(Yûsuf - 19.Ayet)

<< Geniş Meal

Fussilet

Surenin birinci ayeti حHa” ve “ مMim” kesik harflerinden oluşmuştur. Bu harfler ile ilgili detay bundan evvelki Mü’min suresinde 1. ayetin tahlilinde verilmişti. H.Yılmaz

Bak. Yusuf suresi 2,3; Zümer suresi 28; Zuhruf suresi 2,3 ve Fussilet suresi 44; Rad suresi 37 ayetleri inceleyiniz. M.sağ

Bir önceki ayette zikredilen “anlama ve kavrama yeteneğine sahip insanlar”, bu ilahî kelâmın manevî kasdını/esprisini kavrayan ve bu sebeple onun rehberliğine teslim olan insanlardır. O halde bunlar, yukarıdaki ifadede ve sonraki ayette işaret edilen “çoğu kimseler”in kapsamına girmezler. Tersine, “çoğu”ndan kasdedilen, böyle bir yetenekten yoksun bulunan ve sonuçta, Kur’an'ı anlamsız gören insanlardır. Zımnen işaret olunan -ve belki de İbni Kesîr dışında hemen hemen bütün müfessirler tarafından gözardı edilen- bu ayrım ancak cümlenin başındaki parantez içi ifade aracılığıyla yansıtılabilirdi. M.Esed

Bu sure kısa bir girişle başlamış ve ardından da bir hitapta bulunulmuştur. Bu hitabı dikkatle okuduğunuz takdirde, daha önce yapılan kısa girişle arasındaki bağlantının niteliğini anlamanız mümkün olur.
a) Bu Kur'an, Allah'ın indirdiği bir kelamdır: Yani sizler, bu sözleri Muhammed uydurmuş diyorsanız da onun, kainatı yaratan Allah tarafından indirilmiş olduğu gerçeği değişmez. Bu kelamı işittiğinizde Hz. Peygamber'e (s.a) öfkeleniyor, kızıyorsunuz. Fakat aslında sizler ona değil, bana (Allah'a) kızmış oluyorsunuz. Yine Hz. Muhammed'i (s.a) reddetmekle aslında beni reddediyorsunuz. Sizler yüz çevirmekle de bir insandan değil, Allah'tan yüz çevirmiş oluyorsunuz.
b) Bu Kur'an'ı indiren, Halik olan Allah, yarattıklarına karşı çok merhametlidir: Bu husus zikredilmekle, hidayeti gönderen Allah'ın "Rahman" sıfatına işaret edilmiş oluyor. Ayrıca Kur'an'ı inkar eden ve yüzçeviren kimselerin, aslında kendi kendilerine düşmanlık ettiklerine, çünkü bu hidayetin rahmet ve saadete vesile olan büyük bir nimet olduğuna değinilmektedir. Allah, insanlardan yüzçevirseydi şayet, onları hidayetsiz ve karanlıklar içinde bırakır, ne durumda olduklarına aldırmazdı bile. Fakat Allah'ın insanları yaratmış olması, rızık vermesi ve onlara bu hayat içinde yol göstermesi, O'nun bir fazlıdır. İşte bu yüzden de bir kuluna vahiyde bulunmuştur. Şimdi bu hidayetten yararlanmayan ve hatta ona karşı çıkan bir kimseden daha nankör ve kendi kendisine düşmanlık eden biri olur mu?
c) Bu kitabın ayetleri Arapça'dır ve ona itiraz edebileceğiniz eğri bir nokta ve anlaşılmayacak hiçbir şey yoktur: Böylece Hak ve Batılın ne olduğu apaçık ortaya konmuştur. Doğru ve sahih akide ile yanlış akide hangisidir? İyi ve kötü ahlâk, salih ve salih olmayan ameller, saadete ve felakete götüren yollar nelerdir, hep açıklanmıştır. Dolayısıyla böylesine açık bir hidayeti reddedenler için artık bir mazeret sözkonusu değildir. Olsa olsa bu onların sapık yolda olduklarının bir ispatıdır.
d) Bu, Arapça bir Kur'an'dır: Yani, Araplar'ın kendi lisanında nazil olmuştur. Arapça olmadığı için anlaşılamaz şeklinde bir mazeret öne sürülemez. (Bu konu 44. ayette farklı bir uslubla ifade edilmiştir. Arap olmayan kimselerin bu konudaki tereddütleri makul karşılanabilir bir niteliktedir. Nitekim biz bu konuda daha önce açıklamalar yapmıştık. Bkz. Yusuf an: 5 ve "Resail ve Mesail" adlı eserim c. I, sh: 19-23)
e) Bu kitab, müjdeci ve uyarıcıdır: Yani, bu kitab, bir hayal ürünü, felsefe eseri veya bir edebiyat kitabı olmadığı için, inkar edip etmemek arasında bir fark yoktur denilemez. Bu kitab kendisine tabi olanları güzel bir son, karşı koyanları ise korkunç bir akibet beklediğini açık açık anlatmaktadır. Dolayısıyla böyle bir kitabı hafife almak için ancak bir ahmak olmak gerekir.
f) Bu kitab akıl sahiplerine hitap eder: Yani, ondan sadece akıl sahibi olanlar yararlanabilirler. Pırlanta ile taş arasındaki farkı ayırdedemeyen birisi için pırlanta nasıl bir yarar sağlamazsa, cahiller için bu kitab da bir yarar sağlamaz. Mevdudi

Hicâb teriminin bu karşılığı için bkz. 7:46'nın ilk cümlesi ile ilgili not 36, aynı zamanda 6:25. Kur’an mesajından yüz çevirenlerin “sözleri” elbette mecazî olup onların tutumunu tasvir etmeye yarar. M.Esed

Yani, o çağrının, kalblerimize ulaşmasına imkan yoktur.Yani, senin getirdiğin mesaj, aramızda tefrika çıkarmış ve bölünmelere yol açmıştır. Artık seninle birleşmemize imkan yoktur.
Bu cümle iki anlama da gelir. Birincisi, "Senin bizimle, bizim seninle herhangi bir ilgimiz bulunmamaktadır." İkincisi, "Sen, nasıl kendi davetinden vazgeçmiyorsan, bizler de sana muhalefet etmekten vazgeçmeyecek ve muhalefetimizi sürdürebilmek için elimizden geleni yapacağız." Mevdudi

Bu ayet gurubunda, Kur’an’ın indiriliş amacı ve bundan kimlerin istifade edebileceği üzerinde durulmuştur. Ayrıca Kur’an’ın detaylı, gayet iyi anlaşılan, müjdeci, uyarıcı bir kitap olduğu vurgulanmıştır. Sonra da, kendilerine böyle bir kitap ulaştırılmasına rağmen Mekkeli müşriklerin Kur’an’dan uzak durmaları ve “Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü/ zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir perde vardır. Artık sen, [yapabileceğini] yap, biz de gerçekten yapıyoruz” demek suretiyle ciddiyetsiz bahaneler ileri sürdükleri ve Elçi’ye meydan okudukları nakledilmiştir.

Surenin giriş paragrafında Kur’an’ın şu özelliklerine dikkat çekilmiştir:

Arapça olması

Kur’an Arap toplumuna inmektedir ve bir toplumun kendisine inen mesajı anlaması, akletmesi, uygulaması ve başkalarına da anlatabilmesi için mesajın o toplumun anadilinde olması gerekmektedir. Eğer böyle olmasaydı, yani mesaj topluma yabancı bir dilde indirilseydi, mesajın o dili bilmeyen bir toplum tarafından anlaşılması, akledilmesi, uygulaması da mümkün olmazdı.
Kur’an’ın Arapça olması konusu daha evvel Yusuf suresinin tahlilinde (Tebyînü’l-Kur’an; c: 5, s: 122-124) ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

* İndirme işinin, doğrudan doğruya Rahman ve Rahîm tarafından olması.

Kur’an’ın bu özelliğinin konu edilmesi, Kur’an’a hiçbir beşeri gücün müdahalesinin söz konusu olmadığını beyan içindir.

* Kitap Olması

الكتابKitap”,  “içi yazılı olan şey” demektir. (Lisanü’l Arab, c. 7, s.588) Kur’an,  içinde Allah’a, evrene, geçmiş ve geleceğe, kişisel ve sosyal hayata ait bilgiler, emirler, yasaklar, öğütler yazılı olduğu için “kitap” olarak itelendirilmiştir.

 

* Ayetlerinin “detaylandırılmış/ ayrı ayrı açıklanmış” olması.

Kur’an ayetleri gayet açıktır. Kur’an’ın içinde olan konular ise birbirine karıştırılmadan, fasıl fasıl, bölüm bölüm Rabbimiz tarafından açıklanmıştır. Toplumdaki nice meseleler de yine Rabbimiz tarafından insanların kolayca anlayacağı şekilde tefsir edilmiştir.
Dikkat edilirse, ayette Kur’an hakkında “bilen bir kavim için ayetleri detaylandırılmış/ayrılmış” ifadesi kullanılmıştır. Bu beyanda, bilgili kimselerin muhatap alındığının ifade edilmiş olması dikkat çekicidir. Bu da bize, Kur’an’ın tebliğ edildiği o günkü insanların sıradan kimseler değil, belirli bir bilgi düzeyine sahip kimseler olduğunu göstermektedir.

* Müjdeci ve Uyarıcı Olması

İnsanın kendisini ödüle yahut cezaya götürecek şeyleri öğrenip bilmesi vazgeçilmez hakkıdır. Rabbimiz işte bu nedenle elçi gönderir, kitap indirir. Kur’an öğüttür. İman eden, salihatı işleyen muttakiler için ahirette nail olacakları sonsuz nimetleri bildirerek müjde verir; geçmiş medeniyetlerin kötü amelleri nedeniyle uğradıkları akıbetleri ve ahirette müşriklerin başlarına gelecek korkunç olayları da naklederek herkesi uyarır.

4. ayetin sonunda Rabbimiz “Buna rağmen onların çoğu yüz çevirmişlerdir. Artık onlar kulak vermezler” diyerek insanları Kur'ân'ı anlamaya teşvik etmektedir. Kur’an böyle bir kitap iken, onlar bu Kur’an’a aldırmamış, ona önem vermemiş ve onu kulak ardı etmişlerdir.
İnkârcılar her sıkışmalarında böyle anlamsız mazeretlere sığınmaktadırlar:

Ve Bizim kalplerimiz örtülüdür/sünnetsizdir’ dediler. Hayır; Allah, inkârlarından dolayı onları lânetlemiştir. Bundan dolayı pek azı iman eder. (Bakara/88)

Onlardan sana kulak verenler vardır; oysa biz, onu kavrayıp anlamalarına; kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, bütün ayetleri görseler de ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr edenler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: 'Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir' derler.” (En’am/25)

Ve and olsun ki, cinnden ve insten [tanıdığınız-tanımadığınız] birçoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar. Gözleri vardır, onlarla görmezler. Kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar dört ayaklı hayvanlar gibidirler, hatta daha da sapıktırlar. İşte onlar gâfillerin [duyarsızların] ta kendileridir. (A’raf/179)

Siz onları doğru yola çağırsanız da duymazlar. Ve onları sana bakar görürsün, hâlbuki onlar görmezler. (A’raf/198)

Şüphesiz ki Biz onların boyunlarının içinde demir halkalar kıldık. Öyle ki onlar çenelerine kadardır. Böylece onlar burunları yukarı kaldırılmış olanlardır.
Ve Biz onların önlerinden bir set, arkalarından bir set kıldık. Böylece Biz kendilerini sarmışızdır. Artık onlar görmezler.
Ve onları uyarmışsın yahut uyarmamışsın onlara göre birdir, onlar inanmazlar. (Ya Sin/8- 10)

Konumuz olan paragrafı iyi anlamak için “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında yer alan şu nakillerin bilinmesinde yarar görüyoruz:

Kureyşlilerden ileri ge­lenler ile Ebu Cehil: “Muhammed (sav)'in durumu bizim için içinden çıkılmaz bir hal aldı. Şiiri, kâhinliği ve büyüyü bilen bir adam araştırıp bulsanız da onunla konuşsa, sonra da gelip bize onun durumunu açıklasa!” dediler.
Utbe b. Rabia dedi ki: “Allah'a yemin ederim, ben kâhinliği, şiiri ve büyü­yü bilen birisiyim. Eğer böyle ise, onun durumu bana gizli kalmayacak şe­kilde bunları biliyorum.” Bunun üzerine ona: “Haydi ona git ve onunla konuş!” dediler. O da Peygamber (sav)'e giderek ona: “Ey Muhammed!” dedi. “Sen mi hayırlısın yoksa Kusay b. Kilab mı? Sen mi hayırlısın yoksa Haşim mi? Sen mi hayırlısın yoksa Abdulmuttalip mi? Sen mi hayırlısın yoksa Abdullah mı? Sen ne diye bizim ilâhlarımıza dil uzatıyorsun? Atalarımızın sapık olduğunu söy­lüyorsun. Bizi akılsızlıkla itham ediyorsun, dinimizi yeriyorsun. Şayet sen eğer bize başkan olmanın peşinde isen, bütün sancaklarımızı senin emrine veri­riz ve hayatta kaldığın sürece bizim başkanımız olursun. Eğer evlenmek is­tiyor isen, Kureyş kızlarından istediğin on tanesi ile seni evlendiririz. Şayet servet sahibi olmak istiyorsan, seni, senden sonra gelecek olan soyunu sopunu zengin edecek kadar sana mal toplarız. Eğer sana geldiğini söylediğin şahıs cinlerden birisi olup seni etkisi altına almış ise, seni tedavi etmek için bu uğurda mallarımızı harcarız veya bu yolda kendimizi tüketiriz.”
Bu arada Peygamber (sav) susmuş, sesini çıkarmıyordu. Söyleyecek­lerini bitirdikten sonra peygamber ona: “Ey Ebu'l-Velid! Söyleyeceklerini bi­tirdin mi?” diye sordu. O da “Evet” deyince, Peygamber: “O halde, kardeşimin oğlu, beni dinle!” dedi. “Dinleyeyim” dedi. Peygamber şöyle buyurdu: “Rahman ve Rahîm Allah'ın adı ile. Hâ Mim. [Bu kitap] Rahman, Rahîm olan tarafından indirilmiştir. Bilen bir kavim için... Eğer yüz çevirirlerse sen de de ki: Ben Ad ve Semud'a gelen yıldırım gibi bir yıldırımla sizi kor­kutup uyarırım” (Fussilet/1-13) buyruğuna kadar okudu.
Utbe ileri atılarak elini Peygamber (sav)'in ağzına koydu. Allah hakkı için, akrabalık bağı için, ondan susmasını istedi. Utbe evine geri döndü, Kureyşlilerin yanına çıkmadı. Ebu Cehil ona gelerek: “Muhammed'in dinine mi gir­din? Yoksa onun yemeği hoşuna mı gitti?” dedi.
Utbe bu işe kızdı ve ebediyyen Muhammed ile konuşmayacağına yemin etti, sonra şunları söyledi: “Allah'a yemin ederim, siz de biliyorsunuz ki, ben Kureyşliler arasında malı en çok olanlardan birisiyim. Fakat ben ona duru­mu arz edince bana öyle sözlerle cevap verdi ki, Allah'a yemin ederim, o söz ne şiirdir, ne kâhinliktir, ne de büyüdür.” Sonra onlara Muhammed'den duyduklarını "Ad ve Semud'a gelen yıldırım gibi..." buyruğuna kadar oku­du. (Devamla dedi ki:) “Sonra ben ağzını tuttum, akrabalık bağını hatırlata­rak ondan okumamasını istedim. Siz de bilirsiniz ki, Muhammed bir şey söy­ledi mi yalan söylemez. Allah'a yemin ederim, üzerinize bir azabın ineceğin­den -yıldırımı kastediyor- korktum.”
Bu haberi Ebu Bekir el-Enbarî de "er-Raddu (Alâ Men Halefe Mushafe Os-mane)" adlı eserinde Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den diye rivayet etmiştir.  (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Orada belirtildiğine göre; sonra Peygamber (sav) "Ha Mim. Fussilet" suresini secde ayetine varıncaya kadar okudu. Peygamber secdeye kapandı, Utbe ise arkadan ellerine dayanmış olarak söylediklerine kulak verip dinli­yordu. Rasûlullah (sav) okumasını bitirince ona: “Ey Ebu'l-Velid!” dedi. “Sana okuduklarımı dinledin, artık seni onlarla baş başa bırakıyorum." Utbe mec­liste bulunan Kureyşlilere gitti. Onlar da “Allah'a yemin ederiz, Ebu'l-Velid ya­nınızdan gittiğinden bir başka türlü yanınıza dönüyor.” Sonra: “Ne haberler ge­tirdin? Ey Ebu'l-Velid!” dediler. O da şöyle dedi: “Allah'a yemin ederim, Muham­med'den öyle bir söz duydum ki, onun benzerini asla duymuş değilim. Al­lah'a yemin ederim, ondan duyduğum sözler ne şiirdir, ne kâhinliktir. Gelin, bu hususta bana itaat ediniz ve benim dediğimi kabul ediniz. Muhammed'i yapmak istediğinde serbest bırakınız, ona ilişmeyiniz. Allah'a yemin ederim, ondan duyduğum bu sözlerin haberleri mutlaka yankı getirecektir. Şayet Arap­lar onun başına bir iş açarlarsa, başkaları vasıtası ile ondan kurtulmuş olursunuz. Eğer bir kral yahut bir peygamber olursa, onun sebebiyle insanların en mutluları olursunuz, çünkü onun mülkü sizin mülkünüz, onun şerefi si­zin şerefinizdir.”
Bu sefer: “Heyhat!” dediler, “Ey Ebu'l-Velid, Muhammed seni de büyüledi.” Ebu'l-Velid de: “Bu benim sizin lehinize ileri sürdüğüm görüşümdür, istedi­ğinizi yapınız” diye karşılık verdi.  (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Mukatil de bu ayetlerin inişi nedeni olarak kendi tefsirinde aynı olayı nakletmiştir. H.Yılmaz

Yani, ben kalblerinize nüfuz edemem ve size zorlamada bulunarak tebliğ yapamam. Ben, ancak bir insanım ve sadece dinlemek isteyen kimselere anlatabilirim.
Sizler, kendi kendinize kalblerinizi kilitlemek, kulaklarınızı kapamak istiyorsunuz. Fakat hepinizi yaratanın Allah olduğu ve sizlerin de O'nun kulları olduğunuz gerçeği asla değişmez. Bu Kur'an bir felsefe eseri değil ki, doğru ya da yanlış olma ihtimali bulunsun. O, Allah tarafından vahyolunan kesin bir gerçektir.
Yani, Allah'dan başka hiç kimseyi ilah yerine koymayın, ibadet etmeyin, birşeyler ümid ederek yalvarmayın, boyun eğmeyin ve yine Allah'tan başkasının koyduğu kurallara, kanunlara, örf ve adetlere itaat etmeyin.
Yani, şimdiye kadar işlediğiniz günahlar dolayısıyla af dileyin ve daha önce işlediğiniz şirk, küfür, isyan için tevbe edin. Mevdudi

Allah'ın birliğine inanmak ve insanlara karşılıksız yardımlarda bulunmak, İslam'ın iki temel buyruğudur. Bu itibarla, bu iki buyruğa kasıtlı şekilde karşı çıkmak, insanın Allah'a karşı sorumluluğunun ve sonuçta hayatın öteki dünyada da devam edeceğinin inkarı anlamına gelir. (Zekât'ın bu bağlamda “karşılıksız harcama” olarak çevrilmesi konusunda bkz. sure 2, not 34. Unutulmamalıdır ki, zekât'ın Müslümanlar üzerinde zorunlu bir vergi yükümlülüğü şeklinde anlaşılması Medine döneminde başlar, halbuki bu sure Mekke dönemine aittir.) M.Esed

Burada geçen "zekat" kelimesi hakkında müfessirler ihtilaf etmişlerdir. İbn Abbas, İkrime ve Mücahid'in görüşüne göre, buradaki "zekat" ifadesi, tevhid inancı ve Allah'a itaat ile hasıl olan nefsin temizlenmesine işaret etmektedir. Katade, Süddi, Hasan Basri, Dahhak, Mukatil ve İbn Sahib gibi müfessirlere göreyse, burada, "zekat" ile malın zekatı kastolunmaktadır. Bu görüşe göre ayetin anlamı şu şekilde olur: "Yazıklar olsun onlara ki, Allah'a ortak koşarlar ve mallarının zekatını vermeyerek, kulların haklarına mani olurlar." Mevdudi

Bu ayetlerde vahye karşı tavır alan, itiraz eden, hatta akıllarınca peygamberimize meydan okumaya kalkışan müşriklere cevap verilmiştir. Bu cevapta Resulullah’ın onlara “Ben sadece sizin gibi bir beşerim. Bana, ‘Sizin ilâhınızın bir tek ilâh olduğu’ vahyediliyor. O nedenle O’na dosdoğru yönelin ve O'ndan bağışlanma dileyin” şeklinde konuşması istenmiştir. Bu sözler zımnen şu anlama gelmektedir: “Ben sizi zorla imana sevk edecek değilim, böyle bir gücüm yok. Çünkü ben de sizin gibi bir beşerim. Allah’tan başka hiç kimseyi ilâh yerine koymayın, ibadet etmeyin, kendilerinden bir şeyler ümit ederek onlara yalvarmayın, boyun eğmeyin ve yine Allah’tan başkasının koyduğu kurallara, kanunlara, örf ve adetlere kayıtsız şartsız itaat etmeyin. Şimdiye kadar işlediğiniz günahlar dolayısıyla af dileyin ve daha önce işlediğiniz şirk, küfür, isyan için tevbe edin.”  
Ayetteki “Ve şu zekâtı vermeyen ve ahireti inkâr edenlerin ta kendileri olan müşriklerin vay haline!” cümlesi dikkat çekicidir.
Bilindiği üzere, bu ayet indiğinde zekât henüz farz kılınmamıştı. Çünkü zekâtın farz kılınması hicretten iki sene sonradır. Burada konu edilen “zekât”, Müslümanların vermekle yükümlü oldukları zekât değil, Mekke müşriklerinin kendi site devletlerinde uyguladıkları zekâttır [vergidir]. Kureyşliler, kendi idarî yapıları gereği zekât verirler ve bu zekât parası ile çeşitli harcamalar yapar, hacılara su içirir, yemek yedirirlerdi. Daha sonra, Muhammed’e (as) tabi olup Kur’an’a inanan insanları sıkıntıya sokmak için “zekât [vergi]” vermez oldular. Bundan dolayı da Müslümanların ve Mekke’nin garipleri ve fakirleri sıkıntıya düştüler, birçok zarar gördüler.
Bu ayeti iyi anlamadan zekât vermemenin insanı müşrik yaptığına kail olmak veya bu ayetteki zekâtı tezkiye [arınma] anlamına çekmek çok yanlış olur. H.Yılmaz

Bu ifade iki anlama gelir: 1) Kendisinde hiçbir eksiklik olmayan ecir, mükafat vardır. 2) Bu, verdiklerini lütuf sananlarınki gibi bir mükafat olmayacaktır. Mevdudi

Bu ayet, müşriklere verilen cevaplar arasındaki bir parantez cümlesidir. Zekâtı vermeyen, ahireti inkâr eden müşrikler tehdit edildikten sonra, bu parantez cümlesinde de, böyle yapmayan, tam tersine iman edip salihatı işleyen müminler müjdelenmektedir.
“Salihatı işlemek” konusu daha evvel Asr suresinin tahlilinde ele alındığından, detayın oradan (Tebyinü’l Kur’an; c.1. s. 261) okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Evrenin yaratılış günleri göreli bir boyuttur. (Bak.Secde suresi 5; Meariç suresi 4 ayetleri inceleyiniz.) M.Sağ

Yevm (lafzen, “gün”) teriminin yukarıdaki gibi “evre” olarak çevrilmesi konusunda bkz. 7:54 ile ilgili not 43. Kozmik olaylar ile ilgili birçok Kur’an ayetinde olduğu gibi, evrenin yaratıldığı “altı çağ” ya da “altı evre” -bunların “iki”si, yukarıdaki ayete göre, dünya da dahil, inorganik evrenin gelişmesi ile geçmiştir- tam bir temsîlî muhtevaya sahiptir: bu durumda, evrenin “ezelî” olmadığına, zaman içinde belli bir başlangıcının olduğuna ve bu hale gelinceye kadar belli bir zamanın geçmesi gerektiğine işarettir.

Lafzen, “O'na ortaklar (endâd) mı koşuyorsunuz?” Bunun açıklaması için bkz. 2:22, not 13. M.Esed

 

Yani, ilahî adalet ilkelerine göre, yoksa beşerî “eşitlik” ya da “ihtiyaç” kavramlarına göre değil.

Hemen hemen bütün klasik müfessirler, bu “dört evre”nin önceki ayette zikredilen “iki”yi de kapsadığında hemfikirdirler: “ve bütün bunları … yarattı” şeklindeki parantez içi ifadelerin sebebi budur. 12. ayetteki “iki evre” ile birlikte toplam temsîlî sayı altıya yükselir. M.Esed

"Arzın bereketleri" ile, milyonlarca yıldan beri en küçük canlıdan insana değin her mahlukun faydalandığı bitmez tükenmez kaynaklar kastolunuyor. Bu bereketlerin en önemlisi bitkilerin, hayvanların ve insanların hayatlarının sürmesini mümkün kılan "su" ve "hava"dır.
Bu ayetin anlamı konusunda müfessirler birçok görüş ileri sürmüşlerdir.
Bazı müfessirler, "Arayıp soranlar için gıdalarını dört günde takdir etti" ayetini, "Ne az, ne de çok, tam dört günde takdir etti" şeklinde anlamışlardır.
İbn Abbas, Katade ve Süddi, bu ayeti, "Arayıp, soranlara, 'dört gün' diye cevap verilmiştir." şeklinde anlamışlardır. Yani bir kimse, bu işin kaç günde tamamlandığını sorarsa, en iyi cevap, "dört günde" diye karşılık vermektir.
İbn Zeyd ise, bu ayeti şöyle yorumlamıştır. "Yeryüzünde rızık arayanların ihtiyaçları, dört gün içinde takdir edilmiştir."
Dil açısından bu üç görüş de kabul edilebilir niteliktedir. Ancak ilk iki görüş, bize göre kabul edilebilir bir özellik ihtiva etmektedir. Çünkü bu iş dört günden bir saat eksik veya fazla ya da tam dört günde olmuş olabilir. O halde Allah'ın kudret ve kuvvetinde, hikmet ve beyanında, bizim tamamlayacağımız bir noksanlık mı sözkonusudur? Ayrıca "Soranlara 'dört gün' şeklinde cevap verilmiştir." görüşü de müphemdir. Çünkü ayetin siyak ve sibakından anlaşıldığına göre bir kimsenin bu işin kaç günde tamamlandığını sorduğu da sözkonusu değildir. O halde bu ayette, niçin böyle bir cevap verilmiş olsun? İşte bu nedenlerden ötürü biz üçüncü görüşü tercih ettik. Ben bu ayeti şöyle anlıyorum: "Allah Teâlâ, bu kainatın başlangıcından sonuna, yani kıyamete kadar tüm ihtiyaçlarını yaratmış, onlar için her türlü imkanı sağlamıştır. Çeşitli bitkiler için toprak, su vs. yaratırken, her cins ve çeşit mahluk için de diğer gıdaları varetmiştir. Tüm bunların dışında da apayrı bir varlık olarak insanı yaratmış ve onun sadece bedensel niteliklerini değiştirmekle kalmayan, ayrıca lezzet almasını da sağlayan gıdalar halk etmiştir. Allah'tan başka kim, kainat içerisinde ne kadar ve ne çeşit mahluk bulunduğunu, nerede ve kaç zamandır yaşamakta olduğunu, hayatlarını sürdürebilmek için ne kadar gıdaya ihtiyaç duyduklarını bilebilir? Allah bu kainatı nasıl yaratmış ve bir plana göre düzenlemişse, onun varlığını idame ettirebilmesi için de her canlının gerekli olan ihityaçlarını (yemek, içmek vs.) yaratmıştır."
Bazı kimseler, yeni bir Marksist İslâm (Kur'an'ın Rububiyyet Nizamı) anlayışı öne sürmektedirler. Bunlar "Sevâen li's-Sâilin" ifadesini "Dileyenlere eşit olarak" şeklinde anlamakta ve şöyle deliller getirmektedirler: "Allah herkes için eşit miktarda gıda yaratmıştır. Dolayısıyla herkese karne ile eşit miktarda gıda vermenin mümkün olduğu bir devlet nizamı kurulmalıdır. Çünkü özel mülkiyetin sözkonusu olduğu toplumda Kur'an'ın öngördüğü hayat tarzı gerçekleştirilemez" Bu gafiller, Kur'an'ı kendi hevaları doğrultusunda suistimal etmeye çalışırlarken "sailin" kelimesinin sadece insanların değil, tüm canlıların gıda ihtiyaçları için kullanıldığını unutmuşlardır. Gerçekten de, Allah, mahlukatın her kesimi için eşit miktarda gıda tayin etmiştir diyebilir miyiz? Sizler, bu kainat içerisinde gıdaların eşit bir şekilde taksim olunduğunu görüyor musunuz? Nitekim kâinat içerisinde bu anlamda bir eşitlik sözkonusu değildir. Haşa Allah Teâlâ, kendi kitabına aykırı mı hareket etmiştir? Ayrıca eşitlik davasını öne süren bu kimseler, insanların beslemekle mükellef oldukları hayvanlara (koyun, keçi, inek, at katır, deve vs.) Rabbani düzen kurulduğu takdirde eşit miktarda mı yiyecek verecekler?
Bu bölümde müfessirler bir güçlük ile karşı karşıya kalmışlardır. Yani, Allah yeryüzünü iki günde yaratmış, dağları yerleştirmiş ve bereketli gıdaları dört günde meydana getirmiştir. İleride gökyüzünün de iki günde yaratılmış olduğunun belirtilmesiyle birlikte, hepsi toplam olarak 8 gün eder. Oysa Allah, Kur'an'ın çeşitli yerlerinde, kainatı 6 günde yarattığını bildirmiştir. Bu nedenden ötürü müfessirler yeryüzünün yaratıldığı müddet olarak zikredilen 2 günü, 4 günün içinde kabul ederler ve böylece, gıdaların takdiri ile birlikte hepsi toplam 4 gün olur. Fakat bu işlem Kur'an'ın açık beyanına uymayacağı için, böyle bir tevil anlamsız olacaktır. Çünkü yeryüzünün 2 günde yaratılış hadisesi, kainatın yaratılışından ayrı değildir. Sonra gelen ayeti dikkatle okursak eğer, yeryüzü ve gökyüzünün birlikte zikredildiğini görürüz: "Sonra Allah göğe yöneldi." Nitekim kainattaki 7 gök içinde, bizim dünyamız da vardır. Bu kainatın, yeryüzünün, gökyüzünün, yıldızların, gezegenlerin vs.'nin yaratılışı tamamlandıktan sonra Allah, canlıların ihtiyaçlarını yaratmış ve bu iş 4 günde tamamlanmıştır. Diğer yıldız ve gezegenlerin ne şekilde yaratıldıkları zikredilmemiştir. Çünkü insanoğlunun ilmi, değil o zaman, bugün dahi onları anlayacak yeterlilik arzetmemektedir. Mevdudi

 

Sümme edatı, yukarıdaki örnekte olduğu gibi, her ne zaman paralel ifadeleri -yani, zaman içinde bir düzene/sıraya tâbi olmayan ifadeleri- birleştirmek için kullanılmışsa basit bir bağlaç fonksiyonuna sahip olmuştur ve bu nedenle de “ve” olarak çevrilmesi uygundur.

Yani, gaz halinde: fizikçilerin, evrenin bütün maddî unsurlarının kaynağını teşkil eden asal bir element olarak gördükleri hidrojen gazı. Semâ’ teriminin (“gök” veya “gökler” yahut “cennet”) kozmik delaleti için bkz. 2:29, not 20.

Bu pasaj ile ilgili açıklamasında Zemahşerî şunları söyler: “Allah'ın göklere ve yere ‘gelmeleri’ni emretmesi ve onların da [bu emre] boyun eğmelerinin anlamı şudur: Allah, onların varlık alemine çıkmalarını istedi, onlar da, Allah'ın iradesine uygun şekilde var oldular... ve bu, temsîl (allegory) olarak adlandırılan bir mecâz türüdür... O halde [bu pasajın] maksadı, sadece, Allah'ın, [O'nun tarafından] var edilmiş bütün varlıklar üzerindeki sonsuz kudretinin sonuçlarını tasvir etmekten ibarettir…” (Anlaşılıyor ki, Zemahşerî'nin açıklaması çok sık tekrarlanmış olan şu Kur’ânî ifadeye dayanmaktadır: “Allah bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece ‘Ol!’ der -ve o şey oluverir.” Zemahşerî, yukarıdaki pasajın yorumunu şöyle sürdürür: “‘İsteyerek veya istemeden’[sözlerinin] anlamı bana sorulsaydı, onun, Allah'ın iradesinin kaçınılmaz bir şekilde tecellî edeceğini gösteren mecazî bir ifade (mesel) olduğunu söylerdim.”) M.Esed

Burada üç hususun izah edilmesi gerekmektedir.
a) "Gök" ifadesi ile tüm kainat kastolunmaktadır.
b) "Duman" ifadesi, bugünkü ilim adamlarının da kabul ettikleri gibi, kainatın şekillenmesinden önceki maddeye tekabül eder.
c) "Göğe yöneldi" ifadesini, yeryüzünün gökyüzünden önce yaratıldığı, daha sonra dağların yerleştirildiği ve bereketli gıdaların takdir edildiği şeklinde kabul etmek doğru değildir. Şu ayet sözkonusu anlayışı düzeltir: "Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve arza, "İsteyerek veya istemeyerek gelin" dedi. "İsteyerek geldik" dediler." Bu emir verilmeden önce, yeryüzü ve gökyüzü teşekkül etmemiştir. Yani kainatın yaratılışı daha yeni başlamaktadır. Sadece "Sümme" (sonra) kelimesi, yeryüzünden sonra gökyüzünün yaratıldığına delil teşkil edemez. Nitekim Kur'an'da bu kelimenin "tertibi zaman" için olmayıp, "tertibi beyan" için kullanıldığına dair birçok örnek vardır. (Bkz. Zümer an: 12)
Yeryüzü ve gökyüzünden hepsinin, daha önce yaratılmış olduğu tartışması, kadim müfessirlerden bu yana sürüp gitmektedir. Bir grup, Bakara Suresi'nin 29. ayetine dayanarak, yeryüzünün önce yaratıldığını öne sürerken, diğer bir grup, Naziat Suresi'nin 27-33. ayetlerini delil kabul edip, gökyüzünün yeryüzünden önce yaratıldığını savunurlar.
Çünkü bu ayetlerde gökyüzü yeryüzünden önce zikredilmiştir. Fakat Kur'an'ın, bir tabiat ilimleri kitabı olmadığı ve bundan dolayı inzal edilmediği de bir gerçektir. Bu kitab insanları tevhid ve ahiret akidesine davet ederken, tabiatın sayısız gizliliklerine dikkat çeker ve kainatın, yeryüzü ve gökyüzünün yaratılışını düşünmeye çağırır. Dolayısıyla burada tertibi zamanın hiçbir önemi yoktur. Allah Teâlâ bunu, sadece birliğine bir delil olmak üzere öne sürmüştür. Hangisinin önce veya sonra yaratıldığı ise hiç önemli değildir. Ancak bunların eğlence olsun diye değil, ciddi bir maksat için yaratıldıkları vurgulanmıştır. İşte bu yüzden de Kur'an'da, bazı yerlerde yeryüzü, bazı yerlerde ise gökyüzü önce zikredilir. Allah Teâlâ, insanların dikkatini, yeryüzünün nimetlerine çekmek istediği zaman yeryüzünü önce zikretmektedir, çünkü insan yeryüzüne daha yakındır. Allah'ın yücelik ve kudretine dikkat çekilecek ise, bu sefer genellikle gökyüzü önce zikredilir. Çünkü gökyüzünün manzarası, insanoğlunu her zaman hayretler içinde bırakmıştır.
Burada kainatın yaratılışı anlatılırken, böyle bir üslup kullanmak suretiyle Allah'ın yaratışı ile insanın bir şeyi meydana getirişi arasındaki fark vurgulanmıştır. İnsan bir şeyi meydana getirmek istediğinde, zihninde bir plan kurar ve gereken malzemeyi hazırladıktan sonra da o malzemeyi zihninde kurduğu plan çerçevesinde şekillendirmeye çalışır. İnsan bazen elindeki malzemeyi istediği şekle sokar ve madde üzerinde hakimiyet kurmuş olur. Bazen de sözkonusu malzeme, insanın istediği şekle girmeyip, bu sefer madde galip gelmiş olur. Bir örnek vererek meseleyi anlamaya çalışalım: Bir terzinin, zihninde bir elbise dikmeyi tasarladığını ve elindeki kumaşa bir şekil vermeyi istediğini varsayalım. Bazen terzi, kumaşı kendi istediğine göre keser ve dikmeye başlar, bazen de kumaş onun tasarladığı şekle uymaz. Şimdi de Allah'ın bildirdiğine göre kainatı nasıl yaratmış olduğunu bir düşünelim: Kainatın maddesi önce duman şeklindedir. Allah ona şekil vererek, kainatı yaratmayı istediğinde insanlar gibi oturup yeryüzünü nereye koyacağını, Ay'ın nerede duracağını ve yıldızların nasıl asılacağını düşünerek bir plan yapmadı. O sadece "Bu şekle girin" diye emretti. Kainatın malzemesi olan duman da, böylece kendi kendine şekil almış oldu. Bu malzemelerin, Allah'a karşı direnme gücü olmadığı gibi Allah'ın da onlara şekil vermek için yorulmaya ihtiyacı yoktur. O "ol" der ve hemen "oluverir". Dolayısıyla içinde yaşadığımız yeryüzü iki günde meydana gelmiştir.
Allah'ın, bir şeyi, olmasını irade ettiğinde "ol" demesi, ve onunda hemen "oluvermesi" ile ilgili halketmedeki hususiyletleri Kur'an'ın birçok yerinde zikredilmiştir. Bkz. Bakara an: 115, Al-i İmran an: 44-55, Nahl an: 35-36, Meryem an: 24, ve Yasin: 82, Mümin: 68    Mevdudi

Bu gün bilimsel araştırmalar, dünya atmosferinin üst üste dizilmiş farklı katmanlardan meydana geldiğini ortaya koymuştur. Üstelik ayette bildirildiği gibi, tam yedi katmandan oluşmaktadır. Dünyaya en yakın katman  1- TROPOSFER  bunun üzerinde 2-STRATOSFER, bunun üzerinde 3-OZONOSFER üzerinde 4-MEZOSFER, üzerinde, 5-TERMOSFER üzerinde 6-İYONOSFER, üzerinde 7-EKZOSFER adı verilen katmanlardır. Bu tabakaların her birinin insanların ve yeryüzündeki tüm canlıların yararı açısından çok büyük yaşamsal görevleri vardır. Yağmurların oluşmasından, zararlı ışınların engellenmesine, radyo dalgalarının yansılmasından, gök taşlarının zararsız hale gelmesine kadar, her tabakanın kendine özgü belirli işlevi bulunmaktadır. (M.Sağ)

Bu ayet gurubunda Allah’ın bazı sıfatları verilerek müşriklerin O’nu nasıl akılsızca inkâr ettikleri sorgulanmaktadır. Rabbimiz, ikna olsunlar diye müşriklerin dikkatini evrende [yerde ve gökte] gözleriyle müşahede ettikleri, hayret, korku ve hayranlık uyandıran kanunlarına çekerek onlara kudret ve büyüklüğünü hatırlatmaktadır.

Ayrıca Allah’ın yeryüzünü iki günde [evrede] yarattığı,  âlemlerin Rabbi olduğu, yeryüzünün içinden sabit dağlar yarattığı, bereketler meydana getirdiği, orada araştırıp isteyenler için eşit olarak [ayırım yapılmadan] rızkları dört günde ayarladığı, sonra duman halinde bulunan göğe yerleştiği/egemenlik kurduğu, gökleri de yedi gök olmak üzere iki günde gerçekleştirdiği ve her göğe kendi işini vahyettiği [içine yüklediği], en yakın göğü kandillerle ve korumayla süslediği bildirilmektedir.
11. ayetteki “Sonra duman halinde bulunan göğe yerleşti/egemenlik kurdu” ifadesiyle başlayan bölümde ise göklerin daha önceden gaz halinde oldukları; gaz halindeki bu göklerden Rabbimizin yıldızlar, gezegenler, galâksiler ve diğer gök sistemlerini yaratarak hepsini kontrolü altında tuttuğu bildirilmektedir.
Göklerin önce duman [gaz] halinde olduğu modern bilim tarafından da tespit edilmiş bulunmaktadır. Bu konuya ait bilimsel bir yazıyı dikkatlerinize sunuyoruz:

EVRENİN GAZ AŞAMASI

“Bir de duhan [gaz] halinde bulunan Göğe [Evren'e] yöneldi, ona ve yeryüzüne ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin’ dedik. İkisi de ‘İsteyerek geldik’ dediler.” (Fussilet/11)

Kuran'ın bu mucizevî ifadesine geçmeden önce ayetin tercümesiyle ile ilgili bir iki noktayı belirtelim. Metnin başında "bir de" diye tercüme ettiğimiz kelime Arapça "sümme" kelimesidir. Bu kelimenin "bir de", "öte yandan" gibi anlamları olduğu gibi "daha sonra", "sonradan" anlamları da vardır. Ayetin akışı açısından "bir de", "öte yandan" anlamının daha uygun olduğunu düşünüp ayeti böyle çevirdik. Ayette duman, gaz diye çevirdiğimiz kelimenin Arapçası ise "duhan"dır. Duhan genel olarak gaz halinde bir madde ile havada az çok sabit bir biçimde duran küçük taneciklerden oluşur. Ayetten, Evren'in gaz halinde bir aşamadan geçtiği ve Allah'ın iradesi sonucu bu aşamadan sonra Evren'in ve yeryüzünün bugünkü şeklini alacak şekilde ayrı bir aşamaya geçirildikleri anlaşılıyor.

Büyük Patlama'dan [Big Bang] sonra Dünya'mızın, Güneş'in, yıldızların hemen oluşmadığını biliyoruz. Evren hiçbir yıldız oluşmadan önce bir gaz bulutu şeklindeydi. Bu gaz bulutunun ana maddesi Hidrojen'di. Hidrojen'den sonra ise en çok var olan madde Helyum'du. Bu gaz bulutunda daha sonra oluşan sıkışmalar ve yoğunlaşmalar yıldızların, gezegenlerin oluşumunu sağladı. Bugünkü Dünya'mız, Güneş'imiz, gece görebildiğimiz yıldızlar hep bu gaz bulutunun bir alt kümesiydi. Bugün bunları keşfedebilmemiz bilim tarihinde, arka arkaya yapılan birçok buluşun, gözlemin, laboratuvar çalışmasının sonucudur. Bir yandan sözlerle taciz edilen, bir yandan kılıçlarla öldürülmeye çalışılan, aynı zamanda Allah'a ortak koşulmadan iman edilmesi gerektiğini anlatan Muhammed Peygamber'in ne çağının tüm insanlarının bilgisinin toplamı, ne de şahsî gözlemleri Evren'in daha önceden gaz halinde olduğunu söylemeye yeterdi. Zaten Peygamber'in iddiası da kendisinden konuşmadığı, Evren'in yaratıcısının sözlerini ilettiğidir.

“Bunlar sana vahyettiğimiz gabya [duyu organlarıyla algılanamayana] ait haberlerindendir. Bunları sen de, toplumun da daha önce bilmiyordunuz. Şu halde sabırlı ol. Şüphesiz sonuç sakınanlarındır.” (Hud/49)

UÇUŞAN GAZLAR BİR GÜN MANOLYALARA DÖNÜŞECEK
Kuran'ın bilimsel mucizelerinin sadece “Bir mucize oluşsun, Kuran'ın dediğinin doğruluğu bir gün anlaşılsın” diye söylenmediğini görüyoruz. Evet, tüm bu mucizelerle Kuran'ın Allah tarafından gönderildiği, Kuran'la hiçbir kitabın yarışamayacağı ispat ediliyor. Aynı zamanda mucizeyi oluşturan ayetler çok önemli bilgiler veriyor, Allah'ın yaratışındaki inceliklere, olağanüstülüklere dikkat çekiyor.
Hiçbir Kuran ayeti "Bir gün Bush diye bir Amerikan başkanı olacak, onun oğlu da..." şeklinde haberler vermiyor. Kuran'ın, indiği dönemde bilinemeyecek olan bir bilgiyi, mucizevî bir şekilde söylemesi tek önemli nokta değildir. Aynı zamanda bu sözün kendisi de insanlara önemli bir bilgi vermektedir. Dünya'mızda gördüğümüz tüm güzellikler daha önce gaz bulutu aşamasından geçmiştir. Bu ayeti [Fussilet/11] örnek alırsak, Kuran'ın 1400 yıl önceden Evren'in daha önce gaz halinde olduğunu açıklaması bir mucizedir. Fakat bir patlamayla tüm maddenin sürekli genişleyen bir şekilde Evren'i oluşturduğu bir ortamda Evren'in gaz haline mahkûm olmaması, Allah'ın maddenin içine koyduğu yasalar çerçevesinde bu gazdan yıldızların, gezegenlerin, insanların, manolyaların oluşması da Allah'ın yaratılış mucizesidir. Yani Kuran mucizelerine bakarken hem bu ayetlerin söylendiği yıllardaki bilgi seviyesine göre bu ayetlerin söylenmesinin mucizeliğini düşünelim, hem de bu ayetlerin ifadesindeki anlamları da göz ardı etmeyelim.

MÜKEMMEL ÇALIŞTIRILAN KANUNLAR
Gaz bulutu sıkışarak yıldızları oluştururken yaratılış kanunlarının çok ince bir şekilde çalıştırıldığını görüyoruz. Çekim kuvveti sayesinde gaz bulutu içinde büzülme oluşur, yıldızlar yaratılır. Çekim kuvveti öyle bir çalıştırılır ki, yıldızlar oluşur, fakat çekim kuvveti sonuna kadar işi götürüp yıldızı bir kara deliğe çevirmez. Yer çekimini böylesine ölçülü hareket ettiren nedir? Bu ölçü, bu denge, bilinçli bir Yaratıcıyı açıkça göstermez mi? Evrende yaratılan kanunlar yıldızların da oluşumuna izin verecek şekilde yaratılmıştır. Böylece Yaratıcının, yaratılışta hedeflediği gayeleri ortaya çıkacaktır. Çekim kuvveti; akıllı, bilinçli, şuurlu bir nesne değildir ki tüm bu mükemmel oluşumlara kendisi sebebiyet versin. Acaba Yaratıcı çekim kuvvetini yaratmasaydı da yıldızlar, gezegenler, Ay kalın zincirlerle bağlanmaya, yerinde tutulmaya kalkışılsaydı nasıl bir israf, nasıl bir çirkinlik, nasıl bir kargaşa hüküm sürerdi? Yaratıcı yer çekimi kanununu yaratarak olayı ne de güzel çözmüştür. Yerçekimini Allah'ın, Evren'e koyduğu bir yasa olarak gören Isaac Newton [1642-1724] yerçekimini ilk keşfeden kişidir. Fakat o da, birçok fizikçi de Evren'in en başta bir gaz aşaması geçirdiğini bilememişlerdir. Ne Kuran'dan önce, ne de Kuran'dan bin yıl sonra…
Newton'dan sonra Güneş'in bir gaz bulutunun sıkışmasıyla oluştuğu fikirleri ortaya atıldı. Örneğin Laplace "Dünya Sistemlerinin İzahı" adlı 1796 yılında basılan kitabında Güneş'in gaz bulutlarının çekim gücüyle sıkışması sonucunda oluştuğunu ve Dünya'nın Güneş'ten koptuğunu ileri sürdü. Daha sonra İngiliz fizikçi Clark Maxwell Dünya'nın Güneş'ten koptuğuna matematiksel yaklaşımlarıyla itiraz etti. 1943 yılında Weizsocker, sonra Ter-Haar, Chandiosekhor ve Kuiper teoriler geliştirdiler. Mount Wilson ve Palamar'da teleskoplar ile yapılan gözlemler de tartışmaya dâhil oldu [Dünya'nın Güneş'ten ayrılıp ayrılmadığına dair Kuran'da bir açıklama yoktur.] Dünya'nın Güneş'ten kopup kopmadığı tartışma konusu olmuştur ama Evren'in daha önce gaz şeklinde olduğu hususunda bir tartışma yoktur. Allah bizi ısıtan Güneş'i de, mavi okyanusları da, müziğin notalarını da, yemeklerin lezzetini de birbirinden hızla ayrılan gaz bulutundan yaratmıştır.
“Artık dileyen O'nu [Kuran'ı] düşünüp öğüt alsın.” (Abese/12)
(Kur’an Araştırmaları Gurubu)

10. ayetteki “Orada bereketler meydana getirdi” ifadesi ile milyonlarca yıldan beri en küçük canlıdan insana kadar her türlü mahlûkun faydalandığı bitmez tükenmez yaşam kaynakları kast olunmuştur. Bu nimetlerin en önemlileri, bitkilerin, hayvanların ve insanların hayatlarının sürmesini mümkün kılan “su” ve “hava”dır. Sonra da bunlar vasıtasıyla oluşan ve varlıklarını sürdüren bitkisel ve hayvansal gıdalardır.
Kur’an’ın birçok yerinde [A’raf/54, Yunus/3, Hud/7, Furkan/59, Secde/4, Kaf/38, Hadid/4]  evrenin “altı günde [evrede]” yaratıldığı ifade edilmiştir. Bu konudaki “Gün” sözcüğü ile ilgili olarak daha evvel Kaf suresinin tahlilinde açıklama yapıldığından, detayın oradan (Tebyinü’l Kur’an; c.2. s.602) okunmasını öneriyoruz.
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da, 10. ayette geçen “rızkları dört günde ayarladı” ifadesidir. Buradaki “dört gün [evre]”, evrenin yaratılışı ile ilgili olarak zikredilen “altı gün [evre]” içinde değildir. Rızkların “dört gün”de ayarlanması, evrenin “altı gün”de yaratılmasından ayrı bir uygulamadır.
12. ayette geçen “her göğe kendi işini vahyetti [içine yükledi]” ifadesindeki “vahy”i, sistemin kodlarının yüklenmesi olarak anlayabiliriz. Bu, belirlenmiş bir süreye kadar gökteki her sistemin kendi varlığını sürdürecek olması, kesinlikle bir kargaşaya neden olmayacak olmaları demektir.

YERYÜZÜ GÖKYÜZÜNDEN ÖNCE Mİ YARATILDI?

11. ayetteki “Sonra duman halinde bulunan göğe yerleşti/egemenlik kurdu” ifadesindeki “sonra” edatı nedeniyle, görünüre göre, yeryüzünün gökyüzünden önce yaratıldığı anlaşılmaktadır. Önce bu konuya ait birkaç ayeti takdim edelim:

O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan, sonra semaya istiva edip/ egemenlik kurup onları yedi gök olarak düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilicidir. (Bakara/29)

Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu [göğü] O   [Allah] yaptı: Boyunu yükseltti ve onu düzene koydu, gecesini kararttı ve kuşluğunu [ışığın parlaklığını] çıkarttı. Ve ondan sonra yeryüzünü döşedi; yeryüzünden suyunu ve otlağını çıkardı, dağları da sabitledi [demirledi; sağlam bir şekilde yerleştirdi], sizin ve hayvanlarınız için bir faydalanma olmak [yararlanmak] üzere. (Naziat/27- 33)

Bu ayetlere bakılırsa, Fussılet/11’e ve Bakara/29’a göre önce yeryüzü, sonra sema; Naziat/27-33’e göre ise önce gökyüzü, sonra yeryüzü yaratılmış gözükmektedir.
Bu ayetlerdeki “
بعد ,  ثمّsonra” edatları "tertib-i zaman" için değil, "tertib-i beyan" içindir; yani zamanda sonralığı değil, kelâmda sonralığı ifade etmektedirler. Türkçede de bir kişi bir konuyu anlatırken zaman tertibini düşünmeden, sözlerini “ ... sonra ...” diye sürdürür.  Bu konuyla ilgili olarak Beled/17 ile Kalem/13’e de bakılabilir.
11. ayette Allah’ın yeryüzüne ve göklere “ona ve yeryüzüne ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin!” dediği; onların da “Biz isteyerek geldik” şeklinde cevap verdikleri açıklanmıştır. Bununla Rabbimizin kudretinin mükemmelliği ortaya konulmuştur. Buna göre, söz konusu ifadenin takdiri “İsteseniz de istemeseniz de, işinize gelse de gelmese de geliniz” şeklinde olur. Kısacası Rabbimiz, onların varlık âlemine çıkmalarını istemiş, onlar da bu iradeye uygun olarak meydana çıkmışlardır.

Şüphesiz ki O bir şeyi dilediğinde, O’nun buyruğu / işi o şeye “Ol!” demektir; o da hemen oluverir. (Ya Sin/82) H.Yılmaz

Rabbimiz müşriklere nasıl bir ilâhı inkâr ettiklerini hatırlattıktan sonra, bu ayette de elçisine “Ben sizi Âd ve Semud'un yıldırımının benzeri bir yıldırıma karşı uyardım” demesini emretmektedir. Bu emirde müşriklere yöneltilen büyük bir tehdit söz konusudur. Buna rağmen akıllarını başlarına almazlarsa, Ad ve Semud’un başına gelenler onların da başına gelecektir.
Ad ve Semud’un özellikle zikredilmesinin nedeni, o günkü Arapların bu kavimlerin kalıntılarını görmüş olmaları ve onlar hakkında birçok bilgiye sahip bulunmalarıdır. H.Yılmaz


Lafzen, “onların elleri arasından ve arkalarından gelerek ...”: yani, onların bilmediği bazı şeyleri -mesela, daha önce yaşamış olan kendileri gibi günahkarlara ne olduğunu- hatırlatarak ve hakikati inkarda ısrar etmeleri halinde başlarına neler geleceği hakkında onları uyararak (Zemahşerî, Hasan Basrî'den naklen). Ama, yukarıdaki ifadeyi (ki 2:255, not 247'de açıklanmıştır) başka, daha dolaysız bir yolla anlamak da mümkündür: Allah'ın elçileri, bu günahkar toplumların, bilmeleri gereken (kelime anlamıyla, “elleri arasındaki”) bazı şeyleri, yani dünyadaki sosyal ilişkilerinde ve moral anlayışlarındaki yanlış tavırları -ve aynı zamanda hâlâ onların bilgi alanlarının dışında (lafzen, “arkalarında”) kalan şeyleri, yani ölümden sonraki hayatı ve Allah'ın nihaî yargılamasını inkar etmelerinin saçmalığına işaret ettiler. Karş. 6:8-9 ve 15:7. M.Esed

Bu cümle birçok anlama gelebilir: 1) "Onlara ardı ardına peygamberler geldi." 2) "Peygamberler onlara, dini her yönüyle anlatmaya çalıştılar ve hidayeti kabul etmeleri için her yöntemi denediler." 3) "Onlara kendi kavimlerinden olsun, diğer kavimlerden olsun pekçok peygamberler geldi."
Yani, "Şayet Allah bizim bu dinimizi beğenmemiş olsaydı bize melekler gönderirdi. Sen de bizim gibi bir insan olduğuna göre, sırf söylediklerinden ötürü dinimizden vazgeçmeyiz." Kafirlerin "Biz sizin gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz" şeklindeki ifadeleri, onların Rasulüllah'ın (s.a) Allah tarafından gönderildiğine inandıkları anlamına gelmez. Bu, Firavun'un Hz. Musa (a.s) hakkında kendi adamlarına "Size gönderilen bu elçiniz bir delidir" demesi gibi alayvari bir üsluptur. İzah için bkz. Yasin an: 11. Mevdudi

"Uğursuz günler" ifadesi, o günlerde bir uğursuzluk olduğu ve bu yüzden de onlara azab geldiği anlamına gelmez. Şayet bu günler gerçekten uğursuz olsaydı, Ad kavmi dışındaki kavimlere de azabın gelmesi gerekirdi. Doğru anlamı, "Ad kavmine azab indiği günler, onlar için uğursuzdu" şeklindedir. Bazı kimseler bu ayete dayanarak, günlerin uğurlu veya uğursuz olması ile ilgili birtakım sonuçlar çıkarmaya çalışıyorlar ki bu da doğru olmayan bir yaklaşımdır.
Bu ayette, "Rîhan Sarsaran" ifadesi geçmektedir. Bu deyim hakkında dilbilimciler arasında ihtilaf vuku bulmuştur. Kimileri "yakıcı sıcak", kimileri "dondurucu bir soğuk", kimileri de "estiğinde büyük bir gürültü çıkaran rüzgar" anlamına geldiğini söylemişleridr. Fakat hepsi de söz konusu rüzgarın çok şiddetli olduğu konusunda birleşmişlerdir.
Kur'an'ın çeşitli yerlerinde bu hususun ayrıntıları şu şekilde beyan edilmiştir.
"Allah onu yedi gece, sekiz gün ardı ardına onların üstüne musallat etti. O kavmi orada, içi boş hurma kütükleri gibi yere serilmiş görürsün." (Hakka: 7)
"Üzerinden geçtiği hiçbir şeyi bırakmıyor, onu çürütüp kül gibi ediyordu" (Zariat: 42)
"Nihayet onun geniş bir bulut halinde vadilere doğru geldiğini görünce: "Bu, bize yağmur yağdıracak bir buluttur" dediler. Hayır, o, sizin gelmesini istediğiniz şey, içinde acı azab bulunan bir rüzgardır. Rabbinin emriyle herşeyi yıkar mahveder. Derken onlar o hale geldiler ki evlerinden bir şey görünmez oldu. İşte biz suç işleyen toplumu böyle cezalandırırız." (Ahkaf: 45-25)
21. Bu azab onların büyüklenmeleri sonucunda gelmişti. Çünkü onlar kendilerinin çok kuvvetli oldukları zannıyla hakdan yüz çeviriyorlardı. Böylece Allah'ın azabı onların büyük bir kısmını helak ederek, kurdukları medeniyeti ortadan kaldırmış ve geride kalanlarını da rezilliğe sürükleyerek, daha önce zulmettikleri kavimler önünde zelil etmişti. Ad kavmi ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. A'raf an: 51-53, Hud an: 54-66, Müminun: 34-37, Şuara an: 88-94, Ankebut an: 65  Mevdudi

Bu ayet gurubunda, daha evvel birçok surede detayı verilen Ad ve Semud kavimleri ile ilgili ayrıntılara işaret edilmiştir. İnkârları, tutarsız itirazları ve meydan okuyuşları hatırlatılarak bu iki kavmin en sonunda nasıl bir akıbete uğradıkları açıklanmaktadır. Bu hatırlatma ve açıklama, Mekkeli nankörlerin uyarılması amacına yöneliktir.
14. ayette konuya giriş yapılırken “önlerinden-arkalarından  [her yanlarından] elçiler gelmişti” denilmiştir. Daha evvel, “gece-gündüz”, “sabah-akşam” gibi kalıpların kendi anlamları dışında süreklilik anlamı vermek üzere kullanıldıkları ifade edilmişti. Buradaki “önlerinden-arkalarından” ifadesi de “her yanlarından” demektir.
Bunun örneği A’raf suresinin 17. ayetidir.

(İblis,) “Öyleyse, beni azgınlığa itmene karşılık, and olsun ki, ben onlar için Senin dosdoğru yoluna oturacağım, sonra yine and olsun ki onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım ve Sen, çoklarını şükredenler bulmayacaksın” dedi. (A’raf/16, 17)

Bu ifadenin anlamı, “Kendilerine gönderilen o peygamberler, onlara her taraftan yaklaştılar, ellerinden gelen gayreti sarf ettiler ve onları doğru yola getirmek için her çareye başvurdular” demektir.
16. ayetteki “uğursuz günlerde” ifadesi dikkat çekicidir. Bu ifadeye dayanarak bazı günlerin uğurlu, bazı günlerin de uğursuz olduğunu ileri sürenler olmuştur.  Hâlbuki ayette geçen “uğursuz günler” ifadesi nekra [belirtisiz] olarak kullanılmıştır. Gerek nekra oluşu, gerekse bu cezayı çekenlerin belli bir zümre oluşu dikkate alındığında, “uğursuz gün” diye bir günün olmadığı, o günün sadece o kavim için uğursuz  [tozlu, topraklı; neredeyse hiçbir şeyin görülmediği, hiçbir işin yapılamadığı gün] olduğu anlamı ortaya çıkar.
Onları perişan eden olay başka ayetlerde şöyle dile getirilmiştir:

Âd’a gelince, onlar gürültülü ve azgın bir fırtına ile helak ediliverdiler.
(Allah) O fırtınayı üzerlerine yedi gece sekiz gündüz musallat etmişti. Öyle ki, o kavmi içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürsün.
Bak şimdi görebilir misin onlara ait herhangi bir kalıntı? (Hakka/6- 8)

Âd’ın kardeşini de hatırla. Hani o, Ahkâf’ta kavmini uyarmıştı. -Kesinlikle onun önünde ve ardında, "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Şüphesiz ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum." diyen uyarıcılar geçmişti.-
Onlar: “Sen bizi ilâhlarımızdan çevirmek için mi geldin? Eğer doğrulardan isen, hadi o bizi tehdit edip durduğun azabı hemen getir." dediler.
O [Hud]: “ Şüphesiz Bilgi [o azabın ne zaman geleceğine dair bilgi] Allah katındadır. Ben ise size benimle gönderileni tebliğ ediyorum. Velâkin ben sizi cahillik edip duran bir kavim olarak görüyorum.” dedi.
Nihayet onu, vadilerine doğru gelen geniş bir bulut halinde gördüklerinde: “Ha işte!”, dediler, “bu bize yağmur getirecek bir bulut!” Hayır, aksine o, çabuklaştırmaya çalıştığınız şeyin ta kendisi; Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eden, içinde acıklı bir azap olan rüzgâr... Sonunda o hale geldiler ki, konutlarından başka hiçbir şey görünmüyordu. Biz, günahkârlar topluluğunu işte böyle cezalandırırız.
Ve ant olsun ki, Biz, sizi güçlü kılmadığımız şeylerde onları güçlü kılmıştık [size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik]. Onlara da kulaklar, gözler ve duygular kılmıştık [vermiştik]. Buna rağmen kulakları, gözleri ve duyguları onlara hiçbir fayda sağlamadı/ kendilerinden hiçbir şeyi uzaklaştıramadı. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşatıverdi. (Ahkâf/21, 26)

Şüphesiz Biz onların üstüne, uğursuz, sürekli [uzun] bir günde dondurucu/uğultulu, insanları koparıp atan bir rüzgâr gönderdik; sanki onlar kökünden sökülmüş hurma kütükleri gibiydiler. (Kamer/19)

Âd’ın içinde de... Hani Biz onların üzerine,  üzerine uğradığı her şeyi bırakmayan, sadece onu kül gibi dağıtan, sonsuz bırakan bir rüzgâr göndermiştik. (Zariyat/41, 42)
Kur'an’daki bazı ayetler Mekkeli müşriklerin Ad ve Semud kavimlerini ve başlarına gelen akıbeti bildiklerini göstermektedir. Çünkü Mekkeliler bu kavimlerin yaşadıkları coğrafi bölgelere uğramakta, yaz ve kış mevsimlerinde yaptıkları ticari geziler sırasında o bölgedeki kalıntıları bizzat müşahede etmekteydiler. Bu da Allah'ın oraları nasıl helak ettiği­ni gördükleri anlamına gelmektedir:

Ad ve Semûd’u da (helak ettik). (Bu), onların meskenlerinden [yurtlarından] size besbelli olmuştur. Şeytan onlara kendi işlerini süsledi de onları doğru yoldan alıkoydu. Hâlbuki onlar görüp anlayan kimselerdi. (Ankebut/38)

Böylece Allah’ın azabı bu toplumların büyük bir kısmını helak ederek kurdukları medeniyeti ortadan kaldırmış, geride kalanlarını da rezilliğe sürükleyerek daha önce zulmettikleri kavimler önünde zelil etmişti.
Ad kavmi ile ilgili ayrıntılı bilgi, A’raf, Hud, Müminun, Şuara ve Ankebut surelerinde; Semud kavmi ile ilgili ayrıntılı bilgiler ise A'raf, Hud, Hicr, İsra, Şuara ve Neml surelerinde verilmiştir.  H.Yılmaz

Burada, gerçekten ateşe sürülecekleri değil, Allah'ın huzuruna hesap vermek için götürülecekleri kastolunmaktadır. Ancak, zaten sonunda cehenneme gideceklerinden, böyle bir ifade kullanılmıştır.
Yani, önce bir nesil daha sonra başka bir nesil hesaba çekilmeyecek, bilakis bütün nesillerin hesabı birarada görülecektir. Çünkü bir şahsın veya bir neslin bıraktığı etkiler onların ölümüyle sona ermez. Aksine ölümden sonra da devam ederek nesiller boyu iz bırakır. Bu yüzden karar vermek için, birbirlerine şahitlik etsinler diye, tüm nesiller bir araya getirileceklerdir. İzah için bkz. A'raf an: 30  Mevdudi

Bir hadiste bu husus şöyle izah edilmiştir: "Bir suçlu kıyamet gününde yaptıklarını inkar ettiğinde, Allah onun uzuvlarına emir verecek ve onlar onun yaptıklarına karşı şahitlik edecekler." Bu hadisi Enes, Ebu Musa el-Eş'ari, Ebu Said el-Hudri ve İbn Abbas rivayet etmişlerdir. (Müslim, Nesei, İbn Cerir, İbn Ebi Hatim, Bezzar.) Ayrıca izah için bkz. Yasin an: 55.
Bu ayet ile birlikte daha birçok ayet ahiretin yalnız ruhani bir âlem olmadığını ispatlamaktadır. Yani insanlar aynı ruh ve beden ile diriltilecekler ve dünyada iken nasıl bir bedene sahip iseler, en küçük ayrıntısına kadar orada da aynı bedene sahip olacaklardır. Çünkü, işledikleri suçları aynen aktarabilmeleri için aynı uzuvların olması gerektiği aşikardır. Bu konuda kesin deliller için bkz. İsra: 49-51 ve 98, Müminun: 35-38 ve 82-83, Nur: 24, Secde: 10, Yasin: 65, 78, 79, Saffat: 16-18, Vakıa: 47-50, Naziat: 10-14. Mevdudi

Bundan, insanın sadece azalarının değil, herşeyin onun yaptıklarına şahitlik edeceği anlaşılmaktadır. Aynı husus Zilzal Suresi'nde şöyle açıklanmıştır. "Yer içindekileri çıkardığı ve insan, "Ona ne oluyor" dediği zaman, işte o gün yer haberlerini söyler. Çünkü Rabbin ona vahyetmiştir" Yani insanoğlu onun üstünde ne yapmışsa anlatır. Çünkü Allah ona böyle emretmiştir. Mevdudi

Hz. Hasan Basri bu hususu çok güzel bir biçimde izah etmiştir. "İnsan Allah'ı nasıl tasavvur ederse, amellerini de o tasavvura göre ayarlar. Bir mü'min, Rabbi hakkında doğru bir tasavvura sahipse amelleri de doğru olur. Kafir, münafık, fasık ve zalim kimselerin amelleri yanlıştır. Çünkü onların Rableri hakkındaki tasavvurları da yanlıştır." Aynı hususu Hz. Peygamber (s.a) gayet öz ve veciz bir biçimde şöyle anlatmıştır: "Rabbin, kulum beni nasıl tasavvur ederse, ben öyleyim" der". (Buhari, Müslim)

Yalanlayıcıların dünyada nasıl cezalandırıldıkları örnek verilerek anlatıldıktan sonra, bu ayet gurubunda da ahireti yalanlayan müşrikler ile ilgili olarak ahiretten bir sahne sergilenmektedir. Henüz vakti gelmemiş olan bu sahnelerin nakledilmesiyle başta inkârcılar olmak üzere tüm insanlara yeni bir uyarı daha yapılmaktadır.
Söz konusu sahnede inançsızlar bir araya getirilmiştir. Başta göz, kulak ve derileri olmak üzere, inkârcıların bütün organları orada kendi aleyhlerinde konuşup tanıklık ederler. Vücut organlarına “Niye aleyhimize şahitlik ettiniz?” diye sorarlar. Organları da “Her şeyi konuşturan Allah, bizi konuşturdu ve sizi ilk defa O yarattı ve O’na döndürülmektesiniz. Siz, işitme, görme duyularınız ve derileriniz aleyhinize şahitlik eder diye gizlenmiyordunuz. Velâkin yapmakta olduklarınızdan birçoğunu Allah’ın bilmeyeceğine inandınız. İşte sizin bu inancınız; Rabbiniz hakkında beslediğiniz inancınız sizi bir yıkıma uğrattı, böylelikle hüsrana uğrayanlardan oldunuz” diye cevap verirler.
Bu sahneyle her şeyin sevk ve idaresinin her zaman Allah’ta olduğu, Allah’a hiçbir şeyin gizli kalmadığı bir kez daha hatırlatılarak insanlara iyi bir tefekkür dersi verilmektedir.
Rabbimiz tüm insanları, mümin, müşrik, herkesi toplayıp sorguya çekecektir:

O gün takva sahiplerini, Rahman’a binekli heyetler hâlinde toplayacağız.
Suçluları da susamış olarak cehenneme süreceğiz. (Meryem/85, 86)

Ve her ümmetten [önderli topluluktan] ayetlerimizi yalan sayanlardan bir grup topladığımız gün, artık onlar tutuklanıp dağıtılırlar. (Neml/83)

Ve o gün O [Rabbin], onları ve onların Allah’ın astlarından taptıkları şeyleri toplar da, “Siz mi saptırdınız şu kullarımı, yoksa kendileri mi o yolu kaybettiler?” der. (Furkan/17)

Ve O [Allah], onların hepsini topladığı gün: “Ey cin topluluğu! Kesinlikle insten çoğalttınız” Ve insten onların velileri: “Rabbimiz! Biz birbirimizden kazanç sağladık. Nihayet biz, bizim için vakitlendirdiğin ecelimize ulaştık” derler. O [Allah]: “ Ateş, sizin durağınızdır. Orada, Allah’ın dilemesi müstesna, ebedi olarak kalacaksınız” der. Şüphesiz Rabbin Hakîm’dir, en iyi bilendir.
Ve işte Biz böylece, kazandıkları günahlardan dolayı zalimlerin bir kısmını, diğer bir kısmına Veliy yaparız [yakınlaştırırız].
Ey cinn ve ins topluluğu [tüm insanlar]! Size ayetlerimi anlatan ve bugününüze kavuşacağınız hususunda sizi uyaran kendinizden elçiler gelmedi mi? Onlar, “Kendi aleyhimize şahidiz” dediler. Basit yaşam onları aldattı ve onlar kendilerinin kesinlikle kâfirlerin ta kendisi olduklarına şahitlik ettiler. (En’am/128- 130)

Organların mahşerde tanıklık yapacağı başka ayetlerde de bildirilmiştir:

Şüphesiz muhsan [korumalı; evli, sahipli], duyarsız mümin kadınlara zina isnat eden kimseler, dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir [uzak tutulmuşlardır]. Ve onlar için çok büyük bir azap vardır.(Nur/23, 24)
O gün dilleri, elleri ve ayakları, yapmış oldukları işlere kendi aleyhlerinde şahitlik edecektir. Bugün Biz onların ağızlarının üzerine mühür vururuz; Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıkları şeylere şahitlik eder. (Ya Sin/65)Bu pasajdaki ayetlerin inişi ile ilgili şöyle bir nakil söz konusudur:  

 “Beytin [Kâbe’nin] yanında üç kişi bir araya geldi. İkisi Kureyşli, birisi Sakifli ya da ikisi Sakifli, birisi Kureyşli idi. Bunların kalplerinin anlayış ve kavrayışı kıt, karınlarının yağı çoktu. Onlardan birisi: “Görüşünüz nedir? Allah bizim söy­lediğimizi duyar mı?” dedi. Diğeri de: “Eğer yüksek sesle konuşursan duyar, gizli konuşursan duymaz” dedi. Ötekileri de: “Eğer yüksek sesle konuştuğumuzu du­yuyor ise, gizli konuştuğumuzu da duyar” dedi. Bunun üzerine Yüce Allah: "Siz kulaklarınız, gözleriniz, derileriniz aleyhinizde şahitlik eder diye giz­lenmiyordunuz" âyetini indirdi.” (Razi; el Mefatihu’l Gayb; Kurtubi, el Camiu li Ahkami’l Kur’an)   

Onlar, insanlardan gizlenmek isterler de Allah'tan gizlenmek istemezler.  Halbu ki O [Allah], onlar O’nun sözden razı olmadığı şeyleri gece kurarlarken kendileriyle beraberdir. Ve Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır. (Nisa/108) H.Yılmaz

Zımnen, “Allah onlara mühlet vermeyi dilemedikçe”: bkz. 6:128'in son paragrafı ve ilgili not 114; ayrıca ayet 40:12, not 10'da nakledilen Hadis.

Lafzen, “onlar, kendilerini düzeltmelerine izin verilenlerden olmayacaktır”: günahkarların, Hesap Günü, kendilerine “ikinci bir şans” verilmesi için yalvarışlarına ve Allah'ın bu dileği reddetmesine bir işaret (karş. 6:27-28 ve 32:12). M.Esed

Bu ifade şu anlamlara gelebilir: "Onlar dünyaya geri dönmeyi isteyecekler ama dönemeyeceklerdir." veya "Ccehennemden kaçmak isteyecekler ama kaçamayacaklardır." ya da "Tevbe etmek isteyecekler ama tevbeleri kabul edilmeyecektir." Mevdudi

Âyette kullanılan  fi'li kayd  (kayd) kökünden gelir. Kayd kabuk demektir. Kabuk nasıl özü sararsa, bu kötü arkadaşlar da o adamları öyle sardılar. S.Ateş

Yahut: “can yoldaşları” (karş. 4:38). Karîn isminin türetildiği karane fiili “bağladı” veya “sıkı bir şekilde birleştirdi” yahut “birbirine [bir şeyi diğerine] kattı” anlamına gelir. Karş. 43:36 -“Rahmân'ın uyarısını görmezden gelmeyi tercih eden kimseye gelince, biz onun içine öteki kişiliğini oluşturmak üzere [kalıcı] bir şeytanî dürtü yerleştiririz”.

Lafzen, “onların elleri arasında olan ve arkalarında bulunanları”, yani kendi şeytanî dürtüleri (ki, belirtildiği gibi, onların “öteki kişilikleri” olmuştur), önlerine serilmiş bulunan bütün dünyevî cazibelerin sınırsız zevklerini, hiçbir ahlakî seçme yapmaksızın, onlar için baştan çıkarıcı kıldı ve aynı zamanda, yeniden dirilme ve Allah'a hesap verme düşüncesini bir yanılsama gibi görerek dışlamalarına yol açtı ve böylece, bilgi alanları dışında kalan şeyler konusunda onlara yanlış bir güvenlik duygusu verdi. M.Esed

Kötü insanlara iyi arkadaşlar nasib etmemek Allah'ın bir sünnetidir. Allah kötü bir insana, ancak kendisi gibi bir arkadaş nasib eder ve o dalâlete ne kadar batarsa, o derece kötü arkadaşlar edinir. Hatta şeytanlar onun müşaviri ve dostu olurlar. Bazı kimseler "Filan şahıs aslında iyidir, fakat onu kötü arkadaşları yoldan çıkardı" derler. Böyle bir düşünce doğru değildir. Çünkü her insan kendisi gibi bir arkadaş seçer. Kötü bir insan iyi biriyle arkadaş olsa da, bu arkadaşlık fazla uzun sürmez. Zira, pislik nasıl sineği çekerse kötü kimseler de ancak kötülükleri yanlarına çekerler.
Onların bu kötü arkadaşlarının kendilerine geçmişi ve geleceği parlak gösterdikleri buyurulmaktadır. Yani onlara, "Sizin geçmişiniz gibi geleceğiniz de parlak olacaktır" dediler. Artık onları öyle bir hale sokarlar ki, kötülüğe ne kadar batarlarsa batsınlar, bunu farkedemezler. Onlara kötü arkadaşları ve şeytanlar, "Sizi eleştirenler akılsızların tâ kendileridir. Sizin yaptıklarınız doğrudur ve kim yüksek yerlere gelmişse, sizin yaptıklarınızı yaparak gelmiştir. Öbür dünya, ahiret vs. bunların hiçbiri yoktur. Hem bazı ahmakların kabul ettiği gibi cennetin olduğunu farzetsek bile, Allah size bu dünyada nasıl nimetler veriyorsa, cennette de size ikram eder. Cehenneme gelince, bu dünyada nimetlerden mahrum olanlar, ahirette de cehennemde olacaktır." derler. Mevdudi

Bu ayette cehenneme gidenlerin bu duruma düşmelerinin ana nedenleri açıklanmıştır. Onlar Allah’ın açık uyarılarına rağmen İblis’in, kötü arkadaşların iğvalarına, telkinlerine uymuşlar, tüm kötü şeyleri iyi görmüşler, Allah’ın mesajlarına kulak vermemişlerdir. Her ne yaptılarsa, hepsini de ölçmeden, tartmadan, tefekkür etmeden yapmışlardır.

Ve her kim Rahman’ın zikrinden körleşirse Biz ona bir şeytan musallat ederiz de artık o,  onun için karindir [yaştaştır, yandaştır]; ve şüphesiz ki onlar [karinler], onları [körleşenleri] Yol’dan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. (Zuhruf/36, 37)

İnsanların bu “karîn”lerden kurtulması şuna bağlıdır:

([İblis) “Öyle ise izzet ve şerefine yemin ederim ki, ben onların hepsini mutlaka azdıracağım; ancak içlerinden arıtılmış kulların müstesna...” dedi. (Sad/82, 83)

O [Allah] dedi ki: "Git! Sonra onlardan kim sana uyarsa, bilin ki, şüphesiz ki, cezanız yeterli bir ceza olarak cehennemdir. Onlardan gücünü yetirdiklerini sesinle sars. Ve atlılarınla ve yayalarınla onların üzerine yaygara kopar! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaatlerde bulun.” -Ve şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaad etmez.- Şüphesiz ki, Benim kullarım; senin için onlar aleyhine hiçbir güç yoktur.” -Vekil olarak da Rabbin yeter.- (İsra/63- 65)

Ayetteki “Cinn ve insten [herkesten], kendilerinden önce gelip geçmiş ümmetlerde yürürlükte olan Söz onların üzerine hak oldu” ifadesinde konu edilen “Söz”, Rabbimizin “Elbette cehennemi insten ve cinden; hepsinden dolduracağım” ilkesidir. Bu konudaki detay daha evvel Kaf ve Ya Sin surelerinin tahlilinde verilmişti. (Tebyinü’l Kur’an; c.2, s.110, 111 ve c.3, s. 264, 265) H.Yılmaz

Bu, Kur’an'ı Muhammed (s)'in kendi -kişisel ve politik- amaçları için “uydurdu”ğu bir kitap, eski kutsal metinlerden bir “yanlış anlaşılmış alıntılar” serisi, bir “halüsinasyon/vehim” ürünü vb. olarak tanımlamak suretiyle onu değersiz kılmayı amaçlayan çabalara bir işarettir. Bütün bu çabalar, Kur’an mesajına karşı çıkanların Kur’an'ın gücünü içgüdüsel olarak hissettiklerini ve aynı zamanda Kur’an'ın kendi çıkarcı, materyalist hayat görüşlerini tehlikeye soktuğu ve bu nedenle ona karşı çıkılması gerektiği düşüncesinde olduklarını gösterir. Bu, 28. ayetin sonundaki, onların Allah'ın mesajlarını “bilerek reddettikleri” ifadesini de açıklamaktadır M.Esed

Ortak koşucuların vahyin geldiği günlerde, Hz. Peygambere karşı Kur’anı engellemeleri böyle. Sonraki yüzyıllarda Kur’anı engelleme taktikleri ise şöyle: Kur’anı herkes anlayamaz, Kur’anı anlamak için şu kadar ilme gereksinim vardır. Kur’anı sadece Arapçasını okumak çok büyük sevaptır. Okumasanda yazılarına bakmak ibadettir…vs. şeklindedir. (M.sağ)

Rasulüllah (s.a) konuşmaya başladığında, kimse onun sesini duymasın diye gürültü yapmak kafirlerin bir taktiğiydi. Onlar, Kur'an'ın etkili bir kelam olduğunu, onu tebliğ eden kimsenin de yüce bir kişiliğe ve etkileyici bir hitabet yeteneğine sahip bulunduğunu, dolayısıyla dinleyenlerin muhakkak surette onun tesiri altına gireceğini biliyorlardı. Bunu önlemek için, Hz. Muhammed'in (s.a) söylediklerini dinlememek ve başkalarının da dinlemesini engellemek için karar almışlardı. Bu yüzden Rasulüllah (s.a) tebliğ etmeye başladığı zaman, gürültü çıkarıyor ve anlamsız seslerle onun mesajını örtmeye çalışıyorlardı. Böyle bir metod sayesinde Allah'ın gönderdiği yüce Peygamber'in davetini önlemeyi umuyorlardı. Mevdudi

Bu ayette, Kur’an’dan etkilenen kişilerin müslüman olmalarına tahammül edemeyen müşrikler ve Kur’an’a karşı aldıkları tavırdan bahsedilmektedir. Bunlar, mesajının dinleyenler üzerindeki etkisini bildiklerinden dolayı çevrelerindekileri Kur’an’dan uzak tutma planları yapan kimselerdir. Çünkü biliyorlardı ki, Kur’an hem lafız, hem de mana bakımından mükemmel bir sözdür; öyle ki, tüm mesajları dinleyenleri rüşde götürüyor, zihinleri açıyordu. Öyleyse ne yapıp edip dinlenilmemesini sağlamalı, anlaşılmasını engellemeliydiler. Aksi halde hükümranlıklarının bitmesi kesindi. Bu nedenle, nerede Kur’an okunsa hemen seslerini yükseltmeye ve hurafeler, masallar anlatarak, ıslık çalarak, el çırparak, bağırarak çağırarak, yalan yanlış şiirler okuyarak, batıl sözler söyleyerek, gürültü, patırtı yaparak Kur’an’ın anlaşılmasını engellemeye karar verdiler.
Dikkat çeken bir diğer husus da, bu azgınların Elçi’ye değil, Kur’an’a tavır almış olmalarıdır. Onlar da biliyorlardı ki, bu din kişiye değil Allah’a aittir.
Müşriklerin okunmakta olan Kur’an hakkındaki bu olumsuz tavrına mukabil, müminler onu iyi anlamak için Allah’ın sözlerine derhal kulak vermelidirler:

Ve esirgenmeniz için Kur’ân okunduğu zaman hemen ona kulak verin ve susun. (A’raf/204) H.Yılmaz

Bu ayetlerde müşrikler çok açık ifadelerle tehdit edilmektedir. Bu tehdit ve korkutma inkârcılıktan vazgeçmelerini sağlamaya yöneliktir. Ayetlerden açıkça anlaşıldığına göre, bu kimselerin şiddetle cezalandırılacak olmaları, Allah’ın ayetlerini bile bile, inat olsun diye inkâr etmiş olmalarından dolayıdır. Bu tehdidi bir önceki ayetle irtibatlandırarak şöyle anlayabiliriz: İnsanların doğru yolu bulmasını engellemek için her türlü yola başvurmak, bu yalanlayıcıların şiddetli bir azap ile cezalandırılacak olmalarının temel nedenidir. Üstelik uğrayacakları bu ceza onların en kötü amellerinin ayarında olacaktır. Çünkü onlar Allah’ın düşmanıdırlar, Allah’a düşmanlık etmişlerdir. Cehennemde de ebedi olarak kalacaklardır. 
Allah düşmanlarının konu edildiği başka ayetler de vardır:

Kim ki, Allah’a, meleklerine, elçilerine, Cibril’e, Mikâl’e düşman olursa  Bilsinki, Şüphesiz  Allah da, inkarcılara düşmanıdır.” (Bakara/98)

Ey iman etmiş kimseler! Benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı veliler edinmeyin. Onlar, size haktan gelen şeyleri inkâr ettikleri halde, siz onlara sevgi ulaştırıyorsunuz. Rabbiniz Allah'a inandığınızdan dolayı Elçi’yi ve sizi çıkarıyorlar. Eğer Benim yolumda cihad etmek ve Benim rızamı kazanmak için çıktınızsa, onlara sevgi mi gizliyorsunuz? Oysa Ben sizin gizlediğiniz şeyleri ve açığa vurduğunuz şeyleri bilirim. Ve sizden kim bunu yaparsa artık o, kesinlikle yolun doğrusundan sapmıştır.
Eğer onlar sizi ele geçirirlerse, sizin için düşman olacaklardır, ellerini ve dillerini kötülükle size uzatacaklardır. Ve onlar ‘keşke inkâr etseniz” istemektedirler. (Mümtehıne/1, 2)

Şüphesiz ayetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp inkâra sapan kimseler Bize gizli kalmazlar. O halde ateşe atılacak olan kişi mi daha hayırlıdır, yoksa kıyamet günü güven içinde gelecek kişi mi? İstediğinizi yapın. Şüphesiz ki O [Allah], yaptığınız şeyleri en iyi görendir. (Fussılet/40) H.Yılmaz

Bkz 6:112 -“insanlar ve görünmez varlıklar arasından ... şeytanî güçleri (şeyâtîn) her peygambere düşman kıldık-” M.Esed

Yani, onlar dünyada, liderlerinin, rehberlerinin ve kendilerini saptıran şeytanların işaretlerine göre hareket ediyorlardı. Kıyamet günü ellerine geçirebildikleri takdirde, kendilerinin cehenneme yuvarlanmalarına sebeb oldukları için onları ayaklarının altına almak isteyeceklerdir. Mevdudi

Bu ayetten anlaşıldığına göre, mahşerde kötü durumda bulunanlar, kendilerini bu duruma düşürenleri yakalayıp linç etmek, ayakları altına almak ve kendilerinden daha fazla azap çekmelerini sağlamak isteyeceklerdir. Ayetteki “ins-cinn” ifadesiyle “bildikleri- bilmedikleri”, “tanıdıkları-tanımadıkları” düşmanlar kastedilmiştir. Benzer ifadeler daha evvel Nas ve En’am surelerinde de geçmişti:

 “Cinn ve insten, insanların akıllarında, sinsice kötülük fısıldayan “hannâs”ın kötü fısıltılarının şerrinden, insanların ilâhına, insanların hükümdarına ve insanların Rabbine sığınırım” de! (Nas/1-6)

Böylece Biz her peygamber için cinn ve ins şeytanlarını düşman kıldık: Ki dünya malına aldanmaktan dolayı, ahirete inanmayan kimselerin kalpleri ona kansın, ondan memnun olsun ve yapmakta olduklarını yapsınlar diye bunların bazısı bazısına sözün süslüsünü vahyeder [gizlice telkinde bulunur/ fısıldar]. —Ve şayet Rabbin dileseydi onu yapmazlardı. Öyleyse onları ve uydurdukları şeyleri bırak!- (En’am/112, 113):

Konumuz olan ayetin mesajı daha evvel A’raf suresinde detaylı olarak verilmişti.

(Allah, onlara) “Sizden önce geçmiş cinn ve insden [tanıdığınız- tanımadığınız] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der]. Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder]. Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” dediler [derler]. [Allah,] “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” dedi [der]. (A’raf/38)

Şu inkâr eden Allah yolundan çeviren kimseler; Biz yaptıkları bozgunculuk nedeniyle onlara azap üstüne azap artırdık. (Nahl/88) H.Yılmaz

Kafirleri, hakka karşı gösterdikleri inadın sonucuyla uyardıktan sonra Allah, hitabını Hz. Peygamber'e (s.a) ve mü'minlere yöneltiyor.
Yani onlar, "Rabbimiz Allah'tır". demekle kalmayıp, O'na ortak koşmamışlar, tevhidi kabul ettikten sonra da hiçbir akideye iltifat etmeyerek, başka şeyleri tevhid akidesine karıştırmamış ve böylece hayatlarını tevhide göre düzenlemişlerdir.
Tevhid üzerinde sebat edenler (istekâmû) ifadesini Hz. Peygamber (s.a) ve sahabeler şöyle açıklamışlardır.
Hz. Enes (r.a) Rasulüllah'tan şöyle bir rivayette bulunmuştur: "İnsanlar içinde öyleleri vardır ki Allah'ı "Rab" kabul ettikten sonra bile O'na ortak koşarlar. Sebat edenler, ancak tevhid üzerinde son nefeslerine kadar direnenlerdir." (İbn Cerir, Nesei, İbn Ebi Hatim)
Hz. Ebu Bekir Sıddık, sebat eden kimseyi, "Allah'a ortak koşmayan ve hiçbir sahte ilaha iltifat etmeyen kimse" olarak izah etmiştir. (İbn Cerir)
Hz. Ömer bir gün mezkur ayeti mimberde okuduktan sonra şöyle buyurmuştur: "Allah'a yemin ederim ki sebat eden kimseler, Allah'a itaatlerinde sadık olan ve tilkiler gibi bir oraya bir buraya dönmeyenlerdir." (İbn Cerir)
Hz. Osman, "sebat etmek, kişinin amellerini Allah rızası için halisane bir şekilde yapmasıdır" diye buyurmuştur. (Keşşaf)
Hz. Ali ise, sebat üzerinde olmayı, "Allah'ın emirlerini yerine getirmek" şeklinde izah etmiştir. (Keşşaf)
"Meleklerin inişi"nin mutlak surette müminlerin onları görüp işitebileceği şekilde olması gerekmez. Elbette, Allah'ın bir kuluna açık surette melekler göndermesi mümkündür. Fakat genellikle, müminler İslâm düşmanlarından eziyet ve işkence gördükleri zaman Allah melekleri indirir. Müminlerin onları görmemeleri doğaldır. Çünkü melekler, doğrudan doğruya kulağa, ve gözlere değil, kalblere nüfuz etmek suretiyle güven ve huzur telkin ederler. Bazı müfessirler bu hususu, sadece ölüm, berzah alemi ve mahşer meydanına mahsus olmak şeklinde mütalâ etmişlerdir. Ancak bu ayetin niçin nazil olduğunu, siyak ve sibakı içerisinde düşünecek olursak ayetin, Allah'ın dinini yüceltmek için, canlarıyla, mallarıyla mücadele eden müslümanlar hakkında indiğini açıkça anlarız. Melekler, onları teskin etmek ve onlara "Sizler çaresiz ve yalnız değilsiniz" diyerek cesaret vermek için indirilmişlerdi. Elbette melekler onları ölüm anında, berzah aleminde ve mahşer meydanında da karşılayacak ve cennete kadar taşıyacaklardır. Ancak bu, sadece öbür dünyaya mahsus değildir. Çünkü melekler, bu dünyada da inerler. Siyak ve sibaktan, Hak ve Batıl mücadelesinde, kafirlerin yanında nasıl şeytanlar bulunuyorsa, müminlerin yanında da meleklerin bulunduğu çok açık bir şekilde anlaşılıyor. Bir tarafta kafirlerin kendilerine, amellerini güzel gösteren ve "Yaptıklarınız doğrudur, üstünlüğü sizler elde edeceksiniz, dolayısıyla zulüm yapmanız, liderliği ele geçirebilmeniz için gereklidir" diyen şeytan ve dostları; diğer tarafta ise, müminlere mesaj getiren melekler. Burada sözkonusu edilen mesaj bir sonraki ayette zikredilmiştir.
Bu, Allah'tan müminlere, dünyadan ahirete kadar her safha boyunca, emniyet içinde olduklarını bildiren bir mesajdır. İslâm için mücadele edenlere, "Bu dünyada kafirler ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar korkmayın ve Hak adına ne kadar büyük zahmetlere ve mahrumiyetlere katlanırsanız katlanın üzülmeyin. Çünkü sizleri istikbalde öyle büyük nimetler beklemektedir ki, dünyadaki nimetler onların yanında bir hiç mesabesindedir," denilmektedir. Meleklerin aynı kelimeleri bir müslümana ölüm anında söylemesi şu anlama gelir: "Gittiğin yerde korkacağın hiçbir şey yoktur. Çünkü cennet seni beklemektedir. Dünyada bıraktığın dostlarına üzülmene gerek yok, zira burada bizler sana dost ve arkadaş olacağız." Yine aynı sözler berzah aleminde ve mahşer meydanında şöyle anlaşılabilir: "Dünyada çektiğiniz gam ve keder artık bitti. Burada sizler için hep rahatlık vardır. Ahirette sizlere hiçbir surette korku ve zahmet yoktur. Biz size, va'd edilen cennete gireceğinizi müjdeliyoruz." Mevdudi

Bu ayette melekler mümin kimse için sadce dünya ve ahiret yaşamınızda sizin dostunuzuz diyorlar. Dikkat edilirse Kabirden bahsedilmemektedir. Öyle bir yaşam olsaydı o hayat içinde bu sözler söylenirdi diyen müfessirler var. (İslam alimleri)

İnkârcılar ile müminlerin durumlarının art arda verilmesi Kur’an’da sıkça rastladığımız bir olgudur. Kâfirlerin ahiretteki durumları açıklandıktan sonra bu ayet grubunda da müminler teşvik ve teselli edilmekte, ahirette ulaşacakları güzel konumla müjdelenmektedir. Bu nedenle, korkmamalı ve üzülmemelidirler. Melekler hem dünyada hem ahirette onlara destek verecek, kendilerine vaat edilen cennete gireceklerdir. Canlarının çektiği her şey Allah’ın ikramı olarak orada kendilerinin olacaktır. Yapmış oldukları hataları da Allah bağışlamıştır.
“... onların üzerine melekler sürekli iner” ayetinde geçen“meleklerin inmesi” ifadesi, Kur’an ayetlerinin sürekli müminlerin hatırına geldiği, Kur’an ayetlerinin hep hatırlarında olduğu anlamındadır. Kur’an ayetleri insanlara müjdeler getirir. Bu durumdaki insanlar, Rabbimizin müjde ayetlerini hatırlarlar ve mutlu olurlar. İstikamet üzere bulunan ve Allah’tan başka Rabb edinmeyenler, Kur’an’daki bu nimetlere nail olurlar. Eskiden ezberlerinde olmaları şart değildir; Rabbimiz o anda onlara hatırlatır, öğretir, onları motive eder. Örneğin:

Ve de kesinlikle Biz sizi korkudan,  açlıktan bir şeylerle ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile belalandıracağız [imtihan edeceğiz]. Başlarına bir musibet geldiği zaman “Biz şüphesiz Allah'a aidiz ve yalnız O’na döneceğiz” diyen şu sabredenleri müjdele! (Bakara/155, 156)

Bu ayetler tüm sıkıntılı insanlara moral verir.

Melek ve meleklerin inişi konusu daha evvel Kadr suresinin tahlilinde  (Tebyinü’l Kur’an; c.1,  s.169, 419) ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

Ve ant olsun, sizler güçsüz iken, Allah, şükredesiniz diye  size Bedir'de yardım etti. Öyleyse Allah'a takvalı davranın.
Hani sen inananlara, “Rabbinizin, indirilen/ hulûl ettirilen üç bin melekle size yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun.
Eğer sabrederseniz ve takvalı davranırsanız, evet [sizi Rabbiniz destekler]. Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş/ eğiten/gönderilmiş beş bin melekle yardım eder. (Al-i Imran/123- 125)

Meleklerin yardımı konusunda Tövbe/25-26, Ahzab/9 ve Tövbe/40’a da bakılmalıdır.

Yalnızca onlara, orada bir meyve vardır. İsteyecekleri her şey de onlarındır. (Ya Sin/57)

Hiç şüphesiz şu iman eden ve salihatı işleyenler; imanlarından dolayı Rabbleri kendilerini hidayete erdirir. Naim cennetlerinde onların altlarından ırmaklar akar durur.
Onların oradaki duaları “Allah’ım, Sen her türlü eksiklikten münezzehsin!”dir. Ve onların oradaki selâmlaşmaları, “selâm!”dır. Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun!”dur. (Yunus/9, 10)

Ama Rablerine takvalı davrananlara gelince, onlar için, Allah katından bir konak olarak, altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetler [bahçeler] vardır. Ve Allah katındaki, Ebrar için daha iyidir. (Al-i Imran/198) H.Yılmaz

Mü'minlere cesaret verildikten ve cennet müjdelendikten sonra İslâm üzerinde sebat göstermeleri için teşvik ve tavsiyede de bulunulmuştur.
Onlara bir önceki ayette, İslâm'ı kabul ettikten sonra sebat göstermenin başlı başına salih bir amel olduğu ve bu yüzden meleklerin dostluğuna ve cennete hak kazandıkları bildirilmişti. Burada ise, bundan daha üst bir derece olduğu buyuruluyor. O derece, salih amel işleyen bir kimsenin, başkalarına tebliğ yapması, şiddetli tehlikeler karşısında bile, müslüman olduğunu açıklamaktan çekinmemesi ve musibetlerin gelip gelmediğine bakmadan, İslâm üzerine sebat göstermesidir.
Bu ilahi tavsiyeyi yeterince kavrayabilmek için, ayetin nazil olduğu zamanı gözönüne getirmek gerekir. O dönemlerde bir şahıs müslüman olduğunu ilan ettiğinde, adeta kendisini her an parçalayabilecek vahşi hayvanlarla dolu bir ormanda gibi hissediyordu. Hele bu şahıs daha da ileri giderek İslâm'ı tebliğ etmeye kalkıştığı takdirde "Gelin vahşiliğinizi ispat edin" dercesine bu hayvanlara davetiye çıkarmış olurdu. İşte böyle bir durum muvacehesinde, "Bir kimsenin bu şartlar altında İslâm'ı kabul etmesinin ve sebat göstermesinin salih amel olduğu" buyuruldu. Ayrıca bir şahıs, müslüman olduğunu ilan ettikten sonra, başkalarını da İslâm'a çağırır, Allah'a tevekkül ve ibadet eder ve başkaları, yaşadığı hayat hakkında birşey söylemesin, dolayısıyla da İslâm'a bir leke gelmesin diye amellerine titizlikle önem verirse, bu, o müslümanın vardığı en üst derecedir. Mevdudi

Bkz. 13:22, not 44. Bu örnekteki “[kötülüğü] daha güzel olan bir şey ile savma” emri Kur’an'a karşı yapılan kaba itirazlara ve düşmanca eleştirilere yöneliktir. Bu pasajın bütünü (33. ayet vd.) 26. ayet ile bağlantılıdır. M.Esed

. Bu ayeti anlayabilmek için, Mekke'deki o atmosferi iyice tasavvur etmek gerekir. Allah, elçisine ve onun vasıtasıyla mü'minlere sözkonusu tavsiyeleri yaptığında mevcut durum şu şekilde idi: İslâm düşmanları, Hz. Peygamber'e (s.a) ve müslümanlara karşı her türlü şiddete başvuruyor ve insanî, ahlâkî ve vicdanî tüm kural ve sınırları bir yana iterek zulmediyorlardı. Ayrıca Hz. Peygamber'i (s.a) ve müslümanları mağlup edebilmek için, her türlü yalan, iftira ve hileyi kullanıyorlardı. Bir ordu gibi çullanarak, müslümanların kalblerinde şüphe meydana getirmek için her yola başvuruyor ve onlara türlü eziyetleri reva görüyorlardı. Sırf çaresiz kaldıkları için müslüman bir grup teşekkül ettirmişlerdi. Tebliğ etmenin tüm yollarının kapandığı böylesine zor ve müşkil bir durumda Allah, elçisine çözüm olarak şu tavsiyelerde bulunmuştur.
a) "İyilik ve kötülük bir olmaz." Yani kötülük şimdi size çok güçlü gözüküyor ve sizler de kendinizi çok zayıf hissediyorsunuz fakat, kötülüğün tabiatı icabı zayıf ve çökmeye mahkum olduğunu bilmelisiniz. Çünkü insan, fıtratı icabı, kötülüğü sevmez ve ondan nefret eder. Kötülüğe sadece hizmet edenler değil, bayraktarlığını yapanlar bile, haksız olduklarını ve sizlere zulmettiklerini bilmektedirler ama inatlarından ve çıkarları söz konusu olduğundan, sizlere karşı ısrarla direnmektedirler.
Bu davranışları, onları sadece başkalarının gözlerinde değil, bizzat kendi gözlerinde dahi küçültmektedir. Ayrıca onların kalbinde, "İslâm zayıf ve güçsüz olmasına rağmen yayılmaya devam ediyor ve bir gün mutlaka galip gelecektir" şeklinde sürekli bir korku vardır. Gerçekten de iyilik ve doğruluk, "kalpleri fetheden" kendi başına bir güçtür. İyilik ve kötülük açık bir surette savaşa giriştiğinde ve her ikisi de tüm yanlarıyla ortaya çıktığında, ancak çok az insan iyiliği takdir etmeyerek, kötülükten nefret etmez.
b) "Kötülüğe iyilikle, hatta daha fazlasıyla cevap verin" Yani size kötülük yapan bir kimseyi affetmeniz bir iyiliktir. Fakat size kötülük yapan bir kimseye, karşılık verme imkanı bulmanıza rağmen, iyilik yapmanız ise, bir ihsandır.
Bu davranışınızın sonucunda, size en aşırı kötülüğü yapan kimseler bile sizinle dost oluverirler. Çünkü bu, insanın fıtratında vardır. Size söven birine cevap vermediğinizde iyilik yapmış olursunuz ama dua ederseniz şayet, en kötü insan dahi utanır ve ağzını kapatır. Size zarar vermek isteyen birine karşı sabırlı davranırsanız, o daha da cesaret alarak küstahlağını artıracaktır. Ama o şahıs bir tehlike ile karşı karşıya kaldığında, onu kurtarırsanız, muhakkak surette sizin esiriniz olur. Çünkü hiçbir kötülük, iyiliğin karşısında tutunamaz. Ancak bu davranışınızdan dolayı, herkes sizin can dostunuz olacak diye genel bir kaide de yoktur. Çünkü dünyada öyle habis insanlar vardır ki siz ne kadar iyilik yaparsanız yapın, bir akrep gibi sizi sokmaktan vazgeçmezler. Lakin bu tür habis insanlar istisna olarak kabul edilmelidir. Mevdudi

Bu ayetlerde, “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra dosdoğru olanlar”ın nail oldukları nimetlere niçin layık görüldükleri açıklanmıştır. Cesaret verildikten ve cennet müjdelendikten sonra, müminlere İslâm üzerinde sebat göstermeleri için teşvik ve tavsiyede de bulunulmuştur:
“Ve Allah’a çağırıp/yakarıp salihi işleyen ve “Ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır?”
Bu sorunun cevabı bize bırakılmıştır. Cevap “Elbette kimse yoktur!” şeklinde olacaktır.
Bu ayetin ifade ettiği mesajı iyi anlamak için o günkü Mekke ortamını göz önüne getirmek gerekir. Bu ayetin indiği yıllar Mekke müşriklerinin iyice kudurduğu, müminleri yok edebilmek için ellerinden gelen her şeyi ortaya koyduğu yıllardır. O günlerde ortaya çıkıp Allah’a davet etmek, “ben müslümanım” diye haykırabilmek, fevkalade cesaret ve yürek isteyen bir hareketti. Arenada gözü dönmüş gladyatörlerin veya aç aslanların önüne çıkmak bile o kadar tehlikeli değildi.
Ayetten anlaşılacağı üzere, İslam davetçisinin daveti Allah’a yöneliktir. Kişiye, kişinin kendi kuruntularına değil... Yapılan propaganda Allah ve Kur’an için olmalıdır.

De ki: “İşte bu, benim yolumdur; basiret üzere [aklın, bilginin, sağduyunun gereği olarak] Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana uyanlar… Ve Allah münezzehtir. Ve ben müşriklerden değilim.” (Yusuf/108)

34. ayette Rasülüllah’a “Ve güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav!” emri verilmektedir. Buradaki “iyilik” ve “kötülüğü" paragraf konusuna göre özelleştirecek olursak: “İyilik”, Resulullah’ın hak dine daveti, kâfirlerin cehaletlerine karşı sabrı, intikam almayı düşünmemesi ve onlara iltifat etmemesi; “kötülük” ise o müşriklerin “Bizi kendisine çağırdığın şeye karşı kalplerimiz bir örtü/ zırh içindedir, kulaklarımızda bir ağırlık, bizimle senin aranda da bir perde vardır. Artık sen, [yapabileceğini] yap, biz de gerçekten yapıyoruz” ve “Bu Kur’an’ı dinlemeyin,  üstün gelmeniz için onda anlamsız şeyler çıkarın [gürültüye getirin]” demeleridir.

Böylece peygamberimize “Onların tutarsızlıklarını, cehaletlerini, en güzel yol ile savuştur! Onlara öfkeyle, sertlikle, kinle karşılık verme! Onlara zarar ve eziyet dokundurma!” denilerek onlardan utanmaları ve akıllarını başlarına almaları beklenmektedir.
Rabbimiz tüm insanlara hatta gözü dönmüş bu vahşilere bile kaba ve haşin davranmayı uygun görmemiştir:

Rabbinin yoluna hikmetle [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle] ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir.
Ve eğer ceza verecek olursanız da sizin cezalandırıldığınızın misli ile ceza verin. Ve eğer sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. (Nahl/125, 126)

İşte sen [o zaman], sırf Allah'ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever. (Al-i Imran/159)

Ve Biz onda [Tevrat’ta] onlara, Zata zat, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş yazdık. Yaralara kısas vardır. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendisi için keffaret olur. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. (Maide/45)

Ve bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür. Ama kim affeder ve düzeltirse artık onun ücreti Allah’a aittir. Şüphesiz ki O, zalimleri sevmez. (Şura/40)

Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar (daki hakların)dan bağışlama ile (vaz)geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i Imran/134)

Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler. (Furkan/72)

Ey iman etmiş olan kimseler! Şüphesiz eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. O nedenle, onlardan sakının. Ve eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız... Bilin ki şüphesiz Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir. (Teğabün/14)

Ve sizden fazlalık ve genişlik sahibi kimseler akrabaya, miskinlere, Allah yolunda göç edenlere vermemekten geri dursunlar; bağışlasınlar, hoş görsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah Gafur’dur, Rahîm’dir. (Nur/22)

De ki:"her ne kadar pisliğin çokluğu hoşunuza gitse de, pis olan şeyle temiz olan şey bir olmaz.” Ey selim akıl sahipleri! Kurtulmanız için Allah’a takvalı davranın. (Maide/100)

34. ayetin son kısmında “O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir Yakın’dır” bilgisi verilmiştir. Bu, kötülüğe iyilikle karşılık vermenin bir sonucu olarak ortaya çıkacak bir durumdur. En kötü, en kaba tavra bile yumuşaklıkla ve afv ile mukabele etmek, en katı düşmanların bile yumuşamasına, onların sıcak birer dost olmasına sebep olmaktadır.
Tarihteki birçok olay da bunun böyle olduğuna şahitlik etmektedir. Şöyle ki: İslam tarihi incelendiğinde, bu ayetle amel edilerek nice iftiracının, harp esirinin, cinayete teşebbüs edenin affedildiğini, bunun da iyi sonuçlar doğurduğunu birçok örnekle göstermek mümkündür.
İlk dönem müfessirlerinden Mukatil b. Süleyman, bu ayetlerin Ebu Süfyan b. Harb hakkında indiğini nakletmiştir:

“Ebu Süfyan Peygamber (sav)'e eziyet eden birisi idi. Önceleri onun düşmanı iken, sonraları kendi­si ile Peygamber (sav) arasında meydana gelen sıhriyet sebebiyle -peygamber onun kızı Umm Habibe ile evlenmişti. Bundan dolayı- onun yakın bir dostu olmuştu. Daha sonra İslâm'a girmiş ve İslâm'da da akrabalık sebebiy­le candan sıcak bir dost oluvermişti.”

Ne var ki, bu ayetler hicretten bile önce inmiştir. Ebu Süfyan ise Mekke’nin fethi sırasında müslüman olmuştur.

Ve o kişiler, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştirirler. Rablerine haşyet duyarlar ve hesabın kötülüğünden korkarlar.
Ve o kişiler Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmişler, salâtı ikame etmişler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmişlerdir. Ve onlar çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldırırlar. İşte bu yurdun akıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar,  atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selam olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra’d/21- 24)

Ve hep birlikte Allah'ın ipine sıkıca sarılın, ayrılmayın ve Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O [Allah], kalpleriniz arasında ülfet oluşturdu. Sonra da siz O'nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de oradan sizi O kurtarmıştı. İşte Allah doğru yolu bulasınız diye ayetlerini sizin için böyle ortaya koyar. (Al-i Imran/103)

 

Gerçi bu şekilde davranmak çok tehlikelidir ve tatbik etmek de o derece güçtür. Dolayısıyla insanın küçük bir azme, sınırsız bir sabra ve nefsi üzerinde güçlü bir hakimiyete sahip olması gerekir. Geçici olmak kaydıyla bir kimse kötülüğe karşı iyilikle cevap verir ama hiçbir ahlâkî sınır tanımayan hile ve desiseden çekinmeyen, aynı zamanda iktidar sarhoşluğu içinde olan kötülüğe karşı, yıllarca iyilikle cevap vermesi ve sabırlı davranması mümkün değildir. Bu işi ancak hakkın muzaffer olması uğruna soğukkanlı davranan, nefsini kesin bir hakimiyetle akıl ve şuurunun altına almış ve içinde hiçbir kötülüğün nüfuz edemeyeceği derecede iyiliğin kök saldığı bir ruha sahip olan kişi başarabilir.
Böylesine önemli özellikleri, ancak yüksek meziyetlere haiz olan insanların taşıması fıtratın bir kanunudur. Bu özelliklere haiz olan kimseleri, hiçbir şey hedefine ulaşmaktan alıkoyamaz. Düşük seviyeli ve hilekar insanların, onları yenilgiye uğratabilmeleri mümkün değildir. Mevdudi

Bir önceki ayette Resulullah’a ve onun şahsında müminlere emredilen olgun davranış, bu ayette de “sabreden” ve “büyük pay sahibi olan” müminlerin dışında, sıradan insanların yapamayacağı bir davranış olarak nitelenmektedir. Çünkü insan Rabbimizin emrettiği gibi davranmaya çalışırken pek çok iç ve dış engelle karşılaşacaktır. Bu engellemeleri aşıp da olgun davranabilme başarısına; yani kötülüklere göğüs germeye, sıkıntılara katlanmaya, öfkeyi yutkunmaya ve intikam duygusunu terk etmeye ancak sabredenler, yüksek derecelere dair büyük bir haz ve hisse sahibi olanlar ulaşabilirler. H.Yılmaz

Yani, yalnız O, insanların kalplerinden neler geçtiğini görür ve yalnız O, Kur’an'ı düşmanca bir şekilde eleştirenlerin kendilerinin de farkında olmadıkları iç saiklerinden haberdardır. -Bkz. 7:199-200 ve ilgili notlar, özellikle not 164. M.Esed

Hak ve Batıl mücadeleye giriştiği zaman, mü'minler kötülüğe karşı iyilikle cevap verirler. Böyle bir durumda şeytan kahrolur. Çünkü şeytan, mü'minler ve özellikle liderleri durumunda olanlar bir yanlış davranışta bulunsa da, haklarında delil olarak kullansam, diye düşünür. Böylelikle "Hata bir tarafta değil her iki tarafta da var." "Gerçi bir tarafta alçaklık edenler var ama mü'minler de pek yüce ahlâka sahip değiller. Çünkü şu yanlış hareketi de onlar yapmıştır," gibi ithamlarda bulunabileceklerdi. Genellikle halk ince eleyen sık dokuyan bir yargıyla hareket etmez. Dolayısıyla mü'minler büyük bir haksızlığa karşı, biraz ölçüsüz cevap verseler dahi, şeytan, Hakk'ın karşısında önemli bir propaganda malzemesi edinmiş olur.
Ancak mü'minler zulme göğüs gerer, ona karşı şeref, doğruluk ve dürüstlüklerini korumayı başarabilirlerse, işte o zaman halk onların bu davranışlarının etkisi altında kalır. Fakat kendilerinden ölçüsüz bir davranış sadır olduğu takdirde, büyük bir zulme karşılık vermiş olsalar bile, halkın gözünde her iki grup da eşit mütalâe edilir, ve gözden düşerler. Bunun yanısıra kafirler de müslümanların bir sövmesine karşın, bin kez sövmek için bahane elde etmiş olurlar. Bu nedenlerden ötürü mü'minler "Şeytanın tuzağına düşmeyin" şeklinde uyarılmıştır. Çünkü o sizleri, "Bu haksızlığı kabul etmeyin, ve siz de aynı şekilde karşılık verin. Şayet böyle yapmazsanız sizlere korkak derler ve dolayısıyla itibarınız sarsılır" diye kışkırtır. İşte böylesine kızgın ve öfkeli olduğunuz hallerde, bu sözlerin şeytanın bir kışkırtması olduğunu anlamalısınız. O sizi, belki yanlış bir davranışta bulunursunuz diye kışkırtmaktadır. Sakın onun kışkırtmalarına uymayın ve uymayınca da "Nefsimize hakim olduk" şeklinde bir zanna kapılmayın. Böyle davranmaktan Allah'a sığının. O Allah ki, size yardım etti ve şefkati ve rahmeti dolayısıyla yanılgıya düşmekten kurtulabildiniz.
Bu hususun en güzel tefsiri, Müsned-i Ahmed'de Ebu Hureyre'den rivayet edilen bir hadistir: "Bir gün bir şahıs, Rasulüllah'ın da (s.a) içinde bulunduğu meclise geldi ve Hz. Ebu Bekir'e sürekli sövmeye başladı. Hz. Ebu Bekir (r.a) sürekli dinliyor ve cevap vermiyordu. Bu esnada Rasulüllah da tebessüm ediyordu. Fakat sonunda Hz. Ebu Bekir'in (r.a) sabrı taşarak sert bir karşılık verince, Rasulüllah'ın çehresi hemen değişiverdi ve kalkarak oradan ayrıldı. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir (r.a) Rasulullah'ı takip ederek, ona yolda "Niçin o bana söverken sessiz durup, tebessüm ediyordunuz da, ben ona karşılık verince kızdınız?" diye sordu. Rasulullah şöyle cevap verdi: "Sen, sessiz durduğun sürece bir melek senin yerine ona cevap veriyordu. Fakat sen ağzını açtığında, yanına şeytan geldi. Bense şeytanın olduğu yerde bulunmam."
Mü'minlerin kalbleri, düşmanların gösterdiği şiddet karşısında, "Allah'ın hiçbir şeyden habersiz olmadığı" inancıyla sükunet bulur. "O, bizim yaptıklarımızdan da düşmanlarımızın yaptıklarından da haberdardır. Her iki tarafın da nasıl davrandığını iyi bilmektedir." İşte mü'minler bu idrak içinde, kendilerinin ve düşmanlarının amellerini Allah'a havale ederler.
Rasulüllah'a (s.a) ve mü'minlere, dinin tebliği ve insanların islah olmasıyla ilgili hikmet hakkında, bununla birlikte beşinci kez ders verilmektedir. Daha önceki dört ders hakkında izah için bkz. A'raf an: 149-153, Nahl an: 122-123, Müminun an: 89-90, Ankebut an: 81-82 Mevdudi

Bu ayette, yukarıda nakledilen zor görev sırasında, yani afv ve hoşgörüyle davranmak, öfke, kin ve intikam hisleriyle hareket etmemek gibi olgun ve erdemli davranışlara yönelindiğinde hangi engellerle karşılaşılacağı açıklanmaktadır. İnsan böyle davranmaya yöneldiği anda bizzat kendi egosu, çevresi ve iblis denen iç düşmanı tarafından engellenmeye çalışılacak, olgun ve erdemli davranmaması için zorlanacak, tersine hareket etmesi için içten ve dıştan sürekli tahrik edilecektir. 
Bu psikolojik süreç iyi incelendiğinde, kişiyi düşmanı veya rakibi karşısında olgun ve erdemli davranmaktan alıkoymaya çalışan şeytanî mekanizmanın şu şekilde çalıştığı görülür:
İnsan, düşmanı veya rakibi karşısında öfke, kin ve intikam hisleriyle hareket etmemeye çalışıp da erdemli davranmaya yöneldiği an, İblis de onu böyle davranmaktan vazgeçirmek için onun bir takım içsel dürtülerini harekete geçirmekte ve “Bak hele! Sana nasıl da kafa tutuyor? İnsan kendi gururunu çiğnetir mi? Sen aslansın, kimse seni acz içinde bırakamaz! Hak edeni asarsın da, kesersin de... Ona hak ettiği cezayı vermezsen şımarır, azar. Öyle ez ki, bir daha kötülük yapmaya mecali kalmasın!” gibi tahrik edici düşüncelerle insanı erdemli yöneliminden caydırmaya çalışmaktadır.
Rabbimiz bizi bu şeytanî mekanizma hakkında düşünmeye sevk ederek bize “Sakın şeytana uymayın!” mesajı vermektedir. Buna bağlı olarak da bu şeytanî iğvaya karşı alınması lazım gelen tedbirleri öğretmektedir:

Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav, Biz onların yakıştırmakta oldukları şeylerin çok iyi biliriz.
Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!
Onların yanımda bulunmalarından da sana sığınırım. (Mü’minun/96- 98)

ŞEYTANDAN ALLAH’A SIĞINMAK:

Şeytandan Allah’a sığınmak, dille “Euzu billahi mineşşeytanirracim [Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım / Allah’ım, şeytandan sana sığınırım, beni ondan koru!]” demek değildir.
Şeytandan Allah’a sığınmak:
* Şeytan tipler ve güçler tarafından dayatılan düşünce ve amelleri hemen Allah’ın gönderdiği Kur’an terazisinde tartmaktır.
* Şeytanın aklımıza, fikrimize zerk ettiği zehirleri Allah’ın Kur’an’da bize ikram ettiği panzehirle tedavi etmektir.
* Doğruyu Allah’tan öğrenip şeytanın bizi saptırmasına engel olmaktır.
* Fırtınaya tutulan geminin hemen limana sığınması gibi, derhal Kur’an’a sarılıp problemleri Kur’an ile çözmektir. Bilinmelidir ki, anlamadan Kur’an okumakla bu problemler çözülemez.
Günümüzde bu konuya örnek olabilecek çok sayıda şeytanî vesvese türü mevcuttur. Bu vesveseler birçok yönden insanların hayatına sokulmaya çalışılmaktadır. Bunlardan bir tanesini somut bir örnek olarak sunmanın yararlı olacağı kanısındayız:
Dindar olmakla beraber bilgisiz ve sıradan insanlara yüzyıllardır şöyle telkinlerde bulunulmaktadır: “Şu kandil gecesinde şu kadar rekât namaz kılar, şu kadar sayıda tespih çekersen, bütün günahların af olunur ve cennete gidersin!”
Bu telkin ve öneriler ilk bakışta insanların hoşuna gitmekte, daha doğrusu işlerine gelmektedir. Çünkü insanın dünyaya gelişinden itibaren onun “karin”i olarak faaliyet gösteren şeytan [İblis], bu teklif üzerine hemen harekete geçip bir ham düşünce üretmekte, önerilen bu kolay davranışları yaparak cenneti ucuza elde etme fikrini insana “süslü” göstermektedir. Böylece insan, kendisine yapılan bu tür telkin ve öneriler ile hem Allah’ın bildirdiği dışında bir yolla cennet vadeden şeytanların, hem de bu yolu kendisine süslü gösteren beynindeki İblis’in vesveseleri ile karşı karşıya kalmaktadır. İşte, Rabbimizin kendisine sığınılmasını istediği şeytan vesvesesi bu ve buna benzer kuruntulardan oluşmaktadır. Ancak ayetteki ifadelerden anlaşıldığına göre, bu sığınma lâfla olmamaktadır. Zira ayette “Allah’a sığınırım de!” veya “Allah’a sığınmak istiyorum de!” değil, “Allah’a sığın!” denmektedir.
O hâlde yapılacak iş, yukarıda da söylediğimiz gibi, insanın kendisini sadece Allah’ın sözlerine teslim etmesidir. Nitekim yukarıda verdiğimiz örnek için insan “Cennetin bedeli nedir Ya Rabbi!” diye Allah’a sığınmak isterse, Allah’ın cevabını Kur’an’da bulacak ve bu bedelin “muttaki olmak, ebrardan olmak, malını ve canını Allah’a satmak” olduğunu öğrenerek kendini hem o teklifi yapan yalancı şeytanların, hem de beynindeki İblis’in vesvesesinden kurtarabilecektir.
Sonuç olarak insan mutlaka aklını çalıştırmaya yönelmeli ve bu tarz yalanlarla sürekli vesvese veren şeytanlardan korunmak için Allah’a, O’nun kitabına sığınmalıdır. Böyle yapmalıdır ki, Âdem ve eşi gibi hataya düşmesin. H.Yılmaz

Bu, Râzî'ye göre, yukarıda 33. ayetteki “[insanları] Allah'a çağırma” ifadesi ile bağlantılıdır. Allah bütün mevcudatın yegane sebebi ve kaynağıdır: var olan her şey, O'nun yaratıcı gücünün olağanüstü bir işaretidir. Bu nedenle, yaratılmış herhangi bir şeye -bu ister somut bir fenomen, ister soyut bir tabiat gücü, ister bir durumlar dizisi veya bir fikir demeti olsun- gerçek bir güç ve etki yakıştırmak (ki “secde etme”nin buradaki anlamıdır), mantıksız olduğu kadar küfürdür de. M.Esed

Şimdi hitab halka çevrilerek, hakikat onlara birkaç cümle ile anlatılıyor.
Yani, tüm bunlar Allah'ın birliğine delillerdir ve sizler onlara ibadet edesiniz diye Allah onların içinde tecelli etmemiştir. Allah onları yaratmıştır ve onlar Allah'ın sadece birer mahlukudur. Şayet sizler, O'nun yarattığı bu ayetleri düşünecek olursanız, Hz. Peygamber'in (s.a) tebliğ ettiği tevhidi mesajın gerçekliğini idrak edebilirsiniz. Burada güneş, ay, gece ve gündüz zikredilmek suretiyle, işte bu gerçekliğe dikkat çekilmiştir. Güneşin batması, ayın doğması, gündüzleyin güneşin doğup ayın batması, tüm bunların hepsi, Allah'ın koyduğu bir nizama bağlı olduklarını göstermektedir. Yine salt kendi başına bu hakikat, onların Allah'ın mahlukatı olduklarını ispatlamaktadır.
İçinde bulundukları şirki, mantık ve felsefe yoluyla meşrulaştırmaya çalışan bazı müşriklere bir cevaptır bu. Onlar, "Biz Allah'tan başkasına tapmayız. Başkalarına secde etmek sadece bir vesiledir. Biz onlara secde ediyorsak da, aslında Allah'a secde etmiş oluyoruz" derler. Buna karşın onlara şöyle bir cevap veriliyor: "Gerçekten Allah'a ibadet ediyorsanız, niçin bu vasıtalara gerek duyuyor ve doğrudan doğruya Allah'a ibadet etmiyorsunuz?" Mevdudi

Burada, "Bu cahiller, tekebbürleri dolayısıyla, sana tabi olurlarsa küçüleceklerini sanıyorlar ve bu yüzden cahilliklerinde ısrar ediyorlar," denmek isteniyor.
Yani, tüm kainat nizamı, Allah'ın emri altında bulunan melekler tarafından idare olunmaktadır ve bu, Allah'ın birliğinin bir göstergesidir. Melekler, Allah'ın hükümranlığına hiç kimsenin ortak olamayacağını ve tek ma'budun O olduğunu ispat etmektedirler. Buna dayalı olarak kainatı ve onun içinde bulunan herşeyi yaratanın sadece Allah olduğu ispatlanmıştır. Dolayısıyla bu gerçeği anlamamakta ısrar eden bazı ahmaklarla hâlâ uğraşmaya değmez.
Bu makama secde edilmesi gerektiğinde ittifak hasıl olmuştur. Ancak müfessirler, hangi ayet üzerinde secde edileceği hakkında ayrılığa düşmüşlerdir. Hz. Ali (r.a) ve İbn Mes'ud (r.a) "Eğer O'na kulluk ediyorsanız" ifadesi geçtiğinde secde edilmesi gerektiğini öne sürmektedir. İmam Malik de aynı görüşü benimsemiştir. Ve İmam Şafii'den de bu hususu teyid eden bir rivayet nakledilmiştir. İbn Abbas, İbn Ömer, Said b. Müseyyeb, Mesruk, Katade, Hasan Basri, Ebu Abdurrahman Es-Sülemi, İbn Sirin, İbrahim Nehai ve daha birçok kimse, "Onlar hiç usanmazlar" ifadesi tilavet edildiği esnada secde edilmesi kanaatine sahiptirler. İmam Ebu Hanife ve Şafiiler de bu görüştedirler. Mevdudi

Bu ayetlerde de yine aklını kullanabilen kimselere Allah’ın evrendeki ayetleri hatırlatılmakta ve bu ayetlerden hareketle Allah’ı tanımaları istenmektedir. Geceyi, gündüzü, Güneş’i ve Ay’ı yaratan sıradan bir güç değildir:

Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesi ve onda, her dabbeden [deprenen canlılardan] yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette ayetler vardır. (Bakara/164)
37. ayetin sonunda ise Yüce Allah “Ve eğer sadece Allah’a kulluk yapıyorsanız, onları yaratmış olan Allah’a secde edin” diyerek bu ayetlere [Güneş ve Ay’a] secde etmeyi yasaklamaktadır: Yani, “Onları belirli bir nizam ve intizam içinde takdir eden ve emrine boyun eğdiren Allah'a ibadet edin.”

38. ayetteki “Rabbinin yanındaki kişiler gece gündüz [her zaman] O'nun için tesbih ederler ve onlar hiç usanmazlar” ifadesinde geçenRabbinin katında olanlar” cümlesiyle “bilginler”in kastedildiğini söyleyebiliriz.  Bilgili insanlar ne şirk koşarlar, ne de Allah’a kulluktan geri dururlar.

ARAPLARIN GÜNEŞ’E VE AY’A İBADET ETMELERİ ÜZERİNE

 Konumuz olan ayetlerden, putları veya insanları ilah edinenlerden başka Ay ve Güneş’i ilah edinip onlara tapan müşriklerin de olduğu anlaşılmaktadır. Bu, Araplar için ilk kez dile getirilen bir şirk şeklidir. Demek ki, Kur’an indiği dönemde Mekke ve civarında Ay’a ve Güneş’e secde eden kimseler de bulunmaktaydı. Dinler tarihinde, bu iki gök cismine tapınmanın genellikle Yemen, Mısır ve Irak gibi yörelerde yer aldığı konu edilir. Bu tarihsel bilgiler bize Ay ve Güneş’e tapan o yöre halkından Mekke’ye gelip yerleşenler olduğu izlenimini vermektedir. Nitekim o yıllarda Mekke’de “Abdüşşems [Güneşin kulu]” adında kimseler bulunmaktaydı. Hatta Ümeyye Oğullarının dedelerinden birinin adı da “Abdüşşems [Güneşin kulu]” idi. H.Yılmaz

Toprağın canlanması benzetmesi, insanın nihaî olarak yeniden dirilmesinin bir temsîli olarak Kur’an'da çok sık zikredilmesine rağmen, bu bağlamda (ve 33-39. ayetleri kapsayan pasajın tamamı ile uyumlu olarak) Allah'ın, O'nun varlığı ve kudreti gerçeğine şimdiye kadar kapalı kalmış olan kalplere ruhî bir hayat bağışlama gücünün tasviri olarak görünmektedir. Bu nedenle, müminlerin, “hakikati inkar edenler”in günün birinde Kur’an mesajının özünü kavrayabilecekleri ümidini asla terk etmemeleri gereğinin bir ifadesidir. M.Esed

Bu ayette Rabbimiz dikkatleri insanların gözleri önünde cereyan edip duran bir başka ayete çekerek ölülerin dirileceği gerçeğine inanılmasını istemektedir.
Ayette geçen
خاشعةhaşiaten [boynu büküklük]” ifadesi, kişinin zelilliğini, Allah karşısındaki küçüklüğünü kabul etmesi demektir. Dolayısıyla bu ifade, yeryüzünün yağmurdan ve bitkilerden uzak kaldığı zamanki durumunu anlatmak için kullanılmış sanatsal bir ifadedir. Edebiyatta bu sanata teşbih denir H.Yılmaz

Rabbimiz ölüleri tekrar dirilteceğine dair yeryüzündeki ayetlerine dikkat çektikten sonra, bu ayette de aklını başına toplayıp gösterdiği kanıtlardan ibret almayan ve içinde bulundukları inkârcılık sapıklığını devam ettirenlerden habersiz kalmayacağını, onlara mutlaka hesap soracağını bildirmektedir. Bu ifadeler apaçık bir tehdit niteliğindedir.
Ayette geçen “doğruluktan ayrılıp inkâra sapan kimseler” ifadesi:

1.Anlam bu paragrafa göre özelleştirildiğinde; “Kur’an’ın okunması esnasında ıslık çalarak gürültü koparanlar, boş söz söy­leyip, el çırpıp ıslık çalanlar” olarak;

2.Anlam genelleştirildiğinde ise “Allah’ın ayetleri hakkında yalan söyleyenler, inatlaşanlar ve ayrı­lık içerisinde olanlar” olarak anlaşılabilir

Ayetteki “İstediğinizi yapın! Şüphesiz ki O [Allah], yaptığınız şeyleri en iyi görendir” ifadesi, tehdit içeren bir emirdir. “Sizler, bu ikisi­nin eşit olmayacağını bildikten ve amellerin karşılığının mutlaka verileceği­ni öğrendikten sonra, istediğinizi yapabilirsiniz” demektir. H.Yılmaz

Halka, Rasulullah'ın tebliğ ettiği tevhid ve ahiret akidesinin bir gerçek olduğu, bir mantığa dayandığı ve tüm kainat varlığının bu akidenin hakkaniyetine şahadet ettiği anlatıldıktan sonra, hitap, Rasulullah'a (s.a) inat ve ısrarla karşı koyanlara çevrilmiştir.
Burada "yulhidûne fi âyâtinâ" (ayetlerimiz hakkında ilhad edenler) ifadesi geçmektedir. "İlhad", inhiraf etmek, doğru yoldan sapmak ve sapıklığa düşmek anlamlarına gelir. Allah'ın ayetleri konusunda ilhad etmek ise, ayetlerin salih anlamlarını terk ederek, ayetlerin gerçek anlamlarıyla hiçbir ilgisi olmayan manalar çıkarmak demektir. Böyle kimseler, sadece kendileri yoldan çıkmakla kalmayıp, başkalarını da sapıklığa düşürürler. Nitekim Mekkeli müşriklerin taktiklerinden biri de, Rasulullah'tan ayetleri dinledikten hemen sonra, ayetleri siyak ve sibak içerisindeki anlam örgüsünden çıkarmak ve tahrif etmek, yanlış yorumlamak suretiyle başkalarını saptırmaktı.
"O, yaptıklarınızı görmektedir" ifadesi çok şiddetli bir tehdit taşımaktadır. Yani bu ifadenin içinde, "Onlar, Allah'tan kurtulamayacaklardır" anlamı saklıdır. Mevdudi

Yani, kafirlerin, kurdukları tuzaklar sayesinde Rasulullah'ı (s.a) yenilgiye uğratmaları mümkün değildir. Çünkü o, sadakat ve hakka dayanmaktadır. Ayrıca onun ardında Allah'ın kuvvet ve kudreti vardır. Yine bunun yanısıra bu vahyi aktaran kimse, hiçbir yalan, iftira ve hilenin başarı kazanamayacağı derecede yüksek meziyetlere sahiptir. Mevdudi

Lafzen, “ne elleri arasından, ne arkasından”; yani ilahî kelâm, ne ekleme veya çıkarmalar yoluyla açıkça (Râzî), ne de düşmanca veya bilerek yapılan saptırıcı/yanıltıcı yorumlar yoluyla gizlice değiştirilemez. Yukarıdaki ayet, büyük müfessir Ebû Müslim el-İsfehânî'nin (Râzî tarafından da nakledildiği gibi) “nesih” teorisini kesin olarak reddederken dayandığı ayetlerden biridir (Bunun için bkz. 2:106, not 87). Herhangi bir Kur’an ayetinin “nesh”i, onun iptali -yani, nesihden sonra artık geçersiz ve hükümsüz olduğunun açıktan veya zımnen ilanı- anlamına geldiğinden, neshedilen ayetin, Kur’an'ın mevcut anlam örgüsü içinde “bâtıl” (gereksiz ve anlamsız) olarak görülmesi gerekecekti: ve bu, Ebû Müslim'in işaret ettiği gibi, yukarıdaki “hiçbir bâtıl (boşluk ve anlamsızlık) ona yaklaşamaz” ifadesi ile açık şekilde çelişirdi. M.Esed

Yani, sizler, Kur'an'ı, ona doğrudan ve dolaylı olarak saldırmak suretiyle yenilgiye uğratmak istiyorsunuz. Ama bunu başaramayacaksınız. Çünkü Kur'an bir hakikattır ve sizler onun açıkladıklarını nakzedici hiçbirşey öne süremezsiniz, Kur'an, insanlara akidevî, ahlâkî, medenî veya siyasî, ekonomik, hangi konuda olursa olsun bir hususu beyan etmiş ise o, mutlak surette doğrudur. İster tecrübeyle, ister müşahede ile, hangi yöntemle ölçmeye çalışırsanız çalışın aksini ispat edemezsiniz. Ayrıca bu ayet, "Muhaliflerin gizli ve açık hiçbir hilesinin işlerine yaramayacağı ve onların tüm düşmanlığına rağmen İslâm'ın yayılacağı" anlamına da gelebilir. Mevdudi

Bu ayetlerde de Allah’ın ayetlerine karşı duranların bir başka türlüsü gözler önüne serilmektedir. Kur’an, Hakîm ve Hamîd olan Allah tarafından indirilmiştir. O, batılın hiçbir taraftan kendisine yaklaşamayacağı yenilmez bir kitaptır. Bu nedenle de zafer mutlaka onun olacaktır. Müşriklerin bunu iyi anlamaları gerekmektedir.
41. ayeti oluşturan cümlenin yüklemi hazfedilmiştir [gizlenmiştir, düşürülmüştür]. Cümleye “onlar helak olacaklardır” veya “azaba uğratılacaklardır” şeklinde bir yüklem takdir edilebileceği gibi, aşağıdaki ayet ışığında “onun için zor, sıkıcı bir geçim / yaşam vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz, onu cezalandırırız” şeklinde bir yüklem de takdir edilebilir:

Kim Benim zikrimden [Benim anılmamdan / Benim öğüdümden] yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim / yaşam vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: “Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşrettin?” [Allah] Der ki: “Bu böyledir, ayetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun [cezalandırılıyorsun].” (Ta Ha/126)

Ayette Kur’an, “Önünden ve ardından [hiçbir tarafından] kendisine batılın gelmediği azîz [yenilmez] bir kitaptır” diye tanıtılmıştır. Bu şu anlama gelir: “Kur’an’ın hak olduğunu bildirdiği hiçbir şey batıl olmaz; batıl olduğunu söylediği hiçbir şey de hak olmaz. Onda eksiltme, ilave etme yapılamaz; içindekiler nakzedilmez, çürütülemez.” Yani Kur’an insanlara inanç, ahlak, ekonomi, siyaset, hukuk, medeniyet veya diğer alanlarda herhangi bir hususu beyan etmiş ise, o mutlak surette doğrudur. Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, aksi ispat edilemez. Üzerinden çağlar geçse de eskimez, geçerliliğini kaybetmez. H.Yılmaz

Bu, Hz. Peygamber'in düşmanlarının, o'nun ilahî vahiy olduğunu iddia ettiği şeyin kendisi tarafından “yazıldı”ğı şeklindeki iddialarına ve peygamberlik misyonunun gerçekliğini bir mucize göstermek suretiyle “isbat” etmesi gerektiği şeklindeki taleplerine bir işarettir: bu, bütün eski peygamberlerin şu veya bu dönemde karşı karşıya kaldıkları ve münkirlerin bu surenin 5. ayetinde zikredilen “sözler”inde ifadesini bulan tezyîf edici tavırdır.M.Esed

Yani, gönderdiği peygamberi yalanlamalarına ve ona eziyet etmelerine rağmen, Allah'ın onlara, yıllarca mühlet tanımış olması bile O'nun Halim ve Gafur olduğunun bir delilidir. Mevdudi

Kur’an’ın arkasında Allah’ın olduğu, Kur’an’ın yenilmez, ortadan kaldırılamaz, ilkeleri çürütülmez yüce bir kitap olduğu açıklandıktan sonra, bu ayette hem Resulullah teselli edilmiş, hem de müşriklere durumlarını düzeltmeleri için açık kapı bırakılmıştır. Sonra da bu fırsatı değerlendirmeyenlerin acı bir azapla azaplandırılacakları ihtar edilmiştir.
Resulullah’a yapılan teselli, kavminin eziyetlerine karşı sabretmesi ve Kur’an’a düşmanlık edenleri sıkıntı etmemesi yönündedir.
Ayeti şu üç şekilde anlamak da mümkündür:
1 -  Kavmindeki inkârcıların sana söylediği sözler, tıpkı geçmişteki inkârcı kavimlerin kendi elçilerine söylediği üzücü sözler ve onlara indirilen kitaplar hakkında yaptıkları tenkitler gibidir. Senin Rabbin, hakkı savunanlar için mağfiret sahibi; batıldan yana olanlar için de acıklı bir azap sahibidir. Bu nedenle, sen bu işi Allah'a havale et ve emrolunduğun davet ve tebliğ işiyle meşgul ol!”
Şu ayetler de benzer mesajlar içermektedir:

Ve elbette ki senden önce de elçiler yalanlanmıştı da kendilerine yardımımız gelinceye kadar yalanlanmaya ve eziyet olunmaya sabretmişlerdi. Ve Allah’ın sözlerini değiştirecek hiçbir kimse yoktur. Hiç şüphesiz ki sana, gönderilmişlerin [elçilerin] haberlerinden bir kısmı gelmiştir de. (En’am/34)

Firavun'un kavminden ileri gelenler, “Muhakkak bu çok bilgili bir sihirbazdır. O, sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor” dediler. [Firavun,] “O hâlde siz ne emredersiniz?” dedi. [Onlar da,] “Onu ve kardeşini alıkoy [beklet], şehirlere de toplayıcılar gönder. Bütün çok bilgili sihirbazları sana getirsinler” dediler. (A’raf/109)

Firavun ise ordusuyla birlikte yüz çevirmiş ve “Bu bir sihirbazdır, ya da bir delidir” demişti. (Zariyat/39)

Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zalimlerin “Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz” dediklerini çok iyi biliriz. (İsra/47)

Ve onlar; “Ey kendisine Zikir indirilen kişi! Şüphesiz sen cinlenmiş / deli birisin. Eğer doğrulardan isen, bize melekler ile gelmeliydin” dediler. (Hıcr/6, 7)

2 -  “Allah sana tıpkı diğer elçilerine söylediği şeyleri söylemektedir. Çünkü O, sana da, diğer bütün elçilere de kavimlerinin beyinsizliklerine karşı sabretmelerini emretmiştir. Bu nedenle, itaat edenlerin ümit içinde bulunmaları, O'na isyan edenlerin de O'ndan korkup çekinmeleri gerekir.”
3 - “Sana indirilen ilkeler, verilen görevler, senden önceki elçilere de verilmiş olan ilkelerin ve görevlerin aynısıdır. Tevhid ile il­gili hususlarda yeni şeriat ile eski şeriatlar arasında hiçbir fark yoktur. Senin kendilerini davet ettiğin şey, senden önceki elçilerin davet ettiği şey ile ay­nıdır. Bu bakımdan onların sana karşı inkârda bulunmalarının bir anlamı yok­tur.”

Muhakkak Biz, Nuh’a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi, sana da vahyettik. İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyûb’a, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a da vahyetmiştik. Davud’a da Zebur’u verdik. (Nisa/163)

Kuşkusuz bu ilk sahifelerde vardı;
İbrahim ve Musa'nın sahifelerinde... (A’la/18, 19)

Ya da haberlenmedi mi Musa'nın sayfalarındakiler ile?
Ve de, o çok vefalı İbrahim'in sayfalarındakiler ile? (Necm/36, 37)

O [Allah], dinden Nuh'a tavsiye ettiği şeyi, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimiz şeyi şeriat kıldı: “Dini ayakta tutun [yerleştirin] ve onda ayrılığa düşmeyin.” Senin kendilerini davet ettiğin şey, müşriklere ağır geldi. Allah dilediğini kendine seçer ve kalpten yöneleni de ona kılavuzlar. (Şura/13) H.Yılmaz

 Kur'ân'ın gerçeklerine karşı onların basîretleri kapanmıştır, bu yüzden hakkı görmezler.. S.Ateş

Zımnen, “anlayabileceğimiz bir dilde”. Hz. Peygamber bir Arap olduğundan ve Arap toplumunda yaşadığından, o'nun mesajı, hitab ettiği kitlenin anlayabileceği Arapça dilinde ifade edilmeliydi: bkz. bu bağlamda 13:37'nin ilk cümlesi ile ilgili not 72 ve 14:4'ün ilk bölümü -“Biz her elçiyi kendi halkının diliyle [vahyedilmiş bir mesajla] gönderdik ki [hakikati] onlara açıkça ulaştırabilsin”. Kur’an'ın mesajı Arapça'dan başka bir dilde gönderilmiş olsaydı, Hz. Peygamber'in muhalifleri, “bizimle senin aranda bir engel vardır” (bu surenin 5. ayeti) sözlerinde haklı olurlardı.

Lafzen, “çok uzak bir yerden”: yani onlar, söyleneni yalnız işitebilirler, ama anla-yamazlar. M.Esed

Bu, onların inatlarının başka bir örneğidir. Yani kafirler Hz. Peygamber'e (s.a) "Arapça senin ana dilin olduğuna göre, Arapça bir- takım sözler sarfetmen, bizlerin onu Allah'ın indirmiş olduğu bir vahiy şeklinde kabul edebileceğimiz kadar önemli bir marifet değildir. Fakat sen yabancı bir dilde fasih ve beliğ bir söz getirmiş olsaydın, işte o zaman bunun Allah'ın bir mucizesi olduğuna inanırdık. Yani sen durup dururken, Farsça, Yunanca veya Rumca olarak fasih bir kelam konuşmaya başlasaydın, o takdirde "Bu bir mucizedir" derdik. Buna karşın verilen cevapta şöyle deniliyor: "Onlara anlayabilmeleri için, kendi dillerinde bir kelam indirdik. Şayet yabancı bir dilde nazil etseydik, o zaman da "Ne tuhaf! Arap'a yol göstermek için yabancı bir kelam indirilmiş" diyeceklerdi.
Yani, itirazları şu şekilde olacaktır: "Bakın, Araplara bir peygamber gönderilmiş ve yabancı bir dilden konuşmaktadır. Oysa konuştuğu dili ne kendisi ne de kavmi anlamaktadır."
Uzaktan yapılan bir çağrıyı, insan belki duyabilir ama o sesin ne dediğini anlayamaz. Bu emsalsiz benzetme ile, inatçı kafirlerin ruh hallerinin bir portresi çizilmiştir. Taassub içinde olan bir şahsın, karşısındaki kimseyi dinlememesi doğaldır. Üstelik konuşmacıya karşı bir inat ve nefret içindeyse, dediklerini duysa da onun ne demek istediğini anlamaz. Konuşmacı, söylediği sözlerin, muhatabının kulaklarından geri teptiğini, kalb ve zihnine ulaşmadığını hemen hisseder. İşte aynı husus, yukarıdaki benzetmeyle yapılmaktadır Mevdudi

Bu ayette Kur’an’ın Arapça gönderiliş nedeni beyan edilerek onun insanlara kılavuz ve şifa olduğu bildirilmiştir.
Klasik kaynaklarda (Razi; el-Mefatihu’l-Gayb) yer aldığına göre, bu ayet, Kur’an’a karşı koyabilmek için inkârcıların Kur’an’ın yabancı bir dilde inmesini istemeleri üzerine inmiştir. Zaten ayetteki açık ifadeden de ayetin böyle bir olay üzerine indiği anlaşılmaktadır.
Akılları sıra, Mekkeli müşrikler Resulullah’a şöyle demek istemişlerdir: “Arapça senin ana dilin olduğuna göre, Arapça bir takım sözler sarf ediyor olman, bizim onu Allah'ın indirdiği bir vahiy olarak kabul edebileceğimiz kadar önemli bir marifet değildir. Fakat sen yabancı bir dilde fasih ve beliğ bir söz getirmiş olsaydın, işte o zaman bunun Allah'ın bir mucizesi olduğuna inanırdık. Yani sen, durup dururken, Farsça, Yunanca veya Rumca olarak fasih bir kelam konuşmaya başlasaydın, o takdirde ‘Bu bir mucizedir’ derdik.”
Müşriklerin bu yaklaşımlarına karşı ayet de onların şöyle bahaneler ileri süreceği mesajını vermiştir:
“Bakın, Araplara bir peygamber gönderilmiş ve bu peygamber yabancı bir dilden konuşmaktadır. Oysa konuştuğu dili ne kendisi ne de kavmi anlamaktadır. Yabancı bir söz, onu anlamayacak Arap bir muhataba nasıl indirilebilir?”
Bu konu birçok ayette farklı açılardan söz konusu edilmiştir:

Ve Biz onu [apaçık kitabı] yabancılardan [Arapça bilmeyenlerden] birine indirseydik de, bunu o, onlara okusaydı, onlar, buna iman ediciler değillerdi. (Şuara/198, 199)

Ve şu kâfirlerin hali, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyerek haykıranın haline benzer;  sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bu yüzden akıl da etmezler. (Bakara/171)

Ve Biz onlara açıkça ortaya koysun diye her peygamberi yalnız kendi kavminin/halkının diliyle gönderdik. Artık Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğru yola iletir. Çünkü O, çok güçlüdür, hikmet sahibidir. (İbrahim/4)

KUR’AN’IN ŞİFA OLUŞU

Ve Biz Kur’an’dan, inananlar için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Ve [bu], sadece zalimlerin yıkımını artırıyor. (İsra/82)

Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerdekine şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet gelmiştir. (Yunus/57)

İşte böylece Biz sana da kendi emrimizden/ kendi işimizden olan ruhu vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur/ışık yaptık. Hiç kuşkusuz sen de dosdoğru bir yola;  göklerde ve yerde bulunanlar kendisi için olan O Allah’ın yoluna kılavuzluk etmektesin. Gözünüzü açın bütün işler yalnız Allah'a döner. (Şura/52)

44. ayetteki “Onlara çok uzak bir mekândan seslenilmektedir” ifadesi Arap örfündeki bir deyimden gelmektedir. Bu ifa­de, verilen temsilden [örnekten] anlamayan kimseye söylenir. Dilcilerin naklettiklerine göre, konuyu iyice anlayıp kavrayan bir kimseye “Sen yakın­dan anlarsın” denilir; anlamayan kimseye de “Sen kendisine uzaktan sesleni­len bir kimseye benziyorsun” derler. Yani bu deyimle o kişi, uzakça bir yerden seslenildiği için bu seslenişi duymayan ve anlamayan birine benzetilir.H.Yılmaz

Kur’an gibi, Hz. Musa'ya vahyedilmiş olan ilahî mesaj da bazı insanlar tarafından kabul edilirken bazıları onu reddettiler (Zemahşerî, Râzî), diğer bir kısmı ise o'nun getirdiği öğretinin muhtevasına ve uygulamasına itiraz ettiler (Taberî).

Bu pasajın ve insanların daha önceki kutsal metinlere ve Kur’an'a yaklaşımlarındaki paralelliğin bir açıklaması için bkz. 10:19'un ikinci cümlesi ve ilgili not 29.

Lafzen, “onun hakkında”, yani Kur’an'ın, insanın beden ve ruh problemine yaklaşımı -ve, özellikle, insan hayatının bu iki cephesinin temel bütünlüğünü vurgulaması (karş. 2:143'ün ilk cümlesi ile ilgili not 118)- konusunda şüphe duymaktaydılar. İnkarcıların hakikat ile ilgili bu şüpheleri, daha geniş anlamda dinin insan toplumu için “yararlı” mı yoksa “zararlı” mı olduğu sorusu -onlar tarafından bütün dinî inançlara karşı şiddetli bir önyargı ile ortaya konmuş ve cevaplanmış bir soru- ile yakından ilişkilidir. M.Esed

Yani, bazıları iman ederken, bazıları da inkar ettiler.
Bu, iki anlama da gelmektedir. Birincisi, "Şayet Allah, onlara mühlet vermek üzere, önceden karar vermemiş olsaydı, onlar çoktan helak olmuşlardı bile." İkincisi, "Şayet Allah, son hükmü kıyamette vermek üzere karar vermemiş olsaydı, bu dünyada da kimin hak kimin batıl üzere bulunduğunu gösterirdi."
Bu cümleyle, Mekkeli kafirlerin içinde bulunduğu rahatsızlığın tam teşhisi ortaya konulmuştur. Yani, "Onlar, Kur'an ve Rasulullah (s.a) hakkında duydukları şüpheler sonucunda, ıstırap ve bunalıma düşmüşlerdir." Cümlenin diğer anlamı ise şöyledir: "Onlar kendilerinden emin bir görünüş ve inatla Hz. Muhammed'in (s.a) peygamberliğini reddedmekte ve Kur'an'ın, vahyin bir ürünü olduğunu kabul etmemektedirler. Fakat bu tavırlarında ilmi ve ahlâki hiçbir mesnede dayanmadıkları için şüphe içinde kıvranmaktadırlar. Dolayısıyla bu şüphe, onları bunalıma sürüklemiştir. Bir yanda kişisel çıkarları, nefsani arzuları ve cahilane taassupları varken, diğer yandaysa beyinlerinde "Kur'an bir şiir veya edebiyat eseri değildir. Aksine emsalsiz bir kelamdır. O, bir mecnunun sözleri olmadığı gibi, şeytanın sözleri de değildir. Çünkü bu kadar sahih bir mesajı şeytan vahyedemez ve zaten o insanları sadece Allah'a kulluk etmeye çağırmaz" gibi düşünceler nedeniyle, sürekli şek ve şüphe içinde bulunmaktadırlar. Bunun yanısıra Hz. Peygamber'i (s.a) yalancı olmakla suçladıkları zamanlarda dahi, kalbleri bu davranışı onaylamıyordu. Dolayısıyla Hz. Peygamber'e (s.a) "Mecnun" dediklerinde, böylesine yüce bir zat gerçekten "Mecnun olabilir mi?" diye için için düşünüyorlardı. Ayrıca Rasulullah'a (s.a) "Kendi çıkarları için peygamberlik iddiasında bulunuyor," dedikleri halde, vicdanları "Muhammed gibi temiz bir insan, zenginlik, iktidar hırsı ve şöhret peşinde nasıl koşabilir? O'nun şimdiye kadar geçen hayatı böyle bir ithamdan berîdir ve o, her zaman iyiliğe çağırmış, hiçbir zaman hevası doğrultusunda hareket etmemiştir." diye kendilerini lanetlemekteydiler. İşte böylece Mekkeli müşrikler, her ne kadar kendilerinden emin görünüyorlarsa da için için şüphe içinde kıvranıyorlardı ve bu yüzden adeta bir hastalığa yakalanmış gibiydiler. Mevdudi

Bu ayette Kur’an’a yapılan itirazların daha evvel de yapılmış olduğuna dair örnek verilmiştir. Bu örnek Musa ve onun getirdiği Tevrat’tır. Musa’nın getirdiği vahiyler karşısında insanlar ayrılığa düştüler. Bazıları ona iman etti, bazıları da yalanladı. Vahiylere kimi sihir, kimi de yalan dedi.
Bu ihtilafın detayını Kur’an’da görüyoruz:

Şimdi sen, “Ona bir hazine indirilse ya da beraberinde bir melek gelse ya!” diyorlar diye sana vahyolunan vahyin bir kısmını terk edecek olursun ve bundan dolayı göğsün daralır. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah ise her şeye Vekil’dir. (Hud/12)

İnsanlar tek bir ümmet idi.  Sonra Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve ihtilaf ettikler konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hak ile kitap indirdi. Ve sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka, kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar. (Bakara/213)

İşte elçiler; Biz onların bazısını bazısı üzerine fazlalıklı kıldık. Onlardan bir kısmı Allah’ın konuştuğu ve bazısının derecelerini fazlalıklı kıldığı kimselerdir. Ve Meryem oğlu İsa’ya açık kanıtlar verdik ve onu Ruhulkudüs ile destekledik. Ve eğer Allah dileseydi onların ardından gelenler, açık mesajlar kendilerine ulaştıktan sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Velâkin ayrılığa düştüler de onlardan bazısı iman etti, bazısı inkâr etti. Ve eğer Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Velâkin, Allah dilediğini yapar. (Bakara/253)

Kur’an ise bu ihtilafları gidermek için inmiştir:

Ve Biz, sana Kitab’ı [Kur'ânı] sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyler onlar için açığa koyasın diye ve iman edecek bir topluma bir kılavuz, bir rahmet olarak indirdik. (Nahl/64)

Ayetin son bölümündeki “Ve şüphesiz onlar, bundan [Kur’an’dan] kesinlikle şüpheci bir şekk [yetersiz bilgi] içindedirler” cümlesinde, müşriklerin Kur’an’ı iyi incelemedikleri, Kur’an hakkında yeterli bilgi sahibi olmadıkları açıklanmaktadır. Demek oluyor ki, müşrikler Kur’an hakkında yeterli bilgi sahibi olsalar bu inatlarını sürdürmeyeceklerdir.
Ayetteki “Eğer Rabbin tarafından geçmiş Söz olmasaydı” ifadesi, Allah’ın suçluların cezasını ahirete erteleme ilkesidir.

O hâlde onlardan geri dur [sırt çevir]. O günde Çağırıcı'nın, nüküre [bilinmedik, inkâr edilen, yadırganan bir şeye] çağırdığı o günde gözleri düşkün düşkün, o davetçiye hızlıca koşarak kabirlerinden çıkarlar, sanki onlar darmadağın çekirgeler gibidirler. O kâfirler, “Bu, zor bir gündür” derler. (Kamer/6-8)

Artık azm sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret! Onlar için aceleci olma. Sanki onlar kendilerine vaat edilen şeyi gördükleri gün dünyada sadece gündüzün bir saati kadar kalmış gibidirler. [Bu], bir tebliğdir. Artık fasıklar topluluğundan başkası helak edilir mi? (Ahkâf/35 H.Yılmaz

Bu ayette, kendilerine gösterilen tüm olumlu yaklaşımlara rağmen müşriklerin bilgisizlikleri, vurdumduymazlıkları, Kur’an’a ve Elçi’ye gösterdikleri olumsuz tavırlar açıklandıktan sonra burada bir genelleme yapılmıştır: “Her kim salihi işlerse artık kendi için yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa, artık kendi aleyhinedir. Ve senin Rabbin kullara çok zalim biri değildir.
Ayetin mesajı şöyledir: “Allah kulların itaatine muhtaç de­ğildir. Kim itaat ederse onun için mükâfat vardır, kim de kötülük işlerse onun aleyhine ceza vardır.”
Ayetteki “Ve senin Rabbin kullara çok zalim biri değildir” ifadesi, azıyla çoğuyla zul­mün Allah hakkında söz konusu olmadığı anlamındadır. Çünkü buradaki nefy [olumsuzluk] ifadesi mübalağa kipi ile gelmiştir. Yani en ufak bir zulüm dahi Allah hak­kında söz konusu olmadığına göre, başkası da söz konusu değildir. O, hiç kimseyi bir günahı olmaksızın muaheze edip cezalandırmaz. Kişilerin yapmış olduğu iyi şeyleri de zayi etmez Bir kimseye ancak aleyhine hüccet konulduktan ve elçi gönderdikten sonra azap eder. Allah’ın mahşerde kullarına herkesin önünde hesap sormasının nedeni de kimseye zerrece zulüm etmediğinin görülmesi içindir.

Şüphesiz ki Allah, insanlara hiçbir şeyce [şekil ve yolla] zulmetmez. Velâkin insanlar kendi kendilerine zulmediyorlar. (Yunus/44) H.Yılmaz

Bununla kıyamet, yani kötülük yapanların ceza, zulme uğrayanların adalet göreceği, "saat" kastedilmektedir.
Yani, Allah'tan başka hiç kimse, saatin (kıyamet) ne zaman geleceğini bilemez. Bu ifadeyle kafirlerin şu sorusuna cevap verilmiş olmaktadır.
Onlar, "Sen bizleri kıyamet günüyle tehdit ediyorsun, O saat ne zaman gelecek?" diye Rasulullah'a (s.a) devamlı soru yöneltiyorlardı. Allah Teâlâ, onların bu sorusunu zikretmeden, onlara cevap vermiştir.
Burada iki hususa birden dikkat çekilmektedir: 1) Sadece kıyamet değil, bütün gaybı ancak Allah bilir. O'ndan başka da kimse gaybı bilemez. 2) Allah, en küçük ayrıntıyı bile bilir ve O'ndan hiçbir hareket kaçmaz. Dolayısıyla hiçkimse O'na aldırış etmeden yaşamamalıdır. Bu cümleyi bir sonraki cümle ile birlikte, mütalâa ettiğimiz takdirde, şöyle bir anlam ortaya çıkar: "Sizler sürekli, kıyametin ne zaman geleceğini merak edip duruyorsunuz. Kıyamet geldiğinde bu yaptıklarınızın hesabını nasıl vereceğinizi kendi kendinize hiç düşündünüz mü? Rasulullah (s.a), bir defasında kendisine böyle bir soru yönelten kimseye, aynı şekilde cevap vermiştir: "Rasulullah'a, (s.a), yolda giderken bir şahıs "Ya Muhammed" diye seslendi. Rasulullah (s.a) "Buyur ne istiyorsun?" deyince, adam, "Kıyamet ne zaman gelecek?" diye sordu. Rasulullah şöyle karşılık verdi: "Ey Allah'ın kulu! Kıyamet her hâlûkârda gelecektir. Ancak sen onun için ne gibi hazırlık yaptın?" (Bu hadis, Kütüb-ü Sitte, Sünen ve Müsned'ler de mutevatir senetlerle kayıtlıdır.)
Yani, şimdi inandığımız şeylerin yanlış olduğuna dair olan hakikat, bize açılmıştır. Aramızda hiç kimse, artık Allah'ın başka ortakları olduğuna inanmaz. "Sana arz ederiz" ifadesi, kıyametin her merhalesinde kafirlere, "Dünyada iken, Allah'ın gönderdiği elçileri, yalanlamıştınız. Şimdi söyleyin bakalım o elçiler haklı mıydılar, yoksa haksız mıydılar?" şeklinde, yöneltilen soruya, matuf olmak üzere geçmektedir. Yani kafirler her merhalede, hatalarını itiraf edecek ve "Biz cahillik üzerinde ısrar ettik" diyerek, yanlışlarını kabul edeceklerdir. Mevdudi

Yani, onlar dünyadayken canlarını feda edecek derecede mabud edindikleri önderlerin içinden, belki birisi yardım eder veya en azından bu azabtan kurtarır, ya da bu azabı azaltır ümidiyle nerede olduklarına bakacaklar ama orada hiç kimseyi göremeyeceklerdir. Mevdudi

Bu ayetlerde kıyametin ne zaman kopacağını ancak Allah’ın bildiği; O’nun bilgisi dışında hiçbir şeyin olmadığı, olamayacağı; Allah’ın en küçük ayrıntıyı bile bildiği beyan edilmektedir. Dolayısıyla hiç kimse hayatını O'na aldırış etmeden geçirme gafletine düşmemelidir. Nitekim bu gaflete düşerek Allah’a şirk koşanlar, pasajın sonundaki birkaç sahnede konu edilerek kıyamet gününde düşecekleri perişanlıkları dile getirilmiştir:

Ve şu, inkâr eden kimseler, “Biz kesin olarak, bu Kur’an’a inanmayız, ondan öncekine de...” dediler. Sen o zulmedenleri, Rableri huzurunda tutuklanmış, sözü bazısının bazısına geri çevirdiğini bir görsen! Za’fa uğratılan kimseler, büyüklük taslayan kimselere, “Eğer sizler olmasaydınız, kesinlikle bizler mü'minler olurduk” diyecekler.
Büyüklük taslayan kimseler, zayıf düşürülen kimselere: “Size kılavuz geldikten sonra, sizi ondan biz mi çevirdik? Bilakis, siz kendiniz suçlular oldunuz” derler.
O zayıf düşürülen kimseler de o büyüklük taslayan kimselere: “Bilakis gecenin ve gündüzün tuzağı! Siz bize Allah’ı inkâr etmemizi ve O’na bir takım eşler kılmamızı emrediyordunuz” derler. Bunlar azabı gördükleri zaman pişmanlıklarını gizleyeceklerdir. Biz de o küfretmiş olan kimselerin boyunlarına demir halkalar geçirmişizdir. Onlar sadece yapmış olduklarının karşılığını görüyorlar. (Sebe'/31- 33)

Sana o saten soruyorlar; Onun demir atması ne zaman?
Onun anılmasından sende ne var ki?
Onun sonucu sadece senin Rabbine aittir. (Nâziât/42- 44)

Sonra onun yanına geldiğinde seslenildi: “Musa! Ben, senin Rabbin olan Ben’im. Hemen iki nalınını çıkar, şüphesiz sen temizlenmiş vadide, Tuva’dasın / iki kere temizlenmiş bir vadidesin. Ve Ben seni seçtim; O hâlde vahyedilecek olan şeye kulak ver. Hiç şüphesiz ki Ben, Allah’ın ta kendisiyim. İlâh diye bir şey yoktur Benden başka. O hâlde Bana kulluk et ve Beni anmak için salâtı ikame et. Şüphesiz ki o saat [kıyamet] gelecektir. Onu Ben herkes emeğinin karşılığını alsın diye neredeyse gizleyeceğim.” (Ta Ha/15)

Sana, Saat'ten soruyorlar: “Ne zaman gelip çatacak?” De ki: “Onun bilgisi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz. Göklerde ve yerde ağır basmıştır. O size ansızın gelir.” Sanki sen onu çok iyi biliyormuşsun gibi onu sana soruyorlar. De ki: “Onun bilgisi Allah katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (A’raf/187)

Gaybın anahtarları da yalnızca onun katındadır. Ondan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın. (En’am/59)

Ve Allah sizi bir topraktan, sonra nutfeden yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. Dişi ancak O’nun bilgisi ile hamile olur ve bırakır [doğurur / düşürür]. Kendisine ömür verilenin de ömründen yaşadığı ve ömründen eksilen mutlaka bir kitapta yazılıdır. Şüphe yok ki bu, Allah’a çok kolaydır. (Fâtır/11)

Ve günahkârlar ateşi görmüşler de artık kendilerinin ona düşeceklerine kani olmuşlardır. Ondan kaçıp sığınacak bir yer de bulamadılar. (Kehf/53)

Bütün bu ayetler, müşriklerin kınanarak ve korkutularak şirkten vazgeçmelerinin sağlanmasına yöneliktir. H.Yılmaz

Kendisine "Rahmet tattırılan" kimse ile zengin, sıhhatli, mal ve evlat sahibi olan kimseler kastediliyor. "İnsan" kelimesiyle ise, burada her insan kastolunmaktadır. Çünkü peygamberler ve salihler, böyle bir şeyden beridirler. Zaten onların hususiyetleri daha ileride anlatılacaktır. Burada, zor durumda kaldığında Allah'a yalvaran, fakat felaha erdiğinde ise, Allah'ı unutarak kibirlenen insanlar kastolunmaktadır. Nitekim insanların çoğunun özelliği böyledir. Bu yüzden, sözkonusu özellik, insanın en önemli vasfı olarak nitelenmiştir. Mevdudi

Yani insan, kural olarak, bu dünya sevgisi ile o kadar körleşmiştir ki onun bir gün sona ereceğini hiç aklına getirmez. Burada işaret edilen, ölümden sonraki hayatın gerçekten var olup olmadığı ve insanın mahşerde Allah tarafından gerçekten yargılanıp yargılanmayacağı konusundaki kuşkudur.

İnsan kendi üstünlüğüne inandığından (“bu zaten benim hakkımdır” sözlerinde ifade edildiği gibi), ölümden sonra gerçekten bir hayat varsa kendisi hakkındaki abartılı görüşünün Allah tarafından teyid edileceğine emindir.

Yani, yeniden dirilmeyi ve Allah tarafından yargılanmayı.

Yani, hayatlarının tümünü kapsayan manevî körlüğün farkına varmaları, öteki dünyada bizâtihî bir azap kaynağı olacaktır: karş. 17:72 -“bu [dünya]da [kalben] kör olan, ahirette[de] kör olacaktır”. M.Esed

Yani, "Benden yüz çevirir ve bana yalvarmayı zül telakki eder."
Bu konudaki çeşitli ayetler daha önce geçmişti. Bu hususu daha iyi kavrayabilmek için bkz. Yunus an: 15, Hud an: 10, İsra an: 102, Rum an: 52-56, Zümer: 8-9, 49. Mevdudi

Lafzen, “uzun [yani, geniş veya kapsamlı] yakarışlarda bulunur”. M.Esed

Bu ayetlerde insanın genel karakteri, yani mala, makama, otoriteye düşkünlüğü, nankörlüğü, ehlikeyif oluşu, sıkıntıya düşünce umutsuzlaşması, sıkıntıdan kurtulunca şımarması gibi psikolojik özellikleri ortaya konmuştur.
Bu konuyla ilgili daha evvel de pek çok ayetle karşılaşmıştık. İnsanın psikolojik yapısını daha iyi kavrayabilmek için bu ayetlerden birkaçını hatırlatmayı yararlı görüyoruz:

Ve Biz onların [Bize kavuşmayı ummayanların] amelden her yaptıklarının önüne geçtik de onu saçılmış toz zerreleri hâline getiriverdik. (Furkan/23)

Firavun ise ordusuyla birlikte yüz çevirmiş ve “Bu bir sihirbazdır, ya da bir delidir” demişti. (Zâriyât/39)

Ve insana sıkıntı dokunduğu zaman, yan yatarken, otururken, dikilirken Bize yalvardı. Kendisinden sıkıntısını gideriverdik mi de sanki kendisine dokunan o sıkıntı için Bize hiç yalvarmamış gibi aldırmadan geçip gitti. Haddi aşanlara yaptıkları şeyler işte böyle süslenmiştir. (Yûnus/12)

Ve Biz insana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirip uzaklaşır. Ona fenalık dokununca da ümitsizliğe düşer. (İsra/83)

Ve eğer, kendisine dokunan mutsuzluktan sonra, ona mutluluğu tattırsak, elbette, “Kötülükler benden gitti” der. Ve kuşkusuz o, şımarıktır, böbürlenen biridir. (Hud/10)

Şüphesiz insan dayanıksız ve huysuz yaratılmıştır; Kendisine kötülük dokundu mu sızlanır. Kendisine hayır dokundu mu da engelleyicidir [küçük bir yardımı bile engeller]. (Mearic/19- 21)

Ben Saat’in kopacağını da zannetmiyorum. Velev ki Rabbime geri götürürdüm, kesinlikle orada bundan daha iyi bir sonuç bulurum." (Kehf/36)  H.Yılmaz

Râzî'ye göre bu, -bu surenin 4 ve 5. ayetlerinde de zikredildiği gibi- insanların, “[Ey Muhammed,] kalbimiz, bizi çağırdığın her şeye kapalıdır, kulaklarımız sağırdır ve bizimle senin aranda bir engel bulunmaktadır” diyerek Kur’an mesajından “yüz çevirmeleri” şeklindeki tavırlarına bir işarettir. M.Esed

Bu, sadece korku dolayısıyla iman edin anlamına gelmez. Asıl anlam şu şekilde verilebilir: "Sizler, inadınızdan ötürü Kur'an'ı dinlemekten kaçıyor ve kulaklarınızı örtüyorsunuz. Oysa bu, akıllıca davranış değildir. Üstelik elinizde bu Kur'an'ı inkar etmekte öne süreceğiniz sağlam bir delil de bulunmamakta ve bu tavrınız sadece zanna dayanmaktadır. Hiç değilse kendi menfaatiniz için dinleyin ve ondan sonra karar verin. Bunun yanısıra şu iki ihtimalden hangisinin daha kuvvetli olduğunu bir düşünün. Birincisi: "Bu yaşanılan hayattan başka bir hayat yoktur. Ve öldükten sonra herkes toz toprak olacaktır." İkincisi: "Kur'an'da haber verildiği gibi bu hayattan sonra ceza ve mükafat vardır." İkinci ihtimal hak olduğu takdirde, Hak'tan ne kadar uzak kalmış olabileceğinizi düşünün artık. Ayrıca sizler sadece kendinizi değil, başkalarını da İslâm'ı kabul etmekten alıkoymaya çalışıyor ve sırf bu yüzden her türlü yalan, iftira ve zulümden kaçınmıyorsunuz." Mevdudi

 

Ufuklar: Mekke'nin dışındaki dünyâ ülkeleri, enfüs ise, Mekke'deki Arap kavmi anlamını taşıdığı gibi, ufuklar dış dünyâ, enfüs insanların ruhları anlamına da gelir. Bu âyet, Allah'tan gelen Kur'ân âyetlerinin, diğer ülkelerde olduğu gibi, Arapların kendi içlerinde de yayılacağını, hakkın ortaya çıkacağını haber vermekle bir mu'cize göstermiştir. Ufuklar dış dünyâ, nefisler iç dünyâdır. Bu anlam, tasavvufta çok işlenmiştir. Kur'ân âyetlerinin dış ve iç anlamları olduğu ileri sürülmüştür. Yine bu âyetten, bilginin iki önemli kaynağı olduğunu anlamaktayız: Duyulara çarpan dış dünyâ ve insanın iç yetileri, düşüncesi. İnsan bilgisi bu iki kaynaktan doğmaktadır. S.Ateş

Yani, insanın bilinçli bir Yaratıcı'nın varlığına tanıklık eden kendi ruhunun derinliklerini kavraması ve kainatın ihtişamına daha derin ve kapsamlı bir şekilde bakması su-retiyle.

Lafzen, “onlara göstereceğiz” yahut “onların görmelerini temin edeceğiz”.

Yani, O, kudret Sahibidir ve her şeyi görür: bu, başlı başına, insanın Allah'a karşı sorumluluğunu hatırlatmaya yetecek temel bir hakikattir. M.Esed

Kur’anın Allah sözü olduğu, bir gün tüm insanlar tarafından anlaşılacaktır. İlerliyen teknoloji ve bilimin vardığı kesin sonuçlar ve Yanlışlanabilir ve Sınanabilir fiziksel kanıtlar. Kur’anın Allah sözü olduğuna dair bilimsel deliller ve belgeler sağlar. (M.Sağ)

. Bu ayet hakkında müfessirlerin öne sürdüğü iki önemli görüş vardır:
1) Onlar, Kur'an davetinin çok kısa bir zaman içinde yayılacağını ve civardaki ülkeler fetholunduktan sonra kendilerinin de teslim olmaya mecbur kalacaklarını tahmin edemezler. İşte o zaman bu davetin hak olduğunu anlayacaklardır. Bazı kimseler, "Geniş ülkelere yayılmak" "Hak dava" olmak için yeterli bir neden değildir. Çünkü batıl dava güdenler de geniş saltanatlar kurmuş ve birçok zaferler kazanmışlardır." diyerek itirazda bulunmaktadırlar. Ancak bu, hadisenin yeterli bir tahlili yapılmadan serdedilmiş yüzeysel bir itirazdır.
Rasulullah'ın (s.a) Raşid Halifeleri döneminde elde edilen hayret verici zaferler, herhangi bir hanedanın diğer ülkeleri fethederek zulmettiği gibi bir şahsın ya da bir sülâlenin zaferleri değildi. Aksine bu zaferlerin gölgesinde dini, fikri, kültürel, medeni, siyasi ve iktisadi muhteşem bir devrim vuku bulmuştur. Bu devrim nereye yayılmışsa oradaki insanların arasında iyilik ve adalet hakim olmuş, zulmün başı ezilmiştir. Bu devrimin gölgesinde, ancak dünyaya yüz çevirerek kendini Allah'a verenlerde bulunabilir özelliklere sahip yüksek meziyetli insanlar yetişmiştir. Bunun yanısıra İslam'ın meydana getirdiği ve yetiştirdiği bu insanlar, yüksek meziyetlerini ticarette, siyasette, savaş meydanlarında, ekonomik sahada da göstererek insan denen varlığın makamını, ahlâk, adalet ve ticaret bakımından dünyadaki tüm medeniyetlerinkinden daha üstün bir seviyeye çıkarmıştırlar. Nitekim bu medeniyetlerin yetiştirdiği en seçkin insanlar bile, bu seviyeye ulaşamamışlardır. İslâm, diğer toplumlarda tasavvur dahi olunamayacak derecede ilim ve tetkik yolunu açmış, toplumların ahlâken islahı için, onlardaki hastalığa çare getirmiştir. İslâm olmayan toplumlarda da bu tür çareler düşünülmüş olsa bile, tatbik etmekten aciz kalmışlardır. Yani renk, ırk, toprak ve dil farklılıklarına dayanarak insanlar parçalanmış ve bu sınıflaşma ile sun'î ayırım, medenî ve hukukî kanunların insanlara uygulanışında farklılaşma meydana getirmiştir. Kadınların istismarı, hatta onları hukuki haklarından mahrum etmek, suçların, içki ve esrarın yayılması, yönetimleri eleştirme hakkının olmaması, insanın temel haklarından mahrumiyeti, uluslararası ilişkilerde güvensizlik, savaş esnasında gayri insani ve vahşice davranışlar vs. gibi tüm ahlâkî zaaflar Hz. Peygamber'den (s.a) önceki Arap toplumunda bulunmasına rağmen, kısa bir sürede ortadan kaldırılmıştır. Anarşinin yerine düzen, cinayetlerin yerine emniyet, fısk ve fücür yerine takva, zulmün yerine adalet, fuhuş ve pisliğin yerine edep ve temizlik, cehalet yerine ilim, kan davaları yerine kardeşlik ve sevgi getirilmiştir. Bir kabile şefinin ötesinde ufuklara sahip bile olamayan o insanlar, İslâm'ın sayesinde önderlik yapabilecek duruma gelmişlerdi. Rasulullah'ın karşısında olan insanlar, tüm bunları kendi gözleriyle görmüşlerdi. Kur'an'ın insanlar üzerindeki o muazzam etkisi, hâlâ devam etmektedir. Nitekim günümüzdeki medeni milletlerin, müslümanların zeval dönemlerindeki ahlâklarına dahi ulaşmaları mümkün olmamıştır. Avrupa ülkeleri, Amerika, Afrika ve Asya, hatta kendi içindeki malup kavimlere o denli zulümde bulunmuşlardır ki İslâm tarihinin hiçbir döneminde böyle bir örnek gösterilemez.
Müslümanların galip gelmelerine rağmen, diğer toplumların yaptığının aksine, mağlup ettikleri insanlara zulmetmekten kaçınmış olmaları, ancak Kur'an'ın bir mucizesidir. Müslümanların İspanya'da asırlarca hüküm sürmüş olmalarına ve buna rağmen oradaki Hıristiyanlara nasıl davrandıklarına, fakat hıristiyanlar galip gelince müslümanlara nasıl muamele ettiklerine tarih şahittir. Bunun yanısıra Hindistan'ı da asırlarca yöneten müslümanlar, hindulara nasıl davranmışlar, yönetimi ellerine geçiren hindularsa şimdi müslümanlara nasıl davranmaktadırlar? Yine 1300 seneden bu yana müslümanlar yahudilere nasıl davranmışlardır ve Filistin'de hakimiyetleri altındaki müslümanlara onlar nasıl davranmaktadırlar?
2)Allah, insanların vücutlarında, yeryüzünde ve gökyüzünde ayetlerini gösterecek ve böylece Kur'an'ın mesajını kabul edeceklerdir. Bazı kimseler, "İnsanlar, vücutlarında, yeryüzünde ve gökyüzünde zaten bu âyetleri görmektedirler, o halde burada niçin istikbal siğası kullanılmıştır?" diyerek itiraz etmektedirler. Fakat bu itiraz da diğeri gibi çok yüzeyseldir. İnsanların vücutları, yeryüzü ve gökyüzü belki hâlâ değişmemiştir, ancak bunların içinde bulunan Allah'ın ayetleri o kadar çoktur ki, insanların bunları tamamiyle kavraması mümkün değildir. Her dönemde insanlar, yeni yeni, şeyler keşfederler ve bu keşifler kıyamete değin sürer.
Yani, onların kötü akibetlerine delil olabilmesi için, Hakka karşı yaptıkları her davranışın izlenmekte olması yeterli değil midir? Mevdudi

Önceki ayetlerde insanın bencilliği, aç gözlülüğü, ikiyüzlülüğü gibi temel karakter özelliklerine değinilmiş ve insanın değişken bir tabiatta yaratıldığı, şayet kendisinde kuvvet görürse alabildiğine kibirlenip büyüklük tasladığı; zayıflık, kuvvetsizlik ve gevşeklik gördüğünde de zillet ve miskinliğini iyice ortaya koyduğu açıklanmıştı. Bu ayetlerde ise Kur’an ile ilgili bunca açıklamaya rağmen Kur’an’ı hâlâ tanımamakta ısrar edenlere bir uyarı daha yapılmıştır. Bu uyarıya göre, Kur’an’ın hak olduğu, afak ve enfüsten mucizeler ile ortaya konacak, ispat edilecektir:

Ve inananlar için, yeryüzünde ve kendi içinizde nice ayetler vardır. Hâlâ görmüyor musunuz? (Zariyât/21)

Konumuz olan ayetin işaret ettiği mucizeler klasik kaynaklarda çok yüzeysel olarak açıklanmıştır. Hemen hemen hepsi de enfüsteki ayeti Mekke’nin fethi, afaktaki ayeti de İslam’ın Mekke dışına yayılması olarak açıklamışlardır.
Halbuki ayet açıkça insan bedeninden, çevredeki varlıklardan ve sistemlerden Kur’an’ın hak kitap olduğu gerçeğinin anlaşılacağı mesajını vermektedir.
Bu gün açıkça görüyoruz ki, Kur’an bize insan bedeninde ve evrende binlerce mucize olduğunu göstermiştir. Bu mucizelerden bazısı, yeri geldikçe bu çalışmada da dile getirilmiştir. Bu mucizelerin on beş asır önce Kur’an’da yer almış olması, onun bir beşer derlemesi olmayıp Allah’ın indirmesi olduğunun kanıtıdır.
2008 yılı itibariyle, Kur’an’da ortaya konan enfüsi ve âfâki mucizelerden bir kısmı şunlardır:

ENFÜSİ MUCİZELER:

Her insanda koruyucu hücrelerin varlığı, eşler halinde yaratılma, meninin bir karışım olduğu, cinsiyetin belirlenmesi, rahim duvarında asılı olma, bir çiğnemlik et parçası olma, kemiklerin oluşumu ve etle kaplanması, üç karanlıkta yaratılma...

AFAKÎ MUCİZELER:

Evrenin sürekli genişlemesi, yokluktan yaratılma, evrenin gaz aşaması, evrendeki mükemmel yörüngeler, Güneş’in akıp gitmesi, Güneş ve Ay’ın farkı, ayın yörüngesi, gökyüzünün tabakaları, yeryüzünün tabakaları, gökyüzünün korunmuşluğu, göğün geri çevirdikleri, gökyüzünün direksiz yükselişi, dünyanın geoit [Devekuşu yumurtasına benzeyen, tam küre olmayan, kutuplardan basık, küremsi] şekli, dünyanın ve uzayın çapları, döndükçe kutupların basıklaşması, dünyanın dönüşü, aşılayıcı rüzgârlar, yağmurdaki ölçü, suyun çevrimi, kazık şeklindeki dağlar, petrolün oluşumu, solunum ve fotosentez, gökyüzüne yükselmenin zorluğu, bitkilerdeki erkeklik ve dişilik...
Saydığımız bu biyolojik, fiziksel ve kevnî olgular, Kur’an’ın indiği dönemde bilinmeyen şeylerdir. Bu nedenledir ki, bilimin yeni keşfettiği sistemlerin Kur’an’da yer alması, Kur’an’ın Allah’tan gelme hak kitap olduğuna çok açık ve büyük bir kanıttır.

Fakat Allah, sana indirdiğine -ki onu kendi ilmiyle indirmiştir-  şahitlik eder. Melekler de şahitlik ederler. Şahit olarak da Allah yeter. (Nisa/166)

Ve Hamd, Allah’a mahsustur. O, ayetlerini size gösterecek de siz onları tanıyacaksınız. —Ve Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.- (Neml/93)

‘Kendilerine okunan Kitap’ı Bizim kesinlikle sana indirmiş olmamız onlara yetmedi mi? Bunda, inanan bir toplum için elbette ki bir rahmet ve bir öğüt vardır.’ (Ankebut/51) H.Yılmaz

 

 

Yani, onlar bir gün Allah'ın huzurunda bulunacaklarına ve yaptıklarından hesap vereceklerine inanmadıklarından ötürü, böylesine bir tavır takınmaktadırlar.Yani, Allah herşeyi kuşatmıştır ve onlar Allah'tan kaçamayacaklardır. Çünkü her hareketleri kaydedilmektedir. Mevdudi

Surenin bu son ayetinde, müşriklerin öldükten sonra diriltilecekleri ve Allah’a hesap verecekleri konusunda kuşku içerisinde bulunduklarına işaret edilmiş, Allah’ın ilim ve kudretiyle her şeyi kontrolü altında tuttuğu ve müşriklerin her hareketinin kaydedildiği ihtar edilmiştir. Yani hiçbiri Allah’tan kaçamayacaktır. H.Yılmaz