(Yûsuf - 33.Ayet)

<< Geniş Meal

Şûrâ

Yani, önceki ayette zikredilen her üç yoldan da.

Rûh terimi (lafzen, “can” veya “ruh”) Kur’an'da çoğu zaman “ilahî ilham” anlamında (bkz. sure 16, not 2) kullanılmıştır. Bu bağlamda Muhammed (s)'e indirilen ilahî ilhamın yani, Kur’an'ın ihtiva ettiklerini gösterir (Taberî, Zemahşerî, Râzî, İbni Kesîr), ki bu da insanı daha yoğun bir manevî hayata yöneltmeyi amaçlar. Çeviriyi yukarıdaki şekilde yapmamın sebebi budur.

Yani, “iman” kavramının insanın Allah'a tam teslimiyeti (islâm) anlamına geldiğini. M.Esed

"Kezalike" (böylece) ifadesi, daha önce zikredilen vahyin geliş biçimiyle ilgili üç yöntemi nitelemektedir. "Ruh" kelimesi ile de peygamberlere vahyedilen mesaja işaret olunuyor. Bu, Kur'an ve hadisle de sabittir zaten.
Hz. Peygambere (s.a.) her üç yolla da vahiy gönderilmiştir:
a) Hz. Aişe (r.a), başlangıçta Rasulullah'a vahyin, sadık rüya şeklinde geldiğini rivayet etmektedir. (Buhari, Müslim) Vahyin bu şekilde gelişi daha sonra da sürdü. Çünkü Rasulullah'a birçok talimatın rüyalar şeklinde verildiğini hadislerden öğreniyoruz. Nitekim Kur'an'da Fetih Suresi'nin 27. ayetinde bu husus açıkça zikredilmiştir. Ayrıca birçok hadisde Rasulullah'ın, "Filan hususda Allah bana emretti" veya "Filan şeyden men edildim" gibi ifadeler kullandığı rivayet edilmektedir. Bu rivayetlerin çoğu Hadis-i Kudsi'dir.
b) Miraç esnasında ikinci tip vahiy gönderilmiştir. Bunun, çeşitli hadislerden, Allah ile Hz. Peygamber (s.a.) arasındaki bir tür diyalog olduğu anlaşılmaktadır. Tıpkı Hz. Musa ile Allah'ın, Tur Dağı'nın eteklerinde konuştuğu gibi.
c) Allah'ın Hz. Peygamber'e (s.a.) Cibril (a.s) vasıtasıyla vahiy gönderdiğine bizzat Kur'an'ın kendisi şehadet etmektedir. (Bkz. Bakara: 97, Şuara: 192-195)
Yani, Risaletten önce Hz. Peygamber (s.a.), ne kitabın kendisine nazil olacağını beklemiştir, ne de böyle bir şeyi tasavvur etmiştir. Elbette semavi kitaplar ve muhtevaları hakkında da bir bilgiye sahip değildi. Kendisi Allah'a iman etmiş olmasına rağmen, insanların Allah hakkında, melekler, peygamberler, kitaplar ve ahiret hakkında nasıl bir akideye sahip olmaları gerektiğini şuurla ve ayrıntılarıyla bilmiyordu. Mekkeli kafirler de Hz. Peygamber'in (s.a.) semavi kitaplar ile ilgili bir şey konuşmadığını biliyorlardı. Çünkü Hz. Muhammed'in peygamberlik davası gütmek gibi önceden karar verdiği bir düşüncesi, niyeti olsaydı 40 sene susmaz, ortamı hazırlamak için bu konularda sürekli konuşurdu. Fakat o, 40 senenin sonunda bu konular hakkında birdenbire ayrıntılarıyla konuşmaya ve tebliğ etmeye başlamıştır. (Bkz. İzah için Kasas an: 108) Mevdudi

Ayrıca, Bak. Ruhun ne anlama geldiğine dair, Nahl suresi 102, Şuara suresi 193, Hicr suresi 29; Mümin suresi 15, ayetlerini inceleyeniz. Aynı zamanda bu Kuran ayeti ile, Hz. Muhammedin peygamberlikten önceki durumunu da öğrenmiş bulunuyoruz (bak Duha suresi 7) 

Ey Muhammed! Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh Rabbimin emrindedir. Size ruh hakkında verilen bilgi pek azdır. (İsra 85)

“Allah balçığı şekillendirip ona ruhumdan üflediğimde, hemen ona saygı göstermek için Eğilin demişti. (Hıcr 29)

“Derceleri yükselten, Arş’ın/her şeyi yöneten kudret Sahibi.Buluşma gününe karşı uyarsın diye, kullarından dilediğine emrinden olan Ruh’u/vahyi indirir.(Mümin 15)  M.Sağ

Ayette yer alan “kendi emrimizden/ kendi işimizden olan ruhu vahyettik” ifadesi, vahiy gönderme işinin Rabbimize has bir iş olduğu, bunun kimse tarafından yapılmadığı ve yapılamayacağı, vahiy göndermede hiçbir varlığın aracı kullanılmadığı şeklinde açıklanabilir. Bu vurgu, vahyin [ruhun] konu edildiği tüm ayetlerde vardır.
Ayette dikkat çeken bir diğer nokta da vahyin “ruh” olarak nitelenmiş olmasıdır. “Ruh” sözcüğü Kur'an'da “İlâhî esinti, vahy/bilgi” anlamında kullanılmıştır. Vahyin bilgisizlikten dolayı ölü sayılan kalbe hayat verdiği, canın bedendeki işlevi ne ise vahyin de insanlık için aynı işlevi gördüğü, bu işlevi dolayısıyla bireyi ve toplumu kokuşmaktan koruduğu düşünülürse, “ruh” sözcüğünün sözlük, ansiklopedik ve dinî terim anlamlarıyla Kur'an'daki anlamı arasında bir paralellik var gibi gözükebilir. Ancak sözcüğün kullanıldığı ayetler incelendiğinde, bu paralelliğin “ruh”un ne olduğu konusunda değil, sadece insan üzerindeki etkileri konusunda olduğu anlaşılır.
Kur'an'da bahsedilen “ruh” [ilâhî esinti, vahiy] sadece bilerek ve isteyerek bu ruha sahip olan ve onu hayatına geçiren kişilere ve toplumlara anlamlı bir canlılık veren, onları kokuşmaktan koruyan bir şeydir. Fakat asla ölümün dışındaki canlılığı temsil eden ve her türlü rezilliği de kapsayan sihirli bir nefes değildir:

Ve sana ruhtan sorarlar. Deki: “Ruh Rabbimin emrindendir [işindendir] . Size ise az bilgiden başka, bir şey verilmemiştir.” (İsra/85)

O Refi'dir, dereceleri yükseltendir, Arş'ın sahibidir. Buluşma günü hakkında uyarmak için kendi emrinden/ kendi işinden olan ruhu kullarından dilediğine ilka eder[bırakır]. (Mümin/15)
“Ruh” konusu daha evvel Kadr suresinin tahlilinde “Ruh”, “Ruh Sözcüğünün Kur'an'daki Kullanımı”, “Ruh/Vahiy Niçin ve Kime İndirilir?” ve “Ruhun Üfürülmesi” başlıkları (Tebyinü’l-Kur’an; c:1, s: 482-492) altında genişçe ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

Ayette “Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle kılavuzladığımız bir nur/ışık yaptık” buyrularak Kur’an’ın ışık ve kılavuz olma niteliğine de değinilmiştir. “Kullarımızdan dilediğimizi ...” ifadesi, Kur’an’dan herkesin yararlanamadığı mesajını vermektedir.

İşte bu kitap; kendisinde kuşku yoktur, gaybde iman eden, salâtı ikame eden, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak eden, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden muttakiler -ki bunlar, ahirete de kesinlikle inanırlar- için bir kılavuzdur. (Bakara/2-4)

Onlar ki, onlara iyiyi emreden ve onları kötülüklerden alıkoyan, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılan, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılan, sırtlarından ağır yükleri, üzerlerindeki bağları ve zincirleri indiren, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılmış bulacakları o Ümmî Peygamber, o Elçi'ye uyarlar. O hâlde, o'na iman eden, o'na kuvvetle saygı gösteren, o'na yardımcı olan ve o'nun ile birlikte indirilen nûru izleyen kimseler var ya, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. (A’raf/157)

Ey insanlar! Kesinlikle Rabbinizden size apaçık bir kanıt geldi. Ve Biz size apaçık/açıklayan bir nur [ışık] indirdik. (Nisa/174)

Ey kitap ehli! Kesinlikle Kitap’tan gizlemiş olduğunuz şeylerin çoğunu açığa koyan, çoğundan da vazgeçen Bizim elçimiz size geldi. Kesinlikle size, Allah’tan bir ışık ve apaçık bir kitap geldi. (Maide/15)
Öyleyse, Allah'a, Elçisine ve Bizim indirdiğimiz nura [ışığa] inanın. Ve Allah yaptıklarınıza haberdardır. (Tegabün/8)

Elif, Lâm, Râ. Bu, Bizim sana, insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa;  Aziz’in, Hamîd’in yoluna çıkarman için indirdiğimiz bir kitaptır. (İbrahim/1)  H.Yılmaz

Lafzen, “Bütün şeyler/olgular (umûr) yönlerini Allah'a döndürürler”; yani her şey asıl kaynağı olan Allah'a geri döner ve girdiği yolda O'nun iradesine tâbi olarak yürür (Beydâvî). M.Esed

Bu son uyarı kafirlere yapılmıştır. "Dikkat edin, Hz. Peygamber (s.a.) size tebliğ etmiştir ve sizler de onu işittiniz. Bu iş burada bitmeyecek ve sonunda Allah'ın huzuruna geleceksiniz. Kimin sonunun nasıl olacağı, orada verilecek nihaî kararda belli olacaktır." Mevdudi

Surenin 1 ve 2. ayetleri “Mukatta’ [Kesik] Harfler”den oluşmuştur. Daha evvel açıkladığımız gibi, kesik harflerin neyi ifade ettiği henüz kesin olarak tespit edilmiş değildir. Kur’an’ın indiği dönemde bugünkü rakam sistemi mevcut değildi. Sayılar EBCED harfleri ile yazılıp gösterilmekteydi. Bu nedenle, surelerin başlarında olan kesik harflerden her birinin farklı bir sayıyı sembolize etme ihtimali bulunmaktadır.
1 ve 2. ayetteki harflerin sayı değerleri yukarıda verildiği gibidir.
İbn Abbas söz konusu iki ayeti "Hâ, Mîm, Sin, Kâf" diye "Ayn'sız olarak okumuştur. Taberî'nin nakline göre Abdullah b. Mesud'un Mushaf'ında da böyledir. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)
Bu harfler ile ilgili olarak:
* “ حHa” Nebi’nin ümmetinin etrafında toplanacağı havzıdır.
* “م Mim” uçsuz bucaksız mülkü,
*  ع Ayn” onun izzeti,  
* “س Sin” onun görülen aydınlığı,
* “ قKaf”
da onun Makam-ı Mahmud’da ayakta durması, Mutlak Melik ve Mabud’un huzurun­da şan ve şerefiyle yakınlığıdır” gibi şeyler söylenmişse de, bu açıklamalar ciddiyetten ve dayanaktan yoksundur.
“Bu harfler gelecekte tahakkuk edecek bir takım olayların şifresidir” şeklindeki açıklamalar da bu mahiyettedir. Gerek Taberi gerekse Kurtubi gibi Kur’an bilginleri de bu tür görüşleri reddetmişlerdir. H.Yılmaz

Yani, Kur’an'ın tebliğ ettiği temel hakikatler -bir kısmı ileride özetlenecektir- daha önceki peygamberlere vahyedilenler ile aynıdır. M.Esed

Surenin açılışından da anlaşılacağı gibi, Rasulullah'ın daveti ve Kur'an hakkında, Mekke'deki her yerde, her toplantıda, her cadde ve sokakta yorumlar yapılmaktaydı. Buna binaen şöyle buyurulmuştur: Sizler, bu şahsın acaip şeyler iddia ettiğini söylüyor ve diyorsunuz ki, "O halde atalarımızın takip ettikleri yol yanlış mıydı? Muhammed şimdi çıkmış asırlar boyu inandığımız şeyleri reddediyor ve ayrıca kendisine Allah tarafından vahyolunduğunu iddia ediyor. Belki, söylediklerinin kendine ait olduğunu kabul etse makul karşılanabilir ama o, Allah tarafından kendisine vahyolunduğunda ısrar ediyor. Bizler onun Allah'la konuştuğuna nasıl inanabiliriz." Burada Rasulullah'a (s.a) hitap edilerek kendisinin ve dolaylı olarak kafirlerin sözkonusu endişlerine karşılık verilmiştir: "Aziz ve Hakim olan Allah, daha önceki peygamberlere nasıl vahyetmişse, sana da öylece vahyeder."
Vahiy, lügatte "Ancak muhatabların anlayabileceği ve başkalarının anlayamayacağı derecede gizli ve hızlı işaret" anlamına gelir. Deyim olarak, "huden" (yol gösterici) karşılığında kullanılır. Elektrik akımı insana nasıl aniden geçerse, işte Allah'da kullarına bu şekilde vahiy gönderir. Bu bağlamda Allah şu hususun anlaşılmasını murad etmektedir: "Allah'ın bir kuluyla haberleşmesi için bizzat konuşması gerekmez. Çünkü O'nun kullarıyla irtibat kurması hiç de güç değildir. O, Aziz ve Hakim'dir. O, irade ettiği takdirde hiçbir şey O'na mani olamaz. O, yol göstermek üzere vahyini gönderir." Aynı konu surenin sonunda daha ayrıntılı bir biçimde beyan edilmiştir.
Daha sonra, kafirlerin "Muhammed'e vahyolunması ne acaib birşey" şeklindeki düşünceleri reddedilerek şöyle buyuruluyor: "Muhammed'e vahyolunmasında hayret edilecek birşey yoktur. Ondan önceki peygamberlere de aynı şekilde vahyedilmişti." Mevdudi

Bu ayette Rabbimiz, elçisi Muhammed’e ve daha evvelki elçilere yaptığı vahye gönderme yaparak “İşte Allah böyle vahyeder” demektedir. Buradaki işaret geçmişe yapılmış olmalıdır. Çünkü geçmişte de “ha, mim, ayn, sin, kaf” kesik harfleri vardır. Bu durumda ayetten: “Rabbin sana ve senden önceki elçilereحha,  مmim….” gibi vahyeder” anlamı ortaya çıkar. Bu anlamı daha da ilerletirsek, Resulullah’a hitap edilerek kendisinin ve dolaylı olarak kâfirlerin söz konusu endişelerine şöyle karşılık verilmiş olur:
“Aziz ve Hakim olan Allah, daha önceki peygamberlere nasıl vahyetmişse, sana da öylece vahyeder. Nasıl ki sana bu Kur’an’ı indirmişse aynı şekilde senden önceki peygamberlere de kitapları ve sahifeleri indirmiştir.”
Kur’an’da var olan ayetlerin aynısının daha evvelki vahiylerde de olduğunu; bir başka ifadeyle, ilk kitaplarda olan ilâhî ilke ve mesajların son kitap Kur’an’da da verildiğini daha evvel A’la ve Necm surelerinde somut olarak görmüştük. Hatırlanacağı üzere, bundan evvelki Fussılet suresinde şu ayet yer almıştı:

Senin için senden önceki elçilere söylenenden başka bir şey söylenmiyor. Şüphesiz senin Rabbin kesinlikle mağfiret sahibidir ve acı veren bir azabın sahibidir.

 “Vahy” ile ilgili detay ise daha evvel Necm suresinde verilmişti (Tebyinü’l Kur’an; c. 1,  s.404) H.Yılmaz

Yani, bu mukaddime sadece Allah'ı tarif etmek için yapılmamıştır. Ayrıca kafirlerin halet-i ruhiyeleri dikkate alınarak bu sıfatların zikredilmesi Allah'ın güç ve kudretinin vurgulanması nedeniyledir. Çünkü kafirler, Hz. Peygamber'in (s.a) tevhidi mesajına itiraz ederek, birbirlerine "Atalarımızın şimdiye kadar inandığı şeylerin hepsi yanlış mıydı? Şayet tek ilah Allah ise, o zaman tanrılarımızın fonksiyonu ne olacak?" diye soruyorlardı. Bunun üzerine şöyle buyurulmuştur: "Bu kainatın yegane sahibi Allah'tır ve kainat O'nun mülkündedir. O halde O'nun mülkünde başkalarını nasıl ortak kabul edebilirsiniz?
Oysa ortak koştuklarınız da sizler gibi Allah'ın yarattıklarındandır. Allah, ortağı olmaktan ve O'nun gibi bir başkasının da aynı sıfatları taşımasından münezzehtir." Mevdudi

Yani, (her zaman bilinçli, akıl sahibi bir varlığa işaret eden men ilgi zamirinin gösterdiği gibi) bütün insanlık. Buradan çıkarılan anlam şudur: bütün insanlar -ister inansın, ister inanmasınlar- hata yapmaya ve günah işlemeye yatkın olduklarından, Allah, “işledikleri zulümlere rağmen insanlara karşı hep bağışlayıcıdır” (13:6). Ayrıca 10:11'in ilk cümlesi ve ilgili dipnot 17. M.Esed

Yani, Allah'ın oğlu veya kızı varmışcasına bir iddiada bulunmak basit bir suç değildir. Bilakis bir kimseye yalvarıp, yakarmak, herhangi bir şahsın keramet sahibi olduğu zannıyla, "işlerimizi düzelteceğini" kabul etmek, filan şeyhin koyduğu helali helal, haramı haram telakki etmek ve bir insanı Allah'ın yerine geçirerek itaat etmek gibi düşünce ve davranışlar, Allah'a yapılmış büyük birer küstahlıktır. Bu küstahlığınız yüzünden göğün başınızda parçalanması hiç de şaşırtıcı olmayacaktır. (Aynı husus Meryem: 88-91'de geçmişti.)
Yani, melekler, insanların Allah'a karşı yaptıkları küstahlığı işitmemek için kulaklarını tıkarlar ve Allah'ı hamd ile tesbih ederek şöyle derler: "İnsanların Allah'a ortak koşmaları ne büyük küstahlıktır. Oysa onlara bir sürü imkan bahşetmekle ihsan eden ve dolayısıyla sadece hamd edilmeye layık olan da O'dur. Allah insanların yapmakta oldukları bu küstahlıklar yüzünden her an azabını gönderebilir." Melekler o kadar hassastırlar ki, belki insanlar tevbe edip, şirk koşmaktan vazgeçerler umuduyla, azap göndermemesi için Allah'a yalvarmaktadırlar.
Yani, Allah Gafur ve Rahim olduğundan, kafir, müşrik, ateist, fasık, facir ve haddi aşanlara yıllarca mühlet verir, bazı toplumlara asırlarca fırsat verir, rızık vermeye devam eder ve onları dünyada güç sahibi yaptığında bu ahmaklar, dünyanın bir sahibi olmadığı zehabına kapılırlar. Mevdudi

Geçmiş peygamberlere vahyedildiği gibi Resulullah’a da vahyedildiği ve bunda şaşılacak, itiraz edilecek, reddedilecek bir şey olmadığı açıklandıktan sonra, bu ayetlerin ilkinde de Rabbimiz Kendisini “Göklerde ve yerde olan şeyler sadece O'nundur. O, çok yücedir, çok büyüktür”  ifadeleriyle tanıtmaktadır.
Rabbimiz Kendisi hakkında benzer ifadeleri başka ayetlerde de kullanmıştır:

(Allah) gaybı da, açıkta olanı da bilendir; pek büyüktür, yücedir. (Ra’d/9)

O’nun nezdinde şefaat, sadece O’nun izin verdiği kimseye fayda verir. Nihayet kalplerinden dehşet giderildiği zaman: "Rabbiniz ne dedi?" derler. Onlar: “Hakkı” derler. Ve O,  çok yücedir, çok büyüktür. (Sebe’/23)

Göklerin ve yerin egemenliğinin yalnız Allah’a ait olduğunu ve sizin için Allah’ın astlarından bir Yakın Kişi ve bir yardımcı olmadığını bilmedin mi? (Bakara/107)

Allah, kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayandır, Hayy’dir, Kayyum’dur. Kendisini uyuklama ve uyku yakalamaz. Göklerde olan şeyler ve yeryüzünde olan şeyler yalnızca O’nun içindir. Kendisinin izni olmadan yanında şefaat edecek olan kimmiş? O, onların önlerinde ve arkalarında olan şeyleri bilir. Onlar ise, O'nun dilediğinden başka ilminden hiç bir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsüsü, gökleri ve yeryüzünü kucaklamıştır. Onların ikisini de korunması O'na zor gelmez. Ve O, Aliyy’dir, Azîm’dir. (Bakara/255)

Ayette geçen “göklerin çatlayacağı” ifadesi iki şekilde anlaşılabilir.

a- Haşyetten çatlama: Bu anlama göre, göklerin ve yerin Allah’ın heybetinden çatlayacağı, bu ikisinin daima Allah’a haşyet duyduğu, Allah’ın indirdiği meleklerin insanlar kendilerini kurtarsın diye ilgi gösterdikleri ifade edildikten sonra; “Hal böyleyken, siz şirk koşarak pisliklerde yüzüyorsunuz. Korkak davranmayın, hemen tevhide dönün! Allah’ın Gafur ve Rahîm oluşundan istifade edin!” denilmektedir.
b- İnsanların Allah’a akılsızca şirk koşmalarından dolayı ürpermek:

Ve onlar: “Allah, çocuk edindi” dediler. – O, arınıktır- Aksine göklerde ve yeryüzünde ne varsa yalnızca O’nundur. Hepsi O’nun için boyun bükenlerdir. (Bakara/116)

Dediler ki: “Allah, çocuk edindi.” O, bundan münezzehtir. O, Ğaniyy’dir [zengindir; hiçbir şeye muhtaç değildir]. Göklerde ve yerde olan şeyler O'nundur. Buna dair yanınızda hiçbir delil yoktur. Allah'a karşı bilmeyeceğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz? (Yunus/68)

Ve "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarsın diye  [kuluna Kitab’ı indirdi]. (Kehf/4)

Rabbiniz, size oğulları tahsis etti de kendisi meleklerden dişiler mi edindi? Şüphesiz ki siz çok büyük bir söz söylüyorsunuz. (İsra/40)

Onlar “Rahman çocuk edindi” dediler. Hâşâ, bundan münezzehtir O. Onlar lütuflandırılmış kullardır.  Onlar O’nun sözünün önüne geçemezler; onlar yalnız O’nun emriyle iş yaparlar. O, onların önündekini de arkalarındakini de bilir. O’nun hoşnutluk verdiklerinden başkasına da şefaat/yardım etmezler. Ve onlar O’nun haşyetinden titrerler. (Enbiya/26-28)

Ve onlar, “Rahman, çocuk edindi” dediler. Ant olsun ki, siz çok çirkin bir şey söylediniz. Az kalsın bundan; Rahman’a çocuk isnat ettiler diye gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar parçalanıp dağılacaktı. Hâlbuki Rahman için çocuk edinmek yaraşmaz. Göklerde ve yerde bulunan tüm herkes Rahman’a, yalnızca kul olarak gelecektir. (Meryem/88-93)

Arşı taşıyan bir de onun [arşın] dış kenarından olan kimseler, Rablerinin hamdiyle tesbih ederler ve O'na inanırlar. İman etmiş kimseler için bağışlanma dilerler: “Rabbimiz! Sen rahmet ve bilgice her şeyi kuşattın. Onun için tövbe eden ve senin yoluna uyan kimseleri bağışla ve onları Cahim’in [cehennemin] azabından koru! Rabbimiz! Onları ve onların atalarından, zevcelerinden ve zürriyetlerinden Salih olan kimseleri kendilerine vaad ettiğin Adn cennetlerine girdir. Şüphesiz Sen Azîz ve Hakîm’in ta kendisisin. Onları kötülüklerden de koru. Ve Sen her kimi kötülüklerden korursan, artık o gün elbette ona rahmet etmişsindir. İşte bu, büyük kurtuluşun ta kendisidir.” (Mümin/7-9)

5. ayette konu edilen “melekler”, Kur’an ayetleri olup hepsi insanın uyarılması için indirilmiştir.  Kur’an ayetleri okunduğu zaman insanın aklını başına getirir, Allah’ı iyice tanıtır, yanlış inanış ve davranışlardan döndürür ve Allah’ın bağışlamasına vesile olurlar.

H.Yılmaz 

 

Burada "evliya" kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime Arap dilinde çok geniş anlamlar taşır. İnsanların, sahte ma'budlar hakkındaki çeşitli inanç ve davranışlar ortaya koymalarını Kur'an, "Allah'tan başka veliler edinmekle" niteler.
Kur'an'ı dikkatle incelediğimizde "veli" kelimesinin şu anlamlara geldiğini görürüz.
a) Bir kimse, başkasının gösterdiği yola binaen amel eder, onun koyduğu kurallara, kanunlara ve adetlerine uyarsa, o şahsı "veli" edinmiş olur. (Bkz. Nisa: 118-120 ve A'raf: 3-27-30).
b) Bir kimse, bir başkasının yol gösterdiğine inanır ve o şahsın gösterdiği yolun itimat edilir, diğerlerinin ise yanlış olduğunu iddia ederse, o şahsı "veli" edinmiş olur. (Bkz. Bakara: 257, İsra: 97, Kehf: 17-50, Casiye: 19)
c) Bir kimse, bir başkasının, yaptığı kötülükleri göz ardı ederek, kendisini öbür dünyada kurtaracağına inanırsa, o şahsı "veli" edinmiş olur. (Bkz. Nisa: 123-173, En'am: 51, Rad: 37, Ankebut: 22, Ahzab: 65, Zümer: 3)
d) Bir kimse, bir başkasının yüce kerametleri dolayısıyla yardım ederek afetlerden ve musibetlerden kurtaracağına, iş bulacağına, evlat vereceğine ve kendisinin diğer ihtiyaçlarını karşılayacağına vs. inanırsa, o şahsı "veli" edinmiş olur. (Bkz. Hud: 20, Rad: 16, Ankebut: 41)
Kur'an da "veli" kavramı yukarıdaki anlamlardan sadece biri için kullanılabildiği gibi, bazen de hepsini içeren bir anlamda kullanılmıştır. Ayette geçen "veliler" ifadesi, yukarıdaki dört anlamı da kapsayacak şekilde kullanılmıştır.
7. "Allah onları izlemektedir". Yani, Allah, kafirlerin yaptıklarının hepsini görmekte ve onların amel defterlerini hazırlamaktadır. Allah onlardan yaptıklarının hesabını soracaktır.
"Sen onların üzerinde vekil değilsin" diye Hz. Peygamber'e hitap edilerek şöyle denilmek isteniyor: "İnsanların kaderleri senin elinde değil ki, senden yüz çevirdiklerinde onları helak, işlerini alt üst edebilesin." Ancak bu ifade, "Hz. Peygamber (s.a) bu şekilde düşünüyordu da, Allah onu bu yanlış kanaatinden dolayı ikaz etmiştir." anlamına gelmez. Burada hitap her ne kadar Hz. Peygamber'e ise de, asıl maksat "Sizin keramet sahibi zannettikleriniz gibi elçimiz böyle bir iddia da bulunmamaktadır." şeklinde kafirlerin uyarılması olmaktadır. Cahiliye toplumlarında ruhani liderlerin, kendilerine küstahlık yapan bir kimseyi mahvedebileceği, şeklinde yaygın bir inanış vardı. Öyle ki keramet sahibi kabul edilen bir kimse ölü olsa dahi, kendisine saygısızlık yapan hatta hakkında kötü düşünen bir şahsı mahvedebilir. Bu inanış, sadece ruhani tüccarların bir propagandasından başka birşey değildir. Nitekim bazı mübarek zatların hayatları boyunca bu tür hurafelere hiçbir surette iltifat etmemelerine rağmen, ölümlerinden hemen sonra bazı kurnaz müridleri, onların isimleri ve kemikleri adına çok kârlı bir ticaret kurmuşlardır. Ayrıca cahil halk, salih insanların, onların kısmetlerini değiştirebileceklerine de inanırlar. İşte bu batıl inanışı düzeltmek için Allah Teâlâ elçisine şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki sen, bizim elçilerimizdensin ve ben seni vahiyle şereflendirdim. Senin görevin sadece insanlara doğru yolu göstermektir. Onların kısmetleri senin değil, Allah'ın elindedir ve insanların amellerinin karşılığını vermek ancak Allah'a aittir." Mevdudi

Karş. 14:4 -“Biz her elçiyi, mutlaka kendi halkının diliyle [vahyedilmiş bir mesajla] gönderdik.” Bkz. ayrıca 13:37'nin ilk cümlesiyle ilgili not 72.

Yani, bütün insanlığı (Taberî, Beğavî, Râzî). Mekke'nin “kentlerin atası” olarak adlandırılması konusunda bkz. 6:92'deki benzer ifade ile ilgili not 75. M.Esed

Bu bağlamda, başlangıçta beyan edilmiş husus tekrarlanarak şöyle buyurulmuştur: "Bu Kur'an Arapça'dır." Yani, "Sizler doğrudan doğruya anlayabilesiniz diye bu Kur'an anadiliniz olan Arapça ile indirilmiştir. O'nun mesajı yüce ve saftır, bir çıkara dayalı değildir. Böylesine bir mesajı ancak, alemlerin Rabbi indirebilir." denilerek dikkatler çekilmeye çalışılmıştır.
Yani onları, itikadî ve fikrî dalâletleri, ahlâkî rezaletleri konusunda uyarın ve bunun sonunun felaketten başka bir şey olmayacağını söyleyerek ikaz edin.
Onlara, bu falaketin dünyadaki musibetler kadar sınırlı olmayacağını da bildirin. Ayrıca, yaptıkları rezaletlerden ve kötü amellerden dolayı hesap gününde cezaya çarptırılmaktan onları hiç kimsenin kurtaramayacağını da bilsinler. Bu dünyada rezil olup, öbür dünyada da azaba uğrayacak olandan daha talihsiz kim olabilir? Mevdudi

Zımnen, “ama dilememiştir”: bkz. 5:48'in ikinci paragrafı ve ilgili notlar 66-67 ve 16:93, not 116 ve 10:19, not 29.Yahut: “dilediğini rahmetine kabul eder” -tıpkı çok sık tekrarlanan Allâhu yehdî men yeşâu ve yudillu men yeşâu ifadesindeki çifte anlam gibi: ki bu ifade hem “Allah dilediğini doğru yola ulaştırır ve dilediğini şaşırtır”, hem de “Allah dileyeni doğru yola ulaştırır, dileyeni şaşırtır” şeklinde çevrilebilir. Bkz. özellikle, 14:4'ün ikinci bölümü ile ilgili 4. notta aktarılan Zemahşerî'nin titiz yorumu. M.Esed

Bu ifade şu üç gayeye matuf olmak üzere kullanılmıştır.
a)
Hz. Peygamber'e (s.a) Mekke'deki müşriklerin cehalet ve sapıklık üzerinde direnmelerine fazla üzülmemesi söylenerek, tesellide bulunuluyor. Allah'ın insanlara seçme serbestisi vermesi kendi takdiriyledir. Dileyen hidayeti, dileyen de dalâleti seçer. Şayet, Allah böyle dilememiş olsaydı, Kitab ve Peygamber göndermesi gerekmeyecekti. Nitekim Allah için, insanları, deniz, dağ, ağaç, toprak gibi mutlak bir fıtrata tabi olarak yaratması çok kolay olurdu. İzah için Bkz. En'am: 23-25 ve 71
b) Burada muhatab, dün de ve bugün de hâlâ, "Allah, gerçekten insanların iman edip akidevî ve amelî olarak hidayet üzere olmasını isteseydi, kitab ve peygamber göndermez ve herkesi müslüman olarak yaratırdı." şeklinde düşünen kimselerdir. İşte kafirler sırf böyle bir mantığa dayanarak, "Allah yaptıklarımızdan hoşlanmasaydı şayet, bizi pekala durdurabilirdi." derler. Aynı hususa Kur'an'ın diğer bölümlerinde de değinilmiştir. Bkz. En'am: 80-110-124-125, Yunus an: 101, Hud an: 116, Nahl an: 10, 31-32.
c) Bununla, müminlere, kendileri tebliğ ve islah çalışmaları içindeyken İslâm'ın yavaş bir şekilde yayılmasından meyus olmamaları gerektiği, çünkü Allah'ın, insanlara kendi iradeleriyle İslâm'ı seçebilmeleri için bir serbesti tanıdığı anlatılmak isteniyor. Elbette mü'minler doğal olarak, Allah bir mucize göstersin de, kafirler İslâm'ı kabul ederek müslüman olsunlar, diye arzu ederler. Hatta sırf ıslahat heyecanıyla, tebliğ için uygun olmayan metodları dahi denemeye çalışırlar. Kur'an, bu hususu açıklığa kavuşturmak amacıyla çeşitli yerlerde değinilerde bulunmuştur. (Bkz. Rad an: 47-49, Nahl an: 89-97.)
Bu bağlamda, çok kısa ama çok önemli bir konuya şöyle değinmiştir: Allah'ın insanlara halifelik vermesi ve cenneti va'd etmesi, diğer mahlukata da bağışlanacak kadar basit nimetler değildir. Öyle ki, bu söz konusu nimetlere melekler bile layık görülmemiştir.
İnsanlara bunca geniş imkanların sağlanması, sayısız kuvvetlerin tasarrufları altına verilmesi, sırf imtihanı başarıyla kazanıp, Allah'ın özel nimetlerini hak edebilmesi dolayısıyladır. Sözkonusu özel nimetleri vermek sadece Allah'a mahsus olduğu gibi kendi başına bu nimetleri elde etmeye de kimse muktedir değildir. Ancak Allah'ı "veli" edinen, O'na ibadet eden ve O'nun gösterdiği yolu izleyen kimseler, Allah'ın izniyle dünyadaki imtihanı başarıyla verebilirlerse, o takdirde bu nimetleri kazanmaları mümkün olur. Kim Allah'tan yüz çevirir ve başkalarını "veli" edinirse Allah da ona "veli" olmak istemez. İşte böyle bir kimseyi azaba duçar olmaktan hiçbir şahıs kurtaramaz. Çünkü, Allah'ın dışında onu kurtarabilecek velayet sahibi yoktur. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz, kullarını uyarırken, onlara mesaj verirken Elçi’nin konumu üzerinde durarak onun şirk koşanlara, yani gökleri çatlatacak kadar ağır suç işleyenlere karşı bir sorumluluğunun olmadığını açıklamaktadır. Elçisinin onlara karşı Hafiz [bekçi] ve Vekil [onları çekip çeviren; yöneten] biri olmadığını; onun elçilik görevinin Anakent olmak üzere çevreyi “Toplanma Günü [Kıyamet, Hesap Günü]” için uyarmak olduğunu; bu amaçla da ona Arapça olarak bir kitap vahyettiğini, insanların ise cennetlik ve cehennemlik olmak üzere iki guruba ayrılacağını; yani kiminin inanacağını, kiminin de inanmayacağını bildirmektedir.
Grubun son ayetinde ise Rabbimizin dilemesi halinde tüm insanların tek bir ümmet olacağı; ancak O’nun bunu dilemediği, insanları kendi tercihlerinde özgür bıraktığı vurgulanmaktadır.
Bir yandan Peygamber’in görevinin müjdelemek ve korkutmak olduğu bildirilirken, diğer yandan da müşriklerin takındığı inkârcı tutuma karşı ona teselli verilmektedir.
7. ayet ilk anda Kur’an’ın Mekke ve etrafındakilere has bir davet olduğunu çağrıştırmaktadır. Oysa konuyla ilgili daha önceki örneklerde de belirtildiği gibi, Kur’an’ın daveti evrenseldir. Ayetteki ibare, Peygamber'in Mekkeliler ve etrafındaki halklarla ilişki kurmasına yönelik özel bir duruma hamledilmelidir.

ÜMMÜ’L-KURÂ

Peygamberin doğup büyüdüğü, göreve başlayıp görevini sürdürdüğü kent, ayette “Ümmü’l-Kura [Kentlerin Anası, Anakent] olarak nitelenmiştir. “Şehirlerin anası” demek olan “Ümmü'l-Kurâ”, Mekke'nin bir ismidir. Resulullah’ın el-Ümmi [anakentli; Mekkeli] olması da bundan dolayıdır.
İbrahim peygamberden bu yana müminlerin temel ibadetlerinden biri olan hacc da bu kentte yapılmaktadır. Mekke, başka beldelerde bulunmayan ticaret, ulaşım, bilişim, sanat, edebiyat ve daha birçok sosyal ve ekonomik faaliyetin o dönemdeki merkeziydi. İnsanlar hacc sebebiyle o kente geliyor, bu vesileyle birçok insan orada buluşuyordu. Bu durum çocukların anasının etrafında toplanmasına benzemektedir. Bu sebepten dolayı Mekke “şehirlerin anası” diye isimlendirilmişti.

Ayette ahiret “toplanma günü” olarak nitelenmiştir. Çünkü Kur’an’a baktığımızda, Vakıa/7’de açıkladığımız üzere, hurilerle birleştirme, insanların üç grupta toplanması, her amel edenin amelleriyle buluşması gibi olayların o gün olacağı, kısacası insanların o gün bir araya toplanacağı anlaşılmaktadır.

Toplanma günü için sizi toplayacağı gün [zaman]; -İşte o gün, karşılıklı aldatma günüdür-  Kim Allah'a inanır ve salihi işlerse O [Allah], onun kötülüklerini örter ve onu, içinde ebedi kalıcılar olarak altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte bu, büyük kurtuluştur. (Teğabün/9)

Şüphesiz ahiret azabından korkan kimseler için bunda muhakkak ki, bir ayet [ibret] vardır. O, insanların kendisi için toplandığı bir gündür ve mutlaka görülecek bir gündür.
Ve Biz onu sadece belli bir süreye kadar erteliyoruz.
O gün geldiğinde O’nun [Allah’ın] izni olmadan hiç kimse konuşmaz. İşte o gün onlardan [insanlardan] bir kısmı bedbaht ve [bir kısmı da] mutludur. (Hûd/103-105)

Allah, elçileri toplayacağı gün şöyle diyecek: “Size verilen cevap nedir ?” Onlar da: “Bizim hiç bir bilgimiz yoktur; şüphesiz ki gaypları bilen Sensin, Sen.” (Maide/109) 
حشرHaşr” söcüğü, “toplanma, bir araya getirilme” anlamında birçok ayette yer almıştır: En’am/22, Yunus/28, Neml/83, Meryem/68, 69, İsra/97, Furkan/17 ve Sebe’/40. H.Yılmaz

Yani, "velayet" sizlerin keyfine bağlı değildir ki, dilediğinizi "veli" edinebilesiniz. Gerçek "velayet", Allah'a aittir ve bu sadece O'nun hakkıdır. Sizlerin başkalarını "veli" olarak kabul etmeniz sözkonusu gerçeği değiştirmeyecektir. Dolayısıyla Allah'tan başka birine "velayet hakkı" tanımak mantıken doğru değildir. Çünkü cansız maddeye ruh vererek insanı yaratması, Allah'ın velayet sahibi olmasının kuvvetli bir kanıtıdır. Fakat buna rağmen, başkalarına "velayet sahibi" olma hakkını vererek onları veli edinirseniz şayet, bu, akılsızlık ve intihardan başka birşey olmaz. Mevdudi

Bu ayet yukarıdaki 8. ayetin ilk cümlesiyle bağlantılı olup itikad ve dinî hukuk meseleleri ile ilgilidir (Beğavî, Zemahşerî). Yukarıdaki ayet, İslam hukukunun bazı büyük temsilcilerinin -İbni Hazm da onlar arasında bulunmaktadır- ‘nass’ın yani, Kur’an'ın sözlerinin zâhirinin ve Hz. Peygamber'in açık emirlerinin formüle etmediği dinî hukuk ilkelerini “tesis etme”nin bir aracı olarak kıyâs'ın kullanılmasına karşı çıkarken dayandıkları bir ayettir. Râzî'nin işaret ettiği gibi, “ayrılığa düştüğünüz her konuda hüküm Allah'a aittir” ifadesinin anlamı budur. (Bkz. bu bağlamda 5:101, not 120, ayrıca State and Government adlı kitabımdaki “İslam Hukuku'nun Alanı” bölümü, s. 11-15.) M.Esed

Her ne kadar bu ifade Allah'ın vahyi ise de, burada Hz. Peygamber'in (s.a) sözüymüş gibi gözükmektedir. Adeta Allah elçisine, "Sen ilân et" diye işaret etmiştir. Nitekim bu tür ifadeler Kur'an'da "kul" (de ki) şeklinde başlar. Fakat bazı yerlerde ifade biçiminden konuşanın (mütekellim) Hz. Peygamber (s.a) olduğu anlaşılır. Bazı yerlerde de ifade, Allah'tandır ama, konuşan (mütekellim) mü'minlerdir. Söz gelimi Fatiha Suresi'nde bu şekildedir. Bazı yerlerde ise (Meryem: 64-65'de olduğu gibi) konuşan meleklerdir.
Bu, Allah'ın kainatın hakimi ve velisi olmasının doğal bir sonucudur. Şayet velayet sahibi Allah ise, hakim de O olmalı ve insanların ihtilaflarını O karara bağlamalıdır. Bu bağlamda bazı kimseler, sözkonusu hususu ahirete müteallik anlamışlardır, ama bu düşünce yanlıştır.
Çünkü Allah'ın hakimiyetini, bu dünyaya değil de ahirete hasretmek için bir delil yoktur. Bunun yanısıra bazı kimseler de bunu dünyada sadece itikadî ve bir takım dinî meselelerle sınırlıyorlar ki bu düşünce de diğeri gibi yanlıştır. Çünkü Kur'an, genel bir ifade biçimiyle, apaçık olarak sadece Allah'ın tüm ihtilaflar hakkında karar vermeye yetkili olduğunu bildirmiştir. Dolayısıyla Allah nasıl "Din Günü"nün Maliki ise, dünyada da "Hakimlerin en Hakimi"dir. Yine O, itikadî ihtilaflarda hangi tarafın hak, hangi tarafın batıl olduğuna hükmediyorsa, dünyada da şer'an insanlar için neyin tayyib, neyin necis, neyin helal, neyin haram olduğuna, ayrıca neyin caiz, neyin caiz olmadığına O karar verir. Ahlâkta iyilik ve kötülüğün niteliğini, muamelatta haklı veya haksızın kim olduğunu, sosyal bilimlerde, siyasette, ekonomide hangi yolun doğru hangi yolun yanlış olduğunu Allah belirler. Bu nedenlerden ötürü sözkonusu husus Kur'an'da bir prensip olarak beyan edilmiştir.
"Şayet aranızda bir anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah ve Rasulüne döndürün. Şayet Allah'a ve Ahiret gününe iman ediyorsanız" (Nisa: 59)
"Allah ve Rasulu bir işte hüküm verdiği zaman, artık mü'min kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasulune karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur." (Ahzab: 36)
"Rabbinizden size indirilene uyun ve asla O'ndan başka veliler aramayın" (A'raf: 3)
Mezkur ayetin siyak ve sibakından da anlaşılacağı üzere, Allah'ın ihtilaflarda sadece karar vermeye yetkili olmasının ötesinde, kararına uyup uymamanın kişiyi kafir, ya da mü'min kılacağı ortaya çıkar. Yani, Allah bir fiilin hak veya batıl olduğuna karar verdiği gibi, kararını uygulamaya da muktedirdir. Sonuçta Hakkı ve Hakka inananları zafere ulaştırır, batılı ve batıla uyanları da helâk eder. Nitekim mü'minler, Allah'ın belki kararını uygulamayı tehir ettiğine ve insanlara mühlet tanıdığına fakat sonunda kararının muhakkak surette yerini bulduğuna şahit olurlar. Aynı bahis ileride gelecek olan ayetlerde de işlenmiştir. Sözkonusu bahse Kur'an'da daha önce de değinilmişti. Bkz. Rad an: 34-60, İbrahim an: 26-34-40, İsra an: 100, Enbiya an: 15-18 ve 44-46.
Yani, ihtilafları hakkında karar vermeye yetkili tek merci.
Burada biri geçmiş zaman, diğeri geniş zaman olmak üzere iki fiil kullanılmıştır. Fiil geçmiş zamanda, "Ben O'na dayandım" şeklinde ifade edilmiştir. Yani, "Ben hayatta her şey için, her tehlikeye karşı Allah'a güvenmeye karar verdim." İkinci fiil geniş zamanda "Ben O'na yönelirim", şeklindedir. Yani, "Ben Allah'a yönelir, her zorlukta O'ndan yardım ister, beni koruması için her tehlike karşısında O'na yalvarır, hidayeti O'ndan bekler, her ihtilaf ve münakaşada O'nun karar vermesini arzu eder ve verdiği karara tartışmasız teslim olurum." Mevdudi

Bkz. 16:72, not 81. - 10 İlahî irade eseri olan cinsiyete ve tabiattaki canlıların -insan ve hayvanların- tümünde aşikar olan çokluk ve iki kutupluluğa işaret eden önceki ifadenin amacı, Allah'ın birliğine ve mutlak eşsizliğine ilişkin yukarıdaki ifadeyi vurgulamaktır. “Hiçbir şey O'na benzemez” ifadesi, O'nun mevcut olan veya olabilecek her şeyden yahut insanların düşünebileceği, hayal edebileceği veya tanımlayabileceği şeylerden köklü bir “farklılık” -yalnız sıfatlardaki farklılık değil- taşıdığına işaret eder (bkz. 6:100, not 88); ve “hiçbir şey O'na denk tutulamaz” (112:4) olduğundan O'nun başka her şeyden “nasıl” bir “farklılık” gösterdiği bile, beşerî düşünce kategorilerini aşan bir konudur. M.Esed

. Burada "leyse kemislihi şey'un" (onun benzeri gibisi yoktur) ifadesi geçmektedir. Bu husus hakkında müfessirler ile dil bilimciler arasında ihtilaf vardır. Bazılarına göre (ke) (gibi) lafzı teşbih için kullanılmış, bazılarına göre teyid için, bazılarına göre ise ism-i mübalağa için kullanılmıştır. Yani, Allah'ın değil aynısı, benzeri dahi yoktur.
Yani, kainatta cereyan eden herşeyi anında duyar ve görür.Mevdudi

 

Yani O, insanların yalnız neye “layık olduğu”nu değil, aynı zamanda kendi yaratılış planı içinde neyin tabiat/öz olarak -her zaman açıkça görülemese de- iyi ve gerekli olduğunu da bilir. Ayrıca var olan her şey yalnız O'na aittir ve insanın durumu, genelde “mülk” olarak bilinen şey üzerinde “intifa hakkı sahibi” olmaktan öteye geçmez. M.Esed

Veli sadece Allah'tır. Ancak O'na yönelmeli ve tevekkül etmelidir. (Bu hususta diğer deliller için Bkz. Neml an: 73-83, Rum an: 25-31) Mevdudi

Allah'ın birliğine inanın ve O'nun gönderdiği hükümlere teslim olun. Hurafeler karıştırıp dîni bozmayın. S.Ateş

Bkz. 2:256, not 249'un ilk paragrafı. Ayetin siyâk ve sibâkının gösterdiği gibi dîn terimi, bu bağlamda, ardarda gelen her sistemde farklı mahiyetler kazanan dinî kanunları da kapsayan (karş. 5:48, not 66) en geniş anlamıyla “din”i (religion) göstermez. Burada, daha çok, dinin (religion) yalnızca etik ve ruhî boyutunu, yani en genel anlamda “imanı/itikad”ı gösterir. Bu ayetle, surenin başında dile getirilmiş olan temaya, yani bütün vahiylerin gerisindeki manevî ve ahlakî prensiplerin değişmez aynılığı temasına yeniden dönülmektedir.

Lafzen, “sana vahyettiğimizi”. Bu, Peygamber Muhammed (s)'in ancak vahiy aracılığıyla “Allah'ın Nûh'a emrettiği” şeyi öğrenebildiğine işaret eder.

Karş. 3:19 -“Allah katında tek [hak] din, [insanın] O'na teslimiyetidir” ve 3:85 -“kim Allah'a teslimiyetten başka bir din ararsa bu hiçbir zaman kabul edilmeyecektir”. Allah'ın bütün elçileri tarafından ortaya konulan bu prensip ile bir paralellik, 21:92 ve 23:52'deki kesin ifadede de görülebilir: “[Siz ey inananlar,] gerçek şu ki, bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir: çünkü hepinizin Rabbi Benim.” Büyük müfessirlerin çoğu (mesela Zemahşerî, Râzî, İbni Kesîr), bunu, Zemahşerî'nin bu ayet ile ilgili yorumunda ifade edildiği gibi, “farklı toplumların [zaman içinde değişen] şartlarıyla uyumlu olarak (‘alâ hasebi ahvâlihâ) getirilen [özel] durum ve uygulamalar” ile ilgili bütün farklılıklara rağmen Tek Allah inancına dayanan bütün dinlerin evrensel bütünlüğüne açık bir atıf olarak görmüşlerdir. M.Esed

Burada, ilk ayetteki husus tekrarlanmış ve şöyle buyurulmuştur: "Daha önce gelen peygamberler nasıl yeni bir dini tebliğ etmemişlerse, Hz. Muhammed de (s.a) yeni bir din icad etmemiştir. Hz. Muhammed (s.a) önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri aynı dini, şimdi sizlere tebliğ etmektedir. Peygamberler halkasından ilk olarak Hz. Nuh'un (a.s) ismi zikredilmektedir. Çünkü tüm insan nesli, Nuh tufanından bu yana devam edegelmiştir. Dolayısıyla tufan sonrası insanların ilk peygamberi Hz. Nuh'dur (a.s). Hz. Nuh'un (a.s) hemen ardından Hz. Muhammed'in (s.a) adı gelmektedir. Çünkü o, insanlığın en son peygamberidir. (Hatemun Nebiyyin) Daha sonra Hz. İbrahim'in (a.s) ismi zikredilmektedir. Çünkü Araplar, Hz. İbrahim'i (a.s) ataları olarak kabul ederlerdi. Peşinden Hz. Musa (a.s) ve Hz. İsa'nın (a.s) isimlerinin zikredilme nedeni ise, yahudi ve hıristiyanlar onların getirdikleri dini takip ettiklerini söylüyorlardı. Tüm bunlar, dinin beş peygamberle sınırlı olduğu anlamına gelmez. Böyle bir açıklama tarzının ortaya konulma nedeni, her peygamberin aynı dini getirmiş ve dünyada yaygın olan dinlerin sözkonusu peygamberlerin adlarıyla anılmış olmasıdır.
Bu ayeti kerime, "din" ve "din"in maksadı hakkında bizleri oldukça aydınlatmaktadır. Dolayısıyla bu husus üzerinde biraz durmakta yarar görüyoruz.
Ayette, "şereçlekûm" (Sizin için tayin ettik o size... Şeriat yaptı.) ifadesi geçmektedir. Şerea, sözlükte "yol yapmak" anlamındadır. İstilah olarak ise, yol, kanun, kural ve kaideler için kullanılır. Arapça'da "teşri", anayasa demektir. Şerea, Şeriat ve Şari' kelimeleri ise, Anayasa, Kanun ve Kanun Koyucu şeklinde karşılıklarını bulur. Surenin 4-9. ve 10. ayetlerinde, kâinatın ve herşeyin sahibinin, insanların gerçek velisinin, insanların aralarındaki ihtilafı çözüme kavuşturanın Allah olduğu beyan edilmektedir. Dolayısıyla Şari'de O olmalıdır. Binaenaleyh kurallar koymak ve bir nizam tesis etmek, Rab, Veli ve Hakim olan Allah'ın hakkıdır. O da bu hak dolayısıyla din ve şeriat vermiştir.
Daha sonra "min'ed-din" (dinden) ifadesi gelmektedir ki, bu ifadeyi Şah Veliyullah Dihlevi, "Anayasadan" şeklinde tercüme etmiştir. Yani, Allah'ın koyduğu bir anayasa.
Biz, Zümer an: 3'de "din" kavramını açıklarken bu hususu; "Bir kimseyi otorite kabul etmek suretiyle, onun yol göstericiliğine uymak ve böylece onun emirlerine tabi olmak" şeklinde açıklamıştık. Şayet "din" kavramını "yol" anlamında ele alırsak o takdirde yolu çizen ve kuralları belirleyen zat, "Vacib-ul-İtaat" olur. Yani, O'nun çizdiği yola ve belirlediği kurallara uymak bir zorunluluk arzeder. Bu noktadan Allah'ın gösterdiği Kitab'ın salt tebliğ ve tavsiye niteliği taşımadığı ayrıca, O'nun çizdiği yola ve belirlediği kurallara uymanın da gerekli olduğu anlaşılmaktadır. Bir şahıs sözkonusu kuralları inkar ederek uygulamamakta ısrar ederse, Allah'a isyan etmiş olur.
Devamlı, Rasulullah'ın (s.a) tebliğ ettiği din ve yasanın aynısının Hz. Nuh (a.s), Hz. İbrahim (a.s) ve Hz. Musa'ya (a.s) gönderildiği beyan olunuyor. Yani, onlara verilen "Hidayet" şimdi Hz. Muhammed'e de verilmiştir. Bundan birçok husus ortaya çıkmaktadır.
a) Allah herkese tek tek hidayet göndermemiştir ama her dönemde peygamberler vasıtasıyla yasalar göndermiştir.
b) Bu din, başlangıçtan bu yana aynıdır ve hiçbir zaman farklı ve ayrı bir "din" gönderilmemiştir.
c) Allah'ın hidayet ve otoritesi, peygamberlerin aracılığıyla insanlara tebliğ edildiğinden dolayı, peygamberlere itaat etmek dinin bir şartıdır. Çünkü, vahiy onların aracılığıyla gönderilmiştir ve bu esas, dinin cüzü ve imanın şartlarındandır. Peygamberlere inanmayan ve onları senet olarak kabul etmeyen bir kimse, getirilen dine de itaat edemez.
"Ekîmû'd-dîn" ifadesini Şah Veliyullah Dihlevi, "Dini ayakta tutun" şeklinde ifade etmiştir. Şah Refiuddin ve Şah Abdülkadir Dihlevî ise bu ifadeyi, "Dini ayakta tutmaya devam edin" şeklinde tercüme etmişlerdir. Özetle peygamberlerin şu iki görev için gönderilmiş olduklarını söyleyebiliriz. Birincisi, dinin hakim olmadığı yerde dini ikame etmek, ikincisi, eğer din ikame olunmuşsa onu ayakta tutmaya çalışmak.
Bu noktada iki soruyla karşılaşıyoruz. a) Dini ikame etmek ile ne kastolunmaktadır. b) İkame ve ikame etmekle devam edilmesi istenilen "din" nedir? Bu iki hususun iyice kavranılması gerekmektedir.
"İkame etmek", bir şeyi ayağa kaldırmak veya arazi üzerinde bir bina kurmak demektir. Bu anlamlar, kelimenin lügavi karşılıklarıdır. Fakat ıstılahi anlamda "ikame etmek", bir kanun tebliğ etmek değil, onu fiilen yerine getirmek ve yaymak demektir. Söz gelimi, "Filan şahıs bir hükümet ikame etmiş (kurmuş)" diyoruz. Yani bir ülkedeki halk, o şahsa tabi olmuştur.
Tüm sistem yine o şahsın koyduğu kurallar çerçevesinde işlemektedir. Mahkemeler kurulmuştur. İdari kurumlar onun emrine bağlı olarak görev yapmaktadırlar vs. Bu ifade hiçbir surette, o şahsın sadece kafasındaki hükümet projesinin vasıflarını tebliğ ettiği ve halkın da onun bu düşüncelerini beğendiği anlamına gelmez. Nitekim Kur'an, "Namazı ikame edin" diye buyuruyor. Doğal olarak bundan, sadece namaza çağrıda bulunmak ve tebliğ etmek anlamı çıkmaz. Bu emirle namazın tüm şartlarıyla birlikte kılınması ve mü'minler arasında uygulanması kastolunmaktadır. Yani, size verilen emirleri yerine getirin, Cuma ve cemaat namazlarını eda edin, vaktinde ezanı okuyun, imam ve hatipler tayin etmek suretiyle halkı, namazı vaktinde ve camide kılmaya alıştırın! Bu bağlamda peygamberlere, dini ikame edin emrinin verilmesi, "Sizler dine göre yaşayın ve başkalarına da sadece dini hak kabul etmelerini söylemekle yetinin" şeklinde anlamanın yanlış olacağı aşikardır. Asıl kastolunan husus şudur: "Hak dini hak kabul ettikten sonra daha da ileri giderek, dinin tam anlamıyla uygulanmasını ve her işin dine göre düzenlenmesini sağlayın." Gerçi davet ve tebliğ bu yolun ilk safhasıdır. Çünkü bu safha (davet ve tebliğ) aşılmadan ikinci safhaya geçilmesi mümkün değildir. Ancak her basiret sahibinin de rahatlıkla anlayabileceği gibi, dinin asıl hedefi davet ve tebliğ değildir. Asıl hedef dinin ikame olunması ve ikame edilmişse, idamesinin sağlanmasıdır. Davet ve tebliğ sadece hedefe varabilmek için gerekli olan araçlardır. Dolayısıyla peygamberin görevini tebliğle sınırlamak yanlıştır.
Şimdi de ikinci soruyu ele alalım. Bazılarına göre, Allah'ın, ikame edilmesi için peygamberlerine gönderdiği din hepsinde aynıdır. Ancak şeriatları farklıdır. Nitekim Allah, "Biz herkes için bir din ve yol kıldık" diye buyurmaktadır. "İşte" diyor bu kimseler, bu ayetin de işaret ettiği gibi, bundan sadece "din" kastolunmaktadır, şeriat değil." Onlar, "din" ile şeriattaki hükümlerin aynı şeyler olmadığı anlamından yola çıkarak "Tevhide, ahirete, kitablara ve peygamberlere inanmak, Allah'a ibadet etmek ve bir de olsa olsa ahlâkın temel prensiplerini kabul etmek tüm dinlerin genel karakterini ortaya koyar" şeklinde bir sonuca varıyorlar. "Dinde birlik, şeriatlarda farklılık" gibi çok tehlikeli bir sonuca götüren bu düşünce, temelde sathi gözükmektedir. Ancak bu düşünce izale edilmezse, St. Paul'un şeriatsız bir din ortaya koymak suretiyle Hz. İsa'nın (a.s) ümmetini harab ettiği gibi, din ile şeriat birbirinden ayrılır. Çünkü şeriatı dinden ayırır, ikame etmeyi şeriata değil de dine matuf kılarsak, o takdirde müslümanlar tıpkı hıristiyanlar gibi şeriatı önemsemeyecek, ikame edilmesini gaye kabul etmeyip bundan kaçınacak ve sadece bir takım ahlâkî kuralları dinin tamamı olarak addedeceklerdir.
Bu tür, aklı esas alan izahları bir yana bırakalım ve Kur'an'ın dini ikame etmeyi açıklayan ifadelerine başvuralım: Yani, dini ikame etmek, sadece inançtan ve birkaç ahlâkî kuraldan mı ibarettir, yoksa şeriatın hayata geçirilmesi midir?
Kur'an bize "din" olarak şunları göstermektedir.
"Oysa kendilerine, dini yalnız Allah'a halis kılarak ve muvahhidler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları, zekatı vermeleri emredilmiştir. İşte doğru din budur." (Beyyine: 5)
Bu ayeti kerimeden de anlaşılacağı üzere, namaz ve zekat dinin birer cüz'üdür. Oysa bu iki husus hakkında muhtelif şeriatlarda farklı hükümler vardır. Nitekim hiç kimse önceki şeriatlarda namazın şartlarının, (rekat, kıble, vakit vs.) aynı olduğunu öne süremez. Ayrıca zekatın nisap miktarı da aynı değildir. Fakat bu şekli farklılıklara rağmen, Allah bunları dinin birer cüz'ü olarak nitelemiştir.
"Leş, kan, domuz eti, Allah'dan başkası adına boğazlanan, boğulmuş, (taşla veya tahtayla) vurularak öldürülmüş, yukarıdan düşmüş, boynuzlanmış ve canavar parçalayarak ölmüş olan hayvanlar henüz canları çıkmadan kesmiş olmanız hariç, dikili taşlar üzerine boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız, size haram kılındı. Bunlar fısktır. Bugün artık inkar edenler, dininizi yok etmekten umudu kesmişlerdir. Onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin dininizi olgunlaştırdım, nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı seçtim. Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa ona günah yoktur. Çünkü Allah bağışlayan, merhamet edendir." (Maide: 3)
Bu ayetten burada zikredilen tüm şer'î hükümlerin dinin bir cüz'ü olduğu anlaşılmaktadır.
"Kendilerine kitab verilenlerden, Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Rasulü'nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, boyun eğerek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın." (Tevbe: 29)
Yukarıdaki ayetten, Allah'a ve ahiret günene iman ettikten sonra, helâl ve haramı belirleyen hükümleri kabul etmenin ve uygulamanın, Allah'ın Rasulü'nün bizlere öğrettiği dinin ta kendisi olduğunu anlıyoruz.
"Zina eden kadın ve zina eden erkeğin her birine yüz değnek vurun, Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, Allah'ın dininde sizleri, onlara karşı bir acıma duygusu tutmasın. Müminlerden bir grup da onlara yapılan azaba şahit olsun." (Nur: 2)
"Kralın dinine göre kardeşini alıkoyması, ona (Yusuf'a) yakışmazdı." (Yusuf: 76)
Bu ayetlerden, ceza kanununun da dinin içinde olduğu anlaşılmaktadır. Yani Allah'ın ceza kanununu uygulayan bir kimse Allah'ın dinine, başka birinin ceza kanununu uygulayan kimse de o şahsın dinine tabi olmuş olur.
Yukarıda zikrettiğimiz örnekler, şeriat emirlerinin de dine dahil olduğunu göstermektedir. Bunun yanısıra, Allah, bazı suçları işleyen kimselere (Örneğin, zina, riba, bir mümini öldürmek, yetimlerin mallarını yemek, haksızca başkalarının mallarına el koymak, eşcinsellik, alış verişte tartıyı eksik tutmak vb.) azap va'd etmektedir. Bu cürümleri önlemek elbette dinin fonksiyonları arasındadır. Çünkü "din", eğer insanları cehennem azabından korumak için gelmemişse niçin gelmiştir? Şeriatın kuralları bizzat dinin kendisidir ve bu kuralları çiğneyenlere cehennemin sonsuz ateşi va'd edilmiştir. Sözgelimi, Kur'an'da miras hükümleri beyan olunduktan hemen sonra şöyle buyurulmuştur: "Kim de Allah'a ve O'nun elçisine karşı gelir, O'nun sınırlarını aşarsa, Allah onu ebedi kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azab vardır." (Nisa: 14) İşte bu şekilde şiddetle haram kılınmış suçların (Örneğin, anne, kızkardeşle evlenmek, içki, hırsızlık, kumar, yalan yere şahitlik yapmak) irtikab edilmesini engellemek, dini ikame etmenin bir cüz'üdür. Şayet bunlar "din"e şamil kılınmaz ise, (neuzubillah) Allah, kendilerine, yapılması zorunlu olmayan gereksiz emirler vermiş olur. Ayrıca, Allah birtakım ibadetleri (oruç, hac vs.) farz kılmıştır. Şimdi biz sözkonusu bahaneleri öne sürerek oruç ibadetini "din"in dışına çıkaramayız. Veya "hacc" sadece Hz. İbrahim (a.s) ve oğlu için farz kılınmıştır diyerek, haccı ifa etmekten kaçınamayız. "Biz herkese bir din ve yol kıldık" ayetini yanlış yorumlayan kimseler: "Şeriatlar her ümmet için ayrıdır ve farklı şeriatlar dolayısıyla, peygamberler sadece dini ikame etmekle görevlidirler, şeriatları değil." demektedirler. Oysa ayeti kerime bu düşüncenin tam aksini doğrulamaktadır. Nitekim Maide Suresi'nin 41. ayetinden 50. ayete kadar ki bölümünü siyak ve sibak bütünlüğü içinde dikkatle mütalâa edersek, her peygambere din ve şeriat verilmiş olduğunu, dolayısıyla onların kendi dönemlerinde din ve şeriatı ikame etmekle mükellef olduklarını görürüz. Şimdi Hz. Peygamber'in (s.a) Nübüvvet dönemi olduğundan dolayı, Şeriatı Muhammediye dinin bir cüz'ü olarak ikame edilmek durumundadır. Bu şeriat ile diğer şeriat arasında ihtilaflar varmış gibi görünüyorsa da, aslında böyle bir ihtilaf ve çelişki yoktur. Nitekim "ihtilaflar" mahiyet itibarıyla cüzîdir ve "zaman" unsuru dolayısıyla sadece farklı emirler sözkonusudur. Sözgelimi namaz ve oruç her dinde farz kılınmıştır ama kıble tüm şeriatlarda aynı değildir.
Ayrıca namazın ve orucun erkânı da farklıdır. Örneğin diğer şeriatlarda oruç 30 gün olarak farz değildi. Fakat şimdi bir kimse çıkıp da, "Daha önceleri namaz ve oruç farz değildi, dolayısıyla Rasulullah'ın (s.a) gösterdiği biçimiyle özel günlerde oruç tutmanın dini ikame etmekle bir ilgisi yoktur" şeklinde bir sonuca varırsa, böyle bir iddiayı kabul etmek mümkün olmaz. Ancak doğru olan husus şudur; "Her peygambere döneminde vaki olan şeriatın kaide ve usullerine göre namaz, oruç vs. gibi ibadetlerin uygulanması, dinin ikamesi yolundaki cehdin bir kısmı olmak münasebetiyle emredilmiştir. Binaenaleyh Şeriat-ı Muhammediye içerisindeki bu ibadet ve emirleri yerine getirmek dini ikame etmekten başka bir şey değildir. Zikredilen iki örnek (namaz ve oruç) şeriatın diğer erkanı için de geçerlidir.
Kur'an'ı dikkatle okuyan herhangi bir kimse, ona inananların, kafirlerin sömürüsü altında ezilmiş olarak yaşayan zavallılar olmadığını açıkça anlar. Çünkü bu kitab, kendisine inananlardan bağımsız ve müstakil bir yönetim ister. Onlara dinin ikamesi için, düşünce, ahlâk, kültür, siyaset ve ekonomi ile çevrili sahada hükümranlığı sağlayabilme uğrunda kendi canlarını feda bile etmesini emreder. Yine bu kitab, inananlarına, çoğu emirlerinin müslümanların iktidar sahibi olduğu yerlerde uygulandığı mükemmel bir hayat nizamı öngörür. Nitekim Kur'an, kendi nazil oluş nedenini şöyle anlatmaktadır.
"Biz sana Kitab'ı indirdik ki, insanlar arasında Allah'ın sana gösterdiği biçimde hüküm veresin, hainlerin savunucusu olma!" (Nisa: 105)
Bu kitabta zekatın toplanması ve dağıtılması hususunda emir verildiğinden, bunun ardında bir gücün olması gerektiği anlaşılmaktadır.
Bu kitabta zekatın toplanması ve dağıtılması ile ilgili emir verilmiştir. Kanunlara göre zekatın toplanarak hak sahiplerine dağıtılmasının bir gücü gerekli kıldığı açıkça bellidir. (Bkz. Tevbe: 60 ve 103)
Ayrıca bu kitab, faize dayalı ticaret yapılmasına karşı savaş açar. "Bkz. Bakara: 275 ve 279.) Fakat böyle bir savaş, siyasal ve ekonomik iktidar müslümanların elinde olduğu takdirde mümkün olur. Yine Kur'an, katillere kısas yapılmasını (Bkz. Bakara: 178), hırsızın elinin kesilmesini (Bkz. Maide: 38), zina ve iftira yapanlara ceza verilmesini (Bkz. Nur: 2-4) emreder.
Dolayısıyla Kur'an, kendisine inananların, kafirlerin polis ve askerlerinin baskısı altında yaşayacaklarını ve onların yargı organlarına baş vuracaklarını tasavvur dahi etmez. Kur'an, kafirlere karşı savaşılmasını emretmiş (Bkz. Bakara: 190 ve 216); müslümanların, kafirlerin askerleri olmalarını ve onların hükümlerini uygulamalarını emretmemiştir. Yine Kur'an, Ehl-i Kitab'tan cizye alınmasını emrederken, müslümanların Ehl-i Kitab'dan cizye toplayarak onların emniyet içinde yaşamalarını sağlamalarını ve böylelikle yöneten olmalarını ister, yönetilen değil. Bu tür emirler sadece Medine'de nazil olan surelerde değil, Mekke'de nazil olan surelerde de verilmiştir. Dolayısıyla Kur'an da, başlangıcından beri müslümanları bir zımmî ve yönetilen olarak değil (reaya), aksine iktidar sahibi kimseler olarak hazırlamıştır. Bkz. İsra an: 89-99-101, Kasas an: 104-105, Rum an: 1-3, Saffat: 171-179 ve an: 93-94, Sad: 11, Giriş bölümü ve an: 12.
Buradaki kavramı yanlış anlamanın ortaya çıkardığı en büyük çelişki, Hz. Peygamber'in (s.a) 23 yıllık hayatıyla ters düşülmüş olmasıdır. Rasulullah (s.a) hem tebliğ etti, hem kılıçla savaşarak Arabistan'ı fethetti ve hem de mükemmel bir yönetim kurarak, dini ve şeriatı hayatın her sahasına hakim kıldı. Sonuçta bireysel veya toplumsal ahlâk, kültür, siyaset, ekonomi, savaş, barış vs. hayatın her bölümünde İslâm'ı uygulamıştır. Bu yorum ile birlikte "Peygamberler şeriatla değil, sadece dini ikame etmekle görevlendirilmişlerdir," şeklindeki diğer yorumu da kabul edersek şayet, ortaya iki farklı sonuç çıkar. Birincisi, Hz. Peygamber (s.a) -haşa- asıl görevini ihlal ederek, bir hükümet kurmuş, ayrıntılı bir şeriat kanunu ikame etmiş ve diğer peygamberlerin şeriatından farklı bir şeriat ortaya koyarak iman ve ahlâkın ana prensiplerini tebliğ etmekle iktifa etmiştir. İkincisi, Allah Teâlâ -haşa- diğer peygamberlere emrettiğinden vazgeçmiş ve son Peygamber'e (s.a) dini ikame etmenin yanısıra şeriat ile birlikte tam bir nizam kurdurmuştur. Allah bizi böyle düşüncelerden muhafaza etsin. Dini ikame etmenin bu şekildeki anlamına değinen, bu iki ihtimalden başka, Allah ve Rasulü'nü (s.a) itham etmeyen üçüncü bir görüş daha varsa onu da öğrenmek isterim.. doğrusu!
Dinin ikame edilmesi emrolunduktan sonra Allah, son olarak "Dinde ayrılığa düşmeyin, (veya) dini parçalamayın" diye buyurmuştur.
Bu ifade ile şu hususlar kastedilmiştir: Bir kimse "din" içinde yeni bir takım görüşler (teviller) ortaya atar. Fakat ikna edici delillere sahip olmamasına rağmen, iddiası üzerinde o derece ısrar eder ki, kendisine inanmayanları tekfir ederek, sadece kendi görüşlerini kabul eden kimseleri mü'min olarak addeder. Böylece kendi görüşlerini kabul edenleri yanında toplayarak, diğer müslümanlardan ayırır. Genellikle bu tür iddiaları ortaya atan kimseler, ya daha önce dinde olmayan yeni birşeyleri dine yakıştırır, ya dinin kısımlarından birini çıkarır, ya da dinin açık bir nassını tahrif ve tevil ederek acaib bir akide ve farklı ameller icad eder. Ayrıca dini o kadar bulandırır ve değiştirir ki, din anlaşılmaz bir hale gelir. Sözgelimi, dinde önemli bir emri önemsemez ama, mübah derecesindeki önemsiz bazı şeyleri de farz ve vacip telakki eder, hatta daha da ileri giderek, onları İslâm'ın esaslarından sayar. İşte sırf bu tür yaklaşımlardan ötürü, önceki ümmetler arasında ayrılıklar çıkmış, parçalanma meydana gelerek fırkalar türemiş ve bu fırkalar zamanla müstakil birer din halini almıştır. Bu dinlere inanan kimseler, aslında tek bir dinden çıkmış olduklarını tasavvur bile edemiyorlar. Ancak bu bağlamda sözkonusu "tefrika" ile makul bir ictihat farklılığını karıştırmamak gerekir. Çünkü, dinin nasları üzerine düşünmek suretiyle hüküm çıkarmada, alimler arasında birtakım farklılıklar olması doğaldır. Allah'ın kitabındaki bazı ifadeleri, gerek anlam ve kullanış itibariyla, gerekse lisan itibarıyla farklı şekillerde anlamak mümkündür. Daha fazla izah için bkz. En'am an: 141, Nahl an: 117-121, Bakara an: 220, Al-i İmran an: 16-16, Nisa an: 211-216, Maide an: 101, Enbiya an: 89-91, Hacc an: 114-117, Mümin an: 45-48, Kasas an: 72-74, Rum an: 50-51.
8. ve 9. ayetlerde ele alınan hususa, burada yeniden değinilmektedir. Bu hususun izahı an: 11'de yapılmıştı. Burada şu yüzden tekrar edilmektedir: "Sen dinin gerçek yüzünü ortaya serdiğin için, bu akılsızlar sana kızmaktadırlar. Ancak aynı toplum içinde Allah'a yönelen kimseler de bulunmakta ve Allah onları kendi tarafına çekmektedir. İman ederek saadete ermek de iman edenlere kızarak haset içinde kalmak da herkesin kendi kısmeti ve nasibidir. Allah'ın, nimetlerini taksiminde bir adaletsizlik yoktur. Allahkendisine yönelen kimselere imanı nasip eder. Hidayetten kaçan insanları zorla iman ettirmek ise Allah'ın sünneti değildir. Mevdudi

Lafzen, “kendilerine bilgi gelinceye kadar bütünlüklerini bozmadılar” -yani, Allah'ın bir olduğu ve peygamberlerin tümünün öğretilerinin temelde aynı olduğu bilgisi. Karş 2:213 ve özellikle, “sizin ümmetiniz bir tek ümmetir” ifadesinden hemen sonra gelen 23:53 (bkz. ayrıca ilgili not 30).

Bu pasajın bir açıklaması için bkz. 10:19, not 29.

Lafzen, “onlardan sonra ilahî kelâma/kitâba varis olanlar”: Kitâb-ı Mukaddes'e ve onun daha sonraki izleyicilerine açık bir atıf

Lafzen, “onun hakkında” -yani sözkonusu metnin gerçekten Allah tarafından vahyedilmiş olup olmadığı ve “ilahî vahiy” kavramında bir doğruluk payı bulunup bulunmadığı konusundaki şüphe. M.Esed

Yani, tefrika ve ihtilaf, Allah, kitab ve peygamber göndermediği için çıkmamış ve onlar, doğru yoldan habersiz olduklarından ötürü ayrı ayrı mezhep ve fırkalar kurmamışlardır. Aksine onlar, Allah'dan vahiy ve ilim geldikten sonra parçalanmışlardır. Dolayısıyla bunun sorumlusu Allah değil, bizzat kendileridir. Çünkü, Allah'ın açık açık bildirdiği şeriattan saparak çeşitli mezhep ve fırkalar kurmuşlardır.
Yani, bu fırkaları icad etmenin ardında halis niyetler yoktur. Bu kimseler, birbirlerine ettikleri hased ve zulümden, ayrıca, kişisel çıkarlarından dolayı böyle ayrı ayrı mezhepler kurmuşlardı. Bazı kurnaz ve açıkgözler, şayet insanlar doğru yolu takip eder, yalnız Allah'a teslim olur, Rasulullah'ı (s.a) önder kabul eder ve bir tek kitaba tabi olurlarsa salih bir akideye ve hak bir nizama sahip olacaklarını bilmektedirler ki onlar açısından bunun sonucu şu olur: Böyle bir nizamda onların çıkarları zedelenir, halk onların önderliğini kabul etmez ve teslimiyetle ceplerini onlara boşaltamaz. Bu yüzden bu açıkgözler, yeni inanışlar, felsefeler ve dini merasimler icad etmişlerdir. Böylelikle bu kurnaz önder ve rehberler, yeni dinler icad etmek suretiyle büyük bir kitleyi dinin ana istikametinden kaydırmış ve insanları bölerek aralarında siyasi, ekonomik ve dini savaşlar çıkmasına neden olmuşlardır. Sonuçta insanoğlunun tarih sayfaları kanla boyanmıştır.
Yani, Allah dileseydi, bu sapık yolları icad edenleri ve onlara bile bile uyanları dünyada azab ile helak eder ve kimin hak, kimin batıl üzerinde olduğu belli olsun diye sadece doğru yola uyanları bırakırdı. Fakat Allah bunu kıyamet gününe kadar ertelemiştir. Aksi takdirde dünyanın bir imtihan yurdu olmasının bir anlamı kalmazdı.
Yani, her peygamber ve onun yakın takipçilerinin döneminden sonraki nesiller Allah'ın kitabı hakkında şüphe ve güvensizlik duymuşlardır. Nitekim Tevrat ve İncil okuyan herkes, bu şüphelerin nedenlerini aşağı yukarı bilir. Sözkonusu nedenler şunlardır: Öncelikle daha evvelki nesiller bu iki kitabı aynı dil ve ibarelerini muhafaza etmek suretiyle sonraki nesillere ulaştırmamışlardır. Allah'ın kelamıyla, tefsir, tarih, şifahi rivayetler, fıkhî alıntılar ve insanların kendi sözlerini biribirine karıştırmışlardır. Asıl kitabın ortadan kaybolmasına neden olacak şekilde tercümeler çoğalmıştır. Öyle ki, kitab hakkındaki tarihi senet ve vesikalar dahi yok olmuştur. İşte bu yüzden onların ellerinde bulunan kitaplar hakkında, "Bunlar Hz. Musa ve Hz. İsa'ya verilenlerin aynısıdır" diyemeyiz. Ayrıca onların ruhani liderleri zamanla mezhep, ilahiyat, felsefe, hukuk, tabiat, sosyoloji, psikoloji vs. gibi konularda öyle meseleler ortaya attılar ki, Ehl-i Kitab olma vasıflarını kaybettiler.
Allah'ın vahyi hakkında hiçbir senet, vesika olmadığı için güvenilir bir kaynak da bulamadılar ki böylelikle ona başvurabilsinler ve doğru ile yanlışın ne olduğunu anlayabilsinler. Mevdudi

Bu iki ayette surenin 3. ayeti detaylandırılmıştır. Rabbimiz, Mekkelileri ikna etmek için Muhammed (as)’in elçiliğinin yeni bir bidat olmadığı mesajını vermektedir. Bunun için de din olarak geçmişte ve bugün neyi ortaya koyduğuna işaret ederek peygam­berlere gelen dinin kaynağının da, içerdiği prensiplerin de bir olduğunu açıklamaktadır. Bu açıklama, Arapların peygam­berimizden önce de elçiler gönderildiğini bildiklerini göstermektedir. Ayette dört peygamberin isimlerinin zikredilmesi dikkat çekicidir. Görülen o ki, zikredilen bu elçiler Kur'an dinleyicileri tarafından daha çok bilinen isimlerdir.

 Bilakis onlar: “Bunlar karmakarışık düşlerdir; yok yok, onu kendisi uydurdu; yok yok o bir şairdir. Hadi öyleyse öncekilerin gönderildiği gibi bize bir mucize getirsin” dediler. (Enbiya/5)

İşte onlara tarafımızdan o hakk gelince de, “Musa'ya verilen şeyler [mucizeler] gibi ona da verilmeli değil miydi?” dediler. Daha evvel Musa’ya verileni inkâr etmemişler miydi? “Birbirine sırt veren [destekleyen] iki sihir” dediler. Ve “Şüphesiz biz hepsini inkâr edeceğiz” dediler. (Kasas/48)
Ve bu [Kur'ân], “Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa [yahudi ve hıristiyanlara] indirildi; Biz ise, onların okumasından habersizdik [o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. O nedenle, rahmet olunmanız için ona uyun ve takvalı davranın. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah’ın ayetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız. (En’am/155- 157)

Ayetteki “Dini ayakta tutun [yerleştirin] ve onda ayrılığa düşmeyin” ifadesi, “Allah’a, elçilerine, kitaplarına, ahiret gününe inanın! Çok tanrılar edinerek ayrılığa düşmeyin!” demektir. Ayetteki “Dini ayakta tutun” emri, “Dinin hâkim olmadığı yerlere dini yerleştirin, eğer din yerleşik ise onu ayakta tutun!” demektir.

Sonra insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlendi. (Mü’minun/53)

Sana da kendisinden öncekilerini doğrulayan ve onları kollayıp koruyan olarak hakk ile Kitap’ı [Kur'ân’ı] indirdik. Öyleyse onların aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen haktan saparak onların arzu ve heveslerine uyma. Ve Biz, sizden hepiniz için bir şeriat ve yol kıldık. Ve eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi belalandırmak [denemek] için [böyle yapmadı]. Öyleyse iyiliklere yarışın. Hepinizin dönüşü yalnızca Allah’adır. Sonra O, kendisi hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir. (Maide/48)

O [Yusuf]: “Size yiyecek olarak verilecek bir yemek gelmeden önce onun tevilini size bildiririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiği şeylerdendir. Şüphesiz ben Allah’a inanmayan bir kavmin -ki onlar ahreti inkâr edenlerin ta kendileridir- milletini terk ettim. Ve atalarım İbrahim, İshak ve Yakub'un milletine uydum. Bizim, Allah’a hiçbir şeyi ortak tutmamız olmaz. Bu, Allah’ın bize ve insanlara bir lütfudur. Velâkin insanların çoğu şükretmiyorlar. Ey benim zindan arkadaşlarım! Ayrı ayrı birçok rabler mi daha hayırlı, yoksa her şeye hâkim ve galip olan bir tek Allah mı? Sizin, O’nun astlarından o taptıklarınız, sizin ve atalarınızın uydurduğu birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Ona [bunlara tapmanız konusuna] Allah hiçbir delil indirmiş değildir. Hüküm ancak Allah’a aittir: O, size, kendisinden başkasına tapmamanızı emretti. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmiyorlar. Ey benim zindan arkadaşlarım! Biriniz efendisine yine şarap sunacak. Diğeri de asılacak da kuşlar onu başından yiyecekler. İşte hakkında fetva istediğiniz iş gerçekleşti” dedi.  (Yusuf/37-41)

Ve Biz senden önce hiçbir elçi göndermedik ki, ona: “Gerçek şu ki Benden başka ilâh diye bir şey yoktur. Onun için bana ibadet edin.” diye vahyetmiş olmayalım. (Enbiya/25)

Ve hani Biz, peygamberlerden; –Senden de- Nuh’tan, İbrahim’den, Musa’dan ve Meryem oğlu İsa'dan misaklarını [kesin sözlerini] almıştık.  Ve Biz, onlardan ağır bir misak [kesin bir söz] aldık. (Ahzab/7)

14. ayette konu edilen kişiler Kureyşliler ve o yöredeki Kitap Ehli’dir. “... ancak kendilerine bilgi geldikten sonra” ifadesinde yer alan “ilim”, Kur’an ve Allah’ın Muhammed (as)’i elçi göndermesidir. Çünkü onlar kendilerine bir peygamber gönderilmesini temenni ediyorlar ve bekliyorlardı.

Ve onlar var güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ümmetlerin her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi ehlini çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın. (Fatır/42, 43)

Onlara Allah katından kendileri ile birlikte olanı tasdik eden bir kitap gelince, -Ki bunlar daha önceleri inanmayanlara karşı zafer kazanmak isemişlerdi de o tanıdıkları kendilerine gelmişti- onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın laneti kâfirler üzerinedir. (Bakara/89)

Ve o, Kitap verilen kişiler, ancak kendilerine apaçık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler. (Beyine/4)

Kureyş müşrikleri Resulullah için “Ne diye özellikle ona peygamberlik verildi?” diyerek karşı çıktılar. Ehli Kitap’tan bir kısmı ise Muhammed (as) peygamber olarak gönderilince onu kıskandılar.

Rabbimiz Hakk karşıtlarının ihtilâfa düşme gerekçelerini “aralarındaki taşkınlık yüzünden ayrılığa düştüler” diyerek açıklamıştır. Bundan anlaşıldığına göre, onların ayrılığa düşme­leri, açıklama ve getirilen delillerdeki bir eksiklikten kaynaklanmıyordu. Bu­na sebep, azgınlıkları, kıskançlıkları, zulümleri ve dünya ile uğraşma­ları idi.

Allah, melekler ve hakkaniyeti ayakta tutan bilgi sahipleri, şüphesiz Allah’tan başka ilah diye bir şeyin olmadığına tanıklık etti. O, Azîz, Halîm’den başka ilah diye bir şey yoktur. (Al-i Imran/19)

Ayette “Eğer Rabbin tarafından ‘adı konmuş bir süreye kadar’ sözü geçmemiş olsaydı, aralarında kesinlikle gerçekleştirilirdi” ifadesi, Rabbimizin daha evvel Kamer suresinde yer alan bir ilkesine göndermedir:
Aslında onlara vaat edilen, o saattir. O saat cidden daha feci ve daha acıdır. (Kamer/46)  H.Yılmaz

Yani, dinde hiçbir değişiklik yapmak ve taviz vermek suretiyle onlarla anlaşmaya oturma. Onlar, cahiliyye örf, adet ve alışkanlıklarını dine sokmak istiyorlar. Oysa bunlara İslâm'da yer yoktur. İslâm'ı kabul etmeleri için taviz vermeye yanaşma. Dileyen, Allah'ın dinini indirildiği gibi halis bir şekilde kabul etsin, aksi takdirde gidecekleri yer cehennemdir. Allah'ın dini hiç kimsenin hatırı için değişmez, kendi iyilik ve kurtuluşunu isteyen kimse, Allah'ın göndermiş olduğu dine göre kendisini değiştirerek ona tabi olsun.
Yani, ben onlar gibi tefrika çıkararak Allah'ın bazı kitaplarına inanıp bazılarına inanmazlık etmem. Ben, Allah'ın indirdiği her kitaba inanırım.
Bu kapsamlı cümlenin pekçok anlamı vardır:
a) Ben, gruplaşmadan uzak ve tarafsız olarak doğruyu söylemekle emrolundum. Benim görevim, herkese insaf ve adaletle davranmaktır. Haklıların yanındayım. Hak sahibi ne kadar yabancı, haksız da ne kadar yakınım olursa olsun ben haklının yanındayım ve haksıza karşıyım.
b) Benim size getirdiğim haklar herkes içindir. Hiç kimseye ayrıcalıklar tanımam ve herkese hak ile muamele ederim. Bu yüzden akraba-yabancı, büyük-küçük, zengin-fakir, güçlü-güçsüz demeden hepsi de benim yanımda aynı ölçüde haklarını alırlar. Hak ve haksızlık, günah ve suç ölçüsü herkes için aynıdır. Ve ben de dahil hiçbir istisnası yoktur.
c) Dünyada adaleti muhafaza etmekle, adaletsizliği ve haksızlığı toplumumuzdan kaldırmakla emrolundum.
d) Bunun anlamı, hicretten sonra anlaşılmıştır: "Ben, Allah tarafından tayin edilmiş kadı ve hakimim, aranızda adaletle hükmetmek benim görevimdir."
Yani, biz kendi yaptığımız amellerden, siz de kendi yaptığınız amellerden sorumlusunuz. Şayet biz bir kötülük yapacak olursak, sizler bundan sorumlu olmayacak, cezaya biz çarptırılacağız. Bu hususa Bakara: 139, Yunus: 41, Hud: 35, Kasas: 55'de değinilmiştir. Ayrıca izah için bkz. Bakara an: 124, Yunus an: 49, Hud an: 39, Kasas an: 77.
Yani, makul deliller öne sürerek sizlere tebliğ etmeye çalıştık, artık siz bilirsiniz. Gereksiz münakaşaya girmeye hiç niyetimiz yok. Mevdudi

Yani, insanların tek Allah'a inançlarının orijinal bütünlüğünün parçalanması sebebiyle.

Lafzen, “sizin aranızda,” -yani, “başkalarına daha hoşgörülü olmaya sizi teşvik için”: bütün vahyedilmiş dinlerin çeşitli ekol ve mezhepleri arasındaki karşılıklı anlayışın önünde duran keskinliğe/katılığa bir îma

Din anlayışı ile ilgili gerekli ve yeterli açıklamalar yapıldıktan sonra, bu ayet grubunda da Rabbimiz kendi Elçi’sini muhatap alarak ona inkârcılara hangi temel mesajları vermesi gerektiğini öğretmektedir. Ayetlerin anlamı gayet açık ve nettir. “Allah bizim Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Bizim yaptıklarımız yalnızca bize, sizin yaptıklarınız da yalnızca size aittir” ifadesi, iman ve teslimiyetin özgür iradeyle gerçekleştirilmesi gereken temel bir tercih olduğunu gösterdiği kadar, herkesin hesap gününde kendi ameliyle baş başa kalacağını da ifade etmektedir. Binaenaleyh, herkes dünyada kendi yararına olacak işlerle uğraşmalıdır. Çünkü Allah, Kıyamet günü herkesi bir araya getirecek ve herkese yaptığına göre karşılık verecektir. “Dönüş de yalnız O'nadır” ifadesi, bu tercihin sonuçlarıyla mutlaka yüzleştirileceğimiz mesajını vermektedir.

15. ayetteki “... ve sana emredildiği gibi dosdoğru ol!” ifadesi Hud suresinde de yer almıştır. Bu ifade, Peygamber de dâhil olmak üzere, herkese göre bir doğru olması yolunu kapatmıştır.  “Sana emredildiği gibi” ifadesiyle de dosdoğru yolun Allah’ın çizdiği yol olduğu vurgulanmıştır.

Bu ayetlerde ifade edilenler Kur’an’n başka ayetlerinde tek tek yer almıştır:

Rabbinin yoluna hikmetle [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkelerle] ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayette olanları da en iyi bilendir. (Nahl/125)

Onlar dediler ki: “Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin de [didişip durdun da] mücadelemizi çoğalttın. Haydi, artık doğrulardan isen, bizi tehdit ettiğin şu azabı bize getir!” (Hud/32)

Kendilerinden zulmedenler hariç, Kitap ehli ile ancak en güzel bir yolla mücadele edin ve: “Biz, bize indirilene ve size indirilene inandık. Bizim ilahımız ve sizin ilahınız birdir. Biz sadece ona teslim olmuş kimseleriz” deyiniz. (Ankebut/46)

Ve işte bunlar, kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz kanıtımızdır. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin Hakîm’dir ve Alîm’dir. (En’am/83)

De ki: “Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, şüphesiz ben, o, sizin Allah'ı bırakıp taptıklarınıza ibadet etmekten kesinlikle men edildim ve ben âlemlerin Rabbine teslim olmamla emrolundum.” (Mu'min/66)

Ve eğer seni yalanladılarsa hemen de ki: “Benim amelim bana, sizin ameliniz de size aittir. Benim yaptıklarımdan siz uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım.” (Yûnus/41)
De ki: “Rabbimiz aramızı bir araya getirecek, sonra da hak hükmü ile aramızı ayıracaktır.  Ve O, Fettah’tır, Alîmdir. (Sebe’/26)

10. ayette konu edilen “Ve hakkında ihtilafa düştüğünüz herhangi bir şey; artık onun hükmü Allah'a aittir” ifadesiyle, din konusunda düşülen ihtilafların ve karşılaşılan müşküllerin Allah ve elçisi ile çözüleceği mesajı verilmektedir.

Ey iman etmiş kimseler! Allah'a itaat edin, Elçi’ye ve sizden olan emir sahibine itaat edin. Sonra eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah'a ve ahiret gününe inanan kimseler iseniz, onu Allah ve Elçi’ye havale edin. Bu, daha iyidir ve ilk iş olma bakımından daha güzeldir. (Nisa/59)

Ve Biz, sana Kitab’ı [Kur'ân’ı] sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyler onlar için açığa koyasın diye ve iman edecek bir topluma bir kılavuz, bir rahmet olarak indirdik. (Nahl/64)

İnsanlar tek bir ümmet idi.  Sonra Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve ihtilaf ettikler konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hak ile kitap indirdi. Ve sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka, kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar. (Bakara/213)

Ve Allah ve elçisi bir işte hüküm verdiklerinde, hiç bir mü’min erkek ve mümin kadın için kendi işlerinde  [kendi isteklerine göre] serbestlik yoktur. Ve kim Allah’a ve elçisine isyan ederse o, açık bir sapıklıkla sapmıştır. (Ahzab/36)

Rabbinizden size indirilene uyun ve O'nun astlarından, velilere [yol gösteren, yardım eden ve koruyan yakınlara] uymayın. Ne kadar az öğüt alıyorsunuz/hatırlıyorsunuz! (A’raf/3)  H.Yılmaz

 

Yani, tamamen insan aklının kavrayış sınırlarını aşan Allah'ın sıfatları ve varlığının “mahiyeti” hakkında. M.Esed

Bu, Mekke'de hergün cereyan eden hadiselere işaret etmektedir. O zaman Mekkeliler, İslâm'ı kabul edenleri sürekli takip ederler, çevrelerindeki akrabaları, müslümanlara baskı yaparak onları İslâm'dan vazgeçirmeye ve Rasulullah'dan koparmaya çalışırlardı. Mevdudi

Bu ayette, ilahî çağrının herkesçe kabul görmesine rağmen Allah’ın varlığının mahiyeti ve insan aklının kavrayış sınırlarını aşan sıfatları hakkındasaçma sapan deliller getiren densizler kınanmakta; bu bahaneci, çıkarcı güruhun ortaya koyduğu sözde delillerin geçersiz olduğu açıklanarak bu güruhun Allah’ın öfke ve azabıyla karşılaşacağı bildirilmektedir.
Allah hakkında tartışanlar Yahudiler ve Hıristiyanlardır. Getirdikleri delil ise “Bizim peygamberimiz sizinkinden, kitabımız da sizin kitabınızdan öncedir” şeklindeki yaklaşımlarıdır. Bu iki güruh, özellikle de Yahudiler, Ehlikitap olmaları ve peygamberlerin soyundan gelmeleri dolayısıy­la kendilerinin üstün oldukları kanaatini taşıyorlardı. İnkârcılar ise inananlara “Bizim dinimiz sizin dininizden daha hayırlıdır. Bizim peygamberimiz sizinkinden öncedir ve biz sizlerden daha hayırlıyız, Allah'a daha layığız” diyorlardı.

Ve ayetlerimiz kendilerine apaçık okunduğu zaman, o inkâr etmiş olan kişiler, iman etmiş olan kişilere “Bu iki zümreden [mümin ve kâfirlerden] hangisi makam mevki bakımından daha iyi, düşüp kalktığı kimseler  [örgütler] bakımından daha güzeldir?” dediler. (Meryem/73)

Ve Yahudiler; “Uzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hıristiyanlar da; “Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu, onların ağızlarıyla geveledikleri sözler olup, güya bununla, daha önce yaşayan inkârcıların sözlerini taklit ediyorlar. (Tevbe/30)

Şüphesiz Allah iman eden ve salihatı işleyenleri, altından ırmaklar akan cennetlere girdirecek. Onlar orada altından bilezikler ve inciler ile süslenirler. Oradaki elbiseleri de ipektir. (Hacc/23)

İnsanlardan bazıları da Allah hakkında bilgiden başka şeyle; kılavuz olmadan, aydınlatıcı bir kitap olmadan tartışırlar.
Onun belini eğip bükmesi Allah yolundan saptırmak içindir. Bu dünyada ona bir rüsvalık vardır. Ve Biz Kıyamet gününde ona Yakıcı’nın azabını tattıracağız. (Hacc/8, 9) H.Yılmaz

Yukarıdaki parantez içi açıklama, bu ayetin temelindeki düşüncenin açıkça ifade edildiği 57:25'e dayanmaktadır. Bunun anlamı şudur: Allah insana birbirini izleyen vahiyler yoluyla doğru ile yanlış arasında ayırım yapmasını sağlayan bir ölçü verdiği için O'nun varlığı ve nihaî yargılaması ile ilgili itirazda bulunmak saçmalık ve haddini bilmezliktir: bu ayetin ikinci bölümündeki ve bundan sonra gelen ayetteki Son Saat'e ve dolayısıyla Hesap Günü'ne yapılan atfın sebebi budur. M.Esed

. "Mizan" kavramı ile, terazi gibi tartarak doğru ve yanlışın, hak ve batılın, zulüm ve adaletin, iyilik ve kötülüğün farkını bildiren "şeriat" kastolunuyor. Allah, elçisinin ağzından şunları söyletmiştir. "Bana, aranızda adaletle hükmetmem, emrolunmuştur." Burada "Kitab" ile "Mizan"ın birlikte indirildiği zikrolunuyor ki, böylelikle adaletle hükmedebilsin.
Yani doğru yola gelmeyi isteyen bir kimse, bu konuda acele etmelidir. Çünkü sonunuzun ne zaman geleceğini hatta ikinci nefesi dahi alıp alamayacağınızı dahi bilemezsiniz. Mevdudi

Bu, yalnızca Muhammed (s)'in düşmanlarının, o'nun Allah'ın elçisi olmasının bir kanıtı olarak “azabı çabucak getirmesi” şeklindeki alaycı taleplerine (Kur’an'da defalarca bahsedilen) bir atıf değil, aynı zamanda hiçbir kanıtları olmaksızın, yeniden dirilme ve hesap fikrini kesinlikle reddeden her dönemdeki inançsızlara dolaylı bir îmadır. M.Esed

Bu ayetlerde konu yine kitap ve ahirete getirilmiş, mazlumun hakkının alınarak adaletin sağlanması, müşriklerin, zalimlerin dünyada yaptıklarının yanlarına kar kalmaması için Rabbimizin Kitap’ı ve Mîzan’ı [Adalet Terazisi’ni] indirdiği bildirilmiştir.
O’na inanmayan kimseler onun [kıyametin] çabuk gelmesini istiyorlar. İnananlar ise ondan korkuyla titrerler ve onun gerçek olduğunu bilirler” ifadesini şöyle anlamak mümkündür:  “Müminler, kıyamet koptuğu zaman tevbe etmenin imkânsız olduğunu bildikleri için hesap endişesiyle tir tir titrerler ve korkarlar. Öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlere gelince; onlar için böyle bir korku söz konusu değildir.” Müminlerin korkması, itaat yolunda gayretlerini ortaya koy­makla birlikte, yaptıkları iyi işleri küçük görmelerinden ötürüdür.

Ve, şu, verdiklerini kalpleri ürpererek veren kişiler; şüphesiz onlar, Rablerine dönücüdürler. (Mü'minun/60)

Ayette konu edilen “Kitap”, Kur’an ve diğer peygamberlere in­dirilmiş bütün kitaplardır.  “Mizan” da “Adalet”tir.  "Adalet”e “Mizan [Terazi]” denmesinin nedeni, terazinin hakların hak sahipleri arasında adaletle paylaştırılma, bölüştürülme simgesi olmasından dolayıdır.

Ant olsun ki Biz,  elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların hakkaniyeti ayakta tutmaları ve Allah'ın dinine ve elçilerine görmeden yardım edenleri belirlemesi için beraberlerinde kitabı ve ölçüyü indirdik. Biz, demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır. Şüphesiz Allah Kaviyy’dir [çok kuvvetlidir],  Azîz’dir [mutlak üstündür]. (Hadid/25)

Ve semayı; onu yükseltti ve terazide /ölçüde taşkınlık etmeyin diye teraziyi/ ölçüyü koydu. Tartıyı adaletle yapın, teraziyi yanlış tutmayın. (Rahman/7-9)
17. ayette Saat’in [Kıyamet’in] yakın olduğu vurgulanmaktadır. “Ve sana ne bildirir ki, belki de o Saat [kıyamet] çok yakındır!” ifadesi insanları ahirete hazırlık yapmaya teşvik ettiği gibi, dünyaya tutkuyla bağlanmama bilinci de kazandırmaktadır. İnkârcıların kıyameti hafife alarak çabucak gelmesini istemeleri, inananların ise onun ağırlığını hissederek çekinip titremeleri, iki farklı hayat algısına sahip olmalarından dolayıdır. Yanlış hayat algısına sahip olan inkârcılar, “İyi bilin ki, saat [kıyamet] hakkında tartışanlar kesinlikle uzak [geri dönüşü olmayan]  bir sapıklık içindedirler” ifadesiyle açıkça tehdit edilmektedirler. Çünkü düşünseler, bu kadar varlığı ve sistemi yaratan Allah’ın ölüleri diriltmeye de kadir olduğunu hemen kabul ederler.

Ve O, yaratmayı başlatan, sonra onu çevirip yeniden yapandır.  Ve bu O'na çok kolaydır. Ve göklerde ve yerde en yüce örnek O'nundur. O çok güçlüdür, hikmet sahibidir. (Rum/2l7)

O, ayarlanmış meniden bir nutfe değil miydi?
Sonra bir alak [embriyon] idi de sonra onu yaratmış sonra da düzene koymuştur; ki, ondan da iki eşi; erkek ve dişiyi var etmiştir.
Peki, bu [bütün bunları yapan] ölüleri diriltmeye kadir [güç yetiren] değil midir? (Kıyamet/37-40H.Yılmaz

Burada geçen "latîf" kelimesinin iki anlamı vardır: Birincisi, Allah, kullarına çok şefkatli ve merhametlidir. İkincisi, O, kullarının en küçük ihtiyaçlarını bile öyle dikkati nazara alır ki, kendileri bile ihtiyaçlarının nasıl karşılandığının farkında bile olmazlar. Buradaki "kullar" ile tüm insanlık kastolunuyor. Yani Allah'ın lütfu tüm dünyaya şamildir.
Yani, Allah'ın lütufkar olması, tüm kullarına eşit rızık dağıtacağı anlamına gelmez. Allah, herkese verir ama O'nun verdiği eşit miktarda değildir. Bazılarına başka bir hususda, bazılarına da başka bir hususda verir.
Yani, nizam içindeki tüm taksimat, Allah'ın gücüne dayanıyor ve kimsenin gücü bunu değiştirmeye yetmez. Şayet, Allah bir kimseye vermek istiyorsa, kimse ona engel olamaz. Vermek istemiyorsa da verdiremez. Mevdudi

Önceki pasajda kıyametin gerçekliği, adaletin sağlanacağı beyan edildikten sonra, bu ayetlerde de Rabbimiz kullarına rahmet, lütuf kapılarını açarak herkesi hayır biriktirmeye davet etmiştir.

لطيفLATÎF”

Latîf sözcüğü kısaca “lütufkar” şeklinde de ifade edilebilir. Ancak sözcüğü içinde bulunduğu pasajdaki bağlamıyla ele alırsak, çok daha geniş bir anlam içeriğine sahip olduğu görülür. Bu anlamlardan belli başlıları şunlardır:
* “Azı kabul eden, buna karşılık pek çok ihsan ve lütüflarda bulunan”
* “Kalbi kırık olanın kalbini onaran, zor şeyle­ri kolaylaştıran”
* “Adaletinden başka bir şeyinden korkulmayan, lütfundan başkasına da ümit bağlanılmayan”
* “Kuluna gayre­tinden fazla nimet ihsan eden”
* “Kulunu ancak takatine göre itaat ile mükellef kılan”
* “Yapılan hizmete yardımcı olan ve övgüyü çokça yapan”
* “Kendisine isyan edenleri cezalandırmak­ta acele etmeyen, kendisine bağlanan umutları boşa çıkarmayan”
* “Dilekte bulunan kimseyi geri çevirmeyen, kendisinden ümit eden­leri de teselli eden”
* “Yanılan kimseleri affeden”
* “Kendisine acımayan kimselere dahi merhamet eden” 

Ve eğer Allah’ın nimetlerini sayacak olsanız, onları sayamazsınız. Şüphesiz ki Allah Gafur’dur, Rahîm’dir. (Nahl/18)

Ve yeryüzünde hiçbir dabbeh/ canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. O [Allah], onun yerleşik yerini de geçici bulunduğu yeri de bilir. Hepsi apaçık bir kitaptadır. (Hud/6)

Allah’ın, göklerde ve yeryüzünde de ne varsa hepsini sizin için boyun eğdirdiğini görmediniz mi?  Ve O [Allah], gizli ve açık olarak nimetlerini üzerinize yaymıştır. İnsanlardan kimi de var ki, bilgisiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitapsız Allah hakkında mücadele ediyor [tartışıyor]. (Lokman/20)

Ve Allah uğrunda gerektiği gibi cihat edin. O, sizi o seçti ve dinde; babanız İbrahim'in milletinde sizin için bir zorluk kılmadı. O, daha önce ve işte bunda [Kur’an’da], elçinin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için, sizi “Müslümanlar” olarak isimledi. Öyleyse, salâtı ikame edin, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin Mevla’nızdır [yol gösteren, yardım eden, koruyan yakınınızdır]. O, ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır! (Hac/78)

Allah, sizden hafifletmek istiyor. Şüphesiz insan zayıf yaratılmıştır. (Nisa/28)

Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/32)

Biz senden evvel de sadece, kesinlikle yemek yiyen, çarşılarda yürüyen elçilerden gönderdik. Ve Biz sizin bir kısmınızı bir kısmınız için fitne kıldık. -Sabrediyor musunuz!- Ve senin Rabbin çok iyi görendir. (Furkan/20)  H.Yılmaz

Yani, dürüst ve erdemlice yaşayan ve davranışlarını manevî hedeflere yöneltenler öteki dünyada ümit ettiklerinden daha fazlasını göreceklerine emin oldukları halde, özellikle dünyevî ödüllerin peşinde koşanlar hedeflerinin yalnızca bir kısmını gerçekleştirebilirler, öteki dünyada dürüst ve erdemlileri bekleyen “nimetlerden bir pay” alacaklarını ümit etmeleri için de hiçbir sebep yoktur. M.Esed

Önceki ayetlerde, herkes tarafından kolaylıkla müşahade edilebilmesi mümkün olan iki gerçeğe işaret edilmiştir. Birincisi, Allah'ın lütfu umumidir ve tüm kullar ondan yararlanmaktadırlar. İkincisi, rızık herkes için eşit dağıtılmamıştır ve insanlar arasında bu bakımdan fark vardır. Bu ayette, Allah'ın kullarına verdiği lütuf ve rızkın bağışlanmasında sayısız farklılıklar vardır. Öncelikle bu farklılık usuldedir. Yani ahireti taleb edenler ile dünyayı talep edenlere başka başka rızıklar verilecektir.
Bu önemli gerçeğe burada kısaca değinilmiştir. Fakat bu gerçeği ayrıntıları ile kavramak, insanın hayat tarzını yeniden gözden geçirmesini sağlar.
Dünya ve ahiret için uğraşanlar, tarlada çalışan işçilere benzetilmiştir. Çiftçiler toprağı çaba sarfederek ekerler ve ondan ürün alırlar. Fakat maksat ve niyetlerindeki farklılık, onların amellerinde de farklılığa yol açar. Örneğin, ahiret için tarlada çalışan kimse ile dünya için tarlada çalışan arasında fark vardır. Dolayısıyla Allah indindeki mükafatları da farklı olur. Oysa her ikisi de bu dünyada çalışmaktadırlar.
Ahiret için tarla eken kimseye Allah, dünyadaki nasibini verir ve o, dünyadayken kendine az-çok bir kısmet bulur. Çünkü, Allah'ın lutfu herkese şamildir. O, iyi ve kötü herkesi rızıklandırır. Fakat Allah, ahiret için tarlasını ekenin tarlasını bereketlendirmekle müjdeliyor. Çünkü o, buna talibtir ve bunun için çalışmıştır.
Onun tarlasına bereket vermenin pekçok şekli vardır. Örneğin, o ne kadar iyi ve halis niyet ile çalışmış ve ahiret için ne kadar salih amel işlemişse mükafatı da o nispette yüksek olur. Bunun yanısıra dünyada ahiret niyetiyle salih amel yaparsa, Allah ona iyilik yapmak için daha çok fırsatlar tanır. Yani, Allah tüm iyilik kapılarının kapanmasına ve şer kapılarının açılmasına müsaade etmez. Üstelik ahirette bu dünyada yaptığı amellerin karşılığını fazlasıyla bulacaktır. En azından 10 katıyla, binlerce fazlasıyla (hatta sınırsız) derecede mükafat alırlar.
"Sadece bu dünya için tarla eken kimsenin-ki onun tüm çalışması bu dünya içindir- akibetini Allah şöyle bildiriyor: Birincisi, o ne kadar çaba sarfederse sarfetsin, Allah'ın kendisi için tayin ettiğinden fazlasını alamaz. İkincisi, bu dünyada ne bulduysa sadece onunla yetinmek zorundadır. Mevdudi

20. ayetin ikinci cümlesi olan “Ve her kim dünya tarlasını isterse, ona da ondan veririz. Ve onun için ahirette hiçbir nasip yoktur” ifadesiyle de, haram-helal demeden sadece dünya için çalışanların da bu çalışmalarının karşılığını alacakları; ancak böyle yapanların ahirette mahrumiyetle karşı karşıya kalacakları bildirilmektedir.

Her kim aceleciyi [çarçabuk geçen dünyayı] isterse, istediğimiz kimseye, dilediğimiz şeyi çabuklaştırırız. Sonra onun için cehennemi kılarız [hazırlarız]; kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.
Kim de ahireti isterse ve mümin olarak ona [ahirete] yaraşır bir çaba ile onun [ahiret] için çalışırsa, işte öylelerinin çalışmalarının karşılığı verilir. (İsra/18-19)

Elif, Lâm, Râ. Bu, Bizim sana, insanları Rablerinin izni ile karanlıklardan aydınlığa;  Aziz’in, Hamiyd’in;  Göklerde olan şeyler, yeryüzünde olan şeyler Kendisinin olan Allah’ın yoluna çıkarman için indirdiğimiz bir kitaptır. Şiddetli bir azaptan dolayı vay, dünya hayatını ahirete tercih eden, Allah'ın yolundan çeviren ve onun eğriliğini isteyen şu kâfirlerin haline! İşte bunlar, çok uzak bir sapıklık içindedirler. (İbrahim/1- 3)

Sonra da ibadetlerinizi bitirdiğinizde yine Allah’ı anın, tıpkı babalarınızı andığınız gibi, hatta daha kuvvetli bir anışla anın! İnsanlardan bazısı, “Ey Rabbimiz bize dünyada ver!” diyen kimselerdir. Onun için de ahirette bir nasip yoktur.
Yine onlardan: “Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik ve ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateşin azabından koru!” diyenler vardır. (Bakara/200, 201)

Kim imanından sonra Allah'a (karşı) inkâra sapıp da, -kalbi imanla tatmin bulmuş olduğu halde baskı altında zorlanan hariç- inkâra göğüs açarsa, işte onların üstünde Allah'tan bir gazap vardır ve onlar içindir büyük azap.
Bu, onların dünya hayatını ahirete göre daha sevimli bulmalarından ve şüphesiz Allah'ın da inkâr eden bir topluluğu hidayete erdirmemesi nedeniyledir. (Nahl/106, 107)

Ve herkes sadece Allah’ın izniyle vakitlendirilmiş bir yazgı olarak ölür. Ve kim dünya karşılığını dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret karşılığını isterse ona da ondan veririz. Ve Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız. (Al-i Imran/145)

Hiç şüphesiz şu, Allah’ın kitabını okuyan, namazı ikame eden ve kendilerini rızklandırdığımız şeylerden gizli ve açık olarak veren kimseler, O [Allah], mükâfatlarını kendilerine tastamam versin ve lütfundan kendilerine artırsın diye, kesinlikle batma ihtimali olmayan bir ticareti umarlar. Hiç şüphesiz O, çok bağışlayıcı ve karşılık vericidir. (Fatır/29, 30) H.Yılmaz

Bu Kuran ayetlerinden öğreniyoruz ki, Allah adına, peygamberler adına, İsa şöyle dedi, Musa böyle buyurdu ya da "İslama göre", "Sünnete göre", "İslam şeriati" gibi sözlerle haramlar, helallar, nafileler, mekruhlar, sevaplar, günahlar, fetvalar vs. lerle, Allahın dininde olmayanları helalleştirip veya haramlaştıranlar "acı bir azapla cezalandırılacaklardır." Ayrıca Bak. Tövbe suresi,31-34; Ahzap suresi 67,68 ayetleri inceleyeniz.(M.sağ)

Rabbimiz konuyu yalanlayıcıların, müşriklerin tavırlarının kaynağına getirip onlar hakkında “Yoksa onların, Allah’ın dinde izin vermediği şeyi kendileri için meşru kılmış ortaklar mı vardır?” buyurmuştur. Bu soru da bir “İstifham-ı İnkârî”dir. Bu sanatsal ifadenin mesajı, “Kesinlikle onların Allah’ın dinde izin vermediği şeyleri kendilerine meşru kılan ortakları vardır” demektir. 13. ayette Allah’ın Nuh’tan beri şeriat koyduğu,  17. ayette de Allah’ın kitap ve mizan indirdiği bildirilmişti. Anlaşılan o ki, müşrikler, buna inanmadıklarından veya akıllarınca Allah’ın astlarından birilerinin koyduğu ilkeleri din olarak benimsediklerinden dolayı burada tehdit edilmişlerdir. Bu tehdit, dayandıkları anlayışın geçersiz olduğu ve işe yaramazlığı beyan edildikten sonra, “Eğer ‘Fasl sözü’ olmasaydı, aralarında kesinlikle gerçekleşmişti [işleri bitirilmişti]. Ve şüphesiz zalimler; kendileri için acı bir azap olanlardır” sözleriyle yapılmıştır.

Aslında onlara vaat edilen, o saattir. O saat cidden daha feci ve daha acıdır. (Kamer/46) H.Yılmaz

Yani onları, adeta manevî bir coşku ile kendilerini kaybederek Allah'ın tasvip etmediği -tamamen materyalist hedeflerin ardında koşmak ve bütün manevî ve ahlakî değerleri görmezden gelmek gibi şeylere- sarılmaya zorlayan. Din'in bu bağlamda taşıdığı “ahlakî yükümlülük” anlamı konusunda bkz 109:6, not 3.

Lafzen, “yoksa onlar [Allah'ın] ortaklarına mı sahipler” -yani “onlar, servet, güç, ‘şans’ vb. gibi arızî olguların kendileri üzerinde ilahî bazı etkilere sahip olduklarını mı zannederler?” Sonuçta böyle “güçler”e inanmanın insanın yalnızca dünyevî hedefler peşinde koşmasının temelinde yatan olgu olduğu anlatılmaktadır. (Şürekâ’ teriminin -lafzen, [Allah'ın] “ortakları” veya “eşler”i- yukarıdaki açıklayıcı çevirisi için bkz. 6:22, not 15.)

Lafzen, “karar verme sözü”, yani O'nun nihaî yargılamasının/hükmünün Mahşer Günü'ne erteleneceği sözü (bkz. bir sonraki not).

Yani, Allah, öteki dünyayı özlemle bekleyenler ile dünyevî başarıdan başka bir şeyi önemsemeyenler arasında, birincilere sınırsız bir mutluluk bahşetmek, ötekileri ise sıkıntıya uğratmak suretiyle, bu dünyada kesin bir ayrım yapmış olacaktı: Ama insanın hayatı ancak öteki dünyada gerçekten ikmal edilmiş olacağından Allah, bu ayrımı o zamana kadar ertelemeyi dilemiştir. M.Esed

. "Şürekau" (ortaklar) ifadesi ile sadece insanların kendilerine yalvardıkları, müracaatta bulundukları, dua ettikleri, ibadet edip adak kestirdikleri ve bu şekilde ortak koştukları tanrılar kastedilmiş değildir. Burada 'ortaklar' ile insanların kendilerine Allah ile beraber hüküm koymada ortak kabul ettiği kimseler kastolunmaktadır. Öyle ki, onların ortaya attıkları düşüncelere, akidelere, nazariyelere iman edilir ve ahlâkî kaideler, kültürel normlar şeklinde ihdas ettikleri değerler ölçü olarak kabul edilir. Onların icad ettikleri kanunlara, dini törenlere, örf ve adetlere uyulur. Kişisel ve toplumsal hayatı düzenlemede, alış verişte, mahkemelerde, siyasette, yönetimde hep onların kararları esas alınır. İşte bu, o insanların tabi oldukları şeriatlarıdır. Yine bu, Allah'ın dininin karşısında kendi başına müstakil bir dindir. Onlar nasıl ki Allah'ın rızası olmadan bir 'din' ortaya koymuşlarsa, onlara uyanlar da Allah'ın rızası olmadan uymuşlardır. İşte Allah'dan gayrısına kulluk nasıl şirkse, bu da öyle şirktir. Daha fazla izah için bkz. Bakara an: 172 ve 288, Al-i İmran an: 57, Nisa an: 90, Maide an: 1-5 ve 104-105, En'am an: 86-87, 106-107, Tevbe an: 31, Yunus an: 60-61, İbrahim an: 30-32, Nahl an: 114-116, Kehf an: 49-50, Meryem an: 27, Kasas an: 86, Sebe: 41 ve an: 63, Yasin: 60 ve an: 53.
39. Yani, bu o kadar büyük bir cürümdür ki, şayet Allah son hükmünü vermeyi kıyamete kadar ertelememiş olsaydı, bunları dünyada da azaba çarptırırdı. Çünkü onlar Allah'ın kulu oldukları halde ortaya bir 'din' atmışlar ve onlara uyanlar da Allah'ın dinini bırakarak onlara tabi olmuşlardır. Mevdudi

 

 

22. ayette, zalimlerin akıbetleri, yanlış yolda olmalarından dolayı tir tir titreyecekleri bildirildikten sonra, bu kez de karşıtlık metodu ile salihatı işleyen müminlerin nail olacağı nimetlere değinilmektedir. Böylece müminler motive edilirken, kâfirler de tevhide davet edilmektedir.
Ayette konu edilen “ortaklar”, insanların yalvardıkları, dua ettikleri, adak adadıkları sözde ilahlar değildir. Çünkü onların ortaya koydukları herhangi bir şeriat yoktur. Burada konu edilen ortaklar, insanların Allah ile beraber hüküm koymada ortak kabul ettiği kimseler ve kurumlardır. İnsanlar onların ortaya koyduğu teorilere, akidelere sorgusuz sualsiz bağlanır, onların oluşturdukları yasalara teslim olur ve kayıtsız şartsız itaat ederse, o zaman bu kişi ve korumlar şeriatta Allah’a ortak tutulmuş sayılır. Böyle toplumlarda Allah’ın koyduğu ilkeler göz ardı edilir, onun yerine bu kişi ve kurumların sistemleri geçirilir. Böylece kişisel ve toplumsal hayatın düzenlemesinde, alış verişte, mahkemelerde, siyasette, yönetimde onların kararları [şeriatları] esas alınır.
H.Yılmaz



 

Lafzen, “yakın olanları (kurbâ) sevmekten”. Bazı müfessirler bunu “bana yakın olanlar,” yani Muhammed (s)'in akrabaları şeklinde anlarlar; oysa böyle “kişisel” bir talebin, “sizden hiçbir şey istemiyorum” şeklindeki önceki beyan ile çeliştiği açıktır; ayrıca, kurbâ terimi ile ilgili olarak hiçbir mülkiyet zamirinin bilerek kullanılmaması bunun herhangi bir kişisel ilişki ile sınırlı olmadığını, tersine bütün insanlık için geçerli olan ortak bir ilişkiye işaret ettiğini göstermektedir: yani, kardeşlik/dostluk ilişkisine -bir başkasının maddî ve manevî iyiliğini düşünmeyi öngören temel ahlakî varsayıma işaret eden bir ilişki. M.Esed

Âyete şu mânâlar da verilir: "Sizden yalnız akrabâmı sevmenizi istiyorum"; "Sizden yalnız Allah'a yaklaşmayı sevmenizi istiyorum" S.Ateş

Bu ifade ile Hz. Peygamber'in (s.a), insanları Allah'ın azabından korumak için gösterdiği çabaya işaret olunuyor. O peygamber ki, insanlara cenneti müjdeliyor.

Yani, "Ben sizden bu yaptıklarım için bir karşılık beklemiyorum. Ben sizden sadece yakınlarıma (kurbâ) sevgi istiyorum." "Kurbâ" (akrabalar ve yakınlar) kelimesi üzerinde müfessirler arasında büyük ihtilaflar vardır.
Bir grup müfessir bu ayetten Rasulullah'ın (s.a) Kureyşlilere, "Şayet benim sözlerimi dinlemiyorsanız, hiç olmazsa kabile hatırı için bana diğer Araplar'dan daha fazla düşmanlık göstermeyin" demek istediği şeklinde bir anlam çıkarmaktadır. İbn Abbas'ın, ayeti bu şekilde yorumladığı birçok raviden nakledilmiştir. (İmam Ahmed, Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn Cerir, Taberânî, Beyhakî ve İbn Sad) Aynı yorumu Mücahid, İkrime, Katade, Suddi, Ebu Malik, Abdurrezzak b. Zeyd b. Eslem, Dahhak, Ata b. Dinar ve daha birçok müfessir de yapmıştır.
İkinci grup bu ayeti, "Ben sizden hiçbir şey istemiyorum, yeter ki sadece Allah'a yakın olun" Yani, doğru yola gelmeniz benim için yeterli bir karşılıktır. Bu yorum Hasan Basri'den rivayet edilmiştir. Katade'nin bir kavli, bu yorumu doğruladığı gibi, ayrıca Taberanî'nin de İbn Abbas'tan aynı doğrultuda bir rivayeti vardır. Nitekim Kur'an'da konuyla yakından ilgili bir ayet bulunmaktadır: "Ben buna karşılık sizden bir ücret değil, sadece Rabbine doğru bir yol tutmak isteyen kimseler olmanızı istiyorum, de" (Furkan: 57)
Üçüncü grup ise, "Kurbâ" kelimesini "akraba" olarak kabul ediyor ve ayeti şu şekilde anlıyorlar. "Ben sizden bir ücret (mükafat) istemiyorum, sizden istediğim sadece akrabalarıma sevgi göstermenizdir." Bu grup içinde bazıları "akrabalar" kelimesiyle, "Abdülmuttaliboğullarının" kastedildiğini söylerken, bazıları da"Hz. Ali, Hz. Fatma ve oğulları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in" kastedildiğini iddia etmektedirler. Bu yorum Said b. Cübeyr ve Ömer b. Şuayb'dan rivayet edildiği gibi ayrıca İbn Abbas'a ve Ali b. Hüseyin'e de (Zeynelabidin) nispet olunmaktadır. Fakat bu yorumun birtakım ciddi nedenler dolayısıyla kabul edilmesi mümkün değildir. Birinci neden, bu sure Mekke'de nazil olduğunda Hz. Ali ve Hz. Fatıma henüz evlenmemişlerdi ve dolayısıyla da çocukları yoktu. Bunun yanısıra Abdulmuttaliboğullarının hepsi müslüman olmadığı gibi içlerinde İslâm'ın çok açık düşmanları vardı. Nitekim Ebu Leheb bu konuda çok net bir örnektir.
Diğer bir neden, Hz. Peygamber'in (s.a) akrabaları sadece Abdülmuttalipoğullarından ibaret değildi. Hz. Peygamber (s.a) anne tarafı, baba tarafı ve eşi Hz. Hatice dolayısıyla hemen hemen Kureyş'in hepsiyle akraba idi. Bu insanların ileri gelenlerinden bazıları Rasulullah'ın (s.a) safında bulunurken, bazıları da onun (s.a) en büyük düşmanı idiler. Dolayısıyla hiçbir mantık, Hz. Peygamber'in (s.a), akrabaları olan Abdülmuttaliboğullarına sevgi gösterilmesi için ricada bulunabileceğini kabul etmez. Üçüncü neden ise çok daha önemlidir. İnsanları Allah'a çağıran ve yüce bir makamda bulunan Hz. Peygamber (s.a) nasıl olur da, sadece kendi akrabaları için kafirlerden sevgi talebinde bulunur? Hiçbir akıl sahibi, Allah'ın, peygamberine kafirlerden böylesine hakir bir talebte bulunması için vahyedebileceğini tasavvur edemez. Kur'an'daki peygamber kıssalarının tümünü incelediğimizde hepsinin de toplumlarını hakka davet ederken tebliğlerine karşılık hiçbir ücret istemediklerini, bilakis ücretlerinin sadece Allah'a ait olduğunu söylediklerini görürüz (Bkz. Yunus: 72, Hud: 29-51, Şuara: 109-127, 145-146, 180) Yasin Suresi'nde bir peygamberin "hak" oluşunun, onun hiçbir çıkar gözetmeyişiyle ölçülebileceği vurgulanmıştır. (Bkz. Yasin: 21). Yine Hz. Peygamber'e (s.a) Kur'an'da tekrar tekrar şöyle söylemesi emredilmiştir: "Ben sizden hiçbir ücret istemiyorum." (En'am: 90, Yusuf: 104, Müminun: 72, Furkan: 57, Sebe: 47, Sad: 86, Tûr: 40, Kalem: 46.)
Artık bu kadar açık delillerden sonra bir peygamberin yaptığı çağrıya karşılık, akrabalarına sevgi isteyebileceğini düşünmek mümkün değildir. Bunun yanısıra, burada muhatabın kafirler olduğunu düşünürsek şayet, sözkonusu "istek" daha anlamsız gelir. Çünkü ayetin siyak ve sibakında, hitab hep kafirlere olduğu için onlardan karşılık beklemenin hiçbir anlamı yoktur. Ayrıca kafirler Hz. Peygamber'in (s.a.) risaletini kabul etmediklerine göre niçin ona mükafat versinler? Üstelik Rasulullah'ı (s.a) itham etme durumunda bulunuyorlarken!...
Yani, isyan eden kullarının aksine, Allah'ın, iyilik yapma gayreti içinde olan kullarına davranışı farklıdır:
a) Onlar az veya çok iyilik yapmak için ne kadar çaba sarfederlerse, Allah'da onlara daha fazla iyilik nasip eder.
b) Onların tüm iyi niyetlerine rağmen, birtakım noksanları olsa bile, Allah onları görmemezlikten gelir.
c) Onlar az veya çok sermaye olarak ne kadar iyi amel getirirlerse, Allah onu artırır.

Bir önceki ayette “büyük lütuf” olarak nitelenen şeylerin bu ayette “iman eden, salihatı işleyen kullarına müjdelediği şey” olduğu açıklanmış ve herkes iman etmeye, salihatı işlemeye davet edilmiştir. Ayetin sonunda Peygamber’e söylettirilen “Ben onun üzerine [bu tebliğime karşı] sizden yakınlıkta sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum” şeklindeki ifade, üzerinde özellikle durulması gereken anlamlar içermektedir. 

MEVEDDETEN Fİ’L-KURBÂ [YAKINLIKTA SEVGİ]

23. ayette yer alan “meveddeten fi’l-kurbâ” ifadesi, bir takım tefsirciler ve bazı çevrelerce farklı yorumlanarak hem fıtri gerçeklere hem de İslam ilkelerine aykırı bir anlayışın zemini haline getirilmiştir.
Aşağıdaki örnekler, söz konusu ibarenin hangi eksenlerde anlamlandırıldığını göstermektedir:

* “Ben sizden sadece akrabalık bağım dolayısıyla bana sevgi beslemenizi ve böylelikle beni korumanızı is­tiyorum” demektir.. Sanki onlara şöyle demiş gibidir: Eğer peygamber olduğum için bana uymuyor iseniz, hiç olmaz­sa akrabalığım dolayısıyla bana uyunuz. Benimle aranızdaki kopardığınız akrabalık bağını yeniden tesis ediniz.
* “Ben sizden yakın akrabalarımı ve Ehl-i Beyt'imi sevmenizden başka herhangi bir ücret istemiyorum.”
* “Ben sizden size getirdiklerimin karşılığında [Allah için] birbirinizi sevmenizden ve O'na itaat ile yakınlaşmanızdan başka bir ücret istemiyorum.”
* “Ben sizden Al­lah'a sevgi beslemenizden ve itaat etmek suretiyle O'na yakınlaşmanızdan başka bir şey istemiyorum.”
Konumuz olan 23. ayet ile ilgili bir başka iddia da, Allah’ın, yaptığına karşılık Resulullah’a ücret istettiği, tebliğden karşılık beklettirdiği ve daha sonra da bu karardan caydığıdır. İbret için naklediyoruz:

Bazıları da “Ayet-i Kerime nesholmuştur” demişlerdir. Çünkü bu ayet Mekke'de inmiştir. Müşrikler Rasûlullah (sav)'a eziyet ediyorlardı. Bu­nun üzerine bu ayet inmiş ve Yüce Allah onlara Peygamber (sav)i sevmelerini, onun akrabalık bağını gözetmelerini emretmiştir. Mekke'den Me­dine'ye hicret edip Ensar onu barındırıp ona yardım edince, Yüce Allah da onu“Ben sizden bunun için herhangi bir ücret de istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir (Şuara/109, 127, 145, 164, 180) diyen diğer peygamber kardeşlerine katmayı murad edince, üzerine: “De ki: Ben sizden buna karşılık -akrabalıkta sevgiden başka- ücret istemem” buy­ruğunu indirdi. Böylelikle bu buyruk, hem bu ayet-i kerime ile hem de Yü­ce Allah'ın “De ki: Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum ve ben ken­diliğimden bir şeyler uyduranlardan da değilim (Sad/86)”; “Yoksa sen onlardan ücret mi istersin? Rabbinin verdiği rızk daha hayırlıdır (Mu'minun/23/72) ve “Yoksa sen onlardan ücret mi istiyorsun da bu neden­le onlar borçtan dolayı ağır bir yük altına mı girmişler? (Tur/40) buy­rukları ile nesholdu. Bu açıklamayı ed-Dahhak ile el-Huseyn b. el-Fadl yap­mışlardır. Ayrıca Cuveybir bunu ed-Dahhak ve İbn Abbas'tan da rivayet et­miştir. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Ayetin Nüzul Sebebi: 

Bu âyetin ne sebeple indiği hususunda (tefsir alimleri) farklı görüşlere sa­hiptirler. İbn Abbas dedi ki: Peygamber (sav) Medine'ye geldiğinde öyle bir­takım olaylarla karşı karşıya geliyor ve öyle birtakım hakları yerine getirmek durumunda oluyordu ki; elinde bulunanlar bunları yerine getirmeye yetmi­yordu. Bunun üzerine Ensar: “Şüphesiz Allah bu zat sayesinde si­zi hidayete iletmiştir. Ayrıca o sizin kardeşinizin oğludur. O elindeki imkânların el vermediği birtakım olaylarla ve yerine getirmek durumunda olduğu haklarla karşı karşıya kalmaktadır. Haydi, onun için bir mal toplayalım!” de­diler ve bunu yaptılar. Sonra da bu topladıkları malı götürüp ona verdiler, bunun üzerine bu ayet-i kerime nazil oldu.
el-Hasen de şöyle demiştir: Bu âyet-i kerime, Ensar ile Muhacir karşılıklı olarak öğünmeye koyulunca nazil olmuştur. Ensar: “Biz şunları yaptık” diye öğündü, muhacirler de Rasûlullah (sav)'a olan yakınlıkları ile öğündüler. Miksem'in İbn Abbas'tan rivayetine göre, o şöyle demiştir: “Rasûlullah (sav) bir­takım sözler kulağına gelince, bir hutbe irat etti ve Ensar’a şunları söyledi: “Sizler önceden zelil olup benim sayemde Allah sizi aziz kılmadı mı? Sizler önceden sapık olup benimle Allah sizi hidayete eriştirmedi mi? Sizler önce­den korku içerisinde iken benimle Allah sizi emniyete kavuşturmadı mı? Ni­çin bana cevap vermiyorsunuz?” Onlar, “Sana ne diye cevap verelim?” diye sor­dular. Şöyle buyurdu: “Diyebilirsiniz ki: Senin kavmin seni kovunca biz se­ni barındırmadık mı? Senin kavmin seni yalanlayınca biz seni tasdik etmedik mi?" Böylece onlara pek çok şey sayıp döktü. Bunun üzerine (Ensar) dizleri üzerlerine çöküp “Canlarımız ve mallarımız senindir” dediler: Bu sefer: "De ki: Ben sizden buna karşılık -akrabalıkta sevgiden başka- ücret iste­mem" buyruğu nazil oldu. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Peygamberlerin tebliğlerine karşılık hiçbir ücret istemedikleri, almadıkları birçok ayette açıkça bildirilmiştir:
Bir zamanlar kardeşleri Nuh onlara demişti ki: “Siz takvalı olmaz mısınız? Şüphesiz ki ben, sizin için güvenilir bir elçiyim. Artık, Allah’a takvalı davranın ve bana itaat edin. Ve buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak âlemlerin Rabbi üzerinedir. Artık, Allah’a takvalı davranın ve bana itaat edin!” (Şuara/109)

De ki: “Ben, buna karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum. Sadece ve sadece Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen kimseler istiyorum.” (Furkan/57)

De ki: “Benim sizden istediğim ücret; işte o sizin içindir [sizin Allah’a yaklaşmanızdır]. Benim ecrim ancak Allah'a aittir. Ve O, her şeye şahittir.” (Sebe'/ 47)

De ki: “Ben ona [Kur’ân'a] karşı sizden bir ücret istemiyorum. Ben yükümlülük getirenlerden [kendiliğinden bir şeyler uyduranlardan, külfet getirenlerden, başa iş çıkaranlardan] de değilim. (Sad/86)

 “Ey Resul! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun verdiği elçilik görevini iletmemiş [yerine getirmemiş] olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Allah kesinlikle, küfre batmış topluluğa doğru yolu göstermez.” (Maide/67)

Yukarıdaki ayetlerden de açıkça anlaşıldığı gibi, vahyin tebliğine karşılık ücret talebinde bulunmak caiz değildir. Nuh peygamberden Resulullah’a kadar hiçbir elçi, görevinin karşılığında ücret istememiş ve almamıştır:
Yusuf/104, Şuara/109, 127, 145, 164, 180, Sebe/47, Ya Sin/ 21, Sad/86, Yunus/72, Hud/29, 51, Şûra/23, Kalem/46, Tur/40 ayetlerinden de görmekteyiz ki, Rabbimiz hiçbir peygamberine yaptığı görev karşılığında herhangi bir ücret istetmemiştir. Dolayısıyla, peygamberimizin de kimseden herhangi bir ücret istemesi mümkün değildir. Buna, akrabalarının gözetilmesini, sevilmesini istemek de dâhildir. Zira netice itibariyle böyle bir istek de bir çıkardır, menfaat sağlamaktır.
Böyle olmasına rağmen, Şûra/23’tekiyakınlarda sevgi istiyorum” ifadesi, peygamberimizin yakınlarına, ehlibeytine sevgi duyulmasını istediği yolundaki asılsız rivayetlerin etkisiyle “yakınlarımı, ehlibeytimi sevmenizi istiyorum” şeklinde yorumlanmıştır. Hâlbuki ayette iyelik belirten herhangi bir zamir veya işaret yoktur. Bu ifade, “Allah’a giden yolu istemeniz, Allah’a yakınlık için sevgi oluşturmanız” anlamındadır. Aksi durum, yani peygamberimizin yakınları için bir talepte bulunması hâli ise mümkün değildir, zira böyle bir istek elçilik ilkelerine aykırı düşmektedir. Zaten ayetlerin siyak ve sibakı da hitabın hep kâfirlere olduğunu göstermektedir. Muhatap kâfirler olduğuna göre, onlardan bir karşılık, bir mükâfat beklemek de anlamsızdır. Çünkü kâfirler peygamberi kabul etmemekte ve onunla kıran kırana mücadele etmektedirler. Böylesi bir çekişmenin olduğu ortamda taraflardan birinin karşı taraftan kendi yakınlarının sevilmesini istemesi ise son derece mantıksızdır.
Elçilerin yaptıkları görev karşılığında herhangi bir ücret istememeleri, elçiliklerinin gerçek bir kanıtıdır. Zira elçiler görevlerini sadece hiçbir çıkar gözetmeden yapmakla kalmamakta, bunun da ötesinde, rahat hayatlarını bırakarak bütün işlerini terk etmekte; adlarının deliye, yalancıya, sihirbaza çıkmasına göğüs germekte; inanmayan yakınlarıyla ilişkilerinin kopmasını göze almakta ve üstüne üstlük bir sürü işkenceye de katlanmak zorunda kalmaktadırlar. Gerçek elçi olmayan birinin geçici çıkarları uğruna bütün bunları göze alması mümkün değildir. Tam aksine, gerçek elçi olmadığı hâlde bu yolla hükümdar ve önder olmak için hareket eden bir kişi, toplumun hoşuna gitmek için onların geleneklerini, önyargılarını kabullenir ve bunlardan yararlanma yoluna gider. Oysa Kur’an’dan öğrendiğimize göre, peygamberimiz sadece bu tür önyargıları kökünden baltalamakla kalmıyor, aynı zamanda kabilesinin Arabistan putperestleri üzerinde etki ve egemenlik kurmalarını sağlayan ana unsuru da yerle bir ediyordu. H.Yılmaz

 

Bu cümlede şiddetli bir sitem vardır. Adeta şöyle söylenmektedir: "Ey Nebi! Bunlar o derece küstahlaşmışlardır ki, senin durumunda olan bir insana iftira etmektedirler. Onlar sana iftira atmakla yetinmedikleri gibi, seni bir kitap uydurmakla suçluyor ve böylece Allah'a da iftira atıyorlar."
Yani, "Böylesine bir iftirayı sırf kalbleri mühürlendiği için atıyorlar. Şayet Allah dilerse, senin de onlar gibi kalbini mühürleyebilir, ancak seni onlardan ayırması Allah'ın bir lütfudur." Bu ifade ile, Hz. Peygamber'e (s.a) iftira atanlarla gizli bir şekilde alay ediliyor. Yani, "Ey Nebi! Onlar seni kendi seviyelerinde kabul etmektedirler. Kendi çıkarları için nasıl yalan, iftira ve hileye başvuruyorlarsa, senin de onlar gibi kendi çıkarın için bir yalan uydurduğunu ve sonra da Allah'a nispet ettiğini zannediyorlar. Fakat Allah'ın, kafirlerin kalbini mühürlediği gibi senin kalbini mühürlememesi onun bir lütfudur.
Yani, kötülüğün daim olmaması ve sonuçta Hakkın galip gelmesi Allah'ın bir sünnetidir. Bu yüzden Ey Nebi! Sen onların yalan ve iftiralarına aldırmadan yapmakta olduğun işe devam et. Sonunda hak yerini bulur. Bu yalan, iftira ve hileler kaybolur gider.
Yani, Allah onların sana karşı çıkmalarının ardındaki gerçek niyetlerini iyi bilir. Mevdudi

Bu ayette de yine müşriklerin “Kur’an’ı Muhammed’in kendisi uydurdu” şeklindeki ithamlarına cevap verilmiştir. Böyle olmadığı, Peygamber’in böyle bir şey yapmaya teşebbüs etmesi halinde Allah’ın onun kalbini de mühürleyeceği, o zaman onun da müşriklerden bir farkının kalmayacağı; Peygamber’in Allah adına kendisinden ortaya hiçbir şey atamayacağı, Allah’ın buna kesinlikle izin vermeyeceği sert ifadeler ile bildirilmiştir.

Eğer o [elçi; Muhammed] bazı sözleri Bizim sözlerimiz olarak ortaya sürseydi,
Kesinlikle ondan sağ elini koparırdık [tüm gücünü alırdık].
Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik.
Sizin hiç biriniz ona siper de olamazdınız.” (Hakka/44-47)  H.Yılmaz

. Bir önceki ayetin hemen akabinde "tevbe edilmesi" için çağrıda bulunulmaktadır. Bu usluptan ortaya şöyle bir anlam çıkmaktadır. Yani, "Ey zalimler! Sizler Hak bir Nebi'ye karşı çıkmakla Allah'ın azabına daha çok müstehak olmaktasınız. Fakat şimdi yaptıklarınızdan vazgeçer, tevbe ederseniz eğer, Allah da sizleri affeder. "Tevbe", kişinin yaptığı kötülükten utanması, pişman olması ve yaptığı kötülükten vazgeçerek bir daha yapmamaya karar vermesidir. Ancak yapılan kötülüğü telafi etmeye çalışmak da, samimi bir tevbenin gereğidir. Fakat telafi etmek mümkün değilse, tevbe eden kişi Allah'dan af diler ve ne kadar iyilik yapmak mümkünse o kadar iyilik yapar ve böylece önceden işlediği suçları temizlemeye çalışır. Şayet "tevbe"nin gayesi Allah'ın rızasını kazanmak değilse o, "tevbe" değildir. Çünkü bir kötü işten ve davranıştan vazgeçmek Allah'ın "tevbe" hakkında yaptığı tarife uymaz. Kısaca "tevbe" Allah rızası için kötü bir işi yapmayı terketmektir. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz Kendisini tövbeleri kabul eden, kullarının kötülüklerini affeden, iman edip salihatı işleyenlere icabet eden, onları yaptıklarının kat kat fazlasıyla ödüllendiren olduğunu bildirerek kullarını umutlandırmakta ve teşvik etmektedir. Buna rağmen nankörlük edenleri ise kendilerine ulaşacak şiddetli bir ceza ile uyarmaktadır.

Kim bir kötülük işler yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah'tan bağışlanma dilerse, Allah'ı çok bağışlayıcı ve çok merhametli bulur. (Nisa/110)

Ve kullarım, sana Benden sordukları zaman; biliniz ki şüphesiz Ben çok yakınımdır. Bana dua edince, duacının duasına cevap veririm. O halde reşit olmaları için onlar da Bana karşılık versinler ve bana inansınlar. (Bakara/186) H.Yılmaz

Bu pasaj, önceki ayette geçen, “Allah iman edip doğru ve yararlı işler yapanların dileklerini kabul eder” ifadesi ile bağlantılı olup onu açıklayıcı niteliktedir. Bu ifade, ilk bakışta, birçok zalimin mutlu ve müreffeh olduğu, buna karşılık birçok iyi insanın da yoksulluk ve sıkıntı içinde kıvrandığı gerçeğine ters gibi görünmektedir. Ancak yukardaki ayet, bu itiraza cevap verirken, insanın yaratılış gereği “daima daha fazlasını istediği”ne (bkz. 102:1), bunun da onu “ne zaman kendisini yeterli görse çabucak azdırdığı”na (bkz. 96:6) işaret eder. Kur’an, bu eğilimi dengelemek için Allah'ın iyilere -ve aynı zamanda, kötülük yapanlara- vereceği “karşılığın”, mutlaka, her şeye rağmen insan varlığının ilk ve kısa bir safhasını oluşturan bu dünyada değil, ancak öteki dünyada tam olarak ortaya çıkacağını tekrar tekrar vurgulamaktadır. M.Esed

Burada, Allah'ın, Kureyşlilerin dikkatini şu noktaya çekmeye çalıştığı anlaşılıyor: "Sizler bir Kayser veya Kisra görseniz, kendinizin küçük bir tüccar kabileden başka bir şey olmadığınızı anlarsınız. Sizlere diğer Araplardan biraz daha fazla imkan verdiğimiz için böbürleniyor ve Muhammed b. Abdullah'a (s.a) tabi olmayı onur kırıcı kabul ediyorsunuz." İşte bu yüzden, "Demek ki bu zavallılara gerçek bir güç vermiş olsaydık, kibirlerinden patlayacaklardı. Bunun için onlara haddi aşmasınlar diye sınırlı bir güç verdik." demektedir. Aynı konuya çeşitli ayetlerde, farklı usluplarla değinilmiştir. Bkz. Tevbe: 68-70, Kehf: 32 ve 42, Kasas: 76 ve 82, Rum: 9, Sebe: 34-36, Mü'min: 82-85. Mevdudi

Bu ayetler, 26. ayetteki “Ve O, iman edip salihatı işleyenlere icabet eder ve onlara lütfundan daha fazlasını verir” açıklaması bağlamında zihinlerde oluşan “Peki ama müminler niçin sıkıntı içindeler?” tarzındaki soruya cevap niteliği taşımaktadır.

Ayetin Nüzul Sebebi:

Bu ayetin nüzulü ile ilgili olarak şöyle denilmiştir: Ayet, Suffe ehlinden bir takım kimselerin geniş rızk sahibi olmayı temenni etmeleri üzerine inmiş­tir. Habbab b. Eret dedi ki: “Ayet bizim hakkımızda indi. Biz Nadiroğulları, Kureyza ve Kaynuka oğullarının mallarına baktık, o mallara sahip olma­yı temenni ettik. Bunun üzerine bu ayet indi. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

“Bu buyruk, Mekke ehline sonunda ümit kesinceye kadar yedi yıl süre ile yağmur yağmaması, sonra da Yüce Allah'ın yağmuru yağdır­ması üzerine inmiştir. (Mukatil)

Yüce Allah şayet müminlere çok şeyler vermiş olsaydı, onlar yine ondan daha fazlasını isteyecek­lerdi. Belki de zenginleşmeleri yüzünden azacaklardı, taşkınlık yapacaklardı. İnsanoğlu, karakteri gereği, bir zenginlik ve iktidar elde ettiğinde büyüklenir, büyüklük taslar. Ama bir sıkıntı, bir bela ve istenmeyen bir durumun içine düştüğünde yıkılır, mahzunlaşır, Allah’ı hatırlar.

Hayır, hayır! Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendi­ni yeterli gördüğünde [zengin olduğuna inandığında], kesinlikle azar [tuğyan eder]. (Alak/6-8)

Çoğaltma yarışı sizi eğlendirip oyaladı. (Tekasür/1)

Ve Biz insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman onunla şımarırlar. Ellerinin önceden yaptığı şeyler sebebiyle kendilerine bir kötülük isabet ederse, hemen onlar umutsuzluğa düşerler. (Rum/36)

Ve Allah rızk konusunda kiminizi kiminize fazlalıklı kılmıştır. Kendilerine fazlalık verilenler, kendi rızklarını sağ ellerinin malik olduklarına, hepsi onda eşit olmak üzere vermezler. O halde bunlar Allah’ın nimetini bilerek inkâr mı ediyorlar? (Nahl/71)

Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık Biz. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik. Ve Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır. (Zuhruf/32) H.Yılmaz

Hayat kaynağı yağmur sembolüne yapılan bu atıf, daha önce geçen “O, [rahmetini] gereği kadar dilediğince ihsan etmektedir” ifadesi ile bağlantılıdır ve bir sonraki ayette geçen, bütün varlıklar âleminin Allah'ın varlığının, etkinliğinin ve aynı zamanda hayatın öteki dünyadaki devamlılığının görünen bir “işaret”i veya “tecelli”si olduğu ifadesine bir giriş mahiyetindedir. M.Esed

Burada "veli" ile mahlukatının tüm ihtiyaçlarını karşılayan ve onlara vekil olan "zat" kastolunmaktadır. Mevdudi

Lafzen, “ikisi üzerinde”. “Gökler ve yer” ifadesi, Kur’an'da, her zaman evrenin bütünlüğünü göstermektedir. M.Esed

Burada, hayatın sadece dünyada değil diğer gezegenlerde de olduğuna işaret olunuyor.Yani, Allah bunları yapmaya nasıl muktedir ise, aynı şekilde toplamaya da muktedirdir. Dolayısıyla "Kıyametin gelmeyeceği ve gelip gidenlerin tekrar toplanmayacağı" düşüncesi yanlıştır. Mevdudi

Bu ayet de Rabbimizin Kendisini tanıttığı ayetlerdendir. Gökleri ve yeryüzüyle tüm evreni yaratması, en küçüğünden en büyüğüne kadar yeryüzünü sayısız canlılarla donatması, işlerliğe koyduğu fiziksel, biyolojik yasalarla evrende mükemmel işleyen mucizevî sistemler kurması, Yüce Allah’ın varlığının, ilminin, kudretinin delillerindendir. Ayet, Rabbimizin yarattığı tüm varlıkları kontrolü altında tuttuğu, onları hiçbir zaman kendi hallerine bırakmadığı mesajını vererek sona ermektedir.
Ayetteki “dabbeh [canlılar]” ifadesi hem şekilleri, renkleri, dilleri, tabiatları, cins ve nevileri farklı olan insan, fil, balina gibi büyük canlıları, hem de bakteri ve virüs gibi mikro canlıları kapsamaktadır.

Ve O, kendilerine binesiniz, hem de ziynet olsun diye atları, katırları ve eşekleri yarattı. Ve şimdi bilmediğiniz şeyleri yarattı. (Nahl/8)

Ayetteki “o ikisinde [göklerde ve yerde] her dâbbehden/canlıdan türetip yayması”ifadesi, kanaatimizce hayatın sadece dünyada değil, diğer gezegenlerde de olduğuna işaret etmektedir. H.Yılmaz

Çok sık tekrarlanan bu ifade, insanın bu dünyada yaptıklarını ve bilinçli tavırlarını anlatan Kur’ânî bir mecaz olup, bu eylem ve tavırların kişinin ruhî karakterinin bir “ürünü” olduğu ve bu sebeple öteki dünyadaki hayatın niteliği üzerinde tartışılmaz bir etki yaptığı gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu ikinci hayat yeryüzündeki hayatın organik bir devamı olduğundan, insanın daha sonraki manevî gelişme ve olgunlaşması, yahut tersine, bunalımı ve sıkıntısı -sembolik olarak Allah'ın “mükafat”ı ve “azab”ı, yahut “cennet” ve “cehennem” olarak tanımlanmıştır- kişinin daha önceden “kazandığı”na bağlıdır ve onun bir sonucudur. M.Esed

. Burada tüm insanlara gelen musibetler değil, Mekke'deki kafirlere gelen musibetler kastolunmuştur. Yani şöyle denilmektedir: "Şayet Allah sizleri her işlediğinizden ötürü hemen cezalandıracak olsaydı, şimdiye kadar sizlerden hiçbiri hayatta olmazdı. Fakat bu musibet, (muhtemelen Mekke'deki kıtlığa işaret ediliyor) belki yola gelirsiniz diye sizler için bir uyarı niteliği taşımaktadır. İsyan ettiğiniz Allah'ın karşısında ne kadar çaresiz, ne kadar aciz olduğunuzu biraz olsun düşünün. Oysa sizler Allah'tan başkasını "veli" olarak kabul ediyor ve onların sizleri kurtaracağını zannediyorsunuz. Aslında sizleri Allah'tan başka hiçbir güç kurtarmaya muktedir değildir."

Hemen bu noktada, Allah'ın halis mü'minler üzerindeki kanununun farklı olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü mü'minlere gelen musibet ve sıkıntılar, onların günah, hata ve sıkıntılarının keffaretidir. Nitekim bir hadiste şöyle denmiştir: "Müslüman, bir sıkıntı, dert, gam, keder ve zahmet çekse, hatta ayağına bir diken bile batsa, Allah bunu onun yaptığı bir günaha keffaret olarak kabul eder" Allah'ın dini için çalışıp-çabalayan kimsenin karşılaştığı sıkıntılar, onun sadece günahlarına keffaret olmakla kalmaz, bunun yanısıra Allah indindeki derecesi de yükselir. Dolayısıyla hak yolda olan bir insanın sıkıntılarla karşılaşıyor olmasını, o kimsenin günahlarının cezası şeklinde telakki etmek çok yanlıştır. Mevdudi

“MUSİBET” SÖZCÜĞÜYLE KASTEDİLEN NEDİR?

 Ayette geçen “musibet” sözcüğünü dünya ve ahiretteki musibetlerin tümü olarak anlamak mümkündür. Ağrılar, acılar, hastalıklar, kıtlıklar, boğulmalar, yıldırım çarpması, kısaca hoşa gitmeyen her şey dünyadaki musibetlerdendir. Bu musibetlerin insana amellerinin tam karşılığı olarak verilmiş cezalar olduğu düşünülmemelidir. Bunlar uyarı amaçlı olarak tattırılmış nahoş durumlardır.
Ayetteki “kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzünden” ifadesi, her musibetin işlenen kötü bir davranışa karşılık tattırılmış bir ceza olduğu şeklinde değerlendirilebileceği gibi, insan edimlerinin fiziksel, biyolojik ve toplumsal yasaları harekete geçirdiği; insana acı veren olayların arkasında da yine bu yasaları harekete geçiren insan edimlerinin olduğu şeklinde de değerlendirilebilir. Çünkü Rabbimiz bizi fiziksel, biyolojik ve toplumsal yasalarla çevrelediği bir dünyada yaşatmaktadır. Bu yasalar, kendilerini harekete geçiren insan edimlerine anında veya belirli bir süre içinde cevap verecek şekilde düzenlenmiştir. Mesela hastalık denen musibet, ille de kula verilmiş bir ceza olarak değil, kulun biyolojik yasaları harekete geçiren kusurlu yaşam tarzının bir sonucu olarak da değerlendirilebilir. Böyle değerlendirildiği takdirde, Rabbimizin insanları musibetlerle sınaması, insanların Rabbimiz tarafından bu musibet türlerini üreten fiziksel, biyolojik ve toplumsal yasalarla çevrelenmiş olduğu anlamına gelir. Çünkü insana acı veren musibet nitelikli olay ve olgular Allah’ın yaratışındaki kusurlar değildir. Allah dileseydi bütün bu acı veren musibetlerin gerçekleşmeyeceği bir evrensel düzen de kurabilirdi. Bu nedenle, “Allah’ın sınaması” olgusunu, O’nun insanı musibetlerle denemeye elverişli bir dünyada yaşatması olarak da anlayabiliriz. Dolayısıyla, insan bir iş yapar, bu işin karşılığında da evrensel etki-tepki yasası yürürlüğe girer. Buna şöyle bir örnek verilebilir: Bir toplum, kendi içindeki yoksulları koruyup gözetmezse, buna tepki olarak toplumsal yasalar tetiklenir, insanlar arasında kıskançlık, gerginlik, huzursuzluk başlar. Fuhuş, hırsızlık, derbederlik gibi olaylar yaygınlaşarak toplumu tehdit eden bir musibete dönüşür. Böylece bir toplum, kendi elleriyle işlediği bir kusurun karşılığını bir ölçüde tatmış olur.

Dönmeleri için; insanların elleriyle kazandıkları yüzünden, yaptıklarının bir kısmını onlara tattırmak için karada ve denizde fesat/kargaşa çıktı. (Rum/41)

Esas musibet ise amele bire bir denk olacak olan ahiret musibetleridir:

Eğer sabrederseniz ve takvalı davranırsanız, evet [sizi Rabbiniz destekler]. Ve eğer onlar, ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size işaretlenmiş/ eğiten/gönderilmiş beş bin melekle yardım eder. (Al-i Imran/25)

O [Bu iş], Sizin kuruntularınızla ve Ehlikitab’ın kuruntularıyla değildir. Kim kötülük yapan onunla cezalandırılır. Ve o kendisi için Allah’ın astlarından bir Yakın Kimse ve bir yardımcı bulamaz. (Nisa/123)

Ve iman edenler, zürriyetleri de iman ile kendilerine tâbi olanlar; işte Biz, onların zürriyetlerini de kendilerine kattık. Kendilerinin amellerinden bir şey eksiltmedik. Herkes kendi kazandığıyla rehindir. (Tur/21)

Sonra da Yahudileşen kimselerden olan zulüm, onların birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları halde faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış temiz şeyleri haram kıldık. Ve onlardan kâfir olanlara can yakıcı bir azap hazırladık. (Nisa/160, 161)

Denizde dağlar gibi akıp gidenler de O'nun ayetlerindendir. Eğer O dilerse rüzgârı durdurur da giden gemiler denizin sırtında duruverirler. Şüphesiz bunda tüm çok sabreden ve çok şükreden kimseler için nice ayetler vardır. Yahut O [Allah], onların kazandıkları şeyler sebebiyle onları [gemileri] helâk eder. Birçoğunu da bağışlar. Ve ayetlerimiz hakkında mücadele edenler kendileri için kaçacak bir yer olmadığını bilirler. (Şura/32- 35)

Ayetteki “O da çoğunu affediyor” ifadesinden anlıyoruz ki, Rabbimiz insanların birçok kusurunu da rahmeti gereği dikkate almamakta, yürürlüğe koymamaktadır

Ve eğer Allah, kazanmakta oldukları şeyler dolayısıyla insanları sorgulayıp cezalandıracak olsaydı, onun sırtında [yeryüzünde] hiç bir dabbehi [canlıyı] bırakmazdı. Velâkin onları, adı konmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Sonunda ecelleri geldiği zaman da artık şüphesiz Allah kendi kullarını en iyi görendir. (Fatır/45)

Şüphesiz Biz,  emaneti [güvenliği, düzeni, dengeyi] göklere, yere ve dağlara yaydık da, onlar, onu taşımaya yanaşmadılar, ondan [güvenliğin, düzenin, dengenin alıp götürülmesinden] korktular. Ve onu insan taşıdı. Şüphesiz o [insan], çok zalim ve çok cahildir. (Ahzab/72)  H.Yılmaz

Ayetin siyâk ve sibâkından anlaşılacağı gibi âyet terimi (lafzen, “işaret” yahut “[ilahî] mesaj”) bu örnekte “kıssa”/“temsîl” anlamında kullanılmıştır. (Bkz. sonraki not.) M.Esed

Burada "Sabır" kavramı, "İnsanın kendi nefsini kontrol altında tutması, her halukârda Allah'a ibadet etmesi ve imanının üzerinde ısrarla diretmesi" anlamında kullanılmıştır. Yani kişinin iyi günlerinde Allah'ı unutup isyan etmemesi ve başkalarına zulmetmemesi gerekir.
"Şükr" kavramı ise burada, "insanın başarıya ne kadar erişirse erişsin, başarısını kendi marifeti kabul ederek kibirlenmemesi, bilakis onu Allah'ın bir lütfu sayması ve kötü günlerde dahi Allah'ın nimetlerine hamd etmesi" anlamında kullanılmıştır. Yani kişi iyi ya da kötü her halukârda Allah'a şükretmelidir. M.Esed

Yani, işledikleri kötülükler yüzünden. Yukarıdaki pasajın öteki dünyadaki üç muhtemel seçeneğe temsîlî bir atıf olduğuna inanıyorum: ruhsal gelişme ve mutluluk (deniz üzerinde serbestçe gezen gemiler), ruhsal donuklaşma/durgunluk (deniz yüzünde hareketsiz duran gemiler ile sembolize edilmekte); manevî çöküş ve azap ise (yok olma/yok etme kavramında özetlenmektedir). Bu üç seçeneğin ikincisi 7:46'da ve devamında dile getirilen ve buna ait 37. notta açıklanan ârâf'ta (‘ale'l-a‘râf) olanların durumuna işaret etmektedir. M.Esed

Kureyşliler, ticaret amacıyla Hindistan'a ve Afrika'nın sahil ülkelerine kayık ve gemilerle yolculuklara çıkıyorlar ve sürekli tufan ve fırtınanın çıktığı Kızıl Deniz'den geçiyorlardı. Tufan ve fırtınanın yanısıra, denizin altında bulunan kayalara her an çarpıp parçalanma tehlikesi sözkonusuydu. İşte Allah burada, Kureyşlilerin hergün görüp karşılaştıkları manzaraların bir tablosunu çizmektedir. Mevdudi

Yani, bu dünya, bir insanın şımararak böbürlenmesini gerektirecek bir şey değildir. Örneğin bir kimsenin ne kadar çok malı ve serveti olursa olsun, kendisinin belli bir miktarın üstünde onlardan istifade etmesinin mümkün olmadığı gibi, o kimse herşeyini bu dünyada bırakarak ayrılır ve buradan elleri boş gider. Dolayısıyla bu gerçeği idrak eden bir kimse, artık şımarıp böbürlenmez.
Yani, bu gerçek servet (cennet) daha hayırlı ve daha süreklidir. Üstlik bu servette bir eksiklik te olmayacaktır.
'Tevekkül" burada imanın bir cüzü olarak nitelenmekte ve ahiretin kazanılmasının bunun başarılmasıyla mümkün olacağı ifade edilmektedir. Tevekkül şu anlamlara gelir:
Birincisi, insanın, Allah'ın yol göstermesine (hidayetine) tam bir teslimiyetle güvenip, dayanması ve O'nun tüm hakikatı bildiğine inanmasıdır. Ahlâki kaideler, helâl ve haramın sınırları, yeryüzünde yaşamanın kural ve prensipleri, kısaca Allah'ın koyduğu tüm kanunların hak olduğunu bilmek ve onları uygulamakla insan felaha ulaşır.
İkincisi, insan Allah'tan başkasına tevekkül etmemeli, kendi kuvvet, kabiliyet ve imkanlarına güvenmemelidir. Ancak insan dünyada da, ahirette de başarının sadece Allah'ın yardım ve inayetiyle olacağına inanmalıdır. Bir kimsenin Allah'ın yardım ve inayetini elde edebilmesi için de, ancak O'nun için çalışması ve O'nun koyduğu kurallara uyması gerekir.
Üçüncüsü, Allah'ın va'd ettiği şeyler, ancak Allah'a tevekkül edip, iman eden ve salih amel işleyen kimseleredir. Tevekkül eden kimseler, batıl yollarda ne kadar çok çıkarları olursa olsun, yine de o yolları terk eder ve Allah'a tevekkül edip, Allah'ın helâl yollarında rızıklarını ararlar, bu yüzden sıkıntılarla karşılaşsalar bile hak yolda yürümekte ısrar ederler. İşte bundan, iman ile tevekkülün birbirlerine ne kadar bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Sadece iman ettiğini söylemek, ancak, Allah'a tevekkül etmeden ve helâl haram sınırını hesaba katmadan rızık kazanmaya çalışmak, Allah'ın yukarıdaki va'dini elde etmeye yetmez. Mevdudi

İzah için bkz. Nisa an: 53-54, En'am an: 130-131, Nahl an: 89, Necm an: 32.
Yani, onlar öfkeli değil, sakin bir mizaca sahiptirler, kinci değildirler, Allah'ın kullarının noksanlıklarına göz yumarlar. Ve öfkelendiklerinde öfkelerini bastırırlar. Bu özellik, imanın en önemli vasıflarından birisidir ve Kur'an da övülmüştür. (Bkz. Al-i İmran: 134) Ayrıca, Hz. Peygamber'in (s.a.) başarı kazanmasındaki en mühim amillerden biri olma keyfiyetine haizdir. (Bkz. Al-i İmran: 159) Hz. Aişe'den (r.a) şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Rasulullah hiçbir surette nefsi için intikam alma yoluna gitmemiştir. O sadece, Allah'ın hududlarına tecavüz eden kimselere ceza vermiştir." (Buhari, Müslim)  Mevdudi

Gerçek müminlerin bu özel vasıfları -ki Hz. Peygamber'in arkadaşları tarafından o kadar önemsenmiştir ki, bu sureyi daima “şûrâ” anahtar kelimesi ile anmışlardır- ikili bir anlama sahiptir: birinci olarak, Kur’an'ın bütün izleyicilerine bir tek topluluk (ümmet) içinde bir araya gelmelerini hatırlatmakta; ikinci olarak da, toplumu ilgilendiren bütün işlerini aralarında danışma ile yürütmeleri gerektiği prensibini koymaktadır. (Bu prensibin politik sonuçları için bkz. State and Government, s. 44 vd.)

Bkz. 2:3, not 4. Toplumsal bütünlük ve danışma/katılım çağrısının hemen ardından gelmesi sebebiyle “başkaları için harcama” burada genel bir sosyal adalet yüklemi taşımaktadır. M.Esed

Kuranın, insanlık için en önemli yol göstermelerinden biri, bu ayette işaret buyurulduğu üzere, "insanların aralarındaki işleri danışma yoluyla halletmeleri" öğüdüdür. İslam doğuşundan beri evrenselliğe adanmış ve etnik köken, aşiret, kabilecilik, ırk ve mezhep veya uygarlık ayırımı aranmadan ve gözetilmeden tüm insanlığa önerilmiş bir dindir. Fakat arapların İslam öncesi kabilecilik ve aşiretcilik ile idare edilmeleri, böyle bir toplum geleneği ve bu toplumda yaşayan insanların zihinsel düşünceleri, süregelen Kuran ve Peygamber düşmanlıkları, Hz. Peygamberin vefatından kısa süre sonra tekrar hortlatıldı, ilerleyen yüzyıllarda, halifeciliğe ve mezhepciliğe dönüştü. Kavgalar sürdü ve araplar, ne İslamın bu "danışma" öğüdünü, ne de tüm milletlere uygulanabilir ve uyarlanabilir evrensel kurallarla yönetilen bir çoğunluğu kavrayamadılar. İslamın kendi örf ve adetlerine, geleneklerine uyarladılar, kutsallaştırdılar ve Arap olmayan milletlere, kendi şeyhlik, aşiretçilik ve kırallık yönetimlerine, İslami bir kisve giydirerek mezhepçilik ve halifecilik adı altında "İslam sistemi" "İslam Şeriati" diye sundular. Kendileri de krallık ve şeyhlik yönetimlerine devam ettiler. M.Sağ

Kafirler için, "kolay yutulur lokma" olmayışları, mü'minlerin en önemli özelliklerindendir. Onların yumuşak huylu ve affedici bir karaktere sahip olmaları, "zayıflık" olarak nitelenemeyeceği gibi, İslâm'ın mü'minlere münzevî rahipler gibi yaşamalarını öngördüğü de söylenemez.
Müslümanın yüceliği, galip geldiğinde dahi intikam alıcı olmayıp, affedici oluşundandır. Onlar, müstazafların hatalarına göz yumarlarken, müstekbirlere karşı cesurdurlar ve onların önünde boyun eğmezler. Öyleki onlar mü'minleri, karşılarında çelik gibi sert bulurlar. Mevdudi

Bu ayet gurubunda Rabbimiz, lütfuna mazhar olan müminlerin özelliklerini sayarak kendi katındaki nimetlerin müminler için dünya nimetlerinden, tüm kazanımlarından daha hayırlı ve kalıcı olduğunu bildirmektedir.
Rabbimizin övgüsüne mazhar olan müminler şu özellikleri taşıyanlardır:
* İman etmiş ve sadece Rablerine tevekkül eden kimseler
* Günahın büyüklerinden ve hayâsızlıktan kaçınan ve öfkelendikleri zaman bağışlayan kimseler
* Rablerinin çağrısına cevap veren kimseler,
* Salâtı ikame eden kimseler,
* İşleri de kendi aralarında Şura [görüşme, danışma] olan kimseler,
* Rızıklandırıldıkları şeylerden infak eden kimseler
* Kendilerine bağy [bir zulüm ve saldırı] isabet ettiği zaman birbirleriyle yardımlaşan/ intikam alan kimseler.

Bu ayet gurubunda, dünyadaki zenginlik ve bolluğun, makam ve mevkiin ancak geçip giden basit hayatın bir geçimliği olduğu; dolayısıyla onunla övünmemek, ona bel bağlamamak gerektiği mesajı verilmektedir. Bu ayet gurubunun inişiyle ilgili olarak klasik kaynaklarda bazı kişilerin adları verilmişse de, Rabbimizin beyanı genel olup tüm zamanlardaki insanlara yöneliktir.

BÜYÜK GÜNAHLAR [GÜNAH-I KEBÂİR]

Büyük günahların neler olduğu, bazı rivayetlere dayanılarak yapılan içtihatlar doğrultusunda aşağıdaki gibi belirlenmiştir:
* Haksız yere adam öldürmek
* Zina etmek
* İffetli bir bayana kötülük isnat etmek
* Savaşta, hücum anında cepheden kaçmak
* Sihirbazlık yapmak
* Yetim malını yemek
* Müslüman ana-babaya asi olmak
* Faiz yemek
* Hırsızlık yapmak
* Alkolik olmak, aklı işe yaramaz hale getirmek
* Emredileni yapmamak, yasakları yapmakla aileye karşı istikameti terk etmek
* Küçük sayılmasına rağmen ısrarla, devamlı yapılan her türlü küçük günah
* Şirk

Sıralamanın sonunda yer alan “şirk” bir günah değil, kâfirliğin ta kendisidir. Günah, imanlı insanların yaptıkları kusurlu davranışlara denir. Bu nedenle “şirk”in günahlar arasında sayılması yanlıştır.
Bize göre “büyük günah”, Rabbimizin Kur'an'da, önüne “büyük” sıfatı eklediği suçlardır. Bu suçlar tespitlerimize göre şunlardır:

* Haram Ay'da savaşmak:

Sana Kutsal Ay'dan, bu ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: “Onda [o ayda] savaşmak büyüktür [büyük günahtır], …” (Bakara/217)   

Haram aylar, Hacc yapılan ve Arap geleneğine göre savaşın yasak olduğu aylardır. Bu ayeti “işaret”, “delâlet” ve “iktiza” anlamlarını dikkate alarak günümüze uyarlarsak “büyük günah”ın uluslararası eğitimin, öğretimin, bilim alış verişinin ve ticaretin yollarını güvensiz hâle getirmek ve engellemek olduğu söylenebilir.

* Yetim malı yemek:

Ve yetimlerinize mallarını verin. Temizi pise değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak yemeyin. Bunu yapmak kesinlikle büyük bir suçtur. (Nisa/2)

Bu ayetin günümüz şartlarındaki direktiflerinden birisi de “Kamu mallarının talan edilmemesi ve kamu geliri olan verginin kaçırılmaması”dır. Çünkü bugün yetimin velisi ve hamisi kamudur.

* Rızk endişesiyle çocukların öldürülmesi:

Ve yoksulluk kaygısıyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onları ve sizi biz rızıklandırırız [besleriz]. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır. (İsra/31)

Bu ayet, bugüne kadar Arapların kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeleri ve erkek çocuklarını putlara kurban etmeleri şeklinde açıklanmıştır. Hâlbuki ne kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi, ne de erkek çocuklarının putlara kurban edilmesi ayetin vurguladığı yoksulluk kaygısı ile yapılmış eylemlerdir. Bu ayetin “yoksulluk kaygısı” vurgusu göz önüne alındığında, günümüz için işaret ettiği “büyük günah”, bize göre yoksulluk bahanesiyle geç dönemde yaptırılan kürtajlar ve yine yoksulluk bahanesiyle erkek veya kız çocukların eğitim ve öğretimden mahrum bırakılmaları suretiyle geleceklerinin karartılmasıdır.

* Kişinin yapmayacağı şeyi “yapacağım” demesi:

Ey inananlar! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında gazap bakımından büyüdü [büyük bir suç, günah olarak belirlendi]. (Saff/2 - 3)

Bu ayetteki direktifler, her ne kadar ayetlerin iniş sebebi olarak gösterilen Uhud savaşında cepheden kaçanları muhatap alır gözükse de, tüm yalan taahhütte bulunanları, yapmayacağı halde “yapacağım” diyerek kendilerine inanan ve güvenen insanları kandıranları, sözlerini yerine getirmeyerek insanları hayal kırıklığına uğratanları muhatap almaktadır. Bu tipler, hatırlanacağı üzere Nass suresinde “Neffasati fi’l-ukad [sözleşmelerine tükürenler]” olarak nitelenmişti.

MÜMİNLERİN TAŞIDIĞI DİĞER ÖZELLİKLER

Rabbimiz, razı olacağı kul tipini Kur’an’da şöyle tanımlamaktadır:

Ve Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman “Selâm!” derler.
Onlar [Rahman’ın kulları], Rabblerine secdeler ve kıyamlar ederek gecelerler.
Ve onlar [Rahman’ın kulları]; “Rabbimiz! Cehennem azabını bizden sav! Doğrusu onun azabı daimî bir helâktir. Orası cidden ne kötü bir karargâh, ne kötü bir ikametgâhtır!” derler.
Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], harcadıklarında israf etmezler, sıkılık da etmezler ve bu ikisi arasında bir denge olmuştur.
Ve işte o kişiler [Rahman’ın kulları], Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarmazlar. Allah’ın haram kıldığı canı öldürmezler. -Ancak Hakk ile öldürürler.- Zina da etmezler. -Ve kim bunları yaparsa, günahla karşılaşır. Kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada, alçaltılarak sürekli olarak kalır. Ancak tövbe eden, iman eden ve salihi işleyenler müstesna. İşte Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir. Ve her kim tövbe eder ve salihi işlerse, kesinlikle o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.-
Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler.
Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], kendilerine Rabblerinin ayetleri hatırlatıldığında ise, onlar üzerine sağırca ve körce yıkılmazlar [davranmazlar].
Ve o kişiler [Rahman’ın kulları], “Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden göz aydınlığı olacaklar ihsan et. Ve bizi muttakilere önder kıl!” derler.
İşte onlar [Rahman’ın kulları], sabretmelerine karşılık ğurfede [cennetin en yüksek makamlarında], orada ebedî kalacaklar olarak mükâfatlandırılacaklar, orada hürmet ve selâmla karşılanacaklardır -orası ne güzel bir karargâh ve ne güzel bir ikametgâhtır!- (Furkan/63- 76)

Kızgınlık Halinde Bağışlamak:

Rabbinizden olan mağfiret ve eni göklerle yer kadar olan cennete [kavuşmak için] yarışın; o, muttakiler için hazırlanmıştır.Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar [daki hakların]dan bağışlama ile [vaz] geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever. (Al-i İmran/133, 134)

Salâtın İkamesi:

 Bu ifade bilindiği gibi “namazın dosdoğru kılınması” olarak çevrilegelmiştir. Bizim çalışmalarımızı izleyenler bilirler ki, buradaki salât “sosyal destek” demektir. “Salâtın ikamesi” de “sosyal destek kurumlarının kurulması ve sürekli ayakta tutulması” demektir. Namaz başka ayetlerle farz kılınmıştır.

Şura:

Rabbimiz ayetinde övdüğü müminleri “-İşleri de kendi aralarında Şura [görüşme, danışma]  olan kimseler” olarak nitelemiş ve “Şura”nın önemine dikkat çekmiştir. Zira bir toplum kendi aralarında, karşı karşıya kaldıkları sorunlar ile ilgili istişare edecek olursa, mutlaka işlerinde en doğru karara ulaşırlar.  Şura problemleri çözme konusunda insanların birbirleriyle kaynaşmalarının, en ince noktalara kadar akıl yürütmelerinin ve doğruyu bulmalarının en ileri derecedeki sebebidir. Bundan dolayıdır ki, Rabbimiz ayetin işaret anlamıyla toplumu ilgilendiren bütün işlerin toplumda danışma ile yürütülmesi gerektiği prensibini koymaktadır. 

İşte sen (o zaman) sırf Allah'ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları bağışla, onlar için mağfiret dile. İşlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et. Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever. (Al-i Imran/59)

Dikkat edilirse bu ayet gurubunda “öfkelendikleri zaman bağışlayan kimseler, … kendilerine bağy [bir zulüm ve saldırı] isabet ettiği zaman birbirleriyle yardımlaşan/ intikam alan kimseler” ifadesi yer almaktadır. Görünürde bu ifadeler birbiriyle çelişmektedir.

Bu problemi iyi anlamak için önce af çeşitlerini ele almak gerekir:
a-   Öyle olaylar vardır ki, suçluyu affetmek suçlunun suçunun yatışmasına ve suçundan vazgeçmesine vesile olur.
b- Öyle olaylar da vardır ki, suçlunun affı suçlunun suçunun artmasına; öfke ve kininin kuvvetlenmesine, ileride daha büyük sorun olmasına sebep olur.
39. ayette konu edilen afv ile suçlunun cezalandırılması seçenekleri, bu farklı iki afva göredir. Kötülüğü artıracak affa yer yoktur.

Eğer onları, kendilerine dokunmadan önce boşar ve mehri de kesmiş bulunursanız, o zaman borç, o kestiğiniz miktarın yarısıdır. Ancak kadınlar veya nikâh akdini elinde bulunduran kimse bağışlarsa başka... Ve bağışlamanız takvaya daha yakındır. Aranızdaki fazlalığı da unutmayın. Şüphesiz O [Allah], yaptıklarınızı en iyi görendir. (Bakara/237)
Ve o kimseler [Rahman’ın kulları], yalan yere tanıklık etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman saygınca geçerler. (Furkan/72)

Sen afvı/malın fazlasını al, ‘urf [örf, Kur’ân ayetleri öbeği] ile emret ve cahillerden de yüz çevir. (A’raf/199)

Ve Allah’a çağırıp/yakarıp salihi işleyen ve “Ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir Yakın’dır. (Fussılet/33, 34)

Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav, Biz onların yakıştırmakta oldukları şeylerin çok iyi biliriz. (Mü’minun/96)

Ey iman etmiş olan kimseler! Şüphesiz eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. O nedenle, onlardan sakının. Ve eğer affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoş görür ve bağışlarsanız, bilin ki, şüphesiz Allah çok bağışlayan çok merhamet edendir. (Tegabün/14)

Ve eğer ceza verecek olursanız da sizin cezalandırıldığınızın misli ile ceza verin. Ve eğer sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. (Nahl/126)

Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, da Calut’u öldürdü ve Allah, kendisine hükümdarlık ve hikmet [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] verdi. Ona dilediği şeylerden de öğretti. Eğer Allah’ın insanların bir kısmını diğer bir kısmıyla savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesada uğrardı [bozulur giderdi]. Fakat Allah, âlemler üzerinde büyük bir lütuf sahibidir. (Bakara/251)

Kendilerine savaş açılan kimselere kendileri zulme uğramaları nedeniyle izin verildi.  Ve şüphesiz ki Allah onları zafere ulaştırmaya gücü yetendir. (Hacc/39)
Bu konuda Yusuf peygamberden bir örnek de verilmiştir. O, kendisine kötülük yapan kardeşlerini affetmiştir:

O [Yusuf] dedi ki: “Siz cahiller iken Yusuf’a ve kardeşine neler yaptığınızı biliyor musunuz?"
Onlar [Yusuf’un kardeşleri]: “Yoksa sen, sahiden Yusuf musun?” dediler. O [Yusuf]: "Ben Yusuf'um, bu da kardeşim. Kesinlikle, Allah bizi nimetlendirdi. Şüphesiz kim takvalı davranır ve sabrederse, artık hiç şüphesiz Allah, iyi, güzel işler yapanların mükâfatını zayi etmez” dedi.
Onlar dediler ki: “Allah’a yemin olsun, Allah seni gerçekten bize üstün kıldı. Ve biz gerçekten hatalılar idik.”
O [Yusuf] dedi ki: “Bugün size bir ayıplama ve azarlama yoktur. Allah sizi mağfiretiyle bağışlasın. O, merhamet edenlerin en merhametlisidir. Şu gömleğimi götürün de babamın yüzüne koyun, basîr [ayıplanan, dalga geçilen hastalıktan kurtulmuş] hâle gelir [derbederlikten kurtulur]. Ve bütün ailenizi bana getirin.” (Yusuf/89- 92)

Ayrıca İslam tarihine baktığımızda, bu ayetleri en iyi anlayan ve en iyi uygulayan Resulullah’ın birçok olayda bize örnek olduğunu görmekteyiz:
* Hudeybiye senesi Ten'îm dağından inerek canına kasteden seksen kişiyi affetmiş; onları cezalandırmaya gücü yettiği halde ve intikam alabilecekken onlara ihsanda bulunmuştu.
* Aynı şekilde Ğavras b. Hâris'i de affetmişti. Ğavrâs, Resulullah uyurken kılıcını kınından çıkararak Resulullah’ı öldürmek istemişti. Elinde kılıç, yalın halde iken Resulullah uykusundan uyanmış, ona engel olmuş, o da kılıcı elinden bırakmıştı. Resulullah kılıcı almış, ashabını çağırarak kendisinin ve bu adamın durumunu onlara bildirmiş, sonra da onu bağışlamıştı.
* Aynı şekilde kendisini zehirlemek isteyen Lebîd b. A’sam’ı da affetmiş, ona karşılık vermemiş, gücü yettiği halde onu cezalandırmamıştır.
* Yine Bedir, Uhud ve Hendek savaşında kendisine düşman olanlar Müslüman olunca onları da affetmiştir. Kimseye şahsi kin gütmemiştir.
Ayette övülen müminler, “sadece Rablerine tevekkül eden kimseler” olarak tanıtılmıştır. Tevekkül kısaca “kişinin, acizliğini ortaya koyarak ‘Vekil’ olan Allah’ı kendisine vekil tutması, yani inanç olarak varlığını ve varlığının devamını rızk, terbiye ve koruma bakımından Allah’a bırakması, her türlü sonucun kendisi için en iyisi olacağını kabullenmesi ve sonuca razı olması”; diğer bir ifadeyle de, kişinin azimden [her türlü hazırlığı yapıp kesin karar verdikten] sonra sonucu “Vekil”e [varlığı ayakta tutan, sürdüren, koruyan ve rızk veren Allah’a] bırakması” demektir. Tevekkül konusunun detayı daha evvel Furkan suresinin tahlilinde verilmiştir. (Tebyinü’l Kur’an; c. 3,  s. 391) H.Yılmaz

Lafzen, “onun gibi bir kötülüktür” [veya “olabilir”]. Başka bir deyimle zorbalığa (ki önceki ayetin son cümlesindeki bağy isminin karşılığıdır) karşı yürütülen başarılı mücadele, bazan, önceki zalimlere karşı benzer bir zorbalığa dönüşebilir. Bu nedenle, klasik müfessirlerin çoğu (Beğavî, Zemahşerî, Râzî, Beydâvî gibi) kişinin kendisini zorbalığa ve baskıya karşı savunurken “saldırganlık yapma”sının (i‘tidâ’) kesinlikle yasak olduğunu vurgulamışlardır. (Karş 2:190 ve devamında, “size karşı savaş açanlar”la mücadele etmeyi konu alan pasaj.) Yani, bu bağlamda, kendilerine daha önce baskı yapmış olanlara karşı yersiz intikam eylemlerine kendilerini kaptıranları. M.Esed

Buradan itibaren önceki ayetlerin izahı yapılıyor ve bu izah paragrafın sonuna kadar sürüyor.
İntikam almanın temel ilkesi, zarar gören kimsenin gördüğü zarar nispetince karşılık vermesidir. Aksi takdirde zulüm edilmiş olur.
İkinci ilke, intikam almanın caiz olmasıyla birlikte makbul olanı, intikam almaktan vazgeçip affetmektir. İşte bu af, karşısındaki insanın ıslahına neden olabilirse şayet, çok daha faydalıdır. Çünkü nefsini kontrol altına alıp affedici olan kimseye Allah şöyle der: "Mükafatını ben vereceğim, çünkü sen tüm ızdırabına rağmen intikam almaktan vazgeçtin."
Yani, intikam alırken siz de zalim olmayın, size kötülük yapan birine onun yaptığından daha fazlasıyla mukabele etmeyin. Sözgelimi, size tokat atan birine tokatla cevap verdiğiniz gibi bir de tekme atmayın. Bunun yanısıra günah işlenerek verilen bir zararın karşılığını, günah işlemek suretiyle almak caiz değildir. Sözgelimi, oğlunuzu katleden bir kimsenin oğlunu katledemezsiniz. Yine kızınızı veya kızkardeşinizi iğfal eden rezil bir insandan, onun kızı veya kızkardeşi ile zina ederek intikam almanız haramdır. Mevdudi

Burada sıralanan özelliklerin tümü Hz. Peygamber'in (s.a) ve ashabının üzerinde bulunmaktaydı. Onlarda bu özelliklerin olduğunu gören Mekkeli müşriklere, herşeyi uğrunda feda ettikleri bu dünyanın geçici hayatının bir değeri olmadığını anlatmaktadır. Asıl değerli olan, ahlâklı olmak ve Kur'an'a iman eden insanların toplumdaki diğer insanlara örnek olmak bakımından taşıdığı sıfatlara sahip bulunmaktır. Mevdudi

Rabbimiz bu ayetlerde toplumsal ilkelere değinmiştir. 39. ayette müminler hakkında “kendilerine bağy [bir zulüm ve saldırı] isabet ettiği zaman birbirleriyle yardımlaşan/ intikam alan kimseler” buyrularak bazı suçluların affedilmesi değil cezalandırılmaları istenmişti.  Bu pasajda da cezalandırmada uygulanacak temel ilkeler belirlenmiştir. Böylece Rabbimiz insanlığa yol göstermekte, toplumlar için yapılacak yasaların hangi ilkeler doğrultusunda yapılması gerektiğini öğretmektedir.
Ve bir kötülüğün cezası, onun gibi bir kötülüktür” ifadesiyle, bir suça verilecek cezanın o suça denk olması ilkesi getirilmiştir. Çünkü noksan ceza verme de, fazla ceza verme de suçluya zulüm sayılır. Suça misli ile karşılık ise adalettir. Dikkat edilirse, ayette kötülüğe karşı verilen ceza da “kötülük” olarak nitelenmiştir. Çünkü her iki fiil de, yani hem suç hem de ona verilen ceza kötü bir durumdur. Zira ceza, isabet ettiği kimseyi her zaman üzer.

Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde bulunsanız bile. Ve onlara bir iyilik erişirse “Bu, Allah’tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, sendendir.” derler. De ki: “Hepsi Allah'tandır.” Bunlara rağmen bu topluma ne oluyor ki, hepten söz anlamaz oluyorlar? (Nisa/78)

Ey iman etmiş olan kişiler! Öldürmede/öldürülenlerde kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın... Ama her kim, onun [ölenin] kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uymalı, ona güzellikle ödemelidir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık kim sınırları aşarsa artık acı veren azap onun içindir. (Bakara/178)

Eğer onları, kendilerine dokunmadan önce boşar ve mehri de kesmiş bulunursanız, o zaman borç, o kestiğiniz miktarın yarısıdır. Ancak kadınlar veya nikâh akdini elinde bulunduran kimse bağışlarsa başka. Ve bağışlamanız takvaya daha yakındır. Aranızdaki fazlalığı da unutmayın. Şüphesiz yaptıklarınızı en iyi görendir. (Bakara/237)

Ve sizden fazlalık ve genişlik sahibi kimseler akrabaya, miskinlere, Allah yolunda göç edenlere vermemekten geri dursunlar; bağışlasınlar, hoş görsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah Gafur’dur, Rahîm’dir. (Nur/22)

Haram ay haram aya karşılıktır. Ve bütün haramlar kısastır [birbirine karşılıktır]. O halde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynısıyla saldırın. Ve Allah’a takvalı davranın. Ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir. (Bakara/194)

Ve eğer ceza verecek olursanız da sizin cezalandırıldığınızın misli ile ceza verin. Ve eğer sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır. (Nahl/126)

Ve Biz onda [Tevrat’ta] onlara, Zata zat, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş yazdık. Yaralara kısas vardır. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendisi için keffaret olur. Ve kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir. (Mâide/45)

Ve Allah’a çağırıp/yakarıp salihi işleyen ve “Ben müslümanlardanım” diyen kimseden daha güzel sözlü kim vardır? Ve güzellikle çirkinlik/iyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel şeyle sav. O zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sımsıcak bir Yakın’dır.
Buna [olgun davranışa] ancak sabredenler kavuşturulur, buna ancak büyük bir pay sahibi olan kavuşturulur. (Fussılet/33-35)
Ve o kişiler, Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi birleştirirler. Rablerine haşyet duyarlar ve hesabın kötülüğünden korkarlar.
Ve o kişiler Rablerinin rızasını kazanmak arzusuyla sabretmişler, salatı ikame etmişler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infak etmişlerdir. Ve onlar çirkinlikleri güzelliklerle ortadan kaldırırlar. İşte bu yurdun akıbeti; adn cennetleri kendilerinin olanlardır. Onlar,  atalarından, eşlerinden ve soylarından salih olanlar oraya [adn cennetlerine] gireceklerdir. Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: “Sabrettiğiniz şeylere karşılık size selam olsun! Bu yurdun sonu ne güzeldir!” (Ra’d/22) H.Yılmaz

Bkz. 14:4'e ait not 4. -  Bu, “[başka] insanları baskı altına alan ve yeryüzünde gaddarca davranarak her türlü haksızlığı yapanlar”a (ayet 42) bir atıf olduğu halde terim, her türlü bilinçli zalime uygulanabilen genel bir anlama sahiptir.  -  Yani, yeryüzünde bir “ikinci şans”: karş. 6:27-28. M.Esed

Yani, Allah mübarek bir kitab olan Kur'an'ı yol gösterici olarak indirmiş, güzel bir ahlâkı ve temiz bir yaşantısı olan Hz. Muhammed'i (s.a) peygamber ve önder olarak göndermiştir. Allah'a ve peygamberine iman edenlerin yaşadıkları hayatı "en güzel örnek" olarak gördüğü halde iman etmeyen kimseyi Allah dalâlet içinde bırakır. Allah'ın terkettiği kimseye de artık hiç kimse yol gösteremez. Yani, bugün küfürden dönmeleri mümkün iken dönmüyorlar. Azab geldikten sonra dönmek isteyeceklerdir ama, o zaman da dönemiyeceklerdir. Mevdudi

Ehl terimi, öncelikle bir şehrin, ülkenin veya ailenin “mensuplar”ını ve aynı zamanda bir ırkın, dinin veya mesleğin “üyeler”ini gösterir. Daha geniş ideolojik anlamıyla bu terim, belli ortak karakteristiklere sahip olan insanlar, mesela ehlu'l-‘ilm (“ilim adamları”, yani bilginler); yahut tek ve aynı inancı veya öğretiyi izleyenler, mesela ehlu'l-kitâb (“[eski] vahiylerin mensupları/izleyicileri”), ehlu'l-kur’ân (“Kur’an'ın izleyicileri”) vb. için uygulanabilir. Yukarıdaki pasaj, notta işaret edildiği gibi öncelikle -özellikle olmasa bile- 42. ayette zikredilen zorbalara ve zalimlere işaret ettiğinden, ehluhum terimi, açıkçası, “onların mensupları/izleyicileri” anlamını taşır. Böylece, yukarıdaki cümle, her türlü zulmün ve özellikle başkalarına baskı uygulamanın kaçınılmaz sonucu olarak, onu yapanları ve/veya onların ardından gidenleri manevî olarak yaraladığını ve sonuçta onların kendi kendilerini yok etmelerine yol açtığını anlatır. M.Esed

Korkunç birşeyle karşılaştığında insan, korkudan hemen gözlerini kapatır, fakat yine de kendini bakmaktan alamayarak gözucuyla o şeyin kendisine ne kadar yakın olup olmadığına bakar. Ve sonra yeniden korku ile gözlerini kapatır. İşte cehenneme sevkedilen insanların o anki halleri bu şekilde tasvir edilmiştir. Mevdudi

Bu ayet gurubunda zalimlerin ahiretteki durumları sergilenmektedir. Doğruya çağrıldıkları halde sapkınlıklarında kalmayı tercih eden zalimler ahirette düştükleri aşağılık durumdan dolayı başları öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli etrafa bakarlarken ateşe sunulacaklardır. İnsan, korkunç bir şeyle karşılaştığında ve eli kelepçelendiğinde korkudan, utançtan hemen gözlerini kapatır, fakat yine de kendini bakmaktan alamayarak göz ucuyla o şeyin kendisine ne kadar yakın olup olmadığına bakar. Sonra da yeniden korku ile gözlerini kapatır. İşte, cehenneme sevk edilen insanların o anki halleri de buna benzeyecektir. Aktarılan sahne çok ürkütücüdür. Bu sahnelerin şimdiden anlatılması kâfirleri uyarmak içindir.
44. ayetin başında ve 46. ayetin sonunda “Allah kimi saptırırsa ...” ifadesi yer almıştır. Bunun ne anlama geldiği, Tekvir suresinin sonunda “Meşiet” başlığı altında (Tebyinü’l Kur’an; c.1,  s. 176) detaylı olarak açıklanmıştı. Doğru yoldan sapan aslında insanın kendisidir. Allah ise onun sapmasına izin vermiştir ve onun fiilini yaratmıştır. Aksi durum onun özgürlüğüne müdahale olurdu.

Ey iman etmiş kimseler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan infak edin. Ve kâfirler, zalimlerin ta kendileridir. (Bakara/254)
… Bu, Allah’ın mucizelerindendir. Allah’ın kılavuzluk ettiği doğruyu bulmuştur. Allah kimi şaşırttıysa da, sen ona yol gösteren bir Yakın Kimseyi asla bulamazsın.” (Kehf/17)

Ve onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman: “Ah, ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık ve müminlerden olsaydık!” deyiverdiklerini bir görsen!
Aksine, işin aslı daha önce gizleyip durdukları açığa çıktı. Geri çevrilselerdi yine menedildikleri şeye mutlaka dönmüşlerdi. Evet onlar gerçekten yalancıdırlar. (En’am/27, 28)

Suçluları, Rablerinin huzurunda başları öne eğilmiş olarak: “Ey Rabbimiz! Gördük ve dinledik, şimdi bizi geri çevir de salih bir amel işleyelim, biz artık kesin bir şekilde inanıyoruz” derlerken bir görsen! (Secde/12) H.Yılmaz

Yani, Allah, azabı onlardan defetmeyecek ve başkalarının da, azabı onlardan def etmeye gücü yetmeyecektir. 

Burada kullanılan ifadenin orjinali "Vemalekum min nekîr"dir. Bu ifade birkaç anlama gelir.
a) Sizler yaptığınız kötülükleri reddedemeyeceksiniz.
b) Kimlik değiştirmek suretiyle ortadan kaybolamazsınız.

c) Kendinizi karşısında bulduğunuz şeye kızamayacak ve itiraz edemeyeceksiniz.
d) Sizin bu durumdan kendinizi kurtarmanıza imkan yoktur.  Mevdudi

Zalimlerin ahiretteki halleri nakledildikten sonra, bu ayette de ilahî rahmet gereği tüm insanlar Rabbimizin davetine icabet etmeye çağrılmış, insanlara O’ndan başka sığınacak kapı olmadığı, yaptıklarını inkâr ederek ya da tanınmayacağı umuduna kapılarak hesaptan kurtulmanın söz konusu olmadığı mesajı verilmiştir.

İşte, göz şimşek gibi çaktığı, Ay tutulduğu ve Güneş ve Ay bir araya getirildiği zaman, işte o gün insan, “Kaçış nereye / Kaçacak yer neresi?” der. Hayır… Hayır… Sığınak diye bir şey yoktur. O gün varıp durmak sadece Rabbinedir / O gün varılıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. (Kıyâmet/10-12) H.Yılmaz

Bu parantez içi açıklama -ki, metnin daha doğru şekilde anlaşılması için zorunludur- Râzî'nin bu pasajın önceki ile bağlantısı konusundaki ikna edici açıklamasına dayanmaktadır. İnsan, kural olarak, maddî servet ve rahatlık içinde kendini kaybetmekte ve bu başarısını “mutluluk” ile özdeşleştirmektedir: bu nedenle manevî amaçları ve değerleri küçümsemekte, özellikle bireysel/bencilce çıkarlarının ardından koşmayı bırakıp -kendisi için hâlâ farazî olan- öteki dünya hayatına yönelmeye çağrıldığında bu tavrı göstermektedir.

Yani, Allah ona belli maddî kazançlar bağışladığında insan bu “başarı” ile övünür ve onu bilhassa kendi yeteneklerine ve zekasına bağlar (karş. 41:50'nin ilk cümlesi).

Yani, geçmişteki mutluluğunu şükranla anmak yerine Allah'ın varlığını sorgulamaya çalışır ve Allah gerçekten var olsaydı bu kadar çok şanssızlığın ve mutsuzluğun yeryüzüne hakim olmasına “izin vermezdi” iddiasında bulunur: bu yanıltıcı/saptırıcı bir itirazdır, çünkü öteki dünya realitesini dikkate almamakta ve Allah kavramına sadece beşerî düşünceler ve beklentiler açısından yaklaşmaktadır. M.Esed

Onları zorla inandırmakla mükellef olmadığın gibi, İslâm'ı kabul etmeyişlerinin nedeni de senden sorulmayacaktır.
Burada insan ile Allah'ın kendilerine azıcık bir nimet verdiğinde hemen şımaran ve büyüklenerek hak davete kulak vermeyen kimseler kastolunmaktadır. Onlar biraz güçlükle karşılaşsalar, kısmetlerinin kötülüğünden dem vurup, Allah'ın verdiği diğer nimetleri unuturlar. Zaten onlar tefekkür de etmezler. Ne zenginlik, ne de fakirlik onların hidayeti bulmalarına vesile olmadığı gibi, islah olmaları da mümkün değildir. Bu hitap, her ne kadar yukarıda zikrettiğimiz kimselere hitap ediyorsa da, isim verilmeyerek, genel bir ifadeyle yine genel bir zafiyete değinilmiştir. İşte bu zafiyet onların marazlarının asıl nedenidir. Burada karşımıza, tebliğ yönteminde dikkat etmemiz gereken bir nokta ortaya çıkıyor. Muhatab doğrudan doğruya değil, dolaylı ve genel bir uslup içersinde eleştirilmelidir ki bu, kendisinde zıt duygulara ve inada yol açılmasına neden olmasın. O kimsede birazcık şuur varsa eğer, kendi hatasını anlayacak ve onu düzeltmeye çalışacaktır. Mevdudi

Bu ayette Resulullah teselli edilip asli görevi bir kez daha hatırlatıldıktan sonra insanın psikolojik yapısına değinilmiştir:
Ayetteki
حفيظhafîz  [bekçi]” sözcüğü, “amellerini gözetleyip bundan dolayı onları hesaba çekecek biri; iman etmedikleri sürece onlardan ayrılmayacak, üzerlerinde bir görev­li; onları iman etmeye zorlayan muhafız” demektir.

Şüphesiz Biz bu kitabı sana, insanlar için hak ile indirdik. O halde kim doğru yolu bulduysa artık kendi lehinedir. Kim de saptıysa artık o, sırf kendi aleyhine olarak sapar. Ve sen onların üzerine vekil değilsin. (Zümer/41)

Elçinin görevi sadece tebliğdir:

 “Ey Rasül! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun verdiği elçilik görevini iletmemiş [yerine getirmemiş] olursun. Allah da seni insanlardan koruyacaktır. Allah kesinlikle, küfre batmış topluluğa doğru yolu göstermez.” (Maide/67)

Ve Biz, elçileri ancak müjdeciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. Küfretmiş olan kişiler de hakkı, batılla iptal etmek [ortadan kaldırmak] için mücadele ediyorlar. Ve onlar, ayetlerimizi ve korkutuldukları şeyleri alaya aldılar. (Kehf/56)

48. ayetin sonundaki “Ve Biz, şüphesiz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevindi; eğer elleriyle yaptıkları yüzünden kendilerine bir kötülük isabet ederse de, o zaman görürsün ki şüphesiz o insan çok nankördür” ifadesi, daha evvel pek çok ayette de yapıldığı gibi, insanın genel psikolojik yapısını anlatan bir ifadedir. H.Yılmaz

. Müşrikler kabul etsin veya etmesinler, kainatın gerçek Rabbi ve Hükümranının Allah olduğu ve kainatın yönetiminin zâlim ve zorbaların eline bırakılmadığı gerçeği asla değişmez. Ayrıca nebi, veli veya sahte ilahlardan hiçbirinin Allah'ın hükümranlığında ortaklığı yoktur ve kainatın yegane hükümdarı Allah'tır. O'na isyan edenlerden hiçbiri kendi güçleri ile ayakta dahi kalamaz.... Oysa, diğer insanlar tarafından ortak koşulan bu sahte ilahların o insanları Allah'dan kurtarmaya yetecek hiçbir güçleri yoktur. Mevdudi

 

Bu pasajın amacı, insanın başına gelen her şeyin, derinliğine ve hikmetine tam vakıf olunamayan ilahî iradenin bir sonucu olduğu gerçeğini vurgulamaktır: ayetin sibâkında insan hayatının bu genel ve sürekli fenomeni -doğacak çocuğun erkek veya kız olacağının ve sağlıklı doğup doğmayacağının bilinememesi- çerçevesinde bu gerçek anlatılmaktadır; diğer taraftan, Allah'ın dünyevî mutluluk ve mutsuzluk ihsan etmesi, insanın kendi “görev ve sorumluluğu” terimleriyle tanımlanıp ölçülemez. M.Esed

Allah dilemedikçe, bir kimsenin, ne kadar güç ve keramet sahibi olursa olsun, değil başkalarına, kendisine bile istediği gibi bir evlat edinemeyeceği gerçeği, Allah'ın kudretinin çok açık bir ispatıdır. Kısır olan bir insana Allah dilemedikçe ne ilaç, ne de muska yarar sağlar. Kendi çabalarıyla hiç kimse diledikleri gibi, kız veya erkek bir çocuk meydana getiremez. Bu konuda herkes acizdir. Hatta hiç kimse ana rahmindeki çocuğun cinsiyetini dahi bilemez. İşte tüm bunlara rağmen kendisini Allah'tan müstağni gören ve O'na ortaklar koşan kimse bu basiretsizliğinin cezasını çeker. Mevdudi

Evrende mutlak hâkimiyetin Rabbimizde olduğunu vurgulayarak başlayan bu ayetler bağımsız bir necmdir.
Rabbimizin yaratma konusundaki mutlak hâkimiyeti, dilediğini dilediği gibi yaratması şeklinde tecelli etmektedir. Yaratılış kanununda insanların en fazla ilgisini çeken hususlardan biri, neslin devamını sağlayan çocuk sahibi olma, çocukların cinsiyetleri ve çocuk sahibi olamama gibi durumlardır. Rabbimizin bu husustaki uygulaması, O’nun tüm insanları kapsayan genel bir yasasıdır [sünnetullah]. Bu yasanın işleyişine peygamberler de dâhildir. Çünkü onlar da bu yasaya göre muamele görürler; kimisinin erkek çocukları, kimisinin de kızları olur, kimisi de diğer insanlar gibi kısır kalırlar. Nitekim peygamberler tarihine bakıldığında, Lut peygamberin sadece kızlarının olduğu; İbrahim peygamberin oğullarının olduğu; Resulullah’ın ise Kasım, Tâhir, Abdullah ve İbrahim adlarında dört oğlunun, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma adlarında da dört kızının olduğu; Yahya peygamberin ise hiç çocuğunun olmadığı görülür. İsa peygamberin evlenip evlenmediği, çocuğunun olup olmadığı ise bilinmemektedir.

Ve onlar Onlar, Allah’a kızlar isnad ediyorlar. – O [Allah], bundan münezzehtir. – Kendileri için de iştahlandıkları şey  [oğlan çocukları] vardır.
Ve onlardan biri kadın ile [kız doğum haberi ile] müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir.
Kendisine verilen müjdenin kötülüğü, dolayısıyla kavminden gizlenir; zillet ve horluğa rağmen onu [kızı] yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün!  Dikkat edin onların verdikleri hüküm [töreleri] ne kötüdür! (Nahl/57-59)

Yoksa O, yarattıklarından kızlar edindi de oğulları size mi seçti?
Onlardan biri, Rahman’a örnek vurduğu ile müjdelendiği zaman yüzü simsiyah kesilir. Ve o yutkunan biridir.
Ve yoksa onlar, mücevherler içerisinde yetiştirilip de mücadelede apaçık olmayanı mı? (Zuhruf/16-18)  H.Yılmaz

 

Bu karşılık, apansızlık ve iç aydınlanma kavramlarını birleştiren vahy teriminin öncelikli anlamıdır (Râğıb): Kur’ânî kullanımda, bu terim, genellikle -her zaman olmasa bile- Allah'tan gelen “vahiy” ile eş anlamlı kullanılmıştır. Yukarıdaki pasaj, Hz. Peygamber'e emanet edilen ilahî mesajdan bahseden 48. ayetin ilk paragrafı ile bağlantılıdır. Karş 53:10. M.Esed

Burada hitap son bulurken surenin açılış konusuna yeniden değinilmektedir. Konuyu iyice kavrayabilmek için surenin ilk ayetini ve açıklama notunu tekrardan okuyunuz.
Burada "vahiy" ile ilka, ilham, kalbe doğmak ve rüya kastolunmaktadır. Tıpkı Hz. İbrahim (a.s) ve Hz. Yusuf'a (a.s) rüyada gösterildiği gibi (Bkz. Yusuf: 4-100, Saffat: 102.)
Yani, sesi duymakla birlikte konuşan şahıs görülmemektedir. Örneğin Hz. Musa (a.s) Tur Dağı'nda bir ağaçtan Allah'ın sesini duymuş ama O'nu görmemiştir. (Bkz. Taha: 11-46, Neml: 8-12, Kasas: 30-35).
Tüm semavi kitaplar bu şekilde vahyolunmuştur. Ancak bazı kimseler bu cümleyi yanlış tevil etmişler ve ifadeyi, "Allah bir peygamber gönderir ve o (peygamber) Allah'ın izniyle herkese vahyeder" şeklinde anlamışlardır. Oysa doğrusu, "Allah bir Rasûl (Cibril) gönderir ve izniyle ona (peygambere) vahyeder." şeklindedir. Tevilin ne kadar yanlış yapıldığı açıkça ortadadır. Nitekim peygamberlerin halka tebliği Kur'an'da vahiy şeklinde ifade edilmiştir. Ayrıca Arapça'da bir insanın bir diğer insanla konuşması "vahiy" ile ifadelendirilmez. Vahiy, lugatta "gizli ve hızlı işaret" anlamına gelir.
Yani, O, bir kul ile karşılıklı konuşmanın fevkindedir ve bundan münezzehtir. Kullarına birşey demek istiyorsa, bu O'nun için hiç de güç olmaz. Mevdudi

Bu ve bundan sonraki ayetler de bağımsız birer necmdir.
Bu ayette Rabbimizin beşer ile nasıl temas kurduğu bildirilmektedir. Allah bir beşer ile doğrudan konuşmaz; ya kalbe ilka eder, ya perde arkasından ona hitap eder, ya da elçi gönderir de Allah’ın izniyle ona vahyeder.
Allah'ın herhangi bir insanla karşılıklı konuşması müm­kün değildir. Allah, insanlar ile ancak şu üç şekilde konuşur:
1- Vahy yoluyla: Vahiyden maksat, ilahî bilginin kalbe atılması, kazınmasıdır. Peygamberlere gelen vahiylerin ekserisi bu yolla olmuştur. Ayrıca Rabbimiz Musa'nın annesine de bu yolla vahyetmiştir:

Sonra oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan seslenildi: “Ey Musa! Hiç şüphesiz ki Ben, âlemlerin Rabbi Allah’ın ta kendisiyim! Ve asanı at! -Asayı yılan gibi deprenir görünce de dönüp arkasına bakmadan kaçtı.- Ey Musa! Beri gel, korkma. Kesinlikle sen emniyette olanlardansın. Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıkacaktır. Korkudan kanadını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Şüphesiz ki onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır.” (Kasas/30-32)

2- Allah'ın bir elçi göndererek o elçi aracılığı ile kuluna mesaj iletmesidir. Bu da Allah’ın Zekeriya peygamberi yollayarak Meryem’e mesajlarını iletmesi gibidir.

Sonra ehliyle kendisi arasına bir perde edinmişti de Biz ona ruhumuzu gönderdik, sonra o [ruhu getiren elçi], ona [Meryem’e] mükemmel bir beşeri örnek verdi.
O [Meryem]: “Ben senden Rahman’a sığınırım. Eğer sen takiyy [takva sahibi birisi / takiyy] isen...” dedi.
O [Elçi, Zekeriyya]: “Ben sadece, sana tertemiz bir delikanlı bağışlamam / bağışlamak için, Rabbinin elçisiyim” dedi. (Meryem/17- 19)

3- Perde arkasından vahyedilmesi: Bu tür mesaj iletmede elçi sesi duymakta fakat konuşan görülmemektedir. Peygamberimizin son sidre ağacına bir şeyler bürünerek perde oluştuktan sonra ilk vahyi alması ile Musa peygambere Tur’da bir ağaç ve ateşin perdelemesi ile perde arkasından vahyedilmesi buna örnektir. 
Ona, onu müthiş kuvvetleri olan öğretti.
O, üstün akıl sahibi. Ki istiva etmiştir O.
Ve O, en yüksek ufukta idi.
Sonra yaklaştı ve hemen sarktı.
İki yay uzunluğu kadar, ya da daha yakın olmuştu.
Hemen de kuluna vahyettiğini vahyetti.
Gönlü, gördüğünü yalanlamadı.
Onun gördüğü şeyden kuşku mu duyuyorsunuz? [onun gördüğü şey hakkında onunla mücadele mi ediyorsunuz?]
Ant olsun onu, başka bir inişte daha gördü.
Son sidrenin yanında.
Ki onun yanında oturulan bahçe vardır.
O zaman sidreyi kaplayan kaplıyordu. (Necm/5-16)
Konumuz olan 51. ayetin iniş sebebi hakkında “Esbab-ı Nüzul” kayıtlarında şu nakle yer verilmiştir:
Yahudiler Peygamber (sav)'e: “Musa Allah ile nasıl konu­şup O'na nasıl baktı ise, sen de eğer gerçek bir peygamber isen O'nunla böy­le konuşmalı ve O'na böyle bakmalısın. Bunu yapmadığın sürece biz sana iman etmeyeceğiz” dediler. Bunun üzerine Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki, Musa Yüce Allah'a bakmadı [O'nu görmedi].” Bunun üzerine Yüce Allah'ın “Allah bir insanla ancak (ya) vahiy yolu ile konuşur ...” buyruğu indi. Bu rivayeti en-Nekkaş, el-Vahidî ve es-Sa'lebî zikretmişlerdir. (Kurtubi; el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an) H.Yılmaz