek kadar olgun insanlar da şehid kapsamına girmektedirler. Al­lah'a ve Peygamberi'ne itaat edenler bu grubun beşincisi olmaktadır. Bu dünyada Tevbe sûresinin emrini yerine getirenler, öteki dünyada da aynı şeyi bulacaklardır.

Ey iman edenler! Allah'tan sakını­nız ve sâdıklarla beraber olunuz! (Tevbe 9/119). Yüce Allah bu âyetinde grup psikolojisinin önemini vurgulamaktadır. Çünkü grup, üyelerinin ira­desini kullanır, kişinin bağımsızlığını elinden alır, sel gibi önüne katıp götü­rür. Sıddîklarla beraber olan, onların grubunda bulunan insanlar kötülük­lerden korunmuş olurlar. Onlar ne iyi arkadaştırlar. "Yu­muşak huyluluk, lutufkâr davranış" mânasına gelen nfktan türeyen refik "birbirlerine yumuşak davranan, birbirine destek olan, birbirinden istifade eden ve birbirine şefkat gösteren arkadaş" anlamına gelmektedir.

Demek âhiretteki birliktelik dünyada itaat eylemiyle kazanılmakta­dır. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, refik denen arkadaşlık, eylemle olur sözle değil. Peygamberle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyilerle arkadaş olmanın, insanı teşvik edici bir ödül olduğu ortadadır. Bu dünyada Al­lah'ın emirlerini yerine getirerek O'na itaat, Peygamber'in sünnetine uya­rak Peygamber'e itaatin neticesinde nelerin elde edileceğinin bilincini ve­ren bu âyet, iman, amel ve itaatin arkadaşlığa nasıl dönüşeceğine açıklık getirmektedir. 70. âyette, yukarıda sayılan kişilerle beraberliğin ve arka­daşlığın ne olduğu ifade edilirken, Allah'ın bir lutfu olduğu gündeme geti­rilmektedir. "Bu lütuf Allah'tandır" denmekle, aslında başka bir ilkeye de işaret edilmektedir.

Fatiha sûresinin 7. âyetindeki "kendilerini nimetlendirdiğin kimse­lerin yoluna" ifadesini açıklarken, bu âyete intikal etmiştik. Peygamber­lik, sıddîklık, şehidlik ve iyi olma aslında Allah'tan bir lutuftur. Bir insa­nın bunlarla arkadaş olması da, başka bir ifade ile bu arkadaşlık için ge­rekli olan amelleri üretmesi de bir lutuftur.

Bunun gizlice işaret ettiği şey, insanların âhirette kazanacakları bu ödülü sadece kendi güçleriyle yaptıkları amellere mal etmemeleri, bir ilâhî lütuf olduğuna da inanmalarıdır. Çünkü "Bilen olarak Allah yeterli­dir" denirken, bütün işlerin ilâhî bilgi altında gerçekleştiğine işaret edil­mektedir. Bir insan âhirette peygamberler, sıddîklar, şehidler ve iyilerle beraber olabilecek amelleri üretecek de Allah'ın ondan bilgisi olmayacak ve bu bilgisini lutfa dönüştürmeyecek, bu mümkün müdür? B.Bayraklı

Kim, Allah'ın ve Peygamberin emirlerine boyun eğip hükümlerine rıza göstererek Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine itaat etme nimetini verdiği Peygamberlerle, Peygamberlerin izinde giden sadık insanlarla, Allah yolunda öldürülen şehitlerle ve Allah'ın salih kullarıyla beraber olacaklardır. Bunlar ne güzel cennet arkadaşlarıdır.

Ayet-i kerimede geçen ve "Doğru olanlar" diye tercüme edilen kelimesinden maksat, bazı âlimlere göre "Peygamberlere uyanlar" demektir. Bunlara "Doğru olanlar" denilmesinin sebebi, Peygamberin yollarını izlemeleri, onlardan sonra da yollarından ayrılmadan devam etmeleridir.

Diğer bir kısım âlimlere göre ise bu kelimeden maksat, "Çokça sadaka verenler" demektir.

Bu hususta Mikdat b. el-Esved'in şunları söylediği rivayet edilir. "Dedim ki Ey Allah'ın Resulü, ben senden bir şey işittim ve o konuda şüpheye düştüm. "Resulullah da buyurdu ki: "Sizden biriniz bir mesele hakkında şüpheye düşecek olursa onu bana sorsun." Bunun üzerine ben de dedim ki: "Senin, hanımla­rın hakkında "Ümit ederim ki benden sonra onlar için sıddıklar olur." diye söy­lediğin sözdür." Resulluîlah buyurdu ki: "Hayır bu o değildir. Fakat sıddıklar, sadaka verenlerdir.

Taberi diyor ki: "Şayet bu hadisin senedi sahih olmuş olsaydı, "Sıddik"m mânâsı hakkında bu hadisin ifadesinin dışında bir şey söylemeyi caiz görmezdik ve bu hadisi bırakıp başka bir şeye başvurmazdik. Fakat bunun senedinde bazı şeyler vardır. Bu nedenle "Siddîkîn" kelimesinin mânâsının, "Sözünü doğruluyanlar" olduğunu söylemek daha isabetlidir. Zira "Sıddîk" kelimesinin Arap­ça'da hatıra gelen ilk mânâsı budur.

Âyette geçen ve "Şehitler" diye izah edilen kelimesi kökünden türemiştir. Allah yolunda Öldürülenlere "Şehit" denilmesi ise onların, Ölünceye kadar, Allah'ın haklı olduğuna dair doğru bir şahit­likte bulunmalarındandır.

Âyette geçen "Salihier"den maksat ise hem gizli amelleri hem de açık amelleri salih olanlardır.

Bir kısım müfessirler, bu ayet-i kerimenin, Resulullah'ın vefatından son­ra, derecesinin yüceliğinden dolayı âhirette onu göremeyeceklerine üzülen in­sanlar hakkında nazil olduğunu söylemişlerdir.

Bu hususta Said b. Ciibeyr diyor ki: "Ensardan bir adam, Resıılullah'a geldi. O üzgündü. Resulullah ona: "Ey filan ne oluyor ki seni üzgün görüyo­rum?" dedi. O adam da dedi ki: "Ey Allah'ın Peygamberi, senin hakkında dü­şündüğüm bir şeyden dolayı üzgünüm." Resulullah: "Nedir o?" dedi. O kişi de: "Şimdi biz, sabah akşam senin yanına geliyoruz, yüzüne bakıyoruz. Seninle bir­likte oturuyoruz. Yarın sen Peygamberlerle birlikte yüce makamlara çıkarıla­caksın. Artık biz sana ulaşamayacağız." dedi. Peygamber efendimiz hiçbir ce­vap vermedi. Bunun üzerine Cebrail (a.s.) "Kim, Allah'a ve Peygamberine itaat ederse işte onlar, Allah'ın, kendilerine nimet verdiği Peygamberler, doğru olan­lar, şehitler ve salih kimselerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştırlar." âyetini indirdi. Resulullah da adamı çağırtıp onu müjdeledi.

Bu izahlardan da anlaşıldığı gibi cennetin yüksek derecelerinde bulunan kimseler, daha aşağı derecede bulunanların yanlarına gidip gelebilecekler, cen­netin bahçelerinde bir araya gelerek, Allah'ın, kendilerine verdiği nimetlere ka­vuşacaklar ve onu göreceklerdir. Taberi

Münâfıkların yanlışları ve nasıl davranmaları gösterildikten sonra, samimiyetle inananların yapması gerekenler; Allah Rasûlü'ne karşı takınılması gereken tavırlar belirlenmektedir: Tüm ihtilaflı durumlarda Allah Rasûlü'nü can u gönülden hakem yapmayanlar, iman etmiş sayılmazlar. Buna göre mü’minlerin herhangi bir ihtilafta Rasûlullah'a gitmeleri ve o'nun verdiği hükme teslimiyet göstermeleri gerekmektedir:

Ve Allah ve Elçisi bir işte hüküm verdiklerinde, hiç bir mü’min erkek ve mü’min kadın için kendi işlerinde serbestlik yoktur. Ve kim Allah'a ve Elçisi'ne isyan ederse o, açık bir sapıklıkla sapmıştır. (Ahzâb/36)

Bu âyetin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler verilmiştir:

Bir kesim (âyetin nüzûlü ile ilgili olarak) şöyle demektedir: Bu âyet-i kerîme, ez-Zübeyr b. el-Avvâm'm Ensâr'dan biriyle tartışması hakkında nâzil olmuştur. Aralarındaki anlaşmazlık bahçelerinin sulanması ile ilgiliydi. Hz. Peygamber ez-Zübeyr'e şöyle dedi:

— Önce sen arazini sula, sonra da suyu komşunun arazisine sal.

Hasım ise Rasûlullah'a şöyle dedi:

— Görüyorum ki, halanın oğluna iltimas geçiyorsun.

Bunun üzerine Rasûlullah'ın (s.a) yüzünün rengi değişti ve ez-Zübeyr'e dedi ki:

— Bahçeni sula, sonra da su tarlanın duvarlarına ulaşıncaya kadar hapset.

İşte bunun üzerine, Hayır, Rabbine aadolsun ki... iman etmiş olmazlar âyeti nâzil oldu.

Buyrukların nüzûl sebebi ile ilgili olarak şu rivâyet gelmiştir; Sâbit b. Şemmâs ile bir Yahûdi karşılıklı olarak övünmeye koyuldular. Yahûdi şöyle dedi:

— Allah'a yemin olsun ki, bize kendimizi öldürmemiz yazıldı [emredildi], biz de öldürdük. O kadar ki, öldürülenlerin sayısı 70.000 kişiyi buldu.

Sâbit de şöyle karşılık verdi:

— Allah'a yemin olsun ki, Allah bize de kendinizi öldürün diye yazacak olsa, şüphesiz biz de bunu yapardık.

Ebû İshâk es-Sebîl de der ki: Şâyet onlara kendinizi öldürün... diye yazsaydık âyet-i kerîmesi nâzil olunca, birisi, “Biz bununla emrolunacak olsak mutlaka bunu yaparız. Fakat bizi bundan esenliğe kavuşturan Allah'a da hamd olsun” dedi. Bu husus Rasûlullah'a (s.a) ulaşınca şöyle buyurdu: “Şüphe yok ki, ümmetim arasında öyle erler vardır ki, iman kalplerinde, yerlerinde sapasağlam duran dağlardan daha sağlamdır.”

İbn Vehb der ki: Mâlik dedi ki: Bu sözü söyleyen Ebû Bekr es-Sıddîk'tır (r.a). Mekkî de, bu sözü söyleyenin Hz. Ebû Bekr olduğunu zikretmektedir. en-Nakkaş ise bu sözü söyleyenin Ömer b. el-Hattâb (r.a) olduğunu zikretmiştir, Ebû Bekr es-Sıddîk'dan (r.a) da şöyle dediği zikredilmektedir: “Eğer üzerimize böyle bir şey yazılacak olsaydı, şüphesiz ben, önce işe kendimden ve aile halkımdan başlardım.”

Bu âyet, yeni bir söz başlangıcı olup, başka bir hâdise hakkında nâzil olmuştur ki o da şudur: Urve b. Zübeyr'den (r.a) rivâyet edildiğine göre, Ensâr'dan bir adam Zübeyr ile, hurmalığını suladığı bir su hususunda nizalaşmıştı. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a), Zübeyr'e demişti ki:

— Kendi toprağını sula. Sonra suyu, komşunun toprağına sal.

Bunun üzerine Ensâr'dan olan adam şöyle demişti:

— O, halanın oğlu olduğu için böyle hükmettin.

Bunun üzerine Hz. Peygamber'in (s.a) yüzünün rengi değişti ve sonra Zübeyr'e şöyle dedi:

— (Bahçeni) sula. Ağaçların köklerine (veya bahçenin duvarlarına) varıncaya kadar da suyu salma.

Bil ki bu hususta hüküm şudur: Kimin arazisi, vâdiye [suya] daha yakınsa, suyu çevirmede onun önceliği olup, tarlasını tamamen sulamak hakkıdır. İşte bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a), Zübeyr'e (r.a) müsamahalı bir şekilde sulamasını söylemişti. Zübeyr'in hasmı su-i edepte bulunup, Hz. Peygamber'in (s.a) müsamahalı emrini lâyıkı ile değerlendiremedi. İşte bu sebeple de, Hz. Peygamber (s.a), Zübeyr'e, sulama hakkını tastamam kullanmasını emretti. Hasmı ise bunu bir kayırma zannetti.

89-70. âyetlerde, Kim de Allah'a ve Elçi'ye itaat ederse artık onlar, Allah'ın, peygamberlerden, sıddîklardan, şehidlerden ve sâlihlerden kendilerine nimet verdiği kişilerle beraberdir. Ve bunlar arkadaş olarak ne güzeldir! Bu, Allah'tan bir lütuftur. En iyi bilen olarak Allah yeter buyurularak, insanlık hakka davet edilmekte, şirk ve nifaktan uzak durarak kendilerini kurtarıp büyük ödüllere nail olmaları istenmektedir.

Bu âyetlerin sebeb-i nüzûlü hakkında şunlar nakledilmiştir:

Âlimler bu âyet-i kerîme'nin sebeb-i nüzûlü hakkında birkaç açıklama zikretmişlerdir:

a) Bir grup müfessirin rivâyet ettiğine göre, Hz. Peygamber'in azatlı kölesi [mevlâ] olan Sevban, Hz. Peygamber'i çok seviyor ve o'ndan ayrılmaya hiç dayanamıyordu. Bir gün, yüzü değişmiş, bedeni incelip zayıflamış ve yüzünü hüzün bürümüş olduğu hâlde Hz. Peygamber'in yanına gelir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) ona hâlini sorunca, o şöyle der:

— Ey Allah'ın Rasûlü! Benim şundan başka hiç bir derdim yok: Seni görmediğim zaman özlüyor, seninle karşılaşıncaya kadar büyük bir yalnızlık duyuyorum... Derken âhireti hatırlıyor, bu sefer de seni orada görememekten korkuyorum... Çünkü ben, cennete girdirilsem bile, sen peygamberlerin derece ve makamlarında olacaksın, bense kulların derece ve makamlarında; binaenaleyh, seni göremeyeceğim. Eğer cennete girdirilmezsem, o zaman da seni asla göremeyeceğim...

Bunun üzerine, bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

b) Süddî şöyle demiştir: Ensâr'dan bir grup insan, “Yâ Rasûlallah! Sen cennetin en üst (makamında) oturursun; biz ise seni özleriz... Ne yaparız o zaman?” deyince, bu âyet-i kerîme nâzil olur.

c) Mukâtil şöyle demiştir: Bu âyet-i kerîme, Hz. Peygamber'e, “Yâ Rasûlallah! Biz senin yanından ayrılıp çoluk-çocuğumuzun yanına varınca, seni özlüyoruz. Yanına dönünceye kadar hiç bir şey bize fayda vermiyor. Sonra, senin cennetteki derece ve makamını düşündük, binaenaleyh, şâyet cennete girersek, biz seni nasıl görebileceğiz?” diyen Ensâr'dan bir kimse hakkında nâzil olmuştur. Onun bu sorusu üzerine Cenâb-ı Hakk, bu âyeti indirmiştir. Hz. Peygamber (s.a) vefat edince, o kendisine ait bir bahçede bulunduğu sırada Ensâr gelip Hz. Peygamber'in vefat ettiğini ona haber verdi. Bunun üzerine o, “Allahım! Onunla tekrar karşılaşıncaya kadar o'ndan başka hiç bir şey görmemem için gözlerimi kör et!..” dedi ve olduğu yerde hemen kör oldu. Hz. Peygamber'i şiddetli bir sevgiyle sevdiği için, Cenâb-ı Hakk onu cennette Hz. Peygamber'in yanına koyar.”

d) Hasan el-Basrî şöyle der: Mü’minler, Hz. Peygamber'e şöyle dediler: “Biz, seninle ancak dünyada müşerref oluyoruz. Âhiret hayatı başladığındaysa, sen ilk dereceye yükseltileceksin...” Bunun üzerine, Hz. Peygamber (s.a) hüzünlendi, mü’minler de hüzünlendiler... Bundan dolayı bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Muhakkik âlimler şöyle demişlerdir: “Bu rivâyetlerin sahih olduğunu inkâr etmiyoruz. Fakat, âyetin sebeb-i nüzûlünün, bundan daha büyük bir şey olması gerekir: Bu da, tâate teşvik ve ona isteklendirmedir. Çünkü, sebebin hususiliği, lafzın umumiliğine mani olmaz. Binâenaleyh, bu âyet, bütün mükellefler hakkında şu umumi hükmü ifade eder: Allah'a ve Rasûlü'ne itaat eden herkes, hiç şüphesiz, Allah katında üstün dereceler ve çok şerefli mertebeler elde eder.

الصّدّيق [SIDDÎQ]

Bu sözcük, “doğrulukta veya doğrulamakta mübalağa gösteren, ileriye geçen kimse” demektir. Bu kimselerin nitelikleri şöyle beyân edilmiştir:

Allah'a ve Elçisi'ne inanan kimseler; işte onlar, Rabb'leri nezdinde sıddîkların ve şehidlerin ta kendilerdir. Onlar için karşılıkları ve nûrları vardır. İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayan kimseler de; onlar cahîm'in ashâbıdırlar. (Hadîd/19)

Ve doğruyu getiren ve onu tasdik eden kişi; işte onlar, takvâ sahiplerinin ta kendileridir. (Zümer/33)

 الشّهيد[ŞEHÎD]

الشهيد [şehîd] kelimesi, ism-i fail manasında, fail vezninde bir kelime olup “ileri derecede tanık olan” demektir ki bu, Allah'ın da niteliklerinden biridir. Bu sözcük kullara izafe edildiği zaman, Allah'ın varlık ve birliğine en iyi tanıklık eden” demek olur ki bunlar da, hakkaniyetli davranan bilginlerdir:

Allah, melekler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, şüphesiz Allah'tan başka ilâh diye bir şeyin olmadığına tanıklık etti. O, azîz, halîm'den başka ilâh diye bir şey yoktur. (Âl-i İmrân/18)

Bu bilince erenler, canları pahasına Allah'ın varlığına ve birliğine tanıklık ederler. İşte bu bilgi ve bilinçle canını, Allah'ın dinine yardım, O'nun dininin hakk, onun dışındakilerin ise bâtıl olduğuna tanıklık etme uğruna feda edenlere de “şehîd” denir. H.Yılmaz

Lafzen, “ve o zaman küçük birlikler halinde yahut hep beraber ilerleyin”. Son tanımlama, günümüzde “topyekun savaş” olarak adlandırılan olguyu ifade etmektedir. Hizr terimi, yalnızca kişinin kendisini muhtemel bir tehlikeye karşı korumak için sarf ettiği çabayı değil, ama aynı zamanda (bu bağlamda) askerî organizasyon, teçhizat vb. ile ilgili gerekli bütün hazırlıkların yapılmasını da kapsar. Bu anlamdaki savaş, bu surenin 59. ayetinde öngörülen ideolojik devlet yönetiminin ilkelerinden doğmaktadır. Müslümanların toplumsal hayatlarını Kur’an'da ortaya konulan ideolojik öncüllere dayalı bir devlet çerçevesi içinde organize etmeleri istendiğinden, onların İslam'ın sosyal sistemine ve dünya görüşüne muhalif olan ve -beklendiği gibi- onun yıkılması için şartlanmış bulunan grupların veya milletlerin düşmanlığına karşı hazırlıklı olmaları gerekir. Sonuç olarak, Allah yolunda savunma savaşı kavramı (cihâd) İslam'ın sosyo-politik modelinde hakim bir rol oynar ve Kur’an'ın pekçok yerinde zikredilir. M.Esed

Bu hitap, müslümanların Uhud'da yenilmesi nedeniyle cesaretleri artan komşu kabileler hakkındadır. Müslümanlar her taraftan tehlike ile sarılmışlardı ve her taraftan saldırı tehditleri ve söylentileri geliyordu. Müslüman tebliğciler İslâm'ı öğretmeleri için çağırılıyorlar ve sonra acımasızca öldürülüyorlardı. Medine sınırları dışında ne can, ne de mal güvenliği kalmıştı. Bu durum müslümanların, bu kadar büyük tehlikeler karşısında İslâm hareket ve davetini sürdürebilmeleri için çok büyük çaba harcamasını gerektiriyordu. Mevdudi

Bir diğer anlam da şudur: O, sadece tehlike karşısında kendi cesaretini yitirmekle kalmaz, diğerlerini de cihaddan döndürmek ve vazgeçirmek için korkutur. Mevdudi

Yemin olsun ki şayet size, zafer ve ganimet gibi, Allah'tan bir nimet eri­şecek olsa, cihaddan geri kalan bu münafık, sanki aranızda hiçbir dostluk yok­muş ve o adam, görünürde de olsa sizin dininizde olan birisi değilmiş gibi "Keş­ke onlarla beraber olsaydım da büyük bir pay elde etseydim." der.

Allah teaia bu âyetle münafıkların savaş hakkında tutumlarını bildir­mektedir. Şayet onlar savaşa katılırlarsa sadece ganimet elde etme gayesiyle ka­tılırlar. Eğer katılmazlarsa kalblerindeki şüpheden dolayı katılmazlar. Yoksa on­lar ne savaşa katılmaktan sevap ümid ederler ne de katılmamaktan dolayı ceza­landırılmaktan korkarlar.

Allah teala, çetin imtihanlardan biri olan savaş karşısında münafıkların hallerini belirttikten sonra hakkıyla iman eden müminleri Allah yolunda cihad etmeye teşvik ederek şöyle buyurdu. Taberi

Kur'an'ın asıl amacı insanlar arasında barışı tesis etmektir. Diğer ta­raftan hayatın bir gerçeği de barışı bozanların mutlaka ortaya çıkacağıdır. İnsanlığın bu durumu insanın biyolojik yapısını andırmaktadır. Vücutta aslolan sıhhattir, ama vücutta mikrobun olması da bir doğa kanunudur. Mik­roplar sıhhatin düşmanıdır. Onun işi bedenin herhangi bir hücresinde faa­liyet gösterip bedenin dirlik düzenini bozmaktır.

İslâm kendi mânası gereği insanlar arasında barış denen sosyal sıh­hati tesis edip korumayı amaçlamaktadır. Ama kötüler, insanlığı bir yerin­den kemirmeye başlayarak barışı bozmaya çalışırlar. Böyle bir durumda Allah tedbir alınmasını, tedbirin yeterli olmadığı durumlarda savaşı uy­gun bulur. Vücutta ameliyat ne ise sosyal yapıda da savaş odur.

Bakara sûresinin 208. âyetinde açıklandığı gibi, bütün müslümanların barışı amaçlaması dinin emridir. Bu barışı tehdit eden unsurların çı­kabileceği de bir gerçektir. Bakara sûresinin 217. âyetinde anlatıldığı gibi, saldırmazlık örfü insanlığın gerçekleştirdiği bir kültürdür, ama bunun teh­dide açık olduğu da bilinen bir gerçektir. Dünyada barışı ve saldırmazlık örfünü tesis edip yaşatmak sadece insana mahsus bir özelliktir.

1. Ayetin analizine girersek ilk emrin barışı veya saldırmazlık ör­fünü bozacak olanlara karşı tedbir alınmasıyla başladığı görülür, Ey iman edenler! Koruma tedbirinizi anlamına gelmektedir. Düşman ne ile hazırlanıyor ve saldırma planı düzenliyorsa, o alanda silâhlanma tedbi­rinin alınması demektedir. Düşman savaş teknolojisi üretiyorsa savaş tek­nolojisi, kültür savaşı yapıyorsa kültürünü koruma silâhlan ne ise onlarla tedbirini almak gerekiyor. Düşman ekonomik savaş için hazırlanıyorsa ekonomiyi güçlü tutmanın tedbirleri alınmalıdır.

Günümüzde hem savaşlar hem de savaş taktik ve silâhlan değişip çeşitlendi. Ekonomik, kültürel ve din savaşları eskiye nisbetle derinlik kazan­mış, kitle haberleşme araçları bunları hızlandırıp daha etkili hale getirmiş­tir. Sosyal hayatın bu mücadelelerinden yara almadan çıkabilmek için ted­bir alınmasını emreden Allah, zaferin iyilerden yana olmasını istemektedir.

2. Bölük bölük, yahut topyekün savaşınız. Aye­tin bu kısmî savaşın sadece meydan muharebesi olmayıp diğer savaş çe­şitlerini de kastetmektedir. Bir milletin içinden bazı gruplar kültür müca­delesini, bazı gruplar siyasî mücadeleyi, bazı gruplar da ekonomik müca­deleyi vereceğinden âyette "bölük" kavramı yer almaktadır. Bölük, sadece ordudaki bölüğü değil meslek gruplarını da ifade etmektedir. Ama bütün bir millet kendi bayrağını, vatanını, bağımsızlığını, kültürünü ve manevî değerlerini korumak için tedbirin alınmasına yardımcı olmalıdır.

Topyekün savaşa çıkınız ifadesinden bunu anlamak gereki­yor. Kadın, erkek, genç, ihtiyar bütün bir millet, millet olmanın şuurunu yaşatma, koruma ve gelecek nesillere bırakma savaşı vermelidir. Millî de­ğerlerin düşmanı çoktur. Bu düşmanlara karşı tedbirli olmak bir seçenek değil tam tersine ilâhî bir emirdir. İyiliği, güzelliği, doğruluğu ve hakkı korumak, yaşatmak ve geliştirmek için verilen bir savaş da bu âyetin kap­samına girmektedir.

3. 72. Ayette böyle bir mücadelede alırlar. Eğer size bir felâket erişirse: 'Allah bana lütfetti de onlarla be­raber bulunmadım' der. Yüce Allah yukarıda sayılan savaşlara karşı gönülsüz olduğu için işi ağırdan alanların ruh hallerini açıklamaktadır. 73. âyette başka şartlar altında başka türlü konuştuğunu da gündeme getir­mektedir. "Eğer Allah'tan size bir lütuf erişirse, sanki sizinle onun arasın­da bir dostluk yokmuş gibi 'Keşke onlarla beraber olsaydım da ben de bü­yük bir basan kazansaydım' der."

Münafık insanlar şahsiyet itibariyle ikili oynadıkları gibi, olaylara da aynı gözle bakarlar. İstikrarlı bir ruh haletine sahip değillerdir. Korkak olduklarından savaştan kaçarlar, ağırdan alırlar, ama arkadaşlarının yani aynı milletin kaderini paylaştıkları vatandaşlarının zaferini görünce de onlara katılmanın hasretini çekerler. Bu münafıklık, onların maneviyat­larını derinden yaralamakta, yıpratmakta ve Allah katında değerlerini düşürmektedir.

Bu üç âyetten çıkarılabilecek başka bir genelleme de şudur: Yüce Allah gerçekçi bir şekilde emirlerini verip istisnaları gündeme getirmek­tedir. Bölük bölük veya toplu halde savaşa çıkılmasını emrettiği halde, bu­na ters düşen insanların da olabileceğini göz ardı etmemektedir. Milletin ya da ordunun başına gelecek olan belâlara ortak olmak istemeyen, ama başarıları paylaşmak isteyen dönek ruhlu insanların olacağı ihtimali unu­tulmamalıdır. Bunun anlamı şudur, dışarıdaki düşmanın başarısını, içeri­deki insanların mücadeledeki yavaş davranmaları artırmaktadır.

Bu durumlarda eğitimin vereceği bilinç, iman, gönül ve akıl kültü­rü, münafıkların azalmasını temin edecektir. Bir millet düşmanları için tedbir alırken, içerideki düşmanlarını görmez, ihmal eder ve küçümserse; içeridekilerin yarasının daha büyük olacağını, hatta ihanete varabileceğini bu âyetler vurgulamaktadır. B.Bayraklı

Yani, "Onlar açıkça anlasınlar ki yalnızca dünyevî faydalar peşinde koşanlar Allah yolunda savaşmaya meyletmezler. Sadece, Allah'ı razı etmekten başka düşünceleri olmayan, Allah'a ve ahiret gününe tam anlamıyla iman eden ve bu nedenle bu dünyanın bütün zevk ve çıkarlarını Rablerini razı etmek için feda edebilecek olan kimseler, Allah yolunda savaşmaya hazırdırlar. Onlar bu dünyada "başarılı" olmasalar da, amellerinin ahiret'de boşa çıkmayacağından emindirler. O halde sadece bu dünyada kazanacakları fayda ve çıkarlara önem verenler Allah yolunda yürüyemezler." Mevdudi

Kuranın bildirdiği savaş, toplumu savunma amacına yöneliktir ve belli kurallara bağlı bir savaştır. Yoksa eline bir silah alıp “Allah adına savaşıyorum” şeklinde değildir. M.Sağ

Bu âyetin öncekilerle yakın ilişkisi vardır: Kur'an'ın genelinde yüce Allah, insanların inkâra sapmalarını, yanlış davranışta bulunmalarını çe­şitli sebeplere bağlamaktadır. Bunlardan biri de dünya ve âhiret arasındaki tercihtir. İnsanların dünya ve âhirete karşı tutumları, onların iman ve dav­ranışlarını etkileyip hata yapmalarına sebep olmaktadır. Meselâ İsrâ sûre­sinin 18-19. âyetleri dünya ve âhiret tercihini ele almaktadır. "Her kim, bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız." "Kim de âhireti ister ve bir mümin olarak ona yaraşır bir şekilde çalışırsa işte bunların çalışmaları makbuldür."

Âhireti isteyenin, bu isteğini çalışmasıyla, emek vermesiyle ispat etmesi istenmektedir. Bu çaba ve emek nedir denirse, sorunun bir cevabı Nisa sûresinin 74. âyetinde verilmektedir. Âhireti isteyen insan dünyevî değerlerden ötürü değil Allah yolunda, yani uhrevî değerler adına savaş­maktan çekinmez.

Nisa sûresinin 74. âyetinde yer alan "Allah yolunda" kavramı, dün­yevî meseleleri dışarıda bırakmaktadır. "Allah uğruna" kavramının kapsa­mında Bakara sûresinin 251 ve Hac sûresinin 40. âyetlerine göre iyinin ve manevî değerlerin yaşatılması vardır. Nisa sûresinin 148 ve Hac sûresinin 39. âyetine göre de zulüm, yani hakların çiğnenmesi vardır. İnsan hakları ve evrensel değerler Allah yolunu oluşturmaktadır. Bunlar için savaşılır. Namus, hürriyet, vatan uğruna verilen mücadele de Allah yolunda veril­mektedir. Çünkü Bakara sûresinin 84. âyetinde insanların öldürülmemesi, yurtlarından çıkarılmaması yapılan antlaşmanın maddeleri arasına kon­muştur. Bu maddelere muhalefet edenlere savaş açmak, Allah yolunda savaşmak anlamına gelmektedir. Bu savaşı dünya hayatını verip âhireti alanlar yapacaktır. Bu kutsal savaştan galip gelen gazilerle şehidler ilâhî ödüle lâyık görülmüştür. Böylece 72. âyette geçen savaşa karşı ağırdan alanların neden böyle davrandıklarının cevabını 74. âyet vermektedir. On­lar dünyayı alıp âhireti bırakanlardır. Çünkü âhireti alıp dünyayı bırakan­lar, Allah uğrunda savaşır ve bilirler ki sağ kalsalar da, ölseler de Allah onları ödüllendirecektir.

Bu durum bize şunu anlatıyor: Âhirete inanan insanla, âhirete inan­mayan insanın savaşması çok farklıdır. Öldüğünde şehid olacağını, ilâhî ödüle kavuşacağına inanan insan manen çok büyük bir güce sahiptir. Bu imana sahip olmayanın savaşması mümkün değildir, doğal olarak da sava­şa çıkmak istemeyecek ve ağır davranacaktır. Kur'an eğitimi insanların Allah yolunda mücadele vermelerini evrensel hakların ve değerlerin yaşa­ması uğruna savaşmalarını emrederken, onlann şehid olmasını yüksek bir makamla ödüllendirmektedir. B.Bayraklı

Bu, Mekke'de veya başka yerlerde müslüman olan, fakat Medine'ye hicret etmeye veya kendilerini işkenceden korumaya güçleri yetmeyen zayıf ve yardıma muhtaç çocuk, kadın ve erkeklerin feryadı idi. Bunlar her yönden işkence ve baskıya maruz kalıyorlar ve Allah'a kendilerini bu kötü durumdan kurtarması için yalvarıyorlardı. Mevdudi

Ey iman edenler, size ne oluyor da Allah yolunda savaşmıyorsunuz? Ve yine neden kendilerine İslâm dininden çıkarmak için, müşriklerin eziyet ettikleri erkek, kadın ve çocuklardan güçsüz olanlar "Ey Rabbimiz, bizi, halkı zalim olan bu ülkeden çıkar. Bizlere kendi tarafından işlerimizi idare edecek bir dost gön­der. Yine bizlere zalimlere karşı yardım edecek bir yardımcı gönder." diye yal­varan zayıflar uğrunda savaşmıyorsunuz?

Müfessirler burada zikredilen ve "Halkı zalim olduğu bildirilen memle­ketin Mekke olduğunu söylemişlerdir. Zira orada müslüman olan erkeklere, akrabaları zulmetmişler, onlara çeşitli işkenceler yapmışlar ve onları dinlerinden çıkarmak için her yola başvurmuşlardır. Bu sebeple Allah teala diğer müminle­ri, bunları kurtarmaya teşvik etmiştir.

Hasan-ı Basri ve Katade bu âyetin izahında şunları söylemişlerdir: Bir ki­şi Hicret etmek maksadıyla halkı zalim olan bu memleketten çıkıp halkı salih olan ülkeye gitmek üzere yola koyulmuş ve yolun yansında ölüm gelip ona çat­mış, o da yönünü salih olan ülkeye doğru çevirmiştir. Bunun üzerine rahmet melekleriyle azap melekleri bu kişinin canını alma hususunda ihtilafa düşmüşler ve onlara: Bu kişi hangi memlekete daha yakın ise ona göre muamele yapmaları emredilmiştir. Onlar mesafeyi ölçmüşler, salih olan ülkeye bir karış daha yakın olduğunu görmüşler ve bu sebeple onu rahmet melekleri vefat ettirmişlerdir. Taberi

Böylece Kur’an, “kötülüğün” (şeytanîlik) hayatın bağımsız, içsel bir faktörü olmadığına, ama insanın kendi ahlakî zaafından doğan şeytanî eğilimlerine teslim olmasının ve böylece “hakikati inkar etmesi”nin bir sonucu olduğuna işaret eder. Başka bir deyişle, Şeytan tarafından sembolize edilen negatif unsurun “güc”ü, aslî bir gerçekliğe sahip değildir (“Şeytan'ın hile ve tuzakları kesinlikle zayıftır”); o ancak insanın bilerek ve isteyerek yanlış bir hareket tarzı seçmesi suretiyle gerçeklik kazanır. M.Esed

Allah katında iki tür savaşçı vardır. Birincisi Allah yolunda, yeryüzünde O'nun dinini ikâme etmek için savaşan müminlerdir ve her mümin bu görevle yükümlüdür. İkinci grup ise tağutî bir nizam kurmak için savaşan kâfirlerdir ve hiçbir mümin bu kötü işte onlarla beraber olamaz.
Müminler şeytanın büyük hile ve düzenleri karşısında korkuya kapılıp dehşete düşmemeleri için uyarılıyorlar.Çünkü her halükarda şeytanın hilesi boşa çıkmıştır. Mevdudi

Bu âyetler bağımsız bir necm olup, artık organize olmuş ve devlet kurmuş olan mü’minlerin nizam-ı âlem için yapmaları gerekenler [savaş, infak vs.] üzerinde durulmakta ve mü’minlerin her an savaşa hazırlıklı olmaları istenmektedir.

Burada, Önleminizi alın ifadesindeki önlem, savaş için gerekli donanım ve levazım, eğitim ve istihkam gibi tedbirlerdir. Bu konu Enfâl/60'ta şöyle ifade edilmişti:

Ve siz de gücünüzün yettiği kadar onlara karşı her çeşitten kuvvet biriktirin ve savaş atları hazırlayın ki, onlarla, Allah'ın düşmanlarını, kendi düşmanlarınızı ve Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz, bunlardan aşağı daha başkalarını korkutasınız. Ve Allah yolunda her ne harcarsanız o size eksiksiz ödenir ve siz hakksızlığa uğratılmazsınız. (Enfâl/60)

Âyetteki, Küçük birlikler hâlinde sefere çıkınız veya toptan sefere çıkınız ifadesinden de, mü’minlerin operasyon ekipleri ve büyük bir ordu oluşturmaları istenmektedir. Burada verilen görevler, Tevbe sûresi'nde şu ifadelerle yer almaktadır:

Eğer savaşa çıkmazsanız, O [Allah], sizi acıklı bir azap ile azaplandırır ve yerinize başka bir toplumu getirir ve siz O'na zarar diye bir şey veremezsiniz. Ve Allah, her şeye en iyi güç yetirendir. Eğer siz o'na [elçiye] yardım etmezseniz, bilin ki Allah o'na kesinlikle yardım etmiştir. Hani o küfretmiş kişiler, o'nu ikinin ikincisi olarak çıkarmışlardı. Hani ikisi mağarada idiler. Hani o, arkadaşına, “Üzülme, şüphesiz Allah bizimle beraberdir” diyordu. Bunun üzerine Allah, o'nun üzerine huzur indirmiş, o'nu sizin görmediğiniz askerlerle desteklemiş ve küfreden kişilerin sözünü en alçak kılmıştı. Allah'ın kelimesi de en yücenin ta kendisidir. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. Hafif teçhizatla ve ağırlıklı olarak sefere çıkın ve mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer o [sefer], yakın bir kazanç ve sıradan bir sefer olsaydı, onlar kesinlikle seni izlerlerdi. Fakat o meşakkatli iş kendilerine uzak geldi. Bununla beraber, “Bizim de gücümüz yetseydi, kesinlikle sizinle beraber elbette çıkardık” diye Allah'a yemin edecekler –kendilerini helâk ediyorlar– ve Allah biliyor ki onlar, kesinlikle yalıncılardır. (Tevbe/39-42)

Savaş şartlarında mü’minlerin yapmaları gerekenlerin bir bölümü de şu âyetle belirlenmiştir:

Bununla beraber mü’minlerin hepsinin birden topyekün savaşa çıkmaları olmaz. O nedenle her kesimden bir tâife , önlem almaları için, kendilerine müracaat edildiği zaman dinde derin bilgi elde etmeleri ve toplumu uyarmaları için neden seferber olmasın? (Tevbe/122)

72-73. âyetlerde, Şüphesiz sizden bir kısmı da kesinlikle ağır davranır. Sonra size bir musibet isâbet edince, “Kesinlikle Allah bana lütfetti de onlarla beraber tanık olarak bulunmadım” der. Ve eğer size Allah'tan bir lütuf isâbet ederse, kesinlikle sanki, sizinle kendisi arasında hiç sevgi yokmuş gibi, şüphesiz “Ah ne olurdu, onlarla beraber olaydım da çok büyük başarıya erseydim!” diyecektir ifadesiyle, savaş hakkında olumsuz davranan tipler kınanmaktadır, ki bunlar, savaşa katılan mücâhidlere bir yenilgi veya musibet isâbet ettiğinde, savaşa katılmadığı için sevinirler ve bunu da Allah'ın nimeti sayarlar. Ama savaşa katılan mü’minler Allah'ın yardımı ile zafer ve ganimet elde edince haset etmekten utanmazlar.

74. âyette, O hâlde basit hayatı, âhiret karşılığında satacak kimseler, Allah yolunda savaşsınlar. Her kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya gâlip gelirse, artık Biz ona çok büyük bir mükâfât vereceğiz ifadesiyle, Allah için savaşa katılanların kavuşacakları nimetler müjdelenmektedir. Bu müjdeler şu âyetlerde de görülmektedir:

Şüphesiz Allah, inananlardan canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır: Onlar, Allah yolunda savaşırlar; sonra öldürürler ve öldürülürler. Bu, Allah'ın Tevrât, İncîl ve Kur’ân'daki gerçek bir sözüdür. Ve sözünü, Allah'tan daha çok tutan kim vardır? Öyleyse, yaptığınız alış-verişle sevinin. Ve işte bu büyük başarının ta kendisidir. (Tevbe/111)

Ey inanmış olan kimseler! Size, sizi can yakıcı bir cezadan kurtaracak, kazançlı bir ticaret göstereyim mi? Allah'a ve O'nun Elçisi'ne inanacaksınız; Allah yolunda canlarınızla, mallarınızla çaba harcayacaksınız. İşte bu, eğer bilirseniz, sizin için daha iyidir: Sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki hoş meskenlere girdirir. İşte bu, büyük kurtuluştur. (Saff/10-12)

Ey iman etmiş olan kimseler! Allah'ın yardımcıları olun! Hani Meryem oğlu Îsâ havarilerine, “Allah'a gidişte benim yardımcılarım kimdir?” demişti de, havariler, “Biz Allah'ın yardımcılarıyız” cevabını vermişlerdi. Bunun ardından İsrâîloğulları'ndan bir zümre iman etmiş, bir zümre de küfre sapmıştı. Nihâyet biz, iman sahiplerini düşmanlarına karşı güçlendirdik de onlar üstün geldiler. (Saff/14)

75. âyetteki, Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, nezdinden bize bir velî, nezdinden iyi bir yardımcı kıl” diyen zayıf düşürülmüş erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? ifadesiyle bir savaş gerekçesi açıklanmaktadır. Buna göre, zâlimler/müşrikler tarafından din, iman ve hürriyetleri kısıtlanan ve, Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, nezdinden bize bir velî, nezdinden iyi bir yardımcı kıl diye Allah'a yakaran garibanların imdadına koşmak gerekir. Zulüm ve esaret altındaki mü’minleri kurtarmak ümmetin boynunun borcudur.

Savaş gerekçeleri daha evvel de beyân edilmişti:

Kendilerine savaş açılan kimselere, kendileri zulme uğramaları; onlar, başka değil, sırf “Rabbimiz Allah'tır” dedikleri için hakksız yere yurtlarından çıkarılmaları nedeniyle izin verildi. Ve şüphesiz ki Allah onları zafere ulaştırmaya gücü yetendir. Eğer Allah, bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak sûrette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yerle bir edilirdi. Allah, Kendisine yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, gâliptir. (Hacc/39-40)

Allah ve Rasûlü'ne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların karşılığı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama/arka arkaya kesilmesi, ya da yeryüzünden sürgün edilmeleridir. Bu, onlar için dünyada bir zillettir. Âhirette de onlar için büyük bir azap vardır. Ancak onlar üzerine güçlü olmazdan [onları yakalayıp kontrol altına almazdan] önce tevbe edenler hariç. Artık iyi bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir. (Mâide/33-34) H.Yılmaz

 

Bu âyetin analizini yaparken tarihî ve evrensel boyutunu gündeme getirmek en iyi metot olacaktır. 75. âyetle 76. âyet arasında sebep-sonuç ilişkisi vardır. 75. âyette sorulan sorunun cevabını 76. âyette bulmak müm­kündür.

1. Müslüman zulmü kaldırmak ve insanlara hürriyet hakkını temin etmek için savaşır. Hz. Peygamber'le beraber Medine'ye hicret edemeyen müslümanlar, Mekke'de büyük baskı içindeydiler. Tevhid inancına sahip olmaları sebebiyle, müşrikler tarafından baskı yapılıyor ve zulme uğruyorlardı. Bunun üzerine erkek, kadın ve çocuklar feryat ederek dualarıyla Allah'tan yardım dilediler. Bu dua arş-ı âlâya çıktı ve bu âyetin gelmesine sebep oldu. Unutulmamalıdır ki bu, insanlann hürriyetlerini, haklarını kı­sıtlayıp ağır baskı yapmanın ne ilkiydi ne de sonuncusu! Yüce Allah vah­yin geldiği dönemdeki bir olguyu seçerek, onun tahlilini yapmakta ve hükmünü koymaktadır.

Günümüz dünyasında inançlarından dolayı ağır baskı altında olan, özgürlükleri ellerinden alınan, sosyal haklardan istifade ettirilmeyen, sa­dece tevhid inancına sahip olmaktan başka farklı bir özelliği olmayan insanların ahları, ilâhî âleme yükselenleri yok mudur? Bu açıdan bakılınca âyetin bugün indiğini söyleyemez miyiz? Allah zulme uğrayanların, elle­rinden özgürlükleri alınanların uğruna savaşmayı kendi uğruna savaşma olarak kabul etmekte ve böylece Allah uğruna savaşmanın ne anlama geldiğini de açıklamaktadır. Zulmü ortadan kaldırmak ve hürriyeti getir­mek Allah'ın yolu anlamına gelmektedir. Bu uğurda yapılacak mücadele­nin hem fikren hem de bedenen olacağı bilinmelidir.

2.  Erkek, kadın ve çocuklardan kendi haklarını savunamayan, sos­yal baskıdan bir çıkış kapısı bulamayanlar, ora halkım zalim olarak nite­lendirmektedirler. "Halkı zalim olan bu ülkeden" ifadesinden anlıyoruz ki, zulmü sadece toplumun ileri gelenleri yapmıyor, halkın tamamı bu zulme katılıyor, çaresiz, korumasız, yardımsız kalan, arkaları olmayan ve farklı inançları olanlara nefes aldırmayacak şekilde baskı yapıyorlar. Güçlülerin güçsüzleri inançlarından çevirmek için başlattıklan bu ağır sosyal baskı, günümüz insanlığında farklı biçimlerde farklı yerlerde devam etmektedir. "Benim gibi inanmaz, benim gibi düşünmez ve benim gibi yaşamazsan sana hayat hakkı yoktur" şeklindeki zulüm hâlâ sürüp gitmektedir. Bunun anlamı şudur: İnsanlık hâlâ inanç farklılığına karşı bir tolerans kültürünü geliştirememiş; dinî alanı düşmanlık alam olmaktan kurtaramamıştır.

3.  Güçsüz insanlar nefes alamayacak kadar zalim halkın baskısına mâruz kalınca, çıkış yolu olarak Allah'a yalvarma şekilleri de âyette konu edilmektedir. Rabbimiz! Bize tarafından bir sahip ve destek olacak bir yardımcı gönder! Bu dua levh-i mahfuz­dan, yani "korunmuş levha"dan bu âyeti alıp gelmiştir. Böylece Allah iyi­lerin, zulme uğrayanların uğruna savaşıp onlara sahip çıkmalarını, onlara yardım etmelerini istemektedir ve onlar adına neden savaşmadıklarını da sorgulamaktadır. Demek ki insanın insanı korumasını, elinden tutup kal­dırmasını şart koşmuştur.

4.  Allah müslümanları zayıfların uğruna savaşmaya teşvik edebil­mek için 76. âyette bir açıklama yapmaktadır:   İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkarcılar ise tâğut yolunda savaşırlar. Âyetin bu kısmı inananla inanmayanın zulme karşı tavır farkını göstermektedir. İnsanların neyin uğruna savaştıkları, onların hangi inanca sahip olduklarını gösteren bir ölçüt olmaktadır. İna­nan yani tevhid inancına sahip olanlar, beşerî istekler uğruna savaşmazlar, tam tersine ilâhî âlemi rencide edecek olan meseleler karşısında, yani Al­lah uğruna savaşırlar. İnkarcılar bâtıl düşüncelerin, davaların, felsefele­rin, rejimlerin ve şeytanın uğruna savaşırlar. Komünist felsefesinin uğru­na dünyada ölen insanların oranına bakınca, geçmişteki tâğut uğruna mey­dana gelen ölümlere rahmet okutmakta olduğu görülecektir.

Tâğut insanı insana kul eden, sömürten, zulmettiren, insanın onuru­nu ayaklar altına aldıran, hürriyetini elinden alan, insan ilişkilerini kirle­tecek kadar bozan Allah'ın gazabını yeryüzüne indirecek fikir ve davra­nışların tamamıdır. İnanan insanlar bunun uğruna savaşamaz, bunun uğru­na ancak inkarcılar savaşırlar. İman ile inkârın sosyal hayata yansıyan en belirgin farklarından biri budur.

Peygamberler tarihi ile genel tarih, Allah uğruna savaşıp insanın onurunu, özgürlüğünü, haklarını koruyan insanlarla, bunların tam tersi için mücadele verenlerin savaşlarıyla doludur. Tarihin örgüsünü bu tip savaşlar meydana getirmiş ve getirmektedir. Tâğutun başka bir anlamı da zulme uğrayan, özgürlüğü elinden alınan insanların âhını duymamak, on­lar uğruna mücadele vermemektir. Çünkü şeytan denen tâğut, bu figânlara karşı insanların kulaklarını tıkatır.

5. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşınız. Şüphesiz şeytanın kurduğu düzen zayıftır. Şeytanın dos­tu kimdir? Bu sorunun cevabını âyetin bu kısmı, 75. âyetle bağlantılı ola­rak vermektedir. Zayıf erkek, kadın ve çocuklara zulmeden, onlara inanç­larından dolayı ya da ana babalarının inançlarından dolayı baskı yapıp dünyayı dar edenlerdir. 76. âyete göre de tâğutun uğruna savaşanlardır. Peygamber'e tâbi olmayıp şeytana tapan insan şeytanın dostudur (Meryem 19/43-45); inanmayanlar şeytanın dostudur (A'râf 7/27); yoldan çıkıp ken­dini doğru yolda zanneden kâfirler (A'râf 7/29-30); neye inanacağını bile­meyen zalimler (Kehf 18/50); savaştan korkanlar (Âl-i İmrân 3/173-175); müs-lümanlarla mücadele edenler, besmelesiz et yiyenler (En'âm 6/121).

Yukarıda verilen âyette şeytanın dostlarından kastın, zayıf insanlara inançlarından dolayı zulmedenlerdir. Yüce Allah, bu insanların davranış­ları sözle önlenemediğinden, savaşla terbiye edilmelerini istemektedir. Tâğut denen şeytanın etkisiyle insanlara zulmedenler savaşın çıkmasına sebep olurlar. Bu açıdan bakınca, tâğutun uğruna savaşanların savaş çı­karttıkları fikrine varmak mümkündür.

6. Şüphesiz şeytanın kurduğu düzen zayıftır. Âyet­teki keyd "tuzak, hile, düzenbazlık, işi bozmaya çalışmak" anlamına gel­mektedir. Bir kimse entrika yaparak birini zarara uğratırsa yapılan bu ey­lem keydle ifade edilir. Şimdi Kur'an'ın geneline bakarak bu üç kaynaklı hile ve tuzağı açıklayabiliriz.

a) Bu kavram Allah açısından ele alındığında "ceza" mânasına da gelir: "Âyetlerimizi yalanlayanları hiç beklemeyecekleri yerden, yavaş yavaş helake götüreceğiz. Onlara mühlet veririm, benim cezam çetindir" (A'râf 7/182-183). Buradaki keyd "tertip, ceza" mânasına gelmektedir. Aynı kavram Allah'a isnat edildiğinde "boşa çıkarmak, başkasının kurduğu pla­nı veya tuzağı yok etmek" anlamına gelmektedir: "Onlar bir tuzak kurar­lar, ben de bir tuzak kurarım" (Târik 86/15-16). Kur'an'ı kabule yanaşmayan insanlar ona karşı bazı tuzaklar kurarken, yani düzmece kanıt ararlar. Bu kanıtlarıyla Kur'an'ı çürütmeye çalışırlar. Yüce Allah da onların bu plan­larını, entrikalarını boşa çıkaracağını söylemektedir. Demek ki ilâhî mâ­nada keyd, azap ve şeytan ile insanın kurduğu tuzakları yıkmak anlamına gelmektedir.

b) Yukarıda belirtildiği gibi Târik sûresinin 15. âyetinde bir kutsal kitabı çürütebilmek için, düzmece kanıt aramak şeklinde tecelli eden tu­zağa verilen isim olmaktadır. Birbirini kıskanan ve haset eden insanların birbirine kurduğu tuzak ve kötü planı ifade etmektedir. Yûsuf sûresinin 5. âyetinde Hz. Yâkub oğlu Yûsuf a konuşurken bu kelimeyi kullanmaktadır: "Yâkub, yavrucuğum! dedi, rüyanı sakın kardeşlerine anlatma, sonra sana bir tuzak kurarlar! Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır." Babanın kardeşlerden birini daha fazla sevmesi, ötekilerin kıskançlığına sebep olmakta, hasetliğe varan bu kıskançlık o çocuğun ölümüne kadar giden bir eyleme kadar uzanmaktadır. Kıskançlığın doğurduğu bu kötü eylemin adına tuzak denmektedir.

Bir kimsenin iyiliklerine rağmen, onun namusuna göz dikmek iha­nettir. Bu ihaneti gerçekleştirmeye çalışan insanın eylemine keyd adı ve­rilmektedir: "(Yûsuf dedi ki): Maksadım kralın yokluğunda ona ihanet etmediğimi ve hainlerin hazırladığı tuzakları Allah'ın asla başarıya ulaş­tırmadığını bilmesini sağlamaktı" (Yûsuf 12/52). Kâfirlerin İslâm'a ve Hz. Peygamber'e gösterdikleri tepkiyi Allah Tûr sûresinde 29-43. âyetleri ara­sında sorgulamaktadır. Bu sorgulamanın yapıldığı 42. âyette tuzaktan bah­sedilmektedir: "Yahut bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl tuzağa düşecek olanlar, inkâr edenlerdir" buyurulurken keyd kavramına yer verilmekte­dir.

c) Nisa sûresinin 76. âyetinde şeytanın tuzağından, planından, entrikasından bahsedilmektedir. Şüphesiz şeytanın kurduğu tuzak zayıftır ifadesindeki şeytan kavramı "tâğutu mânalandırmaktadır. Şeytana tâğut, tâğuta şeytan mânası verince, o zaman cinlerden oluşan şeytanı değil, insanlardan oluşan şeytanın alanında olduğumuzu söyleye­biliriz. "Öyleyse o şeytanın dostlarıyla dövüşünüz" ifadesi de bunu ispat etmektedir. Yüce Allah burada kimlere savaş ilân edileceğini de açıkla­maktadır. Tâğutun uğruna savaşanlar şeytanın dostudurlar. Hz. Peygam­ber'e tuzak kurmak isteyenlerle vuruşmak hak olmaktadır. Diğer taraftan 76. âyeti 75. âyetle bağlantılandırdığımızda insanlara baskı yapan, onur­larını rencide eden, özgürlüklerini ve haklarını elinden alanlar tâğutun kendisi olduğu gibi, bunlara insanî şeytanlar da denmektedir. B.Bayraklı

Yani, insanın genellikle yatkın olduğu haksız şiddetten çekinin. İnsanların büyük kısmına şiddetten kaçınmaları gerektiğinin söylenmesi, bir sonraki cümlede, onların büyük kısmının kendilerini haklı bir dâvâ uğruna fiziksel tehlikeye atmaktaki isteksizlikleriyle tezadını vurgulayacak şekilde ifade edilmiştir. M.Esed

Bu ayet üç anlama gelir ve üçü de aynı derecede doğrudur: Birincisi,şimdi korkaklık gösterip geri çekilen kimseler,savaş emri verilmeden önce savaşmak için sabırsızlanıyorlardı. Kendilerine uygulanan baskılardan şikayet ederek: "Bize izin ver de savaşalım. Çünkü bunca yanlışlığa tahammülümüz kalmadı" diyorlardı. Kendilerine sabırlı olmaları, namaz ve zekâtla nefislerini temizlemeleri tavsiye edildiğinde ise bu tavsiyeleri tutmuyorlardı. Fakat onlara savaş emri verildiğinde, aynı kişiler, düşman ordusu ve çeşitli tehlikelerle karşılaşınca korkmaya başladılar.
İkinci anlam ise şudur: Bu kimseler namaz ve zekât gibi kolay ve bir tehlike teşkil etmeyen ibadetlerle emrolundukları sürece "dindar"dırlar. Fakat onlara Allah yolunda savaşmaları emrolununca hayatlarını kaybetmekten korkup dehşete kapıldılar ve dindarlıklarını unuttular.
Üçüncü anlam ise şudur: İslâm öncesi dönemde ganimet toplamak veya heva ve heveslerini tatmin etmek için gece gündüz savaş yapıyorlardı. Fakat Allah yolunda savaşmaları emredilince, kendi nefislerini yüceltmek için savaştıklarında birer cesaret örneği olan bu kişiler birer korkak haline geliyor ve kaplan gibi atılgan olanlar, kedi gibi korkak oluyorlardı.
Yukarıda bahsettiğimiz bu üç anlam üç farklı gruba tekabül eder ve Arapça metin o kadar geniş kapsamlıdır ki bu üç gruba da uyar.
Yani, "Allah yolunda yaptığınız hizmetlerin karşılığını merak etmenize gerek yoktur. Siz Allah yolunda çaba sarfederseniz, O sizin emeklerinizi boşa çıkarmaz." Mevdudi

Yani, onlar, başlarına gelen kötülüklerin kendi eylemlerinin veya önlerindeki çeşitli yollar arasında yanlış seçim yapmalarının bir sonucu olabileceğini anlamazlar; tersine, onu başkalarının hatalarına atfetmeye çalışırlar.Lafzen, “[kendilerine] söylenen şeyi” -yani, kendi akıllarının ve bütün peygamberlerin öğretilerinin kendilerine açıkça telkin ettiği hakikati. M.Esed

Onlar, Hz. Peygamber'e (s.a) karşı takındıkları tavır hakkında uyarılıyorlar. Ne zaman başarı ve zafer elde etseler, bunu hemen Allah'a bağlıyor ve Allah'ın onlara Hz. Peygamber'i (s.a) aracılığı ile lütfettiğini unutuyorlardı. Fakat ne zaman kendi hata ve zayıflıkları nedeniyle bir yenilgi ve başarısızlıkla karşılaşsalar Hz. Peygamber'i (s.a) suçluyor ve sorumluluğu kendi üstlerinden atıyorlardı. Mevdudi

Bu ifade ile “hepsi Allah'tandır” şeklindeki önceki ifade arasında bir çelişki yoktur. Kur’ânî dünya görüşünde Allah, bütün hadiselerin nihaî kaynağıdır. Sonuçta, insanın karşılaştığı her iyilik ve başına gelen her kötülük, son tahlilde Allah'ın iradesinin bir eseridir. Ancak insanın “kötü kader” saydığı her şey, gerçekte, nihaî sonuçları itibariyle kötü değildir; zira “mümkündür ki nefret ettiğiniz bir şey sizin için iyi olabilir, ve yine mümkündür ki sevdiğiniz bir şey de sizin için kötü olabilir: Allah bilir, ama siz bilmezsiniz” (2:216). Böylece, zahirî birçok “kötülük”, çoğu zaman, bir sınavdan ve ilahî kaynaklı bir olgu olan, sıkıntı çekerek ruhsal olgunluğa erişme aracından başka bir şey olmayabilir ve mutlaka başına kötülük gelen kişinin yanlış bir seçiminin veya yanlış fiilinin sonucu olması gerekmez. O halde, açıktır ki bu ayetin sözünü ettiği “kötülük” veya “kötü kader” sınırlı bir muhtevaya sahiptir, çünkü kelimenin ahlakî anlamında kötülüğe işaret etmektedir; yani, kişinin eylemlerinden veya davranışlarından kaynaklanan azaba. Bu da, Allah'ın bütün mahlukatı için koyduğu ve Kur’an'ın “Allah'ın metodu” (sünnetullâh) olarak tanımladığı sebep-sonuç kanunu ile uyum halindedir. Bu gibi sıkıntılar için insan yalnızca kendini suçlamalıdır. Zira “Allah hiç kimseye zerre kadar haksızlık yapmaz” (4:40). M.Esed

Bu âyet 78. âyetin bir açılımıdır. Orada iyilikle kötülüğün kaynağı tartışılıp bu âyette sonuca bağlanmıştır. 78. âyette bazı kimseler iyiliğin Allah'tan, kötülüğü de Hz. Peygamber'den kaynaklandığını iddia etmişler, Allah bu düşüncenin yanlış olduğunu açıklamıştı. İyilik Allah'tandır, bu doğru, ama insanın başına gelen bir uğursuzluğu başkasına değil kendine bağlaması gerekir. Kötülüğü kulun yapıp etttikleri davet eder, Allah da yaratır denilerek konuya açıklık getirilmiştir. Demek ki iyiyi Allah ister, Allah yaratır; ama kötüyü insan ister, Allah yaratır. 79. âyette ahlâkın ve  sosyal hayatın üzerine oturduğu değerler sisteminin kaynağı verilmekte­dir.

1. Sana gelen iyilik Allah'tandır. Âyetin bu kısmın­da geçen ijjS- hasene "güzel, hoş, zarif, latif, süslü, mükemmel ve iyi ol­mak; münasip, muvafık, uygun ve lâyık olmak; saadete nail etmek, süs­lemek, geliştirmek, daha iyi bir duruma koymak, şefkatle muamele etmek, doğru yapmak" mânalarına gelmektedir. Hüsn fizikî güzellik olacağı gibi, ahlâkî güzellik de olabilir. Demek ki ahlâkî davranış bir sanatsal güzelliğe sahiptir. İhsan kalıbı da "lütfetmek" mânasına gelmektedir, " Doğrusu rabbim bana (çok şey) lütfetti. Çünkü beni zindan­dan çıkardı (Yûsuf 12/100). "Allah'ı görür gibi ibadet etmek de ihsandır". Muhsin kalı­bından alındığında "takva sahibi, sabreden, infak eden, işi vaktinde ya­pan, az uyku uyuyan, kin tutmayan, affeden, Allah'a bütün benliği ile tes­lim olan insan"ın sıfatı olmaktadır. Bu insan Allah'ın sevgisini kazanmış, O'nun beraberliğini elde etmiş, hikmet sahibi ve cennete hak kazanmıştır.

Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette "kötü" ke­limesinin zıt anlamlısı olan "iyi" mânasına gelmektedir. Âyette iyiliğin in­san ve Allah ile olan ilişkisi içinde ele alındığını görüyoruz. İyilik insanın olduğu yerde ortaya çıkan ahlâkî bir durumdur. Çünkü iyi denen değer pek çok eylemi kapsamaktadır. Bakara sûresinin 177. âyetinde geniş bir şekil­de bu amellerin ne olduğu açıklanmıştı. Ama âyette insanı mutlu eden, in­sanı geliştiren, kendine uygun düşen ve hoş gelen her şey "hesene" denen iyinin kapsamı içine girmektedir. Demek ki insanı içeriden saran mutluluk duygusuyla dışarıdan saran maddî ve sosyal nimetler iyilik kavramında yer almaktadır. Bu açıdan bakılınca iyiliğin merkezinde insanın, kayna­ğında da Allah'ın olduğu görülecektir. Hüsnâ Allah'ın sıfatlarından biri ol­duğuna göre, O güzelliklerin, iyiliklerin kaynağıdır. İşte bu sıfat insanda tecelli edince insan iyiliklere, güzelliklere, mutluluğa ulaşmış olmaktadır.

İnanç ve ahlâk sisteminin temel kavramlarından biri olan "iyi" Al­lah'tan gelmekte, insanın gönül ve eylemleriyle sosyal hayata inip hayatın bir parçası olmaktadır. Mâna olarak ilâhî irade ve kaderin ortaya çıkardığı iyi, insanların inançlarıyla ve amelleriyle hayat bulmakta, büyümekte ve yayılmaktadır.

2. Başına gelen kötülük de kendindendir. Kö­tülük yaratîkTarın yapıp ettiklerinden kaynaklanmaktadır, ama yaratıcısı Allah'tır. Kötülüğün kaynağında ve merkezinde insan, yaratma boyutunda da Allah vardır. Onun için yüce Allah, insanın başına gelen her belânın kaynağında kendisinin olduğunu söylemektedir. Felâk sûresinin 2. âyetin­de, O'nun yaratıklarının şerrinden derken, şerrin yaratıklardan geldiğini net bir şekilde beyan etmektedir.

Âyetteki "kötülük" kavramı seyyie kelimesiyle ifade edilmek­tedir. Bu kelime "kötü, fena, iğrenç, tehlikeli olmak; daha kötü olmak; ba­şarısız olmak; kötü durumda olmak; ıstırap vermek ve çekmek; kederlen­mek, keyfini kaçırmak; belâya düşürmek ve düşmek; rencide etmek; canı­nı sıkmak; azap etmek; üzüntü vermek; kabahat işlemek; zarar vermek; kötü günlerden geçmek" anlamına gelen sâe kelimesinden türemiştir. Ke­limenin sû1 kalıbı ise "kötü, fenalık, günah, haksızlık, adaletsizlik, zarar, ziyan, suç, cürüm, belâ, musibet, bedbahtlık" mânasını ifade etmektedir.

Kelimeyi musibet anlamında alınca, Şûra sûresinin 30. âyetinde bir eşinin olduğunu söyleyebiliriz: "Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi yaptıklarınızın yüzündendir. Allah çoğunu affeder." İnsanın isteği, çabası, eksik işleri ve yanlışlıkları bir araya gelince bunlar bir kötülük halinde ba­şına gelmektedir. İstekler zinciriyle kusurlar zinciri sebep-sonuç ilişkisi içinde akıp giderken bir yerde toplanmakta, toplandıkları yerde şer, musi­bet ve sû' denen oluşumları meydana getirmekte, insanı içine alıp çaresiz hale getirmekte; mutsuz ve bedbaht bir oluşumun içine sokmaktadır.

İşlenen günahların bu dünyadaki cezaları musibet şeklini almakta ve insanın başına gelmektedir, İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri sonucunda karada ve denizlerde çürüme ve bozulma başladı. Geri dönerler diye yaptıklarının bazı sonuçlarını onlara tattıracaktır (Rûm 30/41). Demek ki Allah insanların yapıp ettiklerini onların önüne koyarak tattırmakta dola­yısıyla bu ameller onlar için musibet olmaktadır. Âyetlere dikkat edilirse kötülükler daima cümlede özne halinde gelmektedir. Meselâ İnsanların başına bir sıkıntı gelince (Rûm 30/33) ibaresinde sıkıntı özne durumundadır.

İnsan bir günah veya kötülük işleyince kötüye can verip onu semir­tir. Semiren kötülük, insan bu eylemine devam ettikçe ejderha haline gelir ve insanın başına sarılır; onun hayatını ve mutluluğunu yer bitirir. Fakat o ejderhanın kendi istek ve kötü eylemlerinden çıktığını göremeyip Allah'­tan geldiğini söyler; çünkü ejderha onu içten ve dıştan öyle yakalamıştır ki, doğruyu görebilme şansını kaybetmiştir.

Hz. Peygamber kötünün, musibetin beşerî kaynaklı olduğunu şu şe­kilde açıklamaktadır: "Kula erişen bir musibet, büyük küçük bir felâket hep kendi günahı yüzündendir. Allah'ın affettikleri daha çoktur". Kısaca diyebiliriz ki iyinin kaynağında Allah, kötünün kayna­ğında insan vardır. Çünkü kötü mutlak değil izafîdir, ama mutlak iyi var­dır.

3. Seni insanlara elçi gönderdik. Şa­hit olarak Allah yeter. Hz. Peygamber ilâhî âlemin insanlar alemindeki el-çisidir. Beşerî âlemin meselelerini çözümlemek için gönderilen bir elçidir. Günümüzdeki elçilik müessesesinin ilk kurucusu Allah'tır. Bir devlet di­ğer bir devlete elçi gönderir, bu elçi o devletin kültürel, siyasî, askerî, çalış­ma gibi sorunlarını çözmek için oraya gider. Yüce Allah insanlığın başlan­gıcından beri insanların içinden seçtiklerini kendilerine elçi olarak tayin et­miştir. Bunlardan biri de Hz. Peygamber'dir. Bu noktadan itibaren şöyle bir soru aklımıza gelebilir : Asırlardır neden ilâhî âlemin elçisi gelmiyor? Bu­nun cevabını çeşitli açılardan verebiliriz.

Bunlardan biri, artık insanoğlunun akıl faaliyeti öyle ince noktalara girip çözüm üretmektedir ki, Kur'an'a bakarak, son elçinin çözümlerinden hareket ederek yolunu tayin edecek duruma gelmiştir. Doğruya, güzele, iyiye götüren bir kitaptan hareketle sorunların çözecek seviyeye ulaşmış durumdadır. Artık insanın gelişmişliği elçinin gelmesine lüzum bırakma­maktadır. Çünkü insanlığın elinde beşer fikri karışmamış oijinal bir kitap vardır.

Âyetin bu bölümünde "insanlığa" kelimesi yer almaktadır. Bunun anlamı Hz. Peygamber'in bütün insanlığa elçi olarak gönderilmesidir. Hz. Peygamber'in peygamberliği, mahallî veya millî bir yapıda değil evrensel­dir. Hz. Muhammed'in elçi olduğuna dair bir tanık aranıyorsa Allah'ın ta­nıklığı yeterlidir. Âyetin son kısmı, Allah'ın Hz. Peygamber'in elçiliğine dair şahitliğini ortaya koyarak kesinlik kazandırmaktadır. B.Bayraklı

 Ey Muhammed, sana bolluk, nimet, afiyet ve selâmet gibi herhangi bir iyilik isabet ettiğinde bu Allah'ın sana bir lütfü ve ihsanıdır. Yine sana dokunan zorluk, sıkıntı, eziyet gibi şeyler, senin kazanmış olduğun kötülüklerdendir. Ve onları sana takdir eden de benim. Biz seni kendimize, yaratıklar arasında bir el­çi kıldık. Sen onlara, gönderdiğimiz şeyleri tebliğ ile yükümlüsün. Şayet onlar senin tebliğ ettiğin şeyleri kabul ederlerse onların lehinedir. Reddederlerse onla­rın aleyhlerinedir. Sana ve onlara karşı şahit olarak Allah yeter. Zira senin tebli­ğinde onların, senin tebliğin karşısındaki tutumları da Allah'a gizli değildir. O herbirinize, yaptığınızın karşılığını verecektir.

Abdullah b. Abbas bu âyetin izahında şöyle demiştir: Resulullah'a dokun­muş olan iyiliklerden maksat, Bedir savaşında kazandığı zafer ve elde ettiği ni­metlerdir. Ona dokunan kötülüklerden maksat ise Uhut savaşında başına gelen hallerdir. Mesela, o savaşta Resulullah'ın yüzü yaralanmış ve dişi kırılmıştı,

Katade ise bu âyetin izahında şunları söylemiştir: Bu hususta Resulul­lah'ın şöyle buyurduğu bize ulaşmıştır: "Kişiye isabet eden hiçbir odun yarala­ması ayak kayması ve damar seğirmesi yoktur ki işlemiş olduğu bir günah kar­şılığında olmasın. Allah teala günahların bir çoğunu da affeder."

Evet, âyet-i kerimede kulun, içine düştüğü sıkıntı ve başına gelen belala­rın kendi suçundan kaynaklandığı beyan edilmektedir. Bu hususta diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır: "Başınıza gelen bir musibet, kendi ellerinizle kazandığınız günahlar yüzündendir. Allah, işlenenlerin birçoğunu da affeder. Taberi

"Yaptıkları işlerden onlar kendileri sorumludurlar, sen onlardan mesul değilsin. Sana verilen tek görev Allah'ın emir ve direktiflerini onlara iletmektir. Sen de bunu gereği üzere yapıyorsun. Onları hak yolu kabul etmeye zorlamak senin görevin değildir. Senin aracılığınla onlara ulaştırılan Hakk'a tâbi olmazlarsa, sen onların isyanından sorumlu tutulmayacaksın." Mevdudi

Bu âyetlerde Rasûlullah'ın, dolayısıyla da samimi Müslümanların dikkati, toplumdaki ikiyüzlülere çekilmektedir. Kendilerine, “Elinizi çekin, salâtı ikâme edin, zekâtı verin” denilmiş olan ikiyüzlüler, Allah'a saygı duyacaklarına, insanlara saygı duyarak, “Rabbimiz! Ne diye savaşı üzerimize yazdın, bizi yakın bir zamana ertelemeli değil miydin?”derler. Kendilerine bir iyilik isâbet ederse “Bu, Allah'tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, sendendir” diye Elçi'yi uğursuzlukla itham ederler. Böylece gönülsüzlüklerini ortaya koyarlar. İşte bu tiplere, Dünyanın kazanımı çok azdır. Âhiret ise muttakiler için daha hayırlıdır ve siz “bir hurma çekirdeğindeki ip-ince bir iplik kadar” bile hakksızlığa uğratılmayacaksınız. Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile ve Hepsi Allah'tandır denilmek sûretiyle uyarılar yapılmaktadır.Burada, ölümden kaçmanın yersizliği, dünya malının değersizlik ve geçiciliği üzerinde durulmaktadır. Bu konuda daha evvel de uyarılar yapılmıştı:Sonra O [Allah], o kederin ardından üzerinize bir güven, sizden bir grubu örtüp bürüyen bir uyku indirdi. Bir grup da, kendilerini nefisleri önemsetti; Allah'a karşı gerçek dışı câhiliyet zannı olarak, zann üretiyorlardı. Onlar, “Bu işten bize bir şey var mı?” diyorlardı. –De ki: “Bütün iş Allah'a aittir.– Onlar, sana açıklamayacakları şeyleri içlerinde saklıyorlardı. Onlar, “Bize bu işten bir şey olsaydı burada öldürülmezdik” diyorlardı. De ki: “Eğer siz evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine öldürülme yazılmış olanlar kesinlikle yatacakları [öldürülecekleri] yerlere çıkıp gidecekti.” Ve o, Allah'ın göğüslerinizdekini sınaması ve kalplerinizdekini temizlemesi içindir. Ve Allah, göğüslerinizdekini çok iyi bilendir. Şüphesiz iki toplumun karşılaştığı gün, sizden yüz çevirip giden kimseler; şeytan onların kazandıkları şeylerin acısıyla ayaklarını kaydırmak istedi. Yine de Allah onları kesinlikle affetti. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, halîm'dir [çok yumuşak davranandır]. Ey iman etmiş kişiler! İnkâr etmiş ve yeryüzünde dolaşan yahut gazaya çıkan kardeşleri için,

 “Yanımızda olsaydılar ölmezlerdi, öldürülmezlerdi” diyen kişiler gibi olmayın. Kesinlikle Allah bunu, onların kalplerinde bir yara kılacaktır. Ve Allah hayat verir ve öldürür. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. Eğer Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz de, Allah'tan bir bağışlanma ve rahmet, kesinlikle onların topladıklarından daha hayırlıdır. Andolsun, ölseniz veya öldürülseniz de kesinlikle Allah'a toplanacaksınız. (Âl-i İmrân/154-158)

De ki: “Eğer ölmekten veya öldürmekten kaçıyorsanız, kaçmak hiç bir zaman size yarar sağlamaz. Ve o zaman sadece, çok az bir şeyi kazandırılırsınız.” (Ahzâb/16)

Âyette dünya kazanımı, “çok az” olarak nitelenmiştir. Çünkü, dünya nimetleri âhiret nimetlerine oranla hem çok az ve geçicidir, hem de kazanılması ve korunması binbir sıkıntıya sebep olur. Ayrıca, sürekliliğinin de garantisi yoktur. H.Yılmaz

Lafzen, “Ve onlar ‘İtaat’ derler”. Bu, Hz. Peygamber zamanındaki Medineli münafıklara ve -dolayısıyla- bütün zamanlardaki İslam'ın ikiyüzlü “hayranlar”ına ve yarım-gönüllü izleyicilerine bir işarettir.Yani, gizli gizli Allah'ın Elçisi'nin mesajını çarpıtmaya çalışırlar. Bâte fiili, “geceyi geçirdi” anlamına gelir; beyyete halinde ise, “gece boyunca (bir şeyi veya bir şey yapmayı) düşündü,” yahut, “gece boyunca (bir şeyler) tasarladı” (Lisânu'l-‘Arab); yani, “gece karanlığı” tarafından sembolize edilen bir gizlilik içinde. M.Esed

Hz. Peygamber devrinde münâfıklar, İslâm topluluğunu dağıtmak için her çâreye başvurdular. Fakat Allah onların bütün düzenlerini boşa çıkardı. Ortaya çıkma zamanı gelen hakkın önünde hiçbir engel duramaz. S.Ateş

Din adına ortaya atılan, çelişkilerle dolu tüm Kuran dışı kaynaklara rağmen, yüzyıllardır Kuran da en küçük bir çelişki bulunamamıştır. Ayrıca Kuran da verilen bilgiler zaman içinde çeşitli bilim dallarında yapılan araştırmalarla bilimsel olarak da doğrulanmıştır. (96:2) (Yunuz suresi 24; Zümer suresi 5; Naziat suresi 30; Alak suresi 2 ayetlerini inceleyiniz.) M.Sağ

Yani, Kur’an'ın -yirmiüç yılı aşkın bir sürede tedricî olarak nazil olmuş bulunmasına rağmen- her türlü iç çelişkiden uzak olduğu gerçeği, onları, Kur’an'ın “Muhammed (s) tarafından telif edilmiş” olmadığı (Hz. Peygamber'e karşı sadece kendi çağdaşları tarafından değil, daha sonraki zamanların inkarcıları tarafından da çok sık yöneltilen bir suçlama), aksine insanüstü bir kaynağın eseri olduğu yolunda ikna etmiş olmalıdır. Bkz. 25:32 ve 39:23 M.Esed

 Bu ayetlerde uyarılan zayıf inançlıların ve münafıkların hatalı tutumlarının asıl nedeni, onların Kur'an'ın Allah'tan gelmediği konusunda şüpheler taşımalarıydı. Onlar Kur'an'ın Allah tarafından Hz. Peygamber'e (s.a) vahyedildiği ve onun içindeki emirlerin Allah'tan geldiği konusunda şüphe duyuyorlardı. Bu nedenle onlara Kur'an'ı yakından tetkik etmeleri, şüphelerinin gerçek olup olmadığını araştırmaları tavsiye ediliyor. Kur'an'ın kendisi onun Allah tarfından gönderildiğine şahittir. Çünkü ne kadar akıllı olursa olsun hiç kimse 23 yıl sonunda içinde hiçbir çelişki ve tutarsızlık bulunmayan, birçok konuya ve birçok duruma hitap edebilen bir kitap meydana getiremez. Mevdudi

Yani, “önceki ayetlerde sözü edilen İslam'ın yarım-gönüllü mensupları” (Zemahşerî). Yukarıda savaşa veya barışa -lafzen, “güvenlik veya tehlikeye” (havf)- yapılan atıf, ilk olarak, bu surenin 59. ayetinde zikredilen devlet yönetiminin prensipleri ile; ikinci olarak da, 71. ayet ile başlayan Allah yolunda savaş söylemi ile bağlantılıdır.Lafzen, “onlar arasından”.Lafzen, “onlar arasından [hakikati] ortaya çıkaranlar”; yani, siyasî ve askerî istihbarat ve değerlendirme ile sorumlu kılınan devletin özel organları. M.Esed

 Bu kritik dönemde her yönden çeşitli söylentiler geliyordu. Bazen Medine ve çevresinde alarma geçilmesine neden olan asılsız ve abartılmış haberler de geliyordu. Bazen de müslümanların gevşeyip tetikde durmaktan vazgeçmeleri için düşman kampının çok sakin olduğu haberi yayılıyordu. Bu tür söylentileri sadece heyecan ve macerayı seven kişiler ciddiye alıyordu. Böyle kimseler İslâm ve Küfür arasındaki çatışmayı önemli bir mesele olarak kabul etmiyorlar ve bu tür asılsız söylentilerle uğraşmanın ciddi sonuçlar doğurabileceğini düşünmüyorlardı. Ne zaman bir söylenti duysalar sebep olacakları büyük zararları düşünmeksizin bunu hemen yayıyorlardı.
Bu ayette bu tür kimselere yaptıkları işin ciddiyeti anlatılıyor ve böyle yapmamaları konusunda uyarılar yapılıyor. Onlara duydukları herhangi bir haberi hemen yetkili kişilere iletmeleri söyleniyor. Mevdudi

Öncelikle Hz. Peygamber'e hitab ediyor olmasına rağmen, bu cümledeki “sen”, her mümini muhatap almaktadır. Yukarıdaki tavsiye, o sırada devam etmekte olan savaş çerçevesinde anlaşılmalıdır, yoksa bir savaş tahriki olarak değil.Harad terimi, “zihnin veya bedenin ifsadı” yahut “bir kimsenin davranışlarındaki yozlaşma” ve aynı zamanda, “zihnin sürekli rahatsızlığı” anlamlarına gelir (Kâmûs). Râğıb'a göre, harradahû fiili, “onu her türlü harad'dan kurtardı” anlamını ifade eder; tıpkı marradahû “onu hastalıktan (marad) kurtardı” ifadesindeki gibi. Bu fiil, Kur’an'da geçtiği her iki örnekte de (bu ayette ve 8:65'de) emir kipinde kullanılmıştır: “müminleri her türlü akıl rahatsızlığından uzak kıl” yahut, mecazî olarak, “her türlü ölüm korkusundan” -böylece, “müminlere ölüm korkusunu yenme duygusu kazandır” şeklinde ifade edilebilir. Harridi'l-mü’minîne ibaresinin, “müminleri teşvik et” [veya “harekete geçir” yahut “canlandır”] şeklindeki alışılmış çevirisi, klasik dilbilimcilerin bir kısmı tarafından tercih edilmiş olmasına rağmen, harrada fiilinin tam anlamını yansıtmaz (karş. Lane II, 548). M.Esed

Bu âyet grubunda Rasûlullah'a, içinde bulunduğu ortam tanıtılmakta ve nasıl davranması gerektiği bildirilmektedir.

Rasûlullah'ın yüzüne karşı, “Tâat [baş üstüne]!” deyip, yanından çıktıklarında o'nun emrettiği şeylerin tersine plan kuranlar ve kendilerine güven veya korkuya dair bir emir geldiğinde onu hemen yayanlar vardır. Bu tiplere – ki ifadeden anlaşıldığına göre bunlar münâfıklardır– karşı Allah Teâlâ, Allah onların geceleyin kurduklarını yazıyor. Artık sen onlardan mesafelen. Ve Allah'a tevekkül et. Vekîl olarak da Allah yeter. Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun. Mü’minleri de teşvik et. Umulur ki, Allah kâfirlerin baskısını kırar. Ve Allah, baskıca daha çetindir, caydırmada da daha çetindir buyurarak hem onların zararını engelleyeceği müjdesini vererek Elçisi'ni motive etmekte hem de onlara karşı nasıl davranması gerektiğini bildirmektedir.

Ayrıca, bunca hakikat karşısında aklını kullanmayan bu zavallılara, Hâlâ Kur’ân'ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı. Ve kendilerine güvenden veya korkudan bir emir geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki onu Elçi'ye ve kendilerinden olan emir sahibine [yetkili kimselere] götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yeten kimseler, onu bilirlerdi denilerek, düşüncesizlik ve akılsızlıkları yüzlerine vurulmakta ve onlara sitem edilmektedir.

Son olarak da Yüce Allah, Ve eğer Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, –pek azınız hariç– kesinlikle şeytana uymuştunuz diyerek, Rasûlullah ve mü’minlere olan yardımına dikkat çekmektedir.

82. âyette, Hâlâ Kur’ân'ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer ki o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, kesinlikle onun içinde birçok karışıklıklar bulurlardı ifadesiyle, ikiyüzlülerin Kur’ân'ı tetkik etmeleri, Kur’ân'dan yola çıkarak gerçeği görmeleri istenmektedir. Zira Kur’ân'da fizik, kimya, biyoloji ve astroloji gibi bilim dallarına ait bilgiler verilmesine rağmen onda bir kusur ve çelişki yoktur, bulunmamıştır, bulunamamıştır ve bulunamayacaktır. Eğer bu kitap Allah'tan başkası tarafından oluşturulsaydı, içinde mutlaka bir kusur ve çelişki olurdu. Bu hacimdeki bir kitabın, kusursuz ve çelişkiden âri olarak meydana getirilmesi beşer gücünün üstündedir:

Peki, onlar, Kur’ân'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilitleri mi var? (Muhammed/24)

(Bu,) temiz akıl sahipleri onun âyetlerini düşünsünler ve öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. (Sâd/29)

Kur’ân'ın mucize olduğu hususu, birçok yerde zikredilmiştir:

İşte bu kitap; kendisinde hiç kuşku yoktur, ğaybda iman eden, salâtı ikâme eden, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak eden, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden muttakiler –ki bunlar, âhirete de kesinlikle inanırlar– için bir kılavuzdur. (Bakara/2-4)

Kendisinde şüphe olmayan bu kitabın indirilişi, âlemlerin Rabbindendir. (Secde/2)

Ve andolsun ki Biz, düşünüp öğüt alsınlar diye pürüzsüz Arapça bir Kur’ân [okuma] olarak; takvâlı davransınlar diye bu Kur’ân'da insanlar için her türlüsünden örnek verdik. (Zümer/27-28)

Hamd [tüm övgüler], katından şiddetli azaba karşı uyarmak, sâlihâtı işleyen mü’minlere, şüphesiz kendileri için, içinde sürekli kalıcılar olarak güzel bir mükâfât bulunduğunu müjdelemek ve, “Allah çocuk edindi” diyenleri uyarmak için kuluna, gözetici olarak, kendisi için hiç bir pürüz kılmadığı Kitab'ı indiren Allah içindir. (Kehf/1-4) H.Yılmaz

Lafzen, “ondan bir pay (nasîb) alacaktır”. Nasîb terimi, burada olumlu bir anlama sahip olduğundan, en doğrusu, “onun kazandıracağı nimetlerden bir pay” olarak çevrilebilir.Kifl ismi, kefele: “[bir şeyin] sorumluluğunu üstlendi” kök-fiilinden türetilmiştir. Taberî, kelimenin bu bağlamda, “sorumluluk ve günahtan bir pay”ı gösterdiğini söyler. Minhâ ifadesi (“ondan”), failin, hâ (o) zamirinin işaret ettiği haksız fiildeki rolünü anlatır. M.Esed

İnsanlar farklı davranışlarda bulunurlar ve farklı sonuçlara neden olurlar. Bazıları insanları, Allah yolunda çalışmaya, O'nun Kelimesi'ni yüceltmeye davet ederler ve bunun mükâfatını alırlar. Bazıları ise Allah'ın Kelimesi'ni yüceltmekten alıkoymaya çalışırlar. Bu nedenle de cezaya müstehak (lâyık) olurlar. Mevdudi

Lafzen, “ondan daha iyisi ile selamlayın veya aynen karşılık verin”. Bu ifade -yukarıdaki bağlamda- müminlerin savaş halinde olduğu insanlar tarafından yapılan barış teklifine, ayrıca düşman saflarında olduğu halde dış görünüşüyle barışçıl niyetler taşıyan tek tek kişilere işaret eder. “Eğer onlar barıştan yana eğilim gösterirlerse sen de barıştan yana ol” (8:61) ve “ama (savaştan) vazgeçerlerse ... tüm düşmanlıklar sona erecektir” (2:193) buyrukları gereğince müminler, makul bir çözüme ulaşmak istediğini gösteren bir düşman ile barış yapmak yükümlülüğü altındadırlar; aynı şekilde, çatışmalarda aktif olarak rol almayan düşmanlar arasındaki münferit kişilere gerekli anlayışı göstermek zorundadırlar (bkz. bu surenin 94. ayeti) M.Esed

Müslümanlar özellikle kâfirlere karşı nazik ve medenî davranmaları konusunda uyarılıyorlar. Çünkü o dönemde iki topluluk arasındaki ilişki, düşmanlık tohumları üzerine kurulmuştu. Gerginliğin bu denli fazla olduğu bir dönemde müslümanlar, gayri insanî ve vahşice davranışlarda bulunmamaları konusunda uyarılıyorlar. Yani davetçiler kendilerine saygı ile selam veren kimselere karşı aynı şekilde saygılı ve nazikçe karşılık vermelidirler. Hatta onlar karşılarındaki kimselerden çok daha saygılı ve insanca davranmalıdırlar.
Sert davranış ve sözlerin hiç kimseye faydası olmaz. Fakat bu tür davranış ve sözler özellikle, kendilerini insanları Hak yola çağırmaya adayan ve insanları doğru yola ulaştırmaya uğraşan İslâm tebliğcilerinin görevine uygun düşmez. Bu tür davranışlar insanın nefsine hoş görünür ve onu tatmin edebilir, fakat aynı zamanda müslümanın yüklendiği göreve büyük zararlar verir. Mevdudi

Bu iki âyette, toplum içinde nasıl davranılması gerektiği ve bu davranışların âkıbeti; iyi ya da kötü getirisi beyân edilmektedir:

• Güzel bir şefaatle [hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla] şefaat edene, ondan bir hisse vardır.

• Kötü bir şefaatle [kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla] şefaatte buluna, ondan bir günah payı vardır.

• Bir selâm ile selâmlanan, ondan daha güzeliyle karşılık vermelidir.

Âyette geçen şefaat sözcüğü, “bir şeyi benzeri olan başka bir şeye eklemek, onu desteklemek, bir şeyi çiftlemek” demektir. Bu hususta Necm sûresi'nde yaptığımız açıklamaya bakılabilir. Buradaki anlamı, “senden başkasını kendi mevkiine ve aracılığına katman” demektir ki bu, “öncülük etmek, aracılık etmek” diye açıklanabilir.

Bu âyetten anlaşıldığına göre bir iyiliğin öncüleri-aracıları da, o iyiliği yapanlar gibi ödüllendirilecektir; bir kötülüğün öncüleri-aracıları da o kötülüğü yapanlar gibi cezalandırılacaklardır. Yani öncülerin-aracıların amel defterleri, ölümleriyle kapanmamaktadır:

Ve onlara, “Rabbiniz ne indirdi?” denildiği zaman, onlar, kıyâmet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklenmek ve bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yüklenmeleri için, “Öncekilerin efsaneleri” dediler. Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür! (Nahl/24-25)

Ve kâfirler mü’minlere, “Bizim yolumuza uyun, kesinlikle sizin hatalarınızı/günahlarınızı biz yüklenelim” dediler. Oysa onların hatalarından, ne olursa olsun hiç bir şeyi onlar taşıyıcı değillerdir. Onlar, kesinlikle yalancıdırlar. Onlar, elbette kendi yüklerini ve kendi yükleriyle birlikte nice yükleri de taşıyacaklar. Ve uydurup durdukları şeylerden kıyâmet günü mutlaka sorgulanacaklardır. (Ankebût/12-13)

Şehidlerin, Allah katında diri olmaları da bu cihetledir, ki bunu Âl-i İmrân ve Bakara sûrelerinde açıklamıştık. Âyetin indiği ortam ve bulunduğu pasaj itibara alındığında burada konu edilen “şefaatin” [öncülük-aracılık etmenin], savaşa teşvik etmeye veya savaştan caydırmaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır.

التحية [TAHIYYE]

“Selâmlama” karşılığı verdiğimiz  التحية[tahıyye] sözcüğünün esas anlamı, “yaşam dilenmesi” olup sözcüğün aslı, Arapların birbirleriyle karşılaştıklarında, حيك الله [hayyekellâh/Allah seni yaşatsın] demeleridir. Bu bizdeki, “Allah sana uzun ömür versin” sözüne benzer ki bu, insanların karşılaştıklarında birbirlerine iyi dilekte bulunmalarının genel anlamı hâline gelmiştir. Bunun, herhangi bir sözcük ve cümleye indirgenmesi doğru olmaz. O nedenle, isteyen “selâmun aleykum” der, isteyen, “günaydın” der, isteyen “kolay gelsin” der, isteyen “merhaba” der. Önemli olan insanların birbirine iyi niyetle yaklaşmaları ve kaynaşmalarıdır. Bununla birlikte, gönül ister ki selâmlaşma; en iyi, en güzel, en anlamlı ve en kapsamlı sözcüklerle yapılsın. Kur’ân'daki kıssalarda ve cennetteki karşılamalarda selâmlama-selâmlaşma, “selâm” sözcüğü ile yapılmaktadır:

O, sizleri karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size destek verendir. O'nun melekleri de (destek verirler). Ve O, mü’minlere çok merhametlidir. O'na kavuşacakları gün onların selâmlamaları, “selâm”dır. O [Allah], da onlar için saygın bir ödül hazırlamıştır. (Ahzâb/43-44)

Ve andolsun ki, İbrâhîm'e de elçilerimiz müjde ile geldiler, “Selâm!” dediler. O, “Selâm!” dedi, sonra da saf hâle getirilmiş buzağıyı getirmeye gecikmedi. (Hûd/69)

O, Kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayan Allah'tır. O, melik, kuddûs, selâm, mü’min, müheymin, azîz, cebbâr, mütekkebbir'dir. Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir. (Haşr/23)

Ve takvâlı davranmış kimselere, “Rabbiniz ne indirdi?” denilince onlar, “Hayır” derler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere iyilik-güzellik vardır. Âhiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Ve takvâlı davrananların yurdu; Adn cennetleri ne güzeldir! Onlar oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada onlar için diledikleri şeyler vardır. Allah, takvâ sahiplerini işte böyle karşılıklandırır. (Takvâ sahipleri) o kimselerdir ki, melekler onları hoş ve rahat ettirerek vefat ettirirler. “Selâm size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete!” derler. (Nahl/30-32)

Ve eğer o, sağın ashâbından ise; artık sana sağın ashâbından selâm! (Vâkıa/90-91)

Rabb'lerine karşı takvâlı olanlar da cennete bölük bölük sevk edildi. Nihâyet oraya vardıkları, kapıları açıldığı ve bekçileri onlara, “Selâm sizlere, tertemiz geldiniz!” dediği zaman “Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!” dediler [denilecek]. (Zümer/73)

Peki, şüphesiz Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, kör olan kimse gibi midir? Şüphesiz ancak kavrama yetenekleri olan kişiler; Allah'ın ahdini yerine getirirler ve antlaşmayı bozmayan, Allah'ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştiren, Rabb'lerine haşyet duyan ve hesabın kötülüğünden korkan kişiler, Rabb'lerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmiş, salâtı ikâme etmiş ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmiş ve çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldıran kişiler öğüt alıp düşünürler. İşte bu yurdun âkıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar, atalarından, eşlerinden ve soylarından sâlih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selâm olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra‘d/19-24)

Söz olarak [onlara] rahîm Rabbden “selâm” (vardır). (Yâ-Sîn/58)

Ve âyetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen, “Selâm olsun size! Rabbiniz rahmeti Kendi üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tevbe eder ve düzeltirse; şüphesiz ki O [Allah], gafûr'dur, rahîm'dir” de! (En‘âm/54)

Ey iman etmiş olan kimseler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu, sizin için daha iyidir. Belki siz düşünüp anlarsınız. (Nûr/27)

Ayrıca selâm [sağlamlık, esenlik, mutluluk, güvenlik] sözcüğünün anlamı, bu amaçla kullanılacak diğer sözcüklerden daha kapsamlıdır. Zira selâm, –Âl-i İmrân/19'un tahlilinde açıkladığımız gibi– “beraet” [uzak tutma]; yani, “korkudan, kuşkudan, beladan, huzursuzluktan, mutsuzluktan, kavgadan savaştan, ağrıdan, sızıdan, maddî ve manevî sıkıntılardan, zayıflıktan çürüklükten… tüm olumsuzluklardan uzak olma” demektir. Birisine “korkudan, kuşkudan, dertten, tasadan, hastalıktan, zayıflıktan… kısacası tüm olumsuzluklardan uzak olasın!” demek, “Uzun ömürlü ol” demekten, “günaydın, bonjur” vs. demeden daha makul ve makbuldür.

Âyette, Siz bir selâm ile selâmlandığınız zaman da, hemen ondan daha güzeliyle selâm verin veya onu [verilen selâmı] iade edin buyurulmuştur, ki biz bunu,سلام عليكم  [selâmun aleykum/size selâm olsun] diyene karşı,وعليكم السلام و رحمة الله و بركاته [ve aleykumu's-selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu/size de selâm, Allah'ın rahmeti ve bollukları olsun] diyerek karşılık vererek uyguluyoruz. H.Yılmaz

Yani, "Kâfirlerin, inkârcıların, müşriklerin ve benzerlerinin kötü davranışları Allah'ın ilâhlığına hiçbir zarar veremez. Çünkü onlar, Allah'ın bir, her şeye kâdir ve güçlü olduğu, o gün bütün insanları bir araya toplayıp onları amellerine göre hesaba çekeceği ve O'nun hesaba çekmesinden hiç kimsenin kurtulamayacağı gerçeğini değiştiremezler. Bu nedenle Allah'ın kendisini, isyan edenlere karşı koruyacak kimselere ihtiyacı yoktur."
Bu, ayeti bir önceki ayete bağlayan noktadır. Fakat bu ayet, aynı zamanda, 60. ayetle birlikte başlayıp pasaja bir ek niteliğindedir. Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur: "Bırakın bu dünyada herkes istediği yolu seçsin ve istediği şekilde çalışsın. Fakat böyle bir kimse o gün tek Hakim olan Allah'ın huzuruna çıkarılacağını unutmamalıdır. İşte o zaman herkes yaptıklarının ve işlediklerinin sonucunu görecektir." Mevdudi

Lafzen, “Allah'ın onları kazandıklarından dolayı baş aşağı ettiğini görerek”. Bu münafıkların kimliği konusunda, hemen hemen tümü tarihsel nitelikte olan çok çeşitli varsayımlar vardır. Bazı müfessirler, bu ayetin Hicret'ten sonraki ilk yıllarda Medine'deki münafıklara işaret ettiğini düşünürler; diğerleri ise (mesela Taberî) İbni ‘Abbâs tarafından ifade edilen görüşü tercih ederler. Ona göre bu ayet, Hicret'ten önce İslam'ı zahiren kabul eden, ama Kureyş müşriklerini gizlice desteklemeye devam eden bazı Mekkelilere işaret etmektedir. Ancak bana göre, yukarıdaki ayetin “tarihsel” yorumlarını araştırmaya hiç gerek yoktur, çünkü onu genel muhtevası içinde kolayca anlayabiliriz. Önceki ayet Allah'ı konu almakta ve hem O'nun birliğini ve vahyedilen mesajında mevcut olan açık hakikati, hem de Kıyamet Günü yargılanmanın kesinliğini vurgulamaktadır. “O halde” diye devam eder bu yorum; “Allah'ın mesajının gerçekliğini sözde kabul etmiş görünen ama yine de hak ile bâtıl arasında dürüstçe bir seçim yapmak istemeyen insanların ahlakî konumları hakkında nasıl mütereddit olabilirsiniz?”Lafzen, “iki fırka olursunuz?” M.esed

Bu pasaj, Mekke'de ve Arabistan'ın diğer bölgelerinde İslâm'ı kabul eden fakat Medine'ye hicret etmeyen münafıklarla ilgilidir. Onlar önceden olduğu gibi, kendi kabileleriyle birlikte yaşıyorlar ve onların İslâm ve müslümanlar aleyhinde yaptıkları bütün düşmanca hareketlerde rol alıyorlardı.
Bu, böyle kimselere karşı nasıl davranılacağını kestiremeyen müslümanlar için büyük bir sorun olmuştu. Müslümanlardan bazıları onların her şeyin ötesinde müslüman oldukları görüşündeydiler. Çünkü onlar şehadet kelimesini söylüyorlar, namaz kılıyor, oruç tutuyor ve Kur'an okuyorlardı. Böyle olduğu halde onlara nasıl kâfir gibi davranılabilirdi? Allah müslümanlar arasındaki bu anlaşmazlığı çözüme bağlıyor ve onlara nasıl davranacaklarını bildiriyor.
Bu pasajı anlayabilmek için Medine'ye hicret etmeyen müslümanların neden münafık olarak ilân edildikleri iyice anlaşılmalıdır. Aksi takdirde hem bu pasaj ve hem de Kur'an'daki benzer pasajlar iyi anlaşılamaz. Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye hicret ettikten sonra, orada İslâm'ın tüm kurallarının uygulanabileceği bir ortam meydana getirildiğinde, herhangi bir beldede ezilen ve İslâmî emirleri tam anlamıyla yerine getiremeyen tüm müslümanların Medine'ye, "İslâm Yurdu"na hicret etmeleri konusunda genel bir çağrı yapıldı. Bunun sonucunda hicret etme imkânına sahip olan, fakat yurtlarını, akrabalarını çıkarlarını İslâm'dan çok sevdikleri için hicret etmeyenler münafık olarak ilân edildiler. Sadece gerçekten hicret etmeye güç yetiremeyen ve bu konuda sıkı tedbirlerle engellenen kimseler bu surenin 97. ayetinde mustazaf olarak tanımlandı.
"Dar'ül-harb"te yaşayan müslümanlar ancak "Dar'ül-İslâm"da yaşayan kimselerden genel bir çağrı aldıkları veya en azından "Dar'ül-İslâm"ın kapıları onlara açık olduğu halde, hicret etme gücüne sahip olmalarına rağmen, hicret etmeye çabalamadıkları zaman münafık olarak ilân edilebilirler. Diğer taraftan eğer hicret için genel bir çağrı yapılmamışsa veya "Dar'ül-İslâm"ın kapıları onlara açık değilse, o zaman hicret etmemiş olmaları onların münafık olmasını gerektirmez. Bir kimse gerçekten hicret etmeye güç yetirememiş ise, o müstazaf kabul edilir.
Münafıklar, iki yüzlü bir politika izledikleri ve sadece bu dünya hayatını gözönünde bulundurdukları için, Allah onları eski küfürlerine geri döndürmüştür. Onlar bu dünya hayatını ahiret'e tercih ettikleri için bazı çıkar hesapları yaparak İslâm dairesine girmişlerdi. İmanlarıyla çatışan çıkarlarını feda etmeye hazır değillerdi ve kişinin bu dünyayı rahatlıkla, ahiret hayatı için fedâ edebilmesini sağlayan kesin bir ahiret inancına sahip değillerdi. O halde münafıklığın ayırdedildiği nokta o kadar açık ve kesindir ki, bu konuda fikir ayrılığına mahal yoktur. Mevdudi

Bkz. sure 2, not 203 ve bu surenin 124. Notu  -  Yani, “kötülük yurdunu terk etmemiş” olan ve inanç ile inkar arasında yalpalayıp duran kimseleri. M.Esed

Burada müslümanlara, kâfirlerle işbirliği içinde olan ve onların İslâm devleti karşısındaki girişimlerine ortak olan münafıklara karşı dikkatli olmaları tavsiye ediliyor. Mevdudi

Lafzen, “eğer Allah dileseydi onlara size hükmetme gücü verirdi ki ...” -bu, onları müminlerle savaşmaktan alıkoyan şeyin gerçek bir iyi niyet değil, yeterli güçten yoksun bulunmaları olduğuna işarettir.Lafzen, “Allah size onların aleyhine bir yol vermemiştir”: Yukarıda 86. ayette öngörülen buyruğa atıf. M.Esed

İstisna sadece emrin birinci kısmı için geçerlidir. Müslümanlar, İslâm devletinin anlaşma yaptığı kâfir topluluklara sığınan münafıkları yakalayıp öldürmemelidirler. Fakat onları arkadaş ve dost da edinmemelidirler. Böyle bir münafığın kanı helâldir, fakat İslâm devletinin anlaşma yaptığı bir gayri müslim devlete sığınırsa takip edilip öldürülmemelidir. Bu, münafığın kanının haram olduğuna değil, anlaşmayı bozmanın yasak olduğuna delalet eder. Mevdudi

Lafzen, “Göreceksin onlar ne zaman fitneye dönerlerse onun içine atılırlar”, yahut “onun içine dalarlar”.Lafzen, “Size üzerlerinde açık bir otorite (sultân) vermiş olduğumuz” -yalnızca savunma amacıyla savaşa izin veren buyruğun açık bir teyidi (karş. 2:190 vd. ve ilgili 167 ve 168. notlar). M.Esed

Bu âyet grubunda önce, Allah, Kendinden başka ilâh diye bir şey olmayandır. O, kesinlikle sizi, kendisinde şüphe olmayan kıyâmet gününde toplayacaktır. Ve Allah'tan daha doğru sözlü kimdir? denilerek, Allah tanıtılmakta, sonra da birtakım hususlara, özellikle münâfıkların sinsî düşüncelerine dikkat çekilerek mü’minler uyarılmaktadır:

• Mü’minler, sürekli aleyhlerinde bulunan münâfıklarla senli-benli olmamalıdırlar. Onlar hakkında farklı düşünen gruplara bölünmemelidirler.

• Münâfıklar, kendileri inkâr ettikleri gibi, mü’minlerin de inkâr etmelerini, böylece kendileriyle eşit olunmasını arzu ederler.

• Münâfıklar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinilmemelidir.

• Eğer yüz çevirirlerse, mü’minlerle anlaşmalı olan bir kavme sığınanlar yahut mü’minler ve kendi kavimleri ile savaşmaktan göğüsleri daralarak mü’minlere sığınanlar hariç onlar yakalanıp öldürülmelidirler.

• Münâfıklardan bir velî ve bir yardımcı edinilmemelidir.

• Eğer Allah dileseydi onları size musallat kılardı da onlar, sizinle savaşırlardı. (Allah, onlara böyle bir fırsatı tanımadı.)

• Eğer onlar, mü’minlerle savaşmaz ve mü’minlere barış teklif ederlerse, bu teklif kabul edilmelidir. (Allah, sizin için onlar aleyhine bir yol kılmamıştır.)

• Mü’minlerden ve kendi kavimlerinden güvende olmak isteyen diğer bir grup ise, ne zaman fitneye geri döndürürlerse, onun içine baş aşağı dalarlar. Bunlar, mü’minlerden uzak durmazlar, mü’minlere barış teklif etmezler ve ellerini [güçlerini] çekmezlerse, ele geçirildikleri yerde öldürülmelidirler. (Bu Allah tarafından mü’minlere tanınan tam bir yetkidir.)

Bu paragrafın iniş sebebine dair nakledilenler:

Müslim'de, Zeyd b. Sâbit'ten gelen rivâyete göre, Peygamber (s.a) Uhud'a çıktığında beraberinde olanlardan bir kesim geri dönmüştü. Bunun ürerine Peygamber'in (s.a) ashâbı, onlar hakkında iki gruba bölündü, Kimisi, “Onları öldürelim” dedi, kimisi de, “Hayır öldürmeyelim” dedi. Bunun üzerine, Münâfıklar hakkında ne diye iki gruba ayrıldınız? âyeti nâzil oldu.

Uhud günü Rasûlullah'a yardımdan vazgeçip, o'nunla birlikte çıkmışken adamlarını da geri alıp çekilen kişi, Abdullah b. Ubey ve arkadaşlarıdır.

Ebû Seleme b. Abdurrahmân'ın (Abdurrahmân b. Avf'tan) naklettiğine göre, bu âyet-i kerîme, Medîne'ye gelen ve Müslüman olduklarını açıklayan bir topluluk hakkında nâzil olmuştur. Bunlar Medîne'nin sıtmasına ve ateşli hastalığına yakalandılar. Bunun üzerine baş aşağı döndürülüp, Medîne'den çıkıp gittiler. Peygamber'in (s.a) ashâbından bir grup onlarla karşılaştı ve sordular:

— Ne diye geri dönüyorsunuz?

Onlar da şu cevabı verdiler:

— Medîne'nin sıcağından rahatsızlandık. O bakımdan orada kalmak işimize gelmedi.

Bunun üzerine şöyle sordular:

— Bu hususta Rasûlullah (s.a) sizin için uyulacak bir örnek değil mi?

Ashâbın bir bölümü, “Bunlar münâfıklık ettiler” derken, bir bölümü de, “Münâfıklık etmediler, Müslümandırlar” dediler. Bunun üzerine yüce Allah da, Allah onları kazandıkları yüzünden baş aşağı yıkıvermişken, münâfıklar hakkında ne diye iki gruba ayrıldınız âyetini indirdi.

Nihâyet Medîne'ye geldiler ve kendilerinin Muhacir olduklarını iddia ettiler. Bundan sonra da irtidad ettiler. Rasûlullah'tan (s.a), ticaret yapmak üzere kendilerine ait birtakım malları getirmek üzere Mekke'ye gitmek için izin istediler. Mü’minler de onlar hakkında anlaşmazlığa düştü. Kimisi, “Bunlar münâfıktır” derken, kimisi de, “Hayır mü’mindir” dedi.

Yüce Allah böylelikle onların münâfık olduklarını açıkladı ve bu âyet-i kerîmeyi indirerek onları öldürmeyi emretti.

Allah'ın, Hem sizden emin olmak, hem kendi kavimlerinden emin olmak isteyen başka insanlar olduğunu da göreceksiniz buyruğunun anlamı, önceki âyetin ifade ettiği anlam gibidir.

Katâde der ki: “Bu âyet-i kerîme hem Peygamber'in (s.a) nezdinde emin olmak, hem de kavimleri arasında emin kalmak isteyen Tihâmeli bir kavim hakkında nâzil olmuştur.”

Mücâhid der ki: “Bu, Mekkeli bir topluluk hakkında nâzil olmuştur.”

es-Süddî de der ki: “Bu âyet-i kerîme, Nuaym b. Mes‘ûd hakkında inmiştir. O, hem Miislümanlar yanında emniyetteydi, hem de müşrikler arasında.”

el-Hasen der ki: “Bu münâfıklardan bir topluluk hakkındadır.”

Müfessirler, burada zikredilen kimselerin, Esed ve Gatafan kabilelerinden bir topluluk olduğunu söylemişlerdir ki bunlar, Medîne'ye geldiklerinde Müslüman olurlar ve anlaşma yaparlardı. Maksatları ise, Müslümanlardan emin olmak idi. Kendi kavimlerinin yanına döndüklerindeyse, inkâra saparak ahidlerini bozarlardı.

89. âyette, Onlar [münâfıklar], kendileri inkâr ettikleri gibi, sizin de inkâr etmenizi, böylece onlarla eşit olmanızı arzu ettiler. Onun için, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan velîler edinmeyin buyurularak, iki yüzlülerin velî, koruyucu, gözetici ve yardımcı edinilmemeleri; yönetici durumuna getirilmemeleri emredilmiştir. Bu emir onlarca âyette tekrar edilmiştir:

Kuşkusuz şu iman etmiş, hicret etmiş, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşan ve barındırıp yardım eden kimseler; evet işte bunlar, bazısı bazısının velîsi olanlardır. İnanan ve hicret etmeyen kimselere gelince, hicret edene kadar, onlara yakınlık söz konusu değildir. Ve din uğrunda yardım isterlerse, aranızda antlaşma bulunan bir halk zararına olmaksızın, onlara yardım etmeniz gerekir. Ve Allah, yaptıklarınızı çok iyi görendir. Küfretmiş olan şu kimseler de, birbirlerinin velîleridirler. Eğer siz de onu yapmazsanız, yeryüzünde büyük bir kargaşa ve fitne çıkar. Ve o, iman eden, hicret eden ve Allah yolunda cihad eden kimseler ile, barındıran ve yardım eden kimseler; işte bunlar, gerçek mü’minlerin ta kendileridir. Bunlar için bir mağfiret ve saygın bir rızık vardır. Ve bundan sonra, inanan ve hicret eden ve cihad eden kimseler; artık onlar da sizdendirler. Akraba olanlar da, Allah'ın kitabına göre, birbirlerine daha yakındırlar. Şüphesiz Allah, en iyi bilendir. (Enfâl/72-75)

Ve kesinlikle Biz, içinizden cihad edenleri ve sabredenleri bilmemiz/ortaya çıkarmamız için sizi belâlandıracağız [denemeye tâbi tutacağız]. Haberlerinizi de belâlandıracağız [denemeye tâbi tutacağız]. (Muhammed/31)

Eğer size bir yara değmişse, o kavme de benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları, Allah'ın sizden iman eden kimseleri bilmesi ve sizden şâhitler edinmesi, Allah'ın iman eden kimseleri arındırması, kâfirleri de mahvetmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah zâlimleri sevmez. Yoksa Allah, içinizden çaba harcayanları bildirmeden ve sabredenleri de bildirmeden cennet'e gireceğinizi mi sandınız.” (Âl-i İmrân/140-142)H.Yılmaz

Bu ayetin 93. ayet ile bağlantılı olarak okunmasından hareket eden bazı mutezilî alimler, başka bir mümini öldüren müminin kafir sayılması gerektiği görüşüne varmışlardır (Râzî). Bu, elbette yürürlükteki hukukî süreç içinde verilen ölüm cezasının yerine getirilmesini kapsamaz.Lafzen, “ailesine” -yani, maktûlün mirasçılarına veya aile efradına. Bu ayette üç kez zikredilen “mümin bir canı özgürlüğüne kavuşturmak” ibaresi ilk bakışta, savaşta esir alınan kişilere işaret eder (karş. sure 8, not 72). Ama bkz. ayrıca 58:3, not 5.Lafzen, “size düşman olan” -bu, onların fiilî bir savaş halinde olduklarına işaret eder.Bu, maktûlün, Müslümanların normal ve barışçıl bir ilişki içinde bulundukları topluma mensup bir gayrimüslim olması durumuyla ilgilidir. Böyle durumlarda verilecek ceza, aynı şartlarda bir müminin öldürülmesi karşılığı öngörülen cezanın aynısıdır.Yani, “Ramazan ayındaki oruç için öngörülen şekilde” (bkz. 2:183-187). Bu kolaylık, kefaret ödeyebilecek durumda olmayan ve/veya bir köleyi özgürlüğe kavuşturma gücünden yoksun olan (Râzî) veya, günümüzde olduğu gibi, özgürlüğe kavuşturulacak bir köle bulamayan kişiler için uygulanır (Menâr V, 337). M.Esed

Kazayla adam öldürmekle ilgili diyet ödeyemeyecek kadar fakir olanlara, “iki ay oruç tutma” öneriliyor. (Ayrıca “iki ay oruç için” (Bak Mücadele suresi 4) Tüm dinsel kitaplarda özellikle ilmihal kitaplarında, ramazan ayında oruç bozanlar için 61 gün oruç tutma cezası olduğu yazılıdır. Halbuki Allah oruçla ilgili 61 gün olarak bir buyruğu yoktur. (Bak Bakara suresi 184) ayrıca, Allah, bu Kuran ayetinde ve Kuran boyu ilgili ayetlerde, köle ve köleleliği ortadan kaldırmaya ve Müslümanların köle edinemeyeceklerine dair her türlü uyarıyı yapmasına rağmen, Kuran tefsir ve çevirilerinde, “mümin köle” ve “mümin cariye” şeklinde tamlamaların geçmesi dikkat çekicidir. M.Sağ

Bu, yukarıda sözü edilen ve kanı helâl olan münafıkları değil, "İslâm yurdunda" "savaş bölgesinde" veya "küfür diyarı"nda yaşayan ve kâfirlerin İslâm aleyhinde yaptıkları düşmanca davranışlara ortak oldukları konusunda hiçbir delili olmayan samimi müslümanları kasteder. O dönemde böyle bir uyarı gerekliydi.
Çünkü müslüman oldukları halde İslâm düşmanlarının arasında yaşamak zorunda kalan kimseler de vardı. Bazı durumlarda Müslümanların düşman bir kabileye saldırdıklarında yanlışlıkla müslüman bir kimseyi öldüren kişinin günahının kefareti için ne yapması gerektiğini bildiriyor.
Öldürülen kişi bir mümin olduğu için, bu kaza sonucu ortaya çıkan cinayete kefaret olarak mümin bir köle azat edilmelidir.
Hz. Peygamber (s.a) öldürülen kimsenin ailesine verilecek olan kan diyetini yüz deve, iki yüz inek veya ikibin keçi olarak belirlemiştir. Bu diyeti başka şeylerle ödemek isteyen kişi, bu hayvanların piyasa fiyatını gözönünde bulundurarak hesaplama yapmalıdır. Örneğin, Hz. Peygamber (s.a) döneminde para olarak ödenen diyet sekiz yüz altın dinar veya sekiz bin gümüş dirhem idi. Halifeliği döneminde Hz. Ömer (r.a) şöyle ilân etmiştir: "Şimdi devenin fiyatı arttı, o halde diyet olarak bin dinar veya on iki bin dirhem verilmelidir." Fakat buradaki cinayetin kasten olmadığına, sadece kaza sonucu işlendiğine dikkat edilmelidir.
Kısaca 92. ayette verilen emirler şöyle özetlenebilir:
Eğer öldürülen kimse "İslâm diyarı"nda (Dar'ül-İslâm) yaşıyorsa, öldüren kimse kefaret olarak kan diyeti vermeli ve Allah'ın bağışlaması için de bir köle azat etmelidir.
Eğer öldürülen kişi müminlerle anlaşma halinde bulunan bir kâfir topluluk içinde yaşıyorsa, katil, bir köle azat etmeli ve anlaşmaya göre gayri müslim birinin öldürülmesi sonucu verilmesi gereken diyetin aynısını vermelidir.
Bu oruçlar hiç ara verilmeksizin arka arkaya tutulmalıdır. Şer'i mazereti hariç eğer en ufak bir ara verilirse, belirlenen iki ay oruç tekrar baştan tutulmalıdır.
Yani, "Bir köleyi azat etmek, diyeti ödemek veya aralıksız iki ay oruç tutmak, birer ceza değil fakat suçun bağışlanması için birer kefarettir. İkisi arasındaki fark şudur: Ceza durumunda pişmanlık, kendi kendini kınama, vicdan azabı ve nefsin ıslah olması sözkonusu değildir. Bunun aksine nefret, zıtlaşma ve antipati duyguları hakimdir. Bu nedenle Allah kefaret ve tövbeyi emrediyor. Bu şekilde günahkâr olan kişi iyi ameller, fedakârlıklar, görevi ifa gibi davranışlarla kalbini temizleyip pişmanlık ve vicdan azabı içinde Allah'a yönelebilir. Bu şekilde günah işleyen kişi sadece o günahından kurtulmakla kalmayıp gelecekteki günahlardan da sakınacaktır.
Kefaret; sözlükte örtü anlamına gelir. Bir günaha kefaret olması için işlenen iyi amel, aynen badananın duvardaki kiri örtmesi gibi günahı örtüp kaplar. Mevdudi

Bu âyetlerde, vukû bulabilecek cinâyetlerde uygulanması gereken ilkeler ortaya konulmaktadır:

• Hata dışında bir mü’min bir mü’mini öldüremez.

• Kim bir mü’mini hataen öldürürse, mü’min bir köleyi özgürlüğe kavuşturmalı ve ölenin ailesine [vârislerine] teslim edilecek bir diyet vermelidir. (Ancak onların [ölünün ailesinin] bağışlaması müstesnâdır.)

• Eğer öldürülen, mü’min olmakla beraber mü’minlere düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin mü’min bir köleyi özgür bırakması gerekir.

• Eğer öldürülen, mü’minlerle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mü’min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması gerekir.

• Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tevbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir.

• Bir mü’mini kasten öldürenin cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. (Ve Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için çok büyük bir azap hazırlamıştır.)

Bakara/178-179'da insan hayatına verilen değeri detaylı olarak açıklamıştık. Burada iki âyet ile hatırlatma yapıyoruz:

Ve işte o kişiler [Rahmân'ın kulları], Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı öldürmezler. –Ancak hakk ile öldürürler.– Zina da etmezler. –Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyâmet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler müstesnâ. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tevbe eder ve sâlihi işlerse, kesinlikle o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.– (Furkân/68-71)

İşte bunun için Biz, İsrâiloğulları'na, “Şüphesiz her kim bir zat veya yeryüzünde bozgunculuk karşılığı olmadan bir zatı öldürürse artık bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir zatın yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur” yazdık [farz kıldık]. Ve kesinlikle onlara elçilerimiz açık deliller ile geldiler. Sonra da şüphesiz onların bir çoğu yeryüzünde kesinlikle aşırı davranan kimselerdir. (Mâide 32)

DİYET

Diyet, “maktulün kanının yerine geçmek üzere velîsine ödenen şey”dir. Allah, diyet olarak ödenecek miktarı tayin etmediği için bunun, günün şartlarına göre hakkaniyetle devlet tarafından tayin edilmesi gerekir. Târih kayıtlarına göre Rasûlullah bunu 100 deve, 200 inek veya 2.000 keçi olarak belirlemiştir. Bu o dönemde 800 dinar veya 8.000 dirhem idi. Halifeliği döneminde Ömer, “Şimdi devenin fiyatı arttı, o hâlde diyet olarak 1.000 dinar veya 12.000 dirhem verilmelidir” diyerek, şartlara göre içtihada bulunmuştur.

Bu âyetlerin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler nakledilmiştir:

Huzeyfe ibnu'l-Yeman (r.a), Uhud savaşı'nda Hz. Peygamber ile beraberdi. Derken Müslümanlar bir hata yaparak, Huzeyfe'nin babası Yeman'ı, kâfir zannederek yakalamış ve kılıçla boynunu uçurmuşlardı. Oysa ki Huzeyfe tam o esnada, “O, benim babamdır” demişti, ama onlar Huzeyfe'nin sözünü, ancak babasını öldürdükten sonra anlayabilmişlerdi. Bunun üzerine Huzeyfe, “Allah sizi bağışlasın, çünkü O erhamu'r-râhimîn'dir” demişti. Hz. Peygamber bu sözü duyunca, Huzeyfe'nin kıymeti o'nun nezdinde daha da artmıştı. İşte bunun üzerine de bu âyet-i kerîme nâzil olmuştu.

İkinci rivâyet: Bu âyet, Ebu'd-Derda hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Ebu'd-Derda (r.a) bir seriyyede bulunuyordu. Derken, ihtiyacını gidermek için bir yere saptığında koyunları bulunan bir adama rastladı. Kılıcıyla adama saldırdığında, adam, “Lâ ilâhe illallâh!” dedi, ama o adamı öldürdü, koyunlarını da sürüp götürdü. Derken içinde (bu hâdiseden dolayı) bir rahatsızlık duymaya başladı. Bunun üzerine hâdiseyi Hz. Peygamber'e anlatınca, Hz. Peygamber, “Onun kalbini yarsaydın ya [onun kalbini mi yardın]?!” dedi. Bu söz üzerine Ebu'd-Derda, son derece pişman oldu; derken bu âyet nâzil oldu.

Üçüncü rivâyet: Ayyaş ibn Ebî Rabia, Ebû Cehl'in anne bir kardeşi idi, Müslüman olup, kavminden korktuğu için Medîne'ye hicret etmişti. Bu hâdise, Hz. Peygamber'in hicretinden önce vukû bulmuştu. Derken Ayyaş'ın annesi, dininden dönünceye kadar yiyip içmemeye ve herhangi bir çatı altında oturmayacağına [güneş altında kalacağına] dair yemin etti. Bunun üzerine Ebû Cehl, beraberinde Hars ibn Zeyd ibn Ebî Uneyse olduğu hâlde Mekke'den çıktı. Ayyaş'ın yanına geldiler ve uzun uzun konuştular. Ebû Cehl dedi ki:

— Muhammed sana, annene iyi davranmanı emretmiyor mu? O hâlde, üzerinde bulunduğun dini taşıyarak dön ve annene iyilik yap!

Ayyaş bu teklifi kabul ederek, Mekke'ye geri döndü. Mekke'ye yaklaştıklarında, Ayyaş'ın ellerini ve ayaklarını bağladılar. Ebû Cehl, Ayyaş'a yüz sopa vurdu; yüz sopa da Hars vurdu. Bunun üzerine Ayyaş, Hars'a şöyle dedi:

— Şu, Ebû Cehl benim kardeşim, ya sen kimsin ey Hars! Allah'a yemin ederim ki, seni ıssız bir yerde yakalarsam öldüreceğim!

Rivâyet olunduğuna göre Hars, Ayyaş'a, Mekke'ye döndüğünde şöyle dedi:

— Eğer senin tâbi olduğun ilk din hidâyet ise, sen onu bırakmış durumdasın. Yok eğer sapıklık idiyse, sen şu anda ona girdin.

Bu söz, Ayyaş'a çok tesir etti ve Hars'ı öldüreceğine yemin etti. Ayyaş, annesinin yanına vardığında, annesi Ayyaş ilk dinine dönmediği sürece, elinin ayağının çözülmeyeceği hususunda yemin etti. O da bunu yaptı (yani, döndü). Bundan sonra Medîne'ye hicret etti... Hars da Müslüman olup hicret etmişti... Derken, Ayyaş, Hars ile ıssız bir yerde karşılaştı; Müslüman olduğunu bilmediği için onu öldürdü. Hars'ın Müslüman olduğunu öğrenince, yaptığına bin pişman olarak Allah'ın Rasûlü'ne geldi ve dedi ki:

— Müslüman olduğunu bilemeden onu öldürdüm!

İşte bunun üzerine de bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

93. âyetteki, Kim bir mü’mini kasten öldürürse, işte onun cezası, içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. Ve Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için çok büyük bir azap hazırlamıştır buyruğu ile, 92. âyetteki ifade birleştirilirse, burada konu edilen “teammüd”ün [kastın/kasten öldürmenin]; mü’mini, mü’min olduğu için öldürme olduğu anlaşılır. Mü’mini, mü’min olduğu için öldüren de kâfirin ta kendisidir. Nitekim Allah şöyle buyurur:

Ve eğer mü’minlerden iki grup birbirleriyle savaştırılırlarsa hemen onların arasını düzeltin. Şâyet biri ötekinin üzerine saldırırsa, Allah'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Sonra da eğer dönerse, aralarında adaletle barış yapın ve hakkaniyetle davranın. Şüphesiz ki Allah, hakkaniyetle davrananları sever. (Hucurât/9) H.Yılmaz

Zımnen, “Ve dolayısıyla bir düşmansın”. Bu ayet, savaşa girmeyenleri düşman olarak görmeyi ve farazî inançsızlıklarını onları aşağılamanın bahanesi olarak kullanmayı yasaklar. “Karşılaştığınız durumu açıkça kavramaya çalışın” (tebeyyenû) buyruğu, müminlere, her durumda karşıdaki kişilerin aktif şekilde düşmanlık yapıp yapmadığından emin olma sorumluluğu yükler.Lafzen, “siz [de] önceden böyleydiniz”. Önceki buyruk bütün toplum için geçerli olduğundan, yukarıdaki cümlecik de aynı anlamı ifade ediyor görünmektedir. Yani, Müslüman toplumun, zayıflığı ve sayısal güçsüzlüğü sebebiyle, daha büyük bir güç ile donatılmış olan düşmanların merhametine muhtaç olduğu döneme bir işarettir. Böylece, müminlere adeta şöyle denmektedir: “Önceki zayıflığınızı hatırlayın ve bir zamanlar size davranılmasını beklediğinize benzer şekilde, düşmanlarınıza şefkatlice davranın M.Esed

İslâm'ın ilk zamanlarında "Es-selamu aleyküm" müslümanların tanınmasını sağlayan bir semboldü. Bir müslüman diğer bir müslümanla karşılaştığında bu sözlerle selam veriyor ve "Ben senin topluluğundanım; senin arkadaşın ve dostunum. Senin için ancak barış ve güvenlik sunabilirim.
Bu nedenle bana karşı düşmanlık göstermemelisin, benden de düşmanlık ve zarar beklememelisin" demek istiyordu. Bu, sanki orduda karanlıkta iken düşmanla dostu ayırmak için kullanılan bir parola vazifesi görüyordu.
Selam vermenin tanınmaya yarayan bir sembol olarak kullanılmasının önemi bilhassa o dönemde çok büyüktü. Çünkü müslüman bir Arap'la müslüman olmayan bir Arab'ı birbirinden ayırmaya yarayan açık bir işaret yoktu. Aynı şekilde giyiniyor, aynı dille konuşuyorlardı. Müslümanlar bir kabileye saldırıp orada yaşayan bir müslümanla karşı karşıya geldiklerinde asıl zorluk başgösteriyordu. Düşman konumunda olan kişi "Es-selamu aleyküm" veya "La ilahe illahlah" derse, saldırı konumunda olan müslüman bundan şüphe ediyor ve onu öldürmekten kurtulmak için yalan söyleyen bir kâfir olduğu kanısına varabiliyordu. Bu nedenle çoğunlukla böyle kimseleri öldürüp mallarını ganimet olarak alıyorlardı. Hz. Peygamber (s.a) böyle bir durumda müslümanların öldürmemeleri gerektiğini emrettiği halde böyle olaylar tekrarlanıyordu. Bunun üzerine Allah bu sorunu çözümleyen bir ayet indirdi: "Kendisini müslüman olarak ilân eden kişinin yalan söyleyip söylemediğini merak ederek araştırmak size düşmez. Gerçeği söylüyor olabilir, aynı şekilde yalan söylüyor da olabilir ve derin bir araştırma yapmaksızın hangisinin doğru olduğuna karar verilemez. Bu nedenle müslüman olduğunu söyleyen yalancı bir kâfiri serbest bırakmak muhtemel olduğu gibi, samimi bir mümini öldürme ihtimali de mevcuttur. Her ne olursa olsun yanlışlıkla bir kâfiri serbest bırakmak, sizin için, yanlışlıkla bir mümini öldürmekten daha hayırlıdır."
Yani, "Bir zamanlar siz de kâfir kabileler arasında tek tek fertler olarak yaşamaktaydınız. O zaman baskı ve işkence korkusuyla İslâm olduğunuzu gizliyordunuz ve dilinizle ikrar etmekten başka müslüman olduğunuza deliliniz yoktu. Siz şimdi Allah'ın rahmeti nedeniyle müslüman bir topluluk içinde yaşıyorsunuz ve kâfirlere karşı İslâm bayrağını yüceltme şansına sahipsiniz. Bu lütuf ve rahmete karşılık Allah'a duyduğunuz şükrün ifadesi, sizin daha önce bulunduğunuz durumda olan müminlere nazik ve müsamahakâr davranmanızdır." Mevdudi

Lafzen, “[evde] oturanlar” -yani, Allah yolunda maddî veya manevî mücadeleye katılmayanlar.Mücâhid terimi, “mücadele etti” yahut “üstün gayret gösterdi” yahut “kendini zorladı” -yani, iyilik uğrunda veya kötülüğe karşı- anlamına gelen cehede fiilinden türetilmiştir. Sonuç olarak cihâd en geniş anlamıyla “Allah yolunda çaba gösterenler”i ifade eder. Yani, sadece maddî bir çarpışmayı (kıtâl) değil, ama aynı zamanda ahlakî ve manevî anlamda her türlü haklı mücadeleyi kapsar; mesela, Hz. Peygamber, insanın kendi ihtiraslarına ve zaaflarına karşı mücadelesini (cihâdu'n-nefs) “en büyük cihâd” olarak tanımlamıştır (Câbir b. Abdullah'dan rivayetle Beyhakî). M.Esed

Bu ibarede, İslâm ordularının lideri, bütün müslümanları savaşa çağırmadığı ve sadece gönüllüler için cihad çağrısı yapıldığı zaman, bu çağrıya icabet esas alınarak gerçek müslümanların nasıl ayıredildiği ifade ediliyor. Malları ve canlarıyla katılanlar, iyi amellerle meşgul olsalar da geride kalanlardan daha yüksek bir dereceye sahiptirler. Bunun ötesinde onlara "büyük bir ecir" vardır. Cihada gitmeleri emredildiği halde bahaneler öne sürerek geride kalan kimseler ise -bu iki durumda cihada gitmeyip başka işlerle uğraşanlar- münafıklardır ve geride kalmaları için geçerli bir sebebi olanlar hariç" "büyük ecir" den onlara bir pay yoktur. Mevdudi

Bu âyetlerde olağan üstü koşullarda mü’minlerin nasıl davranması gerektiği beyân edilmektedir. Yukarıda, bir mü’minin bir mü’mini hata ile olması hariç öldürmeyeceği/öldüremeyeceği, kâfirlerin de ancak savaşta öldürülebileceği ifade edilmişti. Burada ise, herhangi bir yanlışlığa düşülmemesi ve basit bir nedenle adam öldürülmemesi için uyarı yapılmaktadır. Müslümanlar, Allah yolunda savaşa çıktıklarında karşılaştıkları insanların Müslüman olup olmadıkları hususunda kesin sonuca varıncaya kadar araştırıp soruşturmalıdırlar. Kâfir düşman haricindekilerle savaşmamalı ve öldürmemeliler. Hele hele kendilerine selâm veren veya barış ve uzlaşma teklif eden yahut da Müslüman olduğunu ifade edenlere –yanlarındaki mal nedeniyle–kesinlikle dokunmamalıdırlar.

Bu âyetin iniş sebebi ile ilgili şu bilgiler verilmiştir:

Bu âyet-i kerîme, bir Müslüman topluluğu hakkında nâzil olmuştur. Bunlar, yolculuklarında, beraberinde bir deve ve satmak üzere bir kaç koyun bulunan bir adamla karşılaştılar. Bu adam onlara selâm verip, “Lâ ilâhe illallâh Muhammedu'r-Rasûlullâh” dediği hâlde, Müslümanlardan birisi hamle yaparak onu öldürdü. Bu durum Peygamber'e (s.a) ağır geldi, bunun üzerine de bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Buhârî de bunu, Ata'dan, o, İbn Abbâs yoluyla rivâyet etmektedir.

İbn Abbâs dedi ki: Beraberinde bir kaç koyun bulunan bir adama, Müslümanlar arkadan yetiştiler. O, “es-Selâmu aleykum” dediği hâlde onu öldürdüler ve beraberindeki koyunlarım aldılar. Bunun üzerine yüce Allah, Dünya hayatının menfaatini arayarak... buyruğuna kadar bu âyet-i kerîmeyi indirdi. Dünya hayatının menfaati ise, sözü geçen birkaç koyundu.

Buhârî'den başka kaynaklarda da şöyle denilmektedir: “Rasûlullah (s.a) o adamın diyetini akrabalarına götürüp teslim etti ve beraberindeki koyunları da geri iade etti.”

Fahreddîn er-Râzî de âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında şu rivâyeti aktarmaktadır:

Fedekli Mirdâs ibn Nehîk, Müslüman olmuş ve kavminden, ondan başka kimse Müslüman olmamıştı. Hz. Peygamber'in (s.a), Gâlib ibn Fudâle komutasında gönderdiği bir seriyye, Mirdâs'ın kavmine gitmişti. Bütün kavim kaçmış, ama o, Müslüman oluşuna güvenerek yerinde kalmıştı. Atlıları görünce, koyunlarını dağın bir oyuğuna çekti. Müslüman atlılar oraya ulaşıp tekbir getirince, o da tekbir getirip onların yanına indi ve şöyle dedi:

— Lâ ilâhe illallâh muhammedu'r-rasûlullâh. es-Selâmu aleykum.

Fakat Usâme ibn Zeyd (r.a) onu öldürdü ve koyunlarını sürüp götürdü. Bunu haber alan Hz. Peygamber (s.a) çok kızdı ve dedi ki:

— Siz onu, yanındaki mala göz diktiğiniz için öldürdünüz.

Sonra bu âyeti Usâme'ye okudu. Usâme de şöyle dedi:

— Yâ Rasûlallah benim için Allah'a istiğfâr et.

Hz. Peygamber (s.a) de şöyle karşılık verdi:

— O, “Lâ ilâhe illallâh” demişken, bu nasıl olur?

Usâme (r.a) şöyle demiştir:

— Hz. Peygamber bu sözü tekrar edip durdu. Öyle ki ben, “Keşke, daha önce Müslüman olmamış olsaydım da o gün Müslüman olsaydım” diye arzu ettim. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) benim için istiğfâr etti ve, “Bir köle azat et” buyurdu.

94. âyetteki, Ve size selâm veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, “Sen mü’min değilsin” demeyin ifadesiyle ilgili merhum Mevdûdî'nin güzel bir açıklamasını naklediyoruz:

İslâm'ın ilk zamanlarında “es-selâmu aleykum” ifadesi, Müslümanların tanınmasını sağlayan bir semboldü. Bir Müslüman diğer bir Müslümanla karşılaştığında bu sözlerle selâm veriyor ve bununla “Ben senin topluluğundanım; senin arkadaşın ve dostunum. Senin için ancak barış ve güvenlik sunabilirim. Bu nedenle bana karşı düşmanlık göstermemelisin, benden de düşmanlık ve zarar beklememelisin” demek istiyordu. Bu, sanki orduda, karanlıkta iken düşmanla dostu ayırmak için kullanılan bir parola vazifesi görüyordu.

Selâm vermenin tanınmaya yarayan bir sembol olarak kullanılmasının önemi bilhassa o dönemde çok büyüktü. Çünkü Müslüman bir Arap'la Müslüman olmayan bir Arab'ı birbirinden ayırmaya yarayan açık bir işaret yoktu. Aynı şekilde giyiniyor, aynı dille konuşuyorlardı. Müslümanlar bir kabileye saldırıp orada yaşayan bir Müslümanla karşı karşıya geldiklerinde asıl zorluk baş gösteriyordu. Düşman konumunda olan kişi, “es-Selâmu aleykum” veya “Lâ ilâhe illallâh” derse, saldırı konumunda olan Müslüman bundan şüphe ediyor ve onun, öldürülmekten kurtulmak için yalan söyleyen bir kâfir olduğu kanısına varabiliyordu. Bu nedenle çoğunlukla böyle kimseleri öldürüp mallarını ganimet olarak alıyorlardı. Hz. Peygamber (s.a) Müslümanlara, böyle bir durumda kimseyi öldürmemelerini emrettiği hâlde böyle olaylar tekrarlanıyordu. Bunun üzerine Allah bu sorunu çözümleyen bir âyet indirdi: “Kendisini Müslüman olarak ilân eden kişinin yalan söyleyip söylemediğini merak ederek araştırmak size düşmez. Gerçeği söylüyor olabilir, aynı şekilde yalan söylüyor da olabilir ve derin bir araştırma yapmaksızın hangisinin doğru olduğuna karar verilemez. Bu nedenle Müslüman olduğunu söyleyen yalancı bir kâfirin serbest bırakılması muhtemel olduğu gibi, samimi bir mü’mini öldürme ihtimali de mevcuttur. Her ne olursa olsun yanlışlıkla bir kâfiri serbest bırakmak, sizin için, yanlışlıkla bir mü’mini öldürmekten daha hayırlıdır.”

95-96. âyetlerde konu cihada getirilerek, Mü’minlerden özür sahibi olmaksızın oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, oturanlara fazlalıklı kıldı. Ve Allah onların hepsine “en güzel”i vaad etmiştir. Ve Allah mücâhidlere, oturanların üzerine büyük bir ecir fazlalaştırmıştır: Kendi katından dereceler, bir mağfiret ve rahmet. Ve Allah, çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir buyurulmuştur. Burada konu savaş değil; savaş öncesinde, savaş esnasında ve savaş sonrasında gösterilen maddî ve manevî çabalardır. H.Yılmaz

Lafzen, “hangi [durum]daydınız?” -Yani, yaşadığınız sırada. Bu, hiçbir geçerli mazereti olmaksızın Allah yolunda her türlü mücadeleden kaçınan insanlara işaret eder.Lafzen, “Allah'ın arzı, orada hicret edeceğiniz kadar geniş değil miydi?” Hecera (“göç etti”) fiilinden türetilen hicret (“göç”) terimi Kur’an'da iki anlamda kullanılmıştır: Biri tarihsel olup Hz. Peygamber'in ve Ashâbı'nın Mekke'den Medine'ye göç etmelerini ifade ederken, diğeri ahlakî bir muhteva taşır -yani, insanın Şeytan'dan Allah'a “hicret”i- ve kişinin ana yurdunu mutlaka maddî anlamda terk etmesini gerektirmez. İşte yukarıdaki pasajın işaret ettiği, hicret teriminin bu daha geniş dinî ve ahlakî anlamıdır. Tıpkı bir önceki pasajın (95-96. ayetler) “Allah yolunda üstün çaba gösterilmesi”ni (cihâd) terimin en geniş anlamıyla, yani, hem maddî hem manevî çabaları ve gerektiğinde kişinin servetini ve hatta canını feda etmesini kapsayan anlamıyla kullanması gibi. Mekke'den Medine'ye maddî anlamda göç, Mekke'nin H. 8. yılda fethinden sonra müminler için zorunlu olmaktan çıktığı halde kötülük yurdundan iyilik yurduna ruhsal göç, İslam'ın temel şartlarından biri olmaya devam etmektedir. Başka bir deyişle, “Şeytan'dan Allah'a hicret etmeyen” kişi mümin olamaz. Bir sonraki cümlede, bu konuda kayıtsız kalanların suçlanmasının sebebi budur. M.Esed

"Kendi nefislerine zulmedenler" İslâm'ı kabul eden, fakat geçerli bir nedenleri olmadığı halde henüz İslâm'a girmemiş kabileler arasında yaşayan kimselerdir. Onlar, "İslâm diyarı" varolduğu halde ve oraya hicret edip tam bir müslüman olarak yaşamaları mümkün olduğu halde, yarı İslâmî bir durumda yaşayarak kendi kendilerine zulmediyorlardı. Onların "biz yeryüzünde zayıflardan idik" diye öne sürdükleri özrün kabul edilmemesinin nedeni işte budur. (Bkz. an: 116).
Yani "Niçin Allah'a isyankâr kimseler tarafından baskı altında tutulan ve Allah'ın kanunlarına uygun olarak yaşamanın mümkün olmadığı bir yerde yaşamaya devam ettiniz? Neden hiçbir engel olmadığı halde Allah'ın kanunlarına uyabileceğiniz bir yere hicret etmediniz?" Mevdudi

Yahut: “[doğru] yolu bulamayan” -onların çaresiz bir şaşkınlık içinde bulunduklarına ve bu nedenle, İslam'ın bu temel şartını kavrayamayacaklarına; yahut, alternatif olarak, bu şart ile ilgili mesajın onlara yeterli biçimde aktarılamadığına ve açıklanamadığına işaret. M.Esed

Murâğam kelimesi rağam (“toz-toprak”) isminden türetilmiştir ve “burnu toprağa yapıştırıldı”; yani, “aşağılandı ve istemediği şeyi yapmaya zorlandı” anlamına gelen rağime enfuhû deyimsel ifadesiyle bağlantılıdır. O halde murâğam, “kişiyi kendi toplumundan onların arzusu hilafına uzaklaştıran yol”u ifade eder (Zemahşerî) ve kişinin kendi yakın çevresinden bu şekilde kopması murâğam olarak nitelenen şeyi, yani, “[başka bir şeyden] kopma”yı yahut, “dost veya canlı bir topluluktan ayrılma”yı gösterir (bkz. Lane III, 1113). Bu anlam, yukarıdaki bağlamda, en uygun şekilde “tenha yollar” deyimi ile yansıtılabilir: kişinin “şeytandan Allah'a yolculuğu”nun ilk adımlarında hiçbir zaman kendisini bırakmayacak olan buruk bir yalnızlığın mecazî ifadesi. (Bu son ifadeyle ilgili olarak bkz. yukarıdaki 124. not ve sure 2, not 203.) M.Esed

"Allah yolunda hicret etmek" iki durum dışında bir zorunluluktur: Kişi orada İslâm'ı yaymak, peygamberin ve takipçilerin görevlerinin ilk dönemlerinde yaptıkları gibi küfür üzerine kurulu hayat sistemini İslâmî bir sisteme çevirmek için kalabilir. Veya kişi oradan çıkıp gitmeye bir yol bulamaz da nefret ve hoşnutsuzluk içinde orada kalır. Bu iki durum hariç "küfür diyarı"nda yaşamak sürekli günah içinde yaşamak demektir. "Hicret edecek bir İslâm Diyarı bulamadık" diye öne sürülen özür de kabul edilmeyecek ve şöyle denilecektir. "Eğer 'İslâm Diyarı' diye bir bölge bulunmadı ise, küfrün kanunlarına boyun eğmekten kurtulmak için ağaç yaprakları ve keçi sütü ile beslenebileceğiniz bir dağ veya orman da yok muydu?"
Bu bağlamda, "Mekke'nin fethinden sonra hicret yoktur" hadisi hakkındaki yanlış anlama da ortadan kaldırılmalıdır. Bu, hicretle ilgili sürekli bir emir değil, Mekke'nin fethinden sonra Arabistan'da değişen duruma uygun düşen geçici bir emirdi. Arabistan'ın büyük bölümü "küfür diyarı" olduğu sürece müslümanlar, o dönemde tek "İslâm diyarı" olan Medine'ye hicret etmeye çağrılmışlardı. Fakat Arabistan'ın hemen her tarafı İslâm kontrolüne girince, Hz. Peygamber (s.a) hicretin zorunlu olduğu birinci emri ortadan kaldırmıştır: "Mekke'nin fethinden sonra artık (zorunlu olarak Medine'ye) hicret etmek yoktur." Bu hadis hiçbir zaman Kıyamet'e dek gelecek olan tüm müslümanlara her zaman için hicreti yasaklayan bir emir değildir. Mevdudi

Bu âyetlerde de yine olağanüstü koşullarda mü’minlere düşen görevler konu edilmekte; dinini ve inancını koruyamayacağı bir ortamda bulunup da oradan ayrılmayarak kendisini ateşe atan kimseler uyarılmakta ve müşriklerin baskısı altında olanların inançlarını yaşayabilecekleri yerlere gitmeleri gerektiği belirtilmekte, zulme teslim olanlar kınanmaktadır. İslâm'ı yaşayacak yerler olmasına rağmen, müşriklerin arasında kalmaya devam eden; böylece hem onların baskı ve zulmüne katlanmak zorunda kalan hem de inancını tehlikeye atan kimselerin, Biz yeryüzünde güçsüzleştirilmiş kimselerdik diyerek kurtulamayacakları, onlara, Allah'ın yeryüzü geniş değil miydi, siz orada hicret etseydiniz ya denileceği beyân edilmektedir.

Burada, bir vefat [kişinin tüm yaşamının tastamam hatırlatılma] sahnesi sunulmaktadır, ki vefatı sağlayan, insanın bedenindeki “bellek hücreleri”dir. Bu hususta En‘âm sûresi'nin sonunda “Vefat” başlığı altında yeterli bilgi verilmiştir.

Bu âyetlerin iniş sebebine dair şu bilgiler verilmemiştir:

Bununla kastedilenler, İslâm'a girmiş, Peygamber'e (s.a) iman ettiklerini izhar etmiş Mekkeli bir topluluktur. Peygamber (s.a) hicret edince, kavimleriyle birlikte kalmaya devam ettiler. Onlardan bir kısmı ise dinleri dolayısıyla fitneye [azap ve işkenceye] maruz bırakıldılar ve onlar da bu hususta istenilenlere cevap verdiler. Bedir savaşı sırasında onlardan bir topluluk kâfirlerle birlikte savaşa katıldılar. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

Şöyle de denilmiştir. Bu kimseler, Müslümanların sayılarını az görünce dinleri hususunda şüpheye düştüler ve irtidad ettiler. İrtidad ettikleri için de öldürüldüler. Müslümanlar ise, “Bizim şu arkadaşlarımız Müslüman idiler. Müşriklerle birlikte çıkmak için zorlandılar. O bakımdan onlara mağfiret dileyin” dediler. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

100. âyetteki, Kim de Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde barınacak çok yer ve genişlik bulur. Kim Allah'a ve Elçisi'ne hicret etmek üzere evinden çıkar, sonra kendisine ölüm gelirse, o kişinin ecri/ödülü şüphesiz Allah'a düşmüştür. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir ifadesiyle, zor şartlar altında dinini koruyamama riskiyle karşı karşıya bulunan kimselerin, yurtlarını terk etmeleri emredilmektedir.H.Yılmaz

Lafzen, “size zarar vermelerinden” -hemen hemen bütün müfessirlere göre bu, anî bir saldırıya işaret etmektedir.Lafzen, “namazları”. Seyahatte veya fiilî bir tehlike karşısında kısaltılıp birleştirilebilecek olan (öğle namazı ikindi ile, akşam namazı yatsı ile) günlük beş vakit farz namaza -sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarına- işaret. Bu iznin barış zamanındaki seyahatleri de kapsayacak şekilde genişletilmesi, Hz. Peygamber'in sünneti gereği iken Kur’an onu yalnızca savaş durumu ile bağlantılı olarak zikreder. Bu, başlangıç cümlesine parantez içinde “sefere” deyiminin eklenme sebebini açıklamaktadır. Bir sonraki ayette tanımlanan namaz -cemaat ile nöbetleşe namaz- salâtu'l-havf (“tehlike namazı”) olarak adlandırılır. M.Esed

Barış zamanında yolculuk sırasında namazı kısaltmak, dört rekatı iki rekata indirmektir. Fakat savaş sırasında ne kadar kısalacağını bildiren bir sınırlama yoktur. Namaz her halükârda ve imkân-ların el verdiği ölçüde her yerde kılınmalıdır. Namazı eğer cemaatle kılmak mümkünse, cemaatle kılınmalıdır, mümkün değilse tek başına kılınmalıdır. Yüzü kıble tarafına çevirmek mümkün değilse, herhangi bir tarafa yönelerek namaz kılınabilir. Namazda bir yerde sabit olarak kalmak mümkün değilse binek üzerinde veya yürüyerek kılınabilir. Eğer rükû ve secde yapılamıyorsa ima ile namaz kılınabilir. Eğer namaz sırasında oradan ayrılmak gerekiyorsa, hareket halinde iken de namaza devam edilebilir. Elbiseleri kan ile pislenmiş de olsa, o kişinin bu şekilde namaz kılmasında bir beis yoktur. Eğer bütün bu kolaylıklara rağmen yine de namaz kılınamıyorsa o zaman "Ahzab" (Hendek) savaşı sırasında olduğu gibi istemeyerek tehir edilir.
Sefer sırasında sadece farzların mı kılınması gerektiği, yoksa bununla birlikte Hz. Peygamber'in (s.a) fazladan kıldığı sünnetlerin de kılınıp kılınmayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Hz. Peygamber (s.a) seferde iken hiç terketmeksizin sabah namazının iki sünnetini ve yatsı namazından sonra kılınan üç rekat vitr namazını kılmıştır. Bunlardan başka sünnet kılıp kılmadığı konusunda delil yoktur. Bununla birlikte Hz. Peygamber (s.a) yolculuk sırasında vakit bulduğunda, bazan binek üzerinde iken nafile (navafil) namazlar kılardı. Bu nedenle Abdullah İbn Ömer, yolculuk sırasında sabahın sünnetinden başka sünnetlerin kılınmayacağını söylemiştir. Fakat ulemanın çoğu, seferde sünnetleri kılıp kılmama konusunda kişiyi serbest bırakmışlardır. Hanefiler yolculuk yapıldığı sırada sünnetlerin terkedilmesi, fakat insanın gerekli zemini bulabileceği bir konak yerine gelindiğinde kılınması gerektiği görüşündedirler.
Namazın kısaltılacağı seferin (yolculuk) özelliğine gelince, bazı alimler (İbn Ömer, İbn Mes'ud ve Atâ) yolculuğun Allah yolunda, yani cihad, Hac, Umre, İlim gibi sebepler için olmasını şart koşmuşlardır. İmam Şafiî ve İmam Ahmed yolculuğun meşru bir nedene dayanması gerektiği, aksi takdirde kişinin namazı kısaltma hakkından yararlanamayacağı görüşündedirler. Yolculuğun niteliği ne olursa olsun, kendi niteliği nedeniyle ceza veya mükafata neden olabilir, fakat namazın kısaltılması konusunda hiçbir değişiklik yapmaz.
"Sizin üzerinizde bir günah yoktur" ayetinin orijinal metindeki Arapça kelimeler çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir. Bazıları bunun "Namazı kısaltmak zorunda değil, isteğe bağlıdır" anlamına geldiğini söylemişlerdir. Kişi bu izinden yararlanıp namazı kısaltma veya kısaltmama serbestisine sahiptir. İmam Şafiî de namazı kısaltmanın daha iyi olduğuna inanmasına rağmen bu görüştedir. İmam Şafiî "kısaltmadan yararlanmayan kişinin yüce olanı bırakıp, aşağı olanı seçen bir kişi" olduğunu söyler. İmam Ahmed "kısaltma"nın vacip olmamasına rağmen, bu izinden yararlanmamanın uygun olmadığı görüşündedir. İmam Ebu Hanife'ye göre ise "kısaltma" vaciptir. İmam Malik de bunu destekler nitelikte bir hadis rivayet etmiştir. Hz. Peygamber'den (s.a) rivayet edilen bütün hadisler O'nun her yolculukta namazı kısalttığını göstermektedir ve O'nun seferde iken dört rekat kıldığını gösteren hiçbir güvenilir hadis yoktur. İbn Ömer der ki: "Çeşitli yolculuklarda Hz. Peygamber (s.a) Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer veya Hz. Osman'la (Allah hepsinden razı olsun) birlikte oldum. Onların hep namazı kısalttıklarını müşahede ettim. Hiçbir zaman dört rekat kılmadılar." Aynı görüş İbn Abbas'tan ve diğer birçok sahabeden rivayet edilen sahih hadislerle de desteklenmektedir.
Bir keresinde Hz. Osman (r.a) Mina'da namaz kıldırırken dört rekat kıldı ve sahabeden bir çoğu ona karşı çıktılar. Hz. Osman (r.a) onlara: "Ben Mekkeli bir kadınla evlendim ve Hz. Peygamber'den (s.a) 'Kim nereden evlenirse oralı olur' diye duydum. Bu nedenle namazı kısaltmadım" diyerek teskin etti.
Bununla birlikte Hz. Aişe'den (r.a) rivayet edilen ve namazı kısaltmanın da tam olarak kılmanın da aynı şekilde doğru olduğunu gösteren bu rivayetlere zıt iki hadis vardır. Fakat bu iki hadis de sıhhatçe zayıf ve Hz. Aişe'nin (r.a) kendi uygulamalarına aykırıdır. Çünkü o da seferde iken her zaman namazı kısaltırdı.
Bu bağlamda bir kimsenin dönüşümlü olarak değişen şartlara göre bazen seferde, bazen "İkametgâhında" olabileceği hatırlanmalıdır. Böyle bir durumda kişi ortamına göre namazı ya kısa kısaltır, ya da tam olarak kılar. Büyük bir ihtimalle Hz. Aişe (r.a) böyle bir durumu kastederek: "Seferde iken Hz. Peygamber (s.a) namazı bazen kısaltır, bazen de tam kılardı" demiş olabilir.
"Namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur" sözlerine bakıp "emr"in ihtiyari olduğu sonucuna varılmamalıdır. Aynı sözler Bakara Suresi'nin 158. ayetinde hac'da Safa ile Merve arasında sa'y etme konusunda da kullanılmıştır. Oysa sa'y, hacc'ın farzlarından biridir. İki yerde de bu kelimelerin kullanılmasının sebebi, bunu yapmanın günah olduğu veya namaz kısaltıldığında Safa ile Merve arasında gidip gelindiğinde sevabın az olacağı korkusunun ortadan kaldırılmasıdır.
Yolculuğun uzaklığı sözkonusu olduğunda, metnin sözlük anlamına göre hüküm veren Zahiriler, yolculuğun uzaklığı ne olursa olsun "kısaltma"nın her yolculukta yapılabileceği görüşündedirler. İmam Malik'e göre yolculuk en azından 48 mil olmalı veya süresi en az bir gün bir gece olmalıdır. İbn Abbas ve İmam Ahmed de aynı görüştedir. İmam Şafii'nin de aynı görüşü desteklediğini gösterir bir sözü vardır. Hz.Enes'e göre "kısaltma" yapabilmek için yolculuğun en az 15 mil olması gerekir. İmam Evzaî ve İmam Zührî, Hz. Ömer'in görüşüne uyarak "kısaltma" için bir günlük yolculuk yeterlidir, derler. Hasan Basri ve İmam Yusuf'a göre, iki günlük yolculuk yapan kişi namazı kısaltabilir. İmam Ebu Hanife en az 54 millik bir yolculukta namazın kısaltılabileceğini söyler. İbn Ömer, İbn Mes'ud ve Hz. Osman da (Allah hepsinden razı olsun) bu görüştedir.
Yolculuk sırasında konaklandığında kısaltmanın yapılıp yapılmayacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. İmam Ahmed'e göre eğer dört veya daha fazla gün için konaklanmışsa namaz tam olarak kılınmalıdır. İmam Malik ve İmam Şafiî'ye göre tam namaz için asgari konaklama süresi beş gündür. Fakat bu konuda Hz. Peygamber'in (s.a) açık bir emri yoktur. Bununla birlikte eğer şartlar kişiyi bir yerde kalmaya zorlar ve kişi mümkün olan ilk fırsatta evine dönmeyi beklerse, bu belirsiz zaman içinde namazın kısaltılabileceği konusunda görüş birliği vardır. Sahabeden bazılarının bu sebeple yaklaşık iki yıl boyunca namazlarını kısalttıkları vaki olmuştur. Ahmed İbn Hanbel'e göre bir mahpus hapsolunduğu sürece namazlarını kısaltabilir.
 Zahiriler ve Hariciler ayetin bu bölümünden yola çıkarak namazları kısaltmanın sadece savaş zamanında geçerli olduğu ve barışta yapılan yolculuk sırasında namazı kısaltmanın Kur'an'a aykırı olduğu sonucuna varmışlardır. Fakat sahih bir hadisten öğrendiğimize göre Hz. Ömer (r.a) aynı sebeple bu uygulamaya karşı çıkmış ve Hz. Peygamber (s.a) ona şu cevabı vermiştir: "Namazı kısaltma izni Allah'tan bir lütuftur. O halde onu kabul et." Hz. Peygamber'in (s.a) hem savaşta, hem de barış zamanında yaptığı yolculuklarda namazını kısalttığı da sabittir.
İbn Abbas'tan rivayet edilen diğer bir hadis de meseleyi açıklığa kavuşturur: "Hz. Peygamber (s.a) Medine'den Mekke'ye giti ve Allah'tan başka korkulacak bir şey olmadığı halde dört rekatlık namazı iki rekat olarak kıldı." Bu nedenle mealde "özellikle" kelimesini parantez içinde not ettik. Mevdudi

Namaz ancak tehlike durumunda kısaltılabilir. Yolculuk durumunda değil. Yolculuk durumunda gerekirse araç içinde kılınabilir. “Namaz kıldığınızda herhangi bir tehlikeden korkarsanız, bu durumda kendinizi nasıl güvende hissederseniz o şekilde namaza durun. Kendinizi güvende hissettiğinizde bilmediklerinizi size öğreten Allahı size öğrettiği gibi anın.” (Bakara 239)  Mustafa SAĞ

Bu âyet grubunda, İslâm dininin temel unsurlarından biri olan salâtın önemine dikkat çekilmiş; sefer ve cephede bile terkedilmemesi gereken bir yükümlülük olduğu ifade edilmiştir. Bu âyetlerden anlaşıldığına göre salât, savaş şartlarında bile ihmal edilemez, ancak kısa tutulur. Bu âyetteki salât, “namaz” değil, “salâtın eğitim ve öğretime yönelik olan zihinsel boyutu”dur. İslâm'ın temel öğelerinden olan salât'ın esnekleştirilmesinden, tüm ilkelerin şartlara göre esnekleştirilebileceği sonucu çıkar.

Korku hâlinde salât'ın icrası, Bakara sûresi'nde de beyân edilmişti:

Salâtları ve en hayırlı salâtı muhafaza edin [el birlik koruyun]. Ve Allah için sürekli saygıda durarak kalkın [işe koyulun/eğitim-öğretim ve sosyal yardım kurumunu işletin]. Ama, eğer korktuysanız, o zaman yaya veya binekli olarak giderken muhafaza edin. Sonra da güvene erdiğinizde bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi Allah'ı hemen zikredin. (Bakara/238-239)

Daha evvel açıkladığımız gibi salât, “namaz” değildir. Bu paragrafta, cephede, korku hâlinde salâtın eğitim-öğretim boyutunun nasıl uygulanacağı açıklanmaktadır.H.Yılmaz

 Bakara sûresinin 184-185. âyetlerinde, orucun kazaya bırakılmasıyla ilgili şartlardan biri olarak sefer belirlenmiştir. Orada sefer için doğrudan sefer kelimesi kullanılmıştır. Namazla ilgili seferîlikte, sefer kelimesi değil de yeryüzünde sefere çıktığınız vakit" ifadesi kullanılmıştır. Darabe "vurmak ayrılmak" mânasına gelir. Kişinin kendi evinden ayrılıp başka bir mekâna gitmesi darabe fiili ile ifade edilmektedir. İnsanın gezerken ayaklarını yere vurmasından gelen bir ifade tarzıdır.

Bakara sûresinin 283. âyetinde de ticaret hukukunda antlaşma yapma meselesinde de seferde olma konusu gündeme getirilmektedir. Antlaşmayı yazacak kâtibin bulunmaması durumunda neler yapılacağı ele alınmaktadır.

Maide sûresinin 6. âyetinde namazdan önce alınacak abdest konusunda da seferîlik durumu gündeme getirilirken, yine sefer kelimesine yer verilmektedir. Aynı şekilde yolculuğun meşakkatli bir iş olduğu Tevbe sûresinin 42. âyetinde anlatılırken, yine sefer kelimesi kullanılmaktadır.

Bu âyetlerden anlaşılan şudur: Bazı ibadetlerin yerine getirilmesinde yolculuk önemli bir şart ortamı hazırlamaktadır. İbadette bu şartlar altında bazı değişimlerin meydana gelmesine müsaade verilmektedir. Orucun terkedilmesinde, namazın kısaltılmasında, abdestin alınış biçiminde, antlaşmanın düzenlenmesinde ibadetin yapısına göre değişim meydana gelmektedir.

Demek ki Allah hükmünü, kulunun şartlarına göre belirlemektedir. Bu bize şartlara göre hukukta esneklik olabilecek şekilde kanun düzenlenmesini öğretmektedir. Allah yolculuk şartlarında çeşitli ibadetleri yerine getirme hususunda, esneklik göstererek farklı uygulama şekilleri sunduğu gibi; beşeri hukukta da şartlara göre, onları dikkate alarak farklı uygulamalar için esneklik bulunmalıdır.

Allah bir taraftan kullarına karşı "Mutlaka böyle hareket etmen gerekir, senin şartlarını dikkate almıyorum" gibi bir zorlamaya girmeyip kolaylık sağlıyor; diğer taraftan da insanlara da kanun yaparken şartları dikkate alarak esnek davranmanın gereğini öğretiyor. Hangi şartlar altında hangi suç işlenirse hangi ceza uygulanır konusu, hukukta önemli bir yeri işgal eder.

Namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Ayetin bu kısmında namazda yapılacak kısaltmaya bir ruhsat verilmektedir. Herhangi bir emir söz konusu değildir. Önemli olan konu, namazda yapılacak kısaltmadır. Bilginler kısaltmanın ne anlama geldiği konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bazıları rekâtların azaltılması, diğerleri de keyfiyetle, yani rükû ve secdenin yapılmaması anlamında yorumlamışlardır. Biz bu tartışmalara girmeyi faydalı bulmuyoruz, çünkü çözümü ortadan kaldırmaktadır.

 Meseleyi çözebilmek için, namazların kaç rekât farz kılındığı sorusunun cevaplandırılması gerekir: "Namaz ikişer rekât olarak farz kılındı." Bunun anlamı, Allah Cebrail'i gönderip namazın nasıl kılınacağını Hz. Peygamber'e öğretirken bütün namazlar ikişer rekât olarak farz kılındı. Allah "Kısaltmada size bir günah yoktur" derken, dört rekâtlı farzları mı yoksa iki rekâtlı farzları mı kastetmektedir? Bu sorunun tek bir cevabı vardır, o da iki rekâtlı namazı kastettiğidir. Çünkü farzlan dört rekâta çıkaran Hz. Peygamber'dir. Kendi ilâve ettiklerine Fatiha sûresinden sonra zamm-ı sûre okumamıştır. Böylece kendi ilâve ettiği ile Allah'ın farz kıldığı rahatlıkla ayırt edilmiş oluyordu.

İki rekâtı eksiltme mümkün olamayacağına göre, yani namazı tek rekâta düşürme gündeme getirilemez. Gerçi Râzî'nin naklettiği ictihadlar arasında tek rekâta düşürülecek de vardır. Bu ictihadların doğruluğunu düşünmek mümkün değildir. O zaman namazı kısaltmanın anlamı, iki rekât kılarak namazları cemetmek, yani birleştirmektir diyebiliriz. Öğle namazını ikindi, akşamı yatsı ile birleştirmek namazı kısaltmak mânasına gelebilir.

Bu durumda şöyle bir itiraz yapılabilir: Bir vakit kılınmıyor ama öteki vakitte namaz çoğalıyor. Öğleyi ikindi ile birlikte kılınca ikindide bir artış oluyor. O zaman kısaltmanın bir mânası kalmıyor. O takdirde namazın kısaltılmasından başka bir şey mi kastediliyor? Kastedilen rekât azalması değil, namazın rükünlerinde ki azalmadır: tehlikede iseniz, yürürken veya binek üzerinde namazınızı kılınız (Bakara 2/239).

Nisa sûresinin 101 ve Bakara sûresinin 239. âyetleri tehlikeli bir sefer sırasında namazın nasıl kılınacağına ışık tutmaktadır. Yürürken veya binek halinde rükû ve secde yapılamaz. Bunun dışında tekbir ve Kur'an okunup teşbih yapılabilir, kıbleye yönelme şartı da ortadan kalkmaktadır. Bu durumda Allah farzın kısaltılmasına ruhsat veriyor, kısaltma rekâtın sayısında değil rükû ve secdesinde olacaktır. Çünkü farzı iki rekât kılınca kısaltılmış olmamaktadır. Âyetin devamında namazın niçin böyle kılınacağı açıklanmaktadır.

 Kâfirlerin size kötülük etmesinden korkarsınız. Namazın kısaltılmasının şartı "hayat tehlikesidir. Bakara sûresinin 239. âyetinde aynı korku gündeme getirildiğinden, yürürken ve binek halinde göz işareti ve beynin yoğunlaşmasıyla namazın kılınmasına müsaade verilmektedir. Demek ki seferîlikte namazın kısaltılmasına verilen ruhsat mesafeye, zamana göre değil hayat tehlikesine göredir. Çünkü öyle tehlikeli şartlar olur ki, evinin dışına çıkmakla bile seferi namazı kılarsın. Orada mesafe ve zamanın geçerliliği yoktur. Diğer taraftan mesafe kullanılan araca bağlı olarak uzayıp kısalabilir. Yaya 90 kilometreyi, kara taşıtı iki saatte, uçak ise çok kısa bir zaman diliminde ulaşabilir.

O zaman her asrın getirdiği taşıta göre mesafenin ayarlanması gerekiyor. Demek ki seferîlikte meşakkat yani hayat tehlikesi esas ölçüt olmaktadır. Hayat tehlikesine rağmen "namazı kısaltacaksın" diye bir emir yoktur, sadece ruhsat vardır. Âyetteki ruhsatın tatbikatında Râzî'nin naklettiğine göre, Medine'den Mekke'ye yolculuk eden Hz. Peygamberle hanımı Hz. Âişe farklı seferîlik uyguladılar. Hz. Peygamber namazı seferi olarak kıldı ve oruç tutmadı. Ama Hz. Âişe oruç tuttu ve namazı tam kıldı. Hz. Peygamber Hz. Âişe'yi kusurlu bulmadı. O dönemde Medine'den Mekke'ye yolculuk etmekte hayat tehlikesi vardı.

Netice olarak diyebiliriz ki hiç hayat tehlikesi olmayan bir ortamda yolculuk yapan kişi seferîlik namazı kılamaz. Çünkü âyet seferîliğin ruhsatını hayatî tehlike şartına bağlamıştır. "Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık düşmanınızdır" ifadesiyle, düşmanlık ortamında seferîliğin olacağına işaret etmektedir.

Yolculukta meydana gelen meşakkatin, oruç ibadetine olan etkisiyle abdest ve namaza olan etkisi farklıdır. Onun içindir ki orucu kazaya bırakma imkânım tanıdığı halde, namazı kazaya bırakma müsaadesini vermemektedir. Çünkü namazı yürürken ve binek halindeyken, teyemmümle kılma imkânı vardır, ama oruç büyük güç kaybına uğrattığı için meşakkati fazladır. Hayat tehlikesinin olduğu bir yolculuk ortamında, namazı kısaltmada sadece ruhsatın geçerli olması, ama hayat tehlikesinin olmadığı bir yolculukta seferîlik yaparak namazın mutlaka kısaltılacağını söylemek isabetli değildir. B.Bayraklı

Lafzen, “onlar arasında”. Bu cümledeki “sen” zamiri öncelikle Hz. Peygamber'e ve dolaylı olarak, “hakikati inkar edenler” ile savaş halinde olan her mümin grubunun liderine yöneliktir.Lafzen, “onlar secdeye vardıklarında diğerleri [yani, öteki grup] sizin arkanızda dursunlar”. Bu deyimsel ifade, lafzî anlamıyla yorumlanmamalıdır. Klasik Arapça kullanımında kâne min verâike (lafzen, “o sizin arkanızda idi”) deyimi “o sizi korudu” yahut (askerî deyimle) “o size siper oldu” anlamlarına gelir, yoksa iki kişinin veya grubun karşılıklı maddî konumlarını tanımlamaz.Lafzen, “anî olarak üzerinize dönebilsinler”.Yani, silahlarının kötü hava şartlarından dolayı zarar görmesi tehlikesi varsa savaşçıların namaz kılarken silahlarını yanlarında bulundurmaları zorunlu değildir. Bu istisna, tabii ki özellikle hassas silahlardan sorumlu olan askerler için geçerlidir; ve aynı kural, ayetin devamında zikredilen münferit hastalık hallerine de uygulanır. Ancak unutulmamalıdır ki matar terimi (lafzen, “yağmur”) Kur’an'da çoğunlukla bir “bela”yı göstermek için kullanılmıştır. Bu anlamı kabul edersek yukarıdaki ibare, “eğer bir bela ile karşılaşırsanız” şeklinde çevrilebilir ve dolayısıyla geniş bir muhtemel tehlikeler yelpazesine imkan verir. M.Esed

"Ey Peygamber! Sen de içlerinde bulunup onlara namaz kıldırdığın zaman" ibaresinden İmam Yusuf ve Yusuf bin Ziyad "korku namazı" ile ilgili emrin sadece Hz. Peygamber (s.a) zamanında geçerli olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Fakat sadece Hz. Peygamber'in (s.a) şahsına hitap edildiğinden yola çıkarak, emrin, O'nun zamanıyla sınırlanması sonucuna varmanın hiçbir nedeni yoktur. Birçok durumda hitap Hz. Peygamber'e (s.a) yapılmış ve O'na uyanlar da o emirden sorumlu tutulmuşlardır. Bunun yanısıra sahabeden birçoğunun Hz. Peygamber'in (s.a) irtihalinden sonra "korku namazı" kıldığı sabittir. Sahabeden hiçbirinden bu uygulamanın aksini savunan bir tek söz bile bize ulaşmamıştır.
"Korku namazı" ile ilgili emir, savaş halinde olmaksızın düşmandan ani bir saldırı beklendiği durumlar için de geçerlidir. Savaşın devam ettiği sırada, Hanefiler'e göre, namaz tehir edilmelidir. İmam Malik ve İmam Sevrî'ye göre ise eğer rükû ve secde yapmak mümkün değilse, ima ile namaz kılınmalıdır. İmam Şafiî'ye göre "korku namazı" kılınırken eğer gerekirse az olmak şartıyla çatışma ile de meşgul olunabilir.
Sahih hadislerden, Hz. Peygamber'in (s.a) "Ahzab" (Hendek) savaşı sırasında arka arkaya dört vakit namazı tehir ettiğini ve daha sonra aynı sıra ile eda ettiğini öğreniyoruz. Oysa "korku namazı" ile ilgili emir bu olaydan önce indirilmiştir.
"Korku namazı"nın şekli savaş şartlarına göre değişir. Hz. Peygamber (s.a) çeşitli durumlara göre çeşitli şekillerde namaz kıldırdığı için, müslüman komutanlar durumuna göre bu şekillerden herhangi birini seçebilirler.
Birinci yol, bir grubun komutan ile namaz kılıp, ikinci grubun savaşa devam etmesidir. Birinci rekat tamamlandıktan sonra bu grup çatışma alanına gitmeli ve diğer grup gelip imamla birlikte bir rekat kılmalıdırlar. Bu şekilde komutan iki rekat, iki grup ise birer rekat namaz kılmış olurlar. (İbn Abbas, Câbir b. Abdullah ve Mücahid).
İkinci yol, bir grup imam ile bir rekat kılar ve sonra ikinci grup gelip, onlar da imam ile bir rekat kılarlar, daha sonra birinci grup tekrar gelir ve tek başlarına birer rekat kılarak, ikiye tamamlarlar. İkinci grup da aynısını yapar. (Abdullah İbn Mes'ud ve bu görüşü Hanefiler de tercih ederler.)
Üçüncü yol ise şöyledir: Bir grup, komutanın arkasında iki rekat kılar ve savaş alanına döner. İkinci grup bunun devamı olan iki rekatı komutanla birlikte kılarlar ve son oturuştan sonra savaş alanına dönerler. Bu şekilde imam dört rekat, askerler ikişer rekat kılmış olurlar. (Hasan Basri)
Dördüncü yol, bir grubun iki rekatı imamının arkasında kılması, ikinci rekatı kendilerinin tamamlaması ve sonra savaş alanına dönmeleridir. İmama gelince, İmam ikinci rekatını biraz uzatarak ikinci grubun kendisine yetişmelerini sağlar. İkinci grup imamın arkasında bir rekat kıldıktan sonra, bir rekat da kendi kendilerine kılarlar. Bu şekilde imam, ikinci grubun da imamın arkasında kılabilmesi için ikinci rekatını biraz uzatmış olur. (İmam Şafiî, bu görüşü biraz farklı olarak kabul etmişlerdir.)
Bundan başka çeşitli "korku namazı" kılış şekilleri vardır ki bunların ayrıntıları İslâm fıkıh kitaplarında belirtilmiştir.
Kendi yanlış kuruntuları ile Allah'ın nurunu söndürmek isteyen kâfirlere Allah gereken cezayı verecektir ve onları büyük bir alçaklığa uğratacaktır. Müminler bu konuda temin ediliyorlar. Alınması emredilen tedbirler sadece onlara güçlerinin son noktasına kadar çabalayıp sonucu, zafer ve yenilgi hükmünü elinde bulunduran Allah'a bırakmaları gerektiğini öğrenmek içindir. Mevdudi

Ayetin ilk kelimeleri olan Sen de onların içinde bulun­duğun zaman ifadesindeki "sen" zamiri, âyetin indiği zamanda Hz. Peygamber'i kastetmektedir. Hz. Peygamberin vefatından sonra böyle bir savaş durumunda ise ordunun kumandanını ifade etmektedir. Fakat kumandan na­maz kıldıracak durumda değilse, orduda namaz kıldıracak nitelikte olan kimseye işaret etmektedir.

Savaş durumunda, yani düşmanın saldırıda bulunmadığı anlarda kı­lınacak olan bu namaz (korku namazı) şeklinden şu esası çıkartabiliriz: Böyle tehlikeli anlarda bile, namazı kazaya bırakma imkânı yoktur. Çünkü namaz kazaya kalmamalıdır. Bakara sûresinin 222. âyetinde anlatıldığı gibi, aybaşı olan kadın namazını kılmaz, orucunu tutmaz, sonra orucunu kaza eder ama namazını kaza etmez. Demek ki savaş aybaşı kadar önemli bir mazeret teş­kil etmemektedir.

Düşman tehlikesi olduğu anlarda namazın kılınışında da bir değişimin olması bize gösteriyor ki sosyal, fizikî ve psikolojik şartlara göre esnek davranılması dinde bir ilkeyi teşkil etmektedir.

Âyette kastedilen savaş, süngü ve kılıçla yapılan savaş şekli gibi görünmektedir. Artık savaş uçak, tank, bomba, makineli tüfeklerle yapılmak­tadır. Daha doğrusu kara, hava ve deniz kuvvetleriyle yapılan savaşın silâhlan çok değişmiştir. Namaz kıldıracak kumandanın bütün askerlere imamlık yap­ması mümkün değildir. Cephenin çok geniş olduğu yerlerde bu namazı oradaki namaz kıldıracak olanlar yerine getireceklerdir. Dağın başında, topu kullanan bir erin, toplu namaza katılma imkânı yoktur. O zaman âyette vurgulanan ana konu savaşta bile namazın kılınacağıdır. Bakara sûresinin 239. âyetinde olduğu gibi yaya ve binek halinde rükû ve secde etmeksizin kılınacaktır.

Âyette geçen matar kelimesi "yağmur" anlamına gelmektedir. An­cak Kur'an'da "tehlike" mânasına da gelmektedir. Bazı âyetlerde fiil kalıbında "yağmak" anlamını ifade etmektedir. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette yağmur gibi müsait olmayan fizikî şartlar kastedilmektedir. Söz gelimi hava şartlarının çok ağır olduğu durumlarda füzelerin kullanılmaması; denizin çok dalgalı olduğu anlarda denize gemilerin açılamaması; büyük kayaların bu­lunduğu bir arazide tankların hareket edememesi gibi. Demek ki matar, yağ­mur şartlarım ifade ettiği gibi diğer olumsuzluğu da ifade etmektedir. Arabis­tan gibi yerde yağmur, başka ülkelerde kar yağması ve yüksek arazideki savaşlarda karın etkisini de düşünmek gerekir. Demek ki matar olumsuz şartların hepsini ifade eder.

Allah bu âyette düşman, kâfir, silâh, namaz ve savaş gibi kavramların ilişkisini açıklamaktadır. Ancak buradan yola çıkarak, farklı inanca mensup insanlar arasındaki ilişkinin savaşa kadar varabileceğini ve inkarcıların oluşturduğu bu düşmanlık ortamındaki olumsuzluklarda müminlerin ibadet­lerini nasıl yerine getireceklerini de anlayabiliriz. Aslında bu âyet din ve inanç hürriyetiyle ibadet hürriyetini işlemektedir. Namaz, ibadet hürriyetine bir örnek olarak verilmekte, müminlerin ağır olumsuz şartları bahane ederek ibadetlerini terketmemeleri istenmektedir.

Bir inanç savaşı olan bu durumda Allah kâfirlere alçaltıcı bir azabı hazırladığını beyan ederken, inanç ve ibadet özgürlüğünü ortadan kaldır­manın veya kaldırmaya çalışmanın ne kadar kötü olduğunu da vurgulamış olmaktadır.B.Bayraklı

101, 102, 103 Bu ayetlerde geçen “salat” kelimeleri, bugün kıldığımız ibadet şekli olan namaz olarak düşünüldüğü için, buradaki ayetler; “namaz kılmak” , “namazın kısaltılması”, “korku namazı” vs. olarak anlamlandırılmıştır. Eğer Kuran da geçen “salat” kelimesi ve türevlerinin hepsi bugün uyguladığımız ve algıladığımız şeklindeki namaz anlamında ise doğrudur. Ama Kuranda geçen tüm salat kelimelerini, tek bir anlam olarak, bugün uyguladığımız ve algıladığımız “namaz” şekli anlamına indirgersek-ki genelde böyle yapılmaktadır- o zaman Allahın bizleri uyarmak için asıl anlatmak istediğini anlamamış oluruz. Bu Kuran ayetlerinden 101 ayet inananlara hitap ederek onların endişelerini gideriyor. Şöyle ki: İnananlar düşman saldırısına karşı yanlarında Peygamber olmadan sefere çıkıyorlar, fakat peygambere gelen vahyi öğrenmekten geri kalma endişeleri olduğu anlaşılıyor. Allah da bu endişelerini, daha sonra öğrenirsiniz, işinize bakın düşman size açık olarak saldırabilir buyuruyor. 102 ayet ise doğrudan peygamberin kendisine hitaptır. Bu defa, Peygamber seferde ve ordusunun başındadır.Allah peygambere, vahyi nasıl öğreteceğini bildiriyor. İnananları iki guruba ayırmasını, bir guruba öğretirken diğer gurubun güvenliği sağlamasını, o gurup vahyi öğrendikten sonra diğer gurubun derse gelmesini, bu sefer de dersi alan gurubun güvenliği sağlamasını, buyuruyor. Eğer bu ayetleri, bugün uyguladığımız şekliyle “namaz” olarak anlarsak, o zamankısaltılmış bir namazın iki guruba bölünmesine gerek yoktur. Çünkü gerekli yerlere nöbetçiler konarak hep beraber, toptan, en kısa şekliyle namaz kılınabilir. Ayette “Bunlar secdeye vardıklarında çekilsinler, öbür gurup gelsin buyureuluyor. Eğer uyguladığımız namaz şekliyle anlarsak bu değişiklik nasıl olacak? Selam vermeden mi gurup kalkacak? Peygamber birinci gurup için selam verecek mi? İkinci guruba yeniden mi başlayacak? Yoksa birinci gurup birinci rekatı tamamladıktan sonra kendileri selam verip, ikinci gurup, peygamber selam vermeden doğrudan mınamaza duracaklar? Bütün bunlar cevap ister. İşte burada “Bunlar secde ettiklerinde çekilsinler” denirken dikkat edilecek olursa Peygamberin secdesinden bahsedilmiyor. Yani secde ettiğiniz de… buyurulmuyor. Çünkü bu ayetlerde bugünkü şekliyle kıldığımız namaz değil, öğreten ve öğrene bahis konusudur. Öğrenimdeden sonra öğretmen, öğrencilere, öğrendinizmi, kavradınız mı diye sorar, öğrenciler de anladık, kavradık diye secde ederler/ saygı gösterirler. Onun için Peygamberin öğretmen olarak “ bende secde ettim, yani bende anladım, kavradım demesi olanaksızdır. 103 ayette de, salatı bitirdiğinizde yani dersten sonra, öğrendiklerinizi her durumda tekrarlayın, unutmayın pekiştirin buyuruluyor. Aksi takdirde, uyguladığınız namaz şekli söz konusu olsa, namazı bitirir bitirmez tekrar, hemen Allahı zikredin denilir mi? Zaten namaz Allahı zikretmektir. Güvenliğe kavuştuğunuzda da, belirlediğimiz vakitlerde, normal derslerinize devam edin buyuruluyor. Belirlenen vakitler için Bak Nur suresi 58 ayet Bak Bakara suresi 238, 239 M.Sağ

Bu âyette iki namaz şeklinden bahsedilmektedir. Birincisi düşman kor­kusundan dolayı rükû ve secdesi yapılmaksızın zikir şeklinde kılınan namaz; bir de normal şartlar altında bütün eylemleri yerine getirilerek kılınan namazdır. Bakara sûresinin 239 ile Nisa sûresinin 102. âyetleri düşman korkusuyla kılınacak namazı belirlemektedir. Yürürken, binek halinde, savaştaki duruma göre, öndekiler düşmana karşı durur arkadakiler kılar; sonra onlar öne geçe­rek öndekiler namazlarını kılarlar.

Rükû ve secdesi olmayan bu korku namazında, önemli olan her pozis­yonda Allah'ı düşünmek, anmak ve hatırlamaktır. Allah'ı anmanın belli bir durumu söz konusu değildir. Ayakta, otururken ve yatarken bu anma ibadeti yapılabilir ve âyete göre yapılmalıdır.

Bakara sûresinin 239. âyetinde güvene kavuştuğunuz zaman derken, Nisa sûresinin 103. âyetinde huzura kavuştuğunuz zaman denmektedir. Eminlikle itminan aynı anlama gelmektedir. Huzur ve güvene ulaşma durumunu ifade etmektedirler. Savaş tehlikesinin ve korkusunun geçmesi demektir. Güvene kavuşunca Bakara sûresinin 239. âyetinde zikir yapılması; huzura kavuşunca Nisa sûresinin 103. âyetinde "tam namaz"ın kılınması emredilmektedir.

Her iki âyette korku namazından sonra zikir yapılması emredilmesi, zikirle namazın aynîleştirilmesi anlamına gelir. Tâhâ sûresinin 14. âyetinde Allah'ı zikretmek için namaz kılınması Hz. Musa'ya emredilirken namazın zikir olduğu tanımı yapılmıştır. Bakara sûresinin 239 ile Nisa sûresinin 103. âyetinde de namazın zikir, zikrin namaz olduğuna işaret edilmektedir.

Rükû ve secdesiz namaz teşbih ederek kılınan namazdır. Cenaze na­mazı tam bir namaz değil bir duadır. Aynı şekilde yürürken ve binek halinde kılınan namaz da bir zikirdir. Çünkü namazın canı zikir, kalıbı da rükû ve secdedir. Tehlikeli anlarda namazın ruhu olan zikri ima ile yaparak namaz kılınabilir. Rükû ve secdeyi insanın gönlü yaparak tamamlamış olur. Beyin ve gönül huşu halinde kendini Allah'ın huzurunda hissetmesi, niyetin yapılması, teyemmümün alınması Fâtiha'nın okunması namaz için yeterlidir.

Bu konuda şöyle bir soru sorulabilir: Allah'ın savaş anında bile nama­zın ertelenmesini istememesi, işaretle kılınmasını emretmesi ve güvene ula­şınca tam olarak kılınmasını hükme bağlamasının sebebi nedir? Bu soru 103. âyetin sonunda cevaplanmaktadır: "Şüphesiz namaz müminlere vakitli olarak yazılmıştır." Âyetin bu kısmındaki "yazılma" kelimesi farz kılınması, gelişigüzel değil tam tersine vakti belirlenmiş bir görev olarak tesbit edilmesi demektir. Bu görev müminlere özgüdür. İnanmayan insanlar namaz kılmakla mükellef değillerdir.

Namazın vakitleri Kur'an'da acaba nasıl tesbit edilmiştir?

Bakara sûresinin 238. âyetinde "namazlar" ifadesiyle kılınacak olan namazın birden fazla olduğuna işaret edilmektedir. Ayrıca aynı âyette "orta namaz" kavramı da gündeme getirilmektedir. Namazlar ve orta namaz ifade­leri ikiden fazla vakitte kılınacağına delil teşkil etmektedir. Hud sûresinin 114. âyetinde üç namazın vakti belirlenmektedir: (gündüzün başında ve sonunda, bir de gecenin erken saatle­rinde namaz kılınız... Bunlar, sabah, akşam ve yatsı namazlarıdır.

Yine namazın vakitlerini konu edinen İsrâ sûresinin 78. âyeti vardır:

Güneşin batıya yönelmesinden gecenin kararmasına kadar namazı kıl.Sabah namazını da kıl. Çünkü sabah namazı şahitlidir."

Âyet sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını kapsamaktadır.

Tâhâ sûresinin 130. âyetinde namaz tesbih ibadetiyle aynîleştirilmekte,

Onların söylediklerine sabret. Güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini övgüyle an. (tesbih et) Gece saatlerinde de O’nu övgüyle an (tesbih et) Gündüzün belli vakitlerinde de buna devam et ki, mutlu olasın. Doğmasından önce sabah namazı, batmasından önce ikindi namazı, gecenin bir kısmı saatlerinden kasıt da akşam ve yatsı namazlarıdır.

Öyle ise akşama girerken ve sabaha girer­ken Allah'ı teşbih etmeniz gerekir. Göklerde ve yerde, günün sonunda da öğleye erdiğiniz zamanda hamd O'na mahsustur (Rûm 30/17-18).

Yukarıdaki âyetlerde beş vakit namaz belirlenmektedir. Allah "namaz kıl", "teşbih et" emirleriyle bu vakitleri belirlemektedir. Kur'an vakit olarak belirlerken saat olarak tesbit etmemektedir. Âyetlerde fecr sabah, zuhur öğle, asr ikindi, mağrub akşam, işâ yatsı namazlarıdır. Bazan güneşin doruk noktasından sonra derken öğle namazını, orta namazı derken ikindiyi, gündü­zün iki ucu derken sabah ve akşamı kastetmektedir.

Âyetlerin hepsini bir araya getirince beş vakit namaz ortaya çıkmak­tadır. Dendiği gibi Kur'an'da üç vakit diğer iki vakit de hadisle belirlenmiş değildir. Ama burada bir soru akla gelmektedir: Acaba neden beş vakit na­maz tek bir âyette sıralanmadı? Bu sorunun cevabı Bakara sûresinin 238. âyetinin açıklamasında verilmişti. Demiştik ki namaza ilk başlayan insana beş vakit namaz kılması zor gelebilir. Bu insana ilk önce bir vakit namaz kıl­mayı öğütleriz ki bu da sabah namazı olmalıdır. Zamanla bu bir vakit namaz diğerlerini de çağıracaktır. Bir vakti süreli kılan kişi, bir zaman sonra iki vakte, daha sonra da beş vakte çıkaracaktır. İşte ayrı ayrı âyetlerde olmasının ana sebebi eğitim açısından, insanı yavaş yavaş namaza alıştırmaktır.

Beş vakit namaz bir âyette olsaydı, bu sistemi tatbik etme imkânı ol­mayacaktı. Kişinin durumuna göre farklı âyetleri tatbik imkânını bize ta­nımaktadır. Beş vakit namazı ilk başlayan adama dayatmanın eğitim açısından sakıncası vardır. Yavaş ve ısındırarak, önce bir sonra iki ve sonra beş olacaktır.

Netice olarak diyebiliriz ki, Kur'an'da "Namazı kılınız" emri yanında, "Namaz müminlere belli vakitlerde farz kılınmıştır" ifadesi de onun farz bir ibadet olduğunun delilleri olmaktadır. Bakara sûresinin 3. âyetinde açıklandığı gibi namaz ahlâkî değerlerin korunmasını temin eden, ahlâksızlığı önleyen (Meryem 19/59; Ankebut 29/45); insanı Allah'a yaklaştıran (Alak 96/19); ibadet olduğundan, şifa veren bir ilâcın belli saatlerde alınması gibi, günün belli va­kitlerinde yerine getirilmesi gerekmektedir. Günde bir vakitte değil de beş vakitte kılınmasının sebebi manevî etkinliğinin artırılmasını temin etmek için­dir. Günün yirmi dört saatinde namazın belli vakitlerde yerine getirilmesi, insanın manevî hayatı için önem taşımaktadır. Pek çok eğitim metodunu kullanılarak temin edilemeyen başarı, namaz ibadeti gereği gibi yerine getiril­diğinde temin edilecektir. Onun bu etkinliği dolayısıyladır ki, terkedilmesinde savaş bile mazeret değildir (Nisa 4/103).B.Bayraklı

"O topluluk" İslâm'ı reddeden ve İslâm dininin yayılıp yerleşmesini engellemek için çalışan kâfirlerdir.
Yani, "Müminlerin, kâfirlerin tağut için katlandıkları zorluk kadar Hak yolda zorlukları cesaretle üzerlerine almamaları çok gariptir. Çünkü kâfirlerin bu dünyadan ve onun geçici menfaatlerinden başka amaçları yoktur. Oysa müminler, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'ı razı etme amacına sahiptirler ve onlar Rablerinden hiç sona ermeyecek olan mükâfatlar beklerler." Mevdudi

 Bu âyette, mü’minlere savaş ortamında nasıl davranmaları gerektiği öğretilmektedir. Buna göre mü’minler, savaş esnasında yorulduk, yaralandık vs. gibi bahanelerle gevşeklik göstermemelidir. Allah bu direktifi verirken, mü’minlerin şu durumları dikkate almalarını da istemektedir:

• Eğer siz acı çekiyorsanız, onlar da acı çekiyorlar.

• Siz Allah'tan onların ümit edemeyecekleri şeyleri umuyorsunuz.

İkinci madde de zikredilen, “onların ümit etmeyip mü’minlerin ümit ettiği şey”, dünyada Allah'ın dininin yayılması, Allah yolunda şehâdet; âhirette de cennet ve onun nimetleridir. Müşrik ve münâfıkların böyle bir beklentileri söz konusu değildir.

Bu âyetin benzerleri daha önce de geçmişti:

Eğer size bir yara değmişse, o kavme de benzeri bir yara dokunmuştu. Ve işte o günler; Biz onları, Allah'ın sizden iman eden kimseleri bilmesi ve sizden şâhitler edinmesi, Allah'ın iman eden kimseleri arındırması, kâfirleri de mahvetmesi için insanlar arasında döndürür dururuz. Ve Allah zâlimleri sevmez. (Âl-i İmrân/140-141)Ey Nebi! Sana ve mü’minlerden sana uyan kimselere Allah yeter! (Enfâl/64) H.Yılmaz

 

Buradaki ve bundan sonra gelen iki ayetteki -aynı zamanda 113. ayetteki- “sen” zamiri, görünüşte Hz. Peygamber'e yönelikse de dolaylı olarak Kur’an'ın rehberliğini kabul etmiş olan herkese şamildir. Bu, 109. ayette çoğul “siz” zamirinin kullanılmasından da anlaşılmaktadır. Sonuç olarak, müfessirlerin çoğunun bu pasajı sırf tarihî açıdan açıklama teşebbüsleri fazla ikna edici değildir; çünkü genel bir muhtevanın kendi-kendini açıklayıcı ahlakî öğretisine gereksiz bir sınırlama koymuş olmaktadır. M.Esed

105-115. ayetlerde o dönemde meydana gelen bir olayla ilgili çok önemli noktalara değiniliyor.
Ensar'ın Beni Zafer kabilesinden Te'ame veya Beşir bin Ubeyrik denilen bir adam vardı. Te'ame başka bir ensarın zırhını çalmış ve bir Yahudinin evine gizlenmişti. Bir hırsızlıkla ilgili soruşturma başladığında zırhın sahibi meseleyi Hz. Peygamber'e (s.a) götürdü ve O'na Te'ame'den şüphelendiğini söyledi. .
Fakat suçlu olan Te'ame, akrabaları ve Beni Zafer kabilesinden birçok kişi işbirliği yapıp suçu, suçsuz olduğunu savunan Yahudinin üzerine yıktılar. Te'ame'nin akrabaları Yahudiye suçlamayı sürdürerek şöyle söylediler: "Hakkın düşmanı olan, Allah ve Rasûlü'ne inanmayan bir Yahudinin sözüne güvenilmez. Oysa biz müslümanız ve güvenilir kişileriz, o halde bizim sözümüze inanılmalı." Hz. Peygamber (s.a) tabiî olarak, doğru gibi görünün bu iddiadan etkilendi; neredeyse Te'ame'yi beraat ettirip Yahudi aleyhine hüküm verecekti ki bu meseleyi açıklığa kavuşturan bir vahiy aldı.
Hz. Peygamber (s.a) bir hâkim olarak kendi önüne getirilen delillere göre hüküm verecek olsaydı suçlu sayılmazdı. Çünkü hâkimler, kendi önlerine getirilen delillere göre hüküm vermelidirler ve bazen insanlar olayı yanlış aksettirerek kendi lehlerine hüküm verilmesini sağlamayı başarabilirler. Fakat meselenin bir yönü daha vardır: Eğer Hz. Peygamber (s.a) İslâm ile Küfür arasında kıyasıya bir çatışmanın hüküm sürdüğü o dönemde Yahudinin aleyhine hüküm verseydi, İslâm düşmanları O'nun, İslâm toplumunun ve İslâm davetinin aleyhinde kuvvetli bir manevî silah ele geçirmiş olacaklardı. İslâm aleyhinde sıkı bir propagandaya girişip: "Müslümanlar arasında hiç adalet yoktur. Bu Yahudi aleyhine verilen hükümden de anlaşılacağı üzere, onlar her ne kadar önyargı ve kavmiyetçiliğin aleyhinde gibi görünüyorlarsa da önyargılı ve kavmiyetçidirler." diyeceklerdi. Bu nedenle Allah, müslümanları bu tehlikeden uzaklaştırmak için meseleye doğrudan müdahale etmiştir.
Bu pasajda (105-115. ayetler) bir taraftan kendi kabilelerinden suçlu olan kişinin suçunu gizlemeye çalışan müslümanlar, kavmiyetçilikleri nedeniyle sert bir şekilde azarlanıyorlar, diğer taraftan bütün müslümanlara kavmiyet ve kabile endişelerinin adaleti engellememesi gerektiği öğretiliyor. Bir kimsenin, haksız olduğu halde kendi grubundan bir kişiyi savunup, haklı olduğu halde karşı gruptan bir kimseyi suçlaması apaçık bir ihanettir. Mevdudi

Bu ifade, bu surenin önceki bölümlerinde değinilen, Kur’an'ın gönülsüz takipçilerine ve münafıklara işaret etmektedir. Her iki grup da kendilerine tevdî edilen emanete ihanet etmekle suçlanmaktadırlar; çünkü Kur’an'ın mesajını kabul etmiş göründükleri halde aslında onu çarpıtmaya çalışırlar (bkz. ayet 81). Kur’an'ın kendilerinden ne istediğini iyi bilmelerine rağmen onun rehberliğine gerçek anlamda teslimiyetten kaçınmaya şartlanmış olmaları nedeniyle onlarla tartışmanın hiçbir faydası yoktur. M.Esed

Yani, “Allah'tan onları bağışlamasını dileyebilirsin, fakat onların davranışları için mazeretler bulmaya çalışma”. Kur’an'ın, ister ruhî isterse sosyal olsun, emanete her türlü ihaneti “kişinin kendisine ihaneti” olarak tanımlaması önemlidir -tıpkı kasıtlı olarak bir günah işleyen veya zulüm yapan kimseyi “kendisine karşı günah işleyen” veya “kendisine zulmeden” (zâlimun nefsehû) olarak tanımlaması gibi- çünkü her türlü kasıtlı günahkarlık onu yapana ruhsal olarak zarar verir. M.Esed

Başkalarına karşı böyle davranan aslında kendisine namus dışı davranmış olur. Çünkü o kendisine emanet olarak verilen kafa, kalp ve bütün diğer melekelerini haysiyetsiz haince davranışlarda kullanır. Bunun yanısıra o, Allah'ın kendisine, ahlâkını korumakta yardımcı olsun diye verdiği vicdanını bastırır ve böylece vicdanı tam anlamıyla devreye girip onu bu haince davranıştan kurtaramaz. Dolayısıyla kişi kendisine haksızlık edip haince davranabildiği zaman, başkalarına karşı rahatça böyle davranabilir.. Mevdudi

1. Âyetin nüzul sebebi. Nisa sûresinin 10S. âyetinin iniş sebebinde it­tifak edilen olay, bir zırh çalıp sonra kendisinden bu zırh istendiğinde onu bir yahudinin çaldığını söyleyen Tu'me olayıdır. Tu'me'nin bu iftirası neticesinde yahudi ailesi ile münafık Tu'me'nin ailesi arasında büyük tartışma çıktı. Tu'­me'nin ailesi Hz. Peygamber'e gelerek yardım etmesini ve yahudinin hırsızlık yaptığına hükmetmesini istediler. Hz. Peygamber onların sözüne güvenerek yahudinin hırsızlığına hükmedince bu âyet inmiştir.

Bu tarihi olayın doğru olduğunu kabul etsek bile, âyetin içeriğini evrensel boyuta taşımamız gerekiyor. Tu'me gibi nice insanlar yaptıkları şeyleri başkalarının üzerine atmaktadırlar. Nice insanlar bir olayı çıkarıp bunu başkasının yaptığını söyleyerek münafıkça davranmaktadırlar. Yine nice in­san başkasının becerdiği bir işi kendisinin yaptığını göstererek onur alma peşinde koşmaktadır.

Tu'me, burada belli hareket noktasını teşkil eden bir model olabilir. Ama âyet bütün insanlığa ait ve bütün zamanların nesillerini kapsamakta­dır. Kimse kalkıp da, bu âyet Tu'me ile ilgili inmiştir, bizimle alâkası yoktur diyemez. Nice Tu'me gibi münafıklar gelip geçecektir ama âyet hep onlara hitap eder gibi tazeliğini koruyacaktır.

2. Âyetteki kitap kelimesini "ilâhî kelâm" olarak mayalandırmak müm­kündür. İlâhî kelâmın hakikati ortaya koyduğunu gündeme getirmektedir. "Hak ile indirdik" ifadesi, hakikati ortaya koyan ilâhî kelâmı indirdik mânasına gelmektedir. Bunun anlamı Kur'an'ın hakikati konuştuğudur. Kitabın hakikati konuştuğu kavramını Mü'minûn sûresinin 62. âyetinden öğrenmekteyiz.

Biz sana hakikati ortaya koyan bu kitabı indirdik

derken, Kur'an'ın önemli bir görevini de açıklamaktadır. Kur'an hakikati konuşan bir kitaptır ve bu onun görevidir. Zaten Kur'an, okumak mânasına geldiğine göre hakikati okumakta ve okutmaktadır.

3. Hak doğru hüküm vermeyi getirir. Allah hakikati konuşan ve ortaya koyan bu kitabı niçin indirdiğini de cevaplandırmaktadır. "Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye." Buradaki gösterme fiiline Zemahşerî, Gazi, Nesefî "bildirmek", İbn Abbas ve Hâzin "öğretmek" mânasını vermektedirler.

"Sana indirdik", "hükmetmen için" ve "sana Allah'ın bildirdiği" ifadeleri birinci muhatap zamiriyle gelmektedir. Bu durumda göstermek, bildirmek ve öğretmek eylemi, Hz. Peygamber'e olmaktadır. Tarihi açıdan bu doğru olmakla beraber, Hz. Peygamber vefat ettiğine göre, günümüzde âyet hü­kümsüz mü kalacaktır? Böyle bir bakış açısı ve açıklama sadece âyetin mânasını daraltır ve günümüzde işe yaramayan, günümüze hitap etmeyen bir âyetle karşı karşıya kalmış oluruz. Acaba âyetteki "sen" zamirini 109. âyetteki gibi, Kur'an'm rehberliğini kabul eden bütün müminleri kapsamına alamaz mı?

"Allah'ın bildirdiği, yani öğrettiği şekilde insanlar arasında hükmedesin" ifadesi, sosyal olayları hukukî açıdan çözümlemenin yollarını, onlarla ilgili kanun koyma ve onları değerlendirme konularında nelerin yapılacağını, yani Kur'an'ın bir hukuk yapma metodolojisini öğrettiğini de göstermektedir.

Böylece âyetin birinci bölümündeki hüküm, kitap, hak ile ikinci bölü­mündeki hüküm verme ve öğretmek kavramları bir örgü kurmaktadır. Kitap ile hak yazılı hukuku ifade etmektedir. Bunun anlamı örf ve âdetlerin hukuk yerine geçtiği topluma Kur'an, yazılı hukuku getirmiştir. Kitap yazılı olanı, hak da hukuku ifade etmektedir. Yazılı hukukla hükmetmek, verilecek hüküm­leri gündeme getirmektedir. Öğretildiği şekilde hüküm vermenin anlamı, bir hukuk öğretiminin var olduğudur.

Hüküm veren kişi vereceği hükmü kendi arzularına göre değil yazılı hukuka göre verecektir. Bu hukuk ahlâkına peygamber de dahildir. Diğer taraftan hukuk öğretimi almayan kişinin hüküm veremeyeceği de vurgulanmaktadır. "Allah'ın sana öğrettiği şekilde" ifadesi bunu göstermektedir. Kur'an, üm-mü'1-kitâb yani kitapların anası, anayasa kavramım gündeme getirip mo­dern hukukun temellerini atarken, yazılı hukuk kavramıyla da objektif hukuk kavramına işaret etmiş ölüyor. Bir yerde yazılı hukuk varsa orada hukuk öğretimi de var demektir.

Diğer taraftan bu âyetin ikinci bölümünde nâs kelimesi geçmektedir. "İnsanlar" anlamına gelen bu kelime bize gösteriyor ki hukuk evrenseldir. Toplumda bir grup için hukuk olmaz, bütün insanlık için olur. Yazılı ve evrensel hukuk insanlar arasında tarafsız hüküm vermeyi de şart koşar.

4. ihanet edenlerin tarafı tutulmaz. Allah, ihanetin ne olduğunu burada tanımlamaktadır. Bir önceki âyetle irtibat kurulursa ihanet, düşmanı takip etmekte gevşeklik göstermektir. Vatanım, bağımsızlığım, dinim ve değerlerini, yani kültürünü müdafaa etmekte düşmana karşı gevşeklik göstermek ihanet­tir. Âyetin sonundaki "ihanet edenleri savunma" emri de, bu tip insanların savunulamayacağının hükmünü vermektedir.

Âyetin son kısmına şu mânayı verebiliriz: İhanet edenlerle tartışmaya girme! Âyetin bu kısmındaki hasım kelimesi "bir şeyin ucu, köşesi, tarafı" anlamını ifade etmektedir. Açının bir tarafına, uçlardan birine hasım denmektedir. Mahkemede dava edenle dava edilene hasım denir. Çünkü bunlar davanın iki ucunu teşkil etmektedirler. Demek ki Allah ihanet eden tarafın savunulamayacağını hükme bağlamaktadır.

Başka bir açıdan bakarsak, işlediği suçu başkasına atan ve bunu mah­kemede savunan kişi hukuku yanıltmakta olduğu için ihanet fiilini işlemektedir. Bir taraftan iftira ediyor diğer taraftan hukuku yanıltıyor. Bu iki kötü eylemi gerçekleştiren insanları Allah hain ilân ediyor ve onlarla tartışılamayacağını, onların müdafaa edilemeyeceğini âyetin sonunda hükme bağlıyor. Bu durum günümüzde iftira eden ve hukuku yanıltan kimseyi hâkimin asla müdafaa etmemesi gerektiğini de anlatıyor.

"İhanet edenlerle tartışma" mânasını verince, bu âyeti Nisa sûresinin 81. Âyetiyle irtibatlandırmak mümkündür. "Biz sana itaat ediyoruz" deyip yanından ayrıldıklarında, peygamberin dediklerinden başkasını kuranlar ihanet edenlerdir. Allah bunlarla tartışılmayacağına işaret etmektedir.

O zaman ihanet verdiği sözü yerine getirmeyen ve tam tersini yapan insanın eylemi olmaktadır. Demek ki ihanet kavramının içi, düşmanı takip etmekte gevşeklik göstermek, yaptığım başkasının üstüne atarak iftirada bulunup hukuku yanıltmak ve tâbi olacağını söylediği halde tam tersini yapmak gibi fiillerle doldurulmaktadır.

Bu emir birinci elden peygambere verildiğine göre, peygamber bu ko­nuda hata mı yapmıştır? Bize göre münafıklar bu fiili işlerken, yani iftira edip hukuku yanıltmaya çalışırken bu emir gelmiştir. Ya da düşmanı takip etmekte gevşeklik gösteren müslümanlann fiillerine karşı bir uyan olarak gelmiştir. Başka bir ifade ile peygamberin hata yaptığını aramanın bir mânası yoktur. Hz. Peygamber'in yanıltılması anında emrin gelmiş olması en doğal olanıdır.

Hâkimlerin hukukî kararlan anlatılan olayın görüntüsüne aittir, onlar işin vicdanî yönünü, iç boyutunu bilemezler. Peygamberler de gaybı bilmedik­lerinden, olaylann görüntüsüne göre hüküm verirler, bu sebeple hata yapma ihtimalleri vardır. Ancak bu hatalan dinle ilgili ise, yukandaki âyette olduğu gibi Allah tarafından düzeltilir, hata olarak bırakılmaz. Yanılma ihtimaline iki âyetle bir hadisi delil olarak getirebiliriz: EyDâvâd! Bizseni yeryüzünde halife yaptık. O halefe insanlar asında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah'ın yolundan saptırır (Sâd 38/26). Eğer Hz. Davud'un nefsinin isteklerine kapılarak doğru hüküm verememe ihtimali Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söyleyemezler (En'âm 6/116). Allah, insanların hâkimi yanıltacağım, bu yanıltmaya Hz. Peygamber'in de dahil olduğunu ifade eden bu âyetle, zan ve yalana tâbi olanların bunu becerebileceklerini vurgulamaktadır.

"İki kişi miras meselesinde Allah'ın elçisine geldiler. Her ikisinin de delilleri yoktu. Allah'ın elçisi buyurdu ki: 'Siz bana davanızı getiriyorsunuz. Ben de insanım. Olur ki biriniz, delilini ötekinden daha güzel anlatır. Ben de duyduğuma göre aranızda hüküm veririm. Her kime kardeşine ait bir hakkı hükmedersem, onu almasın. Çünkü ona ateşten bir parça biçmişimdir. O hak, kıyamet gününde o kimsenin boynunda ateşte kızarmış bir demir parçası olur.' Adamların ikisi de ağladı. Her biri 'Hakkım kardeşimindir' dedi. Allah'ın elçisi, 'Madem ki böyle diyorsunuz, öyleyse onu aranızda kardeş payı bölüştü­rünüz. Kura çekiniz ve her biriniz diğerine helâl etsin' buyurdu." Görüldüğü gibi Hz. Peygamber bizzat, anlatılan delillere göre hüküm verdiğinde yanılma payının olacağını itiraf etmektedir. Burada delilin getirdiği yanılma payının hâkime değil, hukuku yanıltana ait olduğuna da dikkat çekilmektedir. Zaten Nisa sûresinin 105. âyetinin sonunda, yalan delil getirerek hukuku yanılttığı ortaya çıkanın müdafaa edilemeyeceği de açıkça belirtilmektedir.

Âyette Allah Hz. Peygamber'in yanılmasını önlüyor; ama hâkimin yanılmasını kim önleyecek? Bu sorunun cevabını Hucurât sûresinin 6. âye-tiyle verirsek, hâkimin "araştırma yaptırması"nın yanlış hüküm vermesini önlemiş olacağını söyleyebiliriz.

Nisa sûresinin 105. âyeti sadece hâkimin değil, savunma işini yapan avukatların mesleği ile ilgili temel ilkeleri de ortaya koymaktadır.

Avukatlık mesleğini icra edenler, iftira edip hukuku yanıltan insanları müdafaa etmemelidirler. Çünkü hak Allah'ın yoludur. Hakkın gasbedilmesi, bu yoldan dönüş olacaktır. İhaneti savunmak da hukuku yanıltmaktır. Peki böyle bir yanılgıya düşen hâkim ne yapmalıdır? Cevabı 106. âyet vermektedir.

5. Af dilemek. Ve Allah'tan af dile, çünkü Allah çok bağışlayıcıdır ve merhamet edicidir. 105. âyeti tarihî boyutuyla ele aldığımızda, 106. âyetteki emrin Hz. Peygamber'e ait olduğunu söylemek gerekir. O zaman, Hz. Peygamber'e, yaptığı hatayı başkasının üstüne atan iftiracının ve hukuku yanıltanın lehine hüküm vermesi sebebiyle Allah'tan af dilemesi emredilmektedir.

Muhammed Esed âyetteki "af dile" emrini başka türlü mânalandırarak "Allah'a (onları) bağışlaması için dua et!" demektedir. Başka bir ifade ile Hz. Peygamber kendisi için af dilemeyecek, ihanet edenlerin affı için dua edeceğinin emri verilmektedir. Bu tarihî yorumu ve mânayı dikkate alırsak 105. âyetin sonunda yer alan "ihanet edenler", ifadesini 104. âyetteki "düşmanı takip etmekte gevşeklik gösterenler" olarak yorumlamak gerekiyor. Çünkü Hz. Peygamber'e Allah, münafıklar için af dilemesini istemez, ama düşmanı takip etmekte gevşeklik gösteren müslümanlar için af dilemesini emreder.

Muhammed Esed'in bu mânasını haklı çıkaracak delil var ıhıdır? Muhammed sûresinin 19. âyeti şöyledir: Bil ki Allah'tan başka tanrı yoktur. Hem kendinin hem de mümin erkek ve kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Demek ki Hz. Pey­gamber müminlerin günahı için af dileyebilmektedir. Ama âyeti tarihî boyutuyla beraber, evrensel yönüyle de ele aldığımızda, bilmeyerek ihanet edenleri savunanlar hukukî suç işledikleri gibi, Allah'a karşı günah da işlemişlerdir. Bunu yapanlardan Allah af dilemesini istemektedir. Elbette ki Allah bu af dilemeye bağışlayıcı ve merhamet edici sıfatlarıyla mukabelede bulunacaktır.

Âyetlerin bir araya getirilmesinden şu genellemeye varıyoruz: Hukuku yanıltan insanları savunmanın hem dünyevî suçu hem de manevî bakımdan günahı vardır. Günahın affolunması için çıkış kapısı, dua etmektir. Kur'an'ın, yani yazılı hukukun öğrettiği temel ilke ihanet edenlerin savunulamayacağıdır. Bunu yapanlar günah işlemiş olurlar. Hâkimler veya avukatlar, hüküm verirken ve savunma yaparken haksızı haklı göstermenin yoluna asla gir­memelidirler. Bu bir anlamda evrensel hukuktan sapmaktır.

6. Muhammed Esed kısmını "O halde iha­net edenlerle tartışmaya girme!" şeklinde mayalandırmaktadır. 105. âyet, 107. âyetle örtüşmektedir. Çünkü 107. âyet ihanet edenlerin kime ihanet ettiklerini açıklamakta ve onlarla mücadele edilmemesini gündeme getirmektedir. "Kendi kendilerine ihanet edenleri savunma!" Bu ifadeyi iki anlamda düşünmek gerekir. Birinci mâna 103. âyette geçen düşmanı takip etmekte gevşeklik gösterenler, kendi vatanlarına ihanet etmiş oluyorlar. Kendi vatanına, milletine ve dinine ihanet eden kendi kendine ihanet etmiş olmaktadır. Bu anlam âyetin sosyolojik mânası olmaktadır. Diğer taraftan âyetin "kendi kendine ihanet" bölümüne psikolojik mâna verebiliriz. Kişi günah işlediği zaman, o günahın veya suçun karşılığı kendisine dönmektedir. Böylece kendine ihanet etmiş olmaktadır.

İnsana emanet edilen bir görev veya maddî bir şeye ihanet etmesi savunulacak bir şey değildir. Düşmana karşı vatanım, namusunu, bağımsızlığı­nı ve inancını savunma işi bir emanettir. Bunda gevşeklik gösteren ihanet ettiği için savunulacak bir tarafı yoktur. Aslında emanete ihanet eden kişi, kendine ihanet etmektedir. Çünkü emanete ihanet eden kendini Allah'ın ihsa­nından uzaklaştırmış, azabına atmış olmaktadır. Kendini azaba atan da ken­dine ihanet etmiş olmaktadır. Bakara sûresinin 187. âyetinde ihanet "kendini sıkıntıya" sokmak anlamını ifade etmektedir. Oruç ayında geceleri cinsel ilişki helâl olduğu halde, bundan uzak durmanın meydana getirdiği "sıkıntı" anlamına gelmektedir. Emanete ihanet eden hem kendini hem de emanetin sahibini sıkıntıya sokmaktadır.

Allah kendine ihanet edenleri ve gü­nahkârlıkta inat edenleri sevmez. Demek ki ihanetle günahta ısrarı sev­memektedir. Allah'ın sevgisini esirgemesi, onlar için çok daha büyük ceza olmaktadır. Emanete ihanet ilâhî sevgi ortamının dışına itilmektedir.

Âyetin son kısmı eğitimde ceza uygulamasına önemli bir ilke getirmek­tedir. Yanlış yapan çocuğa anne babalar veya öğretmenler sevgilerini esirge­me yoluyla ceza verebilirler. Sevgiden mahrum bırakmak eğitim metotların­dan biridir. Sevgiden mahrum bırakmak, yanlış davranıştan caydırmak bakı­mından etkili bir yoldur. Çocuklar sevgisizliğe dayanamazlar. Sevgiden mah­rum bırakmanın izi kolay kolay silinemez. Onun bu etkinliği, caydırıcı olmasını kuvvetlendirecektir.B.Bayraklı

Lafzen, “inancın” (mine'l-kavl). Unutulmamalıdır ki kavl kelimesi, yalnızca “deyiş” veya “söz” (ki asıl karşılığıdır) anlamına gelmez; aynı zamanda, mecazî olarak, “kavramsal ifade”; yani, bir düşünce, doktrin veya inanç olarak tanımlanabilecek olan olguyu göstermek için kullanılır ve Kur’an'da da çoğunlukla bu anlamda kullanılmıştır. M.Esed

Yani, "Eğer onlar sana yanlış haberler vererek bu meselede seni şaşırtmayı ve kendi lehlerine hüküm vermeni başarmış olsalardı bile, sana hiçbir zarar veremezler, ancak kendilere zarar verirlerdi. Çünkü bu durumda Allah katında sen değil, onlar suçlu olurlardı." Bu çok açıktır, çünkü gerçek suçlu, kendi önüne getirilen dellillere göre hüküm veren hâkim değil, hâkimi aldatarak kendi lehinde karar vermesini sağlayan kişidir. Bunun yanısıra böyle bir kimse kendi aldatıcı metodlarıyla "Hakk'ı" kendisinin kazandığını sanabilir. Fakat gerçekte "Asıl Hakk" Allah katında "Hak" olarak kalır. (Bkz. Bakara an: 197).Mevdudi

Bu âyetlerde Rasûlullah'a şu talimatlar verilmiştir:

• Senin görevin, Allah'ın sana gösterdiği gibi, insanlar arasında Hakk Kitap ile hükmetmek ve hâinler için savunucu olmamaktır.

• Allah'tan bağışlanma dile. (Şüphesiz, Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edendir.)

• Kendilerine hâinlik edenleri de savunma. (Şüphesiz Allah, ileri derecede hâinlik eden günahkârları sevmez.)

Rasûlullah'a verilen bu direktiflerden sonra, münâfıkların, yaptıkları kötülükleri insanlardan gizleyip Allah'tan gizlemedikleri, Allah'tan bir şey gizleyemeyecekleri, onlar geceleri kötü plan yaparken Allah'ın kendileriyle beraber olduğu, her şeylerini kuşattığı, dünyada savunan olsa bile kıyâmet gününde Allah'a karşı onları kimsenin savunamayacağı, onların bir vekîlinin olmayacağı bildirilerek aklılarını başlarına almaları istenmektedir. Daha sonra da evrensel bir beyânneme olarak şöyle denilmektedir: Kim bir kötülük işler yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhametli bulur. Kim de bir günah kazanırsa, kendi aleyhine kazanmış olur. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. Kim de bir hata veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, o zaman kesinlikle bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.

Bu âyetlerin iniş sebebine dair nakledilenler:

Bu âyet-i kerîme, Peygamber'in (s.a) şerefini ve keremini yükseltmekte, o'nu tazim ve işi o'na havale etmekte ve hüküm vermesi hâlinde de dosdoğru yol üzerinde o'nu doğrultmaktadır. Diğer taraftan Ubeyrıkoğulları ile ilgili olarak kendisine gelen dava dolayısıyla da kusurlu olanları azarlamaktadır.

Bu Ubeyrıkoğulları, Bişr, Beşr ve Mübeşşir adında üç kardeş idiler. Ayrıca bunların Useyr b. Urve adında bir amca çocukları da vardı. Bunlar gece vakti Rıfaa b. Zeyd'e ait bir odanın duvarını delmişler ve ona ait birtakım zırhları ve yiyeceği [unu] çalmışlardı. Sonra bu, tesbit edildi. Çalanın yalnızca Beşr olduğu da söylenmiştir. Künyesi, Ebû Ta’me idi. Bir zırh çalmıştı. Yine denildiğine göre, bu zırh içinde un bulunan bir çuvalda bulunuyordu, Çuvaldaki bir delik dolayısıyla un yere dökülmüştü. Evine varıncaya kadar bu böyle oldu. Rıfaa'nın kardeşinin oğlu olan Katâde b. en-Nu‘man gelip onları Peygamber'e (s.a) şikâyet etti. Bunun üzerine, Useyr b. Urve Peygamber'in (s.a) yanına gelerek şöyle dedi:

— Ey Allah'ın Rasûlü! Bunlar, salah sahibi ve dinine bağlı bir aile halkını hırsızlıkta suçladılar. Ellerinde bir delil olmaksızın hırsızlık yaptıkları iddiasıyla onlara iftirada bulundular.

Peygamber (s.a) de Katâde ile Rıfaa'ya kızıncaya kadar onları savunmaya koyuldu. Bunun üzerine yüce Allah, Kendi nefislerine hâinlik edenleri savunma... (Nisâ/107) âyeti ile; Kim bir hata veya bir günah kazanırsa, sonra da onu bir suçsuzun üstüne atarsa… (Nisâ/112) buyruklarını indirdi. Hırsızlık yapmakla itham ettikleri suçsuz kişi ise, Lebid b. Sehl idi. Bunun, Zeyd b. es-Semin olduğu söylendiği gibi, Ensâr'dan bir kişi olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah, bu buyruklarını indirince, bu sefer hırsız Ubeyrık, Mekke'ye kaçtı ve Sa‘d b. Şehid'in kızı Sülafe'nin misafiri oldu. Hassan b. Sâbit, Sülafe hakkında –ona misafir olan Ubeyrık'a işaret ederek– şu beyitleri söyledi:

Sa‘d'ın kızı onu misafir etti ve sabah olduğunda en ufak şeye varıncaya kadar o onunla öteki de onunla çekişmeye koyuldu.

Yaptığınızın bize gizli kalacağını sandınız. Hâlbuki aramızda vahyin kendisine bunları bildirdiği bir Peygamber vardır.

Sülafe bunları işitince, “Sen bana Hassan'ın şiirini mi hediye getirdin?” dedi ve eşyalarını alıp evin dışına bıraktı. Bunun üzerine o da Hayber'e kaçtı ve irtidad etti. Daha sonra geceleyin yine oradan bir şeyler çalmak üzere bir evin duvarını oyarken, duvar üzerine düştü ve mürted olarak öldü.

Müfessirler, bu âyetlerin çoğunun, Tu’me ibn Ubeyrık hakkında nâzil olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Sonra bu sebeb-i nüzûl hâdisesinin nasıl cereyan ettiği hususunda değişik rivâyetler vardır:

1) Tu’me bir zırh çalmıştı. Bu zırh kendisinden istendiği zaman, bu hırsızlığı Yahûdilerden birinin üzerine attı. Onunla o Yahûdinin kavmi arasında davalaşma iyice kızışınca, münâfık Tu’me'nin sülalesi Hz. Peygamber'e (s.a) gelerek, bu dava hususunda kendilerine yardım etmesini ve bu hırsızlık işini Yahûdinin yaptığına hükmetmesini istediler. Hz. Peygamber (s.a) de, (onların sözüne güvenerek) bunu yapmak isteyince, işte bu âyet nâzil oldu.

2) Birisi, Tu’me'ye bir zırh emânet etti, fakat o anda buna bir şâhit yoktu. O adam, Tu’me'den zırhı isteyince, Tu’me inkâr etti.

3) Zırhı emânet eden bunu isteyince, Tu’me, onu falan Yahûdinin çaldığını iddia etti.

Bil ki âlimler, “Bu âyet, Tu’me ve sülalesinin münâfık olduklarına delâlet eder. Böyle olmasaydı onlar, Hz. Peygamber'den (s.a) asılsız bir şeye yardım etmesini ve bu hırsızlığı, bir yalan ve iftira olarak o Yahûdiye isnad etmesini isteyemezlerdi” demişlerdir. Bunu, Onlar kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiç bir şekilde zarar veremezler (Nisâ/113) âyeti de tekit eder. Rivâyet edildiğine göre, Tu’me daha sonra Mekke'ye kaçıp, irtidad etmiş ve orada hırsızlık yapmak için bir duvarı delmiş ve derken o duvar üzerine göçmüş, böylece orada ölmüştür.

Paragrafın son âyetinde ise Rasûlullah'a, arkasından çevirilen dolaplar bildirilip, münâfıkların kendisine bir zarar veremeyecekleri, o'na toplumu idare edecek ilkeler indirildiği ve indirilmeye devam edeceği beyân edilmektedir: Ve eğer senin üzerinde Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya çalışırdı. Hâlbuki onlar, kendilerinden başkasını saptırmazlar ve sana hiç bir zarar veremezler. Allah, sana Kitab'ı ve hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah'ın senin üzerindeki lütfu çok büyüktür.H.Yılmaz

Lafzen, “onların gizli toplantılarının (necvâ) çoğunda bir hayır yoktur; ... olan dışında”. Böylece, olumlu ve faydalı sonuçları amaçlayan gizli görüşmeler -mesela devletler ve toplumlar arasındaki barış görüşmeleri- “gizli toplantılar” ile ilgili eleştirinin dışındadır. Çünkü olgunlaşmamış bir açıklık bazan sözkonusu amaçların gerçekleşme şansını zedeleyebilir yahut (özellikle karşılıksız yardımların sözkonusu olduğu hallerde) halkın duygularını incitebilir. M.Esed

Lafzen, “Onu [kendisinin] döndüğü yere dön[dür]eceğiz” -İnsanın seçme özgürlüğünün vurgulanması.M.Esed

 Yani, "hain 'müslüman' İslâm dışı bir yola saptı. Allah da onu o yola döndürdü." Hırsızlık suçuyla ilgili gerçekler Allah tarafından vahyolunup, Yahudi beraat ettiğinde ve Te'ame suçlu bulunduğunda, bu münafık Medine'yi terketti ve Mekke'de Hz. Peygamber'in (s.a) düşmanlarına katılıp, orada açıkça Hz. Peygamber'e (s.a) karşı çıkmaya başladı.Mevdudi

Bu âyetlerde, insanlığa ahlâk kuralları ve toplumun Elçi'ye nasıl davranması gerektiği öğretilmektedir. Önce, fısıldaşmanın [gizli görüşmenin/konuşmanın] iyi bir şey olmadığı, ancak fısıldaşmanın sadaka, eğitim ve barış hususunda yapılacak bir şey olduğu açıklanmış ve bunları Allah rızası için yapanların ödüllendirileceği bildirilmiş; sonra da, gerçek kendisine bildirilmesine rağmen Elçi'ye karşı çıkan, mü’minlerin yolundan başka yollar izlemeye kalkanlar cehennem ile tehdit edilmişlerdir.

Rasûlullah hakkında fısıldaşmalar [gizli görüşmeler ve buluşmalar] hususunda İsrâ sûresi'nde de bilgi verilmişti:

Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zâlimlerin, “Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz” dediklerini çok iyi biliriz. (İsrâ/47)

Bu âyetin nüzûl sebebi hakkında şu nakledilmiştir:

İlim adamları derler ki: Bu iki âyet-i kerîme, hırsızlık yapan İbn Ubeyrık hakkında nâzil olmuştur. Peygamber (s.a), onun elinin kesilmesi hükmünü verince, o da Mekke'ye kaçıp irtidad etti. Bunun üzerine bu buyruklar nâzil oldu.

Sa‘îd b. Cübeyr dedi ki: “Mekke'ye varınca, orada da bir evin duvarını oydu. Müşrikler onu yakalayıp öldürdüler. Bunun üzerine Allah, Şüphesiz Allah, Kendisine eş koşulmasını mağfiret etmez... muhakkak ki uzak bir sapıklıkla sapılmıştır buyruğunu indirdi. H.Yılmaz

Bu temanın bir devamı olarak, kızgınlıkla müşriklerin tarafına geçen münafığın, yaptığı bu akılsızca hareketin getireceği sonuçları tam olarak kavramadığı belirtiliyor. Bu amaçla onun tâbi olduğu yolun kötülükleri, beraber olduğu arkadaşlarının özellikleri anlatılıyor. Mevdudi

İnâs (ünsâ'nın -“dişi varlık”- çoğulu) teriminin, İslam-öncesi Arapların putlarına verdikleri bir ad olduğu sanılmaktadır, çünkü putların çoğunun dişi olduğuna inanılıyordu. Bu nedenle, bazı dilbilimcilere göre inâs çoğul formu, “cansız şeyler”i gösterir (karş. Lane I, 112). İbni ‘Abbâs, Katâde ve Hasan Basrî, onun hareketsiz ve cansız şeyleri gösterdiğini söylemişler (Taberî) ve bu tanımlama Râğıb tarafından da desteklenmiştir. Diğer taraftan Taberî, ‘Urve'den rivayetle bir Hadis nakleder. Buna göre, Hz. Ayşe'nin elindeki bir Kur’an nüshasında inâs yerine evsân (putlar) kelimesi geçmekteydi (karş. ayrıca Zemahşerî ve İbni Kesîr). Bunun “cansız semboller” olarak çevrilmesi bu bağlamda en uygun karşılıktır, çünkü “put” kavramını “cansız şeyler” kavramı ile en güzel şekilde birleştirmektedir. M.Esed

Hiç kimse Şeytan'ın önünde eğilerek ibadet yapmaz, fakat kendisini tamamen ona teslim eden ve onun saptırdığı her yerde onu takip eden kişi, ona ibadet ediyor demektir. Buradan da anlaşılacağı üzere kim bir başkasına körü körüne itaat ederse, gerçekte ona ibadet ediyor demektir. Mevdudi

Yani, "onların zamanlarından, işlerinden, çabalarından, kuvvetlerinden, yeteneklerinden, servetlerinden ve çocuklarından bir kısmını kendim için ayıracağım: Onları hile ile aldatacağım ve bunların büyük bir kısmını benim yolumda harcamalarını sağlayacağım." Mevdudi

Hayvanları Allahtan başkası adına kestireceğim diye anlamlandırdığım, Hayvanların kulaklarını yarmakdırmak bir deyimdir. Demek ki, Allahtan başkası adına kesilenler şeytan işidir.M.Sağ

Karş. 7:16-17. İslam öncesi Araplar, develerinden bir kısmını, kulaklarını keserek veya yararak putlarından birine veya ötekine adamayı âdet edinmişlerdi ve böyle bir hayvan kutsal sayılırdı (Taberî). Bu atıf, yukarıdaki bağlamda, genel olarak putperest uygulamaları veya eğilimleri tanımlamak için mecazî olarak kullanılmıştır. Şeytan'ın insanı “Allah'ın mahlukatını ifsad etmeye” [lafzen,“değiştirmeye”] yöneltmesine yapılan atıf, yeterli dikkatin pek fazla çekilmediği bir anlama sahiptir. Bu yaratma ve onun tezahür biçimi, Allah'ın planlama iradesinin bir ifadesi olduğundan, onun verili/aslî tabiatını değiştirme teşebbüsleri (mahlukatı) ifsad etmeye ve bozmaya dönüşür. Şeytan teriminin (“Şeytan” veya “şeytanî güçler”) daha geniş anlamı için bkz. 15:17, not 16'nın ilk bölümü. M.Esed

Burada putperest Arapların bâtıl geleneklerinden biri kastediliyor. Araplar dişi bir deve, beş veya on yavru doğurduğunda onun kulaklarını yararlar, onu tanrılarına adarlar ve onu çalıştırmayı haram sayarlardı. Aynı şekilde on yavrunun doğmasında dişi deveye eşlik eden erkek devenin de kulakları yarılır ve tanrıya adanırdı.
Bu ifade, yaratıklar üzerinde yapılan doğru ve yerinde değişiklikleri lânetlemez. Aksi takdirde insanlık medeniyetinin tümü Şeytan'ın saptırması olurdu. Medeniyetin, Allah tarafından yaratılan şeylerin doğru ve yerinde kullanılışından başka bir şey olmadığı açıktır. Kur'an'ın şeytanî değiştirmeler olarak tarif ettiği şey, eşyanın, insan fıtratının ve kendi tabiî fonksiyonunun aksine kullanılması olayıdır. O halde tabiatın düzeninden bir kaçış olarak benimsenen livata (eşcinsellik), doğum kontrolü, dünyadan el-etek çekme vs. gibi şekillerin tümü şeytanın aldatmasının sonuçlarıdır. Kadınların kendilerine uygun fonksiyonları bırakıp, yaratılışın erkeklere verdiği görevleri üstlenmeleri de aynı şekilde şeytanın aldatmasıdır. Şeytanın takipçilerinin, evrenin yaratıcısının kanunlarını beğenmeyip onları "ıslah" etmeye çalıştıklarını gösteren bu tür örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Mevdudi

Ğurûr terimi, aklı çelen veya saptıran herhangi bir şeyi gösterir -mesela, son haddine kadar dünyevî zevklere teslimiyet yahut, insanın amaçlarının ve başarılarının hiçbir sınırı olmadığı yolundaki saçma inanç. M.Esed

"Şeytanın başarısı tamamen boş vaadlere ve aldatmaya dayanır. Şeytan fertleri ve toplumu aldatmak için kurbanlarını temin etmek üzere kendi yanlış yolunu süsleyip insanlara pembe bir manzara çizer. Kişiyi başarı ve zevk vaadlerinde bulunarak aldatır. Bazılarına milli güç ve zenginlik, bazılarına insanlık refahının başka bir yönünü vaadederek aldatır. Bazılarına da kendisinin Hakk'a ulaşmada tek doğru yol olduğunu söyler. Bazılarını ne Allah'ın, ne de ahiret diye bir şeyin varolmadığını söyleyerek aldatır. Bazılarını da ahiret'teki hesaptan şu veya bu azizin şefaati ile kurtulabileceklerini söyleyerek saptırır. Kısacası, şeytan insanı en zayıf tarafıyla aldatmaya çalışır. Mevdudi

Bu âyetler insanların kurtuluş beyannamesidir. Burada Allah, rahmet kapılarını açıp, herkesi kurtuluşa davet etmekte, kendilerine kötülük gelecek yerleri bildirmekte, aklını kullanmayarak İblis'e uyanları tehdit etmekte ve iman edip sâlihâtı işleyenleri müjdelemektedir.

Âyetlerin mesajı gâyet açık ve net olmakla birlikte birkaç nokta üzerinde durmak istiyoruz. 117. âyetteki, Onlar, Allah'ın astlarından, yalnızca dişilere yakarırlar ifadesiyle kastedilen, o günün meşhur putları Lat, Uzza ve Menat'tır, ki bunlar, “dişil” kalıplı sözcüklerdir. Her müşrik kabilenin tapındığı bir putu vardı ve bunlara dişi isimleri verirlerdi:

O âhirete inanmayanlar, melekleri mutlaka dişilerin isimlendirilmesiyle isimlendiriyorlar. (Necm/27)

Âyetteki, Ve onlar ancak inatçı şeytana yakarırlar ifadesindeki inatçı şeytan, “İblis”tir. İblis'in insanlar üzerindeki etkisinin daha iyi anlaşılması için İblis ile alakalı âyetleri hatırlamakta yarar vardır:

(Allah,) “Haydi sen belirli bir vakte kadar bakıtılanlardansın [karşıda duranlardansın/mühlet verilenlerdensin]” buyurdu. (İblis,) “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım, ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesnâ” dedi. (Allah) buyurdu ki: “Hakk budur. Ben de şu hakkı söylüyorum: Andolsun ki, cehennemi mutlaka senden ve onların sana uyanlarından; hepinizden dolduracağım.” (Sâd/80-85)

O [İblis], “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine and olsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın” dedi. O [Allah], “Haydi, sen, yerilmiş ve itilmiş olarak oradan çık. Onlardan sana kim uyarsa, and olsun ki, sizin hepinizden cehennemi dolduracağım” dedi. Ve (Allah), “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette iskân edin, dilediğiniz yerden de yeyin ve şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zâlimlerden olursunuz” (dedi). Derken o [İblis], onların kendilerinden gizli kalan çirkinliklerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi. Ve “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikinizin de birer melek/melik olmanız ya da ebedî kalıcılardan olmanız için sizi şu ağaçtan men etti” dedi. Ve “Elbette ben size öğüt verenlerdenim” diye onlara yemin etti/kanıtlar ileri sürdü. Böylece onları aldatarak zillete düşürdü. Ağacı tadınca, çirkinlikleri kendilerine belli oldu ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine almaya başladılar. Rabb'leri onlara seslendi: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve size, ‘Bu şeytan kesinlikle sizin için apaçık düşmandır’ demedim mi?” (A‘râf/16-22)

O [Allah] dedi ki: “Git! Sonra onlardan kim sana uyarsa, bilin ki, şüphesiz ki, cezanız yeterli bir ceza olarak cehennemdir. Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars. Ve atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaatlerde bulun.” –Ve şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.– Şüphesiz ki, Benim kullarım; senin için onlar aleyhine hiç bir güç yoktur.” –Vekîl olarak da Rabbin yeter.– (İsrâ/64-65)

Burada İblis'in insanları nelerle aldatacağı da açıklanmıştır. Buna göre İblis, insanları, “boş kuruntulara sokarak, hayvanların kulaklarını yardırarak ve Allah'ın yaratışını/ölçülendirdiğini bozdurarak” yoldan çıkaracaktır.

Âyetteki, hayvanların kulaklarını yardırmak ifadesiyle, İblis'in insanlara kendi ürettikleri bir din icat ettireceğine işaret edilmektedir. Nitekim müşrikler Bahîre, Sâibe adı altında hayvanların kulaklarını yarıp onları haramlaştırmışlardır. Burada müşriklerin bu uygulaması, baz alınarak genel olguya işaret edilmiştir.

ALLAH'IN YARATIŞINI/ÖLÇÜLENDİRDİĞİNİ BOZDURMAK

Bu ifadeler, genellikle hayvanları burmak, insanları iğdiş etmek vs. şeklinde anlaşılmıştır. Ama burada konu edilen “bozma”nın, varlıkların genleriyle oynamak, insanların yararlanması için yaratılmış ay, güneş, taş, toprak vs. gibi varlıkları kutsallaştırarak ilâh hâline getirmek, sırtlarına binilsin, etleri yenilsin diye yaratılan hayvanları haramlaştırmak, meşru cinsel sınırın dışına çıkarak homoseksüellik ve lezbiyenlik yapmak, mazeretsiz hitan yapmak, kısacası tüm doğayı, doğadaki dengeyi bozmak şeklinde geniş manada anlaşılması daha uygun olur.

Paragrafın sonunda mü’minlere verilen müjdelerin akabinde, Ve sözce Allah'tan daha doğru kim olabilir? buyurulmuştur. Bu sorunun cevabı, tabii ki, “hiç kimse!” şeklindedir. Allah sözünün ve vaadinin doğru olduğunu birçok yerde beyân etmiştir:

Eğer siz o'na [Elçi'ye] yardım etmezseniz, bilin ki Allah o'na kesinlikle yardım etmiştir. Hani o küfretmiş kişiler, o'nu ikinin ikincisi olarak çıkarmışlardı. Hani ikisi mağarada idiler. Hani o, arkadaşına, “Üzülme, şüphesiz Allah bizimle beraberdir” diyordu. Bunun üzerine Allah, o'nun üzerine huzur indirmiş, o'nu sizin görmediğiniz askerlerle desteklemiş ve küfreden kişilerin sözünü en alçak kılmıştı. Allah'ın kelimesi de en yücenin ta kendisidir. Ve Allah, azîz'dir, hakîm'dir. (Tevbe/40) H.Yılmaz

Hem Yahudilerin kendilerini “Allah'ın seçilmiş halkı” olarak görmelerine ve bu nedenle öteki dünyada O'nun rahmetinden emin oldukları fikrine, hem de Hz. İsa'nın “Allah'ın oğlu” olduğuna inanan herkese kurtuluş vaad eden Hristiyanların “vekaleten kefaret” dogmasına bir işaret.M.Esed

Tüm peygamberlerin tebliğ ettikleri dinin ortak adı olan İslam, tüm insanlığın dinidir. İslam ve Müslüman kavramları, herhangi bir zaman dilimiyle ve özel bir toplulukla sınırlandırılamaz. Nitekim Kuranda İbrahimden Müslüman olarak bahseder. (Bak Al-i İmran 67) M.Sağ

Göklerde ve yerde varolan her şey Allah'ın olduğuna göre, insan için en iyi şey kendi bağımsızlığını tamamen O'na teslim etmesi ve hiç karşı koymaksızın O'na itaat etmesidir. Eğer insan kendi isteğiyle O'nun kulu olmayı seçer ve O'na karşı hiçbir asilik göstermeksizin itaat ederse, o zaman tabiat ve fıtrata yaklaşmış olur.
İnsan, isyankâr bir tutum içine girip Allah'a itaat etmediği zaman cezadan kurtulamayacağını aklında tutmalıdır. Çünkü O, her şeyi kuşatmıştır ve O her şeyi bilicidir. Mevdudi

Yukarıda İblis'in insanları boş kuruntularla aldatacağı açıklanmıştı. Burada ise, insanların boş kuruntulardan arınarak hakka yönelmeleri ve kurtuluşa ermeleri istenmektedir. Âyetin açık ifadesine göre, cennete girmek ve erdemlilik kimsenin kuruntusuna göre değildir; kötülük yapanlar cezalandırılır, imanlı olarak sâlihât işleyenler mükâfâtlandırılır ve kimseye zerrece hakksızlık edilmez.

Bu âyet grubunun iniş sebebine dair şu bilgiler verilmiştir:

Bu buyruğun sebeb-i nüzûlü ile ilgili yapılan rivâyetlerin en güzeli, el-Hakem b. Ebâ'nın İkrime'den, onun da İbn Abbâs'tan yaptığı şu rivâyettir: İbn Abbâs dedi ki: Yahûdilerle Hristiyanlar, “Cennete bizden olandan başkası girmeyecektir” dediler. Kureyşliler ise, “Biz, öldükten sonra diriltilmeyeceğiz” dediler. Bunun üzerine yüce Allah, İş, ne sizin kuruntularınıza, ne de Kitap Ehlinin kuruntularına kalmıştır buyruğunu indirdi.

Katâde ve es-Süddî der ki: Mü’minlerle Kitap Ehli birbirlerine karşı övünmeye koyuldular. Kitab ehli şöyle dedi:

— Peygamberimiz peygamberinizden, kitabımız kitabınızdan öncedir ve biz sizden daha çok Allah'a yakınız.

Mü’minler ise şöyle karşılık verdiler:

— Peygamberimiz peygamberlerin sonuncusudur. Kitabımız ise, diğer kitaplara karşı hakem mevkiindedir.

Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.

124. âyette, Ve erkekten veya kadından, kim mü’min olarak sâlihâtı işlerse, artık işte onlar, cennete girerler ifadesiyle, cennete girmek mü’min olma şartına bağlanmıştır. Bu hususu ifade eden âyetler daha evvel geçmişti:

İşte onlar, Rabb'lerinin âyetlerini ve O'na ulaşmayı inkâr etmiş kimselerdi de bu yüzden yaptıkları bütün amelleri boşa gitti. Artık kıyâmet günü onlar için hiç bir ölçü tutturmayız [hiç bir değer vermeyiz]. (Kehf/105)

Şüphesiz ki şu inkâr etmiş ve inkârcı oldukları hâlde de ölen kişilerin hiç birinden, yeryüzü dolusu altın –onu fidye verseler bile– asla kabul edilmeyecektir. İşte onlar, dayanılmaz azap kendileri için olanlardır. Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Âl-i İmrân/91)

Rabb'lerini inkâr eden kimselerin durumu; onların yaptıkları tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir kül gibidir. Kazandıklarından hiç bir şeyi elde tutamazlar. İşte bu, uzak sapıklığın ta kendisidir. (İbrâhîm/18)

Âyette konu edilen kuruntular, müşriklerin Ka‘be'ye yaptıkları hizmeti, hacılara dağıttıkları su ve yemeği, misafirlere yaptıkları ikramı kurtuluş vesilesi sanmaları; Yahûdilerin de “Biz Allah'ın oğullarıyız ve sevdikleriyiz, bizi ateş sayılı günlerde yakar” (Bakara/111, Mâide/18 ve Bakara/80) gibi kendi kendilerini avutmalarıdır.

ALLAH'IN İBRÂHÎM'İ HALÎL EDİNMESİ

125. âyette, Ve Allah, İbrâhîm'i halîl edindi buyurulmaktadır. Klâsik eserlerde bu ifade, “Allah İbrâhîm'i dost edindi” şeklinde anlaşılmıştı. İbrâhîm (a.s) Allah'a halîl/dost yapılınca, Peygamberimiz de Allah'a habîb/sevgili yapılıvermiş; İbrâhîm'e “halîlullâh”, Rasûlullah'a da “habîbullâh” [Allah'ın sevgilisi] denilmiştir.

الخليل [HALÎL]

Araştırılmadan geçiştirilen ve bu nedenle de İslâmî anlayışa yakışmayacak bir anlayışın, sanki Kur’ân kaynaklıymış gibi kabulüne neden olan  خليل[halîl] sözcüğü, “mübalağa ism-i fail” kalıbında olup sözcüğün kökü, خ ل ل'dir [hll'dir].

 خ ل ل[hll] kökünün esas anlamı, “bozmak”tır. Bu anlamdan hareketle yiyeceklerin ekşimesi [bozulması], meyve sularının şaraplaşması, herhangi bir nesnenin bozulması, bitişik iki nesnenin arasının açılması, iki arkadaşın arasının açılması [bozuşmaları], çölde kum üzerinde yürüyerek iz bırakmak [kumun yüzeyini bozmak], çölde kum üzerinde yol açmak, kişinin durumunun bozulması [fakirleşmesi] bu sözcükle ifade edilir. (Türkçe'deki, “halel getirmek”, “halletmek” tabirleri de bu sözcükten dilimize girmiştir.) Bu sözcüğün türevlerinden olan  خُللة[hulle] ve خِلّ [hıll] kalıpları, “sadakat, dostluk, sevgi” anlamında kullanılır. (Sözcüğün bu anlamda kullanılması, esas anlamın tam zıddı olup, arada bozukluk olmaması anlamına gelir. Öyleyse bu sözcüğün, eşbah'tan [zıt anlamlı kullanılan sözcüklerden] kabul edilmesi gerekir.)

 خ ل ل[hll] kökünün anlamları dikkate alındığında,  خليل[halîl] sözcüğü, “ileri derecede, en iyi şekilde bozan” anlamına gelir.

Bu sözcüğün içinde bulunduğu âyet, sözcüğün إتّخاذ [ittihaz/edinme] fiiliyle kullanıldığı ve Allah'ın yarattıklarına ihtiyaç duymaktan münezzeh olduğu dikkate alındığında, sözcüğün “çölde kum üzerinde yürüyerek iz bırakmak [kumun yüzeyini bozmak], çölde kum üzerinde yol açmak” anlamından hareketle, “en yi iz bırakan, en iyi çığır açan” manasına geldiği anlaşılır. Bu durumda âyetin meali şöyle olur: Ve din bakımından, iyilik-güzellik üreten biri olarak, yüzünü [kendisini] Allah için islâmlaştırandan ve hanîfçe, İbrâhîm'in dinine tâbi olan kimseden daha iyi-güzel kim olabilir? Ve Allah, İbrâhîm'i halîl [en iyi iz bırakan, çığır açan] edindi.

Bilindiği gibi toplumda, iz bırakanlara, çığır açanlara imam [önder] denir. Zaten Allah da İbrâhîm'i imam kıldığını, o'nun güzel örnek olduğunu, sonradan gelen elçilere o'nu izlemelerini emrettiğini beyân buyurmuştur:

Ve hani Rabbi İbrâhîm'i, birtakım kelimeler ile belalandırmış [sınamış], o da onları tam olarak yerine getirmişti. O [Rabbi], “Ben seni insanlara imam [önder] yapacağım” demişti. O [İbrâhîm], “Zürriyetimden de (önderler yap!)” dedi. O [Rabbi], “Benim ahdim zâlimlere ulaşmaz!” dedi. (Bakara/124)

İbrâhîm'de ve o'nunla beraber bulunanlarda –İbrâhîm'in babası için, “Senin için mutlaka mağfiret dileyeceğim. Ve Allah'tan olan hiç bir şeye gücüm yetmez” demesi hariç– kesinlikle sizin için güzel bir örnek vardır. Hani onlar kavimlerine, “Biz sizden ve sizin Allah'ın astlarından taptıklarınızdan uzağız. Biz sizi inkâr ettik. Ve siz bir tek olarak Allah'a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda ebedî bir düşmanlık ve buğz belirmiştir. Rabbimiz! Yalnız Sana dayandık, Sana yöneldik. Ve dönüş ancak Sanadır. Rabbimiz! Bizi inkâr edenler için bir fitne kılma! Bizi bağışla! Rabbimiz! Şüphesiz Sen azîz ve hakîm'in ta kendisisin!” demişlerdi. Andolsun, onlarda sizin için; Allah'ı ve âhiret gününü uman kimseler için güzel bir örnek vardır. Kim yüz çevirirse bilsin ki, şüphesiz Allah, zenginin, hamde layık olanın ta kendisidir. (Mümtehine/4-6)

Ve Biz o'na [İbrâhîm'e] dünyada iyilik-güzellik verdik. Ve şüphesiz o, âhirette de kesinlikle sâlihlerdendir. Sonra sana, “Hanif olan ve müşriklerden olmayan İbrâhîm'in milletine tâbi ol” diye vahyettik. (Nahl/122-123)

Halîl sözcüğü, tekil ve çoğul olarak başka âyetlerde de geçmektedir:

Az kalsın onlar seni, sana vahyettiğimizden uzaklaştırarak ondan başkasını Bize isnat edesin diye fitneye düşüreceklerdi [sana yanlış yaptırıp seni ateşte yakacaklardı]. İşte o takdirde seni halîl [önder] edinirlerdi. (İsrâ/73)

İşte o gün gerçek hükümranlık, Rahmân'a özgüdür. Kâfirler için ise o, pek çetin bir gün olmuştur. Ve o gün, o zâlim kimse ellerini ısırarak; “Eyvah, keşke Elçi ile beraber bir yol tutsaydım! Eyvah, keşke falancayı halîl [önder] edinmeseydim. Hiç şüphesiz bana geldikten sonra, beni Zikir'den o saptırdı. Ve şeytan insan için bir rezil edenmiş!” der. (Furkân/26-29)

O gün muttakiler hariç tüm izdaşlar [birbirinin izinden, ardından gidenler], birbirlerine düşmandırlar. (Zuhruf/67)

Paragrafın son âyetindeki, Ve göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca Allah'ındır. Ve Allah, her şeyi iyice kuşatıcıdır ifadesiyle, insanın Allah'a teslim olmaktan başka çıkar yolunun bulunmadığı beyân edilmektedir. H.Yılmaz

Yani, evlilik ilişkileri, kadının mirastaki payı vb. ile ilgili kurallar. Fetvâ yahut iftâ bir soruya cevap olarak “hukukî bir buyruğun açıklığa kavuşturulması”nı ifade eder. Buna paralel olarak isteftâhu fiili, “ondan yasal bir hüküm vermesini istedi” yahut, “[belli] bir yasal hüküm hakkında onu aydınlatmasını istedi” anlamına gelir. Yukarıdaki pasajda atıfta bulunulan hükümler bu surenin ilk bölümlerinde ele alınmış olduğundan, onlara yeniden atıfta bulunulması, hem üzerinde durulan problemlerin önemini hem de insanların psikolojik olarak daha zayıf karşı-cinslerine karşı taşıdıkları sorumluluğu vurgulamayı amaçlamaktadır. Kur’an'da hakim olan sistematiğe göre, bütünüyle manevî veya ahlakî sorunlarla ilgilenen pasajları genellikle -bu örnekte olduğu gibi- sosyal düzenlemelere ilişkin ayetler takip eder ve bununla, insanın ruhî hayatı ile sosyal davranışı arasındaki yakın ilişkinin ortaya konulması amaçlanır.Karş. bu surenin 3. ayeti: “Eğer yetimlere karşı adil davranamamaktan korkuyorsanız...” ve onunla ilgili 3. notta nakledilen Hz. Ayşe'nin açıklaması. M.Esed

Burada insanların kadınlarla ilgili sorular sordukları bildiriliyor. Bu soruların cevabı 128. ayette verilmiştir.
Bu, soruya cevap değil, fakat daha önceden sosyal reform yönünden meselenin önemini vurgulamak için genelde yetimler, özelde de yetim kızlarla ilgili verilen emirleri hatırlatan bir giriş niteliğindedir. Yetimlerin haklarına bu surenin 1-14.ayetlerinde büyük önemle değinilmiş olmasına rağmen, sorulmadığı halde Allah bu konuyu tekrar vurguluyor. Bu mesele, sosyal problemlerin çözümünde çok önemli bir yer tuttuğu için sorulan evlilikle ilgili sorunların çözümüne geçmeden önce Allah tekrar yetimlerin haklarını hatırlatıyor..
Burada bu surenin 3. ayeti ima ediliyor: "Eğer yetimlere haksızlık etmekten korkarsanız..."
Metindeki "Tergabuune en tenkihuhünne" sözleri aynı zamanda: "Evlenmek istediğiniz" anlamına da gelebilir. Hz. Aişe (r.a) şöyle buyuruyor: "Kendilerine servet kalan yetim kızların velileri onlara haksızlık yapmak için çok çeşitli yollara başvurmuşlardı. Eğer yetim kız zengin ve güzelse, onun servetini harcayıp, hiçbir malî sorumluluk yüklenmeden güzelliğinden de faydalanabilmek için onunla evlenmek istiyorlardı. Eğer yetim kız zengin, fakat çirkinse, ne kendileri onunla evleniyor, ne de başkalarının onunla evlenmesine izin veriyorlardı. Bu şekilde yetim kız kendi haklarını koruyacak bir veliye sahip olamıyordu."
Surenin 1. ayetinden 14. ayete kadar olan bölümde, yetim haklarına işaret edilmiştir. Mevdudi

Allah sırf mallarını yemek niyyetiyle yetîm kızlarla evlenmemenizi, öksüzlere adâlatle mu'âmele etmenizi emrediyor. S.Ateş

Medîne'de yetimler ve yetimlerin kadınları ile ilgili problemlerin oluştuğu bir dönemde bağımsız bir necm olarak inen bu âyet, yetim hukukunu düzenlemektedir. Âyetin içeriğinden açıkça anlaşıldığına göre, “yetimlerin” kadınları” hakkında Rasûlullah'tan fetva istenmiş, Allah da, söz konusu fetvanın, Allah tarafından verildiğini (bkz. Nisâ/1-10) beyân etmiştir.

Bu âyetteki  يتامى الساء[yetâme'n-nisâ’/o kadınların yetimleri] ifadesi, sûrenin 3. âyetinde bulunan en-nisâ’ [o kadınlar] ifadesini de iyice belirginleştirmektedir. Zira, يتامى الساء [yetâme'n-nisâ’/o kadınların yetimleri] ifadesi, izafet [isim tamlaması] olup “kadınların yetimleri” demektir. Nisâ/3'te النساء [en-nisâ’/o kadınlar] sözcüğü, “lam-ı tarif” ile belirginleştirilmiştir. Bu âyetin delâletiyle, 3. âyetteki  النساء[en-nisâ’/o kadınlar] ifadesinden kastın, “yetimlerin kadınları” olduğu anlaşılmaktadır. Dilbilgisi kuralları gereği tamlamalardan, muzafın hazfedilmesiyle, ondan bedel olarak lam-ı tarif getirilir. Bu kurala göre, 3. âyetteki  من النساء[mine'n-nisâi’/o kadınlardan] ifadesi, من نساء اليتامى [min nisâi'l-yetâmâ/o yetimlerin kadınlarından] şeklinde takdir edilir.

Fakat ne yazık ki, isim tamlaması olan  يتام الساء[yetâme'n-nisâ’/o kadınların yetimleri] ifadesi, meal ve tefsirlerde sıfat tamlaması olarak değerlendirilmiş ve “yetim kadınlar, yetim kızlar” şeklinde anlaşılmıştır. Bu hata sebebiyle de, dinde birçok yalan ve yanlış oluşmuştur.

Ayrıca bu âyette, yetim hukukuna duyarsız oldukları için mü’minlere bir sitem de vardır:

• Onlar hakkında fetvayı Allah verir.

• Onlar hakkında fetvayı, kendilerine farz kılınmış olanı vermediğiniz ve kendilerini nikâhlamaya rağbet etmediğiniz kadınların yetimleri hakkındaki, Kitap'ta size okunanlar verir.

• Onlar hakkında fetvayı, ezilmek istenen çocuklar hakkındaki Kitap'ta size okunanlar verir.

• Onlar hakkında fetvayı ve yetimler için hakkaniyeti ayakta tutmanız hakkında Kitap'ta size okunanlar verir.

Bu âyetin inişine dair şu bilgiler verilmiştir:

Âlimler, âyetin sebeb-i nüzûlü hakkında iki şey zikretmişlerdir:

1) Araplar, kadınlara ve çocuklara mirastan pay vermiyorlardı. Bu âyet-i kerîme, onların da vâris kılınması için nâzil olmuştur.

2) Âyet-i kerîme, kadınlara mehirlerini tam olarak verme hususunda nâzil olmuştur. Yetim kız, bir adamın himâyesinde bulunur, güzel ve zengin de olursa, o adam onunla evlenir ve malını yerdi. Ama yetim kız çirkin ise, adam onunla evlenmek isteyen başkalarına mani olur ve kız ölünce de onun malına konardı. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ bu âyeti indirmiştir.

Bu âyetten açıkça anlaşıldığına göre dinî konularda, baş vurulacak merci Allah'ın âyetleridir: Kur’ân'dır. H.Yılmaz

Bu ayet 34. Ayetin birebir aynısıdır. Bu ayette, erkek, kadına karşı “nüşüz” hırçınlık, geçimsizlik yaparsa, “aralarını bulun, barıştırın” diyor. Aslında 34. Ayette de, kadın kocasına karşı “nüşuz” hırçınlık, geçimsizlik yaparsa, “barıştırı.” Barışma imkansız ise “ayrılın” diyor. Ama tüm çevirmenler 128. Ayetteki “nüşüz” geçimsiz erkeği barıştırırken 34. Ayetteki “nüşüz” geçimsiz kadını “dövün “diye çeviriyorlar. Bak 34. Ayet ve dipnot) M.Sağ

127. ayette sözü geçen hüküm bu paragrafta (128-134. ayetler) veriliyor. Bunu anlayabilmek için bu ayetlerin cevap teşkil ettiği sorunun mahiyetini çok iyi kavramak gerekir.
Bu surenin 3-5. ayetlerinde evliliğe konan sınırlamalarla ilgili birçok sorunlar başgöstermiştir. İslâm öncesi dönemde, bir kimse hiçbir sorumluluk duymaksızın istediği kadar kadınla evlenebilirdi. Fakat bu ayetler, evlenilebilecek azami kadın sayısını dörtle sınırladı, kadınlara mehir hakkı verdi ve birden fazla kadınla evlenildiği takdirde onlar arasında adalet ve eşitliği şart koştu. Bazı durumlarda bu şartları yerine getirmek imkânsız olmaktadır. Sözgelimi, eğer bir kimsenin karısı kısırsa veya hasta ise veya onun için çekiciliğini yitirmişse veya cinsel birleşme için uygun değilse, insan ikinci bir hanımla evlendiğinde bazı prablemlerin ortaya çıkması tabiidir. İnsan iki karısını da aynı derecede sevecek mi veyahut cinsel birleşme konusunda ikisine de eşit davranabilecek mi? Eğer bunu yapmak mümkün değilse, adalet ikinci ile evlenmeden önce birinciyi boşamayı mı gerektirir? Veya birinci hanım kocası ile birleşmek istemiyorsa, kocanın kendisini boşamamasına karşılık bazı haklarından fedakârlık yapmaya razı ise, bu, adalet şartına aykırı bir durum mudur? Bu bölüm bu tür sorulara cevap veriyor.
Yani, "Bir kadın için haklarının bir kısmından fedakârlık ederek kocasıyla anlaşma yapması ve ömrünün bir bölümünü birlikte geçirdiği kocası ile birlikte yaşamaya devam etmesi, ondan boşanıp ayrılmasından daha hayırlıdır."
Kadın için bağnazlık; kendisinin bir kadını çekici yapan özellikleri yitirdiğini bilmesine rağmen, kocasından o özelliklere sahip bir kadına gösterilen ilgi ve sevginin aynısını bekleyip istemesidir. .
Diğer taraftan koca, çekiciliğini yitiren fakat yine de kendisiyle birlikte yaşamak isteyen karısının haklarını gözetmez ve onları dayanılmaz bir noktaya kadar kısarsa, o zaman bağnaz olur.
Allah tekrar kocadan karısına iyi davranmasını istiyor, çünkü erkek evlilikte güçlü olan taraftır. Kocayı, çekiciliğini yitirse bile yıllardan beri birlikte yaşadığı karısına iyi davranmaya teşvik ediyor. Allah, kocanın karısına karşı olan tutum ve davranışlarında kendisinden korkması gerektiğini bildiriyor. Kocanın Allah kendisine lütfetmeyip, kendisinde bazı eksiklikler varetseydi, nasıl dayanacağını tahayyül etmesi gerekir. Mevdudi

Bu, erkeğin birden fazla eşe sahip olduğu hallere işaret eder- bu surenin 3. ayetinde belirtildiği gibi, erkeğin “onlara adil bir tarafsızlıkla muamele etme” imkanına ve kararlılığına bağlı bir izin. Ahlakî sorumluluğunun tam bilincinde olan bir kişi, eşlerinden birini diğerinden (veya diğerlerinden) fazla severse günah işlemiş olacağı hissine kapılabileceğinden, yukarıdaki ayet, duyguların insanın kontrolü dışında olduğunu, başka bir deyişle, istenen eşit muamelenin yalnızca kişinin eşlerine karşı zahirî davranışına ve onlar ile pratik ilişkisine bağlı olduğunu vurgulamak suretiyle bu konuya “hukukî bir açıklama” getirir. Ancak bir kimsenin başka birine karşı davranışının, uzun vadede, mutlaka o kişiye karşı ne hissettiğine yakından bağlı olduğu gerçeği karşısında, yukarıdaki pasaj -ayet 3 ve özellikle son cümlesi ile bağlantılı olarak okunduğunda- çok evliliklere manevî/ahlakî bir sınırlama getirmektedir.Lafzen, “onu boşluktaymış gibi (ke'l-mu‘allaka) bırakarak bütün ilginizi diğerine yöneltmeyin”; yani, eşlerden birini her türlü şefkatten yoksun bırakacak şekilde bütün ilginizi diğerine yöneltmeyin. Bu ibareyi çeviri tarzım konusunda bkz. Lane V, 2137. M.Esed

Allah, kocanın karılarının hepsine birden tam anlamıyla eşit davranmasının mümkün olmadığını, çünkü kadınların her yönden birbirlerine eşit olamayacaklarını bildiriyor. Bir kocadan çirkin karısına da, güzel karısına da aynı davranmasını veya genç karısına, yaşlı karısına, sağlıklı karısına ve hasta karısına, iyi huylu karısına ve kötü huylu karısına eşit davranmasını beklemek fazla bir beklenti olur. Bu ve buna benzer durumlar tabiî olarak kocanın birinden çok, diğer karısına eğilim göstermesine neden olur. Böyle durumlarda İslâm hukuku kocadan sevgi ve aşk yönünden karılarına eşit davranmasını istemez. İslâm hukukunun gerekli gördüğü nokta, bir kadının tamamen ihmal edilip kocasız bir kadın konumunda bırakılmamasıdır. Eğer kocası onu herhangi bir nedenle veya karısı istemediği için boşamıyorsa, en azından ona bir eş gibi davranmalıdır. Tabiî bu gibi durumlarda koca gözde olan kadına daha çok ilgi gösterir. Fakat diğer kadını sanki hiç onun karısı değilmiş gibi bir konumda bırakmamalıdır.
Bazıları bu ayetten yola çıkarak Kur'an'ın birden fazla kadınla evlenmeye izin verdiği halde "Ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adalet yapamazsınız..." diyerek pratikte bu izni ortadan kaldırdığı sonucuna varmışlardır. Onlar bunun bütün bir emrin sadece bir bölümünü oluşturduğunu görmezden geliyorlar: "O halde (ilâhî kanunlara uyabilmek için) bir kadına tamamen yönelip de ötekini muallakta bırakmayın." Bu emir Kur'an'da izin verilen birden fazla kadınla evliliği gözönünde bulundurduğuna göre batılılaşmış kişilerin, İslâm'ın belli şartlar altında birden fazla kadınla evliliğe izin verdiği gerçeğinden kaçabilecekleri bir boşluk kalmamıştır.
Allah; Rahman ve Rahim olduğu için, tabii faktörler nedeniyle kaçınılmaz olan eksikleri de affeder. Şu şartla ki, kişi kasten ve isteyerek adaletsizlik yapmamalı ve mümkün olduğu kadar adil olmaya çalışmalıdır. Mevdudi

İslâm dîni, hem dünyâ, hem de âhiret mutluluğunu üstlenmiştir. Eğer müslümanlar Kitaplarının gösterdiği yolda, onun ruhu doğrultusunda gitseler, çağlar boyu sürdürdükleri bilimsel, askerî, ekonomik ve ahlâkî üstünlüğe tekrar kavuşabilirler. S.Ateş

Müslümanları kadınlara ve yetimlere karşı adil olmaya teşvik etmek için Allah, her zaman olduğu gibi, sonuç bölümünde (130-134) kısa fakat etkili bir tavsiyede bulunuyor ve müminlere aşağıdaki şeyleri emrediyor:
1) Bir başkasının kaderini tayin edebileceğiniz veya bozabileceğiniz zannına kapılmayın ve eğer bir kimseden yardım ve desteğinizi çekerseniz, o kimsenin tamamen yardımsız kalacağını da sanmayın. Gerçekte sizin kaderiniz ve sizin desteklediğiniz kişilerin kaderi, tamamen Allah'ın elindedir ve siz Allah'ın, kullarını desteklemesine vesile olan tek vasıta değilsiniz. Göklerin ve yerin Sahibi'nin kaynakları çok geniş ve sınırsızdır. O, hüküm ve hikmet sahibidir, dilediği kişiye dilediği şekilde yardım etme gücüne sahiptir.
2) Allah size ve sizden önceki ümmetlere, işlerini yaparken kalbinizde Allah korkusu olmasını emretti. Bu Allah için değil, sizin iyiliğiniz içindir. Eğer bu emirlere uymazsanız, Allah'a hiçbir zarar vermezsiniz, fakat kendiniz eski asi ümmetlerin yolundan gitmiş olursunuz. Kâinatın Hakimi olan Allah, hiçbir şekilde size muhtaç değildir. Allah'ın emirlerini uygulamazsanız sizi helâk eder ve yerinize başka bir topluluk getirir. Ve sizin ortadan kaldırılmanız O'nun Mülkü'nün büyüklüğünden hiçbir şey eksiltmez.
3) Allah bu dünyanın ve ahiret'in geçici veya kalıcı tüm fayda ve mükafatlarının sahibidir. Bunlardan kendi kapasiteniz ve cesaretiniz ölçüsünde seçim yapmak size düşer. Eğer bu dünyanın geçici nimetlerini istiyorsanız ve hatta ahiret'in kalıcı saadetini bunlara feda ediyorsanız, Allah istediklerinizi burada ve şimdi verecektir. Fakat ahiret'te bir payınız olmayacaktır. Kendi akılsızlığınız ve kafasızlığınız yüzünden Allah'ın lütuf deryasından sadece bir damlayı seçtiğinizi unutmamalısınız. O halde hem bu dünyanın, hem de ahiret'in sonsuz nimetlerine kavuşmanızı sağlayacak olan, itaat ve bağlılık yolunu seçmeniz sizin için daha hayırlıdır.
Bu tavsiyenin, "O her şeyi işiten ve her şeyi görendir" ifadesiyle bitirilmesi ayrıca anlamlıdır. Allah (hâşâ) sağır ve kör olmadığı için rahmet ve lütfunu kimlere dağıtacağı konusunda en ince ayrıntıları hesaplama kudretine sahiptir. Kendi hükmettiği kâinatta neler olduğundan ve herkesin niyet ve çabalarından haberdardır. O halde, O'na asi olan kimse, O'nun itaatkâr kullarına tahsis ettiği nimet ve lütuftan pay beklememelidir. Mevdudi

Bu âyetlerde, Allah'ın bazı nitelikleri hatırlatılarak yanlış yol tutmamaları ve yükümlü tutuldukları görevlerin amacını iyi anlamaları yönünde insanlar uyarılmaktadır.

Paragraftaki, Andolsun Biz, sizden önce kendilerine kitap verilen kimselere ve size Allah'a takvâlı davranmanızı vasiyet ettik. Eğer inkâr ederseniz de, biliniz ki, göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca Allah'ındır. Allah, hiç bir şeye muhtaç olmayandır, hamde layık olandır. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca Allah'ındır. Vekîl olarak da Allah yeter. Eğer O [Allah], dilerse sizi giderir ey insanlar ve başkalarını getirir. Ve Allah, buna en iyi güç yetirendir. Kim dünya sevabını istiyor idiyse; bilsin ki dünya ve âhiret sevabı yalnızca Allah katındadır. Ve Allah çok iyi işiten ve çok iyi görendir ifadeleriyle, Allah'ın verdiği görevlerin insanların yararına olduğu, Allah'ın insanların kulluğuna ihtiyacının bulunmadığı, kulluk etmeleri hâlinde ödüllerini alacakları, kulluk etmemeleri hâlinde ise helak olacakları, âhirette de ellerinin boşa çıkacağı ve Allah'a hiç bir zarar veremeyecekleri mesajı verilmektedir.

Birçok âyette de verilen bu mesajların bir kısmı şunlardır:

İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağrılan kimselersiniz. Öyleyken sizden kimileri cimrilik ediyor. Ve kim cimrilik ederse, artık kendi benliğinden cimrilik ediyordur. Ve Allah zengindir, siz ise fakirlersiniz. Eğer siz yüz çevirirseniz O [Allah], yerinize sizden başka bir toplum getirir. Sonra onlar, sizin benzerleriniz olmazlar. (Muhammed/38)

Her kim âhiret ekinini isterse, Biz onun ekininde, onun için arttırırız. Ve her kim dünya tarlasını isterse ona da ondan veririz. Ve onun için âhirette hiç bir nasip yoktur. (Şûrâ/20)

İşte onlar, kendileri için, âhirette ateşten başka bir şey olmayanlardır. Yapıp ürettikleri de orada boşa gitmiştir. Yaptıkları şeyler de bâtıldır. (Hûd/16)

Ve senin Rabbin, ğanî'dir [hiç bir şeye muhtaç değildir], merhamet sahibidir. Sizi, başka kavimlerin soyundan getirdiği gibi, dilerse, sizi de giderir [yok eder] ve sizden sonra yerinize dilediğini halife yapar. (En‘âm/133)

Gökleri ve yeryüzünü Allah'ın gerçek ile yarattığını görmedin mi? O dilerse sizi giderir ve yepyeni bir halk/yaratılış getirir. Bu, Allah'a göre zor değildir. (İbrâhîm/19-20)

Ey iman etmiş olan kimseler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki O [Allah], onları sever, onlar da O'nu [Allah'ı] severler; mü’minlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; onlar Allah yolunda çaba harcarlar ve hiç bir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah, vâsi'dır, çok iyi bilendir. (Mâide/54)

Ey insanlar! Allah'a muhtaç olanlar sizlersiniz. Allah ise; O, zengin ve hamde lâyık olandır. Eğer O dilerse sizi giderir [yok eder] ve yepyeni bir yaratmayı/halkı getirir. Bu, Allah'a hiç güç de değildir. (Fâtır/15-17) H.Yılmaz

Yani, “zengin bir adamın sizi onun lehine veya aleyhine sonuçlanacak bir önyargıya sürüklemesine izin vermeyin ve yersiz bir merhamete kapılarak hakikati (gizleme) pahasına yoksul kimseyi kayırmayın”. M.Esed

"Adaleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun" sözleri çok önemlidir ve şunları anlatmak ister: "Sadece adaleti yerine getirmekle değil, haksızlığı ortadan kaldırıp yerine adaleti ve hakkı getirmek için adaletin koruyucuları ve şahitleri olmakla da yükümlüsünüz. Müminler olarak ne zaman sizin desteğinize ihtiyaç duyulsa, adaleti korumak için hemen harekete geçmelisiniz."
Yani, "Şehadetinizin tek gayesi, içinde hiçbir korku, kişisel çıkar ve taraf tutma bulunmaksızın Allah'ın rızasını kazanmak olmalıdır."  Mevdudi

Bu âyet de bağımsız bir necmdir. Burada insanlığa, özellikle de mü’minlere toplumsal hayatta uyulması gereken tanıklık konusu öğretilmektedir. Buna göre;

• Kişi, kendisinin, ana-babasının ve yakın akrabalarının aleyhine bile olsa Allah için tanıklık ederek hakkaniyeti ayakta tutulmalıdır/gözetilmelidir.

• İster zengin olsun, ister fakir olsun, tanıklıkta ayırım yapılmamalıdır. (Allah'ın her ikisine de, insanlardan daha yakın olduğu unutulmamalıdır.)

• Adaleti yerine getirebilmek için kişisel düşüncelerden uzak durulmalıdır. (Kişisel çıkarlar ön plana alındığı veya tanıklıktan geri durulduğu takdirde, Allah'ın bunu bileceği ve cezalandıracağı unutulmamalıdır.)

Âyetteki, Kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa… ifadesiyle, insanlığa önemli bir mesaj verilmektedir. Kişinin, kendisi ve yakınları aleyhindeki tanıklığı, dünyada çıkar kaybına, sıkıntıya neden olsa da hem kendisini hem yakınlarını maddî ve manevî suçlardan, yaptıkları hakksızlıkların manevî vebalinden kurtaracaktır:

Ey inanmış olan kişiler! Kendinizi ve ehlinizi [yakınlarınızı], yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir ateş'ten koruyun. Onun üzerinde, Allah'a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba melekler vardır. (Tahrîm/6)

Âyetteki, hakkaniyeti oldukça ayakta tutanlar/gözetenler olun ifadesiyle, adaletin sağlanmasında tanıklığın önemine dikkat çekilmiştir. Toplumsal hayatın ikâmesi ve idamesi ancak adalet ile mümkündür.

Bu nedenle adaletin sağlanması tekrar tekrar emredilmiştir:

Ve siz onları salâta çağırdığınız zaman, onu alay ve eğlence edinirler. Bu, onların, akıllarını kullanmayan bir kavim olmalarındandır. (Mâide/58)

Ve Rahmân'ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve câhil kimseler kendilerine lâf attığı zaman, “Selâm!” derler. Onlar [Rahmân'ın kulları], Rabb'lerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler. Ve onlar [Rahmân'ın kulları], “Rabbimiz! Cehennem azabını bizden sav! Doğrusu onun azabı daimî bir helâktir. Orası cidden ne kötü bir karargâh, ne kötü bir ikâmetgâhtır!” derler. Ve o kimseler [Rahmân'ın kulları], harcadıklarında israf etmezler, sıkılık da etmezler ve bu ikisi arasında bir denge olmuştur. Ve işte o kişiler [Rahmân'ın kulları], Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah'ın haram kıldığı canı öldürmezler. –Ancak hakk ile öldürürler.– Zina da etmezler. –Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyâmet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tevbe eden, iman eden ve sâlihi işleyenler müstesnâ. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tevbe eder ve sâlihi işlerse, kesinlikle o, tevbesi kabul edilmiş olarak Allah'a döner.– Ve o kimseler [Rahmân'ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler. Ve o kimseler [Rahmân'ın kulları], kendilerine Rabb'lerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlar üzerine sağırca ve körce yıkılmazlar [davranmazlar]. Ve o kişiler [Rahmân'ın kulları], “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacaklar ihsan et. Ve bizi muttakilere önder kıl!” derler. İşte onlar [Rahmân'ın kulları], sabretmelerine karşılık ğurfede [cennetin en yüksek makamlarında], orada ebedî kalacaklar olarak mükâfatlandırılacaklar, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır, –orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir ikâmetgâhtır!– De ki: “Duanız olmasa Rabbim size kıymet verir mi ki de siz kesinkes yalanladınız? Artık size o kaçınılmaz olacaktır.” (Furkân/63-77)

Şüphesiz Allah, adaleti, iyileştirmeyi-güzelleştirmeyi ve yakınlara vermeyi emreder; hayâsızlıktan, kötülükten ve azgınlıktan nehyeder. O, düşünüp öğütlenirsiniz diye size öğüt verir. (Nahl/90)

Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halîfe kıldık [yaptık]. O hâlde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla]. Hevâya [keyfe/arzuya] uyma. O takdirde seni Allah'ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah yolundan sapanlar; hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır. (Sâd/26)

Kısacası mü’minler, ne zaman tanıklıklarına ihtiyaç duyulsa, adaleti korumak için, kimseden korkmadan, taraf tutmadan ve çıkar ummadan hemen harekete geçmelidir. H.Yılmaz

Bu ayet imanın şartlarını açık bir şekilde bildiriyor. “İmanın şartlarını, Cebrail Peygambere öğretti” diye söylenen, meşhur “Cibril hadisi” isimli rivayet, bu Kuran ayeti ile çelişiyor.M.Sağ

Burada kasdedilen, önceki vahiyler olgusuna inanmadır, yoksa önceden vahyedilmiş kitapların -Kur’an'da sıkça ifade edildiği gibi- asıl metinlerinin kapsamlı bir tahrifata uğramasının sonucu olan bugünkü şekillerine değil.Allah, vahiylerini peygamberlere, melek olarak tanımlanan varlıklar veya güçler aracılığıyla ilettiğinden meleklere iman ile indirilen vahye iman arasında bu şekilde paralellik kurulmuştur. M.Esed

 Burada, iman eden kimselere, "Ey iman edenler! İman ediniz" denmektedir. Bu ilk bakışta bazı kimselere tuhaf gelebilir. Fakat aslında "iman" kelimesi, burada iki anlamda kullanılmıştır. Birincisi, bir insanın küfürden vazgeçip iman etmesi ve ehli imandan sayılması anlamındadır. İkincisi, bir insanın tüm kalbiyle iman etmesi ve ciddi bir şekilde ihlasla düşüncelerini, zevklerini, sevgilerini, hayat tarzını, dostluk ve düşmanlıklarını, ilişkilerini inancına uygun bir biçime sokması, buna uygun arkadaşlıklar kurması, düşmanlıklarını ona göre ayarlaması ve tüm çabalarını inancına uygun bir yapıya sokması anlamınadır. Bu ayet, birinci anlamda müslüman olanlara, ikinci anlamda, yani tam bir mümin olmalarını emretmektedir.
Buradaki küfür iki durumu ihtiva eder:
1) Bir kimse açıktan İslâm'ı reddedebilir.
2) Bir kimse gerçekte (samimiyetle) inanmadığı halde İslâm'a bağlı imiş gibi görünebilir veya inandığını söylediği halde, davranışları onun İslâm'a inanmadığını gösterir.
Burada küfür iki anlamı da kapsar, kısaca ayet iki tür küfrün de İslâm inancı ile bir arada olamayacağını ve kişiyi Hak yoldan ayıran bâtıl yollara sürükleyeceğini bildirmektedir. Mevdudi

Bunlar imanı ciddi bir mesele olarak kabul etmeyen, kendi arzu ve isteklerini tatmin etmek için onlarla bir oyuncakla oynar gibi oynayan kimselerdir. Kafalarına eser, İslâm'ı seçerler, kafalarına eser aksi yöne saparlar ve kafirlerden olurlar. Veya çıkarlarına uygun düştüğünde müslüman olurlar ve kafirlikte menfaat varsa hiç tereddüt etmeksizin küfrü seçerler. Böyle kişilere Allah ne merhamet edecek, ne de onları doğru yola ulaştıracaktır. Onlar kendi kâfirlikleriyle kalmayıp daha da ileri giderek, diğer müslümanları İslâm'dan döndürmeye çalışırlar. İslâm sancağını indirip yerine küfür sancağını dikmek için İslâm aleyhine hile ve desiseler tertip ederler. Bu, insanın kişisel küfrüne ek bir günah teşkil ettiği için, İslâm'a inanmayan fakat düşmanlık da etmeyen kişiden daha büyük cezaya müstehaktır. Mevdudi

Bkz. 3:28. Ancak “dostlar” (evliyâ’, tekili velî) terimi bu bağlamda sadece politik ittifakları göstermez. Her şeyden daha fazla, bariz olarak, hakikati inkar edenler ile “ahlakî dayanışmaya” işaret eder. Bu da onlar tarafından “onurlandırılma” veya eşit kabul edilme ümidi ile onların hayat tarzlarını müminlerin hayat tarzına tercih etmeyi ifade eder. İnatçı inkarcıların hayat tarzının taklit edilmesi, sahih inancın talep ettiği ahlakî esaslar ile çatıştığından, bu ilkelerin tedricî olarak terk edilmesine yol açar. M.Esed

Arapça (izzet) kelimesi "bir kimsenin etrafındakilerden gördüğü saygı ve itibar" anlamına gelen "onur" kelimesinden daha geniş kapsamlıdır. İzzet, dokunulmazlığa sahip, sarsılmaz yüce bir itibar anlamına gelir. Mevdudi

Lafzen, “bunun dışında bir konuşmaya dalıncaya kadar onlarla oturmayacaksınız”. Burada işaret edilen buyruk, daha erken bir dönemde indirilmiş olan 6:68'de geçmektedir. M.Esed

Müminlere İslâm'ı alaya alan kâfirlerle birlikte oturmama konusunda verilen emir, Nisa Sures'inden daha önce nazil olan En'am Suresi'nin 68. ayetinde yer almıştır. Bu emir müminlere, eğer kâfirleri Allah'ın ayetlerini alaya aldıkları sırada soğukkanlılıkla dinlerlerse, bu küfürde onların da pay sahibi olacaklarını bildirmektedir. Bu durumda onlarla kâfirler arasında hiçbir fark kalmayacaktır.Mevdudi