(Muhammed - 32.Ayet)

<< Geniş Meal

Câsiye

Bundan evvel inmiş olan Duhan suresi gibi, bu sure de حHa” ve “م Mim” kesik harfleriyle başlamıştır.
Geçmişte “Ha, Mim” kesik harfleri ile ilgili olarak bir takım yakıştırmalar yapıldığını Duhan/1’in tahlilinde dile getirmiş, bu yakıştırmalarla ilgili detaya Gafir/1’in tahlilinde yer verildiğini dipnot olarak belirtmiştik. Bu nedenle detayın oradan okunmasını öneriyoruz. H.Yılmaz

1. Surenin bu kısa girişi, okuyucuya iki önemli hususu hatırlatır:
1) Bu kitab, asla Muhammed'in uydurduğu bir kitab değildir. Bu, bizzat Allah tarafından indirilmiştir.
2) Bu mesajı Aziz ve Hakim olan Allah indirmektedir. O Aziz ve Hakimdir. Dolayısıyla hiçkimse boşuna O'na karşı koymaya cüret etmesin. O'na karşı gelen, O'nun cezasından asla kaçamaz ve kurtulamaz. Hikmet sahibi olan Allah'ın hiçbir talimatının yanlış olma ihtimali bulunmadığı için, tereddütsüz O'nun her emrine uymak gerekir. Bilinmelidir ki O'nun yol göstericiliğinde yürüyen kimseye zarar gelmez. Mevdudi

Mukatta’ [kesik] harflerle başlayan diğer sureler gibi, bu sure de Kur’an’a dikkat çekerek başlamaktadır. Ayette Kur’an’ın arkasındaki gücün mutlak galip olan, kesinlikle yenilmeyen ve yasalar koyan, her yaptığını sağlam yapan Allah olduğu vurgulanarak Kur’an’ı Peygamber’in uydurmadığı, dolayısıyla Allah’a boyun eğmekten ve O’nun koyduğu ilkelere uymaktan başka bir yol olmadığı mesajı verilmektedir.

Onlar bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları çok kuvvetli ve kudretli birinin yakalayışla yakalayıverdik. (Kamer/42) M.Esed

Karş 2:164, ki orada âyât terimini aynı şekilde çevirdim; çünkü bu bilinçli yaratıcı Gücün görünür işaretleri insan için manevî mesajlar taşır M.Esed

Böyle bir girişin yapılmasından, bu kitabın arka planında Mekke'lilerin Rasulullah'a (s.a) yönelttikleri itirazların bulunduğunu anlıyoruz. Onlar Hz. Peygamber'e, (s.a.) "Senin söylediklerin, bizim bugüne kadar inandığımız tüm düşünceleri reddeden büyük bir iddia iken nasıl sadece senin dediklerine inanabilir ve onları doğru kabul edebiliriz?" demişlerdir. Bu sözlerine şöyle cevap verilmiştir "Sizler tevhidin gerekliliğine inandıktan sonra, bile bile onu inkar ediyorsunuz. Oysa kainat içerisindeki bunca işaret onun gerçekliğini ispat etmektedir. Biraz dikkat edecek olursanız, bizzat kendi varlığınızın ve kainat içerisindeki yayılmış ayetlerin, bu kainatın Haliki, Rabbi, Hakimi ve Müdebbiri'nin tek olan Allah olduğunu açıkça gösterdiğini müşahede edersiniz." Ancak burada, yerdeki ve gökteki işaretlerin neler olduğu açıklanmamıştır. Çünkü asıl münakaşa konusu, kafirlerin Allah'ın dışında birtakım ilahları ma'bud edinmekte ısrar etmeleridir. Oysa Kur'an, Allah'ın tek yaratıcı olduğunu ve hiçbir ortağı bulunmadığını beyan ediyordu. Bu ayetlerin mahal itibariyle, tevhidin hak oluşunu ve şirkin ise batıllığını gösterdiği anlaşılmaktadır. Nitekim daha sonra bu ayetlerin iman edenlere hitap ettiği vurgulanmıştır. Yani bu ayetlerden (işaretlerden) doğru sonuçları ancak iman eden kimseler çıkarabilir. Gafil olanlar ve inatçılar ise, bu işaretlere sadece hayvanlar gibi bakarlar, fakat ne ders alırlar ne de düşünürler. Dolayısıyla bu ayetler onlar için bir anlam taşımazlar. Tıpkı âmâ olan bir kimsenin, çiçek bahçesindeki renklere ve güzelliğe bir anlam veremediği gibi. Mevdudi

Karş 7:185 ve ilgili not 151. İnsan ve hayvan bedenlerinin karmaşık yapısı ve bütün canlı varlıkların sahip olduğu savunma içgüdüleri, bütün bunların “tesadüfî” olarak geliştiğini varsaymayı imkansız kılmaktadır; ve eğer bu gelişmenin altında bir yaratıcı maksadın yattığını varsayarsak -ki varsaymalıyız- bunların, bütün tabii fenomenleri “bir anlam ve amaç üzere” yaratan (bkz. 10:5, not 11) bilinçli bir Gücün iradesi ile meydana geldiği sonucuna varırız. M.Esed

Yani, ancak önceden inkar etmeye karar vermiş olanların dışındaki kimselerin kalpleri iman etmeye müsaittir. Onlar kendi doğumları, vücud yapıları, kainattaki çeşitli sayıdaki canlılar üzerinde tefekkür ederler ve tüm bunların yaratıcısının bir olan Allah olduğu, O'nun yaratma işinde bir ortağı bulunmadığı konusunda kalplerinde hiçbir kuşkuya yer kalmaz. İzah için bkz. En'am an: 25-27, Nahl an: 7-9, Hac an: 5-9, Mü'minun an: 12-13, Furkan an: 69, Şuara an: 57-58, Neml an: 80, Rum an: 25-37, 79, Secde an: 14-18, Yasin: 71-73, Zümer: 6, Mü'min an: 97-98. Mevdudi

Yani, yağmurda, Kur’an'ın yağmura sıkça atfettiği maddî ve ruhî rahmet anlamında. M.Esed

Bu ayet grubunda ise evrendeki ayetlere değinilerek müminler evreni ileri derecede incelemeye ve elde edecekleri bulgular hakkında tefekkür etmeye yönlendirilmektedir. İnsanlar evrendeki bu ayetleri inceleyip iyice tefekkür ettikleri takdirde bunları yapan irade ve gücün Allah olduğunu bulacaklardır.
Rabbimizin evrenin incelenmesine yönelik emirleri birçok ayette yer almıştır:

Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar şeylerle denizde akıp giden gemide, Allah’ın semadan bir su indirip de onunla yeri ölümünden sonra diriltmesi ve onda, her dabbeden [deprenen canlılardan] yaymasında, rüzgârları evirip çevirmesinde, gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta şüphesiz akıllarını çalıştıran bir kavim için elbette ayetler vardır. (Bakara/164)
Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır. (Al-i Imran/190)

O [Allah], gökleri dayanak olmadan yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Yeryüzünde de, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve oralarda her dâbbehden [canlıdan] türetip yayıverdi. Ve Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her kerim çiftten bitki bitirdik.
İşte bu, Allah'ın yaratmasıdır. Haydi, gösterin Bana O'nun astlarından olan kimseler ne yaratmıştır? Aslında o zalimler, apaçık bir sapıklık içindedirler. (Lokman/10- 11)

Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı kılan [var eden] Allah'a mahsustur. Sonra da şu küfretmiş kişiler Rablerine eşit/denk tutuyorlar. (En’am/1)

Ve onlar göklerin ve yerin hükümdarlığına, Allah'ın yaratmış olduğu herhangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olması ihtimaline hiç bakmadılar mı? Artık bundan sonra başka hangi söze inanacaklar? (A’raf/185)

Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş üzerine istiva eden, işi yönetip duran Allah’tır. Şefaatçi ancak O’nun izninden sonradır. İşte Bu, Rabbiniz Allah’tır. O hâlde O'na kulluk ediniz! Hâlâ düşünüp ibret almaz mısınız?

Hepinizin dönüşü sadece O'nadır. Allah bunu hakk olarak vaat etmiştir. Şüphesiz O, halkı ilk baştan yaratır, sonra iman eden ve salihatı işleyen kimseleri kıst [nasipleri, hakları olan payları] ile karşılık vermek için geri döndürür. Şu küfretmiş olan kimseler, küfretmeleri nedeniyle, kaynar sudan bir içki ve acıklı azap kendileri için olanlardır.
O, Güneş’i bir aydınlık, Ay’ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye, Ay’a menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için ayetleri detaylandırır. 
Şüphesiz gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve Allah'ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde ittika eden bir kavim için nice deliller vardır. (Yunus/3- 6)

3. ayetin başında “... müminler için ayetler vardır” denilirken, sonunda “... aklını kullanan bir kavim [herkes] için ayetler vardır” denilmiştir. Bilindiği gibi, aslında her akıllı insan için ayetler vardır. Nitekim bir ayette şöyle buyrulmuştur:

Ramazan ayı ki, Kur’an, bir kılavuz olarak ve furkandan, yol göstermeden açık açık açıklamalar olarak kendisinde indirilmiştir. Bu nedenle sizden her kim bu aya şahit olursa hemen onda oruç tutsun. Kim de hasta veya yolculukta ise diğer günlerden sayısıncadır. Allah, sayıyı tamamlamanız, size yol gösterdiğinden dolayı Allah’ı büyüklemeniz ve şükretmeniz için size kolaylık diler, size zorluk dilemez. (Bakara/185)
Ayetin başında “... müminler için ayetler vardır” denilmesinin sebebi, ayetlerden kafirlerin değil de müminlerin istifâde etmeleridir.
Bunun bir benzerini Bakara suresinin girişinde görmekteyiz:

İşte bu kitap; kendisinde kuşku yoktur, gaybde iman eden, salâtı ikame eden, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak eden, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden müttakiler -ki bunlar, ahirete de kesinlikle inanırlar- için bir kılavuzdur. (Bakara/2- 4)

Görüldüğü gibi, Kur’an’dan sadece muttakilerin istifade etmeleri nedeniyle Bakara/2- 4’te de “... muttakiler için kılavuzdur” denilmiştir. H.Yılmaz

Lafzen, “Allah'tan ve O'nun mesajlarından sonra hangi haberlere”. M.Esed

Geçmişin ve geleceğin bilgisine sahip Yüce Allah, ortak koşuculara; "Allahın ve ayetlerinden başka hangi "Hadise inanıyorlar?" diye sorduktan sonra, 7 ve 8 ayetlerde "Allajın ayetlerini yok sayıp, yalan yere rivayetler uyduranların vay haline! buyurması, Kuranı tek başına yeterli görmeyenlere, sanki güncel bir cevaptır. (bak. Enam suresi 112, 113, 114 Yusuf suresi 111 Nisa suresi 87  Araf suresi 185 ayetleri inceleyiniz.) M.sağ

Yani, tevhid hakkındaki delilleri bizzat Allah Teâlâ'nın kendisi ileri sürüyor olmasına rağmen, yine de iman etmiyorlar. Bundan sonra onları hiç kimse doğru yola iletemez. Bu, Allah'ın kesin ve son sözüdür. Yine de inanmaz olurlarsa, Kur'an'da beyan edilen hakikatler değişmez. Mevdudi

Bu ayette, 3- 5. ayetlerde vurgusu yapılan ayetlere dikkat çekilerek bunca ayete rağmen bunu inkâr ettiklerine, bunları dikkate almadıklarına göre bu müşrikler “artık hangi söze, hangi olguya inanacaklar?” denilmektedir. Bir bakıma “Kim bu ayetlerden istifade etmezse, artık bundan sonra onun istifade edebileceği hiçbir şey yoktur, bundan sonra onları hiç kimse doğru yola iletemez” mesajı verilmektedir.
Bu ayetin bir benzeri Mürselat suresinin son ayeti idi.

Artık bundan [Kur’ân'dan] sonra hangi söze inanacaklar? (Mürselat/50)

Küfürden vazgeçmeleri için birçok kez değişik azaplarla tehdit edilmiş olan kâfirler kanıtlar gösterilerek tefekküre davet edilmiş, hakk dine sımsıkı sarılmaya teşvik edilmiştir. Her iki ayet de, bu kadar tehdide ve teşvike rağmen hâlâ küfürlerini sürdüren kâfirlerin bu hâllerine şaşırılması gerektiğini vurgulayan bir teaccüp [hayret] ifadesi içermektedir: “Artık bundan [Kur’ân'dan] sonra hangi söze inanacaklar?

Eğer Biz bu Kur’ân'ı bir dağa indirseydik, Allah'ın haşyetinden onu baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Ve Biz bu misalleri tefekkür ederler diye insanlara veriyoruz. (Haşr/21)

Yalçın kayaları sarsan, sıra dağları depreme tutulmuş gibi sallayan Kur’ân'a inanmayan kimse artık hiçbir söze inanmaz. İnsana hakk ve bâtıl arasındaki farkı anlatan Kur’ân'ın inmesi gerçekten de en büyük olaydır. Kur’ân'ı tanıdığı hâlde iman etmeyen bir kişiye başka hangi şey doğru yolu gösterebilir?

Ve işte böylece sana Kitab'ı indirdik. Onun için, kendilerine kitap verdiklerimiz ona inanırlar. Bunlardan [Yahudi olmayan Araplardan] da ona inanan kişiler vardır. Âyetlerimizi ancak ve ancak kâfirler bile bile reddederler. Ve sen bundan önce, bir kitaptan okur değildin. Onu sağ elinle yazmazdın da. Öyle olsaydı, bâtıla uyanlar kuşku duyarlardı. Bilakis o [Kur’ân], kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde [yer eden] apaçık âyetlerdir. Âyetlerimizi ancak ve ancak zâlimler bile bile reddederler. Ve, “Ona Rabbinden mucizeler indirilmeli değil miydi?” derler. [Cevaben] de ki: “Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben ise ancak apaçık bir uyarıcıyım.” Bizim sana indirdiğimiz onlara okunmakta olan kitap, kendilerine yetmedi mi? İşte bunda inanacak bir kavim/toplum için elbette bir rahmet ve öğüt vardır. (Ankebût/47-51) H.Yılmaz

Lafzen, “yalancı” -ve özellikle, “ısrarlı/müzmin yalancı”- anlamına gelen effâk terimi, burada “kendi kendine yalan söyleyen” kişiyi ifade eder; çünkü o me’fûk'tur, yani “aklı ve muhakemesi doğru yönden sapmıştır” (Cevherî). M.Esed

 

Diğer bir ifadeyle, bu iki tip insan arasında oldukça büyük bir fark vardır. Birincisi, Allah'ın ayetlerini açık bir kalple dinler ve onlar üzerinde tefekkür eder. Böyle bir insanın hâlâ iman etmemiş olması, kalbinin daha mutmain olmadığını gösterir. Dolayısıyla başka bir zaman, başka bir ayeti işittiğinde, kalbinin mutmain olması mümkündür. Ancak ikincisi, önceden iman etmemeye karar vermiştir ve kalbi kapalıdır. Böyle insanlar şu üç nedenden dolayı iman etmezler: 1) Onlar yalancıdırlar, doğruluğa ve gerçeğe yanaşmak istemezler. 2) Kötü amellerin sahibidirler. Kendilerini kötü amellerinden alıkoyacak diye hiçbir yüksek ahlaki kuralı kabul etmezler. 3) Kibirli ve kendilerini beğenmişlerdir. Herşeyi kendilerinin bildiğini zannettikleri için, Allah'ın ayetleri onlara okunduğunda üzerlerinde hiç düşünmezler. Bu yüzden ayetleri dinleyip dinlememeleri arasında bir fark yoktur. Mevdudi

Yani, onlar Allah'ın ayetleriyle alay ederler. Sözgelimi Kur'an'ın bir ayetini işittiklerinde, onda bir yanlış taraf ararlar ve ayeti siyak ve sibakından çıkararak yorumlarlar ve onu alay konusu yaparlar. Mevdudi

Yani, ister sahte kişilikler, isterse tutarsız ve geçersiz değerler şeklinde olsun, kendi hayatları üzerinde tanrısal güce benzer bir güç izafe ettikleri her şey: zenginlik/servet, güç, sosyal statü, vb. M.Esed

"min verâîhim cehennem" ifadesindeki "vera" lugatta, "Önde veya arkada olsun, gözden gizli bir şey" için kullanılır. Dolayısıyla "Onların arkasında cehennem vardır" şeklinde bir anlam verilebilmesi mümkündür.
Eğer birinci anlamda kabul edilecek olursa, "Onlar ahiretten habersiz kendi şerleriyle meşguldürler, oysa cehennemin arkalarında olduğunun farkında bile değillerdir." şeklinde anlaşılır. Fakat ikinci anlam kabul edilirse, bu sefer, "Onlar hiç düşünmeden gidiyorlar, oysa cehennemin önlerinde bulunduğunu ve onun içine düşeceklerini biliyorlar" şeklinde anlaşılır.
"Veli" kelimesi, burada iki anlamda kullanılmıştır. Birincisi, müşriklerin ölü olan tanrılarıdır. Müşrikler, onların öbür dünyada kendilerini azabtan kurtaracaklarına inanırlar. İkincisi, insanların Allah'a aldırmaksızın itaat ettikleri liderler, yöneticiler, hükümdarlardır. Bu ayet, müşriklere, veli edindikleri her iki grubun da kendilerine hiçbir şekilde yardım edemeyeceklerini haber vermektedir. Mevdudi

Müşriklerin akılsız davranışları; vahye kulak tıkayışları, ayetlerden öğrendikleri ile alay edişleri kınandıktan sonra, bu ayet gurubunda da tehdit içeren bir üslupla körlükleri, duyarsızlıkları dile getirilmiştir: “Artık sen ona, can yakıcı bir azabı müjdele! İşte onlar için horlayıcı bir azap; ötelerinde cehennem vardır. Kazandıkları şeyler ve Allah'ın astlarından edindikleri veliler, kendilerine hiçbir şeyce faydalı olmaz. Ve onlar için büyük bir azap vardır.” H.Yılmaz

Lafzen, “ve” yahut “ama”. - Min ricsin ifadesinin bu çevirisinin bir açıklaması için bkz. 34:5, not 4. M.Esed

Bu ayette, akletmeleri için yapılan bütün uyarıların aslında onlar için bir kılavuz olduğu, isterlerse bu uyarıları dikkate alarak doğru yolu bulabilecekleri açıklanmaktadır. Daha sonra da “Rablerinin âyetlerini inkâr edenler de, onlar için en pisinden acıklı bir azap vardır” buyrularak akılsızlık edenlere bir uyarı daha yapılmıştır. “En pisinden acıklı azap”ın ne olduğunu şu ayette görebiliriz.

Ardından cehennem vardır. Ve kendisine irinli sudan içirilecektir. (İbrahim/16) H.Yılmaz

İzah için bkz. İsra an: 83, Rum an: 65, Lokman an: 65, Mü'min an: 110, Şura an: 54.
Yani deniz vasıtasıyla ticaret yapar, balık avlar, gemicilik ve diğer helal yollarla rızkınızı elde edersiniz. Mevdudi

Yani, bütün canlı varlıklar arasından yalnız insana yaratıcı akıl/zeka vererek ve böylece, kendisini çevreleyen ve kendi içinde bulunan tabiatı bilinçli şekilde kullanma yeteneği ile donatarak. M.Esed

İzah için bkz. İbrahim an: 44, Lokman an: 35.
Bu cümle iki anlama gelir. Birincisi, "Allah'ın ihsanı, dünyadaki hükümdarların, halktan alarak dilediklerine ihsan etmesi gibi değildir. Kainattaki herşey, zaten O'nundur ve yine yaratan O olduğu için, O'nun ihsanı insanlarınkine benzemez." İkincisi, "Tüm nimetlerin yaratıcısı Allah'tır, ve O'nun bir ortağı yoktur. Çeşit çeşit nimetleri insanların hizmetine veren sadece O'dur ve hiçkimsenin O'nun bu ihsanında bir payı yoktur."
Yani, bunların hepsini de insanlar için Allah yaratmış ve yararlansınlar diye onların hizmetine vermiştir. Bu hakikat tüm yeryüzünü ve gökyüzünü, kainattaki herşeyi Allah'ın yarattığına, onların yegane sahibinin Allah olduğuna ve bunların O'nun kanununa tabi olduğuna açık bir işarettir. Yüce hikmetiyle kainattaki herşeyi, insanların ilerlemeleri, rızıklarını temin etmeleri ve medeniyetler kurmaları için kendilerine yardımcı olsunlar diye yaratmıştır. Dolayısıyla O'ndan başka hiçkimse ibadete layık değildir. Zira hiçkimsenin bunca varlığı ve gücü insanların hizmetine vermesinde, Allah'a bir yardımı olmamıştır. Mevdudi

Bu ayetlerde Rabbimiz gemilerin (ticaret, seyahat, avcılık gibi işler için) denizde yüzmesine, canlı-cansız tüm varlıkların insanın hizmetine verilmesine, varlıklara tasarruf edebilmesi için insanın akıl, idrak gibi yetilerle donatılmasına dikkat çekerek kendi Zat’ını tanıtmakta, bu evrensel ayetleri [yasaları] ancak tefekkür eden toplumların doğru değerlendirebileceği mesajını vermektedir.
İnsanın kerim [saygın] kılınışı hakkında Kur’an’da pek çok ayet vardır:

Ve ant olsun ki Biz, insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık ve karada, denizde taşıtlara yükledik ve temiz-hoş yiyeceklerden onları rızklandırdık. Ve onları yarattıklarımızın birçoğundan oldukça fazlalıklı kıldık. (İsra/70)

Hani Rabbin bir zaman meleklere; “Şüphesiz Ben çamurdan bir beşer yaratıcıyım. Onu tesviye edip, ruhumdan kendisine üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın.” demişti.
Bunun üzerine meleklerin tümü hep birlikte secde ettiler, İblis etmedi. O büyüklük tasladı ve kâfirlerden [görmezden gelenlerden] oldu.
[Allah] “Ey İblis! O Benim iki elimle/ kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Büyüklendin mi? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?” buyurdu. (Sad/71-75)

Allah’ın göklerde ve yeryüzünde de ne varsa hepsini, sizin için boyun eğdirdiğini görmediniz mi? Ve O [Allah], gizli ve açık olarak nimetlerini üzerinize yaymıştır. İnsanlardan kimi de var ki, bilgisiz, kılavuzsuz ve aydınlatıcı bir kitapsız Allah hakkında mücadele ediyor [tartışıyor]. (Lokman/20)

Yaratılışındaki biçimsel mükemmellik de insanın kerimliğinin bir başka yönüdür:

Gerçekten Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra iman edenler ve salihatı işleyenler hariç -çünkü onlar için kesintisiz bir ödül var- onu alçakların en alçağına döndürdük. (Tîn/4-6)

O [Allah] gökleri ve yeri hakk ile yarattı ve sizi biçimlendirdi. –Biçimlerinizi de ne güzel yaptı!- Ve dönüş yalnızca O’nadır. (Teğabün/3)

Sonra nutfeyi bir alaka [embrion] yarattık, derken o alakayı bir mudga [bir çiğnem et parçası hâlinde] yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık olarak inşa ettik. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah, ne cömerttir! (Müminun/14)

Yaratılışı böylesine mükemmel olan ve Allah’ın şan, şeref, değer verdiği insan, İblis’in dürtülerine uyarak kötülükleri sonradan kazanmış ve kendisini “aşağılıkların aşağılığı” veya “aşağıların en aşağısı” durumuna sokmuştur. Bu konuyla ilgili olarak Tin Suresi’ndeki açıklamamızın tekrar okunmasını öneriyoruz. (Tebyînü’l-Kur’an;  c: 1, s: 555-557) H.Yılmaz

Yani, bütün canlı varlıklar arasından yalnız insana yaratıcı akıl/zeka vererek ve böylece, kendisini çevreleyen ve kendi içinde bulunan tabiatı bilinçli şekilde kullanma yeteneği ile donatarak. M.Esed

"Allah'ın günlerinin geleceğini ummayanlar" ifadesinde geçen "eyyam" (günler) kelimesi, Araplar tarafından önemli (tarihi) günlere atfen kullanılıyordu. Sözgelimi "Eyyamul-Arab" (Arab'ın günleri) ifadesi, Araplar tarafından kendi tarihlerinde asırlardır hafızalarda kalan önemli hadiseler ve meşhur savaşlar için kullanılır.
Aynı şekilde yukarıdaki ayette de "Eyyamullah" ifadesi kullanılmak suretiyle bir toplumun vuku bulan feci akibeti, yani Allah'ın gazabı sonucunda helak olduğu günler hatırlatılmaktadır. "Allah'ın günlerinin geleceğini ummazlar", yani Allah'dan kötü günlerin gelmeyeceğini düşünür, dolayısıyla hiç korkmazlar ve gaflet içinde yaşarlar. Bu yüzden de zulüm ve haksızlık yapmaktan çekinmezler.
Müfessirler, bu ayete iki şekilde anlam vermişlerdir ve ayet bu her iki anlama da gelebilir. Birincisi, "Mü'minler, Allah'ın kendilerini daha fazla mükafatlandırması için, onların zulümlerine sabretsinler", İkincisi, "Mü'minler kafirlerden intikam almasın ve intikam almayı Allah'a bıraksınlar."
Bazı müfessirler bu ayeti mensuh kabul etmişlerdir. Onlara göre bu emir müslümanlara savaşma izni gelmeden önce geçerliydi. Ancak ayette kullanılan ifadeyi dikkate alırsak, ayetin mensuh kabul edilmesinin gerekmeyeceği sonucuna varırız. Çünkü ayette "Tahammül etsinler" denilmemiş "Sabretsinler, bağışlasınlar" denilmiştir. Yani, intikam alma kudretinde olmalarına rağmen intikam almasınlar. Zira onlar intikamcı bir ahlaka sahip değillerdir. Görüldüğü gibi burada savaşıp savaşmamak sözkonusu edilmemiştir. Elbette müslüman bir devlet, makul sebebleri varsa kafirlere savaş açabilir, ancak yukarıda zikredilen ayette, intikam almaktan vazgeçilmesinin ve bağışlama yolunun tutulmasının emrolunması genel şartlara mahsusen verilmiştir. Yani, müslümanlar, kafirlerin dillerinden, kalemlerinden veya herhangi bir vasıtayla yaptıkları suçlamalardan zarar görürlerse bu ahlaksız ve düşüncesiz insanların seviyelerine inmek suretiyle, kendi yüksek vasıflarına zarar vermesinler. Ve onların işini Allah'a bıraksınlar. Çünkü, müslümanlar bu işi kendileri yapmaya kalkışırlarsa, Allah da onları kendi halleriyle başbaşa bırakır. Fakat müslümanlar kendilerine eziyet eden bu zalimlerin karşısında sabrettikleri takdirde, Allah o zalimlerin hesabını bizzat kendisi görür ve sabreden müslümanları mükafatlandırır. Mevdudi

Bu ayetler ya Medeni bir pasajın parçasıdır ya da müstakil bir necmdir. Nitekim Mukatil, Begavi, Hazin gibi klasik kaynaklarda da Medeni oldukları nakledilmiştir. Pasajın önceki ayetlerle doğrudan irtibatlı olmaması da onun ayrı bir necm olduğunu düşündürmektedir.
14. ayetten anlaşıldığına göre, müminler “Allah’ın günlerine inanmayanlar”dan zarar görmüş olmalılar ki, Rabbimiz de onlara elçisi aracılığı ile haklarında olumsuz düşünceler besledikleri bu müşriklere karşı nasıl davranmaları gerektiğini bildirmektedir. Rabbimizin uyulmasını buyurduğu bu davranışlar, Allah’ın cezalandırmasını umursamayan inkârcı müşriklere karşı kinlerini tutma­ları, düşüncesizliklerinden kaynaklanan eylemlerine mü­samaha etmeleri, kendilerine yapılan kaba davranışları görmezlikten gelmeleridir. Özetle, onlara böyle davranılmasının müminler için daha güzel olacağı mesajı verilmektedir.
15. ayetteki “Her kim salihi işlerse işte kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa işte kendi aleyhinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz”  ifadesi ile insanın her amelinin iyi ya da kötü olarak değerlendirileceği, böylece tercihinin sonucuna göre ya ödül ya da cezayı hak edeceği vurgulanmaktadır.

Her kim salihi işlerse artık kendi için yapmış olur. Kim de bir kötülük yaparsa, artık kendi aleyhinedir. Ve senin Rabbin kullara çok zalim biri değildir. (Fussılet/46)

Ve iman edenler, zürriyetleri de iman ile kendilerine tâbi olanlar; işte Biz, onların zürriyetlerini de kendilerine kattık. Kendilerinin amellerinden bir şey eksiltmedik. Herkes kendi kazandığıyla rehindir. (Tur/21)

Bu ayetlerin inişi ile ilgili bir takım rivayetler mevcuttur. Bunlardan en makulü Kurtubi’deki nakildir:

Vahidî, Kuşeyrî ve diğer bazılarının İbn Abbas'tan rivayet ettiklerine göre, âyet-i kerime, Mustalıkoğulları gazvesi sırasında Ömer ile Abdullah b. Ubeyy'in başından geçen bir olay hakkında inmiştir. Bu kişiler el-Mureysî diye bilinen bir kuyunun başında konakladılar. Abdullah su getirmek üzere kö­lesini gönderdi. Biraz gecikince ona “Niye geç geldin?” diye sordu. Bu sefer kölesi: “Ömer b. el-Hattab'ın kölesi kuyunun başında oturdu ve Peygamber (sav)'in, Ebu Bekir'in kırbalarını doldurmadıkça kimsenin doldurmasına izin vermedi. Ayrıca efendisinin suyunu da doldurdu” diye cevap verdi.
Bu sefer Abdullah: “Bizim durumumuz ile bunların durumu tıpkı "köpe­ğini besle de seni yesin" [besle kargayı oysun gözünü] sözündeki örneğe ben­zer” dedi. Onun bu sözü Ömer'e ulaştı. Öldürmek üzere üzerine yürümek kastı ile kılıcını kuşandı. Yüce Allah da bu ayeti indirdi. Bu da A’tâ’nın İbn Abbas'tan yaptığı rivayettir.
Meymun b. Mihran'ın kendisinden rivayetine göre ise İbn Abbas şöyle demiştir: Yüce Allah'ın "Allah'a güzel bir ödünç verecek olan kimdir? (Bakara/245) buyruğu inince, Medine'de Finhas diye bilinen bir Yahudi şöy­le dedi: “Muhammed'in Rabbi fakir düştü.” Ömer bunu işitince kılıcını kuşa­nıp o adamı aramaya koyuldu. Cibril (a.s), Peygamber (sav)'e gelerek dedi ki: "Rabbin sana diyor ki: ‘Müminlere de ki, Allah'ın günlerini beklemeyenlere aldırmasınlar.” Ayrıca şunu da bil ki, Ömer kılıcını kuşanıp o Yahudi’yi aramaya koyuldu. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) Ömer'i arayıp bulmak üzere birisini gönderdi. Ömer gelince ona: "Ey Ömer! Kılıcını koy" diye bu­yurdu. “Ey Allah'ın Rasûlü! Doğru söyledin. Şehadet ederim ki, sen hak ile gönderildin.” Peygamber (sav) buyurdu ki: "Rabbim buyuruyor ki: ‘Müminlere de ki: Allah'ın günlerini beklemeyenlere aldırmasınlar." Ömer (r.a) dedi ki: Hiç şüphesiz böyle yapacağım. Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, bir daha yüzümde kızgınlık görmeyeceksin. (Kurtubi; el Camiu li Ahkami’l Kur’an)

Ayettekiايّام اللهAllah’ın günleri ifadesi, Allah’ın onları cezalandıracağı günler demektir. Araplar, ايّام العربEyyamü’l-Arab [Arab günleri]” ifadesiyle kendi tarihlerindeki asırlardır hafızalarda kalan önemli hadiseleri ve meşhur savaşları; Arap tarihine ait önemli olayları kastederler.
Sonuç olarak şöyle diyebiliriz: “Eyyamullah [Allah’ın günleri]” ifadesi “Allah’ın ciddi boyutta cezalandıracağı günler” demektir. H.Yılmaz

Zımnen, “Şimdi bu Kur’an vahyini indirmemizle aynı şekilde ve aynı amaçla” -burada bütün ilahî vahiylerdeki devamlılık gerçeği vurgulanmaktadır.Yani, kendi dönemlerinde onlar tek gerçek muvahhid topluluk idiler (karş. 2:47). M.Esed

"Hüküm" kelimesiyle üç husus kastolunmuştur: 1) Kitab'ın bilgisi, idrak ve feraset, 2) Kitab'a göre davranmanın hikmeti, 3) Muamelatta muhakeme yeteneği.
Bu, İsrailoğulları'nın insanlar üzerinde daimi olarak üstün kılındığı anlamına gelmez. Burada İsrailoğulları'nın o dönemde Allah'a hizmet için seçildikleri ve insanlara Hakkı tebliğ etmeleri için Kitab'ın taşıyıcıları oldukları anlatılmaktadır Mevdudi

Birçok klasik müfessirin, emr kelimesinin burada “din”i işaret ettiği görüşünde olmalarına ve bütün ifadeyi buna göre, “dine ilişkin işaretler” şeklinde yorumlamalarına rağmen, mine'l-emr ifadesinin bu bağlamdaki karşılığının benim verdiğim karşılık olduğuna inanıyorum. Emr teriminin bütün muhtemel anlamlarının -“emir”, “talimat”, “buyruk”, “[ilgi] konusu”, “olay”, “eylem”, vb. gibi- ortak paydası, ister dolaylı isterse açık olsun, amaç/hedef unsuru olduğundan, (yukarıda verdiğim) bu anlamın, bütün ilahî vahiylerin ve insanın onlara inancının gerisindeki amaca atıfta bulunan ve yukarıdaki vecîz ifadede geçen terimin doğru karşılığı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kur’an öğretisini bütünlüğü içinde ele aldığımızda görürüz ki, bütün sahih itikatların temel hedefi, ilkin Allah'ın varlığının ve her insanın O'na karşı sorumluluğunun kavranması; ikinci olarak, insanın Allah'ın yaratma planındaki olumlu -mantıken/tabiatıyla zorunlu- bir öge olarak sahip olduğu değerli konumun bilincine varması ve böylece her türlü hurafeden ve irrasyonel korkulardan kendini kurtarması; ve son olarak da (yukarıda 15. ayette ifade edildiği gibi), insana yaptığı her iyi ve kötü şeyin sadece kendi faydası veya zararına olduğu bilincinin kazandırılmasıdır. - 16 Bkz. 23:53 ve ilgili not 30. M.Esed

Müşriklerin akılsız tavırları nakledildikten sonra, bu ayette de İsrailoğullarına bir gönderme yapılmış ve o çağda kimseye verilmeyen nimetlerin onlara verilişine, onların ise bu nimetlerin kadrini bilmeyip nankörlük edişlerine değinilmiştir. Bu değiniyle müminlerin İsrailoğulları’ndan ibret almaları istenmiştir. İsrailoğulları, haktan saptıkları için kendilerine verilen fazlalıkları, nimetleri kaybetmişlerdir.

İnsanlar tek bir ümmet idi.  Sonra Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olmak üzere peygamberler gönderdi ve ihtilaf ettikler konularda insanlar arasında hükmetsinler diye onların beraberinde hak ile kitap indirdi. Ve sırf o kitap verilenler, kendilerine bunca deliller geldikten sonra aralarındaki azgınlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle, iman edenlere, onların hakkında anlaşmazlığa düştükleri hakka, kılavuz oldu. Ve Allah, dilediği kimseyi/dileyen kimseyi dosdoğru yola kılavuzlar. (Bakara/213)

Şüphesiz şu, dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar; sen hiçbir şeyce onlardan değilsin. Şüphesiz onların işi Allah’adır. Sonra  O [Allah] onlara yapmakta oldukları şeyleri haber verecektir. (En’am/159)

Halbuki onlar işlerini aralarında paramparça ettiler. Hepsi yalnızca Bize dönücülerdir. (Enbiya/93)

Sonra insanlar kendi aralarındaki işlerini parça parça böldüler. Her grup, kendinde bulunan ile sevinip böbürlendi. (Mü’minun/53) H.Yılmaz

Lafzen, “ondan sonra” veya “sonunda” (sümme) -yani, önceki toplulukların imanın gerçek amacını kendi pratik hayatlarında gerçekleştirememelerinden sonra.

Lafzen, “[imanın] hedefi yoluna”: bkz. yukarıdaki 15. not. Şerî‘at teriminin kelime anlamı, “su kaynağına giden yol” olduğundan ve suyun da organik hayat için vazgeçilmez düzeydeki unsur olması sebebiyle, bu terim, zamanla insana ruhî tatmin ve sosyal refah yolunu gösteren ahlakî ve pratik bir “kurallar sistemi”ni ifade etmeye başlamıştır: bu nedenle şerî‘at, terimin en geniş anlamıyla “dinî kurallar”ı ifade etmektedir. (Bu bağlamda bkz. 5:48'in ikinci bölümü ile ilgili not 66.)

Yani, davranışlarını Allah'a karşı sorumluluk bilinci ile yönlendirmeyen yahut önceliği buna vermeyenlerin -ve bu nedenle sadece değişken dünyevî şartlar çerçevesinde “doğru” olarak gördükleri şeylerin etkisi altında hareket eden kimselerin. M.Esed

Yani, bu görevi daha önce İsrailoğulları'na vermiştik, şimdi ise sizlere veriyoruz. Onlar, hak kendilerine geldikten sonra, aralarında ihtilafa düştüler ve çeşitli gruplara ayrıldılar. Sonuçta da Allah'ın kendilerine verdiği vazifeyi ifa edemeyerek, yoldan çıktılar.
Şimdi aynı vazifeyi, insanları Allah'ın gösterdiği yola çağırmanız için sizlere veriyoruz. İşte bu yol İsrailoğulları'nın daha önce kaybederek kendisinden saptıkları yolun ta kendisidir. İzah için bkz. Şuara: 1/3-15 ve an: 25-27. Mevdudi

Yani, "Şayet sen onların hatırı için, Allah'ın dininde bir değişiklik yapmaya yeltenirsen, onlar seni Allah'ın elinden kurtaramazlar." Mevdudi

Yani, "Bu kitab ve onun getirdiği şeriat tüm insanlık için bir aydınlıktır. O hak ve batıl arasındaki farkı bildirmektedir. Fakat onun aydınlığından ancak Hakka iman edenler yararlanabilirler." Mevdudi

Bu ayetlerde Resulullah’a da bir yol haritası verildiği; artık sadece ona uyması, bilgisizlere uymaması gerektiği bildirilerek eğer müşriklerin aklına uyarak sapar, onların hatırı için Allah'ın dininde bir değişiklik yapmaya yeltenirse, müşriklerin kendisini kurtaramayacakları, onların yalnızca birbirlerinin velileri oldukları, Allah’ın ise muttakilerin velisi olduğu bildirilmiştir. Daha sonra da Kur’an’a işaret edilerek onun insanlar için mutluluk kaynağı, rahmet ve kılavuz olduğu vurgulanmıştır.
Tek doğru yol Allah’ın gösterdiği yoldur. Başka yollar ise insanı uçuruma götüren yollardır:

Ant olsun ki Biz Musa'yı da ayetlerimizle ve apaçık bir belge ile Firavun ve ileri gelenlerine gönderdik [elçi yaptık]. Ama onlar Firavun'un emrine uydular. Hâlbuki Firavun'un emri reşit [aklı çalıştıran, doğruya ulaştıran]  değildir. (Hud/96, 97)

Sonra sana: “Hanif olan ve müşriklerden olmayan İbrahim’in milletine  tabi ol” diye vahyettik. (Nahl/123)

20. ayette “Bu [Kur'an], insanları için basiretler [kalbî idrakler], kesin inanan toplum için bir yol gösterme ve rahmettir” buyrulmuştur.  Kur’an, hak ve batıl arasındaki farkı bildirmektedir. Fakat onun aydınlığından, kılavuz ve rahmet oluşundan ancak kesin inanan toplumlar istifade ederler.

Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerdekine şifa, inananlara bir kılavuz ve bir rahmet gelmiştir. (Yunus/57)

Ve Biz Kur’an’dan, inananlar için şifa ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Ve [bu], sadece zalimlerin yıkımını artırıyor. (İsra/82) H.Yılmaz

Bu ifadenin ikili bir anlamı vardır: “Onları ... ile eşit tutacağımızı mı?” ve “onlara ... yapanlara davrandığımız şekilde davranacağımızı mı?” “Onların hayatları ve ölümleri” gözönüne alındığında, bu iki kategori arasında, esas farklılığa yapılan atıf, sadece onların dünyevî varoluşlarının ahlakî niteliğine değil, aynı zamanda, bir taraftan gerçek bir müminin hayatın sıkıntıları ve ölüm ânı karşısında duyduğu iç huzuru ve sükûnetine, diğer taraftan ruhî nihilizmin ve ölüm karşısındaki “bilinmezlik korkusu”nun beraberinde taşıdığı yıpratıcı/bunaltıcı endişeye işaret etmektedir. M.Esed

Tevhid'e yapılan çağrılardan sonra şimdi de ahiret hakkında açıklamalar yapılıyor.
Burada ahiretin vuku bulmasıyla ilgili ahlaki deliller serdedilmiştir. İyi ahlaklı olan ve salih ameller işleyen kimselerle, kötü ahlaklı ve fasid ameller işleyen kimselerin aynı akibetle karşılaşmalarının mümkün olmayacağı buyurulmaktadır. Çünkü hayır ve şer aynı şey değillerdir ve iyiliğe mükafat, kötülüğe ceza verilmesi adaletin gereğidir. Şayet böyle olmazsa, iyi ve kötü kavramları bir anlam ifade etmezler. Kötü yolu takip eden kimselerin, dünyada işledikleri amellere bir karşılık verilmesini istemeyecekleri gayet doğaldır. Onlar sorumsuzca ve başıboş yaşadıkları hayatın sürmesini arzu ettiklerinden dolayı, böyle bir fikri düşünmek bile onları rahatsız eder. Ancak iyilik ve kötülüğün aynı sona sahip olması, Allah'ın hikmet ve adaletine ters düşer. Sözgelimi salih bir mü'min, tüm hayatını Allah'ın koyduğu sınırlara bağlı olarak geçirirken, sırf Allah'ın emri olduğu için başkalarının hakkını yemeyip, Allah'ın haram kıldığı zevkleri terkederken, hatta Hak ve doğruluk adına dünyada her türlü zararı göze alırken, kafir ve facirler hiçbir sınır tanımaz ve hiçbir ahlaki kurala uymazlar. Nerede çıkarlarına uygunluk görürler ve nasıl bir yarar sağlarlarsa, o şekilde davranırlar. Başkalarının hakkını çiğnerlerken yaptıklarının başkalarına zarar verip vermeyeceğini düşünmezler bile. Şimdi bu her iki tip insanın da sonlarının aynı olması Allah'tan beklenebilir mi? Bu insanlar hayatlarının sonlarına kadar farklı yolları takip etmişlerken, ölümden sonra aynı akibetle karşılaşmaları mümkün müdür? Şayet böyle olsaydı, bu çok büyük bir haksızlık olmaz mıydı? İzah için bkz. Yunus an: 9-10, Hud an: 106, Nahl an: 35, Hac an: 9, Neml an: 86, Rum an: 6-8, Sad: 28 ve an: 30. Mevdudi

Rabbimiz inatçı müşriklere yukarıdaki soruyu yönelterek onlara “Eğer böyle düşünüyorlarsa yanlış düşünüyorlar. İnanmayan ve kötü işler yapanlar hesapsız, sorgusuz ve cezasız kalmayacaklardır” mesajını vermektedir.

Yoksa iman eden ve de sâlihâtı işleyenleri Biz, o yeryüzündeki bozguncular gibi mi kılarız? Yoksa o takvâ sahiplerini azgın günahkârlar gibi mi kılarız? (Sad/28)

(O kâfirler), kendilerine zulmetmiş kimseler olarak, meleklerin, vefat ettirdikleri kimselerdir. Artık teslimiyeti bırakırlar: "Biz, hiç bir kötülükten yapmıyorduk." Bilakis, Şüphesiz Allah sizin yapmakta olduklarınızı çok iyi bilendir.
“O halde içinde sürekli kalanlar olarak cehennemin kapılarına girin!” denir. İşte, büyüklük taslayanların yeri ne kötüdür!
Ve takvalı davranmış kimselere: "Rabbiniz ne indirdi?" denilince onlar: “Hayır” derler. Bu dünyada güzelleştirenlere-iyileştirenlere iyilik-gzellik vardır. Ahiret yurdu ise kesinlikle daha hayırlıdır. Ve takvalı davrananların yurdu ne güzeldir!
Adn cennetleri! Onlar oraya girecekler. Onun altından ırmaklar akar. Orada onlar için diledikleri şeyler vardır. Allah, takva sahiplerini işte böyle karşılıklandırır.
(Takva sahipleri) o kimselerdir ki, melekler, onları hoş ve rahat ettirerek vefat ettirirler. “Selam size, yapmış olduğunuz işlerin karşılığı olarak girin cennete...” derler. (Nahl/28- 32)

Yüzler vardır o gün, pırıl pırıl.
Gülen, müjdeleyen.
Ve yüzler vardır o gün, üzerlerinde toz-toprak.
Tozu-toprağı da bir is bürümüştür.
İşte bunlar, evet bunlardır küfre sapanlar, kötülüğe batanlar. (Abese/38- 42)

Yüzler var ki o gün apaydınlıktır.
Rabblerine nazar edicidirler.
Ve yüzler de var ki o gün asıktırlar. (Kıyamet/22- 24)

Ya artık, Müslümanları günahkârlar gibi yapar mıyız? (Kalem/35)

Cehennem ashabı ve cennet ashabı eşit olmaz. Cennet ashabı kurtulanların ta kendileridir. (Haşr/20) 

Bu konu, hatırlanacağı üzere, Fussılet suresinde de yer almıştı.

Ve eğer kendisine dokunan sıkıntıdan sonra, kendisine tarafımızdan bir rahmet tattırsak, hiç kuşkusuz “Bu benim hakkımdır. Ve Saat’ın geleceğini sanmıyorum. Ve eğer Rabbime döndürülürsem, O’nun katında hiç şüphesiz, benim için en güzeli vardır” der. Bu nedenle inkâr eden kimselere,  yaptıklarını kesin bildireceğiz ve onlara, kesinlikle kaba bir cezadan tattıracağız. (Fussılet/50)

Ben Saat’in kopacağını da zannetmiyorum. Velevki Rabbime geri götürürdüm, kesinlikle orada bundan daha iyi bir sonuç bulurum." (Kehf/36)

Sonra da onun soyunu süzülmüş bir özden, değersiz bir sudan kılmıştır [yaratmıştır].
Evet, iman etmiş ve salihatı işlemiş kimseler; artık yaptıklarına karşılık bir ağırlanma olarak me'vâ [barınak] cennetleri yalnızca kendileri içindir.
Ve fasıklara/yoldan çıkanlara gelince, onların varacağı yer, Ateş olacaktır. Her çıkmak istediklerinde oraya yeniden çevrilecekler ve onlara, “yalanlayıp durduğunuz Ateş’in azabını tadın” denilecektir.  Hiç kuşkusuz, onlara büyük cezanın astından en yakın cezadan tattıracağız; belki dönerler? (Secde/18- 21)

Şüphesiz Biz elçilerimize ve iman etmiş kişilere şu basit yaşamda ve şahitlerin kalktığı [şahitlik edecekleri] günde [kıyamette] kesinlikle yardım ederiz.
O gün zalimlere özür dilemeleri fayda vermez. Ve onlara lanet vardır,  yurdun en kötüsü de onlar içindir. (Mü’min/51, 52)

Ya artık, Müslümanları günahkârlar gibi yapar mıyız?
Neyiniz var, nasıl hükmediyorsunuz? (Kalem/35, 36)

Bu ayetin inişi ile ilgili olarak Esbab-ı Nüzul nakillerinde şu olay anlatılır:

"Bu ayet Ali, Hamza ve Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh ile müşriklerden Utbe, Şeybe ve Velîd b. Utbe gibi üç kişi hakkında nazil olmuştur. Zira bu üç müşrik, adı geçen müminlere "Vallahi, siz hiçbir hak ve hakikat üzere değilsiniz. Sizin söylediğiniz hak olsa bile, dünyada bizim durumumuz nasıl sizden üstün ve ileri ise, ahirette de ileri olacaktır" dediler.” (Razi; el Mefatihu’l Gayb) H.Yılmaz

Bkz. 10:5, not 11. Bunun anlamı şöyledir: Eğer haklı ile haksız -veya doğru ile yanlış- arasında bir farklılaşma olmasaydı, ilahî planın eseri olan yaratılış kavramında bir “derunî hakikat” bulunmazdı.M.Esed

Yani, Allah, bu dünyayı bir eğlence olsun diye yaratmamıştır. Bilakis bu kainatın yaratılışı bir hikmete dayalıdır ve ciddi bir nizama sahiptir. Hikmete dayalı bu nizamda ise, insanlar için belli imkanlar sağlanmış ve onların tasarrufları altına verilmiştir. İnsanlara da bu imkanları kullanma konusunda bir noktaya kadar müsade edilmiştir.
Bu bağlamda, bir insan söz konusu imkanları Allah'ın emrine uygun deruhte ederken, bir başkası Allah'a karşı gelerek, dünyada zulüm ve fesad için bu imkanları kullanırsa bu iki insanın sonlarının aynı olması beklenebilir mi? Şayet ölümden sonra başka bir hayat yoksa, kainattaki tüm nizam bir anlam taşımaktan uzak, gayesiz ve başıboş bir keyfiyete sahip olur. Oysa hikmet sahibi olan Allah'tan böylesine anlamsız bir şey beklenemez. İzah için bkz. En'am an: 46, Yunus an: 11, İbrahim an: 26, Nahl an: 6, Ankebut an: 75, Rum an: 6.
Bu cümlenin siyak ve sibakından, iyilik yapan insanların amellerinin karşılığını, zalimlerin zulümlerinin cezasını ve mazlumların da adalet görmemelerinin, Allah'ın kurduğu nizam içinde mümkün olmayacağı açıkça anlaşılıyor. Ayrıca iyilik yapan kimselerin, hakettiklerinin altında mükafat almaları ya da zalimlerin yaptıklarından daha fazla ceza görmeleri gibi bir haksızlık da olmayacaktır. Herkes ne yapmışsa yaptığının tam karşılığını eksiksiz görecektir. Mevdudi

Bu ayette Rabbimiz gökleri ve yeryüzünü niçin yarattığına bir daha dikkat çekmiştir. Allah bu dünyayı bir eğlence olsun diye yaratmamıştır. Aksine evrenin yaratılışının büyük bir amacı vardır. Bu amaçla insanlar için belli imkânlar sağlanmış ve tasarrufları altına verilmiştir. Bunun sonucu olarak iyilik yapanlar amellerinin karşılığını alacaklar, zalimler de zulümlerinin cezasını çekeceklerdir. Herkes ne yapmışsa yaptığının karşılığını eksiksiz olarak görecektir. Kimse kesinlikle haksızlığa uğramayacaktır.

O, Güneş’i bir aydınlık, Ay’ı bir ışık yapan ve senelerin sayısını ve hesabını bilesiniz diye, Ay’a menziller ayarlayandır. Allah bunu ancak gerçek ile yaratmıştır. O, bilecek olan bir kavim için ayetleri detaylandırır. (Yunus/5)

Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır.
O kişiler ki ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler: “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen noksanlıklardan münezzehsin. Artık bizi ateşin azabından koru! Rabbimiz! Şüphesiz Sen, kimi ateşe girdirirsen artık onu kesinlikle rezil etmişsindir. Zalimler için yardımcılardan hiç  kimse de yoktur".Rabb’imiz! Şüphesiz ki biz, “Rabb’inize inanın!” diye çağıran bir nidacıyı duyduk ve hemen inandık. Rabb’imiz! Artık bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi Ebrar [İyiler/yardımseverler] ile birlikte vefat ettir. Rabbimiz! Ve bize, elçilerin üzerine vaad ettiğin şeylerii ver, kıyamet günü bizi rezil etme. Şüphesiz Sen verdiğin sözden dönmezsin." (Al-i Imran/190, 194) H.Yılmaz

Çok ilginç. Demek ki, kendilerinin vazgeçilmezliğini zannedenlerin, yani egolarını ilahlaştıranların, "işitme duyusu, bilinci kilitleniyor ve görüşü perdeleniyor". Bunun için de, kendilerini uyaranları algılayamıyorlar. Çünkü büyüklenerek arzularının tutsağı olmuşlardır. Halbuki, "Büyüklük sadece alemlerin Rabbi olan Allah'a aittir." M.Sağ

Bkz. 10:5, not 11. Bunun anlamı şöyledir: Eğer haklı ile haksız -veya doğru ile yanlış- arasında bir farklılaşma olmasaydı, ilahî planın eseri olan yaratılış kavramında bir “derunî hakikat” bulunmazdı. M.Esed

. "Heva ve hevesini tanrı edinmek" ifadesiyle bir kimsenin, nefsinin her istediğini yapması ve yaptığı işin Allah indinde haram mı helal mı olduğunu dikkate almadan davranması kastolunmaktadır. Böyle bir insan, Allah emretmiş bile olsa, eğer nefsi istemiyorsa o işi yapmaz. İşte bu kimse nefsine itaat ettiği şekilde, başkalarına da itaat ediyorsa şayet, o kimseleri de tanrı edinmiş olur. Her ne kadar bu kimse, o kimseleri ilah ve ma'bud edinmediğini söylese de veya o kimselerin putunu yaparak onlara tapmasa da onları tanrı edinmiştir. Çünkü bu kayıtsız şartsız teslimiyeti, onun bu kimseleri tanrı edindiğinin bilfiil ispatıdır. Ve bu da apaçık şirktir. Allah'tan başkasına bu şekilde itaat eden kimse, itaat ettiği kimseye secde etmemekle ve lisanen onun ilah olduğunu söylememekle, şirkten kurtulamaz. Nitekim diğer büyük müfessirler de bu ayeti, bu şekilde yorumlamışlardır. İbn Cerir, "Allah'ın koyduğu helal ve haramı dikkate almadan nefsinin arzusuna göre davranan kimse, nefsini ilah edinmiş olur" demektedir. El-Cessas ise "Böyle bir kimse Allah'a itaat ettiği gibi nefsine itaat eder" derken, Zemahşeri, "Nefsinin yönlendirdiği gibi hareket eden kimse, nefsine tıpkı Allah'a itaat ettiği gibi itaat etmektedir." İzah için bkz. Furkan an: 56, Sebe an: 63, Yasin an: 53, Şura an: 38.
"Allah'ın bir ilme göre saptırdığı kimse" ifadesiyle, ilmi olmasına rağmen dalalete düşen kimselerin kastedildiği anlaşılmaktadır. Çünkü o nefsinin kölesi olmuştur.
Ayrıca şöyle bir anlam da vermek mümkündür: "Allah o kimsenin nefsine kulluk ettiğini bildiği için, onu dalalete itmiştir."
Allah'ın bir kimseyi dalalete itmesi, o kimsenin kalp ve kulağını mühürlemesi ve gözlerine perde çekmesi hakkında, birçok yerde açıklamalar yapılmıştır. İzah için bkz. Bakara an: 10-16, En'am an: 17-27, A'raf an: 80, Tevbe an: 89-93, Yunus an: 71, Rad an: 44, İbrahim an: 6-7-40, Nahl an: 110, İsra an: 51, Rum an: 84, Fatır: 8 ve an: 16-17, Mü'min an: 54.
Bu ayetin siyak ve sibakından ahiret düşüncesini ancak nefsinin yönlendirmesiyle hareket eden ve nefislerine kul olan kimselerin inkar ettikleri açıkca anlaşılmaktadır. Çünkü, ahiret düşüncesi böyle kimseleri nefislerine kulluk etmekten ve yine nefislerinin yönlendirmesiyle hareket etmekten alıkoyar. Bu defa ahireti inkar edenler nefislerine köleliği daha da artırarak, battıkça batarlar. Hiçbir kötülükten çekinmeyerek, başkalarının haklarına tecavüz etmekten ve zulümde bulunmaktan hiçbir surette utanmazlar. Hak ve hukukun onlar nezdinde bir anlamı yoktur. Hiçbir şeyden ibret almadıkları gibi, onlara nasihat da fayda vermez. Gece gündüz arzularının peşinde koşarlar ve hangi yolla olursa olsun heva ve heveslerini tatmin etmek için çırpınıp dururlar. Tüm bunlar, ahiret düşüncesini inkar etmenin sonuçta insanın ahlakını felç ettiğinin apaçık ispatıdırlar. Çünkü insanın Allah'a karşı davranışlarından kendini sorumlu hissetmesi, kendisini insanlık dairesinde tutmasını sağlar. Aksi takdirde insan ne kadar önemli vasıflara sahip olursa olsun onun bulunduğu durum bir hayvanınkinden daha kötüdür. Mevdudi

Bu ayette Rabbimiz, başta Resulullah olmak üzere tüm insanlara seslenerek çevrelerindeki kendi kuruntularına tapan, aymaz, kalbi mühürlü insan örneklerine bakmalarını istemekte, dolayısıyla artık Allah’ın hidayet etmeyeceği bu kimselerden olmadıkları için de hallerine şükretmeleri gerektiği mesajını vermektedir.
Ayette “kendi hevasını ilah edinen” ifadesiyle “Bir kimsenin nefsinin her istediğini yapması ve yaptığı işin Allah indinde haram mı, helal mi olduğunu dikkate almadan davranması” kast olunmaktadır. Böyle bir insan, Allah emretmiş bile olsa, eğer nefsi istemiyorsa o işi yapmaz. Bu, hevaya kayıtsız şartsız teslimiyettir. Bir başka kişiye, kuruma, ideolojiye kayıtsız şartsız teslim olmak nasıl onları ilah edinmek ise, nefse de kayıtsız şatsız itaat onu ilah edinmektir, apaçık şirktir.
Hevaya, tutkulara uymak, Kur’an’da sürekli yerilmiş bir davranıştır:

Ve eğer Biz dileseydik onu o âyetlerle yüceltirdik, ama o alçaklığa saplandı kaldı ve tutkusuna uydu. Artık onun durumu, üstüne varsan da dilini sarkıtıp soluyan, kendi hâline bıraksan da dilini sarkıtıp soluyan köpeğin durumuna benzer. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur. O nedenle sen tefekkür etsinler [iyice düşünsünler] diye bu kıssayı iyice anlat. (A’raf/176)

Ve kendini, sabah akşam rablerinin rızasını isteyerek O’na [Rablerine] yalvaran kişiler ile beraber sabırlı kıl. Basit hayatın süsünü isteyerek onlardan gözlerini de ayırma. Ve de kalbini, Bizim zikrimizden gafil kıldığımız, hevasına uymuş ve de işi aşırılık olan kimseye uyma. (Kehf/28)

Fakat Bilakis zulmetmiş kimseler, bilgisizce hevalarına uydular. Peki Allah'ın şaşırttığını kim yola getirebilir? Onlar için yardımcılardan da yoktur. (Rum/29)

Buna rağmen eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar, yalnızca heveslerine uymaktadırlar. Allah’tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık/ şaşkın [aşağı] kim olabilir? Kesinlikle Allah zalim kavme yol göstermez. (Kasas/50)

Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yeryüzünde bir halife kıldık [yaptık]. O hâlde insanlar arasında hakk ile hüküm ver [hakk aracılığıyla zulüm ve kargaşayı engelleyip adaleti sağla]. Hevâya [keyfe, arzuya] uyma. O takdirde seni Allah'ın yolundan saptırır. Muhakkak Allah yolundan sapanlar; hesap gününü umursamadıklarından kendileri için çok şiddetli bir azap vardır. (Sad/26)

Ayrıca Necm suresinde Resulullah’ın hevasından konuşmadığı, yani Kur’an’ın kendi çıkarları doğrultusunda onun tarafından uydurulmadığı bildirilmiştir.

O, hevasından da konuşmuyor.
O, kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir. (Necm/3, 4)

Kur’an’da “hevasına uyanlar” şiddetle kınandığı gibi, hevasından uzak olanlar da övülmüştür:

Rabbinin makamından korkan ve nefsini hevadan meneden kimseye gelince; artık, hiç şüphesiz cennet, barınağın ta kendisidir. (Naziat/40, 41)  H.Yılmaz

 

Yani, tesadüfen, yahut tabiatın kör güçlerinin bir ürünü olarak. M.Esed

Yani, bu hayatın sonunda, başka bir hayatın olmadığına dair, onların elinde hiçbir ilmi dayanakları yoktur. Ruhu Allah'ın kabzetmediği, sadece insanı zamanın yok ettiği ve geriye toz topraktan başka birşey kalmadığı şeklindeki düşünceler, sadece ahireti inkar edenlerin zanlarıdır. Onlar "Bu hayattan sonra ne olacağını bilmeyiz" demekten başka ileri gitmezler. Fakat bu hayattan sonra başka bir hayatın olmadığını söylemek tamamen mantıksızca bir iddiadır. Onların, "İnsanın ruhunu Allah kabzetmez, insan tıpkı bir saat gibi zamanla durur ve çürür" şeklindeki sözleri akla ve mantığa dayanmaz. Onlar sadece böyle olmasını arzu ediyorlar. Çünkü ölümden sonra başka bir hayatın olması ve yaptıklarının hesabını vermeleri işlerine gelmez. İşte bu yüzden ruhu tamamen inkar ederek, bu heva ve heveslerine dayanan isteklerini bir akide haline getirmişlerdir. Mevdudi

Ahiretle tehdit edildiklerinde kasıtlı ola­rak Peygamber’e “ölmüş babalarımızı geri getir, eğer söylediklerinde ve korkuttuklarında doğru isen” diyen muannit inkârcılar, ahiret yaşamının gerçekliğine inanmamalarını kendilerince şöyle temellendiriyorlardı: “Hayat, ancak bu dünya hayatımızdan ibarettir. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak dehr [geçen uzun zaman] helak eder.” Yani “Yaşamak ve ölmek tabiatın gereğidir, zamana bağlı olarak gerçekleşen bir durumdur. Bizim yaşamamız veya ölmemiz de zaman ve kâinatın karakteri ile ilgilidir. Bi­zi helak eden faktör, gece ve gündüzlerin gelip gitmesinden başka bir şey değildir, burada herhangi bir gücün ve iradesinin rolü yoktur” demekteydiler. Böyle demelerindeki maksat, hem Allah’ı, hem de öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti inkâr etmektir.
Bunlara Rabbimiz tarafından “Hâlbuki onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur. Onlar, sadece zan yürütüyorlar” denilerek cevap verilmiştir. Yani, bu hayatın sonunda başkaca bir hayatın olmadığına dair, onların elinde hiçbir ilmi dayanakları yoktur:

Hâlbuki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar yalnızca zanna uyuyorlar. Zan [Sanı] ise “Hakk”tan hiçbir şey kazandırmaz. (Necm/28)

Allah’a ortak koşan kimseler diyecekler ki: “Allah dileseydi biz ortak koşmazdık, atalarımız da ortak koşmazlardı, hiçbir şeyi de haram kılmazdık.” Onlardan önce yalanlayanlar da azabımızı tadıncaya kadar işte böyleydi. De ki: “Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir bilgi mi var? Siz, sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.” (En’am/148)

Gözünüzü açın! Göklerde olan kimseler ve yeryüzünde olan kimseler kesinlikle Allah’ındır. Ve Allah’ın astlarından istekte bulunan kimseler, eş tuttuklarına tâbi olmuyorlar. Onlar sadece zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan söylüyorlar. (Yunus/66)

Ve onların çoğu, ancak bir zanna uyarlar. Şüphesiz ki zan, “Hakk”tan hiçbir şey kazandırmaz. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını çok iyi bilir. (Yunus/36)

Siz Allah'ı nasıl inkâr edersiniz? Oysa siz ölüler idiniz de sizlere O hayat verdi. Sonra O, sizleri öldürecek, sonra canlandıracaktır. Sonra da kendisine döndürüleceksiniz. (Bakara/28)

Ve O, yaratmayı başlatan, sonra onu çevirip yeniden yapandır.  Ve bu O'na çok kolaydır. Ve göklerde ve yerde en yüce örnek O'nundur. O çok güçlüdür, hikmet sahibidir. (Rum/27)

Toplanma günü için sizi toplayacağı gün [zaman]; -İşte o gün, karşılıklı aldatma günüdür-  Kim Allah'a inanır ve salihi işlerse O [Allah], onun kötülüklerini örter ve onu, içinde ebedi kalıcılar olarak  altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte bu, büyük kurtuluştur. (Teğabün/9)

bunlar hangi gün için ertelendiler ise!
Ayırt etme günü için... (Mürselat/12,13):

Ve Biz onu sadece belli bir süreye kadar erteliyoruz. (Hud/104)

Biz onu çok yakın görürken onlar, onu çok uzak görüyorlar. (Meâric/6, 7) H.Yılmaz

Yani, Ahiret hakkında güçlü deliller ihtiva eden o ayetlerde, sonuçta ceza ve mükafatın verilmesinin adaletin bir gereği olduğu bildirilmiştir. Eğer böyle olmasaydı tüm kainat nizamının işleyişi anlamsız olurdu.
Diğer bir ifadeyle, "Onlara bu hayattan sonra başka bir hayatın olduğunu söylediğinizde, sizden delil olarak kabirlerden bir ölüyü getirip, gözler önünde ayağa dikmenizi beklerler. Oysa hiçkimse onlara ölülerin ayrı ayrı diriltileceğini söylememiştir. Fakat onlara Allah'ın gelmiş geçmiş tüm insanları dirilteceği ve onları yaptıklarından sorguya çekeceği söylenmiştir." Mevdudi

Bu ayette inatçı, inkârcı müşriklerin mantığına, bilgisizliklerine, bilgice sığlıklarına dikkat çekilip ne kadar akılsız oldukları ve mesnetsiz inançlara sahip oldukları açıklanmaktadır.
Bu ayetin benzeri bundan evvelki Duhan suresinde de geçmişti:

Şüphesiz şunlar [Mekkeli müşrikler] diyorlar ki: “Bizim sadece ilk ölümümüz var. Biz, tekrar diriltilecek değiliz. Eğer siz doğru kimselerseniz [sözünüzün eri iseniz] haydi babalarımızı bize getirin.” (Duhan/34- 36) H.Yılmaz

 

Bu cevap, "Bizi sadece zaman helak eder" şeklindeki iddialarına karşı verilmiştir. Bu yüzden hayatın da ölümün de bir tesadüf eseri olmadığı, insanı Allah'ın yarattığı ve yine onun canını sadece Allah'ın alabileceği bildirilmiştir.
Bu, onların "Eğer doğru söylüyorsan, bizim atalarımızı bir dirilt bakalım" şeklindeki isteklerine karşı verilmiş bir cevaptır. Bu istekleri üzerine onlara, bu işin ayrı ayrı olmayacağı, bir gün tüm insanların toplu olarak diriltileceği ve bunun için de bir vaktin tayin edildiği söylenmiştir.
Ahireti inkar etmenin nedeni, aslında cehalet ve akıl noksanlığıdır. Çünkü akla aykırı olan, ahiretin olması değil olmamasıdır. Şayet insan, gözü önündeki kainat nizamı hatta bizzat kendi vücudu üzerinde biraz düşünecek olursa bu nizamın ve kendisinin boşu boşuna yaratılmadığını anlayacaktır. Dolayısıyla bu hayatın tabii sonucu ahiret olmalıdır. Olmazsa eğer, tüm bunların hepsi anlamını yitirir. Mevdudi

Siyak ve sibak dikkate alındığında, ayetten doğal olarak, "İnsanları ilk defa yaratan ve kainatın sahibi olan Allah'ın insanları tekrar diriltmesinin hiç de zor bir iş olmadığı" anlamı çıkmaktadır. Mevdudi

Bu ayette peygamberimize bu akılsız, bilgisiz, inkârcı müşriklere nasıl cevap verileceği öğretilmektedir. Söylenmesi istenen bu cevapla aynı zamanda müşriklere yeni bir uyarı daha yapılmış olmaktadır.
Ayetteki “Fakat insanların çoğu bilmiyorlar” cümlesinin tümleci, yani “neyi bilmedikleri konusu” mahzuftur, açıkça söylenmemiştir. Cümlenin tümleci şöyle takdir edilebilir: “Fakat insanların çoğu, ilk yaratmaya kadir olan gücün ikinci kez yaratmaya da kadir olması gerektiğini bilmiyorlar.”
Bu iki ayetle hem “Eğer doğru kimseler iseniz atalarımızı getirin” diyenlere, hem de “Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak dehr [geçen uzun zaman] helak eder” diyenlere cevap verilmiş olmaktadır. Yani onlara bu işin ayrı ayrı olmayacağı, bir gün tüm insanların toplu olarak diriltileceği ve bunun için de bir vaktin tayin edildiği bildirilmiştir. H.Yılmaz

 Veya: "diz çökmüş görürsün..."  (cesve), toplanma ve diz çökme anlamlarına gelir. S.Ateş

Yani, mahşer meydanında o kadar heybetli ve korkunç bir manzara olacaktır ki, en şedid mütekebbirler bile korkudan diz çökmüş bir vaziyette çaresizlik içinde kalacaklardır. Mevdudi

"Çünkü, biz yaptıklarınızı yazıyorduk" ifadesinde geçen "yazıyorduk" fiiliyle, kağıt üzerine kalemle yazmak anlamı kastedilmemektedir. Çünkü insanların davranışlarını kaydetmek için değişik metodlar kullanılabilir. Bu dünyada bile insanoğlunun davranışlarının, kaydedilmesinde değişik metodlar geliştirilmiştir. Buna rağmen daha farklı metodların icad edilemeyeceğini de söyleyemeyiz. Dolayısıyla Allah Teâlâ insanların gizli veya açık davranışlarını, söz ve amellerini, istek, arzu ve düşüncelerini kimbilir nasıl kaydedecektir? Ve yine her şahıs, her grup ve her toplum amel defterlerini önünde nasıl bulacaktır? Mevdudi

İnatçı müşriklere gereken cevap verildikten sonra hemen çok dehşetli bir mahşer sahnesi ortaya konmaktadır. Bu sahnede, o azgın, şımarık, kibirli yalanlayıcılar çaresiz, perişan, diz çökmüş bir haldedirler. Kendilerine “Bugün, yapmış olduğunuz amellerin karşılığı size verilecektir. İşte bu, yüzünüze karşı hakkı konuşan kitabınızdır. Şüphesiz Biz,  sizin yaptıklarınızı yazdırıyorduk” denilmektedir.

Ve Biz hiç kimseyi, gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde de hakkı konuşan bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar. (Muminun/62)

Ve Kitap [amel defteri] konulmuştur. Suçluların ondan korktuğunu göreceksin. Ve “Eyvah bize! Bu nasıl kitapmış ki, büyük küçük hiçbir şey bırakmadan hepsini saymış” derler. Ve onlar,  yaptıklarını hazır bulurlar. Ve senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez. (Kehf/49)

Ve yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanmış, kitap konulmuş, peygamberler ve tanıklar getirilmiş ve aralarında hak ile karar verilmiştir. Ve onlar zulüm olunmazlar [onlara haksızlık edilmez]. (Zümer/69)

O gün, o insan, önden yolladığı şeyler ve geriye bıraktığı şeyler ile haberlenir.
Aslında insan kendi aleyhine iyi bir gözetmendir.
Tüm mazeretlerini koysa bile de/ Tüm perdelerini koysa bile de.
Onu çabuklaştırman için dilini ona hareket ettirme!
Kuşkusuz onun [yaptıklarının-yapmadıklarının] birleştirilmesi ve toplanması yalnızca Bizim üzerimizedir.
O halde Biz onu [yaptıklarını - yapmadıklarını] topladığımız zaman sen onun toplanmasını izle!
Sonra, onun [yaptıklarının - yapmadıklarının] beyanı [kanıtlarıyla ortaya konması] da sadece Bizim üzerimizedir. (Kıyamet/13- 19)

Her kişi için, önünden ve arkasından Allah'ın emriyle onu gözetip-koruyan izleyiciler vardır. Gerçekte, bir halk kendi nefislerinde [özlerinde] olanı değiştirmedikçe, Allah hiçbir şeyi değiştirmez. Ve Allah bir topluluğa kötülük istedi mi, artık onun geri çevrilmesi söz konusu değildir. Onlar için O’nun astlarından bir veli [yardım eden, yol gösteren] de yoktur.” (Ra'd/11)

O [insan] hiçbir söz söylemez ki yanında hazır gözetleyen bulunmasın. (Kaf/18)

Hayır… Hayır… Aslında siz, şüphesiz üzerinizde yaptığınız şeyleri bilen saygın yazıcılar olmasına rağmen Din’i yalanlıyordunuz. (İnfitar/9- 12) H.Yılmaz

 

Yani, sizleri Allah'ın ayetlerini kabul etmekten alıkoyan kibrinizdir. Çünkü sizler, O'na teslim olmayı haysiyet meselesi haline getiriyorsunuz. Mevdudi

. Daha önce 24. ayette ahireti kesinlikle inkar edenler zikredilmişti. Şimdi ise ahiret hakkında kesin bir tavır alamayanların zikri geçmektedir. Bu iki grup insan arasında önemli bir fark vardır. Fakat sonuç itibariyla iki grubun akibeti de aynı olacaktır. Çünkü ahireti kesin olarak reddedenlerle, tereddüd içinde olanlar arasında ahlaki bakımdan hiçbir fark yoktur. Zira her iki grup da Allah'ın huzurunda hesap vereceğine inanmamaktadır. Bu kavrayıştan yoksun oluşları dolayısıyla, düşünce ve davranışlarında sapıklığa düşmeleri kaçınılmazdır. Çünkü ahiret hakkında kesin bir iman, insanı doğru yola iletir. Aksi takdirde ahireti kesinlikle inkar eden veya şüpheye düşen kimselerin, bu dünyada sorumluluklarının bilincinde olarak hayat sürmeleri mümkün değildir. Binaenaleyh bu şuursuzluk her iki grubu da cehenneme götürür. Mevdudi

Yani, onlar ahirette, dünyada gittikleri yolun, adaletlerinin, ahlaki tavırlarının, ilgi alanlarının ve tüm çabalarının yararsız olduğunu anlayacaklardır. Çünkü onların temelde dünyaya bakış açıları çarpık olduğu için tüm davranışları da yanlış idi. Onlar dünyada yaptıklarından hesaba çekilmeyeceklerini zannediyorlardı. İşte, bakış açılarındaki bu temel çarpıklık, onları sorumsuzluğa ittiğinden dolayı, tüm hayatlarını boş olarak geçirmişlerdir. Mevdudi

Lafzen, “çünkü bu dünya hayatı sizi ayarttı”: dünyevî hırslara esir olmalarının, Allah'ın mesajlarını tahkir edici şekilde gözardı etmelerinin sebebi olduğuna işaret.

Lafzen, “onun dışına”. “O Gün” ifadesindeki vurgu konusunda bkz. 6:128'in son paragrafı ile ilgili not 114, 40:12 ile ilgili not 10 ve 43:74 ile ilgili not 59. M.Esed

Bu cümlede, tıpkı bir efendinin hizmetçilerine kızıp yanındaki kimseye "Bu soysuzlar cezalarını çeksinler" demesi gibi bir üslup kullanılmıştır. Mevdudi

Mahşere ait temsili anlatımın devam ettiği bu ayet grubunda müminlerin ve müşriklerin final sahnesi yer almıştır. Müminler ile ilgili sahne çok kısa ve özdür: “İman eden ve salihatı işleyen kimseleri artık Rableri rahmeti içine koyacaktır. İşte bu, apaçık kurtuluşun ta kendisidir.” Muttaki kulların akıbetiyle ilgili olarak Kur’an’da daha pek çok ayet bulunmaktadır.
Pasajın diğer sahnesinde ise müşrikler ile yüzleşilmektedir. Onlara dünyadaki durumları hatırlatılmakta, “Peki, size ayetlerim okunmadı mı da siz büyüklük tasladınız ve günah işleyen bir kavim oldunuz?” denilerek akıbetlerinin neden kötü olduğu açıklanmaktadır.  “Bugün Biz sizi, sizin bu gününüze kavuşmayı unuttuğunuz gibi unuturuz/ terk ederiz [cezalandırırız]. Yeriniz de ateştir. Sizin için yardımcılardan herhangi biri de yoktur. İşte bunlar, sizin Allah’ın âyetlerini alaya almanız ve basit yaşamın sizi aldatması sebebiyledir.

Kim Benim zikrimden [Benim anılmamdan / Benim öğüdümden] yüz çevirirse hiç şüphesiz onun için zor, sıkıcı bir geçim / yaşam vardır. Kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz. O der ki: “Rabbim ben gören biri olduğum hâlde beni neden kör olarak haşrettin?” [Allah] Der ki: “Bu böyledir, ayetlerimiz sana geldi de sen onları terk etmiştin; bu gün de aynı şekilde sen terk ediliyorsun [cezalandırılıyorsun].” (Ta Ha/124- 126)

Ya artık, Müslümanları günahkârlar gibi yapar mıyız? (Kalem/35)

Ve her ümmetten bir şahit getireceğimiz gün, artık kâfirlere izin verilmez. Onlardan özür dilemeleri de istenmez. (Nahl/84)

Artık o gün zulmedenlere mazeretleri fayda vermez. Onlardan [Allah’ı] hoşnut etmeleri de istenmez. (Rum/57)

Şimdi eğer onlar sabrederlerse [şirki, yalanlamayı sürdürürlerse], artık onlar için konaklama yeri ateştir. Ve eğer özür bildirmeye çalışsalar, onlar, özrü kabul edilecek kimseler değildirler. (Fussilet/24)

Ve fasıklara/yoldan çıkanlara gelince, onların varacağı yer, Ateş olacaktır. Her çıkmak istediklerinde oraya yeniden çevrilecekler ve onlara, “yalanlayıp durduğunuz Ateş’in azabını tadın”  denilecektir. (Secde/20, 21)

Ve onlar, orada feryat ederler: “Rabbimiz! Bizleri çıkar, yapmış olduklarımızdan başka düzgün amel yapalım.” -Sizi, düşünecek olanın düşüneceği kadar ömürlendirmedik mi? Size uyarıcı da gelmişti. O hâlde tadın! Artık zalimler için bir yardımcı da yoktur.- (Fatır/37)  H.Yılmaz

Sure, Rabbimizin Kendini tanıttığı bu ayet grubuyla sona ermektedir. Bu son iki ayette, kâfirlere, ortaya konan onca kanıttan sonra dolaylı olarak şu mesaj verilmektedir:
“Unutmayınız! Allah, tüm övgüler kendine özgü olandır. O, göklerin, yeryüzünün ve âlemlerin Rabbidir. Göklerde ve yeryüzünde hakimiyet yalnızca O’nundur. O, kesinlikle yenilmezdir ve yasalar koyandır.” H.Yılmaz