(Nisâ - 80.Ayet)

<< Geniş Meal

Zuhruf

Surenin birinci ayeti حHa” ve “م Mim” kesik harflerinden oluşmuştur. Kesik harflerle ilgili kanaatimizi bundan evvelki surelerde geçen mukatta’ harfleri vesilesiyle daha önce de birçok kez dile getirmiştik. Kısaca hatırlatmak gerekirse; bu harflerin anlamı henüz kesin olarak tespit edilmiş değildir. Bir anlamları olabileceği gibi, Kur’an’ın korunmasına yönelik birer öge veya dikkat çekmek için kullanılmış birer edat olmaları da mümkündür.
Diğer kesik harfler hakkında olduğu gibi, “Ha, Mim” kesik harfleri ile ilgili olarak da geçmişte bir takım yakıştırmalar yapılmıştır. Dipnot: (Bu yakıştırmalar için aynı ciltte bulunan Gafir/1’in tahliline bakılabilir.) H.Yılmaz

Kuranın mesajı tüm insanlığa gönderildiğinden, Arapça olan Kuranın lafzının anlaşılması, onun Arap dilinde olmasından değil, Allah kelamı oluşundan kaynaklanır. Allah, vahyinin insanlar tarafından anlaşılması için, onlara yine onların dili ve anlayışları ölçüsünde mesajını iletmiştir. Allah, kendisine ait kelamı, insana ait bir lisan vasıtasıyla beşer seviyesinde indirmiştir. Çünkü, lisan, toplumsal bir olgudur. O toplum arasındaki iletişime aracılık eder. Kelam ise, anlamı olan bir sözdür.Dolayısıyla, "lisan" kelimesi, ister Arapça olsun, ister başka diller olsun, kullanımda hiçbir zaman Allaha izafe edilmemiştir. Bu bakımdan hiçbir zaman, "lisanullah" ifadesi kullanılmamıştır. Ama "kelam" kelimesi Allaha izafe edildiği için, "kelemullah" şeklinde kullanılmaktadır. (Bak. Bakara suresi 75; Tevbe suresi 6; Fetih suresi 15, ayetleri incele) Allahın kendine ait kelamı" Allah katındaki ana kitaptadır. (Bak. Zuhruf suresi 4 ve Abese suresi 13-16 ayetleri inceleyiniz) Allah çağlar boyu seçtiği peygamberlere, o peygamberin dili ne ise o dilde beşer seviyesine indirerek vahyini bildirmiştir. Son Peygamber Hz. Muhammedin dili Arapça olduğu için, Allah kelamını, Arapça olarak indirmiştir. Ancak, kelam/anlam evrenseldir. Peygambere gelen vahyi/kelamı anlamı nasıl Peygamber kendi dilleri ile anlattı ise, Arapça olarak korunmuş, Kuranın analamını tüm milletler de kendi dillerine çevirecekler ki, Allahın ne dediğini anlasınlar. İşte Allahın kelamı ile, insanın lisanı arasındaki ayırıcı özellik anlaşılmadığı ya da kasıtlı olarak, Arap lisanı kutsallaştırıldığı için, yüzyıllarca Arap olmayan Müslüman ülkelerde Kuranın Arapçadan başka dillere çevrilmesi haram sayılmıştır. M.Sağ

Burada Kur'an'ı, Allah'ın tafsil ettiği ve O'nu Hz. Muhammed'in (s.a) uydurmadığı ihtar olunarak, "Kitab-ı Mübîn" üzerine yemin edilmektedir. Kur'an üzerine yemin edilmesinden, Allah'ın, insanlara şunları hatırlatmak istediği anlaşılıyor: "Bu kitabın bizzat kendisi sizler için apaçık bir hüccettir. Yine bu kitabın anlaşılır muhtevası, fasih ve beliğdir. Hak ve batıl arasını ayıran bir çizgidir. Tüm bu özellikler, Kur'an'ı tafsil edenin Alemlerin Rabbi Allah'dan başkası olmadığına kendi başlarına birer delildirler.
Daha sonra "Anlayabilmeniz için Kur'an'ı Arapça bir dille indirdik" diye buyrulmaktadır. Bu, iki anlama gelir: Birincisi, "Bu kitap sizin kendi dilinizde nazil olmuştur. Dolayısıyla "Yabancı bir dilden nazil olduğu için, biz bu kitabın doğru olup olmadığına karar veremeyiz" diye bir mazeret öne süremezsiniz. Bu kitabın lafızları, konuları, üslûbu ve dili apaçıktır. Binaenaleyh bunu Hz. Muhammed'in (s.a) veya herhangi bir Arab'ın yazdığı düşünülemez." İkincisi, "Biz bu Kitabı, muhatap bir Arab kavmi olduğu ve Arapça anladığı için Arapça indirdik. Bazı kimselerin, Hz. Muhammed'i "Muhammed'in dili Arapça'dır, bu Kitab da Arapça olduğuna göre bunu kendisinin yazmış olması akla daha uygundur" şeklindeki suçlamaları haksızca yapılmış bir iftiradan başka birşey değildir." (İkinci anlam hakkında daha fazla izah için bkz. Fussilet 44 ve an: 54.) Mevdudi

Karş. 13:39'un son cümleciği -“vahiylerin kaynağı (umm) O'nun katındadır (‘indehû)”. Umm terimi (lafzen, “anne”), çoğu zaman, “kaynak” veya “menşe” (asl) ve bazan da -3:7'de olduğu gibi- “öz” anlamlarında kullanılmıştır. Bu bağlamda yalnızca ilk anlamı uygun düşmektedir. Bkz. ayrıca 85. surenin son ayeti ile ilgili not 11. M.Esed

"Ümmü'l-Kitab" ifadesiyle tüm peygamberlere nazil olan mesajın, kendisinden alındığı asıl "el-Kitab" kastolunmaktadır. Söz konusu kitab, Vakıa Suresi'nde "Kitab-ı Meknûn" (saklı ve korunmuş kitab) diye nitelenirken, Buruc Suresi'nde ise "Levh-i Mahfuz" (her türlü değişiklikten korunmuş, silinmez yazı) şeklinde zikredilmiştir. Kur'an için de "Ümmu'l-Kitab" ifadesinin kullanılmasının nedeni, önemli bir hakikatın açıklanmak istenmesidir. Allah Teâlâ muhtelif zaman, mekan ve toplumlarda, yine muhtelif peygamberlere farklı dillerde farklı kitablar indirmiştir. Ancak bu kitapların tebliğ ettikleri akide bir olduğu gibi, ayrıca hak ile batılın, hayır ve şerrin ölçüsü de aynıdır. Yani tüm semavi kitaplar, insanları bir tek dine davet eder, ahlâki sosyal konularda olsun, ya da hayatın tüm cephelerinde olsun aynı ilkeleri öngörür. Dolayısıyla bu kitabların dilleri farklı olsa bile, neşet ettikleri kaynak birdir. Bu kitabların asıl kaynağı "Levh-i Mahfuz" olarak Allah indinde bulunur ve ihtiyaca göre, yeri ve sırası geldiğinde peygamberlere kendi dillerinde mesajlar halinde vahyolunur. Örneğin Hz. Muhammed (s.a), Arap olmayıp da başka bir kavme mensup olsaydı Kur'an da o kavmin dilinde nazil olurdu, onun lafız ve ibareleri de yine o kavmin yaşadığı yörenin şartlarına uygun özellikler taşırdı. Fakat mesajın özü değişmezdi. Ya da Kur'an'ın muhtevası aynı olmakla birlikte, dili farklı olacaktı. Bu konuya Şuara Suresi'nin 192-196. ayetlerinde şöyle değinilmektedir.
"Muhakkak ki O, alemlerin Rabbinin tenzilidir. O'nu er-Ruhu'l-Emîn indirdi. Senin kalbine uyarıcılardan olman için, apaçık Arapça bir dille, o evvelkilerin kitablarında da vardır."
Ayrıca bkz. Şuara Suresi an: 119-121.
Bu cümlede hem "Ümmü'l-Kitab", hem de "Kitab-ı Mübin" birlikte kastolunmaktadır. Yani "Ümmü'l-Kitab" tanımı, hem Kur'an'ı tarif eder, hem de Kur'an'ın kendisinden elde edildiği kaynağı. Böylelikle burada şu nokta zihinlere yerleştirilmek isteniyor: "Bazı kimselerin Kitab'ın değerini takdir edememesi ve onun hikmetinden yararlanamayıp, onu anlayamaması, bu kitabın önemini azaltmaz, değerini düşürmez. Bilakis bu kitab, herhalukârda takdire şayandır. Çünkü o, âli olan, mucizevî bir belâgata sahip, çelişkisiz, noksansız, hikmet dolu bir Kitabdır ve onu Yüce Allah indirmektedir. İşte böylesine özelliklere sahip bir kitabın, hiç kimse menfur gayretleriyle değerini düşüremez." Surenin daha ileride gelecek olan 44. ayetinde, Araplar'a ve özellikle Kureyşlilere hitaben, "sizler bu Kitab'ın değerini ve kendiniz için büyük bir şeref vesilesi olduğunu bilmelisiniz. Fakat ondan yüz çevirirseniz, Allah sizi çetin bir azaba uğratır." buyurulmaktadır. (Bkz. an: 39) Mevdudi

Surenin girişindeki bu ayetlerde Kur’an üzerinde durulmuş, Kur’an’ın Arapça indirilme nedeni açıklanmış ve Kur’an’ın konumu bildirilmiştir. Böylece müşriklerin zihinlerindeki “Kur’an’ı Muhammed kendisi uyduruyor” şeklindeki iddialar ve şüpheler bertaraf edilmek istenmiştir.
Ayette Kur’an “aklı kullanma”ya referans gösterilmiştir. Kur’an’ı inceleyen herkes Kur’an’ın aklı çalıştırdığını, insanı rüşde erdirdiğini kabul eder.
Ayetteki
عربيًّArabiyyensözcüğü, Kur’an’ın hem Elçi’ye kendi kavminin diliyle indirilmiş olmasını, hem de Kur’an’ı teşkil eden sözlerin ses ve mana kusurlarından arınmış olmasını, yani kolay anlaşılması, rahat telâffuz edilmesi, diziminin mükemmel olması gibi üstün özelliklere sahip olduğunu ifade etmektedir. (Tebyinü’l Kur’an; c. 5,  s. 123, 124)
Zaten bir kitabın okunup anlaşılması da bu iki temel özelliğe sahip olmasına bağlıdır. Yabancı dildeki bir kitabı o dili bilmeyenlerin anlaması mümkün olmadığı gibi, kullanılan dilin düzgün, açık ve anlaşılır olmaması da aynı sonucu doğurur. Kur’an olumlu anlamda her iki özelliğe de sahip bir kitaptır. Herşeyden önce dili Arapçadır. Kur’an’ın ilk muhatabı olan Arap toplumundan biri çıkıp da “Yabancı bir dilde geldiği için biz bu kitabı anlamıyoruz,  doğru olup olmadığına karar veremiyoruz” diye bir mazeret öne sürmesi söz konusu olamaz. Bir toplumun diliyle de olsa, düzensiz, nizamsız, karmakarışık kitaplar da anlaşılmaz. Kur’an bu yönüyle de üstün bir niteliğe sahiptir. Kur’an’ı okuyanlar onun açık, anlaşılır, misallerle dolu mükemmel anlatımını rahatlıkla müşahede ederler.
Bu ayetlerde ayrıca Kitap’ta anlaşılmayacak herhangi bir ayetin bulunmadığı da açıklanmış olmaktadır.

Ve şüphesiz o [sana vahyedilen; Kur'an], senin için de, kavmin için de gerçekten bir öğüttür/ şan şereftir; siz ondan sorgulanacaksınız. (Fussılet/44)
Ve bu [Kur'ân], “Kitap, sadece bizden önceki iki topluluğa [yahudi ve hıristiyanlara] indirildi; Biz ise, onların okumasından habersizdik [o kitapları okuyamıyor ve dillerini anlayamıyorduk” veya “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz diye Bizim indirdiğimiz bereketli bir kitaptır. O nedenle, rahmet olunmanız için ona uyun ve takvalı davranın. İşte size de Rabbinizden açık delil, kılavuz ve rahmet gelmiştir. Öyleyse Allah’ın ayetlerini yalanlayıp, onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmeleri sebebiyle azabın kötüsüyle cezalandıracağız. (En’am/155-157)

4. ayette Kur’an ile ilgili olarak “... Bizim nezdimizdeki ana kitap ...” ifadesi kullanılmıştır. Bu ifade Rabbimizin “Levh-ı mahfuz” diye bildirilen Kelâm sıfatına bir işarettir. Bu husus Kur’an’da birkaç değişik şekilde ifade edilmiştir:

Artık hayır. Necmlerin [her indirilmede gelen ayetlerin] yerlerini / zamanlarını [inişini] kanıt gösteririm ki -ve eğer bilirseniz bu büyük bir yemindir [kanıt gösterimidir]-, hiç kuşkusuz o, şerefli Kur’an’dır. Saklanmış [korunmuş] bir kitaptadır. Ona mutahherlerden [temizlenmişlerden] başkası temas edemez. [O] Âlemlerin Rabbinden indirilmedir. (Vakıa/75- 80)

Aksine o, Mecid/şerefli bir Kur’an’dır.
Korunmuş levhada. (Buruc/21, 22)

Müsrif teriminin bu şekildeki çevirisi (“kendi kişiliğini harcayan”) için bkz. 10:12'nin son cümlesi ile ilgili not 21. Yukarıdaki belâgat gereği olan soru, kendi cevabını olumsuz olarak kendisi vermekte ve Allah'ın vahiyleri aracılığıyla günahkarları “uyarmak”tan asla vazgeçmeyeceğine ve tevbeleri daima kabul edeceğine işaret etmektedir. M.Esed

Bu cümleyle uzun bir serencem özetlenmiştir. Yani Hz. Muhammed'in (s.a.) Peygamberliğini ilan etmesinden, bu ayetin nazil edildiği zaman arasındaki on yıllık süre boyunca neler olup-bitmişse adeta tek bir cümleyle ortaya serilmiştir. Cehalet ve dalâlet içerisinde yüzen bir toplum, aniden Allah'ın lütfuna mazhar olur ve onları gaflet, cehalet ve dalâletin bataklığından kurtarmak, gerçeklerden haberdâr etmek ve hidayetin yolunu onlara göstermek için kendilerine yüce bir peygamber ile mükemmel bir kitab gönderebilir. Fakat bu toplumun cahilleriyle çıkar grupları hemen bu yüce peygamberi susturmak için ellerinden geleni ardlarına koymazlar. Ancak tüm karşı koymalara rağmen "İslâm Daveti" adım adım yayılır, yayıldıkça da daha şiddetli muhalefetlerle karşılaşır. Hatta bu sapıklar, Hz. Muhammed'i (s.a) öldürmeye bile kalkışırlar. İşte böyle bir atmosfer içerisinde onlara şöyle denir: "Sizlerin bu akılsızlıklarınızdan dolayı kendi rahmet ve keremimizden vazgeçmeyeceğimizi ve bu yüzden nasihat ve hidayet kapımızı kapatarak, asırlardır içinde bulunduğunuz dalâlet üzerinde sizleri serbest bırakacağımızı mı sanıyorsunuz? Böyle davranmak, öncelikle benim rahmetimle uyuşmaz. Dolayısıyla rahmet ve keremime karşı nankörlüğün, yüz çevirmenin ve bâtıla sarılmanın sonuçlarını hiç düşündünüz mü?" Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimizin rahmetinin sınırsızlığı gözler önüne serilmektedir. Şöyle ki: Şirk koşan kullar nankörlük ettiler, saygısızlık yaptılar, akıllarını başlarına almıyorlar, haddi aşan davranışlarda bulunuyorlar diye Rabbimiz onlara öğüt göndermekten vaz geçmemekte, sürekli olarak onlara uyarı mesajları yollamaktadır. 5. ayet sanki müşriklerin Resulullah’a “Bütün bunlardan sonra kendini neden yoruyorsun, niçin bizden umudunu kesmiyorsun, niçin bizi kendi halimize bırakmıyorsun?” şeklindeki sitemlerine verilmiş bir cevap mahiyetindedir.
Böyle bir ısrar insanlar arasındaki ilişkide olsa, “Bırakın ne halleri varsa görsünler!” denilir, uğraşmaktan vazgeçilir. Ne var ki, Rabbimiz böyle yapmamakta, haddi aşan kullarını uyarmayı bıkmadan sürdürmektedir.
Bu ifadeyi şöyle bir anlama çekmek de mümkündür:
“Siz, başıboş; istediğinizle baş başa bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz?  Hayır,  hayır! Sizi başıboş bırakmıyoruz. İnanmanız ve yapmanız gerekenleri ısrarla önünüze koyacağız. Sonra da bunların hesabını sizden soracağız.”
Buradan anlaşılıyor ki, tevhid tebliğcileri yılmadan, usanmadan, çalışmalarını kesintiye uğratmadan görevlerini sürdürmeli, neticeyi de Allah’a bırakmalıdırlar. H.Yılmaz

Yani, bu engellemeler, karşı koymalar ve insanların şerri, kitablar indirmemizi ve peygamberler göndermemizi engelleyecek olsaydı, bu güne kadar ne bir peygamber gönderilir, ne de bir kitab indirilmiş olurdu. Mevdudi

Yani, bir takım insanların şerri, tüm insanlık için gönderilen mesajın nüzulünü engelleyemeyeceği gibi, insanları kitab ve peygamberden de mahrum bırakamaz. Kafirler, ne zaman iktidar sarhoşluğuyla Allah'ın peygamberlerine karşı koymuşlar ve gurur içinde onlarla alay etmişlerse, Allah onları helâk etmiştir. Nitekim Allah'ın azabı geldiği an Kureyş'in bu zavallı önderlerinden binlerce kez daha güçlü olan toplumlar, karınca gibi ezilmişlerdir. Mevdudi

Bu ayetler bir bakıma 5. ayette sorulan sorunun cevabı niteliğindedir. Söz konusu ayette Rabbimiz “... haddi aşan bir kavim oldunuz diye o zikiri [öğüt dolu Kur’an’ı] size göndermekten vaz mı geçelim?”diye sormuştu.Şimdi de zımnen“bu engellemeler, karşı koymalar, yalanlamalar kitaplar indirmemizi ve peygamberler göndermemizi engelleyecek olsaydı, bu güne kadar ne bir peygamber gönderilir, ne de bir kitab indirilmiş olurdu” mesajı verilmektedir.
Bu ayetler aynı zamanda Resulullah’ı teselli, müşrikleri ise tehdit eden bir mesaj taşımaktadır. Şöyle ki: Resulullah’a karşı çıkan, onu ve getirdiği mesajı alaya alarak haddi aşan Mekkelilere dolaylı olarak “Siz de öncekiler gbi inadı sürdürerek şirkte, yalanlamada devam ederseniz, sizden evvelki, sizden daha güçlü müşrik, yalanlayıcı toplumları helâk ettiğimiz gibi sizi de helâk ediveririz” denilmektedir.
Bilindiği üzere, Rabbimiz, uyarı amaçlı olarak geçmişten sürekli örnekler vermektedir:

Ve Biz onların hepsine örnekler verdik ve hepsini kırdık geçirdik. (Furkan/39)

Hem siz, kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl yaptığımız size apaçık belli olmuştu. Ve size örnekler de vermiştik. (İbrahim/45)

Ve her ümmet için elçi olacaktır. O elçileri geldiğinde de aralarında adalet gerçekleştirilmiştir. Ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Yunus/47)
Onlar, bahçelerden,  pınarlardan, ekinlerden, saygın makamlardan ve içinde Safalar sürdükleri nice nimetlerden nicelerini bıraktılar. (Duhan/25)

Daha yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş bir bakmazlar mı? Onlar kendilerinden hem daha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetin idiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler, kendilerine fayda vermedi. (Mü’min/ 82)

Nihayet onlar, Bizi gazaplandırdıkları zaman onlardan intikam aldık [cezalandırarak adaleti sağladık]. Sonra da onları topluca suda boğduk. Sonra da onları sonradan gelecekler için selef ve örnek kıldık. (Zuhruf/55, 56)

 Ama hışmımızı gördükleri zamanki imanları kendilerine fayda verecek değildi. -Allah’ın, kulları hakkındaki sürüp giden tutumu [kanunu]... -İşte o kâfirler burada hüsrana düştüler [kaybettiler, zarara uğradılar].” (Mü’min/85)

Allah'ın önceki geçen kimseler hakkındaki sünneti [tutumu-kanunu] olarak… Ve sen Allah'ın sünneti için asla bir değişiklik bulmayacaksın! (Ahzab/62) H.Yılmaz

Bu ayette müşriklerin Allah hakkındaki tutarsızlıkları sergilenmektedir. Şöyle ki: “Gökleri ve yeryüzünü kim yarattı” diye sorulduğunda hiç tereddüt etmeden “Onları Azîz, Alîm yarattı” diye cevap veren müşrikler aslında Allah’ı tanıyıp kabul ettiklerini ifade etmiş olmaktadırlar. Ne var ki, O’nun sadece yaratan, sonra da kendi köşesine çekilip yarattıklarını kendi hallerine bırakan bir güç olduğunu varsaymak suretiyle Allah’ın rabliğini reddetmiş olmaktadırlar. Allah’ın yaratma sıfatını kabul ettikten sonra, yarattığı hiçbir varlığı başıboş bırakmayacağını ve evrendeki tüm oluşumların O’nun programlamasıyla gerçekleştiğini kabul etmemek, Allah’ı gereği gibi tanımamak demektir. Allah’ı gereği gibi tanımamış olmak ise O’na inanmamakla eşdeğer bir tutumdur. Allah’ıkabul edip rabliğini kabul etmemek tutarsız bir yaklaşımdır. Bu tutarsızlığın varıp dayandığı en sapkın düşünce ise Allah’ın yarattığı kullarını kendisine döndürmeyeceği varsayımıdır.
İşte, bu ayetlerden sonra gelen 10-14. ayetler Allah’ın evreni yarattıktan sonraki rabliğini, yani onları sürekli kontrol altında tuttuğunu, vekilliğini anlatmaktadır. Buna rağmen aklını kullanmayanların Allah ile birlikte O’nun astlarından putlara ve Allah'a denk saydıklarına tapınmakta oldukları bildirilmektedir.

Yine ant olsun ki onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, kesin “Allah” diyeceklerdir.  De ki: “Allah'a hamd olsun!”  Aslında onların çoğu bilmezler. (Lokman/25)
Yine ant olsun ki onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim kontrol altına aldı?" diye sorsan, kesinlikle, "Allah" derler. O halde nasıl çevriliyorlar? (Ankebut/61)

Ve sen gerçekten onlara: “O gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sormuş olsan kesinlikle “Allah!” diyeceklerdir. De ki: “Öyleyse gördünüz mü Allah’ın astlarından çağırdıklarınızı! Eğer Allah bana bir zarar vermek istediyse, onlar O’nun zararını giderebilenler midirler? Yahut bana bir rahmet dilediyse, onlar O’nun rahmetini tutanlar mıdırlar? De ki: “Allah, bana yeter. Tevekkül edenler, yalnızca O’na tevekkül ederler.” (Zümer/38)

Yine ant olsun ki, onlara kendilerini kimin yarattığını sorsan, kesinlikle: “Allah” derler. O halde nasıl çevriliyorlar! (Zuhruf/87) H.Yılmaz

Kur'an'ın, konuyla ilgili birçok yerinde "firaş" (döşek) kelimesi kullanılmış olmasına rağmen, bu ayette "mehd" (beşik) kelimesi kullanılmıştır. Böyle bir ifade yoluyla insanoğlunun tıpkı bir bebek gibi yeryüzünde rahat ettirildiği anlatılmak istenmektedir. Oysa yeryüzü, uzay içerisinde boşlukta durmakta ve saatte 66.600 mil hızla hareket etmektedir. Arzın içinde bulunan sıcaklık, taşları dahi eritecek güçtedir. Nitekim arz, arasıra lavlarını dışarıya püskürterek bu gücünü hissettirmektedir. Ancak bu dehşet verici tehlikeye rağmen Hâlık olan Allah, insanlar için yeryüzünü bir istirahat yeri kılmıştır. Dolayısıyla sizler onun üzerinde herhangi bir tehlikenin farkında olmaksızın dolaşmakta, uzayda başaşağı durmanıza rağmen düşmeden gezebilmektesiniz.
Yine yeryüzü, bir silahtan çıkan mermiden daha hızlı dönmesine rağmen, sizler yeryüzünü herhangi bir problemle karşılaşmadan ekip-biçebiliyor ve birçok nimetler elde edebiliyorsunuz. Bazen küçük sarsıntılarla (depremler), sizlere gücünü gösteren korkunç bir varlığın üzerinde bulunduğunuz ve Allah'ın bu korkunç varlığı emrinize vermiş olduğu sizlere hatırlatılmaktadır. (Bkz. Neml an: 74-75)
Yani, dağlar arasında birçok geçitler, yeryüzünün düzgün ve engebeli sathı üzerinde nehirler ve işlerinizi görebilmeniz için doğal yollar sizler için varedilmiştir. İnsanlar, bunlar vasıtasıyla yeryüzünde dolaşır ve çevrelerine yayılırlar. Şayet Allah, bunları varetmeseydi, örneğin dağlar arasından bir geçit bulunamasaydı, insanlar bulundukları yerlerden kımıldayamazlardı bile. Ayrıca, yeryüzüne birbirinden farklı şekiller verilmeseydi, bir bölgenin başka bir bölgeden temyiz edilememesi yüzünden kaybolmadan dolaşmak mümkün olmazdı. Bunun anlamını insanoğlu, yüzlerce kilometrelik ıssız bucaksız bir çöle düşüp nereden gelip nereye gideceğini bilmediği zaman anlar.
Bu cümle iki anlamı birden tazammun eder. Birincisi, "Bu işaretler kendilerinden yararlanarak dilediğiniz yere gidebilmeniz için konulmuştur." İkincisi ise, "İnsanlar bu işaretler vasıtasıyla Allah'ın kudretini müşahede edip, kainatın bir tesadüf eseri olmadığını veya birkaç ilahın biraraya gelerek meydana getirmediğini anlasınlar. O takdirde insanlar, dağların, nehirlerin ve yolların meydana gelmesinin, kendilerinin onları anlayıp kolaylıkla dolaşabilmeleri için yeryüzündeki bölgelerin birbirinden farklı özelliklerde yaratılmasının, bir tek Hâlık olan Allah'ın eseri olduğunu göreceklerdir." Mevdudi

Bu Kuran ayeti yağmurun bir ölçüye göre yağdığını bildiriyor. Gerçekten de bu durum bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır.. Bilimsel ölçümlere göre, yeryüzünden bir saniyede 16 milyon su buharlaşmaktadır. Bir yılda bu miktar 513 trilyon ton suya ulaşmaktadır. Bu aynı zamanda bir senede dünyaya yağan yağmur miktarıdır. Yani su, sürekli bir denge içinde "bir ölçüye göre" dönüp durmaktadır. Yeryüzündeki hayatın devamı da, bu su döngüsü sayesinde sağlanır. Bu miktarda çok küçük bir değişiklik bile olsa, kısa bir zaman sonra büyük ekolojik dengesizlik ortaya çıkacak, bu da yaşamın sonunu getirecektir. Fakat hiçbir zaman böyle olmuyor. Yağmur, Kuran ayetinde bildirildiği gibi, yeryüzüne her sene aynı m,ktarda yağmaya devam ediyor. M.Sağ

Yani her bölge için, yıldan yıla aşağı yukarı aynı miktarda yağan ve suyla beslemek suretiyle toprağı verimli kılan yağmurlar gönderilmektedir. Bazı bölgelerin kurak ve çöl olarak yaratılması ve bazı bölgelerde de yağmur gönderilmeyerek kıtlığın meydana gelmesi, Allah'ın bir hikmetidir. Çünkü o bölgelere yağmur gönderildiği zaman insanlar, yağmurun ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlarlar. Ayrıca bu nizam ve sistemin bir idare edeni olduğu, karşısında herkesin çaresiz kaldığı ve bir ülkeye yağan yağmurun ölçüsünü değiştirerek, koskoca arzın düzenini bozmaya veya sel ve tufan gelmesini engellemeye ya da bulutları istediği bölgeye götürmeye hiç kimsenin gücünün yetmeyeceği anlatılmaktadır. (İzah için bkz. Mü'minun an: 17-18, Hicr an: 13-14)
Burada bitkilerin su vasıtasıyla canlanması, iki hususa binaen delil getirilmektedir. Birincisi, "Bu, Allah'ın hikmet ve kudretidir, O'nun ilahlığında hiçbir ortağı yoktur." İkincisi, "ölümden sonra hayatın olması mümkün ve mutlaktır." (İzah için bkz. Nahl an: 53/a, Hacc an: 79, Rum an: 25-34-35, Fatır an: 19, Yasin an: 29) Mevdudi

Lafzen, “bütün çiftleri”. Bazı müfessirler, ezvâc terimini bu bağlamda “türler” ile eş anlamlı görmüşlerdir (Beğavî, Zemahşerî, Beydâvî, İbni Kesîr): Yani, yukarıdaki ifadeyi, Allah her türlü eşyayı, varlığı ve olguyu yaratandır anlamında almışlardır. Diğerleri (mesela Taberî), bu ifadede bütün varlıklar evreninde aşikar olan çift-kutupluluğa bir atıf görür. İbni ‘Abbâs (Râzî tarafından nakledildiğine göre) bunun genelde “tatlı ve acı, beyaz ve siyah, dişi ve erkek” gibi karşıtlıkları ve genelde karşıtlık kavramını gösterdiği kanaatindedir. Râzî buna bir ilavede bulunur ve varlıklar âlemindeki her şeyin “yüksek ve alçak, sol ve sağ, ön ve arka, geçmiş ve gelecek, varlık ve sıfat vb. gibi” bir tamamlayıcıya sahip olduğunu, oysa Allah'ın -yalnız O'nun- benzersiz olduğunu ve “karşıt” veya “benzer” veya “tamamlayıcı” olarak tanımlanabilecek her şeyden uzak bulunduğunu söyler. Bu nedenle, yukarıdaki cümle, “Hiçbir şey O'na denk tutulamaz” ifadesinin (112:4) bir yankısıdır. M.Esed

"Çiftler" ifadesiyle sadece kadın ve erkekler kastolunmamaktadır. Allah, diğer mahlukatı da çift çift yaratmıştır. Onların birleşmesinden de diğer çiftler meydana gelmiştir. Örneğin elektriğin pozitif (+) ve negatif (-) kutuplarının bir araya getirilmesiyle sayısız icatlar elde edilmiştir. Nitekim insan, Allah'ın çeşit çeşit mahlukatını, onların sayısız çiftlerini, yapılarını, birbirleriyle olan ilişkilerini ve bunca çeşit mahlukatın birbirleriyle çiftleşmeleri sonucunda meydana gelenleri bir bir düşünecek olsa, bu kainatın sahibinin aynı zamanda Hâlık, Hakim ve Müdebbir olduğunu anlayacaktır. Ancak akıldan mahrum insanlar, bu kainatın yaratıcısı olmadığını düşünebilir veya onun birden fazla ilahın eseri olduğunu ileri sürebilir. Mevdudi

Lafzen, “sırtlarında oturasınız” -yani, bütün klasik müfessirlere göre, yukarıda zikredilen hayvanların ve gemilerin “sırtları”nda. Tekil “onun” zamiri, “bindiğiniz her şey” (mâ terkebûn), ya da başka bir ifadeyle, “taşımada kullandığınız veya kullanabileceğiniz her şey” kavramında somutlaşan kollektif varlığa yöneliktir. Li‑testevû ifadesini “onlara hükmedesiniz” şeklinde çevirmeme gelince, istevâ (lafzen, “kendini oturttu/yerleştirdi”) fiilinin çoğu zaman benim kabul ettiğim muhtevaya sahip olduğuna işaret etmek isterim: bkz. Cevherî, Râğıb ve Lisânu'l-‘Arab, sevâ maddesi aynı zamanda Lane IV, 1478. M.Esed

Yani, Allah, kainatta sadece insanlara, gemi ve hayvanları binek olarak vermiştir. Bu yüzden insanlar, onların üzerlerine atılmış çuvallar gibi olmamalı ve bu gemileri denizin üstünde yüzdürenin, bu denizleri meydana getirenin ve bazılarının insanlardan çok kuvvetli olmasına rağmen, istedikleri yere gidebilmelerini sağlayan bunca hayvanı yaratanın kim olduğunu düşünebilmelidir. Bu nimetlerden faydalandıkları halde, bu nimetleri bağışlayan Allah'ı unutabilmek için kişinin kalb ve vicdanının kararmış olması gerekir.
Hassas bir vicdan taşıyan kişi, bu bineklerden yararlandığında, Allah'a hamdederek "Bu binekleri benim hizmetime veren zat ne yücedir ve yine o zat ne büyüktür ki zatında ve sıfatlarında hiçbir ortağı yoktur ve hiçkimseye muhtaç değildir, O'na şükreder ve O'na ortak koşmaktan yine O'na sığınırım" der.
Bu ayetin en iyi açıklaması, Rasulullah'ın bineklere binerken yaptığı dualardır. Abdullah b. Ömer'den şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Rasulullah savaşa çıktığında, bineğe binerken üç kez "Allah'u Ekber" der ve bu ayeti okuduktan sonra şöyle dua ederdi: "Allah'ım bana bu seferde hayır ve takva nasip eyle. Sevdiğin amelleri işlememe yardım et. Allah'ım bu seferi benim için kolaylaştır, mesafeleri kısalt. Allah'ım yanımda bana yol arkadaşı ol. Ardımda bıraktığım ailemi koru. Ey Allah'ım, seferde beni, gıyabımda ailemi koru." (Müsned-i Ahmed, Müslim, Ebu Davud, Nesei, Tirmizi, Darimi)
Hz. Ali'den şöyle bir hadis rivayet olunmuştur. "Rasulullah ata binerken, atın üzengisine bastığında "Bismillah" dedi ve ata bindi. Daha sonra bu ayeti okuyarak üç defa "Elhamdülillah", üç defa da "Allah'u Ekber" dedi ve "Seni tenzih ederim, senden başka ilah yoktur. Zulmettiğimiz nefsimizi bize bağışla" diye dua ederken gülümsedi. Bunun üzerine ben (Hz. Ali) "Ya Rasulullah, niçin güldünüz?" diye sorunca O, "Allah'ım beni bağışla" diyen bir kulun sözünü Allah beğenir ve kulum benden başka hiçkimsenin kendisini bağışlamayacağını zaten bilir, der" diyerek cevap verdi. (Müsned-i Ahmed, Tirmizi, Nesei)
Bir şahıs "Ebu Mücelles" adıyla şöyle bir hadise anlatmaktadır: "Bir defasında bineğime binerken bu ayeti okudum ve bunun üzerine Hasan Basri bana: "sen (bineğine binerken) bu ayeti okumakla mı emrolundun?" diye sordu. "Peki ne okuyayım" diye cevap verince, o da dedi ki: "Bana İslâm'ı nasip eden Allah'a hamdolsun. Yine Hz. Muhammed'i göndermekle bize ihsan eden ve bizi insanlar arasından çıkmış en hayırlı ümmet kılan Allah'a hamdolsun" dedi ve bu ayeti okudu." (İbni Cerir-Ahkâmul-Kur'an, el-Cessas)  Mevdudi

Bu ayet gurubunda Rabbimiz Kendisini yaratıcı olarak tanıyıp da “Rabb” olarak tanımayan müşriklere Rabliğinin göstergelerini saymakta ve onları Rabliğini kabule davet etmektedir. Bu yapılırken de müşriklerin çevresindeki en dikkat çekici tasarruflara değinilmektedir.
Rabbimizin bu ayetlerde ön plana çıkarılan sıfatları şunlardır:

* Yeryüzünü sizin için bir beşik kılan
* Orada doğru yolda gidesiniz diye birtakım yollar da kılan
* Suyu gökten belli bir ölçü ile indiren
* Ölü bir beldeyi canlandıran
* Bütün çiftleri [eşleri] yaratan
* Onların sırtına binip üzerlerine yerleştiren
* Üzerine yerleştiğiniz zaman, Rabbinizin nimetini anarak: “Bunları bizim hizmetimize veren Allah eksikliklerden münezzehtir. Yoksa bizim bunlara gücümüz yetmezdi. Şüphesiz biz de yalnızca Rabbimize döneceğiz” diyesiniz diye gemilerden ve hayvanlardan bineceğiniz şeyleri kılan
* Allah’ın yenilmezliği ve her şeyi en iyi bilen oluşu.

Bunlardan ilki, Rabbimizin yeryüzünü insanlar için bir beşik kılmış olmasıdır. Öyle bir beşik ki, insanlar o beşik içerisinde rahat rahat hayatlarını sürdürmektedirler. Beşik nasıl bebekler için rahat ve uygun bir istirahat yeriyse, yeryüzü de insanlar için öyledir.
10. ayette yer alan “birtakım yollar” ifadesinin Ta Ha/53, 54’ün delaletiyle “bir takım geçim yolları” olarak anlaşılması da mümkündür.

O, yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indirendir.” dedi. -İşte Biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık. Yiyiniz ve hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz akıl sahipleri için bunda nice ayetler vardır! Biz sizi ondan [yeryüzünden] yarattık, sizi ona döndüreceğiz ve sizi bir kere daha ondan çıkaracağız.- (Ta Ha/53, 54)

Rabbimiz suyu da gökten ölçü ile indirmekte ve onunla hayatın idamesini sağlamaktadır. Bu konuya ait detay daha evvel verilmiştir. (Tebyinü’l Kur’an; c.2,  s.269)

Ve O, hatırlarsınız/öğütlenirsiniz diye, rahmetinin önünde rüzgârları müjdeciler/dağıtıcılar [yayıcılar] olmak üzere gönderir. O rüzgârlar, yağmur yüklü bulutları yüklenince, onu kurak bir beldeye gönderir, sonra onunla suyu indiririz. Böylece onunla ürünün hepsinden çıkartırız. İşte Biz, ölüleri de böyle çıkaracağız. (Araf/57)

Ayette konu edilen “bütün çiftler”, evrendeki tüm varlıkların çiftler halinde yaratılmış olduğu gerçeğini ifade etmektedir. “Tatlı-ekşi, beyaz-siyah, erkek-dişi, üst-alt, sağ-sol, ön-arka, mazi-müstakbel, zât-sıfat, yaz-kış ve ilkbahar-sonbahar, kış-yaz, gece-gündüz, yer-gök, cennet-cehenne­m, hayır-şer, iman-küfür, fayda-zarar, fakirlik-zenginlik, sağlık-hastalık ... gibi çiftler buna örnektir.  Varlıkların çift oluşu, onların bir yaratan tarafından yaratılmış olduklarının kanıtıdır.

Şu şafağa, on geceye, çifte ve teke, geçip gideceği sırada şu geceye ant olsun ki [Şu şafağı, on geceyi, çifti ve teki, geçip gideceği sırada şu geceyi kanıt gösteririm ki], ... (Fecr/1- 4):

Ve Biz yeri yayıp döşedik ve ona sabit dağlar bıraktık. Orada görünüşü iç açıcı-göz alıcı her çiftten bitkiler bitirdik. (Kaf/7)

O [Allah], gökleri dayanak olmadan yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Yeryüzünde de, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve oralarda her dâbbehden [canlıdan] türetip yayıverdi. Ve Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her kerim çiftten bitki bitirdik. (Lokman/10) H.Yılmaz

Yani, çoğu insanın var olan her şeyi Allah'ın yarattığını kolaylıkla kabul ettiği (yukarıda 9. ayet) gerçeğine rağmen bazıları O'nun eşsizliğini, benzersizliğini unutmaya yatkındırlar.

Lafzen, “O'na [bazı] kullarından (‘ibâd) bir parça isnad ederler”: karş. 6:100 ve ilgili notlar. Cüz’ ismi (lafzen, “parça”) burada açıkça, “çocuk” kavramında işaret edildiği gibi, “Kendinden bir parça”yı gösterir: ifadeyi yukarıdaki şekilde çevirmemin sebebi budur. Diğer taraftan, eğer cüz’ ismi lafzî anlamıyla alınırsa yukarıdaki cümle (Râzî'nin de belirttiği gibi) daha genel bir anlam kazanır: yani “onlar, O'nun ulûhiyyetinden bir parçayı O'nun tarafından yaratılan bazı varlıklara yakıştırırlar.” Ama ayetin Allah'a “soy/çocuk” isnad edilmesine açıkça işaret eden siyâkı-sibâkı, benim çevirimin daha uygun olduğunu gösterir. M.Esed

Ayette geçen "cüz" (parça, kısım) kelimesi ile Allah'ın evlad edinmesi şeklinde yapılan iftiraya bir telmihte bulunulmaktadır. Çünkü evlat, babasının bedeninden nihayetinde bir cüzdür. Nitekim Allah'ın oğlu veya kızı olduğunu öne süren bir şahıs, onları, Allah'ın cüzü olarak telakki etmiş olur. Ayrıca Allah'a bir mahluku cüz olarak atfetmenin başka bir biçimi daha vardır. Yani bir şahsı Allah'ın kudret ve sıfatlarında ortak eder ve Allah'a yalvarır gibi o şahsa yalvarır ve kulluk edersek, o şahsa ilahlık ve Rab'lik izafe etmiş ve onu Allah'ın bir cüz'ü yapmış oluruz. Mevdudi

Yahûdîlerden bir bölümü Uzeyr'i Allah'ın oğlu saymıştı. Hırıstiyanlar Îsâ'yı Allah'ın oğlu saydılar. Müşrikler de melekleri Allah'ın kızları sayıyorlardı. Bugün vahdet-i vücûd mezhebinin mülhidleri de varlıkları Allah'ın birer parçası saymaktadırlar. Bunların hiçbirisi doğru değildir. S.Ateş

Burada hitab edilen halkın, bazı dişi tanrılarının ve meleklerin “Allah'ın kızları” olduklarına inanan müşrik Araplar olduğu unutulmamalıdır. Bu ayet, İslam öncesi Araplar'ın, kızları yalnızca bir yük olarak ve kız çocuk sahibi olmayı bir aşağılanma olarak görmeleri karşısında açıkça ince bir alay çağrışımına sahiptir. (Karş. bu bağlamda 16:57-59.) M.Esed

Bu Kuran ayeti, İslam öncesi Arap toplumunun kadına bakışını yansıtıyor. Bu bakış açısının, Peygamberin vefatından seneler sonra yeniden Kurandaki kadınlarla ilgili yorumlara da yansıdığını üzülerek görmekteyiz. (Bak Nisa suresi 34 ve Nebe suresi 31-34) M.Sağ

Lafzen, “Rahmân'ın bir benzeri [yahut “Rahmân için düşünülebilir bir şey”] olarak gördüğü”nü: yani, kız çocuklarını; ki bu yakıştırma, çocuk ile babası arasında “benzerlik” iddiasına telmihte bulunmaktadır. M.Esed

Burada müşriklerin mantıksızlığı açıkça ortaya serilmektedir. Çünkü müşrikler, meleklere, "Allah'ın kızları" derler. "Kız" şeklinde putlar yaparlar ve onlara taparlardı. Buna karşılık şöyle buyurulmaktadır: "Sizler, kainatı Allah'ın yarattığını, sizin için yeryüzünü beşik kıldığını, yağmur gönderip hayvanları hizmetinize verdiğini biliyor ancak buna rağmen O'na ortak koşuyor ve başkalarına kulluk ediyorsunuz. Üstelik Allah'a sadece sıfatlarında ortak koşmakla kalmıyor, O'nun zatında da ortak olduğunu kabul ederek Allah'a kız evlatlar izafe ediyorsunuz. Oysa kız çocuğunuzun olmasını kendiniz için bile utanç nedeni sayıyor, hatta onları gömmekten çekinmiyorsunuz. Bununla birlikte kendiniz için erkek evladı layık görürken, Allah'a kız evladlar nispet ediyor, fakat yine de Allah'a inandığınızı iddia ediyorsunuz." Mevdudi

Yani, İslam öncesi Araplar'ın gözünde kişinin hayatını “güzelleştirmek/süslemek”ten başka bir fonksiyonu olmayan biri.

Lafzen, “kendini görünmeyen (ğayr-i mübîn) bir çatışmanın içinde bulur” -yani, kendi bilincine tam yerleştiremediği bir iç çatışmanın: karş. 16:59 -“bu zillete rağmen, şimdi onu acaba tutsun mu, yoksa toprağa mı gömsün [diye düşünür].” (Bkz. ayrıca, özellikle ilgili not 66.) M.Esed

Yani, "Yumuşak, nazik ve fıtraten zayıf olan kız çocuklarını Allah'a nispet ediyor, kuvvetli bir yaratılışa sahip olan erkek çocuklarını kendinize alıyorsunuz."
Bu ayetten, kadınların mücevher takmalarının dinen caiz olduğu hükmü de çıkıyor. Çünkü mezkur ayette, mücevheratın kadın tarafından takılmasının tabii bir şey olduğu anlatılmaktadır. Nitekim bu konuda Hz. Ali'den rivayet edilen bir hadiste "Rasulullah'ın bir elinde altın, diğerindeyse ipek bulunduğu bir halde "ümmetimin erkekleri için bunları kullanmak haramdır" diye buyurduğu naklolunmaktadır. (İmam Ahmed, Nesei, Tirmizi) Yine, Hz. Musa el-Eşari'nin rivayet ettiği bir hadise göre, "İpek ve altın ümmetimin kadınları için helal, erkekleri içinse haramdır" diye buyurmuşlardır.
Allame Ebu Bekir el-Cessas, bu konuyla ilgili olmak üzere aşağıdaki rivayeti nakletmiştir:
Hz. Aişe'den rivayet edildiğine göre "Bir defasında Zeyd b. Harise'nin oğlu Üsame yaralanır ve yarasından kan akmaya başlar. Üsameyi oğlu gibi seven Rasulüllah bunun üzerine onun yarasından akan kanı mübarek ağzıyla emmeye, sonra tükürmeye başladı. Bu esnada ise "Üsame kız olsaydı ona mücevherler takar, ona güzel güzel elbiseler giydirirdim" diye söyleniyordu."
Ebu Musa el-Eşari'den rivayet edildiğine göre Rasulullah "İpek ve altın ümmetimin kadınları için helal, erkekleri içinse haramdır" diye buyurmuştur.
Hz. Aişe'ye göre "Zekatı verilmek suretiyle mücevher takmak günah değildir."
Hz. Ömer, Ebu Musa el-Eşari'ye "Bölgende yaşayan müslüman kadınlara, mücevherlerinin zekatını vermelerini emret" diye yazıyla bir emirname göndermiştir.
İmam Ebu Hanife, Ömer b. Dinar'dan naklen şöyle bir olay rivayet eder. "Hz. Aişe'nin kızkardeşleri ve Abdullah b. Ömer'in kızları mücevherat takarlardı."
Tüm bu rivayetleri naklettikten sonra Allame Cessas, "Rasulullah'tan ve sahabilerden, müslüman kadınların altın ve ipek kullanmalarının helal olduğuyla ilgili gelen haberler, kullanmalarının yasak olduğuyla ilgili haberlerden daha fazladır. Ayrıca Rasulullah'ın ve sahabilerin yaşadıkları dönemden, günümüze (yani h. 4. asra) kadar, ümmetin uygulaması bu şekildedir ve muhalefet eden kimse de olmamıştır. Bazı münferit itirazlar vuku bulduysa da, onlar dikkate alınmaz." demektedir. Mevdudi

Yahut: “onlar yalnızca Rahmân'a ibadet edenlerdir [veya O'nun “mahlukatıdır (‘ibâd)”]; her iki durumda da onların yaratılmış oldukları ve bu sebeple ilah/tanrı olmadıkları vurgulanır.

Lafzen, “onların şahitliği”; yani tabiat itibariyle ruhî olan (Râzî) ve bu nedenle bir cinsiyet taşımayan meleklerin “cinsiyet”i konusunda. M.Esed

Yani, Allah (dişi veya erkek) herhangi bir cinse mensup olmaktan münezzehtir.
Bu ifadenin bir diğer anlamı da "Onlar doğduklarında acaba orada hazır mı bekliyorlardı?" şeklinde de verilebilir Mevdudi

Yani, gerçeklikten yoksun bulunan şeylerle ilgili hiçbir “bilgi”ye sahip değiller -çünkü Allah onların günah işlemelerini “istemek” yerine, doğru ile yanlış arasında ahlakî bir tercih yapmayı onların serbest iradesine bırakmıştır. (Bkz. konu ile ilgili olarak 6. sure, 143. not.) M.Esed 

Demek Allah dilemiş ki biz meleklere tapıyoruz. Allah dilemeseydi, onları Allah'ın parçası saymazdık. S.Ateş

Sapıklık içinde olan kimselerin her zaman yaptıkları gibi, bunlar da kendi sapıklıklarını kadere bağlıyorlar ve şöyle diyorlar: "Şayet Allah dilememiş olsaydı biz bu meleklere nasıl ibadet edebilirdik? Çünkü Allah istemeseydi, bizim meleklere tapmamız mümkün olmazdı. Biz bu işi uzun süredir yaptığımıza göre, Allah dileseydi üzerimize azap gönderirdi."  Mevdudi

Bu ayet gurubunda, kadın ve kızları erkek çocuklarından aşağı gören müşriklerin dinleri adına nasıl tutarsız davrandıklarına değinilmektedir. Bu tutarsızlık, kendilerine oğlan çocuklarını lâyık gören müşriklerin güya dinî bir hava vererek Allah’a kız çocuklar isnat etmeleriydi. O günkü müşrikler kızları kendilerine uygun görmez, kız çocuğu sahibi olduklarını öğrendiklerinde son derece rahatsız olurlardı. Onların kendilerine oğlanları lâyık görüp de kız çocuklarını Allah’a izafe etmeleri hayret edilecek bir tutumdu. Ayette bu tutumlarının yanlışlığına dikkat çekilerek Allah’ın böyle nitelendirilmeden münezzeh olduğu vurgulanmaktadır.

Ve onlardan biri kadın ile [kız doğum haberi ile] müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir. (Nahl/58)

Erkek sizin için, dişi O'nun için mi?
İşte bu, bu şekilde olursa, eksik/haksız bir bölüştürmedir. (Necm/21, 22)

18. ayetteki “mücevherler içerisinde yetiştirilip de mücadelede apaçık olmayanı” ifadesi ile “yumuşak, nazik, süslenmeyi seven ve yaratılış olarak bedenen zayıf; savaş meydanlarına çıkmayan kız çocuklar kastedilmiştir.

Ve onlar Onlar, Allah’a kızlar isnad ediyorlar. – O [Allah], bundan münezzehtir. – Kendileri için de iştahlandıkları şey  [oğlan çocukları] vardır.
Ve onlardan biri kadın ile [kız doğum haberi ile] müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolarak yüzü kapkara kesilir.
Kendisine verilen müjdenin kötülüğü, dolayısıyla kavminden gizlenir; zillet ve horluğa rağmen onu [kızı] yanında mı tutsun yoksa toprağa mı gömsün!  Dikkat edin onların verdikleri hüküm [töreleri] ne kötüdür! (Nahl/57- 59)

Ve onlar, O’nun [Allah'ın] yarattığı ekinlerden ve hayvanlardan Allah'a bir hisse kıldılar da kendi sapık inançlarına göre, “Bu, Allah için; şu da ortaklarımız içindir” dediler. İşte ortakları için olan şey [hisse] Allah'a ulaşmaz, Allah için olan şey ortaklarına ulaşır. Verdikleri hüküm ne kötüdür! (En’am/136)

Erkek sizin için, dişi O'nun için mi?
İşte bu, bu şekilde olursa, eksik/haksız bir bölüştürmedir. (Necm/21- 22)

Ve sen, elçilerimizden senden önce gönderdiğimiz kişilere sor, “Biz Rahman’ın astlarından ibadet edilecek ilâhlar kılmış mıyız?" (Zuhruf/45)

20. ayette yer alan “Eğer Rahman dileseydi, biz onlara tapmazdık” ifadesinden müşriklerin yine kusuru Allah’a buldukları anlaşılmaktadır. Müşriklerin sıkışınca böyle bahanelere sıkça başvurdukları birçok ayette dile getirilmiştir:

Onlara: “Allah’ın sizi rızklandırdığı şeylerden infak edin” denildiği zaman da o kâfirleşmiş kişiler, şu iman etmiş kişiler için: “Allah’ın dileyince doyurabileceği kimseyi biz mi doyuracağız? Siz ancak apaçık bir sapıklık içindesiniz” dediler. (Ya Sin/47)

Allah’a ortak koşan kimseler diyecekler ki: “Allah dileseydi biz ortak koşmazdık, atalarımız da ortak koşmazlardı, hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan önce yalanlayanlar da azabımızı tadıncaya kadar işte böyleydi. De ki: “Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir bilgi mi var? Siz, sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.” (En’am/148)

Ve ant olsun ki Biz, düşünüp öğüt alsınlar diye Pürüzsüz Arapça bir kur'ân [okuma] olarak; takvalı davransınlar diye bu Kur'ân'da insanlar için her türlüsünden örnek verdik. (Zümer/27, 28) H.Yılmaz

Yani, insanın Allah'ın yanısıra başka varlıklara ibadet etmesine veya O'na “çocuk” isnad etmesine izin veren bir vahiy: kendi olumsuz cevabını da içinde bulunduran belâgat gereği bir soru. M.Esed

Bu cahil insanlar, dünyada herşey Allah'ın dilemesiyle olduğu için O'nun rızasının da buna muvafık bulunduğunu sanıyorlar. Oysa onlar, Allah'ın dilemesi, yani izni ile, onun rızasını birbirine karıştırıyorlar. Şayet onların bu mantığını kabul edecek olursak, o takdirde sadece şirk değil, insanların bile kabul edilebilir fiiller olarak tasvip etmediği hırsızlık, cinayet, zina, rüşvet vs. vuku bulan sayısız suçların Allah'a dayandığını ve O'nun da bu suçlardan razı olduğunu iddia etmiş oluruz. Oysa böyle bir iddia doğru değildir. Çünkü, Allah'ın herhangi bir ameli tasvip edip etmediği, dünyada vuku bulan olaylardan değil, bizzat kendisinin peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği Kitab'tan öğrenilmelidir.
Neden denilecek olursa, Allah Kitabı'nda hangi düşünceleri, ahlâkı ve davranışları tasvip ettiğini, hangilerini ise reddettiğini açıkça bildirmiştir. Şayet onların elinde Kur'an dışında Allah'ın göndermiş olduğu ve "Melekler Allah'ın ortaklarıdır. Onlara ibadet edin" diye bildirdiği bir belge bulunuyorsa, o zaman ortak koşsunlar. (İzah için bkz. En'am an: 71-79-80-110-124-125, A'raf an: 16, Yunus an: 101, Hud an: 116, Rad an: 49, Nahl an: 10-31-94, Zümer an: 20, Şura an: 11) Mevdudi

Bu ayette, müşriklerin Allah’ın Rabb oluşunu kabul etmeyerek yerde ve gökte işleri idare eden bir takım sahte rabler edinmelerine ve melekleri dişi varlıklar kabul ederek onların Allah’ın kızları olduğuna inanmalarının ilahi bir kaynağa dayanmadığına işaret edilmektedir.

Yoksa Biz onlara bir sultan [delil] indirmişiz de o [delil], onların O'na [Allah’a] ortak koştukları şeyleri mi söylüyor? (Rûm/35)

Görüldüğü gibi, aynı mesajı içeren Rûm/35’teki sorunun cevabı da yine “onların elinde o inançları içeren Allah’tan gelmiş bir kitap bulunmuyor” şeklinde olup müşriklerin bu yanlış tutumu açıkça reddedilmektedir. H.Yılmaz

Bütün delîlleri, körü körüne taklîdden ibârettir. S.Ateş

Onların elinde, bu gerekçeden başka bir dayanakları yoktur. Çünkü, ataları da aynı şekilde davrandığı, yani melekleri mabud edinip, onlara taptığı için, kendilerinin de meleklere taptıklarını iddia etmektedirler. Mevdudi

Mutraf teriminin (tarafe fiilinden türetilmiştir) bu şekilde çevrilmesi konusunda bk. 11:116 ile ilgili not 147.

Râzî, bu pasaj ile ilgili yorumunda şunları söyler: “Kur’an'da başka hiçbir ayet olmasaydı bile, bu ayetler, [bir Müslüman'ın] başka bir kimsenin dini görüşlerini körü körüne, hiç sorgulamadan kabul etmesinin yanlışlığını (ibtâlu'l-kavl bi't-taklîd) göstermeye yeterdi: Çünkü Allah, [bu ayetlerde] sözkonusu hakikat inkarcılarının bu tavırlarını ne akıllarıyla ne de vahyedilmiş bir metnin açık otoritesine dayanarak oluşturmadıklarını, yalnızca atalarının ve kendilerinden önce gelip geçmiş olanların görüşlerini körü körüne kabul etmekle yetindiklerini açıklığa kavuşturmuştur: ve Allah bütün bunları itham edici ve aşağılayıcı bir dille işlemiştir”. M.Esed

Burada peygamberlere niçin hep kendi toplumlarında ileri gelen kimselerin, sermaye sahiplerinin muhalefet ettikleri, atalarının dininin savunucuları olarak boy gösterdikleri, yine hep bu insanların Hakka karşı tavır alıp halkı peygamberlere karşı kışkırttıkları ve halkın cehalet içinde yüzmesini arzulayıp, her türlü fitne ve fesadı çıkarttıkları noktasında biraz durulması ve dolayısıyla bunların nedenlerinin incelenmesinde yarar var. Tüm bu soruların temelinde iki ana neden bulunmaktadır:
a) Zenginlik ve refah içinde yüzen insanlar, Hak-Batıl arasındaki mücadeleyle ilgilenmeyi akıllarının ucundan geçirmeyecek kadar dünya meşgalelerine dalmış kimselerdir. Dolayısıyla onlar, böyle basit (!) sorunlarla zihinlerini yormayı istemezler. Zihnen ve bedenen tembelleşmişlerdir. Din hakkında pervasız bir tavır içindedirler. Çünkü mevcut sistemin yürürlükte kalması işlerine geldiği için, onlar yeni bir düzenin gerekliliğini zahmet edip düşünemezler bile. Hâk ve batıl nedir, adalet ve zulüm ne anlama gelir, bunlar, onları pek ilgilendirmez.
b) Onlar, mevcut sistemin sayesinde zenginlik ve refah içinde olduklarından, sistemin yıkılmasını asla arzu etmezler. Onlar, peygamberlerin öne sürdükleri düşüncelerin kabul görmesi ve yayılması sonucunda, mevcut sistemin sayesinde elde ettikleri makam ve mevkinin ellerinden alınacağını ve gayri meşru mal ve servetlerine el konulacağını bilirler. İşte bu nedenden ötürü onlar, peygamberlerin, yayılmasına çalıştıkları davanın en şiddetli muhalifleridirler. (Daha fazla bilgi için bkz. En'am an: 91, A'raf an: 46, 53, 58, 74, 88, 92, Hûd an: 31, 32, 41, İsra an: 18, Mü'minun an: 26, 27, 35, 59, Sebe: 34 ve an: 54) Mevdudi

Kur’an'ın bazı okunuşlarında (kıraat) bu ayetin ilk kelimesi, bir emir olarak kul (“de”) şeklinde telaffuz edilmiş olmasına rağmen, bu çevirinin de esas aldığı Hafs b. Süleyman el-Esedî'nin kıraatinde kâle (“dedi” veya tekrarlanan bir vakıa olduğundan, “derdi”) olarak telaffuz edilmiştir. M.Esed

Bu ayet gurubunda da yine müşriklerin taklide sarılarak atalarının yolunu bahane etmelerinin yanlış inanışlara kapılmalarının kaynağı olduğu açıklanmakta ve bu akılsızca tutumları eleştirilmektedir:
Ve onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun.” dendiği vakit, “Aksine biz, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız.” dediler. Ataları bir şeye akıl erdirmez ve doğru yolu bulmaz idiyseler de mi? (Bakara/170)
Ve onlara:  “Allah’ın indirdiğine ve Elçi’ye gelin” dendiği zaman: “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter” derler. Ataları bir şey bilmeyen ve doğru yolu bulmayan kimseler olsa da mı? (Maide/104)
Ve onlara: “Allah'ın indirdiğine tabi olun!”dendiği zaman: “Aksine, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” dediler. Ya şeytan onları cehennemin azabına çağırıyor idiyse! (Lokman/21)
Ve onlar bir iğrençlik yaptıkları zaman, “Babalarımızı bu yolda bulduk, bunu bize Allah emretti” derler. De ki: “Allah iğrençliği emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (A’raf/28)

23. ayette geçen“Ümmet” sözcüğü, terim olarak “kendi iradeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı zamanda aynı yerde bulunan; iyi ya da kötü aynı inanca sahip olan; aynı amacı gütme neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğu” demektir. Bu kavramla ilgili detay A’raf/34’ün tahlilinde verilmiştir. (Tebyinü’l Kur’an; c.2,  s. 577)

 Senin için senden önceki elçilere söylenenden başka bir şey söylenmiyor. Şüphesiz senin Rabbin kesinlikle mağfiret sahibidir ve acı veren bir azabın sahibidir. (Fussilet/43)

Şüphesiz bu, bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. O halde bana kulluk edin. (Enbiya/92)

Yine 23. ayetteki “... oranın şımarık varlıklı kimseleri ...” ifadesinde sözü edilenler “mütref” kimselerdir. Bu şımarık zenginler grubu, mevcut sistemin sayesinde semirip zenginlik ve refah içinde olduklarından, sistemlerinin yıkılmasını asla arzu etmezler. Peygamberlerin dile getirdiği düşünceler kabul gördüğü ve yayıldığı takdirde mevcut sistemin yıkılacağını, paralarından, pullarından, kapılarındaki kullarından olacaklarını iyi bilirler. Bu nedenle de elçilere şiddetle karşı çıkarlar, onların en azılı düşmanı kesilirler.
“Mütref”,“nimet ve rahat yaşamın şımarttığı, azdırdığı kişi” demektir. (Lisanü’l Arab; c. 1, s. 605, “trf” mad.) Peygamberlerin Allah’tan getirdikleri mesajların tebliğine ilk karşı çıkanların daima servet, nüfuz ve yetki sahibi olan zengin kimseler  [mütref, mele, ekâbir] olduğu gerçeği Kur’an’da pek çok kez vurgulanmıştır.
“Mütref” konusu daha evvel Sebe’ suresinin tahlilinde ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz 

Bu ayette, atalarından gördükleri sapık zihniyeti ısrarla sürdüren bir toplumda yaşayıp da konumlarının sarsılmamasını isteyen mütref kesimlerin karşılaşacağı kötü akıbet bildirilmektedir. Bu kesimin mensupları, iflâs etme, maldan mülkten olma, esir düşme, iktidardan olma gibi sonuçlarla karşılaşacaklardır.
Bunların durumu ilk olarak Hümeze suresinde teşhir edilmişti:

Arkadan çekiştirenlerin, kaş-göz hareketleriyle alay edenlerin hepsinin vay hâline!
O ki malı toplayıp ve malının gerçekten kendisini ebedîleştirdiğini sanarak onu tekrar tekrar sayandır.
Hayır... Hayır... Kesinlikle o, Hutame'ye fırlatılıp atılacaktır.
Hutame'nin ne olduğunu sana ne bildirdi?
[O,] Allah'ın tutuşturulmuş bir ateşidir.
O, gönüllerin üzerine tırmanıp çıkar [ulaşır].
O, onların üzerine kilitlenmiştir/kapatılmıştır; uzatılmış direkler içinde. (Hümeze Suresi)

Rabbimizin 25. ayetteki “Hadi, yalanlayanların sonu nasıl oldu bir bak!” emriyle müminlere bu ekâbir takımının akıbetlerinin araştırılması, hayatlarının tüm yönleriyle ortaya çıkarılması görevi verilmektedir. H.Yılmaz

Yani, sadece ataların geleneği ile desteklenip meşrulaştırılan ve sadece belli bir çevrede geçerli olan dinî görüşlerin körü körüne benimsenmesinin ve onlar akıl ve/veya ilahî vahiy ile çelişse bile geçerli sayılmasının kabul edilmezliğini. Hz. İbrahim'in hakikati araştırması Kur’an'da defalarca söz konusu edilmiştir, özellikle de 6:74 vd. ile 21:51 vd. M.Esed

İzah için bkz. Bakara an: 124, 133, En'am an: 50-55, İbrahim an: 46,53, Meryem an: 26, 27, Enbiya an: 54, 66, Şuara an: 50, 62, Ankebut an: 26, 46, Saffat 83-100 ve an: 44, 55Mevdudi

Burada İbrahim (a.s) sadece kendi inancını açıklamakla yetinmemiş ve ayrıca şöyle bir delil öne sürmüştür. "Sizin taptığınız mabudlar hiçbir şey yaratmamışlardır. Onlar, doğru yolu göstermedikleri gibi buna güç de yetiremezler. Ben ancak insanları yaratan ve onlara yol gösteren bir tek Allah'a tabi olurum." Mevdudi

Yani, Hâlık olan Allah'ın dışında ibadete layık hiç kimse yoktur.
Yani, yollarını kaybettiklerinde kendisini takip ederek anayolu bulmalarına yarayacak açık bir söz veya açık bir işaret vardır onlar için. Burada atalarını takip etmek zorunda oldukları kabul edilebilse dahi, onların atalarının hayırlı ve iyi olanlarını değil, kötü olanlarını taklit ettikleri açıklanarak Kureyşlilerin utanmaları gerektiği beyan edilmiştir. Gerçekten de Kureyşlilerin, Arap dünyasının liderliğini ellerine geçirmelerinin nedeni, onların Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'in torunları olmaları ve Kâbe'nin muhafızlığını ellerinde bulundurmalarıydı. Bu yüzden onlar, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail'i örnek almaları gerekiyorken, bu şerefli atalarını değil de dalâlet içinde bulunan ve çevre kabilelerden putperestliği takip eden atalarını taklit etmişlerdir. Ayrıca burada, körükörüne atalarının takip edilmesi doğru olsaydı, Hz. İbrahim kendi atalarına açık açık "Ben sizin cahilce adetlerinize uymam, çünkü sizler Allah'ı bırakıp, başkalarına kulluk ediyorsunuz. Oysa onlar, hiçbirşey yaratmamıştır", demezdi, denilerek, Hz. İbrahim'in atalarının mukallidi olmadığı vurgulanmak isteniyor. Zira Hz. İbrahim, atalarının takip ettikleri yolun doğru olup olmadığını düşünerek bir karara varıyordu. Şayet onların takip ettikleri yol da hiçbir makul delile dayanmıyorsa, onlar da hemen o yolu terketmeliler. Mevdudi

Bu ayetlerde, atalar dininden vazgeçmeyen ve şirkte ısrar edenlerin Allah’ın cezalandırmasına, adaleti sağlamasına ilk somut örnek İbrahim peygamber ve kavmi gösterilmiştir. Ancak Saffat suresinde olduğu gibi olaylara çok kısa olarak işaret edilip geçilmiştir.
İbrahim (as), atalar dinine sımsıkı sarılmış bir toplumda doğmuş, genç yaşında hakkı kavrar kavramaz atalar dinini terk etmiştir. Konumu olan ayetlerde İbrahim peygamberden söz edilerek Mekkeli müşriklere şöyle bir mesaj da verilmektedir: “Eğer babalarını taklit etmek istiyorlarsa, işte en büyük babalarının tavrı! Ona tutunsunlar ve içinde bulundukla­rı sapıklıklardan vazgeçsinler.”
İbrahim peygamberin kendi kavmi ile giriştiği tevhid mücadelesi, En’am, Enbiya ve Saffat surelerinde yer almıştır:

Ve hani İbrahim, babası Âzer’e: “Sen putları tanrılar mı ediniyorsun? Şüphesiz ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum” demişti.
Ve Biz [kanıt elde etmesi] ve kesin inananlardan olması için İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu böylece gösteriyorduk.
Bu nedenle o [İbrahim], üzerine gece bastırınca, bir yıldız gördü: “Bu, benim Rabb'imdir" dedi. Sonra yıldız batınca: “Ben batanları sevmem” dedi.
Sonra Ay'ı doğarken görünce de “Bu, benim Rabb’imdir” dedi. O da batınca: “Ant olsun ki Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, kesinlikle ben sapkınlar kavminden olurum” dedi.
Sonra Güneş'i doğarken görünce de: “Bu benim Rabb’imdir,  bu daha büyük” dedi. Sonra o da batınca: “Ey kavmim! Şüphesiz ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Kesinlikle ben hanif olarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene/yok edecek olana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim” dedi.
Ve kavmi onunla tartıştı. O [İbrahim: “Bana doğru yolu göstermişken Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? O’na ortak koştuklarınızdan hiç korkmuyorum. -Ancak Rabbimin dilediği şey hariç.- Rabbim bilgice her şeyi kuşatmıştır. Hala düşünmez misiniz?
Ve Allah, haklarında hiçbir güç kuvvet indirmediği halde, siz O’na ortak koşmaktan korkmuyorken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Bu durumda eğer biliyorsanız, bu iki topluluktan hangisi güvende olmaya daha layıktır?” dedi.
Şu iman edenler ve imanlarına zulüm giydirmeyenler [şirk karıştırmayanlar]... İşte onlar; güven kendilerinin olanlardır. Doğru yolu bulanlar da onlardır. (En’am/74- 85)

Ve ant olsun ki biz daha önce İbrahim’e rüşdünü vermiştik. Ve Biz onu bilenler idik.
Hani o [İbrahim], babasına ve kavmine: “Bu ısrarla kendisine tapınıp durduğunuz bu heykeller nedir?” demişti.
Onlar: “Biz atalarımızı bunlara tapanlar olarak bulduk” dediler.
O [İbrahim]: “Ant olsun ki sizler ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz” dedi.
Onlar: “Sen bize hakkı mı getirdin, yoksa sen oyun oynayanlardan mısın?” dediler.
O [İbrahim] dedi ki: “Bilakis, Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir ki onları O yaratmıştır. Ben de buna şahitlik edenlerdenim. Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza kesinlikle bir tuzak kuracağım.”
Sonra da o [İbrahim], ona müracaat etsinler diye kendilerine ait büyükleri dışında bunları parça parça etti.
Onlar [Kavmi], “Bizim tanrılarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, kesinlikle zalimlerdendir.” dediler.
Onlar [Bazıları] “Onları anıp duran bir genç duyduk. Onun için “İbrahim” deniliyor” dediler.
Onlar, “O halde ona tanık olmaları için onu [İbrahim’i] insanların gözleri önüne getirin”  dediler.
Onlar, “Ey İbrahim! Bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?” dediler
O [İbrahim]: “Aksine,  onu şu büyükleri yaptı. Konuşabiliyorlarsa haydiyin onlara sorun” dedi.
Bunun üzerine kendilerine [vicdanlarına] döndüler de: “Şüphesiz siz, zalimlerin ta kendisisiniz” dediler.
Sonra onlar yine kafalarına döndüler: “Ant olsun ki bunların konuşmayacağını bilirdin.” dediler.
O [İbrahim]: “O halde, Allah’ın astlarından size hiçbir şeyce fayda vermeyen ve size zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz? Size de, Allah’ın astlarından taptıklarınıza da üff [yazıklar olsun]! Siz hâlâ akıllanmayacak mısınız?” dedi.
Onlar [kavmi]: “Eğer yapanlarsanız, şunu yakın ve tanrılarınıza yardım edin” dediler.
Biz: “Ey ateş! İbrahim'e karşı soğuk ve güvenli ol” dedik.
Ve ona bir düzen kurmak istediler de Biz kendilerini daha fazla hüsrana uğramışlar kıldık. (Enbiya/51-70)

Hiç kuşkusuz İbrahim de onun [Nuh’un] grubundandı.
Hani o Rabbine selim bir kalple gelmişti.
Çünkü o [İbrahim], yıldızlara öyle bir bakış baktı ki! Sonra da ‘Şüphesiz ben hastayım  [sancılıyım; fikir sancısı çekiyorum]’ dedi.
Hani o, babasına ve toplumuna: ‘Siz neye kulluk ediyorsunuz? Allah’ın astlarından birtakım uydurma ilâhları mı istiyorsunuz? Peki, âlemlerin Rabbi hakkında kanaatiniz nedir?’ demişti.
Bunun üzerine onlar [babası ve kavmi], ondan [İbrahim’den ] arkalarını dönerek geri durdular [onunla ilişkiyi kestiler].
Sonra da o, onların ilâhlarına sokulup: ‘Yemez misiniz/ nasiplenmez misiniz? Neyiniz var ki, konuşmuyorsunuz?” dedi.
Hemen sağ eliyle/yemini nedeniyle bir vuruşla sokuldu.
Bir süre sonra, onlar [İbrahim’in halkı] koşarak İbrahim’le yüz yüze geldiler.
O [İbrahim]: ‘Elinizle yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz? Oysaki sizi ve yaptığınız şeyleri Allah yaratmıştır.’ dedi.
Onlar: “Şunun için bir bina yapın da bunu cahimin [çılgınca yanan ateşin] içine atın!” dediler.
Onlar, ona [İbrahim’e] tuzak kurmak istediler de Biz onları aşağılıklar kılıverdik. (Saffat/83-98)

28. ayette geçen “O [İbrahim], bunu [bu sözü], onların dönmesi için ardından gelecek olanlara devamlı kalacak bir söz yaptı” ifadesini iyi anlamak için İbrahim peygamberin bir önceki ayette nakledilen sözünü hatırlayalım: İbrahim  “Şüphesiz ben sizin taptığınız şeylerden uzağım. -Beni yaratan ayrı.-  Şüphesiz ki artık O, beni doğru yola iletecektir” demişti. 28. ayette devamlı kalacağı bildirilen söz işte budur. İbrahim peygamber bu sözü kendisinden sonra şirk içinde bulunanlar beni örnek alır da Allah'tan başkasına ibadet etmekten tevbe ederler” ümidi ile söylemiştir. H.Yılmaz

Yani Allah, vahyedilmiş bir mesaj aracılığıyla doğru ile yanlışın anlamını açıklamadan önce, onlara herhangi bir ahlakî sorumluluk yüklemedi. Bu, öncelikle, Hz. Peygamber'in müşrik çağdaşlarına ve onların uzun müddet içinde yaşadıkları refaha/zenginliğe atıftır (karş. 21:44): ancak daha geniş anlamıyla bu pasaj, iyi ile kötü arasında nasıl ayrım yapacakları kendilerine açıkça gösterilmedikçe Allah'ın insanları yapabilecekleri yanlışlardan dolayı asla sorumlu tutmayacağına işaret eder (karş 6:131-132). M.Esed

"Rasul-u Mübin" (apaçık bir rasul) ifadesinin anlamı, "Allah'ın peygamberi olduğu apaçık olan Rasul" şeklinde olabilir. Yani, onun peygamberliğinden önceki ve sonraki hayatı, onun yüce bir rasul olduğuna bizzat şehadet etmektedir. Mevdudi

Hz. peygamber'e inanmayan adamlar, birçok bahane ileri sürmüşlerdi. İnanmalarına engel olan en büyük etken de, Hz. peygamber'i çekememeleri idi. Onlara göre Kur'ân, ya Mekke'nin zenginlerinden Velîd ibn Muğîre'ye veya Tâif'in zenginlerinden Urve ibn Mes'ûd es-Sekafî'ye indirilmeliydi. Velîd ibn Muğîre: "Kureyşin büyüğü ve efendisi olan ben, yahut Sakîf'in ulusu Ebû 'Amr es-Sekafî dururken Kur'ân Muhammed'e mi inecek?" demişti. Halbuki Allah nazarında ma'nevî ululuk, zenginlikle veya soylulukla değil, takvâ iledir. Kaldı ki Hz. Muhammed, soy bakımından da onların en şereflisi idi. Yalnız anneden babadan yetîm kaldığı için zengin değildi. Allah vahyini göndermek için kalbi temiz, İlâhî vahyi almaya dayanıklı bir insan seçmişti. S.Ateş

Yani, Mekke ve Taif'in ileri gelenlerine -Bu ifade, Kur’an eğer gerçekten ilahî bir vahiy olsaydı ne bir servete ne de doğduğu şehirde üstün bir statüye sahip olmayan Muhammed (s)'e değil, “yüksek itibar”lı bir şahsa inerdi demektir. M.Esed

"İki şehir" ile Mekke ve Taif kastolunmaktadır. Kafirler, şöyle bir iddia ileri sürüyorlardı: "Allah, gerçekten bir kitap gönderecek olsaydı, Mekke ve Taif gibi iki büyük şehrin ileri gelenlerinden birine gönderirdi. Peygamber olacak hiçkimse kalmadı da, Muhammed gibi dünyaya yetim gelmiş, servet sahibi olmayan, gençliğini çobanlıkla geçirmiş, şimdi de zengin hanımının mal varlığına dayanarak geçimini temin eden ve kabilesinin ileri gelenlerinden de olmayan birine mi peygamberlik geldi? Mekke'den Velid b. Muğire, Utbe b. Rebia gibi şöhretli insanlar veya Taif'den Urve b. Mesud, Habib b. Amr, Kinane b. Abdu Amr veya İbn Abdiyaleyl gibi önderler, peygamberliğe Muhammed'den daha layık değil midirler?" Kafirler böyle bir iddia ile karşı çıkmadan önce, bir insanın peygamber olacağını bile tahayyül edemiyorlardı.
Fakat Kur'an, tüm peygamberlerin insan olduğunu ve ancak bir insanın peygamberlikle görevlendirilebileceğini, peygamberlerin de nihayet bir insan olduğunu ve dolayısıyla onun da diğer insanlar gibi çarşılarda gezmesinin, çoluk-çocuk sahibi olmasının ve yiyip içmesinin normal karşılanması gerektiğini beyan edip onların iddiasını çürütünce, (bkz. Nahl: 43, İsra: 94, 95, Yusuf: 109, Furkan: 7, 20, Enbiya: 7, 8, Rad: 38) bu sefer kafirler, "Şayet peygamberler insanlar arasından seçiliyorsa, niçin servet sahibi, meşhur, etkili ve önemli şahsiyetler değil de, Abdullah'ın oğlu Muhammed böyle bir göreve layık görülüyor" demeye başladılar. Mevdudi

Kafirlerin bu iddiasına kısa bir cümleyle cavap verilirken, ayrıca pekçok konuya da temas edilmiştir. Birincisi, "Allah'ın nimetlerini paylaştırma yetkisi onlara ne zaman verilmiştir? Biz, kime hangi rahmeti vereceğimizi onlara mı soracağız?" (Burada rahmet kelimesiyle, herkesin nasibini alacağı Allah'ın umumi rahmeti kastolunuyor.) İkincisi, "Nübüvvet gibi çok büyük bir nimeti değil, küçük nimetleri bile vermek sadece Allah'ın elindedir. Ve O'nun, tasarrufunda hiçbir ortağı yoktur. Nitekim, O, kimini güzel, kimini çirkin yaratırken, kimine hoş bir ses verir, kimine de kötü. Birini kuvvetli, diğerini zayıf, birini zeki, bir diğerini ise aptal yaratır. Kimine kuvvetli bir hafıza verirken, kimini unutkan, kimine sıhhatli bir beden nasip ederken, diğerini felce uğratır veya kör ya da sağır yapar. Bir kimseyi zengin bir ailede, diğerini ise fakir bir ailede, ya da kimini gelişmiş bir toplumda kimini de ilkel bir toplumda dünyaya getirir. Allah'ın takdir ettiği bu zorunluluklara ister istemez herkes tabi olmaya mecburdur ve bu gerçeği kimse değiştiremez. Ayrıca rızk, kuvvet, izzet, şöhret, şeref, servet ve iktidar gibi nimetleri insanlar arasında paylaştırmak sadece Allah'ın elindedir (tasarrufundadır), Allah, kimi dilerse onu yüceltir, kimi dilerse onu alçaltır. Allah'ın yücelttiği kişiyi kimse alçaltamaz. O'nun alçalttığını da tüm dünya bir araya gelse yüceltemez. Sonuçta, Allah'ın takdirine karşı alınmış tüm tedbir ve çabalar boşa çıkmaya mahkumdurlar. O halde bunlar kim oluyorlar da, kainatın yegane hakimi olan Allah'ın bu taksimine itiraz ediyorlar?"
Ayette geçen "Rabbinin rahmeti" ifadesiyle, hususi rahmet, yani "Nübüvvet" kastedilmektedir. Şöyle ki, "Servet ve şöhret sahibi kimseler! Siz, Abdullah'ın oğlu Muhammed'e verdiğim bu rahmete (nimete) layık değilsiniz. Bu nimet, sahip olduğunuz servetinizden çok daha yüksek bir değere sahiptir ve bu nimete layık olmanın şartları farklıdır. Zihninizde taşıdığınız "Servet sahibi zengin kimseler peygamberliğe layıktır" şeklindeki düşünce, sizlerin ne kadar dalâlet içinde olduğunuzu göstermektedir. Oysa, Allah'ın indinde peygamberliği hak kazanmanın çok farklı ölçüleri vardır. Dolayısıyla Allah, sizlerin bu sapık düşüncelerine iltifat etmez." Mevdudi

Bu ayetlerde, eski dönemlerdeki müşriklerin cezalandırılışı anlatıldıktan sonra o güne kadar cezalandırılmayan müşrik Arapların takındığı yanlış tutuma değinilmektedir. Çünkü onlar “hakk/gerçek kendilerine geldiği zaman: ‘Bu, bir büyüdür ve şüphesiz biz onu inkâr edenleriz” dedikleri gibi, “Bu Kur'an, şu iki şehirden bir büyük adama indirilmeli değil miydi?” diyerek kendilerini uyaran son peygambere karşı çıkmışlardır.
Mekkeli müşriklerin durumu şu ayetlerde de dile getirilmiştir:

Ve içlerinden ileri gelenler yürüdüler (ve dediler ki): “İlâhlarınız üzerinde sabır ve sebat edin. Bu, gerçekten, istenen [sizden beklenen] bir şeydir! Biz bunu son [başka bir] dinde işitmedik, bu ancak bir uydurmadır. Zikir [öğüt] aramızdan o'nun üzerine mi indirildi?” –Aksine onlar Benim Zikr’imden bir kuşku içindeler, aksine onlar henüz azabımı tatmadılar.– (Sad/6- 8)

Ve onlar var güçleriyle Allah’a yemin etmişlerdi ki, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelirse, mutlaka ümmetlerin her birinden daha doğru yolda olacaklardı. Buna rağmen ne zaman ki kendilerine bir uyarıcı geldi, bu, yeryüzünde bir kibirlenme ve kötülük düzeni yönünden onların sadece nefretlerini artırdı. Hâlbuki kötü düzen ancak kendi ehlini çepeçevre kuşatır. O hâlde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Onun için sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın. (Fatır/42, 43)

Onlara Allah katından kendileri ile birlikte olanı tasdik eden bir kitap gelince –ki, bunlar daha önceleri inanmayanlara karşı zafer kazanmak istemişlerdi de o tanıdıkları kendilerine gelmişti- onu inkâr ettiler. Artık Allah'ın laneti kâfirler üzerinedir. (Bakara/89)

Klâsik kaynaklarda (Razi, el-Mefatihu’l-Gayb; Kurtubi, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’an) yer aldığına göre, burada konu edilen iki kasaba Mekke ile Taif’tir. İki adam ise Mekke’den Ebu Cehil'in amcası el-Velid b. el-Muğire b. Abdillah b. Ömer b. Mahzum ile Taif'ten Ebu Mesud Urve b. Mesud es-Sakafî’dir.
Rabbimiz müşriklerin bu düşünceleri üzerine “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?” buyurmuştur. Yani onlara “peygamberliği, elçiliği onlar mı paylaştırıyorlar da onu kendi istedikleri kimseye vermeye kalkıyorlar?” diye cevap verilmiştir.
Yine Rabbimiz 32. ayette “Şu basit hayatta [dünya hayatında] onların geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık, Biz... Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını bir kısmının üzerine derecelerle yükselttik” buyurmuştur. Bu ifade, hayattaki ast-üst ilişkisinin toplumsal yaşama konulan bir yasa olduğunu göstermektedir. Burada konu edilen derecelerle yükseltme, “keramet; üstünlük, saygınlık” değildir. Ekonomik güç, akıl, zekâ, anlayış, bilgi-bilgisizlik gibi yönlerden olan farklılıklardır. Herkesin ekonomik güç, zekâ, anlayış bakımından eşit olduğu bir ortamda işçi bulmak mümkün olmaz; işçinin olmadığı ortamlarda ise hayat durur.
Dünyalık dereceler imrenilecek, göz dikilecek şeyler değildir:

Ve kendilerini fitnelemek için basit hayatın çiçeği olarak, onlardan kimi çiftleri kendileriyle yararlandırdığımız şeylere [mal, mülk, evlât ve saltanata] sakın gözlerini dikme [rağbetle bakma]. Ve Rabbinin rızkı daha iyi ve daha süreklidir. (Ta Ha/131)
Sakın onlardan bazı kimselere verip de kendilerini onunla yararlandırdığımız şeylere [mal ve servete] heveslenip gözlerini dikme. Onlar hakkında üzülme de... Sen kanatlarını müminler için indir. Ve: “Şüphesiz ben apaçık bir uyarıcının ta kendisiyim” de. (Hıcr/88, 89) H.Yılmaz

“İnsan zayıf yaratılmış olduğu”ndan (4:28), sahip olacağı büyük bir servetin onu her türlü ruhî ve ahlakî endişeden uzaklaştırabileceği ve ona tamamen bencil, kibirli ve insafsız/acımasız bir kişilik kazandırabileceği, “tabii bir kanun”dur. M.Esed

Yani, altın ve gümüş gibi metaları büyük nimetler olarak nitelemekte ve onlara hayranlık duymaktadırlar. Oysa bunlar, Allah indinde bir değer ifade etmezler. Nitekim insanlar, küfre meyyal bir zihniyet taşımamış olsalardı, biz onlara altın ve gümüşten yapılmış evler verirdik. Ancak bunlara sahip olmak, insanın şerefli ve temiz bir ruh taşıdığına delil değildir. Çünkü bu gibi metalara (altın, gümüş) sahip olanların içinde pislikleri tüm dünyayı kirletecek derecede olan habis ruhlu insanlar da bulunuyorlar. Ama yine de sizler, bunlara sahip olmayı, kişinin yüceliğine delil kabul ediyorsunuz. Mevdudi

Zuhruf isminin öncelikli anlamı “altın”dır: “süs” veya (10:24'de olduğu gibi) “ziynet” anlamları ikinci derecedendir (Tâcu'l-‘Arûs). M.Esed

Kur'ân-ı Kerîm, bu âyetleriyle günümüzün modern hayâtını tasvir etmektedir. Yüce Allah diyor ki: Eğer bütün insanlar, inanmayanların zenginliklerine ve sürdükleri konforlu hayâta imrenip küfre eğilim duyacak ve böylece bütün insanlık inkâra sapacak olmasaydı, biz, Rahmân'a nankörlük edenlerin evlerine gümüş tavanlar, üzerine binip yükseklere çıkacakları merdivenler, asansörler yapardık. Evlerine kapılar, odalarına rahatça yaslanacakları koltuklar, kanapeler ve bundan başka nice süsler verirdik. Verirdik ama insanlar bu konfor içinde azar, servetlerine güvenip Allah'ı tanımaz olurlardı. Nitekim öyle olmuştur. Servetin, refahın ve konforun içine gömülen günümüz insanı, Allah'ı tanımaz hale gelmiştir. Demek ki yüce Kur'ân, çok önceden, insanlığın istikbalini haber vermiştir. Fakat neden insanlar bu kadar gururlu, neden böyle paraya, mala güvenmektedirler? Nihayet bunlar, şu birkaç günlük dünyâ malından ibarettir. İnsanla beraber âhirete gelmeyecektir ki! İnsanla gelen Allah'a imanı, O'na karşı sevgisi ve kulluğudur. Gerçekten insan, refahı görünce azmakla, çok büyük nankörlük ve bilmezlik etmektedir! S.Ateş

Bu ayetlerde insanların birbiri üzerine derecelerle yüksek kılınmasının bir başka gerekçesi açıklanmaktadır.
Rabbimiz, eğer dünya sevgisi kalplere baskın gelip de bu durum in­sanları küfre iterek hepsini tek bir küfür toplumu haline getirmeyecek olsaydı, “evlerine gümüşten tavanlar ve üzerine çıkacakları merdivenler yapardık. Ve onların evleri için kapılar, üzerine yaslanacakları koltuklar ve altından süs eşyaları yapar, onları lüks içinde yaşatırdık” buyurmuştur. Bu ifadeyle insanın lüksü, refahı arttıkça şımardığı, azgınlaştığı ortaya konmaktadır. Doğrudan “toplum” denilmeyip de “ümmet [önderli toplum]” denilmesinin nedeni, birilerinin ortaya çıkıp insanları yanlış yöne yönlendireceği; onların da bu önderlerin arkasına takılarak lüks yaşam nedeniyle küfrü tercih edecekleri gerçeğidir.
İnsanın aslında zayıf yaratıldığı; bundan dolayı da zenginleşince azma, sıkıntıda ise bunalma riskiyle karşı karşıya olduğu daha evvel birçok ayette açıklanmıştı:

Allah, sizden hafifletmek istiyor. Şüphesiz insan zayıf yaratılmıştır. (Nisa/28)

Hayır, hayır! Dönüş Rabbine olmasına rağmen insan, kendi­ni yeterli gördüğünde [zengin olduğuna inandığında], kesinlikle azar [tuğyan eder]. (Alak/6- 8)
Ve onların kendileri bunlara tam bir kanaat getirdiği hâlde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. -Şimdi bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!- (Neml/14)

Kur’an, dünyadaki lüks yaşamın, altın ve gümüş gibi değerlerin bu dünyaya ait basit, önemsiz kazanımlar olduğunu; asıl kazancın ahirete yönelik olduğunu, bu nedenle de zenginliğin, lüks yaşamın insanı azdırmaması, yoldan çıkarmaması gerektiğini ihtar etmekte ve toplumu bu yönde yönlendirenlerin arkasına düşülmemesini istenmektedir. H.Yılmaz

Lafzen, “Biz başına bir şeytan sararız ve bu, onun öteki kişiliği (karîn) olur”: bkz. 41:25, not 24. “Şeytanî dürtü” olarak şeytân teriminin psikolojik boyutu için bkz. 15:17, not 16'nın ilk yarısı ve 14:22, not 31. M.Esed

Bu ifade, güneş anlamına gelmektedir. "Rahman'ın zikri" ise, Allah'ı hatırlamak demektir. Ayrıca, Allah'dan nazil olan kitab (Kur'an) olarak da anlaşılabilir. Mevdudi

Lafzen, “... e kadar”. -  Lafzen, “iki doğu” (meşrikayn) olarak okunan yukarıdaki ifadeyi birçok müfessir bu şekilde yorumlamaktadır. Bu yorum klasik Arapça'da hiç de az bulunmayan bir deyimsel kullanıma, iki karşıt -veya kavramsal olarak birbiriyle ilintili- nesneden/varlıktan birinin ikili formda kullanılmasına dayanmaktadır: mesela, “iki ay”, ay ile güneşi; “iki Basra”, Kûfe ile Basra'yı vb. gösterir. M.Esed

 

Yani, “dünyevî azapta olduğu gibi, yalnız başınıza azap çekmeyeceğinizi bilmek sizi avutmayacaktır” (Zemahşerî, Râzî, Beydâvî). Bu hitap ikili değil, çoğul şekilde ifade edildiğinden hayatları boyunca kendi şeytanî dürtüleri -“öteki kişilikleri”- tarafından “Allah'ı anmaya karşı duyarsız kalmaya zorlanmış” olan bütün günahkarları kapsar. Yukarıdaki ayet, daha geniş anlamda bütün kötü fiillerin, ne zaman ve nerede işlenmiş olurlarsa olsunlar, bir tek zincirin halkaları olduğunu ve bir kötülüğün zorunlu olarak başka bir kötülüğe yol açtığını gösterir: karş. 14:49 -“ve o Gün bütün suçluları zincirlerle, bukağılarla birbirlerine bağlanmış (mukarranîn) görürsün”- ki bu ifade 64. notta açıklanmıştır. Ayrıca mukarran sıfat fiili, karîn (bu surenin 36 ve 38. ayetlerinde ve 41:25'de “öteki kişilik” şeklinde çevrilmiştir) ile aynı fiil kökünden (karane) türemiştir. Ve bunun yukarıdaki ayette işaret edilen bütün kötü fiillerin “birlikteliği”ne yeni bir atıf olduğuna inanıyorum. M.Esed

Yani, sizi yoldan saptıranlara ceza vermemizin, sizlere bir yararı olmaz. Çünkü sizler de aynı cezaya çarptırılacaksınız. Mevdudi

Bu ayetlerde, çevreden gösterilen binlerce ayete karşı bakarkörlük yapıp Allah’ın öğütlerine kör gibi davranan kişiye bu halini sürdürmesi için şeytanın musallat olacağı, şeytanın o kişiye yaptıklarının doğru ve haklı olduğu yönünde dalkavukluk edeceği, böylece şeytanın o kişiyi tüm yanlış iş ve davranışlarında teşvik edeceği bildirilmektedir. Tabii, bu durum Allah’ın huzuruna gelinceye kadar sürecektir. Huzura gelince iş anlaşılacak, kişi o şeytana “Keşke seninle benim aramda iki doğu [doğu ile batı] arasındaki kadar bir uzaklık olsaydı!” diyecektir. Fakat artık iş işten geçmiştir. Şirkin karşılığı olan azap kaçınılmazdır.

Pasajn 36. ayetini surenin 5. ayeti ile birlikte değerlendirdiğimizde ortaya şöyle bir anlam da çıkmaktadır: “Biz size Zikr’i ulaştırmaya devam edeceğiz. Her kim ondan yüz çevirmek sureti ile Zikr’i görmezlikten gelirse Biz ona bir şeytanı musallat ederiz. Küfrünün, körlüğünün bir cezası olmak üzere ona bir şeytan veririz. O da sürekli onu yoldan çıkarır, o da kendini hep doğru yolda sanır”.
Ayetin orijinalinde “ المشرقينiki doğu” ifadesi geçmektedir. Ancak bu ifade “doğu ve batı” demektir. Arapçada iki ayrı şey bazen birinin tesniye [ikil] yapılmasıyla da ifade edilebilmektedir. Meselâ Ay ve Güneş “ القمرينKamerayn [iki ay]” diye de söylendiği halde bu ifadeyle Ay ve Güneş kastedilir. Yine “ عمرين Omerayn [iki Ömer]” ifadesiyle de Ebubekir ve Ömer kastedilir. Öğle ile ikindiye “ عصرانasrani [iki ikindi], ana-babaya  الوالدينvalideyn [iki ana] ve  االأبوينebeveyn [iki baba] denilir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
38. ayetteki “doğu ile batı arasındaki uzaklık” ifadesiyle kastedilen, en uzun mesafedir.

Ve kim kendisine doğru yol apaçık ortaya çıktıktan sonra Elçi’ye karşı çıkar ve müminlerin yolundan başkasını izlerse, Biz onu döndüğü şeye döndürürüz ve onu cehenneme sokarız. O da ne kötü bir gidiş yeridir! (Nisa/115)

Ve Biz onlara bir takım karinleri [yakınları [İblislerini]] kabuk gibi üzerlerine kaplattık, onlar da, önlerinde ve arkalarında  [tüm çevrelerinde] olanları kendilerine süslü gösterdiler. Cinn ve insten [herkesten], kendilerinden önce gelip-geçmiş ümmetlerde yürürlükte olan SÖZ onların üzerine hak oldu. Şüphesiz onlar, hüsrana uğrayanlar idiler. (Fussilet/25)

Onlara, zorlu azabımız geldiği zaman yalvarmaları gerekmez miydi? Ama onların kalpleri katılaştı ve şeytan onlara yapmakta oldukları şeyleri çekici gösterdi [süsledi]. (En’am/43)

Allah’a yemin olsun ki, Biz kesinlikle senden önce bir takım ümmetlere elçiler gönderdik de şeytan, onlara amellerini bezeyip süslü gösterdi. İşte o şeytan, bu gün onların velisidir. Ve onlar için acı bir azap vardır. (Nahl/63)

Derken, çok beklemeden o [Hüdhüd] geldi de “Ben,  senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana çok doğru ve önemli bir haber getirdim. Şüphesiz ki, onlara [Sebelilere] hükümdarlık eden, kendisine her şeyden verilmiş ve çok büyük bir tahta sahip olan bir kadın buldum. Onu ve kavmini, Allah’ın astlarından Güneş’e secde ederler buldum. Şeytan da göklerde ve yerde gizleneni açığa çıkaran, gizlediğinizi ve açıkladığınızı bilen Allah’a secde etmesinler diye kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için de onlar hidayete eremiyorlar. -Allah; kendisinden başka ilâh diye bir şey olmayandır, büyük arşın sahibidir-” dedi. (Neml/22- 26)

Kim Benim zikrimden [Benim anılmamdan / Benim öğüdümden] yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim / yaşam vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: “Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşrettin?” [Allah] Der ki: “Bu böyledir, ayetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun [cezalandırılıyorsun].” (Ta Ha/124- 126) H.Yılmaz

 

Bu belâgat gereği soru olumsuz bir cevaba telmihte bulunur: karş. 35:22 -“Sen, mezarlardaki [ölüler gibi kalben ölmüş]lere işittiremezsin”. M.Esed

Yani, "Ey Muhammed! Kim senin çağrına kulak veriyor ve gerçeği anlamaya istek duyuyorsa, ona tebliğ et. Görmek istemeyen körlere veya işitmek istemeyen sağırlara üzülme. Çünkü onlar, Allah'ın azabına uğramak için ellerinden geleni yapmaktadırlar." Mevdudi

Yani, "Ey Muhammed! Kim senin çağrına kulak veriyor ve gerçeği anlamaya istek duyuyorsa, ona tebliğ et. Görmek istemeyen körlere veya işitmek istemeyen sağırlara üzülme. Çünkü onlar, Allah'ın azabına uğramak için ellerinden geleni yapmaktadırlar." Mevdudi

Bu ayetin anlamını daha iyi kavrayabilmek için, o dönemde Mekke'de olup bitenleri gözönüne getirmek gerekir. O dönemde kafirler, Hz. Peygamber'i (s.a) ortadan kaldırabilmek için gece gündüz planlar kurmakla meşguldüler. Kafirler, Rasulüllah'ı öldürebildikleri takdirde, dertlerinin sona ereceğini sanıyorlardı. Bu nedenden ötürü Allah, Hz. Peygamber'e (s.a.) hitap etmek suretiyle "senin hayatta kalıp kalmaman kafirlerin başlarına gelecek olanları değiştirmez. Şayet sen yaşarsan, o takdirde onların feci akibetlerini bizzat görürsün. Yoksa, eğer vefat edersen, onlar, yine bu yaptıklarının kötü sonuçlarıyla karşı karşıya geleceklerdir." diye buyurulmaktadır. Mevdudi

Yani, sen, sana karşı gelenlerin hakkında pek düşünme. Zaten senin için onların zulüm ve küfürlerinin cezasını ne zaman çekecekleri ve İslâm'ın, yaşadığın süre içinde yayılıp yayılmayacağı önemli değildir. Senin için önemli olan, Hak üzerinde olmak olduğuna göre, sen bunları hiç düşünmeden hakkı tebliğ etmeye devam et ve onların, senin gözünün önünde mi senden sonra mı mahvolacağı meselesini Allah'a bırak. Mevdudi

Zikr'in bir “şeref ve itibar [kaynağı]” olarak çevrilmesi konusunda bkz. 21:10'a ait 13. notun ilk yarısı.

37 Bunun anlamı şudur: Hesap Günü bütün peygamberlere mecazî olarak toplumlarından nasıl bir karşılık gördükleri sorulacaktır (karş. 5:109) ve onlara tâbi olduklarını itiraf edenler, kendilerine tebliğ edilen vahyi manevî ve sosyal planda esas almalarından -veya almamalarından- dolayı hesaba çekileceklerdir: ve böylece Muhammed (s)'in izleyicilerine vaad edilen “üstünlük”, onların sadece inandıklarını bildirmelerine değil, fiilî davranışlarına bağlı olacaktır. M.Esed

Yani, bir kimse için, Allah'ın kendisini, kitabını nazil etmek üzere seçmesi kadar büyük bir şeref olamaz; nitekim bu, bir toplum için de geçerlidir. Allah'ın, hidayetini göndermek üzere aralarından bir kimseyi seçtiği ve dillerinde kendilerine kitap gönderdiği bir toplum, (Kureyşliler) bu nimete rağmen nankörlük yapar ve sırt çevirirse, bilsin ki birgün bu davranışlarından ötürü sorguya çekilecektir. Mevdudi

Yani, "sizden önceki peygamberlere sorun" denilmekle, önceki peygamberlerin kitaplarına bakmaları kastolunmaktadır. Tıpkı aralarında bir çekişme olduğu takdirde meseleyi Allah'a ve Rasulüne götürün, denildiği gibi. Burada bu tür bir ifade kullanılmasının nedeni, önceki peygamberlerin kitaplarında Allah'dan başkalarının ibadete layık olduklarıyla ilgili bir talimatın olup olmadığının araştırılmasıdır. Mevdudi

Resulullah’ın teselli edildiği bu ayet grubunda hem ona, hem de ona uyanlara bir takım yeni bilgiler verilmektedir.
61, 62. ayetler hem teknik olarak hem de anlam bakımından resmi mushaftaki yerlerine uygun değildir. Ayetlerin teknik bakımdan ve anlam yönünden uygun olduğu yer burasıdır. Bu nedenle resmi sıralamada 61. ve 62. ayetler bu pasaja taşınıp 44. ayet ile 45. ayet arasına tarafımızdan tertip edilmiştir. Böylece hem bu paragraf hem de ayetlerin bulunduğu eski paragraf anlamlı hale getirilmiştir.
61. ayetin resmi mushafta İsa’dan (as) bahseden bir paragrafın cümleleri arasında yer alması, ayetteki
إنّهo” zamirinin İsa peygambere gönderilmesine sebep olmuştur. Bundan dolayı da İsa’nın kıyametin bilgisi olduğu yolunda yanlış bir anlayış gelişmiştir. Bu anlayış İsa’nın (as) gökten ineceği ve bu inişinin de kıyametin alameti olacağı şeklindedir.

Bu konuya ait yazılmış senaryoları ibret için takdim ediyoruz:

Abdullah b. Mesud'dan şöyle dediği nakledilmektedir: Rasûlullah [sav]'ın İsra'ya götürüldüğü gece İbrahim, Musa ve İsa (hepsine selam olsun) ile kar­şılaştı. Kıyametin kopuşunu sözkonusu ettiler. Önce İbrahim'den başlayarak ona kıyamete dair soru sordular. Onda bu hususa dair bir bilgi yoktu. Son­ra Musa'ya sordular, onda da buna dair bir bilgi yoktu. Nihayet söz sırası Mer­yem oğlu İsa'ya gelince, dedi ki: “Meydana gelmesinden önce bana bir ahit verilmiş bulunuyor. Ne zaman gerçekleşeceğine gelince, onu Aziz ve Celil olan Allah'tan başkası bilmez” deyip Deccal'in çıkışını söz konusu etti ve “İnip onu öldüreceğim” dedi. Sonra da (İbn Mesud) hadisin geri kalan bölümünü zik­retti. Bu hadisi İbn Mace, Sünen'inde rivayet etmiş bulunmaktadır.
Müslim'in, Sahih'inde de şöyle denilmektedir: "O -yani Mesih Deccal- bu halde iken Allah Meryem oğlu Mesih'i gönderecek, o da Dımaşk'ın do­ğu taraflarında Beyaz Minare’nin yakınında, ellerini iki meleğin kanatları üze­rine koymuş olduğu halde, iki elbiseye bürünmüş olarak inecek. Başını aşağı doğru eğdi mi damlayacak, yukarı doğru kaldırdı mı ondan inci tane­lerini andıran inci suretinde yapılmış gümüş taneleri yuvarlanacak. [Yağmur yağmasından kinayedir.] Onun nefesinin kokusunu alan bir kâfir mutlaka öle­cek. Nefesi de gözü ile gördüğü en ileri noktaya kadar ulaşacak. Nihayet (İsa) onu [Deccal'i] takibe koyulacak ve ona Lud kapısında yetişip öldürecek."
Sa'lebî, Zemahşerî ve başkalarının Ebu Hureyre yoluyla zikrettikle­ri rivayetlere göre Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: "Meryem oğlu İsa se­madan Vefık diye adlandırılan Arz-ı Mukaddes’teki bir tepe üzerine, sarımtrak iki elbiseye bürünmüş olarak inecek. Saçları yağlanmış olacak, elinde de kendisi ile Deccal'i öldüreceği bir mızrak bulunacak. İnsanlar ikindi namazın­da imamla namaz kıldıkları bir sırada Beytu'l-Makdis'e gelecek, imam geri çe­kilmek isteyecek, fakat İsa (a.s) onu öne geçirecek ve Muhammed (sav)'ın şeriati üzere arkasında namaz kılacak. Sonra da domuzları öldürecek, haçı kıracak, havra ve kiliseleri yıkacak, ona iman edenler müstesna, hristiyanları öldürecek."
Halid'in rivayetine göre de el-Hasen şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) bu­yurdu ki: "Peygamberler baba bir kardeşler (gibi)dir. Onların anneleri ayrı olmakla birlikte dinleri birdir. İnsanlar arasında Meryem oğlu İsa'ya en ya­kın benim. Çünkü benim ile onun arasında bir peygamber yoktur. O sema­dan ilk inecek kişi olup haçı kıracak, domuzu öldürecek ve İslâm’a girmele­ri için insanlarla savaşacaktır. el-Maverdî dedi ki: İbn İsa'nın bir topluluk­tan naklettiğine göre onlar şöyle demişler: İsa indi mi Allah'tan aldığı emir­lere göre insanlara emir verip, yasaklar koyan o dönemin bir rasûlü olma­sın diye mükellefiyet kaldırılmış olacaktır.
Ancak bu, şu üç husus sebebiyle reddedilecek bir görüştür. Birincisi hadis-i şeriftir, çünkü dünyanın kalması dünyada mükellefiyetin kalmasını ge­rektirir. Diğer taraftan o marufu emreden, münkerden alıkoyan birisi olarak inecektir. Yüce Allah'ın ona vereceği emirlerin İslâm’ı desteklemek, İslâm’ın gereklerini emretmek ve insanları İslâm’a davet etmek ile münhasır olacağı da reddolunacak bir şey değildir.
Derim ki: Müslim'in Sahih'inde ve İbn Mace'de sabit olduğuna göre, Ebu Hureyre şöyle demiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Andolsun Meryem oğ­lu İsa adaletli bir hakem olarak inecektir. Haçı kıracaktır, domuzu öldürecek­tir, cizyeyi kabul etmeyecektir. Andolsun genç develer başıboş bırakılacak, onlara çobanlık eden olmayacaktır. Düşmanlık, nefret ve kıskançlık yok olup gidecektir. Malın alınması için çağrıda bulunacak, fakat kimse onu kabul et­meyecek.”
Yine Ebu Hureyre'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "İmamınız kendinizden iken -bir rivayette: sizden olan ile size imam olmuşken- Meryem oğlu [İsa] aranızda ineceği vakit haliniz ne olacak?" İbn Ebi Zi'b dedi ki: "İmamınız sizden olan ile size imam olmuşken ne de­mek biliyor musun? (el-Velid b. Müslim) de “Bana haber verirsen öğrenirim” de­dim. Dedi ki: “Rabbinizin Kitabı ile peygamberiniz (sav)'ın sünneti ile size imamlık ederse" demektir.
İlim adamlarımız -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- dediler ki: İşte bu İsa (a.s)'ın peygamberimiz Muhammed (sav)'ın dininin unutulmuş olan birtakım hükümlerini uygulamaya koymak üzere bir yenileyici [müceddid] olarak ine­ceği hususunda açık bir nasstır. Yoksa yeni bir şeriat ile de inmeyecektir; gerek burada, gerekse "et-Tezkire" adlı eserimizde açıkla­dığımız üzere, mü­kellefiyet de olduğu gibi devam edecektir.
Bir açıklamaya göre "şüphesiz ki o Saatin ilmidir." Yani muhakkak ki İsa'nın ölüleri diriltmesi kıyametin kopacağına ve ölülerin diriltileceğine delildir. Bu açıklamayı İbn İshak yapmıştır.
Derim ki: "Şüphesiz ki o" buyruğunun, “şüphesiz ki Muhammed (sav) sa­atin ilmidir” anlamında olma ihtimali de vardır. Buna Peygamber (sav)'ın: "Ben ve kıyamet şu ikisi gibi gönderildik" deyip şehadet parmağı ile orta parma­ğını yanyana getirmesi delil teşkil etmektedir. Bunu Buharı ve Müslim riva­yet etmiştir. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Kıyamet İşareti:

Cenâb-ı Hak, "Şüphe yok ki o, (yani Hz. İsa) saatin ilmidir. Yani, sayesinde kıyametin bilindiği alametlerden bir alamettir." Böylece, bir şeye defâlet eden alâmet, sayesinde o şey bilinip anlaşıldığı için, "ilim" adını aldı (yani, “le ilmün” buyuruldu). İbn Abbas da bu ifadeyi  “le alemün” şeklinde okumuştur ki, bu, alâmet, belirti demektir. Yine bu ifade, “lel'ilmu” şeklinde de okunmuştur. Ubeyy İbn Kâ'b ise, “le zikrun” şeklinde kıraat etmiştir. Konuyla ilgili hadiste şu yer almaktadır: İsa, elinde mızrağı olduğu halde, Arz-ı Mukaddes'te, kendisine “Efik” adı verilen bir tepeye iner. Mızrağı ile Deccâli öldürür, peşinden, imamın cemaate namaz kıldırdığı bir sırada, sabah namazında Beyt-i Makdîs'e gelir. Bunun üzerine imam geriye çekilir, fakat Hz. İsa onu yine ileri sürer ve o imamın arkasında Hz. Muhammed'in şeriatine göre namaz kılar. Daha sonra, domuzları öldürür, haçı parçalar, havra ve kiliseleri tahrip eder ve kendisine inananlar hariç, hristiyanları da öldürür." (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

Konumuz olan pasajda Resulullah’a tek yapması gereken şeyin kendisine vahyedilene uymak olduğu uzun uzadıya açıklanarak peygamberimiz teselli edilmiştir.
O dönemde kâfirler Resulullah’ı ortadan kaldırabilmek için gece gündüz plânlar kurmakla meşguldüler. Onu öldürebildikleri takdirde dertlerinin sona ereceğine inanmaktaydılar. Bu nedenle Rabbimiz, Elçi’ye “Biz, seni alıp götürsek bile şüphesiz Biz, onlardan intikam alanlarız [onları cezalandırarak adaleti sağlarız].Yahut da onlara vaat ettiğimiz azabı sana gösteririz. Çünkü Biz, onların aleyhlerine güç yetirenleriz”  diye hitap etmiştir. Rabbimizin peygamberimize verdiği bu sözün Bedir günü gerçekleştiği ve peygamberimizin de bu kokuşmuş insanların cezalandırılışlarını o gün, orada gördüğü söylenebilir. H.Yılmaz

Bu kıssa, burada üç nedene dayalı olarak beyan edilmektedir: Birincisi, "Allah bir topluma peygamber gönderdiğinde, o topluma bir fırsat vermiş olur. Şayet o toplum bu fırsattan yararlanamadığı takdirde, akibeti Firavun'un akibetine benzer. Başka bir deyişle Firavun'un sonu insanlık için bir ibrettir." İkincisi, "Firavun da, tıpkı Kureyşlilerin Hz. Muhammed'i hakir gördüğü gibi Hz. Musa'yı hakir görmüştü. Ancak, Allah'ın takdiri farklı olduğundan, Firavun'u helak ederek, onlara kimin hakir olduğunu göstermişti." Üçüncüsü ise, "Allah'ın ayetlerine karşı büyüklenerek alay edenlerin, daha önce nasıl bir sonla karşılaştıklarını görerek ders almaz ve tavrınızı değiştirmezseniz, sizin de sonunuz aynı olacaktır."
Burada, Hz. Musa'nın Firavun'a gösterdiği ilk iki mucizeye "asa ve Yed-i beyza"ya telmihte bulunulmaktadır. Bkz. A'raf an: 87, 88, Taha an: 12, 13, 29, 30, Şuara an: 26, 29, Neml an: 16, Kasas an: 44, 45 Mevdudi

Allah'a “dönme” kavramı, Allah'ın varlığını kavrama içgüdüsel yeteneğinin insan tabiatında mevcut olduğunu, Allah'tan “uzaklaşma”nın ise aslî bir eğilim veya durum olmayıp yalnızca manevî dejenerasyonun bir sonucu olduğunu îma eder: karş 7:172-173 -yukarıda zikredilen azap, inatçı/katı Mısırlılar'ın başına gelen felaket ile ilgilidir (bkz. 7:130 vd.). M.Esed

 

Burada ise, Allah'ın Hz. Musa'ya verdiği şu mucizeler kastolunmaktadır:
1) Sihirbazlar ile Hz. Musa karşı karşıya geldiklerinde, sihirbazlar yenilirler ve müslüman olurlar. Bkz. A'raf an: 88, 92, Taha an: 30, 50, Şuara an: 29, 40.
2) Hz. Musa'nın önceden haber verdiği üzere Mısır'a kıtlık gelince, Firavun, Hz. Musa'dan dua etmesi için ricada bulunur. O da dua edince kıtlık sona erer.
3) Hz. Musa'nın önceden haber verdiği üzere sel, dolu ve şimşek dolayısıyla birçok yerleşim bölgesi ve tarla zarar görünce, Hz. Musa, Firavun'un ricası üzerine dua eder ve belâ def olur.
4) Mısır üzerine bir bulut gibi yayılan çekirgeler, Hz.Musa'nın dua etmesi üzerine dağılırlar.Bu olayıda Hz. Musa daha önceden haber verir.
5) Tüm Mısır'ı bit ve pireler kaplayınca, insanlar ve hayvanlar büyük bir eziyet içerisinde çaresiz kalır ve buğday ambarları mahvolur. Ancak bu afet de, Hz. Musa'nın dua etmesi ile birlikte sona erer.
6) Hz. Musa'nın daha önceden bildirdiği üzere, tüm kurbağalar karaya hücum ederler, ancak yine Hz. Musa'nın duasıyla yerlerine dönerler.
7) Hz. Musa'nın daha önceden bildirdiği üzere kan afeti, etrafı sararak Mısır'daki bütün sular kana dönüşür ve nehirler, kuyular, havuz ve çeşmeler kanla dolar, balıklar ölür. Sonuçta tüm Mısır halkı kan kokusu içinde, susuz kalırlar. Ancak, Firavun Hz. Musa'dan dua etmesi için ricada bulunur, o da dua edince azab sona erer. Bkz. izah için A'raf an: 94-96, Neml an: 16-17, Mü'minun an: 37.
Kitab-ı Mukaddes'de (çıkış 7-12 bölümler) bu azab hakkında ayrıntılı biçimde bahsedilmiştir. Fakat orada gerçekler ile hikayeler birbirlerine karışmıştır. Örneğin Kitab-ı Mukaddes'de sihirbazların azab geldiği zaman suyu kan haline dönüştürdükleri ve böylece bunun bir sihir olduğunu ispat ettikleri anlatılmaktadır. Fakat bitlere gelince, sihirbazlar çaresiz kalıp bunun Allah'ın bir işi olup sihir olmadığını söylemişlerdir. Ayrıca kurbağaları da tıpkı Hz. Musa gibi derelerden çıkarmışlar ancak, yine de Firavun Hz. Musa'ya "bu azabı başımızdan def etmesi için Rabbine dua et" diye ricada bulunmuştur. Bu noktada dikkate değer bir husus vardır. Şayet sihirbazların bu kurbağaları derelerden çıkarmaya güçleri yetiyorsa, o takdirde onları geri göndermeye de güçleri yetmesi gerekirdi. Nitekim aynı iddia, suyun kana dönüşmesi hususunda da ileri sürülmüştür. Tüm bunlardan Kitab-ı Mukaddes'in tahriften azâde bir kitap olmadığı ve onun içine birçok hikâyenin uydurularak sokulduğu anlaşılmaktadır. Ancak, bunları yapan insanlar, pek zeki kimseler değillermiş, çünkü hikâye uydurmayı pek iyi becerememişler! Mevdudi

Bu ifadeden, Firavun'un ve kavminin ileri gelenlerinin gösterdikleri inat açıkça belli olmaktadır. Çünkü, Allah'ın azabı geldiğinde onlar, Hz. Musa'ya, Allah'a dua etmesi için yalvarırken, ona yine de bir peygamber olarak değil, bir büyücü sıfatıyla yalvarmışlardır. Oysa böylesine olağanüstü hadiseler karşısında büyücülerin ellerinden hiçbir şeyin gelmeyeceğini çok iyi biliyorlardı. Çünkü büyücüler (sihirbazlar), çok çok mahdut bir mahalde seyircilere, suyu kana dönüşmüş ya da kurbağa ve çekirgeleri gerçekten varmış gibi gösterebilirler. Fakat büyük bir kıtlığa yol açacak veya çekirgeleri gerçekten musallat ederek koskoca bir ülke çapındaki arazilerin ürünlerini mahvetmeye hiçbir şekilde güç yetiremezler. Bir hükümdarın yanında tüm bunları yapmaya kadir sihirbazlar gerçekten olsaydı, o hükümdarın ordu beslemesine, ya da savaşlara girmesine gerek kalmazdı. Çünkü o, böylesine yetenekli yardımcılarının aracılığıyla tüm dünyayı hükümranlığı altına alırdı. Hatta o sihirbazların bir hükümdara memurluk yapmaları gerekmez, bizzat kendileri hükümdarlıklarını ilan ederlerdi. Genelde tüm müfessirler, Firavun ve kavminin ileri gelenlerinin, Hz. Musa'ya azabı def etmesi için ricada bulunmaya geldiklerinde dahi, kendisine "sihirbaz" olarak hitap etmiş olmalarını izah etmekte bir hayli güçlük çekmişlerdir. Çünkü, musibetle karşılaşan bir kimse, kendisine yardım edecek olan bir şahsın yanına gittiğinde, ona saygıyla hitap eder, bilakis onu küçük düşürücü, tahrik edici sıfatlar kullanmaz. Bundan dolayı müfessirler, bu ayetteki ifadeyi şu şekilde tevil ve tefsir etmeye kendilerini zorunlu hissettiler. "Mısır'lılar Hz. Musa'ya "Ey sihirbaz" diyerek onu küçük düşürmeye çalışmamışlardır. Çünkü, o dönemde siharbazlık saygıdeğer bir meslek olarak görülüyordu. Bu yüzden Hz. Musa'ya "Ey sihirbaz" diyerek hitap etmişlerdir." Ancak bu tevil, Kur'an'ın üslubuna aykırı düşer. Zira Kur'an'da Firavun tarafından bu hitap nerede kullanılmışsa, mutlaka Hz. Musa'yı küçük düşürmek için kullanılmıştır. Sözgelimi Firavun, Hz. Musa'nın peygamberliğini inkar edip, "Sen bir sihirbazsın" dediğinde açık açık Hz. Musa'yı yalancılıkla ve sihirbazlıkla suçlamıştır. Dolayısıyla "Sihirbazlık saygıdeğer bir meslek olduğu için, Hz. Musa'ya ey sihirbaz diye hitap edilmiştir" şeklindeki tevil makul değildir. Fakat burada, "Kendisine karşı küçültücü bir sıfat kullanıldığı halde, onların ricası üzerine Hz. Musa, Rabbine niçin dua etmiştir?" şeklinde bir soru yöneltilebilir. Bu soruya şöyle cevap vermek mümkündür: "Hz. Musa, Firavun ve kavmine sorunu kökten halledici bir delil (ittiham-ı hüccet) göstermek istemiştir. Nitekim onların, dua etmesini rica etmek üzere Hz. Musa'ya gelmeleri, azabın gelme nedenini ve kaynağını bildiklerini kendiliğinden ispat ediyordu. Onların yine de Hz. Musa'ya "sihirbaz" diye hitap etmeleri ve verdikleri ahitten dönmeleri, ne kadar inatçı olduklarını göstermektedir. Böyle davranmakla suçlu olduklarını açıkça ortaya koydukları için, Allah, Firavun ve kavmini yok etmiştir. Ayrıca onların, Hz. Musa'yı "sihirbaz" olarak nitelemiş olmalarından, O'nun gerçekten sihirbaz olduğu anlamı çıkmaz. Çünkü onlar, bunun, alemlerin Rabbi tarafından verilmiş bir mucize olduğunu çok iyi biliyorlardı.
Örneğin bu hususa Neml Suresi 14. ayette şöyle değinilmiştir: "Vicdanları, onların doğruluğuna kanaat getirdiği halde, sırf haksızlık ve böbürlenme yüzünden onları inkar ettiler. Bak işte o bozguncuların sonları ne oldu?" Mevdudi

Lafzen, “benim altımda”, yani “benim buyruğum altında”: Nil'e bağlı olan ve kraliyet otoritesi tarafından kontrol edilen sulama sisteminin kuruluşuna atıf. M.Esed

Muhtemelen o dönemlerde bir mesajı ilan etme yöntemi, Kur'an'da da ifade edildiği gibiydi. Yani Firavun'un kendi meclisinde devlet adamlarına söylediği sözler, münadiler (tellal) tarafından şehir, köy ve kasabalarda da halka duyuruluyordu. Çünkü zavallı Firavun'un elinde, günümüzde olduğu gibi dalkavuk bir basın, yalan, iftira yayan haber ajansları, propaganda yapmak için devlet radyo ve televizyonları şeklinde araçlar yoktu.
46. Firavun'un ilan ettiği bildirinin muhtevasından, tahtını sallantıda hissettiği anlaşılıyor. Hz. Musa'nın peşisıra gösterdiği mucizeler ve Mısır'lıların akideleri hakkında düştükleri şüpheler sonucunda, Firavun'un ve ailesinin tanrısal imajları da parçalanmaya başladı. Bunu hemen farkeden Firavun telaşa düşüp bağırmaya başladı: "Ey alçaklar, benim iktidarımı ve geçiminizin bağlı olduğu emrim altındaki Nil Nehrini görmüyor musunuz? Sizlerin tüm maddi hayatı benim ve ailemin gölgesi altındayken, sizler bir fakire hayran oldunuz." Mevdudi

 

Yani, "Bu Musa fakirin biri, mal ve mülkü de yok." şeklindeki gerekçeyi, şimdi Kureyş'in ileri gelenleri Hz. Muhammed'e karşı öne sürüyorlardı.
 Bazı müfessirlere göre Firavun'un bu îmâsı Hz. Musa'nın kekeme oluşuna yöneliktir. Ancak bu düşünce doğru değildir. Çünkü Kur'an, Taha: 27-36 ayetlerde, Hz. Musa'ya peygamberlik verildiğinde, onun diğer talepleriyle birlikte, dilinin açılması hakkındaki duası da kabul edilmiş ve Hz. Musa'nın dili açılmıştır. Nitekim Hz. Musa'nın muhtelif yerlerdeki konuşmaları -ki bizzat bunları Kur'an nakletmektedir- belağatın en güzel örnekleridir. Firavun'un böyle bir ifade kullanmasının nedeni, Hz. Musa'nın kekeme oluşundan değil, kendisinin mesajı anlamamak konusundaki inadındandı. Çünkü Firavun, sırf işine gelmediği için, "ben bu adamın söylediklerini anlamıyorum" diyordu. Mevdudi

Eski Mısır'da altın bilezik ve künyeler bir soyluluk nişanı (karş. Tekvîn xli, 42) yahut, en azından yüksek sosyal statünün bir işareti olarak görülürdü. Bu, yukarıda 31. ayette işaret edilen, müşriklerin Muhammed (s)'e itirazlarının bir uzantısıdır: “Bu Kur’an, neden iki şehrin bazı ileri gelenlerine inmedi?” Aynı şey, daha sonra geçen “meleklerin bulunmayışı” atfı için de geçerlidir. M.Esed

Kadim dönemlerde bir hükümdar, herhangi bir vilayete bir vali ya da elçi gönderdiğinde, kendisine vekaleten görevlendirdiği kimseye, güzel elbiseler, altın bilezikler bağışlar ve ayrıca o şahsın hizmetine matuf olmak üzere asker ve hizmetçiler verirdi. Böyle yapılmasının nedeni, görevli elçi vasıtasıyla, hükümdarın şan ve debdebesinin sergilenmek istenmesiydi. Dolayısıyla Firavun da kendisine böyle bir elçinin gönderilmesi gerektiğini düşünüyordu. "Şayet Musa gökyüzünün hükümdarını temsil etmiş olsaydı, benim gibi yeryüzünün hükümdarına gelirken, kıymetli elbiseler giyinmiş, altın bilezikler takmış ve emri altında meleklerden bir ordu bulunduğu halde yanıma gelirdi. Bu nasıl bir elçi ki elinde bir asayla, bir fakir gibi çıkageliyor? Üstelik bir de Allah'ın elçisi olduğunu iddia ediyor?" Mevdudi

Bu kısa cümleyle, önemli bir gerçeğe temas edilmiştir. Bir ülkede diktatörlüğünü ilan eden bir hükümdar, her kuralı açıkça bir kenara iterek, hileye başvurur, rüşvet vasıtasıyla bazı kimseleri çıkarları için satın alır, yiğit ve dürüst kimseleri de satın alamayıp, onlara zulmederek susturmaya çalışırsa, her ne kadar bizzat ifade etmemiş olsa da, açıkca halkını bir "hiç" yerine koymuş demektir.
Halkının aklını, ahlâkını ve hatta onların yiğitliğini bile hiçe saymış ve halkı aptal yerine koymuştur. Çünkü onları korkak ve şahsiyetsiz kimseler yerine koyarak, adeta "Ben bu insanları istediğim gibi evirir-çevirir ve yönlendiririm" demiş olmaktadır. Ancak bir ülke bu şekilde teslim alınmış ve halk, hükümdarın önünde köleleşmişse, gerçekten de o halk, tıpkı o hükümdarın düşündüğü gibi şahsiyetsiz ve değersizdir. Çünkü, halkın bu zillet içinde yürümesinin asıl nedeni, onların fasık kimseler olmalarıdır. Onlar hak ve batılın ne olduğuna aldırmadıkları gibi, adalet ve zulm arasında bir fark da gözetmezler. Doğruluk ve şeref ile yalan ve zillet aynıdır onların nezdinde. Çünkü onlar, bu gibi değerlerin keyfiyetiyle ilgilenmeyip, kendi şahsi çıkarları için her zulme boyun eğerler, zorbalıktan korkarak batılı kabul ederler. Ancak hak bir ses yükselirse aralarından, onu hemen susturmaya hazırdırlar. Mevdudi

Yani, Firavun'un akibeti, onun çizdiği yolu takip edenler için bir ibrettir. Mevdudi

Bu ayet gurubunda,  aklını kullanmayan, çevrelerindeki binlerce ayete gözünü kapayan ve bu nedenle de azabı hak edenlere Firavun ve avenesi örnek gösterilmiştir. Bu kısa anlatımda Firavun ve avenesinin politikaları ana hatlarıyla açıklanmıştır. Sonra da Mekkeli müşrik kodamanlara Firavun’dan farklarının olmadığı bildirilerek, Firavun ve avenesinin başına gelenlerin kendi başlarına da geleceği ihtar edilmiştir.

Ve and olsun ki, Biz, Firavun sülâlesini, düşünüp öğüt alsınlar diye senelerle kuraklıklarla/senelerce kıtlık ve ürün noksanlığı ile yakaladık. (A’raf/130)

Biz de ayrı ayrı ayrılmış [belirli aralıklarla] âyetler olmak üzere üzerlerine tufanı, çekirgeleri, haşereleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine büyüklük tasladılar ve bir suçlular kavmi oldular.
Ve ne zaman ki, bu azap üzerlerine çöktü, dediler ki: “Ey Mûsâ! Sana olan ahdi nedeniyle bizim için Rabbine dua et, eğer sen bizden bu cezayı kaldırırsan sana kesinlikle iman edeceğiz. Ve kesinlikle İsrâîloğulları'nı seninle birlikte göndereceğiz.”
Ne zaman ki, ulaşacakları belli bir süreye kadar onlardan cezayı kaldırdık, derhal sözlerinden cayıveriyorlar. (A’raf/133-135)

Derken topladı da seslendi:
“O [Firavun], ben sizin en yüce Rabbinizim” dedi. (Nâziât/23- 25)

56. ayetteki “Nihayet onlar Bizi gazaplandırdıkları zaman onlardan intikam aldık [cezalandırarak adaleti sağladık]” ifadesi onların artık Allah düşmanı olduklarının beyanıdır:

Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların karşılığı, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama/ arka arkaya kesilmesi, ya da yeryüzünden sürgün edilmeleridir. Bu, onlar için dünyada bir zillettir. Ahirette de onlar için büyük bir azab vardır. (Maide/33)

Şüphesiz Allah'a ve Elçisi’ne eziyet verenler; Allah onlara dünyada ve ahirette lânet etmiştir. Ve onlara aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır. (Ahzab/57)

53. ayette Firavun’un Musa (as) hakkında sarf ettiği nakledilen “Hem onun üzerine altın bilezikler atılmalı”  şeklindeki sözü, bu şekilde süslenmenin o dönemdeki soylu kimselerin âdeti olmasından dolayıdır. Firavun ve çevresindeki yakınları o dönemde bu tür altın bileziklerle süslü idiler. Çünkü altın takılarla süslenmek, o dönemin kültüründe bir soyluluk nişanesi idi.
Kitab-ı Mukaddes’te de bu âdete ait ipuçları bulunmaktadır:

Bu öneri Firavun'a ve görevlilerine iyi göründü.
 Firavun görevlilerine, "Bu adam gibi Tanrı Ruhu'na sahip birini bulabilir miyiz?" diye sordu.
 Sonra Yusuf'a, "Mademki Tanrı sana bütün bunları açıkladı, senden daha akıllı ve bilgili bir adam yoktur" dedi,
 "Sarayımın yönetimini sana vereceğim. Bütün halkım buyruklarına uyacak. Tahttan ötürü yalnız ben senin üzerinde olacağım.
 Seni bütün Mısır'a yönetici atıyorum."
 Sonra mührünü parmağından çıkarıp Yusuf'un parmağına taktı. Ona ince ketenden giysi giydirdi. Boynuna altın zincir taktı.
 Kendi yardımcısının arabasına bindirdi. Yusuf'un önünde, "Yol açın!" diye bağırdılar. Böylece Firavun ona bütün Mısır'ın yönetimini verdi.
 Firavun Yusuf'a, "Firavun benim" dedi, "Ama Mısır'da senden izinsiz kimse elini ayağını oynatmayacak." (Tekvin/41; 37-44) H.Yılmaz

Müşrik Kureyşliler, meleklere -ki burada onları “ilahlarımız” şeklinde tanımlıyorlar- tapınmalarının Kur’an tarafından kınanmasına karşı çıkarlarken, Hristiyanlıktaki Hz. İsa'yı “Allah'ın Oğlu”, hatta “Allah'ın Ruhu” görerek o'na tapmak şeklindeki paralel uygulamaya işaret etmişler ve yaklaşık olarak şu anlamda bir itiraz ileri sürmüşlerdi: “Kur’an Hz. İsa'nın normal bir insan olduğunu ifade ediyor, ama Kur’an'ın ‘geçmiş vahiylerin mensupları’ (ehlu'l-kitâb) olarak tanımladığı Hristiyanlar o'na ilahî bir kimlik izafe ediyorlar. O halde biz normal insanlardan üstün oldukları kesin bulunan meleklere tapmakta haklı değil miyiz?” Bu “itiraz”da saklı bulunan yanıltma/saptırma, ayetin devamında ortaya konmuştur.

Kur’an, Hz. İsa'nın Hristiyanlar tarafından ilahlaştırılmasını birçok yerde açıkça kınadığı için bu keyfî ilahlaştırma, putperestlerin meleklere tapmaları lehinde ve böylece Kur’an aleyhinde bir delil olarak kullanılamaz: Zemahşerî'nin sözleriyle, böyle bir itiraz “yanlış bir kıyası yanlış bir önermeye tatbik etmek” (kıyâs bâtıl bi-bâtıl) olur. M.Esed

Bu hususa, daha önce geçen şu ayette işaret edilmişti:
"Senden önce gönderdiğimiz elçilere sor: Rahman'dan başka tapılacak tanrılar kılmış mıyız?" (45)
Rasûlullah (s.a.) bu ayeti okurken, Abdullah b. Zibara adındaki bir şahıs, "Hıristiyanlar, Meryem oğlu İsa'ya, Allah'ın oğlu olarak tapmıyorlar mı? Bizim tanrılarımız, onların tanrısından daha mı önemsiz" diye bağırarak itiraz etti. Bunun üzerine çevrede bulunan dinleyicilerden bir kahkaha yükseldi ve naralar atılmaya başlandı. Ancak bu terbiyesizlik dikkate alınmadan hitap edilmeye devam olunmuş ve hitap tamamlandıktan sonra bu soru cevaplandırılmıştır. Bu husus birçok tefsir kitaplarında çeşitli şekillerde yorumlanmışsa da bana göre bu husus ayetin siyak ve sibakı içinde değerlendirildiği takdirde, en doğrusu yukarıdaki yorumdur. Mevdudi

. "Misal" kelimesiyle, Hz. İsa'nın babasız doğuşuna atıfta bulunulmaktadır. Ayrıca, Hz. İsa'ya, kendisinden ne önce ne de sonra kimseye verilmemiş olan mucizeler verilmiştir. Örneğin o, çamurdan kuş yapar, ona can üflerdi, doğuşdan âmâ olan kimseleri iyileştirir, cüzzamlıları tedavi ederdi, hatta ölüleri bile diriltmiştir. Dolayısıyla denilmiştir ki, "O'nun bu mucizevî doğumu ve kendisine verilen mucizeler, onu, Allah'a kul olmaktan istisna etmez. Bu yüzden onu, Allah'ın oğlu kabul etmek ve O'na tapmak sapıklığın ta kendisidir. O da bizim kulumuzdur ve O'nu kudretimize misal olsun diye mucizelerle donattık." Bkz. Al-i İmran an: 42-44, Nisa an: 109, Maide an: 40, 46, 127, Meryem an: 15-22, Enbiya an: 88-90, Mü'minun an: 43" Mevdudi

Yalnız Hz. İsa'nın tabiatüstü bir varlık olmadığına değil, aynı zamanda meleklerin de yaratılmış fani varlıklar olduğuna -“birbiri ardından gelen” ifadesinin gösterdiği gibi- ve bu nedenle, ilahlık statüsünden kesinlikle uzak bulunduklarına bir işaret (Beydâvî). M.Esed

Bu ayetin diğer bir anlamı da "dileseydik sizlerden kimini melekler yapabilirdik" şeklinde olabilir. Mevdudi

 

 

O zamîri, tefsîrlerde genellikle Îsâ diye açıklanmıştır. Bir görüşe göre de bu zamîr, Kur'ân'ı gösterir. İlim kelimesi, Œlem olarak da okunmuştur. Böylece âyet şu iki anlama gelir: "Îsâ, kıyâmetin kopacağına bir işârettir", "Kur'ân, kıyâmetin kopacağını açıklayan bir bilgidir". S.Ateş

Müfessirlerin büyük bir kısmı innehû'daki hû zamirinin (“o”) Hz. İsa'ya yönelik olduğunu söylemelerine ve bu nedenle yukarıdaki ifadeyi “o (Hz. İsa,) Son Saat'i [yani Son Saat'in geleceğini] bildiren bir araçtır” şeklinde yorumlamalarına rağmen bazı otoriteler -mesela Katâde, Hasan Basrî ve Sa‘îd b. Cubeyr (ki hepsi de Taberî, Beğavî ve İbni Kesîr'de nakledilmiştir)- zamiri Kur’an'a irca etmişler ve ifadeyi benim yaptığım çeviride yansıtıldığı şekilde anlamışlardır. Yukarıdaki bağlamda Son Saat'in özellikle zikredilmesi, insanın Allah'a karşı nihaî sorumluluğunu ve bundan dolayı ibadetin yalnız O'na yapılması gerektiğini vurgulamak içindir: o halde bu ara pasaj, mantıkî olarak, Hz. İsa'nın ilahlaştırılmasına ilişkin değinmeden sonra gelir. M.Esed

Bu cümleye şöyle bir anlam vermek mümkündür. "Kuşkusuz o kıyamet ilminin bir aracıdır" Burada geçen "kuşkusuz o" ifadesiyle ne kastedilmektedir? Hasan Basri ve Said b. Cübeyr'e göre "Kur'an" kastedilmektedir. Yani, Kur'an, kıyametle ilgili bir bilgi kaynağıdır. Ancak siyak ve sibak dikkate alındığında, bu anlamın pek uygun düşmediği görülür. Çünkü böyle bir anlamın çıkarılabilmesine delil olabilecek bir karine yoktur. Müfessirlerin çoğu burada, Hz. İsa'nın kastedildiği hususunda hemen hemen ittifak halindedirler. Fakat İsa b. Meryem'in kıyamet alameti olarak nitelenmesi nasıl mümkün olmaktadır? diye bir soru akla gelebilir. İbn Abbas, Mücahid, İkrime, Katade, Süddî, Dahhâk, Ebu Eliye ve Ebu Malik, "Bununla Hz. İsa'nın ikinci gelişi kastolunuyor" demektedirler. Eğer böyle anlarsak o takdirde ayeti, "Hz. İsa'nın yeryüzüne tekrar dönmesiyle kıyametin yakın olduğu anlaşılacaktır." şeklinde yorumlamamız gerekir. Ancak, cümlenin devamını okuduğumuzda böyle anlam vermenin yanlış olduğu görülür. Yukarıda ismini zikrettiğimiz müfessirlerin tüm saygınlığına rağmen, onların "İsa b. Meryem'in ikinci gelişi, kıyametin kopacağını gösterir bir ilimdir" şeklindeki yorumlarını kabul etmek güçtür. İsa b. Meryem'in tekrar gelişi, onun geleceği dönemde ve ondan sonraki dönemlerde yaşayanlar için bir alamet olabilir. "Siz bundan şüphe etmeyin" şeklindeki bizzat kendilerine hitap edilen Mekke'liler için bu nasıl bir alâmet olabilir? Binaenaleyh, müfessirlerden bazılarının şu görüşü bana göre daha makbuldur. Yani Hz. İsa'nın babasız doğuşu, çamurdan kuş yapıp ona can üflemesi, ölüleri diriltmesi vb. mucizeleri kıyametin alametlerindendir. Bu ayetle bir çocuğun babasız dünyaya gelmesi, bir kulun çamurdan kuş yapıp ona can üflemesi, ölüleri diriltmesi mümkün iken Allah'ın kıyamet günü ölümlerden sonra insanları yeniden diriltmesi niçin mümkün olmasın? Mevdudi

Yani, ilahî vahiy ile. -  Taberî'ye göre “... şeylerin bir kısmı” şeklindeki kısıtlayıcı ifade, yalnızca inanç ve ahlak alanıyla ilgilidir, çünkü halkının dünyevî problemleri ile ilgilenmek Hz. İsa'nın görevleri arasında değildi. Bu düşünce, Sinoptik İncil'lerde bize sunulan Hz. İsa'nın öğretilerinin tasvirinden (ama bütünlükten uzak -fragmentary- olduğu kabul edilen bir tasvirinden) doğan Hz. İsa imajı ile çakışmaktadır. M.Esed

Yani, Hz. İsa hiçbir zaman, "ben ilahım, ben Allah'ın oğluyum ve bana kulluk edin" dememiştir. O'nun daveti de diğer peygamberlerin daveti gibidir. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.) de sizleri aynı şeye davet etmektedir. İzah için bkz. Al'i İmran an: 45-48, Nisa an: 213-218, Maide an: 100 ve 130, Meryem an: 21-23. Mevdudi

Yani, Hz. İsa'nın kişiliği ve Allah'tan başkasına kulluk yapmanın kabul edilmezliği konusunda: Hristiyanlıkta daha sonra meydana gelen gelişmelere bir işaret. M.Esed

Yani, onlardan bir grup inkarda o derece ileri gitmiştir ki, Hz. İsa'yı gayri meşru bir çocuk olarak itham etmiş ve onu çarmıha germek için götürmüşlerdir. Diğer bir grup da ona muhabbette o derece ileri gitmiştir ki, onu ilah mertebesine çıkarmışlardır. Hatta bir insanı ilah mertebesine çıkarabilmek için, bir sürü teolojik problemler ortaya atmışlar ve sonuçta sayısız gruplara bölünmüşlerdir. İzah için bkz. Nisa an: 211-216, Maide an: 39, 40, 101, 130. Mevdudi

İsa (as) ile ilgili pasajı şu düzenle tertip edip anlamalıyız:

57 - Meryem oğlu İsâ bir örnek olarak anlatılınca da, senin kavmin, ondan mesafelenip giderler.
58 – Ve onlar [senin kavmin]: “Bizim ilâhlarımız mı daha hayırlıdır, yoksa o mu [Muhammed mi/ İsa mı]?” dediler. Bu örneği sırf seninle tartışmak için ortaya attılar. Aslında onlar, aşırı düşmanlık eden bir toplumdur.
59 - O [İsâ], sadece Bizim kendisine nimet verdiğimiz ve kendisini İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.
63, 64-  İsa apaçık delillerle geldiği zaman dedi ki: “Ben size hikmeti [zulüm ve fesadı engellemek için konulmuş kanun, düstur ve ilkeleri] getirdim ve hakkında ihtilâfa düştüğünüz şeylerin bir kısmını size açıklayayım diye geldim. O halde Allah’a karşı takvalı olun ve bana itaat edin. Şüphesiz ki Allah;  O, benim Rabbimdir ve sizin Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk edin. İşte bu, doğru bir yoldur.”
65 - Fakat gruplar, İsâ hakkında kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler. Artık acı bir günün azabından dolayı zulmedenlerin vay hâline!

Kur’an’ın İsa (as) hakkında verdiği bilgilere karşı Mekkeli müşriklerin tutumlarının anlatıldığı bu ayet grubunda, İsa’nın İsrailoğulları’na örnek gösterildiği ve onun Allah’ın birçok lütfuna mazhar olmuş bir kul olduğu vurgulanmaktadır.
Bu pasajın nüzul sebebi olarak klâsik kaynaklarda şu nakiller yer almaktadır:

Yüce Allah “Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize sor: Rah-man'dan başka ibadet edilecek ilâhlar kılmış mıyız? (Zuhruf/43, 45)” buy­ruğunu indirince müşrikler İsa (a.s)'ın durumunu ileri sürerek “Muhammed tıp­kı Hıristiyanların Meryem oğlu İsa'yı ilah edindikleri gibi, bizim de kendisini ilah edinmemizden başka bir şey istemiyor” dediler. Bunu Katade söylemiştir.
Buna yakın bir rivayet Mücahid'den gelmiştir. O dedi ki: Kureyş “Muham­med, İsa'nın kavmi İsa'ya tapındıkları gibi, bizim de kendisine tapınmamı­zı istiyor” dediler. Bunun üzerine Yüce Allah bu âyet-i kerimeyi indirdi.
İbn Abbas dedi ki: Bu buyrukla Yüce Allah, Abdullah b. ez-Ziba'ra'nın Peygamber (sav) ile İsa (as) hakkındaki tartışmasını kastetmektedir. Bu örneği veren kişi Sehmoğullarından Abdullah b. ez-Ziba'ra'dır ve bunu kâfir iken söylemişti. Kureyş kendisine: “Şüphesiz Muhammed ‘Gerçekten siz de, Allah'tan başka taptıklarınız da cehennemin odunusunuz (Enbiya/98) ayetini okuyor” dediler. Abdullah b. ez-Ziba'ra da “Eğer yanında hazır olsam ona cevap verirdim elbet” dedi. Bu sefer: “Ona ne diyecektin?” diye sordular. O da şöyle dedi: “Ona derdim ki: İşte, Mesih'e Hıristiyanlar ibadet ediyor. Uzeyr'e de Yahudiler ibadet ediyor. Bu ikisi de cehennemin odunundan mıdırlar?” Kureyşliler onun söylediği bu sözü beğendi ve böylelikle bu sözle onun davayı ka­zandığı görüşüne kapıldı. İşte Yüce Allah'ın "Bağrışıp çağrışmaya koyuldu" buyruğunun anlamı budur. Yüce Allah da bunun üzerine: “Şüphesiz kendi­leri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan uzaklaştırılmışlardır (Enbiya/101)” buyruğunu indirdi. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Müfessirler bu hususta şunları ileri sürmüşlerdir ki, hepsi de ihtimal dâhilindedir:
1-
  Kâfirler, Hıristiyanların Hz, İsa (a.s)'ya taptıklarını duyunca, "Onlar, İsa'ya tapıyorlar; oysa, bizim ilâhlarımız İsa'dan daha iyidir" dediler. Onlar bu sözü, kendileri meleklere taptıkları için söylediler.
2- Rivayet edildiğine göre, “Siz de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduklarınız da hiç şüphesiz ki cehennem odunusunuz (Enbiya/98) ayeti nazil olunca, Abdullah İbnu'z-Ziba'râ, "Bu, bize ve ilâhlarımıza mı, yoksa bütün ümmetlere şamil bir hüküm mü?" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s), "Hayır, bütün ümmetlere şamil bir hüküm" buyurdu. Bunun üzerine Abdullah, "Ben seni yendim; Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki, sen Meryem oğlu İsa'nın peygamber olduğunu iddia etmedin mi? İsa ve annesini hayırla yâd etmiyor muydun? Sen, Hıristiyanların, İsa ve annesine; Yahudilerin de Uzeyr'e taptıklarını ve meleklere de tapıldığını biliyorsun. Binaenaleyh, eğer bunlar cehennemde olacaklarsa, biz, bizim ve ilâhlarımızın onlarla beraber olmasına çoktan razıyız" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s)] sustu, kâfirler güruhu sevindiler, güldüler ve çığlıklar attılar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak “Şüphe yok ki, kendileri için bizden en güzel [bir saadet] sebkat etmiş olanlar, işte bunlar oradan [cehennemden] uzaklaştırılmışlardır (Enbiyâ/101) ayetini indirdi. İşte bu ayet [Zuhruf/57] de o zaman nazil oldu. Buna göre mana, "Abdullah İbnu'z-Ziba'râ, Meryem oğlu İsa'yı bir misal getirip Hıristiyanların İsa'ya ibadet etmeleri sebebiyle Hz. Peygamber (s.a.s)'le mücadele edince, "Bir de ne görelim, senin kavmin Kureyş, bu meselden dolayı Hz. Peygamber (s.a.s)'in susturulmasını görmeleri sebebiyle sevinçlerinden çığlıklar attılar, büyüktendiler ve gülmeye başladılar. Çünkü örf, taraflardan birisi, davasını savunamayıp acze düştüğünde, ikinci tarafın çığlıklar atması ve bundan sevinç duyması şeklinde cereyan edegelmiştir. Dediler ki: "Bizim tanrılarımız mı iyi, yoksa o mu?" Yani, "Sence bizim ilâhlarımız [melekler] İsa'dan daha iyi değil midir? Binaenaleyh İsa cehennem odunu olduğuna göre, bizim ilâhlarımızın durumu ise, daha hafif ve daha ehven olur" demektir.

3-   Hz. Peygamber (s.a.s), Hıristiyanların Hz. İsa’ya taptıklarını ve onu kendilerinin ilâhı kabul ettiklerini anlatınca, Mekke kâfirleri de, "Muhammed, tıpkı Hıristiyanların, Mesih'i kendilerinin ilâhı kabul etmeleri gibi, bizim de, kendisini bizim ilâhımız kabul etmemizi istiyor"dediler ve işte bu durumda "Bizim ilâhlarımız mı yoksa o mu?", yani, "Bizim ilâhlarımız mı yoksa, Muhammed mi daha hayırlıdır?" dediler ve bu sözü, "Muhammed bizi kendisine tapmaya davet ediyor; halbuki atalarımız ise bu putlara tapmanın gerekli olduğunu iddia etmişlerdi. Bu iki şeyden birisinin mutlaka yapılması gerekli olduğuna göre, bu putlara tapmak daha uygun olur. Çünkü atalarımız ve geçmişlerimiz, putlara tapma hususunda mutabakata varmışlardı. Ama Muhammed ise bizim kendisine tapmamız hususunda ithama maruz bir kişidir. Binaenaleyh, putlara tapmakla meşgul olmak daha evlâ olur" dedikleri için bu sözü söylediler. Cenâb-ı Hak ise, "Biz, İsa'ya tapmanın güzel bir yol olduğunu söylemedik. Tam aksine bu, bâtıl ve yanlış bir yoldur. Çünkü İsa sadece bizim kendisine in'âmda bulunduğumuz bir kuldur. Durum böyle olunca da, onların, "Muhammed, bizim, kendisine tapmamızı istiyor" şeklindeki sözleriyle ortaya attıkları bu şüphenin, zail olduğu..." şeklinde beyanatta bulunmuştur. İşte bu üç açıklama, ayetin lâfzının, bunlardan her birine muhtemel olduğu şeyler cümlesindendir. (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

65. ayette “Fakat gruplar, İsâ hakkında kendi aralarında anlaşmazlığa düştüler” buyrulmuştur. Kur’an’ın indiği dönemde hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar İsa konusunda ihtilâf halinde idiler.
İsa peygamberin gayrimeşru bir çocuk ve sahte bir peygamber olduğunu iddia eden Yahudiler ile onun Allah’ın oğlu olduğunu ve Allah’ın onda cisimlendiğini iddia eden Hıristiyanlar, birbirleri ile sürekli ihtilâf hâlinde olmuşlardır. Rabbimiz her iki tarafın da yanlış düşünce ve kanaatlerini Kur’an’da bildirdiği bilgilerle ortadan kaldırmış, gerçeği bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Allah’ı Kur’an’dan tanıyanlar ve aklıselim sahipleri artık bilmektedirler ki, Allah çocuk edinme gibi noksanlıklardan münezzehtir.
Ne var ki, İsa peygamber ile ilgili olarak sadece Yahudiler ile Hıristiyanlar arasında değil, Hıristiyanların kendi aralarında da ihtilâflar oluşmuştur. Bu ihtilâflar, hizipler ve mezhepler halinde bugüne kadar gelmiştir.

İlk dönem Kur’an bilimcilerinden olan Mukatil’in tespitlerine göre o dönemde Hıristiyanların içinde farklı inanışlara sahip üç grup vardı:
* “İsa Allah’ın oğludur” diyen Nasturîler,
* “İsa Allah’ın kendisidir” diyen Mar-Yakubîler ve
* “Allah üçün üçüncüsüdür” diyen Melkanîler.
Kur’an’da Meryem ve İsa peygamber hakkında verilen bilgiler, İsa peygamberin doğumu ile Kur’an’ın inişi arasındaki dönemde ortaya çıkmış Yahudi ve Hıristiyan inançlarını yansıtmaktadır. Ne var ki, Kur’an’ın inişinden bu yana, tıpkı Müslümanların yüzlerce mezhebe, binlerce meşrebe ayrıldığı gibi, Hıristiyan ve Yahudiler de mezheplere, meşreplere ayrılmışlar ve her bir hizip değişik inanç ve yaşam tarzı sergilemiştir. Bizim düşüncemize göre, gerek Müslümanlar, gerekse Ehl-i Kitap arasında ortaya çıkmış olan yanlış inanç ve yaşam tarzlarının insanların hayatlarından çıkarılıp atılması için Kur’an’da verilen mesajlar ve ilâhî ilkeler sadece Müslümanlara değil, Ehl-i Kitap’a da ulaştırılmalıdır. Kur’an erlerinin ortaya koyacağı bu yöndeki çalışmalar, insanlığın doğru istikameti tanıması bakımından önemli sonuçlara yol açacak bir potansiyeli taşımaktadır.

İnsanlar tek bir ümmet idi.  Sonra Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve ihtilâf ettikler konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hak ile kitap indirdi. Ve sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka, kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar. (Bakara/213)

Bu konu daha evvel Meryem suresinin tahlilinde de (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3, Meryem Suresi) ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Yani, birbirlerinden nefret edecekler -bunlar, yeryüzündeki eski arkadaşları tarafından saptırıldıklarını anlayanlar ile onların suçladıkları arkadaşlarıdır: bu ikinciler, saptırdıklarının günahlarından dolayı hesaba çekileceklerini göreceklerdir. M.Esed 

Dünyâ için dost olanların dostlukları dünyâda kalır. Fakat korunanların dostlukları Allah için olduğundan âhirette devam eder. S.Ateş

Diğer bir ifadeyle, öbür dünyadaki dostluk, sadece muttakiler arasında sürecektir. Kafirler ise dünyada iken birbirleriyle canciğer dost olmalarına karşın o gün birbirlerine düşman kesilecek ve "Senin yüzünden bu hale düştüm" diye yine birbirlerini itham edeceklerdir. Bu husus Kur'an'ın birçok yerinde defalarca tekrarlanmıştır." Herkes, bu dünyada hangi gruba mensup olursa, öbür dünyada faydalı olur, hangi gruba mensup olursa felaket getirir" diye iyice düşünmelidir. Mevdudi

Bu ayetlerde, bunca açıklamaların muhatabı olup da hala yola gelmeyen, hevalarını ilâh edinmiş zavallılar kınanmıştır. Ayrıca kıyamete ait şu kısa bilgi verilmiştir:
O gün, ansızın gelecektir. Ona karşı tedbir almaları,  onu geri çevirmeleri, ondan kurtulmaları söz konusu olmayacaktır. O gün Allah’ın yolundan gitmeyip de birbirinin izinden gidenler birbirlerine düşman olacaklardır. Dünyada iken birbirleriyle canciğer dost olmalarına karşın o gün birbirlerine düşman kesilecek ve “Senin yüzünden bu hale düştüm” diyerek birbirlerini itham edeceklerdir. Muttakiler ise her zamanki gibi birbirlerinin dostu olacaklardır. Aralarındaki dostluklar ahirette de devam edecektir.
Müşriklerin birbirine olan husumetleri birçok ayette dile getirilmiştir:

İşte bunlar da sizinle birlikte atılırcasına giren bir gruptur. Onlara bir merhaba [rahat] yok. Şüphesiz onlar cehenneme sallandılar [atıldılar].
Derler ki: “Hayır, asıl size merhaba yok. Onu [cehennemi] önümüze siz getirdiniz. O ne kötü bir duraktır!”
Derler ki: “Rabbimiz! Bizim önümüze bunu kim getirdiyse onun ateşteki azabını kat kat arttır!”
Ve yine derler ki: “Kendilerini kötülerden saydığımız bir takım adamları niye göremiyoruz?
Biz onları alaya almıştık/aşağılamıştık. Yoksa gözler onlardan kaydı mı?”
Şüphesiz ki bu, ateş ehlinin birbiriyle tartışması/davalaşması gerçektir. (Sad/59-64)

(Allah onlara) “Sizden önce geçmiş cinn ve insden [tanıdığınız- tanımadığınız] ateş içindeki ümmetlerin [toplumların] içine girin!” dedi [der]. Her toplum girdikçe kardeşine lânet etti [eder]. Nihâyet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında, “Rabbimiz! İşte şunlar bizi saptırdı. Onlara ateşten kat kat azap ver” dediler [derler]. [Allah,] “Herkese kat kattır, fakat siz bilmiyorsunuz” dedi [der].
Öncekiler de sonrakilere, “Sizin bize karşı fazlalığınız yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın” dediler [derler]. (A’raf/38, 39)

Kesinlikle Allah kâfirleri hayırdan uzak tutmuş ve içinde ebedi olarak kalmaları üzere onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır.  Onlar orada, bir yakın ve yarımcı bulamazlar.
O gün yüzleri ateş içinde çevirilirken: “Ah keşke Allah’a itaat etseydik ve Elçi’ye itaat etseydik!” derler.
O gün yüzleri ateş içinde çevirilirken: “Ah keşke Allah’a itaat etseydik ve Elçi’ye itaat etseydik!” derler.
Ve dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi onlar yoldan saptırdılar.  Ey Rabbimiz! Onlara azaptan iki kat ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.” (Ahzab/64- 68)

O [İbrahim onlara] dedi ki: “Siz, sırf aranızdaki dünya hayatında sevgi için Allah’ın astlarından birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lânetleyecektir. Varacağınız yer de cehennemdir. Ve sizin için yardımcılardan yoktur.” (Ankebût/25)

Ve din bakımından, iyilik-güzellik üreten biri olarak, yüzünü [kendisini] Allah’a teslim eden ve hanifçe, İbrahim'in dinine tâbi olan kimseden daha iyi-güzel kim olabilir? Ve Allah, İbrahim'i “Halil [izdaş]” kabul etti. (Nisa/125)

Ey iman edenler! Allah’ın alâmetlerine, haram aya, kurbanlık hediyelere, gerdanlıklarına ve Rablerinden lutuf ve rıza bekleyerek Beytü’l-Haram’ı [Ka’be’yi] niyetlenenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınız zaman da avlanabilirsiniz. Sizi Mescid-i Haram'dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya da sevk etmesin. Ve iyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’a takvalı davranın. Hiç şüphesiz Allah azabı çok çetin olandır. (Maide/2) H.Yılmaz

Bu kelime, burada geniş bir anlamda kullanılmıştır. "Eşler-ezvâc" kelimesiyle müslümanların hanımları da kastediliyor olabilir, dost, ahbab ve meslektaşları da olabilir. Orada müslümanların, hanımları, ahbab ve dostları hep yanında olacaklardır. Mevdudi

 

Bu ayet gurubunda Rabbimiz, iman eden, takvalı davranan kullarına vereceği nimetleri sayıp dökmüştür.
Yedi ayetten oluşan bu paragraf, belağat gereği, orijinalinde ayrı ayrı ayetler halindedir. Biz anlamı ve cümle öğelerini de dikkate alarak ayetleri iki grup halinde meallendirdik.
Bu ayet gurubunda bildirilen cennet nimetleri Kur’an’ın birçok yerinde sayılıp dökülmüştür; özellikle de İnsan ve Vakıa surelerinde toplu olarak yer almıştır:

Şüphesiz, ebrar/ iyiler/ yardımseverler, kâfur katılmış bir tastan içerler. Fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki, ondan, verdikleri sözleri yerine getiren ve kötülüğü yayılan bir günden korkan ve  “Biz sizi, ancak Allah yüzü [Allah rızası] için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız” diyerek, Allah sevgisi için, yiyeceği, yoksula, öksüze ve tutsağa veren Allah’ın kulları içerler. Allah da, bu yüzden onları, o günün kötülüğünden korur; onlara aydınlık ve sevinç rastlayacak, sabretmelerine karşılık onlara Cennet’i ve ipekleri verecek; orada tahtlara kurulmuş olarak kalacaklar; orada bir güneş de,  dondurucu bir soğuk da görmeyecekler ve bahçenin gölgeleri onların üzerlerine sarkacak ve onların koparılması son derece kolaylaştırılacak.   Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılacak, kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir. Ve orada, onlara karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar, Orada, Selsebil denilen bir pınardan....  Ve aralarında büyümez, yaşlanmaz çocuklar dolaşır; onları gördüğünde, saçılmış birer inci sanacaksın! Orayı gördüğünde, mutluluk ve büyük bir krallık [mülk ve yönetim] göreceksin;  üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenmiş olacaklar; Rabb’leri onlara tertemiz bir içecek içirecek. (İnsan/5-22)

 [Onlar] Yaptıklarına karşılık olarak; mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı onların üzerinde yaslanırlar. Üzerlerinde [çevrelerinde], kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler, kadehler -ki ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir- beğendiklerinden meyveler, canlarının çektiğinden kuş eti ile; süreklileştirilmiş [hep aynı bırakılmış]  çocuklar, saklı inciler gibi iri gözlüler dolaşırlar. Orada lağv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokan işitmezler. Sadece söz olarak: “selâm!”, “selâm!”
Ve sağın yaranı, nedir o sağın yaranı! [Onlar], dikensiz kirazlar, meyve dizili muzlar/akasyalar, uzamış gölgeler, fışkıran su, kesilmeyen [tükenmeyen] ve yasaklanmayan birçok meyveler ve yükseltilmiş döşekler içindedirler.
Şüphesiz Biz onları [kiraz, muz, gölgeler, fışkıran su…] öyle bir inşa ile inşa ettik [yarattık]. Ki onları, sağın ashabı için albenili ve hepsi bir ayarda bakireler [dokunulmamışlar] kıldık [yaptık]. (Vakıa/15- 38)

Sonra Biz Kitap’ı kullarımızdan süzüp seçtiklerimize miras bıraktık. Şimdi de onlardan bazıları nefislerine zulmeden, bazıları orta yolu tutan bazıları da Allah’ın izniyle hayırlarda önde gidenlerdir. İşte bu büyük lütfun; Adn cennetlerinin ta kendisidir. Onlar oraya gireceklerdir. Orada altın bileziklerle ve incilerle süsleneceklerdir. Oradaki elbiseleri ipektir. (Fatır/33)

Pasajın ilk bölümündeki “Siz ve eşleriniz ağırlanmış olanlar olarak girin cennete!” ifadesi ile kastedilenler dünyadaki eşler değildir. Zira dünyadaki eşlerin her biri ayrı ayrı mükellef kişiliklerdir. Suçun ve cezanın şahsîliği söz konusudur. Dünyada muttaki olan bir kişinin eşinin de muttaki olması, her ikisinin de aynı lütfu hak etmiş olması mümkün fakat mutlak değildir. Burada konu edilen eşler, Rabbimizin ahirette insana vereceği özel olarak yaratılmış eşlerdir. H.Yılmaz

Yani, belirsiz bir süre boyunca: bkz. 6:128'in son paragrafı ve bununla ilgili not 114, 40:12 ile ilgili not 10'da değinilen Hz. Peygamber'in Hadisi. Bu atıflar, “Allah, rahmet ve şefkati kendine ilke edinmiştir” (6:12 ve 54) şeklindeki Kur’an ifadesi gereğince, “cehennem” olarak adlandırılan öteki dünya azabının sınırsız bir süreyi kapsamayacağını göstermektedir. Bu görüşü benimseyen alimler arasında bulunan Râzî, yukarıdaki pasaj ile ilgili yorumunda, “onlar cehennem azabı içinde kalacaklardır (hâlidûn)” ifadesinin yalnızca belirsiz bir süreyi gösterdiğini, yoksa “süreklilik anlamı taşımadığını (lâ yefîdu'd-devâm)” vurgular. M.Esed

Yukarıda 81 vd. ayetlerden açıkca anlaşılacağı gibi bu ifade, Hz. İsa'yı “Allah'ın oğlu” olarak görenlerin kabul etmedikleri Allah'ın birliği ve eşsizliği gerçeğine bir atıftır: böylece, 57-65. ayetlerde değinilen Hz. İsa'nın kimliği konusuna yeniden dönülmektedir. M.Esed

Yani "Biz sizlere açıkça gerçeği bildirmişken, sizler, efsane ve hikayeleri, gerçeğe tercih ettiniz ve ondan yüz çevirdiniz. O halde bu ahmakça tavrınızın cezasını çekin." Bunun, cehennemin bekçisinin bir cevabı olması mümkündür veya "Sizler şimdi böyle kalacaksınız" ifadesi, Allah'a ait olabilir. Eğer ilk yorumu kabul edersek, cehennemin bekçisi, Allah'ın bir memuru sıfatıyla konuşmuş demektir. Tıpkı bir devlet memurunun "Devletimiz bu emri çıkarmıştır" dediği gibi. Mevdudi

Bu ayet gurubunda ise mücrimlerin ahiretteki durumları anlatılmaktadır. Onlar cehennem azabında ebe­di kalıcıdırlar. Azapları hafifletilmez; azap içinde ümitsizce yaşarlar. Çaresizlikten cehennem görevlisine başvurarak Allah’a yalvarıp kendilerini bu durumdan kurtarması için aracı olmasını isterler. Cehennem görevlisi ise onlara “Şüphesiz siz böyle kalacaksınız” diye karşılık verir.

Derken kendilerine hatırlatılanı terk ettiklerinde, onların üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Öyle ki kendilerine verilen şeylerle ‘sevince kapılıp şımarınca’, onları apansız yakalayıverdik. Artık onlar, umutları suya düşenler oldular. (En'am/44)

Ayette geçen “Malik”, pasajdaki söz akışından anlaşıldığına göre, cehennemin görevlisidir. Cehennemde bir takım meleklerin, zebanîlerin görev yaptığını Kur’an’dan öğrenmekteyiz.

Ve Ateş içindeki kimseler, cehennem bekçilerine: “Rabbinize dua edin de bir gün olsun bizden azaptan hafifletsin.” dediler.
Onlar [Bekçiler]: “Size elçileriniz açık kanıtları getirmediler miydi?” diye sorarlar. Onlar: "Evet [getirmişlerdi]" derler. Onlar [Bekçiler]: “Öyle ise kendiniz dua edin” derler. Kâfirlerin duası sadece şaşkınlıktadır [boşa çıkmıştır]. (Mü’min/49)

Ey inanmış olan kişiler! Kendinizi ve ehlinizi [yakınlarınızı], yakıtı insanlar ve taşlar olacak bir Ateş’ten koruyun.  Onun üzerinde, Allah’a karşı gelmeyen, kendilerine emredilenleri yapan çetin ve kaba melekler vardır. (Tahrim/6)

Biz zebanîleri çağıracağız. (Alak/17)

Ve şu inkâr eden kişiler, cehennem ateşi kendileri için olanlardır. Onlar hakkında hüküm verilmez ki ölsünler. Kendilerinden, onun [cehennem ateşinin] birazı da hafifletilmez. İşte Biz her aşırı inkârcıyı böyle cezalandırırız. (Fatır/36)

En bedbaht olan da ondan kaçınacaktır.
O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır.
Sonra o en büyük ateşin içinde ne ölecek ne de hayat bulacaktır. (A’la/11- 13) H.Yılmaz

Berame ve ebrame fiilleri, lafzen, “kıvırdı” veya “[bazı şeyleri] bir arada/birlikte büktü” yani bir halat meydana getiren ipleri, yahut “[bir şeyleri] çok iyi büktü” yahut “sağlam büktü” anlamlarına gelir. Bu deyim, mecazî olarak bir şeyi, bir önermeyi yahut bir olaylar dizisini “kurmak/oluşturmak” yahut “belirlemek” eylemini gösterir (Cevherî). Lisânu'l-‘Arab'a göre, ebrame'l-emra deyimi “bir şeyi/durumu kararlaştırdı” (ahkeme) anlamına gelir. Bir belirtme takısı olmadan kullanılan emr terimi bu bağlamda “herhangi bir şey”i veya en geniş anlamıyla “olması gereken” [veya “olabilecek”] bir şeyi ifade eder. Böylece, önceki ayeti dikkate aldığımızda, “[hakikatin] ne olması gerektiği”ne keyfî olarak yani, Kur’an'ın tebliğ ettiği hakikate aykırı şekilde “karar verme” anlamına ulaşmış oluruz. M.Esed

Bu, Kureyş'in ileri gelenlerinin Hz. Peygamber'e (s.a) karşı gizlice plan yaptıklarına işarettir. Mevdudi

Bu ayet, Hristiyanların Hz. İsa'nın “Allah'ın oğlu” ve dolayısıyla ilah(î tabiatlı) olup olmadığı konusunda yüzyıllar süren karmaşık tartışmalarına bir telmîhtir. Bu tartışmalar, çoğunlukla ilk Hristiyan düşünürlerden bazılarında, önde gelenleri arasında İskenderiye Patrik'i Arius'un da (M.S. 280-336) bulunduğu tevhidci kelamcılar (unitarian theologians) tarafından başta şiddetle muhalafet edilen eski, Mitraistik ağırlıklı kadîm kavram ve kültlere karşı var olan bilinçaltı bir eğilimden kaynaklanmıştır. Ancak politik ağırlıklı İznik Konsil'inde (M.S. 325), o zamana kadar samimî Hristiyanların hakim çoğunluğu tarafından benimsenen Arius'cu görüşler, “sapkın” görülerek mahkum edilmiş ve Hz. İsa'nın uluhiyeti doktrini, İznik Akidesinde (Nicene Creed) Hristiyanlık inanç sisteminin temeli olarak resmen formüle edilmiştir. (Ayrıca bkz. aşağıdaki 60. not.)

Lafzen, “elçilerimiz,” yani melekler. M.Esed

Bu ayetlerde, müşriklere inkarî sorular yöneltilerek yaptıklarının ve aldıkları tedbirlerin yararsızlığı anlatılmaktadır. Onlara yöneltilen bu sorular, “onlar işi hiç de sağlama almadılar, çok çürük iş yaptılar. Biz onları hep işitiyor, ne yaptıklarını biliyoruz. Üstelik yanlarında daima yazan elçilerimiz de var. Bu elçiler sürekli olarak onların yaptıklarını yazmaktadırlar” demektir.

Onun sağından ve solundan oturmuş [yerleşik] iki tespitçi tespit edip dururken, o [insan] hiçbir söz söylemez ki yanında hazır gözetleyen bulunmasın. (Kaf/17,18)

Gaybın anahtarları da yalnızca onun katındadır. Ondan başka hiç kimse onları bilmez. Karada ve denizde olanları da bilir O. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta bulunmasın.

Ve O, sizi geceleyin vefat ettiren, gündüzün elde ettiğiniz şeyleri bilen, sonra adı konmuş ecelin [vadenin] gerçekleşmesi için sizi kaldırandır. Sonra dönüşünüz yalnızca O’nadır. Sonra O, yaptıklarınızı size haber verecektir.
Ve O [Allah], kulları üzerinde Kahir’dir [hükümranlığı sürdürür] ve O, sizin üzerinize koruyucular gönderir. Sonra da sizden birinize ölüm geldiği vakit elçilerimiz, hiç eksik-fazla yapmadan, onu vefat ettirirler. (En’am/59- 61)

Konumuz olan ayetlerde, Kureyş'in ileri gelenlerinin Resulullah’a karşı gizlice plân yaptıklarına da işaret edilmiştir:

Bu âyet-i kerime, müşriklerin Daru'n-Nedve'de Peygam­ber için planlar düzmeleri hakkında inmiştir. Bu danışma neticesinde Ebu Cehil'in kendilerine teklif ettiği görüşü kabul etmişlerdi. Buna göre Pey­gamber (sav)'i öldürmeye katılmak üzere her kabileden bir kişi ortaya çıka­caktı. Böylelikle onun kanının [kısasının] istenme imkânı kalmayacaktı. İş­te bu âyet-i kerime bu hususta nazil oldu. Yüce Allah onların hepsini Bedir'de ölümle cezalandırdı. (Mukatil)

Ve onlar böyle bir tuzak kurdular, şüphesiz Biz de onların farkında olmadığı bir tuzak kurduk [bir ceza ile cezalandırdık]. (Neml/50)

Hani bir zaman, şu küfretmiş olan kimseler, seni tutup bağlamak veya öldürmek veya sürüp çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Ve onlar tuzak kurarken Allah da tuzak kuruyordu. Ve Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır. (Enfal/30)

Yoksa bir sinsi plân mı yapmak istiyorlar? Fakat o küfredenlerin kendileri sinsi plâna düşenlerdir.” (Tur/42)

Onlar, insanlardan gizlenmek isterler de Allah'tan gizlenmek istemezler.  Hâlbuki O [Allah], onlar O’nun sözden razı olmadığı şeyleri gece kurarlarken kendileriyle beraberdir. Ve Allah, onların yaptıklarını kuşatıcıdır. (Nisa/108)

Göklerde olan şeyleri ve yeryüzünde olan şeyleri Allah'ın bildiğini görmedin mi? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde O,mutlaka dördüncüleridir.  Beşte de O,  mutlaka altıncılarıdır. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar O, mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü onlara yaptıkları şeyleri haber verecektir. Şüphesiz Allah, her şeyi en iyi bilendir. (Mücadele/7)

Hayır… Hayır… Aslında siz, şüphesiz üzerinizde yaptığınız şeyleri bilen saygın yazıcılar olmasına rağmen Din’i yalanlıyordunuz. (İnfitar/9- 12) H.Yılmaz

Çünkü çocuğa saygı, babasına saygı demektir. Ama Allah'ın çocuğu yoktur. S.Ateş

Yani, benim hiçkimseyi Allah'ın çocuğu olarak kabul etmemem, bir inadın sonucu değildir. Ben bu düşünceyi, "hakikat olmadığı" için kabul etmiyorum. Şayet Allah'ın bir çocuğu olsaydı, onu ilk ben tasdik ederdim. Çünkü ben, Allah'ın sadık kuluyum. Fakat Allah, bu ithamdan münezzehtir. Mevdudi

 

İznik Akidesi'nin kelime canbazlıklarına/oyunlarına ve özellikle “İsa Mesih, Allah'ın Oğlu, doğurulmuş, yapılmamış [yani, yaratılmamış], Baba tarafından tek Oğlu, Baba ile aynı özden, Tanrı'nın Tanrısı ...” vb. gibi ifadelere bir işaret.M.Esed

. Yani, yerin ve göğün sahibi, ayrı kimseler değildir. Bilakis tüm kainatın sahibi Allah'tır ve O herşeyden haberdardır. Mevdudi

Yani, Allah, birşeyin kendisine ortak olmasından münezzehtir. Bu kainatın yönetiminde O'ndan başka hiç kimsenin bir payı yoktur. Peygamber, veli, melek, cin, ruh veya yıldızlar olsun, tüm mahlukat Allah'a tabidirler ve hiçbiri O'nun ortağı değildirler.
Yani, dünyadayken dilediğinizi kendinize veli ve hami edinin. Ancak iyi bilin ki, daha sonra Allah'ın huzurunda toplanacak ve bu davranışınızdan ötürü hesaba çekileceksiniz. Mevdudi

Surenin buraya kadar olan ayetlerinin özeti mahiyetindeki bu ayet grubunda tevhide ağırlık verilmiş, Hıristiyanların İsa ile ilgili yanlış inançları reddedilmiştir. Kur’an’ın reddettiği “Teslis” inancı Hristiyanlar tarafından şu şekilde açıklanmaktadır:
“Üçlübirlik’te tek bir Tanrı’ya ve birlik içindeki Üçlüğe tapınırız; bu kişileri ne birbirine karıştırır, ne de özünü böleriz. Çünkü Baba tek bir Kişi’dir, Oğul başka, Kutsal Ruh ise başka bir Kişidir. Ancak Baba’nın, Oğul'un ve Kutsal Ruh'un Tanrısal özyapısı birdir; görkemde eşit, yücelikte sonsuzdur. Baba nasıl ise, Oğul ve Kutsal Ruh da öyledir. Baba yaratılmamıştır, Oğul yaratılmamıştır, Kutsal Ruh yaratılmamıştır. Baba anlaşılmaz, Oğul anlaşılmaz, Kutsal Ruh anlaşılmazdır. Baba ebedi, Oğul ebedi, Kutsal Ruh ebedidir. Buna rağmen hepsi üç farklı ebedi değil, fakat tek bir ebedidir. Ne üç farklı ‘yaratılmamış’ ne de üç farklı ‘anlaşılmaz’ vardır, fakat tek bir ‘yaratılmamış’ ve tek bir ‘anlaşılmaz’ vardır. Aynı şekilde Baba her şeye kadir, Oğul her şeye kadir ve Kutsal Ruh her şeye kadirdir; Buna rağmen hepsi üç farklı ‘her şeye kadir’ değil, tek bir ‘her şeye kadir’dir. Baba nasıl Tanrı ise, Oğul da Tanrı’dır ve Kutsal Ruh da Tanrı’dır; Buna rağmen bunlar üç farklı Tanrı değil, tek bir Tanrı’dır. Baba nasıl Rab ise, Oğul da Rab'dir, Kutsal Ruh da Rab'dir; Buna rağmen bunlar üç farklı Rab değil, tek bir Rab'dir.”
Rabbimiz Hıristiyanların bu inancını reddeder ve Kendisini şöyle tanıtır:

Ve O, gökteki ilâh olandır ve yeryüzünde ilâh olandır. Ve O, Hakîm’dir, Alîm’dir. Ve göklerin, yeryüzünün ve her ikisi arasındakilerin mülkü sadece kendisine ait olan o Zat [Allah] ne cömerttir! Saat’in bilgisi de yalnızca O’nun yanındadır. Ve siz sadece O’na döndürüleceksiniz.

81. ayette peygamberimizden “Eğer Rahman için bir çocuk olsaydı, o takdirde ibadet edenlerin ilki ben olurdum” demesi istenmiştir. İfadeyi biraz açarak anlamı şöyle takdir edebiliriz:
“Şayet bunu farz kılmış olsaydı, elbette bu farz kılması üzerine O’na ibadet ederdim. Çünkü ben, O'nun kullarından bir kulum. Bana emrettiği her şeye itaat ederim. Bende O'nun ibadetine karşı bir büyüklenme ve O'nun ibadetinden yüz çevirme yoktur. Çünkü ben, Allah’a itaat eden bir kulum.  Benim hiç kimseyi Allah’ın çocuğu olarak kabul etmemem bir inadın sonucu değildir. Ben bu düşünceyi gerçek olmadığı için kabul etmiyorum. Şayet Allah'ın bir çocuğu olsaydı, onu ilk ben tasdik ederdim. Ancak Allah hakkında böyle bir şey söz konusu bile edilemez.”

Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi, kesinlikle yaratacağından, dileyeceğini seçecekti. O, bundan münezzehtir. O, bir tek, kahredici Allah'tır. (Zümer/4) H.Yılmaz

Allah'tan başka kimse şefaat edemez, Allah'tan başkasının şefaati tanıklık etmektir. M.Sağ

Haksız bir şekilde ilahlaştırılan azîzlere ve peygamberlere ve özellikle (kullanıldığı bağlamın ışığında) Hz. İsa'ya atıf.

Kur’an'ın “şefaat” kavramının bir açıklaması için bkz. 10:3 -“O'nun izni olmadan şefaat edecek kimse yoktur”- ve ilgili not 7. Yukarıdaki ayette yer alan “Allah'ın tek ve benzersiz olduğu” şeklindeki açıklama, Râzî'nin bu pasaj ile ilgili yorumuna dayanmaktadır. Râzî, sadece söz ile “hakikate şahitlik yapma”nın, Allah'ın birliği ve benzersizliğine gönülden bir bağlanmanın sonucu değilse, faydasız olduğunu söyler. M.Esed

. Bu cümle birkaç anlama gelmektedir. Birincisi, "Dünyada mabud edinilen insanların çoğu şefaat etmeye layık değillerdir. Çünkü onların dalâlet içinde yaşamış olanları, bizzat Allah'ın huzurunda suçlu olarak hazır bulunacaklardır. Fakat içlerinden bir ilme dayanan ve şuurla Hakkı kabullenerek şehadet edenler, şefaat edebilmeye hak kazanmışlardır."
İkincisi, "Kendilerine şefaat için izin verilmiş olanlar, ancak şuurlu olarak Hakka iman edenlere şefaat edebileceklerdir. Yoksa şuurunda olmadan "Eşheduenlailaheillallah" diyen ve Allah'ın dışındaki kimselere kulluk edenlere, hiç kimse şefaat etmeye cesaret edemez." Üçüncüsü, "Ma'budun Allah indinde, kendisine şefaat edebilecek kadar güçlü olduğunu ve nasıl bir akideye sahip olursa olsun kendisini cehennem ateşinden koruyabileceğini iddia eden kimse dalâlettedir. Çünkü, Allah indinde hiçbir kimsenin böyle bir yetkisi yoktur. Aksini iddia eden varsa, buyursun elindeki belgeyi ortaya koysun. Aksi takdirde sadece kulaktan duyma bilgilerle ve zanna dayanarak kişinin dünyada ne yaparsa yapsın sonunde şefaatçısının kendisini kurtaracağına inanması tehlikeli bir düşünce ve nihayet safsatadır."
Bu ayet ayrıca iki temel esası ortaya koyuyor:
a) Şuursuz olarak şehadet etmenin, Allah nezdinde kabul edilemeyeceği anlaşılmaktadır. Ancak bu dünyada bir kimse, şehadet ederse açıkça küfre girmemesi şartıyla onu müslüman olarak kabul eder ve ona müslüman gibi davranırız. Çünkü, Allah indinde mü'min kimse, aklı ve bilgisi yettiğince, Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet eden ve bilinçli olarak neyi kabul edip neyi reddettiğini bilen kimsedir.
b) Bu ayetten bir hususta nasıl şahit olunabileceğinin usulü de çıkmaktadır. Yani bir kimsenin bir hususla ilgili şahitlik yapabilmesi için şehadet ettiği olayı görmesi ve bilmesi gerekir. Nitekim, bu husus bir hadiste şöyle izah edilmiştir: "Şahitlik yapacak bir kimseye, Hz. Peygamber (s.a.), "Bu olayı güneşi gözlerinle gördüğün gibi gördünse şahitlik et" demiştir. (el-Cassas, Ahkamu'l-Kur'an) Mevdudi

Her şeyin kontrolünün Allah’a ait olduğu birçok yönüyle açıklandıktan sonra bu ayette de müşriklerin şefaatçilere bel bağlama inançlarına değinilmiştir.
Bu ayetin bir benzeri de Meryem suresinde geçmişti:

Suçluları da susamış olarak cehenneme süreceğiz.
Onlar, Rahman’ın katında bir ahit almış olan kimse hariç, şefaate sahip olamayacaklardır. (Meryem/86, 87)

 “Şefaate malik olmak”, iki yönlü olarak ya onların başkaları için yapacakları şefaati, ya da başkalarının onlar için yapacakları şefaati ifade ediyor gibi görünse de, ayetteki istisna cümlesinden buradaki şefaatin başkalarının onlar için yapacakları şefaat olduğu anlamı çıkmaktadır. Dolayısıyla “şefaate sahip olmayacaklar” ifadesi, “kimse onlara yardım etmeyecek” demektir. Zaten cehennemdekilerin -kendileri yardıma muhtaçken- bir başkasına yardımda bulunmaları anlamsızdır. Ancak Rabbimiz ayette “hakka şahit olan zat müstesnadır” diye bir istisna yaparak ahirette kimlerin yardım göreceğini açıklamıştır.

O gün, Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözce hoşnut olduğu kimseler hariç şefaat fayda vermez. (Ta Ha/109)

“ شفع Şef'ı” kökünden türemiş olan “ شفاعة şefaat” sözcüğünün sözlük anlamı “Bir şeyi benzeri olan başka bir şeye eklemek, onu desteklemek, bir şeyi çiftlemek ve esirgemek”tir. Sözcük zaman içerisinde “Yüksek mevkide bulunan birinin düşkün birine yardım etmesi, onu koruması, onun korunmasına aracılık etmesi, onu yalnız bırakmayıp ona destek olması” anlamında kullanılır olmuştur.
Sözcüğün terim anlamı ise “Bir kimsenin bağışlanmasını istemek, bir kimseden başka biri için iyilik yapmasını, onun zararına olan davranışlardan vazgeçmesini rica etmek, başkası hesabına yalvarmak, rica etmek, birinin önüne düşüp işinin görülmesi için dua ve niyazda bulunmak” demektir.
Kısaca şefaat “aracı olmak, yardım etmek ve öncülük etmek” anlamlarına gelir.
Arapça'da başkası lehine talepte bulunana [şefaat edene]
“الشّافع eş-şafi” veya “ الشّفيع eş-şefi” denir.
“Şefaat” kavramının doğru anlaşılabilmesi için konunun aşağıdaki başlıklar altında incelenmesinde yarar görmekteyiz:
* Allah'tan başka şefaatçi yoktur: Şefaat sadece Allah'a aittir. Bu konuda ilk öğrenilmesi gereken husus, şefaat yetkisinin sadece Allah'a ait olduğudur.

De ki: “Tüm şefaat Allah'a aittir. …” (Zümer/44)                         

… Sizin için O'nun astlarından bir veli ve şefaatçi yoktur. Hâlâ düşünüp öğüt almaz mısınız? (Secde/4)                    

* Yüce Allah, kendilerinden razı olduğu kulları için dilediğine şefaat/yardım izni verebilir: Allah'ın izni ve emri olmadan kimsenin kimseye şefaat/yardım etmesi söz konusu değildir. Allah'ın izni ile şefaat/yardım edecekler de ancak Allah'ın kendilerinden razı olduğu kulları için şefaat edebilirler.

… O'nun izni olmadan hiç kimse şefaat edemez. (Yunus/3)

Bu konuda dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Allah'ın kendilerinden razı olduğu kimseler şefaat [yardım] edemezler, ancak şefaat [yardım] edilirler.

* Yüce Allah, güzel bir şefaatle şefaat edene izin verdiği gibi, kötü bir şefaatle şefaat edene de izin verebilir:

Kim güzel bir şefaatle [hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla] şefaat ederse, bundan kendisine bir sevap [hisse] vardır. Kim de kötü bir şefaatle [kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle veya kötülük çığırını açmakla] şefaatte bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir. (Nisa/85)

İyi ve güzele aracılık ve yardım etme anlamındaki “şefaat-ı hasene”, iman edip Allah'ın ve kullarının haklarına riayet ederek müminlerin iyiliği ve yararı için uğraşmak, onları kötülüklerden ve uğrayabilecekleri zararlardan korumaya çalışmak demektir. Kötü ve zararlıya aracılık ve öncülük etmek anlamına gelen “şefaat-ı seyyie” ise müminlerin ve insanların zarara uğramaları ve kötülüklere düşmeleri için çalışmak ve kötülük çığırları açmak demektir. Kur'an, gerek “şeffat-ı hasane”de ve gerekse “şeffat-ı seyyie”de bulunanların dünyada ve ahirette bu davranışlarının sonuçlarından pay alacaklarını bildirmektedir.

* O gün şefaat yoktur, kimseden şefaat kabul edilmeyecektir:

Ve hiçbir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiçbir kimseden şefaatin kabul edilmediği, kimseden fidyenin alınmadığı ve onların yardım olunmadığı günden sakının. (Bakara/48)

Kimsenin kimse yerine bir şey ödemeyeceği, kimseden fidye kabul edilmeyeceği, şefaatin hiç kimseye yarar sağlamayacağı ve onların yardım olunmayacağı günden sakının. (Bakara/123)

Görüldüğü gibi, ahirette kimseye şefaat ettirilmeyecektir. O gün sadece Allah'ın izin verdikleri, bildikleri gerçeğe tanıklık edebilirler:

O'nun astlarından yakardıkları şefaate sahip olamaz! Hakka tanık olanlar müstesna. Onlar biliyorlar da. (Zühruf/86)

Halk arasında yaygın olarak “ümmetinden günahkâr olanların günahlarının affedilmesi için peygamberimizin Allah katında aracılık etmesi” şeklinde tanımlanan şefaat anlayışının Kur'an'a ters olduğu özellikle belirtilmelidir. Peygamberimizin günahkârlara destek olup hatırını kullanarak günahkârların kurtuluşunu sağlayacağı anlayışı, “… Sen ateştekini kurtarabilir misin?” diyen Zümer/19’a terstir. Bu anlayış sahipleri bilmelidirler ki, bu anlayışlarını değiştirmedikleri takdirde peygamberimizin şefaat değil, şikâyet ettiği ümmetine dâhil olacaklardır:
Elçi de: “Rabbim, halkım Kur'an'ı terk etti” der. (Furkan/30)

Şefaat kavramı hakkındaki ayrıntılı açıklama Necm suresinin tahlilinde verilmiştir. (Tebyinü’l-Kur’an; c:1, s: 421- 424) H.Yılmaz

Yukarıdaki parantez içi açıklamanın dayandığı Râzî'nin yorumuna göre bu, Peygamber Muhammed (s)'e bir atıftır. Ama öyle görünmektedir ki bunun kasdı daha geniştir ve adı ne olursa olsun, Allah'tan başka bir varlığa ilahlık veya ilahî vasıflar yakıştıran insanların körlüğünden bunalan her mümini kapsamaktadır. M.Esed

Kur'an'ın bu ayetinin gramer bakımından anlaşılması oldukça zordur. Ayetin başındaki (ve) edatının hangi ibareye atfedildiği müfessirler tarafından tartışma konusu olmuştur. Ben, hiçbirinin izahını ikna edici olarak bulmadım. Fakat Şah Abdulkadir'in yaptığı tercümeden, bu "ve" edatının atıf olmadığı, yemin yerine kullanıldığı anlaşılmaktadır. Kelimedeki "hu" zamiri ise Hz. Peygamber'e (s.a) işaret etmektedir. Dolayısıyla bir önceki ayetin son iki kelimesi olan "O halde nasıl çevriliyorlar?" ifadesi ile birbirlerine bağlanmaktadırlar. Bu takdirde anlam şöyle olur: "Rasûlün, "Ya Rab! Bunlar iman etmeyen bir toplumdur" sözüne andolsun ki, onlar kendilerini de mabudlarını da Allah'ın yarattığını kabul ettikleri halde yine de yaratanı bırakarak yaratılanlara kulluk ediyorlar."
Hz. Peygamber'in (s.a) bu sözü üzerine yemin edilmesinin nedeni, onların tavırlarında inatçı olduklarının açıkça anlaşılmasıdır. Çünkü onların mantıksızlığı ve inanmamaya önceden karar verdikleri çevrede bulunanlar tarafından açıkça bilinmektedir. Diğer bir ifadeyle "Ey Rasûl! Senin dediğin doğrudur, bunlar inanmazlar" denilmiştir. Mevdudi

Yani, "Bunların kötü sözlerine ve alaylarına karşılık verme, onlara karşı sert sözler de sarfetme." Mevdudi

Bu ayetlerde Mekkelilerin tutarsızlığı ve Resulullah’ın onlar hakkındaki ümitsizliği bildirildikten sonra Resulullah’a Mekkelilere nasıl davranması gerektiği yönünde direktifler verilmektedir.
Daha önce de belirtildiği gibi, müşrikler Allah’ı tanımakta fakat yine de bildiklerini okumaktadırlar:

Yine ant olsun ki onlara: "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, kesin “Allah” diyeceklerdir.  De ki: “Allah'a hamd olsun!”  Aslında onların çoğu bilmezler. (Lokman/25)

Ve Allah, selam yurduna çağırıyor ve O, dilediği/dileyen kimseye kılavuz olur. (Yunus/25)

O [İbrahim]: “Selâm sana olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Şüphesiz O, bana çok lütufkârdır. Ve ben, sizden ve Allah’ın astlarından kulluk ettiğiniz şeylerden çekilip ayrılıyorum. Ve Rabbime dua edeceğim. Rabbime yalvarışımda bedbaht olmayacağımı umuyorum” dedi. (Meryem/47, 48)

Ve Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki onlar, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman “Selâm!” derler. (Furkan/63)

89. ayette Resulullah’a müşriklerin üstüne gitmemesi ve onlara sadece “selam!” deyip geçmesi emredilmektedir. Elçi’den uyması istenen bu tebliğ yöntemi Rabbimizin sünneti olup daha evvel bir kaç yerde görmüştük.

Ve Rahman’ın kulları öyle kimselerdir ki, onlar yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine lâf attığı zaman “Selâm!” derler. (Furkan/63)

O [İbrahim]: “Selâm sana olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Şüphesiz O, bana çok lütufkârdır. Ve ben, sizden ve Allah’ın astlarından kulluk ettiğiniz şeylerden çekilip ayrılıyorum. Ve Rabbime dua edeceğim. Rabbime yalvarışımda bedbaht olmayacağımı umuyorum” dedi. (Meryem/47, 48)

Onların oradaki duaları “Allah’ım, Sen her türlü eksiklikten münezzehsin!”dir. Ve onların oradaki selâmlaşmaları, “selâm!”dır. Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun!”dur. (Yunus/10)

Ve ayetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen: “Selam olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tövbe eder ve düzeltirse; Şüphesiz ki O [Allah], Gafur’dur, Rahîm’dir” de. (En’am/54)

88. ayetteki “Ey Rabbim! Bunlar şüphesiz imana gelmez bir kavimdir” ifadesi ile Resulullah’ın toplumu hakkında ümit kesip onları Allah’a havale etmesi açıklanmıştır. Nitekim başka bir ayette de Resulullah’ın bir başka şikâyeti yer almaktadır:

Elçi de: “Ey Rabbim, hiç şüphesiz benim kavmim şu Kur’an’ı mehcur [terk edilmiş bir şey] edindiler” dedi. (Furkân/30)

Resulullah’ın kendi kavmi hakkında düşündüklerini Nuh peygamber de kendi kavmi hakkında düşünmüştür:

O [Nuh] dedi ki: “Rabbim! Şüphesiz ben kavmimi gece gündüz davet ettim. Fakat benim çağırmam, onların sadece kaçmalarını artırdı. Ve şüphesiz ben onları, Senin onları bağışlaman için her davet ettiğimde, onlar parmaklarını kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ısrar ettiler, kibirlendikçe de kibirlendiler.  Sonra şüphesiz ben onları yüksek sesle çağırdım.  Sonra şüphesiz onlar için ilan ettim. Onlar için gizli gizli de gizledim [söyledim]. Sonra dedim ki: “Rabbinizin sizi bağışlamasını isteyin. Kesinlikle O, çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın. size Mallar ve oğullar ile yardımda bulunsun, sizin için bahçeler kılsın, ırmaklar kılsın. … (Nuh/5-12)

Ve Nûh dedi ki: “Yeryüzünde dolaşan kafirlerden bir tek kişi bırakma.  Şüphesiz ki sen onları bırakırsan kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız ve kâfir çocuklar doğururlar." (Nuh/26, 27) H.Yılmaz