(Muhammed - 28.Ayet)

<< Geniş Meal

Mü’min

Surenin birinci ayeti “ حHa” ve “م Mim” kesik harflerinden oluşmuştur. Kesik harfler ile ilgili detaylı bilgiyi ve bu konudaki kanaatimizi bundan evvel geçen mukatta’ harfleri açıklarken dile getirmiştik. Kısaca hatırlatmak gerekirse; bu harflerin anlamı henüz kesin olarak tespit edilmiş değildir. Bir anlamları olabileceği gibi, Kur’an’ın korunmasına yönelik birer öge veyahut dikkat çekmek için kullanılmış birer edat olmaları da mümkündür.
Diğer kesik harfler hakkında olduğu gibi, “Ha, Mim” kesik harfleri ile ilgili olarak da geçmişte bir takım yakıştırmalar yapılmıştır. Bu konudaki en geniş açıklama Kurtubi tarafından yapılmıştır:

“Hâ, Mîm” harflerinin anlamı hakkında farklı görüşler vardır. İkrime dedi ki: Peygam­ber (sav) buyurdu ki: "Hâ, Mîm Yüce Allah'ın isimlerinden bir isimdir. Bunlar Rabbinin hazinelerinin anahtarlarıdır."
İbn Abbas dedi ki: "Hâ, Mîm" Allah'ın İsm-i Azam’ıdır. Yine ondan riva­yete göre "Elif, Lam, Ra", "Hâ, Mîm" ile "Nun" er-Rahman isminin mukatta' harfleridir. Yine ondan rivayete göre "Hâ, Mîm" Yüce Allah'ın isimlerinden bir isim olup onunla yemin etmiştir.
Katade: Hâ, Mîm Kur'ân isimlerinden bir isimdir; Mücahid: Sûrelerin başlangıcıdır, demişlerdir. Ata el-Horasanî de der ki: Ha, Yüce Allah'ın Hamîd, Hannan, Halim ve Hakim isimlerinin başıdır. Mim ise Yüce Allah'ın Me­lik, Mecid, Mennan, Mütekebbir ve Musavvir isimlerinin başıdır.
Buna şu rivayet de delil teşkil etmektedir: Enes'ten rivayete göre bedevî bir Arap, Peygamber (sav)'e: "Hâ, Mîm nedir? Biz dilimizde böyle bir şey bil­miyoruz” diye sormuş. Peygamber (sav) ona şöyle demiştir: "Birtakım isimlerin başı ve bazı sûrelerin de başlangıcıdır. "
ed-Dahhak ve el-Kisaî dedi ki: Bu, olacak olan şeyler hükme bağlanmış­tır, demektir. O bununla sanki "Hâ, Mîm"in hece harfi olduklarına işaret et­mektedir. Çünkü bu harfler "ha" harfi ötreli, "mim" harfi de şeddeli okunduğu takdirde “ 
حُمّ Humme” şeklini alır ki; bu da "hükme bağlandı ve meydana geldi" demektir. Ka'b b. Malik dedi ki:
"Karşı karşıya gelip de aramızda savaş başlayınca, Allah'ın hükme bağladığı bir işi kimse geri çeviremez."
Yine ondan gelen rivayete göre: "Allah'ın emri yakındır" anlamın­dadır. Şairin şu beytinde olduğu gibi:
"Benim günüm yaklaştı, sevindi birtakım kimseler... Gaflet içinde ve uykuda olan kimseler."
"Humma" ismi de buradan gelmektedir. Çünkü bu ölüme yakın gelir. Bu Bedir gününde olduğu gibi, Allah'ın dostlarına yardım ve zaferi, düşmanla­rından da intikam alması zamanı yakındır, demektir. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

 Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı gibi, bu konudaki görüşler birer yakıştırmadan ibaret olup ciddi dayanaktan yoksundurlar. H.Yılmaz

Surenin girişinde, bu sözün herhangi birinin sözü olmadığı ve bilakis Allah tarafından nazil olduğu açıklanmıştır. Daha sonra da ardarda Allah'ın bu konu ile çok yakından ilgili bazı sıfatları zikredilmiştir.
a) "O Aziz'dir." Yani, O herşeyin üzerinde galip olan Allah'tır. O'nun verdiği kararlar muhakkak surette uygulanır. O'na karşı çıkan ve isyan edenler hiçbir yere kaçamayacaklar ve yenileceklerdir. Her kim Allah'tan yüz çevirmekle ve O'nun elçisini reddetmekle başarıya ulaşacağını sanıyorsa aldanıyor. Çünkü böyle kimseler hiçbir zaman amacına ulaşamayacaklardır.
b) "O Alim'dir." Yani, herşeyi doğrudan doğruya vasıtasız olarak bilir. O'nun ilmi kıyas ve tahmine dayanmaz. Bu yüzden O, his ve idrakin ötesinden ilim aktaran Yüce Allah'tır. Ve O, en iyi bilendir. Bu gerçeği ancak cahiller inkar ederler. İnsanın ihtiyaçlarını da en iyi bilen Allah olduğu için, O'nun emirleri bir ilme ve hikmete dayanır. O'nun koyduğu kurallarda ve verdiği emirlerde hiçbir yanılgı sözkonusu olamaz. Dolayısıyla O'nun yol göstericiliğini reddetmek, insanın kendisini felakete götürmesi demektir. Alim olan Allah, insanların sadece amellerine değil, niyetlerine de vakıftır.
Binaenaleyh, insanların hangi niyetle amel işlediğini bildiği için kimse O'nun adaletinin sonuçlarından kurtulamaz.
c) "O, günahları bağışlayan ve tevbeyi kabul edendir." Bunlar, ümit verici ve insanları teşvik edici sıfatlardır. Bu sıfatlar zikredilmek suretiyle, şimdiye kadar asi olanlara; "Günahlarınızdan tevbe ederseniz eğer, geçmişte yaptıklarınız affedilecektir. Bu yüzden meyus olmayın ve hayatı yeniden değerlendirerek düşünün."denilerek ümit verilmiştir. Burada dikkate değer bir nokta, tevbeyi kabul etmekle günahları affetmenin aynı şeyler olmamasıdır. Çünkü Allah, tevbe edilmediği halde, bazı günahları affedebilir ve hayırlı bir iş yaptığı zaman o kimsenin günahları silinebilir. Sözgelimi bir şahıs günah işledikten sonra, tevbe edecek zaman bulamamış veya unutmuş olabilir. Ancak o hayırlı bir iş yaptığında Allah onun günahlarını affeder. Yine bu dünyada insanın başına gelen çeşitli musibetler, afetler, hastalıklar, gam ve keder, günahların bağışlanma vesilesi olabilir. Bu nedenden ötürü, burada günahların bağışlanması ve tevbenin kabulü ayrı ayrı zikredilmiştir. Ayrıca tevbe edilmediği halde günahın affolunmasının sadece mü'minler için sözkonusu olduğunun da bilinmesi gerekir. Yine mü'minlerin bu bağışlanmadan yararlanabilmeleri, Allah'a asi olmadıkları, günahlarının beşeri zaaflar sonucunda meydana geldiği, kibir ve günahları üzerinde ısrar etmedikleri takdirde mümkün olabilir.
d) "Azabı çetin olandır." Bu sıfatın bildirilme nedeni, "Allah'ın kendisine itaat eden kullarına karşı ne kadar merhametli, kendisine isyan edenlere karşı da ne kadar sert ve çetin olduğunu" söylemek suretiyle kafirleri uyarmaktır. Bir grup veya şahıs, Allah'ın hudutlarını çiğnediği takdirde azaba müstehak olur. İşte o zaman Allah'ın azabı gelir. Allah'ın azabına ise ancak akılsızlar kayıtsız davranır.
e) "Lütuf ve Kerem sahibidir." Bu sıfat ile Allah'ın Gani ve Lütufkâr olduğu anlatılmıştır. Yani, insanlara her an O'nun nimetleri verilmektedir. Dolayısıyla insanların elinde ne varsa Allah'ın bir bağışıdır ve O'nun lütfunun bir neticesidir.
Bu beş sıfat zikredildikten sonra, iki husus üzerinde duruluyor. a) Gerçek mabud Allah'tır ve sizlerin O'ndan başkasına kulluk etmeniz bu gerçeği değiştirmez. b) En sonunda herkes Allah'a dönecektir. Ve yaptıklarınızdan ancak Allah hesap soracaktır. İlâh edindiğiniz mabudların bu konuda hiçbir yetkisi yoktur. Dolayısıyla dünyada yaptıklarınızdan, ahirette ceza göreceksiniz. Mevdudi

Sure, kesik harflerden sonra Kur’an’ın ön plânda tutulduğu bu ayetlerle başlamaktadır. Bu iki ayette Kur’an’ı peygamberin yazmadığına işaret edilerek onun Azîz, Alîm, Gâfir, tövbeleri kabul eden, azabı çok çetin, nimeti bol, kendisinden başka ilah diye bir şey olmayan ve dönüş sadece kendisine olan Allah tarafından indirildiği vurgulanmıştır. Kur’an’a sarılanların veya karşı duranların, Kur’an’ın arkasındaki bu nitelikli gücü akıllarından kesinlikle çıkarmamaları gerekmektedir.

Ve hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O [Allah], kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah doğru yolu bulasınız diye ayetlerini sizin için böyle ortaya koyar. (Al-i Imran/103)

YÜCE ALLAH'IN BURADA KONU EDİLEN BEŞ SIFATI

1-  غافر الذّنبGâfirü'z-Zenb [Günahları Bağışlayan] 

Surenin bir ismi de Rabbimizin bu ayette yer alan bu sıfatından gelmektedir. Rabbimiz bu sıfatı ile günahların bağışlayıcısı olduğunu bildirerek herkesi doğru yoluna davet etmektedir. Bir insan şirk koşmadığı takdirde bir takım hatalar işlemiş olsa da Rabbimiz onu affedicidir.

 Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun altındaki günahları dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah’a ortak tanırsa, şüphesiz pek büyük bir günah uydurmuş [işlemiş] olur. (Nisa/48)

Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun aşağısında kalanları ise, [onlardan] dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır. (Nisa/116)

De ki: “Ey nefislerine karşı sınırı aşmış olan kölelerim/ kullar! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah, günahları tümden bağışlar. Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. (Zümer/53)

2-  قابل التّوبKabilü't-Tevb [Tevbeyi Kabul Eden]

Yüce Allah, tevbeyi kabul edendir.

التّوبةTevbe”,  “dönüş”  demek olup şirk, küfür, fisk, fücur gibi her türlü negatif inanç ve amelden dönmeyi kapsamaktadır. Rabbimiz, geçmişte ne yapmış olursa olsun, kötü geçmişinden dönenlerin dönüşlerini kabul eder. Kur’an’da tevbeyi konu eden birçok ayet vardır.

3-  شديد العقابŞedidu'l-İkab [Azabı Çok Çetin Olan]

Bu sıfat, Rabbimizin inatçı müşriklere, batıl inanç ve amel sahiplerine yönelik bir celâl sıfatıdır. Konumuz olan ayette Rabbimiz celâl ve cemal sıfatlarını kul “ümit” ve “korku” arasında kalsın diye bir arada zikretmiştir.

Kullarıma, hiç şüphesiz Benim çok bağışlayıcı ve pek merhamet edicinin ta kendisi olduğumu, Benim azabımın da, çok acıklı bir azabın ta kendisi olduğunu önemle haber ver! (Hıcr/49, 50)

4- Zi't-Tavl [Bol Nimet, İkram Sahibi]

5- اليه المصيرİleyhi'l-Masîr [Dönüş Kendisine Olan]

Rabbimiz bu sıfatını Kur’an’da yüzlerce kez ön plâna çıkararak insanları imana davet etmiş ve uyarı yapmıştır. Herkes mutlaka ölecek, ister istemez Rabbine dönecek ve yaptıklarının hesabını verecektir.

Ve O, Kendisinden istediğiniz her şeyden size verdi. Allah’ın nimetini saymak isterseniz de sayamazsınız! İnsan kesinlikle çok zalim, çok nankördür. (İbrahim/34)

Ve onlar, şüphesiz Bizim yeryüzüne geldiğimizi, onu etrafından noksanlaştırdığımızı görmediler mi? Allah hükmeder. O'nun hükmünü engelleyecek hiçbir kimse yoktur. Ve O, hesabı çok hızlı görendir. (Ra'd/41) H.Yılmaz

"Kafirler" kelimesi burada iki anlamda kullanılmıştır: a) Allah'ın verdiği nimetlere nankörlük edenler. b) Hakkı inkar edenler. Şayet birinci anlamı kabul edersek, ayetin anlamı, "Allah'ın nimetlerinden gece gündüz yararlanmalarına rağmen, yine de nankörlük etmektedirler" şeklinde olur. Diğeri ise, "O kimseler hakka karşı koymaya karar vermişlerdir" anlamına gelir. Ayetin siyak ve sibakından, buradaki "kafirler" ifadesi ile, İslâm düşmanı olmayan, yani müslüman olmadığı halde iyiniyetle İslâm'ı anlayabilmek için, bilmediği konular hakkında sorular yönelten kimselerin kastedilmediği anlalışmaktadır. Belki onlara da deyim olarak "kafir" diyebeliriz ama ayette bu tür kimseler sözkonusu edilmemektedir. Bu ayette gerçek küfür üzerinde ısrar eden ve Hz. Peygamber'e (s.a), kötü niyetlerle yersiz ve anlamsız soru soran kimseler kastedilmiştir.
"Mücadele etmek." ifadesiyle, kesin ve açık bir mesajı, yersiz ve anlamsız itirazlarla, başkalarını şüpheye düşürücü şekilde yorumlamak kastolunuyor. Bu, kötü bir niyetin ifadesidir. Çünkü, dürüst bir insan muhalif olsa bile, karşısındaki kişinin doğru olan sözünü kabul eder, fakat kötü niyetli bir insan, muhalif olduğu kimseyi sırf yenilgiye uğratabilmek için kesin ve açık bir sözü, yanlış görmeye çalışır. İşte burada kafirlerin bu tavrı anlatılmaktadır.
Birinci cümle ile ikinci cümle arasında ince bir boşluk vardır. Okuyucu kendi zihninde bu boşluğu gayet rahat bir şekilde doldurabilir. Allah'ın ayetleri hakkında mücadele edenler, O'nun cezasından kurtulamayacak ve bir gün muhakkak surette cezalandırılacaklardır. Onların yeryüzünde kibir içinde yaşaması, iktidarlarının çok sağlam gibi görünmesi, dünyevi bir refah içinde yüzmesi ve onların bu görünüşü sizleri aldatmasın. Onlar, Allah'ın ayetleriyle alay ederek eğleniyorlar ve güya Allah'a savaş açmışlardır. Oysa bu, onlara tanınmış bir fırsattır. Bırak onlar günahlarını artırsınlar, sonunda hakkettikleri karşılığı bulacaklardır. Mevdudi

Önceki ayetlerde Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği, Kur’an’ın sahibinin yenilmez, baş edilemez bir güç olduğu bildirildikten sonra, bu ayetlerde de böyle bir güç tarafından gönderilen mesajın aslında kulların yararına olduğu mesajı verilmekte ve Kur’an’a “sihirdir”, “şiirdir”, “kâhinlerin sözüdür”, “evvelkilerin masallarıdır”, “onu bir beşer talim etmiş ve uydurmuştur” gibi yersiz ve anlamsız itirazlar yönelterek karşı duranların, saldırmaya kalkışanların sadece küfredenler olduğu bildirilmektedir. Yani normal bir insanın böyle içerikli, böyle özellikli bir mesajı inkâr etmesinin ya da görmezlikten gelmesinin mümkün olmadığı; bunu ancak gerçeği örtmeye çalışan inkârcı birinin yapabileceği açıklanmaktadır.
Kur’an’da Allah’ın ayetleri hakkında tartışanların sadece küfredenler [gerçeği görmezden gelenler] olduğuna birçok yerde değinilmiştir.

Allah, kendisine mülk [hükümdarlık] verdi diye, Rabbi hakkında İbrahim'le tartışan kimseyi görmedin mi? Hani İbrahim: “Benim Rabbim dirilten ve öldürendir” demişti. O: "Ben diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrahim: “Öyleyse Allah güneşi doğudan getiriyor, haydi sen onu batıdan getir!” deyince o inkâr eden kişi şaşırıp kaldı. -Ve Allah zalimler kavmine doğru yolu göstermez.-  (Bakara/258)

İşte bu, Şüphesiz Allah’ın Kitab’ı hak ile indirmesi sebebi iledir. Ve şu, şüphesiz Kitap hakkında ihtilâfa düşenler kesinlikle çok uzak, bir parçalanma içindedirler. (Bakara/176)

Ve onlar: “Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlıdır, yoksa o mu?” dediler. Bu örneği sırf seninle tartışmak için ortaya attılar. Aslında onlar, aşırı düşmanlık eden bir toplumdur. (Zuhruf/58)

Ve Biz, elçileri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Küfretmiş olan kişiler de hakkı, batılla iptal etmek [ortadan kaldırmak] için mücadele ediyorlar. Ve onlar, âyetlerimizi ve korkutuldukları şeyleri alaya aldılar. (Kehf/56)

Ve üzerine Allah’ın adı anılmayan şeylerden yemeyin. Ve şüphesiz o fısktır [tam bir yoldan çıkıştır]. Ve şüphesiz şeytanlar kendi velilerine sizinle mücadele etmeleri için vahyederler [gizlice telkinde bulunurlar]. Ve eğer onlara boyun eğerseniz şüphesiz siz müşrikler oldunuz demektir. (En’am/121)

Allah’ın ayetleri hakkında ancak inkârcıların tartışabileceği açıklandıktan sonra, peygamberimize onların ortalıkta gezip durmalarının yani hemen cezalandırılmamış olmalarının kendisini aldatmaması gerektiği mesajı verilmiştir. İnkârcılar şimdi ortalıkta gezip dursalar, çeşitli şekillerde tasarruflarda bulunsalar bile,  vakti geldiğinde mutlaka cezalandırılacaklardır.

Küfretmiş olan şu kişilerin beldelerde dolaşmaları sakın seni aldatmasın.
(Bu), çok az bir kazanımdır. Sonra onların varacakları yer cehennemdir ve o ne kötü bir yataktır! (Al-i Imran/196, 197)

Biz onları biraz yararlandırırız. Sonra kendilerini yoğun bir azaba doğru zorlarız. (Lokman/24)

Konumuz olan ayet aynı zamanda peygamberimizi teselli, kâfirleri ise şiddetli bir şekilde tehdit etmektedir H.Yılmaz

Yani, "Dünyada gördükleri ceza, cehennem azabının yerine geçmeyecek ve onlar ahirette cehenneme sevkedileceklerdir." Diğer bir ifadeyle "Allah daha önceki kavimlere nasıl azab göndermişse, şimdi de küfründe ısrar edenleri cehenneme gönderecektir." şeklinde bir anlam verilebilir. Mevdudi

Bu ayetler, 4. ayette geçen “O halde onların beldeler içinde dönüp dolaşmaları seni aldatmasın” ifadesinin açıklamasıdır. Allah’ın ayetlerini saklayan ve Allah’ın ayetleri hakkında tartışmaya yeltenen kimselerin akıbetlerinin nasıl olduğu, geçmişteki benzerleri ile açıklanmıştır. Gerek Nuh kavmi, gerekse onun arkasından gelen nice gruplar elçilik misyonunu yalanladılar, elçiyi etkisiz kılmak için var güçleriyle karşı koydular fakat sonları daima kötü oldu. Allah onları yakalayıp cezalandırdı, hepsi de cehennemin ashabı oldular.
Ayetteki “Her ümmet, kendi elçilerini yakalamak için teşebbüste bulundu; onunla hakkı batılla iptal etmek için mücadele ettiler” ifadesi, toplumların kendi elçilerini hapse atmak, işkence etmek veya taşlayarak öldürmek gibi kötü niyetlerle hareket ettiklerine işaret etmektedir.  
Ayetin sonundaki “Ben de onları yakalayıverdim. İşte, azabım nasıl oldu?”  ifadesi ise yalanlayan ümmetlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna dikkat çekmektedir.

Onlardan önce Nûh'un kavmi, Âd, kazıklar sahibi Firavun, Semûd, Lût'un kavmi ve Eyke ashâbı [Şu‘ayb'ın kavmi] da yalanladılar. İşte onlar, hiziplerdir. (Sad/12, 13)

Medyen ashabı da yalanladı. Musa da yalanlandı da Ben, o kâfirlere bir süre verdim. Sonra da onları yakalayıverdim. Peki, Beni tanımamak nasıl oldu? (Hac/44) H.Yılmaz

Lafzen, “onun çevresinde olanlar”: karş. Zemahşerî'nin 27:8'de geçen havlehâ ifadesini “ona yakın olanlar” şeklinde açıklaması. Yukarıdaki ayet ile ilgili yorumunda Beydâvî, Allah'ın kudret tahtının (‘arş), bkz. 7:54, not 43) “taşınması”nın mecazî olarak anlaşılması gerektiğini söyler: “onu taşımaları ve etrafını çevirmeleri” [yahut “ona yakın olmaları”], ona karşı hassas/dikkatli olmalarını ve ona uygun davranmalarını ifade eden bir mecazdır (mecâz ‘an hıfzihim ve tedbîrihim lehû); yahut Tahtın Sahibi'ne yakın olmaları, O'nun nazarında bir kıymet taşımaları ve O'nun iradesini gerçekleştirme vasıtası olmalarından kinâye'dir”. Yukarıdaki ayeti çeviri tarzım, Beydâvî'nin bu yorumuna dayanmaktadır. Allah'ın Kudret Tahtı'na yakın oldukları söylenen varlıklara gelince, klasik müfessirlerin çoğu, Hesap Günü'nde “[Allah'ın] kudret tahtının çevresinde toplanan melekler” (39:75) sembolik imajına dayanarak bu örnekte de özellikle meleklerin kasdedildiğini düşünürler. Ancak, bu ayetin melekleri de kasdettiği inkar edilemese de, sadece onları kasdettiği söylenemez. Soyut yüklemiyle hamele fiili, “o [bazı şeylerin] sorumluluğunu taşıdı” [yahut “üstüne aldı”] anlamına gelir: ve dolayısıyla bu ifadeni aynı zamanda Allah'ın kudreti kavramının muazzam sonuçlarının bilincinde olan ve bu bilinci kendilerinin ve hemcinslerinin hayatlarına yansıtmakla sorumlu bulunan bütün insanları kapsadığı açıktır. M.Esed

Hz. Peygamber'in (s.a) ve ashabının yüreklerinin güçlenmesi için, Allah Teâlâ şöyle buyurdu: "Kafirlerin zulüm ve şiddet göstermeleri karşısındaki çaresizliğinize üzülmeyin. Onların yaptıkları hareketler ve sizleri hakir görmeleri dolayısıyla cesaretiniz kırılmasın. Sizlerin makamı o derece yüksektir ki, Allah'ın arşını taşıyan ve Allah'ın arşı etrafında bulunan melekler sizler için O'na yalvarıyor ve dua ediyorlar." "Arşı taşıyan ve arşın etrafında bulunan melekler" ifadesiyle, bunların sıradan melekler olmadığı, bilakis Allah'a en yakın meleklerin kastedildiği anlaşılıyor. Bu melekler, Allah'a iman ettiklerinden ötürü Allah'a iman edenlerle ilgilenir ve onların mağfireti için dua ederler. Böylelikle iman bağının "ehl-i arz" ile "ehl-i arş"ı birbirine bağladığı ve birleştirdiği görülmektedir. Ancak bu meleklerin Allah'a itaat ettikleri, O'na secde ve ibadette bulundukları vurgulanıyor. İşte insanoğlu Allah'a gerçekten teslim olduğu takdirde niteliği ve makamı farklı olsa da onlarla birleşebilir.
Yani, "Kuşkusuz sen, kullarının günah ve zaafını biliyorsun. Ancak senin rahmetin, ilmin gibi geniştir. Kullarının günahlarını biliyor olmana rağmen, onları bağışla!" Şöyle bir anlam da verilebilir: "Allah'ım onları affet! Sen onların samimi olarak tevbe ettiklerini ve senin gönderdiğin hidayeti kabul ettiklerini bilirsin."
Yani, itaatsizlikten ve isyandan vazgeçerek, senin gösterdiğin yola tabi oldular.
"Af" ve "cehennem azabından kurtulmak" birbirleriyle bağlantılıdır. Af sözkonusu olduğuna göre, cehennem azabından kurtulmanın vurgulanmasının gereksiz olduğu düşünülebilir. Ancak burada meleklerin müminlere karşı olan derin alakaları belli olmaktadır ve bu da normaldir. Çünkü herhangi bir kimse, bir başkası için yüksek bir merciye müracaatta bulunduğu zaman, sözlerinin etkili olması amacıyla, meseleyi değişik üsluplar kullanarak anlatır. Mevdudi

 

Burada yeniden, açıklama notu 9'de sözkonusu edilen husus tekrar edilmektedir. Yani, cehennemden kurtulmanın doğal sonucunun cennete girmek olduğu aşikardır. Ve Allah Teâlâ, kendilerini cennete sokacağını müminlere va'd etmiştir. Fakat buna rağmen melekler, müminlere o kadar çok sevgi beslemektedir ki, müminlerin haklarında "hayr" vermesi çin Allah'a yalvarmaktadırlar.
Yani, "Onların memnun olmaları için, onların analarını, babalarını, hanımlarını ve çocuklarını biraraya getir."
Allah, müminlere verdiği nimetleri, Kur'an'ın başka bölümlerinde de zikretmiştir. (Bkz. Rad: 23, Tur: 21) Tur Suresi'ndeki ayetlerde bu husus şu şekilde anlatılmıştır: Bir mümin cennetin üst makamına nail olmasına rağmen, ana ve babası o makama nail olmamışsa eğer, Allah, daha aşağı durumda olanların makamını yükselterek hepsini biraraya toplayacaktır. Mevdudi

 

"Seyyiat" kelimesinin üç anlamı vardır ve burada üçü de kastolunmuştur. Birincisi, yanlış akide, kötü ahlâk ve amel; ikincisi, dalâlet ve kötü amellerin vebali; üçüncüsü, dünyada, berzah aleminde ve kıyamet günündeki afetler, musibetler ve eziyetler. Meleklerin duası, "Allah, müminleri hepsinden de korusun" şeklindedir.
Kıyamet günündeki "kötülük" ile kıyamet gününün dehşeti kastediliyor. Suçlular, gölgeden ve her türlü rahatlıktan mahrumiyet, sorgulamanın şiddeti, herkesin önünde hayat boyunca işlenen kötü amellerin teşhiri, bu teşhirden doğan mahcubiyet ve diğer tüm zorluk ve rezaletler gibi şeylerle karşı karşıya geleceklerdir. Mevdudi

Bilindiği gibi, Rabbimiz Kur’an’da kendisini birçok kez Arap örfü üzerine tanıtmıştır. Arş sahibi, arşa istiva, kürsü sahibi, melik, muktedir (Kasas 55) ve Arş’ını sekiz taşıması gibi... Arş, Rabbimizin yönetim gücünün simgesidir. O’nun Rabliğini, “yerin göğün tek hâkimi ve yöneticisi” olduğunu simgelemektedir. Arş ve Arş’a istiva ile ilgili olarak A’râf/54’ün tahlilinde (Tebyinü’l Kur’an; c.2. s. 603) daha evvel de bilgi verilmişti.

ARŞ’I TAŞIYANLAR

Burada bu ifade ile kastedilenler, “Allah ile ilgi bilgileri taşıyanlar”dır. Bunlar, Arş’ın sahibi tarafından görevlendirilmek suretiyle Allah bilgisini, “tevhid”i bir yerden bir yere götürenler, Allah’ı tanıtıp öğreten peygamberlerdir. Çünkü sürekli Rablerini tesbih eden, inanan ve inananlar için bağışlanma dileyen, onların ve yakınlarının cennetlere girmesini isteyenlerin bir bölümü bunlardır:

"Rabbim! Benim için, anam-babam için, mümin olarak evime giren kişiler için ve mümin erkekler ve mü’min kadınlar için mağfiret et! Zalimlere de sadece yok oluşu arttır." (Nuh/28)

Ve Biz, her elçiyi sadece, Allah’ın izniyle itaat olunsun diye gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah'tan bağışlanmalarını isteselerdi, Resul de onlar için bağışlanma isteseydi, kesinlikle Allah’ı Tevvab, Rahîm bulurlardı. (Nisa/64)

O [Dâvûd] dedi ki: “Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle o sana zulmetmiştir. Gerçekten de katanların [ortakların, bir cemiyette yaşayanların] çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edenler ve sâlihâtı işleyenler haksızlık etmezler. Ama onlar da ne kadar azdır!” Ve Dâvûd, Bizim kendisini arı duru [has] hâle getirdiğimize kesin kanat getirdi ve anladı. Hemen Rabbinden [zulmeden kişi için] bağışlanma diledi, rükû ederek yere kapandı ve döndü. (Sad/24)

Dediler ki: “Ey babamız, bizim için günahlarımıza istiğfar et. Şüphesiz biz hatalılar idik.” (Yusuf/97)

  Onlara: “Gelin, Allah'ın Resulü sizin için mağfiret [bağışlanma] dilesin!” denildiği zaman başlarını yana çevirdiler. Sen, onların büyüklük taslamışlar olarak yüz çevirmekte olduklarını görürsün. (Münafikun/5)

Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır ve eğer onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, Azîz ve Hakîm’in ta kendisisin.” (Maide/118)

Rabbimiz! Hesabın kurulduğu günde benim, anam-babam için ve müminler için mağfirette bulun! (İbrahim/41)

Klasik eserlerde Arş’ı taşıyanlar ile ilgili olarak şu görüşler serdedilmiştir:

Yine denildiğine göre, Arş’ın etrafında yetmiş bin saf melek vardır. Bunlar tehlil ve tekbir getirerek Arş’ın etrafında tavaf ederler. Onların arkasında da yetmiş ­bin saf ayakta dururlar, ellerini omuzlarına koymuşlar, seslerini tehlil ve tekbir ile yükseltmişlerdir. Onların arkasında yüz bin saf sağ ellerini, sol elleri­ne koymuşlar ve onların her biri mutlaka diğerinden ayrı bir tesbih ile tesbih edip dururlar.
İbn Abbas "Arş"ı ayn harfini ötreli olarak "el-urş" diye okumuştur. Bü­tün bunları ez-Zemahşerî zikretmiş bulunmaktadır.
Denildi ki: Kâfirlerden söz edildikten sonra Arş'tan söz edilmesi -doğrusu­nu en iyi bilen Allah'tır- anlamın şöyle oluşundan dolayıdır: "Şu Arş'ı yük­lenenler ve etrafında bulunanlar" kâfirlerin söylediklerinden Yüce Allah'ı tenzih ederler. "Ve mü'minlere de mağfiret dilerler." Yani Allah'tan onlar için günahlarının bağışlanmasını isterler. Tefsir âlimlerinin açıklamalarına gö­re, Arş, serir [taht] ile aynı şeydir. O Yüce Allah tarafından yaratılmış müces­sem bir cisimdir. Meleklere onu taşımalarını emretmiş, onu tazim etmek, et­rafında dolaşmakla kendisine ibadet etmelerini dilemiştir. Nitekim yeryüzün­de bir Beyt [Kâbe] yaratıp Âdemoğullarına etrafını tavaf etmelerini emredip namazda da ona dönmelerini istediği gibi.

İbn Tahman, Musa b. Ukbe'den rivayet ediyor. O Muhammed b. el-Mün-kedir'den, o Cabir b. Abdillah el-Ensarî'den dedi ki: Rasûlullah (sav) buyur­du ki: "Bana Arş'ın taşıyıcılarından olupAllah'ın meleklerinden bir melek hak­kında (sizlere) sözetmem için izin verildi. Onun kulağının yumuşağı ile omuzu arasındaki mesafe yedi yüz yıldır." Bunu el-Beyhakî zikretmiş olup daha önceden Bakara Sûresi'nde (2/255) yer alan Ayete'l-Kürsî'de, Arş'ın büyüklüğü ve onun yaratılmışların en büyüğü olduğuna dair açıklamalar geç­miş bulunmaktadır.
Sevr b. Yezid, Halid b. Ma'dan'dan, o Ka'b el-Ahbar'dan rivayetine göre, Ka’b şöyle demiştir: Yüce Allah Arş'ı yaratınca “Allah benden daha büyük bir yaratık yaratmayacaktır” dedi ve sarsıldı. Yüce Allah onun etrafına bir yılan doladı. O yılanın yetmiş bin kanadı vardır. Her bir kanatta yetmiş bin tüy var­dır. Her bir tüyde yetmiş bin yüz vardır. Her bir yüzde yetmiş bin ağız vardır. Her bir ağızda da yetmiş bin dil vardır. Onun dillerinden her gün yağmur dam­laları sayısınca, ağaç yapraklan sayısınca, çakıl ve toprak taneleri sayısınca, dünya günleri sayısınca ve bütün melekler sayısınca tesbihler dökülmekte­dir. Bu yılan Arş'ın etrafına dolandı, Arş bu yılanın yarısına kadar ulaşıyor ve bu yılan onun etrafını sarmış bulunuyor.
Mücahid dedi ki: Yedinci sema ile Arş arasında yetmiş bin hicab vardır. Bir hicap nur ve bir hicap karanlık, bir hicap nur ve bir hicap karanlıktır.
Derler ki: "Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır." Rahmetin ve ilmin her şeyi kapsamıştır. Fiil, rahmet ve ilim üzerinde amel etmeyince bunlar temyiz olarak nasbedilmişlerdir.
"Tevbe edenlere" şirk ve masiyetlerden dönenlere "ve senin yolunu" İs­lâm dinini "izleyenlere mağfiret buyur ve onları cehennem azabından ko­ru!" Bu azabı onlardan çevir ki, onlara ulaşmasın.
İbrahim en-Nehaî dedi ki: Abdullah b. Mesud'un arkadaşları şöyle diyor­lardı: Melekler İbnu'l-Kevva’dan [şeytandan] hayırlıdırlar. Çünkü onlar yeryüzün­de bulunanlar için mağfiret dilerler. İbnu'I-Kevvâ ise onların aleyhine kâfir­lik ile şahitlik eder. İbrahim dedi ki: Yine diyorlardı ki: Kıble ehlinden olan hiçbir kimseden mağfiret dilemeyi esirgemezler.
Mutarrif b. Abdillah dedi ki: Biz Allah'ın kulları arasında Allah'ın kulları­nın iyiliğini en çok isteyenlerin melekler olduğunu gördük. Allah'ın kulları arasında da Allah'ın kullarını en çok aldatan kimsenin şeytan olduğunu gö­rüyoruz; deyip bu âyet-i kerimeyi okumuştur.
Yahya b. Muaz er-Razî de arkadaşlarına bu âyet-i kerime hakkında şöy­le demiştir: Bu âyeti iyi kavrayınız, çünkü dünyada bu âyetten daha çok ümit verici bir kalkan yoktur. Şüphesiz tek bir melek Yüce Allah'tan bütün mü'minlere mağfiret buyurmasını dileyecek olursa, onlara mağfiret eder. He­le bütün melekler ve Arş'ı taşıyanlar mü'minlere mağfiret diliyorlarsa durum ne olur!
Halef b. Hişam el-Bezzar el-Karî' dedi ki: Ben Süleym b. İsa'ya Kur'ân oku­yordum. Yüce Allah'ın: "Mü'minlere de mağfiret dilerler" buyruğuna ula­şınca ağladı ve sonra da “Ey Halef!” dedi, “Mü'min Allah katında ne kadar da değerlidir. O döşeğinde uyurken melekler onun için mağfiret diliyorlar. "Ve ey Rabbimiz, onları da babalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden salih olanları da kendilerine vaadettiğin Adn cennetlerine girdir." Rivayet olunduğuna göre Ömer b. el-Hattab, Kab el-Ahbar'a: Adn cennetleri nedir? di­ye sormuş, o da şöyle demiş: Bunlar cennette altından köşklerdir. Bunlara pey­gamberler, sıddîklar, şehitler ve âdil devlet yöneticileri girecektir. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Birinci Kısım: Arş'ın taşıyıcısı olan melekler... Cenâb-ı Hak, Kıyamette, Arş'ı taşıyanların sekiz melek olduğunu bildirmiştir. Binaenaleyh, "Şu anda Arş'ı taşıyan melekler, Kıyamet gününde onu taşıyacak olan meleklerdir" denilmesi mümkündür. Arş'ı taşıyanların, meleklerin en kıymetlileri ve en büyüklerinden olduklarında ise şüphe yoktur. Keşşaf sahibi şunu rivayet etmiştir: "Arş'ı taşıyan o meleklerin ayakları, yedi kat yerin altında olup başları da Arş'ın üzerindedir. Bunlar, gözkapaklarını hiç kaldırmaksızın, huşu ve hudû içindedirler. Hz. Peygamber (s.a.s)'in de "Rabbinizin azameti hususunda düşünmeyin! Fakat siz, Rabbinizin yarattığı melekler hakkında düşünün. Çünkü meleklerden, kendisine İsrafil adı verilen bir yaratık vardır ki, Arş'ın köşelerinden birisi onun omuzları üzerinde olup, onun iki ayağı yedi kat yerin altında, başı da yedi kat gökleri delip geçmiştir. Ama buna rağmen o, Allah'ın azameti karşısında âdeta küçük bir kuş olacak denli küçülür buyurduğu rivayet edilmiştir.الوضعel Vaz’u” kelimesinin küçük kuş anlamına geldiği söylenmiştir. Rivayet olunduğuna göre, Allah Teâlâ, bütün meleklere, onların diğer meleklerden üstün olduğunu belirtmek için, Arş'ı taşıyan meleklere, sabah akşam bol bol selâm vermelerini emretmiştir. Yine, Allah'ın, Arş'ı, yeşil bir cevherden yarattığı; onun iki sütunu arasının, hızlı uçan kuşlara nispetle seksen bin yıllık bir mesafe olduğu da söylenmiştir. Yine, Arş'ın etrafında, Cenâb-ı Hakk'a tehlil ve tekbirde bulunarak [Lâ İlahe illallah; Allahu Ekber diyerek] tavaf eden yetmiş bin saf meleğin; bunların arkasında da, ayakta oldukları halde, ellerini öncekilerin omuzlarına koymuş olan tehlîl ve tekbir getirerek seslerini yükselten ve nihayet bunların arkasında da, sağ ellerini sol elleri üzerine koymuş, yüz bin saf meleğin bulunduğu; onlardan herbirinin de, diğerinin yaptığı tesbihten başka bir tesbihle tesbihatta bulunduğu ileri sürülmüştür. Bu haberleri Keşşaftan naklettim.
İkinci Kısım: Cenâb-ı Hakk'ın bu ayette zikrettiği meleklerin ikinci kısmı ise, Cenâb-ı Hakk'ın "bir de onun etrafında bulunanlar" ayetinin ifade ettiği husustur. Oldukça açık ve zahir olan şudur ki, bunlardan murad edilen, Cenâb-ı Hakk'ın, "Melekleri görürsün ki, Rablerine hamd ile teşbih ederek Arş'ın etrafını kuşatmışlardır (Zümer/75)” ayetinde zikrettiğidir. Ben derim ki: Akıl, Arş'ı taşıyan melekler ile Arş'ın etrafını kuşatmış olan meleklerin, meleklerin en üstünleri olduğuna delâlet eder. Bu böyledir, çünkü ruhların ruhlara nispeti, bedenlerin bedenlere nispeti gibidir. Arş, maddî-cismanî varlıkların en kıymetlisi ve üstünü olunca, Arş'ın tedbir ve idaresiyle ilgilenen ruhların da, bedenleri yöneten ruhlardan daha faziletli ve üstün olması gerekir. Yine burada, Arş'ın cismini taşıyan başka ruhlar da var gibidir. Sonra ise, Arş'ın cismini istilâ etmiş olan bu kâhir ve ezici ruhlardan, aynı cinsten olmak üzere, başka ruhlar meydana gelir. Bunlar da, Arş'ın etraf ve kenarlarına tutunmuşlardır. Cenâb-ı Hakk'ın, "Melekleri görürsün ki, ... Arş'ın etrafını kuşatmışlardır (Zümer/75)” hitabıyla da bunlara işaret edilmektedir. Kısaca, gerek yakînî delillerle, gerekse gerçek ve sadık mükaşefe yoluyla şu hakikat açık ve aşikâr olmuştur: Bedenler âlemi, ruhlar âlemine nispet edilemez. Binâenaleyh, müşahede ettiğin her şey, bedenler âleminin, farklı farklı mertebelerinde olarak, şu maddî görme gözüyledir. O halde senin bunu, ruhlar âleminin farklı farklı mertebelerinde olarak, basîret gözüyle müşahede etmen gerekir. (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

ARŞIN DIŞ KENARINDAN OLAN KİMSELER

7. ayette bu sanatsal ifadeyle tanıtılan kimseler, “ulülelbab [akıllı, bilinçli]” olma niteliğine ulaşmış müminlerdir. Bunlar arşın sahibi tarafından elçi olarak gönderilmedikleri halde müminler için istiğfarda bulunmakta, dua etmektedirler. Bunu iman borcu olarak yapmaktadırlar:

Ve onlardan [peygamber dönemindeki inananlardan] sonra gelip: "Rabbimiz, bizi ve iman ile bizi öne geçmiş kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde iman etmiş kimseler için kin kılma! Rabbimiz! Şüphesiz Sen Raûf’sun, Rahîm’sin!" (Haşr/10)

Şüphesiz Benim kullarımdan bir gurup: “Rabbimiz! Biz iman ettik; artık bizi bağışla, bize merhamet et, sen, merhametlilerin en iyisisin” diyorlar. (Müminun/109)

Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır.
O kişiler ki ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen noksanlıklardan münezzehsin. Artık bizi ateşin azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, kimi ateşe girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Zalimler için yardımcılardan hiç kimse de yoktur." Rabb’imiz! Şüphesiz ki biz, “Rabb’inize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabb’imiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi Ebrar [İyiler/yardımseverler] ile birlikte vefat ettir. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaat ettiğin şeyleri ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin." (Al-i Imran/190- 194)

H.Yılmaz

Lafzen, “onlara [şöyle] seslenilecektir” yahut, “[şöyle] çağrılacaklardır”.

Allah'a tamamen beşerî bir duygu izafe etmek imkansız olduğundan, bu günahkarlara karşı “Allah'ın öfkesi”, onları rahmetinden kovmasını ifade eden bir mecazdır (Râzî), tıpkı Allah'ın onları mahkum etmesi anlamındaki “Allah'ın gazâbı” ifadesinde olduğu gibi (bkz. 1:7 ile ilgili not 4'ün ilk cümlesi).

Yani, “geçmişteki günahlarınızı pişmanlıkla hatırlamanız üzerine duyduğunuz öfkeden”. M.Esed

Yani, kafirler: Şirk, Allah'ı ve ahireti kökten inkar, peygamberlere karşı koymak gibi suçlarından ötürü, kıyamet gününde görecekleri muameleden dolayı kızacak ve melekler onlara: "Bugün kızıyorsunuz, ama peygamberler ve salih kullar sizleri hakka davet ettiğinde, onlara karşı çıkmış ve Allah o zaman, bugün kızdığınızdan daha fazla sizlere kızmıştı." diyeceklerdir. Mevdudi

Yani, “bizi hayata getirdin, sonra ölümü tattırdın; sonra bizi yeniden dirilttin ve şimdi, yeryüzündeki bilinçli manevî körlüğümüzden dolayı bizi ruhsal bir ölüme mahkum etmektesin”. M.Esed

"İki kez ölmek ve iki kez dirilmek" ifadesi daha önce Bakara Suresi'nin 28. ayetinde de geçmişti: "Allah'ı nasıl inkar edersiniz ki, siz ölüler idiniz. O sizi diriltti. Yine öldürecek, yine diriltecek, sonra O'na döndürüleceksiniz." Kafirler ilk üç safhayı, onları apaçık müşahede edebildikleri için inkar edemezlerdi.
Ancak son safhayı görmedikleri ve sadece Hz. Peygamber (s.a) haber verdiği için inkar ediyorlardı. Fakat kıyamet günü dördüncü safhayı da müşahede edecek ve "Bize bunun hakkında haber verilmişti" diyerek kabul edecekler.
Yani, biz ölümden sonraki hayatı inkar ederek çok büyük bir hata yaptığımızı ve bu düşünce dolayısıyla ömrümüzü günahla doldurduğumuzu kabul ediyoruz.
Yani, günahlarımızı böylece itiraf ettikten sonra, bu azabdan kurtulabilmenin bir yolu var mıdır? Mevdudi

İKİ ÖLÜM (MEVT) İKİ DİRİLİŞ  

 “Onlar şöyle diyeceklerdir: (Ey Rabb’imiz! Bizi, iki kez Öldürdün ‘emettena’sneteyni” (Yok ettin) bizi iki kez dirilttin.Şimdi  (dünyada işlediğimiz) günahlarımızı anladık. (fakat şimdi buradan) çıkmaya bir yol varmı? )” Mü’min-11    Bazıları kabirde dirileceğimize ve orada tekrar öleceğimize işaret olarak iddia etmişlerdir. Konuya Mülk-2 ve Bakara-28 ile yaklaşırsak şunu görürüz .Kafirlerin bu yalvarışında ölüm öne alınmış, diriliş sona getirilmiştir.Önce hayat olması sonra,  ölümün olması gerekmezmi? Hayata gelmeyen bir varlık için ölüm söz konusu olabilirmi?  

 “MEVT” kelimesine “yokluk” manası verilirse “ve küntüm  emvaten” ifadesi “siz yoktunuz” demektir. “fe ahyaküm” “sizi var ettik” sümme yumütüküm “sizi öldüreceğiz” sümme yuhyiküm ifadesi de “sonra tekrar dirilteceğiz” manası çıkar.                   Mülk 2 deki öne alınan mevt kelimesinede “yokluk “ anlamı verilmelidir.(Allah yokluğu ve varlığı yarattı” şeklinde manalandırılmalıdır. “Allah amel bakımından hanginizin daha güzel olduğunu bildirmek için sizi imtihana çekip yokluğu (mevte) ve hayatı yaratandır.O, çok güçlü çok bağışlayıcıdır.” Mülk-2 Ayette geçen “iki dirilmenin” birincisi dünyadaki yaratılmamız, ikinciside “ahirette dirilişimiz” dir.Bakara -28 e gitmedikçe bu ayet çözülemez“Allah’ı nasıl inkar ediyorsunuz? (ve küntüm emvaten) siz yoktunuz, Allah sizi diriltti (fe Ahyaküm). Sonra sizleri yine yok edeceğiz (sümme yumitüküm) sonra sizleri yine diriltecek.Sonrada döndürülüp Allah’a götürüleceksiniz.” Bakara-28 Ayette geçen “iki dirilmenin” birincisi dünyadaki yaratılmamız. İkincisi de” ahiretteki dirilişimizdir.Zaten duhan 56 bu dünyada sadece bir ölüm olacağına işaret etmektedir. “Orada ilk ölümden başka ölüm (mevte) tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından korumuştur.” Duhan-56 Kabirde tekrar dirilme, tekrar ölüm olsaydı iki ölüm olurduki. Bu durum Kur’anın bu ayetlerine ters düşmektedir.  PROF. BAYRAKTAR BAYRAKLI

 

Önceki ayetin sonunda yer alan günahkarların sorusunun cevabı, Hz. Peygamber'in şu temsîlî sözünde bulunabilir: “[Hesap Günü,] cenneti hak edenler cennete girecekler, cehennemi hak edenler ise cehenneme. O zaman Yüce Allah şöyle diyecektir: ‘Kalplerinde bir hardal tanesi kadar imanı [veya, bazı rivayetlerde “iyiliği”] olan herkesi [cehennemden] çıkarın!’ Bunun üzerine, o ana kadar yanmış olan cehennem ehli oradan çıkarılacak ve Hayat Irmağı'na (River of Life) atılacaklar: ve sonra bir akıntının kenarında yeşeren otlar gibi hayata geri dönecekler [lafzen, “filizlenecekler”]; sen onun nasıl sarardığını ve tomurcuklandığını görmez misin?” (Ebû Sa‘îd el-Hudrî'den naklen Buhârî, Kitâbu'l-Îmân ve Kitâbu Bed’u'l-Halk; ayrıca Müslim, Neseî ve İbni Hanbel). “Sararmış” ve “tomurcuklanmış” -yani, taze ve açık renkte- şeklindeki tanımlama, bağışlanan günahkarların yeni hayatlarının tazeliğini gösterir. Bunun, Hesap Günü, günahkarların kendilerine yeryüzünde bir “ikinci şans” verilmesi şeklindeki ümitsiz -çünkü anlamsız- istekleriyle bir ilgisi yoktur (karş. 6:27-28 veya 32:12). Ayrıca bkz. 6:128'in son cümlesi ve buna ait not 114. M.Esed

Yani, şimdi karar vermek, dünyada iken hükümranlığını kabul etmediğiniz Allah'ın elindedir. İbadet ettiğiniz sahte ilahların, bugün hiçbir yetkisi yoktur. (Bu hususu daha iyi kavrayabilmek için bkz. Zümer: 45 ve an: 64) Bu cümleden "Şimdi sizlerin azabtan kurtulabilmenizin hiçbir yolu yoktur. Çünkü sizler dünyadayken ahireti inkar etmekle kalmadınız, aynı zamanda Allah'ın yaratıcılığını ve öğreticiliğini noksan sanarak O'na ortaklar koştunuz." anlamı çıkmaktadır. Mevdudi

Bu ayet gurubunda, 4. ayette konu edilen “Allah’ın ayetleri hakkında mücadele edenler”in [müşriklerin] ahirette yaşayacakları bir sahne canlandırılmaktadır.
Bir ses onlara:
— “Elbette Allah'ın buğzu, kendinize buğzunuzdan daha büyüktür. Zira siz imana davet olunurdunuz da küfreder dururdunuz” diye seslenmektedir.
Onlar da, günahlarını ve başlarına gelen o azabı hak ettiklerini itiraf ederek:
— “Rabbimiz! Sen bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkışa bir yol var mı?”  diyerek yapamadıkları şeyleri telafi etmek üzere yeniden dünyaya dönmeyi istediklerini ifade etmektedirler.
Bu talepleri kabul edilmemekte ve onlara:
— “İşte bu, şu sebeptendir: Siz, ‘bir ve tek’ olarak Allah'a davet edildiğiniz zaman inkâr ettiniz. O'na ortak koşulunca da inandınız. Artık hüküm, o çok yüce ve çok büyük Allah'ındır” diye karşılık verilmektedir.
Bilindiği üzere, Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr eden ve onlar hakkında herhangi bir bilgi ve belgeye dayanmadan mücadele eden o kâfirler, dünyadaki yaşamlarındayken öldükten sonra dirilmeyi kabul etmiyorlardı. Ahirette ise ölümü ve dirilmeyi bizzat yaşamış olduklarından, artık öldükten sonra dirilmeyi kabul etmek, buna inanmak onlar için herhangi bir bahane bulunamayacak bir gerçeklik haline gelmiştir. Onun için itiraf etmek suretiyle “Rabbimiz! Sen bizi iki kere öldürdün, iki kere dirilttin. Artık günahlarımızı itiraf ettik. Şimdi çıkışa bir yol var mı?” diye sormaktadırlar.
Aslında bu sorularına kısaca “var” veya” yok” diye cevap verilmesi gerekirken Rabbimiz, onlara cehennemden çıkmalarının imkânsız olduğuna da delalet eden gerekçeli bir cevap vermektedir. Bu cevapla hem çıkışlarının olmayacağı, hem de neden çıkamayacakları kendilerine bildirilmiş olmaktadır.
Kâfirlerin çıkışının olmayacağı birçok ayette yer almıştır:

Ve onlar seslenirler: “Ey Malik! Rabbin bizim aleyhimize gerçekleştirsin [işimizi bitirsin].” O [Malik]: “Şüphesiz siz böyle kalacaksınız” dedi. (Zuhruf/77)

Onlar, toplu olarak Allah için ortaya çıktılar. Sonra da zayıf olan kişiler, büyüklük taslayan kişilere: " Şüphesiz bizler, sizlere uyan kimseler idik. Peki şimdi siz, Allah'ın azabından bir şeyi bizden savar mısınız?" dediler. Onlar: "Allah, bize kılavuz olsaydı biz kesinlikle size kılavuz olurduk.  Bizler sızlansak ya da sabretsek birdir. Bizim için kaçacak herhangi bir yer yoktur” dediler.
Ve iş bitince şeytan onlara, “Şüphesiz ki Allah size gerçek va’dı vaat etti, ben de size vaat ettim, hemen de caydım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ancak ben sizi çağırdım, siz de icabet ettiniz. O nedenle beni kınamayın, nefsinizi [kendinizi] kınayın! Ben sizi kurtaramam,  siz de benim kurtarıcım değilsiniz! Ben, önceden beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim.”  dedi. Kesinlikle zalimler için acı bir azap vardır! (İbrahim/21, 22)
Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış olduklarımızdan başka düzgün amel yapalım.” -Sizi, düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık zalimler için bir yardımcı da yoktur.- (Fatır/37)

Ve ansızın azap gelmeden,  kişinin, “Allah’ın yanında, yaptığım ölçüsüzlüklerden dolayı yazık bana! Doğrusu ben alay edenlerdendim” demesinden yahut  “Allah bana doğru yolu gösterseydi, her halde ben müttakilerden olurdum” demesinden veya azabı gördüğü zaman, “Bana bir geri dönüş olsaydı da ben de o iyilik-güzellik üretenlerden olsaydım” demesinden önce Rabbinizden size indirilenin en güzelini izleyin.” (Zümer/55- 58)

Ve Allah her kimi saptırırsa artık bundan sonra onun için hiçbir Veliy yoktur. Ve sen, azabı gördüklerinde zalimlerin: “Geri dönüş yerine bir yol var mıdır?” dediklerini görürsün.
Ve sen, onları aşağılıktan dolayı başları öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli etrafa bakarlarken ona [ateşe] sunulduklarını göreceksin. İman etmiş kimseler de: “Şüphesiz zarara uğrayanlar, kendilerini ve ehillerini [ailelerini, yakınlarını] kıyamet günü zarara uğratmış olan kimselerdir.” dediler. Gözünüzü açın! Şüphesiz zalimler devamlı bir azap içerisindedirler. (Şura/44, 45)

Suçluları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz” derlerken bir görsen! (Secde/12)

Ve onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman: “Ah, ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin âyetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık!” deyiverdiklerini bir görsen!
Aksine, işin aslı daha önce gizleyip durdukları açığa çıktı. Geri çevrilselerdi, yine men edildikleri şeye mutlaka dönmüşlerdi. Evet, onlar gerçekten yalancıdırlar. (En’am/27, 28)

Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz.
O [Allah] dedi ki: “Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın da. (Mü'minun/107, 108)

11. ayette kâfirlerin “Rabbimiz! Sen bizi iki kerre öldürdün, iki kere dirilttin” dedikleri nakledilmektedir. Bu ifade geçmişte farklı şekillerde yorumlanmıştır. Kimisi “Bunlar önce babalarının sulplerinde ölü idiler. Sonra Allah onları diriltti, sonra dünyada kaçınılmaz olan ölüm ile onları öldürdü. Sonra ahiret hayatı için onları diriltti. İşte iki hayat ve iki ölüm bunlardır”; kimisi de “Kabirde de dirildiler, sonra öldürülüp tekrar mahşerde diriltildiler” demiştir. Bu yorumlarla ortaya bir de “kabir hayatı” denen bir hayat çıkarılmıştır.
Bu ayeti iyi anlayabilmemiz için önce şu ayetlere dikkat edilmelidir.

Siz Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Oysa siz ölüler idiniz de sizlere O hayat verdi. Sonra O, sizleri öldürecek, sonra canlandıracaktır. Sonra da kendisine döndürüleceksiniz. (Bakara/28)

O, hanginizin amelce daha iyi-güzel olduğunu sınamak için ölümü ve hayatı yarattı. O,  Azîz’dir, Gafûr’dur. (Mülk/2)

Dikkat edilirse, Allah’ın önce ölümü yarattığı, sonra da hayatı yarattığı bildirilmektedir. İlk ölüm, insanın ilk “toprak [cansız madde]” hali olup, ikinci ölüm bu dünyadaki ölümüdür. İlk dirilme insanın dünyaya gelmesi, ikinci dirilme de ahiretteki “ba’s” [yeniden dirilme] halidir. Bunlar, iki ölüm ve iki hayattır.  Kâfirler,  her şeyi açıkça görünce, bizzat yaşayınca ve de karşılarında azabı açıkça görünce, merhamet di­leme ve Allah'ın rızasına tevessül yoluyla böyle yalvarmaktadırlar. H.Yılmaz

"Ayetler", onları görmek suretiyle her akıl sahibinin, bu kainatın bir yaratıcısı olduğunu idrak etmesine ve Allah'ın varlığını anlayabilmesine yarayan işaretlerdir.
"Rızık" kelimesi "yağmur" anlamında kullanılmıştır. Çünkü rızkın tüm çeşitleri yağmur vasıtasıyla elde edilir. Allah Teâlâ sayısız işaretlerden sadece birini ileri sürerek şöyle buyurur: "Bu tek bir işaret üzerinde düşündüğünüz takdirde bile, kendi kendinize, Kur'an'ın kainatı tasavvur ediş biçiminin doğru olduğu sonucuna varacaksınız. Çünkü bu muazzam nizam, kendisini ancak bir tek zat, yani tüm mahlukatı, su, hava, güneş, sıcak ve soğuk herşeyi yaratan, Alemlerin Rabbi Allah idare ettiği takdirde kaim olabilir. Bu nizamın milyonlarca seneden beri hiç şaşmadan devam edegelmesi, ancak ezeli ve ebedi olan Allah'ın hikmeti mucibince mümkün olmaktadır. O Allah ki, yeryüzünde insanları, hayvanları ve bitkileri yaratmış ve gerek duydukları herşeyi (su vs.) onların ihtiyacına göre meydana getirmiştir. Bir kimse bu hayret verici nizamı görmesine rağmen, yine de Allah'ı inkar eder ve O'na ortaklar koşarsa, ondan daha zalim biri olur mu?"
Yani, bir kimse hakikati gözleriyle de görse, sırf gaflet ve taassubu yüzünden ders almayabilir. Böyle insanlar, tıpkı hayvanlar gibi, gözleriyle rüzgarların estiğini, bulutların yüzdüğünü, şimşeklerin çaktığını, yağmurların yağdığını görür ama tüm bunları yaratanın kim olduğunu ve sorumluluklarının niteliğini düşünmezler. Mevdudi

Lafzen, “... kudret tahtının sahibidir”. ‘Arş teriminin anlamı için bkz. 7:54, not 43. Lafzen, “Kavuşma/Buluşma Günü'nün”. Rûh terimini “vahiy” olarak çevirmem konusunda bkz. 16:2, not 2 ve 2:87, not 71. M.Esed

Yani, Allah, yarattığı herşeyin üstündedir. Sözgelimi, melekler, peygamberler, veliler vs. bir diğerinden ne kadar üstün olursa olsun, Allah'ın makamına kadar yükselemeyeceği için yine de onlar mahlukturlar. Onların, Allah'ın sıfatlarında ve iktidarında pay sahibi olabileceğini düşünmek mümkün değildir.
Yani, tüm kainatın hükümdarı ve sahibidir. (İzah için bkz. A'raf an: 41, Yunus an: 4, Rad an: 3, Taha an: 2)
"Ruh" kelimesiyle vahiy ve nübüvvet kastolunmaktadır. (Bkz. İsra an: 103, Nahl an: 3) "Emrinden olan ruhu, kullarından dilediğine indirir" ifadesiyle de "Ben dilediğimi peygamberlik ile şereflendiririm. Bu konuda hiçkimseye itiraz hakkı verilmemiştir." denilmek isteniyor.
Allah bir kimseye güzellik, zekâ ve buna benzer müstesna özellikleri verdiğinde, nasıl hiçkimse "Allah onlara bu özellikleri veriyor da bize niçin vermiyor." diyemezse, bir şahıs peygamberlikle şereflendiğinde de, yine, "Peygamberlik niçin bize değil de ona verildi" de diyemez. Mevdudi

Müşrikleri tehdit ettikten sonra, Rabbimiz, bu ayet gurubunda birkaç sıfatını ön plana çıkararak bir takım gerçekleri açıklamaktadır. Buna göre, Allah:
* Ayetler gösterendir
* Rızk indirendir
* Dereceleri yükseltendir.
Rabbimiz insanlar arasındaki fiziksel, zihinsel ve ekonomik dereceleri de yükseltendir. Bununla insanların birbirlerine göre değişik açılardan fazlalıklı yaratıldığı gerçeği vurgulanmaktadır. Çünkü insanların gerek zihinsel, gerek ekonomik, gerekse sosyal bakımlardan birbirlerine göre eksikli veya fazlalıklı yaratılması Rabbimizin bir sünnetidir ve dünyadaki düzenin sağlığı açısındandır. Bu konu hakkındaki detay En’âm suresinin tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 5, s: 368-369) verilmiştir.
* Arşın sahibidir.
Bu ifade Allah’ın mutlak yönetim gücünü elinde tuttuğunu belirtmektedir. Rabbimiz bunu çok farklı şekillerde onlarca ayette açıklamıştır.
* Buluşma günü için vahiy indirendir.

Kur’an’da geçen “ruh” sözcüklerinin “vahy” demek olduğu, daha evvel Kadr suresinin tahlilinde (Tebyinü’l Kur’an; c.1. s.482- 490) detaylı olarak verilmişti. Rabbimiz burada çok önemli bir konuya dikkat çekmektedir. Kendi emrinden olan yani bizzat Kendi işi olan ruh [vahy] indirmeyi dilediği kimseye yapmaktadır. Yani peygamber olarak göndereceği kimseyi kendisi seçmekte, bu konuya kimseyi müdahale ettirmemektedir. Bunu bir başka ayetinde daha açıklamaktadır:

Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/32)

Konumuz olan ayet grubunda Rabbimiz bu sıfatlarını zikrederek insanlardan sadece kendisine kulluk etmelerini, bir takım nesnelere kulluktan uzak durmalarını istemektedir.

14. ayette “Öyleyse, inkarcılar hoşlanmasa da dini sadece kendisine ait kılarak Allah’a dua edin” buyrulmaktadır. Ayetteki “inkârcılar hoşlanmasa da” ifadesinden, dini Allah’a has kılarken bir kesimin buna karşı koyacakları anlaşılmaktadır.

Onlar, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Hâlbuki Allah, sadece, kâfirler hoş görmeseler de Kendi nurunu tamamlamaya dayatıyor. (Tevbe/32)

“Dinin Allah’a has kılınması” konusu, bu sure indiği dönemlerde Kur’an’ın üzerinde sıkça durduğu bir konudur. Hatırlanacağı üzere bundan evvelki surede bu konuda vurgu üzerine vurgu yapılmıştı:

Şüphesiz ki Biz bu kitabı sana gerçekle indirdik. Öyleyse Dini sadece O’nun için arındırarak Allah’a kulluk et.
Dikkatli olun, halis din sadece Allah’a aittir. O’nun astlarından bir takım veliler edinenler: “Onlar [Allah’ın astlarından edindiğimiz veliler] bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsın diye biz onlara tapıyoruz.” [diyorlar]. Şüphesiz kendilerinin ihtilaf edip durdukları şeylerde,  onların arasında Allah hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve çok nankörün ta kendisi olan kişilere kılavuzluk etmez. (Zümer/2- 3).

De ki: “Ben kesinlikle dini yalnızca kendisine arındırarak Allah’a kulluk etmekle emrolundum. Ve bana Müslümanların ilki olmam için emir verildi.
De ki: “Şüphesiz Rabbime karşı gelirsem büyük günün azabından korkarım.
De ki, “Dinimi yalnız kendisine arındırarak Allah’a kulluk ediyorum. Buna rağmen siz O’nun astlarından dilediğinize kulluk yapınız. De ki:  “Şüphesiz asıl kaybedenler, kıyamet gününde kendilerini ve ehillerini [ailelerini ve yakınlarını] kayba uğratanlardır.”  Dikkatli olun, işte bu, apaçık bir kayıbın ta kendisidir. Onların üstlerinden ateşten tabakalar, altlarından da tabakalar vardır. -İşte Allah, kullarını bununla korkutuyor: “Ey kullarım! Bana takvalı davranın.- (Zümer/11- 16) H.Yılmaz

Yani, o gün insanlar, cinler ve şeytanlar Allah'ın huzurunda toplanacaklar ve ayrıca onların yaptıklarına şahitlik edecek olanlar da hazır bulunacaklardır.
27. Yani, dünyada birçok ahmak, kendi kendilerine ceberrut ve hükümdarlık iddiasında bulunmuşlar ve pekçok insan da onların bu iddiasını kabul etmişlerdir. Söyleyin bakalım, bugün asıl iktidar sahibi kimdir ve kimin hükümleri geçerlidir? Bu öyle bir ayettir ki, ne kadar büyük bir hükümdar olursa olsun, akıl sahibi bir insan, onu düşündüğünde haşyetinden titreyecektir. Nitekim yeri gelmişken burada tarihi bir olayı zikretmekte yarar vardır. Samanî hanedanından bir hükümdar olan Nasır b. Ahmed (H. 301'den 331'e kadar), Nişabur'u fethettikten sonra meclisin toplanmasını emretti ve tahtına çıktıktan sonra, Kur'an okunarak toplantının açılmasını istedi. Salih bir şahıs öne çıktı ve Kur'an'ın yukarıda sözü edilen bölümünü okudu. Nasır bu ayeti işitince dehşetle irkildi ve titremeye başladı. Hemen tahttan indi ve tacını başından çıkarıp "Ey Allah'ım! Hükümranlık bana değil sana aittir" diyerek secdeye kapandı. Mevdudi

Yani, "Hiçbir surette adaletsizlik olmayacaktır." Adaletsizlik çok farklı şekillerde olabilir. Birincisi, bir kimse hakkettiği mükafatı alamaz. İkincisi, bir kimse hakettiği mükafatı tam olarak alamaz. Üçüncüsü, kişi hakketmediği halde haksız yere cezalandırılır. Dördüncüsü, kişi cezayı hakkettiği halde ceza görmekten kurtulur. Beşincisi, bir kimseye hakkettiği cezadan daha azı verilir. Altıncısı, zulmeden beraat ederken, mazlum öylece bakakalır. Yedincisi, kişinin günahı bir başkasına yüklenir vs. Allah Teâlâ burada mahkemesinde bu tür adaletsizlikler yapılmayacağını ve herkesin yaptıklarının tam karşılığını alacağını buyuruyor.
Allah için sorgulama ve hesaba çekme hiç de zor iş değildir. Çünkü O, herkese rızık vermekte ve tüm kainatı da idare etmektedir. O her şeyi aynı anda işitir ve küçük büyük her iş O'nun kontrolü altında cereyan eder. Hiçbir surette O'nun bir işle meşgul olması, başka bir işle meşgul olmasını engellemez. Bu yüzden herkesi aynı anda hesaba çekmek, yargılamak ve karara bağlamak O'nun için zor değildir. Çünkü O, bütün ayrıntılara vakıftır. Ve hiçbir yalan O'nun mahkemesinde geçerli olmayacaktır. Mevdudi

Bu ayetlerde, 15. ayette uyarısı yapılan “buluşma günü” açıklanmaktadır. Buluşma günü, “herkesin meydana çıkarıldığı, hiç kimsenin bir şeyinin Allah’a gizli kalmadığı, herkesin yaptıklarıyla karşılıklandırıldığı ve haksızlık diye bir şeyin olmadığı gün”dür. Görülüyor ki, “Buluşma Günü” diye adlandırılan gün, bazı farklı nitelikleriyle ortaya konan “Kıyamet Günü”dür.

NEDEN BULUŞMA GÜNÜ?

Kıyamet gününün neden “buluşma günü” olarak nitelendiği şu gerekçelerle açıklanabilir:
* O gün herkes Rabbiyle buluşur.

De ki: “Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Bana ilâhınızın ancak bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Onun için her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih ameli işlesin ve Rabbine kullukta hiç kimseyi ortak etmesin.” (Kehf/110)

O’na kavuşacakları gün onların selamlamaları “selâm”dır. O [Allah] da onlar için cömertçe bir ödül hazırlamıştır. (Ahzab/44)

O gün yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek. Gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. (İbrahim/48)

* O gün herkes dünyada işlediği amelleriyle buluşur.

O gün her nefis/kişi, ne hayır işlemişse onları önünde hazır bulur. Yaptığı kötülükleri de. İster ki kendisi ile onun [yaptığı kötülükler]  arasında uzak bir mesafe bulunsun. Allah, sizi kendisinden çekindirir. Şüphesiz ki Allah, kullarına çok şefkatlidir. (Al-i Imran/30)

* O gün herkes birbiriyle buluşur, yüzleşir. Onlarca ayette belirtildiği gibi, tapınılan sahte ilahlar ile onlara tapan akılsızlar bir araya, karşı karşıya getirilirler.

Ayetteki “Kendilerinden hiçbir şey Allah'a karşı gizli kalmaz” ifadesi, insanların tüm eylem ve davranışlarının orada ortaya konup teşhir edileceği anlamındadır. Allah’tan hiçbir şeyin gizli kalmayacağının vurgulanmasının nedeni, akıllı geçinen nice insanın gaybde yaptıklarından Allah’ın haberinin olmadığını sanmaları, en azından tüm gizli suç ve günahları Allah’ın eksiksiz bildiği konusunda yeterli bilinçte olmamalarıdır.

Siz, işitme, görme duyularınız ve derileriniz aleyhinize şahitlik eder diye gizlenmiyordunuz. Velâkin yapmakta olduklarınızdan birçoğunu Allah’ın bilmeyeceğine inandınız. (Fussılet/22)

O gün yeryüzü bir başka yeryüzüyle değiştirilecek. Gökler de. Ve onlar, Bir ve gücüne karşı durulmaz olan Allah için ortaya çıkacaklardır. (İbrahim/48)

Onlar, insanlardan gizlenmek isterler de Allah'tan gizlenmek istemezler.  Halbu ki O [Allah], onlar O’nun sözden razı olmadığı şeyleri gece kurarlarken kendileriyle beraberdir. Ve Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır. (Nisa/108)

Ya da onlar, “Allah’a karşı yalan uydurdu” mu diyorlar. İşte eğer Allah dilerse senin de kalbini mühürler; batılı yok eder ve sözleriyle hakkı gerçekleştirir. Şüphesiz ki O, göğüslerde bulunan şeyleri çok iyi bilendir.
Ve O, kullarının tövbesini kabul eder, kötülüklerden affeder ve sizin işlemekte olduğunuz şeyleri bilir. (Şura/24, 25)

O gün siz arz olunursunuz, sizden hiçbir gizli, gizli kalmayacak. (Hakka/18)

İşte o gün yerküre tüm haberlerini; Rabbin kendisine vahyettiklerini bir bir söyler. (Zilzâl/4, 5)

Şüphe yok ki O, bütün sırların meydana çıkarıldığı gün onun geri döndürülmesine güç yetirendir. (Tarık/8, 9)

Hâlâ o [insan], kabirlerde olanların dışa atıldığı [ölülerin diriltildiği], göğüslerde olanların derlenip toparlandığı zaman, hiç şüphesiz o gün, Rabblerinin onlara gerçekten haber verici olduğunu bilmez mi? (Âdiyât/9- 11)

Ayette parantez cümlesi olarak yer alan “Bugün mülk kimindir? Sadece tek ve kahhar olan Allah'ındır!” ifadesi, Allah’ın dünyada verdiği nimetler sayesinde şımararak benlikleri kabaran, kendilerini kral, otorite, hükümdar sanan müşriklere karşı bir ilahi tokat mahiyetindedir. Onlar yüzlerine vurulan bu ilahi tokatla rezil rüsva olmaktadırlar.
Konumuz olan 16. ayetle ilgili olarak Mevdudî tarihten şöyle bir anekdot nakletmektedir:

Samanî hanedanından bir hükümdar olan Nasır b. Ahmed [H. 301'den 331'e kadar], Nişabur'u fethettikten sonra meclisin toplanmasını emretti ve tahtına çıktıktan sonra, Kur'an okunarak toplantının açılmasını istedi. Salih bir şahıs öne çıktı ve Kur'an'ın yukarıda sözü edilen bölümünü okudu. Nasır bu ayeti işitince dehşetle irkildi ve titremeye başladı. Hemen tahttan indi ve tacını başından çıkarıp "Ey Allah'ım! Hükümranlık bana değil sana aittir" diyerek secdeye kapandı. (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)
H.Yılmaz

Kur'an, tekrar tekrar insanlara, "Kıyamet uzak değil yakındır ve her an gelebilir" diye hatırlatmada bulunmaktadır. Örneğin bir yerde "Allah'ın emri geldi. Artık onu acele istemeyin." (Nahl: 1) Başka bir yerde, "İnsanların hesapları yaklaştı. Fakat onlar hâlâ gaflet içinde yüzçevirmektedirler." (Enbiya: 1) Yine başka bir ayette "kıyamet yaklaştı ve Ay yarıldı" (Kamer: 1) ve başka bir yerde de, "O yaklaşıcı, yaklaştı." (Necm: 56) diye buyurulmuştur. Bu ayetler ile insanlara, "kıyametin uzak olmadığı" söylenerek ikazda bulunuluyor ve "Allah'dan korkarak, bir saniye bile kaybetmeden kendinize gelin" deniliyor.
 "Hamîm" (Dost) kelimesiyle, arkadaşını bir zorluk ve sıkıntı içinde görür görmez, ona yardım etmeye koşan kimseler kastedilmektedir.
 Burada, kafirlerin "şefaat" hakkındaki inanç ve tasavvurları reddedilmektedir. Zalimlerden şefaat eden olmayacaktır. Çünkü şefaat etme hakkı sadece salih kullara verilecektir. Allah'ın salih kulları ise, zalim, fasık ve facir kimselerle dost olamayacakları için onlara şefaatte de bulunamazlar. Kafirler, müşrikler ve dalâlette olanlar dün nasıl düşünüyorlarsa, bugün de aynı düşüncelere sahiptirler. Öyle ki onlar hâlâ, bağlı oldukları şeyhlerin, kendilerinin cehenneme girmelerine razı olmayacaklarını ve Allah'a kendileri için ricada bulunarak, cehenneme girmekten kurtulacaklarına inanmaktadırlar. Bu yüzden Allah, şefaat edebilme durumunda olanların, şefaatlerinin kabul olunabileceğine dair hiçbir garantileri bulunmadığını bildirmektedir. Mevdudi

Rabbimiz yaklaşmakta olan ölüm/kıyamet gününün bazı korkunç ve dehşetli niteliklerini ön plana çıkararak elçisinden o zalim müşrikleri, özellikle de bu surenin 4- 6. ayetlerinde konu edilen kimseleri uyarmasını istemektedir. 15. ayette التّلاق telak [buluşma]” günü ile uyarı yapılmıştı. Bu ayette ise aynı uyarı “Yaklaşan Gün” ifadesiyle yapılmaktadır. O ölüm gününde kimsenin sözü geçmez, korkudan insanın yüreği ağzına gelir, kimse kimseye yardım edemez.
Ayetteki “yaklaşan gün” ifadesini hem ölüm hem de kıyamet günü olarak anlayabiliriz. Kıyametin saatini Rabbimiz kendi ilminde tutup kimseye bildirmemiştir. Buna karşılık o günün daima çok yakın olduğundan bahsetmiş, insanlara “bir saniye bile kaybetmeden kendinize gelin” diye ihtar etmiştir.

Yaklaşacak olan yaklaştı.
Onu Allah'ın astlarından kaldıracak yok. (Necm/57, 58)

İnsanlar için hesap yaklaştı. Onlar ise aldırmazlık içinde, yüz çeviricidirler. (Enbiya/1)

Ve gerçek vaat yaklaştığı zaman o küfretmiş olan kişilerin gözleri dönüverir: “Eyvah bizlere! Kesinlikle biz bundan gaflet içindeydik, aslında biz zalim kimseler idik." (Enbiya/97)

  O saat yaklaştı. Ve ay yarıldı/ay yarılacak/ay doğdu [her şey açığa çıkarıldı]. (Kamer/1)

Ayetteki “O zaman kalpler yutkunarak gırtlaklara dayanmıştır” ifadesi, sıkıntı ve bunalımı ifade eden bir deyimdir. Yoksa gerçekten kalpler kopup ağza gelmez.
Bu ifadeyi pekiştiren birçok ayet vardır:

Hani onlar, üst tarafınızdan ve sizden daha aşağıdan size gelmişlerdi. Ve hani gözler kaymıştı, yürekler gırtlaklara ulaşmıştı. Ve siz Allah hakkında zan yaptıkça zan yapıyordunuz. (Ahzab/10)

Ancak o boğaza gelip dayandığı zaman ve o zaman siz nazar edip duruyorsunuzdur [onun karşısında bulunuyorsunuz]. (Vakıa/83, 84)

Ve yüzler de var ki o gün asıktırlar.
Zannederler ki kendilerine belkıran yapılır.
Hayır… Hayır… Köprücük kemiklerine dayandığı zaman,
ve “Kim tedavi edicidir! [Çare bulan kimdir!]” denildiği [zaman],
ve o [can çekişen kişi] bunun o ayrılık anı olduğunu anladığı [zaman],
ve bacak bacağa dolaştığı [zaman],
işte o gün sevk [sürülüp götürülmek], sadece Rabbinedir. (Kıyamet/24- 30)
Ayetin son cümlesindeki “zalimler” ifadesi ile kastedilenler ise müşriklerdir.  H.Yılmaz

Allah'ın kuşatıcı bilgiye sahip olması, burada, kelimenin alışılmış anlamıyla “şefaat”in neden Allah'a karşı geçerli olamayacağının bir sebebi olarak gösterilmiştir (karş. sure 10, not 27). M.Esed

Yani, gerçek veya hayalî azîzler/velîler yahut melekler (ellezîne zamiri, sadece akıl sahibi, düşünen kimseler için kullanılır). M.Esed

Yani, Allah, sizin ma'bud edindiğiniz ilahlar gibi kör ve sağır değildir. Dolayısıyla bir kimseyi yargılarken O'ndan bazı ayrıntılar gizli kalmaz. Mevdudi

Ölüm ve sonrasında gerçekleşecek olan olaylarla uyarı yapıldıktan sonra Rabbimiz bu iki ayette de gözlerin hainliğini ve akıllarda tasarlanmış ama dışa vurulmamış olanları da bildiğini bildirerek uyarısına devam etmektedir. O’ndan herhangi bir şeyi saklamanın, O’ndan kaçmanın, saklanmanın imkânı yoktur. Öyleyse bu gerçeği göz ardı etmeden hareket etmelidir.
Ayetteki “gözlerin hainliği” ifadesi dikkat çekicidir. İnsanlar açısından en kapalı suç, gözle yapılan suçtur. Öyle ki, bu suçlar başkaları tarafından teşhis ve tespit edilemezler. Allah ise bunları da bilmektedir. Bunları bilen, el ve ayak gibi organlardan ortaya çıkan kusurları, ihanetleri zaten bilir.
Gözlerin hainliği” ifadesini müşriklerin Resulullah ve müminlere olan kinli ve ihanet içeren bakışları olarak da anlamak mümkündür.

O küfredenler o zikri/Kur'an'ı işittikleri zaman az daha seni gözleriyle gerçekten kaydıracaklardı/devireceklerdi ve "O şüphesiz bir delidir" diyorlardı.
Allah insanların dış organlarıyla yaptıkları her şeyi bildiği gibi akıllarından geçenleri de; planladıklarını da bilir. (Kalem/51)

Ve and olsun insanı Biz yarattık. Nefsinin kendisine neler fısıldadığını da biliriz. Ve Biz ona şah damarından daha yakınız. (Kaf/16)

Allah’ın göğüslerde olanları da bildiğini ifade eden onlarca ayet mevcuttur.
Müşriklerin Allah’ın astlarından dua edip durdukları varlıklar ise herhangi bir şeyi gerçekleştiremezler. Bu hususu bildiren çok sayıda ayet vardır.
20. ayet Rabbimizin
السّميعSemî’” ve “ البصيرBasîr” sıfatı ile bitmektedir. Burada sanki insanlara “Allah, sizin veli edindiğiniz ilahlar gibi kör ve sağır değildir. Dolayısıyla bir kimseyi yargılarken O'ndan bazı ayrıntılar gizli kalmaz” şeklinde bir mesaj verilmektedir. H.Yılmaz

 

"Elbeyyinat" kelimesi üç anlamda kullanılmış olabilir: 1) Taşıdığı özellikler bakımından Allah tarafından gönderilen peygamberler, 2) Peygamberlerin getirdiği mesaj, 3) Dünyadaki hayat hakkında vaz edilen kanunlar. Yani bu kurallar, dürüst, ahlâk ve salih ameller öğreten bir insanın yalancı ve çıkarcı olmadığının açık bir ispatıdır. Mevdudi

Bu ayetlerde müşrikler, gelip geçtikleri yerlerde gördükleri eski uygarlıkların kalıntılarından ibret almaya davet edilmektedir. Akıllı insan, tarihi olgulardan ibret alandır. Çünkü geçmiş kâfirler, şimdiki kâfirlerden daha kuvvetli ve yeryüzünde daha tesirli idiler.
21. ayetin başlangıcındaki “Onlar yeryüzünde gezmediler mi?” sorusubir “istifham-ı inkari” olup “bunları görüp duruyorlar da niçin ibret almıyorlar?” demektir.

Meskenlerinde gezip durdukları şu kendilerinden önce yok ettiğimiz bunca nesiller, onlar için kılavuz olmadı mı? Şüphesiz ki bunda akıl sahibi olanlar için nice deliller vardır. (Ta Ha/128)

Yeryüzünde dolaşmadılar mı ki onların, kendisiyle akledecekleri kalpleri ve kendisiyle işitecekleri kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur. (Hacc/46)

Kur’an’da eski medeniyetler ile ilgili bilgi edinip onlardan ibret almayı öğütleyen daha pek çok ayet vardır. H.Yılmaz

Hz. Musa ve kardeşi Hz. Haruna karşı, Firavun, Haman ve Karun üçlüsü karşı çıkmışlardı. Bunlar sırasıyla, siyasetin, askeriyenin ve ekonominin temsilcileri idi. M.Sağ

Hz. Musa (a.s) kıssası ile ilgili ayrıntılar için Bkz. Bakara an: 64-76, Nisa an: 206, Maide an: 42, A'raf an: 93-109, Yunus an: 72, 94; Hud an: 19, 104-111, Yusuf giriş bölümü, İbrahim an: 8, 13; İsra an: 113-117, Kehf an: 57, 59, Meryem an: 29-31, Taha an: 5-75 ve giriş bölümü, Müminun an: 39 ve 42, Şuara an: 7, 49, Neml an: 8-17, Kasas giriş bölümü, an: 1-57, Ahzab: 69, Saffat: 114-122.
"Apaçık alamet ile gönderdik." Yani, O'nun Allah tarafından gönderildiğine ve arkasında Alemlerin Rabbi Allah'ın kuvveti bulunduğuna hiçbir şüphe yoktur. Kur'an'da Hz. Musa'nın (a.s) kıssası ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Kıssayı dikkatle irdelediğimizde, sözkonusu alâmetlerin niteliğini anlamamız mümkündür. Örneğin, Hz. Musa (a.s) Firavun'un kavminden bir kişiyi öldürmüş ve korkudan ülkeyi terketmişti.
Yakalanması için emir çıkmış olmasına rağmen, bir gün aniden elinde asa doğrudan doğruya Firavun'un huzuruna çıkageldi ve "Ben Rabbimiz olan Allah'ın elçisiyim, getirdiğim hidayeti kabul edin." diyerek Firavun'a ve devlet erkanına çağrıda bulundu. Fakat hiçkimse ona el kaldırmaya cesaret edemedi. Oysa Hz. Musa'nın (a.s) kavmi (İsrailoğulları) baskı altında eziliyordu. Nitekim Hz. Musa'yı (a.s) cinayet suçundan yakalasalardı, Hz. Musa'nın (a.s) kavmi, değil Firavun'a isyan etmek, ağızlarını açmaya bile cesaret edemezlerdi. Öyle anlaşılıyor ki, Firavun ve onun devlet erkanı, "Mucize-i Asa" ve "Yed-i Beyza" alametlerini görmeden önce, "Suçlu olmasına rağmen, doğrudan doğruya huzurumuza kadar geldiğine göre, o herhalükarda büyük bir güce dayanıyor." diyerek Hz. Musa'dan (s.a) korkmuşlardı. Daha sonra Hz. Musa (a.s) peşpeşe mucizeler gösterdiğinde bunun bir sihir olmadığı konusunda hiçbir şüpheleri kalmamış ve bilakis bunun, Allah'ın verdiği bir güç olduğunu anlamışlardır. Çünkü hangi sihirbaz, bir asayı gerçek bir yılan haline dönüştürebilir? Yine hangi sihirbazın isteği üzerine bir ülkeyi açlık ve kuraklık sarar ve o ülkeye tufan gelir de sonra o sihirbazın işareti ile gelen tufan sona erer? İşte bu nedenlerden ötürü Kur'an, Firavun ve devlet erkanının Hz. Musa'nın (a.s) peygamberliğini her ne kadar reddediyorlarsa da, aslında O'nun gerçekten Allah tarafından gönderildiğini bildiklerini beyan ediyor. (Daha fazla izah için bkz. A'raf an: 86-89, Taha an: 29-53, Şuara an: 22-41, Neml an: 16Mevdudi

Hz. Musa'ya önce tâbi olduğu -ama sonra karşı çıktığı- söylenen Kârun konusunda bkz. 28:76 vd. ve not 84. “Hâmân” ismi etrafındaki bir açıklama için bkz. 28:6, not 6. M.Esed

Bu ayetten itibaren, İsrailoğulları tarihinin en önemli olayının açıklaması başlamaktadır. Fakat İsrailoğulları bu olayı unuttukları gibi, Kitab-ı Mukaddes ve Talmut'ta da sözkonusu olay zikredilmemiştir. Yine İsrailliyatta böyle bir olaydan bahsedilmiyor. Ancak Kur'an-ı Kerim, üzerindeki sis perdesini kaldırarak bu hadiseyi dünya tarihine aktarmıştır. Sözkonusu olay, Hz. Musa (a.s) ile Firavun'un mücadele ettikleri dönemde cereyan etmiştir. Bu kıssayı, tarafsız olan ve Kur'an'a karşı taassup içinde bulunmayan bir kimse okuduğu takdirde olayın hakka davet açısından çok önemli olduğunu kabul edecektir. Ayrıca Hz. Musa (a.s) gibi yüce bir şahsiyetin getirdiği mesajı kabul ederek, onun gösterdiği mucizelerin de tesiriyle, Firavun'un devlet erkanından bazı kimselerin pekala iman etmeleri doğal karşılanabilir. Nitekim sözkonusu mü'min, Firavun'un Hz. Musa'yı öldürmek istediğini görünce sırf Hz. Musa'yı korumak için, o ana kadar gizlediği imanını açığa vurmuştur. Fakat ilim ve araştırmacılığın objektif olması gerektiğini savunan oryantalistler, Kur'an'ın bu açık ifadelerini nedense anlamak istememişlerdir. Bu, onların Kur'an'a karşı gösterdikleri taassubun apaçık bir delilidir. Örneğin, İslâm Ansiklopedisi'ne Hz. Musa (a.s) hakkında makale yazan oryantalist, bu olay hakkında şunları söylüyor: "Kur'an'ın bu hikayesine göre, Firavun'un kavminden bir devlet adamı, Musa'yı savunmaya çalışır. Fakat bu husus sarih değildir. (VL/28) Acaba bu kıssa Haggay'da geçen Yetro'nun Musa'ya yumuşak davranması için Firavun'a rica etmesi olayıyla ilgili olabilir mi?"
Güya ilmin ve araştırmacılğın objektifliğinden bahsedenler, adeta Kur'an'ın her ifadesinde bir yanlışlık bulabilmek için yemin etmişlerdir. Öyle ki bir yanlışlık bulamazlarsa bile, en azından çeşitli şüpheler meydana getirmeye çalışmaktadırlar. Sözgelimi onlar, "Haggayda zikredilen Yetro'nun kıssası Hz. Musa'nın (a.s) doğumundan çok önceleri geçmiş olmasına rağmen, Hz. Peygamber (s.a) bu kıssayı öğrenerek Kur'an'a almıştır," iddiasıyla "Kur'an'da bu husus sarih değildir" diyerek şüpheler meydana getirmeye çalışıyorlar. İşte ilmin ve araştırmacılığın objektifliğinden dem vuran oryantalistlerin, İslâm, Kur'an ve Hz. Muhammed (s.a) sözkonusu olunca ortaya koydukları tavır bu şekilde oluyor.
Firavun bu sözleriyle, aslında Hz. Musa'yı öldürmek istediğini, ancak başkaları engel olduğu için öldüremediğini anlatmak istiyor. Oysa onun içindeki korku, Allah'ın elçisine el kaldırmasına engel olmaktaydı.
Yani, ben bunun bir devrim yapabileceğinden veya bozgunculuğa neden olacağı için tehlikeli olduğundan korkuyorum. Bu yüzden o, herhangi bir şey yapmadan önce, çıkaracağı bozgunculuğu önleyebilmek için onun öldürülmesi gerekir. Firavun'un öne sürdüğü bu neden, Hz. Musa'nın öldürülmesi için yeterli bir delil olarak görülmüştür.
Firavun'un korktuğu hususlardan birisi olan "dini değiştirmek" ifadesinin iyice anlaşılması gerekir. Çünkü Hz. Musa (a.s), Firavun'un korktuğu bu husus dolayısıyla öldürülmeyi hak etmiştir. Buradaki "din" ifadesi ile yönetimin işleyiş biçimi kastedilmektedir. Yani, Firavun'un deyimiyle: "Ben onun, hükümdarınızı değiştireceğinden korkuyorum" deniliyor. (Ruhu'l-Meani, cilt: 24, sh: 56) Başka bir ifadeyle, "onların siyaset, kültür, medeniyet, ekonomi ve Mısır'da yürürlükte olan sistemleri" burada "din" olarak nitelenmiştir. Firavun, Musa'nın yaptığı davet sonucunda sözkonusu sistemin değişeceğinden korkuyordu. Fakat her sahtekar politikacı gibi Firavun da, aslında kendi iktidarının elinden gideceğini söylememiş ve tam tersine "Ey Kavmim! Musa'nın hareketi, sizlerin dinini yıkmaya yönelik olduğu için ben onu öldürmeyi istiyorum. Ama ben kendimi değil, sizleri düşünüyorum. Sizler benim iktidarımdan yoksun kaldığınız takdirde, çok kötü durumlara düşersiniz. İşte bu yüzden Musa'nın öldürülmesi gerekir. Nitekim o, bir vatan-millet düşmanıdır." demiştir. Mevdudi

. Burada birbirine müsavi iki ihtimal sözkonusudur. Ya Hz. Musa (a.s) Firavun'un meclisinde tehdit edilmiştir ya da Firavun bu planını devlet erkanına açıkladığında, içlerinden biri Hz. Musa'ya gelip haber vermiştir. Her iki ihtimal de olabilir. Ancak önemli olan, bu tehdide Hz. Musa'nın (a.s) verdiği cevaptır. Yani o, Firavun'un tehdidine kulak asmamış ve hiçbir surette korkmamıştır. Bu hadisenin Kur'an'da zikrediliş biçiminden, Rasulüllah'ın (s.a) da ahiretten korkmayanlara ve kendisini öldürmeyi planlayanlara aynı cevabı verdiği anlaşılıyor. Mevdudi

Geçmiş medeniyetlerin araştırılıp ibret alınması istendikten sonra, ortaya hemen bir ibret tablosu konmuştur. Bu tablo, 23- 46. ayetlerde anlatılan “Musa’nın tebliği, Firavun ve çevresindekilerin Musa’ya karşı koyuşları ve karşı koyanların helaki” tablosudur.
Ayetlerde söz konusu olaylara çok kısa değinilmiştir. Bu olaylarla ilgili detay geçmiş surelerde [A’raf, Ta Ha, Şuara ve Kasas’ta] bulunmaktadır.
Firavun, Musa (as) kendisine gelip de Allah’ın elçisi olduğunu duyurunca, Allah’ın elçisini sihirbazlıkla ve yalancılıkla itham etmiştir. Elçi Allah’ın ayetlerini ulaştırdıktan sonra da Allah’ın gücü karşısında dayanamayacağını hesap etmeden “Onunla [Musa ile] birlikte iman etmiş kişilerin oğullarını öldürün; kadınlarını ise sağ bırakın! Bırakın beni, öldüreyim Musa'yı, o da Rabbini çağırsın!” diyerek katliam planları yapmış, bu şeni planını da “Şüphesiz ben onun sizin dininizi değiştirmesinden veyahut yeryüzünde kargaşa çıkarmasından korkuyorum” sözleriyle gerekçelendirmiştir.
Sözü edilen bu katliam planı, Firavun yönetiminin İsrailoğulları’na yönelik tasarladığı ikinci katliamdır. Birincisi, Kasas/4’te anlatıldığı üzere, Musa’nın (as) doğduğu yıllarda olmuştu. Allah’ın Musa’nın (as) annesine vahyi sayesinde Musa (as) suya bırakılarak bu katliamdan kurtarılmıştı.
Firavun’dan nakledilen “Bırakın beni, öldüreyim Musa'yı” ifadesi, Firavun’un Musa’yı (as) öldürmesine adamları tarafından mani olunduğu intibaını vermektedir. Anlaşılan o ki, Firavun’un çevresinde ya Musa’ya (as) inanmış kimseler vardı, ya da en yakınındaki adamları Firavun’a “Musa'yı öldürme, çünkü o, güçsüz bir sihirbazdır. Onun sihri ile sana üstün gelmesi mümkün değildir. Bu nedenle, eğer onu öldürürsen, insanların kafasına ve kalplerine bir şüphe sokmuş olursun. Sonra da onlar, ‘Musa haklı idi. Firavun ve taraftarları ona karşılık veremedikleri için onu öldürdüler’ derler” demekteydiler. Belki de onlar, Firavun’un Musa (as) ile boğuşup durmasının işlerine yarayacağını, ikisi arasındaki mücadele devam ederken yönetimde istedikleri gibi rahat davranacaklarını düşünmüşlerdi.
Firavun’un “Bırakın beni, öldüreyim Musa'yı” demesinin şöyle bir nedeninin olması da ihtimal dâhilindedir: Belki de Firavun Musa’dan (as) korkuyor, ona herhangi bir saldırı anında Allah’ın onu koruyacağına inanıyordu. Bu nedenle de, durumu kurtarmak için etrafındakilerin kendisini engellediği görüntüsünü veriyordu.
Firavun’dan nakledilen “Şüphesiz ben onun sizin dininizi değiştirmesinden veyahut yeryüzünde kargaşa çıkarmasından korkuyorum” ifadesinden, Musa’nın (as) halktan kendine taraftarlar bulacağı, Mısır’da anarşi yaratacağı ve iktidara tehdit oluşturacağı yönünde Firavun’da büyük bir kaygı oluştuğu anlaşılmaktadır.

DİN NEDİR?

“Din” sözcüğü, yukarıdaki ayette, Mâûn suresinde gördüğümüz “ceza/karşılık” anlamından ayrı olarak “toplum nizamı, yaşam kurallarının bütünü, yani şeriat” anlamında kullanılmıştır. Ancak bu sözcük ile kastedilen düzen, sadece Allah'ın koyduğu ilkeleri kapsayan Hakk Düzen'den ibaret olmayıp insanlar tarafından kurulan beşeri düzenleri de kapsamaktadır. Bu anlamda din, ister hak ister batıl olsun, ister Allah ister insanlar tarafından kurulmuş olsun, her türlü toplum nizamı, yaşam kurallarının bütünü demektir.
Bu durumda gerek Mekkelilerin ve Mısırlıların oluşturdukları düzenler, gerekse bugünkü toplumlarda oluşmuş bulunan kapitalizm, sosyalizm, liberalizm, komünizm gibi ekonomik düzenler de birer din sayılmalıdır.
Kurallarını Allah'ın koyduğu Hakk Din ise Kur'an'da “Allah'a ait din”, “Ed-Dinü’l-Hanif”, “Ed-Dinü’l-Kayyim”, “Muhlisine lehü’d-Din”, “Ed-Dinü’l-Halis” ve “İslâm” adlarıyla yer almıştır.
Kelâm bilginleri “Hakk Din”i şöyle tarif etmişlerdir: “Hakk Din, Yüce Allah'ın kullarını hakka ulaştırmak üzere peygamberleri aracılığı ile akıl sahibi insanlara tebliğ ettiği, onları dünya ve ahiret mutluluğuna kavuşturan sistem, Allah'ın koyduğu hükümlerdir.”
Hakk Din ile diğer beşeri dinler, yasama ve yürütme açısından birbirlerinden farklıdırlar, ayrıktırlar; birleşemezler, kesişemezler. Zaten birleşmemeli ve kesişmemelidirler.
Hakk Din'in Allah tarafından belirlenmiş, siyasî, iktisadî, hukukî ana ilkeleri vardır. Doğal olarak beşerî dinlerin de bu konularda ilkeleri vardır. Bu noktada Müslüman kendi dinini, Müslüman olmayan da kendi dinini/düzenini yaşamalıdır. Kimse bir diğerininkine karışmamalıdır.  Fitne olmadığı sürece Müslüman, Müslüman olmayana zor kullanmamalıdır. Müslüman da İslam’ın ilkelerinin tamamını kabullenmeli, saf dinine yapay dinlerin ilkelerinden karıştırmamalıdır. Hak Din’deki herhangi bir ilkenin yerine yapay dinlerden bir ilke benimsenmesi, Rabbimizin Bakara/85’deki beyanı gereği kâfirliktir. Herkesin mertçe, sonucuna katlanmak kaydıyla mümin veya kâfir olma özgürlüğü vardır.
Bu konu hakkında Kafirûn suresinin tahlilinde (Tebyinü’l_Kur’an; c: 1, s: 324-326) açıklama yapıldığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Karş. 36:20-27'de ve özellikle, not 15'deki müminin kıssası.

Lafzen, “bir yalancıyı”. Müsrif'i “kendi kişiliklerini harcayanlar” [veya “harcamış olanlar”] şeklinde çevirmem konusunda bkz. 10:12'nin son cümlesi ile ilgili not 21. Böylece, burada sözü edilen anonim mümin şöyle düşünür: Hz. Musa'nın getirdiği mesaj o kadar ikna edicidir ki, o'nun düzmece bir vahiy iddiasıyla “kendi kendini harcayanlardan biri” -yani, kendini manevî olarak tahrip edenlerden biri- olmadığının başlı başına bir kanıtı olmaktadır. M.Esed

Adının Ciba olduğu rivâyet edilen bir zat. İbn-i Abbas, Firavun soyu içinde bu adamdan ve bir de kadından başka inanmış yoktu demiştir. 28. sûrenin 20. âyetinde de bahsedilen zat, budur. A.K.G

Yani, o sizlere apaçık işaretlerle, kendisinin Allah'ın gönderdiği bir peygamber olduğunu göstermiştir. Burada o mü'min, daha önce bahsi geçen mucizelere telmihte bulunmaktadır. İzah için bkz. A'raf an: 87-96, İsra an: 113-116, Taha an: 29-50, Şuara an: 26-Neml an: 16.
Yani o, sizlere apaçık işaretlerle peygamberliğini ispat etmiş olmasına rağmen, yine de sizler onu yalancı olarak kabul ediyorsanız eğer, onu kendi haline bırakın. Çünkü o, büyük bir ihtimalle haklıdır ve fakat buna rağmen siz onu öldürürseniz, Allah'ın azabını davet etmiş olursunuz. Yok o bir yalancıysa, Allah onu zaten bildiği bir şekilde cezalandıracaktır. Hz. Musa (a.s) aşağı-yukarı aynı sözleri Firavun'a söylemiştir. "Eğer bana inanmıyorsanız, bari beni kendi halime bırakın." (Duhan: 21)
Firavun'un devlet erkanından olan bu mü'min kişi, başlangıçta konuşurken Hz. Musa'nın (a.s) getirdiği dine iman ettiğini açığa vurmamıştı. İlk başta, Firavun'un sadık adamlarındanmış ve de kavminin iyiliği için tavsiyede bulunuyormuş gibi konuşmuştu. Ancak sözlerinin Firavun'un ve etrafının üzerinde bir etkisi olmadığını görünce, sonraki ayetlerde belirtildiği gibi imanını açıkça ilan etmiştir.
Bu cümle iki anlama da gelebilir. Bu mü'min kişi, şimdilik imanını açığa vurmayı istemediği için, özellikle açık olmayan müphem bir ifade kullanmıştır: "Sizler Musa'nın dürüst, yüksek meziyetleri olan, ahlâk sahibi bir kimse olduğunu açık açık görüyorsunuz. Fakat yine de onu, iftira atmakla ve yalancılıkla suçluyorsunuz. Bu iki zıt özelliğin bir insanda birleşmesi mümkün değildir. Dolayısıyla böylesine dürüst ve yüce bir ahlâka sahip olan insanın, "Ben peygamberim" diyecek kadar büyük bir iftirayı Allah'a isnad etmesi düşünülemez." Diğer bir anlamı ise, "Sizler yalan uydurarak haddi aşar ve Musa'yı öldürürseniz, Allah size hiçbir surette hidayet nasip etmez" şeklinde olabilir. Mevdudi

Yani, Allah'ın sizlere verdiği güç ve iktidar gibi nimetler karşısında niçin nankörlük yapıyor ve O'nun gazabını davet ediyorsunuz?
Firavun'un verdiği cevaptan, kendi devlet erkanından olan bu şahsın, Hz. Musa'ya (a.s) iman etmiş olduğunu farketmediği anlaşılıyor. Çünkü Firavun o mü'mine kızmamış, ancak söylediklerine de kulak asmamıştır. Mevdudi

Yani, günahkarlara bu dünyada verilen ceza, bir haksızlık değildi: çünkü bunu hak etmişlerdi. Sonraki iki ayet ise Hesap Günü'ne işaret etmektedir. M.Esed

Yani, Allah kullarına azab göndermeyi ve onları helak etmeyi istemez. Fakat onlar haddi aşarak azabı hakettikleri takdirde, artık azabın gelmesi, adaletin yerini bulması demektir. Mevdudi

24 Böylece, yalnız Hz. Yusuf'un peygamberliğini reddetmekle kalmayıp aynı zamanda Allah tarafından bir peygamber gönderilme ihtimalini tamamen inkar ettiniz (Zemahşerî). Öyle anlaşılmaktadır ki Hz. Yusuf, Mısır'da, sadece, Arap kökenli olup, İbranice'ye çok yakın bir dil konuşan (karş. sure 12, not 44) ve bu nedenle Hz. Yusuf'un tebliğinin ruhuna duygusal ve kültürel olarak yakınlık duyan yönetici sınıf Hiksos'lar tarafından kabul edilmiş, nüfusun geri kalan kesimi ise o'nun tebliğ ettiği öğretiye düşmanlık beslemişlerdi. M.Esed

Yani, sizlerin dalâlet ve inadınızın durumu tıpkı şöyledir: Hz. Musa'dan (a.s) önce Hz. Yusuf'un (a.s) peygamber olarak gönderildiğini ve onun yüce bir ahlâka sahip olduğunu kabul ediyorsunuz. Yine o dönemdeki Firavun'un rüyasını doğru bir şekilde tabir etmek suretiyle, onları yedi yıl süren bir kıtlıktan kurtardığını da biliyorsunuz. Ayrıca tüm kavminiz Hz. Yusuf'un yönetiminin bereketli ve adil olduğuna ve Mısır'ın öyle bir dönem görmediğine bizzat şahittir.
Buna rağmen sizler yine de ona iman etmediniz ama ölümünden sonra onu hâlâ takdirle yad ediyor, hatta ondan bu yana "Allah bir peygamber göndermemiştir" diyecek kadar onun üstün meziyetlerini övüyorsunuz. Sonra da bu bahaneyle, gönderilen peygamberleri reddediyorsunuz. Kısaca sizler hidayeti kabul etmek istemiyorsunuz.
Burada, Allah'ın, mü'min şahsın sözlerine kendi sözlerini eklediği anlaşılmaktadır. Mevdudi

Lafzen, “kendilerine gelmiş hiçbir otorite [yahut “delil”] olmadan”; yani vahiy gerçeğini inkar etmelerini destekleyecek güçlü bir kanıta sahip olmadıkları halde; cedele fiili, esas olarak, “iddia etti/ileri sürdü” anlamına gelir: fî edatı (“konusunda” veya “hakkında”) ile kullanıldığında, bir hakikate “karşı çıkma”yı, yahut “onu sorgulama”yı ifade eder.

Lafzen, “her kibirli, küstah [kişinin] kalbini”. Allah'ın müzmin günahkarın kalbini “mühürlemesi”nin bir açıklaması için bkz. 2:7, not 7. M.Esed

Yani, Allah şu üç özelliği taşıyan kimseleri dalâlette bırakır. 1) Kişi amelleri dolayısıyla o kadar fısk ve fücûra dalmıştır ki artık onlardan hoşlanmaya başlar. 2) Doğru yolu ve islah olmayı kabul etmediği gibi, peygamberlerin getirdiği mesaja ve apaçık ayetlere şüpheyle bakar. Ayrıca tevhid ve ahiret hakkında öne sürülen tüm delilleri kabul etmekten kaçınır. 3) Allah'ın kitabının ayetlerine akla ve mantığa uymayan gereksiz itirazlarda bulunarak, Allah'ın vahyettiği mesajı inatla inkar eder. Bu, onun elinde bir delil olduğu için değil, zihinsel olarak yozlaşmasının bir sonucudur. İşte Allah, bu üç özelliğe sahip olanları dalâletin kucağına atar ve artık hiçkimse onları kurtaramaz.
Yani, Allah hiç kimsenin kalbini haksız yere mühürlemez. O, ancak mütekebbir ve cebbar olanların kalbini mühürler. Tekebbür ile, insanı Hakka teslim olmaktan alıkoyan sahte bir büyüklük duygusu, cebbarlık ile de, Allah'ın kullarına zulmetmek, yani İslâm'ın yasakladığı zulmü irtikab etmek suretiyle Hak'dan kaçmak ve halka zulmetmek kastediliyor. Mevdudi

Mü'min şahıs konuşmasına devam ederken, Firavun Hâmân'a döner ve onunla konuşmaya başlar. Güya, o müminin söyledikleri pek o kadar dikkate değer şeyler olmadığı için, Firavun böylesine bir mütekebbir tavırla, ondan yüzçevirerek, "Göklerin yollarına erişeyim de, Musa'nın ilâhına çıkıp bakayım" demektedir. (İzah için bkz. Kasas an: 52-54) Mevdudi

İman etmiş kişinin yaptığı uyarıdan sonra çevresindekilerin bu sözlerden etkileneceğinden korkan Firavun, Musa’nın (as) getirdiği tevhidi sınayacağını ve eğer doğ­ru olduğu ortaya çıkarsa bunu çevresindekilerden gizlemeyeceğini; doğru olmadığı ortaya çıkarsa da dinleri üzerinde sabit kalmalarını sağlayacağını his­settirmek maksadı ile aklı sıra saldırmaya başlamış, veziri Haman’a “Ey Hâmân! Sebeplere; göklerin sebeplerine ulaşmam için bana bir kule yap da Musa’nın ilahına muttali olayım [Musa'nın ilâhının ne olduğunu anlayayım]. Ve şüphesiz ben onun yalancı olduğuna kaniyim” diyerek akla aykırı sözler söylemiştir.
Firavunun Haman’dan bu talebi Kasas suresinde şöyle yer almıştı:

Firavun da; “Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh bilmedim. Ey Haman, benim için çamur üzerine hemen ateş yak [tuğla imal et] da Musa’nın ilâhına muttali olmam için bana bir kule yap. Ve şüphe yok ki onun yalancılardan biri olduğuna kesinlikle inanıyorum” dedi. (Kasas/38)

Burada kısaca değinilen olaylar,  Şuara suresinde şöyle anlatılmıştı:

Firavun: “Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir ki?” dedi.
O [Musa]: “Eğer yakinen bilmiş olsanız, O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan
şeylerin Rabbidir.”
O [Firavun], yanı başında bulunanlara “İşitmiyor musunuz?” dedi.
O [Musa]: “O, sizin Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın da Rabbidir” dedi.
O [Firavun]: “Size gönderilen bu elçiniz kesinlikle mecnundur” dedi.
O [Musa]: “Şayet aklınızı kullansanız, O, doğunun, batının ve ikisinin arasında
bulunanların Rabbidir” dedi.
O [Firavun]: “Benden başka ilâh edinirsen, ant olsun ki seni zindana
kapatılmışlardan kılarım” dedi.

Firavun Haman’a o sözleri söylerken böyle bir tanrının olmadığını, Musa’nın yalan söylediğini ima etmek istiyordu.
Firavun’un Haman’a böyle bir yapı [rasathane] yaptırıp yaptırmadığı açıklanmamıştır.
Haman ile ilgili açıklamamızı Kasas suresinin tahlilinde (Tebyinü’l Kur’an; c.4. s.206-208) yaptığımızdan, detayın oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Yani, dünyanın geçici zevkleri yüzünden Allah'ı unutmanız sadece akılsızlığınızdandır. Mevdudi

Yani, dünyevî hesapların/hayallerin üstünde. Rızk kavramı (yurzekûn fiiliyle ifade edilmiştir) burada, “bir canlı için faydalı veya güzel olan her şey” şeklindeki kapsamlı anlamında kullanılmış olup hem maddî nesneleri, hem de zihnî ve ruhî değerleri kapsamaktadır; bu nedenle yurzekûn fiilini (lafzen, “onlara rızık verilecektir”) “onlara nimetler verilecektir” şeklinde çevirdim. M.Esed

Yani, dünyevî hesapların/hayallerin üstünde. Rızk kavramı (yurzekûn fiiliyle ifade edilmiştir) burada, “bir canlı için faydalı veya güzel olan her şey” şeklindeki kapsamlı anlamında kullanılmış olup hem maddî nesneleri, hem de zihnî ve ruhî değerleri kapsamaktadır; bu nedenle yurzekûn fiilini (lafzen, “onlara rızık verilecektir”) “onlara nimetler verilecektir” şeklinde çevirdim. H.Yılmaz

 

Yani, "Onların Allah'ın ortakları olduğuna dair bende ilme dayanan bir delil bulunmamaktadır. Hal böyleyken ben nasıl olur da, Allah'ın ortakları kabul ederek, onlara ibadet ederim?" Mevdudi

Bu cümle birkaç anlama gelebilir. Birincisi, "Onların dünyada da ahirette de herhangi bir ilâhlık hakkı bulunmuyor ki, ben, başkalarını onlara kulluk etmeye çağırayım." İkincisi, "Onlar kendiliğinden bir ilâhlık davası gütmemişlerdir, ahirette de gütmeyeceklerdir. Sadece sizler onlara ilâhlık izafe ettiniz." Üçüncüsü, "Onlara yalvarıp yakarmanın bir anlamı yok. Çünkü onlar, dünyada böyle bir yetkiye sahip olmadıkları gibi ahirette de sahip olamayacaklardır."
"Haddi aşmak", Allah'tan başka ilâh kabul etmek, kendini ilâh yerine koymak, Allah'a isyan etmek, dünyada Allah'ı ve ahireti hiç hesaba katmadan, sorumsuzca yaşamak ve herşeye zulümde bulunmak demektir. Mevdudi

Mü'min şahıs, Firavun'un ve saltanatının tüm baskı ve zulmünün üzerine geleceğini bile bile, bu sözü söylemiştir. O, sadece yönetimde işgal ettiği mevkiyi değil, canını dahi kaybedeceğini bilmesine rağmen, Allah'a tevekkül ederek ve vicdanının sesine uyarak, yapması gereken görevi yerine getirmiştir. Mevdudi

Firavun’un yakınlarından olup o güne kadar imanlı olduğunu gizlemiş olan kişi yeniden devreye girerek Firavun ve çevresine öğüt vermeye devam etmiştir. Bu ayet grubunda o öğütler nakledilmiştir.

“YAKINDA ANACAKSINIZ!

İnançlı kişi sözlerini “Artık siz, benim sizin için söylediklerimi yakında anacaksınız” diye bitirmiştir. Bu sözler tehdit içeren bir nitelik taşımaktadır. Gerçekleşeceği belirtilen “anma, hatırlama” olayı Firavun ve avenesinin “boğulma” vakti olabileceği gibi, kıyamette insanın kıyamet dehşetlerini bizzat yaşadığı an da olabilir. H.Yılmaz

Öyle anlaşılıyor ki, bu mü'min şahıs, Firavun yönetiminin önemli bir kademesinde görev yapmaktaydı. Çünkü imanını açığa vurarak, Firavun'a karşı gelmesine rağmen, Firavun ona açıkça bir zarar vermeye cesaret edememiştir. İşte bundan dolayı Firavun ve etrafı, bu mü'mini öldürme planlarını gizli gizli yapıyorlardı. Fakat Allah onların planlarını boşa çıkardı.
Buradaki açıklamanın üslubundan da hadisenin Firavun ile Hz. Musa (a.s) arasındaki mücadelenin son döneminde vuku bulduğu anlaşılmaktadır. Öyle ki Firavun bu mücadelenin sonunda ümitsiz bir hale düşerek Hz. Musa'yı (a.s) öldürmeye niyetlenmiştir. Ancak devlet erkanından biri kendisine karşı gelince, o, Hz. Musa'nın (a.s) kendi adamlarını da etkilediğini görerek çekinmişti. İşte bu yüzden Hz. Musa'yı (a.s) yakalamadan önce, kendi adamlarından Hz. Musa'ya tabi olanları tasfiye etmeye karar vermiş ve sözkonusu planlarını kurarken, Hz. Musa'ya hicret emri gelmiştir. Sonuçta Firavun, Hz. Musa'yı takip için, onların peşinden giderek ordusuyla birlikte felakete garkolmuştur. Mevdudi

Yani, peygamberler ve bu pasajda sözü edilen müminler tarafından gece gündüz uyarılmış oldukları ateşe. M.Esed

Bu ayet, berzah aleminde vuku bulacak azabı ispatlamaktadır. Nitekim bu husus birçok hadis kitabında "kabir azabı" başlığı altında yer almıştır. Allah Teâlâ burada açık bir surette sözkonusu azabın iki safhasını beyan etmiştir. Birinci safha, Al-i Firavun'a verilecek olan şiddeti az olan azabtır. Bu azab şu şekilde olacaktır: Onlar sabah akşam cehennem ateşi ile karşı karşıya getirilerek dehşet içinde kalacaklardır. Kıyametten sonra ise asıl cezayı görecek ve ateşe atılacaklardır. Yani, onlar boğulduktan sonra, kıyamet gününe kadar geçecek süre içinde sabah akşam o ateş kendilerine gösterilecektir. Ancak bu azab sadece Firavun ve kavmine mahsus olmayıp, tüm kafirler, kıyamete kadar aynı muameleye tabi tutulacaklardır. Allah'ın salih kullarına ise, kıyametten sonra da kendilerini bekleyen o güzel cennet manzaraları sabah akşam gösterilecektir. Buhari, Müslim ve İmam Ahmed, Abdullah b. Ömer'in (r.a) Rasulüllah'dan (s.a) rivayet ettiği şöyle bir hadisi nakletmişlerdir: "Sizlerden biri öldüğünde, ona ölümünden sonra, cennet ya da cehennem ehli de olsa, sabah akşam gideceği yer gösterilir ve "İşte dirildikten sonra Allah'ın seni göndereceği yer burasıdır" denilir." Daha fazla bilgi için bkz. Nisa: 97, En'am: 93-94, Enfal: 50, Nahl: 28 ve 32, Müminun: 99-100, Yasin: 26-27, Muhammed: 27, an: 37. Mevdudi

( Ahirette gece de, gündüzün yarısı da yoktur.) ‘ Orada onlar asla boş ve yararsız bir söz işitmeyecekler; iç huzuru ve esenlik dileğinden başka hiçbir söz ve orada sabah akşam azıklandırılacaklar.’ Meryem-62  Yani her zaman. Kur’an da Firavun ailesi için Guduvv ve aşiyy kelimeleri kullanılmışken cennetliklerin durumu için Burka ve aşiyy sözcükleri kullanılmıştır. Ateşe sunulmak, ateşe girmekten farklıdır.Ateşe sunulanlar insanların ruhlarıdır; ateşe girecek olanlar ise ruhlarla beraber bedenlerdir. ‘Allah onu  (kavminin) şeytani tuzaklarından korudu. Firavun’un ailesi ise şiddetli bir azabın pençesine düştü..’ Mü’min-45 Ayetteki kötü azap dünya hayatındaki sıkıntılardır.

 ‘ Allah Firavunu (herkese ibret olarak) dünya ve ahiret azabı ile cezalandırdı.’ Naziat-25 Allah bu ayette cezalandırma yeri olarak dünya ve ahiret azabı ifadesi ile bu cezanın hem dünyada ve hemde ahirette çekileceği dolayısı ile kabirle bir ilgisi olamadığı anlaşılmaktadır. Firavun ve ailesinin dünyada manevi veya psikolojik sıkıntılar çekmesi, ölüm hallerinde meleklerin onların canlarını alırken yüzlerine ve arkalarına vurması, denizde boğulurken sıkıntılar çekmeleri, ayrıca ölürken kendilerine ahirette gidecekleri yerin manevi olarak gösterilmesi veya muhaliflerin iktidarı ele geçirmesi nedeniyle hayatın her sabah-akşam onlar için ateşe dönüşmesi ilk etapta akla geliyor.

‘ Firavun, kıyamet gününde kavminin önüne düşecek ve onları (çekip) ateşe götürecektir.Varacakları yer ne kötü yerdir! ‘ Hud-98  ‘ Onlar burada da, kıyamet gününde de lanete uğradılar.(Onlara) verilen bu armağan ne kötü armağandır! ‘ Hud-99  “ Andolsun ki, biz de Firavun’un taraftarlarını ders alsınlar diye yıllarca kuraklık ve mahsul kıtlığı ile cezalandırdık.” Araf-130  Sabah-akşam ifadesi, yirmidört saatlik günün tamamı demektir. Sabah gündüzü akşam da geceyi geceyi temsil eder.Dünyada çekilen sıkıntılar, ölürken çekilen sıkıntılar ve kıyamette çekecekleri sıkıntılar olarak özetleyebiliriz.

 “ Hatalarından dolayı boğuldular, ateşe sokuldular; kendilerine Allah’tan başka yardımcılar da bulamadılar.” Nuh -25 Bu ayeti başka bir ayetle açıklayalım  “Nuh kavmine gelince, peygamberleri yalancılıkla itham ettiklerinde onları, suda boğduk ve kendilerini insanlar için bir ibret yaptık. Zalimler için acıklı bir azap hazırladık” Furkan-37  Bu azabın ve ateşin doğrudan ahiret ile ilgili olduğu görülür.

“ Allah’a karşı yalan uydurandan ya da kendisine bir şey vahyedilmemişken bana vahyolundu diyenden ve ben de Allahın indirdiği gibi vahiy indireceğim diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimler ölüm dalgaları içinde, melekler ellerini uzatmış: Haydi canlarınızı verin; Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve onun ayetlerine karşı büyüklük taslamanızdan ötürü bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız derken onların halini bir görsen.” En’am -93

  Bu ayetin öncesinde Kur’anın hak kitap olduğu, ona inanmayanların bataklıkta oyalanmakta oldukları, Kur’anın kendinden önceki kitapları onayladığı, öncelikle Mekke toplumunu, ardından da tüm insanlığı uyarmak için indirildiği, ahirete inananların ona inandığı ve ibadetlere devam ettikleri ifade edilmektedir.Sonraki ayette ise herkesin ilk yaratılışta olduğu gibi Allah’ın huzuruna tek tek çıkmış olacakları, dünyadayken hayallere dalınan şeyleri geride bırakmış olacakları, şefaatçi diye beklenenlerin ortalıkta görünmeyeceği, aralarındaki tüm bağların kesilmiş olacağı ve şefaatçi sanılanları kaybolup gitmiş olacakları bildirilmektedir.“Gir cennete! Denildi. Keşke dedi, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrama mahzar olanladan kıldığını kavmim bilseydi !” Yasin 26-27 Başka bir meal Muhammed Esad

“ Ve ona : Cennete gireceksin! Denildiğinde Keşke dedi, kavmim bilseydi. Rabbimin benim geçmişteki günahlarımı bağışladığını ve beni saygın kişiler arasına dahil ettiğini! “

 Yasin-26,27  (Prf. Mehmet Okuyan)

Bu ayetlerde, işini Allah’a havale eden mümin kişi ile onun karşısındaki Firavun, Haman ve Karun gibi inançsızların akıbetleri hakkında bilgi verilmektedir. Bu ayetler ile Allah yolunda olanların daima kurtulacakları, karşı duranların ise helak olacakları, dünya ve ahirette azaba çarptırılacakları mesajı verilmektedir.
Ayetteki “Allah onu [o mümini], onların kurdukları tuzakların kötülüklerinden korudu” ifadesinden anlaşıldığına göre, Firavun bu mümin kişiye açıkça bir kötülük yapamamış, ona açıkça zarar vermeyi göze alamamış ve onu hile ile ortadan kaldırmayı düşünmüştür. Buradan da bu kişinin Firavun’a çok yakın bir kimse olduğu anlaşılmaktadır. Allah onların tüm planlarını altüst etmiştir.
Bu ayetler “kabir azabı” inancına malzeme yapılmıştır. Halbuki bu ayetler Firavun’un dünyada çektiği sıkıntıları ve ahirette çekeceği cezayı nakletmektedir. H.Yılmaz

Onlar kendi lider, önder ve yöneticilerinden birşeyler umdukları için değil, o gün onları zelil etmek için bu soruyu yönelteceklerdir. Mevdudi

Yani, bizler de, sizler de hakettiğimiz karşılığı aldık. Allah artık kararını vermiştir ve hiçkimsenin O'nun kararını değiştirmeye gücü yoktur. Mevdudi

Yani, günahkarların öteki dünyada çekecekleri azabı gözetmekle yükümlü bulunan semavî güçlere: muhtemelen günahkarların bilinçlerindeki gecikmiş bir uyanmanın mecazî ifadesi. M.Esed

Klasik müfessirlere göre bu cevap, “cehennemin bekçileri”nin mahkum olan günahkarlar için aracılık yapmayı reddetmelerini ve onlara, sanki, “yapabiliyorsanız siz yalvarın” demelerini ifade etmektedir. Ama bana öyle geliyor ki, burada günahkarların önceki bâtıl tapınma nesnelerine ve düzmece değerlere adanmışlıklarına dolaylı olarak îmada bulunulmaktadır -bu durumda, cevabın anlamı, “Allah'a ortak koşmuş olduğunuz bu hayalî güçlere şimdi yalvarın ve size yardım edip edemeyeceklerini görün!” şeklinde olur. Bu dünya hayatında “hakikati inkar edenler”in yakarışlarında saklı bulunan avunmadan (dalâl) söz eden bir sonraki cümle de, bu yorumu desteklemektedir- çünkü, Hesap Günü, bütün bu avuntular sona erecektir. M.Esed

Yani, Allah'ın peygamberleri sizlere açık açık ayetlerini gösterdiklerinde, sizin onları yalanlayarak, inanmamanız ve inkar etmeniz bir gerçektir. Dolayısıyla şimdi bizlerin, sizler adına Allah'a dua etmemiz nasıl mümkün olsun? Üstelik dua edebilmemiz için hiçbir gerekçeye bile sahip değilsiniz. Çünkü sizlerin gerçek bir özrü bile bulunmamaktadır. Fakat çok arzu ediyorsanız, buyurun kendiniz müracaat edin. Ancak şunu da iyi bilmelisiniz ki, sizin gibilerin müracaatı asla kabul olmayacaktır. Mevdudi

Bu ayetlerde ahirete ait bir tartışma sahnesi aktarılmaktadır. Sahnede Firavun gibi büyüklük taslayanlar ile İsrailoğulları gibi zayıf düşürülmüşler yer almıştır. Buna benzer sahneler daha önce de birçok kez nakledilmişti. Ancak buradaki anlatım biraz daha detaylıdır.

Müstekbirler [kibirli zalimler] ile mustazaflar [ezilenler] kendi aralarında şöyle tartışmaktadırlar:
— Şüphesiz bizler size uyan kimseler idik. Şimdi siz bizden, ateşten bir bölümü savabiliyor musunuz?
—Şüphesiz hep onun içindeyiz. Şüphesiz Allah, kullar arasında hükmünü vermiştir.”
Bu tartışmanın detayı A’raf suresinde verilmişti.

(Allah onlara) “Sizden önce geçmiş cinn ve insden [tanıdığınız- tanımadığınız] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der]. Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder]. Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” dediler [derler]. (Allah:) “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” dedi [der].
Öncekiler de sonrakilere “Sizin bize karşı fazlalığınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” dediler [derler].
Şu, âyetlerimizi yalanlayan ve onlara karşı büyüklenenlere, işte onlara göğün kapıları açılmayacak ve deve [veya halat] iğne deliğinden geçmedikçe onlar cennete girmeyeceklerdir. Biz suçluları işte böyle cezalandırırız.
Onlar için cehennemden yataklar, üstlerinden de örtüler vardır. Ve Biz zalimleri işte böyle cezalandırırız. (A’raf/38- 41)

49 ve 50. ayetlerde ise başka bir sahne yer almaktadır. Cehennemin ortasındaki suçlular ile cehennemin bekçileri arasında şu diyalog geçer:
— Rabbinize dua edin de bir gün olsun bizden azaptan hafifletsin. 

Size elçileriniz açık kanıtları getirmediler miydi?” diye sorarlar.

  Onlar:
— Evet [getirmişlerdi].
— Öyle ise kendiniz dua edin!
Diyalogdan anlaşıldığına göre, ateş içindeki suçlular doğrudan Allah’a yalvarmayıp bekçilerden Allah’a aracı olmalarını istemektedirler. Bunun nedeni, Allah’a yüzlerinin olmayışı, 52. ayette de görüleceği gibi, Yüce Allah’ın onları lanetlemiş olmasıdır.

Artık Sûr’a üflendiği zaman, işte o gün aralarında soy sop ilişkisi yoktur. İstekleşemezler de [kimse kimseden bir şey isteyemez].
Böylece kimlerin tartıları ağır basarsa, işte bunlar asıl kurtuluşa erenlerdir.
Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir; cehennemde sürekli kalıcıdırlar.
Orada onlar dişleri sırıtır halde iken ateş yüzlerini yalar.
“Benim ayetlerim size okunmadı mı? Siz ise onları yalanlıyordunuz.
Dediler ki: “Rabbimiz! Azgınlığımız bizi yendi ve biz, bir sapıklar topluluğu olduk.
Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha aynısını yaparsak işte o zaman gerçekten biz zalimleriz.
O [Allah] dedi ki: “Alçaldıkça alçalın orada! Bana konuşmayın da... (Müminun/101- 108)  H.Yılmaz

İzah için bkz. Saffat an: 93.
Yani, Allah'ın mahkemesi kurulduğunda, O'nun huzurunda bütün şahitler hazır bulunacaktır. Mevdudi

Lafzen, “kötü bir yurt”. La‘net teriminin esas anlamı “uzaklaştırma” veya “dışlamak”tır; Kur’an terminolojisinde ise “iyi olan her şeyden uzaklaştırılma”yı (Lisânu'l-‘Arab) ve özellikle de, “Allah'ın rahmetinden dışlanma”yı göstermektedir (Zemahşerî). M.Esed

Rabbimiz elçilere ve inanmış kişilere dünya hayatında ve şahitlerin kalktığı gün [ahiret günü] yardım edecek, tanıkların ayağa kalktığı gün müşriklerin mazeretleri kendilerine hiçbir fayda vermeyecektir. Rabbimiz onları rahmetinden uzak tutup kendilerine yurtların kötüsünü [cehennemi] verecektir.

Allah: ”Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz”  yazmıştır. Şüphesiz Allah Kaviyy’dir, Aziz’dir. (Mücadile/21)

Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O’da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. (Muhammed/7)

O, kendi imanları ile birlikte, imanca fazlalaşsınlar diye müminlerin kalplerine sekine [güven- moral- mutluluk] indirendir. Göklerin ve yerin orduları da yalnızca Allah'ındır. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. (Fetih/4)

Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz. (Al-i Imran/139)

Ve ant olsun ki gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle galip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle galip gelenlerin ta kendisidir.” (Saffat/171- 173)

52. ayette konu edilen “zalimler”, birçok yerde ifade ettiğimiz gibi, müşriklerdir. “... zalimlere özür dilemeleri fayda vermez” ifadesi, müşriklerin orada rahmet edilmeyeceğine, kesinlikle cehennemden çıkarılmayacağına delalet etmektedir.

LÂNET [LA‘NET]: اللعنة [la‘net], “kovmak, uzaklaştırmak, iyilik ve faydadan mahrum bırakmak” anlamındaki la‘n sözcüğünden türemiş bir sözcüktür. Eski Araplar bu sözcüğü “ailenin veya sülalenin bir ferdinin dışlanması” anlamına kullanırlardı. لعين [la‘în] ve ملعون [mel‘ûn] sözcükleri de buradan gelmiştir. La‘net Allah tarafından olursa, “dünyada iyilikten, âhirette de lütuf ve merhametten mahrum bırakma”; insanlar tarafından olursa, “küfür, dışlama, sövme, hakaret ve beddua” anlamında kullanılır. (Lisanü’l Arab; c.8, s. 91, 92) H.Yılmaz

Yani, biz Musa'ya görev verdikten sonra, onu kendi haline bırakmayıp, adım adım takip ettik ve koruduk. Burada ince bir imada bulunuluyor. "Ey Muhammed! Biz Musa'yı nasıl koruduysak, seni de Mekke'li müşriklerin zulmünden koruyacak, sana yol gösterecek ve yardım edeceğiz. Seni onların ellerine bırakmayacağız." Mevdudi

Zımnen, “ve işte böyle, vahyimizi Muhammed'e de indirdik”. Bu ifade, 51. ayetin başındaki “Biz, elçilerimizi ve iman etmiş olanları ... koruyacağız” sözleriyle bağlantılı bulunmakta, böylece, Hz. Musa'yı desteklemiş olan müminin daha önce geçen kıssasının maksadını açıklamaktadır. “Akıl-iz‘ân sahibi olan [İsrailoğulları]na” ve bu sayede onların Hz. Musa'nın mesajından ders çıkarabilmelerine yapılan atıf, kuşkusuz, Kur’an'ın izleyicilerine, bu ilahî kelâmın da, “akıl-iz‘ân sahipleri” (ulu'l-elbâb), “düşünen bir halk” (kavmun yetefekkerûn) ve “akıllarını kullanan bir halk” (kavmun ya‘kilûn) için olduğunu hatırlatmaktadır. M.Esed

Yani, Hz. Musa'ya karşı gelenler nasıl hidayetten mahrum kaldılarsa ve biz Hz. Musa'ya inanan İsrailoğulları'nı Kitab'a nasıl varis kıldıysak, sana karşı gelenler de öyle hidayetten mahrum kalacak, sana tâbi olanlar ve mesajı taşıyanlar da Kur'an'a varis olacaklardır. Mevdudi

Bütün klasik müfessirlere göre yukarıdaki pasaj, ilk bakışta Hz. Peygamber'e, ama aslında o'nun aracılığıyla bütün müminlere hitap etmektedir. Hz. Peygamber'in kendisi için de bkz. 24:31'in son cümlesi ile ilgili not 41. M.Esed

Yani, içinde bulunduğunuz durumun niteliği dolayısıyla temkinli davranmalısınız.
Bu va'd, yukarıdaki cümleye atfedilmektedir. Yani biz, elçimize ve iman edenlere muhakkak surette yardım ederiz.
Siyak ve sibaktan, burada sözkonusu edilen hata ile, Hz. Peygamber'in (s.a) sabırsızlığının kastedildiği anlaşılıyor. Hz. Peygamber (s.a), şiddetli muhalefet ve zulüm nedeniyle, Allah'tan bir mucize ile yardım etmesi ve üzerindeki zulmü hafifletmesi için dua ediyordu. Bu istek, tevbe etmeyi gerektirecek derecede bir günah değildir. Ancak Allah, elçisine şöyle buyurmuştur: "Senin gibi yüce bir makama sahip şahsiyete, böylesine bir tavır yakışmaz. Sürdürmekte olduğun davada, bir dağ gibi sabit olmalı ve metanet göstermelisin. Bunun için Allah'a tevbe ve istiğfar ile hamdet."
Yani, Allah'ı hamd ile tesbih, iman edenlerin karşılaştıkları zorluklar karşısında, oldukça etkili bir silahtır. İşte mü'minler, bununla güçlüklere karşı koyarlar.
"Sabah ve akşam hamd ile tesbih ediniz" emrinin iki anlamı olabilir: 1) Daimi surette Allah'ı hatırlayın. 2) Belli vakitlerde namazı ikame edin. İkinci anlam kabul edildiği takdirde, bu ifade namazın beş vakit kılınmasına delil teşkil eder. Nitekim bu sure nazil olduktan sonra müslümanlara beş vakit namaz farz olmuştur.
"Sabah ve akşam (Aşiyya ve'l İbkâr). "Elaşiyya" kelimesi, Arapça'da güneşin zevalinden gecenin ilk bölümüne kadar olan vakit için kullanılır. Yani bu vakit, öğle namazından yatsı namazına kadar olan kısmı kapsar. "Elibkar" kelimesi ise, imsaktan güneşin doğuşuna kadar olan bölümdür. İşte bu, sabah namazıdır. Daha fazla bilgi için bkz. Bakara an: 5, 59-60, 263, Hud an: 113, Hicr an: 53, İsra giriş bölümü, an: 1 ve 91-98, Taha an: III, Nur an: 84-89, Ankebut an: 76-79, Rum an: 24 ve 50. Mevdudi

Bkz. yukarıdaki not

Lafzen, “hiçbir zaman yetiş[e]meyecekleri” yahut “yerine getiremeyecekleri”. Bu, birçok bilinemezciyi (agnostic) insanın “kendi kendine yeterli” olduğu ve bu nedenle, başarılarının sınırı olmadığı ve daha üstün bir Güc'e karşı sorumlu olduğunu varsaymanın gereksiz bulunduğu düşüncesine yönelten kibirlenmeye bir atıftır. Karş. bu bağlamda Kur’ânî vahyin ilklerinden biri olan 96:6-7: “İnsan ne zaman kendini yeterli görse fütursuzca azar.” Bu “kendi kendine yeterlilik” tamamen bir yanılsama olduğundan, dünya görüşlerini onun üstüne bina edenler, “aşırı büyüklenme duygularını hiçbir zaman tatmin edemezler”. (Karş. aynı zamanda yukarıda 35. ayetteki “kibirli, küstah kalpler”e atıf.) M.Esed

Yani, Allah kime üstünlük sağlamışsa, gerçekten üstün olan odur. Kureyş'in ileri gelenleri her ne kadar kendilerini üstün görme sevdasında iseler de, bu, onların kuruntularından başka bir şey değildir.
Yani, onlar, Kur'an'ı anlamadıkları veya Kur'an'da bir eksiklik buldukları için itiraz etmiyorlar. Onların itiraz etmelerinin asıl nedeni, kendilerini Hz. Peygamber'e (s.a.) tabi olmaktan engelleyen gurur ve tekebbürleridir. Ancak, bir gün gelecek ve bugün kendilerini daha üstün ve liderlik için daha ehil gördükleri, mağlup edebilmek için ne kadar adice olursa olsun hiçbir hileyi yapmaktan geri kalmadıkları o Peygamber'e (s.a) teslim olmaya mecbur kalacaklardır.
Yani, Hz. Musa (a.s) Firavun'un tehditlerine karşı nasıl Allah'a sığınmış ve hiçkimseye aldırış etmeden davasında ısrar etmişse, sen de Allah'a sığınarak, Kureyş'in ileri gelenlerine aldırmadan hak davanda ısrar et. Mevdudi

Bu ayette müşriklerin ne kadar zavallı oldukları anlatılarak ellerinde hiçbir kanıtları, güçleri olmadan Allah’a karşı çıkmaları kınanmaktadır. Kuru bir kibir sahibidirler ve delilsiz hareket etmektedirler. Kur’an’da bir eksiklik, yetersizlik, tutarsızlık buldukları için değil, kibirlerinden dolayı, Elçi’yi kıskandıkları için böyle yapmaktadırlar.

Bizim baz aldığımız Mushaf'ta bu ayetin Medeni olduğu zikredilir. Bazı müfessirler bu ayetin Yahudilerin büyüklenerek Peygamber'e Mesih Dcccal'ın sahipleri olduğunu, sonra onun ortaya çıkarak dünyaya hakim olacağını, düşmanlarını ortadan kaldıracağı­nı, Yahudilerin geçmiş otorite ve krallıklarını geri getireceğini söylemeleri üzerine indi­rildiğini rivayet ederler. Bunu rivayet eden müfessirler, Allah'ın Peygamber'e, onun fit­nesinden kendine sığınmasını emrettiğini söylerler. (Derveze; et-Tefsirü’l Hadis) Hâlbuki bu ayette verilen mesaj yukarıda 34. ayette de verilmişti. Ayetlerde bahsedilen konu Mekke’de cereyan eden olaylardır. O nedenle bu ayetin Medeni olması uzak bir ihtimaldir. H.Yılmaz

Yani, bir bütün olarak evrenin. Kur’an, insanın evrenin yalnızca küçük ve önemsiz bir parçası olduğu gerçeğini vurgulamak suretiyle, bir önceki ayette işaret edilen insan merkezli dünya görüşünün saçmalığına işaret etmektedir. M.Esed

Bu kadar büyük kâinâtı yaratan Allâh, elbette insanları ikinci kez yaratabilir. Bu, O'nun için çok basittir. S.Ateş

Surenin yukarıdaki kısmında, Kureyş'in ileri gelenlerinin hile ve tehditleri hakkında gerekli yorumlar yapıldıktan sonra, şimdi de hitap halka çevrilmiştir. Allah, Hz. Peygamber'in (s.a) tebliğ ettiği mesajın hak olduğunu ve bu mesajı kabul etmenin kurtuluş, reddetmenin ise felaket olacağını bildirmiştir. İlk olarak ahiret konusu ele alınmıştır, çünkü, kafirlerin en çok garibine giden bu düşünce idi. Onlar ahiret hayatını, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir düşünce sanıyorlardı.
Bu delil, ahiret hayatını ispat etmek üzere öne sürülmüştür. Çünkü kafirler "Ölümden sonra dirilmek mümkün değildir" diyorlardı. Allah ise, "Bunu ancak akılsızlar söyler" diye buyurdu. Biraz olsun düşünecek olurlarsa eğer, bu koskoca nizamı yaratan Allah'a, insanı yeniden diriltmenin güç olmayacağını anlayacaklardır. Mevdudi

Bu, ahiret hayatı için bir delildir. Yukarıda ahiret hayatının mümkün olacağı ifade edilirken, burada da ahiretin akla ve mantığa uygun olduğu söylenmiştir. Bilakis ahiretin ve hesap gününün olmaması, akla ve mantığa aykırıdır. Çünkü bir kimsenin kötü işler yapmak suretiyle yeryüzünde bozgunculuk yapması ve sonunda hiçbir ceza görmemesi veya salih ameller yapıp, bunlara karşı bir mükafat elde etmemesi, akla da mantığa da aykırıdır. Böyle bir düşünce yanlış ise eğer, akıl sahibi her insan hesap gününün olmamasını da yanlış bulacaktır. Çünkü hesap gününün olmaması demek, iyilik yapanlarla kötülük yapanların sonlarının aynı olması demektir.
Bu düşünceyi kabul ettiğimiz takdirde, ahlâk denen kavram ortadan kalkar. Çünkü o takdirde kötülük yapanlar, bu dünyada diledikleri şekilde yaşadıkları için akıllı sayılacaklardır. Onlar hiç çekinmeden başkalarının haklarını çiğnerler ve nasıl işlerine geliyorsa hiçbir sınır tanımadan öyle hareket ederler. Salih kimseler ise, aptal olmuş olurlar. Çünkü onlar sırf iyilik yapmak için birçok zorluğa katlanırlar, fedakarlıklar yaparlar ve ahlâka aykırı pekçok şeyi kendi çıkarları sözkonusu olsa dahi yapmazlar. Mevdudi

Yani, tanıdıkları dünyanın bir sonunun olduğunu itiraf etmeye yanaşmazlar: bu, yukarıdaki 56. ayette sözü edilen “küstahça kendini beğenmişliğin” başka bir yüzüdür. M.Esed

Burada kıyamet, çok kesin bir vakıa olarak beyan edilmiştir. Yine bu vakıa burada ilmi delillere dayalı olarak değil, kesin bir vahye istinat ettirilerek belirtilmiştir. Böylesine kesin bir bilgi sadece vahiy yoluyla elde edilebilir. Bizler akli delillerle, kıyametin ancak mantığa uygun olduğunu söyleyebiliriz. Daha ileri giderek "Kıyamet mutlak surette gelecektir" diyebilecek zatın ise, ancak mutlak ilim sahibi olması gerekir ki, bu da Allah'tan başkası değildir. İşte burada kıyas ve istidlal yolunun bir dine temel teşkil edemeyeceği ve bu bağlamda dinin Allah tarafından gelen bir vahye istinad etmesi gerektiği açıklanıyor. Mevdudi

Bu ayet gurubunda inkârcılara ahiretin kesinlikle olacağı delillerle ispat edilmekte ve bu delilleri idrak edemeyenler kör olarak nitelenmektedir.

Kim Benim zikrimden [Benim anılmamdan / Benim öğüdümden] yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim / yaşam vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: “Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşrettin?” [Allah] Der ki: “Bu böyledir, ayetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun [cezalandırılıyorsun].” (Ta Ha/124- 126)

57. ayette, öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere karşı getirilen akli bir delil söz konusudur. Sanki müşriklere: “Göklerin ve yerin yaratılması,  insanların ya­ratılışının tekrarlanmasından daha büyüktür, zordur ve karmaşıktır. Buna rağmen gökleri ve yeryüzünü yaratabilen Allah insanı yeniden niye yaratamasın?” denilmektedir.

Yoksa o insan başıboş bırakılacağını mı sanır?
O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi?
Sonra bir alak [embriyon] idi de sonra onu yaratmış sonra da düzene koymuştur;
ki ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi var etmiştir.
Peki, bu [bütün bunları yapan] ölüleri diriltmeye kadir [güç yetiren] değil midir? (Kıyamet/36- 40) H.Yılmaz

Her türlü istek ve ihtiyaç Allah'tan istenir. Ancak, unutmayalım ki, çalışarak çabalayarak. Yoksa, hiçbir iş yapmadan, çabalamadan değil. M.Sağ

Rabbimiz bu ayetinde herhangi bir şarta bağlamadan kullarının kendisine dua ve yalvarışta bulunmalarını istemekte; dua edenlere karşılık vereceğini, kendisine ibadet ve dua etmekten büyüklenenleri ise aşağılanmış olarak cehenneme sokacağını bildirmektedir. Ayette dolaylı olarak verilen diğer bir mesaj da, insanların dua ve ibadetlerinde sadece Allah’a yönelmeleri gerektiğidir.

Ve kullarım, sana Benden sordukları zaman; biliniz ki şüphesiz Ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasına cevap veririm. O halde reşit olmaları için onlar da Bana karşılık versinler ve bana inansınlar. (Bakara/186)

De ki: “Duanız olmasa Rabbim size kıymet verir mi ki de siz kesinkes yalanladınız? Artık size o kaçınılmaz olacaktır.” (Furkan/77)

Görüldüğü gibi, Rabbimiz kullarına vereceği karşılığı “Bana dua edin ki size karşılık vereyim” hükmüyle doğrudan kendisine dua edilmesi, yani kendisinden istenmesi şartına bağlamıştır. Buradan çıkarılması gereken sonuç, duayı ancak Allah’ı hakkıyla takdir edenlerin yapabileceği gerçeğidir. Çünkü kişinin önce nasıl bir ilaha yalvaracağını bilmesi, sonra da O’ndan istemesi gerekmektedir. Böyle yapılmayan dualar yanlış adrese gönderilen dilekçelere benzer. Hem yerine ulaşmaz hem de alan hiçbir şey yapmaz. Allahın dışında hiç kimse; peygamberler, yatırlar, şeyhler, ağabeyler, üstatlar insanın duasını duymaz ve yardımcı olmazlar.
Dua konusu En’am suresinin sonunda ayrı bir başlık altında (Tebyinü’l-Kur’an; c: 5, s: 480-497) ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.  H.Yılmaz

Bu bölümde, ahiret ile ilgili delilden sonra, Hz. Peygamber (s.a) ve Kureyşli müşrikler arasında temel ihtilaf konusu olan tevhid ele alınıyor.
Yani, "Duayı kabul edip etmemek benim elimde olduğu için boş yere başkalarına yalvarmayınız." Bu ayeti anlayabilmek için aşağıdaki üç hususu iyice kavramak gerekir:
1) İnsanoğlu ancak semî (işiten) ve basîr (gören) olduğuna inandığı, yani duasını duyan ve kendisini gören birine dua eder ve yalvarır. Kendisine dua edilen, aynı zamanda olağanüstü bir iktidara sahip olmalıdır. Çünkü insan, dünya şartlarının üstünde ve dışında bir güce malik olduğuna inandığı zata, bu idrak içerisinde dua eder. Bu, aynı zamanda dua eden kimsenin, istekte bulunduğu zat karşısındaki aczinin bir ikrarıdır. Böylece kişi, kendisini görmediği halde, her zaman ve her yerde o zata gizli ve açık, sessiz ya da sesli dua eder. O dua ederken, dua ettiği zatın kendisini nerede bulunursa bulunsun gördüğüne, sesini işittiğine ve her an duasına icabet edebilecek bir kudrete sahip olduğuna inanır. Tüm bunları bilmesine rağmen, bir insan yine de Allah'tan başkasına yalvarırsa apaçık şirk işlemiş olur. Çünkü, bu kimse Allah'tan başkasına yalvarıyorsa eğer, o, Allah'ın sıfatlarını bir başkasına veriyor demektir.
Halbuki bu kimse, Allah'ın semî (işiten) ve basîr (gören) olduğuna gerçekten inansa kesinlikle bir başkasına dua etmek aklının ucundan bile geçmez.
2) Bir şahıs, yetki, sahibi olmadığı halde başka birisini yetki sahibi kabul etse dahi, yine de gerçek değişmeyecektir. Yani, gerçek yetki sahibi kim ise, o yine yetki sahibi olmaya devam edecektir. Çünkü gerçek yetki kainatı idare eden, mutlak kudret sahibi, semî ve basîr olan Allah'a mahsustur. Allah'ın dışında hiçkimse insanoğlunun dualarını duyamaz ve kabul edemez. Bu hakikate rağmen bazı kimseler, peygamberleri, velileri, melekleri, yıldızları, cinleri ve tüm sahte ilâhları Allah'a ortak koşsalar bile, Allah'ın vahid ve mutlak kadir oluşu gerçeği değişmez.
3) Bu hususu şöyle bir misal ile anlatabiliriz: Bir şahsın adalet talep etmek üzere mahkemeye başvurduğunu farzedelim. Bu şahıs dilekçesini mahkemedeki yargıca vermek yerine, orada yargılanmak için bekleyen başka birine verir ve ona yalvararak "Ey efendim! Benim derdime ancak siz çare bulabilirsiniz. Çünkü sizin buyruğunuz burada geçerlidir," der. Şimdi burada yapılan ilk hata, dilekçenin yargıca değil de yargılama ile alakası olmayan birine verilmesidir. Böyle bir tavır, yargıcın kendisine karşı yapılmış büyük bir küstahlık demektir. Çünkü o şahıs dilekçesini yargıca vermeyip, hadiseyle ilgisi olmayan birine vermekle kalmamış, üstelik ona, "Benim derdime ancak siz çare bulabilirsiniz" diye de yalvarmıştır.
Yukarıda zikredilen bu üç hususu gözönünde tutarak, Allah'ın bu ayetini anlamaya çalışın: "Rabbiniz buyurdu ki: "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim."
Bu ayette iki nokta dikkate değerdir. Birincisi, "dua" ve "ibadet" kelimeleri aynı anlamda kullanılmıştır. Nitekim birinci cümlede "dua" kelimesi kullanılırken, ikinci cümlede de aynı anlamı ifade etmek üzere "ibadet" kelimesi kullanılmıştır. Bu iki kullanımdan duanın, ibadetin ruhu olduğu anlaşılmaktadır. İkincisi, Allah'a dua etmeyenler hakkında, "Büyüklenerek bana kulluk etmekten yüz çevirenler" şeklinde bir ifade geçmektedir. Bu da gösteriyor ki, Allah'a yalvarmak ve dua etmek ibadetin ta kendisidir. Dua etmemek ise Allah'tan yüz çevirmek ve böbürlenmek anlamına gelir ki, böyle bir tavır da Allah'a ibadetten kaçınmak demektir. Hz. Peygamber (s.a) bu husus hakkında "Dua ibadettir" dedikten sonra sözkonusu ayeti okumuştur. Rasûlülah'ın hadisleri de bu iki noktayı oldukça ayrıntılı bir şekilde açıklığa kavuşturmuştur.
Sözgelimi Numan b. Beşir'in (r.a) rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a) "Dua tam bir ibadettir" dedikten sonra bu ayeti okumuştur. (İmam Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi, Nesei, İbn Mace, İbn Ebi Hatim, İbn Cerir) Yine Hz. Enes'den "Dua ibadetin başıdır" (Tirmizi) şeklinde bir hadis ve Ebu Hureyre'den ise "Allah kendisine dua etmeyen kuluna azab eder." (Tirmizi) şeklinde başka bir hadis rivayet edilmiştir.
Bazılarının, "Herşey takdir edilmiştir, Allah'ın hikmeti mucibince bir karara bağlanmıştır. Bu karar dua etmekle değişmeyeceğine göre, dua etmeye ne gerek var?" gibi sözleri böylece cevaplandırılmış olmaktadır. Bu tür düşünceler, insanların kalblerinde duanın önemini azaltan ve insanı batıl inanışlara iten büyük bir yanılgının ürünüdür. Nitekim, insan bu düşüncelerle dua etse dahi onda ibadetin huşû'u kalmaz. Kur'an, bu yanlış anlayışa iki yoldan karşılık verir: 1) Allah, çok açık bir şekilde "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim" diye buyurmuştur. Bu ayetten, önceden yazılı olan kadere, Allah'ın uymaya mecbur olmadığı anlaşılıyor. Sözgelimi, Allah bir kulunun duasına icabet etmek suretiyle, onun hakkındaki takdirini değiştirebilir. Zaten hiçbir mahluk Allah'ın takdirini değiştirebilecek yetkiye haiz değildir. 2) Bir kul Allah'a dua etmek suretiyle, Allah'a kul olduğunu ikrar eder ve böylece Allah'a aynı zamanda da ibadet etmiş olur. Bu kişinin ibadetinin karşılığı, Allah indinde saklı kalacağı için, duası bu dünyada kabul edilmiş olsa da, olmasa da mükafatını mutlak surette alacaktır.
Hz. Peygamber'in (s.a.) hadislerinde de bu hususlar iki şekilde açıklanmaktadır.
Birinci gruptaki hadisler:
Hz. Selman Fârisî'nin (r.a) rivayetlerine göre, Rasûlüllah şöyle buyurmuştur.
"Kişi, başına gelecek musibetleri ancak dua ile önleyebilir." Yani hiç kimsenin Allah'ın takdirini değiştirmeye gücü yoktur. Fakat Allah kendi takdirini, kulunun dua etmesi sonucunda değiştirebilir.
Hz. Cabir b. Abdullah (r.a) Hz. Peygamber'den (s.a) şöyle bir hadis rivayet etmiştir: "Bir kimse Allah'a dua ettiğinde, Allah ona istediği şeyi verir veya onun yerine derecesini yükseltir, ya da başına gelecek aynı derecedeki belayı önler. Fakat o kimsenin duası, haram işlemek veya Allah'ın rahmetini bir başkasından esirgemesini istemek şeklinde olmamalıdır." (Tirmizi)
Aynı konuda başka bir hadisi, Hz. Said b. Hudri (r.a) rivayet etmiştir. "Bir müslüman haram işlememeyi veya Allah'ın, rahmetini bir başkasından esirgememesini istemek kaydıyla dua ettiğinde, onun duası üç şekilde kabul edilir, ya da başına gelecek olan bir musibet önlenir." (Müsned-i Ahmed)
Hz. Ebu Hureyre (r.a) Rasulüllah'tan şöyle bir hadis rivayet etmiştir: "Bir müslüman Allah'a dua ettiğinde, "Dilersen beni affet, dilersen bana rızık ver" şeklinde değil, bilakis kesin bir ifadeyle, "Ey Allah'ım! Benim şu ihtiyacımı gör, bana şunu ver" diyerek dua etmelidir." (Buhari)
Hz. Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasulüllah şöyle buyurmuştur: "Allah'tan, O benim duamı kabul edecek diye, inanarak dua edin." (Tirmizi)
Yine Ebu Hureyre (r.a) şöyle bir hadis rivayet etmiştir: "Rasulüllah (s.a) "Kul, Allah'a haram işlememek ve rahmetini bir başkasından esirgemesini istememek şartıyla dua ederken, acele edip sabırsız davranmasın," diye buyurdu. Bunun üzerine Rasulüllah'a (s.a) "Ya Rasulallah! Acele edip, sabırsız davranmamak ne demek?" diye sordular. Rasulüllah, "Kişinin, ben dua ediyorum, fakat kabul edilmiyor," diye dua etmeyi bırakmasıdır. Oysa o duaya devam etmelidir." dedi." (Müslim)
İkinci gruptaki hadisler:
Hz. Ebu Hureyre (r.a) Rasulüllah'tan şöyle bir hadis rivayet etmiştir: "Allah indinde duadan daha kıymetli bir ibadet yoktur." (Tirmizi, İbn Mace)
Hz. Abdullah b. Mes'ud (r.a) Rasulüllah'dan (s.a) şöyle bir hadis rivayet etmiştir: "Allah'tan, O'nun fazlını istemek için dua ediniz. Çünkü sizin kendisine dua etmeniz, O'nun hoşuna gider." (Tirmizi)
Hz. İbn Ömer (r.a) ve Hz. Muaz b. Cebel (r.a) Rasulüllah'tan şöyle bir hadis rivayet etmişlerdir: "Dua, başınıza gelmiş ve gelecek olan musibetlerden sizi korur. Ey Allah'ın kulları! Allah'a dua ediniz." (Tirmizi, Müsned-i Ahmed)
Hz. Enes (r.a) Rasulüllah'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "İhtiyaç duyduğunuz her şey için, Allah'a dua edin. Hatta ayakkabınızın bağı dahi kopsa!" (Tirmizi). Yani insanın muktedir olduğunu sandığı basit işler için bile, tedbir olmak üzere Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah'ın yardımı olmaksızın, bizim tedbirimiz bir yarar sağlamaz. Tedbirden önce dua etmenin anlamı, kulun kendi acizliğini anlaması ve Allah'ın kudretini idrak etmesidir. Mevdudi

 

Bu ayet, iki önemli konuya işaret etmektedir: 1) Gece ve gündüzün deveranı, tevhidî hakikatın bir delilidir. Çünkü bir sistem içinde deveran eden gece ve gündüz ile yeryüzünü ve güneşi yaratan aynı zattır. Bu deveranın diğer mahlukat içinde bir yarar sağlaması, hepimizi bir olan Allah'ın yarattığının ve O'nun küçük bir hikmete mebni olmak üzere, tüm kainat nizamını faydalansınlar diye birbiriyle ilişkili bir biçime soktuğunun açık bir delilidir. 2) Allah'ı inkar eden ve O'na ortaklar koşan insanlar, "Allah gece ve gündüzü yaratarak, sizlere büyük bir nimet bağışlamıştır" denilmek suretiyle ikaz olunmaktadırlar. Yani, bu sistemin nimetlerinden sürekli yararlanmanıza rağmen, Allah'a ortaklar koşarak, O'na nankörlük ediyorsunuz. İzah için bkz. Yunus an: 65, Furkan an: 77, Neml an: 104, Kasas an: 91, Rum an: 36, Lokman: 29 ve an: 50, Yasin: 37 ve an: 33. Mevdudi

Yani, gece ve gündüzün deveranı, sizlerin ve herşeyin yaratıcısının Allah olduğuna apaçık bir delil teşkil eder. Ayrıca gece ve gündüzün deveranında sizler için sayısız yararlar vardır. Yine aynı zamanda bu, sizleri yaratanın merhametli ve gerçek mab'ud olduğunu da gösteriyor. Çünkü yaratıcının Allah olup, mabu'dun bir başkası olması akla ve mantığa aykırıdır.
Yani, "Yaratıcınız ve Rabbiniz olmayan kimselerin ibadete layık olduğunu sizlere kim öğretiyor?" Mevdudi

Yani, her dönemde insanlar, Allah'ın, elçileri vasıtasıyla gönderdiği mesajı reddettikleri, başkalarının tuzağına düşmek suretiyle kandırıldıkları ve sahte tanrıların, keramet sahibi sanılan kimselerin esiri oldukları için her dalâlete düşmüşlerdir. Mevdudi

İzah için bkz. Neml an: 74-75.
Yani, sizleri semavi afetlerden koruması ve hayatınızı rahat bir şekilde sürdürebilmeniz için, gökyüzünü sağlam bir çatı kıldık. Gerçekten de gökyüzünün yapısı dolayısıyla zararlı ışınlar yeryüzüne inemez. Çünkü fezadaki üst tabakalar onların inişini engeller.
Yani, daha doğmadan önce sizler için emin bir yer tayin ettik. Sonra en uygun azalarla ve zihni kuvvetlerle sizleri donatarak dünyaya gönderdik. Sizlere verilen bu münasip vücud, eller, ayaklar, gözler, kulaklar, burun, dil ve değerli bir öneme haiz beyin, kısaca hepsi bizzat sizlerin eseri midir? Yahut ana ve babalarınızın bir marifeti veya velilerin bir kerameti midir? İnsanoğlunu yaratıp onu emsalsiz özelliklerle donatmak ve dünyaya göndermek, mutlak kudret sahibi, Hakim ve Rahim olan Allah'ın bir takdiridir. Ayrıca sizleri gönderdiği bu dünyada yine sizler için önceden her imkanı sağlamış, temiz rızıklarından yararlanabilmeniz için dünyayı adeta bir sofra gibi önünüze sermiştir. Yemeniz için temiz ve nefis gıdalar yaratmış, içmeniz için su, sıhhatiniz ve kuvvetiniz için meyveler, sebzeler, süt, bal, et gibi ürünler sağlamıştır. Ve bütün bunlar için bitmez tükenmez kaynaklar var etmiştir. Bu, O'nun sizleri yaratmakla kalmayıp, ayrıca Rahim, lütuf sahibi, Kerim, idare eden ve hikmet sahibi olduğuna açık bir delildir. Bkz. Hud an: 6-7, Neml an: 73-83. Mevdudi

Yani, asıl hayat O'nundur. O, Evvel'dir, Ahir'dir ve O'nun dışında herşey fanidir. İzah için bkz. Zümer an: 3-4 Yani, O'nun dışında hiçkimse hamde layık değildir. Mevdudi

Bu ayet grubunda Rabbimiz insanlara verdiği nimetlerden bazılarını sayarak kendisini tanıtmaktadır. Pasajı bir önceki ayetle irtibatlandırarak bu tanıtmanın amacının “Niçin sadece Allah’a dua edilmesi gerekir?” şeklindeki zımni bir soruyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki: Rabbimiz kullarına dua etmeyi emredince kullar da sanki O’na “insanın dua etmeden önce mutlaka dua edeceği gücü tanıması gerekir. Şu halde, Senin Kadir bir ilah olduğuna dair delil nedir?” diye sormuşlar, bunun üzerine Rabbimiz de kendi varlığına, kudretine ve tasarruflarına ait birçok kanıtı orta koymuştur:* Allah insanlara karşı lütuf sahibidir.

* Her şeyin yaratıcısıdır

* Kendinden başka ilah diye bir şey olmayandır.

* Allah sizin için yeryüzünü bir karargâh, göğü de bir bina yapan, size şekil verendir.

* Sizi temiz şeylerden rızıklandırandır.

* Allah en cömert olandır.

* Allah diridir.

* Allah övgü sadece kendisi için olandır.  H.Yılmaz

Yani, bazıları doğumdan önce, bazıları gençlikte, bazıları da yaşlıyken ölür.
"Kararlaştırılmış vakit" ifadesiyle ölüm vakti ya da dirildikten sonra Allah huzurunda bulunulduğu an kastedilmiş olabilir. Birinci şıkkı kabul ettiğimiz takdirde anlam şöyle olur: "Allah insanı değişik safhalardan geçirerek ölüm noktasına getirir. Şayet ölümden önce, o insanı tüm dünya öldürmek istese bile buna güç yetiremez ve fakat Allah, o insanın ölümüne karar verirse, kimse onun ölümüne engel olamaz ve geciktiremez."
İkinci anlamı ise şu şekilde verebiliriz: "Bu kainatı, sizler toz toprağa karışasınız diye yaratmış değilim. Tüm kainat ve sizler, geçirdiğiniz sahfalar sonucunda bana döneceksiniz."
Yani, sizleri, hayvanlar gibi başıboş yaşamanız ve sonuçta toprak olmanız için bu safhalardan geçirmiyoruz. Bu nizamı ve bizzat vücudunuzdaki gelişmeyi tefekkür edebilesiniz diye sizlere akıl ve şuur verdik. Yani ölü topraktan, şaşkınlık içinde bırakan canlıların ve bir nutfeden bir insanın nasıl meydana geldiğini düşünesiniz diye. Anne karnındayken insanın gelişmesi ve belli özelliklere sahip olarak doğması, Allah'ın kudretinin delilidir. Bazı insanlar daha bebek veya çocuk iken ölürler. Fakat bazıları da çok tehlikeli hadiselerle karşı karşıya kalmalarına rağmen, yine de kurtularak hayata devam ederler. Yine bazıları hasta olduklarında, en iyi doktorların çabalarına rağmen, ölümden kurtulamazlar. Bütün bunlar, hayatın ve ölümün mutlak kudret sahibi Allah'ın elinde olduğunu göstermektedir. Şayet hayat ve ölüm mutlak kudret sahibi Allah'ın elindeyse, o takdirde bir peygamber, veli, melek veya bir yıldız, Allah'ın yerine nasıl ibadete layık olabilir? Bir mahluk kendisine yapılan duayı kabul edip etmeme ve emir vermek suretiyle helaller ve haramlar koyma yetkisini kimden ve ne zaman almıştır? (Bkz. Hacc an: 9) Mevdudi

Bu ayetlerde sanki şöyle denilmektedir: “Mademki yaratılışınızdan dirilişinize kadar hayatınızın her aşamasının kontrolü Allah’ın elindedir ve bundan kurtulmanız da söz konusu değildir, öyleyse siz de şirk koşmadan, bu gücü, bu otoriteyi tanıyın! İsteklerinizi böyle bir varlıktan isteyin! Ayrıca hayatınızın tüm evrelerini inceleyin de aklınızı kullanın!”

Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmekten şüphede iseniz, -[bilin ki] ne olduğunuzu size açıklamak için - şüphesiz Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra bir alekadan [embriyodan], sonra yapısı belli belirsiz bir et parçasından yaratmışızdır. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde tutarız. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkartırız, sonra sizi, olgunluk çağına erişmeniz için bırakırız. Bununla beraber kiminiz öldürülür, kiminiz de önceki bilgisinden sonra, hiçbir şey bilmemek üzere, ömrünün en fena zamanına ulaştırılır. Bir de yeryüzünü görürsün ki kupkurudur; fakat biz onun üzerine su indirdiğimiz zaman, harekete geçer, kabarır ve her güzel çiftten bitkiler bitirir. (Hacc/5)

Ve ant olsun ki, biz insanı seçilmiş bir çamurdan yarattık. Sonra onu çok dayanıklı bir karargâhta bir nutfe yaptık. Sonra o nutfeyi bir embriyona dönüştürdük, sonra o embriyoyu bir et parçası haline getirdik, sonra o bir parça etten kemikler yarattık. Nihayet o kemiğe de bir et giydirdik. Sonra onu bir başka yaratılışta yeniden kurduk. O yaratıcıların en güzeli Allah’ın ne cömerttir. Sonra sizler, bunların ardından mutlaka öleceksiniz.” (Mü’minun/12- 15)

67. ayetteki “Sizden kimi de daha önce vefat ettiriliyor-” ifadesi “ölüm”ü değil, Rabbimizin ara sıra uyarı için kullarının z raporu çektirmesini ifade ediyor.
“Vefat” konusu daha önce En’am suresinin sonunda ayrı bir başlık altında (Tebyinü’l_Kur’an; c: 5, s: 476-479) ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Yani, yukarıdaki sözlerden sonra onları dalâlete düşüren yanlış anlama ve davranışların asıl nedenini hâlâ anlamıyor musunuz? Bu hitap sadece Rasulüllah'ı (s.a) değil, bu ayeti okuyan herkesi bağlar. Mevdudi

Kur’an'ın çok sık işaret ettiği gibi, bütün ilahî vahiylerde ortaya konulan temel hakikatler aynı olduğundan, onların en sonuncusunun inkarı, daha öncekilerin tümünün de inkarı anlamına gelir. M.Esed

Onların dalâlete düşmelerinin asıl nedeni şudur: Onlar, Allah'ın kitabını ve elçisini inkar etmek, O'nun gönderdiği ayetler üzerinde ciddiyetle düşünmemek ve böyle davranmak (düşünmek) yerine elçiyle tartışmak yüzünden, üzerlerine hidayet kapıları kapanmıştır. Mevdudi

 

Yani, susadıklarında zorunlu olarak su isteyecekler ve zincirlere bağlı oldukları halde, melekler onları sürükleyerek kaynar sular akan çeşmelere götüreceklerdir. Kaynar suları içtikten sonra tekrar ateşe atılacaklardır. Mevdudi

Yani, sizleri kötü günlerde kurtarmaları için ibadet ettikleriniz gerçekten Allah'ın ortakları iseler, şimdi sizi niçin kurtarmıyorlar? Mevdudi

Lafzen, “Biz önceden hiçbir [gerçek] şeye yalvarmış değildik”: böylece, hayatta kutsadıkları bütün hayalî güçlerin ve değerlerin -insanın sözde kendi kendine yeterliğine ve büyüklüğüne inanmak da dahil- boşluğunu gecikmeli olarak anlamışlardır.

Yani, apaçık bir gerçek olan Allah'ın varlığı ve benzersizliği ve insanın O'na kesin ba-ğ/ım/lılığa hakikatini kabul etmeye yanaşmamalarının sonucu olarak aptalca fantezilerin ve yanılsamaların ardından gitmelerine izin vermek suretiyle (bkz. 14:4, not 4). M.Esed

Bu ifade, "Biz dünyada iken müşrik değildik" anlamına gelmez. Bunun anlamı sadece "İbadet ettiklerimizin aslında bir hiç olduklarını gördük" demektir. Mevdudi

Yani, sizler çok ileri giderek hakkı inkar etmekle kalmadınız, küfür üzerinde gururla ısrar ettiniz. Mevdudi

Bir önceki pasajda, kulluk edilecek, dua yapılacak gerçek ilah tanıtılmıştı. Bu ayet grubunda ise akılsız müşriklerin yersiz çabaları aktarılmaktadır. Bu akılsızların ahirette boyunlarında halkalar ve zincirler olarak kaynar suya sürülecekleri, sonra da ateşte yakılacakları bildirildikten sonra, kendileriyle Rabbimiz arasında gerçekleşecek diyalog sahneleştirilmektedir:
— Allah’ın astlarından ortaklar koştuğunuz şeyler nerededir?
— Bizden kaybolup gittiler; aslında, biz zaten önceleri hiç bir şeye yakarmıyorduk
— İşte bu, yeryüzünde haksız yere şımarmanız ve böbürlenmenizden ötürüdür. Orada sürekli kalmak üzere cehennem kapılarına girin!”
Bu ayetler Allah’ı her yönüyle tanıtmakta, verdiği sahneler insanın içini ürpertmektedir. İnkârcıların başlarına geleceklerin bu yöntemle anlatılması, dinleyenlerde korku ve pişmanlık oluşturarak mevcut hallerinden vazgeçmelerini sağlamaya yöneliktir. Ayrıca yalanlayıcıların ve böbürlenenlerin ahiretteki pişmanlıkları ve perişanlıkları anlatılarak peygamberimiz ve müminler teselli edilmektedir.

“O halde içinde sürekli kalanlar olarak cehennemin kapılarına girin!” denir. İşte, büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür! (Nahl/29)

O gün, yalanlayanların vay hâline! (Mürselât/15)

İşte bu, suçluların yalanladığı cehennemdir.
Onlar, onunla kaynar su arasında dolaşır dururlar. (Rahman/43, 44)

Sonra da şüphesiz dönecekleri yer, kesinlikle Cahim’dir [cehennemdir]. (Saffat/68)

Ve solun ashabı; nedir o solun ashabı?
Onlar içlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içindedirler, serin olmayan, sevimli olmayan kapkara dumandan bir gölge içindedirler. (Vakıa/41- 44)

De ki: “Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler malûm bir günün belli vaktinde/ randevu yerine mutlaka toplanacaklardır. Sonra şüphesiz siz, ey sapıklar, yalanlayıcılar! Kesinlikle zakkumdan bir ağaçtan yiyeceksiniz de karınlarınızı onunla dolduracaksınız. Sonra da onun üstüne kaynar su içeceksiniz. Hem de susuzluk illetine tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.” İşte bu, din gününde onların ziyafetleridir. (Vakıa/49- 56)

Şüphesiz zakkum ağacı, günahkârların yiyeceğidir. O,  erimiş maden gibidir, kızgın bir sıvının kaynaması gibi karınlarda kaynar.
-“Tutun şunu da Cahim’in ortasına sürükleyin. Sonra onun başının üstüne kaynar su azabından dökün.”
- “Tat bakalım! Şüphesiz sen, çok güçlü ve çok üstün biri idin!
Şüphesiz işte bu, sizin kendisine kuşku duyup durduğunuz şeydir.”- (Duhan/43- 50)  H.Yılmaz

Yani, seninle boş münakaşalar yapmalarına ve adice hareketlerde bulunarak saldırmalarına sabret.
106. Yani, seni mağlup ettikleri takdirde, onları bu dünyada hemen cezalandırmamız gerekmez. Fakat onlar ceza görmekten kurtulamayacak ve sonunda bana döneceklerdir.Mevdudi

Yani, Kur’an'da - 58 Bkz. 6:109 -“Mucizeler yalnız Allah'ın elindedir” -ve ilgili not 94. Her iki pasaj da (6:109 ve yukarıdaki ayet) Muhammed (s)'in düşmanlarının, Kur’an'ın ilahî kaynağının isbatı için bir mucize gösterilmesi şeklindeki saçma talepleriyle ilgilidir -bundan çıkan ders şudur: hakikati inkar edenleri genelde “mucize” olarak bilinen araçlar yoluyla ikna etmek, Allah'ın istediği şey değildir.Lafzen, “Allah'ın emri geldiği zaman”; yani ister bu dünyada, isterse Hesap Günü'nde: yukarıdaki 77. ayette sözü edilen intikama bir atıf.Yani, bu örnekte ilahî vahyi. Mubtilûn'un yukarıdaki şekilde çevrilmesi konusunda bkz. 29:48'in son cümlesi ile ilgili not 47.  M.Esed

. Burada başka bir konuya geçiliyor. Çünkü, Mekke'li müşrikler Hz. Peygamber'e (s.a) "Senin peygamberliğini mucize gösterdiğin takdirde kabul edeceğiz" diyorlardı. Onlara, bu sözleri nakledilmeden cevap verilmiştir. Mucizenin niteliği hakkında bkz. Hud an: 13, Hicr an: 4-5, İsra an: 105-106, Furkan an: 33.
Yani, hiçbir peygamber kendiliğinden mucize göstermemiş olduğu gibi, buna kadir de değildir. Peygamberler mucizeyi ancak Allah'ın kudreti sayesinde ve inkarcı toplumlara hüccet olmak üzere göstermişlerdir. Bu, kafirlere, Hz. Peygamber'den (s.a) mucize göstermesi için bulundukları talep karşılığında verilen ilk cevaptır.
Yani, mucize bir oyun olmayıp son fırsattır. Mucize gösterildikten sonra, o toplum tekrar küfür üzerinde ısrar ederse şayet, onların sonu gelmiş demektir ve artık Allah'ın azabından kurtulamazlar. Sizler, bu hususu hafife alarak mucize istemekle ilâhî azabı kendinize davet etmiş oluyorsunuz. Bu, kafirlerin mucize talebinde bulunmaları karşılığında verilen ikinci cevaptır. Sözkonusu meselenin ayrıntıları, Kur'an'ın pekçok yerinde zikredilmiştir. Bkz. Hicr an: 5 ve 30, İsra an: 68-69, Enbiya an: 7-8, Furkan an: 33, Şuara an: 49. Mevdudi

Bu ayetlerde, olaylar nasıl gelişirse gelişsin, peygamberimize sabretmesi ve görevini sabırla sürdürmesi emredilmekte; Allah’ın vaadinin hak olduğu vurgulanıp inkârcıların mutlaka cezalandırılacağı, bu cezalandırmanın elçi hayatta iken ya da onun ölümünden sonra olacağı bildirilerek peygamberimiz teselli edilmektedir. Nitekim bu ayetlerin üzerinden çok geçmeden müşrikler Arabistan yarımadasından uzaklaştırılmış ve o bölgede yok olmuşlardır.

Artık eğer Biz, seni alıp götürsek bile şüphesiz.  Biz onlardan intikam alanlarız [onları cezalandırarak adaleti sağlarız].
Yahut da onlara vaat ettiğimiz azabı sana gösteririz. Çünkü Biz, onların aleyhlerine güç yetirenleriz. (Zuhruf/41, 42)

78. ayette, geçmişte toplumlara birçok elçi gönderildiği, Allah’ın bu elçilerden bazısını bildirdiği, bazılarını ise bildirmediği açıklanmaktadır.
Ayetten anlaşıldığına göre, gönderilen elçilerin kesin sayısına yönelik peygamberimize bir bilgi verilmemiştir. Gönderilen elçilerin sayısının yüz yirmi dört bin, iki yüz yirmi dört bin, yedi bin, dört bin, sekiz bin olduğunu ifade eden nakiller ciddiyetten uzaktır.

Ve daha önce kendilerini sana anlattığımız elçilere, kendilerini sana anlatmadığımız elçilere de (vahyettik). Ve Allah Musa’ya konuştukça konuştu. (Nisa/164)

Ayette geçmiş peygamberlerin hatırlatılması, peygamberimizin de o elçiler gibi sıkıntılara karşı sabırlı davranmasını sağlamaya yöneliktir. H.Yılmaz

Yani, insanın geçinmesi için gerekli araçları harikulade bir şekilde sağlamak ve insanı bu kadar çok sayıdaki tabii fenomeni verimli bir şekilde kullanabilmesine imkan veren bir yaratıcı zeka melekesi ile donatmak suretiyle. (Bu pasaj, “mucizeler yalnız Allah'ın elindedir” mealindeki 78. ayette işaret edilen gerçek ile bağlantılıdır: bkz. not 58.) M.Esed

“Başka faydalar”, mahiyet olarak, hem somut hem de soyut faydaları kapsar: yün ve deri vb. gibi somut faydalar ve güzellik gibi (karş. 16:6-8 ve 38:31-33'de anlatılan, Hz. Süleyman'ın Allah'ın yarattığı atların güzelliğine duyduğu hayranlık) veya Ashâb-ı Kehf kıssasında (18:18 ve 22) sembolize edilen insan ile köpeğin sürekli arkadaşlığı gibi soyut faydalar.Lafzen, “göğüslerinizdeki [yahut “kalplerinizdeki”] bir ihtiyacı”: yani, gerçek bir ihtiyacı. M.Esed

. Bu ifade şöyle bir anlama gelir: Sizler ciddiyseniz ve sadece oyun olsun diye değil de kalbinizin tatmin olması için mucize talebinde bulunuyorsanız eğer, çevrenize bir bakın. O takdirde sayısız işaretlerin bulunduğunu göreceksiniz. Gerçeğe ve hakka talib olanlar için başka bir mucize istemeye gerek yoktur. Bu da kafirlerin mucize talebinde bulunmaları karşısında verilen üçüncü cevaptır. Buna benzer cevaplar, Kur'an'ın pekçok yerinde geçmektedir. Bkz. En'am: 26-27, Yunus an: 105, Rad an: 15-20, Şuara an: 3-5.
Yeryüzünde insanoğlunun hizmetinde bulunan hayvanları (sözgelimi inek, manda, keçi deve, at vs.), Allah, insanlara kolayca alışabilecek yapıda yaratmıştır. İnsanoğlu, onlardan sayısız şekilde yararlanır. (Örneğin binek, nakliyat ve ürünlerinden yararlanmak için). Tüm bunlar, Allah'ın onları belirlenmiş bir plana göre yaratmış olduğunu göstermektedir.Başka bir açıdan bakarsanız eğer, yeryüzünün 3/4 su, 1/4 ise toprak olduğunu görürsünüz. Muhtelif kıtalar birbirlerinden su ile ayrılmıştır. Yine bu kıtalarda yaşayan insanlar ticaret ve sefer yapabilmek için suya ve rüzgara ihtiyaç duymaktadırlar. Su ve rüzgarın, insanoğlunun hizmetinde kullanılması için belli bir ölçüye göre yaratılmış olması mutlak kudret sahibi Rahim ve Hakim olan Allah'ın varlığına bir delildir.
Ayrıca, denizcilik açısından düşünürseniz, geceleri denizcilerin yol bulmalarına yardımcı olmaları için gökyüzüne yıldızların yerleştirildiğini görürsünüz. Bunlar, aynı yaratıcının, hem yeryüzünü hem de gökyüzünü yaratıp idare ettiğini ve bu yüzden tüm kainatın şaşmaz bir ahenk içinde olduğunu göstermektedir.
Hakim olan Allah'ın, insanoğluna bunca imkan sağlamış ve onun tasarrufu altına vermiş olmasına rağmen, tüm bunlar hakkında hesap sormaması mümkün müdür? Mevdudi

Bir önceki pasajda olduğu gibi bu ayetlerde de yine Rabbimizin nimetleri hatırlatılmaktadır. Bu nimetlerin bir kısmı insanın yemek, içmek suretiyle, bir kısmı da çeşitli şekillerde istifade edip durduğu nimetlerdir. İnsan sürekli iç içe olduğu bu mucizevî nimetleri her an hatırlamalıdır ki, düşünsün de aklını başına alsın. Mesela yeryüzünde insanın hizmetinde bulunan muhtelif hayvanlar bu cümledendir. İnek, manda, keçi, koyun, deve, at ve diğer evcil hayvanlar hem sağladıkları gıdalar, hem yük taşıma özellikleri ve hem de derilerinin ve yünlerinin giyimde kullanılması cihetiyle insana ihsan edilmiş büyük nimetlerdendir. Allah bu hayvanları insanlara kolayca alışabilecek yapılarda yaratmıştır. Develere binilir, etleri yenir, sütleri sağılır, uzak ülkelere ve bölgelere yolculuklarda ve taşınmalarda üzerlerine yükler yüklenir. Sığırların etleri yenir, sütleri içilir ve onlarla ziraat yapılır. Koyunların etleri yenir, sütleri içilir. Yünleri kırpılarak onlardan ev eşyaları, elbiseler yapılır.

Ve O, hayvanlardan yük taşıyan, döşek yapılan yaratandır. Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden yiyin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Şüphesiz o, sizin için apaçık bir düşmandır.
Sekiz eş: Koyundan iki, keçiden de iki. De ki: “O [Allah], iki erkeği mi haram kıldı yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinin sarıp büründüğünü mü [yavruları mı]? Eğer doğrular iseniz bana ilme dayanarak haber verin.”
Ve deveden iki, sığırdan da iki... De ki: O [Allah], "İki erkeği mi haram kıldı, yoksa iki dişiyi mi, ya da iki dişinin rahimlerinin sarıp büründüğünü mü [yavruları mı]? Yoksa Allah’ın size böyle vasiyet ettiğine şahitler mi oldunuz [O’nun yanında mıydınız]? Böyle hiçbir bilgiye dayanmadan, insanları saptırmak için, Allah'a karşı yalan uyduran kimseden daha zalim kim olabilir? Şüphesiz Allah, o zalimler topluluğuna kılavuz olmaz.” (En’am/142- 143)

Ve O, kendilerine binesiniz, hem de ziynet olsun diye atları, katırları ve eşekleri yarattı. Ve şimdi bilmediğiniz şeyleri yarattı. (Nahl/8)

Ve onlar görmediler mi ki: Biz şüphesiz onlar için ellerimizin [kudretimizin] meydana getirdiklerinden birtakım hayvanlar yarattık da onlar, onlara sahip bulunuyorlar.
Ve onları, kendileri için zelil kıldık da. Bu yüzden binekleri onlardandır. Onlardan yiyip duruyorlar da.
Ve onlarda daha birçok menfaatler ve içecekler var. Hâlâ şükretmeyecekler mi? (Ya Sin/ 71- 73)

Nimetlerin bütün bu özellikleri, Allah’ın onları belirlenmiş bir plana göre yarattığını göstermektedir.
Pasajın sonundaki “Peki, şimdi Allah’ın âyetlerinin hangisini inkâr edersiniz?” sorusu, insanların kibirden ve tutkulardan uzak durarak gerçeği görmesini sağlamaya yönelik bir sorudur. Çünkü akıllı insanların tüm bu ayetleri görmezden gelmesi, inkar etmesi mümkün değildir. H.Yılmaz

Yani onlar, tecrübeye ve gözleme veya tahmine ve çıkarıma dayanarak elde ettikleri veya devraldıkları bilgiden hoşnuttular; ve insanın “kendi kendine yeterli” olduğu ve bu nedenle beşerî kavrayışın ötesindeki bir Güc'ün rehberliğine muhtaç olmadığı şeklindeki küstahça inançları sonucu, peygamberlerin sunduğu her türlü etik ve manevî hakikati inkar ettiler.Yani, Allah'ın varlığı ve kaçınılmaz yargısı inancı: bkz. 6:10 ve ilgili not 9. M.Esed

Yani, sizler dünyada iken, tabiat felsefeleri, öğretileri ve bu gibi hayale dayalı mitolojik hikayeleri "din" olarak kabul edip doğru addederek, peygamberlerin taşıdıkları ilme (vahye) hiç iltifat etmediniz. Mevdudi

Yani, bütün manevî/ahlakî değerleri ısrarla reddetmelerinin sonucu olarak toplumlarının ve uygarlıklarının ilahî irade eseri bir felaket (catastrophic) ile çökmesini.

Bu, onların geçmişte insanın sahip olduğunu farzettikleri “sınırsız imkanlar”a inançlarını ve insanın bir gün “tabiatın efendisi” olmayı başaracağı şeklindeki saplantılarını kapsar M.Esed

Yani, tevbe ve iman, ancak azab ve ölüm gelmezden önce bir yarar sağlar. Azab ve ölüm geldikten sonra tevbe ve iman etmenin Allah katında bir faydası yoktur. Mevdudi 

Çünkü ilkin, bu gecikmiş inanç artık vuku bulmuş olan bir realiteyi değiştiremeyecektir; ikinci olarak, serbest bir seçimin ürünü olmaması ve daha çok, değiştirilemez bir felaketin şoku tarafından dayatılmış olması sebebiyle onların manevî gelişmesine bir katkıda bulunmayacaktır. 

 “Allah'ın yolu yöntemi” (sünnetullâh), Yaratıcı'nın koyduğu/oluşturduğu tabii kanunların tümünü ifade eden bir Kur’ânî terimdir: bu örnekte, gerçek bir iç aydınlanmadan doğmadıkça inancın manevî bir değer taşımayacağı şeklindeki kuralı gösterir. M.Esed 

Bu ayetlerde insanlık geçmiş tarihi bilgi ve belgelere dikkat çekilerek uyarılmaktadır. Güçlü ve varlıklı nice topluma o varlık ve kazançları fayda vermemiştir. Kendilerine gelen elçileri ve ilettikleri mesajları ciddiye almamışlar, kendi zanlarına itibar ederek şımarıp durmuşlardı. Ne var ki, hışım; ölüm, kıyamet karşılarına dikilince yüz seksen derece dönüp Allah’a inanma ve şirki terk etme yolunu tutmuşlardı. Ancak geç kalınan bu inanç ve yönelim değişikliği hiçbir işe yaramamıştı. Çünkü gazap geldiğinde benimsenen iman zoraki bir imandır. Zorunlu kalınarak kabul edilen iman ise faydasızdır. İman ancak aksini yapabilmeye muktedir olunduğu anda, hür ve irade sahibiyken yapılırsa geçerli ve sahih olur. 

Allah'ın [kabulünü] üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerinkidir. İşte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm/hikmet sahibidir.
Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: 'Ben şimdi gerçekten tevbe ettim' diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azab hazırlamışızdır. (Nisa/17, 18)  

Ve Musa: “Rabbimiz! Şüphesiz Sen Firavun’a ve ileri gelenlerine basit hayatta ziynet ve mallar verdin. —Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye- Rabbimiz! Onların mallarını sil süpür ve kalplerine sıkıntı düşür. Çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler” dedi.
O [Allah] “Her ikinizin de duası kesinlikle kabul olundu. Öyleyse ikiniz doğru yolda devam edin. Ve bilmeyen kişilerin yolunu sakın izlemeyin!” dedi.
Ve İsrailoğullarını denizden geçirdik. Ama Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla onları hemen takip etti. Nihayet boğulma ona yetişince, “Gerçekten, İsrailoğulları’nın inandığı Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de inandım, ben de teslim olanlardanım” dedi. —Şimdi mi? Hâlbuki daha önce isyan etmiştin ve de bozgunculardan olmuştun.- Artık Biz senden sonra geleceklere ibret olasın diye, bugün seni zırhınla birlikte kurtaracağız. Ve şüphesiz insanlardan birçoğu kesinlikle Bizim ayetlerimizden gafildirler. (Yunus/88- 92) 

Zor karşısında iman etmeye “İman-ı Ye’s” ve “İman-ı Be’s” denir. Bu konu Kıyamet suresinin tahlilinde ele alındığından, detayın oradan (Tebyinü’l Kur’an; c: 1, s: 617) okunmasını öneriyoruz.

Surenin bu son ayeti, buraya kadar işlenen konunun özetidir. Bu özetin iyice anlaşılabilmesi için surenin 4-5 ve 21. ayetlerine bir kez daha göz atmak yararlı olur. Okuyucuya kolaylık olması için ilgili ayetleri şöyle sıralayabiliriz: 

4 - Allah'ın âyetleri hakkında sadece, küfretmiş kimseler tartışır. O halde onların beldeler içinde dönüp dolaşmaları seni aldatmasın.
5 - Onlardan önce Nuh kavmi ve onlardan sonraki bir takım hizipler yalanladı. Her ümmet, kendi elçilerini yakalamak için teşebbüste bulundu; onunla hakkı batılla iptal etmek için mücadele ettiler. Ben de onları yakalayıverdim. İşte, azabım nasıl oldu? 

21 – Onlar yeryüzünde gezmediler mi ki kendilerinden önceki kişilerin sonları nasıl olmuş görsünler. Onlar, yeryüzünde kuvvetçe ve eserce kendilerinden daha çetin idiler. Yine de Allah onları günahları sebebiyle alıverdi. Ve kendileri içini Allah'tan koruyan biri olmadı.

82 - Daha yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş bir bakmazlar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetin idiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerine fayda vermedi.
83 – Ne zaman ki elçileri onlara, açık delillerle geldi,  kendilerinde bulunan bilgiden dolayı şımarıklık etmişlerdi. Hâlbuki o, alay ettikleri şey onları kuşatmıştı.
84 – Sonra da ne zaman hışmımızı gördüler: “Allah’ın birliğine inandık ve O’na şirk koştuğumuz şeyleri inkâr ettik” dediler.
85 - Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. -Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu [kanunu]...- İşte o kâfirler burada hüsrana düştüler [kaybettiler, zarara uğradılar].” H.Yılmaz