(Bakara - 186.Ayet)

<< Geniş Meal

Duhân

Surenin 1. ayeti “ حHa” ve “م Mim” kesik harflerinden oluşmuştur.
Diğer kesik harfler hakkında olduğu gibi, geçmişte “Ha, Mim” kesik harfleri ile ilgili olarak da bir takım yakıştırmalar yapılmıştır. Dipnot: (Bu yakıştırmalar için aynı ciltte bulunan Gafir/1’in tahliline bakılabilir.) H.Yılmaz

Yani, Kur’an'ın vahyedilmeye başladığı gecede; bkz. sure 97.

Kur’an vahyi, insan bilincinin şafağından başlayarak bugüne kadar gelen bütün ilahî vahiylerin devamı ve zirvesidir. Onun temel hedefi, her zaman, insanı maddî ihtiraslarına ve zevklerine köle olmaması ve böylece manevî değerlere karşı duyarlığını kaybetmemesi yolunda uyarmaktır. M.Esed

Kur'an üzerine yemin edilmesiyle ilgili açıklama, Zuhruf Suresi'nin 1. açıklama notunda yapılmıştı. Burada ise, "Bu sözü Muhammed uydurmamıştır, onu indiren Allah'tır" diye yemin edilmiştir. Yani, bunun böyle olduğunu anlamak için başka bir yere bakmaya gerek yoktur. Zaten bu kitabın bizzat kendisi, Allah tarafından nazil olduğunun apaçık bir delilidir. Ayrıca bu kitabın "Çok hayırlı ve bereketli" bir gecede nazil olduğu beyan olunmuştur. Yani, kendilerine yapılan bu iyilikten habersiz olan bu akılsızlar, bu kitabı bir musibet olarak değerlendirmekte ve ondan kaçmaya çalışmaktadırlar. Oysa, gaflete dalmış insanlar için bir uyarı niteliğinde olan bu kitabın, indirildiği ve indirilmesinin kararlaştırıldığı vakit çok mübarektir.
"Mübarek bir gece" ifadesiyle, bazı müfessirler Kur'an'ın nüzulünün başladığı gecenin kastedildiği görüşündedirler. Bazıları ise bu gece ile, Kur'an'ın Ümmü'l-Kitab'dan alınarak vahiy taşıyıcısı meleklere tümüyle devredildiği gecenin kastedildiği görüşündedirler ki, daha sonra zaman ve mekan uygunluğu gözetlenerek 23 yıl içerisinde, gerektikçe Hz. Muhammed'e indirilmiştir. Doğrusunu ise Allah bilir.
"Şüphesiz biz Kur'an'ı mübarek bir gecede indirdik" ayetinde geçen "mübarek gece" ifadesi ile Kadir gecesi kastolunmaktadır.
Nitekim Kadir Suresi'nde de "Şüphesiz biz Kur'an'ı Kadir gecesinde indirdik" diye buyurulmaktadır. Bu gecenin Ramazan ayının bir gecesi olduğu da Bakara Suresi'nin 185. ayetinde belirtilmiştir: "Şüphesiz ki Kur'an Ramazan ayında indirilmiştir." Mevdudi

Lafzen, “her şey hikmetle ayırd edilmişti”; yani “hikmetli bir şekilde” yahut “hikmet içinde”: “hikmetli” sıfatı -ki, gerçekte, bu ayrımın yapıcısı olan Allah'a yönelik bir sıfattır- bu şekilde ayırd edilmiş olan şeye telmih yoluyla atfedilmiştir (Zemahşerî ve Râzî). Bunun anlamı şudur: İlk defa indiği “kutlu gece” ile sembolize edilen Kur’an'ın vahyedilişi, insana iyi ile kötü arasında yahut Allah'ın varlığının derinliğine kavranışı (ma‘rifet) sayesinde manevî gelişmeye yol açan şeyler ile manevî körleşme ve kendi kendini tahriple sonuçlanan şeyler arasında ayrım yapmayı sağlayan bir standart verir. M.Esed

"Emrin Hakim" (hikmetli iş) ifadesi iki anlama gelir. Birincisi, "Bu emir hikmete dayanır ve onda hiçbir yanlışlığın olması mümkün değildir." İkincisi "Bu kesin bir emirdir ve onun vuku bulmasını hiç kimse değiştiremez." Mevdudi

 

Kadir Suresi'nde aynı husus şu şekilde açıklanmıştır: "Melekler ve Ruh, o gece Rablerinin izniyle her iş için iner." Bu ifadeden bu gecenin, Allah'ın her fert, kavim ve ülkenin kaderini tayin ettiği, meleklere kendi takdirini ilettiği ve böylece onların aldıkları emirleri uygulamaya başladıkları bir gece olduğu anlaşılmaktadır. Bazı müfessirler, bilhassa İkrime, bu gecenin, Şaban ayının yarısına tekabül eden gece olduğu görüşündedir. Nitekim bazı rivayetlerde, nasiplerin takdir edileceği gece olarak Şaban ayı gösterilmektedir. Ancak İbni Abbas, İbn Ömer, Mücahid, Katade, Hasan Basri, Said b. Cübeyr, İbn Zeyd, Ebu Malik, Dahhak ve daha birçok müfessirler, bu gecenin Ramazan ayının Kadir gecesi olduğu görüşünde ittifak halindedirler. Çünkü, Kur'an'ın bizzat kendisi bu hususu böyle izah etmektedir. Dolayısıyla, Kur'an'ın haberine rağmen, başka haberlere dayanmaya gerek yoktur. İbn Kesir, "Osman b. Muhammed'in İmam Zühri'den, Şaban ayında kader ve kısmetler hakkında karar verilir" şeklindeki rivayetinin mürsel olduğu ve bu gibi rivayetlerin açık nass karşısında delil olamayacağını"' söylüyor. Kadı Ebubekir İbnu'l-Arabi ise, "Şaban ayının yarısı ile şaban ayının fazileti hakkındaki hadislerin itibara şayan olmadıklarını belirtir. (Ahkamu'l Kur'an) Mevdudi

 Kur'ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed(s.a.v.)e Ramazan ayı içerisinde, mübârek bir gecede indirilmeğe başlamıştır. Kadir Sûresinin belirttiğine göre bu gece Kadir gecesidir. Demek ki Kadir gecesi, Ramazan ayı içindedir. S.Ateş

Yani, bu kitabın gönderilmesi sadece bir hikmetin gereği değil, aynı zamanda Allah'ın rahmetinin de gereğidir. Çünkü alemlerin Rabbi olan Allah, kullarının bedenî ihtiyaçları için herşeyi yarattığı gibi onların karanlık içinde kalmamaları, doğru yolu görebilmeleri için hak ve batılın ne olduğunu kendilerine bildirecek bir bilgiye de ihtiyaçları olduğunu bildiğinden dolayı onlara Kitab'ı göndermiştir.
Bu ayeti siyak ve sibak içerisinde mütalaa edersek, Allah'ın bu iki sıfatının birlikte anılmasıyla, Allah'ın herşeyi bilen ve duyan olmasının, gerçek bilginin ancak O'ndan gelebileceği anlamını tazammun ettiğinin vurgulanmak istendiğini görürüz. Yani değil bir kimse, tüm insanlar bir araya gelip yol göstermeye çalışsalar dahi bu, onların gösterdikleri yolun doğru olduğu anlamına gelmez. Çünkü tüm insanların bir araya gelmesi onları, semî ve basîr (herşeyi duyan ve gören) kılmaz. İnsanların tüm gerçekleri topluca ihata etmeleri taibatıyla mümkün değildir. Dolayısıyla Semî ve Basîr olan Allah, insanlara doğru yolu gösterebilir ve yine O ancak hakkın ve batılın, hayır ve şerrin ne olduğunu hakkıyla bilir. Mevdudi

Lafzen, “eğer yakîn bir inanca sahip olsaydınız.” Ebû Müslim el-İsfehânî, Râzî tarafından nakledildiğine göre, bu ifadenin, eğer tereddütsüz (yakîn) bir inancı gerçekten istemiş ve onun için yalvarmış/yakarmış olsaydınız onu elde ederdiniz anlamına geldiğini belirtmiştir. M.Esed

Araplar'ın kendileri de, bu kainatın ve onun içindeki herşeyin Haliki ve Rabbının Allah olduğunu kabul ederlerdi. Bu yüzden onlara: "Sizler gerçekten kainatın ve onun içindeki herşeyin Haliki ve Rabbinin Allah olduğu gerçeğini kabul ediyorsunuz, o halde; 1) İnsanlara doğru yolu göstermenin ve onlara bunun için kitab ve peygamber göndermenin de yaratan ve rahmet eden Allah'a ait olduğunu, 2) Kainatın sahibi ve hakimi olması nedeniyle, mülkünde dilediğince tasarruf etmesinin ve ona yol göstermesinin sadece O'nun hakkı olduğunu, sizlerin de O'nun emirlerine itaat etmek ve boyun eğmekle mükellef bulunduğunuzu kabul etmeniz gerekir," denilmektedir. Mevdudi

"Ma'bud" kelimesiyle, ibadete ancak kendisinin layık olduğu gerçek ma'bud, yani Allah kastolunmaktadır.
Can alıp vermesi, Allah'ın ma'bud olduğunun apaçık bir delilidir. O Allah ki, sizleri cansız maddelerden yarattı ve sizleri bu hale getirdi. Sizler O'nun istediği vakte kadar yaşar, O'nun istediği vakitte ölürsünüz. O'na ibadet etmemek ve O'nun yerine başkasına kullukta bulunmak, açıkca akla aykırıdır.
Burada, imalı bir ifade ile onların atalarının, Allah'ı bırakarak, başkalarını ma'bud edinmiş olduklarına işarette bulunuluyor. Oysa gerçek ma'bud Allah'tır ve onlar Allah'ı tek bir ma'bud edinmemekle bu gerçeği değiştiremezler. Onların bu sapık tutumları sizler için de bir delil olamaz. Zira atalarınızın da Rabbi Allah'tır ve sadece Allah'a kulluk etmeleri gerekirdi. Dolayısıyla, onlar bu sapık yola girdiler diye, sizler de aynı yola girmeyin ve sadece bilerek Allah'a kulluk edin. Mevdudi

Rabbimiz surenin bu ilk ayetlerinde önce Kur’an’ı referans göstererek Kur’an’ın indiği geceyi tanıtmış, hemen ardından da birçok sıfatını anarak Kendisini tanıtmıştır.
Kur’an’ın indiği gece, “hikmetle dolu/sağlam her işin/oluşun kendisinde ayırt edildiği, mübarek [bolluklu] bir gece ...” olarak nitelenmiştir. Bu nitelikler Kadr suresinde şöyle ifade edilmişti:

Muhakkak ki Biz onu Kadir gecesinde indirdik.
Kadir gecesi nedir, sana ne idrak ettirdi [bildirdi/öğretti]?
Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
Melekler [haberciler], içlerindeki ruh ile Rabblerinin izniyle iner dururlar/ hulûl eder dururlar; her bir işten.
Bir esenliktir o şafak sökene kadar/aydınlığa kavuşuncaya kadar. (Kadr/1, 5)

Konumuz olan pasajda geçen “ امراً من عندناEmran min ındina [Kendi katımızdan bir iş olarak]” ifadesi özellikle dikkat çekicidir. Bu ifadeyle Rabbimiz, vahiy göndermenin [kitap indirmenin] Bizzat kendi işi olduğunu; bu konuda kimseyi aracı kılmadığını vurgulamaktadır. Bu husus birçok ayette açık açık belirtilmiştir:

Kullarından dilediğine melekleri, emrinden [kendine özgü iş] olan ruh ile: “Gerçek şu ki: Benden başka ilâh yok, o hâlde Benden sakının.” diye uyarmaları için indirir/ hulûl ettirir. (Nahl/2)

O, dereceleri yükseltendir, Arş’ın sahibidir: O, buluşma günü hakkında uyarmak için kendi emrinden/ kendi işinden olan ruhu [vahyi] kullarından dilediğine ilka eder [bırakır]. (Mü’min/15)

O gecede her hikmetli iş ayırt edilir, Kur’an’ın içerdiği ayetler sayesinde iman-küfür, tevhid-şirk, iyi-kötü, güzel-çirkin, hak-batıl, hidayet-dalalet, …  birbirinden ayrılır. Kur’an okuyan herkes neyin ne olduğunu rahatça anlar.
Bu ayetler maalesef bir takım uydurma rivayetlerle -Resulullah’ın adı kullanılarak- kendi mecrasından çıkarılmış ve “beraat gecesi” diye bir gece ortaya konulmuştur. Klâsik eserlerde bu konuya dair yüzlerce abartılı rivayet mevcuttur.
Bunlardan en yalın olanını Kurtubi’den naklediyoruz:

Peygamber (sav) buyurdu ki: "Şüphesiz aziz ve celil olan Allah, Şaban ayının ortası gecesinde dünya semasına iner ve Kelboğulları koyunlarının tüyleri sayısından daha fazla kimseye mağfiret buyurur."  (Tirmizî’ye göre) Bu hususta Ebu Bekir es-Sıddîk'tan gelmiş bir rivayet de vardır. Ebu İsa [Tirmizî] dedi ki: Aişe yoluyla gelen bu hadisi biz merfu olarak ancak el-Haccac b. Ertae'den, o Yahya b. Ebi Kesir'den, o Urve'den, o Aişe'den yo­luyla biliyoruz. Ben Muhammed'i bu hadisi zayıf bulduğunu söylerken din­ledim. Ayrıca dedi ki: Yahya b. Ebi Kesir, Urve'den hadis dinlememiştir, el-Haccac b. Ertae ise Yahya b. Ebi Kesir'den hadis dinlememiştir. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

7. ayette geçen “-eğer kesin inanan kimseler iseniz-” şeklindeki parantez içi ifade, “Eğer kesin bilgi ve inanç ile araştırıyor ve onu elde etmek istiyorsanız, işin bizim dediğimiz gibi olduğunu göreceksiniz” demektir. Bu ifadeyle Mekkeli müşriklere gönderme yapılmıştır. Zira onlar da göklerin ve yerin bir yaratıcısı bulunduğunu kabul ediyorlardı. Dolayısıyla bu ifadeyle onlara “Kendisini göklerin, yerin ve bunlar arasındaki her şeyin yaratıcısı olarak kabul ettiğiniz o Yüce Zat’ı, eğer kesin bir bilgi ve kanaat ile kabul ettiyseniz, biliniz ki O, Kendinden bir rahmet olarak peygamber göndermiştir, kitap indirmiştir” denilmiştir

De ki: “Ey insanlar! Şüphesiz ben, göklerin ve yerin mülkü Kendisinin olan, Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan, hem dirilten hem öldüren Allah'ın, size, hepinize gönderdiği elçiyim. O hâlde doğru yolu bulmanız için Allah'a ve O'nun sözlerine iman eden, Ümmî Peygamber olan Elçisi'ne iman edin ve o'na uyun.” (A’af/158)

Yine 7. ayette dikkat çeken bir diğer cümle de “bir rahmet olarak elçi gönderenleriz” ifadesidir. Bu ifadeyle “Kitabın indirilmesinin Rabbimizin bir rahmeti olduğu”na işaret edilmiştir. Çünkü Rabbimiz rahmeti kendi üzerine borç bilmiştir. Bu nedenle de insanlığa elçi gönderir, kitap indirir.

De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kim içindir?” De ki: “Allah içindir”. O [Allah], rahmeti kendi nefsi üzerine yazmıştır. Sizi mutlaka, kendisinde asla şüphe olmayan kıyamet gününe toplayacaktır. Kendi nefislerini zarara sokan kimseler; işte onlar iman etmezler. (En’am/12)
Ve ayetlerimize inanan kimseler sana geldikleri zaman hemen: “Selam olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Şüphesiz sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tövbe eder ve düzeltirse; Şüphesiz ki O [Allah], Gafur’dur, Rahîm’dir” de. (En’am/54) H.Yılmaz

 

Lafzen, “şüphe içinde eğleniyorlar”: yani, Allah'ın varlığının mümkün olduğunu yarı-gönüllü kabul etmeleri, şüphe ve istihzanın bileşiminden ibarettir (Zemahşerî) -Allah'ın varlığı gerçeğinden şüphe duyulması ve ilahî vahyin hafife alınıp küçümsenmesi. M.Esed

Böylesine kısa bir ifadeyle çok önemli bir gerçeğe değinilmiştir. Tanrıtanımazlar ve Allah'ı tanımakla birlikte O'na ortak koşanlar, düşüncelerinde ne kadar bağnaz olurlarsa olsunlar, kalblerinde zaman zaman birtakım kuşkuların doğmaması mümkün değildir. Çünkü, bir toprak parçasından gökyüzüne, bir tek yapraktan insana varıncaya kadar ciddiyetle düşünülecek olursa, bunca mükemmel varlığın kendi kendisine meydana gelmiş olması imkansızdır. Bir müşrik bile şirkinde ne kadar ısrar ederse etsin, kendi ilahları hakkında bile "Bunlardan ma'bud olmaz" diye kuşkuya düşer. Ancak kalblerindeki bu kuşkular, onların muvahhid bir tavır almalarına yetmediği gibi, Allah'ı inkar etme ve O'na ortak koşma konusundaki düşüncelerinden emin olmadıkları bir halde helâk olup gidiyorlar. Yani, ne kadar kesin bir tanrıtanımaz veya müşrik olsalar da, onların dinleri şüphe üzerine kuruludur. Şimdi çıkıp biri, "Peki o halde bu şüphe niçin onları rahatsız etmiyor ve Hakkı arayarak kalplerinin mutmain olmasını istemiyorlar?" diye bir soru yöneltebilir. Şöyle bir cevabı vardır bu sorunun: "Onlar, din hakkında ciddi endişeler taşıyan kimseler değillerdir. Onlar için önemli olan, bu dünyadır. Dolayısıyla gece gündüz tüm enerjilerini dünyada servet elde etmek ve refaha kavuşmak için harcarlar. "Din", onlar için sadece bir oyalanma vasıtasıdır ve "din" hakkında hiçbir zaman ciddiyetle düşünmezler. Dikkat edilecek olursa, dini birtakım ibadet ve merasimleri dahi, bir çeşit eğlence niteliğindedir. Tanrıtanımazların ciddi gibi görünen tartışma ve münakaşalarına da bakıldığında aslında fikir cimnastiğinden başka bir şey yapmadıkları görülür. Yoksa onlar, bu dünyadan başka bir şey düşünmezler. Yine bu tip insanların, hak yoldan sapmalarının sonucunun ne olduğunu düşünecek vakitleri bile yoktur. Yani onlar, dünyaya o kadar meyletmişlerdir ki, düşünmeye vakit bile ayıramamaktadırlar. Mevdudi

7. ayette müşriklere gönderme yapılarak “eğer kesin inanan kimseler iseniz” denilmişti. Bu ayette ise, müşriklerin kesin bilgiden yoksun oldukları, yetersiz bilgi içinde oynayıp durdukları doğrudan yüzlerine vurulmuştur. Onlar yerin, göğün yaratıcısının Allah olduğunu kesin bilgi ile bilseler, bu bilgileri ile Kur’an’ı incelerler ve sonuçta onun peygamber tarafından uydurulmadığını, bizzat Allah tarafından indirildiğini de görür ve anlarlardı. Bu da “şek [yetersiz bilgi]”den kurtularak “kesin inanan kimseler”olmalarını sağlardı. H.Yılmaz

Bu duman hakkında başlıca iki tefsîr ileri sürülmüştür: 1) Duman, Araplarda kıtlıktan da kinâye olabilir. Bu âyet, büyük bir kıtlık olacağına işârettir. Nitekim Arabistan'da büyük bir kıtlık olmuştur. 2) İkinci tefsîre göre duhân, kıyâmet arefesinde göğü kaplayacak olan dumandır. Atılan atom bombalarıyle gerçekten insanları bir duman sarmıştır. Şayet kıyamet olaylarında atmosfer atomları tutuşursa veya çıkacak genel bir dünyâ savaşında birkaç atom birden patlatılırsa bütün insanları bir duman sarıp mahveder. Bu âyet, Kur'ân'ın, gelecekte vukubulacak bilimsel keşif ve icadları işâretleyen mu'cize haberlerinden biridir. Belki de ileride meydana gelecek ve insanlığı yok edecek gazlı, dumanlı korkunç silâhlara işâret etmektedir. S.Ateş

. "Rasulu'n Mübin" (Apaçık Rasul) ifadesinin biri "ahlaki yaşayışı karakteri ve amellerinden onun Rasul olduğu açıkça belli olmaktadır." Diğeri ise "O hakkı açıkça beyan etmiştir" şeklinde iki anlamı vardır. Mevdudi

Hz. Peygamber'in muhaliflerinin, Kur’an'da ifade edilen fikirleri birinin o'na “öğrettiği” (bkz. 16:103 ve ilgili notlar 129 ve 130), yahut en azından mesajını oluşturmasında o'na “yardım ettiği” (karş. 25:4 ve notlar 5 ve 6) iddialarına atıf. M.Esed

"Muallemun mecnun" (kendisine öğretilmiş mecnun) ifadesiyle, "Muhammed aslında sade bir kimseydi, ancak başkaları onu yoldan çıkararak, gizlice Kur'an ayetlerini kendisine öğretiyor ve o da gelip bize anlatıyor. O'na ders verenler arka planda kalırken, cezayı o çekmektedir." şeklindeki bir anlamı kastederek, Hz. Peygamber'in (s.a.) tüm ciddiyetiyle tebliğ ettiği talimatları hafife alıyorlardı. Böylece, Kur'an'ın yüce mesajına hiç kulak asmayarak, Kur'an'ı kendilerine ulaştıran kimsenin yüksek meziyetlere sahip olduğunu ve iddialarının ne kadar saçma temellere dayandığını hiç düşünmüyorlardı. Çünkü eğer dedikleri gibi olsaydı, yani Kur'an'ı Rasulullah'a başkaları gizlice öğretseydi, Hz. Hatice, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ali, Hz. Zeyd ve diğer müslümanlardan bu olayın gizli kalması mümkün olur muydu? Bu insanlar ki her zaman Hz. Peygamber'in (s.a.) yanında bulunuyorlardı. Şayet böyle olsaydı, onlar Rasulullah'a en samimi bir şekilde nasıl inanabilirlerdi? Eğer Hz. Peygamber'i (s.a.) perde arkasından bir başkası idare etseydi ve böyle bir yöntemle, o peygamberlik iddiasında bulunsaydı, yine en önce bu insanlar ona karşı çıkarlardı. İzah için bkz. Nahl an: 107, Furkan an: 12. Mevdudi

 

Lafzen, “kaldıracağız”. Bu, açıkçası, içinde yaşanılan anda -yani, Son Saat'in gelmesinden önce- söylenmektedir ki günahkarlara pişmanlıklarını ifade etmeleri için bir fırsat verilmiş olsun. M.Esed

. Bu ayetin tefsiri hakkında birçok ihtilaf vuku bulmuştur. Hatta bu ihtilaf sahabe döneminde bile vardı. İbn Me'sud'un talebesi Mesruk şöyle bir olay anlatır: "Bir gün Kufe'de bir camiye girdik. Orada vaizin biri konuşuyordu. "Göğün açık bir duman halinde geleceği günü gözetle" ayetini okuyup dedi ki: "O duman kafir ve münafıkların gözlerini kör, kulaklarını sağır edecektir. Ama iman edenler üzerindeki tesiri bir nezle kadar hafif olacaktır." Bunun üzerine hemen, bu ayetin tefsiri hakkında soru sormak için İbn Mes'ud'un yanına gittik. İbn Mes'ud yatıyordu, bizim sözümüzü işitince ayağa fırladı ve kızgın bir şekilde "İlmi olmayanlar sorsunlar" dedi. Bu ayetin asıl tefsiri şöyledir: Kureyşliler Rasulullah'a inanmamakta ısrar edince, Rasulullah, Allah'a, "Ya Rabbi! Yusuf'a kıtlık göndermek suretiyle yardım ettiğin gibi, bana da kıtlık göndererek yardım et" diye dua etti. Allah, elçisinin duasını kabul etti ve Kureyşliler kıtlıkla karşı karşıya kaldılar. Vaziyet o kadar vahim bir hal aldı ki, insanlar kemik, deri, hatta hayvan leşi bile yemeye başladılar. Böyle bir halde karnı aç olanlar gökyüzüne bakınca, duman görürlerdi. Bu kıtlığın devam ettiği bir zamanda Ebu Süfyan Rasulullah'a gelerek akraba oluşlarını hatırlattı ve "Allah'a dua et de bizi bu afetten kurtarsın, kabilen açlık içinde kıvranıyor" diye ricada bulundu. Bu dönemde Kureyşliler Allah'a, Ey Allah'ım! Bizi bu afetten kurtarırsan doğru yola geleceğiz" diye yalvarıyorlardı. İşte bu ayetlerde bu olaya işaret edilmektedir. Şiddetli bir darbe ile Bedir Savaşı'nda Kureyşlilere indirilen darbe kastolunmaktadır." Bu rivayeti İmam Ahmed, Buhari, Tirmizi, Nesei, İbn Cerir ve İbn Ebi Hatim çeşitli senetlerle Mesruk'dan nakletmişlerdir. Bunların dışında İbrahim Nehai, Katade, Asım ve Amir, "Abdullah ibni Mes'ud'un tefsiri buydu" demektedirler. Dolayısıyla İbni Mes'ud'un tefsirinin böyle olduğunda hiç bir şüphe yoktur. Tabiinden Mücahid, Katade, Ebu Aliye, Mukatil, İbrahim Nehai, Dahhak ve Atiye'l-Avf, İbn Mes'ud'un bu tefsiri üzerinde ittifak etmişlerdir. Diğer bir yanda, Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas, Ebu Said Hudri, Zeyd b. Ali ve Hasan Basri gibi, bazı kimseler, bu ayetin kıyamete yakın bir zamanda o dumanın yayılacağı şeklinde yorumlamışlardır. Ayrıca Hz. Huzeyfe b. Esed el-Gifari tarafından Rasulullah'tan rivayet edilen bir hadis, bu yorumu desteklemektedir. Huzeyfe'nin anlattığı olay şu şekildedir: "Bir gün kıyamet hakkında konuştuğumuz bir esnada, Rasulullah yanımıza geldi ve şöyle buyurdu: Bu on alâmet zahir olmadan kıyamet gelmez. Güneşin batıdan doğması, dumanın yayılması (duhan), dabbet'ül-arz, yecüc-me'cüc'ün çıkması, Hz. İsa'nın gökyüzünden inmesi, Doğuda arzın çöküşü, batıda Arabistan'dan Aden'den ateşin yükselmesi." (Müslim)
İbn Cerir ve Taberi'nin naklettikleri, Ebu Malik el-Eşari'nin rivayeti de bu hususu teyid etmektedir. Yine İbn Ebi Hatim'in, Ebu Said Hudri'den naklettikleri iki rivayete göre de Rasulullah "Duhan"ı kıyametin alametlerinden saymıştır. Rasulullah şöyle buyurmuştur: "Duman yayıldığı zaman mü'minlere adeta nezle gibi hafif bir şekilde tesir edecek, ancak kafirlerin içine dolarak, derilerinin her yerinden duman çıkacaktır."
Bu iki tefsir arasındaki fark üzerine dikkatlice düşünecek olursak, söz konusu ihtilafın giderilmesinin mümkün olduğu görülür. Rasulullah'ın duası üzerine Allah'ın Arabistan'a kıtlık göndermesi ve kafirlerin çok perişan olmaları üzerine, Rasulullah'ın Allah'a dua etmesi şeklindeki İbn Mes'ud'un tefsirine Kur'an'ın birçok yerinde işaret olunmaktadır.(İzah için bkz. En'am an: 29, A'raf an: 77, Yunus an: 14-15, Mu'minun an: 72) İlgili ayetlerden anlaşıldığına göre, "Azabı üzerimizden def edersen, doğru yola geliriz" şeklindeki sözleri üzerine, Allah'ın "Bunlar sapıklıktan vazgeçmezler, onlara apaçık bir Rasul gelmiş olmasına rağmen, onun davetine kulak asmamışlardır." diye buyurmuş olması ve yine kafirlerin "Bu, kendisine öğretilmiş ve yoldan çıkmış bir mecnundur" diye nitelemelerine karşılık, Allah'ın "Biz azabı kaldırsak bile, onlar yine de aynı sapıklıkta ısrar ederler" diye belirtmesi, olayın Rasulullah'ın zamanında geçtiğini doğrulamaktadır. Oysa, bu ifadeleri kıyametin yaklaştığı bir zamana ıtlak ederek anlamak çok uzak bir tevil olur. Dolayısıyla İbn Mes'ud'un bu konudaki yorumunun isabetli olduğu anlaşılıyor. Ancak bu rivayetin "duman" ile ilgili kısmı, yani, "Böyle bir halde karnı aç olanlar, gökyüzüne bakınca duman görürlerdi" ifadesi Kur'an'ın zahiri beyanına uymaz. Ayrıca hadislerdeki ifadeler de bunun aksini ispatlar. Örneğin, Kur'an'ın olayı ifade edişi şöyledir: "Göğün açık bir duman haline getirileceği günü gözetle." Sonraki ayetlere de dikkatle bakılacak olursa, şöyle denmek istendiği anlaşılır: "Ey kafirler! Siz Allah'ın elçisine inanmıyor ve kıtlıktan ders almıyor musunuz? O zaman bekleyin, kıyamet geldiğinde hak ve batılın ne olduğunu anlarsınız." Görüldüğü gibi bunun kıtlık zamanına değil, kıyametin alametlerinden birine işaret ettiği açıkça bellidir. Nitekim aynı husus hadislerle de teyid edilmektedir. Ne kadar gariptir ki İbn Mes'ud'un tefsirini kabul eden müfessirler, onun yorumuna tamamen katılmışlar, reddedenler ise yine tamamen karşı çıkmışlardır. Oysa ilgili ayetler ve hadisler üzerine dikkatlice düşündüğümüzde, yorumun hangi bölümünün doğru hangi bölümünün yanlış olduğunu açıkça anlarız. Mevdudi

Pasajın ilk ayetinde, Mekkelilerin başına gelecekler anlatılarak peygamberimizden olacakları izlemesi istenmektedir. Ayetin ilk bölümü Zuhruf suresinin son ayetlerinin devamı mahiyetindedir. Hatırlanacağı üzere Zuhruf suresinin son ayetinde Resulullah’a “Artık sen onlardan vazgeç ve “Selâm!” de. Artık onlar yakında bileceklerdir” denilmişti. Bu ifadeyle yakında Mekkelilerin başına geleceklere işaret edilmiştir. Onları bir toz-duman bürüyecek, bu onlar için çok acıklı olacaktır. Bu haldeler iken azabın kaldırılması için Allah’a yalvaracaklardır. Ne var ki, onlar samimiyetsiz insanlardır. Allah onlardan azabı birazcık kaldırınca yine eski azgınlıklarına döneceklerdir. Sonunda Rabbimiz hepsini cezalandıracaktır.

GÖĞÜN GETİRECEĞİ APAÇIK DUMAN

Ayette geçen “apaçık duman”ın ne olduğu hususunda birçok görüş ileri sürülmüştür. Razi ve Kurtubi, bu görüşlere katılmamalarına rağmen bu konuda şunları nakletmişlerdir:

Bu duman kıyametin alâmetlerinden olup henüz gelmemiştir. O yer­yüzünde kırk gün süre ile kalacak ve gök ile yer arasını dolduracaktır. Mü­min bundan dolayı nezleli gibi olacak, kâfir ve günahkârların burunlarına gi­rerek kulaklarını delecek, nefeslerini daraltacaktır. Bu, kıyamet gü­nünde cehennemin bırakacağı etkilerdendir.
Dumanın henüz ortaya çıkma­dığını söyleyenler arasında Ali, İbn Abbas, İbn Ömer, Ebu Hureyre, Zeyd b. Ali, el-Hasen b. Ebi Müleyke ve başkaları da vardır.
Ebu Said el-Hudrî merfu olarak [yani Hz. Peygambere isnad ile] bu du­manın insanları kıyamet gününde etkileyeceğini, müminin bundan ötürü nez­leli gibi olacağını rivayet etmiştir. Kâfirin de kulaklarından çıkıncaya kadar içine sızacaktır. Bunu da el-Maverdî zikretmiş bulunmaktadır

Müslim'in, Sahih'inde yer alan rivayete göre Ebu't-Tufayl, Huzeyfe b. Es’id el-Ğıfarî'den şöyle dediğini nakletmektedir:

Biz kendi aramızda konuşmak­ta iken Peygamber (sav) yanımıza çıkageldi ve "Neden söz ediyorsunuz?'" di­ye sordu. Oradakiler: “Kıyametten söz ediyoruz” dediler. Şöyle buyurdu: "Kı­yamet, öncesinde on alâmet görmediğiniz sürece asla kopmayacaktır. -Ara­larında şunları zikretti-: Duman, Deccal, Dabbetu'1-arz, Güneş’in batıdan doğ­ması, Meryem oğlu İsa'nın inmesi, Ye'cuc ile Me'cuc'un çıkması ve biri do­ğuda, biri batıda, biri Arap Yarımadası’nda olmak üzere üç büyük kara par­çasının yerin dibine geçmesidir. Bunların sonuncusu ise Yemen'den çıkacak ve insanları mahşerlerine doğru kovalayacak bir ateştir." Huzeyfe'den gelen bir diğer rivayette de şöyle denilmektedir: "On tane alâmet ortaya çıkmadık­ça kıyamet kopmayacaktır: Doğuda bir kara parçasının yere geçmesi, batı­da bir kara parçasının yere geçmesi, Arap Yarımadası’nda bir kara parçasının yere geçmesi, duman, Deccal, Dabbetu'1-arz, Ye'cuc ve Me'cuc, güneşin batıdan doğması ve Aden'in iç taraflarından çıkıp insanları öne katıp yürüten bir ateş
Bu hadisi es-Sa'lebî de Huzeyfe'den gelen bir rivayet olarak zikretmiş bulunmaktadır. Buna göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "İlk ortaya çı­kacak alâmet Deccal, Meryem oğlu İsa'nın inmesi ile Ebyen Aden'inin iç taraflarından çıkacak ve insanları mahşere doğru sürükleyecek bir ateş... Onlar nerede geceyi geçireceklerse onlarla birlikte geceler. Nerede öğlen vakti din­lenmeğe çekilirlerse, onlarla birlikte dinlenir. Sabahı ederlerse onlarla birlik­te sabah eder, akşamı ederlerse onlarla birlikte akşamı eder." “Ey Allah'ın pey­gamberi, ya duman nedir?” diye sordum. O “Şu ayettir” dedi: “O halde gökyü­zünde besbelli bir dumanın geleceği günü bekle!’ Bu duman doğu ile ba­tı arasını dolduracak, kırk gün kırk gece kalacaktır. Mü'min bundan dolayı bir çeşit nezleli gibi olacak, kâfir ise sarhoş gibi olacaktır. Duman ağzından, burun deliklerinden, gözlerinden, kulaklarından ve dübüründen çıkacaktır.  
Duman, Peygamber (sav)'ın bedduası dolayısı ile Kureyş'in karşı kar­şıya kaldığı açlıktan ötürü başlarına gelen olaylardır. Öyle ki, kişi gök ile yer arasında bir duman görecek hale gelmişti. Bu görüş İbn Mesud'un görüşü­dür. O şöyle der: Yüce Allah bu azabı üzerlerinden kaldırmıştır. Eğer bu kı­yamet günü[nden önceki bir alâmet] olsaydı, onların üzerinden bu azabı kal­dırmazdı. Bu hususta ondan gelen hadis Sahih-i Buharî, Müslim ve Tirmizî'de yer almaktadır. Buharî dedi ki: Bana Yahya anlattı, dedi ki: Bize Ebu Muaviye anlattı. O el-A'meş'ten, o Müslim'den, o Mesruk'tan, dedi ki: Abdullah [b. Mesud] dedi ki: Bunun olmasının sebebi Kureyşlilerin Peygamber (sav)'a kar­şı isyanda direnmesi üzerine onlara, Yusuf (a.s)'ın dönemindeki [kıtlık] yıl­ları gibi yıllarla karşılaşmaları için [bed]dua etti. Bunun üzerine kıtlık ve aç­lık musibeti ile baş başa kaldılar. Öyle ki, kemikleri dahi yediler. Birisi sema­ya bakınca, kendisi ile sema arasında aşırı bitkinlikten ötürü duman gibi bir şey görürdü. Yüce Allah: "O halde gökyüzünde besbelli bir dumanın gele­ceği günü bekle! İnsanları bürüyecektir o. Bu pek acıklı bir azaptır" buyruklarını indirdi. Rasûlullah (sav)'a gelinerek: “Ey Allah'ın Rasûlü! Allah'tan Mudarlılar için yağmur iste. Çünkü Mudarlılar helâk oldular” denildi. Peygam­ber: "Mudar [diyorsun ha!] sen çok cüretkâr bir kimsesin." Bunun üzerine Pey­gamber yağmur diledi, onlara yağmur yağdırıldı. Bu sefer de: "Fakat şüphesiz siz yine geri dönenlersiniz (Duhan/15)” buyruğu indi. Derken bol­luğa eriştiler. Fakat yine bu bolluk içinde eski hallerine geri döndüler. Yü­ce Allah da: "En büyük yakalayışla yakalayacağımız gün, şüphe yok ki Biz intikam alıcılarız (Duhân/16)” buyruğunu indirdi. (İbn Mesud) dedi ki: Bununla Bedir gününü kastetmektedir.
Ebu Ubeyde dedi ki; Duhan [duman], cedb yani kuraklık" de­mektir. el-Kutebî der ki: (Kuraklığa) duhan [duman] adının verilmesi, yer ku­raklıktan kuruyunca, ondan duman gibi bir şeyin yukarıya doğru yükselme­sinden ötürüdür.
Kasıt, Mekke'nin fethedildiği gündür. Çünkü o gün yükselen bir toz, duman semayı örtmüştü. Bu da Abdurrahman el-Arec'in görüşüdür.
"İnsanları bürüyecektir o" buyruğu "duman"ın sıfatı konumundadır. Eğer İbn Mesud'un dediği gibi geçip gitmiş ise o vakit bu, Mekkelilerden müş­riklere has bir durumdur. Şayet kıyametin alâmetlerinden ise -önceden geç­tiği üzere- umumî bir haldir. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

İkinci Görüş: Bu, âlemde meydana gelen bir duman olup Kıyamet alâmetlerinden biridir. Bu görüşte olanlar şöyle demişlerdir: İşte bu durum meydana geldiğinde, mü'minlerde nezleye benzeyen bir hal; kâfirlerde de, kendisinden dolayı başlarının pişmiş gibi olacağı bir hal meydana gelir. Bu görüş, Ali b. Ebî Talib (r.a)'den nakledilmiş bir görüş olup aynı zamanda İbn Abbas'a da ait meşhur görüştür. Bu görüşü savunanlar şunlarla istidlâl etmişlerdir:
a-
Ayetteki “Göğün apaçık bir duman getireceği” ifadesi, semânın getirdiği bir duhân'ın, [dumanın] bulunmasını iktiza etmektedir. Hâlbuki açlığın şiddetinden dolayı, gözlerde meydana gelecek karartı hakkında ileri sürdüğümüz şey ise, semanın getirdiği bir duhân değildir. Binaenaleyh, ayeti bu manaya almak, ayrı bir delil bulunmaksızın, onun zahirinin ifade ettiği manadan dönmek, udûl etmek olur ki, bu caiz değildir.
b- Cenâb-ı Hak, bu dumanı "apaşikâr" olmakla tavsif etmiştir. Hâlbuki sizin ileri sürdüğünüz durum böyle değildir. Çünkü bu, bazı insanların beyinlerinde meydana gelen arızî bir durumdur. Bu gibi şeyler "apaçık bir duman" olmakla nitelenemezler.
c- Cenâb-ı Hak bu dumanı "insanları bürüyen" olmakla tavsif etmiştir. Bu ifade ancak o duman onlara gelip onlara bitişerek onları sardığında söylenebilecek olan bir ifadedir. Hâlbuki sizin ileri sürdüğünüz hal ise "insanları sarmakla" ancak mecazî anlamda vasfedilebilir. Biz, hakikî anlamdan mecazî manaya geçmenin ancak ayrı bir delil bulunması halinde caiz olacağını söylüyoruz.
d- Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: ''Kıyamet alâmetlerinin ilki dumandır. Meryem oğlu İsa’nın inişidir ve insanları mahşer yerine süren Aden çukurlarından çıkacak olan bir ateştir. Bunun üzerine Huzeyfe, "Ey Allah'ın Resulü, "duhân [duman]" da nedir?" deyince, Hz. Peygamber (s.a.s) bu ayeti okuyarak "Bu, doğu ile batı arasını dolduran bir dumandır. Kırk gün ve kırk gece kalır. Mü'mine gelince, bu ona işaret ettiğinde, onu nezleye tutulmuş kimse gibi yapar. Kâfire gelince de, kâfir sarhoş gibi olur ve bu duman, onun burun deliklerinden, kulaklarından ve dübüründen [girer ve] çıkar." Bunu, Keşşaf sahibi rivayet etmiştir.
Kadî, Hasan el-Basrî'den Hz. Peygamber (s.a.s)'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Şu altı şey gelmeden önce hayırlı işlerinizi vakti vaktine yapmaya bakın. Bunlardan, güneşin batıdan doğmasını, Deccâl'i, duhânı ve Dâbbetu'1-arzı zikretmiştir.” (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

Çağdaş Kur’an bilginlerinden İzzet Derveze de konuyla ilgili olarak şu görüşü ileri sürmüştür:

“Bu ayetin tefsiri hakkında birçok ihtilâf vuku bulmuştur. Hatta bu ihtilâf sahabe döneminde bile vardı. İbn Me'sud'un talebesi Mesruk şöyle bir olay anlatır: "Bir gün Kufe'de bir camiye girdik. Orada vaizin biri konuşuyordu. "Göğün açık bir duman halinde geleceği günü gözetle" ayetini okuyup dedi ki: "O duman kâfir ve münafıkların gözlerini kör, kulaklarını sağır edecektir. Ama iman edenler üzerindeki tesiri bir nezle kadar hafif olacaktır." Bunun üzerine hemen bu ayetin tefsiri hakkında soru sormak için İbn Mes'ud'un yanına gittik. İbn Mes'ud yatıyordu, bizim sözümüzü işitince ayağa fırladı ve kızgın bir şekilde "İlmi olmayanlar sorsunlar" dedi. Bu ayetin asıl tefsiri şöyledir: Kureyşliler Rasulullah'a inanmamakta ısrar edince, Rasulullah, Allah'a, "Ya Rabbi! Yusuf'a kıtlık göndermek suretiyle yardım ettiğin gibi, bana da kıtlık göndererek yardım et" diye dua etti. Allah, elçisinin duasını kabul etti ve Kureyşliler kıtlıkla karşı karşıya kaldılar. Vaziyet o kadar vahim bir hal aldı ki, insanlar kemik, deri, hatta hayvan leşi bile yemeye başladılar. Böyle bir halde karnı aç olanlar gökyüzüne bakınca duman görürlerdi. Bu kıtlığın devam ettiği bir zamanda Ebu Süfyan Rasulullah'a gelerek akraba oluşlarını hatırlattı ve "Allah'a dua et de bizi bu afetten kurtarsın, kabilen açlık içinde kıvranıyor" diye ricada bulundu. Bu dönemde Kureyşliler Allah'a “Ey Allah'ım! Bizi bu afetten kurtarırsan doğru yola geleceğiz" diye yalvarıyorlardı. İşte bu ayetlerde bu olaya işaret edilmektedir. Şiddetli bir darbe ile Bedir Savaşı'nda Kureyşlilere indirilen darbe kastolunmaktadır."
Bu rivayeti İmam Ahmed, Buhari, Tirmizi, Nesei, İbn Cerir ve İbn Ebi Hatim çeşitli senetlerle Mesruk'dan nakletmişlerdir. Bunların dışında İbrahim Nehai, Katade, Asım ve Amir de "Abdullah b. Mes'ud'un tefsiri buydu" demektedirler. Dolayısıyla İbn Mes'ud'un tefsirinin böyle olduğunda hiç bir şüphe yoktur. Tabiinden Mücahid, Katade, Ebu Aliye, Mukatil, İbrahim Nehai, Dahhak ve Atiye'l-Avf, İbn Mes'ud'un bu tefsiri üzerinde ittifak etmişlerdir. Diğer bir yanda, Hz. Ali, İbn Ömer, İbn Abbas, Ebu Said Hudri, Zeyd b. Ali ve Hasan Basri gibi bazı kimseler, bu ayetin kıyamete yakın bir zamanda o dumanın yayılacağı şeklinde yorumlamışlardır. Ayrıca Hz. Huzeyfe b. Esed el-Gifari tarafından Rasulullah'tan rivayet edilen bir hadis, bu yorumu desteklemektedir. Huzeyfe'nin anlattığı olay şu şekildedir: "Bir gün kıyamet hakkında konuştuğumuz bir esnada, Rasulullah yanımıza geldi ve şöyle buyurdu: Bu on alâmet zahir olmadan kıyamet gelmez. Güneşin batıdan doğması, dumanın yayılması [duhan] , dabbet'ül-arz, Yecüc-Me'cüc'ün çıkması, Hz. İsa'nın gökyüzünden inmesi, doğuda arzın çöküşü, batıda Arabistan'dan Aden'den ateşin yükselmesi." (Müslim)
İbn Cerir ve Taberi'nin naklettikleri, Ebu Malik el-Eşari'nin rivayeti de bu hususu teyit etmektedir. Yine İbn Ebi Hatim'in, Ebu Said Hudri'den naklettikleri iki rivayete göre de Rasulullah "Duhan"ı kıyametin alâmetlerinden saymıştır. Rasulullah şöyle buyurmuştur: "Duman yayıldığı zaman mü'minlere âdeta nezle gibi hafif bir şekilde tesir edecek, ancak kâfirlerin içine dolarak, derilerinin her yerinden duman çıkacaktır."
Bu iki tefsir arasındaki fark üzerine dikkatlice düşünecek olursak, söz konusu ihtilâfın giderilmesinin mümkün olduğu görülür. Rasulullah'ın duası üzerine Allah'ın Arabistan'a kıtlık göndermesi ve kâfirlerin çok perişan olmaları üzerine, Rasulullah'ın Allah'a dua etmesi şeklindeki İbn Mes'ud'un tefsirine Kur'an'ın birçok yerinde işaret olunmaktadır. (İzah için bkz. En'am/29, A'raf/77, Yunus/14-15, Mu'minun/72) İlgili ayetlerden anlaşıldığına göre, "Azabı üzerimizden def edersen, doğru yola geliriz" şeklindeki sözleri üzerine, Allah'ın "Bunlar sapıklıktan vazgeçmezler, onlara apaçık bir Rasul gelmiş olmasına rağmen, onun davetine kulak asmamışlardır" diye buyurmuş olması ve yine kafirlerin "Bu, kendisine öğretilmiş ve yoldan çıkmış bir mecnundur" diye nitelemelerine karşılık, Allah'ın "Biz azabı kaldırsak bile, onlar yine de aynı sapıklıkta ısrar ederler" diye belirtmesi, olayın Rasulullah'ın zamanında geçtiğini doğrulamaktadır. Oysa bu ifadeleri kıyametin yaklaştığı bir zamana ıtlak ederek anlamak çok uzak bir tevil olur. Dolayısıyla İbn Mes'ud'un bu konudaki yorumunun isabetli olduğu anlaşılıyor. Ancak bu rivayetin "duman" ile ilgili kısmı, yani, "Böyle bir halde karnı aç olanlar, gökyüzüne bakınca duman görürlerdi" ifadesi Kur'an'ın zahiri beyanına uymaz. Ayrıca hadislerdeki ifadeler de bunun aksini ispatlar. Örneğin, Kur'an'ın olayı ifade edişi şöyledir: "Göğün açık bir duman haline getirileceği günü gözetle." Sonraki ayetlere de dikkatle bakılacak olursa, şöyle denmek istendiği anlaşılır: "Ey kâfirler! Siz Allah'ın elçisine inanmıyor ve kıtlıktan ders almıyor musunuz? O zaman bekleyin, kıyamet geldiğinde hak ve batılın ne olduğunu anlarsınız." Görüldüğü gibi bunun kıtlık zamanına değil, kıyametin alâmetlerinden birine işaret ettiği açıkça bellidir. Nitekim aynı husus hadislerle de teyit edilmektedir. Ne kadar gariptir ki, İbn Mes'ud'un tefsirini kabul eden müfessirler, onun yorumuna tamamen katılmışlar, reddedenler ise yine tamamen karşı çıkmışlardır. Oysa ilgili ayetler ve hadisler üzerine dikkatlice düşündüğümüzde, yorumun hangi bölümünün doğru hangi bölümünün yanlış olduğunu açıkça anlarız.  (Derveze; et Tefsirü’l Hadis)

 “Hz. Peygamber (s.a.s), kendisini yalanladıkları için, Mekke'de kavmine beddua ederek ‘Allah'ım, onların yıllarını, Yusuf'un yılları gibi kıl!’ buyurmuş. Bunun üzerine, yağmurlar kesilmiş, yeryüzünde kıtlık meydana gelmiş, Kureyş alabildiğine bir açlık içine düşmüş, böylece de, kemikleri, köpekleri ve leşleri yemişler. Derken, insanlar kendilerindeki açlıktan dolayı, göğe baktıklarında, kendileriyle semâ arasını adeta bir duman gibi görmeye başlamışlar. Bu, kendisinden yapılan rivayetlerin birinde İbn Abbas (r.a)'ın Mukatil ve Mücahid'in görüşü olup, Ferrâ ve Zeccâc'ın da tercihidir. Aynı zamanda İbn Mes'ûd (r.a)'un da görüşüdür. İbn Mes'ûd, bu duhânın açlığın şiddetinden ötürü ahalinin gözlerine arız olan kararmadan başka bir şey olacağını reddederdi.” (Razi; el Mefatihu’l Gayb)

Müfessir Beğavî de bu iki ayetle ilgili olarak İbn Mesud'un ri­vayetlerini aktarmıştır:

"Peygamber (s.a.s) Kureyş'e beddua etti. Senelerini Yusuf'un kıtlık se­neleri gibi yapmasını Allah'tan istedi. Kuraklık isabet etti ve kıtlık başladı. Ebu Süfyan, Peygambere gelerek şöyle dedi: Sıla-i Rahim adına yemin olsun, Allah'ın seni âlemlere rahmet olarak gönderdiğini iddia etmiyor musun? Evet, dedi. O da: Babaları kılıçla, ço­cuklarını da açlıkla öldürdün. Allah'a dua et de, bizden bu kuraklığı ve kıtlığı kaldırsın. Dua etti ve bu kalktı." (Beğavî)

Yukarıda verilen nakillerden sonra konuyu toparlarsak;  ayetteki “sen, göğün, apaçık bir duman [kıtlık] getireceği günü gözetle. O [Duman; kıtlık] insanları bürür. Bu, elem verici bir azaptır. Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Şüphesiz biz artık kesinlikle inananlarız. Nerede onlarda öğüt almak! Hâlbuki kendilerine açıklayıcı bir elçi gelmişti. Sonra ondan yüz çevirdiler ve ‘öğretilmiş bir deli/ cinlenik biri!’   dediler” ifadesinden anlaşıldığına göre, birileri peygambere gelerek “Eğer Allah üze­rimizden bu azabı kaldıracak olursa, biz de müslüman oluruz” demişler, sonra da verdikleri bu sözü bozmuşlardır.
Gerek “Esbab-ı Nüzul” nakillerinde, gerekse Siyer ve Meğazî [İslâm tarihi] kitaplarında bi’setin ilk yıllarında Mekke’nin ciddî bir kıtlık dönemi geçirdiği anlatılmaktadır. Kıtlığın had noktaya vardığı günlerde Ebû Süfyan Resulullah’ın yanına gelmiş ve akrabalık hatırını ortaya koyarak ondan kıtlık sıkıntısını kaldırması için Allah’a dua etmesini istemiştir. Buna karşılık, dua etmesi ve Allah’ın da o belâyı üzerlerinden kaldırması halinde peygamberimize iman edecekleri vaadinde bulunmuştur. Ne var ki, Allah onlardan bu kıtlığı kaldırmış fakat müşrikler sözlerinde durmayarak yine şirklerine dönmüşlerdir.

Müşriklerin kadim politikalarının böyle olduğu ve tarihin her döneminde aynı tarzda hareket ettikleri başka ayetlerde de açıklanmıştır:

Ve eğer onlara acıyıp da için de bulundukları sıkıntıyı giderseydik, kesinlikle iyice körleşerek azgınlıklarında büsbütün direnirlerdi.
Ve Ant olsun, Biz onları azap ile yakaladık buna rağmen Rablerine boyun eğmediler ve yakarmadılar.
Ta ki üzerlerine, azabı çok şiddetli bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki onlar orada ümitsiz kalmışlardır! (Mü’minun/75- 77)

Allah bir şehri misal olarak verdi: [Bu şehir] güvenli, huzurlu idi, Oraya her bir yerden rızkı bol bol gelirdi. Ne var ki onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıkları işler yüzünden açlık ve korku elbisesini [felâketini] tattırıverdi.
Ant olsun ki, onlara içlerinden bir elçi de gelmişti. Onu da yalanladılar. Bunun üzerine, onlar zulüm yaparlarken azap da onları yakalayıverdi. (Nahl/112,113)

Ve denizde size bir zarar dokunduğunda, o yalvardığınız kişiler kaybolup giderler. O, müstesna [kaybolmaz]. Sonra O, sizi karaya çıkararak kurtarınca, yüz dönersiniz. Ve insan, çok nankördür! (İsra/67)

 “Duman” konusuyla ilgili uzun nakillerden sonra, şimdi de bu sözcüğün Arap dilindeki kullanımı hakkında bilgi verelim: Allame İbn Menzur, bütün uzmanlarca Arap dili konusunda tartışmasız kaynak kabul edilen Lisanü’l-Arab adlı lügatinde şunları nakletmektedir:

Denilir ki: Aç kişi kendisi ile gökyüzünün arasını açlığın şiddetinden dolayı “duman” olarak görür. Kıtlık döneminde yağmursuzluktan yeryüzünün kupkuru olması, toz toprağın havayayükselmesi nedeniyle açlığa da “duman” denir. Açlık toz dumana benzetilir. O nedenle kıtlık yılı için “el Ğabrae” ve “Cu-i eğber” denir. Araplar çoğu zaman “duman” sözcüğünü “şerr” yerine korlar. Şer çoğalınca “Aramızda dumanı yükselen işler oldu” derler. (Lisanü’l-Arab; c. 3, s. 317 dhn mad.)

Gerek Arap dili ile ilgili bu açıklamalardan, gerekse “Esbab-ı Nüzul” nakillerindeki anlatımlardan, ayette geçen “duman”ın “kıtlık” olduğu anlaşılmaktadır.

KIYAMET ALÂMETİ DUMAN 

Yukarıda da ifade edildiği gibi, “Duhan” sözcüğü, kıyametten az önce ortaya çıkacak bir vaka olarak yorumlanmış ve buna dair birçok rivayet ortaya atılmıştır. Hâlbuki ayette konu edilen duman, doğrudan o günün Mekkelilerine yönelik; yani onların yaşadığı ve yaşayacağı, Resulullah’ın da tanık olacağı bir dumandır. Bu nedenle, “duman”ın kıyamet alameti olarak dünyanın son zamanlarında ortaya çıkacağı yorumu Kur’an’ın beyanına uygun düşmemektedir.
13 ve 14. ayetlerde, duman azabıyla cezalandırılanların kendilerine gelen açıklayıcı elçiden yüz çevirerek ona “öğretilmiş bir deli/ cinlenik biri” dedikleri açıklanmaktadır. Müşriklerin buna benzer sözleri daha evvel Furkan suresinde de nakledilmişti:

Ve inkâr etmiş olanlar, “Bu [Furkan], onun [Muhammed’in] uydurduğu yalandan başka bir şey değildir. Ona başka bir topluluk da bunun için yardım etmiştir” dediler. Böylece onlar kesinlikle haksızlık ettiler ve asılsız bir iddia getirdiler.
Ve “O [Furkan, yazılı hâle getirilmiş öncekilerin masallarıdır; şimdi de o,  sabah akşam [sürekli] kendisine okunmaktadır.” dediler.
De ki: “Onu, göklerdeki ve yerdeki sırrı bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, merhamet edendir.” (Furkan/4–6)

Onlardan sana kulak verenler vardır; oysa biz, onu kavrayıp anlamalarına; kalpleri üzerine kat kat örtüler ve kulaklarında bir ağırlık kıldık. Onlar, bütün ayetleri görseler de ona inanmazlar. Öyle ki, o inkâr edenler, sana geldiklerinde, seninle tartışmaya girerek: 'Bu, öncekilerin uydurma masallarından başka bir şey değildir' derler.” (En’am/25)

Biz onların seni dinlediklerinde ne için dinlediklerini, gizli konuşmalarında da o zalimlerin “Siz büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz” dediklerini çok iyi biliriz. (İsra/47)

Kur’an karşısında âciz kalan ve mevcut düzenlerinin bozulmasından korkan inatçı kâfirler, olur olmaz isnatlarda bulunarak Furkan’a [Kur’an’a] sataşmaya kalkmışlardır. Bu sataşma, müşriklerin sürekli başvurdukları bir yöntemdir. Kur’an’ın Resulullah’ın kendi düzmesi olmadığını bildikleri halde, onun Allah tarafından vahyedildiğine inanmak yerine, Kur’an’ı gözden düşürmeye, Resulullah’ın halk nezdindeki itibarını azaltmaya çalışmışlardır.
Müşriklerin gerek “mecnun”, “şair”, “büyücü” gibi çirkin nitelemelerle Resulullah’ı gözden düşürmeye çalışmaları, gerekse Kur’an’ın başka birileri ya da Elçi’nin kendisi tarafından uydurulduğu şeklindeki iftiraları Kur’an’ın pek çok yerinde dile getirilmiş ve bu sataşmalara şiddetle cevap verilmiştir. Bu konuyla ilgili olarak daha evvel Furkan/4-6. ayetlerinin tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3,  s: 343-345) geniş açıklama yapıldığından, konuyla ilgili detayın oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Burada "Rasulün Kerim" ifadesi kullanılmıştır. "Kerim" sıfatı insana izafeten kullanıldığında, "en iyi, şerefli, övülmeye layık olan", anlamlarına gelir. Ancak sıradan özelliklere sahip kimseler için kullanılmaz. Mevdudi

Klasik müfessirlerin büyük çoğunluğu (mesela Taberî, Zemahşerî, Râzî, Beydâvî), bu ifadenin iki şekilde anlaşılabileceğine işaret ederler: Ya, “bana teslim olun, ey Allah'ın kulları (‘ibâd)” şeklinde, ki Mısırlılar'a (bütün insanlar “Allah'ın kulları” olduğu için) Hz.Musa'nın kendilerine tebliğ etmek üzere olduğu ilahî mesajı kabul etmeleri çağrısını kasdeder; yahut “Allah'ın kullarını bana teslim edin”, yani Mısır'da köle olarak tutulmuş olan İsrailoğulları'nı şeklinde. ‘İbâde kelimesinin telaffuzunun hem hitap/seslenme halini (münâdâ bih/vocative) hem de nesne/belirtme (mef‘ûl bih/accusative) halini kapsıyor olması, bu her iki yorumu da mümkün kılmaktadır. M.Esed

Olayı ta başından ele alırsak şayet, Hz. Musa'nın (a.s) bu sözlerinin tek bir celsede söylenmediği, bilakis Firavun'a karşı yıllarca sürdürülen mücadelenin birkaç kelimeyle özetlenmiş bir hülasası olduğu sonucuna varırız. İzah için bkz. A'raf an: 83-79, Yunus an: 72-95, Taha an: 18/a-52, Şuara an: 7-49, Neml an: 8-17, Kasas an: 46-56, Mü'min an: 23-46, Zuhruf an: 46-56, ve ayrıca ilgili açıklama notları.
16. Burada, "Allah'ın kullarını bana teslim edin" şeklinde geçen ifade, A'raf: 105 de "İsrailoğullarını benimle birlikte gönder" şeklinde geçmektedir. Nitekim Taha: 47 ve Şuara: 17 de de böyle kullanılmıştır. Daha farklı bir anlamı ise İbn Abbas'dan şu şekilde rivayet edilmiştir: "Ey Allah'ın kulları! Benim hakkımı ödeyin, yani beni dinleyin ve iman edin. Benim getirdiğim hakkı kabul etmeniz, bana Allah tarafından verilmiş bir haktır." "Ben sizin için emin bir elçiyim" ifadesi bu ikinci anlama daha uygun düşmektedir.
Yani, ben kendisine güvenilmesi gereken bir Rasul'üm. Konuştuklarını kendisinden uyduran bir kimse değilim. Ayrıca çıkarlarıma, heva ve hevesime dayanarak peygamberlik iddia ederek, Allah'a nispet ediyor değilim. Söylediklerime güvenebilirsiniz. Çünkü ben, Allah tarafından gönderilmiş bir mesajı eksiksiz bir biçimde sizlere aktarıyorum. (Hz. Musa'nın bu sözleri tebliğe başladığı bir zamanda söylemiş olması oldukça dikkate değerdir.) Mevdudi

Başka bir deyişle, "Sizlerin bu asiliği bana değil, Allah'a karşıdır. Çünkü, sizlere tebliğ ettiğim için kızdığınız sözler, bana değil Allah'a aittir.
Ben sadece O'nun elçiliğini yapıyorum. Fakat sizler benim Allah tarafından gönderildiğimden şüphede iseniz, ben sizlere, O'nun tarafından gönderildiğime dair delil getiriyorum." Hz. Musa'nın bahsettiği delil bir tek değil, Firavun'la mücadelesi boyunca, Firavun'a ilk gelişinden, İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkışına kadar gösterdiği bir mucizeler silsilesidir. Gösterilen her mucize yalanlandığında Allah, Hz. Musa'ya ondan daha büyük bir mucize göndermiştir. İzah için bkz. Zuhruf an: 42-43. Mevdudi

Lafzen, “beni taşlamanızdan”. Raceme fiilinin hem “taşlama/taş atma” şeklindeki maddî anlamda, hem de “laf atma” yahut “hakaret etme” şeklinde mecazî anlamda kullanıldığı gözönünde tutulmalıdır. M.Esed

Bu konuşma, Firavun'un, Hz. Musa'nın gösterdiği mucizeleri inkar ettiği ve Mısır halkı ile devlet yöneticilerinin etkilenmelerinden ötürü korku ve telaş içinde olduğu bir zamanda yapılmıştır. Firavun bu yüzden ilk kanaatlerini kendi meclisinde yaptığı bir konuşmada (Zuhruf 51-53) açıklamıştır. (İzah için bkz. Zuhruf an: 45-49) Daha sonra tahtının sallandığını hissedince de, Hz. Musa'yı katletmeye karar vermiştir. Bunun üzerine Hz. Musa "Ben, hesab gününe inanmayan her mütekebbirden benim de, sizin de Rabbiniz olan Allah'a sığınırım" der. (Mümin: 27). Yukarıdaki ayette Hz. Musa işte bu sözüne telmihte bulunmak suretiyle, Firavun ve onun yöneticilerine "Ben sizden Alemlerin Rabbi olan Allah'a sığındım. Tebliğ ettiğim gerçeklere ister inanın, ister inanmayın ama hiç olmazsa bana el kaldırmaya kalkışmayın. Aksi takdirde bu tavrınız sizler için çok kötü sonuçlar doğurur." demiştir. Mevdudi

Sûrenin 17. Âyetinden 33. Âyetine kadar olan bu bölümünde Firavun ve kavminden söz edilmektedir. Her yönüyle kendilerine benzeyen Firavun ve kavmi Mekkelilere örnek gösterilmekte, onların feci akıbetlerinden ders almaları istenmektedir.
17–21. Âyetlerden oluşan bu paragrafta, Mûsâ (a.s)'ın Firavun'a Elçi olarak gönderilişi, Mûsâ (a.s)'ın Firavun ve kavminden Allah adına talepleri ve Firavun'un sıkıntıya düşüşü nakledilmektedir. Dolayısıyla, eğer Mekkeli müşrikler Kur'ân'a inanmaz, Elçi'yi tasdik etmezlerse, onlara da aynı cezanın geleceği mesajı verilmektedir.
Sûrede Mûsâ (a.s) ile Firavun'un kıssasına işaretle yetinilmiştir. Bu paragrafta anlatılanlar, bir anda olmuş bitmiş olaylar değil, uzun bir sürecin özetidir. Sürecin detayları daha evvel A'râf, Tâ–Hâ, Şu'arâ, Kasas, Neml, Mü'min, Zuhruf gibi Sûrelerde verilmişti.
Mûsâ peygamberin Ve Şüphesiz ben, beni taşlayarak öldürmenizden benim Rabbime, sizin Rabbinize sığındım. Ve eğer siz bana inanmazsanız hemen yanımdan uzaklaşın şeklindeki sözleri, Kasas Sûresinin 35. Âyetinde Rabbimizin verdiği güvenceyi ifade etmektedir: 
(Kasas: 35) O [Allah] dedi ki: "Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve ikiniz için bir kudret kılacağız. Sonra da onlar Âyetlerimiz sebebiyle size erişemeyecekler. Siz ikiniz ve size tâbi olanlar üstün olanlarsınız."

FİTNELENDİRME:

 Ve andolsun ki, Biz onlardan önce Firavun kavmini fitnelendirdik ifadesinde geçen "fitnelendirme" deyimi ile ilgili olarak daha evvel detaylı bilgi vermiştik. Sözcüğü özellikle Sâd Sûresinin sonunda "Fitne" başlığı altında ele almış ve Kur'ân bağlamında ayrıntılı olarak incelemiştik.  [64–10] (Tebyinü'l Kur'ân; c. 2,   s.452) 
O açıklamamızdan da hatırlanacağı üzere, fitnelendirme "ateşe atıp arıtma" anlamına gelmektedir. Bununla büyük belalar, imtihanlar kastedilir. Buradan hareket ederek diyebiliriz ki, Firavun ve kavminin fitnelendirilmesi, peygamber gönderilerek onların da denemeye tâbi tutulmuş olmalarıdır. Mûsâ peygamberin tebliğ süreci boyunca gösterdiği deliller ve Mısır toplumunun başına gelen onca felaket ve sıkıntılar, bu fitnelendirmenin [denemenin, sınamanın] parçalarıdır. H.Yılmaz

"Firavun ve kavmi suçludur ve onların suçu kesin bir şekilde açığa çıkmıştır. Artık onların doğru yola geleceklerine dair herhangi bir ümit de kalmamıştır. Dolayısıyla ey Allah'ım! Şimdi onlar hakkında son kararı sen ver" şeklindeki bu ifade, Hz. Musa'nın Allah'a Firavun ve kavmi hakkındaki son raporudur. Mevdudi

Mûsâ (a.s)'ın bu Âyette nakledilen duası, Firavun ve İsrâîloğulları ile yaptığı mücadelede sırasında onlardan gördüğü kötü karşılık üzerine gerçekleşmiştir. Âyetin ifadesinden de anlaşıldığı gibi, Mûsâ (a.s) onlarla ilgili olarak Allah'tan herhangi bir ceza talebinde bulunmamış, kararı Rabbimize bırakmıştır.
 Allah'ın Elçilerinin bu tür dualar ettiği Kur'ân'da bildirilen bir durumdur. Nitekim Zuhruf Sûresinde Rasûlullah'ın, Nûh Sûresinde de Nûh peygamberin böyle bir duada bulunduğu bildirilmektedir.
Mûsâ peygamberin duasının detayları bir başka Âyette şöyle açıklanmaktadır: 
(Yûnus: 88) Ve Mûsâ: "Rabbimiz! Şüphesiz Sen Firavun'a ve ileri gelenlerine basit hayatta ziynet ve mallar verdin. –Rabbimiz! Senin yolundan saptırsınlar diye–Rabbimiz! Onların mallarını sil, süpür ve kalplerine sıkıntı düşür! Çünkü onlar o acıklı azabı görmedikçe iman etmeyecekler" dedi.
Mûsâ peygamberin bu duasının kabul edildiği ise aşağıdaki Âyette şöyle açıklanmaktadır: 
(Yûnus: 89) O [Allah] "Her ikinizin de duası kesinlikle kabul olundu. Öyleyse ikiniz doğru yolda devam edin. Ve bilmeyen kişilerin yolunu sakın izlemeyin!" dedi.
Aşağıdaki Âyet ise Mûsâ (a.s)'ın bu duasının kabul edilmesinin sonuçlarına işaret etmektedir: 
(Tâ–Hâ: 77) Ve andolsun, Mûsâ'ya, “Yetişilmekten korkmayarak ve haşyet duymadan kullarımı geceleyin yürüt de kendileri için bol suda; nehirde kuru bir yol aç!” diye vahyettik. H.Yılmaz

 

 

Yani, Hz. Yusuf zamanında müslüman olan Kıptiler, Hz. Musa döneminde İslam'a giren Mısırlılar ve İsrailoğulları olmak üzere tüm mü'minler. Bkz. Yusuf an: 68.
Bu, Hz. Musa'ya hicret için verilen ilk emirdi. Bkz. Taha an: 53, Şuara an: 39-47 Mevdudi

Yahut: “ayrık/çatlak halde” -rahven ifadesi bu her iki anlamı da ifade etmektedir (Cevherî, özellikle yukarıdaki ifadeye atfen). Bkz. aynı zamanda 26:63-66 ile ilgili not 33 ve 35. M.Esed 

Kızıl denizi geçme mucizesi, bu denizin bugün Süveyş Kanalı olarak bilinen kuzeybatı ucunda vuku bulduğu anlaşılmaktadır. Kıssanın geçtiği çağlarda burası şimdiki kadar derin değildi ve bazı bakımlardan Kuzey Denizinin ana kıtasıyla Frisian adaları arasında kalan sığ bölümü gibiydi; yüksek cezir (geri çekilme) hallerinde bu gibi yerlerde sığ bölgeler çıplak kalmakta ve geçici olarak geçilebilir hale gelmekte; ama bu durumdayken, ani ve şiddetli bir med dalgasıyla bütünüyle sulara gömülmektedir. Mevdudi

Hasan Basri'ye göre bu topluluk ile, Firavun'dan sonra Mısır'a hakim olan İsrailoğulları kastolunmaktadır. Katade ise: "Bu topluluk ile Al-i Firavun'dan sonra Mısır'a hakim olan kavimler kastedilmektedir.
Çünkü İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkışlarından sonra geri döndüklerine dair tarihi hiçbir delil bulunmamaktadır." demiştir. Bu ihtilaf daha sonraki müfessirler arasında da devam etmiştir. İzah için bkz. Şuara an: 45 Mevdudi

Yani, “günahlarından tevbe etmeleri için”. M.Esed

Kötü insanlar oldukları için onlara hiç acıyan olmadı. Mûsâ'nın ardından denize girdiler, boğulup gittiler.S.Ateş

Yani, onların iktidarları zamanında, her tarafta onların şöhreti hüküm sürüyor ve herkes hayranlıkla onlardan bahsediyordu. Öyle ki adeta dünyada bir benzerleri bulunmuyordu ve herkes onların ihsanları altında eziliyordu. Ancak saltanatları yerle bir olduğunda hiçkimse arkalarından gözyaşı dökmedi. Aksine, onların yıkılmasına memnun bile oldular. Sanki büyük bir musibetten kurtulmuşlardı. Onların, Allah'ın yarattıklarına karşı herhangi bir kimsenin kendileri için üzülmesini gerektirecek bir iyilik bile yapmadıkları anlaşılıyor. Yine onlar, göktekilerin, onların yıkılmasından üzüntü duyacakları, Allah rızası için bir iyilik de yapmamışlardır. Allah'ın onlara fırsat verdiği süre boyunca, yeryüzünde fesat çıkarmışlar ve sonunda haddi aştıklarında da azab gelmiş ve adeta bir çöp gibi ezilerek bir kenara atılmışlardır.Mevdudi

Bu Âyetlerde, Firavun ve kavminin akıbetine dair bilgiler sanatsal ifadeler [tahakküm, alay] ile çok kısa ve öz olarak verilmiştir.
28. Âyetteki başka başka kavm ifadesiyle kastedilenler İsrâîloğulları'dır. Onlar önceleri oralarda köleleştirilmiş kimseler iken, Allah daha sonra onlara Mısır'ı mülk olarak vermiştir.
(Arâf: 37) O zaafa uğratıla gelmiş olan kavmi de bereketlendirdiğimiz yerin doğularına, batılarına [her tarafına] mirasçı yaptık. Ve böylece Rabbinin, İsrâîloğulları'na olan o pek güzel sözü, sabırları yüzünden tamam oldu [yerine geldi]. Biz de Firavun ile kavminin yapa geldikleri sınaî eserlerini ve yükseltmekte oldukları şeyleri yerle bir ettik.
29. Âyette "tahakküm, alay" sanatı söz konusudur. Gök ve yeryüzü onların üzerine ağlamadı ifadesi bir Arap deyimidir. Araplar toplumun ileri gelenlerinden birinin vefat etmesi halinde Onun için gök ve yer ağladı, dünya karardı; güneş ve ay tutuldu derlerdi. Böylece musibetin büyüklüğü vurgulanarak aslında ölen kişinin ne kadar önemli biri olduğu ifade edilmiş olurdu. Âyette verilmek istenen mesaj da bu deyimin çağrıştırdığı anlam doğrultusunda anlaşılmalıdır. Buna göre, 29. Âyette verilen mesaj şöyledir: 
"Ölmeleri halinde yerin, göğün kendilerine ağlayacağı kadar büyük ve önemli kimseler olduklarına inanan Firavun ve avenesi bir gün helak olup gittiler. Ne var ki, sandıklarının aksine, helak olup gitmeleri kimsenin umurunda olmadı, kimse yoklukları dolayısıyla bir boşluk hissetmedi."
Buradan da anlaşılmaktadır ki, helak olup giden Firavun ve adamları kendi toplumlarına üzülmelerini gerektirecek hiçbir iyilik yapmamış, bu nedenle de helak olup saltanatlarının yıkılması kimseye keder ve elem vermemiştir. H.Yılmaz

Yani, Firavun'un bizzat kendisi onlar için bir musibet olduğu gibi, başka musibetlerin de nedeniydi.
Burada, Kureyş'in ileri gelenleri; "Sizlerin taşıdığı önem nedir ki, Mısır gibi koca bir ülkenin hükümdarı Firavun adeta bir ilah gibi hüküm sürerken, haddi aştığında Allah'ın azabı gelmiş ve bir çöp gibi ezilerek kenara atılmıştır. Sizler ise onlardan daha ileri seviyede bir asi değilsiniz" denilerek ima yoluyla ikaz edilmektedirler. Mevdudi

Bu Âyette İsrâîloğulları'nın Firavun'dan kurtarılmasına değinilmektedir. Bu hatırlatmayla peygamberimize ve Mü'minlere "Düşman ne kadar zorba ve zorlu olursa olsun, Allah onları kahreder ve inananlara yardımcı olur" mesajı verilirken, Mekkeli müşriklere de "Mısır gibi koca bir ülkenin hükümdarı Firavun bile haddi aştığında Allah'ın azabı gelmiş ve onu helak etmişken, sizler de kimsiniz ki! Eğer aklınızı başınıza almazsanız sizin akıbetiniz de ondan farklı olmayacaktır" mesajı verilmiştir.
Âyette konu edilen "Firavun'un horlayıcı azabı"nın "erkek çocukların öldürülme­si, kızların hizmetlerinde kullanılması, İsrâîloğullarının köleleştirilmesi ve on­lara ağır angarya işlerin yükletilmesi" olduğu şu Âyetlerden anlaşılmaktadır: 
(Mü'minûn: 45–46) Sonra da Mûsâ ve kardeşi Hârûn'u Âyetlerimizle ve apaçık bir güç ile Firavun'a ve ileri gelenlerine gönderdik [elçi yaptık]. Bunun üzerine onlar kibire kapıldılar  [kendilerinin büyüklüğüne inandılar]ve ululuk taslayan bir kavim oldular.
(Bakara: 49) Ve hani bir zaman sizi, sizi azabın en kötüsüne çarptıran, oğullarınızı boğazlayan, kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardık. Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir bela vardır.  
(İbrâhîm: 6) Ve hani Mûsâ kavmine demişti ki: "Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; Hani O, sizi, sizi işkencenin en kötüsüne çarptıran,  oğullarınızı boğazlayan ve kadınlarınızı sağ bırakan Firavun ailesinden kurtardı. Ve işte bunda Rabbinizden size büyük bir bela vardır.
(Kasas: 4) Şüphesiz ki Firavun, yeryüzünde yüceldi ve ehlini grup grup kıldı; onlardan bir taifeyi güçsüzleştirmek istiyor; bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını da sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan idi. H.Yılmaz

Yani, bütün müfessirlere göre, kendi zamanlarının bütün toplumlarından; çünkü o dönemde İsrailoğulları tek Allah'a ibadet eden biricik topluluktu: onların kölelikten kurtulmaları kıssasına Kur’an'ın sık sık atıfta bulunmasının sebebi budur. Allah'ın “onları bilerek üstün kılması”nın vurgulanması, onların daha sonraki dönemlerde ahlakî olarak bozulacaklarını ve böylece O'nun rahmetinden kovulacaklarını önceden bilmesi anlamına gelir (Zemahşerî ve Râzî) M.Esed

Yani, İsrailoğulları'nın iyi ya da kötü ne yaptıklarını Allah daha iyi bilir. Allah bu kavmi, vahyi yüklenmede ve tevhidin bayraktarlığını yapmada diğer kavimlerden daha uygun olduğu bir dönemde seçmiştir. Mevdudi

Öyle mu'cizeler gönderdik ki o mu'cizeler, kendileri için büyük bir nimet olduğu gibi, aynı zamanda açık bir imtihan idi. S.Ateş

Lafzen, “içlerinde açık bir sınav bulunan”: hem onların arasından çıkan uzun peygamberler silsilesine, hem de Vaad Edilen Topraklar'da yaşadıkları özgürlük ve refaha bir işaret. Bu, onların kendilerini başlangıçta “öteki bütün toplulukların üstü”ne çıkaran manevî değerler konusundaki samimiyetlerinin ve böylece bütün dünyaya Allah'ın mesaj-tebliğcileri olarak davranma isteklerinin sınanacağını haber vermektedir. Yukarıdaki cümlenin ifade tarzı onların bu sınavı geçemediklerine dolaylı olarak işaret etmektedir. Çünkü onlar, üstünlüklerinin sebebini oluşturan manevî misyonu kısa zamanda terk ettiler ve Allah'ın “seçilmiş topluluğu” olmalarını, sadece Hz. İbrahim soyundan gelmiş olmalarına bağlamaya başladılar: Bu, Kur’an'ın birçok yerde kınadığı bir anlayıştır. Bunun dışında İsrailoğulları'nın çoğunluğu, bu dünya hayatının yalnızca bir başlangıç olduğu ve insan hayatının son safhası olmadığı inancını kısa zamanda kaybettiler ve -Tevrat'taki kıssanın da gösterdiği gibi- kendilerini tamamen maddî refah ve iktidar hırsına kaptırdılar. (Bkz. bir sonraki not.) M.Esed

İzah için bkz. Bakara an: 64-85, Nisa an: 182-189, Maide an: 42-47, A'raf an: 97-132, Taha an: 56-74. Mevdudi

Bu Âyetlerde, İsrâîloğulları'na ihsan edilen nimetlere işaret edilmiştir. Bunlar, Firavun'un zulmünden kurtarılmaları, on­lar için denizin yarılması, bulut ile gölgelendirilmeleri, üzerlerine men ile sel­va[bol nimet; bal, börek]indirilmesi gibi nimetlerdir; özetle İsrâîloğulları'na özgürlük ve refah verilmesidir.

BELÂ: 

Biz onlara içinde apaçık bir belâ bulunan Âyetlerden de vermiştik ifadesinde geçen belâ sözcüğü, sözcük anlamı olarak "yıpratmak, bitkin hale getirmek" demektir. Sınamak, denemek, imtihan etmek de insanı yıprattığından, "bela" sözcüğüyle kullanılır olmuştur. Kulun sınanma araçları olması bakımından dinin bazı emir ve yasakları da bir anlamıyla belâdır. Çünkü bazı emirler insan bedenine zorluk verir, insanların iyilerini ve kötülerini ortaya çıkarır. Şükredenler ile nankörler bunlarla belli olur. Yüce Allah, insanlara verdiklerinin karşılığı olarak onlardan kulluk ve şükür ister. Rabbimiz kişilere ve toplumlara bazen sıkıntı verir, musibetler gönderir, zorluklara ve darlıklara düşürür. Bunun sebebi, insanların akıllarını başlarına almalarını, yanlış yolda olanların düzelmelerini ve isyan içerisinde olanların Allah'a itaate dönmelerini sağlamaktır. Konunun daha iyi anlaşılmasını sağlamak için aşağıdaki Âyetlerin tetkik edilmesi yararlı olur: 
Bakara Sûresinin 49, 127, 155 - 156 - 249; Sâffât Sûresinin 106; Duhân Sûresinin 33; Mü'minûn Sûresinin 36; Mâide Sûresinin 48, 94; Enâm Sûresinin 165; Âli–Imrân Sûresinin 152, 154, 186; Nisâ Sûresinin 6; A'râf Sûresinin 141, 163. 168; Enfâl Sûresinin 17; Yûnus Sûresinin 30; Hûd Sûresinin 7; Mülk Sûresinin 2; Muhammed Sûresinin 4, 31; Enbiyâ Sûresinin 35; Kehf Sûresinin 7; Neml Sûresinin 40; Fecr Sûresinin 15, 16; Nahl Sûresinin 92; İnsan Sûresinin 2; Ahzâp Sûresinin 11; İbrâhîm Sûresinin 6. Âyetleri. 
Belâ mutlaka musibetlerle, zor şeylerle olmaz. Bazen hayır, iyilik de belâ olabilir.
(Enbiyâ: 35) Her nefis [kimliği olan varlık] ölümü mutlaka tadacaktır. Fitne olmak üzere sizi Biz, şer ve hayır ile belalandırırız. Ve siz yalnız Bize döndürüleceksiniz.
(A'râf: 168) Ve onları yeryüzünde birçok ümmetlere ayırdık. Onlardan bir kısmı sâlihlerdi, bir kısmı da bundan aşağı idi. Ve Biz, onları dönsünler diye iyiliklerle ve kötülüklerle belâlandırdık [imtihan ettik].
(Fecr: 15) İnsana gelince, Rabbi onu her ne zaman belâlandırıp [sınayıp] da kendisini üstün kılar ve nimetler verirse: "Rabbim beni üstün kıldı" der.
(Kehf: 7) Biz yeryüzündeki, ona süs olan şeyleri onların hangisinin daha güzel amel edeceğini belâlandırmanız [sınamamız] için yaptık.
(En'âm: 164–165) De ki: O [Allah] her şeyin Rabbi iken, ben Allah'tan başka Rabb mi arayayım? Her kişinin kazandığı yalnız kendisine aittir. Yükünü taşıyan kimse, bir başkasının yükünü taşımaz. Sonra sadece Rabbiniz'edir dönüşünüz. Böylece O [Allah], ayrılığa düştüğünüz şeyi size haber verecektir. Ve O, sizi yeryüzünün halifeleri kılan, verdikleriyle sizi belalandırmak [sınamak] için, kiminizi kiminizin üzerine derecelerle yükseltendir. Şüphesiz Rabbin, kovuşturması çabuk olandır ve şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
(Neml: 40) Kitap'tan yanında bilgi olan kimse: "Ben onu sana bakışın kendine dönmeden önce getiririm" dedi. Sonra o [Süleymân] onu [Melike'nin tahtını] yanında durur bir hâlde görünce: "Bu,  şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni belâlandırmak için Rabbimin fazlındandır. Ve kim şükrederse hiç şüphesiz kendisi için şükreder. Kim de nankörlük ederse hiç şüphesiz ki Rabbim çok zengin ve Kerim'dir."
(Âl-i Imrân: 186) Hiç kuşkusuz siz, mallarınız ve canlarınız hususunda belalanacaksınız [imtihan olunacaksınız]. Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve Allah'a ortak koşanlardan size birçok eza da işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah'a takvalı davranırsanız, şüphesiz işte bu azmi gerektiren işlerdendir.
(Enfâl: 17) Sonra onları siz öldürmediniz, lâkin onları Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. Ve Mü'minleri bundan güzel bir belâ ile belâlandırmak [güzelce sınamak] içindi. Şüphesiz Allah, en iyi işitendir, en iyi bilendir. H.Yılmaz

Görünüşte “bu insanlar” ile İsrailoğulları kasdedilmiş olmasına rağmen, atıf, ayetin devamında ifade edilen görüşleri benimseyen bütün toplulukları ve özellikle de Muhammed (s)'in müşrik çağdaşlarını kapsayan daha genel bir anlam taşımaktadır. Bununla birlikte, bu pasaj ile İsrailoğulları'nın karşı karşıya bulundukları “sınav”a yapılan önceki atıf arasında ince bir bağlantı bulunmaktadır. Çünkü İkinci Mâbed'in yıkılmasına ve Roma İmparatoru Titus tarafından dağıtılmalarına kadar geçen zamanda, Sadukîler olarak bilinen Yahudiler arasındaki din adamları aristokrasisinin, yeniden dirilme, öteki dünyadaki ilahî yargılanma ve hayat sürme kavramlarını açıkça inkar ettikleri ve tamamen materyalist bir hayat görüşünü savundukları, tarihî bir gerçektir. M.Esed

Yani, ilk ölümümüzden sonra hayat yoktur. "İlk ölüm" şeklindeki bir ifade, ilk ölümden sonra daha başka ölümlerin olacağı anlamına gelmez. Örneğin, bir kimse, "Onun ilk çocuğu doğdu" dediğinde, biz bahsedilen şahsın bir çocuğunun daha doğacağını değil, o şahsın daha önce bir çocuğu olmadığını anlarız. Mevdudi

Yani, “atalarımızı yeniden hayata döndürün ve bir öteki dünyanın var olduğuna tanıklık yapmalarını sağlayın.” Bu müstehzî talep, inkarcıların 43:22 ve 23'de zikredilen şu sözleriyle aynı mahiyettedir: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve ancak onların izinden giderek doğru yolu buluruz!” Böylece, sonuçta, atalarının öteki dünyaya inanmadıkları gerçeği, onlar için, bugüne kadar hiç kimsenin hayata geri dönüp yeniden dirilme hakikatini teyid etmediği gerçeği kadar etkili ve ikna edici bir delildir.M.Esed

Onların delili şudur: "Biz öldükten sonra dirilen kimseyi görmedik. Dolayısıyla biz bu hayattan sonra başka bir hayatın olacağına inanmıyoruz. Ancak sen böyle iddia ediyorsan, o halde ölmüş atalarımızı bir dirilt bakalım. Yok eğer bunu yapamıyorsan, biz de senin söylediklerine inanmayız." Ölümden sonra diriliş hadisesinin çürütülmesi konusunda güya bu onların en sağlam delilleridir. Oysa onların bu delili, çok basit ve mantıksızdır. Onlara, öldükten sonra diriltilecek olan insanların bu dünyaya gelecekleri söylenmiş midir, ya da Hz. Peygamber (s.a) veya herhangi bir müslüman, ölüleri kendilerinin dirilteceğini iddia etmiş midir ki, öyle bir delil öne sürüyorlar? Mevdudi

Bu ayetlerde Mekke müşriklerinin ahiret karşıtı iddiaları nakledilmektedir. Rabbimizin sürekli ahiretle uyarmasına karşılık müşrikler de “öyleyse atalarımızı yeniden hayata döndürün ve öteki dünyanın var olduğuna tanıklık yapmalarını sağlayın demek suretiyle güya ahiret inancını çürütmeye yönelik kendilerince güçlü bir delil ortaya koyduklarını varsaymışlardır. Oysa müşriklerin bu yaklaşımı tutarsız ve mantık dışıdır. İnsanların kendi ölmüş atalarını yeniden hayata getirebilmeleri ve öteki dünyaya tanıklık ettirebilmeleri mümkün olsaydı zaten ahirete inanıp inanmama diye iki seçenek ortaya çıkmaz, herkes ahiret yaşamını bildiği için kimseye ahirete inanma sorumluluğu yüklenmezdi.
Ne var ki, doğru düşünme konusunda oldukça sığ olan müşrik zihniyet bu konuda hep benzer argümanları kullanmıştır:

Sadece basit hayatımız! Biz, ölürüz, yaşarız. Ve biz,  diriltilecekler değiliz. (Muminun/37)

Ve inkâr eden kimseler şöyle dediler: “Siz çürüyüp, didik didik parçalandığınız vakit, kesinlikle yeni bir yaratılış içinde bulunacaksınız diye, size haber veren bir kişiyi size kişiyi gösterelim mi? O, bir yalanı Allah'a uydurdu mu, yoksa kendisinde bir delilik mi var?” dediler. Bilakis, âhirete inanmayan kimseler, azap ve uzak bir sapıklık içindedirler. (Sebe’/7-9)

Konumuz olan ayetlerin nüzulü hakkında şöyle bir rivayet nakledilmiştir:

Bu sözleri Kureyş kâfirlerinden söyleyenin Ebu Cehil olduğu bildirilmiş­tir. O şöyle demişti: Ey Muhammedi Şayet senin bu sözün doğru ise, sen bi­ze atalarımızdan iki kişiyi dirilt. Birisi Kusay b. Kilab olsun, çünkü o doğru sözlü bir kimse idi. Biz ona ölümden sonra olacak şeyleri soracağız. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Müşriklerin “öldükten sonra dirilme” konusundaki mütemadi itirazları Kur’an tarafından pek çok ayette dile getirilmiş ve bu itirazlara aklî delillerle cevap verilmiştir. Bu konu Yasin suresinin tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3, s: 316, 317) ele alındığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.H.Yılmaz

Tubba', Yemen hükümdarlarının unvânıdır. Hz. peygamber'den aktarıldığına göre bu hükümdar iyi bir insanmış. Fakat kavmi yoldan çıkmış. S.Ateş

“Tubbe‘” adı, bütün Güney Arabistan'ı yüzyıllar boyu yönetmiş ve sonuçta M.S. 4. yüzyılda Habeşliler tarafından devrilmiş olan güçlü Himyer krallarına takılan bir addır. Bunlar, Kur’an'ın başka bir yerinde (50:14), yeniden dirilme ve Allah'ın yargılaması hakikatini inkar eden bir topluluk olarak zikredilmiştir. M.Esed

Bu ayette, ahireti inkâr eden Tübba ve ondan önceki bazı toplumların akıbetleri hatırlatılarak Mekkelilere “Siz de günahkâr; müşrik, ahıreti inkâr eden, elçiyi yalanlayan birileri olursanız sizin de gözünüzün yaşına bakılmaz, helak edilirsiniz” mesajı verilmiştir.
Ayetteki “Onlar mı daha hayırlıdır, yoksa Tübba kavmi ve onlardan önceki kimseler mi?” sorusu bir “istifham-ı inkarî”dir. Cevabı da “Onlar bu sözlerinden ötürü azabı hak etmektedirler. Zi­ra Tubba' kavminden ve helak edilmiş ümmetlerden daha hayırlı; varlıklı, güçlü ve daha çetin de­ğildirler. Biz onları helak ettiğimiz gibi, bunlar da aynı durumdadırlar” şeklinde olur.
Buna benzer bir ayet daha evvel Kamer suresinde geçmişti:

Sizin kâfirleriniz onlardan hayırlı mı? Yoksa yazıtlarda [kayıtlarda, kitaplarda] sizin için bir berat [kurtulacaklarına dair Allah tarafından verilmiş bir senet veya ferman] mı var? (Kamer/43)

 تبّعTÜBBA’

Bu sözcük Yemen hü­kümdarları için kullanılan bir unvandır. Bazı toplumlar kendi yöneticilerine Padişah, Kayser, Kisra, Şah, Çar dedikleri gibi, Yemenliler de hükümdarlarına “Tubba”' derlerdi.  

“Onlar, Sebe kavminin bir boyu idiler. M.Ö. 115'de Sebe ülkesinde iktidara gelmişler ve M.S. 300'e kadar da iktidarı ellerinde tutmuşlardır. Asırlardır Araplar arasında onların efsaneleri bilinmekteydi.” (Mevdudi; Tefhimü’l Kur’an)

Tubba'lardan bazıları Hemal Zu Seded'in oğlu el-Haris er-Raiş, Ebrehe Zu'l-Menar, Amr Zu'1-Ez'ar, Semerkand'ın kendisine nisbet edildiği Şemr b. Ma­lik, Berberileri Kenan diyarından Afrikaya sürükleyen Afrikis b. Kays. Afri­ka bu sonuncunun adını almıştır. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Hatırlanacağı üzere bu idarecilerden ilk kez Kaf suresinde bahis geçmişti. Orada Firavun ve Ad ile birlikte yeniden dirilme ve Allah’ın hesap soracağını inkâr eden, yalanlayan bir topluluk olarak zikredilmişlerdi.

Ashâb-ı Eyke ve Tübba kavmi de. Bunların hepsi peygamberleri yalanladılar da Benim azabım hakk oldu. (Kaf/14) H.Yılmaz

. Kayser, Kisra, Firavun nasıl bir lakab olarak kullanılıyorsa "Tübba" da Yemen (Himyer) hükümdarları için kullanılan bir lakaptır. Onlar, Sebe kavminin bir boyu idiler. M.Ö. 115'de Sebe ülkesinde iktidara gelmişler ve M.S. 300'e kadar da iktidarı ellerinde tutmuşlardır. Asırlardır Araplar arasında onların efsaneleri bilinmekteydi. İzah için bkz. Sebe an: 37.

33. Bu, kafirlerin itirazına birinci cevaptır ve şu şekilde özetlenebilir: "Ahireti inkar eden her birey ve toplum suçludur. Hangi toplum ahireti inkar etmişse, tarih şahittir ki o toplum ahlaken iflas etmiş ve sonunda da helak olmuştur. "Onlar mı hayırlıdır. Tübba kavmi mi, yoksa onlardan önce gelenler mi?" ifadesiyle ise, Mekkeli müşriklerin refah, şevket ve haşmet bakımından Tubba kavmi, ondan önceki Sebe kavmi, Firavun kavmi veya onlar gibi kavimlerin yanına bile yaklaşamayacakları kastedilmektedir. Nitekim bu kavimlerin bunca refah, şevket ve haşmetleri, onları ahlaki çöküşten kurtaramamıştır. Böylesine güçlü toplumlar karşısında Arapların sahip oldukları güç nedir ki, onlar kurtulamadıkları halde kendileri kurtulabilsinler?" İzah için bkz. Sebe an: 25-36. Mevdudi

 

Yani, anlamsız veya amaçsız şekilde (karş 21:16) -eğer bir öteki dünya olmasaydı insanın yeryüzündeki hayatı kesinlikle anlamsız hale gelirdi ve böylece hem yukarıdaki hem de bir sonraki ifade ile çelişirdi: “bunların hiç birini [derunî bir] hakikatten yoksun yaratmış değiliz”. M.Esed

Bu, kafirlerin itirazına ikinci cevaptır: "Bu hayatın sonundaki ceza ve mükafat reddedilmekle, aslında dünya bir oyuncak ve onu yaratan da bir oyuncu yerine konulmaktadır. Dolayısıyla bu şekilde düşünen kimseler, bu hayatın sonunda insanların toz olup gideceklerini ve kendilerine hiçbir hesap sorulmayacağını sanırlar. Oysa, kainatı yaratan bir oyuncu değildir. Bilakis O, Hakim olan Allah'tır. Dolayısıyla hikmet sahibi olan Allah'dan anlamsız bir iş beklenmez. Ayrıca, ahiret hayatını inkar edenlere Kur'an'ın çeşitli yerlerinde birçok cevaplar verilmiştir. Bkz. En'am an: 46, Yunus an: 10-11, Enbiya an: 16-17, Mü'minun an: 101-102, Rum an: 4-10. Mevdudi

Bu ayetlerde, evrendeki varlıkların oyun olsun, Allah onlarla oynasın dursun diye yaratılmadığı; mutlaka bir amacının olduğu üzerinde durulmuştur.
Rabbimiz, yeniden dirilişin ve kıyametin kesin delilini getirmek üzere âdeta şöyle demek istemiştir: “Eğer öldükten sonra diriliş olmasaydı, bu yaratmamız bir eğlence, boş ve abes olurdu. Oysa kâinatı yaratan bir oyuncu değildir. Allah’tan anlamsız bir iş beklenmez”

Ve Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve aralarında olanları boşuna yaratmadık. Bu, şu küfretmiş olan kişilerin zannıdır. Cehennem ateşinden dolayı vay şu küfretmiş olan kişilerin hâline! (Sad/27)

Ve Biz göğü,  yeri ve aralarındaki şeyleri, oyun oynayanlar olarak yaratmadık.
Eğer Biz bir eğlence edinmek isteseydik, elbette onu kendi katımızdan edinirdik; eğer biz yapanlar olsaydık. (Enbiya/16, 17)

Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine istiva eden, işi yönetip duran Allah’tır. Şefaatçi ancak O’nun izninden sonradır. İşte Bu, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O'na kulluk ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız?
Hepinizin dönüşü sadece O'nadır. Allah bunu hakk olarak vaat etmiştir. Şüphesiz O, halkı ilk baştan yaratır, sonra iman eden ve salihatı işleyen kimseleri kıst [nasipleri, hakları olan payları] ile karşılık vermek için geri döndürür. Şu küfretmiş olan kimseler, küfretmeleri nedeniyle, kaynar sudan bir içki ve acıklı azap kendileri için olanlardır.

(Yunus/3, 4)

Peki siz, Bizim sizi boş yere yarattığımızı ve şüphesiz sizin yalnızca bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?
İşte gerçek kral Allah, yüceler yücesidir. O’ndan başka ilâh diye bir şey yoktur. O, saygın Arş’ın Rabbidir. (Mü’minun/115, 116)

Sonunda Sûr’a üflendiği zaman da onların o gün aralarında soy yakınlığı yoktur. Onlar istekleşemezler de. (Mü’minun/101)

Ve bir sıcak dost bir sıcak dosta sormaz.
Birbirlerine gösterilmiş oldukları halde suçlu o günün azabından kurtulmak için oğullarını,  eşini ve kardeşini, kendisini barındıran, içinde yetiştiği tüm ailesini ve yeryüzünde bulunanların hepsini fidye vermek ister. Sonra kendini kurtarabilsin. (Meâric/10- 14) H.Yılmaz

Bu, onların "Doğru söylüyorsan bizim atalarımızı bir dirilt bakalım" şeklindeki isteklerine verilmiş bir cevaptır: "Ahiret bir oyun değil ki, ölümden sonraki hayata inanmayan her insan için kabirden bir ölü kaldırıp ayağa dikelim. Alemlerin Rabbi olan Allah bunun için bir vakit belirlemiştir. O vakit geldiğinde, tüm insanlar diriltilerek, Allah'ın huzurunda toplanacak ve yargılanarak haklarındaki son karar verilecektir. Sizler ister inanın ister inanmayın, verilecek olan o karar kesindir. Ancak inanırsanız, şimdiden o gün için hazırlanıp kurtulmanız mümkün olur. Yok inkar etmekte ısrar eder ve tüm hayatınız boyunca "Bu dünyanın sonunda iyi ya da kötü, yapılan hiçbir işe ceza veya mükafat verilmeyecektir" şeklinde sapık bir düşünceye bağlanırsanız, sonunda sizler hüsrana uğrarsınız." Mevdudi

Bu ayetlerde, kâinatın yaratılmasının nedeninin Fasl Günü”nü ihtar etmek olduğu hatırlatılmaktadır.

AYIRMA GÜNÜ [YEVMÜ'L-FASL]:

Fasl sözcüğü, fiil olarak “iki şey arasına mesafe koymak, bitişik hâle gelmiş iki ayrı şeyi birbirinden ayırmak” anlamlarına gelir. Bu sözcüğün “bir bütünü yarmak, ikiye ayırmak” demek olan “şakk” sözcüğü ile karıştırılmaması gerekir. Çünkü kıyâmet gününde bir bütün ikiye ayrılmayacak, zaten birbirinden ayrı olan şeylerin ayrımı yapılacaktır. Yani, o gün, hakk ile bâtıl, mümin ile kâfir birbirinden ayrılacaktır. Kıyâmet gününe Yevmü'l-Fasl [ayırt etme günü] denmesinin sebebi budur. Bazılarının, “karar günü”, “hüküm günü” olarak çevirdikleri bu ifadenin yorumsuz olarak sözcük anlamıyla çevrilmesi, bize göre en isabetli olanıdır.

Kıyamet günü yakınlarınız ve çocuklarınız size asla fayda vermezler. O [Allah], aranızı ayırır. Ve Allah yaptıklarınızı en iyi görendir. (Mümtehine/3)

Ve Saat’in dikildiği günde, işte o gün ayrılırlar. (Rum/14)

Kuşkusuz Ayırma günü,  kararlaştırılmış bir buluşma vakti olmuştur. (Nebe'/17)

“Fasl Günü” ile ilgili olarak daha önce Mürselat suresinin tahlilinde (Tebyinü’l-Kur’an; c: 2, s: 40–42) açıklama yapıldığından, detayın oradan okunmasını öneriyoruz.

Ayetteki “O gün Allah'ın merhamet ettiği kimseler hariç, hiçbir yakının, yakına hiçbir şeyce faydası olmaz. Onlar yardım da olunmazlar” ifadesinden anlaşılmaktadır ki, o gün kimseye bir başkasından yarar yoktur. Peygamberden bile... “Mevla [yakın]” sözcüklerinin kullanılmasının nedeni, ilk yardımlaşacak olanların ana-baba, evlatlar, kardeşler, yakın akrabalar ve arkadaşlar olmasındandır. Yakınlar yardımlaşamadıktan sonra, uzaklar, el olanlar zaten yardımlaşamazlar.

Ve hiçbir kimsenin başka bir kimseye herhangi bir şey için karşılık ödemediği, hiçbir kimseden şefaatin kabul edilmediği, kimseden fidyenin alınmadığı ve onların yardım olunmadığı günden sakının. (Bakara/48) H.Yılmaz

Bu cümlelerde Allah'ın yargılamasının nasıl olacağı belirtilmiştir: "Orada suçlulara hiç kimse yardım edemez. O gün tüm yetkiler asıl sahibinin elindedir ve O'nun kararlarına hiçkimse tesir edemez. Yine, O'nun verdiği kararları uygulamasına da hiçkimse mani olamaz. Ancak dilediğini affedip dilediğine ceza vermesi O'nun lütfuna bağlıdır. Fakat hiç kimseye zulmetmemesi O'nun şanındandır. Karar verdiğinde ise, kararını değiştirmeye kimse güç yetiremez." Bu açıklamalar yapıldıktan sonra kısa birkaç cümleyle, suçları ispat edilen mücrimlerin sonlarının, dünyada Allah'tan korkarak salih amel işleyen mü'minlerin ise mükafatlarının ne olacağı bildirilmiştir. Mevdudi

Esîm (lafzen, “günahkar kişi”) terimi, burada yeniden dirilmenin ve Allah'ın yargılamasının, başka bir deyişle, insanın yaratılışındaki bütün anlamın ve amacın bilinçli olarak inkarına işaret eden özel bir anlama sahiptir. M.Esed

. "Elmühli" kelimesine müfessirler, eritilmiş maden, irin, zift, yanmış yağ gibi muhtelif anlamlar vermişlerdir. Fakat "Muhl" ile "Zakkum"un aynı anlamda kullanıldığı bile söylenebilir. Nitekim "Zakkum", bizim Pakistan'da "Tor" diye isimlendirdiğimiz, dikenli ve tadı acı olan bir ağaçtır. Mevdudi

Hamîm'in bu mecazî anlamı için bkz. sure 6, not 62. M.Esed

Lafzen, “zaten sen, ... idin” -ölümden sonra hayatın devamına ve bu sebeple insanın Allah'a karşı nihaî sorumluluğuna inançsızlıktan doğan kibirlenme günahına bir işaret. (Karş. 96:6-7 -“şüphe yok ki insan ne zaman kendisini yeterli görse fütursuzca azar”- ve ilgili not 4.) M.Esed

Bu ayetlerde “Fasl Günü”nden bir sahne, müşriklerin duçar oldukları durum ortaya konulmuştur. Müşriklere erimiş madene benzeyen Zakkum ağacından yedirilecektir. O, karınlarında kızgın sıvı gibi kaynayıp duracaktır. Onlar yakalanıp cehennemin ortasına atılacaklar ve üzerlerine de kaynar su dökülecektir. Onlara bir de Tat bakalım! Şüphesiz sen çok güçlü ve çok üstün biri idin! Şüphesiz işte bu, sizin kendisine kuşku duyup durduğunuz şeydir” denilerek hakaret edilecektir.
Benzer cehennem sahneleri, uyarı amaçlı olarak Kur’an’ın başka ayetlerinde de verilmiştir:

Şu ikisi, Rableri hakkında tartışmaya girmiş iki hasımdır. Artık küfretmiş kimseler; kendileri için ateşten elbiseler biçilmiştir. Başlarının üstünden kaynar su dökülür. Bununla karınlarındaki şeyler ve derileri eritilir. (Hacc/19, 20)

O gün onlar cehennem ateşine itildikçe itilirler. -İşte bu,  yalanlayıp durduğunuz ateştir! Peki, bu da mı bir sihir? Yoksa siz görmüyor musunuz? Yaslanın oraya! İster sabredin ister sabretmeyin artık sizin için birdir. Siz sadece yaptıklarınızın karşılığını alacaksınız!- (Tur/13-16)

43- 46. ayetlerde geçen “zakkum ağacı” ile ilgili detay daha evvel Vakıa suresinde verilmişti. (Tebyinü’l Kur’an; c. 3,  s. 669) Ancak kısaca hatırlatmanın yararlı olacağı kanaatindeyiz:
Zakkum, Arap Yarımadasının Kızıldeniz tarafındaki Tihame bölgesinde yetişen bir bitki türüdür. Kendiliğinden yetişen, kışın yapraklarını dökmeyen bodur bir ağaçtır. Renkli ve alımlı çiçekleri olan bazı türleri süs bitkisi olarak da yetiştirilmektedir. Zakkum ağacı zehirli bir özsu içerir. Kötü kokulu ve tadı çok acı olan bu özsu, insan bedenine haricen [meselâ ağacın dallarının koparılması sırasında] bulaşması hâlinde bile bir çeşit deri hastalığına yol açmaktadır.

Şüphesiz zakkum ağacı, günahkârların yiyeceğidir. O, kızgın bir sıvının kaynaması gibi karınlarda kaynar. (Duhan/43–46) H.Yılmaz

. "Emin makam" ile hiçbir korku duyulmayan, tehlike ve endişe hissedilmeyen, zahmet bile çekilmeyen bir yer kastedilmektedir. Nitekim Rasulullah bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Cennet ehline denilecek ki, sizler burada hiç hasta olmayacak, daima sıhhatli kalacaksınız. Ölüm de yok, ebedi yaşayacaksınız. Sıkıntı duymayacak, hep huzur içinde olacaksınız. Yaşlanmayacak, hep genç kalacaksınız." (Müslim; Ebu Hureyre, Ebu Said b. Hudri'den nakletmiştir.) Mevdudi

Hûrin ‘înin deyiminin “güzel gözlü saf ve temiz eşler” olarak çevrilmesi konusunda bkz. sure 56, not 8 ve 13. Zevc teriminin (lafzen “bir çift” yahut -metindeki bağlama göre- “çiftlerin biri”) zevvece geçişli fiilinde olduğu gibi (“çift kıldı” veya “bir kişiyi başka bir kişi ile birleştirdi”) her iki cinsi de kapsadığına dikkat edilmelidir.

Hur ismi-ki ben onu saf ve temiz eşler olarak çevirdim- hem müzekker (erkek) hemde müennes (dişi) in çoğuludur.Bu her iki terim de, havar sayesinde ayırd edilen bir kişiyi tanımlar. Havar, göz küresininin yoğun beyazlığı ile irisin parlayan siyahlığının kontrastını gösterir.(kamus) 56/8 M.Esed

"Hurin Îynin" ifadesinde geçen "HUR" kelimesi Hevra'nın çoğuludur. Hevra ise beyaz kadınlar için kullanılır. "İyn" ise "ayn" kelimesinin çoğuludur. Bu kelime ise iri gözlü kadınlara atfen kullanılır. Bkz. Saffat an: 26-29. Mevdudi

"Aminîn" kelimesi ile cennet ehlinin, cennette arzu ettiği herhangi bir şeyi hizmetçilerden çekinmeden isteyebileceğine ve istediklerinin de hemen kendilerine verileceğine işaret edilmektedir. Öyle ki, kişi, dünyadayken, değil bir otelde, kendi evinde bile o kadar rahat bir şekilde arzu ettiği şeyi isteyemez.
Cennette ise mü'minler hiç düşünmeden arzu ettikleri herşeyi isteyebileceklerdir. Ayrıca orada hiçbir şeyin eksikliğini de hissetmeyeceklerdir. Çünkü cennette mal Allah'ındır ve kullarının onu dilediğince kullanma izni vardır. Allah'ın hazineleri tükenmeyeceği için bir sınır da konulmamıştır. Mevdudi

Lafzen, “birinci [yani, önceki] ölümden başka” [yahut onun “ötesinde”] (karş. 37:58-59). M.Esed

Bu ayette iki husus dikkate değerdir. Birincisi, cennetin nimetleri sayıldıktan sonra cehennem azabından kurtuluşun ayrıca zikredilmiş olmasıdır. Oysa cennete girmek, zaten kendi başına cehennem azabından kurtulmak demektir. Ancak burada cehennem azabından kurtuluşun ayrıca zikredilmesinin nedeni, Allah'ın, kullarına kendisine itaat etmekle ne kadar büyük bir felaketten kurtulduklarını ve cennetin nimetlerine kavuştuklarını hatırlatmak istemesidir. İkincisi, Allah'ın, insanları, cehennem azabından kurtulmalarının ve cennetin nimetlerine kavuşmalarının sadece kendi gayretleriyle olmadığı, bilakis kendisinin bir lütfu olduğuna işaret ederek ikaz etmesidir. Bu ikazın yapılmasıyla birlikte, Allah'ın fazl ve lütfu olmaksızın bu saadetin elde edilemeyeceği vurgulanmaktadır. Yani, cennet insanların salih amellerinin bir sonucudur, ancak salih ameller de Allah'ın yardımıyla insanlara nasip olur. Ayrıca insanoğlu ne kadar salih amel işlerse işlesin mükemmeliyete erişemez ve mutlaka bir eksik tarafı vardır. O kulun eksikliklerine göz yumması ve gayretlerini değerlendirerek mükafatlandırması Allah'ın bir lütfudur. Şayet Allah, inceden inceye kullarını hesaba çekecek olsa, cennete girecek hiçkimse bulunamaz. Aynı hususu Hz. Peygamber (s.a.) bir hadisinde şöyle açıklamıştır: "Salih amellerde bulunun ve gücünüzün yettiğince dürüst olmaya çalışın. Fakat şunu da bilin ki, hiçkimse sırf salih amellerinin yardımıyla cennete giremez. "Ya Rasulallah! Senin için de geçerli mi bu? diye soruldu. O da "Evet" diye cevap verdi. "Ben de sadece kendi amellerimin yardımıyla cennete giremem. Ancak Rabbimin lütfu müstesna. İşte o zaman cennete girebilirim." Mevdudi

Yani onlara, kendilerine faydası olan rehberliği sunmak suretiyle: böylece, nihaî mutluluğa ulaşmak, Allah ile insan arasındaki ilişkinin ve insanın Allah ile birlikteliğinin bir sonucudur. M.Esed

Günahkârların “Fasl Günü”nde karşılaşacakları muamele ortaya konduktan sonra, bu ayet grubunda da o gün muttakilerin nasıl bir hayata layık görülecekleri anlatılmaktadır. Her iki grubun karşılaşacağı farklı muameleler kıyaslandığında, müminler ile müşriklere layık görülen ahiret yaşamının birbirinden ne kadar farklı olacağı açıkça görülmektedir. Biri alabildiğine yeis ve mutsuzluk, diğeri ise alabildiğine sevinç ve mutluluk içeren bu akıbet tasvirleri, bir yandan müşriklere korku vermek, diğer yandan da müminleri özendirmek amacını gütmektedir.

Ayette geçenhurin ıyn [iri siyah gözlüler] ifadesini daha evvel Vakıa suresinde tahlil etmiştik. Buna göre, “Hur”sözcüğü “parlak siyah göz”,“Iyn”sözcüğü ise “karası çok, geniş gözlüler anlamındadır.
Hûr” ve “ıyn” sözcüklerinin ikisini birden kullanarak ifade edilen gözler, Arapların çok beğendiği göz tipidir ve hem kadının hem de erkeğin güzelliğini anlatmak için kullanılır.
“Hur” ve “ıyn” sözcükleri birlikte “Hûrun ıynün” gibi kullanıldığında, anlam da “iri, parlak, geniş gözlüler” demek olur. Bu özellik, ayetlerde cennette verilen eşleri nitelediğinden, “iri parlak gözlü eşler” anlamı kazanır. Bu sebeple, pek çok meal ve tefsirde geçen “iri parlak gözlü huriler” ifadesi yanlış bir çeviridir. Çünkü “parlak gözlüler” denince “hur” sözcüğünün lâfızdan yok edilmesi gerekmektedir. Bize göre “huri” sözcüğüyle ilgili bugünkü yanlış inanç da, sıfatların kişileştirildiği bu yanlış çeviriden kaynaklanmaktadır. Bu yanlış çevirinin dayandığı yanlış anlayış ise “hur” ve “ıyn” sözcüklerinin dişi olarak algılanmasıdır ki, eldeki bilgi ve belgelere göre bu algılama hatası ilk olarak Hasan Basrî ile başlamış, arkadan da yüzlerce yalan ve tutarsız rivayetle desteklenmiştir.

Hûrun ıyn” ifadesinin geçtiği bazı ayetler de şunlardır:

(Onlar) yaptıklarına karşılık olarak; mücevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler. Karşılıklı onların üzerinde yaslanırlar. Üzerlerinde [çevrelerinde], kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler, kadehler -ki ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir- beğendiklerinden meyveler, canlarının çektiğinden kuş eti ile; süreklileştirilmiş [hep aynı bırakılmış]  çocuklar, saklı inciler gibi iri gözlüler dolaşırlar. Orada lağv [boş söz, saçmalama] ve günaha sokan işitmezler. Sadece söz olarak: “selâm!”, “selâm!”  (Vakıa/15- 26)

Şüphesiz, ebrar/ iyiler/ yardımseverler, kâfur katılmış bir tastan içerler. Fışkırtıldıkça fışkırtılacak bir pınardan ki, ondan, verdikleri sözleri yerine getiren ve kötülüğü yayılan bir günden korkan ve  “Biz sizi, ancak Allah yüzü [Allah rızası] için doyuruyoruz ve sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz; evet, biz asık suratlı ve çatık kaşlı bir günde, Rabbimizden korkarız” diyerek Allah sevgisi için, yiyeceği yoksula ve öksüze ve tutsağa veren Allah’ın kulları içerler. Allah da, bu yüzden onları o günün kötülüğünden korur; onlara aydınlık ve sevinç rastlayacak, sabretmelerine karşılık onlara Cennet’i ve ipekleri verecek; orada tahtlara kurulmuş olarak kalacaklar; orada bir güneş de, dondurucu bir soğuk da görmeyecekler ve bahçenin gölgeleri onların üzerlerine sarkacak ve onların koparılması son derece kolaylaştırılacak. Ve aralarında gümüş bir kap ve billûr kâseler dolaştırılacak, Kendilerinin ayarladığı billûrları gümüştendir. Ve orada, onlara karışımı zencefil olan bir tastan sulanırlar. Orada Selsebil denilen bir pınardan... Ve aralarında büyümez, yaşlanmaz çocuklar dolaşır; onları gördüğünde, saçılmış birer inci sanacaksın!  Orayı gördüğünde, mutluluk ve büyük bir krallık [mülk ve yönetim] göreceksin; üzerlerinde ince, yeşil ipekli, parlak atlastan giysiler olacak; gümüş bileziklerle süslenmiş olacaklar; Rableri onlara tertemiz bir içecek içirecek. Şüphesiz ki, bu, sizin için karşılıktır. Çalışmalarınız da meşkûrdur [karşılık ödenecek niteliktedir]. (İnsan/5- 22)
Hûrun ıyn” ifadesi daha evvel Vakıa suresinde ele alındığından, (Tebyinü’l-Kur’an; c: 3, s: 656-661) detayın oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

Surenin bu son paragrafında konu yine Kur’an’a getirilmiş ve öğüt alabilsinler diye dinleyenler için kolaylaştırıldığı hatırlatılmıştır.

Benzer bir ayet daha evvel Kamer suresinde de geçmiş ve aynı surede tam dört kez tekrar edilmişti:

And olsun, Biz Kur’ân'ı düşünme/öğüt için kolaylaştırdık/hazırladık. O hâlde var mı ibret alıp düşünen? (Kamer/17, 22, 32, 40) H.Yılmaz

Yani, onu ister bilsinler ister bilmesinler, Allah'ın iradesi yerine gelecektir. M.Esed

Tüm bu açıklamalardan sonra Rabbimiz, Elçisine “Artık sen gözetle! Şüphesiz onlar gözetleyenlerdirler” buyurmuştur. Ayetin mesajı Sen Rabbinden gelecek zaferi bekle! Onlar da kendi kuruntulan ile senin kahrolmanı gözetlemektedirler. Allah senin ile on­lar arasında hüküm verinceye kadar bekle! Çünkü onlar da senin başına ge­lecek kötü musibetleri gözetlemektedirler” şeklinde açıklanabilir.
Aslında bu ifadelerle Resulullah’a güvence verilmektedir. Zira daha evvel kendisine güvence verilmişti:

Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şahitlerin kalktığı [şahitlik edecekleri] günde [kıyamette] kesinlikle yardım ederiz.
O gün zalimlere özür dilemeleri fayda vermez. Ve onlara lanet vardır,  yurdun en kötüsü de onlar içindir. (Mü’min/51, 52)

Allah: ”Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz”  yazmıştır. Şüphesiz Allah Kaviyy’dir, Aziz’dir. (Mücadile/21):
Ey iman etmiş kimseler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz O’da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit tutar. (Muhammed/7)

O, kendi imanları ile birlikte, imanca fazlalaşsınlar diye müminlerin kalplerine sekine [güven- moral- mutluluk] indirendir. Göklerin ve yerin orduları da yalnızca Allah'ındır. Ve Allah, en iyi bilendir, en iyi yasa koyandır. (Fetih/4)

Ve gevşemeyin, üzülmeyin! Ve eğer inananlar iseniz, en üstün olan sizsiniz. (Al-i Imran/139)

Ve ant olsun ki gönderilen kullarımız [elçilerimiz] hakkında bizim sözümüz geçmiştir: “Şüphesiz onlar, kesinlikle galip olanların ta kendisidir. Şüphesiz Bizim ordularımız kesinlikle galip gelenlerin ta kendisidir.” (Saffat/171- 173)

Meleklerin gelmesinden yahut Rabbinin gelmesinden, ya da Rabbinin bazı âyetlerinin gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar? Rabbinin ayetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: “Bekleyiniz; şüphesiz biz de bekleyicileriz.” (En’am/158)
(Hûd) dedi ki: “Artık size Rabbinizden bir azap ve bir hışım inmiştir. Hakklarında Allah'ın hiç bir delil indirmediği, sadece sizin ve atalarınızın taktığı isimler hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle birlikte bekleyenlerdenim!” A’raf; 71:

Artık sen onlardan mesafelen ve gözetle. Şüphesiz onlar gözetleyenlerdir. (Secde/30)

Artık onlar, sadece kendilerinden önce gelmiş geçmiş olanların uğradıkları günlerin aynısını mı bekliyorlar? De ki: “Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” (Yunus/102) H.Yılmaz